BÖLÜM I: APATİNİN ANATOMİSİ – TÜKETİCİNİN RUHU VE ZALİMLİĞİN RASYONALİZASYONU
Giriş: Bir Turnusol Kâğıdı Olarak Kapanış Saati
Her toplumun, farkında olmadan kolektif ahlaki sağlığını ve vicdani koordinatlarını ölçtüğü anlar vardır. Bu anlar, genellikle büyük siyasi krizler veya tarihi dönemeçler değildir. Bazen, medeniyetin nabzı, en sıradan, en gündelik ve en basit görünen bir sorunun etrafında atar: “Bir alışveriş merkezi saat kaçta kapanmalı?” Bu soru, masum bir lojistik düzenleme talebi gibi görünse de, aslında modern insanın ruhunun derinliklerine inen bir sondaj kuyusudur. Bu kuyuya sarkıtılan kova, yüzeye çıktığında içinde sadece takvimsel bir cevap değil, bir toplumun insana, zamana, emeğe ve hayata dair en temel kabullerini, en gizli korkularını ve en çıplak bencilliklerini de taşır.
“AVM’ler saat 20:00’de kapanmalı” önerisi etrafında şekillenen tartışma, bu sondajın sonuçlarını acı bir netlikle gözler önüne sermektedir. Bu tartışma, basit bir fikir ayrılığının çok ötesinde, iki farklı insanlık durumunun, iki farklı varoluş biçiminin çarpışmasıdır. Bir yanda, sistemin görünmez çarkları arasında ezilen, hayatı çalınan, ailesine ve kendisine ayıracak bir saati bile lüks sayan bir başkasının varlığını idrak edebilen, onun dinlenme hakkını kendi anlık arzusunun üzerinde bir yere koyabilen, henüz tam olarak metalaşmamış bir insanlık kırıntısı durmaktadır. Diğer yanda ise, bu öneriye karşı köpüren bir öfke, küçümseyen bir bilmişlik ve akıl almaz bir vurdumduymazlıkla set çeken, kendi konforunu, kendi keyfini ve kendi tüketim ritüelini evrensel bir hakikat, bir doğa kanunu gibi sunan, empati kasları çoktan atrofiye uğramış bir zihniyet yükselmektedir.
Bu üç bölümlük denemenin ilk ve en temel görevi, işte bu ikinci zihniyeti, yani AVM’lerin sönmeyen ışıklarının altında kendi küçük krallığının sürmesi için her türlü ahlaki ve mantıksal safsataya sarılan “modern tüketici” arketipini teşrih masasına yatırmaktır. Bu bir ithamname değil, bir anatomik incelemedir. Amacımız, bu zihniyetin argümanlarını sadece çürütmek değil, aynı zamanda bu argümanların hangi psikolojik, sosyal ve ahlaki topraktan beslendiğini anlamaktır. Çünkü bir AVM’nin gece 22:00’ye, 23:00’e kadar açık kalmasını savunmak, basit bir “serbest piyasa” güzellemesi veya “müşteri memnuniyeti” ilkesi değildir. Bu, derin bir manevi boşluğun, kolektif bir ruhsal yorgunluğun, insanı bir “insan kaynağı” yani tüketilebilir bir hammadde olarak gören acımasız bir dünya görüşünün en samimi, en filtresiz ve bu yüzden en korkutucu itirafıdır. Bu bölümde, o ruhun katmanlarını bir bir aralayacak, bencilliğin nasıl rasyonalize edildiğini, zalimliğin nasıl “mantık” kılığına büründüğünü ve bir insanın hayatının, bir başkasının vitrin gezme “ihtiyacı” karşısında nasıl bu kadar kolayca değersizleştirilebildiğini inceleyeceğiz. Bu, bir toplumun gönüllü köleliği ve bu köleliği talep edenlerin vicdani çöküşü üzerine bir denemedir.
1. Konforun İlahiyatı ve Bencilliğin Kutsal Kitabı: “Ama Ben Mesai’den Geç Çıkıyorum!”
AVM’lerin geç kapanmasını savunanların sığındığı ilk ve en muhkem kale, üzerine “Mağduriyet” yazan bir tabelanın asılı olduğu “mesai sonrası alışveriş ihtiyacı” argümanıdır. Bu argüman, ilk duyulduğunda, modern yaşamın getirdiği pratik bir zorluğa işaret ediyor gibi bir yanılsama yaratır. Feryat tanıdıktır: “Hayat şartları malum. Sabahın köründe işe gidip akşamın bir vakti, saat 18:00’de, 19:00’da paydos ediyoruz. Hele İstanbul gibi bir metropolde yaşıyorsak, eve varmamız saatleri buluyor. Bu durumda, acil bir ihtiyacımız olduğunda, bir hediye almamız gerektiğinde veya sadece kafamızı dağıtmak istediğimizde nereye gideceğiz? AVM’ler saat 20:00’de kapanırsa, hayat bizim gibi beyaz yakalılar, bizim gibi geç çıkanlar için adeta durur!”
Bu serzeniş, kendini bir hak arayışı gibi pazarlasa da, aslında derin bir ahlaki çürümenin ve entelektüel tembelliğin en saf halidir. Bu, konforun bir hak, hatta bir insan hakkı mertebesine yükseltildiği, kişisel rahatlığın ise uğruna başka insanların hayatlarının feda edilebileceği en yüce ahlaki ilke olarak kabul edildiği yeni bir dinin, “Konfor İlahiyatı”nın manifestosudur. Bu dinin mensupları için, evren kendi etraflarında döner ve dünyanın geri kalanı, onların bu dönüşünü pürüzsüz ve sürtünmesiz kılmakla görevli bir hizmetliler ordusundan ibarettir.
Bu zihniyetin temelindeki patolojiyi görmek için, sordukları soruyu basit bir ayna tekniğiyle kendilerine iade etmek yeterlidir: Sizin, iş çıkışı bir pantolonun paçasını deneme “ihtiyacınız”, bir başka insanın, sizinle aynı havayı soluyan, sizin gibi hayalleri, sevdikleri ve yorgunlukları olan bir bireyin, akşam evine makul bir saatte varıp sofraya ailesiyle birlikte oturma, çocuğunun ödevine yardım etme, eşiyle günün nasıl geçtiğini konuşma veya en basitinden, sadece ayaklarını uzatıp bir sonraki güne hazırlanma hakkından daha mı acil, daha mı kutsaldır? Sizin saat 21:45’te bir teknoloji mağazasında son model bir kulaklığı inceleme “özgürlüğünüz”, o mağazada sabah 10:00’dan beri ayakta duran, beyni uğuldayan, ayak tabanları sızlayan ve eve gittiğinde gece yarısını çoktan geçmiş olacağını bilen satış danışmanının çalınan yaşam süresinden daha mı değerlidir?
Bu sorular, konfor dininin müritleri için anlamsızdır, hatta küstahçadır. Çünkü onların dünya görüşünde, AVM çalışanı bir “insan” değil, bir “fonksiyon”dur. O, hizmet zincirinin kesintisiz akışını sağlamakla yükümlü bir otomattır. Onun bir ailesi, bir sosyal hayatı veya bir yorgunluğu olduğu fikri, en iyi ihtimalle bir detay, en kötü ihtimalle ise sistemin verimliliğini düşüren can sıkıcı bir pürüzdür. Bu, insanı insana bağlayan en temel yetinin, yani empati kurma becerisinin tamamen yitirilişidir. Karşısındakinin yerine kendini bir an olsun koyamayan, onun acısını, yorgunluğunu ve özlemini hissedemeyen bir bilinç, ahlaki olarak iflas etmiş bir bilinçtir. İşte “ama ben geç çıkıyorum” argümanı, bu iflasın en gürültülü ilanıdır.
Dahası, bu argüman, bir tür entelektüel sahtekârlık da içerir. Bu kişiler, kendilerini Türkiye’deki acımasız çalışma koşullarının bir “kurbanı” olarak sunarlar. Evet, çalışma saatleri uzundur, ulaşım bir işkencedir ve hayat pahalılığı insanları daha fazla çalışmaya zorlamaktadır. Bu tespitler doğrudur. Ancak bu doğru tespitten çıkardıkları sonuç, ahlaken sakat ve mantıken çarpıktır. Onlar, sorunun kaynağına, yani bu insanlık dışı çalışma düzenini dayatan sisteme ve patronlara dönüp, “Bu böyle gitmez! Hepimiz için daha insani çalışma saatleri, daha yaşanabilir şehirler ve daha adil bir düzen talep etmeliyiz!” demek yerine, en kolay yolu seçerler. Kendi kurbanı oldukları sistemin aynısını, hatta daha kötüsünü, bir başka zümreye, yani hizmet sektörü çalışanlarına reva görürler. Bu, zincirlerinden şikayet eden bir kölenin, çözüm olarak yanındaki kölenin zincirlerinin daha da ağırlaştırılmasını talep etmesinden farksızdır. Bu, bir sorumluluktan kaçış, bir korkaklık ve en nihayetinde, kendi celladına duyulan gizli bir hayranlıktır.
Bu noktada, “Avrupa ile Türkiye’yi bir tutmayın” şeklindeki savunma mekanizması devreye girer. Almanya’da mağazaların 18:00’de, Fransa’da pazarları tamamen kapalı olduğu örnekleri verildiğinde, hemen bir tür “Türkiye’ye özgü koşullar” edebiyatı başlar. “Ama orası Avrupa, orada düzen var, yaşam standartları yüksek. Biz gelişmekte olan bir ülkeyiz, bizim dinamiklerimiz farklı.” Bu argüman, gerçeğin kasıtlı olarak baş aşağı çevrilmesinden başka bir şey değildir. O medeni ülkelerde mağazaların erken kapanması ve hafta sonu tatilinin bir norm olması, yüksek yaşam standartlarının bir sonucu değil, o standartları oluşturan temel sebeplerden biridir. O toplumlar, kolektif bir kararla, insanın sadece bir üretim ve tüketim makinesi olmadığını, hayatın anlamının dinlenmekte, aileyle vakit geçirmekte, sanatta, doğada ve sosyal ilişkilerde yattığını kabul etmişlerdir. Onlar, bir insanın dinlenme hakkının, bir başkasının alışveriş yapma keyfinden kategorik olarak daha üstün olduğunu anayasal ve kültürel bir ilke haline getirmişlerdir. “Bizde olmaz” demek, aslında “Biz bu medeniyet seviyesine ulaşmayı kategorik olarak reddediyoruz, biz sömürüyü ve tükenmişliği bir kader olarak benimsedik” demenin itirafıdır. Bu, bir dinamik farklılığı değil, bir ahlak farklılığıdır; bir gelişmişlik farkı değil, bir insanlık farkıdır. Ve bu farkı bir mazeret olarak sunanlar, Türkiye’nin bu ahlaki çukurdan asla çıkmamasını arzulayanlardır.
2. Zihinsel Tembelliğin Modern Zırhı: “Vardiya Sistemi Uygulansın!”
Konfor dininin müritleri, bencilliklerinin çıplaklığıyla yüzleştirildiklerinde ve ahlaki argümanlar karşısında savunmasız kaldıklarında, cephaneliklerindeki en parlak, en modern ve en “rasyonel” görünümlü silaha sarılırlar: “Vardiya sistemi.” Bu, özellikle gerçek üretim süreçlerinden, emek-sermaye ilişkisinin acımasız doğasından ve Türkiye’nin iş dünyası gerçeklerinden kopuk yaşayan, teorik bilgiyle pratik hayat arasındaki uçurumda salınan “çözüm odaklı” zihinlerin sığınağıdır. Argümanları, kulağa neredeyse karşı çıkılamaz bir mantıkla örülmüş gibidir:
“Sorun AVM’lerin açık kalma saatlerinde değil, çalışma sisteminin kendisindedir. AVM’ler isterse 7/24 açık kalsın, bu bir sorun teşkil etmez. Yapılması gereken şey, modern ve insani bir vardiya sistemi kurmaktır. İşletmeler, daha fazla personel istihdam etmeli, çalışanlarını günde 8 saatlik vardiyalar halinde çalıştırmalıdır. Örneğin, 10:00-18:00 ve 16:00-24:00 (kapanış temizliği dahil) gibi iki vardiya düzeni kurulabilir. Bu sayede hem binlerce kişiye yeni istihdam kapısı açılır, hem çalışanlar yasal hakları çerçevesinde insanca çalışır, hem de biz tüketiciler mağdur olmayız. Sorunu yasaklamakta değil, sistemi modernize etmekte aramak gerekir.”
Bu öneri, steril bir laboratuvar ortamında, bir işletme yönetimi ders kitabının sayfaları arasında ne kadar parlak ve uygulanabilir görünüyorsa, Türkiye’nin vahşi ve denetimsiz kapitalizm koşullarında o kadar anlamsız, ikiyüzlü ve gerçeklikten kopuktur. Bu, zihinsel bir tembelliğin, karmaşık bir soruna basit ve sihirli bir çözüm bulma arzusunun en net tezahürüdür. Bu argümanı savunanlar, Türkiye’de işveren olmanın ne demek olduğunu, kâr maksimizasyonunun nasıl tek ve mutlak tanrı kabul edildiğini, denetim mekanizmalarının ne denli işlevsiz olduğunu ve sendikal hakların nasıl sistematik olarak yok edildiğini ya bilmemekte ya da bilmezden gelmektedirler. Onlar, patronların, devletin veya piyasanın “rasyonel” aktörler olduğu varsayımıyla hareket eden, ancak yaşadıkları ülkenin temel ekonomik ve sosyal gerçeklerine kör olan teorisyenlerdir.
Sektörün içinden, o koridorlarda ömür tüketenlerin feryatları bu noktada en değerli hakikat pusulasıdır: “Türkiye’de hiçbir şirket, kârından bir kuruş feragat edip de ‘gerekli sayıda’ insan çalıştırmaz!” Bu, bir karamsarlık değil, yılların tecrübesiyle damıtılmış sosyolojik bir tespittir. “Vardiya” kelimesi, bu ülkede çoğu zaman sömürüyü, angaryayı ve yasa dışılığı gizleyen bir paravandan ibarettir. Patron, kâğıt üzerinde iki vardiya gösterir, ancak aynı üç personeli “çapraz mesai,” “görev birleştirme,” “acil durum” gibi bahanelerle günde 10-12 saat çalıştırmaya devam eder. Fazla mesai ücretini ödememek için binbir takla atar; “Sana sonra izin olarak yazacağız” der, ancak o izin günü asla gelmez, çünkü “personel eksiği” vardır. Yeni bir kişiyi işe almanın getireceği sigorta primi, vergi ve maaş “maliyeti”ni, mevcut personelin sağlığından, sosyal hayatından ve psikolojisinden çalmanın sıfır maliyetiyle karşılaştırır ve tercihini her zaman ikincisinden yana kullanır. Çünkü bilir ki, o koşullara itiraz edecek olan çalışanın yerine, kapıda aynı koşulları, hatta daha kötüsünü kabul etmeye hazır milyonlarca çaresiz işsiz beklemektedir.
Bu naif “vardiya” savunucuları, farkında olmadan en büyük kötülüğü yine emekçiye yapmaktadırlar. Onlar, çözümün odağını, devlet tarafından konulacak net, somut ve denetlenebilir bir kuraldan (örneğin “tüm AVM’ler saat 20:00’de kepenk indirir”) alıp, her bir işletmenin kendi keyfine, insafına ve ahlak anlayışına bırakılmış, denetlenmesi neredeyse imkânsız, soyut bir “iyi niyet” alanına kaydırırlar. “AVM’ler erken kapansın” demek, tüm oyuncuları aynı kurala uymaya zorlayarak adil bir rekabet ortamı yaratır. Kimse, “Ama rakibim açık, ben de açık kalmak zorundayım” bahanesine sığınamaz. Oysa “Herkes vardiyalı çalışsın” demek, topu yine en acımasız, en kural tanımaz ve en sömürücü olanın kazanacağı bir oyun alanına atmaktır. Bu, sistemi düzeltmek değil, sistemin mevcut adaletsizliğini “modern” bir kavramla meşrulaştırmaktır. Bu, patronların en sevdiği argümandır, çünkü tüm sorumluluğu devletin ve yasanın üzerinden alıp, kendi “işletme politikalarına” indirger.
Bu zihinsel tembellik korosuna katılan bir diğer ses de, “daha fazla vardiya ve daha fazla personel, daha yüksek maliyet demektir. Bu maliyet de fiyatlara yansır ve olan yine biz tüketiciye olur” diyen “uyanık” armchair ekonomistleridir. Bu, bir önceki argümandan daha sinsi bir ekonomik şantajdır. Bu argüman, bir ürünün raf fiyatının içindeki emek maliyetinin, özellikle perakende sektöründe, devede kulak kaldığını kasıtlı olarak gizler. Bir tişörtün fiyatını belirleyen asıl unsurlar; devasa AVM kiraları, uluslararası marka lisans bedelleri, ithalat vergileri, reklam ve pazarlama giderleri ve elbette şirketin fahiş kâr marjlarıdır. Ancak bu “uyanık” tüketici, tüm bu maliyetleri bir doğa kanunu gibi kabul ederken, işçiye ödenecek birkaç kuruşluk ek ücreti, tüm ekonomik felaketlerin anası olarak görür. Bu, “Ya çalışanların köle gibi sömürülmesine razı olun ya da enflasyon canavarına hazır olun” diyerek, toplumun en savunmasız iki kesimini, yani dar gelirli tüketici ile güvencesiz çalışanı karşı karşıya getiren ahlaksız bir denklemdir. Bu, sermayenin en eski ve en etkili taktiklerinden birini papağan gibi tekrarlamaktır: Böl ve yönet. İşçinin hakkını savunmayı, kendi cebine yönelik bir tehdit olarak algılayan bu zihniyet, kapitalizmin en başarılı projesidir: kendi sömürüsünün bekçiliğini gönüllü olarak yapan tüketici-vatandaş.
Sonuç olarak, “vardiya sistemi” önerisi, bir çözüm değil, düşünmekten kaçınmanın bir yoludur. Gerçekle yüzleşmekten, ülkenin acı emek gerçeklerini kabul etmekten ve sorunun kökenine, yani sınırsız kâr hırsına ve bunu dizginlemeyen siyasi iradeye işaret etmekten imtina etmektir. Bu, elini taşın altına koymak yerine, o taşı sihirli bir değnekle altına çevirmeye çalışan bir simyacının beyhude çabasıdır. Oysa gerçek hayatta sihir yoktur; sadece güç ilişkileri, çıkarlar ve bu ilişkileri düzenleyen ya da düzenlemeyen yasalar vardır. Ve “vardiya” fantezisi, bu acı gerçeğin üzerini örten parlak ama sahte bir tülbentten başka bir şey değildir.
BÖLÜM II: KATEDRAL VE BOŞLUK – SOSYAL VE MİMARİ BİR SEMPTOM OLARAK AVM
Giriş: Tüketimin Yükselen Anıtları
İlk bölümde, modern tüketicinin ruhunun derinliklerine inerek, AVM’lerin geç saatlere kadar açık kalması talebinin ardındaki ahlaki ve psikolojik dinamikleri, yani bencilliğin rasyonalizasyonunu ve empati yoksunluğunun anatomisini inceledik. Şimdi ise, analizimizin odağını bireyden, o bireyin içinde var olduğu ve adeta taptığı yapıya, yani alışveriş merkezinin kendisine çevirme zamanı geldi. Bu bölümde, AVM’yi sadece içinde mağazaların bulunduğu nötr bir yapı olarak değil, modern Türk toplumunun en belirgin semptomlarından biri, bir tür sosyal ve kültürel turnusol kâğıdı olarak ele alacağız. AVM, sadece bir mekân değil, bir fikirdir; bir mimari tercih değil, bir yaşam biçimi dayatmasıdır. O, hem mevcut bir boşluktan doğmuş hem de o boşluğu büyüten, besleyen ve kalıcı kılan devasa bir mekanizmadır.
Bu bölümün başlığı olan “Katedral ve Boşluk,” AVM’nin ikili doğasını anlamak için bir anahtar sunar. Bir yandan AVM’ler, geç kapitalizmin yeni katedralleridir. Mimarileri, ışıklandırmaları, sundukları güvenlik ve düzen vaadiyle, sekülerleşmiş bir dünyanın manevi arayış içindeki kitlelerine sığınacakları, ritüellerini (tüketim) gerçekleştirecekleri ve bir tür geçici “kurtuluşa” (yeni bir eşyaya sahip olma) erecekleri görkemli tapınaklar olarak tasarlanmışlardır. Bu katedraller, kendi ilahiyatlarını, kendi amentülerini ve kendi cemaatlerini yaratırlar. Diğer yandan ise bu parıltılı, gösterişli katedraller, devasa bir boşluğun üzerine inşa edilmişlerdir ve varlıklarıyla bu boşluğu daha da derinleştirirler. Bu, kamusal alanın boşluğudur, gerçek insani bağların ve topluluk hissinin boşluğudur, kültürel ve yerel kimliğin boşluğudur. İnsanlar, şehirlerinin ve hayatlarının onlara sunmadığı anlamı, güvenliği ve aidiyeti bulmak için bu tüketim katedrallerine sığınırlar, ancak bu eylem, onları gerçek anlam, güvenlik ve aidiyetten daha da uzaklaştıran trajik bir kısır döngüden başka bir şey değildir.
Öyleyse, “AVM’ler saat 20:00’de kapanmasın” çığlığı, sadece bir tüketicinin kaprisli talebi değil, aynı zamanda bu katedralin müdaviminin, bu boşluğun sakininin umutsuz bir feryadıdır. Bu, “Tapınağımın kapılarını kapatmayın, çünkü dışarıdaki dünya soğuk, anlamsız ve tehlikeli. Beni bu steril, klimalı, güvenli yanılsamadan mahrum bırakmayın, çünkü gerçekle nasıl başa çıkacağımı unuttum,” demenin bir başka yoludur. Bu bölümde, AVM’nin mimari tasarımının insan psikolojisini nasıl manipüle ettiğini, kamusal alanı nasıl yağmalayıp yerine sahte bir “sosyalleşme” miti koyduğunu ve son olarak kültürel belleği silerek kimliksiz bireyler ve belleksiz mekânlar yaratan bir erozyon makinesi olarak nasıl işlediğini derinlemesine inceleyeceğiz. Bu, bir binanın değil, bir zihniyetin ve o zihniyetin yarattığı toplumsal çölleşmenin eleştirisidir.
1. Tüketimin Tapınağı: AVM Mimarisi ve Zihin Kontrolü Mekanizmaları
Bir alışveriş merkezine girdiğiniz an, farkında olmadan bir rıza beyanında bulunursunuz. Sadece fiziksel bir mekâna değil, titizlikle tasarlanmış bir psikolojik deney alanına adım atarsınız. AVM mimarisi, nötr veya tesadüfi değildir; her bir koridor, her bir aydınlatma armatürü, her bir basamak, tek bir amaca hizmet etmek üzere kalibre edilmiştir: Sizi mümkün olduğunca uzun süre içeride tutmak, zaman ve mekân algınızı bulandırmak ve nihayetinde sizi planladığınızdan daha fazla para harcamaya teşvik etmek. Bu, mimarinin bir zihin kontrolü aracı olarak kullanıldığı, modern zamanların en başarılı ve en yaygın deneyidir. Bu tapınağın duvarları, sizi dış dünyadan korumak için değil, sizi dış dünyadan koparıp kendi gerçekliğine hapsetmek için inşa edilmiştir.
Bu tasarımın en temel unsuru, dış dünya ile olan bağın kasıtlı olarak kesilmesidir. Çoğu AVM, adeta penceresiz birer sığınak gibidir. İçeriye doğal gün ışığının girmesi büyük ölçüde engellenir. Bunun sebebi basittir: Eğer dışarıda havanın karardığını, yağmurun başladığını veya güneşin battığını görürseniz, zamanın geçtiğini fark eder ve evinize dönme ihtiyacı hissedersiniz. AVM ise size zamansız bir mekân sunar. İçerideki yapay ve her daim sabit aydınlatma sayesinde, öğlen 12:00 ile akşam 21:00 arasında hiçbir fark yoktur. Zaman, homojenleşir ve akışkanlığını yitirir. Bu durum, “Gruen Transferi” olarak bilinen psikolojik etkiyi tetiklemek için tasarlanmıştır. Mimar Victor Gruen’in adıyla anılan bu etki, bir müşterinin AVM’ye belirli bir amaçla (örneğin bir çift ayakkabı almak) girip, mekânın tasarımı ve atmosferi tarafından o kadar bunaltılması ve yönlendirilmesiyle, asıl amacını unutup amaçsızca gezinmeye ve plansız satın almalar yapmaya başladığı anı tanımlar. Penceresiz, saatlerin olmadığı, labirenti andıran koridorlar, sizi bu “transfer” anına getirmek için kurulmuş birer tuzaktır.
İkinci kontrol mekanizması, duyusal bir bombardıman ve aynı zamanda sterilizasyondur. AVM’ler, işitsel olarak dikkatle yönetilen mekânlardır. Arka planda sürekli olarak çalan, asla rahatsız etmeyen, ritmi yükselip alçalmayan, sözleri anlaşılmayan ama belli belirsiz bir “iyi hissetme” hali yaratan müzik (“Muzak”), tesadüf değildir. Bu müzik, sizi düşüncelerinizle baş başa bırakmayacak kadar mevcut, ancak dikkatinizi dağıtmayacak kadar da silik olacak şekilde tasarlanmıştır. Sessizlik, AVM’nin düşmanıdır, çünkü sessizlik düşünceyi ve sorgulamayı beraberinde getirir. Aynı şekilde, koku da stratejik bir araçtır. Yemek katından gelen yapay ve iştah açıcı hamburger kokusu, bir pastanenin önünden geçerken hissettiğiniz tarçın ve vanilya esintisi veya bir kozmetik mağazasının yaydığı keskin parfüm bulutu; bunların hepsi, beyninizin ilkel, dürtüsel kısımlarını hedef alan, sizi mantıktan uzaklaştırıp arzuya yaklaştıran birer kimyasal silahtır. Sıcaklık ve hava kalitesi de bu denklemin bir parçasıdır. Dışarısı ister 40 derece cehennem sıcağı, isterse -5 derece dondurucu soğuk olsun, AVM’nin içi her zaman insan vücudunun en konforlu hissettiği 22-24 derece aralığındadır. Bu iklimlendirilmiş kapsül, dış dünyanın tüm rahatsız edici unsurlarını (sıcak, soğuk, yağmur, rüzgâr, gürültü) filtreleyerek, size mükemmel ve pürüzsüz bir dünya vaat eder. Bu vaat, sizi o kapsülün içinde kalmaya ikna etmenin en etkili yoludur.
Son olarak, bu tapınağın en önemli vaadi “güvenlik”tir. AVM’ler, modern şehirlerin kaosundan, tehlikesinden, kirliliğinden ve öngörülemezliğinden kaçan insanlar için birer sığınak olarak pazarlanır. Her köşede bulunan özel güvenlik görevlileri, tavanlardaki yüzlerce kamera, pırıl pırıl parlayan zeminler ve tek tip, “düzgün” görünen insan profili, bir düzen ve kontrol yanılsaması yaratır. Bu, özellikle çocuklu aileler için son derece çekici bir tekliftir. “Sokaklar tekin değil” korkusuyla büyüyen ebeveynler için AVM, çocuklarını “güvenle” salabilecekleri devasa bir oyun parkı gibidir. Ancak bu güvenlik, ağır bir bedelle gelir: özgürlüğün ve gerçekliğin kaybı. AVM’nin güvenliği, steril ve homojen bir güvenliktir. Burada beklenmedik bir olaya, aykırı bir sese, farklı bir görünüme yer yoktur. Dilenciler, sokak sanatçıları, protestocular veya sadece bankta oturup hiçbir şey yapmadan etrafı seyreden “başıboşlar” bu tapınağın kapısından içeri alınmaz. Çünkü onlar, tüketim ritüelini bozan, sistemin pürüzsüz akışına çomak sokan “istenmeyen” unsurlardır. Bu, AVM’nin aslında bir kamusal alan olmadığını, sıkı kuralları ve görünmez sınırları olan, giriş hakkınızın potansiyel bir tüketici olmanıza bağlı olduğu privatize edilmiş bir ticari alan olduğunun en net kanıtıdır. Mimarisiyle zihninizi, duyusal manipülasyonla arzularınızı ve güvenlik vaadiyle korkularınızı hedef alan AVM, sizi gönüllü bir mahkûma dönüştüren, duvarları cam ve çelikten, parmaklıkları ise marka logolarından yapılmış modern bir Panoptikon’dur.
2. Kamusal Alanın Yağmalanması ve “AVM Sosyalleşmesi” Miti
AVM’lerin yükselişi, tek başına bir mimari veya ticari trend değildir. Bu, bir sıfır toplamlı oyundur. AVM’ler çoğaldıkça, başka bir şeylerin azaldığını, hatta yok olduğunu görmek gerekir. Bu yok olan şey, bir toplumun can damarı, demokrasinin ve sivil hayatın nefes aldığı yer olan “kamusal alan”dır. Tüketim katedrallerinin parıltılı ışıkları, aslında söndürdükleri mahalle meydanlarının, parkların, halka açık kütüphanelerin, cadde üstü esnafın ve en önemlisi, insanların birbiriyle para aracılığı olmadan, sadece vatandaş olarak ilişki kurduğu mekânların karanlığından beslenir. AVM, kamusal alana bir ekleme değil, onun yerine geçen, onu taklit eden ama ruhunu öldüren bir Truva atıdır.
Bu yağmalama süreci, hem fiziksel hem de zihinsel düzeyde işler. Fiziksel olarak, şehirlerin en değerli arazileri, yerel yönetimlerin rant odaklı politikalarıyla, halkın ortak kullanımına açık parklar, spor alanları veya kültür merkezleri olmak yerine, devasa AVM projelerine peşkeş çekilir. Şehrin akciğerleri olması gereken yerler, beton ve çelikten müteşekkil devasa tüketim kutularıyla doldurulur. Bu durum, şehrin dokusunu kalıcı olarak değiştirir. Eskiden insanların iş çıkışı veya hafta sonu uğradığı, esnafla sohbet ettiği, komşusuyla karşılaştığı caddeler, AVM’lerin yarattığı çekim gücü karşısında kan kaybeder. Küçük dükkânlar, fahiş kiralar ve azalan müşteri sayısı karşısında bir bir kepenk indirir. Onların yerini ya boş vitrinler ya da aynı zincir markaların şubeleri alır. Şehir, karakterini, çeşitliliğini ve yerel ruhunu kaybederek homojenleşir. Bu, kamusal hayatın damarlarının kesilmesi, şehrin bir organizmadan bir vitrine dönüşmesi demektir.
Zihinsel düzeydeki yağmalama ise daha sinsi ve daha derindir. AVM’ler, kendilerini “sosyalleşme mekânları” olarak pazarlayarak, bu kavramın içini boşaltır ve anlamını çarpıtırlar. “AVM’de arkadaşlarla buluştuk,” “Hafta sonu ailece AVM’ye gittik” gibi cümleler, modern yaşamın bir normu haline gelmiştir. Peki, bu “AVM sosyalleşmesi” denen şey gerçekte nedir? Bu, gerçek bir sosyalleşme midir, yoksa onun sahte bir ikamesi mi? Gerçek sosyalleşme; karşılıklı etkileşimi, fikir alışverişini, spontane karşılaşmaları ve en önemlisi, bir topluluğun parçası olma hissini içerir. Bir parkta otururken yan banktaki yaşlı teyzeyle laflamak, bir mahalle kahvesinde ülke gündemini tartışmak veya bir kent meydanında düzenlenen bir konsere hep birlikte eşlik etmek, sosyalleşmenin organik biçimleridir.
AVM’deki “sosyalleşme” ise, “paralel tüketim”den başka bir şey değildir. İnsanlar bir aradadır, ancak birlikte değildirler. Koridorlarda yan yana yürürler, ancak gözleri birbirinde değil, vitrinlerdedir. Aynı yemek katında (food court) masalarda otururlar, ancak tek etkileşimleri kasiyerle veya tepsilerini toplamak için bekleyen görevliyledir. Burada kurulan bağlar, tüketim eylemi etrafında şekillenir. “Bak bu ayakkabı sana yakışır mı?”, “Hangi mağazada indirim var?”, “Sinemada hangi film oynuyor?” gibi diyaloglar, bu sosyalleşmenin sınırlarını çizer. Bu, vatandaşların değil, tüketicilerin bir araya gelişidir. Burada haklarınız yoktur, sadece satın alma gücünüz vardır. Kimliğiniz, ne düşündüğünüz veya kim olduğunuzla değil, hangi markaları taşıdığınızla ve ne kadar harcama potansiyeliniz olduğuyla ölçülür. AVM, sizi bir vatandaştan bir müşteriye indirger ve bu indirgemeyi “sosyalleşme” olarak yeniden paketleyip size satar.
Bu mitin bu kadar kolay kabul görmesinin sebebi, daha önce de belirttiğimiz gibi, AVM’nin doldurduğu boşluktur. Türkiye’deki şehirler, insanlarına güvenli, temiz, erişilebilir ve çeşitli kamusal alanlar sunmakta büyük ölçüde başarısız olmuştur. Parklar bakımsız ve güvensizdir, meydanlar ya trafik keşmekeşinin ortasında kalmış beton adalardır ya da siyasi mitingler dışında işlevsizdir, sanat ve kültür faaliyetleri ya pahalıdır ya da belirli bir zümreye hitap eder. Bu başarısızlık karşısında AVM, tüm bu eksikliklere hazır bir çözüm sunan parlak bir paket gibi görünür: Güvenlidir, temizdir, iklim kontrollüdür, içinde “her şey” vardır (yemek, sinema, alışveriş, oyun alanı). Dolayısıyla, insanlar AVM’ye gitmeyi “tercih” etmezler; çoğu zaman başka bir alternatifleri olmadığı için oraya “mecbur” kalırlar.
Bu mecburiyet, bir neslin kamusal alan algısını kalıcı olarak sakatlamaktadır. AVM’lerde büyüyen bir çocuk için “dışarı çıkmak,” AVM’ye gitmekle eş anlamlı hale gelir. Sosyalleşme, tüketimle özdeşleşir. Bu nesil, bir şehrin ona ne sunması gerektiğini, bir parkın ne kadar değerli olduğunu, bir mahalle esnafının bir topluluk için ne anlama geldiğini asla deneyimlemeden büyür. Dolayısıyla, bu değerleri talep etmeyi de bilmezler. Bu, AVM’nin en büyük zaferidir: Sadece bugünün kamusal alanını yok etmekle kalmaz, aynı zamanda gelecekte kamusal alan talebini de ortadan kaldırarak kendi saltanatını güvence altına alır. Bu nedenle, “AVM’ler erken kapansın” demek, sadece bir çalışma saati düzenlemesi talebi değil, aynı zamanda bu büyük yağmaya karşı bir isyan çığlığıdır. Bu, “Bize şehirlerimizi geri verin! Bize parklarımızı, meydanlarımızı, sokaklarımızı geri verin! Bize birbirimizle tüketim dışında bağlar kurabileceğimiz gerçek mekânlar verin!” demenin sembolik bir yoludur. Bu, sahte sosyalleşme mitine karşı gerçek bir topluluk arayışının ilanıdır.
3. Belleksiz Mekânlar, Kimliksiz Bireyler: AVM’nin Kültürel Erozyonu
Tüketim katedrallerinin toplumsal dokuya vurduğu son ve belki de en derin darbe, kültürel erozyon alanında gerçekleşir. AVM’ler, sadece fiziksel mekânları ve sosyal alışkanlıkları dönüştürmekle kalmaz, aynı zamanda bir toplumun kolektif belleğini, yerel kimliğini ve kültürel çeşitliliğini de sistematik olarak aşındıran devasa silgiler gibi işlev görürler. Onlar, Fransız antropolog Marc Augé’nin “non-lieux” yani “yer-olmayanlar” olarak tanımladığı, tarihsel, ilişkisel ve kimliksel bağlamdan kopuk, geçişken ve anonim mekânların en mükemmel örnekleridir. Bir AVM, her yerdedir ve aynı zamanda hiçbir yerdedir. Bu “yersizlik” hali, hem mekânı hem de o mekânın içinde var olan bireyi köksüzleştirir ve kimliksizleştirir.
Bu kültürel erozyonun ilk ve en bariz mekanizması, standardizasyon ve homojenizasyondur. İstanbul’un bir ucundaki bir AVM’ye girdiğinizde gördüğünüz mağaza karması, mimari dil ve genel atmosfer ile Ankara’nın merkezindeki veya İzmir’in sahilindeki bir AVM arasında neredeyse hiçbir fark yoktur. Aynı küresel giyim markaları, aynı uluslararası fast-food zincirleri, aynı teknoloji mağazaları, aynı kahve dükkânları… Bu markalar, size aynı standart ürünleri, aynı standart hizmeti ve aynı standart deneyimi sunar. Bu durum, yerel olan her şeyi acımasızca dışlar. O şehre özgü bir lezzeti, o bölgenin bir zanaatkârının el emeğini, o yöreye has bir kültürel ürünü AVM’lerde bulamazsınız. AVM, yerel kimliğin bir ifadesi değil, küresel sermayenin tek tipçi kültürünün bir ileri karakoludur. Bu, şehirlerin ruhunu öldüren bir süreçtir. Bir şehri diğerinden ayıran, ona karakterini veren o küçük, özgün detaylar buharlaşır ve geriye her yerde aynı olan, birbirinin kopyası bir tüketim deneyimi kalır. Artık bir şehre seyahat etmek, sadece farklı bir coğrafyada aynı AVM’ye gitmek anlamına gelmeye başlar.
İkinci ve daha derin mekanizma, belleğin silinmesidir. Tarihi bir kent meydanı, asırlık bir çınar ağacı, nesillerdir aynı yerde duran bir esnaf dükkânı, katman katman birikmiş anılarla, yaşanmışlıklarla ve kolektif bir bellekle yüklüdür. O mekânlar konuşur; zaferleri, yenilgileri, sevinçleri ve hüzünleri fısıldar. AVM ise tam tersine, belleksiz bir mekândır. O, kasıtlı olarak tarih dışı tasarlanmıştır. Her zaman yeni, her zaman parlak, her zaman “şimdi”dir. Geçmişi yoktur, dolayısıyla geleceğe dair organik bir vaadi de olamaz. Dün açılan bir mağaza, yarın hiçbir iz bırakmadan kapanıp yerine bir başkası gelebilir. Her şey geçici, değiştirilebilir ve unutulabilirdir. AVM’de yürürken, ayaklarınızın altındaki zeminin bir tarihi yoktur; soluduğunuz havanın bir anısı yoktur. Bu belleksizlik hali, insanları da köksüzleştirir. Kök salabileceğimiz, anılar biriktirebileceğimiz, bizden sonraki nesillere bir hikâye bırakabileceğimiz mekânlardan koptuğumuzda, biz de havada salınan, geçmişle bağı kopuk ve geleceğe dair bir aidiyet hissi geliştiremeyen bireylere dönüşürüz. AVM, bu “tarih sonu” insanını yaratan bir fabrikadır.
Bu belleksiz ve standart mekânın yarattığı birey, kimliğini de bu mekânın kurallarına göre inşa etmeye başlar. Gerçek bir topluluk içinde kimliğimiz; ailemizle, komşularımızla, hemşehrilerimizle kurduğumuz ilişkilerle, paylaştığımız değerlerle, ortak tarihimizle ve kültürel pratiklerimizle şekillenir. AVM ise bize bambaşka bir kimlik inşa süreci sunar: Satın alma eylemi yoluyla kimlik edinme. AVM’de “kim olduğunuz”, hangi markaları giydiğiniz, hangi telefonu kullandığınız, hangi kahveyi içtiğinizle belirlenir. Markalar, size sadece bir ürün değil, bir yaşam tarzı, bir statü ve bir “kimlik paketi” satar. “Asi” olmak için yırtık bir kot pantolon, “sofistike” olmak için belirli bir marka çanta, “fit” olmak için ise bir spor markasının ayakkabısını alırsınız. Bu, kimliğin derinlikli bir içsel süreç olmaktan çıkıp, yüzeysel bir vitrin düzenlemesine dönüşmesidir. Birey, kendi özgün benliğini keşfetmek ve inşa etmek yerine, markaların sunduğu hazır kimlikler arasından birini seçip üzerine giyen bir tüketiciye indirgenir.
Bu kültürel çölleşme, AVM’lerin neden geç saatlere kadar açık kalması gerektiği talebinin de altını doldurur. Kendi kültürünü üretemeyen, kendi belleğini oluşturamayan, kendi topluluğunu yaratamayan bir toplum, bu eksiklikleri telafi etmek için dışarıdan ve hazır olarak sunulan paketlere muhtaç kalır. AVM, bu paketlerin en büyüğü ve en çekicisidir. O, size ne yapacağınızı, ne düşüneceğinizi, ne arzulayacağınızı ve kim olacağınızı söyleyen dev bir kullanım kılavuzudur. Bu kılavuzdan mahrum kalma korkusu, yani AVM’nin erken kapanması ihtimali, bu yüzden bir paniğe yol açar. Çünkü o kapılar kapandığında, birey kendi içindeki ve dışındaki boşlukla, kimliksizliğiyle ve belleksizliğiyle yüzleşmek zorunda kalacaktır. Ve bu yüzleşme, modern insanın en büyük korkusudur. Bu nedenle, AVM’nin sönmeyen ışıkları, sadece bir ticari işletmenin faaliyetini değil, aynı zamanda kültürel bir erozyonun ve ruhsal bir çöküşün devamını simgeler. O ışıkları söndürmeyi talep etmek ise, bu erozyona direnen, yerel olanı, belleği, kimliği ve nihayetinde insanı savunan radikal bir kültürel eylemdir.
BÖLÜM III: TÜKENMİŞLİĞİN POLİTİK EKONOMİSİ – GEÇ EVRE KAPİTALİZMİ VE TÜRKİYE ANOMALİSİ
Giriş: Semptomdan Sisteme, Teşhirden Teşhise
Bu denemenin ilk iki basamağında, bir alışveriş merkezinin kapanış saati gibi görünüşte basit bir meselenin katmanlarını birer birer araladık. İlk bölümde, tüketicinin ruhunun derinliklerine daldık; kendi konforunu ahlaki bir ilke mertebesine yükselten, empati yetisini yitirmiş ve zalimliğini “rasyonalite” kisvesi altında meşrulaştıran bireyin psikolojik anatomisini çıkardık. İkinci bölümde ise merceğimizi bireyden, onun tapınağına çevirdik; AVM’yi sadece bir bina olarak değil, kamusal alanın çöküşü, kültürel belleğin silinişi ve sosyal bağların aşınması üzerine inşa edilmiş bir “katedral ve boşluk” olarak, yani modern toplumun en belirgin semptomlarından biri olarak analiz ettik. Bireyin ruhundaki çürümeyi ve mekânın dokusundaki boşluğu teşhir ettik. Şimdi, yolculuğumuzun son ve en kritik etabına, yani semptomdan sisteme, teşhirden teşhise geçme zamanı geldi.
Bu son bölümün temel sorusu şudur: Hem Part I’de incelediğimiz o empatiden yoksun, tükenmiş ama tüketmeye aç bireyi, hem de Part II’de analiz ettiğimiz o kamusal alanı yutan, belleksiz ve kontrolcü AVM mekânını aynı anda ve aynı anda zorunlu olarak üreten temel mekanizma nedir? AVM’lerin geç saatlere kadar açık kalması talebi, neden sadece birkaç kaprisli tüketicinin arzusu değil, aynı zamanda içinde yaşadığımız politik-ekonomik sistemin kendi varlığını sürdürmesi için adeta bir gerekliliktir? Bu sorunun cevabı, bizi geç evre kapitalizminin genel dinamiklerine ve bu dinamiklerin Türkiye’de büründüğü özgün, “anomalik” biçime götürür.
Bu nihai analizde, AVM tartışmasını, küresel neoliberalizmin ve onun Türkiye’deki inşaat-borç-tüketim üçgenine dayalı çarpık modelinin kaçınılmaz bir sonucu olarak okuyacağız. Bu, bir yandan güvencesiz, esnek ve ucuz emekle çalışan bir hizmet sektörü ordusu (AVM çalışanları) yaratırken, diğer yandan uzun saatler boyunca yüksek stres altında çalışan, tek rahatlama ve kendini gerçekleştirme yolunu tüketimde bulan bir beyaz yaka-profesyonel sınıfı (AVM müşterileri) üreten bir sistemin hikayesidir. Bu iki grup, aynı madalyonun iki yüzüdür; sistem, birinin varlığını diğerinin sömürüsü ve tükenmişliği üzerine kurar. AVM’nin kapanış saati etrafındaki kavga, bu sistemin kendi iç çelişkisinin, iki kurbanını birbirine düşürerek kendini gizleme stratejisinin kamusal alandaki bir yansımasından başka bir şey değildir. Bu bölüm, Koreli-Alman filozof Byung-Chul Han’ın “Tükenmişlik Toplumu” ve “Performans Özneleri” kavramlarını bir anahtar olarak kullanarak, bu modern köleliğin nasıl “özgürlük” ve “tercih” olarak pazarlandığını ve AVM’nin bu tükenmişlik döngüsünün hem yakıt ikmal istasyonu hem de egzoz borusu olarak nasıl işlediğini ortaya koyacaktır. Bu, sadece bir AVM eleştirisi değil, hayatlarımızı birer proje, bedenlerimizi birer sermaye ve zamanımızı birer maliyet kalemi olarak görmemizi dayatan acımasız bir politik ekonominin eleştirisidir.
1. Tükenmişliğin Motor Odası: Neoliberalizm, İnşaat Ekonomisi ve Borçlu Birey
AVM’lerin sönmeyen ışıklarını ve o ışıkların altında bitkin ama hırslı bir şekilde dolanan insanları anlamak için, önce bu sahneyi kuran ve ışıkları açık tutan motor odasına, yani neoliberal politik ekonomiye inmek gerekir. Neoliberalizm, sadece bir ekonomi politikası değil, aynı zamanda bir dünya görüşü, bir insan tanımı ve bir ahlak sistemidir. 1980’lerden itibaren küresel ölçekte egemen olan bu sistemin temel dogmaları; kamusal olan her şeyin özelleştirilmesi, piyasanın tüm toplumsal ilişkilere nüfuz etmesi, devletin sosyal koruma rolünden çekilip sermayenin önünü açan bir “jandarma” rolüne bürünmesi, sendikaların ve işçi haklarının sistematik olarak zayıflatılması ve “esnek emek” adı altında güvencesiz ve geçici çalışmanın norm haline getirilmesidir. Bu genel çerçeve, Türkiye’de kendine özgü, daha vahşi ve daha çarpık bir biçimde vücut bulmuştur. Türkiye’nin “anomalisi,” bu neoliberal reçeteyi, üretimden ziyade inşaat ve tüketime dayalı bir “büyüme” modeliyle birleştirmesidir.
Bu modelin birinci ayağı, inşaat temelli ekonomidir. Türkiye ekonomisi, son yirmi yılda, katma değerli üretim, teknoloji veya sanayi yerine, devasa bir inşaat ve emlak balonu üzerine oturtulmuştur. Bu, sadece ekonomik bir tercih değil, aynı zamanda siyasi bir projedir. Otoyollar, köprüler, havalimanları ve elbette her köşe başına dikilen alışveriş merkezleri ve rezidanslar, bu modelin en somut anıtlarıdır. Bu projeler, bir yandan yandaş müteahhitlere devasa kaynaklar aktarmanın bir yolu olurken, diğer yandan halka “kalkınma” ve “gelişme” olarak sunulan bir göz boyama işlevi görmüştür. Part II’de tartıştığımız kamusal alanın yağmalanması ve şehirlerin betonlaşması, işte bu politik-ekonomik tercihin doğrudan bir sonucudur. Sistem, varlığını sürdürmek için sürekli yeni AVM’ler, yeni beton yapılar inşa etmek zorundadır. Bu nedenle, Türkiye’deki AVM enflasyonu bir tesadüf değil, sistemin kendi kendini yeniden üretme biçimidir. Her yeni AVM, bu çarkın bir kez daha dönmesi demektir.
Modelin ikinci ve tamamlayıcı ayağı, tüketim ve borçlandırma üzerine kurulu bir iç talep yaratma stratejisidir. Üretim kapasitesi zayıf, ithalata bağımlı bir ekonominin çarkları nasıl döner? Cevap basit: Sürekli ve kesintisiz tüketimle. Vatandaşlar, gelirlerinin ötesinde harcama yapmaya, kredi kartlarına ve tüketici kredilerine yüklenmeye teşvik edilir. Tüketmek, adeta vatansever bir görev, ekonomik istikrarın bir garantisi olarak sunulur. Bu tüketim döngüsünün tapınakları ise elbette AVM’lerdir. AVM’ler, bu borca dayalı tüketim ekonomisinin sorunsuz işlemesi için tasarlanmış devasa makinelerdir. İnsanların kolayca ulaşabileceği, içinde “her şeyi” bulabileceği, konforlu ve güvenli bir ortamda, mümkün olan en verimli şekilde para harcamaları için optimize edilmişlerdir. Bu bağlamda, “AVM’ler geç kapansın” talebi, sistemin kendi devamlılığı için hayati bir önem taşır. Çünkü uzun saatler çalışan, yorgun ve stresli bireyin para harcayabileceği tek zaman dilimi, bu geç saatlerdir. O kapılar 20:00’de kapanırsa, tüketim makinesinin en verimli çalışma saatlerinden biri kaybedilmiş olur. Bu, sistemin kendi ayağına kurşun sıkması demektir.
Modelin üçüncü ve en acımasız ayağı ise, bu çarkı döndürecek ucuz ve güvencesiz bir emek ordusunun yaratılmasıdır. Neoliberal politikalar, Türkiye’de iş güvencesini ortadan kaldırmış, sendikaları işlevsizleştirmiş ve taşeronlaşmayı, geçici çalışmayı, asgari ücretli köleliği bir kural haline getirmiştir. Bu durum, özellikle hizmet sektörü için devasa bir “yedek işgücü ordusu” yaratmıştır. Bu ordu, AVM’lerdeki mağazalarda, restoranlarda, temizlik ve güvenlik hizmetlerinde, en asgari haklardan bile mahrum, uzun saatler boyunca, patronun her türlü keyfi uygulamasına boyun eğerek çalışmak zorunda olan milyonlarca insandan oluşur. Onların bu çaresizliği, sistemin bel kemiğidir. Çünkü onların ucuz emeği olmasaydı, AVM’lerin devasa işletme maliyetleri (kira, elektrik, yönetim vb.) karşılanamaz ve tüketim bu kadar “erişilebilir” kılınamazdı.
İşte bu üç ayak birleştiğinde, AVM tartışmasının ardındaki trajik tablo ortaya çıkar: Sistem, bir yandan uzun ve stresli saatler çalıştırdığı, hayatını işine adamış, tek deşarj olma ve kendini ödüllendirme yolunu akşam saatlerinde yapacağı alışverişte bulan bir “tüketici-profesyonel” sınıf yaratır. Diğer yandan, bu tüketicilere hizmet etmesi için, hiçbir sosyal güvencesi olmayan, en temel insani hakları (dinlenme, aile hayatı) hiçe sayılan, geç saatlere kadar ayakta durmak zorunda olan bir “hizmet-emekçisi” sınıfı yaratır. Bu iki grup, aynı sistemin farklı uçlardaki kurbanlarıdır. AVM’nin kapanış saati kavgası, sistemin bu iki kurbanını birbirine düşürmesinden başka bir şey değildir. Yorgun beyaz yakalı, kendi tükenmişliğinin faturasını, karşısındaki bitkin AVM çalışanına kesmeye çalışır; çünkü asıl fail olan sistemi göremeyecek kadar yorgun ve meşguldür. Bu, tükenmişliğin politik ekonomisinin en acımasız ve en başarılı sonucudur.
2. Performans Öznesi Sahnede: Tüketerek Kendini Gerçekleştiren ve Tükenerek Var Olan Birey
Türkiye’nin bu özgün politik-ekonomik yapısının yarattığı insan tipini anlamak için, filozof Byung-Chul Han’ın kavramsal araçları paha biçilmez bir aydınlanma sunar. Han’a göre, modern toplum, Foucault’nun tarif ettiği, dışsal bir otoritenin (okul, hapishane, fabrika) bireyi disipline ettiği “Disiplin Toplumu”ndan, bireyin kendi kendinin girişimcisi ve sömürücüsü olduğu bir “Performans Toplumu”na (Leistungsgesellschaft) evrilmiştir. Bu yeni toplumun temel figürü, “Performans Öznesi”dir (Leistungssubjekt). Bu özne, artık “Yapmalısın!” diyen bir efendiye değil, kendi içinden gelen ve sürekli “Yapabilirsin!” diye fısıldayan bir sese tabidir. Özgür olduğuna inanır, ancak bu özgürlük, aslında kendi kendini daha verimli bir şekilde sömürme özgürlüğüdür. Başarı, verimlilik ve sürekli optimizasyon, onun yeni ahlak kurallarıdır.
Bu “performans öznesi,” AVM tartışmasındaki her iki figürde de kendini gösterir. Tartışmanın bir tarafındaki beyaz yakalı, bu öznenin en tipik örneğidir. O, işini “sadece bir iş” olarak görmez; o, bir “proje”dir, sürekli geliştirilmesi gereken bir “marka”dır. Günde 12-14 saat çalışır, hafta sonları e-postalarını kontrol eder, kendini sürekli “geliştirmek” için kurslara katılır. Bunu bir zorunluluktan ziyade, bir “tercih” ve bir “başarı” göstergesi olarak görür. Ancak bu sonsuz performans koşusunun bedeli, kronik bir yorgunluk ve tükenmişliktir. Han’ın “Tükenmişlik Toplumu” (Müdigkeitsgesellschaft) olarak adlandırdığı bu durum, bir bireysel psikolojik sorun değil, performans toplumunun sistemik ve kaçınılmaz bir sonucudur. Tükenmişlik, performans öznesinin kendi kendini sömürmesinin doruk noktasıdır.
Peki, bu tükenmiş performans öznesi nasıl “dinlenir”? Gerçek bir dinlenme, yani hiçbir şey yapmama, amaçsızca var olma hali, onun için bir zaman kaybı ve verimsizliktir. Onun dinlenmesi bile bir performans, bir “deneyim” olmak zorundadır. İşte AVM, bu noktada devreye girer. AVM, tükenmiş performans öznesinin dekompresyon odası, ödül mekanizması ve kendini yeniden şarj etme istasyonudur. Gece geç saatte AVM’ye gitmek, sadece bir ihtiyacı gidermek değil, karmaşık bir ritüeldir. Bu, gün boyu süren kendi kendini sömürme eyleminin bir “karşılığı,” kendine verilen bir “ödül”dür. Bir şeyler satın almak, bu soyut başarının somut bir kanıtına dönüşür. O pahalı ayakkabı veya o yeni teknolojik alet, “Bunu hak ettim” cümlesinin cisimleşmiş halidir. Tüketim, bu bağlamda, varoluşsal bir boşluğu doldurma, sonsuz performans baskısı altında yitirilen benliği yeniden bulma (veya satın alma) çabasıdır. Bu yüzden AVM’nin geç saatlere kadar açık kalması, onun için sadece bir kolaylık değil, psikolojik bir hayatta kalma mekanizmasıdır. Kapılar kapandığında, sadece mağazalar değil, onun kendini ödüllendirme ve varoluşunu anlamlandırma ritüeli de sona erer.
Tartışmanın diğer tarafındaki AVM çalışanı da, farklı bir düzeyde de olsa, bir performans öznesidir. O da “hayatta kalma,” “geçinme,” “çocuğunu okutma” projeleriyle kendi kendini motive eder. Düşük ücrete, uzun saatlere ve kötü koşullara, daha iyi bir geleceğe giden yolda katlanılması gereken bir “performans” olarak bakar. “Şikayet etme, daha çok çalış, bir gün sen de kazanırsın” diyen neoliberal başarı mitine inanmak zorundadır. Sistem, bu iki performans öznesini AVM’nin koridorlarında karşı karşıya getirir. Biri, kendi tükenmişliğini hafifletmek için tüketim performansını sergilerken, diğeri ona hizmet ederek kendi hayatta kalma performansını sergiler. Her ikisi de, kendilerini sömüren asıl sistem yerine, birbirlerinin performansını engellediklerini düşünürler. Beyaz yakalı, “Bu yavaş kasiyer yüzünden vaktim gidiyor” diye düşünürken, AVM çalışanı, “Bu kaprisli müşteri yüzünden eve bir dakika bile erken gidemeyeceğim” diye iç geçirir. Byung-Chul Han’ın deyişiyle, bu, sömürenin sömürüleni değil, sömürülenin sömürüleni gördüğü, herkesin hem fail hem de kurban olduğu, mükemmel bir şekilde işleyen bir içselleştirilmiş sömürü çarkıdır.
3. Sahte Tercihler ve Dikkat Dağıtma Siyaseti: AVM Tartışmasının Politik İşlevi
Bu noktada, tüm bu ekonomik ve sosyolojik analizleri, siyasetin alanına taşımak zorunludur. Çünkü AVM’nin kapanış saati tartışması, en nihayetinde politik bir işlev görür. Bu işlev, temel olarak iki kavram etrafında şekillenir: sahte tercihler sunarak gerçek alternatifleri gizlemek ve toplumsal dikkati temel sorunlardan tali meselelere kaydırmak.
Sistem, varlığını sürdürmek için bireylere sürekli olarak bir “seçme özgürlüğü” yanılsaması sunmak zorundadır. “AVM’ler geç saatlere kadar açık kalsın mı, kalmasın mı?” sorusu, işte bu sahte tercihlerden biridir. Bu soru, size iki seçenek sunar gibi görünür: Ya bir tüketici olarak “özgürlüğünüzü” ve “kolaylığınızı” seçeceksiniz ya da bir emekçinin “dinlenme hakkını” savunacaksınız. Ancak bu, bir yanılsamadır, çünkü her iki seçenek de aynı sistemin sınırları içinde kalır. Asıl ve gerçek soru, asla sorulmaz ve tartıştırılmaz: Neden hayatlarımız, bir yanda günde 12 saat çalışıp akşam 9’da AVM’ye gitmek zorunda kalanlar, diğer yanda onlara hizmet etmek için gece 11’e kadar ayakta durmak zorunda kalanlar arasında bir seçim yapmaya mahkûm ediliyor? Neden haftada 40 saatlik yasal çalışma sınırının bir kural değil, bir istisna olduğu bir ülkede yaşıyoruz? Neden şehirlerimiz, insanlara AVM’ler dışında nefes alacak, sosyalleşecek, dinlenecek kamusal alanlar sunmuyor? Neden ekonomik modelimiz, sürekli borçlanma ve tüketim olmadan ayakta duramıyor?
Bunlar, gerçek politik sorulardır. Ancak bu soruların tartışılması, sistemin temel direklerini sarsma potansiyeli taşır. İşte bu yüzden, AVM tartışması gibi “lifestyle” veya “gündelik hayat” meseleleri, birer paratoner işlevi görür. Toplumun biriken öfkesini, memnuniyetsizliğini ve yorgunluğunu, bu zararsız ve çözümsüz gibi görünen tartışma kanallarına akıtır. İnsanlar, çalışma saatlerinin uzunluğuna veya ücretlerin düşüklüğüne karşı örgütlenmek yerine, AVM’nin kapanış saati üzerine sosyal medyada birbirleriyle kavga ederler. Bu, enerjinin yanlış hedefe yönlendirilmesi, bir dikkat dağıtma siyasetidir. Sistem, kurbanlarını birbiriyle dövüştürerek, kendi dokunulmazlığını garanti altına alır. Beyaz yakalı, kendisiyle aynı kaderi paylaşan ama farklı bir rolde olan AVM çalışanını bir sınıf kardeşi olarak değil, kendi konforunun önündeki bir engel olarak görür. Sınıf bilinci, tüketici kimliğinin altında ezilir ve atomize, yorgun ve birbirine karşı güvensiz bireylerden oluşan bir toplum, yönetilmesi ve kontrol edilmesi en kolay toplumdur.
AVM, bu anlamda, modern bir “ekmek ve sirk” arenasıdır. Ekmek, borçla satın alınan ürünlerdir; sirk ise o ürünlerin sergilendiği parlak, klimalı ve güvenli bir ortamdır. Bu döngü içinde meşgul tutulan, sürekli çalışan ve tüketen, borçlarını ödemek için daha da çok çalışmak zorunda olan bir kitle, politik olarak uyuşturulmuş bir kitledir. AVM’nin sönmeyen ışıkları, bu politik anestezinin devam ettiğinin bir işaretidir.
Sonuç: Işıklar Sönmeli ki Şafak Sökebilsin
Bu üç bölümlük yolculuğun sonunda vardığımız yer, AVM’nin kapanış saatinin, basit bir idari düzenlemenin çok ötesinde, bir medeniyet krizinin, bir politik-ekonomik modelin ve bir insanlık durumunun kesişim noktası olduğudur. Bu, sadece bir mağazanın kepenk indirmesi meselesi değil, hayatlarımızı 7/24 esir alan, dinlenmeyi bir lüks, insanı bir maliyet ve zamanı paraya çevrilecek bir meta olarak gören bir zihniyete “Yeter!” deme meselesidir.
“AVM’ler saat 20:00’de kapanmalı” önerisi, bu bağlamda, radikal bir politik talep haline gelir. Bu, sadece AVM çalışanlarının hakkını savunmak değil, aynı zamanda o yorgun beyaz yakalının da hakkını savunmaktır. Bu, “Senin hayatın, akşam 9’da bir şeyler satın almak zorunda kalmaktan daha değerlidir. Senin de dinlenmeye, ailene, hobilerine ve sadece ‘olmaya’ hakkın var” demektir. Bu, sistemin birbirine düşman ettiği kurbanlar arasında bir köprü kurma, ortak bir kaderi ve ortak bir çıkarı hatırlatma girişimidir.
AVM’nin ışıklarının sönmesi, bir kayıp değil, bir kazancın başlangıcı olabilir. Bu, tükenmişlik döngüsünü kırmak için atılmış ilk adımdır. Bu, hayatın anlamının tüketim koridorlarında değil, belki de o kapılar kapandığında zorunlu olarak yöneleceğimiz başka yerlerde – evlerimizde, parklarda, dost sohbetlerinde, kendi içimizde – bulunabileceğini hatırlamak için bir fırsattır. Bu, “başka bir hayatın mümkün olduğu” fikrinin filizlenmesi için gereken o sessizliği ve karanlığı yaratma eylemidir.
Evet, ışıklar sönmeli. Ama bu, karanlığa gömülmek için değil. Bu, yıldızları yeniden görebilmek için. Bu, birbirimizin yüzünü, floresan lambaların sahte aydınlığında değil, daha insani bir ışıkta, belki de yeni bir şafağın ilk ışıklarında görebilmek için atılması gereken bir adımdır. Bu, sadece bir kepenk indirme eylemi değil, yeni bir bilinç perdesini aralama eylemidir. Ve bu, uğruna mücadele etmeye değer bir karanlıktır.
