Küçük Asya Felaketi: Yunan Generalinin Gözünden

Bölüm 1: Atina’nın Ateşi ve Paris Fısıltıları – Bir Hayalin Doğuşu (1919 Başı)

Atina… Ah, Atina! 1919 yılının ilk aylarıydı ve şehir, asırlık uykusundan yeni uyanmış bir dev gibi geriniyordu. Balkan Savaşları’nın tozu dumanı henüz tam yatışmamış, Büyük Savaş’ın (cihan harbinin demeyi tercih ederdim o vakitler) getirdiği zafer sarhoşluğuyla karışık yorgunluk havada asılı kalmıştı. Ben, Anastasios Papoulas, Yunan Ordusu’nun bir generali olarak, bu tarihi dönemeçte hem bir gurur hem de tarifisiz bir sorumluluk hissediyordum. Sokaklarda yankılanan zafer naraları, kahvelerde fısıldaşan umutlar, gazetelerin manşetlerindeki büyük vaatler… Hepsi tek bir yöne işaret ediyordu: Megali İdea. Büyük Ülkümüz. Konstantinopolis’in surlarından Ege’nin karşı kıyılarına uzanan, İyonya’nın kadim topraklarında yeniden parlayacak bir Helen medeniyeti hayali.

Bu hayal, Paris’te Barış Konferansı masalarında şekilleniyordu. Başbakanımız Eleftherios Venizelos, o kurt politikacı, o eşsiz hatip, Avrupa’nın devlerini avucunun içine almış gibiydi. Lloyd George’un Britanyası, Clemenceau’nun Fransası, Wilson’ın idealist Amerikası… Hepsine, Osmanlı İmparatorluğu’nun dağılan küllerinden doğacak yeni düzende Yunanistan’ın oynayacağı kilit rolü anlatıyordu. İyonya kıyılarındaki Rum nüfusun çektiği sıkıntılar, Türklerin “barbarlığı” ve Batı medeniyetinin ileri karakolu olma iddiamız, Venizelos’un dilinde ustaca örülmüş bir argüman ağına dönüşüyordu. Biz askerler, Atina’daki karargâhlarımızda, Paris’ten gelen telgrafları nefesimizi tutarak bekliyorduk. Her yeni haber, Megali İdea‘nın biraz daha ete kemiğe büründüğünün müjdecisiydi sanki.

Bir akşamüzeri, Genelkurmay’daki odamda, önümdeki Ege haritasına dalmışken, yaverim telaşla içeri girdi. “Paşam,” dedi nefes nefese, “Başbakan Venizelos sizi Kifisia’daki yazlık köşküne davet ediyor. Derhal.” Bu beklenmedik bir çağrıydı. Venizelos, Paris’teki yoğun temaslarından fırsat bulup Atina’ya kısa bir süreliğine dönmüştü ve belli ki önemli gelişmeler vardı.

Kifisia’ya giden yol, baharın ilk çiçekleriyle bezenmişti. Çam ağaçlarının reçine kokusu, havada tatlı bir rayiha bırakıyordu. Köşke vardığımda, Venizelos’u her zamanki enerjisiyle bahçede volta atarken buldum. Yüzünde, hem bir zaferin getirdiği tatmin hem de alınacak büyük kararların ağırlığı okunuyordu.

“Generalim,” dedi tok sesiyle, elini omzuma koyarak. Gözleri pırıl pırıl parlıyordu. “Paris’te rüzgâr bizden yana esiyor. Büyük Güçler, İyonya’da düzeni sağlamamız, oradaki soydaşlarımızı korumamız için bize yeşil ışık yakmak üzereler.”

Duraksadı, gözlerimin içine baktı. O an, tarihin akışını değiştirecek bir konuşmanın başlangıcında olduğumu hissettim. “Lloyd George,” diye devam etti, “İzmir ve çevresinin kontrolünü bize vermeye sıcak bakıyor. İtalyanların o bölgedeki hırslarını dengelemek, stratejik öneme sahip bu limanı ‘dost’ ellere teslim etmek istiyorlar. Fransızlar biraz daha çekimser, lakin onlar da sonunda ikna olacaklardır.”

“Sayın Başbakanım,” dedim ihtiyatla, “Bu muazzam bir fırsat. Lakin ordumuzun mevcut durumu, böylesine büyük bir operasyona ne kadar hazır? Balkan Savaşları’nın ve Cihan Harbi’nin yorgunluğu üzerimizde. Lojistik hatlarımız, Ege’nin karşı kıyısına uzanacak bir sefer için yeterli mi?”

Venizelos gülümsedi. Bu, her türlü itirazı önceden hesaplamış bir politikacının kendinden emin gülümsemesiydi. “General Papoulas, sizin gibi tecrübeli bir komutanın endişelerini anlıyorum. Ordumuzun eksiklerinin farkındayım. Fakat tarih, bize her zaman kusursuz koşullar sunmaz. Bazen fırsat kapıyı çaldığında, tüm risklere karşın o kapıdan içeri girmek gerekir. Unutmayın, karşımızdaki Osmanlı ordusu dağılmış durumda. İç çekişmelerle, isyanlarla boğuşuyorlar. Mustafa Kemal adında bir subayın Samsun’a çıktığı, Anadolu’da bir direniş örgütlemeye çalıştığına dair istihbaratlar var, lakin bunlar şimdilik cılız sesler. Asıl güç, hâlâ İstanbul’daki Padişah ve onun kukla hükümetinde. Onlar da Müttefiklerin kontrolü altında.”

Elindeki sigarasından derin bir nefes çekti. “İngilizler ve Fransızlar bize askeri malzeme ve lojistik destek sözü veriyorlar. Donanmamız Ege’de üstünlüğü sağlayacak güçte. İzmir’deki Rum nüfus, bizi kurtarıcıları olarak bekliyor. Orada güçlü bir dayanak noktamız olacak. Moral üstünlüğü bizde olacak Generalim. Askerlerimiz, bin yıllık hayalimizi gerçekleştirmek için savaşacaklar. Bu, sıradan bir askeri harekât olmayacak. Bu, bir ulusun yeniden doğuşu olacak!”

Venizelos’un sözleri, bir hipnoz gibiydi. Mantığımın fısıldadığı tehlike çanlarını, onun coşkulu vatanseverliği bastırıyordu. Megali İdea‘nın o karşı konulmaz cazibesi, damarlarımdaki kanı hızlandırmıştı.

“Hazırlıklara ne zaman başlamamızı emredersiniz, Başbakanım?” diye sordum, sesimdeki tereddüt yerini kararlılığa bırakmıştı.

“Derhal Generalim, derhal! Her an Paris’ten resmi onay gelebilir. Ordunun en seçkin birliklerini, I. Kolordu’yu, Albay Zafiriou komutasında sefer için hazırlayın. Gemiler ayarlanacak, mühimmat depolanacak, askerlerimizin morali en üst düzeyde tutulacak. İzmir’e çıktığımızda, tek bir kurşun atmadan şehri teslim almayı umuyoruz. Oradaki Türk valisi İzzet Bey’in direniş göstermeyeceği yönünde bilgiler alıyoruz. Yerel Rum halkı, askerlerimizi çiçeklerle karşılayacak.”

O an, Venizelos’un gözlerindeki ateş, benim içime de sıçramıştı. Belki de haklıydı. Belki de tarih, Yunanistan’a altın tepside bir fırsat sunuyordu. Belki de İzmir, Konstantinopolis’e giden yolun ilk adımıydı.

Köşkten ayrılırken, kafamda binbir düşünce dönüyordu. Bir yandan Venizelos’un sarsılmaz inancı ve Müttefiklerin vaatleri, öte yandan Anadolu’nun o engin, bilinmez coğrafyası ve Mustafa Kemal gibi isimlerin yarattığı belirsizlik… Ordunun lojistik zaafları, askerlerin uzun savaşlardan kalma yorgunluğu… Bunlar hafife alınacak riskler değildi. Fakat ok yaydan çıkmak üzereydi. Paris’teki diplomatik zafer, şimdi askeri bir başarıyla taçlandırılmak zorundaydı.

Genelkurmay’a döndüğümde, kurmaylarıma Venizelos ile görüşmemin detaylarını aktardım. Odadaki hava birden elektriklenmişti. Kimi subayların yüzünde Venizelos’un coşkusu okunurken, kimilerinin kaşları endişeyle çatılmıştı. Özellikle yaşlı ve tecrübeli generallerden bazıları, Anadolu macerasının potansiyel tehlikelerine dikkat çekiyorlardı.

“Paşam,” dedi deneyimli bir topçu generali, “İzmir’e çıkmak bir şey, Anadolu’nun içlerine ilerlemek başka bir şey. Türkler, vatanları işgal edildiğinde nasıl bir direniş göstereceklerini Çanakkale’de gösterdiler. Üstelik bu kez, kendi topraklarındalar. Lojistik hatlarımız uzadıkça, ikmalimiz zorlaşacak, askerimiz yıpranacaktır.”

“Haklısınız General,” diye yanıtladım, “Lakin Başbakanımızın da işaret ettiği gibi, Osmanlı ordusu eski gücünde değil. Ve unutmayalım, Müttefiklerin desteği arkamızda. İzmir ve çevresindeki zengin kaynaklar, harekâtımızın devamı için bize gereken gücü sağlayacaktır. İlk hedefimiz, İzmir ve hinterlandında güvenli bir bölge oluşturmak. Sonrası, gelişmelere göre şekillenecek.”

Albay Nikolaos Zafiriou, I. Kolordu Komutanı olarak bu harekâtın öncüsü olacaktı. Zafiriou, cesur, disiplinli ama belki biraz fazla aceleci bir komutandı. Onunla yaptığım görüşmede, görevin kutsallığını ve önemini vurguladım.

“Albayım,” dedim haritayı işaret ederek, “Size tarihi bir görev tevdi ediliyor. I. Kolordu, Yunanistan’ın onurunu ve Megali İdea‘nın umudunu taşıyacak. İzmir’e çıktığınızda, disiplin ve itidal elden bırakılmamalı. Yerel halka, Türk olsun Rum olsun, iyi davranılmalı. Amacımız işgal etmek değil, ‘kurtarmak’ ve ‘düzeni sağlamak’. Müttefik temsilcileri de operasyonu yakından izleyecekler. Onlara karşı mahcup olmamalıyız.”

Zafiriou, kendinden emin bir tavırla selam verdi. “Emredersiniz Paşam! Askerlerim bu görev için hazırdır. İzmir bizi bekliyor. Yunan sancağını Kordon’da dalgalandıracağımız gün yakındır.”

Hazırlıklar hız kazanmıştı. Pire limanı, askeri gemilerin, malzeme taşıyan şileplerin ve asker dolu transportların hummalı faaliyetiyle çalkalanıyordu. Atina sokaklarında, sefere katılacak askerlerin aileleriyle vedalaşma sahneleri yaşanıyordu. Gözyaşları, dualar ve zafer şarkıları birbirine karışıyordu. Şehir, bir yandan büyük bir umutla dolarken, diğer yandan bilinmez bir geleceğe duyulan endişeyi de taşıyordu. Gazeteler, İzmir’deki Rumların çektiği sözde zulümleri abartarak anlatıyor, kamuoyunu harekâta desteklemeye çağırıyordu. Papazlar kiliselerde, bu seferin kutsallığını vaaz ediyorlardı.

Bu atmosfer içinde, ben de kendimi bu büyük akıntıya kaptırmıştım. Evet, riskler vardı. Evet, Anadolu coğrafyası tekinsizdi. Fakat Venizelos’un vizyonu, Müttefiklerin desteği ve Megali İdea‘nın o büyülü gücü, tüm endişeleri gölgede bırakıyordu. Tarih yapılıyordu ve ben, bu tarihin yazımında önemli bir rol üstlenmiştim. İzmir’e ayak basacağımız gün, sadece bir şehrin değil, bir hayalin de fethi olacaktı. O günlerde buna inanıyordum. Belki de inanmak istiyordum. Anadolu toprağının, hayallerimizi nasıl acı bir kabusa dönüştüreceğini o an kim bilebilirdi ki? Atina’nın o ateşli bahar günlerinde, geleceğin karanlık perdesi henüz aralanmamıştı ve bizler, Paris’ten gelen fısıltıların rüzgârıyla, İyonya kıyılarına doğru yelken açmaya hazırlanıyorduk. Umutlarımız, Ege’nin mavi suları kadar engin, hedeflerimiz ise Olimpos Dağı kadar yüksekti. Henüz bilmiyorduk ki, o dağın zirvesine giden yol, dikenli ve kanlı bir patikadan geçiyordu.

Bölüm 2: Pire’nin Nabzı, Ege’nin Nefesi – Sefer Başlıyor (Mayıs 1919)

Atina’daki o kader konuşmasının ardından günler haftaları kovaladı. Mayıs ayının ilk günleri gelip çattığında, hazırlıklar son safhasına ulaşmıştı. Pire limanı, tarihin gördüğü en hummalı faaliyetlerden birine sahne oluyordu. Sanki tüm Yunanistan’ın kalbi orada atıyor, tüm umutları ve endişeleri o limanın taş rıhtımlarında yankılanıyordu. Ben, Anastasios Papoulas, bu devasa organizasyonun merkezinde, bir orkestra şefi gibi, her bir detayın kusursuz işlemesi için çabalıyordum. Geceler gündüzlere karışmış, uyku lüks bir kavrama dönüşmüştü. Karargâhım, limana bakan bir binadaydı ve penceremden dışarı baktığımda gördüğüm manzara, hem göğsümü kabartıyor hem de omuzlarıma binen yükün ağırlığını hissettiriyordu.

Limana yanaşmış irili ufaklı gemiler… Kimi Cihan Harbi’nden kalma yorgun savaş gemileri, kimi aceleyle askeri nakliyeye dönüştürülmüş ticari vapurlar, kimi de Müttefikler tarafından bize tahsis edilen daha modern kruvazörler ve destroyerlerdi. İngiliz Amiral Calthorpe’un Akdeniz Filosu’nun bazı unsurları da destek için bölgede bulunuyordu; varlıkları, bize moral veriyor, operasyonun uluslararası meşruiyetini pekiştiriyordu. Rıhtımlar, askerlerle dolup taşıyordu. Evzon alaylarının fustanelaları, topçu bataryalarının çelik namluları, süvari birliklerinin at kişnemeleri, piyadelerin düzenli adımları… Hepsi bir arada, müthiş bir güç gösterisi sunuyordu. Lakin yakından bakınca, bu parlak tablonun ardındaki bazı pürüzleri görmemek mümkün değildi. Askerlerin üniformaları yer yer yamalı, teçhizatları farklı standartlardaydı. Balkan Savaşları’nın ve ardından gelen büyük harbin izleri, hem malzemede hem de askerlerin yorgun yüzlerinde okunuyordu.

Albay Zafiriou’nun I. Kolordusu, seferin öncü gücüydü. Zafiriou, enerjisi ve disipliniyle bilinen, gözü pek bir komutandı. Onunla sık sık limanda, harita başında veya denetlemeler sırasında bir araya geliyorduk. Bir keresinde, askerlerin gemilere bindirilişini izlerken yanıma geldi. Yüzünde kendine güvenli bir ifade vardı.

“Paşam,” dedi gür sesiyle, “Aslanlarım İzmir’e ayak basmak için sabırsızlanıyor. Moralimiz yüksek, hazırlıklarımız tamam. Emirlerinizi bekliyoruz.”

“Albayım,” diye yanıtladım, sesimi sakin tutmaya çalışarak. “Sabırsızlık iyi bir asker özelliği olabilir, lakin ihtiyat daha büyük bir erdemdir. İzmir’e çıktığımızda karşılaşacağımız durumu tam olarak bilmiyoruz. İstihbaratımız, Vali İzzet Bey’in ve oradaki Osmanlı birliklerinin ciddi bir direniş göstermeyeceğini söylüyor. Hatta İzmir Metropoliti Hrisostomos’un telkinleriyle yerel Rumların bizi coşkuyla karşılayacağı bilgisi kuvvetli. Yine de hazırlıklı olmalıyız. Herhangi bir provokasyona mahal vermemeli, disiplini asla elden bırakmamalısınız. Unutmayın, gözler üzerimizde olacak. Müttefik temsilcileri, dünya basını… Atacağımız her adım, Yunanistan’ın medeni yüzünü yansıtmalı.”

Zafiriou başıyla onayladı. “Anlaşıldı Paşam. Askerlerime gerekli talimatları verdim. Öncelikli hedefimiz, süratle limanı ve stratejik noktaları kontrol altına almak, asayişi sağlamak. Halkın güvenliğini temin edeceğiz.”

“Güzel,” dedim. “Lakin bir nokta daha var Albayım. Anadolu içlerinden, Mustafa Kemal isimli bir subayın örgütlenme çabalarına dair fısıltılar artıyor. İzmir’deki bazı milliyetçi unsurların da direniş gösterebileceği ihtimali var. Küçük de olsa, hazırlıksız yakalanmamalıyız. Gözünüz açık olsun.”

Zafiriou’nun yüzünden kısa bir küçümseme ifadesi geçer gibi oldu. “Paşam, birkaç çapulcunun veya İstanbul’dan kaçmış birkaç subayın bizim ilerleyişimizi durdurabileceğini sanmıyorum. Asıl güç bizde. Müttefikler arkamızda. İzmir halkı yanımızda. Endişe etmeyin, her şey planlandığı gibi gidecek.”

Onun bu sarsılmaz özgüveni, içimdeki endişeleri bir nebze olsun yatıştırsa da, tamamen silemiyordu. Tecrübelerim, savaşın en tehlikeli yanının beklenmedik olan olduğunu öğretmişti.

O günlerde Atina’daki siyasi atmosfer de oldukça gergindi. Venizelos, Paris’ten gönderdiği talimatlarla süreci yönetiyordu. Kral Konstantin taraftarları, muhalefet partileri, bu maceranın Yunanistan’ı felakete sürükleyeceğini iddia ediyor, Venizelos’u sorumsuzlukla suçluyorlardı. Gazetelerde sert polemikler yaşanıyor, kahvehanelerde ateşli tartışmalar yapılıyordu. Ordunun içinde bile, eski Kralcı subaylarla Venizelist subaylar arasında gizli bir rekabet, bir güvensizlik havası seziliyordu. Ben, ordunun birliğini ve siyasetten uzak durmasını sağlamak için elimden geleni yapıyordum, lakin bu derin ayrışmanın farkındaydım. Bu seferin başarısı, Venizelos’un siyasi geleceği için hayati önem taşıyordu. Başarısızlık, sadece askeri bir hezimet değil, ülke içinde büyük bir krizi de tetikleyebilirdi.

Venizelos ile son bir telgraf alışverişimiz oldu. Durumu özetledim, hazırlıkların tamamlandığını bildirdim. Cevabı kısa ve netti: “Tarih sizi çağırıyor General. Megali İdea için ileri! Tanrı Yunanistan’ı korusun.” Bu sözler, hem bir emir hem de bir kutsama gibiydi. Artık geri dönüş yoktu. Ok yaydan çıkmıştı.

Mayıs’ın ikinci haftasında, I. Kolordu’yu taşıyan gemiler, zırhlıların koruması altında yavaş yavaş Pire limanından ayrılmaya başladı. Uğurlamaya gelen kalabalığın coşkusu görülmeye değerdi. Bayraklar sallanıyor, marşlar söyleniyor, gözyaşları sevinç naralarına karışıyordu. Gemiler açık denize doğru ilerlerken, Atina Akropolü, Parthenon’un o eşsiz silueti ufukta belirgindi. Binlerce yıl önce, atalarımızın gemileri de bu denizlerden yelken açmıştı. Truva’ya, Mısır’a, Karadeniz kıyılarına… Şimdi biz, onların torunları, yine aynı denizde, yeni bir destan yazmak üzere yola çıkıyorduk. Tarihin omuzlarımıza yüklediği sorumluluk, Ege Denizi’nin maviliği kadar sonsuz görünüyordu.

Yolculuk nispeten sakin geçti. Deniz durgun, hava açıktı. Filo, görkemli bir düzen içinde ilerliyordu. Ben, zırhlı kruvazör Averof’un köprü üstündeydim. Averof, Balkan Savaşları’nın kahraman gemisiydi; onun güvertesinde olmak, bana ayrı bir güven veriyordu. Kurmaylarımla birlikte haritaları inceliyor, son dakika istihbaratlarını değerlendiriyorduk. İzmir’den gelen bilgiler hâlâ aynıydı: Türk tarafında ciddi bir hazırlık yoktu, Vali pasif kalacaktı, Rum halkı kutlamalara hazırlanıyordu. İtalyanların Antalya ve çevresine asker çıkardığı haberleri gelmişti. Bu, Müttefikler arasındaki rekabetin bir göstergesiydi ve bizim İzmir’e çıkışımızı hızlandıran faktörlerden biriydi. Lloyd George, İtalyanların Ege’de daha fazla güçlenmesini istemiyordu.

Geceleri güvertede tek başıma kaldığımda, yıldızların altında Ege’nin o büyülü atmosferinde düşüncelere dalıyordum. Megali İdea… Bu ne güçlü bir hayaldi! Yüzyıllardır süregelen bir özlemin, bir kimlik arayışının ifadesiydi. Konstantinopolis’in kaybından sonra Rum milletinin ruhunda açılan yaranın kapanması umuduydu. Lakin bu hayalin peşinden koşarken, ne kadar ileri gidebilirdik? Anadolu’nun derinlikleri bizi yutabilir miydi? Mustafa Kemal ve arkadaşlarının başlattığı o cılız görünen kıvılcım, tüm Anadolu’yu saran bir yangına dönüşebilir miydi? Bu sorular zihnimi kemiriyordu. Venizelos’un karizması ve Müttefiklerin güvencesi olmasa, belki de bu maceraya atılmaktan çekinirdim. Fakat o anki atmosferde, şüpheye yer yok gibiydi. Zafer kaçınılmaz görünüyordu.

14 Mayıs’ı 15 Mayıs’a bağlayan gece, İzmir ışıkları uzaktan seçilmeye başladı. Kalbim daha hızlı çarpmaya başlamıştı. Yüzyıllardır atalarımızın yaşadığı, çalıştığı, medeniyetler kurduğu topraklara yaklaşıyorduk. Homeros’un destanlarında anlattığı, Büyük İskender’in fethettiği, Bizans’ın incisi olmuş İyonya… Şimdi yeniden bizim olacaktı. Köprü üstündeki subayların yüzlerinde de aynı heyecanı okuyabiliyordum. Sessiz bir bekleyiş vardı. Herkes, şafağın sökmesini ve tarihin o anını bekliyordu.

Amiral Calthorpe’a bağlı İngiliz savaş gemileri, İzmir Körfezi’nin girişini kontrol altına almıştı. Bizim filomuz, planlandığı gibi körfeze girmeye başladı. Şafak sökerken, İzmir şehri tüm güzelliğiyle önümüzde uzanıyordu. Kordon boyu, yamaçlara tırmanan beyaz evleri, heybetli Kadifekale’si… Büyüleyici bir manzaraydı. Dürbünümle kıyıya baktığımda, limanda ve Kordon’da bir hareketlilik olduğunu seçebiliyordum. Rıhtıma yanaşmış birkaç Osmanlı gambotu ve silahsızlandırılmış torpidobot vardı. Bunların bir tehdit oluşturmayacağı açıktı.

Zafiriou’nun öncü birliklerini taşıyan nakliye gemileri, limana doğru ilerlemeye başladı. Plan basitti: Önce rıhtım ve gümrük binaları kontrol altına alınacak, ardından birlikler hızla şehrin kilit noktalarına (Konak Meydanı, Kışla, Telgrafhane, Tren İstasyonu) yayılacaktı. Askerlere, kesinlikle ateş açmamaları, sadece kendilerini savunmaları gerektiğinde silah kullanmaları emredilmişti. Provokasyonlara karşı uyanık olmaları istenmişti.

Gemiler rıhtıma yanaşırken, Kordon’da toplanan kalabalığı daha net görebiliyordum. Çoğunluğu Rumlardan oluşan bir kitleydi bu. Ellerinde Yunan bayrakları vardı, sevinç çığlıkları atıyor, gemilerimize el sallıyorlardı. Metropolit Hrisostomos da oradaydı, yanında diğer din adamları ve Rum cemaatinin önde gelenleri. Beklediğimiz karşılama buydu işte. Venizelos haklı çıkmıştı. İzmir, bizi kurtarıcıları olarak bağrına basıyordu.

Lakin kalabalığın içinde, endişeli yüzler, öfkeli bakışlar da seçiliyordu. Türkler, sessizce bir kenarda duruyor, olan biteni izliyorlardı. Yüzlerindeki ifadeyi okumak zordu. Bir teslimiyet miydi, yoksa fırtına öncesi sessizlik mi? Kışlanın önünde az sayıda Osmanlı askeri görünüyordu. Silahları yanlarındaydı ama herhangi bir direniş pozisyonu almamışlardı. Vali İzzet Bey’in konağının önü sakindi.

İlk askerler iskeleye ayak bastığında, Rum kalabalığın coşkusu doruğa ulaştı. Çiçekler atılıyor, “Zito Venizelos! Zito Hellas!” (Yaşasın Venizelos! Yaşasın Yunanistan!) sloganları göğe yükseliyordu. Askerlerimiz, kendilerine gösterilen bu sevgi seli karşısında şaşkın, bir o kadar da gururluydu. Her şey yolunda gidiyor gibiydi. Megali İdea‘nın ilk adımı, kansız ve zaferle atılıyordu.

Ancak tam o sırada, beklenmedik bir şey oldu. Kışlanın oradan birkaç el silah sesi duyuldu. Ardından, kalabalığın içinden de karşılık verildi. Ortalık bir anda karıştı. O ilk coşku havası, yerini paniğe ve korkuya bıraktı. Kimin ateş açtığı belli değildi. Bir provokasyon muydu? Yoksa sinirlerin gerilmesiyle yaşanan münferit bir olay mı? Sebebi ne olursa olsun, o ilk kurşun, İzmir’in işgalinin barışçıl bir şekilde gerçekleşeceği umudunu da vurmuştu. O an anladım ki, Anadolu toprağı, bize kapılarını kolay kolay açmayacaktı. O ilk kurşun sesi, aslında çok daha büyük, çok daha kanlı bir çatışmanın başlangıç ​​çığlığıydı. İzmir Kordonu’ndaki o anlık kaos, Megali İdea hayalimizin üzerine düşen ilk kara gölgeydi. Henüz farkında değildik ama Küçük Asya Felaketi’ne giden yolun ilk taşı, o sabah İzmir rıhtımına atılan kurşunlarla döşenmişti.

Bölüm 3: İzmir’in Kül Rengi Sabahı – İlk Kan, İlk Şüphe (Mayıs 1919 Ortası)

O ilk silah sesleri… İzmir Körfezi’nin sakin sularında yankılanan o birkaç el ateş, Averof‘un güvertesinde buz gibi bir şok etkisi yaratmıştı. Bir an için her şey dondu sanki. Kordon’daki coşkulu kalabalığın sevinç çığlıkları yerini anlık bir sessizliğe, sonra da panik dolu haykırışlara bıraktı. Dürbünümle baktığımda, omuz omuza duran insanların sağa sola kaçıştığını, askerlerimizin siper almaya çalıştığını gördüm. Metropolit Hrisostomos’un ve yanındaki papazların yüzlerindeki hayret ve korku ifadesi, durumun vahametini gözler önüne seriyordu. Planımız, o idealize ettiğimiz kansız, çiçeklerle bezeli karşılama tablosu, birkaç saniye içinde tuzla buz olmuştu.

“Ne oluyor?” diye bağırdım yanımdaki kurmay subayına. “Rapor verin! Kim ateş etti?”

Telsizden cızırtılı sesler gelmeye başladı. Sahadaki birliklerden karmaşık, çelişkili bilgiler akıyordu. Kışla tarafından ateş açıldığı söyleniyordu. Bazı raporlar, kalabalığın içindeki sivil giyimli kişilerin askerlerimize ateş ettiğini iddia ediyordu. Albay Zafiriou’dan net bir bilgi almak için sabırsızlanıyordum. O sırada, rıhtıma yakın bir noktadan, bizim askerlerimizin de karşılık verdiğini gördüm. Makineli tüfeklerin o karakteristik takırtısı, körfezin karşı yakasındaki yamaçlarda yankılanıyordu. Kontrol kaybediliyordu. Venizelos’un Paris’teki diplomatik zaferini taçlandıracak o parlak başlangıç, bir sokak çatışmasının kaosuna dönüşüyordu.

“Zafiriou!” diye bağırdım telsize. “Albay Zafiriou, cevap ver! Durum nedir?”

Birkaç saniye süren gergin bir bekleyişin ardından Zafiriou’nun sesi duyuldu. Nefes nefeseydi, arka planda silah sesleri geliyordu. “Paşam! Beklenmedik bir direnişle karşılaştık! Kışladaki Türk askerleri ve bazı fanatik siviller ateş açtı! Birliklerimiz karşılık veriyor. Duruma hâkim olmaya çalışıyoruz!”

“Kayıp var mı?” diye sordum, kalbim sıkışarak.

“Maalesef Paşam… Birkaç askerimiz yaralandı. Karşı taraftan da kayıplar olduğu bilgisi geliyor. Rıhtımı ve liman bölgesini kontrol altına aldık lakin şehir içinde çatışmalar sürüyor. Konak Meydanı’na ilerleyen birliklerimiz direnişle karşılaştı.”

“Zafiriou!” dedim sert bir sesle. “Sana verdiğim emirleri hatırla! Provokasyonlara gelmeyin! Gereksiz şiddetten kaçının! Öncelikle asayişi sağlayın. Sivillere zarar gelmemesine azami dikkat gösterin! Müttefik temsilcileri olan biteni izliyor!”

“Emredersiniz Paşam! Lakin askerlerim saldırı altında! Kendimizi savunmak zorundayız!” Sesi kararlıydı, belki biraz fazla kararlı. Zafiriou’nun aceleci tabiatını biliyordum. Kontrolü kaybetmesinden endişe ediyordum.

O sırada karaya çıkma kararı aldım. Averof‘un güvertesinden olayları izlemek yeterli değildi. Durumu yerinde görmeli, Zafiriou’yu kontrol altında tutmalıydım. Küçük bir motorbota binerek hızla rıhtıma yöneldim. Rıhtıma yaklaştıkça, manzaranın vahameti daha da belirginleşiyordu. Yerlerde kan izleri vardı. Kırık camlar, terk edilmiş eşyalar, panikle atılmış Yunan bayrakları… O birkaç saat önceki coşkulu atmosferden eser kalmamıştı. Yerini kesif bir barut kokusu, korku ve belirsizlik almıştı. Rıhtımda görevli subaylar telaş içindeydi. Yaralı askerler sedyelerle taşınıyordu. Türk esirler, başları önde, askerlerimizin süngüleri arasında bir kenara toplanmıştı. Yüzlerinde korku ve nefret okunuyordu.

Zafiriou’yu, Gümrük binasının önünde, kurmaylarıyla birlikte harita üzerinde hararetli bir tartışma yaparken buldum. Beni görünce toparlandı, sert bir asker selamı verdi. Yüzü ter içindeydi, üniformasında toz ve barut izleri vardı.

“Paşam, hoş geldiniz,” dedi. “Durum kontrol altına alınmak üzere. Kışladaki direniş kırıldı. Konak Meydanı’ndaki hükümet konağı ve Postane ele geçirildi. Şehrin önemli noktaları birliklerimizin kontrolünde.”

“Kayıplar?” diye sordum tekrar.

“Birkaç şehidimiz ve yaralımız var Paşam,” dedi sesi hafifçe kısılarak. “Türk tarafından kayıplar daha fazla. Direnen askerler ve bazı silahlı siviller etkisiz hale getirildi.” ‘Etkisiz hale getirildi’ ifadesi kulağımı tırmaladı. Bu, genellikle istenmeyen gerçekleri örtmek için kullanılan diplomatik bir dildi.

“Albayım,” dedim gözlerinin içine bakarak. “Ne yaşandı burada? Nasıl oldu da işler bu noktaya geldi? Bana anlatılan, Vali’nin teslim olacağı, hiçbir direniş olmayacağı yönündeydi.”

Zafiriou derin bir nefes aldı. “Paşam, istihbaratımız yanılmış olabilir. Veya son anda fikir değiştirdiler. Kışladaki askerler, belki de birkaç milliyetçi subayın kışkırtmasıyla, biz rıhtıma çıkar çıkmaz ateşe başladılar. O sırada kalabalığın içinden de ateş edenler oldu. Bir gazetecinin, Hasan Tahsin adında birinin, sancaktarımızı vurduğu söyleniyor. Bu olay fitili ateşledi.”

Hasan Tahsin… Bu ismi ilk kez duyuyordum. Sonradan öğrenecektim ki, bu isim Türkler için bir milli kahramana dönüşecekti. Bizim içinse, o sabahki kanlı olayların fitilini ateşleyen bir “fanatik”ti. Olayların gerçek sırası, kimin ilk kurşunu attığı konusu, muhtemelen hiçbir zaman tam olarak aydınlanamayacaktı. Her iki taraf da kendi anlatısını yazacak, kendi kahramanlarını ve kendi suçlularını yaratacaktı. Lakin o an benim için önemli olan sonuçtu: İzmir’e girişimiz kanla lekelenmişti.

“Şehirdeki durum nasıl?” diye sordum. “Sivil halk?”

“Rum mahallelerinde hâlâ bir sevinç havası var Paşam, lakin temkinli bir sevinç bu. Türk mahallelerinde ise tam bir sessizlik hâkim. Korku ve güvensizlik… Sokağa çıkma yasağı ilan ettik. Devriyelerimiz geziyor. Asayişi sağlamaya çalışıyoruz. Lakin bazı münferit yağma ve taşkınlık olayları yaşandığına dair raporlar alıyorum. Özellikle Rum gönüllülerin kontrolsüz davrandığı söyleniyor. Engellemeye çalışıyoruz.”

“Çalışıyoruz yetmez, Albayım!” dedim sesimi yükselterek. “Engelleyeceksiniz! Tek bir yağma olayına, tek bir masum insana yönelik kötü muameleye izin vermeyeceksiniz! Bu, Venizelos’un, Yunan hükümetinin kesin emridir! Biz buraya medeniyet getirmeye geldik, barbarlık yapmaya değil! Herhangi bir disiplinsizlik olayına karışan asker, en ağır şekilde cezalandırılacaktır. Anlaşıldı mı?”

“Anlaşıldı Paşam!” dedi Zafiriou, yüzünde biraz bozulmuş bir ifadeyle. Belki de ona fazla sert davrandığımı düşündü, lakin o an disiplini sağlamak her şeyden önemliydi. İmajımız, Müttefiklerin gözündeki yerimiz tehlikedeydi.

O sırada yanımıza İngiliz deniz subayları yaklaştı. Amiral Calthorpe’un temsilcileriydi. Yüzleri ciddiydi. En kıdemli olanı, Yüzbaşı Evans, bana döndü.

“General Papoulas,” dedi resmi bir tavırla. “Amiral Calthorpe, yaşanan olaylardan ve özellikle sivil kayıplardan ötürü derin endişelerini iletmemi istedi. Operasyonun amacı düzeni sağlamak ve Hıristiyan nüfusu korumaktı. Görünen o ki, durum kontrolden çıkmış durumda. Şehrin bir an önce tam olarak güvenliğe kavuşturulması ve sivil halka yönelik her türlü şiddetin önlenmesi gerekiyor.”

Bu, diplomatik dille ifade edilmiş bir uyarıydı. İngilizlerin desteği bizim için hayatiydi ve onların güvenini sarsacak bir görüntü vermemeliydik.

“Yüzbaşı Evans,” dedim sakinliğimi koruyarak. “Yaşananlar bizim için de beklenmedik ve üzücüdür. Maalesef, bazı Türk unsurlarının silahlı direnişiyle karşılaştık. Askerlerimiz kendilerini savunmak zorunda kaldı. Şu andan itibaren önceliğimiz, asayişi tam olarak sağlamak ve tüm sivil halkın, din ve etnik köken ayrımı yapmaksızın, can ve mal güvenliğini temin etmektir. Albay Zafiriou’ya bu yönde kesin emirler verdim. Herhangi bir disiplinsizliğe tolerans gösterilmeyecektir. Amiral Calthorpe’u temin ederim ki, durum kısa sürede kontrol altına alınacaktır.”

Yüzbaşı Evans başıyla onayladı, lakin yüzündeki şüpheci ifade kaybolmamıştı. “Gelişmeleri yakından takip edeceğiz General,” diyerek ayrıldılar.

İngilizler uzaklaştıktan sonra Zafiriou’ya döndüm. “Gördün mü Albay? Müttefikler endişeli. Bu işin şakası yok. Şehirde tam kontrolü sağla. Yağma olaylarını derhal durdur. Sorumluları bul ve cezalandır. Metropolit Hrisostomos ile görüş. Rum halkını sükûnete davet etsin. Taşkınlıklara izin verilmemesi gerektiğini anlatsın. Türk ileri gelenleriyle de bir temas kurmaya çalışalım. Onlara can güvenliklerinin teminat altında olduğunu bildirelim.”

“Paşam,” dedi Zafiriou, “Türklerin ileri gelenlerinin çoğu ya kaçmış ya da saklanıyor. Vali İzzet Bey ortada yok. Bulabildiğimiz bazı yerel yöneticiler var, lakin onlarla konuşmak ne kadar faydalı olur, emin değilim.”

“Yine de dene Albayım,” dedim. “Bir diyalog kanalı açmaya çalışmak zorundayız. Bu işgali, mümkün olduğunca az hasarla atlatmalıyız.”

O gün ve takip eden birkaç gün, İzmir’de gergin bir atmosfer hakimdi. Şehir, ikiye bölünmüş gibiydi. Bir yanda, işgalin getirdiği güvenceyle rahatlayan, hatta zaman zaman taşkınlıklar yapan Rumlar; diğer yanda, evlerine kapanmış, korku içinde bekleyen, geleceğinden endişe duyan Türkler. Sokaklarda devriye gezen Yunan askerleri, şehrin yeni hâkimleriydi. Kışlaya Yunan bayrağı çekilmişti. Hükümet konağında artık Yunan memurlar görev yapıyordu.

Ben, geçici karargâhımı Konak Meydanı’na yakın bir binaya kurmuştum. Önümdeki haritalar, artık sadece İzmir şehrini değil, çevresindeki kasabaları ve yolları da gösteriyordu. İzmir’e çıkmıştık, evet. Lakin bu yeterli miydi? Venizelos’un Paris’te Müttefiklerden aldığı yetki, İzmir ve çevresini kapsıyordu. Bu ‘çevre’nin sınırları ne kadar genişleyecekti? İç bölgelerden gelen haberler pek iç açıcı değildi. Mustafa Kemal’in Samsun’a çıktığı ve Anadolu’da bir milli direniş örgütlemeye başladığı bilgisi teyit edilmişti. Aydın, Manisa, Balıkesir gibi şehirlerde yerel direniş komitelerinin kurulduğuna, milis güçlerinin toplandığına dair istihbaratlar geliyordu. İzmir’deki olaylar, bu direniş ateşini daha da körükleyecekti.

Bir akşam, karargâhımda yalnızken, pencereden batan güneşi ve körfezin kızıllığa bürünmüş sularını izliyordum. İçimde, o ilk günkü coşkudan eser kalmamıştı. Yerini, derin bir şüphe ve endişe almıştı. Evet, İzmir elimizdeydi. Megali İdea‘nın ilk somut adımı atılmıştı. Lakin ne pahasına? Dökülen kan, yaşanan acılar, Türk halkının yüreğine düşen korku ve nefret tohumları… Bunlar, gelecekteki barışın temelleri olabilir miydi? Yoksa biz, farkında olmadan, çok daha büyük bir trajedinin kapısını mı aralamıştık?

Venizelos’un o sarsılmaz özgüveni, Paris’teki parlak diplomatik manevraları, Müttefiklerin vaatleri… Bunlar Atina’da ne kadar ikna edici görünse de, İzmir’in o kül rengi sabahında yaşananlar, Anadolu gerçeğinin çok daha karmaşık, çok daha acımasız olduğunu göstermişti. Karşımızda sadece dağılmış bir Osmanlı ordusu yoktu. Karşımızda, vatanlarını kaybetme tehlikesiyle karşı karşıya kalan, onuru incinmiş, direnmeye kararlı bir halk vardı. Ve bu halkın içinden çıkan Mustafa Kemal gibi liderler, bu direnişi örgütleyebilecek kapasiteye sahipti.

O an, içimden bir ses, bu işin kolay olmayacağını fısıldıyordu. İzmir’e çıkmakla, bir arı kovanına çomak sokmuştuk belki de. Ve arılar, şimdi üzerimize gelmeye hazırlanıyordu. Megali İdea hayali, o parlak, o kutsal hayal, İzmir’in kanlı sokaklarında ilk yarasını almıştı. Ve ben, Anastasios Papoulas, bu yaranın daha da derinleşeceğini, tüm Anadolu’yu saracak bir yangına dönüşeceğini hissetmeye başlamıştım. Gelecek, artık Pire limanından yola çıkarken göründüğü kadar parlak değildi. Ufukta, kara bulutlar toplanmaya başlamıştı.

Bölüm 4: Kordon’un Gölgesi, Anadolu’nun Fısıltısı – İşgalin Kök Salması (Mayıs Sonu – Haziran 1919)

İzmir’e ayak bastığımız o kanlı sabahtan sonraki haftalar, bir tür askeri ve siyasi denge kurma çabasıyla geçti. Şehir, yavaş yavaş yeni efendilerinin varlığına alışıyor gibiydi, lakin bu alışkanlık, yüzeydeki sakinliğin altında kaynayan bir güvensizlik ve korku nehrini gizliyordu. Karargâhım Konak Meydanı’na nazır o binada, Yunanistan’ın Ege’deki yeni idaresinin sinir merkezi haline gelmişti. Sabahları penceremden baktığımda, Kordon’da gezinen Evzon askerlerini, limandaki gemilerimizi, Dalgalanan mavi-beyaz bayraklarımızı görüyordum. Bir fethin tüm sembolleri yerli yerindeydi. Yine de içimdeki o ilk günkü şüphe yok olmuyor, aksine kök salıyordu. İzmir, ele geçirilmiş bir kale gibiydi; surları sağlamdı belki, lakin dışarıdaki topraklar düşmancaydı ve kalenin içindeki halkın yarısı, bize gönülsüz bir itaatin ötesinde bir duygu beslemiyordu.

İlk işimiz, şehirdeki kontrolü tam olarak sağlamak ve o ilk gün yaşanan kaosun yaralarını sarmaktı. Albay Zafiriou’nun birlikleri, sokaklarda düzeni tesis etmiş, sokağa çıkma yasağı saatleri belirlenmiş, önemli binalar ve stratejik noktalar sıkı bir koruma altına alınmıştı. Olaylar sırasında yaşanan yağma ve şiddet eylemlerine karışanları tespit etmek zordu. Özellikle düzensiz Rum gönüllülerin taşkınlıkları konusunda ciddi raporlar geliyordu. Zafiriou’ya bu konuda verdiğim talimatlar kesindi: Disiplinsizlik affedilmeyecekti. Birkaç münferit olayda yakalanan askerler ve gönüllüler askeri mahkemeye sevk edildi. Bu, hem kendi içimizde disiplini sağlamak hem de Müttefiklere ve dünyaya ‘medeni’ bir idare kurduğumuz mesajını vermek açısından gerekliydi.

Metropolit Hrisostomos ile yaptığım görüşmelerde, Rum cemaatini sükûnete ve taşkınlıktan kaçınmaya çağırmasını rica ettim. Hrisostomos, milliyetçi duyguları güçlü, karizmatik bir din adamıydı. İşgalden büyük bir memnuniyet duyuyordu, lakin o da kontrolsüz eylemlerin Yunan davasına zarar verebileceğinin farkındaydı. Vaazlarında ve temaslarında itidal çağrısı yaptı, fakat onun coşkulu söylemleri, bazı fanatik unsurları yatıştırmakta ne kadar etkili oldu, emin değilim. Türk toplumu ise büyük ölçüde sessizliğe gömülmüştü. İleri gelenlerinin çoğu ya şehri terk etmiş ya da evlerine kapanmıştı. Birkaç muhtar ve yerel eşraf ile temas kurduk, onlara can ve mal güvenliklerinin teminat altında olduğunu, normal hayata dönmeleri gerektiğini söyledik. Lakin yüzlerindeki korku ve güvensizlik, sözlerimizin ne kadar karşılık bulduğunu sorgulatıyordu. Şehirdeki Türk gazeteleri kapatılmış, iletişim büyük ölçüde kontrolümüz altına alınmıştı.

Bu sırada Atina’dan ve Paris’ten sürekli talimatlar ve haberler yağıyordu. Başbakan Venizelos, İzmir’deki durumun bir an önce ‘normalleşmesini’, idarenin tam olarak kurulmasını ve Müttefiklere verilen sözler doğrultusunda ‘güvenlikli bölge’nin sınırlarının belirlenmesini istiyordu. Paris Barış Konferansı’nda İtalyanlarla aramızdaki rekabet sürüyordu. İtalyanların Antalya ve güneybatı Anadolu’daki varlığı, bizim İzmir ve çevresindeki konumumuzu sağlamlaştırmamızı zorunlu kılıyordu. Venizelos, telgraflarında zafer sarhoşluğunu koruyor, Anadolu’daki Türk direnişini küçümsüyor, birkaç ay içinde tüm Batı Anadolu’nun kontrol altına alınabileceğini ima ediyordu.

“Generalim,” diyordu bir telgrafında, “İzmir’deki başarınız takdire şayan. Lakin durmamalıyız. Müttefiklerin bize tanıdığı yetki çerçevesinde, şehrin güvenliğini tam olarak sağlamak için hinterlandı kontrol altına almalıyız. Ayvalık, Menemen, Manisa hattına kadar uzanan bölgede asayişi sağlamak, soydaşlarımızı korumak ve Türk çetelerinin saldırılarını önlemek görevimizdir. Ordumuzun gücü buna yeterlidir. Mustafa Kemal’in çabaları ciddiye alınacak bir tehdit oluşturmamaktadır. Kararlı adımlarla ilerleyin.”

Venizelos’un Atina’dan veya Paris’ten gördüğü manzara ile benim İzmir’den gördüğüm manzara farklıydı. Evet, düzenli bir orduyla karşı karşıya değildik. Lakin Anadolu’nun içlerinden gelen fısıltılar, giderek bir uğultuya dönüşüyordu. İstihbarat raporları, Aydın ve çevresinde Yörük Ali Efe gibi yerel liderlerin komutasında milis kuvvetlerinin (Kuva-yi Milliye dedikleri) toplandığını, Manisa’da direniş hazırlıkları yapıldığını, Balıkesir’de kongreler düzenlendiğini bildiriyordu. Bunlar belki organize, modern bir ordu değildi, lakin kendi topraklarını savunan, gerilla taktiklerine başvurabilecek, inançlı insanlardı. İzmir’in işgali, Anadolu’daki o dağınık milliyetçi duyguları birleştirmiş, ortak bir düşmana karşı kenetlenmelerini sağlamıştı. Mustafa Kemal’in adı, artık daha sık duyuluyordu. Havza’da, Amasya’da yaptığı toplantılar, yayınladığı genelgeler, bir milli mücadelenin işaret fişekleri gibiydi.

Albay Zafiriou ile karargâhımda yaptığım bir toplantıda bu konuyu masaya yatırdık. Harita önümüzde açıktı. İzmir ve hemen çevresi kırmızıyla işaretliydi, kontrolümüz altındaki bölge. Lakin haritanın geri kalanı, o geniş, sarı-kahverengi Anadolu coğrafyası, bir bilinmezlikler denizi gibi uzanıyordu.

“Albayım,” dedim haritadaki Menemen ve Manisa’yı işaret ederek. “Başbakan, bu hattı kontrol altına almamızı istiyor. İzmir’in güvenliği için bir tampon bölge oluşturmamız gerektiğini söylüyor. Ne düşünüyorsun?”

Zafiriou’nun gözleri parladı. O, her zaman ileri atılmaya hevesliydi. “Paşam, bu gerekli bir adım. İzmir’de sıkışıp kalamayız. Türk çeteleri çevremizde örgütleniyor. Onlara fırsat vermeden dağıtmalıyız. Menemen ve Manisa demiryolu hattı üzerinde stratejik öneme sahip. Buraları kontrol edersek, hem İzmir’in güvenliğini sağlarız hem de iç bölgelerden gelebilecek tehditleri erkenden bertaraf ederiz. Birliklerimiz bu görev için yeterli güce sahiptir.”

“Lojistik ne olacak?” diye sordum. “Demiryolu hattını kullanabiliriz, lakin hat boyunca güvenliği sağlamak, ikmal noktaları oluşturmak kolay olmayacak. Birliklerimiz İzmir’den uzaklaştıkça, iletişim ve ikmal hatlarımız uzayacak, savunmasız hale gelecektir. Unutma, karşımızdaki düşman, nerede, ne zaman vuracağı belli olmayan gerilla grupları olabilir.”

“Paşam, riskler var elbette,” diye yanıtladı Zafiriou. “Lakin hareketsiz kalmak daha büyük risk. Bu çetelerin güçlenmesine izin verirsek, yarın İzmir kapılarına dayanabilirler. Hızlı hareket etmeli, demiryolu hattını ve önemli kasabaları kontrol altına almalıyız. Gerekirse yerel Rumlardan destek alabiliriz.”

Yerel Rumlardan destek alma fikri beni biraz rahatsız etti. İzmir’deki ilk gün yaşananlar, kontrolsüz sivil unsurların ne gibi sorunlara yol açabileceğini göstermişti. “Rum gönüllüler konusunda dikkatli olmalıyız Albayım,” dedim. “Onları ordu disiplini altına almadan, silahlandırmak tehlikeli olabilir. Öncelikle kendi birliklerimizle bu işi halletmeliyiz.”

Müttefik temsilcileriyle de bu konuyu görüştüm. İngiliz Yüzbaşı Evans, temkinliydi. “General,” dedi, “Paris’teki anlaşmalar, İzmir ve çevresinde düzenin sağlanmasını öngörüyor. Bu ‘çevre’nin sınırları konusunda dikkatli olmak gerekir. İç bölgelere doğru yapılacak bir ilerleme, Türk milliyetçiliğini daha da kışkırtabilir ve kontrol edilmesi zor bir çatışmaya yol açabilir. Amiral Calthorpe, harekâtın sınırlı tutulmasından yana.”

“Yüzbaşı,” diye yanıtladım, “Bizim niyetimiz de Anadolu’yu işgal etmek değil. Lakin İzmir’in güvenliğini sağlamak için şehrin hemen dışındaki tehditleri bertaraf etmek zorundayız. Menemen ve Manisa gibi noktalar, demiryolu üzerinde olmaları ve potansiyel direniş merkezleri olmaları nedeniyle önem taşıyor. Bu bölgelerdeki kontrol, İzmir’deki asayişin devamı için elzemdir. Başbakan Venizelos da bu görüşte.”

Evans, tam olarak ikna olmamış görünse de, itirazını sürdürmedi. Anlaşılan o ki, Müttefikler de kendi içlerinde tam bir fikir birliğine sahip değildi. İngilizler, İtalyanları dengelemek için bizim varlığımızı destekliyor, lakin Anadolu’da büyük bir savaşa sürüklenmekten de çekiniyorlardı. Bize verdikleri destek, şimdilik sınırlı bir ilerlemeye izin veriyor gibiydi.

Sonunda karar verildi. I. Kolordu’nun bazı birlikleri, Albay Zafiriou komutasında, İzmir’in kuzeyine ve doğusuna doğru ilerleyerek Menemen ve Manisa yönündeki hattı kontrol altına alacaktı. Bu, Megali İdea‘nın ikinci adımıydı. İzmir’in kapılarından çıkıp, Anadolu’nun içlerine doğru ilk kez ciddi bir adım atıyorduk.

Haziran ayının başlarında, birliklerimiz harekete geçti. Önce Menemen’e doğru ilerlendi. Bu bölgede ciddi bir direniş beklenmiyordu, lakin yine de tedbiri elden bırakmadık. Menemen, verimli Gediz ovasının kenarında, sakin bir kasabaydı. Türk ve Rum nüfus bir arada yaşıyordu. Birliklerimiz kasabaya girerken herhangi bir çatışma yaşanmadı. Yerel yöneticiler teslim oldu, kasabaya Yunan bayrağı çekildi. Lakin havada bir gerginlik vardı. Türklerin yüzündeki endişe, Rumların ise temkinli sevinci okunuyordu.

Menemen’in kontrol altına alınmasından birkaç gün sonra, daha büyük ve önemli bir hedef olan Manisa’ya doğru ilerleyiş başladı. Manisa, tarihi bir şehirdi, eski Magnesia. Spil Dağı’nın eteklerine kurulmuş, önemli bir tarım ve ticaret merkeziydi. Buradaki direnişin daha sert olabileceğine dair istihbaratlar vardı. Nitekim, Manisa’ya yaklaşırken, yollarda küçük çaplı pusularla, tek tük ateşle karşılaştık. Kuva-yi Milliye’nin ilk iğnelemeleriydi bunlar. Ciddi kayıplar vermedik, lakin bu saldırılar, askerlerimizin moralini bozuyor, ilerleyişi yavaşlatıyordu.

Manisa’ya girdiğimizde, şehirde de benzer bir atmosferle karşılaştık. Resmi bir direniş yoktu, lakin Türk mahalleleri sessiz ve tekinsizdi. Kuva-yi Milliye’ye katılanların dağlara çekildiği söyleniyordu. Şehrin kontrolünü ele aldık, stratejik noktalara yerleştik. Lakin Manisa’nın fethi, İzmir’in fethinden farklıydı. Burada bizi çiçeklerle karşılayan Rum kalabalıkları yoktu. Sadece askerlerimizin sert adımları ve arada bir duyulan uzak silah sesleri vardı. İşgalin soğuk yüzü, burada daha belirgindi.

Bu ilerleyiş sırasında yaşanan bir olay, zihnimde derin izler bıraktı. Menemen yakınlarında, bir köyden geçerken, yol kenarında duran yaşlı bir Türk köylüsüyle göz göze geldim. Yüzünde ne korku ne de nefret vardı; sadece derin bir keder, yüzyılların yorgunluğu ve sessiz bir sorgulama ifadesi okunuyordu. Sanki bana, “Neden buradasınız? Bu topraklar size ne yaptı?” diye soruyordu. O an, Venizelos’un parlak nutukları, Megali İdea‘nın o kutsal hedefi, Müttefiklerin güvenceleri… Hepsi anlamını yitirir gibi oldu. Karşımda, sadece toprağı elinden alınmış, geleceği belirsiz bir insan duruyordu. O köylünün bakışları, Anadolu gerçeğinin en saf, en çıplak haliydi belki de.

Manisa’nın da kontrol altına alınmasıyla, İzmir çevresinde planladığımız güvenlik hattı büyük ölçüde oluşturulmuştu. Atina’ya başarı raporları gönderildi. Venizelos memnundu. Gazeteler yeni zaferleri müjdeliyordu. Lakin ben, bu başarıların ne kadar kalıcı olacağını sorguluyordum. Evet, toprak kazanmıştık. Lakin her kazandığımız karış toprak, Anadolu’daki direniş ateşini daha da harlıyordu. İletişim hatlarımız uzamış, birliklerimiz daha geniş bir alana yayılmıştı. Kuva-yi Milliye’nin ani baskınları, ikmal kollarımıza yönelik saldırıları artmaya başlamıştı. Askerlerimiz, sürekli bir gerginlik ve teyakkuz halindeydi. İlk günlerin zafer sarhoşluğu, yerini yavaş yavaş yıpratıcı bir işgal görevine bırakıyordu.

Haziran ayı sona ererken, İzmir ve çevresindeki durumumuz, Ege Denizi’ne uzanan bir yarımada gibiydi. Denizden güvendeydik, Müttefik donanması arkamızdaydı. Lakin karadan, Anadolu’nun o engin ve düşman coğrafyasından gelen tehdit giderek büyüyordu. Fısıltılar uğultuya, uğultu ise yer yer silah seslerine dönüşmüştü. Mustafa Kemal’in Amasya’dan yayınladığı tamim, tüm Anadolu’yu milli bir mücadeleye çağırıyordu. Erzurum’da bir kongre toplanacağı haberleri geliyordu. Karşımızdaki dağınık çeteler değil, adım adım örgütlenen, siyasi bir iradeye sahip bir milli direniş hareketiydi.

İzmir’deki karargâhımda, Ege’nin mavi sularına bakarken, geleceğe dair endişelerim artıyordu. Megali İdea uğruna çıktığımız bu yol, bizi nereye götürüyordu? Venizelos’un hayal ettiği gibi Konstantinopolis’e mi, yoksa Anadolu’nun o tekinsiz derinliklerinde bir felakete mi? İzmir’in fethiyle başlayan süreç, artık geri dönülmez bir yola girmişti. Lakin bu yolun sonunda zafer mi, yoksa hüsran mı olduğunu kestirmek, o günlerde imkansızdı. Tek bildiğim, Anadolu toprağının direndiği ve bu direnişin kolay kolay kırılmayacağıydı. Kordon’un gölgesi uzamış, Anadolu’nun fısıltısı ise giderek yükselen bir fırtınanın habercisi olmuştu.

Bölüm 5: Yarımada Tuzağı, Atina Hayaletleri – Direniş Yeşeriyor (Yaz 1919 – Kış 1920)

İzmir ve çevresine yerleşmemizin üzerinden aylar geçmişti. 1919 yazı, Ege güneşi altında kavrulurken, biz de Batı Anadolu’daki varlığımızı pekiştirmeye çalışıyorduk. Menemen ve Manisa’nın kontrol altına alınmasıyla oluşturduğumuz güvenlik hattı, kâğıt üzerinde sağlam görünüyordu. Demiryolu bizim kontrolümüzdeydi, stratejik kasabalara garnizonlar yerleştirilmişti, İzmir limanı lojistik akışımız için güvenli bir kapıydı. Yunan idaresi, okulları, postaneleri, yerel yönetimleri devralarak bölgede kök salmaya çalışıyordu. Kordon boyu yeniden canlanmış, Rum tüccarlar işlerine dönmüş, Atina’dan gelen memurlar ve aileleri şehre yerleşmeye başlamıştı. İlk bakışta, Megali İdea‘nın ilk meyvelerini toplamaya başladığımız söylenebilirdi.

Lakin yüzeydeki parlak cilayı kazıdığınızda, altından endişe verici bir gerçeklik çıkıyordu. Oluşturduğumuz güvenlik hattı, bir kalkan olmaktan çok, bizi Anadolu’nun içlerine doğru iten bir mıknatısa dönüşmüştü sanki. Kontrol ettiğimiz bölge, Ege Denizi’ne yaslanmış bir yarımada gibiydi; denizden güvendeydik, evet, lakin kara tarafımız sürekli tehdit altındaydı. Kuva-yi Milliye dediğimiz o düzensiz, lakin inatçı güçler, gölgeler arasından vuruyor, sonra yine gölgelere çekiliyordu. Onları ‘çete’ diye küçümsemek kolaydı, lakin verdikleri zarar görmezden gelinecek gibi değildi.

Karargâhımdaki haritanın üzeri, küçük kırmızı iğnelerle dolmaya başlamıştı. Her bir iğne, bir pusuyu, bir baskını, bir sabotajı işaret ediyordu. Akhisar yakınlarında devriye gezen bir süvari kolumuza yapılan ani saldırı… Salihli civarında demiryoluna döşenen bir bomba… Ödemiş yöresinde ikmal konvoyumuza pusu kuran Yörük Ali Efe’nin adamları… Bunlar büyük, meydan savaşı niteliğinde çarpışmalar değildi. Lakin sürekliydi, yıpratıcıydı. Askerlerimizin sinirlerini geriyor, morallerini bozuyordu. Geceleri garnizonlarımız tetikte bekliyor, gündüzleri yollarda ilerlerken her an bir tehlikeyle karşılaşma korkusu yaşıyorlardı. Anadolu’nun o engin, kıvrımlı coğrafyası, bizim için bir tuzağa dönüşüyordu. Tanıdık köyler, dost görünen yüzler, bir anda düşmanca bir kimliğe bürünebiliyordu.

Albay Zafiriou, bu durumdan oldukça rahatsızdı. O, açık meydan savaşlarına alışkın bir askerdi. Düşmanın nerede olduğunu bilmek, onunla yüzleşmek isterdi. Gerilla taktikleri, onun sabrını zorluyordu. Bir toplantımızda yine haritanın başında, öfkeyle yumruğunu masaya vurdu.

“Paşam! Bu böyle gitmez!” diye gürledi. “Fareler gibi saklanıyorlar! Vurup kaçıyorlar! Ordumuzun itibarını zedeliyorlar. Daha sert tedbirler almalıyız. Şüpheli köyleri aramalı, direnişçilere yataklık edenleri cezalandırmalıyız! İç bölgelere doğru ilerleyip, bu çetelerin kökünü kazımalıyız! Aydın’ı, Balıkesir’i ele geçirmeliyiz!”

Zafiriou’nun öfkesini anlıyordum. Benzer bir çaresizlik hissini ben de yaşıyordum. Lakin onun önerdiği yol tehlikelerle doluydu. “Albayım,” dedim sakinliğimi korumaya çalışarak. “Sert tedbirler, misillemeler, masum halkı bize daha çok düşman eder. Unutma, biz buraya ‘kurtarıcı’ olarak geldik. Eğer zalim bir işgalci görüntüsü verirsek, Anadolu’daki tüm Türkleri Mustafa Kemal’in bayrağı altında birleştiririz. İlerlemek konusuna gelince… Lojistik hatlarımızı daha fazla uzatmak intihar olur. Ordumuzun mevcut gücü, hem işgal altında tuttuğumuz geniş bölgeyi kontrol etmeye hem de daha ileri gitmeye yetmez. Atina’dan daha fazla asker ve malzeme istemeliyiz.”

Atina… Oradaki durum da iç açıcı değildi. Venizelos, Paris’te diplomatik zaferler kazanmaya devam ediyordu. Ağustos 1920’de imzalanacak olan Sevr Antlaşması’nın hazırlıkları sürüyordu. Bu antlaşma, kâğıt üzerinde Osmanlı İmparatorluğu’nu paramparça ediyor, bize Batı Anadolu’da İzmir merkezli geniş bir bölgeyi ve Trakya’nın önemli bir kısmını veriyordu. Megali İdea tarihteki en büyük zaferine ulaşmış gibiydi. Venizelos, Atina’ya bir kahraman gibi dönmüş, zafer kutlamaları yapılmıştı.

Lakin bu parlak tablonun ardında, Yunanistan’ın iç siyaseti kaynıyordu. Kral Konstantin taraftarları, Venizelos’un bu macerasının ülkeyi tükettiğini, Sevr Antlaşması’nın uygulanabilir olmadığını, Anadolu’da giderek büyüyen direnişin Yunanistan’ı bir felakete sürükleyeceğini savunuyorlardı. Ekonomik durum kötüye gidiyordu. Savaşın maliyeti artıyor, halkın üzerindeki yük ağırlaşıyordu. Venizelos, siyasi konumunu korumak için Anadolu’da yeni zaferlere ihtiyaç duyuyordu. Bize sürekli “İlerleyin! Direnişi kırın! Sevr’i sahada uygulayın!” mesajları gönderiyordu.

Bir keresinde Venizelos’tan gelen uzun bir telgrafta, sabırsızlığı açıkça görülüyordu: “General Papoulas, İzmir’deki karargâhınızdan gelen raporlar endişe verici. Kuva-yi Milliye’nin faaliyetlerinin arttığını bildiriyorsunuz. Lakin unutmayın ki, karşımızdaki güç hâlâ düzensiz ve başıbozuk çetelerden ibarettir. Mustafa Kemal’in Sivas’ta, Erzurum’da topladığı kongreler, Ankara’da kurduğu Meclis, Müttefikler tarafından tanınmayan, gayrimeşru oluşumlardır. Ordumuzun disiplini ve gücü, bu direnişi kısa sürede ezmeye muktedirdir. Sevr Antlaşması bize tarihi bir fırsat sunmuştur. Bu fırsatı kaçıramayız. Size tam yetki veriyorum: Gerekli gördüğünüz takdirde, direnişin merkez üslerine yönelik operasyonlar düzenleyin. Bursa gibi stratejik şehirleri kontrol altına almak, Ankara’daki isyancıları psikolojik olarak çökertecektir. Size gereken takviye birlikleri göndereceğim.”

Venizelos’un telgrafı, hem bir teşvik hem de büyük bir baskıydı. Benden, Sevr’in mürekkebi kurumadan, antlaşmayı sahada gerçeğe dönüştürmemi istiyordu. ‘Gereken takviye birlikleri’ vaadi ise kulağa hoş gelse de, Yunanistan’ın kaynaklarının sınırlı olduğunu biliyordum. Gönderilecek askerler, muhtemelen yetersiz eğitimli, tecrübesiz gençler olacaktı. Yine de emir emirdi. Ve Venizelos’un siyasi geleceği, bizim askeri başarımıza bağlıydı.

1920 baharında, Anadolu’daki durum daha da netleşmişti. Mustafa Kemal, Ankara’da Büyük Millet Meclisi’ni toplamış, düzenli bir ordu kurma çalışmalarına hız vermişti. Kuva-yi Milliye’nin bazı liderleri (Çerkez Ethem gibi) Ankara hükümetiyle anlaşmazlığa düşse de, genel olarak milli direniş tek bir merkezden yönetilme yoluna girmişti. Artık karşımızda sadece dağınık çeteler yoktu; siyasi bir iradeye sahip, giderek organize olan bir güç vardı.

Müttefiklerin tutumu da belirsizliğini koruyordu. İngilizler, Venizelos’u desteklemeye devam ediyor, Sevr’in uygulanması için bize yeşil ışık yakıyorlardı. General Milne komutasındaki İngiliz kuvvetleri İstanbul’u işgal altında tutuyor, Padişah hükümetini kontrol ediyordu. Lakin Fransızlar ve İtalyanlar, Anadolu’daki direnişin gücünü görmeye başlamışlar, Ankara hükümetiyle gizli temaslar kurmaya yönelmişlerdi. Kendi nüfuz bölgelerini (Fransızlar Kilikya’da, İtalyanlar Antalya’da) güvence altına almak, onlar için Yunanistan’ın Megali İdea‘sından daha önemliydi. Müttefikler arasındaki bu çatlaklar, bizim işimizi zorlaştırıyordu.

Bu koşullar altında, Venizelos’un baskısı ve Ankara’daki gelişmelerin yarattığı tehdit algısıyla, 1920 yazında yeni bir genel taarruz kararı alındı. Hedef, Sevr Antlaşması’yla bize verilen toprakları tam olarak kontrol altına almak, Kuva-yi Milliye’nin ana üslenme bölgelerini dağıtmak ve Bursa gibi stratejik öneme sahip şehirleri ele geçirmekti. Bu, İzmir’e çıktıktan sonraki en büyük askeri harekâtımız olacaktı.

Hazırlıklar hummalı bir şekilde başladı. Atina’dan beklenen takviye birlikleri geldi. Yeni silahlar, toplar, cephaneler gemilerle İzmir’e taşındı. Ordunun morali, yeni bir zafer beklentisiyle yükselmişti. Ben, harekât planını kurmaylarımla birlikte detaylı bir şekilde çalıştım. Bir kolumuz kuzeydoğuya, Balıkesir ve Bursa yönüne ilerleyecek, diğer kolumuz doğuya, Uşak ve Afyon istikametine yönelecekti. Amaç, Türk kuvvetlerini iki cepheden sıkıştırarak imha etmekti.

Haziran 1920’de taarruz başladı. İlk başta her şey planlandığı gibi gidiyordu. Birliklerimiz, düzenli Türk ordusunun henüz tam olarak organize olamamasından faydalanarak hızla ilerledi. Balıkesir, önemli bir direnişle karşılaşılmadan ele geçirildi. Ardından sıra Bursa’ya geldi. Bursa, Osmanlı’nın ilk başkentiydi, manevi değeri yüksekti. Buranın ele geçirilmesi, Türklere büyük bir darbe vuracaktı.

Bursa’ya ilerleyişimiz sırasında, Türk direnişi sertleşmeye başladı. Özellikle dağlık arazide, Kuva-yi Milliye birlikleri ve Ankara’ya bağlı bazı düzenli kuvvetler, etkili savunma taktikleri uyguladılar. Çatışmalar şiddetlendi, kayıplarımız arttı. Lakin ordumuzun sayısal ve teknik üstünlüğü kendini gösterdi. Temmuz başında, şiddetli çarpışmaların ardından Bursa’ya girdik. Şehirde büyük bir sessizlik vardı. Türk halkı evlerine çekilmişti. Yeşil Türbe’ye, Ulu Cami’ye Yunan bayrağının çekilmesi, askerlerimiz arasında büyük bir coşku yaratırken, Türkler için derin bir üzüntü ve öfke kaynağı oldu. Bursa’nın düşüşü, Atina’da zafer çığlıklarıyla kutlandı. Venizelos, bu başarıyı kendi siyasi zaferi olarak sundu.

Doğu cephesinde de ilerleme kaydedilmişti. Uşak ele geçirildi. Ordumuz, Afyonkarahisar’a doğru yaklaşıyordu. Zafer yakındı. Ankara’daki Meclis’in dağılması, Mustafa Kemal’in yakalanması an meselesi gibi görünüyordu. O günlerde, zaferin sarhoşluğuyla, Megali İdea‘nın gerçekleşmek üzere olduğuna inanmaya başlamıştım. İlk günlerdeki şüphelerim dağılmış gibiydi.

Lakin bu zafer sarhoşluğu uzun sürmedi. Bursa ve Uşak’ı ele geçirmiştik, evet. Ama Türk ordusunu imha edememiştik. Mustafa Kemal ve arkadaşları, ordularını daha iç bölgelere, Sakarya Nehri’nin gerisine çekerek zaman kazanıyor, yeniden organize oluyorlardı. İşgal ettiğimiz topraklar genişledikçe, kontrol edilmesi gereken alan büyüyor, lojistik sorunlarımız artıyordu. Kuva-yi Milliye saldırıları, işgal bölgelerinin derinliklerinde bile devam ediyordu. Ordumuz yorulmuştu. Zaferin maliyeti yüksekti.

Ve tam bu sırada, hiç beklenmedik bir gelişme yaşandı. Atina’dan gelen haber, tüm planları alt üst etti. Kasım 1920’de yapılan seçimlerde, Başbakan Venizelos ve partisi büyük bir yenilgiye uğramıştı. Sürgündeki Kral Konstantin’in geri dönmesini isteyen Kralcılar iktidara gelmişti. Venizelos, ülkeyi terk etmek zorunda kaldı. Bu, Anadolu’daki harekâtımız için bir deprem etkisi yarattı.

Karargâhımda haberi aldığımda donakaldım. Venizelos gitmişti. Bizi bu maceraya sürükleyen, bize Megali İdea‘yı vadeden lider yoktu artık. Yerine gelen Kralcı hükümetin Anadolu politikası ne olacaktı? Kral Konstantin, Cihan Harbi’nde Alman yanlısı olmakla suçlanmış, Müttefiklerin güvenini kaybetmiş bir isimdi. Onun dönüşü, İngilizlerin ve Fransızların bize olan desteğini tehlikeye atabilirdi. Ordunun içinde de büyük bir kargaşa yaşandı. Venizelist subaylarla Kralcı subaylar arasındaki gerilim su yüzüne çıktı. Ben de bir Venizelist olarak atanmıştım. Görevde kalıp kalmayacağım belli değildi.

Birkaç hafta süren bir belirsizlik döneminin ardından, Atina’daki yeni hükümetten bir mesaj geldi. Anadolu’daki harekâtın devam etmesi kararı alınmıştı. Kralcılar, Venizelos’un başlattığı işi bitirerek, hem kendi meşruiyetlerini sağlamlaştırmak hem de Megali İdea‘yı kendi zaferleri olarak taçlandırmak istiyorlardı. Ben de, ordudaki tecrübem ve devamlılığı sağlama gereği nedeniyle, Başkomutan olarak görevimde bırakıldım. Lakin durum değişmişti. Artık arkamda Venizelos’un karizması ve sarsılmaz iradesi yoktu. Müttefiklerin desteği azalmaya başlamıştı. Fransızlar ve İtalyanlar, Ankara hükümetiyle açıkça temas kuruyor, hatta onlara silah satıyorlardı. Sadece İngilizler, o da eskisinden daha mesafeli bir şekilde, bizi desteklemeye devam ediyordu.

Kış bastırmış, Anadolu’nun ayazı cephedeki askerlerimizin iliklerine işliyordu. Karşımızdaki düşman ise, Ankara’da toparlanıyor, İsmet (İnönü) Paşa komutasında düzenli bir orduya dönüşüyordu. 1920 yazı sonunda ulaştığımız zafer noktası, şimdi çok uzakta kalmış gibiydi. Atina’daki siyasi deprem, Anadolu cephesindeki dengeleri de sarsmıştı. Bursa’nın fethiyle ulaşılan zirveden, şimdi belirsiz bir geleceğe doğru bakıyorduk. Önümüzde uzanan yol, eskisinden daha çetin, daha tehlikeli görünüyordu. Ve ben, Anastasios Papoulas, bu ordunun başında, Atina’daki hayaletlerin gölgesinde, Anadolu’nun buzlu rüzgârlarına karşı yeni ve daha büyük bir mücadeleye hazırlanmak zorundaydım.

Bölüm 6: Kış Hükmü, Tahtın Gölgesi – İnönü’nün Soğuk Nefesi (Kış 1920 – Ocak 1921)

Kasım 1920’de Atina’dan gelen haber, İzmir’deki karargâhıma bir bomba gibi düşmüştü. Venizelos gitmişti. Seçimleri kaybetmiş, ülkeyi terk etmek zorunda kalmıştı. O an, ayaklarımın altındaki zeminin kaydığını hissettim. Bizi Anadolu’ya getiren, Megali İdea‘nın ateşini yakan, Müttefikleri yanımıza çeken o dev politikacı yoktu artık. Yerine, yıllardır Venizelos’a muhalefet eden, Cihan Harbi’ndeki Alman yanlısı tutumuyla Müttefiklerin şimşeklerini üzerine çeken Kral Konstantin’in taraftarları gelmişti. Yunanistan’ın kaderi, bir seçim sandığında tersine dönmüştü ve biz, Anadolu’nun ortasında, bu siyasi depremin artçı sarsıntılarını hissetmeye başlamıştık.

Karargâhtaki hava bir anda buz kesti. Subaylar arasındaki o gizli, üstü örtülü Venizelist-Kralcı ayrımı, şimdi elle tutulur bir gerginliğe dönüşmüştü. Yıllarca Venizelos’un liderliğinde savaşmış, onun vizyonuna inanmış komutanlar, şimdi ne olacağını bilmiyordu. Ben de onlardan biriydim. Venizelos tarafından bu göreve getirilmiştim. Yeni hükümetin beni görevde tutup tutmayacağı meçhuldü. Fısıltılar koridorlarda dolaşıyor, herkes birbirine şüpheyle bakıyordu. Acaba Kralcı subaylar durumu fırsat bilip öne mi çıkacaktı? Ordunun birliği, tam da düşman karşısında en güçlü olmamız gereken bir zamanda, tehlikeye girmişti.

İzmir sokaklarında da bir belirsizlik havası seziliyordu. Rum cemaati, Venizelos’un gidişiyle büyük bir hayal kırıklığına uğramıştı. Onlar için Venizelos, kurtuluşun ve Megali İdea‘nın sembolüydü. Kral Konstantin’in dönüşü, Müttefik desteğinin kaybedileceği ve Anadolu macerasının sona ereceği korkusunu beraberinde getirmişti. Türkler ise, olan biteni sessizce izliyor, belki de içten içe Yunanistan’daki bu bölünmenin kendi lehlerine olacağını umuyorlardı.

Atina’dan gelen ilk haberler çelişkiliydi. Yeni Başbakan Dimitrios Rallis ve Savaş Bakanı Nikolaos Theotokis’ten gelen mesajlar, bir yandan Anadolu’daki mücadelenin devam edeceğini söylerken, diğer yandan ordudaki Venizelist unsurlara karşı bir tasfiye beklentisi yaratıyordu. Benim durumum ise tam bir muammaydı. Birkaç hafta boyunca, görevimin başında olmama rağmen, yetkilerimin ne kadar devam edeceği, Atina’nın bana ne kadar güvendiği konusunda ciddi şüphelerim vardı.

Nihayet Atina’dan beklenen karar geldi. Savaş Bakanı Theotokis’ten gelen resmi bir telgrafla Başkomutanlık görevime devam etmem istendi. Gerekçe olarak, savaşın kritik bir aşamasında komuta kademesinde bir değişiklik yapmanın riskli olacağı ve benim tecrübeme ihtiyaç duyulduğu belirtiliyordu. Bu, bir yandan rahat bir nefes almamı sağlasa da, diğer yandan üzerimdeki baskıyı artırmıştı. Kralcı hükümet, benden bir an önce bir zafer bekliyordu. Venizelos’un başlattığı işi bitirerek, kendi iktidarlarını pekiştirmek, halka ve Müttefiklere güçlü olduklarını göstermek istiyorlardı. Artık sadece askeri değil, siyasi bir yük de omuzlarımdaydı.

Yeni hükümetle ilk temaslarım, soğuk ve mesafeliydi. Telefon görüşmelerimizde veya telgraflarda, Venizelos dönemindeki o sıcak, doğrudan iletişimden eser yoktu. Daha resmi, daha bürokratik bir dil hakimdi. Savaş Bakanı Theotokis, eski bir asker olmasına rağmen, cephenin gerçeklerinden uzak görünüyordu. Atina’daki siyasi çekişmeler ve Kral Konstantin’in dönüşüyle ilgili Müttefik tepkileri, onun önceliği gibiydi.

“General Papoulas,” demişti bir telefon görüşmemizde, sesi tok ve emrediciydi. “Kralımız Majesteleri Konstantin’in direktifleri doğrultusunda, Anadolu’daki şanlı ordumuzun ilerleyişine devam etmesi kararı alınmıştır. Venizelos hükümetinin yarattığı tereddütler ve gecikmeler sona ermiştir. Ordumuzun moralinin yüksek olduğunu biliyoruz. Sizden beklentimiz, en kısa sürede Ankara’daki isyancıların üzerine yürüyerek, bu milli davayı kesin bir zaferle sonuçlandırmanızdır. Sevr Antlaşması’nın bize tanıdığı hakları sonuna kadar savunacağız.”

“Sayın Bakanım,” diye yanıtladım, sesimi kontrol altında tutmaya çalışarak. “Ordumuzun morali genel olarak iyi, lakin önümüzde çetin bir kış var. Anadolu’nun kışı sert geçer. Lojistik hatlarımız zaten oldukça gergin. Askerlerimizin kışlık teçhizatı yetersiz. Karşı tarafta ise, Mustafa Kemal’in Ankara’da düzenli bir ordu kurma çabaları hız kazandı. İstihbaratımız, İsmet Paşa komutasındaki kuvvetlerin Eskişehir-Ankara hattında mevzilendiğini ve sayılarının giderek arttığını bildiriyor. Bu koşullarda acele bir genel taarruz, büyük riskler taşıyabilir.”

Telefonun diğer ucunda kısa bir sessizlik oldu. Theotokis’in sabırsızlandığını hissedebiliyordum. “General,” dedi sonra, sesinde hafif bir küçümseme tonuyla. “Karşımızdakilerin hâlâ disiplinsiz çetelerden ibaret olduğunu unutuyorsunuz. Düzenli Yunan ordusunun gücü karşısında dayanamazlar. Kış koşulları onlar için de geçerli. Hatta bizim için bir avantaj bile olabilir; ani bir kış taarruzu, onları hazırlıksız yakalayacaktır. Atina’nın beklentisi budur. Kralımız, ordumuzdan yeni zaferler bekliyor. Kaynak konusunda endişeniz olmasın, gereken destek sağlanacaktır.”

Gereken destek… Bu vaat kulağa ne kadar boş geliyordu. Yunanistan’ın ekonomisi tükenme noktasındaydı. Kral’ın dönüşüyle birlikte Müttefiklerden gelen mali yardımlar kesilmişti. Fransızlar ve İtalyanlar, Ankara hükümetiyle anlaşmalar imzalamış, bize sırtlarını dönmüşlerdi. Sadece İngilizler, Kralcı hükümete mesafeli dursalar da, stratejik çıkarları gereği bizi tamamen terk etmemişlerdi. Lakin onların desteği de artık eskisi gibi değildi. Lloyd George’un Venizelos’a duyduğu kişisel sempati yoktu artık. Kral Konstantin’e karşı eski bir güvensizlikleri vardı. Bize verdikleri silah ve malzeme yardımı azalmıştı.

Anadolu’da kış hükmünü sürmeye başlamıştı. Kar, yaylaları ve geçitleri kapatıyor, dondurucu rüzgârlar ovada esiyordu. Çamur, yolları yürünmez hale getiriyordu. Cephedeki askerlerimiz, yetersiz çadırlarda, eksik giysilerle bu acımasız koşullara direnmeye çalışıyordu. İkmal kollarımız, çamurlu yollarda ilerlemekte zorlanıyor, Kuva-yi Milliye’nin ani baskınları lojistiğimizi daha da aksatıyordu. Tifüs ve dizanteri gibi salgın hastalıklar baş göstermişti. Moraller düşüyordu. Bursa’nın fethiyle gelen zafer havası, yerini soğuk bir gerçekliğe, bitmek bilmeyen bir yıpranma savaşına bırakmıştı.

Bu sırada Ankara’dan gelen haberler, Theotokis’in sandığının aksine, düşmanın hiç de hazırlıksız olmadığını gösteriyordu. İsmet Paşa, İnönü mevkiinde güçlü bir savunma hattı kurmuştu. Elindeki dağınık Kuva-yi Milliye birliklerini düzenli orduya katıyor, subaylarını eğitiyor, askerlerini disiplin altına alıyordu. Ankara hükümeti, tüm imkanlarını orduyu güçlendirmek için seferber etmişti. Sovyet Rusya’dan silah ve mali yardım almaya başlamışlardı. Karşımızdaki güç, artık küçümsenecek bir çete değildi; vatanını savunan, giderek profesyonelleşen, inançlı bir orduydu.

Tüm bu olumsuz koşullara ve kendi içimdeki şüphelere rağmen, Atina’nın baskısı artıyordu. Kralcı hükümet, bir an önce askeri bir başarı elde ederek hem iç kamuoyunu tatmin etmek hem de Müttefiklere hâlâ güçlü olduklarını göstermek istiyordu. Sonunda, 1921 yılının hemen başında, sınırlı bir hedefle de olsa, bir taarruz kararı alındı. Hedef, Eskişehir’i ele geçirmek ve Ankara üzerindeki baskıyı artırmaktı. Bu, aynı zamanda Türk ordusunun ne kadar güçlendiğini görmek için bir tür keşif taarruzu niteliği de taşıyacaktı.

Planı Albay Zafiriou ve diğer kolordu komutanlarıyla paylaştığımda, Zafiriou’nun gözleri yine parladı. O, her zaman hücumdan yanaydı. “Sonunda Paşam!” dedi. “Beklemekle vakit kaybediyorduk. Bu kış baskını, Türkleri şaşırtacaktır. Eskişehir’i alırsak, demiryolu kavşağını kontrol eder, Ankara’ya giden yolu açarız!”

Diğer komutanlar daha temkinliydi. Özellikle III. Kolordu Komutanı General Kondylis, kış koşullarının ve lojistik sorunların altını çizdi. “Paşam, asker yorgun, teçhizat eksik. Kar ve çamur ilerlememizi çok zorlaştıracak. İsmet Paşa’nın İnönü’de iyi hazırlandığı söyleniyor. Dikkatli olmalıyız.”

“Haklısın General Kondylis,” dedim. “Risklerin farkındayım. Lakin Atina’nın emri kesin. Harekete geçmek zorundayız. Planı dikkatli uygulayacağız. Zafiriou’nun I. Kolordusu ana darbeyi vuracak, Kondylis’in III. Kolordusu onu destekleyecek. Hedefimiz Eskişehir. Lakin İnönü’deki direniş çok sert olursa, fazla zorlamayacak, geri çekileceğiz. Bu bir ölüm kalım savaşı değil, bir yoklama taarruzu olacak.” Belki de kendimi avutuyordum bu sözlerle.

Ocak 1921’in ilk haftasında, birliklerimiz Bursa ve Uşak cephelerinden ileri harekete geçti. Hava korkunçtu. Kar yağıyor, yollar buz tutmuştu. Top arabaları çamura saplanıyor, katırlar ilerlemekte zorlanıyordu. Askerlerin nefesi havada donuyordu. İlerleyişimiz çok yavaştı. Lakin düşman da bu havada bir saldırı beklemiyor olmalıydı. Bu bize sürpriz avantajı sağlayabilirdi.

Birliklerimiz İnönü mevkiine yaklaştığında, Türk topçusunun ateşiyle karşılandık. İsmet Paşa bizi bekliyordu. Sürpriz avantajı kaybolmuştu. Önümüzdeki tepelere mevzilenmiş Türk piyadeleri, inatçı bir direniş gösteriyordu. Zafiriou’nun birlikleri, kar ve çamur içinde, yoğun ateş altında tepelere tırmanmaya çalıştı. Çarpışmalar şiddetliydi. Metristepe adı verilen stratejik bir tepe, birkaç kez el değiştirdi. Askerlerimiz büyük bir cesaretle savaşıyor, lakin karşılarındaki direniş de o kadar keskindi.

Ben, cephe gerisindeki karargâhımdan durumu takip ediyordum. Telsizden gelen raporlar iç açıcı değildi. Kayıplarımız artıyordu. İlerleyişimiz durmuştu. Zafiriou, takviye istiyor, Türklerin beklenenden çok daha güçlü olduğunu bildiriyordu. Kondylis’in kolordusu da yanlardan ilerlemekte zorlanıyordu.

Bir ara Zafiriou ile doğrudan telsiz bağlantısı kurdum. Sesi yorgun ve öfkeli geliyordu. “Paşam! Bu adamlar kaya gibi! Yerlerinden kıpırdamıyorlar! Topçumuz etkili olamıyor, arazi çok engebeli. Daha fazla piyadeye ihtiyacımız var!”

“Albayım,” dedim, “Durumu görüyorum. Lakin elimizdeki tüm ihtiyatları kullandık. Hava koşulları ve arazi aleyhimize. Kayıplarımız artıyor. Bu taarruzun hedefi Eskişehir’di, lakin İnönü’de bu kadar takılıp kalırsak, ordumuz yıpranır. Başlangıçta konuştuğumuz gibi, fazla zorlamayacağız. Birliklerini düzenli bir şekilde geri çekmeye hazırlan.”

Zafiriou itiraz etmek istedi. “Paşam, biraz daha zorlasak kırabiliriz! Metristepe’yi tekrar alabiliriz!”

“Hayır Albayım!” dedim kesin bir sesle. “Risk alamayız. Ordumuzun daha fazla yıpranmasına izin veremem. Geri çekilme emrini veriyorum. Düzenli ve kontrollü bir şekilde geri çekileceksiniz. Düşmanın takip etmesine izin vermeyin.”

Bu kararı vermek kolay değildi. Atina’daki hükümetin nasıl bir tepki vereceğini biliyordum. Bir zafer beklerken, bir geri çekilme haberi alacaklardı. Lakin ordunun selameti her şeyden önce gelirdi. İnönü’de inatlaşmak, daha büyük bir felakete yol açabilirdi.

Geri çekilme emri verildi. Birliklerimiz, yine zorlu kış koşullarında, geldikleri yollardan geri dönmeye başladılar. Türkler, zafer kazandıklarını düşünerek bizi takip etmeye çalıştılar, lakin artçı birliklerimiz onları durdurmayı başardı. Birkaç gün içinde, birliklerimiz tekrar Bursa ve Uşak hattındaki eski mevzilerine döndü.

Birinci İnönü Muharebesi olarak adlandırılacak bu çarpışma, askeri açıdan büyük bir yenilgi sayılmazdı belki. Kayıplarımız ağırdı ama ordumuz dağılmamıştı. Lakin moral etkisi yıkıcıydı. Hem askerlerimiz hem de Atina’daki hükümet için büyük bir hayal kırıklığıydı. Ankara içinse tam tersi, büyük bir moral zaferiydi. Düzenli ordularının, Yunan ordusuna karşı kazandığı ilk ciddi başarıydı. Bu zafer, hem Anadolu’daki direnişin moralini yükseltti hem de Müttefikler nezdinde Ankara hükümetinin ciddiye alınmasını sağladı.

İzmir’deki karargâhıma döndüğümde, üzerimde büyük bir ağırlık vardı. Atina’ya durumu rapor ettim. Beklendiği gibi, Başbakan Rallis ve Savaş Bakanı Theotokis’ten sert eleştiriler aldım. Beni korkaklıkla, yeterince kararlı olmamakla suçladılar.

Theotokis ile yaptığım bir telefon görüşmesi özellikle gergindi. “General Papoulas! Bu sonuç kabul edilemez! Ordumuzun itibarı sarsıldı! Neden geri çekildiniz? Neden sonuna kadar zorlamadınız?”

“Sayın Bakanım,” dedim yorgun bir sesle. “Koşullar çok ağırdı. Düşman direnişi beklenenden güçlüydü. Ordumuzu İnönü’de eritmenin bir anlamı yoktu. Stratejik bir geri çekilmeydi. Baharda, daha iyi koşullarda, daha güçlü bir şekilde tekrar deneyeceğiz.”

“Baharı bekleyemeyiz General!” diye bağırdı Theotokis. “Bu lekeyi temizlemeliyiz! Derhal yeni bir taarruz planı hazırlayın! Bu kez Eskişehir’i almadan dönmek yok! Kralımız zafer bekliyor!”

Telefonu kapattığımda, derin bir iç çektim. Anlaşılan o ki, İnönü’den ders çıkarılmamıştı. Atina’daki siyasetçiler, cephenin gerçeklerinden kopuk, hayal dünyasında yaşıyorlardı. Megali İdea hayali, şimdi Kralcıların siyasi hırslarıyla birleşmiş, bizi daha da tehlikeli bir yola itiyordu. İnönü’nün soğuk nefesi, sadece askerlerimizin değil, tüm Yunanistan’ın üzerine çökmüştü. Ve ben, bu fırtınalı denizde gemiyi yüzdürmeye çalışan yorgun bir kaptan gibiydim. Önümüzdeki baharın, yeni bir zafer mi, yoksa daha büyük bir fırtına mı getireceğini bilmiyordum. Bildiğim tek şey, Anadolu toprağının direndiği ve Tahtın gölgesinin, işimizi daha da zorlaştırdığıydı.

Bölüm 7: İnönü’nün İkinci Çağrısı – Baharın Kırık Umutları (Ocak Sonu – Mart 1921)

İnönü’deki o karlı, puslu geri çekilmenin ardından İzmir’e dönüşüm, bir cenaze alayının sessizliğini taşıyordu. Zafer naralarıyla çıktığımız yolculuk, acı bir sükûtla son bulmuştu. Karargâh koridorlarında yankılanan tek ses, subayların postallarının gıcırtısı ve fısıltıyla karışık endişeli konuşmalarıydı. Başarısızlık, ağır bir pelerin gibi omuzlarıma çökmüştü. Atina’dan gelen tepkilerin sert olacağını biliyordum, lakin Kralcı hükümetin öfkesi, beklediğimden de keskindi. Sanki İnönü’deki yenilgi, Venizelos’un hayaletiyle birlikte onların iktidarını da tehdit ediyordu.

Savaş Bakanı Theotokis’in sesi, telefonun diğer ucundan çelik gibi geliyordu: “General Papoulas! Açıklama bekliyorum! Yunan ordusunun şanlı tarihinde böyle bir geri adım görülmemiştir! Bir avuç isyancıya karşı nasıl olur da tutunamazsınız? Majesteleri Kral Konstantin, büyük bir hayal kırıklığı içinde. Ordunun itibarını yerle bir ettiniz!”

Sabrımın sınırları zorlanıyordu. Cephenin acımasız gerçeklerini, karı, çamuru, askerin yorgunluğunu, düşmanın inatçı direnişini Atina’daki sıcak odalarından anlamaları mümkün değildi. “Sayın Bakanım,” dedim dişlerimi sıkarak, “Cephedeki durumu size raporlarımda ilettim. Koşullar, planladığımız taarruz için elverişli değildi. Ordumuzu İnönü’nün çamurunda yok etmek yerine, stratejik bir geri çekilme kararı aldım. Baharla birlikte, daha hazırlıklı bir şekilde…”

“Baharı bekleyecek vaktimiz yok General!” diye sözümü kesti Theotokis. “Ankara’daki çapulcular, sizin korkaklığınız yüzünden cesaret buluyor! Müttefikler nezdinde itibarımız sarsılıyor! Londra’da bir konferans toplanıyor, o isyancıları bile çağırmışlar! Yunanistan’ın gücünü göstermeliyiz! Derhal! Size emrediyorum: Ordunun moralini düzeltin, eksikleri tamamlayın ve en kısa sürede yeni bir taarruz planı hazırlayın. Eskişehir düşmeden Atina’ya rahat yok! Anlaşıldı mı?”

Telefonu kapattığımda, elimdeki ahizeyi sıkmaktan parmaklarım beyazlaşmıştı. Emir kesindi. Mantık, sağduyu, cephenin gerçekleri Atina’daki siyasi hırsların duvarına çarpıp geri dönüyordu. Kralcılar, Venizelos’un gölgesinden kurtulmak, kendi zaferlerini yaratmak için ordumuzu ateşe atmaktan çekinmeyeceklerdi. Benim görevim ise, imkânsızı başarmak, hem Atina’yı tatmin etmek hem de ordumu bir felaketten korumaktı.

Ocak ayının son günleri ve Şubat ayı, hummalı bir hazırlık dönemiyle geçti. İnönü’de kaybedilen prestiji geri almak, Eskişehir’i ele geçirmek yeni hedefimizdi. Atina’dan sınırlı da olsa takviye birlikleri geldi. Yorgun, tecrübesiz, lakin genç yüzlerinde vatansever bir ateş yanan askerlerdi bunlar. Yunanistan’ın dört bir yanından toplanmışlardı. Gemilerle İzmir’e getirilen yeni silahlar, mühimmat ve kışlık giyecekler (ne kadarı yeterliydi, tartışılır) depolara yığıldı. Komutanlarımla toplantı üstüne toplantı yaptık. Haritalar masalara serildi, planlar çizildi, tartışıldı.

Albay Zafiriou, ilk yenilginin hırsıyla yanıp tutuşuyordu. “Paşam, o tepeleri alacağız! İsmet’in ordusunu İnönü’de ezeceğiz! Geçen sefer şanssızdık, hava bize ihanet etti. Şimdi bahar geliyor, zemin kuruyacak. Ordumuzun gücünü görecekler!”

General Kondylis, daha ihtiyatlıydı. Parmakları harita üzerinde, İnönü mevkiinin etrafındaki engebeli araziyi gösteriyordu. “Arazi yine aynı arazi Paşam. Türkler, ilk muharebeden sonra mevzilerini daha da güçlendirmişlerdir. İsmet Paşa’nın iyi bir savunmacı olduğu anlaşılıyor. Londra Konferansı’ndan bir sonuç çıkmazsa, Ankara hükümeti tüm gücüyle bize karşı koyacaktır. Çok dikkatli olmalıyız. Yan kanatlardan yapacağımız kuşatma hareketleri, cephe taarruzundan daha etkili olabilir.”

Kondylis’in uyarısı mantıklıydı. İsmet Paşa, ilk muharebede ordusunu iyi yönetmiş, bize ağır kayıplar verdirmişti. Şimdi daha hazırlıklı olacağı kesindi. Planımızı buna göre şekillendirdik. Ana kuvvetlerimiz yine İnönü mevkiine cepheden saldırırken, Kondylis’in kolordusu güneyden daha geniş bir yay çizerek Türk kuvvetlerini kuşatmaya çalışacaktı. Eğer kuşatma başarılı olursa, Türk ordusunu İnönü’de tuzağa düşürüp imha edebilirdik. Hedef, Eskişehir’i ele geçirmekten öte, Türk ordusunun bel kemiğini kırmaktı.

Hazırlıklar sürerken, Londra’dan gelen haberleri yakından takip ediyorduk. Şubat-Mart 1921’de toplanan Londra Konferansı, Müttefiklerin Sevr Antlaşması’nı gözden geçirmek ve Yunan-Türk sorununa diplomatik bir çözüm bulmak amacıyla düzenlenmişti. Hem Atina hükümetinin temsilcileri hem de Ankara hükümetinin temsilcisi Bekir Sami Bey konferansa katılmıştı. Bizim için umut verici bir gelişme değildi. Ankara hükümetinin uluslararası alanda muhatap alınması, onların meşruiyetini artırıyor, bizim pozisyonumuzu zayıflatıyordu. Konferanstan somut bir sonuç çıkmadı. Müttefikler arasında görüş ayrılıkları vardı. İngilizler hâlâ bizi destekler görünse de, Fransızlar ve İtalyanlar açıkça Ankara ile yakınlaşmışlardı. Diplomatik çözüm umutları suya düşünce, gözler yeniden Anadolu cephesine çevrildi. Askeri bir zafer, siyasi denklemi lehimize çevirebilirdi. Atina’nın üzerimizdeki baskısı daha da arttı.

Mart ayının ortalarına gelindiğinde, Anadolu’da baharın ilk işaretleri görülmeye başlamıştı. Karlar eriyor, toprak canlanıyordu. Lakin eriyen karlar, toprağı vıcık vıcık bir çamura dönüştürmüş, yolları yine geçilmez kılmıştı. Hava hâlâ soğuktu. Bahar, umutlarımızı yeşertmek yerine, sanki yeni zorluklar getirmişti. Yine de Atina’nın sabrı tükenmişti. Harekât emri verildi.

23 Mart 1921 sabahı, Yunan ordusu bir kez daha ileri atıldı. Topçumuzun gürlemesiyle başlayan taarruz, İnönü mevkiindeki Türk siperlerine yöneldi. Zafiriou’nun askerleri, ilk muharebeden aldıkları dersle, daha temkinli, lakin kararlı bir şekilde ilerliyordu. Karşılarındaki Türk direnişi yine sertti. İsmet Paşa’nın askerleri, kazdıkları siperlere yapışmış, inatla savunuyorlardı. Makineli tüfekler ölüm kusuyor, havan mermileri askerlerimizin üzerine yağıyordu. Tepeler, yine kanlı boğuşmalara sahne oluyordu.

Ben, cephe gerisindeki seyyar karargâhımda, durumu anbean takip ediyordum. Telsizden gelen raporlar, şiddetli çatışmaları, yavaş ilerleyişi, artan kayıpları bildiriyordu. Gözüm kulağım, güneyden ilerleyen Kondylis’in kolordusundaydı. Kuşatma harekâtının başarısı, savaşın kaderini belirleyecekti. Kondylis’in birlikleri, çamurlu arazide zorlukla ilerliyor, yer yer Kuva-yi Milliye’nin direnişiyle karşılaşıyorlardı.

Günler süren kanlı çarpışmalar… Metristepe, Kovalcatepe gibi isimler, yine ön plana çıkmıştı. Bazen biz alıyorduk, bazen Türkler geri alıyordu. Siper savaşının o acımasız, yıpratıcı yüzü kendini gösteriyordu. Askerlerimiz yoruluyor, cephane azalıyordu. Lakin Zafiriou, inatla saldırılarına devam ediyordu. Bir telefon görüşmemizde sesi zafer umuduyla doluydu: “Paşam! Dayanıyorlar ama kırılmak üzereler! Metristepe’yi tekrar ele geçirdik! Biraz daha baskı yaparsak çökecekler! Kondylis Paşa’nın kuşatması ne durumda?”

Kondylis’ten gelen haberler ise o kadar umut verici değildi. “Paşam, arazi çok zorlu. Çamur ilerleyişimizi yavaşlatıyor. Düşmanın yan kanatlardaki direnişi de beklenenden kuvvetli. Kuşatmayı tamamlamak için zamana ihtiyacımız var.”

Bu durum, beni zor bir kararla karşı karşıya bırakıyordu. Zafiriou’nun cephe taarruzu, ağır kayıplara rağmen Türkleri yıpratıyordu. Lakin Kondylis’in kuşatması geciktikçe, Türklerin toparlanma ve takviye alma ihtimali artıyordu. Eğer kuşatma tamamlanamazsa, Zafiriou’nun birlikleri iki ateş arasında kalabilirdi.

Tam o kritik günlerde, 30 Mart’ı 31 Mart’a bağlayan gece, Türklerden beklenmedik bir karşı taarruz geldi. İsmet Paşa, elindeki ihtiyat kuvvetlerini kullanarak, Zafiriou’nun yorgun birliklerinin üzerine saldırdı. Gece karanlığında başlayan süngü hücumları, cephemizde yer yer paniğe yol açtı. Bazı birliklerimiz geri çekilmek zorunda kaldı. Metristepe tekrar kaybedildi. Durum kritikleşmişti.

Sabah olduğunda, manzara hiç iç açıcı değildi. Cephe hattımız sarsılmış, askerlerimizin morali bozulmuştu. Kondylis’in kuşatma harekâtı da hedefine ulaşamamıştı. Artık taarruzu sürdürmenin bir anlamı kalmamıştı. Ordumuzu daha büyük bir felaketten kurtarmak için, bir kez daha o zor kararı vermek zorundaydım: Geri çekilme.

Zafiriou’ya emri ilettiğimde, öfkeden deliye döndü. “Hayır Paşam! Yapamam! Tam zafere ulaşmışken geri çekilemem! Bu bir onur meselesi!”

“Albayım!” dedim sesimi yükselterek. “Onur, ordumuzu yok etmek değildir! Durumu görüyorsun! Karşı taarruzları püskürttük ama cephemiz sarsıldı. Kuşatma başarısız oldu. İnatlaşmanın anlamı yok! Düzenli bir şekilde geri çekileceğiz. Bu benim emrimdir!”

İkinci İnönü Muharebesi de bizim için bir yenilgiyle sonuçlanmıştı. Üstelik bu kez kayıplarımız daha ağırdı, geri çekilme daha zorlu olmuştu. Türk ordusu, kazandığı zaferin moraliyle bizi daha yakından takip etmiş, artçı birliklerimizle şiddetli çarpışmalar yaşanmıştı. Nisan ayının başlarında, birliklerimiz yorgun, bitkin ve moralleri bozuk bir şekilde yine Bursa-Uşak hattına geri döndü.

Bu yenilginin yankıları, ilkine göre çok daha büyük oldu. Atina’da tam bir şok yaşandı. Kralcı hükümetin prestiji yerle bir olmuştu. Başbakan Rallis istifa etmek zorunda kaldı, yerine Dimitrios Gounaris geldi. Gounaris hükümeti de Anadolu’daki savaşa devam etmekten yanaydı, lakin ordunun durumu ve Müttefiklerin tutumu konusunda daha gerçekçi olmak zorundaydılar. Benim üzerimdeki baskı arttı. Başarısızlığın faturası bana kesilmeye çalışıldı. Kralcı basın, beni beceriksizlikle, hatta ihanetle suçlayan yazılar yayınladı. Görevden alınmam gündeme geldi.

İzmir’deki karargâhımda, bu suçlamalar ve belirsizlik içinde, kendimi yapayalnız hissediyordum. Venizelos döneminde başlayan bu macera, şimdi tam bir batağa saplanmıştı. Megali İdea hayali, İnönü’nün çamurlu tepelerinde iki kez ağır yara almıştı. Karşımızdaki düşman, artık küçümsenecek bir güç değildi; İsmet Paşa komutasındaki düzenli Türk ordusu, savaşma azmi ve yeteneğini kanıtlamıştı. Mustafa Kemal’in liderliği, Anadolu’daki direnişi zafere taşıyabilecek bir güce dönüşüyordu.

Müttefikler arasındaki ayrılıklar da belirginleşmişti. Fransa ve İtalya, Ankara hükümetiyle ayrı ayrı anlaşmalar imzalayarak Anadolu’dan çekilme kararı aldılar. Bize silah ve malzeme yardımı yapmayı bıraktılar. Sadece İngilizler, çekingen bir destekle yanımızda duruyordu. Lakin onların da sabrı tükeniyordu. Yunanistan, Anadolu’da tek başına kalmıştı. Ekonomimiz çökme noktasındaydı. Halk savaş yorgunuydu. Askerlerin morali düşüktü.

Bahar gelmişti, evet. Lakin bu bahar, bize umut yerine, daha büyük bir belirsizlik ve endişe getirmişti. İnönü’nün ikinci çağrısı, acı bir ders olmuştu. Şimdi önümüzde daha zorlu bir soru duruyordu: Bu savaşı nasıl bitirecektik? Geri çekilip Sevr’in bize verdikleriyle yetinmek mi, yoksa Atina’daki şahinlerin istediği gibi, son bir umutla Ankara üzerine yürüyüp her şeyi riske atmak mı? Karar ne olursa olsun, yolun sonu karanlık görünüyordu. Ve ben, Anastasios Papoulas, bu ordunun başında, kırık umutlar ve artan şüphelerle, kaçınılmaz sona doğru ilerliyordum.

Bölüm 8: Kütahya Sarhoşluğu, Ankara Hayali – Son Kumar (Bahar – Yaz 1921)

İkinci İnönü yenilgisinin acı tadı damağımızdayken, İzmir’deki karargâhım bir mahkeme salonunu andırıyordu. Atina’dan gelen suçlamalar, fısıltıyla başlayan dedikodular, görevden alınacağım yönündeki söylentiler havada asılı kalmıştı. Yeni Başbakan Dimitrios Gounaris ve onun hükümeti, selefleri Rallis’in düştüğü durumdan ders almış görünmüyordu; aksine, Kralcı iktidarın sarsılan prestijini kurtarmak için daha da gözü kara bir arayış içindeydiler. Anadolu’daki savaş, artık Megali İdea‘nın kutsal bir hedefi olmaktan çıkmış, Atina’daki kırılgan iktidarın ayakta kalma mücadelesinin bir aracına dönüşmüştü.

Gounaris ile ilk telefon görüşmemiz, Theotokis’in öfkeli tiradlarından farklı, daha hesaplı, daha politik bir tondaydı. Gounaris, usta bir politikacıydı; ses tonu sakin, kelimeleri seçilmişti, lakin altında yatan baskı daha keskindi.

“General Papoulas,” dedi pürüzsüz bir sesle, “Öncelikle ordumuzun İnönü’de gösterdiği kahramanlığı takdir ettiğimi bilmenizi isterim. Zorlu koşullar altında savaştınız. Lakin sonuç, maalesef beklentilerimizin altında kaldı. Uluslararası alanda, Londra Konferansı’nda gördüğümüz gibi, Ankara’daki isyancıların ciddiye alınmasına yol açtı. Müttefiklerimiz, Fransızlar ve İtalyanlar, bizi yalnız bırakma yolunu seçtiler. İngiliz dostlarımız dahi tereddüt içinde. Bu durumu tersine çevirmek zorundayız. Yunanistan’ın gücünü, Sevr Antlaşması’nın uygulanması konusundaki kararlılığını tüm dünyaya göstermeliyiz.”

“Sayın Başbakanım,” diye yanıtladım, cephenin acı gerçeklerini bir kez daha dile getirme zorunluluğuyla. “Ordumuz yorgun. İki ağır muharebeden çıktık. Kayıplarımız fazla. Lojistik sistemimiz, Anadolu’nun zorlu coğrafyasında yetersiz kalıyor. Askerin morale ihtiyacı var. Karşımızdaki Türk ordusu ise, İnönü zaferleriyle moral bulmuş, İsmet Paşa komutasında giderek daha organize hale geliyor. Sovyet Rusya’dan destek alıyorlar. Yeni bir genel taarruz için yeterli güce sahip olduğumuzdan emin değilim. Belki de savunmada kalarak, elimizdeki toprakları koruyarak diplomatik bir çözüm aramak daha akılcı olabilir.”

Gounaris’in sesi hafifçe sertleşti. “General, diplomatik çözüm masada yok. Ankara’daki fanatikler, Sevr’i yırtıp atmaktan başka bir şey düşünmüyorlar. Savunmada kalmak, zayıflık göstergesi olur, onları daha da cesaretlendirir. Tek yol, ileri harekâttır. Kesin bir askeri zaferle Ankara’yı dize getirmek zorundayız. Biliyorum, ordunun ihtiyaçları var. Hükümetimiz, tüm imkanlarını seferber ederek size gereken desteği sağlayacaktır. Yeni askerler gönderilecek, malzeme ikmali yapılacak. Savaş Bakanı Theotokis ile birlikte hazırlıklarınızı hızlandırın. Yunan ulusu sizden zafer bekliyor. Kralımız Majesteleri Konstantin de durumu yakından takip ediyor ve ordumuza güveniyor.”

Kral Konstantin… İşte kilit isim buydu. Cihan Harbi sırasındaki tutumu yüzünden Müttefiklerin gözünden düşen, Venizelos tarafından tahttan indirilen Kral, şimdi geri dönmüş ve kendi meşruiyetini kanıtlamak, Venizelos’un başaramadığını başarmak istiyordu. Anadolu’daki zafer, onun için kişisel bir onur meselesiydi. Nitekim çok geçmeden, Kral’ın bizzat cepheye gelerek ordunun başında bulunacağı haberi geldi. Haziran 1921’de Kral Konstantin, şatafatlı bir törenle İzmir’e ayak bastı. Yanında Başbakan Gounaris ve bakanlar kurulu üyeleri de vardı. Bu ziyaret, orduya moral verme amacı taşıyor gibi görünse de, aslında komuta kademesi üzerinde siyasi baskıyı artırmaktan başka bir işe yaramıyordu.

Kral ile İzmir’deki karargâhımda yaptığım görüşme, gergin bir nezaket içinde geçti. Kral, uzun boylu, mağrur duruşlu, Alman disipliniyle yetişmiş bir askerdi. Gözlerinde, eski gücünü yeniden kazanma hırsı okunuyordu.

“General Papoulas,” dedi tok bir sesle, önündeki haritaya bakarak. “Ordumuzun durumunu yerinde görmek istedim. İnönü’deki talihsizlikleri geride bırakıp, nihai zafere odaklanmalıyız. Kurmaylarınızın hazırladığı taarruz planını inceledim. Hedef Ankara mı?”

“Majesteleri,” dedim ihtiyatla, “Öncelikli hedefimiz, Eskişehir-Kütahya-Afyonkarahisar hattını ele geçirerek Türk ordusunun ana kuvvetlerini imha etmek ve demiryolu kavşağını kontrol altına almaktır. Ankara’ya ilerlemek, bu ilk hedefe ulaştıktan sonra değerlendirilecek bir seçenektir. Mesafe çok uzun, arazi sarp ve ikmal hatlarımız aşırı derecede uzayacaktır.”

Kral kaşlarını çattı. “General, tereddüt zamanı değil. Yılanın başını ezmek gerekir. Ankara düşerse, direniş çöker. Ordumuzun gücü buna yeter. Ben de cephede, askerlerimle birlikte olacağım. Onlara ilham vereceğim. Yunan ordusu, benim komutam altında, atalarının Termopylae’deki kahramanlığını tekrarlayacaktır!”

Kral’ın bu hamasi nutku, cephenin gerçekleriyle ne kadar örtüşüyordu? Termopylae’de Leonidas ve askerleri kahramanca ölmüşlerdi, evet. Lakin biz ölmeye değil, kazanmaya gelmiştik. Yine de Kral’ın varlığı, Atina’nın kararının kesinliğini gösteriyordu: Büyük taarruz kaçınılmazdı. Bana düşen, bu emri en iyi şekilde uygulamak, riskleri minimize etmeye çalışmaktı.

Haziran sonu ve Temmuz başı, son hazırlıklarla geçti. Ordu, üç ana kolordu halinde yeniden düzenlendi. Zafiriou, Kondylis ve Prens Andrew (Kral’ın kardeşi) komutasındaki kolordular, geniş bir cephe hattında taarruza geçecekti. Toplam gücümüz 100.000’i aşkın askere ulaşmıştı. Yeni toplar, makineli tüfekler, hatta birkaç uçak bile getirilmişti. Moral, Kral’ın varlığı ve Atina’dan pompalanan zafer propagandasıyla bir nebze olsun yükselmişti. Lakin tecrübeli subayların yüzündeki endişe ifadesi kaybolmuyordu. Lojistik hâlâ en büyük sorunumuzdu. Anadolu’nun o yakıcı yaz sıcağında, kilometrelerce uzayan ikmal hatlarını işler tutmak deveye hendek atlatmaktan zordu. Su sıkıntısı baş göstermişti.

Temmuz’un ikinci haftasında, tarihin en büyük Yunan askeri harekâtı başladı. Topçumuzun yoğun ateşiyle sarsılan Türk mevzilerine karşı genel taarruz emrini verdim. Birliklerimiz, Afyonkarahisar, Kütahya ve Eskişehir istikametinde ilerlemeye başladı. İlk günler, beklediğimizden daha başarılı geçti. Türk ordusu, İsmet Paşa’nın emriyle, büyük bir meydan muharebesine girmekten kaçınıyor, daha çok yıpratma taktiği uygulayarak düzenli bir şekilde geri çekiliyordu.

13 Temmuz’da Afyonkarahisar düştü. Stratejik önemi büyük bir demiryolu kavşağıydı. Ardından 17 Temmuz’da Kütahya’yı ele geçirdik. Bu iki önemli şehrin kısa sürede düşmesi, Atina’da ve cephede büyük bir zafer sarhoşluğu yarattı. Kral Konstantin, Kütahya’ya muzaffer bir komutan edasıyla girdi. Gazeteler manşetlerinde “Ankara yolu açıldı!”, “Türk ordusu çöküyor!” gibi başlıklar atıyordu. Sanki savaş bitmiş, zafer kazanılmış gibi bir hava vardı.

Ben de bir an için bu havaya kapılır gibi oldum. Belki de yanılmıştım. Belki de Türk ordusu gerçekten dağılmak üzereydi. Belki de Ankara’ya bir darbe indirmek mümkündü. Lakin Kütahya’daki karargâhımda kurmaylarımla durumu değerlendirdiğimde, tehlike çanları yeniden çalmaya başladı.

“Paşam,” dedi General Kondylis, haritayı işaret ederek. “Evet, önemli şehirleri aldık. Lakin Türk ordusunu imha edemedik. İsmet Paşa, ordusunu düzenli bir şekilde Sakarya Nehri’nin doğusuna çekiyor. Orada yeni ve daha güçlü bir savunma hattı kuruyorlar. Eskişehir’i de muhtemelen fazla direnmeden boşaltacaklar. Bizi bilerek derinlere çekiyorlar. İkmal hatlarımız Kütahya’ya kadar bile zar zor işliyor. Eskişehir’e, oradan da Ankara’ya ilerlersek, ordumuzun ikmali imkansız hale gelir.”

Albay Zafiriou, her zamanki gibi itiraz etti. “Generalim, korkaklığın sırası değil! Düşman kaçıyor! Tam zamanı, peşlerini bırakmamalıyız! Eskişehir’i de alıp, durmadan Ankara’ya yürümeliyiz! Bu fırsatı kaçırırsak, bir daha yakalayamayız!”

Prens Andrew ise, askeri tecrübesi sınırlı olmasına rağmen, Kral’ın kardeşi olmanın verdiği özgüvenle konuştu: “Babam Kral, Ankara’ya yürünmesini istiyor. Yunan ordusunun gücünü tüm dünya görmeli. Tarih yazıyoruz, tereddüt etmemeliyiz.”

Ortam gergindi. Ordunun en tecrübeli komutanlarından Kondylis’in uyarıları ile Atina’nın ve Kral’ın siyasi baskısı arasında sıkışıp kalmıştım. Eskişehir’in de 21 Temmuz’da nispeten kolay bir şekilde ele geçirilmesi, Ankara’ya yürüme fikrini savunanların elini güçlendirdi. Eskişehir, Batı Anadolu’nun en önemli demiryolu merkezlerinden biriydi. Burayı ele geçirmek büyük bir stratejik başarıydı.

Eskişehir’de kurulan yeni karargâhımda, hayatımın belki de en zor kararını vermek üzere bir savaş konseyi topladım. Kral Konstantin başkanlık ediyordu. Başbakan Gounaris ve Savaş Bakanı Theotokis de oradaydı. Komutanlar, kurmay subaylar, herkesin gözü bendeydi.

Gounaris söz aldı ilk. “General Papoulas, komutanlar, büyük bir zaferin eşiğindeyiz. Ordumuz, Majesteleri Kralımızın önderliğinde destan yazıyor. Afyon, Kütahya, Eskişehir… Türklerin kaleleri bir bir düşüyor. Şimdi önümüzde son hedef var: Ankara. Ankara düşerse, isyan biter, Sevr Antlaşması kabul edilir, Megali İdea gerçekleşir. Tarih bizi çağırıyor. Durmak için bir sebep göremiyorum.”

Theotokis onu destekledi. “Ordumuzun morali yüksek. Düşman dağılmış durumda. Lojistik sorunlar abartılıyor. Ankara’ya kadar demiryolunu hızla onarıp kullanabiliriz. Risk almadan zafer kazanılmaz.”

Söz sırası bana geldiğinde, boğazımın kuruduğunu hissettim. Tüm gözler üzerimdeydi. “Majesteleri, Sayın Başbakan, Sayın Bakanım, değerli komutanlar,” dedim tane tane konuşmaya çalışarak. “Elde edilen başarılar önemlidir. Lakin General Kondylis’in de işaret ettiği gibi, Türk ordusu imha edilmemiştir. Aksine, Sakarya gerisinde toparlanmakta ve güçlü bir savunma hattı hazırlamaktadır. Eskişehir’den Ankara’ya olan mesafe 200 kilometreden fazladır. Yol boyunca demiryolu büyük ölçüde tahrip edilmiş durumda. Ordumuzu bu kadar ileriye sürmek, ikmal hatlarımızı ölümcül derecede uzatmak anlamına gelir. Asker yorgun, yaz sıcağı ve susuzluk onları tüketiyor. Karşımızda, bizi kendi seçtiği arazide, iyi hazırlanmış mevzilerde bekleyen bir düşman olacak. Bu, çok büyük bir risktir. Benim tavsiyem, Eskişehir-Kütahya-Afyon hattında savunmaya geçerek, elimizdeki kazanımları korumak ve diplomatik yolları zorlamaktır.”

Odada bir sessizlik oldu. Kral Konstantin’in yüzü sertleşti. Gözlerini kıstı, bana baktı. “General Papoulas,” dedi buz gibi bir sesle. “Sizin göreviniz riskleri hesaplamak olabilir, lakin benim görevim zafere inanmaktır. Yunan ordusu, tarih boyunca imkansızı başarmıştır. Ben, askerlerimin başında Ankara’ya yürüyeceğim. Bu benim kararımdır. Ordunun hazırlıklarını buna göre yapın.”

Karar verilmişti. Kral konuşmuş, siyaset askeri mantığa galip gelmişti. İtiraz etmenin bir anlamı yoktu. Belki de haklıydılar. Belki de Türk ordusu gerçekten çöküşün eşiğindeydi. Belki de Ankara’ya bir adım kalmıştı. Lakin içimdeki ses, bunun bir kumar olduğunu, hem de çok tehlikeli bir kumar olduğunu fısıldıyordu. Son bir kumar…

Savaş konseyi dağıldıktan sonra, Kondylis yanıma geldi. Yüzünde endişeli bir ifade vardı. “Paşam,” dedi alçak sesle. “Umarım yanılan ben olurum. Lakin korkarım, ordumuzu bir felakete sürüklüyoruz.”

Omuzlarını sıvazladım. “Generalim, emir emirdir. Bize düşen, bu kararı en iyi şekilde uygulamak, askerlerimizi korumak için elimizden geleni yapmaktır.” Lakin kendi sözlerime ne kadar inandığımı bilmiyordum.

Ağustos ayının ortalarında, Yunan ordusu, tarihindeki en uzun ve en tehlikeli yürüyüşüne başladı. Hedef Ankara’ydı. Eskişehir’den doğuya doğru, Sakarya Nehri’ne doğru ilerliyorduk. Önümüzde, kavurucu güneşin altında uzanan uçsuz bucaksız Anadolu bozkırı, yer yer tuzlu bataklıklar ve sarp tepeler vardı. Demiryolu tahrip edilmişti, ikmalimizi öküz arabalarıyla, katırlarla sağlamaya çalışıyorduk. Su kaynakları kıttı. Askerler, sıcaktan, susuzluktan, yorgunluktan bitap düşmüştü. İlerleyişimiz yavaşladı. Lakin Ankara hayali, bir serap gibi bizi kendine çekiyordu.

Sakarya Nehri’ne yaklaştıkça, Türk direnişinin sertleştiğini hissetmeye başladık. Keşif kollarımız, nehrin doğu yakasında güçlü tahkimatlar yapıldığını rapor ediyordu. Tepeler kazılmış, siperler hazırlanmış, makineli tüfek yuvaları yerleştirilmişti. İsmet Paşa ve Mustafa Kemal, bizi bekliyordu. Son kumarın oynanacağı sahne hazırlanmıştı. Kütahya’daki zafer sarhoşluğu, yerini Sakarya’nın yakıcı sıcağında hissedilen tekinsiz bir bekleyişe bırakmıştı. Ankara hayali, şimdi kanlı bir kâbusa dönüşme tehlikesiyle karşı karşıyaydı. Ve biz, o hayalin peşinde, Sakarya’nın sularına doğru ilerliyorduk.

Bölüm 9: Sakarya’nın Kıyısında, Cehennemin Eşiğinde – Ankara Serabı Dağılıyor (Ağustos – Eylül 1921)

Eskişehir geride kalmıştı. Önümüzde, Anadolu bozkırının kavurucu güneşi altında, Sakarya Nehri’ne doğru uzanan tozlu, meşakkatli bir yol vardı. Ordumuz, tarihindeki en büyük kuvvetle, Megali İdea‘nın nihai zaferine, Ankara’nın fethine doğru ilerliyordu. Kâğıt üzerinde görkemli bir tablo: Yüz bini aşkın asker, yeni toplar, süvariler, hatta birkaç keşif uçağı… Kütahya ve Eskişehir’in kolay düşüşü, bir zafer sarhoşluğu yaratmıştı. Kral Konstantin’in Eskişehir’deki karargâhında yankılanan “Ankara’ya! Ankara’ya!” sloganları, sanki kaçınılmaz bir sonun müjdecisi gibiydi. Lakin benim içimdeki ses, General Kondylis’in ihtiyatlı uyarıları, o zafer naralarının altında kaybolan bir endişeyi fısıldıyordu. Bu, bir ölüm kalım kumarıydı ve zarları Atina’daki politikacılar atmıştı.

Ağustos ayının ortalarında Sakarya Nehri’ne yaklaştığımızda, manzara değişmeye başladı. Bozkırın monotonluğu yerini, nehrin doğu yakasında yükselen sarp tepelere, kayalık sırtlara bırakmıştı. Dürbünümle karşı kıyıyı taradığımda, gördüklerim içimdeki endişeyi haklı çıkarıyordu. Türkler bizi bekliyordu. Tepeler kazılmış, dikenli tellerle çevrilmiş, makineli tüfek yuvaları ustaca gizlenmişti. İsmet Paşa, ordusunu geri çekerek bize zaman kaybettirmiş, kendi seçtiği, savunmaya son derece elverişli bir arazide mevzilenmişti. Sakarya Nehri, doğal bir engel oluşturuyordu; lakin asıl savunma hattı, nehrin doğusundaki o yalçın tepelerde kuruluydu. Ankara’ya giden yol, bu tepelerden geçiyordu.

Karargâhımı Polatlı yakınlarında, cepheye hâkim bir noktaya kurdum. Komutanlarımla son durumu değerlendirmek üzere toplandık. Haritalar yine masaya serildi. Atmosfer, Eskişehir’deki o mağrur havadan farklıydı. Ciddiyet ve yaklaşan fırtınanın gerginliği hâkimdi.

“Gördüğünüz gibi,” dedim haritayı işaret ederek, “Düşman, Sakarya’nın doğusundaki tepelerde güçlü bir savunma hattı oluşturmuş. Chal Dağı, Dua Tepe, Kartal Tepe gibi stratejik noktalar tahkim edilmiş. Nehri geçmek zor olmayabilir, lakin asıl savaş o tepelerde verilecek.”

Albay Zafiriou, her zamanki atılganlığıyla öne çıktı. “Paşam! Ne kadar tahkim ederlerse etsinler, ordumuzun gücü karşısında dayanamazlar! Cesur bir saldırıyla o tepeleri aşar, Ankara yolunu açarız! Yeter ki tereddüt etmeyelim!”

Prens Andrew, Kral’ın temsilcisi gibi konuşuyordu. “Babam Kral, ordumuza güveniyor. Bu son engel. Aştığımız takdirde zafer bizimdir. Gecikmeden taarruza geçmeliyiz.”

General Kondylis ise parmağını harita üzerinde gezdirdi. “Paşam, arazi son derece sarp ve savunmaya elverişli. Düşman moralinin yüksek olduğu anlaşılıyor. Cepheden yapılacak bir saldırı çok ağır kayıplara yol açabilir. Belki güneyden, Haymana Ovası yönünden daha geniş bir kuşatma harekâtı deneyebiliriz. Düşmanı mevzilerinden çıkmaya zorlayabiliriz.”

Kondylis’in önerisi askeri açıdan mantıklıydı, lakin zamanımız kısıtlıydı. Ordumuzun ikmal durumu kritikti. Uzayan hatlar, kavurucu sıcak, su sıkıntısı askerlerimizi tüketiyordu. Haftalar sürecek bir kuşatma harekâtına gücümüz yetmeyebilirdi. Atina’dan ve Kral’dan gelen baskı, hızlı bir sonuç alınması yönündeydi. Sonunda, cepheyi yarma stratejisinde karar kıldık. Ana kuvvetlerimizle en güçlü göründükleri yerden, merkezdeki tepelerden saldıracak, savunmalarını kırarak Ankara’ya ilerleyecektik. Riskliydi, kanlı olacağı belliydi, lakin başka çaremiz yok gibi görünüyordu.

23 Ağustos 1921 sabahı, Yunan topçusu Sakarya’nın doğu yakasındaki Türk mevzilerini cehennemi bir ateşe tuttu. Yüzlerce topun gümbürtüsü, bozkırda yankılanıyor, gökyüzünü barut dumanı kaplıyordu. Ardından piyadelerimiz, Allah Allah nidalarıyla Sakarya’yı geçerek tepelere doğru tırmanışa geçti. O an, tarihin akışını değiştirecek, yirmi iki gün yirmi iki gece sürecek o kanlı boğuşma başlamıştı: Sakarya Meydan Muharebesi.

Savaşın ilk günleri, tarif edilemez bir vahşetle geçti. Askerlerimiz, inanılmaz bir cesaretle, dik yamaçlara tırmanıyor, dikenli telleri aşmaya çalışıyor, Türk siperlerine saldırıyordu. Lakin karşılarındaki direniş de o kadar keskindi. Türk askerleri, “Hattı müdafaa yoktur, sathı müdafaa vardır. O satıh, bütün vatandır. Vatanın karış toprağı, vatandaşın kanıyla ıslanmadıkça, terk olunamaz.” diyen komutanları Mustafa Kemal’in emriyle, sonuna kadar direniyorlardı. Tepeler, birer cehenneme dönmüştü. Makineli tüfekler ölüm biçiyor, top mermileri kayaları parçalıyor, süngü hücumları göğüs göğüse bir boğuşmaya dönüşüyordu.

Karargâhımda, telsizden gelen raporları nefesimi tutarak dinliyordum. Telefonlar susmuyordu. Sahadaki komutanlar, durumu bildiriyor, takviye istiyor, cephane talebinde bulunuyordu. Bir tepeyi ele geçirdiğimiz haberi geliyor, birkaç saat sonra o tepenin tekrar kaybedildiği rapor ediliyordu. Chal Dağı, Dua Tepe, Kartal Tepe… Bu isimler, kanla yazılan bir destanın durakları haline gelmişti. Özellikle Dua Tepe, savaşın kilit noktasıydı. Burayı ele geçiren taraf, savaşta önemli bir avantaj sağlayacaktı. Birliklerimiz defalarca Dua Tepe’ye saldırdı, tepe birkaç kez el değiştirdi. O tepenin yamaçları, sayısız Yunan ve Türk askerinin kanıyla sulandı.

Günler geçtikçe, savaşın yıpratıcı yüzü kendini daha fazla hissettirmeye başladı. Askerlerimiz yorgunluktan bitap düşmüştü. Kavurucu güneş altında, susuzlukla boğuşuyorlardı. İkmal hatlarımız, uzadıkça daha da zayıflamıştı. Cephane sıkıntısı baş göstermişti. Yaralılarımızı geri taşımakta zorlanıyorduk. Seyyar hastaneler dolup taşıyordu. Anadolu bozkırı, askerlerimiz için dev bir mezarlığa dönüşüyordu.

Bir akşamüzeri, karargâhımın önündeki tepeden savaş alanını dürbünle izliyordum. Gördüğüm manzara korkunçtu. Yerlerde yatan cansız bedenler, yanan çalılıklar, havada kesif bir barut ve kan kokusu… Top sesleri bir an bile susmuyordu. O an, Megali İdea‘nın ne kadar büyük bir bedeli olduğunu iliklerime kadar hissettim. Atina’daki parlak hayaller, Sakarya’nın bu kanlı toprağında acı bir gerçekliğe dönüşmüştü.

Komutanlarımla yaptığım toplantılarda gerginlik artıyordu. Zafiriou, hâlâ bir sonuca ulaşılabileceğine inanıyor, yeni saldırılar için ısrar ediyordu. “Paşam! Dayanamıyorlar! Moralimiz bozulmasın! Son bir gayretle Dua Tepe’yi alırsak, cepheleri yarılır!”

Kondylis ise daha karamsardı. “Paşam, asker tükendi. Kayıplarımız çok ağır. Cephanemiz azalıyor. Düşman direnişi kırılmıyor, aksine takviye alıyorlar. Bu savaşı bu koşullarda sürdürmek intihar olur. Geri çekilmeyi düşünmeliyiz.”

Prens Andrew, arada kalmış gibiydi. Kral’ın beklentileri ile sahadaki gerçekler arasında gidip geliyordu. “Babam zafer bekliyor,” demekle yetiniyordu.

Kral Konstantin ve Başbakan Gounaris, Eskişehir’deki karargâhlarından sürekli durum hakkında bilgi istiyor, sabırsızlanıyorlardı. Onlara göre zafer an meselesiydi. Bir telefon görüşmesinde Gounaris’in sesi endişeliydi: “General Papoulas, Atina’dan ve dünyadan baskı artıyor. Bu savaş ne zaman bitecek? Ankara’ya ne zaman gireceğiz?”

“Sayın Başbakanım,” dedim yorgun bir sesle, “Durum çok kritik. Çok şiddetli bir direnişle karşı karşıyayız. Ağır kayıplar veriyoruz. Askerlerimiz kahramanca savaşıyor, lakin düşman da inatla direniyor. Zafer için bir tarih vermek mümkün değil.”

Eylül ayının ilk haftasında, taarruz gücümüzün sonuna geldiğimizi anladım. Yaklaşık yirmi gündür aralıksız süren saldırılar, Türk savunmasını yaramamıştı. Aksine, Türkler toparlanmış ve karşı taarruza geçme hazırlığı yapıyorlardı. İstihbarat raporları, Mustafa Kemal’in bizzat cephe hattında olduğunu, askerlere moral verdiğini bildiriyordu. Elimizdeki son ihtiyatları da kullanmıştık. Ordumuz, Sakarya’nın kıyısında, cehennemin eşiğinde tükenmişti.

10 Eylül gecesi, kurmaylarımla son bir toplantı yaptım. Ortam mezar sessizliğindeydi. Herkesin yüzünde yorgunluk ve umutsuzluk okunuyordu. Söyleyeceğim sözlerin ağırlığını biliyordum.

“Beyler,” dedim yavaşça, “Durumu biliyorsunuz. Yirmi gündür savaşıyoruz. Askerlerimiz destan yazdı. Lakin düşman savunmasını kıramadık. Ordumuz tükendi. Kayıplarımız felaket boyutunda. İkmalimiz durma noktasında. Düşman ise karşı taarruza hazırlanıyor. Bu koşullarda savaşı sürdürmek, ordumuzu tamamen yok etmek anlamına gelir. Çok zor bir karar, lakin vermek zorundayım: Geri çekileceğiz.”

Odada bir anlık sessizlik oldu. Sonra Zafiriou ayağa fırladı. “Hayır Paşam! Olamaz! Bu kadar yaklaştıktan sonra geri dönemeyiz! Bu bir utançtır!”

“Albayım,” dedim sert bir sesle, “Utanç, ordumuzu bile bile ölüme göndermektir! Kararım kesindir. Sakarya Nehri’nin batısına, Eskişehir-Afyon hattına düzenli bir şekilde çekileceğiz. Hazırlıklara derhal başlayın. Düşmanın bizi takip etmesine izin vermeyeceğiz.”

Kondylis başıyla onayladı. Prens Andrew sessiz kaldı. Karar verilmişti. Ankara hayali, Sakarya’nın kanlı sularında boğulmuştu. Megali İdea‘nın son ve en büyük kumarı kaybedilmişti.

Geri çekilme emrini vermek, bir komutan için en zor görevdir. Özellikle böylesine büyük umutlarla başlanan bir harekâtın ardından… Lakin ordunun selameti her şeyden önemliydi. Sakarya’da inatlaşmak, Yunan ordusunun Anadolu’daki varlığını tamamen sona erdirebilirdi.

13 Eylül 1921’de, Yunan ordusu, Sakarya Nehri’nin doğu yakasından batıya doğru çekilmeye başladı. Bu, Kütahya’dan Ankara’ya uzanan o umut dolu yürüyüşün hazin sonuydu. Askerler yorgun, bitkin, moralleri bozuktu. Arkalarında binlerce arkadaşlarının cansız bedenini, kırık hayallerini bırakarak geri dönüyorlardı. Türkler, zaferlerinin coşkusuyla bizi takip etmeye çalıştılar, lakin artçı birliklerimiz düzenli bir savunma yaparak büyük bir paniği önledi.

Eskişehir-Afyon hattına geri döndüğümüzde, ordumuz bir hayaletten farksızdı. Sakarya Muharebesi, sadece askeri bir yenilgi değil, aynı zamanda Yunanistan’ın Anadolu macerasının da dönüm noktası olmuştu. Bu savaştan sonra bir daha asla taarruz edecek gücü bulamayacaktık. Ankara serabı dağılmış, Megali İdea‘nın tabutuna son çivi Sakarya kıyısında çakılmıştı.

Ben, Anastasios Papoulas, bu büyük trajedinin baş sorumlusu olarak görülüyordum. Atina’daki suçlamalar daha da artacaktı. Belki görevden alınacaktım, belki yargılanacaktım. Lakin o an tek düşündüğüm, Sakarya’da kaybettiğimiz binlerce genç asker, onların geride bıraktığı aileler ve Yunanistan’ın belirsiz geleceğiydi. Sakarya’nın kıyısında, cehennemin eşiğinden dönmüştük, evet. Lakin Anadolu’daki varlığımız artık pamuk ipliğine bağlıydı ve sonun başlangıcı çoktan başlamıştı.

Bölüm 10: Savrulan Küller, Yıkılan Hayaller – İzmir’in Acı Vedası (Eylül 1921 – Eylül 1922)

Sakarya’dan dönüşümüz, bir ordunun geri çekilişinden çok, yaralı bir hayvanın inine sığınmasına benziyordu. Eskişehir-Afyonkarahisar hattına yığıldığımızda, geride bıraktığımız sadece binlerce ölü ve yaralı askerimiz değil, aynı zamanda Megali İdea‘nın paramparça olmuş hayaliydi. Ankara kapılarından dönmüştük, lakin döndüğümüz yer artık bir siper hattından çok, umutsuzluğun ve tükenmişliğin son kalesiydi. Rüzgâr bile farklı esiyordu sanki; zafer marşlarının yerini, yaralıların iniltileri ve Anadolu bozkırının uğultusu almıştı.

Karargâhımı yeniden Eskişehir’e kurduğumda, duvarlar üzerime üzerime geliyordu. Sakarya’daki yirmi iki günlük cehennemin görüntüleri zihnimden silinmiyordu. Komutanlarımın yüzündeki ifade, benim içimdeki fırtınanın bir yansımasıydı. Artık kimse zaferden bahsetmiyordu. Konuşulanlar, savunma hatlarının nasıl güçlendirileceği, eksiklerin nasıl giderileceği, askerlerin düşen moralinin nasıl toparlanacağı üzerineydi. Lakin hepimiz biliyorduk ki, Sakarya’da sadece bir muharebeyi değil, savaşın ruhunu kaybetmiştik. Taarruz gücümüz tükenmişti. Bundan sonrası, sadece bir bekleyiş olacaktı; düşmanın ne zaman ve nereden vuracağını bekleyiş.

Atina’dan gelen tepkiler, tam da beklediğim gibiydi. Sakarya yenilgisinin faturası bana kesilmişti. Gazeteler ateş püskürüyordu. “Korkak General!”, “Ankara Fırsatını Kaçıran Adam!”, “Kral’ın Güvenini Boşa Çıkaran Komutan!” başlıkları atılıyordu. Başbakan Gounaris ve Savaş Bakanı Theotokis, başarısızlığı benim üzerime yıkarak kendi siyasi pozisyonlarını kurtarmaya çalışıyorlardı. Telefon görüşmelerimiz artık suçlama ve savunma mekanizmalarından ibaretti.

“General Papoulas!” diyordu Gounaris’in sesi, buz gibi bir öfkeyle. “Sakarya’da olanlar affedilemez! Tüm Avrupa bize gülüyor! Ankara’daki isyancılar cesaretlendi. Ordumuzun şanına leke sürdünüz! Majesteleri Kral büyük bir üzüntü içinde. Derhal durumu düzeltmeniz, savunma hattımızı geçilmez kılmanız gerekiyor!”

“Sayın Başbakanım,” diye karşılık veriyordum yorgunlukla. “Sakarya’da ordumuzun gücünün sınırlarına ulaştık. Size defalarca durumu rapor ettim. İkmal yetersizdi, asker yorgundu, düşman güçlüydü. Geri çekilme kararı, ordumuzu tam bir yok oluştan kurtarmıştır. Şimdi yapmamız gereken, elimizdeki hattı korumak, orduyu yeniden yapılandırmak ve belki de Müttefikler aracılığıyla onurlu bir barış aramaktır.”

“Barış mı?” Gounaris’in sesi alaycı bir tınıyla yükseldi. “Hangi barıştan bahsediyorsunuz General? Ankara’dakiler Sevr’i tanımıyor, İzmir’i istiyorlar! Tek yol direnmek! Savunma hattınız geçilmez olmalı! Türkler bir daha saldırmaya cesaret edememeli!”

Kolay söyleniyordu. Lakin Eskişehir-Afyon hattı yüzlerce kilometrelik bir cepheydi. Ordumuz bu geniş alanı tutmak için yayılmıştı. Asker sayısı yetersizdi, teçhizat eskiydi, kış yaklaşıyordu. Anadolu’nun kışı bir kez daha askerlerimizin üzerine çökecekti. Karşı tarafta ise durum tam tersiydi. Sakarya zaferi, Mustafa Kemal ve ordusuna büyük bir moral ve prestij kazandırmıştı. Ankara hükümeti, Sovyet Rusya’dan ve hatta bize sırtını dönen Fransa ve İtalya’dan aldığı destekle ordusunu hızla modernize ediyordu. Yeni silahlar, toplar alıyorlar, subaylarını eğitiyorlardı. İstihbarat raporları, Türklerin yeni ve büyük bir taarruz için hazırlık yaptığını açıkça gösteriyordu. İsmet Paşa, ordusunu disiplin altına almış, taarruz planları üzerinde çalışıyordu.

1921 sonbaharı ve 1922 kışı, cephede gergin bir bekleyişle geçti. Zaman zaman küçük çaplı çatışmalar, keşif kolları arasında vuruşmalar oluyordu, lakin büyük bir hareketlilik yoktu. Bu sessizlik, fırtına öncesi sessizlikti. Askerlerimizin morali giderek düşüyordu. Savaş bitmek bilmiyordu. Evlerinden, ailelerinden uzakta, soğuk siperlerde, ne zaman geleceği belli olmayan bir düşman saldırısını bekliyorlardı. İzinler kısıtlıydı, mektuplar seyrek geliyordu. Yunanistan’daki ekonomik kriz, asker ailelerini de vurmuştu. Ordunun iaşesi bile zor sağlanıyordu. Atina’daki hükümet, vaat ettiği desteği gönderemiyordu. Ülke tükenmişti.

Ben, karargâhımda, bu acı gerçeklerle yüzleşiyordum. Komutanlarıma sürekli moral vermeye çalışıyor, savunma hatlarını güçlendirmeleri için talimatlar veriyordum. Lakin biliyordum ki, moral konuşmaları boş karınları doyurmuyor, eskiyen tüfekleri yenilemiyordu. Atina’ya defalarca rapor gönderdim. Savunma hattımızın zayıf noktalarını, asker eksikliğini, ikmal sorunlarını, yaklaşan Türk taarruzu tehlikesini anlattım. Hattı kısaltmayı, daha geride, savunması kolay bir bölgeye çekilmeyi önerdim. Lakin cevap hep aynıydı: “Tek karış toprak verilmeyecek! Mevzilerinizi koruyun!”

Mayıs 1922’de, beklenen son geldi. Atina’dan gelen bir telgrafla Başkomutanlık görevinden alındığımı öğrendim. Yerime, orduda pek de sevilmeyen, askerlikten çok saray entrikalarıyla tanınan General Georgios Hatzianestis atanmıştı. Bu, Kralcı hükümetin son bir çırpınışı, Sakarya’nın faturasını tamamen bana kesme ve yeni bir başlangıç yapma umuduydu. İçimde bir kırgınlık, bir öfke vardı, evet. Yıllarımı verdiğim ordu, en zor zamanında benden alınıyordu. Lakin aynı zamanda, omuzlarımdan kalkan o ağır yükün hafifliğini de hissettim. Belki de benim için en iyisi buydu. Yaklaşan felaketin sorumluluğunu taşımak zorunda kalmayacaktım.

İzmir’e döndüğümde, şehirde garip bir hava vardı. Bir yandan savaşın yükünü taşıyan yorgunluk, bir yandan da tehlikenin farkında olmayan bir kayıtsızlık… Kordon’daki kafeler hâlâ doluydu, Rum tüccarlar işleriyle meşguldü. Sanki cephedeki o ölümcül bekleyiş başka bir dünyada yaşanıyordu. Yeni Başkomutan Hatzianestis, İzmir’deki lüks karargâhından cepheyi yönetmeye çalışıyor, gerçeklikten kopuk emirler yağdırıyordu. Onun hakkında anlatılanlar, ordunun başına nasıl bir felaketin geldiğini gösteriyordu. Cepheyi teftişe gittiğinde, askerlerin siperdeki duruşunu beğenmeyip saatlerce talim yaptırdığı, lojistik sorunları çözmek yerine üniforma detaylarıyla uğraştığı söyleniyordu.

Yaz ilerledikçe, Türklerin taarruz hazırlıklarının tamamlandığına dair haberler yoğunlaştı. Mustafa Kemal’in ordusunu Afyonkarahisar’ın güneyine, bizim en zayıf olduğumuz bölgeye yığdığı bilgisi geliyordu. Hatzianestis ise, bu istihbaratları küçümsüyor, Türklerin saldırmaya cesaret edemeyeceğini düşünüyordu. Savunma planları yetersizdi, ihtiyat kuvvetleri yanlış yerlerde tutuluyordu. Adeta felakete davetiye çıkarılıyordu.

Ve 26 Ağustos 1922 sabahı, korkulan oldu. Şafakla birlikte, yüzlerce Türk topu Afyonkarahisar güneyindeki mevzilerimizi dövmeye başladı. Ardından Türk piyadası, “Allah Allah” sesleriyle hücuma geçti. Büyük Taarruz başlamıştı.

İzmir’deki evimde, cepheden gelen haberleri endişeyle takip ediyordum. İlk raporlar, durumun vahametini ortaya koyuyordu. Türkler, beklemediğimiz bir yerden, inanılmaz bir şiddetle saldırmışlardı. Savunma hattımız kısa sürede yarılmıştı. Afyonkarahisar düşmüştü. General Tricoupis ve General Frangou komutasındaki birliklerimiz kuşatma altına alınmıştı. Hatzianestis’in karargâhında tam bir panik yaşanıyordu. Emirler çelişkiliydi, komuta zinciri kopmuştu.

Sonraki günler, tam bir kâbustu. Cephe tamamen çökmüştü. Geri çekilme emri verilmişti, lakin bu bir geri çekilme değil, tam bir bozgun, bir kaçıştı. Askerlerimiz, silahlarını bırakarak, panik içinde İzmir’e doğru koşuyordu. Yollarda korkunç manzaralar yaşanıyordu. Açlık, susuzluk, yorgunluktan ölenler… Türk süvarilerinin takibi… Kaçarken yakılan köyler, kasabalar… (Bu yakma olaylarının kimin tarafından başlatıldığı hep tartışılacaktı, lakin sonuçta olan masum insanlara oluyordu). Kütahya, Eskişehir, Bursa… Birkaç ay önce zaferle girdiğimiz şehirler, şimdi birer birer Türklerin eline geçiyordu. General Tricoupis ve binlerce askerimiz esir düşmüştü. Yunan ordusu, Anadolu’da tarihinin en büyük hezimetini yaşıyordu.

İzmir’de ise kıyamet kopmuştu. Bozgun haberi şehre ulaştığında, büyük bir panik başladı. Yıllardır burada yaşayan Rumlar, asker aileleri, Atina’dan gelen memurlar… Hepsi can derdine düşmüştü. Limana doğru bir insan seli akıyordu. Herkes bir gemi bulup Yunanistan’a kaçma telaşındaydı. Sokaklarda kaos hüküm sürüyordu. Ben, evimin penceresinden bu acı manzarayı izlerken, yüreğim sıkışıyordu. Üç yıl önce, Mayıs 1919’da bu şehre ayak bastığımız o ilk günü hatırladım. O coşkuyu, o umudu… Megali İdea‘nın o parlak hayalini… Şimdi hepsi, bu panik, bu korku, bu kaçış içinde eriyip gidiyordu.

9 Eylül 1922 sabahı, Türk süvarileri İzmir’e girdi. Şehrin tepelerinden aşağıya doğru inen o atlıları gördüğümde, bir devrin kapandığını anladım. Konak Meydanı’ndaki Hükümet Konağı’na Türk bayrağının çekilişi, Anadolu’daki Yunan varlığının sonunu ilan ediyordu. O gün ve sonrasında yaşananlar, İzmir için daha da büyük bir trajediye dönüşecekti. Şehirde çıkan büyük yangın, kimin başlattığı hâlâ tartışmalı olan o alevler, sadece binaları değil, yüzlerce yıllık bir birlikte yaşama kültürünü, bir dönemin tüm izlerini de küle çevirdi.

Ben, o kargaşada bir İngiliz gemisiyle şehirden ayrılmayı başardım. Güverteden uzaklaşan İzmir’e bakarken, içimde sadece acı ve pişmanlık vardı. Megali İdea uğruna çıktığımız yol, bizi bir felakete sürüklemişti. Binlerce insan ölmüş, yüz binlercesi evini yurdunu kaybetmişti. Anadolu toprakları, hem bizim hem de Türkler için büyük acılara sahne olmuştu. Belki de en başından beri bir hataydı. Belki de Venizelos’un hayalleri, Anadolu’nun gerçekleriyle uyuşmuyordu. Belki de biz askerler, siyasetçilerin hırslarına alet olmuştuk.

Atina’ya döndüğümde, beni bir günah keçisi olarak bekleyen öfkeli bir kalabalık ve bir askeri mahkeme bulacaktım. Lakin o an, Ege’nin mavi sularında, yanan İzmir’in kızıllığı ufukta kaybolurken, tek hissettiğim, başarısız bir komutanın değil, hayalleri yıkılmış bir ulusun ferdi olmanın derin acısıydı. Küçük Asya Felaketi, sadece toprak kaybı değil, Yunan ruhunda açılmış kapanması zor bir yaraydı. Ve ben, Anastasios Papoulas, bu trajedinin hem tanığı hem de bir parçası olarak tarihteki yerimi almıştım. Savrulan küller ve yıkılan hayallerin ortasında, İzmir’in o acı vedası, bir dönemin sonunu mühürlemişti.

Bölüm 11: Atina’nın Kış Rüzgarları, Yargının Gölgesi – Bir Devrin Muhasebesi (Eylül 1922 Sonrası)

O İngiliz gemisi Pire limanına yanaştığında, beni karşılayan ne çiçekler ne de zafer şarkılarıydı. Karşılayan, kesif bir matem havası, öfkeli fısıltılar ve Anadolu’dan kopup gelen on binlerce perişan mültecinin çaresiz bakışlarıydı. Atina, üç yıl önce uğurladığı umut dolu ordusunun yerine, şimdi yıkılmış hayallerin ve acı bir hezimetin enkazını kucaklıyordu. Şehir, yas tutan bir dul gibiydi; sokakları, parkları, meydanları evini, yurdunu, sevdiklerini geride bırakmış, bir paçavraya tutunarak canını kurtarabilmiş Rumlarla doluydu. Onların gözlerindeki keder, Anadolu’da kaybettiğimiz savaşın en canlı, en yakıcı anıtıydı. İzmir’in alevleri sanki ruhlarımıza sıçramış, başkentin üzerine kara bir kül bulutu çökmüştü.

Benim dönüşüm, fırtınanın tam ortasına düşmek gibiydi. Sakarya yenilgisinden sonra görevden alınmış olmam, beni yaklaşan felaketin doğrudan sorumluluğundan kurtarmış gibi görünse de, kamuoyunun gözünde, bu büyük trajedinin baş mimarlarından biriydim. Gazeteler, felaketin nedenlerini sıralarken benim adımı en başa yazmaktan çekinmiyordu. İkinci İnönü’deki geri çekilme, Sakarya’daki başarısızlık, Ankara’ya yürüme kararındaki sözde tereddütlerim… Hepsi birer suçlama olarak yüzüme çarpılıyordu. Kralcı hükümetin ve onların kontrolündeki basının günah keçisi bendim. Oysa asıl sorumluların kimler olduğunu, hangi siyasi hırsların ordumuzu ateşe attığını ben çok iyi biliyordum.

Atina’daki siyasi atmosfer, barut fıçısı gibiydi. Gounaris hükümeti, felaketin ağırlığı altında ezilmiş, ayakta duramaz hale gelmişti. Ordu içinde büyük bir öfke birikmişti. Cepheden dönen subaylar, Atina’daki siyasetçileri ve liyakatsiz komutanları suçluyorlardı. Çok geçmeden, beklenen patlama yaşandı. Albay Nikolaos Plastiras ve Albay Stilianos Gonatas liderliğindeki Venizelist subaylar, Midilli ve Sakız adalarında bir ‘Devrim Komitesi’ kurarak Atina’ya yürüdüler. Eylül sonunda kansız bir darbeyle yönetime el koydular. Kral Konstantin, ikinci kez tahtını terk etmek zorunda kaldı, yerine oğlu Georgios geçti. Lakin asıl güç artık Devrim Komitesi’nin elindeydi.

Bu ‘Devrim’, bir yandan Venizelistlerin iktidara dönüşü anlamına gelse de, diğer yandan büyük bir hesaplaşmanın başlangıcıydı. Felaketin sorumluları bulunmalı, cezalandırılmalıydı. Halkın öfkesi dindirilmeli, bir kurban verilmeliydi. Gözler, eski Kralcı hükümetin bakanlarına ve Sakarya sonrası dönemin Başkomutanı Hatzianestis’e çevrildi. Ve tabii ki, Sakarya yenilgisinin komutanı olarak bana.

Devrim Komitesi’nin karargâhına çağrıldığımda, soğuk bir sorgu odasının duvarları arasında buldum kendimi. Karşımda, yüzleri sert, gözleri öfkeli genç subaylar oturuyordu. Albay Plastiras, o kara kaşlı, sert bakışlı liderleri, sorularıyla beni sıkıştırıyordu.

“General Papoulas!” dedi sesi çelik gibi. “Yunanistan tarihinin en büyük felaketini yaşadı. Binlerce askerimiz öldü, yüz binlerce soydaşımız yurdunu kaybetti. Bu hezimetin sorumluluğunu kim taşıyor? Neden Sakarya’da durdunuz? Neden Ankara’ya yürümediniz? Kral’a ve hükümete karşı mı geldiniz?”

Sakinliğimi korumaya çalıştım. Yılların tecrübesi, öfkenin iyi bir danışman olmadığını öğretmişti. “Albayım,” dedim tane tane. “Sakarya’da ordumuzun gücünün sonuna geldik. İkmal hatlarımız koptu, askerimiz tükendi. Karşımızda güçlü ve kararlı bir düşman vardı. İlerlemek, ordumuzu tamamen yok etmek olurdu. Geri çekilme kararı, ordumuzu kurtarmak için alınmış zorunlu bir karardı. Ankara’ya yürüme emrini verenler, cephenin gerçeklerinden uzaktı. Ben, bir asker olarak, siyasi hırslar uğruna ordumu ateşe atamazdım. Defalarca Atina’yı uyardım, raporlar gönderdim. Lakin dinleyen olmadı.”

Plastiras’ın gözlerindeki şüphe kaybolmadı. “Uyarılarınız kayıtlarda var General. Lakin İkinci İnönü’de de geri çekilmiştiniz. Belki de yeterince cesur davranmadınız? Belki de zaferden korktunuz?”

Bu suçlama kanıma dokundu. “Cesaret, Albayım,” dedim sesimi yükselterek, “Göz göre göre ölüme atılmak değildir. Cesaret, sorumluluk almaktır. Ben, askerlerimin hayatından sorumluydum. Sakarya’da kalsaydık, bugün konuşacak bir ordumuz olmayacaktı. Asıl sorumsuzluk, yeterli hazırlık yapmadan, lojistiği sağlamadan, düşmanı küçümseyerek bizi o maceraya sürenlerdedir. Asıl sorumsuzluk, liyakatsiz Hatzianestis’i ordunun başına getirip son darbeyi vuranlardadır!”

Sorgu uzun sürdü. Savunmamı yaptım, belgeleri gösterdim. Belki de Sakarya sonrası görevden alınmış olmam, beni en kötüsünden korudu. Devrim Komitesi’nin asıl hedefi, felaketin son perdesinde rol alan Kralcı politikacılar ve Hatzianestis idi.

Çok geçmeden, Yunanistan’ı sarsacak o meşhur dava başladı: “Altıların Yargılanması” (Trial of the Six). Eski Başbakanlar Dimitrios Gounaris ve Petros Protopapadakis, Dışişleri Bakanı Georgios Baltatzis, Savaş Bakanı Nikolaos Theotokis, Denizcilik Bakanı Nikolaos Stratos ve Anadolu Ordusu’nun son Başkomutanı Georgios Hatzianestis, vatan hainliği suçlamasıyla olağanüstü bir askeri mahkemede yargılanmaya başladılar. Atina’daki mahkeme salonu, bir tiyatro sahnesini andırıyordu. Dışarıda öfkeli bir kalabalık sloganlar atıyor, içeride ise avukatlar savunma yapıyor, tanıklar dinleniyor, suçlamalar havada uçuşuyordu. Hatzianestis’in savunması acınacak haldeydi; cepheden bihaber olduğunu, emirleri uyguladığını söylüyordu. Politikacılar ise suçu birbirlerine atıyor, Kral’ı işaret ediyorlardı.

Ben de mahkemede tanık olarak dinlendim. Bildiklerimi anlattım. Sakarya öncesi durumu, Atina’nın baskısını, lojistik sorunları, Hatzianestis’in atanmasından sonraki kargaşayı… Tarafsız olmaya çalıştım, lakin o sanık sandalyesindeki insanların, tüm hatalarına rağmen, bu felaketin tek sorumlusu olmadığını biliyordum. Bu, yılların birikimiydi; Venizelos’un aşırı hırsıyla başlayan, Kralcıların beceriksizliğiyle devam eden, Müttefiklerin ikiyüzlülüğüyle beslenen ve ordunun fedakarlığına rağmen önlenemeyen bir trajediydi.

Kasım 1922’de karar açıklandı. Altı sanık da idama mahkûm edildi. Karar, şok etkisi yarattı. Avrupa’dan tepkiler geldi. Lakin Devrim Komitesi kararlıydı. Halkın öfkesi yatıştırılmalı, bir bedel ödenmeliydi. 28 Kasım sabahı, Goudi kışlasının avlusunda, altı siyasetçi ve asker kurşuna dizildi. Bu olay, Yunanistan’ın modern tarihinde kara bir leke olarak kalacaktı. Adalet miydi, yoksa intikam mı? Belki de ikisi birden… Lakin o kurşun sesleri, sadece altı kişinin hayatına son vermedi, aynı zamanda bir devrin kapandığını, Megali İdea‘nın kanlı bir şekilde toprağa gömüldüğünü de ilan etti.

Ben, bu yargılamalardan ve infazlardan sonra köşeme çekildim. Ordudan emekli oldum. Artık ne siyasette ne de orduda yerim vardı. Atina’daki evimde, anılarımla baş başa kaldım. Geçmişi düşünmekten kendimi alamıyordum. O üç yıllık Anadolu macerası, bir film şeridi gibi gözlerimin önünden geçiyordu. Pire limanından yola çıkışımızdaki o coşku… İzmir’e ayak bastığımız o kanlı sabah… Menemen’in, Manisa’nın, Bursa’nın işgali… İnönü’deki o karlı, çamurlu savaşlar… Kütahya’daki zafer sarhoşluğu… Ve Sakarya… O bitmek bilmeyen yirmi iki gün… Sonra o hazin geri çekiliş, İzmir’in alevler içinde kaybı…

Nerede hata yapmıştık? Belki de Megali İdea, en başından beri ulaşılmaz bir hayaldi. Bizans’ı yeniden kurma rüyası, 20. yüzyılın gerçekleriyle bağdaşmıyordu. Belki Venizelos, Müttefiklerin vaatlerine fazla güvenmiş, Anadolu’daki Türk direnişinin gücünü küçümsemişti. Belki Kralcılar, siyasi hırsları uğruna ülkeyi ateşe atmışlardı. Belki ben, bir komutan olarak, daha cesur olmalı, siyasi baskılara daha fazla direnç göstermeliydim. Belki de Sakarya’da geri çekilmek yerine sonuna kadar savaşmalıydım… Bu sorular zihnimi kemiriyordu.

Lakin bir gerçek vardı ki, o da Mustafa Kemal ve arkadaşlarının liderliğindeki Türk milli mücadelesinin gücüydü. Karşımızda sadece dağılmış bir imparatorluk ordusu yoktu. Vatanını savunan, inançlı, iyi organize edilmiş, kararlı bir halk ve onun ordusu vardı. Biz, onların vatanseverlik ateşini, milli birlik duygusunu hafife almıştık. Çanakkale’de gösterdikleri direnci unutmuştuk. Anadolu toprağı, istilacıları kolay kolay kabul etmezdi.

Yıllar geçtikçe, Yunanistan yaralarını sarmaya çalıştı. Lozan Antlaşması imzalandı. Türkiye ile nüfus mübadelesi yapıldı. Yüz binlerce Rum, Anadolu’daki evlerini terk edip Yunanistan’a geldi. Yüz binlerce Türk de Yunanistan’dan Türkiye’ye göç etti. Bu, her iki taraf için de büyük bir travmaydı. Ekonomik zorluklar, siyasi istikrarsızlık uzun yıllar devam etti. Megali İdea hayali, yerini daha gerçekçi, daha mütevazı hedeflere bıraktı.

Ben, Anastasios Papoulas, bu yeni dönemde sessiz bir tanık olarak yaşadım. Zaman zaman anılarımı yazdım, geçmişi sorguladım. Anadolu’da kaybettiğimiz sadece topraklar değildi. Kaybettiğimiz, bir kimliğin parçası, bir tarihin mirasıydı. Lakin o macera, bize acı da olsa önemli dersler vermişti. Hayallerin peşinden koşarken gerçeklerden kopmamak gerektiğini, siyasi hırsların askeri kararları zehirlememesi gerektiğini, en önemlisi de savaşın ne kadar yıkıcı, ne kadar anlamsız olduğunu öğretmişti.

Penceremden dışarı bakarken, Atina’nın üzerinde parlayan güneşi görüyordum. Şehir yeniden canlanmış, hayat devam ediyordu. Lakin o güneşin altında, Anadolu’dan gelen rüzgârların taşıdığı hüzünlü fısıltıları duymamak mümkün değildi. Küçük Asya Felaketi, bizim kuşağımızın ve bizden sonraki kuşakların hafızasında silinmez bir iz bırakmıştı. Bir devrin muhasebesi yapılmış, bedeller ödenmişti. Geriye, sadece tarihin acı dersleri ve bir daha asla tekrarlanmaması gereken bir trajedinin anıları kalmıştı.

Bölüm 12: Gölgede Kalan Yıllar, Sessiz Tanıklık – Ege’nin Solgun Yankıları (1923 ve Ötesi)

Atina’daki o infazların rüzgârı Goudi kışlasının duvarlarında uğuldarken, ben kendi sessiz sürgünüme çekilmiştim. Emeklilik… Ne garip bir kelimeydi hayatı cephelerde, karargâhlarda, harita başında geçmiş bir asker için. Üniformamı çıkardığımda, sanki derimi de yüzmüşler gibi hissettim. Omuzlarımdaki apoletlerin ağırlığı gitmişti belki, lakin yerini daha ezici, görünmez bir yük almıştı: Tarihin yükü, kaybedilmiş bir savaşın ve yıkılmış hayallerin vebali. Atina’daki mütevazı evimin pencereleri, artık Anadolu’nun tozlu ovalarına değil, şehrin karmaşasına, yeni kurulan mülteci mahallelerinin hummalı ama hüzünlü yaşamına bakıyordu.

Devrim Komitesi’nin iktidarı kısa sürmüş, ülke yeniden çalkantılı bir siyasi sürece girmişti. Venizelos, bir kez daha sürgünden dönmüş, lakin eski gücünü ve karizmasını yitirmişti. Kralcılar ve Venizelistler arasındaki o eski kavga, küllenmek yerine yeni kıvılcımlarla alevleniyordu. Cumhuriyet ilan edildi, sonra tekrar monarşiye dönüldü, darbeler, karşı darbeler birbirini kovaladı. Yunanistan, Anadolu’da kaybettiği savaştan sonra kendi içinde de bir barış bulamıyordu. Ben, tüm bu siyasi çekişmeleri uzaktan, bir gölge gibi izliyordum. Artık taraf değildim, sadece yorgun bir tanık. Kahvelerde eski silah arkadaşlarımla buluştuğumda, konuşulanlar hep aynıydı: Nerede hata yaptık? Kim suçluydu? O günler geri gelir miydi? Lakin cevaplar yoktu, sorular havada asılı kalıyordu.

Bir keresinde, yaşlı bir topçu generali, kahvesinden bir yudum alıp içini çekerek bana dönmüştü. “Ah Papoulas Paşam,” dedi kısık sesle. “O Sakarya… O tepeler… Hâlâ rüyalarıma giriyor. Belki de Venizelos haklıydı, en başta İzmir’le yetinmeliydik. O Megali İdea dedikleri şey, bir serapmış meğer, bizi çöllere sürükleyen bir serap.”

Başımı salladım. “Belki Generalim, belki… Lakin o günlerde kim direnebilirdi o hayalin cazibesine? Paris’teki zafer naraları, Müttefiklerin vaatleri, İzmir’deki soydaşlarımızın çığlıkları… Hepsi bizi o yola itti. Siyasetçiler hayal kurdu, biz askerler o hayalin peşinden gittik. Sonuç ortada.”

Asıl yürek yakan manzara, şehrin dört bir yanına yayılmış mülteci kamplarıydı. Nea Smirni (Yeni İzmir), Nea Ionia (Yeni İyonya), Kaisariani… Anadolu’nun kayıp şehirlerinin isimleri, şimdi Atina’nın varoşlarında kurulan derme çatma mahallelere verilmişti. Oralarda dolaşırken, içim sızlıyordu. Bir zamanlar İzmir’in zengin tüccarları, Ayvalık’ın zeytincileri, Kapadokya’nın ustaları, şimdi bir göz odada, yoksulluk içinde yaşam mücadelesi veriyorlardı. Kaybettikleri sadece malları mülkleri değildi; vatanlarıydı, anılarıydı, kimliklerinin bir parçasıydı. Gözlerinde, Ege’nin karşı kıyısına duyulan o bitmeyen özlem okunuyordu. Rebetiko müziğinin hüzünlü nağmeleri, tavernalardan taşıyor, kayıp vatanın acısını notalara döküyordu. Bu insanlar, Anadolu maceramızın en trajik sonucuydu, yaşayan anıtlardı. Onların varlığı, Yunanistan’ın sosyal dokusunu sonsuza dek değiştirmişti. Yeni lehçeler, yeni yemekler, yeni adetler getirmişlerdi, lakin getirdikleri en kalıcı şey, o ‘kayıp vatan’ melankolisiydi.

Zaman zaman Lozan Antlaşması’nın (1923) getirdiği yeni düzeni düşünüyordum. Sınırlar çizilmiş, nüfus mübadelesi tamamlanmıştı. Artık Ege’nin iki yakasında, büyük ölçüde homojen ulus devletler vardı. Türkiye, Mustafa Kemal’in liderliğinde yeni bir cumhuriyet olarak küllerinden doğmuştu. O Mustafa Kemal… Sakarya’da ordularımızı durduran, İzmir’i geri alan, Sevr’i yırtıp atan adam. Ona karşı bir asker olarak savaşmıştım, lakin bir asker olarak da onun askeri dehasını, liderlik yeteneğini ve ulusunu ayağa kaldırmadaki başarısını görmezden gelemezdim. Tarih, ironik bir şekilde, bizim Megali İdea hayalimizin enkazından, onun modern Türkiye’sini yaratmıştı. Lozan, bizim için bir yenilginin tesciliydi, onlar içinse bir zaferin ve bağımsızlığın belgesi. Artık geri dönüş yoktu. Anadolu defteri kapanmıştı.

Emeklilik yıllarım okumakla, düşünmekle, bazen de anılarımı kaleme almakla geçti. Geçmişteki olayları, kararları, konuşmaları tekrar tekrar zihnimde canlandırıyordum. Eskişehir’deki o kader konseyi… Kral Konstantin’in o mağrur duruşu, Gounaris’in politik hesapları, Zafiriou’nun gözü kara atılganlığı, Kondylis’in haklı çıkan endişeleri… Ve benim o kararsızlığım, siyasi baskı ile askeri gerçeklik arasında sıkışıp kalışım… Acaba farklı davransaydım sonuç değişir miydi? Sakarya’da daha fazla dirensem, Ankara’ya ulaşabilir miydik? Yoksa bu, sadece daha büyük bir felakete mi yol açardı? Bu soruların kesin cevapları yoktu. Tarih, ‘keşke’lerle yazılamazdı.

Venizelos ile yollarımız bir daha kesişmedi. O da siyaset sahnesinden çekilmiş, Paris’e yerleşmişti. Bazen onunla ilgili haberleri okuyor, o büyük devlet adamının, o Megali İdea‘nın mimarının son yıllarını nasıl geçirdiğini merak ediyordum. Acaba o da benim gibi geçmişi sorguluyor, pişmanlık duyuyor muydu? Yoksa hâlâ o büyük hayalin gerçekleşeceğine mi inanıyordu? Onunla son bir kez konuşabilmeyi, Anadolu macerasının başlangıcındaki o ateşli konuşmaları hatırlatıp, “Değdi mi?” diye sorabilmeyi isterdim. Lakin bu konuşma hiç gerçekleşmedi.

Hayatım, sakin bir nehir gibi akıp gidiyordu. Savaşın gürültüsü yerini Atina sokaklarının uğultusuna, torunlarımın (eğer olsaydı) kahkahalarına bırakmıştı. Lakin geceleri, bazen Sakarya’nın top sesleri kulaklarımda çınlıyor, Anadolu’nun o uçsuz bucaksız, hüzünlü coğrafyası gözlerimin önünde canlanıyordu. Ordumun başında geçirdiğim o yıllar, hayatımın hem en onurlu hem de en acı dolu dönemiydi. Bir hayalin peşinden gitmiş, lakin o hayalin enkazı altında kalmıştık.

Son nefesimi vermeden önce, belki de tek tesellim, o geri çekilme emrini vererek ordunun tamamen yok olmasını engellemiş olmamdı. Belki de Sakarya’da yaptığım en doğru şey buydu. Kim bilir? Tarih, yargısını zamanla verecekti. Ben, Anastasios Papoulas, Yunanistan’ın o en fırtınalı döneminde rolünü oynamış, hatalarıyla sevaplarıyla tarihteki yerini almış bir askerdim. Megali İdea‘nın son tanıklarından biri olarak, Ege’nin iki yakasına da barışın gelmesini, o acı günlerin bir daha yaşanmamasını dilemekten başka bir şey gelmiyordu elimden. Gölgede kalan yıllarım, sessiz bir tanıklıkla, Ege’nin solgun yankılarını dinleyerek sona erdi.

Bölüm 13: Akropol’ün Sessiz Nöbeti – Tarihin Tozlu Rafları (Son Yıllar)

Yıllar, Ege Denizi’nin dalgaları gibi, hayatımın kıyılarını döve döve geçti. Atina’nın o çalkantılı siyasi denizi bir nebze durulmuş, yaralar kabuk bağlamış, mülteciler yeni yurtlarına kök salmaya başlamıştı. Ben, Anastasios Papoulas, artık tarihin bir dipnotu, Akropol’ün eteklerindeki evimde sessiz bir nöbet tutan yaşlı bir askerdim. Zaman, en keskin acıları bile törpülüyor, öfkeyi yorgun bir kabullenişe dönüştürüyordu. Lakin unutmak? Hayır, unutmak mümkün değildi. Anadolu’da geçen o üç yıl, ruhuma silinmez bir damga vurmuştu.

Odamın duvarları, eski haritalarla kaplıydı. İzmir’in körfezi, Menemen’in ovaları, Bursa’nın yeşil yamaçları, İnönü’nün karlı tepeleri, Kütahya’nın düzlükleri ve Sakarya’nın o ölümcül kıvrımları… Parmaklarım haritaların üzerinde gezinirken, sanki o günlere geri dönüyordum. Karargâhlardaki hummalı koşuşturmalar, top seslerinin uğultusu, askerlerimin yorgun yüzleri, Zafiriou’nun ateşli itirazları, Kondylis’in bilgece uyarıları, Kral’ın buz gibi emirleri… Hepsi bir film şeridi gibi zihnimde canlanıyordu. Artık öfke duymuyordum kimseye, ne Venizelos’un o büyük hayaline, ne Kralcıların beceriksizliğine, ne de beni günah keçisi ilan edenlere. Sadece, olayların akışına kapılmış, kontrolü kaybetmiş bir geminin kaptanı gibi hissetmenin o buruk tadı kalmıştı damağımda.

Tarih kitapları yazılmaya başlanmıştı. Olaylar farklı açılardan yorumlanıyor, sorumlular aranıyor, kahramanlar ve hainler yaratılıyordu. Benim adım, kimi kitaplarda tereddütlü, başarısız bir komutan olarak geçiyor, kimilerinde ise siyasi baskılara rağmen ordusunu daha büyük bir felaketten kurtaran ihtiyatlı bir asker olarak anılıyordu. Hangisi doğruydu? Belki de ikisi de. Tarih, siyah ve beyazdan çok gri tonlardan oluşuyordu. Megali İdea‘nın kendisi bile artık farklı değerlendiriliyordu. Bir zamanlar ulusal birliğin ve şahlanışın sembolü olan o büyük ülkü, şimdi kimileri için maceraperest bir hayal, bir felaketin başlangıcı olarak görülüyordu. Venizelos’un mirası da tartışılıyordu; büyük bir devlet adamı mıydı, yoksa ülkesini taşıyamayacağı bir yükün altına sokan hırslı bir politikacı mı? Bu soruların cevapları, belki de nesiller boyu tartışılacaktı.

Sokakta yürürken, yeni bir kuşağın yetiştiğini görüyordum. Savaşın acılarını doğrudan yaşamamış, Anadolu’yu sadece dedelerinin anılarından veya okul kitaplarından bilen gençler… Onlar için İzmir, Sakarya, Megali İdea ne ifade ediyordu? Belki de sadece uzak bir geçmişin tozlu sayfaları. Hayat devam ediyordu. Yunanistan, Balkanlar’da yeni bir kimlik arıyor, Avrupa ile bütünleşmeye çalışıyordu. Geçmişin hayaletleri yavaş yavaş dağılıyordu. Lakin o hayaletler, benim gibi o günleri yaşamış olanların peşini kolay kolay bırakmıyordu.

Bazen Ege’nin karşı kıyısından, Türkiye’den haberler gelirdi. Mustafa Kemal Atatürk’ün kurduğu Cumhuriyet, köklü devrimlerle yeni bir ulus yaratmıştı. Eski düşmanımız, şimdi komşumuzdu. Lozan’da çizilen sınırlar, iki ülke arasında bir denge kurmuştu. O savaşın, o kanlı mücadelenin sonunda, her iki taraf da kendi ulus devletini inşa etmişti. Bizim trajedimiz, onların kuruluş destanı olmuştu. Bu, tarihin acımasız bir cilvesiydi. Ankara’da kutlanan zafer günleri, Atina’da matem günleriydi. İki yaka, aynı denize bakıyor, lakin farklı anıları, farklı duyguları taşıyordu.

Ömrümün sonlarına doğru, içimde garip bir sükûnet bulmaya başlamıştım. Belki de yaşlılığın getirdiği bir bilgelikti, belki de artık savaşacak gücümün kalmadığını kabullenmekti. Hatalar yapmıştım, evet. Belki daha iyisini yapabilirdim. Lakin o günün koşullarında, elimden gelenin en iyisini yapmaya çalıştığıma inanıyordum. Bir askerin görevi, emirleri uygulamak, lakin aynı zamanda emrindeki askerlerin canını korumaktı. Ben, bu ikilem arasında kalmış, zor kararlar vermek zorunda kalmıştım. Tarih beni nasıl yargılarsa yargılasın, vicdanım bir ölçüde rahattı. Sakarya’dan o orduyu geri çekerek, belki de Yunanistan’ı daha büyük bir utançtan, tamamen yok oluştan kurtarmıştım.

Penceremden Akropol’ü görüyordum. Yüzyıllardır orada duran, nice savaşlara, nice zaferlere, nice yenilgilere tanıklık etmiş o antik mabet… Bizim Anadolu maceramız da, onun uzun tarihinde sadece küçük bir sayfaydı. Krallar gelmiş geçmiş, imparatorluklar kurulmuş yıkılmıştı. Geriye kalan, taşlar ve anılardı. Bizim kuşağımızın anıları da, zamanla o taşlar gibi sessizleşecek, tarihin tozlu raflarındaki yerini alacaktı.

Son günlerimde, Ege’nin meltemi odama dolarken, gözlerimi kapattığımda, artık top sesleri yerine dalgaların sesini duyuyordum. Belki de barış, sadece savaşın bitmesi değil, aynı zamanda içimizdeki fırtınanın dinmesiydi. Ben, Anastasios Papoulas, Megali İdea‘nın son komutanlarından biri, o fırtınalı denizde yolculuğumu tamamlamış, Akropol’ün sessiz nöbetine katılmıştım. Geriye, Ege’nin solgun yankıları ve bir devrin kapanışının hikâyesi kalmıştı.

Bölüm 14: Parthenon’un Gölgesinde Son Nefes – Bir Askerin Mirası (1930’lar Başı)

Atina’nın güneşi, yaşlı kemiklerimi ısıtmakta zorlanıyordu artık. Yıllar, bir zamanlar Anadolu bozkırlarında at koşturan, ordulara kumanda eden General Papoulas’ı, Akropol’ün eteklerindeki evinin balkonunda oturan, bastonuna yaslanmış, geçmişin gölgeleriyle konuşan bir ihtiyara dönüştürmüştü. Zamanın nehri, kendi yatağında akıp gitmiş, savaşın gürültüsü yerini şehrin dinmeyen uğultusuna, torun seslerine (ziyaretime gelen uzak akrabaların çocuklarının seslerine) bırakmıştı. Lakin kulaklarımda çınlayan o eski yankılar, top sesleri, emir komuta zincirinin gerginliği, yaralıların feryatları, Sakarya’nın uğultusu… Onlar hiç susmuyordu.

Çalışma odamın duvarındaki o büyük Anadolu haritası, artık solmuş renkleriyle, yaşanmış bir kâbusun sessiz tanığı gibi duruyordu. Parmaklarım, titreyerek de olsa, o tanıdık yer isimlerinin üzerinde geziniyordu: İzmir, Menemen, Bursa, İnönü, Kütahya, Eskişehir, Afyon, Sakarya… Her bir isim, zihnimde bir anılar zincirini tetikliyor, kahramanlıkları, hataları, kaybedilen canları, yıkılan umutları gözlerimin önüne seriyordu. O harita, benim kuşağımın hem en parlak rüyası hem de en karanlık trajedisiydi. Megali İdea‘nın mezar taşı.

1930’ların başıydı. Dünya yeni bir girdabın eşiğinde gibiydi. Avrupa’da yükselen faşizm rüzgârları, İtalya’da Mussolini’nin, Almanya’da Hitler’in gölgesi, yeni bir büyük savaşın habercisi gibiydi. Yunanistan ise kendi iç çalkantılarıyla boğuşmaya devam ediyordu. Cumhuriyet deneyimi kısa sürmüş, Kral Georgios geri dönmüştü. Venizelos, yaşlanmış, yorgun düşmüş, siyaset sahnesinde son oyunlarını oynuyordu. Onunla yollarımız bir daha hiç kesişmemişti. O büyük lider, o karizmatik hatip, o Megali İdea‘nın ateşli savunucusu… Acaba o da Paris’teki evinde oturup, Anadolu haritasına bakarken benim hissettiklerimi hissediyor muydu? Pişmanlık? Belki. Lakin Venizelos gibi adamlar, pişmanlıklarını bile bir devlet sırrı gibi saklamayı başarırlardı. Onunla son bir hesaplaşma, belki de sadece bir vedalaşma yapamamak, içimde bir ukde olarak kalmıştı.

Bir gün, eski kurmaylarımdan General Kondylis ziyaretime geldi. O da yaşlanmıştı, saçları ağarmış, omuzları çökmüştü. Lakin gözlerindeki o zeki, sorgulayan bakış hâlâ aynıydı. Balkonda oturduk, uzo kadehlerimizi tokuşturduk. Bir süre sessizce Akropol’ü seyrettik. O antik mabet, tüm fırtınalara, tüm değişimlere inat, dimdik ayakta duruyordu. Sanki bize, insanoğlunun hırslarının, savaşlarının ne kadar geçici olduğunu fısıldıyordu.

“Paşam,” dedi Kondylis sonunda, sesinde bir melankoli vardı. “Geçenlerde Sakarya’da ölen askerlerimiz için yapılan anıtın önünden geçtim. İsimleri okurken içim parçalandı. Ne çok genç fidanı devirdik o topraklarda… Ne için?”

Derin bir nefes aldım. “Ne için, Generalim? Bir hayal için… Bin yıllık bir hayal için… Belki de gerçekleşmesi imkânsız bir hayal için. O günlerde bize başka bir yol görünmüyordu. Zafer sarhoşuyduk, Müttefiklere güveniyorduk, karşımızdaki düşmanı küçümsüyorduk.”

“Düşmanı küçümsemek… En büyük hatamız buydu Paşam,” diye mırıldandı Kondylis. “O Mustafa Kemal… Sıradan bir isyancı sandık. Ama o, küllerinden bir ordu, bir ulus yarattı. Askeri dehasını kabul etmek zorundayız. Sakarya’da bizi nasıl durdurduğunu, sonra Afyon’da nasıl bir darbe indirdiğini unutamam.”

“Unutamayız Generalim,” dedim. “Tarih unutmaz. Bizim yenilgimiz, onların zaferi oldu. Belki de olması gereken buydu. Belki de Anadolu, artık Türklerin vatanıydı ve bizim orada yerimiz yoktu. Megali İdea, belki de sadece geçmişe ait, romantik bir özlemdi.”

Kondylis başını salladı. “Lakin o özlemin bedelini çok ağır ödedik Paşam. Yüz binlerce mülteci, kayıp topraklar, sarsılan bir ekonomi, parçalanmış bir toplum… Ve o altı kişinin infazı… Goudi’deki o sabah… Adalet miydi, yoksa günah keçisi arayışı mı?”

“Belki de ikisi de,” diye fısıldadım. “Halkın öfkesi büyüktü. Birileri sorumlu tutulmalıydı. Gounaris, Theotokis, Hatzianestis… Hataları vardı, evet. Lakin tüm felaketin yükünü onların omuzlarına yıkmak… Bilmiyorum Generalim. Tarih, bazen çok acımasız olabiliyor.”

O gün Kondylis ile uzun uzun konuştuk. Geçmişi yâd ettik, hataları tartıştık, geleceğe dair endişelerimizi paylaştık. Ayrılırken, gözlerinde yılların yorgunluğuyla birlikte, bir askerin diğerine duyduğu o sessiz anlayış vardı. Biz, aynı gemideydik, aynı fırtınadan sağ çıkmıştık, lakin yaralarımız farklıydı.

Artık günlerimin sayılı olduğunu hissediyordum. Gücüm çekiliyor, nefesim daralıyordu. Lakin zihnim hâlâ berraktı. Geçmişle hesaplaşmam bitmiş, bir tür iç huzura kavuşmuştum. Anadolu macerası, bir trajediydi, evet. Lakin o trajedinin içinde, askerlerimin gösterdiği inanılmaz fedakârlıklar, cesaret öyküleri de vardı. Onların anısı önünde saygıyla eğiliyordum. Onlar, siyasi hırsların kurbanı olmuşlardı.

Son günlerimde, odamın penceresinden yine Akropol’ü seyrediyordum. Parthenon’un sütunları, batan güneşin ışıklarıyla altın rengine bürünmüştü. Binlerce yıldır orada durduğu gibi, benden sonra da orada duracaktı. Benim hayatım, o ulu mabedin gölgesinde geçen kısa bir an gibiydi. Bir asker olarak vatanıma hizmet etmeye çalıştım. Başarılarım oldu, başarısızlıklarım oldu. Megali İdea gibi büyük bir hayalin peşinden gittim, lakin o hayalin enkazı altında kaldım. Tarih beni nasıl yazacak? Belki de önemli olan bu değildi. Önemli olan, o zorlu yolda yürüdüğüm, kararlar aldığım, sorumluluk üstlendiğim gerçeğiydi.

Bir asker olarak son sözüm ne olurdu? Belki de şuydu: Savaş, en son çaredir. Diplomasinin bittiği yerde başlar ve başladığı zaman, kontrol edilmesi zor bir canavara dönüşür. Siyasi liderler, hayallerinin peşinden koşarken, o canavarı beslediklerini unutmamalıdırlar. Askerler ise, görevlerini yaparken, insan hayatının kutsallığını asla akıllarından çıkarmamalıdırlar. Bizim Anadolu maceramız, keşke yaşanmasaydı. Keşke Ege’nin iki yakası, kan ve gözyaşıyla değil, zeytin dalları ve dostluk şarkılarıyla birleşseydi.

Gözlerim yavaşça kapandı. Akropol’ün görüntüsü zihnimde solarken, Sakarya’nın değil, Ege’nin o huzurlu mavisini gördüm. Belki de ölüm, bir askerin ulaşabileceği son barıştı. Anastasios Papoulas, Megali İdea‘nın son komutanlarından biri, Parthenon’un gölgesinde, tarihin tozlu raflarındaki yerini almak üzere son nefesini veriyordu. Geriye, sadece bir hikâye, bir uyarı, bir de Ege’nin iki yakasına sinmiş o dinmeyen melankoli kalıyordu.

Yorum bırakın

Scroll to Top