Kazananın Adaleti: Nuremberg’in Aynasında Kendimizle Yüzleşmek

Bölüm 1: Umut ve İntikam Arasında Bir Mahkeme: Nuremberg’in Kuruluşu

Tarihin hafızası, küller ve sessizlikten ibaret olduğu anlarda en keskin halini alır. 1945 yılı, insanlık için tam da böyle bir andı. Altı yıl süren ve gezegenin neredeyse her köşesini bir savaş alanına çeviren İkinci Dünya Savaşı nihayet sona erdiğinde, geriye zafer naraları atan ordulardan çok, şehirlerin iskeletleri üzerinde gezinen hayaletler kalmıştı. Varşova’dan Coventry’ye, Stalingrad’dan Tokyo’ya uzanan coğrafya, bir zamanlar hayatın ve medeniyetin aktığı damarlar iken, şimdi enkaz yığınlarının, moloz dağlarının ve isli harabelerin oluşturduğu devasa bir mezarlıktı. Bu, sadece binaların değil, aynı zamanda fikirlerin, umutların ve insanın kendine olan inancının da yıkımıydı. Altmış milyondan fazla can, modern endüstriyel savaşın ve eşi benzeri görülmemiş bir ideolojik nefretin kurbanı olmuştu. Bu rakam o kadar büyüktü ki, istatistiksel bir veri olmanın ötesine geçip insan aklının kavrama sınırlarını zorlayan bir soyutlamaya dönüşüyordu. Ancak Müttefik askerleri Auschwitz, Dachau ve Bergen-Belsen gibi ölüm kamplarının kapılarını açtığında, soyutlama yerini mide bulandırıcı bir gerçeğe bıraktı. Dağ gibi yığılmış, bir deri bir kemik kalmış cesetler, fırınlardan yayılan insan yağı kokusu, hayatta kalmayı başarmış olanların gözlerindeki o dipsiz boşluk; bütün bunlar, savaşın sadece bir toprak kavgası olmadığını, aynı zamanda insan ruhunun en karanlık dehlizlerinde tasarlanmış, metodik ve endüstriyel bir kötülük projesi olduğunu kanıtlıyordu.

İşte bu mutlak yıkımın ve ahlaki çöküşün ortasında, hayatta kalanların ruhunda iki temel duygu amansız bir savaş veriyordu: intikam ve umut. İntikam, en ilkel ve en insani olanıydı. Şehirleri yakılıp yıkılmış, aileleri katledilmiş milyonlarca insan, bu akıl almaz acıya sebep olanların aynı acıyla cezalandırılmasını istiyordu. Bu sadece bir arzu değil, adeta biyolojik bir refleksti. İngiltere’de ve Amerika’da, yakalanan üst düzey Nazi liderlerinin hiçbir mahkeme olmaksızın derhal kurşuna dizilmesi gerektiğini savunan sesler hiç de az değildi. Hatta Amerikan Hazine Bakanı Henry Morgenthau tarafından hazırlanan ve Almanya’nın tüm sanayisini sökerek onu bir tarım ülkesine dönüştürmeyi öngören plan, bu kolektif öfkenin ne denli derin olduğunu gösteriyordu. Sovyetler Birliği’nin tavrı ise çok daha netti; onlar için en iyi çözüm, binlerce Nazi subayının ve yöneticisinin askeri bir divan kararıyla hızlıca infaz edilmesiydi. Bu, kanın kanla temizlendiği, eski ve tanıdık bir adalet anlayışıydı. Güçlü olanın, mağlup ettiği düşmana kendi iradesini dayattığı, tarihin binlerce yıldır yazdığı bir hikayeydi. Eğer Müttefikler bu yolu seçseydi, kimse onları yadırgamazdı. Zaferin sarhoşluğu ve acının meşrulaştırdığı bir öfkeyle, tarihin kanlı sayfalarına bir yenisini ekleyebilirlerdi.

Ancak bu ilkel intikam arzusunun yanında, küllerin arasından filizlenmeye çalışan cılız ama inatçı bir umut vardı. Bu umut, yaşanan dehşetin bir daha asla tekrarlanmaması gerektiği inancından besleniyordu. “Bir daha asla!” yemini, sadece boş bir slogan değil, aynı zamanda yeni bir dünya kurma iradesinin de adıydı. Bu yeni dünya, gücün hukukunun değil, hukukun gücünün hakim olduğu bir yer olmalıydı. Eğer Müttefikler, Nazilerin yöntemleriyle onlardan intikam alırlarsa, ahlaki olarak onlardan ne farkları kalırdı? Bir tiranlığı, başka bir tiranlıkla cezalandırmak, şiddet döngüsünü kırmak yerine onu devam ettirmek anlamına gelmez miydi? İşte tam bu noktada, insanlık tarihinde daha önce eşi benzeri görülmemiş, devrimci bir fikir ortaya atıldı. Bu fikir, adaletin kılıcının kör bir öfkeyle değil, aklın ve hukukun soğukkanlılığıyla kullanılması gerektiğini söylüyordu. Bu fikir, savaşı kaybeden sıradan askerlerin değil, savaşı planlayan, başlatan ve yöneten devlet liderlerinin, komutanların, bakanların ve sanayicilerin kişisel olarak sorumlu tutulacağı bir mahkemenin kurulmasını öneriyordu.

Bu, kelimenin tam anlamıyla bir devrimdi, çünkü binlerce yıllık devlet geleneğine ve uluslararası hukuk anlayışına meydan okuyordu. Westphalia Antlaşması’ndan beri süregelen egemenlik anlayışına göre, devletin eylemlerinden dolayı bireyler sorumlu tutulamazdı. Bir lider, devletinin çıkarları adına bir savaş başlattığında, bu kişisel bir suç değil, bir “devlet eylemi” (act of state) olarak kabul edilirdi. Savaş, ahlakın ve hukukun değil, politikanın bir aracıydı. Bir asker, ülkesi adına öldürdüğünde katil sayılmazdı; bir general, ülkesi adına bir şehri bombalama emri verdiğinde bu onun kişisel suçu olarak görülmezdi. Devletin egemenlik zırhı, bireyleri her türlü hukuki sorumluluktan koruyan aşılmaz bir kalkandı. Nuremberg’de kurulması planlanan mahkeme ise, işte bu kalkanı paramparça etmeyi vaat ediyordu. İlk defa, “Ben sadece emirleri uyguluyordum” savunmasının veya “Bunu devletim adına yaptım” mazeretinin arkasına saklanmak mümkün olmayacaktı. Mahkeme, devletin soyut perdesini aralayarak, o kararları veren, o emirleri imzalayan, o endüstriyel katliam mekanizmasını tasarlayan ve işleten bireylerin gözlerinin içine bakacak ve onlara şunu soracaktı: “Bunu neden yaptın?”

Bu devrimci fikrin en önemli savunucularından biri, Amerikan Yüksek Mahkemesi Yargıcı Robert H. Jackson oldu. Başkan Truman tarafından Amerika’nın başsavcısı olarak atanan Jackson, Nuremberg’in sadece bir intikam platformu olmasına şiddetle karşı çıktı. O, bu mahkemenin çok daha yüce bir amacı olduğuna inanıyordu: gelecekteki savaşları önleyecek evrensel bir hukuk ilkesi yaratmak. Bu ilke basitti ama bir o kadar da radikaldi: “Liderler de sorumludur.” Jackson’a göre, uluslararası hukukun en büyük zayıflığı, sadece küçük insanların işlediği küçük suçları cezalandırırken, milyonlarca insanın hayatına mal olan devasa suçları işleyen liderlere dokunamamasıydı. Eğer medeniyet bu yıkımdan bir ders çıkaracaksa, o ders, saldırgan bir savaş başlatmanın artık politik bir tercih değil, uluslararası bir suç olduğu gerçeği olmalıydı. Bu suçu işleyenler, kim olurlarsa olsunlar, rütbeleri ne kadar yüksek olursa olsun, bir gün mutlaka adalet önüne çıkarılacaklarını bilmeliydiler.

Bu amaçla, Müttefik Güçler (ABD, İngiltere, Fransa ve Sovyetler Birliği) Londra’da bir araya gelerek mahkemenin yasal çerçevesini oluşturan Londra Şartı’nı hazırladılar. Bu şart, uluslararası hukuka daha önce var olmayan üç yeni suç kategorisi getiriyordu. Birincisi, “Barışa Karşı Suçlar” idi; bu, saldırgan bir savaşı planlamak, başlatmak ve yürütmek anlamına geliyordu ve doğrudan Nazi liderliğinin en üst kademesini hedef alıyordu. İkincisi, geleneksel “Savaş Suçları” idi; bu, savaş esirlerinin öldürülmesi veya sivil mülkün sebepsiz yere yok edilmesi gibi Cenevre Sözleşmeleri’nin ihlallerini kapsıyordu. Üçüncüsü ise en yenilikçi ve en kapsamlı olanıydı: “İnsanlığa Karşı Suçlar.” Bu kategori, bir devletin kendi vatandaşlarına karşı bile olsa, sivil nüfusa yönelik cinayet, köleleştirme, sürgün ve diğer insanlık dışı eylemleri suç sayıyordu. Bu, özellikle Holokost gibi, savaşın geleneksel mantığıyla bile açıklanamayan sistematik zulmü yargılamak için tasarlanmıştı. Artık bir diktatör, “kendi sınırlarım içinde kendi halkıma istediğimi yaparım” diyemeyecekti. İnsanlık onuru, ulusal egemenliğin üzerinde bir değer olarak kabul ediliyordu.

Nuremberg Mahkemesi’nin kurulduğu Adalet Sarayı’nın seçimi bile sembolik bir anlam taşıyordu. Bu bina, Nazilerin iktidara yükselişlerini kutladıkları o devasa parti kongrelerini düzenledikleri şehrin kalbindeydi. Bir zamanlar gamalı haçlı bayrakların dalgalandığı bu şehir, şimdi aynı rejimin liderlerinin yargılandığı yer olacaktı. Ancak bu sembolizmin ötesinde, mahkemenin omuzlarındaki yük muazzamdı. Bir yandan, milyonlarca kurbanın ailesinin adalet beklentisini karşılamak zorundaydı; bu, intikam arzusunu tatmin etme baskısı anlamına geliyordu. Diğer yandan ise, bu yargılamanın geleceğe bir ders bırakması, hukukun üstünlüğünü kanıtlaması ve medeniyetin barbarlık karşısındaki zaferini tescillemesi gerekiyordu; bu da umudun misyonuydu. Yargıç Jackson, bu hassas dengeyi o unutulmaz açılış konuşmasında şu sözlerle ifade etmişti: “Bu sanıklara bir zehirli kadeh uzatmamız, onu kendi dudaklarımıza da götürmemiz anlamına gelir. Bugün bu sanıkları yargıladığımız adalet sicilinin, yarın tarihin bizi yargılayacağı sicil olacağını asla unutmamalıyız.”

Bu sözler, Nuremberg’in sadece geçmişi yargılayan bir mahkeme olmadığını, aynı zamanda geleceğin yargısına da bir sunum olduğunu ortaya koyuyordu. Bu bir sınavdı. Galip gelenlerin, mağlup olanlara karşı sadece güçle değil, adaletle ve hukukla muamele edip edemeyeceğinin sınavıydı. Mahkemenin amacı, sadece yirmi iki Nazi liderini mahkum etmek değil, aynı zamanda Alman bürokrasisinin titizlikle tuttuğu binlerce belgeyi, filmi ve tanıklığı kullanarak, gelecekteki inkarcılara karşı Holokost’un ve Nazi suçlarının reddedilemez bir tarihsel kaydını oluşturmaktı. Bu, intikamdan daha kalıcı, daha anlamlı bir hedefti. Bu, gerçeğin kendisini bir adalet aracı olarak kullanmaktı.

Böylece, 20 Kasım 1945’te, dünyanın nefesini tuttuğu o tarihi günde, mahkeme başladı. İddia makamı, insanlık tarihinin gördüğü en kapsamlı ve en korkunç suçları bir bir sıralarken, sanık sandalyesinde oturan Hermann Göring, Rudolf Hess, Joachim von Ribbentrop gibi isimler, bir zamanlar milyonların kaderini ellerinde tutarken şimdi kaderleri başkalarının elinde olan bitkin ve yenilmiş adamlardı. Salondaki hava, tarihin ağırlığı altında eziliyordu. Herkes, bu adamların savunmalarının zayıf inkarlardan, emirleri uygulama mazeretinden veya pişmanlık ifadelerinden ibaret olacağını düşünüyordu. Müttefikler, kendi kurdukları bu hukuki ve ahlaki yapının sarsılmaz olduğuna inanıyorlardı. Onlar, medeniyetin ve adaletin temsilcileriydi; sanıklar ise tarihin dışına itilmiş barbarlardı. Ancak kimse, sanıkların ve onların zeki avukatlarının, kendilerini savunmak için çok daha tehlikeli ve çok daha temel bir strateji izleyeceğini tahmin etmemişti. Onlar, kendilerine yöneltilen suçların gerçekliğini tartışmak yerine, mahkemenin kendisinin ahlaki ve hukuki meşruiyetine saldıracaklardı. Adaletin aynasını, kendilerini yargılayanların yüzüne çevireceklerdi. İddia makamının ördüğü o görkemli adalet duvarında, kimsenin fark etmediği ya da fark etmek istemediği derin çatlakları bir bir göstereceklerdi. Mahkeme salonuna, basit bir inkardan çok daha rahatsız edici bir soru hakim olacaktı: “Bizi yargıladığınız bu suçları, siz de işlemediniz mi?” Bu soru, Nuremberg’in umut ve intikam arasındaki hassas dengesini sonsuza dek değiştirecek ve mahkemeyi bir adalet arayışından, tarihin en büyük ahlaki yüzleşmelerinden birine dönüştürecekti.


Bölüm 2: Sanık Sandalyesinden Gelen Meydan Okuma: “Tu Quoque” (Sen de Yaptın)

Nuremberg Adalet Sarayı’nın 600 numaralı duruşma salonu, tarihin en ağır yükünü omuzlamış bir sahneydi. Birinci bölümün sonunda bıraktığımız gibi, Müttefik iddia makamı, Yargıç Robert Jackson’ın öncülüğünde, insanlığın vicdanı adına konuştuğuna dair sarsılmaz bir inançla davasını sunuyordu. Kanıtlar, bir sel gibi akıyordu; Alman bürokrasisinin kendi titizliğiyle kaydettiği, soykırımın her aşamasını detaylandıran binlerce sayfa belge, toplama kamplarında çekilmiş, kelimelerin ifade etmekte yetersiz kaldığı dehşeti gözler önüne seren sinema filmleri ve hayatta kalmayı başarmış olanların anlattığı, insan aklının sınırlarını zorlayan tanıklıklar. Sanık sandalyesinde oturan, bir zamanların kudretli Reich Mareşali Hermann Göring, Dışişleri Bakanı Joachim von Ribbentrop ve diğerleri, bu kanıt seli altında ezilmiş, tarihin mahkum ettiği ve artık sadece cezalarının ne olacağını bekleyen figürler gibi görünüyorlardı. Dünyanın beklentisi, bu adamların ya zayıf inkarlara sığınacağı ya da “yalnızca emirleri uyguladıkları” yönündeki o bilindik, ahlaken iflas etmiş savunmayı tekrarlayacakları yönündeydi. Kurulan sahne, aydınlığın karanlığı yargıladığı, medeniyetin barbarlıktan hesap sorduğu net ve keskin hatlara sahip bir ahlak oyunuydu. Müttefikler, kendilerini sadece galip devletler olarak değil, aynı zamanda evrensel bir adaletin kılıcını ellerinde tutan tarafsız hakemler olarak görüyorlardı.

Ancak duruşmalar ilerledikçe, özellikle Alman ordusunun (Wehrmacht) ve donanmasının (Kriegsmarine) üst düzey komutanlarını savunan avukatların stratejisinde ince ama derin bir değişiklik fark edilmeye başlandı. Bu avukatlar, Holokost gibi savunulması imkansız olan, insanlığa karşı işlenmiş suçların merkezindeki canavarlığı doğrudan savunmaktan kaçınıyorlardı. Bu, ahlaken ve hukuken bir intihar olurdu. Bunun yerine, savaşın kendisinin yürütülüş biçimine, yani “savaş suçları” ve “barışa karşı suçlar” olarak tanımlanan kategorilere odaklandılar. Stratejileri, müvekkillerinin eylemlerini inkar etmek değil, bu eylemleri savaşın acımasız mantığı içinde normalleştirmek ve daha da önemlisi, aynı eylemlerin kendilerini yargılayanlar tarafından da yapıldığını kanıtlamaktı. Bu, basit bir savunma stratejisinin ötesinde, mahkemenin temel meşruiyetine yönelik, ustaca kurgulanmış bir saldırıydı. Bu, sanık sandalyesinden gelen bir meydan okumaydı ve Latince kısa ama sarsıcı bir adı vardı: “Tu Quoque.”

“Tu Quoque,” yani “Sen de yaptın,” bir çocuğun oyun parkında arkadaşına yönelttiği en temel suçlamanın, uluslararası hukukun en görkemli sahnesine taşınmış haliydi. Mantığı, aldatıcı bir basitliğe sahipti ama bir o kadar da yıkıcıydı. Bu savunma, “Ben masumum” demez. Aksine, şöyle der: “Eğer ben suçluysam, o zaman sen de suçlusun.” Bu argüman, suçun kendisini tartışma zemininden çıkarır ve dikkati suçlayıcının kimliğine ve ahlaki yeterliliğine çeker. Sanığın eylemlerini değil, yargıcın ellerinin temiz olup olmadığını sorgular. Nuremberg’de bu strateji, mahkemenin Müttefikler tarafından örülmüş o görkemli ahlaki pelerinini yırtıp atmayı ve altındaki rahatsız edici gerçeği ortaya çıkarmayı amaçlıyordu: Total savaş çağında, hiçbir ulusun elleri tamamen temiz değildi. Savunma avukatları, bu stratejiyle, mahkemeyi bir hukuk tiyatrosundan, Müttefiklerin kendi vicdanlarıyla yüzleşmek zorunda kalacakları devasa bir aynaya dönüştürmeye başladılar. Bu ayna, Müttefiklerin zaferlerinin parlak ışığı altında görmezden gelmeyi tercih ettikleri gölgeleri, kendi acımasızlıklarını ve kendi savaş suçlarını yansıtıyordu.

Bu meydan okumanın ilk ve en somut perdesi, denizlerdeki savaş üzerine odaklandı. Sanık sandalyesinde oturanlardan biri, Büyük Amiral Karl Dönitz’di. Dönitz, sadece Alman donanmasının komutanı değil, aynı zamanda Hitler’in intiharından sonra onun siyasi halefi olarak kısa bir süre için Üçüncü Reich’ın liderliğini yapmış bir isimdi. Ona yöneltilen en ciddi suçlamalardan biri, “sınırsız denizaltı savaşı” emri vermekti. Bu, Alman U-botlarının, askeri gemilerle sivil ticaret gemileri arasında ayrım yapmaksızın, uyarıda bulunmadan tüm düşman gemilerini batırması anlamına geliyordu. İddia makamına göre bu, uluslararası deniz hukukunun ve Cenevre Sözleşmeleri’nin açık bir ihlaliydi ve binlerce masum sivil denizcinin ölümüne neden olan barbarca bir eylemdi. Kanıtlar güçlüydü ve Dönitz’in bu emri verdiği kesindi. Dava, Müttefikler için net bir galibiyet gibi görünüyordu.

Ancak Dönitz’in avukatları, mahkeme salonunu buz kestiren bir hamle yaptı. Sadece sözlü bir savunma yapmakla yetinmediler. Ellerinde, Müttefiklerin kendi içinden gelen, reddedilmesi imkansız bir kanıt vardı. Bu kanıt, ABD Pasifik Filosu Komutanı, Amerikan halkının gözünde Pearl Harbor’ın intikamını alan bir kahraman olan Amiral Chester W. Nimitz tarafından imzalanmış resmi bir yazılı ifadeydi. Nimitz’e, Alman savunması tarafından bir dizi soru sorulmuştu ve Nimitz bu sorulara dürüstçe yanıt vermişti. O tarihi belgede Amiral Nimitz, ABD donanmasının Pasifik’teki savaşa girdiği ilk günden, yani 7 Aralık 1941’den itibaren, Japonya’ya karşı istisnasız bir şekilde “sınırsız denizaltı savaşı” yürüttüğünü açıkça kabul ediyordu. Amerikan denizaltıları da, tıpkı Almanlar gibi, karşılaştıkları her Japon gemisini, sivil ya da askeri ayrımı yapmadan ve uyarıda bulunmadan batırma emri almıştı. Bu ifade duruşma salonunda okunduğunda, yarattığı etki bir bombanın patlamasından farksızdı. Yargıçların ve savcıların yüzündeki o kendinden emin ifade, yerini derin bir rahatsızlığa ve şaşkınlığa bıraktı. Dönitz’in savunmasının mantığı artık çelik gibi sağlamdı: Eğer benim bir Alman amirali olarak Atlantik’te yaptığım şey bir savaş suçuysa, o zaman Amerikalı bir amiralin Pasifik’te yaptığı şey neden bir kahramanlık eylemidir? Eğer Amiral Nimitz, Washington’da bir kahraman olarak onurlandırılıyorsa, ben neden Nuremberg’de bir savaş suçlusu olarak darağacını bekliyorum? Bu, mahkemenin cevaplaması neredeyse imkansız bir soruydu. Adaletin evrensel olduğu iddiası, bir anda coğrafyaya ve milliyete göre değişen göreceli bir kavrama dönüşme tehlikesiyle karşı karşıya kalmıştı.

“Tu Quoque” savunmasının ikinci ve belki de daha geniş kapsamlı perdesi, gökyüzündeki savaş üzerine açıldı. Sanık sandalyesinin en kibirli ve en zeki figürü olan Reich Mareşali Hermann Göring, Alman Hava Kuvvetleri Luftwaffe’nin komutanı olarak, sivil hedeflere yönelik “terör bombardımanları” düzenlemekle suçlanıyordu. Savcılık, Almanların Varşova’yı, Rotterdam’ı ve özellikle Londra ile Coventry’yi bombalayarak başlattığı “Blitz” saldırılarının, savaşla doğrudan ilgisi olmayan sivil halkın moralini kırmak ve onları terörize etmek amacıyla yapıldığını kanıtlarla ortaya koydu. Bu saldırılar, savaşın vahşetini ilk kez doğrudan sivil nüfusun kalbine taşımıştı ve Müttefikler için Nazilerin barbarlığının en somut kanıtlarından biriydi.

Ancak Göring ve diğer komutanların savunması, bu suçlamayı reddetmek yerine, onu bir ayna gibi Müttefiklere geri yansıttı. Savunma avukatları, mahkemeye Müttefik hava kuvvetlerinin Almanya ve Japonya üzerinde yürüttüğü stratejik bombardıman kampanyalarının detaylarını sunmaya başladı. Onların argümanı, Almanların başlattığı bu vahşetin, Müttefikler tarafından misliyle ve çok daha sistematik, çok daha ölümcül bir şekilde devam ettirildiği yönündeydi. Mahkeme salonu, artık Londra’nın yanan binalarını değil, Hamburg’un ve Dresden’in “ateş fırtınaları” (firestorm) ile nasıl cehenneme çevrildiğini dinliyordu. Bir ateş fırtınası, binlerce ton yangın bombasının dar bir alana atılmasıyla oluşan, kendi rüzgarını yaratan ve sıcaklığı bin dereceyi aşan devasa bir alev girdabıydı. Bu girdap, sığınaklardaki oksijeni bile emerek, on binlerce sivilin yanarak veya boğularak ölmesine neden oluyordu. Savunma, askeri açıdan neredeyse hiçbir önemi olmayan, sanat ve kültür merkezi olan ve mültecilerle dolu Dresden şehrinin Şubat 1945’te, savaşın sonu yaklaşırken nasıl acımasızca yok edildiğini anlattı. Ardından sahne Pasifik’e taşındı ve Mart 1945’te Tokyo’ya yapılan napalm ve yangın bombası saldırısı gündeme geldi. Tamamen ahşap evlerden oluşan sivil yerleşim bölgelerine yönelik bu tek gecelik saldırıda, tahminen yüz binden fazla sivilin öldüğü, bunun Hiroşima’daki atom bombasının anlık etkisinden bile daha ölümcül olduğu belirtildi.

Bu noktada “Tu Quoque” savunması, mahkemeyi sadece hukuki değil, derin bir felsefi sorgulamanın içine itti. Savunmanın sorduğu soru şuydu: Savaşın gidişatını etkilemek için bir şehrin sanayi bölgesini bombalamak ile o fabrikalarda çalışan işçilerin moralini kırmak için evlerini bombalamak arasında ahlaki bir fark var mıdır? Her ikisi de on binlerce sivilin ölümüne neden oluyorsa, birinin “stratejik hedef,” diğerinin ise “terör saldırısı” olarak adlandırılması, sadece kazananların yazdığı bir dil oyunu değil midir? Göring, küstahça gülümseyerek, Müttefiklerin bu bombardımanları kendilerinden öğrendiğini, sadece çok daha iyi ve daha acımasız bir şekilde uyguladıklarını ima ediyordu. Bu savunma, total savaşın korkunç mantığını ortaya koyuyordu: Modern bir savaşta, bir ulusun savaşma kapasitesi sadece ordusundan değil, aynı zamanda fabrikalarından, işçilerinden ve sivil halkının iradesinden de oluşuyordu. Eğer bu mantık kabul edilirse, o zaman sivil halk da meşru bir askeri hedefe dönüşüyordu. Bu, Müttefiklerin de zımnen kabul ettiği ama asla yüksek sesle dile getirmek istemediği bir gerçekti. Savunma, bu gerçeği mahkeme salonunun ortasına bir bomba gibi bırakarak, Müttefiklerin ahlaki üstünlük iddiasını temelden sarsıyordu.

Meydan okumanın son ve en cüretkar perdesi ise, mahkemenin en temel suçlaması olan “barışa karşı suçlar,” yani saldırgan bir savaş başlatma suçu üzerineydi. Nazi rejiminin 1 Eylül 1939’da Polonya’yı işgal etmesi, İkinci Dünya Savaşı’nı başlatan olaydı ve bu, Nuremberg’in yargıladığı “ana suç” olarak kabul ediliyordu. Diğer tüm suçlar, bu ilk günahın bir sonucuydu. İddia makamı için bu konu son derece netti. Ancak savunma, bu konuda bile Müttefiklerin kendi içindeki derin çelişkiyi ve ikiyüzlülüğü gözler önüne sermekten çekinmedi. Sanıklar ve avukatları, mahkeme salonunda yargıçların oturduğu sıralara baktılar. Orada, Amerikan, İngiliz ve Fransız yargıçların yanında, Sovyetler Birliği’ni temsil eden bir yargıç da oturuyordu: Tümgeneral Iona Nikitchenko.

Savunma, tüm dünyaya basit bir tarihsel gerçeği hatırlattı: Nazi Almanyası, Polonya’yı batıdan işgal ederken, sadece on altı gün sonra, 17 Eylül 1939’da, Sovyetler Birliği de Almanya ile yaptığı gizli Molotov-Ribbentrop Paktı uyarınca Polonya’yı doğudan işgal etmişti. Yani, Polonya’nın yok edilmesinde ve savaşın başlamasında, yargılanan Naziler kadar, yargılayan Sovyetlerin de parmağı vardı. Savunmanın argümanı, bir kez daha karşı konulmaz bir mantığa sahipti: Eğer bir ülkeyi sebepsiz yere işgal etmek uluslararası bir suçsa ve bu suç, Nuremberg’de yargılanan en büyük suç ise, o zaman aynı suçu işleyen bir ülkenin temsilcisi, nasıl olur da yargıç koltuğunda oturabilir? Bu, adaletin en temel ilkesi olan tarafsızlığın açık bir ihlali değil miydi? Savunma daha da ileri giderek, Sovyetler Birliği’nin 1939’da Finlandiya’ya saldırmasını da gündeme getirdi. Bu durum, “Tu Quoque” savunmasını bir adım öteye taşıyordu. Bu artık sadece “Sen de yaptın” demek değildi. Bu, “Sen de yaptın ve şu anda benim yargıcım olarak karşımda oturuyorsun” demekti. Bu, mahkemenin hukuki bir süreçten çok, galiplerin mağlupları yargıladığı, kazananın adaletinin tecelli ettiği siyasi bir gösteri olduğu iddiasını en güçlü şekilde ortaya koyuyordu.

Böylece, duruşmalar ilerledikçe, mahkeme salonundaki atmosfer geri dönülmez bir şekilde değişti. Başlangıçtaki o net ahlaki kesinlik, yerini rahatsız edici bir sessizliğe ve ahlaki bir belirsizliğe bıraktı. “Tu Quoque” savunması, Nazi sanıklarını aklamayı başaramadı, çünkü Holokost gibi eylemlerin hiçbir karşılığı veya benzeri yoktu. Ancak bu savunma, mahkemenin kendisini ahlaki olarak yaralamayı başardı. Artık sahne, sadece canavarların yargılandığı bir yer değildi; aynı zamanda galiplerin kendi eylemlerinin gölgeleriyle yüzleşmek zorunda kaldığı, tarihin en büyük ahlaki hesaplaşmalarından birine dönüşmüştü. Yargıç Jackson ve Müttefik savcılar, beklemedikleri bir direnişle karşılaşmışlardı. Bu direniş, tanklardan veya tüfeklerden değil, kendi tarihlerinden, kendi kararlarından ve kendi bombalarının küllerinden gelen sorulardan oluşuyordu. Sanık sandalyesinden gelen bu meydan okuma, Nuremberg’in sadece geçmişi yargılamakla kalmayıp, aynı zamanda geleceğin uluslararası hukukunun da doğarken ne kadar karmaşık ve ne kadar sorunlu bir mirası omuzlamak zorunda kalacağını acı bir şekilde ortaya koyuyordu. Adaletin terazisi, artık sadece sanıkların suçlarını değil, aynı zamanda yargıçların kendi vicdanlarını da tartıyordu.


Bölüm 3: Ateş Fırtınaları: Dresden ve Tokyo’nun Hayaletleri Mahkeme Salonunda

Nuremberg’in o görkemli ama buz gibi salonunda, “Tu Quoque” savunmasının yarattığı ahlaki fırtına dinmek bilmiyordu. Bir önceki bölümde tanık olduğumuz gibi, sanık sandalyesinden yükselen bu meydan okuma, mahkemenin o kendinden emin ve sarsılmaz görünen hukuki zemininde derin çatlaklar oluşturmuştu. Amiral Dönitz’in davasında Pasifik’ten gelen o rahatsız edici itiraf ve yargıç koltuğunda oturan Sovyet temsilcisinin kendi ülkesinin Polonya’yı işgal etmiş olması gerçeği, adaletin evrensel kılıcının aslında sadece mağluplar için bilendiği yönündeki şüpheleri kuvvetlendirmişti. Ancak bu genel ve stratejik meydan okumaların ötesinde, “Sen de yaptın” savunmasının en somut, en kanlı ve en insani yüzleşmesi, gökyüzündeki savaşın tartışıldığı anlarda yaşanacaktı. Bu, savaşın sadece askerler arasında değil, aynı zamanda sivil halkın üzerinde, onların evlerinde, sokaklarında ve sığınaklarında nasıl yürütüldüğünün hikayesiydi. Bu, modern total savaşın en acımasız doktrini olan stratejik bombardıman kampanyalarının mahkeme salonunda masaya yatırılmasıydı. Bu yüzleşme, sadece rakamların ve askeri stratejilerin değil, aynı zamanda yanmış insan etinin kokusunun, enkaz altından gelen çığlıkların ve tarihin en büyük sivil katliamlarının hayaletlerinin salona doluştuğu bir an olacaktı.

İddia makamı için bu konu, Nazi rejiminin ahlaki iflasını kanıtlamanın en net yollarından biriydi. Savcılar, Reich Mareşali Hermann Göring ve diğer Luftwaffe komutanlarını, savaş hukukunu ve insanlığın en temel ahlaki kurallarını hiçe sayarak, kasıtlı ve sistematik bir şekilde sivil nüfusu hedef almakla suçladılar. Kanıtları, Nazi Almanyası’nın bu alandaki “öncülüğünü” gözler önüne seriyordu. 1937’de, İspanya İç Savaşı sırasında Nazi Almanyası’nın Kondor Lejyonu’nun Guernica kasabasını bombalaması, tarihte ilk kez bir sivil yerleşimin havadan terör amacıyla yok edilişinin korkunç bir provasıydı. Ardından, Polonya’nın işgali sırasında Varşova’nın ve Hollanda’nın işgali sırasında Rotterdam’ın acımasızca bombalanması gelmişti. Ancak bu stratejinin zirve noktası, 1940 sonbaharında başlayan ve aylarca süren, İngiltere’ye yönelik “Blitz” saldırılarıydı. Savcılık, Alman bombardıman uçaklarının geceler boyu Londra, Coventry, Liverpool gibi şehirlerin üzerine nasıl ölüm yağdırdığını detaylı bir şekilde anlattı. Coventry Katedrali gibi tarihi ve dini yapıların bile nasıl kasten hedef alınıp yok edildiğini gösterdiler. Bu saldırıların askeri hedeflerle sınırlı kalmadığı, asıl amacın İngiliz halkının moralini kırmak, onları terörize etmek ve hükümetlerini barış istemeye zorlamak olduğu açıktı. Bu, savaşın cepheden şehirlere taşınmasıydı; bir ulusun savaşma iradesini kırmak için onun en savunmasız parçasını, yani kadınlarını, çocuklarını ve yaşlılarını hedef almaktı. İddia makamına göre bu, barbarlığın ta kendisiydi ve açık bir savaş suçuydu.

Sanık sandalyesinde oturan Göring, bu suçlamaları dinlerken yüzünde alaycı bir gülümseme vardı. O ve avukatları, bu suçlamaları reddetmek gibi beyhude bir çabaya girmeyeceklerdi. Aksine, bu suçlamaları memnuniyetle kabul ediyor ve Müttefiklerin açtığı bu kapıdan sonuna kadar girmeye hazırlanıyorlardı. Onların stratejisi, bir kez daha, ayna tutmaktı. Savunma, mahkemeye şu temel soruyu yöneltti: Eğer sivil halkın moralini kırmak için şehirleri bombalamak bir savaş suçuysa, o zaman bu suçu en büyük ölçekte, en sistematik ve en ölümcül şekilde işleyenler kimlerdi? Bu sorunun cevabını vermek için, mahkeme salonunu hayali bir zaman makinesine bindirip, savaşın ilerleyen yıllarına, Müttefik hava gücünün gökyüzünde mutlak hakimiyet kurduğu döneme götürdüler. Savunma, İngiliz Kraliyet Hava Kuvvetleri (RAF) Bombardıman Komutanlığı’nın başındaki Mareşal Arthur “Bombacı” Harris’in ve Amerikalı General Curtis LeMay’in isimlerini gündeme getirdi. Bu isimler, Müttefikler için zaferin mimarları, kahraman generallerdi. Ancak Alman savunması için onlar, tarihin gördüğü en büyük sivil katliamlarının sorumlularıydı.

Savunma, ilk olarak Hamburg şehrinde yaşananları mahkemenin önüne serdi. 1943 yazında, “Gomorrah Operasyonu” kod adıyla Müttefikler, Hamburg’a yönelik bir dizi bombardıman başlattı. Ancak bu, daha önceki bombardımanlardan farklıydı. Amaç, sadece binaları yıkmak değil, daha önce bahsettiğimiz o korkunç “ateş fırtınası”nı yaratmaktı. İngilizler gece, Amerikalılar gündüz şehri bombalayarak, halka nefes alma imkanı bile tanımadılar. Savunma, tanıkların ifadelerine ve resmi raporlara dayanarak o cehennemi anları anlattı: Birkaç saat içinde şehrin merkezinde sıcaklık 800 dereceyi aşıyor, asfalt eriyip bir zift nehrine dönüşüyor, sığınaklardaki insanlar oksijensizlikten boğuluyor, sokaklarda kaçmaya çalışan insanlar ise alev girdapları tarafından yutuluyordu. Bir hafta süren operasyonun sonunda, Hamburg’un büyük bir kısmı yok olmuş ve tahminen 40,000’den fazla sivil, büyük çoğunluğu kadın ve çocuk, hayatını kaybetmişti. Savunma avukatı, yargıçlara dönerek sordu: “Hermann Göring’in Coventry’de yaptığını iddia ettiğiniz şey ile Mareşal Harris’in Hamburg’da yaptığı şey arasındaki fark nedir? Eğer bir fark varsa, bu sadece ölü sayısının ve vahşetin ölçeğinin büyüklüğüdür. Bu durumda, daha az insanı öldüreni mi yargılıyorsunuz, yoksa sadece kaybedeni mi?”

Ancak savunmanın elindeki en güçlü ve en ahlaki açıdan yıkıcı koz, Dresden’in bombalanmasıydı. Savunma, Dresden’in askeri veya endüstriyel açıdan neredeyse hiçbir öneminin olmadığını kanıtlarla ortaya koydu. Burası “Elbe’nin Floransa’sı” olarak bilinen, paha biçilmez sanat eserleriyle dolu, tarihi bir barok şehirdi. Daha da önemlisi, Şubat 1945’te, yani bombalandığı sırada, şehir Sovyet ilerleyişinden kaçan yüz binlerce Alman sivil mülteciyle dolup taşıyordu. Şehirde neredeyse hiç hava savunması yoktu, çünkü kimse böyle bir kültür merkezinin hedef alınacağını düşünmüyordu. Ancak 13-15 Şubat geceleri, İngiliz ve Amerikan bombardıman uçakları, Hamburg’da başarıyla denedikleri ateş fırtınası taktiğini Dresden üzerinde uyguladılar. İki gün içinde şehir, kelimenin tam anlamıyla haritadan silindi. Enkazdan çıkarılan ceset sayısı on binlerle ifade ediliyordu ve birçoğu kimliği tespit edilemeyecek şekilde kömürleşmişti. Savunma, bu saldırının askeri hiçbir gerekçesi olmadığını, amacının sadece ve sadece yaklaşan Yalta Konferansı öncesinde Sovyetler Birliği’ne Batı’nın yok etme gücünü göstermek ve Alman halkının son direniş kırıntılarını da toptan yok etmek olduğunu savundu. Yani, tıpkı Nazilerin Coventry’de yaptığı iddia edilen gibi, bu da saf bir terör eylemiydi. Savunma, Müttefik savcılarına şu soruyu yöneltti: “Sanat eserleriyle dolu, mültecilerin sığındığı savunmasız bir şehri, savaşın sonu gelmişken yok etmek, hangi askeri zorunluluğun bir sonucudur? Eğer bu bir savaş suçu değilse, o zaman savaş suçu nedir?”

Bu noktada, mahkeme salonunda artık sadece hukuki argümanlar değil, derin bir felsefi ve ahlaki soru yankılanıyordu. Bir şehrin ahlaki çöküntü için bombalanması ile askeri üretimini durdurmak için bombalanması arasında hukuki bir fark var mıdır? İddia makamı, kendi bombardımanlarının her zaman askeri hedeflere (fabrikalar, demiryolları, limanlar) yönelik olduğunu, sivil kayıpların ise bu meşru hedeflere yönelik saldırıların “tali hasarı” (collateral damage) olduğunu savunuyordu. Savunma ise bu ayrımın yapay ve ikiyüzlü bir kılıf olduğunu iddia ediyordu. Onlara göre, bir fabrikanın yanındaki işçi mahallesini, o fabrikada çalışan işçileri öldürmek ve geri kalanları korkutarak üretimi durdurmak amacıyla bombalamak, dolaylı bir hedef değil, doğrudan bir stratejiydi. “Halı bombardımanı” (carpet bombing) denilen taktiğin kendisi, doğası gereği ayrım gözetmeyen bir taktikti. Binlerce ton bombayı bir şehrin üzerine bir halı gibi serdiğinizde, fabrika ile okul, kışla ile hastane arasında bir ayrım yapmanız imkansızdı. Savunma, Müttefiklerin bu gerçeği bildiğini ve sivil kayıpları bir “tali hasar” olarak değil, hedeflerine ulaşmak için ödenmesi gereken, hatta arzu edilen bir bedel olarak gördüğünü iddia ediyordu.

Bu tartışma, Pasifik cephesindeki olaylarla daha da karmaşık bir hal aldı. Savunma, Amerikalı General Curtis LeMay’in Japonya’ya karşı yürüttüğü yangın bombası kampanyasını gündeme getirdi. LeMay, Japon şehirlerinin büyük ölçüde ahşap ve kağıttan yapıldığını biliyordu. Bu yüzden, yüksek patlayıcılı bombalar yerine, napalm ve diğer yanıcı maddeler içeren bombaları kullanarak, Japon şehirlerinde kontrol edilemez ateş fırtınaları yaratmayı hedefledi. Mart 1945’te Tokyo’ya düzenlenen tek gecelik saldırının bilançosu, savunmanın elindeki en güçlü argümanlardan biriydi. Yüz binden fazla sivilin ölümü, bir milyondan fazla insanın evsiz kalması ve şehrin devasa bir bölümünün küle dönmesi, savaşın en büyük tekil sivil katliamlarından biriydi. LeMay, daha sonra anılarında amacının “Japonya’yı taş devrine geri döndürmek” olduğunu açıkça ifade edecekti. Ve elbette, bu tartışmanın nihai ve en korkunç noktası Hiroşima ve Nagazaki’ye atılan atom bombalarıydı. Savunma, tek bir emirle, iki büyük şehrin, içindeki yüz binlerce sivil, kadın, çocuk, yaşlı demeden anında buharlaştırılmasının veya yavaş ve acılı bir ölüme mahkum edilmesinin, Nuremberg’de yargılanan herhangi bir suçtan nasıl daha az ahlaksız olabileceğini sordu. Eğer bir ulusun savaşma iradesini kırmak için onun sivil halkını toptan imha etmek en büyük savaş suçuysa, o zaman atom bombası bu suçun zirvesi değil miydi?

Bu noktada, o cevaplanamayan soru mahkeme salonunun tam ortasında asılı kalmıştı: Sivil bir canın ölüm nedeni, katilin niyetini meşrulaştırır mı? Yani, bir sivili “düşmanın moralini bozmak” amacıyla öldürmek suç da, “düşmanın endüstriyel kapasitesini çökertmek” amacıyla öldürmek meşru bir eylem midir? Ölen çocuk, annesi veya yaşlı adam için, üzerine düşen bombanın hangi stratejik doktrin adına atıldığının bir önemi var mıydı? Savunma, Müttefiklerin kendilerini ahlaken üstün kılmak için bu tür anlamsal ayrımların arkasına saklandığını, ancak sonucun her iki taraf için de aynı olduğunu iddia ediyordu: masum insanların ölümü. Bu argüman, mahkemenin temelini oluşturan o net ahlaki çizgiyi bulandırmayı başarmıştı. Artık mesele, sadece Nazilerin ne kadar kötü olduğu değil, aynı zamanda total savaşın doğasının herkesi nasıl acımasızlaştırdığı ve ahlaki pusulaları nasıl kırdığıydı.

Dresden ve Tokyo’nun hayaletleri, Nuremberg duruşma salonunda dolaşmaya başlamıştı. Onlar, sadece Nazi kurbanlarının değil, aynı zamanda Müttefik bombalarının kurbanlarının da sesiydi. Bu hayaletler, adaletin sadece galiplerin hikayesi olamayacağını, tarihin her iki tarafın da kurbanlarını hatırlaması gerektiğini fısıldıyorlardı. Savunma, Nazi liderlerinin suçlarını aklamayı başaramadı; çünkü Holokost’un sistematik canavarlığının bir benzeri yoktu. Ancak, stratejik bombardıman tartışmasıyla, Müttefiklerin kendilerini sunmaya çalıştıkları o lekesiz ahlaki üstünlük zırhında derin bir çatlak açmayı başardılar. Bu çatlak, “Kazananın Adaleti”nin en belirgin olduğu yerdi. Nuremberg’de, Alman şehirlerini bombalama emrini veren hiçbir Müttefik komutanı yargılanmadı. Aksine, onlar savaş kahramanları olarak madalyalarla onurlandırıldılar. Bu durum, mahkemenin sadece hukuki bir süreç değil, aynı zamanda galiplerin kendi tarihlerini yazdıkları ve kendi suçlarını bu tarihin dipnotlarına gizledikleri siyasi bir platform olduğu gerçeğini acı bir şekilde ortaya koyuyordu. Ateş fırtınalarının külleri, sadece şehirleri değil, aynı zamanda adaletin mutlak ve evrensel olduğu fikrini de yakıp yok etmişti. Geriye, gelecekteki tüm uluslararası hukuk çabalarına musallat olacak o rahatsız edici soru kalmıştı: Eğer herkes suçluysa, kimin yargılama hakkı vardır?


Bölüm 4: Denizlerin Dibindeki İkiyüzlülük: Amiral Dönitz ve Amerikalı Meslektaşı

Nuremberg duruşma salonunun duvarları, bir önceki bölümde tanık olduğumuz gibi, Dresden ve Tokyo’nun ateş fırtınalarının yarattığı ahlaki cehennemin yankılarıyla sarsılıyordu. Stratejik bombardıman tartışması, “Tu Quoque” savunmasının en geniş ve en kitlesel sivil ölümlerini içeren perdesini oluşturmuş, Müttefiklerin kendilerine biçtikleri ahlaki üstünlük pelerininin ne kadar ince ve yanmaya müsait olduğunu göstermişti. O salonda, artık sadece Nazi Almanyası’nın işlediği suçlar değil, total savaşın bizzat kendisi yargılanıyordu; bir canavarla savaşırken canavarlaşmanın kaçınılmaz olup olmadığı sorusu havada asılı kalmıştı. Ancak, bu büyük ve karmaşık ahlaki tartışmaların, yani “halı bombardımanlarının” sisli atmosferinin içinde, çok daha keskin, çok daha net ve hukuki açıdan neredeyse matematiksel bir kesinliğe sahip bir yüzleşme anı yaşanacaktı. Bu an, savaşın gökyüzündeki o ayrım gözetmeyen kaosundan, okyanusların soğuk ve karanlık derinliklerindeki bire bir avcılık mantığına inecekti. Bu, denizaltı savaşının yargılandığı, Büyük Amiral Karl Dönitz’in davasıydı. Dönitz’in davası, diğer davalardan farklı olarak, “Tu Quoque” savunmasının sadece ahlaki bir argüman olmaktan çıkıp, reddedilmesi imkansız, somut bir kanıtla desteklendiği ve mahkemenin kendi iç tutarlılığını ve adalet idealini en derinden sınadığı bir dönüm noktası olacaktı. Bu, adaletin terazisinin iki kefesine birbirinin neredeyse karbon kopyası olan iki eylem konulduğunda, terazinin kazananın lehine nasıl hileli bir şekilde eğildiğinin en bariz hikayesiydi.

Büyük Amiral Karl Dönitz, sanık sandalyesindeki diğer Nazi liderlerinden belirgin bir şekilde ayrılıyordu. O, Holokost’un mimarlarından veya Nazi ideolojisinin ateşli savunucularından biri değildi. Daha çok, Prusya askeri geleneğinden gelen, görevine ve vatanına son derece bağlı, yetenekli ve profesyonel bir denizci olarak görülüyordu. Savaş boyunca Alman denizaltı (U-bot) filosunu yönetmiş ve Müttefiklerin Atlantik’teki ikmal hatlarına ağır darbeler vurarak İngiltere’yi neredeyse dizlerinin üzerine çöktürmeyi başarmıştı. Hitler’in intiharından sonra, vasiyeti üzerine birkaç günlüğüne Üçüncü Reich’ın liderliğini üstlenmesi, onu Nuremberg’de sanık sandalyesine oturtan en önemli nedenlerden biriydi. Ancak ona yöneltilen en spesifik ve en ağır savaş suçu suçlaması, donanma komutanı olarak yürüttüğü savaşın doğasıyla ilgiliydi: “sınırsız denizaltı savaşı” emri vermek ve bu emir doğrultusunda hareket etmek.

İddia makamı için bu konu, uluslararası hukukun en temel ilkelerinin açık bir ihlaliydi. Yüzyıllardır süregelen deniz hukuku geleneklerine ve özellikle 1936 Londra Deniz Antlaşması’na göre, bir denizaltının sivil bir ticaret gemisini batırmadan önce uyması gereken katı kurallar vardı. Denizaltı, gemiyi durdurmalı, mürettebatın ve yolcuların can güvenliğini sağlamak için filikalara binmelerine izin vermeli ve ancak ondan sonra gemiyi batırmalıydı. Bu kurallar, savaşın acımasızlığını bir nebze de olsa medenileştirmeyi, savaşçı olmayanların hayatını korumayı amaçlıyordu. İddia makamı, Dönitz’in bu kuralları kasıtlı olarak ve sistematik bir şekilde çiğnediğini savundu. Alman U-botlarının, birer avcı gibi okyanusun altında sessizce pusuya yattığını ve karşılaştıkları Müttefik ticaret gemilerini hiçbir uyarıda bulunmadan, mürettebatına kaçma şansı tanımadan torpidoladığını kanıtlarla ortaya koydular. Bu saldırılar sonucunda binlerce sivil denizci, okyanusun buz gibi sularında ya anında can vermiş ya da saatler süren bir acı içinde donarak veya boğularak ölmüştü. Savcılık, bu eylemleri sadece bir savaş taktiği olarak değil, birer cinayet olarak tanımlıyordu. Özellikle, bir gemi batırıldıktan sonra, Dönitz’in U-bot kaptanlarına denizde hayatta kalanları kurtarmamaları, hatta onları yok etmeleri yönünde emirler verdiğine dair iddialar vardı. Bu, bir askerin görevini yapmasının ötesinde, insanlığın en temel merhamet duygularının bile yok edildiği bir vahşet seviyesiydi.

Dönitz ve savunma ekibi, bu suçlamalar karşısında zor bir durumda gibi görünüyordu. Evet, sınırsız denizaltı savaşı emrini vermişlerdi. Evet, binlerce sivil denizci bu emirler sonucunda ölmüştü. Bu gerçekleri inkar etmek imkansızdı. Ancak savunmanın stratejisi, bu gerçekleri inkar etmek değil, onları savaşın kaçınılmaz mantığı içinde yeniden çerçevelendirmekti. Avukatları, 20. yüzyıl teknolojisinin, 19. yüzyıldan kalma şövalye kurallarını geçersiz kıldığını savundular. Bir denizaltının en büyük gücü gizliliğidir. Su yüzüne çıkarak bir gemiyi uyarmak, kendi yerini belli etmek ve yakındaki düşman savaş gemileri veya uçakları için kolay bir hedef haline gelmek demekti. Ayrıca, Müttefik ticaret gemilerinin birçoğu silahlandırılmıştı ve bir denizaltıyı gördüklerinde ateş açmaktan çekinmiyorlardı. Hatta bazıları, su yüzüne çıkan denizaltılara kasten çarpmak için emir almıştı. Bu koşullar altında, Dönitz’in avukatları, mürettebatın can güvenliğini sağlamak gibi kurallara uymanın, kendi denizaltı mürettebatını intihara göndermekle eşdeğer olduğunu iddia ettiler. Bu, savaşın acımasız ama kaçınılmaz bir gerçeğiydi: ya sen ölürdün ya da o.

Ancak bu mantıksal savunmanın ötesinde, savunmanın elinde çok daha güçlü, çok daha yıkıcı bir silah vardı. Bu silah, “Tu Quoque” ilkesinin en saf, en damıtılmış haliydi. Dönitz’in avukatı Otto Kranzbühler, mahkemeden, savaş sırasında ABD Pasifik Filosu Komutanı olan ve Amerikan halkının en büyük savaş kahramanlarından biri olarak gördüğü Amiral Chester W. Nimitz’e bir dizi soru yöneltilmesine izin verilmesini talep etti. Mahkeme, bu alışılmadık talebi kabul etti. Sorular yazılı olarak Amiral Nimitz’e gönderildi ve Nimitz’in yeminli ifadesiyle verdiği cevaplar, bir belge olarak mahkemeye sunuldu. O belgenin içeriği, duruşma salonunda okunduğunda, Nuremberg’in o ana kadarki seyrini değiştirecek bir etki yarattı. Bu, Müttefiklerin adalet anlatısının tam kalbine saplanmış bir hançerdi.

Amiral Nimitz, o resmi belgede, kendisine yöneltilen sorulara bir askere yakışır dürüstlükle ve hiç çekinmeden cevap vermişti. Evet, ABD donanması, Japonya’ya karşı savaşın başladığı ilk günden, yani 7 Aralık 1941’den itibaren, Pasifik Okyanusu’nda “sınırsız hava ve denizaltı savaşı” ilan etmişti. Evet, Amerikan denizaltılarına, karşılaştıkları her Japon gemisini, askeri veya ticari ayrımı yapmaksızın, uyarıda bulunmadan batırma emri verilmişti. Evet, bu politika savaş boyunca istisnasız bir şekilde uygulanmıştı. Belgede, savaşın ilk günlerinde bir Amerikan denizaltısının su yüzüne çıkarak bir Japon gemisini durdurmaya çalıştığı, ancak geminin telsizle yardım istemesi ve kaçmaya çalışması üzerine, bu tür “şövalyevari” davranışların savaşın gerçeklerine uymadığına karar verildiği ve bir daha asla tekrarlanmadığı bile belirtiliyordu. Belgenin en çarpıcı kısmı ise, denizde hayatta kalanların kurtarılmasıyla ilgiliydi. Nimitz, bir düşman gemisi batırıldıktan sonra, Amerikan denizaltılarının hayatta kalanları kurtarmaya yönelik genel bir emirlerinin olmadığını, çünkü bunun denizaltının kendisi için aşırı risk oluşturacağını ve asıl görevi olan düşman gemilerini batırma misyonunu tehlikeye atacağını ifade ediyordu.

Bu ifadeler mahkeme salonunda okunduğunda, anlık bir sessizlik oldu. Bu sessizlik, sadece şaşkınlığın değil, aynı zamanda derin bir ahlaki rahatsızlığın da sessizliğiydi. Savunmanın artık karmaşık felsefi argümanlara ihtiyacı yoktu. Durum, iki kere ikinin dört etmesi kadar basitti. Sanık sandalyesinde oturan Alman Amiral Karl Dönitz’in Atlantik Okyanusu’nda yürüttüğü savaş ile kahraman Amerikan Amiral Chester Nimitz’in Pasifik Okyanusu’nda yürüttüğü savaş arasında, hukuki ve ahlaki açıdan neredeyse hiçbir fark yoktu. Her ikisi de, modern savaşın acımasız gereklilikleri olduğuna inandıkları için, eski deniz hukuku kurallarını bir kenara bırakmış ve düşmanın ikmal hatlarını kesmek için en etkili yöntemi seçmişlerdi. Her ikisi de, bu kararları sonucunda binlerce sivilin ölümüne neden olmuştu. Ancak bu iki adamın kaderleri, tamamen farklıydı. Biri, Nuremberg’de bir savaş suçlusu olarak yargılanıyor ve hayatı pamuk ipliğine bağlıydı. Diğeri ise, Washington’da bir ulusal kahraman olarak onurlandırılıyor, madalyalar alıyor ve anılarını yazıyordu.

Bu noktada “Tu Quoque” savunması, mahkemeyi bir mantık kapanına kıstırmıştı. Yargıçların önünde sadece iki seçenek vardı. Birinci seçenek, Amiral Nimitz’in ifadesini görmezden gelmek, Dönitz’i suçlu bulmak ve onu en ağır şekilde cezalandırmaktı. Ancak bu, mahkemenin adaletinin sadece galiplerin intikam aracı olduğu, hukukun evrensel değil, milliyete göre uygulandığı iddiasını doğrulamak anlamına gelirdi. Bu, Nuremberg’in geleceğe bırakmak istediği o yüce hukuk mirasını daha doğmadan öldürmek olurdu. İkinci seçenek ise, Nimitz’in ifadesini kabul etmek ve Dönitz’i bu suçlamadan beraat ettirmekti. Ancak bu da imkansızdı. Bu, binlerce masum sivilin öldüğü bir eylemin suç olmadığını söylemek, Nazi rejiminin en üst düzey komutanlarından birini aklamak ve Müttefik kamuoyunun adalet beklentisini boşa çıkarmak demekti. Bu, siyasi olarak kabul edilemez bir sonuçtu.

Mahkeme, bu imkansız ikilem karşısında, hukuki bir cambazlık yaparak orta bir yol bulmaya çalıştı. Karar açıklandığında, o tarihi an geldi. Yargıçlar, Amiral Karl Dönitz’i, uluslararası deniz hukuku kurallarını ihlal etmekten, yani “sınırsız denizaltı savaşı” yürütmekten suçlu buldular. Bu, Müttefiklerin hukuki pozisyonunu ve iddianamenin geçerliliğini korumak için atılmış bir adımdı. Ancak kararın hemen ardından gelen cümle, Nuremberg’in kendi ikiyüzlülüğünü zımnen kabul ettiği o tarihi itirafı içeriyordu. Mahkeme, Dönitz’in bu suçtan dolayı ayrıca bir hapis cezası almayacağını açıkladı. Kararın gerekçesinde, “Dönitz’in bu emrinin, Müttefiklerin Pasifik’te uyguladığı politikadan önemli ölçüde farklı olmadığı, Amiral Nimitz’in ifadesiyle de sabit olduğu” belirtiliyordu. Bu, inanılmaz bir andı. Mahkeme, bir eylemin hem suç olduğunu söylüyor hem de aynı suçun karşı tarafça da işlendiği için cezalandırılmayacağını ilan ediyordu. Bu, “Evet, sen hırsızlık yaptın ve bu bir suç. Ama seni yargılayan polis şefi de başka bir yerde hırsızlık yaptığı için, bu suçundan dolayı sana ceza vermiyoruz” demek gibi bir şeydi.

Bu karar, Dönitz için kısmi bir zafer, ancak Nuremberg’in adalet ideali için derin bir yaraydı. Dönitz, diğer suçlardan (özellikle savaşı planlamaya katılmaktan) on yıl hapis cezası aldı, ancak en somut ve en kanıtlanmış savaş suçu suçlamasından fiilen cezasız kalmış oldu. Bu, “Kazananın Adaleti”nin en somut, en belgelenmiş ve en inkâr edilemez örneği olarak tarihe geçti. Denizlerin dibindeki o karanlık savaş, su yüzüne çıktığında, sadece batık gemilerin ve kayıp canların trajedisini değil, aynı zamanda adaletin kendisinin de nasıl ikiyüzlü bir şekilde su alabileceğini göstermişti. Müttefikler, kendi kahramanlarını korumak adına, kendi kurdukları mahkemenin en temel ilkelerinden birini esnetmek zorunda kalmışlardı. Bu, Dönitz’i darağacından kurtaran, ancak Nuremberg’in ahlaki otoritesine kalıcı bir leke süren bir geri adımdı. Okyanusun soğuk suları, sadece binlerce denizcinin mezarı değil, aynı zamanda evrensel adalet idealinin de en azından o an için battığı yer olmuştu. Bu vaka, tarihe, hukukun gücünün bile, galiplerin siyasi gerçekleri ve kendi kahramanlarını koruma içgüdüsü karşısında nasıl bükülebileceğinin acı bir kanıtı olarak kaydedilecekti.


Bölüm 5: Hukukun Soğuk Mantığı: “Bir Suç, Başka Bir Suçu Meşrulaştırmaz”

Nuremberg duruşma salonunun atmosferi, önceki bölümlerde tanık olduğumuz “Tu Quoque” savunmasının yarattığı ahlaki fırtınalarla giderek daha da ağırlaşmıştı. Dresden’in ve Tokyo’nun ateş fırtınalarından yükselen hayaletler, Müttefiklerin ahlaki üstünlük iddialarını sorgularken, okyanusun dibinden gelen Amiral Nimitz’in itirafı ise mahkemenin adalet terazisinin ne kadar dengesiz olduğunu acı bir şekilde ortaya koymuştu. Savunma avukatları, ustaca bir stratejiyle, mahkemeyi bir hukuk platformundan çıkarıp, galiplerin kendi vicdanlarıyla yüzleşmek zorunda kaldıkları devasa bir ahlaki sorgulama alanına dönüştürmeyi başarmışlardı. Duruşmaları izleyen dünya kamuoyu ve hatta bizzat Müttefik delegasyonları içinde bile, bu mahkemenin sadece “Kazananın Adaleti”nin tecelli ettiği siyasi bir gösteri olup olmadığı yönündeki fısıltılar giderek yükseliyordu. Sanık sandalyesinden yöneltilen o basit ama yıkıcı soru, “Biz suçluysak, siz de suçlu değil misiniz?”, mahkemenin temel meşruiyetini kemiren bir asit gibiydi. Eğer mahkeme, bu ahlaki meydan okumaya karşı sağlam, tutarlı ve hukuki bir cevap veremezse, Nuremberg’in geleceğe bırakmak istediği o büyük hukuk mirası, daha doğmadan bir ikiyüzlülük anıtına dönüşme riskiyle karşı karşıyaydı.

İşte tam bu kritik noktada, Müttefik iddia makamı ve mahkeme heyeti, kendilerini ahlaki tartışmaların o kaygan zemininden çekip, hukukun serin, rasyonel ve evrensel olduğu iddia edilen sularına geri dönmek için bilinçli bir çaba içine girdiler. Onların cevabı, duygusal veya ahlaki bir özür ya da bir itiraf değildi. Aksine, binlerce yıllık hukuk geleneğinin temel taşlarından birine dayanan, soğuk ve tavizsiz bir mantıksal argümandı. Bu argüman, “Tu Quoque” savunmasının neden sadece ahlaki olarak değil, aynı zamanda hukuki olarak da geçersiz olduğunu kanıtlamayı amaçlıyordu. Mahkemenin resmi ve gayriresmi kanallardan defalarca dile getirdiği bu temel ilke, son derece basit bir cümlede özetleniyordu: “Bir suç, başka bir suçu meşrulaştırmaz.” Bu cümle, Nuremberg’in “Tu Quoque” fırtınasına karşı sığındığı hukuki limandı ve mahkemenin kendi iç tutarlılığını ve varlık nedenini korumak için sarıldığı en önemli can simidiydi.

Bu ilkeyi anlamanın en kolay yolu, daha önce de değindiğimiz o basit analojiden geçer. Bir mahkemede hırsızlıkla yargılanan bir sanık olduğunuzu düşünün. Yargıca dönüp, “Evet, ben hırsızlık yaptım ama benim komşum da her gece hırsızlık yapıyor, hatta o benden daha fazla çalıyor. Üstelik, bu mahkeme salonundaki polis şefi de geçen hafta vergi kaçırdı. Dolayısıyla, beni yargılamaya hakkınız yok!” dediğinizde, hiçbir hukuk sistemi bu savunmayı kabul etmez. Yargıcın cevabı net olacaktır: “Komşunuzun veya polis şefinin işlediği iddia edilen suçlar, şu anki davanın konusu değildir. Bizim görevimiz, sizin, yani sanığın, isnat edilen suçu işleyip işlemediğinizi karara bağlamaktır. Eğer diğerleri de suç işlemişse, onlar da ayrı davalarda, kendi eylemlerinden dolayı yargılanmalıdır. Bir başkasının suçu, sizin suçluluğunuzu ortadan kaldırmaz.” İşte Nuremberg mahkemesinin “Tu Quoque” savunmasına karşı temel duruşu, tam olarak bu mantığa dayanıyordu. Mahkeme heyeti ve özellikle Başsavcı Robert Jackson, bu ilkeyi defalarca vurguladılar. Onlara göre, mahkemenin görevi, Müttefiklerin savaş sırasında yaptıkları eylemleri yargılamak değildi. Bu, tarihçilerin, ahlak felsefecilerinin ve belki de gelecekteki mahkemelerin işiydi. Nuremberg’in sınırlı ve net bir görevi vardı: Londra Şartı’nda tanımlanan suçları işledikleri iddia edilen yirmi iki Nazi sanığını yargılamak. Müttefiklerin Dresden’de veya Tokyo’da ne yaptığı, Hermann Göring’in Coventry’de yaptığı iddia edilen suçun niteliğini değiştirmezdi. Amiral Nimitz’in Pasifik’te ne yaptığı, Amiral Dönitz’in Atlantik’te işlediği suçun bir suç olduğu gerçeğini ortadan kaldırmazdı. Hukuk, evrensel ve nesnel bir ölçüt olmalıydı; her eylem, kimin yaptığına bakılmaksızın, kendi içinde değerlendirilmeliydi.

Ancak mahkeme, sadece bu temel ilkeyle yetinmedi. Aynı zamanda, Nazi Almanyası’nın eylemleriyle Müttefiklerin eylemleri arasında sadece niceliksel (ölü sayısı gibi) değil, aynı zamanda niteliksel olarak da derin farklar olduğunu kanıtlamaya çalıştı. Bu argüman, birkaç hukuki ve ahlaki ilkeye dayanıyordu. Bunlardan ilki, savaşı “ilk başlatan olma” durumu ve “misilleme” (retaliation) hakkıydı. Savcılık, sivil şehirlerin bombalanması veya sınırsız denizaltı savaşı gibi uluslararası hukuku ihlal eden vahşi uygulamaları ilk başlatanın Nazi Almanyası olduğunu savundu. Onlara göre, Almanların Varşova’yı, Rotterdam’ı ve Londra’yı bombalaması, savaşın kurallarını tek taraflı olarak bozan ilk eylemlerdi. Müttefiklerin daha sonra Hamburg ve Dresden’i bombalaması ise, bu ilk saldırganlığa karşı bir misilleme olarak görülebilirdi. Uluslararası hukukta misilleme, bir tarafın yasa dışı bir eylemine, karşı tarafın normalde yasa dışı sayılacak benzer bir eylemle karşılık vererek onu durdurmaya çalışması anlamına gelir ve belirli koşullar altında meşru kabul edilebilir. Bu argümana göre, Müttefiklerin eylemleri, savaşı başlatan bir canavarlığa karşı verilmiş, acı ama gerekli bir cevaptı. Bu, ahlaki olarak tartışmalı bir savunmaydı, zira misillemenin bile orantılı olması ve masum canları hedef almaması gerekirdi. Ancak hukuki bir çerçeve sunarak, Müttefiklerin eylemlerini bir “suç” olmaktan çıkarıp, yasa dışı bir eyleme karşı bir “yaptırım” olarak yeniden tanımlamaya çalışıyordu.

İkinci ve çok daha güçlü olan niteliksel ayrım ise, mahkemenin yargıladığı suçların doğasındaydı. “Tu Quoque” savunması, özellikle stratejik bombardıman veya denizaltı savaşı gibi iki tarafın da benzer taktikler uyguladığı alanlarda etkiliydi. Ancak Nuremberg’de yargılanan suçlar, sadece bunlardan ibaret değildi. İddianamenin kalbinde, Holokost gibi, insanlık tarihinde hiçbir benzeri, hiçbir karşılığı olmayan, mutlak bir kötülük yatıyordu. Mahkeme, bu noktada “Tu Quoque” savunmasının tamamen çöktüğünü ve anlamsızlaştığını vurguladı. Müttefiklerin Dresden’de veya Tokyo’da yaptıkları ne kadar korkunç olursa olsun, bu eylemlerin amacı, ne kadar acımasız ve ahlaksızca da olsa, bir savaşı kazanmaktı. Yani, bu eylemlerin arkasında askeri ve stratejik bir mantık vardı. Oysa Nazi rejiminin yürüttüğü soykırım, savaşın kazanılmasıyla ilgili değildi. Aksine, çoğu zaman savaş çabalarına zarar veren, devasa kaynakları (trenler, askerler, bürokrasi) tüketen, tamamen ideolojik bir imha projesiydi. Yahudilerin, Romanların, engellilerin ve diğer grupların, bir fabrikada endüstriyel bir verimlilikle, metodik bir şekilde gaz odalarında, toplu mezarlarda ve tıbbi deneylerde yok edilmesinin amacı, askeri bir zafer kazanmak değil, belirli bir insan grubunu gezegenin yüzeyinden tamamen silmekti.

Bu, Nuremberg’in “Tu Quoque” savunmasına karşı kullandığı en güçlü ahlaki ve hukuki kalkan oldu. Yargıç Jackson ve ekibi, bu ayrımı defalarca vurguladılar. Evet, Müttefikler şehirleri bombalamış olabilirlerdi. Ama onlar, sırf belirli bir dine veya etnik kökene mensup oldukları için milyonlarca silahsız sivili, kadını, çocuğu ve bebeği, birer böcek gibi ezmek için ölüm fabrikaları inşa etmemişlerdi. Müttefiklerin eylemleri, savaşın vahşetinin bir parçasıydı. Nazilerin eylemleri ise, insanlığın kendisine karşı işlenmiş bir suçtu; bu, savaşın mantığının bile ötesinde, patolojik bir kötülüktü. Bu nedenle, mahkeme, Dresden’in bombalanması ile Auschwitz’in gaz odalarını aynı ahlaki kefeye koymayı reddetti. Birini diğerini meşrulaştırmak için kullanmak, Holokost’un benzersiz dehşetini küçümsemek ve tarihin en büyük suçunu sıradanlaştırmak anlamına gelirdi. Bu noktada, “Sen de yaptın” savunması, ahlaki ağırlığı altında ezilerek anlamsızlaşıyordu. Çünkü Müttefiklerin yaptığı hiçbir şeyin karşılığı, Auschwitz değildi.

Bu hukuki ve ahlaki argümanlar zinciri, mahkemenin kendi varlığını ve meşruiyetini koruma çabasının temelini oluşturdu. Mahkeme, kendini ahlaki tartışmaların ve siyasi suçlamaların o bulanık sularından soyutlayarak, hukukun o serin ve rasyonel limanına demirlemeye çalıştı. Hukuk, duygularla veya göreceli ahlak anlayışlarıyla ilgilenmezdi. Hukuk, tanımlanmış kurallar, kanıtlar ve bu kuralların ihlal edilip edilmediğiyle ilgilenirdi. Bu soğuk mantık, mahkemenin “Tu Quoque”nun yarattığı ahlaki kaostan çıkış yoluydu. Hukuk, bir cerrahın neşteri gibiydi; duygusuz, kesin ve sadece hastalıklı dokuyu kesip atmaya odaklı. Mahkeme, bu neşteri kullanarak, Nazi rejiminin işlediği suçları, Müttefiklerin eylemlerinin yarattığı ahlaki karmaşadan dikkatlice ayırmaya çalıştı. Bu, hukukun kendi iç tutarlılığını ve üstünlüğünü kanıtlama anıydı.

Ancak bu çabanın kendisi, yeni bir gerilim yaratıyordu. Hukuk, kendini ahlaktan ve siyasetten tamamen soyutlayabilir miydi? “Bir suç, başka bir suçu meşrulaştırmaz” ilkesi, hukuken ne kadar doğru olursa olsun, adaletin temelinde yatan eşitlik ve tarafsızlık duygusunu tatmin ediyor muydu? Evet, komşunuzun hırsızlık yapması sizin suçunuzu ortadan kaldırmazdı. Ama eğer polis sadece sizi tutuklayıp, gücü ve nüfuzu daha fazla olan komşunuza dokunmuyorsa, o zaman adaletin tecelli ettiğini söyleyebilir miydiniz? Hukuk, kâğıt üzerinde doğru olanı yapmış olabilirdi, ancak vicdanlar rahatsız olmaya devam ediyordu. İşte Nuremberg’in yarattığı en büyük gerilim buydu: bir yanda, hukukun kendi iç mantığını ve kurallarını koruma çabası; diğer yanda ise, bu mantığın insanlığın adalet duygusuyla ve eşitlik beklentisiyle çatıştığı gerçeği.

Sonuç olarak, mahkeme “Tu Quoque” savunmasını resmi olarak reddetti ve yargılamalara devam etti. Bu hukuki manevra, mahkemenin çökmesini engelledi ve tarihe, gelecekteki uluslararası suçlar için bir emsal teşkil edecek kararlar bırakmasını sağladı. Ancak bu, pürüzsüz bir zafer değildi. Mahkeme, hukuki bir fırtınayı atlatmış, ancak ruhunda derin bir yara almıştı. “Bir suç, başka bir suçu meşrulaştırmaz” ilkesi, bir kalkan gibi kullanılarak mahkemenin meşruiyeti korunmuştu. Fakat bu kalkanın arkasında, Müttefiklerin kendi eylemleriyle ilgili cevaplanmamış, rahatsız edici sorular ve “Kazananın Adaleti”nin silinmez gölgesi kalmıştı. Hukukun soğuk mantığı, ahlakın yakıcı ateşini tamamen söndürmeyi başaramamıştı. Aksine, bu iki alan arasındaki o ebedi gerilimi, tarihin en büyük sahnesinde bir kez daha gözler önüne sermişti. Nuremberg, hukukun kendini ahlaki karmaşadan nasıl soyutlayabildiğini gösterirken, aynı zamanda bu soyutlamanın adalet arayışında ne kadar tatminsiz ve eksik kalabildiğinin de trajik bir kanıtı olmuştu.


Bölüm 6: Adaletin Kör Noktası: Madem Öyle, Diğerleri Neden Yargılanmadı?

Nuremberg mahkemesinin o görkemli duvarları arasında, hukukun soğuk ve rasyonel mantığı, ahlakın yakıcı ateşine karşı zorlu bir zafer kazanmış gibiydi. Bir önceki bölümde tanık olduğumuz gibi, mahkeme “Tu Quoque” savunmasının yarattığı varoluşsal tehdidi, “bir suç başka bir suçu meşruraştırmaz” şeklindeki evrensel hukuk ilkesinin sağlam zırhının arkasına sığınarak bertaraf etmişti. Bu ilke, bir cerrahın neşteri gibi, Nazi rejiminin işlediği suçların benzersiz canavarlığını, Müttefiklerin kendi eylemlerinin yarattığı ahlaki karmaşadan dikkatlice ayırmıştı. Hukuk, kendi iç tutarlılığını korumuş, mahkeme yoluna devam etmiş ve geleceğe, liderlerin de sorumlu tutulabileceğine dair paha biçilmez bir miras bırakma yolunda ilerlemişti. Yargıç Jackson ve ekibi, adaletin, galiplerin intikam arzusundan veya mağlupların ahlaki saptırmalarından daha yüce, daha nesnel bir kavram olduğunu kanıtlamış görünüyordu. Kağıt üzerinde, mantık galip gelmişti.

Ancak hukuk, sadece kağıt üzerindeki paragraflardan ve mantıksal denklemlerden ibaret değildir. Adalet, en derin anlamıyla, sadece bir ilkenin doğruluğuyla değil, aynı zamanda o ilkenin herkese eşit ve tutarlı bir şekilde uygulanmasıyla hayat bulur. Ve işte tam bu noktada, Nuremberg’in o ustaca inşa edilmiş hukuki yapısının en büyük ve en rahatsız edici kör noktası ortaya çıkıyordu. Mahkemenin “bir suç başka bir suçu meşrulaştırmaz” ilkesini kabul etsek bile, hatta bu ilkenin doğruluğuna tüm kalbimizle inansak bile, zihnimiz kaçınılmaz olarak bir sonraki mantıksal ve ahlaki adımı atmaya zorlanıyordu. Bu adım, basit ama bir o kadar da yıkıcı bir sorudan ibaretti: Madem öyle, diğerleri neden yargılanmadı?

Bu soru, mahkemenin resmi cevaplarının ve hukuki gerekçelerinin bittiği yerde başlıyordu. Bu, hukukun değil, vicdanın sorusuydu. Eğer “komşum da hırsızlık yapıyor” demek benim hırsızlık suçumu ortadan kaldırmıyorsa, bu mantığın doğal ve adil sonucu, hırsızlık yapan komşumun da adalet önüne çıkarılması gerektiğidir. Adalet, sadece bir suçluyu mahkum etmekle değil, aynı suçu işleyen herkesi sorumlu tutmakla tecelli eder. Eğer hukuk evrensel ise, o zaman coğrafyaya, milliyete, üniformanın rengine veya savaşın hangi tarafında olduğunuza bakmaksızın herkese eşit uygulanmalıdır. Eğer Amiral Dönitz’in sınırsız denizaltı savaşı yürütmesi bir savaş suçuysa ve bu suçtan dolayı yargılanıyorsa, o zaman aynı emri verdiğini kendi ağzıyla itiraf eden Amiral Nimitz neden Washington’da bir kahraman olarak onurlandırılıyordu? Eğer Hermann Göring’in Coventry’yi bombalaması sivilleri kasıtlı olarak hedef almak anlamına geliyorsa, o zaman Dresden’i ve Tokyo’yu ateş fırtınalarıyla haritadan silen Mareşal Harris ve General LeMay neden Londra ve Washington’da madalyalarla onurlandırılıyordu? Eğer saldırgan bir savaş başlatmak en büyük uluslararası suçsa ve Alman liderliği bu suçtan dolayı yargılanıyorsa, o zaman Polonya’yı Almanya ile birlikte işgal eden ve Finlandiya’ya saldıran Sovyetler Birliği’nin liderleri neden aynı sanık sandalyesinde değil de yargıç koltuğunda oturuyordu?

Bu sorular, Nuremberg’in adalet anlatısının tam kalbindeki o devasa boşluğu, o kör noktayı işaret ediyordu. Bu, görmezden gelinen, üstü örtülen ama varlığı herkes tarafından hissedilen bir boşluktu. Bu soruları sormaya başladığınız an, Nuremberg’in 600 numaralı duruşma salonu zihninizde dönüşmeye başlar. O yirmi iki sanığın oturduğu sandalyelerin yanına, hayali ama bir o kadar da gerçek başka sandalyeler eklemeye başlarsınız. O boş kalan sanık sandalyeleri, adaletin tamamlanmamışlığının, tarihin en büyük “ama ya eğer?” sorusunun somut birer anıtı gibi dururlar.

Zihninizdeki o mahkeme salonunda, ilk boş sandalyeye belki de Winston Churchill oturur. Savaşın o karanlık günlerinde İngiliz halkına ilham veren, Nazizme karşı direnişin sembolü olan o büyük devlet adamı. Ama aynı zamanda, Mareşal “Bombacı” Harris’e Alman şehirlerinin sivil nüfusunu hedef alan “alan bombardımanı” (area bombing) stratejisi için tam yetki veren, Dresden’in yok edilmesi emrinin en üst düzeydeki siyasi sorumlusu olan adam. Onun yanındaki sandalyeye, o sırada ABD Başkanı olan Franklin D. Roosevelt’in halefi Harry S. Truman oturur. Manhattan Projesi’nin meyvesi olan o korkunç silahı, atom bombasını, büyük ölçüde sivil nüfusa sahip iki şehrin üzerine atmak gibi tarihin akışını değiştiren o nihai kararı veren lider. Ve elbette, o sıranın en rahatsız edici sakini, Müttefiklerin en güçlü ortaklarından, ama aynı zamanda kendi halkına karşı uyguladığı zulümle ve komşularına yönelik saldırganlığıyla bilinen Sovyet lideri Joseph Stalin olurdu. Polonya’nın işgalinden Katyn Ormanı katliamına, kendi ülkesindeki milyonlarca insanın ölümünden sorumlu olan, ancak şimdi Nazizmi yargılayan “adalet” koalisyonunun bir parçası olan o acımasız diktatör.

Ve bu liderlerin arkasındaki sıralarda, onların generalleri yer alırdı. İngiliz Mareşal Arthur “Bombacı” Harris, “Almanya’nın her şehrini birer harabeye çevirene kadar durmayacağız” felsefesiyle Hamburg’u ve Dresden’i ateş cehennemine çeviren adam. Amerikalı General Curtis LeMay, “Japonya’yı taş devrine geri döndüreceğiz” diyerek Tokyo’yu napalmla yakan ve daha sonra “eğer savaşı kaybetseydik, birer savaş suçlusu olarak yargılanacağımızdan emindim” diye itiraf edecek olan komutan. Ve elbette, Pasifik’teki zaferin mimarı, ancak sınırsız denizaltı savaşını yürüttüğünü kabul eden Amiral Chester Nimitz. Ve Kızıl Ordu’nun Berlin’e yürüyüşü sırasında işlenen sayısız savaş suçunun, özellikle de milyonlarca Alman kadınına yönelik sistematik tecavüzlerin sorumluluğunu taşıyan Sovyet mareşalleri, Jukov ve Konev.

Bu hayali mahkeme salonu, bu boş sandalyeler dolduğunda, Nuremberg’in gerçekte ne olduğunu ve ne olamadığını acı bir şekilde ortaya koyar. O, insanlığın evrensel vicdanının tecelli ettiği bir yer değildi. O, galiplerin, mağlupların suçlarını yargıladığı bir yerdi. Hukuk, evrensel bir ölçüt olarak değil, kazananın elindeki bir silah olarak kullanılmıştı. “Bir suç başka bir suçu meşrulaştırmaz” ilkesi, Nazi sanıklarının savunmasını çürütmek için kullanılmıştı, ancak aynı ilke Müttefiklerin kendi eylemlerini sorgulamak için asla kullanılmamıştı. Bu, hukukun sadece yarısının uygulandığı, adaletin sadece bir göze sahip olduğu bir durumdu. Adaletin sembolü olan o gözü bağlı kadın heykeli, Nuremberg’de bağını çıkarmış ve kimin dost, kimin düşman olduğuna dikkatlice bakarak kılıcını sallamıştı.

Bu noktada, yazımızın temel sorusuna, bu bölümün başlığına geri dönüyoruz: Madem öyle, diğerleri neden yargılanmadı? Bu soruyu sormak kolaydır, ancak cevabı, hukukun ideal dünyasından çıkıp, 1945 yılının acımasız jeopolitik gerçeklerine inmeyi gerektirir. Bu, artık bir hukuk veya ahlak sorusu değil, bir güç ve siyaset sorusudur. Bu yargılamanın neden asla gerçekleşmediğini ve o dönemde neden asla gerçekleşemeyeceğini anlamak, uluslararası ilişkilerin temel doğasını ve adaletin her zaman güç dengelerine nasıl tabi olduğunu anlamaktır.

Bu yargılamanın imkansızlığının ilk ve en bariz nedeni, basit bir soruda yatar: Mahkemeyi kim kuracaktı? Nuremberg Mahkemesi’ni kuran, finanse eden, lojistiğini sağlayan, yargıçlarını ve savcılarını atayanlar, bizzat Müttefik Güçler’in kendisiydi. Galip devletlerin, kendi kurdukları bir mahkemede kendi savaş kahramanlarını ve siyasi liderlerini sanık sandalyesine oturtmaları, akla ve siyasetin doğasına aykırıdır. Bu, bir şirketin yönetim kurulunun, kendi CEO’sunu dolandırıcılıktan yargılamak için kendi içinde bir mahkeme kurması kadar absürttür. Truman’ı, Churchill’i veya Stalin’i yargılayacak üstün bir otorite, 1945 dünyasında mevcut değildi. Onlar, gezegenin en güçlü insanlarıydı ve güç, kendi hukukunu yaratma eğilimindedir.

İkinci neden, ulusal egemenlik ilkesinin kutsallığıdır. Hiçbir büyük ve egemen devlet, kendi vatandaşlarının, özellikle de ulusal güvenliğinden ve savaş stratejisinden sorumlu olan liderlerinin ve generallerinin, başka bir ulus veya uluslararası bir organ tarafından yargılanmasına gönüllü olarak izin vermez. Bu, ulusal onurun ve egemenliğin ihlali olarak görülür. ABD’nin, General LeMay’i veya Amiral Nimitz’i bir Alman veya Japon yargıcın önüne çıkarmayı kabul ettiğini hayal etmek bile imkansızdır. Aynı şekilde, İngiltere’nin “Bombacı” Harris’i teslim etmesi veya Sovyetler Birliği’nin Stalin’i veya Jukov’u yargılatması da düşünülemezdi. Bu liderler, kendi ülkelerinde savaş suçlusu olarak değil, uluslarını mutlak bir yıkımdan kurtaran kahramanlar olarak görülüyorlardı. Onları yargılamak, sadece liderleri değil, aynı zamanda o liderlerin temsil ettiği ulusların savaş boyunca yaptığı fedakarlıkları ve kazandığı zaferi de lekelemek anlamına gelirdi.

Üçüncü ve belki de en önemli neden, “iyi savaş” anlatısının korunması zorunluluğuydu. İkinci Dünya Savaşı, Müttefik halklarına, insanlık tarihinde eşi benzeri görülmemiş bir ahlaki netlikte bir savaş olarak sunulmuştu. Bu, sadece uluslar arasındaki bir çıkar çatışması değil, medeniyet ile barbarlık, özgürlük ile tiranlık, iyilik ile mutlak kötülük arasındaki nihai bir mücadeleydi. Bu siyah-beyaz anlatı, savaş boyunca milyonlarca insanın en büyük fedakarlıkları yapmasını sağlayan manevi yakıttı. Şimdi, savaş kazanıldıktan sonra, kendi liderlerinin de savaş suçları işlediğini kabul etmek, bu temel ahlaki anlatıyı dinamitlemek anlamına gelirdi. Bu, “iyi” ile “kötü” arasındaki o net çizgiyi bulandırmak, savaşın anlamını sorgulamak ve kazanılan zaferin üzerine gölge düşürmek olurdu. Savaş sonrası dünyayı inşa etmeye çalışan Müttefik liderler için, bu ahlaki belirsizlik, göze alabilecekleri bir lüks değildi. Onların, morali bozuk ve yorgun halklarına sunmaları gereken şey, ahlaki bir zaferin kesinliğiydi, rahatsız edici bir ahlaki karmaşa değil.

Bu nedenler bir araya geldiğinde, o boş kalan sanık sandalyelerinin neden sonsuza dek boş kalmaya mahkum olduğu anlaşılır hale gelir. Bu sandalyeler, sadece bireylerin yargılanmamasını değil, aynı zamanda uluslararası hukukun doğasındaki temel bir kusuru temsil eder. Hukuk, teoride herkesin üzerindedir, ancak pratikte, genellikle sadece onu uygulayacak güce sahip olanların altındakilere uygulanır. Nuremberg, bu acı gerçeğin en büyük tarihsel kanıtıdır. O, bir yandan insanlığa “hiç kimse hukuktan üstün değildir” gibi yüce bir ideal sunarken, diğer yandan aynı nefeste bu idealin sadece mağluplar için geçerli olduğunu göstermiştir.

Bu bölümün sonunda vardığımız nokta, Nuremberg’in yarattığı o derin ve rahatsız edici mirastır. O, hem bir başlangıç hem de bir bitişti. Liderlerin sorumlu tutulabileceği yeni bir çağın başlangıcı, ama aynı zamanda adaletin sadece kazananlar tarafından tanımlandığı eski bir dünyanın da devamıydı. Bu, adaletin kör noktasının hikayesidir. Bu, Nuremberg’in neden hem bir umut anıtı hem de bir ikiyüzlülük anıtı olarak tarihe geçtiğinin açıklamasıdır. Ve bu, bizi bir sonraki bölümlerde, bu “Kazananın Adaleti”nin ne anlama geldiğini, gücün ve siyasetin adaleti nasıl şekillendirdiğini ve bu sorunlu mirasın bugün yaşadığımız dünyayı nasıl etkilemeye devam ettiğini daha derinlemesine incelemeye zorlayan kilit sorudur. O boş sandalyeler, sadece geçmişe ait birer hayalet değil, aynı zamanda günümüzün uluslararası adalet sisteminin de en temel ve çözülmemiş sorunlarının birer sembolüdür.


Bölüm 7: Teraziyi Elinde Tutanlar: Güç, Egemenlik ve “Kazananın Adaleti”

Bir önceki bölümde, Nuremberg duruşma salonunun ortasında duran o hayali boş sandalyelerle baş başa kalmıştık. Bu sandalyeler, sadece yargılanmayan liderlerin ve generallerin hayaletlerini değil, aynı zamanda adaletin kendisinin de ruhundaki o derin boşluğu, o kör noktayı temsil ediyordu. “Madem öyle, diğerleri neden yargılanmadı?” sorusu, mahkemenin o ustaca örülmüş hukuki mantık duvarlarını aşarak, vicdanımızın en derinlerinde yankılanmaya devam ediyordu. Bu soru, bizi hukukun soyut ve ideal dünyasından koparıp, politikanın ve gücün acımasız, somut ve çoğu zaman ahlaki olmayan gerçekleriyle yüzleşmeye zorlar. Bu bölümde, adaletin o gözü bağlı kadın heykelinin elindeki teraziyi kimin tuttuğunu ve o terazinin kefelerinin her zaman eşit tartıp tartmadığını sorgulayacağız. Bu, hukukun parlak ideallerinden, gücün karanlık koridorlarına yapacağımız bir yolculuktur. Bu, uluslararası adaletin neden çoğu zaman güçlü olanın iradesine boyun eğdiğini ve “Kazananın Adaleti” kavramının neden sadece kinik bir itham değil, aynı zamanda uluslararası ilişkilerin temel bir dinamiği olduğunu anlama çabasıdır.

Hukuk felsefesinin en temel ideallerinden biri, hukukun herkesin üzerinde olduğudur. Bir kraldan en fakir köylüye kadar herkesin aynı yasalara tabi olduğu bir düzen, medeniyetin temel taşı olarak kabul edilir. Nuremberg Mahkemesi de, tam olarak bu ideali uluslararası alana taşımak amacıyla kurulmuştu. Artık sadece bireyler değil, devletler ve onların liderleri de hukukun üstünlüğüne tabi olacaktı. Ancak bu idealist vizyon, 1945 dünyasının gerçekleriyle çarpıştığında, binlerce parçaya ayrıldı. Gerçek şu ki, uluslararası arena, bir ülkenin iç hukuk sisteminden temelde farklı bir yerdir. Bir ülkenin içinde, yasaları uygulayacak, suçluları yakalayacak ve cezalandıracak merkezi bir otorite vardır: devletin kendisi, yani polis, mahkemeler ve hapishaneler. Ancak uluslararası sistem, doğası gereği anarşiktir. Devletlerin üzerinde, onlara kendi iradesini dayatabilecek nihai bir dünya hükümeti veya dünya polisi yoktur. Bu sistemde, en temel yasa, genellikle en güçlü olanın yasasıdır. İşte Nuremberg’in en büyük trajedisi, bu acı gerçeği hem ortaya çıkarması hem de istemeden de olsa pekiştirmesi olmuştur.

“Diğerleri neden yargılanmadı?” sorusunun en basit ve en acımasız cevabı, bir önceki bölümde de değindiğimiz gibi, pratik bir soruda yatar: Onları kim yargılayacaktı? Adaletin tecelli etmesi için, sadece bir yasa ve bir suçlu değil, aynı zamanda o yasayı uygulayacak güce ve meşruiyete sahip bir mahkeme de gerekir. 1945’te dünyada, Amerika Birleşik Devletleri’ni, Büyük Britanya’yı veya Sovyetler Birliği’ni masaya oturtup, “Liderlerinizi ve generallerinizi bize teslim edin, onları savaş suçlarından yargılayacağız” diyebilecek hiçbir güç, hiçbir otorite yoktu. Mahkemeyi kuranların, finanse edenlerin, savcılarını ve yargıçlarını atayanların bizzat Müttefik Güçler olduğu bir ortamda, bu mahkemenin kendi kurucularına dönüp onları yargılamasını beklemek, siyasi bir saflıktan öteye geçmezdi. Bu, bir aslan sürüsünün, kendi liderlerini avlanma kurallarını ihlal ettiği için yargılamasını beklemek gibi bir şeydir. Sürünün yasaları, liderin gücünden kaynaklanır ve o gücü sorgulayacak bir mekanizma yoktur.

Bu pratik imkansızlık, uluslararası hukukun temel direklerinden biri olan “ulusal egemenlik” ilkesiyle daha da perçinleniyordu. Yüzyıllardır devletler, kendi sınırları içinde ve kendi vatandaşları üzerinde mutlak otorite sahibi oldukları fikrine sıkı sıkıya bağlıydılar. Bir devletin, kendi rızası olmadan başka bir devlet veya uluslararası bir organ tarafından yargılanması, bu egemenliğin en temel ihlali olarak görülürdü. Nazi Almanyası, savaşı kaybetmiş, ordusu dağıtılmış ve toprakları işgal edilmiş olduğu için, Müttefikler onun egemenliğini fiilen ortadan kaldırmış ve kendi hukuklarını dayatabilmişlerdi. Ancak galip Müttefik devletler için durum tamamen farklıydı. Onlar, egemenliklerinin zirvesindeydiler. ABD’nin, kendi nükleer sırlarını ve savaş stratejilerini bilen bir başkanı veya generali, potansiyel olarak düşman veya rakip ülkelerden gelen yargıçların önüne çıkarmayı kabul etmesi, ulusal güvenlik açısından bir intihar olurdu. Bu, sadece bir gurur meselesi değil, aynı zamanda devletin bekasının temel bir gereğiydi. Bu nedenle, hiçbir galip devlet, kendi vatandaşlarının, özellikle de ulus adına en kritik kararları alanların, kendi kontrolü dışındaki bir adalet mekanizmasına teslim olmasına asla izin vermezdi. Bu, o gün de doğruydu, bugün de büyük ölçüde doğrudur.

Bu güç ve egemenlik dinamikleri, “Kazananın Adaleti” (Victor’s Justice) olarak bilinen kavramın temelini oluşturur. Bu kavram, savaş sonrası yargılamaların, evrensel ve tarafsız hukuk ilkelerine değil, savaşın galiplerinin siyasi ve ahlaki gündemine göre şekillendiğini iddia eder. Bu, adaletin tamamen bir aldatmaca olduğu anlamına gelmez. Ancak, adaletin süzgecinin, galiplerin kendi suçlarını dışarıda bırakacak, ancak mağlupların tüm suçlarını yakalayacak şekilde özel olarak tasarlandığı anlamına gelir. Nuremberg, bu olgunun en büyük ve en etkili tarihsel örneğidir.

“Kazananın Adaleti”nin Nuremberg’deki işleyişini anlamak için, mahkemenin yasal çerçevesinin nasıl oluşturulduğuna daha yakından bakmak gerekir. Londra Şartı’nda tanımlanan suç kategorileri, özellikle de “barışa karşı suçlar” (saldırgan bir savaş başlatmak), daha önce uluslararası hukukta bu kadar net bir şekilde tanımlanmamış, geriye dönük (ex post facto) bir hukuk yaratma eleştirilerine maruz kalmıştı. Müttefikler, bu hukuku, Nazi rejiminin eylemlerini yargılamak için özel olarak tasarlamışlardı. Hukukun bu şekilde “yaratılması,” galiplerin, mağlupları yargılamak için gerekli yasal araçları kendi ihtiyaçlarına göre şekillendirdiğini gösterir. Örneğin, Sovyetler Birliği’nin Polonya’yı ve Finlandiya’yı işgali, tanım olarak açıkça “barışa karşı bir suç” olmasına rağmen, iddianameye asla dahil edilmedi. Çünkü iddianameyi hazırlayanlardan biri, bizzat Sovyetler Birliği’nin kendisiydi. Hukuk, güçlü olanın kendi eylemlerini meşrulaştıracak veya en azından görmezden gelecek şekilde yazılmıştı.

Aynı seçicilik, savaş suçları tanımında da görülebilir. Müttefiklerin stratejik bombardıman kampanyaları ve atom bombaları, sivil halka yönelik ayrım gözetmeyen saldırılar olduğu için, savaş suçu tanımına girebilirdi. Ancak, Nuremberg’de bu tür eylemlerin tanımı, kasıtlı olarak muğlak bırakıldı veya Almanların eylemlerine odaklanacak şekilde daraltıldı. Mahkeme, “terör bombardımanı” ile “stratejik bombardıman” arasında ince bir çizgi çizmeye çalışarak, kendi eylemlerini hukuki bir kılıfa uydurmaya çalıştı. Bu, terazinin kefelerinin en başından itibaren eşit olmadığının, bir kefenin kazananların çıkarları ve dokunulmazlıklarıyla ağırlaştırıldığının en net göstergesiydi.

Bu durum, Nuremberg’in sadece bir mahkeme değil, aynı zamanda karmaşık bir siyasi ve psikolojik bir arena olduğunu ortaya koyar. Müttefikler için mahkeme, birden fazla amaca hizmet ediyordu. Birincil amaç, elbette, insanlık tarihinin en büyük suçlularından hesap sormaktı. Ancak bunun yanı sıra, en az o kadar önemli olan başka hedefler de vardı. Bunlardan biri, tarihi yazmaktı. Nuremberg duruşmaları, Alman bürokrasisinin kendi belgeleriyle, Nazi rejiminin suçlarını inkâr edilemez bir şekilde kayda geçirdi. Bu, gelecekteki revizyonist tarihçilere ve inkarcılara karşı paha biçilmez bir kanıt arşivi oluşturdu. Mahkeme, bu yönüyle, bir gerçeği tespit etme ve belgeleme misyonunu başarıyla yerine getirdi.

Ancak bu tarih yazımının bir de diğer yüzü vardı: Müttefiklerin kendi tarihlerini aklamak ve “İyi Savaş” mitini pekiştirmek. Mahkeme, tüm kötülüğü Nazi rejiminin üzerine yıkarak, savaşı ahlaki açıdan net ve basit bir hikayeye dönüştürdü. Bu hikayede, Müttefikler sadece savaşı kazananlar değil, aynı zamanda ahlakı, medeniyeti ve insanlığı temsil eden “iyi” adamlardı. Kendi eylemlerinin (Dresden, Hiroşima, Sovyet suçları) bu anlatıyı bulandırmasına izin verilmedi. Bu eylemler ya görmezden gelindi, ya savaşın acı ama gerekli bir parçası olarak meşrulaştırıldı ya da tarihin dipnotlarına itildi. “Kazananın Adaleti,” sadece mağlupları cezalandırmakla kalmaz, aynı zamanda galiplerin kendi eylemlerini ahlaki olarak temize çeken bir tarih anlatısı da inşa eder. Nuremberg, bu tarih inşasının en güçlü aracı oldu.

Bu acı gerçekleri kabul etmek, Nuremberg’in önemini veya Nazi liderlerinin suçluluğunu azaltmaz. Holokost’un dehşeti ve Nazi rejiminin saldırganlığının canavarlığı, Müttefiklerin işlediği iddia edilen suçlardan bağımsız, mutlak gerçeklerdir. “Tu Quoque” savunmasının ahlaki olarak iflas ettiği nokta da burasıdır. Ancak, Nuremberg’in “Kazananın Adaleti”nin bir örneği olduğunu kabul etmek, uluslararası hukukun doğası hakkında daha dürüst ve daha gerçekçi bir anlayışa sahip olmamızı sağlar. Bu, hukukun her zaman saf ve tarafsız bir ideal olmadığını, aksine çoğu zaman siyasi güç mücadelelerinin bir yansıması ve bir aracı olduğunu anlamaktır.

Nuremberg’in bu sorunlu mirası, günümüz dünyasını da derinden etkilemektedir. Bugün, Uluslararası Ceza Mahkemesi (ICC) gibi kurumlar, Nuremberg’in “liderler de sorumludur” ilkesini kalıcı hale getirmeye çalışmaktadır. Ancak bu kurumlar, sürekli olarak aynı “Kazananın Adaleti” eleştirisiyle karşı karşıya kalmaktadır. Dünyanın en güçlü devletlerinden bazıları (ABD, Çin, Rusya gibi) mahkemenin yargı yetkisini tanımamakta ve kendi vatandaşlarının yargılanmasına izin vermemektedir. Mahkemenin soruşturmaları, genellikle Afrika’daki veya daha zayıf ülkelerdeki liderlere odaklandığı için, “sadece zayıfları yargılayan bir mahkeme” olmakla eleştirilmektedir. Bu durum, Nuremberg’de ortaya çıkan temel dinamiğin hala devam ettiğini gösterir: Uluslararası adalet, onu uygulayacak güce sahip olanların rızasına ve işbirliğine bağımlıdır. Güçlü olanlar, kendilerini bu adaletin dışında tutma yeteneğine hala sahiptir.

Sonuç olarak, Nuremberg, bize adaletin terazisinin asla boşlukta durmadığını öğretir. O teraziyi her zaman birileri tutar. Ve o teraziyi tutan eller, genellikle savaş alanında en son ayakta kalanların elleridir. Bu, adaletin imkansız olduğu anlamına gelmez. Ancak, uluslararası adalete giden yolun, hukuki idealler kadar, siyasi güç mücadeleleri, ulusal çıkarlar ve egemenlik kaygılarıyla da döşendiğini anlamamızı gerektirir. Nuremberg’de, teraziyi elinde tutanlar Müttefiklerdi ve onlar, kendi adalet anlayışlarını dünyaya kabul ettirdiler. Bu adalet, eksik, kusurlu ve birçok yönden ikiyüzlüydü. Ama aynı zamanda, tarihte ilk kez, devletin arkasına saklanan canavarların bile bir gün hesap verebileceği yönündeki devrimci umudu da yeşertmişti. Bu, “Kazananın Adaleti”nin en büyük çelişkisidir: Hem adaletin sınırlarını hem de potansiyelini aynı anda ortaya koyması. Bu, tarihin bize öğrettiği en zor ve en rahatsız edici derslerden biridir. Adaletin tecelli etmesi için, sadece doğru yasalara değil, aynı zamanda o yasaları herkese eşit şekilde uygulayacak siyasi iradeye ve güce de ihtiyaç vardır. Ve bu, insanlığın hala ulaşmaktan çok uzakta olduğu bir hedeftir.


Bölüm 8: “İyi Savaş” Anlatısı ve Kahramanların Dokunulmazlığı

Bir önceki bölümde, adaletin terazisini kimin tuttuğunu ve o terazinin kefelerinin nasıl kaçınılmaz bir şekilde gücün ve siyasetin ağırlığı altında eğildiğini incelemiştik. “Kazananın Adaleti”nin soğuk ve pragmatik gerçekleri, Nuremberg’in neden sadece mağlupları yargılayan bir mahkeme olabildiğini, ulusal egemenliğin ve pratik imkansızlıkların evrensel hukuk ideallerini nasıl gölgede bıraktığını gözler önüne sermişti. Ancak, Müttefik liderlerin ve komutanlarının neden o hayali sanık sandalyelerine asla oturmadığını anlamak için, sadece güç politikasının ve hukuki engellerin ötesine geçmemiz gerekir. Daha derine, bir ulusun kolektif ruhuna, onu bir arada tutan hikayelere ve o hikayeleri yaratan kahramanların dokunulmazlığına inmeliyiz. Bu bölümde, adaletin sadece kanun kitaplarında veya siyasi koridorlarda değil, aynı zamanda halkın kalbinde ve zihninde nasıl şekillendiğini keşfedeceğiz. Bu, propagandanın gücü, ulusal mitlerin yaratılışı ve bir ulusun, kendini varoluşsal bir tehditten kurtaran kahramanlarını, ne pahasına olursa olsun koruma içgüdüsünün hikayesidir. Bu, “İyi Savaş” anlatısının ve o anlatının yarattığı dokunulmaz kahramanların hikayesidir.

İkinci Dünya Savaşı, tarihteki diğer birçok savaştan farklıydı. Bu, sadece sınırlar veya kaynaklar için yapılan bir çatışma değildi. Müttefik halklarının gözünde bu, medeniyetin kendisi için verilen varoluşsal bir mücadeleydi. Savaşın en başından itibaren, Müttefik hükümetleri ve medyası, bu savaşı insanlık tarihindeki en net ahlaki çizgilere sahip bir mücadele olarak sundular. Bu, basit bir ulusal çıkar çatışması değil, mutlak iyi ile mutlak kötü arasındaki destansı bir savaştı. Bir tarafta, özgürlük, demokrasi, insan onuru ve medeniyetin tüm değerlerini temsil eden Müttefikler vardı. Diğer tarafta ise, tiranlık, ırkçı nefret, barbarlık ve insan ruhunu köleleştirmeye çalışan Nazi rejimi ve onun müttefikleri duruyordu. Bu, “İyi Savaş” anlatısıydı ve savaş boyunca milyonlarca insanın en akıl almaz fedakarlıkları yapmasını, şehirleri bombalanırken bile umudunu kaybetmemesini ve zaferin nihai olduğuna inanmasını sağlayan en güçlü manevi silahtı.

Bu anlatı, boş bir propagandadan ibaret değildi; temelinde reddedilemez gerçekler yatıyordu. Nazi ideolojisinin canavarlığı, toplama kamplarının dehşeti ve saldırgan militarizminin yarattığı yıkım, bu siyah-beyaz dünya görüşünü her gün yeniden doğruluyordu. Londra’daki bir aile, sığınağında Alman bombalarının sesini dinlerken, savaşı sadece bir Alman-İngiliz çatışması olarak değil, kendi yaşam tarzını, özgürlüğünü ve çocuklarının geleceğini tehdit eden bir kötülüğe karşı direniş olarak görüyordu. Amerika’daki bir fabrika işçisi, Normandiya’ya gidecek tankları üretirken, sadece bir savaş makinesine parça üretmiyor, aynı zamanda Avrupa’yı bir vebadan kurtarmak için kutsal bir göreve hizmet ettiğine inanıyordu. Sovyetler Birliği’nde bir asker, Stalingrad’ın enkazı arasında donarak ölürken, sadece vatan toprağını değil, aynı zamanda faşist barbarlığın insanlığı yok etmesini engellemek için savaştığını düşünüyordu. “İyi Savaş” miti, savaşın yarattığı o korkunç acıyı ve kaosu anlamlandıran, ona ahlaki bir amaç ve bir anlam kazandıran temel bir çerçeveydi.

Savaş kazanıldığında, bu anlatı daha da güçlendi. Zafer, sadece askeri bir başarı değil, aynı zamanda ahlaki bir zafer olarak kutlandı. İyilik, kötülüğe galip gelmişti. Medeniyet, barbarlığı yenmişti. Nuremberg Mahkemesi de, bu anlatının en büyük hukuki ve tarihi teyidi olarak kurgulandı. Mahkeme, tüm suçu ve kötülüğü sanık sandalyesindeki o yirmi iki adamın ve temsil ettikleri rejimin üzerine yıkarak, bu ahlaki netliği tescilledi. Bu, savaşın yaralarını sarmak ve geleceğe umutla bakmak için gerekli olan psikolojik bir ihtiyaçtı. Halkların, verdikleri onca kurbanın boşa gitmediğine, haklı ve ahlaki bir dava uğruna savaştıklarına inanmaya ihtiyaçları vardı.

İşte tam bu noktada, Müttefik liderlerin veya komutanlarının savaş suçlarından yargılanması fikrinin neden sadece siyasi olarak değil, aynı zamanda psikolojik olarak da imkansız olduğu ortaya çıkar. Böyle bir yargılama, “İyi Savaş” anlatısını temelinden dinamitlemek anlamına gelirdi. Eğer kendi liderleriniz ve generalleriniz de, düşmanınız gibi, masum sivillerin ölümüne neden olan kararlar vermişse, şehirleri acımasızca bombalamışsa, o zaman iyi ile kötü arasındaki o net çizgi nerede kalırdı? Bu, savaşın ahlaki bir zafer değil, sadece daha az kötü olanın daha çok kötü olanı yendiği, ahlaki açıdan gri bir bataklık olduğu anlamına gelmez miydi? Bu, milyonlarca insanın inandığı o kutsal davanın, aslında o kadar da kutsal olmadığını itiraf etmek olurdu. Savaşın yarattığı o derin travmayla başa çıkmaya çalışan bir toplum için, bu tür bir ahlaki belirsizlik, kaldırılması çok ağır bir yüktü. Bu, sadece liderleri değil, aynı zamanda o liderlerin arkasında duran, onların kararlarını destekleyen ve onların zaferi için fedakarlık yapan milyonlarca insanın da kendi ahlaki duruşunu sorgulamasına neden olurdu. Hiçbir galip ulus, zaferin hemen ardından böyle bir kolektif vicdan muhasebesine girmek istemezdi.

Bu anlatıyı koruma zorunluluğu, en çok kahramanların dokunulmazlığında somutlaşıyordu. Savaşlar, sadece acı ve yıkım değil, aynı zamanda kahramanlar da yaratır. Bu kahramanlar, ulusun en karanlık anlarında yol gösteren, umudu canlı tutan ve zafere taşıyan figürlerdir. Winston Churchill, o memorably konuşmalarıyla İngiliz halkının direniş ruhunu ateşleyen, Nazizme karşı boyun eğmeyen iradenin sembolüydü. Franklin D. Roosevelt ve Harry S. Truman, Amerika’nın devasa endüstriyel gücünü harekete geçirerek “demokrasinin cephaneliği” haline getiren liderlerdi. Generaller Dwight D. Eisenhower, Bernard Montgomery ve Georgi Jukov, Normandiya’dan Berlin’e uzanan o kanlı yolda orduları zafere taşıyan stratejik dehalardı. Ve elbette, Mareşal “Bombacı” Harris veya General Curtis LeMay gibi figürler, düşmanı en acımasız ve en etkili şekilde vuran, zaferi hızlandırdığına inanılan “sert” komutanlardı.

Bu adamlar, savaş sonrası dönemde, halklarının gözünde birer yarı-tanrı mertebesindeydiler. Onlar, sadece savaşı kazanmamışlar, aynı zamanda uluslarını mutlak bir kölelikten ve yok oluştan kurtarmışlardı. Onların kararları, milyonlarca insanın hayatını kurtaran kararlar olarak görülüyordu. Bu kahramanları, şimdi “savaş suçlusu” olarak yargılamayı önermek bile, bir tür ihanet, bir tür nankörlük olarak algılanırdı. İngiliz halkına, “Sizi Nazilerin işgalinden kurtaran Churchill ve Harris, aslında binlerce Alman sivilin ölümünden sorumlu savaş suçlularıdır” demenin siyasi ve toplumsal maliyetini hayal etmek bile zordur. Aynı şekilde, Amerikan halkına, “Japonya’yı dize getiren ve yüz binlerce Amerikan askerinin hayatını kurtardığına inanılan atom bombası kararı, aslında bir savaş suçudur” demek, ulusal kimliğin temellerine saldırmakla eşdeğerdi.

Halklar, kahramanlarını koruma ve onların eylemlerini meşrulaştırma eğilimindedir. Bir kahramanın eylemleri, sıradan ahlaki ölçütlerle değil, o eylemlerin getirdiği sonuçlarla değerlendirilir. Eğer sonuç zafer ve kurtuluş ise, o zafere giden yolda işlenen suçlar ya görmezden gelinir, ya küçümsenir ya da “savaşın acı ama gerekli bir parçası” olarak rasyonelleştirilir. Dresden’de ölen on binlerce Alman sivilin trajedisi, Coventry’de ölen İngiliz sivillerin trajedisiyle dengelenir. Tokyo’da yanarak ölen yüz binlerce Japon’un kaderi, Pearl Harbor’da ölen Amerikalıların intikamı olarak görülür. Bu, ahlaki bir muhasebe değil, bir ulusal meşrulaştırma mekanizmasıdır. Bu mekanizma, kahramanların etrafında dokunulmaz bir zırh örer. Onlar, artık sıradan insanlar değil, ulusal mitin birer parçasıdır ve mitler yargılanamaz.

Bu kahramanların yargılanamazlığı, sadece halkın psikolojisiyle ilgili değildi. Aynı zamanda, askeri ve siyasi bir zorunluluktu. Eğer bir komutan, savaş sırasında verdiği her zor kararın, savaş sonrasında bir mahkemede “savaş suçu” olarak yargılanabileceği korkusuyla hareket etmek zorunda kalırsa, bu, onun karar verme yeteneğini felç eder. Savaş, doğası gereği acımasız ve ahlaki açıdan gri kararlar almayı gerektirir. “Tali hasar” olarak adlandırılan sivil kayıplar, modern savaşın neredeyse kaçınılmaz bir sonucudur. Eğer bir general, bir askeri hedefi vurmanın birkaç sivilin ölümüne neden olabileceği endişesiyle tereddüt ederse, bu, daha büyük bir askeri felakete veya kendi askerlerinin daha fazla kayıp vermesine yol açabilir. Müttefik askeri ve siyasi liderliği, kendi komutanlarını yargılamanın, gelecekteki savaşlarda ordularının etkinliğini baltalayacak tehlikeli bir emsal oluşturacağından korkuyordu. Bu, “kahramanlarımızı yargılarsak, gelecekte kim bizim için savaşmaya cesaret edebilir?” sorusuydu. Bu nedenle, onlara dokunulmazlık tanımak, sadece geçmişteki eylemlerini aklamak değil, aynı zamanda gelecekteki askeri operasyonlar için bir tür güvence sağlamak anlamına da geliyordu.

Bu durumun en somut örneklerinden biri, yine Amiral Dönitz’in davasında gizlidir. Müttefikler, Dönitz’i sınırsız denizaltı savaşından dolayı ciddi bir şekilde cezalandırmaktan çekindiler, çünkü bunu yapmak, kendi kahramanları Amiral Nimitz’in de aynı suçu işlediğini ve dolayısıyla bir savaş suçlusu olduğunu zımnen kabul etmek anlamına gelecekti. Bu, göze alamayacakları bir ahlaki ve siyasi bedeldi. Nimitz’i ve onun gibi diğer komutanları korumak, Dönitz’e verilecek cezadan daha önemliydi. Bu, kahramanların dokunulmazlığının, adaletin evrensel ilkelerine nasıl üstün geldiğinin en net göstergesiydi.

Sonuç olarak, “İyi Savaş” anlatısı ve bu anlatının yarattığı kahramanların dokunulmazlığı, Nuremberg’de adaletin neden seçici bir şekilde uygulandığını açıklayan en temel sosyal ve psikolojik faktördür. Hukuk ve siyaset, her zaman içinde yaşadıkları toplumun değerleri, inançları ve mitleri tarafından şekillendirilir. 1945 dünyasında, Müttefik halklarının en temel inancı, kendi davalarının haklılığı ve kendi kahramanlarının erdemiydi. Bu inancı sarsacak herhangi bir hukuki süreç, sadece birkaç lideri yargılamakla kalmaz, aynı zamanda milyonlarca insanın savaşa yüklediği anlamı da yok ederdi. Bu, bir ulusun kendi tarihini ve kimliğini inkar etmesi anlamına gelirdi. Bu nedenle, o boş kalan sanık sandalyeleri, sadece gücün ve siyasetin değil, aynı zamanda kolektif psikolojinin ve ulusal mitlerin de bir sonucudur. Onlar, bir ulusun, kendi hayatta kalma hikayesini ve o hikayenin kahramanlarını korumak için, adaletin bazı rahatsız edici gerçeklerine gözlerini kapamaya ne kadar hazır olduğunun sessiz birer anıtıdır. Bu, Nuremberg’in sadece bir hukuk mahkemesi değil, aynı zamanda bir ulusun kendini aklama ve kendi tarihini yazma ritüeli olduğunu da gösterir. Ve bu ritüelde, kahramanlara her zaman özel bir yer ayrılmıştır; sanık sandalyesi, onlar için asla bir seçenek olmamıştır.


Bölüm 9: Nuremberg’in Mirası: Doğarken Lekelenmiş Bir Umut

Yazı dizimizin önceki bölümlerinde, Nuremberg’in o tarihi duruşma salonunun koridorlarında uzun bir yolculuk yaptık. Küllerin arasından doğan adalet arayışından, sanık sandalyesinden yükselen “Tu Quoque” meydan okumasına; ateş fırtınalarının yarattığı ahlaki cehennemden, okyanusların dibindeki ikiyüzlülüğe; hukukun soğuk mantığından, boş kalan sanık sandalyelerinin yarattığı vicdani boşluğa; ve son olarak, “İyi Savaş” mitinin ve dokunulmaz kahramanların gölgesinde adaletin nasıl şekillendiğine tanık olduk. Bu yolculuk, bizi tek bir sonuca götürdü: Nuremberg, basit bir mahkeme değildi. O, insanlığın en büyük umutları ile en derin çelişkilerinin, en yüce idealleri ile en acımasız gerçeklerinin aynı sahnede çarpıştığı karmaşık, çok katmanlı ve sonsuza dek tartışılacak bir olaydı. Şimdi, bu yolculuğun sonuna yaklaşırken, o salondan geriye ne kaldığına, Nuremberg’in insanlığa bıraktığı mirasa bakma zamanı geldi. Bu miras, tıpkı mahkemenin kendisi gibi, ikili bir doğaya sahiptir. Bir yanda, geleceğe ışık tutan, paha biçilmez bir umut; diğer yanda ise, o umudun üzerine en başından beri düşen, adaletin evrenselliğini sorgulatan karanlık bir leke. Bu, doğarken lekelenmiş bir umudun ve onun günümüz dünyasındaki yankılarının hikayesidir.

Nuremberg’in insanlığa armağan ettiği en büyük ve en devrimci miras, şüphesiz “liderler de sorumludur” ilkesidir. Bu, daha önce de belirttiğimiz gibi, binlerce yıllık devlet egemenliği anlayışına indirilmiş en büyük darbeydi. Nuremberg’den önce, devletin eylemleri, neredeyse tanrısal bir dokunulmazlığa sahipti. Bir kral, bir imparator veya modern bir diktatör, milyonlarca insanın hayatını karartan bir savaş başlattığında, bu onun kişisel suçu olarak görülmezdi; bu, devletin soyut ve sorumsuz iradesinin bir tezahürüydü. Hukuk, sıradan insanların küçük suçlarıyla ilgilenirken, tarihin en büyük suçlarını işleyenler, genellikle tarihin kendisi tarafından, yani galip ya da mağlup olmalarına göre yargılanırdı. Nuremberg, bu anlayışı temelden yıktı. Devletin o soyut perdesini araladı ve arkasındaki insanları, yani o kararları alan, o emirleri imzalayan ve o mekanizmaları işleten bireyleri işaret etti. Artık “devlet eylemi” veya “sadece emirleri uyguluyordum” gibi mazeretler, birer ahlaki savunma olmaktan çıkıp, hukuki birer suç ithamına dönüşmüştü.

Bu ilke, “Nuremberg Prensipleri” olarak bilinir ve daha sonra Birleşmiş Milletler tarafından da kabul edilerek uluslararası hukukun temel taşı haline gelmiştir. Bu prensipler, insanlığa yeni bir ahlaki ve hukuki sözlük kazandırdı. “Barışa karşı suçlar,” “savaş suçları,” ve en önemlisi “insanlığa karşı suçlar” gibi kavramlar, artık sadece felsefi tartışmaların konusu değil, bireylerin yargılanabileceği somut hukuki kategorilerdi. Özellikle “insanlığa karşı suçlar” tanımı, bir devletin kendi vatandaşlarına karşı işlediği zulmü bile uluslararası toplumun bir meselesi haline getirerek, insan onurunu ulusal egemenliğin üzerine çıkaran devrimci bir adımdı. Artık bir tiran, “kendi sınırlarım içinde kendi halkıma istediğimi yaparım” diyemeyecekti; çünkü insanlık, artık onun eylemlerinin hem tanığı hem de potansiyel yargıcıydı. Bu, yeryüzündeki her diktatörün ensesinde hissetmesi gereken, adaletin soğuk nefesiydi. “Hiç kimse hukuktan üstün değildir” ideali, ilk kez küresel bir ölçekte, en azından teoride, gerçeğe dönüşme potansiyeli kazanmıştı.

Nuremberg’in bir diğer paha biçilmez mirası, gerçeğin kendisini bir adalet aracı olarak kullanmasıdır. Mahkeme, sadece yirmi iki kişiyi yargılamakla kalmadı, aynı zamanda Nazi rejiminin işlediği suçları, özellikle de Holokost’u, inkâr edilemez bir şekilde belgeleyen devasa bir arşiv oluşturdu. Almanların kendi titiz bürokrasisiyle tuttuğu on binlerce belge, toplama kamplarında çekilen filmler, sanıkların ve tanıkların ifadeleri, gelecekteki revizyonist tarihçilere ve soykırım inkarcılarına karşı en güçlü silah haline geldi. Nuremberg, tarihin en büyük suçunun, suçluların kendi kanıtlarıyla ispatlandığı bir mahkeme oldu. Bu, kurbanlara olan ahlaki bir borcun ödenmesiydi. Bu, tarihin en karanlık sayfasının, bir daha asla yırtılıp atılamayacak veya yeniden yazılamayacak şekilde mühürlenmesiydi. Bu yönüyle Nuremberg, sadece bir mahkeme değil, aynı zamanda bir hakikat komisyonu, bir hafıza mekanı ve bir eğitim aracı işlevi gördü.

Bu parlak ve umut dolu miras, Nuremberg’in hikayesinin sadece bir yarısıdır. Madalyonun diğer yüzünde, mahkemenin doğduğu andan itibaren taşıdığı o karanlık leke, o kötü miras durmaktadır. Bu, adaletin seçici olabileceği, evrensel ilkelerin sadece zayıflara ve mağluplara uygulanabileceği ve hukukun, güçlü olanın elinde siyasi bir silaha dönüşebileceği yönündeki tehlikeli mesajdır. Nuremberg, “liderler de sorumludur” derken, bu ilkenin parantez içinde bir “ama sadece kaybeden liderler” notuyla geldiğini de göstermiştir. Bu, önceki bölümlerde detaylıca incelediğimiz “Kazananın Adaleti”nin (Victor’s Justice) zehirli mirasıdır.

Bu kötü miras, mahkemenin yapısındaki ve uygulamalarındaki sayısız çelişkiden besleniyordu. Mahkemeyi kuran, finanse eden ve yönetenlerin, yani Müttefiklerin, kendi eylemlerinin yargı kapsamı dışında tutulması, bu mirasın temelini oluşturur. Sovyetler Birliği’nin Polonya’yı işgal etmiş bir devlet olarak, saldırganlık suçunu yargılayan bir mahkemede yargıç koltuğunda oturması, adaletin tarafsızlığı ilkesine indirilmiş ölümcül bir darbeydi. Müttefiklerin stratejik bombardıman kampanyaları ve atom bombaları gibi, sivil halka yönelik ayrım gözetmeyen saldırılarının görmezden gelinmesi, savaş suçları tanımının ne kadar esnek ve siyasi amaçlara göre yorumlanabilir olduğunu gösterdi. Amiral Dönitz’in davasında, Amiral Nimitz’in benzer eylemleri nedeniyle fiilen cezasız bırakılması, hukukun herkese eşit uygulanmadığının en somut itirafıydı. Bütün bu örnekler, Nuremberg’in sadece hukuki bir süreç değil, aynı zamanda galiplerin mağluplar üzerinde kendi iradelerini ve kendi tarih anlatılarını dayattıkları siyasi bir eylem olduğu gerçeğini pekiştirdi.

Bu durum, Nuremberg’in yarattığı o büyük umudun doğarken lekelenmesine neden oldu. Mahkeme, bir yandan evrensel bir adalet vaat ederken, diğer yandan bu adaletin ne kadar göreceli ve güce bağımlı olduğunu gösteriyordu. Bu, uluslararası hukukun “doğuştan gelen günahı” (original sin) haline geldi. Bir ilke, eğer herkese eşit uygulanmıyorsa, ne kadar evrensel olabilirdi? Bir adalet, eğer sadece zayıfları ve kaybedenleri hedef alıyorsa, ne kadar adil olabilirdi? Bu sorular, Nuremberg’in mirasının üzerine bir gölge gibi düştü ve o günden bugüne, uluslararası adalet arayışının peşini hiç bırakmadı.

Nuremberg’in bu çelişkili mirasının günümüz dünyasındaki en net yansımalarını, kalıcı bir uluslararası ceza mahkemesi kurma çabalarında ve bu çabaların karşılaştığı zorluklarda görebiliriz. Nuremberg ve Tokyo’daki mahkemeler, geçici (ad hoc) mahkemelerdi ve savaş bittikten sonra dağıldılar. Soğuk Savaş’ın başlamasıyla birlikte, büyük güçler arasındaki kutuplaşma, benzer bir uluslararası yargı mekanizmasının kalıcı hale getirilmesi fikrini on yıllarca rafa kaldırdı. Ancak, Soğuk Savaş’ın sona ermesi ve 1990’larda Yugoslavya ve Ruanda’da yaşanan korkunç soykırımlar, uluslararası toplumu bu fikri yeniden canlandırmaya itti. Bu çabaların sonucunda, 2002 yılında, insanlık tarihindeki ilk kalıcı ve bağımsız uluslararası ceza mahkemesi olan Uluslararası Ceza Mahkemesi (ICC – International Criminal Court) kuruldu.

ICC, teoride, Nuremberg’in en büyük hayalini gerçekleştirmek için tasarlanmıştı: soykırım, insanlığa karşı suçlar ve savaş suçları gibi en ciddi suçları işleyen bireyleri, nerede ve kim olurlarsa olsunlar yargılayacak kalıcı bir kurum. Artık adaletin tecelli etmesi için, bir savaşın bitmesini ve galiplerin bir mahkeme kurmasını beklemek gerekmeyecekti. ICC, Nuremberg’in “liderler de sorumludur” ilkesini kurumsallaştıran ve ona kalıcı bir adres veren bir yapıydı. Ancak, kurulduğu günden bu yana, ICC, Nuremberg’in kötü mirasının, yani “Kazananın Adaleti” eleştirisinin gölgesinden bir an bile kurtulamadı.

Bu eleştirinin en temel nedeni, dünyanın en güçlü devletlerinin birçoğunun, mahkemenin yargı yetkisini tanımamasıdır. ABD, Çin, Rusya, Hindistan ve İsrail gibi askeri ve siyasi olarak güçlü ülkeler, ICC’yi kuran Roma Statüsü’ne taraf değildir. Bu ülkeler, ulusal egemenliklerini ihlal edeceği ve kendi vatandaşlarının (özellikle de askerlerinin ve liderlerinin) siyasi amaçlı davalara maruz kalabileceği endişesiyle, mahkemenin otoritesini reddetmektedirler. Bu durum, Nuremberg’deki dinamiğin bir tekrarıdır. Güçlü olanlar, kendilerini uluslararası hukukun dışında tutma yeteneğine ve iradesine sahiptir. Bu, ICC’nin elini kolunu bağlayan en büyük engeldir. Mahkeme, bir devletin işbirliği olmadan, o devletin topraklarında soruşturma yürütemez veya şüphelileri tutuklayamaz. Dolayısıyla, mahkemenin adaleti, yine sadece daha zayıf, daha az istikrarlı ve genellikle mahkemenin yargı yetkisini tanımış olan ülkelere uygulanabilmektedir.

Bu durum, ICC’nin bugüne kadarki faaliyetlerine de yansımıştır. Mahkemenin açtığı soruşturmaların ve davaların ezici bir çoğunluğu, Afrika ülkelerindeki liderlere ve savaş ağalarına yönelik olmuştur. Bu durum, mahkemenin “Afrika’ya karşı” ve “ırkçı” olduğu, Batılı güçlerin kendi suçlarını görmezden gelirken sadece Afrikalıları yargılayan yeni-sömürgeci bir araç olduğu yönünde sert eleştirilere yol açmıştır. Bu eleştirilerde haklılık payı olsa da, durumun asıl nedeni, mahkemenin Afrika’yı özel olarak hedef alması değil, yargı yetkisinin ve pratik olanaklarının büyük ölçüde bu kıtayla sınırlı kalmasıdır. Birçok Afrika ülkesi Roma Statüsü’nü imzalamış ve mahkemeyle işbirliği yapmıştır. Oysa, Irak’ta veya Afganistan’da işlendiği iddia edilen savaş suçları, sorumluları ABD veya İngiltere gibi mahkemenin yargı yetkisini tanımayan veya sınırlayan güçlü devletlerin vatandaşları olduğu için, aynı şekilde soruşturulamamaktadır. Bu, Nuremberg’in yarattığı o seçici adalet algısını yeniden üreten ve mahkemenin küresel meşruiyetine ciddi şekilde zarar veren bir durumdur.

Sonuç olarak, Nuremberg’in mirası, bir madalyonun iki yüzü gibi, birbirinden ayrılamaz bir şekilde birbirine bağlıdır. Bir yüzünde, insanlık onurunu ve hukukun üstünlüğünü savunan, tarihin akışını değiştirmiş parlak bir umut vardır. Bu umut, bugün soykırımların ve savaş suçlarının cezasız kalmaması için mücadele eden aktivistlere, avukatlara ve uluslararası kurumlara ilham vermeye devam etmektedir. Diğer yüzünde ise, bu umudu en başından beri lekeleyen, adaletin güce tabi olduğu ve sadece zayıflar için işlediği yönündeki karanlık ve kinik bir gerçek yatmaktadır. Bu leke, bugün ICC’nin karşılaştığı en büyük meşruiyet krizinin temelini oluşturmakta ve uluslararası adaletin evrenselleşmesinin önündeki en büyük engel olmaya devam etmektedir. Nuremberg, bize hem neyin mümkün olduğunu hem de neyin hala imkansız olduğunu göstermiştir. Liderlerin sorumlu tutulabileceğini göstermiştir, ancak sadece kaybeden liderlerin. Hukukun üstün olduğunu göstermiştir, ancak sadece gücü elinde tutanların izin verdiği ölçüde. Bu, doğarken lekelenmiş bir umuttur. Ve bizim neslimizin ve gelecek nesillerin görevi, bu mirası anlarken, onun umut dolu yüzünü güçlendirmek ve o karanlık lekeyi temizlemek için mücadele etmektir. Bu, adaletin terazisini tutan ellerin, artık sadece kazananların elleri olmamasını sağlama mücadelesidir. Bu, Nuremberg’in başlattığı ama tamamlayamadığı devrimi, gerçek anlamda evrensel bir adalete ulaştırma çabasıdır.


Bölüm 10: Gerekli Bir İkiyüzlülük mü? Tarihin Son Kararı

Yolculuğumuzun sonuna geldik. Dokuz bölüm boyunca, Nuremberg’in o tarihi duruşma salonunun hem aydınlık hem de karanlık dehlizlerinde dolaştık. İnsanlık tarihinin en büyük yıkımının küllerinden doğan o devrimci adalet umuduyla başladık. Ardından, sanık sandalyesinden yükselen “Tu Quoque” meydan okumasıyla sarsıldık. Dresden ve Tokyo’nun ateş fırtınalarının yarattığı ahlaki belirsizlikte kaybolduk, okyanusların dibindeki ikiyüzlülükle yüzleştik. Mahkemenin, hukukun soğuk mantığına sığınarak kendi meşruiyetini nasıl korumaya çalıştığına, ancak bu çabanın adaletin kör noktasını ve o boş kalan sanık sandalyelerini nasıl daha da belirgin hale getirdiğine tanık olduk. Gücün, egemenliğin ve “İyi Savaş” mitinin, adaletin terazisini nasıl kendi lehlerine eğdiğini gördük. Ve son olarak, Nuremberg’in doğarken lekelenmiş o çelişkili mirasının, günümüzün uluslararası adalet arayışını nasıl şekillendirmeye devam ettiğini anladık. Şimdi, tüm bu argümanları, çelişkileri ve rahatsız edici gerçekleri bir araya getirip, o nihai ve en zor soruyu sorma zamanı: Tarihin son kararı ne olacak? Nuremberg, insanlığın adalet arayışında ileriye atılmış dev bir adım mıydı, yoksa sadece galiplerin intikamını meşrulaştırdığı ikiyüzlü bir gösteri mi? Yoksa, belki de, her ikisi birden miydi? Bu, “gerekli bir ikiyüzlülük” olabilir miydi?

Yazı dizimiz boyunca ortaya çıkan tablo, Nuremberg’in tek bir basit tanıma sığdırılamayacak kadar karmaşık olduğunu gösteriyor. O, aynı anda birbirine zıt iki yüzü barındıran bir Janus heykeli gibidir. Bir yüzü, geleceğe umutla bakar; diğer yüzü ise, geçmişin acımasız gerçeklerine sıkı sıkıya bağlıdır. Nuremberg, hem bir adalet anıtıdır hem de bir siyasi ikiyüzlülük anıtıdır. Bu iki kimliği birbirinden ayırmaya çalışmak, onun tarihsel önemini ve bugün bize öğrettiği dersleri anlamayı imkansız kılar.

Bir adalet anıtı olarak Nuremberg’in büyüklüğü tartışılamaz. O, insanlık tarihinde bir “ilk” idi ve bu ilkler, medeniyetin ilerlemesindeki en önemli kilometre taşlarıdır. İlk kez, “devlet egemenliği” denen o kutsal zırh delinmiş ve devlet adına hareket eden bireylerin, eylemlerinden kişisel olarak sorumlu tutulabileceği ilan edilmiştir. “Liderler de sorumludur” ilkesi, o günden sonra yeryüzündeki her tiranın, her savaş ağasının ve her diktatörün bilincinin bir köşesinde yer eden, silinmez bir uyarıya dönüşmüştür. “Barışa karşı suçlar,” “savaş suçları,” ve “insanlığa karşı suçlar” gibi kavramlar, Nuremberg sayesinde uluslararası hukukun temel sözlüğüne girmiş, insanlığın ortak vicdanının bir parçası olmuştur. Holokost gibi endüstriyel bir kötülüğün, inkâr edilemez kanıtlarla belgelenmesi ve tarihe mühürlenmesi, tek başına bile Nuremberg’in varlığını meşrulaştırmaya yetecek paha biçilmez bir hizmettir. Bu yönüyle Nuremberg, insanlığın barbarlığa karşı “Bir daha asla!” deme iradesinin en somut, en görkemli ifadesidir. O, hukukun, en karanlık zamanlarda bile, medeniyetin son siperi olabileceğine dair sarsılmaz bir umuttur.

Ancak, heykelin diğer yüzüne döndüğümüzde, aynı derecede belirgin olan siyasi ikiyüzlülük anıtını görürüz. Bu, “Kazananın Adaleti”nin anıtıdır. Bu anıt, adaletin evrensel kılıcının sadece mağluplar için bilendiğini, galiplerin ise kendi suçlarından muaf tutulduğunu bize hatırlatır. Bu anıtın üzerinde, Dresden’in, Tokyo’nun, Hiroşima’nın ve Nagazaki’nin hayaletleri dolaşır. Bu anıtın temelinde, Amiral Nimitz’in itirafının yarattığı ahlaki çatlak ve yargıç koltuğunda oturan Sovyet temsilcisinin varlığının yarattığı mantıksal çöküntü yatar. Bu anıt, hukukun, en yüce ideallerle donatıldığında bile, gücün ve siyasetin acımasız gerçekleri tarafından nasıl eğilip bükülebileceğini gösterir. “Bir suç başka bir suçu meşrulaştırmaz” ilkesinin, sadece kaybedenlerin savunmasını çürütmek için kullanılırken, kazananların eylemlerini sorgulamak için asla gündeme getirilmemesi, bu ikiyüzlülüğün en saf halidir. Bu yönüyle Nuremberg, uluslararası hukukun doğuştan gelen kusurunun, yani güçlü olanın kendisini hukukun dışında tutma yeteneğinin en büyük tarihsel kanıtıdır. O, adaletin ne kadar seçici, ne kadar politik ve ne kadar insani, yani kusurlu olabileceğinin acı bir hatırlatıcısıdır.

İşte bu noktada, o en zor soruyla yüzleşmek zorunda kalırız: Tüm bu kusurlarına, çelişkilerine ve bariz ikiyüzlülüğüne rağmen, Nuremberg’in hiç olmamasından daha mı iyiydi? Tarih, bize mutlak iyi ile mutlak kötü arasında basit bir seçim sunmaz. Çoğu zaman, bizi kusurlu bir adalet ile hiç adalet olmaması arasında bir seçim yapmaya zorlar. Nuremberg, tam olarak böyle bir seçimin ürünüydü.

Eğer Nuremberg olmasaydı ne olurdu? Muhtemelen, Müttefik liderler içindeki daha sert seslerin istediği gibi, yakalanan Nazi liderleri hiçbir mahkeme olmaksızın, askeri bir kararla hızlıca infaz edilirdi. Bu, intikam arzusunu tatmin ederdi, ancak geriye hiçbir hukuki miras bırakmazdı. Bu, tarihin binlerce yıldır tekrarlanan “güçlü olan haklıdır” döngüsünün bir başka halkası olurdu. “Liderler de sorumludur” gibi devrimci bir ilke asla doğmazdı. Holokost’un kanıtları, bu kadar sistematik bir şekilde bir araya getirilip dünyaya sunulmaz, inkarcıların işi çok daha kolay olurdu. En önemlisi, gelecekteki soykırımlar ve savaş suçları için bir emsal, bir yargılama modeli ve bir umut ışığı olmazdı. Ruanda’da veya Yugoslavya’da işlenen suçlar için uluslararası mahkemeler kurma fikri, üzerine inşa edileceği bir temel bulmakta çok daha fazla zorlanırdı. Hiç adalet olmaması, gelecekteki adaletsizlikler için bir davetiye çıkarmak anlamına gelirdi. Bu, barbarlığın mutlak zaferi olurdu.

Diğer yanda ise, gerçekleşen Nuremberg var: kusurlu, lekeli, ikiyüzlü ama aynı zamanda devrimci ve umut dolu. Belki de Nuremberg’i, bir “gerekli ikiyüzlülük” olarak görmek, onu anlamanın en dürüst yoludur. 1945 dünyasının gerçekleri içinde, mükemmel, tarafsız ve herkese eşit uygulanan bir adalet, siyasi bir fanteziden ibaretti. Bu, pratik olarak imkansızdı. O günün koşullarında mümkün olan tek adalet, galiplerin mağluplara uygulayacağı bir adaletti. Müttefikler, bu kaçınılmaz durumu, tarihte ilk kez, bir hukuk ve medeniyet çerçevesine oturtmaya çalıştılar. Evet, bu bir gösteriydi, ama hukukun üstünlüğü adına yapılan bir gösteriydi. Evet, bu ikiyüzlüydü, ama bu ikiyüzlülük, gelecekteki nesillerin daha az ikiyüzlü bir adalet sistemi kurabilmesi için ödenmesi gereken bir bedeldi. Belki de Nuremberg, mükemmel bir adalet anıtı değil, ama adalete giden yolda atılmış, sendeyen, kusurlu ama vazgeçilmez ilk adımdı. Bir maratonun ilk adımı, hiçbir zaman bitiş çizgisindeki estetik ve zarafete sahip değildir; yorgun, acemice ve dengesizdir. Ama o ilk adım atılmadan, maraton asla koşulamaz. Nuremberg, insanlığın evrensel adalet maratonundaki o ilk, acemice ama tarihi adımıydı.

Bu perspektif, bize tarihin son kararının ne olabileceğine dair bir ipucu verir. Tarih, Nuremberg’i ne mutlak bir zafer ne de mutlak bir fiyasko olarak yargılayacaktır. Tarih, onu, kendi zamanının ve koşullarının bir ürünü olarak, tüm çelişkileriyle birlikte görecektir. O, insanlığın en karanlık anında, en azından doğru olanı yapmaya yönelik, kusurlu ama samimi bir girişimdi. O, adaletin mümkün olduğuna dair bir iddia ortaya koydu ve bu iddianın kendisi bile, hiçliğe tercih edilebilecek bir umuttu. O, geleceğe, hem takip edilecek bir model hem de kaçınılması gereken hatalarla dolu bir ders kitabı bıraktı. Mirası, ne yaptıkları kadar, yapamadıklarıyla da şekillenir. Ve belki de en büyük mirası, bugün bizim, onun yapamadıklarını, yani o boş kalan sanık sandalyelerini ve adaletin kör noktasını tartışabiliyor olmamızdır. Nuremberg, kendi eleştirisinin tohumlarını kendi içinde atmıştır ve bu, bir kurumun en büyük entelektüel dürüstlüğü olabilir.

Ve böylece, yolculuğumuzun sonuna gelirken, bakışlarımızı geçmişin o tarihi duruşma salonundan, günümüzün ve geleceğin belirsiz ufuklarına çeviriyoruz. Nuremberg’in bize öğrettiği en kalıcı ders, belki de şudur: İnsanlığın, kazananın adaletinden herkesin adaletine geçiş yolculuğu, uzun, meşakkatli ve hala tamamlanmaktan çok uzaktır. Bugün Uluslararası Ceza Mahkemesi’nin karşılaştığı zorluklar, büyük güçlerin kendilerini hukukun dışında tutma çabaları ve dünyanın dört bir yanında işlenen suçların cezasız kalması, bu yolculuğun ne kadar başında olduğumuzu bize her gün hatırlatıyor. O boş kalan sanık sandalyeleri, sadece 1945’in bir anısı değil, aynı zamanda günümüzün uluslararası sisteminin de canlı bir gerçeğidir.

Ancak umutsuzluğa kapılmak, Nuremberg’in umut dolu mirasına ihanet etmek olur. O mahkeme bize, en imkansız görünen koşullarda bile, adaletin peşinde koşmanın bir ahlaki zorunluluk olduğunu öğretti. O bize, hukukun, sabırla ve inatla örüldüğünde, en güçlü tiranları bile bir gün sorumlu tutabilecek bir ağa dönüşebileceğini gösterdi. Bizim neslimizin ve gelecek nesillerin görevi, bu ağı örmeye devam etmektir. Bu, adaletin terazisini tutan ellerin, artık sadece kazananların elleri olmamasını sağlama mücadelesidir. Bu, hukukun sadece mağlupları değil, herkesi kapsayacak kadar evrensel, sadece zayıfları değil, güçlüleri de yargılayacak kadar cesur olmasını sağlama mücadelesidir. Bu, Nuremberg’in başlattığı o kusurlu ama vazgeçilmez yolculuğu, bir gün, gerçekten de hiç kimsenin hukuktan üstün olmadığı bir dünyaya ulaştırma hayalidir. Tarihin son kararı henüz yazılmadı. O, her birimizin adalet, hesap verebilirlik ve insan onuru için attığı adımlarla yazılmaya devam ediyor. Nuremberg, bize sadece nereden geldiğimizi değil, aynı zamanda daha ne kadar gitmemiz gerektiğini de gösteren o sönmeyen fenerdir.

Yorum bırakın

Scroll to Top