Bölüm 1: Sahneyi Kuranlar – Şengör, Le Pichon ve Marmara’nın “Tek Fay” Portresi
Türkiye’nin yakın tarihinin en travmatik olaylarından biri olan 17 Ağustos 1999 Gölcük ve ardından gelen 12 Kasım 1999 Düzce depremleri, sadece binlerce canımızı almakla kalmadı, aynı zamanda bilim dünyasının ve kamuoyunun dikkatini kaçınılmaz bir şekilde Marmara Denizi’ne çevirdi. Yüzyıllardır büyük depremlerle sarsıldığı bilinen, ancak modern bilimsel yöntemlerle detaylı bir şekilde incelenmemiş bu iç denizin altındaki sır perdesi aralanmalıydı. Kuzey Anadolu Fayı’nın (KAF) kuzey kolunun buradan geçtiği genel olarak kabul görse de, fayın tam geometrisi, segmentasyonu, kilitli olup olmadığı ve en önemlisi ne büyüklükte bir deprem potansiyeli taşıdığı meçhuldü. İşte bu belirsizlik ve acil bilgi ihtiyacı ortamında, uluslararası alanda tanınmış iki isim, Prof. Dr. Celal Şengör ve Fransız jeofizikçi Prof. Dr. Xavier Le Pichon, sahneye çıkarak Marmara’nın deprem potansiyeline dair o dönem için en kapsamlı ve etkili modeli sundular. Onların 2000’li yılların başında yayınladıkları çalışmalar, uzun yıllar boyunca hem bilimsel tartışmaların hem de kamuoyu bilgilendirmesinin ana referans noktasını oluşturacak, ancak zamanla yeni veriler ve farklı yorumlarla ciddi şekilde sorgulanacaktı.
Şengör ve Le Pichon’un modelinin temelini, Marmara Denizi’nin altından geçen KAF kuzey kolunun, İzmit Körfezi’nden Gaziköy’e kadar uzanan tek, sürekli ve büyük ölçüde kilitli bir ana fay zonu olduğu varsayımı oluşturuyordu. Bu yaklaşım, KAF’ın karadaki davranışına ve genel tektonik çerçeveye dayanıyordu. Marmara Denizi’ni, KAF’ın sağ yanal doğrultu atımlı hareketi sırasında oluşan bir çek-ayır havzası (pull-apart basin) olarak yorumluyorlardı. Bu tür havzalar, fayın doğrultusunda meydana gelen bükülmeler veya segmentler arasındaki sıçramalar (step-overs) nedeniyle kabuğun gerilip inceldiği ve çöktüğü alanlardır. Model, bu ana fay zonunu, davranış farklılıkları gösterebilecek üç ana segmente ayırıyordu: Batıda Tekirdağ segmenti, ortada Orta Marmara Sırtı (veya Kumburgaz) segmenti ve doğuda, İstanbul’a en yakın olan ve en büyük tehlikeyi barındırdığı düşünülen Adalar segmenti. Bu segmentasyon, o dönemde mevcut olan sınırlı batimetri (deniz tabanı haritası) ve sismik yansıma verilerine dayanarak yapılmıştı. Modelin en çarpıcı öngörüsü, bu segmentlerin tekil olarak değil, muhtemelen büyük bir depremde birlikte veya ardışık olarak kırılabileceğiydi. Özellikle 1766 depremlerinin hem doğu hem de batı segmentleri etkilediği yorumundan yola çıkarak, fayın tamamının veya büyük bir bölümünün tek seferde kırılabileceği ve bu durumda ortaya çıkacak depremin büyüklüğünün Moment Büyüklüğü (Mw) cinsinden 7.5-7.6 civarında olabileceği öne sürülüyordu. Bu, İstanbul için kelimenin tam anlamıyla bir felaket senaryosuydu ve büyük bir endişe dalgasına yol açtı. Bu modelle ilişkili olarak yapılan (ve başka araştırmacıları da içeren) olasılık hesaplamaları, önümüzdeki 30 yıl içinde böyle büyük bir depremin olma olasılığını %60-65 gibi ürkütücü oranlarda veriyordu.
Bu modelin güçlü yanları ve o dönem için taşıdığı önem yadsınamazdı. Her şeyden önce, 1999 depremleri sonrası oluşan bilgi boşluğunu doldurarak, Marmara Denizi’ndeki ana tehlike kaynağını (KAF kuzey kolu) net bir şekilde tanımladı ve bilimsel tartışmalar için tutarlı bir çerçeve sundu. Marmara’nın bir çek-ayır havzası olduğu yorumu, bölgenin genel tektonik evrimiyle uyumluydu ve derin çukurların varlığını açıklıyordu. En önemlisi, İstanbul için ciddi bir deprem riski olduğu gerçeğini bilimsel bir temele oturtarak kamuoyunu ve yetkilileri uyardı, depreme hazırlık çalışmalarının fitilini ateşledi ve Marmara Denizi’nde daha detaylı araştırmaların yapılması için muazzam bir motivasyon kaynağı oldu. Şengör ve Le Pichon’un uluslararası itibarı, modelin hızla kabul görmesini ve yaygınlaşmasını sağladı. Bu model, adeta Marmara depremi denince akla gelen ilk ve en temel referans haline geldi.
Ancak, zamanla ve teknolojinin gelişmesiyle birlikte bu modelin zayıf yönleri ve eksiklikleri de daha belirgin hale gelmeye başladı. Modelin en temel eleştiri noktası, dayandığı veri miktarının yetersizliğiydi. 2001 civarında yayınlanan ilk çalışmalar, Marmara Denizi içinden toplanmış sadece 1630 km civarında sismik yansıma verisine dayanıyordu. Bu miktar, Marmara gibi karmaşık bir yapıyı detaylı bir şekilde haritalamak için oldukça sınırlıydı. Daha sonraki yıllarda yapılan (ve özellikle Cenk Yaltırak ve ekibinin öncülük ettiği) çok daha yoğun sismik çalışmalar (22.000 km’yi aşan veri), deniz tabanının ve altındaki fay yapısının çok daha karmaşık olduğunu ortaya koyacaktı. Bu sınırlı veri, fayın gerçekten tek ve sürekli bir hat mı olduğu, yoksa daha parçalı, kollara ayrılan, birbirine paralel veya sıçramalı (step-over) segmentlerden mi oluştuğu konusunda kesin bir sonuca varmayı zorlaştırıyordu.
İkinci önemli eleştiri, modelin aşırı basitleştirilmiş (oversimplified) olmasıydı. Tek bir ana fay çizgisi varsayımı, özellikle fayın geometrisindeki karmaşıklıkları, segmentler arasındaki potansiyel bariyerleri veya fayın geniş bir zon boyunca mı yoksa dar bir hat üzerinde mi hareket ettiğini yeterince yansıtmıyordu. Daha sonraki yüksek çözünürlüklü batimetri ve sismik veriler, fay zonunun belirgin büklümler yaptığını, yer yer genişlediğini, yer yer ise karmaşık makaslama zonları oluşturduğunu gösterecekti. Bu geometrik karmaşıklıklar, deprem sırasında kırılmanın nasıl başlayacağını, nasıl ilerleyeceğini ve nerede durabileceğini doğrudan etkileyen faktörlerdi ve tek fay modeli bunları yeterince hesaba katmıyordu.
Üçüncü ve belki de en önemli zayıflık, modelin gelişen jeodezik verilerle (GPS) tam olarak uyum sağlamamasıydı. 2000’li yılların ortalarından itibaren yoğunlaşan GPS ölçümleri, KAF kuzey kolu boyunca gerinim birikiminin homojen olmadığını, bazı bölgelerde (özellikle Adalar segmenti) yüksek bir slip deficit (kayma açığı) birikirken, bazı bölgelerde (örneğin Orta Marmara Sırtı’nın bazı kısımları) daha düşük birikim veya hatta krip (yavaş kayma) olabileceğine dair işaretler sunmaya başladı. Tek ve sürekli kilitli bir fay modeli, bu tür bölgesel farklılıkları açıklamakta zorlanıyordu. Eğer fay tek bir bütünse, neden bazı kısımları diğerlerinden farklı davranıyordu? Bu durum, fayın daha karmaşık ve segmentli bir yapıya sahip olabileceği veya kilitlenme mekanizmasının sanılandan daha değişken olabileceği ihtimalini güçlendiriyordu.
Dördüncü olarak, modelin mikrodeprem aktivitesi desenleriyle ilişkisi de sorgulanmaya başlandı. Yüksek hassasiyetli sismik ağlarla kaydedilen küçük depremlerin dağılımı, aktivitenin her zaman Şengör & Le Pichon modelindeki ana fay çizgisi üzerinde yoğunlaşmadığını, bazen bu çizginin kuzeyinde veya güneyinde, daha önce tanımlanmamış ikincil faylar üzerinde veya geniş bir deformasyon zonu içinde meydana geldiğini gösteriyordu. Bu da yine tek fay varsayımının yetersizliğine işaret ediyordu.
Son olarak, modelin öngördüğü Mw 7.5-7.6 gibi çok büyük deprem senaryoları da zamanla daha çok sorgulandı. Bu büyüklük, genellikle tüm segmentlerin (Tekirdağ’dan Adalar’a kadar yaklaşık 150-170 km’lik bir mesafenin) tek seferde kırılmasını gerektiriyordu. Ancak daha detaylı fay haritaları ortaya çıktıkça, segmentler arasında kırılmayı durdurabilecek veya zorlaştırabilecek yapısal bariyerlerin (segmentasyon) varlığı daha olası görünmeye başladı. Bu da tek seferde bu kadar uzun bir kırılmanın gerçekleşme olasılığını azaltıyor ve belki de daha sık ama biraz daha küçük (yine de yıkıcı olabilecek Mw 7.0-7.4 aralığında) depremlerin daha olası olduğu senaryoları öne çıkarıyordu.
Argüman Gücü Puanı ve Gerekçesi:
Şengör & Le Pichon’un 2001 modeli, kendi döneminin koşulları ve verileriyle değerlendirildiğinde çığır açıcı ve önemli bir adımdı. Ancak günümüzdeki bilgi birikimi ve veri setiyle karşılaştırıldığında ciddi eksiklikler ve zayıflıklar barındırmaktadır. Bu nedenle, günümüzdeki geçerliliği açısından Argüman Gücü Puanı’nı 4/10 olarak değerlendirmek makul görünmektedir.
Puan Kırma Gerekçeleri (Teknik Açıklamalar):
- Veri Yetersizliği ve Güncelliğini Yitirme (-3 puan): Modelin dayandığı 1630 km’lik sismik veri, Marmara’nın karmaşık yapısını tam olarak anlamak için yetersiz kalmıştır. Sonraki 20 yılda elde edilen 22.000+ km’lik veri ve yüksek çözünürlüklü batimetri, çok daha detaylı ve farklı bir fay geometrisi ortaya koymuştur. Eski veriye dayalı olmak, modelin güvenilirliğini ciddi şekilde azaltmaktadır.
- Modelin Aşırı Basitleştirilmesi (-2 puan): “Tek, sürekli fay” varsayımı, daha sonraki verilerle ortaya çıkan bariz segmentasyonu, fay kollarını, büklümleri ve geniş deformasyon zonlarını göz ardı etmektedir. Bu geometrik basitleştirme, kırılma mekanizması ve ivme dağılımı tahminlerini hatalı kılma potansiyeli taşır.
- Jeodezik ve Sismik Verilerle Tutarsızlık (-2 puan): Model, GPS verilerinin gösterdiği heterojen gerinim birikimi ve potansiyel krip bölgeleriyle tam uyumlu değildir. Ayrıca mikrodeprem dağılımının her zaman ana fay iziyle örtüşmemesi de modelin eksikliğine işaret eder. Güncel gözlemsel verilerle tam örtüşmemesi önemli bir zayıflıktır.
- Maksimum Büyüklük Tahmininin Sorgulanması (-1 puan): Tüm sistemin tek seferde kırılarak Mw 7.6 civarı deprem üreteceği senaryosu, artan segmentasyon kanıtları ışığında daha az olası görünmektedir. Bu, modelin en kötü senaryo tahmininin de sorgulanmasına yol açar.
Sonuç olarak, Şengör & Le Pichon modeli, Marmara depremi araştırmalarında bir başlangıç noktası olmuş, önemli bir farkındalık yaratmış ancak zamanla yerini daha detaylı, daha fazla veriye dayalı ve daha karmaşık modellere bırakma ihtiyacı doğmuştur. Onun hala kamuoyunda ve bazı resmi yaklaşımlarda ana referans olarak kalması, bilimin dinamik doğasıyla çelişen ve potansiyel riskleri barındıran bir durum olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu modelin mirası, hem başlattığı araştırmalar hem de zamanla ortaya çıkan yetersizlikleriyle birlikte değerlendirilmelidir.
Bölüm 2: Mekaniğin Virtüözü mü, Verinin Muhalifi mi? – Prof. Dr. Şener Üşümezsoy ve Marmara’nın Alternatif Gerçekliği
Marmara depremi sahnesine Şengör ve Le Pichon’un “tek fay” modeliyle adım attıktan sonra, bu modelin yarattığı ana akım kabule en başından beri en sert, en ısrarcı ve belki de en kafa karıştırıcı muhalefeti sergileyen isim şüphesiz Prof. Dr. Şener Üşümezsoy oldu. Jeoloji mühendisliği camiasında yapısal jeoloji, petroloji ve özellikle kayaç deformasyon mekanizmaları konusundaki derin bilgisiyle tanınan Üşümezsoy, ana akımın izlediği yoldan tamamen farklı bir patikada ilerleyerek, Marmara’nın deprem potansiyeline dair kökten farklı bir resim çizdi. Onun adı, kamuoyunda sıklıkla Düzce (1999) ve Kumburgaz (2025) depremlerini önceden işaret eden veya potansiyelini doğru tahmin eden kişi olarak anıldı ve bu durum, “Acaba ana akımın göremediği bir şeyi mi görüyor?” sorusunu sürekli gündemde tuttu. Peki, Üşümezsoy’un bu aykırı duruşunun bilimsel temelleri nelerdi? Neden ana akımın bel bağladığı verilere şüpheyle yaklaşıyor ve özellikle Adalar fayı için neden bu kadar kesin bir dille “ölü” hükmünü veriyordu?
Üşümezsoy’un deprem analizindeki temel felsefesi, ana akımdan köklü bir şekilde ayrılır. Onun için yer kabuğunu anlamanın anahtarı, uydulardan gelen milimetrik hareket verileri veya bunlara dayalı bilgisayar simülasyonları değil, doğrudan sahadaki jeolojik yapılar, fayların geometrisi, kayaçların mekanik özellikleri ve en önemlisi, bölgenin milyonlarca yıllık tektonik evrimi içinde fayların nasıl bir kinematik (hareket) prensibine göre çalıştığıdır. Ona göre, “morfoloji konuşur, simülasyonlar değil.” Bu bakış açısıyla, ana akımın kutsal kitabı haline gelen GPS verilerine ve bunlardan türetilen gerinim birikimi (strain accumulation) modellerine derin bir güvensizlik duyar. Bu güvensizliğin temelinde, bu modellerin yer kabuğunun karmaşıklığını yeterince yansıtmadığı, birçok varsayıma dayandığı ve dolaylı ölçümlerden kesin sonuçlar çıkarmaya çalıştığı düşüncesi yatar. Üşümezsoy için bir fayın aktif olup olmadığını anlamak, sadece bugünkü hareketine değil, onun doğumuna, karakterine ve mevcut bölgesel stres alanı altındaki mekanik uygunluğuna bakmayı gerektirir.
Bu felsefeyi Marmara Denizi’ne uyguladığında, Şengör & Le Pichon’un “tek, sürekli fay” modelini temelden reddeder. Marmara’nın altının, tek bir ana hattan ziyade, farklı karakterlerde ve farklı geçmişlere sahip segmentlerden oluşan karmaşık bir sistem olduğunu savunur. Bu segmentasyon fikri, zamanla ana akım tarafından da büyük ölçüde benimsense de, Üşümezsoy’un segmentlere yüklediği anlam ve potansiyel tamamen farklıdır. Onun modelinde, Marmara’yı batıdan doğuya kabaca Tekirdağ, Kumburgaz/Orta Sırt ve Adalar olarak ayırmak mümkün olsa da, bu segmentler arasında sürekli bir aktif bağlantı olduğu fikrine katılmaz. Özellikle Kumburgaz segmenti ile Adalar segmenti arasında, Orta Marmara Sırtı bölgesinde aktif bir fay devamlılığı olmadığını, burada bir tür yapısal boşluk veya kopukluk olduğunu öne sürer. Bu, sistemin tek bir büyük depremde boydan boya kırılma olasılığını zaten baştan zayıflatan bir yorumdur.
Ancak Üşümezsoy’un teorisinin bel kemiğini ve en radikal iddiasını, Adalar fayına biçtiği “ölü” rolü oluşturur. Bu iddiayı, önceki bölümde de detaylandırdığımız kinematik uyumsuzluk argümanına dayandırır. Tekrar hatırlamak gerekirse: Adalar fayı ve onunla ilişkili devasa Çınarcık Çukuru, yaklaşık 10-12 milyon yıl önceki tansiyonel (çekme) rejimi altında oluşmuş normal fay yapılarıdır. Ancak bugünkü KAF rejimi transpresyoneldir (yanal atım + sıkışma). Üşümezsoy, temel kaya mekaniği prensiplerine dayanarak, eski bir normal fay düzleminin, üzerine dik veya dike yakın bir sıkışma kuvveti binen bugünkü rejim altında, büyük bir yanal atım hareketi yapmasının mekanik olarak imkansıza yakın olduğunu savunur. Sıkışma kuvveti, fay düzlemindeki normal gerilmeyi artırarak sürtünmeyi yükseltir ve kaymayı engeller; adeta fayın üzerine basarak onu pasifleştirir. Morfolojik olarak da Çınarcık Çukuru’nun aşırı derinliği, ona göre saf yanal atımdan çok düşey hareketi, yani normal faylanmayı işaret eder. Bu nedenle Adalar fayı, oluştuğu rejim sona erdiği için işlevini yitirmiş, bugünkü oyunda rolü olmayan, “ölü” bir yapıdır. 1894 depremini de bu teoriyi korumak adına, Adalar fayının kuzey kenarına değil, Çınarcık Çukuru’nun güneyindeki, yine eski rejimle ilişkili gördüğü başka faylara bağlar.
Peki bu “ölü fay” teorisi, Kumburgaz segmenti için yaptığı ve 6.1/6.2’lik depremle desteklenmiş gibi görünen “6.0-6.5 potansiyelli” analiziyle nasıl birleşiyor? Üşümezsoy, Adalar’ı denklemden çıkarınca, Marmara’nın doğusunda aktif olarak değerlendirdiği ana segment Kumburgaz kalıyor. Bu segmentin geometrisini ve mekaniğini kendi yöntemleriyle analiz ederek, onun büyük bir kırılma yüzeyi oluşturamayacağını ve dolayısıyla enerji biriktirme kapasitesinin sınırlı olduğunu hesaplıyor. Yani Kumburgaz tahmini, Adalar’ın ölü olduğu ön kabulüne dayanarak yapılan bir eleme ve kalan segmentin kapasitesini belirleme işlemidir. 6.1/6.2’lik deprem, onun o spesifik segmentin potansiyelini doğru okuduğunu gösterse de, Adalar hakkındaki temel varsayımını doğrulamaz. Sadece, Adalar’ı dışarıda bıraktığında işaret ettiği yerin, beklediği büyüklükte hareket ettiğini gösterir.
Gelelim tekrar şu meşhur GPS verilerine ve slip deficit hesaplamalarına. Üşümezsoy bunları neden kabul etmez? Çünkü ona göre bu veriler, yer kabuğunun yüzeyindeki birkaç noktanın milimetrik hareketleridir. Bu hareketlerden yola çıkarak, yerin 15-20 km altındaki bir fayın “kilitli” olduğunu ve üzerinde metrelerce “kayma açığı” biriktiğini söylemek, çok fazla varsayım içeren bir modelleme işlemidir. Bu modeller genellikle yer kabuğunu homojen, elastik bir ortam kabul eder, fay geometrisini basitleştirir. Üşümezsoy, bu varsayımların gerçeği yansıtmadığını, yer kabuğunun çok daha heterojen olduğunu, viskoelastik davranışlar gösterebileceğini, fayların karmaşık geometrilere sahip olduğunu savunur. Bu nedenle, GPS verilerinin gösterdiği deformasyonun, illa ki Adalar fayında biriken bir elastik gerinim anlamına gelmeyebileceğini düşünür. Belki bu deformasyon, Marmara havzasının genel çökme veya dönme hareketleriyle ilgilidir; belki KAF’ın daha güneydeki kollarıyla ilişkilidir; belki de yerin çok daha derinlerindeki akışkan (dükttil) kısımlardaki hareketlerin yüzeydeki yansımasıdır. Özetle, ölçülen deformasyonun varlığını kabul eder ama bunun nedenini ve lokasyonunu ana akımdan tamamen farklı yorumlar. Peki ya deniz tabanı ölçümlerinin gösterdiği krip yokluğu? Bu, teorisi için daha zorlayıcı bir kanıttır. Muhtemel cevabı, fayın sadece kilitli değil, tamamen ölü ve inaktif olduğu, dolayısıyla zaten kaymasının beklenmediği veya ölçümlerin/yorumlarının hatalı olduğu yönünde olacaktır.
Haklı/Haksız Noktaların Değerlendirilmesi:
- Haklı Olabileceği Noktalar:
- Yapısal Karmaşıklık Vurgusu: Marmara’nın tek bir faydan ibaret olmadığını, segmentli ve karmaşık bir yapıya sahip olduğunu vurgulaması önemlidir.
- Kumburgaz Potansiyeli: Kumburgaz segmentinin (veya o bölgenin) potansiyelini 6.0-6.5 ile sınırlaması ve bunun gerçekleşen depremle örtüşmesi, o spesifik segmentin mekaniğini doğru analiz ettiğini gösterebilir.
- Kinematik ve Mekanik Faktörlerin Önemi: Fayların sadece gerinim birikimiyle değil, geometrileri ve mevcut stres altındaki mekanik davranışlarıyla da değerlendirilmesi gerektiği vurgusu önemlidir. Temel fizik prensiplerini hatırlatır.
- Model Varsayımlarının Sorgulanması: Jeodezik verilere dayalı modellerin de belirli varsayımlar içerdiğini ve bu varsayımların sonuçları etkileyebileceğini belirtmesi, bilimsel şüphecilik açısından değerlidir.
- Haksız/Zayıf Olduğu Noktalar:
- Jeodezik Kanıtları Göz Ardı Etme: Çok sayıda, tutarlı ve farklı yöntemlerle (GPS, InSAR, Deniz Tabanı Jeodezisi) elde edilen, Adalar segmentinde belirgin bir slip deficit ve krip yokluğu olduğunu gösteren kanıtları ikna edici bir alternatif model sunmadan reddetmesi, teorisinin en büyük zayıflığıdır. Bu kadar güçlü bir veri setini “yanlış yorum” diyerek geçiştirmek bilimsel olarak zordur.
- Reaktivasyon Prensibini Hafife Alma: Eski fayların yeni rejimler altında yeniden aktifleşebileceği (reaktivasyon) jeolojik prensibini yeterince dikkate almaması veya “kinematik uyumsuzluk” argümanını mutlaklaştırması sorgulanabilir. Doğa, sandığımızdan daha esnek olabilir.
- Nicel Kanıt Eksikliği (Adalar İçin): “Adalar ölüdür” tezini destekleyen, hakemli yayınlarda yer alan, tekrarlanabilir, nicel modellere dayalı kanıt sunamaması. Teori büyük ölçüde kendi yorumlarına ve mekanik argümanlarına dayanmaktadır.
- 1894 Depremi Yorumu: 1894 depreminin yerini kendi teorisine uyacak şekilde konumlandırması, mevcut belirsizliklerden faydalanıyor olsa da, objektiflikten uzaklaşma riski taşır.
- Risk İletişimi: En büyük potansiyel tehlikeyi barındırdığı düşünülen bir segment için “ölü” diyerek riski tamamen ortadan kaldırması, bilimsel belirsizlikleri ve en kötü senaryoyu yeterince dikkate almayan, kamu güvenliği açısından sorunlu bir yaklaşımdır.
Argüman Gücü Puanı (Marmara ve Adalar Modeli İçin): 3/10
Puan Kırma Gerekçeleri (Teknik Açıklamalar):
- Jeodezik Verileri Reddetme/Yetersiz Açıklama (-4 puan): Adalar segmentindeki slip deficit ve krip yokluğuna işaret eden güçlü ve çeşitli jeodezik kanıtları ikna edici bir alternatif model sunmadan reddetmesi veya yetersiz açıklaması, teorinin bilimsel temelini ciddi şekilde zayıflatmaktadır. Bu, modern yer bilimlerinin en önemli veri kaynaklarından birini büyük ölçüde yok saymaktır.
- Reaktivasyon Mekanizmasını Göz Ardı Etme (-1 puan): Kinematik uyumsuzluk argümanını mutlaklaştırarak, fay reaktivasyonu gibi yerleşik jeolojik prensipleri yeterince hesaba katmaması, modelin esnekliğini ve gerçekçiliğini azaltmaktadır.
- Nicel ve Hakemli Kanıt Eksikliği (-2 puan): Özellikle “Adalar ölü” tezi için hakem denetiminden geçmiş, nicel verilere ve modellere dayanan destekleyici yayınların bulunmaması veya çok sınırlı olması, iddianın bilimsel ağırlığını düşürmektedir. Argümanlar daha çok kalitatif yorumlara ve prensip tartışmalarına dayanmaktadır.
- Risk Azaltıcı ve Kesin Yargılı Yaklaşım (-1 puan): Bilimsel belirsizlikleri yeterince vurgulamadan, en büyük potansiyel tehlike kaynağı için kesin bir dille “ölü” hükmü vererek riski tamamen ortadan kaldırması, bilimsel yöntemden çok bir iddia niteliği taşımaktadır ve risk iletişimi açısından sorunludur.
Sonuç olarak, Prof. Dr. Şener Üşümezsoy, Marmara depremi tartışmalarına farklı bir bakış açısı ve önemli mekanik/yapısal değerlendirmeler getiren, bilgili bir bilim insanıdır. Kumburgaz segmenti gibi konulardaki analizleri dikkate değerdir. Ancak, Adalar fayı hakkındaki “ölü fay” teorisi, modern bilimin sunduğu güçlü ve çeşitli kanıtlar (özellikle jeodezik veriler) karşısında zayıf kalmakta ve yeterli bilimsel destekten yoksun görünmektedir. Onun yaklaşımı, modellerin ve dolaylı verilerin sınırlarını sorgulaması açısından değerli olsa da, sağlam ve tutarlı karşı kanıtları göz ardı etmesi, teorisinin genel kabul görmesinin önündeki en büyük engeldir.
Bölüm 3: Fay Labirentinin Kaşifi mi, Yalnız Şövalye mi? – Prof. Dr. Cenk Yaltırak ve Marmara’nın 3D Portresi
Marmara Denizi deprem sahnesinde, Şengör & Le Pichon’un çizdiği ve uzun süre hakim olan “tek fay” tablosu ile Şener Üşümezsoy’un radikal “ölü fay” karşı tezinin yarattığı kutuplaşmanın ortasında, üçüncü ve belki de en detaycı aktör olarak Prof. Dr. Cenk Yaltırak ve ekibinin çalışmaları öne çıkıyor. Yaltırak, ne ana akımın görece basit geometrisine ne de Üşümezsoy’un mekanik imkansızlık argümanına tam olarak katılarak, Marmara’nın altını adeta bir cerrah titizliğiyle, modern teknolojinin tüm imkanlarını kullanarak yeniden haritalandırdığını iddia ediyor. Onun sunduğu resim, öncekilerden çok daha karmaşık, çok parçalı ve belki de çok daha tehlikeli bir fay labirenti. Yaltırak’ın temel iddiası, elindeki muazzam veri seti ve kullandığı ileri analiz yöntemleriyle, Marmara’nın deprem potansiyelini ve riskini önceki modellerden çok daha doğru bir şekilde ortaya koyduğu, ancak bu bulguların akademik ve bürokratik engeller nedeniyle yeterince kabul görmediği yönünde. Peki, Yaltırak’ın bu “yeni Marmara haritası” neye dayanıyor, ne gibi farklılıklar içeriyor ve eğer doğruysa, bu hepimiz için ne anlama geliyor?
Yaltırak’ın yaklaşımının merkezinde, her şeyden önce veri üstünlüğü iddiası yer alıyor. Şengör & Le Pichon modelinin temelini oluşturan yaklaşık 1630 km’lik sismik yansıma verisine karşılık, Yaltırak ve ekibinin 2002’den itibaren topladığı ve analiz ettiği veri miktarının 22.000 km’yi aştığı belirtiliyor. Bu, on beş katından fazla bir veri yoğunluğu demek. Sismik yansıma çalışmaları, denizin alt katmanlarına ses dalgaları gönderip yansımalarını alarak adeta yerin bir tür ultrasonunu çekmeye benzer. Veri miktarı ve kalitesi ne kadar yüksekse, elde edilen görüntü o kadar net, fayların geometrisi, derinliği, birbirleriyle olan ilişkileri o kadar belirgin olur. Yaltırak, bu devasa veri setini sadece 2 boyutlu kesitler halinde değil, aynı zamanda üç boyutlu (3D) olarak modellediklerini, bu süreçte süper bilgisayarların hesaplama gücünden ve hatta yapay zeka algoritmalarından faydalandıklarını ifade ediyor. Bu, fay sistemini sadece bir harita üzerinde çizgiler olarak değil, derinliğiyle, eğimiyle, kıvrımlarıyla birlikte, adeta elle tutulur bir yapı gibi canlandırmak anlamına geliyor. Bu kadar detaylı bir veri ve analiz gücüyle, daha önceki modellerin göremediği veya basitleştirmek zorunda kaldığı pek çok yapısal detayın ortaya çıkarılması teorik olarak mümkündür.
İşte bu detaylı analizlerin sonucunda Yaltırak, Marmara Denizi’nin altından geçen KAF kuzey kolunun, Şengör & Le Pichon modelindeki gibi tek, sürekli bir ana hat olmadığını kesin bir dille savunuyor. Bunun yerine, birbirine paralel uzanan, yer yer kollara ayrılan (branching), yer yer birbirini sıçrayarak takip eden (step-over), karmaşık bir çoklu fay sistemi veya fay zonu olduğunu belirtiyor. Bu zon içinde, deprem üretme potansiyeli taşıyan en az dört ana aktif fay segmenti tanımladığını söylüyor. Bu segmentasyon, eski üçlü ayrımdan (Tekirdağ, Orta/Kumburgaz, Adalar) hem sayıca hem de geometrik olarak farklılık gösteriyor olabilir. Fayların sadece yüzeydeki izleri değil, derinlikteki devamlılıkları ve birbirleriyle olan bağlantıları bu modelde kritik önem taşıyor. Örneğin, yüzeyde ayrı gibi görünen iki fay segmenti, derinlerde tek bir ana fay üzerinde birleşiyor olabilir veya tam tersi, tek bir çizgi gibi görünen bir yapı, derinlerde farklı blokları sınırlayan ayrı fay düzlemlerinden oluşuyor olabilir. Bu detaylar, deprem senaryolarını tamamen değiştirebilecek niteliktedir.
Yaltırak’ın modelinin en çarpıcı sonuçları, bu karmaşık fay geometrisinin deprem potansiyeli ve risk değerlendirmesi üzerindeki etkilerinde ortaya çıkıyor. İlk olarak, tanımladığı bu dört ana segmentin her birinin, tek başına kırılması durumunda Mw 7.2 veya daha büyük depremler üretebilecek kapasitede olduğunu hesapladıklarını belirtiyor. Bu, Üşümezsoy’un Kumburgaz için öngördüğü 6.5 sınırının çok üzerinde ve ana akımın Adalar için beklediği büyüklüklerle örtüşen ancak tehlikeyi tek bir segmente değil, birden fazla segmente yayan bir yaklaşımdır. İkinci ve daha ürkütücü senaryo ise, bu segmentlerin eş zamanlı veya birbirini çok kısa aralıklarla tetikleyerek (kaskad etkisiyle) kırılması olasılığıdır. 1999 Gölcük depreminde birden fazla fay segmentinin (Sapanca, Gölcük, Yalova-Çınarcık gibi) ardışık kırılması ve 2023 Maraş depreminde iki büyük fayın (Pazarcık ve Elbistan kolları) saatler içinde kırılması, bu tür senaryoların imkansız olmadığını acı bir şekilde gösterdi. Yaltırak, kendi modellerine göre Marmara’daki bu dört ana segmentin birlikte hareket etmesi durumunda toplam deprem büyüklüğünün Mw 7.8’e ulaşabileceğini iddia ediyor. Bu, Şengör & Le Pichon’un ilk modelindeki Mw 7.5-7.6 tahmininden bile daha yüksek ve İstanbul için hayal edilmesi zor bir yıkım anlamına gelen bir senaryodur.
Bu modelin getirdiği bir diğer devrimsel iddia ise yer ivmesi (Peak Ground Acceleration – PGA) konusundadır. Depremin yıkıcı etkisi, sadece büyüklüğü (açığa çıkan enerji) ile değil, aynı zamanda o enerjinin bulunduğunuz noktada zemini ne kadar şiddetli sarstığıyla, yani yarattığı ivmeyle ölçülür. Yaltırak, karmaşık ve çoklu fay geometrisinin, deprem sırasındaki kırılmanın ilerleyişini (rupture propagation) ve dolayısıyla sismik dalgaların yayılımını çok daha karmaşık hale getirdiğini savunuyor. Bu durum, yer ivmesinin çok kısa mesafelerde bile (birkaç sokak ötede) dramatik bir şekilde değişebileceği anlamına geliyor. Faydan uzaklık önemli olsa da, fayın kırılma yönü (directivity effect), fay geometrisinin yarattığı odaklanma etkileri (focusing) ve bulunduğunuz yerin zemin koşulları (amplifikasyon etkisi) ivmeyi çok daha fazla etkileyebilir. Yaltırak’ın modeli, bu detaylı fay geometrisi sayesinde, Marmara bölgesi için çok daha hassas, adeta noktasal ivme haritaları oluşturulabileceğini iddia ediyor. İşte bu noktada, mevcut resmi tehlike haritalarına ve bina yönetmeliklerine yönelik en sert eleştirisini getiriyor: Eğer bu haritalar ve yönetmelikler, eski, basitleştirilmiş tek fay modeline ve dolayısıyla hatalı veya genelleştirilmiş ivme tahminlerine dayanıyorsa, o zaman binalar gerçekte maruz kalacakları sarsıntıdan çok daha düşük bir sarsıntıya göre tasarlanıyor olabilir. “Binalar 1G’ye (yerçekimi ivmesi) göre yapılıyor ama deprem anında 1.5G ivme gelebilir, o zaman ne yapacaksınız?” sorusu, bu potansiyel tehlikenin özeti niteliğindedir. Ona göre, yanlış harita, yanlış ivme; yanlış ivme ise yanlış, yani güvensiz bina demektir. Bu yüzden “Tehlike haritasının kendisi tehlike” diyor.
Haklı/Haksız Noktaların Değerlendirilmesi:
- Haklı Olabileceği Noktalar:
- Veri Miktarı ve Teknolojinin Önemi: Daha fazla ve daha kaliteli verinin, modern analiz teknikleriyle birleştiğinde daha doğru sonuçlar vermesi bilimsel bir gerçektir. Bu açıdan iddiası güçlüdür.
- Çoklu Fay Sistemi Plausibilitesi: Büyük fay zonlarının karmaşık ve segmentli yapısı jeolojik olarak yaygındır. Marmara’nın da böyle olması kuvvetle muhtemeldir.
- Geometrinin İvmeye Etkisi: Fay geometrisinin ve kırılma dinamiğinin yer ivmesi üzerinde büyük etkisi olduğu ve noktasal risk analizinin önemi modern sismolojinin temel kabullerindendir. Bu vurgusu doğrudur.
- Eş Zamanlı Kırılma Riski: Yakın geçmişteki büyük depremler, bu senaryonun gerçekliğini kanıtlamıştır. Bunu modeline dahil etmesi önemlidir.
- Eski Modellerin Sınırlılıkları: 2001 modelinin, günümüz verileriyle bakıldığında sınırlı ve potansiyel olarak hatalı olduğu eleştirisi büyük ölçüde geçerlidir.
- Sorgulanabilecek/Zayıf Olabileceği Noktalar:
- Bilimsel Yayın ve Kabul Durumu: Yaltırak’ın modelinin tüm detayları (4 spesifik segment, Mw 7.8 senaryosu, detaylı ivme haritaları vb.) ne ölçüde uluslararası hakemli dergilerde yayınlanmış ve geniş bilim camiası tarafından kabul görmüştür? Medyada ve konferanslarda sunulan iddiaların, hakem denetiminden geçmiş yayınlarla desteklenmesi, bilimsel geçerlilik için kritik önem taşır. Modelin detaylarının ve dayanaklarının şeffaf bir şekilde paylaşılması ve bağımsız araştırmacılar tarafından doğrulanması gerekir. Bu konuda bir eksiklik varsa, modelin gücü sorgulanabilir hale gelir.
- Akademik Çatışma İddialarının Etkisi: Veri baskılama ve kişisel çatışma iddiaları doğru olsa bile, bu durum modelin bilimsel doğruluğunu otomatik olarak kanıtlamaz. Bu iddialar, modelin neden yeterince tanınmadığını açıklayabilir ancak modelin kendisinin bilimsel olarak sağlam olup olmadığını belirlemez. Hatta bazen bu tür iddialar, bilimsel tartışmanın önüne geçerek konuyu kişiselleştirebilir.
- Modelin Kendi Belirsizlikleri: Her model gibi, Yaltırak’ın modelinin de kendi içinde belirsizlikler taşıması muhtemeldir (segment sınırlarının kesinliği, her segmentin maksimum potansiyeli, eş zamanlı kırılma olasılığının yüzdesi vb.). Bu belirsizliklerin ne ölçüde ifade edildiği önemlidir. Özellikle Mw 7.8 gibi çok yüksek bir değerin, en kötü senaryo mu yoksa yüksek olasılıklı bir senaryo mu olduğu netleştirilmelidir.
- Resmi Süreçlerle İlişki: AFAD veya belediyelerin kullandığı haritaların tamamen 2001 modeline dayandığı iddiası ne kadar doğrudur? Resmi tehlike haritaları periyodik olarak güncellenir ve farklı veri kaynaklarını (jeolojik, sismolojik, jeodezik) birleştirmeye çalışır. Yaltırak’ın modeli bu güncellemelere ne ölçüde dahil edilmiştir veya neden edilmemiştir? Bu süreçlerin detayları önemlidir.
Argüman Gücü Puanı (Yaltırak’ın Çoklu Fay ve İvme Modeli İçin): 7/10
Puan Kırma Gerekçeleri (Teknik Açıklamalar):
- Veri ve Metodoloji Üstünlüğü (+): İddia edilen veri miktarı (22.000+ km) ve kullanılan modern teknikler (3D modelleme, AI) modele potansiyel olarak yüksek bir doğruluk ve detay seviyesi kazandırmaktadır. Bu, puanı yukarı çeken en önemli faktördür.
- Jeolojik ve Sismolojik Makuliyet (+): Çoklu fay sistemi, eş zamanlı kırılma, noktasal ivme değişkenliği gibi kavramlar günümüz bilimsel anlayışıyla uyumludur.
- Hakemli Yayın ve Geniş Kabul Eksikliği (-2 puan): Modelin tüm detaylarının ve sonuçlarının ne ölçüde uluslararası hakemli literatürde yer aldığı ve geniş bilim camiası tarafından ne ölçüde kabul gördüğü konusunda belirsizlikler bulunmaktadır. Bilimsel geçerlilik için bu kritik bir adımdır ve bu konudaki eksiklikler puanı düşürmektedir. Modelin şeffaf bir şekilde paylaşılması ve bağımsız doğrulaması gerekmektedir.
- Belirsizliklerin İfadesi ve Senaryo Olasılıkları (-1 puan): Modelin kendi içindeki belirsizliklerin ve özellikle en kötü senaryoların (Mw 7.8 gibi) olasılıklarının ne kadar net ifade edildiği önemlidir. Eğer bu konuda yeterli açıklık yoksa, modelin pratik kullanımı ve yorumlanması zorlaşabilir.
Sonuç olarak, Prof. Dr. Cenk Yaltırak’ın sunduğu çoklu fay modeli ve buna bağlı risk analizleri, potansiyel olarak Marmara depremi tehlikesine dair anlayışımızı kökten değiştirebilecek niteliktedir. Dayandığı iddia edilen veri miktarı ve modern metodoloji, modele ciddi bir ağırlık kazandırmaktadır. Ancak, bu modelin bilimsel camiada tam olarak doğrulanması, kabul görmesi ve en önemlisi resmi politikalara entegre edilmesi için daha fazla şeffaflık, hakemli yayın ve bağımsız değerlendirme sürecine ihtiyaç vardır. Akademik çekişme iddiaları bir kenara bırakılarak, modelin bilimsel verileri acilen ve önyargısız bir şekilde masaya yatırılmalı, eğer doğruluğu teyit edilirse, Marmara için tehlike haritaları ve hazırlık stratejileri bu yeni bilgiler ışığında radikal bir şekilde güncellenmelidir. Çünkü Yaltırak haklıysa, zaman daralıyor ve eski haritalara güvenmek, kelimenin tam anlamıyla bir saatli bombanın üzerinde oturmak anlamına gelebilir.
Bölüm 4: Halkın Vicdanı, Bilimin Sesi – Prof. Dr. Naci Görür ve Marmara Gerçeğiyle Yüzleşme Çağrısı
Marmara Denizi’nin altındaki fay hatları üzerine süregelen bilimsel kakofonide, Prof. Dr. Naci Görür kendine özgü bir yer işgal ediyor. O, ne Şengör & Le Pichon ekolünün ilk dönemdeki iddialı ve belki de biraz katı modeline tamamen bağlı, ne de Şener Üşümezsoy’un radikal ve aykırı “ölü fay” tezine prim veren bir çizgide. Ancak belki de hepsinden daha önemlisi, Naci Hoca, karmaşık bilimsel gerçekleri halkın anlayabileceği bir dille ifade etme, deprem tehlikesini sürekli gündemde tutma ve en önemlisi, hazırlık çağrısını yorulmak bilmeden tekrarlama misyonunu üstlenmiş bir figür olarak öne çıkıyor. Sedimantoloji ve Deniz Jeolojisi alanlarındaki derin uzmanlığıyla Marmara’nın geçmişini iyi bilen, 1999 depremleri sonrası TÜBİTAK-MAM Başkanlığı gibi kritik görevlerde bulunarak Marmara araştırmalarının hızlanmasında rol oynayan Görür, günümüzde adeta toplumun deprem konusundaki vicdanı ve sağduyulu sesi haline gelmiş durumda. Peki, Naci Hoca’nın Marmara depremine dair bilimsel argümanlarının temeli nedir, diğer ekollerden hangi noktalarda ayrışır veya örtüşür ve onun bu ısrarlı uyarılarının bilimsel dayanağı ne kadar güçlüdür?
Prof. Dr. Naci Görür’ün Marmara depremi konusundaki temel duruşu son derece net ve tutarlıdır: Kuzey Anadolu Fayı’nın (KAF) Marmara Denizi içinden geçen kuzey kolu üzerinde, yakın gelecekte İstanbul ve çevresini çok ciddi şekilde etkileyecek büyük bir depremin meydana gelmesi kaçınılmazdır. Bu onun defalarca altını çizdiği, bilimsel verilere dayandırdığı ana mesajıdır. Bu depremin kaynağı olarak da, ana akım bilim camiasının büyük çoğunluğu gibi, özellikle Adalar segmenti olarak tanımlanan, Prens Adaları’nın güneyinden geçen ve uzun süredir kırılmadığı için enerji biriktirdiği (kilitli olduğu) düşünülen fay parçasını işaret eder. Bu noktada, Şengör & Le Pichon’un ilk modelinin temel bulgularından biri olan Adalar segmenti riskini devralır ve güncel verilerle destekler. Onun sıklıkla kullandığı model veya referans çerçevesi, genellikle Marmara’yı yine batıdan doğuya üç ana segmente (Tekirdağ, Orta/Kumburgaz, Adalar) ayıran yaklaşımdır. Bu, önceki bölümde bahsettiğimiz Cenk Yaltırak’ın çok daha karmaşık, dört veya daha fazla ana segment içeren modelinden daha basit bir geometridir ve kökleri 2001 modeline daha yakındır.
Naci Hoca’nın argümanlarının temelinde, sismik boşluk (seismic gap) kavramı ve stres transferi mekanizması yatar. Sismik boşluk, büyük bir fay hattı üzerinde uzun süredir kırılmamış ve dolayısıyla komşu segmentlere göre daha fazla gerilim biriktirdiği düşünülen fay parçalarıdır. Adalar segmenti, 1766’dan beri (veya en azından o büyüklükte bir depremle) kırılmadığı kabul edildiği için tipik bir sismik boşluk adayıdır. KAF’ın genel hareket hızı (yaklaşık 2-2.5 cm/yıl) ve geçen süre (yaklaşık 260 yıl) göz önüne alındığında, bu segment üzerinde metrelerce kayma potansiyelinin biriktiği bilimsel bir gerçektir. İşte Görür, bu birikmiş enerjinin eninde sonunda açığa çıkacağını vurgular. Ayrıca, 1999 Gölcük ve Düzce depremleri gibi olayların veya daha yakın tarihli 2025 Kumburgaz (Silivri açıkları) depreminin (Mw 6.1-6.2), durumu rahatlatmak bir yana, tam tersine stres transferi yoluyla kilitli Adalar segmenti üzerindeki yükü daha da artırdığını ve kırılmayı daha olası hale getirdiğini veya zamanını öne çektiğini savunur. Bu, sismolojide kabul gören Coulomb Stres Transferi teorisine dayanan mantıksal bir çıkarımdır: Bir yerde fay kırıldığında, komşu kilitli bölgelere ek stres uygular.
Naci Görür’ün bilimsel duruşunun en belirgin özelliklerinden biri, kesin tarih vermekten ısrarla kaçınmasıdır. “Şu tarihte deprem olacak” demenin bilimsel olmadığını, bunun kahinlik olacağını sıklıkla ifade eder. Bilimin ancak olasılıklarla konuşabileceğini, belirli bir zaman aralığında (örneğin önümüzdeki 30 yıl) büyük deprem olma olasılığının yüksek olduğunu söyleyebileceğini belirtir. Ancak bu bilimsel temkinliliği, riskin aciliyeti konusundaki net tavrıyla birleştirir. Olasılık yüksekse ve potansiyel sonuçlar yıkıcıysa, bekleyecek zaman olmadığını, hazırlıkların derhal yapılması gerektiğini savunur. Onun iletişimdeki gücü de buradan gelir: Bilimsel kesinlik sınırlarını bilir ama tehlikenin ciddiyetini ve aciliyetini halkın anlayacağı netlikte ifade eder. “Milyonlarca insanın can güvenliğiyle oynamayın” uyarısı, bu sorumluluk duygusunun bir yansımasıdır.
Peki, Naci Görür’ün yaklaşımının güçlü yanları nelerdir? Her şeyden önce, Marmara’da büyük deprem riskinin kaynağını Adalar segmenti olarak belirlemesi, mevcut genel bilimsel konsensüsle ve özellikle de jeodezik verilerin (GPS vb.) işaret ettiği yüksek gerinim birikimiyle büyük ölçüde uyumludur. Dayandığı sismik boşluk ve stres transferi kavramları, sismolojinin temel ve geçerli prensipleridir. Deniz jeolojisi ve sedimantoloji alanındaki uzmanlığı, Marmara Denizi’nin yapısını ve geçmişini anlamada ona önemli bir avantaj sağlar. En önemlisi, bilimsel bilgiyi kamuoyuyla paylaşma, farkındalık yaratma ve hazırlık çağrısı yapma konusundaki olağanüstü başarısıdır. Karmaşık konuları basitleştirerek, net ve etkili bir dille milyonlarca insana ulaşabilmesi, onu Türkiye’de deprem bilincinin sembol isimlerinden biri yapmıştır.
Ancak, özellikle Cenk Yaltırak’ın sunduğu daha yeni ve detaylı modelin iddiaları ışığında, Naci Görür’ün yaklaşımının da sorgulanabilecek veya zayıf kalabilecek yönleri olabilir. En temel eleştiri noktası, sıklıkla referans verdiği fay modelinin geometrisinin güncelliği ve detay seviyesidir. Eğer Yaltırak’ın iddia ettiği gibi Marmara’nın altında çok daha karmaşık, çoklu segmentlerden oluşan bir yapı varsa, Görür’ün dayandığı daha basit “tek fay – üç segment” modeli, özellikle yerel riskleri, farklı segmentlerin etkileşimini ve beklenen yer ivmesinin noktasal dağılımını doğru bir şekilde temsil etmekte yetersiz kalabilir. Bu durum, örneğin 6.1-6.2’lik Kumburgaz depreminin Adalar segmenti üzerindeki etkisini yorumlarken farklılıklara yol açabilir. Görür, bu depremin stresi artırıp zamanı “öne çektiğini” söylerken, Yaltırak daha karmaşık modeline dayanarak bu depremin ne zamanlamayı öne aldığını ne de ertelediğini, stresin çok daha karmaşık bir şekilde dağıldığını iddia edebilir. Model farklılığı, sonuç yorumunu da farklılaştırır.
Ayrıca, Naci Hoca’nın halka yönelik iletişiminde kullandığı basitleştirme, her ne kadar etkili olsa da, bazen deprem tehlikesinin altında yatan karmaşıklıkları ve belirsizlikleri yeterince yansıtmama riski taşıyabilir. Örneğin, riskin tüm İstanbul için homojen olmadığı, yerel zemin koşulları ve fay segmentlerine olan yakınlık/geometri nedeniyle çok büyük farklılıklar gösterebileceği gerçeği, genel “büyük deprem geliyor” mesajı içinde kaybolabilir. Bu durum, noktasal risk analizinin ve buna uygun hazırlıkların önemini ikinci plana itebilir.
Haklı/Haksız Noktaların Değerlendirilmesi:
- Haklı Olduğu Noktalar:
- Marmara’da büyük deprem riskinin varlığı ve yüksek olasılığı.
- Ana risk kaynağının KAF kuzey kolu, özellikle de Adalar segmenti civarında yoğunlaşması (genel konsensüs).
- Sismik boşluk kavramının Marmara için geçerliliği.
- Stres transferi mekanizmasının işleyişi (küçük depremlerin kilitli segmentlere yük bindirmesi).
- Deprem tarihi vermenin bilimsel olmadığı ancak riskin acil olduğu vurgusu.
- Hazırlığın hayati önemi ve bu konudaki kamuoyu liderliği.
- Sorgulanabilecek/Potansiyel Olarak Eksik Noktalar:
- Referans aldığı fay modelinin (tek fay-üç segment) geometrik detayının ve güncelliğinin, Yaltırak gibi daha yeni ve veri yoğun modellerle karşılaştırıldığında yetersiz kalma potansiyeli.
- Bu basitleştirilmiş modelin, yerel ivme farklılıklarını ve karmaşık kırılma senaryolarını (örn. eş zamanlı kırılma) ne ölçüde doğru temsil edebildiği.
- Halka yönelik iletişimdeki basitleştirmenin, riskin mekansal değişkenliği gibi önemli detayları göz ardı etme riski.
- Son depremlerin zamanlamayı “öne çektiği” yorumunun kesinlik derecesi (alternatif modellere göre).
Argüman Gücü Puanı (Naci Görür’ün Genel Yaklaşımı İçin): 7/10
Puan Kırma Gerekçeleri (Teknik Açıklamalar):
- Fay Modeli Güncelliği ve Detayı (-2 puan): Her ne kadar ana risk bölgesini doğru işaret etse de, sıklıkla referans verdiği görünen fay modelinin geometrisinin, Yaltırak tarafından sunulan çok daha detaylı ve veri yoğun modele kıyasla potansiyel olarak eksik veya güncelliğini yitirmiş olması, özellikle yerel risk ve ivme tahminleri açısından bir zayıflık oluşturabilir. Bilimsel argümanın temeli olan modelin doğruluğu ve detay seviyesi kritik önem taşır.
- Karmaşıklık ve Belirsizliklerin İletişimi (-1 puan): Kamuoyu iletişimindeki başarısı takdire şayan olsa da, riskin mekansal değişkenliği ve modellerdeki belirsizlikler gibi karmaşık konuların, genel mesajın netliği uğruna zaman zaman yeterince vurgulanmaması, riskin tam olarak anlaşılmasında eksikliklere yol açabilir. Noktasal risk ve ivme konusundaki detay eksikliği, Yaltırak’ın modelinin potansiyel üstünlüğü karşısında bir dezavantaj olarak görülebilir.
Sonuç olarak, Prof. Dr. Naci Görür, Marmara depremi konusunda Türkiye’nin en önemli ve güvenilir seslerinden biridir. Ana riskin nerede olduğu ve hazırlığın aciliyeti konusundaki mesajları son derece yerinde ve bilimsel konsensüsle uyumludur. Ancak, kullandığı referans modelin güncelliği ve detay seviyesi, özellikle Cenk Yaltırak gibi araştırmacıların sunduğu daha karmaşık ve veri yoğun alternatifler karşısında sorgulanabilir. Bu durum, onun genel mesajının doğruluğunu değil, belki de riskin mekansal dağılımı ve belirli olayların yorumlanmasındaki nüansları etkileyebilir. Naci Hoca’nın çağrısı nettir: Tehlike büyük ve hazırlık şart. Ancak bu hazırlığın en doğru şekilde yapılabilmesi için, belki de referans alınan bilimsel modellerin de sürekli olarak en güncel ve detaylı verilerle güncellenmesi gerekmektedir.
Bölüm 5: Fay Hatlarındaki Kakofoni, Bilimin Pusulası ve Marmara’nın Belirsiz Geleceği – Bir Sentez ve Sonuç
Marmara Denizi’nin altındaki deprem tehlikesine dair çıktığımız bu detaylı yolculukta, farklı bilimsel duraklara uğradık. Prof. Dr. Celal Şengör ve Prof. Dr. Xavier Le Pichon’un 2000’lerin başında sahneyi kuran, Marmara’yı tek, büyük ve kilitli bir fay hattı olarak resmeden, Mw 7.5-7.6 gibi ürkütücü senaryolarla alarm zillerini çaldıran öncü modeliyle başladık. Ardından, bu ana akım görüşe taban tabana zıt bir duruş sergileyen Prof. Dr. Şener Üşümezsoy’un yapısalcı ve mekanikçi perspektifini, onun Adalar fayına “ölü” hükmünü veren radikal kinematik uyumsuzluk argümanını ve ana akımın bel bağladığı GPS verilerine yönelik derin şüphesini inceledik; ancak bu teorinin mevcut kanıtların ezici çoğunluğuyla nasıl çeliştiğini de gördük. Sonrasında, Prof. Dr. Cenk Yaltırak’ın devasa bir veri seti ve modern teknolojilerle (3D modelleme, AI) inşa ettiğini iddia ettiği, Marmara’nın altında çok daha karmaşık, çoklu fay segmentlerinden oluşan bir labirent olduğunu öne süren, noktasal ivme hesaplamalarının ve eş zamanlı kırılma riskinin (Mw 7.8’e varan) altını çizen modelini ve bu modelin akademik dünyada karşılaştığı iddia edilen engelleri masaya yatırdık. Nihayetinde, Prof. Dr. Naci Görür’ün, bilimsel gerçekleri halkın anlayacağı dille ifade eden, sismik boşluk ve stres transferi kavramlarıyla Adalar segmentindeki ana riski vurgulayan, ancak referans aldığı modelin güncelliği konusunda soru işaretleri barındıran, kamuoyunu sürekli hazırlığa çağıran sağduyulu sesine kulak verdik.
Şimdi tüm bu farklı sesleri, argümanları, kanıtları ve karşı kanıtları bir araya getirip bir sentez yapma zamanı. Bu bilimsel kakofoninin ortasında nerede duruyoruz? Hangi görüşler daha sağlam bir zemine basıyor? Ve en önemlisi, tüm bu tartışmalar Marmara’nın kaçınılmaz depremiyle yüzleşmek zorunda olan bizler için ne anlama geliyor?
Öncelikle, tüm bu farklı görüşlerin üzerinde anlaştığı veya en azından büyük ölçüde kabul ettiği bazı ortak zeminler olduğunu belirtmek gerek. Marmara Denizi’nin altından, sismik olarak son derece aktif olan Kuzey Anadolu Fayı’nın (KAF) kuzey kolunun geçtiği konusunda bir fikir birliği var. Bölgenin tektonik olarak hareketli olduğu ve geçmişte yıkıcı depremler ürettiği de tartışmasız bir gerçek. 1999 depremleri sonrasında Marmara’da yeni bir büyük deprem beklentisinin oluştuğu ve bu riskin ciddiye alınması gerektiği de (belki Şener Üşümezsoy’un riskin büyüklüğü konusundaki farklılaşması hariç) genel kabul gören bir durum.
Ancak anlaşmazlıklar, işte tam bu noktadan sonra başlıyor ve oldukça derinleşiyor. Ana ayrışma noktalarını şöyle özetleyebiliriz:
- Fay Geometrisi ve Segmentasyon: En temel ayrım burada. Sistem tek, büyük bir fay mı (Şengör/Le Pichon ilk modeli), yoksa belirgin segmentlere mi ayrılıyor? Eğer segmentliyse, bu segmentasyon nasıl? Üç ana bölüm mü (Görür’ün sıklıkla referans aldığı), yoksa dört veya daha fazla karmaşık, kollara ayrılan segment mi (Yaltırak)? Yoksa bazı segmentler arasında aktif devamlılık yok mu (Üşümezsoy)?
- Adalar Fayının Durumu: Burası en kritik savaş alanı. Ana akım (Şengör, Le Pichon, Görür, Yaltırak dahil birçokları) Adalar segmentinin kilitli, enerji biriktiren ve ana tehlike kaynağı olduğunu savunurken, Üşümezsoy onun “ölü” olduğunu iddia ediyor. Bu, tüm risk senaryolarını temelden değiştiren bir ayrım.
- Maksimum Deprem Büyüklüğü: Tek fay modeli Mw 7.5-7.6’ları işaret ederken, güncel ana akım ve Yaltırak’ın modeli tek segment kırılması için Mw 7.0-7.4 aralığını, Yaltırak çoklu kırılma için Mw 7.8’i öngörüyor. Üşümezsoy ise en büyük riski Kumburgaz’da görüp onu da 6.5 ile sınırlıyor. Aradaki farklar muazzam.
- Jeodezik Verilerin (GPS vb.) Rolü ve Yorumu: Ana akım ve Görür için GPS verileri ve slip deficit hesaplamaları kilitlenmenin ve biriken enerjinin en önemli kanıtı iken, Üşümezsoy bunları “spekülatif modelleme” olarak görüp reddediyor. Yaltırak ise bu verileri kabul etmekle birlikte, yorumlanmasında kendi detaylı fay modelinin kullanılması gerektiğini savunuyor.
- Stres Transferinin Etkisi: Küçük veya orta büyüklükteki depremlerin (örn. 2025 Kumburgaz) kilitli segmentlere stres yükleyip riski artırdığı görüşü (Görür, ana akım) ile bunun anlamsız olduğu veya sadece yerel etkileri olduğu görüşü (Üşümezsoy) veya etkisinin daha karmaşık olduğu görüşü (Yaltırak) çarpışıyor.
- Riskin Mekansal Dağılımı: Tehlike Marmara çevresinde görece homojen mi dağılıyor, yoksa Yaltırak’ın iddia ettiği gibi fay geometrisi ve zemin etkileşimi nedeniyle çok kısa mesafelerde bile (noktasal ivme) dramatik şekilde değişiyor mu? Bu, risk haritaları ve bina kodları için hayati bir soru.
Bu ayrışmaların temelinde yatan şey, büyük ölçüde metodolojik farklılıklar ve kanıt hiyerarşisindeki önceliklerdir. Şengör/Le Pichon başlangıçta mevcut sınırlı veriyle genel tektonik çerçeveyi kurdu. Mevcut ana akım ve Görür, giderek artan jeodezik verilere ve bunlardan türetilen gerinim modellerine büyük ağırlık veriyor. Üşümezsoy, temel fizik/mekanik prensiplerini ve yapısal yorumlarını her şeyin önüne koyuyor, jeodezik modellemeyi reddediyor. Yaltırak ise hem yapısal detaya hem de devasa veri setini modern hesaplama yöntemleriyle analiz etmeye odaklanıyor, jeodezik verileri kendi karmaşık geometrisi içinde yorumluyor. Bilimde farklı yöntemlerin olması doğal olsa da, sonuçların geçerliliği için kanıtların kalitesi, tutarlılığı, tekrarlanabilirliği ve hakem denetiminden geçmiş olması esastır.
Bu kriterlere göre baktığımızda, kanıtların ağırlığı açıkça Adalar fayının “ölü” olmadığı, tam tersine kilitli ve yüksek risk taşıdığı yönündedir. GPS verileri, deniz tabanı ölçümleri, sismisite çalışmaları ve bilimsel konsensüs bu yönde güçlü bir tablo çizmektedir. Şener Üşümezsoy’un bu kanıtları reddetmesi, kendi teorisinin bilimsel temelini zayıflatmaktadır. Öte yandan, Cenk Yaltırak’ın sunduğu çoklu fay modeli ve detaylı ivme haritaları, eğer iddia edildiği gibi kapsamlı verilere ve sağlam analizlere dayanıyorsa, mevcut ana akım modellerden (özellikle 2001 kökenli olanlardan) daha doğru ve daha gerçekçi olma potansiyeli taşımaktadır. Ancak bu modelin gücünün tam olarak anlaşılabilmesi ve genel kabul görmesi için, tüm detaylarının, veri setlerinin ve metodolojisinin uluslararası hakemli literatürde şeffaf bir şekilde yayınlanması ve bağımsız araştırmacılar tarafından doğrulanması kritik önemdedir. Şu anki haliyle, potansiyeli yüksek ancak bilimsel geçerliliği henüz tam olarak test edilmemiş bir model görünümündedir.
Peki tüm bunlar risk değerlendirmesi ve kamu politikaları açısından ne anlama geliyor? Ortadaki bu bilimsel belirsizlik (veya en azından fikir ayrılığı), karar vericiler için ciddi bir zorluk yaratmaktadır. Hangi modele göre harita yapılacak? Hangi ivme değerlerine göre bina yönetmeliği güncellenecek? Eğer Yaltırak haklıysa ve mevcut haritalar tehlikeyi eksik tahmin ediyorsa, bu milyonlarca binanın ve insanın risk altında olması demektir. Bu nedenle, en sorumlu yaklaşım, bilimsel belirsizlik durumunda bile en güncel ve en kapsamlı verilere dayanan, genellikle daha muhafazakar (yani riski daha yüksek gösteren) senaryoları dikkate alarak önlem almaktır. Yaltırak’ın modelinin acilen ve önyargısız bir şekilde incelenmesi, eğer doğrulanırsa tehlike haritalarının ve yönetmeliklerin bu modele göre güncellenmesi bir zorunluluktur. “Bekleyelim, tam bir konsensüs oluşsun” demek, Marmara gibi bir yerde lüksümüz olmayan bir yaklaşımdır. Şeffaflık ve bilginin kamu yararına kullanılması esastır.
Bilim iletişimi de bu denklemin önemli bir parçasıdır. Farklı bilim insanlarının medyada farklı, hatta çelişkili mesajlar vermesi, kamuoyunda kafa karışıklığına, güvensizliğe ve ne yazık ki bazen de “madem anlaşamıyorlar, bir şey olmaz herhalde” gibi tehlikeli bir rehavete yol açabiliyor. Naci Görür gibi isimlerin halkı bilinçlendirme çabaları çok değerli olsa da, tüm bilim insanlarının kamuoyuna konuşurken taşıdıkları sorumluluğun farkında olması, belirsizlikleri dürüstçe ifade etmesi, kişisel çekişmelerden kaçınması ve en önemlisi, iddialarını sağlam kanıtlarla desteklemesi gerekmektedir.
Sonuç ve Argüman Gücü Değerlendirmesi:
Marmara depremi konusundaki bilimsel tartışma, farklı metodolojilerin, yorumların ve maalesef bazen de beşeri faktörlerin karıştığı karmaşık bir süreçtir. Ancak tüm bu kakofoninin içinde, kanıtların ezici ağırlığı birkaç temel gerçeğe işaret etmektedir:
- Marmara Denizi altında aktif ve tehlikeli bir fay sistemi bulunmaktadır.
- Bu sistem üzerinde, özellikle Adalar segmenti ve çevresinde, büyük bir deprem (Mw 7.0+) üretecek kadar enerji birikmiştir (Üşümezsoy’un aksi yöndeki iddiası güçlü kanıtlarla desteklenmemektedir).
- Fay sisteminin geometrisi muhtemelen basit bir çizgiden çok daha karmaşıktır (Yaltırak’ın modeli bu yönde güçlü kanıtlar sunma potansiyeli taşır).
- Bu karmaşık geometri, deprem riskinin (özellikle yer ivmesinin) mekansal olarak büyük değişkenlik göstermesine neden olabilir.
Bu çerçevede, genel bir argüman gücü değerlendirmesi yaparsak:
- Adalar Fayı Riskini Vurgulayan Ana Akım Görüş (ve Yaltırak’ın bu konudaki hemfikirliği): 8/10 (Güçlü jeodezik, sismolojik kanıtlar ve konsensüs nedeniyle yüksek; ancak fay geometrisi ve risk dağılımı detaylarındaki belirsizlikler nedeniyle mükemmel değil).
- Şener Üşümezsoy’un “Adalar Ölü” Tezi: 3/10 (Mekanik argümanları düşündürücü olsa da, ezici karşı kanıtları (jeodezi vb.) reddetmesi ve nicel destek eksikliği nedeniyle çok zayıf).
- Cenk Yaltırak’ın “Çoklu Fay/Detaylı İvme” Modeli: 7/10 (Veri ve metodoloji potansiyeli çok yüksek; ancak tam kabul ve doğrulama için daha fazla hakemli yayın ve şeffaflık ihtiyacı nedeniyle puanı şimdilik sınırlı).
Nihayetinde, hangi modelin en doğru olduğu tartışması devam ederken, pratik sonuç değişmiyor: Marmara Bölgesi ve özellikle İstanbul, çok büyük bir deprem riski altındadır ve bu riske karşı hazırlık yapmak bir tercih değil, mutlak bir zorunluluktur. Bilimsel tartışmalar, en doğru hazırlığı yapmamıza yardımcı olmalı, bizi eylemsizliğe veya rehavete sürüklememelidir. Cenk Yaltırak’ın çalışmaları gibi potansiyel olarak daha doğru risk analizleri sunan yeni yaklaşımlara açık olmak ve bunları hızla değerlendirmek, gelecekte yaşanacak kayıpları en aza indirmenin anahtarı olabilir. Kişisel çekişmelerin ve statükonun değil, bilimin ve insan hayatının önceliklendiği bir yaklaşım benimsemek zorundayız.
Bölüm 6: Marmara Fay Hattı Sahnesindeki Aktörler – Bir Özet ve Subjektif Bir Değerlendirme
Marmara Denizi’nin altındaki tektonik gerilimi ve bunun yarattığı deprem riskini anlamak için çıktığımız bu uzun ve detaylı yolculuğun sonuna geldik. Prof. Dr. Celal Şengör ve Xavier Le Pichon’un öncü “tek fay” modeliyle başlayan, Prof. Dr. Şener Üşümezsoy’un radikal “ölü fay” teziyle sarsılan, Prof. Dr. Cenk Yaltırak’ın “çoklu fay” labirentiyle yeni bir boyut kazanan ve Prof. Dr. Naci Görür’ün sağduyulu uyarılarıyla sürekli gündemde kalan bu karmaşık bilimsel tartışmayı farklı açılardan ele aldık. Her bir yaklaşımın dayandığı temelleri, güçlü ve zayıf yönlerini, teknik detaylarını ve birbirleriyle olan ilişkilerini incelemeye çalıştık.
Bu noktada, önceki bölümlerde yaptığımız analizleri daha derli toplu bir şekilde sunmak faydalı olacaktır. Aşağıdaki tablo, incelediğimiz ana aktörlerin veya modellerin temel argümanlarını, öne çıkan güçlü ve zayıf yanlarını ve önceki bölümlerde detaylı gerekçeleriyle açıkladığımız subjektif Argüman Gücü Puanı‘nı özetlemektedir.
Önemli Bir Not: Bu tabloda yer alan “Argüman Gücü Puanı”nın, tamamen bu yazı dizisi boyunca sunulan analizlere, kanıtların değerlendirilmesine, bilimsel metodolojiye uygunluğa, güncel verilere ve bilimsel konsensüse göre yapılmış kişisel ve subjektif bir yorum olduğunu özellikle vurgulamak isterim. Bu puanlar, mutlak bir bilimsel gerçeklik veya nihai bir yargı iddiası taşımamaktadır; sadece yapılan detaylı incelemenin bir özeti olarak düşünülmelidir. Farklı bir analiz veya farklı öncelikler, bu puanları değiştirebilir.
Marmara Depremi Tartışması: Farklı Görüşlerin Özeti ve Subjektif Değerlendirmesi
| Bilim İnsanı / Model | Temel Argüman / Odak Noktası | Öne Çıkan Güçlü Yönler (Analizimize Göre) | Öne Çıkan Zayıf Yönler / Eleştiriler (Analizimize Göre) | Subjektif Argüman Gücü Puanı (10 Üzerinden) |
| Şengör & Le Pichon (2001 Modeli) | Marmara’da tek, sürekli, kilitli ana fay hattı (3 segment). Yüksek deprem potansiyeli (Mw 7.5-7.6). Çek-ayır havzası modeli. | Öncü rol, risk farkındalığı yaratma, bilimsel tartışmayı başlatma, genel tektonik çerçeveye uygunluk (dönemi için). | Veri yetersizliği, aşırı geometrik basitleştirme, güncel jeodezik/sismik verilerle tam uyumsuzluk, maksimum büyüklük tahmininin sorgulanması. Güncelliğini büyük ölçüde yitirmiş. | 4/10 |
| Prof. Dr. Şener Üşümezsoy | Adalar fayı “ölü” (kinematik uyumsuzluk). Risk Kumburgaz’da sınırlı (max Mw ~6.5). GPS verileri spekülatif. Mekanik ve yapısal yorum öncelikli. | Yapısal jeoloji ve mekanik prensiplere vurgu, model varsayımlarını sorgulama, Kumburgaz potansiyelini (kısmen) doğru öngörme, aykırı düşünme. | Ezici jeodezik kanıtları (slip deficit, krip yokluğu) reddetme, reaktivasyon prensibini göz ardı etme, nicel/hakemli kanıt eksikliği (Adalar tezi için), risk azaltıcı yaklaşım. | 3/10 |
| Prof. Dr. Cenk Yaltırak | Marmara’da çoklu, karmaşık, segmentli fay sistemi (en az 4 ana segment). Yüksek veri (22.000+ km), 3D modelleme, AI. Noktasal ivme analizi önemli. Tek segment Mw 7.2+, çoklu kırılma Mw 7.8 olasılığı. | Yüksek veri miktarı ve modern metodoloji potansiyeli, jeolojik olarak makul karmaşık fay modeli, noktasal risk ve ivme vurgusunun önemi, eş zamanlı kırılma senaryosunu içermesi. | Modelin tüm detaylarının hakemli yayın ve geniş kabul durumu konusundaki belirsizlikler, belirsizliklerin ifadesi, akademik çatışma iddialarının bilimsel tartışmayı gölgeleme riski. | 7/10 |
| Prof. Dr. Naci Görür | Adalar segmenti kilitli, ana risk kaynağı (sismik boşluk). Büyük deprem kaçınılmaz. Stres transferi riski artırıyor. Tarih vermek imkansız, hazırlık şart. (Model genelde tek fay-üç segment referanslı). | Genel bilimsel konsensüsle uyum, sismik boşluk/stres transferi argümanlarının geçerliliği, kamuoyu bilinçlendirme ve hazırlık çağrısındaki liderlik, anlaşılır dil. | Referans aldığı fay modelinin potansiyel güncelliğini yitirmiş veya eksik olması (Yaltırak modeline kıyasla), riskin mekansal değişkenliği ve belirsizliklerin iletişimindeki sınırlılıklar. | 7/10 |
Sonuç ve Değerlendirme:
Bu tablo ve önceki bölümlerdeki detaylı analizler, Marmara Denizi deprem riskine dair tek bir mutlak doğru olmadığını, ancak bilimsel kanıtların ağırlığının belirli yönlere işaret ettiğini gösteriyor. Şener Üşümezsoy’un Adalar fayı hakkındaki “ölü” tezi, mevcut güçlü ve çeşitli kanıtlar karşısında savunulması zor bir pozisyonda duruyor. Öte yandan, Cenk Yaltırak’ın sunduğu çok daha detaylı ve karmaşık fay modeli, eğer bilimsel olarak tam anlamıyla doğrulanırsa, risk anlayışımızı ve hazırlık stratejilerimizi kökten değiştirme potansiyeli taşıyor. Naci Görür ise, belki de en güncel modeli kullanmasa da, ana riskin varlığı ve hazırlığın aciliyeti konusundaki net ve etkili mesajıyla toplum için hayati bir rol oynamaya devam ediyor.
Nihayetinde, hangi bilim insanının hangi konuda ne kadar haklı olduğu tartışması akademik çevrelerde devam edebilir. Ancak kamuoyu ve karar vericiler için mesaj nettir: Marmara’da çok büyük bir deprem riski bulunmaktadır ve bu risk, hangi model kullanılırsa kullanılsın ciddiye alınmalıdır. Bilimsel belirsizlikler, eylemsizlik için bir bahane olamaz. Tam tersine, en güncel, en kapsamlı ve genellikle riski daha doğru (ve belki de daha yüksek) tahmin eden bilimsel modellerin bulguları ışığında hareket etmek, en sorumlu ve ahlaki yaklaşımdır. Marmara’nın geleceği, bilimsel verilerin şeffaf bir şekilde değerlendirilmesine, akademik egoların ve çekişmelerin bir kenara bırakılmasına ve en önemlisi, elde edilen bilgilerin hızla ve etkin bir şekilde kamu güvenliği politikalarına dönüştürülmesine bağlıdır. Çünkü fay hatları beklerken, zaman bizim aleyhimize işlemektedir.
