Bölüm 1: Giriş – Kusursuz Bir Komedinin Altındaki Karanlık
Geleceğe Dönüş, yüzeyde eğlenceli bir seksenler bilimkurgu komedisi gibi görünür. Işıl ışıl neon tabelalar, kaykayla arabaların arkasına tutunarak okula giden enerjik bir genç, Huey Lewis and the News’un ritmik ve neşeli müzikleri, Amerikan rüyasının o döneme özgü sarsılmaz iyimserliği… Ancak zaman yolculuğu konseptinin doğası gereği, filmin satır aralarında oldukça karanlık, hatta yer yer izleyiciyi dehşete düşürebilecek trajik ihtimaller yatar. Bu yazı dizisinde, popüler kültürün o çok bilindik efsanelerini bir kenara bırakıp, Hill Valley isimli bu kurgusal kasabanın hiç konuşulmamış büyük sırlarını, karakterlerin psikolojik derinliklerindeki uçurumları ve senaryonun o kusursuz matematiğinin ardında gizlenen varoluşsal sancıları gün yüzüne çıkaracağız. Komedi türü, genellikle en karanlık insan korkularını ve en derin toplumsal travmaları maskelemek için kullanılan en etkili araçtır. Bir izleyici kahkahalarla gülerken, ekranda olup bitenlerin felsefi ağırlığını sorgulamayı unutur. Robert Zemeckis ve Bob Gale’in yarattığı bu evren, tam da bu illüzyonun üzerine inşa edilmiştir. İzleyici, Marty McFly’ın komik sakarlıklarına, Biff Tannen’ın karikatürize zorbalığına ve Doktor Emmett Brown’ın abartılı mimiklerine odaklanırken, aslında arka planda evrenin dokusunun yırtıldığına, kimliklerin silindiğine ve geri dönüşü olmayan ahlaki sınırların aşıldığına dikkat etmez.
Zaman yolculuğu, özünde son derece bencil ve yıkıcı bir eylemdir. Bir kişinin geçmişe gidip tek bir taşı bile yerinden oynatması, milyarlarca insanın geleceğini, doğacak olan çocukları, yaşanacak olan hayatları tamamen yok edip yerlerine yenilerini yazması anlamına gelir. Film, bu kozmik soykırımı öylesine hafif, öylesine kişisel bir aile draması üzerinden anlatır ki, izleyici Marty’nin anne ve babasını bir araya getirme çabasına sempati duyar. Oysa Marty’nin 1955 yılına düştüğü andan itibaren yaptığı her hamle, kendi bildiği 1985 yılını ve o yılda yaşayan herkesi yavaş yavaş bir hiçliğe sürüklemektedir. Zamanın yavaş yavaş silinmesi konsepti, sadece bir fotoğraftaki kardeşlerin şeffaflaşarak yok olması gibi basit bir görsel efektle geçiştirilemeyecek kadar ağır bir temadır. O fotoğraftaki her bir kayboluş, aslında evrenin o kişileri hiçbir zaman var olmamışlar gibi tarihin sayfalarından kazımasıdır. Bu, ölümden çok daha korkunç bir kaderdir; zira ölümde en azından bir yaşanmışlık, bir iz, bir hatıra kalır. Zaman çizgisinden silinmek ise, hiç doğmamış olmayı, evrenin hafızasından mutlak bir şekilde iptal edilmeyi ifade eder. Marty McFly, filmin büyük bir bölümünde bu mutlak hiçliğin nefesini ensesinde hissederek, hayatta kalmak değil, “var kalmak” için umutsuz bir mücadele verir.
Doktor Emmett Brown karakterinin o sevimli, dağınık saçlı, çılgın bilim insanı prototipinin altında da aslında toplumsal izolasyonun, anlaşılamamanın ve saplantılı bir dehanın getirdiği ağır bir yük yatar. O, toplum tarafından dışlanmış, vizyonunu gerçekleştirmek için tüm aile servetini tüketmiş, yapayalnız bir adamdır. Yıllar boyunca icatları çalışmamış, adı “çatlak” olarak çıkmış, itibarını yitirmiştir. Böylesi bir karakterin, tarihin akışını değiştirebilecek, tanrısal bir güce sahip bir makine icat etmesi ve bunu yaparken hiçbir etik kuruldan, hiçbir yasal merciden veya ahlaki filtreden geçmemesi, başlı başına ürkütücü bir durumdur. Gücün, kontrolsüz bir şekilde, kaybedecek hiçbir şeyi kalmamış bir adamın ellerinde olması, komedi filminin o parlak renkli atmosferine tezat oluşturan simsiyah bir bulut gibidir. İzleyici, Doktor’un eksantrik tavırlarına gülerken, aslında onun tehlikeli derecede sınır tanımayan, hedefine ulaşmak için uluslararası teröristlerle bile pazarlık masasına oturabilen, ahlaki pusulası sadece kendi bilimsel merakıyla yön bulan bir profil çizdiğini gözden kaçırır. Bana kalırsa, sinema tarihinde hiçbir film, varoluşsal krizleri ve bilimsel ahlakın çöküşünü bu kadar parlak ve neşeli bir ambalajla sunmayı başaramamıştır.
Bu evrendeki karakterlerin her biri, kendi içlerinde büyük travmalar taşır ve zaman makinesi, bu travmaların hem sebebi hem de sözde ilacı olarak sunulur. Ancak geçmişi değiştirerek travmaları silmek, gerçekten bir iyileşme midir, yoksa sadece o travmaları yaşamış olan orijinal kimliklerin öldürülüp yerlerine alternatif evrenden kopyaların getirilmesi midir? Filmin sonlarına doğru Marty, kendi dönemine döndüğünde her şeyin “düzeldiğini” görür. Babası artık ezik bir adam değildir, annesi alkol sorunu yaşamayan fit ve mutlu bir kadındır, abisi ve ablası başarılı bireylere dönüşmüştür. İzleyici bu finali mutlu bir son olarak kucaklar. Fakat derinlemesine düşünüldüğünde ortada devasa bir psikolojik dehşet vardır. Marty’nin geri döndüğü o ev, onun doğup büyüdüğü ev değildir. O anne ve baba, onun anılarını paylaştığı anne ve baba değildir. Marty, 17 yıl boyunca farklı bir aile yapısı içinde büyümüş, o zorluklarla şekillenmiş bir karakterken, şimdi yepyeni, tanımadığı, farklı anılara ve karakterlere sahip insanların evinde, onların “oğlu” rolünü oynamak zorundadır. Aslında orijinal Marty, bu yeni, zengin ve başarılı McFly ailesine ait değildir. O ailenin gerçek oğlu olan, o zenginlik ve özgüvenle büyümüş alternatif Marty nerededir? Film bu soruyu hiç sormaz, izleyicinin de sormasını istemez. Ancak bu detaylar zihne bir kez yerleştiğinde, o neşeli mutlu son, bir kimlik hırsızlığına, kozmik bir yer değiştirmeye dönüşür.
Hill Valley kasabası da başlı başına bu karanlık temaların sessiz bir tanığı, hatta bir karakteri gibidir. Kasabanın 1955’teki o temiz, umut dolu, pastel renkli banliyö rüyası, 1985’te yerini yıkılmaya yüz tutmuş, duvarları yazılarla dolu, yetişkin film sinemalarının açıldığı, ekonomik ve ahlaki bir çöküntüye bırakmıştır. Yönetmen, Amerikan rüyasının zaman içindeki çürüyüşünü kasabanın mimarisi ve atmosferi üzerinden çok net bir şekilde verir. Zaman yolculuğu sadece kişisel hayatlara değil, bu toplumsal yozlaşmaya da bir müdahale aracı olarak sunulur. Ancak geçmişe gitmek, geleceğin yozlaşmasını engelleyebilmiş midir? Filmin temel felsefesinde, ne kadar müdahale ederseniz edin, bazı olayların ve karakterlerin doğasındaki karanlığın form değiştirerek var olmaya devam edeceği gerçeği yatar. Biff Tannen, geçmişte bir zorba, günümüzde ise arabaları yıkayan ezik bir karakter gibi görünse de, içindeki o karanlık öz, o fırsatçılık ve kötülük potansiyeli her zaman oradadır ve zamanın farklı dallarında sürekli olarak yeniden filizlenir. Zaman makinesi, kötülüğü yok etmez, sadece onun kimin üzerinde güç sahibi olacağını yeniden düzenler.
Komedinin o hafifletici etkisi olmasaydı, Geleceğe Dönüş filmini bir psikolojik gerilim veya karanlık bir bilimkurgu distopyası olarak izlememiz işten bile değildi. Bir gencin, kendi annesinin ona karşı hissettiği romantik ve cinsel çekimle mücadele etmek zorunda kalması, Oidipus kompleksinin en rahatsız edici ve doğrudan yansımalarından biridir. Bu durum, filmde komik yanlış anlaşılmalar ve garip durumlar silsilesi olarak işlenip izleyiciye kahkaha attırsa da, karakterin içinde bulunduğu durumun psikolojik ağırlığı dehşet vericidir. Marty, varoluşunu kurtarmak için kendi annesinin arzularını manipüle etmek, babasını bir kahraman olmaya zorlamak ve ebeveynlerinin mahremiyetine müdahale etmek zorundadır. Ebeveyn-çocuk ilişkisinin doğasındaki o kutsal ve dokunulmaz sınır, zaman yolculuğu sayesinde tamamen ihlal edilmiş, güç dinamikleri altüst olmuştur. Çocuk, anne babasının yaratıcısı konumuna gelmiştir. Ebeveynlerini kelimenin tam anlamıyla kendi elleriyle şekillendirmiş, onların karakterlerini, kaderlerini, birbirleriyle olan ilişkilerini kendi varoluşunu garanti altına almak için bir heykeltıraş gibi yontmuştur. Bu tanrısal müdahale, bireyin kendi sınırlarını ve evrendeki yerini sorgulamasına neden olan, komedinin arkasına gizlenmiş devasa bir kibir ve zorunluluk çatışmasıdır.
Tüm bu felsefi ve psikolojik alt metinleri birleştirdiğimizde, filmin neden sadece döneminin değil, tüm zamanların en çok incelenen, üzerine en çok teori üretilen yapımlarından biri olduğunu anlamak zor değildir. İlerleyen bölümlerde, bu giriş niteliğindeki varoluşsal temellerin üzerine inşa edilmiş, karakterlerin motivasyonlarını, gizli ajandalarını ve o çok sevdiğimiz sahnelerin ardında yatan ürpertici detayları tek tek parçalarına ayıracağız. Zamanın doğası gereği hiçbir şeyin göründüğü gibi olmadığı, masum tesadüflerin ardında büyük planların, komik sakarlıkların ardında ölümcül risklerin yattığı bu evrende, Hill Valley’nin saat kulesinin gölgesinde saklanan gerçeklerle yüzleşmeye hazır olmak gerekiyor. Zaman makinesinin bıraktığı o alevli lastik izleri, sadece asfaltı değil, gerçeğin üzerini örten o komedi perdesini de yakarak yok edecek. Kusursuz işleyen bir saatin çarkları arasında ezilen kaderlerin, değiştirdiklerini sandıkları tarihin aslında onları nasıl değiştirdiğinin hikayesini en ince ayrıntısına kadar incelemek, bu kült esere duyulan saygının da bir gereğidir.
Bölüm 2: Teorilerin Temeli – Kelebek Etkisi ve Zaman Çizgileri
Önceki bölümde, zaman yolculuğunun kimlikleri nasıl silebileceğine ve karakterlerin üzerinde bıraktığı o ağır psikolojik yüke değinmiştik. Şimdi bu karanlık temellerin üzerine inşa edilen evrenin mekaniklerini ve zamanın doğasını daha derinden incelememiz gerekiyor. Geleceğe Dönüş evreninde zaman, bükülemez, sert bir çelik halat değil; aksine her dokunuşta dalgalanan, her müdahalede şekil değiştiren son derece kırılgan ve akışkan bir nehir olarak tasvir edilir. Ancak bu nehrin akış yönünü değiştirmek, sadece birkaç su damlasının yerini değiştirmekten ibaret değildir. Marty McFly’ın 1955 yılına yaptığı o talihsiz sıçrama, basit bir fiziksel yer değiştirme eyleminin ötesinde, Hill Valley kasabasının ve hatta belki de tüm dünyanın kozmik dokusunda devasa bir yırtılmaya sebep olmuştur. Bu yırtılmayı ve sonrasında ortaya çıkacak olan teorileri tam anlamıyla kavrayabilmek için, filmin kendi içindeki zaman yolculuğu kurallarını, özellikle de Kelebek Etkisi’nin bu evrendeki benzersiz işleyişini çok iyi okumak şarttır. Ekranda izlediğimiz o birbiri ardına dizilen, bizi güldüren veya heyecanlandıran tesadüflerin, aslında zamanın kendi kendini iyileştirme çabası mı yoksa kozmik bir satranç oyununun hamleleri mi olduğunu sorgulamaya başlamanın tam vaktidir.
Kelebek Etkisi teorisi, en basit haliyle, bir sistemin başlangıç verilerindeki ufak bir değişikliğin, büyük ve öngörülemez sonuçlar doğurabileceğini söyler. Filmde bu kavram, en ufak bir adımın bile koca bir tarihi baştan yazabileceği gerçeğiyle yüzümüze çarpılır. Marty’nin 1955 yılında Peabody’nin çiftliğine çarpması ve o meşhur çamlardan birini ezmesi, ilk bakışta komik bir detay gibi görünür. Seyirci, 1985’e dönüldüğünde alışveriş merkezinin adının “İkiz Çamlar” yerine “Yalnız Çam” olarak değişmesini zekice bir şaka olarak algılayıp geçer. Ancak bu değişimin altındaki felsefi dehşet genellikle göz ardı edilir. Sadece bir ağacın yok olması, bir ailenin nesiller boyu sürecek olan mirasını, o arazinin nasıl değerlendirileceğini, belki de o bölgenin ekolojik dengesini değiştirmiştir. Bir ağacın kaderini değiştirmek bu kadar kolayken ve böylesine kalıcı bir iz bırakırken, insan hayatlarına dokunmanın maliyeti nedir? Marty’nin 1955’te attığı her adım, konuştuğu her insan, yarattığı her küçük etkileşim, o dönemin insanlarının zihinlerinde mikroskobik ama geri döndürülemez tohumlar ekmiştir. Zaman çizgisindeki bu değişimler, sadece olayların akışını değil, insanların varoluşsal rotalarını da baştan aşağı yeniden çizer.
Bu noktada filmin bize sunduğu en önemli görsel metaforlardan biri devreye girer: Yavaş yavaş silinen o aile fotoğrafı. Daha önce de kısaca bahsettiğimiz gibi, bu sadece bir yok oluşun temsili değildir. Fotoğraftaki silinme efekti, Geleceğe Dönüş evreninde zamanın nasıl işlediğine dair en kritik ipucunu barındırır. Zaman anında değişmez; tıpkı suya atılan bir taşın yarattığı dalgaların kıyıya ulaşmasının vakit alması gibi, zamanın da bu yeni gerçekliğe uyum sağlaması, “Dalgalanma Etkisi” (Ripple Effect) dediğimiz bir süreçle gerçekleşir. Bu süreç, geçmişte yapılan bir değişikliğin, geleceği anında silip atmadığını, aksine yeni gerçekliğin eski gerçekliğin üzerine bir virüs gibi yavaş yavaş yayıldığını gösterir. Fotoğraftaki her bir figürün yavaşça şeffaflaşması, evrenin o an karar verme sürecinde olduğunu, adeta bir mahkeme gibi son hükmü vermeden önce olayların nihai sonucunu beklediğini hissettirir. Kozmik bir kum saati gibi işleyen bu fotoğraf, Marty’nin üzerindeki baskıyı artırmakla kalmaz, aynı zamanda izleyiciye zamanın affetmezliğini gösterir. Eğer zaman anında değişseydi, Marty geçmişe gittiği saniye yok olurdu ve film başlamadan biterdi. Ancak bu dalgalanma süreci, evrenin bir nevi “kaderi yeniden hesaplama” marjıdır. Bu hesaplama süreci, karakterlerin eylemlerinin ağırlığını ve seçimlerinin ne kadar kritik olduğunu vurgular.
Peki, ekranda gördüğümüz onca şey gerçekten tesadüf müdür? Marty’nin babasının ağaçtan düşüp annesinin babasının arabasının önüne yuvarlanacağı o saniyede tam olarak orada olması, sadece talihsiz bir zamanlama mıdır? Evren, doğal akışını korumak için bazı savunma mekanizmalarına sahip olabilir mi? Bana kalırsa, Geleceğe Dönüş evreninde saf tesadüf diye bir şey yoktur. Olayların bu kadar kusursuz bir şekilde, adeta ilahi bir senaryoyla birbirine bağlanması, zamanın kendi içinde bir bilince, olayları belirli bir yöne çekme eğilimine sahip olduğunu düşündürtür. Marty, babasının hayatını kurtararak aslında kendi ölüm fermanını imzalamış olur. Ancak evren, bu anomaliyi düzeltmek için sürekli olarak yeni fırsatlar, yeni tesadüfler yaratır. Lorraine’in Marty’ye aşık olması, ilk bakışta rahatsız edici bir rastlantı gibi görünse de, aslında evrenin o kilit buluşmayı sağlama çabasıdır. Sadece aktörler değişmiş, ama sahnelenmesi gereken oyun aynı kalmıştır. Evren, Lorraine’in birine aşık olmasını ve o kişiyle evlenmesini dikte etmektedir. George aradan çıkınca, evren hemen o boşluğu Marty ile doldurmaya çalışır. Bu, zamanın kendi yaralarını iyileştirme, eksik parçaları tamamlayarak dengeyi yeniden kurma şeklidir. Karakterler özgür iradeleriyle hareket ettiklerini sansalar da, aslında zamanın görünmez ipleriyle oynatılan birer kukla gibidirler.
Marty’nin 1955 yılına yaptığı bu müdahale, çevresindeki herkesin psikolojisini ve kimliğini derinden enfekte etmiştir. O dönemin insanları, kendi zamanlarına ait olmayan, farklı bir ritme, farklı bir konuşma tarzına, farklı bir kültürel altyapıya sahip bir varlıkla temas etmişlerdir. Marty’nin oradaki varlığı, adeta steril bir ortama giren yabancı bir bakteri gibidir; temas ettiği herkesin hayatında kalıcı bir iz bırakır. Örneğin, kafede çalışan ve ileride belediye başkanı olacak olan Goldie Wilson karakterini ele alalım. Marty’nin ona gelecekte belediye başkanı olacağını söylemesi, bir ilham mıydı yoksa bir kehanetin kendini gerçekleştirmesi mi? Eğer Marty o lafı etmeseydi, Goldie gerçekten de o hırsı bulup o makama ulaşabilecek miydi? Bu, nedensellik döngüsünün en tehlikeli çıkmazlarından biridir. Marty, tarihi düzeltmeye çalışırken aslında o tarihi bizzat yaratan kişi konumuna düşer. Bu durum, zaman yolculuğunun o bilindik “büyükbaba paradoksu”nun çok daha ince, psikolojik bir versiyonudur. İnsanların fikirleri, hayalleri ve hedefleri, gelecekten gelen bir yabancının ağzından çıkan tek bir cümleyle baştan aşağı değişebilir. Bu müdahale hakkı, hiçbir insana verilmemesi gereken, tanrısal bir güçtür.
Zaman çizgisinin kırılganlığı, sadece büyük olaylarda değil, en ufak detaylarda bile kendini gösterir. Marty’nin 1955’te geçirdiği o bir hafta, sayısız mikro-değişim yaratmıştır. Çaldığı o çılgın gitar solosu, Chuck Berry’nin kuzeni Marvin aracılığıyla rock ‘n’ roll tarihinin yazılmasına nasıl etki ettiyse, sokakta karşılaştığı insanların hayatlarında da benzer devrimler yaratmış olabilir. Bu bağlamda, filmin bize sunduğu zaman yolculuğu konsepti, aslında son derece distopik bir doğaya sahiptir. Çünkü geçmişte yapılan herhangi bir değişiklik, o andan itibaren yaşanacak olan her saniyenin, alınacak olan her nefesin, doğacak olan her bebeğin kaderini yeniden yazar. Marty’nin 1985’e geri döndüğünde bıraktığı dünyayı bulamaması, zamanın bu affetmez doğasının bir sonucudur. O, geçmişi tamir ettiğini zannederken, aslında kendi dünyasını yok etmiş ve yerine yepyeni, tanımadığı bir dünya inşa etmiştir. Bu yeni dünyada, insanlar onun eylemlerinin birer ürünüdür. Babasının özgüveni, annesinin zarafeti, abisinin başarısı, hepsi Marty’nin 1955’teki o bir haftalık müdahalesinin yan etkileridir.
Bu durum, etik ve felsefi açıdan devasa bir boşluk yaratır. Bir kişinin, kendi çıkarı veya varoluşu için, diğer insanların hayatlarını bu denli köklü bir şekilde değiştirmeye hakkı var mıdır? Marty’nin anne ve babasının hayatı daha iyiye gitmiş gibi görünse de, bu durum, o müdahalenin ahlaki boyutunu haklı çıkarır mı? Çünkü daha iyi bir hayat, orijinal hayatın silindiği gerçeğini değiştirmez. Belki de George McFly’ın o ezik hali, evrenin bir şekilde ihtiyaç duyduğu, başka bir zincirleme reaksiyonu dengeleyen kilit bir roldü. Belki de onun o hali sayesinde, başka insanların hayatlarında belirli şeyler gerçekleşmişti. Marty’nin bu dengeyi kendi lehine bozması, evrensel adaletin bir ihlali olarak görülebilir. Zaman yolculuğu, sadece fiziksel yasaları değil, evrensel adaleti ve etik kuralları da yerle bir eder. Doktor Brown’ın başından beri Marty’yi geçmişe müdahale etmemesi konusunda uyarmasının altında yatan gerçek korku da budur. Ancak ironik bir şekilde, olayların fitilini ateşleyen ve Marty’yi o döneme gönderen de bizzat Doktor’un kendisidir.
İlerleyen bölümlerde ele alacağımız üç büyük teorinin temel dayanağı işte tam olarak bu nedensellik, kelebek etkisi ve zamanın kırılgan dokusudur. Karakterlerin motivasyonlarını, korkularını ve gizli niyetlerini anlamak için, bu zaman kurallarının ne kadar acımasız ve aynı zamanda ne kadar manipülasyona açık olduğunu aklımızdan çıkarmamamız gerekiyor. Tesadüf sandığımız anların arkasındaki o karanlık niyetleri, olayların o görünürdeki kusursuz akışının altındaki kozmik hesaplaşmaları incelediğimizde, Hill Valley kasabasının aslında devasa bir deney tüpü, karakterlerin ise bu deneyin farkında olmayan denekleri olduğunu çok daha net göreceğiz. Kelebek kanat çırptı, çam ağacı yıkıldı ve zaman çizgisi bir daha asla eskisi gibi olmadı. Şimdi bu yıkımın enkazı arasında, karakterlerin ruhlarındaki çatlakları ve hikayenin o hiç aydınlatılmamış karanlık köşelerini keşfetmek için daha da derinlere inme zamanı. Her şeyin bir bedeli vardır ve zaman, eninde sonunda o bedeli tahsil edecektir.
Bölüm 3: Birinci Teoriye Giriş – İkiz Çamlar Alışveriş Merkezi’ndeki O Gece
Önceki bölümde zamanın o kırılgan ve affetmez doğasını, kelebek etkisinin Hill Valley üzerindeki yıkıcı potansiyelini incelemiştik. Şimdi bu kozmik mekanizmanın tetiğinin çekildiği o ilk ana, her şeyin başladığı o tekinsiz mekana ve zamana odaklanıyoruz. Yirmi altı Ekim bin dokuz yüz seksen beş, gece yarısını bir çeyrek geçe. İkiz Çamlar Alışveriş Merkezi’nin devasa, boş ve ürkütücü derecede sessiz otoparkı. Gündüzleri tüketim kültürünün, sıradan Amerikan banliyö yaşamının ve telaşlı kalabalıkların merkezi olan bu devasa asfalt denizinin, gecenin o saatinde adeta ıssız bir çölü, hatta bir tür modern kurban sunağını andırması tesadüf değildir. Yönetmen, bu mekanı seçerek izleyiciye bilinçaltı düzeyinde bir izolasyon mesajı verir. Dr. Emmett Brown, hayatının eserini, otuz yıllık saplantısının meyvesini insanlığa sunmak için prestijli bir üniversite laboratuvarını, bir bilim akademisini veya devlete ait bir test tesisini değil, kasabanın dışındaki ıssız bir alışveriş merkezinin otoparkını seçmiştir. Bu mekansal tercih, karakterin toplumdan ne kadar koptuğunun, akademik dünyadan nasıl dışlandığının ve kendi yalnızlığına nasıl hapsolduğunun en somut göstergesidir. O gece orada olan bitenleri basit bir bilimkurgu aksiyon sekansı olarak okumak, karakterin ruhunda kopan fırtınaları görmezden gelmektir. O gece orada, parlak çelik gövdesiyle karanlığı yaran DeLorean’ın etrafında, sadece fizik kuralları değil, bir adamın akıl sağlığı, yaşama tutunma arzusu ve yılların getirdiği o ağır tükenmişlik hissi de test edilmektedir.
Dr. Emmett Brown’ın o geceki fiziksel görünümü ve beden dili, yaklaştığı uçurumun kenarındaki bir adamın portresini çizer. Dağınık beyaz saçları, gözlerindeki o vahşi ve yerinde duramayan pırıltı, telaşlı hareketleri ve bitmek bilmeyen o frenetik enerjisi, genellikle komik bir deha klişesi olarak algılanır. Ancak bu davranış kalıbını daha derinlemesine incelediğimizde, karşımızda hayatının son kumarını oynayan, zembereği boşalmak üzere olan bir adam görürüz. Marty McFly’ı gecenin o saatinde oraya çağırması, ondan kamerasıyla olan biten her şeyi kaydetmesini istemesi, bir bilim insanının deneyini belgeleme arzusundan çok daha fazlasıdır. Doc, aslında bir veda videosu, bir miras, belki de bir itirafname hazırlamaktadır. Marty’ye kameranın kayıtta olup olmadığını defalarca sorması, tarihe bir not düşme saplantısının bir tezahürüdür. Eğer bu deney başarısız olursa, eğer araba sadece asfaltın üzerinde hızlanıp hiçbir yere gitmezse, geriye kalacak olan tek şey bu kaset olacaktır. Doc’un otuz yılını verdiği, aile servetini uğruna tükettiği ve onu kasabanın alay konusu haline getiren bu icat, onun tek varoluş amacıdır. Bu icadın çalışmaması ihtimali, Doc için basit bir bilimsel yanılma değil, ontolojik bir yıkım, tam anlamıyla bir hiçlik anlamına gelmektedir.
Deneyin ilk aşamasında, sadık dostu Einstein’ı, o sevimli köpeği DeLorean’ın içine yerleştirmesi ve onu bilinmezliğe doğru yollamaya hazırlanması, Doc’un ahlaki sınırlarının ne kadar esnediğini gösteren kritik bir andır. Bir insan, tek dostunu, yegane yoldaşını, çalışıp çalışmayacağından, daha da önemlisi güvenli olup olmadığından tam olarak emin olmadığı nükleer reaktörlü bir makinenin içine neden koyar? İzleyici olarak bizler, arabanın bir dakika sonraya gidip sağ salim geri döneceğini bildiğimiz için bu sahneyi gülümseyerek izleriz. Ancak Doc’un o anki perspektifinden bakıldığında durum çok farklıdır. O, teorik fiziğe dayanarak bir makine inşa etmiştir ancak pratiğin ne getireceğini asla bilemez. Einstein o arabanın içinde parçalarına ayrılabilir, zaman boşluğunda sonsuza dek kaybolabilir veya araç alev alıp bir tabuta dönüşebilirdi. Doc’un bu riski alması, bilime olan adanmışlığının bir kanıtı olabileceği gibi, aynı zamanda hedefine ulaşmak için her şeyi feda edebilecek, etik değerleri bir kenara bırakmış tehlikeli bir fanatizmin de göstergesidir. Belki de Doc, kendi zihinsel çöküşünün o kadar derinlerindeydi ki, Einstein’ın kaybı bile gözüne, on yıllarca süren başarısızlıklarının bir yenisini yaşamaktan daha az korkutucu görünüyordu.
Einstein arabayla birlikte zamanın dokusunu delip kaybolduğunda ve asfaltta o iki uzun alev izini bıraktığında, Doc’un verdiği tepki sinema tarihinin en saf duygu patlamalarından biridir. Ancak bu sevinç çığlığının, bu kendinden geçiş halinin ardında yatan asıl duygu nedir? Sadece başarının getirdiği bir tatmin mi, yoksa boynuna geçirilmek üzere olan idam ilminden son saniyede kurtulmuş bir mahkumun hissettiği o devasa rahatlama mı? Bana kalırsa, o an otoparkta yankılanan çığlık, yıllardır biriktirdiği aşağılanmaların, yalnızlığın, maddi ve manevi tükenmişliğin dışa vurumudur. Doc, o saniyede sadece zaman makinesini icat ettiğini değil, aynı zamanda deli olmadığını, haklı olduğunu, o dışlandığı dünyanın aslında ne kadar vizyonsuz olduğunu kanıtlamıştır. Ancak bu haklılık duygusu, onun içindeki o tehlikeli karanlığı yok etmez, tam tersine, onu daha da cesaretlendirir.
Deneyin hemen ardından yaptığı açıklamalar, onun ruh halinin en net ipuçlarını barındırır. Marty’ye, buluşunun temelini atan o meşhur tarihi, akı akapasitörünün (flux capacitor) icat edildiği o günü anlatırken, sesindeki o titreme ve gözlerindeki o uzaklara dalış, yıllarca süren travmatik bir bekleyişin dışavurumudur. Kafasını klozete çarpıp bayıldığı o anı anlatırken, aslında hayatının en dibe vurduğu anı, en savunmasız, en sefil durumunu tasvir etmektedir. Ve bu sefilliğin içinden doğan vizyon, onun adeta bir dini aydınlanma yaşamasına sebep olmuştur. Zaman makinesi onun için sadece bir mühendislik projesi değil, ilahi bir çağrı, bir kefaret yoludur. Tüm bu geçmişi dinlerken, Doc’un bu makineyi sadece bilimsel merakı tatmin etmek için yapmadığını çok net anlarız. O, bu makineyi kendi geçmişini, kendi hatalarını, kendi boşa harcanmış hayatını temize çekmek için inşa etmiştir. Ve böylesine ağır bir kişisel yük taşıyan bir icadın, herhangi bir denetim mekanizması olmadan, sadece o ve Marty’nin bulunduğu o ıssız otoparkta test edilmesi, yaklaşmakta olan felaketlerin en büyük habercisidir. Gecenin soğuğu, alışveriş merkezinin o yapay ışıkları, asfalttaki buzlanma… Her detay, bu sözde bilimsel zaferin etrafına örülmüş bir tekinsizlik çemberini oluşturur. Bu çemberin içinde duran o iki kişi, birazdan otoparkın sınırlarını aşacak ve kendi kişisel felaketlerinin fitilini ateşleyeceklerdir.
Bölüm 4: Argüman: Doc Brown’ın Tükenmişliği ve İntihar Planı
Dr. Emmett Lathrop Brown, namıdiğer “Doc”, popüler kültür tarihindeki en ikonik karakterlerden biridir. Beyaz önlüğü, çılgın bakışları, dağınık saçları ve bitmek tükenmek bilmeyen enerjisiyle o, neşeli ve eksantrik bilim insanı arketipinin zirvesini temsil eder. Ancak bu parlak ve eğlenceli vitrinin hemen arkasında, karanlık, trajik ve kendi kendini yok etmeye fazlasıyla meyilli bir zihin yatmaktadır. Bu bölümün odak noktası olan o sarsıcı intihar teorisini tam anlamıyla idrak edebilmek için, Doc’un DeLorean’ı tanıtırken sarf ettiği o tek bir cümleyi mikroskop altına almamız gerekiyor: “O günkü vizyonumu gerçekleştirmek neredeyse 30 yılımı ve tüm aile servetimi aldı.” Bu cümle, bir icadın ne kadar emek istediğini anlatan basit bir gurur ifadesi değildir; bu, on yıllara yayılan bir iflasın, sosyal bir tecridin ve psikolojik bir tükenmişliğin tüyler ürpertici bir itirafıdır. Bir insanın ömrünün en verimli otuz yılını tek bir takıntı uğruna feda etmesi, varını yoğunu bu yolda harcaması ve karşılığında toplumdan sadece alay ve dışlanma görmesi, o insanın akıl sağlığı üzerinde onarılamaz hasarlar bırakır. Doc Brown, 1985 yılının o soğuk ekim gecesinde İkiz Çamlar otoparkına geldiğinde, sadece bilimsel bir teoriyi test etmiyordu; aynı zamanda otuz yıllık bu devasa varoluşsal kumarın son elini oynuyordu. Masada kalan son fişi, kendi hayatıydı.
Hill Valley kasabasının sosyal dokusunu incelediğimizde, Doc’un yıllar içindeki dramatik düşüşünü çok net bir şekilde görebiliriz. 1955 yılında devasa bir malikanede yaşayan, hizmetkarları olmasa da görkemli bir mirasa sahip olduğu her halinden belli olan, nispeten saygın (ya da en azından zenginliği sayesinde tolere edilen) bir figürken; 1985 yılına gelindiğinde o malikane yanmış veya satılmış, arazisi bir fast-food zincirine devredilmiş ve Doc, kendi evinin eski garajına sığınmış, darmadağınık, beş parasız bir adama dönüşmüştür. Otuz yıl boyunca kasaba halkı tarafından bir “çatlak” olarak etiketlenmek, her yeni icadında başarısız olmak (düşünce okuyan kask gibi), itibarının adım adım eriyip yok olmasını izlemek korkunç bir psikolojik yüktür. İnsanlar onu tehlikeli bir deli olarak görmekte, Bay Strickland gibi otorite figürleri gençleri ondan uzak tutmaya çalışmaktadır. Doc, kendi kasabasında bir parya, kendi evinde bir mülteci haline gelmiştir. Tüm bu çöküşün tek bir sebebi vardır: 5 Kasım 1955’te tuvalette kafasını çarpıp gördüğü o zaman yolculuğu vizyonu. O vizyon, onun hayatını aydınlatan bir mucize değil, hayatını yavaş yavaş emip bitiren bir parazit olmuştur.
Bana kalırsa, bu teorinin en can alıcı noktası, Doc’un içinde bulunduğu bu mutlak çaresizliğin deneyin fiziksel koşullarına nasıl yansıdığıdır. Zaman makinesi olarak modifiye edilmiş bir DeLorean, seksen sekiz mil hıza çıkmak zorundadır. Peki, Doc bu kritik eşiğin testini nasıl gerçekleştirir? Arabayı devasa bir otoparkın bir ucuna yerleştirip, diğer ucundan kumandayla kontrol ederek güvenli bir mesafeden mi izler? Hayır. Arabayı tam olarak kendi durduğu noktaya, kendi üzerine doğru yönlendirir. Bu, bilimsel metodolojiyle veya kendine aşırı güvenle açıklanabilecek bir durum değildir. Bir tondan ağır, nükleer güçle çalışan, içi deneysel elektronik devrelerle dolu paslanmaz çelik bir aracın, saatte yaklaşık yüz kırk kilometre hızla doğrudan üzerinize geldiğini hayal edin. Eğer icat, o otuz yıllık hesaplamalar dizisi en ufak bir şekilde bile hatalıysa, eğer akı kapasitörü o son milisaniyede devreye girmezse, arabanın durması veya yön değiştirmesi fiziksel olarak imkansızdır. O hızdaki bir aracın çarpması anında ve kesin bir ölüm demektir. Doc, sadece makinenin çalışıp çalışmadığını test etmemiştir; evrene, kadere veya kendi dehasına son bir rest çekmiştir. “Ya bu makine çalışır ve ben tarihin en büyük dehası olarak küllerimden doğarım, ya da bu araba beni burada paramparça eder ve bu otuz yıllık işkence sonsuza dek biter.” Bu ikilem, intihar eğilimli bir zihnin kusursuz bir yansımasıdır.
Bu karanlık perspektiften bakıldığında, Doc’un otoparkta sergilediği o aşırı heyecanlı, kontrolsüz ve telaşlı tavırları yepyeni bir anlam kazanır. O, başarının eşiğindeki mutlu bir bilim insanından ziyade, idam mangasının karşısına geçmiş, son sigarasını içen bir mahkumun histerisine kapılmıştır. Hayatının eseri için gerekli olan plütonyumu elde etmek adına acımasız Libyalı teröristleri dolandırması, aslında onun ölüme ne kadar yakın durduğunun, kendi canını nasıl hiçe saydığının bir başka kanıtıdır. Teröristlere hurda parçalarından oluşan sahte bir bomba verip gerçek nükleer materyali çalmak, mantıklı bir insanın, yaşamak isteyen bir insanın yapacağı bir hamle değildir. Doc, o plütonyumu çaldığı an zaten kendi ölüm fermanını imzalamıştı. Teröristlerin eninde sonunda onu bulacağını, onu vahşice öldüreceklerini çok iyi biliyordu. Bu yüzden deneyin o gece, o an yapılması gerekiyordu. Eğer makine çalışmazsa, Libyalıların elinde ağır işkenceler görerek, kasabanın delisi olarak sefil bir şekilde ölmektense; kendi elleriyle yarattığı, otuz yılını verdiği “çocuğu” olan o makinenin çarpmasıyla, bir nevi kendi eseriyle bütünleşerek, anında ve acısız bir şekilde yok olmayı tercih etmiştir. Bu, saplantılı bir dehanın kendi yıkımını estetik bir şekilde tasarlamasıdır.
Marty McFly’ın o gece orada bulunması, bu karanlık tabloyu daha da ürpertici hale getirir. Doc, kasabada iletişim kurabildiği tek kişiyi, ona inanan ve onu yargılamadan seven bu genç çocuğu, potansiyel olarak kanlı bir cinayet-intihar mahalline davet etmiştir. Neden? Şahsi fikrim, Doc’un Marty’ye olan sevgisinin gerçek olduğu, ancak o geceki karar alma mekanizmasının bencillikle bulanıklaştığı yönündedir. Eğer deney başarısız olursa ve araba ikisini birden ezip geçerse, Doc hayattaki tek dostunu da yanında götürmüş olacaktır. Ancak Doc için Marty’nin oradaki varlığı, bir yoldaşlıktan çok, tarihe bırakılacak bir vasiyetnamenin kameramanlığını yapması içindir. Doc, yalnız ölmek istememiştir. Tüm dünyanın onu bir deli olarak hatırlamasını engelleyebilecek tek kişi Marty’dir. Doc’un Marty’yi arabanın yolu üzerinde zorla tuttuğu, kaçmasına izin vermediği o kısacık an, aslında Doc’un kendi inancını Marty’ye zorla empoze etme çabasıdır. “Eğer ben haklıysam birlikte tarihe geçeceğiz, eğer yanılıyorsam bu dünyada yaşamamızın zaten bir anlamı yok” şeklindeki o sessiz alt metin, komedi filminin dokusuna sızmış zehirli bir sarmaşık gibidir.
Makine seksen sekiz mil hıza ulaşıp alevli tekerlek izleri bırakarak zamanın içinde kaybolduğunda, Doc’un verdiği o muazzam tepkiyi bir kez daha düşünelim. O sevinç dansı, gökyüzüne bakıp attığı o çığlıklar, sadece “Buldum!” diyen bir mucidin coşkusu değildir. Bu, tam anlamıyla uçurumdan düşerken son saniyede bir dala tutunmayı başarmış bir insanın hayatta kalma sevincidir. O saniyede Doc, sadece zamanı yenmemiştir; aynı zamanda kendi yarattığı o mutlak ölüm ihtimalini de atlatmıştır. Yılların getirdiği tüm o aşağılanma, sefalet, kaybedilen malikane, yalnız geçen geceler, alaycı bakışlar… Hepsi o iki alev çizgisinin içinde yanıp kül olmuştur. Doc artık bir “çatlak” değil, zamanın efendisidir. Ancak bu zafer anının ardındaki o intihara meyilli kumarbaz ruh, Doc’un karakterinin ayrılmaz bir parçası olarak kalır. O, sınırları olmayan, kaybedecek hiçbir şeyi olmadığı için evrenin kurallarına bile kafa tutabilen tehlikeli bir dehadır. Ve hikayenin geri kalanında izleyeceğimiz tüm o kaos, zaman çizgilerindeki yırtılmalar ve evrensel paradokslar, aslında kendi canını bile hiçe sayacak kadar gözü dönmüş bu adamın, o gece otoparkta kazandığı bu tehlikeli zaferin kaçınılmaz sonuçlarıdır. Doc Brown o gece ölmemiştir, ama o gece otoparkta ölümle yaptığı o korkunç dans, tüm kasabanın kaderini sonsuza dek değiştirmiştir.
Bölüm 5: Kanıt 1: Kumanda ve Fiziksel Blokaj
İkiz Çamlar otoparkındaki o tekinsiz gecenin atmosferini ve Doc Brown’ın içinde bulunduğu o derin psikolojik çöküntüyü geride bıraktığımızda, karşımızda cevaplanması gereken çok daha spesifik, çok daha fiziksel ve bir o kadar da ürpertici bir eylem durmaktadır. Deneyin en kritik anı, sadece bir düğmeye basılmasından ibaret değildir; o düğmenin nasıl, hangi niyetle ve kime karşı kullanıldığıdır. DeLorean’ın otoparkın uzak köşesindeki o metalik bekleyişi, Doc Brown’ın elindeki devasa, hantal uzaktan kumanda ile birleştiğinde, sahne bir bilimsel testten ziyade bir rus ruletine dönüşür. Kumanda, burada sadece bir aracı hareket ettiren bir alet değil, Doc’un kaderi kendi elleriyle şekillendirme, daha doğrusu kendi sonunu çağırma arzusunun mekanik bir uzantısıdır. Otoparkın devasa boşluğu düşünüldüğünde, arabanın test edilebileceği, seksen sekiz mil hıza ulaşıp zaman bariyerini aşabileceği sonsuz sayıda güvenli rota bulunmaktadır. Doc, arabayı kendi bulundukları noktanın uzağına, paralel bir çizgiye veya tamamen zıt bir yöne doğru yönlendirebilirdi. Ancak o, son derece bilinçli, soğukkanlı ve ölümcül bir kararla arabanın rotasını tam olarak kendi durdukları yere, kendi bedenlerine doğru çizer. Bu tercih, bir bilim insanının deneyine duyduğu aşırı güvenden ziyade, kendi icadıyla yüzleşmek isteyen, eseriyle ya sonsuzluğa ulaşmayı ya da onun altında ezilerek yok olmayı arzulayan trajik bir figürün son perdesidir.
Arabanın farları gecenin karanlığını delerek üzerlerine doğru hızla yaklaşırken, otoparkın asfaltında yankılanan o mekanik kükreme, aslında yaklaşan bir ölümün sesidir. Paslanmaz çelik gövdesiyle bir tondan fazla ağırlığa sahip olan DeLorean, saatte seksen sekiz mil, yani yaklaşık yüz kırk iki kilometre hıza ulaşmak üzere programlanmıştır. Temel fizik kuralları acımasızdır. O hızda hareket eden bir kütlenin insan bedenine çarpması durumunda ortaya çıkacak olan kinetik enerji, sadece kemikleri kırmakla veya organları parçalamakla kalmaz, insan bedenini kelimenin tam anlamıyla asfalta kazınmış bir lekeye dönüştürür. Çarpışma anında yaşanacak travma o kadar şiddetli ve o kadar anidir ki, beyin acıyı algılamaya fırsat dahi bulamadan bilinç sonsuza dek kapanır. Doc Brown, bir fizikçi olarak bu mutlak yıkımın matematiğini herkesten daha iyi bilmektedir. O arabanın zaman makinesine dönüşmemesi, yani akı kapasitörünün o son milisaniyede devreye girmemesi ihtimali, basit bir “deney başarısız oldu, yarın tekrar deneriz” durumu değildir. O ihtimal, mutlak, kesin ve vahşi bir ölümdür. Doc’un arabayı tam kendi üzerine sürmesi, evrene karşı oynadığı bu kumarın ne kadar nihai olduğunu gösterir. Eğer yanılıyorsa, bu yanılgıyla yaşamak istememektedir. Yanılgısının bedelini, kendi icadının o soğuk çeliği altında anında ödemeyi seçmiştir. Bu, bir bilim insanının narsisizmi ile intihara meyilli bir zihnin kusursuz birleşimidir.
Ancak bu dehşet verici sahneyi gerçekten karanlık bir boyuta taşıyan şey, Doc’un kendi ölüm fermanını imzalarken yanında Marty McFly’ı da tutmasıdır. Araba üzerlerine doğru hızlanırken, on yedi yaşındaki bir gencin hayatta kalma içgüdüsünün, evrimin milyonlarca yıllık birikimi olan o kaçma ve kurtulma refleksinin devreye girmesi kaçınılmazdır. Marty, arabanın durmayacağını, hızının ölümcül bir seviyeye ulaştığını fark ettiğinde panikler. Gözleri fal taşı gibi açılır, nefesi kesilir ve bedeni kendini o yaklaşan çelik canavardan uzaklaştırmak için otomatik olarak geriye doğru hamle yapar. İşte tam bu salisede, sinema tarihinin en rahatsız edici ama bir o kadar da gözden kaçırılmış müdahalelerinden biri gerçekleşir. Doc Brown, panik halinde kaçmaya çalışan Marty’yi kollarından sıkıca yakalar ve onu olduğu yere mıhlar. Bu, sadece bir anlık bir refleks veya “korkma, bana güven” diyen bir dostun destekleyici dokunuşu değildir. Bu, fiziksel bir blokajdır. Doc, Marty’nin kendi hayatını kurtarma hakkını elinden almış, onun yaşama iradesini zorla bastırmıştır. Marty’nin o anki çırpınışı, mantığını yitirmiş, saplantıları uğruna cinayeti bile göze almış bir adamın tutsaklığına düşmüş bir kurbanın çırpınışıdır. Doc, neden bu kadar zalimce bir eylemde bulunmuştur? Eğer araba çalışmasaydı, Doc sadece intihar etmiş olmayacak, aynı zamanda en yakın dostunu, ona inanan tek insanı da vahşice katletmiş olacaktı.
Bu fiziksel müdahalenin arkasındaki psikolojiyi deşifre etmek, Doc Brown karakterinin o sevimli maskesini tamamen düşürmeyi gerektirir. Bir insan, neden kendi ölüme gidişine başkasını da zorla dahil etmek ister? Belki de Doc’un yıllar süren o korkunç yalnızlığı, ölüm anında bile yalnız kalma korkusunu doğurmuştur. Tüm hayatı boyunca anlaşılmamış, dışlanmış ve tek başına mücadele etmiş bu adam, eğer karanlığa gömülecekse, yanında ona inanan tek kişinin de olmasını istemiş olabilir. Bu, son derece bencil, hastalıklı ve bir o kadar da insani bir zayıflıktır. Ya da daha korkutucu bir ihtimalle, Doc bu deneyin sonucundan o kadar emindi ki, Marty’nin o mucizeye ilk elden, en ön sıradan tanık olmasını, o alevlerin sıcaklığını yüzünde hissetmesini istedi. Ancak bu ikinci ihtimal bile, Doc’un ne kadar tehlikeli bir ruh haline sahip olduğunu gizleyemez. Zira bilim, ne kadar kesin hesaplamalara dayanırsa dayansın, pratik uygulamada her zaman bir hata payı barındırır. Uzaktan kumandanın sinyalinde yaşanacak milisaniyelik bir gecikme, arabanın yakıt ateşleme sistemindeki ufak bir tekleme, asfalttaki küçük bir taş parçasının tekerleğin açısını bozması… Tüm bu mikroskobik değişkenler, kusursuz teoriyi kanlı bir felakete dönüştürebilirdi. Doc’un bu değişkenleri hiçe sayarak Marty’yi zorla orada tutması, onun artık rasyonel bir bilim insanı değil, inancı uğruna her şeyi feda etmeye hazır bir fanatik olduğunu kanıtlar.
Sahnenin sinematografik yapısı da bu klostrofobik ve ölümcül atmosferi desteklemek üzere kurgulanmıştır. Kamera, Doc ve Marty’nin yüzlerindeki dehşet ile arabanın yaklaşan farları arasında gidip gelirken, izleyicide de o kaçma arzusu uyanır. Otoparkın karanlığı, DeLorean’ın parlaklığıyla tezat oluştururken, zaman adeta yavaşlar. İzleyici olarak bizler, filmin bir komedi olduğunu ve ana karakterlerin o an ölmeyeceğini bilmenin verdiği rahatlıkla sahneyi izlesek de, o çerçevenin içindeki gerçeklik tamamen farklıdır. O an orada, evrenin kurallarının yıkıldığı veya iki insanın hayatının vahşice son bulduğu bir eşikte durulmaktadır. Zaman makinesi devreye girip de araba bir ışık patlaması eşliğinde kaybolduğunda, Doc ve Marty’nin arasından geçen alevli tekerlek izleri, aslında ölümün onları ne kadar teğet geçtiğinin fiziksel kanıtıdır. O alevlerin sıcaklığı, Doc’un aldığı o korkunç riskin ateşidir. Deneyin başarılı olması, Doc’un Marty’ye uyguladığı o fiziksel şiddeti, o irade gaspını haklı çıkarır mı? Kesinlikle hayır. Başarı, eylemin doğasındaki o karanlık niyeti ve tehlikeyi silmez. Sadece sonuçları değiştirir.
Nadiren de olsa bu duruma kendi açımdan, bir izleyicinin derin felsefi sorgulaması bağlamında baktığımda, bu sahnenin aslında “körü körüne inanç” kavramının en somut eleştirilerinden biri olduğunu düşünürüm. Marty’nin o anki durumu, dogmatik bir otoriteye sorgusuz sualsiz itaat etmeye zorlanan bireyin durumudur. Doc, “bilim” kisvesi altında, tamamen kontrolsüz ve kendi kurallarını koyan bir tanrı figürüne dönüşmüştür. Marty’nin kaçma çabası, aklın ve hayatta kalma içgüdüsünün isyanıyken, Doc’un onu tutuşu, inancın ve saplantının acımasız dayatmasıdır. DeLorean o an kaybolmasaydı, tarih sayfaları Doc Brown’ı zamanı büken bir deha olarak değil, akıl sağlığını yitirip genç bir çocuğu göz göre göre ezen bir katil olarak yazacaktı. İşte bu yüzden, otoparktaki o birkaç saniyelik sekans, sadece filmin değil, belki de tüm sinema tarihinin en yüksek bahisli, en karanlık rulet oyunlarından biridir. O kumandanın tuşuna basıldığı an, sadece DeLorean değil, iki insanın tüm varoluşsal seçenekleri de o seksen sekiz millik ölüm rotasına kilitlenmiş, geriye sadece mucize ile katliam arasında gidip gelen o sarkaç kalmıştır. Ve o sarkaç, Doc’un Marty’yi tutan o titreyen ellerinde gizlidir.
Bölüm 6: Kanıt 2: Libyalı Teröristler Gerçeği
İkiz Çamlar otoparkındaki o gerilim dolu anları, Doktor Emmett Brown’ın kendi üzerine sürdüğü zaman makinesinin yarattığı o fiziksel ve psikolojik blokajı geride bıraktığımızda, bu intihar teorisini sadece mantıklı değil, aynı zamanda kaçınılmaz kılan çok daha karanlık, çok daha gerçekçi ve dünyanın o dönemki acımasız jeopolitik gerçekliğine dayanan bir dış faktörle yüzleşmek zorunda kalırız. Doc Brown’ın deney gecesinde içinde bulunduğu o frenetik ruh halini, sadece otuz yıllık bilimsel bir saplantının getirdiği yorgunlukla veya anlaşılamamış bir dehanın hezeyanlarıyla açıklamak, denklemin en ölümcül değişkenini görmezden gelmek demektir. Bu değişken, otoparkın karanlığında bir anda beliren, ellerinde otomatik silahlar ve gözlerinde saf bir intikam hırsı taşıyan Libyalı teröristlerdir. Doc Brown’ın bu adamlarla kurduğu ilişki, onlarla yaptığı o korkunç anlaşma ve ardından gelen o akıl almaz ihanet, karakterin yaşama tutunma arzusuyla bağlarını çoktan kopardığının, ölüme doğru geri dönülemez bir bilet aldığının en somut, en inkar edilemez kanıtıdır. Bir insanın, hem de kasabasında kendi halinde yaşayan, dışlanmış bir bilim insanının, küresel terör ağlarıyla masaya oturup onlara nükleer bir bomba yapma sözü vermesi, ardından da o bombanın içine plütonyum yerine kullanılmış langırt makinesi parçaları doldurarak onları dolandırması, ancak ve ancak ölümle arasında hiçbir mesafe kalmamış, kaybedecek hiçbir şeyi olmayan birinin alabileceği bir risktir. Bu sıradan bir dolandırıcılık hikayesi değildir; bu, dünyanın en tehlikeli insanlarına atılmış, sonu kesinlikle vahşetle bitecek olan kanlı bir tokattır.
Seksenli yılların ortalarındaki Amerika’nın siyasi iklimini ve Soğuk Savaş’ın yarattığı o nükleer paranoyayı göz önüne aldığımızda, plütonyum gibi bir elementin sadece adının geçmesi bile ulusal güvenlik alarmı verdirmeye yetecek bir durumdur. Doc Brown, zaman makinesini çalıştırmak için ihtiyaç duyduğu o devasa enerjiyi, yani bir nokta yirmi bir gigavatlık o gücü elde edebilmek adına, ahlaki, yasal ve mantıksal tüm sınırları yerle bir etmiştir. Libyalı teröristler ona bu materyali sağlamış, karşılığında da ondan hedeflerini yok edecek, binlerce masum insanın kanına girecek bir kitle imha silahı yapmasını istemişlerdir. Doc’un bu teklifi kabul etmesi bile başlı başına onun etik çöküşünün bir göstergesiyken, onlara uyduruk bir bomba kasası verip asıl materyali kendi şahsi deneyi için çalması, düpedüz bir intihar görevidir. Doc, bu adamların sıradan sokak serserileri olmadığını, uluslararası bir ağa sahip, acımasız katiller olduklarını çok iyi bilmektedir. Onlara langırt makinesi parçaları vermek, sadece bir alay konusu değil, aynı zamanda onlara “Beni bulduğunuzda size merhamet etmeniz için hiçbir neden bırakmıyorum” demektir. Zaten bu kadar tehlikeli bir yola girmiş bir adamın, o gece otoparkta DeLorean’ı kendi üzerine sürerken hayatta kalmayı birinci önceliği olarak belirlediğini düşünmek fazlasıyla naif bir yaklaşımdır. O adamların peşinde olduğunu, eninde sonunda onu bulacaklarını ve bulduklarında da ona sadece bir kurşun sıkmakla yetinmeyeceklerini, çaldığı plütonyumun bedelini ona yavaş, acı verici ve korkunç bir işkenceyle ödeteceklerini adından emin olduğu gibi biliyordu.
Doc Brown’ın yaşadığı bu kaçınılmaz son hissi, onun deney gecesindeki o olağanüstü acelesini de kusursuz bir şekilde açıklar. Zaman, onun için sadece bilimsel bir kavram değil, aynı zamanda peşindeki katillerin ona ulaşması için daralan bir kum saatiydi. Neden bu tarihi deneyi, gündüz vakti, daha güvenli koşullarda, belki de birkaç gün daha hesaplamalarını kontrol ederek yapmadı? Neden gecenin bir yarısı, alelacele Marty’yi uykusundan uyandırarak o ıssız otoparka çağırdı? Çünkü Doc, Libyalıların izini bulduğunu veya bulmak üzere olduğunu hissediyordu. Kendi adını taşıyan o koca minibüsüyle Hill Valley sokaklarında dolanırken, aslında hareketli bir hedef tahtası olduğunun farkındaydı. O gece, onun için sadece bir bilimsel test gecesi değil, aynı zamanda bir hesaplaşma, bir kaçış veya mutlak bir yok oluş gecesiydi. Eğer zaman makinesi çalışsaydı, sadece tarihin en büyük icadını yapmış olmayacak, aynı zamanda onu öldürmeye gelen o adamların ulaşamayacağı tek yere, zamanın dışına, başka bir boyuta kaçmış olacaktı. Ancak eğer makine çalışmazsa, işte o zaman Doc’un o korkunç B planı devreye girecekti. Libyalı teröristler otoparka gelip onu ele geçirmeden önce, o çelikten canavarın altında saniyeler içinde, hiçbir acı hissetmeden parçalanarak ölmek.
Bu bağlamda değerlendirdiğimizde, Doc’un ölümü seçme biçimi, onun karakterinin o hastalıklı kibriyle tam bir uyum içindedir. O, kendi hayatının iplerini başkalarının, hele ki o aşağılık gördüğü teröristlerin eline bırakacak bir adam değildi. Eğer ölecekse, bu ölüm karanlık bir bodrum katında, işkence tezgahında çığlıklar atarak değil; bilimin sunağında, kendi elleriyle yarattığı şaheserinin kurbanı olarak gerçekleşmeliydi. DeLorean’ın o devasa kütlesi ve seksen sekiz millik o acımasız hızı, Doc için Libyalıların kurşunlarından çok daha asil, çok daha temiz ve hepsinden önemlisi çok daha kesin bir son vaat ediyordu. Bir bilim insanı olarak, yarattığı eserin başarısızlığıyla yaşamak zaten onun için ruhsal bir ölümdü. Bu ruhsal ölümün fiziksel bir boyuta taşınması, ondan intikam almak için yanıp tutuşan o adamların eline geçmesinden bin kat daha tercih edilebilir bir durumdu. Bu yüzden o gece Marty’yi zorla yanında tuttuğunda, aslında bir nevi o son anın görkemini, o trajik yok oluşu tescilleyecek bir şahit arıyordu. Kendi icadının çarpmasıyla ölmek, başarısızlığın getirdiği o devasa utancı bir nebze olsun maskeleyecek, olayı bir cinayet veya terör eyleminden ziyade, “bilim uğruna verilen trajik bir kaza” statüsüne yükseltecekti. Bu, egosu kırılgan ama bir o kadar da büyük olan bir dehanın, kendi sonunu bile bir gösteriye, tarihi bir ana dönüştürme çabasıydı.
Filmin ilerleyen kısımlarında, gerçekten de o meşhur Volkswagen minibüs otoparka daldığında ve içinden o eli silahlı adamlar fırladığında, Doc’un yüzündeki o ifadenin derinliğini bir kez daha, bu intihar teorisinin ışığında okumak gerekir. O yüz ifadesi, beklenmedik bir sürprizden ziyade, zaten beklenen ve korkulan bir kâbusun fiziksel bir forma bürünüp karşısına dikilmesinin getirdiği o dondurucu dehşettir. “Beni buldular. Nasıl buldular bilmiyorum ama buldular.” derken sesindeki o çaresizlik, aslında kurduğu o hassas planın, yani ya zamanın dışına kaçma ya da kendi makinesiyle ölme planının sekteye uğrama ihtimalinin verdiği paniktir. Teröristler erken gelmiştir. Test aşaması henüz tam anlamıyla bitmemiş, Doc zaman yolculuğu için gerekli olan hazırlıklarını, o meşhur bavullarını araca yüklemeyi tamamlayamamıştır. O an gelip çattığında, Doc’un kaçmak yerine sadece donup kalması, sonra çaresizce silahına davranıp o cılız tabancasıyla otomatik silahlara karşı durmaya çalışması, aslında kendi yazgısını kabullenmiş bir adamın son çırpınışlarıdır. O an artık DeLorean’ın onu ezmesi ihtimali ortadan kalkmıştır, çünkü araç park halindedir. Artık geriye kalan tek ihtimal, o kaçtığı, o iğrendiği, o langırt makinesi parçalarıyla aşağıladığı adamların kurşunlarıyla delik deşik olmaktır. Ve nitekim Doc, o kurşun yağmurunun altında yere yığılırken, aslında otoparkın karanlığında en başından beri kendisini bekleyen o ölüm meleğiyle kucaklaşmıştır.
Zaman zaman bu teorinin ağırlığını zihnimde tartarken, Doc Brown karakterinin o komik ve sevimli yüzeyinin altında ne kadar derin bir uçurum yattığını düşünmeden edemiyorum. İnsanlar onu çılgın bir mucit olarak severken, o aslında nükleer madde kaçakçılığı yapan, uluslararası teröre bulaşmış, kendi canını ve en yakın dostunun canını hiçe sayan, ahlaki pusulasını tamamen yitirmiş bir adamdır. Libyalı teröristlerle olan bu ilişkisi, onun dehasının ardındaki o karanlık boşluğu, hedefine ulaşmak için dünyayı bile ateşe verebileceğini gösteren en net kanıttır. Eğer Doc, o gece o deneyde başarılı olmasaydı ve Libyalılar da onu orada öldürmeseydi, o langırt parçalarından oluşan sahte bomba yüzünden Hill Valley kasabasının ortasında nasıl bir kan banyosu yaşanacaktı? Teröristler sadece Doc’u öldürmekle kalmayacak, belki de tüm kasabayı rehin alacak, devasa bir trajediye sebep olacaklardı. Doc’un kendi hırsı uğruna sadece kendini değil, tüm bir kasabayı, hatta ülkeyi böyle bir terör tehdidinin kucağına atması, onun psikolojik çöküşünün en korkunç, en bencilce dışavurumudur. İşte bu yüzden, otoparkta kendi üzerine sürdüğü o araba, sadece bir kaçış yolu değil, aynı zamanda işlediği bu devasa suçların, girdiği bu karanlık yolun bedelini ödemek için seçtiği kişisel bir giyotindir. Makine çalıştığında ve zaman bariyeri aşıldığında, Doc sadece fizik kurallarını yenmemiş, aynı zamanda kendi boynuna geçirdiği o idam ilminden de son saniyede, mucizevi bir şekilde kurtulmayı başarmıştır. Ancak bu kurtuluş, onun geçmişte verdiği o karanlık kararların, o intihara meyilli ruh halinin ve Libyalı katillerle masaya oturan o tehlikeli zihninin varlığını asla silip atamaz. Her şeyin ardında, o ışıklı göstergelerin ve zaman tünelinin arkasında, ölümü bekleyen, ölümden kaçan ve ölümü kendi icadıyla kucaklamaya hazır olan o darmadağınık saçlı, çaresiz adam durmaktadır.
Bölüm 7: Karşı Argüman (Zayıflatıcı Etken): Doc’un Bilimsel Kibri
Daha önce detaylandırdığımız o karanlık ve kendi kendini yok etmeye programlı intihar teorisi, karakterin içinde bulunduğu o korkunç psikolojik çöküntüyü ve dışsal tehditleri kusursuz bir şekilde açıklasa da, Doktor Emmett Brown’ın zihnini incelediğimiz bu karanlık laboratuvarda madalyonun diğer yüzüne de bakmak zorundayız. Karşımızdaki adam sadece servetini tüketmiş, toplumdan dışlanmış, teröristlerin hedefi haline gelmiş çaresiz bir kurban mıdır? Yoksa otuz yıllık dışlanmışlığın, alay edilmenin ve anlaşılmamanın sonucunda, kendi zihninin yıkılmaz kalelerine sığınmış, egosu evrenin sınırlarını aşan megaloman bir deha mıdır? İntihar teorisini zayıflatan, hatta onu tamamen farklı bir psikolojik düzleme taşıyan o temel karşı argüman, işte bu noktada, antik Yunan tragedyalarından fırlamış bir kavram olan “Hubris”, yani tanrılara kafa tutan o kör edici, kibirli gurur kavramında yatmaktadır. Doc Brown’ın o gece DeLorean’ı kendi üzerine sürmesi, ölümcül bir kabullenişin değil, tam aksine, kendi matematiğine, kendi teorilerine ve kendi yaratıcılığına duyduğu o hastalıklı, sarsılmaz ve dogmatik inancın bir gösterisi olabilir. O, evrenin sırlarını çözdüğüne inanan bir adamdır ve evrenin sırlarını çözen adamlar, basit bir hız ve kütle denkleminin altında ezilip öleceklerine inanmazlar. Bu perspektiften bakıldığında, otoparktaki o gerilim dolu saniyeler, bir adamın kendi canına kıyma girişimi olmaktan çıkar ve bir yarı-tanrının kendi yarattığı mucizeye olan körü körüne inancının rasyonel aklı nasıl yok ettiğinin kanıtına dönüşür.
Doc Brown’ın otuz yıllık serüvenini sadece bir kayıplar silsilesi olarak okumak yanıltıcı olabilir. Evet, ailesinin mirasını tüketmiş ve itibarını kaybetmiştir, ancak bu süreçte onun zihni, başarısızlıkların altında ezilmek yerine giderek daha da radikalleşmiş, kendi doğrularından başka hiçbir dışsal veriyi kabul etmeyen kapalı bir sisteme dönüşmüştür. Bilim tarihi, toplum tarafından anlaşılamayan ama sonunda haklı çıkan dehaların hikayeleriyle doludur ve Doc, kendini şüphesiz bu panteonun en zirvesine yerleştirmektedir. 1955 yılında klozete düşüp kafasını çarptığında gördüğü o akı kapasitörü vizyonu, onun için sadece bilimsel bir ilham değil, adeta ilahi bir vahiy niteliğindedir. O günden itibaren Doc, kendini sıradan insanlardan, kasaba halkından, hatta akademik çevrelerden bile üstün gören elitist bir yalnızlığa hapsetmiştir. İnsanların ona “çatlak” demesi, onun için bir aşağılanma değil, avamın yüksek zekayı kavrayamamasının bir kanıtıdır. Bu yüzden, İkiz Çamlar otoparkında DeLorean’ı kendi üzerine sürdüğünde, içinde en ufak bir şüphe, en ufak bir ölüm korkusu barındırmaması çok muhtemeldir. O, kağıt üzerindeki denklemlerin gerçek dünyadaki çelik ve asfalttan daha gerçek olduğuna inanmaktadır. Bir mühendis bir makinenin hata payını hesaplar ve güvenli bir mesafede durur; ancak kendini zamanın efendisi ilan etmiş narsist bir teorisyen, kendi denklemlerinin yanılma ihtimalini reddeder. Arabanın çarpma ihtimali onun zihninde sıfırdır, çünkü kendi dehasına olan inancı sonsuzdur.
Bu bilimsel kibir argümanı, Doc’un o geceki tekinsiz neşesini, o frenetik coşkusunu çok daha farklı bir ışık altında aydınlatır. O, ölümle kumar oynayan çaresiz bir adam değil, hayatının en büyük sihirbazlık numarasını sergilemeye hazırlanan bir şovmendir. DeLorean’ın o paslanmaz çelik gövdesi, martı kanadı kapıları, nükleer reaktörü… Tüm bu tasarım tercihleri bile başlı başına bir egonun dışavurumudur. Zaman makinesi yapmak için neden sıradan, dikkat çekmeyen bir araç yerine estetik ve fütüristik bir DeLorean seçtiğini soran Marty’ye verdiği “Eğer bir zaman makinesi yapacaksan, bunu bir tarzla yapmalısın” cevabı, onun içindeki o gösteriş budalası megalomanı ele verir. Otopark, onun sahnesi, o gece karanlığı ise onun tiyatro perdesidir. Arabayı kendi üzerine sürmesi, bu gösterinin en büyük illüzyonudur. İzleyicisine (ve evrene) “Bakın, ben doğa kanunlarını o kadar iyi kontrol ediyorum ki, bu tonluk canavar bana dokunamadan boyun eğecek ve kaybolacak” demektedir. Kendi hayatını ortaya koyması, deneyin bilimsel değerinden çok, kendi dehasının mutlakiyetini kanıtlama çabasıdır. Kibir o kadar büyüktür ki, fiziksel tehlike, denklemlerin kusursuzluğu karşısında basit bir illüzyon haline gelir.
Ancak bu narsistik güven, teorik fizik ile uygulamalı mühendislik arasındaki o devasa uçurumu tamamen görmezden gelir. Doc’un tahtasında çözdüğü formüller evrenin sırlarını barındırıyor olabilir, fakat o formülleri gerçeğe dönüştüren şey, ikinci el parçalarla, derme çatma bir garajda, bir DeLorean’ın içine yerleştirilmiş kablolar, devreler ve mekanik aksamlardır. Kumandanın tuşuna basıldığında sinyalin araca milisaniyelik bir gecikmeyle ulaşması, ateşleme sistemindeki ufak bir tekleme, asfalttaki nem oranının tekerleklerin sürtünme katsayısını binde bir oranında değiştirmesi… Bunlar bilimin değil, mühendisliğin kaotik değişkenleridir. Doc’un, bu değişkenlerin hiçbirinin onun o kutsal zaman makinesini durduramayacağına inanması, onun artık bir bilim insanından çıkıp bir tür teknolojik peygambere dönüştüğünü gösterir. İnanç, rasyonel şüpheyi yok ettiğinde tehlikeli bir hal alır. Doc’un otoparktaki duruşu, denize emir vererek dalgaları durdurabileceğini sanan delicesine kibirli bir kralın duruşudur. Eğer araba gerçekten de 88 mil hıza ulaşamayıp onlara çarpsaydı, Doc’un son düşüncesi muhtemelen “Ölüyorum” değil, “Matematiğimde nasıl bir hata yaptım?” olacaktı. Bu, gerçeklik algısını tamamen yitirmiş, sadece kendi yarattığı sayılar evreninde yaşayan bir zihnin trajedisidir.
Daha önceki bölümlerde de değindiğimiz gibi, Libyalı teröristlerin varlığı bu kibrin boyutlarını çok daha korkunç bir seviyeye taşır. O karanlık tehdidi bir kenara bırakıp sadece ego bağlamında düşündüğümüzde, Doc’un o teröristleri dolandırma cüreti bile onun narsisizminden beslenir. O, kendini dünyevi kuralların, kanunların ve hatta o silahlı adamların bile üstünde görür. Bilimsel hedefine ulaşmak için birilerine yalan söylemek, uluslararası bir kriz yaratmak veya nükleer madde çalmak, onun yüce amacı karşısında önemsiz teferruatlardır. “Ben evrenin sırrını çözüyorum, o aptal teröristlerin langırt makinesi parçalarıyla oynaması benim sorunum değil” şeklindeki bir bilinçaltı inancı, onun çevresindeki tehlikelere karşı nasıl bir körlük yaşadığını gösterir. Kendi zekasına o kadar aşıktır ki, dış dünyanın kaba kuvvetinin, onun o mükemmel planlarını bozabileceğine ihtimal dahi vermez. Ta ki o minibüs otoparka dalıp gerçeklik, acımasız kurşunlar şeklinde üzerine yağana kadar. Ancak o test anında, araba üzerine gelirken, Doc’un zihninde ne Libyalılar vardır ne de ölüm korkusu. Sadece ve sadece zaferinin mutlak kesinliği vardır.
Ne var ki, bu kibrin kusursuzluğunu zedeleyen, o “zayıflatıcı etken” olarak karşımıza çıkan ve intihar teorisini sürekli olarak gölgelerin arasında canlı tutan tek bir fiziksel gerçeklik vardır: Marty McFly’ın o saniyelerdeki çırpınışı ve Doc’un onu zorla orada tutması. Eğer Doc kendi matematiğine bu kadar güveniyorsa, eğer arabanın onlara çarpmadan kaybolacağından evrensel bir kesinlikle eminse, neden Marty’nin kaçmasına izin vermez? Gerçekten kendinden emin bir deha, yanındaki kişinin korkularına gülüp geçer ve numarasını tek başına tamamlar. Oysa Doc, Marty’nin panikleyip geriye doğru kaçma refleksini gördüğünde, onu sadece sözleriyle yatıştırmaz; kollarından sıkıca kavrayarak onu olduğu yere hapseder. Bu eylem, sadece bir güven gösterisi değil, bir tahakkümdür. Narsisizmin en tehlikeli boyutu işte burada ortaya çıkar. Doc, Marty’nin korkusunu, kendi dehasına yapılmış bir hakaret, denklemlerine yönelik bir inançsızlık olarak algılar. Kendi zihninde yarattığı o kusursuz gerçeklikte, şüpheye yer yoktur. Marty’nin kaçma çabası, o kusursuzluğa düşen bir gölgedir ve Doc’un egosu bu gölgeyi tahammül edilemez bulur. Onu zorla orada tutması, “Bana inanacaksın, çünkü ben yanılmam” diyen dogmatik bir zorbanın refleksidir.
Bana göre bu sahne, karakterin bilimsel kibriyle örtülü bir çeşit cinayet ihtimalini de barındırır. Marty on yedi yaşında, hayatı tam anlamıyla tanımayan, Doc’a körü körüne hayranlık duyan bir gençtir. Doc, bu hayranlığı sonuna kadar sömürür. Kendi denklemlerinin yanılma payını, bir başkasının hayatı üzerinden test etmeye hakkı yoktur. Eğer Doc’un matematiğinde ufacık bir ondalık hata olsaydı ve araba onları ezseydi, bunun adı trajedi değil, kibirle işlenmiş birinci derece cinayet olacaktı. Marty’nin o anki çırpınışı, hayatta kalma içgüdüsünün, insan doğasının o saf ve ilkel gerçeğinin, Doc’un o soğuk ve kibirli sayılarına karşı verdiği savaştır. Doc’un onu bırakmaması, kendi kibrinin başka bir insanın yaşam hakkından daha değerli olduğuna karar vermesidir. Bu, intihar teorisinden çok daha ürkütücü bir karanlıktır. İntihar etmek isteyen bir adam en azından kendi hayatından vazgeçmiştir; oysa kibirli bir adam, kendi haklılığını kanıtlamak için başkalarının hayatını kolaylıkla feda edebilir. DeLorean o alev izlerini bırakarak kaybolduğunda, Doc’un duyduğu sevinç belki hayatta kaldığı için değil, haklı çıktığı içindir. Ancak haklı çıkması, aldığı bu korkunç ahlaki riski ve sergilediği bu dehşet verici kibri asla temize çıkarmaz. Bilimin en büyük düşmanının cehalet değil, mutlak kesinlik yanılsaması olduğunu, otoparktaki o birkaç saniyelik zorbalıkta çok net bir şekilde görebiliriz. O araba o gece çalışmasaydı, Doc Brown sadece bir deli olarak değil, kibri yüzünden masum bir çocuğu paramparça eden bir canavar olarak tarihe geçecekti. Ve işin en korkunç yanı, onun o saniyede bunu zerre kadar umursamamış olmasıdır.
Bölüm 8: İkinci Teoriye Giriş – George McFly’ın Büyük Sırrı
Daha önceki bölümlerde zamanın o affetmez, her şeyi yutan dalgalanma etkisine ve Doktor Brown’ın zihnindeki o karanlık dehlizlere, onun bilimsel kibriyle harmanlanmış yıkıcı potansiyeline detaylıca değinmiştik. Kozmik ölçekteki bu felsefi ve psikolojik yıkımları bir kenara bırakıp, şimdi zaman makinesinin tekerleklerinin o alevli izlerini takip ederek 1955 yılının o görünürde masum, pastel renkli ve nostaljik dünyasına iniş yapıyoruz. Ancak bu iniş, sadece bir döneme değil, aynı zamanda sinema tarihinin en büyük sırlarından birini, otuz yıl boyunca bir babanın zihninde sessizce büyüyen o devasa gerçeği anlamak için atılan ilk adımdır. İkinci büyük teorimizin merkezinde, serinin en dramatik dönüşümünü geçiren, bir ezikten bir kahramana evrilen George McFly karakteri yer alıyor. Ancak bu dönüşüm, yüzeyde göründüğü kadar basit bir “kendine güvenmeyi öğrenme” hikayesi değildir; altında zamanın dokusunu yırtan bir paradoks ve yıllarca saklanan ürpertici bir sır yatmaktadır. Bu sırrın temellerini atabilmek için, her şeyden önce 1955 yılının o tuhaf haftasına, George McFly’ın henüz kendi kabuğuna hapsolmuş, korkak ve silik bir lise öğrencisi olduğu o günlere mikroskopla bakmamız gerekiyor. Hill Valley kasabasının 1955 yılındaki hali, Amerikan rüyasının altın çağını temsil ediyor gibi görünse de, George için bu kasaba acımasız bir hapishane, her köşesinde aşağılanmanın ve korkunun pusuya yattığı bir cehennemdir.
George McFly’ın o dönemki psikolojik profilini analiz ettiğimizde, karşımızda varoluşsal bir felç hali yaşayan bir karakter buluruz. O, sadece fiziksel olarak zayıf bir genç değildir; ruhsal olarak da tamamen teslim bayrağını çekmiş, hayatının kontrolünü başkalarının ellerine, özellikle de kasabanın zorbası Biff Tannen’a bırakmış bir kurbandır. Kafeteryada otururken bile omuzları çökük, gözleri sürekli yeri arayan, varlığıyla bile adeta çevresinden özür dileyen bir beden dili sergiler. Bu, doğuştan gelen bir eziklik değil, yıllar boyu süren sistematik bir psikolojik şiddetin sonucudur. 1950’lerin o katı sosyal hiyerarşisinde, maskülen gücün ve fiziksel üstünlüğün yüceltildiği bir lise ortamında, bilimkurgu hikayeleri yazan ve hayal dünyasında yaşayan bir gencin hayatta kalma şansı neredeyse hiç yoktur. George, bu vahşi sosyal ormanda bir avdır ve Biff Tannen onun yırtıcısıdır. Biff’in George üzerindeki tahakkümü sadece itip kakmaktan ibaret değildir; Biff, George’un emeğini, zekasını ve hatta onurunu sömüren asalak bir yapıdır. Ödevlerini George’a yaptırması, ona kafasına vurarak “Kimse var mı orada, McFly?” diye seslenmesi, George’un zihinsel alanına yapılan son derece kaba ve yıkıcı bir tecavüzdür. George bu duruma isyan etmez, çünkü isyan etmenin getireceği fiziksel acıdan ziyade, “reddedilme” ve “alay edilme” korkusu onu paralize etmiştir. O, kendi yazdığı hikayeleri bile kimseye gösteremeyecek kadar büyük bir aşağılık kompleksiyle boğuşmaktadır. Onun için görünmez olmak, acı çekmekten daha güvenlidir.
İşte zaman çizgisinin orijinal, müdahale edilmemiş halinde George’un kaderi bu görünmezlik ve acınası durum üzerine inşa edilmiştir. Doğal akışta George, bir ağacın tepesinden gizlice Lorraine’i izlerken aşağı düşecek, Lorraine’in babasının arabasının altında kalacak ve eve taşınacaktır. Lorraine, bu zavallı ve yaralı çocuğa “Florence Nightingale etkisi” denilen bir acıma duygusuyla yaklaşacak ve bu acıma, zamanla hastalıklı ve sevgisiz bir evliliğe dönüşecektir. Orijinal 1985 yılında gördüğümüz George McFly’ın o mutsuz, hala Biff’in arabasını yıkayan ve karısı tarafından saygı görmeyen hali, işte bu çarpık temelin bir sonucudur. Evren, onlara gerçek bir aşk değil, sadece bir mecburiyet ve acıma sunmuştur. George, hayatı boyunca hiçbir zaman kendi kararlarını alamamış, kendi savaşını verememiş, sadece olayların onu sürüklediği yere gitmiştir. Ta ki, o tuhaf haftada, zamanın dokusu parçalanıp da hayatına hiç beklemediği, tamamen yabancı ve açıklanamaz bir güç girene kadar.
Marty McFly’ın, yani 1955’teki adıyla “Calvin Klein”ın George’un hayatına girdiği o saniye, aslında evrenin kaderinin yeniden yazıldığı andır. Marty’nin, babasının hayatını kurtarmak için arabayla George’un arasına atlaması ve darbeyi kendisinin alması, sadece fiziksel bir yer değiştirme değil, aynı zamanda kozmik bir kırılma noktasıdır. O andan itibaren, George’un o acınası kaderi silinmiş, yerine devasa bir boşluk açılmıştır. Ve George’un dünyasına giren bu yeni figür, “Calvin”, onun hayatında daha önce hiç görmediği, hiç tanımadığı bir arketipi temsil eder. Calvin, 1955 yılının o tutucu ve katı kurallara bağlı dünyasına ait değildir. O, konuşma tarzıyla, “ağır” kelimesini kullanışıyla, özgüveniyle, Biff’e karşı sergilediği o korkusuz tavırla tamamen uzaylı bir varlık gibidir. George için Calvin, sadece bir tesadüf eseri tanıştığı bir çocuk değil, kendi olmak istediği ama asla olmaya cesaret edemediği o fütursuz ve özgür ruhun ete kemiğe bürünmüş halidir.
Bu tuhaf haftanın George’un zihninde bırakacağı o silinmez izin temelleri, işte bu ilk karşılaşmalarda atılır. Lise çağındaki bir gencin hayatında, bir haftanın ne kadar uzun ve şekillendirici olabileceğini düşünün. George, o güne kadar çevresinden sadece hakaret ve emir duymuştur. Calvin ise ona değer veren, onunla konuşan, onun potansiyelini gören ilk kişidir. Calvin, George’un sadece bir arkadaşı değil, bir nevi yaşam koçu, mentoru ve koruyucu meleği rolünü üstlenir. Bir gencin, yaşıtı sandığı başka bir genç tarafından bu kadar yoğun, bu kadar ısrarcı ve bu kadar kişisel bir eğitime tabi tutulması son derece sıra dışı bir durumdur. Calvin, George’u sadece Biff’e karşı korumakla kalmaz, aynı zamanda onu Lorraine’e çıkma teklif etmesi için zorlar, ona nasıl konuşması gerektiğini öğretir, hatta bir kafeteryanın ortasında “Sen benim tek umudumsun” diyerek onu inanılmaz bir duygusal baskı altına alır. O dönemki George’un perspektifinden bakıldığında, hayatına aniden giren bu çocuğun ona neden bu kadar takıntılı olduğunu, neden onun mutluluğu için bu kadar umutsuz bir çaba sarf ettiğini anlamlandırması imkansızdır. Calvin’in bu anlamsız iyiliği ve ısrarı, George’un rasyonel zihninde büyük bir soru işareti olarak kalmaya mahkumdur.
Ancak olaylar sadece basit bir “arkadaşlık” veya “koçluk” sınırlarında kalmaz. Marty’nin zamanın tükenmesiyle birlikte hissettiği o devasa panik, George’un üzerindeki baskıyı giderek daha da tuhaf ve ürkütücü bir boyuta taşır. George, Lorraine ile dansa gitmeyi reddettiğinde ve kendi korkularına teslim olduğunda, Calvin’in sergilediği o orantısız tepki, bir arkadaşın vereceği tepkiden çok, hayatı tehlikede olan birinin çaresiz çırpınışlarına benzer. İşte bu aşırı duygu durumları, bu mantıksız ve tuhaf ısrarlar silsilesi, George’un hayatının bu spesifik haftasını, sıradan bir lise anısı olmaktan çıkarıp, adeta doğaüstü bir deneyime dönüştürür. George, belki de hayatında ilk kez, bir başkasının onun eylemlerine bu kadar muhtaç olduğunu hissetmiştir. Calvin’in üzerindeki o garip kıyafetleri, cankurtaran yeleğini andıran yeleği, kimsenin bilmediği şarkıları mırıldanması ve sürekli olarak zamanla yarışıyormuş gibi telaşlı olması, dikkatli ve zeki (çünkü o bir yazar) bir genç olan George’un gözünden asla kaçmamış detaylardır.
Zaman zaman bu karakterin o dönemki çaresizliğini düşündüğümde, onun bu uzaylı figüre nasıl da körü körüne bir inançla bağlandığını daha iyi anlıyorum. George’un bir kurtarıcıya o kadar çok ihtiyacı vardı ki, karşısına çıkan bu tuhaf, ismini iç çamaşırından alan ve radyoaktif bir giysiyle gece yarısı odasına girip ona Van Halen dinleterek beynini eriten bu çocuğun gerçekte kim olduğunu sorgulamayı reddetmişti. Onun için Calvin, Biff’in zorbalığından ve yalnızlığın karanlığından kurtulmak için evrenin ona gönderdiği mucizevi bir silahtı. Ancak bu mucizevi müdahale, George’un hayatını kökünden değiştirip onu kendi ayakları üzerinde duran özgüvenli bir adama dönüştürdüğünde, o bir haftalık süreç, zihnine ateşle dağlanmış bir damga gibi kazınacaktır. İlerleyen bölümlerde adım adım kanıtlayacağımız üzere, böylesine travmatik, böylesine büyülü ve hayatın tüm seyrini değiştiren bir figürün yüzünü, sesini ve o tuhaf tavırlarını bir insanın unutması fiziksel ve psikolojik olarak imkansızdır. George McFly, 1955 yılının o kasım ayında sadece karısıyla tanışmamış, aynı zamanda otuz yıl sonra kendi evinde yeniden karşısına çıkacak olan o kozmik sırrın tohumlarını zihnine ekmiştir. O “zavallı ve silik” genç, aslında evrenin en büyük sırrını ömrü boyunca içinde taşıyacak olan o dahi yazarın uyanışından hemen önceki son karanlık evredir.
Bölüm 9: Argüman: Bir Baba Kendi Oğlunu Nasıl Tanımaz?
İnsan zihninin anıları nasıl işlediği, depoladığı ve yıllar sonra nasıl geri çağırdığı, nörolojinin ve psikolojinin en karmaşık, en karanlık labirentlerinden biridir. Sıradan, rutine binmiş bir günü aylar sonra hatırlamak neredeyse imkansızken; yüksek duygusal uyarılmanın, korkunun, tutkunun, ölüm kalım mücadelesinin veya hayatın rotasını sonsuza dek değiştiren bir aydınlanma anının yaşandığı zaman dilimleri, beynin amigdala bölgesinde adeta ateşle dağlanarak “flaş bellek” (flashbulb memory) olarak kaydedilir. Bu tür anılar silinmez, zamanla aşınmaz, sadece zihnin en güvenli kasalarında kilit altında tutulur. Daha önce bahsettiğimiz o tuhaf 1955 haftası, hem George McFly hem de Lorraine Baines için tam olarak böyle bir travmatik, büyülü ve hiper-gerçekçi bir zaman dilimidir. O hafta, sıradan bir lise anısı değil, karakterlerin varoluşsal temellerinin yıkılıp yeniden inşa edildiği, kozmik bir müdahale haftasıdır. Bu bağlamda, bu teorinin omurgasını oluşturan o devasa ve rahatsız edici soruyu, insan doğasının tüm psikolojik savunma mekanizmalarını hiçe sayan o sarsıcı paradoksu tüm çıplaklığıyla masaya yatırmanın vakti gelmiştir: Bir insan, kendi hayatını değiştiren, kendisine cesaret veren, onu ölümden kurtaran ve eşiyle tanışmasını sağlayan o unutulmaz yüzü, otuz yıl sonra kendi evinde, kendi oğlunun yüzünde nasıl tanımaz? İnsan aklı, gözünün önünde yıllar içinde yavaş yavaş büyüyen, sesi çatallanıp kalınlaşan, mimikleri belirginleşen ve nihayetinde geçmişteki o “kurtarıcı” figürün birebir kopyasına dönüşen bir çocuğa bakarken, bu korkunç gerçeği nasıl görmezden gelebilir?
Bu soruyu sadece George McFly üzerinden değil, durumun psikolojik ağırlığı açısından çok daha travmatik bir deneyim yaşayan Lorraine üzerinden de değerlendirmemiz gerekir. Lorraine için “Calvin Klein”, sadece okula yeni gelmiş tuhaf bir çocuk değildir. Calvin, Lorraine’in ilk büyük isyanının, ilk kontrolsüz tutkusunun ve ergenlik çağının o kaotik hormonal fırtınasının merkezindeki arzunun nesnesidir. Babasının arabasının çarptığı o gece, evlerine alınan ve yatağında uyanan bu gizemli gence karşı hissettiği çekim, sıradan bir lise flörtünün çok ötesinde, neredeyse takıntılı bir boyuttadır. Lorraine, Calvin’i elde etmek için dönemin tüm ahlaki kurallarını, kızların o dönemde sergilemesi beklenen o pasif ve utangaç tavırları bir kenara bırakmış, kelimenin tam anlamıyla avcı rolüne bürünmüştür. Onu takip etmiş, gizlice izlemiş, arabasında onunla yalnız kalmak için fırsat yaratmış ve hatta kendi annesinin “iyi kızlar arabada erkeklerle yalnız kalmaz” kurallarını açıkça çiğnemiştir. Bir kadının hayatındaki bu denli güçlü bir ilk arzu, bu denli yoğun bir duygusal yatırım, hafızadan silinip gidecek bir toz bulutu değildir. Arabanın içindeki o meşhur öpüşme sahnesini düşünün. Lorraine, hayatı boyunca hayalini kurduğu o tutkulu anı yaşadığında, hissettiği şey şefkat veya aşk değil, onu dehşete düşüren, midenisini bulandıran ve kendi tabiriyle “erkek kardeşini öpmüş gibi” hissettiren ensestiyöz bir irkilmedir. İnsan doğası, bu tür derin psikolojik şokları asla unutmaz. Bir kişiye karşı duyulan devasa bir cinsel çekimin, tek bir temasla bir anda fiziksel bir iğrenmeye ve açıklanamaz bir akrabalık hissine dönüşmesi, Lorraine’in bilinçaltında Calvin’i sonsuza dek mühürlemiştir.
Yıllar geçer. George ve Lorraine evlenir, başarılı ve mutlu bir hayat kurarlar, çocuklar yaparlar. En küçük çocukları Marty, bebeklikten çocukluğa, çocukluktan ergenliğe doğru adım adım büyür. Ve bu büyüme süreci, ebeveynler için aslında yavaşlatılmış bir psikolojik gerilim filmi gibidir. Başlangıçta sadece genetik bir benzerlik olarak algılanabilecek bazı özellikler, Marty on dört, on beş ve nihayetinde on yedi yaşına geldiğinde artık inkar edilemez bir kopyalamaya dönüşür. Marty’nin yüz hatları keskinleşir, saçlarının şekli, gülüşü, şaşırdığındaki o spesifik göz bebeklerinin büyümesi, koşuş tarzı… Hepsi ama hepsi otuz yıl önceki o gizemli çocuğun, Calvin’in ta kendisidir. Ses tellerindeki gelişim tamamlandığında, Marty’nin sesi sadece tını olarak değil, vurgu, tonlama ve kullandığı kelime dağarcığı olarak da Calvin’in bir yankısı haline gelir. Bir akşam yemeğinde, sıradan bir sohbette Marty’nin aniden “Bu çok ağır” (This is heavy) demesini hayal edin. Bu iki kelimenin, o dönem için hiçbir anlam ifade etmeyen, sadece Calvin’in kullandığı ve Doc Brown’ın bile “Gelecekte yerçekimine ne oluyor?” diye sorguladığı bu tuhaf jargonu kendi oğullarının ağzından duymak, George ve Lorraine’in zihinlerinde nasıl bir deprem yaratmaz? Bu sadece “benzerlik” kelimesiyle açıklanabilecek bir durum olmaktan çoktan çıkmıştır. Karşılarında, geçmişin bir hayaleti, etten ve kemikten bir şekilde kendi yemek masalarında oturmaktadır.
Lorraine açısından bu durumun yarattığı bilişsel çelişki, psikanalizin en karanlık köşelerine dokunur. Bir anne olarak oğlunu sevmek, onu korumak en temel içgüdüsüdür. Ancak bu oğul, aynı zamanda gençliğinde yatağına girmek için her şeyi göze aldığı, arabada öpüşmeye çalıştığı ve o tuhaf “kardeş” hissini yaşadığı adamla aynı yüze, aynı sese, aynı bedene sahiptir. Sigmund Freud’un Oidipus kompleksinin adeta ayna karşısında tersyüz edilmiş bu versiyonu, bir insan zihninin kaldırabileceği türden bir yük değildir. Lorraine, oğluna her baktığında geçmişindeki o yoğun arzuyu, o utancı ve o açıklanamaz reddedilişi hatırlamak zorundadır. Ancak insan beyni, kendisini yok edecek kadar büyük travmalara ve mantık dışı gerçekliklere karşı devasa savunma mekanizmaları geliştirir. İnkar, bu mekanizmaların en güçlüsü ve en acımasız olanıdır. Belki de Lorraine, kendi akıl sağlığını korumak adına, Marty’nin yüzü ile Calvin’in yüzü arasındaki o kusursuz eşleşmeyi bilinçaltının en karanlık zindanlarına hapsetmiş, o kapıyı kilitlemiş ve anahtarını da okyanusun dibine atmıştır. Çünkü eğer bu gerçeği kabul ederse, evrendeki hiçbir dinin, hiçbir psikoloğun, hiçbir bilimsel teorinin açıklayamayacağı, kendi varoluşunu ve ahlaki pusulasını parçalayacak bir paradoksun içine düşecektir. Zihin, delirmenin eşiğine geldiğinde körlüğü tercih eder. Lorraine’in Marty’yi tanımamazlıktan gelmesi, bir unutkanlık değil, aktif, umutsuz ve çaresiz bir körlük eylemidir.
Ancak bu inkar kalkanı, George McFly için aynı şekilde işlemeyebilir. Daha önce de vurguladığımız gibi, George sıradan bir kasaba sakini, monoton bir hayat yaşayan, hayal gücü sınırlı bir adam değildir. O, alternatif evrenler, uzaylılar, zaman yolculukları ve doğaüstü olaylar üzerine düşünen, bu kurgular üzerinden başarılı bir kariyer inşa etmiş bir bilimkurgu yazarıdır. George’un zihni, imkansızı kurgulamak ve mantıksız görünen noktaları birleştirmek üzere eğitilmiştir. Onun analitik düşünce yapısı, Lorraine’in aksine, duygusal travmalardan kaçmak yerine gizemleri çözmeye odaklıdır. George’un Calvin ile olan ilişkisi, Lorraine’in o utanç verici romantik takıntısından çok daha farklı, çok daha felsefi ve yapısal bir bağdır. Calvin, George için bir arzu nesnesi değil, bir kurtarıcı, bir mentor, hayatının rotasını çeviren bir kılavuzdur. Biff’in suratına inen o yumruk, George’un sadece kendi korkularını değil, tüm evrenin ona biçtiği o ezik kaderi parçaladığı andır. Ve o yumruğun atılmasını sağlayan, arka planda George’a cesaret veren, onu itekleyen kişi Calvin’den başkası değildir. Başarılı bir yazar, kendi hayatının en büyük dönüm noktasının mimarını asla unutmaz. George’un, o geceki yıldızların altındaki atmosferi, Lorraine’in gözlerindeki o bakışı ve Biff’in yere yığıldığı o saniyeyi hayatının sonuna kadar her gün, her gece yeniden yaşadığına şüphe yoktur. Ve o anının tam merkezinde, ona gülümseyerek bakan, görevi tamamlanmış bir koruyucu melek gibi duran Calvin vardır.
Peki, böyle analitik ve kurgusal zekası yüksek bir adam, kendi oğlu büyüyüp de hayatının kurtarıcısının birebir kopyasına dönüştüğünde ne yapar? Şahsi görüşüm, George’un bu durumu fark etmemesinin veya unutmasının kesinlikle imkansız olduğu yönündedir. Yıllar içinde Marty’nin yüzü Calvin’in yüzüne evrildikçe, George’un çalışma odasında tek başına oturup, o döneme ait anılarını, yazdığı romanların satır aralarını ve hayatının gidişatını yeniden ve yeniden sorguladığını, zihninde devasa bir yapbozun parçalarını birleştirdiğini hayal edebiliyorum. Oğlu lise çağına geldiğinde, sadece fiziksel benzerlik değil, karakteristik özellikler de su yüzüne çıkmaya başlar. Marty’nin risk almayı seven doğası, kurallara isyan etme potansiyeli, o kaykayın üzerindeki o fütursuz duruşu… Tüm bunlar, George’un 1955’te Calvin’de hayranlıkla ve şaşkınlıkla izlediği özelliklerin ta kendisidir. George, bir bilimkurgu yazarı olarak “zaman yolculuğu” konseptine yabancı değildir. Kendi yazdığı hikayelerde karakterleri zamanda ileri geri gönderen bir zihin, kendi evinde yaşanan bu fiziksel mucizeyi bir “tesadüf” olarak adlandırıp geçiştiremez. Karşısındaki tablo, matematikteki bir denklemin kusursuz bir şekilde çözülmesi gibidir. Hayatını kurtaran çocuk, kendi oğludur. Kendi varoluşunu sağlayan döngü, kendi tohumundan filizlenmiştir.
Bu teorinin en sarsıcı, en “ufuk açıcı” ve aynı zamanda en büyük kanıtlarından birini, Marty’nin müziğe olan tutkusunda ve o meşhur gitar solosunda buluruz. “Deniz Altındaki Büyü” (Enchantment Under the Sea) dansında, Calvin sahneye çıkıp “Johnny B. Goode” şarkısını çaldığında, bu sadece bir müzikal performans değildi. 1955 yılının o muhafazakar, ağırbaşlı ritimlerine alışkın olan o kalabalık için, Calvin’in performansı adeta bir uzaylı istilası, bir kültür şoku, sonik bir patlamaydı. O dönemin müzikal normlarını yerle bir eden distorsiyonlu gitar sesleri, yere yatarak çalması, amfiyi tekmelemesi, bir ördek gibi sahnede yürümesi (Chuck Berry’nin meşhur duck walk’u) ve kendinden geçerek attığı o çığlıklar… Bu görsel ve işitsel şölen, o salondaki herkesin, ama en çok da yeni aşık olmuş, kalpleri hızla çarpan George ve Lorraine’in zihnine sonsuza dek kazınmıştır. Onlar bu vahşi ve vahiy niteliğindeki performansı izlerken, hem korkmuş hem de büyülenmişlerdir. Şimdi düşünün: 1980’lere gelindiğinde, Marty kendi odasında veya okulun seçmelerinde gitar çalarken, ebeveynleri onun bu yeteneğini görmezden gelmiş olabilir mi? Marty, doğası gereği o dönemin hard rock ve heavy metal tarzlarına yatkın bir gençtir. Evin garajında çalışırken attığı sololar, sahnede yere yatarak çıkardığı o tiz notalar, amfiye attığı o tekmeler… Bir akşam evde otururken, garajdan gelen ve otuz yıl önceki o büyülü gecenin notalarıyla, ritmiyle, vahşetiyle birebir aynı olan o sesi duyduklarında, George ve Lorraine’in birbirlerinin gözlerinin içine bakıp o dondurucu gerçeği hissetmemeleri olanaksızdır. Gitarın sesi, geçmişin sadece görsel bir hatıra değil, işitsel bir çığlık olarak geri dönmesidir. Marty, gitarının tellerine her vurduğunda, aslında otuz yıl önceki o dans salonunun duvarlarını kendi evinin içine yıkmaktadır.
Tüm bu kanıtlar ışığında, George’un bu sırrı neden sakladığı sorusu, bu teoriyi basit bir fan spekülasyonu olmaktan çıkarıp derin bir karakter dramına dönüştürür. George, gerçeği anlamıştır. Marty’nin, zamanın bir noktasında geçmişe gidip, onun hayatına o büyülü müdahaleyi yapmak zorunda olduğunu çok net bir şekilde kavramıştır. Bir bilimkurgu yazarı olarak paradoksların doğasını, neden-sonuç ilişkisinin ne kadar kırılgan olduğunu çok iyi bilmektedir. Eğer George, Marty’ye “Sen Calvin’sin, benim hayatımı kurtaran kişi sensin, senin gelecekte geçmişe gitmen gerekecek” deseydi, bu devasa bilginin ağırlığı Marty’nin psikolojisini ezerdi. Marty’nin doğal gelişimini, kendi kararlarını alma sürecini yok eder, onu önceden yazılmış, zorunlu bir senaryonun kuklası haline getirirdi. Belki de daha kötüsü, böyle bir ifşaat zamanın dokusunda bir anomali yaratır ve o yolculuğun hiç gerçekleşmemesine, dolayısıyla George’un tekrar o ezik, Biff’in kölesi olan adama dönüşmesine neden olabilirdi. George, kendi hayatını, karısını, ailesini ve sahip olduğu her şeyi korumak zorundadır. Bunun tek yolu, bu kozmik sırrı yutmak, kendi içine gömmek ve zaman döngüsünün, sanki hiçbir şey bilmiyormuş gibi doğal akışında ilerlemesine izin vermektir. Bu, bir babanın ailesi için yapabileceği en büyük, en sessiz ve en acı verici fedakarlıktır. Kendi oğlunun, tehlikeli bir zaman yolculuğuna çıkacağını bilmek ve onu durdurmamak, durdurursa kendi varlıklarının silineceğini kabullenmek… Bu, ancak bir yazarın soğukkanlılığıyla ve bir babanın ağır sorumluluğuyla taşınabilecek bir yüktür. O meşhur sözün altında yatan o gizli anlam, işte bu sessiz kabullenişin eseridir ve biz bu repliğin derinliklerini ilerleyen argümanlarda çok daha detaylı bir şekilde açığa çıkaracağız.
Bölüm 10: Kanıt 1: “Vulcan Gezegeninden Darth Vader” Travması
İnsan psikolojisi, açıklayamadığı ve anlamlandıramadığı olaylar karşısında iki temel savunma mekanizması geliştirir: Ya o olayı zihnin en karanlık köşelerine iterek tamamen inkar eder ya da o olayı bir takıntı haline getirip tüm hayatını onu anlamlandırmak üzerine inşa eder. George McFly karakterinin 1955 yılındaki o silik, korkak ve içedönük profilinden, 1985 yılındaki o özgüvenli, başarılı ve vizyoner bilimkurgu yazarına dönüşme süreci, bu ikinci savunma mekanizmasının sinema tarihindeki en kusursuz örneklerinden biridir. Bu dönüşümün merkezinde, George’un hayatındaki en büyük kırılma anı olan, zihnine ateşle dağlanmış o spesifik gece yatar. O gece, sadece bir gencin korkutulması eylemi değil, aynı zamanda geleceğin geçmişe yaptığı en kaba, en şiddetli ve en travmatik müdahaledir. Marty McFly’ın, babasını Lorraine ile çıkmaya ikna etmek için sergilediği o çaresiz ve sınır tanımaz tiyatro, aslında farkında olmadan babasının tüm kariyerini, zihinsel yapısını ve gelecekteki farkındalığını şekillendiren bir tohum olmuştur. Bu bölümün odak noktası olan o tuhaf geceyi, sadece komik bir sahne olarak değil, otuz yıl sonra tüm sırların açığa çıkmasını sağlayacak devasa bir yapbozun en belirgin ve en inkar edilemez parçası olarak mikroskop altına alacağız.
Gecenin bir yarısı, uykunun en savunmasız, zihnin rüya ile gerçeklik arasındaki o ince çizgide en çok bocaladığı anında, George McFly’ın odasında yaşananları bir an için onun perspektifinden, 1955 yılının o naif ve teknolojik olarak kısıtlı dünyasından hayal etmeye çalışalım. Gözlerini açtığında karşısında gördüğü şey, dönemin popüler bilimkurgu dergilerinin kapaklarından fırlamış gibi duran, sarı, devasa, yüzü görünmeyen ve tekinsiz bir izolasyon giysisi içindeki bir silüettir. Marty’nin 1985 yılından getirdiği ve normalde plütonyum doldururken kullandığı o radyasyon giysisi, 1955 yılındaki bir lise öğrencisi için kelimenin tam anlamıyla dünya dışı bir zırhtır. George’un kalbi korkuyla çarparken, bu yaratığın elinde silah olarak tuttuğu şey, geleceğin teknolojisiyle üretilmiş sıradan bir saç kurutma makinesidir; ancak karanlıkta ve o paniğin ortasında, George için o nesne her an beynini eritebilecek ölümcül bir lazer tabancasıdır. Marty’nin o boğuk ve yankılı bir sesle sarf ettiği, “Ben Vulcan gezegeninden dünya dışı bir varlığım. Benim adım Darth Vader” cümlesi, o an için George’un zihninde hiçbir rasyonel karşılığı olmayan, tamamen anlamsız ama bir o kadar da dehşet verici bir tehdittir. Ancak asıl travma, kelimelerle değil, sesle, hem de 1955 yılının akustik sınırlarını paramparça eden bir sesle gerçekleşir.
Marty, babasının direncini tamamen kırmak ve o sözde “uzaylı” tehdidini zihnine kazımak için, belindeki Walkman’i çıkarır, kaset çaların düğmesine basar ve kulaklıkları zorla George’un kulaklarına takar. O kasetin içinde çalan müzik, Eddie Van Halen’ın o dönemin çok ilerisindeki distorsiyonlu, çığlık atan, vahşi ve kulakları sağır eden elektro gitar solosudur. 1955 yılında, henüz rock ‘n’ roll müziğinin bile yeni yeni emeklemeye başladığı, insanların temiz ve melodik caz veya doo-wop dinlediği bir dönemde, bir insanın beynine aniden seksenler tarzı bir heavy metal gitar solosu zerk etmek, kelimenin tam anlamıyla işitsel bir tecavüz, nörolojik bir saldırıdır. George McFly o an yatağında kıvranırken, gerçekten de beyninin uzaylı bir teknoloji tarafından eritildiğini, zihninin parçalandığını hissetmiştir. O gitarın çıkardığı o mekanik, kaotik ve yırtıcı ses, onun için bir müzik değil, saf bir acı ve işkence frekansıdır. Bu deneyim o kadar şiddetli, o kadar gerçeküstü ve o kadar sarsıcıdır ki, George’un bunu bir rüya sanıp unutması, sabah uyandığında hayatına hiçbir şey olmamış gibi devam etmesi fiziksel olarak imkansızdır. O gece yaşananlar, onun bilinçaltında silinmez bir krater açmış ve onu o güne kadar hapsolduğu o korkaklık kozasından zorla, vahşice söküp çıkarmıştır.
Bu travmatik gecenin George’un hayatındaki en büyük katalizör olduğunu, yıllar sonra yayınladığı ve ona büyük bir şöhret, zenginlik ve saygınlık kazandıran ilk romanından anlıyoruz. Filmin sonunda gördüğümüz üzere, George’a postayla gelen o parlak kapaklı kitabın adı “Uzayda Kurulan Eşleşme” (A Match Made in Space) adını taşır. Kitabın kapağında, tıpkı Marty’nin o gece giydiği gibi sarı bir radyasyon giysisi içinde, ürkütücü bir uzaylı figürü resmedilmiştir. Bu detay, George’un o gece yaşadığı dehşeti asla unutmadığının, tam aksine bu travmayı sanata, edebiyata ve kendi kişisel mitolojisine dönüştürdüğünün en somut ve en tartışmasız kanıtıdır. Başarılı bir yazar, kendi eserinin temelini oluşturan, ona ilham veren ve hayatının aşkıyla tanışmasını sağlayan o ilk ve en güçlü anıyı, o anının en ufak detaylarını bile zihninde sürekli canlı tutar. George, o uzaylı figürünü sadece bir kitap kapağı olarak değil, kendi kurtuluşunun, kendi cesaretinin bir simgesi olarak hayatının merkezine yerleştirmiştir. O yaratık, onu Biff’e boyun eğmekten kurtaran ve Lorraine’in kalbini kazanması için onu zorlayan o karanlık ama lütufkar melektir.
Peki, bu derin ve takıntılı hafıza, yetişkin George McFly’ın zihninde yıllar içinde nasıl bir saatli bombaya dönüşür? İşte bu teorinin en can alıcı, en “ufuk açıcı” ve aynı zamanda en kaçınılmaz kırılma noktası burada yatar. George, o gece duyduğu isimleri asla unutmamıştır: “Vulcan” ve “Darth Vader”. 1955 yılında bu iki kelimenin sözlükte hiçbir karşılığı yoktu. Onlar tamamen anlamsız, uzaylı dillerine ait fantastik hecelerdi. Ta ki yıllar geçip de dünya değişene kadar. Bana kalırsa, George McFly’ın o büyük aydınlanmayı yaşadığı, sır perdesinin aralandığı ilk anlardan biri 1966 yılıdır. Bir akşam evinde oturup televizyonu açtığında, karşısına Gene Roddenberry’nin yarattığı “Star Trek” (Uzay Yolu) dizisi çıkar. Ve orada, sivri kulaklı, mantık odaklı Bay Spock karakteri kendini tanıtırken, George’un beyninde şimşekler çakar: “Vulcan gezegeni”. On bir yıl önce yatağının başında dikilen o yaratığın bahsettiği o efsanevi gezegen, şimdi bir televizyon dizisinin parçasıdır. Bir bilimkurgu tutkunu ve yazarı olan George’un, bu “tesadüfü” gözden kaçırması mümkün müdür? Kesinlikle hayır. Belki ilk başta bunu garip bir rastlantı veya o uzaylının televizyon yapımcılarıyla da iletişime geçmiş olabileceği gibi uçuk bir fikirle geçiştirmeye çalışmış olabilir. Ancak asıl darbe, asıl inkar edilemez tokat, bundan on bir yıl sonra, 1977 yılında gelecektir.
1977 yılında George McFly, dönemin en büyük sinema olayı olan “Star Wars” (Yıldız Savaşları) filmini izlemek için sinema salonunda koltuğuna oturduğunda, perdede o devasa siyah kaskı, mekanik nefes alışverişi ve karanlık peleriniyle sinema tarihinin en büyük kötüsü belirir. İsmi “Darth Vader”dır. George’un o an sinema koltuğunda yaşadığı dehşeti, o varoluşsal krizi hayal edebiliyor musunuz? Yirmi iki yıl önce, karanlık bir odada, sarı bir kıyafetin içinden ona söylenen o anlamsız isimler, şimdi dünyanın en popüler kültür ikonları olarak karşısında durmaktadır. Bir yazarın, kelimelerin ve kurgunun gücünü bilen analitik bir zekanın, böylesine imkansız bir tesadüfü “kader” veya “rastlantı” diyerek rafa kaldırması olanaksızdır. George, o gece odasına giren şeyin bir uzaylı olmadığını, o isimleri gelecekten, henüz yazılmamış ve çekilmemiş filmlerden, dizilerden aldığını artık net bir şekilde anlamıştır. O geceki ziyaretçi bir dünya dışı varlık değil, zamanın ötesinden gelen bir yolcudur. Ve bu zaman yolcusunun ona dinlettiği o beyin eriten müzik, muhtemelen geleceğin dünyasına ait bir müzik türüdür. Bu aydınlanma, George’un dünya görüşünü temelden sarsar, ancak asıl büyük şok, asıl yıkıcı gerçek henüz kendi evinin içinde, adım adım büyümektedir.
Marty McFly büyüdükçe, seksenli yılların kültürünü benimsedikçe, George’un etrafındaki o çember yavaş yavaş ve acımasızca daralmaya başlar. Marty, tam da o uzaylının ve Calvin’in doğasına uygun bir şekilde, müziğe büyük bir tutkuyla bağlanır. Ve Marty’nin odasından, garajdan veya kulaklıklarından taşan o müzik, o sert gitar riffleri, o distorsiyonlu sololar, George’un 1955 yılında o kulaklıklar vasıtasıyla beynine kazınan o uzaylı işkencesiyle birebir aynıdır! George, kendi oğlunun odasının kapısından geçerken içeriden Van Halen’ın o çığlık atan gitarını duyduğunda, zihninde o sarı radyasyon giysisinin, o saç kurutma makinesinin ve o korkunç gecenin anıları bir tokat gibi yüzüne çarpar. O ses, otuz yıldır zihninde yankılanan o travmanın ta kendisidir. Ve bu işitsel benzerlik yetmezmiş gibi, Marty bir gün eve elinde bir Walkman ile gelir. O küçük, kaset çalan cihaz… 1955 yılında o uzaylının belinde taşıdığı, o dönem dünyada benzeri dahi olmayan o teknolojik alet, şimdi kendi oğlunun belinde durmaktadır.
Bu noktada George’un zihninde parçalar artık geri döndürülemez bir şekilde birleşmiştir. “Darth Vader” ve “Vulcan” kelimeleri, geleceğin, yani oğlunun yaşadığı dönemin en popüler film ve dizileridir. Kulaklarını sağır eden o müzik, oğlunun her gün dinlediği ve çaldığı müziktir. O tuhaf kulaklıklı cihaz, oğlunun cebinde taşıdığı Walkman’dir. Ve en önemlisi, yıllar içinde büyüyen, yüz hatları keskinleşen oğlunun o fiziksel görünümü, karısıyla tanışmasını sağlayan, ona Biff’i yumruklama cesareti veren o “Calvin” isimli gizemli çocukla birebir aynıdır. Bir baba, kendi oğlunun lise çağındaki halini, hayatının en önemli, en travmatik ve en büyülü hatırasındaki o çocukla karşılaştırdığında ve tüm bu kültürel, teknolojik ve işitsel kanıtları üst üste koyduğunda, gerçeği inkar edemez. Marty McFly, sadece onun oğlu değil, aynı zamanda onun yaratıcısı, onun cesaretinin mimarı ve onun o gece odasına giren o sahte uzaylıdır. Bu, bir insanın kendi varoluşunu borçlu olduğu şeyin aslında kendi tohumundan çıkmış olması gibi, zihni paramparça eden devasa bir zaman paradoksudur.
Yetişkin George’un bu gerçeği bildiğine ve bunu sakladığına dair en güçlü inancım, onun yazar kimliğinde yatmaktadır. Kendi hayatının, zaman yolculuğu ile şekillendirilmiş devasa bir kurgu olduğunu fark eden bir adam, bu sırrın ağırlığını ancak ve ancak yazarak, bunu bir hikayeye dönüştürerek hafifletebilir. “Uzayda Kurulan Eşleşme” kitabı, George için sadece ticari bir ürün değil, aynı zamanda geçmişe, o uzaylıya ve kendi oğluna yazılmış üstü kapalı bir teşekkür mektubu, bir itirafnamedir. George, sırrı çözmüştür, paradoksu anlamıştır, ancak bu gerçeği Marty’nin yüzüne vurmak, zamanın o hassas ve kırılgan dokusunu yırtmak anlamına gelecektir. Eğer George, “Senin Darth Vader olduğunu biliyorum, senin Calvin olduğunu biliyorum” derse, Marty’nin gelecekte geçmişe yapacağı o zorunlu yolculuğun doğallığını bozacak, belki de o yolculuğun hiç gerçekleşmemesine sebep olarak kendi mutlu hayatını, ailesini, yazarlık kariyerini kendi elleriyle yok edecektir. Zaman döngüsü, ancak içindeki aktörler rollerini kusursuz oynadığında tamamlanabilir. Bu yüzden George, o müthiş analitik zekasıyla her şeyi anlamış olmasına rağmen, susmayı, kendi oğlunu sessizce izlemeyi ve zamanın o büyük, kozmik tiyatrosunda üzerine düşen “hiçbir şeyden habersiz baba” rolünü oynamayı seçmiştir. Onun evdeki o rahat, her şeye pozitif bakan ve oğlunun her tuhaflığını hoşgörüyle karşılayan tavrının altında, evrenin en büyük sırrına vakıf olmanın getirdiği o derin, sarsılmaz bir bilgelik ve sessiz bir kabulleniş yatmaktadır. O gece beyni eritilmekle tehdit edilen o zavallı çocuk, otuz yıl sonra, kendi kaderini şekillendiren o zaman yolcusunu, kendi oğlunu, sevgiyle ve gizli bir minnetle bağrına basan bir zaman ustasına dönüşmüştür.
Bölüm 11: Kanıt 2: Aile Felsefesi ve “Aklına Koyarsan…” Replikleri
Zamanın dokusunda yaratılan o devasa yırtılmanın ve 1955 yılında yaşanan o tuhaf haftanın George McFly’ın zihninde bıraktığı silinmez izleri, onun travmatik anılarını nasıl bir uyanışa dönüştürdüğünü bir önceki aşamada tüm çıplaklığıyla gözler önüne sermiştik. Şimdi, zaman tünelinin diğer ucuna, yani o müdahalelerin meyvesini verdiği, yepyeni bir gerçekliğin inşa edildiği o parlak, temiz ve başarılı 1985 sabahına dönüyoruz. Bu yeni dünyada her şey değişmiştir; McFly ailesinin evi, arabaları, kıyafetleri ve en önemlisi karakterlerin duruşları, birbirleriyle olan etkileşimleri bambaşka bir boyuta taşınmıştır. Ancak bu fiziksel ve sosyal dönüşümlerin ötesinde, filmin en can alıcı, en gizemli ve felsefi ağırlığı en yüksek diyaloglarından biri, tam da bu sahnede, son derece sıradan bir aile içi tebrikleşmenin ardına gizlenerek izleyiciye sunulur. George McFly, yıllar süren emeğinin, geçmişte yaşadığı o doğaüstü karşılaşmanın ve içindeki o büyük sırrın fiziksel bir kanıtı olan ilk bilimkurgu romanı “Uzayda Kurulan Eşleşme”nin ilk basılı kopyalarını kargo paketinden büyük bir heyecanla çıkarır. Ailesi onun etrafında toplanmış, bu büyük başarıyı kutlarken, George kitabını büyük bir gururla, ama aynı zamanda gizli bir minnetle oğlu Marty’ye uzatır. Ve o an, sinema tarihinin en zekice yazılmış, en çok katmanlı ve zaman yolculuğu paradokslarını tek bir cümlede özetleyen o meşhur repliği dile getirir: “Aklına koyduğun her şeyi başarabilirsin.” Bu cümle, sıradan bir babanın oğluna verdiği basit, klişe bir motivasyon tavsiyesi gibi görünür. Oysa Geleceğe Dönüş evreninin o kusursuz matematiği içinde, bu cümlenin George McFly’ın ağzından dökülmesi, tesadüflerin sınırlarını aşan, bilinçli, kasıtlı ve evrenin sırlarını barındıran kozmik bir şifrenin ifşasıdır.
Bu cümlenin ağırlığını ve teorimiz içindeki kilit rolünü kavrayabilmek için, öncelikle bu felsefenin kaynağına, yani bu kelimelerin orijinal yaratıcısına doğru kısa bir yolculuk yapmamız gerekir. “Aklına koyduğun her şeyi başarabilirsin” cümlesi, aslında Dr. Emmett Brown’ın kişisel mottosu, onun tüm hayatını, deliliğini ve dehasını üzerine inşa ettiği varoluşsal temelidir. Doc Brown, otuz yıl boyunca toplum tarafından dışlanmış, servetini kaybetmiş ve alay konusu olmuş bir adamdır. Onun, tüm fizik kurallarına, mantığa ve çevresindeki insanların inançsızlığına rağmen zaman makinesi gibi imkansız bir cihazı inşa etmesini sağlayan tek itici güç, işte bu sarsılmaz inançtır. Doc, bu felsefeyi sadece kendi içinde yaşatmamış, aynı zamanda hayatındaki tek dostu, adeta manevi oğlu olan Marty’ye de aşılamıştır. Marty’nin 1985 yılındaki o orijinal, henüz değiştirilmemiş dünyada karşılaştığı tüm zorluklara, müzik grubunun seçmelerde reddedilmesine ve müdür Strickland’ın aşağılamalarına rağmen içindeki o isyankar umudu korumasının sebebi, Doc Brown’ın zihnine ektiği bu felsefedir. Bu motto, Doc ile Marty arasındaki bağın simgesi, onların ortak dilidir. Peki, böylesine kişisel, böylesine spesifik ve Dr. Brown’ın trajik dehasından doğan bir felsefe, nasıl olup da George McFly’ın, yani Doc Brown ile uzaktan yakından hiçbir bağı olmayan, onu tanımayan bir adamın hayat felsefesine, hatta onun oğluna öğütlediği bir aile mottosuna dönüşmüştür? İşte bu sorunun cevabı, zamanın kendi kuyruğunu yediği o devasa ontolojik paradoksun tam merkezinde yatmaktadır.
Marty, 1955 yılına düştüğünde ve babasının o ezik, korkak, Biff Tannen’ın zorbalığı altında ezilen haliyle karşılaştığında, büyük bir çaresizlik içine düşmüştür. Kendi varoluşunu kurtarmak için bu çocuğu Lorraine ile çıkmaya ikna etmesi gerekmektedir, ancak karşısındaki George, reddedilme korkusu yüzünden kendi yazdığı bilimkurgu hikayelerini bile kimseye gösteremeyecek kadar büyük bir aşağılık kompleksi içindedir. Marty, babasını motive edebilmek, onun içindeki o saklı potansiyeli ortaya çıkarabilmek için çaresizce bir söz, bir ilham arar. Ve o an, kendi 1985’inden getirdiği, mentoru Doc Brown’dan öğrendiği o güçlü silahı, o sihirli cümleyi kullanır. George’un gözlerinin içine bakarak, büyük bir inançla ve kararlılıkla, “Aklına koyarsan, her şeyi başarabilirsin” der. 1955 yılındaki George için, hayatına aniden giren bu tuhaf çocuğun, yani “Calvin Klein”ın ağzından çıkan bu kelimeler, sadece bir tavsiye değil, adeta gökten inmiş bir vahiydir. O güne kadar sadece “yapamazsın”, “sen bir hiçsin” ve “kimse var mı orada?” gibi aşağılayıcı cümleler duyan George’un zihnine bu cümle, bir can simidi, bir kurtuluş halatı gibi atılmıştır. George bu cümleyi duyar, içselleştirir ve o tuhaf haftanın sonunda, Biff’in suratına o meşhur yumruğu indirdiğinde, aslında “Calvin”in ona öğrettiği bu felsefenin fiziksel bir kanıtını evrene sunmuş olur. O yumruk, sadece Biff’i yere sermemiş, aynı zamanda “aklına koyduğun her şeyi başarabilirsin” mottosunun gerçekliğini kanıtlamıştır.
Bu noktada karşımıza bilimkurgu edebiyatının en büyüleyici ve en karmaşık kavramlarından biri olan “Bilgi Paradoksu” veya “Bootstrap Paradoksu” çıkar. Düşünün: Doc Brown bu cümleyi 1985’te uydurur ve Marty’ye söyler. Marty geçmişe gidip 1955’te bu cümleyi George’a öğretir. George bu cümleyi hayat mottosu yapar ve kendi oğlu Marty’yi bu felsefeyle yetiştirir. Yeni yaratılan 1985’te Marty, bu cümleyi babasından öğrenmiş olarak büyür. Peki, bu cümlenin asıl yaratıcısı kimdir? Bilgi, hiçbir kökene sahip olmadan zamanın içinde sürekli bir döngü halinde var olmaktadır. Ancak biz bu olguyu salt bir bilimkurgu bulmacası olarak değil, George McFly’ın zihinsel uyanışının ve onun sakladığı büyük sırrın en güçlü kanıtı olarak incelemeliyiz. George, hayatını kurtaran, ona cesaret veren ve karısıyla evlenmesini sağlayan o gizemli gencin yüzünü, sesini ve ona verdiği bu en önemli öğüdü asla unutmamıştır. Yıllar geçip de kendi oğlu Marty büyümeye başladığında, önceki bölümlerde tartıştığımız o müthiş farkındalık anı gerçekleşir. George, oğlunun fiziksel olarak o geçmişteki gence, Calvin’e dönüşmesini izlerken, aynı zamanda kendi hayatının o büyük sırrını, o muazzam paradoksu da çözmüştür. Oğlu, aslında onun yaratıcısıdır. Ve George, bu devasa gerçeği anladığında, bir baba olarak, bir yazar olarak yapabileceği en zekice, en zarif ve en sessiz hamleyi yapar. Zaman çizgisinin doğal akışını bozmamak, oğlunun gelecekte geçmişe gitme zorunluluğunu tehlikeye atmamak için gerçeği açıkça söyleyemez; ancak ona olan borcunu, onun kim olduğunu bildiğini bir şekilde göstermek zorundadır.
İşte filmin sonundaki o hediyeleşme sahnesi, sıradan bir baba-oğul anı değil, otuz yıllık bir döngünün tamamlandığı, gizli bir anlaşmanın imzalandığı kozmik bir el sıkışmadır. George, geçmişte hayatını değiştiren o uzaylı/zaman yolcusu figürünü anlattığı kitabını Marty’ye uzatırken, ona “Aklına koyduğun her şeyi başarabilirsin” der. Bu, sadece bir motivasyon cümlesi değildir. Bu, George’un Marty’ye şifreli bir mesaj gönderme yöntemidir. Bu cümleyle George aslında şunları söylemektedir: “Senin kim olduğunu biliyorum. 1955’te bana geldiğini, bana cesaret verdiğini ve benim hayatımı nasıl şekillendirdiğini biliyorum. Ben o ezik halimden kurtulup bu başarılı yazar olduysam, senin o gün bana öğrettiğin bu felsefe sayesindedir. Şimdi, senin bana geçmişte verdiğin o gücü, o kelimeleri sana geri iade ediyorum. Çünkü biliyorum ki yakında (veya senin için çoktan), benim için yaptığın o inanılmaz şeyi başarmak için bu güce ihtiyacın olacak.” Bu, tüyler ürpertici derecede derin bir farkındalıktır. George, zamanın efendisi gibi, kelimelerin gücünü kullanarak geçmiş ile gelecek arasında görünmez bir köprü kurmuştur. Onun gözlerindeki o hafif, bilgece gülümseme, o kendinden emin duruş, basit bir yazarın kibri değil, evrenin en büyük sırrına vakıf olan ve bu sırrı ustalıkla yöneten bir adamın olgunluğudur.
Bu teorinin karşı konulamaz gücü, karakterlerin orijinal halleriyle yeni halleri arasındaki o uçurumda saklıdır. Orijinal zaman çizgisinde, Biff’in arabasını yıkayan, karısı tarafından saygı görmeyen, kendi gölgesinden bile korkan o silik George McFly’ın ağzından “Aklına koyduğun her şeyi başarabilirsin” gibi iddialı, güçlü ve proaktif bir cümle asla çıkamazdı. O George’un mottosu muhtemelen “Başkalarını kızdırma ve görünmez ol” gibi bir şeydi. Ancak yeni gerçeklikte karşımızda duran George, kelimenin tam anlamıyla kendi kaderini kendi elleriyle, bir yumrukla yeniden yazmış bir adamdır. Ve o adam, bu kaderi yazmasına vesile olan cümlenin, tesadüfen duyulmuş hoş bir laf olmadığını çok iyi bilmektedir. O cümle, onun için kutsal bir emanettir. Yıllar boyunca bu cümleyi kalbinde taşımış, kendi içindeki o karanlık şüpheleri bu cümleyle yenmiş ve kendi çocuklarını, özellikle de Marty’yi yetiştirirken bu felsefeyi evin temel taşı yapmıştır. İlginç olan şudur ki; bu yeni zaman çizgisinde Marty, Doc Brown ile yine tanışmış ve yine arkadaştır. Doc Brown’ın felsefesiyle kendi babasının felsefesinin birebir aynı olması, yeni Marty’nin zihninde nasıl bir etki yaratmıştır bilinmez, ancak zaman yolculuğunu gerçekleştiren bizim bildiğimiz orijinal Marty için bu durum büyük bir şoktur. Marty o an babasından kendi cümlesini (daha doğrusu Doc’un cümlesini) duyduğunda gülümser, ancak bu gülümseme, babasının durumu ne kadar derinlemesine anladığını fark edememiş naif bir gencin tebessümüdür. Marty, tarihi değiştirdiğini bilir, babasını cesaretlendirdiğini bilir, ama babasının da o tarihi değiştirenin kendi oğlu olduğunu bildiğinden tamamen habersizdir. O sahnedeki güç dinamiği muazzamdır: İzleyici olarak biz ve Marty her şeyi bildiğimizi sanırız, oysa sahnede her şeyin farkında olan, büyük resmi gören ve oyunu kurallarına göre oynayan tek kişi George McFly’dır.
Zaman zaman bu sahneyi zihnimde yeniden kurguladığımda, Bob Gale ve Robert Zemeckis’in senaryo yazımındaki o dehasına hayran kalmamak elde değil. Koca bir felsefi altyapıyı, devasa bir karakter dönüşümünü ve dudak uçuklatan bir zaman paradoksunu, seksenlerin tipik aile filmi finaline, Amerikan rüyasının o klişe mutlu son ambalajına o kadar kusursuz bir şekilde gizlemişler ki, izleyici bu cümlenin altında yatan o kozmik ağırlığı yıllarca fark edememiştir. George’un Marty’ye kitabını verirkenki vücut dili, elindeki o eserin sadece bir kağıt yığını değil, aslında onların paylaştığı o büyük sırrın fiziksel manifestosu olması, sahnenin dramatik yükünü inanılmaz derecede artırır. Kitabın kapağındaki o uzaylı figürü, Marty’nin 1955’te babasının odasında yarattığı o terörün sanata dönüşmüş halidir. George o kitabı Marty’ye vererek aslında kendi yarattığı eserin ilham kaynağına saygı duruşunda bulunmaktadır. “Bu kitabı ben yazdım, bu hayatı ben kurdum ama bu kapağın üzerindeki uzaylı da, bana bu gücü veren felsefe de sensin.” George, oğlunu sadece sevmekle kalmaz, aynı zamanda ona derin bir saygı, adeta yaratıcısına duyulan bir tür uhrevi bir hayranlık besler.
Eğer George bu sırrı bilmeseydi, o yüzlerce sayfalık bilimkurgu romanını yazarken, karakterlerini tasarlarken, geçmişteki o anılarını deşerken illaki bazı mantık hatalarına çarpardı. O uzaylının isminin Darth Vader olması, o tuhaf müzik, oğlunun büyüdükçe Calvin’e dönüşmesi… Tüm bunlar kör bir adamın bile görebileceği kadar devasa kanıtlardır. George’un bunları görmezden geldiğini düşünmek, onun entelektüel kapasitesine, onun bir yazar olarak olay örgülerini kurma becerisine yapılmış büyük bir hakarettir. O, her şeyin farkındadır ve bu farkındalık, onu serinin en bilge, en fedakar karakteri yapar. Kendi varoluşunu, ailesinin mutluluğunu korumak adına, en büyük gerçeği içinde tutmak, karşısında duran zaman yolcusuna sadece bir gülümseme ve bir motto ile göz kırpmak, insanüstü bir irade gerektirir. “Aklına koyduğun her şeyi başarabilirsin” sözü, işte bu iradenin, bu sessiz kabullenişin ve zamanın dokusuna atılmış o görünmez ama sarsılmaz düğümün ta kendisidir. Bu sadece Doc Brown’ın bir hezeyanı değil, bir babanın kendi varoluş döngüsünü oğlunun ellerine teslim ettiği, evrensel bir sadakat yeminidir.
Bölüm 12: Zirve Noktası: George Döngüyü Bilerek Korudu
Zaman yolculuğu kurgularının en karanlık ve en acımasız yanlarından biri, karakterleri sadece fiziksel tehlikelerle değil, aynı zamanda ahlaki ve varoluşsal açmazlarla baş başa bırakmasıdır. Bir babanın, kendi oğlunun hayatı üzerinden evrenin dokusunu koruma sorumluluğunu omuzlarına alması, insan zihninin sınırlarını zorlayan, adeta bir Yunan tragedyasına eşdeğer bir yük anlamına gelir. Önceki bölümlerde detaylandırdığımız o büyük uyanışın ardından, George McFly’ın zihninde fırtınalar koparken vermesi gereken asıl karar, sadece gerçeği kabullenmekle sınırlı değildi. Asıl dehşet verici soru şuydu: “Şimdi ne yapacağım?” Gerçeği bilmek başka bir şeydir, bu gerçeğin gerektirdiği o korkunç sessizlik yeminini edebilmek bambaşka bir şey. George, kendi hayatını kurtaran, o eziklik kozasından çıkmasını sağlayan Calvin’in aslında kendi oğlu Marty olduğunu anladığında, önünde duran seçenekler sadece kendi kaderini değil, tüm ailesinin ve belki de evrenin o anki gerçekliğinin varoluşunu tehdit ediyordu. Eğer bir baba olarak içgüdülerine yenik düşüp gerçeği haykırsaydı, eğer oğlunu karşısına alıp “Senin gelecekte geçmişe gideceğini biliyorum, bunu yapmamalısın, tehlikede olacaksın” deseydi, bu durum sadece basit bir uyarının ötesine geçecek, nedensellik ilkesinin temel taşlarını dinamitleyecekti. Bir bilimkurgu yazarı olarak George, bu dinamiği, bir eylemin sonucunun kendi nedenini yok etmesi durumunda ortaya çıkacak o korkunç “Büyükbaba Paradoksu”nu herkesten çok daha iyi kavrayabilecek entelektüel donanıma sahipti.
Bu noktada George’un zihnindeki o karanlık mahkemeye, o vicdan muhasebesine inmemiz gerekiyor. Bir yanda, her ebeveynin en temel, en ilkel içgüdüsü durmaktadır: Çocuğunu korumak. Marty’nin 1955’e gidebilmesi için, 1985 yılında Dr. Emmett Brown denen o dışlanmış, tehlikeli işlere bulaşmış, plütonyum çalan ve silahlı teröristlerin hedefi olan o adamla otoparkta buluşması gerekiyordu. George, oğlunun bu ölümcül tehlikenin tam kalbine yürüdüğünü biliyordu. Zaman makinesinin bir DeLorean olduğunu, nükleer bir reaksiyonla çalıştığını belki tam olarak bilemezdi, ancak Calvin’in o radyasyon giysisini, o tuhaf müzikleri ve anlattığı o distopik detayları düşündüğünde, oğlunun sıradan bir lise macerasına atılmadığı, tam aksine kozmik bir ateşin içine atladığı çok açıktı. Hangi baba kendi oğlunun böyle bir riske girmesine, potansiyel olarak ölmesine veya zamanın bilinmezliğinde sonsuza dek kaybolmasına göz yumabilir? İşte George’un karakterini sinema tarihinin en gizli, en trajik kahramanlarından biri yapan şey, bu korkunç soruya verdiği o sessiz, acı verici ve fedakarca cevaptır. George, eğer oğlunu engellerse, oğlunu korumak adına o otoparka gitmesini yasaklarsa, Calvin’in 1955’te asla var olmayacağını biliyordu.
Calvin’in hiç var olmadığı bir gerçeklik, George için sadece bir teorik fizik problemi değil, bizzat deneyimlediği ve hatırladıkça kanını donduran o cehennemin ta kendisiydi. Eğer Marty geçmişe gitmezse, Calvin ağaçtan düşüp Lorraine’in babasının arabasının altında kalmayacaktı. O arabanın altında kalan, yine George’un kendisi olacaktı. Lorraine ona sadece acıyarak bakacak, o sevgisiz ve hastalıklı evlilik yeniden kurulacaktı. Daha da önemlisi, Biff Tannen’ın suratına o efsanevi yumruk asla atılmayacaktı. George, hayatı boyunca Biff’in arabasını yıkayan, onun aşağılamalarına boyun eğen, kendi yazdığı kelimelerden bile korkan o silik, acınası gölgeye geri dönecekti. Kendi varoluşunu, kazandığı o özgüveni, yazar olarak elde ettiği başarıyı ve ailesine sunduğu o müreffeh hayatı, tamamen oğlunun o tehlikeli yolculuğuna borçluydu. George’un önündeki ikilem, sadece “kendimi mi seçeyim, oğlumu mu” kadar basit değildi. Çünkü eğer oğlunu o tehlikeden koruyup geçmişe gitmesini engellerse, döngü kırılacak ve Marty, George’un o ezik versiyonunun oğlu olarak, mutsuz, fakir ve Biff’in tahakkümü altındaki bir evde doğup büyüyecekti. Hatta Lorraine ile olan ilişkisinin o alternatif, orijinal halindeki zayıflığı düşünüldüğünde, Marty’nin hiç doğmama ihtimali bile vardı. George, döngüyü koruyarak aslında sadece kendini değil, Marty’nin bildiği o iyi ve mutlu hayatı, Marty’nin varoluş hakkını da koruyordu.
Bana kalırsa bu sessiz kabulleniş süreci, bir babanın yaşayabileceği en ağır psikolojik işkencedir. Düşünün, evinizde, akşam yemeği masasında oturuyorsunuz. Karşınızda ergenlik çağında, müzikle ilgilenen, hayalleri olan neşeli oğlunuz var. Onun yüzüne her baktığınızda, otuz yıl önce hayatınızı kurtaran o genci görüyorsunuz ve aynı zamanda o çocuğun yakın bir gelecekte ateşten bir çemberin içinden atlamak zorunda kalacağını biliyorsunuz. Onu durduramamak, onu o kaçınılmaz kadere doğru kendi ellerinizle, kendi sessizliğinizle itmek… George McFly’ın evdeki o rahat, her şeyi alttan alan ve anlayışlı baba figürünün altında yatan asıl neden budur. O, oğluna karşı duyduğu o devasa minnet borcunu, onun özgürlüğüne karışmayarak, onun o tehlikeli ve asi doğasını besleyerek ödemektedir. Bay Strickland gibi bir otorite figürünün sürekli olarak Doc Brown’ın tehlikeli olduğu konusunda uyarılar yapmasına, tüm kasabanın o adamı bir “çatlak” olarak görmesine rağmen, George’un Marty’nin bu adamla olan arkadaşlığına en ufak bir ses çıkarmaması, hatta bu durumu desteklercesine görmezden gelmesi, bu teorinin en kilit noktalarından biridir. Sıradan bir baba, hele ki kasabanın ileri gelenlerinden biri, oğlunun böyle şaibeli bir figürle laboratuvarlarda sabahlamasına asla izin vermez. Ancak George, o “sorunlu” adamın, yani Dr. Emmett Brown’ın, zaman döngüsünün en hayati dişlisi olduğunu sezgisel veya analitik olarak biliyordu. Marty’yi geçmişe gönderecek olan makineyi icat edecek kişi oydu. O makine yapılmazsa, o otoparktaki buluşma gerçekleşmezse, her şey, tüm o mutlu aile tablosu bir anda yok olacaktı. George, Doc Brown’ın deliliğine bilerek, isteyerek ve büyük bir minnetle göz yummuştur.
Döngünün korunması, sadece Doc Brown ile olan ilişkiye müdahale etmemekle de sınırlı değildi. George, Marty’nin karakter gelişimini, onun tam da 1955’te gördüğü o isyankar, fütursuz ve cesur “Calvin” profiline ulaşmasını sağlamak zorundaydı. Karakterlerin kişilikleri, çevreleriyle olan etkileşimleri sonucunda şekillenir. George, eğer oğluna çok baskıcı bir eğitim verseydi, onu ev kurallarına hapseden otoriter bir baba olsaydı, Marty’nin o maceraperest ruhu kırılabilir, o gece otoparka gidecek cesareti veya Doc Brown ile takılacak o asi doğayı hiç kazanamayabilirdi. George’un Marty’ye tanıdığı o sonsuz özgürlük alanı, onun kaykayla arabaların arkasına tutunmasına, yüksek sesle gitar çalmasına tolerans göstermesi, aslında Marty’yi kendi kaderine, yani geçmişteki o kurtarıcı rolüne hazırlama sürecinin bir parçasıdır. Kimi zaman bu karakterin ne kadar kusursuz bir mimar olduğunu düşünmeden edemiyorum. Zamanın doğasını anlamak, sadece olayların sırasını bilmek değil, o olayları doğuracak olan psikolojik altyapıyı da kusursuz bir şekilde inşa etmeyi gerektirir. George McFly, kendi evladını adeta kozmik bir göreve hazırlayan gizli bir ajandır.
Zaman zaman, bu yükün George’un o yazarlık kariyerine nasıl yansıdığını da irdelemek gerekir. Bir yazar, içindeki zehri, içindeki o taşınamaz sırrı kağıda dökerek hafifler. Ancak George’un hikayesi, sıradan bir kurgu değil, hayatının en gerçek, en kanlı canlı belgeselidir. Döngüyü bilerek korumanın getirdiği o büyük yalnızlık, çünkü bu sırrı karısı Lorraine’e bile anlatamazdı, onu daktilosunun başında geçirdiği gecelerde teselli bulmaya itmiştir. Lorraine’e “Biliyor musun, hayatımızı değiştiren o çocuk aslında bizim küçük oğlumuz” demesinin yaratacağı o yıkıcı travmayı bir düşünün. Lorraine’in o çocukla arabada öpüşmeye çalıştığı, ona karşı hastalıklı bir arzu duyduğu gerçeği, eğer oğlunun o çocuk olduğu bilgisiyle birleşirse, bir annenin akıl sağlığını saniyeler içinde paramparça edebilirdi. George, kendi ailesini bu korkunç ensestiyöz gölgeden, bu psikolojik çöküntüden korumak için de sessiz kalmak zorundaydı. Onun sessizliği, sadece zaman çizgisini değil, aynı zamanda karısının akıl sağlığını ve ailesinin o naif mutluluğunu koruyan devasa, çelikten bir kalkandı.
Döngünün korunması kavramı, sadece büyük resmi değil, detaylardaki o ince işçiliği de barındırır. Marty’nin 1955’te George’a söylediği sözler, ona aşıladığı fikirler, bir bumerang gibi yıllar sonra George’un ağzından Marty’ye geri dönmelidir. George’un bunu bilinçli olarak yapması, aslında onun zamanın o görünmez senaryosunda üzerine düşen replikleri eksiksiz okuduğunun kanıtıdır. Evin içinde, sıradan günlük konuşmalarda bile George, Marty’nin o geçmişteki varlığıyla çelişmeyecek, tam tersine o varlığı destekleyecek bir tutum sergilemek zorundaydı. Onun bir bilimkurgu yazarı olarak geliştirdiği o geniş vizyon, zamanın doğrusal değil, döngüsel olduğunu idrak etmesini sağlamıştır. Nedensellik ilkesinin o katı kuralları, George’un zihninde bükülmüş, esnemiş ve kendi kurallarını baştan yazmıştır. Bir baba, kendi oğlunu kurban etmekle, onu kahraman yapmak arasındaki o ince, jilet gibi keskin çizgide yürümüştür. Ve bu yürüyüş, filmin o mutlu görünen son sahnesinin altında yatan en büyük fedakarlık destanıdır.
George McFly, evrenin o acımasız kurallarına boyun eğmek yerine, o kurallarla dans etmeyi, o kuralları kendi lehine ve ailesinin lehine kullanmayı öğrenmiş bir satranç ustasıdır. Marty’nin zaman yolculuğuna çıkacağı o gece yaklaştıkça, George’un içindeki o endişenin, o boğucu korkunun nasıl büyüdüğünü tahmin etmek zor değildir. O gece geldiğinde, Marty evden çıkıp otoparka doğru yola koyulduğunda, George’un pencereden onun arkasından bakarken hissettiği o çaresizlik ve gurur karışımı duyguyu sinema dili bize açıkça göstermez, ancak karakterin derinliklerine inildiğinde bu duygu inkar edilemez bir şekilde oradadır. George, o gece rahat uyuyamamıştır. O gece, otuz yıl önce yatağının başında beliren o uzaylının, o sarı radyasyon giysisi içindeki Darth Vader’ın doğduğu gecedir. O gece, zamanın bir yılan gibi kendi kuyruğunu ısırdığı, geçmişle geleceğin birbirine girdiği gecedir. Ve tüm bu kozmik kaosun içinde, her şeyin farkında olan, her şeyi anlayan ve buna rağmen sessiz kalarak dünyayı, kendi dünyasını kurtaran kişi, bir zamanlar kafeteryada herkesin alay ettiği, korkak, silik ve zavallı George McFly’dan başkası değildir. Onun bu bilerek seçtiği pasif direniş, zaman paradokslarına karşı atılmış en büyük, en sessiz ve en cesur yumruktur.
Bölüm 13: Karşı Argüman (Zayıflatıcı Etken): İnsan Hafızasının Zayıflığı
Önceki bölümlerde, George ve Lorraine McFly’ın zihinlerindeki o devasa uyanışın izlerini, “Darth Vader” travmasını ve ailenin felsefi temellerini sarsan o meşhur mottoların kökenlerini incelemiş, bu kozmik sırrın ebeveynler tarafından nasıl bilindiğini savunmuştuk. Ancak, her sağlam felsefi veya edebi teorinin kendi anti-tezini de bünyesinde barındırması ve o anti-tezin ateşinden geçerek kendi sağlamlığını kanıtlaması gerekir. “Ebeveynlerin Marty’nin Calvin olduğunu bilmesi” teorisine karşı bugüne kadar öne sürülen en güçlü, en rasyonel ve yüzeyde en mantıklı görünen karşı argüman, insan hafızasının o meşhur, kaçınılmaz ve acımasız zayıflığına dayanır. İnsan zihni, kusursuz çalışan bir video kaydedici, her veriyi saniyesi saniyesine ve piksel piksel koruyan bir hard disk değildir. Beynimiz, anıları zamanın yıpratıcı etkisinden korumakta son derece başarısız, olayları yeniden kurgulamaya meyilli ve gereksiz gördüğü detayları silip atmakta acımasız bir biyolojik organdır. Bu argümanı savunanlar haklı olarak şu çok kritik soruyu sorarlar: Bir insan, lise yıllarında sadece ama sadece bir hafta boyunca tanıdığı birinin yüzünü, ses tonunu ve mimiklerini, aradan tam otuz yıl geçtikten sonra gerçekten net bir şekilde hatırlayabilir mi? Üstelik bu otuz yıl, evlilik, iş hayatı, çocuklar yetiştirme, faturalar ödeme ve hayatın binbir türlü sıradan derdiyle dolup taşmışken, 1955 yılının o kısa kasım haftası, zihnin tozlu raflarında solup gitmeye, yüzler silikleşmeye ve anılar bulanıklaşmaya mahkum değil midir?
Bu karşı argümanın temel dayanağı, zamanın entropisidir. 1955 yılından 1985 yılına uzanan o otuz yıllık zaman dilimi, bir insanın biyolojik ve psikolojik olarak tamamen farklı bir evreye geçişini ifade eder. O dönemde Calvin Klein adıyla tanıdıkları o çocuk, onların hayatında sadece sekiz gün kalmıştır. Sekiz gün, seksen yıllık ortalama bir insan ömründe sadece istatistiksel bir hata payı, denizde bir damla gibidir. İnsanlar, lisede dört yıl boyunca her gün aynı sırayı paylaştıkları, beraber yemek yedikleri, sırlarını paylaştıkları en yakın arkadaşlarının bile yüzlerini yirmi, otuz yıl sonra hatırlamakta zorlanırlar. Bir lise yıllığının sayfalarını çevirirken karşılaşılan o “Bu kimdi acaba?” yabancılaşması, insan belleğinin ne kadar geçirgen ve silinmeye ne kadar yatkın olduğunun en evrensel kanıtıdır. Eğer insan beyni, yıllarca her gün gördüğü yüzleri bile zamanın karanlık sularına gömebiliyorsa, sadece bir hafta gördüğü, sonra aniden ortadan kaybolan ve bir daha asla haber alınamayan bir çocuğun yüzünü nasıl zihninde taptaze tutabilir? Mantık, bize bunun imkansız olduğunu söyler. Zaman, anıların keskin kenarlarını zımparalamış, Calvin’in yüz hatlarını genel, isimsiz bir “lise anısı” şablonuna dönüştürmüş olmalıdır. Bu perspektiften bakıldığında, George ve Lorraine’in Marty’ye bakıp onda Calvin’i görmemeleri, büyük bir sırrı saklamalarından değil, basit ve trajik bir biyolojik yetersizlikten, yani unutmuş olmalarından kaynaklanıyor olabilir.
Bunun yanı sıra, teoriyi zayıflatan ve insan psikolojisinin savunma mekanizmalarıyla doğrudan örtüşen bir diğer fenomen de “değişim körlüğü” (change blindness) ve ebeveynlerin kendi çocuklarının büyüme sürecini algılama biçimidir. Eğer bir insanla her gün, her saat beraberseniz, ondaki fiziksel değişimleri mikroskobik düzeyde algılamanız imkansızlaşır. Marty McFly, George ve Lorraine’in evinde bir gecede on yedi yaşındaki haline dönüşmemiştir. O, bir bebek olarak doğmuş, emeklemiş, diş çıkarmış, okula başlamış ve yıllar içinde milimetre milimetre uzayarak, hücre hücre değişerek o lise öğrencisi formuna ulaşmıştır. Ebeveynler, çocuklarının yüzüne her gün baktıkları için, beynin o “tanıdıklık” filtresi devreye girer. Beyin, her gün gördüğü bir objeyi sürekli yeniden analiz etmez; onu zaten bildiği bir şablon olarak kabul eder. Dolayısıyla Marty’nin yüzü yavaş yavaş Calvin’in yüzüne evrilirken, bu değişim o kadar yavaş ve o kadar kademeli olmuştur ki, George ve Lorraine’in zihninde ani bir şok yaratacak o keskin farkındalık anı asla yaşanmamış olabilir. Bir gün aniden yolda yürürken otuz yıl önceki bir tanıdığı görmekle, o tanıdığın yüzünün on yedi yıl boyunca sizin evinizde, sizin gözlerinizin önünde adım adım inşa edilmesini izlemek arasında devasa bir bilişsel fark vardır. İlkinde beyin “Bu yüzü nereden tanıyorum?” diye alarm verirken, ikincisinde “Bu benim oğlumun yüzü” diyerek o uyarana karşı tamamen duyarsızlaşır.
Bilişsel psikolojinin bir diğer önemli kavramı olan Occam’ın Usturası (Occam’s Razor) da bu karşı argümanın en güçlü silahlarından biridir. Occam’ın Usturası, bir olayı açıklayan teoriler arasında en basit olanının, en az varsayım gerektirenin genellikle doğru olduğunu söyler. Diyelim ki George veya Lorraine’in zihninde küçük bir kıvılcım çaktı. Marty’nin bir mimiği, bir gülüşü veya ses tonu onlara anlık olarak geçmişteki o tuhaf çocuğu hatırlattı. İnsan beyni böyle bir durumla karşılaştığında nasıl bir yol izler? Sağlıklı, rasyonel ve gerçekliğe tutunan bir insan zihni, “Benim on yedi yaşındaki oğlum, aslında zaman makinesiyle geçmişe gidip bizim hayatımızı değiştiren otuz yıl önceki lise arkadaşım Calvin Klein’dır” gibi, fizik kurallarını, mantığı ve varoluşsal sınırları paramparça eden devasa, delice bir sonuca atlamaz. Bunun yerine beynin seçeceği yol çok daha basittir: “İnsanlar birbirine benzeyebilir.” Ya da, “Lisedeyken hayatımı değiştiren o çocuğun bazı özellikleri bilinçaltıma o kadar yerleşmiş ki, kendi oğlumun davranışlarında o özellikleri arıyor ve buluyorum.” Beyin, delirmemek, evrenin o güvenli ve öngörülebilir sınırları içinde kalabilmek için, imkansız bir gerçeği kabul etmektense mantıklı bir tesadüfe veya bir hafıza yanılsamasına inanmayı tercih eder. Bu durum bir inkar değil, zihnin kendi akıl sağlığını korumak için devreye soktuğu otomatik bir sigorta sistemidir.
Tüm bu rasyonel, bilimsel ve psikolojik veriler üst üste konduğunda, “hafıza zayıflığı” argümanı neredeyse yıkılmaz bir kale gibi görünür. Sekiz günlük bir tanışıklık, otuz yıllık bir boşluk, her gün görülen yüzlerdeki değişime karşı oluşan körlük ve beynin imkansızı reddetme eğilimi… Ancak, insan zihninin bu genel geçer kuralları, istisnai, travmatik ve gerçekliği büken anomali durumlarında tamamen çöker. İşte bu noktada, bu güçlü karşı argümanı temelinden sarsacak ve onu çürütecek olan o devasa psikanalitik gerçek devreye girer: Calvin Klein, o lise koridorlarında karşılaştıkları, iki laf edip geçtikleri sıradan bir öğrenci değildi. O, onların tüm varoluşunu, kaderini, psikolojisini ve birbirleriyle olan ilişkilerini temelden sarsan, kelimenin tam anlamıyla hayatlarının mimarı olan, mitolojik, hatta yer yer doğaüstü bir figürdü. İnsan beyni sıradan anıları siler, evet; ama ölüm korkusunun, tarifsiz bir tutkunun, hayat kurtaran bir eylemin ve gerçeklik algısını yıkan bir mucizenin yaşandığı anları silmez, silemez. Nöroloji literatüründe “Flaş Bellek” (Flashbulb Memory) olarak adlandırılan bu olgu, yoğun duygusal uyarılma anlarında beynin amigdala bölgesinin, o anın her bir görsel, işitsel ve duygusal detayını adeta yüksek çözünürlüklü bir fotoğraf gibi zihne kazımasıdır. Ve 1955 yılının o kasım haftası, George ve Lorraine için sıradan bir hafta değil, birbiri ardına patlayan flaşların, durmak bilmeyen duygusal depremlerin haftasıdır.
Lorraine’in cephesinden bu çürütmeyi incelediğimizde, durumun ciddiyeti çok daha vahim bir hal alır. Lorraine’in Calvin’e karşı hissettiği duygu, basit bir ergenlik hoşlanması değildi. Bu, onun hayatında hissettiği ilk devasa arzu, kuralları yıkmasına, annesinin katı ahlak anlayışına isyan etmesine sebep olan kontrolsüz bir saplantıydı. Bir genç kızın, evine alınan yabancı bir erkeğe karşı hissettiği bu yoğun çekim, zaten tek başına unutulmaz bir anıyken, bu çekimin zirve noktasında yaşanan o sarsıcı travma, anıyı kelimenin tam anlamıyla zihnine mühürlemiştir. Arabanın içinde, tam öpüşecekken yaşadığı o an… Lorraine, Calvin’i öptüğünde hissettiği o fiziksel iticiliği, o tüyler ürpertici “erkek kardeşimi öpmüş gibi hissettim” duygusunu hayatı boyunca nasıl unutabilir? İnsan beyni, böylesine keskin bir bilişsel çelişkiyi (büyük bir cinsel arzu ile ani bir ensestiyöz iğrenme hissinin aynı saniyede yaşanması) asla ve asla silemez. O an, Lorraine’in duygusal gelişiminde bir travma noktasıdır. O öpücüğün hissi, Calvin’in o anki yüz ifadesi, onun geri çekilişi ve yüzündeki o panik, Lorraine’in bilinçaltının en derinlerine kazınmıştır. Yıllar sonra kendi oğlu o yaşa geldiğinde, aynı yüz hatlarına, aynı mimiklere sahip bir ergen evin içinde dolaşırken, Lorraine’in bilinçaltının bu tehlikeli benzerliği hissetmemesi imkansızdır. Beyin, belki yüzü tam olarak eşleştirmemek için direnç gösterebilir, ancak o “his”, o açıklanamaz akrabalık ve iğrenme karışımı travmatik duygu, Marty’ye her baktığında bir hayalet gibi uyanmaya mahkumdur.
George için ise bu çürütme argümanı çok daha yapısal ve entelektüel bir zemine oturur. Daha önceki bölümlerde “Darth Vader” ve aile felsefesi üzerinden detaylandırdığımız gibi, George sıradan bir insan değil, analitik düşünen bir kurgu ustasıdır. Calvin, onun için sadece bir arkadaş değil, bir kurtarıcı melek, onu kendi zindanından çıkaran bir mentor, Biff’i alt etmesini sağlayan kozmik bir güçtür. Bir insan, hayatında ilk kez saygı gördüğü, ilk kez cesaretlendirildiği ve hayatının en büyük fiziksel ve psikolojik zaferini (Biff’i yumruklaması) yaşamasını sağlayan kişinin yüzünü unutabilir mi? O yumruk anı, George’un tüm hayatının, varoluşunun pivot noktasıdır. O anı zihninde binlerce kez yeniden yaşamış, o geceki yıldızları, Lorraine’in bakışını ve arkasında durup ona gururla gülümseyen Calvin’i bir aziz gibi belleğine kazımıştır. Eğer Calvin ona sadece matematik ödevinde yardım eden bir çocuk olsaydı, evet, otuz yıl sonra yüzü silinip giderdi. Ancak Calvin, ona “Aklına koyduğun her şeyi başarabilirsin” diyerek ona yepyeni bir evrenin kapılarını açan kişidir. İnsanlar, kurtarıcılarının yüzlerini unutmazlar. İnsanlar, kendi yarattıkları sanat eserlerine ilham veren ilham perilerinin yüzlerini unutmazlar. Bu yüzden George McFly’ın hafızası, zamanın o zayıflatıcı etkisine karşı bağışıktır. O, bu yüzü unutmamak için otuz yıl boyunca kendi romanlarında, kendi düşüncelerinde bu anıyı taze tutmuştur.
İnsan hafızasının zayıflığı teorisini çürüten bir diğer devasa unsur da, anıların sadece görsel değil, işitsel, ritmik ve duygusal bir bütünlük içinde var olmasıdır. Eğer sorun sadece bir yüz benzerliği olsaydı, belki de otuz yılın getirdiği değişimle bu geçiştirilebilirdi. Ancak Calvin’in o hafta Hill Valley’de bıraktığı iz, çok duyulu (multi-sensory) bir travmadır. “Deniz Altındaki Büyü” dansında sahnede çalınan o müzik, sadece görsel bir anı değil, kulakları sağır eden, ruhu sarsan, bedeni titreten bir frekanstır. Calvin’in o sahnede amfiyi tekmelemesi, yere yatarak gitar çalması ve o dönemin hiçbir müzikal formuna uymayan o çığlıkları… Bu, o salondaki herkesin, özellikle de o an sahnede olup biteni hayranlıkla ve şaşkınlıkla izleyen George ve Lorraine’in nörolojik sisteminde bir kısa devre yaratmıştır. Otuz yıl sonra, Marty aynı müzik zevkiyle, aynı fütursuz tavırlarla, aynı enstrümanla evin içinde var olduğunda, hafıza sadece görsel olarak değil, işitsel olarak da tetiklenir. Gitarın o spesifik distorsiyon sesi, zihnin kapılarını zorla açan bir maymuncuk gibidir. Zamanın silemediği şey, bu anıların taşıdığı bu devasa, anormal ve döneminin çok dışındaki enerjidir. O enerji, o hafta boyunca 1955 yılının dokusuna öylesine sert bir şekilde kazınmıştır ki, otuz yılın rüzgarı bu kazıntıyı aşındırmaya yetmez.
Sonuç olarak, ebeveynlerin Calvin’i unutmuş olabileceğine dair o güçlü “hafıza zayıflığı” argümanı, normal, sıradan insan ilişkileri ve günlük olaylar dizisi için tamamen geçerli, bilimsel olarak kanıtlanmış bir gerçekliktir. Ancak Geleceğe Dönüş evrenindeki bu spesifik olaylar dizisi, normalliğin çok dışındadır. Calvin Klein, o kasabadan geçip giden sıradan bir yabancı değildi; o, kendi ebeveynlerinin hayatını cerrahi bir müdahaleyle baştan aşağı yeniden tasarlayan, onların en derin korkularına ve arzularına dokunan, fizik kurallarını ve dönemin kültürel yapısını paramparça eden bir doğa olayıydı. Bir insan, otuz yıl önce tanıştığı birini unutabilir; ancak otuz yıl önce yatağının başında belirip beynini eriten uzaylıyı, suratına yumruk attığı zorbanın arkasındaki o cesaretlendirici gücü, hayatının aşkıyla ilk öpüştüğünde hissettiği o ensestiyöz iğrenmeyi ve hayatında duyduğu ilk distorsiyonlu elektro gitar solosunu unutamaz. İnsan hafızası zayıf olabilir, ancak travmanın, mucizenin ve varoluşsal aydınlanmanın bıraktığı izler, zamanın bile silemeyeceği kadar derine işler. Ve işte bu derinlik, George McFly’ın o sessiz gülümsemesinin altında yatan o kozmik bilginin en büyük teminatıdır. Karşı argüman ne kadar güçlü görünürse görünsün, Calvin’in o bir haftalık müdahalesinin şiddeti, bu argümanı yanan bir kağıt parçası gibi küle çevirmeye yeterlidir. Zaman, her şeyi siler, ama evrenin kendi kurallarını çiğnediği o anları asla silemez.
Bölüm 14: Üçüncü Teoriye Giriş (Fan-Made Özel) – Bay Strickland’ın Gerçek Kimliği
Zamanın doğası, kelebek etkisinin yıkıcılığı ve McFly ailesinin kendi içindeki o devasa, sessiz ve paradoksal sırrını geride bıraktığımızda, Hill Valley kasabasının sınırları içinde dışarıdan bakan bir gözlemcinin asla fark edemeyeceği, son derece gizli ve kozmik bir savaşın izlerini sürmeye başlarız. Bu savaş, DeLorean’ın alevli lastik izleriyle veya gökyüzünden inen yıldırımlarla değil, lise koridorlarında yankılanan sert ayak sesleriyle, disiplin cezalarıyla ve tüyler ürpertici bir otoriteyle verilmektedir. Serinin en yüzeysel, en karikatürize ve en tek boyutlu karakteri gibi görünen okul müdürü Bay Gerald Strickland, aslında bu devasa zaman tiyatrosunun en karanlık, en karmaşık ve en hayati figürü olabilir. Birçok izleyici için o, sadece seksenler gençlik filmlerinin vazgeçilmez klişesi olan “kötü ve sinirli okul müdürü” arketipinin kusursuz bir yansımasıdır. Kel kafası, asla taviz vermeyen sert bakışları, öğrencilere karşı duyduğu o derin ve açıklanamaz nefret ve sürekli olarak disiplinden bahsetmesi, onu komik bir antagoniste dönüştürür. Ancak bu yüzeysel maskeyi indirip, Geleceğe Dönüş evreninin o acımasız ve kırılgan zaman kuralları merceğinden ona baktığımızda, karşımıza tüyler ürpertici bir ihtimal çıkar. Bay Strickland, sadece sinirli bir bürokrat veya geçmişine takılıp kalmış bir eğitimci değildir. O, evrenin doğal akışını korumaya çalışan, zaman çizgilerindeki yırtılmaları engellemek için Hill Valley’e yerleştirilmiş veya evrenin bizzat kendi yarattığı kozmik bir bağışıklık sistemi, bir “Zaman Polisi” ve döngülerin yegane bekçisidir.
Bu yepyeni ve ufuk açıcı teoriyi inşa edebilmek için, öncelikle “Zaman Polisi” veya “Döngü Bekçisi” kavramının bu evrende nasıl bir fiziksel forma bürünebileceğini felsefi olarak tartışmamız gerekir. Bilimkurgu edebiyatında veya sinemasında zaman polisleri genellikle fütüristik üniformalar giyen, ellerinde lazer silahlarıyla zamanda yolculuk yaparak suçluları avlayan ajanlar olarak tasvir edilir. Ancak evrenin kendi kendini koruma mekanizması çok daha incelikli, çok daha organik ve çok daha sinsi bir şekilde çalışır. Eğer zamanın doğal bir akışı, kırılmaması gereken bir statükosu varsa ve birileri bu statükoyu tehdit ediyorsa, evren bu tehdidi yok etmek için geleceğe dair silahlar kullanmaz; tehdidin bulunduğu dönemin sosyal, psikolojik ve hiyerarşik yapılarını kullanarak bir baskı unsuru yaratır. İşte Bay Strickland, tam olarak bu baskı unsurunun ete kemiğe bürünmüş halidir. O, kasabanın en büyük otorite figürlerinden biridir ve bu otoriteyi, düzeni sağlamak kisvesi altında, aslında kozmik bir statükoyu muhafaza etmek için kullanır. Onun için “disiplin”, sadece öğrencilerin derse vaktinde girmesi veya okul koridorlarında koşmaması demek değildir. Onun lügatında disiplin, zamanın doğrusal akışının korunması, herkesin kaderinde yazılı olan o değişmez ve sıkıcı rotada yürümesi, evrenin entropisine karşı konulması anlamına gelir. Zaman yolculuğu ise bu disiplinin en büyük düşmanı, mutlak kaosun ve evrensel anarşinin ta kendisidir.
Bay Strickland’ın davranış kalıplarını ve özellikle Marty McFly ile olan diyaloglarını bu kozmik perspektiften analiz ettiğimizde, o basit okul sahneleri bir anda derin bir gerilim filmine, bir kedi fare oyununa dönüşür. Normal şartlar altında bir lise müdürü, öğrencilerinin akademik başarılarıyla, devamsızlıklarıyla veya okul kurallarına uyup uymadıklarıyla ilgilenir. Eğer bir öğrenci sorun yaşıyorsa, onunla rehberlik çerçevesinde konuşur veya ailesini çağırır. Ancak Strickland’ın Marty’ye yaklaşımı hiçbir zaman pedagojik veya sıradan bir idari yaklaşım olmamıştır. O, Marty’yi okul koridorunda yakaladığında ona notlarını sormaz; doğrudan, en can alıcı noktaya, yani Dr. Emmett Brown ile olan ilişkisine saldırır. “Hâlâ o sözde Dr. Brown ile takıldığını mı anlamalıyım, McFly?” cümlesi, sıradan bir müdürün sorabileceği bir soru değildir. Hill Valley gibi nispeten büyük bir kasabada, bir okul müdürünün, bir öğrencisinin okul dışındaki özel hayatında kiminle arkadaşlık ettiğini, hele ki kasabanın o kendi halinde, dışlanmış yaşlı delisiyle olan bağını bu kadar net bilmesi ve bunu kişisel bir mesele haline getirmesi son derece şüphelidir. Strickland, Doc Brown’ın akademik bir dolandırıcı, tehlikeli bir çatlak olduğunu ve onunla takılanın başının büyük derde gireceğini söylerken, aslında ahlaki bir uyarı yapmamaktadır. O, çok daha derin, çok daha evrensel bir tehlikenin kokusunu almıştır.
Bu teorinin en can alıcı argümanı, Strickland’ın Doc Brown’a duyduğu bu derin, açıklanamaz ve saplantılı nefretin kaynağıdır. Strickland neden Doc Brown’dan bu kadar nefret etmektedir? Belki geçmişte aralarında bir husumet olduğu düşünülebilir, ancak asıl nedenin çok daha kozmik bir boyutu vardır. Doc Brown, evrenin kurallarını bükmeye, zamanın o kutsal ve dokunulmaz duvarını yıkmaya çalışan yegane insandır. O, kaosun elçisi, lineer zamanın başkaldıran anarşistidir. Strickland ise, döngülerin bekçisi olarak, bu anarşiyi doğmadan boğmak zorundadır. Ancak Strickland, fiziksel olarak gidip Doc Brown’ı öldüremez veya onu tutuklayamaz; çünkü o, kurallara, yasalara ve “disipline” bağlı bir sistemin parçasıdır. Onun yapabileceği tek şey, bu tehlikeli dehanın etrafındaki insanları ondan uzaklaştırmak, onu izole etmek ve projelerini hayata geçirecek o son kıvılcımı, yani Marty McFly gibi bir katalizörü ondan koparmaktır. Zaman makinesinin tamamlanması ve test edilmesi sürecinde Marty’nin varlığı Doc için hayati bir önem taşır. Strickland bunu bilmekte, ya da en azından içgüdüsel, kozmik bir farkındalıkla hissetmektedir. Bu yüzden Marty’yi sürekli olarak aşağılar, onun özgüvenini kırmaya çalışır ve onu o tehlikeli adamdan uzak tutmak için psikolojik bir savaş yürütür.
Bana göre bu karakterin en ürkütücü yanı, kelimeleri birer jilet gibi, birer neşter gibi kullanarak insanların kaderlerini kendi istedikleri yönde ameliyat etme çabasıdır. Strickland’ın Marty’ye sarf ettiği o meşhur, “Hill Valley tarihinde hiçbir McFly bir şey başaramadı” sözü, bir eğitimcinin öğrencisine söyleyebileceği en yıkıcı, en travmatik cümledir. İzleyici bunu duyduğunda, Strickland’ın ne kadar kötü ve önyargılı bir adam olduğunu düşünür. Oysa bu cümle, bir tespitten ziyade, bir dayatmadır. Strickland, geçmişi, bugünü ve potansiyel geleceği bilen bir gardiyan edasıyla konuşur. McFly ailesinin o ezik, başkalarına boyun eğen ve hiçbir şey başaramayan orijinal hali, evrenin o anki statükosunun, doğal zaman çizgisinin bir parçasıdır. George McFly’ın Biff’e ezilmesi, sistemin sorunsuz çalışmasını sağlayan o mutsuz ama dengeli çarklardan biridir. Eğer bir McFly, özellikle de Marty gibi isyankar ve potansiyeli yüksek bir genç bir şey başarmaya, kendi kaderini veya ailesinin kaderini değiştirmeye kalkışırsa, o çark kırılır, düzen bozulur ve zaman çizgisi yırtılır. Strickland’ın “hiçbir McFly bir şey başaramadı” demesi, aslında “Hiçbir McFly bir şey başarmamalıdır, sizin yeriniz burası, kaderinize razı olun ve evrenin düzenini bozmayın” şeklindeki o kozmik tehdidin tercümesidir. O, ailenin potansiyelini bir hapishaneye kilitlemek isteyen bir gardiyandır.
Bu noktada Marty’nin, müdürünün bu yıkıcı baskısına karşı verdiği o isyankar cevap, teorimizi bambaşka bir boyuta, adeta bir kehanetler savaşına taşır. Marty, müdürün gözlerinin içine bakarak, o gençlik ateşi ve umuduyla, “Evet, tarih değişecek” der. Bu cümle, sıradan bir ergen isyanı, bir meydan okuma gibi görünse de, aslında evrenin dokusuna atılmış devasa bir çentik, gelecekte yaşanacak olan o muazzam zaman yolculuğunun bilinçsiz bir itirafıdır. Marty, bilmeden, karşısındaki o kozmik bekçinin en büyük korkusunu, en derin kabusunu yüzüne haykırmıştır: Tarih değişecek. O an Strickland’ın yüzündeki o mikro ifadeyi, o sinirle karışık donuklaşmayı dikkatlice incelemek gerekir. O ifade, sadece kendisine saygısızlık yapılmış bir müdürün kızgınlığı değildir. O, binlerce yıldır koruduğu barajın duvarında ufacık bir çatlak gören, suların taşmak üzere olduğunu fark eden bir nöbetçinin hissettiği o dondurucu dehşettir. Marty’nin bu sözü, Strickland için bir savaş ilanıdır. Kaos, düzenin karşısına dikilmiş ve açıkça niyetini belli etmiştir. Strickland o an anlamıştır ki, bu çocuk sadece tembel bir öğrenci değil, evrenin dokusunu parçalayacak olan o büyük anomalinin ta kendisidir.
Strickland karakterinin zamansızlığı, bu fan teorisinin en sağlam ve en inkar edilemez sütunlarından birini oluşturur. 1985 yılında kel, asabi ve yaşlı bir adam olarak gördüğümüz Strickland, Marty zaman makinesiyle 1955 yılına, yani tam otuz yıl geriye gittiğinde, lise koridorlarında yine aynı şekilde, aynı kellikle, aynı duruşla ve aynı acımasızlıkla karşısına çıkar. Sinema dili açısından bu durum, izleyiciyi güldürmek için yapılmış zekice bir görsel şaka, bir karakterin asla değişmeyeceğini vurgulayan komik bir abartıdır. Ancak olaya kozmik bir zaman polisi teorisi çerçevesinden baktığımızda, bu zamansızlık inanılmaz derecede ürpertici bir anlam kazanır. Bir insan otuz yıl boyunca nasıl hiç değişmez? Nasıl hiç yaşlanmaz, saç dökülmesi bile aynı oranda kalır, sesi ve otoriter aurası milimetrik olarak aynı kalabilir? Çünkü Strickland, biyolojik saatin veya lineer zamanın kurallarına tabi olan sıradan bir ölümlü değildir. O, zamanın dışında duran, evren tarafından farklı dönemlere sadece bir denge unsuru, bir “sabit nokta” olarak yerleştirilmiş bir varlıktır. Zamanın akışı onun üzerinden geçer ama ona etki etmez. O, 1955’te de oradadır, 1985’te de oradadır; görevi hep aynıdır: İsyankarları bastırmak, düzeni sağlamak ve tarihin doğal akışını korumak. Onun kelliği bile bir tesadüf değildir; saç, değişimin, büyümenin ve biyolojik zamanın bir simgesidir. Strickland’ın değişmeyen o pürüzsüz başı, onun zamana karşı olan o mutlak direnişinin fiziksel bir manifestosudur.
Strickland’ın lügatındaki en favori kelime olan “Tembel” (Slacker) hakareti de bu bağlamda çok derin bir felsefi alt metne sahiptir. Bir kişiye tembel demek, onun çalışmadığını, çabalamadığını ifade eder. Ancak Strickland’ın kullandığı anlamda bu kelime, ödevini yapmayan bir öğrenciyi tanımlamanın çok ötesindedir. Kozmik ölçekte bir “tembel”, evrenin kendisine biçtiği rolü oynamayı reddeden, kaderin o ağır ve zorlu yolunda doğrusal olarak ilerlemek yerine kestirme yollar arayan (örneğin zaman yolculuğu gibi), sistemin yükünü çekmekten kaçan kişidir. Doc Brown, yıllarını bilime vermiş, gece gündüz çalışan bir adam olmasına rağmen Strickland için bir tembeldir; çünkü o, zamanın doğal akışını yaşamayı reddetmekte, onu hileyle bükmeye çalışmaktadır. Marty bir tembeldir; çünkü o, babasının kaderini değiştirmeye, müzisyen olma hayalleriyle gerçeklikten kaçmaya yeltenmektedir. Strickland’ın bu kelimeyi adeta bir lanet gibi, bir damga gibi kurbanlarının üzerine yapıştırması, onları sistemin dışına itilmiş birer virüs olarak tanımlamasının kendi kozmik dilindeki karşılığıdır. O, tembellerden nefret eder çünkü tembeller kurallara uymazlar ve kuralların olmadığı yerde paradokslar doğar.
Zaman zaman, Strickland’ın bu amansız görev bilincinin ardında nasıl bir psikoloji yattığını düşünmeden edemiyorum. Eğer o gerçekten evrenin bir ajanıysa, bu görevi bilinçli olarak mı yapmaktadır, yoksa içine yerleştirildiği o katı otoriter kişiliğin bir gereği olarak, nedenini bilmeden içgüdüsel bir şekilde mi hareket etmektedir? Şahsi inancım, onun tam bir farkındalığa sahip olmadığı, ancak derin bir sezgisel itkiyle hareket ettiği yönündedir. Beyaz kan hücreleri, vücuda giren bir virüse saldırırken neden saldırdıklarının felsefesini yapmazlar; sadece o virüsün orada olmaması gerektiğini bilirler ve onu yok ederler. Strickland da böyledir. O, Doc Brown’ın veya Marty’nin tam olarak nasıl bir zaman makinesi icat ettiklerini veya hangi yıla gittiklerini bilmez; ancak onların eylemlerinin evrenin dokusunda yarattığı o titreşimi, o hastalıklı anomalinin kokusunu alır ve tek amacı bu anomalinin büyümesini engellemek olur. Onun ofisi, disiplin cezalarıyla dolu çekmeceleri, kuralları ve katı duruşu, evrenin o kaotik doğasına karşı ördüğü kendi kişisel kalesidir. Ve bu kale, o ne kadar çabalarsa çabalasın, Doc Brown’ın dehası ve Marty’nin cesareti karşısında yıkılmaya mahkumdur. Ancak bu durum, Strickland’ın bir bekçi olarak omuzlarındaki o devasa yükün trajik ağırlığını değiştirmez. O, asla kazanamayacağı bir savaşı, evrenin sonuna kadar vermekle lanetlenmiş bir askerdir.
İlerleyen aşamalarda göreceğimiz gibi, farklı ve alternatif zaman çizgilerinde bile Strickland’ın durumunun nasıl da değişmez kaldığını incelediğimizde, bu teorinin ne kadar sarsılmaz bir temele oturduğunu çok daha net bir şekilde anlayacağız. O, sadece bir okul müdürü değildir; o, Hill Valley’nin üzerinde asılı duran, her an her şeyi izleyen, kuralların dışına çıkan herkesi cezalandırmak için bekleyen o soğuk, acımasız ve kozmik gözün ta kendisidir. Geleceğe Dönüş evreninin o renkli paletinde, o tamamen siyah ve beyazdan oluşan, grilere asla yer vermeyen, disiplinin ve mutlak düzenin yegane temsilcisidir. Zaman makinesi DeLorean her hızlandığında, zamanın dokusu her yırtıldığında, Strickland’ın ofisindeki saatlerin tik takları biraz daha sertleşir, onun o çatık kaşları biraz daha gerilir. Çünkü o bilir ki, tarih değiştiğinde, enkazın altında kalacak olan şey sadece insanların hayatları değil, onun korumaya yemin ettiği o devasa evrensel düzenin ta kendisidir.
Bölüm 15: Argüman: Disiplin Maskesi Altındaki Kozmik Bekçi
Eğitim kurumları, toplumların kendi devamlılıklarını sağlamak, yeni nesilleri mevcut statükonun kurallarına entegre etmek ve onları öngörülebilir, kontrol edilebilir bireyler olarak şekillendirmek üzere inşa ettikleri devasa sosyal fabrikalardır. Bir lise müdürünün temel görevi, bu fabrikanın çarklarının sorunsuz dönmesini sağlamak, öğrencilerin devamsızlıklarını kontrol etmek, okul sınırları içerisindeki asayişi korumak ve akademik programın dışına çıkılmasını engellemektir. Bir müdürün yetki alanı, okulun zili çaldığı anda başlar ve son dersin bitiş ziliyle birlikte, o görünmez sınırların dışına çıkıldığında sona erer. Öğrencilerin okul dışındaki hayatları, kiminle arkadaşlık ettikleri, boş zamanlarını hangi hobilerle geçirdikleri veya hafta sonları hangi garajlarda vakit öldürdükleri, hukuki ve mantıksal olarak bir lise müdürünün yetki veya ilgi alanına girmez. Ta ki o müdür, sıradan bir bürokrat değil de, evrenin o kusursuz ve acımasız işleyişini korumakla görevlendirilmiş, zamanın dokusundaki en ufak bir titreşimi bile hissedebilen kozmik bir bekçi olana dek. Bay Gerald Strickland’ın, Marty McFly’ı o dar okul koridorunda köşeye sıkıştırıp ona verdiği o tüyler ürpertici gözdağını, sadece “ilgili bir eğitimcinin” uyarısı olarak okumak, Geleceğe Dönüş evreninin o derin ve karanlık felsefesini tamamen ıskalamak demektir. Strickland’ın o sahnede sergilediği tavır, bir eğitimcinin öğrencisine duyduğu kaygıdan ziyade, bir gardiyanın, hapishaneden kaçmak üzere olan bir mahkuma yaptığı son ve en tehlikeli uyarıdır. Onun Marty’nin özel hayatına, özellikle de Dr. Emmett Brown ile olan ilişkisine gösterdiği bu saplantılı, saldırgan ve kişisel ilgi, ancak ve ancak doğaüstü veya evrensel bir motivasyonla açıklanabilir.
O meşhur koridor sahnesinde, Bay Strickland’ın Marty’ye yaklaşım biçimi, avını köşeye sıkıştıran bir yırtıcının hareketlerini andırır. Marty’nin elindeki geç kağıdını yırtıp atarken, sadece okul kurallarını değil, Marty’nin kendini savunma hakkını da yırtıp atmaktadır. Ve ardından, sinema tarihinin belki de en çok göz ardı edilmiş, ancak alt metni en yoğun tehditlerinden birini savurur: “Bu sözde Dr. Brown tehlikeli. O gerçek bir çatlak. Onunla takılırsan başın büyük derde girer.” Bu üç kısa cümlenin her bir kelimesi, Strickland’ın o disiplin maskesinin ardında yatan gerçek kimliğini ve kozmik görevini ifşa eden birer şifre gibidir. İlk olarak, “sözde” (so-called) kelimesinin kullanımına odaklanalım. Strickland, Doc Brown’ın akademik unvanını, onun bilimsel otoritesini bilinçli olarak reddetmektedir. Çünkü Strickland için Doc’un yaptığı şey bilim değil, evrensel yasalara karşı işlenen bir suç, bir tür kozmik terörizmdir. Bilim, doğayı anlamak ve onun kuralları içinde hareket etmek için yapılır. Oysa Doc Brown, doğanın en temel kuralını, zamanın tek yönlü ve değiştirilemez akışını parçalamaya çalışmaktadır. Strickland’ın gözünde o bir doktor veya bilim insanı değil, düzeni yıkmaya çalışan tehlikeli bir anarşisttir. “Sözde” kelimesi, bu otorite reddinin ve derin nefretin dışavurumudur.
Ardından gelen “tehlikeli” ve “çatlak” kelimeleri, durumun vahametini lise koridorlarının ötesine, varoluşsal bir boyuta taşır. Bir düşünün; yaşlı, kendi halinde, eski bir malikanenin garajına kapanmış, sürekli başarısız icatlar yapan ve kasaba halkının sadece gülüp geçtiği bir adam, bir lise müdürü için neden “tehlikeli” olsun? Doc Brown uyuşturucu satıcısı değildir, silah kaçakçısı değildir, gençleri suça teşvik eden bir çete lideri değildir. O sadece yalnız bir mucittir. Normal bir yetişkin veya sıradan bir eğitimci, böyle bir adamı en fazla “tuhaf” veya “zaman kaybı” olarak nitelendirir ve geçer. Ancak Strickland, Doc’un içindeki o yıkıcı potansiyeli, onun garajında sadece mekanik oyuncaklar değil, evrenin sonunu getirebilecek bir paradoks makinesi inşa ettiğini içgüdüsel olarak bilmektedir. Tehlike, Doc’un şahsında değil, onun zaman çizgisi üzerinde yaratacağı o korkunç yırtılmadadır. Strickland, evrenin bir savunma mekanizması, bir antikor gibi hareket ederek, bu patojeni, bu anomalinin merkezini işaret etmektedir. Ve bu anomali tek başına yeterince tehlikeliyken, yanına Marty McFly gibi potansiyeli yüksek, asi ve katalizör görevi görecek bir genci aldığında, tehdit artık kontrol edilemez bir boyuta ulaşmaktadır. Strickland’ın asıl korkusu, bu ikilinin bir araya gelmesinin yaratacağı o patlayıcı sinerjidir.
Strickland’ın “Onunla takılırsan başın büyük derde girer” uyarısındaki “büyük dert” kavramı da lise disiplin yönetmeliğinin çok ötesinde bir anlam taşır. Başın derde girmesi normal şartlarda ne anlama gelir? Uzaklaştırma cezası almak, okuldan atılmak veya aileden azar işitmek… Oysa Strickland’ın sesindeki o soğuk, titreşimsiz ve ölümcül ton, cezanın okul idaresinden değil, bizzat evrenin kendisinden geleceğini fısıldamaktadır. “Büyük dert”, varoluştan silinmek, hiç doğmamış olmak, bir zaman paradoksunun içinde parçalanmak veya alternatif ve karanlık bir gerçekliğe hapsolmaktır. Strickland, Marty’nin o otoparka gitmesi halinde, sadece kendi hayatını değil, Hill Valley’nin ve belki de tüm dünyanın kaderini tehlikeye atacağını bilmektedir. Bir müdürün öğrencisine duyduğu bu hastalıklı saplantı, aslında kozmik bir bekçinin, patlamak üzere olan bir bombanın kablolarını kesmeye çalışan o son çaresiz ve agresif müdahalesidir. O koridorda duran adam, sadece maaşlı bir devlet memuru değil, zamanın kapısında nöbet tutan, elindeki disiplin cezası koçanını bir kılıç gibi kullanan doğaüstü bir varlık, bir zaman şövalyesidir.
Bazen bu sahneleri tekrar izlediğimde, Strickland karakterinin o inanılmaz yalnızlığını ve taşıdığı yükün ağırlığını görüp, onun için neredeyse trajik bir empati kuruyorum. Düşünsenize, evren sizi bir kasabaya, devasa bir felaketi önlemek üzere yerleştirmiş. Ancak elinizde doğaüstü güçler yok, geleceği net olarak gören kristal bir küreniz yok. Sadece bir okul müdürünün kısıtlı yetkilerine, asabi bir mizaca ve içinizi kemiren o sürekli “bir şeyler ters gidiyor” hissine sahipsiniz. Strickland, Doc Brown’ın ne yaptığını tam olarak bilmese bile, onun yarattığı o kozmik bozulmayı sezebiliyor. Bu, tıpkı bir fırtına yaklaşmadan önce hayvanların huzursuzlanması, doğanın o görünmez gerilim hattının titreşmesi gibidir. Strickland, bu titreşimi Hill Valley’de en net hisseden organdır. Onun o sürekli sinirli, herkese bağıran ve asla gülümsemeyen hali, huysuzluğundan değil, sürekli olarak hissettiği bu kozmik baskıdandır. O, zamanın dokusundaki gerilimi kendi sinir sisteminde yaşamakta ve bu gerilimi etrafındakilere, özellikle de tehlikenin kaynağına en yakın olan Marty’ye kusmaktadır. Onun kel kafası, gergin yüz hatları ve asla bozulmayan o dik duruşu, evrensel kaosun karşısında duran, taviz vermez ve esnemez bir duvarın fiziksel manifestosudur.
Strickland’ın Marty’yi Doc Brown’dan koparma çabası, sadece sözlü bir uyarının ötesinde, psikolojik bir savaştır. O, Marty’nin özgüvenini kırarak, onu babası George’un o eski, ezik ve itaatkar haline dönüştürerek sistemin içine hapsetmeye çalışır. “Hiçbir McFly bir şey başaramadı” söylemi, bu stratejinin en keskin silahıdır. Çünkü eğer Marty bir şey başaramayacağına, kaderinin tıpkı ailesinin geri kalanı gibi silik ve sıradan olduğuna inanırsa, büyük riskler almaktan kaçınacak, Doc Brown gibi çılgın bir adamın peşinden gece yarıları otoparklara gitmeyecektir. Strickland, kaderin o ağır ve görünmez zincirlerini Marty’nin boynuna dolamaya çalışmaktadır. O zincirler ne kadar ağır olursa, Marty o kadar yavaşlayacak, zaman makinesine ulaşma ihtimali o kadar düşecektir. Ancak evrenin kendi içindeki çatışması, kader ile özgür irade arasındaki o devasa savaş, tam da bu lise koridorunda cereyan eder. Strickland’ın baskısı, beklenen etkinin tam tersini yaratır. O baskı, Marty’nin içindeki isyan ateşini körükler, onu Doc Brown’a daha da yaklaştırır. Strickland’ın trajedisi buradadır; o, yangını söndürmeye çalışırken, kullandığı yöntemlerle o yangının benzinini dökmektedir.
Eğer Strickland sıradan bir müdür olsaydı, Marty’nin ailesiyle iletişime geçer, George veya Lorraine’i okula çağırır ve onlara “Oğlunuz yaşlı ve tuhaf bir adamla görüşüyor, buna engel olun” derdi. Ancak o bunu yapmaz. Neden? Çünkü teorimize göre, Strickland zamanın o karmaşık ağını sezgisel olarak bilmektedir. Eğer George McFly ile yüzleşirse, George’un içindeki o büyük sırrı, o geçmişteki “Darth Vader/Calvin Klein” paradoksunu tetikleyebileceğini, işleri daha da içinden çıkılmaz bir hale getirebileceğini hisseder. George’un yeni zaman çizgisindeki o bilge ve her şeyin farkında olan duruşu, Strickland’ın kozmik otoritesini aşan bir durumdur. Strickland, George’a müdahale edemez; çünkü George, zamanın bizzat kendi eliyle yazılmış bir eserdir. Bu yüzden Strickland tüm gücünü, o döngünün henüz kırılmamış halkasına, Marty’ye odaklamak zorundadır. Strickland ile Marty arasındaki bu çatışma, aslında statüko ile değişimin, durağanlık ile hareketin, zamanın donukluğu ile zaman yolculuğunun o sonsuz savaşıdır.
Bu kozmik bekçi teorisi, serinin ilerleyen aşamalarında karşılaştığımız o felaket dolu, alternatif gerçekliklerde çok daha sağlam, çok daha ürkütücü bir temele oturur. Ancak o alternatif 1985’e gelmeden önce bile, orijinal zaman çizgisinde Strickland’ın Doc Brown’a karşı hissettiği bu düşmanlığın boyutları yeterince dehşet vericidir. Bir lise müdürü düşünün ki, kasabasında yaşayan bir adamı sadece “deli” olduğu için değil, adeta evrensel bir iblismiş gibi hedef alıyor. Strickland’ın ofisinde, kapalı kapılar ardında neler düşündüğünü, penceresinden Hill Valley’e bakarken o yaklaşan fırtınayı nasıl hissettiğini hayal etmek, karakterin derinliklerine inmek için harika bir egzersizdir. O, elinde kahvesiyle okulu izleyen bir adam değil; zamanın saat rakkasının her vuruşunda, dünyanın sonunun biraz daha yaklaştığını hisseden, ama bu sonu engellemek için sadece okul kuralları kitabına sahip olan çaresiz bir nöbetçidir. Disiplin, onun tek silahı, tek dini, evrenin parçalanmasını engelleyecek o incecik iptir. Bu yüzden Marty geç kaldığında ona verdiği o küçük disiplin kağıdı, aslında evrenin düzenine atılmış bir imzadır. O kağıt parçası, “Seni görüyorum, seni izliyorum ve zamanı bükmene izin vermeyeceğim” diyen o sessiz, amansız ve kozmik savaşın manifestosudur. Bay Strickland’ın o dar lise koridorlarında kurduğu tahakküm, aslında evrenin kendi kurallarını dayatmak için giydiği o sinirli, kel ve asla taviz vermeyen insan maskesinden başka bir şey değildir.
Bölüm 16: Kanıt 1: McFly Soyadına Olan Takıntısı
Bir ismin, bir soyadının sadece nüfus kayıtlarında yer alan bir dizi harften ibaret olmadığını, aksine nesilden nesile aktarılan görünmez bir genetik kod, psikolojik bir pranga ve kozmik bir yazgı olduğunu anlamak, Bay Strickland’ın Hill Valley Lisesi’nin o yankılı koridorlarında sergilediği tutumu deşifre etmenin en temel anahtarıdır. Toplumlar, aileleri belirli şablonlara oturtmayı ve onlardan beklenen davranış kalıplarını bu şablonlar üzerinden okumayı severler. Ancak söz konusu Bay Strickland olduğunda, bu sınıflandırma basit bir kasaba dedikodusunun veya sosyolojik bir önyargının çok ötesine geçer. Onun, Marty’yi duvara yaslarcasına bir baskı altına alıp o meşhur, zehir zemberek “Hill Valley tarihinde hiçbir McFly bir şey başaramadı” cümlesini kurması, pedagojik bir uyarı veya kaba bir aşağılama girişimi değildir. Bu cümle, zamanın dokusunu korumakla görevli, statükonun en fanatik ve en acımasız bekçisi olan bir figürün, evrenin doğal akışını tehdit eden bir virüse karşı okuduğu kozmik bir lanet, evrensel bir ferman niteliğindedir. Strickland’ın kelime seçimlerindeki o sarsıcı kesinlik, McFly soyadına duyduğu o açıklanamaz ve köklü takıntı, aslında Hill Valley’nin üzerinde asılı duran o devasa saat sarkacının tık taklarını kontrol altında tutma çabasının en somut delilidir.
Bu cümlenin anatomisini incelediğimizde, Strickland’ın bakış açısının sıradan bir insanın algı sınırlarını nasıl aştığını anında fark edebiliriz. O, “Sen tembel bir öğrencisin, tıpkı baban gibi” diyerek geçiştirebilecekken, meseleyi doğrudan “Hill Valley tarihine” bağlar. Bir lise müdürünün, karşısındaki on yedi yaşındaki bir gencin kişisel hatalarını veya devamsızlıklarını eleştirirken konuyu kasabanın tüm tarihi geçmişine, o ailenin yüzyıllara yayılan varoluşsal başarısızlığına getirmesi, onun zihninin nasıl çalıştığını gösteren korkunç bir ifşadır. Strickland için tarih, geçmişte kalmış tozlu sayfalar değil, şu anın içinde nefes alan, geleceği şekillendiren ve ne pahasına olursa olsun korunması gereken canlı bir organizmadır. “Tarih” kelimesini kullanması, onun kendisini sadece okulun değil, zamanın bizzat kendisinin bir otoritesi olarak gördüğünün bilinçaltı düzeyindeki bir itirafıdır. Hiçbir McFly’ın bir şey başaramamış olması, evrenin bu aileye biçtiği roldür. Kozmik ekosistemde, bazı ailelerin lider, bazı ailelerin zorba (Tannen’lar gibi), bazı ailelerin ise itaatkar ve başarısız olması gerekir ki, nedensellik ilkesinin çarkları birbirine sürtünmeden dönebilsin. George McFly’ın Biff’in arabasını yıkaması, kendi halinde silik bir adam olması, sistemin kusursuz işleyişinin bir kanıtıdır. Strickland, bu ailenin DNA’sına kodlanmış olan bu başarısızlık genini, zamanın istikrarı için bir güvence olarak görmektedir.
Peki, başarısızlık neden bu kadar hayati bir öneme sahiptir? Çünkü başarı, potansiyelin kinetik enerjiye dönüşmesidir. Başaran bir insan, statükoyu yıkar, sınırları aşar, kendine çizilen kaderin dışına çıkar. Eğer bir McFly, evrenin ona biçtiği o ezik, silik ve başarısız rolü reddederse, o potansiyel patlaması sadece o ailenin kaderini değil, onlarla etkileşime giren yüzlerce, binlerce insanın da kaderini değiştirecektir. Kelebek etkisinin en yıkıcı hali, uyanmış ve kendi gücünün farkına varmış bir insandır. Strickland, Marty’nin gözlerinde o uyanışın kıvılcımlarını, o isyankar ateşi gördüğünde dehşete düşer. Marty, babası gibi başını öne eğen, Biff gibilerden veya otoriteden korkan bir çocuk değildir. O, gitar çalan, rock yıldızı olma hayalleri kuran, kasabanın en tehlikeli, en kural tanımaz dehası Doc Brown ile takılan bir anomalidir. Strickland’ın Marty’ye uyguladığı bu ağır psikolojik baskı, o kıvılcımı bir yangına dönüşmeden önce kendi parmaklarıyla ezme çabasıdır. “Bir şey başaramadınız ve başaramayacaksınız” telkini, insan zihnine ekilen en zehirli tohumdur. Eğer birine sürekli olarak başarısız olacağını söylerseniz, o kişi bir süre sonra bu dışsal yargıyı içselleştirir ve kendi potansiyelini kendi elleriyle boğar. Kendi kendini gerçekleştiren kehanet dediğimiz bu psikolojik fenomen, Strickland’ın zamanı korumak için kullandığı en etkili silahtır. O, fiziksel bir şiddet uygulamaz; o, kurbanlarının kendi kendilerini hapsetmelerini sağlayacak o psikolojik zindanları inşa eder.
Strickland’ın bu eylemini, bir eğitimcinin nefreti olarak değil de, görevine sadık bir askerin çaresizliği olarak okumak, karakterin o karanlık silüetine bambaşka bir boyut katar. Zamanın akışını korumak, öyle kolay bir iş değildir. Evren, sürekli olarak kendi içinde hatalar, sapmalar ve isyanlar üretmeye meyillidir. McFly ailesi de, yıllarca o uysal ve başarısız çizgide kalmış olmalarına rağmen, içlerinde her an patlamaya hazır bir potansiyel barındırmaktadır. George’un gizli gizli bilimkurgu romanları yazması, içindeki o devasa yaratıcılığın, o bastırılmış dehanın bir fısıltısıdır. Marty’nin müzik yeteneği, sınırları aşma arzusunun dışavurumudur. Strickland, bu ailenin sadece aptal veya yeteneksiz olmadığını, aksine potansiyellerini keşfettikleri anda tarihi baştan yazabilecek kadar güçlü olduklarını seziyordur. Bu yüzden McFly soyadını duyduğunda, o kel kafasının altındaki sinirler gerilir, gözlerindeki o dondurucu soğukluk daha da keskinleşir. O soyadı, onun için sadece okuldaki bir öğrencinin adı değil, nöbet tuttuğu baraj duvarındaki bir çatlak, sızmaya başlayan bir tehlike anonsudur. “Hiçbir McFly” genellemesi, onun bu aileye karşı duyduğu kişisel nefretten ziyade, onları bir bütün olarak, genetik bir tehdit olarak sınıflandırmasının bir sonucudur.
Zaman zaman, insanlığın kader inancını ve otorite figürlerinin bu inanç üzerindeki yönlendirici etkisini düşündüğümde, Strickland’ın bu sahnedeki duruşu bana antik mitolojilerdeki kader tanrıçalarını, Moiraları hatırlatır. Onlar da insanların yaşam ipliklerini büker, ölçer ve acımasızca keserler. Strickland da Hill Valley’nin kader ipliklerini elinde tuttuğunu düşünen, bu ipliklerin birbirine dolanmasını engellemek için makasını her an hazırda bekleten bir figürdür. Marty’nin müzik grubunun seçmelerine katılacak olması, kendi yeteneğini dünyaya sergileme arzusu, Strickland’ın gözünde sadece bir lise aktivitesi değil, kaderin çizgisinden sapma girişimidir. Bu yüzden Marty’nin müziğini dinlemeye bile tahammül edemez; onun için o distorsiyonlu ses, başarının, özgüvenin ve değişimin ayak sesleridir. Marty’ye o koridorda bu sözleri söylerken, ses tonundaki o mutlak inanç, karşısındaki gencin ruhunu bir pres makinesi gibi ezecek şekilde tasarlanmıştır. Onun amacı Marty’yi üzmek değildir; onun amacı, Marty’nin içindeki o inancı, o “Ben babam gibi olmayacağım” direncini atomlarına kadar parçalamaktır. Eğer Marty, soyadının getirdiği o sözde başarısızlık lanetini kabul ederse, evinde oturacak, hayallerinden vazgeçecek ve en önemlisi, Doc Brown gibi evrenin kurallarını yıkmaya hazırlanan bir adamdan uzak duracaktır.
McFly soyadına olan bu takıntının, serinin o dahiyane kurgusu içinde nasıl bir bumerang etkisine dönüştüğünü görmek, sinemasal anlatının en büyük hazlarından biridir. Strickland’ın bu psikolojik duvarı, Marty için bir hapishane değil, aksine atlaması gereken bir trambolin işlevi görür. Baskı, direnci doğurur. Strickland, tarihi korumak için Marty’yi aşağıladığında, aslında Marty’nin içindeki o devasa isyan ateşinin pimini çekmiş olur. Marty’nin o “Tarih değişecek” repliği, işte bu ağır psikolojik saldırıya karşı verilmiş, varoluşsal bir reflekstir. Strickland’ın McFly soyadını bir başarısızlık mühürü olarak kullanması, Marty’nin bu mühürü kırıp atmak, kendi kimliğini ve ailesinin onurunu kurtarmak için daha da büyük riskler almasına yol açar. Evrenin o ironik matematiği burada devreye girer: Döngüyü korumaya çalışan bekçi, kurbanını o kadar çok köşeye sıkıştırır ki, kurban döngüyü kırmaktan başka bir çare bulamaz. Strickland, kendi korktuğu sonu, kendi elleriyle, kendi kelimeleriyle yaratmaktadır. Onun McFly’lara duyduğu bu derin takıntı, aslında kendi kaçınılmaz yenilgisinin, o korumaya yemin ettiği statükonun yıkılışının da hazırlayıcısıdır. Bu koridor, sadece bir okul geçidi değil, kader ile özgür iradenin, statüko ile devrimin, zamanın bekçisi ile zamanın efendisi olacak kişinin karşı karşıya geldiği, görünmez kılıçların çekildiği destansı bir savaş alanıdır. Ve o savaş alanında yankılanan “Hiçbir McFly bir şey başaramadı” sözü, bir kehanet değil, çaresizce engellenmeye çalışılan bir mucizenin ayak sesleridir.
Bölüm 17: Kanıt 2: “Tarih Değişecek” Repliği
Sinema sanatında bazı replikler vardır ki, ilk bakışta sadece o anki sahnenin duygusal gerilimini artırmak veya karakterin asi doğasını vurgulamak için yazılmış basit, klişe bir senaryo hamlesi gibi görünürler. Ancak hikayenin bütününe, evrenin kurallarına ve karakterlerin gizli motivasyonlarına derinlemesine hakim olduğunuzda, o basit cümlenin aslında tüm kurgunun üzerine inşa edildiği devasa bir felsefi sütun, hatta farkında olmadan edilmiş kozmik bir kehanet olduğunu anlarsınız. Geleceğe Dönüş evreninde, Hill Valley Lisesi’nin o dar, boğucu ve disiplin kokan koridorunda, Marty McFly ile Bay Strickland arasında geçen o gerilim dolu yüzleşmenin tam tepe noktasında sarf edilen tek bir cümle, bu kozmik kehanetlerin en kusursuz örneğidir. Strickland’ın, daha önceki bölümlerde detaylıca incelediğimiz o ağır psikolojik saldırısına, McFly soyadını bir başarısızlık prangası olarak kullanmasına karşılık olarak Marty’nin gözlerini kısarak, çenesini dikleştirerek ve içindeki tüm o bastırılmış gençlik isyanını sesine katarak söylediği o efsanevi söz: “Evet, tarih değişecek.” Bu cümle, seksenler gençlik filmlerinin o bilindik “otoriteye başkaldıran ergen” klişesinin çok ama çok ötesinde, zamanın dokusunu yırtan, nedensellik ilkesine kafa tutan ve karşısındaki o gizli kozmik bekçinin yüreğine saf bir dehşet tohumu eken varoluşsal bir manifestodur. Marty, bu kelimeleri ağzından çıkarırken aslında ne kadar büyük, ne kadar harfi harfine gerçekleşecek bir gerçeği dile getirdiğinin zerresine bile vakıf değildir; ancak karşısında duran adam, yani zamanın ve döngülerin o tavizsiz muhafızı Bay Strickland, bu cümlenin ağırlığını hücrelerine kadar hissetmiştir.
Bu repliğin altındaki o devasa derinliği ve Strickland’ın yüzündeki o sarsıcı değişimi analiz etmeden önce, Marty’nin kurduğu bu cümlenin dilbilimsel ve psikolojik anatomisine odaklanmak büyük bir önem taşır. Lise çağındaki bir gencin, gelecekte başarılı olacağını, ailesinin makus talihini yeneceğini iddia ederken kullanması gereken mantıklı ve doğal kelime “gelecek” olmalıdır. Sıradan bir insan, “Geleceğimi değiştireceğim”, “Gelecek farklı olacak” veya “Benim kaderim böyle olmayacak” gibi ifadeler kullanır. Ancak Marty, bilinçaltının derinliklerinden gelen o açıklanamaz sezgiyle, son derece spesifik, son derece ağır ve zaman yolculuğu konseptinin tam da kalbine saplanan o kelimeyi seçer: “Tarih”. Neden gelecek değil de tarih? Çünkü evrenin o kusursuz matematiğinde, Marty’nin kaderini değiştireceği yer ilerisi değil, tam otuz yıl öncesidir. Onun McFly soyadını o sefaletten kurtaracağı, babasına cesaret vereceği ve kendi ailesinin varoluşsal rotasını yeniden çizeceği eylem alanı, henüz yaşanmamış olan yıllarda değil, çoktan yaşanmış, fosilleşmiş ve Strickland gibi bekçiler tarafından mühürlenmiş olan geçmişin ta kendisindedir. Marty, “Tarih değişecek” derken, aslında beyninin o rasyonel kısmını devre dışı bırakmış ve adeta evrensel bir anomalinin sözcüsü, kaosun elçisi olarak konuşmuştur. O kelimenin ağzından dökülmesi, sadece bir isyan değil, evrenin doğal akışına yönelik açık, net ve engellenemez bir tehdit ilanıdır.
İşte tam bu saniyede, Marty bu ölümcül kehaneti seslendirdiği o milisaniyede, Bay Strickland’ın yüzünde beliren o anlık, kontrol edilemez mikro-ifadeyi mikroskop altına almamız gerekir. İnsan yüzü, duyguları saklamak konusunda ne kadar ustalaşırsa ustalaşsın, beynin amigdala bölgesinden gelen o ani ve ilkel tehlike sinyallerine karşı koyamaz. Strickland, o ana kadar sahnede mutlak bir güç, yıkılmaz bir otorite figürü olarak durmaktadır. Sesi yüksek, duruşu dik, bakışları ise kurbanını ezen bir yırtıcı kadar acımasızdır. Ancak “tarih değişecek” kelimeleri havada asılı kaldığı o salisede, Strickland’ın yüz kaslarında, sinema tarihinin en ince işlenmiş oyunculuklarından biri yatar. Otoriter bir okul müdürü, öğrencisinin bu küstahça çıkışına normalde daha da öfkelenerek, sesini daha da yükselterek veya bir ceza daha keserek tepki vermelidir. Oysa Strickland’ın o anki tepkisi bir öfke patlaması değil, tam aksine, donuklaşma, yutkunma ve göz bebeklerinde beliren o saf, varoluşsal bir korkunun yansımasıdır. Onun yüzündeki o gerilme, kendisine saygısızlık yapılmış bir memurun kızgınlığı değildir; onun yüzündeki o ifade, yıllardır büyük bir titizlikle koruduğu baraj duvarının devasa bir gürültüyle çatladığını duyan, o çatlaklardan sızan suyun birazdan tüm vadiyi, tüm varoluşu yutacağını anlayan çaresiz bir nöbetçinin dehşetidir.
Strickland’ın zihninde o kısacık sessizlik anında kopan fırtınaları hayal etmek, bu teorinin en büyüleyici yanlarından biridir. O, Marty’nin sadece laf olsun diye konuştuğunu düşünmek ister, kendi kendini rahatlatmaya çalışır, ancak içindeki o kozmik bekçi radarı, alarm zillerini çoktan çalmaya başlamıştır. “Eyvah,” der kendi kendine, “Döngü başlıyor. Onu durduramadım.” Strickland, Marty’yi Doc Brown’dan uzak tutmak, onun özgüvenini yerle bir etmek ve onu statükonun o güvenli, sıkıcı hapishanesine kilitlemek için elinden gelen tüm psikolojik şiddeti uygulamıştır. Ancak Marty’nin o cümlesi, Strickland’ın tüm bu çabalarının, tüm o disiplin cezalarının ve hakaretlerin tamamen işe yaramaz olduğunu, hatta tam tersine, Marty’yi o değişimin kendisine doğru daha da hızlı ittiğini kanıtlamıştır. Kozmik bir gardiyan olarak en büyük kabusu gerçek olmaktadır: Korumakla yükümlü olduğu zaman çizgisi, tam da karşısında duran bu kaykaylı, kırmızı yelekli çocuğun ellerinde parçalanmak üzeredir. Strickland o an anlamıştır ki, karşısındaki varlık sadece itaatsiz bir ergen değil, evrenin kurallarını yeniden yazacak olan o büyük anomalinin, engellenemez kaderin ta kendisidir.
Bu sahne, serinin bütününe yayılan o devasa ironinin de zirve noktalarından birini oluşturur. Dramatik ironi, karakterin bilmediği bir gerçeği izleyicinin bilmesi durumudur; ancak burada durum çok daha katmanlı ve karmaşıktır. Marty, söylediği sözün harfi harfine gerçekleşeceğinden ve bir zaman makinesiyle geçmişe giderek gerçekten “tarihi” değiştireceğinden tamamen habersizdir. O sadece babası gibi olmayacağını, müzikte başarılı olacağını kastetmektedir. İzleyici olarak bizler ise filmin nereye gideceğini bildiğimiz için bu cümleye gülümser, bunun zekice bir foreshadowing (önceden hissettirme) olduğunu düşünürüz. Ancak o koridorda, o sahnenin içinde, bu cümlenin gerçek ve kozmik ağırlığını tam anlamıyla idrak eden tek bir bilinç vardır: Bay Strickland. O, Marty’nin o masumane cehaletinin arkasında yatan o devasa yıkım potansiyelini görür. Marty bilmeden silahın tetiğini çekmiş, Strickland ise namlunun ucundan çıkıp evrenin dokusuna doğru yol alan o mermiyi ağır çekimde izleyen tek kişi olmuştur. Bu bilgi asimetrisi, Strickland’ı o sahnede bir despottan ziyade, felaketi gören ama ona engel olamayan trajik bir kahramana dönüştürür.
Bazen bu ikilinin dinamiğini düşündüğümde, bunun sıradan bir çatışma değil, kaos ile düzenin, özgür irade ile determinizmin o mitolojik savaşı olduğuna inanıyorum. Strickland, evrenin o soğuk, değişmez ve hesaplanabilir doğasını, determinizmi temsil eder. Ona göre her şeyin bir yeri vardır, geçmiş geçmiştir, gelecek ise geçmişin o sıkıcı ve mantıklı bir uzantısı olmalıdır. McFly ailesi başarısızdır ve başarısız kalmalıdır, çünkü sistemin denklemi bunu gerektirir. Marty ise o denklemi bozan “x” faktörüdür, saf kaostur, insan iradesinin o zincir kırılamaz özgürlüğünün temsilcisidir. Marty’nin “Tarih değişecek” repliği, determinizmin o beton duvarlarına atılmış bir özgür irade balyozudur. Strickland’ın o anki korkusu da aslında sadece zaman çizgisinin bozulmasından değil, insan iradesinin evrenin kurallarından daha güçlü olabileceği ihtimaliyle yüzleşmesinden kaynaklanır. Bir kozmik bekçi için, koruduğu sistemin aslında ne kadar kırılgan olduğunu, tek bir gencin kararlılığıyla tüm bir tarihin baştan yazılabileceğini fark etmek, varoluşsal bir çöküş yaşamaktır.
Sahnenin fiziksel atmosferi de bu teoriyi destekleyecek şekilde kusursuzca tasarlanmıştır. O uzun, renksiz ve kasvetli okul koridoru, aslında zamanın o düz ve sıkıcı akışının bir metaforudur. Okul zili çaldığında herkesin aynı yöne gitmesi, aynı kurallara uyması, Strickland’ın korumaya çalıştığı o mekanik evren modelinin küçük bir prototipidir. Marty’nin o koridorda ters yönde durması, müdüre kafa tutması ve o cümleyi sarf etmesi, sistemdeki o minik hatanın, o “glitch”in (aksaklığın) sisteme meydan okumasıdır. Strickland’ın o kel kafası, gergin omuzları ve sert üniforması, otoritenin esnemezliğini simgelerken; Marty’nin rahat kıyafetleri, kulaklıkları ve kaykayı, değişimin o durdurulamaz akışkanlığını temsil eder. O iki karakterin o birkaç saniyelik bakışması, aslında iki farklı evren felsefesinin çarpışmasıdır. Ve Marty o sözü söyleyip arkasını dönerek uzaklaştığında, Strickland onu durduramaz, ona yeni bir ceza veremez. Neden? Çünkü o an, zamanın yetkisi okul müdürünün yetkisini aşmıştır. Kehanet dile getirilmiş, döngü tetiklenmiş ve ok yaydan çıkmıştır. Strickland’ın yapabileceği tek şey, o dar koridorda çaresizce kalakalmak ve yaklaşan fırtınanın evreni nasıl yutacağını beklemektir.
Strickland’ın “Tarih değişecek” sözü karşısındaki bu mikro-ifadesi ve içsel çöküşü, daha önce de değindiğimiz “Zaman Polisi” teorisini yüzeysel bir fan kurgusu olmaktan çıkarıp, senaryonun en derin psikolojik katmanlarına entegre eder. Eğer Strickland sadece sinirli bir adam olsaydı, “Göreceğiz McFly, göreceğiz!” deyip bağırarak sahneyi bitirirdi. Ama o, sessizleşir. Gözleri kısılır. Bu, karşısındaki tehdidin ciddiyetini anlayan bir profesyonelin tepkisidir. O, otoparktaki o geceyi, Doc Brown’ın garajındaki o icadı belki gözleriyle görmemiştir ama kozmik radarı ona her şeyi fısıldamaktadır. Bu cümlenin ardından Strickland’ın Doc Brown’a olan nefreti daha da mantıklı bir zemine oturur. Çünkü tarihi değiştirecek gücü Marty’ye veren, o aleti icat eden kişi Doc’tur. Marty o silahın mermisiyse, Doc o silahı üreten namludur. Strickland’ın başarısızlığı, bu iki anomaliyi birbirinden uzak tutamamış olmasıdır. Onun o koridordaki sessizliği, sadece şaşkınlığından değil, aynı zamanda kendi başarısızlığını, evrene karşı olan görevini yerine getiremediğini o saniyede kabullenmiş olmasındandır.
Filmin geneline baktığımızda, sözcüklerin nasıl da gerçeği şekillendiren sihirli tılsımlar gibi kullanıldığını görürüz. George McFly’ın “Aklına koyduğun her şeyi başarabilirsin” mottosu nasıl onun uyanışının ve sırrını saklamasının kanıtıysa, Marty’nin “Tarih değişecek” sözü de Strickland’ın gerçek kimliğinin ve kozmik yenilgisinin anahtarıdır. Bu evrende hiçbir cümle öylesine kurulmaz. Karakterler, kendi gerçekliklerinin farkında olmasalar bile, kullandıkları dil, o karmaşık zaman mekaniğinin birer yansımasıdır. Marty, tarihin değişeceğini söylediğinde, geçmişteki bir çam ağacının yok olacağından, babasının bir bilimkurgu yazarı olacağından, Biff’in arabaları yıkayan bir hizmetçiye dönüşeceğinden ve kendisinin de bir pikap kamyonete sahip olacağından tamamen bihaberdir. Ancak zaman, onun bu isyanını kayda almış ve bir sözleşme gibi kabul etmiştir. Strickland ise bu sözleşmenin imzalandığına şahit olan o çaresiz noterdir. Onun lise müdürü maskesi, o repliğin ağırlığı karşısında paramparça olmuş, geriye sadece görevini kaybetmiş, zaman çizgisinin parçalanmasını bekleyen yorgun ve korkmuş bir kozmik bekçi kalmıştır. İşte bu yüzden, o kısa ve görünürde basit sahne, tüm serinin felsefi temelini, karakterler arasındaki o gizli savaşı ve zaman yolculuğunun o kaçınılmaz dehşetini anlatan en güçlü, en yoğun ve en kusursuz anlardan biridir.
Bölüm 18: En Büyük Kanıt: İkinci Filmdeki Biff Distopyasında Strickland’ın Durumu
Önceki bölümlerde detaylandırdığımız lise koridorlarındaki o gerilim dolu anları ve “tarih değişecek” repliğinin yarattığı varoluşsal dehşeti zihnimizde taze tutarak, şimdi serinin en karanlık, en umutsuz ve zaman yolculuğunun o yıkıcı potansiyelinin en acımasız şekilde sergilendiği evresine, yani Geleceğe Dönüş II’nin o kabus gibi alternatif 1985 yılına doğrudan bir geçiş yapıyoruz. Bu alternatif gerçeklik, sadece birkaç küçük detayın yer değiştirdiği basit bir “kelebek etkisi” senaryosu değil, zamanın dokusuna bir kanser hücresi gibi enjekte edilmiş devasa bir anomalinin, yani gelecekten getirilmiş bir spor almanağının yarattığı tam teşekküllü bir distopyadır. Biff Tannen, o almanak sayesinde sadece zengin olmamış, aynı zamanda Hill Valley kasabasının, hatta belki de tüm Amerikan rüyasının kaderini kendi o karanlık, yozlaşmış ve vahşi arzularına göre baştan aşağı yeniden yazmıştır. Bu yeni dünyada binalar değişmiş, sokaklar savaş alanına dönmüş, polis teşkilatı satın alınmış, ahlaki değerler tamamen buharlaşmış ve en önemlisi, karakterlerin kaderleri tanınmayacak kadar korkunç bir şekilde deforme olmuştur. George McFly öldürülmüş, Lorraine zorla ve tehditle bir köleye dönüştürülmüş, Doc Brown ise akıl hastanesine kapatılmıştır. Evrenin kuralları Biff’in parası ve gücü altında tamamen ezilmiş, her şey ve herkes bu yozlaşmadan nasibini almıştır. Ancak, bu çürümüşlüğün, bu mutlak kaosun ve zaman çizgisindeki bu devasa yırtılmanın tam ortasında, yerinden bir milim bile oynamayan, ahlakı bozulmayan, duruşu değişmeyen ve Biff’in o zehirli gerçekliğine asla teslim olmayan tek bir kişi vardır: Bay Gerald Strickland. Bu durum, onun sadece inatçı bir yaşlı adam olduğunu değil, zamanın o en şiddetli fırtınalarında bile yıkılmayan, evrenin dışından gelmiş kozmik bir “sabit nokta” (fixed point) olduğunu kanıtlayan en büyük, en sarsılmaz ve en dehşet verici argümandır.
Zaman yolculuğu kurgularında “sabit nokta” felsefesi, ne kadar büyük müdahaleler yapılırsa yapılsın, evrenin bazı karakterleri veya olayları değiştirmeyi reddetmesi ilkesine dayanır. Alternatif 1985 yılına baktığımızda, Biff’in yarattığı bu zaman sarsıntısı, Richter ölçeğinde ölçülemeyecek kadar devasa bir yıkımdır. Öyle ki, kasabanın coğrafyası bile değişmiş, adliye binası devasa ve zevksiz bir kumarhaneye dönüşmüştür. İnsanların karakterleri baştan yazılmış, umutlu ve neşeli kasaba sakinleri yerini korku içinde yaşayan, silahlı ve suça meyilli gölgelere bırakmıştır. Böylesine köklü bir gerçeklik değişiminde, sıradan bir lise müdürünün ya Biff’in maaşlı bir adamı olması, ya kasabayı çoktan terk etmiş olması ya da bu şiddet sarmalının içinde çoktan can vermiş olması beklenir. Oysa Marty, kendi evini bulma umuduyla o harabeye dönmüş banliyöye geldiğinde ve o tekinsiz verandaya adım attığında, karşısında yine o aynı kel kafayı, o aynı tavizsiz bakışları ve o aynı sert duruşu bulur. Strickland, Biff’in milyonlarca dolarına, satın aldığı polislerine ve kasabaya yaydığı o terör dalgasına rağmen satın alınamamış, yozlaştırılamamış ve değiştirilememiştir. Bu, sosyolojik veya psikolojik bir inatla açıklanamaz. Bu, Strickland’ın varoluşsal kodlarının, Hill Valley’nin o anki yozlaşmış zaman çizgisine ait olmadığını, onun çok daha üstün, kozmik bir otoriteye, yani evrenin kendi statükosuna bağlı olduğunu gösterir. Biff zamanı bükmüş olabilir, ama Strickland’ı bükememiştir.
Strickland’ın o verandadaki duruşunu ve fiziksel eylemlerini analiz ettiğimizde, onun “Zaman Polisi” kimliğinin, disiplin kurulundan çıkıp doğrudan bir cephe savaşına nasıl evrildiğini tüm çıplaklığıyla görebiliriz. Orijinal zaman çizgisinde, nispeten barışçıl ve kuralların işlediği bir dünyada, Strickland’ın silahı disiplin cezası kağıtları, okuldan uzaklaştırma tehditleri ve o tiz sesli uyarılarıydı. Ancak alternatif 1985’in o kuralsız, kaotik ve kanlı cehenneminde, statükoyu koruma görevi artık bürokratik bir işlevden çıkmış, kelimenin tam anlamıyla silahlı bir direnişe dönüşmüştür. Strickland verandasında, elinde dolu bir pompalı tüfekle, etrafını saran o yozlaşmış dünyaya karşı tek başına nöbet tutmaktadır. Marty’ye silahı doğrulttuğunda gözlerindeki o kararlılık, bir sivilin korkusu değil, cephe hattında savaşan, mevzisini asla terk etmeyen kıdemli bir askerin soğukkanlılığıdır. Onun için o veranda, sadece kişisel bir mülk değil, Hill Valley’de evrensel düzenin ve kuralların hala geçerli olduğu son metrekaredir. Biff’in dünyası onun evinin sınırlarına kadar gelmiş, etrafındaki her şeyi yutmuş olabilir; ancak o sınırın ötesine, Strickland’ın o kozmik koruma kalkanının içine geçememiştir. Tüfeğin namlusu, tıpkı lisedeki o otoriter işaret parmağı gibi, kaosa karşı çekilmiş aşılmaz bir settir.
Bana kalırsa, bu sahnedeki en can alıcı ve teorimizin zirve noktası olan an, Strickland’ın namluyu ateşlerken veya nişan alırken sarf ettiği o ikonik “Kurşun yiyin, tembeller!” (Eat lead, slackers!) repliğidir. Bu kelime seçimi tesadüf olamaz. “Tembel” (slacker) kelimesi, daha önceki bölümlerde de deşifre ettiğimiz üzere, Strickland’ın lügatında sadece okul ödevini yapmayan bir öğrenciyi değil, evrenin kurallarına karşı gelen, kaderin doğal akışını bozan ve anarşi yaratan o “zaman suçlularını” ifade eder. Alternatif 1985’te okullar muhtemelen işlevini yitirmiş, eğitim sistemi çökmüş, sokaklar suç çetelerinin eline geçmiştir. Böyle bir ortamda bir adamın kendisine saldıranlara veya bahçesine izinsiz girenlere “hırsızlar”, “serseriler” veya “katiller” diye bağırması beklenir. Oysa Strickland, etrafındaki bu devasa çöküşe rağmen, o kozmik jargonu kullanmaktan asla vazgeçmez. Onun gözünde Biff’in yarattığı bu dünya, büyük ve iğrenç bir “tembellik” eseridir. İnsanlar doğal yollarla çalışmaları gereken rotadan sapmış, geçmişten gelen hileli bir kitabın üzerine bir imparatorluk kurmuşlardır. Strickland, elindeki o pompalı tüfekle aslında sadece evini korumamaktadır; o, bu sahte ve hileli gerçekliğe, zamanın bu yozlaşmış ve zoraki versiyonuna ateş etmektedir. Tüfekten çıkan her saçma, evrenin o bozulmuş dokusuna atılmış bir öfke çığlığı, “Sizin bu sahte gerçekliğinizi tanımıyorum” diyen kozmik bir manifestodur.
Bu değişmezlik durumunun psikolojik ağırlığı, insan aklının sınırlarını zorlayan bir derinliğe sahiptir. Eğer Strickland sıradan bir insan olsaydı, onca yıl süren bu yozlaşma, kasabanın çete savaşları ve adaletsizlik onu ya delirtir, ya da pes ettirirdi. Biff gibi bir adamın her şeyi kontrol ettiği bir düzende, yalnız bir adamın silahıyla evinde direnmesi, mantıksal olarak intihardan farksızdır. Ancak Strickland’ın yüzünde ne bir delilik belirtisi, ne de bir tükenmişlik vardır. O, lise koridorlarında ne kadar sert ve kararlıysa, o mermilerin uçuştuğu verandada da aynı kararlılıktadır. Bu durum, onun zihninin Biff’in gerçekliğine ait olmadığını kanıtlar. Strickland, o an içinde bulunduğu dünyanın “yanlış” olduğunu, bunun orijinal ve doğal zaman çizgisi olmadığını içgüdüsel olarak, tüm hücreleriyle hissetmektedir. O, bir spor almanağından veya zaman yolculuğundan bihaber olabilir; ancak evrenin bir bekçisi olarak, soluduğu havanın, bastığı toprağın ve etrafındaki insanların aurasının “sahte” olduğunu bilmektedir. Onun bu distopyadaki varlığı, aslında evrenin Biff’e karşı koyduğu o sessiz ama yıkılmaz direniştir. Siz her şeyi değiştirebilirsiniz, tüm kasabayı satın alabilirsiniz, geçmişi ve geleceği baştan yazabilirsiniz; ama evrenin o mutlak statükosunu, o disiplin abidesini asla ve asla değiştiremezsiniz.
Marty ile Strickland’ın bu alternatif cehennemdeki o yüzleşmesi, serinin en dramatik ironilerinden birini barındırır. Marty, lisede karşı çıkıp “Tarih değişecek” dediği adamın, şimdi o değişmiş tarihin tam ortasında, o tarihi yaratan felaketin enkazında aynı değişmezlikle durduğunu görmektedir. Strickland ise karşısında Marty’yi gördüğünde onu sadece bir hırsız veya serseri sanır; çünkü bu sahte evrende Marty, İsviçre’de bir yatılı okulda olmalıdır. Ancak Strickland’ın Marty’ye gösterdiği tepki, onun içindeki o kozmik radarı bir kez daha kanıtlar. O, Marty’nin o an orada olmaması gerektiğini, onun bu yozlaşmış resmin içine uymayan bir anomali olduğunu anında fark eder ve hiç tereddüt etmeden namluyu ona doğrultur. Bu, sadece mülkünü koruyan bir adamın refleksi değil; yanlış zamanda, yanlış yerde bulunan bir “tembeli”, evrenin bir virüsünü ortadan kaldırmaya çalışan zaman polisinin içgüdüsel eylemidir. Marty o an oradan kaçarak kurtulur, ancak o kısacık karşılaşma, Strickland’ın kimliğine dair o devasa sırrı izleyicinin bilinçaltına bir kez daha çivi gibi çakar.
Zaman çizgilerindeki tüm bu sapmalar, Biff’in zenginliği, McFly ailesinin trajedisi ve Hill Valley’nin yıkımı, aslında evrenin ne kadar kırılgan ve manipülasyona ne kadar açık olduğunu gösterir. Ancak bu kırılganlığın tam ortasında, Bay Strickland’ın o heykelsi değişmezliği, o sarsılmaz disiplini, izleyiciye evrenin de kendi içinde aşılmaz bazı kırmızı çizgileri olduğu mesajını verir. Strickland’ın o tüfekli duruşu, senaryodaki o kusursuz denge unsurudur. O, ne Biff’in parasına boyun eğer, ne Doc Brown’ın icatlarına müsamaha gösterir, ne de Marty’nin isyanlarına göz yumar. O, mutlak doğrunun, mutlak düzenin ve zamanın o hiç durmayan, kimseye ayrıcalık tanımayan, acımasız tik-taklarının ete kemiğe bürünmüş halidir. Biff’in o karanlık 1985’i, tüm karakterleri parçalayıp yeniden birer canavara veya kurbana dönüştürürken, Strickland’ı sadece bir okul müdüründen, tek başına bir orduya, evrenin son muhafızına dönüştürmüştür. Ve bu dönüşüm, aslında bir değişim değil; sadece mevcut olan o kozmik kimliğin, o “zaman polisi” gerçeğinin, felaketin ışığı altında tüm ihtişamıyla ve dehşetiyle açığa çıkmasıdır. Alternatif dünyada bile o tüfeğin namlusu, zamanın o hiç kimseyi affetmeyen, sapmaları mutlaka cezalandıracak olan soğuk gerçeğinin ta kendisidir.
Bölüm 19: Strickland’ın Zaman Çizgisindeki “Sabit Nokta” Olması
Zaman yolculuğu konseptini işleyen edebi eserlerin ve sinematografik anlatıların en derin felsefi çıkmazlarından biri, evrenin kendi içindeki nedensellik dokusunu korumak adına geliştirdiği varsayılan savunma mekanizmalarıdır. Daha önceki kısımlarda, bu savunma mekanizmalarının karakterlerin psikolojilerine nasıl sızdığına ve lise koridorlarındaki o basit disiplin cezalarının aslında nasıl evrensel bir statüko koruma çabası olduğuna kısaca değinmiştik. Ancak şimdi, bu teorinin en can alıcı, en sarsıcı ve karakterler arası dinamikleri kökünden değiştirecek olan felsefi zirvesine, yani Bay Gerald Strickland’ın zaman çizgileri arasındaki o açıklanamaz, değişmez ve mutlak konumuna, namıdiğer “Sabit Nokta” (Fixed Point) olma durumuna odaklanacağız. Kuantum fiziği ve zaman yolculuğu teorilerinde sabit nokta, etrafındaki her şey değişse, evrenin parametreleri baştan aşağı yeniden yazılsa bile, varlığını, özünü ve işlevini koruyan yegane anomaliyi ifade eder. Geleceğe Dönüş evreninin merkez üssü olan Hill Valley kasabası, zaman makinesinin tekerlekleri altında defalarca ezilmiş, geçmişi ve geleceği defalarca manipüle edilmiş bir felaket bölgesidir. Biff Tannen’ın yarattığı o kabus dolu alternatif gerçeklikte binaların mimarisi, insanların ahlaki değerleri, polis teşkilatının yapısı ve hatta gökyüzünün rengi bile çürümüş, yozlaşmış bir forma bürünmüştür. Ancak bu mutlak kaosun ve kozmik yıkımın ortasında, zamanın o devasa tsunamisine karşı yerinden bir milim bile oynamayan, saç teli dahi değişmeyen tek bir figür vardır. Bu durum, Strickland’ı sadece inatçı bir kasaba sakini veya tutucu bir okul müdürü olmaktan çıkarıp, evrenin bizzat kendi elleriyle Hill Valley’e çaktığı o devasa, paslanmaz ve sarsılmaz kozmik çiviye dönüştürür.
Bu kozmik muhafızlık konseptini tam anlamıyla idrak edebilmek için, Strickland’ın varoluşsal sınırlarını ve bu kasabaya olan o hastalıklı, koparılamaz bağını analiz etmemiz gerekir. Bir insan neden Hill Valley gibi sıradan, sıkıcı ve giderek yozlaşan bir kasabaya bir ömür boyu hapsolur? 1955 yılında gördüğümüz o otoriter müdür, 1985 yılında, aradan geçen otuz uzun yıla rağmen hala aynı ofiste, aynı koridorlarda, aynı değişmez kellikle nöbet tutmaktadır. İnsan doğası değişime, gelişime, yeni ufuklar aramaya veya en azından yaşlanmanın getirdiği o yorgunlukla kabuğuna çekilmeye meyillidir. Oysa Strickland’ın üzerinde biyolojik veya sosyolojik zamanın hiçbir aşındırıcı etkisi yoktur. O, adeta zamanın dışında bir boyutta dondurulmuş, sadece gerekli anlarda sisteme müdahale etmesi için Hill Valley’e entegre edilmiş bir yazılım gibidir. Onun Hill Valley’e hapsolmuş olması bir tesadüf değildir; çünkü Hill Valley, zaman dokusundaki o büyük yırtılmanın, yani Doktor Emmett Brown’ın varlığının merkez üssüdür. Strickland, tıpkı bir virüsün girdiği bölgeye akın eden ve o bölgeyi karantinaya alan beyaz kan hücreleri gibi, bu kasabaya evren tarafından atanmış, görev yeri asla değiştirilemeyecek olan ebedi bir nöbetçidir. Onun görevi kasabayı eğitmek değil, kasabanın o hassas ve kırılgan zaman akışını, içindeki o tehlikeli anomaliye karşı korumaktır.
Bu perspektiften bakıldığında, serinin başından beri zihnimize kazınan “iyi ve kötü”, “kahraman ve düşman” algısı temelinden sarsılır. İzleyici olarak bizler, Doc Brown’ın en büyük düşmanının, o soğuk ve karanlık otoparkta ortaya çıkan, ellerinde otomatik silahlar taşıyan ve plütonyum için cinayet işlemekten çekinmeyen Libyalı teröristler olduğuna inandırıldık. Oysa Libyalılar, sadece fiziksel bir tehdittir; onların derdi zamanla, evrenle veya nedensellik ilkesiyle değil, sadece dünyevi güçle ve nükleer silahlarla ilgilidir. Onlar, Doc Brown’ın bedenine zarar verebilecek fani tehlikelerdir. Ancak Doc Brown’ın asıl düşmanı, onun temsil ettiği o kaotik, sınır tanımaz ve evrenin kurallarını yerle bir eden zaman yolculuğu konseptinin tam zıddı olan, mutlak düzenin, katı determinizmin ve değişmez kaderin temsilcisi olan Bay Strickland’dır. Doc Brown zamanı bükmeye çalışırken, Strickland o bükülen zamanı bir mengene gibi sıkarak düzeltmeye çalışır. Aralarındaki bu savaş, silahlarla veya plütonyumla değil, nesillerin kaderi, öğrencilerin psikolojisi ve kasabanın o görünmez statükosu üzerinden verilmektedir. Libyalılar Doc’u öldürebilirdi, evet; ama Strickland’ın amacı Doc’u öldürmek değil, onun icadının çalışmasını sağlayacak olan o sosyal ve psikolojik denklemi, yani Marty McFly gibi bir katalizörün varlığını ortadan kaldırarak onu evrensel bazda etkisiz hale getirmektir. Bu durum, Strickland’ı sıradan bir film kötüsü olmaktan çıkarıp, adeta Yunan tragedyalarındaki amansız ve yenilmez kader tanrılarının modern bir yansıması yapar.
Doc Brown ile Bay Strickland arasındaki bu felsefi ve kozmik savaşın cephesi, aslında Hill Valley’nin ta kendisidir. Doc, laboratuvarında kaosu ve sonsuz olasılıkları inşa ederken, Strickland okulunda tekdüze, itaatkar ve sınırlarını asla aşmayan bir toplum yaratma peşindedir. Strickland’ın disiplin fetişizmi, bu savaşın en görünür silahıdır. O, kuralları sadece okulun işleyişi için değil, evrenin işleyişi için dayatır. Bir öğrencinin derse geç kalması, onun için basit bir idari suç değil, zamanın o mükemmel, kusursuz ve lineer akışına yapılmış bir saygısızlıktır. Zamanında orada olmayan biri, evrenin planını aksatır. Strickland’ın her bir uyarısı, her bir disiplin cezası, Doc Brown’ın yarattığı o potansiyel fırtınaya karşı örülmüş bir kum torbası gibidir. Ancak Strickland’ın trajedisi, korumaya çalıştığı o devasa sistemin karşısında, Doc Brown’ın dehasının ve Marty’nin cesaretinin yarattığı o kırılmanın büyüklüğünü sadece hissedebilmesi ama doğrudan engelleyememesidir. Bir muhafız olarak o, evrenin sınırlarına bağlıdır; fiziksel olarak Doc Brown’ın laboratuvarını basıp makineyi parçalayamaz, çünkü o, düzenin temsilcisi olarak kuralların dışına çıkamaz. Onun savaşı, kurbanlarını kurallarla boğmak, onları kaderlerine boyun eğmeye zorlamak zorundadır.
Zaman çizgisi, Biff’in almanağı ele geçirmesiyle tamamen parçalandığında ve o korkunç distopya doğduğunda, evrenin bağışıklık sistemi olan Strickland’ın da buna nasıl tepki verdiğini çok daha net anlıyoruz. Binaların yıkıldığı, insanların çetelere dönüştüğü, Biff’in adeta bir firavun gibi kasabaya hükmettiği o dünyada, her şey yozlaşmış, her şey Biff’in o karanlık enerjisine boyun eğmiştir. Ancak sabit nokta olmak tam olarak budur; etrafındaki su ne kadar kirlenirse kirlensin, o kayanın yapısı asla bozulmaz. Alternatif 1985’te Strickland, o verandasından ayrılmaz. Biff’in dünyası onun evinin sınırlarında biter. O elindeki tüfekle, aslında sadece mahallesini savunan bir vatandaş değil, evrenin o yozlaşmış gerçekliğine karşı duran son kaledir. O, bu dünyanın yanlış olduğunu, bu gerçekliğin yapay ve hastalıklı bir anomali olduğunu o kozmik sezgisiyle bilmektedir. “Tembeller” diyerek ateş ettiği kişiler, sadece çete üyeleri değil, bu sahte evrenin, bu bozulmuş zaman çizgisinin ürünleridir. Strickland, o tüfeği ateşlerken aslında evrenin eski, temiz ve düzenli haline geri dönmesi için adeta gökyüzüne isyan etmektedir. Bu sahnede onun bir lise müdüründen ziyade, kıyamet sonrası bir dünyada son inancını koruyan bir tapınak şövalyesi gibi resmedilmesi, onun gerçek kimliğine dair atılmış en güçlü sinematografik imzalardan biridir.
Strickland’ın varlığı, serinin izleyicisine gizliden gizliye evrenin kendi içinde bir dengesi olduğunu, ne kadar büyük hatalar yapılırsa yapılsın bazı şeylerin asla değiştirilemeyeceğini fısıldar. Eğer Doc Brown zamanın efendisiyse, Strickland da zamanın gardiyanıdır. Onların bu sessiz, karşılıklı hiç diyaloga girmeden yürüttükleri savaş, serinin o hafif ve eğlenceli dokusunun altında yatan en karanlık felsefi çatışmadır. Doc, zamanı bir araç, bir oyun alanı, düzeltilebilecek bir taslak olarak görürken; Strickland zamanı kutsal, dokunulmaz ve mutlak itaat edilmesi gereken bir diktatör olarak görür. Bu iki zıt kutup, Hill Valley kasabasını devasa bir satranç tahtasına çevirmiş, Marty McFly’ı da bu tahtadaki en kritik şah mat hamlesi olarak kullanmışlardır. Strickland’ın en büyük yenilgisi, o koridorda Marty’nin gözlerindeki isyanı gördüğü an başlamış, otoparktaki alevli lastik izleriyle tescillenmiş ve alternatif gerçeklikte verandasında tek başına kalmasıyla o trajik zirvesine ulaşmıştır. Ancak o, yenilse bile görevini terk etmeyen, zaman çizgisi ne kadar bükülürse bükülsün o kel kafası ve asık suratıyla evrenin o soğuk, değişmez ve acımasız yüzünü temsil etmeye devam eden, sinema tarihinin en gizli, en dirençli ve en yanlış anlaşılmış kozmik karakteri olarak o karanlık verandasında durmaya devam edecektir. Libyalılar bir anlık bir tehlikeydi; ancak Strickland, zaman var oldukça orada olacak, her bir tik takta evrenin o demir disiplinini hatırlatan ebedi bir sabit nokta olarak kalacaktır.
Bölüm 20: Sonuç – Hill Valley’e Artık Aynı Gözle Bakamayacaksınız
Önceki on dokuz bölüm boyunca, neşeli ve renkli bir seksenler klasiğinin satır aralarında gizlenen, bir adamın kendi yaşamına son verme planını, bir babanın otuz yıl boyunca yüreğinde taşıdığı o devasa ensestiyöz ve kozmik sırrı, ve evrenin dokusunu bir lise koridorundan korumaya çalışan o trajik muhafızın sessiz savaşını en ince ayrıntılarına kadar deşifre ettik. Şimdi, tüm bu karanlık yapboz parçalarını birleştirip büyük resme, yani o çok sevdiğimiz, üzerine popüler kültür efsaneleri inşa ettiğimiz Hill Valley kasabasına son bir kez, ama bu sefer tamamen uyanmış bir bilinçle, o yanılsama perdesi yırtılmış gözlerle bakma zamanıdır. Geleceğe Dönüş serisi, sinema tarihinin belki de en büyük illüzyonlarından biridir. Yönetmen Robert Zemeckis ve senarist Bob Gale, insanlığın varoluşsal sancılarını, kimlik kaybı korkusunu, deliliğin sınırlarında gezinen bilimsel kibri ve zamanın o affetmez, öğütücü doğasını almış; tüm bu dehşet verici felsefi kavramları neon ışıklar, kaykaylar, nostaljik kafeler ve Huey Lewis and the News’un o inanılmaz derecede enerjik, ritmik pop-rock şarkılarıyla ambalajlayarak bize sunmuştur. Biz izleyiciler, ekranda çalan “The Power of Love” şarkısının o coşkulu ritmine kapılıp ayak uydururken, arka planda bir bilim adamının kendi kibri uğruna bir genci ölüme sürükleme ihtimalini, bir annenin kendi oğluna duyduğu o hastalıklı arzunun yarattığı psikolojik enkazı ve evrenin çöküşünü izlediğimizi asla fark etmedik. Komedi ve bilimkurgunun bu kusursuz evliliği, aslında içindeki o kapkaranlık felsefeyi, o ağır varoluşsal krizi saklamak için inşa edilmiş devasa, renkli bir truva atından başka bir şey değildir. Bu yazı dizisi boyunca adım adım kanıtladığımız üzere, Hill Valley artık masum bir Amerikan banliyösü değil, zamanın ve kaderin acımasızca çarpıştığı, karakterlerin kendi zihinlerindeki şeytanlarla ve evrenin mutlak kurallarıyla ölümüne bir savaşa tutuştuğu bir kozmik araftır.
Dr. Emmett Brown karakterine atfettiğimiz o intihar teorisi ve onun ardındaki o devasa bilimsel kibir, bilimin etik sınırlarının nerede başlayıp nerede bittiğine dair insanlık tarihinin en eski tartışmalarından birini, yani Frankenstein kompleksini Hill Valley’nin o ıssız otoparkına taşır. Doc Brown, o komik mimiklerinin, dağınık saçlarının ve eğlenceli repliklerinin altında, aslında toplum tarafından aforoz edilmiş, anlaşılamamış olmanın verdiği o derin ve karanlık bir yalnızlıkla kıvranan trajik bir figürdür. Onun DeLorean’ı icat etmesi, insanlığa bir armağan bırakma arzusundan çok, kendisini dışlayan o sisteme, o sıradan ve vizyonsuz insanlara karşı kazanılmış hastalıklı bir zafer, bir tür tanrılaşma girişimidir. Kendi yaşamını, bir makinenin o soğuk, çelikten dişlileri arasına fırlatıp atacak kadar çaresiz, ama aynı zamanda yanındaki tek dostunun kaçmasına bile izin vermeyecek kadar dogmatik ve zorba bir zihniyetin, evrenin en büyük gücüne, yani zamanı bükme kudretine sahip olması, aslında bir bilimkurgu komedisinden ziyade bir kozmik korku (cosmic horror) hikayesinin temelidir. Doc Brown, evrenin şifrelerini çözmüş olabilir, ancak kendi içindeki o karanlık uçurumu, o narsisizmi ve o yok olma arzusunu asla çözememiştir. O alevli lastik izleri, onun sadece zamanı yendiğinin değil, kendi şeytanlarından o saniyede, kıl payı kurtulduğunun fiziksel kanıtıdır. Zaman makinesi çalıştığında Doc hayatta kalmıştır evet, ama onun o gece o otoparkta aldığı o korkunç ahlaki risk, onun ruhunda sonsuza dek bir kara leke olarak kalacaktır. Bir mucidin kendi eseriyle yok olma arzusu ile o eserin evrenin dokusunu parçalama potansiyeli arasındaki o ince çizgide yürüyen bu karakter, seriyi bir sonraki izleyişinizde sizi artık güldürmeyecek, aksine onun o abartılı her hareketinin altında yatan o derin çaresizliği hissetmenize ve ürpermenize neden olacaktır.
George McFly’ın zihninde otuz yıl boyunca taşıdığı o devasa paradoks ve kendi oğlunun aslında kendi yaratıcısı olduğu gerçeği ise, ebeveynlik kavramının ve insan hafızasının sınırlarını zorlayan, adeta bir Yunan tragedyasına eşdeğer bir ahlaki ve psikolojik yükü temsil eder. Bu karakterin o ezik, Biff Tannen’ın zorbalığı altında inleyen silik bir gençten, başarılı, özgüvenli ve bilge bir babaya dönüşmesinin altında sadece bir “kendine güven” hikayesi yatmaz. Onun uyanışı, yatağının başında beliren o sarı radyasyon giysili uzaylının, kulaklarını sağır eden o distorsiyonlu gitarın ve ona Biff’i yumruklama cesareti veren o tuhaf arkadaşın, yıllar sonra kendi evinde, kendi soyundan gelen bir çocuğun bedeninde yeniden vücut bulmasını izlemek gibi aklın sınırlarını yıkan bir süreçtir. George’un, “Darth Vader” ve “Vulcan” kelimelerinin geleceğin popüler kültür ikonları olduğunu anladığı o anki dehşeti, oğlunun her gitar çalışında o 1955 yılındaki dans salonunun duvarlarının üzerine yıkıldığını hissetmesi ve tüm bu akıl almaz gerçeği, sırf evrenin döngüsü kırılmasın, oğlu geçmişe gidip o mucizevi dokunuşu yapabilsin diye kendi içine gömmesi, sinema tarihindeki en büyük, en sessiz fedakarlıklardan biridir. O, ailesini ve varoluşunu korumak için, dünyadaki en büyük sırrı yutmak zorunda kalan bir adamdır. “Aklına koyduğun her şeyi başarabilirsin” mottosu, artık sadece basit bir motivasyon cümlesi değil; geçmişle geleceğin, baba ile oğulun, yaratan ile yaratılanın birbirine kenetlendiği, zamanın dokusuna atılmış o kusursuz ve sarsılmaz düğümün ta kendisidir. George McFly, evrenin kendi üzerinde oynadığı bu kozmik oyunu anlamış, bu oyuna boyun eğmemiş, aksine oyunun kurallarını kabul ederek kendi ailesinin zaferini güvence altına almıştır. O, zamanın kurbanı değil, zamanın o sessiz ve bilge efendisidir.
Ve elbette, tüm bu zaman bükülmelerinin, paradoksların ve karakterlerin kendi içlerindeki o vahşi savaşların tam ortasında, Hill Valley’nin o dar, renksiz ve disiplin kokan lise koridorlarında nöbet tutan, evrenin o acımasız ve taviz vermez muhafızı Bay Strickland. O, sadece gençlere kök söktüren kel bir okul müdürü değil, zamanın doğrusal akışını, evrenin o sıkıcı ama gerekli statükosunu korumaya yemin etmiş, farklı zaman çizgilerinde ve alternatif cehennemlerde bile varlığını, otoritesini ve o sarsılmaz duruşunu koruyan mutlak bir sabit noktadır. McFly soyadına duyduğu o derin takıntı, Doc Brown’a karşı hissettiği o açıklanamaz, kozmik nefret ve Marty’nin o “Tarih değişecek” kehaneti karşısında yaşadığı o mikro-çöküş, onun aslında nasıl bir varoluşsal yükün altında ezildiğinin kanıtıdır. Biff’in yarattığı o kabus dolu distopyada, binalar yanarken, insanlar çürürken ve kasaba bir cehenneme dönerken, onun verandasında elinde tüfeğiyle o yozlaşmış gerçekliğe ateş etmesi, evrenin o anki hastalıklı dokusuna atılmış bir öfke çığlığıdır. Strickland’ın trajedisi, korumakla yükümlü olduğu o devasa sistemin, insan iradesi ve kontrolsüz bir bilimsel deha karşısında ne kadar kırılgan olduğunu bilmesi, ama bu yıkımı engellemek için elinde okul kuralları ve disiplin cezalarından başka hiçbir silahının olmamasıdır. O, sürekli kaybedeceği bir savaşa mahkum edilmiş, zamanın dışında duran ama zamanın içine hapsolmuş trajik bir figürdür.
Zaman zaman, sinemanın biz izleyiciler üzerindeki o manipülatif gücünü düşündüğümde, böylesine derin felsefi çatışmaların, böylesine karanlık varoluşsal sancıların bir komedi filmi şablonu içinde nasıl bu kadar uzun süre saklı kalabildiğine hayret ediyorum. Geleceğe Dönüş, aslında bize kendi gerçekliğimizin, kimliğimizin ve anılarımızın ne kadar pamuk ipliğine bağlı olduğunu, geçmişimizde yapılacak milimetrik bir değişikliğin bile bizi nasıl farklı, belirsiz ve belki de karanlık bir geleceğe fırlatabileceğini anlatan bir korku masalıdır. İnsan doğası, istikrara, köklere ve değişmez bir geçmişe inanmak ister. Oysa bu film, geçmişin beton değil, oyun hamuru olduğunu, anıların silinebileceğini, hatta bir fotoğrafın içindeki insanların yavaş yavaş şeffaflaşarak hiçliğe karışabileceğini yüzümüze çarpar. Bu üç teori, filmin o parlak ambalajını yırtıp attığında, geriye kalan şey sadece kahkaha veya heyecan değil; zamanın o soğuk, devasa ve kimseyi umursamayan dişlileri arasında sıkışıp kalmış, hayatta kalmaya, anlam bulmaya ve döngüleri tamamlamaya çalışan küçük, çaresiz ama bir o kadar da direngen insanların hikayesidir. Hill Valley kasabası, saat kulesiyle, meydanıyla, otoparklarıyla ve okuluyla artık sıradan bir film seti değildir; orası, determinizm ile özgür iradenin, yaratıcı kibir ile ahlaki sorumluluğun, statüko ile kaosun birbirine girdiği devasa bir felsefi laboratuvardır. Bu laboratuvarın içinde dolaşan her karakter, kendi kaderinin ve evrenin dokusunun ağırlığını omuzlarında taşır. Geleceğe Dönüş filmini bir sonraki izleyişinizde, o otoparktaki alevli izlere, George’un o sessiz gülümsemesine ve Strickland’ın o çatık kaşlarına çok daha farklı bir bilinçle bakacaksınız. Çünkü artık biliyorsunuz ki, duyduğunuz o neşeli kahkahaların ve enerjik müziklerin ardında, zamanın o hiç durmayan, kimseye acımayan ve en büyük sırları kendi içinde öğüten o kusursuz, karanlık saati tık tak etmeye devam etmektedir.
