Büyük Oyun’un Son Perdesi: Hazar’da Bir Fırtınanın Doğuşu
On dokuzuncu yüzyıl boyunca Asya’nın kalbinde, iki devasa imparatorluk arasında sessiz, sinsi ve amansız bir mücadele sürmüştü. Bu mücadele, haritalarda çizilen kanlı sınırlardan ziyade, casusların fısıltılarıyla, kaşiflerin raporlarıyla, kabile liderlerine sunulan altınlarla ve demiryolu hatlarının gölgeleriyle yürütülmüştü. Bir yanda, Hindistan’daki “Mücevher”ini korumak için her şeyi yapmaya hazır olan Britanya İmparatorluğu, diğer yanda ise güneye, sıcak denizlere ve Asya’nın zenginliklerine doğru durdurulamaz bir iştahla yayılan Çarlık Rusyası vardı. “Büyük Oyun” olarak adlandırılan bu jeopolitik satranç, Kafkasya’nın geçit vermez dağlarından Pamir’in buzlu zirvelerine, İran’ın çorak çöllerinden Afganistan’ın kabile vadilerine kadar uzanan devasa bir coğrafyayı kendi oyun tahtasına çevirmişti. Yüzyılın sonuna gelindiğinde, Rusya’nın Kafkasya’yı ve Orta Asya’yı büyük ölçüde ilhak etmesiyle oyunun temposu düşmüş, sınırlar bir nebze istikrara kavuşmuş gibi görünüyordu. Ancak tarih, imparatorlukların sağlam görünen temellerinin ne kadar kırılgan olabildiğini defalarca kanıtlamıştı. Yirminci yüzyılın başlarında patlak veren Birinci Dünya Savaşı, bu eski rakipleri Almanya’ya karşı gönülsüz müttefikler haline getirse de, buzun altındaki derin çatlakları yalnızca geçici olarak kapatmıştı. Asıl fırtına, 1917’de, kimsenin beklemediği bir yerden, Rusya’nın kendi kalbinden kopacaktı. Bu fırtına, sadece Çarlık rejimini değil, “Büyük Oyun”un tüm kurallarını, tüm oyuncularını ve tüm hedeflerini kökünden sarsarak Hazar Denizi’nin sakin sularını kanlı bir girdaba çevirecekti. İngiltere, eski rakibinin çöküşüyle ortaya çıkan bu kaotik boşlukta, kendini bir zamanlar hayal bile edemeyeceği bir savaşın içinde bulacaktı: karayla çevrili bir denizde, derme çatma gemilerle, imparatorluğun geleceği için savaşmak.
1917 yılı, insanlık tarihinin en kanlı savaşlarından birinin üçüncü yılına girerken, Rusya İmparatorluğu’nun doğu cephesindeki devasa ordusu, görünüşte sarsılmaz bir güç abidesi gibi duruyordu. Milyonlarca asker, Karadeniz’den Baltık’a uzanan binlerce kilometrelik bir hatta, Alman ve Avusturya-Macaristan kuvvetlerine karşı siperlerde çürüyordu. Bu hattın en güneydeki uzantısı olan Kafkasya cephesi, Osmanlı İmparatorluğu’na karşı kazanılan bir dizi zaferle stratejik bir önem kazanmıştı. Erzurum, Trabzon ve Van gibi kilit şehirler Rusların eline geçmiş, Osmanlı’nın doğuya yönelik emelleri ağır bir darbe yemişti. Ancak bu askeri başarıların parlak yüzeyinin altında, imparatorluğun temellerini kemiren derin bir çürüme ilerliyordu. Yıllar süren savaşın getirdiği yorgunluk, yetersiz ikmal hatları, liyakatsiz komuta kademesi ve Çar II. Nikolay’ın otokratik rejimine karşı halk arasında giderek artan hoşnutsuzluk, devasa bir barut fıçısı yaratmıştı. Fitili ateşleyen kıvılcım, Şubat ayında Petrograd’da (St. Petersburg) ekmek kıtlığı nedeniyle başlayan grevler ve protestolar oldu. Kimsenin öngöremediği bir hızla büyüyen olaylar, ordunun isyancılara katılmasını ve sadece birkaç gün içinde üç yüz yıllık Romanov hanedanlığının tarihe karışmasını sağladı. Çar’ın tahttan çekilmesiyle kurulan Geçici Hükümet, savaşa devam etme kararı alarak en büyük hatasını yaptı. Bu karar, cephedeki askerlerin son umut kırıntılarını da yok etti. Onlar için savaş artık anlamsızdı; barış, toprak ve ekmek istiyorlardı.
Bu kaos ortamında, Vladimir Lenin liderliğindeki Bolşeviklerin sesi giderek daha gür çıkmaya başladı. Onların basit ve güçlü vaatleri, savaş yorgunu kitlelerde derin bir yankı buluyordu. Nihayet Ekim 1917’de gerçekleştirdikleri darbeyle iktidarı ele geçirdiklerinde, ilk icraatlarından biri, orduyu temelinden sarsan “1 Numaralı Emir”in etkilerini pekiştirmek ve tüm cephelerde barış çağrısı yapmak oldu. Bu çağrı, Kafkasya cephesindeki Rus ordusu için bir ölüm fermanı niteliğindeydi. Askerler arasında zaten zayıflamış olan disiplin tamamen ortadan kalktı. Subayların otoritesi yok oldu; birçoğu asker komiteleri tarafından tutuklandı, aşağılandı veya linç edildi. Birlikler, ulusal hatlar boyunca bölünmeye başladı: Ruslar evlerine dönmek, Ukraynalılar kendi bağımsızlık mücadelelerine katılmak, Gürcüler ve Ermeniler ise kendi vatanlarını korumak istiyorlardı. Binlerce asker, silahlarını ya yanlarına alarak ya da basitçe siperlerde bırakarak firar etmeye başladı. Bir zamanlar Osmanlı ordusunu dize getiren muzaffer Kafkas Ordusu, birkaç ay içinde organize bir güç olmaktan çıkıp, evine dönmeye çalışan silahlı ve moralsiz bir kalabalığa dönüştü.
Bu çöküş, Kafkasya’da devasa bir güç boşluğu yarattı. Yüzyılı aşkın süredir bölgeyi demir yumrukla yöneten Rus otoritesi buharlaşmıştı. Bu boşluk, adeta bir vakum gibi, hem içeriden hem de dışarıdan yeni güçleri kendine çekti. Bölgenin karmaşık etnik ve siyasi dokusu, bu kaos ortamında yeniden şekillenmeye başladı. İlk olarak, Tiflis’te Transkafkasya Komiserliği (daha sonra Sejm) adıyla, Gürcü, Ermeni ve Azerbaycanlı temsilcilerden oluşan geçici bir koalisyon hükümeti kuruldu. Ancak bu kırılgan birliktelik, üyelerinin temel çıkarlarının ve dış politika yönelimlerinin taban tabana zıt olması nedeniyle en başından ölü doğmuş bir projeydi. Gürcüler, Almanların himayesine girerek bağımsızlıklarını koruyabileceklerini umuyorlardı. Ermeniler, 1915’te yaşadıkları soykırımın taze anılarıyla, ilerleyen Osmanlı ordusunu varoluşsal bir tehdit olarak görüyor ve Müttefiklerden gelecek yardımı umutsuzca bekliyorlardı. Azerbaycanlılar ise, dil, din ve kültür bağları nedeniyle kendilerini doğal olarak Osmanlı Türklerine yakın hissediyor, bağımsız bir devlet kurma hayallerini onlarla işbirliği içinde gerçekleştirebileceklerine inanıyorlardı.
Bu yerel milliyetçi hareketlerin yanı sıra, Rus İç Savaşı’nın ana aktörleri de bölgeye kendi gölgelerini düşürmeye başlamıştı. Bolşevikler, özellikle Bakü’nün sanayileşmiş ve çok uluslu proleter nüfusu arasında güçlü bir tabana sahiptiler. Ermeni asıllı Stepan Şahumyan liderliğindeki Bakü Komünü, şehrin kontrolünü ele geçirerek Kafkasya’da bir Sovyet iktidarı kurmayı hedefliyordu. Onların karşısında ise, “Tek ve Bölünmez bir Rusya” idealine bağlı olan, General Denikin ve Kornilov gibi liderlerin komutasındaki Beyaz Ordu vardı. Beyazlar, başlangıçta Kuzey Kafkasya’da örgütlenseler de, nihai hedefleri Bolşevikleri yenerek eski imparatorluğun tamamında kontrolü yeniden sağlamaktı ve bu da Transkafkasya’daki bağımsızlık hareketleriyle doğrudan çatışma anlamına geliyordu. Kısacası, çöken bir imparatorluğun külleri üzerinde, herkesin herkese karşı savaştığı, ideolojilerin, milliyetçiliklerin ve kişisel hırsların iç içe geçtiği kanlı bir mücadele başlamıştı. Bu karmaşık ve öngörülemez denklem, dış güçlerin müdahalesi için son derece elverişli bir zemin hazırlıyordu. Ve bu denklemdeki en değerli, en parlak ve en kanlı ödül, Hazar’ın batı kıyısında parlıyordu: Bakü şehri.
Eğer Kafkasya’da ortaya çıkan güç boşluğu bir vakumsa, Bakü bu vakumun merkezindeki kara delikti. Yirminci yüzyılın başlarında Bakü, sadece bir şehir değil, küresel bir fenomendi. İnsanlık tarihi, endüstriyel gücünü kömür ve buhardan alıp, yeni bir enerji kaynağına, petrole doğru evirirken, bu küçük Hazar limanı gezegenin enerji kalbi haline gelmişti. Nobel kardeşler, Rothschild ailesi ve sayısız yerli ve yabancı girişimci, Abşeron Yarımadası’nın çorak topraklarından fışkıran “siyah altını” çıkarmak için buraya akın etmişti. Bir zamanların sakin kervan şehri, petrol kulelerinin oluşturduğu metal bir ormanla kaplanmış, havası is ve petrol kokusuyla ağırlaşmış, sokakları dünyanın dört bir yanından gelen servet avcıları, mühendisler ve on binlerce işçiyle dolup taşmıştı. 1910’lu yıllara gelindiğinde, Bakü petrol sahaları, tek başına dünyadaki toplam petrol üretiminin yaklaşık yarısını karşılıyordu. Bu, akıl almaz bir stratejik zenginlikti. Petrol, artık sadece aydınlatma için kullanılan bir yakıt değil, aynı zamanda modern savaşın can damarıydı. Kraliyet Donanması’nın (Royal Navy) kömürle çalışan gemilerden petrole geçiş süreci, savaş gemilerine daha yüksek hız ve daha uzun menzil kazandırarak Britanya’nın denizlerdeki hâkimiyetini perçinlemişti. Ordular, atların çektiği topların yerini giderek daha fazla kamyonlara, zırhlı araçlara ve tanklara bırakıyordu. Göklerde, yeni ve ölümcül bir silah olan savaş uçakları belirmişti. Bütün bu modern savaş makinesi, tek bir şeye bağımlıydı: petrol. Ve bu petrolün en büyük kaynağı Bakü’ydü.
Birinci Dünya Savaşı’nın dördüncü yılına girilirken, her iki taraf için de petrol kaynakları kritik bir hale gelmişti. Müttefikler, Amerikan ve Basra Körfezi kaynaklarına erişime sahipken, İttifak Devletleri bu konuda ciddi bir sıkıntı yaşıyordu. Özellikle Almanya, endüstriyel gücüne rağmen kronik bir petrol kıtlığı çekiyordu. Savaş makinesini ayakta tutmak için Romanya’daki Ploieşti sahalarına bağımlıydı, ancak bu yeterli değildi. Alman Genelkurmayı için Bakü, bir hayalden öte, savaşın gidişatını değiştirebilecek, kazanılması mutlak bir ödül olarak görülüyordu. Rus cephesinin çökmesi, bu ödüle uzanan kapıyı aralamıştı. Almanlar, Ukrayna ve Gürcistan üzerinden Kafkasya’ya sızarak bu zenginliğe ulaşmanın planlarını yapmaya başladılar. Bu durum, Londra’daki Savaş Kabinesi’nde en büyük kâbus senaryolarından birinin gerçekleşmesi anlamına geliyordu: Bakü petrolünün Alman denizaltılarını ve savaş filosunu beslemesi, Batı Cephesi’ndeki dengeyi bozması ve Müttefiklerin zaferini imkânsız hale getirmesi. Britanya için Bakü’nün düşman eline geçmesi, sadece bir kaynak kaybı değil, potansiyel bir savaş yenilgisiydi.
Ancak Britanya’nın stratejik kâbusu sadece Almanya ile sınırlı değildi. Bölgede çok daha somut, çok daha hızlı ve ideolojik olarak çok daha motive bir güç Bakü’ye doğru ilerliyordu: Osmanlı İmparatorluğu. Savaşın ilk yıllarında Kafkasya’da ağır yenilgiler alan Osmanlılar için Rus Devrimi, ilahi bir lütuf gibi gelmişti. Harbiye Nazırı ve Başkomutan Vekili Enver Paşa, Sarıkamış’ta donarak ölen on binlerce askerin anısını ve kaybettiği toprakları geri alma hırsını hiç kaybetmemişti. Ancak Enver’in vizyonu, sadece kaybedilen toprakları geri almaktan çok daha öteye uzanıyordu. O, “Turan” hayalinin, yani Anadolu’dan Orta Asya’ya kadar uzanan tüm Türk halklarını tek bir bayrak altında birleştirme idealinin ateşli bir savunucusuydu. Rus İmparatorluğu’nun çöküşü, bu hayali gerçekleştirmek için tarihi bir fırsat sunuyordu. Kafkasya, Turan’a açılan kapıydı ve bu kapının anahtarı da Bakü’deydi. Bakü’nün ele geçirilmesi, hem savaş için hayati önem taşıyan petrol kaynaklarına sahip olmak hem de Hazar Denizi üzerinden Türkistan’a bir köprü kurmak anlamına geliyordu.
Bu amacı gerçekleştirmek için Enver Paşa, kardeşi Nuri Paşa’nın (Killigil) komutasında özel bir askeri birlik kurdu: Kafkas İslam Ordusu. Bu ordunun ismi bile, misyonunun salt bir askeri operasyondan ibaret olmadığını gösteriyordu. Osmanlı’nın tecrübeli subay ve askerlerinin çekirdeğini oluşturduğu bu güce, Azerbaycan ve Dağıstan’dan binlerce yerel gönüllü de katılmıştı. Ordu, sadece askeri bir güç değil, aynı zamanda bölgedeki Müslüman halklar için güçlü bir propaganda aracıydı. “Halife’nin ordusu geliyor, sizi Rus ve Ermeni zulmünden kurtaracak” mesajı, Azerbaycan halkı arasında büyük bir coşku ve umutla karşılandı. Nuri Paşa’nın ordusu, 1918 baharında Azerbaycan içlerinde ilerlemeye başladığında, önlerinde durabilecek organize bir güç yoktu. Rus ordusu dağılmış, Gürcüler ve Ermeniler kendi sorunlarıyla meşguldü. Tek ciddi engel, Bolşeviklerin ve Ermeni Taşnak güçlerinin kontrolündeki Bakü şehriydi. Bu ilerleyiş, Londra’da alarm zillerinin çok daha şiddetli çalmasına neden oldu. Osmanlı’nın Bakü’yü ele geçirmesi, petrolün düşman eline geçmesi demekti. Ama bundan daha da kötüsü vardı. Bu, Pan-İslamizm ve Pan-Turanizm akımlarının birleşerek, Britanya İmparatorluğu’nun en hassas noktasına, Hindistan’a ulaşması demekti. Hazar’ı kontrol eden bir Osmanlı-Alman ittifakı, İran üzerinden Afganistan’a sızabilir, Hindistan’daki milyonlarca Müslüman arasında bir isyan başlatabilirdi. Bu, “Büyük Oyun”un en korkulan senaryosunun, yepyeni ve çok daha tehlikeli bir versiyonuydu. Artık rakip sadece genişlemeci bir Çarlık değil, Cihad çağrısı yapan bir Halife ve onun endüstriyel güce sahip Alman müttefikiydi. Bu kâbusun gerçekleşmesini engellemek için Britanya, ne pahasına olursa olsun harekete geçmek zorundaydı. Sorun şuydu ki, Hazar Denizi, en yakın İngiliz üssünden binlerce kilometre uzakta, düşman topraklarının derinliklerinde, ulaşılması neredeyse imkânsız bir hedef gibi duruyordu. Ancak imparatorluklar, imkânsız görüneni başarmak için varlardı ve Britanya, bu tarihi meydan okumaya cüretkâr, neredeyse çılgınca bir planla cevap verecekti.
“Dunsterforce”: Mezopotamya’dan Bakü’ye İmkansız Yolculuk
Londra ve Delhi’nin koridorlarında, Kafkasya’dan gelen haberler bir strateji haritasına dökülen soğuk mürekkep lekeleri gibi yayılıyordu. Her telgraf, Rus İmparatorluğu’nun çöküşünün yarattığı boşluğun ne denli tehlikeli bir girdaba dönüştüğünü daha net bir şekilde ortaya koyuyordu. Bu boşluk, sadece bir imparatorluğun enkazını değil, aynı zamanda Britanya’nın en derin korkularını da içine çekiyordu. Bir yanda, savaş makinesi petrolsüz kalmak üzere olan Almanlar, Ukrayna üzerinden bu zenginliğe uzanmanın hayallerini kurarken, diğer yanda Enver Paşa’nın Kafkas İslam Ordusu, “Turan” idealinin bayrağını Hazar’ın batı kıyısına dikmek için amansızca ilerliyordu. İki düşman gücün aynı hedefe, Bakü’nün petrol kulelerine kilitlenmesi, Britanya İmparatorluğu için varoluşsal bir tehdit anlamına geliyordu. Bu sadece bir petrol sahasını kaybetmek değil, aynı zamanda Pan-İslamizm ve Pan-Turanizm akımlarının birleşerek Hazar üzerinden İran’a, Afganistan’a ve nihayetinde Hindistan’ın kalbine giden bir yolu açması demekti. “Büyük Oyun”un hayaleti, bu kez çok daha kanlı ve ideolojik bir kisveyle geri dönmüştü. Ancak bu stratejik kâbusa verilecek yanıt, harita üzerinde orduları hareket ettirmek kadar basit değildi. Hazar Denizi, en yakın İngiliz limanından binlerce kilometre uzaktaydı. Araya Mezopotamya’nın kavurucu çölleri, İran’ın geçit vermez dağları ve sadakati sürekli değişen kabilelerin, Bolşevik komitelerinin ve Alman ajanlarının cirit attığı anarşik bir coğrafya giriyordu. Konvansiyonel bir askeri operasyon imkânsızdı. Kraliyet Donanması’nın zırhlıları bu karayla çevrili denize ulaşamazdı. Binlerce askerlik bir orduyu bu topraklardan geçirmek ise lojistik bir intihar olurdu. Çözüm, Britanya İmparatorluğu’nun kriz anlarında sıkça başvurduğu bir yöntemde yatıyordu: cüret, hayal gücü ve doğru adamı bulma sanatı. İhtiyaç duyulan şey, bir ordu değil, bir avuç kararlı adam ve onlara liderlik edecek, askeri deha kadar diplomatik kurnazlığa, bir kaşifin dayanıklılığına ve bir maceraperestin gözü pekliğine sahip olan istisnai bir komutandı. Bu imkânsız görevin ağırlığını omuzlayabilecek o adam, o sırada Hindistan’da, savaşın ana cephelerinden uzakta, nispeten sakin bir görevde bulunuyordu: Tümgeneral Lionel Dunsterville.
Lionel Charles Dunsterville, Britanya İmparatorluğu’nun doğuda yarattığı özel insan tipinin kusursuz bir örneğiydi. 1865’te Hindistan’da doğmuş, hayatının büyük bir kısmını bu coğrafyada geçirmişti. O, sadece üniforma giyen bir asker değil, aynı zamanda bölgenin dillerini konuşan, kültürlerini anlayan ve “Büyük Oyun”un inceliklerini ruhunda hisseden bir adamdı. Farsça, Urduca ve birkaç yerel lehçeyi akıcı bir şekilde konuşabilmesi, onu harita okumaktan çok daha fazlasını gerektiren bu görev için biçilmiş kaftan yapıyordu. Ancak Dunsterville’i özel kılan sadece dil yeteneği değildi. Gençliğinde, Westward Ho!’daki United Services College’da okurken, ileride İngiliz edebiyatının devlerinden biri olacak Rudyard Kipling ile aynı sıraları paylaşmıştı. Kipling’in ünlü eseri “Stalky & Co.”daki zeki, kural tanımaz, her soruna alışılmışın dışında bir çözüm bulan ve liderlik vasıflarıyla öne çıkan “Stalky” karakterinin ilham kaynağı bizzat Dunsterville’in kendisiydi. Bu, onun karakterinin en özlü tanımıydı: O, askeri talimnamelerin dar kalıplarına sığmayan, doğaçlama yeteneği ve kişisel karizmasıyla en zorlu durumlardan bile sıyrılabilen bir “Stalky” idi. Ve şimdi, imparatorluk ondan en büyük “Stalky” numarasını yapmasını istiyordu.
1918’in Ocak ayında Bağdat’taki İngiliz karargâhına ulaştığında, Dunsterville’e verilen görev, askeri tarih kitaplarında eşi benzeri az görülen bir cüretkârlık içeriyordu. Görevi, kendisi tarafından seçilecek yaklaşık 150 İngiliz, Avustralyalı, Yeni Zelandalı ve Kanadalı subay ve astsubaydan oluşan küçük bir çekirdek kuvvetle Mezopotamya’dan yola çıkmaktı. Bu birliğe, liderinin adından esinlenilerek gayriresmi olarak “Dunsterforce” adı verilecekti. Bu bir avuç asker, bir istila gücü değildi; onlar, çökmekte olan bir cepheyi yeniden bir arada tutacak olan “maya” olacaklardı. Planın ana hatları şuydu: İran üzerinden kuzeye doğru ilerleyerek Hazar Denizi kıyısındaki Anzali (Enzeli) limanına ulaşmak. Oradan deniz yoluyla Bakü’ye geçmek. Bakü’de, şehirdeki Ermeni, Rus ve diğer Müttefik yanlısı unsurları organize ederek, yaklaşan Kafkas İslam Ordusu’na karşı bir savunma hattı oluşturmak. Aynı zamanda, Bolşeviklerin bölgedeki etkisini kırmak ve Tiflis’teki Gürcü ve Ermeni güçleriyle temas kurarak Almanların ilerleyişini de engelleyecek bir Transkafkasya cephesi yaratmaktı. Kâğıt üzerinde mantıklı görünen bu plan, sahadaki gerçeklikle yüzleştiğinde adeta bir hayal ürünü gibiydi. Dunsterforce’un elinde ne ağır silahlar, ne düzenli ikmal hatları, ne de güvenilir yerel müttefikler vardı. Başarıları, tamamen General Dunsterville’in liderliğine, adamlarının direncine ve yol boyunca karşılaşacakları sayısız bilinmeyene karşı gösterecekleri uyum yeteneğine bağlıydı. Bu, bir askeri operasyondan çok, bilinmeyene doğru yapılan silahlı bir keşif gezisiydi ve bu gezinin ilk adımı, medeniyetin bittiği, kaosun başladığı topraklara atılacaktı.
Dunsterforce’un destansı yolculuğu, 27 Ocak 1918’de, Bağdat’ın tozlu ve kaotik sokaklarından bir konvoyun hareket etmesiyle başladı. Konvoy, modern bir ordunun mekanize gücünden çok, bir sirk kumpanyasının seyahat grubunu andırıyordu. Ana ulaşım aracı, savaşın o dönemdeki en güvenilmez ama aynı zamanda en basit makinelerinden biri olan Ford Model T kamyonetleriydi. Bu “Teneke Lizziler”, düz yolda bile sık sık arıza yapmaya meyilliyken, onları bekleyen arazi, bir otomobilin karşılaşabileceği en büyük düşmandı. Konvoyda ayrıca birkaç zırhlı araç ve destek personeli de bulunuyordu. Dunsterville’in ilk hedefi, Bağdat’tan yaklaşık 500 kilometre kuzeydoğudaki İran sınırı ve ardından Hamadan şehriydi. Yolculuğun ilk etabı olan Mezopotamya düzlükleri bile, ekibi anında gerçekliğin acımasız yüzüyle tanıştırdı. Gündüzleri kavurucu güneş altında motorlar sürekli hararet yapıyor, geceleri ise dondurucu çöl soğuğu hem insanları hem de makineleri zorluyordu. Yollar, binlerce yıllık kervanların açtığı belirsiz patikalardan ibaretti. Sık sık çamura saplanan veya aks kıran kamyonetleri çıkarmak için saatler, hatta günler harcanıyordu. Her arıza, sadece bir gecikme değil, aynı zamanda pusuya yatmış olabilecek yerel haydutlar veya düşman ajanları için potansiyel bir hedef anlamına geliyordu.
Asıl sınav, konvoyun İran platosuna tırmanmaya başladığı Zagros Dağları’nın eteklerinde başladı. Burada, medeniyetin son kırıntıları da geride kalmıştı. Yol, Pai Tak Geçidi gibi nefes kesen ama bir o kadar da tehlikeli boğazlardan kıvrılarak yükseliyordu. Binlerce metrelik uçurumların kenarında ilerleyen daracık patikalarda, tek bir yanlış manevra kamyonetlerin hurda yığını olarak vadiye yuvarlanması demekti. Bu dağlar, sadece coğrafi bir engel değildi. Aynı zamanda, Tahran’daki zayıf merkezi hükümetin otoritesini tanımayan, kendi kanunlarıyla yaşayan savaşçı kabilelerin yurduydu. Bu kabileler, yüzyıllardır dağ geçitlerini kontrol ediyor ve buradan geçen her yolcudan haraç alıyorlardı. Dunsterville için bu, hassas bir diplomasi oyunu demekti. Bir yandan gücünü göstererek caydırıcı olmalı, diğer yandan kabile liderleriyle pazarlık yaparak, onlara altın veya silah vaat ederek güvenli geçiş hakkı satın almalıydı. Her görüşme, bir aldatmaca veya ani bir saldırı potansiyeli taşıyan sinir bozucu bir satranç oyunuydu.
Bu karmaşık tabloyu daha da tehlikeli hale getiren görünmez bir düşman daha vardı: Alman istihbaratı. “Almanların Lawrence’ı” olarak bilinen Wilhelm Wassmuss gibi efsanevi Alman ajanları, aylar öncesinden bölgede faaliyete geçmişti. Cömertçe dağıttıkları altınlar ve güçlü anti-İngiliz propagandasıyla yerel kabileleri kendi saflarına çekmeye çalışıyorlardı. Dunsterforce’un ilerlediği her kilometrede, Alman ajanlarının kışkırttığı bir kabilenin ani bir saldırısına uğrama riski mevcuttu. Dunsterville, sürekli olarak casusluk ve karşı-casusluk faaliyetleri yürütmek, söylentileri analiz etmek ve hangi kabile liderine güvenip hangisine güvenemeyeceğine karar vermek zorundaydı. Bu, sadece bir askeri komutanın değil, aynı zamanda bir istihbarat şefinin de rolünü üstlenmesini gerektiriyordu.
Yolculuğun en büyük düşmanı ise lojistiğin kendisiydi. Bağdat’tan ayrılan konvoy, adeta kendi kendine yetmek zorundaydı. Yanlarında taşıdıkları yakıt, su, yiyecek, mühimmat ve yedek parçalar sınırlıydı. Her damla benzin, bir hazine kadar değerliydi. Ford kamyonetlerinin basit motorları, onları tamir etmeyi kolaylaştırsa da, bu basitlik aynı zamanda sık sık arıza yapmaları anlamına geliyordu. Kırılan bir aks, patlayan bir lastik veya bozulan bir distribütör, en yakın tamirhanenin binlerce kilometre uzakta olduğu bu coğrafyada, konvoyun ortasında saatler süren hummalı bir tamirat çalışması demekti. Araçların yetersiz kaldığı engebeli arazilerde, yükler katırlara aktarılıyor, bu da yolculuğu daha da yavaşlatıyordu. Bazen, birkaç kilometrelik bir yolu aşmak bütün bir günü alabiliyordu. Askerler, gündüzleri yol açmak, araç itmek ve tamirat yapmakla, geceleri ise hem dondurucu soğuğa hem de olası saldırılara karşı nöbet tutmakla tükeniyordu. Bu amansız mücadele, onların sadece fiziksel dayanıklılıklarını değil, aynı zamanda moral ve iradelerini de sınıyordu.
Haftalar süren bu yıpratıcı yolculuğun ardından, Dunsterforce nihayet Hamadan’a ulaştığında, karşılaştıkları manzara umut verici olmaktan uzaktı. Savaş, kıtlık ve Rus ordusunun çekilirken yaptığı yağma, İran’ın bu kadim şehrini bir sefalet çukuruna çevirmişti. Açlıktan ölmek üzere olan binlerce sivil, sokaklarda dolaşıyordu. Şehirdeki siyasi durum da bir o kadar karışıktı. Çekilmekte olan Rus ordusundan arta kalan bazı birlikler, Bolşevik devriminin etkisiyle disiplinlerini tamamen kaybetmiş, yerel halka zulmeden kontrolsüz çetelere dönüşmüşlerdi. Diğer yanda ise, Mirza Küçük Han liderliğindeki, hem İngiliz hem de Rus etkisine karşı savaşan Cengeli (Jangali) milliyetçileri, Gilan bölgesindeki ormanlarda giderek güçleniyor ve Hazar’a giden yolu tehdit ediyordu. Dunsterville, Hamadan’da bir üs kurarak durumu analiz etmeye çalıştı. Bir yandan kıtlıktan etkilenen halka yardım dağıtarak onların sempatisini kazanmaya çalışırken, diğer yandan Cengeli tehdidini ve Bolşeviklerin niyetini anlamak için casuslar gönderiyordu.
Burada, Dunsterville’in karşısına yeni ve öngörülemez bir oyuncu çıktı: Lazar Bicherakhov. Bir Kozak komutanı olan Bicherakhov, Rus ordusunun dağılmasından sonra emrindeki yaklaşık bin kişilik sadık birliğiyle bölgede bağımsız bir güç haline gelmişti. Tam bir oportünist olan Bicherakhov, ne Bolşeviklere ne de Beyaz Ordu’ya tam olarak bağlıydı; onun tek sadakati kendi gücüne ve çıkarlarınaydı. Dunsterville, Bicherakhov’un hem potansiyel bir müttefik hem de tehlikeli bir rakip olduğunu anladı. Bicherakhov’un birliği, bölgeyi iyi tanıyan tecrübeli askerlerden oluşuyordu ve Cengeli isyancılarına karşı etkili bir güç olabilirdi. Ancak aynı zamanda, her an taraf değiştirip Bolşeviklere katılabilir veya İngilizlerin planlarını sabote edebilirdi. Dunsterville, “Stalky” içgüdülerini kullanarak Bicherakhov ile dikkatli bir ittifak kurdu. Ona para, silah ve meşruiyet vaat ederek, Hazar’a giden yolu Cengelilerden temizlemek için onu kullanmaya karar verdi. Bu, son derece riskli bir kumardı.
Bicherakhov’un Kozakları önden giderek Cengelilerle çatışırken, Dunsterforce da onu takip ederek Hazar kıyısına doğru son ve en tehlikeli etabına başladı. Yol, Kazvin üzerinden Anzali limanına uzanıyordu. Ancak Anzali’ye yaklaştıkça, yeni bir tehdit belirginleşti: liman, Bakü Komünü’ne sadık, devrimci Bolşevik güçlerin kontrolündeydi. Bu güçler, “emperyalist” İngilizlerin Hazar’a ulaşmasını engellemeye kararlıydılar. Dunsterville Anzali’ye vardığında, limandaki Bolşevik komitesi tarafından şehre girmesi engellendi. Haftalar süren, binlerce kilometrelik cehennem yolculuğu, hedeften sadece birkaç adım ötede bir siyasi çıkmazla son bulma tehlikesiyle karşı karşıyaydı. Günler süren sinir bozucu müzakereler başladı. Dunsterville, bir yandan diplomatik kanalları kullanırken, diğer yandan da zırhlı araçlarını limana bakan tepelere yerleştirerek sessiz bir güç gösterisi yapıyordu. Sonunda, blöfü ve kararlılığı işe yaradı. Bakü’den gelen ve şehrin Osmanlılar tarafından tehdit edildiğini gören daha ılımlı güçlerin de araya girmesiyle, Bolşevikler gönülsüzce de olsa Dunsterforce’un Anzali’ye girmesine ve limanı kullanmasına izin verdiler.
Ağustos 1918’in başlarında, General Lionel Dunsterville ve onun yorgun, bitkin ama kararlı bir avuç askeri, Anzali’de Hazar Denizi’nin kurşuni sularına baktıklarında, imkânsızı başardıklarını biliyorlardı. Çöller, dağlar, isyancılar, ajanlar ve devrimcilerle dolu binlerce kilometreyi aşmışlardı. Bu, insan iradesinin ve dayanıklılığının lojistik ve coğrafyaya karşı kazandığı olağanüstü bir zaferdi. Ancak bu zafer, savaşın sonu değil, sadece başlangıcıydı. Hazar’ın karşı kıyısında, petrol kulelerinin gölgesinde onları çok daha büyük, çok daha kanlı ve çok daha karmaşık bir mücadele bekliyordu. “Dunsterforce”un imkânsız yolculuğu bitmiş, Bakü için umutsuz savaş başlamak üzereydi.
Kara Şehir’in Düşüşü ve Derme Çatma Bir Donanmanın Doğuşu
Anzali’nin nemli havasını geride bırakıp Hazar’ın çalkantılı sularını yaran geminin güvertesinde duran Tümgeneral Lionel Dunsterville, ufukta beliren silüeti izliyordu. Aylarca süren, insan ve makine iradesini son sınırına kadar zorlayan cehennemi bir yolculuğun ardından, hedefleri nihayet gözlerinin önündeydi: Bakü. Uzaktan bakıldığında şehir, adını aldığı “siyah altın”ın dumanıyla tüllenmiş, neredeyse mistik bir görüntüye sahipti. Yüzlerce petrol kulesi, çorak Abşeron Yarımadası’nda devasa, iskeletimsi bir orman gibi göğe yükseliyordu. Bu kuleler, modern dünyanın can damarı, bir imparatorluğun geleceğini şekillendirebilecek bir zenginliğin anıtlarıydı. Ancak gemi limana yaklaştıkça, bu endüstriyel manzaranın ardındaki çirkin gerçeklik kendini acımasızca belli etmeye başladı. Şehrin eteklerinden aralıklarla yükselen top sesleri ve makineli tüfek takırtıları, Bakü’nün bir üretim merkezi olmaktan çıkıp, amansız bir savaş alanına dönüştüğünü fısıldıyordu. Dunsterville ve onun yorgun “Dunsterforce”u, Mezopotamya’nın çöllerini ve İran’ın dağlarını aşarak imkânsızı başarmışlardı. Lakin şimdi, bu petrol kokulu, barut dumanlı şehirde onları çok daha zorlu, çok daha karmaşık ve nihayetinde çok daha trajik bir sınav bekliyordu. Onlar, bir yangını söndürmek için çağrılmışlardı; oysa kendilerini, etnik nefretlerin, siyasi entrikaların ve askeri beceriksizliğin körüklediği bir cehennem kazanının tam ortasında bulacaklardı. Bu kazanın içinde, sadece bir şehir değil, aynı zamanda Britanya’nın Kafkasya’daki umutları da yanıp kül olacaktı. Ancak bu küllerden, kimsenin öngöremediği yeni bir güç, Hazar’ın sularına hükmedecek derme çatma bir donanma doğacaktı.
Dunsterville’in ayağını Bakü rıhtımına basmasıyla birlikte, kendini karşılayanların yüzlerindeki ifadeden bir şeylerin fena halde yanlış olduğunu anladı. Onu bir kurtarıcı gibi coşkuyla karşılaması gereken şehir liderleri, bunun yerine endişe, şüphe ve bir miktar da küstahlık dolu bir tavır sergiliyorlardı. Bakü, Bolşeviklerin devrilmesinden sonra “Centro-Caspian Diktatörlüğü” adını taşıyan tuhaf ve kırılgan bir koalisyon tarafından yönetiliyordu. Bu cafcaflı ismin arkasında, ortak bir düşman –Osmanlılar ve Bolşevikler– karşısında bir araya gelmiş, ancak bunun dışında her konuda birbiriyle çatışan fraksiyonların umutsuz bir ittifakı yatıyordu. Diktatörlüğün siyasi beynini, Rus Sosyalist Devrimciler (SR’lar) ve Menşevikler oluşturuyordu. Onlar için temel mesele, “Tek ve Bölünmez Rusya” idealini korumaktı. Azerbaycan’ın bağımsızlığı veya Ermenilerin kaderi onlar için ikinci plandaydı. İngilizleri, Rusya’nın bütünlüğünü tehdit eden Pan-Turanist ve Alman yayılmacılığına karşı kullanabilecekleri geçici bir araç olarak görüyorlardı. Ancak aynı zamanda, Britanya’nın emperyalist emellerinden de derin bir kuşku duyuyorlar, Dunsterville’in şehre bir komutan olarak değil, bir piyon olarak gelmesini istiyorlardı. Bu siyasi yapının askeri gücünü ise, neredeyse tamamen Ermeni Ulusal Konseyi ve onun silahlı kanadı olan Taşnaksutyun (Taşnak) partisi sağlıyordu. Şehirdeki yaklaşık on bin kişilik savunma gücünün büyük çoğunluğu Ermenilerden oluşuyordu. Onlar için bu savaş, siyasi bir manevra değil, bir varoluş mücadelesiydi. 1915’te yaşanan soykırımın anıları zihinlerinde capcanlıydı ve Nuri Paşa’nın komutasındaki Kafkas İslam Ordusu’nu, kendilerini yok etmeye gelen bir ölüm gücü olarak görüyorlardı. Bu nedenle, siperlerde en cesurca savaşanlar onlardı. Ancak bu umutsuz cesaret, aynı zamanda onları acımasız, uzlaşmaz ve şehirdeki Azerbaycanlı nüfusa karşı son derece güvensiz yapıyordu. Bu iki ana grup arasındaki ittifak, barut ve ateşin yan yana durması kadar tehlikeliydi. Ruslar komuta ettiklerini sanıyor, Ermeniler ise asıl savaşı kendilerinin verdiğini biliyordu ve bu durum sürekli bir sürtüşmeye neden oluyordu.
General Dunsterville, bu kaynayan kazanın içine düştüğünde, görevinin ne kadar imkânsız olduğunu ilk andan itibaren anladı. Onun planı basitti: Mevcut savunma güçlerini kendi komutası altında birleştirmek, İngiliz subaylarının tecrübesiyle onları disipline etmek ve şehrin etrafında sağlam bir savunma hattı oluşturmak. Ancak Centro-Caspian Diktatörlüğü’nün beş lideriyle yaptığı ilk toplantı, tam bir hayal kırıklığıyla sonuçlandı. Onlar, Dunsterville’in komutayı devralmasını reddettiler. İngiliz birliğini, kendi ordularının bir parçası olarak, istedikleri cepheye gönderebilecekleri bir tür elit takviye birliği olarak görüyorlardı. Dunsterville’e, emrinde savaşmaya hazır yirmi bin askerleri olduğunu söylediler. Oysa general, cepheye yaptığı ilk teftişte acı gerçekle yüzleşti. Siperlerdeki asker sayısı altı-yedi bini geçmiyordu, bunların da çoğu yetersiz eğitimli ve düşük moralliydi. Komuta kademesi arasında hiçbir koordinasyon yoktu. Farklı birlikler, farklı komutanlardan emir alıyor, birbirleriyle bilgi paylaşmıyor, hatta bazen birbirlerinin mevzilerinden habersiz savaşıyorlardı. Savunma hatları baştan savma kazılmıştı ve stratejik tepeler neredeyse hiç korunmuyordu. Ermeni birlikleri cesurca savaşsa da, sık sık gereksiz ve intihar niteliğinde karşı saldırılara girişerek ağır kayıplar veriyorlardı. Rus subaylar ise, genellikle karargâhlarda oturup, cephedeki kaosu uzaktan yönetmeye çalışıyor gibiydiler.
Dunsterville’in hayal kırıklığı her geçen gün artıyordu. Yanında getirdiği bir avuç İngiliz askeri –sayıları zamanla takviyelerle bin kişiyi biraz geçecekti– bu devasa ve disiplinsiz ordunun içinde bir damla gibi kalıyordu. İngilizler, özellikle Hampshire ve North Staffordshire alaylarından gelen askerler, cephenin en kritik noktalarına yerleştirildiler. Onların disiplini, atış becerileri ve soğukkanlılıkları, her seferinde yerel birlikler üzerinde büyük bir etki yaratıyordu. Bir İngiliz makineli tüfek mevzisi, kendilerinin on katı büyüklüğündeki bir Osmanlı birliğinin saldırısını püskürtebilirken, hemen yanlarındaki siperlerdeki yerel birlikler ilk top mermisiyle birlikte paniğe kapılıp kaçabiliyordu. Bu durum, Dunsterville’i çileden çıkarıyordu. Diktatörlüğe sürekli olarak komuta birliğinin sağlanması, firarilerin cezalandırılması ve savunma hatlarının güçlendirilmesi için yalvarıyordu. Ancak her seferinde boş vaatler ve siyasi çekişmelerle karşılaşıyordu. Ermeniler, Rus subaylara güvenmiyor; Ruslar, Ermenilerin fanatikliğinden şikâyet ediyordu. Herkes, yenilginin faturasını bir başkasına çıkarmaya hazırdı. Dunsterville günlüğüne öfkeyle şöyle yazacaktı: “Bu insanların vatanseverliği sadece kendi ceplerine ve gırtlaklarına kadar uzanıyor. Benden bir ordu yaratmamı istiyorlar ama bana tuğla yerine çamur veriyorlar.”
Ağustos ayı boyunca, Kafkas İslam Ordusu’nun baskısı giderek arttı. Nuri Paşa’nın kuvvetleri, sayıca üstün olmalarının yanı sıra, daha iyi organize olmuş, daha tecrübeli subaylar tarafından yönetiliyor ve en önemlisi, ne için savaştıklarını biliyorlardı. Onlar, “kardeş Azerbaycan’ı Ermeni ve Bolşevik işgalinden kurtarmak” için oradaydılar ve bu onlara güçlü bir motivasyon sağlıyordu. Osmanlı topçusu, şehri çevreleyen tepelerden sürekli olarak savunma hatlarını dövüyordu. Özellikle Binagadi ve “Kurt Kapısı” (Wolf’s Gap) gibi stratejik noktalar, kanlı çatışmalara sahne oldu. Bu çatışmalarda, küçük İngiliz birlikleri defalarca cephenin çökmesini engelledi. Bir avuç İngiliz askeri, kaçan yüzlerce yerel askerin açtığı boşluğu doldurmak için bir mevziden diğerine koşturuyor, son mermilerine kadar savaşıyorlardı. Ancak bu, akan kanı parmakla durdurmaya çalışmak gibiydi. Her kazanılan mevzi, korkunç bir bedelle elde ediliyor ve birkaç gün sonra daha güçlü bir saldırıyla kaybediliyordu. Şehirdeki atmosfer giderek kararıyordu. Sürekli top ateşi altında yaşayan halk arasında panik yayılıyordu. Yiyecek stokları azalıyor, hastaneler yaralılarla dolup taşıyordu. Geceleri, cepheden gelen yaralıları taşıyan arabaların tekerlek sesleri, şehrin uğursuz ninnisi haline gelmişti. Dunsterville için durumun sürdürülemez olduğu açıktı. Ya tam komuta yetkisi kendisine verilecek ve şehirde sıkıyönetim ilan edilecek ya da bu umutsuz savaştan çekilmekten başka çare kalmayacaktı. Ancak Diktatörlük, iktidarı bir yabancıya devretme fikrine yanaşmıyordu. Onlar, son ana kadar İngilizlerin bir mucize yaratmasını, belki de Mezopotamya’dan on binlerce kişilik bir ordunun yardıma gelmesini umuyorlardı. Oysa Dunsterville biliyordu ki, başka yardım gelmeyecekti. Onlar bu cehennemde yalnızdılar.
Kara muharebesinin umutsuzluğu giderek artarken, General Dunsterville ve kurmaylarının zihninde yeni bir stratejik zorunluluk belirginleşmeye başladı: Hazar Denizi’nin kontrolü. Bu devasa iç deniz, Bakü’nün hem can simidi hem de Aşil topuğuydu. Eğer şehir düşerse, tek kaçış yolu denizdi. Aynı zamanda, kuzeydeki Bolşevik kalesi Astrahan’dan gelebilecek bir deniz tehdidini engellemek ve güneydeki Anzali üssüyle olan ikmal hattını açık tutmak hayati önem taşıyordu. Ancak ortada ciddi bir sorun vardı: İngilizlerin Hazar’da tek bir savaş gemisi bile yoktu. Bakü limanı ise, bir zamanlar Çarlık Rusyası’nın gururu olan Hazar Filosu’nun hayaletleriyle doluydu. Devrim ve ardından gelen kaos sırasında, filonun gemileri ya mürettebatları tarafından terk edilmiş, ya Bolşevikler tarafından sabote edilmiş ya da просто bakımsızlıktan çürümeye bırakılmıştı. Liman, paslı gövdeler, yarı batık tekneler ve terk edilmiş ticaret gemileriyle dolu bir gemi mezarlığını andırıyordu. İşte bu enkaz yığınının içinde, Dunsterville’in en cüretkâr planlarından biri şekillenmeye başladı. Eğer Hazar’a bir donanma getiremiyorlarsa, o zaman Hazar’da bir donanma yaratacaklardı.
Bu imkânsız görevin başına, Kraliyet Donanması’ndan birkaç tecrübeli subay getirildi. Bu subaylar, Portsmouth’un düzenli tersanelerinden ve Scapa Flow’un zırhlı filolarından çok farklı bir dünyayla karşılaştılar. Onların emrinde ne modern teçhizat, ne vasıflı işçiler, ne de hazır planlar vardı. Ellerindeki tek şey, limandaki paslı metal yığını ve İngilizlerin meşhur doğaçlama yeteneğiydi. Görevleri, bu enkazın içinden yüzebilecek, üzerine top monte edilebilecek ve savaşabilecek her türlü tekneyi bulup hayata döndürmekti. Çalışmalar, hummalı bir faaliyetle başladı. İngiliz subaylar, yerel mühendisler ve bulabildikleri tüm işçilerle birlikte limanı karış karış taradılar. Her gemi dikkatle inceleniyor, motorlarının durumu kontrol ediliyor, gövdelerindeki delikler onarılıyordu. Bu bir gemi inşa süreci değil, adeta bir denizcilik arkeolojisiydi. En umut verici tekneler, genellikle eski ticaret gemileri, lüks yatlar ve birkaç küçük gambottu. Bunlar arasında en dikkat çekici olanı, daha önce petrol milyoneri bir iş adamına ait olan ve adı ironik bir şekilde Güney Afrikalı bir liderden gelen Kruger adlı süratli yattı. Sağlam yapısı ve hızı, onu derme çatma filonun amiral gemisi adayı yapıyordu. Venture ve Asia gibi orta boy ticaret gemileri de potansiyel savaş gemileri olarak seçildi.
Bu gemileri birer savaş makinesine dönüştürmek ise tamamen ayrı bir sanattı. Gemilerin güverteleri, üzerine yerleştirilecek topların ağırlığını ve geri tepmesini taşıyacak kadar sağlam değildi. Bu yüzden, demir plakalar ve ahşap kalaslarla aceleyle güçlendirildiler. Silahlar ise, şehirdeki depolarda bulunan veya eski Rus gemilerinden sökülen çeşitli kalibredeki küçük deniz toplarından ve makineli tüfeklerden oluşuyordu. Bu toplar, gemilerin güvertelerine ilkel ama etkili yöntemlerle monte edildi. Her gemi, kendine özgü bir silah konfigürasyonuna sahip, tuhaf görünümlü bir melez haline geldi. Görüntüleri, bir Kraliyet Donanması zırhlısından çok, bir korsan filosu gemisini andırıyordu. Mürettebatı toplamak da bir o kadar zordu. İngiliz denizciler sayıca çok azdı. Bu yüzden mürettebat, devrime sempati duymayan Beyaz Rus denizciler, macera arayan Ermeniler ve para için her işi yapacak yerel halktan oluşan çok uluslu, disiplinsiz bir kalabalıktan oluşturuldu. İngiliz subaylar, bu karmaşık gruba temel denizcilik ve topçuluk eğitimi vermek için gecelerini gündüzlerine kattılar. Dil bariyerleri, siyasi güvensizlikler ve temel disiplin eksikliği, her adımı bir mücadeleye dönüştürüyordu. Ancak yavaş yavaş, kaosun içinden bir düzen çıkmaya başladı. Paslı gövdeler boyanıyor, motorlar öksürerek de olsa çalışmaya başlıyor ve güvertelerdeki toplar, Hazar’ın sularına doğru çevriliyordu. “British Caspian Flotilla” (İngiliz Hazar Filosu), doğuyordu.
Eylül ayının başlarına gelindiğinde, filonun ilk gemileri denize açılmaya hazırdı. Ancak bu yeni doğan donanmanın görevi, bir zafer kazanmak olmayacaktı. Karadaki durum artık geri döndürülemez bir şekilde kötüleşmişti. 13 Eylül’ü 14 Eylül’e bağlayan gece, Kafkas İslam Ordusu, topyekûn bir saldırı başlattı. Binlerce Osmanlı ve Azerbaycan askeri, topçu ateşinin yoğun perdesi altında tüm hatlar boyunca ilerlemeye başladı. Savunma hatları, birbiri ardına domino taşları gibi devrildi. Ermeni birlikleri son bir umutsuz direniş gösterse de, ezici sayısal üstünlük karşısında eriyip gittiler. Şehirde tam bir panik havası hâkimdi. Sokaklar, cepheden kaçan askerler ve daha güvenli bir yer arayan sivillerle doluydu. Dunsterville için artık karar anı gelmişti. Ya kalıp adamlarıyla birlikte anlamsız bir şekilde ölecek ya da son bir şansla kaçmayı deneyecekti. O, “Stalky” içgüdülerine güvenerek ikinci seçeneği tercih etti. Emir kesindi: “Tahliye”.
Bu, Bakü’deki İngiliz varlığının en dramatik ve kaotik anıydı. Tahliye emri, Centro-Caspian Diktatörlüğü liderleri tarafından öfke ve ihanet çığlıklarıyla karşılandı. Onlar, İngilizlerin son adama kadar savaşmasını bekliyorlardı ve şimdi kendilerini terk eden “müttefiklerini” limanda durdurmaya çalıştılar. İngiliz birlikleri, bir yandan ilerleyen Osmanlı ordusuyla çatışırken, diğer yandan da rıhtımda kendilerini engellemeye çalışan eski müttefikleriyle boğuşmak zorunda kaldılar. Bu kaosun ortasında, yeni doğan Hazar Filosu, ilk ve en hayati görevini yerine getirdi. Kruger, Venture ve birkaç diğer gemi, rıhtıma yanaşarak askerleri almaya başladı. Gemilerin mütevazı topları, hem şehre girmekte olan Osmanlı öncü birliklerine hem de rıhtımdaki kalabalığa karşı bir caydırıcılık ateşi açtı. Gece karanlığında, cehennemi andıran bir sahne yaşanıyordu. Yanan binaların alevleri denizi kızıla boyarken, top sesleri, makineli tüfek takırtıları ve insan çığlıkları birbirine karışıyordu. İngiliz askerleri, düzenli bir şekilde gemilere binerken, geride kalan şehir halkının ve Ermeni askerlerin yüzlerindeki çaresizlik, bu geri çekilmenin acı bedelini gözler önüne seriyordu.
15 Eylül 1918’in ilk ışıkları sökerken, General Dunsterville, amiral gemisi yaptığı Kruger’ın güvertesinden, arkasında bıraktığı şehre son kez baktı. Limana ilk Osmanlı birlikleri giriyordu. “Kara Şehir” düşmüştü. Dunsterforce’un misyonu, tam bir başarısızlıkla sonuçlanmıştı. Bakü’yü savunamamışlar, Kafkasya’da bir Müttefik cephesi kuramamışlardı. Bu bir yenilgiydi, hem de ağır bir yenilgi. Ancak bu yenilginin ortasında, güneye, Anzali’ye doğru yelken açan bu tuhaf görünümlü, derme çatma gemiler, geleceğe dair bir umut kırıntısı taşıyordu. Onlar, bir hezimetin küllerinden doğan bir silahtı. Bakü’nün düşüşüyle, İngiliz Hazar Filosu vaftiz edilmişti. Görevleri artık bir şehri savunmak değildi. Görevleri, tüm Hazar Denizi’ni kontrol altına alarak, “Büyük Oyun”un bu son ve en kanlı perdesinde yeni bir sayfa açmaktı. Savaş kaybedilmişti, ama deniz kazanılabilirdi.
Mondros’tan Sonra Hazar’ın Efendileri
İran’ın Anzali limanının boğucu, nemli havası, yenilginin kokusuyla daha da ağırlaşmıştı. General Dunsterville ve onun “Dunsterforce” olarak bilinen yorgun birliğinden geriye kalanlar için her gün, acı bir hayal kırıklığının tekrarıydı. Bakü’nün düşüşü, sadece stratejik bir hedefin kaybı değil, aynı zamanda onurun ve imparatorluk gururunun da lekelenmesiydi. Uğruna çölleri ve dağları aştıkları, kanlarını döktükleri şehir, şimdi Enver Paşa’nın muzaffer ordusunun kontrolündeydi. Hazar’ın karşı kıyısından gelen haberler, Nuri Paşa’nın yeni kurulan Azerbaycan Demokratik Cumhuriyeti’nin hamisi rolünü üstlendiğini, şehrin Müslüman nüfusunun kutlamalar yaptığını, Ermeni mahallelerinde ise sessiz bir dehşetin hüküm sürdüğünü anlatıyordu. Anzali’deki derme çatma kamplarda, İngiliz askerleri bu acı gerçekle yüzleşirken, geleceğe dair derin bir belirsizlik içindeydiler. Misyonları feci bir şekilde başarısız olmuştu. Bu unutulmuş topraklarda daha ne kadar kalacaklardı? Onları bekleyen yeni bir görev mi vardı, yoksa Mezopotamya’nın tozuna geri dönüp bu kâbusu unutmaya mı çalışacaklardı? Bu sorular, Anzali’nin yapışkan sıcağında cevapsız bir şekilde havada asılı duruyordu. Ancak tarih, en umulmadık anlarda, en beklenmedik yerlerde seyrini değiştirme yeteneğine sahipti. Ve bu değişim, 1918 Ekim ayının son günlerinde, Anzali’deki zayıf telsiz sinyalleriyle titreyen tek bir kâğıt parçasıyla geldi. Selanik’ten gelen bu telgraf, Osmanlı İmparatorluğu’nun Bulgaristan’ın çöküşü ve Filistin’deki ezici yenilgilerin ardından Müttefiklerle bir mütareke imzaladığını bildiriyordu. Mondros Mütarekesi. Bu iki kelime, Kafkasya’daki satranç tahtasını bir anda altüst etti. Birkaç hafta önce Bakü’nün muzaffer fatihleri olanlar, şimdi savaşın mağlup tarafıydı. Ve birkaç hafta önce limandan canlarını zor kurtararak kaçanlar, şimdi kendilerini bir anda kazanan tarafta bulmuşlardı. Hazar’daki oyun yeniden başlıyordu ve bu kez, İngiltere kartları yeniden dağıtacaktı.
Mondros Mütarekesi’nin 11. maddesi, şüpheye yer bırakmayacak kadar açıktı: Osmanlı birlikleri, derhal Kuzeybatı İran’dan ve Transkafkasya’dan çekilecekti. Bu madde, Nuri Paşa ve Kafkas İslam Ordusu için bir ölüm fermanıydı. Onlar, sahada mutlak bir zafer kazanmışken, binlerce kilometre uzakta imzalanan bir antlaşma yüzünden her şeyi geride bırakmak zorundaydılar. Azerbaycanlı müttefikleri için bu bir ihanetti. İngilizler için ise, tanrının bir lütfuydu. Bakü’nün kapıları, tek bir kurşun atmadan yeniden onlara açılmıştı. Ancak bu kez geri dönüş, Dunsterville’in umutsuz ve yetersiz kuvvetiyle olmayacaktı. İmparatorluk, bu stratejik bölgeyi şansa bırakmayacaktı. Mezopotamya’dan Tümgeneral William Thomson komutasında, daha büyük, daha donanımlı ve çok daha kararlı bir İngiliz kuvveti yola çıktı. Thomson, Dunsterville’in maceraperest ve romantik karakterinin tam zıddıydı; o, görevine sadık, sert, disiplinli ve imparatorluğun gücünü temsil eden tavizsiz bir askerdi. Onun görevi, rica etmek veya müzakere etmek değil, emir vermek ve kontrolü sağlamaktı. 17 Kasım 1918’de, İngiliz savaş gemilerinin öncülüğündeki bir filo Bakü limanına demirlediğinde, şehir bambaşka bir manzarayla karşılaştı. İki ay önce gece karanlığında kaçan yorgun askerlerin yerini, kendinden emin, düzenli ve ezici bir güce sahip bir işgal ordusu almıştı. General Thomson, gemiden iner inmez şehrin fiili hükümdarı olduğunu açıkça belli etti. Azerbaycan Demokratik Cumhuriyeti hükümetine, şehrin askeri valisinin kendisi olduğu ve tüm kilit noktaların İngiliz kontrolüne geçeceği bildirildi. Bir zamanlar Dunsterville’e komuta yetkisini vermeyi reddedenler, şimdi kendi başkentlerinde bir İngiliz generalinden emir alıyorlardı. Tarihin ironisi, Hazar’ın soğuk rüzgârı kadar keskindi.
Thomson’ın karaya çıkışıyla birlikte, Bakü’de yeni bir dönem başladı. İngilizler artık misafir değil, efendiydi. Şehrin kontrolünü hızla ele aldılar. Demiryolları, postaneler, telgraf hatları ve en önemlisi, petrol sahaları ile rafineriler İngiliz birlikleri tarafından koruma altına alındı. Bu, sadece petrolün Müttefik kontrolünde kalmasını sağlamakla kalmıyor, aynı zamanda Bolşeviklerin en büyük gelir kaynağından birini kesmek anlamına da geliyordu. Şehirdeki siyasi atmosfer de tamamen değişmişti. Thomson, Ermeniler ve Azerbaycanlılar arasındaki gerilimi kontrol altında tutmaya çalışsa da, önceliği düzenin sağlanması ve İngiliz çıkarlarının korunmasıydı. Bu yeni düzenin en önemli ve en görünür sembolü ise limanda yeniden şekillenmeye başlayan donanmaydı. Dunsterville’in kaçışına yardımcı olan o derme çatma gemiler, bir yenilginin kalıntılarıydı. Şimdi ise, Hazar’da mutlak bir İngiliz hâkimiyeti kuracak olan güçlü bir filonun çekirdeği olacaklardı. Bu görevin başına, Kraliyet Donanması’nın tecrübeli ve yetenekli subaylarından Komodor David Norris getirildi. Norris Bakü’ye geldiğinde, devraldığı “filo” karşısında dehşete düştü. Bunlar, paslı ticaret gemileri, lüks yatlar ve üzerine eğreti bir şekilde top bağlanmış gambotlardan oluşan, bir amiralin kâbusu olabilecek bir koleksiyondu. Norris’in ilk işi, bu “korsan filosu”nu, Kraliyet Donanması standartlarına uygun, disiplinli ve etkili bir savaş gücüne dönüştürmek oldu.
Norris ve ekibi, sistematik bir şekilde çalışmaya başladı. İlk olarak, Bakü ve Hazar’daki diğer limanlar olan Krasnovodsk ve Petrovsk (Mahaçkale) karış karış tarandı. Çarlık donanmasından geriye kalan, çalışır durumda veya onarılabilir her türlü gemiye el konuldu. Bunlar arasında, Hazar’ın en güçlü gemilerinden bazıları da vardı. Kars ve Ardahan gibi modern gambotlar, gerçek savaş gemileriydi ve filonun ateş gücünü anında birkaç katına çıkardılar. Zoroaster gibi eski ama sağlam tankerler ve Alla Verdi gibi buzkıranlar, filonun lojistik ve operasyonel kabiliyetini artırmak için yeniden donatıldı. Norris’in dehası, bu farklı tipteki gemileri tek bir amaca hizmet edecek şekilde dönüştürmekte yatıyordu. Tersaneler tam kapasiteyle çalıştırılmaya başlandı. Gemilerin gövdeleri onarıldı, motorları elden geçirildi ve en önemlisi, hepsi standart bir renge, Kraliyet Donanması’nın meşhur savaş grisine boyandı. Bu, sadece kozmetik bir değişiklik değildi; bu, gemilere ortak bir kimlik ve mürettebatlarına bir gurur duygusu aşılıyordu. En büyük dönüşüm ise silahlanmada yaşandı. Mezopotamya’dan karayoluyla, Dunsterforce’un izlediği o cehennemi yoldan, bu kez daha organize bir şekilde, gerçek deniz topları, uçaksavar bataryaları ve modern makineli tüfekler getirildi. Gemilerin güverteleri, bu ağır silahları taşıyabilmek için çelik plakalarla güçlendirildi. Her gemiye telsiz odaları kuruldu, bu da filonun bir bütün olarak, tek bir komuta merkezinden yönetilmesini sağlayacaktı. Birkaç ay içinde, Komodor Norris’in liderliğinde, Hazar Denizi’nde daha önce hiç görülmemiş bir deniz gücü ortaya çıkmıştı. Artık derme çatma bir filo değil, organize, iyi silahlanmış ve tek bir iradeyle yönetilen “British Caspian Flotilla” vardı. Bu filo, Hazar Denizi’nin tartışmasız tek hâkimiydi ve bu yeni gücün artık yeni bir düşmanı vardı: Bolşevikler.
Birinci Dünya Savaşı’nın sona ermesiyle birlikte, İngiltere’nin Kafkasya’daki stratejik öncelikleri kökten değişmişti. Alman ve Osmanlı tehdidi ortadan kalkmıştı. Artık ana düşman, Rusya’nın kalbinden yayılan ve tüm dünyayı tehdit eden yeni bir ideolojiydi: Bolşevizm. Londra’da, özellikle Savaş Bakanı Winston Churchill gibi ateşli anti-komünistler, Bolşevik rejimini “uygarlığın düşmanı” olarak görüyor ve onu her ne pahasına olursa olsun boğmak gerektiğine inanıyorlardı. Bu küresel mücadelenin en önemli cephelerinden biri, Rus İç Savaşı’ydı. İngiltere, Bolşeviklerin Kızıl Ordusu’na karşı savaşan karşı-devrimci Beyaz Ordu’yu aktif olarak destekliyordu. Hazar Denizi, bu mücadelenin güney cephesinde hayati bir stratejik öneme sahipti. Güney Rusya’daki Beyaz Ordu’nun lideri General Anton Denikin için Hazar, onun doğu kanadını oluşturuyordu. Eğer Bolşevikler Hazar’da kontrolü ele geçirirse, Denikin’in ordusunu arkadan kuşatabilir, en önemlisi de Bakü’nün petrol kaynaklarına ulaşarak savaş makinelerini besleyebilirlerdi. Bu petrol, Kızıl Ordu’nun zırhlı trenlerini, uçaklarını ve gemilerini hareket ettirecek, onlara Beyazlar karşısında ezici bir üstünlük sağlayacaktı. Bu nedenle, İngiliz Hazar Filosu’nun yeni görevi son derece netti: Hazar Denizi’ni Bolşeviklere tamamen kapatmak, Denikin’in doğu kanadını korumak ve Beyaz Ordu’ya denizden her türlü lojistik desteği sağlamak. Bu, “Büyük Oyun”un yeni perdesiydi ve bu kez oyun, imparatorlukların yayılması için değil, bir ideolojinin yayılmasını engellemek için oynanıyordu.
Filo’nun ana düşmanı, Hazar’ın kuzeyinde, Volga Nehri’nin denize döküldüğü yerde bulunan Astrahan limanında üslenmiş olan Bolşevik Kızıl Filosu’ydu (Astrakhan-Caspian Military Flotilla). Bu filo, Fyodor Raskolnikov gibi ateşli ve ideolojik komutanlar tarafından yönetiliyordu. Ellerindeki gemiler, genellikle eski ve bakımsız teknelerden oluşsa da, mürettebatları devrimci bir fanatizmle savaşıyordu. Onlar için bu, sadece bir askeri mücadele değil, aynı zamanda “emperyalist müdahalecilere” ve “karşı-devrimci Beyazlara” karşı kutsal bir savaştı. İngiliz Hazar Filosu’nun ilk ve en önemli görevi, Astrahan’ı abluka altına alarak Kızıl Filo’nun Hazar’a açılmasını engellemek oldu. 1919’un ilkbaharında, Hazar’ın kuzeyindeki buzların çözülmesiyle birlikte operasyonlar başladı. Komodor Norris’in gemileri, Astrahan deltasının ağzında sürekli devriye gezmeye başladı. Bu, son derece zorlu ve tehlikeli bir görevdi. Volga deltası, sayısız sığ kanal, bataklık ve adacıktan oluşan bir labirentti ve büyük gemilerin burada seyretmesi neredeyse imkânsızdı. Bolşevikler, bu coğrafi avantajı sonuna kadar kullanıyor, küçük ve süratli gambotlarla ani baskınlar düzenleyip tekrar kanalların korumasına sığınıyorlardı. Deniz, her iki taraf tarafından döşenen mayınlarla doluydu ve bu mayınlar, sürekli bir tehdit oluşturuyordu. İngilizler, bu zorlu koşullara uyum sağlamak için yeni taktikler geliştirdiler. Daha küçük ve sığ sularda hareket edebilen teknelerle devriye geziyor, mayın temizleme gemileriyle sürekli olarak güvenli koridorlar açıyorlardı.
Bu cat-and-mouse (kedi-fare) oyunu, zaman zaman şiddetli çatışmalara dönüşüyordu. Bu çatışmalar, Jutland gibi devasa zırhlıların kapıştığı büyük deniz savaşlarına benzemiyordu. Bunlar, genellikle birkaç geminin katıldığı, kısa menzilli, ani ve acımasız vuruşmalardı. İngiliz gemileri, daha iyi eğitimli mürettebatları ve daha isabetli topları sayesinde genellikle üstün geliyorlardı. Kraliyet Donanması’nın topçuluk geleneği, Hazar’ın çamurlu sularında bile kendini gösteriyordu. Ancak Bolşeviklerin cüretkârlığı ve fanatizmi asla küçümsenemezdi. En şiddetli çatışmalardan biri, Mayıs 1919’da Fort Alexandrovsky açıklarında yaşandı. Bir İngiliz devriye filosu, pusuya yatmış bir Bolşevik filosunun saldırısına uğradı. Çıkan şiddetli çatışmada, her iki taraf da hasar gördü, ancak sonunda Bolşevikler daha ağır kayıplar vererek geri çekilmek zorunda kaldılar. Bu ve benzeri çatışmalar, Kızıl Filo’nun açık denizde İngilizlerle başa çıkamayacağını kanıtladı ve onları Astrahan’ın savunmacı pozisyonuna hapsetti.
İngilizler, Hazar’daki üstünlüklerini pekiştirmek için yepyeni bir silahı da devreye soktular: hava gücü. Bakü’ye, bir düzine kadar de Havilland DH.9 tipi bombardıman ve keşif uçağı getirildi. Bu uçaklar, Hazar Filosu’na bağlı bir hava kolu oluşturdu. Bu, deniz ve hava gücünün birleşik operasyonlarının ilk örneklerinden biriydi. Uçaklar, Astrahan deltası üzerinde keşif uçuşları yaparak Kızıl Filo’nun hareketleri ve mevzileri hakkında paha biçilmez istihbarat sağlıyordu. Limandaki gemilere ve kıyıdaki tesislere yönelik cüretkâr bombalama saldırıları düzenliyorlardı. Bir uçağın aniden dalışa geçip güvertedeki Bolşevik denizcilerin arasına birkaç küçük bomba bırakması, sadece maddi hasar vermekle kalmıyor, aynı zamanda düşmanın moralini de yerle bir ediyordu. Bolşeviklerin bu hava tehdidine karşı koyacak neredeyse hiçbir imkânı yoktu. Bu teknolojik üstünlük, İngilizlerin Hazar’daki hâkimiyetini mutlak hale getirdi. 1919 yazı boyunca, Hazar Denizi fiilen bir “İngiliz gölü” haline gelmişti. Hiçbir Bolşevik gemisi, İngilizlerin izni olmadan Astrahan’dan ayrılamıyordu. Filo, Denikin’in ordusuna Volga nehri ağzındaki Tsaritsyn (daha sonra Stalingrad, bugün Volgograd) kuşatması sırasında topçu desteği sağlıyor, Hazar’ın doğu kıyısındaki Krasnovodsk üzerinden Beyaz Ordu’ya silah, mühimmat ve malzeme taşıyordu. Komodor Norris’in derme çatma gemilerden yarattığı filo, Rus İç Savaşı’nın güney cephesinin kaderini doğrudan etkileyen stratejik bir enstrümana dönüşmüştü. Mondros’tan sonra geri dönen İngilizler, sadece Bakü’yü işgal etmekle kalmamış, aynı zamanda tüm bir denize el koyarak kendilerini Hazar’ın mutlak efendileri ilan etmişlerdi. Bu, Britanya İmparatorluğu’nun gücünün ve uyum yeteneğinin doruk noktasıydı; ancak bu mutlak hâkimiyetin ne kadar kırılgan ve geçici olduğunu çok az kişi tahmin edebilirdi. Çünkü karada, Rusya’nın sonsuz bozkırlarında, savaşın gidişatı yavaş yavaş ama geri döndürülemez bir şekilde değişiyordu.
Buzlu Sulara Veda: Çekiliş ve Unutulmuş Bir Savaşın Mirası
1919 yazının sonlarında, Hazar Denizi, Britanya İmparatorluğu’nun gücünün su üzerindeki bir yansıması gibi parlıyordu. Komodor David Norris’in komutasındaki filo, paslı bir enkaz yığınından, Hazar’ın çamurlu sularına hükmeden, savaş grisine boyalı, disiplinli bir deniz gücüne dönüşmüştü. Savaş gemileri, Astrahan deltasının ağzında amansız bir abluka uyguluyor, de Havilland bombardıman uçakları Bolşevik mevzileri üzerinde gökyüzünün efendileri gibi süzülüyor, ikmal gemileri ise General Denikin’in Beyaz Ordusu’nun doğu kanadına durmaksızın hayat taşıyordu. Bakü’deki İngiliz garnizonu, şehrin düzenini ve en önemlisi, petrol sahalarının güvenliğini sağlıyordu. Bir yıl önce utanç verici bir yenilgiyle terk edilen bu coğrafya, şimdi bir “İngiliz Gölü” haline gelmişti. Bu, imparatorluğun en ücra köşelerde bile iradesini nasıl dayatabileceğinin, kaosun içinden nasıl bir düzen yaratabileceğinin ders kitabı niteliğinde bir örneğiydi. Ancak bu mutlak hâkimiyet, suyun yüzeyindeki bir serap kadar aldatıcıydı. Çünkü denizin sakinliğinin aksine, karada, Rusya’nın kanla sulanan sonsuz topraklarında, tarihin akışı geri döndürülemez bir şekilde değişiyordu. Hazar’daki bu parlak zafer, aslında çok daha büyük bir hezimetin gölgesinde atılan son, cüretkâr bir zardan ibaretti. Londra’nın dumanlı kulüplerinde fısıldanan yeni öncelikler ve Rus bozkırlarından gelen uğursuz haberler, Hazar’ın buzlu sularına veda zamanının yaklaştığını haber veriyordu. Bu veda, sadece bir askeri çekiliş değil, aynı zamanda bir hayalin, bir politikanın ve unutulmaya mahkûm bir savaşın son perdesi olacaktı.
Britanya İmparatorluğu, 1919’da, zaferin getirdiği baş dönmesiyle birlikte, daha önce hiç tatmadığı bir yorgunluğun da acısını çekiyordu. Dört yıl süren topyekûn savaş, sadece bir neslin en parlak gençlerini siperlerde yok etmekle kalmamış, aynı zamanda ülkenin ekonomik ve psikolojik kaynaklarını da tüketmişti. Savaş bittiğinde, “kahramanlara layık bir ülke” vaadiyle evlerine dönen milyonlarca asker, işsizlik, yoksulluk ve toplumsal huzursuzlukla dolu bir manzarayla karşılaştı. Gazete manşetleri artık Somme’deki kahramanlıkları değil, Glasgow’daki grevleri, Liverpool’daki isyanları yazıyordu. Halk, imparatorluğun uzak köşelerindeki yeni maceralarla değil, evindeki ekmeğin fiyatıyla ilgileniyordu. Bu atmosferde, Rus İç Savaşı’na yapılan müdahale giderek daha fazla sorgulanır hale geldi. Başbakan David Lloyd George’un koalisyon hükümeti, muazzam bir iç ve dış borç yükü altındaydı. Vergiler tavan yapmış, ekonomi durma noktasına gelmişti. Böyle bir ortamda, Rusya’nın anlaşılmaz iç savaşında Bolşeviklere karşı Beyazları desteklemek için harcanan her bir sterlin, halkın gözünde israf olarak görülüyordu. “Neden bizim çocuklarımız, kimin kimi yöneteceği belli olmayan bir Rus kavgasında ölmeye devam ediyor?” sorusu, Avam Kamarası’ndan sendika toplantılarına kadar her yerde yankılanıyordu. Savaş Bakanı Winston Churchill gibi müdahalenin ateşli savunucuları, Bolşevizmi “beşiğinde boğmak” gerektiğini savunarak, bu ideolojik haçlı seferinin maliyetinin uzun vadedeki faydalarına değeceğini iddia ediyorlardı. Ancak onların sesi, savaş yorgunu bir ulusun barış ve normallik arzusunun gürültüsü içinde giderek cılızlaşıyordu.
Hazar’daki operasyon, bu maliyetli maceraların en somut örneklerinden biriydi. Bakü’de binlerce askeri barındırmak, İran üzerinden binlerce kilometrelik bir ikmal hattını açık tutmak ve Hazar Filosu’nun operasyonel maliyetlerini karşılamak, İngiliz hazinesine ağır bir yük bindiriyordu. Bu, stratejik bir zorunluluktan çok, pahalı bir hobi gibi görünmeye başlamıştı. Üstelik, müdahalenin kendisi de ahlaki ve siyasi olarak sorunluydu. İngilizler, “demokrasi” ve “özgürlük” adına savaştıklarını iddia ederken, destekledikleri Beyaz Ordu liderleri, çoğu zaman Çarlık döneminin otokratik ve anti-semitik geleneklerini sürdüren acımasız figürlerdi. General Denikin’in ordusunun kontrol ettiği topraklarda yaşanan Yahudi pogromları (katliamları), İngiliz liberal kamuoyunda büyük bir infiale neden oluyordu. Britanya, gerçekten de bir tiranlığı devirip yerine bir başkasını mı getirmeye çalışıyordu? Bu sorular, hükümet üzerindeki baskıyı artırdı ve 1919 sonbaharında, Lloyd George nihai kararını verdi: Rusya’daki İngiliz askeri varlığı sona erecekti. Bu karar, sadece Kuzey Rusya’daki Arkhangelsk ve Murmansk’taki birlikleri değil, aynı zamanda Kafkasya’daki ve Hazar’daki güçleri de kapsıyordu. Stratejik öncelikler değişmişti. Artık mesele Bolşevizmi askeri olarak yenmek değil, onun yayılmasını bir “kordon altına alarak” (cordon sanitaire) engellemekti. İngiltere, dikkatini ve kaynaklarını, yeni kurulan Polonya ve Baltık devletlerini desteklemeye, Osmanlı İmparatorluğu’nun mirasını paylaşmaya ve kendi iç sorunlarını çözmeye çevirecekti. Hazar’daki parlak ama izole macera, bu yeni dünya düzeninde artık bir lükstü.
Londra’da bu siyasi ve ekonomik kararlar alınırken, Rusya’nın güneyindeki askeri durum, çekilmeyi kaçınılmaz hale getiren acı bir gerçekliği gözler önüne seriyordu. 1919 yazı, General Denikin’in Gönüllü Ordusu için bir umut dönemi olmuştu. Beyaz kuvvetler, Ukrayna’nın büyük bir kısmını ele geçirmiş ve kuzeye, Moskova’ya doğru durdurulamaz gibi görünen bir ilerleyiş başlatmıştı. Bu ilerleyiş sırasında, İngiliz Hazar Filosu hayati bir rol oynamıştı. Tsaritsyn (Volgograd) şehrinin Beyazlar tarafından ele geçirilmesinde denizden sağladıkları topçu desteği ve Bolşeviklerin Volga üzerinden takviye göndermesini engellemeleri kritik öneme sahipti. Filo, Denikin’in ordusunun devasa doğu kanadını Hazar boyunca güvence altına alarak, onun tüm gücüyle Moskova’ya odaklanmasını sağlamıştı. Ancak bu başarı, bir kumdan kalenin zirvesi gibiydi. Beyaz Ordu’nun ilerleyişi, kendi çöküşünün tohumlarını içinde taşıyordu. İkmal hatları tehlikeli bir şekilde uzamış, ele geçirdikleri topraklardaki halkın desteğini kazanamamışlardı. Beyaz generallerin “Tek ve Bölünmez Rusya” sloganı, bağımsızlık isteyen Ukraynalıları, Kazakları ve Kafkas halklarını kendilerinden soğutmuştu. Ordunun içindeki yolsuzluk ve disiplinsizlik, halkın onlara olan güvenini sarsıyordu. Diğer yanda ise, Lev Troçki’nin demir iradesiyle yeniden organize ettiği Kızıl Ordu, ilk şoku atlattıktan sonra toparlanmıştı. Semyon Budyonny’nin komutasındaki efsanevi 1. Süvari Ordusu gibi yeni, hareketli ve ideolojik olarak motive birlikler kurulmuştu. Ekim 1919’da, Kızıl Ordu topyekûn bir karşı saldırı başlattı. Bu saldırı, Beyaz cepheyi bir kâğıt gibi yırttı. Budyonny’nin süvarileri, Beyazların gerisine dalarak ikmal hatlarını kesti ve ordularını bozguna uğrattı. Denikin’in Moskova’ya yürüyüşü, kısa sürede Karadeniz’e doğru umutsuz bir kaçışa dönüştü.
Bu askeri felaket, İngiliz Hazar Filosu’nun varlık nedenini bir anda ortadan kaldırdı. Korudukları kanat, artık mevcut değildi. Destekledikleri ordu, dağılıyordu. Hazar’ı Bolşeviklere kapatmanın, karada Kızıl Ordu yüz binlerce kilometrekarelik alanı geri alırken hiçbir anlamı kalmamıştı. İngilizlerin desteği anlamsızlaşmıştı. Çekilme emri Bakü’ye ulaştığında, filodaki subay ve erler için bu, acı bir darbe oldu. Onlar, sıfırdan bir donanma yaratmış, denizde her savaşı kazanmış ve görevlerini kusursuz bir şekilde yerine getirmişlerdi. Şimdi ise, destekledikleri müttefiklerini kaderlerine terk ederek, zafer kazandıkları bir denizden geri çekilmeleri isteniyordu. Bu, askeri mantığın değil, siyasi gerçekliğin acımasız bir kararıydı. 1919’un sonlarında, Hazar Filosu’nun tasfiyesi için hazırlıklar başladı. Gemiler, basitçe terk edilemezdi; bu, Bolşeviklerin eline hazır bir donanma vermek olurdu. Bu yüzden, gemilerin ve Bakü’deki askeri malzemelerin, General Denikin’in ordusundan geriye kalanlara devredilmesine karar verildi. Bu, son bir umut jesti, onurlu bir geri çekilme çabasıydı. Komodor Norris ve subayları, hayat verdikleri gemileri, artık kaderleri neredeyse kesin olan Beyaz Rus denizcilere teslim etme görevini üstlendiler. Bu, hüzünlü ve buruk bir süreçti. İngiliz mürettebat, Beyaz Ruslara gemilerin motorlarını, silah sistemlerini ve telsizlerini nasıl kullanacaklarını öğretti. Limanda, bir zamanlar düşman olan iki eski imparatorluğun denizcileri, ortak bir düşmana karşı son bir ittifak içinde birlikte çalışıyorlardı.
Devir teslim töreni, Hazar macerasının sonunu simgeleyen dokunaklı bir andı. Bakü limanında demirlemiş gemilerin direklerinde, Kraliyet Donanması’nın şanlı Beyaz Sancağı (White Ensign) son kez dalgalanıyordu. Törenle birlikte bu sancak indirildi ve yerine Çarlık Rusyası’nın Aziz Andrew haçlı mavi-beyaz sancağı çekildi. Kruger, Venture, Kars, Ardahan ve diğer gemiler, artık resmen Beyaz Ordu’nun Hazar Filosu’nun bir parçasıydı. İngiliz personeli, gemilerden ayrılarak karadaki kışlalarına döndü. Kısa bir süre sonra da, Bakü’den tamamen ayrılma süreci başladı. Birlikler, demiryoluyla Gürcistan’ın Batum limanına veya geldikleri yoldan, İran üzerinden Mezopotamya’ya geri çekildiler. Son İngiliz askeri Bakü’yü terk ettiğinde, arkalarında sadece birkaç ay süren mutlak bir hâkimiyetin anılarını ve kaderine terk edilmiş bir müttefiki bırakmışlardı. “İngiliz Gölü”, yeniden sahipsiz kalmıştı; ancak bu boşluk çok uzun sürmeyecekti.
İngilizlerin çekilmesiyle birlikte, Kafkasya’da kırılgan bir denge oluşmuş gibi görünüyordu. Azerbaycan Demokratik Cumhuriyeti, bağımsızlığını korumaya çalışıyor, ancak hem kuzeydeki Bolşevik tehdidi hem de güneydeki İran ve batıdaki Ermenistan ile olan gerilimler arasında sıkışıp kalmıştı. Beyaz Ordu’ya devredilen Hazar Filosu, İngilizlerin teknik bilgisi ve liderliği olmadan kısa sürede etkinliğini yitirdi. Mürettebatın morali bozuk, disiplin zayıftı ve gemilerin bakımı yapılamıyordu. Diğer yanda ise, Kızıl Ordu’nun karadaki zaferleriyle cesaretlenen Astrahan’daki Kızıl Filo, yeniden toparlanıyor ve güneye inmek için doğru anı kolluyordu. Bu an, Nisan 1920’de geldi. Denikin’in ordusu tamamen dağılmışken, Kızıl Ordu’nun 11. Ordusu, Sergo Ordzhonikidze ve Mihail Tuhaçevski gibi komutanların liderliğinde Azerbaycan sınırına dayandı. Operasyon, askeri bir istiladan çok, iyi planlanmış bir siyasi darbeydi. Bakü’deki Azerbaycan Komünist Partisi (Hümmet), şehirde bir isyan başlattı. Aynı anda, 11. Ordu sınırı geçerek “Azerbaycanlı işçi ve köylüleri Musavat hükümetinin zulmünden kurtarmak” bahanesiyle ilerlemeye başladı. Azerbaycan ordusu, dağınık ve hazırlıksızdı; birliklerinin çoğu, batıda Karabağ’da Ermenilere karşı savaşıyordu. Azerbaycan hükümetine bir ültimatom verildi: ya iktidarı Komünistlere devredecekler ya da şehir zorla alınacaktı. Direnişin anlamsız olduğunu gören hükümet, 28 Nisan 1920’de kansız bir şekilde teslim oldu. Kızıl Ordu birlikleri, Bakü’ye zaferle girdi. Kısa bir süre sonra, Kızıl Filo da Astrahan’dan gelerek limanın kontrolünü ele geçirdi. Bir zamanlar İngiliz bayrağı taşıyan gemiler, şimdi orak-çekiçli kızıl bayrak altında seyrediyordu. İki yıl süren kısa ve fırtınalı bağımsızlık dönemi sona ermiş, Azerbaycan bir Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti haline gelmişti. İngilizlerin engellemek için onca çaba sarf ettiği senaryo, onların ayrılmasından sadece birkaç ay sonra gerçekleşmişti.
Peki, bu unutulmuş savaşın, tarihin tozlu sayfalarında kalmış bu cüretkâr maceranın mirası neydi? İlk bakışta, İngilizlerin Hazar operasyonu tam bir başarısızlık gibi görünebilir. Başlangıçtaki hedeflerin hiçbiri tam olarak gerçekleştirilemedi. Bakü savunulamadı, Transkafkasya’da kalıcı bir Müttefik cephesi kurulamadı ve nihayetinde Bolşeviklerin bölgeyi ele geçirmesi engellenemedi. Ancak daha derin bir analiz, bu kısa ama etkili müdahalenin önemli ve kalıcı izler bıraktığını ortaya koyar. Her şeyden önce, bu operasyon, Batı’nın Bolşevizme karşı yürüttüğü ilk askeri müdahalelerden biriydi. Bu, sadece iki devlet arasındaki bir savaş değil, iki ideoloji arasındaki küresel bir mücadelenin başlangıcıydı. Hazar’ın sularında yaşananlar, Soğuk Savaş’ın ilk kıvılcımlarından, “müdahalecilik” ve “çevreleme” politikalarının kanlı bir provasıydı. İngilizlerin varlığı, her ne kadar geçici olsa da, bölgedeki güç dengelerini önemli ölçüde etkiledi. 1919 yılı boyunca Hazar’ı kontrol ederek, Bolşeviklerin Bakü petrolüne erişimini engellediler. Bu, Kızıl Ordu’nun lojistik kapasitesini ciddi şekilde sınırladı ve Rus İç Savaşı’nın belki de bir yıl daha uzamasına neden oldu. Bu süre zarfında, Gürcistan ve Ermenistan gibi diğer Kafkas cumhuriyetleri, kısa da olsa bağımsızlıklarını yaşama fırsatı buldular. Dolayısıyla, İngiliz müdahalesi, Sovyet yayılmasını geciktiren bir set görevi görmüştür.
Ancak belki de en kalıcı miras, operasyonun kendisinin doğasında yatmaktadır. “Dunsterforce”un Mezopotamya’dan Bakü’ye yaptığı inanılmaz yolculuk ve Komodor Norris’in bir enkaz yığınından modern bir filo yaratması, Britanya İmparatorluğu’nun en parlak dönemlerindeki “her koşulda çözüm üretebilme” yeteneğinin son örneklerinden biridir. Bu, talimnamelere veya bürokrasiye değil, sahadaki birkaç kararlı ve yetenekli bireyin inisiyatifine, cesaretine ve doğaçlama yeteneğine dayanan bir başarı öyküsüdür. General Dunsterville’in “Stalky” karakteri, imparatorluğun en uzak köşelerinde düzeni sağlayan, maceraperest ruhlu subay tipinin mükemmel bir örneğidir. Hazar Filosu’nun hikayesi, bir imparatorluğun, gücünün zirvesindeyken bile, en beklenmedik yerlerde, en ilkel koşullarda nasıl etkili bir askeri güç yaratabildiğinin kanıtıdır. Bu, artık var olmayan bir dünyanın, atlı süvarilerle uçakların, kabile liderleriyle komünist komiserlerin aynı savaş alanını paylaştığı bir geçiş döneminin fotoğrafıdır. Bugün, Hazar Denizi’nin suları sakindir ve devasa petrol platformları, bir zamanlar İngiliz gambotlarının devriye gezdiği yerlerde sessizce durmaktadır. O günlerin anısı, birkaç tarih kitabının sararmış sayfalarında ve belki de Bakü’deki eski bir binanın duvarında kalmış solgun bir kurşun izinde yaşamaktadır. Hazar’ın buzlu sularındaki aslanların kükreyişi çoktan dinmiş, yerini tarihin derin sessizliğine bırakmıştır. Bu, bir imparatorluğun son büyük maceralarından birinin, unutulmuş ama olağanüstü hikayesidir.
