Quintus Sertorius’un Hikayesi

BÖLÜM 1: Fırtınanın Gözündeki Adam

Zaman, tunç kartalların gölgesinin Akdeniz’e vurduğu, Cumhuriyet’in son nefeslerini verdiği sancılı bir devirdi. Roma, kendi evlatlarının hırsıyla yanıp tutuşan devasa bir kazan misali kaynıyordu. Şehir, Forum’un mermer sütunlarından Subura’nın çamurlu sokaklarına dek bir gerilimle kaplıydı; senatörler togalarının altında hançerlerini yokluyor, generaller lejyonlarını birbirlerine karşı bileyliyordu. İhtiras, sadakati çoktan yutmuş, kan kardeşliği unutulmuştu. İşte böylesi bir hengâmede, Sabin topraklarının sert rüzgârlarıyla yoğrulmuş bir adamın yıldızı parlayacaktı: Quintus Sertorius.

Nursia’nın engebeli coğrafyasında, dağların heybeti ve toprağın inadıyla büyümüştü Sertorius. Çocukluğu, Roma’nın şatafatından uzak, kadim Sabin erdemlerinin – metanet, sadelik, sarsılmaz bir irade – fısıltılarıyla geçmişti. Belki de o yalçın kayalıklara tırmanırken öğrenmişti zorluklara göğüs germeyi, vadilerde yankılanan kurt ulumalarını dinlerken yalnızlığın gücünü keşfetmişti. Gençliğinde aldığı yaralar, yüzündeki o meşhur tek gözlülük, savaş meydanlarındaki korkusuzluğunun ve talihin cilvelerine karşı direnişinin nişanesi olacaktı. O tek göz, belki de dünyaya iki gözle bakanlardan çok daha keskin bir bakış sunuyordu ona; insanların niyetlerini, olayların altındaki gizli akıntıları sezme yeteneği veriyordu.

Roma’ya geldiğinde, taşranın saf gücüyle başkentin karmaşık entrikaları arasında bir köprü kurması gerekti. Hukuk ve hitabet eğitimi aldı, kelimelerin de kılıçlar kadar keskin olabildiğini gördü. Sözleri keskindi, mantığı sağlamdı; lakin kalbi hâlâ Nursia’nın toprağına bağlı, Roma’nın yozlaşmışlığından tiksinen bir yan taşıyordu. Şehrin gürültüsü, lüksün getirdiği gevşeklik, politikacıların bitmek bilmeyen manevraları… Tüm bunlar, onun Sabin ruhuna yabancıydı. Yine de Roma, yükselmek isteyenler için tek arenaydı. Ve Sertorius’un hırsı vardı; fakat onun hırsı, kişisel ikbalden çok, hizmet etme arzusundan, doğru olduğuna inandığı değerleri savunma isteğinden kaynaklanıyordu.

Kader onu, Cumhuriyet’in en tartışmalı figürlerinden birinin yörüngesine çekti: Gaius Marius. Yedi kez konsül seçilmiş, Cermen kabilelerini dize getirmiş, orduda devrim yapmış efsanevi komutan. Marius, halkın adamıydı, aristokrasinin küçümsediği ‘yeni adam’ (homo novus). Sertorius, Marius’un ordusunda, onun kanatları altında pişti. Kuzeyin barbar kabilelerine karşı verilen mücadelelerde, Arausio’daki felaketten sonra Roma’nın umudunu yeşerten zaferlerde onunla omuz omuzaydı. Marius’un askeri dehasına hayrandı, onun sıradan askerle kurduğu bağa saygı duyuyordu. Lakin Marius’un karanlık yüzünü, iktidar hırsının gözünü nasıl kör edebildiğini de görüyordu.

Bir akşam, Marius’un Ostia’daki villasında, denizden esen nemli rüzgâr meşaleleri titretiyordu. Marius, şarabından büyük bir yudum aldı, gözleri uzaklara, belki de geçmiş zaferlerine dalmıştı. Yanında oturan Sertorius’a döndü. Sesi, yaşlılığın ve bitmek bilmeyen mücadelenin yorgunluğunu taşıyordu.

“Sertorius,” dedi Marius, sesi şarap ve hırsla boğuklaşmıştı. “Roma ölüyor. O soylu geçinen yılanlar, Optimates, Cumhuriyet’in kanını emiyorlar. Halk aç, adalet yok. Sadece kendi ceplerini düşünüyorlar.”

Sertorius, ustasının yüzündeki öfkeyi okuyabiliyordu. Tek gözüyle dikkatle baktı. “Gaius Marius, Roma zor zamanlardan geçiyor, doğru. Lakin çözümü şiddette aramak, şehri daha büyük bir kaosa sürüklemez mi? Sulla’nın doğudaki başarısızlıklarını bahane edip onu komutanlıktan almak… Bu, iç savaşı davet etmek olur.”

Marius masaya vurdu. Şarap kadehleri zıpladı. “Sulla! O kibirli patrician! Mithridates ile savaşmak onun hakkı mıydı? Ben, Roma’yı Cermenlerden kurtaran ben dururken! O şeref bana aitti, Sertorius! Halk da bunu istiyor. Tribün Sulpicius benim yanımda. Yasayı geçireceğiz. Sulla’nın lejyonları benim emrime girecek.”

Sertorius içini çekti. Marius’un mantıktan çok gururla hareket ettiğini görüyordu. “Ya Sulla direnirse? Lejyonları ona sadık. Roma’ya yürürse ne olacak? Daha önce hiç Roma ordusu kendi şehrine yürümedi.”

Marius güldü, ama gülüşünde neşe yoktu, yalnızca acı bir alay vardı. “Cesaret edemez. Roma’nın kutsallığına karşı gelemez. O senatör korkakları gibi o da siner.”

“Sulla’yı tanırım,” diye fısıldadı Sertorius. “O korkaklardan değil. Ve kutsallık… Korkarım ki Roma’da kutsal pek az şey kaldı, Gaius Marius.”

Marius’un yüzü karardı. Sertorius’un sözlerindeki hakikat payını belki de görüyordu, lakin hırsı o kadar büyüktü ki, geri adım atamazdı. “Benim yanımda mısın, Sertorius? Halkın yanında mısın, yoksa o kan emicilerin mi?”

Sertorius duraksadı. Seçimi zordu. Marius’un davasının haklı yönleri vardı, halkın çektiği sıkıntılar gerçekti. Fakat yöntemleri tehlikeliydi. Sulla ise aristokrasinin temsilcisiydi, onun yönetimi altında halkın durumu daha iyi olmayacaktı. Roma, iki tehlikeli kutup arasında parçalanıyordu. “Ben Cumhuriyet’in yanındayım, Marius. Ve Cumhuriyet şu anda uçurumun kenarında.”

Bu konuşma, yaklaşan fırtınanın habercisiydi. Kısa süre sonra Marius, Tribün Sulpicius Rufus aracılığıyla istediği yasayı geçirdi ve Sulla’yı Mithridates’e karşı komutanlıktan azletti. Marius’un öngörüsünün aksine, Sulla sinmedi. Tarihte eşi benzeri görülmemiş bir şey yaptı: Lejyonlarını Roma’ya çevirdi.

Roma kapılarına dayanan altı lejyonun haberi şehre yıldırım gibi düştü. Panik, korku, ihanet… Şehir savunmasızdı. Marius ve Sulpicius, alelacele gladyatörlerden ve kölelerden oluşan bir savunma hattı kurmaya çalıştılar, lakin disiplinli Roma lejyonları karşısında bir hiçtiler. Sokaklarda kan gövdeyi götürdü. Sulla’nın askerleri, kendi şehirlerini yağmalarcasına ilerliyordu. Sertorius, bu kaosta Marius’un yanında savaştı, lakin umutsuz bir direnişti. O gün, Roma’nın masumiyetini yitirdiği gündü. Cumhuriyet’in kalbine hançer saplanmıştı ve bunu yapanlar kendi evlatlarıydı.

Sertorius, Sulla’nın gazabından kıl payı kurtuldu. Marius Afrika’ya kaçarken, Sertorius da İtalya’da saklanmak zorunda kaldı. Sulla, Roma’yı ‘temizledikten’, düşmanlarını (Marius, Sulpicius ve yandaşlarını) devlet düşmanı ilan ettikten ve kendi adamlarını kilit noktalara yerleştirdikten sonra, asıl görevi olan Mithridates Savaşı için Doğu’ya hareket etti.

Sulla’nın gidişiyle Roma’da bir iktidar boşluğu oluştu. Konsül seçilenlerden Lucius Cornelius Cinna, Sulla’nın düzenlemelerinden memnun değildi ve kısa sürede onun politikalarına karşı çıktı. Bu durum, sürgündeki Marius için bir fırsattı. Yaşlı kurt, yanında topladığı küçük bir orduyla Afrika’dan İtalya’ya döndü. Cinna ile güçlerini birleştirdiler. Ve Roma, bir kez daha iç savaşın pençesine düştü.

Sertorius, bu yeni ittifaka katıldı. Sulla’nın temsil ettiği Optimates rejimine karşıydı, Cumhuriyet’in eski dengesine dönmesini arzuluyordu. Lakin Marius’un dönüşüyle başlayan kanlı intikam süreci, onun midesini bulandırıyordu. Roma’ya giren Marius ve Cinna, Sulla yandaşlarına karşı acımasız bir kıyım başlattılar. Senatörler, zenginler, Sulla’ya sempati duyduğundan şüphelenilen herkes sokak ortasında katlediliyor, mallarına el konuluyordu. Forum, cesetlerle dolmuş, Tiber Nehri kana bulanmıştı.

Sertorius, bu vahşete tanık oldukça dehşete kapıldı. Marius’un kişisel intikam hırsının, davanın önüne geçtiğini görüyordu. Cinna ise iktidarını sağlamlaştırmak için bu kan gölüne göz yumuyordu. Bir keresinde, Cinna’nın karargahında, durumun vahametini dile getirmekten kendini alamadı.

“Konsül Cinna,” dedi Sertorius, sesi hem öfkeli hem de yorgundu. “Bu katliamlar durmalı. Roma sokaklarında akan kan, düşmanlarımızın değil, kendi yurttaşlarımızın kanı. Bu şekilde ne kazanıyoruz? Sadece daha fazla nefret, daha fazla bölünme ekiyoruz.”

Cinna, masasında yığılı duran proskripsiyon listelerine (ölüm listeleri) göz gezdiriyordu. Başını kaldırmadan cevap verdi. “Sertorius, duygusallığın sırası değil. Yılanın başını küçükken ezmek gerekir. Sulla’nın destekçileri temizlenmeli ki, bir daha başımıza bela olmasınlar. Marius… evet, biraz ileri gidiyor olabilir, lakin onun öfkesi anlaşılır.”

“Anlaşılır mı?” Sertorius’un sesi yükseldi. “Masum insanları yargısız infaz etmek ne zamandan beri anlaşılır oldu? Marius’un kendi Galyalı muhafızları bile kontrolden çıktı, şehirde terör estiriyorlar. Bu barbarlığı durdurmalıyız!”

Cinna sonunda başını kaldırdı. Gözlerinde soğuk bir hesapçılık vardı. “Senin bu hassasiyetin takdire şayan, Sertorius. Lakin savaşın gerçekleri farklıdır. Marius’un adamlarının yarattığı sorunların farkındayım. Onlarla ilgileneceğim. Fakat şu anda önceliğimiz Sulla tehlikesini bertaraf etmek ve Roma’da kontrolü sağlamak.”

Sertorius, Cinna’nın sözlerindeki samimiyetsizliği hissetti. Cinna’nın tek derdi güçtü. Marius ise intikam ateşiyle yanıyordu. Cumhuriyet ideali, bu iki adamın kişisel hırsları arasında eziliyordu. Kısa süre sonra Sertorius, kendi inisiyatifiyle, Marius’un disiplinsiz ve yağmacı Galyalı muhafızlarını kampa çekip hepsini kılıçtan geçirdi. Bu hareket, şehirde bir nebze rahatlama yaratsa da, Cinna ve Marius ile arasını açtı. Onu fazla dürüst, fazla ilkeli buluyorlardı; kontrol edilmesi zor bir adamdı.

Marius, yedinci konsüllüğüne başladıktan kısa süre sonra öldü. Belki de aşırı içki, yaşlılık ve bitmek bilmeyen stres sonunu getirmişti. Ölümü, Roma’daki vahşeti bir nebze azalttı, lakin Cinna’nın mutlak gücü pekişti. Sertorius, Cinna rejiminde önemli bir askeri figür olarak kaldı, lakin hep bir mesafe vardı aralarında. Cinna ona güvenmiyordu, Sertorius da Cinna’nın yöntemlerini onaylamıyordu.

Bu gergin atmosferde, Sertorius için bir ‘fırsat’ doğdu. Hispania Citerior (Yakın İspanya) valiliği boşalmıştı. Cinna, hem Sulla’nın olası dönüşüne karşı batı kanadını güvence altına alacak yetenekli bir komutana ihtiyaç duyuyordu hem de Roma’daki bu rahatsız edici derecede dürüst adamdan kurtulmak istiyordu. Hispania, Roma’dan yeterince uzaktı.

Cinna, Sertorius’u yanına çağırdı. Palatin Tepesi’ndeki gösterişli bir konakta buluştular. Mozaikler, heykeller, pahalı kumaşlar… Cumhuriyet’in can çekişirken bile lüksünden ödün vermeyen yüzü.

“Sertorius,” dedi Cinna, yapmacık bir samimiyetle. “Senin yeteneklerin ve sadakatin tartışılmaz. Roma’nın sana ihtiyacı var. Lakin şu anda sana en çok ihtiyaç duyulan yer Hispania. Oradaki kabileler huzursuz, Sulla’nın adamları sızmaya çalışıyor olabilir. Orayı düzene sokacak, Roma’nın otoritesini yeniden tesis edecek güçlü bir ele ihtiyacımız var. Bu görev için senden daha uygununu düşünemiyorum.”

Sertorius, teklifin altındaki gerçek niyeti anlıyordu. Bu bir terfi kadar bir sürgündü. Roma’dan uzaklaştırılıyordu. Fakat Hispania… Orası farklıydı. Kendi kurallarını koyabileceği, Roma’nın entrikalarından uzakta, belki de gerçekten bir şeyler inşa edebileceği bir yerdi. İtalya’daki iç savaşın bitmek bilmeyen kanlı döngüsünden uzaklaşmak cazip geliyordu. Belki de Hispania’da, Roma’nın yitirdiği o eski erdemleri yeniden yeşertebilirdi.

Tek gözüyle Cinna’ya baktı. Yüzünde ne minnet ne de öfke vardı; yalnızca kabullenmiş bir kararlılık okunuyordu. “Teklifi kabul ediyorum, Konsül Cinna. Hispania’da Roma’nın çıkarlarını savunacağım.” Hangi Roma’nın çıkarları olduğunu ise kendi içinde saklı tuttu. Cinna’nın Roma’sı mı, Sulla’nın Roma’sı mı, yoksa kendi hayalindeki, artık var olmayan o ideal Cumhuriyet mi?

Vedalar sessizdi. Roma’dan ayrılırken arkasına baktığında, yanan bir şehirden çok, ruhu çürüyen bir devi görüyordu. Lejyonları, sadık adamları ve belki de en önemlisi, içinde filizlenen yeni bir umutla Hispania’ya doğru yelken açtı. Bilmiyordu ki, bu yolculuk onu sadece Roma’nın bir valisi yapmayacak, aynı zamanda Roma’ya karşı en uzun soluklu ve en tehlikeli direnişlerden birinin lideri haline getirecekti. Hispania’nın dağları, ona Nursia’nın kayalıklarını hatırlatacak, oranın savaşçı halkları, onun sarsılmaz iradesinde kendi özgürlük mücadelelerinin yansımasını bulacaktı. Fırtına Roma’da kopmuştu, lakin en büyük dalgalar, şimdi Sertorius’un ayak basacağı Hispania kıyılarına vurmak üzereydi. O, fırtınanın gözündeki adam, kendi kaderini yazmak için yola çıkıyordu.

BÖLÜM 2: Hispania’nın Kalbini Kazanmak

Akdeniz’in çalkantılı suları, Sertorius’un gemilerini İtalya’nın kanlı karmaşasından uzaklaştırıp Hispania’nın vaat dolu kıyılarına taşıyordu. Güvertede duran Sertorius, tuzlu rüzgârın yüzünü okşamasına izin verirken, geride bıraktığı Roma’yı düşünüyordu. Cinna’nın kanlı iktidarı, Marius’un hayaleti, Sulla’nın yaklaşan gölgesi… İtalya, kendi kendini yiyip bitiren bir canavara dönüşmüştü. Oysa ufukta beliren topraklar, yeni bir başlangıcın, belki de farklı bir Roma’nın filizlenebileceği bir yerin umudunu taşıyordu. Tek gözü, keskin bir kartalınki gibi, yaklaşan kıyı şeridini tarıyordu; orada sadece bir eyalet değil, aynı zamanda bir sığınak, bir kale, bir gelecek görüyordu.

Gemiler Tarraco limanına demirlediğinde, Sertorius’u karşılayan manzara, İtalya’nın mermer soğukluğundan farklıydı. Güneş daha yakıcı, renkler daha canlı, hava daha baharatlı kokuyordu. Liman, Romalı askerler, tüccarlar, yerli İberler ve Keltiber kabilelerinden insanların oluşturduğu hareketli bir mozaikti. Sertorius karaya ayak bastığında, toprağın sağlamlığını hissetti. Nursia’nın dağlarından sonra ilk kez bir yer ona ‘ev’ hissini çağrıştırır gibiydi. Lakin bu hissin kalıcı olması için yapılması gereken çok iş vardı. Hispania, Roma’nın uzun süredir ihmal ettiği, valilerin kişisel zenginleşme aracı olarak gördüğü, yerli halkların gururunun ve gücünün tam olarak kırılamadığı bir coğrafyaydı.

İlk iş olarak mevcut Roma yönetimini ve askeri komutanları topladı. Tarraco’daki praetorium’un (valilik binası) serin salonunda, yüzlerindeki ifadeleri dikkatle okudu. Kimileri Cinna rejiminin adamıydı, kimileri eski düzenin kalıntısı, kimileri ise sadece kendi çıkarlarını kollayanlardı. Sertorius’un gelişi, mevcut dengeleri sarsmıştı. Onun Sabin kökenli sert mizacı, savaş alanlarındaki ünü ve tek gözünün delici bakışı, salonda elle tutulur bir gerginlik yaratıyordu.

Sertorius, uzun girizgahlara başvurmadı. Sesi net ve kararlıydı. “Beyler,” dedi, bakışları her birinin üzerinde geziniyordu. “Roma’da yaşananları biliyorsunuz. Cumhuriyet zor bir dönemden geçiyor. Lakin bizim görevimiz burada, Hispania’da Roma’nın otoritesini sağlamak, adaleti tesis etmek ve eyaletin refahını artırmaktır. Benden önceki valilerin hatalarını tekrarlamayacağım. Yolsuzluğa, keyfi uygulamalara, yerli halka yönelik kötü muameleye toleransım olmayacaktır.”

Bir legatus (komutan), Lucius Valerius, öne çıkmaya cesaret etti. “Vali Sertorius, niyetleriniz asil. Fakat Hispania’nın gerçeklerini anlamalısınız. Buradaki kabileler vahşi ve güvenilmezdir. Onlara karşı sert bir el göstermezsek, zayıflığımızdan faydalanırlar.”

Sertorius, Valerius’a döndü. Yüzünde küçümseyen bir ifade yoktu, lakin sözleri keskindi. “Legatus Valerius, sertlik ile adaletsizliği karıştırmayalım. Ben de savaş alanlarından geliyorum, düşmanın nasıl alt edileceğini bilirim. Fakat kalıcı bir barış, kılıç gücü kadar, adalet ve karşılıklı saygıyla da inşa edilir. İberler ve Keltiberler gururlu halklardır. Onların onuruna saygı gösterirsek, sadakatlerini kazanabiliriz. Onları ezersek, sonu gelmez isyanlarla uğraşırız.”

Bu sözler, salondakilerin bir kısmında şaşkınlık, bir kısmında ise gizli bir onaylama yarattı. Sertorius’un yaklaşımı, alıştıkları Roma valilerinden farklıydı. O, Hispania’yı sadece sömürülecek bir kaynak olarak görmüyor, potansiyelini fark ediyordu.

Valiliğinin ilk aylarında Sertorius, Tarraco’da oturup emirler yağdırmak yerine, eyaleti bizzat dolaşmaya başladı. Yanında küçük bir süvari birliğiyle dağlara tırmandı, nehirleri geçti, ücra köyleri ziyaret etti. Yerli kabilelerin şefleriyle görüştü. Onların dillerini öğrenmeye çalıştı, adetlerine saygı gösterdi, şikayetlerini dinledi. Romalı askerlerin veya vergi memurlarının yaptığı haksızlıkları araştırdı ve suçluları cezalandırdı. Vergileri hafifletti, yolsuzluk yapan memurları görevden aldı.

Bir keresinde, Lusitania sınırına yakın bir Keltiber kabilesinin şefi Olyndicus ile görüştü. Olyndicus, yaşlı, bilge ve Romalılara karşı derin bir güvensizlik besleyen bir liderdi. Görüşme, açık havada, meşe ağaçlarının gölgesinde yapıldı.

Olyndicus, Sertorius’u dikkatle süzdü. “Romalı,” dedi, sesi toprağın derinliklerinden gelir gibiydi. “Çok vali gördük biz. Hepsi güzel sözlerle gelir, sonra topraklarımızı alır, gençlerimizi askere götürür, vergilerle belimizi bükerler. Senin farkın ne?”

Sertorius, Olyndicus’un gözlerinin içine baktı. Tek gözü, yaşlı şefin ruhunun derinliklerine işliyordu sanki. “Şef Olyndicus, ben buraya size efendilik etmeye gelmedim. Ben, Roma’nın adil yüzünü göstermeye geldim. Topraklarınız sizindir. Gençleriniz, isterlerse benim ordumda onurlarıyla savaşırlar, zorla alınmazlar. Vergiler, eyaletin savunması ve gelişimi için adil bir şekilde toplanacak, Roma’daki açgözlülerin ceplerine gitmeyecek. Ben sizden sadakat bekliyorum, karşılığında adalet ve koruma vaat ediyorum.”

Olyndicus bir süre sessiz kaldı. Sonra yanındaki genç savaşçılara döndü, kendi dilinde bir şeyler söyledi. Gençler mırıldandılar. Tekrar Sertorius’a baktı. “Sözlerin kulağa hoş geliyor, Romalı. Lakin biz sözlerden çok icraata bakarız. Zaman gösterecek.”

Sertorius başını salladı. “Zaman gösterecek,” diye tekrarladı.

Ve zaman Sertorius’un lehine işliyordu. Adaleti, yerel geleneklere saygısı, askeri disiplini ve kişisel cesareti, Hispania halkları üzerinde etkisini göstermeye başladı. Onu diğer Romalı valilerden ayıran bir şeyler vardı. O, sadece bir fatih değil, aynı zamanda bir liderdi. Kabileler arasındaki anlaşmazlıklarda hakemlik yapıyor, adil çözümler buluyordu. Onun yönetimi altında eyalette bir sükûnet ve istikrar havası esmeye başladı. Ekonomik faaliyetler canlandı, tarım gelişti, ticaret yolları daha güvenli hale geldi.

Sertorius’un yerli halkla kurduğu bağın en meşhur sembolü, beyaz bir geyik yavrusu olacaktı. Hikayeye göre, bir avcı Sertorius’a tamamen beyaz, nadir bulunan bir dişi geyik yavrusu hediye etmişti. Sertorius, bu zarif hayvanı yanından ayırmamaya başladı. Geyik ona alıştı, komutlarını dinler hale geldi, hatta savaş meclislerinde bile yanında dururdu. Sertorius, bu durumu ustaca kullandı. Yerli halkın batıl inançlarına hitap ederek, beyaz geyik aracılığıyla tanrıça Diana’nın (veya yerel bir tanrıçanın) kendisine gizli bilgiler fısıldadığını yaydı. Bu, onun karizmasını ve gizemini artırdı. Kabileler, tanrıların koruması altında olduğuna inandıkları bu tek gözlü Romalı lidere daha sıkı bağlandılar. Beyaz geyik, Sertorius’un sadece askeri ve politik bir lider değil, aynı zamanda ruhani bir figür olarak da görülmesine yardımcı oldu.

Lakin Hispania’daki bu görece huzur, İtalya’dan gelen haberlerle sarsılmak üzereydi. Önce Konsül Cinna’nın kendi askerleri tarafından bir isyanda öldürüldüğü haberi geldi. Roma’daki Marian-Cinna rejimi lidersiz kalmış, iç çekişmeler artmıştı. Ardından çok daha korkutucu bir haber ulaştı: Lucius Cornelius Sulla, Mithridates’i yenilgiye uğratmış, Doğu’da düzeni sağlamış ve devasa ordusuyla İtalya’ya dönmek üzere yola çıkmıştı.

Bu haber, Sertorius’un karargahında bomba etkisi yarattı. O, Cinna tarafından atanmış bir valiydi. Sulla’nın gözünde, o da düşman kampının bir parçasıydı. İtalya’daki dostları ya ölmüş ya da Sulla’nın gazabından kaçmak için saklanıyorlardı. Sulla Roma’yı ele geçirdiğinde, sıra kaçınılmaz olarak Hispania’ya gelecekti.

Bir akşam, Sertorius güvendiği komutanlarından Lucius Hirtuleius ile durumu değerlendiriyordu. Hirtuleius, yetenekli ve sadık bir subaydı. Meşalelerin aydınlattığı çadırda, haritalar masaya serilmişti.

“Durumumuz kritik, Quintus,” dedi Hirtuleius endişeyle. “Sulla İtalya’ya çıktığında, karşısında duracak organize bir güç yok gibi görünüyor. Carbo ve genç Marius direnmeye çalışacaktır, lakin Sulla’nın tecrübesi ve lejyonlarının sadakati… Korkarım sonuç belli.”

Sertorius haritadaki İtalya yarımadasına baktı. Yüzü ifadesizdi, lakin tek gözündeki parıltı düşünceli olduğunu gösteriyordu. “Haklısın, Lucius. İtalya’daki savaş bizim için kaybedilmiş görünüyor. Sulla Roma’yı ele geçirecek ve proskripsiyon listeleri yeniden duvarlara asılacak. Bizim isimlerimiz de o listelerde olacak.”

“Ne yapacağız? Sulla’ya biat mı edeceğiz? Af dileyecek miyiz?” Hirtuleius’un sesinde umutsuzluk vardı.

Sertorius başını iki yana salladı. “Sulla’dan af dilenmez, Lucius. Onun affı ölümdür. Bize asla güvenmez. Cinna’nın atadığı bir vali olarak, onun gözünde bir isyancıyım. Ve ben Sulla gibi bir zorbanın önünde eğilmem.” Duraksadı, bakışlarını Hispania haritasına çevirdi. “Bizim kalemiz burası olacak. Hispania.”

Hirtuleius şaşkınlıkla baktı. “Hispania mı? Roma’ya karşı mı duracağız? Sulla’nın gücüyle nasıl başa çıkabiliriz?”

“Tek başımıza değil,” dedi Sertorius. “Hispania halkıyla birlikte. Son birkaç yıldır ne yapıyoruz sanıyorsun? Sadece bir eyaleti yönetmedik. Bir ordu kurduk, müttefikler kazandık. İberler, Keltiberler, Lusitanlar… Onlar Roma’nın zulmünden bıktılar. Onlara adalet ve özerklik sunduk. Şimdi Roma, Sulla’nın suretinde, eski zulmü geri getirmek için geldiğinde, bizim yanımızda savaşacaklardır. Burayı, Sulla’nın ulaşamayacağı bir sığınak, belki de gerçek Roma’nın yaşayacağı bir yer haline getireceğiz.”

Sertorius’un sesi tutkuyla dolmuştu. Bu, sadece hayatta kalma planı değildi; bu bir direniş manifestosuydu. “Sulla lejyonlarıyla gelebilir. Bizim ise dağlarımız var, cesur savaşçılarımız var, halkın desteği var. Ve bizim beyaz geyik aracılığıyla tanrıların fısıldadığı bilgelik var,” diye ekledi, yüzünde hafif bir gülümsemeyle.

Hirtuleius, liderinin kararlılığından etkilenmişti. Endişeleri tamamen yok olmasa da, içinde bir umut ışığı belirmişti. Sertorius’un vizyonu cüretkârdı, belki de çılgıncaydı. Lakin onun liderliğinde imkansız görünen şeyler başarılmıştı.

O geceden sonra Sertorius’un faaliyetleri hız kazandı. Yerli kabilelerle ittifaklarını sağlamlaştırdı. Ordusunu yeniden organize etti, yerli savaşçıları Roma disipliniyle eğitmeye başladı. Önemli geçitleri ve kaleleri güçlendirdi. Kendi adına para bastırmaya başladı – bu, Roma otoritesine açık bir meydan okumaydı. Osca (bugünkü Huesca) şehrini kendine merkez seçti. Burası stratejik olarak önemli bir konumdaydı ve Keltiber topraklarının kalbindeydi.

En dikkat çekici adımlarından biri, Osca’da yerli soyluların çocukları için bir okul kurması oldu. Bu okulda çocuklara Latince ve Yunanca öğretiliyor, Roma kültürü ve eğitimi veriliyordu. Görünüşte bu, onları Roma sistemine entegre etme çabasıydı. Lakin altında daha kurnazca bir plan yatıyordu: Bu çocuklar, kabilelerinin Sertorius’a sadakatinin birer rehinesiydi. Aynı zamanda, gelecekte kendi yönetiminde görev alacak eğitimli bir yerli elit sınıfı yaratıyordu. Bu, Sertorius’un sadece askeri değil, politik ve kültürel bir vizyona da sahip olduğunu gösteriyordu. O, Hispania’da Roma’dan bağımsız, lakin Roma ideallerinin (kendi yorumladığı şekliyle) yaşatıldığı yeni bir düzen kuruyordu.

İtalya’dan gelen haberler giderek kötüleşiyordu. Sulla, Brundisium’a çıkmış, önüne çıkan Marian güçlerini bir bir eziyordu. Roma kapılarına dayanması an meselesiydi. Sertorius biliyordu ki, Sulla İtalya’yı tamamen kontrol altına aldığında, gözünü Hispania’ya çevirecekti. Fırtına yaklaşıyordu. Lakin Sertorius artık sadece bir vali değildi. O, Hispania’nın kalbini kazanmış, kendi kaderini Roma’dan ayırmaya karar vermiş bir liderdi. Dağların ve sadık savaşçılarının arasında, yaklaşan Roma lejyonlarını beklemeye başladı. Hispania, artık bir eyalet olmaktan çıkmış, Sertorius’un direniş kalesi haline gelmişti. Ve bu kalenin duvarları, sadece taştan değil, aynı zamanda yerli halkların sadakati ve Sertorius’un sarsılmaz iradesinden örülmüştü. Savaş kaçınılmazdı ve Sertorius hazırdı.

BÖLÜM 3: Sulla’nın Gazabı ve Mauretania’ya Kaçış

Osca, Sertorius’un dokunuşuyla dönüşen bir şehir olmuştu. Artık yalnızca stratejik bir Keltiber yerleşimi değil, aynı zamanda yeni bir ruhun, Roma’nın küllerinden doğan farklı bir filizin merkeziydi. Şehrin surları güçlendirilmiş, tahıl ambarları doldurulmuştu. Dar sokaklarında Romalı lejyonerlerin düzenli adımları, yerli İber ve Keltiber savaşçılarının gururlu yürüyüşleriyle karışıyordu. Sertorius’un kurduğu okul, Latin ve Yunan harflerinin sesleriyle çınlıyordu; soylu Hispania gençleri, bir yandan Roma eğitiminin inceliklerini öğrenirken, diğer yandan kabilelerinin Sertorius’a olan bağlılığının canlı teminatları olarak yaşıyorlardı. Bu gençler, Sertorius’un vizyonunun tohumlarıydı; gelecekte Hispania’yı yönetecek, Roma kültürünü benimsemiş lakin köklerine sadık bir nesil.

Sertorius’un karargâhı, sürekli bir faaliyet merkeziydi. Komutanlar haritalar üzerinde planlar yapıyor, elçiler uzak kabilelerden haberler getirip götürüyor, demirciler kılıçları dövüyor, zırhları onarıyordu. Sertorius, tüm bu faaliyetin merkezindeydi. Tek gözü, her detayı yakalıyor, zekâsı en karmaşık sorunlara pratik çözümler üretiyordu. Yerli şeflerle yaptığı toplantılarda, onların dilini kullanmaya özen gösteriyor, geleneklerine saygıda kusur etmiyordu. Onlara sadece askeri bir lider değil, aynı zamanda bilge bir yönetici, adil bir yargıç olarak görünüyordu. O meşhur beyaz geyik yavrusu, hâlâ sık sık yanındaydı; toplantılarda sessizce oturur, Sertorius’un omzuna başını yaslardı. Bu görüntü, onun tanrılarla olan özel bağının somut bir kanıtı gibiydi, yerli halkın ona olan inancını pekiştiriyordu. O, sıradan bir Roma valisi değildi; o, Hispania’nın ruhunu anlamış, onunla bütünleşmiş bir liderdi.

Lakin bu özenle inşa edilen düzenin üzerinde, doğudan yaklaşan kara bulutların gölgesi hissediliyordu. İtalya’dan gelen haberler, bir fırtınanın yaklaştığını haber veren uzak gök gürültüleri gibiydi. Gaius Papirius Carbo ve genç Marius’un (efsanevi Gaius Marius’un oğlu) Sulla’ya karşı umutsuz direnişi, şehir şehir eriyordu. Haberler parça parça, gecikmeli ulaşıyordu Osca’ya; bazen bir tüccar gemisiyle, bazen Pireneler’i aşan yorgun bir kuryeyle. Her yeni haber, Sulla’nın zafer yürüyüşünün bir sonraki adımını anlatıyordu.

Sonunda, en korkulan haber geldi. Tozlu, yorgun bir süvari, atından kendini zor attı. Elindeki mühürlü parşömeni titreyen ellerle Sertorius’a uzattı. Parşömen, İtalya’daki son direniş noktalarından birindeki bir dostundan geliyordu. Sertorius, parşömeni açtı, tek gözü satırları hızla taradı. Yüzünde hiçbir duygu belirtisi yoktu, lakin parşömeni tutan elinin hafifçe titrediğini Lucius Hirtuleius fark etti.

Haberler korkunçtu. Sulla, Roma kapılarının hemen dışındaki Colline Geçidi Muharebesi’nde son Marian güçlerini ve onlara katılan Samnit savaşçılarını ezici bir yenilgiye uğratmıştı. Genç Marius ölmüş, Carbo Sicilya’ya kaçmıştı (kısa süre sonra orada yakalanıp idam edilecekti). Sulla, Roma’nın mutlak hâkimiydi. Şehre girmiş, kendini diktatör ilan etmişti – hem de süresiz bir diktatörlük. Ve intikam başlamıştı. Proskripsiyon listeleri yeniden Forum’a asılmıştı. Binlerce isim: senatörler, şövalyeler, zengin tüccarlar, eski Marian subayları… Sulla’nın düşmanı olarak damgalanan herkesin malı müsadere ediliyor, kendileri avlanıyor, öldürenlere ödül vaat ediliyordu. Roma, bir kez daha kendi evlatlarının kanıyla yıkanıyordu. Sertorius’un İtalya’daki pek çok eski silah arkadaşı, dostu, müttefiki bu listelerdeydi.

Sertorius parşömeni yavaşça katladı. Karargâhtaki subaylar nefeslerini tutmuş, onun tepkisini bekliyordu. Sessizlik uzadı. Sonunda Sertorius konuştu, sesi sakindi lakin çelik gibi bir kararlılıkla doluydu. “Sulla kazandı,” dedi. “İtalya düştü. Roma artık onun. Proskripsiyonlar başladı.” Duraksadı, gözleri tek tek subaylarının üzerinde gezindi. “İsimlerimizin o listelerde olduğundan şüpheniz olmasın.”

Bir anlık sessizliği, subaylar arasındaki endişeli mırıltılar bozdu. Kimi Romalılar için bu, ailelerinin, mallarının, İtalya’daki geleceklerinin sonu demekti. Hispanialı müttefikler içinse, Roma’daki iktidar değişikliğinin kendilerine nasıl yansıyacağını kestirmek zordu.

Hirtuleius öne çıktı. “Ne yapacağız, Quintus? Sulla şimdi tüm gücüyle bize dönecektir.”

Sertorius pencereye yürüdü, dışarıdaki hareketli avluya baktı. İber savaşçıları talim yapıyor, çocuklar okuldan çıkmış koşuşturuyordu. Derin bir nefes aldı. “Bekleyeceğiz,” dedi. “Burada, Hispania’da. Sulla buraya gelmek zorunda kalacak. Roma’nın tüm gücünü üzerimize gönderecek. Lakin burası İtalya değil. Burası bizim toprağımız. Bizim dağlarımız, bizim halkımız var.” Yüzünü subaylara döndü. “Hazırlıklarımızı hızlandırıyoruz. Her geçit tutulacak, her kale güçlendirilecek. Sulla’nın lejyonları geldiğinde, onları hiç beklemedikleri bir direnişle karşılayacağız.”

Roma’da ise Lucius Cornelius Sulla, zaferinin keyfini kanlı bir şekilde sürüyordu. Palatin Tepesi’ndeki görkemli villasında oturmuş, önüne getirilen yeni proskripsiyon listelerini onaylıyordu. Yüzü, yılların savaşları ve acımasızlığının izlerini taşıyordu; solgun teni, delici mavi gözleriyle tezat oluşturuyordu. Devletin dizginlerini ele geçirmişti, Cumhuriyet’i kendi aristokratik ideallerine göre yeniden şekillendiriyordu. Senato’yu kendi adamlarıyla doldurmuş, halk tribunlerinin gücünü kırmıştı. Muhalefetin kökünü kazıdığını düşünüyordu.

Bir gün, güvendiği komutanlarından Quintus Caecilius Metellus Pius yanına geldi. Metellus Pius, eski bir soylu aileden gelen, Sulla’ya sadık, deneyimli bir askerdi. “Diktatör Sulla,” dedi Metellus saygıyla. “İtalya’da düzen sağlandı. Direniş odakları temizlendi. Lakin batıdan gelen haberler endişe verici. Hispania’daki Sertorius…”

Sulla elindeki şarap kadehiyle oynuyordu. Metellus’un sözünü kesmedi, lakin gözlerindeki soğukluk, konuya ilgisiz olmadığını gösteriyordu. “…Sertorius,” diye devam etti Metellus, “Cinna’nın atadığı o tek gözlü vali, hâlâ yerinde duruyor. Dahası, eyaleti kendi krallığı gibi yönetiyor. Yerli kabileleri Roma’ya karşı kışkırtıyor, kendi ordusunu kuruyor, hatta kendi adına para bastırdığı söyleniyor. Bu, otoritenize açık bir meydan okumadır.”

Sulla şarabından bir yudum aldı. “Sertorius,” diye mırıldandı. “Marius’un eski adamlarından. Yetenekli bir asker olduğunu duymuştum. Lakin fazla ilkeli, fazla… Sabin. Cinna’nın onu Hispania’ya göndermesi bir hataydı. Onu Roma’da gözümün önünde tutmalıydı.” Kadehini masaya bıraktı. “Bu isyan tohumu büyümeden ezilmeli. Hispania Citerior’a yeni bir vali atayacağız. Güvenilir, işini bitirecek biri.” Kısa bir an düşündü. “Gaius Annius Luscus. Ona yeterli lejyon verin. Gitsin ve Hispania’yı o tek gözlü hayduttan temizlesin. Sertorius’un kellesini istiyorum, Metellus.”

Metellus Pius başını eğdi. “Emredersiniz, Diktatör.”

Kısa süre sonra Gaius Annius Luscus komutasındaki güçlü bir Roma ordusu, İtalya’dan Hispania’ya doğru yola çıktı. Annius, Sulla’nın sadık bir adamıydı; görevine bağlı, disiplinli, lakin belki de Sertorius’un kurnazlığına ve alışılmadık taktiklerine karşı yeterince esnek olmayan bir komutandı. Yanında, Sulla’nın iç savaşta pişmiş, zafere alışkın tecrübeli lejyonları vardı.

Annius’un ordusunun Pireneler’i aşıp Hispania Citerior’a girdiği haberi Sertorius’a ulaştığında, beklenen anın geldiğini anladı. Annius, doğrudan Sertorius’un ana üssü Osca’ya yönelmek yerine, daha metodik bir yol izledi. Önce kıyı şeridindeki şehirleri ve kaleleri güvence altına almaya başladı. Sertorius’un eyaletteki gücünü kuzeyden ve doğudan kuşatmayı hedefliyordu.

Sertorius, Annius’un gücünün farkındaydı. Kendi ordusu cesur ve sadıktı, yerli müttefikleri savaşçıydı, lakin Sulla’nın profesyonel lejyonlarıyla açık bir meydan muharebesine girmek intihar olurdu. Sayıca ve teçhizat olarak dezavantajlıydılar. Sertorius’un gücü, arazinin bilgisi, gerilla taktikleri ve halkın desteğiydi.

İlk çatışmalar, Pireneler’in eteklerindeki geçitlerde ve nehir boylarında yaşandı. Sertorius’un birlikleri, vur-kaç taktikleriyle Annius’un ilerleyişini yavaşlatmaya çalıştı. Küçük pusular kuruyor, ikmal hatlarına saldırıyor, ardından dağlara çekiliyorlardı. Lakin Annius’un ordusu büyüktü ve kararlı bir şekilde ilerliyordu. Her çatışma, Sertorius’un kaynaklarını tüketiyor, Annius ise arkadan sürekli takviye alabiliyordu.

Sertorius, durumu değerlendirmek için komutanlarını topladı. Hirtuleius, Marcus Perperna Vento (İtalya’dan kaçıp ona katılan bir başka Marian subayı) ve diğerleri oradaydı. Hava ağırdı.

“Annius durdurulamıyor,” dedi Perperna endişeyle. “Lejyonları çok güçlü. Her geçen gün toprak kaybediyoruz. Osca’yı savunabilir miyiz?”

Sertorius haritaya baktı. Annius’un ilerleyişini gösteren işaretler, Osca’ya doğru tehlikeli bir şekilde yaklaşıyordu. “Osca’yı savunmak için savaşabiliriz,” dedi Sertorius. “Lakin bu kanlı bir kuşatma olur. Belki bir süre dayanırız, fakat sonunda düşeriz. Ve ordumuzun büyük kısmını kaybederiz. Bu, Sulla’nın tam istediği şey olur.”

“Ne öneriyorsun, Quintus?” diye sordu Hirtuleius. “Teslim olmayı düşünmüyorsun herhalde?”

Sertorius başını kaldırdı. Tek gözünde yorgunluk değil, hesaplı bir kararlılık vardı. “Hayır, Lucius. Teslim olmak yok. Stratejik bir geri çekilme yapacağız. Hispania’yı terk edeceğiz.”

Odada bir sessizlik oldu. Terk etmek mi? Bunca çaba, bunca hazırlık boşa mı gidecekti?

“Nereye gideceğiz?” diye sordu Perperna şaşkınlıkla.

“Güney’e,” dedi Sertorius, parmağını haritada Hispania Ulterior’un güney kıyılarına, Cebelitarık Boğazı’na doğru kaydırarak. “Pillars of Hercules’e (Herkül Sütunları). Oradan Afrika’ya geçeceğiz. Mauretania’ya.”

“Mauretania mı?” Hirtuleius inanamıyordu. “Orası barbar toprakları. Ne yapacağız orada?”

“Nefes alacağız,” dedi Sertorius. “Güç toplayacağız. Annius bizi oraya kadar takip edemez. Sulla’nın gücü Atlas Okyanusu’nda son bulur. Mauretania’da yeni müttefikler bulabilir, ordumuzu yeniden düzenleyebiliriz. Hispania’daki dostlarımız bizi bekleyecekler. Annius’un yönetimi, benimkinden çok farklı olacak. Halk yakında Roma’nın gerçek yüzünü tekrar görecek ve bizi geri çağıracaklar. Biz geri döneceğiz, Lucius. Daha güçlü olarak döneceğiz. Bu bir son değil, bir ara.”

Karar alınmıştı. Sertorius için Hispania’yı, uğruna savaştığı insanları, kurduğu düzeni geride bırakmak acı vericiydi. Osca’daki okulun çocuklarını, ona güvenen kabile şeflerini düşünüyordu. Lakin duygusallığa yer yoktu. Hayatta kalmak ve mücadeleye devam etmek için bu gerekliydi.

Geri çekilme emri verildi. Ordu, yanlarına alabildikleri kadar erzak ve teçhizatla güneye doğru harekete geçti. Osca’dan ayrılırken, Sertorius arkasına baktı. Şehir, onun umutlarının ve çabalarının bir simgesiydi. Şimdilik onu düşmana bırakıyordu, lakin geri döneceğine dair içinde sarsılmaz bir inanç vardı. Beyaz geyik yavrusu bu zorlu yolculuğa dayanamamıştı; belki de bu, eski dönemin kapandığının, yeni ve daha zorlu bir mücadelenin başladığının işaretiydi.

Yolculuk zordu. Annius’un süvarileri peşlerindeydi. Sertorius’un birlikleri, artçı çatışmalarla takipçileri oyalarken, ana kuvvet güneye doğru hızla ilerliyordu. Dağlık arazide, bazen aç bazen susuz ilerlediler. Lakin moralleri yüksekti. Sertorius’un liderliğine olan inançları tamdı. Onunla birlikte bilinmeyene gitmeye hazırdılar.

Sonunda, ufukta Herkül Sütunları’nın heybetli silueti belirdi. Akdeniz’in Atlas Okyanusu ile buluştuğu bu efsanevi boğaz, dünyanın sonu gibiydi. Küçük balıkçı tekneleri ve bulabildikleri birkaç ticaret gemisiyle karşı kıyıya, Mauretania’ya geçmeye başladılar. Deniz dalgalıydı, geçiş tehlikeliydi. Roma donanmasının devriye gezme ihtimali vardı. Lakin şans yanlarındaydı. Tüm birlikler ve onlara sadık kalan Romalı sivil aileler karşı kıyıya ulaşmayı başardı.

Afrika toprağına ayak bastıklarında, farklı bir dünya ile karşılaştılar. Hispania’nın yeşil tepelerinin yerini, daha kurak, kayalık araziler almıştı. Hava daha sıcaktı, insanlar farklıydı; Berberi kabilelerinin gururlu, savaşçı üyeleri onları kuşkuyla süzüyordu. Burası Roma’nın doğrudan kontrolünün zayıf olduğu, yerel krallıkların ve kabilelerin hüküm sürdüğü bir bölgeydi.

Sertorius ve adamları artık bir ordusu olan sürgünlerdi. Yiyecek bulmaları, barınacak yer sağlamaları, yerel güçlerle ilişki kurmaları gerekiyordu. Bu yeni ve yabancı topraklarda hayatta kalmak, başlı başına bir mücadeleydi. Lakin Sertorius, umutsuzluğa kapılmadı. O, bir savaşçıydı, bir liderdi, bir hayatta kalma ustasıydı. Mauretania, onun için bir son durak değil, Hispania’ya zaferle dönmek için güç toplayacağı geçici bir üs olacaktı.

İlk iş olarak, bölgedeki Cilicialı korsanlarla mücadele ederek hem yerel halkın sempatisini kazandı hem de adamlarına savaş tecrübesi ve ganimet sağladı. Ardından Mauretania’daki yerel taht kavgalarına karıştı, bir prensi destekleyerek onun krallığını kazanmasına yardım etti ve karşılığında önemli bir müttefik edindi. Bu süreçte askeri dehasını ve diplomatik yeteneklerini bir kez daha gösterdi.

Hispania’dan sürülmüştü, beyaz geyiğini kaybetmişti, ordusu küçülmüştü. Lakin Quintus Sertorius’un iradesi kırılmamıştı. Gözü hâlâ boğazın karşısındaki topraklardaydı. Hispania’daki halkının onu unutmadığını biliyordu. Annius’un katı yönetimi altında huzursuzlukların başladığına dair fısıltılar kulağına geliyordu. Afrika’nın yakıcı güneşi altında, kılıcını bileylerken, geri dönüş planını yapmaya başlamıştı. Sulla’nın gazabından kaçmıştı, lakin bu sadece ilk raunddu. Asıl savaş şimdi başlıyordu. Mauretania, onun için bir sığınak olduğu kadar, bir sıçrama tahtası olacaktı.

BÖLÜM 4: Hispania’nın Çağrısı ve Muzaffer Dönüş

Mauretania’nın yakıcı güneşi altında, Sertorius ve sürgündeki lejyonu için hayat, bir hayatta kalma mücadelesiydi. Afrika’nın bu köşesi, Hispania’nın yeşil vadilerinden, tanıdık nehirlerinden çok farklıydı. Tozlu yollar, ufukta titreşen sıcak hava dalgaları, geceleri gökyüzünü dolduran yabancı yıldızlar… Roma medeniyetinin sınırlarının ötesinde, kadim Berberi kabilelerinin ve yerel krallıkların hüküm sürdüğü topraklardaydılar. Sertorius’un askerleri, Romalı disiplinleri ve sadakatleriyle ayakta duruyorlardı, lakin kalpleri boğazın karşı yakasında, geride bıraktıkları topraklarda kalmıştı.

Sertorius, bu zorlu koşulları bir komutanın pragmatizmiyle yönetiyordu. Adamlarını sürekli talimlerle zinde tutuyor, boş durmalarına izin vermiyordu. Roma savaş düzenini öğretirken, yerel kabilelerin kullandığı vur-kaç taktiklerini, pusu kurma sanatını da benimsemelerini sağlıyordu. Bilirdi ki, gelecekteki savaşlar sadece lejyonların kalkan duvarlarıyla değil, aynı zamanda arazinin sunduğu avantajları kullanan esnek taktiklerle kazanılacaktı. Kaynaklar kısıtlıydı; yiyecek, su, silah temini sürekli bir sorundu. Lakin Sertorius’un liderliği, adamlarının moralini yüksek tutuyordu. O, sadece emir veren bir komutan değil, onlarla aynı zorlukları paylaşan, onların dilinden anlayan bir yoldaştı. Tek gözüyle etrafı süzerken, sadece tehlikeleri değil, fırsatları da görüyordu.

Mauretania’daki yerel siyasetin karmaşık dünyasına dalmakta gecikmedi. Bölgedeki krallıklar arasında bitmek bilmeyen taht kavgaları vardı. Sertorius, keskin zekâsı ve askeri yetenekleriyle bu durumu kendi lehine çevirmeyi başardı. Bir Mauretania prensi olan Ascalis, Sulla’nın adamlarından destek alarak Tingis (Tanca) şehrini ele geçirmişti. Sertorius, Ascalis’in rakibi olan başka bir yerel liderle ittifak kurdu. Sertorius’un Romalı disiplinine sahip askerleri ile müttefik Berberi savaşçılarının birleşimi, Ascalis ve onu destekleyen Sulla’nın gönderdiği küçük birlikler için ölümcül oldu. Tingis kuşatıldı ve Sertorius’un desteklediği taraf zafere ulaştı. Bu zafer, Sertorius’a sadece itibar ve ganimet kazandırmakla kalmadı, aynı zamanda Mauretania’da güvenilir bir müttefik ve operasyonlarını yürütebileceği güvenli bir bölge sağladı. Ayrıca, Sulla’nın adamlarını yenilgiye uğratmış olması, onun hâlâ Roma’daki tiranlığa karşı bir güç olduğunu gösteren önemli bir mesajdı.

Bu başarılar, Sertorius’un Afrika’daki konumunu sağlamlaştırsa da, onun asıl hedefi değişmemişti: Hispania. Geceleri, Atlas Okyanusu’nun hırçın dalgalarının sesini dinlerken, gözü hep kuzeyde, Herkül Sütunları’nın ardındaki topraklardaydı. Orada bıraktığı insanlar, ona güvenen kabileler, kurduğu düzen aklından çıkmıyordu. Hispania’dan gelen fısıltılar, zamanla daha belirgin haberlere dönüştü.

Hispania’da, Gaius Annius Luscus’un yönetimi altında işler değişmişti. Sulla’nın valisi olarak Annius, eyaleti Roma’nın çıkarları doğrultusunda, katı bir disiplinle yönetiyordu. Sertorius’un kurduğu adalet ve karşılıklı saygıya dayalı ilişkiler unutulmuştu. Vergiler artırılmış, Romalı memurların yolsuzlukları ve keyfi uygulamaları yeniden başlamıştı. Yerel kabilelerin geleneklerine saygı gösterilmiyor, soyluları küçümseniyor, gençleri zorla Roma ordusuna alınıyordu. Sertorius’un valiliği sırasında tadılan görece özerklik ve adalet dönemi, şimdi acı bir hatıra olarak kalmıştı. Özellikle batıdaki Lusitanlar ve orta bölgelerdeki Keltiberler arasında hoşnutsuzluk giderek artıyordu. Roma yönetimi, bir kez daha yabancı bir boyunduruk, acımasız bir sömürü mekanizması olarak görülmeye başlanmıştı.

Lusitan kabilelerinin yaşlı şefleri, gizlice dağlardaki kuytu buluşma yerlerinde bir araya geliyorlardı. Ateşin başında oturmuş, Annius’un getirdiği yeni düzenin ağırlığını tartışıyorlardı. Viriathus’un Roma’ya karşı verdiği efsanevi mücadelenin hatıraları hâlâ canlıydı.

Yaşlı bir şef olan Caurus, yüzündeki derin çizgilerle konuştu: “Romalılar yine aynı Romalılar. Önce tatlı dille yaklaşıyorlar, sonra pençelerini gösteriyorlar. Sertorius farklıydı. O bizi anlıyordu, onurumuza saygı duyuyordu. Şimdi ise vergiler altında eziliyoruz, gençlerimiz bizden koparılıyor.”

Daha genç, ateşli bir savaşçı olan Audax, yumruğunu sıktı. “Ne bekliyorduk ki? Sulla denilen o kasap Roma’yı ele geçirdiğinde, onun valisinin farklı olacağını mı sandık? Annius, Sulla’nın Hispania’daki gölgesi. Bize köle gibi davranıyorlar. Direnmeliyiz!”

Caurus içini çekti. “Direnmek kolay söylenir, Audax. Roma’nın gücünü unuttun mu? Lejyonları üzerimize gelir, köylerimizi yakar, kadınlarımızı çocuklarımızı esir alırlar. Viriathus’un sonunu hatırla.”

Audax ayağa kalktı. “O zaman ne yapacağız? Boyun mu eğeceğiz? Sertorius’u hatırlayın! O bize nasıl savaşılacağını öğretti. Roma disiplinini, kendi cesaretimizle birleştirmeyi gösterdi. O tek gözlü kurt hâlâ hayatta. Mauretania’da olduğunu söylüyorlar. Sulla’nın adamlarını orada bile yenmiş!”

Bir sessizlik oldu. Sertorius… Onun adı bile umut veriyordu. O, sadece bir Romalı vali değil, aynı zamanda Hispania halklarının potansiyelini gören, onlara inanan bir liderdi.

Caurus düşündü. Belki de genç savaşçının haklılık payı vardı. Mevcut durumda kaybedecek pek bir şeyleri kalmamıştı. “Sertorius,” diye mırıldandı. “Ona ulaşmalıyız. Onu geri çağırmalıyız. Belki de kaderimiz onun ellerindedir. Bize liderlik etmesini istemeliyiz. Roma’ya karşı, bizimle birlikte savaşmasını.”

Karar verildi. Lusitanlar, diğer hoşnutsuz kabilelerle de gizlice temas kurarak, ortak bir karar aldılar. Seçilmiş elçiler, tehlikeli bir yolculuğa hazırlandı. Görevleri, Cebelitarık Boğazı’nı geçerek Mauretania’daki Sertorius’u bulmak ve ona Hispania halklarının çağrısını iletmekti.

Elçiler, yıpranmış teknelerle boğazı geçip Afrika topraklarına ayak bastıklarında, karşılaştıkları manzara onları hem şaşırttı hem de umutlandırdı. Sertorius, bir avuç sürgün kaçağı gibi değil, disiplinli bir orduya komuta eden, yerel halk üzerinde etkisi olan saygın bir lider konumundaydı. Tingis yakınlarındaki karargâhında Sertorius’un huzuruna çıktılar. Tozlu giysileri, yorgun yüzleri ama kararlı bakışlarıyla, Lusitania’nın dağlarından getirdikleri mesajı sundular.

Elçilerin sözcüsü, yaşlı ve saygın bir Lusitan soylusu, Sertorius’un önünde diz çökmekten çekinmedi. “Quintus Sertorius,” dedi, sesi titriyordu. “Hispania seni çağırıyor! Bıraktığın topraklar Roma’nın zulmü altında inliyor. Annius ve adamları bize nefes aldırmıyor. Adaletin unutuldu, onurumuz ayaklar altında. Sen bize umut vermiştin, bize yol göstermiştin. Geri dön, liderimiz ol! Senin komutan altında, Roma’ya karşı savaşmaya hazırız. Lusitanlar, Keltiberler, diğerleri… Hepimiz seni bekliyoruz. Bizi bu esaretten kurtar!”

Sertorius, elçileri dikkatle dinledi. Tek gözü, onların yüzlerindeki samimiyeti, çaresizliği ve umudu okuyordu. Bu, aylardır beklediği andı. Mauretania’daki başarıları önemliydi, lakin onun kalbi, onun kaderi Hispania ile bağlıydı. Sulla’nın tiranlığına karşı mücadelesini vereceği asıl arena orasıydı. Elçilerin sözleri, sadece bir yardım çağrısı değil, aynı zamanda onun liderliğinin, Hispania’da kurmaya çalıştığı düzenin halk tarafından ne kadar benimsendiğinin de bir kanıtıydı.

Yanında duran Hirtuleius ve Perperna’ya baktı. Onların yüzlerinde de aynı heyecanı görüyordu. Perperna, İtalya’dan kaçıp ona katılmıştı ve Sulla rejimine karşı savaşmak için sabırsızlanıyordu. Hirtuleius ise Sertorius’un en başından beri en sadık komutanıydı.

Sertorius elçilere döndü. Ayağa kalkmalarını işaret etti. Sesi güçlü ve netti. “Kalkın, Lusitania’nın cesur evlatları. Çağrınızı duydum. Hispania’nın çektiği acıları biliyorum. Size söz vermiştim; adalet ve koruma sözü. Roma’daki zorbalar bu sözü çiğnediler. Lakin ben unutmadım.” Duraksadı, bakışları ufka daldı, sanki boğazın karşısındaki toprakları görüyormuş gibi. “Hazırlanın. Geri dönüyoruz. Hispania’nın özgürlüğü için savaşmaya geliyoruz!”

Karargâhta bir sevinç dalgası yayıldı. Sürgün sona eriyordu. Mücadele yeniden başlıyordu. Sertorius vakit kaybetmedi. Mauretania’daki müttefiklerinden gemiler tedarik etti. Ordusunu topladı; sadık Romalı askerleri, ona katılan diğer Marian sürgünleri ve Mauretania’da edindiği bazı Berberi yardımcı birlikler. Elçiler, Lusitania’ya müjdeyi götürmek için önden gönderildi.

Kısa bir süre sonra, Sertorius’un küçük donanması Cebelitarık Boğazı’nı geçti. Bu kez kaçmıyorlardı, istila ediyorlardı. Rüzgâr arkalarındaydı, sanki kader onları Hispania’ya çağırıyordu. Roma devriye gemilerinden ustaca kaçınarak, güneybatı Hispania kıyılarında, Lusitan topraklarına yakın bir noktada karaya çıktılar. Mellaria yakınlarındaki küçük bir liman veya Baelo Claudia civarı olduğu düşünülür.

Karaya ayak bastıklarında, onları coşkulu bir kalabalık karşıladı. Lusitan savaşçıları, mızraklarını ve kalkanlarını havaya kaldırarak sevinç çığlıkları atıyorlardı. Şefler, Sertorius’u kucaklamak için birbirleriyle yarışıyordu. O, sadece geri dönen bir vali değil, beklenen bir kurtarıcıydı.

Bir Lusitan şefi, Sertorius’un elini sıktı. “Hoş geldin, Sertorius! Gözümüz yollarda kalmıştı. Roma zulmüne karşı bizi sen yöneteceksin!”

Sertorius kalabalığa baktı. Yüzlerdeki umudu, inancı gördü. “Beni çağırdınız, geldim,” dedi gür bir sesle. “Roma’ya göstereceğiz ki Hispania halkı asla boyun eğmeyecek! Birlikte savaşacağız, birlikte kazanacağız!”

Lakin kutlamalar için vakit yoktu. Roma tepki vermekte gecikmeyecekti. Hispania Ulterior valisi (veya Annius’un bölgedeki komutanı) Lucius Fufidius, Sertorius’un geri döndüğü haberini alır almaz, emrindeki lejyonlarla onu karşılamak üzere harekete geçti. Fufidius, Sertorius’u hafife alıyordu; onu bir avuç kaçağın lideri olarak görüyordu.

İki ordu, Baetis Nehri (bugünkü Guadalquivir) yakınlarında karşılaştı. Fufidius’un lejyonları sayıca üstündü ve standart Roma teçhizatına sahipti. Sertorius’un ordusu ise daha karma bir yapıdaydı; Romalı çekirdek, Lusitan piyadeleri ve hafif süvariler, Berberi yardımcılar… Lakin Sertorius’un bir avantajı vardı: araziyi biliyordu, adamları ona ölümüne sadıktı ve Fufidius’un yapmayacağı bir şeyi yapmaya hazırdı: risk almak.

Savaş başladığında, Fufidius klasik Roma taktiğiyle, lejyonlarını merkezden ileri sürdü. Sertorius, merkezdeki Romalı askerleriyle bu saldırıyı karşılarken, hızlı hareket eden Lusitan ve Berberi birliklerini kanatlardan düşmanın yanlarına ve gerisine sarkıttı. Özellikle Lusitanların araziyi kullanmadaki ustalığı ve gerilla taktiklerine yatkınlığı, düzenli Roma hatlarını zorlamaya başladı. Sertorius, savaşın en kritik anında, bizzat atıyla ileri atıldı, askerlerine cesaret verdi, dağılmak üzere olan bir kanadı toparladı. Tek gözü, savaş alanını bir kartal gibi tarıyor, emirleri hızla ve isabetle veriyordu.

Savaşın sonunda, Fufidius’in ordusu ağır bir yenilgiye uğradı. Lejyonlar dağılmış, Fufidius’un kendisi de muhtemelen savaş alanında ölmüştü. Bu zafer, Sertorius’un dönüşünün sadece sembolik olmadığını, aynı zamanda askeri bir tehdit olduğunu gösterdi. Haberler hızla yayıldı. Sertorius geri dönmüştü ve ilk savaşını kazanmıştı!

Bu zafer, bir çığ etkisi yarattı. Daha önce tereddüt eden kabileler, şimdi akın akın Sertorius’un sancağı altında toplanmaya başladılar. Sadece Lusitanlar değil, Keltiberler, Vettonlar ve diğer İber halkları da ona katıldı. Ordusu her geçen gün büyüyordu. O artık sadece Lusitanların lideri değil, tüm Hispania’daki Roma karşıtı direnişin merkezi figürü haline gelmişti.

Sertorius, kazandığı ivmeyi kaybetmeden iç bölgelere doğru ilerledi. Şehirleri ele geçirdi, Roma garnizonlarını kovdu. Lakin bu ilerleyişi dikkatliydi. Fethettiği yerlerde hemen kendi yönetimini kuruyor, adaleti sağlıyor, halkın desteğini pekiştiriyordu. Osca’daki gibi merkezi bir yönetim kurmak için henüz erkendi, lakin onun varlığı bile Hispania’da yeni bir dönemin başladığını müjdeliyordu.

Roma’da ise Sertorius’un dönüşü ve Fufidius’un yenilgisi haberi şok etkisi yarattı. Sulla, bu tek gözlü isyancının bu kadar çabuk toparlanıp geri döneceğini ve bir Roma ordusunu yeneceğini beklemiyordu. Sertorius artık basit bir vali sorunu değil, Cumhuriyet’in batı kanadını tehdit eden ciddi bir tehlikeydi. Sulla biliyordu ki, bu isyan bastırılmazsa, diğer eyaletlere de sıçrayabilirdi. Daha güçlü, daha deneyimli bir komutan göndermenin zamanı gelmişti. Gözünü, güvendiği generallerinden birine, Quintus Caecilius Metellus Pius’a çevirdi.

Hispania’da ise Sertorius, muzaffer bir komutan olarak ilerleyişini sürdürüyordu. Mauretania’nın tozlu sürgün günleri geride kalmıştı. Şimdi o, Hispania halklarının umudu, Roma’nın korkulu rüyasıydı. Savaş yeniden başlamıştı ve bu kez Sertorius, kendi topraklarında, kendi halkıyla birlikteydi. Geri dönüşü, sadece bir askeri harekât değil, aynı zamanda bir halkın iradesinin tecellisiydi. Hispania, bir kez daha tarih sahnesinde, kendi kaderini belirlemek için ayağa kalkıyordu ve liderleri Quintus Sertorius’tu.

BÖLÜM 5: Metellus Pius Sahneye Giriyor ve Gölge Savaşı Başlıyor

Baetis Nehri kıyılarında kazanılan zaferin yankıları, Hispania’nın dağlarında ve vadilerinde hızla yayıldı. Fufidius’un ezilen lejyonlarının haberi, Lusitan köylerinden Keltiber kalelerine, kıyıdaki küçük balıkçı topluluklarından iç bölgelerdeki çiftliklere dek ulaştı. Sertorius’un adı, bir fısıltıdan bir umut çığlığına dönüşmüştü. O, Mauretania’dan dönen sürgün bir vali olmaktan çıkmış, Roma’nın yenilmezlik zırhına ilk darbeyi vuran efsanevi bir figür haline gelmişti. Yerli kabileler için o, Viriathus’un ruhunu taşıyan, lakin Roma’nın askeri bilgisini de kuşanmış bir liderdi. Roma zulmüne karşı durabilecek, belki de Hispania’yı kendi kaderine terk edilmiş bir eyalet olmaktan çıkarıp yeni bir geleceğe taşıyabilecek tek isimdi.

Sertorius, zafer sarhoşluğuna kapılacak zaman bulamadı. Fufidius’un yenilgisi önemliydi, lakin bunun Roma’yı yıldıracağını düşünmek saflık olurdu. Bilirdi ki Sulla, kudretli diktatör, bu aşağılanmayı cevapsız bırakmayacaktı. Roma’nın kaynakları sonsuz görünüyordu; kaybedilen bir lejyonun yerine yenisi gönderilir, ölen bir komutanın yerini bir başkası alırdı. Sertorius’un gücü ise farklı bir temele dayanıyordu: Halkın sadakati, arazinin bilgisi ve kendi askeri dehası. Ordusu büyüyordu; akın akın gelen Lusitanlar, Vettonlar, Keltiberler onun sancağı altında toplanıyordu. Lakin bu ordu, profesyonel Roma lejyonlarına kıyasla hâlâ düzensizdi. Coşkuluydular, cesurdular, kendi topraklarını savunmak için ölmeye hazırdılar, lakin Roma’nın demir disiplinine, ağır zırhlarına, kuşatma makinelerine sahip değillerdi.

Sertorius, bu farklılıkları bir avantaja çevirmek zorundaydı. Yeni katılan birlikleri hızla eğitmeye başladı. Kendi Romalı subayları, yerli savaşçılara Roma taktiklerini, kalkan duvarı oluşturmayı, düzenli manevraları öğretiyorlardı. Öte yandan, Sertorius yerel savaşçıların doğal yeteneklerini köreltmek yerine geliştirdi. Onların dağlardaki hızını, pusu kurma yeteneklerini, iz sürme becerilerini Roma disipliniyle birleştiren melez bir savaş gücü yaratıyordu. Kurduğu yönetim ağı da genişliyordu. Ele geçirdiği bölgelerde adil bir vergi sistemi kuruyor, yerel yöneticiler atıyor, halkın şikayetlerini dinliyordu. Osca’daki modelini, yavaş yavaş genişleyen kontrol alanına yaymaya çalışıyordu. O, Hispania’da alternatif bir Roma, Sulla’nın tiranlığından arınmış, Cumhuriyet’in eski ideallerine (kendi yorumuyla) bağlı bir devlet inşa ediyordu.

Roma’da ise Fufidius’un yenilgisi ve Sertorius’un Hispania’daki hızlı yükselişi, Palatin Tepesi’ndeki villalarda soğuk duş etkisi yaratmıştı. Diktatör Sulla, öfkesini zar zor kontrol ediyordu. O, İtalya’yı kanla temizlemiş, düşmanlarını yok etmiş, devleti kendi iradesine göre yeniden şekillendirmişti. Şimdi ise batıda, bir zamanlar önemsiz gördüğü tek gözlü bir adam, onun otoritesine meydan okuyor, bir Roma ordusunu yenilgiye uğratıyordu. Bu isyan, kontrol altına alınmazsa, diğer eyaletlerdeki hoşnutsuzları cesaretlendirebilir, Sulla’nın zorla kurduğu düzeni tehdit edebilirdi.

Sulla, güvendiği komutanlarını topladı. Yüzü sertti, gözleri tehlikeli bir şekilde parlıyordu. “Sertorius…” diye tısladı. “O Sabin tilkisi, Hispania’da kendine bir krallık kuruyor. Fufidius’u yenmiş. Bu rezalete bir son vermenin zamanı geldi. Oraya güçlü birini göndermeliyiz. Bu isyanı kökünden kazıyacak birini.”

Bakışları, odadaki en saygın figürlerden birine, Quintus Caecilius Metellus Pius’a çevrildi. Metellus, köklü bir aristokrat aileden geliyordu; babası Metellus Numidicus, Jugurtha Savaşı’ndaki başarıları ve dürüstlüğüyle tanınan, Marius tarafından haksız yere sürgüne gönderilmiş bir kahramandı. Pius (Dindar) lakabını, babasının sürgünden dönmesi için gösterdiği çabalardan dolayı almıştı. Sulla’nın sadık bir destekçisiydi, iç savaşta onun yanında yer almıştı. Deneyimli bir komutandı, askerleri tarafından sevilir, disiplinli ve metodik yaklaşımıyla tanınırdı. Belki Sertorius kadar parlak veya kurnaz değildi, lakin sağlamdı, güvenilirdi ve Roma’nın geleneksel savaş yöntemlerinde ustaydı. Sulla için, Sertorius’un düzensiz isyanına karşı Roma’nın ezici gücünü ve düzenini temsil eden ideal komutandı.

“Metellus,” dedi Sulla, sesi şimdi daha sakindi ama kararlılığı açıktı. “Hispania seni bekliyor. Sana iki lejyon veriyorum. Git ve o eyaleti temizle. Sertorius’u bul, ordusunu yok et ve kafasını bana getir. Roma’nın gücünü o barbarlara ve onlara liderlik eden o hain Romalıya göster.”

Metellus Pius, bu görevin ağırlığını biliyordu. Sertorius’un yeteneklerini küçümsemiyordu. Fufidius’un başına gelenler bir uyarıydı. Lakin kendine ve Roma lejyonlarının gücüne güveniyordu. Sulla’nın önünde saygıyla eğildi. “Diktatör, emriniz başım üstüne. Roma’nın onurunu Hispania’da yeniden tesis edeceğim. Sertorius’un isyanı sona erecek.”

Kısa süre sonra Metellus Pius, seçkin iki lejyon ve önemli miktarda yardımcı kuvvetle İtalya’dan yola çıktı. Ordusu iyi teçhiz edilmiş, deneyimli askerlerden oluşuyordu. Gemileri Hispania kıyılarına yanaştığında, Gaius Annius Luscus’un (hâlâ Citerior eyaletinde bir miktar gücü elinde tutuyordu) ve Fufidius’un yenilgisinden sağ kalanların kalıntılarıyla birleşti. Metellus’un emrinde artık hatırı sayılır bir güç vardı; Sertorius’un karma ordusuyla kıyaslandığında, kağıt üzerinde ezici bir üstünlüğe sahipti.

Metellus’in Hispania’ya gelişi, savaşın karakterini değiştirecekti. Artık karşılıklı küçük çatışmalar, yerel isyanlar dönemi bitiyordu. Roma, tüm ağırlığıyla Sertorius’un üzerine geliyordu. Metellus, geleneksel bir Roma komutanıydı. Stratejisi basitti: Sertorius’u bulmak, onu açık bir meydan muharebesine zorlamak ve üstün lejyonlarıyla ezmek. Eyaleti sistematik olarak kontrol altına alacak, isyancı şehirleri kuşatacak, Sertorius’un ikmal yollarını kesecekti. Roma’nın mühendislik gücünü kullanarak yollar inşa edecek, kaleler kuracak, bölgeyi yavaş yavaş ama kararlı bir şekilde pasifize edecekti.

Lakin Hispania’nın coğrafyası ve Sertorius’un savaş tarzı, Metellus’un planlarını altüst edecekti. Hispania, geniş, dağlık, nehirlerle yarılmış bir ülkeydi. Sertorius, bu araziyi avucunun içi gibi biliyordu. Yerli halkın koşulsuz desteği sayesinde, Metellus’un her hareketinden haberdar oluyor, Roma ordusunun göremediği yerlerde pusu kurabiliyordu. Sertorius, Metellus’un istediği meydan muharebesinden ısrarla kaçındı. Roma lejyonlarının güçlü olduğu açık alanlar yerine, savaşı dağ geçitlerine, dar vadilere, ormanlık alanlara çekmeye çalıştı.

Savaş, adeta bir gölge oyununa dönüştü. Metellus’un ağır lejyonları, bir bölgeye ilerleyip kontrolü sağladıklarını düşündüklerinde, Sertorius’un hızlı birlikleri başka bir yerde ortaya çıkıyor, bir Roma garnizonuna saldırıyor, bir ikmal konvoyunu yok ediyor, sonra da sanki yer yarılıp içine girmiş gibi ortadan kayboluyordu. Sertorius’un ordusu, geleneksel bir ordu gibi hareket etmiyordu; bir gerilla gücüydü, bir hayaletti. Romalı askerler, sürekli bir gerilim içindeydi. Nereden saldırı geleceğini bilemiyorlardı. Yorgunluk ve moral bozukluğu yayılmaya başladı.

Bir keresinde Metellus, önemli bir Keltiber şehri olan Contrebia’yı kuşattı. Uzun ve zorlu bir kuşatmanın ardından şehri almayı başardı. Büyük bir zafer kazandığını düşünüyordu. Lakin şehre girdiğinde, Sertorius’un çoktan ana kuvvetleriyle birlikte şehirden ayrıldığını, geride sadece küçük bir garnizon bıraktığını gördü. Metellus şehri almıştı, lakin Sertorius’un ordusu hâlâ sapasağlamdı ve başka bir yerde operasyon yapmaya hazırdı.

Metellus’un karargâhında, komutanlar arasındaki hoşnutsuzluk artıyordu. Bir akşam, Metellus legatuslarıyla (komutan yardımcıları) durumu değerlendiriyordu. Gaius Annius da oradaydı.

“Bu adam bir hayalet gibi!” diye homurdandı Annius. “Nereye gitsek, o bizden bir adım önde. Onu nasıl köşeye sıkıştıracağız? Meydan savaşına çıkmıyor.”

Metellus haritaya bakıyordu. Yüzünde yorgunluk ve düşünceli bir ifade vardı. O, aptal bir komutan değildi. Sertorius’un taktiklerinin etkinliğini görüyordu. “Sabırlı olmalıyız, Gaius,” dedi. “Sertorius hızına ve arazi bilgisine güveniyor. Bizim gücümüz ise disiplinimiz, dayanıklılığımız ve kaynaklarımızdır. Eyaleti adım adım kontrol altına alacağız. Kaleler inşa edeceğiz, yolları güvence altına alacağız. Onun hareket alanını daraltacağız. Er ya da geç hata yapacaktır. Er ya da geç onu istediğimiz yerde savaşmaya zorlayacağız.”

“Ya halkın desteği?” diye sordu genç bir legatus. “Köylüler ona yiyecek veriyor, bilgi sızdırıyor. Onları nasıl durduracağız?”

Metellus’un yüzü sertleşti. “Roma’ya karşı gelen herkes bedelini ödeyecektir. Gerekirse sert tedbirler almaktan çekinmeyeceğiz. İsyana destek veren köyler cezalandırılacak. Hispania halkı, Roma’nın dostluğunun da düşmanlığının da ne demek olduğunu öğrenecek.” Bu sözler, savaşın giderek acımasızlaşacağının habercisiydi. Metellus’un stratejisi, sadece askeri değil, psikolojik bir yıpratma savaşına dönüşüyordu.

Diğer yanda, Sertorius’un karargâhında hava farklıydı. Zorluklar vardı, kayıplar veriliyordu, lakin moraller yüksekti. Metellus gibi deneyimli bir komutana karşı başarıyla direnmek, askerlerin ve müttefik kabilelerin Sertorius’a olan güvenini artırıyordu.

Bir gece, Sertorius, Lucius Hirtuleius ile durumu konuşuyordu. Hirtuleius, Sertorius’un en güvendiği ve en yetenekli komutanlarından biriydi. “Metellus inatçı bir ihtiyar,” dedi Hirtuleius gülümseyerek. “Ağır hareket ediyor, lakin pes etmiyor. Kaleleriyle bizi boğmaya çalışıyor.”

Sertorius başını salladı. “Metellus, Roma’nın eski tarzını temsil ediyor. Güce ve dayanıklılığa inanıyor. Lakin bu savaş, sadece kılıçla kazanılmaz, Lucius. Akılla, hızla ve halkın kalbiyle kazanılır. Metellus kaleler inşa ededursun, biz onun ikmal hatlarını keseceğiz. Lejyonları ilerledikçe, arkalarında bıraktıkları toprakları yeniden ele geçireceğiz. Onu yoracağız, yıpratacağız. Roma sabrını kaybedene dek direneceğiz.” Tek gözünde kurnaz bir pırıltı vardı. “Unutma, bizim görünmez bir ordumuz var: Hispania halkı. Metellus’un göremediği, duyamadığı yerlerde bizim gözümüz kulağımız onlar.”

Sertorius’un stratejisi işe yarıyordu. Metellus ilerliyor, şehirleri alıyor, bölgeleri ‘temizlediğini’ düşünüyordu. Lakin Sertorius, bir su gibiydi; avucunuzda tutmaya çalıştığınızda parmaklarınızın arasından sızar giderdi. Ne zaman Metellus bir zafer kazandığını sansa, Sertorius başka bir yerde darbe vuruyordu. Savaş, Hispania topraklarında uzun ve yıpratıcı bir dansa dönüşmüştü. Bir yanda Roma’nın ağır, metodik gücü; diğer yanda Sertorius’un esnek, akıl dolu direnişi.

Sertorius, sadece askeri operasyonlarla yetinmiyordu. Yönetimini güçlendirmeye devam ediyordu. Osca’daki okulu faaldi, yeni öğrenciler alınıyordu. Yerli kabilelerle ilişkilerini sıcak tutuyor, onların şeflerine danışıyor, adil davranıyordu. Roma’dan kaçan veya Sulla rejiminden memnun olmayan pek çok Romalı senatör ve şövalye de ona katılmaya başlamıştı. Sertorius, Osca’da bu Romalılardan oluşan bir tür “karşı-Senato” bile kurmuştu. Bu, onun sadece bir isyancı olmadığını, aynı zamanda Roma Cumhuriyeti’nin Sulla tarafından gasp edilen meşruiyetini temsil etme iddiasında olduğunu gösteriyordu. O, Hispania’da gerçek Roma’nın yaşadığını savunuyordu.

Savaş uzadıkça, Metellus Pius’un üzerindeki baskı artıyordu. Roma’dan sürekli daha fazla asker ve kaynak istemek zorunda kalıyordu. Sulla sabırsızlanmaya başlamıştı. Sertorius ise zamanın kendi lehine işlediğini biliyordu. Her geçen gün, Hispania halkının ona olan bağlılığı artıyor, Roma’nın eyaletteki konumu zayıflıyordu. Metellus’un sağlam lakin yavaş ilerleyen stratejisi, Sertorius’un dinamik ve öngörülemez taktikleri karşısında yetersiz kalıyordu. Gölge savaşı devam ediyordu ve şimdilik gölgeler, Sertorius’un lehine dans ediyor gibiydi. Metellus, bu tek gözlü hayaleti alt etmek için yeni bir yaklaşıma ihtiyaç duyacaktı, yoksa Hispania, Roma için bitmek bilmeyen bir bataklığa dönüşecekti.

BÖLÜM 6: Karşı-Senato, Pompeius’un Hırsı ve Sucro’nun Kanlı Suları

Hispania’daki savaş, artık sadece dağ geçitlerinde yankılanan kılıç sesleri veya ovalarda ilerleyen lejyonların toz bulutlarından ibaret değildi. Sertorius’un mücadelesi, askeri bir direniş olmanın ötesine geçmiş, politik ve kültürel bir kimlik arayışına dönüşmüştü. Osca, onun vizyonunun atan kalbiydi. Şehir, Sulla’nın Roma’sından kaçan mülteciler, maceraperestler, eski Marian subayları ve yerli Hispania soylularının kaynaştığı, hareketli bir metropol haline gelmişti. Sertorius, burada sadece bir askeri karargâh değil, alternatif bir Roma Cumhuriyeti’nin temellerini atıyordu.

Bu alternatif düzenin en somut ifadesi, Sertorius’un kurduğu ve Romalı mültecilerden oluşan “Karşı-Senato” idi. Yaklaşık üç yüz üyeden oluşan bu meclis, Roma’daki Senato’nun bir yansımasıydı, lakin Sulla’nın atadığı yandaşlardan değil, onun rejimine muhalif isimlerden oluşuyordu. Çoğu, eski konsüller, praetorlar veya saygın ailelerden gelen senatörlerdi; Sulla’nın proskripsiyonlarından canlarını zor kurtarıp soluğu Hispania’da almışlardı. Sertorius’un bu meclisi kurmaktaki amacı çok yönlüydü. Birincisi, kendi yönetimine meşruiyet kazandırmaktı. O, basit bir isyancı veya eyalet valisi değil, Roma’nın gerçek, gasp edilmemiş Cumhuriyet geleneğini temsil ettiğini iddia ediyordu. Bu senato, onun kararlarına bir onay mekanizması sağlıyor, ona danışmanlık yapıyor ve Sulla rejimine karşı siyasi bir alternatif sunuyordu. İkincisi, bu deneyimli devlet adamlarının bilgi ve tecrübelerinden faydalanmaktı. Yönetim, hukuk, diplomasi konularında Sertorius’a yardımcı oluyorlardı. Üçüncüsü, Roma’daki muhaliflere ve diğer eyaletlerdeki potansiyel müttefiklere güçlü bir mesaj veriyordu: Sulla’ya karşı direniş mümkündü ve merkezi Hispania’ydı.

Bir gün, Osca’daki derme çatma senato binasında (belki de eski bir Keltiber toplantı salonu), Sertorius bu meclise hitap ediyordu. Togasını giymişti, Romalı kimliğini vurguluyordu. Tek gözü, sıralarda oturan yaşlı, yorgun ama hâlâ gururlu yüzleri tarıyordu.

“Saygıdeğer Senatörler,” dedi, sesi salonda yankılanıyordu. “Roma… bildiğimiz Roma, Sulla’nın çizmeleri altında eziliyor. Forum’da adalet değil, proskripsiyon listeleri hüküm sürüyor. Cumhuriyet’in ruhu, Tiber kıyılarından kovuldu. Lakin o ruh ölmedi. O ruh, burada, Hispania’nın özgür topraklarında yaşıyor. Sizler, Roma’nın gerçek temsilcilerisiniz. Birlikte, sadece Hispania’yı savunmakla kalmayacağız, aynı zamanda Cumhuriyet’in ışığını yeniden yakacağız. Metellus’un lejyonları bize karşı ilerleyebilir, lakin bizim arkamızda sadece kılıçlar değil, aynı zamanda haklı bir dava ve Roma’nın kadim erdemleri var.”

Bu sözler, sürgündeki senatörlerin kalplerinde bir karşılık buluyordu. Onlar için Sertorius, kaybettikleri itibarlarını, umutlarını yeniden kazanma şansıydı. Sertorius’un liderliğinde, Sulla’dan intikam alma ve belki de bir gün Roma’ya dönme hayalini kuruyorlardı. Elbette aralarında Sertorius’un gücünü kıskananlar, onun yöntemlerini sorgulayanlar da vardı, özellikle de onun yerli kabilelerle olan yakın ilişkisine şüpheyle bakanlar. Marcus Perperna Vento gibi bazı Romalı soylular, kendilerini Sertorius’tan daha aşağı görmekte zorlanıyor, gizli bir rekabet besliyorlardı. Lakin şimdilik ortak düşman Sulla ve onun Hispania’daki temsilcisi Metellus Pius, bu iç çekişmeleri bastırıyordu.

Osca’daki okul da Sertorius’un uzun vadeli vizyonunun bir parçasıydı. Burada eğitim gören Hispania soylularının çocukları, sadece Latince ve Yunanca öğrenmiyor, Roma kültürünü, tarihini, yönetim biçimini de tanıyorlardı. Sertorius, bu gençleri geleceğin Hispania’sını yönetecek, Roma ile yerel kültür arasında köprü kuracak bir elit sınıf olarak görüyordu. Aynı zamanda, evet, bu çocuklar ailelerinin sadakatinin birer garantisiydi. Lakin Sertorius’un yaklaşımı, kaba bir rehin alma politikasından daha incelikliydi. O, bu gençlere yatırım yapıyor, onlara değer veriyor, potansiyellerini görüyordu. Bu durum, kabile şefleri üzerinde de etkili oluyor, çocuklarının iyi bir eğitim aldığını görmek, onları Sertorius’a daha sıkı bağlıyordu.

Sertorius’un yönetim anlayışı, Metellus’unkinden temelden farklıydı. Metellus, Roma’nın ezici gücüne, disipline ve gerekirse acımasızlığa inanıyordu. Sertorius ise gücünü işbirliğinden, adaletten ve yerel halkın kalbini kazanmaktan alıyordu. Sertorius’un kontrolündeki bölgelerde vergiler daha hafifti, adalet daha hızlı işliyordu, yerel geleneklere saygı gösteriliyordu. Bu durum, iki tarafın kontrolü altındaki bölgeler arasında belirgin bir fark yaratıyor, Metellus’un işini zorlaştırıyordu. Metellus’un ilerlediği yerlerde halk belki korkuyla boyun eğiyordu, lakin kalpleri Sertorius’taydı.

Metellus Pius ise giderek artan bir hayal kırıklığı içindeydi. Hispania’ya büyük umutlarla gelmişti. Sulla ona güvenmiş, Roma’nın onurunu kurtarma görevini vermişti. Lakin aylar geçmiş, Sertorius hâlâ yakalanamamıştı. Ordusu yorulmuş, yıpranmıştı. O kurnaz tek gözlü adam, sürekli gölgelerde saklanıyor, ne zaman ve nerede saldıracağı belli olmuyordu. Metellus’un lejyonları bir bölgeyi ‘temizlediğinde’, Sertorius’un adamları başka bir yerden fırlıyordu. İkmal hatları sürekli saldırı altındaydı. Askerlerin morali düşüyordu. Kışlar sert geçiyor, hastalıklar baş gösteriyordu.

Bir akşam, Metellus karargâhında kurmaylarıyla oturmuş, bir sonraki hamlesini planlıyordu. Hava ağırdı. Yüzünde derin bir yorgunluk vardı. “Bu adamla savaşmak,” dedi dişlerinin arasından, “bir hidrayla savaşmak gibi. Bir kafasını kesiyorsun, iki yenisi çıkıyor. Açık savaşa girmiyor. Adamları dağ keçileri gibi, yakalayamıyoruz.”

Legatuslarından biri, belki de Gaius Annius, “Halk ona yardım ediyor, Komutan,” dedi. “Her hareketimizi bildiriyorlar. Yiyecek sağlıyorlar. Sert önlemler almalıyız. İsyana yardım eden köyleri yakmalı, halkı korkutmalıyız.”

Metellus içini çekti. Bu tür yöntemlere başvurmaktan hoşlanmıyordu. Babası Numidicus’un dürüstlüğüyle tanınırdı, kendisi de ‘Pius’ lakabını taşıyordu. Lakin durum umutsuzdu. “Gerekli olan neyse yapılacak,” dedi sertçe. “Roma’nın otoritesi sorgulanamaz. Eğer korkuyla sağlanacaksa, öyle olacak.” Metellus’un bu kararı, savaşın daha da vahşileşmesine yol açtı. Roma askerlerinin baskısı arttıkça, halkın Sertorius’a olan nefreti değil, sempatisi daha da güçleniyordu. Metellus, istemeden de olsa Sertorius’un en büyük silahı olan halk desteğini körüklüyordu.

Roma’da ise sabırlar tükeniyordu. Sulla MÖ 78’de ölmüştü. Onun demir yumruğu kalkınca, Roma siyaseti yeniden kaynamaya başlamıştı. Konsüller ve Senato, Hispania’daki bu bitmek bilmeyen savaştan bıkmıştı. Metellus Pius saygın bir komutandı, lakin sonuç alamıyordu. Savaş pahalıya patlıyor, lejyonlar eriyor, Roma’nın prestiji sarsılıyordu. Yeni, daha enerjik, daha cüretkâr bir çözüme ihtiyaç vardı.

İşte bu noktada, sahneye yeni bir yıldız adayı çıktı: Gnaeus Pompeius Magnus. Henüz otuzuna varmamış olan Pompeius, Sulla’nın himayesinde hızla yükselmişti. Sicilya ve Afrika’da Marian güçlerini yenerek ‘Magnus’ (Büyük) unvanını kazanmıştı. Hırslıydı, popülerdi, askeri yeteneklerine sonuna kadar güveniyordu. Geleneksel Roma kariyer basamaklarını (cursus honorum) beklemeden, olağanüstü yetkilerle komutanlıklar talep ediyor ve alıyordu. O, eski nesil aristokratlardan farklıydı; gücünü Senato’daki entrikalardan çok, askerleri arasındaki popülaritesinden ve askeri zaferlerinden alıyordu.

Senato’da Hispania durumu tartışılırken, Pompeius’un destekçileri onun adını öne sürdüler. “Metellus yaşlandı,” diyorlardı. “Bu işi bitirecek taze kana, genç bir enerjiye ihtiyaç var. Pompeius, Afrika’da ne kadar hızlı ve kararlı olduğunu gösterdi. Ona bir şans verilmeli.” Eski kafalı senatörler endişeliydi. Pompeius’un hırsı, kuralları hiçe sayan tavrı onları korkutuyordu. Ona bu kadar erken bu kadar güç vermek tehlikeli olabilirdi.

Bir senato oturumunda, yaşlı bir senatör, belki de Appius Claudius Pulcher, endişelerini dile getirdi. “Pompeius genç ve tecrübesiz. Hispania, Afrika’daki isyancılara benzemez. Sertorius kurnaz bir düşman, Metellus gibi deneyimli bir komutan bile zorlanıyor. Pompeius’u oraya göndermek, onu ateşe atmak olur. Üstelik Metellus’un yetkisine de saygısızlık olur.”

Lakin Pompeius’un kendisi veya güçlü bir destekçisi (belki de Lucius Marcius Philippus) kürsüye çıktı. “Saygıdeğer senatörler! Korkaklığın sırası mı? Roma’nın batı kapıları tehlikedeyken, tecrübe tartışması mı yapacağız? Metellus Pius’a saygımız sonsuz, lakin sonuç ortada. Pompeius Magnus, Roma’nın ihtiyaç duyduğu kararlılığı ve hızı gösterecektir. Ona gerekli lejyonları verin, görün bakın Sertorius isyanı nasıl sona eriyor!” Pompeius’un kendine olan güveni ve halk arasındaki popülaritesi, Senato üzerindeki baskıyı artırdı. Sonunda karar verildi: Pompeius, prokonsül yetkileriyle (konsül olmadan verilen özel komutanlık yetkisi) Hispania’ya gönderilecek, Metellus Pius ile birlikte Sertorius’a karşı savaşacaktı.

Pompeius, bu görevi büyük bir hevesle kabul etti. Bu, onun için kendini kanıtlama, ‘Magnus’ unvanının hakkını verme fırsatıydı. Roma’nın en zorlu düşmanlarından birini alt ederek şanını perçinleyecekti. Yeni lejyonlar topladı, en iyi subaylarını yanına aldı ve büyük bir özgüvenle Hispania’ya doğru yola çıktı.

Pompeius’un Hispania’ya gelişi, savaşın dinamiklerini tamamen değiştirdi. Artık Sertorius’un karşısında sadece yaşlı ve metodik Metellus değil, aynı zamanda genç, hırslı ve saldırgan Pompeius vardı. İki Roma ordusu, iki farklı komuta anlayışı… Bu durum, Sertorius için hem bir tehdit hem de bir fırsattı. İki komutan arasındaki potansiyel rekabeti kendi lehine kullanabilirdi.

Pompeius karaya çıktığında, ilk işlerinden biri Metellus ile buluşmak oldu. Görüşmeleri, dışarıdan saygılı görünse de, alttan alta bir gerilim taşıyordu. Metellus, Pompeius’u Sulla’nın şımarttığı, aceleci bir genç olarak görüyordu. Pompeius ise Metellus’u işi bitirememiş, yavaş ve eski kafalı bir komutan olarak küçümsüyordu.

“Hoş geldin, Pompeius,” dedi Metellus, resmi bir tavırla. “Senin enerjinin ve taze birliklerinin bize yardımcı olacağını umuyorum.”

Pompeius kendinden emin bir şekilde gülümsedi. “Yardımcı olmaktan öte, bu savaşı bitirmeye geldim, Metellus. Sertorius çok uzun süre Roma ile alay etti. Artık avlanma zamanı.”

Metellus kaşlarını çattı. “Aceleci olma, genç adam. Sertorius kurnazdır. Araziyi iyi kullanır. Onu hafife almak Fufidius’un hatasıydı. Koordineli hareket etmeliyiz.”

“Elbette koordinasyon,” dedi Pompeius, lakin sesindeki sabırsızlık hissediliyordu. “Lakin savunmada bekleyerek savaş kazanılmaz. Saldırmalıyız, onu saklandığı delikten çıkarmalıyız.”

Pompeius, Metellus’un tavsiyelerine kulak asmadı. Kendi şanını bir an önce kazanmak istiyordu. Ordusunu hızla iç bölgelere sürdü, Sertorius’un kontrolündeki şehirlere saldırdı. İlk başlarda bazı başarılar kazandı, küçük garnizonları yendi, bazı kasabaları ele geçirdi. Bu başarılar onun özgüvenini daha da artırdı.

Sertorius, Pompeius’un bu aceleci saldırganlığını dikkatle izliyordu. Pompeius’un zayıf noktasının hırsı ve tecrübesizliği olduğunu görmüştü. Onu Metellus’tan ayırıp tek başına yakalama fırsatı doğmuştu. Pompeius, doğu kıyısına yakın ilerlerken, Sertorius onu Sucro Nehri (bugünkü Júcar) civarında karşılamaya karar verdi. Burası, Sertorius’un iyi bildiği, manevra yapmaya uygun bir araziydi.

İki ordu Sucro Nehri kenarında karşı karşıya geldiğinde, akşam yaklaşıyordu. Güneş batarken ovanın üzerine kızıl bir ışık yayılıyor, askerlerin zırhlarında parlıyordu. Pompeius, hemen savaş düzeni alınmasını emretti. Zaferden o kadar emindi ki, günün bitmesini bile beklemek istemiyordu. Sertorius da savaşa hazırdı. Ordusunu dikkatle konuşlandırdı; en güvendiği Romalı birlikleri ve Lusitan savaşçılarını merkeze ve kilit kanatlara yerleştirdi.

Savaş, Pompeius’un lejyonlarının şiddetli saldırısıyla başladı. Genç komutan, bizzat ön saflarda atını sürüyor, adamlarına cesaret veriyordu. Roma piyadeleri, Sertorius’un Hispania müttefiklerinden oluşan hatlarını zorlamaya başladı. Bir an için Pompeius’un saldırısı başarılı olacak gibi göründü. Lakin Sertorius sakindi. Savaş alanını tek gözüyle tarıyor, doğru anı bekliyordu.

Pompeius’un merkezi ilerleyip kanatlarıyla arasındaki koordinasyon zayıflayınca, Sertorius karşı saldırı emrini verdi. Tecrübeli Romalı kohortları ve vahşi Lusitan savaşçıları, Pompeius’un ordusunun en zayıf noktasına, belki de kanatlardan birine, yıldırım gibi çarptı. Savaşın gidişatı bir anda değişti. Pompeius’un askerleri bocaladı, hatlar karıştı. Sertorius’un adamları, özellikle de Lusitanlar, büyük bir coşkuyla savaşıyordu.

Çatışmanın en şiddetli anında, Pompeius kendini büyük bir tehlikenin içinde buldu. Etrafı Sertorius’un adamları tarafından sarılmıştı. Atı yaralandı, kendisi de neredeyse esir düşüyordu. Plutarkhos’un anlattığına göre, bu hengâmede değerli, işlemeli pelerinini fırlatmak zorunda kaldı. Sertorius’un askerleri pelerini kapışmak için birbirleriyle mücadele ederken, Pompeius bu kargaşadan yararlanarak yaralı bir şekilde kaçmayı başardı.

Tam Sertorius, dağılmak üzere olan Pompeius’un ordusuna son darbeyi vurmaya hazırlanırken, savaş alanının diğer ucundan yeni bir tehlike belirdi: Metellus Pius’un ordusu yaklaşıyordu! Metellus, Pompeius’un aceleci saldırısını duymuş ve ona destek olmak için hızla ilerlemişti.

Sertorius durumu hemen kavradı. İki Roma ordusu arasında kalmak intihar olurdu. Pompeius’u yenmek üzereydi, lakin şimdi Metellus’un gelişiyle her şey değişmişti. Rivayete göre, o anda yanındaki subaylara dönüp o meşhur sözünü söyledi: “Eğer şu yaşlı kadın (Metellus) gelmeseydi, bu oğlanı (Pompeius) güzelce pataklayıp Roma’ya geri gönderecektim!”

Artık zafer değil, hayatta kalma zamanıydı. Sertorius, büyük bir ustalıkla ordusunu geri çekmeye başladı. Gecenin karanlığından ve savaş alanındaki kargaşadan yararlanarak, askerlerini düzenli bir şekilde Metellus ve Pompeius’un birleşik gücünden sıyırdı.

Sucro Nehri Muharebesi, kanlı ve kararsız bir savaş olmuştu. Pompeius ağır kayıplar vermiş, kişisel olarak yaralanmış ve büyük bir tehlike atlatmıştı. Şanı lekelenmişti. Metellus, zamanında yetişerek belki de Pompeius’u mutlak bir felaketten kurtarmıştı, lakin Sertorius yine elinden kaçmıştı. Sertorius ise büyük bir zaferin kıyısından dönmüş, lakin Roma’nın iki büyük komutanına karşı ayakta kalmayı başarmıştı. Ordusu kayıplar verse de dağılmamıştı ve morali hâlâ yüksekti.

Savaşın ardından iki Roma komutanı bir araya geldi. Pompeius yaralı ve öfkeliydi. Metellus ise belki de içten içe Pompeius’un dersini almasından memnundu, lakin asıl düşmanın hâlâ serbest olmasından dolayı endişeliydi. Aralarındaki rekabet ve güvensizlik daha da artmıştı.

Sertorius ise ordusunu güvenli dağlık bölgelere çekmişti. Sucro’da büyük bir fırsatı kaçırmıştı, lakin Roma’ya karşı mücadelesinin henüz bitmediğini biliyordu. Pompeius’un gelişi, savaşı daha tehlikeli hale getirmişti, lakin aynı zamanda Roma kampındaki bölünmeleri de artırabilirdi. Tek gözlü kurt, yaralarını sarıp bir sonraki hamlesini planlamaya başladı. Hispania’daki savaş, şimdi üç büyük oyuncunun yer aldığı, daha karmaşık ve daha ölümcül bir oyuna dönüşmüştü.

BÖLÜM 7: Hayalet Komutan ve Lauron Tuzağı

Sucro Nehri kıyısındaki kanlı gün batımının ardından, Hispania topraklarına yorgun bir sessizlik çöktü. Savaş alanı cesetler, kırık kalkanlar ve terk edilmiş silahlarla doluydu. Gecenin karanlığında, hem Sertorius’un kampında hem de birleşmiş Roma ordusunun çadırlarında farklı bir muhasebe yapılıyordu. Pompeius, yaraları sızlarken öfke ve utanç içinde kıvranıyordu. O genç ‘Magnus’, Roma’nın yeni yıldızı, kariyerinin ilk ciddi yenilgisinin tadına bakmıştı. Neredeyse esir düşmüş, onuru zedelenmişti. Suçu belki şanssızlığa, belki de Metellus’un geç kalmasına atacaktı, lakin içten içe Sertorius’un askeri dehası karşısında sarsıldığını biliyordu. Metellus Pius ise yorgun bir kabulleniş içindeydi. Pompeius’u kurtarmıştı, lakin zafer yine kaçmıştı. Bu tek gözlü isyancı, Roma’nın iki büyük ordusuna karşı ayakta kalmayı başarmıştı. Belki Pompeius’un aceleciliğinin cezasını bulmasından gizli bir tatmin duyuyordu, lakin asıl sorun yerli yerinde duruyordu: Sertorius hâlâ serbestti ve Hispania hâlâ kontrol altında değildi. İki Romalı komutan arasındaki zaten pamuk ipliğine bağlı olan ittifak, şimdi karşılıklı suçlamalar ve güvensizlikle daha da gerilmişti.

Sertorius ise dağların güvenli sığınaklarına çekilmişti. Ordusu kayıplar vermişti, o da büyük bir zafer fırsatını kıl payı kaçırmıştı. Lakin o, hayal kırıklığına kapılacak bir adam değildi. Sucro’daki çarpışma ona değerli bilgiler vermişti. Pompeius’un zayıflıklarını görmüştü: hırsı, sabırsızlığı, tecrübesizliği. Metellus’un ise gücünü ve zayıflığını biliyordu: sağlamdı, disiplinliydi ama yavaştı, öngörülebilirdi. Şimdi karşısında iki düşman komutan vardı ve aralarındaki rekabet, onun en büyük silahlarından biri olabilirdi. Kamp ateşinin etrafında komutanları Hirtuleius, Perperna ve diğerleriyle toplandı.

“Sucro’da dersimizi aldık,” dedi Sertorius, sesi sakindi. Tek gözüyle adamlarının yüzlerini taradı. “Pompeius küçümsenecek bir düşman değil, cesur ve lejyonları ona bağlı. Lakin sabırsız. Metellus ise bir kaplumbağa gibi, yavaş ama emin adımlarla ilerliyor. İkisi bir arada olduğunda güçlüler. Lakin ayrı düştüklerinde veya birbirlerine güvensizlik duyduklarında, işte o zaman bizim fırsatımız doğar.”

Hirtuleius başını salladı. “Ne yapacağız, Quintus? Açık meydan savaşından kaçınmaya devam mı edeceğiz?”

“Kesinlikle,” dedi Sertorius. “Bizim gücümüz meydanlarda değil, bu dağlarda, bu vadilerde. Roma lejyonları açık alanda yenilmez olabilir, lakin kendi bildikleri arazi dışında, pusuya düşürülmeye, yıpratılmaya açıktırlar. Şimdi oyunu değiştiriyoruz. Metellus ve Pompeius bizi arayadursun, biz onları avlayacağız. Gölge savaşımız yeniden başlıyor, lakin bu sefer daha acımasız olacak.”

Ve böylece, Hispania’da yıpratma savaşının yeni ve daha yoğun bir perdesi açıldı. Sertorius, ordusunu küçük, hareketli birliklere ayırdı. Bu birlikler, yerel rehberlerin yardımıyla dağlık arazide hızla hareket ediyor, Roma ordusunun hiç beklemediği anlarda ortaya çıkıyorlardı. Hedefleri, Roma’nın ikmal hatlarıydı. Metellus ve Pompeius’un devasa ordularını beslemek için sürekli İtalya’dan veya kıyı bölgelerinden erzak, silah ve asker takviyesi gelmesi gerekiyordu. Bu ikmal konvoyları, Sertorius’un gerillaları için birincil hedefti.

Bir Roma ikmal konvoyu, dar bir dağ geçidinden ilerliyordu. Katırların çektiği arabalar yiyecek, şarap fıçıları ve silahlarla doluydu. Lejyonerler, sıcak güneş altında yorgun argın yürüyor, etraftaki sarp kayalıklara tedirgin gözlerle bakıyorlardı. Uzun süredir bir saldırı olmamıştı, belki de Sertorius’un Sucro’dan sonra gücünü kaybettiğini düşünüyorlardı. Aniden, geçidin yukarısındaki kayalıklardan bir savaş çığlığı koptu. Ardından taşlar ve oklar yağmaya başladı. Sertorius’un Lusitan savaşçıları, dağ keçileri gibi çeviklikle aşağıya inip konvoyun önünü ve arkasını kestiler. Roma askerleri neye uğradıklarını şaşırdılar. Düzenli savaş düzeni alamadan, bireysel çatışmalara zorlandılar. Sertorius’un Romalı askerleri ise disiplinli bir şekilde saldırıyı yönetiyor, kuşatmayı tamamlıyordu. Kısa, kanlı bir çatışmanın ardından konvoy tamamen ele geçirildi. Erzak Sertorius’un depolarına taşındı, silahlar onun askerlerine dağıtıldı, esirler sorgulandı. Ardından gerillalar, geldikleri gibi sessizce dağlarda kayboldular. Geriye sadece yanmış arabalar, ölü Romalı askerler ve bir sonraki konvoyun yüreğine salınan korku kaldı.

Bu tür saldırılar sürekli tekrarlanıyordu. Romalı keşif kolları pusuya düşürülüyor, haberci süvariler yakalanıyor, küçük garnizonlar gece baskınlarıyla taciz ediliyordu. Roma askerleri için Hispania, tekinsiz, düşman dolu bir coğrafyaya dönüşmüştü. Her kaya parçasının arkasında bir düşman gizlenebilir, her ağacın gölgesi ölümcül bir tehdit barındırabilirdi. Yemek tayınları azalıyor, moral bozuluyor, yorgunluk artıyordu. Askerler arasında Sertorius’a karşı bir korku ve hatta istem dışı bir saygı gelişmeye başlamıştı. Bu tek gözlü adam, adeta bir hayalet gibiydi, her yerde ve hiçbir yerdeydi.

Metellus Pius, bu duruma sabırla katlanmaya çalışıyordu. Kaleler inşa etmeye, yolları güvence altına almaya devam ediyordu. Lakin bu yavaş ve maliyetli bir süreçti. İnşa ettiği her kale, içine asker yerleştirmeyi gerektiriyor, bu da hareketli ordusunun gücünü azaltıyordu. Pompeius ise yerinde duramıyordu. Bu küçük düşürücü gerilla savaşı onun doğasına aykırıydı. O, büyük meydan savaşları, kesin zaferler istiyordu. Sürekli Metellus’u daha agresif olmaya zorluyor, kendi başına hareket etme planları yapıyordu.

Bir gün, iki komutanın karargâhları birbirine yakınken, Pompeius Metellus’u ziyarete geldi. Yüzünde sabırsız bir ifade vardı. “Metellus,” dedi doğrudan konuya girerek. “Bu böyle devam edemez. Dağlarda hayalet kovalamaktan bıktım. Sertorius’u saklandığı yerden çıkarmalıyız. Ona saldırması için bir yem vermeliyiz.”

Metellus, Pompeius’un gençlik ateşine alışmıştı. Sakince cevap verdi. “Ne öneriyorsun, Pompeius? Sertorius akıllıdır. Yem olduğunu anlarsa tuzağa düşmez.”

“Lauron şehrini kuşatalım,” dedi Pompeius, gözleri parlıyordu. Lauron, doğu kıyısına yakın, stratejik öneme sahip bir şehirdi ve Roma’ya sadıktı. (Tarihsel düzeltme notu: Plutarkhos ve Appian gibi kaynaklar Lauron’un Sertorius ile müttefik olduğunu veya en azından Pompeius’un onu kuşatırken Sertorius’un yardımına koştuğunu belirtir. Hikayeyi bu yönde düzeltmek daha doğru olacaktır.) Lauron, Sertorius’un müttefiki olan önemli bir şehirdi. “Sertorius bu şehri kaybetmeyi göze alamaz. Onu kurtarmak için gelmek zorunda kalacak. İşte o zaman, açık alanda onu yakalar ve ordusunu yok ederiz!”

Metellus bir an düşündü. Plan riskliydi. Sertorius’un tepkisini kestirmek zordu. Lakin Pompeius’un sürekli baskısı ve kendi durumlarının da pek parlak olmaması nedeniyle, belki de denemeye değerdi. “Pekala, Pompeius,” dedi. “Lauron’u kuşat. Lakin dikkatli ol. Sertorius’un ne yapacağını asla bilemezsin. Ben de ordumla yakınında olacağım, destek için.”

Pompeius, istediğini almıştı. Büyük bir özgüvenle ordusunu Lauron’a doğru harekete geçirdi. Şehrin etrafına hızla kamp kurdu, kuşatma hatlarını oluşturdu, mancınıklar ve koçbaşları hazırlatmaya başladı. Lauron halkı, şehrin surlarından Roma ordusunun heybetini ve Pompeius’un kararlılığını görüyordu. Lakin umutları Sertorius’taydı. Liderlerinin onları terk etmeyeceğini biliyorlardı.

Pompeius, Lauron’u kuşatırken kendinden o kadar emindi ki, Sertorius’un olası bir müdahalesini küçümsüyordu. Belki de Sertorius’un Sucro’dan sonra zayıfladığını, böyle büyük bir Roma ordusuna karşı koyamayacağını düşünüyordu. Subaylarına şöyle dediği rivayet edilir: “O tek gözlü okul öğretmenine (Sertorius’un Osca’daki okuluna gönderme yaparak) Romalı bir generale nasıl ders verilmezmiş göstereceğim!”

Lakin Sertorius, Pompeius’un her hareketini izliyordu. Pompeius’un Lauron’u kuşatması, beklediği fırsattı. Lakin onun planı, Pompeius’un beklediği gibi şehre yardım etmek için doğrudan saldırmak değildi. Daha kurnazca, daha ölümcül bir planı vardı. Ordusunu gizlice harekete geçirdi. Gece yürüyüşleri ve dağ patikalarını kullanarak, Pompeius’un Lauron’u kuşatan ordusunun etrafında, görünmeden bir çember oluşturdu. Pompeius, avını köşeye sıkıştırdığını sanırken, aslında kendisi av olmuştu. Sertorius, Pompeius’u kendi kuşatma hatları ile kendi ordusu arasında sıkıştırmıştı. Besieger (kuşatan), besieged (kuşatılan) olmuştu.

Pompeius, tuzağın farkına vardığında iş işten geçmişti. Belki bir keşif kolu, Sertorius’un ordusunun kendi gerilerinde mevzilendiğini bildirdi. Belki de Sertorius, alaycı bir mesaj göndererek durumu açıkladı. Plutarkhos’un anlattığına göre Sertorius, Pompeius’a bir haberci göndererek, onun kuşatma sanatını izlemek için yerini aldığını ve ona bir ders vereceğini bildirmişti. Pompeius dehşete kapıldı. Ordusu, Lauron’un surları ile Sertorius’un tepelerde mevzilenmiş ordusu arasında kalmıştı. Ne ileri gidebiliyor ne de geri çekilebiliyordu.

Durumu daha da kötüleştiren şey, Metellus’un gönderdiği bir yardım lejyonunun yaklaşmakta olduğuydu. Sertorius, bu lejyona da bir pusu kurdu. Pompeius, kendi kuşatma hatlarından, yardıma gelen Roma lejyonunun Sertorius’un adamları tarafından nasıl pusuya düşürülüp dağıtıldığını çaresizce izlemek zorunda kaldı. Bu, Pompeius için tam bir aşağılanmaydı. Adamlarının gözü önünde, hem kendisi tuzağa düşmüş hem de yardıma gelen kuvvetler yok edilmişti. Lauron’un surlarındaki savunmacılar ise Sertorius’un başarısını görerek moral bulmuş, Romalılara karşı direnişlerini artırmışlardı.

Pompeius’un durumu umutsuzdu. Sertorius, ona saldırmak için acele etmiyordu. Onu psikolojik olarak yıpratıyor, açlığa ve susuzluğa mahkum ediyordu. Pompeius’un askerlerinin morali çökmüştü. Komutanlarının düştüğü bu utanç verici durum, onların da savaşma isteğini kırmıştı. Sonunda Pompeius, kaçınılmaz olanı kabul etmek zorunda kaldı. Kuşatmayı kaldırmak ve geri çekilmek zorundaydı. Geri çekilme emrini verdiğinde, bunu büyük bir gizlilik içinde yapmaya çalıştı. Lakin Sertorius’un gözü üzerindeydi. Romalılar kuşatma hatlarını terk edip geri çekilmeye başladığında, Sertorius’un birlikleri ve Lauron’dan çıkan savaşçılar onlara saldırdı. Geri çekilme, düzensiz bir kaçışa dönüştü. Pompeius, ordusunun bir kısmını daha kaybederek ve tüm kuşatma malzemelerini geride bırakarak zar zor kurtulmayı başardı.

Sertorius, Pompeius’un ordusunu tamamen yok etme fırsatı varken bunu yapmadı. Lauron şehrine girdiğinde, halk onu bir kurtarıcı olarak karşıladı. Pompeius’un kuşatması sırasında şehre yardım eden, lakin Pompeius’un tarafında savaşan bazı Romalı askerleri esir almıştı. Pompeius’un yenilgisinden sonra, bu askerleri cezalandırmak yerine, Pompeius’un gözleri önünde onları serbest bıraktı. Bu, hem bir cömertlik gösterisi hem de Pompeius’a yönelik bir başka psikolojik darbeydi. “Senin askerlerin bile bana sığınıyor” der gibiydi. Ardından, Pompeius’un kuşatmasına direnen Lauron şehrini, Romalılara örnek olması için yakıp yıktığı da rivayet edilir, lakin bu onun genellikle uyguladığı halkı kazanma politikasına ters düşer. Daha olası olan, şehri kontrol altına alıp yeniden yapılandırmasıdır. (Not: Kaynaklar Lauron’un akıbeti konusunda farklılık gösterir. Bazıları Sertorius’un Pompey gittikten sonra şehri yıktığını söyler, bu da onun bazen ne kadar acımasız olabileceğini veya Romalılara gözdağı verme niyetini gösterebilir. Anlatıda bu belirsizlik bırakılabilir veya bir yorum tercih edilebilir.)

Lauron’daki zafer (ya da daha doğrusu Pompeius’un hezimeti), Sertorius’un Hispania’daki prestijini doruk noktasına çıkardı. O, sadece cesur bir savaşçı değil, aynı zamanda Roma’nın en parlak generallerini bile alt edebilecek kadar kurnaz bir stratejist olduğunu kanıtlamıştı. Yerli kabilelerin ona olan bağlılığı sarsılmaz hale geldi. Kendi Romalı askerleri ve senatörleri arasındaki saygınlığı arttı.

Diğer tarafta, Pompeius için Lauron tam bir felaketti. ‘Magnus’ unvanı alay konusu olmaya başlamıştı. Metellus Pius ile olan ilişkisi tamamen koptu. İki komutan artık birbirlerine güvenmiyor, ortak hareket etmekte zorlanıyorlardı. Roma ordusunun morali yerlerdeydi. Roma’da ise Senato, Hispania’daki durumdan giderek daha fazla endişe duyuyordu. İki büyük ordu, iki ünlü komutan, hâlâ tek gözlü bir isyancıyı alt edememişti. Savaşın maliyeti artıyor, sabırlar tükeniyordu.

Sertorius, Lauron tuzağıyla sadece askeri bir zafer kazanmamış, aynı zamanda psikolojik savaşı da kazanmıştı. Roma’nın gücünü değil, zaaflarını ortaya çıkarmıştı. Lakin bilirdi ki, Roma pes etmeyecekti. Daha fazla lejyon, daha fazla kaynak göndereceklerdi. Belki de daha acımasız yöntemlere başvuracaklardı. Mücadele devam edecekti. Gölge savaşının ustası, şimdi zirvedeydi, lakin zirvede kalmanın en zorlu mücadele olduğunu biliyordu.

BÖLÜM 8: Zirvedeki Yalnızlık ve İçerideki Gölgeler

Lauron’dan sonra Hispania’da bir Sertorius efsanesi doğmuştu. Adı, fısıltıyla karışık bir saygıyla anılıyordu. Kabile şefleri ona tanrıların seçtiği lider gözüyle bakıyor, Lusitan ve Keltiber savaşçıları onun için ölümü göze alıyorlardı. Şehirler, onun adil yönetimi altında Roma’nın ağır yükünden kurtuldukları için minnettardı. Osca’daki Karşı-Senato, onun liderliğinde Sulla sonrası Roma’nın gerçek temsilcisi olma umudunu taşıyordu. Sertorius, Hispania’nın tartışmasız hükümdarı haline gelmişti; eyaleti birleştirmiş, Roma’nın iki büyük ordusunu defalarca yenilgiye uğratmış, kendi alternatif devletini kurmuştu. Onun karargâhı, Akdeniz’in batısındaki en önemli güç merkezlerinden biriydi. Hatta Pontus Kralı Büyük Mithridates gibi Roma’nın uzaktaki düşmanları bile onunla ittifak kurmak için elçiler gönderiyordu; bu, onun artık sadece bir isyancı değil, uluslararası bir aktör olarak görüldüğünün kanıtıydı.

Sertorius, bu gücünü pekiştirmek için durmaksızın çalışıyordu. Eyaleti adeta bir at üzerinde yönetiyordu; bir gün Lusitania’da bir kabileyle anlaşmazlığı çözerken, ertesi gün Ebro Vadisi’nde yeni savunma hatlarını teftiş ederken görülebiliyordu. Osca’daki senatosuyla düzenli toplantılar yapıyor, onların fikirlerini alıyor, lakin son kararı verme yetkisini elinde tutuyordu. Yerel şeflerle kurduğu kişisel ilişkiler hayati önem taşıyordu; onların dillerini konuşması, geleneklerine saygı duyması, onlarla birlikte yemek yiyip şarap içmesi, bu gururlu savaşçıların sadakatini perçinliyordu. Ordusu, Roma disiplini ile yerel savaşçılığın başarılı bir karışımıydı. Hirtuleius gibi yetenekli Romalı komutanlar, yerli birliklere taktikleri öğretirken, Lusitan ve Keltiber subaylar da kendi birliklerini yönetiyor, Roma hiyerarşisi içinde yükselme fırsatı buluyorlardı. Bu, Sertorius’un dehasının bir başka yönüydü: Farklı kültürleri ortak bir amaç uğruna bir araya getirme yeteneği.

Bu parlak tablonun ardında ise, Sertorius’un omuzlarındaki yük giderek ağırlaşıyordu. Zirvede olmak, yalnız olmaktı. Her karar ondan bekleniyor, her başarısızlık onun hanesine yazılıyordu. Sürekli bir kuşku içindeydi; Roma’nın yeni hamleleri, müttefiklerinin sadakati, kendi Romalı subaylarının gizli ajandaları… Tek gözü, sadece savaş alanını değil, kendi kampındaki gölgeleri de tarıyordu. Lauron zaferi önemliydi, lakin savaş bitmemişti. Roma pes etmezdi. Metellus hâlâ oradaydı; yaşlı, yorgun ama inatçıydı. Ve Pompeius… O genç aslan yaralarını sarmış, aşağılanmanın acısıyla daha da tehlikeli hale gelmişti.

Roma kampında ise hava kurşun gibi ağırdı. Lauron faciası, Pompeius’un parlak imajına büyük bir darbe vurmuştu. Kendini beğenmişliği yerini öfke ve hüsrana bırakmıştı. Metellus ile aralarındaki uçurum artık kapatılamaz boyuttaydı. Ortak operasyonlar yapmak neredeyse imkansız hale gelmişti. Birbirlerini suçluyor, birbirlerinin planlarını sabote ediyorlardı. Pompeius, Roma’daki Senato’ya acil yardım ve kaynak talep eden mektuplar gönderiyordu. Bu mektuplarda, durumun vahametini abartarak anlatıyor, Metellus’un yetersizliğinden dem vuruyor, eğer destek gelmezse Sertorius’un ordusuyla İtalya’ya yürüyeceği tehdidini savuruyordu.

Bir mektubunda Pompeius, Senato’ya şöyle yazmış olabilir: “Saygıdeğer Patres Conscripti! Hispania’daki durum felakettir! Sertorius denen o haydut, sadece barbarları değil, Roma’dan kaçan hainleri de etrafına toplamış, eyaleti ateşe vermiştir. Metellus’un yaşlılığı ve yavaşlığı, düşmanın küstahlığını artırmaktan başka işe yaramamaktadır. Lauron’da uğradığımız kayıplar büyüktür. Acilen taze lejyonlara, paraya, erzağa ihtiyacımız var! Yoksa, korkarım ki bu savaş Hispania sınırlarında kalmayacak, Sertorius’un ordusu yakında Alpler’i aşıp İtalya’yı tehdit edecektir! Beni bu imkansız görevde yalnız bırakmayın!”

Bu mektuplar Roma’da büyük yankı uyandırdı. Senato, Hispania’daki savaşın maliyetinden ve utancından bıkmıştı. İki büyük komutan, devasa kaynaklar, hâlâ tek bir isyancıyı bastıramamıştı. Pompeius’un tehditleri, özellikle Sulla sonrası istikrarsız ortamda, ciddiye alındı. Sertorius’un İtalya’ya yürüme ihtimali, uzak bir olasılık olsa da, senatörleri korkutmaya yetmişti. Sonunda, Senato istemeyerek de olsa Pompeius’un taleplerini kabul etti. Hispania’ya yeni lejyonlar, daha fazla para ve malzeme gönderilmesi kararlaştırıldı. Roma, Sertorius sorununu çözmek için kesenin ağzını açmak zorunda kalmıştı. Bu, Sertorius’un ne kadar büyük bir tehdit olarak algılandığının bir göstergesiydi.

Lakin Sertorius’un karşılaştığı tek tehdit Roma değildi. Kendi kampının içinde de tehlikeli akıntılar vardı. Başarı, beraberinde kıskançlığı ve hırsı da getirmişti. Özellikle Roma’dan kaçıp ona katılan bazı soylu subaylar, Sertorius’un artan gücünden ve otoritesinden rahatsız olmaya başlamışlardı. Bu grubun başını çeken isimlerden biri, Marcus Perperna Vento idi. Perperna, eski bir konsül ailesinden geliyordu, kendisi de praetorluk yapmıştı. Sulla’dan kaçıp kendi küçük ordusuyla Sertorius’a katılmıştı. Başlangıçta Sertorius’un komutası altına girmeyi kabul etmişti, lakin içten içe kendini ona denk, hatta belki daha üstün görüyordu. Sertorius bir ‘homo novus’ sayılmazdı, equestrian (şövalye) sınıfından geliyordu ama Perperna’nın köklü aristokrat geçmişi yanında sönük kalırdı. Sertorius’un başarıları arttıkça, Perperna’nın kıskançlığı da büyüyordu. Sertorius’un yerli kabilelere olan yakınlığına, onlara Romalılardan farksız davranmasına anlam veremiyor, bunu Roma onuruna bir hakaret olarak görüyordu.

Perperna, kendisi gibi düşünen diğer Romalı subaylarla gizlice görüşmeye başladı. Bu toplantılar, geç saatlerde, çadırlarda, şarap eşliğinde yapılıyordu. Fısıltılar, şikayetlere, şikayetler ise tehlikeli planlara dönüşüyordu.

“Sertorius fazla ileri gitti,” diyordu Perperna, güvendiği birkaç subaya. “Evet, başarılı oldu, kabul. Lakin zafer sarhoşluğuyla kendini kral sanmaya başladı. Bize, Roma’nın soylu evlatlarına, sanki astlarıymışız gibi davranıyor. O barbar Lusitanları bizden üstün tutuyor! Bu savaş bizim savaşımız olmalıydı, Roma’nın savaşı. Lakin o, bunu kendi kişisel krallığını kurmak için kullanıyor.”

Bir başka subay, belki de Manlius adında biri, endişeyle ekledi: “Lakin Perperna, halk onu seviyor. Askerler ona tapıyor. Ona karşı bir hareket, orduyu böler, bizi Roma’nın kucağına atar.”

Perperna’nın gözlerinde soğuk bir parıltı belirdi. “Ordu mu? Ordu liderini takip eder. Eğer lider değişirse… Sertorius ölümsüz değil. Tek bir darbe yeter. Ondan sonra komutayı ben alırım. Roma ile daha onurlu bir barış yapabiliriz, ya da savaşı kendi yöntemlerimizle kazanırız. Pompeius ve Metellus da Sertorius kadar yetenekli değil. Onları yenebiliriz.”

Bu konuşmalar, henüz somut bir eyleme dönüşmemiş olsa da, Sertorius’un kampındaki havanın zehirlendiğini gösteriyordu. Sertorius, bu tür komploların farkında mıydı? Muhtemelen evet. O keskin zekası ve tek gözünün delici bakışıyla, insanların niyetlerini okuma yeteneğine sahipti. Belki Perperna’yı ve etrafındakileri kontrol altında tutabileceğini düşünüyordu. Belki de Roma tehdidi varken iç bölünmelerle uğraşmanın zamanı olmadığına inanıyordu. Sebebi ne olursa olsun, bu iç tehdidi görmezden gelmesi veya hafife alması, gelecekte onun için ölümcül sonuçlar doğuracaktı.

Savaş alanında ise durum bir tür yıpratıcı dengeye ulaşmıştı. Roma’ya yeni takviyeler gelmiş, Pompeius ve Metellus’un orduları güçlenmişti. Lakin Sertorius’un gerilla taktikleri hâlâ etkiliydi. İki Roma komutanı, artık daha dikkatli hareket etmeye çalışıyor, Sertorius’un tuzaklarından kaçınıyorlardı. Büyük meydan savaşları yerine, daha çok bölgesel kontrol mücadeleleri, küçük ve orta ölçekli çatışmalar yaşanıyordu. Sertorius’un en güvendiği komutanı Lucius Hirtuleius, bu dönemde öne çıktı. O da Sertorius gibi yetenekli bir taktisyendi ve özellikle Keltiber topraklarındaki operasyonlarda büyük başarılar kazandı. Bir keresinde, Metellus’un legatuslarından birinin komutasındaki bir Roma birliğini pusuya düşürerek ağır bir yenilgiye uğrattı. Bu tür zaferler, Roma’nın moralini bozarken, Sertorius’un kampındaki morali yüksek tutuyordu.

Lakin savaş uzuyordu. Yıllar geçiyordu. Hispania toprakları yorulmuştu. Sürekli savaş hali, tarımı aksatıyor, ticareti engelliyor, insanların hayatını zorlaştırıyordu. Başlangıçtaki coşku, yerini yavaş yavaş bir bıkkınlığa bırakmaya başlamıştı. Sertorius’un adil yönetimi takdir ediliyordu, lakin barış özlemi de artıyordu. Bazı kabile şefleri, savaşın ne zaman biteceğini, topraklarına ne zaman huzur geleceğini sormaya başlamışlardı. Sertorius, bu endişeleri gidermek için sürekli çaba harcıyor, zaferin yakın olduğuna dair umut veriyordu. Lakin o da biliyordu ki, Roma gibi devasa bir güce karşı verilen bu asimetrik savaşın sonu kolay görünmüyordu.

Zirvede olmak, aynı zamanda fırtınanın en çok vurduğu yer olmaktı. Sertorius, bir yandan Roma’nın artan baskısıyla, diğer yandan kendi kampındaki gizli hırslar ve komplolarla, bir yandan da savaş yorgunu halkının beklentileriyle başa çıkmak zorundaydı. O, Hispania’nın umuduydu, lakin bu umudu canlı tutmanın bedeli ağırdı. Tek gözüyle ufka bakarken, belki de yaklaşan karanlığı hissediyordu. Başarılarının getirdiği şan ve şöhretin ortasında, derin bir yalnızlık ve tehlike hissi onu sarmış olmalıydı. O, Hispania’yı Roma’ya karşı bir kale yapmıştı, lakin şimdi o kalenin duvarları sadece dışarıdan değil, içeriden de sarsılmaya başlamıştı. Gölgeler uzuyor, komplolar demleniyordu ve Sertorius’un kaderi, pamuk ipliğine bağlı bir denge üzerinde duruyordu.

BÖLÜM 9: Çatırdayan Surlar ve Ölüm Fısıltıları

Lauron’daki zaferin yankısı zamanla Hispania’nın dağlarında sönümlenirken, savaşın acımasız gerçeği tüm çıplaklığıyla kendini göstermeye devam ediyordu. Yıllar, mevsimleri kovalamış, ekilen umutların yerini çoğu zaman kanla sulanmış hasatlar almıştı. Sertorius’un yıldızı en parlak anına ulaşmıştı ulaşmasına, lakin bu parlaklık, etrafını saran karanlığı daha da belirgin kılıyordu. Hispania, artık bir Roma eyaleti olmaktan çıkmış, Sertorius’un iradesiyle şekillenen, kendi senatosu, kendi ordusu, kendi müttefikleri olan fiili bir devlete dönüşmüştü. Pontus Kralı Mithridates ile yapılan ittifak anlaşması, Osca’ya kraliyet elçilerinin gelip gitmesi, Sertorius’un adını Roma’nın en azılı düşmanları listesinin başına taşımıştı. Bu durum, onun uluslararası arenadaki ağırlığını gösterse de, aynı zamanda Roma nezdindeki “hain” damgasını da kalıcılaştırmış, geri dönüş köprülerini yakmıştı. Artık bu savaş, sadece bir iç savaş olmaktan çıkmış, Roma’nın tüm gücüyle ezmek isteyeceği, kökten bir isyana dönüşmüştü.

Savaşın uzaması, Hispania topraklarını yormuştu. Köyler boşalıyor, tarlalar ekilemiyor, ticaret durma noktasına geliyordu. Başlangıçta Sertorius’u bir kurtarıcı olarak gören halk, şimdi bitmek bilmeyen çatışmalardan, asker toplama taleplerinden, artan kıtlıktan şikayet etmeye başlamıştı. Sertorius, halkın nabzını tutmak için eyaleti dolaşıyor, şikayetleri dinliyor, adil davranmaya özen gösteriyordu. Lakin vaat edilen kesin zafer ve kalıcı barış bir türlü gelmiyordu. Roma, tükenmez gibi görünen kaynaklarıyla sürekli yeni lejyonlar gönderiyor, kaybedilen her savaşın ardından daha güçlü bir şekilde geri dönüyordu.

Roma kampında ise Lauron’dan sonra bir strateji değişikliği yaşanmıştı. Pompeius’un pervasız saldırganlığı pahalıya mal olmuştu. Metellus Pius’un sabırlı, yıpratıcı yaklaşımı daha ön plana çıkmıştı. Lakin Pompeius da dersini almıştı; artık daha dikkatli, daha metodikti. İki komutan arasındaki kişisel rekabet sürse de, ortak düşman Sertorius’a karşı daha koordineli hareket etme zorunluluğunu kavramışlardı. Roma’dan gelen taze birlikler ve mali destekle, eyaleti yavaş yavaş, sistematik bir şekilde geri kazanmaya odaklandılar. Stratejileri, Sertorius’u doğrudan bir savaşa zorlamak yerine, kontrol ettiği toprakları daraltmak, ikmal yollarını kesmek, müttefiklerini tek tek ondan koparmaktı. Kaleler inşa ediyor, garnizonlar kuruyor, Sertorius’un hareket alanını kısıtlıyorlardı.

Bu yeni stratejinin en acı sonuçlarından biri, Sertorius’un en güvendiği, en yetenekli komutanı Lucius Hirtuleius’un kaybı oldu. Hirtuleius, Sertorius’un sağ kolu gibiydi; onun gibi zeki, cesur ve askerleri tarafından sevilen bir liderdi. Sertorius onu, Metellus Pius’un ilerleyişini durdurmak üzere Hispania Citerior’a, muhtemelen Segovia yakınlarına göndermişti. İki deneyimli komutanın orduları karşı karşıya geldiğinde, zorlu bir mücadele yaşandı. Hirtuleius, tüm taktik dehasını kullanarak Metellus’un sayıca üstün lejyonlarına karşı direndi. Savaşın sonucu kaynaklarda farklı anlatılsa da, genel kanı Hirtuleius’un cesurca savaşmasına rağmen yenildiği ve savaş alanında öldüğü yönündedir.

Hirtuleius’un ölüm haberi, Sertorius’un karargahına bir yıldırım gibi düştü. Sertorius, o güne dek pek çok zorlukla karşılaşmış, pek çok kayıp vermişti. Lakin Hirtuleius’un ölümü farklıydı. O, sadece yetenekli bir komutanını değil, aynı zamanda bir dostunu, en zor zamanlarda yanında duran bir yoldaşını kaybetmişti. Sertorius’un genellikle kontrol altında tuttuğu duyguları, bu kez yüzüne yansımıştı. Tek gözü kederle dolmuş, yüzündeki sert çizgiler daha da derinleşmişti. Komutanlarıyla yaptığı toplantıda sesi daha kısıktı, düşünceleri daha dağınıktı. Hirtuleius’un kaybı, ordunun moralini de olumsuz etkilemişti. O, hem Romalı hem de Hispanialı askerler arasında köprü kuran önemli bir figürdü.

Sertorius, Hirtuleius’un yasını tutarken, Roma kampında bir zafer havası esiyordu. Metellus, önemli bir rakibini saf dışı bırakmıştı. Pompeius da, Hirtuleius’un yokluğunun Sertorius’u zayıflatacağını biliyordu. İki komutan, bu fırsatı değerlendirerek baskıyı artırdılar.

Hirtuleius’un ölümü, Sertorius’un kampındaki dengeleri de altüst etti. Sadık ve yetenekli Romalı subayların sayısı azalırken, Marcus Perperna Vento ve onun etrafında kümelenen hoşnutsuzlar için bir fırsat penceresi açılmıştı. Perperna, Sertorius’un kederini ve ordudaki moral bozukluğunu kendi lehine kullanabileceğini gördü. Gizli toplantılar sıklaştı, fısıltılar daha cesur iddialara dönüştü.

Bir gece, Perperna yine güvendiği birkaç Romalı subayla çadırında buluşmuştu. Şarap kadehleri doluydu, lakin hava neşeli değil, gergindi. “Gördünüz mü?” dedi Perperna, sesi alçak ama keskindi. “Hirtuleius gitti. Sertorius’un en güvendiği adamdı. Şimdi daha da yalnız kaldı. Kararları daha fevri, daha güvensiz olacak. Bize, Romalılara daha az güvenecek, o barbarlara daha çok yaslanacak.”

Manlius adındaki subay tereddütle konuştu. “Lakin Sertorius hâlâ güçlü, Perperna. Askerler ona hâlâ sadık. Üstelik Mithridates ile ittifak kurdu. Roma ona karşı tüm gücüyle geliyor. Birlik olmamız gereken bir zaman değil mi?”

Perperna alayla güldü. “Birlik mi? Ne zamana kadar? Sertorius bizi nereye götürüyor? Mithridates gibi bir barbarla ittifak kurarak Roma’ya tamamen sırtını döndü. Bu savaş artık bizim savaşımız değil, onun kişisel iktidar mücadelesi. Ve bu mücadelede biz sadece piyonlarız. Roma bize ne sunar? Belki af, belki eski mevkilerimizi. Sertorius ne sunuyor? Bitmek bilmeyen bir savaş ve barbarlarla aynı sofraya oturmak!” Yüzü karardı. “Hirtuleius’un ölümü bir işarettir. Sertorius’un dönemi bitiyor. Hispania’nın ve buradaki Romalıların yeni bir lidere ihtiyacı var.”

“Yeni bir lider mi?” diye sordu başka bir subay, Aufidius. “Kimi kastediyorsun, Perperna?”

Perperna kadehini kaldırdı. Gözleri hırsla parlıyordu. “Kendimi kastediyorum, Aufidius. Ben, Marcus Perperna Vento, Roma’nın köklü bir ailesinin evladı, bu orduyu yönetmeye Sertorius’tan daha layığım. Zamanı geldiğinde, askerler de bunu görecektir. Sertorius bir engel haline geldi. Ve engeller… aşılır.”

Bu konuşmalar artık sadece şikayet değil, açıkça bir komplo hazırlığıydı. Perperna, etrafına Sertorius’un yönetiminden rahatsız olan, onun yerli halka olan yakınlığını küçümseyen, kendi kişisel hırsları olan Romalı subayları topluyordu. Sertorius’un artan baskı altında yaptığı bazı sert veya hatalı kararları (belki bazı şüpheli kişileri idam ettirmesi, belki bazı kabilelere aşırı taviz vermesi) bu komplocuların elini güçlendiriyor, propagandalarına malzeme sağlıyordu. Sertorius’un kurduğu Karşı-Senato bile artık tam bir birlik içinde değildi; Perperna’nın adamları orada da kulis yapıyor, Sertorius’un otoritesini sarsmaya çalışıyorlardı.

Sertorius, bu içten içe kaynayan kazanın farkındaydı. Belki de Perperna’nın niyetlerini tam olarak kestiremiyordu, ya da ona karşı açık bir hamle yapmanın orduyu böleceğinden çekiniyordu. Hirtuleius’un ölümünden sonra daha da içine kapanmış, belki de en yakınındaki Romalılara bile tam olarak güvenemez hale gelmişti. Güvenliğini artırmış, etrafını daha çok sadık Lusitan ve Keltiber muhafızlarla çevirmişti. Bu durum, ironik bir şekilde, Perperna’nın “barbarlara daha çok güveniyor” propagandasını haklı çıkarıyor, Romalı subaylar arasındaki hoşnutsuzluğu körüklüyordu.

Bir keresinde, Osca’daki senato toplantılarından birinde, Perperna söz alarak Sertorius’un savaş stratejisini üstü kapalı eleştirdi. “Liderimiz Sertorius,” dedi, sesinde yapmacık bir saygı vardı. “Savaş uzuyor. Kaynaklarımız tükeniyor. Belki de Roma ile daha uzlaşmacı bir yol aramanın zamanı gelmiştir? Pompeius ve Metellus’a bir barış teklifi sunsak? Belki onurlu bir anlaşmayla bu kan dökülmesine son verebiliriz.”

Sertorius, tek gözüyle Perperna’yı dikkatle süzdü. Bu sözlerin altındaki gerçek niyeti okuyabiliyordu. “Barış mı, Perperna?” dedi, sesi buz gibiydi. “Sulla’nın hayaleti Roma’da dolaşırken hangi barıştan bahsediyorsun? Pompeius ve Metellus bize ne sunabilir? Kölelik mi? Ya da proskripsiyon listelerinde bir isim olmak mı? Biz burada sadece topraklarımızı savunmuyoruz. Biz, Cumhuriyet’in ruhunu savunuyoruz. Ve ruhlar, pazarlık konusu yapılamaz.” Sertorius’un bu kesin tavrı, Perperna’nın önerisini susturdu, lakin aralarındaki gerilimi daha da artırdı. Komplocular, Sertorius iktidarda olduğu sürece istediklerini elde edemeyeceklerini anlamışlardı.

Savaş devam ederken, Sertorius’un üzerindeki baskı her yönden artıyordu. Roma orduları ilerliyor, müttefikleri tereddüt etmeye başlıyor, kendi kampındaki Romalılar arasında ihanet fısıltıları dolaşıyordu. O, bir zamanlar Hispania’nın umudu olmuştu, lakin şimdi bu umut yorgun düşmüş, etrafı gölgelerle çevrilmişti. Osca’daki okul hâlâ açıktı, gençler hâlâ eğitim görüyordu, lakin şehrin havasında eski iyimserlik yoktu. Bir endişe, bir belirsizlik hakimdi.

Sertorius, belki de bu karanlık atmosferi dağıtmak, moral yükseltmek için daha sık ziyafetler vermeye, zaferleri (ne kadar küçük olursa olsun) kutlamaya başlamıştı. Yanında sadık muhafızları olsa da, bu toplantılarda Romalı subaylarıyla birlikte oturuyor, onlarla şarap içiyor, eski günlerdeki gibi bir yoldaşlık havası yaratmaya çalışıyordu. Lakin bu çabalar, yüzeydeki çatlakları örtmeye yetmiyordu.

Perperna ve komplocu arkadaşları için bu durum, bekledikleri fırsatı sunuyordu. Sertorius’un gardını indireceği, savunmasız olacağı bir an… Planları şekillenmeye başlamıştı. Yer ve zaman belirlenmeli, riskler hesaplanmalıydı. Sertorius’u ortadan kaldırdıktan sonra ordunun kontrolünü ele geçirecekler, Hispania’yı kendi istedikleri gibi yöneteceklerdi. Belki Roma ile anlaşacaklar, belki de savaşı kendi başlarına sürdüreceklerdi. Lakin ilk adım, Sertorius’un yok edilmesiydi.

Hispania’nın dağları, bir zamanlar Sertorius’un zafer şarkılarına sahne olmuştu. Şimdi ise o dağlarda ölüm fısıltıları dolaşıyordu. Sertorius’un inşa ettiği kale, dışarıdan gelen Roma darbeleriyle yıpranırken, içerideki hain eller surları içten içe kemiriyordu. Zirvedeki yalnızlık, şimdi ölümcül bir tehlikeye dönüşmek üzereydi. Tek gözlü kurt, etrafını saran tehlikenin farkındaydı belki, lakin en ölümcül darbenin en yakınından, kendi sofrasından geleceğini tahmin edebiliyor muydu? Trajedinin son perdesi açılmak üzereydi.

BÖLÜM 10: Son Ziyafet ve Kırılan Kılıç

Zaman, MÖ 73 veya 72 yılının sonlarına doğru ilerlerken, Hispania kışın soğuk nefesini hissetmeye başlamıştı. Dağlara ilk karlar düşmüş, nehirlerin akışı yavaşlamıştı. Savaşın ateşi bir nebze küllenmiş gibiydi; Roma orduları kışlık karargahlarına çekilmiş, büyük operasyonlar bahara ertelenmişti. Lakin bu aldatıcı sükunet, fırtına öncesi sessizlikti. Sertorius’un karargâhı Osca’da (veya o sırada bulunduğu başka bir merkezde), dışarıdaki soğuğa inat, içeride kaynayan bir kazan vardı. Komplo, artık sadece fısıltılardan ibaret değildi; şekillenmiş, olgunlaşmış, harekete geçeceği anı bekleyen ölümcül bir zehre dönüşmüştü.

Marcus Perperna Vento, sabırsızlığın ve hırsın pençesindeydi. Sertorius’un varlığı, onun ikbalinin önündeki en büyük engeldi. Defalarca Sertorius’u küçük düşürmeye, otoritesini sarsmaya çalışmış, lakin Sertorius’un karizması, halk ve ordu üzerindeki etkisi hâlâ çok güçlüydü. Hirtuleius’un ölümünden sonra Sertorius’un yaşadığı sarsıntı ve artan güvensizliği, Perperna’ya cesaret vermişti. Komplocular ağı genişlemiş, aralarına Sertorius’un yakın çevresinden görünen lakin içten içe onu kıskanan veya ondan korkan başka Romalı subaylar da katılmıştı: Manlius, Aufidius ve diğerleri… Plan basitti ama acımasızdı: Sertorius’u ortadan kaldırmak.

Komplocular, harekete geçmek için uygun bir bahane arıyorlardı. Sonunda sahte bir zafer haberi uydurmaya karar verdiler. Perperna’nın emrindeki birliklerden birinin, küçük bir Roma birliğini pusuya düşürüp yendiğine dair bir rapor hazırlandı. Bu ‘zafer’, Sertorius’un moralini yükseltmek ve onu kutlama havasına sokmak için bir yemdi. Perperna, bu sözde zaferi kutlamak için büyük bir ziyafet düzenlemeyi teklif etti.

Sertorius, son zamanlarda artan gerginliği ve güvensizliği hissetse de, belki de bir zafer kutlamasının ordunun moralini yükselteceğine, Romalı subaylarla arasını düzelteceğine inanmıştı. Belki de Perperna’nın niyetinden şüpheleniyordu, lakin açıkça reddetmek, korktuğu veya güvensizlik duyduğu anlamına gelebilirdi. Ya da belki de kaderin cilvesiyle, o gün gardını indirmişti. Teklifi kabul etti.

Ziyafet akşamı geldiğinde, Osca’daki büyük salonlardan biri özenle hazırlanmıştı. Yerlere pahalı halılar serilmiş, duvarlara meşaleler asılmıştı. Masalar en iyi yiyecekler, amforalar dolusu şarapla donatılmıştı. Hava, zoraki bir neşe ve alttan alta hissedilen bir gerilimle doluydu. Sertorius, her zamanki gibi onur köşesine oturdu. Yanında en güvendiği muhafızlarından bazıları vardı, lakin bunlar çoğunlukla Hispanialı askerlerdi. Perperna ve diğer Romalı komplocular, Sertorius’un etrafına yerleşmişlerdi. Yüzlerinde gülümsemeler vardı, kadehlerini Sertorius’un şerefine kaldırıyorlardı, lakin gözlerinde soğuk bir kararlılık okunuyordu.

Ziyafet ilerledikçe şaraplar su gibi aktı. Kahkahalar yükseliyor, savaş anıları anlatılıyordu. Perperna, özellikle Sertorius’a karşı aşırı saygılı ve neşeli davranıyor, onun kadehini sürekli dolduruyordu. Lakin komplocular arasında önceden belirlenmiş bir işaretleşme sistemi vardı. Ziyafetin ilerleyen saatlerinde, şarabın etkisiyle ortam gevşediğinde, komplocular daha gürültülü, daha kaba davranmaya başladılar. Yüksek sesle konuşuyor, müstehcen şakalar yapıyor, hatta Sertorius’un yanında oturanlara sataşıyorlardı. Bu, Sertorius’un bilinen ağırbaşlılığına ve disiplinine aykırı bir davranıştı. Amacı, onu sinirlendirmek, dikkatini dağıtmak veya onu rahatsız edip yerinden kalkmasını sağlamaktı.

Sertorius, bu saygısızca davranışlardan rahatsız olmuştu. Yüzü asıldı. Belki birkaç kez onları uyardı. Lakin komplocular, sanki onu duymuyormuş gibi kaba tavırlarına devam ettiler. Sonunda Sertorius, bu edepsizliğe daha fazla katlanamayarak veya belki de bir şeylerin ters gittiğini hissederek, arkasına yaslandı ve yüzünü duvara çevirerek onlarla ilgilenmediğini gösterdi. İşte bu, komplocuların beklediği işaretti.

Perperna, yanında oturan Manlius’a bir işaret verdi. Manlius, elindeki şarap kadehini (bazı kaynaklara göre kasıtlı olarak) yere düşürdü. Bu, saldırının başlaması için kararlaştırılan son işaretti. Kadehin yere düşmesiyle birlikte, Perperna ve hemen yanındaki komplocular hançerlerini çektiler. İlk saldıranın kim olduğu belirsizdir, belki Perperna, belki Manlius. Sertorius arkası dönük olduğu için ilk saldırıyı göremedi. Hançer darbeleri sırtına ve yanlarına isabet etti.

Sertorius, acıyla ve şaşkınlıkla yerinden fırladı. Hâlâ güçlüydü, bir savaşçıydı. Kendini savunmaya çalıştı, belki hançerini çekmeye yeltendi. Lakin etrafı sarılmıştı. Komplocular, bir kurt sürüsü gibi üzerine çullanmışlardı. Hançerler ardı ardına bedenine saplanıyordu. Salonda bir anda çığlıklar, boğuşma sesleri, devrilen eşyaların gürültüsü yükseldi. Sertorius’un sadık Hispanialı muhafızları müdahale etmeye çalıştılar, lakin onlar da hazırlıksız yakalanmış ve sayıca azdılar. Kısa, vahşi bir boğuşmanın ardından, Quintus Sertorius, Hispania’yı yıllarca Roma’ya karşı savunan, Metellus ve Pompeius gibi generalleri dize getiren tek gözlü kurt, kendi sofrasında, kendi adamlarının hançer darbeleri altında kanlar içinde yere yığıldı.

Hispania’nın umudu, Roma’nın korkulu rüyası, o son ziyafette, ihanetin soğuk çeliğiyle can vermişti. Salonu derin bir sessizlik kapladı. Komplocular, nefes nefese, kanlı hançerleriyle ayakta duruyorlardı. Yerde yatan cansız beden, az önce Hispania’nın en güçlü adamıyken, şimdi sadece bir kurbandı.

Perperna, hemen kontrolü ele almaya çalıştı. Salondaki diğer subaylara ve askerlere durumu açıkladı. Sertorius’un bir tiran haline geldiğini, Roma ile gereksiz bir savaşı sürdürdüğünü, onu öldürmenin bir zorunluluk olduğunu iddia etti. Kendi liderliğini ilan etti. Lakin beklediği coşkulu destek gelmedi. Salondakilerin çoğu şok içindeydi. Sertorius’a duyulan saygı ve sevgi, Perperna’nın hesapladığından çok daha derindi. Özellikle Hispanialı askerler ve şefler, liderlerinin bu şekilde alçakça öldürülmesine büyük bir öfke ve üzüntüyle tepki gösterdiler.

Haber hızla karargâha ve ardından tüm Hispania’ya yayıldı. Sertorius’un ölümü, direniş hareketinin kalbine saplanmış bir hançerdi. Orduda büyük bir kargaşa ve bölünme yaşandı. Pek çok Hispanialı kabile, Sertorius’a olan kişisel bağlılıkları nedeniyle artık savaşmaya devam etmek istemedi. Perperna’nın liderliğini tanımadılar ve kendi topraklarına çekildiler. Sertorius’un Romalı askerlerinin bir kısmı Perperna’ya katıldı, lakin birçoğu da bu ihaneti onaylamadı ve ordudan ayrıldı veya taraf değiştirdi. Sertorius’un büyük zorluklarla bir araya getirdiği, farklı kültürleri kaynaştıran o güçlü ordu, bir anda dağılma sürecine girdi.

Perperna, küçülmüş ve morali bozuk bir orduyla baş başa kalmıştı. Liderlik vasıfları Sertorius’un yanına bile yaklaşamazdı. Stratejik dehası yoktu, askerler üzerinde aynı etkiye sahip değildi. Roma komutanları, Metellus ve Pompeius, bu durumu hemen kendi lehlerine çevirdiler. Sertorius’un ölüm haberini aldıklarında, belki de rahat bir nefes almışlardı. En zorlu rakipleri artık yoktu.

Pompeius, Perperna’nın üzerine yürüdü. İki ordu karşılaştığında, sonuç baştan belliydi. Perperna’nın ordusu, lidersiz, isteksiz ve bölünmüş bir haldeydi. Kısa süren bir savaşın ardından Pompeius, Perperna’yı kolayca yenilgiye uğrattı. Perperna esir düştü. Hayatını kurtarmak için, Pompeius’a Sertorius’un Roma’daki gizli destekçileriyle yaptığı yazışmaları (bunların gerçek olup olmadığı veya Perperna tarafından uydurulup uydurulmadığı tartışmalıdır) teslim etmeyi teklif etti. Bu mektupların Roma’da büyük bir siyasi krize yol açabileceğini umuyordu. Lakin Pompeius, kurnaz bir hamleyle, bu mektupları okumadan yaktırdı. Belki de Roma’daki iç karışıklığı körüklemek istemiyordu, ya da belki de bu mektupların varlığına inanmıyordu. Ardından, Perperna’yı ve diğer komplocu subayları idam ettirdi. İhanetin bedeli ödenmişti.

Sertorius’un ölümüyle birlikte, Hispania’daki büyük direniş de fiilen sona erdi. Küçük direniş cepleri bir süre daha varlığını sürdürse de, Roma orduları eyalette kontrolü hızla yeniden sağladılar. Sertorius’un kurduğu alternatif devlet yıkılmış, Osca’daki Karşı-Senato dağılmış, okul kapanmıştı. Yıllarca süren savaşın ardından Hispania, yeniden Roma’nın boyunduruğu altına giriyordu.

Quintus Sertorius’un hikayesi, bir trajediyle son bulmuştu. Yetenekli bir asker, zeki bir lider, adil bir yöneticiydi. Roma’nın yozlaşmışlığına karşı çıkmış, Hispania’da farklı bir düzen kurmaya çalışmıştı. İmkansızı başarmış, Roma’nın kudretli ordularına yıllarca meydan okumuştu. Lakin sonunda, dışarıdaki düşmanlardan çok, içerideki ihanete kurban gitmişti. Onun ölümü, sadece bir adamın değil, aynı zamanda Hispania’da filizlenen farklı bir gelecek umudunun da sonu olmuştu.

Onun mirası ise karmaşıktı. Romalı tarihçiler onu genellikle bir hain, bir isyancı olarak resmettiler. Lakin Plutarkhos gibi bazıları, onun askeri dehasına, liderlik vasıflarına ve trajik kaderine saygı duydular. Hispania halkı için ise o, belki de Viriathus gibi, Roma’ya karşı direnişin sembollerinden biri olarak hafızalarda kaldı. Onun hikayesi, gücün doğası, liderliğin zorlukları, sadakat ve ihanetin ince çizgisi üzerine düşündürücü bir ders niteliğindeydi. Kırılan kılıç sadece Sertorius’un değil, aynı zamanda Roma Cumhuriyeti’nin kendi içindeki çatışmalarla nasıl kendi kendini tükettiğinin de bir metaforuydu. Sertorius, bu büyük fırtınanın ortasında parlayan, ancak sonunda sönen trajik bir yıldızdı.

BÖLÜM 11: Küller ve Yankılar: Sertorius Sonrası Dünya

Osca’daki kanlı ziyafet salonunda yankılanan son çığlıklar, bir adamın ölümünden çok daha fazlasının habercisiydi. Quintus Sertorius’un cansız bedeni yerde yatarken, onunla birlikte Hispania’da yeşeren farklı bir gelecek umudu da can çekişiyordu. İhanetin soğuk rüzgârı, sadece bir lideri değil, onun yıllarca ilmek ilmek ördüğü direniş ağını da paramparça etmişti. Perperna’nın ele geçirdiği liderlik, temelsiz bir iktidar, çalıntı bir pelerindi; ne Sertorius’un karizmasına ne de onun askeri dehasına sahipti. Direnişin ruhu, Sertorius ile birlikte ölmüştü.

Haber, dağ köylerine, nehir vadilerine, kıyı kasabalarına ulaştığında, bir şok dalgası yarattı. Sertorius’a kişisel bir bağlılıkla bağlanmış Lusitan ve Keltiber şefleri için bu, affedilmez bir ihanetti. Onların gözünde Sertorius, kendilerine adaletle davranan, onurlarını koruyan, Roma’ya kafa tutabilen tek liderdi. Perperna gibi bir Romalı aristokratın, üstelik liderlerini alçakça öldürmüş birinin komutası altına girmeyi reddettiler. Kabileler birer birer dağıldı; kimisi dağlardaki ulaşılmaz yurtlarına çekilip Roma’nın gazabını beklemeye başladı, kimisi ise Roma komutanlarına teslim olmanın yollarını aradı. Sertorius’un farklı halkları birleştiren o sihirli dokunuşu yok olmuştu; Hispania yeniden parçalanmış, savunmasız kalmıştı.

Sertorius’un Romalı askerleri arasındaki bölünme de keskindi. Bir kısmı, Perperna’nın etrafında toplandı; belki hırsları, belki de başka seçenekleri olmadığı için. Lakin önemli bir kesim, bu onursuz suikastı lanetledi. Sertorius’a duydukları saygı, Perperna’nın vaatlerinden daha ağır basmıştı. Bu askerler ya ordudan ayrıldılar, ya küçük gruplar halinde dağıldılar ya da doğrudan Pompeius veya Metellus’un kamplarına sığındılar. Perperna’nın komutası altındaki ordu, bir zamanlar Roma’yı titreten gücün zayıf bir gölgesine dönüşmüştü; lidersiz, moralsiz, bölünmüş bir kalabalık.

Roma kampında ise Sertorius’un ölüm haberi, uzun süredir beklenen bir müjde gibi karşılandı. Pompeius Magnus, belki de en büyük rakibinin kendi adamları tarafından ortadan kaldırılmasından dolayı rahat bir nefes aldı. Lauron’daki utanç verici yenilginin lekesi, şimdi silinebilirdi. Metellus Pius ise, yıllardır süren yıpratıcı mücadelenin sona ermesinden dolayı bir tür yorgun tatmin duymuş olmalıydı. Artık karşılarında dişli bir rakip yoktu.

Pompeius, bu fırsatı kaçırmadı. Perperna’nın zayıflamış ordusunun üzerine kararlılıkla yürüdü. İki güç arasındaki karşılaşma, bir savaştan çok, bir formaliteydi. Pompeius’un disiplinli lejyonları, Perperna’nın derme çatma kuvvetlerini kolayca dağıttı. Perperna’nın esir düşmesi ve ardından gelen idamı, ihanetin son perdesini kapattı. Pompeius, Sertorius’un Roma’daki sözde müttefiklerinin isimlerinin bulunduğu iddia edilen mektupları okumadan yakarak, hem olası bir siyasi krizi önledi hem de kendine Roma’da devlet adamı imajı çizme fırsatı buldu. O, sadece bir fatih değil, aynı zamanda devletin iç huzurunu düşünen biriydi – ya da öyle görünmek istiyordu.

Sertorius’un ve ardından Perperna’nın ortadan kalkmasıyla, Hispania’daki organize direniş sona erdi. Pompeius ve Metellus, eyalette Roma otoritesini yeniden tesis etmek için harekete geçti. Direnişe katılan şehirler cezalandırıldı, isyancı kabilelere ağır şartlar dayatıldı. Sertorius’un kurduğu yapılar hızla söküldü. Osca’daki okul kapatıldı, Karşı-Senato’nun üyeleri ya kaçtı ya da yakalanıp cezalandırıldı. Hispania, yeniden Roma’nın sıkı kontrolü altına giriyordu. Topraklar yorgundu, halk bitkindi. Sertorius dönemi, kısa süren bir rüya gibi geride kalmıştı; yerini Roma’nın sert gerçekliğine bırakıyordu.

Pompeius, Hispania’daki ‘zafer’ini tamamladıktan sonra, tüm şanı kendine mal ederek Roma’ya dönmek için sabırsızlanıyordu. Metellus Pius, yaşlı komutan, savaşın asıl yükünü çekmiş, Sertorius’u yıllarca yıpratmış olsa da, sahnenin parlayan yıldızı Pompeius olacaktı. Pompeius, Roma’ya döndüğünde büyük bir kahraman gibi karşılandı. Sertorius gibi tehlikeli bir düşmanı (onun ölümünde doğrudan payı olmasa bile) ortadan kaldırmış, Hispania’yı ‘pasifize’ etmişti. Senato, ona bir zafer alayı düzenleme hakkı tanıdı – bu, normalde konsüllük yapmış komutanlara tanınan bir onurdu, lakin Pompeius için kurallar yine esnetilmişti. O, Roma sokaklarında alkışlar ve çelenklerle yürürken, Hispania’da dökülen kanlar, verilen kayıplar çoktan unutulmuştu. Sertorius Savaşı, Pompeius’un siyasi kariyerinde önemli bir basamak, onun ‘Magnus’ lakabını pekiştiren bir zafer olarak tarihe geçti. Hispania ise, Roma’nın uzak bir eyaleti olmaya devam etti; zengin madenleri sömürülecek, insanları vergilendirilecek, toprakları Romalı kolonistlerce iskan edilecekti. Sertorius’un getirdiği farklı yönetim anlayışından geriye pek bir iz kalmadı.

Roma’da Sertorius nasıl hatırlandı? Onun adı, uzun süre hainlikle, isyanla eş anlamlı tutuldu. Sivil savaşların acı hatıraları tazeyken, devlete baş kaldıran bir figürün olumlu anılması zordu. O, Marius ve Cinna’nın tarafında yer almış, Sulla’ya karşı durmuştu; yani kaybeden taraftaydı. Pompeius gibi yükselen güçler için, Sertorius’u yenmek bir şan kaynağıydı. Lakin zamanla, özellikle Cumhuriyet’in son çalkantıları yatışıp İmparatorluk dönemi başladığında, daha objektif bakış açıları ortaya çıktı. Plutarkhos gibi biyografi yazarları, onun hikayesini anlatırken, askeri yeteneklerine, zorluklar karşısındaki direncine, liderlik vasıflarına ve trajik sonuna dikkat çektiler. Onu sadece bir isyancı olarak değil, aynı zamanda dönemin ahlaki çöküşüne bir tepki veren, kendine özgü bir adalet anlayışı olan karmaşık bir karakter olarak gördüler. Onun yerli halklarla kurduğu ilişki, Romalılar için anlaşılması zor olsa da, onun pragmatizmini ve farklı kültürlere uyum sağlama yeteneğini gösteriyordu. Beyaz geyik hikayesi, onun nasıl efsaneleştiğinin bir kanıtı olarak anlatılageldi. Sertorius, Roma tarihinde, yenilmiş olmasına rağmen saygı uyandıran ender figürlerden biri oldu. Onun mücadelesi, Roma’nın kendi içindeki fay hatlarını, Cumhuriyet’in nasıl kendi kendini tükettiğini gösteren acı bir örnekti.

Peki ya Hispania’da? Sertorius’un mirası orada nasıl yankılandı? Yazılı kaynaklar Romalılar tarafından tutulduğu için, yerli halkların onu nasıl hatırladığına dair doğrudan kanıt bulmak zordur. Lakin onun yönetiminin, alışılageldik Roma valilerinin sömürü ve baskısından belirgin şekilde farklı olduğu kesindir. Onun adaleti, yerel geleneklere saygısı, kabileleri birleştirme çabası, muhtemelen halk arasında olumlu bir iz bırakmıştı. Belki de adı, nesiller boyu anlatılan hikayelerde, Roma’ya kafa tutan cesur bir lider, adil bir yönetici olarak yaşamaya devam etti. Onun mücadelesi, belki de gelecekteki Roma karşıtı hareketler için dolaylı bir ilham kaynağı olmuş olabilir. O, Hispania halkına kendi potansiyellerini göstermiş, onlara farklı bir yönetimin mümkün olabileceğini fısıldamıştı. Bu fısıltı, Roma’nın ağır çizmesi altında tamamen yok olmamış olabilir.

Geriye dönüp bakıldığında, “eğer”ler zihni kurcalıyor. Eğer Perperna’nın ihaneti olmasaydı, Sertorius direnişini ne kadar sürdürebilirdi? Roma’nın artan baskısına dayanabilir miydi? Mithridates ile kurduğu ittifak meyve verir miydi? Belki de Hispania’da kalıcı, özerk bir devlet kurmayı başarabilirdi. Ya da belki de eninde sonunda Roma’nın ezici gücü karşısında yenilecekti. Kesin olan şu ki, onun varlığı Roma tarihinin akışını bir süreliğine değiştirmişti. Pompeius gibi bir figürün yükselişini hızlandırmış, Roma’nın dikkatini ve kaynaklarını yıllarca batıya çekmişti.

Quintus Sertorius’un hikayesi, Sabin topraklarının sertliğinden Hispania dağlarının zirvesine, oradan da ihanetin karanlık çukuruna uzanan destansı bir yolculuktur. O, fırtınalı bir çağın ürünüydü; Cumhuriyet’in can çekiştiği, hırsın sadakati yendiği, kardeşin kardeşe kılıç çektiği bir dönemin tanığı ve aktörüydü. Roma’ya meydan okudu, farklı bir düzen hayal etti ve bu uğurda savaştı. Tek gözüyle gördüğü dünya, belki de iki gözle bakanların göremediği olasılıklarla doluydu. O, bir asker, bir devlet adamı, bir hayalet komutan, bir halk lideriydi. Lakin en nihayetinde, kendi Romalı yoldaşlarının ihanetiyle yıkılan trajik bir kahramandı. Onun külleri Hispania topraklarına karışmış olsa da, hikayesinin yankıları, liderlik, sadakat, ihanet ve bir adamın devasa bir imparatorluğa karşı duruşu üzerine düşünenler için tarih sayfalarında yaşamaya devam ediyor. Sertorius’un kırılan kılıcı, sadece bir savaşın değil, bir dönemin ve bir umudun da sonunu simgeliyordu.

BÖLÜM 12: Yankıların Ötesi ve Tarihin Mirası

Roma, MÖ 71 yılının sonbaharında Gnaeus Pompeius Magnus’u bir kurtarıcı gibi bağrına bastı. Sokaklar defne yaprakları ve coşkulu kalabalıklarla doluydu. Pompeius, henüz konsüllük yaşına bile gelmemiş olmasına rağmen, Senato’nun özel izniyle görkemli bir zafer alayı düzenliyordu. Arabasının üzerinde mağrur bir edayla dururken, kalabalığın alkışları kulaklarında çınlıyordu. Resmi anlatıya göre o, Hispania’yı kasıp kavuran tehlikeli isyanı bastırmış, Roma’nın düşmanı Sertorius’u (ve onun kısa ömürlü halefi Perperna’yı) alt etmiş, batıdaki eyaletlere yeniden barış ve düzen getirmişti. Arabasının arkasında yürütülen zincire vurulmuş esirler, ele geçirilen sancaklar ve ganimetler, bu anlatıyı pekiştiriyordu. Lakin bu parlak tablonun ardında, Hispania’da yaşanan trajedinin, dökülen kanın ve Sertorius’un karmaşık mirasının izleri kolayca silinmeyecekti.

Hispania’ya dönelim… Sertorius’un ölümünün ardından eyalet, derin bir travma yaşıyordu. Yıllarca süren savaş toprakları çoraklaştırmış, halkı tüketmişti. Roma otoritesinin yeniden tesisi, acımasız bir süreç oldu. Pompeius ve Metellus, direnişe katılmış şehirlerden ve kabilelerden ağır bedeller talep ettiler. Sertorius’a sadık kalan bölgeler cezalandırıldı, liderleri idam edildi veya sürgüne gönderildi. Vergiler artırıldı, topraklarına el konuldu. Sertorius’un kurduğu adil yönetim, yerini Roma’nın alışılageldik, merkeziyetçi ve çoğu zaman sömürüye dayalı düzenine bıraktı. Osca’daki okul dağıtıldı, Karşı-Senato’nun üyeleri tarihin tozlu sayfalarına karıştı. Roma, kaybettiği kontrolü demir yumrukla geri alıyordu.

Ancak Sertorius’un ektiği tohumlar tamamen yok olmadı. Onun yönetimi altında Hispania halkları, özellikle Lusitanlar ve Keltiberler, kendi potansiyellerinin farkına varmışlardı. Roma disipliniyle tanışmış, kendi savaşçılıklarını daha organize bir şekilde kullanmayı öğrenmişlerdi. Sertorius, onlara sadece askeri taktikler öğretmekle kalmamış, aynı zamanda bir tür siyasi bilinç de aşılamıştı. Roma’ya karşı birleşebileceklerini, kendi kaderleri üzerinde söz sahibi olabileceklerini görmüşlerdi. Bu deneyim, tamamen silinmese de, Roma’nın asimilasyon politikaları altında zamanla zayıfladı. Hispania’nın romanizasyonu, yani Roma kültürünün ve dilinin yayılması süreci, Sertorius Savaşı’nın ardından belki de daha sistematik bir şekilde hızlandı. Roma, bir daha böyle bir isyanın yaşanmaması için bölgeyi daha sıkı kontrol altına alma, yerel kimlikleri eritme yoluna gitti. Lakin dağların hafızası derindir; Sertorius’un adı, belki de Roma kayıtlarında olmasa da, yerel halkın anlatılarında, baskıya karşı direnişin bir sembolü olarak yaşamaya devam etmiş olabilir. Onun kurduğu ittifaklar, farklı kabileleri bir araya getirme çabası, gelecekteki bölgesel kimlik oluşumlarına belli belirsiz bir zemin hazırlamış olabilir miydi? Bu, tarihin cevaplaması zor sorularından biridir.

Roma’da ise Sertorius Savaşı’nın yankıları farklı şekillerde hissedildi. En belirgin etki, Gnaeus Pompeius Magnus’un kariyerindeki baş döndürücü yükselişti. Hispania, onun için adeta bir okul olmuştu. Orada, Sertorius gibi sıra dışı, kurnaz ve son derece yetenekli bir düşmana karşı savaşmanın ne demek olduğunu öğrenmişti. Lauron’daki yenilgi, ona pahalıya mal olmuş bir ders vermişti: Sadece cesaret ve kaba güç yetmezdi, strateji, sabır ve rakibi anlama yeteneği de gerekliydi. Bu deneyim, Pompeius’u olgunlaştırdı. Daha sonra Akdeniz’deki korsanlara karşı yürüttüğü başarılı seferde veya Doğu’da Mithridates’e karşı kazandığı nihai zaferde, Hispania’da öğrendiği derslerin izlerini görmek mümkündür. Sertorius’u yenmiş olmak (dolaylı yoldan da olsa), ona büyük bir prestij kazandırmış, onu Roma siyasetinin en önemli aktörlerinden biri haline getirmişti. Bu savaş olmasaydı, Pompeius belki de aynı hızla yükselemeyecek, Roma tarihinin sonraki sayfaları farklı yazılabilecekti. Özellikle Jül Sezar ile olan rekabetinde, Pompeius’un arkasındaki askeri şöhretin önemli bir kaynağı Hispania’daki bu ‘zafer’di.

Sertorius’un kendisi ise Roma tarihinde karmaşık bir figür olarak kaldı. Yaşadığı dönemde ve hemen sonrasında, iç savaşın yaraları henüz tazeyken, o bir vatan haini, devlete isyan eden tehlikeli bir düşmandı. Cicero gibi devlet adamları, onu Cumhuriyet’in düşmanları arasında saymaktan çekinmedi. Lakin zaman geçtikçe, özellikle Roma kendi iç barışını (Pax Romana) sağladıktan sonra, ona daha farklı bir gözle bakılmaya başlandı. Plutarkhos, onu Paralel Hayatlar adlı eserinde Makedonyalı komutan Eumenes ile eşleştirdi. Eumenes de Büyük İskender’in ölümünden sonra Diadoklar (halefler) arasındaki karmaşık savaşlarda yer almış, yetenekli ama sonunda ihanete uğramış bir generaldi. Plutarkhos’un bu eşleştirmesi tesadüfi değildi; her iki karakter de askeri deha, liderlik vasıfları, zor koşullarda ayakta kalma becerisi ve trajik son gibi ortak temaları paylaşıyordu. Plutarkhos, Sertorius’un barbarlarla olan ilişkisini eleştirse de, onun adalet duygusuna, cesaretine ve stratejik zekasına hayranlığını gizlemiyordu. Bu tür anlatımlar, Sertorius’u basit bir isyancı kategorisinden çıkarıp, daha nüanslı, anlaşılması gereken tarihi bir kişilik haline getirdi.

Sertorius’un mücadelesi, Roma Cumhuriyeti’nin son yüzyılında yaşanan derin krizlerin de bir aynasıydı. Onun hikayesi, şu temaları güçlü bir şekilde yansıtıyordu:

  • İç Savaşın Yıkıcılığı: Sertorius’un kariyeri, Marius ve Sulla arasındaki kanlı mücadeleyle şekillenmişti. Onun Hispania’daki direnişi de özünde bu iç savaşın bir uzantısıydı. Kendi vatandaşlarının birbirini boğazladığı, kişisel hırsların devletin çıkarlarının önüne geçtiği bu dönem, Cumhuriyet’in ölüm fermanını hazırlamıştı.
  • Merkez ve Çevre Gerilimi: Sertorius’un Hispania’da kurduğu düzen, Roma merkezinin eyaletler üzerindeki mutlak kontrolüne bir meydan okumaydı. Eyaletlerin sadece sömürülecek kaynaklar olarak görülmesine karşı, daha adil ve yerel halklarla işbirliğine dayalı bir yönetim modeli sunmaya çalışmıştı. Bu, Roma’nın emperyal doğasıyla çelişen, ancak eyaletlerin potansiyelini ortaya çıkaran bir yaklaşımdı.
  • Liderlik, Sadakat ve İhanet: Sertorius’un yükselişi, onun olağanüstü liderlik vasıflarının bir sonucuydu. Farklı kültürlerden insanları ortak bir amaç etrafında birleştirebilmişti. Lakin en güvendiği Romalı yoldaşlarının ihanetine uğraması, gücün yozlaştırıcı etkisini ve insan doğasındaki karanlık tarafı acı bir şekilde gösteriyordu. Sadakat, o çalkantılı dönemde nadir bulunan bir erdemdi.
  • Alternatif Bir Roma İhtimali: Sertorius’un Hispania’da kurduğu Karşı-Senato ve yönetim modeli, Sulla’nın diktatörlüğüne karşı Cumhuriyet’in farklı bir yorumunu temsil etme iddiasındaydı. Belki de bu, Roma’nın yitirdiği eski erdemlere dönme veya daha kapsayıcı bir yönetim anlayışı geliştirme potansiyelini taşıyordu. Ancak bu alternatif vizyon, hem dışarıdan gelen baskı hem de içerideki ihanetle yok edildi.

Sonuç olarak, Quintus Sertorius, Roma tarihinin ana akım anlatısında genellikle göz ardı edilen veya kısaca geçiştirilen bir figürdür. O, ne Sezar gibi sistemi yıkan ne de Augustus gibi yeni bir sistem kuran bir liderdi. O, eski düzenin yıkılışı sırasında parlayan, ancak yeni düzenin şafağını göremeden sönen trajik bir kahramandı. Lakin onun Hispania’daki on yıllık mücadelesi, Roma’nın gücüne ve zaaflarına dair önemli ipuçları barındırır. O, tek gözüyle, belki de Roma’nın iki gözle göremediği gerçekleri görmüş, farklı bir yolun mümkün olabileceğini göstermişti. İhanetle son bulan hayatı, Cumhuriyet’in son nefeslerindeki acımasızlığı ve karmaşayı özetler niteliktedir. Küllerinden yeni bir düzen doğarken, Sertorius’un hikayesi, o düzenin hangi bedeller üzerine kurulduğunu hatırlatan, unutulmaması gereken bir yankı olarak kalmıştır. Onun mirası, sadece savaş meydanlarında değil, aynı zamanda iktidar, adalet ve insan ruhunun direnci üzerine düşünen zihinlerde yaşamaya devam etmektedir.

BÖLÜM 13: Zamanın Kumundaki İzler ve Sessizliğin Dersi

Zamanın kumu, Hispania’nın kanla sulanmış topraklarının üzerinden akıp gitti. Savaşların gürültüsü dindi, kılıçların şakırtısı yerini rüzgârın dağ geçitlerindeki uğultusuna bıraktı. Osca’daki ziyafet salonunun duvarlarına sinen ihanetin kokusu, yıllar içinde silikleşti. Roma, kendi iç çalkantılarıyla boğuşmaya devam etti; Pompeius’un yıldızı parladı, söndü, Sezar geldi, geçti, Cumhuriyet son nefesini verdi ve İmparatorluk doğdu. Bu devasa tarihsel dönüşümlerin gölgesinde, Hispania’da bir zamanlar Roma’ya kafa tutan tek gözlü Sabin generalin hikayesi, giderek soluklaşan bir hatıraya dönüştü.

Quintus Sertorius… Onun adı, Roma’nın resmi zafer taklarında Pompeius’un ezdiği düşmanlardan biri olarak anıldı belki. Lakin onun gerçek hikayesi, zafer alaylarının gürültüsünde kaybolmayacak kadar derin ve karmaşıktı. O, sadece bir isyancı değildi; kendi çağının çelişkilerinin, umutlarının ve trajedilerinin vücut bulmuş haliydi. Nursia’nın sert coğrafyasından aldığı direnci, Roma’nın askeri ve hukuki eğitimiyle birleştirmiş, üzerine Hispania’nın ruhunu anlamaya çalışan bir bilgelik eklemişti. Tek gözüyle, belki de iki gözle bakanların göremediği bir siyasi vizyona sahipti; farklı kültürleri bir arada yaşatacak, merkezden dayatılan baskıya karşı yerel dinamikleri gözeten bir yönetim hayal etmişti.

Onun Hispania’daki on yılı, bir askeri dehanın ders kitabı niteliğindeydi. Sayıca ve kaynakça kat kat üstün Roma ordularını gerilla taktikleriyle, arazinin akılcı kullanımıyla, psikolojik savaşla yıpratması, askeri tarihçiler için hâlâ incelenmeye değerdir. Lauron’daki tuzağı, Pompeius gibi kendine güvenen bir generali nasıl alt edebileceğini gösteren bir satranç ustalığı örneğidir. Lakin Sertorius’un liderliği sadece kılıçtan ibaret değildi. O, halkın kalbini kazanmanın, adaletin ve saygının uzun vadede kaba güçten daha etkili olabileceğini anlamıştı. Beyaz geyik efsanesi, onun bu yönünü, halkın inançlarına hitap etme ve kendini onlarla özdeşleştirme yeteneğini simgeler. Osca’daki okulu ve Karşı-Senatosu, onun sadece günü kurtarmaya çalışmadığını, aynı zamanda kalıcı bir yapı, alternatif bir gelecek inşa etme niyetinde olduğunu gösterir.

Peki neden başarısız oldu? Elbette Roma’nın ezici gücü, tükenmez kaynakları en önemli faktördü. Bir eyaletin, tüm Akdeniz’e hükmeden bir imparatorluğa karşı sonsuza dek direnmesi zordu. Lakin Sertorius’un sonunu getiren asıl darbe, dışarıdan değil, içeriden geldi. Kendi Romalı subaylarının ihaneti, onun en zayıf anında vurdu. Bu, sadece kişisel bir trajedi değil, aynı zamanda Sertorius’un projesinin içsel çelişkisini de ortaya koyuyordu. O, Roma’dan kaçan Romalılara kucak açmış, onlarla birlikte yeni bir düzen kurmaya çalışmıştı. Lakin bu Romalıların bir kısmı, kendi hırslarını, aristokratik kibirlerini ve belki de Sertorius’un yerli halkla kurduğu eşitlikçi ilişkiye duydukları rahatsızlığı onun vizyonunun önüne koydular. Perperna ve arkadaşlarının ihaneti, belki de Sertorius’un idealizminin, Roma siyasetinin acımasız gerçekleri karşısındaki kırılganlığını gösteriyordu. O, farklı kültürleri birleştirmeyi başarmıştı, lakin kendi Romalılarının içindeki güvensizliği ve hırsı tam olarak yenememişti.

Onun mirası nedir? Sertorius, tarihin galipleri tarafından yazıldığı gerçeğinin bir örneğidir. Pompeius zafer alaylarıyla onurlandırılırken, Sertorius uzun süre unutulmaya veya hain olarak damgalanmaya mahkum edildi. Lakin onun hikayesi, resmi tarihin çatlaklarından sızmayı başardı. Plutarkhos gibi yazarlar sayesinde, onun karmaşık karakteri, askeri başarıları ve trajik sonu sonraki nesillere aktarıldı. O, belki de “başarılı bir isyancı” olmanın imkansızlığını gösteren bir figürdür. Ya isyan bastırılır ve hain damgası yersiniz, ya da isyan başarılı olur ve yeni düzenin kurucusu olursunuz. Sertorius, ikisinin arasında bir yerde, trajik bir arafta kaldı.

Onun mücadelesi, Roma Cumhuriyeti’nin son dönemindeki ahlaki ve siyasi çöküşü anlamak için önemli bir pencere sunar. İç savaşların yarattığı yıkım, generallerin kişisel ordularıyla devlete meydan okuması, siyasetin yozlaşması, eyaletlerin acımasızca sömürülmesi… Sertorius, tüm bu sorunlara hem tanıklık etti hem de bir ölçüde bu sorunların bir ürünüydü. Ona karşı verilen savaş, Roma’nın kendi içindeki kanserle mücadelesi gibiydi; bir yandan isyanı bastırmaya çalışırken, diğer yandan isyanı doğuran koşulları da besliyordu.

Bugünden geriye bakıldığında, Sertorius’un hikayesi bize ne söyler? Belki de en önemli ders, liderliğin sadece askeri veya siyasi başarılarla ölçülemeyeceğidir. Sertorius’un kalıcı etkisi, belki de zaferlerinden çok, kurmaya çalıştığı ilkelerde, farklılıklara gösterdiği saygıda, adalete olan inancında yatar. Onun trajedisi ise, en büyük tehlikenin her zaman dışarıdan gelmediğini, bazen en yakınımızdaki gölgelerde gizlendiğini hatırlatır.

Hispania’nın rüzgârları, bugün o topraklarda dolaşırken, belki hâlâ Quintus Sertorius’un adını fısıldıyordur. Tek gözüyle geleceğe bakan, Roma’ya meydan okuyan, kendi halkı tarafından ihanete uğrayan o Sabin generalin hikayesi… Zamanın kumunda derin izler bırakmış, sessizliğin içinden bize ulaşan, düşündürücü bir derstir. Tarih, sadece galipleri değil, bazen yenilgileriyle bile daha büyük bir anlam taşıyan Sertorius gibi figürleri de unutmaz; çünkü onların hikayeleri, insanlık durumunun karmaşıklığını, umudun ve ihanetin ebedi dansını en çıplak haliyle gözler önüne serer. Onun kırılan kılıcı, sadece bir hayatın değil, bir devrin ve belki de gerçekleşememiş bir hayalin de sembolü olarak tarihin sessiz koridorlarında asılı kalmıştır.

Yorum bırakın

Scroll to Top