Giriş: Son günlerde Marmara Denizi’nde meydana gelen ve İstanbul başta olmak üzere geniş bir bölgede hissedilen deprem, beklenen büyük İstanbul depremi tartışmalarını yeniden alevlendirdi. Farklı bilim insanlarından farklı senaryolar duyarken, Jeolog Prof. Dr. Şener Üşümezsoy, kendine özgü analizleri ve mevcut modellere getirdiği eleştirilerle dikkat çekiyor. Kendisiyle Marmara’daki fay hatlarının durumu, son depremin anlamı ve İstanbul için gerçek riskin ne olduğu üzerine konuştuk.
Soru: Hocam hoş geldiniz. Dünkü depremden sonra insanlar doğal olarak endişeli ve kafaları karışık. Özellikle bilim dünyasındaki farklı görüşler bu kafa karışıklığını artırıyor. Mesela Avcılar’dan bir izleyicimiz “İki farklı bilim mi var, üç farklı bilim mi var?” diye soruyor. Sizce meslektaşlarınızla aranızdaki bu görüş ayrılıklarının temel sebebi nedir? Neden farklı analizler ortaya konuyor?
Prof. Dr. Şener Üşümezsoy: Hoş bulduk. Bu farklılıkların temel nedeni, Marmara Denizi altındaki fay sisteminin yorumlanmasındaki farklılıklardır. Özellikle Büyükçekmece ile Yeşilköy arasındaki yaklaşık 50 kilometrelik hat üzerinde ciddi bir anlaşmazlık var. 2005 yılında Armijo’nun deniz tabanına inip yaptığı çalışmalardan sonra, TÜBİTAK adına Naci Görür bir açıklama yapmıştı. O zamanlar, Silivri’den Yeşilköy’e kadar uzanan 50 kilometrelik tek parça bir fayın 7 veya üzeri büyüklükte bir deprem üretebileceği söyleniyordu. Bizim itirazımız o zaman başladı ve bu detaylar üzerine kitaplar yazdık.
Sorun şu: Gerçekte Silivri’den Kumburgaz’a kadar uzanan yaklaşık 30-35 kilometrelik bir fay var. Bu fay Kumburgaz açıklarında bitiyor. Daha sonra Büyükçekmece’ye kadar bir boşluk var. Fay burada kesintiye uğruyor. Avcılar’ın karşısından başlayıp Adalar fayına doğru giden ikinci bir fay parçasından bahsediliyor. Yani Büyükçekmece ile Yeşilköy arasında yaklaşık 20-25 kilometrelik ayrı bir fay daha olduğu iddia ediliyor. İşte bu iki parçayı (Silivri-Kumburgaz ve Avcılar-Adalar) birleştirip, aradaki boşluğa da hayali bir fay koyarak 50 kilometrelik kesintisiz bir hat oluşturuyorlar. Bu birleştirilmiş hattın tek seferde kırılarak 7 üzeri deprem üreteceği söyleniyor. Bu, spekülasyondur. Bizim temel ayrışma noktamız burası. Yeşilköy ile Büyükçekmece arasında, “Orta Sırt” dedikleri yerde aktif, büyük deprem üretecek devamlı bir fay yok. Oraya fay koyarak 30 kilometrelik fayı 50 kilometreye çıkarıyorlar ve büyük deprem söylencelerini bunun üzerine kuruyorlar.
Soru: Yani siz, Marmara Denizi’nin altından geçen Kuzey Anadolu Fayı’nın tek parça, kesintisiz bir hat olmadığını mı söylüyorsunuz?
Prof. Dr. Şener Üşümezsoy: Kesinlikle. Armijo’nun 2005’teki çalışmaları da bunu gösterdi. Deniz tabanına inildiğinde görüldü ki, söylendiği gibi Marmara’yı boydan boya geçen kesintisiz bir fay yok. Silivri çukurunun doğu kenarında kuzeye doğru giden bir fay var. Aynı şekilde Kumburgaz çukurunun güneyinden geçen ve Silivri kıyısına doğru giden yaklaşık 20 kilometrelik başka bir fay var. Bu ikisi belki birlikte kırılırsa 6.5 büyüklüğünde bir deprem yapabilir, ayrı ayrı kırılırsa daha küçük depremler üretir. Ama Kumburgaz çukurundan sonra doğuya, İstanbul’a doğru devam eden aktif büyük bir fay hattı yok.
Soru: Peki ya sıkça konuşulan Adalar fayı? Haritalarda hep riskli olarak gösterilir. Sizin bu fay hakkındaki görüşünüz nedir? “Adalar fayı ölüdür” diyorsunuz, bunu biraz açar mısınız? Ne zaman ve neden öldü?
Prof. Dr. Şener Üşümezsoy: Adalar fayı hiçbir zaman sandıkları gibi Kuzey Anadolu Fayı’nın aktif bir parçası olmadı. Yaklaşık 10 milyon yıldır ölü bir faydır. Bakın, Kuzey Anadolu Fayı yanal atımlı bir faydır. 6 Şubat depremlerinde gördük, zemini yanlara doğru metrelerce kaydırır ama büyük çökmeler yapmaz. Yolun sağı solu aynı hizada kalır, sadece yanal olarak yer değiştirir. Oysa Adalar segmentinin olduğu yerde ve Marmara’daki çukurlarda (Çınarcık, Kumburgaz, Silivri çukurları) binlerce metrelik derinleşmeler, çökmeler var. Bu çökme yapısı, yanal atımlı fay karakteristiğiyle uyuşmaz. Burası, geçmişte farklı bir tektonik rejim altında, kuzey-güney yönlü çekilme (gerilme) kuvvetleriyle oluşmuş eski bir yapıdır. Tıpkı Ege’deki gibi, çekilme sonucu açılan çukurlardır bunlar. Ancak günümüzde Marmara Denizi’nin bulunduğu bölge, kuzeyden ve güneyden sıkıştırılıyor. Yani rejim değişti. Çekmeyle açılmış eski bir fay, sıkıştırma rejimi altında aktif olarak çalışamaz. Bu nedenle Adalar fayı ölüdür. Oraya fay koyup büyük deprem beklemek mekanik olarak yanlıştır. Haritalarda gösterilen o çizimler hayalidir, ciddiyeti yoktur. Fay güneyden, Çınarcık çukurunun güneyinden geçer. European Mediterranean Seismological Centre (EMSC) gibi kurumlar da fayın Çınarcık’ın güneyinden geçtiğini, Adalar’dan geçen aktif bir kol olmadığını belirtir.
Soru: Haritalarda gördüğümüz risk sınıflandırmaları var. Kırmızı, turuncu, sarı bölgeler… Sizin “hayali” dediğiniz haritalar üzerinden yapılan bu sınıflandırmalar o zaman gerçeği yansıtmıyor mu? Özellikle kıyı bölgeleri ve Adalar civarı hep en riskli gösteriliyor.
Prof. Dr. Şener Üşümezsoy: O haritaların çoğu, bahsettiğim yanlış fay modellemesi üzerine kuruludur. Örneğin, 1912’de Tekirdağ-Şarköy açıklarında 7 üzeri bir depremle kırılmış bir bölgeyi hala kıpkırmızı, yani en yüksek riskli gösterebiliyorlar. Orası kırıldı, enerjisi boşaldı, orada iş bitti. Aynı şekilde 1894’te Çınarcık çukurunun güneyinde kırılan fayı görmezden gelip, orayı da sanki yüzyıllardır kırılmamış gibi gösteriyorlar. Sonra da bu kırılmamış dedikleri parçaları birbirine ekleyip “işte büyük tehlike” diyorlar. Bu haritalar, özellikle 99 depremi sonrası, Marmara’yı hiç bilmeden, araziye inmeden yapılan spekülatif çalışmalara dayanıyor. Oysa gerçek durum farklı. Mesela, Adalar fayı olarak işaretledikleri yer ölü bir fay. Fayın aktif kolu güneyden geçiyor. Dolayısıyla o haritalardaki risk dağılımı, özellikle fay hattının geçtiği varsayılan yerler ve Adalar civarı için gerçeği yansıtmıyor.
Soru: Tarihsel depremlere değindiniz. 1894 İstanbul depremi ve 1912 Şarköy-Mürefte depremi… Bu depremler Marmara’daki tabloyu nasıl etkiledi? Neden önemliler?
Prof. Dr. Şener Üşümezsoy: Çok önemliler. Çünkü bazı çevreler, özellikle 1766 depreminden beri Marmara’da büyük deprem olmadığını, dolayısıyla 250 yıl dolduğu için her an büyük bir deprem olabileceğini söylüyorlardı. Bu, 1894 depremini yok sayan bir yaklaşımdı. Ancak tarihçilerimiz Murat Bardakçı ve Erhan Afyoncu, 1894 depreminin İstanbul tarihinde çok büyük bir yıkıma yol açtığını belgeleriyle ortaya koydular. Bu deprem, Çınarcık çukurunun güneyindeki yaklaşık 60 kilometrelik bir fayı kırmıştı. Yani Doğu Marmara’da önemli bir enerji boşalımı olmuştu. Bu, “1766’dan beri birikiyor” tezini çürütüyordu. Benzer şekilde 1912 depremi de Tekirdağ açıklarından Saros Körfezi’ne uzanan yaklaşık 60 kilometrelik Batı Marmara fayını kırdı. Şimdi düşünün, doğuda 1894’te, batıda 1912’de büyük segmentler kırılmış. Geriye ne kalıyor? Ortada, Yeşilköy ile Silivri arasında kalan yaklaşık 50 kilometrelik bir bölüm. İşte bütün tartışma bu orta bölüm üzerinde dönüyor. Biz diyoruz ki, bu orta bölüm de tek parça değil ve sandıkları kadar büyük bir deprem üretemez.
Soru: Peki, bu 50 kilometrelik orta bölüme geri dönersek… Dün yaşanan 6.2’lik (AFAD’a göre 5.9) deprem bu bölgenin neresinde oldu ve ne anlama geliyor? Bu deprem, beklenen daha büyük bir depremin habercisi mi, yoksa enerjiyi boşaltan bir gelişme mi?
Prof. Dr. Şener Üşümezsoy: Dünkü deprem, tam da bizim işaret ettiğimiz Silivri-Kumburgaz arasındaki fay segmentinin bir kısmında oldu. Hani “ikisi birlikte kırılırsa 6.5 yapar” dediğim iki fay parçasından biriydi bu. Yaklaşık 20-25 km uzunluğunda, 10 km derinliğinde bir alan kırıldı. Bu da yaklaşık 250 km²’lik bir yüzeye denk gelir ve 6.0-6.2 civarı bir deprem üretir. Nitekim öyle de oldu. Eğer bu segmentin tamamı, yani hem Silivri hem Kumburgaz fayı birlikte kırılsaydı, yaklaşık 500 km²’lik bir alan kırılacak ve 6.5 büyüklüğünde bir deprem olacaktı. Dünkü deprem, bu potansiyel 6.5’lik depremin enerjisinin bir kısmını boşalttı. Kırılan fayın uzunluğu ve alanı belli. Bu, tekil bir olaydı. Bu depremin, kendisinden çok daha büyük (7 ve üzeri) bir depremin öncüsü olduğunu düşünmek için, kırılacak o büyüklükte bir fayın var olması gerekir. Bizim analizlerimize göre o bölgede 7’lik deprem üretecek uzunlukta, kesintisiz ve aktif bir fay yok. Dolayısıyla bu deprem, büyük ölçüde kendi enerjisini boşaltmıştır ve daha büyük bir depremi tetiklemesi için gerekli mekanik bağlantı yoktur.
Soru: O zaman dünkü 6.2’lik depremin ardından İstanbul için en korkutucu bilimsel senaryo ne kaldı? Yani, bu kırılan parçanın dışında, hala risk taşıyan ve İstanbul’u etkileyebilecek neresi var?
Prof. Dr. Şener Üşümezsoy: Dünkü depremle birlikte, 6.5’lik potansiyelin bir kısmı gitti. Geriye ne kaldı? O 500 km²’lik alanın kırılmayan diğer yarısı, yani yaklaşık 250 km²’lik bir bölüm daha. Bu bölüm de kırılırsa, yine dünküne benzer, 6.0-6.2 büyüklüğünde bir deprem daha üretebilir. Yani İstanbul’un karşılaşabileceği en olası ve en büyük risk, bu bölgede yaşanabilecek ikinci bir 6.2’lik depremdir. Bu deprem de yine özellikle Silivri, Büyükçekmece, Avcılar gibi bölgelerin kıyı kesimlerini, kötü zemin üzerindeki yapıları ve heyelan riski taşıyan yamaçları etkileyebilir. Dünkü deprem bize şunu da gösterdi: İstanbul, 6.2 büyüklüğündeki bir depremi, korkulduğu gibi kitlesel bir yıkım yaşamadan atlatabildi. Bu, yapı stokumuzun en azından bu büyüklüğe karşı belli bir dayanıklılık gösterdiğinin de bir işareti sayılabilir. Ancak bu, 6.5’e veya daha büyüğüne dayanacağı anlamına gelmez, fakat bizim senaryomuza göre zaten 7 ve üzeri bir risk o bölgede yok.
Soru: Diğer bilim insanları, örneğin Prof. Dr. Celal Şengör, bu 6.2’nin daha büyüğünün öncüsü olabileceğini, zamanlamasının belirsiz olduğunu söylüyor. Prof. Dr. Naci Görür ise küçük depremlerin faydaki stresi artırarak büyük kırılmayı tetikleyebileceğini belirtiyor ve 7’nin üzerinde bir deprem bekliyor. Sizin bu yorumlara cevabınız nedir?
Prof. Dr. Şener Üşümezsoy: Celal Hoca’nın “öncüsü olabilir” demesi mantıklı bir olasılıktır, eğer devamında kırılacak daha büyük bir fay segmenti varsa. Ama bizim analizimize göre, o fay orada bitiyor veya sürekliliği yok. Dolayısıyla neyin öncüsü olacak? Naci Bey’in stresi artırma tezi ise, eğer faylar mekanik olarak birbirine bağlıysa ve stres bir faydan diğerine aktarılabiliyorsa geçerlidir. Örneğin, dünkü kırılan fay, hemen bitişiğindeki Kumburgaz fayına stres aktarmış olabilir, nitekim artçıların bir kısmı o yöne kaydı. Ancak bu stresin, arada boşluk olan veya ölü olan Adalar fayına atlayıp orada 7’lik bir depremi tetiklemesi mümkün görünmüyor. Stresin birikeceği ve büyük deprem yaratacak kadar uzunlukta aktif bir fay hattı kalmadı o bölgede. Ayrıca, Marmara’da, özellikle de doğu kısmında “krip” dediğimiz yavaş kayma ve küçük depremlerle sürekli bir enerji boşalımı da var. Bu da büyük bir deprem için gereken enerjinin birikmesini zorlaştırıyor. Japonların yaptığı ölçümler de bunu destekliyor; fay üzerinde olması gereken birikimden daha az birikim var, çünkü bir kısmı yavaş yavaş kayarak boşalıyor.
Soru: Peki, neden 7 ve üzeri büyüklükte bir deprem olasılığını bu kadar net bir şekilde dışlıyorsunuz? Dayanaklarınız neler?
Prof. Dr. Şener Üşümezsoy: Birincisi, fay geometrisi. 7 ve üzeri bir deprem için en az 70-100 km uzunluğunda kesintisiz, tek parça halinde kırılabilecek aktif bir fay gerekir. Marmara’nın ortasında böyle bir fay yok. Fay parçalı ve arada boşluklar var. İkincisi, Adalar fayı dediğimiz segmentin ölü olması. Bu segmenti denkleme katamazsınız. Üçüncüsü, tarihsel kayıtlar. Dünyanın en önemli paleosismologlarından Nicholas Ambresey, 1509 “Küçük Kıyamet” depreminin bile izlerini incelediğinde, Galata Kulesi, Rumeli Hisarı gibi yapılarda iddia edildiği kadar büyük (7.5-7.8 gibi) bir depremin etkilerini görmediğini belirtmiştir. Eğer öyle depremler olsaydı, bu tarihi yapıların ayakta kalması çok zordu. Dördüncüsü, GPS verileri. MIT’den Prof. Robert Reilinger ve ekibinin 20 yılı aşkın süredir yaptığı GPS ölçümleri, Marmara Denizi’ndeki deformasyon birikim hızının, 6.8’den büyük bir deprem üretecek seviyede olmadığını gösteriyor. Yani, fay üzerinde iddia edildiği kadar yüksek bir gerilim birikmiyor. Beşincisi, kırılmış olan segmentler. 1894 ve 1912’de kırılan büyük parçaları hesaptan düşünce, geriye kalan alan zaten 7’lik deprem üretecek kadar büyük değil. Tüm bu veriler bir araya geldiğinde, Marmara’da 7 ve üzeri bir deprem senaryosu bilimsel olarak desteklenmiyor.
Soru: İstanbul’daki riskli bölgeler konusuna dönersek, sizin analizinize göre en çok nerelere dikkat etmek gerekiyor? Özellikle hangi ilçeler veya zemin türleri öne çıkıyor?
Prof. Dr. Şener Üşümezsoy: Risk, depremin büyüklüğünden çok zeminin yapısıyla ilgilidir. 6.2’lik bir deprem bile kötü zeminlerde ciddi hasara yol açabilir. Bu anlamda, Büyükçekmece ve Küçükçekmece göllerinin denize bağlandığı ağızlar, Avcılar’ın heyelanlı yamaçları, Haliç’in güneyindeki (Fatih, Zeytinburnu gibi) eski Marmara Denizi çökelleri üzerine kurulu alanlar, dere yatakları ve denize dolgu yapılarak kazanılmış alanlar (örneğin Maltepe sahili gibi) en riskli yerlerdir. Buralarda zemin sıvılaşması ve heyelan riski yüksektir. Buna karşın, Haliç’in kuzeyi (Beyoğlu), Anadolu Yakası’nın iç kesimleri (Aydos, Bağlarbaşı gibi Paleozoyik yaşlı sağlam kayalar üzerine kurulu yerler), Bakırköy’ün kireçtaşı zemini gibi alanlar daha güvenlidir. Adalar da temel olarak sağlam kuvarsit kayalarından oluşur. Yani risk, fay hattına yakınlıktan ziyade, bulunduğunuz yerin zemin koşullarıyla doğrudan ilişkilidir. Özellikle heyelan potansiyeli olan yamaçlardaki yapılar ve alüvyon zeminler, 6.2-6.5 aralığındaki bir depremde bile tehlike altındadır.
Soru: Son olarak, hem yetkililere hem de vatandaşlara ne önerirsiniz? Sizin çizdiğiniz senaryo (maksimum 6.2-6.5 civarı risk), depreme hazırlık stratejilerini nasıl etkilemeli?
Prof. Dr. Şener Üşümezsoy: Ben kimseye “korkun” ya da “korkmayın”, “evinize girin” ya da “girmeyin” demem. Benim görevim, bilimsel verileri, olguları ortaya koymaktır. Aydın insan, bu olguları alır, kendi beyninde işler, analiz eder ve kendi kararını verir. Başkasının lafıyla hareket etmek yerine, bilgiye dayalı sorumluluk almak gerekir.
Eğer riskin 7 ve üzeri değil de, 6.5 civarında olduğunu kabul edersek, depreme hazırlık stratejileri daha gerçekçi ve yönetilebilir hale gelir. Bu, hazırlık yapmayalım demek değildir. Tam tersine, bu büyüklükteki bir depremin bile özellikle riskli zeminlerde ve dayanıksız binalarda ciddi hasar yapabileceğini bilerek, odaklanmış bir hazırlık yapılmalıdır. Yani, enerjimizi ve kaynaklarımızı, gerçekten riskli olan bölgelerdeki (kıyı şeritleri, heyelan alanları, kötü zeminler) yapıların güçlendirilmesine veya kentsel dönüşüme harcamalıyız. Tüm İstanbul yıkılacakmış gibi bir panik havasıyla değil, bilimsel verilere dayalı, önceliklendirilmiş ve daha az maliyetli ama daha etkili bir hazırlık yapmak mümkündür. Yetkililerin de spekülatif korku senaryoları yerine, bu gerçekçi risk analizlerine göre planlama yapması, imar kararlarını buna göre vermesi (özellikle Kanal İstanbul güzergahı gibi yeni yapılaşma alanlarında zemin etütlerine dikkat edilmesi) ve kaynakları doğru yerlere yönlendirmesi gerekir. Büyük deprem olacak yaygarasıyla yeşil alanları imara açmak yerine, mevcut yapı stokunu iyileştirmeye odaklanmalıyız.
Soru: Hocam, analizlerinizde oldukça net ve kendinizden emin bir duruş sergiliyorsunuz. Bir izleyicimiz “Şener Hoca hiç kendine yanılma payı bırakmıyor, bu güven bize de geçti” demiş. Bu konuda ne dersiniz? Yanılabileceğinizi düşündüğünüz bir nokta var mı?
Prof. Dr. Şener Üşümezsoy: Bilimde mutlak kesinlik yoktur elbette ama bu sonuçlara yıllarca süren detaylı arazi çalışmaları, sismik kesit analizleri, mekanik modellemeler ve uluslararası literatürdeki verileri (Armijo, Ambresey, Reilinger, Rosstein gibi) karşılaştırarak ulaştım. Bu, “bana öyle geliyor” diyerek ortaya atılmış bir iddia değil, çok sayıda verinin desteklediği bir analizdir. Güvenim, bu verilerin tutarlılığından ve mekanik prensiplerle uyumundan kaynaklanıyor. Kılı kırk yararak, her ihtimali değerlendirerek bu sonuca vardım. Elbette doğa her zaman sürprizlere açıktır ama mevcut bilimsel veriler ışığında Marmara için en olası ve tutarlı senaryo budur. Ben hüküm vermiyorum, verilerin ne söylediğini aktarıyorum. Eğer ortaya bu analizi çürütecek yeni ve sağlam bilimsel kanıtlar konulursa, o zaman elbette düşüncemi gözden geçiririm. Ama şu anki verilerle, başka bir senaryoyu savunmak spekülasyon olur.
Soru: Değerli vaktiniz ve aydınlatıcı açıklamalarınız için çok teşekkür ederiz hocam.
Prof. Dr. Şener Üşümezsoy: Ben teşekkür ederim. Umarım bu bilgiler, insanların durumu daha net anlamasına ve paniğe kapılmadan, bilinçli bir şekilde hareket etmesine yardımcı olur.
