Anabasis: Grek Mızraklarının Mezopotamya’dan Geriye Yolculuğu (M.Ö. 401)

Bölüm 1: Sardes’in Fısıltıları


Altın Tuzağın Kapısı
Sardes, Lidya Satraplığı, M.Ö. 401 Baharı

Güneş, Lidya ovasına bir fırıncının küreği gibi vuruyor, topraktaki son nemi de söküp alıyordu. Paktolos Nehri’nin altın taşıdığı söylenen yatağı, yaz sıcağının altında yorgun bir yılan gibi kıvrılıyor, parıltısını asırlar önce kaybetmiş çakıllarını sergiliyordu. Nehrin ötesinde, bir tepenin üzerine kudretli bir kartal gibi tünemiş Sardes şehri, Pers İmparatorluğu’nun batıdaki en zengin mücevheriydi. Surlarının içinde, Babil’den Mısır’a, İyonya’dan Medya’ya uzanan topraklardan gelmiş dillerin, kokuların ve kaderlerin uğultulu bir kakofonisi vardı.

Yine de o günlerde şehrin kalbindeki en büyük gürültü, surların dışındaki devasa çadır kentten yükseliyordu. On binden fazla Yunanlı, Batı Anadolu’nun dört bir yanından kopup gelmiş, kendilerini bir prensin hırsına kiralamıştı. Onlar hoplitler, peltastlar, okçulardı; çiftliğini, atölyesini, yoksulluğunu geride bırakmış, zenginlik vaadiyle kılıcını ve mızrağını satılığa çıkarmış adamlardı. Onlar, Peloponez Savaşı’nın yetim bıraktığı, barışın besleyemediği bir neslin sertleşmiş yüzleriydi.

Kampın orta yerinde, zırhının göğüs plakasını parlatmakta olan Teselyalı Lykon, terin alnından süzülüp gözüne girmesini umursamadı. Yağlı bezle ovduğu bronz yüzey, güneş ışığını yakalayıp küçük, kör edici bir patlamayla geri yansıtıyordu. Lykon’un zihninde tek bir hesap vardı: günde bir darik. Bir ayda otuz darik. Sefer bittiğinde, Teselya’daki taşlı tarlasını satıp iki katı büyüklükte, sulak bir arazi alabilecek, belki bir de evlenebilecekti. Bu, uğruna canını ortaya koyduğu basit bir aritmetikti.

Etrafındaki hava, metalin keskin kokusu, pişen etin dumanı, atların ve katırların ekşi teriyle doluydu. Arkadialı dağlılar bir daire şeklinde oturmuş, kendi aralarında gürültülü bir lehçeyle şakalaşıyor, Giritli okçular ise yaylarının kirişlerini balmumuyla titizlikle yağlıyordu. Bir yanda ise Lakonyalıların, yani Spartalıların sessizliği hüküm sürüyordu. Onlar diğerlerinden ayrı durur, kısa ve net komutlarla hareket eder, sanki etraflarındaki karmaşayı küçümseyen görünmez bir duvarın arkasında yaşarlardı. Disiplinleri, bir bıçağın sırtı kadar keskin ve soğuktu.

Lykon, zırhını parlatmayı bitirip ayağa kalktı. Gözleri, kampın en büyük, mor ve altın sırmalarla işli çadırına takıldı. Orası, kendilerine bu cömert maaşı ödeyen adamın, Genç Kyros’un çadırıydı. Pers Kralı II. Artakserkses’in küçük kardeşi, Lidya ve Büyük Frigya’nın hırslı satrabı. Kyros onlara, isyan çıkaran Pisidyalıları yola getirmek için kendilerini kiraladığını söylemişti. Pisidyalılar, Torosların vahşi savaşçılarıydı, evet. Ama on binden fazla Yunan paralı askerini gerektirecek kadar güçlüler miydi?

Bu soru, kampın ateş başlarında, şarap testilerinin dibinde fısıldanıyordu. Lykon gibi sıradan askerler matematiği biliyordu. Günde bir darik, Pisidyalılar gibi dağ haydutlarıyla savaşmak için fazlasıyla cömert bir ücretti. Pers hazinesi, bu kadar altını küçük bir isyanı bastırmak için harcar mıydı? Şüphe, kampın üzerine çöken toz bulutu gibiydi; herkesin boğazına yapışıyor, görüşünü bulandırıyordu. Adamlar doğuya doğru yürüyeceklerini biliyorlardı. Ama ne kadar doğuya? Pisidya’ya mı, yoksa çok, çok daha ötesine mi?

Lykon, yanından geçen bir grup Atinalı hoplitin konuşmasına kulak misafiri oldu. “Klearkhos bile huzursuz,” diyordu sakallı olanı. “Spartalı, parasını son kuruşuna kadar alır, evet. Fakat bir aptal değildir. O da biliyor, bu işte Pisidyalıların ötesinde bir şeyler var.”

Klearkhos. O isim, kampta saygı ve korkuyu aynı anda uyandırırdı. Sürgündeki Spartalı general, ellisini aşmış, yüzü savaşların ve sert kararların açtığı yarıklarla dolu bir adamdı. Yunan birliğinin fiili komutanı oydu. Kyros ona güveniyordu, çünkü Klearkhos’un paraya olan düşkünlüğü kadar disipline olan tutkusunu da biliyordu. Klearkhos, bu orduyu bir arada tutan çelik mildi. O kırılırsa, bütün bu savaş makinesi darmadağın olurdu.

Lykon, bir an için duraksadı. Belki de bu iş sandığı kadar basit değildi. Belki de Teselya’daki o sulak tarla, hayal ettiğinden çok daha kanlı bir bedel isteyecekti. Güneşin altında parlayan zırhı, bir anlığına ona bir kefen gibi göründü. Sonra o düşünceyi zihninden sildi. O bir askerdi. Askerler, şüpheyle değil, kılıçla yaşardı. Ve kılıcının karşılığı olan altın, şimdilik bütün sorulara yeterli bir cevaptı.


Prens ve Gölgesi
Kyros’un Çadırı, Sardes

Mor ipekten yapılmış çadırın içi, dışarıdaki kavurucu sıcağa tezat bir serinlik ve loşluk sunuyordu. Kalın Babil halıları zemini kaplıyor, havayı ağır ve baharatlı Mısır tütsülerinin kokusu dolduruyordu. Odanın ortasında, sedir ağacından oyulmuş bir masanın başında, Genç Kyros oturuyordu. Yirmi yaşının biraz üzerindeydi, fakat bakışları, bir hükümdarın nesiller boyu taşıdığı ağırlığı ve sabırsızlığı barındırıyordu. Annesi, kurnaz Kraliçe Parysatis’in favori oğluydu. Babası, merhum Kral Darius, ona Anadolu’nun en zengin satraplıklarını emanet etmişti. Ama Kyros için bütün bunlar yeterli değildi. O, ağabeyi Artakserkses’in oturduğu, Susa’daki büyük tahtı istiyordu. İmparatorluğun tamamını.

Karşısında, gölgelerin içinde neredeyse kaybolmuş bir figür duruyordu: Tissaphernes. Karia satrabı ve Kyros’un en büyük rakibi. Tissaphernes, Kyros’un aksine sabırlı bir yılandı. Yüzünde yapmacık bir tebessümle konuşuyor, kelimelerini bir kuyumcu titizliğiyle seçiyordu.

“Prens Kyros,” dedi Tissaphernes, sesi ipek kadar yumuşak, bir o kadar da tehlikeliydi. “Topladığınız bu Yunan ordusu gerçekten de göz kamaştırıcı. Pisidyalıların zavallı kabileleri, mızraklarının parıltısını gördüklerinde bile dağlarına kaçışacaktır. Büyük Kral, kardeşinin imparatorluğun sınırlarını nasıl bir şevkle koruduğunu duyunca memnun olacaktır.”

Kyros, elindeki şarap kadehini yavaşça masaya bıraktı. Kadehin gümüş yüzeyindeki yansımasında, Tissaphernes’in sahte gülümsemesini gördü. Bu adam, babasının ölümünden sonra taht kavgasında Artakserkses’i desteklemiş, Kyros’u ise ağabeyine bir suikast planlamakla suçlamıştı. Annesi Parysatis’in araya girmesiyle Kyros canını zor kurtarmıştı. O günü asla unutmadı. Tissaphernes’in yılan dili, zehrini bir kez akıtmıştı. Kyros, ona ikinci bir şans vermeyecekti.

“Memnuniyet, Tissaphernes, göreceli bir kavramdır,” diye yanıtladı Kyros, sesinde buz gibi bir sakinlik vardı. “Ağabeyim, Susa’daki sarayında otururken, imparatorluğun gerçeklerinin ne kadar farkında? Pisidyalılar bir semptomdur. Tıpkı Kilikya’daki huzursuzluk gibi. Tıpkı İyonya kıyılarında senin ihmallerin yüzünden kaybedilen prestij gibi. Birileri bu yaraları temizlemeli.”

Tissaphernes’in yüzündeki gülümseme bir anlığına soldu. “İhmal ağır bir kelime, Prens. Ben Büyük Kral’a sadakatle hizmet ederim. Tıpkı sizin gibi.”

“Sadakatin ölçüsü sözler değil, eylemlerdir,” dedi Kyros, ayağa kalkarak. Çadırın içinde yavaş adımlarla yürümeye başladı. Üzerindeki Med giysisinin altın iplikleri, tütsülerin dumanlı ışığında parlıyordu. “Ben, eylemlerin adamıyım. Bu Yunanlılar, benim irademin uzantısı. Onlar, Pers satraplarının uyuşukluğunun tedavi edemediği hastalıkları iyileştirecek neşterdir.”

Kyros, Tissaphernes’in tam önünde durdu. Gözlerinin içine, sanki ruhunun en karanlık köşesini arıyormuş gibi baktı. “Pisidyalılara karşı yürüyeceğim. Sen de ordunla bana katılacaksın. Büyük Kral’a, kardeşlerin omuz omuza nasıl çalıştığını göstereceğiz. Yoksa… gösterecek başka bir şeyin mi var, Tissaphernes?”

Bu, üstü kapalı bir tehditti. Tissaphernes, Kyros’un gerçek niyetini seziyordu. Bu devasa ordu, Pisidyalılar için değildi. Bu ordu, Babil’e, Susa’ya, imparatorluğun kalbine yürümek için toplanmıştı. Kyros, ağabeyinin tahtına gidiyordu. Tissaphernes şimdi bir yol ayrımındaydı. Ya Kyros’a katılacak ve bu tehlikeli oyunda onun yanında yer alacak ya da derhal atına atlayıp yüzlerce fersah ötedeki Artakserkses’e, kardeşinin isyanını haber vermek için dörtnala gidecekti.

Tissaphernes, Achaemenid soyunun bütün kurnazlığını yüzüne takındı ve eğilerek selam verdi. “İradeniz, benim için bir emirdir, Prens Kyros. Ordum, sizin neşterinizin yanında yerini alacaktır.”

Kyros gülümsedi. Ama gülümsemesi gözlerine ulaşmadı. Tissaphernes’in yalan söylediğini biliyordu. Tissaphernes de Kyros’un bunu bildiğini biliyordu. Oyun başlamıştı. Sardes’in surları dışında toplanan on bin Yunanlı, bu ölümcül satrancın piyonlarıydı. Ve onlar, henüz hangi şah için savaştıklarının farkında bile değillerdi.


Filozof ve Savaşçı
Proksenos’un Çadırı

Ksenofon, papirüs tomarını dikkatle açtı. Sokrates’in öğrencilerinden biri olarak Atina’da geçirdiği yıllar, ona sorgulamayı ve gözlemlemeyi öğretmişti. Şimdi ise kendini, hayatı boyunca okuduğu kahramanlık destanlarının tam ortasında bulmuştu. Ama buradaki kahramanlar, Homeros’un anlattığı gibi tanrıların soyundan gelmiyor, ücretlerini gününde alıp alamayacaklarını hesaplayan sert mizaçlı adamlardan oluşuyordu.

Karşısında oturan arkadaşı, Boeotyalı Proksenos, heyecanla konuşuyordu. Proksenos, Gorgias gibi ünlü sofistlerden eğitim almış, hitabeti güçlü, yakışıklı ve hırslı bir komutandı. Kyros’un ordusuna kendi birliğini getirmişti ve Ksenofon’u da bu sefere katılması için ikna eden oydu.

“Görmüyor musun Ksenofon?” dedi Proksenos. Elindeki şarap kadehini kaldırarak geniş bir jest yaptı. “Bu, hayatımızın fırsatı. Kyros, sıradan bir barbar değil. Yunan kültürüne hayran, cömert ve cesur bir lider. Onun dostluğunu kazanmak, Atina’daki bütün felsefe tartışmalarından daha değerlidir. Bize yalnızca altın değil, şan ve şeref de vaat ediyor.”

Ksenofon, Proksenos’un coşkusuna bir gülümsemeyle karşılık verdi. Arkadaşının iyimserliğini takdir ediyordu, fakat kendi doğası daha temkinliydi. “Şan ve şeref, Proksenos, çoğu zaman kanla yazılır. Ve o kanın kimin damarlarından akacağı asla belli olmaz. Kyros’un bize Pisidya seferinden bahsettiğini biliyorum. Fakat Sardes’te duyduğum fısıltılar, yolumuzun daha uzun, düşmanımızın daha büyük olduğunu söylüyor.”

“Fısıltılar!” Proksenos elini havada salladı. “Fısıltılar, korkakların ve tembellerin sığınağıdır. Biz askeriz. Bize bir hedef gösterilir ve biz oraya yürürüz. Hedefin büyüklüğü, kazanılacak zaferin büyüklüğünü de belirler. Düşünsene, Anadolu’nun kalbine yürüyen bir Yunan ordusu! Yüz yıl önce atalarımızın Perslere karşı savunduğu toprakları, şimdi bir Pers prensinin müttefiki olarak fethediyoruz. Tarihin ironisi sence de büyüleyici değil mi?”

“Büyüleyici olduğu kadar tehlikeli,” diye mırıldandı Ksenofon. Atina’dan ayrılmadan önce Delfi’deki Apollon kahinine danışmayı düşünmüş, fakat sonra vazgeçmişti. Belki de bilmesi gerekenleri duymaktan çekinmişti. “Bu ordudaki askerler, farklı şehirlerden, farklı sadakatlerden geliyor. Onları bir arada tutan tek şey Kyros’un altını. O altın akışı durduğunda ya da önlerine beklediklerinden çok daha büyük bir tehlike çıktığında ne olacak? Spartalı Klearkhos’un disiplini, Arkadialıların açgözlülüğünü ne kadar dizginleyebilir?”

Proksenos, arkadaşının omzuna elini koydu. Bakışları samimiydi. “İşte o zaman da liderlik devreye girer, dostum. Klearkhos gibi, Menon gibi, benim gibi adamlar bunun için var. Sen de bir gözlemciden fazlasısın. Atinalı bir süvari olarak tecrüben var. İnsanları anlıyorsun. Bu seferde senin gibi akıllı ve sakin bir adama ihtiyaç olacak. Yalnızca kılıcınla değil, aklınla da hizmet edeceksin. Tarih yazılıyor, Ksenofon. Ve biz, o tarihin mürekkebiyiz.”

Ksenofon, Proksenos’un sözlerinin etkisinden kurtulamadı. Belki de haklıydı. Belki de korkuları, bir filozofun eyleme geçmekten duyduğu o entelektüel tereddütten ibaretti. Dışarıdan, kampın gürültüsü, binlerce insanın ve hayvanın yarattığı o devasa, yaşayan organizmanın sesi geliyordu. Bir nehir yatağına dolmuş, taşmaya hazır bir suydu bu ordu. Birazdan akmaya başlayacaktı. Ve bir kez akmaya başladığında, onu kimsenin durdurması mümkün olmayacaktı. Ksenofon, tomarını kapattı. Gözlem yapma zamanı bitmişti. Yaşama zamanı başlıyordu.


Bronz Nehir
Sardes’in Kapılarından Doğuya, Yürüyüşün İlk Günü

Emir, şafakla birlikte gelmişti. Borazanların keskin sesi, çadır kentin üzerinde yankılandı, uyuyanları uyandırdı, gece nöbetçilerini rahatlattı. O ses, bekleyişin bittiğinin ilanıydı. Binlerce adam, alıştıkları mekanik bir hızla hareket etmeye başladı. Çadırlar söküldü, silahlar kuşanıldı, yük hayvanları hazırlandı. Havada, yeni bir başlangıcın getirdiği gergin bir enerji vardı.

Lykon, miğferini başına geçirip çene bağını sıktı. Etrafındaki Teselyalı silah arkadaşları da sessizce hazırlanıyordu. Birbirlerine bakıyor, kelimelere dökülmeyen bir anlayışla başlarını sallıyorlardı. Yürüyüş başlıyordu. Önlerinde ne olduğunu bilmeseler de, en iyi bildikleri şeyi yapacaklardı: bir falanks düzeninde, omuz omuza yürümek.

Ordu, devasa bir canavar gibi toplanmaya başladı. En önde, Kyros’un kendi Pers ve Med birliklerinden oluşan süvari alayları vardı. Zırhları, atlarının koşum takımları altın ve gümüşle parlıyordu. Onların arkasında, Yunan ordusunun kalbi geliyordu. Klearkhos’un komutasındaki Peloponezliler, Spartalıların demir disipliniyle kusursuz hatlar oluşturmuştu. Kalkanları, güneşte bir bronz duvar gibi parlıyordu. Onları Proksenos’un Boeotyalıları, Menon’un Teselyalıları ve diğer birlikler takip ediyordu. Her birliğin kendi sancağı, kendi savaş narası, kendi ruhu vardı.

Ksenofon, atının üzerinde durmuş, bu manzarayı izliyordu. Bu, tek bir milletin ordusu değildi. Bu, para ve vaatlerle bir araya getirilmiş, tehlikeli bir alaşımdı. Atinalı, Spartalı, Tebaili, Teselyalı, Arkadialı… Bir nesil önce birbirlerinin boğazını kesen şehirlerin çocukları, şimdi ortak bir amaç için yan yana yürüyorlardı. Ya da öyle sanıyorlardı. Ksenofon, bu birliğin ne kadar kırılgan olduğunun farkındaydı. Bir yanlış komut, bir geciken maaş, beklenmedik bir yenilgi, bu bronz nehri anında birbirine düşman kollara ayırabilirdi.

Kyros, beyaz bir Arap atının üzerinde, ordunun önünde belirdi. Mor pelerini rüzgarda dalgalanıyor, yüzünde kendine güvenen bir ifadeyle birlikleri süzüyordu. Yanında, Klearkhos ve diğer Yunan komutanlar vardı. Kyros, Klearkhos’a döndü. Aralarında geçen konuşmayı duymak imkansızdı, fakat Spartalının sert bir baş sallayışıyla onay verdiği görüldü.

Ardından o an geldi. Kyros, elini doğuya doğru kaldırdı. Borazanlar yeniden, bu kez daha uzun ve daha güçlü bir şekilde öttü. Komut, saflar arasında bir dalga gibi yayıldı.

“Alalalai!”

Savaş narası, on bin boğazdan aynı anda koptu. O ses, Sardes’in kadim duvarlarında yankılandı, Paktolos nehrinin yatağını titretti. Binlerce mızrak aynı anda ileri doğru eğildi. Binlerce kalkan birbirine kenetlendi. Ve ordu, ağır, ritmik adımlarla yürümeye başladı.

Toz, binlerce ayağın ve toynağın altında bir bulut gibi yükseldi. Güneş, mızrak uçlarında ve miğferlerin tepesinde binlerce küçük güneşe bölündü. On Binler, Sardes’in güvenli duvarlarını arkalarında bırakıp Anadolu’nun bilinmezliğine doğru akmaya başlamıştı.

Yol onları önce Maeander (Büyük Menderes) nehrinin verimli ovasına götürecekti. Oradan Frigya’nın geniş ve ıssız platolarına, sonra da Kilikya’nın sarp geçitlerine yöneleceklerdi. Her adım, onları evlerinden biraz daha uzaklaştırıyor, kaderlerine biraz daha yaklaştırıyordu. Yürüyorlardı. Zenginlik hayalleriyle, şan ve şeref umutlarıyla, komutanlarına duydukları temkinli güvenle ve kalplerinin bir köşesinde sakladıkları o isimsiz şüpheyle yürüyorlardı. Pers İmparatorluğu’nun kalbine doğru ilerleyen bu bronz nehir, yol boyunca geçtiği topraklara barış mı getirecekti, yoksa kendisiyle birlikte felaketi mi sürükleyecekti?

Bunu henüz kimse bilmiyordu. Şimdilik yalnızca yürüyorlardı. Ve Sardes, arkalarında giderek küçülen bir anıya dönüşüyordu.


Bölüm 2: Tozlu Yolda Büyüyen Soru


Kralın Yolu, Kardeşin Hırsı
Kelainai, Frigya Satraplığı, M.Ö. 401 Yaz Başı

Yürüyüş, bir süre sonra zihni uyuşturan, bedeni ise yavaş yavaş öğüten acımasız bir ritme dönüşmüştü. Güneş, Frigya yaylasının çıplak göğüne bir kalkan gibi asılı duruyor, gölge vermeyen seyrek çalılıkların üzerine acımasız ışıklarını döküyordu. Binlerce sandalın ve postalların altında ezilen toprak, ince, boğucu bir toz bulutu halinde havaya kalkıyor, terli tenlere yapışıyor, boğazları yakıyordu. Artık Sardes’in yeşil ovaları, Maeander’in hayat veren suları, uzakta kalmış bir rüyadan ibaretti. Burası, tanrıların unuttuğu, insanın sabrını sınayan sonsuz bir boşluktu.

Lykon, önündeki adamın sırtındaki kalkanın tekdüze salınımına gözlerini sabitlemişti. Sol ayak, sağ ayak. Mızrağın ağırlığı omuzunu uyuşturmuş, kalkanın kayışı kolunu kesmişti. Günler birbirine karışıyor, birbirinden ayırt edilemeyen şafaklar ve alacakaranlıklarla bezeniyordu. Düşünceleri, yürüyüşün ritmiyle körelmişti. Geriye kalan tek şey, vücudun basit ihtiyaçlarıydı: su, yiyecek, uyku. Ve bir de o büyüyen, kemirgen soru.

Her konaklama yerinde, akşam ateşlerinin etrafında o soru yeniden canlanıyordu. Pisidyalılar neredeydi? Günlerdir doğuya, imparatorluğun kalbine uzanan o meşhur Kral Yolu üzerinde yürüyorlardı. Bu yol, dağ haydutlarının yaşadığı sarp kayalıklara değil, büyük satraplık merkezlerine, Babil’e, Susa’ya gidiyordu. Lykon gibi okuma yazması olmayan bir Teselyalı çiftçi bile yolun yönünü ve anlamını kavrayabiliyordu.

Bir akşam, yorgunluktan çöktükleri bir dere yatağında, yanındaki yaşlı Arkadialı hoplit Damon, kuru etini çiğnerken mırıldandı: “Bu yolun sonunda Pisidyalılar yok, evlat. Bu yolun sonunda ya bir taht var ya da bir mezar. Ve korkarım ki, ikisi de bizim için kazılmıyor.”

Sözleri, ateşin çıtırtıları arasında soğuk bir rüzgâr gibi esti. Adamlar sustu. Damon’un dile getirdiği şey, hepsinin yüreğinde yatan, ama kimsenin yüksek sesle söylemeye cesaret edemediği korkuydu. Onlar, Yunanistan’ın gördüğü en yetenekli paralı askerler olabilirdi. Fakat Pers İmparatorluğu’nun devasa orduları karşısında bir avuç insandılar. Kyros’un hırsı, onları bir tuzağın içine mi çekiyordu? Pers Kralı Artakserkses, kardeşinin topladığı bu Yunan gücünden habersiz olabilir miydi?

“Parasından memnunsan, soruyu sorma,” diye homurdandı bir başkası. “Günde bir darik. Yakında bir buçuk olacağını söylüyorlar. Kyros parasını ödediği sürece, Medlerin kralına karşı bile yürürüm.”

Bu sözler bir anlık bir rahatlama getirdi. Altın, korkunun en iyi ilacıydı. Yine de Lykon, gece çöktüğünde ve kamp sessizliğe büründüğünde, gökyüzündeki yabancı takımyıldızlarına bakarken kendini evinden binlerce fersah uzakta, bir yalanın ortasında yapayalnız hissediyordu. Miğferinin soğuk metali, yastık yaptığı kalkanının sertliği, ona Teselya’daki tarlasının yumuşak toprağını değil, yaklaşan bir fırtınanın metalik kokusunu hatırlatıyordu. Şüphe, artık bir fısıltı değildi. Yürüyüşün her adımında büyüyen, ordunun kalbinde atan ikinci, hastalıklı bir nabızdı.


Cennet Bahçesindeki Yılan
Kelainai Sarayı

Üç haftalık yorucu bir yürüyüşün ardından ordu, Frigya’nın kalbi Kelainai’ye ulaştı. Şehir, bir vahanın ortasında yükselen bir mücevher gibiydi. Kyros’un satraplık sarayı, akropolün üzerine kurulmuş, surları ve kuleleriyle kudret ve zenginlik haykırıyordu. Fakat Yunanlıları asıl büyüleyen şey, sarayın eteklerine yayılan devasa av parkıydı; Perslerin “paradeisos” dediği, insan eliyle yaratılmış bir cennet.

Ksenofon, atının üzerinde durmuş, bu manzarayı seyrediyordu. Yüksek duvarların ardında her türden yabani hayvanın serbestçe dolaştığı, egzotik ağaçların gölgelediği, insan yapımı derelerin şırıldadığı bir dünya uzanıyordu. Bu, sıradan bir soylunun bahçesi değildi. Bu, doğaya hükmeden, zenginliğini ve gücünü en saf haliyle sergileyen bir iradenin eseriydi. Kyros, Yunanlılara gücünü göstermek istiyordu. Onları yalnızca parayla değil, aynı zamanda sahip olduğu medeniyetin ihtişamıyla da etkilemeyi amaçlıyordu.

Yine de bu cennet bahçesinin ortasında, Ksenofon’un zihnini meşgul eden mitolojik bir hikaye vardı. Anlatıldığına göre, satir Marsyas, tanrı Apollon’a müzikte meydan okumuş ve kaybettiğinde burada, bir çam ağacına bağlanarak derisi yüzülmüştü. Kaynağı sarayın altından fışkıran ve şehri ikiye bölen nehir, onun adını taşıyordu. Ksenofon, bu cennetin bile kibrin ve cezanın kanlı bir hikayesi üzerine kurulduğunu düşündü. Kyros’un bu gösterişli cenneti, acaba hangi ölümcül meydan okumanın sahnesi olacaktı?

Kyros, Kelainai’de bir ay konaklayacaklarını ve askerlerin birikmiş maaşlarının ödeneceğini duyurdu. Haber, kampta bir bayram havası yarattı. Şüpheler, gümüş sikkelerin şıkırtısıyla bir anlığına unutulmuştu. Prens, Yunanlıları onurlandırmak için büyük bir askeri geçit töreni düzenledi. Hoplitler zırhlarını parlattı, falankslar kusursuz hatlarla sarayın önündeki ovada dizildi. Kyros, atının üzerinde birlikleri denetlerken yüzünde gururlu bir ifade vardı. Yanında ise Karia satrabı Tissaphernes’in casusları olduğu bilinen Pers soyluları duruyordu. Kyros, düşmanlarına gözdağı veriyordu.

Fakat bu gösteri, komutanların endişelerini gideremedi. O gece, Klearkhos, en güvendiği Yunan generalleri gizli bir toplantıya çağırdı. Boeotyalı Proksenos, Teselyalı Menon, Arkadialı Sofainetos ve diğerleri, bir çadırın loş ışığında toplandılar. Hava, söylenmemiş sözlerin ağırlığıyla yoğundu.

Sessizliği ilk bozan, hırslı ve genç komutan Menon oldu. “Artık yeter,” dedi. Sesi, sabırsızlığının keskinliğini taşıyordu. “Askerler aptal değil. Pisidya yalanı Sardes’te bile zayıftı, şimdi ise bir paçavraya döndü. Bizi nereye götürüyor, Klearkhos? Kral Artakserkses’e karşı mı? Şayet öyleyse, bu bir isyandır. Ve bizler, bu isyanın en ön safta giden kurbanları olacağız. Bize vaat edilen altın, Büyük Kral’ın orduları bizi ezdiğinde ne işimize yarayacak?”

Proksenos, daha sakin bir tavırla araya girdi. “Menon haklı. Adamlarım huzursuz. Her gün yanıma gelip ne zaman döneceğimizi soruyorlar. Kyros bize gerçeği söylemeli. Riskimizi bilmeliyiz ki, pazarlığımızı ona göre yapalım. Bu orduyu bir arada tutan sensin, Klearkhos. Senin sözün geçer. Kyros’la konuşmalısın.”

Bütün gözler Spartalı generale çevrildi. Klearkhos, yüzünde tek bir kas oynamadan dinlemişti. Yüzündeki yara izleri, gölgelerin altında daha da belirginleşiyordu. Uzun bir sessizliğin ardından konuştu. Sesi, çakıl taşlarının birbirine sürtmesi gibi kuru ve sertti.

“Kyros bir prens. Biz ise parasıyla tutulmuş askerleriz. Bize hesap vermek zorunda değil,” dedi. Çadırdaki hayal kırıklığı dolu homurtuları bir el hareketiyle susturdu. “Fakat bir ordu, komutanına güvenmeden yürümez. Güven ise altından daha değerlidir. Yarın Kyros’la konuşacağım. Bize bir cevap verecek. Ya da bu ordu, Kelainai’den bir adım öteye gitmeyecek.”

Bu bir yemindi. Çadırdaki hava değişti. Belirsizliğin yerini, gergin bir beklenti aldı. Her şey, sürgündeki bir Spartalı general ile taht peşindeki bir Pers prensinin yüzleşmesine bağlıydı. Ve o yüzleşmenin sonucu, on bin insanın kaderini belirleyecekti.


Prensle Pazarlık
Kyros’un Kelainai’deki Çalışma Odası

Kyros, önündeki haritaya eğilmiş, parmağını Kral Yolu üzerinde gezdiriyordu. Harita, imparatorluğun damarlarını gösteren bir insan derisi gibiydi. Her şehir, her nehir, her geçit, ulaşması gereken kalbe giden bir adımdı. Kapının çalınmasıyla başını kaldırdı. İçeri giren Klearkhos’tu. Yüzündeki ifade, bir dost ziyaretine değil, bir mahkemeye geldiğini gösteriyordu.

Kyros gülümsedi. “Gel, Klearkhos. Birliklerimizin geçit törenindeki görkemi hakkında konuşacağımızı umuyordum. Onları bir demirci gibi dövüp şekillendirmişsin.”

Klearkhos, prensin iltifatını duymazdan geldi. Odanın ortasında durdu, duruşu bir heykel kadar katıydı. “Prens, askerler ve komutanlar adına konuşmaya geldim. Ordunuz yorgun. Daha önemlisi, ordunuzun kafası karışık. Bize Pisidyalıları ezmek için yola çıktığımızı söylediniz. Fakat haftalardır Kral Yolu üzerinde, Pisidya’dan uzağa, imparatorluğun merkezine doğru yürüyoruz. Adamlar, kandırıldıklarını düşünüyor. Savaşmadan önce moralini kaybeden bir ordu, yenilmiş bir ordudur.”

Kyros’un yüzündeki gülümseme yavaşça silindi. Ayağa kalktı ve pencereye doğru yürüdü. Dışarıda, kendi cennet bahçesinin yemyeşil manzarası uzanıyordu. “Moral,” diye mırıldandı. “Yunanlıların morale ne kadar önem verdiğini bilirim. Ve paraya da.”

Klearkhos’un çenesi kasıldı. “Bu mesele parayla çözülemez, Prens. Bu, güven meselesi. Bizi nereye götürüyorsun? Gerçek düşmanımız kim?”

Kyros, ona doğru döndü. Bakışları keskindi. Bir an için, gerçeği olduğu gibi söylemeyi düşündü. ‘Ağabeyimin tahtını almaya gidiyorum, benimle gelin ve sizi Pers diyarının en zengin adamları yapayım.’ Ama zamanı değildi. Henüz değil. Bu Yunanlılar, ne kadar cesur olurlarsa olsunlar, bir iç savaşın ortasına körlemesine atlamaya hazır değillerdi. Onları adım adım, yalanlardan daha inandırıcı yalanlara taşıması gerekiyordu.

“Haklısın,” dedi Kyros, sesinde samimi bir pişmanlık tonu vardı. “Size karşı tamamen açık olmalıydım. Fakat mesele, sizin tahmin ettiğinizden daha karmaşık. Pisidyalılar, sorunun küçük bir parçası. Asıl hedefim, benim kişisel düşmanım olan bir adam: Abrokomas.”

Klearkhos’un yüzünde bir şüphe gölgesi belirdi. Abrokomas, Suriye ve Fenike satrabıydı. Güçlü bir orduya komuta ettiği biliniyordu.

Kyros devam etti, kelimelerini dikkatle seçiyordu. “Abrokomas, babamın ölümünden sonra bana karşı entrikalar çevirdi, ağabeyimi bana karşı kışkırttı. Şimdi, büyük bir orduyla Fırat nehri kıyısında beni beklediği haberini aldım. Ordusunu Kilikya üzerinden üzerime sürüyor. Şayet onu Kilikya Geçitleri’nde, dar bir alanda yakalarsam, ordusunun sayısal üstünlüğü bir anlam ifade etmez. Onu yendiğimde, Anadolu’daki otoritemi kimse sorgulayamaz. Pisidyalılar da kendiliğinden hizaya gelir.”

Bu, zekice bir yalandı. Gerçeğin unsurlarını taşıyordu, kişisel bir kan davası gibi sunulmuştu ve stratejik olarak mantıklı görünüyordu. Büyük Kral’ın adını anmadan, ona giden yolu tarif ediyordu.

Klearkhos, sessizce dinledi. Prens’in hikayesindeki boşlukları görüyordu, ama aynı zamanda hikayenin sunduğu çıkış yolunu da. Bu, askerlere anlatılabilecek bir hikayeydi. “Abrokomas’ın ordusu büyük,” dedi temkinli bir sesle. “Askerlerim, bir satraplık isyanı için değil, kişisel bir kan davası için hayatlarını tehlikeye attıklarını duyduklarında… memnun olmayacaklardır.”

Kyros, beklediği anın geldiğini biliyordu. Masasına yürüdü, bir kese altını eline aldı ve Klearkhos’un önüne fırlattı. Kese, masanın üzerinde ağır bir sesle durdu.

“Memnuniyeti satın alabilirim,” dedi Kyros. “Şu andan itibaren her askerin maaşını bir darikten bir buçuk darike çıkarıyorum. Kilikya’ya vardığımızda, görevin tehlikesine karşılık her birinize cömert bir bahşiş verilecek. Abrokomas’ın hazinesi, bizim olacak. Bunu adamlarına söyle, Klearkhos. Onlara, zenginlik yolunun Kilikya’dan geçtiğini söyle.”

Klearkhos, bir an için masadaki keseye, sonra da Kyros’un yüzüne baktı. Prens’in gözlerinde, pazarlığı kazandığını bilen bir avcının parıltısı vardı. Spartalı general, yalanı kabul etmekle ordusunu bir arada tutmak arasında bir seçim yapmak zorundaydı. Başka çaresi yoktu.

Eğilerek selam verdi. “Emirlerinizi askerlere ileteceğim, Prens.”


Gümüşle Susturulan Şüphe
Yunan Kampı, Kelainai

Klearkhos, Yunan kampına döndüğünde, binlerce gözün üzerine çevrildiğini hissetti. Komutanları ve askerleri, ondan bir cevap bekliyordu. Klearkhos, herkesin duyabileceği bir yere çıktı ve konuştu. Kyros’un Abrokomas hakkındaki hikayesini anlattı. Tehlikeden, düşmanın büyüklüğünden, ama en çok da vaat edilen yeni maaştan ve bahşişten bahsetti.

Maaşın artırıldığı haberi, kalabalığın içinde bir dalga gibi yayıldı. Homurtular, yerini heyecanlı mırıltılara bıraktı. Günde bir buçuk darik! Bu, bir paralı askerin hayal edebileceği en yüksek ücretti. Abrokomas kimdi, önemi yoktu. Karşılarındaki ordu ne kadar büyüktü, artık daha az korkutucuydu. Altının ve gümüşün ağırlığı, şüpheyi bastırmıştı.

Lykon, yanındaki Damon’a baktı. Yaşlı Arkadialı, bıyık altından gülümsüyordu. “Gördün mü evlat,” dedi. “Sana söylemiştim. Her sorunun bir fiyatı vardır. Bizimkinin fiyatı, yarım darikmiş.”

Ordu, devam etme kararı almıştı.

Ksenofon, olan biteni biraz uzaktan izliyordu. İnsan doğasının ne kadar basit ve öngörülebilir olduğunu bir kez daha görmüştü. Kyros, bir yılan gibi derisini değiştirmiş, eski yalanın yerine daha parlak, daha inandırıcı bir yalan sunmuştu. Ve askerler, açgözlülükle o yalana sarılmışlardı.

Bronz nehir, yeniden akmaya hazırdı. Fakat Kelainai’de bir şeyler değişmişti. İlk masumiyet, Sardes’in kapılarında bırakılan o saf macera ruhu, artık yoktu. Yerini, pazarlığa dayalı, kırılgan bir ittifak almıştı. Herkes biliyordu ki bu, son yalan olmayacaktı. Yolun ilerisinde, Kilikya’nın sarp geçitlerinin ardında, çok daha büyük bir gerçek onları bekliyordu. Ve o gerçekle yüzleştiklerinde, yarım dariklik bir zammın kimseyi kurtarmaya yetmeyeceğini anlayacaklardı.


Bölüm 3: Geçitlerdeki Yankı


Kraliçenin İpeği, Komutanın Sabrı
Tarsus, Kilikya Satraplığı

Frigya’nın kavurucu platoları arkada kaldığında, dünya aniden değişti. Ordu, Toros Dağları’nın heybetli duvarına dayanmıştı. Önlerinde, Kilikya’ya inen dar ve tehlikeli bir geçit uzanıyordu: Kilikya Kapıları. Burası, bir avuç cesur adamın devasa bir orduyu durdurabileceği, doğanın kendisinin inşa ettiği bir kaleydi. Geçidin tepesinde, her an üzerlerine kayalar yuvarlayabilecek, oklar yağdırabilecek bir düşman korkusu, en cesur askerin bile adımlarını yavaşlatıyordu.

Lykon, falanksın ortasında, dar patikada ilerlerken nefesini tutmuştu. Bir yanında, yüzlerce metrelik bir uçurum, diğer yanında ise gökyüzüne uzanan sarp kayalıklar vardı. Her taşın arkasında bir düşman mızrağının parlamasını, her rüzgâr uğultusunda bir savaş çığlığını duyar gibi oluyordu. Abrokomas’ın ordusunun bu geçidi tuttuğuna dair söylentiler, kamp ateşlerinden dağların zirvelerine tırmanmıştı. Bu daracık yolda kapana kısılmak, katledilmek demekti.

Fakat geçit boştu. Abrokomas’tan hiçbir iz yoktu. Pers satrabı, imparatorluğun en stratejik savunma noktalarından birini savaşmadan terk etmişti. Bu, anlaşılmaz bir durumdu. Neden? Korkudan mı, yoksa daha büyük bir planın parçası olarak mı? Cevapsız kalan bu soru, ordunun zihninde bir zafer rahatlamasından çok, tekinsiz bir sessizliğin huzursuzluğunu bıraktı. Sanki görünmez bir avcı, avının tuzağın daha da derinlerine inmesini bekliyordu.

Geçitleri aşıp Kilikya’nın bereketli ve nemli ovasına indiklerinde, orduyu bambaşka bir manzara karşıladı. Burası, Frigya’nın sertliğinden sonra bir cennetti. Palmiyeler, narenciye ağaçları ve verimli tarlalar, Kydnos (Tarsus Çayı) nehrinin serin sularıyla besleniyordu. Ovanın kalbinde ise zengin liman kenti Tarsus uzanıyordu.

Fakat Tarsus’un kapıları kapalıydı. Kilikya’nın kurnaz kralı Syennesis, dağlardaki kalesine çekilmiş, Kyros’un devasa ordusunun niyetini anlamaya çalışıyordu. Syennesis, Büyük Kral Artakserkses’e bağlı bir vasaldı, yine de Kyros’la doğrudan bir çatışmaya girmekten de çekiniyordu. İki dev arasında sıkışmış küçük bir hükümdarın tehlikeli dansını yapıyordu.

Kyros, Tarsus’u kuşatmak yerine sabırlı davrandı. Ordusunu şehrin dışında konaklattı ve diplomasiyi başlattı. Bu diplomasinin en önemli aracı ise Syennesis’in zeki ve güzel karısı, Kraliçe Epyaksa’ydı. Kraliçe, Kyros’un kampına değerli hediyelerle ve bir barış teklifiyle geldi. Kyros, kraliçeyi büyük bir saygıyla karşıladı, ona şölenler verdi, Yunan ordusunun disiplinini ve gücünü gösteren geçit törenleri düzenledi.

Ksenofon, olan biteni dikkatle izliyordu. Bu, kılıçların değil, kelimelerin ve sembollerin savaşıydı. Kyros, Epyaksa üzerinden kocasına mesaj gönderiyordu: “Bana karşı koyma, zenginliğin ve gücün zarar görmesin. Benimle ol, daha fazlasını kazan.” Epyaksa’nın ipek elbiseleri, mücevherleri ve nazik gülümsemeleri, Klearkhos’un bronz zırhından ve sert bakışlarından daha etkili bir silah gibi görünüyordu. Kraliçe, iki taraf arasında mekik dokuyor, bir yandan Kyros’un gücünü ölçüyor, bir yandan da kocasının krallığını korumaya çalışıyordu.

Sonunda anlaşma sağlandı. Syennesis, Kyros’a büyük bir miktar para ve askeri sefer için kılavuzlar vermeyi kabul etti. Karşılığında Kyros, onun topraklarına zarar vermeyecek ve krallığını tanıdığını teyit edecekti. Tarsus’un kapıları açıldı.

Ancak tam bu diplomatik zafer anında, Kyros’un ordusunun içindeki en büyük kriz patlak verdi.


Nehrin Kenarındaki İsyan
Kydnos Nehri Kıyısı, Tarsus

Tarsus’un zenginliği, şarabı ve rahatlığı, askerlerin zihnindeki yalanı yeniden su yüzüne çıkarmıştı. Abrokomas’ın ordusu ortada yoktu. Kilikya kralıyla savaşılmamış, anlaşılmıştı. Öyleyse neden hala doğuya gidiyorlardı? Hedef Abrokomas ise neden onun peşinden Fırat’a doğru ilerliyorlardı?

Kydnos nehrinin serin sularında yıkanan askerler arasında homurdanmalar yeniden başladı. Bu seferki homurdanma, Kelainai’dekinden daha öfkeli, daha tehlikeliydi. Artık kimse Abrokomas hikayesine inanmıyordu. Gerçek, güneş kadar parlak ve çıplaktı: Kyros, onları Büyük Kral’a karşı bir iç savaşa sürüklüyordu. Ve onlar, bu savaşta harcanacak piyonlar olacaktı.

İsyan, bir kıvılcımla başladı. Arkadialı ve Akhalı birlikler, daha fazla ilerlemeyi reddettiklerini açıkladılar. “Bizi kandırdılar!” diye bağırdı bir yüzbaşı. “Biz paralı askeriz, vatan haini değiliz! Atalarımız Marathon’da, Salamis’te Büyük Kral’a karşı savaştı. Biz, onun tahtını bir isyankara hediye etmek için savaşmayacağız! Geri dönüyoruz!”

Bu sözler, binlerce askerin duygularına tercüman oldu. Kısa sürede, ordunun büyük bir kısmı isyana katıldı. Askerler komutanlarının çadırlarını terk etti, kendi aralarında toplanıp ne yapacaklarını tartışmaya başladılar. Kyros’un kampı bir anda ikiye bölünmüştü: bir yanda Persler ve sadık kalan az sayıda Yunanlı, diğer yanda ise yürümeyi reddeden öfkeli bir kalabalık.

Durum, bir bıçağın sırtındaydı. Kyros’un bütün planı, aylar süren hazırlığı, harcadığı onca altın, nehrin kenarında dağılmak üzereydi. Panik içindeki Pers komutanları, Kyros’a isyanı zorla bastırmasını, liderlerini idam ettirmesini tavsiye ettiler. Fakat Kyros, bu yolun felaket olacağını biliyordu. Yunanlılara zor kullanmak, bütün orduyu kendine düşman etmek demekti.

O an, sahneye Klearkhos çıktı. Durumun vahametini herkesten iyi o görüyordu. Bu, yalnızca bir maaş anlaşmazlığı değil, bir onur ve hayatta kalma mücadelesiydi. Spartalı general, isyan eden askerlerin toplandığı yere tek başına, silahsız bir şekilde yürüdü. Yüzünde, her zamanki sert ifadesi vardı, ama gözlerinde bir yorgunluk okunuyordu.

Kalabalık, onu görünce bir an sustu. Klearkhos’u hem sevip hem de ondan korkuyorlardı. O, disiplinin ve adaletin timsaliydi.

Klearkhos, yüksek bir yere çıktı ve konuşmaya başladı. Sesi, gürültünün üzerinde yankılandı. “Biliyorum,” dedi. “Kandırıldığınızı düşünüyorsunuz. Öfkelisiniz. Haklısınız.” Bu ilk cümle, beklenmedik bir yumuşaklık taşıyordu. Askerler şaşkınlıkla birbirlerine baktılar. Klearkhos, onlara hak veriyordu.

“Ben de sizin gibiyim,” diye devam etti. “Ben de bir Yunanlıyım. Sizin gibi evimi, yurdumu geride bıraktım. Sizin gibi ben de bu sefere bir amaç için katıldım. Kyros, benim dostumdu. Ona güvendim. Ama şimdi, siz ondan şüphe ediyorsanız, ben de ederim. Sizin gitmediğiniz bir yere ben de gitmem. Sizin terk ettiğiniz bir adamı ben de terk ederim.”

Kalabalığın içinden onaylayan mırıltılar yükseldi.

“Kararınızı verin,” dedi Klearkhos. Sesi şimdi daha sertti. “Geri mi dönmek istiyorsunuz? İyi. Ama nasıl? Birlikte mi, yoksa her birlik kendi başına mı? Bizi buraya getiren adamdan ayrıldıktan sonra, bu topraklarda dostumuz kalır mı? Kilikya kralı, Kyros’un koruması olmadan bize yol verir mi? Yiyeceği nereden bulacağız? Bize kim kılavuzluk edecek? Yoksa Sardes’e giden binlerce fersahlık yolu, her an saldırıya uğrama tehlikesiyle, aç ve susuz mu geçeceğiz?”

Sessizlik. Klearkhos, onların öfkesini almış, yerine çok daha büyük bir korkuyu koymuştu: belirsizlik ve yalnızlık.

“Ben sizinle kalacağım,” diye bitirdi sözlerini. “Kararınız ne olursa olsun, komutanınız olarak sizin yanınızdayım. Ama önce Kyros’la konuşalım. Bize ne teklif edeceğini duyalım. Belki de bizi utandıracak bir teklifi vardır. Belki de korktuğumuz kadar kötü bir durumda değilizdir. Ama şayet onun teklifini dinledikten sonra hala gitmek isterseniz, o zaman ben de gemileri hazırlamanın bir yolunu bulurum. Hep birlikte, onurumuzla evimize döneriz.”

Klearkhos, sözünü bitirip kalabalığın arasından yavaşça ayrıldı. Arkasında, düşünceli ve kafası karışmış bir kitle bırakmıştı. Öfkenin ateşi sönmüş, yerini mantığın ve korkunun soğuk hesapları almıştı. Spartalı, bir orduyu tek başına, kelimelerin gücüyle durdurmuştu. Ama krizi çözmemiş, sadece zaman kazanmıştı. Şimdi top, yeniden Kyros’daydı.


Ağlayan Prens, Altın Gözyaşları
Kyros’un Çadırı

Kyros, haberi aldığında öfkeden deliye dönmüştü. Ama Klearkhos’un müdahalesini ve kazandığı zamanı duyunca sakinleşti. Bu, onun son şansıydı. Bu sefer yalanlar işe yaramayacaktı. Gerçeği söylemek zorundaydı. Ama nasıl?

Klearkhos ve diğer Yunan komutanlar çadırına geldiğinde, Kyros onları ayakta, yüzünde kederli bir ifadeyle bekliyordu. Artık o mağrur, kendine güvenen prens gitmiş, yerine ihanete uğramış, hayal kırıklığı içindeki bir adam gelmişti.

“Demek,” dedi Kyros, sesi titriyordu. “Beni terk ediyorsunuz. Yıllardır dostum bildiğim, güvendiğim, onurlandırdığım siz Yunanlılar… Beni en çok ihtiyacım olduğu anda yalnız bırakacaksınız.”

Komutanlar sessizdi. Kyros’un bu tavrı karşısında ne diyeceklerini bilemiyorlardı.

“Size yalan söylediğimi düşünüyorsunuz,” diye devam etti Kyros. Gözleri dolmuştu. “Evet. Size bütün gerçeği en başta anlatmadım. Çünkü korktum. Ağabeyim Artakserkses, benim can düşmanımdır. Babamın krallığını o değil, ben hak ediyordum. Annem de beni destekliyor. Ağabeyim, benim onurumla, hayatımla oynadı. Beni öldürmeye çalıştı. Şimdi ben, hakkım olanı geri almaya gidiyorum. Tahtı almaya gidiyorum!”

İşte o an gelmişti. Gerçek, bütün çıplaklığıyla ortaya dökülmüştü. İç savaş. Hedef, Büyük Kral’ın kendisiydi.

Kyros, yüzünü ellerinin arasına aldı ve hıçkırarak ağlamaya başladı. Bu, odadaki herkesi şoke eden bir manzaraydı. Güçlü, mağrur Pers prensi, Yunanlı komutanlarının önünde bir çocuk gibi ağlıyordu. “Siz olmadan yapamam,” dedi hıçkırıklarının arasından. “Siz benim tek umudumdunuz. Ama madem gitmek istiyorsunuz… gidin. Size yalvarmayacağım. Sadece dostluğumuzu ve size yaptığım iyilikleri hatırlayın. Giderken, bu toprakların artık size düşman olacağını da unutmayın.”

Bu, bir dehanın tiyatrosuydu. Kyros, güçle yaptıramadığını, zayıflık göstererek, duygusal bir şantajla yaptırmaya çalışıyordu. Komutanları öfkeyle değil, suçluluk ve acıma duygusuyla vuruyordu.

Klearkhos ve diğerleri, ne yapacaklarını şaşırmış bir halde dışarı çıktılar. Durumu, kendilerini bekleyen asker temsilcilerine anlattılar. Prens’in itirafı, ağlaması, çaresizliği… Bütün bunlar, Yunanlıların mantığından çok, kalbine hitap etmişti. Onlar, sert, savaşçı adamlardı. Ama aynı zamanda, kişisel sadakat ve onur kavramlarına da değer verirlerdi. Kendilerine bu kadar güvenen, onlara “dostum” diyen bir adamı böylesine zor bir durumda yüzüstü bırakmak, onlara utanç verici gelmeye başlamıştı.

Tartışmalar saatler sürdü. Geri dönmenin tehlikeleri, Kyros’a duyulan yeni bir sempati ve en önemlisi, vaat edilecek yeni ödüllerin beklentisi… Bütün bunlar bir araya geldiğinde, terazinin kefesi yavaş yavaş Kyros’un tarafına doğru eğildi.

Sonunda, elçiler Kyros’a geri döndüler. Bir şartla onunla Babil’e kadar yürüyeceklerdi: Her askerin maaşına ek olarak, zaferden sonra her birine beş gümüş mina (yaklaşık 500 darik) ve evlerine dönmek istediklerinde gemilerle güvenli bir şekilde gönderilme sözü verilecekti.

Kyros, tereddüt etmeden kabul etti. Gözyaşları kurumuş, yüzüne yeniden o kararlı ifade yerleşmişti. Krizi atlatmıştı. İsyanı, daha fazla altın ve ustaca bir oyunculukla bastırmıştı.


Fırat’a Doğru Son Adımlar
Kilikya’dan Suriye’ye

Ordu, Tarsus’tan ayrıldığında artık bambaşka bir orduydu. Sırlar kalmamıştı. Herkes, nereye ve ne için gittiğini biliyordu. Atmosfer, hem daha gergin hem de bir şekilde daha dürüsttü. Artık bir yalanın parçası değillerdi; bilinçli bir şekilde, tarihin en büyük maceralarından birinin oyuncuları olmuşlardı.

Kilikya’dan Suriye’ye geçerken, Abrokomas’ın ordusunun Fırat’a doğru çekildiği haberini aldılar. Pers satrabı, Kyros’la doğrudan yüzleşmekten kaçınmış, ana orduyla birleşmek için geri çekilmişti. Bu, Kyros için iyi haberdi. Fırat’ı geçmek için önünde bir engel kalmamıştı.

Lykon, mızrağını omzunda taşırken, yanındaki Damon’a baktı. “Beş gümüş mina,” diye mırıldandı. “Bu parayla Teselya’da küçük bir kral gibi yaşarım.”

Damon güldü. “Önce o parayı alacak kadar yaşamamız gerek, evlat. Önce yaşamamız gerek. Fırat’ın ötesinde, bu dünyanın en büyük ordusu bizi bekliyor. Ve o ordu, bize altın değil, çelik sunacak.”

Ordu, Thapsakos şehrinde Fırat nehrinin kıyısına ulaştı. Nehir, geniş, yavaş ve çamurlu bir yılan gibi uzanıyordu. Ötesi, Mezopotamya’ydı. Babil’e, dünyanın kalbine giden yol. Burası, geri dönüşü olmayan noktaydı. Bu nehri geçtiklerinde, artık geri dönemezlerdi. Kaderleriyle yüzleşmekten başka çareleri kalmayacaktı.

Kyros, atını nehrin sularına sürdü. Arkasından on bin Yunanlı, tereddüt etmeden onu takip etti. Su, bellerine kadar yükseldi. Ama kimse durmadı. Artık onlar, sadece paralı askerler değil, bir kral yapıcının ordusuydu. Ve Fırat’ın serin suları, onları bekleyen ateşli sondan önceki son teselliydi.


Bölüm 4: Çöldeki Fırtına


Kum ve Sabır
Fırat Nehri’nden Babil’e Giden Çöl Yolu

Fırat’ı geçtiklerinde dünya, bir kez daha ve bu kez son kez değişmişti. Kilikya’nın nemli bereketi, Suriye’nin seyrek yeşilliği geride kalmış, yerini dipsiz bir kum denizine bırakmıştı. Burası, Arap Çölü’ydü. Ufukta ne bir tepe, ne bir ağaç vardı. Sadece gökyüzünün mavi kubbesiyle yeryüzünün sarı tepsisi arasında sıkışmış, hareket eden küçük, kara bir lekeden ibarettiler.

Gündüzleri güneş, gökyüzünde beyaz, kör edici bir yaraya dönüşüyor, ısısını bir işkence aleti gibi acımasızca kullanıyordu. Kum, ayakların altında kavrulmuş bir un gibiydi. Zırhlar, askerleri koruyan bir kabuk değil, onları kendi terlerinde pişiren birer fırındı. Lykon, miğferinin içindeki havanın nefesiyle nasıl ısındığını, dudaklarının nasıl çatlayıp kanadığını hissediyordu. Su, altından daha değerli hale gelmişti. Mataralardaki her yudum, bir öncekinden daha kıymetliydi.

Geceleri ise çöl, başka bir yüzünü gösteriyordu. Kavurucu sıcaklık, yerini kemikleri titreten bir ayaza bırakıyordu. Gökyüzü, daha önce hiç görmedikleri kadar çok ve parlak yıldızla doluyor, o kadar yakın görünüyorlardı ki insan uzansa dokunabileceğini sanıyordu. Ama bu güzellik, teselli vermiyordu. Sonsuzluğun ortasındaki küçüklüklerini, yalnızlıklarını ve ne kadar kırılabileceklerini hatırlatan soğuk bir güzellikti.

Yürüyüş, artık bir askeri harekat değil, bir hayatta kalma mücadelesiydi. Falanks düzeni çoğu zaman bozuluyor, adamlar küçük gruplar halinde, başları önde, suskunluk içinde ilerliyordu. Tek ses, kumda sürüklenen binlerce ayak, yük hayvanlarının zorlanan nefesleri ve rüzgârın monoton uğultusuydu. Çöl, onların gücünü, disiplinini ve en önemlisi iradelerini yavaş yavaş eritiyordu.

Yiyecek kıtlığı baş göstermişti. Kyros’un ordusu, geçtiği yerlerdeki köylerden ve kasabalardan erzak satın alarak ilerliyordu, fakat çölün ortasında ne köy vardı ne de kasaba. Buğday ve arpa tükendiğinde, askerler at ve katır eti yemeye başladılar. Bu, bir ordunun ne kadar çaresiz kaldığının en acı göstergesiydi.

Bu zorlu koşullar, ordunun içindeki gerilimleri de yeniden yüzeye çıkardı. Menon’un Teselyalıları ile Klearkhos’un Peloponezlileri arasında küçük bir anlaşmazlık, aniden kanlı bir kavgaya dönüştü. Klearkhos, kavgayı ayırmaya çalışırken Menon’un askerlerinden biri baltayla üzerine yürüdü. Spartalı general, soğukkanlılığını koruyarak son anda kurtuldu, fakat olay, ordunun ne kadar kırılgan bir zeminde durduğunu herkese gösterdi. Bu insanlar, birbirlerini boğazlamaya dünden hazırdı. Onları bir arada tutan Kyros’a olan bağlılıkları, çölün zorlukları karşısında un ufak olabilirdi.

Ksenofon, atının üzerinde bu yavaş yavaş çözülen orduyu izliyordu. Günlüğüne notlar alıyor, insan ruhunun aşırı koşullar altında nasıl değiştiğini gözlemliyordu. Atina’daki rahat ve entelektüel hayatı, şimdi ona başka bir gezegene aitmiş gibi geliyordu. Burada felsefe yoktu, mantık yoktu; yalnızca hayatta kalma içgüdüsü ve tükenmek bilmeyen bir boşluk hissi vardı. Kyros, onları zafere mi, yoksa bu kum denizinin ortasında isimsiz bir mezara mı sürüklüyordu? Artık kimse emin değildi. Tek yaptıkları, bir sonraki su kuyusuna, bir sonraki dinlenme yerine ulaşma umuduyla, mekanik bir şekilde yürümeye devam etmekti. Çöl, onlardan sabır istiyordu. Ama sabırları, suları gibi tükenmek üzereydi.


İki Kardeş, İki Ordu
Susa’daki Saray ve Çöldeki Ordugâh

Kyros ve ordusu çölde yavaş yavaş erirken, yüzlerce fersah doğuda, Susa’daki muazzam sarayında Pers İmparatoru II. Artakserkses, sonunda gerçeği bütün çıplaklığıyla öğrenmişti. Karia satrabı Tissaphernes, Sardes’ten ayrıldıktan sonra dörtnala Susa’ya ulaşmış ve Kyros’un isyanını, topladığı Yunan ordusunu ve gerçek niyetini Büyük Kral’a rapor etmişti.

Artakserkses, kardeşi Kyros’a benzemezdi. Kyros ne kadar ateşli, hırslı ve cüretkârsa, Artakserkses o kadar temkinli, kararsız ve annesi Parysatis’in etkisine açık bir hükümdardı. Annesinin Kyros’u kendisinden daha çok sevdiğini biliyordu ve bu, içinde derin bir güvensizlik ve kıskançlık tohumu ekmişti. Tissaphernes’in getirdiği haber, bu tohumu anında zehirli bir ağaca dönüştürdü.

Saray, anında bir entrika kovanına döndü. Komutanlar, danışmanlar, soylular ikiye bölündü. Bir kısmı, Kyros’un küstahlığının hemen cezalandırılmasını, üzerine devasa bir ordu gönderilmesini savunuyordu. Diğerleri ise daha temkinliydi. Kyros’un ordusundaki Yunan hoplitlerin ününü duymuşlardı. Onlar, daha önce Pers ordularını defalarca yenilgiye uğratmış efsanevi savaşçılardı. Kyros’la açık bir meydan muharebesine girmek riskli olabilirdi.

Artakserkses, kararsızlık içinde günlerce bekledi. Belki de Kyros çölde yok olup giderdi. Belki de Yunanlılar onu terk ederdi. Fakat Kyros ilerlemeye devam ettikçe, Büyük Kral’ın bir karar vermesi gerektiğini anladı. İmparatorluğun dört bir yanına haberciler gönderildi. Medya’dan, Baktriya’dan, Hindistan sınırından, Mısır’dan birlikler toplanması emredildi. Pers İmparatorluğu’nun devasa savaş makinesi, yavaş ve hantal bir şekilde de olsa, harekete geçiyordu.

Bu sırada, çöldeki ordugâhında Kyros, ağabeyinin ordusunun büyüklüğü ve hazırlıkları hakkında çelişkili bilgiler alıyordu. Yakalanan birkaç çöl bedevisi, Büyük Kral’ın yüz binlerce asker topladığını, savaş arabalarının, süvarilerin ve piyadelerin sayısının hesapsız olduğunu söylüyordu. Diğer kaçaklar ise Artakserkses’in hazırlıksız yakalandığını, panik içinde olduğunu ve Babil’i terk edip imparatorluğun daha doğusuna kaçmaya hazırlandığını iddia ediyordu.

Kyros, ikinci habere inanmayı seçti. Kendi hırsı ve ağabeyine olan küçümsemesi, onun muhakemesini bulandırıyordu. Artakserkses’in korkak ve zayıf olduğuna inanıyordu. Karşısına çıkmaya cesaret edemeyeceğini düşünüyordu. Yunanlılara yaptığı bir konuşmada, “Ağabeyimin ordusu büyük olabilir, ama onlar altın işlemeli elbiseler giyen, şaraba ve lükse düşkün kölelerden oluşuyor. Siz ise demirden yapılmış, özgür adamlarsınız. Bir özgür adam, bin köleye bedeldir,” dedi.

Askerler, bu sözleri coşkuyla karşıladı. Ama Klearkhos ve Ksenofon gibi daha tecrübeli olanlar, bu özgüvenin arkasındaki tehlikeyi seziyorlardı. Bir imparator, ne kadar zayıf olursa olsun, arkasında bir imparatorluğun kaynakları vardı. Kyros ise çölün ortasında, tek bir ordusuyla, ikmal hatlarından binlerce fersah uzakta, tek bir savaşla her şeyini kaybetme riskiyle karşı karşıyaydı.

İki kardeş, iki ordu, birbirine doğru ilerliyordu. Biri, bir imparatorluğun bütün ağırlığıyla, diğeri ise bir isyancının bütün cüretkarlığıyla. Çöl, onların karşılaşacağı devasa bir arenaya dönüşüyordu. Ve o arenada, yalnızca bir kardeş ayakta kalacaktı.


Ufuktaki Toz Bulutu
Cunaxa Ovası’nın Kenarı

Günler süren cehennemi yürüyüşün ardından, çöl bitmiş, yeniden Fırat’ın hayat veren yeşilliğine kavuşmuşlardı. Babil’e giden yolda, Cunaxa denilen bir ovaya ulaşmışlardı. Toprak yeniden sert, arazi yeniden düzdü. Bu, savaşmak için ideal bir yerdi.

O sabah, her zamankinden farklı bir başlangıç oldu. Kyros, birliklerini savaş düzenine sokmuştu. Büyük Kral’ın ordusunun çok yakında olduğuna dair kesin istihbarat almıştı. Bekleyiş başlamıştı. Hava, elektrik yüklü bir sessizlikle doluydu. Askerler zırhlarını kontrol ediyor, mızraklarını biliyor, kendi içlerinde son dualarını ediyorlardı.

Lykon, falanksın üçüncü sırasında yerini almıştı. Kalbi, göğüs kafesini dövüyordu. Önündeki ve arkasındaki adamların gergin nefeslerini duyabiliyordu. Yıllar önce Teselya’daki tarlasını terk ederken hayal ettiği an bu değildi. O, küçük bir çatışma, kolay bir zafer ve bolca altın hayal etmişti. Şimdi ise bir imparatorluğun kaderini belirleyecek bir savaşın eşiğindeydi.

Öğlene doğru, Ksenofon’un da içinde bulunduğu bir keşif birliği dörtnala kampa geri döndü. Yüzleri kireç gibiydi. “Geliyorlar!” diye bağırdı bir süvari. “Ufuk, bir toz bulutuyla kaplı!”

Herkesin bakışları doğuya döndü. Ve onu gördüler. İlk başta, ufuk çizgisinde belli belirsiz bir leke gibiydi. Ama dakikalar geçtikçe o leke büyüdü, genişledi ve bütün ufku kaplayan, yaklaşan bir fırtına bulutuna dönüştü. O bulutun içinden, binlerce metal parçasının güneşte yansımasından doğan belli belirsiz pırıltılar seçiliyordu. Sonra, yerin hafifçe titrediğini hissettiler. Bu, yüz binlerce insanın ve hayvanın aynı anda yürümesinin yarattığı, dünyanın derinliklerinden gelen bir uğultuydu.

Büyük Kral’ın ordusu geliyordu.

Söylenenler doğruydu. Bu, bir ordu değil, hareket halindeki bir şehirdi. Göz alabildiğine uzanan bir insan seliydi. Önlerinde, Pers soylularının komuta ettiği ölümsüzler, Medler, Babil piyadeleri vardı. Kanatlarda, Baktriyalı ve Sakalı süvariler, atlarının üzerinde rüzgâr gibi esiyordu. Ve en korkutucusu, ordunun ön saflarında dizilmiş, tekerleklerine uzun, keskin tırpanlar takılmış yüzlerce savaş arabasıydı. Bu arabalar, bir falanksın içine daldığında, insan etini ve kemiğini biçmek için tasarlanmış ölüm makineleriydi.

Kyros’un on üç bin kişilik ordusu, bu devasa gücün karşısında bir avuç çocuk gibi kalıyordu.

Lykon, hayatında ilk kez gerçek korkunun ne olduğunu anladı. Bu, ölüm korkusu değildi. Bu, yok olma, ezilme, bir hiç olarak bu devasa gücün altında kaybolma korkusuydu. Yanındaki Damon’a baktı. Yaşlı Arkadialı, kalkanını sıkıca kavramış, dudaklarını kımıldatıyordu. Dua ediyordu.


Savaş Narası
Cunaxa Muharebesi’nin Başlangıcı

Kyros, atının üzerinde, ordusunun önünde duruyordu. Yüzünde ne korku ne de tereddüt vardı. Aksine, gözleri bir avcının heyecanıyla parlıyordu. Hayatı boyunca beklediği an gelmişti.

Yunanlı komutanları yanına çağırdı. “Görüyorsunuz,” dedi sakince. “Çoklar, ama gürültüden başka bir şey değiller. Savaşın kaderini, merkezde duran ağabeyim belirleyecek. Merkez çökerse, bütün ordu dağılır. Ben, en iyi süvarilerimle doğrudan merkeze, Artakserkses’in üzerine saldıracağım. Siz, Klearkhos, sağ kanatta nehri arkanıza alarak durun. Düşmanın sizi kuşatmasına izin vermeyin. Sadece yerinizde kalın ve onların saldırısını karşılayın. Ben ağabeyimi hallettikten sonra zafer bizimdir.”

Klearkhos, bu emre itiraz etmek istedi. Yunan savaş taktiklerine göre, en güçlü birlik merkeze değil, sağ kanada konulurdu. Kyros’un planı, Yunanlıları savunmada pasif bir role itiyordu. Ama şimdi tartışmanın zamanı değildi. Başını sallayarak emri kabul etti.

Yunan ordusu, Kyros’un solunda, Fırat nehri sağ kanatlarını koruyacak şekilde pozisyon aldı. Klearkhos ve Peloponezliler en sağda, diğer birlikler ise sırayla sola doğru dizilmişti. Kyros ise Pers ve Med süvarileriyle merkezin biraz sağında, Yunanlılarla kendi birlikleri arasında yerini aldı. Planı basitti: Yunan falanksı, Pers ordusunun sol kanadını üzerine çekecek ve yerinde sabitleyecekti. Bu sırada kendisi, bir mızrak ucu gibi doğrudan Artakserkses’in bulunduğu merkeze dalacaktı.

Büyük Kral’ın ordusu, yavaş ama karşı konulmaz bir şekilde yaklaştı. Uğultu, artık kulakları sağır eden bir gürültüye dönüşmüştü. Borazanların, davulların, binlerce farklı dilde atılan savaş naralarının sesi birbirine karışıyordu.

Klearkhos, kalkanını kaldırdı. “Hazır ol!” diye bağırdı. Sesi, bütün gürültünün üzerinde duyuldu.

Falanks, tek bir vücut gibi hareket etti. Mızraklar öne doğru uzandı, kalkanlar birbirine kenetlendi. Binlerce hoplit, omuz omuza, bir bronz ve demir duvarı oluşturdu.

Ve sonra, Pers borazanları çaldı. Tırpanlı savaş arabaları, tekerleklerinden yükselen korkunç bir gıcırtıyla ileri atıldı. Onların arkasından, Pers ordusunun sol kanadı, Tissaphernes’in komutasındaki piyade ve süvariler, bir sel gibi Yunanlıların üzerine doğru akmaya başladı.

Klearkhos, düşmanın yeterince yaklaşmasını bekledi. Mızrak menziline girmelerine saniyeler kala, kılıcını havaya kaldırdı ve o kadim çığlığı attı:

“Eleleu! Eleleu!”

On bin Yunanlının boğazından kopan savaş çığlığı, Perslerin gürültüsünü bir anlığına bastırdı. Ve falanks, yürümeye değil, koşmaya başladı. Bu, beklenmedik, cüretkâr bir hareketti. Savunmada kalmak yerine, saldırıya geçiyorlardı.

İki ordu, Cunaxa ovasının ortasında, tarihin en kanlı anlarından birinde buluşmak üzereydi. Bir yanda imparatorluk, diğer yanda hırs. Ve ortada, evlerinden binlerce fersah uzakta, kaderlerini çeliğe ve kana yazacak olan on bin yabancı. Fırtına, başlamıştı.


Bölüm 5: Kırık Taç, Kayıp Ordu


Çelik Duvar, Kâğıttan Aslan
Cunaxa Ovası, Sağ Kanat

Yunan falanksı ileri atıldığında, Pers ordusunun sol kanadında bir anlık bir şaşkınlık ve panik yaşandı. Tissaphernes’in komutasındaki birlikler, ağır zırhlı, disiplinli bir duvarın üzerlerine doğru koşmasını beklemiyorlardı. Onlar, yerinde duran, ok ve mızrak atışlarıyla yıpratılacak bir hedef ummuşlardı.

Tırpanlı savaş arabalarının sürücüleri, bu beklenmedik hücum karşısında kontrolü kaybetti. Bazıları, atlarını son anda yana kırarak kendi piyadelerinin arasına daldı ve korkunç bir kargaşaya yol açtı. Diğerleri ise cesurca falanksın üzerine sürdü. Lykon, hayatının en korkunç manzarasına tanık oldu. Devasa bir savaş arabası, tekerleklerindeki ölümcül bıçaklarla tam üzerine doğru geliyordu. Bir an için donakaldı, bedeni kilitlendi. Ama yanındaki Damon, kalkanıyla onu yana iterek bağırdı: “Açıl! Aranıza alın!”

Falanks, bir anlığına bir su gibi ikiye ayrıldı. Tırpanlı araba, boşluktan hızla geçti. Arkasından mızraklar ve kılıçlar savruldu, sürücüsü ve atları anında delik deşik edildi. Araba, cansız bir metal yığını olarak devrildi. Yunanlılar, bu ölüm makinelerini etkisiz hale getirmenin yolunu bulmuştu: onlarla kafa kafaya çarpışmak yerine, aralarından geçip gitmelerine izin veriyorlardı.

Bu ilk şok atlatıldıktan sonra, asıl çarpışma başladı. Pers piyadeleri ve Yunan hoplitleri, korkunç bir gürültüyle birbirine girdi. Bu, iki farklı savaş felsefesinin çarpışmasıydı. Persler, sayıca ezici bir üstünlüğe sahipti. Hafif zırhları, hasır kalkanları ve kısa mızraklarıyla kalabalık bir şekilde saldırıyor, düşmanı ok ve cirit yağmuruyla yıpratmaya çalışıyorlardı. Yunanlılar ise sayıca az, ama nitelik olarak üstündü. Ağır bronz zırhları, geniş ve sağlam kalkanları (aspis), uzun ve ölümcül mızrakları (dory) ile onlar, hareket eden bir kaleydi.

Lykon, kendini bir et, kan ve çelik cehenneminin içinde buldu. Önündeki Persli askerin kalkanına mızrağını bütün gücüyle sapladı. Mızrak, hasır ve deriyi bir kâğıt gibi delip geçti. Karşısındaki adamın yüzündeki şok ifadesini gördü. Onu yana itip mızrağını geri çekerken, yanından bir ok vızıldayarak geçti. Kalkanını kaldırdı ve bir sonraki hedefe odaklandı.

Bu, bireysel bir kahramanlık savaşı değildi. Bu, bir makinenin savaşıydı. Her hoplit, yanındaki arkadaşının kalkanının korumasına güveniyordu. Birlikte ileri itiyor, birlikte geri çekiliyor, tek bir vücut gibi hareket ediyorlardı. Klearkhos’un sesi, savaşın gürültüsünü delip geçiyordu: “İtin! Kalkan duvarını bozmayın! İtin!”

Pers birlikleri, bu çelik duvara çarpan bir dalga gibiydi. Her seferinde büyük kayıplar vererek geri çekiliyor, sonra yeniden toparlanıp tekrar saldırıyorlardı. Ama duvarı kıramıyorlardı. Yunanlıların disiplini ve üstün teçhizatı, sayısal üstünlüğü anlamsız kılıyordu. Tissaphernes’in komutasındaki Pers sol kanadı, yavaş yavaş çözülmeye, dağılmaya başladı. Zafer, sağ kanatta, Yunanlıların avucunun içindeydi.

Ksenofon, atının üzerinde savaşı biraz geriden izliyordu. Gördükleri inanılmazdı. Bir avuç Yunanlı, kendilerinden katbekat üstün bir gücü, sanki bir tatbikat yapıyormuş gibi ezip geçiyordu. Kyros’un sözleri aklına geldi: “Bir özgür adam, bin köleye bedeldir.” Belki de prens haklıydı. Belki de bu imkânsız savaş, gerçekten de kazanılabilecekti. Bakışlarını, savaşın asıl yaşandığı yere, merkeze çevirdi. Prens Kyros ne yapıyordu?


Bir Mızrak Boyu Uzaklıkta
Cunaxa Ovası, Merkez

Kyros, Yunanlıların Pers sol kanadını meşgul ettiğini gördüğünde, beklediği anın geldiğini anladı. Atını mahmuzladı ve en seçkin altı yüz süvarisiyle birlikte, bir ok gibi ileri fırladı. Hedefi, ordunun merkezinde, beyaz bir atın üzerinde, etrafı en sadık muhafızları olan Ölümsüzler tarafından çevrilmiş olan ağabeyi Artakserkses’ti.

Bu, inanılmaz derecede cüretkâr ve pervasız bir saldırıydı. Kyros, taktikleri, stratejiyi, her şeyi bir kenara bırakmış, bütün savaşı tek bir anlık, kişisel bir düelloya indirgemişti. Ağabeyini öldürürse, taç onun olacaktı. Ölürse, her şey bitecekti.

Kyros ve süvarileri, karşılarındaki Pers birliklerini bir yarma hareketiyle delip geçti. Zırhları daha kaliteli, atları daha hızlı, motivasyonları daha yüksekti. Onlar, bir isyanın kalbiydi ve bütün güçleriyle atıyorlardı. Artakserkses’in muhafızları, bu beklenmedik saldırı karşısında bir an bocaladı. Kyros, adamlarının birçoğunu bu ilk çarpışmada kaybetmesine rağmen, durmadı. Gözleri sadece tek bir hedefe kilitlenmişti: ağabeyine.

Artakserkses, kardeşinin delice bir hızla üzerine geldiğini gördüğünde paniğe kapıldı. Atını geri çevirip kaçmaya yeltendi. Onu çevreleyen soylular ve muhafızlar da onunla birlikte geri çekilmeye başladı. Pers ordusunun merkezi, tam da Kyros’un umduğu gibi, çökmek üzereydi. Zafer, bir mızrak boyu kadar yakındı.

Kyros, kaskının içinden zafer çığlığını attı. “Gördüm onu! İşte orada!” diye bağırdı ve atını son bir gayretle ileri sürdü. Elindeki ciriti bütün gücüyle fırlattı. Cirit, havada bir an süzüldü ve Artakserkses’in göğüs zırhını delerek onu yaraladı. Büyük Kral, acı içinde atından düştü.

O an, Kyros için zafer anıydı. Ama o an, aynı zamanda ölümcül bir hata yaptığı andı. Zafer sarhoşluğuyla, etrafındaki tehlikeyi unuttu. Kendisini koruyan son süvarilerden de ayrılmış, neredeyse tek başına, düşman hattının derinliklerine dalmıştı.

Artakserkses düştüğü yerden kalkmaya çalışırken, bir Pers askeri, kim olduğu bilinmeyen Mithridates adında genç bir soylu, prensin bu savunmasız anını fark etti. Elindeki mızrağı Kyros’a doğru fırlattı. Mızrak, tam isabetle Kyros’un gözünün altından, şakağından içeri girdi.

Genç Kyros, tek bir ses bile çıkaramadan atından düştü. Hırsı, cesareti, taht hayalleri, Cunaxa ovasının tozlu toprağında, bir an içinde son buldu. Onu tahta taşıyacağına inandığı savaş, onun mezarı olmuştu.

Prens’in düştüğünü gören az sayıdaki sadık adamı, onun cansız bedeninin üzerine kapandı ve son adamına kadar savaşarak öldü.

Pers merkezi, liderlerinin yaralanmasıyla bir an sarsılmış, ama Prens’in ölümüyle yeniden toparlanmıştı. Artakserxes, yarasına rağmen ayağa kalktı. Kardeşinin ölüsü, zaferinin en büyük kanıtı olarak ayaklarının dibinde yatıyordu. Savaşın merkezi, bir anda bitmişti.


Yankısız Zafer
Yunan Kampı ve Savaş Alanı

Yunanlılar, bütün bunlardan habersizdi.

Onlar, karşılarındaki düşmanı bozguna uğratmış, kilometrelerce öteye kadar kovalamışlardı. Tissaphernes’in birlikleri tamamen dağılmış, savaş alanından kaçmıştı. Klearkhos ve adamları, yorgun ama gururlu bir şekilde geri döndüklerinde, büyük bir zafer kazandıklarından emindiler. Hava kararmaya başlamıştı. Savaş alanına döndüklerinde, gördükleri manzara karşısında şaşkına döndüler.

Savaş alanı sessizdi. Kyros ve süvarilerinden hiçbir iz yoktu. Daha da kötüsü, uzakta, geride bıraktıkları kendi kamplarından dumanlar yükseldiğini gördüler.

Olan şuydu: Artakserkses, merkezdeki zaferden sonra ordusunu yeniden toplamış ve doğrudan Kyros’un zayıf bir şekilde korunan ordugâhına saldırmıştı. Persler, kampı yağmalamış, Kyros’un hazinesine ve sevdiği Miletli metresine el koymuşlardı. Kamptaki az sayıdaki muhafız, kahramanca savaşsa da ezilmişti.

Yunanlılar, ne olduğunu anlamaya çalışırken, birkaç Pers süvarisi onlara yaklaştı. Ellerinde ne kılıç ne de mızrak vardı. Bir elçi grubu gibiydiler. Liderleri, Kyros’un başını bir mızrağın ucuna takmıştı.

O an, Yunanlılar için zamanın durduğu andı.

Gördükleri şey, akıl almazdı. Onlar, savaşın kendi cephelerini kazanmışlardı. Ama savaşı kaybetmişlerdi. Liderleri, kendilerine para ödeyen, onları bu yolculuğa çıkaran adam, ölmüştü. Tacı kırılmıştı.

Lykon, mızrağın ucundaki o kanlı, tozlu yüze baktı. Bütün bu yürüyüş, çöl, açlık, susuzluk ve savaş, bir hiç uğruna mıydı? Hissettiği şey, ne öfke ne de kederdi. Saf, katıksız bir boşluktu.

Klearkhos, yüzünde hiçbir ifade olmadan manzarayı izledi. Askerlerinin moralinin nasıl bir anda çöktüğünü, zafer sevincinin nasıl bir anda yerini dehşete bıraktığını gördü. Onlar artık bir prensin galip ordusu değildi.

Onlar, düşman bir imparatorluğun kalbinde, evlerinden binlerce fersah uzakta, lidersiz, amaçsız ve yapayalnız kalmış on bin kayıp adamdı.


Yeni Bir Gün, Yeni Bir Korku
Gece ve Sonrası

O gece Yunan kampına hüzün ve korku çöktü. Kimse uyumadı. Askerler, küçük gruplar halinde ateşlerin başında oturuyor, sessizce geleceklerini tartışıyorlardı. Geri dönebilirler miydi? Artakserkses onlara ne yapacaktı? Onları köle mi edecekti, yoksa son adamına kadar kılıçtan mı geçirecekti?

Sabah olduğunda, Büyük Kral’dan bir elçi geldi. Elçi, Tissaphernes’ti. Bozguna uğrayan komutan, şimdi galip kralın sözcüsü olarak karşılarına dikilmişti. Yüzünde, aşağılayıcı bir tebessüm vardı.

“Büyük Kral Artakserkses,” dedi Tissaphernes, sesi zaferin kibriyle doluydu. “Size silahlarınızı bırakıp merhametine sığınmanızı emrediyor. O, bu toprakların tek hükümdarıdır. İsyan sona ermiştir.”

Bu sözler, Yunanlıların gururuna bir hakaret gibiydi. Silahlarını bırakmak, bir hoplit için onurunu bırakmak demekti.

Klearkhos, öne çıktı ve Tissaphernes’e cevap verdi. Sesi sakin, ama çelik gibiydi. “Biz, savaşın kendi payımıza düşen kısmını kazandık. Siz ise bizden kaçtınız. Bir galip, bir mağluba silahlarını teslim etmez. Şayet Büyük Kral bizimle dost olmak istiyorsa, ona bir müttefik olarak daha çok faydamız dokunur. Şayet düşman olmak istiyorsa… o zaman silahlarımıza ihtiyacımız olacak.”

Bu, bir restleşmeydi. Tissaphernes, bu beklenmedik direniş karşısında şaşırmıştı. Tehditlerin ve vaatlerin olduğu uzun bir pazarlık başladı. Sonunda, bir tür ateşkeste anlaşıldı. Artakserkses, Yunanlıların barış içinde ülkelerine dönmelerine izin verecekti. Onlara yiyecek satacak ve yol boyunca kılavuzluk edecekti. Karşılığında Yunanlılar, geçtikleri topraklara zarar vermeyeceklerdi.

Bu, inanması güç bir teklifti. Büyük Kral, elindeki bu tehlikeli orduyu neden serbest bırakıyordu? Ksenofon ve diğer komutanlar, bunun bir tuzak olduğundan şüpheleniyorlardı. Ama başka çareleri yoktu. Teklifi kabul etmek zorundaydılar.

Birkaç gün sonra, Yunan ordusu, bu kez kuzeye doğru, Karadeniz’e ulaşmayı umdukları bir yolda yürümeye başladı. Artık tek bir amaçları vardı: eve dönmek. Yanlarında, onlara “kılavuzluk eden” Tissaphernes ve onun Pers birliği de yürüyordu.

Ama bu, bir dostluk yürüyüşü değildi. Bu, iki yılanın aynı yolda, birbirine saldırmak için doğru anı kollayarak ilerlemesiydi. Yunanlılar, zafer kazandıkları bir savaşın ardından, hayatlarının en tehlikeli yolculuğuna başlıyorlardı. Ve Cunaxa ovasının tozlu toprağında bıraktıkları tek şey, ölü bir prensin kırık tacı değildi. Aynı zamanda, kendi masumiyetlerini ve eve kolayca dönebileceklerine dair son umutlarını da orada bırakmışlardı.


Bölüm 6: Yılanın Gölgesinde


Ateşkesin Kırılgan Adımları
Babil’in Kuzeyi, Dicle Nehri’ne Doğru

Cunaxa’daki kan ve toz arkada kaldığında, savaşın yerini daha sinsi, daha sinir bozucu bir düşman almıştı: şüphe. On Binler, artık bir fatihin ordusu değildi; onlar, bir ölünün hayaletine bağlanmış, belirsiz bir geleceğe doğru yürüyen bir topluluktu. Yürüyüşleri, iki paralel nehir gibiydi. Bir yanda, ağır ve düzenli adımlarla ilerleyen Yunan falanksı, diğer yanda ise onlara belli bir mesafeden eşlik eden Tissaphernes’in Pers süvarileri ve piyadeleri. Aralarında görünmez, ama aşılması imkânsız bir duvar vardı. Ateşkesin duvarı.

Lykon, mızrağını omzunda taşırken, yanlarında at süren Pers askerlerine yan gözle bakıyordu. Yüzleri okunmuyordu. Dost muydular, düşman mı? Onlara kılavuzluk mu ediyorlardı, yoksa onları bir sonraki tuzağa mı götürüyorlardı? Bu sorular, kamp ateşlerinin etrafında fısıltıyla konuşuluyor, ama kimse cevabını bilmiyordu. Persler, onlara yiyecek satıyorlardı. Kurulan pazarlarda, Yunanlılar Kyros’un son paralarıyla arpa, hurma ve sıska keçiler satın alıyorlardı. Ama her alışveriş, bir pazarlıktan çok, bir güç gösterisiydi. Persli tüccarlar küstah, fiyatlar fahişti. Bir avuç un için yapılan bir tartışma, anında kılıçların kınından yarım sıyrıldığı gergin bir ana dönüşebiliyordu.

Hava, Mezopotamya’nın alçak topraklarında ağır ve nemliydi. Dicle Nehri’nin büyük yatağına yaklaştıkça, arazi yeşeriyor, kanallar ve köyler sıklaşıyordu. Ama bu bereket, Yunanlılara bir teselli vermiyordu. Aksine, kendilerini daha da yabancı, daha da kuşatılmış hissetmelerine neden oluyordu. Geçtikleri her köyün duvarlarından, her tarlanın kenarından kendilerine yönelen meraklı ama düşmanca bakışları görüyorlardı. Onlar, bu topraklara ait değillerdi. Onlar, istenmeyen misafirlerdi.

Yaşlı Arkadialı Damon, bir akşam yemeği sırasında Lykon’un yanına oturdu. Elindeki kuru ekmeği yavaşça çiğniyordu. “Bu sessizliğe aldanma, evlat,” diye mırıldandı. “En tehlikeli yılan, saldırmadan önce ses çıkarmayandır. Tissaphernes, bir yılan. Bizi besliyor, evet. Ama bir kasap da koyununu kesmeden önce onu besler.”

Lykon, Damon’un sözlerindeki bilgeliği hissediyordu. Cunaxa’da hissettiği saf korku, yerini kronik bir endişeye bırakmıştı. Orada düşman belliydi, karşısındaydı. Mızrağını kime doğrultacağını biliyordu. Şimdi ise düşman, bir gölge gibiydi; yanlarında yürüyor, onlarla aynı havayı soluyor, ama asla yüzünü tam olarak göstermiyordu.

Birkaç gün sonra, ordu, tarihin en büyük şehirlerinden birinin, Babil’in yıkıntıları arasından geçen devasa bir duvarın yanından geçti. Medya Duvarı. Devasa tuğlalar, ziftle birbirine yapıştırılmış, bir zamanlar bir imparatorluğu koruyan o görkemli yapı, şimdi zamanın ve savaşların darbeleriyle yıpranmıştı. Bu duvar, Yunanlılar için bir sembol gibiydi. Onlar da bir zamanlar Kyros’un imparatorluk hayalinin duvarı olmuşlardı. Şimdi ise o hayal gibi, kendileri de yıkılmanın eşiğindeydiler.

Yolculuk, onları Dicle Nehri’ne getirdi. Nehri geçmek için iki büyük salla bir köprü kurdular. Bütün ordu, atları ve yük hayvanlarıyla birlikte karşı kıyıya geçti. Karşı kıyı, daha da yabancı, daha da tekinsizdi. Tissaphernes ve ordusu da onları takip etti. Yürüyüş devam ediyordu, ama kimse nereye kadar süreceğini bilmiyordu. Herkesin zihnindeki tek soru şuydu: Bu sahte barış, ne zaman ve nerede bozulacaktı?


Şüphenin Tohumları
Klearkhos’un Çadırı, Dicle Kıyısı

Yunan komutanlar arasındaki hava, dışarıdaki askerlerinkinden daha da gergindi. Her gece Klearkhos’un çadırında toplanıyor, durumu değerlendiriyorlardı. Ama her toplantı, aynı sonuçsuz tartışmalarla bitiyordu. Onlar, bir çıkmazın içine hapsolmuşlardı.

Klearkhos, masanın başına oturmuş, yüzündeki yara izleri çadırın lambasının titrek ışığında daha da derin görünüyordu. O, bir pragmatist olmaya çalışıyordu. “Tissaphernes, sözünü tutuyor,” dedi sert bir sesle. “Bize yol gösteriyor. Yiyecek almamıza izin veriyor. Büyük Kral’ın emri açık: ülkemizden defolup gitmemizi istiyor. Şimdilik onunla zıtlaşmak için bir sebebimiz yok. Yapmamız gereken tek şey, disiplini korumak ve yürümeye devam etmek.”

Masadan ilk itiraz, her zamanki gibi hırslı ve sabırsız Teselyalı Menon’dan geldi. Menon, Kyros hayattayken bile Persli soylularla iyi ilişkiler kurmaya çalışan, kişisel çıkarını her şeyin önünde tutan bir adamdı. “Disiplin mi, Klearkhos? Senin o Spartalı katı kuralların bizi burada esir tutuyor. Tissaphernes, bize dostluk elini uzatıyor. Onunla daha yakın bir ilişki kurmalıyız. Ona güven vermeliyiz ki, o da bize güvensin. Belki de Büyük Kral, bizim gibi yetenekli askerleri kendi hizmetine almak ister. Bu topraklarda Kyros’tan daha zengin efendiler de var.”

Menon’un sözleri, çadırda buz gibi bir etki yarattı. Bir Yunan komutanının, kendilerini tuzağa düşürmesi muhtemel bir Pers satrabıyla işbirliği önermesi, onursuzca bir teklifti. Boeotyalı Proksenos, nazik ama kararlı bir sesle araya girdi. “Menon, unuttun galiba. Biz eve dönmeye çalışıyoruz. Yeni bir efendi aramıyoruz. Klearkhos haklı. Temkinli olmalı, ama ateşi de körüklememeliyiz. Aramızdaki bu güvensizlik, en çok düşmanımızın işine yarar.”

Sessizce oturan Ksenofon, sonunda konuştu. O, bir askerden çok, bir gözlemciydi. Ve gözlemleri, onu rahatsız ediyordu. “Bir şey dikkatimi çekiyor,” dedi yavaşça. “Tissaphernes’in ordusu, bizimle birlikte yürüyor. Ama asla bizimle aynı yerde konaklamıyor. Her zaman en az on fersah geriden ya da ileriden gidiyor. Neden? Şayet dost isek, neden aramızda bu kadar mesafe var? Pazarlarda bize yiyecek satıyorlar, ama askerlerinin bizimle konuşması yasak. Adamlarımızdan biri, Pers kampına fazla yaklaştığı için neredeyse öldürülüyordu. Bu, bir dostun davranışı değil. Bu, bir gardiyanın davranışıdır.”

Ksenofon’un mantıklı ve soğuk analizi, Menon’un fırsatçılığını ve Klearkhos’un zoraki iyimserliğini delip geçiyordu. “Tissaphernes bizi bir yere götürüyor,” diye devam etti Ksenofon. “Ama o yerin, bizim gitmek istediğimiz Karadeniz kıyıları olduğundan şüpheliyim. Bizi, ordusunun tamamıyla rahatça yok edebileceği bir araziye, bir vadiye ya da dar bir geçide sürüklüyor olabilir. Her geçen gün, evimizden uzaklaşıyor, onun tuzağına daha çok yaklaşıyoruz.”

Klearkhos, Ksenofon’un sözlerini dinlerken yüzündeki kaslar seğiriyordu. O da aynı şeylerden şüpheleniyordu. Bir Spartalı olarak, içgüdüleri ona Tissaphernes’e asla güvenmemesini söylüyordu. Ama o, artık sadece bir asker değil, on bin insanın hayatından sorumlu bir liderdi. Açıkça düşmanlık göstermek, intihar demekti. Ateşkese sığınmak ise yavaş yavaş bir tuzağa doğru yürümek anlamına geliyordu. İki kötü seçenek arasında sıkışıp kalmıştı.

“O zaman ne öneriyorsun, Ksenofon?” diye sordu Klearkhos, sesinde bir bıkkınlık vardı. “Ona saldıralım mı? Burada, bu yabancı topraklarda, Büyük Kral’ın sayısız ordusu üzerimize gelirken yeni bir savaş mı başlatalım?”

Ksenofon’un bir cevabı yoktu. Kimsenin yoktu. Çadırın içindeki sessizlik, onların çaresizliğinin en büyük kanıtıydı. Dışarıdan, Dicle nehrinin uğultusu ve gece nöbetçilerinin uzak sesleri geliyordu. On Binler, uyuyordu. Ama liderleri, şüphenin tohumlarının zihinlerinde filizlendiği, uykusuz bir gece daha geçiriyorlardı. Ve o tohumlar, çok yakında zehirli bir meyve verecekti.


Dicle Kenarında Bir Davet
Zabatus Nehri Yakınları

Yürüyüş, onları Dicle’nin kollarından biri olan Zabatus Nehri’ne getirdi. Burası, geniş ve verimli bir ovaydı. Ama atmosfer, her zamankinden daha gergindi. Son birkaç gündür, odun toplamak ya da yiyecek aramak için ana birlikten ayrılan küçük Yunan gruplarıyla yerel Persler arasında kanlı çatışmalar yaşanmıştı. Bu çatışmaların kim tarafından başlatıldığı belli değildi, ama sonuçları ortadaydı: ateşkes, pamuk ipliğine bağlıydı.

İşte tam bu kritik anda, Tissaphernes’ten bir haberci geldi. Haberci, Klearkhos’a, Pers satrabının bu tatsız olaylardan büyük üzüntü duyduğunu ve aradaki güvensizliği ortadan kaldırmak için bir toplantı talep ettiğini bildirdi. Tissaphernes, Klearkhos ve diğer Yunan generallerini, ertesi gün iki ordunun ortasındaki bir noktada, kendi çadırında ağırlamak istiyordu. Orada, bir dost meclisinde, sorunları konuşacak, suçluları birlikte cezalandıracak ve ittifaklarını bütün dünyaya göstereceklerdi.

Bu davet, Yunan kampına bir bomba gibi düştü. Komutanlar, yeniden Klearkhos’un çadırında toplandılar. Ama bu seferki toplantı, öncekilerden çok daha hararetliydi.

“Gördünüz mü!” diye bağırdı Menon, zafer kazanmış bir edayla. “Size söylemiştim! Tissaphernes bir dost! Aramızdaki aptalların yarattığı sorunları çözmek için bize bir fırsat sunuyor. Bu, kaçırmamamız gereken bir şans. Klearkhos, bu daveti hemen kabul etmelisin. Ben, seninle gelmekten onur duyarım.”

Ksenofon, dehşet içinde Menon’a bakıyordu. “Bu bir delilik!” dedi. Sesi, nadiren çıktığı kadar yükselmişti. “Bu, bir tuzak! Bundan daha bariz ne olabilir? Neden bütün liderlerimizi aynı anda, silahsız bir şekilde kendi kampında istiyor? Bizi birbirimizden ayırmak, lidersiz bırakmak ve sonra da bir av hayvanı gibi tek tek avlamak için! Klearkhos, gitme! Yalvarırım, bu hatayı yapma!”

Diğer komutanlar da ikiye bölünmüştü. Kimisi Menon’un fırsatçılığına inanıyor, kimisi Ksenofon’un mantıklı korkularını paylaşıyordu. Bütün gözler, yine Klearkhos’a çevrildi. Karar onundu.

Klearkhos, hayatının en zor kararını vermek üzereydi. Ksenofon’un her kelimesinin doğru olabileceğini biliyordu. İçindeki Spartalı savaşçı, tehlike çanlarının çaldığını duyuyordu. Ama o, aynı zamanda ordunun komutanıydı. Tissaphernes’in teklifi, resmi bir komutanlar toplantısı davetiydi. Bu daveti reddetmek, Tissaphernes’e açıkça ‘Sana güvenmiyorum, sen bir yalancısın’ demekti. Bu, ateşkesi tek taraflı olarak bozmak, savaşı yeniden başlatmak anlamına gelirdi. Ordusu bu duruma hazır mıydı? Lidersiz bir ordu bir tuzağa düşmekten daha mı iyi durumdaydı, yoksa hazırlıksız bir savaşa girmekten mi?

Yüzünde, haftalardır biriken yorgunluğun ve sorumluluğun bütün ağırlığı vardı. “Menon,” dedi yavaşça, “senin gibi düşünen birçok kişi var. Askerler arasında, bu güvensizliğin bitmesini isteyenler çoğunlukta. Şayet Tissaphernes’in niyetinin kötü olduğuna inansaydım, bu daveti reddederdim. Ama ona bir şans vermezsem, aramızdaki bu şüphe ateşi bütün orduyu yakacak. Gideceğim.”

Ksenofon, “Tek başına gitme!” diye atıldı. “En azından ordunun yarısını savaş düzeninde yanında götür!”

Klearkhos, başını iki yana salladı. “Bu, ona güvenmediğimi göstermek olur. Davetin ruhuna aykırı. Ama tek başıma da gitmeyeceğim.” Menon’a, Proksenos’a ve diğer iki generale döndü. “Beş general, yirmi yüzbaşı ve iki yüz askerle gideceğiz. Bu, hem ona güvendiğimizi gösterecek hem de tamamen savunmasız olmadığımızı belli edecek bir güçtür. Hazırlanın. Yarın sabah, bu meseleyi kökünden çözeceğiz.”

Karar verilmişti. Ksenofon, çaresizlik içinde sustu. Klearkhos’un, kendi onur kurallarının ve askerlerini bir arada tutma arzusunun esiri olduğunu görüyordu. Spartalı, bir tuzağa yürüdüğünü bile bile, başka bir yol olmadığına kendini inandırmıştı. O gece, Yunan kampında çok az kişi uyuyabildi. Herkes, yarın sabahın ne getireceğini, Dicle kenarındaki o çadırdan dostluk mu, yoksa ölüm mü çıkacağını bekliyordu.


Geri Dönüşü Olmayan Çadır
Tissaphernes’in Kampı

Ertesi sabah, güneşin ilk ışıkları Zabatus ovasını aydınlattığında, Yunan kampında bir hareketlilik başladı. Klearkhos, Proksenos, Menon, Agias ve Sokrates (filozof olan değil) adındaki beş general, en iyi zırhlarını kuşanmış, atlarına binmişlerdi. Arkalarında, yirmi seçkin yüzbaşı ve iki yüz sıradan askerden oluşan bir refakatçi birliği vardı. Bu küçük birlik, ordunun geri kalanının endişeli bakışları altında, iki kampın arasındaki boşluğa doğru ilerlemeye başladı.

Ksenofon, kampın en ucundaki bir tepeden onları izliyordu. İçinde kötü bir his vardı. Giden her adım, ona bir cenaze alayının adımları gibi geliyordu.

Klearkhos ve beraberindekiler, Pers kampının girişine vardıklarında, Tissaphernes’in muhafızları tarafından karşılandılar. Persler, aşırı bir saygı ve dostluk gösterisiyle onları selamladılar. Generaller ve yüzbaşılar, atlarından inip Tissaphernes’in otağına doğru yürüdüler. İki yüz askerlik refakatçi birliğine ise, kampın biraz dışında beklemeleri söylendi.

Tissaphernes’in çadırı, bir kralın sarayını andırıyordu. Yere serilmiş değerli İran halıları, havayı dolduran nadir tütsülerin kokusu, gümüş ve altın kaplarda sunulan şaraplar ve meyveler… Pers satrabı, konuklarını büyük bir gülümsemeyle karşıladı. “Dostlarım!” dedi. “Evime hoş geldiniz. Bu çadır, bugün Yunan ve Pers dostluğunun yeniden doğduğu yer olacak.”

Generaller, kendileri için hazırlanan minderlere oturdular. Tissaphernes, uzun ve ağdalı bir konuşma yaparak son günlerdeki tatsız olaylardan duyduğu üzüntüyü dile getirdi. Bu sorunları çıkaranların, iki tarafın da içindeki birkaç kötü niyetli kişiden kaynaklandığını söyledi. “Şimdi,” dedi, “bana, sizin ordunuzun içinde bu barışı bozmaya çalışanların kimler olduğunu söyleyin. Ben de size benimkileri söyleyeceğim. Onları birlikte, herkesin önünde cezalandıralım ki, bir daha kimse bizim ittifakımızı bozmaya cüret edemesin.”

Menon, bu fırsatı kaçırmadı. Hemen öne atılarak, Klearkhos’a muhalif olan birkaç askerin ve yüzbaşının adını vermeye başladı. Tissaphernes, memnuniyetle başını sallıyor, Klearkhos ise Menon’un bu onursuzca davranışından rahatsız, sessizce oturuyordu. Proksenos, ortamdaki sahte samimiyetten tedirgin olmuştu.

Tissaphernes, elindeki mor renkli, mücevherlerle süslü şarap kadehini havaya kaldırdı. “Yeni dostluğumuza!” dedi.

Bu, işaretti.

Kadehini kaldırdığı anda, çadırın bez duvarları dışarıdan yırtılarak açıldı. Göz açıp kapayıncaya kadar, yüzlerce tam teçhizatlı Pers askeri, ellerinde kılıçlar ve mızraklarla içeri daldı.

Beş general ve yirmi yüzbaşı, ayağa fırlamaya bile fırsat bulamadan, üzerlerine çullanan askerlerin altında kaldılar. Bir anlık bir boğuşma, birkaç çığlık ve ardından sessizlik. Menon’un, canını bağışlaması için Tissaphernes’e yalvardığı duyuldu. Klearkhos ise son ana kadar direndi, kılıcını çekmeye çalıştı, ama bir düzine mızrak vücuduna saplandığında yere yığıldı. Onları öldürmediler. Hepsini, yaralı ve baygın bir halde bağlayarak esir aldılar.

Aynı anda, çadırın dışında başka bir katliam yaşanıyordu. Beklemekte olan iki yüz Yunanlı askerin etrafı, binlerce Pers süvarisi tarafından aniden sarıldı. Hazırlıksız yakalanan askerler, ne olduğunu bile anlamadan kılıçtan geçirildiler. Tam bir kıyımdı.

Yunan kampındaki tepeden olan biteni izleyen Ksenofon ve diğerleri, önce Pers kampındaki kargaşayı, ardından da kendi refakatçi birliklerinin etrafının sarıldığını gördüler. Dehşet içinde donakaldılar. Sonra, o katliamdan bir kişinin, atına atlayıp can havliyle kaçmayı başardığını fark ettiler. Nikarkhos adında bir Arkadialıydı, vücudu yaralar içindeydi, karnından bağırsağı dışarı fırlamıştı.

At, son gücüyle Yunan kampına kadar koştu ve yığılıp öldü. Üzerindeki Nikarkhos, birkaç adım sendeledi ve Ksenofon’un ayaklarının dibine düştü. Son nefesini vermeden önce, bütün ordunun duyabileceği bir sesle haykırdı:

“Tuzak! Hepsi öldü! Generaller esir… Bizi sattılar!”

Bu sözler, kampın üzerine bir yıldırım gibi düştü. On bin adamın kalbine, daha önce hiç tatmadıkları türden bir korku saplandı. Lidersizdiler. Komutansızdılar. Düşman topraklarının kalbinde, etrafları yüz binlerce askerle çevrili, tamamen yapayalnızdılar.

Güneş, Zabatus ovasının üzerinde batarken, On Binler, tarihin gördüğü en umutsuz anlardan birini yaşıyordu. Yılan, zehrini akıtmıştı. Ve onlar için, gece daha yeni başlıyordu.


Bölüm 7: Gecenin En Karanlık Anı


Lidersiz Ordu, İsimsiz Korku
Yunan Kampı, Tuzak Gecesi

Nikarkhos’un son nefesiyle birlikte Yunan kampının üzerine çöken sessizlik, ölü bir denizin sessizliğiydi. Bu, şokun, inanmazlığın ve aniden çıplak kalan ruhun sessizliğiydi. On bin adam, bir anda başsız kalmış bir yılana dönmüştü. Generalleri esir, en iyi yüzbaşıları ve askerlerinden bir kısmı katledilmişti. Onları bir arada tutan komuta zinciri, Tissaphernes’in çadırında tek bir kılıç darbesiyle koparılmıştı.

Güneş batarken, kampın üzerine fiziki bir karanlıkla birlikte, daha yoğun ve boğucu, zifiri bir manevi karanlık çöktü. Hiç kimse emir vermiyordu. Hiç kimse ne yapacağını bilmiyordu. Askerler, ateş yakmaya bile cesaret edemeden, silahlarına sarılmış, oldukları yerde oturuyorlardı. Her gölge, bir Pers süvarisine, her rüzgâr uğultusu, yaklaşan bir katliamın fısıltısına dönüşüyordu. Korku, artık somut, elle tutulur bir varlıktı; kampın içinde dolaşıyor, her çadıra giriyor, her askerin kulağına kendi ölüm fermanını fısıldıyordu.

Lykon, birliğinden kalanlarla birlikte yere çömelmiş, gözlerini karşıdaki Pers kampının sayısız ateşine dikmişti. Orada, düşmanları zaferlerini kutluyor, şarap içip şarkılar söylüyorlardı. Burada ise ölümcül bir sessizlik hüküm sürüyordu. Yanındaki Damon, yaşlı yüzünü ellerinin arasına almış, sessizce sallanıyordu. Onun gibi nice tecrübeli asker, hayatları boyunca sayısız savaş görmüş adamlar, şimdi birer çocuk gibi çaresizdi. Savaşmak, ölmek başkaydı. Ama neyle savaşacağını, nasıl öleceğini bilmeden, karanlığın içinde beklemek, insan ruhunu yavaş yavaş öğüten bir işkenceydi.

“Bitti,” diye fısıldadı genç bir Teselyalı. Sesi, bir hıçkırık gibiydi. “Sabah olduğunda hepimizi öldürecekler.”

Kimse ona cevap vermedi, çünkü hepsi aynı şeyi düşünüyordu. Artık Kyros’un altını ya da evdeki tarlaları değil, sadece ailelerini, çocukluklarını, geride bıraktıkları hayatı düşünüyorlardı. Her biri, kendi zihninde, hayatının son gecesini yaşıyordu. Teslim olmak bir seçenek miydi? Persler, generallerine bu tuzağı kurduktan sonra, sıradan askerlere merhamet ederler miydi? Onları köle olarak satarlar mıydı, yoksa ibret olsun diye hepsini Cunaxa ovasında mı katlederlerdi? Bilinmezlik, kılıçtan daha keskindi.

Ordu, moral olarak çökmüştü. Birlikler dağılmış, kimse kimseye güvenemez hale gelmişti. Menon’un ihaneti, generaller arasındaki güvensizliğin ne kadar derin olduğunu göstermişti. Şimdi, geride kalan yüzbaşılar ve subaylar arasında da aynı şüphe kol geziyordu. Kim Perslerle gizlice anlaşmış olabilirdi? Kim onları satardı? Bu zehirli düşünceler, ordunun son direncini de kırmak üzereydi. On Binler, sadece lidersiz değil, aynı zamanda ruhsuz kalmıştı. Ve gece, daha yeni başlıyordu.


Ateşin Başındaki Adam
Ksenofon’un Uykusuzluğu

Ksenofon, diğerleri gibi umutsuzluk içinde oturmuyordu. O, kampın içinde bir hayalet gibi dolaşıyor, askerlerin yüzündeki korkuyu, çaresizliği gözlemliyordu. Bir filozof olarak, insan doğasının en karanlık anına tanıklık ediyordu. Ama bir asker olarak, bu ataletin intihar demek olduğunu biliyordu. Persler, sabah saldırmayabilirdi. Belki de onların tamamen çözülmesini, birbirine düşmesini bekleyeceklerdi. Onların işini, kendilerinin bitirmesini isteyeceklerdi.

Çadırına döndüğünde, uyumaya çalıştı. Ama gözlerini her kapattığında, mızrağın ucundaki Kyros’un başını, Nikarkhos’un kanlı yüzünü, Tissaphernes’in sahte gülümsemesini görüyordu. Bir ara, yorgunluktan dalar gibi oldu. Ve bir rüya gördü. Rüyasında, babasının evindeydi, ama ev bir anda alevler içinde kalmış, gökyüzünden yıldırımlar yağıyordu. Bir yıldırım, tam yanına düştü ve etrafı göz kamaştırıcı bir ışıkla aydınlandı.

Aniden uyandı. Kalbi hızla çarpıyordu, alnı ter içindeydi. Rüyayı yorumlamaya çalıştı. Yıldırım, Zeus’un işaretiydi. Ama neyin işareti? Bir yandan, bu parlak ışık, içinde bulundukları karanlık durumda bir umut ışığı olabilirdi. Diğer yandan, Zeus’un yıldırımı, aynı zamanda ilahi bir öfkenin, bir cezanın da sembolüydü. Belki de tanrılar, onları bu küstah seferleri yüzünden cezalandırıyordu.

Ama sonra, aklına üçüncü bir yorum geldi. O parlak ışık, etrafındaki her şeyi aydınlatmıştı. Belki de bu, bir uyarı değil, bir çağrıydı. Karanlığın içinde oturup beklemek yerine, ışığı kendilerinin yaratması gerektiğini söyleyen bir çağrı. Herkes korku içinde beklerken, birinin ayağa kalkıp o ilk ateşi yakması gerekiyordu.

Ksenofon, hayatının en önemli kararını o anda verdi. O, Atina’da Sokrates’in öğrencisi olmuş, iyi bir eğitim almıştı. Ama bu sefere bir komutan olarak değil, bir maceraperest, bir gözlemci olarak katılmıştı. Resmi bir rütbesi yoktu. Kimse ona itaat etmek zorunda değildi. Ama o anda bunun bir önemi olmadığını anladı. Liderlik, rütbeden gelmezdi. Liderlik, en karanlık anda ayağa kalkma cesaretini göstermekti.

Çadırından çıktı. En güvendiği komutanlardan, Boeotyalı Proksenos’un birliğinden geriye kalan yüzbaşıları buldu. Onları küçük bir ateşin etrafına topladı. Yüzleri, umutsuzluğun birer maskesi gibiydi.

“Ne zamana kadar böyle oturacağız?” dedi Ksenofon, sesi sakin ama kararlıydı. “Düşmanın bize ne yapacağını mı bekleyeceğiz? Yoksa kendi kaderimizi elimize almak için bir şeyler mi yapacağız? Unutmayın, biz hala on bin silahlı adamız. Hala bir orduyuz. Ama bir ordu, lideri olmadan hareket edemez. Generallerimiz gitti. O zaman kendimize yeni generaller seçmeliyiz. Şimdi. Bu gece.”

Sözleri, durgun suya atılmış bir taş gibiydi. Yüzbaşılar, şaşkınlıkla ona baktılar. Bu, o ana kadar kimsenin aklına gelmeyen, basit ama devrimci bir fikirdi. Beklemek yerine, harekete geçmek.

“Ben,” diye devam etti Ksenofon, “Proksenos’un arkadaşıydım. Onun birliğindeki boşluğu doldurmaya hazırım. Ama tek başıma bir hiçim. Her birlik, hayatta kalan en iyi adamını, en cesur yüzbaşısını general olarak seçmeli. Spartalı Klearkhos’un yerine yeni bir Spartalı bulmalıyız. Arkadialıların, Akhalıların, Teselyalıların liderlerini seçmeliyiz. Bu gece, bu orduya yeni bir beyin, yeni bir kalp vermeliyiz. Ancak o zaman, yarın sabah olduğunda, Tissaphernes’in karşısına bir kurban sürüsü olarak değil, hala savaşabilen bir ordu olarak çıkarız.”

Ksenofon’un sözlerinde bir mantık, bir umut vardı. Yüzbaşıların gözlerindeki o donuk ifade, yerini yavaş yavaş bir düşünce parıltısına bıraktı. Ksenofon, onları bütün gece boyunca dolaştı. Her birliğin kampına gitti, aynı konuşmayı yaptı. Diğer birliklerin yüzbaşılarını ikna etti. Onlara, korkunun en büyük düşmanları olduğunu, eylemsizliğin onları ölüme götüreceğini anlattı.

Şafak sökerken, Yunan kampında inanılmaz bir şey gerçekleşmişti. Ordu, kendi küllerinden yeniden doğuyordu. Her birlik, kendi liderini seçmişti. Spartalıların başına, tecrübeli ve sert bir asker olan Kheirisophos getirilmişti. Arkadialıların başına Timasion, Akhalıların başına Philesius seçilmişti. Ve Atinalı Ksenofon, Boeotyalı birliğin komutasını üstlenmişti. Ordu, gece yarısı dağılmış bir enkazken, sabaha karşı yeni bir komuta kademesiyle, yaralı ama hala ayakta olan bir yapıya dönüşmüştü.


Yeni Generaller, Yeni Bir Plan
Şafak Vakti Toplantısı

Yeni seçilen generaller ve hayatta kalan tüm yüzbaşılar, kampın ortasında toplandı. Bu, bir savaş meclisiydi, ama aynı zamanda bir demokrasi anıtıydı. Bu adamlar, bir kral ya da bir prens tarafından atanmamıştı. Onlar, en zor anda, silah arkadaşlarının oylarıyla bu göreve gelmişlerdi. Bu, onlara hem büyük bir sorumluluk, hem de büyük bir meşruiyet veriyordu.

Spartalı Kheirisophos, en yaşlı ve en tecrübeli asker olarak toplantıyı yönetti. Ama herkesin gözü, bu inanılmaz dönüşümü başlatan adamın, Ksenofon’un üzerindeydi.

Ksenofon, öne çıktı ve ordunun tamamına hitap etmeye başladı. Onun sesi, artık bir filozofun sakin sesi değil, bir komutanın gür sesiydi.

“Askerler! Silah arkadaşları! Dün gece, hayatımızın en kara gecesiydi. Ama sabah oldu ve biz hala hayattayız. Hala ayaktayız. Persler, liderlerimizi alarak bizi korkutabileceklerini, dağıtabileceklerini sandılar. Yanıldılar! Bizi daha da öfkelendirdiler. Bizi daha da kararlı kıldılar!”

Kalabalıktan, onaylayan bir uğultu yükseldi. Korkunun yerini, yavaş yavaş öfke alıyordu.

“Şimdi ne yapacağız?” diye sordu Ksenofon. “Önümüzde üç yol var gibi görünüyor. Birincisi, burada kalıp teslim olmak. Ama generallerimize ihanet eden bir krala kim güvenir? Bu, kölelik ya da ölümdür. İkincisi, Tissaphernes’le savaşıp onu yok etmeye çalışmak. Ama bu, bizi bütün Pers İmparatorluğu ile savaşa sokar. Üçüncü bir yol var. Kimsenin beklemediği, en zor, ama tek onurlu yol.”

Herkes nefesini tutmuş, onu dinliyordu.

“Geri dönmeyeceğiz,” dedi Ksenofon. “Geri, yani güneye gitmeyeceğiz. Orası, düşmanın en güçlü olduğu, bizi beklediği yer. Biz, kuzeye gideceğiz. Dağlara. Kardukların, yani Kürtlerin yaşadığı topraklara. Oradan da Karadeniz’e ulaşacağız. Trabzon’a, Sinope’ye, bir Yunan kolonisine! Orada bizi gemiler bekliyor olacak. Orası, bizim kurtuluşumuz!”

Bu, delice bir plandı. Haritaları yoktu. Kılavuzları yoktu. Gidecekleri yer, dünyanın en vahşi, en dağlık arazilerinden biriydi. Orada yaşayan Karduk kabileleri, Perslerin bile asla tam olarak boyun eğdiremediği, savaşçı ve acımasız insanlardı. Ama planın bir mantığı vardı. Düşmanın beklemediği bir yöne gitmek. Düşmanın süvarilerinin ve savaş arabalarının işe yaramayacağı, dar geçitlerin ve sarp yamaçların olduğu bir araziye sığınmak.

“Kolay olmayacak,” diye bağırdı Ksenofon. “Aç kalacağız. Üşüyeceğiz. Her gün savaşacağız. Ama özgürlüğümüz için savaşacağız! Evimiz için savaşacağız! Yanımızda yürüyen her arkadaşımızın onuru için savaşacağız! Artık Kyros için değil, kendimiz için yürüyeceğiz! Şimdi karar sizin. Ya burada köle gibi ölürsünüz, ya da benimle birlikte, özgür adamlar olarak evinize dönmek için savaşırsınız!”

Konuşma bittiğinde, bir anlık bir sessizlik oldu. Sonra, bir askerin başlattığı bir narayla, bütün ordu tek bir ses haline geldi. “Alalalai!” O savaş çığlığı, artık bir isyankârın hizmetinde atılan bir çığlık değildi. O, hayatta kalmaya yemin etmiş, özgürlüğüne yürüyen bir ordunun çığlığıydı.

Ordu, Ksenofon’un planını kabul etmişti. Yeni generaller, hemen işe koyuldular. Ordu yeniden organize edildi. En disiplinli ve tecrübeli birlikler, Spartalı Kheirisophos’un komutasında öncü kuvveti (avangart) oluşturacaktı. Onlar, yolu açacaklardı. En arkada ise, en zor görev vardı: artçı birlik. Bu birlik, düşmanın sürekli saldırılarını karşılamak, ordunun geri kalanının güvenli bir şekilde ilerlemesini sağlamak zorundaydı. Bu tehlikeli görevi, Ksenofon kendi üzerine aldı.

Ordunun yürüyüş şekli de değiştirildi. Artık uzun bir koldan yürümeyeceklerdi. Düşman saldırısına her an karşılık verebilmek için, devasa bir kare (hoplit karesi) formasyonunda ilerleyeceklerdi. Karenin ortasında, yük hayvanları, yaralılar ve savaşa katılamayacak olanlar korunacaktı. Bu, yavaş ama güvenli bir ilerleme şekliydi.

Son bir emir verildi: gereksiz olan her şey atılacaktı. Fazla çadırlar, lüks eşyalar, ağır yükler… Her şey yakıldı. Artık onlar, zenginlik peşinde koşan paralı askerler değil, hayatta kalmak için savaşan hafif piyadelerdi. Sadece silahları, zırhları ve hayatta kalmaya yetecek kadar yiyecekleri vardı.


Yanan Köprüler
Yürüyüşün Başlangıcı

Hazırlıklar tamamlandığında, Tissaphernes ve Pers ordusu, Yunan kampındaki bu hummalı faaliyeti şaşkınlıkla izliyordu. Onlar, Yunanlıların teslim olmasını ya da birbirine düşmesini beklerken, karşılarında eskisinden daha organize, daha kararlı bir ordu bulmuşlardı.

Tissaphernes, bir elçi göndererek ne olduğunu sordu. Ksenofon, elçiye şu cevabı verdi: “Kralınıza söyleyin. Arada ne bir ateşkes ne de bir barış var. Artık savaş var. Ama biz sizinle, sizin istediğiniz yerde ve zamanda değil, bizim istediğimiz yerde ve zamanda savaşacağız.”

Bu, bir meydan okumaydı.

Yunan ordusu, devasa bir kare şeklinde, yavaş ve kararlı adımlarla kuzeye doğru yürümeye başladı. Persler, bir süre ne yapacaklarını bilemediler. Sonra, Tissaphernes’in emriyle, süvariler ve okçular saldırıya geçti. Amaçları, Yunan karesini taciz etmek, yıpratmak ve dağıtmaktı.

Saldırılar, özellikle ordunun en savunmasız kısmı olan artçı birliğe, yani Ksenofon’un komutasındaki kuvvete yoğunlaştı. Pers süvarileri, hızla yaklaşıyor, ok ve cirit yağdırıyor, sonra Yunan hoplitleri karşı saldırıya geçemeden hızla geri çekiliyorlardı. Bu, sinir bozucu, vur-kaç taktiğine dayalı bir savaştı.

Ksenofon, ilk günün sonunda ordunun bu tür saldırılar karşısında ne kadar yavaşladığını ve zayiat verdiğini gördü. Hoplitler, ağır zırhları ve kısa menzilli silahlarıyla, bu hızlı süvarilere karşı etkisiz kalıyorlardı. Bir çözüm bulmak zorundaydı. O gece, ordu içinde Giritli okçulardan ve Rodoslu sapancılardan oluşan özel birlikler kurdu. Rodoslu sapancıların kullandığı kurşun mermiler, Pers okçularının menzilinden iki kat daha uzağa gidebiliyordu. Ayrıca, ordudaki az sayıdaki atı toplayarak, küçük ama etkili bir süvari birliği oluşturdu.

Ertesi gün, Persler yeniden saldırdığında, beklemedikleri bir karşılıkla karşılaştılar. Yunan okçuları ve sapancıları, onları daha yaklaşamadan ateş altına aldı. Ksenofon’un süvari birliği, ani karşı saldırılarla onları dağıttı. Persler, ilk defa ciddi kayıplar vererek geri çekilmek zorunda kaldılar.

Yunanlılar, artık kurban değil, savaşan bir orduydu. Her gün, her saat savaşıyorlardı. Gündüzleri Perslerle, geceleri ise soğuk ve açlıkla. Ama yürüyorlardı. Adım adım, kuzeye, bilinmeyen dağlara doğru. Arkalarında yanan köprüler, önlerinde ise meçhul bir gelecek vardı. On Binler, eve dönüyordu. Ama yolun daha en başında olduklarının ve en zorlu sınavların kendilerini dağların ardında beklediğinin farkında değillerdi.


Bölüm 8: Dağların Dişleri Arasında


Kardukların Ülkesi
Mezopotamya Ovasından Zagros Dağları’na

Pers tacizleri, Ksenofon’un aldığı yeni önlemler sayesinde azalmıştı, ama bitmemişti. Tissaphernes, bir gölge gibi onları takip etmeye devam ediyordu. Düz ovada yürüdükleri her gün, ordunun artçı ve kanat birlikleri için bir sinir harbiydi. Ksenofon ve diğer generaller, bu durumun sürdürülebilir olmadığını biliyordu. Düşmanın süvari ve okçu üstünlüğünün etkisiz kalacağı bir araziye, dağlara ulaşmak zorundaydılar. Ve o dağlar, ufukta bir duvar gibi yükselmeye başlamıştı.

Burası, Kardukların ülkesiydi. Bugün Zagros Dağları olarak bilinen, o zamanlar ise Pers İmparatorluğu’un bile tam olarak hükmedemediği, vahşi ve geçit vermez bir coğrafya. Düzlüğün bittiği ve ilk tepelerin başladığı yere geldiklerinde, Yunan ordusu bir an duraksadı. Önlerinde uzanan manzara, hem bir umut hem de yeni bir korku kaynağıydı. Umuttu, çünkü bu sarp yamaçlarda ve dar vadilerde Tissaphernes’in süvarileri onları takip edemezdi. Korkuydu, çünkü bu dağların sahipleri, Perslerden daha acımasız ve öngörülemez bir düşmandı.

Karduklar, dağlarda yaşayan, bağımsızlığına düşkün, savaşçı kabilelerdi. Persler, onlardan vergi almak için defalarca sefer düzenlemiş, ama her seferinde büyük kayıplar vererek geri çekilmek zorunda kalmışlardı. Onlar için, topraklarına giren her yabancı, bir düşmandı. İster Pers olsun, ister Yunan.

Spartalı Kheirisophos, Ksenofon ve diğer generaller, son bir savaş meclisi için toplandılar. Tissaphernes’in ordusu, hala arkalarında, ovada bekliyordu. Önlerinde ise dağların ilk etekleri vardı. Karar anıydı.

“Perslerle son bir kez ovada savaşıp şansımızı denemeli miyiz?” diye sordu Arkadialı Timasion. “Yoksa bu bilinmeyen dağlara mı girmeliyiz?”

Ksenofon, cevap vermeden önce, yakalanan birkaç yerel köylünün getirdiği bilgiyi paylaştı. Köylüler, Kardukların ülkesinden geçmenin yedi gün süreceğini, yolun inanılmaz derecede zorlu olduğunu ve dağlıların her geçidi, her tepeyi savunduğunu anlatmışlardı. Onlara göre, bu dağlara girmek, intiharla eşdeğerdi.

“İki seçeneğimiz var,” dedi Ksenofon, bakışlarını dağlara dikmişti. “Arkada, bize ihanet eden ve bizi yok etmek isteyen bir düşman var. Önde ise, bizi tanımayan ve muhtemelen bize düşmanlık edecek bir halk. Ben, tanımadığım düşmanı, bana ihanet eden dosta tercih ederim. Ovada kalırsak, yavaş yavaş kan kaybederek öleceğiz. Dağlarda ise, en azından bir savaşma şansımız var. Süvarileri yok, okları bizimkiler kadar etkili değil. Biz, ağır zırhlı piyadeleriz. Bu bizim arazimiz olabilir.”

Kheirisophos, Ksenofon’u destekledi. “Bir Spartalı, düşmanını seçme şansı olduğunda, her zaman daha zorlu olanı seçer. Dağlar, bizi ya yutar ya da çelikleştirir. Kararımız budur. Bu gece, karanlık çöktükten sonra, Perslerin haberi olmadan dağlara tırmanmaya başlayacağız.”

O gece, Yunan ordusu son bir aldatmaca yaptı. Kamp ateşlerini her zamankinden daha gür yaktılar. Nöbetçiler, sanki normal bir geceymiş gibi seslenmeye devam ettiler. Ama ateşlerin arkasında, on bin adam, mutlak bir sessizlik içinde, eşyalarını topluyor ve tırmanışa hazırlanıyordu. Gece yarısı olduğunda, ordu, bir yılan gibi sessizce kampı terk etti ve karanlığın içinde, dağların ilk yamaçlarına doğru süzülmeye başladı. Sabah olduğunda, Tissaphernes, Yunan kampının boş olduğunu ve avının elinden kaçtığını fark edecekti. Ama artık çok geçti. On Binler, dağların dişleri arasına girmişti.


Yukarıdan Gelen Ölüm
Karduk Dağları’nda İlk Günler

Tırmanış, daha ilk saatlerden itibaren bir kâbusa dönüştü. Yol dedikleri şey, keçi patikalarından halliceydi. Askerler, tek sıra halinde, uçurumların kenarından ilerlemek zorundaydılar. Ağır kalkanları ve zırhları, onlara koruma sağlamak yerine, birer yüke dönüşmüştü. Bir anlık bir denge kaybı, yüzlerce metrelik bir uçuruma yuvarlanmak demekti. Birkaç asker ve yük hayvanı, daha ilk gün bu şekilde can verdi.

Ama asıl tehlike, yukarıdan geldi.

Dağların zirveleri, görünmez düşmanlarla doluydu. Karduklar, Yunanlıların geldiğini fark etmişlerdi. Ama onlarla açık bir alanda savaşmadılar. Onlar, gerilla savaşının ustalarıydı. Kayaların arkasına, dar geçitlerin tepesine pusu kuruyorlardı. Yunan ordusu bir vadiden geçerken, aniden tepelerden bir savaş çığlığı yükseliyor ve ardından devasa kayalar, kütükler ve oklar vadiye doğru yağmaya başlıyordu.

Lykon, birliğinin başında bir yamaçtan aşağı inmeye çalışırken, başının hemen üzerinden geçen bir kayanın rüzgârını hissetti. Kaya, arkasındaki bir askere çarptı. Adam, tek bir ses bile çıkaramadan, ezilmiş bir zırh ve kemik yığını olarak yere yığıldı. Etrafta bir panik başladı. Askerler, kendilerini korumak için kalkanlarını başlarının üzerine tuttular, ama bu, devasa kayalara karşı hiçbir işe yaramıyordu.

“Dağılın! Kayaların altına saklanın!” diye bağırdı Ksenofon. Ama saklanacak çok az yer vardı. Bu, bir savaş değil, bir katliamdı. Düşmanı göremiyorlardı bile. Sadece yukarıdan gelen ölümü duyuyor ve hissediyorlardı.

Kheirisophos’un komutasındaki öncü birlik, yolu açmak için inanılmaz bir mücadele veriyordu. Her tepeyi, her geçidi savaşarak ele geçirmek zorundaydılar. Karduklar, küçük gruplar halinde saldırıyor, birkaç Yunanlıyı öldürüp sonra dağların içinde kayboluyorlardı. Yunanlılar, bu hayalet savaşçılara karşı ne yapacaklarını bilemiyorlardı. Onları takip etmeye çalıştıklarında, daha da ölümcül tuzaklara düşüyorlardı.

Üç gün boyunca bu cehennem devam etti. Ordu, sadece birkaç kilometre ilerleyebilmiş, ama yüzlerce adamını kaybetmişti. Moral, yeniden çökmenin eşiğindeydi. Perslerle savaşmak bile, bu görünmez düşmanla savaşmaktan daha kolaydı. Açlık ve yorgunluk, askerlerin direncini tüketiyordu. Geceleri, dondurucu soğukta, her an bir baskına uğrama korkusuyla uyumaya çalışıyorlardı. Kardukların zafer çığlıkları, vadilerde yankılanıyor, Yunanlıların sinirlerini harap ediyordu.

Ksenofon, bu şekilde devam edemeyeceklerini anladı. Geleneksel savaş taktikleri, bu arazide ve bu düşmana karşı işe yaramıyordu. Yeni bir strateji bulmak zorundaydılar, yoksa bu dağlar, onların mezarı olacaktı.


Düşmanın Silahıyla Savaşmak
Ksenofon’un Planı

Dördüncü günün akşamı, generaller bir araya geldiğinde, umutsuzluk yüzlerinden okunuyordu. Ordunun yarısı, ya ölmüş, ya da ağır yaralanmıştı.

“Bu işkenceden çıkmalıyız,” dedi Kheirisophos, yorgun bir sesle. “Ama nasıl? Önümüzdeki geçit, en yükseği ve en iyi korunanı. Oradan geçmemiz imkânsız görünüyor.”

Ksenofon, son birkaç gündür sadece savaşmamış, aynı zamanda düşmanını da gözlemlemişti. Kardukların nasıl savaştığını, nasıl hareket ettiğini, güçlü ve zayıf yönlerini analiz etmişti. Bir planı vardı.

“Biz bir hata yapıyoruz,” dedi. “Bir falanks gibi, tek bir kütle halinde hareket etmeye çalışıyoruz. Bu, bizi yavaşlatıyor ve kolay bir hedef haline getiriyor. Düşmanımız gibi savaşmalıyız. Küçük, hızlı ve bağımsız birlikler halinde.”

Planını anlatmaya başladı. Ordu, artık tek bir koldan ilerlemeyecekti. Birkaç farklı gruba ayrılacaklardı. Kheirisophos, ordunun ana gövdesiyle birlikte, düşmanın dikkatini çekmek için ana geçide doğru bir yanıltma saldırısı düzenleyecekti. Bu sırada, Ksenofon, en çevik ve en cesur askerlerden oluşan küçük bir gönüllü birliğiyle, gece karanlığından faydalanarak farklı bir rotadan, sarp ve imkânsız görünen bir yamaçtan tırmanacaktı. Amaçları, ana geçidi savunan Kardukların arkasına sızmak ve onlara iki ateş arasında saldırmaktı.

Bu, inanılmaz derecede riskli bir plandı. Ksenofon’un birliğinin fark edilmesi, hepsinin anında yok edilmesi demekti. Ama başka çareleri de yoktu. Plan kabul edildi. O gece, Ksenofon, iki bin gönüllü seçti. Bu adamlar, ordunun en gözü pek, en dayanıklı askerleriydi. Onlara, kalkanlarını ve ağır zırhlarının bir kısmını geride bırakmalarını emretti. Hızlı ve sessiz olmalıydılar.

Tırmanış, gece yarısı başladı. Ksenofon ve adamları, elleri ve ayaklarıyla kayalara tutunarak, mutlak bir sessizlik içinde, neredeyse dikey bir yamaca tırmanıyorlardı. Her adım, bir ölüm riskiydi. Bir taşın yuvarlanması, bir askerin ayağının kayması, bütün operasyonu tehlikeye atabilirdi. Lykon, bu gönüllülerden biriydi. Kalbi, boğazında atıyordu. Aşağı baktığında, yüzlerce metrelik karanlık bir boşluktan başka bir şey göremiyordu. Sadece önündeki adamın topuklarına odaklanmıştı.

Saatler süren, nefes kesici bir tırmanışın ardından, şafak sökerken, hedeflerine ulaştılar. Ana geçidi savunan Karduk kampının tam üzerine gelmişlerdi. Dağlılar, aşağıda Kheirisophos’un başlattığı saldırıyla meşguldü. Yukarıdan bir tehlike beklemiyorlardı.

Ksenofon, kılıcını çekti. “Şimdi!” diye fısıldadı. “Onurumuz için! Evimiz için!”

İki bin Yunanlı, tek bir ağızdan savaş çığlıkları atarak, yamaçtan aşağı, şaşkın Kardukların üzerine doğru koşmaya başladı.

Sürpriz, tamdı. Karduklar, arkalarından gelen bu beklenmedik saldırı karşısında paniğe kapıldılar. Ne olduğunu anlayamadan, Yunan kılıçları ve mızrakları aralarına dalmıştı. Aynı anda, aşağıdan Kheirisophos’un birlikleri de saldırılarını yoğunlaştırdı. İki ateş arasında kalan Karduklar, bir anlık bir direnişin ardından, dağların daha da derinlerine doğru kaçmaya başladılar.

Geçit, ele geçirilmişti.

Bu, savaşın dönüm noktasıydı. Yunanlılar, ağır kayıplar vermişlerdi, ama en büyük engeli aşmışlardı. Daha da önemlisi, kendilerine olan güvenlerini yeniden kazanmışlardı. Artık kurban değillerdi. Düşmanlarının silahıyla savaşmayı öğrenmişlerdi.


Son Adımlar ve Karlı Zirveler
Karduk Ülkesinden Çıkış

Zafer, onlara sadece bir geçit değil, aynı zamanda hayati bir avantaj da sağlamıştı. Ele geçirdikleri Karduk kampında, bol miktarda yiyecek ve şarap buldular. Bu, açlıktan ölmek üzere olan ordu için bir mucizeydi.

Sonraki üç gün, tırmanış kadar zorlu bir inişle geçti. Ama artık Kardukların direnişi kırılmıştı. Küçük çatışmalar hala devam ediyordu, ama artık büyük pusular kuramıyorlardı. Yunanlılar, küçük ve esnek gruplar halinde hareket ederek, kalan direniş noktalarını da temizlediler.

Yedinci günün sonunda, inanılmaz bir şey oldu. Dağlar bitti. Önlerinde, geniş bir ova uzanıyordu. Kentrites Nehri’nin (bugünkü Botan Çayı) aktığı, Ermenistan satraplığına ait topraklar.

Yunan ordusu, dağların eteklerine indiğinde, durup arkalarına baktılar. Yedi gün önce girdikleri o cehennemden çıkmışlardı. Bu yedi gün içinde, Perslerle bir ayda verdiklerinden daha fazla kayıp vermişlerdi. Ama başarmışlardı. Kardukların ülkesi, arkalarında kalmıştı.

Lykon, yorgunluktan yere çöktü. Zırhı ezikler içindeydi, vücudunda sayısız küçük kesik ve çürük vardı. Ama hayattaydı. Yanındaki Damon’a baktı. Yaşlı Arkadialı da hayattaydı, ama yüzüne sanki on yıl daha eklenmişti.

“Başardık,” diye fısıldadı Lykon, kendi sesine bile inanamayarak.

Damon, başını iki yana salladı. “Henüz değil, evlat. Henüz değil.” Gözleriyle, kuzeyi işaret etti. “Daha kar var.”

Lykon, o yöne baktığında, uzaklarda, ufuk çizgisini kaplayan, bembeyaz, parıldayan zirveleri gördü. Ermenistan’ın yüksek yaylaları ve dağları, kışın en sert zamanında, karlar altındaydı.

Kardukların ülkesi, onlara ateşle ve çelikle saldırmıştı. Önlerindeki yeni düşman ise daha sessiz, daha acımasız ve daha büyüktü: doğanın kendisi. Kış geliyordu. Ve onlar, bu kışa hazırlıksız yakalanmışlardı. Dağların dişlerinden kurtulmuşlardı, ama şimdi de buzun ve karın ölümcül kucağına doğru yürüyorlardı. Yolculuğun en zorlu kısmı, belki de daha yeni başlıyordu.


Bölüm 9: Beyaz Cehennem


Kışın İlk Nefesi
Ermenistan Yaylası, Kentrites Nehri Kıyısı

Karduk dağlarının boğucu karanlığından sonra Ermenistan platosunun genişliği, ilk başta bir ferahlık hissi vermişti. Önlerinde uzanan ova, dinlenmek ve yaraları sarmak için bir fırsat sunuyor gibiydi. Kentrites Nehri’ni geçtikten sonra, Pers İmparatorluğu’nun Ermenistan satrabı Orontas’ın topraklarına girmişlerdi. Tissaphernes’in ordusu artık arkalarında değildi; onun etki alanı Mezopotamya’da kalmıştı. Bu, bir anlık bir soluklanma demekti.

Orontas, kurnaz bir adamdı. Karşısında, dağ savaşında çelikleşmiş, çaresiz ama tehlikeli bir Yunan ordusu vardı. Onlarla doğrudan bir çatışmaya girmek yerine, Tissaphernes’in denediği ama başaramadığı bir yolu seçti: diplomasi ve aldatmaca. Elçilerini göndererek Yunanlılarla bir anlaşma yaptı. Onların, topraklarından barış içinde geçmelerine izin verecekti. Karşılığında Yunanlılar, yerel köylere ve kasabalara saldırmayacak, yağma yapmayacaktı.

Bu, her iki tarafın da işine gelen bir anlaşmaydı. Yunanlılar, dinlenmek, yiyecek stoklamak ve yaralılarını iyileştirmek için zamana ihtiyaç duyuyordu. Orontas ise bu baş belası orduyu, kendi topraklarından bir an önce sorunsuz bir şekilde defetmek istiyordu. Birkaç gün boyunca, bu kırılgan barış devam etti. Yunanlılar, Pers satrabının sağladığı kılavuzlar eşliğinde, kuzeye, Karadeniz’e doğru yavaş ama istikrarlı bir şekilde ilerlediler.

Fakat bu barış, aldatıcı bir sükunetti. Lykon, kamp ateşinin başında otururken, havanın her geçen gün nasıl değiştiğini hissediyordu. Gündüzleri güneş solgun ve isteksizdi. Geceleri ise soğuk, artık sadece kemikleri sızlatan bir ayaz değil, nefesi kesen, ölümcül bir bıçak gibiydi. Rüzgâr, dağların zirvelerinden getirdiği kar kokusunu taşıyordu. Atina’da ya da Teselya’da gördükleri kışa benzemiyordu bu. Bu, daha vahşi, daha affetmez bir kışın habercisiydi.

Askerlerin çoğu, Ege’nin ılıman ikliminden geliyordu. Üzerlerindeki yün tunikler ve deri pelerinler, bu amansız soğuğa karşı yetersizdi. Ayaklarındaki sandallar, donmuş çamurda ve buzlu yollarda parçalanıyordu. Adamlar, geceleri birbirlerine sokularak ısınmaya çalışıyor, ama titremeleri bir türlü dinmiyordu.

Ksenofon, durumu endişeyle izliyordu. Ordu, Kardukların ateşinden kurtulmuştu, ama şimdi de buzun çenesine doğru yürüyordu. “Kar yağmaya başladığında, bu anlaşmanın hiçbir anlamı kalmayacak,” dedi bir gece generaller toplantısında. “Orontas, bizim kışın ortasında bu yaylada mahsur kalacağımızı, açlıktan ve soğuktan kırılacağımızı umuyor. Bizi kendi topraklarından atmak için kışın kendisini bir silah olarak kullanıyor. Hızlanmalıyız. Dağlara kar tamamen oturmadan önce yüksek geçitleri aşmalıyız.”

Ama hızlanmak imkânsızdı. Yaralılar, donma tehlikesiyle karşı karşıya olan askerler ve tükenmiş yük hayvanları, orduyu yavaşlatıyordu. Ve sonra, bir sabah uyandıklarında, dünyanın değiştiğini gördüler. Gece boyunca sessizce yağan kar, bütün araziyi kalın, beyaz bir örtüyle kaplamıştı. Kış, gelmişti.

Hemen ardından, Orontas’ın ihaneti geldi. Anlaşmaya rağmen, satrabın kuvvetleri, Yunan ordusunun artçı birliklerine saldırmaya başladı. Saldırı zayıftı, Tissaphernes’inki gibi bir taciz hareketiydi. Amaçları, Yunanlıları yavaşlatmak, onların moralini bozmak ve kışın ortasında, bu beyaz cehennemde sıkışıp kalmalarını sağlamaktı.

Kheirisophos, Ksenofon ve diğerleri, artık bir an bile kaybedemeyeceklerini anladılar. Orontas’ın zayıf saldırılarını püskürterek, karla kaplı dağlara doğru, umutsuzca ilerlemeye başladılar. Önlerinde, sadece kar ve buzla kaplı, isimsiz geçitler vardı. Ve her adım, onları hayatta kalma mücadelesinin en acımasız perdesine daha da yaklaştırıyordu.


Beyaz Ölüm
Ermenistan Dağları’nda İlerleyiş

Kar, bir metreyi geçmişti. Yürümek, artık adım atmak değil, kar denizinde göğsüne kadar batıp çıkarak ilerlemeye çalışmaktı. Öncü birliklerin açtığı daracık patika, arkadan gelen binlerce ayağın altında ezilerek buzlu bir tuzağa dönüşüyordu. Her adımda birileri kayıyor, düşüyor, kalkmak için mücadele veriyordu.

Soğuk, artık dayanılmaz bir hal almıştı. Rüzgâr, bir kamçı gibi yüzlerini dövüyor, kar taneleri gözlerine birer iğne gibi batıyordu. Zırhlarının metali, tenlerini yakıyordu. Parmakları, kulakları, burunları hissizleşmiş, donmanın ilk belirtileri başlamıştı.

Lykon, önündeki adamın sırtına odaklanmış, mekanik bir şekilde ilerliyordu. Bacaklarını hissetmiyordu. Tek düşündüğü, bir sonraki adımı atmaktı. Zihni, soğuktan uyuşmuş, düşünme yetisini kaybetmişti. Yanında yürüyen genç bir Teselyalı, aniden durdu ve karın üzerine oturdu.

“Devam edemeyeceğim,” diye fısıldadı. Gözleri kapanıyordu. “Sadece biraz uyumak istiyorum.”

Damon, yaşlı bedeniyle onu sarstı. “Hayır, evlat! Sakın uyuma! Uyursan, bir daha uyanamazsın!” diye bağırdı. Ama genç asker, onu duymuyordu bile. Soğuğun getirdiği o tatlı, ölümcül uykuya dalmak üzereydi. Damon ve Lykon, onu kollarına girip zorla kaldırdılar ve sürüklemeye başladılar. Bu, kampın her yerinde yaşanan bir manzaraydı. Güçlü olanlar, zayıf düşenleri taşıyor, hayatta kalma mücadelesi, bireysel bir çabadan kolektif bir direnişe dönüşüyordu.

Ama herkesi kurtaramıyorlardı. Yolda, karın üzerine kıvrılıp kalmış, donmuş bedenler bırakmaya başladılar. Onlar, savaşta değil, doğanın sessiz ve acımasız saldırısıyla ölmüşlerdi. Bu ölümler, bir mızrak yarasından daha korkunçtu, çünkü düşman görünmezdi ve ondan kaçış yoktu.

Bir de “kar körlüğü” başlamıştı. Güneşin, bembeyaz kar örtüsünden yansıyan parlak ışığı, saatlerce bu manzaraya bakan askerlerin gözlerini yakıyordu. Gözleri kan çanağına dönüyor, dayanılmaz bir acı veriyor ve geçici körlüğe neden oluyordu. Gözleri görmeyen bir asker, bu arazide ölüme terk edilmiş demekti. Ksenofon, askerlere gözlerini siyah bir bezle bağlamalarını ya da yüzlerini is ve kurumla boyayarak parlamayı azaltmalarını emretti, ama bu önlemler, yetersiz kalıyordu.

Açlık, başka bir düşmandı. Yiyecek stokları tükenmişti. Yük hayvanları, bir bir soğuktan ve yorgunluktan ölüyor, askerler donmuş etlerini yemek zorunda kalıyorlardı. Bazen, karın altında kalmış birkaç zavallı köy buluyorlardı. Köyler genellikle terk edilmiş oluyordu, ama bazen kilerlerinde saklanmış biraz tahıl ya da kuru et bulmak, bir zafer kazanmak gibiydi.

Bu köylerde, daha önce hiç görmedikleri bir şeyle karşılaştılar. Evler, yeraltına inşa edilmişti. Girişler, bir kuyu ağzı gibiydi ve merdivenle iniliyordu. İçeride, insanlar ve hayvanlar, yerin altındaki odalarda bir arada yaşıyor, böylece birbirlerinin vücut ısısıyla ısınıyorlardı. Yunanlılar, bu yeraltı evlerinde geçirdikleri birkaç gecede, ateşin ve sıcak bir yerin ne kadar büyük bir lüks olduğunu yeniden hatırladılar. Köylülerden, arpa suyunu fermente ederek yaptıkları ve kamışlarla içtikleri, bira benzeri bir içeceği de öğrendiler. Bu içecek, onlara sadece bir anlık bir sıcaklık değil, aynı zamanda umutsuzluklarının ortasında küçük bir neşe de verdi.

Ama bu duraklamalar çok kısaydı. Yürümeye devam etmek zorundaydılar. Her gün, aynı işkence yeniden başlıyordu. Kar, soğuk, rüzgâr ve umutsuzluk. Ordu, yavaş yavaş bir hayaletler ordusuna dönüşüyordu.


Umutsuzluğun Zirvesi ve Bir Dost Eli
Geçitteki Kriz

Yolculuğun en zorlu anlarından biri, yüksek bir geçide geldiklerinde yaşandı. Geçit, kar fırtınası yüzünden tamamen kapanmıştı. Rüzgâr o kadar şiddetliydi ki, ayakta durmak bile imkânsızdı. Ordu, geçidin önünde durmak zorunda kaldı. O gece, fırtına bütün şiddetiyle devam etti. Yüzlerce asker ve hayvan, tek bir gecede donarak öldü.

Sabah olduğunda, manzara korkunçtu. Kar, donmuş bedenleri birer heykel gibi örtmüştü. Hayatta kalanların morali tamamen bitmişti. Artık ilerlemek istemiyorlardı. Birçoğu, ölmeyi beklemek için oldukları yere yığıldı.

Ksenofon ve Kheirisophos, ordunun tamamen dağılmak üzere olduğunu gördüler. Bir şeyler yapmazlarsa, herkes orada ölecekti. Ksenofon, inanılmaz bir irade gücüyle, en dayanıklı adamları topladı. Onlara, kalkanlarını ve mızraklarını bırakmalarını, sadece kazma ve kürek almalarını emretti. Önce, donmak üzere olanları zorla ayağa kaldırdı. Onları hareket etmeye, koşmaya, birbirlerine vurarak kan dolaşımlarını hızlandırmaya zorladı. Sonra, eline bir kazma alarak, kendi elleriyle karla kaplı geçidi açmaya başladı.

Onun bu çılgınca çabasını gören diğerleri, utanç ve yeni bir umutla ona katıldılar. Generaller, yüzbaşılar, sıradan askerler, hepsi birlikte saatlerce kar kürediler. Bu, sadece bir yolu açma eylemi değil, aynı zamanda umutsuzluğa karşı verilen kolektif bir savaştı.

Tam bu kriz anında, beklenmedik bir yardım geldi. O bölgede yaşayan yerel bir kabilenin reisi, Yunanlıların durumunu görmüş ve onlara yardım etmeye karar vermişti. Onlara yiyecek getirdi, ama daha da önemlisi, dağları bilen kılavuzlar verdi. Bu kılavuzlar, onlara fırtınadan korunabilecekleri gizli patikaları ve vadileri gösterdiler.

Bu, bir dönüm noktasıydı. Doğanın acımasızlığı karşısında, bir insanın uzattığı dost eli, onlara yeniden umut verdi. Bu kabilenin yardımıyla, en zorlu geçitleri aşmayı başardılar. Kışın en sert dişlerinden kurtulmuşlardı.

Günler sonra, arazi yavaş yavaş alçalmaya, kar azalmaya, hava ısınmaya başladı. Ormanlar ve yeşil vadiler yeniden ortaya çıktı. Ordu, beyaz cehennemden çıkmıştı. Ama bu cehennem, onlardan büyük bir bedel almıştı. On Binler, artık on bin değildi. Belki yedi bin, belki altı bin kişi kalmışlardı. Ama hayattaydılar. Ve kararlılıkları, her zamankinden daha güçlüydü.


“Thalatta! Thalatta!”
Thekhes Dağı

Yürüyüş, artık daha kolaydı. Hava ılımandı, yiyecek bulmak daha kolaydı ve en önemlisi, yerel halk onlara düşmanlık göstermiyordu. Kılavuzları, onlara birkaç gün içinde denizi görebilecekleri bir dağa ulaşacaklarını söylemişti. Ama askerler, o kadar çok hayal kırıklığı yaşamışlardı ki, artık hiçbir söze tam olarak inanamıyorlardı.

Bir öğleden sonra, öncü birlik, Thekhes (Tekes) adında yüksek bir dağın zirvesine ulaştı. Ordu, yamaç boyunca yavaş yavaş tırmanıyordu. Ksenofon, artçı birlikte, ordunun arkasını güvenceye alıyordu.

Aniden, öncü birliklerden, zirveden gelen bir gürültü duyuldu. Bu, bir savaş çığlığı değildi. Daha önce hiç duymadıkları, neşe, hayret ve inanmazlıkla dolu, giderek büyüyen bir uğultuydu. Ksenofon ve arkadakiler, bir düşman saldırısı olduğunu sanarak, hemen savaş düzeni aldılar ve tepeye doğru koşmaya başladılar.

Tepeye yaklaştıkça, gürültü daha da netleşti. Adamlar, birbirlerine sarılıyor, ağlıyor, gülüyor ve tek bir kelimeyi tekrar tekrar bağırıyorlardı. Ksenofon, atını mahmuzlayarak zirveye ulaştığında, gördüğü manzara karşısında nefesi kesildi.

Aşağıda, kilometrelerce ötede, kuzeyde, güneşin altında bir gümüş şerit gibi parıldayan, sonsuz bir mavilik uzanıyordu.

Denizdi. Karadeniz.

Ve adamlar, hep bir ağızdan bağırıyorlardı:

“Thalatta! Thalatta!” (Deniz! Deniz!)

Bu, yolculuğun sonuydu. Aylardır süren cehennemi yürüyüşün, bilinmezliğin, korkunun, açlığın ve soğuğun bitişi. O iki kelime, bir çığlıktan çok daha fazlasıydı. O, eve dönüşün, kurtuluşun, medeniyetin, umudun kendisiydi. Ksenofon, atından indi. Yanına gelen Kheirisophos’a sarıldı. Sert Spartalı generalin bile gözleri dolmuştu. Ksenofon, etrafındaki askerlere baktı. Teselyalı Lykon, yaşlı Arkadialı Damon’a sarılmış hıçkırarak ağlıyordu. Yüzleri kışın ayazından yanmış, elbiseleri paçavraya dönmüş, bedenleri yara bere içindeydi. Ama gözleri, daha önce hiç olmadığı kadar parlaktı.

Zirvede, minnettarlıklarını göstermek için aceleyle bir taş yığını oluşturdular. Bir sunak. Üzerine bulabildikleri her şeyi, eski kalkanları, hayvan derilerini koydular. Bu, onları bu uzun ve karanlık geceden çıkaran bilinmeyen tanrılara bir şükrandı.

Aylar önce, Pers İmparatorluğu’nun kalbine doğru, altın ve şan hayalleriyle yürüyen o kibirli ordu, şimdi bir dağın tepesinde, denize bakarak ağlayan bir avuç yorgun savaşçıya dönüşmüştü. Zenginliği değil, hayatı bulmuşlardı. Şanı değil, birbirlerini bulmuşlardı.

Denize ulaşmışlardı. Ama macera henüz bitmemişti. Şimdi, o denizde kendilerini eve götürecek gemileri bulmaları gerekiyordu. Ve son sınavları, belki de birbirleriyle olacaktı.


Bölüm 10: Eve Dönüş Yolu


Denizin Kenarındaki Şehir
Trapezus, Yunan Kolonisi

Thekhes Dağı’nın zirvesindeki o coşku dolu an, yerini yeni bir amaca bıraktı: denize ulaşmak. Ordu, dağdan aşağı, Karadeniz kıyısındaki Yunan kolonisi Trapezus’a (bugünkü Trabzon) doğru, neredeyse koşar adımlarla indi. Bu son birkaç günlük yürüyüş, aylardır süren yolculuğun en neşeli kısmıydı. Artık her adım, onları eve daha da yaklaştırıyordu.

Trapezus’un surlarını ve limanındaki direkleri gördüklerinde, sevinçleri bir kat daha arttı. Burası, yabancı bir diyarın ortasında, kendi evlerinden bir parçaydı. Yunanca konuşan insanlar, tanıdık tanrılara adanmış tapınaklar, zeytinyağı ve şarap kokusu… On Binler, uzun bir kâbustan uyanıp kendilerini yeniden medeniyetin içinde bulmuş gibiydi.

Trapezus halkı, bu beklenmedik misafirleri hem şaşkınlık hem de hayranlıkla karşıladı. Pers İmparatorluğu’nun kalbinden çıkıp, Kardukların dağlarını ve Ermenistan’ın kışını aşarak gelen bu paçavralar içindeki ordunun hikayesi, bir efsane gibiydi. Şehir, onlara kapılarını açtı. Yaralılarını tedavi ettiler, onlara yiyecek ve barınak sağladılar. On Binler için, yaklaşık bir ay süren bu konaklama, uzun bir aradan sonra ilk defa gerçekten dinlenme, yaralarını sarma ve “normal” bir hayatın tadını çıkarma fırsatıydı.

Lykon, Trapezus’un pazar yerinde dolaşırken, hayatında ilk defa kendini bu kadar zengin hissetti. Savaştan ve yağmadan elinde kalan birkaç gümüş sikkeyle, sıcak bir somun ekmek, bir parça peynir ve bir testi şarap alabiliyordu. Aylardır hayalini kurduğu basit zevkler, şimdi avucunun içindeydi. Yanında oturan Damon’la birlikte, bir handa, denize bakan bir masada oturup şaraplarını yudumlarken, yaşadıkları cehennemi anımsadılar. Cunaxa’da ölen arkadaşlarını, dağlarda donan yoldaşlarını, esir düşen generallerini… Hayatta kalmış olmanın getirdiği o buruk sevinç, zafer sarhoşluğundan daha derin, daha kalıcıydı.

Bu dinlenme dönemi, aynı zamanda bir kutlama zamanıydı. Ksenofon ve diğer generaller, yolculuk boyunca kendilerine yardım eden tanrılara şükranlarını sunmak ve ordunun moralini yükseltmek için büyük bir atletizm oyunları düzenlediler. Tıpkı anavatanlarındaki Olimpiyatlar gibi, askerler koşu, güreş, boks, uzun atlama ve cirit atma gibi dallarda yarıştılar. Bu oyunlar, sadece bir eğlence değil, aynı zamanda bir kimlik beyanıydı. Onlar, barbar topraklarda vahşileşmemiş, hala Yunan medeniyetinin değerlerini taşıyan, disiplinli ve yetenekli adamlardı. Bu, hem kendilerine hem de onları izleyen Trapezus halkına verdikleri bir mesajdı.

Fakat bu tatil havasının altında, yeni ve ciddi bir sorun filizleniyordu: Şimdi ne olacak? Eve nasıl döneceklerdi?

Trapezus, küçük bir koloniydi. Onları Yunanistan’a taşıyacak kadar büyük bir filoya sahip değildi. Kheirisophos, Spartalı olmasının getirdiği nüfuzu kullanarak, Bizantion’daki (İstanbul) Spartalı amiral Anaxibius’a bir haberci gönderdi ve onlardan gemi talep etti. Ama bu gemilerin gelmesi haftalar, belki de aylar sürebilirdi.

Ordu, beklemekten sıkılmaya başlamıştı. Paraları tükeniyordu. Aylardır içlerinde bastırdıkları o paralı asker ruhu, yeniden ortaya çıkıyordu. Disiplin gevşemeye, küçük hırsızlıklar ve kavgalar artmaya başlamıştı. Adamlar, bir an önce evlerine dönmek istiyorlardı. Bir kısmı, karadan, Karadeniz kıyısını takip ederek batıya doğru yürümeyi öneriyordu. Bir kısmı ise, ne pahasına olursa olsun gemi bulmak, gerekirse yerel halkın teknelerine el koymak gerektiğini savunuyordu.

On Binler, dış düşmanlarını yenmişti. Ama şimdi, onları dağıtma potansiyeli taşıyan yeni bir düşmanla karşı karşıyaydılar: kendi sabırsızlıkları ve içlerindeki anarşi.


Deniz Haydutları ve Kara Yolcuları
Trapezus’tan Kerasus’a

Bekleyiş uzadıkça, ordunun içindeki bölünme derinleşti. Sonunda, iki ana grup oluştu. Spartalı Kheirisophos, gemi bulma umuduyla birkaç tekneyle Bizantion’a doğru yelken açmaya karar verdi. Ordunun çoğunluğu ise, Ksenofon’un liderliğinde, karadan batıya doğru yürümeye devam edecekti. Plan, kıyı şeridini takip ederek, bir sonraki büyük Yunan kolonisi olan Kerasus’a (bugünkü Giresun) ulaşmaktı. Belki orada daha fazla gemi bulabilirlerdi.

Ksenofon’un komutasındaki kara yolculuğu, Ermenistan’ın kışıyla kıyaslandığında kolay görünse de, kendi zorluklarını barındırıyordu. Kıyı şeridi, sık sık sarp kayalıklarla ve vahşi kabilelerin yaşadığı ormanlık alanlarla kesiliyordu. Bu kabileler, Karduklar kadar organize olmasalar da, Yunanlılara sürekli olarak küçük saldırılar düzenliyor, onların ilerleyişini yavaşlatıyorlardı.

Ama en büyük sorun, ordunun kendi içindeydi. Disiplin, neredeyse tamamen kaybolmuştu. Askerler, artık Ksenofon’un emirlerini sorguluyor, kendi başlarına hareket ediyorlardı. Birkaç birlik, ana ordudan ayrılarak, daha zengin görünen iç bölgelere doğru yağma seferleri düzenlemeye kalkıştı. Bu seferlerin çoğu, yerel kabilelerin pusularına düşerek felaketle sonuçlandı.

Ordu, Kerasus’a ulaştığında, hem sayıca azalmış hem de moral olarak yıpranmıştı. Burada, yolculukları boyunca biriktirdikleri köleleri ve yağmaladıkları malları satarak biraz para kazandılar ve ordunun kalan mevcudunu saydılar. İlk yola çıktıklarında on üç binden fazla olan ordu, şimdi sekiz bin altı yüz kişiye düşmüştü. Binlerce adam, savaşta, dağlarda, kışın ortasında can vermişti. Bu sayım, onlara zaferlerinin bedelini acı bir şekilde hatırlattı.

Kerasus’ta onları bir sürpriz bekliyordu. Kheirisophos, eli boş bir şekilde geri dönmüştü. Bizantion’daki Spartalı amiral, onlara gemi vermeyi reddetmişti. Sparta, o sıralar Perslerle barış halindeydi ve Büyük Kral’a karşı savaşmış bu “sorunlu” orduya yardım ederek ilişkilerini bozmak istemiyordu.

Bu haber, orduya bir darbe daha vurdu. Artık tek seçenekleri kalmıştı: yürümek. Karadeniz kıyısı boyunca, yüzlerce kilometrelik bir yolu daha, yaya olarak aşmak zorundaydılar. Hedefleri, Yunanistan’a en yakın büyük liman olan Bizantion’du.

Yolculuk, bir dizi küçük Yunan kolonisinden geçerek devam etti. Kotyora (Ordu), Sinope (Sinop), Herakleia Pontike (Karadeniz Ereğli)… Her durakta aynı senaryo yaşanıyordu. Yunanlılar, yerel halk tarafından önce bir tehdit olarak görülüyor, sonra onlarla zoraki bir anlaşma yapıyor, yiyecek ve para karşılığında bir süre konaklıyor ve ardından yollarına devam ediyorlardı.

Sinope’ye vardıklarında, nihayet yeterli sayıda gemi bulmayı başardılar. Ama bu da yeni bir sorunu beraberinde getirdi. Gemiler, bütün orduyu taşımak için yeterli değildi. Sadece yaralıları, yaşlıları ve kadınlarla çocukları (yol boyunca onlara katılanlar) taşıyabiliyorlardı. Ordunun hala savaşabilecek durumda olan büyük bir kısmı, yürümeye devam etmek zorundaydı. Bu ayrım, ordu içinde büyük bir tartışmaya neden oldu. Herkes gemiye binmek istiyordu.

Ksenofon, bir kez daha liderliğini konuşturmak zorunda kaldı. Askerleri ikna etti, en çok ihtiyacı olanların gemiye binmesini sağladı ve kendisi, yürüyenlerin başında kalacağını söyledi. Bu fedakarlığı, ordunun bir kez daha dağılmasını önledi.


İhanet ve Entrika
Bizantion Kapılarında

Aylar süren yorucu bir yolculuğun ardından, hem denizden hem de karadan gelen Yunan birlikleri, nihayet Trakya kıyılarına, Bizantion’un karşısındaki Khrysopolis’e (Üsküdar) ulaştılar. Asya macerası bitmişti. Karşı kıyıda, Avrupa toprakları, tanıdık bir dünya uzanıyordu. Eve dönmüş sayılmazlardı, ama artık kendi dünyalarındaydılar.

Fakat onları Bizantion’da, sıcak bir karşılama değil, soğuk bir ihanet bekliyordu.

Spartalı amiral Anaxibius, bu disiplinsiz ve potansiyel olarak tehlikeli orduyu kendi şehrinde istemiyordu. Ama onlarla doğrudan çatışmaya girmekten de çekiniyordu. Bu yüzden, onlara bir yalan söyledi. Onlara, Trakya’da hizmet edebilecekleri, iyi maaşlı bir iş olduğunu, bunun için ordunun şehrin surlarının dışındaki bir alanda toplanması gerektiğini bildirdi. Maaş ve iş vaadi, aylardır parasız olan askerleri heyecanlandırdı.

Ksenofon, bu tekliften şüphelendi, ama Anaxibius bir Spartalıydı ve Sparta, Yunan dünyasının lideriydi. Onun sözüne karşı gelmek zordu. Ordu, denileni yaptı ve surların dışında toplandı.

Anaxibius, ordunun tamamı dışarı çıktığında, ani bir emirle Bizantion’un kapılarını kapattırdı. Amacı, orduyu lidersiz bir şekilde dışarıda bırakmak, onları Trakya’nın içlerine doğru sürmek ve bu baş belasından kurtulmaktı.

Aldatıldıklarını anlayan askerlerin öfkesi, bir volkan gibi patladı. Aylardır biriken bütün hayal kırıklığı, yorgunluk ve öfke, tek bir hedefe yöneldi: Bizantion. “Kapıları kırın! Şehri yağmalayın!” sesleri yükselmeye başladı. On Binler, bir anda kontrol edilemez bir güce dönüştü ve şehrin kapılarına doğru hücum etti.

Ksenofon, hayatının en zor anıyla karşı karşıyaydı. Kendi ordusu, bir Yunan şehrini yerle bir etmek üzereydi. Bu, onların bütün yolculuklarını, bütün onurlarını lekeleyecek, onları birer kahramandan, birer yağmacı canavara dönüştürecek bir felaketti.

Atına atladı ve kalabalığın önüne geçti. Onları durdurmaya çalıştı. “Durun! Ne yapıyorsunuz?” diye bağırdı. “Burası düşman toprağı değil! Burası bizim kendi şehrimiz! Bunu yaparsanız, bütün Yunan dünyasını kendimize düşman ederiz! Bütün bu yolculuk, bütün bu çile boşa mı gidecek?”

Ama öfkeli kalabalığı kimse dinlemiyordu. Birkaç asker, onu iterek kenara çekti. Tam o anda, Ksenofon, bir dehanın yapabileceği bir şeyi yaptı. Yere atladı ve kalabalığın en önüne, kapıyı kırmaya çalışanların arasına daldı.

“Madem öyle,” diye bağırdı. “Madem bu şehri yağmalayacağız, o zaman ben de size öncülük edeceğim! En önde ben gireceğim! Hadi, kırın şu kapıyı!”

Bu beklenmedik hareket, kalabalığı bir an duraksattı. Kendi generallerinin, yağmaya liderlik etme teklifi karşısında şaşkına döndüler. Ksenofon, bu bir anlık duraklamayı kullanarak, onlara yeniden seslendi. Onlara, bu eylemin sonuçlarını, bütün Yunanistan’ın gözünde nasıl birer caniye dönüşeceklerini, eve döndüklerinde onları neyin bekleyeceğini anlattı. Sakin, mantıklı ama tutkulu bir konuşmaydı bu.

Yavaş yavaş, öfke dindi. Askerler, ne kadar büyük bir hata yapmak üzere olduklarını anladılar. Geri çekildiler. Ksenofon, tek başına, bir kez daha ordusunu kendi kendisinden kurtarmıştı.


Son Perde ve Eve Dağılış
Trakya’dan Pergamon’a

Bizantion felaketi atlatılmıştı, ama On Binler hala bir sorundu. Lidersiz, parasız ve amaçsız bir şekilde Trakya’da dolaşmaya başladılar. Bir süre, yerel Trak krallarından birinin hizmetine girdiler, onun düşman kabileleriyle savaştılar. Ama bu da kalıcı bir çözüm değildi.

Sonunda, kader onlara bir kez daha gülümsedi. Anadolu’dan bir haber geldi. Sparta, Perslerle yeniden savaşa girmişti. Ve Anadolu’daki Spartalı komutan Thibron, Perslere karşı savaşmak için tecrübeli askerlere ihtiyaç duyuyordu. Bu, On Binler için bir piyangoydu.

Ksenofon, orduyu Trakya’dan karşıya, Pergamon’a (Bergama) geçirdi ve onları Thibron’un komutasına teslim etti. Her askere, hizmetleri karşılığında iyi bir maaş bağlandı.

Bu, On Binlerin hikayesinin sonuydu. Artık onlar, başıboş bir ordu değil, Sparta’nın resmi ordusunun bir parçasıydılar. İki yıl süren, on bin kilometreden fazla yol kat ettikleri o inanılmaz macera, sona ermişti.

Lykon, elindeki ilk maaşıyla, kendine yeni bir zırh ve iyi bir kılıç aldı. Yanındaki Damon’a gülümsedi. “Belki de Teselya’daki o tarlayı almak için biraz daha savaşmamız gerekecek,” dedi. Yaşlı Arkadialı, güldü. Onlar için hayat, yeniden başlamıştı.

Ksenofon ise, görevini tamamlamıştı. Ordusunu, imkânsız bir durumdan çıkarıp, güvenli bir şekilde anavatana yakın bir yere getirmişti. Bir süre daha Sparta hizmetinde savaştıktan sonra, Atina’ya döndü. Ama demokratik Atina, Sparta’ya hizmet ettiği için onu bir hain olarak gördü ve sürgüne gönderdi. Ksenofon, hayatının geri kalanını Sparta topraklarındaki bir çiftlikte geçirdi.

Ve orada, o çiftlikte, bütün bu inanılmaz hikayeyi kaleme aldı. Eserine “Anabasis” – “Yükseliş” ya da “Sefer” adını verdi. Bu, sadece bir askeri harekâtın günlüğü değil, aynı zamanda liderlik, dayanıklılık, ihanet ve insan ruhunun en zor koşullar altında bile nasıl ayakta kalabildiğinin ölümsüz bir anıtıydı.

On Binlerin Yürüyüşü, tarihin en büyük askeri başarılarından ve hayatta kalma hikayelerinden biri olarak kayıtlara geçti. Onlar, bir prensin hırsı uğruna ölüme yürümüş, ama kendi cesaretleri ve liderlerinin bilgeliği sayesinde eve dönmenin bir yolunu bulmuşlardı. Hikayeleri, nesiller boyunca askeri akademilerde okutulacak, liderlere ilham verecek ve bir grup sıradan insanın, birlikte hareket ettiğinde neleri başarabileceğinin en parlak kanıtı olacaktı. Onlar, eve dönmüşlerdi. Ama yolculuk, onları sonsuza dek değiştirmişti.


Epilog: Yankı ve Miras

On Binlerin hikayesi, Pergamon surlarının önünde, Sparta ordusuna katılmalarıyla bir sona ermedi; aslında orada bambaşka bir şeye dönüştü. İki yıl boyunca bir vücudun içinde atan tek bir kalp gibi hareket eden bu ordu, artık bir amaca hizmet eden profesyonel askerler topluluğuna evrilmişti. Onlar artık “Kyros’un Adamları” ya da “Kayıp Ordu” değildi; onlar, antik dünyanın en tecrübeli, en korkulan ve en saygı duyulan savaşçılarıydı. Adları, bir efsane gibi Yunan dünyasının her köşesinde fısıldanıyordu. Karduk dağlarının dişlerinden ve Ermeni kışının buzlu nefesinden sağ çıkmış bu adamlar, artık sıradan paralı askerler değillerdi; onlar, yaşayan birer destandı.

Bu yürüyüş, askeri bir geri çekilmeden çok daha fazlasıydı. Tarihçiler ona “hareket halindeki polis” derler; yani, kendi kanunlarını yapan, kendi liderlerini seçen, diplomasi yürüten ve savaşan, tekerlekler üzerindeki bir şehir devleti. Düşman topraklarının kalbinde, her şeylerini kaybettikleri anda, en temel demokratik içgüdülerine sarıldılar. Generallerini, arkadaşlarının oylarıyla, liyakate göre seçtiler. Bu, monarşilerin ve tiranlıkların hüküm sürdüğü bir çağda, inanılmaz bir sosyal ve politik deneydi. Hayatta kalmalarını sağlayan şey, sadece kılıçlarının keskinliği değil, aynı zamanda bu kolektif iradenin gücüydü.

Peki ya kahramanlarına ne oldu? Hikâyenin kalbindeki adam, Ksenofon, belki de en ironik sonla karşılaştı. Ordusunu imkânsızlıktan kurtaran bu Atinalı filozof-asker, anavatanına döndüğünde bir kahraman gibi karşılanmadı. Rakip şehir Sparta’ya hizmet etmesi ve Sokrates’in anti-demokratik çevresinden gelmesi gibi sebeplerle, Atina onu sürgüne mahkûm etti. Hayatının geri kalanını, kendisine hediye edilen bir Sparta toprağında, avlanarak, yazarak ve çiftçilikle uğraşarak geçirdi. Ve orada, belki de en büyük zaferini kazandı. Bütün bu inanılmaz serüveni, Anabasis adıyla ölümsüzleştirdi. Bu eser, sadece bir anı kitabı değil, aynı zamanda bir liderlik manifestosu, bir hayatta kalma rehberi ve tarihin ilk “Ben, oradaydım” diye başlayan, sürükleyici macera romanlarından biriydi.

On Binlerin yürüyüşünün en büyük ve en sarsıcı mirası ise, Pers İmparatorluğu’nun zihninde bıraktığı derin yaraydı. O güne kadar yenilmez, dokunulmaz ve ezici bir güç olarak görülen Büyük Kral’ın imparatorluğu, bir anda kâğıttan bir kaplan gibi görünmeye başlamıştı. Küçücük bir Yunan ordusu, imparatorluğun kalbine kadar yürümüş, kralın kendi ordusuyla savaşmış ve sonra kimse onlara engel olamazken, binlerce kilometrelik bir yoldan yürüyerek çıkıp gitmişti. Bu, Pers gücünün bir yanılsama olduğunu, satraplıkların ne kadar zayıf bir şekilde yönetildiğini ve Yunan hoplit disiplininin, Perslerin sayısal üstünlüğüne karşı ne kadar ezici olduğunu kanıtlayan, inkâr edilemez bir dersti.

Ve bu dersi en iyi öğrenen kişi, kuzeydeki dağlık Makedonya krallığında büyüyen bir prens olacaktı. Ksenofon’un Anabasis‘i, Büyük İskender’in babası II. Philip ve İskender’in kendisi için adeta bir kutsal kitaba, bir yol haritasına dönüştü. Ksenofon, farkında olmadan, İskender’in fethinin fizibilite raporunu yazmıştı. Hangi yolların güvenli olduğunu, hangi kabilelerin savaşçı, hangi satrapların korkak olduğunu, Pers ordusunun zayıflıklarını ve en önemlisi, bu devasa imparatorluğun aslında ne kadar kırılgan olduğunu göstermişti. İskender, On Binlerin açtığı o psikolojik gedikten içeri dalarak, onların yarım bıraktığı işi tamamladı. Ksenofon ve adamları eve dönebilmek için yürümüştü; İskender ise bir daha hiç dönmemek üzere yürüdü ve dünyayı değiştirdi.

Nihayetinde, On Binlerin Yürüyüşü, bir arayış hikayesidir. Altın ve şan arayışıyla başladı, ama sonunda bulunan şey çok daha değerliydi: insan iradesinin ve yoldaşlığın sınırları. Onlar, krallar veya tanrılar tarafından değil, kendi kararlılıkları ve birbirlerine olan güvenleriyle kurtuldular. Eve döndüklerinde, ceplerinde belki hayal ettikleri servet yoktu. Ama zihinlerinde, kendilerinden sonraki nesilleri ve tarihin akışını şekillendirecek, paha biçilmez bir hikâye vardı. Ve bu hikâye, onların gerçek hazinesiydi.

Yorum bırakın

Scroll to Top