Bölüm 1: Sembollerin Savaşı ve Hedef Şaşırtmaca
Bir üniversite kampüsünün orta yerinde, etrafı beton binalarla, asfalt yollarla ve akademik dünyanın soğuk rasyonelliğiyle çevrili bir toprak parçasında sessizce yükselen bir çam ağacı, biyolojik varlığının çok ötesinde bir yükü omuzlarında taşıyordu. O, artık sadece fotosentez yapan, kökleriyle topraktan su çeken, iğne yapraklarıyla oksijen üreten bir gymnosperm, yani açık tohumlu bir bitki değildi. O, üzerine yüklenen anlamların ağırlığı altında ezilen, sembolik bir savaşın cephe hattı ve nihayetinde bu savaşın ilk sivil kaybıydı. Bu bölümde, bir ağacın maruz kaldığı kimyasal infazı sadece bir vandalizm veya çevre suçu olarak değil, çok daha derin katmanlarda cereyan eden sosyolojik ve teolojik bir çatışmanın, semboller üzerinden yürütülen bir vekalet savaşının en somut tezahürü olarak ele alacağız. Zira bir ağaca kezzap dökmek, eline baltayı alıp onu kesmekten ontolojik olarak çok farklıdır; bu eylem, fiziksel bir yok edişten ziyade, sembolik bir temizlik, bir arındırma ayini ve sapkın bir kutsama girişimidir.
Olayın merkezindeki nesneye, yani çam ağacına odaklanarak başlamak gerekir. Botanik bilimi açısından bakıldığında bu ağaç, milyonlarca yıldır evrimleşen, doğanın döngüsü içinde yerini almış, ne dini ne milliyeti ne de ideolojisi olan masum bir canlıdır. Ancak insan zihni, nesnelere anlam yükleme konusunda takıntılı bir mekanizmaya sahiptir. Sembolik düşünce yeteneğimiz, medeniyeti kurmamızı sağladığı gibi, en büyük yıkımlarımızın da gerekçesini oluşturur. Bu olayda, failin veya faillerin zihninde gerçekleşen ilk ve en kritik işlem, ağacın “canlı” statüsünden çıkartılıp bir “imge” statüsüne indirgenmesidir. Saldırgan için o artık bir ağaç değildir; o, Batı kültürünün, Hristiyanlığın, seküler yaşam tarzının, modernitenin ve “öteki” olarak kodlanan her şeyin vücut bulmuş halidir. Ağaç, bir totem haline gelmiştir. Totemler, ilkel kabilelerde tapınılan veya saygı duyulan nesnelerken, modern çağın radikal zihinlerinde yok edilmesi gereken putlara dönüşür. Burada gördüğümüz şey, modern bir ikonoklazm, yani put kırıcılık örneğidir. Tarih boyunca dini fanatizmin en belirgin özelliklerinden biri, kendine rakip gördüğü sembolleri fiziksel olarak yok etme arzusudur. Taliban’ın Bamyan Budalarını dinamitlerle patlatması, IŞİD’in Palmira antik kentini balyozlarla parçalaması ile bir üniversite kampüsündeki çam ağacına kezzap dökülmesi arasında, ölçek farkı olsa da, motivasyon ve zihinsel süreç açısından korkutucu bir benzerlik bulunmaktadır. Her üç eylem de, nesnenin kendisine değil, nesnenin temsil ettiği kültürel hafızaya ve değerler bütününe saldırır.
Saldırganın zihnindeki hedef şaşırtmacayı iyi analiz etmek gerekir. Ağacın süslenmesi, özellikle Türkiye gibi Doğu ve Batı kültürlerinin, İslam ve sekülerizmin, gelenek ve modernitenin iç içe geçtiği ve sıklıkla çatıştığı toplumlarda, basit bir yeni yıl kutlaması ritüeli olmaktan çıkarak politik bir beyana dönüşebilir. Ancak bu dönüşüm, süsleyenlerden ziyade, o süslemeye nefretle bakanların zihninde gerçekleşir. Ağacı süsleyen öğrenciler için bu eylem, muhtemelen grileşen kampüs hayatına renk katmak, yaklaşan final sınavları öncesi bir nebze moral bulmak, küresel bir kutlama kültürüne eklemlenerek “yeni bir yıl” umudunu simgelemekten ibarettir. Onlar için ağaç, neşedir. Ancak saldırganın perspektifinden bakıldığında, o renkli toplar, parlak ışıklar ve simler, birer “küfür” alametidir. Burada çok katmanlı bir kavramsal karmaşa ve bilinçli bir cehalet devreye girer. Noel (Christmas) ile Yılbaşı (New Year) kavramlarının sistematik olarak birbirine karıştırılması, Türkiye’deki muhafazakâr-radikal kesimin on yıllardır sürdürdüğü bir kültürel savunma mekanizmasıdır. Hz. İsa’nın doğumunu simgeleyen 25 Aralık ile takvimsel bir döngünün sonunu simgeleyen 31 Aralık gecesi arasındaki fark, saldırgan için anlamsızdır. Çünkü onun savaşı takvimle veya teolojiyle değil, yaşam tarzıyladır. Ağaç, bu yaşam tarzının en görünür, en savunmasız ve en sessiz temsilcisidir. Ona göre ağacı süsleyenler, “Müslüman mahallesinde salyangoz satan” provokatörlerdir ve bu provokasyona verilecek cevap, o “salyangoz tezgahını” yani ağacı, kimyasal bir silahla ortadan kaldırmaktır.
Bu noktada eylemin “gizli” doğası ile “gösterişçi” sonucu arasındaki paradoksa değinmek elzemdir. Saldırgan, ağacı herkesin gözü önünde, gündüz vakti bir testereyle kesmeye cesaret edememiştir. Çünkü böyle bir eylem, anında fiziksel müdahale gerektirir ve faili doğrudan toplumla karşı karşıya getirir. Oysa kezzap dökmek, sinsi, zamana yayılan ve ilk bakışta fark edilmeyen bir şiddet türüdür. Bu, failin “korkaklığı” ile “kurnazlığı” arasındaki dengeyi gösterir. Ancak asıl hedef şaşırtmaca buradadır: Saldırgan, ağacı yok ederek aslında o ağacı süsleyen insanları, o kampüsteki özgürlük ortamını ve seküler tahayyülü cezalandırdığını düşünmektedir. Bu bir “vekalet savaşıdır” (proxy war). Karşıt görüşlü öğrencilere fiziksel olarak saldırmanın hukuki ve toplumsal maliyeti, bir ağaca saldırmanın maliyetinden çok daha yüksektir. Henüz insanlara saldırma cesaretini veya gücünü kendinde bulamayan, ancak içindeki nefret basıncı kritik seviyeyi aşan birey, öfkesini yöneltebileceği en uygun ikame nesneyi (substitute object) seçer. Ağaç, konuşamaz, şikayet edemez, kaçamaz ve kendini savunamaz. Bu durum, failin sadistik dürtülerini tatmin etmesi için mükemmel bir zemin hazırlar. Ağacın yavaş yavaş kuruması, yapraklarının sararması ve ölümü, fail için bir zafer nişanesi olarak izlenir. Bu süreç, saldırganın kendi ideolojik yetersizliğini ve toplumsal hayatta hissettiği potansiyel dışlanmışlığı, “ilahi bir adalet uygulayıcısı” rolüne bürünerek telafi etme çabasıdır.
Eylemin kimyasal boyutu, sembolik anlamı daha da derinleştirir. Neden ateş değil? Neden balta değil? Neden kezzap? Asit, doğası gereği eritici, bozucu ve geri döndürülemez bir hasar vericidir. Ateş, birçok kültürde arındırıcı bir güç olarak görülürken, asit “kirletici” ve “yozlaştırıcı” bir maddedir, fakat paradoksal bir şekilde fail burada asidi bir “temizlik” aracı olarak kullanır. Ona göre toprak, o “gavur ağacı” tarafından kirletilmiştir ve ancak köklerine dökülecek zehirle bu kirlilikten kurtulabilir. Bu, orta çağ engizisyonlarının cadıları yakarak ruhlarını arındırdığını iddia etmesine benzer bir mantıktır. Saldırgan, doğanın kendisine savaş açarak, aslında kendi inancının temel paradokslarından birini sergiler. Yaratılanı Yaradan’dan ötürü sevmesi gereken, bir karıncayı bile incitmekten sakınması öğütlenen bir doktrinin ardına sığınarak, Allah’ın yarattığı en görkemli canlılardan birine, yine insanın ürettiği endüstriyel bir zehirle saldırmak, bilişsel uyumsuzluğun (cognitive dissonance) zirvesidir. Ancak radikalizm, tam da bu çelişkilerin rasyonelize edilmesiyle beslenir. Fail, ağacı “Allah’ın bir ayeti” olarak değil, “Şeytan’ın bir bayrağı” olarak kodladığı anda, vicdani fren mekanizmaları devre dışı kalır. Artık karşısında canlı bir organizma yoktur; yok edilmesi gereken bir sembol, taştan veya tahtadan bir put vardır.
Bu sembolik savaşın mekanı olarak üniversitenin seçilmesi de tesadüf değildir. Üniversiteler, tanımı gereği evrensel bilginin, özgür düşüncenin ve çok sesliliğin mekanlarıdır. Tarihsel olarak bakıldığında, aydınlanmanın ve modernleşmenin kaleleri olarak görülürler. Radikal zihniyet için ise üniversite, “fethedilmesi gereken” bir kaledir. Kampüs, bir hakimiyet sahasıdır. Ağacın süslenmesi, o mekanda seküler, neşeli ve Batılı bir yaşam pratiğinin varlığını ilan etmesi demektir. Bu ilan, o mekanı kendi muhafazakâr habitatına dönüştürmek isteyen zihin için bir işgal girişimi olarak algılanır. Dolayısıyla ağaca dökülen kezzap, bir sınır çizme girişimidir. “Burada sizin kurallarınız değil, bizim hassasiyetlerimiz geçerli” mesajını veren, toprağa zehirle atılmış bir imzadır. Hedef şaşırtmaca tam da buradadır: Konu asla ağacın kendisi değildir. Konu, kamusal alanda kimin görünür olacağı, kimin değerlerinin baskın geleceği ve kimin “öteki”ni sindireceğidir. Ağaç, bu iktidar mücadelesinin sessiz kurbanı olmuştur.
Saldırının sembolik doğası, failin eylemi gerçekleştirirken hissettiği “kutsal görev” bilinciyle daha da karmaşıklaşır. Ağacı süsleyenler, inançsızlığı yaymakla itham edilirken, ağacı zehirleyen kişi kendini inancı koruyan bir mücahit olarak konumlandırır. Bu, tehlikeli bir narsisizmdir. Kendi doğrularını evrensel ahlak yasasının üzerine koyan, başkalarının neşesini kendi inancına tehdit olarak algılayan bu patolojik narsisizm, semboller üzerinden kendine bir varoluş alanı açar. Eğer ortada süslenmiş bir ağaç olmasaydı, bu nefret kendine başka bir hedef bulacaktı. Belki el ele tutuşan bir çift, belki bir sokak köpeği, belki de açık giyinen bir öğrenci. Ancak ağaç, en risksiz ve en sembolik hedef olarak öne çıkmıştır. Saldırgan, ağacı yok ederek aslında moderniteyle, küreselleşmeyle ve kendi kontrolü dışındaki dünyayla hesaplaştığını sanmaktadır. Bu, Don Kişot’un yel değirmenlerine saldırmasının çok daha karanlık, kötücül ve toksik bir versiyonudur. Don Kişot hayal dünyasında kahramanlık yaparken kimseye zarar vermezken, buradaki zihniyet somut gerçekliği, canlı yaşamı ve toplumsal huzuru hedef almaktadır.
Ayrıca, olayın sosyal medyada yankı bulma biçimi ve failin (veya failleri destekleyenlerin) bu durumu bir gurur vesilesi gibi sunması, sembollerin savaşının dijital arenaya taşındığını gösterir. “Ağacı kuruttuk” beyanı, basit bir itiraf değil, bir meydan okumadır. Bu, “Biz buradayız ve sizin sembollerinizi yok edecek güce, cürete ve vicdansızlığa sahibiz” demektir. Burada ağaç, artık dijital bir mem (meme), bir propaganda aracı ve tarafların saflarını sıklaştırdığı bir bayrak haline gelir. Bir taraf için “barbarlığın ve yobazlığın”, diğer taraf için ise “dini hassasiyetin ve direnişin” simgesi olur. Oysa gerçekte olan, fotosentez yapan masum bir canlının hücrelerinin asitle parçalanması, iletim demetlerinin yanması ve yavaş yavaş boğularak ölmesidir. Fakat sembollerin gürültüsü o kadar yüksektir ki, ağacın sessiz çığlığı bu gürültüde kaybolur. Hedef şaşırtmaca, toplumun dikkatini ağacın biyolojik ölümünden alıp, kültürel çatışmanın soyut düzlemine çeker. Böylece asıl suç, yani doğaya karşı işlenen vahşet, ideolojik bir kılıfın altında görünmez hale gelir.
Saldırının zamanlaması da manidardır. Yılın en karanlık günlerinde, insanların ışığa ve umuda ihtiyaç duyduğu bir dönemde, o ışıkları taşıyan ağacın karartılması, “karanlığın” bir metaforu olarak okunabilir. Saldırgan, ışığı yok ederek kendi karanlığını hakim kılmak istemektedir. Bu, estetiğe, güzele ve yaşama karşı duyulan hıncın bir dışavurumudur. Çam ağacı, kışın bile yeşil kalarak “hayatı” ve “devamlılığı” simgelerken, kezzap “ölümü” ve “çürümeyi” simgeler. Bu ikili karşıtlık (dichotomy), olayın felsefi arka planını oluşturur: Eros (Yaşam güdüsü) ile Thanatos (Ölüm güdüsü) arasındaki ezeli savaşın kampüs versiyonu. Ağacı süsleyenler, bilinçli veya bilinçsiz olarak yaşama, yenilenmeye ve döngüye taraf olurken; ağacı zehirleyenler yok oluşa, donukluğa ve mutlak sona hizmet etmektedir.
Bu sembolik savaşta gözden kaçırılmaması gereken bir diğer nokta, Türk kültür tarihinin ironik bir cilvesidir. Çam ağacı süsleme geleneğinin köklerini, Türklerin İslamiyet öncesi inançlarındaki “Nardugan” bayramına ve hayat ağacı “Akçam”a dayandıran tezler mevcuttur. Eğer bu tezler doğru kabul edilirse, kendini “yerli ve milli” değerlerin savunucusu olarak gören ve ağaca saldıran zihniyet, aslında Batı’ya değil, kendi öz kültürünün arketiplerine saldırmaktadır. Bu durum, radikalizmin tarihsel köksüzlüğünü ve cehaletini gözler önüne serer. Saldırgan, savaştığı sembolün aslında kime ait olduğunu bile bilmemektedir. Onun için önemli olan, o sembolün bugün kimler tarafından sahiplenildiğidir. Hedef şaşırtmaca burada tarihi bir boyuta ulaşır: Kendi geçmişine yabancılaşmış bir zihnin, o geçmişin sembollerini “düşman silahı” sanarak yok etmesi.
Sonuç olarak, üniversite kampüsündeki ağacın kimyasal infazı, kriminal bir vaka olmanın ötesinde, sembolik bir iç savaşın laboratuvar ortamındaki deneyidir. Ağaç, bir paratoner gibi tüm toplumsal gerilimi, nefreti ve kutuplaşmayı üzerine çekmiştir. Kezzap, sadece ağacın köklerini değil, bir arada yaşama kültürünün, tahammülün ve birbirinin neşesine saygı duyma becerisinin köklerini hedef almıştır. Saldırganın hedefi şaşırtarak “put kırdığını” sanması, aslında insanlığını kırdığı gerçeğini değiştirmez. Bu eylem, ağacın gövdesinde açılan yaradan çok daha derin bir toplumsal yarığı ifşa etmiştir. Sembollerin savaşı, ne yazık ki, en somut ve en masum kurbanını vermiştir; ancak korkutucu olan, bu sembolik şiddetin ne zaman ve nasıl gerçek, insani hedeflere yöneleceği belirsizliğidir. Çünkü bir sembolü öldürmek için bu kadar planlı ve vahşi bir yöntem geliştirebilen bir zihin, sembollerin ardındaki insanları da “nesneleştirmekte” ve “hedef tahtasına oturtmakta” tereddüt etmeyecektir. Ağaç, bu yaklaşan fırtınanın sessiz habercisi, köklerine dökülen zehir ise toplumsal dokuya zerk edilen nefretin konsantre halidir.
Bölüm 2: Kimyasal İnfazın Patolojisi: Neden Balta Değil de Kezzap?
Bir suçun işlenme biçimi, failin zihinsel haritasını çıkaran en güvenilir pusuladır. Kriminal psikolojide “modus operandi” yani suçun işleniş yöntemi, failin yeteneklerini ve alışkanlıklarını gösterirken, “imza” olarak adlandırılan unsurlar failin duygusal ihtiyaçlarını ve fantezilerini ele verir. Üniversite kampüsündeki ağacın yok edilmesi olayında, seçilen yöntem sıradan bir vandallık eyleminin çok ötesinde, derin bir psikopatolojinin izlerini taşımaktadır. Fail veya failler, ağacı ortadan kaldırmak için binlerce yıldır bilinen en ilkel ve etkili yöntemleri, yani kesmeyi veya yakmayı tercih etmemişlerdir. Bunun yerine, kimyasal bir maddeyi, kezzabı (nitrik asit) seçmişlerdir. Bu tercih, “neden balta değil de kezzap?” sorusunu merkeze alarak incelendiğinde, karşımıza korkutucu derecede hesapçı, sinsi, pasif-agresif ve sadistik eğilimler taşıyan bir fail profili çıkarmaktadır.
Baltayla bir ağacı kesmek, fiziksel güç gerektiren, gürültülü, anlık ve “erkeksi” kodlanan bir şiddet eylemidir. Balta darbeleri ses getirir, etraftakilerin dikkatini çeker ve eylemi gerçekleştirenin o anki öfkesini dışa vuran bir patlamadır. Kesilen ağaç devrilir ve olay biter. Bu, bir nevi düellodur; fail ile nesne karşı karşıyadır. Ancak kezzap dökmek, tamamen farklı bir psikolojik altyapıya işaret eder. Kezzap, sessizdir. Döküldüğü anda çığlık atmaz, gürültü çıkarmaz. Etkisi hemen görülmez; zamana yayılır. Bu yöntem, failin “görünmez olma” arzusunu ama aynı zamanda “tanrısal bir güce” sahip olma fantezisini yansıtır. Fail, zehri döker ve oradan uzaklaşır. Sonrasında ise uzaktan, ağacın yavaş yavaş sararmasını, yapraklarını dökmesini, can çekişmesini izler. Bu, “röntgenci” (voyeuristic) bir şiddet biçimidir. Fail, suç mahalline fiziksel olarak dahil olmadan, eyleminin sonuçlarını bir tiyatro izleyicisi gibi uzaktan seyretme hazzını yaşar. Bu durum, failin doğrudan çatışmadan kaçınan, korkak ama bir o kadar da kinci ve intikamcı bir yapıya sahip olduğunu gösterir. Kriminal psikolojide bu tür eylemler genellikle “zehirleyici” (poisoner) profiliyle örtüşür. Zehirleyiciler, genellikle kurbanlarıyla doğrudan yüzleşmekten çekinen, fiziksel güç yerine zekalarını ve planlama yeteneklerini kullanarak “üstünlük” kurmaya çalışan, kontrol manyağı kişiliklerdir.
Ağacın köküne kezzap dökülmesi, aynı zamanda failin “gizli narsisizm” (covert narcissism) belirtilerini de ortaya koyar. Açık narsisistler ilgi odağı olmayı severken, gizli narsisistler perde arkasından olayları manipüle etmeyi ve gizli bir güç sahibi olduklarını hissetmeyi tercih ederler. Fail, kampüsteki herkesin o ağacın neden kuruduğunu merak etmesinden, yönetimin çaresiz kalmasından ve sosyal medyadaki tartışmalardan beslenir. “Bunu ben yaptım ve kimse beni durduramadı” düşüncesi, onun şişirilmiş egosunu tatmin eder. Olayın faili meçhul kaldığı veya cezasız kaldığı her gün, failin narsisistik tatmini artar. Bu eylem, fail için bir güç gösterisidir; ancak bu güç, mertçe bir meydan okuma değil, arkadan hançerleme üzerine kuruludur. Kezzap, bu bağlamda, failin içindeki “toksik” duyguların, dış dünyadaki somut bir yansımasıdır. Kendi iç dünyasındaki nefreti, kıskançlığı ve yetersizlik hissini, saf bir asit formunda dışarı akıtmıştır.
Seçilen kimyasal madde, kezzap, aynı zamanda sembolik bir “işkence” aracıdır. Asit yanıkları, insan derisinde olduğu gibi bitki dokularında da korkunç bir tahribat yaratır. Hücre duvarlarını parçalar, su iletim kanallarını tıkar ve bitkiyi susuz bırakarak, yakarak öldürür. Bu, hızlı bir infaz değil, zamana yayılmış bir işkencedir. Failin bu yöntemi seçmesi, kurbanın (ağacın) acı çekmesini istediğini gösterir. Eğer amaç sadece ağacı yok etmek olsaydı, çok daha hızlı ve kesin yöntemler (örneğin motorlu testere) kullanılabilirdi. Ancak kezzap tercihi, failin sadistik dürtülerinin devrede olduğunu düşündürür. Sadizm, başkasının acısından zevk alma halidir. Burada kurban bir bitki olsa da, failin zihninde o ağaç “canlı” bir varlıktır ve onun yavaş yavaş ölmesi, faile sapkın bir haz vermektedir. Bu durum, failin empati yeteneğinin ciddi şekilde hasar gördüğünü veya belirli hedeflere karşı tamamen devre dışı kaldığını (dehumanization) işaret eder. Kriminolojide, hayvanlara eziyet edenlerin ileride insanlara zarar verme potansiyelinin yüksek olduğu bilinir. Bir ağaca, yani tamamen savunmasız ve hareketsiz bir canlıya, bu kadar planlı ve acı verici bir yöntemle saldıran bir zihnin, empati mekanizmasının ne kadar körelmiş olduğu sorusu, toplum güvenliği açısından alarm vericidir.
Eylemin “planlı kötülük kapasitesi” (premeditated malice) de göz ardı edilmemelidir. Kezzap, marketten ekmek alır gibi kolayca temin edilip, cebinizde taşıyabileceğiniz bir şey değildir – veya en azından belirli bir hazırlık gerektirir. Fail, nitrik asidi temin etmiş, bunu güvenli bir kapta taşımış, dökme işlemini planlamış ve yakalanmadan (veya yakalansa bile umursamadan) bunu gerçekleştirmiştir. Bu, anlık bir öfke patlaması (impulsive act) değildir. Aksine, soğukkanlılıkla tasarlanmış bir süreçtir. Fail, eylemin sonuçlarını önceden hesaplamış, ağacın öleceğini bilerek ve isteyerek bu adımları atmıştır. Bu durum, failin “antisosyal kişilik bozukluğu” özelliklerini taşıyabileceğini düşündürür. Antisosyal kişilikler, sosyal normlara uymazlar, pişmanlık duymazlar, planlı suç işleyebilirler ve eylemlerinin sonuçlarından sorumluluk almazlar. Failin sosyal medyadaki olası itirafları veya eylemi sahiplenmesi de bu pişmanlık eksikliğini kanıtlar niteliktedir. “Ben yaptım çünkü hak etti” mantığı, tipik bir rasyonelize etme mekanizmasıdır.
Ayrıca, asit kullanımı failin “kirlilik” ve “arınma” takıntılarına dair ipuçları da verebilir. Asit, aşındırıcıdır; yüzeydeki tabakayı söker atar. Fail, ağacın temsil ettiği değerleri bir “kir” olarak görüyor olabilir. Kendi zihninde, o ağaç kampüsün “temiz” toprağını kirletmektedir ve asit, bu kirliliği temizleyecek yegane “sterilizasyon” aracıdır. Bu, obsesif-kompulsif özellikler taşıyan bir fanatizmin göstergesi olabilir. Fail, dünyayı siyah-beyaz, temiz-kirli, biz-onlar olarak ayıran katı bir zihinsel yapıya sahiptir. Gri alanlara, farklılıklara ve karmaşaya tahammülü yoktur. Asit, bu karmaşayı ortadan kaldıran, her şeyi eriten ve yok eden mutlak bir güçtür. Fail, asit dökerek kaosu (ağacın süslenmesi, çeşitlilik) yok ettiğini ve düzeni (ağacın ölümü, tek tipleşme) geri getirdiğini düşünür.
Bir diğer önemli nokta ise eylemin “korkakça” doğasıdır. Balta sallamak fiziksel bir risk içerir; ağaç üzerinize devrilebilir, talaş sıçrayabilir, yorulabilirsiniz. Kezzap dökmek ise “temiz” bir iştir (fail açısından). Efor gerektirmez, terletmez. Bu, modern çağın “klavye delikanlılığı”nın fiziksel dünyaya yansımış halidir. Risk almadan maksimum zarar verme stratejisi. Fail, kendini tehlikeye atmadan, “uzaktan kumandalı” bir yıkım gerçekleştirmiştir. Bu pasif-agresif tutum, genellikle bastırılmış öfke ve yetersizlik duygularıyla ilişkilidir. Fail, muhtemelen gerçek hayatta, yüz yüze iletişimde veya akademik rekabette kendini yetersiz hissetmekte ve bu ezikliği, böylesine yıkıcı bir eylemle telafi etmeye çalışmaktadır. Ağacı yok ederek, “Ben de varım ve dünyayı değiştirebilirim (yok edebilirim)” mesajını kendine vermektedir.
Sonuç olarak, suç aleti olarak kezzabın seçilmesi, failin profilini oldukça net bir şekilde ortaya koymaktadır: Sinsi, planlı hareket eden, doğrudan çatışmadan kaçınan ama intikamcı, empati yeteneği körelmiş, sadistik hazlar alabilen, narsisistik doyum arayan ve muhtemelen derin yetersizlik duygularını bastırmaya çalışan bir kişilik. Bu profil, sadece bir ağaç katilini değil, potansiyel olarak çok daha tehlikeli eylemlere yönelebilecek, patlamaya hazır bir bombayı işaret etmektedir. Ağaç, bu patolojinin ilk kurbanıdır; ancak failin içindeki zehir, o kezzap şişesinden çok daha fazlasını barındırmaktadır. Bu eylem, basit bir vandallık değil, soğukkanlılıkla işlenmiş bir “botanik cinayet” ve failin ruhundaki karanlık dehlizlerin somut bir haritasıdır. Bu haritayı doğru okumak, sadece o ağacın değil, toplumun gelecekteki güvenliği için de hayati önem taşımaktadır.
Bölüm 3: Dijital İtirafçılık ve “Performans Dindarlığı”
Önceki bölümlerde, bir ağacın köklerine dökülen asidin yarattığı biyolojik yıkımı ve bu eylemin ardındaki sinsi, hesapçı ve sadistik psikopatolojiyi derinlemesine irdelemiştik. Failin, gürültülü bir balta yerine sessiz bir kimyasalı tercih etmesinin, onun görünmez olma arzusunu ve uzaktan izleme hazzını nasıl beslediğini analiz etmiştik. Ancak, olayın kronolojisi burada ilginç ve bir o kadar da çelişkili bir kırılma yaşar. Eylemi gerçekleştirirken “görünmezliği” ve “sessizliği” silah olarak kullanan fail, eylem tamamlandıktan hemen sonra bu gizlilik perdesini kendi elleriyle yırtıp atmış ve dijital arenanın en görünür noktasına, sosyal medyanın spot ışıklarının altına kendini atmıştır. Suçun işlenişindeki sinsi sessizlik, suçun sonrasındaki gürültülü itirafçılıkla tezat oluşturur. İşte bu bölümde, kezzap dolu şişenin kapağını kapatıp akıllı telefonunun ekran kilidini açan failin, eylemi fiziksel dünyadan dijital dünyaya taşıma motivasyonunu; modern çağın yeni hastalığı olan “performans dindarlığını” ve suçun bir “dijital rozet” gibi yakada taşınma arzusunu masaya yatıracağız.
Eskiden suçluların en büyük korkusu yakalanmak, en büyük çabası ise delilleri karartmaktı. “Kusursuz cinayet” fantezisi, arkada iz bırakmamak üzerine kuruluydu. Ancak postmodern dünyada ve özellikle sosyal medyanın domine ettiği yeni iletişim çağında, bu denklem tersine dönmüş durumdadır. Artık suç, sadece işlendiği an verdiği hazla değil, işlendikten sonra kitlelere duyurulmasıyla elde edilen “etkileşim” (engagement) ile tamamlanmaktadır. Ağaca kezzap döken fail için eylem, ağacın kurumasıyla değil, o kurumuş ağacın fotoğrafının altına “bunu biz yaptık” minvalinde bir yazı yazıp “paylaş” butonuna basılmasıyla nihayete ermiştir. Bu durum, eylemin motivasyonunun salt teolojik bir hassasiyet veya ağaca duyulan bir öfke olmadığını; asıl motivasyonun “görünürlük”, “onaylanma” ve “dijital şöhret” (clout) olduğunu kanıtlar niteliktedir. İngilizcede “Clout Chasing” olarak bilinen, Türkçeye “nüfuz avcılığı” veya “etkileşim peşinde koşmak” olarak çevirebileceğimiz bu kavram, failin ruh halini anlamak için kilit bir anahtardır. Fail, işlediği suçu bir utanç vesilesi olarak değil, bir “içerik” (content) olarak görmektedir. Ağacın ölümü, onun için sosyal medya borsasında işlem görecek bir para birimidir.
Burada karşımıza çıkan en çarpıcı olgu, “Performans Dindarlığı” kavramıdır. Dinlerin, özellikle de İslam’ın özünde “ihlas” ve “riya” kavramları merkezi bir yer tutar. İbadetin, hayır hasenatın ve hatta dini bir gaye ile yapılan eylemlerin gizli olanı makbuldür. “Sağ elin verdiğini sol el görmemelidir” ilkesi, kişinin egosunu (nefsini) terbiye etmesi ve eylemi sadece Yaratıcı’nın rızası için yapması gerektiğini öğütler. Gösteriş için yapılan ibadet, “riya” olarak adlandırılır ve en büyük manevi hastalıklardan biri olarak görülür. Ancak üniversite kampüsündeki bu olayda, failin tutumu bu kadim öğretiyle taban tabana zıttır. Fail, inancının gereğini yerine getirdiğini iddia ederken, aslında inancın temel prensibi olan “mahremiyeti” ihlal etmekte ve eylemini bir “gösteriye” (performansa) dönüştürmektedir. Sosyal medya, bu performansın sahnesidir. Fail, bu sahnede “dinin koruyucusu”, “put kıran”, “cesur mücahit” rollerini oynamaktadır. Takipçileri ise bu tiyatronun seyircisidir. “Beğeni” (like) butonları, “retweet”ler ve destekleyici yorumlar, seyircinin alkışlarıdır. Fail, bu alkışlarla beslenir. Eğer bu eylemi gizlice yapıp, kimseye söylemeseydi, narsisistik doyumu eksik kalacaktı. Çünkü onun derdi Allah’ın rızası değil, “kabilesinin” (tribe) takdiridir.
Sosyolojik açıdan bakıldığında, bu “dijital itirafçılık”, bireyin ait olduğu veya ait olmak istediği sosyal kabileye gönderdiği bir sinyaldir (signaling). Radikal gruplar, cemaatler veya marjinal ideolojik topluluklar, kendi içlerinde belirli bir hiyerarşi ve statü sistemine sahiptir. Bu sistemde yükselmenin yolu, grubun değerlerine ne kadar sadık olduğunu kanıtlamaktan geçer. Fail, ağaca kezzap dökerek ve bunu herkesin gözüne sokarak, kendi mahallesine şu mesajı vermektedir: “Bakın, siz sadece konuşuyorsunuz, klavye başında tweet atıyorsunuz ama ben eyleme geçtim. Ben sizden daha cesurum, ben sizden daha dindarım, ben davanın gerçek askeriyim.” Bu, bir nevi “alfa erkek” olma çabasıdır. Kendi dar çevresinde bir kahramanlık mitosu yaratma girişimidir. Ağacın kurumuş gövdesi, failin omuzlarına taktığı sanal bir rütbedir. Bu yüzden gizlenmek yerine ifşa olmayı seçer. Hatta yakalanma riski bile bu oyunun bir parçasıdır; çünkü “dava uğruna bedel ödemek”, o kabile içindeki statüsünü daha da artıracaktır. Mağduriyet, bu tür radikalizmin en sevdiği zırhtır. Okuldan atılmak veya ceza almak, failin gözünde bir başarısızlık değil, göğsüne takacağı bir “gazi” madalyasıdır.
Dijital itirafçılığın bir diğer boyutu da “sorumluluğun difüzyonu” ve sanal gerçeklik algısının yitimidir. Ekran başındaki birey için gerçek hayatın sınırları fludur. Bir bilgisayar oyununda görev tamamlayınca alınan “başarım” (achievement unlocked) hissi ile, gerçek hayatta bir ağacı zehirleyip bunu paylaşınca alınan his birbirine karışmıştır. Sosyal medya, eylemin vahşetini sterilize eder. Ekranda görülen şey, acı çeken bir canlı değil, sadece piksellerden oluşan bir görüntüdür. Fail, bu görüntüyü paylaşırken, eylemin fiziksel ve ahlaki ağırlığından sıyrılır. Yorumlarda gelen “Helal olsun”, “Eline sağlık” gibi ifadeler, failin vicdanını susturan birer afyon gibidir. Bu destekleyici yankı odaları (echo chambers), failin yaptığı işin doğruluğuna olan inancını pekiştirir. Eğer bu eylemi yapıp evine gitseydi ve tek başına kalsaydı, belki de vicdan azabı duyacak veya korkacaktı. Ancak dijital kabileyle paylaştığı anda, sorumluluk dağılır. Artık o suçu tek başına işlememiştir; o suçu alkışlayan binlerce kişiyle birlikte işlemiştir. Bu kolektif suç ortaklığı, bireysel suçluluk duygusunu yok eder.
Ayrıca, bu dijital ifşaatın, “korku iklimi” yaratma amacı da göz ardı edilemez. Fail, “Bunu yaptık ve söylemekten de çekinmiyoruz” diyerek, karşıt görüşlü öğrencilere ve üniversite yönetimine bir meydan okuma göndermektedir. Bu, bir güç gösterisidir. Gizli bir sabotaj sadece maddi hasar verir ve kafa karışıklığı yaratır. Ancak faili belli olan, üstlenilen ve gururla sunulan bir sabotaj, terörize edici bir etkiye sahiptir. Mesaj açıktır: “Biz aranızdayız, sizi izliyoruz ve değerlerinize saldıracak kadar pervasızız.” Bu durum, siber zorbalığın (cyberbullying) fiziksel zorbalıkla birleşmiş hibrid bir formudur. Fail, dijital platformu bir megafon olarak kullanarak, eyleminin etki alanını fiziksel kampüs sınırlarının çok ötesine taşır. Bir ağacın ölümü, sosyal medya sayesinde binlerce kişinin ruhunda endişe ve öfke yaratan bir olaya dönüşür. Fail, bu kaostan beslenir. Onun için olumsuz tepkiler, lanetlemeler ve küfürler bile bir “başarı” göstergesidir. Çünkü “etkileşim” etkileşimdir. Nefret edilmek bile, yok sayılmaktan iyidir. Bu patolojik düşünce yapısı, modern trollerin ve radikallerin ortak özelliğidir.
Performans dindarlığının bir başka tehlikeli yanı ise “örnek oluşturma” (copycat effect) potansiyelidir. Failin bu eylemi sosyal medyada “viral” olması, benzer zihniyetteki diğer potansiyel failleri cesaretlendirir. “Bak, o yaptı ve kahraman oldu, ben de yapabilirim” düşüncesi, şiddetin bulaşıcı bir hastalığa dönüşmesine neden olur. Dijital itiraf, suçun “nasıl işleneceğine” dair bir rehber (tutorial) işlevi görür. Kezzabın etkili olduğu, yakalanma riskinin düşük olduğu ve sonucunda elde edilen “şöhretin” cazip olduğu mesajı, dijital ağlar üzerinden hızla yayılır. Bu durum, teolojik bir yozlaşmayı da beraberinde getirir. Din, kişisel gelişim ve manevi tekamül aracı olmaktan çıkıp, sosyal medyada “like” toplamak için kullanılan bir aparata, bir şov malzemesine dönüşür. Kutsal olan, profanlaşır (dünyevileşir). Ağaca dökülen kezzap, aslında failin kendi inancının kutsiyetine döktüğü bir kezzaptır; çünkü inancı, egonun tatmin aracı haline getirmiştir.
Bu noktada, “trollük” kültürü ile radikalizmin kesişim kümesine de değinmek gerekir. Failin paylaşımlarındaki dil, genellikle ironik, alaycı ve provokatif bir tondadır. “Ağacı dökemedik ama dibine döktük” gibi ifadeler, ciddi bir ideolojik duruştan ziyade, internet alt kültürünün “rage bait” (öfke yemi) mantığını yansıtır. Amaç, karşı tarafı sinirlendirmek, “kudurmak” ve bundan eğlence çıkarmaktır. Ancak bu “eğlence” anlayışı, gerçek dünyada bir canlının yaşamına mal olmuştur. Sanal dünyadaki trollük, fiziksel dünyada vandalizme evrilmiştir. Bu, Z kuşağı radikalizminin karakteristik bir özelliğidir: İdeoloji ile mizahın, nefret ile eğlencenin iç içe geçtiği, sınırların belirsizleştiği bir gri alan. Fail, yaptığı işi ciddiye alıp almadığı konusunda bile kafa karışıklığı yaratır. Belki mahkemede “Şaka yaptım”, “Sosyal deneydi” diyerek savunma yapacaktır. Ancak ölen ağaç, bu şakanın bedelini canıyla ödemiştir.
Dijital itirafçılık, aynı zamanda failin gerçeklikten kopukluğunu gösterir. Sosyal medya profili, onun için gerçek kimliğinden daha önemlidir. Gerçek hayatta belki silik, başarısız veya dikkate alınmayan bir öğrenciyken, sosyal medyada bir “aksiyon adamı”, bir “lider” figürüdür. Bu sahte kimliği sürdürebilmek için, sürekli dozu artan eylemlere ihtiyaç duyar. Bugün ağaç, yarın başka bir şey. Çünkü algoritma, sürekli yeni ve daha çarpıcı içerik ister. Fail, aslında sosyal medya algoritmalarının kölesi haline gelmiş bir piyon dur. Eylemi Allah için yaptığını sanır ama aslında Zuckerberg’in veya Musk’ın algoritmalarını beslemek için yapmaktadır. Onun kıblesi Kabe değil, “trending topic” listesidir.
Sonuç olarak, üniversite öğrencisinin ağaca kezzap döküp bunu sosyal medyada paylaşması, sadece bir çevre suçu değil, modern çağın ruhsal krizinin bir manifestosudur. Bu kriz, mahremiyetin kaybı, narsisizmin yükselişi, değerlerin metalaşması ve inancın performansa indirgenmesiyle karakterizedir. Fail, suçunu gizlemek yerine ifşa ederek, aslında suçluluk duygusundan yoksun olduğunu, eylemiyle gurur duyduğunu ve yargılanmaktan korkmadığını ilan etmiştir. Bu “utanmazlık”, toplumsal sözleşmenin en büyük düşmanıdır. Utanma duygusu, insanı frenleyen en önemli mekanizmadır. Dijital kabilecilik, bu duyguyu yok etmiş, yerine “kabile sadakatini” koymuştur. Artık önemli olan “iyi insan” olmak değil, “kabilenin iyi bir savaşçısı” olmaktır. Ve bu savaşta, bir ağacın canı, alınacak birkaç bin “beğeni” yanında sadece bir teferruattır. Failin dijital rozeti, aslında insanlığının iflas belgesidir.
Bölüm 4: Kampüs Güvenliği ve İdari Zafiyet Hipotezleri
Önceki bölümlerde eylemin sembolik, psikolojik ve dijital boyutlarını, failin zihinsel haritasını ve toplumsal yansımalarını ele aldık. Ancak bu olayın bir de son derece somut, lojistik ve idari boyutu vardır ki, en az diğer boyutlar kadar karanlık ve sorgulanması gereken noktalar barındırır. Bir üniversite kampüsü, teorik olarak “güvenli alan” statüsündedir. Giriş çıkışların kontrol edildiği, özel güvenlik birimlerinin devriye gezdiği, her köşesinde güvenlik kameralarının bulunduğu, öğrencilerin ve personelin kimlik kartıyla girdiği bir mekanizmadır. Peki, böyle bir “korunaklı” alana, bir ağacı kökünden kurutacak kadar güçlü ve muhtemelen litrelerce hacme sahip bir kimyasal madde, yani kezzap (nitrik asit), elini kolunu sallayarak nasıl sokulmuştur? Bu soru, olayı sadece bir öğrencinin münferit eylemi olmaktan çıkarıp, ciddi bir “sistemik zafiyet” veya daha kötüsü “zımni imtiyaz” tartışmasına taşımaktadır. Bu bölümde, güvenlik duvarlarındaki gedikleri, idarenin olası ihmallerini ve bu ihmallerin failleri nasıl cesaretlendirdiğini mercek altına alacağız.
Kezzap, market rafından alınan bir meşrubat değildir. Güçlü bir asittir ve taşınması, saklanması özel dikkat gerektirir. Bir ağacı, hele ki kampüsün simgesi haline gelmiş büyük bir çam ağacını kurutmak için bir çay bardağı asit yetmez. Muhtemelen bidonlarla veya büyük şişelerle taşınmış olması gereken litrelerce asitten bahsediyoruz. Bu maddenin kampüse girişi, lojistik bir operasyon gerektirir. Öğrencilerin çantalarının X-ray cihazlarından geçirildiği, metal dedektörlerin öttüğü, bazen bir pankartın veya su şişesinin bile içeri alınmadığı güvenlik prosedürlerini düşündüğümüzde, bu kimyasalın içeri nasıl girdiği sorusu devleşmektedir. Burada iki ana senaryo karşımıza çıkar: Birincisi, ciddi bir güvenlik ihmali ve denetim eksikliği; ikincisi ise, “içeriden” yardım veya göz yumma.
Birinci senaryoyu ele alalım: Güvenlik zafiyeti. Kampüs girişlerindeki kontrollerin gevşekliği, personelin dikkatsizliği veya yetersizliği. Eğer durum buysa, bu sadece o ağaç için değil, tüm üniversite nüfusu için dehşet verici bir risktir. Bugün o bidonların içinde ağacı kurutmak için asit vardı; yarın bir laboratuvarı havaya uçurmak için patlayıcı madde veya öğrencilerin üzerine sıkmak için zehirli gaz olabilirdi. Eğer bir öğrenci (veya öğrenci görünümlü biri), çantasında veya aracında bu kadar tehlikeli bir maddeyle kampüse girebiliyorsa, üniversitenin güvenlik protokolleri iflas etmiş demektir. Ancak genellikle üniversite güvenliklerinin, özellikle politik eylemler söz konusu olduğunda ne kadar “hassas” ve “titiz” davrandığını biliyoruz. Muhalif öğrencilerin çantalarındaki kitapların, dergilerin bile didik didik arandığı, en ufak bir şüphede öğrencilerin saatlerce bekletildiği bir ortamda, litrelerce asidin gözden kaçması “masum bir ihmal” olarak açıklanabilir mi? Bu soru, bizi daha karanlık olan ikinci senaryoya yönlendirir.
İkinci senaryo: Zımni imtiyaz ve çifte standart. Türkiye’deki üniversitelerde, özellikle son yıllarda, belirli öğrenci gruplarına (genellikle iktidara yakın veya muhafazakâr-milliyetçi gruplara) karşı idarenin ve güvenliğin daha “toleranslı” davrandığına dair yaygın bir kanı ve gözlem mevcuttur. Bu grupların kampüs içinde izinsiz stant açabildiği, bildiri dağıtabildiği, hatta bazen diğer öğrencilere sözlü veya fiziksel müdahalede bulunabildiği ve tüm bunlara güvenliğin “seyirci kaldığı” durumlar yaşanmaktadır. Eğer ağaca kezzap döken kişiler, kendilerini bu “imtiyazlı” grubun bir parçası olarak görüyorlarsa ve güvenlik birimleri de onları “bizden” olarak kodlamışsa, arama prosedürleri onlar için esnetilmiş olabilir mi? “Tanıdık sima”, “bizim çocuklar” algısı, güvenliğin en büyük düşmanıdır. Belki de o asit bidonları, “temizlik malzemesi getirdik”, “deney yapacağız” veya “proje ödevi” gibi basit bahanelerle, hiç aranmadan içeri alındı. Hatta belki de araç bagajında, hiç kimlik sorulmadan kampüse giren bir araçla sokuldu. Bu senaryo, olayın vahametini katbekat artırır. Çünkü bu, güvenliğin tarafsızlığını yitirdiği ve ideolojik bir aygıta dönüştüğü anlamına gelir. Devletin kolluk gücü veya özel güvenlik birimi, kanunları herkese eşit uygulamakla yükümlüdür. Ancak ideolojik yakınlık, bu eşitlik ilkesini delmiş ve bir güvenlik açığına dönüşmüş olabilir.
Olayın zamanlaması da lojistik açıdan önemlidir. Ağaca kezzap dökme eylemi, muhtemelen gündüz vakti, herkesin gözü önünde yapılmamıştır. Büyük ihtimalle gece karanlığında veya kampüsün en tenha olduğu saatlerde gerçekleştirilmiştir. Peki, bu saatlerde kampüste devriye gezen güvenlik görevlileri neredeydi? Kampüsün her noktasını izlediği varsayılan güvenlik kameraları (CCTV) o anı kaydetmedi mi? Eğer kaydettiyse, neden anında müdahale edilmedi? Bir ağacın dibine eğilip bidonla bir şeyler döken kişilerin, güvenlik monitörlerinde “şüpheli” olarak işaretlenmesi gerekmez miydi? Yoksa kameralar o gece “tesadüfen” bozuk muydu veya kayıtlar “teknik bir arıza” nedeniyle silindi mi? Bu tür olaylarda sıklıkla karşılaşılan “kamera arızası” bahanesi, şüpheleri idarenin üzerine çeker. Eğer bir müdahale olmadıysa, bu ya personelin yetersizliğini ya da kasıtlı bir körlüğü gösterir. “Görmedim, duymadım, bilmiyorum” oyunu, bu tür suçların en büyük ortağıdır.
Üniversite yönetiminin (Rektörlük) olaya tepkisi veya tepkisizliği de bu denklemin kritik bir parçasıdır. Olay sosyal medyada patlak verdikten ve fail kendi kendini ifşa ettikten sonra bile idarenin sessiz kalması, geç açıklama yapması veya “gereken inceleme başlatılmıştır” gibi yuvarlak laflarla konuyu geçiştirmesi, failleri cesaretlendiren en büyük faktördür. Cezasızlık (impunity) algısı, suçluyu azdırır. Eğer üniversite yönetimi, olayın hemen ardından sert bir kınama mesajı yayınlasaydı, failler hakkında derhal disiplin soruşturması ve savcılığa suç duyurusu başlatsaydı, kamera kayıtlarını kamuoyuyla paylaşsaydı, bu net duruş caydırıcı olabilirdi. Ancak idarenin “tarafsız kalma” adına sessizliğe gömülmesi veya olayı “münferit bir öğrenci haylazlığı” gibi yansıtması, aslında taraf tutmaktır. İdare, muhtemelen “muhafazakâr hassasiyetleri” incitmekten, iktidar çevrelerinden tepki almaktan veya kampüste daha büyük bir gerilim çıkmasından korkmaktadır. Bu korkaklık, kampüsün güvenliğini radikal unsurların insafına terk etmek demektir. Yönetim, bir ağacı bile koruyamıyorsa, öğrencilerin can güvenliğini, akademik özgürlüğü ve bilimsel ortamı nasıl koruyacaktır? Bu soru, tüm akademik camianın yüzleşmesi gereken acı bir gerçektir.
Kezzabın kimya laboratuvarından çalınmış olma ihtimali de bir diğer lojistik senaryodur. Eğer fail, üniversitenin kimya veya ilgili bölümlerinde okuyan bir öğrenciyse, laboratuvar imkanlarını kötüye kullanmış olabilir. Bu durum, laboratuvar güvenliği ve kimyasal maddelerin envanter takibi konusundaki zafiyetleri gündeme getirir. Tehlikeli kimyasalların kilitli dolaplarda tutulması, kullanımın kayıt altına alınması ve öğrencilerin denetimsiz erişiminin engellenmesi gerekir. Eğer asit laboratuvardan çıktıysa, bu, akademik disiplinin ve denetimin çöktüğünü gösterir. Ancak failin dışarıdan getirdiği senaryosu daha muhtemel görünmektedir; çünkü laboratuvar tipi asitler genellikle daha küçük miktarlarda ve sıkı denetim altındadır. Dışarıdan, örneğin bir nalburdan veya sanayi sitesinden temin edilen asidin kampüse sokulması, güvenlik kontrolü zafiyetini tekrar ön plana çıkarır.
Ayrıca, olayın failinin “öğrenci” kimliği taşıması, ona kampüs içinde bir hareket alanı sağlar. Ancak öğrenci olmak, her türlü malzemeyi kampüse sokma hakkı vermez. Güvenlik görevlileri, öğrencilerin çantalarını ararken genellikle silah, uyuşturucu veya alkol ararlar. Kezzap gibi bir madde, belki de güvenlik personelinin “tehdit algısı” listesinde üst sıralarda değildir. Bir temizlik malzemesi şişesinde veya su şişesinde sokulmuş olabilir. Ancak asidin kendine has keskin kokusu ve tehlikeli doğası, dikkatli bir görevlinin gözünden kaçmamalıdır. Eğer güvenlik personeli bu konuda eğitimsizse, bu da idari bir kusurdur. Personelin, kimyasal tehditler konusunda bilinçlendirilmesi, şüpheli sıvıların tespiti konusunda eğitilmesi gerekirdi.
Bu lojistik boşluklar ve idari sessizlik, kampüste bir “korku iklimi” yaratılmasına hizmet eder. Diğer öğrenciler, “Demek ki kampüse asit sokulabiliyor ve bunu yapanlar cezalandırılmıyor” diye düşündüklerinde, kendilerini güvensiz hissederler. Ağacı koruyamayan güvenlik, yarın kantinde oturan bir öğrenciye kezzap atıldığında koruyabilecek midir? Bu güvensizlik hissi, akademik ortamı zehirler. Öğrenciler, fikirlerini ifade etmekten, etkinlik düzenlemekten veya sadece kampüste var olmaktan korkar hale gelirler. Bu da radikal grupların tam olarak istediği şeydir: Alan hakimiyeti. Kampüsü “tekin olmayan” bir yere dönüştürerek, diğerlerini sindirmek ve mekanı tekellerine almak.
İdarenin bu konudaki sorumluluğu sadece güvenlik önlemleriyle sınırlı değildir. Üniversite kültürü, hoşgörü ve bir arada yaşama üzerine kurulmalıdır. Eğer yönetim, kampüste kutuplaştırıcı dile, nefret söylemine ve ayrımcılığa göz yumuyorsa, zemin zaten bu tür eylemlere hazırlanmış demektir. Ağaca saldırı, bir günde ortaya çıkan bir fikir değildir; uzun süredir beslenen, tolerans gösterilen veya görmezden gelinen bir radikalleşme sürecinin sonucudur. İdare, bu süreci okuyamamış veya okumak istememiştir. “Öğrenci kulüpleri” adı altında örgütlenen bazı yapıların, aslında akademik faaliyetten çok ideolojik propaganda ve baskı aracı olarak çalıştığı bilinen bir gerçektir. Bu kulüplere sağlanan bütçeler, mekanlar ve imkanlar, dolaylı olarak bu tür eylemlerin finansmanı ve lojistik desteği haline gelebilir. Yönetimin bu yapıları denetlememesi, zımni bir onaydır.
Son olarak, olayın hukuki takibinde üniversitenin takınacağı tavır, idari zafiyetin boyutunu netleştirecektir. Üniversite, “kamu malına zarar verme” gerekçesiyle davaya müdahil olacak mı? Failin öğrencilikle ilişiğini kesecek mi? Yoksa “gençtir, hata yapmıştır, kazanılsın” gibi paternalist bir yaklaşımla olayı örtbas mı edecek? Geçmişteki benzer olaylar, ne yazık ki ikinci seçeneğin daha olası olduğunu göstermektedir. “Kendi öğrencimizi polise vermeyelim” veya “Okulun adı lekelenmesin” mantığı, suçu ve suçluyu koruyan bir zırha dönüşür. Oysa okulun adı, asitçi vandalları barındırmakla değil, onlara hak ettikleri cezayı vermekle temizlenir. İdarenin bu sınavı verip veremeyeceği, üniversitenin kurumsal kimliğinin geleceğini belirleyecektir. Eğer bu olay cezasız kalırsa, bu bir “davetiye” olacaktır: “İstediğinizi yapabilirsiniz, burası sizin çiftliğiniz.” Ve bu davetiye, kampüs güvenliğinin tabutuna çakılan son çivi olacaktır. Güvenlik, sadece turnikelerden ve kameralardan ibaret değildir; güvenlik, adaletin tecelli edeceğine olan inançtır. Bu inanç sarsıldığında, hiçbir X-ray cihazı o kampüsü koruyamaz.
Bölüm 5: Bilişsel Çelişki: “Yaratılanı Sevmek” vs. “Yaratılanı Yok Etmek”
Üniversite yerleşkesindeki çam ağacının köklerine dökülen kimyasal zehir, sadece toprağın kimyasını bozmakla kalmamış, aynı zamanda bu eylemi gerçekleştiren zihniyetin teolojik ve felsefi tutarlılığını da yerle bir etmiştir. Önceki bölümlerde olayın sembolik, kriminolojik, dijital ve lojistik katmanlarını incelemiştik; failin narsisistik dürtülerini, güvenlik açıklarını ve sosyal medya üzerinden devşirdiği sahte kahramanlığı analiz etmiştik. Ancak olayın belki de en trajik ve en derin katmanı, failin yaslandığını iddia ettiği manevi referanslar ile gerçekleştirdiği eylem arasındaki uçurumda gizlidir. Kendini bir inancın, bir değerler sisteminin ve hatta “Yaratıcı’nın iradesinin” yeryüzündeki uygulayıcısı olarak gören bir zihnin, bizzat o Yaratıcı’nın eseri olan bir canlıyı, yine o inancın en sert şekilde yasakladığı yöntemlerle yok etmesi, psikolojide “bilişsel çelişki” (cognitive dissonance) olarak tanımlanan durumun en uç, en patolojik ve en tehlikeli örneğidir. Bu bölümde, “yaratılanı sevmek” düsturu ile “yaratılanı yok etmek” pratiği arasındaki bu ölümcül paradoksu, failin dini metinleri kendi nefreti doğrultusunda nasıl büktüğünü ve radikalleşme sürecinde teolojinin nasıl bir şiddet aparatına dönüştürüldüğünü derinlemesine irdeleyeceğiz.
İslam teolojisi ve genel olarak İbrahimi dinlerin kozmolojisi, evreni ve içindeki tüm varlıkları “kutsal” birer emanet olarak görür. Ağaç, taş, toprak, hayvan ve insan; hepsi “Ayat” (Ayetler) yani Yaratıcı’nın varlığının ve sanatının işaretleridir. Kuran literatüründe doğa, okunması gereken ikinci bir kitap gibidir. Bir ağaç, sadece odun ve yapraktan ibaret değildir; o, ilahi nizamın, biyolojik dengenin ve estetiğin bir tecellisidir. Tasavvufi gelenekte Yunus Emre’nin “Yaratılanı severim, Yaradan’dan ötürü” dizesiyle formüle edilen bu bakış açısı, varlığa şefkatle yaklaşmayı inancın temeli sayar. Bu perspektiften bakıldığında, bir ağaca zarar vermek, dolaylı olarak onun Sanatkârına karşı işlenmiş bir kabahat, bir edepsizliktir. Dahası, Hz. Muhammed’in savaş hukukuyla ilgili hadisleri ve emirleri, bu konuda son derece nettir ve tarihsel bağlamda devrimci niteliktedir. Ordular sefere çıkarken verilen talimatlarda, “Kadınlara, çocuklara, yaşlılara dokunulmayacağı” gibi, “Ağaçların kesilmemesi, ekinlerin yakılmaması, manastırlarında ibadet eden rahiplere ilişilmemesi” emredilmiştir. Savaş gibi, öldürmenin ve yok etmenin meşru görüldüğü bir olağanüstü hal durumunda bile ağacın dokunulmazlığını ilan eden bir dinin mensubu olduğunu iddia eden bir kişinin, barış zamanında, bir ilim yuvasında, tamamen savunmasız bir ağacı kimyasal silahla (kezzap) infaz etmesi, izahı mümkün olmayan bir teolojik sapmadır.
Failin bu eylemi gerçekleştirirken yaşadığı bilişsel çelişkiyi aşmak için kullandığı zihinsel mekanizma, “tekfir” ve “şeytanlaştırma” süreçlerine dayanır. Fail, inancının “doğayı koru” emrini bildiği halde (veya bilmesi gerektiği halde), bu emri askıya alacak bir “olağanüstü hal” yaratır kendi zihninde. Ona göre o çam ağacı, artık Allah’ın yarattığı bir bitki, fotosentez yapan bir canlı veya ekosistemin bir parçası değildir. O ağaç, failin zihninde bir metamorfoz geçirmiş ve bir “puta”, bir “küfür sembolüne”, bir “şirk alametine” dönüşmüştür. Bu zihinsel dönüştürme işlemi (transmütasyon), şiddetin meşrulaştırılması için zorunludur. Çünkü bir müslüman bir ağacı sebepsiz yere öldüremez; ama bir “mücahit”, bir “putu” devirebilir. Fail, Hz. İbrahim’in putları kırması kıssasını bağlamından kopararak, kendi vandalizmine teolojik bir kılıf diker. Ancak burada atladığı devasa bir nüans vardır: Hz. İbrahim’in kırdığı putlar, insanların kendi elleriyle yonttuğu taş ve tahta parçalarıdır ve insanları sömüren bir sistemin araçlarıdır. Oysa kezzaplanan çam ağacı, insanın yonttuğu bir nesne değil, bizzat doğanın (failin inancına göre Allah’ın) var ettiği, büyüttüğü ve yaşattığı bir canlıdır. Fail, Allah’ın yarattığı bir canlıyı, insanların ona yüklediği anlam (yılbaşı süsü) yüzünden cezalandırarak, aslında “Hâkim” (Hüküm veren) sıfatını gasp etmekte ve kendini ilahi iradenin üzerine koymaktadır. Bu, teolojik açıdan “kibir” ve “haddi aşmak” olarak tanımlanır ki, şeytanın da cennetten kovulma sebebi tam olarak bu kibirdir.
Bu paradoks, failin “niyet” ve “amel” dengesini kaybetmesiyle daha da derinleşir. İslam fıkhında “Ameller niyetlere göredir” ilkesi vardır, ancak bu ilke “iyi niyet her türlü kötü ameli meşrulaştırır” anlamına gelmez. Kötü bir araçla (kezzap/zulüm) iyi bir sonuca (dini hassasiyetin korunması/tebliğ) ulaşmak, Makyavelist bir yaklaşımdır ve İslami ahlakla bağdaşmaz. Fail, ağacı yok ederek “Müslümanları bir günahtan (yılbaşı kutlamasından) alıkoyduğunu” sanmaktadır. Oysa İslami metodolojide kötülüğü engelleme (Nehy-i anil münker), belirli aşamalar ve kurallar içerir. Kişinin el ile müdahale etmesi için yetkili merci (devlet/kolluk) olması, dil ile müdahale etmesi için alim/bilgili olması, bunların hiçbiri değilse kalben buğz etmesi gerekir. Fail, ne devletin kolluk gücüdür ne de bir alimdir. Kendi başına savcı, hakim ve cellat rolüne soyunarak, “vigilante” (kendi adaletini sağlayan) bir eşkıya gibi davranmıştır. Üstelik seçtiği yöntem olan “gizli sabotaj”, İslam’ın dürüstlük, açıklık ve mertlik ilkeleriyle de çelişir. Arkadan vurmak, tuzak kurmak, zehirlemek; tarih boyunca İslam ahlakçıları tarafından “münafıklık alameti” veya “kalleşlik” olarak nitelendirilmiştir. Fail, dinini yücelttiğini sanırken, aslında o dinin ahlaki zeminini dinamitlemiştir.
Kullanılan silahın niteliği, yani asit, teolojik çelişkiyi ekolojik bir boyuta taşır. Kuran’da “yeryüzünde fesat çıkarmak” (Fesad fil-ard) en büyük suçlardan biri olarak zikredilir. Fesat, düzeni bozmak, ekini ve nesli helak etmek, doğal dengeyi tahrip etmek demektir. Bir toprağa litrelerce kezzap dökmek, sadece o ağacı öldürmez; toprağın içindeki mikroorganizmaları, solucanları, böcekleri, mantar sporlarını da öldürür. Toprağı zehirler, suyu kirletir. Bu, tam anlamıyla bir “ekolojik fesat” eylemidir. İnsanın yeryüzündeki konumu “Halife” (Emanetçi/Vekil) olarak tanımlanırken, bu vekalet görevi dünyayı imar etmeyi ve korumayı içerir. Fail ise imar etmek yerine tahrip etmeyi seçmiştir. Kezzap, yakıcı ve yok edici doğasıyla, “Rahman” ve “Rahim” (Merhamet eden) sıfatlarının tecellisi olan doğaya karşı açılmış bir savaştır. Bir çiçeği koparırken bile tereddüt etmesi beklenen bir hassasiyetin, bir ağacı asitle eritmesi, radikalleşme sürecinin bireyi nasıl duyarsızlaştırdığını, vicdanını nasıl körleştirdiğini ve onu nasıl bir “mankurta” dönüştürdüğünü gösterir. Fail, metinleri okumuş ama ruhunu kaybetmiştir. Harflere sadık kalmış (put kırma metaforu), ama manaya (merhamet ve adalet) ihanet etmiştir.
Bu noktada, “Seçici Metin Okuması” (Cherry-picking) ve bağlamdan koparma sorunu devreye girer. Radikal ideolojiler, kutsal metinleri bir bütünlük içinde, tarihsel bağlamı ve genel ilkeleriyle (Makasid-üş Şeria) birlikte okumak yerine; işlerine gelen, öfkelerini besleyen ve şiddet eğilimlerini meşrulaştıran parçaları cımbızla çekerler. Fail, muhtemelen cihat, kafirlerle mücadele veya putları yıkma ile ilgili ayetleri/hadisleri ezbere biliyordur; ancak “Kolaylaştırınız, zorlaştırmayınız; müjdeleyiniz, nefret ettirmeyiniz” hadisini veya Taif’te taşlandığı halde o şehri helak etmeyen Peygamber örneğini görmezden gelmektedir. Bu seçici körlük, cehaletten değil, bilinçli bir tercihten kaynaklanır. Çünkü merhamet, sabır ve tebliğ zordur; nefis terbiyesi gerektirir. Oysa yakmak, yıkmak ve yok etmek kolaydır; egoyu tatmin eder, güç hissi verir. Fail, zor olanı (nefsini yenmeyi) değil, kolay olanı (ağacı yenmeyi) seçmiş ve bunu din kılıfına sokmuştur.
Failin zihnindeki “Batı” ve “Hristiyanlık” algısı da teolojik bir çarpıtmayla maluldür. İslam literatüründe “Ehli Kitap” (Kitap Ehli) olarak tanımlanan Hristiyanlar ve Yahudiler, putperestlerden ayrı tutulur. Onların mabetlerine, ibadetlerine karışılmaması, inanç özgürlüğünün tanınması, Medine Vesikası’ndan bu yana İslami siyaset geleneğinin bir parçasıdır. Yılbaşı veya Noel kutlaması, teolojik olarak İslam’a aykırı bulunsa bile, bunu kutlayanlara veya bu kutlamanın sembollerine fiziksel saldırıda bulunmak, “Dinde zorlama yoktur” (La ikrahe fiddin) ilkesinin ihlalidir. Zorlama sadece birini dine sokmak için değil, birini günahtan alıkoymak için de fiziksel şiddet kullanılamayacağı şeklinde yorumlanır. Tebliğ, anlatmaktır; dayatmak veya cezalandırmak değil. Fail, ağacı yakarak insanları hidayete erdirmemiş, bilakis onları dinden, dindarlardan ve İslam’ın temsil ettiği değerlerden soğutmuştur. Bu eylem, “İslamofobi” endüstrisine bedava malzeme üreten, Müslüman imajını “yakan, yıkan, tahammülsüz barbar” stereotipini hapseden bir ihanettir. Fail, dinini savunduğunu sanırken, aslında ona en büyük zararı vermiştir. “Kaş yapayım derken göz çıkarmak” deyimi burada yetersiz kalır; fail, kaş yapma iddiasıyla kafayı kesmiştir.
Bilişsel çelişkinin bir diğer boyutu, failin modernite ile kurduğu hastalıklı ilişkidir. Kezzap (Nitrik asit), modern kimya endüstrisinin bir ürünüdür. Fail, “geleneksel” ve “dini” değerleri savunmak adına, Batı menşeli bilimin ve endüstrinin ürettiği en tahripkâr maddelerden birini kullanmıştır. Kullandığı iletişim aracı (akıllı telefon, sosyal medya) da yine o “gavur” dediği medeniyetin ürünüdür. Bu teknolojik araçları kullanırken hiçbir beis görmeyen failin, bir ağaç süslemesi karşısında cinnet geçirmesi, tutarsızlığın bir başka yüzüdür. Bu, seçici bir düşmanlıktır. Batı’nın teknolojisini, silahını, kimyasalını alır; ama kültürüne, neşesine, estetiğine savaş açar. Bu şizofrenik bölünme, radikal zihnin karakteristik özelliğidir.
Failin iç dünyasında yaşadığı bu paradoks, aslında derin bir yetersizlik duygusunun ve “mağduriyet narsisizminin” dışavurumudur. Kendini sürekli “saldırı altında”, “değerleri elden giden”, “yozlaşmış bir dünyada garip kalmış” biri olarak kurgular. Bu mağduriyet psikolojisi, ona her türlü eylemi yapma hakkı (entitlement) verir. “Onlar bizim değerlerimize saldırıyor (ağaç süslüyorlar), o halde biz de onların değerlerine (ağaca) saldırabiliriz” mantığı, kısasa kısasın en ilkel ve yanlış yorumudur. Oysa ağaç süslemek, kimsenin inancına doğrudan bir saldırı değildir; pasif bir eylemdir. Buna karşılık asit dökmek, aktif ve saldırgan bir şiddet eylemidir. Fail, bu asimetriyi göremez çünkü gözünde perde vardır. Nefret perdesi, hakikati görmesini engeller.
Sonuç olarak, “Yaratılanı Yaradan’dan ötürü sevmek” düsturu, bu eylemle birlikte “Yaratılanı, kendi kafamdaki Yaradan algısı adına yok etmek” şekline dönüşmüştür. Bu, Tanrı’yı sevmek değil, Tanrı adına kendi egosunu, kendi öfkesini ve kendi kabileci dürtülerini tatmin etmektir. Fail, Allah’ın rızasını kazanmak için yola çıktığını iddia etse de, vardığı yer Allah’ın yarattığı cana kıymaktır. Bu, teolojik bir intihardır. Çünkü merhametin olmadığı yerde din, sadece bir ideolojiye, bir kimlik etiketine ve bir şiddet aracına dönüşür. Çam ağacının kurumuş dalları, aslında failin kurumuş vicdanının, çölleşmiş iç dünyasının ve çelişkilerle dolu zihin haritasının somut bir anıtıdır. O ağaç, failin inandığını iddia ettiği Kitap’taki “Görmezler mi?” uyarısının, kampüsün orta yerindeki sessiz ve hüzünlü muhatabıdır.
Bölüm 6: Grup Dinamiği: “Üç Kişilik Çete” Teorisi
Üniversite kampüsündeki çam ağacının kimyasal bir operasyonla infaz edilmesi olayını şu ana kadar failin bireysel psikopatolojisi, teolojik sapmaları ve kullandığı suç aletinin niteliği üzerinden irdeledik. Ancak bu suçun anatomisini tam anlamıyla çıkarmak için merceği bireyden uzaklaştırıp, suçun işlendiği sosyal birime, yani “gruba” odaklanmak zorundayız. Olayın detaylarına bakıldığında ve failin sosyal medyadaki “biz” diliyle kurduğu anlatı incelendiğinde, bu eylemin yalnız bir kurdun (lone wolf) işi olmadığı, en az üç kişiden oluşan organize bir mikro-hücre tarafından gerçekleştirildiği anlaşılmaktadır. Bu durum, olayın rengini tamamen değiştirir. Tek başına hareket eden bir bireyin eylemi, kişisel bir cinnet veya akıl tutulması olarak yorumlanabilirken; üç kişinin bir araya gelip, planlayıp, lojistiğini sağlayıp, birbirlerini motive ederek bu eylemi gerçekleştirmesi, işin içine “sosyal psikoloji”, “grup dinamiği” ve “kolektif suçluluk” kavramlarını sokar. Bu bölümde, “Üç Kişilik Çete” teorisi üzerinden, bireylerin grup içindeyken nasıl kimliksizleştiğini (deindividuation), sorumluluk duygusunu nasıl yitirdiğini ve tek başlarına asla cesaret edemeyecekleri bir vahşeti, grup psikolojisinin sağladığı o karanlık konfor alanında nasıl gerçekleştirebildiklerini analiz edeceğiz.
İnsan, sosyal bir varlıktır ve davranışları, içinde bulunduğu grubun normlarına göre şekillenir. Ancak kriminolojide ve sosyal psikolojide bilinen korkutucu bir gerçek vardır: Gruplar, bireylerin toplamından farklı, kendine has bir akla ve ahlaka (veya ahlaksızlığa) sahip yeni bir organizmaya dönüşebilirler. Gustave Le Bon’dan bu yana kitle psikolojisi üzerine yapılan çalışmalar, bireyin grup içine girdiğinde entelektüel kapasitesinin düştüğünü, buna karşılık duygusallığının, telkine açıklığının ve eylem kapasitesinin arttığını gösterir. Bu olayda karşımızda binlerce kişilik bir kalabalık yok, ancak “üç kişi”, bir grubun oluşması, norm yaratması ve kendi iç dinamiklerini kurması için yeterli, hatta belki de en tehlikeli sayıdır. İki kişi arasındaki ilişki her zaman bir diyalog ve denge arayışıdır; ancak üçüncü kişinin dahil olmasıyla yapı bir “cemiyete”, bir “çeteye” dönüşür. Üçlü yapı, kararsızlığı ortadan kaldırır, çoğunluk hissi yaratır ve eyleme geçişi hızlandırır. Bu mikro-hücrede, muhtemelen bir lider, bir uygulayıcı ve bir de onaylayıcı/gözcü bulunmaktadır. Bu rol dağılımı, suçu profesyonelleştirir ve vicdani yükü dağıtır.
“Sorumluluğun Yayılması” (Diffusion of Responsibility) kavramı, bu tür grup suçlarını anlamak için kilit bir noktadır. Tek başına bir ağacın dibine kezzap dökmeye giden bir kişi, o an tüm vicdani ağırlığı omuzlarında hisseder. Yakalanma korkusu, “Ben ne yapıyorum?” sorusu ve ahlaki tereddütler, eylem anında bireyi durdurabilir. Ancak üç kişi olduklarında, bu yük matematiksel olarak bölünmez; psikolojik olarak buharlaşır. Her bir birey, eylemin sorumluluğunu diğerine atar. Asidi taşıyan, “Ben sadece taşıdım, dökmedim” diyerek kendini rahatlatır. Döken, “Arkadaşım getirdi, o istediği için yaptım” der. Gözcülük yapan, “Ben elimi bile sürmedim” diye düşünür. Sonuçta ortaya çıkan tablo şudur: Ağaç ölmüştür, ortada korkunç bir suç vardır, ancak faillerin hiçbiri kendini tam anlamıyla “suçlu” hissetmez. Çünkü suç, kolektif bir kararın ürünüdür ve “biz” kavramı içinde erimiştir. Grup, bireyin vicdanını uyuşturan bir anestezik madde gibi işlev görür. “Herkes yapıyor” veya “Arkadaşlarım yanımda” hissi, bireysel ahlak yasalarını askıya alır ve yerine grubun o anki normlarını (ağacı yok etme normunu) koyar.
Bu süreçte devreye giren en tehlikeli mekanizma “Kimliksizleşme”dir (Deindividuation). Grup üyeleri, kişisel kimliklerini, isimlerini, geçmişlerini ve bireysel değerlerini bir kenara bırakıp, grubun kimliğine bürünürler. O gece kampüsün karanlığında ağaca yaklaşan üç kişi, artık “Ahmet, Mehmet, Ali” değildir; onlar “davanın askerleri”, “kutsal bir görevin ifaçıları” veya sadece “o anki heyecanın parçalarıdır”. Yüzlerini gizlemeleri, kapüşonlarını çekmeleri veya sadece karanlıktan faydalanmaları, bu kimlik yitimini (anonimliği) pekiştirir. Anonimlik, insanın içindeki vahşi dürtüleri serbest bırakır. “Kimse benim kim olduğumu bilmiyor, sadece grubun bir parçasıyım” düşüncesi, utanç ve korku duygularını ortadan kaldırır. Sosyal medyadaki paylaşımlarda yüzlerini gizlemeleri de bu psikolojinin devamıdır. Hem yasal takipten kaçmak hem de o gizemli, korkutucu “çete” imajını korumak isterler. Kimliksizleşme, bireyi ahlaki kısıtlamalardan kurtarır ve onu grubun iradesine teslim eder. Bu durum, normalde karıncayı bile incitmeyecek bir insanın, grup içindeyken nasıl bir vandala dönüşebileceğini açıklar.
“Risk Kayması” (Risky Shift) fenomeni de bu üçlünün eylemini radikalleştiren bir diğer faktördür. Sosyal psikoloji deneyleri, grupların bireylere göre daha riskli ve daha uç kararlar alma eğiliminde olduğunu kanıtlamıştır. Tek başına olan birey temkinlidir; sonuçları düşünür. Ancak grup içinde, bireyler birbirlerine cesaretlerini kanıtlamak isterler. Grubun en radikal üyesi, genellikle tonu belirler ve diğerlerini de peşinden sürükler. “Hadi yapalım, korkak mısın?” şeklindeki zımni veya açık baskılar, grup üyelerini daha cüretkâr olmaya iter. Ağaca sadece zarar vermek yerine onu tamamen kurutacak kimyasal bir madde kullanma kararı, muhtemelen grup içindeki bu “el yükseltme” (escalation) dinamiğinin bir sonucudur. Birbirlerini gaza getiren, radikal söylemlerle birbirlerinin öfkesini bileyen bu üç kişi, kendi yankı odalarında (echo chamber) hapsolmuş ve gerçeklik algılarını yitirmişlerdir. Onlar için o anki tek gerçeklik, grubun başarısı ve o ağacın yok edilmesidir. Dış dünyanın kuralları, yasalar veya üniversite yönetmeliği, grubun kendi yarattığı “mikro-kozmos” içinde hükümsüzdür.
Bu “Üç Kişilik Çete”nin varlığı, kampüs güvenliği için tek bir saldırgandan çok daha büyük bir tehdit oluşturur. Çünkü bu yapı, bir “hücre” (cell) mantığıyla çalışır. Organize olmuşlardır, aralarında bir hiyerarşi ve iş bölümü vardır. Önceki bölümde bahsettiğimiz lojistik zorluklar (asidin temini, taşınması, gözetleme), ancak böyle bir işbirliği ile aşılabilir. Biri çevreyi kolaçan ederken, diğeri ağır bidonu taşımış, öbürü ise dökme işlemini gerçekleştirmiştir. Bu koordinasyon, eylemin “anlık bir öfke” değil, “tasarlanmış bir operasyon” olduğunu bir kez daha kanıtlar. Ayrıca, bu grup yapısı, eylem sonrasında da devam eder. “Suç ortaklığı”, insanlar arasındaki en güçlü bağlardan biridir. Birlikte bir suç işlemek, bireyleri birbirine kenetler. Ortak bir sırra sahip olmak, onları dış dünyaya karşı birleştirir. Bu “kader birliği”, grubun radikalleşme sürecini besler. Eylemlerinin haklılığına birbirlerini ikna ederler, dışarıdan gelen tepkilere karşı birbirlerini savunurlar ve mağduriyet anlatısını birlikte inşa ederler. Bu durum, onların rehabilite edilmesini veya pişmanlık duymasını zorlaştırır. Çünkü pişmanlık duymak, gruba ihanet etmek anlamına gelecektir.
Bu mikro-hücre yapısının kampüs içindeki diğer potansiyel tehlikeleri de göz ardı edilmemelidir. Bir kez organize olup, plan yapıp, eyleme geçip, (şimdilik) sonuçlarına katlanmadan kurtulan bir grup, durmayacaktır. Başarı (ağacın kuruması ve sosyal medyada konuşulmak), dopamin etkisi yaratır. Grup, varlığını sürdürmek ve bağlarını güçlendirmek için yeni hedeflere, yeni “düşmanlara” ve yeni eylemlere ihtiyaç duyacaktır. Bugün ağaç olan hedef, yarın bir öğrenci kulübü odası, bir sanat sergisi veya karşıt görüşlü bir öğrenci grubu olabilir. Şiddetin dozu, grup içindeki statü arayışıyla orantılı olarak artabilir. Ayrıca, bu üçlü yapı, kampüsteki diğer sempatizanlar için bir çekim merkezi oluşturabilir. “Eyleme geçenler” olarak kazandıkları (kendi çevrelerindeki) prestij, grubu genişletebilir veya benzer küçük hücrelerin oluşmasına ilham verebilir. Bu, kampüste “paralel bir otorite” veya “yeraltı yapılanması” oluşumunun tohumlarıdır.
Grup dinamiğinin bir diğer boyutu da “Akran Baskısı” (Peer Pressure) ve “Grup Düşüncesi”dir (Groupthink). Bu üçlü içinde, belki de eylemi yapmak istemeyen veya tereddüt eden biri vardı. Ancak gruptan dışlanma korkusu, “dönek” damgası yeme endişesi veya arkadaşlarını yarı yolda bırakma hissi, onu sessiz kalmaya ve suça iştirak etmeye zorlamış olabilir. Grup düşüncesi, eleştirel düşünmeyi yok eder. Grup üyeleri, alternatifleri değerlendirmez, eylemin ahlaki boyutunu sorgulamaz; sadece “grubun bekası” ve “görevin tamamlanması”na odaklanır. Bu zihinsel körleşme, en vahşi eylemlerin bile rasyonelize edilmesini sağlar. Onlar için ağaç bir canlı değil, grubun önündeki bir engeldir. Kezzap bir zehir değil, grubun gücünü kanıtlama aracıdır.
Ayrıca, bu grubun oluşumunda “Erkeklik Performansı” ve “Toksik Maskülenite” unsurlarının da rol oynadığı muhtemeldir. (Faillerin erkek olduğunu varsayarsak -ki bu tür vandalizm eylemleri istatistiksel olarak ezici çoğunlukla erkek grupları tarafından gerçekleştirilir). Grup içinde “erkekliğini”, “cesaretini” ve “sertliğini” kanıtlamak, statü kazanmanın yoludur. Duygusallık, merhamet veya doğa sevgisi, “zayıflık” belirtisi olarak görülür. Ağacı yok etmek, sembolik olarak “duygusallığı” yok etmektir. Sert, yıkıcı ve acımasız olmak, grubun “alfa” kodlarına uymak demektir. Kezzap gibi tehlikeli bir maddeyle oynamak, bir nevi “rus ruleti” gibi, tehlikeye meydan okuma ritüelidir.
Sonuç olarak, “Üç Kişilik Çete” teorisi, olayın vahametini bireysel bir sapkınlıktan, organize bir kötülüğe taşır. Karşımızda, birbirini motive eden, vicdanını birbirine devrederek hafifleten, kimliksizleşerek vahşileşen ve suç ortaklığıyla kenetlenen bir yapı vardır. Bu yapı, kampüs güvenliği için sadece bir asayiş sorunu değil, sosyo-psikolojik bir tehdittir. Bu hücrenin dağıtılması, sadece üyelerinin cezalandırılmasıyla değil, onları bir araya getiren ve bu eylemi “meşru” kılan iklimin kurutulmasıyla mümkündür. Aksi takdirde, bu üç kişi gitse bile, o iklim yeni üçlüler, yeni çeteler ve yeni kezzap şişeleri üretmeye devam edecektir. Grup psikolojisinin karanlık dehlizlerinde, bireyin ahlakı erir ve geriye sadece çetenin kanunu kalır. Ve çetenin kanununda, ağaçların yaşam hakkı yoktur.
Bölüm 7: Biyolojik Etki Analizi: Toprak Zehirlenmesi ve Ekolojik Sabotaj
Şimdiye kadar ele aldığımız tüm boyutlar (psikolojik, sosyolojik, teolojik ve dijital), insan zihninin ve toplumsal yapının karanlık dehlizlerine ışık tutuyordu. Ancak üniversite kampüsündeki o çam ağacının dibine dökülen litrelerce nitrik asit (kezzap), soyut tartışmaların ötesinde, somut, ölçülebilir ve korkutucu derecede yıkıcı bir biyokimyasal gerçekliği beraberinde getirmektedir. Failin veya faillerin “bir ağacı kurutmak” olarak basite indirgedikleri bu eylem, biyolojik ve ekolojik perspektiften bakıldığında, “tekil bir cinayet” değil, mikroskobik düzeyde gerçekleşen bir “kitle imha” operasyonudur. Bu bölümde, olayın romantize edilmiş “protesto” kılıfını tamamen soyup, laboratuvar önlüğümüzü giyerek, toprağın altına, köklerin dünyasına ve kimyasal reaksiyonların acımasız matematiğine ineceğiz. Karşımızdaki tablo, bir malın tahrip edilmesinden çok daha fazlası; bir ekosistemin lokalize edilmiş bir kıyamet senaryosuyla (apocalypse) yüzleşmesidir. Hukuki literatürde “mala zarar verme” olarak geçiştirilen bu eylemin, neden evrensel hukukta tartışılan “ekokırım” (ecocide) kapsamında değerlendirilmesi gerektiğini, toprağın kimyasının nasıl geri dönülemez şekilde bozulduğunu ve bu zehrin yeraltı sularına karışarak nasıl sessiz bir tehdide dönüştüğünü analiz edeceğiz.
Nitrik asit (
HNO3HNO_3HNO3
), son derece güçlü bir mineral asittir. Güçlü oksitleyici ve aşındırıcı özellikleri nedeniyle sanayide gübre yapımından patlayıcı üretimine kadar pek çok alanda kullanılır. Ancak bu maddenin kontrolsüzce, saf veya yüksek konsantrasyonlu haliyle canlı bir organizmanın yaşam alanına (rizosfer) dökülmesi, biyolojik bir savaş ilanıdır. Asit toprağa değdiği anda, toprak sadece fiziksel bir zemin olmaktan çıkar, aktif bir kimyasal reaktöre dönüşür. Toprak, sanılanın aksine cansız bir kütle değil, yaşayan, nefes alan, milyarlarca mikroorganizmaya ev sahipliği yapan devasa bir biyolojik ağdır. Bir çay kaşığı sağlıklı toprakta, dünyadaki insan nüfusundan daha fazla canlı organizma bulunur. Bu organizmalar; bakteriler, mantarlar, nematodlar, protozoalar ve solucanlar, toprağın besin döngüsünü sağlar, bitkilerin beslenmesine yardımcı olur ve ekosistemi ayakta tutar. Faillerin döktüğü asit, bu mikrobiyolojik evreni saniyeler içinde yok etmiştir. Bu, toprağın sterilizasyonu değil, toprağın nekrozudur (doku ölümü). Asidin temas ettiği noktada pH seviyesi, yaşamın sürdürülebilmesi için gerekli olan nötr veya hafif asidik/bazik seviyelerden (genellikle 6.0-7.0 arası), ekstrem asidik seviyelere (1.0-2.0 civarı) düşer. Bu ani pH şoku, topraktaki proteinleri denatüre eder, hücre duvarlarını parçalar ve o bölgedeki tüm biyolojik aktiviteyi durdurur. Toprak artık “ölü toprak”tır.
Bu biyokimyasal saldırının ilk ve en büyük mağduru, elbette hedefteki çam ağacıdır; ancak ölüm şekli, bir baltayla kesilmekten çok daha acılı ve ıstıraplıdır. Ağaçların kökleri, sadece toprağa tutunmalarını sağlayan çapalar değil, aynı zamanda besin ve su emilimini sağlayan hassas organlardır. Köklerin ucunda bulunan ve “kök emici tüyler” olarak adlandırılan mikroskobik yapılar, ozmoz yoluyla topraktan su ve mineral alır. Kezzap toprağa nüfuz ettiğinde, bu hassas tüyleri kimyasal olarak yakar ve eritir. Bu durum, bitkinin su alım kapasitesini anında sıfırlar. Ağaç, kökleri suyun içinde olsa bile (veya toprak nemli olsa bile) su içemez hale gelir. Buna “fizyolojik kuraklık” denir. Ağacın gövdesindeki iletim demetleri (ksilem), köklerden yapraklara su taşıyamaz hale gelir. Daha da kötüsü, asit kök dokusundan içeri sızarak bitkinin damar sistemine girer ve içeriden dışarıya doğru bir tahribat başlatır. Bu süreçte ağaç, kelimenin tam anlamıyla “susuzluktan” değil, “zehirlenerek” ve hücreleri parçalanarak ölür. Yaprakların (iğnelerin) sararması ve dökülmesi, bu içsel çöküşün sadece son aşamasıdır; asıl felaket, toprağın altında, gözlerden uzak bir şekilde gerçekleşmiştir.
Çam ağaçları (Pinus türleri) özelinde durum daha da vahimdir. Çamlar, hayatta kalabilmek için köklerinde yaşayan “mikoriza” adı verilen özel mantarlarla simbiyotik (ortak yaşam) bir ilişki kurmak zorundadır. Bu mantarlar, ağacın köklerine yapışarak kök yüzey alanını artırır, ağaca su ve fosfor sağlarken, karşılığında ağaçtan karbonhidrat (şeker) alır. Bu, milyonlarca yıllık bir evrimsel anlaşmadır. Asit saldırısı, bu kadim ittifakı tek hamlede bitirir. Mikorizal mantarlar, asidik şoklara karşı son derece hassastır ve anında ölürler. Mantarların ölümü, ağacın besin ağının çökmesi demektir. Yani fail, sadece bir ağacı öldürmemiş, toprağın altındaki devasa bir mantar ağını (miselyum) da yok etmiştir. Bu durum, “domino etkisi”nin ilk taşıdır. Mantarların yok oluşu, toprağın yapısını bir arada tutan glomalin proteininin üretimini durdurur, bu da toprağın erozyona açık hale gelmesine ve yapısının bozulmasına neden olur.
Ekolojik sabotajın boyutları, sadece ağacın ölümüyle sınırlı kalmaz. Asit, topraktaki elementlerin kimyasal formunu değiştirir. Normal şartlarda toprakta “bağlı” ve zararsız halde bulunan ağır metaller (örneğin Alüminyum, Kadmiyum, Kurşun), aşırı asidik ortamda çözünür hale gelir ve serbest kalır. Özellikle Alüminyum, asidik topraklarda bitkiler için son derece toksik bir forma (Al3+) dönüşür. Bu toksik elementler, sadece hedefteki ağaç tarafından değil, çevredeki diğer bitkilerin kökleri tarafından da emilebilir. Dolayısıyla, dökülen asit sadece hedef ağacı değil, onun etrafındaki çimleri, çalıları ve diğer ağaçları da zehirleme potansiyeline sahiptir. Toprakta oluşan bu “toksik bulut” (plume), yanal hareketle çevreye yayılabilir. Eğer yağmur yağarsa veya o bölge sulanırsa, asit seyrelebilir ancak yayılma alanı genişler. Bu da kampüs peyzajının o bölgesinde uzun süreli bir “ölü bölge” (dead zone) oluşması demektir. Oraya dikilecek yeni bir fidanın yaşama şansı, toprak rehabilite edilmeden neredeyse imkansızdır. Çünkü toprak artık kimyasal bir atık sahasıdır.
Daha derin ve görünmeyen tehlike ise yeraltı sularıdır. Dökülen asidin miktarı (ki bir ağacı kurutmak için ciddi miktarda döküldüğü anlaşılıyor) ve toprağın geçirgenliği, bu kimyasalın dikey olarak aşağı süzülmesine (leaching) neden olabilir. Nitratlar (nitrik asidin tuzları), toprakta çok hareketlidir ve kolayca yıkanarak yeraltı su tablalarına karışabilir. Eğer kampüsün altından geçen bir yeraltı su damarı veya yakınlarda bir kuyu varsa, bu suyun kirlenmesi işten bile değildir. Yeraltı suyuna karışan asit ve onun çözdüğü ağır metaller, o suyu kullanan diğer canlılar, hayvanlar ve hatta insanlar için bir sağlık riski oluşturur. Elbette birkaç litre asit koca bir akiferi zehirlemez ancak lokalize bir kirlilik yaratır ve bu kirlilik, ekosistemin bütününe zarar veren bir zincirleme reaksiyon başlatabilir. Bu, faillerin muhtemelen hiç düşünmediği veya umursamadığı, ancak “kamu sağlığını tehdit” suçunu oluşturan bir boyuttur.
Hukuki açıdan bakıldığında, Türk Ceza Kanunu ve birçok ülkenin yasaları, bu tür eylemleri genellikle “Mala Zarar Verme” başlığı altında değerlendirir. Yani birisi gelip o ağacı baltayla kesseydi veya üzerine boya dökseydi alacağı ceza ile, köküne asit dökerek toprağı ve yeraltı suyunu riske atarak öldürmesi arasında yasal olarak çok büyük bir fark gözetilmeyebilir. Ancak biyolojik ve ekolojik açıdan bu iki eylem arasında uçurumlar vardır. Bir bankı kırmakla, bir toprağın ekosistemini kimyasal silahla yok etmek aynı kefeye konulamaz. Bu nedenle, bu tür eylemlerin “Ekokırım” (Ecocide) kavramı üzerinden tartışılması gerekmektedir. Ekokırım, bir ekosisteme, o ekosistemin sakinlerine ve doğal döngüye, bilerek ve isteyerek, ağır ve uzun vadeli zarar vermek demektir. Uluslararası Ceza Mahkemesi’nin gündeminde olan bu kavram, doğaya karşı işlenen suçların da “insanlığa karşı işlenen suçlar” gibi ağır bir statüde değerlendirilmesini öngörür. Üniversite kampüsündeki bu olay, mikro ölçekte bir ekokırımdır. Fail, sadece üniversitenin bir “malını” (demirbaşını) eksiltmemiştir; o bölgedeki yaşam döngüsünü sekteye uğratmış, toprağı zehirlemiş ve gelecek nesil bitkilerin yaşama hakkını elinden almıştır.
Bu biyolojik yıkımın geri dönüşü (rehabilitasyonu) sanıldığı kadar kolay değildir. “Asit döküldü, üzerine su dökeriz geçer” veya “Kireç döker nötrleriz” gibi basit mantıklar, toprağın karmaşık biyokimyasında işe yaramaz, hatta durumu daha da kötüleştirebilir. Asidin üzerine bazik bir madde (kireç vb.) dökmek, egzotermik (ısı veren) bir reaksiyona neden olabilir ve toprakta aşırı tuzlanma yaratabilir. En etkili çözüm, o bölgedeki kontamine olmuş toprağın tamamen kazınarak (excavation) çıkarılması, tehlikeli atık olarak bertaraf edilmesi ve yerine temiz toprak getirilmesidir. Bu, ciddi bir mühendislik ve maliyet gerektiren bir işlemdir. Yani failin verdiği zarar, ağacın kereste bedeliyle ölçülemez; toprağın rehabilitasyon maliyeti, ekosistem restorasyonu ve kaybedilen biyolojik çeşitliliğin bedeli çok daha ağırdır. Hukuk sistemi, tazminat hesaplarken genellikle sadece “ağacın bedelini” dikkate alır; oysa ekolojik muhasebede, o ağacın yıllar boyunca ürettiği oksijen, tuttuğu karbon, barındırdığı kuşlar ve böcekler, topraktaki mikroorganizmaların değeri de hesaba katılmalıdır. Bu “görünmez maliyet”, failin topluma ve doğaya kestiği faturadır.
Ayrıca, bu eylemin “biyolojik terör” (bioterrorism) ile de kavramsal akrabalığı vardır. Biyolojik terör, biyolojik ajanların (bakteri, virüs vb.) insanlara zarar vermek için kullanılmasıdır. Burada ise kimyasal bir ajan, biyolojik bir varlığı (ağacı) ve onun habitatını yok etmek için kullanılmıştır. Amaç, korku yaratmak, mesaj vermek ve zarar vermektir. Kullanılan araç (kimyasal) ve hedef (biyolojik) dikkate alındığında, bu eylem “agro-terör” (tarımsal terör) veya “eko-terör” tanımlarına yaklaşır. Eylemin üniversite gibi toplu yaşam alanında gerçekleşmesi, riski artırır. O asit dökülürken buharlaşan gazların (azot oksitler) çevredeki öğrenciler tarafından solunması riski bile başlı başına bir sağlık tehdididir. Nitrik asit buharları, solunum yollarında ciddi tahrişe ve akciğer ödemine neden olabilir. Yani fail, ağacı öldürürken, o an oradan geçmekte olan veya rüzgarın etkisiyle gaza maruz kalan insanların sağlığını da tehlikeye atmıştır.
Sonuç olarak, Biyolojik Etki Analizi bize şunu göstermektedir: Faillerin “protesto” veya “dini hassasiyet” adı altında gerçekleştirdikleri eylem, bilimsel olarak “toprak zehirlenmesi” ve “ekosistem tahribatı”dır. Onlar sadece bir sembolü yok ettiklerini sanırken, aslında yaşamın temel yapı taşı olan toprağa ve suya tecavüz etmişlerdir. Bir ağacın sessiz ölümü, toprağın altındaki milyarlarca canlının çığlığıyla birleşmiştir. Bu eylem, doğa yasalarına karşı işlenmiş bir suçtur ve doğa, insan hukukundan farklı olarak, affetmez; sadece sonuçları yansıtır. Kuruyan ağaç, bozulan toprak ve kirlenen su, bu suçun silinemez delilleri olarak orada durmaktadır. Hukuk sistemi bu delilleri ne kadar ciddiye alır bilinmez ama ekolojik vicdan ve bilimsel gerçeklik, bu eylemi basit bir “vandalizm” olarak değil, doğaya karşı işlenmiş planlı bir “suikast” olarak kayda geçmiştir. Toprak hafızası güçlüdür; üzerine dökülen zehri unutmaz ve o bölgede uzun süre ot bitmeyerek, bu ihaneti yüzümüze vurmaya devam eder.
Bölüm 8: Şiddetin Tırmanışı: Ağaçtan İnsana Geçiş Eşiği
Üniversite kampüsünde gerçekleşen, bir ağacın köklerine kezzap dökülerek katledilmesi olayı, şimdiye kadar incelediğimiz psikolojik, sosyolojik, teolojik ve biyolojik boyutlarının ötesinde, çok daha karanlık ve geleceğe dönük bir tehdidi içinde barındırmaktadır: Şiddetin tırmanışı (Escalation of Violence). Kriminolojide ve adli psikolojide “Basamak Teorisi” olarak bilinen olgu, şiddet eğilimli bireylerin suç kariyerlerine genellikle “daha az riskli” ve “daha az direnç gösteren” hedeflerle başladığını, zamanla doyumsuzluk, cesaret ve narsisistik ihtiyaçların artmasıyla birlikte hedeflerini “büyüttüğünü” öngörür. Bu teorinin ışığında, bugün bir ağaca kimyasal saldırı düzenleyen zihnin, yarın bir hayvana veya “karşıt görüşlü” olarak kodladığı bir insana benzer veya daha şiddetli bir saldırı düzenleme potansiyeli, basit bir varsayım değil, istatistiksel ve davranışsal bir risk analizidir. Bu bölümde, ağaçtan insana giden o ince ve kaygan zemini, şiddetin evrimini, failin empati yoksunluğunu ve “dehumanization” (insandışılaştırma) sürecinin nasıl işlediğini derinlemesine inceleyeceğiz.
Tarihsel veriler ve seri suçlular üzerine yapılan profilleme çalışmaları, şiddetin bir anda ortaya çıkan (spontane) bir patlama olmaktan ziyade, öğrenilen, pratik edilen ve dozu artırılan bir süreç olduğunu göstermektedir. Seri katillerin çocukluk ve ergenlik dönemlerinde sıklıkla hayvanlara işkence ettikleri (Zoosadizm), eşyalara zarar verdikleri veya yangın çıkardıkları (Piromani) bilinmektedir. Macdonald Üçlemesi (Macdonald Triad) olarak bilinen bu belirtiler, gelecekteki antisosyal ve şiddet içeren davranışların habercisidir. Üniversite kampüsündeki bu olayda, failin hedefi bir hayvan değil, bir bitkidir; ancak eylemin niteliği (kimyasal işkence, planlı yok etme, sadistik izleme) hayvan işkencesiyle aynı psikolojik kökenden beslenir. Hedefin “canlı” olması, “savunmasız” olması ve “acı çekerek ölmesi” (bitkilerde sinir sistemi olmasa da failin zihnindeki algı budur), failin güç ve kontrol ihtiyacını tatmin eder. Bugün ağaca kezzap döken kişi, aslında şiddet antrenmanı yapmaktadır. Ağaç, onun için bir “kum torbası”, bir “test sürüşü”dür. “Bakalım ne kadar zarar verebiliyorum?”, “Bakalım yakalanıyor muyum?”, “Bakalım toplum ne tepki veriyor?” sorularının cevabını bu eylemle arar.
Bu noktada “Duyarsızlaşma” (Desensitization) süreci devreye girer. Şiddet, tıpkı uyuşturucu gibi, zamanla tolerans geliştirilen bir olgudur. İlk kez bir canlıya zarar veren kişi, belki heyecan, korku veya tiksinti duyar. Ancak eylemi tekrarladıkça veya eylemin sonucunu (ağacın kurumasını) izledikçe, bu duygular körelir. Vicdan nasırlaşır. Artık o zarar verme eylemi, sıradan bir iş haline gelir. Hatta fail, aldığı hazzı (güç hissini) sürdürmek için dozajı artırma ihtiyacı hisseder. Bir ağacı kurutmak, bir süre sonra yetersiz gelebilir. “Daha büyük bir etki”, “daha ses getiren bir eylem”, “daha canlı bir hedef” arayışı başlayabilir. Bu tırmanış merdiveninin bir sonraki basamağında genellikle sokak hayvanları bulunur. Kediye, köpeğe zarar vermek, ağaca zarar vermekten bir tık daha “riskli” ama daha “tatmin edici”dir (failin sapkın zihniyeti açısından). Ve ne yazık ki, merdivenin en üst basamağında “insan” vardır. Özellikle de failin “öteki” olarak, “düşman” olarak, “yok edilmesi gereken bir nesne” olarak kodladığı insanlar.
Failin zihnindeki “Dehumanization” (İnsandışılaştırma) mekanizması, bu geçişi kolaylaştıran en tehlikeli faktördür. Fail, ağaca saldırırken onu sadece bir bitki olarak değil, bir “küfür sembolü” olarak görmüştür. Aynı zihniyet, karşıt görüşlü bir öğrenciyi de “insan” olarak değil, bir “vatan haini”, bir “din düşmanı”, bir “ahlaksız” veya sadece bir “hedef” olarak kodlar. Karşısındakini insan statüsünden çıkarıp bir nesneye, bir kavrama veya bir haşereye indirgediğinde, ona zarar vermek ahlaki bir sorun olmaktan çıkar. Hatta bir “görev” haline gelir. Nazi Almanyası’nda Yahudilerin, Ruanda’da Tutsilerin “hamam böceği” olarak adlandırılması, bu psikolojik hazırlığın sonucudur. Üniversite kampüsünde de benzer bir dilin ve algının filizlendiğini görmek zor değildir. Ağacı süsleyen öğrencileri “sapkın”, “yozlaşmış” veya “kökü dışarıda” olarak etiketleyen dil, aslında şiddetin meşruiyet zeminini hazırlar. Fail, bugün ağaca döktüğü kezzabı, yarın bu etiketleri yapıştırdığı bir öğrencinin yüzüne dökmekte tereddüt etmeyebilir. Çünkü onun gözünde o öğrenci de, o ağaç gibi “temizlenmesi gereken bir kir”dir. Asit saldırılarının (vitriolage) dünya genelindeki istatistiklerine bakıldığında, genellikle “namus”, “kıskançlık” veya “ideolojik nefret” motivasyonlarıyla, kurbanı “cezalandırmak” ve “damgalamak” amacıyla yapıldığı görülür. Ağaç olayı, tam da bu “cezalandırma ve damgalama” mantığının provasıdır.
Kullanılan silahın (kezzap) doğası da bu riski artırır. Kezzap, bir “mesafe silahı” değildir; failin kurbanına yaklaşmasını, sıvıyı dökmesini gerektirir. Ancak tabanca veya bıçak gibi anlık öldürücü değildir; kalıcı hasar bırakıcı, şekil bozucu, ömür boyu iz taşıtıcı bir silahtır. Failin bu silahı seçmesi, onun kurbanını “yok etmekten” ziyade, onu “pişman etme”, “ibretlik hale getirme” ve “eserini kurbanın üzerinde görme” arzusunu yansıtır. Ağacın kurumuş hali, failin imzasıdır. Bir insana kezzap atıldığında da amaç genellikle öldürmek değil, süründürmek, güzelliğini veya kimliğini elinden almaktır. Bu, son derece sadistik bir dürtüdür. Fail, tanrısal bir cezalandırıcı rolüne soyunur. Ağaca yaptığı saldırıda bu “ilahi adalet” rolünü prova etmiştir. Eğer bu eylem cezasız kalırsa, failin zihninde şu düşünce pekişecektir: “Ben cezalandırıcıyım ve sistem bana dokunamıyor. Demek ki haklıyım.” Bu narsisistik doğrulama (validation), bir sonraki saldırının önünü açan en büyük motivasyondur.
Ayrıca, “Fantezi Dünyası” ile “Gerçeklik” arasındaki sınırın incelmesi de risk faktörüdür. Şiddet eğilimli bireyler, zihinlerinde sürekli şiddet senaryoları kurarlar (violent ideation). Ağaca saldırı, bu fantezilerin gerçeğe dökülmüş ilk halidir. Ancak fanteziler genellikle sınırsızdır. Fail, zihninde belki de o ağacı süsleyen öğrencilere saldırdığını, onları cezalandırdığını hayal etmektedir. Ağaca saldırmak, bu fantezinin bir “sübstitüsyon” (yer değiştirme) eylemidir. Gerçek hedefe (insanlara) ulaşamadığı veya cesaret edemediği için, öfkesini en yakın sembolik nesneye (ağaca) yöneltmiştir. (Displaced Aggression – Yön değiştirmiş saldırganlık). Ancak yön değiştirmiş saldırganlık, asla tam bir tatmin sağlamaz. Asıl hedef (insanlar) hala oradadır, hala gülmekte, eğlenmekte ve ağacı süslemektedir (veya süslemeye devam edecektir). Bu durum, failin “engellenmişlik hissini” (frustration) artırır. Frustrasyon-Agresyon hipotezine göre, engellenme ne kadar artarsa, saldırganlık dürtüsü de o kadar güçlenir. Bir noktada, ağaç gibi cansız hedefler yetmeyecek ve fail, asıl nefret objesine, yani insana yönelecektir.
Kampüs ortamı, bu tırmanış için ne yazık ki elverişli bir zemin sunabilir. Gençlerin bir arada olduğu, ideolojik tartışmaların yaşandığı, kalabalık ve dinamik bir ortam. Eğer fail, bir grup içindeyse (ki “Üç Kişilik Çete” bölümünde bunu irdelemiştik), grup dinamiği de şiddeti körükler. Grup üyeleri birbirlerine “daha sert” olmayı telkin edebilirler. “Ağacı kuruttuk ama bunlar hala akıllanmadı, şimdi ne yapacağız?” sorusu, grubun gündemine gelebilir. Bu soruya verilecek cevap, şiddetin dozunu artırmak olabilir. Ayrıca, karşıt gruptan gelecek tepkiler, kınamalar veya protestolar, failleri “savunma” psikolojisine sokarak daha da radikalleştirebilir. “Bize saldırıyorlar, kendimizi (ve davamızı) savunmalıyız” mantığı, önleyici şiddet (preemptive violence) kullanımını meşrulaştırabilir.
Hukuk sisteminin ve üniversite idaresinin bu olayı “basit mala zarar verme” olarak görüp geçiştirmesi, şiddetin tırmanışına verilen “zımni onay”dır. Kriminolojide “Kırık Camlar Teorisi” (Broken Windows Theory), küçük suçlara ve düzensizliklere göz yumulmasının, daha büyük suçlara davetiye çıkardığını savunur. Bir binanın camı kırılır ve tamir edilmezse, yoldan geçenler “burada düzen yok, kimse umursamıyor” diye düşünür ve diğer camları da kırarlar. Sonunda bina metruklaşır ve ağır suçların merkezi olur. Kampüsteki ağaç olayı, o “ilk kırık cam”dır. Eğer o cam hemen tamir edilmez (fail yakalanıp caydırıcı ceza almaz) ve düzen (adalet) sağlanmazsa, mesaj açıktır: “Burada kurallar işlemiyor.” Bu mesajı alan potansiyel saldırganlar (gerek aynı kişiler gerek başkaları), bir sonraki eylemlerinde daha pervasız olacaklardır. Bugün ağaca kezzap döken, yarın kantini basabilir, laboratuvarı yakabilir veya bir öğrenciyi darp edebilir. Çünkü eşik aşılmıştır. Şiddet, bir tabu olmaktan çıkmış, bir “yöntem” haline gelmiştir.
Failin empati yoksunluğu, bu tırmanışın en korkutucu yakıtıdır. Empati, başkasının acısını hissetme yeteneğidir ve şiddetin önündeki en büyük doğal frendir. Bir ağaca asit dökerken onun canlılığını, doğallığını ve masumiyetini hissedemeyen bir zihin, empati spektrumunun en altındadır. Ağaçlar çığlık atmaz, bu yüzden onlara zarar vermek “kolaydır”. Ancak bu eylemi yapabilen kişi, kurbanının “sessizliğinden” cesaret almaktadır. Yarın bir gün, sesini çıkaramayacak durumda olan bir insana (örneğin sarhoş, baygın, engelli veya sadece zayıf birine) saldırması, onun için ağaca saldırmaktan farksız olabilir. Fail, “kurbanın zayıflığını” bir davetiye olarak görür. Güçlüye saldıramaz (çünkü korkaktır), ama zayıfı ve savunmasızı ezmekten haz duyar. Bu, tipik bir zorba (bully) profilidir. Ve zorbalar, durdurulmadıkları sürece asla durmazlar; sadece hedeflerini değiştirir ve şiddetlerini artırırlar.
Ayrıca, olayın politik iklimle olan ilişkisi de şiddet eşiğinin aşılmasında etkili olabilir. Kutuplaşmış toplumlarda, “bizden” olanın şiddeti genellikle “milli/dini hassasiyet”, “tepki”, “gençlik heyecanı” gibi yumuşatıcı kavramlarla meşrulaştırılırken; “ötekinin” en ufak eylemi “terör” olarak yaftalanır. Fail, kendini bu “korunaklı” alanda görüyorsa, şiddet uygulamaktan çekinmez. Çünkü bilir ki, arkasında onu savunacak bir medya, bir siyasi irade veya bir toplumsal kesim vardır. “Ağaca kezzap döktü ama niyeti halis” diyen bir ses, failin kulağına “İnsana da zarar versen, niyetine bakarız” fısıltısını üfler. Bu cezasızlık ve koruma kalkanı, şiddetin tırmanışı için en verimli gübredir.
Sonuç olarak, üniversitedeki ağaç katliamı, münferit bir olay değil, potansiyel bir şiddet sarmalının başlangıç noktasıdır. Ağaçtan insana geçiş eşiği, sanıldığı kadar yüksek ve aşılmaz değildir. Şiddet, bir kez meşrulaştırıldığında, bir kez “araçsallaştırıldığında”, hedefin niteliği (bitki, hayvan, insan) önemini yitirir. Önemli olan failin o eylemden aldığı güç, haz ve statüdür. Kezzap dolu şişenin kapağı bir kez açılmıştır ve o cin şişeden çıkmıştır. O cini tekrar şişeye sokmak, sadece o ağacın parasını ödetmekle veya okuldan uzaklaştırmakla mümkün değildir. Failin zihnindeki “şiddet meşruiyeti” yazılımının silinmesi, radikalizasyon sürecinin durdurulması ve toplumun (özellikle de idarenin) “şiddete sıfır tolerans” ilkesini amasız, fakatsız uygulaması gerekir. Aksi takdirde, bugün ağacın köklerinde gördüğümüz o yanık izlerini, yarın toplumun teninde görmemiz kaçınılmazdır. Ağaç, yaklaşan yangının ilk kıvılcımıdır; ve tarih bize göstermiştir ki, kitapları ve ağaçları yakanlar, eninde sonunda insanları da yakarlar. (Heinrich Heine’nin o meşhur sözüne atıfla). Bu risk analizi, bir kehanet değil, davranış bilimlerinin soğuk ve acı gerçeğidir.
Bölüm 9: Hukuksal Boşluklar ve Cezasızlık Algısı
Üniversite kampüsünde gerçekleşen, bir ağacın köklerine litrelerce kezzap dökülerek katledilmesi olayı, şimdiye kadar psikolojik derinlikleri, sosyolojik yansımaları, ekolojik yıkımı ve şiddet potansiyeli bağlamında ele alındı. Ancak tüm bu analizlerin nihayetinde gelip dayandığı duvar, hukuk sisteminin bu eylemi nasıl tanımladığı ve nasıl cezalandıracağı (veya cezalandırmayacağı) meselesidir. Toplumsal vicdanı yaralayan, ekosisteme zarar veren ve potansiyel bir şiddet sarmalının habercisi olan bu eylem, adliye koridorlarına taşındığında, ne yazık ki “teknik” ve “soğuk” bir bürokrasinin çarkları arasında anlamını yitirme riskiyle karşı karşıyadır. Türk Ceza Kanunu’nun (TCK) mevcut yapısı ve yargılama pratikleri, canlı bir organizmaya yapılan kimyasal saldırıyı, cansız bir nesneye verilen zarardan ayırt etmekte zorlanmaktadır. Bu bölümde, hukuk sistemindeki bu ontolojik körlüğü, “kamu malına zarar verme” suçunun yetersizliğini, “Hükmün Açıklanmasının Geri Bırakılması” (HAGB) gibi mekanizmaların nasıl bir cezasızlık zırhına dönüştüğünü ve faillerin bu yasal boşluklardan nasıl cesaret aldığını derinlemesine irdeleyeceğiz.
TCK’nın 151. ve 152. maddeleri, “Mala Zarar Verme” suçunu düzenler. 152. madde, suçun nitelikli hallerini, yani kamu kurumlarına ait eşyaya veya dikili ağaç, fidan ve bağ çubuğuna zarar verilmesini içerir. Kanun koyucu, “dikili ağacı” özel olarak belirtmiş olsa da, onu hala “mal” (eşya) kategorisinde değerlendirmektedir. Hukuksal ontolojide ağaç, bir “canlı” değil, bir “mülk”tür. Üniversitenin demirbaşına kayıtlı bir sıra, bir bilgisayar veya bir çöp kovası neyse, o çam ağacı da hukuken odur. Bu bakış açısı, eylemin vahametini, sadece “ekonomik zarar” boyutuna indirger. Hakim karşısına çıkan fail için sorulacak temel soru, “Bu ağacın maddi değeri nedir?” olacaktır. Oysa bir ağacın değeri, kereste fiyatıyla veya fidanlık maliyetiyle ölçülemez. Onun yıllar içinde ürettiği oksijen, karbon tutma kapasitesi, gölgesi, estetik değeri, kampüs hafızasındaki yeri ve en önemlisi “yaşam hakkı”, bu maddi hesaplamanın dışında kalır. Hukuk, canı mala indirgediğinde, adalet duygusu zedelenir. Fail, bir cana kastetmiş olmanın ağırlığını değil, birinin malını bozmuş olmanın hafifliğini hisseder.
Nitelikli mala zarar verme suçu için öngörülen ceza, bir yıldan dört yıla kadar hapistir. Ancak Türk yargı sisteminin pratiğinde, bu cezalar genellikle alt sınırdan verilir. Eğer failin sabıkası yoksa, duruşmadaki tutumu “iyi hal” olarak değerlendirilirse (ki genellikle takım elbise giyip pişmanım demek yeterlidir), ceza daha da indirilir. Ve en kritik nokta: Eğer sonuç ceza 2 yılın altındaysa, “Hükmün Açıklanmasının Geri Bırakılması” (HAGB) kurumu devreye girer. HAGB, sanığın 5 yıl boyunca denetimli serbestlikte kalması ve yeni bir suç işlememesi şartıyla, hükmün hukuki bir sonuç doğurmamasını, yani siciline işlenmemesini sağlar. Pratik anlamda bu, failin mahkeme salonundan elini kolunu sallayarak çıkması, hapse girmemesi ve hayatına kaldığı yerden (belki de suç işlemeye daha cüretkar bir şekilde) devam etmesi demektir. Fail için bu süreç, bir “ceza” değil, sadece bürokratik bir “zahmet”tir. Adliyeye gidip gelmek, ifade vermek, avukat tutmak… Bunlar caydırıcı bir bedel değildir. Hatta radikal gruplar içinde bu süreç, bir “dava çilesi”, bir “gazi madalyası” gibi sunulur. “Davamız için yargılandık” söylemi, failin statüsünü yükseltir. Cezasızlık, suçu romantize eder.
Ayrıca, olayın “kimyasal silah” boyutu hukuken genellikle göz ardı edilir. TCK’da “Çevrenin Kasten Kirletilmesi” (Madde 181) suçu da tanımlanmıştır. Atık veya artıkları, çevreye zarar verecek şekilde kasten toprağa, suya veya havaya veren kişi, altı aydan iki yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır. Üniversitedeki olayda toprağa dökülen litrelerce asit, kesinlikle toprağı ve potansiyel olarak yeraltı suyunu kirletmiştir. Bu madde, mala zarar vermekten bağımsız olarak uygulanmalıdır. Ancak savcılar genellikle “fikri içtima” kuralları gereği en ağır cezayı gerektiren maddeden (mala zarar verme) dava açarlar ve çevre suçu arada kaynar. Oysa burada iki ayrı mağduriyet vardır: Birincisi üniversitenin mülkiyet hakkı (ağaç), ikincisi ise kamunun sağlıklı bir çevrede yaşama hakkı (toprak/su). Asidin tehlikeli doğası, eylemi basit bir kırma-dökme işinden ayırır. Kezzap, “silah” vasfına haizdir. Eğer bu asit bir insana atılsaydı “silahla yaralama” veya “kasten öldürmeye teşebbüs” olacaktı. Ağaca atıldığında ise sadece “zarar verici madde” oluyor. Hukukun bu ikircikli tutumu, failin kullandığı yöntemin vahşetini görmezden gelir.
Cezasızlık algısını besleyen bir diğer faktör, “Etkin Pişmanlık” hükümlerinin olası uygulanmasıdır. Eğer fail, ağacın bedelini ödemeyi kabul ederse, cezasında ciddi indirim yapılabilir. TCK 168. maddeye göre, kovuşturma başlamadan önce zarar giderilirse ceza üçte ikisine kadar, kovuşturma başladıktan sonra giderilirse yarısına kadar indirilir. Yani fail, cebinden üç beş bin lira çıkarıp “Alın ağacınızın parası” dediğinde, adaletin terazisi onun lehine döner. Zengin bir fail veya arkasında finansal gücü olan bir grup (cemaat/vakıf vb.) için bu bedeli ödemek çocuk oyuncağıdır. Adalet, parayla satın alınabilir hale gelir. “Parasını verdim, kırdım” mantığı, mülkiyet hukukunda belki kabul edilebilir (tazminat), ancak ceza hukukunda ve ekolojik etikte kabul edilemez. Çünkü doğanın tahribatı, parayla tam olarak telafi edilemez. O ağacın 50 yılda geldiği noktaya, yeni dikilen bir fidanın gelmesi için 50 yıl geçmesi gerekir. Zamanı satın alamazsınız.
Hukuksal boşlukların en büyüğü ise “Nefret Suçu” tanımındaki eksikliktir. TCK 122. madde, “Nefret ve Ayrımcılık” suçunu düzenler ancak kapsamı oldukça dardır ve genellikle işe alım, hizmet verme gibi alanlardaki ayrımcılıkla sınırlıdır. Oysa bu olayda failin motivasyonu açıkça “nefret”tir. Belirli bir yaşam tarzına, belirli bir inanç grubuna (veya inançsızlığa), seküler kesime duyulan nefret, bu eylemin motor gücüdür. Ağaç, bu nefretin nesnesidir. Birçok Batı ülkesinde, nefret saikiyle işlenen suçlar (Hate Crimes), “ağırlaştırıcı sebep” (aggravating factor) olarak kabul edilir ve ceza artırılır. Yani bir ağacı “odun ihtiyacı için” kesmekle, “Hristiyan/Batı sembolü olduğu için” kesmek arasında fark vardır. İkincisi, toplumsal barışı tehdit eder, bir grubu hedef gösterir ve terörize eder. Türk hukuk pratiğinde ise bu motivasyon genellikle “tahrik” veya “kişisel öfke” kapsamında değerlendirilip, suçun niteliğini değiştirmez. Hatta bazen, failin “dini hassasiyetleri” savunma makamı tarafından “haksız tahrik” (TCK 29) indirimine zemin hazırlamak için kullanılır. “Ağacı süsleyerek bizi tahrik ettiler” savunması, hukuken absürt olsa da, ideolojik yakınlığı olan bir hakim veya savcı nezdinde (zımnen de olsa) bir “anlayış” bulabilir. Bu, hukukun siyasallaşması riskidir.
İdari hukuk açısından, Yükseköğretim Kurumları (YÖK) Öğrenci Disiplin Yönetmeliği de devreye girmelidir. Üniversite malına zarar vermek, genellikle “Kınama” veya “Kısa Süreli Uzaklaştırma” cezasını gerektirir. Ancak eylemin boyutu, can güvenliğini tehdit etmesi ve huzur ortamını bozması dikkate alındığında, “Yükseköğretim kurumundan çıkarma” cezası (Madde 9) uygulanabilir. Ancak burada da idarenin takdir yetkisini nasıl kullanacağı belirsizdir. Eğer idare, olayı “basit bir öğrenci olayı” olarak görürse, fail bir dönem uzaklaştırma alıp okuluna geri dönebilir. Döndüğünde ise “sisteme kafa tutmuş kahraman” edasıyla kampüste dolaşır. Bu durum, diğer öğrenciler üzerindeki caydırıcılığı yok eder, aksine suçu teşvik eder. Gerçek bir adalet için, idari ve adli süreçlerin eşgüdümlü ve tavizsiz işlemesi gerekir.
Hukuk sistemindeki bir diğer sorun, “hayvan” ve “bitki” haklarının anayasal düzlemde yetersizliğidir. Anayasa’nın 56. maddesi “Herkes, sağlıklı ve dengeli bir çevrede yaşama hakkına sahiptir” der. Ancak bu hak, genellikle insan merkezli (antroposentrik) yorumlanır. Çevrenin korunması, insanın sağlığı içindir; çevrenin kendisi için değil. Oysa modern hukuk felsefesi, “doğanın hakları”nı tartışmaktadır. Bir nehrin, bir ormanın veya bir ağacın, tüzel kişiliği olması ve zarar gördüğünde “kendi adına” dava açılabilmesi (vasileri aracılığıyla) fikri, Güney Amerika ve Yeni Zelanda gibi bazı ülkelerde yasalaşmıştır. Türkiye’de ise ağaç hala “eşya”dır. Bu ontolojik hata düzeltilmeden, ekolojik suçlara verilen cezalar her zaman “hafif” kalacaktır.
Failin avukatlarının muhtemel savunma stratejileri de cezasızlık algısını besler. “Gençlik heyecanı”, “dini hassasiyet”, “pişmanlık”, “ağacın zaten hasta olduğu iddiası”, “asidin miktarının abartıldığı” gibi argümanlarla suçun vehameti sulandırılmaya çalışılır. Bilirkişi raporları, sürecin uzaması, tebligat sorunları derken dava yıllara yayılır. Geciken adalet, adalet değildir. Olayın sıcaklığı geçtiğinde, kamuoyu baskısı azaldığında, dosya tozlu raflarda unutulur ve fail sessiz sedasız beraat eder veya sembolik bir cezayla kurtulur. Bu döngü, Türkiye’deki birçok toplumsal olayda tekrar eden bir travmadır.
Sonuç olarak, hukuk sistemimizdeki boşluklar ve uygulama pratikleri, üniversitedeki ağaç katliamının faillerine “kırmızı halı” sermese de, onlara kaçabilecekleri pek çok “arka kapı” sunmaktadır. Mala zarar verme suçunun hafifliği, HAGB zırhı, etkin pişmanlık indirimi, nefret suçu tanımının yetersizliği ve çevre suçlarının ikincil planda kalması, faillerde “Yaptığım yanıma kar kalır” düşüncesini pekiştirmektedir. Bu dokunulmazlık algısı, hukukun caydırıcılık fonksiyonunu (prevention) iflas ettirir. Eğer devlet, bir ağaca asit dökeni, bir okula bomba koymuş gibi ciddiyetle yargılamazsa; o asitçi zihniyet, hukukun bu zafiyetini bir “izin belgesi” olarak okuyacaktır. Adalet, sadece insanların değil, ağaçların, toprağın ve suyun da hakkını koruduğu zaman gerçek anlamını bulur. Aksi takdirde, mahkeme kararları, sadece “kaç liralık ağaç kurudu?” sorusunun cevabını veren birer muhasebe fişinden öteye gidemez. Ve doğa, muhasebe fişleriyle değil, yaşamla ilgilenir.
Bölüm 10: Sonuç: Kutuplaşmanın Kampüs İzdüşümü ve Gelecek Projeksiyonu
Üniversite kampüsünün kalbinde, kökleri asitle kavrulmuş, dalları sararmış ve yaşam döngüsü vahşice kesintiye uğratılmış o çam ağacı, artık sadece biyolojik bir ölü değil, aynı zamanda toplumsal bir teşrih masasıdır. Dokuz bölüm boyunca bu kadavranın üzerinde yaptığımız incelemeler; failin narsisistik patolojisinden güvenlik zafiyetlerine, teolojik çelişkilerden ekolojik yıkıma kadar pek çok karanlık noktayı aydınlattı. Ancak, neşterin en derine inmesi gereken yer, bu olayın bir “sonuç” değil, korkutucu bir “başlangıç” olduğu gerçeğidir. Bu ağaç, Türkiye’nin on yıllardır ilmek ilmek örülen toplumsal kutuplaşmasının, “Z Kuşağı” olarak adlandırılan ve geleceğin mimarı olması beklenen nesil üzerindeki en somut, en yakıcı ve en trajik izdüşümüdür. Bu bölümde, olayın münferit bir vandallık olmadığını, aksine sistematik bir nefret eğitiminin, kültürel çatışmanın ve tahammülsüzlük ikliminin kaçınılmaz bir ürünü olduğunu; üniversitelerin bilim yuvası olmaktan çıkıp nasıl birer ideolojik cephe hattına dönüştüğünü ve bu dönüşümün ülkenin geleceği için çaldığı alarm zillerini, en geniş perspektifle ve gelecek projeksiyonlarıyla ele alacağız.
Öncelikle, olayın gerçekleştiği mekanın ontolojik anlamı üzerinde durmak gerekir. Üniversite (Universitas), etimolojik kökeni itibarıyla “bütünlük”, “evrensellik” ve “topluluk” anlamlarını taşır. Tarihsel misyonu, farklı fikirlerin, inançların ve kültürlerin, bilimin hakemliğinde bir arada var olabildiği, çatışmanın yerini tartışmanın, kavganın yerini diyaloğun aldığı steril ve özgür alanlar yaratmaktır. Kampüsler, toplumun geri kalanındaki kaostan, önyargılardan ve şiddetten arındırılmış “fildişi kuleler” veya “güvenli limanlar” olarak tasarlanmıştır. Ancak Yıldız Teknik Üniversitesi’nde veya benzeri kampüslerde yaşanan bu tür olaylar, bu limanın artık güvenli olmadığını, fildişi kulelerin surlarının yıkıldığını ve sokaktaki nefretin, amfilere, laboratuvarlara ve kampüs bahçelerine sızdığını kanıtlamaktadır. Ağaca dökülen kezzap, aslında üniversite idealinin üzerine dökülmüştür. Bilimsel şüpheciliğin ve rasyonel düşüncenin hakim olması gereken bir mekanda, Orta Çağ karanlığını andıran bir dogmatizmin ve şiddet eğiliminin yeşermesi, eğitim sisteminin iflas ettiğinin en net göstergesidir. Bir öğrenci, derslikte moleküler biyoloji, fizik veya mühendislik öğrenirken, zihninin arka planında “ağaç süsleyenleri cezalandırma” planları yapabiliyorsa, burada sadece bireysel bir sapma değil, kurumsal ve sistemsel bir çöküş vardır.
Bu çöküşün en belirgin aktörü, paradoksal bir şekilde “geleceğimiz” olarak kutsanan gençliktir. Sosyolojik analizlerde genellikle Z kuşağı; özgürlükçü, çevreye duyarlı, küresel değerlere entegre, teknolojiyi iyi kullanan ve geleneksel kalıpları yıkan bir nesil olarak kodlanır. Ancak bu olay, bu genellemenin ne kadar yanıltıcı ve eksik olduğunu yüzümüze çarpmaktadır. Türkiye özelinde, Z kuşağının homojen bir yapı olmadığı, aksine içinde son derece radikal, reaksiyoner, muhafazakâr ve hatta şiddete meyilli bir damarın güçlenerek aktığı görülmektedir. Bu “öteki Z kuşağı”, dijital dünyanın yankı odalarında (echo chambers) radikalleşmekte, sosyal medyadaki nefret söylemlerini içselleştirmekte ve kimlik inşasını “karşıtına düşmanlık” üzerinden kurmaktadır. Ağaca saldıran zihniyet, 1970’lerin veya 80’lerin ideolojik kamplaşmasından farklı olarak, daha nihilist, daha gösterişçi ve daha yıkıcı bir motivasyona sahiptir. Eski kuşakların çatışmalarında en azından belirli bir entelektüel zemin veya siyasi program varken, bu yeni nesil radikalizmde “trollük kültürü” ile harmanlanmış, sığ ama bir o kadar da keskin bir nefret hakimdir. Onlar için bir ağacı kurutmak, siyasi bir manifesto değil, sosyal medyada “like” alacak, kendi kabilelerine “bakın nasıl da hadlerini bildirdik” dedirtecek bir performanstır. Bu, “dijital yerli” (digital native) olmanın getirdiği bir empati erozyonudur. Ekrandaki şiddeti gerçek hayata taşırken, sanal ile gerçek arasındaki ahlaki bariyerleri yıkmışlardır.
Toplumsal kutuplaşmanın kampüse yansıması, artık sadece sözlü sataşmalar veya poster asma yarışları şeklinde değil, “yaşam tarzına fiziksel müdahale” ve “mekansal temizlik” (spatial cleansing) şeklinde tezahür etmektedir. Ağaç, seküler, batılı veya modern yaşam tarzının bir sembolü olarak kodlanmış ve bu sembolün kampüs mekanından “kazınması” hedeflenmiştir. Bu, bir alan hakimiyeti savaşıdır. Failler, “Burası bizim, sizin değil” mesajını vermek istemektedir. Farklılığa tahammül (tolerance) eşiği, yerini “tahammülsüzlüğe” ve oradan da “yok etme arzusuna” bırakmıştır. Bir toplumda, insanlar birbirlerinin bayramına, kutlamasına, giyimine veya eğlencesine sadece “burun kıvırmakla” yetinmeyip, o eğlencenin fiziksel sembollerini kimyasal silahla yok etmeye kalkışıyorsa, o toplumda “bir arada yaşama kültürü” (co-existence) bitkisel hayata girmiş demektir. Kezzap, bu bitkisel hayatın fişini çeken eylemdir. “Ya benim gibi olacaksın ya da yok olacaksın” mottosu, faşizmin temel düsturudur ve bu düstur, ne yazık ki üniversite gençliğinin bir kısmının zihinsel işletim sistemi haline gelmiştir.
Bu noktada, “sistematik nefret eğitimi” kavramını mercek altına almak zorundayız. Bu gençler, uzaydan gelmemiştir. Onlar, bu ülkenin eğitim sisteminden, bu ülkenin aile yapısından, bu ülkenin medyasından ve bu ülkenin siyasi ikliminden beslenerek büyümüşlerdir. Onlar, birer “sonuç”tur. Siyasetçilerin her gün ekranlarda kullandığı ayrıştırıcı dil, “biz ve onlar” retoriği, “hainler ve kahramanlar” dikotomisi, genç zihinlerde somut bir eylem planına dönüşmüştür. Eğer bir ülkenin yönetici elitleri, sürekli olarak belirli bir yaşam tarzını hedef gösterir, kültürel sembolleri şeytanlaştırır ve kutuplaşmadan siyasi rant devşirirse; o ülkenin gençleri de vazife çıkarıp ağaçlara, hayvanlara veya insanlara saldırır. Bu, “banality of evil” (kötülüğün sıradanlığı) kavramının Türkiye versiyonudur. Fail, ağaca kezzap dökerken kendini bir suçlu gibi değil, devlet büyüklerinin veya kanaat önderlerinin işaret ettiği “tehlikeye” karşı savaşan bir nefer gibi hissetmektedir. Bu his, ona vicdani bir konfor sağlar. Dolayısıyla bu eylem münferit bir sapkınlık değil, kolektif bilinçaltına ekilen nefret tohumlarının hasadıdır. Aile sofralarında konuşulanlar, televizyon dizilerindeki “gavur” stereotipleri, Cuma hutbelerindeki bazı vurgular ve sosyal medyadaki trol ordularının kampanyaları, bu “nefret müfredatının” dersleridir. Ağacı yakan genç, bu müfredatın “başarılı” bir öğrencisidir.
Gelecek projeksiyonu açısından bakıldığında, tablo çok daha karanlıktır. Bugün üniversite öğrencisi olan bu failler ve onları destekleyen kitle, yarının Türkiye’sinde hakim, savcı, doktor, mühendis, öğretmen, bürokrat ve siyasetçi olacaktır. Bir ağacın yaşam hakkına saygı duymayan, kendi ideolojisi uğruna doğayı katletmekten çekinmeyen, farklılıklara karşı kimyasal silah kullanma potansiyeli taşıyan bir zihniyetin, adalet dağıttığını, hasta tedavi ettiğini veya ülke yönettiğini hayal etmek, distopik bir korku filmi senaryosudur. Bir hakim düşünün ki, önüne gelen dosyada sanık “kendi mahallesinden” değilse, ona düşman hukuku uygulasın. Bir doktor düşünün ki, hastasının yaşam tarzını beğenmediği için tedaviyi reddetsin veya savsaklasın. Bir mühendis düşünün ki, yaptığı köprünün veya binanın güvenliğinden çok, ihaleyi kimin alacağıyla veya o binada kimlerin oturacağıyla ilgilensin. Bu olay, liyakatin yerini sadakatin, etiğin yerini fanatizmin alacağının habercisidir. Meritokrasinin çöküşü, sadece beceriksiz insanların iş başına gelmesi demek değildir; aynı zamanda “kötücül” insanların yetki sahibi olması demektir. Ağaca kezzap döken elin, yarın imza yetkisine sahip olduğunda neler yapabileceğini kestirmek güç değildir.
Ayrıca, bu tür olaylar, ülkenin “beyin göçü” (brain drain) kanamasını durdurulamaz bir hale getirecektir. Özgürlüğün olmadığı, güvenliğin sağlanamadığı, bir ağaç süslemenin bile “terör eylemi” muamelesi gördüğü veya vandallığa maruz kaldığı bir ülkede, parlak zihinler, yaratıcı gençler ve vicdanlı bireyler yaşamak istemeyecektir. Üniversite kampüsü, bir gencin kendini gerçekleştireceği yer olmalıdır; hayatta kalmaya çalışacağı bir arena değil. Eğer kampüs, asit saldırılarının, tehditlerin ve baskının mekanı olursa, o kampüsten bilim çıkmaz; sadece korku ve itaat çıkar. Nitelikli insan kaynağının, “seküler gettolara” hapsolması veya yurtdışına kaçması, ülkenin entelektüel çölleşmesini hızlandıracaktır. Kalanlar ise ya sinikleşip kabuğuna çekilecek ya da bu radikal dalgaya ayak uydurmak zorunda kalacaktır. Her iki durumda da kaybeden, Türkiye’nin geleceği olacaktır.
Üniversitelerin ideolojik çatışma sahalarına dönüşmesi, akademik üretimi de baltalayacaktır. Bilim, özgürlük ister. Dogmaların sorgulanabildiği, tabuların yıkılabildiği yerde bilim yeşerir. Ancak “kutsallara dokunulamaz” mantığının, bir ağaca dokunmaya kadar genişletildiği bir ortamda, hangi akademisyen evrim teorisini, toplumsal cinsiyet eşitliğini veya eleştirel tarih okumalarını özgürce anlatabilir? Otosansür, akademinin kanseridir. Bu olay, otosansürü daha da derinleştirecek, akademisyenleri “aman tadımız kaçmasın”, “aman hedef gösterilmeyelim” diyerek sessizliğe itecektir. Faillerin cezasız kalması veya hafif cezalarla kurtulması durumunda (ki önceki bölümde bunun yüksek ihtimal olduğunu belirtmiştik), bu sessizlik bir çaresizliğe ve kabullenişe dönüşecektir. Üniversite, diplomaların dağıtıldığı ama bilimin üretilmediği bir “yüksek lise”ye evrilecektir.
Kutuplaşmanın kampüs izdüşümü, aynı zamanda “mekansal ayrışmayı” (segregation) da beraberinde getirecektir. Öğrenciler, ortak alanlarda (kantinler, kütüphaneler, bahçeler) bir arada oturmak yerine, ideolojik gettolarına çekileceklerdir. “Bizim kantin”, “onların bahçesi” ayrımları keskinleşecektir. Bu, sosyal dokunun parçalanmasıdır. Birbirine temas etmeyen, birbirini tanımayan, sadece önyargılar ve sanal dünyadaki nefret söylemleri üzerinden birbirini kurgulayan gruplar, ilk fırsatta çatışmaya hazır hale gelecektir. Ağaç olayı, bu çatışmanın bir provasıdır. Bugün nesneye (ağaca) yönelen şiddet, yarın özneye (insana) yöneldiğinde, kampüsler 1970’lerin kanlı günlerini aratacak bir iç savaş simülasyonuna dönüşebilir. Ancak bu seferki çatışma, sağ-sol kavgasından daha karmaşık, daha teolojik ve daha “mikro-agresyonlar” üzerine kurulu olacaktır.
Bu projeksiyonun en korkutucu yanı, geri dönüşün zorluğudur. Bir ağaç kuruduğunda yerine yenisi dikilebilir (gerçi toprak zehirlenmiştir ama teknik olarak mümkündür). Ancak bir neslin zihni zehirlendiğinde, o zihni rehabilite etmek on yıllar alır. Nefret, bir kez zihne yerleştiğinde, orada kök salar, dallanır ve meyve verir. Bugün ağaca kezzap döken genç, yarın çocuğunu aynı nefretle büyütecektir. Bu, nesiller arası bir travma aktarımıdır. Toplumsal barış, bir sözleşmedir; yazılı olmayan bir anlaşmadır. “Birbirimize zarar vermeyeceğiz, birbirimizin yaşam alanına saygı duyacağız” sözüdür. Bu sözleşme, o kezzapla birlikte tek taraflı olarak feshedilmiştir. Artık orman kanunlarının (ironik bir şekilde ormanı yok edenlerin kanununun) geçerli olduğu bir vahşi batı düzenine doğru sürüklenilmektedir.
Sonuç olarak; Yıldız Teknik Üniversitesi’nde yaşanan olay, bir zabıta vakası değil, bir sosyolojik depremdir. Fay hatlarının kırıldığını, enerjinin boşaldığını ve yıkımın başladığını haber verir. Bu olay bize, Türkiye’de “kültür savaşlarının” (culture wars) artık soğuk savaş evresinden çıkıp sıcak çatışma evresine geçtiğini göstermektedir. Taraflar artık sadece argümanlarla değil, kimyasallarla savaşmaktadır. Üniversite, bu savaşın en stratejik cephesidir. Eğer bu cephe düşerse, yani üniversite aklı, fanatizme teslim olursa, geriye savunulacak pek bir şey kalmayacaktır. Kuruyan o çam ağacı, aslında hepimizin gözü önünde kuruyan umudumuzun, neşemizin ve geleceğimizin anıtıdır. Gelecek projeksiyonunda görünen o ki; eğer radikal bir zihniyet devrimi, etkili bir hukuk reformu ve samimi bir toplumsal barış seferberliği başlatılmazsa, o ağacın kaderi, toplumun kaderi olacaktır. Kökleri zehirlenmiş bir toplum, ne kadar heybetli görünürse görünsün, ilk fırtınada devrilmeye mahkumdur. Ve fırtına, çoktan başlamıştır.
