İki Okyanusun Yükselen Güçleri: Çatışmanın Kökleri
Pasifik Okyanusu, on dokuzuncu yüzyılın son çeyreğine girerken, adının vaat ettiği sükunetin aldatıcı bir örtü olduğunu kanıtlamak üzereydi. Binlerce yıldır medeniyetlerin beşiği ve ayracı olan bu devasa su kütlesi, artık iki yeni ve hırslı gücün kaçınılmaz çarpışma rotası üzerinde uzanan bir arenaya dönüşüyordu. Bu güçlerden biri, yüzyıllardır süren feodal bir uykudan sarsılarak uyanan ve Batı’nın endüstriyel gücünü hayret verici bir hızla benimseyen Doğu’nun ada imparatorluğu Japonya’ydı. Diğeri ise, kendi kıtasal kaderini tamamlamış, endüstriyel devriminin yarattığı muazzam enerjiyle kabına sığmayan ve gözlerini ufkun ötesindeki yeni pazarlara ve etki alanlarına diken Batı’nın cumhuriyeti Amerika Birleşik Devletleri’ydi. Pearl Harbor’a düşen ilk bombaların yankıları, aslında bu iki gücün yarım yüzyıl boyunca biriken jeopolitik, ekonomik ve psikolojik gerilimlerinin patlamasından başka bir şey değildi. Çatışmanın tohumları, bombaların patlamasından çok önce, iki ulusun da kendi kimliklerini yeniden tanımladığı ve dünyaya farklı gözlerle bakmaya başladığı bir çağda atılmıştı. Bu, iki farklı kaderin, iki farklı modernleşme hikayesinin ve iki farklı emperyal hayalin, Pasifik’in engin maviliğinde kesişmesinin öyküsüydü.
Japonya’nın dönüşümü, modern dünya tarihinin en baş döndürücü ve radikal metamorfozlarından biridir. On dokuzuncu yüzyılın ortalarında, Tokugawa Şogunluğu’nun iki buçuk asırlık “sakoku” yani “kapalı ülke” politikası altında Japonya, zamanın donduğu bir adalar topluluğu gibiydi. Dış dünya ile ticaret asgari düzeydeydi ve sadece Hollandalılar ile Çinlilere Nagazaki’deki Dejima adası üzerinden sınırlı bir izin verilmişti. Toplum, katı bir kast sistemiyle yönetiliyordu: en tepede savaşçı samuray sınıfı, ardından çiftçiler, zanaatkârlar ve tüccarlar geliyordu. Bu yapı, istikrarı sağlamış ancak aynı zamanda ülkeyi teknolojik ve askeri olarak Batılı güçlerin fersah fersah gerisinde bırakmıştı. Japonya, kendi iç dünyasında yaşayan, kılıçların ve onur kodlarının hala en büyük güç olduğu, sanayi devriminin gürültüsünden yalıtılmış bir feodal bir rüyadaydı.
Bu rüya, 8 Temmuz 1853’te, Edo (günümüz Tokyo) Körfezi’nde demirleyen dört Amerikan savaş gemisinin bacalarından çıkan kara dumanla kabusa dönüştü. Komodor Matthew C. Perry komutasındaki bu “Kurofune” yani “Kara Gemiler”, Japonların daha önce hiç görmediği bir teknolojik üstünlüğün somut birer kanıtıydı. Buharlı motorları, devasa topları ve kendinden emin tavırlarıyla bu gemiler, Japonya’nın yalıtılmışlığının ne kadar kırılgan olduğunu acı bir şekilde yüzlerine vurdu. Perry, ABD Başkanı Millard Fillmore’dan bir mektup getirmişti ve Japonya’nın limanlarını Amerikan ticaretine açmasını “talep” ediyordu. Bu bir ricadan çok, reddedilmesi halinde askeri güç kullanılacağını ima eden üstü kapalı bir tehditti. Şogunluk, bu ezici teknolojik güç karşısında direnemeyeceğini anladı. Bir yıl sonra imzalanan Kanagawa Antlaşması ile Japonya, iki limanını Amerikan gemilerine açmak ve zorunlu bir diplomatik ilişki kurmak zorunda kaldı.
Bu olay, Japonya için derin bir ulusal travma ve aşağılanma anıydı. Batı’nın “barbarları” olarak gördükleri güçler, onları kendi evlerinde çaresiz bırakmıştı. Bu aşağılanma, Japon liderleri arasında şiddetli bir iç tartışmayı tetikledi. Bir grup, yabancılara karşı direnmeyi ve onları ülkeden atmayı savunurken (“sonnō jōi” – İmparatoru onurlandır, barbarları kov), daha ileri görüşlü olanlar, hayatta kalmanın tek yolunun düşmanın silahlarını ve yöntemlerini benimsemekten geçtiğini anladılar. Eğer Japonya, Çin gibi Batılı güçler tarafından parçalanıp sömürgeleştirilmek istemiyorsa, Batı kadar güçlü olmak zorundaydı. Bu farkındalık, 1868’de Tokugawa Şogunluğu’nun devrilmesi ve İmparator Meiji’nin yeniden gücü eline almasıyla sonuçlanan Meiji Restorasyonu’nun arkasındaki temel itici güç oldu.
Meiji Restorasyonu, adının aksine basit bir restorasyon değil, köklü bir devrimdi. “Fukoku Kyōhei” (Zengin Ülke, Güçlü Ordu) sloganı altında, Japonya inanılmaz bir hızla modernleşme programına girişti. Feodal beylikler (han’lar) lağvedilerek merkezi bir yönetim kuruldu. Samuray sınıfının ayrıcalıkları kaldırıldı ve Prusya modeline dayalı, zorunlu askerliğe dayanan modern bir ulusal ordu oluşturuldu. Donanma ise dönemin en büyük deniz gücü olan İngiltere örnek alınarak sıfırdan inşa edildi. Iwakura Misyonu gibi heyetler, Batı’nın en iyi uygulamalarını öğrenmek için Amerika ve Avrupa’ya gönderildi. Bu heyetler, fabrikalardan anayasalara, eğitim sistemlerinden bankacılığa kadar her şeyi inceleyip Japonya’ya uyarladılar. Telgraf hatları çekildi, demiryolları inşa edildi ve Batı tarzı bir eğitim sistemiyle yeni nesiller yetiştirildi. Bu süreçte Japonya, Batı teknolojisini ve kurumlarını benimserken, “Wakon-Yōsai” (Japon Ruhu, Batı Teknolojisi) ilkesiyle kendi kültürel kimliğini korumaya çalıştı. Şintoizm, imparatora ilahi bir statü atfederek devletin resmi ideolojisi haline getirildi ve bu, halkı imparator ve ulus için fedakarlık yapmaya teşvik eden güçlü bir milliyetçilik duygusu yarattı.
Bu baş döndürücü modernleşmenin ardında yatan temel korku ve motivasyon, sömürgeleşme tehdidiydi. Ancak Japonya, Batı’yı taklit ettikçe, sadece savunma mekanizmalarını değil, aynı zamanda emperyalist iştahlarını da benimsedi. Batılı güçlerin zenginlik ve statüsünün, sömürgelere ve denizaşırı pazarlara sahip olmaktan geçtiğini gördüler. Kendileri de kaynak fakiri bir ada ülkesiydiler. Sanayileşen ekonomileri için kömür, demir, petrol ve kauçuk gibi hammaddelere şiddetle ihtiyaçları vardı. Bu kaynaklar ise komşuları Kore ve Çin’de bolca bulunuyordu. Bu nedenle, “Fukoku Kyōhei” politikası, Japonya’yı kaçınılmaz olarak yayılmacı bir dış politikaya itti. Batı’nın avı olmaktan kurtulmanın en iyi yolu, bizzat bir avcı olmaktı. Asya’da kendi etki alanlarını yaratmak, Batılı emperyalistlere karşı bir tampon bölge oluşturmak ve ekonomik geleceklerini güvence altına almak, Japonya’nın yeni ulusal hedefi haline geldi.
Aynı dönemde, Pasifik’in diğer yakasında, Amerika Birleşik Devletleri de kendi köklü dönüşümünü yaşıyordu. İç Savaş’ın (1861-1865) yaralarını saran ülke, Gilded Age (Yaldızlı Çağ) olarak bilinen eşi benzeri görülmemiş bir sanayileşme ve ekonomik büyüme dönemine girmişti. Demiryolları kıtayı bir baştan bir başa örüyor, devasa çelik fabrikaları ve sanayi tesisleri yükseliyor, şehirler göç ve fırsat arayışıyla dolup taşıyordu. Bu dinamizm, Amerikan kimliğinin temel taşı olan “Manifest Destiny” (Bariz Kader) fikrinin kıtasal sınırlarına ulaştığı bir döneme denk geldi. 1890’da Nüfus Sayım Bürosu, Amerikan sınırının artık mevcut olmadığını, ülkenin batıya doğru yerleşimin tamamlandığını resmen ilan etti. Bu, Amerikan psikolojisinde bir dönüm noktasıydı. Yüzyıllardır batıya doğru genişlemeye alışkın olan bir ulus, şimdi enerjisini nereye yöneltecekti?
Cevap, okyanusların ötesinde yatıyordu. Sanayi üretimi o kadar artmıştı ki, iç pazar artık bu ürünleri tüketemiyordu. Yeni pazarlara duyulan ihtiyaç, iş dünyası ve siyasetçiler arasında giderek daha yüksek sesle dile getiriliyordu. Bu ekonomik zorunluluğa, stratejik bir vizyon eşlik etti. Kaptan, sonradan amiral olacak olan Alfred Thayer Mahan, 1890’da yayımladığı “Deniz Gücünün Tarih Üzerindeki Etkisi” adlı eseriyle Amerikan dış politikasını sonsuza dek değiştirecek entelektüel çerçeveyi sundu. Mahan’a göre, tarihteki tüm büyük imparatorlukların gücü, denizlere hakim olmalarından geliyordu. Bir ülkenin küresel bir güç olabilmesi için güçlü bir donanmaya, denizaşırı askeri üslere (özellikle kömür ikmal istasyonlarına) ve bu donanmanın koruyacağı bir ticaret filosuna ihtiyacı vardı. Bu fikirler, Theodore Roosevelt, Henry Cabot Lodge gibi genç ve hırslı politikacılar kuşağı tarafından coşkuyla benimsendi. Onlara göre Amerika’nın kaderi, sadece kendi kıtasıyla sınırlı kalamazdı; dünya sahnesinde hak ettiği yeri almalıydı.
Bu yeni emperyalist ruh, 1898’de İspanyol-Amerikan Savaşı ile eyleme döküldü. Küba’daki İspanyol zulmü ve Havana limanında demirli USS Maine zırhlısının gizemli bir şekilde patlaması, William Randolph Hearst ve Joseph Pulitzer gibi basın baronlarının “sarı gazetecilik” ile körüklediği bir savaş ateşini yaktı. “Maine’i Hatırla!” sloganıyla savaşa giren ABD, birkaç ay içinde zayıflamış İspanyol İmparatorluğu’nu dize getirdi. Savaşın sonucu, ABD’yi bir gecede küresel bir imparatorluğa dönüştürdü. Küba’nın bağımsızlığı tanınırken, Porto Riko, Guam ve en önemlisi Filipinler, Amerikan toprağı haline geldi.
Filipinler’in ilhakı, ABD’nin Pasifik’teki kaderini mühürledi. Bu takımadalar, Çin’in devasa pazarına açılan bir kapı ve Asya’da stratejik bir askeri üs potansiyeli taşıyordu. Ancak bu hamle, ABD’yi doğrudan Asya’nın karmaşık güç siyasetinin içine soktu. Artık Amerika, yükselen Japonya’nın arka bahçesinde askeri varlığı olan bir Asya gücüydü. Aynı dönemde, 1898’de, ABD Pasifik stratejisinin bir diğer kilit parçasını da ilhak etti: Hawaii Adaları. Uzun zamandır Amerikalı şeker plantasyonu sahiplerinin etkisi altında olan adalardaki monarşinin devrilmesinin ardından, Hawaii resmen ABD’ye katıldı. Bu ilhakın en büyük ödülü, Pasifik’in ortasında yer alan ve Mahan’ın vizyonundaki mükemmel ileri deniz üssü olan Pearl Harbor’dı. Artık Amerika’nın Pasifik’teki varlığı, Kaliforniya kıyılarından Filipinler’e uzanan bir üsler zinciriyle güvence altına alınmıştı.
Böylece, yirminci yüzyılın şafağında, Pasifik Okyanusu üzerinde iki yeni güç bayraklarını dalgalandırıyordu. Biri, Batı’nın emperyalist oyununu öğrenip aynı oyunu Asya’da oynamaya kararlı, kaynaklara aç ve onuru yaralı bir imparatorluktu. Diğeri ise, ekonomik gücünün ve ideolojik kader inancının ittiği, kendini dünyanın yeni düzenleyicisi olarak gören bir cumhuriyetti. Henüz aralarında açık bir düşmanlık olmasa da, rotaları belirgin bir şekilde kesişiyordu. Bu kesişmenin ilk ve en sarsıcı anı, 1904-1905 Rus-Japon Savaşı’nda yaşanacaktı.
Bu savaş, Japonya’nın Kore ve Mançurya üzerindeki emellerinin, Rusya’nın Doğu Asya’daki yayılmacı politikalarıyla çatışması sonucu patlak verdi. Savaş, 8 Şubat 1904’te Japon donanmasının, Rusların Port Arthur (bugünkü Lüshun) limanındaki filosuna yaptığı sürpriz bir gece saldırısıyla başladı. Bu saldırı, Pearl Harbor’a yapılacak saldırının bir provası niteliğindeydi: savaş ilanı olmaksızın, düşmanı hazırlıksız yakalamayı hedefleyen cesur bir önleyici vuruş. Savaş boyunca Japon ordusu ve donanması, Batılı gözlemcileri şaşırtan bir disiplin, taktik zeka ve kararlılık sergiledi. Kara savaşlarında Rus ordularını geri püskürttüler ve Port Arthur’u uzun ve kanlı bir kuşatmanın ardından ele geçirdiler.
Ancak savaşın kaderini belirleyen ve dünya tarihinin akışını değiştiren olay, 27-28 Mayıs 1905’te yaşanan Tsushima Boğazı Muharebesi oldu. Rus Çarı II. Nikolay, Pasifik’teki filosunun yenilgisinin ardından, Baltık Filosu’nun dünyanın yarısını dolaşarak Japonlarla savaşması için destansı bir yolculuğa çıkmasını emretmişti. Yedi ay süren bu zorlu yolculuğun ardından yorgun ve yıpranmış Rus filosu, Tsushima Boğazı’nda Amiral Tōgō Heihachirō komutasındaki modern ve iyi eğitimli Japon donanması tarafından karşılandı. Tōgō, “Nelson manevrası” olarak bilinen riskli bir taktikle Rus filosunun önünü keserek “T” geçişi yaptı ve tüm ateş gücünü Rus gemilerinin üzerine yoğunlaştırdı. Sonuç, Rusya için tam bir felaketti. Rus filosunun neredeyse tamamı batırıldı veya ele geçirildi. Japonya ise sadece birkaç küçük gemi kaybetmişti.
Tsushima Zaferi, küresel bir şok dalgası yarattı. Modern tarihte ilk kez bir Asya ülkesi, büyük bir Avrupa gücünü kesin ve ezici bir yenilgiye uğratmıştı. Bu zafer, Japonya’nın küresel bir güç olarak statüsünü perçinledi. Batı’nın askeri üstünlüğünün mutlak olmadığı kanıtlanmıştı. Asya ve Afrika’daki sömürge halkları için Japonya bir ilham kaynağı oldu. Japonya içinde ise bu zafer, milliyetçi gururu zirveye taşıdı ve ordunun ve donanmanın toplum üzerindeki prestijini ve etkisini muazzam derecede artırdı.
Amerika Birleşik Devletleri, bu savaşı yakından izlemişti. Başkan Theodore Roosevelt, iki tarafın da tamamen tükenme noktasına geldiği bir anda arabuluculuk rolünü üstlendi. Onun amacı, Pasifik’te hiçbir gücün tek başına egemen olmamasını sağlayacak bir güç dengesi kurmaktı. New Hampshire, Portsmouth’da imzalanan antlaşma ile savaş sona erdi. Japonya, Kore’yi etki alanına aldı, Mançurya’nın güneyinde demiryolu hakları kazandı ve Sahalin Adası’nın güney yarısını topraklarına kattı. Ancak Japon halkı, savaşın maliyetine oranla bu kazanımları yetersiz buldu. Özellikle Rusya’dan büyük bir savaş tazminatı alınamaması, hayal kırıklığı yarattı ve ABD’nin arabuluculuğuna karşı bir güvensizlik tohumu ekti.
Rus-Japon Savaşı’nın ardından, ABD ve Japonya artık Pasifik’teki iki ana deniz gücü olarak birbirleriyle yüzleşmek zorundaydı. Roosevelt, Japonya’nın yeni gücünü kabul etmekle birlikte, bu gücün Amerikan çıkarlarını tehdit etmemesi için bir gövde gösterisi yapma ihtiyacı hissetti. 1907’de, “Büyük Beyaz Filo” olarak bilinen on altı modern Amerikan savaş gemisini dünya turuna gönderdi. Bu turun en önemli duraklarından biri Japonya’ydı. Resmi olarak bir iyi niyet ziyareti olsa da, asıl mesaj açıktı: Amerika Birleşik Devletleri de Pasifik’te güçlü bir donanmaya sahipti ve çıkarlarını korumaya hazırdı.
Böylece, yirminci yüzyılın ilk on yılı tamamlandığında, gelecekteki çatışmanın tüm temel taşları yerine oturmuştu. Bir yanda, Batı tarafından aşağılanma korkusuyla modernleşen, kaynak ihtiyacıyla yayılmacılığa yönelen ve askeri zaferlerle özgüveni tavan yapmış bir Japonya vardı. Diğer yanda ise, ekonomik potansiyelini küresel bir etkiye dönüştürmeye kararlı, Pasifik’i kendi “gölü” olarak görmeye başlayan ve Asya’da “Açık Kapı” politikasını savunarak Japonya’nın yayılmacı emellerine doğal bir engel teşkil eden bir Amerika Birleşik Devletleri duruyordu. İki ulus da kendilerini Pasifik’in geleceğini şekillendirmeye muktedir görüyorlardı. Ancak okyanus, iki farklı kaderin aynı anda gerçekleşmesi için yeterince büyük değildi. Onların çarpışan doktrinleri, ekonomik rekabetleri ve askeri hazırlıkları, önlerindeki on yıllar boyunca gerilimi adım adım artıracak ve sonunda kaçınılmaz olanı, Pasifik semalarını ateşe verecek olan o fırtınayı getirecekti. Çatışmanın kökleri, artık toprağın derinliklerine sağlam bir şekilde yerleşmişti.
Çarpışan Doktrinler: Yayılmacılık vs. “Açık Kapı” Politikası
Yirminci yüzyılın ilk on yılı geride kalırken, Pasifik semalarında toplanan bulutlar artık sadece iki yükselen gücün varlığından değil, bu güçlerin ruhlarını ve eylemlerini şekillendiren temel felsefelerin taban tabana zıtlığından besleniyordu. Rus-Japon Savaşı’nın ardından elde edilen zafer, Japonya’yı küresel sahnede bir aktör yapmıştı; Amerika’nın Büyük Beyaz Filo ile yaptığı gövde gösterisi ise Pasifik’in artık tek bir hakimi olmadığını ilan etmişti. Ancak bu güç gösterilerinin ve askeri donanımların ardında, iki ulusun da varoluşsal olarak benimsediği ve taviz vermeye yanaşmayacağı iki farklı dünya görüşü yatıyordu. Bu, bir yanda hayatta kalma ve büyüme zorunluluğundan doğan, ilahi bir kaderle meşrulaştırılan Japon yayılmacılığı ile diğer yanda ekonomik pragmatizm ve ahlaki idealizmin bir karışımı olan Amerikan “Açık Kapı” politikasının kaçınılmaz çarpışmasının hikayesiydi. Bu iki doktrin, aynı coğrafya üzerinde var olamayacak kadar birbirini dışlayan iki jeopolitik tektonik plakaydı ve onların yavaş ama kararlı bir şekilde birbirine doğru ilerlemesi, gelecekteki depremin şiddetini her geçen yıl daha da artırıyordu. Pearl Harbor’a giden yol, en temelde, bu iki felsefenin Çin’in kaderi ve Asya’nın geleceği üzerinde verdiği amansız mücadelenin bir sonucuydu.
Japonya’nın dış politikasını ve nihayetinde saldırgan militarizmini anlamak için önce onun en temel ve değiştirilemez gerçeğini kavramak gerekir: coğrafi ve jeolojik kaderi. Japonya, volkanik, dağlık ve kaynaklar açısından fakir bir adalar zinciridir. Meiji Restorasyonu ile başlayan baş döndürücü sanayileşme hamlesi, bu temel zayıflığı ortadan kaldırmamış, aksine daha da belirgin hale getirmişti. Yeni kurulan fabrikaların bacalarının tütmesi, demiryollarının ülkeyi sarması ve modern bir donanmanın inşa edilmesi için gereken her şey – kömür, demir cevheri, hurda metal, kalay, boksit ve hepsinden önemlisi petrol – Japon adalarında ya hiç yoktu ya da sanayinin doymak bilmez iştahını karşılamaktan çok uzaktı. Japonya, modern bir güç olmak için ihtiyaç duyduğu kanı, yani endüstriyel hammaddeleri, tamamen dışarıdan ithal etmek zorundaydı. Bu durum, onu tehlikeli bir şekilde dış dünyaya, özellikle de bu kaynakların çoğunu kontrol eden Batılı güçlere ve en başta Amerika Birleşik Devletleri’ne bağımlı kılıyordu.
Bu ekonomik bağımlılık, onurlu ve Batı tarafından bir kez daha aşağılanmaktan ölesiye korkan bir ulus için katlanılmaz bir zafiyetti. Japon stratejistler için bu durum, bir kılıcın sürekli boyunlarında asılı durması gibiydi. Herhangi bir diplomatik krizde, Batılı güçlerin sadece bir ambargo kararıyla Japonya’nın tüm ekonomik ve askeri makinesini haftalar içinde durdurabileceği gerçeği, bir paranoya değil, soğuk bir stratejik analizdi. Özellikle donanma için petrol, hayati bir meseleydi. Rus-Japon Savaşı’nda kömürle çalışan gemilerle zafer kazanılmıştı, ancak yirminci yüzyılın yeni deniz savaşları artık petrole bağımlıydı. Petrol, gemilere daha yüksek hız, daha uzun menzil ve daha az insan gücüyle operasyon imkanı tanıyordu. Amiral Isoroku Yamamoto gibi vizyoner liderler, geleceğin donanmasının petrolle çalışacağını biliyorlardı. Ancak Japonya, petrol ihtiyacının yüzde sekseninden fazlasını Amerika Birleşik Devletleri’nden ithal ediyordu. Pasifik’teki en büyük potansiyel rakiplerine, kendi donanmalarını yürütecek yakıt için göbekten bağlı olmak, askeri planlamacılar için stratejik bir intihardı.
Bu kaynak kıtlığına, bir de demografik baskı ekleniyordu. Japonya’nın nüfusu, modernleşme ve gelişen sağlık koşullarıyla birlikte hızla artıyordu. Dört ana adanın tarıma elverişli arazileri sınırlıydı ve bu artan nüfusu beslemek giderek zorlaşıyordu. Aynı zamanda, bu fazla nüfus için yeni yaşam alanları ve iş imkanları gerekiyordu. Ancak Japonların göç edebileceği kapılar bir bir kapanıyordu. Amerika Birleşik Devletleri, 1924 Göçmenlik Yasası gibi ırkçı düzenlemelerle Asyalıların ülkeye girişini fiilen yasaklamıştı. Avustralya’nın “Beyaz Avustralya Politikası” da benzer bir duvar örüyordu. Batı, bir yandan Japonya’yı kendi sistemlerine entegre etmeye çalışırken, diğer yandan halkını kendi topraklarından dışlıyordu. Bu durum, Japonya içinde “lebensraum” yani “yaşam alanı” arayışını körükledi. Japonya’nın hayatta kalması, büyümesi ve onurlu bir şekilde varlığını sürdürmesi için kendi kontrolü altındaki bir kaynak havzasına ve kendi halkının yerleşebileceği topraklara ihtiyacı vardı. Bu ihtiyaçlar, gözlerini kaçınılmaz olarak Asya anakarasına, özellikle de kaynak zengini Mançurya’ya ve Çin’e çevirmesine neden oldu.
Ancak bu bariz yayılmacı politika, sadece materyalist bir zorunluluk olarak sunulamazdı; ahlaki ve ideolojik bir kılıfla meşrulaştırılması gerekiyordu. İşte bu noktada, “Büyük Doğu Asya Ortak Refah Alanı” (Dai Tōa Kyōeiken) doktrini devreye girdi. Bu doktrin, yüzeyde son derece asil ve çekici bir fikir sunuyordu: “Asya Asyalılarındır”. Yüzyıllardır Batılı sömürgeci güçler – İngiltere, Fransa, Hollanda, Portekiz ve Amerika – Asya’nın zenginliklerini sömürmüş, halklarını aşağılamış ve kendi kültürlerini dayatmıştı. Japonya, kendisini Asya’nın en modern ve en güçlü ülkesi olarak, bu beyaz sömürgeciliğine karşı bir isyanın lideri olarak konumlandırıyordu. Misyonu, Batılıları bölgeden kovmak ve tüm Asya uluslarını Japonya’nın liderliğinde bir araya getirerek, karşılıklı refaha dayalı yeni bir düzen kurmaktı. Bu propaganda, Vietnam’dan Endonezya’ya, Burma’dan Filipinler’e kadar birçok bölgedeki bağımsızlık yanlısı hareketler üzerinde başlangıçta etkili oldu. Japonya, bir kurtarıcı olarak sahneye çıkıyordu.
Fakat bu parlak cephenin arkasında, çok daha karanlık ve hiyerarşik bir gerçeklik gizliydi. “Ortak Refah Alanı”, eşitler arasında bir ortaklık değil, merkezinde Japonya’nın durduğu, diğer tüm ulusların ona hizmet etmekle yükümlü olduğu bir uydu imparatorluğu projesiydi. Bu düzende Japonya, endüstriyel ve askeri merkez olacak; Mançurya ve Kuzey Çin gibi bölgeler ağır sanayi ve hammadde üssü olarak hizmet verecek; Güneydoğu Asya’nın zengin toprakları ise petrol, kauçuk, kalay ve pirinç gibi kritik kaynakları sağlayacaktı. Diğer Asya uluslarının “refahı”, Japonya’nın refahına ve savaş makinesinin ihtiyaçlarına hizmet ettikleri ölçüde mümkündü. Bu, Batı sömürgeciliğinin yerine, sadece farklı bir efendinin geçtiği, daha acımasız ve sistematik bir sömürü düzeniydi. Japonya, Batı emperyalizmini kınarken, aslında onun en kötü uygulamalarını taklit ediyor ve daha da ileri götürüyordu.
Bu yayılmacı ideolojiye, derin bir ruhani ve mitolojik temel de sağlandı. “Hakkō Ichiu” (Sekiz Köşenin Tek Bir Çatı Altında Birleşmesi) olarak bilinen bu antik kavram, Japonya’nın ilk efsanevi imparatoru Jimmu’ya atfedilen bir sözden türetilmişti. 1930’larda milliyetçi hükümetler tarafından yeniden canlandırılan bu fikir, Japon İmparatoru’nun ilahi soyundan gelen bir hak olarak, tüm dünyayı barışçıl bir aile gibi kendi yönetimi altında birleştirme misyonuna sahip olduğunu iddia ediyordu. Bu, Japon yayılmacılığını basit bir toprak kazanma hırsından çıkarıp, onu ilahi bir kaderin yerine getirilmesi olarak sunan güçlü bir araçtı. Artık Mançurya’yı işgal etmek ya da Çin’e saldırmak, sıradan bir askeri operasyon değil, İmparator’un kutsal iradesini yerine getirmek ve dünyaya “gerçek” barışı getirmek için atılan adımlardı. Bu ideoloji, Japon askerlerine ve halkına, yaptıkları eylemlerin doğruluğu konusunda sarsılmaz bir inanç aşıladı ve onları en aşırı fedakarlıklara hazırladı. Böylece Japonya’nın doktrini, ekonomik zorunluluk, stratejik hedef ve ilahi misyonun tehlikeli bir karışımı haline geldi: hayatta kalmak için Asya’nın kaynaklarına, Asya’yı kontrol etmek için Batılıları kovmaya ve tüm bunları yapmak için tanrılar tarafından görevlendirildiklerine inanıyorlardı.
Pasifik’in diğer yakasında ise, bu Japon dünya görüşüyle temelden çatışan, çok daha farklı bir doktrin şekilleniyordu: Amerika’nın “Açık Kapı” politikası. Bu politikanın kökleri, on dokuzuncu yüzyılın sonuna, Dışişleri Bakanı John Hay’in 1899 ve 1900 yıllarında yayınladığı “Açık Kapı Notaları”na kadar uzanır. O dönemde Çin, Qing Hanedanlığı’nın çöküşüyle birlikte zayıf düşmüş ve Batılı güçler (İngiltere, Fransa, Almanya, Rusya) ile Japonya tarafından “etki alanlarına” bölünme tehlikesiyle karşı karşıyaydı. Her güç, kendi kontrolündeki limanlarda ve bölgelerde kendi tüccarlarına ayrıcalıklar tanıyarak, diğerlerini dışlamaya çalışıyordu. Bu oyuna geç katılan Amerika Birleşik Devletleri, Çin’in devasa pazarının kendi sanayi ürünlerine kapanmasından endişe ediyordu.
İşte bu bağlamda John Hay, zekice bir diplomatik hamleyle “Açık Kapı” politikasını önerdi. Bu politika iki temel ilkeye dayanıyordu. Birincisi, ticari eşitlikti. Çin’deki tüm etki alanlarında, her ülkenin tüccarı ve yatırımcısı eşit gümrük vergileri ve ticari koşullarla faaliyet gösterebilmeliydi. Hiçbir güç, kendi bölgesinde tekel kurmamalıydı. Bu, Amerikan kapitalizminin rekabetçi ruhuna mükemmel bir şekilde uyuyordu; Amerikalılar, eşit bir oyun sahasında herkesle rekabet edebileceklerine inanıyorlardı. İkincisi ve zamanla daha da önemli hale gelen ilke ise Çin’in toprak ve idari bütünlüğünün korunmasıydı. Yani, Çin’in bir ülke olarak parçalanmasına izin verilmemeliydi. Bu ilke, başlangıçta ticari çıkarları korumak için pragmatik bir araçken, zamanla Amerikan dış politikasının ahlaki bir temel taşı haline geldi.
Yirminci yüzyılın başlarında “Açık Kapı”, Amerikanın Asya politikasının bir nevi kutsal metni oldu. Bu politika, Amerikan çıkarlarını ve ideallerini mükemmel bir şekilde birleştiriyordu. Ekonomik olarak, Amerikan işletmelerine 400 milyonluk devasa bir pazara erişim vaat ediyordu. İdeolojik olarak ise, Amerikanın kendisini sömürgeci Avrupa güçlerinden farklı, daha ahlaklı bir aktör olarak sunmasını sağlıyordu. Amerika, toprak ilhak etmeye çalışan açgözlü imparatorlukların aksine, zayıf bir ulusun (Çin) egemenliğini savunan bir koruyucu rolünü üstleniyordu. Bu, “Amerikan istisnacılığı” fikrinin dış politikadaki bir yansımasıydı: Amerika’nın misyonu, sadece kendi çıkarlarını korumak değil, aynı zamanda dünyada özgürlük, adalet ve serbest ticaret ilkelerini yaymaktı. Bu ahlaki duruş, Amerikan kamuoyunda ve siyasi elitler arasında derin bir karşılık buldu ve “Açık Kapı” politikasını, basit bir ticari anlaşmadan, uğruna risk alınabilecek ulusal bir ilkeye dönüştürdü.
İşte bu iki doktrinin, Japon yayılmacılığı ve Amerikan “Açık Kapı” politikasının, neden birbiriyle ölümcül bir rota üzerinde olduğu burada netleşir. Japonya’nın “Büyük Doğu Asya Ortak Refah Alanı”, tanımı gereği kapalı, hiyerarşik ve Japonya merkezli bir ekonomik bloktu. Bu alanın başarısı, Batılı ticari ve siyasi etkinin bölgeden tamamen sökülüp atılmasına, özellikle de Çin’in kaynaklarının ve pazarının Japonya’nın özel kontrolüne girmesine bağlıydı. Diğer bir deyişle, Japonya’nın doktrini, Çin’deki kapıyı sadece kapatmayı değil, aynı zamanda kilitleyip anahtarını da yutmayı gerektiriyordu.
Amerika’nın doktrini ise tam tersini talep ediyordu. “Açık Kapı”, Çin’in parçalanmasını ve tek bir gücün hegemonyası altına girmesini engellemeyi amaçlıyordu. Herhangi bir ülkenin Çin’de özel haklar iddia etmesi veya piyasayı kendi tekeline alması, politikanın hem ticari ruhuna hem de toprak bütünlüğü ilkesine doğrudan bir saldırıydı. Dolayısıyla, Japonya’nın Çin’deki her adımı, Amerika’nın en temel Asya politikasının suratına atılmış bir tokattı. Bu iki vizyon arasında bir uzlaşma mümkün değildi. Çin’deki kapı ya herkese açık olacaktı ya da sadece Japonya’ya açık ve geri kalan herkese kapalı olacaktı. Pasifik’in geleceği, bu sorunun cevabına bağlıydı.
Bu doktriner çatışmanın ilk büyük ve geri dönülmez testi, 1931’de Japonya’nın Mançurya’yı işgaliyle geldi. Kendi provoke ettikleri Mukden Olayı’nı bahane eden Japon Kwantung Ordusu, Çin’in kuzeydoğusundaki bu kaynak zengini bölgeyi hızla işgal etti ve 1932’de “bağımsız” Mançukuo kukla devletini kurdu. Bu hamle, “Açık Kapı” politikasının her iki ilkesinin de açık bir ihlaliydi. Japonya, Çin’in toprak bütünlüğünü bariz bir şekilde yok saymış ve Mançurya’da Batılı şirketleri dışlayarak ve kendi çıkarlarına hizmet eden bir ekonomik sistem kurarak ticari eşitlik ilkesini çiğnemişti. Kapı, sert bir şekilde kapatılmıştı.
Amerika’nın tepkisi, gelecekteki çatışmanın seyrini belirleyecek nitelikteydi. Dönemin Başkanı Herbert Hoover ve Dışişleri Bakanı Henry Stimson, askeri bir müdahaleye hazır veya istekli değildi. Bunun yerine, “Stimson Doktrini” olarak bilinen ahlaki ve hukuki bir duruş sergilediler. ABD, zorla elde edilen hiçbir toprak kazanımını veya anlaşmayı yasal olarak tanımayacağını ilan etti. Bu, bir nevi ahlaki bir ambargoydu. Ancak Japon militaristleri için bu, kağıttan bir kaplandı. Milletler Cemiyeti’nin kınamaları ve ABD’nin tanımama politikası, Japonya’yı Mançurya’dan çekilmeye zorlamadı. Aksine, Japonya bu tepkisizlikten cesaret alarak Milletler Cemiyeti’nden çekildi ve yayılmacı politikasına daha da sıkı sarıldı. Bu olay, her iki tarafa da önemli dersler verdi. Japonya, Batı’nın çıkarları doğrudan ve hayati bir şekilde tehdit edilmediği sürece laftan başka bir şey yapmayacağını öğrendi. Amerika ise, ahlaki kınamaların tek başına saldırganlığı durdurmaya yetmediğini acı bir şekilde gördü.
1937’de Marco Polo Köprüsü Olayı ile İkinci Çin-Japon Savaşı’nın tam ölçekli olarak başlaması, bu doktriner çarpışmayı artık geri dönülmez bir yola soktu. Japon ordusu, Pekin’den Şangay’a, Nanking’e kadar Çin’in kalbine ilerlerken, “Açık Kapı” politikasının sadece bir ilkesi değil, tüm varlığı tehlikeye girdi. Japonlar, kontrol ettikleri her yerde Batılı işletmelere ve vatandaşlara ait mülklere zarar veriyor, ticareti engelliyor ve Batılıların onurunu kıracak eylemlerde bulunuyorlardı. 1937’deki USS Panay Olayı’nda Japon uçaklarının Yangtze Nehri’ndeki bir Amerikan savaş gemisini kasten batırması, bu küstahlığın zirve noktasıydı. Franklin D. Roosevelt yönetimi, Japonya’nın özür dilemesi ve tazminat ödemesiyle krizi yatıştırmış olsa da, bu tür olaylar Amerikan kamuoyunda ve hükümetinde Japonya’ya karşı derin bir güvensizlik ve öfke biriktiriyordu.
Roosevelt, Japon saldırganlığını durdurmak için daha sert önlemler alması gerektiğini anladı. Ancak Amerikan halkı, Avrupa’daki Nazi tehdidine rağmen izolasyonist bir ruh halindeydi ve yeni bir savaşa girmek istemiyordu. Bu nedenle Roosevelt, askeri müdahale yerine ekonomik baskı silahını kullanmaya karar verdi. Bu, Japonya’nın en zayıf noktasına, kaynak bağımlılığına yönelik bir saldırıydı. ABD, Çin’deki Milliyetçi hükümete mali yardım ve kredi sağlamaya başladı. Ardından, 1940’tan itibaren kademeli bir ambargo politikası izledi. Önce yüksek kaliteli havacılık yakıtı, ardından hurda metal ve çelik ihracatını yasakladı. Bu adımların her biri, Japonya’nın “Büyük Doğu Asya Ortak Refah Alanı”nı kurma çabasına karşı “Açık Kapı”yı savunmak için atılmış somut adımlardı.
Japonya için bu ambargolar, Amerikanın kendi yayılmacı kaderini engelleme çabasının açık bir kanıtıydı. Onlara göre ABD, iki yüzlü bir politika izliyordu. Monroe Doktrini ile tüm Batı yarımküresini kendi etki alanı ilan eden ABD, Japonya’nın Asya’da benzer bir rol üstlenmesine karşı çıkıyordu. Bu, Japon liderler tarafından Batı’nın Asya’daki sömürgeci statükosunu koruma ve Japonya’nın meşru bir dünya gücü olmasını engelleme girişimi olarak algılandı. Gerilim, her ambargo kararıyla daha da tırmandı. Her ekonomik sıkıştırma, Japonya’daki militarist kanadı daha da güçlendirdi ve onlara “Eğer Batı bize kaynakları vermiyorsa, gidip kendimiz almalıyız” argümanı için daha fazla gerekçe sundu.
Böylece, iki ulus, kendi doktrinlerinin esiri haline gelmişti. Japonya, kaynak bağımlılığından kurtulmak ve ulusal onurunu korumak için yayılmak zorundaydı; bu yayılma ise “Ortak Refah Alanı” ideolojisiyle meşrulaştırılıyordu. Amerika ise, hem ekonomik çıkarları hem de ahlaki ilkeleri gereği Çin’in bütünlüğünü ve serbest ticareti savunmak zorundaydı; bu da “Açık Kapı” politikasını dayatmasını gerektiriyordu. Bu iki felsefe, Pasifik’in iki yakasından birbirine doğru bağıran, ancak birbirini dinlemeyen iki dev gibiydi. Biri diğeri için varoluşsal bir tehditti. Japonya’nın vizyonu, Amerika’nın Asya’daki geleceğini yok ediyordu. Amerika’nın vizyonu ise Japonya’nın bir imparatorluk olarak hayatta kalma umudunu boğuyordu. Bu doktriner çıkmaz sokakta, diplomasi kelimeleri anlamını yitirmeye başlamıştı. Geriye sadece tek bir dil kalıyordu: Savaş gemilerinin ve uçakların dili. Ve bu dilin ilk kelimeleri, çok yakında Hawaii semalarında yankılanacaktı.
Mançurya Krizi (1931): Dünyanın Sessizliği
Yirminci yüzyılın üçüncü on yılına girilirken, Pasifik’in iki yakasında kök salan ve birbirini dışlayan doktrinler, artık soyut felsefeler olmaktan çıkıp somut bir coğrafya üzerinde çarpışmaya hazırlanıyordu. Japonya’nın “Büyük Doğu Asya Ortak Refah Alanı” vizyonu ve Amerika’nın “Açık Kapı” politikası, teoride ne kadar zıt ise, pratikte de o kadar patlayıcı bir potansiyel taşıyordu. Bu potansiyelin ilk ve en belirleyici testi, Çin’in kuzeydoğusundaki geniş, verimli ve stratejik açıdan paha biçilmez topraklarda, Mançurya’da yaşanacaktı. 1931 yılında bu topraklarda patlak veren kriz, sadece Japonya’nın yayılmacı emellerinin ilk büyük adımı olmakla kalmadı; aynı zamanda I. Dünya Savaşı’nın küllerinden doğan uluslararası düzenin, kolektif güvenlik idealinin ve Batılı güçlerin iradesinin de ilk ölümcül sınavı oldu. Mançurya’da yaşananlar, bir ulusun saldırganlığı kadar, dünyanın geri kalanının endişe verici sessizliğinin de hikayesidir. Bu sessizlik, Tokyo’daki militaristlerin kulaklarında bir onaylama fısıltısı gibi çınladı ve onlara, imparatorluğun kaderini kılıçla çizme yolunda yeşil ışık yaktı. Pearl Harbor’a düşen bombaların fitili, on yıl önce, Mançurya’nın tozlu demiryolu raylarında ateşlenmişti.
Mançurya, Japon stratejistlerinin ve milliyetçilerinin zihninde her zaman özel bir yere sahip olmuştu. Burası, sadece bir toprak parçası değil, bir vaat, bir kader ve bir zorunluluktu. Coğrafi olarak Kore yarımadası üzerinden Japonya’nın Asya anakarasına doğal bir uzantısıydı. Stratejik olarak, kuzeyde Sovyetler Birliği’ne, güneyde ise Çin’in kalbine karşı hayati bir tampon bölgeydi. Ancak en önemlisi, ekonomik olarak Japonya’nın sahip olmadığı her şeyin bir deposuydu. Uçsuz bucaksız soya fasulyesi tarlaları, artan nüfusu besleyebilirdi. Zengin demir cevheri ve Fushun’daki dünyanın en kalın kömür damarlarından biri, Japon endüstrisinin açlığını doyurabilirdi. Mançurya, Japonya’nın sanayileşmiş bir güç olarak hayatta kalma ve büyüme denkleminin eksik parçasıydı; imparatorluğun “yaşam alanı” (lebensraum) idi. Japonlar, 1905’teki Rus-Japon Savaşı’nda bu topraklar için kan dökmüşlerdi ve Portsmouth Antlaşması ile bölgenin güneyindeki demiryolu hattını (Güney Mançurya Demiryolu) ve Port Arthur (Dalian) gibi kilit limanları işletme hakkını kazanmışlardı. Bu demiryolu, sadece bir ulaşım hattı değil, Japonya’nın bölgedeki ekonomik ve askeri varlığının atardamarıydı.
Bu atardamarı korumakla görevli olan güç ise, Japon İmparatorluk Ordusu’nun en özel, en radikal ve en bağımsız birimlerinden biri olan Kwantung Ordusu’ydu. Adını kiralık bölgenin Japonca isminden alan bu ordu, zamanla Tokyo’daki sivil hükümetin kontrolünden büyük ölçüde çıkmış, kendi siyasi gündemini takip eden bir devlet içinde devlet haline gelmişti. Kwantung Ordusu’nun subayları, kendilerini sadece birer asker olarak değil, Japonya’nın Asya’daki ilahi kaderinin öncüleri olarak görüyorlardı. Bu subaylar kuşağı, Batı’nın liberalizmine, kapitalizmine ve parlamenter demokrasisine derin bir nefret duyuyor; Japonya’nın ancak İmparator merkezli, askeri disipline dayalı totaliter bir devlet (Shōwa Restorasyonu) ile kurtulabileceğine inanıyorlardı. Albay Seishirō Itagaki ve Yarbay Kanji Ishiwara gibi beyin takımı, bu vizyonun en ateşli savunucularıydı. Özellikle Ishiwara, dünyanın eninde sonunda Japonya liderliğindeki Doğu medeniyeti ile Amerika liderliğindeki Batı medeniyeti arasında yaşanacak nihai bir kıyamet savaşına (saishū sensō) sahne olacağına dair mistik bir inanca sahipti. Bu nihai savaşa hazırlanmak için Japonya’nın, Mançurya’nın kaynaklarına ve stratejik derinliğine mutlak surette ihtiyacı vardı. Onlar için Mançurya’yı ele geçirmek, bir tercih değil, bir zorunluluktu ve Tokyo’daki zayıf ve kararsız politikacıların bu kutsal görevi engellemesine izin verilemezdi.
Bu radikal askeri ideolojiyi eyleme geçiren katalizör, 1929’da başlayan Büyük Buhran oldu. Küresel ekonomik kriz, ihracata dayalı Japon ekonomisini yerle bir etti. En büyük darbeyi, gelirinin büyük bir kısmını Amerika’ya ipek satarak elde eden kırsal kesim yedi. Milyonlarca çiftçi yoksulluğa sürüklendi, fabrikalar kapandı ve şehirlerde işsizlik tırmandı. Bu ekonomik çöküş, halkın sivil hükümete ve onun Batı ile işbirliğine dayalı dış politikasına olan inancını tamamen sarstı. Ordu, bu kaos ortamında kendisini ulusun tek kurtarıcısı olarak sundu. Onların propagandasına göre, Japonya’nın sorunlarının kaynağı, Batı’nın bencil kapitalizmi ve Tokyo’daki yozlaşmış politikacılardı. Çözüm ise basitti: Mançurya’yı ele geçirerek Japonya’nın ekonomik bağımsızlığını sağlamak ve imparatorluğun gücünü yeniden tesis etmek. Bu fikir, yoksulluktan ve belirsizlikten mustarip halk arasında giderek daha fazla destek buluyordu. Kwantung Ordusu, artık sadece kendi radikal gündemini değil, aynı zamanda ülkenin içinde bulunduğu çaresizliğin yarattığı bir halk desteğini de arkasına almıştı.
Çin tarafında ise durum daha da karmaşıktı. 1911’de Qing Hanedanlığı’nın yıkılmasından sonra ülke, “Savaş Ağaları Dönemi” olarak bilinen bir parçalanma ve iç savaş sürecine girmişti. 1920’lerin sonunda, Generalissimo Chiang Kai-shek liderliğindeki Milliyetçi Parti (Kuomintang), ülkenin büyük bir bölümünü nominal olarak birleştirmeyi başarmıştı. Ancak Chiang’ın önceliği, Japon tehdidi değil, Mao Zedong liderliğindeki Komünist Parti’yi yok etmekti. Onun stratejisi, “önce iç istikrar, sonra dış direniş” idi. Bu nedenle, Japonya’nın Mançurya’daki artan provokasyonları karşısında genellikle geri adım atma ve yatıştırma politikası izliyordu. Mançurya, o dönemde hala Chiang’ın tam kontrolü altında değildi ve eski savaş ağası Zhang Zuolin’in oğlu olan “Genç Mareşal” Zhang Xueliang tarafından yönetiliyordu. Zhang, babasının Japonlar tarafından bir suikastla öldürülmesine rağmen, Chiang’ın politikasına uyarak Kwantung Ordusu ile doğrudan bir çatışmadan kaçınıyordu. Bu durum, Kwantung Ordusu’na aradığı fırsatı sunuyordu: bölünmüş ve iç sorunlarına odaklanmış bir Çin, onların cüretkar planları için mükemmel bir hedefti.
Plan, 18 Eylül 1931 gecesi hayata geçirildi. O gece, Mukden (bugünkü Shenyang) şehri yakınlarındaki Liutiaohu mevkiinde, Güney Mançurya Demiryolu hattında küçük bir dinamit patlaması meydana geldi. Patlama o kadar zayıftı ki, raylarda sadece küçük bir hasar oluşturdu ve hatta olaydan sadece birkaç dakika sonra bir trenin aynı hattan sorunsuzca geçmesini bile engelleyemedi. Bu, tarihin en bariz ve en kötü sahnelenmiş bahanelerinden biriydi. Patlamayı gerçekleştirenler, Kwantung Ordusu’nun kendisiydi. Ancak ordu, bu “olayı” anında Çinli askerlerin bir sabotaj eylemi olarak dünyaya duyurdu. Bu, Ishiwara ve Itagaki’nin aylardır beklediği işaretti. Önceden hazırlanmış planlar derhal devreye sokuldu. Japon birlikleri, “kendilerini savunma” ve “demiryolunu koruma” bahanesiyle, patlamadan sadece saatler sonra Mukden’deki Çin garnizonuna saldırdı ve şehri ele geçirdi. Zhang Xueliang, Chiang Kai-shek’ten aldığı “direnmeme” emrine uyarak birliklerine kışlalarında kalmalarını söyledi. Bu, Kwantung Ordusu’nun işini inanılmaz derecede kolaylaştırdı. Birkaç gün içinde, Japonlar Mançurya’nın tüm büyük şehirlerini ve stratejik noktalarını neredeyse hiç direnişle karşılaşmadan işgal ettiler.
Tokyo’daki sivil hükümet, bu olaylar karşısında tam bir şok ve çaresizlik içindeydi. Başbakan Wakatsuki Reijirō ve Dışişleri Bakanı Kijūrō Shidehara, ordunun bu tek taraflı eylemini durdurmaya çalıştı, ancak başarılı olamadılar. Kwantung Ordusu, hükümetin “olayı yerelleştirme” ve birlikleri geri çekme emirlerini açıkça görmezden geldi. Bu, Japonya’da “gekokujō” (aşağıdakilerin yukarıdakilere itaatsizliği) ruhunun en cüretkar örneğiydi. Ordu, halk nezdindeki popülaritesini ve sahadaki fiili kontrolünü kullanarak hükümeti emrivakiyle karşı karşıya bıraktı. Hükümetin orduyu durduramaması, sivil yönetimin ne kadar güçsüz ve ordunun ne kadar kontrolsüz olduğunun acı bir kanıtıydı. Kısa süre sonra Wakatsuki kabinesi istifa etti ve yerine daha milliyetçi ve ordu yanlısı bir hükümet geldi. Artık Japonya’nın rotasını çizen, Tokyo’daki diplomatlar değil, Mançurya’daki zırhlı trenlerdeki subaylardı.
Mançurya’nın işgali tamamlandıktan sonra, Japonya bu oldubittiyi meşrulaştırmak için bir sonraki adımı attı. Mart 1932’de, işgal altındaki topraklarda “bağımsız” Mançukuo devletinin kurulduğunu ilan ettiler. Bu yeni devlete liderlik etmesi için, Çin’in son imparatoru olan ve tahttan indirildikten sonra gözden düşmüş bir hayat süren Puyi’yi bulup getirdiler. Puyi’nin imparator olarak taç giydirilmesi, bu işgalin bir Japon fethi değil, Mançu halkının Çin yönetiminden ayrılarak kendi kaderini tayin etme hakkını kullanması olduğu şeklinde bir propaganda cephesi oluşturma amacı taşıyordu. Ancak herkes biliyordu ki Mançukuo, tamamen Kwantung Ordusu tarafından kontrol edilen bir kukla devletti. Hükümetin tüm kilit pozisyonlarında Japon danışmanlar vardı ve ülkenin ekonomisi ve kaynakları tamamen Japonya’nın çıkarlarına hizmet edecek şekilde yeniden düzenlendi. Bu, “Açık Kapı” politikasının ruhuna ve lafzına indirilmiş ölümcül bir darbeydi. Kapı sadece kapanmamış, üzerine bir de Japon bayrağı asılmıştı.
Çin, askeri olarak karşılık veremeyecek durumda olduğu için, umudunu uluslararası topluma ve I. Dünya Savaşı’nın bir daha asla yaşanmaması için kurulan kolektif güvenlik sistemi Milletler Cemiyeti’ne bağladı. Çin, Japonya’nın Cemiyet Paktı’nı ve Kellogg-Briand Paktı gibi savaşı yasa dışı ilan eden uluslararası anlaşmaları açıkça ihlal ettiğini belirterek resmi bir şikayette bulundu. Bu, genç ve tecrübesiz Milletler Cemiyeti için ilk büyük ve kritik sınavdı. Cemiyet, bir üyesinin başka bir üyesine karşı başlattığı bu bariz saldırganlık eylemine karşı etkili bir şekilde durabilecek miydi? Eğer duramazsa, tüm varlık nedeni sorgulanacaktı.
Milletler Cemiyeti’nin tepkisi, iyi niyetli ancak feci derecede yavaş ve etkisizdi. Cemiyet, askeri bir müdahale seçeneğini derhal eledi; çünkü kendi ordusu yoktu ve üye devletlerin hiçbiri, özellikle de Büyük Buhran’ın pençesindeyken, Japonya ile savaşmak için kendi askerlerini ve kaynaklarını riske atmak istemiyordu. İngiltere ve Fransa gibi büyük güçler, Asya’daki kendi sömürge imparatorluklarına sahiptiler ve Japonya’nın eylemlerini kınarken, bir yandan da Japonya’nın Sovyet komünizmine karşı bir siper olabileceği düşüncesiyle gizliden gizliye bir sempati besliyorlardı. Onların önceliği, Avrupa’daki istikrardı; Mançurya, çok uzak ve karmaşık bir sorundu.
Cemiyet, bunun yerine diplomatik bir çözüm yolu aradı. Japonya’yı kınayan kararlar aldı ve birliklerini geri çekmesi çağrısında bulundu. Japonya bu çağrıları görmezden gelince, Cemiyet durumu yerinde incelemek üzere bir araştırma komisyonu göndermeye karar verdi. İngiliz Lord Lytton başkanlığındaki bu komisyon, 1932’nin başlarında yola çıktı. Ancak o dönemin ulaşım koşullarında, komisyonun Mançurya’ya varması, bölgeyi gezmesi, tanıklarla görüşmesi ve raporunu hazırlaması aylar sürdü. Bu bürokratik yavaşlık, sahada hızla ilerleyen Japon ordusunun tam bir tezatıydı. Lytton Komisyonu raporunu tamamlayıp Cenevre’ye sunduğunda, tarihler Ekim 1932’yi gösteriyordu. İşgalin üzerinden bir yıldan fazla geçmiş ve Mançukuo devleti çoktan kurulmuş, fiili bir gerçeklik haline gelmişti.
Lytton Raporu, diplomatik bir dille yazılmış olmasına rağmen, sonuçları itibarıyla Japonya’yı açıkça suçluyordu. Rapor, Japonya’nın Mançurya’daki özel çıkarlarını kabul ediyor, ancak ordunun eylemlerinin meşru bir kendini savunma olarak görülemeyeceğini belirtiyordu. Mançukuo’nun, yerel halkın gerçek bir bağımsızlık hareketinin ürünü olmadığını, tamamen Japon ordusunun bir yaratımı olduğunu tespit ediyordu. Sonuç olarak, rapor Mançukuo’nun tanınmamasını ve Mançurya’nın Çin egemenliği altında özerk bir bölge olarak yeniden yapılandırılmasını tavsiye ediyordu.
Şubat 1933’te, Milletler Cemiyeti Genel Kurulu, Lytton Raporu’nu görüşmek üzere toplandı. Oylama, ezici bir çoğunlukla (42’ye 1) raporun kabul edilmesi yönünde sonuçlandı. Tek karşı oy, doğal olarak Japonya’dan geldi. Bu karar, Japonya için bir dönüm noktasıydı. Oylamanın sonucunun açıklanmasının ardından, Japon delegasyonunun başkanı olan hırslı ve ateşli diplomat Yosuke Matsuoka, dramatik bir konuşma yapmak için kürsüye çıktı. Matsuoka, Batılı güçleri iki yüzlülükle suçladı. Onların kendi imparatorluklarını kaba kuvvetle kurduklarını, şimdi ise Japonya’nın Asya’da düzeni sağlama çabasını engellemeye çalıştıklarını iddia etti. Konuşmasını, “Japonya hükümeti, artık Cemiyet ile işbirliği yapmanın bir yolunu bulamamaktadır” sözleriyle bitirdi ve tüm Japon delegasyonuyla birlikte görkemli bir şekilde salonu terk etti. Birkaç hafta sonra, Japonya Milletler Cemiyeti’nden resmen çekildiğini açıkladı. Bu, kolektif güvenlik sistemine indirilmiş ölümcül bir darbeydi. Saldırgan bir güç, uluslararası toplum tarafından kınanmış, ancak herhangi bir somut ceza ile karşılaşmadan yoluna devam etmeyi başarmıştı. Sistem, ilk büyük sınavında başarısız olmuştu.
Peki, bu süreçte dünyanın en büyük ekonomik gücü ve Pasifik’teki diğer ana aktör olan Amerika Birleşik Devletleri ne yapıyordu? ABD, Milletler Cemiyeti’nin üyesi değildi, ancak “Açık Kapı” politikasının hamisi olarak krizle doğrudan ilgiliydi. Başkan Herbert Hoover yönetimi, Japonya’nın eylemlerinden derin bir endişe duyuyordu. Ancak Hoover, katı bir izolasyonistti ve Büyük Buhran’ın yarattığı devasa iç sorunlarla boğuşuyordu. Amerikan halkının, Mançurya gibi uzak bir diyarda yaşanan bir sorun için savaşa girmeye veya hatta ciddi ekonomik riskler almaya niyeti yoktu. Askeri müdahale veya Japonya’yı felç edecek kadar sert ekonomik yaptırımlar (örneğin petrol ambargosu) söz konusu bile değildi. Bu tür yaptırımların savaşa yol açabileceğinden korkuluyordu.
Bu ikilem içinde, Dışişleri Bakanı Henry L. Stimson, hukuki ve ahlaki bir çözüm formüle etti. 7 Ocak 1932’de Japonya ve Çin’e gönderilen diplomatik notalarla ilan edilen bu politika, tarihe “Stimson Doktrini” olarak geçti. Bu doktrin, son derece basitti: Amerika Birleşik Devletleri, uluslararası anlaşmaları (Kellogg-Briand Paktı gibi) ihlal ederek, yani zor kullanarak elde edilen hiçbir durumu, anlaşmayı veya toprak kazanımını yasal olarak tanımayacaktı. Başka bir deyişle, ABD Mançukuo’yu asla meşru bir devlet olarak kabul etmeyecekti. Bu, askeri veya ekonomik güç kullanmadan, ahlaki ve hukuki bir zeminde kalarak saldırganlığı cezalandırma girişimiydi. Stimson, uluslararası hukukun gücünün ve dünya kamuoyunun ahlaki baskısının, Japonya’yı eninde sonunda geri adım atmaya zorlayacağını umuyordu.
Ancak Stimson Doktrini, Japon militaristleri üzerinde neredeyse hiçbir etki yaratmadı. Onlar için bu, beklenen bir tepkiydi ve Amerikanın eyleme geçme iradesinden yoksun olduğunun en net kanıtıydı. Tokyo’daki askeri liderler, Stimson’un notasını bir “kağıt mermi” olarak görüp alay ettiler. ABD, en temel Asya politikasının ihlaline karşı sadece kınama ve tanımama sözü veriyordu. Ne bir donanma gönderiyor, ne de ekonomik can damarlarını kesiyordu. Bu tepkisizlik, Kwantung Ordusu’nun en radikal unsurlarının elini güçlendirdi. Onların, Batı’nın çökmekte olan, korkak ve materyalist bir medeniyet olduğu yönündeki tezleri doğrulanmış oldu. Amerika, çıkarları için konuşmaya hazırdı, ama savaşmaya değil.
Mançurya Krizi’nin sonuçları, hem Pasifik hem de dünya tarihi için derin ve kalıcı oldu. Japonya için bu, tam bir zaferdi. Devasa bir toprak parçasını ve onun zengin kaynaklarını imparatorluğa katmışlardı. Ordunun prestiji ve siyaset üzerindeki etkisi geri dönülmez bir şekilde artmış, sivil hükümetin otoritesi ise neredeyse tamamen yok olmuştu. En önemlisi, uluslararası toplumun iradesini sınamış ve kazanmışlardı. Batı’nın kararlı bir şekilde karşı koymayacağını görmüşlerdi. Bu ders, onları gelecekte daha da cüretkar adımlar atmaya, özellikle de Çin’in geri kalanını hedef almaya teşvik edecekti.
Uluslararası sistem için ise Mançurya, ölümcül bir yaraydı. Milletler Cemiyeti’nin acizliği, dünyanın diğer revizyonist güçleri tarafından dikkatle not edildi. İtalya’da Benito Mussolini, Etiyopya’yı işgal etme planları yaparken bu olaydan cesaret aldı. Almanya’da iktidara yürüyen Adolf Hitler, Versay Antlaşması’nın zincirlerini kırma konusunda uluslararası toplumun ne kadar zayıf olduğunu gördü. Kolektif güvenlik ilkesi, teoride ne kadar asil olursa olsun, büyük güçlerin onu uygulamak için siyasi irade göstermediği sürece anlamsızdı.
Ve Amerika Birleşik Devletleri için Mançurya, acı bir ders ve geleceğe dair uğursuz bir işaretti. Stimson Doktrini’nin ahlaki duruşu, sahada hiçbir şeyi değiştirememişti. Japonya’nın yayılmacı doktrini, Amerikanın “Açık Kapı” doktrinine karşı ilk büyük raundu kazanmıştı. Dünya, Mançurya’da sessiz kalmıştı. Bu sessizlik, saldırganlığın cezasız kalabileceği mesajını vermişti. Bu mesajı en iyi duyanlar ise, bir sonraki hedeflerini belirlemeye başlayan Tokyo’daki generaller ve amirallerdi. Çatışma artık kaçınılmaz bir yola girmişti ve o yolun sonunda, sadece on yıl sonra, Pearl Harbor limanında demirli duran Amerikan savaş gemileri vardı. Sessizliğin bedeli, her zaman ertelenmiş bir faturayla ödenirdi.
İkinci Çin-Japon Savaşı ve USS Panay Olayı
Mançurya’nın işgaliyle açılan Pandora’s Box, artık kapatılamayacak bir kötülükler silsilesini Asya’nın üzerine salmıştı. Japonya’nın uluslararası toplumun sessizliğinden aldığı cesaret, bir sonraki, daha da cüretkar adım için zemin hazırlayan tehlikeli bir uyuşturucuydu. 1931 ve 1937 arasındaki altı yıl, Pasifik’te aldatıcı bir sükunet dönemi gibi görünse de, aslında fırtınanın en yoğun enerji birikimini yaptığı, gerilimin her geçen gün yeraltında biriktiği bir süreçti. Bu dönemde Japonya içinde militaristlerin sivil yönetim üzerindeki hakimiyeti mutlaklaşırken, Çin’de ise iç savaşın gölgesinde yavaş yavaş bir ulusal direniş bilinci filizleniyordu. Mançurya’da başlayan yangın, kontrol altında tutulabilecek bir olay değil, tüm Çin’i ve nihayetinde tüm Pasifik’i yutacak bir cehennemin ilk kıvılcımıydı. 1937 yılında Pekin’in kadim taş köprülerinden birinde yankılanan birkaç el silah sesi, bu cehennemin kapılarını sonuna kadar açacak ve hem Çin’in hem de dünyanın kaderini geri dönülmez bir şekilde değiştirecekti. Bu yeni ve topyekun savaş, sadece iki ulusun mücadelesi olmayacak, aynı zamanda Amerika Birleşik Devletleri’ni izolasyonist uykusundan sarsarak uyandıran ve Yangtze Nehri’nin bulanık sularında Amerikan onurunu doğrudan hedef alan bir olaya da sahne olacaktı.
Mançurya’nın ilhakından sonra Japonya’daki siyasi atmosfer, radikal bir dönüşüm geçirmişti. Kwantung Ordusu’nun emrivakisi, Tokyo’daki sivil politikacıların ne kadar güçsüz olduğunu göstermiş ve orduyu ülkenin gerçek efendisi haline getirmişti. Bu dönem, “suikastla yönetim” olarak adlandırılabilecek karanlık bir çağa sahne oldu. Ordudaki ve sivil hayattaki aşırı milliyetçi gruplar, Batı ile işbirliğini savunan, ılımlı veya barışçıl politikalardan yana olan her türlü sesi şiddetle bastırıyordu. 1932’deki 15 Mayıs Olayı’nda, bir grup genç donanma subayı Başbakan Inukai Tsuyoshi’yi makamında katletti. Onların savunması, eylemlerinin kişisel bir kazanç için değil, İmparator’a ve ulusa hizmet etmek için yapıldığı yönündeydi ve bu, halktan büyük bir sempati gördü. Bu ve benzeri olaylar, politikacılara açık bir mesaj veriyordu: Ordunun yoluna çıkanın sonu ölümdü. Sonuç olarak, Japon hükümeti giderek daha fazla ordu kontrolündeki generallerden ve amirallerden oluşmaya başladı. Dış politika, artık diplomasinin incelikleriyle değil, askeri stratejinin kaba mantığıyla şekilleniyordu.
Bu yeni düzende Kwantung Ordusu, Mançurya’daki (Mançukuo) kazanımlarını pekiştirmekle yetinmedi. Gözlerini, Çin Seddi’nin güneyindeki topraklara, Kuzey Çin’e dikmişti. Burası, Pekin (o zamanki adıyla Beiping) ve Tianjin gibi tarihi ve ekonomik merkezleri barındıran, Çin’in kalbine açılan kapıydı. Japonlar, “salami dilimleme” taktiği olarak bilinen bir yöntemle, bölgedeki Çin egemenliğini yavaş yavaş aşındırmaya başladılar. 1933’te Jehol eyaletini işgal edip Mançukuo’ya kattılar. Ardından, Tanggu Ateşkesi gibi aşağılayıcı anlaşmalarla, Milliyetçi (Kuomintang) hükümeti birliklerini Pekin çevresindeki geniş bir alandan çekilmeye zorladılar. Hebei-Chahar Siyasi Konseyi gibi özerk, Japon yanlısı yerel yönetimler kurarak bölgeyi fiilen Pekin’in kontrolünden kopardılar. Her adım, Çin’in egemenliğinden bir parça daha koparıyor ve Japonya’nın nihai hedefi olan tüm Kuzey Çin’i bir tampon devlet haline getirme planına hizmet ediyordu.
Bu süreçte Çin’in lideri Chiang Kai-shek, uluslararası ve yerel arenada yoğun bir eleştiri altındaydı. Japon saldırganlığı karşısındaki pasif tavrı, birçok Çinli tarafından bir ihanet olarak görülüyordu. Ancak Chiang’ın stratejik bir ikilemi vardı. Bir yanda giderek büyüyen Japon tehdidi, diğer yanda ise ülkenin içlerindeki Mao Zedong liderliğindeki Komünist tehlike duruyordu. Chiang, Komünistleri daha büyük ve acil bir tehdit olarak görüyordu. Ona göre, Japonlar “deri hastalığı” iken, Komünistler “kalp hastalığı” idi. Bu nedenle, tüm askeri gücünü Komünistleri yok etmeye odaklamış, Japonlara karşı ise “zaman kazanma” ve “yatıştırma” politikası izliyordu. Ordusunu modernize etmek ve ülkeyi kaçınılmaz bir savaşa hazırlamak için zamana ihtiyacı olduğuna inanıyordu. Ancak bu politika, Japonların iştahını kabartmaktan ve kendi halkının gözündeki meşruiyetini aşındırmaktan başka bir işe yaramıyordu.
Bu durum, Aralık 1936’da yaşanan dramatik Xi’an Olayı ile kökünden değişti. Chiang Kai-shek, Komünistlere karşı son bir imha harekatını yönetmek üzere Xi’an şehrine gittiğinde, kendi generallerinden biri olan ve eski Mançurya yöneticisi olan “Genç Mareşal” Zhang Xueliang tarafından kaçırıldı. Babası Japonlar tarafından öldürülen ve anavatanı işgal edilen Zhang, Chiang’ın Japonlara karşı savaşmak yerine Çinlilere karşı savaşmasından bıkmıştı. Zhang, Chiang’ı iç savaşı durdurmaya ve Komünistlerle birlikte Japonlara karşı bir “Birleşik Cephe” kurmaya zorladı. İki hafta süren gergin müzakerelerin ardından, Chiang bu şartları kerhen kabul etmek zorunda kaldı. Xi’an Olayı, modern Çin tarihinde bir dönüm noktasıydı. İç savaşı (geçici olarak) sona erdirdi ve ilk kez, Çin’deki tüm siyasi ve askeri güçleri ortak bir düşmana, Japonya’ya karşı birleştirdi. Bu yeni ulusal birlik ruhu, artık Japonya’nın en ufak bir provokasyonunun bile topyekun bir direnişle karşılanacağı anlamına geliyordu. Kwantung Ordusu’nun alıştığı “salami dilimleme” günleri sona ermişti.
Bu gergin atmosferde, patlamaya hazır bir barut fıçısını andıran Kuzey Çin’de, o kaçınılmaz kıvılcım 7 Temmuz 1937 gecesi çaktı. Olayların yaşandığı yer, Pekin’in yaklaşık 15 kilometre güneybatısında, Yongding Nehri üzerindeki Marco Polo Köprüsü’ydü (Lugouqiao). Bu mermer köprü, sadece tarihi bir yapı değil, aynı zamanda Pekin’e giden ana demiryolu hattının geçtiği hayati bir stratejik noktaydı. 1901’deki Boxer Ayaklanması’ndan sonra imzalanan bir anlaşma uyarınca, yabancı güçlere Pekin ve liman kenti Tianjin arasındaki demiryolunu korumak için asker bulundurma hakkı tanınmıştı. Japonya, bu hakkı istismar ederek bölgede büyük bir askeri varlık oluşturmuştu ve sık sık provokatif gece tatbikatları düzenliyordu. O gece de bu tatbikatlardan biri yapılıyordu. Japon komutanlar, tatbikatın ardından bir askerlerinin kayıp olduğunu iddia ettiler. Bu, daha önce de defalarca kullandıkları bir bahaneydi. Japonlar, kayıp askerlerini aramak için köprünün diğer ucundaki, Çin garnizonunun bulunduğu Wanping kasabasına girme talebinde bulundular. Çinli komutanlar, egemenliklerinin ihlali anlamına gelen bu talebi reddettiler. Kısa bir süre sonra, gecenin sessizliğinde silah sesleri duyuldu. Kimin ilk ateşi açtığı bugüne kadar tartışma konusu olsa da, bunun bir önemi yoktu. Kwantung Ordusu’ndaki ve Tokyo’daki şahinler, aradıkları bahaneyi bulmuşlardı.
Önceki olayların aksine, bu sefer her iki taraf da geri adım atmadı. Tokyo’daki militarist hükümet, olayı tüm Kuzey Çin’i ele geçirmek için bir fırsat olarak gördü ve bölgeye büyük takviye kuvvetler gönderdi. Chiang Kai-shek ise, Xi’an Olayı’ndan sonra oluşan yeni ulusal birlik baskısı altında, artık geri çekilemezdi. Ulusa seslenerek, “Umudun son zerresi tükenmeden barıştan vazgeçmeyeceğiz… ancak fedakarlığın son raddesine gelindiğinde, savaşmaktan başka çaremiz kalmaz” dedi ve Çin’in direnmeye hazır olduğunu ilan etti. Marco Polo Köprüsü’ndeki yerel çatışma, kısa sürede tam ölçekli bir savaşa dönüştü. Temmuz sonunda, Japonlar Pekin ve Tianjin’i ele geçirdiler. Japonya, bunun Mançurya gibi kısa sürecek bir “olay” olacağını umuyordu. Ancak fena halde yanılıyorlardı. Çin, bu sefer savaşacaktı.
Savaşın gerçek yüzü, Ağustos 1937’de Şanghay’da ortaya çıktı. Japonlar, Çin’in direnişini birkaç ay içinde kıracaklarını düşünerek, savaşın merkezini Çin’in en büyük ve en zengin şehri, uluslararası ticaretin kalbi olan Şanghay’a kaydırdılar. Chiang Kai-shek, en iyi ve en modern birliklerini Şanghay’ı savunmak için göndererek Japonları tam da burada, tüm dünyanın gözü önünde kanlı bir yıpratma savaşına çekmeye karar verdi. Üç ay boyunca süren Şanghay Muharebesi, II. Dünya Savaşı’nın ilk büyük kentsel savaşı oldu ve korkunç bir vahşete sahne oldu. Dar sokaklarda, binaların içinde göğüs göğüse çatışmalar yaşandı. Japonlar, ezici hava ve deniz üstünlüklerine rağmen, inatçı bir direnişle karşılaştılar. Çinli askerler, yetersiz donanımlarına rağmen inanılmaz bir fedakarlıkla savaştılar. Savaş, her iki tarafa da yüz binleri aşan kayıplar verdirdi. Japonlar, bekledikleri kolay zafer yerine, kendilerini acımasız bir et öğütücünün içinde buldular. Kasım ayında Şanghay düştüğünde, Japon ordusu sadece yorgun ve yıpranmış değil, aynı zamanda öfkeli ve intikam hırsıyla doluydu. Bu vahşi savaşta insanlıklarını yitirmiş, Çinlilere karşı derin bir nefret ve ırkçı bir aşağılama duygusuyla bilenmişlerdi. Bu ruh hali, bir sonraki hedefleri olan Çin’in başkenti Nanking’e doğru ilerlerken onlara eşlik edecekti.
Aralık 1937’de Japon İmparatorluk Ordusu Nanking’in kapılarına dayandığında, şehir tam bir kaos içindeydi. Chiang Kai-shek ve hükümetin büyük bir kısmı, geçici başkent olarak belirledikleri Hankow’a kaçmıştı. Şehrin savunması, disiplinsiz ve morali bozuk birliklere bırakılmıştı. 13 Aralık’ta şehir düştüğünde, insanlık tarihinin en karanlık sayfalarından biri yazılmaya başlandı. Nanking Katliamı veya Nanking Tecavüzü olarak bilinen altı haftalık süreçte, Japon askerleri şehirde akıl almaz bir terör estirdiler. Bu, savaşın sıradan bir yan ürünü değil, komuta kademesinin en azından göz yumduğu, hatta teşvik ettiği sistematik bir vahşetti. Savaş esiri olarak ele geçirilen on binlerce Çinli asker, toplu halde kurşuna dizildi, süngülendi veya Yangtze Nehri’nde boğuldu. Şehirdeki sivil halk, özellikle de kadınlar, tarifsiz acılar yaşadı. Yaş ve statü gözetmeksizin, on binlerce kadın sistematik olarak tecavüze uğradı, işkence gördü ve öldürüldü. Askerler, eğlence için sivilleri avlıyor, kimin daha çok insanı kılıçla öldüreceği üzerine yarışmalar düzenliyorlardı. Şehir yağmalandı ve büyük bir kısmı ateşe verildi.
Bu dehşetin ortasında, küçük bir grup Batılı, bir umut ışığı oldu. Alman iş adamı ve Nazi Partisi üyesi John Rabe’nin liderliğindeki bir grup misyoner, doktor ve profesör, Nanking Güvenlik Bölgesi’ni kurarak yaklaşık 250.000 Çinli sivilin hayatını kurtarmayı başardı. Onların tuttukları günlükler ve çektikleri fotoğraflar, yaşanan vahşeti dünyaya belgeleyen en önemli kanıtlar oldu. Nanking Katliamı’nın haberleri ve görüntüleri Batı’ya ulaştığında, büyük bir şok ve tiksinti yarattı. Japonya’nın “Asya’yı Batı sömürgeciliğinden kurtarma” propagandası, bu olayla birlikte paramparça oldu. Japonya, artık Batı kamuoyunun gözünde onurlu bir savaşçı değil, barbar ve cani bir saldırgandı. Bu olay, özellikle Amerika Birleşik Devletleri’nde halkın Japonya’ya karşı tutumunu kalıcı olarak sertleştirdi. Ancak bu ahlaki öfke, henüz somut bir eyleme dönüşmekten uzaktı.
Tam da Nanking’deki bu dehşet doruk noktasındayken, 12 Aralık 1937’de, Yangtze Nehri üzerinde Amerikan izolasyonizmini en sert şekilde test edecek bir olay yaşandı. USS Panay, Amerikan Donanması’na ait, nehir devriyesi için tasarlanmış küçük bir gambottu. Bu tür gemiler, on dokuzuncu yüzyıldan beri Çin’deki eşitsiz anlaşmalar uyarınca, yabancı ülke vatandaşlarının ve ticari çıkarlarının can ve mal güvenliğini korumak için Yangtze gibi büyük nehirlerde devriye gezerdi. Panay’ın görevi de buydu. Nanking’deki savaş şiddetlenince, şehirdeki Amerikan Büyükelçiliği personelini ve diğer Amerikan vatandaşlarını tahliye etmek için kullanılmıştı. Olay günü, Panay, savaş bölgesinden uzaklaşmak amacıyla nehirde demirlemişti ve yanında Standard Oil şirketine ait üç küçük petrol tankeri bulunuyordu. Geminin tarafsızlığını ve kimliğini belli etmek için güvertesine ve tentelerine büyük Amerikan bayrakları çizilmişti. Hava açık ve görüş mesafesi mükemmeldi.
Öğleden sonra saat 13:27’de, aniden bir grup Japon deniz uçağı belirdi ve doğrudan USS Panay’a pike yapmaya başladı. İlk bomba geminin ön tarafına isabet etti, kaptanı ve birçok mürettebatı yaraladı. Ardından gelen uçaklar, gemiyi bombalamaya ve makineli tüfeklerle taramaya devam ettiler. Bu bir kaza veya yanlış hedef seçimi değildi; bu, batana kadar sürecek olan kasıtlı ve ısrarlı bir saldırıydı. Gemi su almaya başlarken, mürettebat hayatta kalanları filikalara bindirmeye çalışıyordu. Ancak Japon uçakları, gemiyi terk eden filikaları bile acımasızca taramaya devam etti. Yaklaşık iki saat süren saldırının sonunda, USS Panay battı. Olayda üç kişi hayatını kaybetti ve onlarca kişi yaralandı. Bu, Amerika’nın savaşa girmediği bir çatışmada, bir Amerikan savaş gemisinin yabancı bir güç tarafından batırıldığı ilk olaydı.
Olayı daha da vahim kılan şey, her anının filme alınmış olmasıydı. Gemide bulunan Universal Newsreel kameramanı Norman Alley, saldırı başlar başlamaz kamerasını çalıştırmış ve hem saldırıyı hem de geminin batışını kaydetmişti. Bu filmler, bir şekilde Şanghay’a ve oradan da Amerika’ya ulaştırıldı. Milyonlarca Amerikalı, sinema salonlarında kendi donanmalarına ait bir geminin, güvertesindeki Amerikan bayrağı açıkça görünürken, nasıl acımasızca batırıldığını kendi gözleriyle izledi. Bu görüntüler, ülke çapında bir öfke ve infial dalgası yarattı. Gazeteler “Maine’i Hatırla!” manşetleriyle çıkıyor, halk Japonya’ya karşı misilleme çağrısı yapıyordu. Birçok kişi için bu, bir savaş sebebiydi.
Başkan Franklin D. Roosevelt de aynı derecede öfkeliydi. Bu, Amerikan onuruna ve egemenliğine yapılmış doğrudan bir saldırıydı. Kabinesindeki bazı üyeler derhal sert bir karşılık verilmesini, hatta Japonya’ya bir ültimatom çekilmesini savundular. Ancak Roosevelt, son derece zor bir durumdaydı. Bir yanda halkın öfkesi ve ulusal onurun gerektirdiği misilleme arzusu, diğer yanda ise Amerikan halkının ezici çoğunluğunun benimsediği derin izolasyonist duygu vardı. Gallup anketleri, Panay olayından sonra bile Amerikalıların %70’inin Çin’deki tüm Amerikan askerlerinin ve vatandaşlarının geri çekilmesi gerektiğine inandığını gösteriyordu. Kongre’de, savaşa girmek için ulusal bir referandum yapılmasını zorunlu kılacak olan Ludlow Değişikliği gibi yasa tasarıları ciddi destek buluyordu. Ayrıca, Amerikan ordusu 1937’de iki cepheli bir dünya savaşına girmeye kesinlikle hazır değildi. Donanma ve ordu, henüz Roosevelt’in başlatacağı büyük silahlanma programının başındaydı.
Japonya’daki sivil hükümet, ordunun bu pervasız eyleminin sonuçlarından dehşete düşmüştü. Amerika ile o an için bir savaş istemiyorlardı. Çin bataklığına saplanmışken, bir de dünyanın en büyük sanayi gücünü karşılarına almak intihar olurdu. Bu nedenle, hasar kontrolü için derhal harekete geçtiler. Olaydan hemen sonra, Japonya resmi ve koşulsuz bir özür diledi. Saldırının, pilotların Panay’ı Çin askerlerini taşıyan bir gemi zannettiği “trajik bir hata” sonucu meydana geldiğini iddia ettiler. Bu açıkça bir yalandı; pilotlar daha sonra geminin Amerikan olduğunu bildiklerini itiraf edeceklerdi. Ancak bu, Roosevelt’e krizi yatıştırmak için ihtiyaç duyduğu diplomatik çıkış yolunu sundu. Japonya, sorumluluğu tamamen üstlendi, ilgili komutanları görevden aldığını açıkladı ve hayatını kaybedenlerin aileleri ile yaralananlar için 2.2 milyon dolardan fazla (o dönemin parasıyla devasa bir miktar) tazminat ödemeyi kabul etti.
Roosevelt, bu özrü ve tazminatı kabul etmekten başka çaresi olmadığını biliyordu. Halkın ve Kongre’nin savaşa girme konusundaki isteksizliği karşısında eli kolu bağlıydı. Krizi barışçıl bir şekilde çözmek, hem ülkeyi zamansız bir savaştan koruyacak hem de Japonya’ya karşı ahlaki üstünlüğü Amerika’ya verecekti. Kriz, 1937 Noel’inde resmen sona erdi. Ancak görünüşteki bu barışçıl çözüm, her iki tarafın da zihninde derin izler bıraktı.
Amerikalılar için Panay olayı, Japonya’nın ne kadar pervasız, güvenilmez ve tehlikeli olabileceğinin somut bir kanıtıydı. Bu olay, izolasyonist duvarlarda ilk ciddi çatlağı oluşturdu. Roosevelt, bu olaydan sonra Amerikan donanmasını güçlendirme ve silahlanma programlarını hızlandırma konusunda Kongre’den daha fazla destek almaya başladı. Japonya’ya karşı duyulan güvensizlik, artık Amerikan dış politikasının temel bir unsuru haline gelmişti.
Japonya için ise Panay olayı, çelişkili dersler içeriyordu. Bir yandan, bir Amerikan savaş gemisini batırmanın bile savaşa yol açmadığını görmüşlerdi. Amerika’nın savaştan kaçınma arzusunun ne kadar derin olduğunu anlamışlardı. Bu, onlara Çin’deki saldırganlıklarına devam etme konusunda bir tür yeşil ışık yaktı. Diğer yandan ise, Amerika’nın kırmızı çizgileri olduğunu ve bu çizgiler aşıldığında ciddi bir tepki potansiyeli taşıdığını da fark ettiler. En önemlisi, sivil hükümetin hızlı özrü ve ordunun (görünüşte de olsa) cezalandırılması, ordu içindeki aşırı radikaller ile daha temkinli olanlar arasındaki ayrışmayı derinleştirdi. Ancak nihai ders, militaristler için daha basitti: Amerika konuşur ama savaşmazdı. En azından şimdilik.
Böylece, 1937’nin sonunda, Pasifik’teki durum yeni ve daha tehlikeli bir aşamaya girmişti. İkinci Çin-Japon Savaşı, Japonya’yı yavaş yavaş tüketen kanlı bir bataklığa dönüşmüştü. Nanking’in dehşeti ve Panay’ın batırılması, Japonya’yı uluslararası alanda bir parya haline getirmişti. Amerika Birleşik Devletleri ise, ahlaki öfkesi ile savaştan kaçınma arzusu arasında sıkışıp kalmıştı. Ancak Panay olayı, bir şeyleri değiştirmişti. Artık mesele, sadece Çin’in toprak bütünlüğü veya “Açık Kapı” politikasının soyut ilkeleri değildi. Mesele, Amerikan kanı, Amerikan onuru ve Amerikan güvenliğiydi. Roosevelt ve ekibi, Japon yayılmacılığının eninde sonunda Amerikan çıkarlarını doğrudan tehdit edeceğini anlamıştı. Diplomasi ve ahlaki kınamaların işe yaramadığı kanıtlanmıştı. Geriye tek bir silah kalıyordu: Ekonomi. Bir sonraki perde, Amerika’nın bu silahı nasıl kullanacağını ve Japonya’yı nasıl kaçınılmaz bir seçime, ya geri çekilmek ya da topyekun savaşa zorlayacağını gösterecekti. Panay’ın sulara gömüldüğü Yangtze Nehri, iki ulus arasındaki barış umutlarının da mezarı olmuştu.
Model
ABD’nin Cevabı: Ambargolar Başlıyor
Yangtze Nehri’nin bulanık sularına gömülen USS Panay’ın enkazı, sadece bir Amerikan gambotunun değil, aynı zamanda Washington’un Japon saldırganlığına karşı izlediği pasif ve ahlaki kınamaya dayalı politikanın da mezarı olmuştu. Nanking’in külleri ve Panay’ın batırılmasıyla ortaya çıkan vahşet manzarası, Amerikan kamuoyunun ve yönetiminin zihninde bir şeyleri geri dönülmez bir şekilde kırmıştı. Japonya artık sadece uzak bir diyarda, anlaşılması güç hedefler peşinde koşan bir güç değil, Amerikan hayatını ve onurunu hiçe sayan, öngörülemez ve barbar bir tehdit olarak algılanmaya başlamıştı. Başkan Franklin D. Roosevelt, halkının ezici izolasyonist eğilimleri ile Japonya’yı durdurma zorunluluğu arasında sıkışmış, ince bir ipin üzerinde yürüyordu. Askeri bir müdahale siyasi olarak imkansızdı. Diplomasi, Japon militaristlerinin nezdinde bir zayıflık işareti olarak görülüyordu. Geriye, modern dünyanın en güçlü, en sessiz ama en ölümcül silahı kalıyordu: Ekonomi. 1938’den itibaren Amerikan dış politikası, Japonya’yı yavaş yavaş boğmayı, savaş makinesini besleyen can damarlarını birer birer kesmeyi ve onu Çin bataklığında çaresiz bırakmayı hedefleyen kademeli bir ekonomik savaş stratejisine yönelecekti. Bu ambargolar, birer vida sıkıştırması gibi, Pasifik’teki gerilimi her geçen ay artıracak ve Japonya’yı sonunda iki seçenekli bir yol ayrımına getirecekti: Ya aşağılanarak geri çekilmek ya da tüm Pasifik’i ateşe verecek cüretkar bir kumar oynamak.
Roosevelt’in bu yeni ve daha sert politikaya yönelmesindeki ilk itici güç, Panay olayından sadece birkaç ay önce, Ekim 1937’de Chicago’da yaptığı ünlü “Karantina Konuşması”nda gizliydi. Bu konuşmada Roosevelt, isim vermeden Japonya, İtalya ve Almanya’yı kastederek, uluslararası anarşinin ve saldırganlığın bir “salgın hastalık” gibi yayıldığını ve eğer barışsever uluslar bu hastalığı yayılmadan önce “karantinaya” almazsa, eninde sonunda herkesin bu salgından etkileneceğini söylemişti. Konuşma, o dönemde Amerikan izolasyonistleri tarafından sert bir şekilde eleştirilmiş ve Roosevelt’i savaşa giden bir yola girmekle suçlamışlardı. Ancak Panay olayı ve Nanking Katliamı, Başkan’ın bu uyarısının ne kadar yerinde olduğunu acı bir şekilde kanıtladı. Roosevelt, doğrudan bir askeri karantina uygulayamayacağını biliyordu, ancak ekonomik bir karantina pekala mümkündü.
Bu ekonomik savaşın ilk adımları oldukça temkinli ve dolaylıydı. Roosevelt, Kongre’deki güçlü izolasyonist bloğu karşısına almamak için dikkatli hareket etmek zorundaydı. İlk hamle, Japonya’yı cezalandırmaktan çok, kurbanı olan Çin’i güçlendirmeye yönelikti. 1938’den itibaren ABD, Chiang Kai-shek’in Milliyetçi hükümetine bir dizi kredi ve mali yardım sağlamaya başladı. İthalat-İhracat Bankası aracılığıyla verilen bu krediler, Çin’in savaş çabalarını sürdürmesi için hayati önem taşıyan askeri teçhizat ve malzeme almasını sağlıyordu. Bu, fiilen Amerika’nın Çin-Japon Savaşı’nda tarafsızlığını bozduğu ve Çin’in yanında yer aldığı anlamına geliyordu. Aynı zamanda, Roosevelt yönetimi gayriresmi bir “ahlaki ambargo” başlattı. Amerikan uçak üreticilerinden, Japonya gibi sivil halkı bombalayan ülkelere uçak ve uçak parçası satmamaları “rica edildi”. Bu yasal bir zorunluluk olmasa da, çoğu büyük üretici bu çağrıya uydu. Bu ilk adımlar, Japonya’yı ciddi şekilde yaralamaktan uzak olsa da, Washington’un niyetinin ne yönde değiştiğine dair açık birer işaretti.
Japonya’nın ekonomik zayıflığı, bu stratejinin temelini oluşturuyordu. Meiji Restorasyonu’ndan bu yana muazzam bir endüstriyel başarı hikayesi yazmış olsa da, Japonya’nın modern ekonomisi ithalata dayalı, kırılgan bir yapıya sahipti. Savaş makinesinin ihtiyaç duyduğu her kritik malzeme dışarıdan geliyordu. Petrol ihtiyacının %80’inden fazlası ABD’den, hurda metalin (çelik üretimi için hayati) büyük bir kısmı yine ABD’den, kalay ve kauçuk Güneydoğu Asya’dan, boksit (alüminyum için) ise Hollanda Doğu Hint Adaları’ndan temin ediliyordu. Japon stratejistler bu kırılganlığın farkındaydılar, ancak Çin’deki savaşın kısa sürede biteceğini ve ardından bölgenin kaynaklarının bu bağımlılığı ortadan kaldıracağını umuyorlardı. Ancak savaş uzadıkça, bir bataklığa dönüştükçe ve maliyeti arttıkça, Japonya’nın Amerikan kaynaklarına olan bağımlılığı daha da kritik hale geldi. Roosevelt ve danışmanları, bu bağımlılığı bir turnike gibi kullanarak, kan akışını yavaş yavaş keserek Japonya’yı masaya oturmaya veya Çin’de boğulmaya zorlayabileceklerini hesaplıyorlardı.
Bu ekonomik baskıyı meşru kılacak yasal zemin, Temmuz 1939’da atılan önemli bir adımla hazırlandı. ABD, 1911 yılında imzaladığı ve iki ülke arasındaki ticari ilişkileri düzenleyen ABD-Japonya Ticaret ve Seyrüsefer Antlaşması’nı tek taraflı olarak feshettiğini açıkladı. Anlaşmanın feshi, altı aylık bir sürenin ardından yürürlüğe girecekti. Bu, son derece ciddi bir diplomatik adımdı. Anlaşma ortadan kalktığında, ABD’nin Japonya’ya karşı her türlü gümrük vergisini artırma ve ticari kısıtlama getirme hakkı doğacaktı. Washington, Tokyo’ya açık bir mesaj veriyordu: Ya Çin’deki politikanızı değiştirirsiniz ya da Ocak 1940’tan itibaren ciddi ekonomik sonuçlarla yüzleşirsiniz. Bu hamle, Japonya’da büyük bir şok ve endişe yarattı. İlk kez, ABD’nin tehditleri sadece sözde kalmıyor, somut eylemlere dönüşüyordu. Ancak bu baskı, Japonya’daki militaristleri geri adım atmaya değil, aksine daha radikal çözümler aramaya itti. Onlara göre bu, Batı’nın Japonya’nın meşru yükselişini engelleme çabasının bir başka kanıtıydı ve bu durum, kaynak bağımsızlığını sağlamak için daha da agresif bir yayılmacılığın ne kadar gerekli olduğunu gösteriyordu.
Tam da bu gerilimli ortamda, 1939 sonbaharında Avrupa’da patlak veren savaş, Pasifik’teki denklemi tamamen değiştirdi. Nazi Almanyası’nın Polonya’yı işgali ve ardından İngiltere ile Fransa’nın Almanya’ya savaş ilan etmesi, Japonya’daki şahinler için eşi benzeri görülmemiş bir fırsat penceresi açtı. Avrupa’nın büyük sömürgeci güçleri artık kendi hayat mücadelelerine odaklanmışlardı. İngiltere, Fransa ve Hollanda’nın dikkatleri tamamen Avrupa’ya çevrilmişken, onların Asya’daki zengin sömürgeleri – Malaya (kauçuk ve kalay), Fransız Hindiçini (pirinç ve askeri üsler) ve en önemlisi Hollanda Doğu Hint Adaları (petrol) – savunmasız kalmıştı. Japonya’nın “Büyük Doğu Asya Ortak Refah Alanı”nı kurmak için ihtiyaç duyduğu tüm kaynaklar, artık altın bir tepside sunulmuş gibiydi. Bu durum, Japonya’da “güneye ilerleme” (Nanshin-ron) stratejisinin, geleneksel olarak Sovyetler Birliği’ne karşı kuzeye ilerlemeyi (Hokushin-ron) savunan kanada karşı kesin bir zafer kazanmasını sağladı. 1939’da Sovyet-Japon sınırındaki Nomonhan’da yaşanan ve Japonların ağır bir yenilgi aldığı çatışmalar da bu kararı pekiştirmişti. Sibirya’nın buzlu stepleri yerine, güneyin tropik zenginlikleri çok daha cazip ve ulaşılabilirdi.
1940 yazı, Avrupa’da Alman “Blitzkrieg”inin zaferine sahne oldu. Fransa düştü, Hollanda işgal edildi ve İngiltere tek başına hayatta kalma mücadelesi veriyordu. Bu gelişmeler, Tokyo’daki planları hızlandırdı. Zayıf düşmüş Vichy Fransası hükümetine baskı yapan Japonya, ordusunun Fransız Hindiçini’nin (bugünkü Vietnam) kuzeyine girmesine ve oradaki hava üslerini kullanmasına izin vermesini sağladı. Bu, stratejik bir dönüm noktasıydı. Japon bombardıman uçakları artık Çin’in güneyindeki direniş merkezlerini ve Chiang Kai-shek’e yardım ulaştıran ünlü Burma Yolu’nu doğrudan tehdit edebilirdi. Bu hamle, Japonya’nın yayılmacılığının artık sadece Çin ile sınırlı kalmayacağının, tüm Güneydoğu Asya’yı hedef aldığının en net ilanıydı.
Roosevelt yönetimi için bu, kırmızı çizginin aşılması demekti. Japonya’nın Hindiçini’ye girmesi, “Açık Kapı” politikasının ötesinde, doğrudan Amerikan ve Batı çıkarlarına bir tehditti. Bu, Amerikanın ekonomik baskı silahını daha kararlı bir şekilde kullanması için gereken son işaretti. 22 Temmuz 1940’ta Roosevelt, Ulusal Savunma Yasası’nın kendisine verdiği yetkiyi kullanarak, ulusal savunma için kritik öneme sahip malzemelerin ihracatını lisansa tabi kılma hakkını elde etti. Bu, ambargoları uygulamak için gereken yasal mekanizmaydı. Sadece dört gün sonra, 26 Temmuz 1940’ta, ilk büyük darbe indirildi. Roosevelt, tüm havacılık benzininin (sadece en yüksek oktanlı olanların değil), yağlama yağlarının ve en önemlisi 1 numaralı ergitilmiş hurda metalin Japonya’ya ihracatını yasakladı.
Bu ambargo, Japon savaş makinesinin tam kalbine yönelikti. Havacılık benzini, modern bir hava kuvveti için vazgeçilmezdi. Ancak daha da kritik olanı hurda metaldi. Japon çelik endüstrisi, yüksek kaliteli çelik üretmek için büyük ölçüde Amerika’dan ithal edilen hurda metale bağımlıydı. Çelik ise gemi, tank, top ve mermi yapmak için gereken temel hammaddeydi. Bu ambargo, Japonya’nın yeni savaş gemileri ve uçakları üretme kapasitesini ciddi şekilde kısıtlama potansiyeli taşıyordu. Bu, artık bir “ahlaki ambargo” veya dolaylı bir yardım değil, Japonya’nın savaşma kabiliyetini doğrudan hedef alan bir ekonomik saldırıydı. Washington, eldivenleri çıkarmaya başlamıştı.
Japonya bu adıma öfke ve meydan okumayla karşılık verdi. Geri adım atmak yerine, ileriye doğru daha da cüretkar bir adım attılar. Eylül 1940’ta, iki önemli gelişme yaşandı. Birincisi, Japon birlikleri resmen kuzey Fransız Hindiçini’ni işgal ettiler. İkincisi ve daha da önemlisi, 27 Eylül 1940’ta Japonya, Berlin’de Nazi Almanyası ve Faşist İtalya ile Üçlü Pakt’ı imzaladı. Bu pakt, açıkça Amerika Birleşik Devletleri’ni hedef alan bir askeri ittifaktı. Pakta göre, imzacılardan biri, o an için Avrupa veya Çin-Japon savaşında yer almayan bir güç tarafından saldırıya uğrarsa (ki bu tanıma sadece ABD uyuyordu), diğer iki ülke derhal ona yardım edecekti. Japonya’nın hesabı basitti: Eğer ABD, Japonya’nın Güneydoğu Asya’daki yayılmacılığını durdurmak için askeri müdahalede bulunursa, kendini sadece Japonya ile değil, aynı zamanda Atlantik’te Nazi Almanyası ile de iki cepheli bir savaşın içinde bulacaktı. Japonlar, bu tehdidin Roosevelt’i daha fazla ekonomik baskı uygulamaktan caydıracağını umuyorlardı.
Ancak bu hesap, feci bir şekilde geri tepti. Üçlü Pakt, Amerikan kamuoyunda ve yönetiminde Japonya’nın artık Nazi Almanyası ile aynı safta yer alan, küresel bir tehdit olduğu algısını pekiştirdi. Roosevelt, bunu bir blöf olarak gördü ve caymak yerine, ekonomik vidayı daha da sıkmaya karar verdi. Üçlü Pakt’ın imzalanmasından sadece bir gün sonra, 28 Eylül 1940’ta, Washington tüm çelik ve hurda metal türlerinin Japonya’ya ihracatını tamamen yasakladığını duyurdu. Bu, Temmuz ayındaki kısıtlamadan çok daha kapsamlı ve yıkıcı bir adımdı. Japonya’nın çelik endüstrisi, en önemli hammadde kaynağından tamamen mahrum bırakılmıştı.
1940 sonu ve 1941 başına gelindiğinde, Amerikanın ambargo politikası artık Japon ekonomisi üzerinde ciddi bir etki yaratmaya başlamıştı. Japonya, hurda metal ihtiyacını karşılamak için iç kaynakları seferber etmeye, hatta tapınak çanlarını ve metal heykelleri eritmeye çalışıyordu, ancak bunlar okyanusta bir damla gibiydi. Endüstriyel üretim yavaşlamaya başlamıştı. Ancak tüm bu ambargoların içinde, hala dokunulmamış olan bir can damarı vardı: Petrol.
Petrol, tüm ambargoların en hassas ve en tehlikeli olanıydı. Roosevelt ve danışmanları, petrol ihracatını tamamen kesmenin, Japonya’yı köşeye sıkıştıracağını ve onları Hollanda Doğu Hint Adaları’nın petrol sahalarını ele geçirmek için derhal bir savaşa iteceğini biliyorlardı. Bu, henüz kaçınmak istedikleri bir sonuçtu. Bu nedenle, petrol konusunda son derece dikkatli bir politika izlediler. Japonya’nın sivil ekonomisi ve mevcut askeri stokları için normal miktarda petrol almasına izin verilirken, havacılık benzini yapımında kullanılan yüksek oktanlı petrol ve özel katkı maddelerinin ihracatı yasaklanmıştı. Bu, Japonya’yı askeri olarak zayıflatmayı ama topyekun bir savaşı tetiklememeyi amaçlayan ince bir denge politikasıydı. Dışişleri Bakanı Cordell Hull ve ekibi, bu ekonomik baskının Japonya’daki daha ılımlı unsurları (eğer hala varsa) güçlendireceğini ve onları Çin’den çekilmeyi içeren bir müzakere masasına oturmaya zorlayacağını umuyorlardı.
Ancak bu hesap, Tokyo’daki gerçekliği anlamaktan uzaktı. Japonya’da ılımlı sesler neredeyse tamamen susturulmuştu. Dış politikayı belirleyen güç, Başbakan Fumimaro Konoe gibi aristokrat politikacılar değil, Savaş Bakanı Hideki Tojo gibi sertlik yanlısı generallerdi. Onlar için Amerikan ambargoları, bir müzakere daveti değil, bir aşağılama ve bir boğma girişimiydi. Geri adım atmak, özellikle Çin’de yüz binlerce askerin hayatına mal olan bir savaştan sonra, onursuzluk ve ulusal bir intihar anlamına geliyordu. Amerikan baskısı arttıkça, Japon liderler arasındaki hakim görüş, tek çıkış yolunun ileriye doğru kaçmak olduğu yönünde pekişiyordu. Yani, Hollanda Doğu Hint Adaları, Malaya ve Filipinler’i kapsayan cüretkar bir güney operasyonuyla, imparatorluğun ihtiyaç duyduğu tüm kaynakları tek bir darbeyle ele geçirmek.
Bu planın önündeki tek ve en büyük engel, Hawaii, Pearl Harbor’da demirli duran Amerikan Pasifik Filosu’ydu. Bu güney operasyonu başladığı anda, bu filonun Japonya’nın yan hatlarını kesmesi ve tüm planı tehlikeye atması kaçınılmazdı. İşte bu stratejik denklemde, Amiral Isoroku Yamamoto’nun radikal fikri giderek daha fazla anlam kazanmaya başladı: Güneye inmeden önce, ilk olarak Pearl Harbor’daki filoyu sürpriz bir saldırıyla yok etmek. Bu, Japonya’ya güneydeki hedeflerini ele geçirmek ve fetihlerini pekiştirmek için ihtiyaç duyacağı altı aylık veya bir yıllık kritik süreyi kazandıracaktı.
Böylece, Amerikanın ekonomik silahı, barışı korumak yerine, istemeden de olsa savaşı hızlandıran bir katalizöre dönüştü. Her ambargo kararı, Japonya’yı kaynaklara daha muhtaç hale getiriyor; her muhtaçlık, güneye inme planını daha cazip kılıyor; ve güneye inme planı da Pearl Harbor saldırısını daha gerekli hale getiriyordu. Washington, Japonya’yı ekonomik olarak sıkıştırarak Çin’den çıkarabileceğini düşünürken, aslında onu Pasifik’teki tüm Batı varlığını tehdit eden çok daha büyük bir kumara itiyordu. 1940’ta başlayan bu ilk büyük ambargolar, iki ulusu da geri dönüşü olmayan bir yola sokmuştu. Bu yolun sonunda kimin kazanacağını zaman gösterecekti, ancak bir şey kesindi: Pasifik’in barış dolu günleri artık sayılıydı. Ekonomik savaş, yerini çok yakında gerçek savaşa bırakacaktı ve bu savaşın ilk perdesi, henüz kimsenin beklemediği bir yerde, Hawaii’nin tropik cennetinde açılacaktı.
Mihver’e Katılım: Üçlü Pakt (Eylül 1940)
Amerika’nın ekonomik silahını yavaş yavaş ve kasıtlı bir şekilde Japonya’nın boğazına doğru yaklaştırdığı 1940 yılının gerilim dolu ayları, Pasifik’teki güç denklemini temelden sarsan bir başka küresel depremle yeni bir evreye girdi. Washington’un hurda metal ve havacılık yakıtı üzerine koyduğu kısıtlamalar, Tokyo’daki liderleri geri adım atmaya zorlamak yerine, onları daha da radikal bir yalnızlığa ve çaresizliğe itmişti. Çin bataklığında saplanmış, Batı’nın zengin kaynaklarına olan bağımlılığı her geçen gün daha acı bir şekilde yüzlerine vurulan Japonya, bu stratejik kuşatmayı kırmak için yeni ve güçlü müttefikler arayışındaydı. Bu arayış, onları kaçınılmaz olarak dünyanın diğer “hoşnutsuz” ve revizyonist güçlerine, yani Avrupa’yı ateşe veren Nazi Almanyası ve Faşist İtalya’ya yöneltti. 27 Eylül 1940’ta Berlin’de atılan imzalarla kurulan Üçlü Pakt, sadece üç ulusun kağıt üzerindeki bir ittifakı değil, aynı zamanda dünya düzenine karşı ilan edilmiş resmi bir savaş ilanıydı. Bu pakt, Amerika Birleşik Devletleri için en kötü kabusun gerçekleşmesi demekti: artık iki ayrı okyanusta, iki ayrı düşmanla değil, tek bir küresel komplo ile karşı karşıyaydı. Atlantik’in dalgaları Hitler’in U-botlarıyla çalkalanırken, Pasifik’in engin suları da artık resmen Japon İmparatorluk Donanması’nın tehdidi altındaydı. Bu jeopolitik deprem, Amerikan izolasyonizminin tabutuna son çiviyi çakacak ve Roosevelt’e, ülkesini kaçınılmaz bir dünya savaşına hazırlamak için ihtiyaç duyduğu nihai gerekçeyi sunacaktı.
Üçlü Pakt’a giden yol, Japonya’nın stratejik düşüncesindeki derin bir yarılmanın ve nihayetinde radikal kanadın zaferinin bir sonucuydu. 1930’lar boyunca Japon dış politikasında iki ana akım rekabet halindeydi. Birincisi, geleneksel olarak İmparatorluk Ordusu tarafından desteklenen “Kuzeye İlerleme Doktrini” (Hokushin-ron) idi. Bu görüş, Japonya’nın asıl düşmanının kuzeydeki Sovyetler Birliği olduğunu ve ana hedefin, Sibirya’nın zengin kaynaklarını ele geçirmek ve komünizm tehdidini ortadan kaldırmak olması gerektiğini savunuyordu. Bu strateji, doğal olarak Almanya ile bir ittifakı mantıklı kılıyordu, zira Hitler’in de en büyük düşmanı komünizmdi. 1936’da imzalanan Anti-Komintern Paktı, bu düşüncenin bir ürünüydü. Ancak bu kuzey rüyası, 1939 yazında Moğolistan-Mançurya sınırındaki Halhin Gol (Nomonhan) Muharebesi’nde acı bir şekilde son buldu. General Georgi Jukov komutasındaki Sovyet-Moğol kuvvetleri, Japon Kwantung Ordusu’na ezici bir yenilgi yaşattı. Bu askeri felaket, Japon ordusuna Sovyetlerin askeri gücünü hafife alamayacaklarını ve Sibirya’nın kolay bir lokma olmadığını acı bir şekilde öğretti. Tam da bu yenilginin şoku yaşanırken, Ağustos 1939’da müttefik bildikleri Nazi Almanyası’nın, baş düşmanları Sovyetler Birliği ile bir saldırmazlık paktı (Molotov-Ribbentrop Paktı) imzalaması, Tokyo’da bir ihanet olarak algılandı ve Anti-Komintern Paktı’nı anlamsız kıldı.
Bu gelişmeler, İmparatorluk Donanması’nın uzun zamandır savunduğu alternatif stratejiyi, yani “Güneye İlerleme Doktrini”ni (Nanshin-ron) ön plana çıkardı. Donanma için asıl mesele toprak değil, hayati kaynaklardı: petrol, kauçuk ve kalay. Bu kaynakların tamamı güneyde, yani Avrupalı güçlerin kontrolündeki Güneydoğu Asya sömürgelerindeydi. 1940’ta Hitler’in Avrupa’yı kasıp kavurması, bu doktrinin savunucularına altın bir fırsat sundu. Fransa’nın düşmesi ve Hollanda’nın işgal edilmesi, onların Asya’daki zengin sömürgeleri olan Fransız Hindiçini ve Hollanda Doğu Hint Adaları’nı (bugünkü Endonezya) askeri olarak yetim bıraktı. İngiltere ise kendi evinde bir ölüm kalım savaşı verirken, Malaya ve Singapur’daki varlıkları son derece kırılgandı. Donanma stratejistleri için denklem basitti: Avrupa’daki savaş, Asya’nın kaynak kapılarını ardına kadar açmıştı. Japonya’nın yapması gereken tek şey, uzanıp bu zenginlikleri almaktı.
İşte bu stratejik kaymanın ortasında, Temmuz 1940’ta başbakan olan Prens Fumimaro Konoe’nin kabinesinde Dışişleri Bakanı olarak görev alan Yosuke Matsuoka, Üçlü Pakt’ın en ateşli mimarı olarak sahneye çıktı. Matsuoka, Japonya’nın o dönemdeki en karmaşık ve çelişkili figürlerinden biriydi. Gençliğinde Amerika’da, Oregon’da yaşamış, Oregon Üniversitesi’nden mezun olmuş, akıcı İngilizce konuşan ve Batı kültürünü yakından tanıyan bir isimdi. Ancak bu Batı tecrübesi, onda bir hayranlık değil, aksine Batı’nın iki yüzlülüğüne ve ırkçı kibrine karşı derin bir öfke ve güvensizlik yaratmıştı. Mançurya Krizi sırasında, Japonya’nın Milletler Cemiyeti’nden dramatik bir şekilde çekilmesini yöneten delege olarak ulusal bir kahraman haline gelmişti. Matsuoka, hırslı, karizmatik, ancak aynı zamanda pervasız ve kibirli bir kumarbazdı. Japonya’nın içinde bulunduğu kuşatılmışlık hissinden ancak cüretkar ve radikal bir hamleyle çıkabileceğine inanıyordu. Bu hamle, Avrupa’nın yeni hakimi Nazi Almanyası ile resmi bir ittifak kurmaktı.
Matsuoka’nın Üçlü Pakt arkasındaki mantığı, ilk bakışta çelişkili gibi görünse de, kendi içinde bir tutarlılığa sahipti. Ona göre, Japonya’nın güneye doğru genişlemesinin önündeki en büyük engel Amerika Birleşik Devletleri’ydi. Amerikanın ekonomik ambargoları ve Pasifik Filosu, Japonya’nın Güneydoğu Asya’ya yönelik herhangi bir hamlesini engelleyebilecek tek güçtü. Matsuoka, Almanya ve İtalya ile yapılacak resmi bir askeri ittifakın, Amerika’yı caydıracağına inanıyordu. Eğer ABD, Japonya’nın güneydeki yayılmasına askeri olarak müdahale etmeye kalkarsa, paktın şartları gereği kendini otomatik olarak Atlantik’te de Almanya’ya karşı bir savaşın içinde bulacaktı. Matsuoka’nın kumarı şuydu: Hiçbir rasyonel Amerikan başkanı, aynı anda iki okyanusta iki güçlü düşmanla savaşma riskini göze alamazdı. Dolayısıyla, bu iki cepheli savaş tehdidi, Roosevelt’in elini kolunu bağlayacak ve Japonya’ya Güneydoğu Asya’yı ele geçirmesi için ihtiyaç duyduğu serbestliği tanıyacaktı. Pakt, bir savaş davetiyesi değil, tam tersine Amerika’yı savaştan uzak tutacak bir sigorta poliçesi olarak tasarlanmıştı.
Ancak bu fikir, Japon liderliği içinde ciddi bir direnişle karşılaştı. En büyük muhalefet, ironik bir şekilde, güneye ilerleme stratejisinin ana destekçisi olan İmparatorluk Donanması’ndan geldi. Donanma komutanları, özellikle de Birleşik Filo Komutanı Amiral Isoroku Yamamoto ve Donanma Bakanı Amiral Koshirō Oikawa, bu paktın tam tersi bir etki yaratacağından korkuyorlardı. Onlar, ordudaki meslektaşlarının aksine, Amerika’nın endüstriyel gücünün ve potansiyel askeri kapasitesinin farkındaydılar. Donanma, olası bir savaşta Amerikan Donanması ile doğrudan yüzleşecek olan kurumdu ve bu görevin ne kadar zorlu olduğunu biliyorlardı. Onlara göre, Almanya ile yapılacak bir ittifak Amerika’yı caydırmak yerine, onu provoke edecekti. Bu pakt, Japonya’yı doğrudan Hitler’in kampına sokacak, Amerikan kamuoyundaki Japonya karşıtlığını körükleyecek ve Roosevelt’e Japonya’ya karşı daha sert önlemler alması için siyasi bir gerekçe sunacaktı. Donanma, kendisini Almanya’nın Avrupa’daki savaşına sürüklenmekten ve asıl hedefi olan güney kaynaklarını güvence altına alma operasyonunu tehlikeye atmaktan endişe ediyordu. Kısacası, Donanma bu paktı bir sigorta poliçesi değil, ateşe atılmış bir benzin bidonu olarak görüyordu.
İmparator Hirohito ve saraydaki danışmanları da benzer endişelere sahipti. İmparator, geleneksel olarak İngiltere ile olan tarihi bağlara değer veriyordu ve Japonya’nın Nazi Almanyası gibi uluslararası bir parya ile aynı kefeye konmasından rahatsızdı. Ancak, ordu ve Matsuoka liderliğindeki Dışişleri Bakanlığı’nın ezici baskısı karşısında, hem Donanma’nın hem de İmparator’un tereddütleri giderek zayıfladı. Ordu, paktın Sovyetler Birliği’ni kuzeyden kuşatmaya devam edeceğini savunurken, Matsuoka da paktın Amerika’yı pasifize edeceği konusunda ısrarcıydı. Sonunda, İmparatorluk Konferansı’nda, Donanma’nın itirazları büyük ölçüde göz ardı edildi ve paktın imzalanması yönünde nihai karar alındı. Donanma, tek bir şartla rıza göstermek zorunda kaldı: Paktın yorumlanması ve uygulanması konusunda Donanma’nın da söz hakkı olacaktı. Bu, gelecekte yaşanacak çatışmaların bir habercisi olsa da, o an için Matsuoka’nın vizyonu zafere ulaşmıştı.
Almanya tarafında ise Japonya ile bir ittifak fikri, Hitler’in stratejik hesaplarına mükemmel bir şekilde uyuyordu. 1940 sonbaharında Hitler’in en büyük endişesi, İngiltere’ye karşı yürüttüğü hava savaşının (Britanya Muharebesi) istediği sonuçları vermemesi ve Amerika Birleşik Devletleri’nin İngiltere’ye giderek artan desteğiydi. Roosevelt, “Üsler için Muhripler Anlaşması” gibi adımlarla Amerika’nın tarafsızlığını fiilen terk etmeye başlamıştı. Hitler’in Üçlü Pakt’taki temel amacı, Japonya’yı kullanarak Amerika’yı meşgul etmek ve dikkatini Pasifik’e çekmekti. Eğer Japonya, Filipinler, Guam gibi Amerikan topraklarını ve Singapur gibi İngiliz kalelerini tehdit ederse, Roosevelt yönetimi kaynaklarını ve donanmasını Pasifik’e kaydırmak zorunda kalacaktı. Bu da, Hitler’e Atlantik’te ve Avrupa’da istediği gibi hareket etme serbestliği tanıyacaktı. Hitler, Japonya’yı Avrupa’daki savaşını kolaylaştıracak bir piyon olarak görüyordu. Dışişleri Bakanı Joachim von Ribbentrop, bu ittifakın Amerika’yı o kadar korkutacağına inanıyordu ki, Roosevelt’in savaşa girmeyi aklından bile geçiremeyeceğini düşünüyordu. Hem Matsuoka hem de Hitler, aynı temel yanılgı üzerinde birleşiyorlardı: Amerikan psikolojisini ve kararlılığını fena halde hafife alıyorlardı.
Bu karşılıklı stratejik beklentiler doğrultusunda, Japonya’nın özel elçisi Saburō Kurusu Berlin’e gönderildi ve 27 Eylül 1940’ta, Hitler’in görkemli Reich Şansölyeliği’nde tarihi imzalar atıldı. Japonya adına Kurusu, Almanya adına Ribbentrop ve İtalya adına Dışişleri Bakanı Galeazzo Ciano’nun imzaladığı pakt, on maddeden oluşuyordu. Ancak paktın kalbi ve ruhu, 3. Maddede yatıyordu. Bu madde, son derece dikkatli bir dille kaleme alınmıştı ve ittifakın asıl hedefinin kim olduğunu açıkça ortaya koyuyordu. Maddeye göre, imza sahibi üç ülkeden biri, “şu anda Avrupa savaşında veya Çin-Japon çatışmasında yer almayan bir Güç” tarafından saldırıya uğrarsa, diğer iki ülke derhal saldırıya uğrayan müttefiklerine her türlü siyasi, ekonomik ve askeri yardımı yapmayı taahhüt ediyordu. Bu karmaşık tanıma uyan dünyada sadece tek bir büyük güç vardı: Amerika Birleşik Devletleri. Sovyetler Birliği, paktın 5. Maddesi ile özel olarak bu askeri yükümlülüklerin dışında tutulmuştu; zira Almanya’nın o sırada Sovyetler ile bir saldırmazlık paktı vardı ve Japonya da kuzeyde yeni bir çatışma istemiyordu. Kısacası, Üçlü Pakt, Washington’a yönelik, üstü zar zor örtülmüş bir askeri tehditti.
Paktın imzalandığı tören, Mihver propagandasının tüm unsurlarını taşıyordu. Gamalı haçlar, faşist semboller ve Japonya’nın doğan güneş bayrağı yan yana dalgalanıyordu. Ribbentrop, bu paktın “tarihin en güçlü askeri ittifakı” olduğunu ve “savaş kışkırtıcılarına” karşı bir barış aracı olduğunu ilan etti. Ancak bu parlak cephenin arkasında, paktın doğasında var olan ölümcül zayıflıklar gizliydi. Bu, ortak bir strateji, ortak bir komuta yapısı veya ortak bir dünya görüşüne dayanan gerçek bir ittifak değildi. Bu, her bir üyenin kendi bencil çıkarlarını takip ettiği bir çıkar evliliğiydi. Japonya, Pasifik’te kendi imparatorluğunu kurmak istiyordu. İtalya, Akdeniz’de bir Roma İmparatorluğu hayali kuruyordu. Almanya ise Avrupa’ya ve nihayetinde dünyaya hakim olmak istiyordu. Hedefleri farklı, düşman öncelikleri farklıydı. Hitler, Japonya’yı Sovyetler Birliği’ne karşı kullanmayı umarken, Japonya Sovyetler ile bir savaştan kaçınıyordu. Japonya, Amerika’yı asıl düşman olarak görürken, Hitler’in önceliği İngiltere ve Sovyetler Birliği’ydi. Bu ittifak, üyeleri arasında derin bir güvensizlik ve koordinasyon eksikliği üzerine kuruluydu ve bu eksiklik, savaşın ilerleyen yıllarında onların en büyük Aşil topuğu olacaktı.
Paktın imzalandığı haberi Washington’a ulaştığında, yarattığı etki Matsuoka ve Hitler’in beklediğinin tam tersi oldu. Roosevelt ve danışmanları, bu gelişme karşısında korkuya kapılmak veya geri adım atmak yerine, bunu kendi dünya görüşlerinin bir teyidi olarak gördüler. Onlar için bu pakt, Avrupa’daki faşist saldırganlık ile Asya’daki Japon militarizminin aynı madalyonun iki yüzü olduğunu, birbirinden ayrılamayacak tek bir küresel tehdit oluşturduğunu kanıtlıyordu. Artık mesele, farklı bölgelerdeki farklı krizler değil, demokrasi ve totalitarizm arasındaki dünya çapında bir mücadeleydi. Bu pakt, Amerikan izolasyonistlerinin “bu bizim savaşımız değil” argümanını temelden çürütüyordu. Eğer Amerika şimdi harekete geçmezse, eninde sonunda kendini Avrasya’nın tamamına hakim olan totaliter bir blokla tek başına yüzleşirken bulacaktı.
Başkan Roosevelt’in tepkisi hızlı ve kararlı oldu. Paktın, Amerika’yı sindirmeye yönelik bir blöf olduğunu anladı ve bu blöfü görmeye karar verdi. Japonya’yı caydırmak yerine, onu daha da sert bir şekilde cezalandırma yolunu seçti. Paktın imzalanmasından sadece bir gün sonra, 28 Eylül 1940’ta, Beyaz Saray daha önce uygulamaya koyduğu kısmi hurda metal ambargosunu genişleterek, her türlü demir ve çelik hurdası ihracatının Japonya hariç tüm ülkelere (Batı Yarımküre ve İngiltere dışında) yasaklandığını duyurdu. Hedefin Japonya olduğu açıktı ve bu, Japon çelik endüstrisine indirilmiş çok ağır bir darbeydi. Bu karşı hamle, Tokyo’ya net bir mesaj gönderiyordu: Tehditler ve ittifaklar Washington’u korkutmayacak, aksine daha sert tedbirler almasına neden olacaktı. Matsuoka’nın sigorta poliçesi, daha imzası kurumadan alev almıştı.
Amerikan kamuoyu üzerindeki etki de benzer şekilde ters tepti. Üçlü Pakt, soyut tehditleri somutlaştırdı. Gazete manşetleri ve radyo programları, artık Amerika’nın iki okyanusta birden potansiyel düşmanlarla çevrili olduğu gerçeğini halkın zihnine kazıdı. Japonya’yı sevimli kiraz çiçekleri ve geyşalarla ilişkilendiren imaj, yerini gamalı haçın yanında duran sinsi ve militarist bir imparatorluk imajına bıraktı. Bu durum, Roosevelt’in uzun zamandır savunduğu politikalara olan halk desteğini önemli ölçüde artırdı. Ülkeyi “demokrasinin cephaneliği” yapma, İngiltere’ye daha fazla yardım gönderme (yakında başlayacak olan Ödünç Verme ve Kiralama Yasası gibi) ve Amerikan ordusunu tarihin en büyük silahlanma programıyla modernize etme çabaları, artık ulusal bir aciliyet olarak görülmeye başlandı. Üçlü Pakt, Amerika’yı savaştan uzak tutmak yerine, onu savaşa zihinsel ve endüstriyel olarak hazırlayan en önemli faktörlerden biri oldu.
Sonuç olarak, Üçlü Pakt, tüm taraflar için devasa bir stratejik bir hesap hatasıydı. Japonya için bu, diplomatik geri dönüş kapılarını kapatan ve onu kaçınılmaz bir şekilde Amerika ile bir çatışma rotasına kilitleyen bir adımdı. Pakt, Amerika’yı caydırmadı, aksine onu kışkırttı ve ekonomik savaşı tırmandırdı. Ayrıca, Japonya’yı güvenilmez ve kendi hedeflerini takip eden bir müttefik olan Nazi Almanyası’na bağladı. Hitler, en büyük stratejik projesi olan Sovyetler Birliği’nin işgalini (Barbarossa Harekatı) Japonya’ya haber bile vermeden başlatacak ve Japonya’yı stratejik bir şok içinde bırakacaktı.
Almanya için pakt, Amerika’yı Avrupa savaşının dışında tutma hedefine ulaşamadı. Aksine, Roosevelt’in İngiltere’ye yardım etme ve Pasifik’te Japonya’ya karşı sert durma kararlılığını pekiştirdi. Nihayetinde, Pearl Harbor saldırısından sonra Almanya’nın pakta sadık kalarak ABD’ye savaş ilan etmesi, Hitler’in en ölümcül hatalarından biri olacak ve Amerika’nın devasa endüstriyel gücünün tamamının Avrupa’daki savaşa yönelmesine neden olacaktı.
Ve Amerika Birleşik Devletleri için Üçlü Pakt, acı ama aydınlatıcı bir andı. Dünyanın ne kadar tehlikeli bir yer haline geldiğini ve okyanusların artık birer koruyucu kalkan olmadığını gösterdi. İki cepheli savaş tehdidi, bir korku nedeni olmaktan çok, ulusal bir seferberlik için bir çağrıya dönüştü. Berlin’de atılan o imzalar, Pasifik’teki gerilimi en yüksek noktasına çıkarmış ve barış için kalan zamanı hızla tüketmişti. Artık soru, savaşın olup olmayacağı değil, ne zaman, nerede ve nasıl başlayacağıydı. Üçlü Pakt, bu soruların cevabına giden yolu aydınlatan karanlık bir fener gibiydi ve o yolun sonunda, Hawaii’nin sakin limanında demirlemiş bekleyen Amerikan Pasifik Filosu’nun silüeti beliriyordu.
Model
“Kantai Kessen”den Uçak Gemisi Doktrinine: Yamamoto’nun Vizyonu
Japonya’nın Berlin’de attığı imzalarla kendisini Mihver kampına resmen demirlemesi ve Amerika’nın buna artan ekonomik ambargolarla cevap vermesi, Pasifik’teki diplomatik satranç tahtasını devirmiş, geriye sadece askeri stratejilerin soğuk ve acımasız mantığını bırakmıştı. Artık her iki taraf da kaçınılmaz bir çatışmanın gölgesi altında yaşıyordu ve bu gölge, özellikle donanma planlamacılarının zihinlerinde derinleşiyordu. Pasifik Okyanusu’nun devasa genişliği, gelecekteki herhangi bir savaşın kaçınılmaz olarak bir deniz savaşı olacağını dikte ediyordu. Bu arenada, Japon İmparatorluk Donanması, on yıllardır tek bir kutsal doktrine, “Kantai Kessen” yani “Nihai Savaş” fikrine iman etmişti. Bu, devasa zırhlıların ulusun kaderini belirleyeceği görkemli bir deniz muharebesi hayaliydi. Ancak donanmanın en üst kademesinde, bu geleneksel bilgeliğe meydan okuyan, geleceği farklı bir vizyonla gören bir adam vardı: Birleşik Filo Komutanı Amiral Isoroku Yamamoto. Onun zihninde, geleceğin savaşı çeliğin gürültüsüyle değil, uçak motorlarının vızıltısıyla kazanılacaktı. Yamamoto’nun bu devrimci vizyonu, Japon donanmasının köklü dogmalarına karşı verdiği kişisel mücadele ve Akdeniz’in uzak bir limanından gelen ilham verici bir haberle birleştiğinde, dünya tarihinin en cüretkar, en riskli ve en sonuç alıcı sürpriz saldırılarından birinin, Pearl Harbor baskınının entelektüel temelini oluşturacaktı.
Japon İmparatorluk Donanması’nın ruhunu ve stratejisini anlamak için, onun doğum anına, 1905’teki Tsushima Boğazı Muharebesi’ne geri dönmek gerekir. O gün, Amiral Tōgō Heihachirō’nun komutasındaki Japon filosu, sayıca üstün Rus Baltık Filosu’nu devasa zırhlıların ve kruvazörlerin top ateşiyle neredeyse tamamen yok etmişti. Bu zafer, sadece bir savaşı bitirmekle kalmamış, aynı zamanda Japon donanmasının kimliğini ve gelecek nesillerin stratejik düşüncesini şekillendiren bir kurucu efsane yaratmıştı. Tsushima, deniz savaşlarının kaderinin, devasa toplarla donatılmış, kalın zırhlarla kaplı büyük savaş gemilerinin (zırhlıların) görkemli bir kapışmasında belirleneceğinin tartışılmaz kanıtı olarak kabul edildi. Bu deneyimden doğan “Kantai Kessen” doktrini, Japon donanma akademilerinde nesiller boyu bir dogma gibi öğretildi.
Bu doktrinin temel senaryosu, Amerika Birleşik Devletleri ile olası bir savaşa göre kurgulanmıştı. Japon stratejistler, Amerika’nın devasa endüstriyel gücü sayesinde sayıca her zaman daha üstün bir donanmaya sahip olacağını biliyorlardı. Bu nedenle, Japonya’nın zafer şansı, nicelikte değil, nitelikte ve stratejik kurnazlıkta yatıyordu. Plana göre, bir savaş durumunda Amerikan Pasifik Filosu, Filipinler’deki ablukayı kırmak veya Japon ana adalarına saldırmak için Pasifik’i geçmek zorunda kalacaktı. Bu uzun yolculuk sırasında, Japon denizaltıları ve uzun menzilli bombardıman uçakları, Amerikan filosunu sürekli taciz ederek onu yıpratacaktı. Bu yıpratma operasyonlarının amacı, Amerikan filosunun gücünü en az yüzde otuz oranında azaltmaktı. Sonunda, yorgun ve gücü azalmış Amerikan filosu, Japonya yakınlarındaki Batı Pasifik sularına ulaştığında, Amiral Tōgō’nun Tsushima’daki ruhunu taşıyan Japon Birleşik Filosu’nun ana gücü, yani devasa zırhlıları, onu karşılayacaktı. Bu tek, büyük ve belirleyici savaşta, Japon gemilerinin üstün hızı, daha büyük topları ve mürettebatının “seishin” yani sarsılmaz ruhu sayesinde, Amerikan donanması kesin bir yenilgiye uğratılacaktı. Bu zafer, Amerika’yı barış masasına oturmaya zorlayacak ve Japonya’nın Asya’daki yeni düzenini kabul etmesini sağlayacaktı.
Bu doktrin, donanma içindeki “Büyük Gemiler, Büyük Toplar” lobisinin mutlak hakimiyetini yansıtıyordu. Tüm bütçeler, tasarımlar ve eğitimler bu nihai savaşa göre yapılıyordu. Dünyanın en büyük ve en güçlü zırhlıları olan Yamato ve Musashi’nin inşası, bu felsefenin zirve noktasıydı. 70.000 tonu aşan deplasmanları ve 18.1 inçlik (46 cm) devasa ana bataryalarıyla bu gemiler, “Kantai Kessen” idealinin çelikten vücut bulmuş halleriydi. Onlar, Japonya’nın kaderini omuzlarında taşıyacak olan yüzen kalelerdi. Donanmanın ana akım amiralleri için uçaklar, bu büyük gemilerin gözcülüğünü yapan, top atışlarını yönlendiren veya düşman filosunu yavaşlatmak için küçük tacizlerde bulunan yardımcı unsurlardan ibaretti. Savaşın asıl kahramanları, her zaman zırhlılar olacaktı.
Ancak bu geleneksel düşünceye derinden şüpheyle bakan ve donanma içinde giderek yükselen bir muhalif ses vardı: Isoroku Yamamoto. Yamamoto, tipik bir Japon amirali değildi. Rus-Japon Savaşı’nda, Tsushima Muharebesi’nde genç bir subay olarak savaşmış ve iki parmağını kaybetmiş bir gaziydi. Ancak onun vizyonunu şekillendiren asıl deneyim, savaş meydanları değil, 1919-1921 ve 1926-1928 yılları arasında Harvard Üniversitesi’nde eğitim aldığı ve Washington’da deniz ataşesi olarak görev yaptığı Amerika’daki yıllarıydı. Bu süre zarfında Yamamoto, Amerikan halkını, kültürünü ve en önemlisi endüstriyel potansiyelini yakından tanıma fırsatı buldu. Detroit’teki otomobil fabrikalarını, Teksas’taki petrol sahalarını ve Amerikanın devasa kaynaklarını kendi gözleriyle gördü. Bu deneyim, ona Japonya’nın Amerika ile uzun süreli bir yıpratma savaşına girerse kesinlikle kaybedeceğine dair sarsılmaz bir inanç aşıladı. “Tokyo’daki politikacılar ve militaristler Amerikanın gücünden bahsediyorlar ama onu gerçekten görmediler,” diye yakındığı bilinir.
Yamamoto’nun farklılığının bir diğer nedeni de, erken dönemlerden itibaren havacılığın potansiyelini fark etmiş olmasıydı. 1930’larda Japon donanma havacılığının gelişiminde kilit bir rol oynadı. Uçak gemilerinin ve onlardan kalkan uçakların, zırhlıların hakimiyetine son verebileceğini gören ilk liderlerden biriydi. Ona göre, yüzlerce mil öteden, düşman gemisi sizi görmeden, ona ölümcül bir darbe indirebilecek bir silah olan uçak gemisi, deniz savaşının kurallarını yeniden yazıyordu. Zırhlının devasa topunun menzili 20-25 mil ile sınırlıyken, bir uçak gemisinin “topunun menzili”, taşıdığı uçağın menzili kadardı; yani yüzlerce mil. Bu, deniz savaşında devrim niteliğinde bir değişimdi. Yamamoto, bu yeni silahın sadece bir destek unsuru değil, donanmanın ana vurucu gücü olması gerektiğine inanıyordu. Bu fikirleri, onu donanma genelkurmayındaki yaşlı ve muhafazakar “zırhlı amiralleri” ile sık sık karşı karşıya getirdi. Onu, tehlikeli bir radikal ve geleneklere saygısız biri olarak görüyorlardı.
1939’da Birleşik Filo Komutanlığı’na atandığında, Yamamoto bu vizyonunu hayata geçirmek için eşsiz bir fırsat yakaladı. Ancak önündeki sorun, sadece donanma içindeki dogmatik düşünce değildi, aynı zamanda Japonya’nın Amerika karşısındaki ezici endüstriyel dezavantajıydı. Yamamoto, bir savaşın kaçınılmaz hale geldiğini görüyordu. Ancak “Kantai Kessen” doktrininin öngördüğü gibi, Amerikan filosunun Pasifik’i geçmesini bekleyerek savunmada kalmanın bir intihar olduğuna inanıyordu. Amerika’ya zaman tanımak, onun devasa sanayi makinesini tam kapasite çalıştırmasına ve Japonya’yı gemi, uçak ve kaynak seli altında boğmasına izin vermek demekti. Eğer savaş olacaksa, Japonya’nın tek bir şansı vardı: Savaşı kendisi başlatmalı, ilk darbeyi kendisi indirmeli ve bu darbe o kadar ani ve yıkıcı olmalıydı ki, Amerika’nın savaşma iradesini daha en başından kırmalıydı.
Bu düşünce, onu Pearl Harbor fikrine götüren entelektüel yolculuğun başlangıcıydı. Yamamoto’nun planı, “Kantai Kessen”in tam tersiydi. Pasif bir şekilde bekleyip düşmanı kendi sularında karşılamak yerine, okyanusu gizlice geçip düşmanı kendi evinde, en korunaklı limanında gafil avlamak. Hedef, Amerikan Pasifik Filosu’nun kalbi olan zırhlıları ve özellikle de o an için Pasifik’teki en değerli hedefler olan uçak gemilerini yok etmekti. Eğer bu filo, savaşın ilk saatlerinde etkisiz hale getirilirse, Japonya güneye doğru ilerlerken arkasını kollamak zorunda kalmayacaktı. Bu, onlara Hollanda Doğu Hint Adaları’nın petrolünü, Malaya’nın kauçuğunu ve diğer tüm kaynakları ele geçirmek için ihtiyaç duydukları altı ay ila bir yıllık kritik süreyi kazandıracaktı. Bu süre zarfında Japonya, Pasifik’te aşılamaz bir savunma çemberi oluşturacaktı. Yamamoto’nun nihai umudu, bu ilk şok ve ardından gelen hızlı fetihlerin, materyalist ve rahata düşkün olarak gördüğü Amerikan halkının moralini bozacağı ve Roosevelt’i müzakere masasına oturmaya zorlayacağıydı. Bu, Japonya’nın Asya’daki yeni düzenini kabul ettirecek ve savaşı kısa sürede bitirecek bir kumardı. Yamamoto, uzun bir savaşı kazanamayacaklarını biliyordu; bu yüzden savaşı daha başlamadan bitirmeyi hedefliyordu.
Ancak bu plan, teoride ne kadar parlak olursa olsun, pratikte neredeyse aşılamaz görünen zorluklarla doluydu. Birincisi, lojistik bir kabustu. Japonya’dan Hawaii’ye yaklaşık 4.000 mil (6.400 km) mesafe vardı. Altı uçak gemisi ve onlara eşlik eden zırhlılar, kruvazörler ve destroyerlerden oluşan devasa bir filonun, bu mesafeyi hiç kimseye görünmeden, tam bir telsiz sessizliği içinde kat etmesi gerekiyordu. Filo, yolda yakıt ikmali yapmak zorundaydı ki bu, açık okyanusta son derece riskli bir operasyondu. İkincisi, Pearl Harbor’ın coğrafi yapısıydı. Liman, ortalama 12 metre derinliğe sahip sığ bir suydu. O dönemde uçaktan atılan standart hava torpidoları, suya girdikten sonra dibe vurmadan önce dengelenmek için çok daha derin bir suya ihtiyaç duyuyordu. Yani, standart torpidolar Pearl Harbor’da kullanılamazdı; dibe saplanıp kalırlardı. Üçüncüsü ise, sürpriz unsurunun mutlak gerekliliğiydi. Eğer Amerikan istihbaratı filonun yaklaştığını en ufak bir şekilde sezerse, tüm operasyon felaketle sonuçlanırdı. Japon filosu, Hawaii’deki üsten kalkan yüzlerce kara tabanlı bombardıman uçağının ve limandaki tüm filonun hedefi haline gelirdi. Donanma Genelkurmayı’ndaki çoğu amiral, bu riskleri kabul edilemez buluyor ve planı “delice bir kumar” olarak nitelendiriyordu.
Yamamoto, bu itirazlar karşısında neredeyse tek başına mücadele etti. Aylarca, Donanma Genelkurmayı’nı ikna etmeye çalıştı. Onlar hala “Kantai Kessen” rüyasındaydılar ve donanmanın en değerli varlıkları olan altı uçak gemisini böylesine riskli bir maceraya gönderme fikrinden dehşete düşüyorlardı. Tartışmalar o kadar şiddetlendi ki, Yamamoto Ekim 1941’de restini çekti: Ya Pearl Harbor planı kabul edilirdi ya da kendisi ve tüm Birleşik Filo karargahı istifa edecekti. Donanmanın en karizmatik ve saygın liderini kaybetme riskiyle karşı karşıya kalan Genelkurmay, sonunda kerhen de olsa boyun eğmek zorunda kaldı.
Tam da Yamamoto’nun bu iç mücadeleyi verdiği ve planının teknik zorluklarını aşmaya çalıştığı bir dönemde, 11-12 Kasım 1940 gecesi, Akdeniz’den gelen bir haber, onun vizyonunu doğrulayan ve planının uygulanabilirliğine dair en büyük kanıtı sunan bir hediye gibiydi. O gece, İngiliz Kraliyet Donanması’na ait HMS Illustrious uçak gemisinden kalkan, sadece 21 adet, eski ve yavaş, “Stringbag” lakaplı Fairey Swordfish torpido bombardıman uçağı, İtalya’nın güneyindeki Taranto limanına demirlemiş olan İtalyan donanmasının ana gücüne bir gece baskını düzenledi. Tıpkı Pearl Harbor gibi, Taranto da iyi korunan ve sığ bir limandı. İngilizler, bu sığlık sorununu, torpidolarının burunlarına özel ahşap kanatçıklar ekleyerek çözmüşlerdi. Bu basit modifikasyon, torpidoların suya girdikten sonra hemen yüzeye yakın bir seviyede dengelenmesini sağlıyor ve dibe vurmasını engelliyordu. Saldırı, inanılmaz bir başarıydı. Sadece iki İngiliz uçağı kaybedilirken, İtalyanların en modern üç zırhlısı (biri kalıcı olarak, ikisi aylarca) saf dışı bırakılmıştı. Tek bir gece saldırısıyla, Akdeniz’deki güç dengesi tamamen değişmişti.
Taranto Saldırısı’nın haberi Tokyo’ya ulaştığında, Yamamoto ve ekibi için bu bir aydınlanma anıydı. Bu olay, onların en radikal fikirlerini doğruluyordu:
Hava gücü, en güçlü zırhlıları bile kendi korunaklı limanlarında yok edebilirdi. “Büyük Gemiler, Büyük Toplar” efsanesi, Akdeniz’in sularına gömülmüştü.
Sığ bir limanda torpido saldırısı yapmak mümkündü. İngilizlerin çözümü, Japon mühendislere ilham verdi. Onlar da kendi Tip 91 torpidolarına benzer ahşap stabilizatörler ekleyerek, Pearl Harbor’ın sığ sularında çalışabilecek hale getirmek için hummalı bir çalışmaya başladılar.
Küçük bir uçak gücü bile, sürpriz unsuruyla birleştiğinde, devasa bir filoyu felç edebilirdi. Bu, Yamamoto’nun planının temel taşıydı.
Taranto, Pearl Harbor planına karşı çıkanların elindeki en büyük teknik argümanları çürütmüştü. Artık plan, sadece cüretkar bir hayal değil, kanıtlanmış bir taktiğe dayanan, uygulanabilir bir askeri operasyondu. Japon donanma havacılığının en parlak beyinlerinden biri olan Komutan Minoru Genda, saldırının detaylı taktik planını hazırlamakla görevlendirildi. Pilotlar, Japonya’nın güneyindeki, coğrafi yapısı Pearl Harbor’a benzeyen Kagoshima Körfezi’nde, modifiye edilmiş torpidolarla aylarca süren yoğun bir eğitim programına alındılar. Her detay titizlikle çalışıldı: saldırı dalgalarının zamanlaması, hedeflerin öncelik sırası (önce uçak gemileri, sonra zırhlılar), pilotların yaklaşma rotaları ve kaçış manevraları. Operasyonun kod adı “Operasyon Z” olarak belirlendi; bu isim, Amiral Tōgō’nun Tsushima’daki zafer sancağı olan “Z Sancağı”na bir göndermeydi.
Böylece, “Kantai Kessen”in pasif ve savunmacı dogması, yerini Yamamoto’nun proaktif, riskli ve havacılık merkezli vizyonuna bırakmıştı. Bu, sadece bir strateji değişikliği değil, bir zihniyet devrimiydi. Japon donanması, Tsushima’dan beri ilk kez, geleceğin deniz savaşlarının kurallarını yeniden yazmaya hazırlanıyordu. Yamamoto, bu kumarın ne kadar tehlikeli olduğunun farkındaydı. Yakın çevresine, “İlk altı ay veya bir yıl boyunca istediğim gibi savaşacağım. Ama savaş ikinci veya üçüncü yılına uzarsa, zafer için hiçbir beklentim olmayacak” dediği rivayet edilir. O, bu saldırının savaşı bitirebilecek tek şans olduğunu, ancak aynı zamanda “uyuyan bir devi uyandırıp onu korkunç bir kararlılıkla doldurabileceğini” de biliyordu. Bu, bir ulusun kaderinin, tek bir adamın vizyonu ve tek bir operasyonun başarısı üzerine oynandığı, tarihin en büyük kumarlarından biriydi. Ve bu kumarın oynanacağı masa, Hawaii’nin tropik sularında kurulmuştu. Çark dönmeye başlamıştı ve topun nereye düşeceğini kimse bilmiyordu.
Ölümcül Karar: Petrol Ambargosu (Temmuz 1941)
Amiral Isoroku Yamamoto’nun zihninde şekillenen ve Japon donanmasının köklü dogmalarını sarsan devrimci Pearl Harbor planı, henüz sadece cesur bir vizyon, riskli bir kumardı. Bu kumarın oynanıp oynanmayacağı, Pasifik’in diğer yakasındaki olayların seyrine ve Washington’un atacağı adımlara bağlıydı. 1941 yılının ilk yarısı, bu iki devin birbirini tarttığı, her hamlenin bir sonrakini tetiklediği, gerilimin her gün arttığı ancak topyekun bir çatışmanın hala önlenebilir göründüğü aldatıcı bir sakinlikle geçti. Ancak 22 Haziran 1941 sabahı, binlerce kilometre ötede, Avrupa’nın doğu steplerinde başlayan devasa bir askeri operasyon, Pasifik’teki tüm stratejik denklemi bir anda altüst edecek ve olayları geri dönüşü olmayan bir yola sokacaktı. Adolf Hitler’in Sovyetler Birliği’ne karşı başlattığı Barbarossa Harekatı, sadece Avrupa’nın kaderini değil, aynı zamanda Japonya’nın stratejik önceliklerini de yeniden belirledi. Bu gelişme, Tokyo’daki şahinlere güneye doğru nihai adımı atmaları için aradıkları altın fırsatı sundu. Japonya’nın bu fırsatı değerlendirmek için Fransız Hindiçini’nin güneyine inme kararı ise, Franklin D. Roosevelt’in sabrının son damlası oldu. Washington’un bu adıma cevabı, o güne kadar atılmış tüm adımlardan daha sert, daha kesin ve daha ölümcül olacaktı: tam ve kapsamlı bir petrol ambargosu. Bu karar, diplomatik oyunun sonu ve savaş için geri sayımın başlangıcıydı. Bu, Pasifik’te barış umutlarının resmen tükendiği ve Japonya’nın ya boğularak ölmek ya da savaşarak hayatta kalmak arasında bir seçim yapmaya zorlandığı andı.
1941 yılının ilk aylarında, Japonya’nın stratejik düşüncesi bir yol ayrımındaydı. İmparatorluk Genel Karargahı, Ordu ve Donanma arasında derin bir görüş ayrılığı vardı. Ordu’nun geleneksel kanadı hala kuzeydeki Sovyet tehdidini öncelik olarak görüyor ve Almanya’nın eninde sonunda Sovyetler’e saldıracağını umarak Sibirya’ya yönelik bir operasyon için fırsat kolluyordu. Donanma ise, kaynak ihtiyacının aciliyeti nedeniyle, dikkatini tamamen güneye, Hollanda Doğu Hint Adaları’nın petrol sahalarına çevirmişti. Bu iki strateji arasındaki dengeyi koruyan en önemli faktör, Japonya’nın aynı anda hem kuzeyde Sovyet Kızıl Ordusu hem de güneyde Amerikan Pasifik Filosu ile iki cepheli bir savaşa girme riskini göze alamamasıydı. Bu stratejik felç durumu, Japonya’yı temkinli adımlar atmaya zorluyordu. Dışişleri Bakanı Yosuke Matsuoka, bu denklemi diplomatik yollarla çözmeye çalışıyordu. Nisan 1941’de Moskova’yı ziyaret ederek Stalin ile bir Japon-Sovyet Tarafsızlık Paktı imzaladı. Bu, kuzeydeki sınırı geçici olarak güvence altına almayı ve Japonya’ya güneyde daha fazla hareket serbestliği sağlamayı amaçlayan kurnazca bir hamleydi. Ancak bu pakt bile, Ordu’nun kuzeydeki emellerini tamamen ortadan kaldırmamıştı.
Bu stratejik belirsizlik, 22 Haziran 1941 sabahı gelen haberle bir anda ortadan kalktı. Nazi Almanyası, üç milyon askerle Sovyetler Birliği’ni işgale başlamıştı. Bu haber Tokyo’da bir şok ve ardından bir coşku dalgası yarattı. Hitler, müttefiki Japonya’ya bu devasa operasyon hakkında en ufak bir bilgi bile vermemişti; bu, Mihver ittifakının ne kadar zayıf temellere dayandığının bir başka kanıtıydı. Ancak bu diplomatik nezaketsizliğin o an için bir önemi yoktu. Japon stratejistler için önemli olan tek şey, Sovyetler Birliği’nin artık tüm gücüyle batıda, kendi hayat mücadelesini vermek zorunda kalacağı gerçeğiydi. Sovyetlerin Uzak Doğu’daki güçlü ordusu, artık Japonya için birincil bir tehdit olmaktan çıkmıştı. Kuzeydeki kapı kapanmıştı. Artık tüm dikkat, tüm kaynaklar ve tüm askeri planlama, tek bir yöne odaklanabilirdi: Güneye.
Bu yeni durum karşısında, 2 Temmuz 1941’de İmparator Hirohito’nun huzurunda bir İmparatorluk Konferansı toplandı. Bu toplantı, Japonya’nın savaş yolundaki en kritik dönüm noktalarından biriydi. Toplantıda alınan kararlar, “İmparatorluk Ulusal Politikasının Esasları” adlı belgede özetlendi. Bu belge, Japonya’nın “Büyük Doğu Asya Ortak Refah Alanı”nı kurma hedefine ne pahasına olursa olsun ulaşacağını açıkça belirtiyordu. Belgenin en can alıcı kısmı, atılacak somut adımları içeriyordu: Japonya, “güneye doğru ilerleme politikasını” hızlandıracak ve bu amaçla Fransız Hindiçini ve Tayland’da askeri üsler kuracaktı. En önemlisi, belge şu kader cümlesini içeriyordu: “İmparatorluk, hedeflerine ulaşmak için Büyük Britanya ve Amerika Birleşik Devletleri ile bir savaşa girmekten çekinmeyecektir.” Bu, artık barışçıl çözüm umutlarının resmen terk edildiği ve savaş seçeneğinin masadaki ana seçenek haline geldiğinin ilanıydı.
Bu kararın ilk somut adımı, Fransız Hindiçini’nin (bugünkü Vietnam, Kamboçya ve Laos) güney yarısının işgal edilmesi olacaktı. Japonya, 1940’ta zaten bölgenin kuzeyine girmişti. Ancak güneye inmek, çok daha kışkırtıcı ve tehlikeli bir adımdı. Kuzeydeki üsler Çin’i hedef alırken, güneydeki üsler – özellikle de Saygon ve Cam Ranh Koyu gibi stratejik limanlar – tüm Güneydoğu Asya’yı Japonya’nın askeri menziline sokuyordu. Cam Ranh Koyu’ndaki bir Japon deniz üssü, İngilizlerin “Doğu’nun Cebelitarık’ı” olarak gördüğü Singapur’a, Amerikanın Filipinler’deki ana üssü Manila’ya ve en önemlisi Hollanda Doğu Hint Adaları’nın Borneo ve Sumatra’daki petrol sahalarına doğrudan bir hançer gibi saplanacaktı. Bu, sadece Çin’deki savaşı desteklemek için atılan bir adım değil, tüm bölgenin fethi için bir hazırlık hamlesiydi. Japonya, bu adımı atarak Rubicon’u geçeceğinin ve Washington’un buna çok sert bir tepki vereceğinin farkındaydı, ancak Barbarossa Harekatı’nın yarattığı fırsat penceresinin bu riski almaya değer olduğuna karar verdiler. Temmuz ortasında, Japonya zayıf Vichy Fransası hükümetine bir ültimatom vererek, birliklerinin güney Hindiçini’ne “barışçıl bir şekilde” girmesine izin vermesini talep etti. Reddetme şansı olmayan Vichy hükümeti, 21 Temmuz’da bu talebi kabul etti. Birkaç gün içinde Japon savaş gemileri ve asker taşıyan gemiler Saygon limanına yanaşmaya başladı.
Bu haber Washington’a ulaştığında, Roosevelt yönetimindeki sabır bardağı taştı. O ana kadar Amerikan politikası, Japonya’yı provoke etmekten kaçınan ve onu yavaş yavaş sıkıştıran kademeli bir ambargo stratejisine dayanıyordu. Dışişleri Bakanı Cordell Hull gibi daha temkinli isimler, petrol gibi hayati bir kaynağa tam ambargo uygulamanın Japonya’yı derhal savaşa iteceğinden korkuyor ve bundan kaçınıyorlardı. Ancak Roosevelt’in kabinesinde, bu temkinli politikadan bıkmış olan ve çok daha sert önlemler alınmasını savunan bir “şahinler” grubu vardı. Hazine Bakanı Henry Morgenthau Jr., Savaş Bakanı Henry Stimson ve İçişleri Bakanı Harold Ickes gibi isimler, aylardır Başkana tam bir petrol ambargosu uygulaması için baskı yapıyorlardı. Onlara göre, Japonya’nın savaş makinesini besleyen Amerikan petrolüyle dolu tankerlerin Pasifik’i geçmeye devam etmesi ahlaki bir rezaletti ve bu akış kesilmeden Japonya’nın durmayacağı açıktı.
Japonya’nın güney Hindiçini’ne girmesi, bu iç tartışmada ibreyi tamamen şahinlerin lehine çevirdi. Bu hamle, Japonya’nın niyetinin barışçıl bir çözüm aramak değil, askeri fetih olduğunu en şüphe götürmez şekilde kanıtladı. Roosevelt için bu, kişisel bir aldatılma anıydı. Japonya ile Washington’da devam eden müzakerelere rağmen, Tokyo sırtından bıçaklamıştı. Artık temkinli olmanın bir anlamı kalmamıştı. Eğer şimdi sert bir duruş sergilenmezse, Japonya bir sonraki adımda Hollanda Doğu Hint Adaları’nı veya Filipinler’i işgal etmekten çekinmeyecekti. Roosevelt, blöf yapmanın zamanının geçtiğini ve artık somut bir eyleme geçmenin zorunlu olduğunu anladı.
Ancak atılacak adımın ne olacağı konusunda hala bir tereddüt vardı. Doğrudan bir petrol ambargosu ilan etmek, Kongre’deki izolasyonistleri ayağa kaldırabilir ve Roosevelt’i savaş kışkırtıcılığıyla suçlamalarına neden olabilirdi. Bu noktada, Hazine Bakanı Morgenthau ve onun zeki danışmanı Harry Dexter White, çok daha kurnazca ve çok daha kapsamlı bir çözüm önerdiler: Sadece petrolü değil, her şeyi hedef alan bir ekonomik boğma operasyonu. Bu, Japonya’ya yapılan tüm ihracatı durduracak olan yasal bir kararname yerine, Japonya’nın ABD’deki tüm varlıklarını donduracak bir başkanlık emriyle yapılacaktı. Bu, teknik olarak bir ambargo değil, bir mal varlığı dondurma kararıydı. Ancak sonuçları çok daha yıkıcıydı. Varlıkları dondurulan bir ülke, Amerikan bankalarındaki parasına erişemez ve bu parayı kullanarak Amerikan pazarından hiçbir şey – petrol, pamuk, makine parçası, aklınıza ne gelirse – satın alamazdı. Her bir alım işlemi için Hazine Bakanlığı’ndan özel bir lisans alması gerekirdi. Ve Roosevelt’in niyeti, petrol alımı için bu lisansların hiçbirini onaylamamaktı. Bu, petrol vanasını gürültülü bir şekilde kapatmak yerine, tüm boru hattını sessizce tıkamak gibiydi.
26 Temmuz 1941’de Başkan Roosevelt, bu kader anını getiren başkanlık emrini imzaladı. Emir, Japonya’nın ABD’deki tüm varlıklarını donduruyordu. Bu hamlenin etkisini daha da artırmak için, Washington diplomatik bir atağa kalktı. İngiltere ve sürgündeki Hollanda hükümeti de derhal aynı adımı atarak Japon varlıklarını dondurdular. Bu, bir anda Japonya’yı dünyanın en büyük ekonomik güçleri tarafından tam bir mali ve ticari kuşatma altına soktu. Japonya’nın en çok ihtiyaç duyduğu petrolün ana kaynağı olan Hollanda Doğu Hint Adaları da, artık Japon tankerlerine petrol satmayacaktı. Japon propagandacılarının daha sonra “ABCD Kuşatması” (America, Britain, China, Dutch) olarak adlandıracağı bu demir çember tamamlanmıştı. Japonya, bir gecede küresel ekonomiden fiilen aforoz edilmişti.
Bu kararın Tokyo’daki etkisi, bir depremden farksızdı. Japon liderler, güney Hindiçini’ne girmelerinin bir tepki yaratacağını bekliyorlardı. Belki kısmi bir petrol ambargosu, belki daha fazla ürünün lisansa tabi tutulması… Ama böylesine topyekun bir ekonomik savaş ilanı beklemiyorlardı. Bu, onların en kötü kabuslarının bile ötesindeydi. Varlıkların dondurulması, sadece petrol akışını değil, ipek gibi Japonya’nın en önemli ihraç ürünlerinin satışını da durdurarak ülkenin döviz gelirini sıfırladı. Bu, Japonya’nın sadece savaşma kabiliyetine değil, modern bir ekonomi olarak varlığını sürdürme kabiliyetine yönelik bir saldırıydı.
Bu şokun en somut ve en acil etkisi, ülkenin petrol rezervleri üzerinde hissedildi. Japonya, yaklaşan bir kriz olasılığına karşı yıllardır stratejik petrol rezervleri biriktiriyordu. Ancak bu rezervler sınırsız değildi. 1941 yazında, Japonya’nın elinde yaklaşık 43 milyon varil ham petrol stoku vardı. Bu rakam, barış zamanı koşullarında bile ülkenin sadece yaklaşık 18 aylık ihtiyacını karşılamaya yetiyordu. Ancak savaş zamanı koşullarında, donanmanın ve ordunun devasa yakıt tüketimiyle bu süre çok daha kısaydı. Donanma tek başına saatte binlerce varil petrol tüketiyordu. Bu, Japonya için bir ölüm sayacının çalışmaya başlaması demekti. Zaman, artık Amerika’dan daha çok Japonya’nın aleyhine işliyordu. Her geçen gün, diplomatik müzakerelerle kaybedilen her hafta, imparatorluğun can damarlarındaki petrol rezervlerini tüketiyor ve onu kaçınılmaz sona bir adım daha yaklaştırıyordu. Artık pasif kalma veya bekleyip görme lüksleri yoktu. Bir karar vermek zorundaydılar ve bunu hızla yapmak zorundaydılar.
Bu ölümcül karar, Japonya’yı tarihindeki en acımasız ikilemle karşı karşıya bıraktı. Önlerinde sadece iki yol vardı ve ikisi de birbirinden beter görünüyordu.
Birinci yol, Amerika Birleşik Devletleri’nin taleplerine boyun eğmekti. Dışişleri Bakanı Cordell Hull, müzakerelerin yeniden başlaması ve ambargonun kaldırılması için şartlarını net bir şekilde ortaya koymuştu: Japonya, Mihver ittifakından çekilmeli ve en önemlisi, Çin ve Hindiçini’den tamamen ve koşulsuz olarak çekilmeliydi. Japonya’daki bazı ılımlı politikacılar ve iş dünyası liderleri için bu, ülkeyi yıkıcı bir savaştan kurtaracak tek rasyonel yoldu. Ancak ordu ve donanmanın hakim olduğu bir siyasi iklimde, bu seçenek bir ihanet ve ulusal bir intihar olarak görülüyordu. Çin’den çekilmek, 1931’den beri yüz binlerce Japon askerinin hayatına mal olan bir savaşın anlamsız olduğunu kabul etmek demekti. Bu, ölen askerlerin ruhlarına ve ailelerine yapılmış en büyük hakaret olurdu. Bu, Mançukuo’dan vazgeçmek, “Büyük Doğu Asya Ortak Refah Alanı” rüyasını terk etmek ve Japonya’nın bir dünya gücü olma iddiasından vazgeçerek yeniden Batı’ya bağımlı, ikinci sınıf bir ada ülkesi konumuna dönmesi demekti. Hiçbir onurlu Japon lideri, özellikle de ülkeyi bu yola sokan militaristler, böylesine bir aşağılanmayı kabul edemezdi. Bu yolu seçmek, siyasi ve belki de fiziksel olarak hayatta kalamamak demekti.
Geriye kalan tek yol ise ikinci yoldu: Savaş. Eğer Amerika ve müttefikleri petrolü vermiyorsa, Japonya gidip onu zorla alacaktı. Bu, Hollanda Doğu Hint Adaları’nın zengin petrol sahalarını, Malaya’nın kauçuk ve kalayını ve bölgenin diğer tüm kaynaklarını ele geçirmek için derhal bir askeri operasyon başlatmak anlamına geliyordu. Bu, kaçınılmaz olarak Hollanda ve İngiltere ile savaşa girmek demekti. Ve Filipinler’in coğrafi konumu ve Amerika’nın “Açık Kapı” politikasına olan bağlılığı göz önüne alındığında, bu aynı zamanda Amerika Birleşik Devletleri ile de savaşa girmek demekti. Bu yol, inanılmaz derecede riskliydi. Japonya, dünyanın en büyük endüstriyel gücüne karşı bir savaşı göze alacaktı. Ancak bu yol, en azından bir zafer şansı sunuyordu. Bu yol, onuru koruma, imparatorluğun kaderini kendi eline alma ve kaynak bağımsızlığını sağlama potansiyeli taşıyordu. Köşeye sıkıştırılmış, boğulmak üzere olan bir imparatorluk için, savaşarak ölme ihtimali, teslim olarak yavaş yavaş ölmeye tercih edilirdi.
Ağustos ve Eylül 1941 ayları, Tokyo’da bu iki seçenek arasında geçen hummalı ve kader anını belirleyen tartışmalarla geçti. Başbakan Konoe, son bir umutla diplomasiye sarılmaya çalıştı. Başkan Roosevelt ile kişisel bir zirve toplantısı yapmayı önerdi, ancak Washington bu teklifi, Japonya Çin’den çekilme konusunda somut adımlar atmadan kabul etmeyi reddetti. Her diplomatik başarısızlık, ordu ve donanmadaki şahinlerin elini daha da güçlendirdi. Onlara göre, müzakereler sadece zaman kaybıydı ve Amerikanın asıl niyetinin Japonya’yı tamamen teslim olmaya zorlamak olduğu açıktı.
Sonunda, 6 Eylül 1941’de bir başka kader anını belirleyen İmparatorluk Konferansı toplandı. Bu toplantıda alınan karar, Japonya’nın yolunu kesin olarak çizdi. Karara göre, Japonya diplomasiye Ekim ayının başına kadar bir şans daha verecekti. Eğer bu süre zarfında diplomatik yollarla talepleri karşılanmazsa, Japonya “savaş kararlılığını” alacak ve askeri operasyonlara derhal başlayacaktı. Bu, aslında savaş kararının alındığı, sadece infaz tarihinin ertelendiği anlamına geliyordu. Diplomatik çabalar artık samimi bir barış arayışından çok, yaklaşan saldırı için bir sis perdesi ve zaman kazanma taktiği haline gelmişti.
Roosevelt’in Temmuz 1941’deki petrol ambargosu kararı, Japonya’yı durdurmayı amaçlarken, aslında onu tam da korkulan yola, yani savaşa iten son ve en güçlü itici güç olmuştu. Bu karar, Pasifik’teki gerilimde geri dönüşü olmayan noktaydı. Artık ne Washington ne de Tokyo geri adım atabilecek bir konumdaydı. Biri ilkelerini ve küresel vizyonunu, diğeri ise ulusal onurunu ve hayatta kalma mücadelesini ortaya koymuştu. Saat çalışıyordu. Japonya’nın petrol rezervleri her gün eriyordu. Ve donanmanın planlama masalarında, Amiral Yamamoto’nun cüretkar kumarı, yani Pearl Harbor saldırısı, artık teorik bir senaryo değil, çok yakında uygulanacak olan kaçınılmaz bir operasyonun son hazırlıkları haline gelmişti. Petrol vanasının kapanması, savaşın kapılarını sonuna kadar açmıştı.
Model
İki Yollu Oyun: Müzakere ve Savaş Hazırlığı
Amerika’nın Temmuz 1941’de petrol vanasını tamamen kapatmasıyla birlikte, Pasifik’teki gerilim artık kaynama noktasına ulaşmıştı. Japonya’nın ekonomik can damarları kesilmiş, stratejik petrol rezervleri bir ölüm sayacı gibi erimeye başlamıştı. 6 Eylül’deki İmparatorluk Konferansı’nda alınan kader kararı, Tokyo’nun rotasını geri dönülmez bir şekilde çizmişti: Diplomasiye son bir şans verilecek, ancak sonuç alınamazsa savaş kaçınılmaz olacaktı. Bu karar, 1941 sonbaharını, tarihin en aldatıcı ve en gerilim dolu dönemlerinden birine dönüştürdü. Bir yanda, Washington’un mermer koridorlarında, barış umudunu son ana kadar canlı tutmaya çalışan, ancak birbirlerinin dillerini konuşamayan iki diplomatın umutsuz diyaloğu sürüyordu. Diğer yanda ise, Tokyo’nun sıkı korunan karargahlarında ve Japonya’nın gizli deniz üslerinde, tarihin en büyük ve en karmaşık askeri operasyonlarından birinin son hazırlıkları, mutlak bir gizlilik içinde, saat gibi işleyen bir hassasiyetle ilerliyordu. Bu, iki yollu bir oyundu; bir yüzde gülümseyen bir barış maskesi, diğer yüzde ise keskinleştirilmiş bir savaş kılıcı vardı. Washington’daki müzakereler bir oyalama taktiği, yaklaşan fırtınayı gizleyen bir sis perdesi haline gelirken, asıl gerçeklik Pasifik’in dalgaları altında, Hawaii’ye doğru ilerleyecek olan çelik armadanın sessizliğinde şekilleniyordu.
Bu iki yollu oyunun Washington sahnesindeki başrol oyuncuları, iki zıt karakterdi. Bir yanda, Japonya’nın yeni Washington Büyükelçisi olarak atanmış olan Amiral Kichisaburō Nomura duruyordu. Nomura, tipik bir militarist değildi. Uzun boylu, babacan tavırlı, barışa samimiyetle inanan eski bir donanma subayıydı. Geçmişte Franklin D. Roosevelt ile şahsen tanışmış, Amerika’da deniz ataşesi olarak görev yapmış ve Amerikan kültürüne karşı bir sempati besliyordu. Tokyo, onun bu kişisel bağlantılarının ve ılımlı imajının, gerilimi düşürmeye ve Washington ile bir uzlaşma zemini bulmaya yardımcı olacağını umarak onu bu zorlu göreve atamıştı. Ancak Nomura’nın en büyük handikabı, Tokyo’daki güç merkezinden, yani ordu ve donanmanın şahin kanadından tamamen kopuk olmasıydı. O, barış için samimi bir çaba gösterirken, arkasında alınan gerçek kararlardan ve yürütülen savaş hazırlıklarından çoğu zaman habersiz bırakılıyordu. O, aslında bir kuklaydı; amacı barışı sağlamak değil, Japonya saldırı için son hazırlıklarını tamamlarken Amerika’yı oyalamaktı.
Onun karşısında ise, Amerika Birleşik Devletleri Dışişleri Bakanı Cordell Hull vardı. Tennessee’li, yaşlı, huysuz ve ilkelerinden taviz vermeyen bir politikacı olan Hull, “Açık Kapı” politikasının ve uluslararası hukukun yılmaz bir savunucusuydu. Japonya’nın Mançurya’dan beri attığı her adıma derin bir güvensizlik ve ahlaki bir öfkeyle yaklaşıyordu. Nomura’nın samimiyetine kişisel olarak inanıyor olabilir, ancak Japon hükümetinin niyetleri konusunda en ufak bir iyimserliğe sahip değildi. Hull için müzakerelerin temel şartı değişmezdi: Japonya, saldırganlığına son vermeli ve Çin’den çekilmeliydi. Bu ilke, onun için pazarlığa açık değildi. Bu iki adam, 1941 yılı boyunca Dışişleri Bakanlığı’nın sıcak ve boğucu odalarında defalarca bir araya geldiler. Toplantıları genellikle uzun, yorucu ve sonuçsuzdu. Nomura, Tokyo’dan aldığı muğlak ve oyalayıcı talimatlarla bir orta yol bulmaya çalışırken, Hull sabırla ve inatla temel prensiplerini tekrarlıyordu. Bu, bir sağırlar diyaloğuydu.
Müzakerelerin merkezinde iki temel teklif vardı. Japonya, “Teklif A” ve “Teklif B” olarak bilinen iki aşamalı bir plan sundu. “Teklif A”, geniş ve genel bir barış anlaşması öneriyordu. Pasifik’te statükonun korunması, ticari ilişkilerin yeniden kurulması gibi maddeler içeriyordu. Ancak kilit konu olan Çin meselesinde, Japonya sadece “Çin Olayı” çözüldükten sonra birliklerini çekeceğini, ancak anti-komünist bir mücadele için belirli bölgelerde asker bulundurma hakkını saklı tuttuğunu belirtiyordu. Bu, Hull için kabul edilemezdi. Bu, Japonya’nın Çin’deki kazanımlarını meşrulaştırmak ve fiilen Kuzey Çin’i bir uydu devlet haline getirmek anlamına geliyordu.
“Teklif A” reddedilince, Nomura Kasım ayında daha somut ve sınırlı bir geçici anlaşma olan “Teklif B”yi masaya koydu. Bu, bir nevi “modus vivendi” yani geçici bir uzlaşma arayışıydı. Bu teklife göre, Japonya güney Hindiçini’ne daha fazla asker göndermeyecek ve oradaki birliklerini kuzeye çekecekti. Buna karşılık ABD, petrol ambargosunu kaldıracak, Japon varlıkları üzerindeki dondurma kararını sona erdirecek ve Chiang Kai-shek’e yardım etmeyi durduracaktı. Çin’in geri kalanıyla ilgili konular ise daha sonraki bir barış konferansına bırakılacaktı. Bu teklif, ilk bakışta bir ilerleme gibi görünse de, aslında Japonya’nın Hindiçini’deki varlığını meşrulaştırıyor ve Çin’deki ana işgalini olduğu gibi bırakıyordu. Japonya, petrol akışı yeniden sağlandıktan sonra, Çin’e karşı savaşını daha da şiddetlendirmek için serbest kalacaktı. Hull ve ekibi, bunun bir tuzak olduğunu anladılar. Bu, barışa giden bir yol değil, Japonya’nın savaş makinesini yeniden doldurması için bir mola talebiydi.
Bu müzakereler devam ederken, Washington’un elinde paha biçilmez bir koz vardı: “Magic” (Sihir). Amerikan kriptografları, Japonya’nın en gizli diplomatik şifresi olan “Mor Kod”u kırmayı başarmışlardı. Bu sayede, Dışişleri Bakanı Hull, Büyükelçi Nomura ile görüşmeye girmeden önce, Nomura’nın Tokyo’dan aldığı talimatların ve raporların neredeyse tamamını okumuş oluyordu. Bu, ona müzakerelerde büyük bir avantaj sağlıyordu. “Magic”, ona Japonya’nın samimi olmadığını, zaman kazanmaya çalıştığını ve asıl niyetlerinin ne olduğunu açıkça gösteriyordu. Örneğin, Tokyo’dan Nomura’ya gönderilen ve “Magic” tarafından deşifre edilen bir mesajda, “Teklif B”nin Japonya’nın “son muhtemel” teklifi olduğu ve reddedilmesi halinde “işlerin otomatik olarak gerçekleşeceği” belirtiliyordu. Bu, üstü kapalı bir savaş tehdidinden başka bir şey değildi. Başka bir deşifre, Tokyo’nun elçiliğe, bir kriz anında şifre makinelerini ve gizli belgeleri imha etmeye hazır olmaları talimatını verdiğini ortaya koyuyordu. Bu, diplomatik ilişkilerin kopma noktasına geldiğinin en net işaretiydi. Hull, Nomura’nın karşısında otururken, aslında onun arkasındaki gölgeleri, yani Tokyo’daki militaristlerin gerçek niyetlerini görüyordu. Bu bilgi, onun Japon tekliflerine neden bu kadar şüpheyle yaklaştığını ve neden temel ilkelerinden taviz vermediğini açıklıyordu.
Ekim 1941’de, Tokyo’daki siyasi sahnede son perde oynandı. Barış için hala bir umut besleyen Başbakan Prens Konoe, ordu ve donanmanın artan baskısı karşısında direnemedi ve istifa etti. Onun yerine İmparator tarafından başbakan olarak atanan kişi, Savaş Bakanı General Hideki Tojo’ydu. “Kamisori” (Ustura) lakabıyla bilinen Tojo, sert, disiplinli ve kararlı bir militaristti. Onun başbakan olması, Japonya’da ibrenin kesin olarak savaştan yana döndüğünün en açık ilanıydı. Ancak Tojo, dünyaya bir barış yanlısı gibi görünmek için müzakereleri bir süre daha devam ettirme kararı aldı. Bu, yaklaşan saldırı için hem bir sis perdesi oluşturacak hem de gelecekteki tarihçiler için Japonya’nın barış için “her şeyi denediğini” gösterecek bir kanıt olacaktı. Tojo hükümeti, Nomura’ya yardım etmesi ve müzakerelere son bir ivme kazandırması için deneyimli bir diplomat olan Saburō Kurusu’yu özel elçi olarak Washington’a gönderdi. Ancak Kurusu’nun gelişi, aslında bir sonun başlangıcıydı. O, barış getirmek için değil, barış görüşmelerinin cenazesini kaldırmak için gelmişti.
Bu diplomatik tiyatro Washington’da sahnelenirken, Pasifik’in diğer ucunda, Japonya’nın dört bir yanında devasa bir savaş makinesi sessizce ve kusursuz bir şekilde harekete geçiyordu. 6 Eylül’deki İmparatorluk Konferansı’nda alınan karar, İmparatorluk Genel Karargahı’na savaş hazırlıklarını tamamlama yetkisi vermişti. Artık mesele, savaşın olup olmayacağı değil, tam olarak ne zaman ve nasıl başlayacağıydı. Bu hazırlıkların merkezinde, iki devasa ve birbiriyle bağlantılı operasyon vardı: Güneye doğru ana fetih harekatı ve bu harekatın önünü açacak olan önleyici darbe, yani Pearl Harbor saldırısı.
Güneye doğru ilerleme planı, tarihin en karmaşık ve en geniş kapsamlı amfibi harekatlarından biriydi. Plan, eş zamanlı olarak birden fazla cephede saldırı başlatmayı öngörüyordu. Bir kol, Tayland’a girecek ve oradan batıya, İngiliz kolonisi Burma’ya ilerleyerek Burma Yolu’nu kesecek ve Malaya yarımadasına güneyden sarkacaktı. Diğer ve daha büyük bir kol, doğrudan Malaya’ya çıkarma yapacak ve güneye doğru ilerleyerek bölgedeki en büyük İngiliz kalesi olan Singapur’u ele geçirecekti. Aynı anda, bir başka görev gücü, Amerikan kontrolündeki Filipinler’e saldıracak, hava üslerini yok edecek ve ana ada Luzon’a çıkarma yapacaktı. Diğer küçük birlikler ise Hong Kong, Guam ve Wake Adası gibi Müttefiklerin Pasifik’teki diğer ileri karakollarını ele geçirecekti. Bu ilk saldırı dalgası başarıya ulaştıktan sonra, ana hedef olan Hollanda Doğu Hint Adaları’nın (Endonezya) işgaline geçilecekti. Borneo, Sumatra ve Java’daki petrol sahaları ve rafineriler, Japonya’nın savaş makinesini yıllarca besleyecek olan nihai ödüldü. Bu planın cüretkarlığı nefes kesiciydi. Japonya, binlerce kilometrelik bir cephe hattında, üç büyük Batılı güce (ABD, İngiltere, Hollanda) aynı anda saldırmayı planlıyordu. Bu operasyonun başarısı, kusursuz bir zamanlama, lojistik ve en önemlisi, Müttefiklerin hazırlıksız yakalanmasına bağlıydı.
Bu devasa güney operasyonunun başarısını güvence altına alacak olan anahtar ise, Amiral Yamamoto’nun Pearl Harbor planıydı. Planın son detayları, Komutan Minoru Genda ve havacılık uzmanı Mitsuo Fuchida gibi isimler tarafından titizlikle çalışılıyordu. Kagoshima Körfezi’ndeki eğitimler son aşamasına gelmişti. Pilotlar, modifiye edilmiş torpidolarla sığ sularda hedefleri vurma konusunda ustalaşmışlardı. Yüksek irtifa bombardıman pilotları, zırhlıların kalın güverte zırhını delebilecek özel yapım, 800 kilogramlık zırh delici bombaları (eski zırhlı toplarından dönüştürülmüş) kullanma eğitimi alıyorlardı. Pike bombardıman pilotları ise, en değerli hedefler olan uçak gemilerini nasıl avlayacaklarını tekrar tekrar prova ediyorlardı.
Operasyon için oluşturulan görev gücü, “Kido Butai” (Vurucu Güç), Japon İmparatorluk Donanması’nın en değerli mücevherlerinden oluşuyordu. Görev gücünün bel kemiğini, altı modern uçak gemisi oluşturuyordu: Akagi, Kaga, Soryu, Hiryu, Shokaku ve Zuikaku. Bu altı gemi, toplamda 400’den fazla, o dönemin en gelişmiş uçaklarından olan Mitsubishi A6M “Zero” avcı uçakları, Aichi D3A “Val” pike bombardıman uçakları ve Nakajima B5N “Kate” torpido ve bombardıman uçaklarını taşıyordu. Bu, o ana kadar tek bir görev için bir araya getirilmiş en güçlü ve en ölümcül donanma havacılık gücüydü. Uçak gemilerini korumak için, iki hızlı zırhlı, iki ağır kruvazör, bir hafif kruvazör ve dokuz destroyerden oluşan bir eskort filosu da görevlendirilmişti. Bu devasa armada, Amiral Chuichi Nagumo’nun komutası altına verildi. Nagumo, bir havacılık uzmanı değil, geleneksel bir “zırhlı amirali”ydi ve bu cüretkar operasyonun riskleri konusunda ciddi endişeleri vardı. Ancak görev ona verilmişti ve o, görevini sadakatle yerine getirecekti.
Kasım ayının başlarında, bu devasa savaş makinesinin son parçaları da yerine oturmaya başladı. 5 Kasım’da, İmparatorluk Genel Karargahı, Birleşik Filo Komutanı Yamamoto’ya “1 Numaralı Operasyonel Emir”i gönderdi. Bu emir, güney operasyonu ve Pearl Harbor saldırısı için hazırlıkların tamamlanmasını ve filoların belirlenen toplanma noktalarına hareket etmesini emrediyordu. Saldırı tarihi de geçici olarak belirlenmişti: 8 Aralık (Japonya saatiyle), yani 7 Aralık (Hawaii saatiyle). Bu tarihin seçilmesinin özel bir nedeni vardı: Bir Pazar günüydü. Amerikalı denizcilerin en rahat olduğu, gemilerin çoğunun limanda demirli olacağı ve savunma alarm seviyesinin en düşük olacağı gün.
10 Kasım’dan itibaren, Kido Butai’yi oluşturan gemiler, Japonya’nın farklı limanlarından gizlice ayrılarak, ülkenin kuzeyindeki, ıssız ve sisli Kuril Adaları’ndaki Hitokappu Körfezi’ne doğru yola çıktılar. Bu toplanma noktası, ticari gemi rotalarından ve olası Amerikan keşif uçuşlarından uzak olduğu için özel olarak seçilmişti. 22 Kasım’a gelindiğinde, tüm filo bu gizli limanda toplanmıştı. Gemilerdeki mürettebata, nereye gidecekleri veya görevlerinin ne olduğu hakkında hiçbir bilgi verilmemişti. Sadece uzun ve zorlu bir yolculuğa hazır olmaları söylenmişti. Gizliliği korumak için, filonun ayrılmasından sonra, üslerdeki telsiz operatörleri, filonun hala Japon sularında olduğu izlenimini vermek için sahte telsiz trafiği yaratmaya devam ettiler.
26 Kasım 1941 sabahı, Hitokappu Körfezi’nin gri sularında demirlemiş olan 31 gemilik armada, demir aldı ve doğuya, Pasifik’in fırtınalı kuzey sularına doğru yola çıktı. Amiral Nagumo’nun amiral gemisi Akagi’nin direğinde şu sinyal dalgalanıyordu: “İmparatorluğun kaderi bu göreve bağlıdır.” Bu, Amiral Tōgō’nun Tsushima’daki ünlü sinyaline bir göndermeydi. Filo, mutlak bir telsiz sessizliğine büründü. Hiçbir gemi, en acil durumlar dışında telsizini kullanmayacaktı. Rota, en az gemi trafiğinin olduğu, genellikle şiddetli fırtınalarla boğuşan, ancak bu nedenle keşfedilme olasılığı en düşük olan Kuzey Pasifik rotasıydı. Bu, binlerce denizcinin ve yüzlerce uçağın, dünyanın geri kalanından tamamen habersiz bir şekilde, okyanusun ortasında bir hayalet gibi ilerlediği, tarihin en gerilimli yolculuklarından biriydi.
Filo yola çıktıktan sonra, Tokyo’da son bir teyit bekleniyordu. 1 Aralık’ta İmparatorluk Konferansı’nda nihai savaş kararı alındı. 2 Aralık’ta, Amiral Yamamoto’nun amiral gemisi Nagato’dan Kido Butai’ye o şifreli ve kader anını belirleyen mesaj gönderildi: “Niitaka yama nobore 1208” (Niitaka Dağı’na tırman, 1208). Bu, önceden belirlenmiş bir koddur. “Niitaka Dağı’na tırman”, saldırının kesin olarak devam edeceği anlamına geliyordu. “1208” ise saldırı gününü, yani 8 Aralık (Japonya saatiyle) olarak teyit ediyordu. Artık geri dönüş yoktu. Ok yaydan çıkmıştı.
Washington’da ise, bu hummalı hazırlıklardan neredeyse tamamen habersiz olan Hull ve ekibi, müzakerelerin son perdesini oynuyordu. Kurusu’nun gelişiyle birlikte görüşmeler yoğunlaşmıştı. Ancak “Magic”, Japonya’nın samimiyetsizliğini her gün daha da açık bir şekilde ortaya koyuyordu. Sonunda, Amerikan tarafı kendi karşı teklifini sunmaya karar verdi. 26 Kasım 1941’de – Kido Butai’nin Hitokappu Körfezi’nden ayrıldığı gün – Dışişleri Bakanı Hull, Büyükelçi Nomura ve Özel Elçi Kurusu’ya on maddelik bir nota sundu. Tarihe “Hull Notası” olarak geçecek olan bu belge, bir uzlaşma teklifi değil, Amerikanın nihai pozisyonunu ortaya koyan bir ültimatomdu.
Hull Notası, Japonya’dan şunları talep ediyordu:
Çin ve Fransız Hindiçini’ndeki tüm askeri, deniz, hava ve polis güçlerini tamamen çekmesi.
Çin’deki tek meşru hükümet olarak Chiang Kai-shek’in Milliyetçi hükümetini tanıması.
Üçlü Pakt’ı fiilen geçersiz kılması.
Bu şartlar karşılanırsa, ABD ticari ilişkileri yeniden başlatmayı ve Japonya’nın hammaddelere erişimine yardımcı olmayı teklif ediyordu. Ancak Hull, bu şartların Tokyo tarafından asla kabul edilmeyeceğini biliyordu. Bu, Japonya’nın son on yılda elde ettiği her şeyden vazgeçmesi ve tam bir teslimiyet anlamına geliyordu. Notayı alan Nomura ve Kurusu’nun yüzü bembeyaz kesildi. Bunun müzakerelerin sonu olduğunu anladılar. Tokyo, bu notayı aldığında, bunu bir hakaret ve bir savaş ilanı olarak yorumladı. Başbakan Tojo, kabinesine “Bu bir ültimatomdur” dedi. Artık tereddüt için hiçbir neden kalmamıştı. Amerika, onlara savaşmaktan başka bir seçenek bırakmamıştı.
Böylece, iki yollu oyun sona eriyordu. Washington’daki diplomatik sahnenin perdeleri kapanırken, Pasifik’teki askeri sahnenin perdeleri açılmak üzereydi. Bir yanda, ilkelerinden taviz vermeyen ve ekonomik gücüne güvenen bir Amerika, diğer yanda ise onurunu ve hayatta kalma mücadelesini her şeyin üzerinde tutan, cüretkar bir askeri kumara her şeyini yatırmış bir Japonya duruyordu. Aralarındaki diyalog kopmuş, geriye sadece silahların konuşması kalmıştı. Ve o silahların ilk konuşacağı yer, Oahu adasının sakin sabahında, Pearl Harbor’ın pırıl pırıl sularında yankılanacaktı. Dünya, nefesini tutmuş, yaklaşan fırtınayı bekliyordu.
Model
İstihbarat Savaşı: “Magic”in Doğuşu
Washington ve Tokyo arasındaki diplomatik köprülerin alev alev yandığı ve Pasifik üzerinde savaş tamtamlarının giderek daha yüksek sesle çaldığı 1941 sonbaharında, bu görünürdeki mücadelenin çok daha derinlerinde, sessiz ve gölgeler içinde başka bir savaş sürdürülüyordu. Bu, zekaların, matematik dehalarının ve sabırlı analistlerin savaşıydı; çelik ve barutla değil, şifreli mesajlar, karmaşık algoritmalar ve deşifre edilmiş kelimelerle yürütülen bir istihbarat savaşıydı. Bu görünmez arenanın merkezinde, Amerika Birleşik Devletleri’nin elindeki en değerli ve en gizli silah vardı: “Magic” (Sihir). Bu, Japon Dışişleri Bakanlığı’nın en karmaşık diplomatik şifrelerini kırma başarısının kod adıydı ve Washington’daki karar alıcılara, düşmanlarının zihnine açılan paha biçilmez bir pencere sunuyordu. “Magic”, onlara Japonya’nın müzakerelerdeki samimiyetsizliğini, artan savaş niyetini ve yaklaşan fırtınanın zamanlamasını fısıldıyordu. Ancak bu sihirli pencerenin ölümcül bir kör noktası vardı. Diplomatik mesajların gürültülü akışını duyabiliyor, ancak okyanusun ortasında mutlak bir sessizlik içinde ilerleyen Japon İmparatorluk Donanması’nın operasyonel fısıltılarını duyamıyordu. “Magic”in bu trajik sınırlılığı, Pearl Harbor’a giden yoldaki en büyük paradoksu oluşturacaktı: Amerika, saldırının “ne zaman” geleceğini neredeyse anbean bilecek, ancak en hayati sorunun, yani “nerede” olacağının cevabını son ana kadar göremeyecekti.
Kriptografi, yani şifre bilimi, yirminci yüzyılın başlarından itibaren uluslararası ilişkilerin ayrılmaz bir parçası haline gelmişti. Telgrafın ve radyonun icadı, ülkelerin binlerce kilometre ötedeki elçilikleri ve ordularıyla anında iletişim kurmasını sağlamış, ancak bu iletişimi düşman kulaklarından koruma ihtiyacını da doğurmuştu. I. Dünya Savaşı, şifre kırmanın bir savaşı kazanabileceğini veya kaybedebileceğini acı bir şekilde göstermişti; İngilizlerin Zimmermann Telgrafı’nı çözerek Amerika’yı savaşa çekmesi bunun en ünlü örneğiydi. Bu dersten sonra, tüm büyük güçler kendi şifreleme sistemlerini geliştirmek ve rakiplerininkini kırmak için büyük yatırımlar yapmaya başladılar. Bu çabaların merkezi, genellikle askeri istihbarat birimleriydi.
Amerika Birleşik Devletleri’nde bu alandaki öncü kurum, Ordu Sinyal İstihbarat Servisi (SIS) idi. Bu birimin başında, Amerikan kriptolojisinin babası olarak kabul edilen dahi bir sivil, William F. Friedman bulunuyordu. Friedman ve onun küçük ama parlak ekibi, 1920’ler ve 1930’lar boyunca şifre kırma biliminde devrim niteliğinde adımlar attılar. Onların asıl hedefi, o dönemde Pasifik’teki en büyük potansiyel rakip olan Japonya idi. Japonlar, iletişimlerinin güvenliğine büyük önem veriyor ve sürekli olarak daha karmaşık şifreleme sistemleri geliştiriyorlardı. 1930’ların başında, Japon Dışişleri Bakanlığı, “Tip A” şifre makinesi olarak bilinen ve Amerikalıların “Kırmızı” (Red) adını verdiği bir sistem kullanıyordu. Bu, Almanların ünlü Enigma makinesine benzeyen, ancak daha az karmaşık olan bir rotorlu şifre makinesiydi. Yıllar süren yoğun bir çabanın ardından, Friedman’ın ekibi 1936’da “Kırmızı” sisteminin mantığını çözmeyi ve bir benzerini inşa etmeyi başardı. Bu, onlara Japon diplomatik trafiğine ilk kez girme imkanı sağladı.
Ancak Japonlar, şifrelerinin kırıldığından şüphelenmeye başlamışlardı. 1939’da, çok daha gelişmiş, çok daha karmaşık ve teorik olarak kırılması imkansız görünen yeni bir şifreleme sistemini devreye soktular. Bu yeni makine, rotorlar yerine telefon santrallerinde kullanılan karmaşık anahtarlama ünitelerine dayanıyordu ve trilyonlarca farklı şifre kombinasyonu üretebiliyordu. Amerikalılar bu yeni sisteme “Tip B” veya daha bilinen adıyla “Mor” (Purple) adını verdiler. “Mor”un devreye girmesi, SIS için bir felaketti. Bir anda, en önemli istihbarat kaynakları olan Japon diplomatik mesajları yeniden anlamsız harf yığınlarına dönüşmüştü. Japonlar, en hassas iletişimleri için bu yeni sistemi kullanırken, daha az önemli mesajlar için hala eski “Kırmızı” sistemini kullanmaya devam ediyorlardı.
Bu yeni ve aşılmaz görünen duvar karşısında, William Friedman ve ekibi, tarihin en büyük entelektüel mücadelelerinden birine giriştiler. Yirmi ay boyunca, günde on altı, on sekiz saat çalışarak, sadece ellerindeki anlamsız şifreli metinlere ve aynı mesajın hem “Kırmızı” hem de “Mor” ile gönderildiği nadir durumlardaki ipuçlarına dayanarak bu makinenin iç mantığını çözmeye çalıştılar. Bu, inanılmaz bir zihinsel çaba, deneme-yanılma ve deha gerektiren bir süreçti. Sonunda, Ağustos 1940’ta, bir mucizeyi başardılar. Friedman, “Mor” makinesinin arkasındaki karmaşık anahtarlama sistemini teorik olarak yeniden kurgulamayı başardı. Bu zihinsel atılım, onu fiziksel ve zihinsel bir çöküşün eşiğine getirse de, kapıyı aralamıştı. Kısa bir süre sonra, SIS mühendisleri Friedman’ın şemalarına dayanarak, bir Japon “Mor” makinesinin birebir kopyasını inşa etmeyi başardılar. Bu, devasa, karmaşık ve gürültülü bir makineydi. Ama işe yarıyordu. Amerika, yeniden Japonya’nın en gizli diplomatik sırlarını okuyabiliyordu. Bu olağanüstü istihbarat başarısının ürünü olan deşifre edilmiş mesaj akışına, onun neredeyse sihirli görünen doğası nedeniyle “Magic” adı verildi.
“Magic”in doğuşu, Amerikanın Japonya politikasını temelden değiştirdi. Artık karar alıcılar, karanlıkta tahmin yürütmek zorunda değillerdi. Dışişleri Bakanı Hull, Savaş Bakanı Stimson, Donanma Bakanı Frank Knox ve en önemlisi Başkan Roosevelt, Japon hükümetinin iç tartışmalarını, stratejik önceliklerini ve diplomatik hamlelerini neredeyse gerçek zamanlı olarak takip edebiliyorlardı. “Magic” deşifreleri, son derece sıkı bir gizlilikle korunuyordu. Deşifre edilmiş mesajlar, kilitli çantalarda, sadece en üst düzey on kadar yetkilinin okuyabildiği, “çok gizli” damgalı özetler halinde dağıtılıyordu. Bu bilginin kaynağının deşifre olduğu asla belirtilmiyor, bu durumun Japonlar tarafından öğrenilmesi ve şifrelerini değiştirmeleri en büyük korkuydu.
1941 yılı boyunca “Magic”, Washington’a paha biçilmez bilgiler sağladı. Japonya’nın Üçlü Pakt’ı imzalarken asıl hedefinin Amerika’yı caydırmak olduğunu ortaya koydu. Yosuke Matsuoka’nın Berlin ve Moskova’daki diplomatik manevralarını gözler önüne serdi. En önemlisi, Temmuz 1941’deki petrol ambargosundan sonra, Japonya’nın içinde bulunduğu çaresizliği ve savaş seçeneğine doğru ne kadar hızlı kaydığını gösterdi. “Magic”, Büyükelçi Nomura’nın Washington’daki müzakerelerde aslında ne kadar yetkisiz olduğunu ve Tokyo’daki militaristlerin onu nasıl bir piyon gibi kullandığını kanıtladı. Japonya’nın “Teklif A” ve “Teklif B” gibi önerilerinin samimi bir uzlaşma arayışı değil, zaman kazanma taktikleri olduğu, deşifre edilen mesajlarla açıkça görülüyordu. Bu istihbarat, Cordell Hull’un neden Japon tekliflerine karşı bu kadar katı ve tavizsiz bir duruş sergilediğini açıklıyordu. O, Nomura’nın görmediği kartları görüyordu.
Ancak “Magic”in tüm bu parlaklığına rağmen, doğasında var olan iki temel ve ölümcül sınırlılık vardı. Bu sınırlılıklar, Pearl Harbor felaketine giden yoldaki istihbarat başarısızlığının ana nedenlerini oluşturacaktı.
Birinci ve en kritik sınırlılık, “Magic”in sadece diplomatik trafiği okuyabilmesiydi. SIS, Japon Dışişleri Bakanlığı’nın “Mor” şifresini kırmıştı, ancak Japon İmparatorluk Donanması’nın kullandığı operasyonel şifreleri kıramamıştı. Donanma, iletişimleri için JN-25 (Japanese Navy code 25) olarak bilinen, çok daha farklı ve karmaşık bir şifreleme sistemi kullanıyordu. Bu, düzenli olarak değiştirilen kod kitaplarına ve ek bir şifreleme katmanına dayanan, son derece güvenli bir sistemdi. Amerikan Donanması’nın istihbarat birimi (OP-20-G), JN-25 üzerinde yıllardır çalışıyordu ve sistemin bazı temel yapılarını çözmeyi başarmışlardı. Mesajların yaklaşık %10-15’ini kısmen deşifre edebiliyorlardı. Ancak bu, filoların tam konumlarını, hedeflerini veya niyetlerini anlamak için kesinlikle yeterli değildi. Mesajların büyük bir kısmı hala anlamsız harf yığınlarından ibaretti. Bu, Washington’un Japon diplomatlarının ne konuştuğunu duyabildiği, ancak Japon amirallerinin ne planladığını duyamadığı anlamına geliyordu. Bu, devasa bir istihbarat boşluğuydu. Dışişleri Bakanlığı savaş olasılığından bahsederken, Donanma bu savaşı nerede ve nasıl başlatacağını planlıyordu ve bu planlar “Magic”in erişiminin tamamen dışındaydı.
İkinci büyük sınırlılık ise, istihbaratın yorumlanması ve analiziyle ilgiliydi. Elinizde ne kadar çok ham veri olursa olsun, bu verileri doğru bir şekilde birleştirmek, gürültüden sinyali ayıklamak ve düşmanın niyetini doğru bir şekilde tahmin etmek, başlı başına bir sanattır. Washington, 1941 sonbaharında Japonya’dan gelen o kadar çok “gürültü” ile bombardıman ediliyordu ki, gerçekten önemli olan sinyalleri ayırt etmekte zorlanıyordu. “Magic” deşifreleri, Japonya’nın Güneydoğu Asya’ya yönelik büyük bir askeri operasyon hazırlığında olduğunu kesin olarak gösteriyordu. Deşifre edilen mesajlar, Tayland, Malaya, Hollanda Doğu Hint Adaları ve hatta Filipinler’e yönelik saldırı olasılıklarından bahsediyordu. Japonya’nın bölgedeki konsolosluklarına, Amerikan ve İngiliz savaş gemilerinin limanlardaki konumlarını detaylı bir şekilde rapor etmeleri talimatı veriliyordu. Bu, bir saldırının yakın olduğunun en net işaretiydi. Ancak tüm bu hedefler listesi içinde, tek bir yerin adı neredeyse hiç geçmiyordu: Pearl Harbor.
Bu durum, Amerikalı analistlerin zihninde bir “analitik tuzak” yarattı. Ellerindeki tüm somut kanıtlar, saldırının Güneydoğu Asya’da bir yere, muhtemelen Tayland’ın Kra Kıstağı’na veya Filipinler’e yönelik olacağını gösteriyordu. Japonya’nın aynı anda hem bu devasa güney operasyonunu başlatıp hem de binlerce mil ötedeki, dünyanın en korunaklı deniz üslerinden biri olan Pearl Harbor’a bir sürpriz saldırı düzenleyecek askeri kapasiteye ve cüretkarlığa sahip olabileceğine ihtimal vermiyorlardı. Bu, onların stratejik hayal gücünün ötesindeydi. Japonları askeri olarak küçümsüyorlardı. Bu nedenle, Japonya’nın Hawaii’deki konsolosluğuna, Pearl Harbor’daki gemilerin demirleme yerlerini bir grid sistemi üzerinde detaylı olarak rapor etmesi talimatını veren meşhur “bomba planı mesajı” gibi kritik ipuçları bile, genel gürültü içinde tam anlamıyla anlaşılamadı. Bu mesaj, Tokyo’nun limana sadece genel bir ilgi duymadığını, aynı zamanda bir hava saldırısı için hassas hedefleme bilgisi topladığını gösteriyordu. Ancak bu, o an için kimsenin birleştiremediği bir yapboz parçasıydı.
Kasım ayının sonlarına doğru, “Magic”in yakaladığı mesajlar giderek daha acil ve uğursuz bir hal almaya başladı. 22 Kasım’da Tokyo, Washington elçiliğine gönderdiği bir mesajda, eğer müzakereler 29 Kasım’a kadar bir sonuca ulaşmazsa, “işlerin otomatik olarak gerçekleşeceğini” bildirdi. Bu bir ültimatomdu. 29 Kasım geçti ve bir anlaşma sağlanamadı. Ardından, Tokyo’dan Berlin’deki büyükelçiliğine gönderilen bir başka deşifre edilmiş mesajda, Japonya ile Anglo-Sakson güçler arasında bir savaşın “her an patlak verebileceği” ve bu savaşın “beklenenden daha hızlı gelebileceği” belirtiliyordu.
En dramatik ipuçları ise Aralık ayının ilk haftasında geldi. 1 Aralık’ta, Tokyo’nun dünya çapındaki tüm elçiliklerine, gizli belgeleri ve şifre makinelerini imha etmeye başlamaları için hazırlıklı olmaları talimatını veren bir mesaj gönderildi. Bu, diplomatik ilişkileri koparmadan hemen önce atılan standart bir adımdı. Ardından, 6 Aralık Cumartesi günü, “Magic” operatörleri Tokyo’dan Washington elçiliğine gönderilen, on dört parçadan oluşacak uzun bir diplomatik notayı yakalamaya başladılar. Bu, Japonya’nın müzakereleri neden bitirdiğini ve ABD’yi neden suçladığını açıklayan resmi bir metindi. Cumartesi akşamı, ilk on üç parça deşifre edilmiş ve Başkan Roosevelt dahil en üst düzey yetkililere dağıtılmıştı. Bu metni okuyan Roosevelt, danışmanı Harry Hopkins’e dönerek o meşhur sözünü söyledi: “Bu savaş demektir.” Metin, bir savaş ilanı değildi, ancak bir savaş ilanından hemen önce gelen son diplomatik veda mektubuydu.
Asıl bomba, 7 Aralık Pazar sabahı patladı. “Magic”, notanın son ve en kritik olan on dördüncü parçasını yakaladı. Bu parça, Japonya’nın müzakereleri resmen ve tamamen bitirdiğini ilan ediyordu. Ancak bundan daha da önemli olan, on dördüncü parçadan hemen sonra gelen ikinci bir mesajdı. Bu kısa mesaj, Büyükelçi Nomura’ya, on dört parçalık notanın tamamını, Dışişleri Bakanı Cordell Hull’a tam olarak Washington saatiyle 13:00’te (yani öğleden sonra birde) teslim etmesi için kesin bir emir veriyordu.
Bu zamanlama talimatı, Washington’daki askeri istihbaratçılar için bir alarm zilinden farksızdı. Albay Rufus Bratton gibi Ordu istihbaratçıları, bu saatin anlamsız bir saat olmadığını hemen anladılar. Washington’da öğleden sonra 1, Hawaii’de sabahın erken saatleri, Filipinler’de ise şafak vaktiydi. Bu, Pasifik’teki bir askeri operasyonla eş zamanlı olarak ayarlanmış bir saatti. Japonlar, diplomatik ilişkileri kestiklerini bildirdikleri anda saldırmak istiyorlardı. Saldırı artık bir olasılık değil, bir kesinlikti. Sadece birkaç saat içinde bir yerde bir saldırı olacaktı.
Bu noktada, sistemdeki son ve en trajik başarısızlıklar zinciri devreye girdi. Savaş Bakanı George C. Marshall, o Pazar sabahı ata binmek için dışarıdaydı ve kendisine hemen ulaşılamadı. Ofisine geldiğinde ve bu son mesajların önemini kavradığında, Pasifik’teki tüm Amerikan üslerine – Filipinler, Panama Kanalı, Batı Kıyısı ve Hawaii – derhal bir savaş uyarısı gönderilmesi emrini verdi. Bu, o ana kadar gönderilen en acil ve en net uyarıydı. Ancak kader ağlarını örmüştü. Ordunun Washington ile Hawaii arasındaki en güvenli ve en hızlı teletayp bağlantısı, o sabah atmosferik parazit nedeniyle çalışmıyordu. Mesajın aciliyeti nedeniyle, bir görevli onu daha yavaş bir ticari telgraf şirketi olan Western Union aracılığıyla gönderme kararını aldı. Mesaj, Hawaii’ye ulaştığında, yerel bir kurye tarafından zarfa konuldu ve motosikletle Fort Shafter’daki askeri karargaha doğru yola çıktı. O kurye yoldayken, Mitsuo Fuchida liderliğindeki ilk Japon saldırı dalgası, Pearl Harbor üzerindeki bulutları yararak dalışa geçmişti bile. Uyarı, saldırı başladıktan saatler sonra üsse ulaştı.
“Magic”, bir istihbarat zaferi ve aynı zamanda trajik bir başarısızlık hikayesidir. Japonya’nın niyetini ve zamanlamasını inanılmaz bir doğrulukla ortaya koymuştu. Savaşın geleceğini, hatta neredeyse saatini bile haber vermişti. Ancak iki temel kör noktası vardı: Donanma şifrelerini okuyamaması nedeniyle saldırının “nerede” olacağını söyleyemedi ve Amerikalı liderlerin zihnindeki analitik önyargı, yani Japonların Pearl Harbor gibi cüretkar bir hedefe saldıramayacağı inancı, mevcut ipuçlarının doğru bir şekilde birleştirilmesini engelledi. “Magic”, onlara düşmanın zihnini gösterdi, ama onlar gördüklerine tam olarak inanamadılar. Bu sihirli ayna, geleceği göstermişti, ancak gösterdiği görüntü o kadar şok ediciydi ki, bakanlar onu son ana kadar tam olarak kavrayamadılar. Bu trajik ironi, Pearl Harbor sabahı, limanın üzerini kaplayan kara dumanla birlikte acı bir şekilde kendini gösterecekti.
Hedef Belirleniyor: Neden Pearl Harbor?
Pasifik’teki diplomatik saat, Hull Notası’nın Washington’daki Japon Büyükelçiliği’ne teslim edilmesiyle birlikte gece yarısını vurmuştu. Müzakerelerin sahte cephesi çökmüş, geriye sadece savaşın çıplak ve acımasız gerçekliği kalmıştı. Japonya, ekonomik bir giyotin altında, hayatta kalma mücadelesi veriyordu ve bu mücadeleyi kazanmak için tek bir yol olduğuna karar vermişti: Savaş. Ancak bu savaşın nasıl, nerede ve hangi stratejiyle başlayacağı sorusu, Tokyo’daki İmparatorluk Genel Karargahı’nın koridorlarında on yıllardır süren bir doktriner mücadelenin nihai sonucunu yansıtacaktı. Hedefin belirlenmesi, basit bir askeri karar değil, bir ulusun kaderini, onurunu ve geleceğini tek, cüretkar ve inanılmaz derecede riskli bir zar atışına bağladığı bir anın kristalleşmesiydi. Bu zar atışının hedefi, binlerce mil ötedeki bir ada cennetinde, Amerikan gücünün ve Pasifik’teki gururunun sembolü olan Pearl Harbor’dı. Bu kararın arkasındaki mantık, bir intihar saldırısının deliliği değil, köşeye sıkışmış bir imparatorluğun soğuk, hesaplanmış ve eninde sonunda feci bir şekilde yanlış olduğu kanıtlanacak olan stratejik bir kumarıydı. Pearl Harbor’ı seçmek, Hawaii’yi işgal etmek veya Amerikan halkını dize getirmek gibi fantastik bir hayalden değil, zamanı durdurma ve kaderi yeniden yazma arzusundan doğmuştu.
Japonya’nın 1941 sonbaharında karşı karşıya olduğu stratejik denklem, acımasız bir basitliğe sahipti. Petrol ambargosu, ülkenin modern bir devlet olarak varlığını sürdürmesini imkansız hale getirmişti. Tek çıkış yolu, güneyde, Hollanda Doğu Hint Adaları’nın (Endonezya) zengin petrol sahalarını, Malaya’nın kauçuk ve kalayını, yani “Güney Kaynak Bölgesi”ni ele geçirmekti. Bu, artık tartışmaya açık bir konu değil, bir hayatta kalma zorunluluğuydu. Asıl soru, bu devasa ve karmaşık askeri operasyonun nasıl güvenli bir şekilde gerçekleştirileceğiydi. Ve bu sorunun cevabı, Pasifik Okyanusu’nun haritasına bakıldığında tek bir yerde kilitleniyordu: Oahu adası, Pearl Harbor. 1940 yılında Başkan Roosevelt’in stratejik bir caydırıcılık hamlesi olarak Amerikan Pasifik Filosu’nun ana üssünü Kaliforniya, San Diego’dan Pearl Harbor’a taşıması, ironik bir şekilde bu filoyu korumak yerine onu Japonya için çok daha cazip ve ulaşılabilir bir hedefe dönüştürmüştü. Artık Amerikanın Pasifik’teki en büyük askeri gücü, Japonya’nın güneye doğru ilerleme rotasının tam üzerinde, Japonya’nın can damarlarını her an kesebilecek, şah damarına dayanmış bir hançer gibi duruyordu.
Japon İmparatorluk Donanması Genelkurmayı içindeki geleneksel ve daha muhafazakar kanat için bu hançere doğrudan saldırmak delilikti. Onlar, on yıllardır kutsal bir metin gibi inandıkları “Kantai Kessen” (Nihai Savaş) doktrinine sadıktılar. Onların senaryosuna göre, Japonya önce güneye inmeli, Filipinler ve Malaya’ya saldırmalıydı. Bu, kaçınılmaz olarak Amerika’yı savaşa çekecekti. Amerikan filosu, Pasifik’i geçerek bu saldırıya karşılık vermek zorunda kalacaktı. İşte o zaman, Japon donanması bu filoyu kendi seçtiği bir savaş alanında, Japon ana adalarına yakın sularda, yıpranmış ve yorgun bir haldeyken karşılayacak ve Tsushima’da olduğu gibi görkemli bir nihai savaşta yok edecekti. Bu strateji, savunmacı, reaktif ve teorik olarak daha az riskliydi. Düşmanın ilk hamleyi yapmasını beklemeye dayanıyordu.
Ancak Birleşik Filo Komutanı Amiral Isoroku Yamamoto için bu bekleyiş, stratejik bir intihardı. O, Amerika’nın endüstriyel gücünü herkesten daha iyi biliyordu. Amerika’ya zaman tanımak, onun uyuyan sanayi devini uyandırmak ve Japonya’nın asla boy ölçüşemeyeceği bir gemi, uçak ve kaynak seliyle karşı karşıya kalmak demekti. Yamamoto’nun mantığı, “Kantai Kessen”in tam tersiydi: Savunmada kalmak yerine saldırmak; reaktif olmak yerine proaktif olmak; düşmanı kendi sularında beklemek yerine, onu kendi evinde, en savunmasız anında yakalamak. Eğer Japonya, güneye doğru o devasa ve karmaşık operasyona başlarsa, tüm donanma ve nakliye gemileri binlerce kilometrelik bir alana yayılacaktı. Bu sırada Pearl Harbor’dan çıkacak bir Amerikan görev gücü, Japonya’nın bu hassas yan hatlarına saldırabilir, nakliye konvoylarını batırabilir ve tüm güney operasyonunu bir felakete çevirebilirdi. Bu, arkası kollanmadan girilecek bir savaştı ve Yamamoto bu riski alamazdı. Çözüm, tek ve acımasızdı: Güneye inmeden önce, ilk olarak o hançeri, yani Amerikan Pasifik Filosu’nu etkisiz hale getirmek. Bu, bir tercih değil, güney operasyonunun başarısı için mutlak bir ön koşuldu.
Böylece hedef, Pearl Harbor olarak belirlendi. Ancak buradaki stratejik amaç, genellikle yanlış anlaşıldığı gibi Hawaii’yi işgal etmek, Amerika’yı fethetmek veya savaşı tek bir darbeyle kazanmak değildi. Yamamoto ve planlamacıları, Japonya’nın Amerika’yı topyekun bir savaşta asla yenemeyeceğini bilecek kadar gerçekçiydiler. Amaç çok daha sınırlı, çok daha pragmatik ve çok daha zamana dayalıydı: ABD Pasifik Filosu’nu tek bir ani ve yıkıcı darbeyle en az altı ay, tercihen bir yıl boyunca felç etmek. Bu, bir “nakavt” darbesiydi; rakibi tamamen yok etmeyi değil, onu sersemletip ringin iplerine yaslayarak kendilerine zaman kazandırmayı amaçlıyordu.
Japonya’nın bütün savaş planı, bu çalınmış zaman dilimi, yani “altı aylık pencere” üzerine kuruluydu. Onların hesabı şuydu: Pearl Harbor’daki filo etkisiz hale getirildikten sonra, Amerika’nın Pasifik’te anlamlı bir deniz gücü kalmayacaktı. Atlantik’teki filo, Hitler’in U-bot tehdidi nedeniyle Pasifik’e kaydırılamazdı. Amerika, yeni gemiler inşa etmek, hasar görenleri onarmak, yeni pilotlar eğitmek ve yeni bir filo organize etmek için aylar, hatta bir yıldan fazla zamana ihtiyaç duyacaktı. İşte bu paha biçilmez zaman aralığında Japonya, nefes kesici bir hızla güneydeki hedeflerini bir bir ele geçirecekti. Filipinler, Malaya, Singapur, Hong Kong, Guam, Wake Adası, Burma ve en önemlisi Hollanda Doğu Hint Adaları’ndaki petrol sahaları, bu altı aylık pencere içinde Japon İmparatorluğu’nun bir parçası haline gelecekti.
Bu fetihler tamamlandıktan sonra, ikinci aşama başlayacaktı: Pasifik’te aşılamaz bir savunma hattı kurmak. Japonya, ele geçirdiği adalardan – Aleutlar’dan Wake’e, Marshall Adaları’ndan Yeni Gine’ye ve Burma’ya kadar uzanan devasa bir yay – oluşan bir savunma çemberi oluşturacaktı. Bu adalar, hava üsleri, denizaltı sığınakları ve güçlü garnizonlarla tahkim edilecekti. Bu savunma hattı, birbiriyle örtüşen hava ve deniz gücüyle korunacak ve Japonya’nın yeni kazandığı kaynak zengini imparatorluğun etrafında çelik bir kalkan oluşturacaktı.
Planın son ve en önemli aşaması ise tamamen psikolojikti. Japon liderler, bu stratejinin sonunda yıpranmış ve morali bozulmuş bir Amerika Birleşik Devletleri’ni müzakere masasına oturmaya zorlayacaklarına inanıyorlardı. Onların hesabı şöyleydi: Amerika, bir yıl sonra donanmasını yeniden toparlayıp karşı saldırıya geçtiğinde, kendini korkunç bir görevle karşı karşıya bulacaktı. Binlerce kilometre okyanusu geçmek ve Japonya’nın fanatik bir şekilde savunacağı yüzlerce tahkim edilmiş adayı tek tek, kanlı bir şekilde ele geçirmek zorunda kalacaklardı. Bu, on binlerce, hatta yüz binlerce Amerikalı gencin hayatına mal olacak, yıllar sürebilecek korkunç bir yıpratma savaşı demekti. Yamamoto ve Tokyo’daki diğer liderler, rahata ve konfora alışkın, materyalist Amerikan halkının böylesine uzun ve kanlı bir savaşın bedelini ödemeye istekli olmayacağını umuyorlardı. Pearl Harbor’un ilk şoku, ardından gelen hızlı Japon zaferleri ve önlerindeki kanlı yolun maliyeti, Amerikan kamuoyunda bir savaş yorgunluğu ve barış arzusu yaratacaktı. Bu baskı altında, Başkan Roosevelt, Japonya’nın Çin ve Güneydoğu Asya’daki yeni düzenini tanıyan, Japonya’nın kaynaklara erişimini güvence altına alan ve Pasifik’te iki gücün etki alanlarını bölen bir barış antlaşmasını kabul etmek zorunda kalacaktı.
Bu, tüm Pearl Harbor planının arkasındaki nihai kumardı. Bu, askeri bir stratejiden çok, bir ulusun psikolojisini yanlış okumaya dayanan politik bir stratejiydi. Japonya, Amerika’yı askeri olarak yenemeyeceğini biliyordu, ancak onun savaşma iradesini kırabileceğine inanıyordu. Pearl Harbor saldırısı, bu iradeyi kırmak için atılacak ilk ve en önemli adımdı. Sadece gemileri değil, Amerikanın kendine olan güvenini, Pasifik’teki yenilmezlik aurasını ve savaşa girme konusundaki isteksizliğini hedef alıyordu.
Bu büyük strateji doğrultusunda, Pearl Harbor operasyonunun askeri hedefleri de son derece spesifik ve hiyerarşik bir şekilde belirlendi. Planlamacılar, limandaki her geminin, her uçağın ve her tesisin değerini biliyorlardı.
Operasyonun mutlak öncelikli, bir numaralı hedefi, Amerikan uçak gemileriydi. Yamamoto ve Genda gibi havacılık vizyonerleri, geleceğin deniz savaşlarının belirleyici silahının zırhlılar değil, uçak gemileri olduğunu biliyorlardı. Uçak gemileri, donanmanın uzun menzilli vurucu gücüydü. Onlar hayatta kaldığı sürece, Amerikan donanması her zaman tehlikeli olacaktı. Pasifik Filosu’nun o dönemde üç uçak gemisi vardı: USS Enterprise, USS Lexington ve USS Saratoga. Saldırı pilotlarına verilen en kesin emir, ne pahasına olursa olsun önce bu gemileri bulup yok etmekti. Onların yok edilmesi, Pasifik Filosu’nun sadece gövdesini değil, ruhunu ve en önemli saldırı kapasitesini de yok etmek anlamına gelecekti.
İkinci öncelikli hedef, Amerikan donanmasının gururu ve “Kantai Kessen” doktrininin kalbi olan zırhlılardı. Pearl Harbor’da demirli bulunan sekiz zırhlı (Arizona, Oklahoma, West Virginia, California, Nevada, Tennessee, Maryland, Pennsylvania), Amerikanın Pasifik’teki deniz gücünün somut birer sembolüydü. Onları batırmak, askeri olarak uçak gemilerini batırmak kadar önemli olmasa da, psikolojik olarak çok daha büyük bir etki yaratacaktı. Bu gemiler, Amerikan halkının gözünde donanmanın ta kendisiydi. Onların alevler içinde batarken çekilen görüntüleri, Amerikanın yenilmezlik mitine indirilecek en ağır darbe olacaktı. Bu nedenle, torpido ve zırh delici bomba taşıyan uçakların ana hedefleri, Ford Adası etrafındaki meşhur “Savaş Gemisi Sırası” (Battleship Row) olarak belirlendi.
Ancak Japon planlamacılarının dehası, sadece gemileri hedef almakla sınırlı değildi. Onlar, bir donanmayı felç etmenin en etkili yolunun, sadece gemilerini değil, onu destekleyen altyapıyı da yok etmek olduğunu biliyorlardı. Bu nedenle, üçüncü öncelikli hedef grubu, Pearl Harbor üssünün hayati tesisleriydi. Bunların başında, devasa petrol depolama tankları geliyordu. Limanın etrafındaki tepelerde depolanan yaklaşık 4.5 milyon varil petrol, Pasifik Filosu’nun aylarca yetecek yakıtıydı. Eğer bu tanklar alev alırsa, filo yakıtsız kalacak ve hareket edemez hale gelecekti. Hatta bu yakıtın yerine konması, Amerikanın Batı Kıyısı’ndaki tüm sivil yakıt tüketimini aylarca durdurmayı gerektirebilirdi. Diğer kritik altyapı hedefleri ise, donanma tersanesindeki tamir atölyeleri ve özellikle de büyük savaş gemilerini onarabilecek tek tesis olan kuru havuzlardı (dry docks). Eğer bu tesisler yok edilirse, hasar görmüş gemiler onarım için binlerce mil ötedeki Kaliforniya’ya çekilmek zorunda kalacak, bu da onların hizmete dönme süresini aylar, hatta yıllarca uzatacaktı. Son olarak, denizaltı üssü ve denizaltıların bakım tesisleri de önemli hedefler arasındaydı. Denizaltılar, Japonya’nın güneyden getireceği hayati kaynak konvoyları için en büyük tehdidi oluşturuyordu.
Son olarak, Oahu adasındaki hava gücünün tamamen yok edilmesi de planın ayrılmaz bir parçasıydı. Japon saldırı dalgaları limana ulaşmadan önce, adadaki Amerikan hava üslerinin – Hickam Field (Ordu Hava Kuvvetleri), Wheeler Field (Ordu avcı uçakları) ve Kaneohe (Donanma deniz devriye uçakları) – etkisiz hale getirilmesi gerekiyordu. Bu, iki amaca hizmet edecekti. Birincisi, Japon uçaklarına karşı havalanabilecek Amerikan avcı uçağı tehdidini ortadan kaldırmak. İkincisi ise, saldırıdan sonra Japon filosunu takip edip yerini tespit edebilecek uzun menzilli B-17 bombardıman ve PBY Catalina devriye uçaklarını daha yerdeyken imha etmek. Bu nedenle, saldırının ilk anlarında, Zero avcı uçaklarının görevi hava üslerini tarayarak, kanat kanada park edilmiş Amerikan uçaklarını birer birer ateşe vermek olacaktı.
Bu detaylı ve çok katmanlı hedef listesi, Pearl Harbor saldırısının arkasındaki stratejik düşüncenin ne kadar kapsamlı olduğunu göstermektedir. Bu, körlemesine yapılmış bir öfke saldırısı değildi. Bu, Amerikanın Pasifik’teki savaşma kabiliyetini her seviyede – gemiler, altyapı ve hava gücü – felç etmek için tasarlanmış, cerrahi bir hassasiyetle planlanmış bir operasyondu. Amaç, Amerikan Pasifik Filosu’nu sadece batırmak değil, onu uzun bir süre boyunca yeniden ayağa kalkamayacak şekilde sakat bırakmaktı.
Sonuç olarak, “Neden Pearl Harbor?” sorusunun cevabı, Japonya’nın içinde bulunduğu umutsuz durumun ve bu durumdan çıkmak için geliştirdiği cüretkar ama kusurlu stratejinin bir yansımasıdır. Pearl Harbor, nihai hedef değildi; nihai hedefe, yani kaynak zengini Güneydoğu Asya’ya giden yoldaki en büyük engelin ortadan kaldırılması için atılan ilk ve en önemli adımdı. Bir işgal veya fetih amacı taşımıyordu; amacı zaman satın almaktı. Bu çalınmış zamanla, Japonya hem kaynak bağımsızlığını kazanacak hem de Pasifik’te aşılamaz bir kale inşa edecekti. Bu kalenin duvarları ardında, kanlı bir yıpratma savaşıyla karşı karşıya kalan Amerikanın, barışı kabul etmekten başka çaresi kalmayacağına dair ölümcül bir varsayımda bulunuyorlardı. Bu, bir ulusun kaderini tek bir operasyonun başarısına bağlayan, tarihin en büyük askeri kumarlarından biriydi. Bu kumarın başarılı olup olmayacağı, 7 Aralık 1941 sabahı Oahu semalarında görünecek olan yüzlerce Japon uçağının performansına ve daha da önemlisi, bu saldırının “uyuyan dev” üzerindeki psikolojik etkisine bağlıydı. Japonya, devi sersemletebileceğini umuyordu; ancak onu uyandırıp korkunç bir kararlılıkla doldurma riskini de göze almıştı. Hedef belirlenmişti. Geriye sadece tetiği çekmek kalmıştı.
Model
“Kido Butai”: Görev Gücü Toplanıyor
Amiral Isoroku Yamamoto’nun devrimci vizyonu, Pearl Harbor’ı Pasifik’teki savaşın kaçınılmaz açılış perdesi olarak belirlediğinde, bu cüretkar fikri hayata geçirecek olan çelik ve insan iradesinden oluşan aracın inşası başladı. Bu araç, Japon İmparatorluk Donanması’nın en keskin kılıcı, en değerli mücevheriydi: Kido Butai, yani Mobil Güç veya daha bilinen adıyla Vurucu Güç. Bu, sadece bir gemi topluluğu değil, aynı zamanda o ana kadar okyanuslarda seyretmiş en ölümcül ve en yoğun donanma havacılık gücünün somutlaşmış haliydi. Kido Butai’nin toplanması, sadece lojistik bir başarı öyküsü değil, aynı zamanda mutlak bir gizlilik, insanüstü bir eğitim disiplini ve teknolojik yenilikçiliğin bir araya geldiği, tarihin akışını değiştirecek bir gücün sessiz ve kararlı doğuşunun hikayesidir. Bu devasa armadanın Japonya’nın dağınık limanlarından ayrılarak ülkenin en kuzeyindeki ıssız bir körfezde bir araya gelmesi ve oradan Pasifik’in fırtınalı sularına açılması, barış döneminin sonunu ve topyekun savaş çağının başlangıcını simgeleyen, geri dönülmez bir adımdı. Bu gücün kalbinde, sadece gemiler ve uçaklar değil, aynı zamanda görevlerinin kutsallığına inanan ve imparatorları için ölmeye hazır olan, dünyanın en iyi eğitimli pilotları vardı.
Kido Butai’nin oluşturulması, Japon donanma stratejisindeki tektonik bir kaymanın sonucuydu. Geleneksel olarak, Japon filoları zırhlıları merkez alan, daha statik savaş grupları halinde organize edilirdi. Uçak gemileri, genellikle keşif veya destek rollerinde, farklı filolara dağıtılmış olarak görev yapardı. Ancak Pearl Harbor gibi, düşman topraklarının derinliklerinde, kara tabanlı hava korumasından yoksun bir hedefe saldıracak bir operasyon için tamamen yeni bir yaklaşıma ihtiyaç vardı. Yamamoto ve donanma havacılığının öncüsü Komutan Minoru Genda’nın savunduğu fikir, tüm büyük uçak gemilerini tek bir komuta altında, bağımsız bir vurucu güç olarak bir araya getirmekti. Bu, donanma havacılığının ezici gücünü tek bir noktaya yoğunlaştırarak, hiçbir hedefin karşı koyamayacağı bir “çekiç darbesi” yaratma kapasitesi sunuyordu. Bu fikir, Nisan 1941’de Birinci Hava Filosu’nun kurulmasıyla hayata geçirildi ve Kido Butai’nin temelleri atıldı. Bu, deniz savaşları tarihinde bir devrimdi; uçak gemisi, artık zırhlının bir yardımcısı değil, filonun ana silahı ve kraliçesi haline geliyordu.
Pearl Harbor operasyonu için bir araya getirilen Kido Butai, Japon İmparatorluk Donanması’nın sahip olduğu en iyi ve en modern gemilerden oluşuyordu. Bu gücün tartışmasız yıldızları, altı büyük filo uçak gemisiydi. Bu gemiler, kendi aralarında iki ana gruba ayrılıyordu. Birinci Uçak Gemisi Tümeni, daha eski ama tecrübeli iki gemiden oluşuyordu: Akagi ve Kaga. Her ikisi de kariyerlerine zırhlı kruvazör veya zırhlı olarak başlamış, ancak 1922 Washington Denizcilik Antlaşması’nın getirdiği sınırlamalar nedeniyle uçak gemisine dönüştürülmüşlerdi. Bu nedenle, tasarımları biraz alışılmadıktı ve yıllar içinde birçok modernizasyondan geçmişlerdi. Akagi, kendine özgü sola monteli komuta kulesiyle tanınıyordu ve operasyonun amiral gemisi olacaktı. Kaga ise, en fazla sayıda uçağı taşıma kapasitesine sahip, devasa ve biraz hantal bir gemiydi. İkinci Uçak Gemisi Tümeni ise, daha küçük, daha hızlı ama son derece etkili olan Soryu ve Hiryu’dan oluşuyordu. Bu gemiler, en başından itibaren uçak gemisi olarak tasarlanmışlardı ve Japon donanma havacılığının Çin’deki savaşta kazandığı tecrübenin birer ürünüydüler. Hiryu, komuta kulesinin sancak (sağ) taraf yerine iskele (sol) tarafında olmasıyla Akagi gibi bir istisnaydı ve bu, operasyonel olarak bazı zorluklar yaratabiliyordu.
Ancak Kido Butai’nin en modern ve en ölümcül silahları, Beşinci Uçak Gemisi Tümeni’ni oluşturan ikiz kardeşlerdi: Shokaku ve Zuikaku. Bu iki gemi, okyanuslara henüz yeni açılmıştı; her ikisi de 1941 sonbaharında hizmete girmişti. Onlar, o dönemin en gelişmiş uçak gemileriydi. Hızlı, dayanıklı ve çok sayıda uçağı verimli bir şekilde işletmek için tasarlanmış geniş uçuş güvertelerine sahiptiler. Onların Kido Butai’ye katılması, vurucu gücün kapasitesini önemli ölçüde artırdı. Toplamda bu altı uçak gemisi, Pearl Harbor saldırısı için 414 uçaklık devasa bir hava gücü taşıyacaktı. Bu, üç farklı tipte, her biri kendi alanında dünyanın en iyileri arasında sayılan uçaklardan oluşuyordu: 135 Aichi D3A “Val” pike bombardıman uçağı, 104 Nakajima B5N “Kate” torpido ve yatay bombardıman uçağı, ve 175 Mitsubishi A6M “Zero” avcı uçağı. Bu, tek bir görev için daha önce hiç görülmemiş bir hava gücü konsantrasyonuydu.
Bu değerli uçak gemilerini korumak ve onlara okyanusun ortasında destek olmak için, etraflarında güçlü bir eskort filosu oluşturuldu. Bu filo, iki hızlı zırhlı olan Hiei ve Kirishima’yı içeriyordu. Bu gemiler, eski olmalarına rağmen modernize edilmişlerdi ve bir yüzey çatışması durumunda uçak gemileri için bir koruma kalkanı görevi göreceklerdi. Ayrıca, keşif ve topçu desteği için iki ağır kruvazör (Tone ve Chikuma), bir hafif kruvazör (Abukuma) ve dokuz destroyerden oluşan bir filo da görev gücüne eşlik ediyordu. Son olarak, bu devasa armadanın binlerce millik yolculuğu boyunca yakıt ihtiyacını karşılamak için sekiz tankerden oluşan bir lojistik destek grubu da filoya dahil edilmişti. Bu, kendi kendine yetebilen, okyanusun ortasında haftalarca operasyon yapabilecek şekilde tasarlanmış, yüzen bir ölüm makinesiydi.
Bu etkileyici donanmanın komutası, Amiral Chuichi Nagumo’ya verildi. Nagumo’nun bu göreve atanması, Japon donanması içindeki çelişkileri ve eski ile yeni arasındaki mücadeleyi yansıtan bir karardı. 59 yaşındaki Nagumo, bir torpido uzmanıydı ve kariyerini zırhlılar ve kruvazörler üzerinde yapmış, geleneksel bir “yüzey savaşçısı”ydı. Havacılık konusunda neredeyse hiçbir tecrübesi ve uzmanlığı yoktu. Aslında, uçak gemilerinin potansiyeline şüpheyle yaklaştığı ve Pearl Harbor operasyonunun kendisini “delice bir kumar” olarak gördüğü biliniyordu. O, Yamamoto’nun vizyonunu paylaşmıyordu; ihtiyatlı, risk almaktan kaçınan ve kuralcı bir komutandı. Peki neden bu kadar devrimci bir operasyonun başına böyle muhafazakar bir amiral getirilmişti? Cevap, Japon donanmasının katı kıdem sisteminde yatıyordu. Birinci Hava Filosu komutanlığı, kıdem sıralamasında Nagumo’ya düşüyordu ve bu sisteme karşı gelmek düşünülemezdi. Yamamoto, Nagumo’nun bu görev için ideal kişi olmadığını bilse de, onu yetenekli bir kurmay heyetiyle çevreleyerek bu eksikliği gidermeye çalıştı. Nagumo’nun kurmay başkanı, agresif ve yetenekli bir havacı olan Amiral Ryunosuke Kusaka’ydı. Operasyonun asıl taktik dehası ise, Nagumo’nun karargahında değil, uçak gemisi Akagi’de, hava operasyonlarını planlayan Komutan Minoru Genda’nın zihnindeydi. Nagumo, operasyonun lideriydi, ancak ruhu ve beyni, Yamamoto ve Genda gibi havacılık vizyonerleriydi.
Kido Butai’nin başarısı, sadece gemilerinin gücüne değil, aynı zamanda taşıdığı uçakların pilotlarının olağanüstü yeteneklerine de bağlıydı. 1941’de, Japon İmparatorluk Donanması’nın pilotları, şüphesiz dünyanın en iyi eğitimli, en tecrübeli ve en disiplinli havacılarıydı. Onların eğitim programı, acımasız bir eleme sürecine dayanıyordu. Donanma havacılığına başvuran binlerce gençten sadece çok küçük bir kısmı, birkaç yıl süren son derece zorlu ve tehlikeli bir eğitim programını tamamlayabiliyordu. Bu program, sadece uçuş becerilerini değil, aynı zamanda seyrüsefer, nişancılık, akrobasi ve en önemlisi, mutlak bir disiplin ve fedakarlık ruhunu da içeriyordu. Bu pilotların çoğu, 1937’den beri devam eden Çin-Japon Savaşı’nda yoğun bir muharebe tecrübesi kazanmıştı. Yüzlerce saatlik gerçek savaş uçuşu, onları teorik eğitimle asla kazanılamayacak bir içgüdü ve soğukkanlılıkla donatmıştı. Onlar için bir hedefe pike yapmak, bir torpido atmak veya bir it dalaşına girmek, ikinci bir doğa haline gelmişti.
Pearl Harbor operasyonu için seçilen pilotlar ise, bu seçkin grubun bile en iyileriydi. Görevin kritik doğası ve gerektirdiği özel beceriler nedeniyle, aylarca süren yoğun ve gizli bir ek eğitim programına alındılar. Bu eğitimin kilit unsuru, Pearl Harbor’ın en büyük teknik zorluğunu, yani limanın sığlığını aşmaktı. Geleneksel hava torpidoları, Pearl Harbor’ın 12 metrelik ortalama derinliğinde işe yaramayacaktı. Bu sorunu çözmek için, Japon mühendisler, İngilizlerin Taranto’daki başarısından ilham alarak, Tip 91 hava torpidosunda dahiyane bir modifikasyon yaptılar. Torpidonun kuyruk kısmına, suya girdiğinde kırılarak ayrılacak şekilde tasarlanmış ahşap stabilizatör kanatçıklar eklediler. Bu basit ama etkili yenilik, torpidonun suya girdikten sonra derinlere dalmasını engelliyor ve onu neredeyse yüzeyde, hedefine doğru ilerleyen ölümcül bir silaha dönüştürüyordu.
Ancak bu yeni silahı etkili bir şekilde kullanmak, pilotlardan olağanüstü bir beceri gerektiriyordu. Torpidoyu doğru derinlikte ve doğru açıyla bırakmak için, pilotların normalden çok daha alçaktan ve çok daha yavaş bir hızda uçması gerekiyordu. Bu, onları yerdeki uçaksavar ateşine karşı son derece savunmasız bırakacak tehlikeli bir manevraydı. Bu tekniği mükemmelleştirmek için, torpido pilotları aylarca, Japonya’nın güneyindeki Kyushu adasında bulunan Kagoshima Körfezi’nde eğitim yaptılar. Kagoshima Körfezi, coğrafi yapısı, dağlarla çevrili olması ve limanının şekli itibarıyla Pearl Harbor’a çarpıcı bir benzerlik gösteriyordu. Pilotlar, bu körfez üzerinde tekrar tekrar alçak uçuşlar, ani dönüşler ve torpido bırakma tatbikatları yaptılar. Hedef olarak belirlenen gemi maketlerine karşı yüzlerce deneme gerçekleştirdiler. Saldırı filosunun lideri olacak olan ve operasyonun tüm hava planlamasını Genda ile birlikte yapan tecrübeli pilot Mitsuo Fuchida, bu eğitimleri kişisel olarak yönetti. Bu süreçte birçok kaza yaşandı ve bazı pilotlar hayatını kaybetti, ancak programın sonunda, Kido Butai’nin torpido pilotları, dünyanın başka hiçbir yerinde bulunmayan, sığ sularda hedefleri vurma konusunda uzmanlaşmış ölümcül bir güce dönüşmüşlerdi.
Benzer şekilde, pike bombardıman pilotları da özel bir eğitimden geçirildi. Onların ana hedefi, zırhlıların kalın güverte zırhını delmekti. Bu amaçla, eski 16 inçlik zırhlı mermilerinden dönüştürülen, 800 kilogramlık özel zırh delici bombalar geliştirildi. Bu ağır bombaları hedefe tam isabetle bırakmak için, pilotların normalden çok daha yüksek bir irtifadan (yaklaşık 10,000 feet veya 3,000 metre) pike yapmaları ve bombayı son anda bırakmaları gerekiyordu. Bu da, hem uçak hem de pilot için inanılmaz bir stres yaratan, son derece zorlu bir manevraydı. Kagoshima’daki eğitimlerde, bu tekniği de defalarca prova ettiler.
Tüm bu hazırlıkların üzerindeki en önemli örtü ise, mutlak gizlilikti. Operasyonun başarısı, tamamen sürpriz unsuruna bağlıydı. Eğer Amerikalılar en ufak bir şüpheye kapılırlarsa, tüm plan çökerdi. Bu nedenle, Japon donanması tarihindeki en kapsamlı gizlilik önlemlerini aldı. Operasyon hakkında bilgi sahibi olan kişi sayısı son derece sınırlı tutuldu. Pilotlara ve gemi mürettebatına bile, son ana kadar görevlerinin ne olduğu söylenmedi. Onlar sadece yoğun bir eğitimden geçtiklerini biliyorlardı. Üslerden dışarı çıkmaları, aileleriyle mektuplaşmaları ve her türlü dış iletişimleri yasaklandı.
Kasım 1941’e gelindiğinde, Kido Butai göreve hazırdı. Gemiler, mürettebat ve pilotlar, yıllarca süren eğitimin ve aylarca süren özel hazırlığın zirvesindeydiler. 10 Kasım’dan itibaren, operasyona katılacak gemiler, dikkat çekmemek için farklı zamanlarda ve farklı limanlardan (Kure, Sasebo, Yokosuka) ayrılarak, okyanusta buluşmak üzere yola çıktılar. Onların nihai toplanma noktası, Japonya’nın kuzey ucundaki, soğuk, sisli ve ıssız Kuril Adaları zincirinde yer alan Hitokappu (Tankan) Körfezi’ydi. Burası, dünyanın en izole yerlerinden biriydi. Ticari gemicilik rotalarından uzaktı, sık sık yoğun sisle kaplıydı ve yabancı gözlerden tamamen yalıtılmıştı. 22 Kasım’da, Amiral Nagumo’nun amiral gemisi Akagi de dahil olmak üzere, 31 gemilik devasa armada bu körfezde sessizce bir araya geldi. Soğuk rüzgarın uğuldadığı bu ıssız körfezde, gemiler yakıt ikmali yaptı ve son hazırlıklarını tamamladı. İşte burada, gemilerdeki mürettebata ve pilotlara ilk kez görevlerinin ne olduğu açıklandı. Onlara, binlerce mil ötedeki Pearl Harbor’a saldıracakları ve Amerikan Pasifik Filosu’nu yok edecekleri söylendi. Bu haber, şok ve ardından gelen büyük bir coşku ve kararlılıkla karşılandı. Onlar, imparatorluğun kaderini belirleyecek olan kutsal bir görevin parçasıydılar.
26 Kasım 1941 sabahı şafak sökerken, Hitokappu Körfezi’nin gri sularında bir hareketlilik başladı. Kido Butai, tek sıra halinde demir alarak, körfezin dar ağzından Pasifik Okyanusu’nun engin sularına doğru açıldı. Bu, bir geri dönüşü olmayan yolculuğun başlangıcıydı. Filo, Amiral Nagumo’nun emriyle mutlak bir telsiz sessizliğine büründü. Tüm çöpler, denize atılmadan önce yakılarak imha ediliyordu, çünkü okyanusta yüzen bir Japon sigara paketi bile bir ipucu olabilirdi. Gemiler, gece karanlığında bile karartma uyguluyordu. Rota, en tehlikeli ama en güvenli olan yoldu: Fırtınaları ve dev dalgalarıyla bilinen, ancak bu nedenle neredeyse hiç gemi trafiğinin olmadığı Kuzey Pasifik rotası. Bu zorlu koşullar, küçük destroyerler ve tankerler için bir kabusa dönüşse de, gizliliği korumak için bu bedel ödenmeliydi. İki hafta boyunca, bu hayalet armada, dünyanın geri kalanından tamamen habersiz bir şekilde, okyanusun ortasında hedefine doğru ilerledi. Bu yolculuk, sadece çelik ve barutun değil, aynı zamanda binlerce insanın ortak bir amaç uğruna birleşen sarsılmaz iradesinin de bir yolculuğuydu. Kido Butai toplanmıştı ve artık kader randevusuna doğru ilerliyordu. Dünya, bu sessiz ve ölümcül gücün varlığından habersiz, son barış günlerini yaşıyordu.
Model
Pasifik’in Sessizliği: Filo Yola Çıkıyor (26 Kasım 1941)
Japonya’nın en kuzey ucundaki Kuril Adaları’nın ıssız ve soğuk sularında, Hitokappu Körfezi’nin korunaklı sessizliğinde, tarihin en ölümcül armadalarından biri son hazırlıklarını tamamlamıştı. Kido Butai, Amiral Chuichi Nagumo’nun komutası altında, imparatorluğun en keskin kılıcı olarak toplanmış, pilotları Kagoshima’nın zorlu eğitimlerinde bilenmişti. Artık kelimelerin ve planların yerini eylemin alacağı, stratejilerin çeliğin ve ateşin sınavından geçeceği an gelmişti. 26 Kasım 1941 sabahı, Washington’da Dışişleri Bakanı Cordell Hull’un Japon elçilerine o kader anını belirleyen notasını sunduğu gün, binlerce kilometre ötede, Pasifik’in diğer yakasında, çelikten bir nehir okyanusa akmaya başladı. Bu, sadece bir filonun sefere çıkışı değil, aynı zamanda barış döneminin son nefesini verişiydi. Mutlak bir gizlilik yeminiyle yola çıkan bu hayalet filo, Pasifik’in devasa boşluğunda kaybolurken, dünya en güçlü donanma vurucu güçlerinden birinin nerede olduğuna dair en ufak bir ipucuna sahip değildi. Bu yolculuk, teknolojik cüretkarlığın, insan iradesinin ve okyanusun acımasız doğasına karşı verilen mücadelenin destansı bir öyküsüydü. Bu, fırtınanın kendisi kadar sessiz ve yıkıcı bir şekilde hedefine doğru ilerleyen, Pasifik’in ölümcül sessizliğiydi.
Hitokappu Körfezi’ndeki son günler, gergin bir bekleyiş ve hummalı bir faaliyetle geçmişti. 31 gemilik devasa filo, bu dar ve korunaklı körfezde demirlemiş, son yakıt ve erzak ikmallerini yapmıştı. Tankerler, uçak gemilerinin ve eskort gemilerinin doymak bilmez depolarını ağzına kadar doldurmuştu. Uçuş güvertelerinde, teknisyenler uçakların motorlarını, silahlarını ve iniş takımlarını son bir kez daha kontrol ediyor, her şeyin kusursuz olduğundan emin olmaya çalışıyorlardı. Gemilerin içindeki dar koridorlarda, mürettebat ve pilotlar, kendilerine açıklanan görevin şokunu ve heyecanını yaşıyorlardı. Yıllardır eğitimini aldıkları, hayalini kurdukları o nihai görev, sonunda gelmişti: Amerikan Pasifik Filosu’nu kendi evinde yok etmek. Bu, onlara göre sadece bir askeri operasyon değil, aynı zamanda Japonya’nın Asya’daki kaderini belirleyecek, imparatorlarına sunacakları en büyük hizmetti. Bu inanç, onlara görevlerinin muazzam riskleri karşısında çelik gibi bir kararlılık ve fedakarlık ruhu veriyordu.
25 Kasım akşamı, amiral gemisi Akagi’nin brifing salonunda, filodaki tüm komutanlar ve filo liderleri son bir toplantı için bir araya geldiler. Amiral Nagumo ve kurmay başkanı Kusaka, operasyonun son detaylarını, rotayı, zamanlamayı ve acil durum prosedürlerini anlattılar. Hava operasyonlarının beyni olan Komutan Minoru Genda, pilotlara saldırı planını, hedef önceliklerini ve taktikleri bir kez daha hatırlattı. Toplantının sonunda, Amiral Nagumo ayağa kalktı ve filonun tamamına okunmak üzere hazırlanan bir mesajı okudu: “İmparatorluğun yükselişi ya da çöküşü bu tek savaşa bağlıdır. Her bir adam görevini en iyi şekilde yapacaktır.” Bu sözler, 38 yıl önce, Tsushima Boğazı’nda Amiral Tōgō Heihachirō’nun filosuna gönderdiği tarihi sinyalin neredeyse birebir aynısıydı. Bu, Kido Butai’nin sadece bir askeri operasyona değil, aynı zamanda ulusal bir destanın yeni bir bölümünü yazmaya gittiğinin en açık ilanıydı. Mesaj, filodaki her gemiye ulaştığında, binlerce denizcinin göğsünü bir gurur ve kararlılık dalgası kapladı. Onlar, Tōgō’nun mirasçılarıydılar.
26 Kasım 1941 sabahı, şafak sökerken körfezin üzerindeki gri gökyüzü yavaş yavaş aydınlanmaya başladı. Soğuk ve keskin bir rüzgar, gemilerin direklerindeki bayrakları dalgalandırıyordu. Saat 06:00’da, Akagi’nin köprüsünden verilen emirle, filonun demir alma operasyonu başladı. Devasa zincirlerin gürültüsü, körfezin sessizliğini bozdu. Gemiler, tek sıra halinde, yavaş ve görkemli bir şekilde körfezin dar ağzına doğru ilerlemeye başladılar. Bu an, operasyonun en hassas anlarından biriydi. Eğer bir Sovyet balıkçı teknesi, bir keşif uçağı veya herhangi bir yabancı göz bu devasa armadanın hareketini görürse, sürpriz unsuru daha ilk dakikada yok olabilirdi. Ancak şans onlardan yanaydı. Körfezi kaplayan yoğun sis ve bölgenin ıssızlığı, onlara mükemmel bir koruma sağladı. Birkaç saat içinde, 31 gemilik filonun tamamı körfezden çıkarak Pasifik Okyanusu’nun açık sularına ulaştı ve doğuya, bilinmeyene doğru seyrine başladı.
Yolculuk başlar başlamaz, operasyonun başarısı için hayati önem taşıyan en katı kural devreye girdi: Mutlak telsiz sessizliği (radio silence). Amiral Nagumo, filodaki hiçbir geminin, en ölümcül acil durumlar dışında, telsiz vericilerini kullanmayacağına dair kesin bir emir verdi. Bu, modern bir donanma için inanılmaz derecede zorlu ve riskli bir kısıtlamaydı. Gemiler arasındaki tüm iletişim, ışıldaklar (görsel mors alfabesi) ve sinyal bayrakları aracılığıyla, yani sadece görüş mesafesi içinde yapılacaktı. Bu, özellikle kötü hava koşullarında veya gece karanlığında filonun düzenini korumayı son derece zorlaştırıyordu. Ancak bu risk alınmak zorundaydı. Pasifik’in dört bir yanına yayılmış Amerikan ve Müttefik dinleme istasyonları, en ufak bir Japon donanma sinyalini bile yakalayıp üçgenleme yöntemiyle yerini tespit edebilirdi. Telsiz sessizliği, Kido Butai’nin okyanusun ortasında bir hayalet gibi ilerlemesini sağlayan görünmezlik peleriniydi.
Bu pelerini daha da kalınlaştırmak için, Japon donanması dahiyane bir aldatma operasyonu yürütüyordu. Kido Butai yola çıktıktan sonra, Japonya’nın güneyindeki İç Deniz’de kalan diğer gemiler ve kıyı istasyonları, Kido Butai’nin normalde kullandığı çağrı kodlarını ve telsiz operatörlerini kullanarak yoğun bir sahte telsiz trafiği yaratmaya başladılar. Bu sahte trafik, Amiral Nagumo ve diğer komutanların isimlerini içeren rutin mesajlar, eğitim emirleri ve idari yazışmalarla doluydu. Bu aldatmacayı dinleyen Amerikalı istihbaratçılar, Japon uçak gemisi filosunun hala ana üslerinde, Kure veya Sasebo civarında normal faaliyetlerine devam ettiği izlenimine kapılacaklardı. Bu, “Magic”in bile delemediği bir aldatmacaydı, çünkü sorun şifreyi kırmak değil, sinyalin kendisinin sahte olduğunu anlamaktı. Ve Amerikalıların bunu anlamak için hiçbir nedenleri yoktu.
Filonun seçtiği rota da gizliliği en üst düzeye çıkarmak için tasarlanmıştı. Hawaii’ye giden en kısa ve en bilinen yol, güneydeki Midway ve Wake adaları üzerinden geçen merkezi Pasifik rotasıydı. Ancak bu rota, aynı zamanda en yoğun ticari gemi trafiğinin olduğu ve Amerikan devriye uçaklarının en sık uçtuğu rotaydı. Bu nedenle, Kido Butai bu rotadan fersah fersah uzakta, çok daha zorlu ama çok daha güvenli olan Kuzey Pasifik rotasını seçti. 42. kuzey enlemi boyunca uzanan bu rota, kış aylarında dünyanın en tehlikeli deniz yollarından biri olarak biliniyordu. Sibirya’dan gelen dondurucu rüzgarlar, devasa dalgalar ve sürekli fırtınalarla meşhurdu. Bu rota, o kadar tehlikeliydi ki, neredeyse hiçbir ticari gemi tarafından kullanılmıyordu. İşte bu tehlike, aynı zamanda Kido Butai’nin en büyük korumasıydı. Kimse, böylesine büyük bir filonun bu cehennemi sularda seyretmeyi göze alacağını düşünmezdi.
Yolculuğun ilk günleri, bu beklentiyi haklı çıkardı. Fırtınalı deniz, filoyu acımasızca dövmeye başladı. Dev dalgalar, küçük destroyerlerin güvertelerini aşıyor, gemileri bir beşik gibi sallıyordu. Uçak gemilerinin geniş uçuş güverteleri, zaman zaman suya gömülüp çıkıyordu. Bu koşullar, özellikle filodaki daha küçük gemilerde bulunan mürettebat için bir kabusa dönüştü. Sürekli sallantı, deniz tutmasına ve bitkinliğe neden oluyordu. Ancak bu zorlu hava, aynı zamanda bir nimetti. Alçak ve kalın bulutlar, filoyu olası bir keşif uçağının gözlerinden saklıyor, fırtınanın gürültüsü ise motorların sesini boğuyordu. Doğa, onların en büyük düşmanı ve aynı zamanda en büyük müttefikiydi.
Bu zorlu koşullar altında, filonun düzenini korumak ve lojistik operasyonları yürütmek, olağanüstü bir denizcilik becerisi gerektiriyordu. En kritik operasyonlardan biri, yolda yapılması gereken yakıt ikmaliydi. Tankerler, sallanan denizde destroyerlere ve kruvazörlere yanaşıyor, aralarına gerilen devasa hortumlar aracılığıyla binlerce ton yakıt pompalıyorlardı. Bu, dalgaların gemileri birbirine çarpma riski taşıdığı, son derece tehlikeli bir manevraydı. Ancak Japon denizcileri, bu konuda ustalaşmışlardı ve ikmaller, birkaç küçük kaza dışında başarıyla tamamlandı. Bu, Kido Butai’nin kendi kendine yetebilen, haftalarca okyanusun ortasında operasyon yapabilen bir güç olduğunun kanıtıydı.
Yolculuk boyunca, gemilerdeki hayat sıkı bir rutin içinde devam ediyordu. Pilotlar, her gün brifing salonlarında toplanarak saldırı planını tekrar tekrar gözden geçiriyor, hedeflerin maketleri üzerinde çalışıyor ve son istihbarat bilgilerini değerlendiriyorlardı. Uçuş güvertelerinde, teknisyenler uçakları tuzlu suyun ve fırtınalı havanın yıpratıcı etkilerinden korumak için aralıksız bir bakım faaliyeti yürütüyorlardı. Herkes, yaklaşan görevin stresi ve beklentisiyle doluydu. Bu uzun ve sessiz yolculuk, onların zihinsel olarak da kendilerini tarihin en büyük anlarından birine hazırlamaları için bir fırsattı.
2 Aralık 1941’de, filo Pasifik’in yarısını geçmişken, yolculuğun en önemli anı yaşandı. Amiral Yamamoto’nun Japonya’daki amiral gemisi Nagato’dan gönderilen o şifreli mesaj, Akagi’nin telsiz odasına ulaştı: “Niitaka yama nobore 1208” (Niitaka Dağı’na tırman, 1208). Bu, önceden belirlenmiş olan nihai “devam” emriydi. “Niitaka Dağı”, o zamanlar Japon İmparatorluğu’nun en yüksek dağıydı ve ona tırmanma emri, operasyonun en yüksek öncelikli olarak devam edeceğini simgeliyordu. Rakamlar ise saldırı tarihini teyit ediyordu: 8 Aralık (Japonya saatiyle). Bu mesaj, Washington’daki müzakerelerin başarısız olduğu ve artık geri dönüşün olmadığı anlamına geliyordu. Amiral Nagumo, bu mesajı aldığında, üzerindeki son tereddüt bulutları da dağıldı. Artık görevleri kesindi. Mesaj, filodaki tüm gemilere ışıldaklarla iletildiğinde, mürettebat arasında sessiz bir kararlılık dalgası yayıldı. Ok, yaydan çıkmıştı.
Mesajın bir diğer anlamı daha vardı. Eğer filo, hedefine ulaşmadan önce Amerikan güçleri tarafından tespit edilirse, Nagumo’nun operasyonu iptal etme ve derhal geri dönme yetkisi vardı. “Niitaka Dağı’na tırman” emri, bu ihtimali de ortadan kaldırıyordu. Artık tespit edilseler bile, savaşmak zorundaydılar. Bu, bir “yak gemileri” emriydi. Başarıdan başka seçenek yoktu. Bu andan itibaren, Kido Butai’nin hızı arttı. Fırtınalı kuzey sularından ayrılarak güneydoğuya, Hawaii’ye doğru daha direkt bir rotaya girdiler. Hava düzelmeye, gökyüzü açılmaya ve suyun rengi tropik bir maviye dönmeye başlamıştı. Hedefe yaklaşıyorlardı.
Bu on üç günlük sessiz yolculuk, modern denizcilik tarihinin en büyük başarılarından biridir. 31 gemiden oluşan devasa bir filonun, yaklaşık 6.000 kilometre mesafeyi, dünyanın en büyük deniz gücünün burnunun dibine kadar, en ufak bir şekilde tespit edilmeden kat etmesi, inanılmaz bir planlama, disiplin, cesaret ve şansın birleşimidir. Bu başarının birkaç temel nedeni vardı. Birincisi, daha önce de belirtildiği gibi, seçilen rotanın cüretkarlığı ve aldatma operasyonunun başarısıydı. İkincisi, Amerikan istihbaratının Pasifik’teki önceliklerinin yanlış olmasıydı. Amerikalılar, Japonların bir sonraki hamlesinin güneye, yani Filipinler veya Malaya’ya yönelik olacağına o kadar inanmışlardı ki, tüm uzun menzilli devriye uçuşlarını ve istihbarat toplama faaliyetlerini bu bölgelerde yoğunlaştırmışlardı. Pearl Harbor’dan kuzeye doğru yapılan rutin devriye uçuşları, kısa menzilliydi ve Kido Butai’nin yaklaştığı fırtınalı sulara kadar uzanmıyordu. Pasifik’in kuzeyi, adeta kör bir noktaydı ve Japonlar bu kör noktayı mükemmel bir şekilde istismar ettiler.
Üçüncüsü ise, o dönemde istihbarat toplama teknolojisinin sınırlılıklarıydı. Radar, hala yeni ve gelişmekte olan bir teknolojiydi. Gemilerde ve kıyı istasyonlarında radarlar vardı, ancak menzilleri ve güvenilirlikleri sınırlıydı. Uydu keşfi gibi teknolojiler ise bilim kurgu alanındaydı. Okyanusun ortasında bir filoyu bulmanın tek yolu, onu bir gemiyle veya bir uçakla fiziksel olarak görmektir. Ve Pasifik Okyanusu, içinde bir filoyu saklamak için fazlasıyla büyük bir yerdi. Japonlar, bu devasa boşluktan ve teknolojinin sınırlarından sonuna kadar faydalandılar.
6 Aralık Cumartesi günü, Kido Butai Hawaii’nin yaklaşık 600 mil kuzeyine ulaşmıştı. Filonun hızı, son bir yakıt ikmalinin ardından 24 knota (yaklaşık 44 km/s) çıkarıldı. Bu, uçakların kalkış yapacağı son fırlatma noktasına zamanında ulaşmak için gereken süratti. Gemilerdeki atmosfer, elektrik yüklüydü. Uçuş güverteleri, saldırıya hazırlanan uçaklarla doluydu. Teknisyenler, torpidoları ve bombaları uçaklara yüklüyor, pilotlar ise son kez haritalarını ve hedeflerini gözden geçiriyorlardı. Birçok pilot, ailelerine son mektuplarını yazıyor, bazıları ise geleneksel bir samuray ritüeli olarak saçlarından veya tırnaklarından küçük parçalar keserek geride bırakacakları birer hatıra hazırlıyorlardı. Geri dönememe ihtimaline karşı hazırlıklıydılar.
O akşam, amiral gemisi Akagi’nin direğine, Amiral Tōgō’nun Tsushima’da kullandığı tarihi “Z Sancağı” çekildi. Bu, filodaki her denizci için anlamı çok derin olan sembolik bir andı. Onlar, sadece bir savaşa değil, uluslarının kaderini belirleyecek tarihi bir ana gidiyorlardı. Güneş, Pasifik’in ufkunda batarken, Kido Butai son karanlık gecesine girdi. Birkaç saat sonra, dünyanın en güçlü vurucu gücü, hedefine sadece 230 mil mesafedeki fırlatma noktasına ulaşacak ve cehennemi cennetin üzerine salacaktı. Pasifik’in uzun ve aldatıcı sessizliği, çok yakında yüzlerce uçağın motorlarının kulakları sağır eden gürültüsüyle yırtılmak üzereydi. Dünya, bu sessiz yolculuğun varlığından habersiz, son barış uykusundaydı.
Model
Washington’daki Son Müzakereler ve “Hull Notası”
Pasifik’in fırtınalı kuzey sularında, Kido Butai’nin hayalet armadası mutlak bir sessizlik içinde hedefine doğru ilerlerken, Washington D.C.’nin mermer koridorlarında bambaşka bir drama, barış için son bir umutsuz çırpınış sahneleniyordu. Bu, silahların değil, kelimelerin savaşıydı; ancak sonuçları en az çelik ve barut kadar yıkıcı olacaktı. 1941 Kasım ayının sonlarına gelindiğinde, iki ulus arasındaki diplomatik uçurum artık aşılamaz bir hale gelmişti. Her iki taraf da kendi ilkelerinin ve ulusal onurlarının esiri olmuş, geri adım atacak manevra alanını tamamen tüketmişti. Bu çıkmaz sokağın son perdesinde, sahneye iki ana belge çıkacaktı. Biri, Japonya’nın son taviz girişimi olan ve bir “modus vivendi” (geçici uzlaşma) arayan “Teklif B” idi. Diğeri ise, Amerikanın on yıllık Japon saldırganlığına karşı biriken sabrının ve ahlaki öfkesinin nihai bir ifadesi olan ve tarihe “Hull Notası” olarak geçecek olan on maddelik manifestoydu. 26 Kasım 1941 günü yaşanan bu diplomatik düello, sadece müzakerelerin tabutuna son çiviyi çakmakla kalmadı, aynı zamanda Tokyo’daki şahinlere aradıkları nihai meşruiyeti, yani Amerika’nın uzlaşmaz ve saldırgan taraf olduğuna dair “kanıtı” sunarak savaş kararını geri dönülmez bir şekilde mühürledi. Kido Butai’nin yola çıktığı gün, Washington’da da diplomasi gemisi tüm köprüleri yakarak limandan ayrılmıştı.
Washington’daki son perde, 15 Kasım’da özel elçi Saburō Kurusu’nun gelişiyle açıldı. Deneyimli bir diplomat olan Kurusu, Tokyo tarafından müzakerelere yeni bir soluk getirmesi ve umutsuzca bir çıkış yolu bulması için gönderilmişti. Onun gelişi, Büyükelçi Kichisaburō Nomura’nın omuzlarındaki yükü bir nebze olsun hafifletse de, temel sorunu değiştirmiyordu: Her iki diplomat da, Tokyo’daki asıl güç merkezi olan ordu ve donanmanın çoktan savaş kararını aldığından ve kendilerini sadece bir oyalama taktiği olarak kullandığından büyük ölçüde habersizdi. Onlar, samimiyetle barış için çabalarken, arkalarında çalışan savaş saati amansızca ilerliyordu.
Kurusu ve Nomura, son bir umutla, Japonya’nın “Teklif B” olarak bilinen geçici uzlaşma önerisini Başkan Roosevelt ve Dışişleri Bakanı Cordell Hull’a sundular. Bu teklif, ilk bakışta bir geri adım gibi görünüyordu. Japonya, daha fazla askeri ilerleme kaydetmeyeceğini taahhüt ediyor ve güney Hindiçini’ndeki birliklerini kuzeye çekmeyi öneriyordu. Buna karşılık, ABD’den petrol ambargosunu kaldırmasını, dondurulan varlıkları serbest bırakmasını ve Çin’e yaptığı yardımı durdurmasını istiyordu. Bu geçici anlaşma sağlandıktan sonra, Çin sorunu da dahil olmak üzere Pasifik’teki tüm sorunların çözümü için daha kapsamlı müzakerelere başlanacaktı. Japon diplomatlar, bunun her iki tarafın da yüzünü kurtaracak, gerilimi düşürecek ve daha kalıcı bir barış için zaman kazandıracak pragmatik bir adım olduğuna inanıyorlardı.
Başkan Roosevelt, başlangıçta bu “modus vivendi” fikrine sıcak yaklaştı. O, her şeyden önce ülkesini savaştan uzak tutmak isteyen bir liderdi. Amerikan ordusu henüz tam olarak seferber olmamıştı ve Roosevelt, özellikle Atlantik’teki Nazi tehdidiyle meşgulken, Pasifik’te bir savaştan kaçınmak için her türlü makul yolu denemeye hazırdı. Üç aylık bir ateşkes bile, Filipinler’deki savunmayı güçlendirmek ve ülkeyi olası bir çatışmaya hazırlamak için paha biçilmez bir zaman kazandırabilirdi. Roosevelt ve danışmanları, bu teklifi ciddi olarak değerlendirmeye aldılar. Hatta Hazine Bakanı Morgenthau’ya, Japonya’ya sivil kullanım için sınırlı miktarda petrol satışına yeniden başlanmasını içeren bir karşı teklif taslağı hazırlaması talimatını verdi. Bir an için, Washington’da bir umut ışığı belirmiş gibiydi.
Ancak bu umut ışığı, üç güçlü kaynaktan gelen ezici bir muhalefetle hızla söndü. Birincisi, Amerikan yönetimindeki “şahinler” kanadıydı. Hazine Bakanı Morgenthau, Savaş Bakanı Stimson ve diğerleri, bu teklifin bir tuzak olduğuna inanıyorlardı. Onlara göre, Japonya’ya petrol vermek, bir saldırganı ödüllendirmek ve onun Çin’deki savaş makinesini yeniden doldurmasına izin vermek demekti. Japonya’nın sözlerine güvenilemezdi ve bu geçici anlaşma, sadece Japonya’nın bir sonraki saldırısı için zaman kazanmasına hizmet edecekti. Stimson, günlüğüne bu teklifi kabul etmenin “Japonya’nın tüm suçlarını affetmek ve Çin’i terk etmek” anlamına geleceğini yazacaktı.
İkinci ve belki de en etkili muhalefet, Amerika’nın müttefiklerinden geldi. İngiltere Başbakanı Winston Churchill, bu fikirden dehşete düşmüştü. O, Japonya’nın güneye doğru ilerlemesinin durdurulması için Amerikanın sert duruşunun hayati olduğuna inanıyordu. Amerika’nın en ufak bir geri adımı, Japonya’yı cesaretlendirecek ve Singapur ile Malaya’yı doğrudan tehdit altına sokacaktı. Churchill, Roosevelt’e gönderdiği kişisel mesajlarda, böyle bir anlaşmanın “İngiliz ve Hollanda çıkarları için felaket olacağını” ve “Çin’in direnişini çökerteceğini” açıkça belirtti. Aynı şekilde, Çin lideri Chiang Kai-shek de bu haber karşısında büyük bir paniğe kapıldı. Çin’in Washington’daki güçlü lobi faaliyetleri derhal harekete geçti. Çin büyükelçisi, Amerikalı yetkililere böyle bir anlaşmanın Çin halkının moralini tamamen yok edeceğini ve dört yıldır sürdürdükleri direnişin sonu anlamına geleceğini söyledi. Eğer Amerika, Japonya’ya petrol verip Çin’e yardımı keserse, bu bir ihanet olarak görülecekti.
Üçüncü ve son darbe ise, Amerikan istihbaratından, yani “Magic”ten geldi. Deşifre edilen Japon diplomatik mesajları, Tokyo’nun bu “modus vivendi” teklifini samimi bir barış adımı olarak değil, son bir oyalama taktiği olarak gördüğünü açıkça ortaya koyuyordu. “Magic”, Tokyo’nun Nomura’ya gönderdiği ve bu teklifin reddedilmesi halinde “işlerin otomatik olarak gerçekleşeceği” uyarısını içeren mesajı yakalamıştı. Bu, teklifin arkasında bir ültimatomun gizli olduğunu gösteriyordu. Roosevelt, müttefiklerinin baskısı ve kendi istihbaratının uyarıları karşısında, bu geçici anlaşma fikrinin siyasi olarak savunulamaz ve stratejik olarak tehlikeli olduğu sonucuna vardı. “Modus vivendi” fikri, daha doğmadan ölmüştü.
Bu noktada, Dışişleri Bakanı Cordell Hull, inisiyatifi ele aldı. Madem ki geçici bir uzlaşma mümkün değildi, o zaman Amerika’nın nihai ve tavizsiz pozisyonunu net bir şekilde ortaya koymanın zamanı gelmişti. Hull, aylardır süren müzakerelerin yarattığı hayal kırıklığı ve Japonya’nın saldırganlığına karşı duyduğu derin ahlaki öfkeyle doluydu. O, artık Japonya ile ince diplomatik manevralar yapmanın bir anlamı olmadığına, onlara sadece Amerikan ilkelerinin ne olduğunu açıkça söylemek gerektiğine inanıyordu. Hull ve ekibi, Dışişleri, Savaş ve Donanma bakanlıklarının ortak çalışmasıyla, on maddelik kapsamlı bir belge hazırladılar. Bu belge, sadece mevcut krize bir cevap değil, aynı zamanda Pasifik’te kalıcı bir barış için Amerikan vizyonunun bir manifestosuydu.
26 Kasım 1941 Çarşamba öğleden sonra, Dışişleri Bakanı Cordell Hull, Büyükelçi Nomura ve Özel Elçi Kurusu’yu ofisine çağırdı. Hava, elektrik yüklüydü. Hull, her zamanki gibi ciddi ve mesafeli bir tavırla, Japon diplomatlara iki belge sundu. Birincisi, “modus vivendi” teklifinin neden kabul edilemez olduğunu açıklayan kısa bir sözlü beyanattı. İkincisi ise, “Amerika Birleşik Devletleri ve Japonya Arasında Önerilen Anlaşmanın Esasları Taslağı” başlığını taşıyan o meşhur on maddelik belgeydi. Tarihe “Hull Notası” olarak geçecek olan bu belge, barış için bir tekliften çok, bir iddianame gibiydi.
Notanın içeriği, Tokyo için tam bir şok olacaktı. Belge, iki ana bölümden oluşuyordu. İlk bölümde, barışçıl uluslararası ilişkilerin temel ilkeleri sıralanıyordu: tüm ulusların toprak bütünlüğüne ve egemenliğine saygı, iç işlerine karışmama ilkesi, eşitlik ilkesi ve statükoyu barışçıl yollarla değiştirme ilkesi. Bu, dolaylı olarak Japonya’nın 1931’den beri yaptığı her şeyin bir kınamasıydı.
Ancak asıl yıkıcı darbe, ikinci bölümde, yani Amerika’nın Japonya’dan atmasını talep ettiği somut adımlarda geliyordu. Bu adımlar, Japonya’nın son on yılda elde ettiği her şeyi silip süpürmesini gerektiriyordu:
Japonya, Çin ve Fransız Hindiçini’ndeki tüm askeri, deniz, hava ve polis güçlerini tamamen ve koşulsuz olarak geri çekecekti. Bu, sadece 1937’den sonra işgal edilen bölgeleri değil, Mançurya da dahil olmak üzere her yeri kapsıyordu. Bu, on yıllık savaşın ve yüz binlerce can kaybının boşa gittiğini kabul etmek demekti.
Japonya, Çin’deki tek meşru hükümet olarak Chiang Kai-shek’in Chongqing’deki Milliyetçi hükümetini tanıyacak, Wang Jingwei’nin Nanking’deki kukla hükümetine verdiği desteği çekecekti.
Japonya, Üçlü Pakt’ın ruhunu ve lafzını terk ederek, Almanya ve İtalya ile olan askeri ittifakını fiilen geçersiz kılacaktı.
Japonya, “Açık Kapı” ilkesini kabul edecek ve Çin’deki ticari ayrıcalıklarından vazgeçecekti.
Hull Notası, bu ağır şartlar karşılandığı takdirde, ABD’nin Japonya ile yeni bir ticaret anlaşması yapmayı, dondurulan varlıkları serbest bırakmayı ve Japonya’nın hammaddelere barışçıl yollarla erişimine yardımcı olmayı teklif ediyordu. Ancak bu teklifler, devasa taleplerin yanında sönük kalıyordu. Hull, bu notayı sunarken, bunun bir ültimatom olmadığını, sadece müzakereler için bir temel oluşturduğunu söyledi. Ancak herkes, özellikle de Japon diplomatlar, bunun ne anlama geldiğini biliyordu.
Notayı okuyan Nomura ve Kurusu’nun yaşadığı şok ve hayal kırıklığı, yüzlerinden okunuyordu. Onlar, bir uzlaşma umuduyla gelmişler, ancak karşılarında tam bir teslimiyet belgesi bulmuşlardı. Kurusu, daha sonra bu anı, “Hull’un notası bizi hayrete düşürdü… Bu belge, Japonya’nın cenaze törenini yönetmek için bir davetiyeydi” diye anlatacaktı. Nomura, Hull’a bunun kabul edilmesinin Japon hükümeti için imkansız olduğunu, bu notanın Tokyo’da bir ültimatom olarak algılanacağını söyledi. Ancak Hull, tavizsizdi. Görüşme sona erdiğinde, odadaki herkes barış için son kapının da kapandığını biliyordu.
Hull Notası’nın içeriği Tokyo’ya ulaştığında, yarattığı etki bir bombanın patlamasından farksızdı. Başbakan General Hideki Tojo ve kabinesi, notayı tam da Nomura’nın öngördüğü gibi yorumladı: Bu, Amerika’nın Japonya’ya yönelik aşağılayıcı bir ültimatomuydu. Müzakerelerin başından beri şüpheyle yaklaşan ordu ve donanmadaki şahinler için bu, kendi tezlerinin nihai kanıtıydı. Onlara göre bu nota, Amerikanın asıl niyetinin asla bir uzlaşma olmadığını, amacının Japonya’yı tamamen ezmek, onurunu kırmak ve onu yeniden Batı’ya bağımlı, zayıf bir ulus haline getirmek olduğunu gösteriyordu. Artık Japonya’nın onurlu bir şekilde geri çekilebileceği hiçbir yol kalmamıştı. Amerika, onlara savaşmaktan başka bir seçenek bırakmamıştı.
27 Kasım’da, Japon liderler notayı değerlendirmek için toplandılar. Dışişleri Bakanı Shigenori Tōgō, “Bu aşağılayıcı teklifi kabul edersek, Mançurya Olayı’nın meyvelerini yok etmiş oluruz, Mançukuo’yu tehlikeye atarız ve Çin’deki yönetimimizi anlamsız kılarız” dedi. Donanma Genelkurmay Başkanı Amiral Osami Nagano ise daha da ileri giderek, “Amerika bize tam bir teslimiyetten başka bir yol bırakmadı. Eğer bunu kabul edersek, ulusumuz yok olur. Savaşarak ölmek, teslim olarak yok olmaktan daha iyidir” diye konuştu. Bu duygular, toplantıdaki herkes tarafından paylaşılıyordu. Hull Notası, Japon liderliği içindeki son tereddütleri de ortadan kaldırmış ve onları savaş kararı etrafında tek bir yumruk gibi birleştirmişti. Artık barışı savunan tek bir ses bile kalmamıştı.
Bu noktada, Hull Notası’nın tarihsel yorumu konusunda önemli bir tartışma olduğunu belirtmek gerekir. Birçok tarihçi, notanın Japonya’nın saldırganlığına verilmiş gerekli ve haklı bir cevap olduğunu savunur. Onlara göre, on yıllık bir yayılmacılık ve vahşetten sonra, Japonya’dan daha azını talep etmek, ahlaki bir iflas ve saldırganlığı ödüllendirmek olurdu. Diğer bir grup tarihçi ise, notanın içeriği doğru olsa da, sunuluş şeklinin ve zamanlamasının diplomatik bir felaket olduğunu iddia eder. Onlara göre, Hull’un uzlaşmaz tavrı, Japonya’daki ılımlıların elindeki son kozları da almış ve ülkeyi tamamen militaristlerin insafına bırakmıştır. Bu görüşe göre, daha esnek bir diplomasi, savaşı önlemese bile en azından erteleyebilirdi.
Ancak sonuç değişmedi. 1 Aralık 1941’de, İmparator Hirohito’nun huzurunda son İmparatorluk Konferansı toplandı. Başbakan Tojo, Hull Notası’nın içeriğini ve müzakerelerin tamamen çöktüğünü İmparator’a sundu. Konferanstaki tüm liderler, ordunun ve donanmanın başkanları, tek bir ağızdan savaşın artık kaçınılmaz ve gerekli olduğu yönünde görüş bildirdiler. İmparator, geleneksel olarak sessizliğini korudu ve kararı onayladı. Bu, Japonya’nın Amerika Birleşik Devletleri, Büyük Britanya ve Hollanda’ya karşı savaşa girme yönündeki nihai ve resmi kararıydı. Savaşın başlaması için geri sayım başlamıştı.
Hull Notası, ironik bir şekilde, hem Amerikanın ahlaki duruşunun zirvesi hem de diplomasinin en büyük başarısızlıklarından biri oldu. Bir yanda, uluslararası hukukun ve ulusal egemenliğin temel ilkelerini tavizsiz bir şekilde savundu. Diğer yanda ise, zaten savaşmaya kararlı olan bir düşmana, kendi halkını ve dünyayı ikna etmek için ihtiyaç duyduğu son ahlaki gerekçeyi, yani “kurban” rolünü oynama fırsatını verdi. Japonya, artık savaşı kendilerinin başlatmadığını, Amerikanın uzlaşmaz ültimatomu tarafından bu yola itildiklerini iddia edebilirdi.
26 Kasım’da, Kido Butai Pasifik’in soğuk sularına açılırken, Washington’da da diplomasi buzlu bir sessizliğe gömülmüştü. İki olay, birbirinden habersiz, ama aynı kader anında gerçekleşmişti. Biri askeri, diğeri diplomatikti, ama ikisi de aynı anlama geliyordu: Konuşma zamanı bitmişti. Sonraki on bir gün, sadece kaçınılmaz olanın gerçekleşmesini bekleyen, dünyanın nefesini tuttuğu, aldatıcı bir sükunet olacaktı. Washington’daki son müzakereler ve Hull Notası, savaşa giden yoldaki son virajdı. O viraj dönüldüğünde, artık ufukta sadece Pearl Harbor’ın alevleri görünüyordu.
Model
“Magic”in Fısıltıları: 14 Parçalık Mesaj
Hull Notası’nın Washington’daki Japon diplomatlarının masasına bir ültimatom gibi düşmesiyle birlikte, Pasifik üzerindeki son barış umutları da buzlu bir sessizliğe gömülmüştü. Artık diplomasi sahnesinin perdeleri kapanmış, spot ışıkları kaçınılmaz bir şekilde askeri arenaya dönmüştü. Ancak sahne arkasında, Washington’un en gizli odalarında, Amerikanın sihirli kulağı “Magic” dinlemeye devam ediyordu. Japonya’nın “Mor Kod” şifresini kıran bu olağanüstü istihbarat mekanizması, artık bir uzlaşma arayışının fısıltılarını değil, yaklaşan bir fırtınanın uğultusunu, bir kılıcın kınından sıyrılma sesini duyuyordu. Aralık ayının ilk haftasında, bu sihirli kulak, Tokyo’dan Washington’a akan şifreli mesajlar arasında, savaşın resmi habercisi olacak olan o uğursuz metni yakaladı: 14 Parçalık Mesaj. Bu mesaj, sadece iki ulus arasındaki ilişkilerin cenaze marşı değil, aynı zamanda içinde gizlediği kritik bir zamanlama talimatıyla, saldırının anını haber veren bir saatli bombaydı. “Magic”, bu bombanın ne zaman patlayacağını Washington’a neredeyse dakika şaşmaz bir kesinlikle bildirdi. Ancak bu istihbarat zaferinin trajedisi, bombanın “nerede” patlayacağına dair en ufak bir ipucu vermemesiydi. Amerikalı liderler, fırtınanın tam zamanını biliyorlardı, ama gözlerini yanlış yöne, Güneydoğu Asya’ya çevirmişken, asıl tayfunun arkalarından, Hawaii yönünden yaklaştığını fark edemeyeceklerdi.
Hull Notası’nın 26 Kasım’da sunulmasının ardından geçen günler, aldatıcı bir sükunet içinde geçti. Büyükelçi Nomura ve Özel Elçi Kurusu, Washington’da kalmaya devam ediyor, ancak artık müzakere edecek bir şeyleri kalmadığını biliyorlardı. Onların görevi, artık sadece Tokyo’dan gelecek nihai talimatları beklemekti. Bu sırada, Amerikan istihbarat topluluğu en yüksek alarm seviyesindeydi. 27 Kasım’da, Donanma Bakanı Frank Knox ve Savaş Bakanı Henry Stimson’ın onayıyla, Pasifik’teki tüm Amerikan komutanlıklarına bir “savaş uyarısı” gönderildi. Bu mesaj, son derece ciddi bir dille yazılmıştı: “Bu bir savaş uyarısıdır. Müzakereler Japonya ile sona ermiştir ve Japonların saldırgan bir hamlesinin önümüzdeki birkaç gün içinde herhangi bir anda beklenebileceğini düşünün.” Mesaj, olası hedefleri Filipinler, Tayland’ın Kra Kıstağı veya Borneo olarak sıralıyor ve komutanları “uygun savunma önlemlerini” almaya çağırıyordu. Ancak mesajın son cümlesinde, gelecekteki felaketin tohumlarını eken bir ifade vardı: “Japonya’nın ilk bariz eylemi işlememesi için hiçbir şey yapmayın.” Bu, Roosevelt’in, eğer savaş çıkacaksa, ilk kurşunu atan tarafın Japonya olduğunun tüm dünya tarafından net bir şekilde görülmesini istemesinden kaynaklanıyordu. Bu talimat, Pasifik’teki komutanlar tarafından farklı şekillerde yorumlandı. Filipinler’deki General Douglas MacArthur, bunu bir saldırı hazırlığı olarak algılayıp uçaklarını harekete geçirirken, Hawaii’deki komutanlar, Amiral Husband Kimmel ve General Walter Short, bunu bir sabotaj uyarısı olarak yorumlayarak uçaklarını korumak için pistlerde kanat kanada dizdiler.
Bu gergin bekleyiş atmosferinde, “Magic” operatörleri, her zamankinden daha dikkatli bir şekilde Japon diplomatik trafiğini izliyorlardı. Aralık ayının ilk günlerinde, bir dizi endişe verici sinyal yakalamaya başladılar. Tokyo, dünya çapındaki birçok elçiliğine, özellikle de Washington, Londra, Hong Kong, Singapur ve Manila gibi kilit noktalardaki diplomatik misyonlarına, gizli belgelerini ve en önemlisi “Mor Kod” şifre makinelerini imha etmeleri için talimatlar gönderiyordu. Bu, diplomatik ilişkileri kesmeden hemen önce atılan standart, ancak son derece uğursuz bir adımdı. Bir ülke, iletişim hatlarını kendi elleriyle kestiğinde, bu artık konuşacak bir şey kalmadığı anlamına geliyordu.
Ayrıca, “Magic” operatörleri, Tokyo’nun elçiliklerine hava durumu raporlarını kullanarak gizli bir mesaj iletmek için hazırladığı bir sistem olan “rüzgar kodları”nı da deşifre etmişti. Bu koda göre, normal hava durumu yayınlarının arasına “Doğu rüzgarı, yağmur” gibi bir ifade eklenirse, bu Japonya ile ABD arasında ilişkilerin kopma noktasında olduğu anlamına gelecekti. “Kuzey rüzgarı, bulutlu” Sovyetler Birliği ile, “Batı rüzgarı, açık” ise İngiltere ile ilişkilerin koptuğunu gösterecekti. Amerikalı operatörler günlerce bu “rüzgar kodunu” duymak için radyolarını dinlediler, ancak bu mesaj hiçbir zaman yayınlanmadı. Japonlar, bu sistemin de deşifre edilmiş olabileceğinden şüphelenerek son anda vazgeçmişlerdi.
Asıl fırtına, 6 Aralık 1941 Cumartesi sabahı Washington’da patlak verdi. Ordu ve Donanma’nın Washington’daki dinleme istasyonları, Tokyo’dan Washington elçiliğine gönderilen, alışılmadık derecede uzun ve önemli olduğu anlaşılan bir mesajı yakalamaya başladılar. Mesaj, parçalar halinde gönderiliyordu ve toplamda on dört bölümden oluşacaktı. “Magic”in deşifre birimindeki kriptograflar, bu mesajın ne anlama geldiğini hemen anladılar: Bu, Japonya’nın Hull Notası’na verdiği resmi cevaptı ve müzakerelerin sonunu getirecek olan metindi. Derhal, deşifre edilen her parçayı İngilizceye çevirip en üst düzey yetkililere ulaştırmak için hummalı bir çalışma başladı.
Cumartesi akşamı saat 21:00’e gelindiğinde, mesajın ilk on üç parçası deşifre edilmiş, çevrilmiş ve Beyaz Saray’a doğru yola çıkmıştı. Donanma’dan bir subay olan Teğmen Lester Schulz, kilitli bir çanta içinde bu on üç parçayı Beyaz Saray’a bizzat götürdü. Başkan Roosevelt, o sırada Çin elçisinin de katıldığı gayriresmi bir akşam yemeğindeydi, ancak mesajın aciliyeti nedeniyle Schulz’u hemen kabul etti. Roosevelt, gözlüklerini taktı ve yaklaşık on dakika boyunca sessizlik içinde, sayfaları birer birer çevirerek metni okudu.
Okuduğu metin, uzun, dolambaçlı ve kendini haklı çıkarmaya çalışan bir diplomatik manifestoydu. Mesaj, Japonya’nın son on yıldaki eylemlerini, özellikle de Çin’deki varlığını, Asya’da istikrarı sağlama ve komünizmle mücadele etme çabası olarak meşrulaştırmaya çalışıyordu. Ardından, Amerikan hükümetini iki yüzlülükle, Çin’deki Chiang Kai-shek rejimini destekleyerek Japonya’nın meşru çabalarını baltalamakla ve en sonunda Hull Notası ile Japonya’yı aşağılayıcı bir teslimiyete zorlamakla suçluyordu. Metnin tonu, öfkeli ve uzlaşmazdı. Bu, bir barış arayışının değil, bir ilişkinin otopsisinin metniydi.
Roosevelt, on üçüncü parçanın sonuna geldiğinde, metni yavaşça masaya bıraktı ve yanında duran yakın danışmanı Harry Hopkins’e döndü. Sakin ama kararlı bir sesle, tarihe geçecek o sözleri söyledi: “This means war.” (Bu savaş demektir.) Hopkins, Japonların belki de güneye, Tayland’a bir saldırı düzenleyebileceğini, bunun da savaşa yol açmayabileceğini öne sürdü. Ancak Roosevelt başını iki yana salladı. Bu metnin tonundan ve içeriğinden sonra, barışçıl bir çözüm olasılığının kalmadığını anlamıştı. “Hayır,” dedi, “bu savaş demektir.” Roosevelt, teğmene mesajı Donanma Bakanı Knox ve Amiral Harold “Betty” Stark’a göstermesini söyledi. O gece Beyaz Saray’da ve Washington’un güç merkezlerinde uyku, artık lüks bir hayaldi. Savaşın kapıda olduğu artık bir sır değildi. Ama hala kimse, o kapının nerede ve ne zaman çalınacağını bilmiyordu.
Asıl bomba, ertesi sabah, 7 Aralık Pazar günü patladı. Sabahın erken saatlerinde, “Magic” operatörleri mesajın son ve en can alıcı olan on dördüncü parçasını yakaladılar. Bu son parça, önceki on üç bölümün suçlamalarını nihai bir sonuca bağlıyordu: “Japon İmparatorluk Hükümeti, Amerika Birleşik Devletleri Hükümeti’ne üzüntüyle bildirmektedir ki, Amerikan Hükümeti’nin tutumu göz önüne alındığında, daha fazla müzakere yoluyla bir anlaşmaya varmanın mümkün olmadığını düşünmektedir.” Bu, diplomatik ilişkilerin resmen kesilmesi demekti.
Ancak bu on dördüncü parçadan bile daha önemli olan, ondan hemen sonra gelen ve sadece birkaç cümleden oluşan iki ayrı ve son derece acil mesajdı. Bu mesajlar, 14 Parçalık Mesaj’ın kendisi değil, onun nasıl ve ne zaman kullanılacağına dair talimatlardı.
Birinci talimat mesajı (Circular #2494), elçiliğe 14 Parçalık Mesaj’ı derhal deşifre edip temiz bir kopyasını hazırlamalarını, ancak kesinlikle kimseye sızdırmamalarını emrediyordu. İkinci ve asıl kritik olan talimat mesajı (Dispatch #907) ise, Büyükelçi Nomura’ya, bu uzun notanın tamamını, Amerikan Dışişleri Bakanı Cordell Hull’a “Pazar günü, öğleden sonra tam olarak 1:00’de” (Washington saatiyle) teslim etmesi için kesin ve net bir emir veriyordu. Mesajda, bu zamanlamanın mutlak surette önemli olduğu ve hiçbir koşulda gecikme olmaması gerektiği vurgulanıyordu.
Bu zamanlama talimatı, Washington’daki Ordu ve Donanma istihbarat birimlerinin deşifre odalarında bir şok dalgası yarattı. O ana kadar, bir saldırının yakın olduğu biliniyordu. Ama şimdi, o saldırının neredeyse tam olarak ne zaman başlayacağını gösteren bir saat ellerindeydi. Ordu Sinyal İstihbarat Servisi’nin Uzak Doğu masasının başındaki Albay Rufus Bratton ve Donanma istihbaratından Yüzbaşı Alwin Kramer gibi tecrübeli subaylar, bu saatin ne anlama geldiğini hemen kavradılar. Washington’da Pazar günü öğleden sonra 1, sıradan bir saat değildi. Bu saat, dünyanın farklı yerlerindeki kritik anlara denk geliyordu:
Hawaii’de, Pazar sabahı 07:30. Güneşin yeni doğduğu, üssün en sakin ve en savunmasız olduğu, birçok denizcinin ya uyuduğu ya da kahvaltı ettiği saat.
Filipinler’de, Pazartesi şafak vakti. Bir hava saldırısı için en ideal zamanlardan biri.
Malaya’da, yine Pazartesi şafak vakti. Japonların Kra Kıstağı’na yapacağı bir çıkarma operasyonu için mükemmel bir zamanlama.
Bu, rastgele bir diplomatik randevu saati değildi. Bu, askeri bir operasyonla kusursuz bir şekilde senkronize edilmiş bir saatti. Japonlar, diplomatik ilişkileri kestiklerini resmen bildirdikleri anda, hatta belki de ondan birkaç dakika önce, bir yerlere saldırmayı planlıyorlardı. Bu, onların “savaş ilanı olmaksızın” saldırma geleneğine uyuyordu; tıpkı 1904’te Port Arthur’da Ruslara yaptıkları gibi. Saldırıdan sonra, dünyaya dönüp “Biz size ilişkileri kestiğimizi bildirecektik, ama elçimiz gecikti” diyebileceklerdi.
Bu kritik istihbarat, Pazar sabahı saat 10:30 civarında tamamen deşifre edilmiş ve anlaşılmıştı. Artık her dakika önemliydi. Albay Bratton, bu bilgiyi derhal Genelkurmay Başkanı General George C. Marshall’a ulaştırmaya çalıştı. Ancak Pazar sabahıydı ve Marshall, her zamanki gibi Virginia’daki Fort Myer’da ata binmek için evinden ayrılmıştı. Bratton, dakikalarca telefonda Marshall’ı aradı, ancak bir türlü ulaşamadı. Her geçen dakika, Pasifik’teki binlerce Amerikalı askerin hayatını tehlikeye atıyordu. Sonunda, saat 11:25 civarında, Marshall ofisine ulaştı. Bratton ve Kramer, ona son deşifreleri ve zamanlama talimatının ne anlama geldiğini anlattılar.
Durumun vahametini anlayan Marshall, derhal Pasifik’teki tüm komutanlıklara – Hawaii, Filipinler, Panama ve Batı Kıyısı – son ve en acil uyarıyı gönderme kararı aldı. Mesaj kısa ve netti: “Japonlar, bugün saat 1’de (Washington saatiyle) bize bir nota sunuyorlar, bu nota bir ültimatom olarak değerlendiriliyor. Ayrıca, elçiliklerine şifre makinelerini imha etme emri verildi. Sadece ne anlama geldiğini bilmeniz için, saldırgan bir eyleme karşı hazırlıklı olun. Japonya’nın ilk bariz eylemi işlememesi için önceki talimatları sınırlamadan, gerekli keşif ve diğer önlemleri alın.”
Bu, o ana kadar gönderilen en açık uyarıydı. İçinde “saldırı” kelimesi geçiyor ve komutanları keşif yapmaya teşvik ediyordu. Ancak bu kritik mesajın kaderi, bir dizi bürokratik aksaklık ve kötü şansla belirlenecekti. Marshall, mesajın Ordu’nun kendi şifreli radyo ağı üzerinden gönderilmesini emretti. Ancak o sabah, Ordu’nun Washington ile Hawaii arasındaki radyo bağlantısında atmosferik parazit nedeniyle bir sorun yaşanıyordu ve iletişim kurulamıyordu. Mesajın aciliyeti nedeniyle, Sinyal Merkezi’ndeki bir görevli, mesajı daha yavaş ama o an için daha güvenilir görünen ticari telgraf kanalları, yani Western Union ve RCA aracılığıyla gönderme kararını aldı. Mesaj, şifrelenmeden, “acil” damgasıyla normal bir telgraf olarak gönderildi.
Bu sırada Washington’da, Japon elçiliğinde de bir panik yaşanıyordu. 14 Parçalık Mesaj o kadar uzundu ki, elçilik personelinin onu deşifre edip daktiloyla temize çekmesi saatler almıştı. Beceriksiz bir katip, metni o kadar yavaş ve hatalı yazıyordu ki, elçilik belirlenen saat olan 13:00’e yetiştirmekte zorlanıyordu. Büyükelçi Nomura, randevusunu ertelemek için Dışişleri Bakanlığı’nı aramak zorunda kaldı. Sonunda, gecikmeli olarak Hull’un ofisine ulaştılar.
Cordell Hull, odaya girdiklerinde onları buz gibi bir ifadeyle bekliyordu. “Magic” sayesinde, Nomura’nın elindeki belgenin içeriğini saatlerdir biliyordu. Hatta o an itibarıyla, Pearl Harbor’a saldırı düzenlendiğine dair ilk, teyit edilmemiş haberler de ofisine ulaşmaya başlamıştı. Nomura, özür dileyerek notayı Hull’a uzattı. Hull, notayı okumuş gibi yaptı ve sonra gözlüklerinin üzerinden Nomura ve Kurusu’ya bakarak, hayatı boyunca belki de hiç kullanmadığı kadar sert bir dille konuştu: “Elli yıllık kamu hizmetim boyunca, böylesine rezil yalanlar ve çarpıtmalarla dolu bir belgeyle hiç karşılaşmadım.” Onlara söyleyecek başka bir şeyi olmadığını belirterek, kapıyı işaret etti. İki Japon diplomat, aşağılanmış bir şekilde odadan ayrıldılar.
Onlar Dışişleri Bakanlığı’ndan ayrılırken, General Marshall’ın gönderdiği o hayati uyarı mesajı, Hawaii’de bir RCA ofisinde, sıradan bir telgraf olarak duruyordu. Mesajın askeri aciliyeti tam olarak anlaşılamadığı için, standart prosedür gereği, bir kuryeye verildi. Genç bir Japon asıllı Amerikalı olan kurye, motosikletine atladı ve mesajı Ordu’nun Fort Shafter’daki karargahına götürmek üzere yola çıktı. O yoldayken, gökyüzü Japon uçaklarının gürültüsüyle yırtılıyor, limandaki gemiler alevler içinde kalıyordu. Mesaj, General Short’un masasına ulaştığında, saldırı neredeyse bitmişti.
“Magic”in son fısıltıları, bir istihbarat zaferinin nasıl trajik bir başarısızlığa dönüşebileceğinin en acı örneğidir. İstihbarat, savaşı öngörmüştü. Zamanlamasını neredeyse dakikası dakikasına bildirmişti. Ancak iki temel engeli aşamamıştı. Birincisi, analitik körlüktü. Tüm işaretler Güneydoğu Asya’yı gösterirken, kimse Pearl Harbor’ı ciddi bir olasılık olarak değerlendirmedi. İkincisi, bürokrasinin ve teknolojinin son dakika ihanetiydi. İletişim hatlarının kopması ve mesajın yavaş kanallarla gönderilmesi, o son kritik saatlik avantajı yok etti. “Magic”, geleceği görmüştü, ama o geleceğin değiştirilmesi için gereken son adımı atamamıştı. Savaşın habercisi duyulmuştu, ama uyarı çanları çalması gereken kuleye zamanında ulaşamamıştı.
Model
Washington’daki Kargaşa: Uyarı Neden Gecikti?
7 Aralık 1941 Pazar sabahı, Washington D.C. uykulu bir sükunet içindeydi. Şehir, hafta sonunun dinginliğine bürünmüş, yaklaşan Noel telaşının ilk işaretlerini göstermeye başlamıştı. Ancak bu sakin cephenin ardında, Ordu ve Donanma’nın istihbarat merkezlerinin penceresiz odalarında, hummalı ve giderek artan bir panik havası hakimdi. “Magic”in deşifre ettiği son mesajlar, özellikle de Japonların notalarını Dışişleri Bakanı Hull’a teslim etmek için belirledikleri o esrarengiz “öğleden sonra 1” randevusu, artık şüpheye yer bırakmıyordu: Savaş kapıdaydı ve sadece birkaç saat içinde bir yerde patlak verecekti. Bu kritik anda, Amerikanın devasa askeri ve bürokratik mekanizmasının, en hayati bilgiyi, en savunmasız ileri karakollarına zamanında ulaştırma konusundaki en büyük sınavı başladı. Ancak bu sınav, bir zaferle değil, bir dizi inanılmaz kötü şans, bürokratik atalet, teknolojik aksaklık ve ölümcül varsayımdan oluşan trajik bir başarısızlıklar zinciriyle sonuçlanacaktı. Genelkurmay Başkanı George C. Marshall’ın masasına ulaşan o son uyarıdan, Hawaii’deki bir komutanın eline geçen anlamsız bir kağıt parçasına kadar geçen o birkaç saatlik süreç, Pearl Harbor felaketinin sadece Japon cüretkarlığının bir ürünü olmadığını, aynı zamanda sistemin kendi içindeki çatlaklardan sızan bir ihmaller silsilesinin de bir sonucu olduğunu acı bir şekilde ortaya koyacaktı.
Washington’daki o Pazar sabahının dramı, aslında bir gece öncesinden, 6 Aralık Cumartesi akşamından başlamıştı. “Magic”in yakaladığı 14 Parçalık Mesaj’ın ilk on üç bölümü deşifre edildiğinde ve Başkan Roosevelt’in masasına ulaştığında, başkentin en üst düzey yöneticileri arasında alarm zilleri çalmaya başlamıştı. Roosevelt’in “Bu savaş demektir” sözü, sadece kişisel bir kanı değil, aynı zamanda ülkenin en tepesindeki ruh halinin bir yansımasıydı. O gece, Donanma Operasyonları Şefi Amiral Harold Stark, “Magic” özetlerini okuduktan sonra o kadar endişelenmişti ki, Pasifik Filosu Komutanı Amiral Husband Kimmel’ı Hawaii’de arayıp son gelişmeler hakkında kişisel olarak uyarmayı düşündü. Ancak kurmayları, onu bu fikirden vazgeçirdi. Gerekçeleri, böyle güvenli olmayan bir telefon hattı üzerinden yapılacak bir konuşmanın Japonlar tarafından dinlenebileceği ve Amerikanın onların şifrelerini kırdığını ortaya çıkarabileceğiydi. Ayrıca, 27 Kasım’da zaten bir “savaş uyarısı” gönderilmişti ve bu uyarının yeterli olduğu varsayılıyordu. Bu, felakete giden yoldaki ilk ve en kritik varsayımlardan biriydi: Hawaii’deki komutanların, Washington’dakiyle aynı aciliyet hissine sahip olduğu ve en kötü senaryoya göre hareket ettiği sanılıyordu.
Asıl kriz, 7 Aralık Pazar sabahı, saat 09:00 sularında, 14 Parçalık Mesaj’ın son bölümü ve en önemlisi, “13:00 randevusu” talimatı deşifre edildiğinde patlak verdi. Bu bilgi, artık genel bir savaş uyarısının ötesinde, belirli bir zaman dilimine işaret eden somut bir istihbarattı. Donanma İstihbaratından Yüzbaşı Alwin Kramer, bu mesajı aldığında kanının donduğunu hissetti. Saat 13:00’ün Hawaii saatiyle 07:30’a denk geldiğini hemen hesapladı ve bunun bir şafak saldırısı için mükemmel bir zamanlama olduğunu anladı. Durumun vahameti, istihbarat topluluğundaki herkes için açıktı. Artık her dakika, hatta her saniye önemliydi.
Bu noktada, sistemin ilk büyük çarkı yavaş işlemeye başladı: Kilit karar alıcılara ulaşma sorunu. Pazar sabahı, Washington’da işlerin en yavaş aktığı zamandı. Ordu Sinyal İstihbarat Servisi’nden Albay Rufus Bratton, bu hayati bilgiyi derhal Genelkurmay Başkanı General George C. Marshall’a ulaştırmakla görevliydi. Ancak Marshall, Pazar sabahları rutin olarak yaptığı gibi, Virginia’daki Fort Myer’da ata binmek için evinden ayrılmıştı ve kendisine hemen ulaşılamıyordu. Bratton, dakikalarca Genelkurmay Başkanı’nın ofisini, evini ve Fort Myer’daki ahırları aradı, ancak nafile. Bu sırada, Donanma tarafında da benzer bir durum yaşanıyordu. Amiral Stark, ofisinde değildi ve ona da hemen ulaşılamadı. Başkentin askeri liderliği, en kritik anda, kelimenin tam anlamıyla “eğere binmiş” veya ofislerinin dışındaydı.
Bu gecikme, sadece birkaç saat gibi görünse de, sonuçları itibarıyla ölümcüldü. General Marshall, sonunda saat 11:25 civarında, yani Japon notasının teslim edilmesine sadece bir buçuk saat kala, Savaş Bakanlığı’ndaki ofisine ulaştı. Bratton ve Kramer, onu kapıda bekliyorlardı ve nefes nefese durumu anlattılar. Marshall, önündeki deşifre edilmiş mesajları – 14. parça ve o kader anını belirleyen saat 13:00 talimatı – hızla okudu. Yüzündeki ifadeden, durumun ciddiyetini anında kavradığı belliydi. Bir an için, Donanma’nın bu konuda bir uyarı gönderip göndermediğini sordu. Amiral Stark ile yaptığı kısa bir telefon görüşmesinden sonra, Donanma’nın henüz bir şey yapmadığını öğrendi. Bu noktada, Marshall inisiyatifi ele aldı ve artık beklemenin bir anlamı olmadığına karar verdi. Pasifik’teki tüm Ordu komutanlıklarına derhal yeni ve acil bir uyarı gönderilmesini emretti.
Marshall, kurmaylarına göndermek istediği mesajın metnini bizzat kaleme aldı. Mesaj, önceki uyarılardan çok daha net ve keskindi. Japonların belirli bir saatte bir ültimatom sunacağını, şifre makinelerini imha ettiklerini ve saldırgan bir eyleme karşı hazırlıklı olunması gerektiğini belirtiyordu. En önemlisi, önceki uyarılardaki “Japonların ilk bariz eylemi işlememesi” yönündeki kısıtlayıcı ifadeyi, “gerekli keşif ve diğer önlemleri alın” talimatıyla dengeleyerek komutanlara daha fazla inisiyatif tanıyordu. Bu, eğer zamanında ulaşsaydı, Hawaii’deki General Short’u alarma geçirecek ve belki de felaketin boyutunu önemli ölçüde azaltacak bir mesajdı.
Mesaj yazıldıktan sonra, Marshall onu nasıl göndereceğini sordu. Odadaki subaylar, en hızlı ve en güvenli yöntemin Ordu’nun kendi şifreli radyo ağı olan SCR-197 olduğunu söylediler. Marshall emri verdi: “Derhal gönderin.” Bu, saat 11:50 civarındaydı. Saldırıya sadece bir saat kırk dakika kalmıştı.
İşte bu noktada, teknoloji ve kötü şansın trajik birleşimi devreye girdi. Savaş Bakanlığı’ndaki Sinyal Merkezi’ne ulaştırılan mesaj, operatörler tarafından işleme alındı. Ancak Washington ile Hawaii arasındaki Ordu radyo bağlantısı, o sabah atmosferik parazit nedeniyle kesintiliydi ve güvenilir bir şekilde çalışmıyordu. Operatörler, mesajı bu hat üzerinden göndermeyi denediler, ancak başarılı olamadılar. Bu, o dönemde nadir olmayan bir teknik sorundu, ancak o gün, o saatte yaşanması, tarihin en büyük ironilerinden biriydi.
Bu teknik aksaklık karşısında, Sinyal Merkezi’ndeki görevli subay bir karar vermek zorundaydı. Mesajın aciliyeti ortadaydı. Alternatif yollar aranmalıydı. Bir seçenek, Donanma’nın radyo sistemini kullanmaktı. Donanma’nın Washington ile Hawaii arasındaki iletişimi genellikle daha güçlü ve güvenilirdi. Ancak bu, bakanlıklar arası bir bürokrasiyi gerektiriyordu ve o anki panik içinde, en basit ve en alışıldık görünen ikinci yola başvuruldu: Ticari telgraf hatları. Savaş Bakanlığı’nın hem Western Union hem de RCA (Radio Corporation of America) ile anlaşmaları vardı. Mesaj, şifrelenmeden, normal bir metin olarak bu ticari şirketlerden birine verilecekti. Normal koşullarda, bu oldukça hızlı bir yöntemdi.
Ancak bu kararın iki ölümcül sonucu oldu. Birincisi, mesaj askeri kanalların dışına çıktığı için önceliğini ve aciliyet statüsünü kaybetti. Western Union veya RCA operatörü için bu, üzerinde “acil” damgası olsa bile, binlerce ticari mesajdan sadece biriydi. İkincisi, mesajın şifrelenmemiş olması, eğer yolda bir şekilde Japonların eline geçerse, Amerikanın onların şifrelerini kırdığına dair bir kanıt oluşturabilirdi, ancak o anki krizde bu risk göze alındı. Mesaj, saat 12:01’de Savaş Bakanlığı’ndan bir kurye ile Western Union ofisine gönderildi. Oradan, San Francisco’daki bir aktarma merkezine ve nihayetinde Hawaii, Honolulu’daki RCA ofisine iletildi. Mesajın Hawaii’ye ulaşması, yerel saatle sabah 07:33’tü.
Bu sırada, Japon saldırısının ilk dalgası, Oahu adasına sadece birkaç dakika mesafedeydi.
Honolulu’daki RCA ofisinde, Pazar sabahı sakin bir gün yaşanıyordu. Marshall’ın gönderdiği telgraf, diğer yüzlerce mesajla birlikte operatörün masasına geldi. Mesajın askeri bir karargaha gittiği ve üzerinde aciliyet belirtileri olduğu açıktı, ancak kimse içeriğinin bir ölüm kalım meselesi olduğunu bilmiyordu. Ofisin o günkü tek kuryesi, genç bir Japon asıllı Amerikalı olan Tadao Fuchikami adında bir gençti. Mesaj, bir zarfa konuldu ve Fuchikami’ye, Ordu’nun Fort Shafter’daki karargahına teslim etmesi için verildi. Fuchikami, motosikletine atladı ve Honolulu’nun sakin sokaklarında yola çıktı.
O yoldayken, saat sabah 07:55’i gösterdiğinde, Komutan Mitsuo Fuchida’nın uçağından atılan ilk bombalar, Wheeler Field ve Hickam Field’daki Amerikan uçaklarına düşmeye başladı. Birkaç dakika sonra, torpido uçakları Ford Adası etrafındaki Savaş Gemisi Sırası’na ölümcül saldırılarını başlattı. Gökyüzü, patlamalar, uçaksavar ateşi ve uçakların gürültüsüyle cehenneme döndü. Pearl Harbor saldırısı başlamıştı.
Kurye Tadao Fuchikami, bu kaosun ortasında karargaha ulaşmaya çalışıyordu. Yollardaki kargaşa ve askeri hareketlilik nedeniyle yolculuğu yavaşladı. Sonunda Fort Shafter’a ulaştığında, saatler geçmişti. Zarfı ilgili birime teslim etti. Mesajın şifresi çözüldü (ticari şirketler tarafından kullanılan basit bir şifreleme ile gönderilmişti) ve nihayetinde Hawaii’deki Ordu komutanı General Walter Short’un masasına ulaştığında, saatler öğleden sonrayı gösteriyordu. Saldırının ilk ve en yıkıcı dalgası bitmiş, yüzlerce uçak yok edilmiş, savaş gemileri batmış ve binlerce Amerikalı hayatını kaybetmişti. General Short, elindeki kağıt parçasına baktı. Mesaj, birkaç saat önce onu uyarabilecek, belki de yüzlerce hayatı kurtarabilecek o kritik bilgiyi içeriyordu. Ama artık çok geçti. Sadece acı bir ironi ve trajik bir başarısızlığın belgesiydi.
Peki, bu feci gecikmenin arkasındaki nedenler neydi? Bu, sadece tek bir kişinin veya tek bir hatanın sonucu değil, bir sistemin çöküşüydü.
Birincisi, insan faktörü ve kötü şanstı. General Marshall’ın Pazar sabahı ata biniyor olması, ulaşılamaz olması, kimsenin öngörebileceği bir şey değildi, ancak bu, değerli bir saatten fazla zaman kaybettirdi. Atmosferik parazit nedeniyle Ordu radyo hattının o sabah çalışmıyor olması da, tamamen bir kötü şanstı.
İkincisi, bürokratik atalet ve bakanlıklar arası koordinasyon eksikliğiydi. Ordu ve Donanma, aynı binada çalışmalarına rağmen, iki ayrı feodal beylik gibi hareket ediyorlardı. İstihbarat paylaşımı ve operasyonel koordinasyon zayıftı. Ordu radyo hattı çalışmadığında, neden anında Donanma hattının kullanılmadığı sorusu, bu koordinasyon eksikliğinin en bariz örneğidir. Her kurum, kendi kanallarını ve prosedürlerini kullanmakta ısrar ediyordu.
Üçüncüsü, teknolojik sınırlılıklardı. 1941’de, anlık küresel iletişim hala emekleme aşamasındaydı. Radyo sinyalleri güvenilmez olabiliyordu ve ticari telgraf, askeri bir krizin gerektirdiği aciliyet ve güvenliği sağlamaktan uzaktı. Bugün saniyeler içinde iletilebilecek bir mesaj, o gün saatler süren bir yolculuğa çıkmak zorunda kalmıştı.
Dördüncüsü ve belki de en önemlisi, psikolojik bir başarısızlıktı. Washington’daki hiç kimse, Sinyal Merkezi’ndeki operatörden General Marshall’a kadar, uyarının Hawaii için bu kadar hayati ve bu kadar zamana duyarlı olduğunu tam olarak kavrayamadı. Çünkü herkesin zihnindeki ana tehdit, Filipinler ve Güneydoğu Asya’ydı. Hawaii, bir sabotaj riski olarak görülse de, tam ölçekli bir sürpriz hava saldırısının hedefi olabileceği fikri, hala birçoğu için düşünülemezdi. Bu nedenle, mesajın Hawaii’ye birkaç saat geç gitmesi, o an için bir felaket olarak değil, sadece talihsiz bir gecikme olarak algılandı. Saldırının tam yerini bilmemek, aciliyet hissini köreltmişti.
Bu ihmaller zinciri, Pearl Harbor hakkındaki en rahatsız edici sorulardan birini gündeme getirir: Felaket önlenebilir miydi? Eğer Marshall yarım saat erken bulunsaydı, eğer radyo hattı çalışsaydı, eğer mesaj Donanma kanalıyla gönderilseydi ne olurdu? Belki, General Short ve Amiral Kimmel, saldırıdan en az bir saat önce uyarıyı alabilirlerdi. Bu bir saat içinde ne yapılabilirdi? Belki tüm filoyu limandan çıkarmak mümkün olmazdı, ama uçaksavar bataryaları tam teyakkuza geçirilebilir, mühimmat dağıtılabilir, avcı uçakları havalanarak bir karşılama yapabilir ve gemilerdeki mürettebat savaş istasyonlarına geçebilirdi. Bu, saldırıyı durdurmazdı, ama kesinlikle Japonların kayıplarını artırır ve Amerikan kayıplarını azaltırdı. Belki de USS Arizona gibi batan bazı gemiler kurtarılabilirdi.
Ancak bu soruların cevabı sonsuza dek bir spekülasyon olarak kalacaktır. Gerçek olan şu ki, 7 Aralık sabahı Washington’daki kargaşa, en kritik anda sistemin nasıl çöktüğünün trajik bir örneğidir. En gelişmiş istihbarat bile, onu eyleme dönüştürecek verimli ve hatasız bir iletişim zinciri olmadan anlamsızdır. O Pazar sabahı, Washington’daki uyarı, bürokrasinin, teknolojinin ve insan faktörünün labirentlerinde kayboldu. Mesaj, Pasifik’i bir hayalet gibi geçmiş, ancak son birkaç kilometreyi zamanında kat edememişti. O bisikletli kurye, sadece bir telgraf değil, aynı zamanda Amerikanın masumiyet çağının ve hazırlıksızlığının sonunu getiren bir mesaj taşıyordu. Ama o ulaştığında, tarih çoktan yazılmıştı.
Hawaii’deki Yanlış Güvenlik Hissi
Washington’daki son diplomatik kelimeler havada asılı kalırken ve “Magic”in fısıltıları en üst düzey koridorlarda bir savaşın kaçınılmazlığını haykırırken, binlerce kilometre ötede, Pasifik’in kalbinde, Hawaii adaları tropik bir kayıtsızlık içinde parıldıyordu. Burası, Amerikan gücünün Pasifik’teki kalesi, “Doğu’nun Cebelitarık’ı” olarak adlandırılan, zaptedilemez olduğu varsayılan bir cennetti. Pearl Harbor’da demirlemiş çelik devlerinden oluşan görkemli Savaş Gemisi Sırası, Oahu’nun dört bir yanına yayılmış hava üsleri ve on binlerce asker, bu adaları dünyanın en güçlü askeri üslerinden biri yapıyordu. Ancak bu heybetli gücün üzerinde, her şeyi saran, uyuşturucu ve ölümcül bir atmosfer vardı: yanlış bir güvenlik hissi. Bu, sadece coğrafi uzaklığın verdiği sahte bir rahatlık değil, aynı zamanda kültürel bir kibrin, stratejik bir miyopluğun ve en önemlisi, düşmanın niyetini ve kabiliyetini feci şekilde yanlış okumanın bir sonucuydu. Hawaii’deki komutanlar, gözlerini ufka, dışarıdan gelebilecek bir tehdide değil, kendi içlerindeki gölgelere, adanın şeker kamışı tarlaları ve ananas tarlaları arasında yaşayan on binlerce Japon kökenli insandan gelebilecek bir sabotaj tehdidine çevirmişlerdi. Bu içe dönük paranoya, onları dışarıdan gelen ve giderek yükselen tehlike sinyallerine karşı kör ve sağır bıraktı. 7 Aralık sabahı, bu yanlış güvenlik hissinin balonu, sadece Japon bombalarıyla değil, aynı zamanda gözlerinin önünde gerçekleşen ama göremedikleri bir dizi bariz işaretin ağırlığıyla patlayacaktı.
Hawaii’nin bu yenilmezlik aurasının temelinde, basit ve ezici bir coğrafi gerçek yatıyordu: Uzaklık. Japonya ile Hawaii arasında yaklaşık 4.000 mil (6.400 kilometre) açık okyanus uzanıyordu. 1941 yılının teknolojisiyle, böylesine devasa bir mesafeyi kat edecek, kendi kendine yetebilen, devasa bir saldırı filosunu gizlice hareket ettirmek, Amerikalı askeri planlamacıların zihninde neredeyse imkansız bir lojistik kabus olarak görülüyordu. Bir filonun yolda yakıt ikmali yapması gerekecekti ki bu, son derece karmaşık ve riskliydi. En önemlisi, bu kadar uzun bir yolculuk boyunca tespit edilmeden ilerlemek neredeyse olanaksızdı. Bu coğrafi kalkan, Hawaii’nin en büyük savunması olarak kabul ediliyordu. Pasifik’in enginliği, bir düşman donanmasını yutacak kadar büyüktü. Bu düşünce, Washington’daki ve Hawaii’deki komuta kademesinin stratejik varsayımlarının temelini oluşturuyordu.
Bu coğrafi güvene, derinlere kök salmış bir kültürel ve ırksal kibir eşlik ediyordu. Amerikan askeri eliti, Japonları çalışkan ve disiplinli, ancak özgünlükten yoksun, taklitçi bir millet olarak görme eğilimindeydi. Japon pilotlarının miyop olduğu ve gece uçuşu yapamadığı gibi aşağılayıcı klişeler, subay kulüplerinde sıkça tekrarlanan şakalardı. Japon teknolojisinin, özellikle de havacılık ve denizcilik alanındaki başarılarının, Batı’nın gerisinde olduğuna dair yaygın bir kanı vardı. Birçok Amerikalı lider, Japonların Pearl Harbor gibi karmaşık, cüretkar ve teknolojik olarak zorlu bir operasyonu planlayıp uygulayabilecek zekaya, kaynaklara ve en önemlisi “sinirlere” sahip olmadığına inanıyordu. Bu kibir, düşmanı tehlikeli bir şekilde hafife almalarına neden oldu. Onlar, Japonların rasyonel aktörler olduğunu ve böylesine intihar gibi görünen bir kumara asla girişmeyeceklerini varsayıyorlardı. Bu varsayım, onların en ölümcül hatası olacaktı.
Bu genel güvenlik hissinin üzerine, Hawaii’deki iki en üst düzey komutanın, yani Donanma’dan Pasifik Filosu Komutanı Amiral Husband E. Kimmel ve Ordu’dan Hawaii Departmanı Komutanı Korgeneral Walter C. Short’un zihnindeki özel bir endişe bindi: Sabotaj. Hawaii, dünyanın hiçbir yerine benzemeyen, eşsiz bir demografik yapıya sahipti. Adaların nüfusunun yaklaşık 160.000’i, yani %40’a yakını, Japon kökenliydi. Bunların büyük bir kısmı, onlarca yıl önce şeker kamışı tarlalarında çalışmak için gelmiş göçmenlerin çocukları ve torunları olan, sadık Amerikan vatandaşlarıydı (Nisei). Ancak Washington’daki ve Hawaii’deki askeri liderlerin gözünde, bu büyük topluluk potansiyel bir “beşinci kol” tehdidi oluşturuyordu. Savaş durumunda, bu insanların içinden çıkacak casusların ve sabotajcıların, üssün savunmasını içeriden çökertebileceğine dair yaygın bir korku vardı. FBI ve askeri istihbarat, bu topluluk içinde faaliyet gösteren konsolosluk görevlilerini ve potansiyel sempatizanları izliyordu, ancak bu izleme faaliyetleri, paranoyayı yatıştırmak yerine daha da körüklüyordu.
27 Kasım’da Washington’dan gelen “savaş uyarısı” mesajı, bu sabotaj korkusunu bir numaralı öncelik haline getiren son katalizör oldu. Mesaj, Japonların “saldırgan bir hamlesinin” beklendiğini söylese de, bu hamlenin ne olacağı veya nerede olacağı konusunda belirsizdi. Daha da önemlisi, mesajın “Japonya’nın ilk bariz eylemi işlememesi” yönündeki uyarısı, Short ve Kimmel tarafından, dışarıya karşı kışkırtıcı bir askeri duruş sergilemekten kaçınmaları ve bunun yerine iç tehditlere odaklanmaları gerektiği şeklinde yorumlandı. Onlara göre, en olası “ilk bariz eylem”, adadaki yerel ajanlar tarafından gerçekleştirilecek bir sabotaj eylemiydi: petrol depolarının havaya uçurulması, su kaynaklarının zehirlenmesi veya en kolayı, hava üslerindeki uçakların imha edilmesi.
Bu sabotaj takıntısı, General Short’un 7 Aralık felaketine doğrudan zemin hazırlayan bir dizi kritik karar almasına neden oldu. Short, emrindeki tüm Ordu birimlerini üç aşamalı alarm sisteminin en düşüğü olan “Alarm No. 1”e geçirdi. Bu alarm seviyesi, özellikle ve sadece sabotaj ve ayaklanma tehditlerine karşı korunmak için tasarlanmıştı. Alarm No. 2, hava saldırısı da dahil olmak üzere dış tehditlere karşı hazırlığı artırırken, Alarm No. 3 topyekun bir saldırıya karşı tam savunma durumunu ifade ediyordu. Short’un Alarm No. 1’i seçmesi, tüm savunma mekanizmasını yanlış yöne çevirmesi anlamına geliyordu.
Bu kararın en feci sonucu, Oahu adasındaki yüzlerce askeri uçağın durumuydu. Normal bir savaş alarmı durumunda, uçakların olası bir bombardımanda en az hasarı görmeleri için pistlerin ve üslerin etrafındaki korunaklı revetmanlara (toprak siperlere) dağıtılması gerekirdi. Ancak sabotajı önlemek için en iyi yöntem, uçakları tek tek korumak yerine, onları pistlerin ortasında kanat kanada, sıkı gruplar halinde dizmek ve etraflarında az sayıda nöbetçiyle kolayca devriye gezmekti. Short’un emriyle, Hickam, Wheeler ve Bellows Field’daki yüzlerce B-17, B-18, P-40 ve P-36 uçağı, işte tam da bu şekilde, birbirine değecek kadar yakın bir mesafede park edildi. Bu, onları sabotajcılardan korumak için mükemmel bir yöntemdi, ancak aynı zamanda onları gökyüzünden gelecek bir saldırı için de mükemmel, kümelenmiş hedefler haline getiriyordu.
Benzer bir mantık, uçaksavar savunması için de geçerliydi. Adanın dört bir yanına yerleştirilmiş olan Ordu’nun uçaksavar bataryaları, Alarm No. 1 uyarınca tam teyakkuza geçirilmedi. Bataryaların sadece dörtte biri mevzilendirilmişti ve onlara da mühimmat dağıtılmamıştı. Mühimmat, çalınmasını veya sabotajcıların eline geçmesini önlemek için merkezi cephaneliklerde kilit altında tutuluyordu. Bir saldırı anında, topçu mürettebatının önce cephaneliklere koşması, kilitleri açacak subayları bulması ve ağır mühimmatı topların başına taşıması gerekecekti. Bu, en az bir saat veya daha fazla sürebilecek, değerli dakikaların kaybedileceği bir süreçti. Kısacası, Hawaii’nin gökyüzünü koruması gereken silahlar, susturulmuş ve kilitlenmişti.
İşte bu yanlış güvenlik hissi ve sabotaj paranoyasının yarattığı kör edici sisin ortasında, 7 Aralık sabahı, fırtınanın yaklaştığına dair ilk, somut ve reddedilemez işaretler belirmeye başladı. Ancak bu işaretler, önyargıların ve beklentisizliğin filtresinden geçerek anlamsızlaştı ve kayboldu.
İlk işaret, şafak sökmeden çok önce, limanın dışındaki karanlık sularda ortaya çıktı. Saat 03:42’de, USS Condor adlı bir mayın tarama gemisi, Pearl Harbor’a giren ana kanalın yaklaşık iki mil açığında devriye gezerken, suda bir periskop olabilecek şüpheli bir cisim gördü. Durumu, yakınlarda devriye gezen USS Ward destroyerine bildirdi. Ward, bölgeyi araştırmaya başladı ancak bir şey bulamadı. Bu, gecenin karanlığında bir yanlış alarm olabilirdi. Ancak değildi. Bu, Japonların Pearl Harbor saldırı planının en cüretkar ve en gizli parçalarından birinin ilk temasıydı: Beş adet iki kişilik cep denizaltısı, ana saldırıdan önce limana sızmak ve demirli gemilere torpido atmakla görevlendirilmişti.
Asıl dram, saat 06:45’te yaşandı. USS Ward, hala liman ağzında devriye gezerken, bu sefer şüpheye yer bırakmayacak bir hedefle karşılaştı. Bir cep denizaltısı, periskopu ve komuta kulesi suyun üzerinde, bariz bir şekilde limana girmeye çalışıyordu. Ward’ın komutanı, o sabah ilk komuta devriyesine çıkan genç Teğmen William W. Outerbridge, bir an bile tereddüt etmedi. Savaş istasyonları emrini verdi. Ward’ın 4 inçlik güverte topu ateşlendi. İlk atış hedefi geçti, ancak ikinci atış, saat 06:45’te, denizaltının komuta kulesinin dibine tam isabet etti. Denizaltı yavaşça yan yatmaya ve batmaya başladı. Ward, işi sağlama almak için denizaltının battığı bölgeye bir dizi derinlik bombası da bıraktı. Teğmen Outerbridge, II. Dünya Savaşı’nda Pasifik Cephesi’nin ilk Amerikan ateşiyle bir düşman gemisini batırmıştı.
Outerbridge, derhal durumu şifreli bir mesajla Donanma karargahına bildirdi: “WE HAVE ATTACKED, FIRED UPON, AND DROPPED DEPTH CHARGES UPON SUBMARINE OPERATING IN DEFENSIVE SEA AREA.” (Savunma deniz sahasında faaliyet gösteren denizaltıya saldırdık, ateş ettik ve derinlik bombaları attık.) Bu mesaj, saat 06:53’te Hawaii’deki Donanma Komutanlığı’na ulaştı. Bu, hayal edilebilecek en net ve en acil uyarıydı. Limanın hemen ağzında, yasak bir bölgede bir düşman denizaltısı tespit edilmiş ve batırılmıştı. Bu, tek bir anlama gelebilirdi: Saldırı yakındı. Bu bilginin derhal Amiral Kimmel’a ulaştırılması ve tüm filonun en yüksek alarm seviyesine geçirilmesi gerekirdi.
Ancak bu olmadı. Mesaj, Pazar sabahının uykulu bürokrasisi içinde yavaş ve ölümcül bir yolculuğa çıktı. Mesajı alan görevli subay, bunun daha önceki birçok yanlış alarmdan biri olabileceğinden şüpheleniyordu. Genç ve tecrübesiz bir teğmenin (Outerbridge) raporuna dayanarak tüm filoyu ayağa kaldırmadan önce teyit beklemeye karar verdi. Mesaj, zincirleme bir şekilde bir üst rütbeliye, o da bir diğerine iletildi. Her aşamada, değerli dakikalar kaybediliyordu. Mesaj, nihayetinde Amiral Kimmel’ın kurmay başkanının masasına ulaştığında, saat 07:15’i geçmişti. O bile, durumu tam olarak kavrayamadı ve “Bir teyit alana kadar bekleyeceğim” dedi. Bu teyit, yaklaşık kırk dakika sonra, gökyüzünden yağan bombalarla gelecekti. Sistemin ataleti ve inanılmaz bir aciliyet hissi eksikliği, en net uyarıyı bile etkisiz hale getirmişti.
Tam da Donanma karargahındaki subaylar denizaltı raporunu değerlendirirken, adanın kuzey ucundaki Opana Point’te, ikinci ve daha da uğursuz bir işaret belirdi. Burada, Ordu Sinyal Kolordusu, SCR-270 model, yeni ve devrim niteliğinde bir mobil radar istasyonu kurmuştu. Radar, hala deneme aşamasındaydı ve personelinin çoğu tecrübesizdi. İstasyon, eğitim amacıyla her sabah sadece birkaç saat, 04:00 ile 07:00 arasında çalıştırılıyordu. O sabah istasyonda görevli olan iki er, Joseph Lockard ve George Elliot, saat 07:00’de görev süreleri bittiğinde teçhizatı kapatmaya hazırlanıyorlardı. Ancak Lockard, tecrübesini artırmak için biraz daha pratik yapmak istedi ve Elliot’u da kahvaltı gelene kadar beklemesi için ikna etti. Bu, tarihin akışını değiştirebilecek, tamamen tesadüfi bir karardı.
Saat 07:02’de, Lockard ve Elliot osiloskop ekranına baktıklarında gözlerine inanamadılar. Ekranın kuzeydoğu kenarında, daha önce hiç görmedikleri kadar büyük, devasa bir sinyal belirmişti. Sinyal, hızla adaya doğru yaklaşıyordu. Tecrübesiz olmalarına rağmen, bunun en az 50, belki de daha fazla uçaktan oluşan bir formasyon olduğunu anladılar. Derhal yaptıkları hesaplamalar, hedefin yaklaşık 132 mil (212 km) uzakta olduğunu ve doğrudan Oahu’ya doğru geldiğini gösterdi.
Elliot, derhal yakındaki Fort Shafter’da bulunan Hava Bilgi Merkezi’ni (Information Center) aradı. Telefonun diğer ucundaki görevli, santral operatörü, merkezdeki neredeyse herkesin kahvaltıya gittiğini, sadece bir subayın görev başında olduğunu söyledi. O subay, Teğmen Kermit A. Tyler’dı. Tyler, bir avcı uçağı pilotuydu, ancak Hava Bilgi Merkezi’nde ilk kez görev yapıyordu ve radarın yetenekleri veya operasyonel prosedürler hakkında çok az bilgisi vardı.
Elliot, heyecanla durumu Tyler’a anlattı: “Efendim, ekranda gördüğümüz en büyük sinyal bu. Devasa bir uçak filosu gibi görünüyor.” Tyler, bu bilgiyi duyduğunda, zihninde o gün için bildiği tek bir bilgi canlandı: San Francisco, Kaliforniya’dan gelmesi beklenen bir filo B-17 “Uçan Kale” bombardıman uçağı, o sabah Hawaii’ye varacaktı. Bu uçakların, donanmanın yerini belli etmemek için adaya kuzeyden yaklaşmaları planlanıyordu. Tyler, hayatının en mantıklı ve en trajik varsayımını yaptı. Opana’daki erlerin gördüğü şeyin, bu dost B-17 filosu olduğuna karar verdi. Telefonda Elliot’a o meşhur ve soğukkanlı cevabı verdi: “Well, don’t worry about it.” (Peki, endişelenmeyin.)
Opana Point’teki iki er, subaylarının bu kayıtsızlığı karşısında şaşkına döndüler, ancak bir emir eri olarak yapabilecekleri bir şey yoktu. Sinyali bir süre daha izlediler. Devasa blip, adaya yaklaştıkça ekranda kayboldu. Saat 07:39’da, teçhizatı kapattılar ve kahvaltıya gittiler. Onlar, bilmeden, tarihin en büyük hava saldırısının yaklaşımını saniye saniye izlemiş ve rapor etmişlerdi.
Teğmen Tyler’ın hatası, genellikle Pearl Harbor felaketinin tek bir kişiye yüklendiği basit bir anlatı olarak sunulur. Ancak gerçek çok daha karmaşıktır. Bu, sadece bir kişinin hatası değil, bir sistemin başarısızlığıydı. Merkezde, Tyler gibi tecrübesiz bir subayın tek başına bırakılması bir hataydı. Radar operatörleri ile bilgi merkezi arasında, bir hedefin dost mu düşman mı olduğunu teyit edecek bir IFF (Identification Friend or Foe – Dost-Düşman Tanımlama) sistemi yoktu. En önemlisi, hiç kimse, ama hiç kimse, Oahu adasına kuzeyden böylesine devasa bir düşman hava saldırısının gelebileceğine inanmıyordu. Tyler’ın varsayımı, o anki bilgi ve beklentiler dahilinde tamamen mantıklıydı. Bu, bir hayal gücü eksikliğinin, imkansız olarak görülen bir senaryoyu ciddiye almayı reddeden bir zihniyetin trajik bir sonucuydu.
Böylece, 7 Aralık 1941 sabahı, saat 07:55’e saniyeler kala, Hawaii’deki Amerikan askeri mekanizması, yaklaşan kıyametten tamamen habersiz bir şekilde, yanlış bir güvenlik hissi içinde uyumaya devam ediyordu. Limanın ağzında batırılan bir düşman denizaltısının raporu, bürokrasinin dehlizlerinde kaybolmuştu. Gökyüzünde yaklaşan yüzlerce düşman uçağının radar görüntüsü, dost bir filo sanılarak göz ardı edilmişti. Yerdeki uçaklar, kolay hedefler olarak kanat kanada dizilmiş, uçaksavar bataryaları ise kilitli cephaneliklerdeki mühimmatlarını bekliyordu. Cennet, kendi yarattığı bir rüyanın içindeydi. Ama o rüya, birkaç saniye sonra, Komutan Fuchida’nın pike bombardıman uçağından gelen “Tora! Tora! Tora!” (Kaplan! Kaplan! Kaplan!) sinyaliyle, ateş ve çelikten bir kabusa dönüşecekti. Yanlış güvenlik hissinin bedeli, binlerce can ve bir ulusun masumiyetinin kaybı olacaktı.
7 Aralık 1941, Sabah 07:48: “Tora! Tora! Tora!”
Hawaii Adaları, 7 Aralık 1941 Pazar sabahına, her zamanki tropik ihtişamıyla uyandı. Güneş, Koolau Dağları’nın yeşil yamaçları üzerinden yavaşça yükseliyor, Pasifik’in masmavi sularını elmas gibi parlatıyordu. Pearl Harbor’da, demirli duran devasa savaş gemilerinin gri gövdeleri, sabah ışığında tembelce parıldıyordu. Bu, sıradan bir Pazar sabahıydı; dinin, dinlenmenin ve rutinin günüydü. Gemilerde, gece vardiyasından çıkan yorgun denizciler hamaklarına çekilirken, sabah kahvaltısı için mutfaklarda hummalı bir çalışma vardı. Birçok geminin güvertesinde, denizciler Pazar ayinleri için veya öğleden sonra başlayacak olan beyzbol maçları için temiz, beyaz üniformalarını giymişlerdi. Ford Adası’nın kıyısında, USS Nevada’nın bandosu, birazdan yapılacak olan bayrak töreninde çalacakları “The Star-Spangled Banner” için enstrümanlarını akort ediyordu. Karadaki üslerde, Hickam ve Wheeler Field’da, pilotlar ve yer ekipleri de yavaş bir güne başlıyordu. Cumartesi gecesinin eğlencesinden sonra, adanın dört bir yanındaki askeri personel, barış zamanı garnizon hayatının uykulu ritmine teslim olmuştu. Bu cennetin üzerinde, yaklaşan kıyametin en ufak bir gölgesi bile yoktu. Sakin, huzurlu ve ölümcül bir şekilde hazırlıksızdı.
Bu sakin tablonun yaklaşık 230 mil (370 kilometre) kuzeyinde, Pasifik’in dalgalı sularında ise bambaşka bir gerçeklik yaşanıyordu. Amiral Chuichi Nagumo’nun komutasındaki Kido Butai, on üç günlük zorlu ve sessiz bir yolculuğun sonuna gelmişti. Altı uçak gemisinin devasa uçuş güverteleri, şafaktan önceki alacakaranlıkta, cehennemi bir faaliyetin sahnesiydi. Yüzlerce uçak motorunun öksürerek hayata dönmesinin gürültüsü, okyanusun uğultusunu bastırıyordu. Güverte ekipleri, bir karınca yuvası gibi, son kontrolleri yapmak, yakıt depolarını doldurmak ve bombalarla torpidoları uçakların karınlarına sabitlemek için koşturuyorlardı. Pilotlar, uçuş kıyafetleri içinde, yüzlerinde gergin bir kararlılıkla son brifinglerini alıyorlardı. Onlara, uluslarının kaderini omuzlarında taşıdıkları, imparatorlarının gözlerinin üzerlerinde olduğu söylenmişti. Her birinin belinde, görevlerinin kutsallığını simgeleyen ve geri dönememe ihtimaline karşı bir onur nişanesi olan “hachimaki” adı verilen beyaz bir kafa bandı bağlıydı. Bu, sadece bir askeri operasyon değil, aynı zamanda ruhani bir ritüeldi.
Saat 06:00’da, amiral gemisi Akagi’nin güvertesinden, saldırının ilk dalgasının lideri olan tecrübeli pilot Komutan Mitsuo Fuchida, uçağına bindi. Güverte subayı yeşil bayrağı salladığında, Fuchida’nın Nakajima B5N “Kate” bombardıman uçağının motoru son gücüyle kükredi ve geminin güvertesinden hızla havalanarak karanlık gökyüzüne yükseldi. Onun arkasından, birer birer, 182 uçak daha havalandı. Zero avcı uçaklarının çevikliği, Val pike bombardıman uçaklarının keskin hatları ve Kate torpido uçaklarının ölümcül yükleriyle oluşturduğu bu devasa armada, güneye, Oahu’ya doğru tırmanmaya başladı. Bu, o ana kadar bir uçak gemisinden tek seferde havalanan en büyük ve en ölümcül hava gücüydü. Onlar tırmanırken, güneş ufukta yükselmeye başlamış, bulutların altını turuncu ve pembe tonlarına boyamıştı. Bu, bir katliamın habercisi olan, ironik bir şekilde güzel bir şafaktı.
Yaklaşık bir buçuk saatlik bir uçuştan sonra, Komutan Fuchida, Oahu adasının kuzey ucunu bulutların arasından ilk kez gördü. Adanın yemyeşil kıyıları, sabah güneşinin altında bir zümrüt gibi parlıyordu. Beklediği gibi, ufukta onlara meydan okuyacak tek bir Amerikan devriye uçağı bile yoktu. Fuchida, telsizinden Honolulu’daki bir ticari radyo istasyonunu açtı. Spiker, sakin bir sesle hava durumunu veriyor, ardından yumuşak Hawaii müziği çalıyordu. Bu, adanın hala derin bir uykuda olduğunun en net kanıtıydı. Fuchida, planın mükemmel bir şekilde işlediğini anladı. Sürpriz, tam ve mutlak olacaktı.
Saat 07:40 civarında, Fuchida uçağını hafifçe yana yatırarak Pearl Harbor’ı kendi gözleriyle gördü. Manzara, en cüretkar hayallerinin bile ötesindeydi. Amerikan Pasifik Filosu’nun neredeyse tamamı, limanda, mükemmel hedefler halinde demirlemişti. Ford Adası’nın güneydoğu kıyısındaki meşhur “Savaş Gemisi Sırası”nda, yedi devasa zırhlı, yan yana, savunmasız bir şekilde duruyordu. Sekizinci zırhlı, USS Pennsylvania, tamir için yakındaki kuru havuzdaydı. Limanın üzerinde tek bir koruyucu baraj balonu bile yoktu. Hava üslerinde, uçaklar pistlerin kenarında, kanat kanada dizilmiş, kolay hedefler olarak parlıyordu. Bu, bir tatbikat alanı gibiydi; bir savaş üssü gibi değil.
Fuchida, bu manzarayı gördüğünde, hayatının en önemli kararını verdi. Saldırı planı, iki farklı senaryoya göre hazırlanmıştı. Eğer sürpriz sağlanamazsa ve Amerikan savunması uyanıksa, Zero avcı uçakları ve pike bombardıman uçakları önce savunmayı bastırmak için saldıracak, torpido uçakları ise daha sonra, kaosun ortasında hedeflerini bulmaya çalışacaktı. Ancak eğer tam sürpriz sağlanırsa, en yıkıcı silahlar olan ve zırhlıları batırma olasılığı en yüksek olan torpido uçakları, savunma ateşi başlamadan önce, ilk ve en temiz atış şansını elde etmek için önden gidecekti. Fuchida, tek bir an bile tereddüt etmedi. Saat 07:48’de, uçağının sinyal tabancasıyla tek bir “siyah ejderha” fişeği ateşledi. Bu, tüm uçaklara saldırı pozisyonu almaları için işaretti. Birkaç dakika sonra, planın en kritik anı geldi. Saat 07:53’te, telsiz operatörüne döndü ve o tarihi mesajı göndermesi için emir verdi. Mesaj, basit ama her şeyi anlatan üç kelimeydi: “Tora! Tora! Tora!”
Bu, basit bir “saldırı” kodundan çok daha fazlasıydı. “Tora”, Japoncada “kaplan” anlamına geliyordu ve aynı zamanda “totsugeki raigeki” (yıldırım saldırısı) ifadesinin de bir kısaltmasıydı. Bu kodun üç kez tekrarlanması, Amiral Nagumo’nun Kido Butai’deki gemisinde ve Tokyo’daki İmparatorluk Genel Karargahı’nda bekleyen komutanlara tek ve net bir mesaj iletiyordu: “Tam sürprizi başardık.” Bu mesaj, Pasifik’in ortasındaki hayalet filoda büyük bir sevinç ve rahatlama dalgası yarattı. Kumar, en azından ilk aşamada, tutmuştu. Bu aynı zamanda, saldırının ikinci dalgasının liderine de, ilk dalganın tam bir sürprizle hedefe ulaştığını ve planın buna göre devam etmesi gerektiğini bildiriyordu. Bu üç kelime, barışın ölüm ilanı ve cehennemin kapılarının açılış parolasıydı.
Mesaj gönderildikten hemen sonra, cehennem gerçekten de kapılarını açtı. Saldırı, senkronize bir ölüm balesi gibi, birden fazla noktada aynı anda başladı. İlk darbe, limandaki gemilere değil, Oahu adasındaki hava gücüne indirildi. Japonlar, havalanıp kendilerine karşı koyabilecek tek tehdidin, yani Amerikan uçaklarının, daha yerdeyken imha edilmesi gerektiğini biliyorlardı. Kate bombardıman uçakları Ford Adası’ndaki Donanma Hava Üssü’ne bombalarını bırakırken, Zero avcı uçakları da adanın merkezindeki Wheeler Field’a ve limanın güneyindeki Hickam Field’a alçak uçuşla saldırdılar.
Wheeler Field’daki manzara, General Short’un sabotaj korkusunun ne kadar ölümcül bir hata olduğunun canlı bir kanıtıydı. Yüzden fazla P-40 ve P-36 avcı uçağı, pistin kenarında, birbirine değecek kadar yakın, mükemmel sıralar halinde park edilmişti. Zero’lar, makineli tüfekleri ve 20mm’lik toplarıyla bu çaresiz hedeflerin üzerine çullandılar. Mermiler, uçakların ince alüminyum gövdelerini kağıt gibi delip geçiyor, yakıt depolarını ateşe veriyordu. Birkaç dakika içinde, üs devasa alev topları ve kara duman bulutlarıyla kaplandı. Kahvaltıdan veya yataklarından fırlayan pilotlar, gözlerinin önünde uçaklarının birer birer hurda yığınına dönüşmesini çaresizce izlediler. Sadece bir avuç pilot, bu cehennemin içinden geçerek sağlam bir uçağa ulaşmayı ve havalanmayı başarabilecekti. Hickam Field’da da durum farksızdı. Buradaki B-17 “Uçan Kale” gibi büyük bombardıman uçakları, hangarların önünde dizilmiş, kolay hedeflerdi. Japon bombaları, hangarları enkaza çevirirken, park halindeki uçakları da paramparça etti. Tam da bu kaosun ortasında, San Francisco’dan gelen ve Teğmen Tyler’ın radarda gördüğü o masum B-17 filosu, adaya varmaya başladı. Ne olup bittiğinden habersiz olan bu uçaklar, kendilerini bir savaş alanının ortasında buldular. Mühimmatsız ve yakıtları azalmış bir halde, yanmakta olan pistlere inmeye çalışırken, hem Japon Zero’larının hem de neye ateş ettiğini bilmeyen paniğe kapılmış Amerikan uçaksavarlarının hedefi oldular.
Hava üsleri etkisiz hale getirilirken, asıl kıyamet limanın kalbinde, “Savaş Gemisi Sırası”nda kopuyordu. “Tora! Tora! Tora!” sinyalinden sonra, Teğmen Komutan Shigeharu Murata liderliğindeki 40 Kate torpido bombardıman uçağı, limanın farklı girişlerinden alçalarak, suyun sadece birkaç metre üzerinden hedeflerine doğru ilerlemeye başladılar. Onların ilk hedefleri, yan yana demirlemiş olan USS Oklahoma ve USS West Virginia idi.
USS Oklahoma’nın güvertesinde, bandonun bayrak töreni için toplanmaya başladığı o anda, denizciler kuzeybatıdan yaklaşan bir dizi uçağı fark ettiler. Birçoğu, bunun rutin bir tatbikat olduğunu düşündü. Ancak uçakların karınlarından ayrılan ve suya girerek kendilerine doğru beyaz bir iz bırakan o uzun, ince cisimleri gördüklerinde, gerçeği anladılar. Saat 07:56’da, ilk torpido Oklahoma’nın zırhlı gövdesine çarptı. Patlama, gemiyi bir deprem gibi sarstı. Ardından ikinci, üçüncü ve dördüncü torpidolar geldi. Kagoshima Körfezi’nde mükemmelleştirilen o sığ su torpidoları, görevlerini kusursuz bir şekilde yerine getiriyordu. Geminin iskele (sol) tarafında devasa yarıklar açılmıştı. Binlerce ton su, geminin içine dolmaya başladı. Oklahoma, inanılmaz bir hızla yan yatmaya başladı. Güvertedeki denizciler, kayan zeminde tutunmaya çalışırken, güverte altındaki yüzlerce denizci karanlık ve hızla su dolan kompartımanlarda tuzağa düşmüştü. Sadece sekiz dakika içinde, bu 27.000 tonluk çelik dev, alabora oldu ve omurgası suyun üzerinde, ters dönmüş bir balina gibi kaldı. 429 denizci, geminin içinde sonsuza dek mühürlenmişti.
Oklahoma’nın hemen önünde demirlemiş olan USS West Virginia da benzer bir kaderi paylaştı. En az yedi torpido tarafından vurulan gemi, hızla su almaya ve yan yatmaya başladı. Ancak geminin kahraman mürettebatı, karşı sel baskını (counter-flooding) yaparak, yani geminin diğer tarafındaki kompartımanları bilerek suyla doldurarak, geminin tamamen alabora olmasını engellemeyi başardı. Gemi, dibe oturarak dengelendi, ancak güvertesi alevler içindeydi. Komutanı Kaptan Mervyn Bennion, köprü üstünde bir bomba şarapneliyle ağır yaralanmasına rağmen, son nefesine kadar gemisini yönetmeye devam etti. Bu sırada, gemide görevli olan ve o gün bir boks maçına hazırlanan Dorie Miller adında siyahi bir kamarot, savaş istasyonuna koştu. Normalde mühimmat taşımakla görevli olmasına rağmen, yaralıları güvenli bir yere taşıdıktan sonra, daha önce hiç kullanmadığı bir 50 kalibrelik uçaksavar makineli tüfeğinin başına geçti ve gökyüzündeki Japon uçaklarına ateş açmaya başladı. Onun bu kahramanlığı, daha sonra ona Donanma Haçı kazandıracak ve onu bir savaş kahramanı yapacaktı.
Bu sırada, gökyüzünden ikinci bir ölüm dalgası iniyordu. Yüksek irtifadan gelen Kate bombardıman uçakları, zırh delici bombalarını bırakmaya başlamıştı. Onların ana hedefi, Savaş Gemisi Sırası’nın en iç sırasında, USS Tennessee’nin arkasında korunaklı bir şekilde demirlemiş olan USS Arizona idi. Torpidoların ulaşamadığı bu gemi, bombalar için birincil hedefti.
Saat 08:06 civarında, bir Kate uçağından bırakılan 800 kilogramlık, dönüştürülmüş bir zırhlı mermisi, USS Arizona’nın kaderini sonsuza dek değiştirdi. Bomba, geminin ön tarafındaki ikinci ana top taretinin yanına, güverteye isabet etti. Kalın zırh katmanlarını bir bıçak gibi delerek, geminin derinliklerine, sancak tarafındaki kara barut cephaneliğine ulaştı. Bir anlık bir sessizliğin ardından, akıl almaz bir patlama meydana geldi. Cephanelikte depolanan yaklaşık bir milyon pound (450 ton) barut, anlık olarak gazlaştı. Bu, insan yapımı bir volkanın patlaması gibiydi. USS Arizona, kelimenin tam anlamıyla havaya uçtu. Geminin ön kısmı, devasa bir ateş topu içinde parçalandı. Patlamanın yarattığı basınç dalgası, limandaki diğer gemileri salladı ve yakındaki tamir gemisi USS Vestal’ı yana fırlattı. Gemi, ikiye ayrıldı ve on dakikadan kısa bir süre içinde battı. Patlama ve ardından çıkan yangında, gemide bulunan 1,511 mürettebattan 1,177’si anında hayatını kaybetti. Bu, tüm saldırıdaki can kaybının neredeyse yarısıydı. Komutanı Kaptan Franklin Van Valkenburgh ve Filo Komutan Yardımcısı Amiral Isaac C. Kidd, köprü üstünde can verenler arasındaydı. USS Arizona’nın alevler ve kara dumanlar içinde yanan enkazı, Pearl Harbor saldırısının en kalıcı ve en trajik sembolü haline gelecekti.
Cehennem, limanın her köşesine yayılmıştı. USS California, iki torpido ve bir bomba isabetiyle yavaş yavaş sulara gömülüyordu. Savaş Gemisi Sırası’nın en ucunda demirlemiş olan USS Nevada, diğer gemilerin aksine tek başına olduğu için hareket etme şansına sahipti. Kahraman mürettebatı, kazanları ateşlemeyi ve demir almayı başardı. Gemi, limanın dar ana kanalından çıkarak açık denize ulaşmaya çalışan tek zırhlı oldu. Ancak bu cesur kaçış girişimi, onu gökyüzündeki tüm Japon pike bombardıman uçakları için birincil hedef haline getirdi. Onlarca bomba, geminin etrafına düşüyor, birkaçı ise güverteye isabet ediyordu. Geminin batarak ana kanalı tıkamasından korkan komutanları, onu Hospital Point yakınlarında karaya oturtma kararı aldılar. Alevler içindeki Nevada, bir onur anıtı gibi sahilde yanmaya devam etti.
Saat 08:30 civarında, ilk saldırı dalgasının uçakları mühimmatlarını tüketmiş bir şekilde geri dönmeye başladılar. Arkalarında, tam bir yıkım ve kaos bırakmışlardı. Limanın üzeri, yanan gemilerden ve petrol sızıntılarından yükselen kalın, siyah bir duman tabakasıyla kaplanmıştı. Su, alevler içindeydi. Sirenler, patlamalar ve insanların çığlıkları birbirine karışıyordu. Ama en kötüsü henüz bitmemişti. Ufukta, Komutan Shigekazu Shimazaki liderliğindeki 171 uçaklık ikinci saldırı dalgası belirmişti. Onlar geldiğinde, Amerikan savunması uyanmış, ancak düzensiz ve etkisizdi. Gökyüzü, yerden yükselen uçaksavar ateşiyle doluydu, ancak bu ateş genellikle paniğe kapılmış ve koordinesizdi. İkinci dalganın hedefleri, ilk dalganın gözden kaçırdığı veya hasar verdiği gemileri bitirmek ve hava üslerine bir darbe daha indirmekti. USS Pennsylvania, kuru havuzda olmasına rağmen ağır hasar aldı. Etrafındaki iki destroyer, Cassin ve Downes, bombalarla paramparça oldu. Hava üsleri ikinci kez bombalandı ve tarandı.
Saat 09:45 civarında, son Japon uçağı da bölgeden ayrıldı. Arkalarında bıraktıkları manzara, bir kıyamet tablosundan farksızdı. İki saatten kısa bir süre içinde, Amerikan Pasifik Filosu’nun zırhlı gücü yok edilmişti. Sekiz zırhlıdan dördü batmış (Arizona, Oklahoma, California, West Virginia), biri karaya oturmuş (Nevada) ve geri kalan üçü de ağır hasar almıştı. Birçok kruvazör, destroyer ve yardımcı gemi de batmış veya hasar görmüştü. Hava üslerinde, yaklaşık 188 uçak tamamen imha edilmiş, 159’u ise hasar görmüştü. En trajik olanı ise insan kaybıydı: 2,403 Amerikalı asker ve sivil hayatını kaybetmiş, 1,178 kişi ise yaralanmıştı. Japonlar ise bu inanılmaz zaferi sadece 29 uçak, 5 cep denizaltısı ve 64 asker kaybıyla elde etmişlerdi. Bu, askeri tarihin en tek taraflı zaferlerinden biriydi.
Komutan Fuchida, son bir kez daha limanın üzerinden uçarak hasarı değerlendirdi. Gördüğü manzara, planlarının ne kadar başarılı olduğunun kanıtıydı. Ancak profesyonel gözü, iki önemli eksikliği de fark etti. Birincisi, limanda tek bir Amerikan uçak gemisi bile yoktu. USS Enterprise ve USS Lexington, o sırada denizde, Wake ve Midway adalarına uçak taşıma görevindeydiler. USS Saratoga ise Batı Kıyısı’nda onarımdaydı. Operasyonun bir numaralı hedefi, tesadüfen kurtulmuştu. İkincisi, pilotlarının limanın hayati altyapı tesislerine, yani devasa petrol depolarına ve gemi tamir atölyelerine neredeyse hiç dokunmadığını gördü. Bu iki başarısızlık, savaşın ilerleyen dönemlerinde Japonya’ya çok pahalıya mal olacaktı.
Ancak o an için, bu detayların bir önemi yoktu. Kido Butai’ye geri dönerken, Fuchida ve pilotları, tarihin en cüretkar ve en başarılı sürpriz saldırılarından birini gerçekleştirdiklerini biliyorlardı. “Tora! Tora! Tora!” sinyali, görevini fazlasıyla yerine getirmişti. Onlar, uyuyan devi sadece uyandırmamış, aynı zamanda onu yatağında gafil avlayarak ilk raundu kesin bir nakavtla kazanmışlardı. Ancak bu zaferin sarhoşluğu içinde, bu darbenin devi öldürmek yerine, onu daha önce hiç olmadığı kadar öfkeli ve kararlı bir şekilde ayağa kaldıracağını henüz fark edememişlerdi. Pearl Harbor’da yükselen dumanlar, sadece batan gemilerin değil, aynı zamanda bir ulusun masumiyetinin ve izolasyonist rüyasının da cenaze ateşiydi.
Model
Sonuç: “Şerefsizlikle Anılacak Bir Gün”
Saatler ilerleyip 7 Aralık 1941 Pazar sabahı öğlene dönerken, Oahu adasının üzerinden yükselen kara duman sütunları, sadece yanan çeliğin ve petrolün değil, aynı zamanda bir çağın sonunun ve yeni, korkunç bir dönemin başlangıcının da habercisiydi. Japon İmparatorluk Donanması’nın ikinci ve son saldırı dalgası da kuzeye, uçak gemilerine doğru geri çekilirken, arkalarında bıraktıkları manzara tam bir kıyamet alanıydı. İki saatten kısa bir sürede gerçekleştirilen bu cerrahi hassasiyetteki saldırı, Amerikan askeri tarihinin en karanlık, en aşağılayıcı anlarından birini yaratmıştı. Pearl Harbor, artık tropik bir cennetin adı değil, ulusal bir travmanın, bir ihanetin ve sarsılmaz sanılan bir gücün ne kadar kırılgan olabileceğinin ebedi bir sembolüydü. Ancak bu ezici taktik zaferin külleri arasında, Japonya’nın stratejik hesap hatasının ve nihai yenilgisinin tohumları da gizliydi. Gözden kaçırılan kritik hedefler ve en önemlisi, bu saldırının “uyuyan dev” üzerindeki öngörülemeyen psikolojik etkisi, kısa vadeli bir zaferi, uzun vadeli bir felakete dönüştürecekti. Washington’da ise, bu şok ve öfke dalgası, yıllardır süren izolasyonist kararsızlığı bir anda silip süpürecek ve Başkan Franklin D. Roosevelt’e, ulusunu birleştirmek ve tarihin en büyük savaş makinesini harekete geçirmek için ihtiyaç duyduğu o ahlaki kesinliği, o “şerefsizlikle anılacak bir gün”ü verecekti.
Saldırının ardından Pearl Harbor’daki ilk saatler, tam bir kaos, şok ve inanmazlık içinde geçti. Dumanlar dağılıp yıkımın gerçek boyutu ortaya çıktıkça, manzaranın vahameti daha da belirginleşiyordu. Limanın sakin suları, yanan petrolle kaplı, adeta alev almış bir göle dönmüştü. Savaş Gemisi Sırası (Battleship Row), bir zamanların görkemli çelik devlerinin mezarlığına dönüşmüştü. USS Arizona’nın paramparça olmuş enkazı, içindeki binlerce denizciyle birlikte, limanın dibinde, suyun yüzeyine sadece paslı ve bükülmüş metal parçaları uzanan bir anıt mezar gibi duruyordu. Yanında, USS Oklahoma’nın devasa gövdesi, ters dönmüş bir balina gibi çaresizce yatıyordu. Günler sonra bile, kurtarma ekipleri geminin gövdesine vurduklarında içeride mahsur kalmış denizcilerden gelen zayıf cevap seslerini duyacaklardı; bu, trajedinin en yürek burkan anılarından biri olacaktı. USS West Virginia ve USS California, güverteleri suyun hemen altında, limanın çamurlu dibine oturmuştu. USS Nevada, kahramanca bir kaçış denemesinin ardından, alevler içinde karaya oturmuştu. Diğer üç zırhlı, Tennessee, Maryland ve Pennsylvania, şans eseri daha az hasar almış olsalar da, önlerindeki ve yanlarındaki batan gemiler tarafından limanda tuzağa düşürülmüşlerdi.
Bilanço, her açıdan korkunçtu. Askeri donanım kaybı akıl almaz boyutlardaydı: 18 savaş gemisi batmış veya ağır hasar görmüştü. Bunların içinde 8 zırhlının tamamı vardı. Pasifik Filosu’nun zırhlı gücü, yani on yıllardır Amerikan deniz stratejisinin bel kemiği olan o görkemli filo, iki saat içinde fiilen yok edilmişti. Karadaki kayıplar da aynı derecede yıkıcıydı. Oahu adasındaki hava üslerinde, yaklaşık 188 Amerikan uçağı tamamen imha edilmiş, 159’u ise kullanılamaz hale gelecek şekilde hasar görmüştü. Japonlar, adanın hava gücünü neredeyse tamamen ortadan kaldırmıştı.
Ancak en ağır ve en onarılamaz kayıp, insan hayatıydı. Toplamda 2,403 Amerikalı – askerler, denizciler, deniz piyadeleri ve 68 sivil – o sabah hayatını kaybetmişti. 1,178 kişi ise yaralanmıştı. Bu rakamlar, I. Dünya Savaşı’nda Amerika’nın kaybettiği toplam asker sayısından daha fazlaydı. Sadece USS Arizona’daki 1,177 kişilik can kaybı, tüm saldırının trajedisini tek başına özetliyordu. Bu, Amerikan toprağında, Amerikan İç Savaşı’ndan bu yana yaşanan en kanlı gündü. Bu, sadece istatistiksel bir kayıp değil, aynı zamanda ulusal bir aşağılanmaydı. Yenilmez sanılan bir güç, kendi evinde, kendi limanında, Pazar sabahı pijamalarıyla yakalanmış ve acımasızca dövülmüştü. Bu şok, Amerikan psikolojisinde derin ve kalıcı bir yara açacaktı.
Japon tarafında ise, Kido Butai kuzeye doğru geri çekilirken, gemilerde bir zafer sarhoşluğu hakimdi. Görev, hayallerinin bile ötesinde bir başarıyla tamamlanmıştı. Bu inanılmaz zaferi, sadece 29 uçak, 5 cep denizaltısı ve 64 havacı ve denizcinin hayatı gibi inanılmaz derecede düşük bir bedelle elde etmişlerdi. Saldırı filosunun lideri Mitsuo Fuchida, Amiral Nagumo’ya giderek, Amerikan savunmasının tamamen çöktüğünü ve limandaki altyapının hala sağlam olduğunu belirterek, ikinci bir saldırı dalgasının ardından üçüncü bir dalganın daha gönderilmesi için yalvardı. Fuchida ve Komutan Minoru Genda gibi genç ve agresif havacılar, işi bitirmek istiyorlardı. Onlara göre, asıl ödül olan petrol depoları, tamir atölyeleri ve denizaltı üssü hala ayaktaydı ve bu hedefleri yok etmek, Pearl Harbor’ı bir üs olarak en az bir yıl boyunca kullanılamaz hale getirebilirdi.
Ancak filonun komutanı Amiral Chuichi Nagumo, farklı düşünüyordu. Nagumo, doğası gereği ihtiyatlı ve risk almaktan kaçınan bir komutandı. Başından beri bu operasyonun delice bir kumar olduğuna inanmıştı ve şimdi, bu kumarı kazanmışken, daha fazla risk alarak şansını zorlamak istemiyordu. Onun için ana görev tamamlanmıştı: Amerikan zırhlı filosu yok edilmişti. Sürpriz unsuru artık kaybolmuştu ve Amerikan savunması giderek organize oluyordu. Üçüncü bir dalga, çok daha şiddetli bir uçaksavar ateşiyle ve belki de o an nerede olduğu bilinmeyen Amerikan uçak gemilerinden gelebilecek bir karşı saldırıyla karşılaşabilirdi. Nagumo’nun en büyük korkusu, değerli altı uçak gemisinden birini bile kaybetmekti. Bu gemiler, Japonya’nın güneydeki asıl fetih planları için hayati önem taşıyordu. Bu nedenle, saat 13:00’te, Fuchida ve Genda’nın tüm ısrarlarına rağmen nihai kararını verdi: Operasyon sona ermişti. Kido Butai, Japonya’ya geri dönecekti.
Nagumo’nun bu kararı, savaş sonrası tarihçiler tarafından en çok tartışılan konulardan biri olacaktı. Birçokları, bu kararın Japonya’nın en büyük stratejik hatalarından biri olduğunu savunur. Eğer üçüncü bir dalga gönderilseydi ve o hayati altyapı tesisleri yok edilseydi, savaşın Pasifik’teki ilk yılı çok daha farklı bir seyir izleyebilirdi. Pearl Harbor’daki devasa petrol depoları, o dönemde Pasifik’teki tüm Amerikan donanma operasyonlarını destekleyen ana yakıt kaynağıydı. Eğer bu 4.5 milyon varil petrol alevler içinde kalsaydı, Pasifik Filosu’nun geri kalanının operasyon yapması aylarca imkansız hale gelebilirdi. Bu, Japonya’ya güneydeki kazanımlarını pekiştirmek için çok daha fazla zaman tanıyabilirdi. Aynı şekilde, tamir atölyelerinin ve kuru havuzların yok edilmesi, hasar gören gemilerin onarımını imkansız kılacak ve Pearl Harbor’ı bir ileri üs olmaktan çıkaracaktı.
Nagumo’nun ihtiyatlılığı, Japonya’nın en büyük zaferinin içinde, gelecekteki yenilgisinin tohumlarını bıraktı. Ancak bu, o günkü tek ve belki de en büyük şanssızlıkları değildi. Operasyonun mutlak bir numaralı hedefi olan Amerikan uçak gemileri, o sabah limanda değildi. Bu, tamamen bir tesadüf ve Amerikanın inanılmaz bir şansının sonucuydu. USS Enterprise, Wake Adası’na bir filo deniz piyade avcı uçağı bıraktıktan sonra geri dönüyordu ve fırtınalı hava nedeniyle gecikmişti. Aslında saldırıdan sadece birkaç saat sonra Pearl Harbor’a varacaktı. USS Lexington, benzer bir görevle Midway Adası’na uçak götürüyordu. USS Saratoga ise San Diego’da tamirattaydı. Japon istihbaratı, bu gemilerin limanda olmayabileceğini biliyordu, ancak yine de zırhlıların yok edilmesinin yeterli olacağını ummuşlardı. Yanılıyorlardı. Uçak gemileri, zırhlıların aksine, II. Dünya Savaşı’nın asıl belirleyici deniz silahı olacaktı. Onların hayatta kalması, Amerikanın savaşa tutunmasını ve sadece altı ay sonra, Midway Muharebesi’nde Japon donanmasına ölümcül bir darbe indirmesini sağlayacaktı. Yamamoto’nun en çok korktuğu silahlar, onun en özenle planlanmış tuzağından tesadüfen kurtulmuştu.
Saldırının haberi, ilk olarak Donanma Bakanı Frank Knox’un Washington’daki ofisine, Hawaii’den gelen şifresiz ve panik dolu bir mesajla ulaştı: “AIR RAID ON PEARL HARBOR. THIS IS NO DRILL.” (PEARL HARBOR’A HAVA SALDIRISI. BU BİR TATBİKAT DEĞİL.) Saat, Washington saatiyle 13:47 civarıydı; Japon elçilerinin Hull’un ofisinden ayrılmasından hemen sonrası. Haber, Beyaz Saray’a ulaştığında, Başkan Roosevelt ve danışmanları arasında bir şok ve ardından buz gibi bir öfke dalgası yarattı. Roosevelt’in ilk tepkisi, sakin ama kararlıydı. Derhal askeri liderleri ve kabine üyelerini Beyaz Saray’da acil bir toplantıya çağırdı. Gün boyunca, Hawaii’den gelen raporlar giderek daha da kötüleşiyor, yıkımın ve can kaybının boyutu netleşiyordu.
O akşam, Beyaz Saray’da toplanan kabine ve Kongre liderlerinin yüzlerinde, öfke, aşağılanma ve sarsılmaz bir kararlılık ifadesi vardı. Yıllardır ülkeyi bölen izolasyonizm-müdahalecilik tartışması, o anda, o odada buharlaşıp yok olmuştu. Japonya, en aptalca şeyi yapmıştı: Amerika’yı birleştirmişti. Toplantıdan sonra, Roosevelt sekreteri Grace Tully’yi yanına çağırdı ve ertesi gün Kongre’ye yapacağı konuşmanın ilk taslağını dikte etmeye başladı. Konuşma kısa, net ve tarihin en unutulmaz ifadelerinden birini içerecekti.
8 Aralık 1941 Pazartesi günü, öğleden sonra, Başkan Franklin D. Roosevelt, Kongre’nin ortak oturumunda kürsüye çıktı. Bacaklarındaki felç nedeniyle oğlunun koluna yaslanarak yürüyor, ancak sesi ve duruşu sarsılmaz bir kararlılık yansıtıyordu. Tüm ulus, radyolarının başında nefesini tutmuş onu dinliyordu. Roosevelt, konuşmasına o meşhur ve unutulmaz sözlerle başladı:
“Dün, 7 Aralık 1941 – şerefsizlikle anılacak bir gün – Amerika Birleşik Devletleri, Japon İmparatorluğu’nun ani ve kasıtlı saldırısına uğramıştır.”
Roosevelt, konuşması boyunca Japonya’yı ihanetle, iki yüzlülükle ve barış görüşmeleri devam ederken arkadan bıçaklamakla suçladı. Saldırının sadece Hawaii ile sınırlı kalmadığını, aynı gece Japonların Malaya’ya, Hong Kong’a, Guam’a, Filipinler’e ve Wake Adası’na da saldırdığını anlattı. Bu, tek bir olayın ötesinde, Pasifik’in tamamını yutmayı amaçlayan, önceden planlanmış, hain bir komplonun parçasıydı. Konuşmasını, en ufak bir şüpheye yer bırakmayan bir kararlılıkla bitirdi:
“Ne kadar uzun sürerse sürsün, bu planlı işgalin üstesinden gelmek için Amerikan halkı, haklı gücüyle, mutlak zafere ulaşacaktır… Tanrı’nın yardımıyla bu zaferi kazanacağımıza olan güvenimizle, halkımızın hayatını ve ulusumuzun geleceğini savunacağız. Japonya’ya karşı bir savaş durumunun var olduğunu ilan etmesini Kongre’den talep ediyorum.”
Konuşma bittiğinde, Kongre salonu alkış, tezahürat ve öfkeli haykırışlarla inliyordu. İzolasyonistlerin en ateşli savunucuları bile, intikam ve birlik çağrılarına katılmıştı. Oylama, formaliteden ibaretti. Temsilciler Meclisi’nde 388’e 1, Senato’da ise 82’ye 0 oyla Japonya’ya savaş ilan edildi. Tek karşı oy, I. Dünya Savaşı’na da karşı çıkmış olan pasifist Jeanette Rankin’den gelmişti. Birkaç gün sonra, Hitler ve Mussolini’nin Üçlü Pakt’a sadık kalarak ABD’ye savaş ilan etmesiyle, Amerika kendini tam da kaçınmaya çalıştığı şeyin ortasında buldu: Küresel ve iki cepheli bir dünya savaşı.
Pearl Harbor saldırısı, Japonya için kısa vadede parlak bir taktik zaferdi. Amerikan Pasifik Filosu’nu felç etmiş ve onlara güneydeki fetihleri için o paha biçilmez zaman penceresini kazandırmıştı. Sonraki altı ay boyunca, Japon kuvvetleri Pasifik’te fırtına gibi esecek, Filipinler’den Singapur’a, Hollanda Doğu Hint Adaları’ndan Burma’ya kadar devasa bir imparatorluk kuracaklardı. Ancak bu zafer, Yamamoto’nun en büyük korkusunu da beraberinde getirmişti. Bu, Pyrrhic bir zaferdi; kazanırken aslında kaybettikleri bir zafer.
Stratejik olarak, saldırı en önemli hedeflerini – uçak gemileri ve altyapı tesisleri – ıskalamıştı. Bu, Amerikanın savaşa tutunmasını ve beklenenden çok daha hızlı bir şekilde toparlanmasını sağladı. Ama en büyük hesap hatası, politik ve psikolojikti. Japon liderler, bu saldırının Amerikanın savaşma iradesini kıracağını, onları korkutup müzakere masasına oturtacağını ummuşlardı. Bunun yerine, tam tersini başardılar. 16 milyon Amerikalıyı askere yazdıran, dünyanın en büyük sanayi gücünü harekete geçiren ve Japon şehirlerinin üzerine atom bombaları düşene kadar durmayacak olan sarsılmaz bir intikam arzusunu ateşlediler. Onlar, uyuyan devi sadece uyandırmakla kalmamış, onu öfke ve kararlılıkla doldurmuşlardı. Pearl Harbor, Japonya için zaferin başlangıcı gibi görünse de, aslında sonun başlangıcıydı. Roosevelt’in o gün söylediği gibi, bu, sonsuza dek “şerefsizlikle anılacak bir gün” olarak kalacaktı; hem saldırının hainliği hem de bir imparatorluğun kendi sonunu getiren o ölümcül hesap hatası nedeniyle.
Değerlendirme: Komplo mu, Feci Bir Başarısızlık mı?
Pearl Harbor’ın yanan enkazından yükselen dumanlar, sadece Pasifik semalarını değil, aynı zamanda Amerikan ulusal vicdanını da karartmıştı. O dumanların arasında, küllerin ve acının ortasında, kaçınılmaz bir soru filizlendi ve on yıllar boyunca bir hayalet gibi Amerikan tarihinin koridorlarında dolaşmaya devam etti: Bu nasıl oldu? Dünyanın en büyük gücü, kendi evinde, en korunaklı kalesinde nasıl bu kadar çaresizce, bu kadar trajik bir şekilde gafil avlanabilirdi? Bu soru, basit cevapları reddeden, ulusal bir travmanın derinliklerinden gelen bir çığlıktı. Ve bu çığlığa, zamanla iki kökten farklı, birbiriyle taban tabana zıt iki anlatı cevap vermeye çalıştı. Birincisi, karanlık, sinir bozucu ve bir o kadar da baştan çıkarıcı olan komplo teorisiydi: Hırslı bir başkanın, ülkesini kaçınılmaz bir savaşa sokmak için kendi donanmasını ve binlerce askerini feda ettiği, tarihin en büyük ihanetlerinden birinin öyküsü. İkincisi ise, daha az dramatik ama çok daha karmaşık ve rahatsız edici olan feci başarısızlık anlatısıydı: Bir sistemin, kibir, ırkçılık, bürokratik atalet, iletişim kopukluğu ve inanılmaz bir kötü şans silsilesiyle nasıl çöktüğünün, bir devin kendi ağırlığı altında nasıl tökezlediğinin hikayesi. Pearl Harbor’ın nihai değerlendirmesi, bu iki anlatının mahkeme salonudur; kanıtların, varsayımların ve insan doğasının en temel zaaflarının çarpıştığı bir arena.
Komplo teorisinin cazibesi, onun basitliğinde ve her şeye bir anlam yükleme arzusunda yatar. Kaotik ve anlamsız bir trajediyle yüzleşmek yerine, olayların arkasında her şeyi kontrol eden, zeki ama kötü niyetli bir iradenin olduğunu düşünmek, bir bakıma daha rahatlatıcıdır. Pearl Harbor komplosunun temel taşı, reddedilemez bir tarihsel gerçeğe dayanır: Başkan Franklin D. Roosevelt, 1941 sonbaharında, Amerika Birleşik Devletleri’ni II. Dünya Savaşı’na sokmak için çaresizce bir neden arıyordu. Avrupa, Hitler’in Nazi savaş makinesinin çizmeleri altında ezilirken ve en yakın müttefiki Büyük Britanya tek başına hayatta kalma mücadelesi verirken, Roosevelt, Amerikan halkının ezici çoğunluğunun benimsediği derin izolasyonist duyguyla eli kolu bağlı bir şekilde kenardan izlemek zorunda kalıyordu. I. Dünya Savaşı’nın kanlı siperlerinin anısı hala tazeydi ve Amerikalılar, Avrupa’nın bitmek bilmeyen kavgalarına bir kez daha bulaşmaya niyetli değildi. Roosevelt, Atlantik’te Alman U-botlarına karşı ilan edilmemiş bir savaş yürütüyor, İngiltere’ye Ödünç Verme ve Kiralama Yasası ile hayati yardımlar gönderiyordu, ancak bu adımlar savaşa tam katılımın yerini tutmuyordu. Churchill’in Washington’a gönderdiği umutsuz yardım çağrıları, Roosevelt’in üzerindeki baskıyı her geçen gün artırıyordu. Başkan, totaliter rejimlerin dünyayı ele geçirmesini engellemek için Amerikanın savaşa girmesinin ahlaki ve stratejik bir zorunluluk olduğuna inanıyordu. Ancak bunun için Kongre’yi ve halkı ikna edecek, tüm tartışmaları sona erdirecek, sarsıcı bir olaya, bir katalizöre ihtiyacı vardı.
İşte komplo teorisi, bu noktada devreye girer. Teoriye göre Roosevelt, bu katalizörü Japonya’nın yaratmasına izin verdi. Japonya’nın savaş hazırlıklarını “Magic” sayesinde adım adım izlediğini iddia eden teorisyenler, Roosevelt’in sadece bir saldırının geleceğini değil, aynı zamanda bu saldırının tam olarak Pearl Harbor’a yönelik olacağını da bildiğini öne sürerler. Bu şeytani planda, Roosevelt ve en yakın çevresindeki birkaç kişi, bu bilgiyi kasıtlı olarak Hawaii’deki komutanlar Amiral Kimmel ve General Short’tan sakladılar. Amaç, saldırının mümkün olan en büyük yıkımı yaratmasını sağlamak ve böylece Amerikan halkında en derin şoku ve öfkeyi uyandırmaktı. Bu senaryoya göre, Kimmel ve Short, daha en başından kurbanlık koyunlar, günah keçileri olarak seçilmişlerdi. Onların ihmalkarlığı, komplonun üzerini örtecek mükemmel bir kılıf olacaktı. Teorinin en fantastik iddialarından biri de, Pasifik Filosu’nun en değerli varlıkları olan uçak gemilerinin, saldırıdan hemen önce kasıtlı olarak limandan uzaklaştırıldığıdır. Roosevelt’in, donanmanın geleceği olan bu gemileri kurtarırken, eski ve yavaş zırhlıları Japonlar için bir yem olarak limanda bıraktığı iddia edilir. Böylece, hem istediği savaşa girme nedenini elde edecek hem de donanmanın asıl vurucu gücünü korumuş olacaktı. Bu, soğukkanlı, acımasız ve Makyavelist bir dehanın ürünü olan bir plandı.
Ancak bu karanlık ve sürükleyici senaryo, tarihsel kanıtların ve mantığın en temel sınavından geçememektedir. Tarihçilerin ezici çoğunluğunun üzerinde anlaştığı konsensüs, Pearl Harbor’ın bir komplodan ziyade, bir dizi iç içe geçmiş, katmanlı ve sistemik başarısızlığın trajik bir sonucu olduğudur. Bu başarısızlıkları tek tek incelediğimizde, ortaya çıkan resim, her şeyi kontrol eden bir dehanın değil, kör noktalarla, yanlış varsayımlarla ve ölümcül hatalarla dolu bir sistemin portresidir.
Bu feci başarısızlığın ilk ve en önemli katmanı, istihbaratın doğası ve yorumlanmasındaki yanılgılardır. Evet, “Magic” bir mucizeydi ve Washington’a Japon diplomatik niyetleri hakkında paha biçilmez bilgiler sunuyordu. Ancak komplo teorisyenlerinin genellikle göz ardı ettiği veya küçümsediği şey, “Magic”in trajik sınırlılıklarıdır. “Magic”, Japon Dışişleri Bakanlığı’nın şifrelerini okuyordu, ancak Japon İmparatorluk Donanması’nın operasyonel şifrelerini (JN-25) okuyamıyordu. Bu, Washington’un diplomatların ne konuştuğunu duyabildiği, ama Kido Butai’yi komuta eden amirallerin ne planladığını duyamadığı anlamına gelen devasa bir kör noktaydı. Kido Butai, yola çıktığı andan itibaren mutlak bir telsiz sessizliğine bürünmüştü. Okyanusun ortasında ilerleyen bu hayalet filonun nerede olduğuna dair tek bir somut istihbarat kırıntısı bile yoktu.
Dahası, “Magic”in sağladığı diplomatik istihbarat bile, bir gürültü denizinin içindeki sinyaller gibiydi. Deşifre edilen binlerce mesaj, Japonya’nın Güneydoğu Asya’ya – Tayland, Malaya, Filipinler, Hollanda Doğu Hint Adaları – yönelik büyük bir operasyon hazırlığında olduğunu ezici bir şekilde gösteriyordu. Tüm kanıtlar, tüm işaretler güneyi gösteriyordu. Bu bilgi seli içinde, Pearl Harbor’a yönelik bir tehdit, neredeyse görünmezdi. Japonya’nın Hawaii’deki konsolosluğundan limandaki gemilerin yerlerini rapor etmesini isteyen “bomba planı mesajı” gibi sonradan bakıldığında bariz görünen ipuçları bile, o anki genel resim içinde, Japonların her yerdeki Amerikan askeri varlıkları hakkında rutin istihbarat toplama çabasının bir parçası olarak yorumlandı. Amerikalı analistler, bir “analitik tuzağa” düşmüşlerdi: Ellerindeki tüm kanıtları, önceden var olan beklentileriyle, yani saldırının güneyde olacağı varsayımıyla uyumlu bir şekilde yorumladılar. Bu, kötü niyet değil, insan zihninin karmaşık verilerle başa çıkma şeklinin doğal bir sonucuydu.
İkinci büyük başarısızlık katmanı, bürokratik beceriksizlik ve iletişim sistemlerinin çöküşüydü. Komplo teorisi, bilginin kasıtlı olarak saklandığını varsayar. Ancak gerçekte yaşanan, bilginin sistemin çatlaklarında kaybolması veya zamanında iletilememesidir. 7 Aralık sabahı yaşananlar, bir komplodan çok, bir kara komediye benzer. Genelkurmay Başkanı Marshall’ın Pazar sabahı ata biniyor olması ve ulaşılamaması, bir komplonun parçası değil, Pazar sabahı rutininin trajik bir tesadüfüdür. En kritik savaş uyarısının, atmosferik parazit nedeniyle çalışmayan bir askeri radyo hattı yüzünden ticari bir telgraf şirketi aracılığıyla gönderilmesi, şeytani bir planın değil, teknolojinin ihanetinin ve kötü kararların bir ürünüdür. Bu uyarının, saldırı başladıktan saatler sonra Hawaii’ye bir bisikletli kurye tarafından ulaştırılması, bir örtbas operasyonunun değil, 1941 yılının iletişim teknolojisinin ve bürokratik ataletin acı bir yansımasıdır. Eğer Roosevelt gerçekten bir saldırı bekliyorsa ve bunu bir katalizör olarak kullanmak istiyorsa, neden komutanlarını en azından son dakikada, saldırının kaçınılmaz olduğu anlaşıldığında bile, güvenli bir telefon hattı üzerinden arayıp uyarmadı? Bu sorunun komplo teorisi içinde mantıklı bir cevabı yoktur.
Üçüncü ve belki de en derin başarısızlık katmanı, zihniyette yatar: Amerikanın stratejik ve kültürel kibri. Amerikalı liderler, hem askeri hem de sivil, Japonya’yı temelden yanlış okudular. Onu, kendileri gibi rasyonel düşünen, maliyet-fayda analizi yapan bir aktör olarak gördüler. Onların mantığına göre, Japonya’nın Amerika Birleşik Devletleri gibi devasa bir endüstriyel güce saldırması, intihardan başka bir şey değildi ve hiçbir rasyonel ulus bunu yapmazdı. Bu analiz, Japon liderliğinin onur, kader ve ölümüne savaşma gibi Batılı olmayan kavramlarla ne kadar motive olduğunu anlamaktan acizdi. Bu stratejik körlüğe, ırkçı bir küçümseme de eşlik ediyordu. Japonların teknolojik olarak geri, pilotlarının yeteneksiz ve liderlerinin cüretkarlıktan yoksun olduğuna dair yaygın inanç, Pearl Harbor gibi karmaşık ve dahiyane bir operasyonu hayal etmelerini bile engelledi. Düşmanınızı küçümsediğinizde, onun en cüretkar hamlesini asla öngöremezsiniz. Hawaii’deki komutanların bir hava saldırısından çok, yerel Japon kökenli halktan gelecek bir sabotajdan endişe etmeleri de bu zihniyetin bir ürünüdür. Onlar, en büyük tehdidin dışarıdan değil, içeriden geleceğine inanıyorlardı. Bu nedenle uçakları korumak için bir araya toplamaları, bir ihanet değil, yanlış tehdit algısının trajik bir sonucuydu.
Son olarak, komplo teorisinin en popüler iddialarından biri olan uçak gemilerinin kasıtlı olarak limandan uzaklaştırıldığı iddiası da tarihsel gerçeklerle bağdaşmamaktadır. USS Enterprise ve USS Lexington, o sırada Pasifik’teki en ileri Amerikan karakolları olan Wake ve Midway adalarına, yani tam da Japonların saldırması beklenen bölgelere, hayati avcı uçağı takviyeleri götürmek gibi son derece önemli görevdeydiler. Bu, donanmayı zayıflatmak değil, tam tersine en olası çatışma bölgelerini güçlendirmek için atılmış mantıklı bir adımdı. Eğer Roosevelt gerçekten de Japonları savaşa çekmek için kışkırtıcı bir yem arıyorsa, filonun en değerli varlıkları olan uçak gemilerini kaybetmek, zırhlıları kaybetmekten çok daha büyük ve çok daha sarsıcı bir katalizör olurdu. Uçak gemilerinin o gün limanda olmaması, bir komplonun değil, Amerikanın savaşta sahip olduğu nadir şans anlarından birinin sonucuydu.
Tüm bu kanıtlar bir araya getirildiğinde, ortaya çıkan resim nettir. Pearl Harbor, tek bir kişinin ihanetinin değil, bir sistemin kolektif başarısızlığının ürünüdür. Bu, istihbaratın doğru toplandığı ama yanlış yorumlandığı, iletişimin var olduğu ama zamanında hedefine ulaşmadığı, gücün mevcut olduğu ama yanlış yöne odaklandığı bir trajedidir. ABD savaşa hazırlanıyordu; ancak bu şekilde, bu zamanda ve bu kadar hazırlıksız bir şekilde değil. Bu bir komplo değil, feci bir başarısızlıktı.
Bu başarısızlığın nihai sonucu ise, tarihin en büyük ironilerinden birini yarattı. Japonya, askeri tarihinin en parlak taktik zaferlerinden birini kazanmıştı. Tek bir darbeyle, Pasifik’teki en büyük rakibinin donanmasını felç etmiş ve güneye doğru fetih kapılarını ardına kadar açmıştı. Kısa vadede, planları mükemmel bir şekilde işliyor gibi görünüyordu. Ancak bu zafer, aynı zamanda onların en büyük stratejik felaketiydi.
Yamamoto ve diğer bazı daha gerçekçi Japon liderlerinin korktuğu gibi, Pearl Harbor saldırısı “uyuyan devi” uyandırmıştı. Ama onu sadece uyandırmakla kalmamış, aynı zamanda onu daha önce hiç olmadığı kadar öfkeli, birleşmiş ve kararlı bir hale getirmişti. 7 Aralık 1941’den önce Amerika, savaşa girip girmeme konusunda derin bir şekilde bölünmüş bir ulustu. 8 Aralık’ta ise, tek bir amaç etrafında kenetlenmiş, intikam ateşiyle yanan bir ulus haline gelmişti. Pearl Harbor, Roosevelt’in en büyük siyasi sorununu, yani halkı savaşa ikna etme sorununu, hayal bile edemeyeceği kadar kesin bir şekilde çözmüştü. Japonlar, Amerikanın savaşma iradesini kıracaklarını umarken, aslında o iradeyi çelikten bir kararlılığa dönüştürmüşlerdi.
Bu yeni kararlılık, Amerikanın devasa endüstriyel gücüyle birleştiğinde, Japonya için ölümcül bir kombinasyon oluşturdu. Saldırıdan sonraki yıllarda, Amerikan tersaneleri ve fabrikaları, Japonya’nın tüm savaş boyunca ürettiğinden daha fazla gemi ve uçağı sadece birkaç ay içinde üretecekti. Pearl Harbor’da batırılan zırhlıların çoğu, daha sonra yüzdürülüp onarılacak ve savaşın ilerleyen aşamalarında yeniden hizmete girecekti. Ama en önemlisi, o gün limanda olmayan uçak gemileri, savaşın kaderini değiştirecekti. Sadece altı ay sonra, Haziran 1942’de, Midway Muharebesi’nde, o kurtulan uçak gemilerinden kalkan Amerikan uçakları, Pearl Harbor’a saldıran Kido Butai’nin kalbini sökecek, dört büyük Japon uçak gemisini batıracak ve Pasifik’teki savaşın seyrini geri dönülmez bir şekilde değiştirecekti.
Sonuç olarak, Pearl Harbor, her iki taraf için de bir dönüm noktasıydı. Japonya için, kısa vadeli bir zaferin getirdiği sarhoşluk, uzun vadede stratejik bir felaketin acı gerçeğiyle son buldu. Onların en büyük zaferi, en büyük yenilgilerinin tohumlarını ekmişti. Amerika için ise, en karanlık ve en aşağılayıcı anlarından biri, aynı zamanda en büyük gücünün ve kararlılığının doğduğu an oldu. Bu, masumiyetin sonu ve bir süper gücün doğuşuydu. “Şerefsizlikle anılacak bir gün” ifadesi, sadece saldırının hainliğini değil, aynı zamanda bir ulusun nasıl birleşebileceğini ve bir imparatorluğun nasıl ölümcül bir hesap hatası yapabileceğini de sonsuza dek hatırlatacaktı. Pearl Harbor’ın dumanları dağıldığında, geriye sadece enkaz ve ölüler değil, aynı zamanda dünyanın kaderini yeniden yazacak olan sarsılmaz bir irade kalmıştı.
