Kibrin Bedeli: Atina’nın Sicilya Felaketi (M.Ö. 415-413)


BÖLÜM 1: ALTIN ÇAĞIN GÖBEK TAŞI

Pnyx Tepesi, Atina, M.Ö. 415 Baharı

Güneş, Hymettos Dağı’nın zirvesinden yavaşça yükseliyor, ışık mızraklarını Attika düzlüğüne saplıyordu. Işığın ilk dokunduğu yerlerden biri, şehrin kalbinin attığı o çıplak, kayalık tepeydi: Pnyx. Burası mermer tapınakların, yontulmuş heykellerin ve görkemli stoaların gölgesinde kalmış, mütevazı bir yamaçtı. Lakin Atina’nın gücü, Akropolis’in beyaz mermerlerinde değil, Pnyx’in tozlu toprağına basan binlerce sandaletli ayağın iradesinde yatıyordu. O sabah, tepeyi dolduran kalabalık, dalgalanan bir insan denizi gibiydi. Şehrin her demosundan, her kesiminden yurttaşlar, omuz omuza duruyordu. Keten khitonların teri, zeytinyağının keskin kokusu ve tepenin eteklerindeki agoradan yükselen balık ve baharat rayihası havada birbirine karışıyordu. Binlerce insanın fısıltısı, uğultusu, bir arı kovanının dinmeyen vızıltısını andırıyordu. On beş yıldır Peloponnesos Savaşı’nın ağırlığı altında ezilen, vebanın açtığı yaraları henüz tam saramamış bir şehrin nefesiydi bu. Yorgun, yaralı ama bir o kadar da kibirli, yenilmezliğine inanmış bir nefes.

Toplantıyı yöneten prytanislerin oturduğu platformun önündeki konuşmacı kürsüsü, bema, boştu. Şimdilik. Lakin herkes, o gün o taşa kimlerin çıkacağını, hangi kelimelerin döküleceğini, hangi kaderin çizileceğini biliyordu. Tartışılacak konu, tek bir kelimeyle özetlenebilirdi: Sicilya. Uzak, efsanevi, zenginliği masallara konu olan o büyük ada. Birkaç hafta evvel, batıdan gelen bir gemi Peiraieus limanına demirlemişti. Gemiden inenler, Sicilyalı Egesta şehrinin elçileriydi. Komşuları Selinus ve onun güçlü müttefiki Syrakusai tarafından tehdit edildiklerini söylüyor, Atina’dan, İyon kan kardeşlerinden yardım istiyorlardı. Yalvarışlarının ardında ise çok daha cezbedici bir vaat vardı: Altın. Gümüş. Savaşın tüm masraflarını karşılayacak, Atina’nın hazinesini taşıyacak kadar büyük bir servet.

Kalabalığın arasında, gölgede kalmayı seçen yaşlı bir adam duruyordu. Nikias. Serveti dillere destan, savaşta nam salmış bir komutan, barışın mimarıydı. Yüzündeki çizgiler, yılların yorgunluğunu, sayısız meclis toplantısının ve savaş konseyinin ağırlığını taşıyordu. O, birkaç yıl evvel Sparta ile imzalanan ve kendi adıyla anılan kırılgan barışın bekçisiydi. Şimdi ise o barışın pamuk ipliğine bağlı olduğunu, şehrin genç ve doymak bilmez iştahının o ipliği koparmak üzere olduğunu hissediyordu. Gözleri kalabalığı taradı. Çiftçiler, zanaatkârlar, kürekçiler… Hepsinin gözünde aynı parıltıyı görüyordu: Macera, zenginlik ve şan hırsı. Sicilya kelimesi, onların zihninde büyülü bir diyara dönüşmüştü. Nikias içini çekti. Onları mantığa, sağduyuya davet etmek, coşkun bir nehrin akışını elleriyle durdurmaya çalışmak gibiydi. Yine de deneyecekti. Atina’ya olan borcu, bunu gerektiriyordu.

Derken kalabalıkta bir dalgalanma oldu. Uğultu bir anda yön değiştirdi, fısıltılar yerini hayranlık dolu mırıltılara bıraktı. Sahneye çıkan, Nikias’ın tam zıttıydı. Alkibiades. Klinas’ın oğlu. Güzelliği kadınları kıskandıran, cesareti en tecrübeli hoplitleri bile şaşırtan, zekâsı ve hitabetiyle kitleleri peşinden sürükleyen o büyüleyici adam. Üzerindeki mor khiton, en pahalı Tyr boyasıyla renklendirilmişti. Saçlarının özenle buklelenmiş lüleleri, pahalı parfümlerin kokusunu yayarak omuzlarına dökülüyordu. Yürüyüşünde bile bir meydan okuma, bir özgüven vardı. O, Atina’nın altın çağının vücut bulmuş haliydi; parlak, yetenekli, zengin ve tehlikeli derecede hırslı. Atina’yı seviyordu, lakin Atina’nın şanından çok kendi şanını arzuluyordu. Sicilya Seferi, onun için bir görev değil, bir sahneydi. Kendi dehasını ve ihtişamını sergileyeceği en büyük sahne.

Alkibiades bema’ya doğru ilerlerken, kalabalıktan kopan alkışlar ve destek nidaları, Pnyx’in kayalıklarını dövdü. Nikias, bu manzarayı acı bir tebessümle izledi. Genç adam, halkın ne duymak istediğini çok iyi biliyordu. Onlara korkularını değil, hayallerini satacaktı. Onlara riskleri değil, zaferleri vaat edecekti.

Sonunda Egestalı elçilerden biri, tercümanı aracılığıyla kürsüye çıktı. Sesi titrek, lakin sözleri dikkatle seçilmişti. Syrakusai’nin zulmünü, Selinus’un küstahlığını anlattı. Dorianların, tıpkı Spartalılar gibi, İyon kanı taşıyan her şeye düşman olduğunu hatırlattı. Ve en önemlisi, şehirlerinin tapınaklarında ve hazinelerinde biriken servetten bahsetti. Atina’dan istenecek altmış talentlik ilk yardımın hazır olduğunu, seferin geri kalanını finanse edecek kaynaklarının ise neredeyse sınırsız olduğunu ima etti. Kelimeleri bal gibi tatlıydı, dinleyenlerin kulaklarına akıp kalplerinde bir arzu ateşi yaktı.

Elçi konuşmasını bitirip yerine çekildiğinde, Pnyx’in üzerine ağır bir sessizlik çöktü. Şimdi söz, Atinalılardaydı. Prytanis, yurttaşlara söz hakkı verdi. İlk kalkan el, Nikias’a aitti. Yavaş adımlarla, ağırbaşlı bir tavırla bema’ya yürüdü. Kalabalığa baktığında, dost yüzlerden çok, kendisine meydan okuyan, sabırsız bakışlarla karşılaştı.

“Atinalılar,” diye başladı, sesi yorgun ama netti. “Bizi buraya toplayan mesele, uzak bir adadaki iki şehrin arasındaki anlaşmazlığa müdahil olup olmamaktır. Egestalı dostlarımız, bizden yardım istiyor. Lakin asıl soru şu: Bizim onlara yardım etmeye gücümüz var mı? Daha doğrusu, böyle bir maceraya atılmak, bizim çıkarımıza mı?”

Kalabalıktan birkaç homurtu yükseldi. Nikias oralı olmadı.

“Unutmayın,” diye devam etti. “Savaş bitmedi. Sparta ile yaptığımız barış, sağlam bir kaya üzerine değil, kum üzerine inşa edilmiştir. Peloponnesos’taki düşmanlarımız, en küçük bir zayıflık anımızı kolluyor. Biz gözümüzü batıdaki bir hayale dikerken, onlar doğudaki evlerimizi, müttefiklerimizi tehdit etmekten çekinmeyecektir. Donanmamızın en iyi gemilerini, en tecrübeli askerlerimizi binlerce stadia uzağa göndermek, kendi kapımızı savunmasız bırakmak demektir. Bu, akıl kârı mıdır?”

Nikias duraksadı, sözlerinin bir etki yaratıp yaratmadığını anlamak için kalabalığı süzdü. Bazı yaşlı yüzlerde bir tasdik ifadesi gördü. Lakin gençlerin gözlerindeki ateş sönmemişti.

“Egestalıların vaat ettiği servete gelince… Buna ne kadar güvenebiliriz? Uzaktaki bir zenginliğin söylentisi uğruna, elimizdeki somut gücü tehlikeye atmak, kumarbazların işidir, devlet adamlarının değil. Sicilya, sandığımızdan daha büyük, daha kalabalık ve daha karmaşık bir yerdir. Oradaki şehirlerin kendi orduları, kendi donanmaları var. Bizi bir kurtarıcı olarak mı, yoksa bir istilacı olarak mı karşılayacaklar? Bu maceranın sonu, hayal ettiğimiz gibi bir zafer alayı mı olacak, yoksa adını anmaya korktuğumuz bir felaket mi?”

Nikias’ın sesi, bir kehanet gibi yankılandı Pnyx’in yamaçlarında. Sözlerini bitirirken, Atinalıları sağduyuya, ihtiyatlı olmaya çağırdı. Seferin tamamen reddedilmesini değil, lakin çok daha küçük bir kuvvetle, bir gözlem gücüyle yetinilmesini önerdi. Bu, hem Egestalılara bir destek mesajı verecek, hem de Atina’nın ana gücünü evde tutacaktı.

Nikias yerine oturduğunda, kalabalık düşünceli bir sessizliğe bürünmüştü. Mantığın soğuk sesi, hırsların ateşini bir anlığına bastırmış gibiydi. Lakin o an, Alkibiades’in anıydı. Genç adam, bir panterin zarafetiyle yerinden fırladı ve bema’ya doğru süzüldü. Kürsüye çıktığında, bir an sustu. Gözleriyle kalabalığı adeta kucakladı, her bir yurttaşla tek tek göz teması kurmaya çalıştı. Sonra o büyüleyici gülümsemesi yüzüne yayıldı.

“Atinalılar! Değerli yurttaşlarım!” diye gürledi. Sesi, Nikias’ınkinin aksine enerji ve coşku doluydu. “Saygıdeğer komutanımız Nikias’ı dinledim. Onun ihtiyatlı sözleri, tecrübesinin ve şehrimize olan sevgisinin bir kanıtıdır. Lakin onun korkuları, geçmişin gölgeleridir. Biz ise geleceğin güneşine yürümeliyiz!”

Bir alkış tufanı koptu. Alkibiades, elini kaldırarak kalabalığı yatıştırdı.

“Nikias, Sparta’dan korkmamızı söylüyor. Biz, Maraton’da Pers İmparatorluğu’nu dize getirmiş Atina’nın evlatları, Salamis’te donanmalarını denizin dibine göndermiş bir halk, neden bitkin düşmüş Sparta’dan korkalım? Bizim gücümüz, yerinde saymakla korunmaz, aksine körelir. Atina bir gemi gibidir; hareket etmezse, suyun altında kalan kısmı çürür. Bizim imparatorluğumuz, sürekli ileri atılarak, yeni dostlar ve yeni kaynaklar bularak ayakta kalır. Sicilya, bize tam da bunu vaat ediyor!”

Gözleri parlıyordu. Konuşurken jestleri abartılı, lakin etkileyiciydi. Sanki tüm Sicilya’yı avucunun içinde tutuyor ve onu Atinalılara sunuyordu.

“Orada bizi neyin beklediğini soruyor. Ben söyleyeyim: Şan ve şeref bekliyor! Bize hayran, bizim müttefikimiz olmak isteyen şehirler bekliyor. Ve evet, zenginlik bekliyor! Syrakusai’nin hazineleri, tüm Peloponnesos Savaşı’nı on kere finanse etmeye yeter. O zenginlikle yeni donanmalar kurar, şehrimizin surlarını daha da güçlendirir, müttefiklerimize daha fazla yardım edebiliriz. Sicilya’yı etki alanımıza kattığımızda, tüm Hellas dünyasının tartışmasız efendisi oluruz. Sparta dahi karşımızda baş eğmek zorunda kalır!”

Alkibiades, halkın en temel arzularına hitap ediyordu: Güvenlik, zenginlik ve gurur.

“Nikias, seferin risklerinden bahsediyor. Hangi büyük zafer risksiz kazanılmıştır? Atalarımız, Pers tehlikesi kapıdayken riskleri hesaplasalardı, bugün biz burada özgür yurttaşlar olarak toplanabilir miydik? Hayır! Onlar cesareti seçti, onlar geleceği seçti. Şimdi sıra bizde. Gençler! Bu sefer, sizin kendinizi gösterme, adınızı tarihe yazdırma fırsatınızdır. Yaşlılar! Bu sefer, evlatlarınızın ve torunlarınızın güven içinde yaşayacağı bir imparatorluğun temelini atma fırsatıdır. Kürekçiler, askerler, zanaatkârlar! Bu sefer, hepiniz için zenginlik ve refah demektir!”

Konuşmasının sonunda sesi iyice yükselmişti. Adeta bir trans halindeydi ve kalabalığı da kendi transına sokmuştu.

“Korkuyu seçenler, Nikias’ın yanında dursun. Lakin geleceği, şanı ve Atina’nın ebedi zaferini seçenler, benimle gelsin! Oylayın yurttaşlar! Kaderimizi oylayın! Sicilya’ya evet deyin!”

Alkibiades kollarını iki yana açarak sustuğunda, Pnyx adeta inliyordu. Alkışlar, çığlıklar, ıslıklar birbirine karıştı. Nikias’ın mantıklı uyarıları, bu coşku selinin içinde boğulup gitmişti. Gençliğin ateşi, yaşlılığın bilgeliğine galip gelmişti.

Prytanis, oylama için kalabalığı sükûnete davet etmekte zorlandı. Sonunda uğultu dindiğinde, soruyu sordu: “Egesta’ya yardım etmek ve Sicilya’ya altmış trireme’den oluşan bir donanma göndermek üzere, Alkibiades, Nikias ve Lamakhos’u tam yetkili komutanlar olarak atamayı kabul edenler, el kaldırsın!”

Pnyx tepesi, bir anda binlerce koldan oluşan bir ormana döndü. Güneşin altında parlayan kollar, şehrin iradesini gökyüzüne haykırıyordu. Karşı oy isteyen ses cılız kaldı, birkaç tereddütlü elin dışında kimse kalkmadı. Karar verilmişti. Atina, tarihinin en büyük, en pahalı ve en cüretkâr seferine çıkacaktı.

Alkibiades, zaferinin tadını çıkararak kalabalığı selamladı. Yüzünde, hedefine ulaşmış bir avcının tatmini vardı. Nikias ise başını öne eğmiş, hareketsiz oturuyordu. İstemediği bir göreve, felaket getireceğine inandığı bir maceraya komutan olarak atanmıştı. Kaderin ne kadar ironik olabildiğini düşündü. Şehri korumak için yaptığı konuşma, onu tam da felaketin kalbine göndermişti.

O gün Pnyx’ten dağılan kalabalık, evlerine ve işliklerine bir bayram havasıyla döndü. Peiraieus limanında hummalı bir hazırlık başladı. Marangozlar gemilerin kalaslarını elden geçiriyor, demirciler yeni silahlar dövüyor, tüccarlar sefer için erzak hesapları yapıyordu. Şehrin havası, bir anda değişmişti. Savaşın yorgunluğu gitmiş, yerine altın bir beklentinin heyecanı gelmişti. Atina, kibrinin ve gücünün zirvesinde, gözünü batıdaki o parlak mücevhere dikmişti. Bilmedikleri şey, o mücevherin aynı zamanda kör edici bir ışık yaydığıydı. Ve o ışığa çok uzun süre bakanların, altlarındaki uçurumu göremedikleriydi.


BÖLÜM 2: GÖLGELER VE KEHANETLER

Areopagus’un Etekleri, Atina, M.Ö. 415 Baharı

Pnyx’teki o ateşli oylamanın üzerinden günler geçmişti, lakin şehrin üzerine çöken zafer sarhoşluğu dağılmamıştı. Peiraieus limanındaki tersanelerden gelen çekiç sesleri, agoradaki dükkanlarda yapılan pazarlıkların gürültüsüne karışıyor, Atina’nın damarlarında yeni ve tehlikeli bir kan dolaşıyordu. Sicilya ismi, artık uzak bir coğrafyanın adı olmaktan çıkmış, her yurttaşın dilinde bir umuda, bir ihtirasa dönüşmüştü. Gençler, kendilerini Akhilleus’un yerine koyarak şanlı savaşların hayalini kuruyor, tüccarlar batıdan gelecek gümüş ve tahılın hesabını yapıyor, politikacılar ise imparatorluğun yeni sınırlarını zihinlerinde çiziyordu. Atina, kendi gücünün yansımasına aşık olmuş bir Narkissos gibi, Akdeniz’in sularına eğilmiş, kendinden geçmiş bir haldeydi.

Bu coşkunun ulaşmadığı nadir yerlerden biri, Nikias’ın Areopagus tepesinin gölgesindeki sakin eviydi. Evin avlusundaki zeytin ağacının altında, mermer bir bankta oturan komutan, limandan gelen o hummalı gürültüyü dinliyor, lakin duymuyordu. Zihni, Pnyx’teki o kalabalığın, o binlerce havaya kalkmış kolun görüntüsüne takılıp kalmıştı. Yenilmişti. Mantığı, sağduyusu, şehrin on yıllardır sınanmış tecrübesi, Alkibiades’in yaldızlı kelimelerinin ve kitlelerin kör arzusunun karşısında bir hiç olup gitmişti. Daha da kötüsü, kaderin bir cilvesiyle, karşı çıktığı bir felaket senaryosunun başrolüne yazılmıştı. Onu, Alkibiades ve Lamakhos ile birlikte, üç tam yetkili komutandan biri olarak atamışlardı. Ona, felakete yürüyeceğine inandığı bir ordunun sorumluluğunu vermişlerdi.

Yanına yaklaşan kölenin getirdiği sulandırılmış şarabı fark etmedi bile. Gözleri, avlunun duvarındaki bir sarmaşığın titreyen yaprağına dalmıştı. Alkibiades… O genç adamın hırsı, Atina’nın erdemlerini bir bir yiyip bitiren bir zehir gibiydi. Zekiydi, şüphesiz. Cesurdu, kimse inkâr edemezdi. Lakin ölçüsü yoktu. Sınırı yoktu. Onun için Atina’nın şanı, kendi şanına giden yolda bir basamaktı yalnızca. Nikias, onun gözlerindeki o ateşi tanıyordu. O ateş, şehirleri yakar, imparatorlukları küle çevirirdi. Ve şimdi o ateşin yakıtı, Atina’nın en iyi evlatları, en sağlam gemileri olacaktı.

Birkaç gündür uykusuzdu. Geceleri, zihninde donanmalar batıyor, hoplitler kılıçtan geçiriliyor, Atina’nın adı Hellas topraklarında bir lanete dönüşüyordu. Bu kabustan uyanmanın bir yolu olmalıydı. Şehri, kendi çılgınlığından kurtarmanın bir yolu… Halk Meclisi, seferin detaylarını ve komutanların tam yetkilerini onaylamak için beş gün sonra yeniden toplanacaktı. O gün, onun son şansı olabilirdi. Belki de tek şansı. Alkibiades’i doğrudan hedef alamazdı; genç adamın popülaritesi buna izin vermezdi. Mantık ve sağduyu konuşması da ilk seferinde işe yaramamıştı. O halde başka bir yol denemeliydi. Daha kurnazca, daha dolaylı bir yol. Düşüncesi, zihninde yavaş yavaş şekillendi. Madem Atinalılar bu kadar büyük bir zafer istiyorlardı, o halde onlara o zaferin gerçek bedelini göstermeliydi. O bedeli o kadar abartmalı, o kadar ulaşılmaz kılmalıydı ki, en ateşli sefer yandaşları bile korkuya kapılıp geri adım atmalıydı. Bir kumar oynayacaktı. Ama bu kez, masaya kendi hayatını değil, şehrin geleceğini sürecekti.

Aynı saatlerde, şehrin başka bir köşesinde, Kerameikos mezarlığının yakınlarındaki zengin bir konakta bambaşka bir hava esiyordu. Burası, Alkibiades’in eviydi ve içerisi bir festival alanını andırıyordu. Avluda kurulan ziyafet masaları, en leziz yemekler, gümüş kraterlerde sunulan Khios şarapları ve Mısır’dan getirilmiş tatlılarla doluydu. Flüt çalan kızların nağmeleri, konukların kahkahalarına karışıyordu. Konuklar, Alkibiades’in hetaireia’sı, yani yakın çevresini oluşturan genç, zengin ve soylu Atinalılardı. Onlar için Alkibiades bir liderden öte, bir idoldü. Onun gibi giyiniyor, onun gibi konuşuyor, onun cüretkâr ve alaycı tavrını taklit ediyorlardı. Sicilya Seferi, onlar için bir vatan görevi değil, büyük bir partiydi. Şan, ganimet ve macera dolu egzotik bir gezi.

Alkibiades, ziyafet yatağında yan uzanmış, elindeki gümüş kyliks’ten şarabını yudumlarken etrafındaki dalkavukluk ve hayranlık çemberinin keyfini çıkarıyordu. Yüzünde Pnyx’teki zaferin getirdiği o kendinden emin tebessüm vardı.

“Nikias’ın yüzünü görmeliydiniz,” dedi yanındaki genç bir aristokrat, kahkahasını bastıramayarak. “Sanki kendi cenaze törenine komutan olarak atanmış gibiydi. O yaşlı bunak, hâlâ Sparta’nın gölgesinden korkuyor.”

Alkibiades gülümsedi. “Nikias korkak değildir,” dedi, sesinde alaycı bir bilgelik vardı. “Yalnızca temkinlidir. Fazlasıyla temkinli. O, parasını toprağa gömüp her gün yerinde duruyor mu diye kontrol eden bir çiftçi gibi davranır. Oysa servet, cesurca harcanarak, yatırıma dönüştürülerek artar. Atina’nın gücü de öyledir. Onu Peiraieus limanına hapsetmek, çürümeye terk etmektir.”

Başka bir dostu lafa girdi: “Peki ya Lamakhos? O gerçek bir savaşçı. Ama kafası siyasete pek basmaz. Onunla anlaşmak kolay olacak.”

“Lamakhos bir kılıçtır,” diye yanıtladı Alkibiades. “Keskin ve güvenilir. Lakin bir kılıç, onu kullanan ele bağlıdır. Bu seferde o el, ben olacağım. Nikias, sürekli frene basmaya çalışacak. Lamakhos, düşünmeden ileri atılmak isteyecek. Ben ise gemiyi doğru rotada tutan dümenci olacağım. Syrakusai’ye, oradan Kartaca’ya, belki de Herakles’in Sütunları’nın ötesine uzanan bir rota…”

Bu sözler, masada bir heyecan dalgası yarattı. Kartaca! O efsanevi Fenike şehri! Alkibiades’in hırsının sınırı yoktu. Sicilya, onun için bir amaç değil, bir araçtı. Büyük bir batı imparatorluğu kurma hayalinin ilk adımıydı. O, İskender’den bir asır evvel, bir dünya fethinin rüyasını görüyordu.

Ancak bu parlak hayallerin ve kahkahaların ardında, göremediği gölgeler birikiyordu. Alkibiades’in küstahlığı, gelenekleri hiçe sayan tavrı ve neredeyse tanrısal kibri, ona çok sayıda düşman kazandırmıştı. Demokrat liderler, onun bir tiran olma potansiyelinden korkuyordu. Muhafazakârlar, onun ahlaki yozlaşmasından ve tanrılara saygısızlığından rahatsızdı. Kişisel rakipleri, onun başarısını kıskanıyordu. O an, o ziyafet sofrasında dost bildiği yüzlerin arasında bile, ona karşı kin besleyenler, onun düşüşünü bekleyenler vardı. Atina siyaseti, keskin bıçakların saklandığı bir arenaydı ve Alkibiades, o arenanın ortasında tek başına dans ediyordu. Henüz farkında değildi ama attığı her zafer narası, düşmanlarının bilediği bıçaklara yeni bir gerekçe sunuyordu.

Beş gün sonra Halk Meclisi yeniden toplandığında, Pnyx’teki kalabalık daha da büyüktü. İlk oylamanın coşkusu, yerini somut bir beklentiye bırakmıştı. Artık seferin yapılıp yapılmayacağı değil, nasıl yapılacağı konuşulacaktı. Nikias, yeniden kürsüye çıktığında, yüzünde ilk günkü yorgunluktan eser yoktu. Tam aksine, kararlı ve ciddi bir ifadesi vardı. Kalabalık, onun yine itiraz edeceğini, yine korkulardan bahsedeceğini sanıyordu. Lakin Nikias, herkesi şaşırttı.

“Atinalılar,” diye söze başladı, sesi güçlü ve netti. “Kararınızı verdiniz. Şehrimizin iradesine boyun eğmek, benim görevimdir. Madem Sicilya’ya gitmeye karar verdik, o halde bu işi layıkıyla yapmalıyız. Yarım yamalak, yetersiz bir güçle yola çıkmak, kendimizi ve şehrimizin onurunu tehlikeye atmaktan başka bir işe yaramaz.”

Kalabalık şaşkınlık içinde dinliyordu. Alkibiades’in yüzünde bile bir anlık bir tereddüt belirdi. Nikias ne yapmaya çalışıyordu?

“Sicilya’daki şehirler, özellikle Syrakusai, küçümsenecek rakipler değildir,” diye devam etti Nikias. “Kendi hoplitleri, kendi süvarileri ve güçlü donanmaları var. Egestalıların bize vaat ettiği süvari gücüne güvenemeyiz; onlar barbar ve güvenilmezdir. Dolayısıyla, kendi süvarimizi götürmeliyiz. Hem de çok sayıda. Syrakusai’yi kuşatmak için, onlardan çok daha üstün bir piyade gücüne ihtiyacımız olacak. Adanın tamamını kontrol altına almak istiyorsak, en az yüz trireme’ye ihtiyacımız var. Yüz! Ve bu gemilerin her birini en iyi kürekçilerimizle, en tecrübeli askerlerimizle donatmalıyız.”

Nikias, listesini uzattıkça uzattı. Daha fazla hoplit, daha fazla okçu, daha fazla sapancı istedi. Muazzam miktarda erzak, kuşatma makineleri, yedek yelken ve kürekler talep etti. Anlattığı şey, altmış gemilik bir yardım gücü değil, devasa bir istila ordusuydu. Maliyeti, Atina’nın yıllık gelirinin katbekat üzerine çıkacak bir operasyondu. Bunu yaparkenki amacı açıktı: Rakamların ezici ağırlığı altında Atinalıların aklını başına getirmek, onları bu projenin imkansızlığına ikna etmekti. Bu kadar büyük bir hazırlığın getireceği vergiler ve zahmet karşısında, Sicilya sevdasından vazgeçeceklerini umuyordu.

Konuşmasını bitirdiğinde, Pnyx’in üzerine bir sessizlik çöktü. Nikias, kalabalığın yüzlerindeki şoku, tereddüdü gördü. Planı işe yarıyor gibiydi. İnsanlar fısıldaşıyor, bu inanılmaz taleplerin altından nasıl kalkacaklarını tartışıyorlardı. Tam o anda, beklenmedik bir şey oldu. Meclisin tanınmamış üyelerinden biri, coşkuyla ayağa fırladı.

“Nikias doğru söylüyor!” diye bağırdı. “Madem bu işe giriştik, o halde şanımıza yakışır şekilde yapalım! Komutanlarımızın istediği her ne ise, onlara verelim! Hiçbir masraftan kaçınmayalım! Atina’nın gücünü bütün dünyaya gösterelim!”

Bu tek ses, bir kıvılcım gibiydi. Kalabalığın tereddüdü, bir anda yeniden körüklenen bir coşkuya dönüştü. Başka sesler de ona katıldı. “Evet! Ne isterlerse verin!” “Zafer için hiçbir şey çok değildir!”

Nikias’ın planı, tam tersi bir etki yaratmıştı. Atinalılar, onun sunduğu devasa tabloyu bir engel olarak değil, ulaşılması gereken daha da büyük bir zaferin kanıtı olarak görmüşlerdi. Onların kibrini ve hırsını küçümsemişti. Alkibiades ve yandaşları, bu beklenmedik fırsatı kaçırmadılar. Onlar da ayağa kalkıp bu yeni coşkuyu körüklediler.

Sonuç, Nikias için tam bir hezimetti. Meclis, komutanlara Sicilya Seferi için istedikleri her türlü kaynağı, insan gücünü ve malzemeyi kullanmaları için “tam ve sınırsız yetki” verdi. Nikias, şehri kurtarmak için oynadığı kumarda, elindeki son kartı da kaybetmişti. Kendi sözleriyle, felakete giden yolu daha da genişletmiş, canavarın iştahını daha da kabartmıştı. Pnyx’ten ayrılırken, omuzlarındaki yük, artık bir dağ gibiydi.

O günden sonra Peiraieus limanı, devasa bir karınca yuvasına döndü. Atina İmparatorluğu’nun dört bir yanından gemiler, askerler, malzemeler akıyordu. En iyi triremeler seçiliyor, bakımdan geçiriliyor, renkli bayraklar ve yaldızlı süslemelerle donatılıyordu. Donanmaya seçilen kürekçilere, standart ücretin üzerinde bir maaş vaat ediliyor, en cesur hoplitler bu şanlı sefere katılmak için birbiriyle yarışıyordu. Atina, tüm gücünü, tüm enerjisini, tüm servetini tek bir noktaya, Sicilya’ya odaklamıştı.

Seferin yola çıkmasına birkaç gün kala, şehirde garip bir gerilim hissedilmeye başlandı. Geceler artık eskisi gibi değildi. Atina’nın sokak köşelerinde, önemli kavşaklarda ve evlerin önünde duran koruyucu tanrı Hermes’in heykelleri, hermae adı verilen taş sütunlar, bir sabah akılalmaz bir saldırıya uğramış halde bulundu. Neredeyse şehirdeki bütün hermae’lerin yüzleri ve erkeklik organları, kimliği belirsiz kişilerce bir gecede tahrip edilmişti.

Haber, şafakla birlikte şehre yayıldığında, bir şok dalgası yarattı. Bu, basit bir vandalizm değildi. Bu, dine karşı işlenmiş en büyük suçlardan biriydi, bir asebeia idi. Hermes, yolcuların, tüccarların ve habercilerin koruyucusuydu. Tam da tarihin en büyük deniz seferi başlamak üzereyken, yolcuların tanrısına yapılan bu hakaret, korkunç bir kehanet, uğursuz bir alamet olarak yorumlandı. Kim, neden böyle bir şey yapmıştı?

Coşku ve zafer sarhoşluğu, yerini bir anda korkuya, şüpheye ve paranoyaya bıraktı. Herkes birbirinden kuşkulanır oldu. Bu işi, seferi engellemek isteyen Spartalı casuslar mı yapmıştı? Yoksa demokrasiyi devirip bir oligarşi kurmak isteyen gizli bir örgütün işi miydi?

Fısıltılar kısa sürede en bariz hedefe yöneldi: Alkibiades ve onun küstah, zengin arkadaşları. Onların gece partileri, tanrılarla alay eden tavırları zaten biliniyordu. Belki de bir sarhoşluk anında, bu kutsal heykellere saldırmışlardı. Alkibiades’in siyasi düşmanları, bu fırsatı hemen değerlendirdi. Agorada, mecliste, halka açık çeşme başlarında, suçlunun Alkibiades olduğu imaları yüksek sesle dillendirilmeye başlandı.

Atina, sefere çıkmak üzere olan devasa donanmasının gölgesinde, kendi içinde bir cadı avına başlamıştı. Altın çağın parlak güneşi, yerini uğursuz gölgelere ve karanlık kehanetlere bırakıyordu. Yola çıkacak ordu, artık arkasında birleşik ve kendinden emin bir şehir değil, korku ve ihanetle bölünmüş, kendi gölgesinden korkan bir halk bırakacaktı.


BÖLÜM 3: DENİZE AÇILAN KİBİR

Peiraieus Limanı, Atina, M.Ö. 415 Yaz Başı

Hermae faciasının yarattığı dehşet, Atina’nın ruhuna sinen soğuk bir sızıya dönüşmüştü. Gündüzleri Peiraieus limanındaki hummalı faaliyet, bu korkuyu bir nebze olsun bastırıyor gibiydi; binlerce kürekçinin provaları, gemilere yüklenen amforaların gürültüsü, komutanların bağırışları, şehrin kudretini ve kararlılığını sergileyen bir gürültü duvarı örüyordu. Lakin güneş batıp da zeytinliklerin üzerine alacakaranlık çöktüğünde, fısıltılar yeniden başlıyordu. Paranoya, zehirli bir sarmaşık gibi evlerin duvarlarına tırmanıyor, agoradaki dost sohbetlerini bile zehirliyordu. Kim yapmıştı? Neden yapmıştı? Bu kutsal değerlere saldırı, sefere çıkmak üzere olan donanmanın üzerine çöken uğursuz bir gölgeydi. Ve her gölge, üzerine düşecek bir nesne arardı. O nesne, çok geçmeden bulundu.

Alkibiades’in düşmanları için bu olay, gökten inen bir lütuftu. Aylardır onun küstahlığını, sınır tanımaz hırsını ve gelenekleri hiçe sayan tavrını biriktirmişlerdi. Şimdi ellerinde somut bir silah vardı. Başta hatip Androkles olmak üzere, demokrat kanadın önde gelen isimleri, halkın korkusunu ve öfkesini ustalıkla yönlendirmeye başladı. Soruşturma için kurulan komisyon, ödüller vaat ederek tanıklar aramaya koyuldu. İlk başta ortaya çıkanlar, köleler ve metoikoslardı (yabancı yerleşimciler). İfadeleri, hermae olayından çok daha tehlikeli bir suçlamayı gündeme getirdi: Alkibiades ve arkadaşlarının, özel evlerdeki içki alemlerinde, kutsal Eleusis Gizemleri’nin parodisini yaptıkları, tanrıçalar Demeter ve Persephone ile alay ettikleri iddia ediliyordu.

Bu yeni suçlama, ilkinden çok daha vahimdi. Hermae’lerin tahribi bir dine hakaret ise, Gizemler’in parodisini yapmak, Atina’nın manevi temelini dinamitlemek demekti. Eleusis Gizemleri, şehrin en kutsal, en mahrem ritüeliydi. Oraya kabul edilenlerin gördükleri ve duydukları hakkında konuşmaları kesinlikle yasaktı. Bu yasağı çiğnemenin cezası ölümdü. Alkibiades’in üzerine atılan suçlama, artık basit bir vandalizm değil, organize bir dinsizlik ve devlete ihanet komplosuydu.

Alkibiades, tuzağın farkındaydı. Başının üzerinde dönen akbabaları, siyasi rakiplerinin bilediği hançerleri görüyordu. Donanmanın yola çıkmasına günler kala, Halk Meclisi’nin önünde kendini savunmak için kürsüye çıktı. Tavrı, her zamanki gibi mağrur ve meydan okuyucuydu.

“Atinalılar!” diye gürledi. “Hakkımda söylenenleri duyuyorsunuz. Şehrimiz sefere hazırlanırken, bazıları içeride düşmanlık tohumları ekmeye çalışıyor. Üzerime atılan bu iğrenç iftiraları reddediyorum. Eğer bir suçum varsa, yargılanmak istiyorum. Ama şimdi! Donanma yola çıkmadan evvel. Ordu burada, beni seven, bana güvenen askerler ve kürekçiler burada. Onların önünde aklanmak istiyorum. Zira böylesine büyük bir gücün komutasını, arkasında böylesine ağır bir şüphe bulutu taşıyan bir generale teslim etmek çılgınlık olur. Yargılayın beni. Suçluysam, cezamı verin. Lakin suçsuzsam, bu fısıltıları sonsuza dek susturun ki görevime odaklanabileyim.”

Bu, zekice bir hamleydi. Alkibiades, en büyük kozunu oynuyordu: Ordu üzerindeki popülaritesi. Biliyordu ki, sefere katılmak için can atan binlerce asker ve kürekçi, onun yargılanıp seferden alıkonmasına asla izin vermezdi. Mahkeme üzerinde yaratacakları baskı, beraat etmesini neredeyse garantileyecekti.

Düşmanları da onun kadar zekiydi. Onlar da Alkibiades’in şu anki gücünün farkındaydı. Androkles ve diğerleri, kürsüye çıkarak tam tersini savundular.

“Alkibiades’in yargılanma talebi yerindedir,” dediler, seslerinde sahte bir makuliyet vardı. “Lakin şimdi zamanı değil. Binlerce asker hazır bekliyor. Yüzlerce gemi demir almış durumda. Bu büyük seferi, bir mahkeme süreci için haftalarca erteleyemeyiz. Atina’nın çıkarları, her şeyden önce gelir. Bırakalım komutanımız yola çıksın. Sicilya’da kazanacağı zaferler, onun en iyi savunması olacaktır. Şehrimize olan sadakatini savaş meydanında kanıtlasın. Döndüğünde, bu mesele adil bir şekilde ele alınır. Şimdi önceliğimiz Sicilya’dır!”

Bu, şeytani bir plandı. Onu yargılamayı erteleyerek, hem halkın gözünde makul görünüyorlar, hem de en tehlikeli hamleyi yapıyorlardı: Alkibiades’i, en büyük destekçisi olan ordudan ayırıyorlardı. O gittikten sonra, Atina’da kalıp kamuoyunu şekillendirmek, yeni “tanıklar” bulmak, korku atmosferini yoğunlaştırmak ve onu gıyabında mahkûm etmek çok daha kolay olacaktı. Alkibiades, kapana kısıldığını anladı. İtiraz etse, seferi geciktiren sorumsuz bir komutan durumuna düşecekti. Kabul etse, arkasında saatli bir bomba bırakarak yola çıkacaktı. Çaresiz, kaderine boyun eğdi. Karar verildi: Alkibiades yola çıkacak, mahkeme sonraya bırakılacaktı.

Nihayet o gün geldi. Şafak, Peiraieus limanının üzerine doğduğunda, Atina tarihinin tanıklık ettiği en görkemli manzaralardan birini aydınlattı. Yüz otuz dört trireme, parlak renkli gövdeleri ve yaldızlı pruva süslemeleriyle suyun üzerinde bir kuğu zarafetiyle salınıyordu. Onların yanında, yüzlerce erzak ve at gemisinden oluşan devasa bir filo uzanıyordu. Neredeyse bütün şehir, o gün işini gücünü bırakıp limana akın etmişti. Rıhtımlar, tepeler, limanın ağzındaki dalgakıranlar, bir insan seliyle kaplanmıştı. Anneler, sefere giden oğullarını son bir kez görmek için kalabalığı yarıyordu. Babalar, gururla karışık bir endişeyle gemilerdeki evlatlarına bakıyordu. Çocuklar, bu devasa gemilerin ve rengarenk yelkenlerin oluşturduğu manzaraya hayranlıkla bakıyordu. Hava, umudun, kibrin, ayrılığın ve derinde bir yerde saklanan o isimsiz korkunun kokusuyla doluydu.

Komutanların amiral gemisinde, üç adam yan yana duruyordu. Lamakhos, miğferi başında, zırhı kuşanmış, saf bir askerdi. Gözleri filoyu tarıyor, disiplini, düzeni denetliyordu. Onun için politika ve kehanetler anlamsızdı; önemli olan, önündeki askeri görevdi. Nikias, yüzünde kaderine razı olmuş bir adamın vakur ifadesiyle duruyordu. Kalbi ağırdı. Bu muazzam gücün, bu şehrin en değerli varlığının bir hayal uğruna nasıl heba edileceğini düşünüyordu. Bu görkemli tören, ona bir zafer başlangıcı değil, kurban edilmek üzere süslenmiş bir boğanın son yürüyüşü gibi geliyordu. Alkibiades ise, kalabalığın tezahüratlarına gülümseyerek karşılık veriyor, askerlere el sallıyordu. Dışarıdan bakıldığında, özgüvenin ve karizmanın timsaliydi. Lakin içinde, Atina’da bıraktığı düşmanlarının ne zaman saldıracağını bilmemenin getirdiği bir huzursuzluk vardı. Sırtına saplanmak üzere bekleyen bir hançerin soğukluğunu hissediyordu.

Aniden bir boru sesi, limanın üzerindeki bütün gürültüyü bıçak gibi kesti. On binlerce insan sustu. Mutlak bir sessizlik çöktü. Bir tellalın güçlü sesi, limanın her köşesinde yankılandı: “Sessizlik ve dua vakti!”

O an, bütün filodaki ve karadaki on binlerce insan, tek bir vücut, tek bir ruh oldu. Tellalın okuduğu dualara, fısıltılarla eşlik ettiler. Tanrılardan uygun rüzgarlar, sakin denizler ve en önemlisi zafer diliyorlardı. Dualar bittiğinde, her gemideki subaylar ve deniz piyadeleri, ellerindeki altın ve gümüş kupalardan denize şarap dökerek libasyon ritüelini gerçekleştirdiler. Komutanlar, amiral gemisinin güvertesinden, kendi kupalarındaki şarabı denizin tanrısı Poseidon’a sundular. Ardından, bütün filodan tek bir ağızdan güçlü bir ses yükseldi. Bu, tanrı Apollon’a söylenen zafer ilahisi, paean idi. On binlerce sesin birleşerek gökyüzüne yükselttiği bu ilahi, hem bir yakarış hem de bir meydan okumaydı. Atina’nın gücünün, birliğinin ve sarsılmaz iradesinin sesiydi. O an için, bütün korkular, bütün şüpheler, bütün siyasi entrikalar o sesin kudreti altında ezilmiş gibiydi.

İlahi bittiğinde, boru yeniden çaldı. Bu, hareket emriydi. Gemiciler demir halatları çözdüler. Kürekçiler, komutlarla suya daldırdıkları kürekleriyle devasa gemileri yavaşça hareket ettirdiler. Limanın ağzına geldiklerinde, bir an duraksadılar. Sonra, sanki aralarında bir yarış başlamış gibi, triremeler ileri atıldı. Küreklerin suya çarpma sesi, bir gök gürültüsünü andırıyordu. Gemiler, limandan Ege Denizi’ne doğru hızla çıkarken, karadaki kalabalıktan kopan alkışlar ve uğurlama çığlıkları denizin sesine karıştı.

Nikias, uzaklaşan Attika kıyılarına bakıyordu. Akropolis’in üzerindeki Parthenon, güneşin altında bir mücevher gibi parlıyordu. Gözlerini kapattığında, o tapınağın bir daha görüp göremeyeceğini düşündü. Alkibiades ise batıya bakıyordu. Gözlerinde hırsın ateşi, Sicilya’nın hayali ve belki de daha ötesinin rüyası vardı.

Donanma, bir süre sonra ufukta bir yelken ormanına dönüştü ve yavaş yavaş gözden kayboldu. Peiraieus rıhtımlarında kalan kalabalık, bir süre daha sessizce denize baktı. Şehrin en büyük gücü, en parlak umudu, denize açılan kibirleriyle birlikte gitmişti. Onlar gittikten sonra, geride sadece uğultulu bir boşluk, ailelerin endişesi ve siyasi düşmanların sessizce işlemeye başlayan komploları kalmıştı. Atina, kendi gücünün zirvesinde, farkında olmadan kendi trajedisinin en önemli perdesini açmıştı.


BÖLÜM 4: ALTIN HAYALİ, PİRİNÇ GERÇEĞİ

Rhegion Limanı, İtalya, M.Ö. 415 Yazı

Atina donanması, Ege Denizi’ni bir tören alayı gibi geçmiş, müttefik limanlarına uğrayarak güç gösterisi yapmış ve Korfu adasında toplanarak nihai hedefe doğru yola çıkmıştı. Yüzlerce geminin oluşturduğu bu muazzam filo, İyon Denizi’nin mavi sularını yararak ilerlerken, güvertedeki askerler ve kürekçiler arasında hâlâ Peiraieus’taki o görkemli uğurlamanın coşkusu hakimdi. Onlar için bu, sıradan bir askeri sefer değil, bir efsanenin parçası olmaktı. Sicilya’nın zengin toprakları, Syrakusai’nin altın dolu tapınakları ve kolay bir zaferin vaadi, zihinlerinde parlak bir tablo çiziyordu. Komutanları efsaneviydi, donanmaları yenilmezdi, kaderleri ise zaferle yazılmıştı.

Bu coşku, filonun İtalya’nın güney ucuna, “çizme”nin burnuna yaklaştığı anda ilk darbeyi aldı. Atina’nın Magna Graecia’daki (Büyük Yunanistan) müttefikleri, bu devasa gücü beklenen sıcaklıkla karşılamadılar. Thurii, Tarentum gibi şehirler, kapılarını Atina askerlerine açmayı reddetti, sadece su ve en temel erzakların satın alınmasına izin verdiler. Atina’nın gücünden duydukları hayranlık, korkuyla karışık bir mesafeye dönüşmüştü. Bu beklenmedik soğukluk, filodaki ilk hayal kırıklığı oldu. Onlar kendilerini kurtarıcı olarak görüyorlardı, lakin İtalyan Yunanları onlara potansiyel bir efendi, hatta bir istilacı gibi bakıyordu.

Filo, Sicilya’ya en yakın nokta olan Rhegion limanına demirlediğinde, üç komutan ilk ciddi savaş konseylerini toplamak üzere amiral gemisinde bir araya geldi. Amiral gemisinin dar kamarasındaki masanın etrafında oturan üç adam, üç farklı dünyayı temsil ediyordu. Lamakhos, zırhını çıkarmamıştı bile. Onun için durum basitti: Vakit kaybetmeden doğrudan Syrakusai’ye saldırmak.

“Düşman hazırlıksız,” dedi masaya yumruğunu vurarak. “Şu anda limanda toplanmış, ne yapacaklarını tartışıyorlar. Biz ise gücümüzün zirvesindeyiz. Doğrudan limanlarına girer, donanmalarını yakar, şehirlerini daha surlarını tamir etmeye fırsat bulamadan kuşatırsak, bu iş haftalar içinde biter. Sürpriz ve hız, en büyük silahımızdır.” Lamakhos’un stratejisi, bir askerin net, amaca yönelik mantığını yansıtıyordu. Riskliydi, lakin başarılı olursa kesin bir sonuç vaat ediyordu.

Nikias, başını iki yana salladı. Yüzünde, öngörülerinin bir bir doğru çıkmasının getirdiği bezgin bir ifade vardı. “Hızla ne kazanacağız, Lamakhos? Henüz gücümüzü tam olarak bilmiyoruz. Egesta’dan vaat edilen paranın gelip gelmeyeceği belli değil. Diğer Sicilya şehirlerinin bize katılıp katılmayacağı meçhul. Doğrudan Syrakusai’ye saldırmak, adadaki diğer tüm şehirleri onlarla birleşmeye iter. Önce diplomatik yolları denemeliyiz. Müttefiklerimizi güvence altına almalı, gücümüzü sağlamlaştırmalı, sonra emin adımlarla Syrakusai’nin üzerine yürümeliyiz. Aceleyle atılacak bir adım, bizi bir bataklığa sürükleyebilir.” Nikias’ın planı, onun karakteri gibiydi: Temkinli, risksiz ve yavaş. Başarısızlık ihtimalini en aza indirmeye çalışıyor, lakin büyük bir zafer fırsatını da gözden kaçırıyordu.

Sıra Alkibiades’e geldiğinde, her iki komutan da ona döndü. Alkibiades, bir süre sessiz kaldı. Gözleri masanın üzerindeki basit bir haritada geziniyordu. O, ne Lamakhos’un kör cesaretine, ne de Nikias’ın felç edici korkusuna sahipti. Onun planı, her ikisinin de bir karışımıydı, lakin çok daha kurnazca ve kendi siyasi hedeflerine yönelikti.

“Her ikiniz de haklısınız,” dedi sonunda. Sesi sakin ve ikna ediciydi. “Lamakhos, hızın önemini vurguluyor, doğru. Nikias, müttefiklerin gerekliliğinden bahsediyor, o da doğru. Lakin ikiniz de Sicilya’nın ruhunu gözden kaçırıyorsunuz. Bu ada, tek bir vücut değil. Birbirinden nefret eden, birbiriyle savaşan şehirlerin bir mozaiği. Syrakusai’nin gücü, diğerlerini korkutuyor. Biz bu korkuyu kullanmalıyız. Doğrudan Syrakusai’ye saldırmak yerine, donanmamızla adanın etrafında bir güç gösterisi yapalım. Messana, Naxos, Katane gibi şehirlere uğrayalım. Onlara Syrakusai’nin zorbalığından kurtulma şansı sunduğumuzu gösterelim. Müttefikler kazanarak, Syrakusai’yi yalnızlaştıralım. Egesta’dan vaat edilen parayı alalım. Ordumuzun gücünü, adanın her köşesine hissettirelim. Syrakusai’yi askeri olarak değil, siyasi olarak kuşatalım. Bu, hem Lamakhos’un istediği gibi aktif bir strateji olacak, hem de Nikias’ın arzuladığı gibi güvenceler sağlayacak.”

Alkibiades’in planı, en mantıklısı gibi duruyordu. Diğer iki komutan, biraz tereddütten sonra kabul ettiler. İlk görev, Egesta’ya gidip Atina halkına vaat edilen o efsanevi hazineyi görmekti. Alkibiades, bu görev için bizzat gönüllü oldu. Birkaç hızlı trireme ile birlikte Egesta’ya doğru yelken açtı. Bu, sadece bir keşif gezisi değil, aynı zamanda bir sınavdı. Bütün seferin finansal temelini oluşturan o büyük vaadin gerçeğe dönüşeceği an gelmişti.

Birkaç gün sonra Alkibiades ve gemileri, filonun geri kalanına katıldığında, komutanın yüzündeki ifade her şeyi anlatıyordu. Hayal kırıklığı, öfke ve bir parça da utanç vardı. Egestalılar, Atina’yı kandırmıştı. Şeytanı kandırmışlardı.

“Hiçbir şey yok,” dedi diğer komutanlara durumu anlatırken. “Daha doğrusu, bir aldatmaca var. Tapınaklarındaki altın ve gümüş eşyaların birçoğu, diğer şehirlerden ve tapınaklardan ödünç alınmış. Bize gösterdikleri o parlak sofra takımları, meğer şehrin tek gümüş takımıymış ve bizi etkilemek için her zengin ailenin evinde sırayla sergilenmiş. Hazinede otuz talentten fazla para yok. Bize vaat ettikleri servet, bir yalandan ibaret.”

Bu haber, amiral gemisine düşen bir yıldırım gibiydi. Bütün sefer, bir yalan üzerine kurulmuştu. Atina, on binlerce askerini ve yüzlerce gemisini, batıdaki fakir bir şehrin yalanına inanarak yola çıkarmıştı. Nikias’ın yüzündeki ifade “Ben size söylemiştim” diyordu, lakin bunu dile getirecek gücü bile yoktu. Felaket, daha tek bir ok atılmadan başlamıştı. Lamakhos öfkeden küplere binmişti. Kandırılmışlardı. Onuru kırılmıştı.

Alkibiades’in planı da çökmüştü. Diğer şehirleri Atina’ya çekmek için kullanacakları en önemli koz, yani finansal güç, ortada yoktu. Şimdi ne yapacaklardı? Bu kadar büyük bir orduyu, kendi imkanlarıyla ne kadar süre besleyebilirlerdi? Geri dönmek, Atina tarihinde eşi benzeri görülmemiş bir rezillik olurdu. Siyasi intihar demekti. İlerlemek ise, bilinmezlikle dolu bir uçuruma atlamak gibiydi.

Tam bu kriz anında, Rhegion limanına Atina’dan bir haberci gemisi, devletin resmi triremesi olan Salaminia ulaştı. Gemiden inen subaylar, doğrudan amiral gemisine çıktılar. Getirdikleri emir, Egesta’nın yalanından bile daha sarsıcıydı.

Subay, üç komutanın önünde saygıyla eğildi, lakin gözleri sadece Alkibiades’e kilitlenmişti. “Atina Halk Meclisi’nin emriyle,” dedi tok bir sesle. “Komutan Alkibiades, kutsal değerlere hakaret ve Eleusis Gizemleri’ni taklit etme suçlamalarıyla ilgili olarak yargılanmak üzere derhal Atina’ya dönmelidir. Salaminia gemisi, sizi götürmek üzere görevlendirilmiştir.”

Oda buz kesti. Alkibiades’in arkasında bıraktığı saatli bomba, sonunda patlamıştı. Düşmanları, onun yokluğunda istediklerini elde etmiş, halkı ona karşı kışkırtmış ve onu gıyabında yargılamak için her şeyi hazırlamıştı. Bu bir tutuklama emriydi.

Nikias ve Lamakhos şok içindeydi. Seferin mimarı, en karizmatik ve belki de en yetenekli komutanı, tam da en kritik anda görevden alınıyordu. Lamakhos, bunun askeri bir delilik olduğunu düşündü. Nikias ise, siyasetin ne kadar acımasız olabildiğini bir kez daha gördü.

Alkibiades, haberi şaşırtıcı bir sakinlikle karşıladı. İçindeki fırtınayı gizlemeyi başardı. “Halkın iradesine karşı gelemem,” dedi subaylara. “Emre uyacağım. Kendi gemimle sizi takip edeceğim.”

Bu, Atinalı subayları tatmin etti. Alkibiades’in bir ordu komutanı olarak kaçmaya teşebbüs etmeyeceğini, onuruna yediremeyeceğini düşündüler. Ona kendi gemisiyle yola çıkma izni verdiler.

Böylece, Atina filosu Sicilya’ya doğru ilerlerken, Alkibiades’in komuta ettiği gemi, onu Atina’ya ve muhtemel bir ölüm cezasına götürecek olan Salaminia’nın arkasından yola çıktı. Filo, İtalya’nın güney kıyılarında ilerlerken, iki gemi birbirini takip ediyordu. Lakin gece karanlığı çöktüğünde ve filo Thurii limanına demirlediğinde, bir sonraki sabah Salaminia’nın mürettebatı acı bir gerçekle uyandı: Alkibiades’in gemisi yoktu. Gece karanlığından faydalanan komutan, rotasını değiştirmiş ve ortadan kaybolmuştu.

Alkibiades kaçmıştı.

Atina’ya dönüp düşmanlarının kurduğu bir mahkemede yargılanmaktansa, sürgünü seçmişti. Ama onun sürgünü, sıradan bir sürgün olmayacaktı. Öfkesi, kırılan gururu ve intikam arzusu, onu en beklenmedik yere götürecekti. Alkibiades, Atina’nın en büyük düşmanının, Sparta’nın kollarına sığınacaktı. Yanında, Sicilya Seferi’nin bütün planlarını, Atina’nın bütün zayıf noktalarını ve sırlarını da götürerek…

Sicilya’daki Atina ordusu ise, artık iki başlıydı. Biri aşırı temkinli, diğeri aşırı cüretkâr iki komutanın elinde kalmıştı. Seferin beyni, ruhu, motoru olan adam, artık bir haindi ve düşman saflarındaydı. Egesta’nın yalanıyla başlayan sefer, şimdi de komutanının ihanetiyle sarsılmıştı. Henüz tek bir Syrakusaili askerle bile karşılaşmamış olan ordu, kendi içinde kan kaybetmeye başlamıştı. Pirinçten yapılmış gerçek, altın hayalini paramparça etmişti.


BÖLÜM 5: ANAPOS KIYISINDAKİ HESAPLAŞMA

Büyük Liman, Syrakusai, M.Ö. 415 Sonbaharı

Alkibiades’in kaçışı ve ihaneti haberi, Sicilya’daki Atina kampına bir yas havası gibi çökmüştü. Askerler ve kürekçiler, kendilerini bu maceraya sürükleyen, zafer vaat eden o karizmatik liderin artık düşman saflarında olduğunu öğrendiklerinde, moralleri yerle bir oldu. Bir zamanlar yenilmezliğin sembolü olan komutanları, şimdi bir haindi. Bu durum, orduyu başsız bırakmakla kalmadı, aynı zamanda her askerin zihnine bir şüphe tohumu ekti: “Eğer o bile kaçtıysa, bizi burada ne bekliyor?” Komuta şimdi tamamen zıt karakterli iki adama kalmıştı: Korkaklık derecesinde temkinli olan Nikias ve gözü pek bir savaşçı olan, lakin siyasi dehadan yoksun Lamakhos. Ordu, iki farklı yöne çeken atların çektiği bir araba gibiydi; ne yöne gideceği, ne yapacağı belirsizdi.

Bu belirsizlik, Atina ordusunu haftalarca oyaladı. Nikias’ın ısrarıyla filo, Sicilya’nın doğu kıyılarında dolaşarak müttefik arayışına girdi. Naxos ve Katane gibi bazı küçük şehirler, Atina’ya gönülsüzce katıldı, lakin bu, devasa ordunun ihtiyaçlarını karşılamaktan çok uzaktı. Ordunun her geçen gün artan erzak sıkıntısı ve salgın hastalıkların başlaması, Nikias’ın kararsızlığını daha da körüklüyordu. O, mükemmel anı, en risksiz fırsatı bekliyordu. Lakin savaşta mükemmel an diye bir şey yoktu; sadece kaçırılan fırsatlar vardı.

Syrakusai’de ise durum tam tersiydi. Atina donanmasının ilk ortaya çıkışı şehirde büyük bir paniğe yol açmış olsa da, onların haftalarca kıyılarında gezinip somut bir hamle yapmaması, bu paniği önce şaşkınlığa, sonra küçümsemeye, en sonunda ise küstah bir özgüvene dönüştürmüştü. Syrakusaili komutan Hermokrates, başından beri Atina tehlikesine karşı halkı uyaran bilge bir liderdi. Lakin şimdi, onun uyarıları bile halkın gözünde abartılı görünmeye başlamıştı. Demagoglar, kürsülerde Atinalılarla alay ediyor, onların savaşmaktan korktuğunu, sadece adanın etrafında geçit töreni yaptıklarını söylüyorlardı. Süvariler, Atinalıların kamp kurduğu Katane’ye kadar gidip surların önünde at koşturuyor, onlara hakaretler yağdırıyor ve “Bizimle savaşmaya mı geldiniz, yoksa buraya yerleşmeye mi?” diye bağırıyorlardı.

Bu hakaretler, Atina kampındaki askerlerin kanına dokunuyordu. Onlar, Persleri dize getirmiş Atina’nın yenilmez askerleriydi. Şimdi ise birkaç taşralı süvarinin alay konusu olmuşlardı. Moralsizlik, yerini yavaş yavaş öfkeye bırakıyordu. Lamakhos, bu durumu Nikias’a defalarca belirtti. “Askerlerin sabrı taşıyor, Nikias. Bir şey yapmazsak, bu ordu kendi içinde dağılacak. Bu hakaretlere bir son vermeliyiz.”

Nikias, sonunda baskılara dayanamadı. Lakin yine de doğrudan bir saldırıdan kaçınacaktı. Onun yerine, kurnazca bir plan hazırladı. Bu plan, onun karakterini yansıtıyordu: Savaş meydanında risk almaktan kaçınan, lakin entrika ve aldatmacaya dayalı bir strateji. Katane’deki Syrakusai sempatizanı bir adamı kullanarak, Syrakusai komutanlarına sahte bir mesaj gönderdi. Mesajda, Katane’deki Atina yanlılarının, eğer Syrakusai ordusu şafak vakti şehre gelirse, onlara kapıları açacağı ve Atina kampını ateşe vereceği yazıyordu. Böylece Atinalılar, gemileri olmadan tuzağa düşürülecekti.

Syrakusaililer, bu habere balıklama atladılar. Zafer sarhoşluğu ve kibirleri, onları tuzağın barizliğini görmekten alıkoydu. Bütün ordularını toplayıp gece boyunca Katane’ye doğru yürüyüşe geçtiler. Amaçları, şafakta şehre girip gafil avladıkları Atinalıları kılıçtan geçirmekti.

Onlar Katane’ye doğru yürürken, Nikias planının ikinci aşamasını devreye soktu. Bütün Atina filosu, gece karanlığında sessizce Katane limanından demir aldı ve güneye, Syrakusai’ye doğru yelken açtı. Plan basitti: Syrakusai ordusu şehrin dışındayken, Atina ordusu onların boş bıraktığı şehre girecek ve en stratejik noktada, Büyük Liman’ın hemen yanındaki Anapos nehrinin ağzında, surlarla çevrili sağlam bir kamp kuracaktı.

Plan, askeri bir dehayla işledi. Syrakusai ordusu ertesi sabah Katane’ye vardığında, şehrin kapılarının sımsıkı kapalı olduğunu ve ortada hiçbir komplocu olmadığını gördü. Kandırılmışlardı. Tam o sırada güneyden gelen bir atlı, nefes nefese komutanların yanına ulaştı. Getirdiği haber, Syrakusaililerin kanını dondurdu: Atina ordusu, Büyük Liman’a çıkmış ve şehrin hemen dibinde, tapınaklarına yürüme mesafesinde kamp kurmuştu.

Öfke ve utanç içinde, Syrakusai ordusu geri dönmek için yola koyuldu. Kilometrelerce yolu boşuna yürümüşler, yorulmuşlar ve en kötüsü, düşmanın kendi evlerine girmesine izin vermişlerdi. Atinalılar ise bu sırada telaşla çalışıyor, kampın etrafına hendekler kazıyor ve ahşap çitler dikiyorlardı. Düşman geri döndüğünde, onları hazırlıksız yakalayamayacaktı.

İki ordu, sonunda karşı karşıya geldi. Aralarında Anapos nehrinin çamurlu suları ve geniş bir ova vardı. Bir tarafta, sayıca üstün, kendi topraklarında savaşmanın avantajına sahip, lakin disiplinsiz ve öfkeli Syrakusai ordusu. Diğer tarafta, daha az sayıda, lakin tecrübeli, iyi eğitimli ve şimdiye dek maruz kaldıkları hakaretlerin intikamını almaya kararlı Atina hoplitleri.

Savaş öncesi sessizlik, gergin ve ağırdı. Askerler saflarını düzeltiyor, kalkanlarını parlatıyor, mızraklarını sınıyordu. Nikias, safların önünde atıyla dolaşarak askerlerine moral vermeye çalışıyordu. Sesi her zamankinden daha keskindi: “Unutmayın, sizler Atinalısınız! Sizler, Hellas’ın en iyi askerlerisiniz. Karşınızdakiler ise bir araya toplanmış bir güruh. Disiplinle savaşın. Kalkan duvarını bozmayın. Zafer bizim olacak!”

Savaş, Syrakusai süvarilerinin ani bir saldırısıyla başladı. Lakin Atinalı hoplitlerin oluşturduğu falanks, bir kaya gibi sağlam durdu. Mızrak ormanına çarpan süvariler, kayıplar vererek geri çekilmek zorunda kaldı. Ardından iki ordunun piyadeleri, yavaş adımlarla birbirine doğru ilerlemeye başladı. İki kalkan duvarının birbirine çarpma anında çıkardığı ses, binlerce demircinin aynı anda örse vuruşu gibiydi. Kalkanlar birbirine kilitlendi, mızraklar kalkanların arasından ve üzerinden ölümcül hamleler yapmaya çalıştı. Savaşın ilk anlarında, Syrakusaililerin sayısal üstünlüğü bir avantaj sağlıyor gibiydi. Atina falanksının kanatlarına baskı yapıyorlardı.

Tam o kritik anda, gökyüzü karardı. Öğle vakti olmasına rağmen, sanki gece çökmüş gibiydi. Şiddetli bir fırtına patladı. Gök gürültüsü savaşın sesini bastırıyor, şimşekler savaş alanını anlık olarak aydınlatıyor, ardından sağanak halinde bir yağmur başlıyordu. Bu beklenmedik fırtına, iki ordu üzerinde farklı etkiler yarattı. Tecrübesiz Syrakusaili askerler, bunu tanrıların bir öfkesi, kötü bir alamet olarak yorumladılar. Gök gürültüsünden irkildiler, moralleri bozuldu. Atinalılar ise, sayısız savaş görmüş tecrübeli askerler olarak, bunu sadece bir doğa olayı olarak gördüler. Hatta fırtınanın yarattığı kargaşa, onların daha disiplinli ve organize hareket etmelerini sağladı.

Nikias, bu anın bir dönüm noktası olduğunu anladı. “Şimdi!” diye bağırdı. “İleri!”

Atina falanksı, tek bir vücut gibi ileri atıldı. Kalkan duvarı, Syrakusaililerin zayıflamış saflarını bir koçbaşı gibi yardı. Düzenleri bozulan Syrakusaililer paniklemeye başladı. Panik, bir salgın gibi yayıldı. Önce birkaç asker, sonra onlarcası, sonra yüzlercesi arkasını dönüp kaçmaya başladı. Kaçış, kısa sürede bir bozguna dönüştü. Atinalılar, dağılan düşmanı şehrin kapılarına kadar kovaladı. Lakin önemli bir eksikleri vardı: Süvari. Syrakusai süvarileri, kendi piyadelerinin aksine düzenlerini korumuştu. Kaçan arkadaşlarını korumak için Atina piyadelerinin önünü kesiyor, onların tam bir katliam yapmasını engelliyorlardı.

Gün batarken, savaş alanı sessizliğe bürünmüştü. Ovada yüzlerce Syrakusaili askerin cansız bedeni yatıyordu. Atinalıların kaybı ise çok daha azdı. Atina ordusu, ilk büyük meydan savaşını kazanmıştı. Askerlerin morali yeniden tavan yapmıştı. Kamplarına zafer naralarıyla döndüler.

Lakin bu, yarım bir zaferdi. Syrakusai ordusu yenilmiş, ama yok edilmemişti. Şehir düşmemişti. Ve en önemlisi, Atinalılar süvarileri olmadığı için zaferin meyvelerini toplayamamış, şehri kuşatma altına alamamışlardı. Nikias, kışı geçirmek ve Atina’dan takviye olarak süvari ve para istemek için daha güvenli olan Katane’ye geri çekilme kararı aldı.

Bu karar, büyük bir hataydı. Zaferin hemen ardından geri çekilmek, kazanılan psikolojik üstünlüğü düşmana geri vermek demekti. Syrakusaililer, savaşı kaybetmiş olsalar da, Atinalıların şehri alamadan geri çekildiğini gördüler. Bu onlara zaman kazandırdı. Hem de çok değerli bir zaman. Kış boyunca, yenilgiden ders çıkardılar. Şehrin surlarını güçlendirdiler, yeni komutanlar atadılar ve en önemlisi, Sparta’ya elçiler göndererek yardım istediler.

Ve Sparta’da, onlara yardım etmeye hevesli, Atina’nın bütün sırlarını bilen biri vardı: Alkibiades. O kış, Syrakusai kendini toparlayıp güçlenirken, Atina ordusu Katane’deki kampında atalet içinde bekliyordu. Anapos kıyısında kazanılan taktiksel zafer, Nikias’ın stratejik hatası yüzünden boşa harcanmıştı. Savaşın ilk perdesi Atina’nın üstünlüğüyle kapanmıştı, lakin ikinci perde başladığında, sahne çok daha farklı olacaktı. Nikias, düşmanına en değerli hediyeyi, zamanı vermişti.


BÖLÜM 6: İKİ ŞEHRİN KIŞI

Sparta, Lakedaimon, M.Ö. 415-414 Kışı

Eurotas nehrinin buz gibi suları, Taygetos Dağı’nın karlı zirvelerinden inen soğuk rüzgârlarla kamçılanıyordu. Sparta, Attika’nın mermer ve felsefe ile parlayan şehirlerinden farklı bir ruha sahipti. O, bir şehir değil, bir kışlaydı. Lüksün, gösterişin, hatta rahatlığın bile bir zayıflık sayıldığı, taştan ve demir iradeden yontulmuş bir kışla. Sokakları süsleyen heykeller, filozofların değil, zafer kazanmış kralların ve tanrıların heykelleriydi. Havada zeytinyağı ve şarap kokusu değil, ter, demir ve disiplin kokusu vardı. Bu donuk, sert ve acımasız topraklara, Atina’nın en parlak, en şımarık, en büyüleyici evladı ayak basmıştı. Alkibiades, bir zamanlar mor khitonlar içinde salınan, uzun bukleli saçlarıyla tanrıları kıskandıran o adam, şimdi Sparta’nın kalbindeydi.

Lakin Sparta’ya gelen adam, Atinalıların tanıdığı Alkibiades değildi. O, hayatta kalmanın en temel kuralını biliyordu: Uyum sağlamak. Daha şehre varmadan, Atina’ya dair ne varsa üzerinden sıyırıp atmıştı. Uzun, özenli saçlarını bir Helot berberin kaba usturasına teslim edip kısacık kestirmişti. Pahalı pelerini çıkarıp yerine kaba dokunmuş, renksiz bir Spartalı pelerini almıştı. Her gün jimnasyumlarda genç Spartalılarla birlikte idman yapıyor, onların yediği meşhur, kan ve sirkeden yapılan iğrenç kara çorbayı yüzünü buruşturmadan içiyor, soğuk nehirde onlarla birlikte yıkanıyordu. Bu, müthiş bir performanstı. Atina’daki siyasi sahneden sonra, şimdi de Sparta’nın yalın ve acımasız sahnesinde başrolü oynuyordu. Spartalılar, bu ani dönüşüme şüpheyle yaklaşıyor, lakin bir yandan da ondan etkileniyorlardı. Bir insanın, alıştığı tüm lüksten böylesine kolayca vazgeçebilmesi, onların anladığı dilden bir irade gösterisiydi. Onu dinlemeye karar verdiler.

Alkibiades, Ephorların (Sparta’yı yöneten beş seçilmiş yönetici) ve Gerousia’nın (yaşlılar meclisi) huzuruna çıktığında, üzerinde hiçbir Atinalı alameti kalmamıştı. Duruşu dik, ifadesi ciddi, sözleri ise bir hançer gibi keskin ve doğrudan olacaktı. Soğuk taş salonda, etrafını saran kırmızı pelerinli, uzun sakallı, sert yüzlü adamların sorgulayan bakışları altında konuşmaya başladı.

“Lakedaimonlular,” dedi, sesi salonda yankılandı. “Beni vatanına ihanet etmiş biri olarak gördüğünüzü biliyorum. Lakin vatan sevgisinin ne olduğunu anlamak için, önce vatanın ne olduğunu tanımlamak gerekir. Beni sürgüne gönderen, benim sadakatime iftirayla karşılık veren o hırslı ve adaletsiz güruh mu benim vatanım, yoksa atalarımın kurduğu, yasalara saygılı, ölçülü ve adil olan o eski Atina mı? Ben, ikincisine sadığım. Ve o Atina’yı yiyip bitiren o emperyalist çılgınlığa karşı, şimdi sizinle birlikte savaşmaya geldim. Çünkü o çılgınlık durdurulmazsa, yalnız Atina’yı değil, tüm Hellas’ı yutacaktır.”

Bu giriş, zekiceydi. Kendini bir hain olarak değil, yozlaşmış bir rejime karşı savaşan bir yurtsever olarak konumlandırıyordu. Ardından, Spartalıların kanını donduracak o büyük sırrı, Atina’nın nihai planını açıklamaya başladı.

“Sicilya’ya neden gittiğimizi sanıyorsunuz? Egesta’nın ricası için mi? Hayır. O, sadece bir bahaneydi. Atina’nın asıl amacı, Sicilya’nın tamamını ele geçirmektir. Oradaki zenginliği ve kaynakları, özellikle de tahılı ve keresteyi kontrol altına almaktır. Lakin plan orada bitmiyor. Sicilya düştükten sonraki hedef, İtalya’daki Yunan şehirleridir. Oradan da Kartaca’ya yönelecek, o büyük imparatorluğu dize getireceğiz. Ve en sonunda, batının bütün gücünü arkamıza alarak, İber Yarımadası’ndan ve Galya’dan topladığımız paralı askerlerle birlikte, Peloponnesos’un üzerine yürüyeceğiz. Sizi, kendi evinizde, denizden ve karadan tamamen kuşatıp yok etmektir nihai amaç. Sicilya Seferi, bir macera değil, sizin idam fermanınızın ilk cümlesidir.”

Salona mutlak bir sükûnet çökmüştü. Alkibiades’in sözleri, bir kehanet gibiydi. Kendi şehirlerinin yavaş, içe dönük dünyasında yaşayan Spartalılar, Atina’nın bu küresel, sınır tanımayan hırsı karşısında dehşete düşmüşlerdi. Alkibiades, onların en derin korkularına seslenmişti.

“Fakat,” diye devam etti, sesini yükselterek. “Bu planı durdurabilirsiniz. Henüz çok geç değil. Size iki şey önereceğim. İki hamle. Birincisi, hemen şimdi Syrakusai’ye yardım gönderin. Orayı tek bir adam bile kurtarabilir. Ama sıradan bir adam değil. Bir Spartalı komutan. Sizin adınız, sizin disiplininiz, Sicilya’daki dağınık güçleri birleştirecek, onlara umut ve cesaret verecektir. Atina ordusu, komutanları kararsız, moralleri bozuk bir halde bekliyor. Onlara toparlanma fırsatı vermeyin.”

Duraksadı, gözlerini salondaki en güçlü adamlarda, Ephorlarda gezdirdi.

“İkinci ve daha önemli önerim ise, savaşı kendi topraklarınıza, Attika’ya taşımanızdır. Atina’nın on beş kilometre kuzeyindeki Dekeleia’yı tahkim edin. Orada kalıcı bir kale kurun. Dekeleia, bütün Attika kırsalına hâkimdir. Oradan yapacağınız akınlarla, Atinalıları kendi surlarının içine hapsedeceksiniz. Onların tarlalarını ekip biçmelerini engelleyecek, en önemlisi, Euboia’dan gelen gümüş madenlerinin ve tahılın yolunu keseceksiniz. Atina’nın gücü, imparatorluğundan gelen vergilerle ayakta durur. O damarı kestiğinizde, o devasa yapı kendi ağırlığı altında çökecektir. Yıllardır savaşıyoruz, lakin siz her yaz gelip tarlaları yakıp geri dönüyorsunuz. Oysa Dekeleia’ya yerleşmek, hançeri Atina’nın kalbine saplamak ve orada bırakmak demektir.”

Alkibiades konuşmasını bitirdiğinde, salondaki sessizlik daha da ağırlaşmıştı. Söyledikleri, sadece bir ihanet değil, parlak bir stratejik analizdi. Atina’nın Aşil topuğunu, en zayıf noktasını düşmanlarına göstermişti.

Spartalıların karar vermesi uzun sürmedi. Alkibiades’in mantığı karşı konulmazdı. Ephorlar, her iki öneriyi de kabul etti. Syrakusai’ye yardım gönderilecekti. Ve bahar geldiğinde, Sparta ordusu Dekeleia’yı işgal edip tahkim edecekti. Syrakusai’ye gönderilecek komutan olarak ise, Gylippos adında bir adam seçildi. Gylippos, bir kral soyundan gelmiyordu. Annesi bir helot olduğu için tam bir Spartalı yurttaşı bile sayılmayan, mothax denilen bir sınıftandı. Lakin savaşta kendini kanıtlamış, sert, becerikli ve hırslı bir komutandı. Ona sadece dört gemi verildi. Sparta, büyük bir filo göndermiyordu. Sadece bir adam ve temsil ettiği fikri gönderiyordu: Direniş fikrini.

Kışın ortasında, Gylippos dört gemisiyle yola çıktığında, kimse onun Sicilya’ya ulaşıp ulaşamayacağını bilmiyordu. Lakin Sparta, o kış Atina’nın oyununu görmüş ve karşı hamlesini yapmıştı. Atalet bitmiş, savaş yeni ve çok daha ölümcül bir aşamaya geçmek üzereydi.


Epipolai Platosu, Syrakusai, M.Ö. 415-414 Kışı

Anapos kıyısındaki yenilgi, Syrakusai için bir felaket olabilirdi. Lakin Atinalıların zaferlerinin hemen ardından geri çekilmesi, o felaketi bir lütfa dönüştürmüştü. Yenilginin getirdiği utanç ve korku, yerini hızla soğukkanlı bir kararlılığa bıraktı. Şehir, uykusundan uyanmış bir dev gibiydi. Artık demagogların boş böbürlenmelerine yer yoktu. Halk, tehlikenin ne kadar büyük ve gerçek olduğunu anlamıştı. Ve bu anlayış, onları birleştirdi.

Bu birleşmenin mimarı, komutan Hermokrates’ti. O, yenilgiden sonra paniğe kapılmak yerine, halk meclisinin önüne çıkıp bir durum değerlendirmesi yaptı. Sesi sakin, lakin sözleri netti.

“Atinalıları yendik mi? Hayır. Yenildik. Neden yenildik? Çünkü komutanlarımız çok fazlaydı, askerlerimiz disiplinsizdi ve biz, tecrübeli bir orduya karşı bir araya toplanmış bir kalabalık gibi savaştık. Lakin onlar bizi yok edebildi mi? Hayır. Neden edemedi? Çünkü süvarilerimiz onlardan üstündü ve şehrimizin surları sağlamdı. Ve en önemlisi, onlar zaferden sonra korkup kaçtılar. Bize zaman verdiler. Tanrılar, bize kendimizi savunmamız için bir kış bahşetti. Bu zamanı ya yas tutarak, ya da surlarımızı ve ruhlarımızı güçlendirerek geçireceğiz. Ben ikincisini öneriyorum.”

Halk, Hermokrates’i ve onunla birlikte iki komutanı daha tam yetkiyle göreve getirdi. Şehir, fiilen askeri bir yönetime geçmişti. İlk iş, savunma stratejisini yeniden gözden geçirmek oldu. Hermokrates, Atinalıların baharda geri döneceğini ve bu kez doğrudan şehri kuşatmaya çalışacaklarını biliyordu. Syrakusai’nin kaderinin, şehrin kuzeybatısında yükselen Epipolai adındaki geniş, kayalık platoda çizileceğinin farkındaydı.

Epipolai, Syrakusai’ye hâkim bir konumdaydı. O platoyu kontrol eden, şehri kuşatma altına alabilirdi. Çünkü Atinalıların şehri tamamen ablukaya alması için, kuzeydeki Trogilos limanından güneydeki Büyük Liman’a uzanan bir kuşatma duvarı inşa etmesi gerekiyordu. Ve o duvarın en önemli kısmı, Epipolai platosundan geçmek zorundaydı. Plato, sarp yamaçlara sahipti, lakin birkaç noktadan, özellikle de batıdaki Euryelos geçidinden ulaşılabilirdi.

Hermokrates’in planı basitti: Atinalılar gelmeden önce, Epipolai’nin surlarını güçlendirmek ve platoyu kendi kontrolleri altına almak. O kış, bütün şehir bir şantiyeye döndü. Zengin, fakir, köle, özgür demeden binlerce Syrakusaili, Epipolai’nin yamaçlarına tırmandı. Taş ustaları kayaları yontuyor, işçiler harç karıyor, kadınlar ve çocuklar su ve malzeme taşıyordu. Şehrin duvarları yükseltildi, hendekler derinleştirildi, özellikle de Euryelos’taki stratejik nokta bir kaleye dönüştürüldü. Bu, sadece bir inşaat faaliyeti değildi; ortak bir tehlikeye karşı birleşen bir halkın kolektif iradesinin taşa dönüşmesiydi. Her konulan taş, Atina kibrine bir cevaptı.

Aynı zamanda, şehrin askeri yapısı da baştan aşağı değiştirildi. Hoplitler yeniden organize edildi, daha sıkı bir eğitim programına tabi tutuldular. Süvari birlikleri, Anapos’taki başarılarından dolayı ordunun en gözde birliği haline geldi ve sayıları artırıldı. Hermokrates, Peloponnesos’taki müttefiklerine, özellikle de Korinthos ve Sparta’ya elçiler gönderdi. Mesajı netti: “Syrakusai düşerse, bütün Hellas düşer. Bize yardım edin.”

Kış ilerledikçe, şehrin havası değişti. Başlangıçtaki korku ve panik, yerini sessiz, kararlı bir bekleyişe bırakmıştı. Askerler her gün talim yapıyor, gözcüler her gün denizi tarıyordu. Atinalıların geri döneceğini biliyorlardı. Lakin bu kez, onları hazırlıksız, dağınık ve kibirli bir şehir değil; tek bir yumruk olmuş, surlarının arkasında ve komutanlarının liderliğinde kenetlenmiş, savaşmaya hazır bir Syrakusai bekleyecekti. Sparta’dan gelecek yardıma dair ilk fısıltılar şehre ulaştığında, bu kararlılık daha da perçinlendi. Yalnız değillerdi. O kış, Syrakusai kendini yeniden doğuruyordu.


Atina Kampı, Katane, M.Ö. 415-414 Kışı

Katane’deki Atina kampında ise ne inşaat gürültüsü vardı, ne de ortak bir amaç uğruna kenetlenmiş bir halkın kararlılığı. Orada sadece çamur, can sıkıntısı, hastalık ve sessiz bir çürüme hüküm sürüyordu. Anapos’taki zaferin getirdiği coşku, haftalar süren eylemsizlik içinde çoktan sönüp gitmişti. Kış yağmurları, kampı dev bir çamur deryasına çevirmişti. Askerler, sızdıran çadırlarda ve derme çatma barakalarda, rutubet ve soğukla mücadele ediyordu. Erzak tayınları azalmış, salgın hastalıklar baş göstermişti.

En kötüsü, ataletti. Yapacak hiçbir şey yoktu. Her gün bir öncekiyle aynıydı. Askerler, küçük gruplar halinde kamp ateşlerinin etrafında toplanıyor, Atina’daki ailelerini, sıcak evlerini düşünüyor, Sicilya’ya dair kurdukları altın hayallerin nasıl bir çamur kabusuna dönüştüğünü fısıltıyla konuşuyorlardı. Komutanları Nikias’a olan güvenleri sarsılmıştı. Neden zaferden sonra geri çekilmişlerdi? Neden Syrakusai’ye saldırmıyorlardı? Bu bekleyiş ne zamana kadar sürecekti? Alkibiades’in ihaneti haberi de moralleri iyice bozmuştu. Becerikli, cesur liderleri gitmiş, yerine sadece endişe ve kararsızlık timsali Nikias kalmıştı.

Nikias, kendi çadırında, kendi vicdanıyla ve korkularıyla baş başaydı. Sağlığı iyi değildi; kronik böbrek rahatsızlığı, kampın nemli koşullarında iyice azmıştı. Lakin fiziksel acısından daha kötüsü, ruhsal ıstırabıydı. O, en başından beri bu sefere karşı çıkmıştı. Şimdi, en kötü kehanetlerinin gerçekleştiğini görüyordu. Egesta’nın parası yalandı. Sicilyalı müttefikler güvenilmezdi. Ve Syrakusai, kolay bir lokma değildi. Ordusu, her geçen gün eriyordu.

Bu çıkmazın içinde, Nikias yapması gereken tek şeyi yaptı: Atina’ya bir mektup yazdı. Lakin o mektup, basit bir durum raporu değildi. O mektup, Nikias’ın karakterinin, korkularının ve belki de bilinçaltındaki “Ben haklıydım” deme arzusunun bir yansımasıydı. Mektubunda, durumu olabilecek en karanlık renklerle çizdi. Syrakusai’nin gücünü abarttı. Kendi ordusunun zayıflıklarını, hastalıkları, moral bozukluğunu uzun uzun anlattı. Düşmanın kış boyunca nasıl güçlendiğini, yeni surlar inşa ettiğini, süvarilerini artırdığını ve Peloponnesos’tan yardım beklediğini belirtti.

Sonra o kritik talebini dile getirdi. Atina halkına iki seçenek sunuyordu: Ya bu seferi tamamen iptal edip orduyu derhal geri çağırmalıydılar, ya da mevcut ordu kadar büyük, yeni bir orduyu, yeni bir donanmayı, bol miktarda parayı ve süvariyi acilen göndermeliydiler. Mektubun sonunda ise kişisel bir talepte bulundu: Kötüleşen sağlığını gerekçe göstererek, komutanlık görevinden affını istedi.

Bu mektup, tarihin en önemli belgelerinden biriydi. Nikias, halka net bir şekilde “Ya hep, ya hiç” diyordu. Belki de içten içe, Atinalıların bu devasa takviye talebini görünce korkuya kapılıp seferi iptal etme seçeneğini seçeceklerini umuyordu. Böylece, şehir bir felaketten kurtulacak, kendisi de bu sorumluluktan azledilecekti. Stratejisi, Pnyx’teki ilk konuşmasıyla aynıydı: Gerçekliği o kadar korkutucu bir şekilde sun ki, insanlar ondan kaçsın.

Mektubu taşıyan gemi Atina’ya doğru yola çıktığında, Katane’deki kamp, kaderini bekleyen bir hasta gibi sessizliğe büründü. O kış, üç şehirde üç farklı kader yazılıyordu. Sparta’da, Alkibiades’in ihanetiyle beslenen bir intikam planı işlemeye başlamıştı. Syrakusai’de, yenilginin ateşiyle dövülen bir direniş ruhu yükseliyordu. Atina kampında ise, kararsızlığın ve korkunun pası, en parlak kılıçları bile kemiriyordu. Nikias, düşmanına zaman hediye etmişti. Ve düşmanları, o hediyeyi en iyi şekilde kullanıyordu. Bahar geldiğinde, Anapos kıyısındaki o yarım kalmış hesaplaşma, çok daha büyük ve kanlı bir fırtınanın sadece başlangıcı olacaktı.


BÖLÜM 7: KAN VE TAŞ

Epipolai Platosu, Syrakusai, M.Ö. 414 Baharı ve Yazı

Kışın getirdiği atalet ve çürüme, baharın ilk sıcak rüzgarlarıyla birlikte dağıldı. Nikias’ın Atina’ya gönderdiği mektubun cevabı, sadece kelimelerle değil, yelken ve kürekle gelmişti. Atina halkı, Nikias’ın sunduğu iki seçenekten en cüretkâr olanını, onun belki de hiç beklemediği seçeneği tercih etmişti. Seferi iptal etmek yerine, onu iki katına çıkarmaya karar vermişlerdi. Nikias’ın görevden affedilme talebi reddedilmiş, üstüne ona yardımcı olmaları için iki yeni komutan, Eurymedon ve Demosthenes, yolda olan devasa bir takviye filosuyla birlikte görevlendirilmişti. Lakin o filo gelene kadar, Nikias’ın elindeki orduya süvari ve para gönderilmişti. Atina, bir kumarbazın inadıyla, kaybettiği masaya daha da büyük bir servet sürüyordu. Kibirleri, bir felaketin eşiğinde olduklarını görmelerini engelliyordu. Onlar için bu, bir geri adım değil, imparatorluklarının sarsılmaz gücünün bir kanıtıydı.

Bu haber, Katane’deki kampa yeni bir hayat öpücüğü gibi geldi. Atina’dan gelen atlar, okçular ve en önemlisi gümüş, ordunun moralini bir anda düzeltti. Askerler, vatanları tarafından unutulmadıklarını, aksine daha da büyük bir güçle desteklendiklerini gördüler. Nikias, istemese de artık elinde çok daha güçlü bir orduya sahipti. Geri çekilme ya da bekleme bahanesi kalmamıştı. Savaşın ikinci perdesi başlamak zorundaydı.

Atina ordusu, bu yeni güçle Katane’den ayrılıp yeniden Syrakusai önlerine geldiğinde, karşılaştıkları manzara onları şaşırttı. Kış boyunca Syrakusai boş durmamıştı. Hermokrates’in önderliğinde, şehrin savunması bambaşka bir seviyeye çıkmıştı. Özellikle de şehrin kaderini belirleyecek olan Epipolai platosu, adeta bir kaleye dönüştürülmüştü. Atinalıların platoya çıkmasını engellemek için, yamaçlar tahkim edilmiş, stratejik noktalara nöbetçi kuleleri dikilmişti.

Nikias, durumu anladı. Syrakusai’yi ele geçirmenin tek yolu, şehri karadan ve denizden tamamen izole edecek bir kuşatma duvarı inşa etmekti. Ve bu duvarın kilit taşı, Epipolai platosunun zirvesine konulmalıydı. Lakin platoya nasıl çıkacaklardı? Syrakusaililer, platoya çıkan bütün bilinen yolları tutmuştu.

İşte bu noktada, Lamakhos’un askeri dehası devreye girdi. O, Nikias’ın aksine bir harita başında değil, arazide düşünen bir komutandı. Yaptığı keşifler sonucunda, Syrakusaililerin gözden kaçırdığı, sarp ve tehlikeli bir patika buldu. Gece karanlığından faydalanarak, ordunun en seçkin birliklerini bu patikadan gizlice platoya çıkarmayı önerdi. Bu, son derece riskli bir operasyondu. Tek bir askerin ayağının kayması, tek bir kalkanın taşa çarpması, bütün planı mahvedebilirdi. Nikias, her zamanki gibi tereddüt etti. Lakin başka çareleri de yoktu. Planı onaylamak zorunda kaldı.

O gece, Atina ordusu tarihinin en cüretkâr operasyonlarından birini gerçekleştirdi. Zifiri karanlıkta, binlerce hoplit, tek sıra halinde, sessizlik yemini ederek o daracık patikadan tırmanmaya başladı. Lamakhos, en öndeydi. Her adım, bir sonraki adımı yokluyor, her asker önündekinin gölgesini takip ediyordu. Saatler süren bu gergin tırmanışın sonunda, şafak sökerken Atina ordusunun öncüleri Epipolai platosunun zirvesine, Euryelos geçidine ulaşmayı başardı.

Platoyu savunmakla görevli altı yüz kişilik Syrakusaili birliği, bu ani baskın karşısında neye uğradığını şaşırdı. Karanlığın içinden çıkan binlerce Atinalı hopliti gördüklerinde paniğe kapıldılar. Kısa bir çatışmanın ardından dağılarak şehrin surlarına doğru kaçtılar. Atina ordusu, neredeyse hiç kayıp vermeden, Syrakusai’nin kilit savunma noktasını, Epipolai’yi ele geçirmişti.

Bu, seferin belki de en büyük zaferiydi. Artık Syrakusai, Atinalıların ayaklarının altındaydı. Nikias, vakit kaybetmeden kuşatma duvarının inşasına başlama emri verdi. Plan, platonun kuzey yamacında “Çember” (Kylos) adı verilen dairesel bir kale inşa etmek ve bu kaleden başlayarak hem kuzeye, Trogilos limanına, hem de güneye, Büyük Liman’a doğru iki paralel duvar uzatmaktı. Bu duvarlar tamamlandığında, şehir bir pense gibi sıkıştırılacak, dış dünyayla tüm bağlantısı kesilecekti.

Binlerce Atinalı asker, kılıçlarını ve mızraklarını bırakıp kazma ve küreklere sarıldı. Taş ustaları, marangozlar, işçiler… Ordu, dev bir şantiyeye dönüştü. Güneşin altında, toz toprak içinde, hummalı bir çalışma başladı. Taşlar taşınıyor, harçlar karılıyor, ahşap iskeleler kuruluyordu. Çember Kale, şaşırtıcı bir hızla yükseldi. Atina’nın mühendislik ve organizasyon becerisi, askeri gücü kadar etkileyiciydi.

Syrakusaililer ise, kendi surlarının ardından bu korkunç manzarayı dehşet içinde izliyorlardı. Gözlerinin önünde, kendi boğazlarını sıkacak olan ilmek, yavaş yavaş örülüyordu. Hermokrates ve diğer komutanlar, bu duvarın tamamlanmasının şehir için son demek olduğunu biliyorlardı. Buna engel olmalıydılar.

Syrakusaililerin ilk hamlesi, Atina duvarının güneye doğru ilerleyişini kesmek için bir “karşı-duvar” (counter-wall) inşa etmek oldu. Şehir surlarından başlayarak, Atina duvarının rotasını kesecek şekilde, ona dik bir duvar örmeye başladılar. Amaçları, Atinalılar kendi duvarlarını bitiremeden, onların yolunu kesmekti. İki ordu arasında, bir kılıç ve mızrak savaşı değil, bir taş ve harç savaşı başlamıştı. İki taraf da inanılmaz bir hızla kendi duvarını örüyordu.

Sonunda, iki duvarın birleşeceği noktada çatışma kaçınılmaz oldu. Nikias, Syrakusaililerin karşı-duvarını yıkmak için bir saldırı düzenledi. Atina hoplitleri, Lamakhos’un önderliğinde, inşaat halindeki duvarı savunan Syrakusaililere saldırdı. Çıkan şiddetli çatışmada, Atinalılar üstün geldi. Syrakusailileri püskürttüler ve onların inşa ettiği duvarı yıktılar. Bu, Atinalılar için bir başka önemli zaferdi.

Lakin zaferin bedeli ağır oldu. Çatışmanın en ön saflarında dövüşen Lamakhos, bir anlık bir dikkatsizlik anında etrafının sarıldığını fark etti. Birkaç Syrakusaili askere karşı tek başına kahramanca savaşırken, aldığı mızrak yarasıyla yere yığıldı ve oracıkta can verdi.

Lamakhos’un ölümü, Atina ordusu için bir trajediydi. O, ordunun kılıcı, cesareti ve atak ruhuydu. Onun ölümüyle, komuta tamamen Nikias’a kalmıştı. Artık onu dengeleyecek, onu ileriye itecek kimse yoktu. Nikias, şimdi tek başınaydı. Ve onun omuzlarındaki yük, her zamankinden daha ağırdı.

Bu zaferden sonra, Atina kuşatma duvarının inşası hızla devam etti. Syrakusaililer, moralleri bozuk bir halde ikinci bir karşı-duvar inşa etme girişiminde bulundular. Bu kez, şehrin güneyindeki bataklık araziden bir hendek ve çit uzattılar. Nikias, bu engeli de ortadan kaldırmak için bir operasyon düzenledi. Atina filosu, Büyük Liman’a girerek Syrakusailileri hem karadan hem de denizden sıkıştırdı. Bu operasyon da başarılı oldu. İkinci karşı-duvar da ele geçirildi ve imha edildi.

Artık Syrakusai’nin umutları tükenmek üzereydi. Atina’nın kuzey duvarı, neredeyse platoyu aşarak denize ulaşmıştı. Güney duvarı ise hızla Büyük Liman’a yaklaşıyordu. Şehir, birkaç haftalık, belki de birkaç günlük bir ömre sahip gibi görünüyordu. Şehirde kıtlık baş göstermeye başlamıştı. Halk, komutanlarını suçluyor, hatta bazıları Atinalılarla teslim müzakereleri yapmayı öneriyordu. Hermokrates’in otoritesi sarsılmıştı. Syrakusai, o kış gösterdiği o inanılmaz direniş ruhunu kaybetmiş, kaderine teslim olmuş gibiydi.

Nikias, zaferin kapısında olduğunu hissediyordu. Kuşatma neredeyse tamamdı. Düşman moral olarak çökmüştü. Sadece biraz daha zaman, biraz daha sabır gerekiyordu. O, bu noktada en iyi bildiği şeyi yapmaya karar verdi: Beklemek. Duvarın geri kalanının yavaş ama emin adımlarla tamamlanmasını, şehrin açlıktan tamamen teslim olmasını bekleyecekti. Son bir kanlı saldırıya gerek kalmadan, zaferin kucağına düşeceğine inanıyordu. Bu, onun karakterine uygun, risksiz bir sondu.

Nikias, Epipolai’deki Çember Kale’de, zaferin tadını çıkarmaya hazırlanırken, o sırada kimsenin beklemediği bir şey oldu. Uzaklardan, İtalya’dan gelen bir haber, rüzgârın yönünü bir kez daha değiştirecekti. Dört gemilik küçük bir filoyla yola çıkan Spartalı komutan Gylippos, sayısız fırtınayı ve Atina devriyesini atlatarak, Sicilya’ya ulaşmayı başarmıştı.

Gylippos, önce adanın kuzeyindeki Himera şehrine çıktı. Orada, Syrakusai davasına sempati duyan Sicilyalı yerlilerden ve diğer Yunan şehirlerinden asker toplamaya başladı. Onun gelişi, adada sönmek üzere olan direniş ateşini yeniden alevlendirdi. Bir Spartalı komutanın gelişi, sadece askeri bir takviye değil, psikolojik bir doping etkisi yaratmıştı. Gylippos, topladığı birkaç bin kişilik küçük, lakin kararlı bir orduyla, dağlık iç kesimlerden Syrakusai’ye doğru yürüyüşe geçti.

Nikias, Gylippos’un gelişinden haberdardı. Lakin onu ve topladığı “düzensiz güruhu” küçümsedi. Atina istihbaratı, Gylippos’un sadece birkaç gemisi olduğunu, bunun bir tehdit oluşturmayacağını rapor etmişti. Nikias, bu yüzden Gylippos’un Syrakusai’ye ulaşabileceği yolları, özellikle de Epipolai’deki Euryelos geçidini kapatmak için ciddi bir önlem almadı. Bu, seferin belki de en büyük, en ölümcül hatasıydı. O, zafer sarhoşluğu içinde, düşmanını hafife almıştı.

Gylippos ve ordusu, Atinalıların beklemediği bir anda, Epipolai platosuna, tam da Atinalıların aylar önce gizlice çıktığı Euryelos geçidinden girdi. Atina kuşatma hattının arkasına geçmişlerdi. Nikias’ın inşa etmekte olduğu duvarın hemen arkasında beliriverdiler. Onları gören Atinalı inşaatçılar ve askerler şok oldular. Bu hayalet ordu da nereden çıkmıştı?

Gylippos’un platoya girişi, savaşın dönüm noktasıydı. O, sadece birkaç bin asker getirmemişti; yanında umudu, disiplini ve Sparta’nın yenilmezlik mitini getirmişti. Syrakusaililer, surların üzerinden, kendilerine yardıma gelen bu orduyu gördüklerinde, sevinç çığlıklarıyla onları karşıladılar. Şehrin kapıları açıldı ve Syrakusai ordusu, yeni komutanlarıyla birleşmek üzere dışarı çıktı. Birkaç gün önce teslim olmayı tartışan şehir, şimdi yeniden savaşmaya hazırdı.

Nikias, kendini bir anda inanılmaz bir durumda buldu. Artık kuşatan değil, kuşatılandı. Önünde Syrakusai şehri, arkasında ise Gylippos’un ordusu vardı. Kendi kuşatma duvarı, artık onu koruyan bir kalkan değil, onu tuzağa düşüren bir kapan haline gelmişti. Kan ve taştan inşa ettiği o devasa yapı, kendi mezarının duvarları olmak üzereydi. Zaferin eşiğindeyken, bir anda kendini felaketin ortasında bulmuştu. Ve bütün bunlar, küçümsediği tek bir adam ve onun küçümsediği iradesi yüzünden olmuştu. Fırtına, asıl şimdi başlıyordu.


BÖLÜM 8: LİMANIN İÇİNDEKİ CEHENNEM

Büyük Liman, Syrakusai, M.Ö. 414 Yazı ve Sonbaharı

Gylippos’un Epipolai platosuna çıkışı, bir tiyatro oyununda aniden değişen bir sahne gibi, savaşın tüm dinamiklerini altüst etmişti. Birkaç saat öncesine kadar zaferin mutlak sahibi gibi görünen Nikias, şimdi kendini akıl almaz bir stratejik kapanda bulmuştu. Kuşatan ordu, bir anda kuşatılan konumuna düşmüştü. Önlerinde, morali ve özgüveni yeniden canlanan Syrakusai şehri; arkalarında ise bir Spartalının demir disipliniyle komuta edilen, Sicilyalı müttefiklerle her geçen gün büyüyen Gylippos’un ordusu vardı. Atinalıların kan ve terle inşa ettiği o görkemli kuşatma duvarı, artık onları koruyan bir kalkan değil, geri çekilme yollarını tıkayan bir engeldi.

Gylippos, vakit kaybetmedi. Spartalılara özgü o acımasız pratiklikle, durumu anında kendi lehine çevirmeye başladı. Nikias’ın en ölümcül hatası, Epipolai platosundaki kuşatma duvarının kuzey kısmını neredeyse bitirmişken, güneydeki duvarı tamamlamayı ihmal etmesi ve en önemlisi, platonun kendisini tamamen tahkim etmeyi başaramamasıydı. Gylippos, bu zayıflığı gördü. İlk işi, Atina’nın tamamlayamadığı o boşluğu kullanarak üçüncü ve bu kez nihai bir karşı-duvar inşa etmeye başlamak oldu. Bu duvar, Syrakusai şehir surlarından başlayarak batıya, platonun dışına doğru uzanacak ve Atina kuşatma hattını kalıcı olarak kesecekti.

Artık savaş, bir inşaat yarışına dönmüştü. Lakin bu kez roller değişmişti. Atinalılar savunmada, Syrakusaililer ise taarruzdaydı. Gylippos, Atinalı inşaatçıları sürekli taciz etmek için süvarilerini ve hafif piyadelerini kullanıyordu. Atinalılar, bir yandan kendi duvarlarını savunmaya, bir yandan da Gylippos’un duvarını engellemeye çalışıyor, lakin iki cephede birden savaşmanın getirdiği zorlukla yıpranıyorlardı. Nikias, Lamakhos’un cesur ataklığından yoksun, bu yeni ve dinamik tehdit karşısında ne yapacağını bilemez haldeydi. Kararsızlığı, ordunun inisiyatifi tamamen kaybetmesine neden oldu.

Gylippos, ilk çatışmada Atinalıları şaşırtıcı bir şekilde püskürttü. Kendi askerlerinin disiplinsizliğinden kaynaklanan bir hatayı, anında telafi ederek Atinalıları geri çekilmeye zorladı. Bu küçük zafer bile, Syrakusaililerin moralini arşa çıkardı. Artık Atinalılardan korkmuyorlardı; onlarla savaşabileceklerini, hatta onları yenebileceklerini görmüşlerdi.

Günler süren bu yıpratma savaşının sonunda, Gylippos’un karşı-duvarı, Atina’nın kuşatma hattını aştı. Bu, sembolik bir andı. Atina’nın Syrakusai’yi kuşatma hayali, artık resmen sona ermişti. Şehir kurtulmuştu. Nikias’ın devasa projesi, bir enkaz yığınına dönüşmüştü.

Atina ordusu için durum, her geçen gün daha da kötüleşiyordu. Ordunun ana kampı, Büyük Liman’ın kıyısındaki Plemmyrion burnundaydı. Burası stratejik olarak önemliydi, çünkü limanın girişini kontrol ediyordu. Lakin aynı zamanda bir dezavantajı vardı: tatlı su kaynakları kıt ve uzaktı. Askerler, su ve odun bulmak için kampın dışına çıktıklarında, sürekli Syrakusai süvarilerinin tacizine uğruyor, her gün kayıplar veriyorlardı. Gylippos’un karadaki üstünlüğü, Atina ordusunu fiilen kendi kamplarına hapsetmişti.

Gylippos, şimdi gözünü denize dikmişti. Atina’nın üstünlüğünün hâlâ devam ettiği tek alan donanmasıydı. Eğer o üstünlüğü de kırabilirse, Atina ordusunu tamamen yok edebilirdi. Korinthos’tan ve diğer müttefik şehirlerden gelen gemilerle Syrakusai donanmasını güçlendirdi. Limanın içinde, Atina filosuna meydan okumaya hazırlanıyorlardı.

İlk deniz savaşı, Gylippos’un Plemmyrion’daki Atina kampına karadan saldırmasıyla eş zamanlı olarak başladı. Plan, Atinalıların dikkatini ikiye bölmekti. Syrakusai gemileri, Büyük Liman’ın içinde Atina filosuna saldırdı. Atinalı denizciler, kendilerine olan aşırı güvenleriyle savaşa girdiler. Lakin Syrakusaililer, dar liman koşullarında kendi gemilerinin daha hantal, Atina gemilerinin ise daha çevik olmasının yarattığı dezavantajı bir avantaja çevirmeyi öğrenmişlerdi. Gemilerinin pruvalarını güçlendirmişlerdi. Amaçları, Atina gemilerinin meşhur manevrası olan diekplous’u (düşman hattını yarıp yandan çarpmak) yapmasını engellemek ve kafa kafaya çarpışmaktı.

Savaş, limanın içinde kaotik bir boğuşmaya dönüştü. Gemiler birbirine giriyor, kürekler kırılıyor, askerler güverteden güverteye atlayarak savaşıyordu. Karada ise Gylippos’un saldırısı başarılı olmuş, Atinalıları gafil avlayarak Plemmyrion kampını ele geçirmişti. Kamptaki devasa erzak stokları, yelkenler, donanma malzemeleri ve en önemlisi hazine, Syrakusaililerin eline geçti. Bu, Atina ordusu için lojistik bir felaketti.

Denizdeki savaş berabere bitmiş gibi görünse de, Plemmyrion’un kaybı, stratejik bir zaferin Syrakusaililere ait olduğunu gösteriyordu. Artık limanın girişini onlar kontrol ediyordu. Atina gemilerinin limana giriş çıkışı zorlaşmış, ikmal hatları tehlikeye girmişti. Nikias ve ordusu, şimdi sadece karadan değil, denizden de kuşatılma tehdidi altındaydı.

Tam bu umutsuzluk anında, ufukta bir umut belirdi. Demosthenes ve Eurymedon komutasındaki yetmiş üç yeni trireme ve binlerce hoplit ile peltasttan (hafif piyade) oluşan devasa Atina takviye filosu, nihayet Syrakusai açıklarında göründü. Bu yeni filo, gösterişli ve korkutucuydu. Parlak renkli yelkenleri, yüksek moralli askerleriyle denizin üzerini kaplamışlardı. Onların gelişi, Syrakusai kampında kısa süreli bir paniğe, Atina kampında ise büyük bir sevince yol açtı. Kurtuluş gelmişti.

Demosthenes, enerjik, atak ve tecrübeli bir komutandı. Nikias’ın tam zıttıydı. Kampa vardığında gördüğü manzara karşısında dehşete düştü. Ordunun perişan halini, Nikias’ın kararsızlığını ve Gylippos’un kazandığı stratejik üstünlüğü anında fark etti. Ona göre, yapılacak tek bir şey vardı: İnisiyatifi derhal geri almak. Beklemek, sadece çürümeyi hızlandırırdı.

Demosthenes’in planı, Lamakhos’un ilk planı kadar cüretkârdı: Epipolai platosuna, tıpkı ilk seferki gibi, büyük bir gece saldırısı düzenlemek. Lakin bu kez amaç, sadece platoyu ele geçirmek değil, Gylippos’un inşa ettiği karşı-duvarı tamamen yıkmak ve Syrakusai kuşatmasını yeniden başlatmaktı. Eğer bu saldırı başarısız olursa, Demosthenes’in B planı da hazırdı: Seferi tamamen terk edip, orduyu daha fazla kayıp vermeden Atina’ya geri götürmek.

Nikias, bu plana şiddetle karşı çıktı. Başka bir gece saldırısının risklerini, ordunun yorgunluğunu ve Gylippos’un artık hazırlıklı olduğunu öne sürdü. Lakin ordudaki askerler, aylardır süren ataletten bıkmış, Demosthenes’in enerjisine ve kararlılığına hayran kalmışlardı. Nikias, isteksizce de olsa, ordunun genel arzusuna boyun eğmek zorunda kaldı.

O gece, on binlerce Atinalı ve müttefik askeri, bir kez daha Epipolai’nin yamaçlarına tırmandı. Bu kez, ilk seferkinden çok daha büyük bir güçle ilerliyorlardı. Demosthenes’in komutasındaki öncü birlikler, ilk Syrakusai ileri karakolunu kolayca aştı ve Euryelos’taki ilk kaleyi ele geçirdi. Başlangıç, umut vericiydi. Atinalılar, zafer naraları atarak Gylippos’un karşı-duvarına doğru ilerlemeye başladılar.

Lakin bu kez Syrakusaililer hazırlıklıydı. Gylippos, kampında bir alarm sistemi kurmuştu. Saldırı haberi anında ana orduya ulaştı. Boeotialı hoplitlerden oluşan seçkin bir birlik, Atinalıların ilerleyişini durdurmak için öne atıldı. Ay ışığının zayıf aydınlattığı platoda, tarihin en kaotik ve korkunç gece savaşlarından biri başladı.

Kargaşa, Atinalıların en büyük düşmanı oldu. Farklı birliklerden, farklı lehçeler konuşan müttefik askerler, karanlıkta birbirlerini tanıyamamaya başladılar. Zaferle ilerleyen öncü birlikler, arkadan gelen kendi destek birlikleriyle çarpışmaya başladı. Parola (şifre) sorulduğunda, Atinalıların şifresi düşman tarafından duyuluyor ve taklit ediliyordu. Syrakusaililer ise, daha az sayıda oldukları için birbirlerini daha kolay tanıyor ve durumu kendi lehlerine çeviriyorlardı.

Savaş, kısa sürede bir katliama dönüştü. Dostun düşmanı, düşmanın dostu vurduğu, kimin ne yaptığının belli olmadığı bir cehennemdi. Zafer naraları, yerini acı ve panik çığlıklarına bıraktı. Platoda üstünlüğü ele geçiren Syrakusaililer ve Boeotialılar, dağılan Atina birliklerini kovalamaya başladı. Tek çıkış yolu, tırmandıkları o sarp yamaçlardı. Yüzlerce, belki de binlerce Atinalı asker, karanlıkta yollarını kaybederek, ya da düşman tarafından sıkıştırılarak kendilerini platodan aşağı attı. Kayalık yamaçlara çarparak ölen askerlerin çığlıkları, geceyi yırttı.

Şafak söktüğünde, Epipolai platosundaki manzara korkunçtu. Binlerce Atinalı askerin cansız bedeni, platonun üzerine ve yamaçlarına dağılmıştı. Demosthenes’in büyük planı, tam bir felaketle sonuçlanmıştı. Ordunun geri kalanı, büyük bir utanç ve moral bozukluğu içinde kampa geri döndü.

Bu yenilgiden sonra, Demosthenes için artık tek bir seçenek kalmıştı: B planı. Nikias’ın yanına giderek, durumu açıkça ortaya koydu. “Burada kalmamızın bir anlamı yok, Nikias. Her geçen gün eriyoruz. Düşman güçleniyor. Bu orduyu kurtarmak istiyorsak, derhal yelken açıp Atina’ya dönmeliyiz.”

Nikias, ilk kez bu fikre sıcak bakar gibiydi. Kendi kehanetlerinin gerçekleştiğini görmenin acı tatmini içindeydi. Lakin tam da yola çıkma hazırlıkları yapılırken, o gece gökyüzünde bir başka alamet belirdi: Tam Ay tutulması.

Ay, yavaş yavaş kararmaya ve kızıla dönmeye başladığında, Atina kampında buz gibi bir sessizlik oldu. Bu, askerler için en kötü kehanetlerden biriydi. Nikias, aşırı dindar ve batıl inançlara sahip bir adamdı. Kâhinlerini çağırdı. Kâhinler, bunun tanrıların bir işareti olduğunu ve donanmanın Thargelion ayının döngüsü tamamlanana, yani yirmi yedi gün boyunca kesinlikle yerinden kımıldamaması gerektiğini söylediler.

Demosthenes, bu karara isyan etti. “Bu bir doğa olayı, Nikias! Delilik bu! Düşman bize bu yirmi yedi günü hediye etmeyecek!” diye bağırdı. Lakin ordunun geneli, batıl inançların etkisi altındaydı. Nikias’ın kararına karşı çıkamadılar.

Ve Demosthenes’in dediği oldu. Gylippos ve Syrakusaililer, Atinalıların bu akıl dışı bekleyişini bir lütuf olarak gördüler. Onlara kaçmaları için değil, onları tamamen yok etmeleri için verilmiş bir fırsattı bu. Bütün güçleriyle, limanın içinde kapana kısılmış olan Atina donanmasına son darbeyi indirmek için hazırlıklara başladılar.

Büyük Liman’ın ağzını, birbirine zincirlenmiş triremeler ve ticaret gemileriyle kapattılar. Atina donanması, artık dev bir balık ağına yakalanmış gibiydi. Çıkış yoktu. Nikias ve Demosthenes, yirmi yedi günün sonunda, tek şanslarının savaşarak bu barikatı yarmak olduğunu anladılar.

Son deniz savaşı, Büyük Liman’ın içinde, on binlerce askerin kıyıdan izlediği dev bir arenada gerçekleşti. Bu, bir ölüm kalım savaşıydı. Atinalılar, umutsuzluğun gücüyle savaşıyordu. Gemilerine mümkün olduğu kadar çok asker doldurmuşlardı. Amaç, deniz savaşı değil, yüzen bir kara savaşı yaratmaktı. Syrakusaililer ise zaferin özgüveni ve evlerini savunmanın kararlılığıyla savaşıyordu.

Liman, bir cehenneme döndü. Yanan gemiler, kırılan kürekler, denize düşen askerlerin çığlıkları, kıyıdan yükselen destek ve yuhalama seslerine karışıyordu. Atinalılar, barikatı yarmak için defalarca hamle yaptılar, lakin her seferinde püskürtüldüler. Syrakusaililerin daha güçlü pruvaları, dar alanda onlara büyük bir avantaj sağlıyordu.

Saatler süren bu korkunç boğuşmanın sonunda, sonuç belli oldu. Atina donanması, yenilmiş, dağılmış ve yok edilmişti. Sağ kalan birkaç gemi, kampın kıyılarına doğru kaçmaya çalışırken, zafer çığlıkları atan Syrakusaili gemileri tarafından avlanıyordu.

Kıyıdaki Atina ordusu, donanmalarının, son umutlarının gözlerinin önünde yok oluşunu, bir trajedi oyununu izler gibi çaresizce izledi. Ağlayanlar, saçını başını yolanlar, tanrılara isyan edenler… Bir zamanlar Akdeniz’in efendisi olan o yenilmez güç, şimdi limanın içinde yanan bir enkaz yığınından ibaretti. Artık kaçış yolu kalmamıştı. Ne karadan, ne denizden. Kırk bin kişilik ordu, Sicilya’da, düşman topraklarında tamamen kapana kısılmıştı.


BÖLÜM 9: ÖLÜM YÜRÜYÜŞÜ

Assinaros Nehri Vadisi, Sicilya, M.Ö. 413 Sonbaharı

Büyük Liman’daki o son, feci deniz savaşının ardından Atina kampının üzerine ölümcül bir sessizlik çökmüştü. Bu, fırtına öncesi bir sessizlik değildi; bu, mezarlığın sessizliğiydi. Kıyıya vuran yanmış kalaslar, kırık kürekler ve dalgaların usulca salladığı cansız bedenler, bir zamanlar Akdeniz’e hükmeden o muazzam gücün hazin kalıntılarıydı. Kırk bin adam, bir zamanlar Hellas dünyasının en parlak umudunu taşıyan o devasa ordu, şimdi bir adada mahsur kalmış, denizle bağlantısı tamamen kesilmiş bir mahkûmlar topluluğuydu. Gidecek yerleri yoktu. Son umutları, son gemileri, gözlerinin önünde bir ateş ve duman bulutuna dönüşmüştü.

Askerlerin ruh hali, çaresizliğin en karanlık tonlarını yansıtıyordu. Bazıları, boş gözlerle denize bakarak oturuyor, adeta olanları idrak etmeyi reddediyordu. Diğerleri, sessizce ağlıyor, Atina’daki ailelerini, bir daha asla göremeyecekleri zeytinlikleri, sıcak evlerini düşünüyordu. Yaralıların iniltileri, kampın dört bir yanından yükseliyor, lakin artık onlarla ilgilenecek ne yeterli ilaç, ne de yeterli umut kalmıştı. En kötüsü, ölüleri gömemiyorlardı. Dini vecibelerin en temeli olan bu görev bile, düşmanın sürekli tacizi ve ordunun tamamen çökmesi nedeniyle yerine getirilemiyordu. Çürüyen bedenlerin kokusu, yenilginin kokusuyla birleşerek kampın üzerine bir karabasan gibi çöküyordu.

Nikias ve Demosthenes, bu enkazın ortasında, iki farklı çaresizliği yaşıyordu. Demosthenes, pratik bir asker olarak, durumu olduğu gibi kabul etmişti. Onun için tek bir gerçek vardı: Hayatta kalmak. Ordudan geriye kalanı kurtarmak için son bir, umutsuz bir planı vardı. Karadan, Sicilya’nın içlerine doğru yürüyerek, dost olduklarını umdukları Sicilyalı yerli kabilelerine sığınmak ve bir şekilde adadan kaçmanın bir yolunu bulmaktı. Bu, neredeyse imkansız bir görevdi. Yollar bilinmiyor, arazi düşmanca, peşlerinde ise zafer sarhoşu, acımasız bir düşman olacaktı. Lakin bu, hiçbir şey yapmamaktan daha iyiydi.

Nikias ise, kendi yarattığı felaketin ağırlığı altında tamamen ezilmişti. O, artık bir komutan değildi; kehanetlerinin gerçekleştiğini gören, lakin bu kehanetleri engelleyemeyen lanetli bir kâhin gibiydi. Fiziksel acıları, ruhsal ıstırabının yanında bir hiç kalıyordu. Yine de, bu son anda, askerlerine karşı bir sorumluluk hissetti. Belki de hayatında ilk kez, tereddüt etmeden, halkının önünde durdu. Safların arasında dolaşarak, bitkin düşmüş askerlere tek tek seslendi. Sesi titrek ama kararlıydı.

“Atinalılar! Müttefikler!” diyordu. “Durumumuzun ne kadar kötü olduğunu biliyorum. Lakin umudunuzu yitirmeyin. Sizler, zor zamanlarda bile büyük işler başarmış bir halkın evlatlarısınız. Kader, bize karşı acımasız oldu, lakin biz kadere boyun eğecek değiliz. Birçok ordu, bizden daha kötü durumlardan kurtulmuştur. Önemli olan, disiplinimizi ve cesaretimizi korumaktır. Unutmayın, ordu neredeyse, şehir oradadır. Biz, yürüdüğümüz her yerde Atina’yız. Düzen içinde hareket edersek, birbirimize destek olursak, bu cehennemden çıkabiliriz. Kendiniz için değil, arkanızda bıraktığınız aileleriniz, şehrimizin onuru için ayakta kalın.”

Bu konuşma, belki de Nikias’ın en samimi, en etkileyici konuşmasıydı. Askerlerin kalbinde küçük bir umut kıvılcımı çaktırdı. Onlara hâlâ bir liderleri olduğunu, yalnız olmadıklarını hissettirdi.

Kaçış planı hazırlandı. Ordu, iki büyük kol halinde yürüyecekti. Bir kola Nikias, diğerine Demosthenes komuta edecekti. Amaç, Syrakusaililerin dikkatini dağıtmak ve daha hızlı hareket edebilmekti. Yaralılar ve hastalar, taşınabildiği kadar taşınacak, geri kalanlar ise kaderlerine terk edilecekti. Bu, acımasız ama gerekli bir karardı.

Yürüyüşün başlayacağı gece, Atina kampı son bir kez canlandı. Askerler, yanlarına alabildikleri kadar az eşya ve birkaç günlük yiyecek alarak sessizce hazırlandılar. Gece yarısı, kamp ateşleri kasıtlı olarak yakılı bırakıldı. Düşmanı, kampın hâlâ dolu olduğuna inandırmak için son bir aldatmacaydı bu. Ardından, kırk bin kişilik o hayalet ordu, sessizce kampı terk ederek batıya, Sicilya’nın karanlık ve bilinmez içlerine doğru yürümeye başladı.

Geride kalanların çığlıkları, yürüyen ordunun vicdanında sonsuza dek yankılanacaktı. Yürüyemeyecek kadar hasta ya da yaralı olanlar, yoldaşlarının kendilerini terk ettiğini anladıklarında, onların isimlerini haykırmaya, onlara yalvarmaya, onları lanetlemeye başladılar. Bu sesler, yürüyenlerin attığı her adımı daha da ağırlaştırıyordu. Bu, sadece bir askeri geri çekilme değil, bir ruhun parçalanmasıydı.

Syrakusaililer, ertesi sabah kampın boşaldığını ve Atinalıların kaçtığını anladıklarında, bir anlık bir şaşkınlığın ardından, zafere son noktayı koymak için harekete geçtiler. Gylippos, ordusunu derhal organize etti. Süvariler, hafif piyadeler ve en hızlı hoplitler, kaçan düşmanın peşine düştü. Amaç, onları yorgun düşürmek, taciz etmek ve uygun bir arazide kıstırıp yok etmekti.

Atinalıların yürüyüşü, bir kâbusa dönüştü. Günler boyunca, neredeyse hiç durmadan yürüdüler. Güneşin yakıcı sıcağı, susuzluk ve açlık, en güçlü askerleri bile tüketiyordu. Yiyecekleri kısa sürede bitti. Yorgunluktan geride kalan her asker, peşlerinden gelen Syrakusai süvarileri için kolay bir av oluyordu. Her tepenin ardında, her nehir yatağında bir pusu korkusu vardı. Syrakusaili okçular ve sapancılar, Atina kollarının kanatlarına sürekli saldırıyor, kayıplar verdiriyor ve yürüyüşü daha da yavaşlatıyordu.

Ordu, bir süre sonra ikiye ayrıldı. Demosthenes’in komutasındaki kol, Nikias’ınkinden daha yavaş ilerliyordu. Peşlerindeki Syrakusaililer, bu bölünmeyi fark edip bütün güçleriyle Demosthenes’in kolunun üzerine yüklendiler. Onu dar bir vadiye sıkıştırdılar. Binlerce Atinalı asker, etraflarını saran zeytinliklerin içinde kapana kısıldı. Syrakusaililer, zeytin ağaçlarının arkasına saklanarak, saatlerce ok ve cirit yağmuruna tuttular. Atinalılar, kalkanlarının arkasına sığınmaktan başka bir şey yapamıyorlardı. Sonunda, direnecek güçleri kalmadığında, Demosthenes, askerlerinin daha fazla katledilmesine seyirci kalamadı. Altı bin askeriyle birlikte, canlarının bağışlanması şartıyla teslim oldu. Ordunun bir yarısı, böylece yok edilmişti.

Bu haberi alan Nikias, dehşete düştü. Şimdi tek başınaydı. Ordusundan geriye kalanlarla birlikte, yürüyüşe devam etmekten başka çaresi yoktu. Umutları, güneydeki Assinaros nehrini geçip, oradan dağlık bölgeye sığınmaktı. Lakin Syrakusaililer, artık bütün güçleriyle onun peşindeydi.

Sekizinci günün sonunda, Nikias’ın ordusu Assinaros nehrine ulaştı. Askerlerin hali perişandı. Günlerdir doğru düzgün su içmemişlerdi. Nehrin serin sularını gördüklerinde, bütün disiplin, bütün düzen bozuldu. Binlerce asker, komutanlarının emirlerini dinlemeyerek, birbirini ezercesine nehre koştu. Susuzluktan deliye dönmüş bir halde, çamurlu suyu avuç avuç içmeye, başlarını suya sokmaya başladılar.

İşte o an, Gylippos’un beklediği andı. Syrakusai ordusu, nehrin yüksek yamaçlarında pozisyon almıştı. Atinalılar, nehrin içinde, savunmasız bir haldeyken, yamaçlardan ölüm yağmaya başladı. Oklar, ciritler, taşlar… Nehrin suları, kısa sürede kana bulandı. Su içmeye çalışan askerler, yanlarında can veren arkadaşlarının kanını içiyorlardı. Bu, bir savaş değil, bir katliamdı. Atinalılar, nehrin içinde sıkışıp kalmışlardı. Ne ileri gidebiliyor, ne de geri çıkabiliyorlardı.

Syrakusai hoplitleri, yamaçlardan aşağı inerek nehrin içine daldılar ve bu katliama son noktayı koydular. Direnecek gücü kalmamış, şok içindeki Atinalıları bir bir kılıçtan geçirdiler. Nikias, bu korkunç manzarayı nehrin kenarından izliyordu. Ordusunun, son umudunun, gözlerinin önünde, kendi vatanının adını taşıyan bir nehirde (Assinaros, efsanevi nehir Asopos ile aynı kökten geliyordu) boğulduğunu görüyordu.

Sonunda, direnişin anlamsız olduğunu anladı. Gylippos’un ayaklarına kapandı. Kendisi için değil, ama hayatta kalan son birkaç bin askerin canının bağışlanması için yalvardı. “Yeter,” dedi. “İntikamınızı aldınız. Artık bu katliamı durdurun. Esirleri bana değil, Lakedaimonlulara (Spartalılara) satın. Onlar size daha minnettar olacaktır.”

Gylippos, katliamı durdurma emri verdi. Savaş bitmişti. Bir zamanlar Peiraieus limanından görkemli bir törenle yola çıkan o muazzam ordu, Assinaros nehrinin kanlı sularında son nefesini vermişti.

Hayatta kalan binlerce Atinalı ve müttefik esir, perişan bir halde Syrakusai’ye doğru yürütüldü. Onları bekleyen kader, ölümden daha beter olabilirdi. Syrakusaililer, onları şehrin yakınlarındaki derin ve geniş taş ocaklarına (latomiae) tıktılar. Burası, üzeri açık, kaçması imkansız doğal bir hapishaneydi. Binlerce esir, bu cehennem çukuruna dolduruldu.

Oradaki koşullar, hayal edilemeyecek kadar korkunçtu. Gündüzleri Sicilya güneşinin kavurucu sıcağı, geceleri ise ayazın dondurucu soğuğu vardı. Onlara verilen yiyecek ve su, hayatta kalmalarına zar zor yetecek kadardı. Yaralılar, tedavi edilmeden ölüme terk ediliyordu. Ölenlerin bedenleri, çürümeleri için diğerlerinin arasına bırakılıyordu. Taş ocakları, kısa sürede bir hastalık, açlık ve umutsuzluk yuvasına dönüştü. Bir zamanların onurlu Atinalı yurttaşları, şimdi hayvanlardan daha kötü koşullarda, kendi pislikleri içinde yaşam mücadelesi veriyordu.

Nikias ve Demosthenes’in kaderi ise daha hızlı çizildi. Gylippos, onları esir olarak Sparta’ya götürmek istiyordu. Bu, onun için büyük bir zafer nişanesi olacaktı. Lakin Syrakusaililer ve özellikle de Atina’dan kaçan Korinthoslu müttefikler, buna karşı çıktılar. Onlar, bu iki komutanın yaşadığı her günün bir hakaret olduğunu düşünüyorlardı. Halk meclisinde yapılan tartışmaların sonunda, karar verildi: Nikias ve Demosthenes, idam edilecekti.

İki komutan, bir zamanlar fethetmeye geldikleri şehrin meydanında, alay ve hakaretler arasında infaz edildi. Nikias, hayatı boyunca korktuğu o kesin ve ani sondan kaçamamıştı. Onun aşırı temkinliliği, onu en korkunç sona sürüklemişti. Demosthenes ise, cesur ve atak ruhuna rağmen, kendisinden çok daha büyük bir felaketin içinde boğulmuştu.

Sicilya Seferi, böylece sona erdi. Bu, sadece bir askeri yenilgi değildi. Bu, Atina’nın ruhunun, gücünün, kibrinin ve altın çağının ölümüydü. Atina, en iyi evlatlarını, en iyi gemilerini, devasa servetini ve en önemlisi yenilmezlik inancını, Sicilya’nın kanlı topraklarında bırakmıştı. Haber Atina’ya ulaştığında, kimse buna inanmak istemedi. Lakin gerçek, acı bir şekilde yüzlerine çarptığında, şehir, tarihinin en büyük yasına büründü. Peloponnesos Savaşı henüz bitmemişti, lakin sonucu artık belliydi. Atina, kendi kibrinin ağırlığı altında çökmüştü. Ve bu çöküşün yankıları, sadece Hellas dünyasında değil, tarihin koridorlarında da sonsuza dek duyulacaktı.


BÖLÜM 10: YANKILANAN SESSİZLİK

Peiraieus Limanı, Atina, M.Ö. 413 Sonbaharı

Haber, bir fırtına gibi gelmedi. Bir deprem gibi de sarsmadı şehri. Bir salgın gibi yavaş yavaş, fısıltıyla sızdı. İlk olarak Peiraieus’un kalabalık rıhtımlarından birinde, bir berber dükkanında duyuldu. Yüzü güneşten ve yoldan kararmış bir yabancı, yorgun bir sesle, Sicilya’dan geldiğini ve orada yaşananları anlatmaya başladı. Anlattıkları o kadar akıl almaz, o kadar korkunçtu ki, berber dükkanındaki insanlar önce ona bir deli, bir sarhoş gözüyle baktılar. Bir ordu… Kırk bin kişilik bir ordu… Yüzlerce gemi… Tümüyle yok olmuştu. Komutanlar idam edilmiş, on binlerce asker ya katledilmiş ya da esir düşmüştü. Bu, bir yenilgi haberi değildi; bir kıyamet anlatısıydı.

Berber, elindeki usturayı bırakıp sokağa fırladı. Hikâye, bir virüs gibi yayılmaya başladı. Rıhtımdan rıhtıma, dükkândan dükkâna, agoradan agoraya. İlk başta kimse inanmadı. İnanmak istemedi. Bu, Atina’nın mantığına, tarihine, tanrılarına bir hakaretti. Onlar, Salamis’in galipleriydi. Onlar, Pers İmparatorluğu’nu dize getirmişlerdi. Onların donanması yenilmezdi. Böyle bir felaket imkânsızdı. Haberi yayanlar, Sparta’nın propagandasını yapan hainler olmalıydı. Ya da belki de seferin başarısını kıskananların uydurduğu kötü niyetli bir söylentiydi.

Lakin günler geçtikçe, başka gezginler, başka tüccarlar da benzer hikâyelerle gelmeye başladılar. Hikâyeler, ürkütücü bir şekilde birbiriyle örtüşüyordu. İsimler, yerler, olayların sırası… Yavaş yavaş, o korkunç olasılık, bir söylenti olmaktan çıkıp, soğuk ve katı bir gerçeğe dönüşmeye başladı. Ve o gerçek, şehrin üzerine çöktüğünde, Atina’nın kolektif ruhunda bir şey kırıldı.

İlk tepki, inkârın ardından gelen öfke oldu. Vahşi, kontrolsüz bir öfke. Halk, Pnyx tepesine akın etti. Lakin bu kez, hırslı hatipleri dinlemek, şanlı zaferleri oylamak için değil; bir suçlu aramak, bu inanılmaz felaketin sorumlusuna lanetler yağdırmak için toplanmışlardı. O kürsüde, bir zamanlar Alkibiades’in Sicilya hayalleri sattığı o taşın üzerinde, şimdi birbirini suçlayan, çaresizlik içinde bağıran demagoglar vardı.

“Bizi onlar kandırdı!” diye bağırıyordu biri. “Sicilya’ya gitmemizi isteyen hatipler, Alkibiades ve yandaşları! Onlar, kendi şanları uğruna şehrin evlatlarını ölüme gönderdi!”

Bir başkası, bağışıklık sistemini kaybetmiş bir bedenin kendi kendine saldırması gibi, en temel kurumlara saldırıyordu: “Kâhinler! Onlar bizi aldattı! Bize uygun alametler gösterdiler, zafer vaat ettiler! Onların hepsi sahtekâr!”

En büyük öfke, hayatta olmayanlara değil, hayatta olanlara yöneldi. Seferi desteklemiş olan, şimdi ise kalabalığın önünde kendini aklamaya çalışan politikacılar yuhalandı, üzerlerine taşlar atıldı. Atina, kendi içine dönmüş, kendini yiyip bitiren bir canavara dönüşmüştü. O gün Pnyx’te karar alınmadı; sadece acı ve öfke kusuldu.

Pnyx’teki o kaotik toplantıdan sonra, şehrin üzerine ağır, hastalıklı bir yas havası çöktü. Neredeyse her ailenin Sicilya’da bir oğlu, bir kardeşi, bir babası vardı. Anneler, siyah pelerinler içinde, evlerinin önünde sessizce ağıt yakıyordu. Şenlikler iptal edildi, tiyatrolar kapandı, agoradaki canlılık yerini donuk bir bekleyişe bıraktı. Herkes, hâlâ bir umut kırıntısı arıyordu. Belki birkaç gemi kurtulmuştur. Belki bazı esirler geri dönecektir. Lakin aylar geçiyor ve Sicilya’dan gelen tek şey, felaketin boyutlarını teyit eden daha da karanlık haberler oluyordu.

Şehir, ekonomik olarak da sarsılmıştı. Sefer, Atina’nın hazinesini tamamen tüketmişti. Yıllardır biriken rezervler, o tek macerada eriyip gitmişti. Artık yeni gemiler inşa etmek, paralı askerler tutmak, müttefiklere yardım göndermek için gereken gümüş yoktu. Parthenon’un hazinesindeki kutsal emanetler bile, savaş masrafları için eritilmek zorunda kalındı. Atina, bir gecede zengin bir imparatorluktan, iflasın eşiğindeki bir şehre dönüşmüştü.

Lakin en büyük kayıp, ne askerlerdi, ne de gümüştü. En büyük kayıp, inançtı. Atina, kendine olan inancını, kaderine olan güvenini, tanrılar tarafından seçilmiş olduğu fikrini kaybetmişti. Kibirlerinin bedeli, sadece bir ordu değil, bir ruh olmuştu. Ve o ruhun ölümü, şehrin surlarından çok daha önemli bir savunma hattının çökmesi demekti. Düşmanlar, artık kapıda değildi. Düşmanlar, şehrin zayıfladığını, kan kaybettiğini, ruhsal bir çöküş içinde olduğunu biliyorlardı. Ve akbabalar, ölmekte olan bir aslanın etrafında toplanmak için daha fazla beklemediler.


Dekeleia, Attika, M.Ö. 413 Kışı

Sparta Kralı Agis, atının üzerinde durmuş, aşağıdaki ovaya bakıyordu. Önünde uzanan manzara, her Spartalının nesillerdir hayalini kurduğu bir manzaraydı. Attika ovası, onun ayaklarının altındaydı. Lakin bu, önceki yıllardaki gibi geçici bir işgal, birkaç haftalık bir yağma değildi. Arkasındaki yamaçta, binlerce helot ve Peloponnesoslu askerin emeğiyle, taştan ve topraktan yeni bir kale yükseliyordu: Dekeleia. Alkibiades’in o zehirli tavsiyesi, ete kemiğe bürünmüştü. Sparta, artık Atina’nın kapı komşusuydu. Kalıcı bir komşu.

Bu kalenin varlığı, Atina için askeri bir tehditten çok daha fazlasıydı. Bu, bir ekonomik idam fermanıydı. Dekeleia, Atina’yı kendi surlarının içine hapseden bir tıkaçtı. Artık Atinalı çiftçiler, kendi tarlalarını ekemiyordu. Zeytinlikler, bağlar, tahıl tarlaları, ya Spartalıların kontrolüne geçmiş ya da tamamen terk edilmişti. Şehir, artık kendi kendini besleyemiyordu.

Daha da kötüsü, Dekeleia, Atina’nın can damarlarından birini kesmişti. Euboia adasından gelen kara yolu, artık Spartalıların kontrolündeydi. Atina’nın gümüş sikkelerinin kaynağı olan Laureion madenlerinden çıkarılan gümüş ve en önemlisi, Karadeniz’den ve adalardan gelen tahılın büyük bir kısmı, bu yoldan şehre ulaşıyordu. Şimdi, bütün bu ikmal, sadece deniz yoluyla, uzun ve tehlikeli bir rota izleyerek Peiraieus limanına yapılmak zorundaydı. Bu, maliyetleri katbekat artırıyor, Atina’yı tamamen donanmasının kırılgan gücüne bağımlı kılıyordu.

Yirmi binden fazla köle, özellikle de Laureion madenlerinde çalışanlar, bu kargaşadan yararlanarak kaçıp Spartalılara sığınmıştı. Bu, Atina ekonomisine indirilen bir başka darbeydi. Şehir, hem iş gücünü, hem de en değerli kaynaklarına erişimini kaybetmişti.

Kral Agis, aşağıdaki ovada, şehrin surlarına doğru giden yollarda hareket eden küçük insan ve hayvan gruplarını görüyordu. Onlar, Atina’ya yiyecek getirmeye çalışan, her an bir Spartalı devriyesinin saldırısına uğrama korkusuyla yaşayan köylülerdi. Agis gülümsedi. Savaş, artık kahramanca hoplit çarpışmalarından ibaret değildi. Savaş, bir boğma operasyonuna dönüşmüştü. Atina, yavaş yavaş, acı çekerek boğuluyordu. Ve Alkibiades’in o parlak zekâsı, onlara bu ölümcül silahı hediye etmişti.

Aynı sıralarda, Alkibiades artık Sparta’da değildi. Onun sivri zekâsı, küstah tavırları ve en önemlisi Kral Agis’in karısıyla olan ilişkisi, onu Sparta’da da bir sürgüne mahkûm etmişti. Şimdi, oyunun en büyük oyuncusunun, Pers İmparatorluğu’nun sarayındaydı. Ionia’daki Sardes şehrinde, Pers satrapı Tissaphernes’in danışmanı olarak yeni bir rol oynuyordu.

Tissaphernes, kurnaz ve sabırlı bir diplomattı. O, Yunanlıların birbirini yemesini, keyifli bir seyirlik gibi izliyordu. Atina’nın Sicilya’daki felaketi, Persler için yüz yıllık bir fırsat sunmuştu. Atina İmparatorluğu’nun koruyucu kalkanı parçalanmıştı. Ionia’daki Yunan şehirleri, birer birer isyan etmeye, Atina boyunduruğundan kurtulup yeniden Pers egemenliğine sığınmaya başlamıştı. Khios, Miletos, Ephesos… Bir zamanlar Atina’nın gururu olan bu şehirler, şimdi Peloponnesos filosuna limanlarını açıyor, Pers altınlarıyla yeni gemiler inşa ediyorlardı.

Alkibiades, Tissaphernes’in kulağına fısıldıyordu. “Onlara tam destek verme,” diyordu. “Ne Atina’nın ne de Sparta’nın kesin bir zafer kazanmasına izin ver. İkisini de yıprat. Birine yardım et, sonra diğerine göz kırp. Onlar birbirini tüketirken, sen kazanan olursun. Hellas, yorgun düştüğünde, olgun bir meyve gibi kucağına düşecektir.”

Bu, şeytani bir stratejiydi. Alkibiades, şimdi üçlü bir oyun oynuyordu. Bir yandan Spartalılara ihanet etmişti. Bir yandan Atina’ya karşı Persleri kışkırtıyordu. Bir yandan da Atina’daki yandaşlarıyla gizlice haberleşerek, eğer demokrasiyi devirip bir oligarşi kurarlarsa, Pers desteğini onlara yöneltebileceği ve kendisinin de geri dönebileceği vaadinde bulunuyordu. O, artık bir vatansever ya da bir hain değildi. O, sadece Alkibiades’ti. Kendi çıkarlarının peşinde koşan, kaosun ortasında dans eden, parlak ve tehlikeli bir güç. Ve onun bu oyunu, Atina’daki son kaleyi, demokrasiyi de yıkmak üzereydi.


Atina, M.Ö. 411 Baharı

Atina’nın çaresizliği, siyasi bir kansere dönüşmüştü. Sicilya felaketinden sonra, halkın demokrasiye olan inancı temelden sarsılmıştı. Bu kaosu, bu felaketi nasıl getirmişlerdi başlarına? Halk Meclisi’nin (Ekklesia) kararlarıyla. Kitlelerin coşkusuna kapılan, demagogların yaldızlı sözlerine kanan sıradan yurttaşların oylarıyla. Belki de sorun, sistemin kendisindeydi. Belki de yönetim, kitlelerin eline bırakılamayacak kadar ciddi bir işti.

Bu düşünceler, şehrin zengin ve soylu kesimleri arasında, gizli siyasi kulüplerde (hetaireia) yüksek sesle dillendirilmeye başlandı. Onlar, savaşı bitirmenin ve şehri kurtarmanın tek yolunun, radikal bir anayasa değişikliğinden, yani demokrasinin yıkılıp yerine bir oligarşinin kurulmasından geçtiğine inanıyorlardı. Bu grubun liderleri, hatip Peisander ve entelektüel Antiphon gibi etkili isimlerdi.

Onların elindeki en büyük koz, Alkibiades’in vaatleriydi. Alkibiades, eğer Atina yönetimi “daha sorumlu” bir hale gelirse, yani bir oligarşiye dönüşürse, Pers satrapı Tissaphernes’i Sparta’ya para yardımını kesip Atina’yı desteklemeye ikna edebileceğini söylüyordu. Bu, bir aldatmacaydı. Tissaphernes’in böyle bir niyeti yoktu. Lakin çaresizlik içindeki Atina’da, bu yalana inanmaya hazır çok sayıda insan vardı.

Oligarşi komplosu, sistematik bir terör kampanyasıyla başladı. Demokrasinin önde gelen savunucuları, geceleri sokaklarda kimliği belirsiz kişilerce suikasta kurban gitmeye başladı. Şehirde bir korku iklimi yaratıldı. Kimse, komşusuna güvenemez hale geldi. Bu korku atmosferinde, Peisander ve yandaşları, Halk Meclisi’ne bir önerge sundular. Önerge, şehrin içinde bulunduğu olağanüstü hal nedeniyle, yönetimi devralacak dört yüz kişilik bir konseyin kurulmasını talep ediyordu. Bu konsey, savaşı yönetme ve anayasayı yeniden yazma yetkisine sahip olacaktı.

Normal şartlarda asla kabul edilmeyecek olan bu önerge, korkunun ve yalan vaatlerin gölgesinde, Pnyx’te toplanan seyrek bir kalabalık tarafından kabul edildi. Atina demokrasisi, kendi rızasıyla kendi idam fermanını imzalamıştı. Dört Yüzler Konseyi, yönetimi ele aldı. Halk Meclisi feshedildi, halk mahkemelerinin yetkileri kısıtlandı. Perikles’in altın çağı, bir avuç komplocunun elinde son bulmuştu.

Lakin bu oligarşik darbe, beklenen istikrarı getirmedi. Tam tersine, Atina’yı ikiye böldü. Ege’deki Samos adasında üslenmiş olan Atina donanması, darbeyi tanımadı. Denizciler ve askerler, demokrasiye sadık kaldıklarını ilan ettiler. Thrasybulos ve Thrasyllos gibi genç komutanların önderliğinde, kendi meclislerini kurdular. Hatta, ironik bir şekilde, Alkibiades’i sürgünden çağırıp onu kendi komutanları olarak atadılar. Alkibiades, bir kez daha taraf değiştirmiş, şimdi de demokrasiyi savunan donanmanın başına geçmişti.

Atina, artık kendi kendisiyle savaşıyordu. Bir yanda Dekeleia’daki Spartalıların kuşatması altındaki oligarşik şehir, diğer yanda demokrasiyi savunan ve Ege’yi kontrol eden donanma. Sicilya’da başlayan felaket, Atina’yı içeriden çökertmiş, onu kendi gölgesiyle savaşan şizofrenik bir varlığa dönüştürmüştü. Dört Yüzler rejimi sadece birkaç ay dayanabildi. İç çekişmeler ve donanmanın baskısıyla çöktü. Lakin açtığı yara kalıcıydı. Atina, bir daha asla eski birliğine ve kendine olan güvenine kavuşamadı.


Taş Ocakları, Syrakusai, M.Ö. 406

Yıllar geçmişti. Taş ocaklarındaki o cehennem çukurunda, yedi bin esirden geriye sadece bir avuç kalmıştı. Zaman, merhametsiz bir elek gibi, zayıfları, hastaları, umudunu yitirenleri bir bir elemişti. Geriye kalanlar, insanlığın en temel içgüdülerine tutunarak hayatta kalmayı başaran, deri ve kemikten ibaret gölgelerdi.

Lakin o çukurun içinde, en karanlık gecelerde, garip bir şey oluyordu. Bazen, bir köşeden yorgun, lakin ezgili bir ses yükselirdi. Bir esir, açlıktan ve susuzluktan çatlamış dudaklarıyla, Atina’nın büyük trajedi yazarı Euripides’in dizelerini okumaya başlardı. Medea’nın intikamını, Troyalı Kadınlar’ın acısını, Iphigenia’nın fedakârlığını anlatırdı.

Bu ses, diğer esirler için bir su damlası, bir ekmek kırıntısı gibiydi. Onlara unuttukları bir şeyi, insan olduklarını hatırlatırdı. Onlara, bu taş çukurundan çok daha büyük bir dünyanın, sanatın, felsefenin ve güzelliğin olduğu bir dünyanın varlığını hatırlatırdı.

Bu durum, Syrakusaili muhafızların da dikkatini çekti. Sicilyalı Yunanlar, Atinalılardan nefret ediyor olsalar da, onların kültürüne, özellikle de trajedilerine büyük bir hayranlık duyuyorlardı. Euripides, Sicilya’da bir rock yıldızı gibi popülerdi. Bazı muhafızlar, bu esirleri yanlarına çağırıp onlardan en sevdikleri oyunlardan bölümler okumalarını istemeye başladılar. Karşılığında onlara fazladan bir parça ekmek, bir yudum fazla su veriyorlardı.

Savaş bittikten ve esirlerin bir kısmı serbest bırakıldıktan yıllar sonra, bu esirlerden bazıları mucizevi bir şekilde Atina’ya dönmeyi başardı. Onlar, Euripides’in evine gidip ayaklarına kapandılar. Ona, hayatlarını onun dizelerine borçlu olduklarını anlattılar. Onların hayatta kalmasını sağlayan şeyin, Atina’nın askeri gücü ya da siyasi dehası değil, en saf, en evrensel ürünü olan sanatı olduğunu söylediler.

Atina’nın kılıcı, Sicilya’nın topraklarında kırılmıştı. Lakin Atina’nın ruhu, en beklenmedik yerde, bir taş ocağının dibinde, bir şairin kelimelerinde yaşamaya devam etmişti.


Tarihin Aynası

Sicilya Seferi, Peloponnesos Savaşı’nı sona erdirmedi. Savaş, dokuz yıl daha, Atina’nın nihai yenilgisine kadar devam etti. Lakin sefer, savaşın galibini belirlemişti. O, Atina’nın ölüm fermanıydı.

Fakat tarihin ironisi şudur ki, Sparta’nın zaferi de boş ve anlamsızdı. Sparta, bir imparatorluğu yönetecek ne siyasi vizyona, ne de ekonomik yapıya sahipti. Zaferi, Yunanistan’a barış ve istikrar getirmedi. Tam tersine, bir güç boşluğu yarattı. Bu boşluğu doldurmak için Thebes yükseldi, sonra o da düştü. Yunan şehir devletleri, on yıllar boyunca birbirlerini tüketmeye, anlamsız ve kanlı savaşlarla birbirlerini yıpratmaya devam ettiler.

Onlar, güneyde birbirleriyle didişirken, kuzeyde, barbar olarak gördükleri topraklarda yeni ve acımasız bir güç yükseliyordu. Makedonya Krallığı. Kral II. Philip, Yunanlıların bu iç çekişmelerini dikkatle izledi. Onların askeri taktiklerini öğrendi, siyasi zayıflıklarını ezberledi. Ve zamanı geldiğinde, yorgun ve bölünmüş Hellas’ın üzerine bir çekiç gibi indi.

Sicilya Seferi’nin açtığı yara, sadece Atina’yı değil, bütün Yunan dünyasını kanatmıştı. Atina’nın kibri, bütün bir medeniyetin sonunu hazırlayan ilk adımdı. Belki de en büyük trajedi, Atinalıların o taş ocaklarında okuduğu oyunlarda değil, Pnyx’in o tozlu tepesinde, binlerce insanın kör bir hırsla kaldırdığı ellerde yazılmıştı. Kendi felaketlerini, kendi özgür iradeleriyle, alkışlarla ve zafer naralarıyla oylamışlardı. Ve o oylamanın yankısı, sadece kendi şehirlerinin değil, bütün bir dünyanın kaderini değiştirmişti. Sessizlik, bazen en güçlü yankıdır. Sicilya’dan geriye kalan da, tarihin koridorlarında hâlâ çınlayan o büyük, o sağır edici sessizlikti.


Sicilya Seferi bir savaş değildi; bir ateşdi. Atina’nın kendi kibrinin alevleriyle yaktığı ve sonunda kendi ruhunu küle çevirdiği bir ateş. Felaketin haberi Atina’ya ulaştığında, şehir sadece en iyi evlatlarını, en güçlü gemilerini ve en parlak gümüşlerini kaybetmedi. Çok daha fazlasını yitirdi: Kendine olan sarsılmaz inancını. Perikles’in o meşhur cenaze nutkunda övdüğü, Hellas’ın okulu, düşüncenin ve demokrasinin beşiği olan o özgüvenli şehir, bir anda kendi gölgesinden korkan, paranoyak ve yorgun bir ihtiyara dönüştü. Savaş dokuz yıl daha sürdü, evet. Lakin bunlar, ölümcül bir yara almış bir bedenin son çırpınışlarıydı. Asıl savaş, Assinaros Nehri’nin kanlı sularında bitmişti.

Bu trajedinin en dokunaklı ve ironik yankılarından biri, o cehennemvari taş ocaklarında yaşandı. Binlerce Atinalı esirin çürümeye terk edildiği o çukurda, bir para birimi ortaya çıktı: Şiir. Hayatta kalmayı başaran bazı esirlerin, Atina’nın büyük trajedi yazarı Euripides’in dizelerini ezberden okuyarak hayatta kaldığı anlatılır. Onların acılarını ve umutlarını dile getiren bu dizeler, onlara fazladan bir parça ekmek, bir yudum su kazandırdı. Çünkü kültür hayranı Syrakusaili muhafızlar, bu sanata kayıtsız kalamıyordu. Atina’nın kılıcı ve mızrağı paramparça olmuştu, ama kelimeleri, en umutsuz yerde bile bir can simidi olabilmişti. Ordular ölür, imparatorluklar çökerdi, ama bir dize hayatta kalabilirdi.

Zaferin de kendine has bir yankısı oldu. Syrakusaililer, bu akılalmaz zaferi kutlamak için antik dünyanın en güzel sikkelerinden bazılarını bastılar. Gümüş dekadrachm adı verilen bu büyük paraların bir yüzünde, zafer tanrıçası Nike’nin taçlandırdığı dört atlı bir araba, diğer yüzünde ise şehrin koruyucu su perisi Arethusa’nın etrafında yüzen dört yunusun zarif tasviri vardı. Bu sikkeler, sadece bir zenginlik göstergesi değil, aynı zamanda taşa kazınmış bir özgüven manifestosuydu: “Biz, Atina’yı yendik.” Bugün bir müzede o sikkelerden birine baktığınızda, bir imparatorluğun çöküşünün ve bir şehrin direnişinin somut, sanatsal bir kanıtına dokunursunuz.

Peki ya oyunun büyük ustası, o büyüleyici ve lanetli adam Alkibiades’e ne oldu? Onun hayatı da, karakteri gibi, dramatik bir finalle son buldu. Sparta’dan kaçıp Pers sarayına sığınmış, oradan da Atina donanmasının başına geçmiş, birkaç parlak zafer daha kazanmıştı. Lakin onun gibi bir adamın kaderinde huzurlu bir yaşlılık yoktu. Sonunda, düşmanları tarafından Frigya’daki bir köyde kıstırıldı. Kaldığı ahşap ev ateşe verildi. Alevlerin içinden, pelerinine sarınmış bir hançerle fırlayıp cellatlarının üzerine atıldığı, lakin daha onlara ulaşamadan ok ve cirit yağmuruyla delik deşik edildiği söylenir. Ateşle yaşayan, ateşle ölmüştü. O, tek başına, bir şehrin kaderini defalarca değiştirebilecek dehanın ve hırsın ne kadar tehlikeli bir karışım olduğunun ebedi bir kanıtı olarak tarihe geçti.

En büyük ironi ise Sparta’nın zaferinde saklıdır. Savaşı kazandılar, lakin barışı yönetecek ne vizyonları ne de yetenekleri vardı. Atina’yı yıkarak, Hellas dünyasının merkezindeki o dinamik, yaratıcı ve kaotik motoru susturdular. Ortaya çıkan güç boşluğu, Yunan şehirlerini daha da kanlı ve anlamsız iç savaşlara sürükledi. Onlar güneyde birbirlerini yerken, kuzeyde, barbar olarak gördükleri Makedonya’da hırslı bir kral, II. Philip, bu manzarayı dikkatle izliyordu. Yunanlıların birbirini nasıl tükettiğini gördü ve zamanı geldiğinde, yorgun düşmüş o büyük medeniyeti kolayca fethetti. Yani Sicilya Seferi, uzun vadede sadece Atina’nın değil, bütün bir klasik Yunan şehir devleti idealinin de sonunu hazırlayan bir adımdı. Atina’yı yok etme hırsı, bütün Yunan özgürlüğünün kaybıyla sonuçlanmıştı.

Ve biz, bütün bunları, bu inanılmaz psikolojik detayları, bu trajik hataları, Thukydides sayesinde biliyoruz. Kendisi de bir askeri başarısızlık yüzünden sürgün edilmiş bir Atinalı general olan Thukydides, bu felaketi bir tarihçinin soğukkanlılığı ve bir trajedi yazarının derinliğiyle kaleme aldı. O, sadece olayları anlatmadı; kibrin, korkunun, kitlesel histerinin ve yanlış hesapların bir imparatorluğu nasıl kendi kendine yok etmeye sürüklediğinin klinik bir otopsisini yaptı. Sicilya Seferi, onun başyapıtının kalbidir. Bu yüzden bu hikâye, sadece tarihin bir sayfası değil, her neslin yeniden okuması gereken bir aynadır; kendi yüzümüzü, kendi kibrimizi ve uçurumun kenarında dans etme meyilimizi görebileceğimiz o rahatsız edici, o vazgeçilmez ayna.

Yorum bırakın

Scroll to Top