Bölüm 1
İmparatorluğun Buzdan Rüyası
Londra, 1845
Greenhithe rıhtımları, kömür tozu ve tuzlu suyun kesif kokusuyla nefes alıp veriyordu. Thames Nehri, endüstriyel bir çağın çamurlu damarı gibi, ağır mavnaları ve aceleci yelkenlileri denize doğru taşıyordu. Nehrin üzerindeki gökyüzü, sayısız fabrikanın bacasından yükselen isli dumanlarla solgun bir griye boyanmıştı. Bu griliğin ortasında, iki gemi, imparatorluğun iradesini ve teknolojinin zaferini simgeleyen iki leke gibi duruyordu. Onlar HMS Erebus ve HMS Terror’dü. İsimleri dehşet ve karanlık çağrıştırsa da, görünümleri saf bir gücü ve sarsılmaz bir güveni yansıtıyordu.
Bombardıman gemileri olarak inşa edilmişlerdi; gövdeleri, bir kalenin duvarları kadar kalın ve dayanıklı meşe kalaslarından yapılmıştı. Düşman güllelerine değil, şimdi çok daha acımasız bir rakibe, kutup buzullarının ezici basıncına dayanmaları için tasarlanmışlardı. Pruvaları, buz kütlelerini birer kâğıt parçası gibi yarmak üzere demir levhalarla kaplanmıştı. Direkleri, gökyüzüne uzanan çıplak ağaçlar gibi dimdik duruyordu ve yelkenleri, henüz toplanmış olmalarına karşın, bir fırtınayı yakalayıp ehlileştirecek kudretin vaadini taşıyordu.
Gemilerin etrafında hummalı bir faaliyet vardı. Vinçler gıcırdayarak son sandıkları güvertelere indiriyor, emirler yağmur gibi yağıyor, yüzlerce denizci karıncalar misali gemilerin içinde ve dışında mekik dokuyordu. Havada bir beklenti, bir gurur ve dizginlenemez bir iyimserlik asılıydı. Britanya İmparatorluğu, gücünün zirvesindeydi. Haritalar üzerindeki pembe lekeler dünyanın dört bir yanına yayılmış, donanması okyanuslara hükmediyordu. Geriye tek bir büyük coğrafi sır kalmıştı: efsanevi Kuzeybatı Geçidi. Amerika kıtasının tepesinden, Atlantik’i Pasifik’e bağlayacak, ticaret yollarını kısaltacak ve Britanya’nın küresel egemenliğini perçinleyecek o mistik su yolu. Onu bulmak, bir keşiften öte, gezegenin son fethedilmemiş köşesine imparatorluk sancağını dikmek anlamına geliyordu.
Bu görevin başına getirilen adam, güvertede, geminin kıç tarafındaki parmaklıklara yaslanmış, nehrin akışını seyrediyordu. Sir John Franklin, altmışına merdiven dayamış, bedeni zamanla ve zorlu görevlerle biraz ağırlaşmış, lakin gözlerindeki ateş hiç sönmemiş bir adamdı. Yüzü, rüzgârın ve güneşin haritasını çizdiği kırışıklıklarla doluydu; bakışları, hem geçmişin hayaletlerini hem geleceğin umutlarını barındıran uzak bir noktaya dalmıştı. Franklin, bir kutup efsanesiydi. Ne var ki, şöhreti parlak zaferlerden çok, onurlu yenilgiler ve trajik hayatta kalma mücadeleleri üzerine kuruluydu. Yıllar önce, Kanada’nın kuzeyindeki Coppermine Nehri boyunca yaptığı ilk kara seferi, açlık, cinayet ve yamyamlık söylentileriyle sona ermiş, Franklin “botlarını yiyen adam” olarak anılmıştı. Bu leke, onca yıla ve sonrasında Tazmanya valiliği gibi önemli görevlere karşın, ruhundan silinmemişti.
İşte bu sefer, onun için bir kefaret, kariyerini taçlandıracak son ve mutlak bir zafer fırsatıydı. Amirallik, görevi ona verirken tereddüt etmemişti. Franklin’in tecrübesi, dindarlığı ve sarsılmaz liderlik vasıfları, projenin ağırlığını taşıyabilecek nitelikteydi. O, adamlarına ilham veren, en zorlu koşullarda bile morali yüksek tutabilen bir komutandı. Şimdi, Erebus’un güvertesinde dururken, omuzlarındaki yükü hissediyordu: yüz yirmi sekiz adamın hayatı, iki ulusal hazine değerindeki gemi ve bir imparatorluğun şerefi. Gözlerini kapattı bir anlığına. Zihninde bembeyaz, sonsuz bir buz çölü canlandı. Lakin bu görüntüde korku yoktu; yalnızca Tanrı’nın yarattığı o haşmetli doğayla yüzleşmenin getireceği ruhani bir tatmin ve zaferin getireceği dünyevi bir şan vardı.
“Sir John,” diye bir ses duydu arkasından. “Son sevkiyat da tamamlandı. Konserveler mahzene yerleştirildi.”
Dönüp baktığında, Kaptan Francis Crozier’in saygılı ama sorgulayıcı bakışlarıyla karşılaştı. Crozier, Terror’ün kaptanı ve seferin ikinci komutanıydı. Franklin’in aksine, Crozier’in yüzünde iyimserlikten çok, tecrübenin getirdiği bir ihtiyat okunuyordu. Dublinli bir İrlandalı olarak, İngiliz donanmasının katı hiyerarşisi içinde tırnaklarıyla kazıyarak yükselmişti. Kutup sularında Franklin’den çok daha fazla kış geçirmiş, buzun acımasız ve öngörülemez doğasını ilk elden öğrenmişti. O, romantik bir kâşif değil, işini bilen pragmatik bir denizciydi.
“Mükemmel, Kaptan Crozier,” dedi Franklin, yüzünde babacan bir tebessümle. “Donatımımız kusursuz. Amirallik bize cömert davrandı. Üç yıl, belki daha uzun süre yetecek erzakla yola çıkıyoruz.”
Crozier başını salladı. “Evet, Sir. Erzak konusunda bir eksiğimiz yok. Hatta gemiler, kapasitelerinin sınırında yüklü. Bu durum, buz içinde manevra kabiliyetimizi bir miktar etkileyebilir.” Ses tonu eleştirel değil, yalnızca bir tespiti dile getirir nitelikteydi.
Franklin, Crozier’in ima ettiği endişeyi anladı. Gemiler, yalnızca erzakla dolu değildi. Victoria dönemi insanının doğaya karşı duyduğu sarsılmaz güvenin tüm teknolojik kanıtları da onlarla birlikte geliyordu. En büyük yenilik, her iki gemiye de eklenmiş olan lokomotif buhar motorlarıydı. Bu motorlar, bir pervane sistemine bağlıydı ve gemilerin rüzgârsız havalarda veya dar buz kanallarında saatte dört deniz mili hızla ilerlemesini sağlayacaktı. Bu, kutup keşif tarihinde bir devrimdi. Artık rüzgârın merhametine veya yorucu kürek çekme seanslarına mahkûm olmayacaklardı.
İç mekânlar, birer yüzen konfor abidesiydi. Kaptanların ve subayların kamaraları, maun mobilyalar, pirinç lambalar ve kadife perdelerle döşenmişti. Bütün gemiyi dolaşan sıcak su borularından oluşan bir merkezi ısıtma sistemi, Arktik kışının dondurucu soğuğunu dışarıda tutacaktı. Bunun yanında, binlerce kitaptan oluşan bir kütüphane, bir org, eğitimli subayların kullanması için bilimsel aletler ve hatta anı ölümsüzleştirmek üzere bir dagerreyotip fotoğraf makinesi bile vardı.
En dikkat çekici kalemlerden biri, Goldner firması tarafından sağlanan sekiz bin teneke konserve yiyecekti. Konservelenmiş et, sebze ve çorbalar, mürettebatı iskorbüt belasından koruyacak ve onlara aylarca taze gıda imkânı sunacaktı. Bu teknoloji, uzun deniz yolculuklarının en büyük düşmanı olan gıda kıtlığı sorununu ortadan kaldırıyor gibi görünüyordu. Her şey, en ince ayrıntısına kadar düşünülmüştü. İnsan zekâsı ve sanayisi, doğanın en vahşi yüzüne meydan okumak için bir araya gelmişti.
Crozier, bakışlarını geminin iç kısımlarına doğru çevirdi. “Motorlar, kömür stokları, konserveler… Gemilerin ağırlığı, normalin çok üzerinde. Terror, suda neredeyse bir karış daha fazla batmış durumda. Umarım ilk fırtınada bizi yormaz.”
“Endişeniz yersiz, Francis,” diye yanıtladı Franklin, güven veren bir sesle. “Bu gemiler, Antarktika’da James Clark Ross’un komutasında en çetin fırtınaları gördüler. Onlar birer kaya parçası. Mühendislerimiz, ağırlık dağılımını mükemmel şekilde hesapladı. O motorlar, bizi buzun tuzağından kurtaracak anahtar olacak.”
O sırada, yanlarına zarif adımlarla genç ve yakışıklı bir subay yaklaştı. Commander James Fitzjames, Erebus’un komutanı ve Franklin’in sağ koluydu. Fitzjames, Crozier’in tam zıddı bir karakterdi: Maceraperest, hırslı, sosyal çevresi geniş ve Amirallik koridorlarında sevilen biriydi. Gözleri zekâ ve şakacı bir parıltıyla doluydu. Kutup tecrübesi olmamasına karşın, cesareti ve karizmasıyla bu eksiğini kapatıyordu.
“Beyler,” dedi neşeyle. “Londra’nın son gri havasını içimize çekelim. Bir sonraki görüşümüzde, gökyüzü kristal kadar berrak, hava ise şampanya kadar keskin olacak!”
Franklin, Fitzjames’in bu coşkusundan hoşnuttu. Seferin ruhu buydu: Gençliğin cesareti ve tecrübenin bilgeliğinin birleşimi. “Haklısın, James. Buradaki görevimiz tamamlandı. Artık gözümüzü kuzeye çevirme vakti.”
Fitzjames, Crozier’e döndü. “Kaptan Crozier, adamlarınızın morali nasıl? Benimkiler, bir an önce yelken açıp bu isli şehirden kurtulmak için sabırsızlanıyor.”
Crozier’in yüzünde hafif bir gölge belirdi. “Moral yüksek, Commander. Lakin tecrübeli olanlar, önlerindeki işin ciddiyetinin farkında. Gençler ise bunu bir macera sanıyor. Buz, onlara gerçeği öğretecektir.”
Bu sözlerin üzerine kısa bir sessizlik çöktü. Üç adam, üç farklı bakış açısını temsil ediyordu: Franklin’in sarsılmaz inancı, Crozier’in tecrübeye dayalı kuşkuculuğu ve Fitzjames’in dizginlenemez hırsı. Bu üç irade, iki gemiye ve yüz yirmi sekiz adama yön verecekti.
Aşağıda, güverte altında, atmosfer farklıydı. Denizciler, daracık ranzaların bulunduğu, tavanı alçak ve havası ağır bölmelerde son hazırlıklarını yapıyordu. Genç bir tayfa olan William Braine, annesinin ona verdiği yün çorapları dikkatle katlayıp denizci sandığına yerleştiriyordu. Gözleri parlıyordu. Londra’nın fakir mahallelerinden birinde büyümüş, hayatı boyunca açlık ve sefalet görmüştü. Donanmaya katılmak, onun için bir kurtuluştu. Şimdi ise tarihin en büyük keşif seferlerinden birine katılıyor, adını tarihe yazdıracak kahramanlarla aynı gemide yolculuk ediyordu. Komutanlarının anlattığı o beyaz dünya, buzdan kaleler, gece yarısı güneşi gibi masalsı manzaralar zihnini süslüyordu. Soğuk veya tehlike aklına gelmiyordu; yalnızca macera ve şan vardı.
Biraz ötede, yaşlı bir denizci olan Thomas Blanky, piposunu temizliyordu. O, kutup sularına yabancı değildi. Bir balina gemisinde yıllarını geçirmiş, buzun bir gemiyi nasıl bir fındık kabuğu gibi ezebildiğini görmüştü. Gençlerin coşkusunu sessizce izliyor, bir şey söylemiyordu. Biliyordu ki, Arktik’in dili sessizlikti ve dersleri acımasızdı. O, kütüphanedeki kitaplara veya salondaki orga güvenmiyordu. Güvendiği tek şey, rüzgârın yönünü, buzun sesini ve yaklaşan bir fırtınanın kokusunu okuyabilen içgüdüleriydi.
Seferin hazırlıkları, Londra’nın sosyal hayatında da büyük bir yankı uyandırmıştı. Gazeteler, haftalardır Franklin ve adamlarının kahramanlıklarını anlatan yazılarla doluydu. Bilim toplulukları, seferden gelecek coğrafi ve manyetik verileri heyecanla bekliyordu. Zengin salonlarda verilen davetlerde, hanımefendiler ve beyefendiler, Sir John’un cesaretini ve imparatorluğun bu yeni hamlesini övgüyle tartışıyorlardı.
Bu salonların en önemlilerinden birinde, Sir John’un eşi Lady Jane Franklin, adeta seferin sivil yüzü gibiydi. Lady Jane, kocasının pasif bir destekçisi olmaktan çok uzaktı. Zeki, kültürlü ve inanılmaz derecede kararlı bir kadındı. Kocasının bu görevi alması için perde arkasında büyük bir lobi faaliyeti yürütmüş, Amirallik üzerindeki etkisini kullanmıştı. O, Sir John’un şanının kendi şanı olduğuna inanıyordu. Seferin donatımından mürettebat seçimine kadar pek çok detayla kişisel olarak ilgilenmişti. Hatta gemilere, uzun kutup gecelerinde mürettebatın moralini yüksek tutmak için bir org hediye eden de oydu. Kocasını uğurlarken hissettiği endişeyi, demir bir iradenin arkasına gizliyordu. Onun için başarısızlık bir seçenek değildi. Kocasının adı, tarihe Magellan veya Cook gibi büyük kâşiflerin yanına yazılmalıydı.
Sonunda, ayrılık günü olan 19 Mayıs sabahı geldi. Gökyüzü, inadına açık ve parlaktı. Thames’in kıyıları, gemileri uğurlamaya gelen binlerce insanla doluydu. Mendiller sallanıyor, şapkalar havaya atılıyor, “Tanrı sizi korusun!” nidaları yükseliyordu. Bir bando, vatansever marşlar çalıyordu. Erebus ve Terror, bu coşku seli içinde yavaşça demir aldı. Buhar motorlarının hafif bir titremesi ve ardından pervanelerin suyu köpürtmesiyle, gemiler nehrin ortasında zarifçe ilerlemeye başladılar.
Sir John Franklin, komuta köprüsünde dimdik duruyordu. Yanında Fitzjames ve diğer subayları vardı. Kıyıdaki kalabalığa el sallarken, yüzünde mutlak bir tatmin ifadesi vardı. Bütün planlar yapılmış, bütün hazırlıklar tamamlanmıştı. Önlerinde uzanan yol, beyaz bir boşluk gibiydi; lakin o boşluğu, Britanya’nın renkleriyle dolduracaklarına dair inancı tamdı.
Gemiler, nehrin akıntısına kapılıp denize doğru süzülürken, Londra’nın silüeti yavaş yavaş dumanlı sisin içinde kayboldu. Şehrin gürültüsü yerini, yelkenlerin rüzgârla dolarken çıkardığı tok sese ve dalgaların geminin gövdesine vuruşunun ritmik ninnisine bıraktı. Kıyıdan bakanlar için, Erebus ve Terror, medeniyetin bilinmeyene gönderdiği iki muzaffer elçi gibiydi. Güçlü, kendinden emin ve yenilmez görünüyorlardı.
Francis Crozier, Terror’ün güvertesinden, uzaklaşan kıyı şeridine bakıyordu. O da kalabalığın coşkusunu görmüştü. Ne var ki, onun zihninde başka bir görüntü vardı: Yıllar önce şahit olduğu, devasa bir buz tabakasının arasına sıkışıp yavaş yavaş ezilen bir balina gemisinin çatırdıyan omurgası. O anki sessizlik ve buzun gücü karşısındaki mutlak çaresizlik hissi, hafızasından hiç silinmemişti.
İki gemi, Manş Denizi’ne doğru yelken açarken, iki farklı ruh halini de yanlarında taşıyorlardı. Biri, her şeyi fethedebileceğine inanan bir çağın sarsılmaz özgüveniydi. Diğeri ise, doğanın en saf ve en acımasız halini tanıyan bir adamın sessiz ve tecrübeli ihtiyatıydı. İki başlı bir ejderha gibi, imparatorluğun buzdan rüyası, bilinmeyene doğru yol alıyordu. Yolculuk başlamıştı ve kaderin ağları, o andan itibaren görünmez bir şekilde örülmeye devam edecekti.
Bölüm 2
Sessizliğin Kıyısı
Balina Balığı Adaları, Grönland, Temmuz 1845
Atlantik, yola çıktıkları ilk haftalarda onlara nazik davrandı. Rüzgâr, yelkenleri istikrarlı bir güçle dolduruyor, gemiler dalgaların üzerinde neredeyse uysal bir ritimle salınıyordu. Londra’nın isli griliği, yerini okyanusun sonsuz maviliğine ve gökyüzünün yüksek, temiz kubbesine bırakmıştı. Güneşli günlerde güverteler, görevlerini yerine getiren denizcilerin hareketli sesleriyle çınlıyordu. Halatlar geriliyor, ahşap zeminler fırçalanıyor, pirinç aksamlar parlatılıyordu. Her şey, bir askeri nizamın kusursuz işleyen çarkları gibiydi. Disiplin, ruhun paslanmasını önleyen bir zırhtı ve Sir John Franklin, bu zırhın en küçük vidasının bile gevşemesine izin vermiyordu. Pazar günleri, tüm mürettebat güvertede toplanıyor, Franklin’in yönettiği ayinlerde ilahiler söylüyordu. Komutanlarının gür ve inançlı sesi, okyanusun uğultusuna karışırken, pek çok genç denizcinin yüreği vatan hasreti ve ilahi bir güven duygusuyla doluyordu.
Yolculuk kuzeye doğru ilerledikçe, dünya yavaş yavaş değişmeye başladı. Hava, keskin, metalik bir tat kazandı. Güneş, artık gökyüzünde daha alçak ve daha solgun bir yay çiziyordu. Geceler kısalmış, alacakaranlık saatlerce uzayarak gün ile gece arasındaki sınırı belirsizleştirmişti. Sonra, bir sabah vardiyasında, gözcü direğinin tepesinden bir çığlık duyuldu: “Buz! Sancak tarafında buz göründü!”
Güverteye dökülen mürettebat, ufukta beliren o beyaz lekeyi huşu içinde seyretti. O, bir kara parçası değildi. O, suyun üzerinde yüzen, güneş ışığında kör edici bir parlaklıkla parıldayan devasa bir dağdı. İlk buzdağı. Medeniyetin sıcak nefesinin ulaştığı son sınırdan gelen bir haberci gibiydi. Gemiler yaklaştıkça, büyüklüğü ve haşmeti daha da belirginleşti. Yüzlerce metrelik duvarları, rüzgârın ve suyun milyarlarca yıldır yonttuğu tuhaf şekillerle doluydu. Mavi damarlar, antik buzun sıkışmış kalbinden sızan ışık oyunları yaratıyordu. Eteğinde, dalgaların çarpmasıyla kopan daha küçük buz parçaları, birer yavru gibi yüzüyordu.
Commander Fitzjames, dürbününü gözüne dayamış, heyecanla mırıldanıyordu: “Muhteşem! Bir yüzen mermer katedrali. Sanatçıların hayal bile edemeyeceği bir güzellik.”
Yanında duran Francis Crozier, dürbün kullanmıyordu. O, çıplak gözle, buzdağının suyun altındaki görünmez kütlesini, akıntıların onu nasıl yönlendirdiğini ve gemiler için oluşturduğu potansiyel tehdidi okumaya çalışıyordu. Yüzünde Fitzjames’in coşkusundan eser yoktu. “Güzelliği, gücüyle orantılıdır, Commander,” dedi sakin bir sesle. “Ve gücü, mutlak bir kayıtsızlıktan gelir. Bizim varlığımız onun için bir anlam ifade etmez.”
Bu ilk karşılaşma, gelecek günlerin bir provasıydı. Buzdağları sıklaştı. Kimi zaman yalnız birer dev gibi, kimi zaman ise sanki gizli bir toplantıya ilerliyormuşçasına gruplar halinde ufukta beliriyorlardı. Geceleri, batmayan güneşin solgun ışığı altında, fosforlu bir parıltıyla parlayan zamanın donmuş hayaletleri gibi sessizce süzülüyorlardı. Gemi, artık daha dikkatli seyretmek zorundaydı. Gözcüler artırılmış, rotalar sürekli güncellenmişti. Buhar motorları, ilk kez gerçek anlamda test ediliyordu. Sakin havalarda, gemileri tehlikeli buz parçalarının arasından güvenle geçirmek için devreye giriyor, pervanelerin suyu çalkalayan sesi, kutup sessizliğinde tuhaf bir anomali yaratıyordu.
Nihayet, temmuz ayının başlarında Grönland’ın batı kıyısındaki Balina Balığı Adaları’nın (Whalefish Islands) kayalık silüeti göründü. Burası, medeniyetle son temas noktasıydı. Küçük bir Danimarka yerleşimi ve bir avuç Inuit ailesinin yaşadığı, çorak ve rüzgârlı bir kara parçasıydı. Gemiler demirlediğinde, onları Londra’dan erzak getiren ve son mektupları geri götürecek olan Barretto Junior adlı bir nakliye gemisi bekliyordu.
Karaya çıkan mürettebat için manzara şok ediciydi. Ağaçsız, yosun kaplı kayalar, soğuk ve gri bir denize dik iniyordu. Ahşap kulübeler, fırtınalara karşı çömelmiş gibi duruyordu. Hava, balık ve fok yağı kokuyordu. Lakin bu kasvetli manzaraya tezat bir şekilde, mürettebatın morali son derece yüksekti. Onlar için burası, bilinmeyene atılmadan önceki son duraktı. Yıllarca yetecek erzak stokları, Barretto Junior’dan alınan son taze et ve sebzelerle tamamlanıyordu. On iki öküz kesilmiş, etleri gemilerin ambarlarına istiflenmişti.
Sir John Franklin, subaylarıyla birlikte karaya çıktığında, yerel Danimarkalı yetkililer ve Inuit avcıları tarafından bir tür merak ve saygı karışımıyla karşılandı. Franklin, kendinden emin ve babacan tavrıyla, sanki Londra’daki bir malikanede misafir ağırlıyormuş gibi davranıyordu. Inuitlerin kürklere sarınmış, rüzgârla yanmış yüzlerini ilgiyle inceliyor, onların zorlu yaşam koşullarına dair sorular soruyordu. Fitzjames, av maceraları için fırsat kolluyor, genç subaylar ise bu egzotik ortamın her anını kaydetmeye çalışıyordu. Dagerreyotip makinesi kurulmuş, subayların ve donmuş manzaranın gümüşi görüntüleri levhalara sabitlenmişti.
Francis Crozier ise vaktinin önemli bir kısmını Inuitleri gözlemleyerek geçiriyordu. Onların gemilere olan mesafeli ilgisini, sessiz duruşlarını ve çevreleriyle olan uyumlarını fark ediyordu. Bu insanlar, buzun dilini konuşuyordu. Mevsimlerin ritmini, hayvanların göç yollarını, yaklaşan bir fırtınanın en ufak işaretini biliyorlardı. İngilizlerin getirdiği devasa teknolojiye, buhar motorlarına, konserve kutularına ve pirinç aletlere şüpheyle karışık bir hayranlıkla bakıyorlardı. Crozier, onlarla iletişim kurmaya çalıştı. Tercüman aracılığıyla, önlerindeki rota, Lancaster Boğazı’ndaki buz koşulları hakkında bilgi almaya gayret etti. Aldığı cevaplar, kesinlikten uzak ve mecazlarla doluydu. Bir yaşlı avcı, ona, denizin o yıl “sert bir kabuk bağladığını” ve “yazın nefesinin kısa sürdüğünü” söylemişti. Bu sözler, Crozier’in içindeki ihtiyat duygusunu pekiştirdi.
Gemilerde son hazırlıklar yapılırken, seferin ilk fireleri verildi. Yapılan sağlık kontrolleri sonucunda, beş adamın kutup koşullarına dayanamayacak kadar hasta veya zayıf olduğuna karar verildi. Bu adamlar, hayal kırıklığı ve utanç içinde, eşyalarını toplayıp Barretto Junior’a transfer edildiler. Onlar için macera başlamadan bitmişti. Eve, başarısızlığın damgasıyla döneceklerdi. Geriye kalan yüz yirmi dokuz adam, kaderlerini birbirine bağlamış, artık geri dönüşü olmayan bir yola girmişti.
Bu son günlerde, gemilerde hummalı bir mektup yazma faaliyeti başladı. Subaylar, kamaralarında, ailelerine, sevgililerine, dostlarına uzun mektuplar kaleme alıyorlardı. Bu mektuplar, iyimserlik ve özgüvenle doluydu. Fitzjames, kız kardeşine yazdığı mektupta, seferin bir “zevk gezisi” olacağını, Franklin’in “herkes tarafından sevilen” bir lider olduğunu ve Crozier’in “çok iyi bir adam” olduğunu anlatıyordu. Her şeyin mükemmel gittiğini, önlerindeki görevin çocuk oyuncağı olacağını yazıyordu.
Franklin, eşi Lady Jane’e yazdığı mektupta, seferin şimdiye kadarki başarısından duyduğu memnuniyeti dile getiriyor, Tanrı’nın inayetiyle Kuzeybatı Geçidi’ni bulacaklarından emin olduğunu belirtiyordu. Mektubunda, mürettebatın sağlığı ve morali hakkında detaylı bilgi veriyor, her şeyin planlandığı gibi ilerlediğinin altını çiziyordu.
Crozier’in mektubu ise daha farklı bir tondaydı. O da ailesine her şeyin yolunda olduğunu yazıyordu, ne var ki satır aralarında bir melankoli ve belirsizlik seziliyordu. Grönland’ın kasvetli güzelliğinden, buzun sessiz tehdidinden ve önlerindeki bilinmezlikten bahsediyordu. Onun mektubu, bir zafer narası değil, uzun ve zorlu bir yolculuğa çıkan bir adamın veda notu gibiydi.
Sonunda, 12 Temmuz’da, ayrılık vakti geldi. Mektup torbaları mühürlenip Barretto Junior’a teslim edildi. İki geminin mürettebatı, nakliye gemisinin güvertesindeki arkadaşlarına el sallarken, havada bir tür hüzünlü coşku vardı. Barretto Junior, yavaşça demir alıp güneye, medeniyete doğru yola çıkarken, Erebus ve Terror’ün güvertelerinde bir sessizlik oldu. Artık dünya ile son fiziki bağları kopmuştu. Önlerinde yalnızca buz, kaya ve sonsuz bir beyazlık uzanıyordu.
O öğleden sonra, Sir John Franklin, subaylarını Erebus’un yemek salonunda topladı. Maun masa, parlak gümüş takımlar ve kristal kadehlerle donatılmıştı. Franklin, bir kadeh kaldırarak bir konuşma yaptı. “Beyler,” dedi sesi güçlü ve net bir şekilde. “Bugün, tarihin bir sonraki sayfasına adım atıyoruz. Arkamızda bıraktığımız dünya, bizden zafer haberleri bekliyor. Önümüzdeki zorluklar ne olursa olsun, inancımız, disiplinimiz ve birbirimize olan sadakatimizle üstesinden geleceğiz. Kraliçe ve vatan için! Kuzeybatı Geçidi için!”
Kadehler coşkuyla tokuşturuldu. “Geçit için!” sesleri salonu doldurdu. Yalnızca Crozier, kadehini kaldırırken gözlerini masadaki bir noktaya sabitlemişti. Onun zihninde yaşlı Inuit avcısının sözleri yankılanıyordu: Yazın nefesi kısa.
Akşama doğru, Erebus ve Terror demir aldı. Buhar motorlarının gücüyle, Baffin Körfezi’nin açık sularına doğru ilerlemeye başladılar. O günlerde, körfezde avlanan birkaç balina gemisi, İngiliz donanmasının bu iki görkemli gemisini son kez gördü. Onlar, yelkenleri fora edilmiş, pruvaları kararlılıkla kuzeybatıya dönük bir şekilde, buzla kaplı ufka doğru ilerliyorlardı. Gittikçe küçülen iki nokta haline geldiler ve sonunda, batmayan güneşin yarattığı puslu ışık perdesinin arkasında gözden kayboldular.
Onları gören son kişi, Prince of Wales adlı balina gemisinin kaptanı Dannett’ti. Kaptan, günlüğüne, gemilerin “tüm yelkenleri fora, gayet iyi durumda” ilerlediğini not düştü. O andan itibaren, Sir John Franklin ve yüz yirmi sekiz adamı, yaşayanların dünyasından çıkıp bir efsaneye dönüştüler. Sessizliğin kıyısını geçmişler, bilinmeyenin kalbine doğru yol almışlardı. Onları bekleyen şeyin ne olduğuna dair hiçbir fikirleri yoktu. Dünya da, onların kaderinden habersiz, aylarca, hatta yıllarca iyi haberler beklemeye devam edecekti.
Bölüm 3
Buzdan Labirent
Lancaster Boğazı ve Peel Kanalı, Ağustos-Eylül 1845
Baffin Körfezi’nin geniş ve açık suları arkalarında kaldığında, dünya daraldı. Erebus ve Terror, Lancaster Boğazı’nın devasa ağzından içeri süzülürken, iki yanında yükselen kara kütleleri onları birer nöbetçi gibi selamladı. Güneyde Bylot Adası, kuzeyde ise Devon Adası’nın sarp, kahverengi ve karla kaplı uçurumları, gökyüzüne uzanan birer kale duvarı gibiydi. Gemiler, bu anıtsal geçidin içine girdiklerinde, okyanusun tanıdık ritmi kayboldu. Dalgaların uğultusu yerini, duvarlardan yansıyan yankıların yarattığı derin bir sessizliğe bıraktı. Artık bir okyanusta değil, dünyanın tepesinde, bilinmeyen bir nehirde ilerliyorlardı.
Hava, cam kadar berrak ve kırılgandı. Uzak mesafeler, aldatıcı bir yakınlık hissi veriyordu. Onlarca mil ötedeki bir dağın zirvesi, sanki elini uzatsan dokunacakmışsın gibi netti. Güneş, ufuk çizgisinin hemen üzerinde asılı kalmış, batmakla doğmak arasında kararsız bir tanrı gibi her şeyi uzun, tuhaf gölgelere boğan solgun, yatay bir ışıkla aydınlatıyordu. Bu ışık altında, renkler farklı bir anlam kazanıyordu. Kayaların grisi, yosunların yeşili, buzun beyazı ve mavisi, sanki dünyanın ilk yaratıldığı andaki ham ve saf halleriyle parlıyordu.
Mürettebat, bu yeni dünyanın haşmeti karşısında sessiz bir hayranlık içindeydi. Güvertede çalışan denizciler, işlerine ara verip bu el değmemiş manzarayı seyrediyor, zihinlerinde bu görüntüleri İngiltere’deki sevdiklerine nasıl anlatacaklarını tasarlıyorlardı. Bu, haritalardaki boş bir beyaz lekenin ete kemiğe bürünmüş haliydi. Onlar, bu boşluğun içine isimlerini yazan ilk insanlardı.
Sir John Franklin, komuta köprüsünden bu ilerleyişi bir hükümdarın topraklarını teftiş edişindeki gururla izliyordu. “Harika bir ilerleme,” dedi yanında duran Commander Fitzjames’e. “Rüzgâr lehimize, boğaz açık. Tanrı’nın bize yol gösterdiğine şüphe yok.”
Fitzjames, enerjisi tükenmek bilmeyen bir coşkuyla karşılık verdi. “Böyle devam edersek, Pasifik’e ulaşmamız haftalar sürmez, Sir. Belki de bu kışı sıcak bir Kaliforniya limanında geçiririz!” Bu sözler, güvertede onları duyan subaylar arasında neşeli bir mırıltıya sebep oldu.
Yalnızca Francis Crozier, bu iyimserliğe katılmıyordu. O, bakışlarını ufuktaki kara parçalarından çok, suyun yüzeyine odaklamıştı. Gemilerin etrafında giderek yoğunlaşan buz parçalarını, “growler” adı verilen küçük ve tehlikeli buz tepelerini ve suyun yüzeyindeki yağlı parıltıyı, yani donmanın ilk işareti olan “frazil” buzunu gözlemliyordu. “Rüzgâr lehimize olabilir, Sir,” diye mırıldandı, daha çok kendi kendine konuşur gibi. “Lakin akıntı, kuzeyden aşağıya büyük buz kütleleri taşıyor. Boğazın ilerisi bu kadar açık olmayabilir.”
Franklin, Crozier’in omzuna dostça vurdu. “Endişe etme Francis. İşte bu yüzden buharlı motorlarımız var. Önümüze bir engel çıkarsa, onu aşacak güce sahibiz. Bu gemiler, buzun efendisi olmak için yapıldı.”
Franklin’in kehaneti, birkaç gün sonra gerçekleşti. Batıya doğru ilerledikçe, suyun yüzeyindeki dağınık buz parçaları, yerini yavaş yavaş birleşen, geniş ve kalın buz tabakalarına, yani “paket buz”a bıraktı. İlk başta, gemiler bu tabakaların arasındaki kanallardan yılan gibi kıvrılarak ilerleyebiliyorlardı. Gözcü direğindeki adam, sürekli olarak aşağıya, “Sancak iki derece! İskele alabanda!” gibi komutlar bağırarak rotayı çiziyordu.
Fakat kısa süre sonra, bu kanallar kapandı. Önlerinde, ufuktan ufka uzanan, kırık bir porselen tabak gibi çatlaklarla dolu, lakin geçit vermez görünen bembeyaz bir düzlük belirdi. Rüzgâr, yelkenleri şişirmek için yetersiz kalıyordu. Yelkenler toplandı. O an, seferin kaderini değiştirecek teknoloji devreye girdi.
“Motorları çalıştırın!” Franklin’in emri, gemide yeni bir hayatın başlamasına neden oldu.
Güverte altından, önce boğuk bir öksürük, ardından ritmik ve güçlü bir gümbürtü yükselmeye başladı. Geminin ahşap gövdesi, bu mekanik kalbin atışlarıyla titredi. Bacalardan, berrak kutup havasını lekeleyen kalın, siyah bir duman yükseldi. Geminin kıç tarafında, su köpürerek çalkalandı ve pervane, Erebus’u yavaşça ileri doğru itmeye başladı. Gemi, buz tabakasının kenarına geldiğinde bir an duraksadı. Pruvası, demir zırhıyla buza bindirdi. Kulakları sağır eden bir çatırtı, gıcırtı ve sürtünme sesi duyuldu. Gemi titredi, inledi, lakin ileri doğru hareket etmeye devam etti. Buz, geminin ağırlığı ve motorun gücü karşısında direnemiyor, büyük parçalar halinde kırılarak iki yana devriliyordu.
Güvertede bir zafer havası esiyordu. Genç denizciler, bu manzarayı alkışlarla ve haykırışlarla seyrediyordu. Fitzjames’in yüzünde bir avcının heyecanı vardı. “İşte bu! Onu bir kâğıt gibi yırtıyoruz!” diye bağırdı. Teknoloji, doğaya karşı ezici bir üstünlük sağlamış gibiydi.
Crozier, Terror’de, aynı sahneyi daha farklı bir duyguyla izliyordu. O, zafer naraları atmıyordu. Gözleri, geminin gövdesinin buzla temas ettiği noktaya kilitlenmişti. Kulağı, ahşabın ve demirin çıkardığı her seste, her inlemedeydi. Biliyordu ki buz, yalnızca kırılan bir şey değildi. O, aynı zamanda sıkıştıran bir şeydi. İki yandan gelen basınç, bir geminin omurgasını bir kibrit çöpü gibi kırabilirdi. Motorlar onlara ileri doğru bir güç veriyordu, lakin yanlardan gelecek bir baskıya karşı savunmasızlardı.
Günlerce, bu şekilde ilerlediler. Buhar motorları, kömür stoklarını hızla tüketerek, gemileri yavaş ve zahmetli bir şekilde batıya doğru ittiler. Manzara, hipnotize edici bir tekdüzeliğe bürünmüştü. Her yer beyazdı. Beyaz buz, beyaz gökyüzü, beyaz sis. Zaman kavramı erimeye başladı. Batmayan güneş, saatin kaç olduğunu anlamayı imkânsız kılıyordu. Denizciler, vardiyalarını gemi kampanasının çan sesleriyle takip ediyor, uyku ve uyanıklık döngüleri yapay bir ritme bağlanıyordu.
Wellington Kanalı’nın ağzına ulaştıklarında, bir karar anıyla karşılaştılar. Kuzeye uzanan bu kanal, haritalarda geçidi bulmak için en umut verici yollardan biri olarak görünüyordu. Ne var ki, kanalın girişi, devasa ve eski buz kütleleriyle tamamen tıkanmıştı. Oradan geçmek imkânsızdı.
Franklin, harita odasında subaylarını topladı. Haritalar masanın üzerine yayılmıştı. Seçenekler belliydi. Geri dönüp başka bir yol aramak zaman kaybı olacaktı. Güneydeki Peel Kanalı, daha az bilinen lakin açık görünen bir alternatifti.
“Kuzey kapalı,” dedi Franklin, parmağını haritada gezdirerek. “Basınçlı, çok yıllık buz. Orada kışlamak istemeyiz. Peel Kanalı ise açık görünüyor. Akıntı, buzu güneye doğru temizlemiş olmalı. Rotamızı güneye çevireceğiz.”
Karar net ve kesindi. Kimse itiraz etmedi. Fitzjames, yeni bir rota belirlemenin getirdiği heyecanı yaşıyordu. Crozier ise sessizdi. Peel Kanalı, onu endişelendiriyordu. Dar bir kanaldı ve eğer buzla tıkanırsa, bir çıkmaz sokağa dönüşebilirdi. Lakin o bir ikinci komutandı ve amiralin kararına uymak zorundaydı.
Gemiler, rotalarını güneye çevirip Peel Kanalı’na girdiler. Bu, labirentin daha dar ve daha tehlikeli bir koridoruna girmek gibiydi. İki yandaki kara parçaları, King William Adası ve Galler Prensi Adası, alçak, çorak ve ürkütücü bir tekdüzelikteydi. İlerleme yavaşladı. Buz, burada daha yoğun ve daha hareketliydi. Devasa buz tabakaları, görünmez akıntılarla yavaşça yer değiştiriyor, gemilerin yolunu sürekli kapatıyordu.
Ağustos sonuna gelindiğinde, atmosferdeki değişim hissedilir olmuştu. Güneş, artık ufuk çizgisinin altına inmeye başlamış, geceler geri dönmüştü. İlk başta birkaç saatliğine gelen karanlık, her gün biraz daha uzuyordu. Ve karanlıkla birlikte, soğuk geldi. Sıcaklık, ilk kez sıfırın altına düştü. Geminin güvertesi, sabahları ince bir kırağı tabakasıyla kaplanıyordu. Halatlar, donup sertleşiyor, denizcilerin çıplak ellerine yapışıyordu.
Yaşlı denizci Thomas Blanky, güvertede nöbet tutarken, nefesinin havada nasıl anında buza dönüştüğünü izliyordu. Rüzgârın sesindeki değişimi fark etmişti. Artık yazın yumuşak esintisi değil, kışın kemiklere işleyen, keskin uğultusuydu. Gökyüzündeki kuşlar kaybolmuştu. Arada bir görülen foklar veya denizaslanları da seyrekleşmişti. Doğa, kepenklerini indiriyordu.
Bir eylül sabahı, beklenen oldu. Gece boyunca, sıcaklığın ani düşüşüyle birlikte, gemilerin etrafındaki kırık buz parçaları birbirine kaynadı. Sabah uyandıklarında, kendilerini ufka kadar uzanan pürüzsüz, yekpare bir buz tabakasının ortasında buldular. Gemi, bir sineğin kehribar içinde kalması gibi, donmuş denizin içinde hapsolmuştu.
Motorlar son bir gayretle çalıştırıldı. Gemi titredi, zorlandı, lakin bir santim bile kımıldamadı. Pervane, etrafındaki katılaşmış buz lapasını beyhude bir çabayla çırpıyordu. Sonunda Franklin, emri verdi: “Motorları durdurun.”
O an, gemileri saran mekanik gümbürtü kesildi. Ve yerini, daha önce hiç duymadıkları kadar mutlak, ezici bir sessizlik aldı. Bu, sesin yokluğu değildi. Bu, kendi varlığı olan bir sessizlikti. Yüz yirmi dokuz adamın nefes alışverişi, ahşabın soğuktan genleşirken çıkardığı belli belirsiz çatırtılar ve en korkuncu, dışarıdaki buzun kilometrelerce öteden gelen, derin, uğursuz iniltisi. Buz, artık bir engel değildi. Onları çevreleyen, nefes alan, hareket eden bir varlıktı. Bir hapishaneydi.
Sir John Franklin, güvertede durmuş, bu beyaz çölü seyrediyordu. Yüzünde bir endişe belirtisi yoktu. “Bekleyeceğiz,” dedi sakin bir sesle. “Bahar rüzgârları buzu kırana dek kışlayacağız. Donanımımız tam. Burası bizim kışlık limanımız olacak.”
Francis Crozier, Terror’ün güvertesinden, kendi gemisini ve biraz ilerideki Erebus’u saran buz kütlesine bakıyordu. O, bir liman görmüyordu. O, bir tuzağın kapanan çenelerini görüyordu. Labirentin içine girmişlerdi ve şimdi, labirentin duvarları üzerlerine kapanmıştı. Kış geliyordu. Ve onlar, dünyanın ucunda, sessizliğin kalbinde yapayalnızdılar.
Bölüm 4
Donmuş Zaman
King William Adası Açıkları, Kış 1845-1846
Sessizlik, yeni bir okyanusa dönüştü. Gemiler, bu okyanusun dibine demirlemiş iki enkaz gibi duruyordu. Etraflarını saran buz, artık yalnızca donmuş su değildi; o, arazinin kendisiydi. Rüzgârın şekillendirdiği kar tepeleri, yumuşak, beyaz dalgalar halinde ufka kadar uzanıyor, gemilerin katranlı siyah gövdeleri, bu sonsuz beyazlığın ortasında birer anomali gibi duruyordu. Zamanın akışı değişmişti. Günler, güneşin hareketiyle değil, gemi kampanasının monoton vuruşlarıyla ölçülüyordu. Hayat, bir keşif serüveninden, bir kuşatma günlüğüne dönüşmüştü.
Sir John Franklin, bu yeni duruma bir komutanın sarsılmaz iradesiyle yaklaştı. Onun için bu, beklenmedik bir felaket değil, kutup seferlerinin öngörülen bir parçasıydı. Kışlama, disiplin ve rutinle yönetilmesi gereken bir süreçti. Gemiler, birer kışlık kaleye dönüştürüldü. Güverteler, kar ve buzdan korumak için kalın bir tente ile örtüldü. Bu, geminin etrafında korunaklı bir çalışma alanı yaratırken, aynı zamanda gün ışığının zayıf da olsa içeri sızmasına izin veriyordu. Dışarıdaki sıcaklık sıfırın altında otuzlara, kırklara düştüğünde bile, gemilerin içindeki merkezi ısıtma sistemi, yaşam alanlarını katlanılabilir bir sıcaklıkta tutuyordu. Maun kaplı subay salonu, yanan sobanın çıtırtıları ve pirinç lambaların yumuşak ışığıyla, Londra’daki bir beyefendi kulübünün konforunu aratmıyordu.
Franklin, can sıkıntısının ve umutsuzluğun, soğuktan daha tehlikeli bir düşman olduğunu biliyordu. Bu yüzden, mürettebat için titiz bir günlük program hazırladı. Sabahlar, güvertede ve gemi çevresinde yapılan zorunlu yürüyüşlerle başlıyordu. Adamlar, kalın kürklere ve yün giysilere sarınmış halde, gemilerin etrafında belirlenmiş bir parkurda yürüyor, kan dolaşımlarını hızlandırıyor ve ciğerlerini dondurucu havayla dolduruyorlardı. Ardından, günlük görevler geliyordu. Bir grup, geminin donanımını kontrol ediyor, buzun ağırlığıyla gerilen halatları gevşetiyor, yelkenleri havalandırıyordu. Bir diğeri, buzda delikler açarak balık avlamaya çalışıyor, lakin bu çabalar nadiren sonuç veriyordu. En önemli görevlerden biri, geminin etrafındaki buzun sürekli kontrol edilmesiydi. Basınç sırtları oluştuğunda, yani iki buz tabakası birbirini sıkıştırdığında, bu buz yığınları devasa testerelerle kesilerek gemi gövdesinden uzaklaştırılıyordu.
Öğleden sonraları, eğitime ve morale ayrılmıştı. Okuma yazma bilmeyen tayfalara subaylar tarafından dersler veriliyordu. Geminin kütüphanesi, yüzlerce cilt kitabıyla, adamları bir süreliğine bu beyaz çölden alıp başka dünyalara götüren bir sığınaktı. Commander Fitzjames, enerjisini ve organizasyon yeteneğini sosyal etkinliklere yönlendirmişti. Bir “Kraliyet Arktik Tiyatrosu” kurdu ve mürettebat arasından seçtiği oyuncularla komedi oyunları sahnelemeye başladı. Geçici sahnede, sakallı, rüküş denizcilerin kadın kılığına girerek şaklabanlık yapması, haftalarca süren kasvetli rutini kıran kahkaha tufanlarına neden oluyordu. Hatta Fitzjames, “Kuzey Kutbu Akşam Haberleri” adında el yazısıyla bir gemi gazetesi bile çıkarmaya başlamıştı. Gazetede, şakalar, şiirler, gemideki olaylarla ilgili hicivli yazılar ve bilimsel gözlemler yer alıyordu.
Bilim, kışlama rutininin bir diğer önemli parçasıydı. Subaylar, düzenli olarak manyetik ve meteorolojik ölçümler yapıyor, bu verileri titizlikle kaydediyorlardı. Onlar için bu, yalnızca bir görev değil, medeniyetin ve aklın, doğanın kör kaosuna karşı üstünlüğünün bir kanıtıydı. Dr. Harry Goodsir, geminin genç ve hevesli cerrah yardımcısı, boş zamanlarında çevreden topladığı likenleri ve yosunları inceliyor, kutup biyolojisi üzerine notlar alıyordu.
Francis Crozier, tüm bu faaliyetlere katılıyordu. Tiyatro oyunlarını izliyor, Franklin’in Pazar ayinlerinde ilahilere eşlik ediyor, bilimsel gözlemlere yardımcı oluyordu. Lakin onun ruhu, geminin sıcak ve yapay dünyasının dışındaydı. Sık sık, tek başına, gemiden uzaklaşarak buzun üzerinde uzun yürüyüşlere çıkıyordu. O, buzun sesini dinliyordu. Rüzgâr olmadığında bile, buzun içinden gelen derin, gürleyen sesleri, kilometrelerce ötede hareket eden devasa kütlelerin yarattığı titreşimleri hissedebiliyordu. Buzun yüzeyindeki renk değişimlerini, çatlakların desenlerini ve karın dokusunu bir kitap gibi okuyordu. O, Franklin’in aksine, buzu kontrol edilebilecek bir engel olarak görmüyordu. Buzu, kendi iradesi ve kendi zaman algısı olan, yavaş, sabırlı ve acımasız bir varlık olarak görüyordu.
Kasım ayında, güneş son kez ufukta belirdi ve ardından aylarca sürecek olan kutup gecesine gömüldü. Bu, seferin en zorlu sınavının başlangıcıydı. Dünya, gemilerin lambalarının aydınlattığı küçük daireye ve onun ötesindeki mutlak karanlığa indirgenmişti. Gündüz ile gece arasındaki fark, yalnızca saatin kaç olduğuyla ilgiliydi. Bu sonsuz karanlık, adamların ruhuna bir ağırlık gibi çöktü. Neşeli şakalar azaldı, sessizlik anları uzadı. Dar ranzalarda, havasız koğuşlarda uyumaya çalışan denizciler, dışarıdaki buzun çıkardığı ürkütücü seslerle irkiliyor, karanlıkta birbirlerinin yüzünü seçemeden, yalnızca soluk alışverişlerini duyarak yatıyorlardı.
İşte bu karanlık dönemde, Aurora Borealis, yani kutup ışıkları ortaya çıktı. Bir gece, gökyüzü aniden yeşil, mor ve pembe renklerde dalgalanan devasa bir perdeyle kaplandı. Işıklar, sessizce, hayaletimsi bir dansla gökyüzünde süzülüyor, karla kaplı araziyi dünya dışı, tekinsiz bir parıltıyla aydınlatıyordu. Mürettebat, güverteye dökülüp bu doğaüstü güzelliği huşu içinde seyretti. Bazıları bunu ilahi bir işaret olarak yorumlarken, daha tecrübeli ve batıl inançlı olanlar, bunun ruhların dansı olduğuna ve kötü bir alamet olduğuna dair fısıldaşıyordu.
Karanlık ve soğukla birlikte, ilk sağlık sorunları da baş gösterdi. Bitmek bilmeyen bir yorgunluk, eklemlerde sızılar, diş etlerinde hassasiyet gibi şikâyetler artmaya başladı. Geminin cerrahı Dr. Stephen Stanley, bu belirtileri soğuğa ve hareketsizliğe bağlıyor, mürettebata daha fazla hareket etmelerini ve limon suyu tayınlarını düzenli almalarını tembihliyordu. Konserve erzaklar, teoride onları iskorbütten korumalıydı. Ne var ki, kimsenin aklına gelmeyen bir gerçek vardı: Goldner firmasının aceleyle ve kalitesiz bir lehimleme tekniğiyle ürettiği konserveler, içeriğine yavaş yavaş kurşun sızdırıyordu. Adamlar, her öğünde farkında olmadan kendilerini zehirliyordu.
Kışın ortasında, ilk ölüm gerçekleşti. Ölen, rütbeli bir subay veya tecrübeli bir denizci değildi. Erebus’ta görevli, yirmili yaşlarındaki genç bir deniz piyadesi olan John Torrington’dı. Haftalardır öksürüyor, nefes almakta zorlanıyor ve sürekli bir bitkinlik hali yaşıyordu. Dr. Stanley, ona zatürre teşhisi koymuştu. Lakin hiçbir tedavi işe yaramadı. Genç adam, revirdeki ranzasında, arkadaşlarının çaresiz bakışları arasında, yavaş yavaş eriyip gitti.
Ölümü, gemideki yapay neşeyi ve güveni bir bıçak gibi kesti. Bir adam ölmüştü. Onların yenilmez kalesinin içinde, düşman bir şekilde içeri sızmıştı.
Cenaze töreni, kutup kışının bütün acımasızlığını gözler önüne seren bir sahneydi. Bir mezar kazmak bile başlı başına bir mücadeleydi. Donmuş toprak, granit kadar sertti. Adamlar, saatlerce, vardiyalı olarak kazma ve levyelerle toprağı kırmaya çalıştılar. Her darbede, metalden çıkan ses, buzlu havada keskin ve acı bir şekilde yankılanıyordu. Sonunda, birkaç metrelik sığ bir çukur açılabildi.
Torrington’ın cesedi, bir yelken bezine sarılmıştı. Tören için bütün mürettebat güvertede toplandı. Kalın giysileri içinde, nefesleri havada anında kristalleşerek küçük bulutlar oluşturuyordu. Sir John Franklin, elinde İncil ile cesedin başında duruyordu. Sesi, soğuktan titremesine karşın, her zamanki gibi güçlü ve inançlıydı. “Topraktan geldik, toprağa döneceğiz…” diye başlayan duaları okurken, adamlar başları önde, sessizce dinliyordu. Lakin bu kelimeler, bu yabancı ve affetmez topraklarda anlamını yitirmiş gibiydi. Burada toprak yoktu; yalnızca taş ve buz vardı.
Ceset, mezara indirildiğinde, üzerine atılan donmuş toprak parçaları, bir tabuta çarpan taşlar gibi kuru ve boş bir ses çıkardı. Tören bittiğinde, kimse konuşmadı. Herkes, sessizce gemiye döndü. O gün tiyatro gösterisi yapılmadı. Gazete çıkmadı. Akşam yemeğinde, subay salonunda bile derin bir sessizlik hâkimdi.
O gece, ranzasında uzanan genç tayfa William Braine, artık macera hayalleri kurmuyordu. Gözlerini kapattığında, gördüğü tek şey, donmuş toprağa indirilen o beyaz bohça ve kazmaların çıkardığı o acımasız sesti. İlk kez, gerçekten korkuyordu. Korktuğu şey, buz veya karanlık değildi. Korktuğu şey, bu sonsuz beyazlığın ve sessizliğin, onları birer birer yutacak olmasıydı.
Francis Crozier, kamarasının lombozundan dışarıdaki karanlığa bakıyordu. Karanlığın içinde, yeni kazılmış mezarın olduğu küçük tepeyi seçebiliyordu. Kışın sadece yarısı geçmişti. Önlerinde daha aylarca sürecek karanlık ve soğuk vardı. Franklin, Tanrı’ya ve teknolojiye güveniyordu. Fitzjames, morale ve disipline. Crozier ise hiçbir şeye güvenmiyordu. Yalnızca bekliyordu. Zaman donmuştu ve onlar, bu donmuş zamanın esirleriydi. Baharın gelip gelmeyeceği, artık bir takvim meselesi değil, bir inanç meselesi haline gelmişti. Ve inanç, o gece, ilk yarasını almıştı.
Bölüm 5
Kırılgan Bahar
King William Adası Açıkları, Bahar-Yaz 1846
Dönüş, bir fısıltıyla başladı. Aylardır hüküm süren mutlak karanlığın ortasında, şubat ayının bir sabahında, güney ufkunda belli belirsiz, solgun bir aydınlanma belirdi. O, ışığın kendisi değildi, ışığın bir vaadiydi. Birkaç saatliğine kalan o gri alacakaranlık, gemideki ruh hali üzerinde anlık bir etki yarattı. Adamlar, sanki suyun altında nefeslerini aylardır tutuyorlarmış da şimdi yüzeye ilk kez çıkıyorlarmış gibi hissettiler. Bu zayıf ışık, onların umutlarının fitilini yeniden ateşledi.
Günler geçtikçe, o vaat gerçeğe dönüştü. Ufuktaki o solgun leke, her gün biraz daha parlaklaştı, biraz daha uzun süre kaldı. Sonra, mart ayının ortasında, o an geldi. Gözcü direğindeki bir tayfanın titrek ve sevinçli çığlığı duyuldu: “Güneş! Tanrım, Güneş!”
Mürettebat güverteye hücum etti. Aylardır görmedikleri o ateş topunun üst kenarı, ufuk çizgisinin üzerinde, elmas bir kıymık gibi parlıyordu. Manzara, birkaç dakikadan fazla sürmedi. Güneş, sanki bu soğuk dünyadan ürkmüş gibi, hemen geri çekildi. Lakin bu, yeterliydi. Adamlar birbirlerine sarılıyor, gözleri yaşlı bir şekilde gülüyorlardı. Kutup gecesi bitmişti. Kışı atlatmışlardı. Hayatta kalmışlardı.
Sir John Franklin, güvertede, yüzü güneşe dönük bir şekilde duruyordu. Yüzündeki ifade, bir minnet duası gibiydi. “Zafer bizimdir, beyler,” dedi yanındaki subaylara. “En zorlusunu geride bıraktık. Şimdi doğa, bize yolumuzu açacak.”
Güneşin dönüşü, gemideki rutini değiştirdi. Yeniden başlayan gündüz saatleri, faaliyetlerin artmasını sağladı. Artık her şey, yaklaşan çözülmeye ve yola çıkma hazırlıklarına odaklanmıştı. Mürettebat, gemilerin donmuş yelkenlerini ve halatlarını kontrol ediyor, buzdan arındırıyor, motorların bakımı yapılıyordu. Fitzjames’in organize ettiği tiyatro gösterileri ve kutlamalar, artık birer moral desteği olmaktan çıkıp, bir zafer şenliğine dönüşmüştü.
Nisan ve mayıs ayları, dramatik bir dönüşüme sahne oldu. Sıcaklık, yavaş yavaş yükselerek sonunda sıfırın üzerine çıktı. Ve o an, donmuş dünya konuşmaya başladı. Her yerden, bir damlama sesi geliyordu. Direklerden, tentelerden, buz kütlelerinden sızan su damlalarının sesi, aylar süren sessizliği bozan aralıksız bir melodiye dönüştü. Buzun yüzeyi, dokusunu değiştirdi. Katı ve pürüzsüz yüzey, yerini pürüzlü, ıslak ve tehlikeli bir yapıya bıraktı. Üzerinde yürümek, çürük bir zeminde yürümek gibiydi. Dev meltwater göletleri, yani erimiş su birikintileri, buzun üzerinde turkuaz rengi gözler gibi belirdi.
En etkileyici ses, buzun kendi sesiydi. Isınan hava, devasa buz kütlelerini genleştiriyor, bu da kulakları sağır eden patlamalara ve top atışını andıran gümbürtülere neden oluyordu. Geceleri, adamlar ranzalarında yatarken, geminin altındaki buzun inlediğini, çatırdayarak yarıldığını duyuyorlardı. Bu sesler korkutucu olsa da, bir umut taşıyordu: Hapishanenin duvarları yıkılıyordu.
Haziran geldiğinde, gemiler artık buzun içinde tamamen sabit değildi. Etraflarındaki buz erimiş, her iki gemi de kendi küçük göletlerinin içinde yeniden yüzmeye başlamıştı. Yüzüyorlardı. Aylardır hareketsiz duran gemilerin, suyun üzerinde hafifçe sallandığını hissetmek, mürettebat için inanılmaz bir duyguydu. Özgürlük, elle tutulacak kadar yakındı.
Franklin, yelken açmak için hazırlık emrini verdi. “Buz zayıfladı,” dedi harita odasında. “Birkaç hafta içinde, güçlü bir rüzgâr veya akıntı, bu paket buzu kıracak ve kendimize bir yol açacağız.”
Beklenti, gemideki havayı elektriklendiriyordu. Herkes, her an gelebilecek o “Yelkenler fora!” emrini bekliyordu. Günler, haftalara dönüştü. Haziran bitti, temmuz başladı. Gökyüzünde yirmi dört saat boyunca dönen güneş, buzun yüzeyini acımasızca eritiyordu. Gemilerin etrafındaki açık su alanı genişlemişti. Lakin ufukta bir değişiklik yoktu. Gözcü direğinden bakan bir adamın gördüğü tek şey, her yöne doğru uzanan sonsuz bir beyazlıktı. Gemiler, bir buz çölünün ortasındaki küçük bir vahada yüzüyorlardı. Hareket edebiliyorlar, lakin hiçbir yere gidemiyorlardı.
Bu durum, kışın statik çaresizliğinden daha sinir bozucuydu. Özgürlük, bir serap gibiydi. Ufukta, gökyüzünün maviliğini yansıtan ve açık suyun işareti olan “su göğü”nü görebiliyorlardı. Orada, birkaç mil ötede, deniz açıktı. Lakin o denize ulaşmalarını engelleyen, kilometrelerce genişlikte, inatçı ve kalın bir buz bariyeri vardı.
Francis Crozier, bu bekleyişin beyhude olduğunu ilk anlayan kişiydi. Bir grup adamla birlikte, hafif bir kızağa yükledikleri erzakla, bir keşif gezisine çıktı. Amacı, buzun durumunu kendi gözleriyle görmek ve batıya doğru bir geçit olup olmadığını anlamaktı. Günlerce yürüdüler. Yürüyüş, eriyen buzun üzerinde zorlu ve tehlikeliydi. Dizlerine kadar gelen buzlu suya batıyor, kaygan yüzeyde dengede durmaya çalışıyorlardı. Manzara hiç değişmedi. Gittikleri her yerde, aynı kalın, çok yıllık buz tabakasıyla karşılaştılar. Bu buz, bir kışta oluşan mevsimlik buz değildi. Yıllardır burada sıkışıp kalmış, demir kadar sert, eski bir buzdu.
Crozier, gemiye döndüğünde yüzü, bir idam fermanı okumuş adamın yüzü gibiydi. Franklin ve Fitzjames’e raporunu sundu. “Geçit yok, Sir,” dedi sesi kısık ve yorgun bir şekilde. “Batı tamamen kapalı. Peel Kanalı bir tuzaktı. Bu buz, bu yaz kırılmayacak. Dahası, bütün buz kütlesiyle birlikte, farkında olmadan güneye doğru sürükleniyoruz. Çok yavaş, günde bir milden az. Lakin sürükleniyoruz.”
Franklin, Crozier’in raporunu sessizce dinledi. Onun sarsılmaz iyimserliği, ilk kez gözle görülür bir darbe almıştı. Fitzjames, hemen itiraz etti. “Belki de yanlış yöne baktınız, Kaptan. Belki de bir fırtına, her şeyi değiştirebilir. Umudumuzu yitiremeyiz.”
“Bu umut meselesi değil, Commander,” diye karşılık verdi Crozier, sesinde ilk kez bir öfke kıvılcımıyla. “Bu, gerçeklik meselesi. Yanlış bir karar verdik ve şimdi bedelini ödüyoruz.”
Bu gergin konuşma, geminin ruh halindeki değişimin bir yansımasıydı. Adamlar arasındaki neşe ve beklenti, yerini fısıltılara, şüphelere ve bastırılmış bir korkuya bırakmıştı. Gemideki sağlık durumu da kötüleşiyordu. O yaz, iki denizci daha öldü. Belirtiler hep aynıydı: aşırı yorgunluk, kişilik değişiklikleri, diş etlerinde kanama ve vücutta beliren garip yaralar. Dr. Stanley, elindeki tıp kitaplarında bir cevap bulamıyordu. İskorbüt olmamalıydı, çünkü limon suyu tayınları düzenli veriliyordu. Ne var ki, adamlar gözlerinin önünde eriyordu. Ölenler, John Torrington’ın yanına, o küçük, rüzgârlı tepeye gömüldüler. Artık üç mezar vardı.
Ağustos ayının sonu geldiğinde, kâbus geri döndü. Sıcaklık yeniden düşmeye başladı. Geceleyin, gemilerin etrafındaki açık suyun yüzeyinde, iğne gibi parlayan yeni buz kristalleri oluşuyordu. “Kırılgan bahar” bitmişti. Doğa, onlara sunduğu o kısa ve aldatıcı umut penceresini kapatıyordu.
Sir John Franklin, hayatının en zor kararıyla karşı karşıyaydı. Ya gemileri terk edip, yüzlerce adamla birlikte, güneydeki bir ticaret karakoluna ulaşmak için umutsuz bir kızak yolculuğuna başlayacaklardı ya da burada kalıp ikinci bir kışa göğüs gereceklerdi. Gemileri terk etmek, Amirallik kurallarına göre en son çareydi ve bir komutan için en büyük utançtı.
Kararını, Erebus’un güvertesinde, tüm mürettebatı toplayarak açıkladı. Yüzü yorgun, lakin sesi hâlâ kararlıydı. “Mürettebat,” diye başladı. “Bu yaz, umduğumuz ilerlemeyi kaydedemedik. Buz, beklediğimizden daha inatçı çıktı. Lakin umutsuzluğa yer yok. Gemilerimiz sağlam. Erzakımız bir yıldan fazla yetecek kadar var. Bu kışı da burada geçireceğiz. Disiplinimize ve inancımıza sarılacağız. Ve gelecek bahar, Tanrı’nın izniyle, bu buzlu hapishaneden kurtulup görevimizi tamamlayacağız.”
Konuşmasını bitirdiğinde, bir sessizlik oldu. Kimse alkışlamadı. Adamlar, yalnızca birbirlerine ve komutanlarına, gözlerinde tarifsiz bir yorgunluk ve belirsizlikle bakıyorlardı.
Tam o sırada, gökyüzünden ilk kar taneleri yavaşça süzülmeye başladı. Hafif, neredeyse fark edilmeyen kar taneleri, adamların omuzlarına, şapkalarına, geminin kararmış ahşap güvertesine konuyordu. Kondukları yerde erimiyorlardı. Kalıyorlardı.
Francis Crozier, düşen kar tanelerini izlerken gözlerini kapadı. Bir labirente girmişlerdi. Bir yıl boyunca, çıkış yolunu aramışlardı. Şimdi anlıyorlardı ki, bu labirentin bir çıkışı yoktu. Duvarlar, yeniden üzerlerine kapanıyordu. İkinci bir kış başlıyordu. Daha zayıf, daha az umutlu ve buzun onları asla bırakmayacağı bir yerde kapana kısılmışlardı. Kar, sessiz ve affetmez bir şekilde yağmaya devam etti.
Bölüm 6
Karanlığın Ağırlığı
King William Adası Açıkları, Kış 1846-1847
İkinci kış, bir misafir gibi gelmedi. O, evin eski, unutulmuş ve tekinsiz sahibi gibi, kapıyı kırmadan, sessizce içeri sızdı ve her köşeye yerleşti. İlk kışın getirdiği meydan okuma ruhu, o kolektif irade, bir önceki baharın aldatıcı umutlarıyla birlikte eriyip gitmişti. Artık buzla savaşan kahramanlar yoktu; yalnızca buzun insafına kalmış, yorgun ve gölgeleri uzamış adamlar vardı. Sessizlik geri dönmüştü, lakin artık dingin bir sessizlik değildi. İçinde konuşulmayan kelimeler, bastırılmış çığlıklar ve sayısız öksürüğün yankısıyla dolu, ağır, boğucu bir yorgan gibi gemilerin üzerine örtülmüştü.
Rutin, bir iskelet gibi ayakta kalmaya çalışıyordu. Sir John Franklin, disiplinin çöküşün panzehiri olduğuna dair sarsılmaz bir inançla, ilk kışın programını yeniden uygulamaya koydu. Sabah yürüyüşleri, gemi görevleri, ders saatleri… Kağıt üzerinde her şey aynıydı. Lakin ruhu gitmişti. Adamlar, artık bir amaç uğruna değil, alışkanlığın ve emrin zorunluluğuyla hareket eden otomatlara dönüşmüşlerdi. Sabah yürüyüşlerinde kimse konuşmuyor, başları önde, nefeslerinin oluşturduğu buhar bulutlarının içinde yürüyorlardı. Zorunlu görevler, bir tür yavaşlatılmış film karesi gibi, isteksizce ve mekanik bir şekilde yerine getiriliyordu.
Commander Fitzjames, morali yeniden canlandırmak için son bir gayretle, “Kraliyet Arktik Tiyatrosu”nu yeniden sahneye koymaya karar verdi. İlk kışın neşe kaynağı olan o derme çatma sahne, şimdi bir mahkeme kürsüsü kadar kasvetli duruyordu. Fitzjames, en şakacı, en enerjik adamları roller için seçmeye çalıştı. Lakin karşılık, boş bakışlar ve isteksiz mırıltılar oldu. Sonunda, birkaç subay ve gönülsüz denizciyle bir komedi oyunu sergilendi. Güvertede, tentenin altında toplanan mürettebat, önlerindeki sahneyi izliyordu. Kadın kılığına girmiş bir tayfanın tiz sesiyle söylediği şarkı, dondurucu havada acı bir şekilde yankılandı. Lakin kimse gülmedi. Birkaç zoraki kıkırdama, anında sessizliğin içinde boğuldu. Oyuncular, repliklerini unutuyor, birbirlerine bakıyor, bir an önce bu azabın bitmesini bekliyorlardı. Oyun bittiğinde, zayıf, görev icabı bir alkış duyuldu ve kalabalık, tek bir kelime etmeden dağıldı. Fitzjames, sahnede tek başına kalakaldı. Yüzünde, en güvendiği silahın, yani neşenin ve yoldaşlığın, bu yeni ve daha karanlık düşman karşısında işe yaramadığını gören bir komutanın şaşkınlığı ve yenilgisi vardı. O gece, tiyatro perdesi, bir daha açılmamak üzere kapandı.
Karanlık, kasım ayında yeniden çöktüğünde, gemilerin içindeki dünya daha da küçüldü. Adamlar, zamanlarının büyük kısmını loş ışıkla aydınlatılmış, havasız koğuşlarında geçiriyorlardı. Kütüphanedeki kitaplar raflarda tozlanmaya başlamıştı. Kimsenin başka dünyalara kaçacak takati kalmamıştı. Onların tek gerçeği, ranzalarının dar sınırları, yanlarındaki adamın hırıltılı nefesi ve dışarıdaki sonsuz karanlıktı.
Hastalık, artık münferit bir trajedi değil, geminin her köşesine sinmiş bir varlıktı. Revir, sürekli doluydu. Dr. Stanley, yorgun ve çaresiz bir şekilde hastalarıyla ilgileniyordu. Belirtiler, akıl almaz bir çeşitlilik ve şiddet gösteriyordu. Adamların diş etleri şişiyor, morarıyor ve en ufak bir dokunuşta kanıyordu. Vücutlarında, sebebi anlaşılamayan, iyileşmeyen yaralar açılıyordu. Eklemleri, sanki içten içe paslanıyormuş gibi sızlıyor, en basit hareketler bile işkenceye dönüşüyordu. En korkuncu, zihinlerdeki çürüme idi. Sessiz, sakin denizciler, aniden öfke nöbetleri geçiren, paranoyak ve hırçın adamlara dönüşüyordu. Bazıları ise tam tersine, derin bir melankoliye gömülüyor, konuşmayı reddediyor, gözleri boş bir şekilde karanlığa bakarak saatlerce yatıyordu.
Dr. Stanley, kamarasında, pirinç lambasının titrek ışığı altında, tıp kitaplarının sayfalarını çeviriyordu. İskorbüt? Mümkündü. Lakin Amirallik’in önerdiği miktarda, hatta daha fazla limon suyu veriyordu. Yine de hastalık ilerliyordu. Zehirlenme? Aklına geliyordu. Lakin neyle zehirlenebilirlerdi ki? Erzakları, imparatorluğun en iyi teknolojisiyle korunuyordu. Konserve kutuları, onların güvencesiydi. O kutuların lehimindeki kurşunun, yavaş yavaş ve sistematik bir şekilde adamlarını öldürdüğünü aklının ucundan bile geçiremiyordu. Genç asistanı Dr. Goodsir, farklı teoriler öne sürüyor, hastalığın psikolojik kökenli olabileceğini, karanlığın ve umutsuzluğun bedeni çürüttüğünü savunuyordu. Lakin bu, Stanley için kabul edilemezdi. O bir bilim adamıydı, bir şair değil. Her hastalığın fiziki bir sebebi olmalıydı. Lakin o sebebi bulamıyordu. Çaresizliği, her yeni ölümle daha da artıyordu.
Ölümler sıklaşmıştı. Artık cenaze törenleri, ilk kıştaki gibi resmi ve dokunaklı değildi. Rutin bir işe dönüşmüştü. Bir ceset, bir yelken bezine sarılıyor, birkaç adam tarafından gemiden dışarı taşınıyor ve tepedeki donmuş toprağa, önceden ölenlerin yanına bırakılıyordu. Mezarlar, karla kaplı arazide küçük, karanlık lekeler gibi duruyordu. Artık Franklin bile her cenazeye katılmıyordu. Hayatta kalanları düşünmek zorundaydı. Ölüler, geçmişin bir parçasıydı. Ne var ki o geçmiş, her gün biraz daha büyüyen bir gölge gibi geminin üzerine çöküyordu.
Liderlik kademesi arasındaki çatlaklar, fay hatlarına dönüşmüştü. Erebus’un subay salonu, artık bir fikir alışverişi merkezi değil, gergin bir sessizlik arenasıydı. Sir John Franklin, otoritesini korumak için daha da katılaşmıştı. Donanma kurallarından, üniformaların temizliğinden, selam verme şekillerinden taviz vermiyordu. Ona göre düzen, kaosun panzehiriydi. Lakin bu düzen, yaşayan bir organizmanın sağlıklı işleyişi değil, bir cesedin ölüm katılığıydı. O, hâlâ bir sonraki baharda buzun kırılacağına ve yollarına devam edeceklerine inanıyordu, ya da en azından öyle inanıyormuş gibi yapıyordu. İnancını kaybetmek, her şeyi kaybetmek demekti.
Bir akşam, Franklin, Crozier ve Fitzjames’i harita odasında topladı. Masanın üzerinde, artık anlamsızlaşmış görünen haritalar duruyordu. “Beyler,” dedi Franklin, sesi her zamankinden daha yorgun çıkıyordu. “Erzak durumumuzu yeniden gözden geçirmeliyiz. Bahara kadar idareli kullanmalıyız. Tayınlarda küçük bir kesinti yapmayı öneriyorum.”
Francis Crozier, haftalardır ilk kez doğrudan Franklin’e karşı çıktı. Yüzü, uykusuzluk ve endişeden bir maskeye dönmüştü. “Kesinti yeterli olmayacak, Sir,” dedi. Sesi sakin, lakin çelik gibiydi. “Baharda bu buzun kırılacağına dair hiçbir kanıt yok. Belki de bir sonraki baharda da kırılmayacak. Başka bir plan yapmalıyız. Şimdi. Hayatta kalan sağlıklı adamlarla bir kızak grubu oluşturmalıyız. Hafif erzakla güneye, Back’s Fish Nehri’ne doğru yola çıkmalılar. Oradan bir ticaret karakoluna ulaşma şansları olabilir. Gemileri beklemek, toplu bir intihar olabilir.”
Fitzjames, Crozier’in bu sözleri karşısında irkildi. “Bu bir isyan çağrısıdır, Kaptan Crozier! Komutanımıza ve Amirallik’in emirlerine karşı gelmektir. Gemileri terk etmek mi? Asla! Biz İngiliz denizcileriyiz, korkaklar değil.”
“Korkaklıkla ilgisi yok, Commander,” diye yanıtladı Crozier, gözlerini Fitzjames’in gözlerine dikerek. “Hayatta kalmakla ilgisi var. Şu an bulunduğumuz durum, donanma kurallarının ötesinde. Sizin Londra salonlarında öğrendiğiniz kurallar, burada, bu buz cehenneminde bir anlam ifade etmiyor.”
“Yeter!” Franklin’in gürlemesi, odadaki gerginliği kesti. Yüzü kıpkırmızıydı. “Ben hayatta olduğum sürece, bu gemiler terk edilmeyecektir. Bu, son sözümdür. Biz, Tanrı’nın ve Kraliçe’nin hizmetindeyiz. İnancımızı sınayan bu zorlukları aşacağız. Şimdi görevlerinizin başına dönün.”
Crozier, bir an daha Franklin’e baktı. Gözlerinde, bir tür acıma ve yenilgi vardı. Tek kelime etmeden arkasını döndü ve odadan çıktı. O andan itibaren, iki geminin liderliği fiilen ikiye bölünmüştü. Franklin, Erebus’ta, geçmişin kurallarına ve tükenmiş umutlara tutunarak hüküm sürüyordu. Crozier ise Terror’de, kendi sessiz ve karamsar dünyasına çekilmiş, kaçınılmaz sona hazırlanıyordu.
Şubat ayının ortasında, o monoton ve klostrofobik varoluş, beklenmedik bir olayla sarsıldı. Bir sabah, gözcü direğindeki tayfa, ufukta, karanın üzerinde hareket eden siyah noktalar gördüğünü rapor etti. Bunlar, kutup ayısı veya ren geyiği değildi. Bunlar, insanlardı.
Haber, gemide bir şok dalgası yarattı. Aylardır kendilerinden başka hiçbir canlı ruha rastlamamışlardı. Dışarıda bir dünya vardı. Dışarıda hayat vardı. Franklin, hemen bir savunma pozisyonu alınmasını emretti. Deniz piyadeleri, tüfekleriyle güverteye dizildi. Bir tehdit miydi, yoksa bir kurtuluş umudu mu? Kimse bilmiyordu.
Birkaç saat içinde, küçük bir grup, gemilere yaklaştı. Dört ya da beş adamdan oluşan bir Inuit avcı ailesiydi. Kalın, ağır fok kürklerine sarınmışlardı. Arkalarında, köpeklerin çektiği bir kızak vardı. Gemilerin birkaç yüz metre uzağında durdular ve sessizce beklediler. Yüzleri, rüzgârın ve güneşin yaktığı, ifadesiz maskeler gibiydi. Devasa, siyah gemilere, o gemilerin direklerinden sarkan donmuş halatlara ve güvertedeki solgun yüzlü, üniformalı adamlara, sanki başka bir dünyadan gelmiş varlıklara bakar gibi bakıyorlardı.
Franklin, onlarla bir temas kurulmasını istemiyordu. Onları potansiyel bir tehdit, hastalık taşıyıcısı veya hırsız olarak görüyordu. Lakin Crozier, bu fırsatı kaçıramayacağını biliyordu. Franklin’in isteksiz izniyle, yanına geminin tercümanını ve birkaç parça takas eşyası (bıçaklar, iğneler, metal düğmeler) alarak buzun üzerine indi.
Buluşma, iki farklı evrenin çarpışması gibiydi. Crozier, onlara yavaşça yaklaştı. Tercüman, birkaç kelime Inuit dili biliyordu. İletişim, kırık dökük kelimeler ve bolca işaret diliyle kurulmaya çalışıldı. Crozier, onlara nereden geldiklerini, buzun durumunu, güneydeki kara parçasının adını sormaya çalıştı.
Inuitler, cevaplarında ketumdular. Onların gözünde, bu beyaz adamlar anlaşılmazdı. Kışın ortasında, bu devasa, hareketsiz kanolarda ne yapıyorlardı? Neden hasta ve zayıf görünüyorlardı? Neden yanlarında kadınları veya çocukları yoktu? Liderleri, yaşlı bir avcı, Crozier’in uzattığı parlak metal bıçağı aldı. Parmağını keskin kenarında gezdirdi ve sonra gözlerini Crozier’in solgun yüzüne dikti. Hiçbir şey söylemedi, lakin bakışlarında, bu zayıf ve tuhaf yaratıklara karşı bir tür şefkatle karışık bir küçümseme okunuyordu. Onlar, bu toprakların kurallarını bilmiyorlardı. Onlar, ölmeye gelmişlerdi.
Yaşlı avcı, güneye, King William Adası’nın görünmez kıyı şeridine doğru bir işaret yaptı. “Tuttu-nuk,” diye mırıldandı. Ren geyiği yiyenlerin ülkesi. Sonra, elini gemilere doğru salladı. “Agluu,” dedi. Buzun içinde sıkışıp kalmak. Bu kelimeyi söylerken yüzünde bir keder ifadesi vardı.
Kısa görüşme, daha fazla ilerlemeden sona erdi. Inuitler, aldıkları birkaç metal parça karşılığında, biraz taze fok eti bıraktılar. Sonra, geldikleri gibi sessizce arkalarını dönüp, köpeklerini harekete geçirdiler ve karanlığın içinde kayboldular.
Onların ayrılışı, geride derin bir etki bıraktı. Taze et, aylardır yalnızca konserve yiyen adamlar için bir ziyafetti. Lakin daha önemlisi, o karşılaşmanın yarattığı psikolojik sarsıntıydı. Onlar, burada yalnız değillerdi. Ve daha da önemlisi, onlar gibi olmayan, bu topraklarda hayatta kalmayı başaran insanlar vardı. O adamların sağlıklı, güçlü ve çevreleriyle uyum içindeki halleri, kendi acizliklerini ve çürüyüşlerini daha da belirgin hale getirmişti.
O geceden sonra, koğuşlarda yeni bir fısıltı başladı: “Güney.” Inuitlerin işaret ettiği o yön, artık coğrafi bir terim değil, bir umut kelimesiydi. Belki Crozier haklıydı. Belki de kurtuluş, gemilerde beklemekle değil, o yöne doğru atılacak umutsuz bir adımla gelecekti.
Genç tayfa William Braine, ranzasında ateşler içinde yatarken, bu fısıltıları duyuyordu. Vücudu, görünmez bir düşmanla savaşıyordu. Zihni, ateşin etkisiyle bulanıktı. Hayallerinde, artık ne Londra’daki annesini ne de macera dolu günleri görüyordu. Yalnızca kürkler içindeki o esrarengiz, karanlık yüzleri ve yaşlı avcının söylediği o kelimeyi görüyordu: Agluu. Buzun içinde sıkışıp kalmak.
Karanlığın ağırlığı, artık yalnızca dışarıdaki fiziksel bir durum değildi. O, her bir adamın ruhuna çökmüş, kemiklerini sızlatan, umutlarını ezen bir yüktü. Geminin ahşap gövdesi, etrafındaki buzun muazzam basıncı altında geceleri çatırdıyor, inliyor, sanki dev bir el tarafından sıkılıyormuş gibi sesler çıkarıyordu. O ses, içerideki adamların boğulan ruhlarının sesiydi. İkinci kış, onları yalnızca zayıflatmamıştı. Onları kırmıştı. Ve kırılan parçaların bir daha birleşip birleşmeyeceğini kimse bilmiyordu.
Bölüm 7
Amiralin Son Limanı
Erebus ve Terror, Yaz 1847
Bahar, ikinci kez geldiğinde bir kurtarıcı gibi değil, bir cellat gibiydi. Güneş, bir önceki yıl olduğu gibi utangaç bir şekilde değil, gökyüzünü bir anda yırtan kör edici bir parlaklıkla geri döndü. Lakin onun ışığı, umudu aydınlatmıyordu; çürümeyi ve yıkımı ifşa ediyordu. Aylardır karanlığın merhametle gizlediği her şey, şimdi acımasız bir netlikle gözler önüne serilmişti. Gemilerin bir zamanlar gururla parlayan ahşap gövdeleri, don ve çözülme döngüsünün etkisiyle yıpranmış, solmuştu. Direklerden sarkan halatlar, çürümüş bir bedenin tendonları gibi gevşek ve cansız duruyordu. Tenteyle kaplı güverteler, eriyen karın ve birikmiş kirin yarattığı çamurlu, yapışkan bir tabakayla kaplıydı. Havada, küf, rutubet, hastalık ve bastırılmış umutsuzluğun kesif, ekşi bir kokusu asılıydı.
Gemilerin içindeki manzara, dışarıdan daha da feciydi. Bir zamanlar Londra kulüplerinin konforunu yansıtan subay salonları, artık terk edilmiş birer sahne dekoru gibiydi. Maun masaların üzerinde lekeler, kadife perdelerde yırtıklar vardı. Koğuşlar, birer lazarete dönüşmüştü. Ranzalarda yatan adamlar, bir zamanlar Kraliçe’nin donanmasının en seçkin denizcileri olan o güçlü, sağlıklı insanlar değildi. Onlar, derileri kemiklerine yapışmış, gözleri çukurlarına gömülmüş, tenleri mum sarısına dönmüş birer iskeletti. Diş etleri, sünger gibi şişmiş ve kararmıştı. Pek çoğu, kendi başına hareket edemiyor, arkadaşlarının yardımıyla en temel ihtiyaçlarını gideriyordu. Zihinleri, bedenlerinden daha hızlı çürüyordu. Geceleri, koğuşlardan gelen iniltilere, anlamsız sayıklamalara ve ani öfke patlamalarına tanıklık etmek, hayatta kalanların sinirlerini her gün biraz daha törpülüyordu.
Dr. Stanley ve asistanı Dr. Goodsir, yirmi dört saat aralıksız çalışıyor, lakin bir savaşı değil, bir geri çekilmeyi yönetiyorlardı. Artık amaçları iyileştirmek değil, acıyı dindirmekti. Ellerindeki ilaç stokları tükenmek üzereydi. Limon suyu, sihirli bir iksir olmaktan çıkmış, etkisiz bir plaseboya dönüşmüştü. Hastalık, onların tıp bilgisinin çok ötesinde, acımasız ve anlaşılmaz bir düşmandı.
Sir John Franklin, kamarasından nadiren çıkıyordu. O görkemli komutan gitmiş, yerine yaşlı, yorgun ve kafası karışık bir adam gelmişti. Bedenen diğerleri kadar hasta olmasa da, ruhu ölümcül bir yara almıştı. Seferin başarısızlığı, adamlarının durumu, kendi verdiği kararların ağırlığı, omuzlarına bir dağ gibi çökmüştü. Zamanının çoğunu, haritalarına bakarak geçiriyordu. Lakin artık yeni rotalar çizmiyor, parmağını haritaların üzerinde gezdirerek nerede yanlış yaptığını, hangi kararın onları bu çıkmaz sokağa sürüklediğini anlamaya çalışıyordu. Her şey kâğıt üzerinde ne kadar mantıklı, ne kadar kusursuz görünmüştü. Teknoloji, erzak, disiplin… Hiçbiri, bu beyaz sessizlik karşısında bir işe yaramamıştı. Kendi inancının enkazı altında kalmıştı.
Baharın getirdiği o kısa ve aldatıcı çözülme, yeni bir faaliyet dalgası başlattı. Lakin bu faaliyet, yola çıkma hazırlığı değildi. O, bir kaçış planının ilk adımlarıydı. Francis Crozier’in geçen kış ortaya attığı fikir, artık tek mantıklı seçenek olarak görülüyordu. Bir grup, gemileri terk edip güneye yürümeli ve yardım getirmeliydi. Franklin, bu fikre hâlâ bütün benliğiyle karşı çıksa da, direnecek gücü kalmamıştı. Sonunda, Crozier’in baskısıyla, küçük bir keşif grubunun karaya çıkıp güneye doğru bir rota belirlemesine isteksizce izin verdi.
Plan, hayatta kalan en sağlıklı adamlardan bir keşif takımı oluşturmaktı. Bu takım, hafif kızaklarla güneye ilerleyecek, arazinin durumunu inceleyecek ve mümkünse Back’s Fish Nehri’ne ulaşan bir yol bulacaktı. “En sağlıklı adamlar” ifadesi, acı bir ironiydi. Seçilenler, diğerlerine göre yalnızca daha yavaş ölenlerdi. Takımın başına, Erebus’un tecrübeli subaylarından Teğmen Graham Gore getirildi. Yanında, enerjisi ve dayanıklılığıyla bilinen genç ve hırslı astsubay Charles Des Voeux da vardı. Onlara, birkaç denizci daha eşlik edecekti.
Hazırlıkları, hüzünlü bir tören gibiydi. En iyi yün giysiler, en sağlam botlar, en hafif ve en besleyici erzaklar onlar için ayrıldı. Konserve kutuları yerine, kurutulmuş et ve peksimet tercih edildi. Kızaklara, bilimsel aletlerin yanı sıra, Amirallik tarafından verilen standart formlardan biri de konuldu. O form, metal bir silindirin içinde korunuyordu ve üzerine, seferin durumuyla ilgili bilgilerin yazılması gerekiyordu. Bu, bir ilerleme raporu değil, geride bırakılacak bir tür zaman kapsülü, bir vasiyetnameydi.
Teğmen Gore ve takımı, mayıs ayının sonunda gemilerden ayrıldığında, geride kalanlar onları sessizce izledi. Gidenlerin yüzünde bir kararlılık vardı, lakin gözlerinde, bu görevin bir intihar yolculuğu olabileceğine dair korku okunuyordu. Kalanların yüzünde ise, gidenlere duyulan imrenme ile kendi kaderlerine terk edilmiş olmanın çaresizliği iç içe geçmişti. Grup, buzun üzerinde yavaşça ilerleyerek gözden kayboldu. Onların gidişiyle, gemilerdeki bekleyiş, daha da ağır ve anlamını yitirmiş bir hale büründü.
Zaman, eriyen buz gibi yavaş ve sancılı bir şekilde akıyordu. Ve sonra, haziran ayının başında, Sir John Franklin yatağa düştü. Başlangıçta basit bir soğuk algınlığı gibi görünen rahatsızlığı, hızla kötüleşti. Dr. Stanley, komutanın başından ayrılmıyordu. Lakin hastalık, tanıdık belirtiler göstermiyordu. Franklin’in bilinci gidip geliyor, ateşler içinde sayıklıyordu. Sayıklamalarında, Tazmanya’daki valilik günlerinden, gençliğindeki ilk seferlerden, karısı Lady Jane’den bahsediyordu. Bazen, birdenbire doğrulup emirler yağdırıyor, yelkenlerin açılmasını, rotanın batıya çevrilmesini istiyordu. Sonra yeniden yatağına yığılıp, anlaşılmaz kelimeler mırıldanıyordu.
Commander Fitzjames, bir gölge gibi komutanının başucundaydı. Kendi hastalığını unutmuş, bir zamanlar kahramanı olarak gördüğü o adamın eriyişini çaresizce izliyordu. Franklin’in o güçlü, babacan yüzü çökmüş, gözleri ferini kaybetmişti. Bir sabah, Franklin bilinci açık bir şekilde uyandı. Gözlerini Fitzjames’in yüzüne dikti. Sesi, bir fısıltıdan farksızdı. “Haritayı getir, James,” dedi.
Fitzjames, masanın üzerindeki büyük Arktik haritasını alıp yatağın üzerine serdi. Franklin, titreyen parmağıyla, gemilerin sıkışıp kaldığı o noktayı buldu. King William Adası açıklarındaki o isimsiz yeri. Parmağı, bir süre orada kaldı. Sonra, yavaşça, parmağını Peel Kanalı’nın girişine, o uğursuz karar noktasına kaydırdı. Gözlerinden, tek bir damla yaş süzülüp, haritanın üzerindeki boş beyazlığa düştü. “Yanlış,” diye fısıldadı. “Hepsi yanlıştı.”
Bu, onun son anlaşılır sözleri oldu.
11 Haziran 1847 sabahı, Erebus’un amiral kamarasında, imparatorluğun buzdan rüyası sona erdi. Sir John Franklin, etrafı medeniyetin işe yaramaz sembolleriyle çevrili bir halde son nefesini verdi. Masanın üzerinde duran İncil, pirinç sekstant, duvarda asılı duran Kraliçe Victoria portresi… Hiçbiri, onu ölümün sessizliğinden kurtaramamıştı. Dr. Stanley, nabzını kontrol etti ve sonra yavaşça doğrulup Fitzjames’e baktı. Başını iki yana salladı. O an, odada yalnızca geminin ahşap gövdesinin hafif gıcırtısı ve dışarıdaki rüzgârın belli belirsiz uğultusu vardı. Amiral, son limanına demirlemişti.
Haber, gemide bir şok etkisi yaratmadı. Adamlar, o kadar çok ölüm görmüşlerdi ki, bir ölüm daha, yalnızca istatistiklere eklenen bir çentikti. Lakin bu, herhangi bir ölüm değildi. Bu, seferin kendisinin ölümüydü. Onları bu cehenneme sürükleyen irade, onları hayatta tutacağına inandıkları o sarsılmaz otorite, yok olmuştu. Şimdi ne olacaktı? Liderleri kimdi?
Cenaze töreni, Franklin’in statüsüne yakışır bir şekilde yapılmaya çalışıldı. Cesedi, en iyi üniformasıyla giydirildi. Bir mezar kazacak güçleri veya zamanları yoktu. Onun yerine, ceset ağır demir parçalarıyla birlikte bir yelken bezine sarıldı. Onu, denize, daha doğrusu geminin etrafındaki erimiş suyun oluşturduğu o küçük gölete bırakacaklardı. Donanma geleneği bunu gerektiriyordu.
Hayatta kalan ve yürüyebilen tüm mürettebat, Erebus’un güvertesinde toplandı. Francis Crozier, şimdi seferin komutanı olarak, Franklin’in cesedinin başında duruyordu. Yüzü, ifadesiz bir maske gibiydi. Ne bir zafer ne bir keder vardı. Yalnızca, kaçınılmaz olanın gerçekleşmesinin getirdiği ağır bir yorgunluk. Elindeki dua kitabını açtı. Sesi, rüzgârda titriyordu, lakin netti. “Rab verdi, Rab aldı. Rabbin ismine hamdolsun.”
Dua bittiğinde, dört denizci, dikkatle amiralin cesedini kaldırdı ve güvertenin kenarına getirdi. Bir anlık duraksamanın ardından, cesedi buzlu sulara bıraktılar. Beyaz bohça, suyun yüzeyinde bir an kaldı, sonra içindeki ağırlıkla birlikte yavaşça, girdaplar çizerek turkuaz rengi derinliğe gömüldü ve gözden kayboldu. Sir John Franklin, adını vermeye geldiği o topraklarda, isimsiz bir su kütlesinin dibinde ebedi uykusuna daldı.
O günün ilerleyen saatlerinde, Teğmen Gore ve takımı, yorgun argın bir şekilde gemiye döndü. Yüzleri, gördükleri manzaranın dehşetiyle kararmıştı. Karaya çıkmışlar, kilometrelerce yürümüşlerdi. Lakin buldukları tek şey, çorak, kayalık, ağaçsız ve hayata dair hiçbir iz taşımayan bir araziden ibaretti. Gore, yanlarında getirdikleri o metal silindirin içindeki kâğıda, titreyen ellerle bir not düşmüştü. Tarihi, yeri, gemilerin durumunu ve o güne kadar ölen subay ve erlerin sayısını yazmıştı. Franklin’in ölüm haberi, notun sonuna eklendi. Sonra, silindiri, adını “Victory Point” (Zafer Noktası) koydukları bir yere, taşlardan örülmüş bir anıtın içine bıraktılar. Bir zafer anıtı değil, bir mezar taşıydı o.
Crozier, artık tereddüt edecek zamanı olmadığını biliyordu. Liderliğin bütün ağırlığı, şimdi onun çökmüş omuzlarındaydı. O akşam, hayatta kalan tüm subayları, Erebus’un o kasvetli salonunda topladı. Yüzlerine tek tek baktı. Hepsi birer hayaletti. Fitzjames, komutanının ölümünden sonra tamamen çökmüş, gözlerindeki o eski parıltı sönmüştü. Diğerleri de ondan farksızdı.
Crozier, masanın başına geçti. Sesi, bir yargıcın hükmünü okurkenki kadar net ve geri dönülmezdi. “Beyler,” diye başladı. “Sir John Franklin’in ölümüyle, komuta bana geçmiştir. Ve komutan olarak ilk ve son emrim şudur: Gemileri terk ediyoruz.”
Salonda bir anlık, şok dolu bir sessizlik oldu. Sonra, birkaç subay itiraz etmeye yeltendi. Donanma onuru, Kraliçe’ye olan sadakat… Lakin Crozier, elini kaldırarak onları susturdu.
“Onur, ölüler için bir kelimedir,” dedi. Sesi, buz kadar soğuktu. “Bizim görevimiz, artık bir geçit bulmak değil. Bizim görevimiz, hayatta kalmaktır. Hayatta kalanları, anavatanlarına ulaştırmaktır. Erzakımız tükeniyor. Adamlarımız ölüyor. Bu gemiler, bizim kalemiz değil, mezarımız oldu. Önümüzdeki birkaç hafta içinde, hareket edebilen herkesle birlikte, güneye doğru yürüyeceğiz. Hedefimiz, Back’s Fish Nehri. Oradan, bir Hudson’s Bay Company karakoluna ulaşmayı umut edeceğiz.”
Kimse daha fazla bir şey söylemedi. Herkes, bunun tek yol olduğunu biliyordu. Karar verilmişti.
Sonraki günler, hummalı, lakin bir o kadar da umutsuz bir hazırlıkla geçti. Ne alınacaktı? Ne bırakılacaktı? Hayatta kalmak için ne gerekliydi? Yüzden fazla adam için erzak, cephane, çadırlar, battaniyeler… Her şey, ağır meşe ağacından yapılmış teknelerin içine yüklenecek ve bu tekneler, adamlar tarafından kızaklar üzerinde çekilecekti. Bir delilik gibiydi. Ama başka çareleri yoktu.
Gemiler, birer birer yağmalandı. Subaylar, geride bıraktıkları kişisel eşyalarına son bir kez baktılar. Gümüş yemek takımları, porselen tabaklar, kristal kadehler, maun mobilyalar, ciltli kitaplar… Bir medeniyetin bütün o incelikli ve ağır yükü, şimdi anlamsız birer ağırlıktan ibaretti. Yine de bazıları, bu anlamsız eşyalardan vazgeçemedi. Bir subay, gümüş çatal bıçak takımını battaniyesine sarıp kızağına yükledi. Bir diğeri, en sevdiği kitabını. Bunlar, kimliklerinin son kırıntılarıydı.
Sonunda, nisan 1848’in sonlarında, o gün geldi. Yüz beş adam, iskelete dönmüş bedenleriyle, gemilerin yanında, buzun üzerinde toplandı. Gözleri, son bir kez, iki yıldır evleri olan o devasa, siyah gemilere, HMS Erebus ve HMS Terror’e takıldı. O gemiler, şimdi sessiz, boş ve ölüydüler. Onları, buz ve zamanın yavaş yavaş yutmasını bekleyeceklerdi.
Crozier, en öne geçti. Yüzünü, Inuitlerin işaret ettiği o yöne, güneye çevirdi. Arkasında, yüz beş adamdan oluşan, paçavralar içindeki bir ordu, ağır kızaklara bağlanmış bir şekilde duruyordu.
“İleri!”
Crozier’in emri, bir zafer narası değil, bir idam mahkûmunun son yürüyüşünü başlatan boğuk bir sesti. Kızaklar, buzun üzerinde gıcırdayarak, inleyerek hareket etmeye başladı. Adamlar, bütün güçleriyle halatlara asılıyor, her adımda acı içinde inliyorlardı.
Büyük ve umutsuz yürüyüş başlamıştı. Arkalarında, iki görkemli gemiyi ve yüzlerce tonluk medeniyeti bırakarak, bilinmeyen bir arazide, hayatta kalma umudunun son kırıntılarına tutunarak, beyaz cehennemin kalbine doğru yürüdüler.
Bölüm 8
Kemik ve Gümüş Yürüyüşü
King William Adası, Bahar-Yaz 1848
Yürüyüş, bir marş değil, bir ayindi. İnsan iradesinin, kayıtsız bir coğrafyanın sunağında kurban edilişinin yavaş, gıcırdayan ve inleyen ayini. Yüz beş adam, iki devasa, kara geminin gölgesinden ayrılıp, kendilerini sonsuz bir beyazlığın ve altındaki acımasız kayaların insafına bıraktılar. Onlar, artık Kraliçe’nin donanmasının mensupları değillerdi. Onlar, tek bir hedefe, güneye, insanlığın bir karakoluna ulaşma umuduna kilitlenmiş, paçavralar içindeki bir kabileydi. Lakin ayaklarının altındaki zemin, onlara ilk andan itibaren ihanet etti. Bahar güneşi, buzun üst katmanını eritmiş, onu sağlam bir yoldan çok, tuzaklarla dolu, aldatıcı bir bataklığa çevirmişti. Her adımda, çürümüş karın içine batıyor, altındaki keskin buz kristallerine veya haince gizlenmiş kayalara basıyorlardı. Dizlerine kadar gelen buzlu su, yün pantolonlarını ve deri botlarını ağırlaştırıyor, her adımı bir öncekinden daha zorlu kılıyordu.
En büyük düşmanları, arkalarında çektikleri o canavarlardı. Gemilerin meşe kalaslarından yapılmış, ağır tekneleri, kızakların üzerine yerleştirilmişti. İçleri, hayatta kalmaları için gerekli olduğu varsayılan her şeyle, bir medeniyetin bütün ağırlığıyla doluydu. Konserve kutuları, peksimet fıçıları, çadırlar, battaniyeler, silahlar, cephane ve en akıl almazı, subayların vazgeçemediği kişisel eşyalar. Gümüş çatal-bıçak takımları, porselen yemek setleri, ciltli kitaplar, pirinç ölçüm aletleri… Bütün bunlar, bir zamanlar statü ve konforun simgesiyken, şimdi ölüme giden yolda ayaklarına bağlanmış birer prangaydı.
Francis Crozier, bu umutsuz kervanın en önünde yürüyordu. Yüzü, rüzgârın ve kederin yonttuğu bir taşa dönmüştü. Gözleri, ufuktaki o monoton çizgiden başka bir şey görmüyordu. Kulağında, yalnızca üç ses vardı: Arkasındaki adamların hırıltılı, kesik nefesleri; kızakların buz üzerinde çıkardığı o sürekli, sinir bozucu gıcırtı ve kendi kalbinin, yorgunluktan ve sorumluluğun ağırlığından göğüs kafesine vuran tok, ritmik sesi. O, bu yürüyüşün bir delilik olduğunu biliyordu. O ağır tekneleri, o anlamsız lüks eşyaları, zayıf düşmüş, hasta adamların çekmesinin imkânsızlığını görüyordu. Lakin o eşyalar, bazıları için kimliklerinin son kalesiydi. Onları bırakmak, yalnızca yükü hafifletmek değil, kim olduklarını, nereden geldiklerini tamamen unutmak, bu beyaz cehennemde tamamen kaybolmak anlamına geliyordu. O yüzden, şimdilik, izin veriyordu. Bırakıyordu ki, gerçeklik kendi acımasız dersini versin.
James Fitzjames, Crozier’in hemen arkasından geliyordu. O bir zamanların enerjik, karizmatik ve iyimser komutanı, şimdi kamburunu çıkarmış, öksürük nöbetleriyle sarsılan bir hayalete dönüşmüştü. Adımlarını, bir otomat gibi atıyordu. Gözleri, önündeki Crozier’in ayak izlerine kilitlenmişti. Zihni, bir sisin içinde geziniyordu. Bazen, Londra’daki bir baloda dans ettiğini, etrafının güzel kadınlar ve hayran bakışlarla çevrili olduğunu sanıyordu. Bazen, Erebus’un güvertesinde, Franklin’e neşeyle rapor verdiğini hayal ediyordu. Sonra, bir buz parçasına takılıp tökezlediğinde, gerçekliğin o dondurucu soğuğu yüzüne bir tokat gibi çarpıyor ve nerede olduğunu, neye dönüştüğünü yeniden idrak ediyordu. Her idrak anı, bir öncekinden daha dayanılmaz bir acı veriyordu.
İlk birkaç gün, insanüstü bir gayretle ve sessiz bir inatla geçti. Çok az mesafe kat edebilmişlerdi. Her kilometreyi, saatler süren, kemik kıran bir çabayla kazanıyorlardı. Akşamları, çadırları kuracak güçleri bile kalmıyordu. Yorgunluktan oldukları yere yığılıyor, ıslak giysileri üzerlerinde donarken, titreyerek birkaç saatliğine kendilerinden geçiyorlardı. Sabah olduğunda, birkaç adam, bir daha uyanmıyordu. Onları, aceleyle, karın altına veya bir kaya çatlağına sıkıştırarak geride bırakıyorlardı. Artık uzun cenaze dualarına veya mezar taşlarına zaman yoktu. Ölüler, yürüyüşün temposunu yavaşlatan birer engeldi.
Bir haftanın sonunda, kaçınılmaz an geldi. Kervan, King William Adası’nın batı kıyısında bir noktada tamamen durdu. Adamlar, kızakların başında yere yığılmış, daha ileri gidecek tek bir adımları kalmamıştı. Crozier, hayatta kalan subayları bir araya topladı. Yüzlerine baktı. Hepsi, birer yaşayan ölüydü.
“Devam edemeyiz,” dedi Crozier, sesi kısık ama kesindi. “Böyle devam edemeyiz. Bu tekneler… bizi öldürüyor. Seçim yapmak zorundayız. Yalnızca hayatta kalmak için mutlak gerekli olanları alacağız. Geri kalan her şey, burada kalacak.”
Bir anlık bir sessizlik oldu. Sonra, zayıf bir itiraz sesi yükseldi. Bir teğmen, “Fakat tekneler, nehri geçmek için tek şansımız,” diye kekeledi.
“Nehir diye bir şey yok,” diye karşılık verdi Crozier, sesindeki sabırsızlığı gizleyemeden. “Henüz bir nehre ulaşmadık. Ve bu hızla gidersek, asla ulaşamayacağız. Önce yürümeliyiz. Hayatta kalmalıyız. Her şeyden vazgeçeceğiz. Gümüşten, kitaplardan, fazla giysilerden… Yalnızca yiyecek, cephane, ilaç ve en temel barınma malzemeleri. Anlaşıldı mı?”
O gün, King William Adası’nın o ıssız kıyısı, bir medeniyetin mezarlığına dönüştü. Adamlar, Crozier’in emriyle, kızakları boşaltmaya başladılar. Bu, yalnızca bir boşaltma işlemi değildi. Bu, bir parçalanmaydı. Bir subay, gözleri yaşlı bir şekilde, ailesinden kalan gümüş yemek takımını, parça parça karın üzerine fırlattı. Her bir çatal, her bir kaşık, geçmişe dair bir anıyı temsil ediyordu. Bir başkası, Shakespeare’in bütün eserlerini içeren ciltli, ağır kitabı, uzun bir tereddütten sonra bir kayanın üzerine bıraktı. Kitabın sayfaları, rüzgârda bir kuşun kanatları gibi çırpınmaya başladı. Saatler, teleskoplar, sekstantlar, dagerreyotip kameraları, madalyalar, porselenler… İmparatorluğun gurur duyduğu bütün o bilimsel ve kültürel birikim, şimdi bu ıssız arazide, gelecekteki bir zamanın arkeologları için tuhaf bir bilmece olarak terk ediliyordu.
Yükler boşaltıldıkça, adamların yüzünde bir tür rahatlama değil, derin bir kaybolmuşluk ifadesi belirdi. Artık onları geçmişlerine bağlayan hiçbir şey kalmamıştı. Onlar, yalnızca aç, hasta ve yorgun et ve kemik yığınlarıydılar. Crozier, bir teknenin dahi geride bırakılmasına karar verdi. Yalnızca bir tanesini, daha hafif olanı, belki bir nehri geçmek için son bir umut olarak yanlarında götüreceklerdi.
Hafifleyen yüklerle, yürüyüş bir nebze olsun hızlandı. Lakin adamların bedenleri, her geçen gün daha fazla iflas ediyordu. Kurşun zehirlenmesi ve iskorbüt, sinsi birer katil gibi içlerinde çalışıyordu. Zihinsel çöküş, fiziksel çöküşten daha hızlıydı. Disiplin, anlamını yitirmişti. Emir komuta zinciri, yalnızca Crozier’in ve birkaç sadık subayın omuzlarında pamuk ipliğiyle duruyordu. Adamlar, küçük, birbirine şüpheyle bakan gruplara ayrılmıştı. Yiyecek tayınları, en değerli hazineydi. Geceleri, çadırlarda, yiyecek hırsızlığıyla ilgili boğuk kavgalar, fısıltılar duyuluyordu.
Yaşlı denizci Thomas Blanky, bu çöküşü sessizce izliyordu. O, hayatı boyunca balina gemilerinde, en zorlu koşullarda çalışmıştı. Açlığı, soğuğu, tehlikeyi biliyordu. Lakin böylesini hiç görmemişti. Donanma disiplininin, o katı hiyerarşinin, nasıl bir anda buharlaşıp yerini ilkel bir hayatta kalma içgüdüsüne bıraktığını hayretle gözlemliyordu. O, artık bir ast değil, tecrübesiyle hayatta kalmaya çalışan yaşlı bir hayvandı. Yürürken, gözleri sürekli yerdeydi. Yenebilecek bir liken, bir yosun kökü arıyordu. Diğerlerinin görmediği küçük yaşam belirtilerini fark etmeye çalışıyordu.
Bir öğleden sonra, kervan, alçak bir tepeyi aştığında, beklenmedik bir manzarayla karşılaştılar. Aşağıda, karla kaplı arazide, birkaç çadırdan ve ateşten yükselen dumandan oluşan küçük bir kamp vardı. Bir Inuit kampı. İlk tepki, korku ve güvensizlik oldu. Crozier, adamlarına durmalarını ve silahlarını hazır etmelerini emretti. Lakin Inuitler, onlara karşı bir saldırganlık göstermedi. Birkaç avcı, kamplarından çıkarak onlara doğru yürüdü. Silahsızdılar.
Karşılaşma, bir önceki kış olduğu gibi, mesafeli ve gergindi. Crozier, yanına tercümanı alarak onlarla konuşmaya çalıştı. Yiyecek istiyordu. Taze et. Karşılığında, geriye kalan son birkaç bıçağı ve metal eşyayı teklif ediyordu. Inuitler, bu iskeletten farksız, garip kokan adamları, bir tür acımayla karışık bir korkuyla süzüyorlardı. Gözleri, özellikle adamların şişmiş ve kanayan diş etlerine takılıyordu. Bu, onların bildiği, korktuğu bir hastalıktı.
Yaşlı bir avcı, onlara taze fok eti sattı. Lakin onlarla daha fazla temastan kaçındı. Tercüman aracılığıyla, onlara bir uyarıda bulundu. “Bu topraklarda kalmayın,” dedi. “Güneye gidin. Çok güneye. Kış gelmeden. Burası, ölülerin toprağıdır.”
Taze et, bir süreliğine adamların gücünü yerine getirdi. Lakin o karşılaşma, moraller üzerinde yıkıcı bir etki yarattı. Inuitlerin sağlıklı, güçlü ve bu topraklara ait halleri, kendi sefaletlerini ve yabancılıklarını yüzlerine bir kez daha çarpmıştı. Onlar, bu dünyanın bir parçasıydı. İngilizler ise, bu dünyaya zorla girmeye çalışan ve dünya tarafından dışarı atılan birer virüstü.
Yürüyüş devam etti. Manzara, ruhları ezen bir tekdüzelikteydi. Kayalar, çamur, eriyen kar ve gökyüzü. Hepsi gri ve kahverenginin sonsuz bir tonuydu. Bir gün, yürürken, Charles Des Voeux, toprağın üzerinde bir şey fark etti. Eğilip aldı. İnsan kemiğinden yapılmış, ucu sivriltilmiş bir aletti. Bir Inuit aleti. O an, etrafına baktı. Bu boş ve cansız görünen topraklar, aslında onlardan önce binlerce yıldır başkaları tarafından kullanılmıştı. Onlar, bu arazinin ilk kâşifleri değillerdi. Onlar, yalnızca en son ve en beceriksiz ziyaretçileriydi.
Temmuz ayı geldiğinde, kervan, güney kıyısına yakın bir noktada, bir kez daha durmak zorunda kaldı. Bu kez durmalarının sebebi, yalnızca yorgunluk değildi. James Fitzjames, artık yürüyemiyordu. Birkaç gündür, durumu hızla kötüleşmişti. Artık kimseyi tanımıyor, sürekli sayıklıyordu. Crozier, onun için bir çadır kurulmasını emretti.
Dr. Stanley, Fitzjames’in başucundaydı. Lakin yapabileceği hiçbir şey yoktu. Fitzjames, ateşler içinde yanarken, zihni geçmişe gitmişti. Gözleri kapalı bir şekilde, yüksek ve net bir sesle emirler yağdırıyordu. “Yelkenleri hazırlayın! Rotamız batı! Amirale haber verin, geçidi bulduk! Şan ve şeref bizimdir!” Sesi, boş arazide yankılanıyor, etrafta toplanan adamların yüzlerinde acı bir ifade bırakıyordu.
Crozier, çadıra girdi ve Fitzjames’in yanına oturdu. Elini, ateş gibi yanan alnına koydu. Bir anlığına, Fitzjames gözlerini açtı. Gözlerinde, bir anlık bir berraklık belirdi. Crozier’i tanıdı. “Francis?” diye fısıldadı. “Başaramadık, değil mi?”
Crozier, yutkundu. “Dinlen şimdi, James,” dedi yumuşak bir sesle. “Yalnızca dinlen.”
Fitzjames, gülümsedi. Acı, hüzünlü bir gülümsemeydi. “Çok soğuk,” diye fısıldadı ve gözlerini kapadı. Bir daha açmadı.
James Fitzjames’in ölümü, bir direğin daha devrilmesi demekti. O, seferin iyimserliğini, hırsını ve o Viktorya dönemi özgüvenini temsil ediyordu. Onun ölümüyle, o ruh da tamamen ölmüştü. Onu, sığ bir mezara, en sevdiği subay kılıcıyla birlikte gömdüler. Mezarının başına, kırık bir kürekten yapılmış basit bir haç diktiler.
O geceden sonra, dağılma hızlandı. Artık ortada tek bir kervan yoktu. Küçük gruplar, geceleri kamptan ayrılıp kendi başlarına yola çıkmaya başladılar. Kimi daha hızlı gidebileceğine inanıyordu, kimi ise diğerlerinin yük olmak istemiyordu. Crozier, onları durdurmaya çalışmadı. Durduracak gücü veya otoritesi kalmamıştı. Onun yanında, yalnızca en sadık, en bitkin veya gidecek başka yeri olmayan yirmi otuz kişilik bir grup kalmıştı.
Crozier, kalan adamlarıyla birlikte, güneye doğru olan o bitmek bilmeyen yürüyüşüne devam etti. Artık bir komutan değildi. O, ölmekte olan bir kabilenin son şefiydi. Amacı, artık bir karakola ulaşmak veya yardım bulmak değildi. Amacı, bir sonraki tepeyi aşmaktı. Bir sonraki adımı atmaktı. Bir sonraki gün doğumunu görmekti. Yürüyüş, bir hedefe doğru değil, ölümden bir adım daha uzaklaşmak için yapılan içgüdüsel bir harekete dönüşmüştü.
Arkalarında, King William Adası’nın çorak toprakları boyunca, geride bıraktıkları adamlardan ve eşyalardan oluşan uzun, kesintili bir iz uzanıyordu. Gümüş bir kaşık, çürümüş bir kitap, bir subayın apoleti ve bir iskelet. Sonra birkaç kilometre ötede, bir başkası. Kemik ve gümüşten oluşan, güneye doğru uzanan, acı dolu bir yol. İmparatorluğun en büyük kutup seferinin son kalıntıları.
Bölüm 9
Sessizliğin Son Yankısı
Büyük Balık Nehri’nin Ağzı (Starvation Cove), Yaz-Sonbahar 1848
Onlar, bir nehir ağzına değil, dünyanın sonuna ulaşmışlardı. Yürüyüş, burada, Büyük Balık Nehri’nin (Back’s Fish River) buzlu Arktik Okyanusu’na döküldüğü o acımasız ve çorak kıyıda sona ermişti. Lakin nehir, onlara bir kurtuluş yolu sunmuyordu. O, donmuş bir yılan gibi kıvrılan, iki yanında keskin, siyah kayaların yükseldiği, cansız bir su yoluydu. Balık yoktu. Hayat yoktu. Burası, bir varış noktası değil, bir çöküş noktasıydı. Francis Crozier, etrafındaki manzaraya baktığında, bir stratejistin gözüyle değil, kaderini kabul etmiş bir adamın boş bakışlarıyla bakıyordu. Umudun son kırıntısı, bu gri suların ve siyah kayaların üzerinde buharlaşıp gitmişti.
Geriye bir avuç adam kalmıştı. Belki on, belki on iki. Sayının artık bir önemi yoktu. Onlar, bir mürettebat değil, birer gölgeydiler. İsimlerini, rütbelerini, geçmişlerini, geride bıraktıkları gümüş ve kemik yolunda kaybetmişlerdi. Yalnızca temel içgüdüleri kalmıştı: nefes almak, bir sonraki ana ulaşmak ve her şeyin üzerinde hüküm süren o tek, ezici arzu: açlık.
Açlık, artık bedensel bir duygu değildi. O, bir varlık haline gelmişti. Zihinlerini ele geçiren, düşüncelerini şekillendiren, ahlakı yeniden yazan bir tiran olmuştu. Geceleri, çadırlarda, midelerinin boşluktan kasılmasının çıkardığı sesler, rüzgârın uğultusuna karışıyordu. Gün içinde, birbirlerinin yüzüne bakmaktan kaçınıyorlardı. Çünkü bir arkadaşın, bir yoldaşın yüzüne baktıklarında, gördükleri tek şey kendi açlıklarının bir yansımasıydı. Gözler, çukurlarına gömülmüş, lakin içinde doymak bilmez bir ateşle parlıyordu. Konuşmalar, tek heceli mırıltılara indirgenmişti. Kelimeler, enerji israfıydı.
Son peksimet kırıntıları, bir ayin sessizliği içinde paylaşıldı. Crozier, her bir adama, bir kuşun yemi kadar olan payını verirken, ellerinin titremesine engel olamıyordu. Adamlar, o küçücük, kuru ekmek parçasını alıyor, onu hemen yutmuyorlardı. Önce kokluyorlar, sonra dillerinin üzerinde yavaşça eritiyorlar, o tadın anısını zihinlerine kazımaya çalışıyorlardı. O son kırıntı da bittiğinde, geriye hiçbir şey kalmadı. Yalnızca kar suyu ve o suyun kaynatılmasıyla elde edilen, mide bulandırıcı bir yosun çorbası.
İlk ölen, kampı kurduktan birkaç gün sonra gitti. Adı William Braine’di. O genç, hayalperest tayfa. Londra’dan yola çıkarken gözleri macera ateşiyle parlayan o çocuk. Haftalardır bilinci kapalı bir şekilde yatıyordu. Ölümü, sessiz ve fark edilmez oldu. Bir sabah, yanındaki adam onun artık nefes almadığını fark etti. Çadırda bir anlık bir sessizlik oldu. Kimse ağlamadı, kimse dua etmedi. Gözler, bir anlığına ölen adamın üzerinde buluştu ve sonra, sanki gizli bir anlaşma yapmışçasına, hızla birbirlerinden kaçırıldı.
O gün, kimse o çadıra girmedi. Ceset, içeride, battaniyesinin altında kaldı. Lakin varlığı, dışarıdaki herkesten daha güçlüydü. O, bir çözümün, korkunç, akıl almaz bir çözümün fısıltısıydı. Crozier, çadırının önünde oturmuş, o uğursuz sessizliği dinliyordu. Zihni, bir savaş alanıydı. Bir yanda, binlerce yıllık medeniyetin, dinin, ahlakın sesi vardı: Onur, insanlık, yoldaşlık. Diğer yanda ise, midenin derinliklerinden yükselen o ilkel, karşı konulmaz fısıltı: Hayatta kal. Ne pahasına olursa olsun.
Yaşlı denizci Thomas Blanky, o akşam, elinde bir bıçakla Crozier’in yanına geldi. Blanky’nin yüzü, bir kurukafadan farksızdı. Gözleri, ateşli bir kararlılıkla parlıyordu. Crozier’in önüne oturdu. Konuşmadı. Yalnızca baktı. Bakışları, her şeyi anlatıyordu. “Yapmazsak, hepimiz öleceğiz. O zaten öldü. Bize bir şans verebilir.”
Crozier, başını iki yana salladı. “Hayır,” diye fısıldadı. Sesi, kendi kulaklarına bile yabancı geliyordu. “Biz hayvan değiliz, Thomas.”
Blanky, acı bir şekilde gülümsedi. Gülümsemesi, çatlamış dudaklarının kenarında bir yara gibi duruyordu. “Hayvanlar hayatta kalır, Kaptan. Onlar, onurla ölmek gibi bir lüksü bilmezler. Biz neyiz? Söyleyin bana. Şu halimize bakın. Biz neyiz?”
Crozier, cevap veremedi. O gece, uyumadı. Çadırının içinde, o kararı vermenin azabıyla kıvrandı. Zihninde, İrlanda’daki evinin yeşil tarlaları, donanmadaki ilk günlerinin gururu, Lady Jane Franklin’in ona olan güveni canlandı. Bütün o hayat, o kimlik, şimdi bu donmuş cehennemde, bir bıçağın ucunda duruyordu. Sabah olduğunda, çadırdan çıktığında, yüzü on yıl daha yaşlanmıştı. Blanky’ye baktı. Gözlerini kapattı ve hafifçe başını eğdi. Bu, bir onay değil, bir teslimiyetti.
O gün yaşananlar, kelimelere dökülemezdi. O, insan dilinin sınırlarının ötesinde bir sessizlik ve dehşet ayiniydi. Adamlar, bir rüyanın içindeymiş gibi hareket ediyorlardı. Gözlerinde ne bir iştah ne de bir zevk vardı. Yalnızca, mutlak bir zorunluluğun getirdiği mekanik bir hareketlilik. Ateş yakıldı. Bıçağın kemiğe çarparken çıkardığı o tok, kuru ses, kampın üzerine çöken sessizliği bir anlığına yırttı. Sonra yine sessizlik. Kimse konuşmadı. Kimse birbirinin yüzüne bakmadı. Herkes, kendi ruhunun en karanlık köşesine çekilmişti.
Yedikleri şey, et değildi. O, günahın tadıydı. Umutsuzluğun dokusuydu. Kendi insanlıklarının külleriydi. O ilk lokmadan sonra, bir şey kırıldı. Geri dönülmez bir şekilde. Artık aralarında, bir zamanlar var olan o yoldaşlık bağı yoktu. Onlar, birbirine şüpheyle bakan, hayatta kalmak için bir sonrakinin ölmesini bekleyen birer yalnız ruhtu. Herkes biliyordu ki, bugün yiyen, yarın yenen olabilirdi.
Hayat, bu korkunç ritimle birkaç hafta daha devam etti. Bir adam öldüğünde, bedeni, diğerlerinin birkaç gün daha hayatta kalmasını sağlayan bir erzak deposuna dönüşüyordu. Onları hayatta tutan şey, onları içten içe öldürüyordu.
Bir gün, kamplarına yeniden o tanıdık ziyaretçiler geldi. Aynı Inuit avcı grubu, birkaç ay önce karşılaştıkları o insanlar. Bu kez, yanlarında kadınlar ve çocuklar da vardı. Kampa yaklaştıklarında, bir önceki seferden farklı bir şey hissettiler. Havada, yalnızca hastalık ve çaresizliğin kokusu yoktu. Daha keskin, daha rahatsız edici bir koku vardı. Yanmış etin ve ölümün o kendine has, tatlımsı kokusu.
Kampın kenarında durdular. Gördükleri manzara, onları dehşet içinde dondurdu. Ateşin etrafında oturan o iskeletten farksız adamlar. Onların boş, umursamaz bakışları. Ve en korkuncu, ateşin kenarında, karın üzerinde dağınık bir şekilde duran, ayıklanmış insan kemikleri. Birinin yanında, parlak bir gümüş çatal duruyordu. Bu tezatlık, bu medeniyet ve barbarlığın aynı anda varoluşu, Inuitlerin anlayışının ötesindeydi.
Yaşlı avcı, yanındaki kadınlara ve çocuklara geri çekilmelerini işaret etti. Yüzünde, tiksintiyle karışık bir korku vardı. Bu beyaz adamlar, “Kabloona”lar, yalnızca hasta ve zayıf değillerdi. Onlar, ruhlarını yemişlerdi. Onlar, en kutsal tabuyu, bir insanın bir başkasını yemesi tabusunu yıkmışlardı. Onlar, artık insan değillerdi. Onlar, ruhları ölüp bedenleri yürümeye devam eden, “Tuurngait” adını verdikleri kötü ruhlara dönüşmüşlerdi.
Avcı, yanındaki gençlere, yanlarında getirdikleri kurutulmuş etin bir kısmını, kampın oldukça uzağına, yere bırakmalarını emretti. Bu, bir yardım değil, bir tür adaktı. Kötü ruhları yatıştırmak, onların lanetini kendilerinden uzak tutmak için sunulan bir kurban. Sonra, tek bir kelime etmeden, arkalarını döndüler ve olabildiğince hızlı bir şekilde oradan uzaklaştılar. Bir daha asla geri dönmeyeceklerdi. Bu lanetli topraklara, ölülerin ruhlarını yiyen bu hayaletlerin yakınına yaklaşmayacaklardı.
Crozier, onların gidişini izledi. Inuitlerin yüzündeki o dehşeti görmüştü. O an, neye dönüştüklerini, dışarıdan nasıl göründüklerini anladı. Onlar, artık yardım dilenebilecek insanlar değillerdi. Onlar, korkulan, kaçınılan birer canavardı. Inuitlerin bıraktığı ete kimse dokunmadı. O et, onların utancının bir anıtı gibi, karların üzerinde duruyordu.
Günler, haftalara karıştı. Adamlar, birer birer sönüp gittiler. Thomas Blanky, o pragmatik, hayatta kalma ustası, bir sabah uyandığında artık nefes almıyordu. Diğerleri de onu takip etti. Sonunda, kampta yalnızca iki kişi kalmıştı: Francis Crozier ve adını bile hatırlamakta zorlandığı, sürekli hırıltılarla nefes alan, genç bir tayfa.
Crozier, artık acı hissetmiyordu. Açlık, soğuk, keder… Hepsi, yerini büyük, kapsayıcı bir boşluğa bırakmıştı. Çadırından dışarı çıktı. Gökyüzü, her zamanki gibi gri ve kayıtsızdı. Ufka baktı. Ne güney vardı ne kuzey. Yalnızca sonsuz bir beyazlık.
Gözlerini, kampın ortasındaki o dağınık kemik yığınına çevirdi. Kemiklerin arasında, bir şey parlıyordu. Eğildi ve onu aldı. Fitzjames’in geride bıraktığı o gümüş çatal. Onu elinde evirip çevirdi. Üzerindeki işlemeler, ailesinin arması… Londra’daki bir atölyede, bir ustanın ellerinde özenle şekillendirilmişti. Binlerce mil öteden, bir imparatorluğun kalbinden, medeniyetin zirvesinden, dünyanın bu en alt noktasına, insanlığın en dip çukuruna gelmişti.
Crozier, acı bir şekilde gülümsedi. Çatalı, yanındaki bir insan uyluk kemiğinin üzerine koydu. Kemik ve gümüş. Bütün hikâyeleri buydu. Gurur ve sefalet. Bilim ve barbarlık. Zafer rüyası ve kemiklerin çıplak gerçeği.
Diğer çadırdan gelen hırıltı kesildi. Artık yalnızdı. Tamamen yalnız. Francis Crozier, İrlandalı bir çiftçinin oğlu, Kraliçe’nin donanmasının kaptanı, bir kutup kâşifi, şimdi dünyanın sonunda, insanlığın son yankısı olarak tek başına oturuyordu. Rüzgâr, kulağına fısıldıyordu. Lakin artık fırtınanın uğultusu değildi o. O, sessizliğin kendi sesiydi. Ve Crozier, gözlerini kapatıp, o sessizliğin onu da yutmasına izin verdi.
Bölüm 10
Efsanenin Yankıları
Londra, Arktik ve Zamanın Kendisi, 1850-2016
Sessizlik, Arktik’ten sızıp Manş Denizi’ni aştı ve yavaş yavaş Britanya İmparatorluğu’nun kalbine yerleşti. İlk yıl, bir endişe fısıltısıydı. İkinci yıl, gazetelerin sütunlarında büyüyen bir soruydu. Üçüncü yıl geldiğinde, sessizlik, Amirallik’in meşe kaplı koridorlarında çınlayan, katlanılmaz bir ağırlığa dönüştü. Sir John Franklin, iki muzaffer gemisi ve yüz yirmi sekiz adamı, yeryüzünden silinmiş gibiydi. Onlar, medeniyetin gönderdiği en parlak elçilerken, şimdi dünyanın en büyük coğrafi gizeminin parçası olmuşlardı.
Londra’nın sisli sokaklarında, hayat her zamanki akışında devam ediyor, fabrikaların bacaları gökyüzünü kirletiyor, zenginlerin faytonları parke taşlı yollarda tıkırdıyordu. Lakin belirli salonlarda, belirli evlerde, zaman 1845 yılında donup kalmıştı. Ve o donmuş zamanın merkezinde, tek bir kadın, bir imparatorluğun yapamadığını yapmaya yemin etmişti: Lady Jane Franklin.
Kederi, çeliğe dönüşmüştü; iradesi, Amirallik’in meşe kapılarını titreten bir rüzgâr olmuştu. O, yas tutan bir dul rolünü oynamayı reddediyordu. Siyah elbiseleri, bir teslimiyetin değil, bir savaş üniformasının parçasıydı. Gecelerini, Arktik haritalarını inceleyerek, balina kaptanlarının raporlarını okuyarak, muhtemel rotaları ve olası felaket senaryolarını çalışarak geçiriyordu. Gündüzleri ise bir lobi faaliyetinin generali gibiydi. Nüfuzlu politikacılara mektuplar yazıyor, gazetelerin editörleriyle görüşüyor, bilim topluluklarını harekete geçiriyordu. Amirallik, resmi arama seferlerini isteksizce başlattığında, Lady Jane, onların yetersizliğinden ve yavaşlığından öfke duyuyordu. Hükümet için kocası ve adamları, bir defterde kapatılması gereken bir maliyet kalemiydi. Onun için ise, geri getirilmesi gereken bir şeref ve bulunması gereken bir sevgiydi.
Resmi çabalar sonuçsuz kaldığında, kendi servetini ve topladığı bağışları ortaya koydu. Kayıp kocasını bulana vaat ettiği ödül, bir servet değerindeydi. O para, dünyanın dört bir yanından maceraperestleri, balina avcılarını ve Amerikalı kâşifleri mıknatıs gibi Arktik’in buzlu sularına çekti. Arktik, bir anda dünyanın en kalabalık keşif alanına dönüştü. Onlarca gemi, Franklin’in izini ararken, istemeden de olsa Kuzeybatı Geçidi’nin pek çok olası rotasını haritalandırdılar. Bir ironiydi: Franklin’in kendisi başaramamıştı, lakin onun kayboluşu, o efsanevi geçidin sırlarını çözen anahtar olmuştu. Lady Jane’in inadı, coğrafi bilginin sınırlarını, Amirallik’in bütün filolarından daha ileriye taşımıştı.
Yıllar aktı. Umut, yerini yavaş yavaş onurlu bir anma çabasına bıraktı. Artık kimse Franklin’i canlı bulmayı beklemiyordu. Amaç, ne olduğunu öğrenmek, hikâyeyi tamamlamak ve kahramanlara hak ettikleri yeri vermekti. Lakin gerçek, bekledikleri gibi şanlı bir destan olarak değil, kuzeyin vahşi topraklarından gelen, anlaşılmaz bir fısıltıyla ortaya çıktı.
Hudson Körfezi, 1854
Dr. John Rae, donanma subaylarına benzemiyordu. O, Hudson’s Bay Company için çalışan, Orkney Adaları’ndan gelme, sert ve pragmatik bir adamdı. Ağır gemiler, yüzlerce adam ve tonlarca erzakla değil, Inuitlerin yöntemlerini benimseyerek, kar ayakkabılarıyla, köpek kızaklarıyla ve hafif bir yükle seyahat ederdi. O, doğayla savaşmıyor, ona uyum sağlıyordu. Inuitlere saygı duyar, onların dilini konuşur ve hayatta kalma bilgilerine güvenirdi.
1854 baharında, Pelly Körfezi’nde araştırma yaparken, bir grup Inuit avcısıyla karşılaştı. Ateşin başında oturup, tercüman aracılığıyla sohbet ederken, avcılardan biri, birkaç yıl önce, çok daha batıda, Büyük Balık Nehri’nin ağzında gördükleri tuhaf bir manzaradan bahsetti. Otuz kırk kadar beyaz adam, Kabloona, güneye doğru yürüyorlardı. Zayıf, hasta ve bitkindiler. Bir teknenin kızak üzerinde çekiyorlardı. Inuitler, onlarla iletişim kurmaya çalışmış, lakin anlaşamamışlardı. Beyaz adamların lideri, onlara güneye, avlakların olduğu yere gitmeleri gerektiğini işaret etmişti.
Rae, anında konunun Franklin’in kayıp mürettebatı olduğunu anladı. Heyecanla daha fazla soru sordu. Avcılar, hikâyenin devamını anlattılar. O kışın ilerleyen zamanlarında, aynı bölgede, başka Inuit grupları, yaklaşık otuz beş ceset bulmuşlardı. Bazıları çadırlarda, bazıları devrilmiş bir teknenin altında, bazıları ise karın üzerine öylece dağılmış haldeydi. Hepsi açlıktan ölmüş gibiydi.
Sonra, Rae’nin kanını donduran o detay geldi. Avcılar, duraksayarak ve yüzlerinde bir tiksinti ifadesiyle, buldukları cesetlerin durumunu anlattılar. Pek çoğunun uzuvları kesilmişti. Tencerelerde, insan etinden kalıntılar bulmuşlardı. Bu beyaz adamlar, hayatta kalmak için birbirlerini yemişlerdi.
Rae, duyduklarına inanamıyordu. Lakin kanıt, somuttu. Avcılar, buldukları bazı eşyaları ona gösterdiler. Gümüş bir çatal, bir kaşık, üzerinde “Sir John Franklin, K.C.H.” yazan gümüş bir tabak ve Kaptan Crozier’e ait olduğu anlaşılan bir madalya. Şüpheye yer yoktu. Rae, Franklin seferinin kaderini çözmüştü.
Raporunu hazırlayıp Londra’ya gönderdiğinde, bir kahraman olarak karşılanmayı beklemiyordu, lakin kopan fırtınayı da tahmin edememişti. Rapor, Times gazetesinde yayınlandığında, Viktorya dönemi İngiltere’sinin kolektif bilincine bir bomba gibi düştü. Kraliçe’nin donanmasının kahraman subayları, en seçkin denizcileri, medeniyetin zirvesindeki insanlar, yamyamlığın en ilkel barbarlığına mı düşmüşlerdi? Kabul edilemezdi. Bir hakaretti.
İngiliz kamuoyunun vicdanının sesi, o dönemin en büyük edebi figürü Charles Dickens oldu. Dickens, kendi dergisinde ateşli makaleler kaleme alarak Dr. Rae’ye ve onun “güvenilmez, vahşi” tanıklarına saldırdı. Ona göre, “bir İngiliz denizcisinin ruhu, doğası gereği, böylesi bir alçaklığa düşmekten acizdi.” Suçlu, Franklin ve adamları olamazdı. Suçlu, o vahşi topraklarda yaşayan, muhtemelen adamları öldürüp sonra da yalan söyleyen “Eskimolar” olmalıydı. Dickens’ın bu ırkçı ve şovenist savunması, kamuoyunda geniş bir yankı buldu. Halk, kahramanlarının barbarca öldürüldüğüne inanmayı, onurlu bir şekilde hayatta kalmaya çalışırken en son tabuyu yıktıklarına inanmaya tercih ediyordu.
Lady Jane Franklin, bu koroya katıldı. Kocasının ve adamlarının yamyamlık yaptığı fikrini şiddetle reddetti. Onun için Sir John, bir Hristiyan şehidiydi. Buzun ortasında, Tanrı’ya ve vatanına sadık bir şekilde ölmüştü. Bu yeni anlatı, gerçeğin yerini aldı. Franklin Efsanesi, o günlerde doğdu: Hubris ve kötü kararların yol açtığı bir felaket değil, insan ruhunun doğa karşısındaki trajik ve soylu mücadelesi olarak yeniden yazıldı.
Lakin Lady Jane, hâlâ somut kanıt istiyordu. Rae’nin bulduğu eşyalar bir şeydi, lakin yazılı bir kayıt, bir vasiyetname bulmak her şey demekti. Son bir kez daha, kendi finanse ettiği bir gemiyi, Kaptan Francis Leopold McClintock komutasında kuzeye gönderdi.
Victory Point, King William Adası, 1859
McClintock, Rae’nin ve Inuitlerin anlattıklarını takip ederek, King William Adası’nın o lanetli kıyılarına ulaştı. Yıllar geçmişti, lakin felaketin izleri hâlâ oradaydı. Ve bir gün, bir tepeciğin üzerinde, taşlardan örülmüş bir anıt (cairn) buldular. Anıtın içine sıkıştırılmış, paslanmış metal bir silindir vardı. İçinde, Amirallik tarafından verilen o standart vellum kâğıdı duruyordu.
Kâğıdı açtıklarında, nefeslerini tuttular. Üzerinde, iki farklı el yazısıyla, iki farklı tarihte yazılmış iki not vardı.
İlk not, 28 Mayıs 1847 tarihliydi ve Teğmen Graham Gore tarafından yazılmıştı. Neşeli ve umutlu bir tondaydı. “HMS Erebus ve Terror, 12 Eylül 1846’dan beri buzun içinde kışlıyor. Sir John Franklin komutasındaki sefer… Her şey yolunda.” Bu, Teğmen Gore’un o umutsuz keşif yürüyüşüne çıkmadan önce bıraktığı nottu.
Lakin kâğıdın kenarındaki boşluğa, yaklaşık bir yıl sonra, 25 Nisan 1848’de, titrek ve aceleci bir el yazısıyla ikinci bir not eklenmişti. O not, felaketin soğuk ve kısa özetiydi: “HMS Terror ve Erebus, 22 Nisan 1848’de terk edildi… Buzun içinde 19 aydır sıkışıp kalmışlardı. Sir John Franklin, 11 Haziran 1847’de öldü. Toplam kayıp, 9 subay ve 15 er. Geriye kalan 105 kişi, Kaptan Crozier komutasında, buraya indi.”
Bu, seferin mezar taşıydı. Yazılı, resmi ve geri dönülmez kanıt. McClintock ve adamları, güneye doğru ilerlediklerinde, hikâyenin geri kalanını buldular. Kıyıda, bir kızak üzerine yerleştirilmiş, ağır bir tekneyle karşılaştılar. Teknenin içinde, iki adamın iskeleti vardı. İskeletlerin etrafına, şok edici bir eşya yığını dağılmıştı: ipek mendiller, parfümlü sabunlar, düğmeli botlar ve gümüş çatal-bıçak takımları. Medeniyetin, ölüme kadar taşınan o ağır, anlamsız yükü.
McClintock, Londra’ya döndüğünde bir kahraman olarak karşılandı. Artık hikâye tamamlanmıştı. Franklin Efsanesi, resmi kanıtlarla pekiştirilmişti. Kahramanlar, son ana kadar mücadele etmiş, gemilerini terk edip güneye doğru onurlu bir yürüyüşe çıkmış ve yolda birer birer düşmüşlerdi. Yamyamlık konusu, kimsenin bahsetmek istemediği, utanç verici bir dipnot olarak halının altına süpürüldü. Lady Jane Franklin, kocasının adının temize çıktığını hissetti. Onun için dikilen heykellerde, Sir John, elinde haritalarla, kararlı bir şekilde ufka bakan bir kâşif olarak tasvir edildi, başarısız bir seferin bitkin lideri olarak değil.
Yüz elli yıl boyunca, hikâye böyle kaldı. Ta ki, yeni bir çağın teknolojisi ve eski bir halkın hafızası bir araya gelene kadar.
Kraliçe Maud Körfezi, 2014 ve 2016
Yüzyıllardır Inuit avcıları, babadan oğula, King William Adası yakınlarında, belirli bir bölgede buzun altında duran büyük, ahşap bir gemiden bahseden hikâyeler anlatmışlardı. Onların sözlü tarihi, batılı tarihçiler tarafından uzun süre masal olarak görülüp dikkate alınmamıştı. Lakin 21. yüzyılda, Kanadalı arkeologlar ve tarihçiler, bu hikâyeleri ciddiye almaya karar verdiler. Sonar teknolojisiyle donatılmış gemilerle, Inuitlerin işaret ettiği o bölgeyi taramaya başladılar.
Ve Eylül 2014’te, mucize gerçekleşti. Sonar ekranında, denizin yirmi metre altında, neredeyse kusursuz bir şekilde korunmuş, dimdik duran bir geminin hayaletimsi silüeti belirdi. O, HMS Erebus’tu.
İki yıl sonra, bir Inuit avcısının, Sammy Kogvik’in, bir buz deliğinden tesadüfen bir gemi direği gördüğünü rapor etmesiyle, arama ekibi ikinci bir noktaya yönlendirildi. Ve orada, Terror Koyu’nun dibinde, HMS Terror bulundu. O da, Erebus gibi, ürkütücü bir şekilde iyi korunmuştu. Camları bile kırılmamıştı. Sanki mürettebatı, bir anlığına güverteye çıkmış da geri dönecekmiş gibi duruyordu.
Gemilerin bulunuşu, her şeyi değiştirdi. Onlar, donmuş birer zaman kapsülüydü. İçlerinde, seferin son günlerine ait sırlar saklıydı. Uzaktan kumandalı denizaltılarla yapılan ilk incelemeler, gemilerin aceleyle değil, düzenli bir şekilde terk edildiğini gösteriyordu. Belki de bir grup, gemilerde daha uzun süre kalmıştı. Belki de hikâye, Crozier’in o umutsuz yürüyüşünden daha karmaşıktı.
Modern adli tıp yöntemleriyle incelenen iskeletler, Inuitlerin anlattığı hikâyeyi doğruladı. Kemiklerin üzerindeki kesik izleri, yamyamlığa dair hiçbir şüphe bırakmıyordu. Kurşun zehirlenmesinin boyutları, konservelerin ölümcül birer tuzak olduğunu kanıtladı.
Gerçek, artık inkâr edilemezdi. Franklin Efsanesi, o soylu, romantik trajedi, yerini daha karanlık, daha karmaşık ve daha insani bir hikâyeye bıraktı. O, yalnızca bir hubris ve başarısızlık hikâyesi değildi. O, aynı zamanda dayanıklılığın, imkânsız seçimlerin ve en karanlık anlarda bile hayatta kalmaya çalışan insan ruhunun hikâyesiydi. O, farklı dünyaların, teknolojiye tapan bir imparatorluk ile doğanın dilini konuşan bir halkın çarpışmasının hikâyesiydi. Ve en önemlisi, o, gerçeğin, ne kadar uzun süre gömülürse gömülsün, eninde sonunda su yüzüne çıkacağının kanıtıydı.
Bugün, Erebus ve Terror, Arktik’in buzlu sularının dibinde, sessizce yatmaya devam ediyor. Onlar, bir imparatorluğun donmuş rüyasının mezar taşlarıdır. Ve etraflarındaki o sonsuz, beyaz sessizlik, hâlâ tam olarak çözülmemiş sırları fısıldamaya devam etmektedir. Çünkü buz, en iyi sır saklayandır. Ve o, bütün hikâyeyi yalnızca kendisine saklamayı tercih eder.
