BÖLÜM 1: UFUKTAKİ KARANLIK YELKENLER
Kıbrıs… Akdeniz’in bu nazlı gelini, Venedik Cumhuriyeti’nin doğudaki en kıymetli mücevheri… Ben, Nicolo Dandolo, Serenissima Cumhuriyeti’nin bu adadaki temsilcisi, Luogotenente’si olarak Lefkoşa’daki Palazzo del Proveditore’nin serin mermerlerinde kaçıncı kez volta attığımı sayamaz olmuştum. Yıl 1570 idi ve bahar, adanın üzerine her zamanki cömertliğiyle gelmişti. Portakal çiçeklerinin baygın kokusu mazgallardan içeri sızıyor, Lefkoşa sokaklarında kaygısızmış gibi görünen bir hayat akıp gidiyordu. Ama bu aldatıcı bir bahardı. Havada çiçek kokusundan daha kesif, daha boğucu bir şey vardı: Korku. Ve bu korkunun adı Osmanlı’ydı.
Uzun zamandır fısıltılar dolaşıyordu. İstanbul’daki Venedik Balyosu Marcantonio Barbaro’nun gönderdiği şifreli mektuplar, Büyük Efendi Sultan Selim’in – o sarhoş lakaplı, ama hırsları ayık adamın – gözünü Kıbrıs’a diktiğini bildiriyordu. Mektuplar önce ihtiyatlı bir dille yazılmıştı; saray entrikaları, vezirlerin güç mücadelesi, belki de sadece bir blöf… Ama zamanla tonu değişti. Artık blöf değildi. Tersanelerde hummalı bir faaliyet vardı. Yüzlerce gemi inşa ediliyor, binlerce asker toplanıyor, devasa toplar döktürülüyordu. Hedef neresi olabilirdi? Akdeniz’de Venedik’in kalbine bir hançer gibi saplanan, Mısır yolunu kesen, Hristiyanlığın bu doğu kalesi olan Kıbrıs’tan başka?
Palazzo’nun geniş pencerelerinden dışarıyı seyrediyordum. Lefkoşa’nın yeni yapılan, yıldız şeklindeki heybetli surları güneşin altında parlıyordu. Mimar Giulio Savorgnan’ın eseriydi bu duvarlar. Venedik kesenin ağzını açmış, adayı savunulabilir kılmak için muazzam paralar harcamıştı. Ama yeterli miydi? Savorgnan’ın planı, eski, geniş Lefkoşa’yı küçülterek daha kompakt, daha savunulabilir bir çekirdek yaratmaktı. Bu yüzden yüzlerce ev, kilise, hatta manastır yıkılmıştı. Halk homurdanmıştı. Özellikle yerli Rumlar, atalarının mezarlarının bile bu yeni surların temellerinde kaybolmasına içerlemişti. Venedik yönetimine duydukları eski güvensizlik, bu yıkımla daha da derinleşmişti sanki. Onlar için biz Venedikliler, Katolik Latin efendilerdik; Ortodoks inançlarına mesafeli, adanın zenginliklerini sömüren yabancılar… Şimdi ise bu yabancılar, onları “Türk barbarlığından” koruyacağını iddia ediyordu. Ne acı bir ironi!
Aklıma sık sık Venedik’teki Senato toplantıları geliyordu. Kıbrıs meselesi gündeme geldiğinde yükselen sesler, farklı fikirler… Kimi senatörler, “Sultan’la anlaşalım, gerekirse haraç verelim, bu mücevheri kaybetmeyelim,” diyordu. Pragmatik tüccar kafasıyla düşünüyorlardı; savaş pahalıydı, ticaret yolları kapanırsa Venedik’in can damarı kesilirdi. Diğerleri, “Şanımız! Onurumuz! Papalık ve İspanya ile ittifak kurup Kâfir’e haddini bildirelim!” diye kükrüyordu. Onlar için Kıbrıs, sadece zengin bir koloni değil, aynı zamanda Hristiyanlığın ve Venedik’in Doğu Akdeniz’deki prestijinin sembolüydü. Sonunda “şahinler” kazanmıştı. Sultan’ın elçisi Kubad Çavuş’un getirdiği küstahça talepler – Kıbrıs’ın derhal teslimi – öfkeyle reddedilmişti. Şimdi ise o kararın sonuçlarıyla yüzleşmek bize düşüyordu.
Kapı usulca vuruldu. İçeri giren, adanın askeri komutanlarından, tecrübeli ve soğukkanlı asker Astorre Baglioni idi. Yüzündeki çizgiler, sayısız muharebenin ve belki de yaklaşan fırtınanın izlerini taşıyordu. Üzerindeki parlak zırh, odanın loşluğunda bile bir güven hissi veriyordu – en azından vermesi gerekiyordu.
“Sayın Luogotenente,” dedi tok bir sesle. “Son gelen raporları getirdim. Girit’teki Dük’ümüzden ve Rodos civarındaki gözcülerimizden.”
Masama doğru yürüdü, parşömenleri önüme yaydı. Raporlar ürkütücüydü. Osmanlı donanması görülmemiş bir büyüklükteydi. Yüzlerce kadırga, kalyon, taşıma gemisi… Lala Mustafa Paşa komutasında, Piyale Paşa’nın deniz gücüyle desteklenen muazzam bir ordu yola çıkmıştı. Rotaları artık şüpheye yer bırakmıyordu: Kıbrıs.
“Ne kadar zamanımız var, Astorre?” diye sordum, sesimdeki endişeyi gizlemeye çalışarak.
Baglioni haritaya eğildi, parmağıyla Ege Denizi’ni işaret etti. “Rüzgârlar onlardan yana eserse, birkaç hafta… Belki daha az. Rodos’u geçmişler. İstikametleri güneydoğu.”
“Peki ya Venedik’ten yardım?” diye sordum umutsuzca. Biliyordum ki Kutsal İttifak (Papalık, İspanya ve diğer Hristiyan güçler) henüz tam olarak kurulamamıştı. Herkes kendi çıkarını kolluyor, İspanya Kralı Felipe, Kuzey Afrika’daki kendi dertleriyle meşgul görünüyordu. Papa V. Pius’un çabaları takdire şayandı ama diplomatik çarklar yavaş işliyordu.
Baglioni içini çekti. “Signoria (Venedik Hükümeti) elinden geleni yapıyor, Ekselansları. Donanma toplanıyor. Ama bilirsiniz… İttifak gemilerinin bir araya gelmesi, emir komuta zincirinin kurulması… Zaman alacak. Çok zaman.” Gözlerimin içine baktı. “Kıbrıs, bir süre yalnız olacak, Nicolo. Lefkoşa ve Mağusa kendi başlarına direnmek zorunda kalacak.”
Bu sözler, kalbime saplanan buzdan bir hançer gibiydi. Yalnız… Koskoca Venedik Cumhuriyeti’nin incisi, Akdeniz’in ortasında bir başına, dünyanın en güçlü imparatorluğunun gazabıyla yüzleşecekti.
“Savunma hazırlıkları ne durumda?” diye sordum, konuyu değiştirmeye çalışarak.
“Lefkoşa surları tamamlandı sayılır, ama içleri henüz toprakla yeterince doldurulmadı. Özellikle Podocatoro, Costanzo ve Loredano burçları zayıf. Asker sayımız… Kâğıt üzerinde fena değil. Venedikli askerler, İtalyan paralı askerler, yerli milisler… Ama eğitimleri ve disiplinleri farklı seviyelerde. Özellikle yerli Rum ve Ermeni milislerin sadakati… Umarım yanılıyorumdur ama endişelerim var.”
“Neden?”
“Vergiler ağır, Ekselansları. Zorla çalıştırmalar… Üstüne bir de Katolik Kilisesi’nin baskısı… Pek çoğu, Osmanlı idaresinin Venedik boyunduruğundan daha ehven olacağını fısıldıyor. Lala Mustafa Paşa’nın, adaya ayak bastığında yerli halka iyi davranacağına, inançlarına karışmayacağına dair vaatlerde bulunduğu söylentileri dolaşıyor.”
Bu, en korktuğum şeydi. Dışarıdaki düşman kadar, içerideki potansiyel çatlaklar da bizi zayıflatabilirdi. “Milislerin başına güvendiğimiz Venedikli subayları atamalıyız, Astorre. Disiplini sıkı tutmalıyız. Ve halka… Onlara Venedik’in onları terk etmeyeceğini, sonuna kadar savunacağımızı anlatmalıyız. Gerekirse erzak dağıtalım, vergileri hafifletelim… Moralimizi yüksek tutmalıyız.”
Baglioni başını salladı. “Elimizden geleni yapacağız, Ekselansları. Ancak askerlerin en büyük morale ihtiyacı cephane ve baruttur. Depolarımız… Olası uzun bir kuşatma için yeterli olup olmadığını Tanrı bilir.”
O gün akşama kadar Baglioni ve diğer komutanlarla toplantılar yaptık. Mağusa’daki Kaptan Marcantonio Bragadin’e acil talimatlar gönderdik. Mağusa limanı daha korunaklıydı, surları daha eski ama daha kalındı. Eğer Lefkoşa düşerse – ki bu düşünceyi bile zihnimden kovmaya çalışıyordum – son direniş kalesi Mağusa olacaktı. Bragadin cesur ve yetenekli bir komutandı, ona güveniyorduk. Ama o da yalnızdı.
Gece çöktüğünde, Lefkoşa derin bir sessizliğe bürünmüştü. Ama bu, fırtına öncesi sessizlikti. Sarayın balkonuna çıktım. Gökyüzü yıldızlarla doluydu, ama benim gözlerim ufuktaydı. Henüz hiçbir şey görünmüyordu, ama biliyordum. Oradaydılar. Karanlıkta, denizin üzerinde bize doğru geliyorlardı. Yüzlerce gemi, on binlerce asker… Kıbrıs’ın kaderini değiştirecek, Venedik’in gururunu yerle bir edecek o donanma yaklaşıyordu. Ve ben, Nicolo Dandolo, bu tarihi trajedinin tam merkezinde duruyordum. İçimde hem bir komutanın sorumluluğu hem de ölüme yürüyen bir adamın çaresizliği vardı. Acaba Venedik’teki Dükalar Sarayı’nda oturanlar, bizim burada neler hissettiğimizi biliyorlar mıydı? Yoksa Kıbrıs, onların satranç tahtasında feda edilecek bir piyon muydu sadece?
O gece uyuyamadım. Gözlerimi her kapattığımda, ufukta beliren karanlık yelkenleri görüyordum. Ve kulaklarımda, henüz duyulmayan ama yakında tüm adayı sağır edecek olan o korkunç ses çınlıyordu: Top sesleri… Savaş naraları… Ölüm çığlıkları… Kıbrıs’ın ağıtı başlamak üzereydi.
BÖLÜM 2: TUZ GÖLÜ’NE DÜŞEN GÖLGE
O bitmek bilmeyen gecenin ardından şafak, Kıbrıs’ın üzerine isteksizce doğdu. Gökyüzü önce soluk bir leylaya, sonra kan portakalının içini andıran kızıl-turuncu bir renge büründü. Normalde bu saatlerde Lefkoşa’nın uyanışını dinlerdim; fırınlardan yükselen ekmek kokusu, pazar yerine mal taşıyan köylülerin sesleri, kilise çanlarının munis tınısı… Ama bu sabah farklıydı. Bu sabah havada asılı kalan tek şey, gergin bir bekleyişin metalik tadıydı. Sarayın mazgallı pencerelerinden bakan gözlerim, doğu ufkunu tarıyordu. Henüz bir şey yoktu. Belki de… belki de yanılmıştık? Belki Sultan fikrini değiştirmişti? Belki bir fırtına donanmayı dağıtmıştı? Aptalca umutlar, boğulmak üzere olan bir adamın saman çöpüne sarılması gibiydi.
Kahvaltımı getiren hizmetkârın eli titriyordu. Yüzü kireç gibiydi. Tek kelime etmeden tepsiyi bırakıp odadan çıktı. Saray koridorlarında koşuşturan ayak sesleri, bastırılmış fısıltılar duyuyordum. Şehir de uyumuyordu. Dün gece ilan edilen sokağa çıkma yasağına rağmen, belli belirsiz bir uğultu surların dışından taşıyordu. Herkes biliyordu. Herkes bekliyordu.
Güneş iyice yükselmiş, adanın taşını toprağını ısıtmaya başlamıştı ki, beklenen haber geldi. Gözcü kulelerinden birinden yükselen işaret dumanı ve ardından dörtnala saraya gelen bir süvari… Nefes nefese kalan genç subay, Astorre Baglioni ve benim önümde selam durdu. Toz toprak içindeydi, atının köpükleri hala üzerindeydi.
“Ekselansları! Komutanım!” dedi kesik kesik soluklarla. “Görüldüler! Larnaka açıklarında… Tuz Gölü istikametinde… Sayısız yelken! Ufku kapladılar!”
İşte o an, içimdeki son umut kırıntısı da tuzla buz oldu. Demek gelmişlerdi. O korkunç kehanet gerçekleşiyordu. Baglioni’nin yüzü daha da sertleşti. Çenesindeki kaslar seğiriyordu.
“Sakin ol, teğmen,” dedi tok sesiyle. “Tam olarak nerede? Kaç gemi tahmin ediyorsun? Kara birlikleri çıkarma girişiminde bulundular mı?”
“Tuz Gölü’nün güneyinde demirliyorlar, Komutanım. Yüzlerce… Belki üç yüz, belki daha fazla gemi saydım. Kadırgalar, kalyonlar, devasa taşıma gemileri… Henüz tam bir çıkarma başlamadı ama küçük tekneler kıyıya asker ve malzeme taşımaya başladı bile. Direniş yok.”
Direniş yok… Bu iki kelime, Venedik’in acı gerçeğini özetliyordu. O geniş kumsalları, o savunmasız kıyı şeridini tutacak gücümüz yoktu. Piyadelerimiz surların gerisinde daha güvendeydi. Süvari birliğimiz ise Osmanlı ordusunun yanında bir avuç kalırdı. Onları sahilde karşılamak, intihar olurdu. Bu stratejik bir zorunluluktu belki ama aynı zamanda adanın içlerine doğru serbestçe yayılmalarına izin vermek anlamına geliyordu. Bu durum, yerli halkın gözündeki Venedik imajını daha da sarsacaktı: “İşte,” diyeceklerdi, “ bizi koruyacaklarını söyleyenler, düşman karaya ayak basarken surlarının arkasına saklanıyor.”
Baglioni bana döndü. “Emirleriniz, Ekselansları?”
Derin bir nefes aldım. Sakin kalmalıydım. Panik, en büyük düşmanımızdı. “Tüm birlikler alarm durumuna geçsin. Lefkoşa kapıları derhal kapatılsın. Surlardaki nöbetçiler iki katına çıkarılsın. Cephane dağıtımı hızlandırılsın. Şehirdeki sivil halka sükûnet çağrısı yapılsın. Yağmacılığa veya kargaşaya kalkışanlar anında en ağır şekilde cezalandırılacak.” Duraksadım. “Ve Mağusa’ya, Bragadin’e derhal haber uçurun. Çıkarma başladı. Tanrı yardımcımız olsun.”
Baglioni başıyla onaylayıp hızla emirleri vermek üzere odadan çıktı. Ben ise pencereye döndüm. Artık ufukta bir şey görmeyi beklemiyordum. Düşman karadaydı. Şimdi savaş, şehrin kapılarına dayanana kadar sürecek bir sinir harbine dönüşmüştü.
Saatler ilerledikçe Lefkoşa’ya bir kaos dalgası yayıldı. İlk başta bastırılmış olan korku, şimdi somut bir paniğe dönüşmüştü. Civar köylerden, çiftliklerden insanlar akın akın şehre sığınmaya çalışıyordu. Ellerinde taşıyabildikleri birkaç parça eşya, korku dolu gözlerle çocuklarını çekiştiren kadınlar, yaşlılar… Kapılar kapatılmadan önce içeri girebilenler şanslıydı. Dışarıda kalanların akıbetini düşünmek bile istemiyordum.
Surların üzerinden yükselen çığlıklar, bağrışmalar duyuluyordu. Askerler düzeni sağlamakta zorlanıyordu. Paralı askerlerin bazıları, özellikle de disipline alışkın olmayanlar, bu kargaşadan faydalanıp yerli halkın evlerini yağmalamaya kalkışınca, Baglioni’nin emriyle birkaç tanesi ibret olsun diye anında idam edildi. Bu sert önlem, kısa süreliğine de olsa disiplini sağladı ama Venedikli komutanlarla İtalyan condottieri (paralı asker kaptanları) arasındaki gerilimi de artırdı. Onlar için bu sadece bir işti; kendi canlarını tehlikeye attıkları bu adayı sonuna kadar savunmak için Venedik’in cömertçe ödeme yapması gerekiyordu. Ama Venedik hazinesi de sonsuz değildi.
Öğleden sonra, güneydeki gözcü kulelerinden yeni raporlar gelmeye başladı. Osmanlı ordusu hızla karaya çıkıyordu. Lala Mustafa Paşa’nın sancağı görülmüştü. Toplar indiriliyor, devasa bir ordugâh kuruluyordu. Çıkarma sırasında hiçbir ciddi direnişle karşılaşmamış olmaları, onlara büyük bir moral üstünlüğü sağlamış olmalıydı. Tuz Gölü’nün etrafı, kısa sürede binlerce çadır, at, asker ve topçu bataryasıyla dolmuştu. Sanki cehennemin ordusu yeryüzüne çıkmıştı.
Baglioni ile tekrar bir araya geldiğimizde, yüzü daha da asıktı. Yanında diğer önemli komutanlar da vardı: Palazzo del Proveditore’nin savunmasından sorumlu yaşlı kurt Marco Querini, süvari birliklerinin başında bulunan enerjik ama tecrübesiz genç Scipio Caraffa ve istihkâm subayı, surların her karışını bilen ama şimdi onların zayıflıklarını da en iyi gören kişi olan Giovanni Francesco Rota.
“Durum nedir, Astorre?” diye sordum, haritanın üzerine eğilerek. Harita, adanın topoğrafyasını, yolları, kaleleri gösteriyordu. Ama şimdi o haritanın güney kıyısında, gitgide büyüyen kırmızı bir leke vardı – Osmanlı ordusunun kapladığı alanı temsil ediyordu.
“Karaya çıkma işlemi neredeyse tamamlandı, Ekselansları,” dedi Baglioni. “Tahminlerimizden bile kalabalıklar. En az 50-60 bin asker, belki daha fazla. Yanlarında getirdikleri top sayısı da endişe verici. Özellikle de o devasa ‘balyemez’ topları… Lefkoşa surlarını dövmeye başladıklarında ne kadar dayanabiliriz, bilmiyorum.”
Querini homurdandı. “Bu yeni surlar… Savorgnan’ın planı… Evet, modern, yıldız şeklinde, çapraz ateşe uygun… Ama duvarlar çok ince ve içleri yeterince toprakla desteklenmedi. Özellikle tabyalar arasındaki bağlantı noktaları zayıf. Eski, kalın duvarlarımız olsa daha iyi dayanırdık.”
Rota itiraz etti. “Eski duvarlar bu yeni topçuluk tekniklerine karşı savunmasızdı, Signor Querini. Geniş bir alanı savunmak zorunda kalacaktık ve yeterli askerimiz yoktu. Savorgnan’ın planı, mevcut gücümüzle savunabileceğimiz daha küçük ama daha yoğun bir savunma hattı oluşturmaktı. Evet, eksikleri var, aceleye geldi, ama şu an sahip olduğumuz en iyi şey bu.”
Caraffa ise sabırsızlanıyordu. “Neden onları sahilde karşılamadık? Birkaç bin süvariyle ani bir baskın yapsaydık, karaya çıkmalarını geciktirebilir, belki de bozguna uğratabilirdik!”
Baglioni başını iki yana salladı. “İmkânsızdı, Scipio. Süvarimiz yetersizdi ve piyademiz olmadan açık arazide o orduyla başa çıkamazdık. Bizi ezer geçerlerdi. Tek şansımız surların gerisinde direnmek ve Venedik’ten gelecek yardımı beklemek.”
“Yardım…” diye mırıldandım acı bir şekilde. “O yardım ne zaman gelecek, Astorre? Bir haber var mı?”
“Henüz değil, Ekselansları. Son mesajlar Girit’ten geldi. Donanma toplanıyor ama hala anlaşmazlıklar var. İspanyollar ağırdan alıyor. Andrea Doria ile Venedikli amiraller arasında eski rekabetler su yüzüne çıkmış. Zaman aleyhimize işliyor.”
Bu haberler, odadaki havayı daha da ağırlaştırdı. Demek yalnızdık. En azından şimdilik. Ve düşman, devasa gücüyle kapımızdaydı.
“Lala Mustafa Paşa’nın ilk hedefi ne olacak?” diye sordu Querini. “Doğrudan Lefkoşa’ya mı yürüyecek, yoksa önce diğer kaleleri mi temizleyecek?”
“Mantıken,” dedi Baglioni, haritada parmağını gezdirerek, “Önce Lefkoşa’yı düşürmek isteyecektir. Başkent düşerse, adanın geri kalanı için moral kalmaz. Ama belki önce Limasol veya Baf gibi daha küçük kaleleri alıp ikmal hatlarını güvenceye almak isteyebilir. Veya doğrudan Mağusa’ya yönelebilir mi? Olası değil. Mağusa güçlü, kuşatması uzun sürer. Lefkoşa daha cazip hedef.”
“O halde,” dedim kararlılıkla, sesimdeki titremeyi bastırmaya çalışarak, “Lefkoşa’yı sonuna kadar savunacağız. Her burç, her sokak, her ev için savaşacağız. Halkı da bu direnişe katmalıyız. Onlara, teslim olmanın kölelikten beter olacağını anlatmalıyız. Lala Mustafa’nın tatlı vaatlerine kanmamalılar.”
Ancak içimden bir ses, yerli halkın çoğunun bizim için savaşmaya ne kadar istekli olacağını sorguluyordu. Yılların birikmiş hoşnutsuzluğu, Ortodoks Rumların Katolik Venedik yönetimine duyduğu güvensizlik… Osmanlı’nın vaat ettiği vergi indirimi ve dini serbestlik, Venedik’in ‘özgürlük’ vaadinden daha çekici gelebilir miydi? Özellikle de o ‘özgürlüğün’ bedeli kan ve ölüm olacaksa…
Akşam olurken, Lefkoşa surlarının üzerinden güneye doğru baktım. Hava kararmasına rağmen, uzaklardaki Osmanlı ordugâhının sayısız kamp ateşi, karanlık ovada parlayan uğursuz yıldızlar gibiydi. Rüzgâr, o yönden hafif bir uğultu getiriyordu; binlerce askerin, atın, devenin sesi… Ve belki de, yaklaşan kuşatma için hazırlanan topların metalik çekiç sesleri…
Birkaç gün içinde yürüyüşe geçeceklerdi. O muazzam ordu, bu eski ve yorgun başkentin üzerine bir çığ gibi yuvarlanacaktı. Savorgnan’ın modern ama aceleye getirilmiş surları, Baglioni’nin disiplinli ama sayıca az askerleri, bizim tükenmekte olan cesaretimiz ve Venedik’ten gelmeyen yardım umudumuz… Tüm bunlar, Sultan Selim’in öfkesi ve Lala Mustafa’nın hırsı karşısında ne kadar dayanabilirdi?
O gece saraydaki küçük şapelde dua ettim. Venedik için, Kıbrıs için, komutası altındaki askerler ve sivil halk için… Ve evet, kendim için de. Tarihin bu acımasız sayfasında bana düşen rolü onurumla yerine getirebilmek için güç diledim. Ama şapelin serin taş duvarları arasında yankılanan dualarım bile, dışarıdaki kamp ateşlerinin tehditkâr parıltısını ve yaklaşan kıyametin fısıltısını bastıramıyordu. Tuz Gölü’ne düşen gölge, şimdi tüm adayı kaplamak üzereydi ve biz o gölgenin altında titreyerek bekliyorduk. Savaş henüz başlamamıştı ama barış çoktan ölmüştü.
BÖLÜM 3: MESARYA OVASI’NDA YÜRÜYEN KIYAMET
Tuz Gölü kıyısındaki o ilk, dehşet verici haberden sonraki günler, bir mengeneyle sıkıştırılan ruhun yavaş yavaş ezilmesi gibiydi. Lefkoşa, surlarının ardına hapsolmuş, nefesini tutmuş, dışarıdaki canavarın bir sonraki hamlesini bekliyordu. Gözcü kulelerinden gelen raporlar çelişkili ve sinir bozucuydu. Osmanlı ordusunun bir kısmı güneye, Limasol yönüne mi ilerliyordu? Yoksa Mağusa’yı mı yoklayacaklardı? Lala Mustafa Paşa, kurnaz bir tilki gibi, gerçek niyetini gizleyerek bizi tereddütte mi bırakmak istiyordu? Her yeni gün, bir öncekinden daha ağır bir belirsizlik yüküyle başlıyordu.
Şehrin içindeki hayat, normal akışından kopmuş, tuhaf bir arafa sıkışmıştı. Gündüzleri, hummalı bir faaliyet göze çarpıyordu. Askerler surlarda talim yapıyor, istihkâmcılar zayıf noktaları toprak ve taşla doldurmaya çalışıyor, topçular toplarını en stratejik mazgallara yerleştiriyordu. Baglioni, yorulmak bilmez bir enerjiyle her köşeye koşturuyor, emirler yağdırıyor, disiplini sağlamaya çalışıyordu. Onun o sert, askerî varlığı, bir nebze de olsa güven veriyordu – ya da en azından korkuyla karışık bir saygı uyandırıyordu.
Ama geceleri… Geceleri Lefkoşa’nın üzerine ölümcül bir sessizlik çöküyordu. Sokağa çıkma yasağı sıkı bir şekilde uygulanıyordu. Sadece devriyelerin ayak sesleri ve surlardaki nöbetçilerin ara sıra duyulan bağırışları bu sessizliği bozuyordu. İşte o zaman korku, gündüz telaşının altına süpürülen bir toz gibi yeniden ortaya çıkıyor, her köşe başına, her karanlık sokağa siniyordu. İnsanlar evlerine kapanmış, fısıltılarla konuşuyor, dua ediyor, belki de gizlice kaçış planları kuruyorlardı. Geceleri Palazzo del Proveditore’nin balkonundan şehre baktığımda, titrek mum ışıklarıyla aydınlanan pencerelerin ardında ne kadar umutsuzluk biriktiğini hayal edebiliyordum.
Bu bekleyiş, savaşın kendisinden daha yıpratıcıydı belki de. Düşmanın ne zaman, nereden saldıracağını bilmemek, sinirleri bir keman teli gibi geriyordu. Levanten tüccarlar, depolarındaki malları fahiş fiyatlarla satmaya başlamıştı bile. Un, yağ, şarap… Temel ihtiyaç maddeleri karaborsaya düşmüştü. Baglioni’nin emriyle bu vurguncuların birkaçı yakalanıp teşhir edildi ama bu, sorunu çözmekten çok, Venedikli yetkililere karşı var olan gizli öfkeyi daha da körükledi. Özellikle yerli Rum halkı, bu savaşın kendi savaşları olmadığını, Venedikli efendilerinin hırsları yüzünden bu felakete sürüklendiklerini düşünmeye başlamıştı. Lala Mustafa Paşa’nın adamlarının yaydığı fısıltı gazetesi de iş başındaydı: “Osmanlı gelince vergiler kalkacak, Ortodoks Kilisesi özgür olacak, kimseye zulmedilmeyecek…” Bu vaatler, Venedik yönetiminin ağır vergileri ve Katolik baskısı altında ezilenler için tehlikeli bir şekilde cazip geliyordu.
Astorre Baglioni ile yaptığımız bir toplantıda bu konuyu açtım. Yanımızda Lefkoşa Piskoposu, yaşlı ve yorgun görünen Francesco Contarini de vardı. Contarini, Katolik cemaatinin lideriydi ama adadaki Ortodoks çoğunlukla ilişkileri her zaman mesafeli olmuştu.
“Astorre, halk arasındaki bu Osmanlı propagandası tehlikeli boyutlara ulaşıyor,” dedim endişeyle. “Milislerin sadakatinden emin olabilir miyiz? Özellikle Rum ve Ermeni birliklerinin?”
Baglioni kaşlarını çattı. “Sadakatlerini satın alamayız, Ekselansları. Ama korkuyla kontrol altında tutabiliriz. Disiplinden taviz vermeyeceğiz. En küçük bir itaatsizlik, firar girişimi veya düşmanla işbirliği şüphesi bile en ağır şekilde cezalandırılacak. Ancak… kabul etmeliyiz ki, uzun bir kuşatmada iaşe sıkıntısı baş gösterdiğinde ve Venedik’ten yardım umudu tükendiğinde, bu insanların ne yapacağını kestirmek güç.”
Piskopos Contarini öksürerek boğazını temizledi. “Sayın Luogotenente, Sayın Komutan… Halkın maneviyatını yüksek tutmalıyız. Kiliselerde dualar ediliyor, ayinler düzenleniyor. Onlara, bu savaşın sadece Venedik’in değil, tüm Hristiyanlığın savaşı olduğunu anlatmalıyız. Türklerin barbarlığını, kiliselerimize yapacakları saygısızlıkları hatırlatmalıyız.”
İçimden acı bir şekilde gülümsedim. Evet, bunları anlatıyorduk. Ama halkın bir kısmı, Venedik yönetiminin kendi kiliselerine ve geleneklerine gösterdiği saygının(!) ne kadar olduğunu da unutmuyordu. Üstelik Osmanlılar, fethettikleri yerlerde Ortodoks Kilisesi’ne genellikle Latin Katoliklerden daha fazla özerklik tanımıştı. Bu, bizim açımızdan rahatsız edici bir gerçekti.
“Elimizden geleni yapmalıyız, Piskopos Hazretleri,” dedim diplomatik bir sesle. “Ama aynı zamanda somut adımlar da atmalıyız. Belki bazı yerel liderlere, ileri gelen Rum ailelerine küçük imtiyazlar tanıyabiliriz? Onları yanımızda tutmak kritik önemde.”
Baglioni bu fikre sıcak bakmadı. “İmtiyaz zamanı değil, Ekselansları. Savaş zamanındayız. Taviz vermek, zayıflık olarak algılanır. Sertlik ve kararlılık göstermeliyiz.”
Bu tartışmalar sürerken, beklenen haber nihayet geldi. Osmanlı ordusu, tüm gücüyle harekete geçmişti. Hedefleri artık kesindi: Lefkoşa.
Gözcülerimiz, Mesarya Ovası’nı bir sel gibi kaplayarak ilerleyen devasa orduyu tarif ederken dehşete düşmüşlerdi. Binlerce sipahi atlarının üzerinde, yeniçeriler düzenli kollar halinde, develerle taşınan ağır yükler, top arabalarının gıcırtısı ve en geride, tüm bu gücü yöneten Lala Mustafa Paşa’nın ve diğer komutanların görkemli çadırları… Bu, sadece bir ordu değil, hareket halindeki bir şehirdi sanki. Önlerine çıkan küçük köyleri, çiftlikleri yakıp yıkarak, ekinleri talan ederek ilerliyorlardı. Gök yüzüne yükselen duman sütunları, onların geçtikleri yerleri işaretliyordu.
Bu haberler Lefkoşa’da paniği doruğa çıkardı. Surların üzerine yığılan halk, güneye doğru, Mesarya Ovası’na bakarak yaklaşan felaketi görmeye çalışıyordu. Henüz ordu görünürde yoktu ama ilerlediklerine dair işaretler – dumanlar, kaçışan hayvan sürüleri, şehre son anda sığınmaya çalışan birkaç şanssız köylü – herkesin yüreğine korku salıyordu.
Baglioni ve ben, Costanzo burcunun tepesine çıktık. Burası, Lefkoşa surlarının güneye bakan en stratejik noktalarından biriydi. Yanımızda istihkâm subayı Rota ve birkaç kurmay subay daha vardı. Hava açıktı ve görüş mesafesi uzundu. Bir süre sonra, ufuk çizgisinde, ovayı kaplayan devasa bir toz bulutu belirdi. Güneş ışığında parlayan binlerce metalik nokta seçiliyordu – miğferler, mızrak uçları, kılıç kabzaları… Ve ardından, o toz bulutunun içinden, sayısız sancak ve bayrak yükselmeye başladı. Kırmızı, yeşil, sarı… Osmanlı ordusunun renkleri…
Rota, elindeki dürbünle dikkatle bakıyordu. “İşte geliyorlar,” diye mırıldandı. “Tahmin ettiğimizden de kalabalıklar. Ve düzenli ilerliyorlar. Çok disiplinliler.”
Baglioni’nin yüzü ifadesizdi ama gözlerindeki gerginlik belli oluyordu. “Topçuları nerede?” diye sordu Rota’ya.
Rota dürbünü biraz daha ayarladı. “Henüz göremiyorum. Muhtemelen ana kolların gerisinde, daha yavaş geliyorlar. Ama o devasa kuşatma toplarını getirdikleri kesin. İstihbaratımız sağlamdı.”
Ordunun öncü birlikleri, atlı sipahiler, yavaş yavaş daha net seçilmeye başladı. Şehrin birkaç mil açığında durdular, etrafı kolaçan ettiler. Ardından piyade kolları ve nihayet ordugâhlarını kuracakları ana kuvvetler görünmeye başladı. Bu, saatler süren, hipnotize edici ve aynı zamanda dehşet verici bir manzaraydı. Sanki yeryüzü yarılmış ve içinden bir karınca sürüsü fışkırmıştı. Sayısız çadır kurulmaya başlandı, hayvanlar otlatıldı, ateşler yakıldı. Lefkoşa’nın etrafı, birkaç saat içinde devasa bir düşman kampıyla çevrilmişti.
O an, surların üzerindeki askerlerin ve halkın üzerine çöken sessizlik, binlerce topun gürültüsünden daha korkutucuydu. Herkes, nefesini tutmuş, o muazzam gücü seyrediyordu. Biliyorduk ki artık kaçış yoktu. Geri dönüş yoktu. Lefkoşa kapana kısılmıştı.
Baglioni yanıma yaklaştı. “Şimdi başlıyor, Nicolo,” dedi alçak sesle. Sesinde ne korku ne de heyecan vardı; sadece bir askerin kaçınılmaz olanı kabullenişi…
“Tanrı yardımcımız olsun, Astorre,” diye fısıldadım. Gözlerimi, ovanın karşı tarafında kurulan en büyük, en görkemli çadıra diktim. Orada bir yerde Lala Mustafa Paşa olmalıydı. Belki de o da dürbünüyle bizim surlarımıza, benim durduğum bu burca bakıyordu. İki irade, iki dünya, şimdi bu daracık alanda karşı karşıya gelmişti. Venedik’in aslanı ile Osmanlı’nın hilali… Hangisi galip gelecekti?
Güneş batarken, Osmanlı ordugâhından ilk top sesi duyuldu. Bu, henüz bir bombardıman başlangıcı değildi; belki bir işaret fişeği, belki de sadece bir güç gösterisiydi. Ama o tek top sesi bile, Lefkoşa’nın taş duvarlarında yankılanırken, yaklaşan fırtınanın ilk gök gürültüsü gibiydi. Surların üzerindeki askerler irkildi, halk arasında korku dolu mırıltılar yükseldi.
O gece, Lefkoşa surlarının dışında yanan binlerce kamp ateşi, şehri çepeçevre saran ateşten bir çember gibiydi. İçeride ise karanlık ve korku hüküm sürüyordu. Erzak depolarımız sınırlıydı, barutumuz azalıyordu, askerlerimizin bir kısmı yorgun ve isteksizdi, halk bölünmüştü ve Venedik’ten gelecek yardım hala bir hayaldi. Karşımızda ise dünyanın en güçlü ordularından biri, kararlı bir komutan ve neredeyse sınırsız kaynak vardı.
Palazzo’daki odama çekildiğimde, masamın üzerindeki haritaya baktım. Lefkoşa, o haritada küçücük bir yıldız gibiydi. Ve şimdi o yıldız, karanlık bir okyanus tarafından yutulmak üzereydi. İçimde bir yerlerde hala bir umut kırıntısı var mıydı? Belki… İnsan doğası umut etmekten kolay vazgeçmiyordu. Belki surlarımız dayanır, belki askerlerimiz beklenmedik bir kahramanlık gösterir, belki Kutsal İttifak donanması bir mucize eseri tam zamanında yetişirdi…
Ama mantığım, bu umutların ne kadar zayıf olduğunu söylüyordu. Gerçekçi olmak gerekirse, durumumuz vahimdi. Ben, Nicolo Dandolo, Venedik Cumhuriyeti’nin Kıbrıs Valisi, şimdi tarihin en trajik kuşatmalarından birinin merkezindeydim. Ve bu kuşatmanın nasıl sonuçlanacağına dair içimde derin bir karamsarlık vardı. Mesarya Ovası’nda yürüyen kıyamet, şimdi Lefkoşa’nın kapılarına dayanmıştı. Ve biz, o kapıların ardında, sonu belli bir mücadelenin ilk perdesini oynamaya hazırlanıyorduk. Gecenin sessizliğinde, uzaklardan gelen davul sesleri duyuluyordu. Kuşatma başlamıştı.
BÖLÜM 4: TOP SESLERİ VE DUVARLARDAKİ ÇATLAKLAR
Mesarya Ovası’nda kurulan o devasa ordugâhın Lefkoşa surlarına dayanmasının üzerinden sadece birkaç gün geçmişti ki, cehennemin kapıları ardına kadar açıldı. Lala Mustafa Paşa, bekleme nezaketini(!) pek göstermemişti. Önce, şehrin etrafına metodik bir şekilde siperler kazıldı, topçu bataryaları için tabyalar hazırlandı. Geceleri bile durmayan bir faaliyet vardı; binlerce askerin kazma kürek sesleri, surların dibine kadar sokulan lağımcıların uğursuz tıkırtıları… Şehrin etrafındaki o ateş çemberi, şimdi yerini daha somut, daha tehditkâr bir demir çembere bırakıyordu.
Ve sonra, bir sabah, güneş henüz doğarken başladı. Önce tek bir top sesi… Ardından bir diğeri… Ve sonra, sanki gök yarılmışçasına, yüzlerce top aynı anda kükredi. Lefkoşa’nın taşları titredi. Palazzo del Proveditore’nin kalın duvarları bile bu sarsıntıyla inledi. Pencerelerin camları zangırdadı, bazısı tuzla buz oldu. Bu, daha önceki münferit atışlara benzemiyordu. Bu, sistematik, acımasız bir bombardımanın başlangıcıydı.
Odanın ortasında ayakta duruyordum, kulaklarım uğulduyordu. Ses o kadar yoğundu ki, düşünmek, hatta nefes almak bile zordu. Dışarıdan gelen gümbürtüye, taşların ve harçların dökülme sesleri, ara sıra duyulan insan çığlıkları karışıyordu. Bu sadece fiziksel bir saldırı değildi; aynı zamanda ruhlarımızı ezmeyi, direncimizi kırmayı hedefleyen korkunç bir gürültü duvarıydı.
Hızla dışarı fırladım, koridorlarda koşan subaylara ve hizmetkârlara katıldım. Avluda, Baglioni çoktan atına binmiş, kurmaylarıyla birlikte emirler yağdırıyordu. Yüzü her zamanki gibi sertti ama gözlerinde yeni bir ateş yanıyordu – savaşın ateşi.
“Ekselansları!” diye seslendi beni görünce. “Bombardıman başladı! Özellikle güney ve güneydoğu burçlarını hedef alıyorlar: Podocatoro, Costanzo, Loredano… Savorgnan’ın en zayıf noktaları!”
“Kayıplar?” diye bağırdım gürültünün arasından.
“Henüz bilmiyoruz! Ama yoğun ateş altındayız. Topçularımız karşılık veriyor ama onların sayısı çok daha fazla. Özellikle o devasa ‘Şahi’ topları… Gülleleri duvarlarda büyük gedikler açıyor!”
“Hemen surlara gidelim!” dedim kararlılıkla. Bir liderin yeri, tehlike anında askerlerinin yanıydı. Adamlarımın beni görmesi, onlara moral verebilirdi – ya da en azından, kaderlerini paylaştığımı hissettirirdi.
Baglioni ile birlikte Costanzo burcuna doğru at sürdük. Şehrin içinden geçerken gördüğümüz manzara yürek parçalayıcıydı. Panik içindeki insanlar dar sokaklarda koşuşturuyor, daha güvenli olduğunu düşündükleri kiliselere veya mahzenlere sığınmaya çalışıyorlardı. Bazı binalar isabet almış, yıkılmıştı. Yaralıları taşıyan sedyeler hızla revirlere doğru yol alıyordu. Havada kesif bir barut kokusu ve ince bir toz bulutu vardı. Top sesleri burada, surlara yakınlaştıkça daha da sağır ediciydi. Her gümbürtüde yer sarsılıyor, içimizdeki korku bir kat daha artıyordu.
Costanzo burcuna ulaştığımızda, durumun vahametini daha net gördük. Burcun mazgallı siperleri ağır hasar görmüştü. Dev Osmanlı gülleleri, Savorgnan’ın övdüğü o eğimli duvarlarda derin yaralar açmıştı. Taş bloklar yerlerinden oynamış, harçlar dökülmüştü. Askerler, Venedikli ve İtalyan paralı askerler karışık, siperlerin arkasına sinmiş, başlarını korumaya çalışıyorlardı. Topçularımız ise kahramanca bir çabayla karşılık vermeye çalışıyordu. Ama bizim toplarımız, düşmanın devasa kuşatma silahlarının yanında cılız kalıyordu. Her bir Venedik atışına karşılık, belki on Osmanlı güllesi surlarımıza çarpıyordu.
“Rota! Durum nedir?” diye bağırdı Baglioni, burcun savunmasından sorumlu istihkâm subayına. Giovanni Francesco Rota’nın yüzü toz ve ter içindeydi, miğferi bir darbeyle hafifçe yamulmuştu.
“Dayanıyoruz, Komutanım! Ama zorlanıyoruz!” dedi Rota, sesi top sesleri arasında zorlukla duyuluyordu. “Podocatoro burcu daha kötü durumda. Oradaki duvarlar daha ince ve iç dolgusu yetersiz. Birkaç büyük gedik açıldı bile! Onları tamir etmeye çalışıyoruz ama ateş o kadar yoğun ki, işçiler çalışamıyor!”
Tam o sırada, kulakları sağır eden bir gümbürtüyle birlikte bulunduğumuz burcun birkaç metre ötesine dev bir gülle düştü. Taş ve toprak parçaları havaya fırladı. Birkaç asker çığlıklarla yere yığıldı. Ortalığı kesif bir barut dumanı kapladı. Öksürerek kendimizi yere attık.
Baglioni yerden kalkarken yüzü öfkeyle kasılmıştı. “Lanet olsun! Bu gidişle duvarları birkaç güne başımıza yıkacaklar!”
“Yapabileceğimiz bir şey var mı?” diye sordum çaresizce. “Karşı bataryaları susturamaz mıyız?”
“Toplarımız yetersiz, Ekselansları. Menzilleri kısa, etkileri sınırlı. Tek şansımız, gece karanlığından faydalanıp gedikleri onarmak ve gündüzleri kayıpları göze alarak direnmek.”
O gün akşama kadar bombardıman aralıksız sürdü. Sadece Lefkoşa’nın taş duvarları değil, içindeki insanların iradesi de dövülüyordu. Akşam olup top sesleri biraz azaldığında, ortaya çıkan manzara korkunçtu. Surların birçok noktasında irili ufaklı gedikler açılmıştı. En büyük hasar Podocatoro, Costanzo ve Tripoli burçlarındaydı. Onlarca asker ölmüş, yüzlercesi yaralanmıştı. Şehrin içindeki revirler dolup taşıyordu. Doktorlar ve rahipler, bitkin bir halde yaralıların acılarını dindirmeye çalışıyordu.
Gece olduğunda, Baglioni’nin emriyle hummalı bir tamirat faaliyeti başladı. Askerler, hatta gönüllü siviller, karanlığın örtüsü altında gedikleri taş, toprak, kum torbaları ve hatta enkazdan topladıkları ahşap parçalarıyla kapatmaya çalışıyordu. Ama bu, umutsuz bir çabaydı. Sabah olduğunda, düşman topları yeniden kükreyecek ve bir gecede yapılan zayıf onarımları dakikalar içinde yerle bir edecekti.
Bombardımanın başlamasıyla birlikte şehirdeki hayat daha da çekilmez hale geldi. Erzak depolarımız hızla tükeniyordu. Un stokları azalmış, ekmek karneye bağlanmıştı. Su kuyularının bir kısmı bombardımanda hasar görmüş veya kirlenmişti. Temiz su bulmak giderek zorlaşıyordu. Ve kaçınılmaz olan oldu: Hastalıklar baş göstermeye başladı. Özellikle sıcak hava, kötü hijyen koşulları ve kirlenmiş su nedeniyle dizanteri salgını hızla yayılıyordu. Askerler arasında bitkinlik ve hastalık nedeniyle savaş dışı kalanların sayısı, düşman ateşiyle ölen veya yaralananların sayısına yaklaşmaya başlamıştı.
Bu durum, içerideki gerilimleri de artırıyordu. İtalyan paralı askerler, ödemelerinin gecikmesinden ve artan tehlikeden şikâyet etmeye başlamışlardı. Kaptanları, Baglioni’ye gelip daha fazla para ve daha iyi koşullar talep ediyor, aksi takdirde adamlarının savaşma isteğini kaybedeceğini ima ediyorlardı. Baglioni, bu talepleri sert bir dille reddediyor, onları vatan hainliğiyle suçluyordu ama durumun hassasiyetinin de farkındaydı. Bu askerler, savunmamızın bel kemiğiydi. Onların itaatsizliği, sonumuz olurdu.
Yerli halk arasındaki hoşnutsuzluk da tehlikeli boyutlara varmıştı. Özellikle Rumlar, Venedik yönetiminin kendilerini ölüme terk ettiğini düşünüyordu. Osmanlı ordugâhından atılan ve teslim olmaları halinde canlarının ve mallarının bağışlanacağını, dini özgürlüklerinin güvence altına alınacağını vaat eden bildiriler, gizlice elden ele dolaşıyordu. Bazı Rum papazların bile cemaatlerine, “Latin boyunduruğundansa, Osmanlı idaresi daha ehvendir,” dediği fısıltıları kulağıma geliyordu. Baglioni, bu tür konuşmaları yapanları tespit edip cezalandırmak istiyordu ama bu, yangına körükle gitmek olurdu. Zaten kırılgan olan ilişkileri tamamen koparabilirdi.
Bir akşam, Palazzo’daki çalışma odamda Baglioni, Querini ve Rota ile durum değerlendirmesi yapıyorduk. Haritanın üzerinde, düşmanın topçu mevzileri ve surlarımızdaki hasarlı noktalar işaretlenmişti. Hava ağırdı. Herkes yorgun ve gergindi.
“Podocatoro burcu artık dayanamayacak durumda,” dedi Rota bitkin bir sesle. “Duvarın temellerine kadar inen çatlaklar var. İç dolgusu tamamen dağılmış. Lala Mustafa, ilk büyük saldırıyı muhtemelen oradan deneyecektir.”
Querini başını salladı. “Söylemiştim,” diye mırıldandı. “Bu yeni surlar, gösterişli ama dayanıksız. Keşke eski, kalın duvarlarımızı yıktırmasaydık.”
Baglioni, Querini’ye sert bir bakış attı. “Şimdi bunun sırası değil, Marco. Elimizdekiyle savaşmak zorundayız. Podocatoro’yu takviye etmeliyiz. En iyi askerlerimizi oraya yığmalıyız. Gerekirse barikatlar kurup sokak savaşına hazırlanmalıyız.”
“Askerlerimizin morali ne durumda, Astorre?” diye sordum endişeyle. “Hastalıklar, erzak sıkıntısı, bitmeyen bombardıman… Ne kadar daha dayanabilirler?”
Baglioni içini çekti. “Zorlanıyorlar, Ekselansları. Özellikle yerli milisler arasında firar söylentileri var. Paralı askerler de huzursuz. Ama Venedikli askerlerimiz hala sağlam. Onların disiplini ve cesareti bize zaman kazandıracak. Ama… sonsuza kadar değil.” Gözlerimin içine baktı. “Venedik’ten bir haber var mı? Donanma nerede?”
Başımı iki yana salladım. “Son gelen güvercin birkaç gün önceydi. Girit’ten havalanmış. Donanmanın hala toplanamadığını, İspanyollarla sorunlar yaşandığını yazıyordu. Gianandrea Doria’nın Kıbrıs’a gelme konusunda isteksiz olduğu söyleniyor.”
Bu haber, odadaki son umut kırıntılarını da silip süpürdü. Demek hala yalnızdık. Kendi kaderimize terk edilmiş gibiydik.
Querini öfkeyle yumruğunu masaya vurdu. “Lanet olsun Doria’ya! Lanet olsun İspanyollara! Kendi küçük çıkarları için bütün Hristiyanlığı tehlikeye atıyorlar! Kıbrıs düşerse, sıra Girit’e, sonra İtalya’ya gelecek! Bunu görmüyorlar mı?”
“Görüyorlar, Marco,” dedim acı bir şekilde. “Ama Venedik’in gücünün zayıflaması belki de işlerine geliyor. Akdeniz’deki en büyük rakipleri biziz.”
Tam o sırada, dışarıdan gelen gürültü arttı. Sadece top sesleri değil, aynı zamanda binlerce insanın attığı naralar, borazan ve davul sesleri… Sanki tüm Osmanlı ordugâhı aynı anda bağırıyordu.
Bir subay telaşla içeri daldı. “Komutanım! Ekselansları! Saldırıyorlar! Genel taarruz! Podocatoro, Costanzo ve Tripoli burçlarına aynı anda yükleniyorlar!”
İşte beklenen an gelmişti. Lala Mustafa, bombardımanla yeterince zayıflattığını düşündüğü surlarımıza karşı ilk büyük piyade saldırısını başlatmıştı. Baglioni yerinden fırladı. “Herkes mevzilerine! Okçular, tüfekçiler hazır olsun! Kaynar yağ ve katran kazanları ateşlensin! Tanrı bizimle olsun!”
Hızla dışarı çıktık. Gece karanlığına rağmen, surların önündeki ova, binlerce meşalenin ışığıyla aydınlanmıştı. Osmanlı askerleri, “Allah Allah!” nidalarıyla dalgalar halinde surlara doğru koşuyordu. Merdivenler taşınıyor, lağımcılar gediklere ulaşmaya çalışıyordu. Surlarımızın üzerinden oklar, tüfek kurşunları, taşlar ve en ölümcüsü, kızgın yağ ve katran yağdırılıyordu. Aşağıdan yükselen acı dolu çığlıklar, naralara karışıyordu.
Podocatoro burcuna ulaştığımızda, tam bir cehennem yaşanıyordu. Gediklerden içeri sızmaya çalışan yeniçerilerle Venedikli askerler arasında göğüs göğüse bir mücadele başlamıştı. Kılıç sesleri, kalkanlara çarpan topuzların gümbürtüsü, ölüm çığlıkları… Baglioni, kılıcını çekmiş, en ön safta dövüşen askerlerine cesaret veriyor, emirler yağdırıyordu. Onun bu gözü pekliği, bitkin düşmüş askerlere yeni bir güç veriyor gibiydi.
Ben de kılıcımı çektim. Bir vali olarak görevim idari olabilirdi ama şu anda her kılıç sallayan ele ihtiyaç vardı. Birkaç askerin yanına katıldım, gedikten tırmanmaya çalışan sakallı, öfkeli yüzlere karşı koymaya çalıştım. O an ne korku hissettim ne de yorgunluk; sadece hayatta kalma içgüdüsü ve savunduğum şeyin – her ne kadar kusurlu olsa da – onurunu koruma isteği vardı.
Savaş, saatlerce sürdü. Dalga dalga gelen Osmanlı saldırıları, surlarımızdaki kahramanca direnişle karşılaştı. Özellikle Podocatoro burcundaki gedikte yaşanan mücadele inanılmazdı. Sayıca çok üstün olan düşmana karşı, askerlerimiz insanüstü bir çabayla dayandı. Baglioni’nin soğukkanlı liderliği, Rota’nın savunma düzenlemeleri ve askerlerin umutsuz cesareti, o gece Lefkoşa’nın düşmesini engelledi.
Şafak sökerken, Osmanlılar geri çekilmek zorunda kaldı. Surların önü, ölü ve yaralı askerlerle doluydu. Bizim de kayıplarımız ağırdı. Podocatoro burcu neredeyse tamamen harabeye dönmüştü. Ama dayanmıştık. İlk büyük saldırıyı püskürtmüştük.
Surların üzerinde, günün ilk ışıklarıyla birlikte, ter, kan ve barut kokusu içinde ayakta kalan askerler, bitkin ama bir nebze olsun gururluydular. Bir zafer kazanmamıştık, sadece bir yenilgiyi ertelemiştik. Ama o an için bu yeterliydi.
Baglioni yanıma geldi. Zırhı kan içindeydi, yüzünde yeni bir yara izi vardı ama gözleri parlıyordu. “Püskürttük, Nicolo! Onlara kolay lokma olmadığımızı gösterdik!”
Başımı salladım, konuşacak gücüm yoktu. Zafer sarhoşluğu yaşayamıyordum. Evet, bu saldırıyı atlatmıştık. Ama surlarımızdaki çatlaklar daha da derinleşmişti. Askerlerimiz tükenmişti. Cephanemiz ve erzaklarımız azalmıştı. Ve biliyordum ki, Lala Mustafa Paşa pes etmeyecekti. Bu sadece bir başlangıçtı. Daha şiddetli bombardımanlar, daha kararlı saldırılar gelecekti.
Güneş doğarken, harabeye dönmüş Podocatoro burcunun üzerinden, geri çekilen ama hala ovayı bir tehdit gibi kaplayan Osmanlı ordugâhına baktım. Top sesleri şimdilik susmuştu ama duvarlarımızdaki çatlaklar, sadece taştaki değil, ruhumuzdaki çatlaklardı. Ve Venedik’ten hala bir haber yoktu. Lefkoşa, kanayan yaralarıyla, bir sonraki darbeyi beklemeye başlamıştı. Ne kadar daha dayanabilirdik? Bu sorunun cevabını bilmiyordum ama içimdeki karamsarlık, şafağın ilk ışıklarından daha keskindi.
BÖLÜM 5: UMUT KIRINTILARI VE LAĞIMLARIN UĞULTUSU
O kanlı gecenin sabahında, püskürtülen Osmanlı saldırısının ardından Lefkoşa surlarının üzerine çöken yorgunluk, ölümün soğuk nefesi kadar keskindi. Güneş, harabeye dönmüş burçların, kanla lekelenmiş taşların ve siperlerde yığılı kalmış cesetlerin üzerine vuruyordu. Zafer… Hayır, bu bir zafer değildi. Bu, sadece idam mahkûmunun infazının bir gün ertelenmesiydi. Kazandığımız tek şey, biraz daha fazla acı çekme hakkıydı belki de.
İlk iş, kayıplarımızı saymak ve yaralılarımızı toplamaktı. Manzara korkunçtu. Özellikle Podocatoro, Costanzo ve Tripoli burçlarında ve aralarındaki sur hatlarında yüzlerce askerimizi kaybetmiştik. Venedikli profesyonel askerler, İtalyan condottieri, yerli Rum ve Ermeni milisler… Ölüm, rütbe veya milliyet ayırt etmemişti. Revirler, inleyen yaralılarla doluydu. Cerrahlarımızın sayısı yetersizdi, ilaçlar tükenmek üzereydi. Birçoğu basit yaralardan veya enfeksiyon kapmaktan ölecekti. Bu düşünce, düşman kılıcından daha acı vericiydi. Surların önündeki manzara ise daha da dehşet vericiydi. Binlerce Osmanlı askeri, geceki çılgın saldırının bedelini canıyla ödemiş, cansız bedenleri üst üste yığılmıştı. Lala Mustafa Paşa’nın askerleri, gündüzün ilk ışıklarıyla birlikte ölülerini ve yaralılarını toplamaya başladılar. Ara sıra, iki tarafın da ateşkes ilan etmeksizin, bu acı görev için birbirlerine göz yumduğu tuhaf, sessiz anlar yaşanıyordu. Savaşın ortasında bile insaniyetin küçük, titrek kıvılcımları…
Baglioni, yorgunluğunu belli etmemeye çalışarak, savunmanın yeniden organize edilmesi için koşturuyordu. Onun tükenmez enerjisi, etrafındakilere de bir nebze olsun güç veriyordu. Ama gözlerindeki gölgeyi görebiliyordum. O da biliyordu; bu sadece ilk dalgaydı.
“Rota,” dedi Baglioni, harabelerin arasında dolaşan istihkâm subayına. “Podocatoro’yu ne yapacağız? Burası artık bir burçtan çok bir taş yığını.”
Rota, yüzündeki kiri ve teri sildi. “Komutanım, mucizeler yaratamayız. Ana duvarın büyük bir kısmı çöktü. Temeller sarsıldı. Burayı eski haline getirmek imkânsız. Yapabileceğimiz tek şey, gediklerin arkasına daha derin ve daha güçlü barikatlar kurmak. Toprak, taş, ahşap… Ne bulursak kullanacağız. Burayı bir iç kaleye dönüştürmeliyiz. Düşman gedikten girerse, onu dar bir alanda karşılayıp püskürtmeye çalışacağız.”
“Malzeme?” diye sordu Baglioni.
Rota acı bir şekilde gülümsedi. “Enkazdan çıkan taşlar, yıkılan evlerden sökülen kalaslar, kiliselerden alınan sıralar… Sivillerin evlerinden topladığımız kum torbaları… Halk homurdanıyor ama başka çaremiz yok.”
Bu, Venedik yönetimi ile yerli halk arasındaki uçurumu daha da derinleştiren bir başka adımdı. Kendi evlerini, hatta kutsal mekânlarını savunma için feda etmek zorunda kalıyorlardı. Ama alternatif neydi? Teslimiyet mi?
Günler, haftaları kovaladı. Osmanlılar, ilk büyük saldırının ardından taktik değiştirmiş görünüyordu. Artık kitlesel piyade hücumları yerine, daha yıpratıcı bir yönteme başvuruyorlardı: Sürekli ama daha az yoğun bir topçu ateşi ve en korkuncu, lağımcılık.
Önce belli belirsiz başladı. Gecelerin sessizliğinde, sur diplerinden gelen tuhaf, ritmik sesler… Toprağın altından gelen boğuk tıkırtılar… Başlangıçta ne olduğunu tam anlayamadık. Belki de sadece farelerdi ya da yer altı sularıydı… Ama sesler giderek belirginleşti, yoğunlaştı. Özellikle geceleri, her şeyin sustuğu anlarda, o uğursuz kazma sesleri kulaklarımıza doluyordu. Düşman, ayaklarımızın altını oyuyordu. Surlarımızı sadece yukarıdan değil, aşağıdan da yıkmaya çalışıyorlardı.
Bu durum, askerler ve siviller arasında yeni bir panik dalgası yarattı. Görünmeyen bir düşmanla savaşmak, top ateşinden bile daha sinir bozucuydu. Her an ayaklarının altındaki toprağın yarılıp havaya uçacağı korkusuyla yaşıyorlardı. Nöbetçiler, kulaklarını toprağa dayayıp en ufak bir sesi duymaya çalışıyor, paranoya sınırlarında dolaşıyorlardı.
Baglioni ve Rota ile bu yeni tehdidi tartıştık. Rota, Osmanlı lağımcılarının (sappers) ustalığını biliyordu. Balkan savaşlarında ve diğer kuşatmalarda bu yöntemi başarıyla kullanmışlardı.
“Ekselansları, Komutanım,” dedi Rota endişeyle. “Bu çok ciddi bir tehdit. Lağımcılar, fark edilmeden surların temellerine kadar tüneller kazıp, içlerini barut fıçılarıyla dolduruyorlar. Sonra… bum! Bir anda koca bir duvar veya burç havaya uçabilir.”
“Ne yapabiliriz?” diye sordum. “Bunu nasıl engelleriz?”
“Tek yol karşı-lağım kazmak,” dedi Rota. “Düşmanın tünel kazdığını tahmin ettiğimiz bölgelerde biz de tüneller kazacağız. Amacımız, onların tünellerine onlardan önce ulaşıp çökertmek veya yönünü değiştirmek. Ama bu çok tehlikeli ve zor bir iş. Nerede kazdıklarını tam olarak bilemeyiz. Yanlış yerde kazarsak zaman ve emek boşa gider. Doğru yerde kazarsak… tüneller karşılaştığında yer altında ölümcül bir savaş başlar.”
Hemen karşı-lağım faaliyetlerine başlandı. En tecrübeli istihkâmcılar ve gönüllü askerler, daracık, havasız tünellerde, ellerinde kazma kürek, düşmanın tıkırtılarını dinleyerek ilerlemeye başladılar. Bu, klostrofobik bir kâbustu. Her an bir göçük altında kalma veya düşman tüneliyle burun buruna gelme tehlikesi vardı. Geceleri, o uğursuz yer altı seslerine şimdi bir de bizimkiler eklenmişti. Şehrin altı, köstebek yuvasına dönmüştü sanki.
Bu sırada, yer üstündeki durum da giderek kötüleşiyordu. Sürekli devam eden topçu ateşi, surlarda yeni gedikler açmasa da mevcut hasarı artırıyor, tamirat çabalarını engelliyor ve en önemlisi, moralleri tüketiyordu. Askerler bitkindi. Günlerdir doğru düzgün uyku uyuyamıyor, yetersiz besleniyor, sürekli bir ölüm tehdidi altında yaşıyorlardı.
Dizanteri salgını kontrolden çıkmıştı. Revirler artık sadece yaralılarla değil, ateşler içinde kıvranan, ishalden bitap düşmüş askerlerle doluydu. Ölümler artıyordu. Şehrin havası ağırlaşmıştı; barut kokusuna, ölümün ve hastalığın kokusu karışmıştı.
Erzak durumu kritikti. Un stokları neredeyse tükenmişti. Ekmek yerine, arpa ve ne bulursak karıştırdığımız bir tür lapa dağıtılmaya başlandı. Atlar ve katırlar kesilip yeniyordu. Su kaynakları azalmış, olanlar da kirlenmişti. Halk arasında açlık ve susuzluk baş göstermişti. Özellikle çocuklar ve yaşlılar perişan haldeydi.
Bu zor koşullar, paralı askerler arasındaki huzursuzluğu da körüklüyordu. Bir grup İtalyan condottieri kaptanı, Baglioni ve benim huzuruma çıkarak küstahça taleplerde bulundu. Başlarında, tecrübeli ama bir o kadar da açgözlü olan Vitello Vitelli adında bir kaptan vardı.
“Sayın Luogotenente, Sayın Komutan,” dedi Vitelli, küstah bir tavırla. “Adamlarım artık bu koşullarda savaşmak istemiyor. Paraları ödenmiyor, karınları aç, hastalık kol geziyor. Ya bize derhal birikmiş maaşlarımızı öder, daha iyi erzak sağlarsınız ya da… adamlarımın silah bırakmasını engelleyemem.”
Baglioni’nin yüzü öfkeden kıpkırmızı kesildi. Elini kılıcının kabzasına attı. “Ne demek istiyorsun, Vitelli? Bizi tehdit mi ediyorsun? Bu bir isyan çağrısıdır! Vatan hainliğiyle yargılanırsın!”
Araya girdim. Şu anda bir iç çatışmayı göze alamazdık. “Sakin olun, Komutanım,” dedim Baglioni’ye dönerek. Sonra Vitelli’ye döndüm. “Kaptan Vitelli, durumun zorluğunun farkındayız. Venedik hazinesi de, depolarımız da sınırsız değil. Ama şunu bilin ki, Serenissima Cumhuriyeti size minnettardır ve bu zor günler geçtiğinde, hizmetlerinizin karşılığı cömertçe ödenecektir. Şimdi bize düşen, onurumuzla direnmek, Hristiyanlığın bu kalesini savunmaktır. Adamlarınıza bunu anlatın. Birlikte dayanırsak, kurtuluş yakındır.”
Vitelli ikna olmuşa benzemiyordu ama Baglioni’nin öfkesi ve benim diplomatik sözlerim karşısında geri adım attı. “Umarım haklısınızdır, Ekselansları,” diye mırıldanıp adamlarıyla birlikte odadan çıktı. Ama biliyordum ki bu sorun çözülmemişti, sadece ertelenmişti. Paralı askerlerin sadakati, pamuk ipliğine bağlıydı.
Tam bu umutsuzluk atmosferinde, bir gün beklenmedik bir haber geldi. Girit’ten kalkan ve mucize eseri Osmanlı ablukasını aşmayı başaran küçük, hızlı bir firkateyn, Mağusa limanına ulaşmıştı. Mağusa’daki Bragadin’den gelen bir mesajcı, gece karanlığında düşman hatlarını aşarak Lefkoşa’ya ulaştı. Nefes nefese kalan mesajcı, Venedik’ten haber getiriyordu.
Haberi duyunca kalbim hızla çarpmaya başladı. Nihayet! Yardım geliyordu! Baglioni, Querini, Rota ve diğer komutanlar heyecanla etrafıma toplandık. Mesajcı, titreyen elleriyle mühürlü parşömeni bana uzattı. Mührü kırıp okumaya başladım.
Ancak okudukça yüzümdeki heyecan yerini derin bir hayal kırıklığına bıraktı. Evet, Kutsal İttifak donanması nihayet Girit açıklarında toplanmıştı. Papa V. Pius’un ısrarları sonuç vermişti. Venedik, İspanyol, Papalık, Ceneviz ve Malta gemilerinden oluşan büyük bir armadaydı bu. Ama… Don Kişotvari bir gurura sahip İspanyol amirali Gianandrea Doria ile Venedikli amiraller arasında komuta konusunda ciddi anlaşmazlıklar yaşanıyordu. Doria, Kıbrıs’a yelken açma konusunda isteksizdi. Osmanlı donanmasıyla açık denizde karşılaşmaktan çekiniyor, risk almak istemiyordu. Mektup, diplomatik bir dille yazılmış olsa da, sonuç açıktı: Donanma Girit’te bekliyordu. Kıbrıs’a ne zaman gelecekleri, hatta gelip gelmeyecekleri bile belli değildi.
Parşömeni masanın üzerine bıraktım. Odadaki sessizliği bıçak kesse kan akmazdı. Herkesin yüzündeki umut ışığı sönmüştü.
Querini öfkeyle bağırdı. “Bekliyorlar mı? Biz burada kan dökerken, açlıktan ölürken onlar Girit’te tartışıyorlar mı? Tanrı onları kahretsin! Bizi ölüme terk ettiler!”
Baglioni’nin yüzü kaskatı kesilmişti. Tek kelime etmedi ama yumruklarını sıktığını görebiliyordum.
“Yapacak bir şey yok,” dedim boğuk bir sesle. “Yalnızız. Bunu artık kabul etmeliyiz. Kendi gücümüzle dayanmak zorundayız.”
Bu haberin şehirde yayılması, moralleri yerle bir etti. Son umut kırıntısı da yok olmuştu. Artık tek gerçek, surların dışındaki düşman ve içerideki çaresizlikti. Firar olayları arttı. Özellikle yerli milislerden bazıları, gecenin karanlığından faydalanıp surlardan kaçmaya veya düşman hatlarına geçmeye çalıştı. Birkaçı yakalandı ve ibret olsun diye Baglioni’nin emriyle idam edildi. Bu sert önlemler, belki disiplini bir nebze sağladı ama aynı zamanda Venedik yönetimine karşı nefreti de artırdı.
Yer altındaki savaş ise giderek şiddetleniyordu. Karşı-lağım tünellerimizden birinde, askerlerimiz nihayet bir Osmanlı tüneliyle karşılaştı. Daracık, karanlık tünelde, meşalelerin titrek ışığında, iki tarafın lağımcıları arasında korkunç bir boğuşma yaşandı. Kazmalar, kürekler, hançerler… Sonunda bizimkiler galip geldi ve düşman tünelini çökertmeyi başardı. Ama bu küçük zafer, genel durumu değiştirmiyordu. Başka tüneller kazılıyordu. O uğursuz tıkırtılar hiç kesilmiyordu.
Ve sonra, bir Ağustos sabahı, Lefkoşa yeni bir kâbusla uyandı. Podocatoro burcunun hemen yanındaki, nispeten daha sağlam olduğunu düşündüğümüz bir sur bölümünün altından gelen sesler dün gece yoğunlaşmıştı. Rota’nın adamları karşı-lağım kazmaya çalışıyorlardı ama geç kalmışlardı.
Güneş doğarken, önce yer sarsıldı. Ardından, kulakları sağır eden, yeri göğü inleten dev bir patlama duyuldu. Bulunduğum Palazzo’nun zemini bile titredi. Korkuyla pencereye koştum. Podocatoro yönünden göğe doğru dev bir duman ve toz bulutu yükseliyordu.
Hemen dışarı fırladık. Baglioni ve diğer komutanlarla birlikte olay yerine koşturduk. Gördüğümüz manzara dehşet vericiydi. Surların yaklaşık otuz metrelik bir bölümü tamamen havaya uçmuştu. Taşlar, toprak, insan bedenleri metrelerce uzağa fırlamıştı. Ortada devasa bir gedik açılmıştı. Osmanlı lağımcıları başarmıştı.
Ve daha biz şoku atlatamadan, gedikten içeri doğru “Allah Allah!” nidalarıyla binlerce yeniçeri akmaya başladı. Lala Mustafa Paşa, patlamayı beklemişti ve gedik açılır açılmaz genel taarruzu başlatmıştı.
“Mevzilere!” diye kükredi Baglioni. “Gediği kapatın! Püskürtün şunları!”
Yeni bir ölüm kalım savaşı başlıyordu. Ama bu sefer durum daha da kötüydü. Düşman artık sadece zayıf noktalardan değil, surlarımızda açılan kocaman bir yarıktan içeri dalıyordu. Umut kırıntıları tamamen yok olmuştu. Lağımların uğultusu, yerini şimdi ölümün çığlıklarına bırakmıştı. Lefkoşa’nın sonu yaklaşmıştı. Ve biz, o gedikte, çaresizce son direnişimizi yapmaya hazırlanıyorduk.
BÖLÜM 6: GEDİKTEKİ CEHENNEM VE SÖNEN UMUTLAR
Patlamanın yarattığı o sağır edici gümbürtü ve ardından göğe yükselen devasa toz bulutu, Lefkoşa’nın kalbine saplanmış bir hançer gibiydi. O an, zaman sanki bir anlığına dondu. Kulaklarım uğulduyor, gözlerim yanan toz zerrecikleriyle doluydu. Ama bu şok hali saniyeler sürdü. Ardından, o korkunç gedikten yükselen binlerce “Allah Allah!” nidası, donmuş zamanı paramparça etti ve yerini saf bir dehşete bıraktı.
“Gedik! Podocatoro yanında!” diye bağırdı yanımdaki bir subay, yüzü kireç gibiydi.
Baglioni’nin yüzündeki ifadeyi asla unutamam. Şok, öfke ve anlık bir çaresizlik… Ama hemen ardından, bir askerin içgüdüsel tepkisiyle kendini toparladı. Gözleri alev alev yandı. “ATLARIMIZA! GEDİĞE!” diye kükredi, sesi patlamanın ve başlayan savaş naralarının gürültüsünü bastırmaya çalışıyordu.
Palazzo’nun avlusundan fırlayıp atlarımıza atladık. Şehrin içinden dörtnala geçerken, manzara tam bir kaostu. Patlamanın sesi tüm şehri ayağa kaldırmıştı. İnsanlar evlerinden fırlamış, nereye gideceklerini bilmez halde sokaklara dökülmüştü. Çığlıklar, ağlamalar, panik dolu bağırışlar birbirine karışıyordu. Bazıları kiliselere doğru koşuyor, bazıları daha sağlam olduğunu düşündükleri mahzenlere sığınmaya çalışıyordu. Patlamanın olduğu yönden gelen yaralılar, kanlar içinde, sedyelerle veya arkadaşlarının omuzlarında taşınıyordu. Şehrin savunma hatlarının en güçlü noktasında açılan bu gedik, sadece fiziksel bir yarık değil, aynı zamanda Lefkoşa’nın kolektif ruhunda açılmış ölümcül bir yaraydı. Umut, o patlamayla birlikte havaya uçmuştu sanki.
Gediğe yaklaştıkça, savaşın korkunç kakofonisi daha da yoğunlaştı. Top sesleri neredeyse kesilmişti; yerini kılıçların şakırtısına, tüfeklerin düzensiz patlamalarına, kalkanlara inen darbelerin gümbürtüsüne ve en korkuncu, ölümle burun buruna gelen insanların acı ve öfke dolu çığlıklarına bırakmıştı. Hava, barut, toz, ter ve taze kanın metalik kokusuyla doluydu.
Atlarımızdan inip, kargaşanın içine daldık. Gördüğümüz manzara, en kötü kâbuslarımızdan bile daha beterdi. Yaklaşık otuz metrelik sur bölümü tamamen yok olmuş, yerinde devasa, dumanı tüten bir krater açılmıştı. Taş ve toprak yığınları, parçalanmış bedenlerle karışık bir halde etrafa saçılmıştı. Ve bu gedikten içeri, durdurulamaz bir sel gibi, dalga dalga Osmanlı askeri akıyordu. Yeniçeriler, azaplar, sipahiler… Gözleri dönmüş, ellerinde kılıçlar, baltalar, yatağanlar, önlerine çıkan her şeyi yok etmeye kararlı görünüyorlardı.
Ama gedikte onları bekleyen bir avuç kahraman vardı. Patlamadan sağ kurtulan Venedikli askerler, İtalyan paralı askerler ve hatta ellerine geçirdikleri kazma küreklerle, bıçaklarla direnmeye çalışan birkaç cesur sivil… Rota’nın daha önce gediklerin arkasına kurdurduğu zayıf barikatların gerisinde, umutsuz bir direniş sergiliyorlardı. Başlarında, kılıcı kan içinde, zırhı parçalanmış ama hala dimdik ayakta duran Astorre Baglioni vardı.
“Dayanın!” diye bağırıyordu Baglioni. “Geri çekilmeyin! Venedik için! Aziz Mark için! Geri püskürtün bu köpekleri!” Sesi, savaşın gürültüsü içinde bile duyuluyordu. Onun varlığı, o cehennemin ortasında bile askerlere inanılmaz bir güç veriyordu.
Hemen yanına koştum, kılıcımı çektim. Querini de oradaydı, yaşlı bedenine rağmen genç bir asker gibi dövüşüyordu. Diğer subaylarımız da en ön saflardaydı. Bu, artık stratejinin, taktiğin bittiği, saf gücün ve vahşi bir ölüm kalım mücadelesinin başladığı andı. Gedik, dar bir boğaz gibiydi. Osmanlılar sayıca çok üstündü ama dar alanda bu üstünlüklerini tam olarak kullanamıyorlardı. Bizimkiler ise her bir karış toprak için canlarını dişlerine takmış dövüşüyorlardı.
İlk dalgayı inanılmaz bir çabayla durdurmayı başardık. Gedikten içeri doluşan yüzlerce Osmanlı askeri, barikatların önünde can verdi. Ama arkaları geliyordu. Lala Mustafa Paşa, bu fırsatı kaçırmayacaktı. Gedikten sürekli taze kuvvetler sürüyordu. Bizim ise yedek kuvvetimiz neredeyse yoktu. Surların diğer noktaları da zayıflamıştı, çünkü oradaki askerlerin bir kısmı bu ana gedikteki yangını söndürmek için çekilmişti.
Saatler süren korkunç bir boğuşma yaşandı. Güneş yükseldi, öğlen sıcağı bastırdı. Toz, ter ve kan birbirine karıştı. Askerlerimiz bitkin düşmüştü. Yaralılarımızın sayısı artıyor, ölenlerin yerini dolduracak kimse kalmıyordu. Barikatlar yavaş yavaş çökmeye başladı. Yeniçeriler, cesetlerin üzerinden atlayarak, gedikten içeri daha fazla sızmaya başladılar. Artık sadece gedikte değil, gedikten sonraki ilk sokaklarda da çatışmalar başlamıştı.
Baglioni, yüzünde umutsuz bir ifadeyle yanıma geldi. Nefes nefeseydi, zırhının bir parçası kırılmış, kolundan kan sızıyordu. “Nicolo,” dedi boğuk bir sesle. “Tutamıyoruz. Çok kalabalıklar. Adamlarımız tükendi.”
“Ne yapacağız, Astorre?” diye sordum, sesimdeki çaresizliği gizleyemeden. “Geri çekilip şehir içinde mi savaşacağız?”
Baglioni başını iki yana salladı. “Nereye çekileceğiz? Halk panik içinde. Sokaklar ana baba günü. Düzen kalmadı. Şehir içinde savaşmak, katliamdan başka bir şey olmaz. Savunma hatlarımız çöktü.” Duraksadı, gözlerimin içine baktı. O an, o çelik gibi adamın gözlerinde ilk kez yenilgiyi kabullenişi gördüm. “Sanırım… sanırım son geldi, Nicolo.”
O sözler, kalbime bir buz kütlesi gibi oturdu. Son… Demek her şey bitmişti. Haftalar süren direniş, dökülen kanlar, çekilen acılar… Hepsi boşuna mıydı? Venedik’ten gelmeyen yardım, Kutsal İttifak’ın ihaneti… Aklımdan bir film şeridi gibi geçti.
“Teslim mi olacağız?” diye fısıldadım. Bu kelimeyi telaffuz etmek bile acı veriyordu. Venedik Cumhuriyeti’nin bir Luogotenente’si olarak, teslimiyet düşüncesi onuruma dokunuyordu.
Baglioni’nin yüzü buruştu. “Lala Mustafa’nın merhametine mi sığınacağız? Sanmam. İlk saldırıyı püskürttüğümüz gece teslim olmayı reddettik. Bize öfkeli olmalı. Teslim olsak bile, ne olacağını Tanrı bilir. Yağma, katliam…”
Tam o sırada, yanımıza koşan bir subay acı haberi verdi. “Komutanım! Tripoli burcu da düştü! Düşman oradan da şehre giriyor! Costanzo burcu da tehlikede!”
Bu, son darbeydi. Savunma artık tek bir noktada değil, birkaç yerde birden çökmüştü. Osmanlı askerleri, sadece ana gedikten değil, başka noktalardan da şehre akmaya başlamıştı. Lefkoşa’nın düşüşü artık kaçınılmazdı.
Gedikteki mücadele hala devam ediyordu ama artık bir direnişten çok, umutsuz bir can pazarına dönüşmüştü. Askerlerimiz, sayıca on kata yakın üstün düşman karşısında eriyordu. Sokaklardan yükselen çığlıklar artmıştı. Şehrin içine sızan Osmanlı birlikleri, önlerine çıkan direnişi kırarak ilerliyor, evlere girmeye başlıyordu. Yağma ve katliamın ilk işaretleri geliyordu.
Baglioni bana baktı. “Nicolo, artık askerler için yapabileceğimiz bir şey yok. Ama belki… belki siviller için bir şans vardır. Palazzo’ya çekilelim. Orada son bir direniş hattı kurup, belki Lala Mustafa ile müzakere etmeyi deneyebiliriz? En azından kadınların ve çocukların canını bağışlamasını isteyebiliriz?”
Bu, zayıf bir umuttu ama başka çaremiz kalmamıştı. Kalan birkaç sadık asker ve subayla birlikte, cehennem yerine dönen gedikten geri çekilmeye başladık. Arkamızda bıraktığımız manzara korkunçtu. Gedikte hala dövüşen son Venedikli ve İtalyan askerlerinin kahramanca ama umutsuz çığlıkları kulaklarımızda çınlıyordu. Onları ölüme terk ediyorduk. Bu düşünce, vicdanıma ağır bir yük bindiriyordu.
Şehrin içine doğru ilerlerken gördüklerimiz, gedikteki vahşetten farksızdı. Sokaklar cesetlerle doluydu. Kaçışan siviller, ağlayan kadınlar, korkuyla annelerine sarılmış çocuklar… Osmanlı askerleri gruplar halinde sokaklarda ilerliyor, direnenleri öldürüyor, evlerin kapılarını kırıp içeri dalıyordu. Yağma başlamıştı. Altın ve gümüş eşyalar, değerli kumaşlar, hatta yiyecekler bile talan ediliyordu. Bazı askerlerin kadınlara saldırdığını, çığlıkların yükseldiğini gördük. Bu, medeni bir savaştan çok, barbarca bir istilaydı. Lala Mustafa Paşa’nın o “merhamet” vaatleri, şehrin kapıları açılır açılmaz unutulmuştu.
Palazzo del Proveditore’ye ulaştığımızda, burası da bir kargaşa içindeydi. Sarayın muhafızları barikatlar kurmaya çalışıyor, içeri sığınmaya çalışan yaralılar ve sivillerle dolup taşıyordu. Sarayın geniş avlusunda, Piskopos Contarini, elinde bir haçla, etrafına toplanmış ağlayan kadın ve çocuklara dua etmeye çalışıyordu.
Baglioni hemen savunmayı organize etmeye çalıştı. “Kapıları kapatın! Barikatları güçlendirin! Kalan cephaneyi getirin! Sonuna kadar direneceğiz!”
Ama biliyordum ki bu direnişin amacı artık zafer değildi. Belki onurlu bir ölüm, belki de müzakere için biraz zaman kazanmaktı. Sarayın mazgallı pencerelerinden dışarı baktım. Lefkoşa yanıyordu. Şehrin farklı noktalarından dumanlar yükseliyor, alevler gökyüzünü yalıyor, çığlıklar ve silah sesleri dinmiyordu. Yüzyıllardır Akdeniz’in incisi olan bu şehir, gözlerimizin önünde cehenneme dönüyordu.
Bir an için Venedik’i düşündüm. Dükalar Sarayı’ndaki o görkemli salonları, San Marco Meydanı’nı, kanallarda süzülen gondolları… Orada hayat devam ediyor muydu? Bizim buradaki çığlıklarımız oraya ulaşıyor muydu? Yoksa biz, Serenissima’nın şanlı tarihinde unutulacak acı bir anıdan mı ibarettik sadece?
Baglioni yanıma geldi. Yüzü kir, kan ve ter içindeydi ama gözlerinde hala bir kararlılık vardı. “Bir elçi göndermeyi deneyeceğim, Nicolo,” dedi. “Beyaz bayrakla Lala Mustafa’ya gidecek. Şehrin geri kalanının canının bağışlanması karşılığında sarayı teslim etmeyi teklif edeceğiz.”
“Kabul eder mi?” diye sordum umutsuzca.
“Bilmiyorum,” dedi Baglioni. “Ama denemek zorundayız. Başka şansımız kalmadı.”
Elçi gönderildi. Sarayın avlusunda, gergin bir bekleyiş başladı. Dışarıdaki gürültü biraz azalmış gibiydi ama bu, fırtına öncesi sessizlik olabilirdi. Herkesin gözü, sarayın ana kapısındaydı. Elçinin getireceği haber, hayatta kalıp kalmayacağımızı belirleyecekti.
O bekleyiş anları, saatler gibi geldi. İçimde bir boşluk vardı. Komutan olarak, vali olarak başarısız olmuştum. Şehrimi, insanlarımı koruyamamıştım. Belki de Senato’daki ‘şahinler’ yerine ‘güvercinleri’ dinlemeliydik. Belki Sultan’la anlaşmalı, bu felaketi önlemeliydik. Ama artık pişmanlık için çok geçti. Tarihin acımasız çarkları dönmüş ve biz altında ezilmiştik.
Sonunda elçi geri döndü. Yüzündeki ifade her şeyi anlatıyordu. Lala Mustafa Paşa’nın cevabı kesindi: Kayıtsız şartsız teslimiyet. Merhamet vaadi yoktu. Direnişin bedeli ağır olacaktı.
Baglioni’nin yüzü taş kesildi. Querini yumruklarını sıktı. Piskopos Contarini haçına sarıldı. Avludaki sivillerden umutsuz feryatlar yükseldi.
Demek buydu son. Onurlu bir ölüm… Ya da esaret ve muhtemel bir katliam… Seçenekler bunlardı.
Baglioni kılıcını çekti. “O zaman,” dedi kararlı bir sesle, “Sonuna kadar savaşacağız! Venedik’in şanına yakışır şekilde öleceğiz!”
Ve o anda, Palazzo del Proveditore’nin kapıları, Osmanlı askerlerinin koçbaşlarıyla dövülmeye başlandı. Son perde açılıyordu. Lefkoşa düşmüştü. Şimdi sıra, son direniş kalesinin düşmesine gelmişti. Ve ben, Nicolo Dandolo, bu trajedinin son anlarına tanıklık etmek üzereydim.
BÖLÜM 7: PALAZZO’NUN DÜŞÜŞÜ VE KILIÇLARIN GÖLGESİ
Palazzo del Proveditore’nin devasa, demir kaplamalı ahşap kapıları, dışarıdaki cehennemin gümbürtüsünü bir nebze olsun yalıtmıştı. Ama şimdi o kapılar, Lefkoşa’daki son Venedik direnişinin kırılgan zarını delen koçbaşlarının ritmik ve acımasız darbeleriyle inliyordu. Her bir vuruş, içerideki yüzlerce insanın yüreğine inen bir balyoz gibiydi. GÜM! Ahşabın iniltisi. GÜM! Taş duvarların titremesi. GÜM! Umutsuzluğun artan fısıltısı.
Sarayın geniş mermer avlusu, mahşer gününü bekleyen bir kalabalıkla doluydu. Ortada, Piskopos Contarini, solgun yüzü ve titreyen elleriyle hala haçını havada tutuyor, etrafına sinmiş, ağlayan kadınlara, korkudan annelerinin eteklerine yapışmış çocuklara ve kaderini bekleyen yaşlılara Latince dualar mırıldanıyordu. Ama duaları, kapıya inen darbelerin ve dışarıdan gelen vahşi bağırışların gürültüsü arasında kaybolup gidiyordu.
Kalan son askerler – bir avuç Venedikli profesyonel, birkaç sadık İtalyan paralı asker ve silahlanmış bazı saray görevlileri – kapının hemen arkasına ve avluya açılan koridorlara derme çatma barikatlar kurmuştu. Yüzlerinde yorgunluk, korku ve belki de son bir meydan okuma ifadesi vardı. Cephaneleri neredeyse tükenmişti. Tüfekler artık işe yaramazdı; şimdi sıra kılıçlara, baltalara, mızraklara ve hatta sökülmüş mobilya parçalarına gelmişti.
Baglioni, zırhı kan ve toz içinde, elinde kılıcıyla barikatların arasında bir ileri bir geri gidiyor, son emirlerini veriyordu. Sesi boğuk ama kararlıydı. “Kimse yerinden ayrılmasın! Kapı kırıldığında ilk dalgayı burada karşılayacağız! Dar alanda savaşacağız! Unutmayın kim olduğunuzu! Venedik aslanları gibi dövüşün! Son nefesinize kadar!”
Yanında duran yaşlı Querini, miğferini düzeltip kılıcını sıkıca kavradı. Yüzünde acı bir tebessüm vardı. “Son dansımız olacak anlaşılan, Astorre. Umarım Tanrı bize iyi bir son bahşeder.”
“Tanrı değil, kılıçlarımız belirleyecek sonumuzu, Marco,” diye karşılık verdi Baglioni sertçe. “Merhamet dilenmeyeceğiz.”
Ben de kılıcımı çekmiştim. Bir vali, bir yöneticiydim ama şimdi Venedik’in son temsilcisi olarak, adamlarımla birlikte ölmekten başka bir onur kalmamıştı. Kalbim göğsümde deli gibi çarpıyor, avuçlarım terliyordu. Korkuyordum, evet. Ölümden değil, yenilginin utancından, arkamda bırakacağım bu enkazdan korkuyordum.
GÜM! GÜM! GÜM! Kapı artık dayanmıyordu. Menteşelerinden gelen gıcırtılar, ahşabın çatlama sesleri duyuluyordu. Barikatın arkasındaki askerler nefeslerini tutmuş, gözlerini kapıya dikmişti. Avludaki kadınların feryatları yükseldi.
Ve sonra, kulakları sağır eden bir çatırtıyla, kapının kanatlarından biri içeri doğru patladı. Kırık ahşap parçaları havada uçuştu. Açılan karanlık boşluktan, önce bir anlık sessizlik, sonra da vahşi bir zafer çığlığıyla birlikte, içeriye bir insan seli akmaya başladı.
“HÜCUM!” diye kükredi Baglioni. “ATEŞ!”
Elde kalan son birkaç tüfekçi, dar geçide yığılan ilk Osmanlı askerlerine ateş açtı. Birkaçı yere yığıldı ama arkalarından gelenler, ölülerin üzerinden atlayarak ilerlemeye devam etti. Yeniçerilerin konik başlıkları, azapların yalın kılıçları, sipahilerin öfkeli yüzleri… O dar kapıdan, sanki cehennemin tüm ordusu boşalıyordu.
İlk çarpışma, inanılmaz bir vahşetle yaşandı. Barikatın önünde, dar alanda, iki taraf birbirine girdi. Kılıçlar şakırdıyor, baltalar kalkanlara çarpıyor, hançerler zırhların arasından yol bulmaya çalışıyordu. Hava, çığlıklar, iniltiler, küfürler ve metalin metale çarpma sesiyle doluydu. Zemin, kısa sürede kanla kaplandı, kayganlaştı.
Baglioni en ön saftaydı. Dev gibi bir yeniçeriyle boğuşuyor, kılıcını ustalıkla kullanıyor, her darbesi ölümcül oluyordu. Yanında Querini, yaşını unutturan bir çeviklikle dövüşüyor, tecrübesiyle genç askerlere örnek oluyordu. Ben de kendimi savaşın ortasında buldum. Gelen saldırıları savuşturuyor, fırsat buldukça karşı darbeler indiriyordum. Ama sayıları çok fazlaydı. Her düşürdüğümüz askerin yerine iki yenisi geliyordu.
Barikatlarımız yavaş yavaş dayanamamaya başladı. Osmanlı askerleri, barikatları aşarak avluya yayılmaya başladılar. Savaş artık sadece kapı ağzında değil, tüm avluda sürüyordu. Sivillerin çığlıkları daha da arttı. Bazı Osmanlı askerleri, savaşı bırakıp avludaki kadınlara ve değerli eşyalara yönelmeye çalıştı ama subaylarının bağırışları ve kılıç darbeleriyle tekrar savaşa sürüldüler. Lala Mustafa Paşa, belli ki önce direnişin tamamen kırılmasını istiyordu.
Askerlerimiz tükeniyordu. Yaralananlar yere düşüyor, ayağa kalkamıyordu. Ölenlerin sayısı hızla artıyordu. Bir ara gözüm Baglioni’ye takıldı. Omzundan yaralanmıştı, sol kolunu tam kullanamıyordu ama sağ eliyle hala kılıç sallamaya devam ediyordu. Yüzü acı ve öfkeyle kasılmıştı. Querini ise bacağından yaralanmış, bir sütuna yaslanmış, hançeriyle kendini savunmaya çalışıyordu.
“Geri çekilin!” diye bağırdı Baglioni. “Sarayın içine! Merdivenlere!”
Bu, dağınık bir geri çekiliş oldu. Kalan bir avuç asker, merdivenlere ve sarayın ana salonuna giden koridorlara doğru çekilmeye çalışırken, Osmanlılar peşlerindeydi. Avlu, artık tamamen onların kontrolüne geçmişti. Yerde yatan Venedikli askerlerin cansız bedenleri ve inleyen yaralılar… Piskopos Contarini ve etrafındaki sivillerin akıbeti ne olmuştu? Göremedim. Geri çekilirken gördüğüm son şey, Piskopos’un bir grup yeniçeri tarafından yaka paça sürüklendiğiydi.
Sarayın mermer merdivenlerinde ve geniş salonlarında savaş devam etti. Ama artık bu bir savaş değil, bir katliamdı. Koridorlar dardı ama düşman her yerden geliyordu. Pencerelerden tırmanıyor, yan kapıları kırıyorlardı. Her odada, her köşede ayrı bir boğuşma yaşanıyordu. Mermer zeminler kana bulanmış, duvarlardaki Venedik Dükalarının ve azizlerin freskleri, kan sıçramalarıyla lekelenmişti. Yüzyıllardır Venedik gücünün ve ihtişamının sembolü olan bu saray, şimdi kendi kanıyla yıkanıyordu.
Bir grup askerle birlikte Vali’nin çalışma odasına kadar geri çekilmeyi başardık. Burası benim odamdı. Masam, haritalarım, Venedik’ten gelen mektuplar… Hepsi şimdi bu kanlı sonun tanıklarıydı. Kapıyı arkamızdan kilitleyip, ağır masayı ve dolapları kapının önüne yığdık. Belki birkaç dakika daha kazanırdık.
Odanın içinde on kişiden az kalmıştık. Baglioni, Querini ve ben, birkaç bitkin asker… Baglioni, yaralı kolunu bir bez parçasıyla sarmaya çalışıyordu. Querini ise duvara yaslanmış, zorlukla nefes alıyordu.
“Son kale burası mı, Nicolo?” dedi Querini, acı bir gülümsemeyle. “Vali’nin odası… Ne kadar ironik.”
Baglioni kapıya vuran yumrukları ve baltaları dinledi. “Fazla zamanımız yok,” dedi. “Kapı dayanmaz.” Sonra bize döndü. “Beyler… Sizinle savaşmak bir onurdu. Şimdi… Tanrı ruhlarımızı kabul etsin.”
Kapı çatırdamaya başladı. Ahşap kıymıklar içeri fırlıyordu. Dışarıdan gelen bağırışlar daha da yakındı.
“Beklemeyelim,” dedim. “Onların bizi burada kıstırmasına izin vermeyelim. Kapıyı açıp son bir saldırı yapalım. En azından ayakta ölürüz.”
Baglioni başıyla onayladı. “Haklısın, Nicolo. Venedikli gibi ölelim.”
Kılıçlarımızı tekrar kavradık. Kalan son gücümüzü topladık. Baglioni kapının önündeki barikatı itmeye başladı. Tam o anda, kapı korkunç bir gürültüyle parçalandı ve içeriye silahlarını savurarak yeniçeriler doluştu.
Sonrası… Sonrası bir kargaşa, bir bulanıklık… Kılıcımı savurdum, birini düşürdüm, bir başkasının darbesini engelledim. Baglioni yanımda kükreyerek dövüşüyordu. Querini, son bir gayretle ayağa kalkıp bir yeniçerinin üzerine atıldı ama hemen ardından yere yığıldı. Gözlerim kararıyordu. Bir darbe başımı sıyırdı, dengemi kaybettim. Başka bir darbe omzuma indi, kılıcım elimden düştü. Yere yığıldım.
Üzerime çullanan askerler, beni yaka paça kaldırdılar. Etrafıma baktığımda, Baglioni’nin de silahsızlandırılmış, yaralı ama hala dimdik ayakta durduğunu gördüm. Kalan birkaç askerimiz de ya ölmüş ya da esir alınmıştı. Vali’nin odası, şimdi Osmanlı askerleriyle doluydu.
Odanın ortasında, beni ve Baglioni’yi tutan askerlerin arasında, uzun boylu, gösterişli kaftanlı, sert yüzlü bir adam belirdi. Bu, Lala Mustafa Paşa değildi ama belli ki yüksek rütbeli bir komutandı. Yüzünde zaferin küstahlığı ve bize karşı derin bir küçümseme vardı.
Bize doğru yürüdü, önce yaralı ama mağrur duran Baglioni’ye, sonra yerdeki bana baktı. Türkçe bir şeyler söyledi. Anlamadım ama ses tonu tehditkârdı. Yanındaki tercüman, onun sözlerini İtalyanca’ya çevirdi:
“Demek Venedik’in şanlı komutanı ve valisi bunlar… Direnişiniz size pahalıya patladı. Büyük Efendimiz Sultan Selim Han Hazretleri’nin merhametini reddettiniz. Şimdi sonuçlarına katlanacaksınız.”
Baglioni, yüzüne tükürürcesine cevap verdi. “Biz görevimizi yaptık. Venedik’in şanını koruduk. Siz ise barbarlarsınız! Şehri yağmalayan, masumları katleden canavarlar!”
Komutanın yüzü öfkeyle kasıldı. Elini kaldırdı, askerlere bir işaret verdi. Baglioni’yi ve beni sürükleyerek odadan çıkardılar. Sarayın koridorları ve avlusu, şimdi tamamen farklı bir manzaraya sahipti. Her yer Osmanlı askeriyle doluydu. Değerli eşyalar taşınıyor, duvarlardaki halılar sökülüyor, yerlerde kırılmış heykeller, parçalanmış mobilyalar yatıyordu. Bir köşede, ağlayan bir grup kadın ve çocuk, askerlerin gözetiminde toplanmıştı. Lefkoşa’nın kalbi, Venedik yönetiminin merkezi olan Palazzo del Proveditore düşmüştü.
Bizi sarayın dışına çıkardıklarında, gün batmak üzereydi. Lefkoşa’nın üzerinde kızıl bir duman tabakası vardı. Şehrin birçok yerinden alevler yükseliyordu. Sokaklar, kutlama yapan, ganimet taşıyan Osmanlı askerleri ve korku içinde sinmiş ya da esir alınmış Lefkoşalılarla doluydu.
Bizi nereye götürdüklerini bilmiyordum. Ama Lala Mustafa Paşa’nın huzuruna çıkarılacağımız kesindi. Kaderimiz onun iki dudağının arasında olacaktı. Hayatta kalacak mıydık? Yoksa direnişimizin bedelini canımızla mı ödeyecektik?
Başımı çevirip son bir kez Palazzo’ya baktım. Bir zamanlar Venedik gücünün ve gururunun simgesi olan o görkemli bina, şimdi yaralı, yağmalanmış, fatihin gölgesi altında ezilmiş bir haldeydi. Sadece bir bina değildi düşen; bir devir kapanmıştı. Kıbrıs’ta Venedik hâkimiyeti sona ermişti. Lefkoşa düşmüştü. Kılıçların gölgesi, adanın üzerine tamamen çökmüştü. Ve ben, Nicolo Dandolo, bu karanlığın içinde, belirsiz bir geleceğe doğru sürükleniyordum.
BÖLÜM 8: ESARETİN SOĞUK YÜZÜ VE LALA MUSTAFA’NIN HUZURU
Vali’nin odasındaki o son, umutsuz boğuşmanın ardından gelen sessizlik, savaşın gürültüsünden daha boğucuydu. Yere yıkılmıştım, omzumdaki ve başımdaki yaralar zonkluyordu. Kılıcım bir kenara fırlamıştı, ellerim arkamda kaba saba bağlanmıştı. Yeniçerilerin zafer naraları, küfürleri ve yağmalanan eşyaların paylaşım kavgaları odanın içini dolduruyordu. Ayağa kaldırıldığımda, gözlerim Astorre Baglioni’yi aradı. O da oradaydı; yaralı, silahsız ama hala başı dik. Göz göze geldik. Kelimelere gerek yoktu. Her şey bitmişti. Venedik’in onuru, bu kanlı odada, bizim esaretimizle birlikte yerlerde sürünüyordu.
Bizi odadan çıkardıklarında, Palazzo del Proveditore’nin bir zamanlar gururla yürüdüğümüz mermer koridorları, şimdi bir mezbahayı andırıyordu. Cansız bedenler – hem bizim askerlerimiz hem de Osmanlılar – gelişigüzel yatıyordu. Duvarlardaki değerli goblenler yırtılmış, heykeller devrilmişti. Havada yoğun bir kan, barut ve ölüm kokusu vardı. Avluya indiğimizde, manzara daha da iç karartıcıydı. Bir kenara toplanmış esir sivillerin – kadınlar, çocuklar, yaşlılar – feryatları yürek parçalıyordu. Gözleri korku ve umutsuzlukla doluydu. Kimileri bize, Venedikli yöneticilerine, nefretle bakıyordu; sanki bu felaketin sorumlusu bizdik. Belki de haklıydılar… Kimbilir?
Osmanlı askerleri, bizi avlunun ortasına doğru itekledi. Etrafımız sarıldı. Gözler üzerimizdeydi. Muzaffer askerlerin küçümseyen, alaycı bakışları… Esir düşmüş halkın korku dolu, anlamsız bakışları… Bu, yenilginin en acı, en utanç verici anıydı. Şehrimin insanlarının önünde, bir suçlu gibi teşhir ediliyorduk. Venedik Cumhuriyeti’nin Luogotenente’si ve Kıbrıs’taki ordularının Başkomutanı… İşte düşürüldüğümüz durum buydu.
Bir grup süvari geldi. Başlarında, daha önce odada gördüğümüz o sert yüzlü komutan vardı. Bize atlara binmemizi işaret ettiler. Baglioni’nin omzu kötü durumdaydı, ata binmekte zorlandı ama iki asker onu kabaca iterek bindirdi. Ben de yaralarıma rağmen ata tırmandım. Esaretin soğuk yüzüyle ilk tanışmamızdı bu; incinmiş gururumuz, fiziksel acılarımız ve belirsiz geleceğimizin yarattığı derin korku…
Saraydan ayrılıp Lefkoşa’nın sokaklarına çıktığımızda, yıkımın ve vahşetin boyutları daha da netleşti. Şehir yanıyordu. Dar sokaklar, moloz yığınları, kırık kapılar, yağmalanmış dükkânlar ve evlerle doluydu. Kaldırımlarda cesetler yatıyordu; sadece askerler değil, sivil halktan insanlar da… Kadınlar, yaşlılar, hatta çocuklar… Bazı sokak köşelerinde, Osmanlı askerleri gruplar halinde içki içip naralar atıyor, ele geçirdikleri ganimetleri paylaşıyorlardı. Kiliselerin kapıları kırılmış, içeriden çığlık sesleri geliyordu. Lala Mustafa Paşa’nın teslim olanlara vaat ettiği can ve mal güvenliği, belli ki sadece kâğıt üzerinde kalmıştı. Ya da belki de, direnişimiz o kadar uzun ve kanlı olmuştu ki, Paşa’nın öfkesi tüm şehri yakıyordu.
Atlarımız kalabalığın ve kargaşanın içinden yavaşça ilerlerken, etraftaki manzarayı dehşet içinde izliyordum. Bu benim şehrimdi. Venedik’in bana emanet ettiği, korumakla yükümlü olduğum şehirdi. Şimdi ise bir harabeye dönmüştü. İnsanlar evsiz kalmış, sevdiklerini kaybetmiş, esir düşmüşlerdi. Ve tüm bunların sorumluluğu, omuzlarımda tonlarca ağırlık gibiydi. Başarısız olmuştum. Hem askeri hem de siyasi olarak… Belki de Venedik’teki Senato’da Kıbrıs’ı savunma kararı alınırken daha fazla itiraz etmeliydim. Belki de Kutsal İttifak’a güvenmek yerine, Sultan’la anlaşmanın bir yolunu bulmalıydık. Ama artık tüm bu “belki”lerin bir anlamı yoktu. Tarih, acımasız kararların sonuçlarıyla yazılıyordu ve biz, kaybeden taraftaydık.
Baglioni yanımda sessizce at sürüyordu. Yüzü kaskatıydı. Acı çektiği belliydi ama tek kelime etmiyordu. Onun bu metaneti, bana da bir nebze olsun güç veriyordu. Biz Venedikliydik. Esir düşsek bile, onurumuzu tamamen yitirmemeliydik.
Sonunda şehrin yıkılmış güney kapılarından birinden dışarı çıktık. Lefkoşa’yı çevreleyen o devasa Osmanlı ordugâhına doğru ilerliyorduk. Güneş batmıştı ama binlerce kamp ateşi, ovayı gündüz gibi aydınlatıyordu. Bu, hareket halindeki bir şehirdi. Binlerce çadır, sayısız asker, atlar, develer, topçu bataryaları… Muazzam bir güç gösterisiydi. Kuşatma boyunca surların üzerinden gördüğümüz bu manzara, şimdi daha da ezici, daha da tehditkâr görünüyordu. Bizim küçük, yorgun Lefkoşa’mızın bu devasa güce karşı haftalarca dayanmış olması bile bir mucize gibiydi.
Ordugâhın içinden geçerken, etrafımızdaki askerlerin bize olan ilgisi arttı. “Venedikli Beyler!”, “Kâfir Komutanlar!” gibi bağırışlar duyuyorduk. Kimileri alayla gülüyor, kimileri ise öfkeyle bakıyordu. Kuşatma sırasında kaybettikleri arkadaşlarının intikamını almak ister gibiydiler. Muhafızlarımız bizi korumasaydı, belki de linç edilebilirdik.
Sonunda, ordugâhın merkezinde, diğerlerinden daha büyük, daha görkemli bir çadıra geldik. Önünde sırmalı kaftanlı nöbetçiler duruyordu. Çadırın tepesinde, Osmanlı sancağı dalgalanıyordu. Burası, Lala Mustafa Paşa’nın karargâhı olmalıydı. Bizi atlarımızdan indirdiler. Yaralarımız ve yorgunluğumuz nedeniyle ayakta durmakta zorlanıyorduk ama dik durmaya çalıştık.
İçeri girmeden önce bir süre bekletildik. Bu bekleyiş, sinirlerimizi daha da gerdi. İçeride ne olacaktı? Paşa bize ne yapacaktı? Sorguya mı çekilecektik? İşkence mi görecektik? Yoksa doğrudan ölüme mi gönderilecektik? Aklımdan Mağusa’daki Bragadin geçti. O hala direniyordu. Acaba Lefkoşa’nın düştüğünü öğrenmiş miydi? Bizim akıbetimiz, onun direnişini etkiler miydi? Belki de Lala Mustafa, bizi kullanarak Bragadin’i teslim olmaya zorlayacaktı.
Sonunda, çadırın kapısındaki perde aralandı ve içeri girmemiz işaret edildi. Muhafızlar eşliğinde içeri adım attık. Çadırın içi, dışarıdan göründüğünden daha da büyüktü. Yerler değerli İran halılarıyla kaplıydı. Duvarlarda işlemeli kumaşlar asılıydı. Ortada, alçak bir sedirin üzerinde, bağdaş kurmuş bir figür oturuyordu. Etrafında ayakta duran veya minderlerde oturan başka subaylar, kâtipler ve danışmanlar vardı. Havada yoğun bir öd ağacı kokusu ve gergin bir sessizlik hâkimdi.
Sedirde oturan adam, şüphesiz Lala Mustafa Paşa’ydı. Orta yaşlı, gür beyaz sakallı, keskin bakışlı bir adamdı. Üzerinde zengin işlemeli bir kaftan vardı. Başındaki sarık, rütbesini ve önemini vurguluyordu. Yüzünde yorgunluk ve zaferin getirdiği bir ağırlık vardı. Bizi süzerken gözlerinde ne öfke ne de merhamet okunuyordu; daha çok soğuk, hesapçı bir ifade vardı.
Önünde durduk. Muhafızlar bizi diz çökmeye zorladı ama Baglioni direndi. “Venedikli bir komutan diz çökmez!” diye homurdandı. Muhafızlar onu zorla diz çöktürmeye çalışınca arbede çıktı.
“Durun!” diye gürledi Lala Mustafa Paşa. Sesi, çadırın içinde yankılandı. Muhafızlar geri çekildi. Paşa, Baglioni’ye baktı. “Demek inatçı Astorre Baglioni bu… Direnişin kadar gururun da büyükmüş. Ama bu gurur, sana da şehrine de pahalıya patladı.”
Ardından bakışlarını bana çevirdi. “Sen de Vali Nicolo Dandolo olmalısın. Söylendiğine göre daha aklı başında bir adammışsın. Neden bu anlamsız direnişi sürdürdün? Neden halkının ve askerlerinin kanının boş yere akmasına izin verdin? Teslim olsaydınız, belki de bu yıkım yaşanmazdı.”
Türkçe konuşuyordu ama yanında duran bir tercüman sözlerini anında İtalyanca’ya çeviriyordu. Kendimi toparlayıp cevap verdim. Sesimin titrememesine özen gösterdim. “Paşa Hazretleri, biz Venedik Cumhuriyeti’nin askerleri ve temsilcileriyiz. Bize emanet edilen toprağı ve onurumuzu sonuna kadar savunmak görevimizdi. Teslimiyet, bizim için ölümden beterdir.”
Lala Mustafa Paşa hafifçe gülümsedi. Ama bu, dostça bir gülümseme değildi. “Onur… Venediklilerin sıkça bahsettiği bir kelime. Peki, şimdi neredesiniz? Şehriniz yerle bir oldu, askerleriniz öldü, halkınız perişan… Siz de benim esirimsiniz. Bu mu onur dediğiniz?”
Baglioni öfkeyle atıldı. “Bizim onurumuz, sizin gibi sözünde durmayan, teslim olanlara bile zulmeden barbarların anlayamayacağı bir şeydir!”
Bu sözler üzerine çadırdaki hava buz kesti. Paşa’nın yüzü sertleşti. Etrafındaki subaylar öfkeyle mırıldanmaya başladılar. Muhafızlar tekrar üzerimize yürüyecek gibi oldu.
Lala Mustafa elini kaldırarak onları durdurdu. Sakin ama tehditkâr bir sesle konuştu. “Dilini tut, Baglioni. Şu anki durumunda bu kadar cesur olman takdire şayan ama aptallık. Hayatınız benim iki dudağımın arasında. Size ne yapacağıma henüz karar vermedim.” Bakışları tekrar bana döndü. “Vali Dandolo, Mağusa’daki Bragadin de sizin gibi inatçı mı? O da şehrini ve adamlarını sonu gelmeyecek bir direnişe mi sürükleyecek? Yoksa Lefkoşa’nın akıbetini görüp aklını başına toplayacak mı?”
İşte korktuğum soru gelmişti. Bizi kullanarak Mağusa’yı düşürmeye çalışacaktı. Cevabımı dikkatle seçmeliydim. “Marcantonio Bragadin, cesur ve onurlu bir Venedik komutanıdır, Paşa Hazretleri. Görevini yapacaktır. Ama onun kararları hakkında konuşmak bana düşmez.”
Paşa bir süre sessizce bizi süzdü. Sakalını sıvazladı. Düşünceli görünüyordu. Sonra yanındaki subaylardan birine döndü, Türkçe bir şeyler söyledi. Subay başıyla onaylayıp dışarı çıktı.
“Şimdilik,” dedi Paşa bize dönerek, “zindanlarda misafirim olacaksınız. Orada onurunuzu ve görev anlayışınızı düşünecek bolca vaktiniz olur. Belki aklınız başınıza gelir.” Tekrar Baglioni’ye baktı. “Özellikle senin, Baglioni. İnatçılığının bedelini ağır ödeyebilirsin.”
Bu, ne bir ölüm fermanı ne de bir af ilanıydı. Belirsizlik… Esaretin en kötü yanlarından biriydi bu. Bizi neyin beklediğini bilmemek…
Muhafızlar tekrar bizi ayağa kaldırdılar. Bu sefer karşı koymadık. Lala Mustafa Paşa’ya son bir bakış attım. O soğuk, hesapçı gözler… Kıbrıs’ın yeni efendisiydi o. Ve biz, onun merhametine kalmış iki zavallı esirdik.
Çadırdan çıkarılıp ordugâhın daha içlerine, muhtemelen esirler için ayrılmış bir bölüme doğru götürüldük. Etrafımızdaki kamp ateşlerinin ışığı yüzümüze vuruyor, muzaffer askerlerin gürültüsü kulaklarımızda çınlıyordu. Lefkoşa’nın alevleri ise hala gökyüzünü kızıla boyuyordu.
Bizi karanlık, nemli ve havasız bir çadıra, belki de yarı toprağa gömülü bir mahzene attılar. Kapı üzerimize kapandı. Zifiri karanlıkta kaldık. Yaralarım sızlıyor, bedenim yorgunluktan titriyordu. Yanımda Baglioni’nin nefes alış verişini duyuyordum.
Bir süre ikimiz de konuşmadık. Söyleyecek ne vardı ki? Sonra Baglioni’nin boğuk sesi karanlığı deldi. “Lanet olsun, Nicolo. Lanet olsun hepsine. Bizi yalnız bıraktılar.”
“Biliyorum, Astorre,” diye fısıldadım. “Biliyorum.”
O karanlık çukurda, esaretin ilk gecesinde, yanımda sadece yenilginin acısı, fiziksel ıstırap ve belirsiz bir geleceğin korkusu vardı. Lefkoşa düşmüştü. Şimdi sıra Mağusa’daydı. Ve biz, Lala Mustafa Paşa’nın elinde birer kozduk. Kaderimiz, Kıbrıs’ın kaderiyle birlikte, karanlık bir belirsizliğe doğru sürükleniyordu.
BÖLÜM 9: MAĞUSA’NIN YALNIZLIĞI VE KARANLIKTAKİ FISILTILAR
Esaretin ilk gecesi, o zifiri karanlık, nemli ve havasız çukurda, zaman mefhumunu yitirmiş gibiydik. Belki saatler, belki günler geçti… Bilmiyorduk. Dışarıdan gelen sesler – nöbetçilerin ayak sesleri, uzaklardaki bağırışlar, ara sıra duyulan at kişnemeleri – tek bağlantımızdı hayata. Yaralarım zonkluyor, açlık ve susuzluk bedenimi kemiriyordu. Ama fiziksel acıdan daha kötüsü, ruhumu saran o ağır, yapışkan umutsuzluktu. Lefkoşa düşmüştü. Venedik’in Kıbrıs’taki kalbi sökülmüştü. Ve biz, o kalbin son yöneticileri, şimdi birer enkazdık.
Yanımda, aynı karanlığı paylaşan Astorre Baglioni vardı. O sert, disiplinli asker, şimdi yaralı ve bitkindi. Konuşmuyorduk pek. Ne konuşabilirdik ki? Yenilginin ağırlığı altında kelimeler anlamsız kalıyordu. Arada bir, karanlıkta birbirimizin nefes alış verişini dinliyor, belki de aynı kâbusları görüyorduk: Gedikteki cehennem, Palazzo’nun düşüşü, Lala Mustafa’nın soğuk bakışları…
Bize günde bir kez, küflü ekmek parçaları ve bir testi kokmuş su getiriyorlardı. Muhafızlar kaba ve aşağılayıcıydı. Bazen kapıyı açıp alayla bize bakıyor, Türkçe küfürler savuruyorlardı. Anlamıyorduk ama niyetlerini hissediyorduk. Bizi kırmak, onurumuzu ayaklar altına almak istiyorlardı. Baglioni, bu aşağılamalara karşı dişlerini sıkıyor, bazen öfkeyle homurdanıyordu. Ben ise daha çok içime kapanmıştım. Zihnim sürekli geriye gidiyor, nerede hata yaptığımızı sorguluyordum. Savunma stratejimiz mi yanlıştı? Venedik’e yeterince baskı yapamamış mıydık? Halkı yanımızda tutmayı başaramamış mıydık? Cevaplar yoktu, sadece acı dolu sorular…
Birkaç gün sonra, bizi o karanlık çukurdan çıkardılar. Gözlerimiz gün ışığına zor alıştı. Bizi ordugâhın başka bir bölümüne, daha sağlam yapılı, ama yine de kasvetli bir çadıra götürdüler. En azından hava alabiliyorduk. Küçük bir mazgal aralığından dışarıyı, ordugâhın bitmek bilmeyen hareketliliğini görebiliyorduk.
Burada durumumuz bir nebze olsun düzeldi. Yaralarımıza kaba saba da olsa pansuman yapıldı. Yemek biraz daha iyiydi. Ama esaret devam ediyordu. Ve en kötüsü, belirsizlik sürüyordu. Lala Mustafa Paşa bizimle ne yapacaktı? İstanbul’a mı gönderilecektik? Fidye için mi tutuluyorduk? Yoksa daha kötü bir son mu bizi bekliyordu?
Bu yeni “hücremizde” dış dünyadan daha fazla haber kırıntısı sızmaya başladı. Muhafızların kendi aralarındaki konuşmaları, getirip götürdükleri dedikodular… Ve bu haberler, yüreğimizdeki endişeyi daha da artırıyordu. Osmanlı ordusunun büyük bir kısmı, Lefkoşa’daki yağma ve “temizlik” işleri bittikten sonra, doğuya doğru harekete geçmişti. Hedef belliydi: Mağusa.
Mağusa… Kıbrıs’taki son Venedik kalesi… Marcantonio Bragadin’in komutası altındaki o inatçı şehir… Şimdi tüm Osmanlı gücü, o şehrin üzerine çullanmak üzereydi. Bu haber, içimdeki yaraları yeniden kanattı.
“Duydun mu, Astorre?” diye fısıldadım bir gece, muhafızların uzaklaştığından emin olduktan sonra. “Ordu Mağusa’ya yürüyor.”
Baglioni, oturduğu köşeden doğruldu. Yaraları iyileşmeye başlamıştı ama ruhundaki yaralar hala tazeydi. “Biliyordum,” dedi boğuk bir sesle. “Lala Mustafa, Lefkoşa’yı aldıktan sonra durmazdı. Şimdi sıra Bragadin’de.”
“Dayanabilir mi?” diye sordum, cevabını duymaktan korkarak.
Baglioni bir süre sessiz kaldı. Düşünüyordu. “Mağusa’nın surları Lefkoşa’dan farklı,” dedi sonunda. “Daha eski, evet. Ama daha kalın. Özellikle deniz tarafındaki surlar çok güçlü. Limanı korunaklı. Eğer… eğer denizden yardım gelirse…” Cümlesini bitirmedi. İkimiz de biliyorduk ki o yardım umudu ne kadar zayıftı.
“Bragadin inatçıdır,” diye devam etti Baglioni. “Ve dindar bir adamdır. Sonuna kadar savaşacaktır. Adamları da ona sadıktır. Lefkoşa’daki gibi bir iç bölünme yaşanmaz orada kolay kolay. Ama… cephaneleri, erzakları ne durumda? Ne kadar süre dayanabilirler? Osmanlı topçusu… o devasa toplar Mağusa surlarını da dövmeye başladığında ne olacak?”
Aklıma Bragadin geldi. Onu iyi tanırdım. Venedik’te birlikte görev yapmıştık. Cesur, ateşli, bazen fazla gururlu ama her zaman vatanına ve görevine bağlı bir askerdi. Sert bir komutandı ama adamları tarafından sevilirdi. Şimdi omuzlarında ne kadar büyük bir yük vardı! Tüm Kıbrıs’ın, tüm Venedik’in doğudaki onurunun kaderi onun ellerindeydi. Ve yalnızdı. Tıpkı bizim Lefkoşa’da yalnız olduğumuz gibi… Hatta belki daha da yalnızdı, çünkü Lefkoşa’nın düşüşüyle birlikte, Mağusa’nın psikolojik baskısı kat kat artmıştı. Artık kaybedecek bir başkent yoktu; Mağusa düşerse, her şey biterdi.
“Lala Mustafa, Lefkoşa’da yaptıklarını Mağusa’da da yapar mı?” diye sordum endişeyle. “O katliam, o yağma…”
Baglioni’nin yüzü karardı. “Paşa öfkeliydi, Nicolo. Direnişimiz onu çileden çıkarmıştı. Belki de ordusunun kontrolünü kaybetti. Ya da… belki de bilerek göz yumdu. Diğer şehirlere ibret olsun diye. Eğer Bragadin de bizim gibi uzun süre direnirse, Mağusa’nın sonu Lefkoşa’dan beter olabilir.”
Bu düşünce tüylerimi diken diken etti. Mağusa halkı… Oradaki kadınlar, çocuklar… Lefkoşa’da gördüğüm o dehşet sahneleri gözümün önüne geldi. Bragadin’in yerinde olsam ne yapardım? Teslim olup halkımın canını kurtarmaya mı çalışırdım? Yoksa Venedik’in şanı için sonuna kadar direnip herkesi ölüme mi sürüklerdim? Korkunç bir ikilemdi bu.
Günler geçtikçe, Mağusa’dan haberler gelmeye devam etti. Kuşatma başlamıştı. Osmanlı ordusu, şehri karadan tamamen kuşatmış, denizden de donanmayla ablukaya almıştı. Topçu ateşi başlamıştı. Lala Mustafa Paşa, Lefkoşa’da işe yarayan taktiği tekrarlıyordu: Önce yoğun bombardımanla surları zayıflatmak, sonra lağımlarla gedikler açmak ve nihayetinde genel taarruzla şehri düşürmek.
Bazen, çadırımızın mazgalından dışarı bakarken, doğu ufkunda, çok uzaklarda, belli belirsiz bir duman veya geceleyin titrek ışıklar görür gibi oluyorduk. Bunlar Mağusa’nın yanan siperleri miydi? Yoksa sadece hayal mi görüyorduk? Orada, o uzak şehirde, şimdi bizim yaşadığımız cehennemin aynısı yaşanıyordu. Ve biz burada, çaresizce, sadece dua edebiliyorduk.
Bir gün, bizi yine Lala Mustafa Paşa’nın huzuruna çıkardılar. Bu sefer daha az resmi bir görüşmeydi. Paşa, çadırında birkaç kurmayıyla birlikte harita üzerinde çalışıyordu. Bizi görünce başını kaldırdı. Yüzünde yine o okunmaz ifade vardı.
“Evet, Venedikli Beyler,” dedi, tercüman aracılığıyla. “Görüyorsunuz ki ordularım Mağusa önlerinde. Bragadin hala inat ediyor. Ama sonu yakındır. Surlarınız ne kadar kalın olursa olsun, toplarımıza ve lağımcılarımıza dayanamaz.”
Bakışları bize odaklandı. “Size bir teklifim var. Bragadin’e bir mektup yazın. Lefkoşa’nın başına gelenleri anlatın. Direnişin beyhude olduğunu söyleyin. Teslim olursa, canlarının ve mallarının bağışlanacağını, şehirden serbestçe ayrılmalarına izin vereceğimi bildirin. Eğer bunu yaparsanız, sizin hayatınızı da bağışlarım. Sizi İstanbul’a, Sultanımızın huzuruna gönderirim. Belki orada bir fidye karşılığı özgürlüğünüze kavuşursunuz.”
Bu, beklediğimiz ama yine de duyduğumuzda kanımızı donduran teklifti. Bizi, kendi komutanımıza, kendi şehrimize ihanet etmeye zorluyordu. Baglioni hemen atıldı.
“Asla!” diye kükredi. “Bragadin’e teslim olmasını söyleyeceğime ölmeyi tercih ederim! Biz hain değiliz!”
Paşa’nın gözleri kısıldı. “Senin cevabını tahmin etmiştim, Baglioni. İnatçılığın sonunu getirecek. Peki ya sen, Vali Dandolo? Sen daha mantıklı bir adama benziyorsun. Binlerce insanın hayatı senin ellerinde olabilir. Bragadin’i ikna edersen, bir katliamı önleyebilirsin. Bu, onursuzluk değil, tam tersine bilgelik olur.”
Zor bir andı. Paşa’nın sözlerinde çarpık da olsa bir mantık vardı. Eğer Bragadin teslim olursa, Mağusa halkı belki kurtulurdu. Lefkoşa’daki o korkunç sahneler tekrarlanmazdı. Ama bu, Venedik’e ihanet etmek anlamına gelirdi. Bragadin’in direnişini kırmak, Venedik’in son umudunu da yok etmek demekti. Üstelik Lala Mustafa Paşa’nın sözüne ne kadar güvenilebilirdi? Lefkoşa’da verdiği sözleri tutmamıştı. Teslim olduktan sonra Bragadin’e ve halkına ne yapacağı meçhuldü.
Başımı kaldırdım ve Paşa’nın gözlerinin içine baktım. “Paşa Hazretleri,” dedim, sesimi sabit tutmaya çalışarak. “Ben de bir Venedikliyim. Komutan Baglioni gibi düşünüyorum. Kendi komutanımıza ve şehrimize ihanet edemem. Bragadin kendi kararını verecektir. Ona güveniyorum.”
Lala Mustafa Paşa’nın yüzünden bir anlık bir şaşkınlık geçti, sonra yerini soğuk bir öfkeye bıraktı. “Demek öyle,” dedi yavaşça. “İkiniz de ölümü seçiyorsunuz. Pekâlâ. Kararınıza saygı duyarım… Şimdilik.” Elini salladı. “Götürün bunları. Ve gözünüz üzerlerinde olsun. Belki fikirleri değişir.”
Bizi tekrar o kasvetli çadıra götürdüler. Ama bu sefer içimde garip bir hafiflik vardı. İhanet etmemiştim. Onurumu korumuştum. Ölüm pahasına da olsa… Baglioni de sessizdi ama gözlerinde bir takdir ifadesi okudum. Aramızdaki o görünmez bağ, bu ortak kararımızla daha da güçlenmişti.
Ancak bu kişisel onur anı, Mağusa’nın kaderi üzerindeki endişemi azaltmıyordu. Bragadin ne yapacaktı? Ne kadar daha dayanabilecekti? Haftalar geçiyor, kuşatma sürüyordu. Ara sıra gelen haberler, hem kahramanca direniş hikâyelerini hem de artan zorlukları anlatıyordu. Surlarda açılan gedikler, püskürtülen saldırılar, azalan erzak, yayılan hastalıklar… Mağusa, Lefkoşa’nın kaderini adım adım takip ediyor gibiydi.
Ve Venedik’ten, o lanet olası Kutsal İttifak donanmasından hala bir haber yoktu. Girit’te beklemeye devam ediyorlardı. Gianandrea Doria’nın korkaklığı veya İspanyolların gizli hesapları, Kıbrıs’ın sonunu hazırlıyordu. Bizi ölüme terk etmişlerdi. Bu düşünce, içimdeki öfkeyi ve acıyı körüklüyordu.
Bir gece, dışarıdan gelen olağanüstü bir gürültüyle uyandık. Top sesleri daha yoğundu, bağırışlar daha fazlaydı. Sanki büyük bir saldırı vardı. Muhafızlarımızın telaşlı konuşmalarından anladığımız kadarıyla, Osmanlılar Mağusa surlarında büyük bir gedik açmayı başarmış ve genel taarruza geçmişti.
Kalbim sıkıştı. İşte son başlıyordu. Bragadin ve adamları şimdi bizim yaşadığımız o cehennemi yaşıyorlardı. Gedikteki o ölüm kalım mücadelesi… Ne kadar dayanabilirlerdi?
O gece uyuyamadık. Kulağımız dışarıdaki seslerdeydi. Şafak sökerken, gürültü azaldı. Bir süre sonra, ordugâhta bir kutlama havası esmeye başladı. Tekbir sesleri, zafer naraları yükseliyordu.
Anlamıştık. Mağusa düşmüştü.
İçimdeki son umut kırıntısı da o anda yok oldu. Kıbrıs tamamen kaybedilmişti. Bragadin… Adamları… Mağusa halkı… Akıbetleri ne olacaktı? Lala Mustafa Paşa, bu sefer merhametli olacak mıydı? Yoksa Lefkoşa’dan daha mı kötü bir son bekliyordu onları?
Çadırın karanlığında, Baglioni’nin hıçkırık benzeri bir ses çıkardığını duydum. O çelik gibi adam, sonunda kırılmıştı. Ben de gözyaşlarımı tutamadım. Bu, sadece kişisel bir yenilgi değildi. Bu, Venedik için, Hristiyanlık için, savunduğumuza inandığımız her şey için bir felaketti.
Karanlıktaki fısıltılar, şimdi yerini ölümün ve yenilginin o sağır edici sessizliğine bırakmıştı. Mağusa’nın yalnızlığı sona ermişti, ama en korkunç şekilde… Ve biz, esaretin bu soğuk karanlığında, kendi belirsiz sonumuzu beklemeye devam ediyorduk. Acaba sıra ne zaman bize gelecekti?
BÖLÜM 10: KIRMIZI SANCAK ALTINDA BİR ADA VE BRAGADİN’İN ÇIĞLIĞI
Mağusa’nın düştüğü haberi, ordugâhta bir zafer sarhoşluğu yaratırken, bizim esaret çadırımıza ölümcül bir sessizlik getirmişti. Dışarıdaki tekbir sesleri, davul gümbürtüleri ve kutlama naraları, bizim içimizdeki boşluğu daha da derinleştiriyordu. Kıbrıs gitmişti. Tamamen. Venedik’in aslanlı sancağı artık bu adanın hiçbir kalesinde dalgalanmıyordu. Yerini, her şeyi yutan o kırmızı zemin üzerindeki hilal almıştı.
O ilk gün, ne ben ne de Baglioni tek kelime ettik. Sadece karanlıkta oturduk, nefes alış verişlerimizi dinledik. Baglioni’nin arada bir duyulan boğuk hıçkırıkları kesilmişti, yerini taş gibi bir sessizliğe bırakmıştı. Belki de ağlayacak gözyaşı kalmamıştı. Benim içimde ise fırtınalar kopuyordu. Bragadin… Lorenzo Tiepolo, Alvise Martinengo, Astorre Querini… Mağusa’daki diğer komutanlar, askerler, siviller… Akıbetleri ne olmuştu? Lala Mustafa Paşa, Lefkoşa’daki katliamdan sonra ders almış mıydı? Yoksa zaferin getirdiği kibirle daha mı acımasız olmuştu?
Haberler, yine o bildik yavaşlıkta, fısıltılar halinde sızmaya başladı. Önce umut verici gibi görünen kırıntılar geldi. Muhafızların kendi aralarındaki konuşmalardan, Bragadin’in, uzun ve kahramanca bir direnişin ardından, surlarda açılan gedikler ve tükenen erzak nedeniyle teslim olma kararı aldığını duyduk. Söylendiğine göre, Lala Mustafa Paşa ile bir anlaşma yapılmıştı. Anlaşmaya göre, Mağusa’daki tüm Venedikli askerler ve isteyen siviller, silahları ve eşyalarıyla birlikte, Osmanlı gemileriyle Girit’e gönderilecekti. Şehirde kalmak isteyenlerin canına ve malına dokunulmayacaktı.
Bu haber, içimize küçük, titrek bir umut ışığı düşürdü. Belki de Paşa, Lefkoşa’daki aşırılıklarından pişman olmuştu. Belki de Sultan Selim’den gelen bir emirle daha mutedil davranıyordu. Belki de Bragadin’in inatçı direnişi, ona saygı duymasını sağlamıştı.
“Gördün mü, Nicolo?” dedi Baglioni, haftalardır ilk defa sesinde bir nebze olsun canlılıkla. “Bragadin başarmış. En azından onurlu bir teslimiyet sağlamış. Adamlarını kurtarmış.”
“Umarım öyledir, Astorre,” dedim ihtiyatla. Lala Mustafa Paşa’ya olan güvensizliğim hala dipdiriydi. “Ama Paşa’nın sözüne güvenmek… Bilmiyorum.”
“Başka ne yapabilirdi ki?” diye karşılık verdi Baglioni. “Erzak bitmiş, cephane tükenmiş, yardım gelmemiş… Teslim olmaktan başka çaresi kalmamıştı. En azından canlarını kurtardıysa, bu da bir başarıdır.”
Bu umut kırıntısıyla birkaç gün geçirdik. Belki sıra bize de gelecekti. Belki Paşa, Mağusa anlaşmasının bir parçası olarak bizi de serbest bırakmayı düşünürdü. Ya da en azından İstanbul’a gönderilir, orada fidye pazarlığı yapılırdı. Ölümden başka seçeneklerin de olabileceğini düşünmek bile, ruhumuza bir nebze olsun merhem oluyordu.
Ama sonra… Sonra gerçekler, tüm çirkinliğiyle, o umut ışığını boğarak üzerimize çöktü. Yeni gelen muhafızlar, daha geveze ve belki de daha acımasızdı. Ya da belki de olan bitenin şokuyla, her yerde konuşuluyordu artık. Kulağımıza gelen fısıltılar, önce inanmak istemediğimiz, sonra dehşetle kavradığımız korkunç bir hikâyeyi anlatıyordu.
Evet, Bragadin teslim olmuştu. Evet, bir anlaşma yapılmıştı. Venedikliler, silahlarını bırakmış, gemilere binmek üzere limana doğru yürümüşlerdi. Lala Mustafa Paşa, Bragadin ve diğer Venedikli komutanları, anlaşmanın detaylarını konuşmak ve teslim anahtarlarını almak üzere kendi otağına davet etmişti. Her şey yolunda görünüyordu.
Ama otağda… Otağda bir şeyler olmuştu. Anlatılanlar parça parçaydı, çelişkiliydi ama özünde aynı dehşeti barındırıyordu. Paşa, birdenbire öfkelenmişti. Belki Bragadin’in gururlu tavrına sinirlenmişti. Belki de kuşatma sırasında esir düşen ve Venedikliler tarafından öldürüldüğü iddia edilen Osmanlı askerlerinin hesabını sormuştu. Sebep ne olursa olsun, tartışma alevlenmiş ve Paşa, korkunç bir emir vermişti.
Bragadin ve yanındaki komutanlar – Tiepolo, Martinengo, Querini – oracıkta, Paşa’nın gözleri önünde katledilmişlerdi. Önce kulakları ve burunları kesilmişti. Sonra… Sonrası daha da korkunçtu. Anlatılanlara göre, Bragadin hariç diğerleri hemen öldürülmüştü. Ama Bragadin’e… ona daha yavaş, daha acı verici bir son hazırlamışlardı.
İki hafta boyunca işkence görmüştü. Önce zindana atılmış, sonra halkın önünde kırbaçlanmıştı. Yaralı bedeniyle ağır taşlar taşımaya zorlanmıştı. Ve en sonunda, Mağusa meydanında, canlı canlı derisi yüzülmüştü. O kahraman komutanın, Venedik aslanının derisi, içine saman doldurularak bir korkuluk gibi Osmanlı kadırgasının direğine asılmıştı. Bu, tüm Akdeniz’e, tüm Hristiyan âlemine verilmiş korkunç bir mesajdı.
Bu haberi duyduğumda, kanım dondu. Midem bulandı. Nefesim kesildi. Kulaklarım uğulduyordu. Bu… bu insanlık dışıydı. Bu, savaşın kurallarını, onuru, her şeyi ayaklar altına alan bir vahşetti. Gözlerimin önüne Bragadin’in yüzü geldi; o kararlı, gururlu ifade… Şimdi ise… Hayal bile edemiyordum.
Baglioni’ye baktım. Yüzü kireç gibiydi. Gözleri dehşetle açılmıştı. Dudakları titriyordu. “Yalan…” diye fısıldadı. “Yalan söylüyorlar… Olamaz… Paşa bunu yapmış olamaz…”
Ama içten içe biliyorduk ki bu yalan değildi. Bu, Lala Mustafa Paşa’nın karanlık yüzüydü. Bu, öfkesinin ve belki de Sultan’a yaranma hırsının sonucuydu. Bragadin’in derisi, Sultan Selim’e gönderilecek en büyük zafer ganimeti olacaktı.
O günden sonra, esaret çadırımızdaki atmosfer tamamen değişti. Umut ölmüştü. Yerini saf bir korku ve derin bir tiksinti almıştı. Artık kendi akıbetimizi daha net görüyorduk. Bragadin’e bunu yapan bir adam, bize ne yapmazdı? Özellikle de Baglioni’ye… Paşa’nın ona olan öfkesi aşikârdı.
“Bizi de öldürecekler, değil mi, Nicolo?” dedi Baglioni bir gece, sesi titreyerek. O çelik iradeli asker, şimdi korku içindeydi. Ve onu suçlayamazdım.
“Bilmiyorum, Astorre,” dedim dürüstçe. “Paşa’nın ne düşündüğünü kim bilebilir? Belki bizi İstanbul’a göndermek onun için daha kârlıdır. Sultan’a sunulacak canlı ganimetler… Ya da fidye umudu…” Ama sesimdeki inançsızlık belli oluyordu. Bragadin’in çığlığı, tüm umutları boğmuştu.
Bragadin’in korkunç kaderi, sadece bizim için değil, tüm ordugâh için bir dönüm noktası olmuş gibiydi. Zafer kutlamaları yerini daha sakin, daha düzenli bir işgal yönetimine bırakmıştı. Lala Mustafa Paşa, Kıbrıs’ın fethini tamamlamıştı. Şimdi adanın yeni efendisiydi. Etraftaki hareketlilik azalmıştı. Ordunun bir kısmı terhis edilmiş veya başka görevlere gönderilmişti. Kalanlar ise adanın idaresini organize etmekle meşguldü.
Bizim durumumuzda ise belirgin bir değişiklik olmadı. Ne daha iyi ne daha kötü muamele gördük. Sadece bekliyorduk. Bu bekleyiş, işkencenin başka bir türüydü. Her kapı açılışında, her ayak sesinde irkiliyor, “İşte geldiler,” diye düşünüyorduk. Ama gelen giden yoktu. Sanki unutulmuştuk. Ya da belki de Paşa, bizimle ne yapacağına henüz karar verememişti.
Bu bekleyiş anlarında, zihnim sürekli Kıbrıs’ın kaybını, Venedik’in bu felaketteki rolünü düşünüyordu. Neden kaybetmiştik? Evet, Osmanlı gücü muazzamdı. Ama bu tek başına yeterli bir açıklama değildi.
Venedik… Serenissima Cumhuriyeti… Kendi kibrine ve hesap hatalarına kurban gitmişti. Sultan Selim’in niyetini hafife almıştık. Osmanlı donanmasının gücünü küçümsemiştik. Kutsal İttifak’a, o çıkarlar yumağına, gereğinden fazla güvenmiştik. Papalık’ın samimi çabalarına rağmen, İspanya’nın ayak sürümesi, Doria’nın isteksizliği… Tüm bunlar, Kıbrıs’ı yalnız bırakmıştı.
Ama sadece dış etkenler değildi sebep. Adanın içindeki yönetimimiz de hatalarla doluydu. Ağır vergiler, yerli halka karşı Katolik baskısı, zorla çalıştırmalar… Rumların ve Ermenilerin Venedik yönetimine olan güvensizliği, Osmanlı propagandasına zemin hazırlamıştı. Belki de daha adil, daha kapsayıcı bir yönetim sergileseydik, halkın direnişe katılımı daha fazla olurdu. Belki de içeriden bu kadar kolay çözülmezdik.
Ve savunma hazırlıkları… Savorgnan’ın planları modern ama aceleye getirilmişti. Lefkoşa surları, o korkunç toplara dayanamadı. Cephanemiz, erzağımız yetersizdi. Belki de barış zamanında daha fazla yatırım yapmalı, adayı olası bir saldırıya karşı daha iyi hazırlamalıydık. Ama tüccar ruhlu Venedik Senatosu, her zaman savunma harcamalarından kısmayı tercih etmişti. İşte sonuç…
Kıbrıs’ın kaybı, Venedik için sadece toprak ve prestij kaybı değildi. Bu, Doğu Akdeniz’deki gücümüzün sonunun başlangıcıydı belki de. Mısır ve Suriye ticaret yolları üzerindeki kontrolümüz zayıflayacaktı. Osmanlı, Akdeniz’in ortasında stratejik bir üs kazanmıştı. Girit üzerindeki baskı artacaktı. Venedik’in “denizlerin kraliçesi” unvanı yara almıştı. Bu yenilginin uzun vadeli sonuçları ağır olacaktı.
Düşüncelerimden sıyrıldığımda, Baglioni’nin bana baktığını fark ettim. Yüzünde yorgun ama sakin bir ifade vardı. “Ne düşünüyorsun, Nicolo?”
“Geleceği,” dedim. “Venedik’in geleceğini… Kıbrıs’tan sonra ne olacak?”
Baglioni içini çekti. “Venedik güçlüdür. Ayağa kalkar. Belki İnebahtı’da bir zafer kazanırız, kim bilir? Ama Kıbrıs… Kıbrıs geri gelmez. Burası artık Türk toprağı.” Duraksadı. “Ve biz… Bizim geleceğimiz ne olacak?”
Tam o sırada, çadırın kapısı açıldı. İçeri giren, daha önce görmediğimiz, yaşlıca, yorgun ama bilge bakışlı bir Osmanlı subayıydı. Yanında birkaç asker vardı. Subay, bize doğru yürüdü. İtalyanca konuştuğunu duyunca şaşırdık. Aksanı vardı ama anlaşılıyordu.
“Beyler,” dedi yumuşak bir sesle. “Sizin için emir geldi. Hazırlanın. İstanbul’a gidiyorsunuz.”
İstanbul… Demek karar verilmişti. Ölüm değil, esaretin devamı… Ama bu sefer, İmparatorluğun kalbine gidiyorduk. Sultan’ın şehrine… Orada bizi ne bekliyordu? Zindan mı? Fidye mi? Yoksa Bragadin’in kaderinden beter bir son mu?
Subayın yüzünde bir ipucu aradım ama hiçbir şey okuyamadım. Sadece görevini yapan bir memur ifadesi vardı.
“Ne zaman yola çıkıyoruz?” diye sordu Baglioni.
“Hemen,” dedi subay. “Gemiler limanda bekliyor. Yanınıza alabileceğiniz bir şey yok.”
Ayağa kalktık. Yorgun bedenlerimizi doğrulttuk. Muhafızlar eşliğinde çadırdan çıktık. Dışarıda, güneşli bir gündü. Gökyüzü parlak, deniz sakindi. Ama Kıbrıs’ın havası artık bize yabancıydı. Burası artık bizim toprağımız değildi.
Ordugâhtan geçip limana doğru yürürken, etrafıma son bir kez baktım. Yıkılmış Lefkoşa’nın silueti uzakta seçiliyordu. Mesarya Ovası, bir zamanlar Venedik gemilerinin demirlediği Larnaka kıyıları… Hepsi şimdi fatihin malıydı.
Limanda, bizi bekleyen bir Osmanlı kadırgası vardı. Bragadin’in derisinin asıldığı o korkunç gemi miydi acaba? Bilemiyordum. Güverteye çıktığımızda, rüzgâr yüzümüze vurdu. Tuzlu deniz kokusu… Venedik’i hatırlattı. Evimi…
Gemi demir alıp Kıbrıs kıyılarından uzaklaşırken, güverteden adaya baktım. Bir zamanlar Venedik’in incisi olan, uğruna kan döktüğümüz, kaybettiğimiz ada… Ufukta küçülüp kaybolana kadar gözlerimi ayıramadım. İçimde bir boşluk, bir hüzün ve derin bir belirsizlik vardı. Kırmızı sancak altında kalan o adanın kaderi belliydi. Ama bizim kaderimiz… İstanbul yolunda, dalgaların üzerinde sallanan bu gemide, hala meçhuldü. Bragadin’in çığlığı, kulaklarımda çınlıyordu ve geleceğe dair tüm umutları boğuyordu. Biz, kaybedenlerdik. Ve şimdi, galibin şehrine doğru yol alıyorduk.
BÖLÜM 11: DALGALARIN SÜRÜKLEDİĞİ YENİLGİ VE İSTANBUL UFUKLARI
Denizin tuzu yüzümüze çarpıyor, rüzgâr saçlarımızda uğulduyordu. Ama bu, Venedik kalyonlarının güvertesinde hissettiğimiz o özgürlük rüzgârı değildi; bu, esaretin ve yenilginin acı nefesiydi. Bizi İstanbul’a taşıyan Osmanlı kadırgasının güvertesinde, yan yana oturmuş, Kıbrıs kıyılarının ufukta silinip gidişini izliyorduk. Astorre Baglioni yanımda, güvertenin kirli tahtalarına oturmuş, bakışları engine kilitlenmişti. Omzundaki yara iyileşiyordu ama ruhundaki yara, benimki gibi, belki de hiç kapanmayacaktı.
Konuşmuyorduk. Hangi kelime bu utancı, bu kederi taşıyabilirdi ki? Lefkoşa’nın düşüşü, Palazzo’daki son direniş, Lala Mustafa’nın o soğuk çadırı ve en korkuncu, Bragadin’in akıl almaz işkencelerle katledilişi… Tüm bunlar zihnimizde birer karabasan gibi dönüp duruyordu. Her dalganın sesinde, her rüzgârın uğultusunda sanki Mağusa’dan yükselen çığlıkları duyuyorduk.
Yolculuk uzun ve meşakkatliydi. Esirdik. Güverteye çıkarılmamıza izin veriliyordu ama her an üzerimizde olan muhafızların küçümseyen bakışları altında… Diğer esirler gibi kürek çekmeye zorlanmıyorduk, belki de rütbemizden dolayı ya da bizi İstanbul’a canlı ve “gösterilebilir” bir halde ulaştırmak istedikleri için. Ama bu durum, utancımızı daha da artırıyordu. Güneşin altında, bir zamanlar hükmettiğimiz bu denizde, şimdi düşmanımızın insafına kalmış, birer ganimet gibi taşınıyorduk.
Yemek yine küflü peksimet ve bozuk suydu. Geceleri, güvertenin bir köşesine kıvrılıp uyumaya çalışıyorduk ama uyku, işkence görmüş anılarla dolu bir başka kâbustu. Gözlerimi kapattığımda, Kıbrıs’ın yemyeşil yamaçları, portakal bahçelerinin kokusu, Lefkoşa’nın canlı sokakları geliyordu aklıma. Bir zamanlar Palazzo’nun balkonundan izlediğim o yıldızlı geceler… Şimdi hepsi birer hayaletti, yerini kan, ateş ve ölümün kasvetli anıları almıştı.
Baglioni, benden daha fazla acı çekiyor gibiydi. O bir askerdi. Yenilgi, onun için kişisel bir başarısızlıktan daha öteydi; bu, mesleğinin, varoluş nedeninin inkârıydı. Lefkoşa’nın savunmasını o yönetmişti. Surlardaki her gediğin, kaybedilen her askerin sorumluluğunu omuzlarında hissediyordu. Bragadin’in kaderi ise onu derinden sarsmıştı. İkisi de askerdi, ikisi de Venedik’e hizmet etmişti. Birinin sonu diğerinin geleceği hakkında korkunç bir kehanet gibiydi.
Birkaç gün sonra, sessizliği bozan o oldu. Bakışlarını denizden ayırmadan konuştu. “Ne olacak şimdi, Nicolo?” Sesi yorgun ve kırıktı. “İstanbul’da bizi ne bekliyor? Sultan’ın zindanları mı? Yoksa…” Duraksadı. “Yoksa Bragadin gibi mi?”
Bu sorunun cevabını bilmiyordum. Korkunun soğuk eli kalbimi sıkıştırdı. “Bilmiyorum, Astorre,” diye fısıldadım. “Lala Mustafa bizi canlı istediğine göre, belki de Sultan’ın bir planı vardır. Belki fidye… Belki de siyasi bir koz olarak kullanmak…” Ama sözlerim kendimi bile ikna etmiyordu. Lala Mustafa’nın Bragadin’e yaptığı vahşet, Osmanlıların merhametine dair tüm inancımı yok etmişti.
“Fidye mi?” Baglioni acı bir şekilde güldü. “Venedik bizim için ne öder ki? Kaybedilmiş bir ada için iki başarısız komutana… Sanmam. Bizim değerimiz, Sultan’ın zaferini süsleyen iki esir olmaktan öte değil.”
Günler geceleri kovaladı. Rodos’u geçtik, Ege’nin adaları arasından süzüldük. Bir zamanlar Venedik gücünün ulaştığı, ticaret gemilerimizin gururla yelken açtığı her köşe, şimdi bize düşman kesilmişti. Kıyılardaki Osmanlı kaleleri, tepelerdeki gözcü kuleleri… Hepsi, yenilgimizi yüzümüze vuran birer anıttı.
Yolculuk boyunca diğer esirleri pek görmedik. Geminin alt katlarında, kürek mahkûmlarının ve daha düşük rütbeli askerlerin tutulduğu bölümlerdeydiler muhtemelen. Arada bir, güverteye hava almak için çıkarılan birkaç solgun yüz görüyorduk. Gözlerinde aynı umutsuzluk, aynı korku vardı. Onlar, Lefkoşa veya Mağusa’nın isimsiz kahramanlarıydı; savaşıp esir düşmüş, şimdi ise bilinmez bir geleceğe doğru kürek çekenler…
Bir sabah, ufukta bir kara parçası belirdiğinde, gemide bir hareketlilik başladı. Askerler daha bir telaşlandı, subaylar emirler yağdırdı. Güneş yükseldikçe kara parçası büyüdü, şekillendi. Çanakkale Boğazı’na yaklaşıyorduk. İmparatorluğun kalbine giden kapı…
Boğazdan geçişimiz, gücün ve ihtişamın sessiz bir gösterisi gibiydi. İki yandaki heybetli kaleler, toplarını bize doğrultmuş gibi duruyordu. Deniz trafiği yoğundu; irili ufaklı Osmanlı gemileri, ticaret tekneleri… Hepsi, bu suların artık tamamen onların kontrolünde olduğunu haykırıyordu.
Marmara Denizi’ne açıldığımızda, hava değişti. Rüzgâr daha sert esiyor, dalgalar güverteyi yalıyordu. Ama artık hedefimiz yakındı. Birkaç gün sonra, bir sabah erken saatlerde, geminin gözcüsü bağırdı: “İstanbul!”
Güverteye koştuk. Ufukta beliren o siluet… Başlangıçta sadece bir çizgiydi, sonra kubbeler, minareler seçilmeye başladı. İstanbul… Konstantinopolis… Bir zamanlar Bizans’ın başkenti, şimdi ise Osmanlı İmparatorluğu’nun kudretli merkezi… Dünyanın kalbi, fatihin şehri… Ve bizim esaretimizin son durağı.
Şehir yaklaştıkça, büyüklüğü ve görkemi karşısında ezildik. Sarayburnu’ndaki Topkapı Sarayı’nın silueti, Ayasofya’nın devasa kubbesi, Sultanahmet ve diğer camilerin göğe uzanan minareleri… Liman, sayısız gemiyle doluydu. Bu, Lefkoşa’yı kuşatan ordudan bile daha büyük, daha ezici bir güç gösterisiydi. Bu şehre karşı koymak… İmkânsız görünüyordu.
Gemimiz limana demirlerken, etrafımızı meraklı tekneler sardı. İnsanlar güverteye, bize bakıyorlardı. Yüzlerinde zaferin gururu, merak ve belki de biraz küçümseme vardı. İşte Kıbrıs’ı savunan “kâfir” komutanlar… Yenilmiş, zincirlenmiş (henüz zincire vurulmamıştık ama ruhen öyleydik), şimdi galiplerin önünde sergilenmeyi bekliyorlardı.
Bizi gemiden indirdiler. İstanbul toprağına ayak bastığım an, içimdeki son Venedik kırıntısı da sanki buharlaştı. Artık tamamen yabancı bir diyardaydık, düşmanın merkezinde… Etrafımızdaki kalabalık, gürültü, karmaşa başımı döndürüyordu. Farklı diller, farklı yüzler, farklı kokular… Bu, Venedik’in düzenli, tanıdık dünyasından çok farklıydı.
Muhafızlar eşliğinde, kalabalığın arasından ilerlemeye başladık. Nereye götürüldüğümüzü bilmiyorduk. Belki Yedikule Zindanları’na, belki de doğrudan Sultan’ın huzuruna… Belirsizlik devam ediyordu.
Baglioni yanımda dimdik yürümeye çalışıyordu ama yüzündeki gerginlik her şeyi anlatıyordu. Son bir kez dönüp denize baktım. O deniz ki, bir zamanlar Venedik’in gücünün simgesiydi. Şimdi ise bizi esarete taşıyan bir araç olmuştu.
Kıbrıs artık geride kalmıştı, kırmızı bir sancak altında kanayan bir yara gibi… Venedik için büyük bir kayıp, benim için ise hayatımın en büyük yenilgisi ve utancıydı. Orada verdiğim kararlar, yaptığım hatalar, koruyamadığım insanlar… Hepsi bir yük olarak omuzlarımdaydı.
Bizim için Kıbrıs’ın fethi burada, bu kalabalık ve yabancı şehirde, bilinmezliğe doğru atılan ilk adımla son buluyordu. Lala Mustafa Paşa’nın ordusu adayı ele geçirmişti. Şimdi sıra, İmparatorluğun kendisinin, bizim gibi esirlerle ne yapacağına karar vermesine gelmişti. Gelecek karanlıktı ve Bragadin’in çığlığı, İstanbul’un gürültüsü içinde bile hala kulaklarımda çınlıyordu. Biz, kaybedenlerdik. Hikayemiz, burada, fatihin gölgesi altında yeni ve daha karanlık bir sayfaya evriliyordu. Kıbrıs fatihlerinin esirleri olarak…
BÖLÜM 12: YEDİKULE’NİN GÖLGESİNDE KAYBOLAN İSİMLER
İstanbul… Fatihin şehri… İmparatorluğun kalbi… Ayaklarımızın altındaki toprak, atalarımızın yüzyıllarca gıptayla baktığı, sonra korkuyla andığı bu efsanevi şehrin toprağıydı. Ama bizim için ne zafer ne de hayranlık vardı bu topraklarda; sadece esaretin acı tadı ve yenilginin ağır yükü… Kalabalığın arasından, muhafızların itip kakmalarıyla ilerlerken, etrafımdaki o haşmetli yapıların, o rengârenk insan selinin farkında olsam da, ruhum başka bir yerdeydi. Kıbrıs’ın yanan ovalarında, Lefkoşa’nın kanlı sokaklarında, Mağusa’nın harabe surlarında kalmıştı sanki.
Bizi nereye götürdüklerini bilmiyorduk. Şehrin içlerine doğru ilerledikçe, daralan sokaklar, yükselen duvarlar, her köşe başında karşımıza çıkan silahlı askerler, buranın sadece bir imparatorluk merkezi değil, aynı zamanda devasa bir garnizon, belki de bir hapishane olduğunu fısıldıyordu. Sonunda, heybetli, yedi kuleden oluşan, tarih kokan bir kalenin devasa kapısının önünde durduk: Yedikule.
Bu ismi duymuştuk. Venedik’teki raporlarda, İstanbul’a gönderilen elçilerin mektuplarında adı geçerdi. Burası, sıradan bir kale değildi. Burası, Osmanlı’nın gözden düşen vezirlerini, isyan eden paşalarını ve en önemlisi, bizim gibi yüksek rütbeli yabancı esirleri hapsettiği yerdi. Burası, İmparatorluğun karanlık yüzüydü; unutulmuşların, gözden çıkarılmışların, kaderini bekleyenlerin son durağı…
Kapılar gıcırdayarak açıldı ve içeri adım attık. İç avlu geniş ama kasvetliydi. Kulelerin gölgesi avlunun büyük bir kısmını karanlığa boğmuştu. Hava ağır ve nemliydi. Etrafta birkaç nöbetçi ve belki de bizim gibi kaderini bekleyen başka esirlerin hayalet gibi dolaşan siluetleri vardı.
Bizi kulelerden birinin içindeki dar, taş merdivenlerden yukarı çıkardılar. Her adımda rutubet kokusu daha da keskinleşiyor, karanlık artıyordu. Sonunda, ağır demir bir kapının önünde durdular. Kapı gürültüyle açıldı ve bizi içeri ittiler. Ardımızdan kapı tekrar kapandı ve sürgünün sesi, umutsuzluğun son kilidi gibi yankılandı.
Kendimizi küçük, mazgallı bir pencereden sızan zayıf ışıkla aydınlanan taş bir hücrede bulduk. Yerlerde biraz saman vardı, köşede bir su testisi ve bir boş kap duruyordu. İşte yeni evimiz burasıydı. Palazzo del Proveditore’nin mermer salonlarından, Yedikule’nin bu taş mezarına… Ne kadar baş döndürücü bir düşüştü bu!
Baglioni, tek kelime etmeden hücrenin bir köşesine çöktü. Başını ellerinin arasına aldı. Ben ise mazgallı pencereye doğru yürüdüm. Parmaklıkların arasından dışarı baktım. Gördüğüm tek şey, karşıdaki kulenin sağır duvarı ve gökyüzünün küçük bir parçasıydı. Özgürlüğün ne kadar uzakta olduğunu iliklerime kadar hissettim.
Günler, haftalar, belki aylar geçti. Zaman kavramı, bu taş duvarlar arasında anlamını yitirdi. Sabahı akşamdan, bir günü diğerinden ayıran tek şey, mazgaldan sızan ışığın açısı ve günde iki kez kapının altından itilen o yavan yemekti. Artık küflü peksimet bile yoktu; arpa lapası ve bayat ekmek… Su ise her zamanki gibi bulanıktı.
Konuşmuyorduk pek. Sessizlik, hücrenin üçüncü sakini gibiydi. Bazen Baglioni’nin dişlerini sıktığını, bastırılmış bir öfkeyle homurdandığını duyuyordum. O, eylem adamıydı. Bu hareketsizlik, bu çaresizlik onu içten içe tüketiyordu. Ben ise daha çok düşüncelere dalıyordum.
Kıbrıs… Kaybedilen ada… Gözlerimi kapattığımda hala oradaydım. Lala Mustafa’nın ordusunun Mesarya Ovası’nda yürüyüşünü, topların surları dövüşünü, gedikteki o korkunç boğuşmayı, Palazzo’nun düşüşünü… Her detayı tekrar tekrar yaşıyordum. Nerede yanlış yapmıştık? Ne farklı olabilirdi?
Venedik Senatosu’nun Kıbrıs’ı feda etme kararını alırkenki tartışmaları hatırlıyordum. “Haraç verelim, anlaşalım,” diyen tüccar sesleri… “Onurumuz için savaşalım,” diyen şahinler… Şahinler kazanmıştı ve bedelini biz ödemiştik. Belki de tüccarlar haklıydı. Belki de onur, binlerce insanın canından ve koca bir adanın kaybından daha değerli değildi. Ama şimdi bunları düşünmek neyi değiştirirdi ki?
Kutsal İttifak… Papa Pius’un o büyük hayali… İspanya’nın ayak oyunları, Doria’nın korkaklığı… Bizi yalnız bıraktılar. Kıbrıs, Hristiyan dünyasının siyasi satranç tahtasında feda edilen bir piyondu. Belki de İnebahtı’da bir zafer kazanırlardı – ki sonradan bunun haberini aldık, esaretimizin ilerleyen yıllarında – ama bu zafer Kıbrıs’ı geri getirmedi. Bu zafer, Bragadin’in derisini yüzülmekten kurtarmadı. Bu zafer, bizim zincirlerimizi kırmadı.
Ve biz… Ben, Nicolo Dandolo, Venedik Cumhuriyeti’nin Luogotenente’si… Astorre Baglioni, cesur komutan… Şimdi neydik? Tarihin dipnotlarında unutulacak iki isim… Belki Venedik’te ailelerimiz hala yaşıyordu. Belki bizim için fidye toplama girişimleri vardı. Ama Osmanlı Sultanı’nın bizi serbest bırakmaya niyeti var mıydı? Sanmıyordum. Biz, onun zaferinin canlı kanıtlarıydık. Kıbrıs Fatihi Sultan Selim’in gücünün simgeleri…
Hücremizin duvarları bazen fısıldıyor gibi geliyordu. Daha önceki esirlerin çaresizliğini, belki de son anlarını… Bu kuleler ne acılara, ne trajedilere şahit olmuştu kim bilir? Biz de onlardan biri olmuştuk işte.
Ara sıra sorguya çekiliyorduk. Ama bu sorgular, bilgi almaktan çok, psikolojik işkence gibiydi. Venedik’in planları, diğer kalelerin durumu, Avrupa’daki siyasi durum hakkında sorular soruyorlardı. Bildiklerimizi anlatsak da, anlatmasak da sonuç değişmiyordu. Sonunda hep aynı soruya geliyorduk: Pişman mısınız? Teslim olsaydınız her şey farklı olurdu, değil mi?
Bu sorulara cevap vermiyorduk. Sessiz kalıyorduk. Pişmanlık… Evet, belki vardı. Ama teslimiyetin getireceği onursuzluktan daha büyük bir pişmanlık olabilir miydi? Bilmiyordum. Bildiğim tek şey, görevimizi yapmaya çalıştığımızdı. Başarısız olmuştuk, evet. Ama ihanet etmemiştik.
Bir gün, hücremizin kapısı açıldı ve içeri o yaşlı, bilge görünümlü subay girdi. Elinde bir tepsi vardı. Üzerinde daha iyi görünen yiyecekler ve bir şişe şarap… Şaşkınlıkla ona baktık.
“Sultan Hazretleri’nin bir lütfu,” dedi subay, tepsiyi yere bırakarak. “Bugün özel bir gün.”
“Ne günü?” diye sordu Baglioni şüpheyle.
Subay bize baktı. Gözlerinde acıma mı vardı, yoksa sadece kayıtsızlık mı, anlayamadım. “Kıbrıs’ın fethinin yıl dönümü,” dedi sakince. “Sultan Selim Han, bu büyük zaferi kutluyor. Ve sizler de bu zaferin bir parçasısınız.”
O an içimdeki bir şey koptu. Zaferin bir parçası… Biz, enkazıydık o zaferin. Kurbanlarıydık. Şarap şişesine baktım. Belki de zehirliydi? Ya da belki de bu, daha sofistike bir işkenceydi; bize neyi kaybettiğimizi hatırlatmak…
Subay çıktı, kapı tekrar kapandı. Tepsiyedeki yiyeceklere dokunmadık. Şaraba da… Sadece oturduk. Dışarıdan, şehrin kutlama sesleri belli belirsiz geliyordu. Davullar, zurnalar, belki de top atışları… Onlar zaferi kutlarken, biz Yedikule’nin bu karanlık köşesinde yenilgimizin yasını tutuyorduk.
O günden sonra bir daha o subayı görmedik. Hayatımız(!) aynı monotonlukta devam etti. Günler haftaları, haftalar ayları kovaladı. Mevsimler değişti. Mazgaldan sızan ışığın rengi, havanın sıcaklığı değişti. Ama bizim durumumuz değişmedi. Unutulmuştuk. Ya da belki de unutulmak, Bragadin’in kaderinden daha iyiydi.
Baglioni zamanla daha da içine kapandı. Konuşmaz oldu. Bazen saatlerce duvara bakarak oturduğunu görüyordum. Gözlerindeki o ateş sönmüştü. Ben ise yazmaya başladım. Muhafızlardan gizlice edindiğim kömür parçalarıyla hücrenin duvarlarına, aklımda kalanları, yaşadıklarımızı, Kıbrıs’ın o son günlerini karalıyordum. Belki bir gün biri bulurdu bu yazdıklarımı. Belki Venedik’e ulaşırdı. Belki de sadece taş duvarların sessizliğinde kaybolup gidecekti, tıpkı bizim gibi…
Kıbrıs’ın fethi… Benim için bu hikâye, o adanın düşüşüyle bitmemişti. O fetih, benim ve benim gibi nicelerinin hayatını sonsuza dek değiştirmiş, bizi bu karanlık hücrelere mahkûm etmişti. Dışarıda dünya dönmeye devam ediyordu. Venedik belki yaralarını sarmaya çalışıyor, Osmanlı yeni fetihler planlıyordu. Ama biz, tarihin o büyük anlatısında unutulmuş küçük detaylardık. Yedikule’nin gölgesinde kaybolan isimler…
Sonumuz ne oldu? Bunu anlatacak kimse kalmadı belki de. Belki yıllarca bu hücrelerde çürüdük. Belki bir gün Sultan’ın emriyle sessizce ortadan kaldırıldık. Belki de unutulmuş bir köşede, esaretin ve kederin kemirdiği bedenlerimiz son nefesini verdi.
Ama Kıbrıs’ı hatırlıyorum. O güzel adayı… Ve onu savunurken ölenleri… Ve Bragadin’in o korkunç çığlığını… Bunlar, Yedikule’nin taş duvarlarından bile daha kalıcı izler bıraktı ruhumda. Kıbrıs’ın fethi, sadece bir toprak parçasının el değiştirmesi değildi. O, bir devrin kapanışı, bir trajedinin adı ve benim gibi nicelerinin sonu olmayan esaretinin başlangıcıydı. Kırmızı sancak o adada dalgalanmaya devam ederken, bizler fatihin zindanlarında yavaş yavaş eriyip gittik. Hikayemiz, zaferin gölgesinde kalanların sessiz çığlığıydı.
