Hendek Operasyonları

Türkiye’de 2013 yılının başlarında başlayan ve yaklaşık iki buçuk yıl süren Çözüm Süreci’nin neden ve nasıl sona erdiği sorusu, ülkenin yakın tarihinin en karmaşık ve çok katmanlı düğümlerinden birini oluşturur. Bu sürecin çöküşü, tek bir olaya veya tek bir aktörün kararına indirgenemeyecek kadar derin sebeplere dayanmaktadır. Çöküş, sürecin doğasındaki yapısal zayıflıklar, tarafların birbirine yönelik kronik güvensizliği, bölgesel dinamiklerin, özellikle Suriye İç Savaşı’nın, Türkiye’nin iç siyasetine yansıması ve hem devlet hem de PKK kanadındaki stratejik hesap değişikliklerinin birikimli bir sonucudur. Sürecin sonunu getiren ve hendeklerin kazılmasına yol açan gelişmeler zincirini anlayabilmek için, sürecin başlangıcındaki temel varsayımları, ilerleyişindeki kritik kırılma anlarını ve her iki tarafın da beklentilerinin nasıl karşılanmadığını detaylı bir şekilde analiz etmek gerekmektedir. Çözüm Süreci, en temelde, Türk devleti ile PKK arasında on yıllardır süren silahlı çatışmayı sona erdirmek ve Kürt meselesine siyasi bir çözüm bulmak amacıyla başlatılmıştı. Abdullah Öcalan’ın İmralı’dan MİT aracılığıyla devletle yürüttüğü görüşmelerin bir ürünü olan bu süreç, 2013 Nevruz’unda Öcalan’ın Diyarbakır’da okunan tarihi mektubuyla kamuoyuna ilan edildi. Mektupta “silahların susması ve fikirlerin konuşması” çağrısı yapılıyor, PKK’ya sınır dışına çekilme talimatı veriliyordu. Bu başlangıç, büyük bir umut dalgası yarattı. Hükümet kanadı, terörün bitirilmesiyle ülkenin ekonomik ve sosyal olarak rahatlayacağını, yeni bir anayasa yapma fırsatı doğacağını ve Türkiye’nin bölgesel bir güç olarak konumunu pekiştireceğini umuyordu. PKK ve Kürt siyasi hareketi ise Öcalan’ın serbest kalmasını, Kürt kimliğinin anayasal güvence altına alınmasını, anadilde eğitim hakkını ve en önemlisi, “demokratik özerklik” olarak adlandırdıkları bir yerel yönetim modelinin hayata geçirilmesini hedefliyordu. Ancak bu iki farklı beklenti seti, sürecin en başından itibaren birbiriyle tam olarak örtüşmüyordu ve bu durum, sürecin en temel zayıflığını teşkil ediyordu. Devlet, süreci bir “silahsızlanma” projesi olarak görürken, PKK bunu bir “müzakere” ve karşılıklı statü tanıma süreci olarak algılıyordu. Bu algı farkı, atılan her adımda kendini belli etti. PKK’nın sınır dışına çekilme süreci, hükümetin vaat ettiği yasal düzenlemeleri yapmadığı gerekçesiyle bir süre sonra durduruldu. Hükümet ise PKK’nın silahlı unsurlarının sadece küçük bir kısmını çektiğini ve yurt içinde silah ve mühimmat yığınağı yapmaya devam ettiğini iddia ediyordu. Taraflar arasındaki güvensizlik, somut adımlar atılmadıkça derinleşti. Hükümetin süreci yasal bir zemine oturtacak bir “Müzakere Çerçeve Yasası” çıkarmakta gecikmesi, PKK kanadında “oyalama taktiği” olarak yorumlandı. Öte yandan, PKK’nın kırsalda ve şehirlerdeki örgütlenmesini devam ettirmesi, yol kesme, vergi toplama gibi eylemlerini sürdürmesi, devlet nezdinde sürecin samimiyetine gölge düşürüyordu.

Bu yapısal sorunlar ve karşılıklı güvensizlik ortamı devam ederken, süreci temelinden sarsan en büyük dış etken Suriye İç Savaşı oldu. Özellikle 2014 sonbaharında IŞİD’in, Suriye’nin kuzeyinde, Türkiye sınırındaki Kürt kenti Kobani’yi (Ayn el-Arab) kuşatması, Çözüm Süreci için bir dönüm noktası, hatta bir ölüm çanı oldu. Kobani, Kürtler için sembolik bir direniş merkezi haline gelmişti. PKK’nın Suriye’deki uzantısı olan YPG’nin öncülüğündeki güçler, IŞİD’e karşı varoluşsal bir mücadele veriyordu. Bu noktada Türkiye’deki Kürt kamuoyu ve PKK, Çözüm Süreci’nin ortağı olarak gördükleri Türk devletinden Kobani’ye aktif destek bekliyordu. Bu destek, en azından bir yardım koridoru açılması veya YPG’ye silah ve lojistik geçişine izin verilmesi şeklinde olabilirdi. Ancak Türkiye hükümetinin tavrı bu beklentinin tam tersi yöndeydi. Ankara, YPG’yi PKK’nın bir parçası olarak görüyor ve Suriye’nin kuzeyinde bir PKK/YPG kantonu oluşmasını ulusal güvenliğine yönelik bir tehdit olarak algılıyordu. Bu nedenle, IŞİD ile YPG arasındaki çatışmaya müdahil olmaktan kaçındı. Dönemin Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın “Kobani düştü, düşecek” şeklindeki açıklaması, Kürtler arasında büyük bir öfke ve ihanete uğramışlık hissi yarattı. Onlar için bu söz, “barış ortağı” olarak gördükleri devletin, sınırın hemen ötesinde soydaşlarının katledilmesine seyirci kaldığının, hatta bundan memnuniyet duyduğunun bir kanıtı olarak algılandı. Bu algı, HDP Eş Genel Başkanı Selahattin Demirtaş’ın çağrısıyla 6-8 Ekim 2014 tarihlerinde Türkiye genelinde, özellikle Kürtlerin yoğun yaşadığı bölgelerde büyük protestoların patlak vermesine neden oldu. “Kobani Olayları” olarak tarihe geçen bu protestolar, kısa sürede şiddet sarmalına dönüştü. PKK sempatizanları ile Hüda-Par gibi karşıt görüşlü gruplar arasında çıkan çatışmalarda, aralarında Yasin Börü’nün de bulunduğu 50’den fazla insan hayatını kaybetti. Şehirler savaş alanına döndü, kamu binaları yakıldı. Bu olaylar, Çözüm Süreci’nin tabutuna çakılan ilk büyük çiviydi. Devlet açısından 6-8 Ekim Olayları, PKK’nın barış sürecini bir Truva Atı gibi kullanarak şehirlerde bir isyan potansiyeli biriktirdiğinin ve en ufak bir kıvılcımda bunu harekete geçirebileceğinin kanıtıydı. Güvenlik bürokrasisi ve hükümet, sürecin kontrolünü kaybettikleri hissine kapıldı. Kürt siyasi hareketi ve PKK açısından ise devletin Kobani’deki tutumu ve ardından protestolara gösterdiği sert tepki, devletin barış niyetinin samimi olmadığının ve Kürtlerin kazanımlarını her fırsatta ezmeye hazır olduğunun bir teyidiydi. Kobani, taraflar arasındaki pamuk ipliğine bağlı güveni tamamen kopardı ve her iki tarafı da en kötü senaryoya hazırlanmaya itti.

Kobani krizinin yarattığı derin sarsıntıya rağmen, süreç bir süre daha yapay solunumla hayatta tutulmaya çalışıldı. 2015 yılının Şubat ayında, Dolmabahçe Sarayı’nda hükümet temsilcileri ile HDP heyetinin kameralar karşısına geçerek Öcalan’ın hazırladığı 10 maddelik bir metni okuması, son bir umut ışığı olarak görüldü. Bu 10 madde, demokratik siyasetin tanımından anayasal çözüme, özerklik tartışmalarından kadın ve ekoloji meselelerine kadar geniş bir yelpazeyi kapsıyordu ve müzakerelerin somut bir çerçeveye oturtulması hedefini taşıyordu. Ancak bu umut da çok kısa sürdü. Açıklamadan sadece birkaç hafta sonra Cumhurbaşkanı Erdoğan, “Böyle bir mutabakat yoktur. Ben bu mutabakatı doğru bulmuyorum” diyerek Dolmabahçe metnini tanımadığını ilan etti. Ayrıca, “Türkiye’de Kürt sorunu yoktur” şeklindeki söylemini de tekrarlayarak sürecin ruhuna aykırı bir pozisyon aldı. Erdoğan’ın bu çıkışının arkasında birkaç önemli neden yatıyordu. Birincisi, yaklaşan 7 Haziran 2015 genel seçimleriydi. Anketler, HDP’nin yüzde 10’luk seçim barajını aşma potansiyeli taşıdığını gösteriyordu. HDP’nin barajı aşması, AKP’nin tek başına iktidarını kaybetmesi ve en önemlisi, Erdoğan’ın hedeflediği anayasa değişikliği için gereken milletvekili sayısına ulaşamaması anlamına geliyordu. Bu durumda, Çözüm Süreci’ni devam ettirmek, HDP’yi meşrulaştırıyor ve güçlendiriyordu. Süreci sonlandırıp milliyetçi bir söyleme yönelmek, MHP’ye kayan oyları geri getirebilir ve HDP’yi “terörle arasına mesafe koyamayan” bir parti olarak lanse ederek baraj altında bırakabilirdi. İkincisi, devlet içindeki güvenlikçi kanadın ve milliyetçi kamuoyunun süreçten duyduğu rahatsızlık artmıştı. Dolmabahçe’deki görüntü, devletin PKK’nın siyasi uzantısıyla eşit şartlarda masaya oturduğu şeklinde yorumlanmış ve büyük tepki çekmişti. Erdoğan, bu tepkileri dikkate alarak siyasi bir manevra yaptı ve sürecin fişini çekti. PKK ve Kandil’deki lider kadrosu için Erdoğan’ın bu hamlesi, bardağı taşıran son damla oldu. Onlara göre bu, devletin ve Erdoğan’ın süreci sadece seçimlere kadar bir oyalama taktiği olarak kullandığının, Kürtlere hiçbir statü vermeye niyetli olmadığının nihai kanıtıydı. Dolmabahçe mutabakatının Cumhurbaşkanı tarafından reddedilmesiyle birlikte, müzakere masası fiilen devrilmiş oldu. Bu noktadan sonra Kandil, Öcalan’ın yürüttüğü diyalog yolunun tükendiğine ve inisiyatifi ele alarak yeni bir stratejiyi devreye sokma zamanının geldiğine karar verdi. Bu yeni strateji, “Devrimci Halk Savaşı” adını verdikleri ve çatışmaları kırsaldan şehirlere taşıyarak devlet otoritesini sarsmayı hedefleyen bir stratejiydi. Kobani’de YPG’nin şehir merkezinde IŞİD’e karşı kazdığı hendekler, kurduğu barikatlar ve yürüttüğü başarılı savunma, onlar için ilham verici bir model olmuştu. Bu tecrübeyi Türkiye’ye taşıyarak Cizre, Silopi, Nusaybin, Sur gibi ilçelerde “özyönetim” ilan edip, buraları devlet güçlerinin giremeyeceği “kurtarılmış bölgelere” dönüştürebileceklerini düşündüler. Hendeklerin kazılmasının ardındaki temel mantık buydu: Siyasi ve diplomatik yollarla elde edilemeyen özerk statüyü, silahlı bir halk direnişiyle fiilen hayata geçirmek. Devletin bu kadar sert ve kapsamlı bir askeri operasyonla karşılık vereceğini, tankları ve topları şehirlerin merkezine sokacağını öngöremediler. Bu, hem PKK’nın hem de devletin karşılıklı olarak birbirlerinin niyetlerini ve kapasitelerini yanlış okumasının trajik bir sonucuydu.

7 Haziran 2015 seçim sonuçları, krizi daha da derinleştirdi. HDP’nin yüzde 13’ün üzerinde bir oyla barajı aşarak 80 milletvekili çıkarması, AKP’yi tek başına iktidardan düşürdü. Bu sonuç, Kürt siyasi hareketi için büyük bir zafer, AKP için ise büyük bir yenilgiydi. Ancak bu siyasi tablo, barışa değil, çatışmanın tırmanmasına zemin hazırladı. Koalisyon kurma çabaları sonuçsuz kalırken, ülke bir belirsizlik ve istikrarsızlık ortamına sürüklendi. İşte bu hassas dönemde, 20 Temmuz 2015’te Şanlıurfa’nın Suruç ilçesinde korkunç bir terör saldırısı yaşandı. Kobani’nin yeniden inşasına yardım etmek için toplanan sosyalist gençlerin basın açıklaması yaptığı sırada bir IŞİD militanının kendini patlatması sonucu 34 kişi hayatını kaybetti. Bu katliam, Türkiye’yi sarstı. PKK ve Kürt kamuoyu, devletin IŞİD’e göz yumduğunu, hatta bu saldırının MİT kontrolünde gerçekleştiğini iddia ederek doğrudan hükümeti sorumlu tuttu. Onlara göre bu, devletin Kobani’de başaramadığını Suruç’ta yaptığının bir göstergesiydi. Suruç katliamından sadece iki gün sonra, 22 Temmuz sabahı, Şanlıurfa’nın Ceylanpınar ilçesinde iki polis memuru evlerinde uyurken başlarından vurularak şehit edildi. Saldırıyı, PKK’ya yakın bir grup üstlendi. Bu olay, devlet için bardağı taşıran son damla ve operasyonları başlatmak için beklenen meşru gerekçe oldu. Hükümet, bu saldırıyı Çözüm Süreci’nin PKK tarafından bitirildiğinin ve ateşkese son verildiğinin ilanı olarak kabul etti. 24 Temmuz’da Türk savaş uçakları, bir yandan Suriye’deki IŞİD hedeflerini, diğer yandan ve çok daha yoğun bir şekilde Kuzey Irak’taki PKK kamplarını bombalamaya başladı. Böylece, iki buçuk yıllık ateşkes ve Çözüm Süreci resmen ve fiilen sona ermiş oldu. Devlet, “teröre karşı topyekûn mücadele” başlattığını ilan etti. Buna karşılık PKK da “Devrimci Halk Savaşı” stratejisini devreye soktuğunu duyurdu. YDG-H (Yurtsever Devrimci Gençlik Hareketi) adlı PKK’nın şehir yapılanması, birçok ilçe merkezinde hendekler kazmaya, barikatlar kurmaya ve sokaklara patlayıcılar döşemeye başladı. “Özyönetim” ilanları peş peşe geldi. Cizre, Silopi, Nusaybin, Sur, Yüksekova gibi merkezlerde devletin otoritesi tanınmadığı ilan edildi ve bu bölgeler silahlı militanlar tarafından kontrol altına alınmaya çalışıldı. Hendeklerin kazılmasının temel sebebi, PKK’nın müzakere masasının devrilmesinin ardından güç yoluyla bir statü elde etme ve devleti, kendi belirlediği koşullarda yeni bir müzakereye zorlama stratejisiydi. Bu, Kobani’deki şehir savaşı modelini Türkiye’ye ithal etme girişimiydi. Amaç, güvenlik güçlerini dar sokaklara çekmek, onları hazırlanan EYP’lerle (El Yapımı Patlayıcı) dolu tuzaklara düşürmek, ağır zayiat verdirmek ve böylece devletin bu bölgelere girmesini fiilen imkânsız kılmaktı. Bu strateji, halkın da bu direnişe topyekûn katılacağı varsayımına dayanıyordu. Ancak bu varsayım büyük ölçüde yanlış çıktı. Halkın önemli bir kısmı çatışmaların ortasında kalmaktan, evlerini terk etmek zorunda kalmaktan ve gündelik hayatlarının cehenneme dönmesinden dolayı bu stratejiye destek vermedi, aksine mağdur oldu. Hendekler, barış umudunun gömüldüğü ve Türkiye tarihinin en yıkıcı şehir savaşlarının başladığı yerler haline geldi.

Son olarak, bu eylemleri gerçekleştiren kişilerin veya bağlı oldukları örgütün ideolojik konumlandırması sorusuna gelince, PKK ve onunla ilişkili yapılar kesinlikle sağcı bir ideolojiye sahip değildir. Tam tersine, bu örgüt siyasi yelpazenin en solunda yer alır. PKK, 1978’de kurulduğunda, kendisini Marksist-Leninist bir örgüt olarak tanımlıyordu. Amacı, Türkiye, İran, Irak ve Suriye’deki Kürtlerin yaşadığı toprakları birleştirerek bağımsız, sosyalist bir Kürt devleti kurmaktı. Soğuk Savaş döneminin devrimci sol hareketlerinden derinlemesine etkilenmişti. İdeolojisi, anti-emperyalist, anti-kapitalist ve enternasyonalist bir temele dayanıyordu. Ancak 1990’ların sonlarından itibaren, özellikle Abdullah Öcalan’ın yakalanıp İmralı’ya hapsedilmesinden sonra, örgüt ideolojik bir dönüşüm geçirdi. Öcalan, hapishanede yaptığı okumalarla, özellikle Amerikalı anarşist düşünür Murray Bookchin’in “liberter belediyecilik” ve “sosyal ekoloji” fikirlerinden etkilenerek “Demokratik Konfederalizm” adını verdiği yeni bir paradigma geliştirdi. Bu yeni paradigma, Marksist-Leninist devletçi sosyalizm modelini terk ederek, devleti hedeflemeyen, onun yerine yerelden başlayarak inşa edilecek, tabandan örgütlenen, doğrudan demokrasiye dayalı, ekolojik ve kadın özgürlükçü bir toplum modelini savunur. Bu model, “demokratik özerklik” talebinin de teorik altyapısını oluşturur. Dolayısıyla, PKK’nin güncel ideolojisi, anarşist, liberter sosyalist ve radikal demokrasi unsurlarını barındıran, solun en radikal kanadında yer alan bir ideolojidir. Sağcılıkla ilişkilendirilebilecek milliyetçilik, muhafazakârlık, dindarlık veya piyasa ekonomisi savunuculuğu gibi hiçbir unsur, örgütün temel ideolojik metinlerinde ve söylemlerinde yer almaz. Aksine, örgüt bu kavramların tamamını eleştirir ve reddeder. Hendekleri kazan YDG-H gençliği de bu radikal sol ideolojiyle motive olmuş, kendilerini kapitalist moderniteye ve ulus-devlete karşı bir “öz savunma” mücadelesi veren devrimciler olarak görmekteydiler. Bu nedenle, onları sağcı olarak nitelendirmek, ideolojik ve tarihsel gerçeklerle tamamen çelişen bir durum olacaktır. Onların eylemleri, radikal sol bir “halk savaşı” stratejisinin başarısız ve yıkıcı bir denemesi olarak tarihe geçmiştir.

Çözüm Süreci’nin çöküşü ve ardından gelen çatışma ortamı, Türkiye’nin siyasi ve sosyal fay hatlarını en derinden sarsan bir dönemi tetiklemiştir. Masanın devrilmesiyle ortaya çıkan güç boşluğu ve siyasi belirsizlik, PKK’nın stratejik bir yol ayrımına geldiği bir anı simgeliyordu. Yıllardır Abdullah Öcalan’ın liderliğinde yürütülen ve diyalog zeminini önceleyen politika, Dolmabahçe Mutabakatı’nın Cumhurbaşkanı Erdoğan tarafından reddedilmesiyle birlikte Kandil’deki askeri kanat nezdinde iflas etmiş olarak kabul edildi. Bu noktadan sonra inisiyatif, diyalogdan yana olanlardan, silahlı mücadelenin tek çözüm yolu olduğuna inanan şahin kanada geçti. Bu yeni stratejinin adı “Devrimci Halk Savaşı” idi ve uygulama sahası, artık dağlar değil, doğrudan şehirlerin kalbi olacaktı. Bu stratejinin somutlaşmış hali ise hendekler, barikatlar ve “özyönetim” ilanlarıydı. Bu kararın ardındaki mantığı, PKK’nın ve onun şehir yapılanması YDG-H’nin ideolojik arka planını, stratejik hesaplarını ve en önemlisi, Suriye’deki iç savaştan, özellikle de Kobani direnişinden aldıkları ilhamı derinlemesine incelemeden anlamak mümkün değildir. Hendekler, basit birer çukur veya barikatlar, basit birer engel değildi; onlar, bir devletin egemenliğine meydan okuyan, yeni bir toplumsal ve siyasi düzen kurma iddiası taşıyan, radikal bir projenin fiziki tezahürleriydi. Bu projenin ilham kaynağı, sınırın hemen ötesinde, IŞİD vahşetine karşı verilen ve Kürtler için efsanevi bir zafere dönüşen Kobani kuşatmasıydı. Kobani’de uygulanan şehir savunması taktiklerinin, Türkiye’nin metropollerinde ve ilçe merkezlerinde de aynı başarıyı getirebileceğine dair tehlikeli bir inanç, PKK’nın karar alma mekanizmalarına hâkim olmuştu. Ancak bu, hem coğrafyanın, hem düşmanın, hem de halkın gerçekliğini göz ardı eden, sonuçları itibarıyla felaket getirecek bir stratejik yanılgıydı. Kobani’de işe yarayan modelin Türkiye’de neden tam tersi bir yıkıma yol açtığını anlamak, hendek siyasetinin temelindeki rasyoneli ve rasyonel olmayan unsurları ortaya koymaktadır.

Kobani’nin PKK ve Kürt siyasi hareketi için taşıdığı anlam, sıradan bir askeri zaferin çok ötesindedir. 2014 sonbaharında IŞİD’in ağır silahlarla saldırdığı bu küçük sınır kasabası, bir anda küresel bir direniş sembolüne dönüştü. YPG’nin (Halk Savunma Birlikleri) öncülüğündeki Kürt güçleri, sayıca ve teçhizatça çok daha üstün bir düşmana karşı, dar sokaklarda, ev ev savaşarak aylarca direndi. Bu direniş sırasında geliştirdikleri taktikler, hendek siyasetinin adeta bir laboratuvarı oldu. Şehrin etrafına ve mahallelerin girişlerine kazılan derin hendekler, IŞİD’in zırhlı araçlarının ve intihar bombacılarının ilerleyişini yavaşlatıyordu. Binaların duvarları kırılarak evler arasında geçiş tünelleri oluşturuluyor, bu da savaşçıların sokaklara çıkmadan, görünmez bir şekilde hareket etmelerine olanak tanıyordu. Her köşe başına, her pencereye keskin nişancılar yerleştiriliyor, sokaklar ve binalar el yapımı patlayıcılarla (EYP) tuzaklanıyordu. Bu taktikler, teknolojik olarak üstün bir düşmanı, kendi seçtikleri bir savaş alanına, bir şehir labirentine hapsetmeyi ve onu yıpratarak yenilgiye uğratmayı amaçlıyordu. Kobani’de bu strateji, ABD öncülüğündeki koalisyonun sağladığı yoğun hava desteğiyle birleşince sonuç verdi ve IŞİD yenilgiye uğratılarak şehirden sökülüp atıldı. Bu zafer, PKK’nın Kandil’deki lider kadrosu için adeta bir aydınlanma anı oldu. Onlara göre Kobani, “Demokratik Konfederalizm” ve “özyönetim” modelinin sadece bir teori olmadığını, silahlı bir halk direnişiyle hayata geçirilebileceğini kanıtlamıştı. Bu zafer sarhoşluğu içinde, Kobani’yi bir model olarak alıp Türkiye’ye ihraç etme kararı aldılar. Bu karar, sürecin en kritik ve en ölümcül hatasıydı. Çünkü Türkiye’deki koşullar, Kobani’deki koşulların tam tersiydi. Birincisi ve en önemlisi, düşmanın niteliği farklıydı. Kobani’de savaşılan güç, uluslararası meşruiyeti olmayan, tüm dünya tarafından barbar olarak görülen IŞİD’di. Bu durum, YPG’ye uluslararası bir sempati ve en önemlisi somut askeri destek (hava bombardımanı) kazandırmıştı. Türkiye’de ise karşılarındaki güç, IŞİD gibi gayrimeşru bir terör örgütü değil, NATO’nun ikinci büyük ordusuna sahip, meşru ve son derece güçlü bir ulus-devlet olan Türkiye Cumhuriyeti’ydi. Türk Silahlı Kuvvetleri’nin ve polis özel harekâtının teknolojik kapasitesi, istihbarat ağı ve ateş gücü, IŞİD ile kıyaslanamayacak kadar yüksekti. İkincisi, uluslararası konjonktür tamamen farklıydı. Dünya, Türkiye’nin kendi toprakları içinde, kendi vatandaşlarından oluşan bir gruba karşı yürüttüğü operasyona, IŞİD’e karşı savaşa verdiği gibi bir destek vermeyecekti. Aksine, birçok ülke PKK’yı bir terör örgütü olarak tanıyordu ve Türkiye’nin “terörle mücadelesini” meşru görecekti. Üçüncüsü, halk faktörüydü. Kobani’de sivil halkın büyük bir kısmı şehri terk etmiş, kalanlar ise direnişçilerle tam bir dayanışma içindeydi. Savaş, halkın desteğiyle yürütülüyordu. Oysa Türkiye’nin Güneydoğu’sundaki ilçelerde durum çok daha karmaşıktı. Halk, yıllardır süren çatışmalardan bıkmış, Çözüm Süreci ile birlikte bir nebze olsun nefes almıştı. Çatışmaların yeniden başlamasını ve evlerinin, sokaklarının bir savaş alanına dönmesini istemiyorlardı. PKK’nın, halkın topyekûn bir şekilde “Devrimci Halk Savaşı”na katılacağı ve direnişçilere kalkan olacağı varsayımı, halkın gerçekliğiyle örtüşmüyordu. İnsanlar, hendekler yüzünden işlerine, okullarına, hastanelere gidemez hale geldi, temel ihtiyaçlarını karşılayamaz duruma düştü ve çatışmalar şiddetlenince de ilk fırsatta evlerini terk ederek daha güvenli yerlere göç etmek zorunda kaldı. Bu durum, direnişçileri halk desteğinden yoksun ve izole bir şekilde, dünyanın en güçlü ordularından biriyle baş başa bıraktı. Kandil’deki stratejistler, Kobani’nin zafer formülünü kopyalarken, formülün en önemli değişkenlerini (düşmanın niteliği, uluslararası destek ve halkın tutumu) denklemin dışında bırakmışlardı.

Bu stratejinin sahadaki uygulayıcıları ise YDG-H, yani Yurtsever Devrimci Gençlik Hareketi olarak bilinen, PKK’nın şehirlerdeki gençlik yapılanmasıydı. YDG-H’yi oluşturan kadroların sosyolojik ve psikolojik profilleri, hendek siyasetinin neden bu kadar radikal ve uzlaşmaz bir şekilde hayata geçirildiğini anlamak için kilit öneme sahiptir. Bu gençler, büyük ölçüde 1990’lı yıllarda, devletin bölgedeki baskısının en yoğun olduğu, köy yakmaların, faili meçhul cinayetlerin ve yoğun çatışmaların yaşandığı bir atmosferde büyümüş bir kuşaktı. Devletle aralarında derin bir güvensizlik ve düşmanlık ilişkisi vardı. Onlar için devlet, bir koruyucu değil, bir baskı ve zulüm aygıtıydı. Çözüm Süreci’ni, devletin PKK’yı tasfiye etmek için kullandığı bir oyalama taktiği olarak görüyorlardı. Öcalan’ın yürüttüğü diyalog sürecine karşı şüpheciydiler ve Kandil’deki askeri kanadın “savaş” çizgisini daha doğru buluyorlardı. Çoğunluğu yoksul, işsiz ve sosyal olarak marjinalleştirilmiş olan bu gençler için örgüt, onlara bir kimlik, bir aidiyet duygusu ve bir varoluş amacı sunuyordu. PKK’nin “Demokratik Konfederalizm” ideolojisi ve “özyönetim” projesi, onlar için sadece siyasi bir hedef değil, aynı zamanda mevcut düzene karşı bir isyan, kendi hayatlarının kontrolünü ele alma ve devletin otoritesini reddetme eylemiydi. Kobani direnişi, bu genç kuşak için bir kahramanlık destanıydı. Oradaki YPG’li savaşçıları rol model olarak alıyor, onların taktiklerini ve cesaretlerini kendi şehirlerinde tekrarlayabileceklerine inanıyorlardı. Kandil’den gelen “Devrimci Halk Savaşı’nı başlatın” talimatı, onların bu radikal ruh halleriyle tam olarak örtüştü. Bu gençler, kendilerini birer “öz savunma” neferi olarak görüyorlardı. Onlara göre hendek kazmak, barikat kurmak, devletin “faşist” saldırılarına karşı kendi mahallelerini, kendi halklarını korumak için meşru bir eylemdi. Ancak bu eylemler, bir savunmadan çok, bir meydan okuma ve bir saldırı provokasyonuydu. Hendekler, devletin güvenlik güçlerini bilinçli olarak çatışmanın içine çekmek için tasarlanmıştı. Daracık sokaklara, kanalizasyon sistemlerine ve evlerin bodrum katlarına yerleştirilen tonlarca patlayıcı, zırhlı araçları ve operasyon timlerini imha etmek için hazırlanmış ölümcül tuzaklardı. Bu eylemleri yürüten YDG-H’li gençlerin sayısı birkaç bini geçmiyordu, ancak son derece kararlı, ideolojik olarak motive olmuş ve ölmeyi göze almış bir yapıdaydılar. Bu durum, devletin başlangıçta olayı bir “asayiş sorunu” olarak görüp yanılmasına neden oldu. Birkaç yüz polisle çözülebileceği düşünülen hendekler, aslında arkasında PKK’nın askeri aklı ve lojistik desteği olan, planlı bir isyan girişiminin ilk adımıydı. Devlet bu gerçeği anladığında ise tepkisi, beklentilerin çok ötesinde sert ve kapsamlı oldu. YDG-H’nin başlattığı bu isyan provokasyonu, on binlerce asker ve polisin, tankların, topların ve en ağır silahların kullanıldığı, şehirleri harabeye çeviren bir imha operasyonuna davetiye çıkardı.

Hendek siyasetinin ardındaki stratejik mantık, çok adımlı ve karmaşık bir plana dayanıyordu. Bu planın nihai hedefi, silahlı mücadele yoluyla devleti, PKK’nın şartlarını kabul edeceği yeni bir müzakere sürecine zorlamaktı. Bu hedefe ulaşmak için izlenmesi planlanan adımlar, bir domino etkisi yaratacak şekilde tasarlanmıştı. İlk adım, “kurtarılmış bölgeler” yaratmaktı. Hendek ve barikatlarla çevrilen mahalleler, devletin polisinin, askerinin, hatta ambulansının ve itfaiyesinin bile giremediği “no-go zone”lar haline getirilecekti. Bu bölgelerde PKK’nın kendi mahkemeleri, kendi asayiş birimleri ve kendi yerel meclisleri aracılığıyla “özyönetim” fiilen hayata geçirilecekti. Bu, devlete “Senin egemenliğin burada artık geçmiyor” demenin en somut yoluydu. İkinci adım, devleti bu bölgelere girmeye zorlayarak bir yıpratma savaşına çekmekti. Stratejistlere göre devlet, kendi topraklarında bu tür özerk adacıkların varlığına tahammül edemeyecek ve mutlaka müdahale etmek zorunda kalacaktı. İşte bu müdahale anı, tuzağın ikinci aşamasının başlayacağı andı. Güvenlik güçleri dar sokaklara girdiğinde, daha önce hazırlanmış olan EYP’li tuzaklar, keskin nişancılar ve tünel sistemleri devreye girecekti. Amaç, güvenlik güçlerine mümkün olan en ağır zayiatı verdirmek, her gün şehit haberlerinin gelmesini sağlamak ve böylece hem ordunun moralini bozmak hem de Türk kamuoyunda savaşa karşı bir tepki oluşturmaktı. Bu stratejiye göre, artan şehit cenazeleri hükümet üzerinde büyük bir siyasi baskı yaratacak ve operasyonların sürdürülebilirliğini sorgulatacaktı. Üçüncü ve en kritik adım ise halkı harekete geçirmekti. Devletin bu mahallelere ağır silahlarla müdahale etmesi, sivil kayıplara yol açması ve büyük bir yıkım yaratması bekleniyordu. PKK’nın hesabı, bu devlet şiddetinin, bölge halkını topyekûn bir isyana sürükleyeceği yönündeydi. Milyonlarca Kürdün sokaklara dökülerek direnişçilerin yanında yer alması, devletin baş edemeyeceği bir kaos ortamı yaratacak ve uluslararası kamuoyunun dikkatini bölgeye çekecekti. Bu genel halk isyanı, stratejinin kilit taşıydı. Tüm bu adımlar başarıyla tamamlandığında, yani devletin otoritesi sarsıldığında, güvenlik güçleri ağır kayıplar verdiğinde ve halk topyekûn isyan ettiğinde, devletin PKK ile yeniden masaya oturmaktan başka çaresi kalmayacağına inanılıyordu. Ancak bu yeni masada PKK, artık sadece bir “terör örgütü” olarak değil, toprak kontrol eden, halk desteğine sahip, fiili bir özerk yönetim kurmuş bir siyasi-askeri güç olarak yer alacaktı. Bu, statünün müzakere yoluyla değil, savaş yoluyla elde edilmesi projesiydi. Ancak bu planın her bir adımı, gerçeklikten kopuk varsayımlar üzerine kuruluydu. Devlet, PKK’nın beklediği gibi sınırlı bir güçle değil, ezici bir askeri üstünlükle müdahale etti. Operasyonları, zayiatı minimize etmek için yavaş ve dikkatli değil, “alan hâkimiyeti” sağlamak için son derece yıkıcı bir yöntemle yürüttü. En önemlisi, halk isyanı hiçbir zaman gerçekleşmedi. Aksine, halk çatışmalardan kaçarak PKK’yı sahada yalnız bıraktı. Hendek stratejisi, bir domino etkisiyle zafere değil, bir domino etkisiyle kendi kendini imha eden bir felakete yol açtı.

Bu stratejinin ideolojik kökenlerini ve faillerinin siyasi duruşunu anlamak, çatışmanın doğasını kavramak için elzemdir. Kullanıcının sorusunda yer alan “bu kişiler sağcı mıdır?” ifadesi, Türkiye’deki siyasi kutuplaşmanın yarattığı bir kafa karışıklığını yansıtabilir, ancak PKK ve türevi yapıların ideolojisi konusunda hiçbir belirsizlik yoktur. Bu hareket, kuruluşundan günümüze dek siyasi yelpazenin en solunda, hatta radikal solunda konumlanmıştır. Sağcılıkla ilişkilendirilen kavramlar olan milliyetçilik (Türk milliyetçiliği anlamında), muhafazakârlık, serbest piyasa ekonomisi veya geleneksel devlet otoritesine bağlılık, PKK ideolojisinin tam karşıtında yer alır. PKK, kendisini ulus-devlet sistemine, kapitalist moderniteye ve ataerkil toplumsal yapıya karşı bir devrimci hareket olarak tanımlar. Öcalan’ın geliştirdiği “Demokratik Konfederalizm” paradigması, devletin ortadan kaldırıldığı, hiyerarşinin olmadığı, yerel komünler ve meclisler aracılığıyla halkın kendi kendini yönettiği anarşist ve liberter sosyalist bir toplum ütopyasıdır. Bu ütopya, radikal ekolojiyi, kadın özgürlüğünü ve her türlü etnik ve dini kimliğin eşitliğini temel alır. Hendekleri kazan YDG-H’li gençler de bu ideolojik çerçeve içinde hareket ediyorlardı. Onlar için bu eylem, sadece Kürt kimliği için bir mücadele değil, aynı zamanda kapitalizme ve “faşist” ulus-devlete karşı verilen evrensel bir devrimci mücadelenin bir parçasıydı. Onların söylemlerinde ve sembollerinde Che Guevara gibi devrimci figürlere, anarşist ve komünist teorilere sıkça rastlanır. Bu açıdan bakıldığında, hendek çatışmaları, sadece bir etnik çatışma değil, aynı zamanda iki zıt dünya görüşünün, iki farklı siyasi projenin savaşıydı. Bir yanda, her türlü yerel özerkliği ve farklılığı kendi potasında eritmeyi hedefleyen, merkeziyetçi ve üniter ulus-devlet modeli vardı. Diğer yanda ise bu ulus-devlet yapısını parçalamayı, onun yerine tabandan örgütlenen, devletsiz ve komünal bir yaşam kurmayı hedefleyen radikal sol bir proje bulunuyordu. Devletin operasyonlara verdiği yanıtın şiddeti, sadece toprak bütünlüğüne yönelik bir tehdide değil, aynı zamanda kendi varoluşsal kodlarına, yani üniter ve merkezi yapısına yönelik bu radikal ideolojik meydan okumaya karşı bir reaksiyondu. Bu nedenle, hendekleri kazanların eylemlerini sağcılıkla ilişkilendirmek, olgunun doğasını tamamen yanlış anlamak olur. Bu, kökenleri Marksizm-Leninizm’e dayanan ve günümüzde anarşist ve liberter sosyalist fikirlerle harmanlanmış radikal sol bir hareketin, yanlış hesaplanmış, zamanlaması hatalı ve sonuçları itibarıyla hem kendisi hem de bölge halkı için yıkıcı olan bir isyan denemesiydi. Bu deneme, barış umutlarının enkazı üzerinde, on binlerce insanın hayatını karartan ve şehirleri moloz yığınına çeviren bir trajediye dönüştü.

Çözüm Süreci’nin enkazı üzerinde yükselen yeni dönem, Türkiye’yi daha önce hiç tecrübe etmediği bir çatışma türüyle yüzleşmeye zorladı. Dağlarda ve kırsal arazide yürütülen, kuralları ve dinamikleri on yıllardır bilinen geleneksel gerilla savaşı, yerini şehirlerin kalbinde, daracık sokaklarda, sivillerin evlerinin içinde ve altında yürütülen bir meskûn mahal muharebesine bırakmıştı. PKK’nın “Devrimci Halk Savaşı” stratejisi ve bu stratejinin sahadaki uygulayıcısı olan YDG-H’nin başlattığı hendek ve barikat eylemleri, devleti başlangıçta bir ikilemde bıraktı. İlk tepkiler, olayın bir asayiş sorunu, kamu düzenini bozan marjinal bir gençlik hareketinin eylemleri olduğu yönündeydi. Bu nedenle müdahale, öncelikle polis güçleri ve zırhlı TOMA’lar aracılığıyla yapılmaya çalışıldı. Ancak bu ilk müdahaleler, duvar gibi bir direnişle karşılaştı ve hendek siyasetinin arkasındaki askeri planlamanın ve kararlılığın ne kadar derin olduğunu acı bir şekilde ortaya koydu. Polisin TOMA’larla doldurmaya çalıştığı her hendek, geceleri daha derini kazılarak yeniden açılıyor, sökülen her barikat daha sofistike malzemelerle ve arkasına yerleştirilen patlayıcılarla güçlendirilerek yeniden kuruluyordu. Güvenlik güçleri mahallelere girmeye çalıştığında ise keskin nişancı ateşi ve roketatarlı saldırılarla karşılaşıyordu. Bu, basit bir protesto eylemi değil, düzenli bir askeri gücün taktiklerini andıran, planlı ve koordineli bir direnişti. Devletin, olayı bir “asayiş sorunu” olarak ele alma stratejisinin iflas etmesi, çatışmanın doğasını tamamen değiştirecek bir karar alınmasına yol açtı: Türk Silahlı Kuvvetleri’nin (TSK) tam kapasiteyle devreye girmesi. Bu karar, polis özel harekât birimlerinin TSK’nın ağır zırhlıları ve ateş gücüyle desteklendiği, eşi benzeri görülmemiş bir şehir operasyonları dönemini başlattı. Artık mesele kamu düzenini sağlamak değil, devletin egemenliğine meydan okunan topraklarda otoriteyi yeniden tesis etmekti. Bu yeni dönemin en belirgin ve en acımasız aracı ise süresiz sokağa çıkma yasakları oldu. Bu yasaklar, sadece bir güvenlik önlemi değil, aynı zamanda operasyon bölgelerini dış dünyadan tamamen izole eden, içindeki yüz binlerce sivilin hayatını bir anda altüst eden ve şehirleri adeta birer açık hava hapishanesine çeviren bir savaş stratejisinin parçasıydı.

Sokağa çıkma yasakları, hendek operasyonlarının insani maliyetini en dramatik şekilde ortaya koyan uygulamaydı. Türkiye’nin idari hukukunda yeri ve tanımı oldukça muğlak olan bu yasaklar, Valilikler tarafından İl İdaresi Kanunu’na dayandırılarak ilan ediliyordu. Ancak kanunun öngördüğü, kamu düzeninin sağlanmasına yönelik geçici ve sınırlı tedbirlerin çok ötesine geçerek, haftalarca, hatta aylarca süren kesintisiz tecritlere dönüştü. Bir mahallede veya ilçede sokağa çıkma yasağı ilan edildiğinde, o bölge adeta haritadan siliniyordu. Elektrik, su, internet ve telefon hatları kesiliyor, bölgeye giriş ve çıkışlar zırhlı araçlarla ve beton bloklarla tamamen kapatılıyordu. İçeride mahsur kalan on binlerce sivil için hayat, bir anda bir hayatta kalma mücadelesine dönüşüyordu. Fırınlar kapandığı için ekmek bulunamıyor, marketler boşaldığı için gıda tükeniyor, kronik hastalar ilaçlarına ulaşamıyor, hamile kadınlar veya acil hastalar hastaneye gidemiyordu. En temel insan hakları olan yaşama, sağlık ve gıda hakları fiilen askıya alınıyordu. İnsanlar, günlerce evlerinde, çoğu zaman bodrum katlarında, dışarıdan gelen patlama ve silah seslerinin yarattığı dehşet içinde beklemek zorunda kalıyordu. Evinde hayatını kaybedenler, yasak nedeniyle defnedilemiyor, cenazeler günlerce evlerde veya cami morglarında bekletiliyor, hatta bazı durumlarda buzdolaplarında saklanmak zorunda kalınıyordu. Beyaz bayrak sallayarak evlerinden çıkmaya çalışan sivillerin çatışmaların ortasında kalarak hayatını kaybettiğine dair sayısız iddia ve tanıklık ortaya çıktı. Bu yasaklar, operasyonların yürütülmesi için güvenlik güçlerine “steril” bir alan yaratmayı amaçlıyordu. Sivillerin ortadan çekilmesiyle, mahalleler tamamen birer savaş alanına dönüştürülüyor ve güç kullanımındaki sınırlamalar ortadan kalkıyordu. Ancak bu “steril alan” yaratma çabası, on binlerce insanın en temel haklarından mahrum bırakılması ve korkunç bir insani trajedi yaşanması pahasına gerçekleşti. Sokağa çıkma yasakları, sadece bir güvenlik tedbiri olmanın çok ötesinde, bir bölge halkını toplu olarak cezalandıran ve devletle vatandaş arasındaki güven bağını onarılması çok güç bir şekilde koparan bir uygulama olarak tarihe geçti.

Yasaklarla izole edilen bu mahallelerde yaşananlar, modern savaş tarihinin en acımasız şehir muharebelerinden biriydi. Çatışma, iki tarafın da kendi stratejilerini acımasızca uyguladığı bir akıl ve irade savaşına dönüştü. PKK’lı militanlar için savaşın temel prensibi, teknolojik olarak üstün olan düşmanı kendi hazırladıkları labirente çekmek ve asimetrik taktiklerle yıpratmaktı. Bu stratejinin merkezinde El Yapımı Patlayıcılar (EYP’ler) vardı. EYP’ler, hendek savaşlarının en ölümcül silahıydı. Yüzlerce kilogram amonyum nitrat ve RDX gibi güçlü patlayıcılarla hazırlanan bu bombalar, sadece sokaklara veya barikatların altına değil, gündelik hayatın en sıradan nesnelerinin içine bile yerleştiriliyordu. Bir evin kapısını açan askeri pusuya düşüren düzenekler, buzdolaplarına, sobalara, yatakların altına, hatta Kuran-ı Kerim’lerin içine yerleştirilen tuzaklar, operasyonları bir sinir harbine dönüştürüyordu. Güvenlik güçleri için her adım, her kapı, her nesne potansiyel bir ölüm tuzağı anlamına geliyordu. Bunun yanı sıra, militanlar binaların duvarlarını delerek evler ve bodrum katları arasında kilometrelerce uzunlukta tünel ağları oluşturmuştu. Bu tüneller sayesinde sokaklara hiç çıkmadan, bir mahallenin bir ucundan diğerine görünmez bir şekilde intikal edebiliyor, güvenlik güçlerinin arkasına sarkarak pusu kurabiliyor veya bir binada sıkıştıklarında başka bir binaya kaçabiliyorlardı. Dar sokaklara bakan pencereler ve çatılar, keskin nişancı mevzilerine dönüştürülmüştü. Bu keskin nişancılar, operasyon timlerinin ilerleyişini yavaşlatmak ve zayiat verdirmek için kilit bir rol oynuyordu. Militanların amacı, ilerleyişi imkânsız kılmak, güvenlik güçlerinin moralini çökertmek ve operasyonların maliyetini (hem can kaybı hem de siyasi olarak) hükümetin taşıyamayacağı bir noktaya yükseltmekti. Bu, bir alanı elde tutmaktan ziyade, düşmana mümkün olan en yüksek bedeli ödetmeyi amaçlayan bir yıpratma savaşıydı.

Bu asimetrik ve ölümcül taktikler karşısında Türk Silahlı Kuvvetleri ve Emniyet Özel Harekât birimleri de kendi karşı stratejilerini geliştirmek zorunda kaldı. İlk başta denenen, sokaklara girerek ilerleme taktiğinin intiharla eşdeğer olduğu anlaşıldıktan sonra, çok daha yavaş, metodik ve yıkıcı bir operasyon konseptine geçildi. Bu konseptin temelinde “ezici ateş gücü” ve “alan temizliği” prensibi vardı. Güvenlik güçleri, militanların beklediği gibi sokaklardan ilerlemek yerine, binaları birer engel olarak görmeye başladı. Operasyonlar, genellikle bir mahallenin kenarından başlıyor, zırhlı iş makineleri ve tanklar önce barikatları temizliyor, ardından şüpheli binalar ağır silahlarla ateş altına alınıyordu. Bir binanın içinde bir keskin nişancı tespit edildiğinde, o binanın tamamı tank atışlarıyla veya roketlerle imha ediliyordu. EYP riskini ortadan kaldırmak için, binalara kapılardan değil, zırhlı araçların koçbaşlarıyla veya patlayıcılarla duvarlarda delikler açılarak giriliyordu. Bu yönteme “duvardan duvara ilerleme” adı verildi. Askerler ve polisler, bir eve girdikten sonra, bitişiğindeki eve geçmek için iç duvarları kırarak ilerliyor, böylece sokaklardaki keskin nişancı ve EYP tehdidinden kendilerini koruyorlardı. Bu, adeta bir binayı içeriden yiyerek ilerleyen bir böceğin hareketine benziyordu. Operasyonlar son derece yavaş ilerliyordu; bazen bir sokağın temizlenmesi günler, hatta haftalar alabiliyordu. Bu süreçte teknolojiden de yoğun bir şekilde faydalanıldı. İnsansız Hava Araçları (İHA’lar), sürekli olarak mahallelerin üzerinde uçarak anlık istihbarat sağlıyor, militanların hareketlerini ve mevzilerini tespit ediyordu. Termal kameralar, binaların içindeki ısı kaynaklarını belirleyerek pusu kuran militanları ortaya çıkarıyordu. Devletin yanıtı, militanların asimetrik taktiklerine, teknolojik ve ateş gücü üstünlüğüne dayalı simetrik ve ezici bir güçle karşılık vermek oldu. Ancak bu stratejinin kaçınılmaz bir sonucu vardı: Devasa bir yıkım. Militanların direnişini kırmak için kullanılan orantısız güç, operasyonların sürdüğü Cizre, Sur, Nusaybin gibi ilçelerin mahallelerini adeta birer moloz yığınına çevirdi. Savaş bittiğinde geriye, sanki bir deprem veya bombardıman filmlerinden çıkmış gibi görünen, hayalet şehirler kaldı.

Çatışmaların en yoğun ve sembolik olarak en yüklü olduğu yerlerden biri şüphesiz Şırnak’ın Cizre ilçesiydi. Cizre, 90’lı yıllardan beri Kürt siyasi hareketinin en güçlü olduğu kalelerden biriydi ve hendek çatışmalarının da merkezi haline geldi. Aylarca süren sokağa çıkma yasakları ve şiddetli çatışmalar, özellikle Cudi ve Nur mahallelerinde yoğunlaştı. Ancak Cizre’yi Türkiye ve dünya kamuoyunun gündemine taşıyan asıl olay, “vahşet bodrumları” olarak bilinen trajedidir. Operasyonların son günlerinde, çatışmalardan kaçan yüzlerce sivil ve yaralı militanın birkaç binanın bodrum katına sığındığı iddia edildi. HDP’li milletvekilleri ve sivil toplum kuruluşları, bu bodrumlarda mahsur kalan ve aralarında yaralıların da bulunduğu sivillerin kurtarılması için günlerce hükümete ve uluslararası kuruluşlara çağrıda bulundu. Ambulansların bölgeye girmesine izin verilmesi talep edildi. Ancak hükümet ve güvenlik güçleri, bu bodrumların birer terörist karargâhı olduğunu, içerdekilerin teslim olmayı reddederek çatışmaya devam ettiğini ve ambulans göndermenin güvenlik güçlerinin hayatını tehlikeye atacağını savundu. Sonuç olarak, bu bodrum katlarına yönelik operasyonlar gerçekleştirildi ve operasyonlar bittiğinde, bu binaların enkazından çoğu tanınmayacak şekilde yanmış yüzlerce ceset çıkarıldı. Bu olay, iki karşıt anlatının çarpıştığı bir kara delik haline geldi. Kürt siyasi hareketi ve insan hakları örgütleri, devletin yaralı insanları ve sivilleri bilerek ve isteyerek yaktığını, bir katliam gerçekleştirdiğini iddia etti. Devlet ise bunun bir terörle mücadele operasyonu olduğunu, çıkan çatışma ve yangınlar sonucu teröristlerin öldüğünü, sivil kayıp iddialarının ise PKK propagandası olduğunu belirtti. Gerçeğin ne olduğu, bağımsız bir soruşturma yürütülemediği için hiçbir zaman tam olarak aydınlatılamadı. Ancak Cizre bodrumları, hendek savaşlarının en karanlık ve en travmatik anısı olarak, devlet ile Kürtlerin bir kısmı arasındaki güvensizlik uçurumunu daha da derinleştiren bir sembol olarak hafızalara kazındı. Cizre’deki operasyonlar bittiğinde, ilçe merkezinin önemli bir kısmı harabeye dönmüş, binlerce insan evsiz kalmış ve geride derin bir acı ve öfke mirası bırakılmıştı.

Eğer Cizre, çatışmaların askeri şiddetinin sembolü ise Diyarbakır’ın Sur ilçesi de kültürel ve tarihi yıkımın sembolü oldu. Binlerce yıllık bir geçmişe sahip olan, Roma, Bizans, Artuklu ve Osmanlı medeniyetlerinden izler taşıyan, daracık sokakları, tarihi evleri, kiliseleri ve camileriyle UNESCO Dünya Mirası Listesi’nde yer alan Sur, hendek savaşlarının en uzun sürdüğü ve en yıkıcı olduğu yerlerden biriydi. Sur’daki çatışmalar, ilçenin altı mahallesinde yoğunlaştı. YDG-H militanları, labirenti andıran tarihi sokak yapısını bir savunma avantajına çevirmeye çalıştı. Ancak TSK’nın ve polisin yanıtı, bu tarihi dokuyu hiçe sayan bir şiddette oldu. Tanklar, binlerce yıllık taş duvarları olan sokaklara girdi, tarihi Diyarbakır evleri top atışlarıyla yerle bir edildi. Çatışmalar sırasında, Mimar Sinan’ın bölgedeki tek eseri olan tarihi Kurşunlu Camii (Fatih Paşa Camii) çıkan bir yangında büyük hasar görerek kullanılamaz hale geldi. Ermenilere ait Surp Giragos Kilisesi ve Keldani Katolik Kilisesi gibi tarihi ibadethaneler de çatışmalarda ağır hasar aldı. Altı mahallede süren operasyonlar yüz günden fazla sürdü. Operasyonlar bittiğinde bu mahalleler tanınmaz haldeydi. Hükümet, daha sonra bu yıkılan mahalleleri “kentsel dönüşüm” adı altında kamulaştırdı ve neredeyse tamamını yıkarak, tarihi dokuyla hiçbir ilgisi olmayan, tek tip ve “güvenlikli” konutlar inşa etmeye başladı. Bu, sadece bir fiziki yıkım değil, aynı zamanda bir şehrin hafızasının, toplumsal dokusunun ve kültürel kimliğinin de yok edilmesi anlamına geliyordu. Sur’un eski sakinlerinin büyük bir kısmı bir daha asla evlerine geri dönemediler. Onların yerine yeni bir nüfus ve yeni bir mimari yerleştirildi. Bu, devletin soruna sadece askeri bir çözüm değil, aynı zamanda demografik ve kültürel bir mühendislik projesiyle de yaklaştığına dair eleştirileri beraberinde getirdi. Sur’un yıkımı, hendek savaşlarının sadece insan hayatına değil, aynı zamanda bir ülkenin ortak kültürel mirasına da ne kadar büyük bir zarar verdiğinin en acı kanıtı oldu.

Hendek operasyonlarının askeri aşamasının büyük ölçüde sona erdiği 2016 yılının ortaları, Türkiye için bir son değil, yeni ve çok daha karmaşık bir dönemin başlangıcı oldu. Tankların ve topların sustuğu, silah seslerinin yerini enkaz kaldırma makinelerinin gürültüsünün aldığı bu yeni evre, çatışmanın yarattığı derin ve çok katmanlı sonuçlarla yüzleşme dönemiydi. Bu sonuçlar, sadece askeri zafer veya yenilgi, yıkılan binalar veya öldürülen militan sayılarıyla ölçülemeyecek kadar kapsamlıydı. Hendek savaşları, arkasında devasa bir insani enkaz, paramparça olmuş bir toplumsal doku, zehirlenmiş bir siyasi atmosfer ve onarılması belki de nesiller sürecek bir güvensizlik mirası bıraktı. Çatışmalar, bölgenin demografik yapısını altüst eden bir zorunlu göç dalgasına neden olurken, Kürt meselesine yönelik devlet politikasını da geri dönülmez bir şekilde güvenlikçi bir eksene hapsetti. Bu süreçte yaşananlar, sadece Kürt siyasi hareketinin radikal kanadının stratejik bir iflası değil, aynı zamanda devletin kendi vatandaşlarıyla kurduğu ilişkinin de temelden sarsıldığı, hukukun ve demokratik mekanizmaların fiilen askıya alındığı bir kırılma anı olarak tarihe geçti. Operasyonların bitişiyle başlayan bu yeni dönemi anlamak için, insani, siyasi, sosyal ve hukuki sonuçları ayrı ayrı ve birbiriyle olan ilişkileri içinde ele almak gerekmektedir. Zira yıkılan sadece binalar değil, aynı zamanda bir barış umudu, bir arada yaşama iradesi ve demokratik bir çözüm ihtimaliydi. Bu enkazın altından çıkan en belirgin olgu ise, sorunun çözümünün artık eskisinden çok daha zor ve uzak olduğu gerçeğiydi.

Hendek operasyonlarının en somut ve en trajik sonucu, şüphesiz yol açtığı devasa insani kriz ve zorunlu göçtür. Çatışmaların yaşandığı ilçe merkezleri ve mahallelerde ilan edilen uzun süreli sokağa çıkma yasakları, yüz binlerce insanı hayatlarının en zor kararıyla karşı karşıya bıraktı: evlerinde, çatışmaların ortasında, temel ihtiyaçlardan mahrum bir şekilde mahsur kalmak ya da bir ömür boyu biriktirdikleri her şeyi geride bırakarak bilinmez bir geleceğe doğru yola çıkmak. İnsan Hakları Derneği (İHD) ve diğer sivil toplum kuruluşlarının raporlarına göre, bu dönemde yaklaşık yarım milyon insan evlerini terk etmek zorunda kaldı. Bu, Türkiye’nin yakın tarihinde tanık olduğu en büyük iç göç dalgalarından biriydi. Bu insanlar, yanlarına alabildikleri birkaç parça eşyayla, genellikle yaya olarak veya bulabildikleri ilk araçla çatışma bölgelerinden kaçtılar. İlk durakları, genellikle aynı şehrin daha güvenli mahallelerinde veya komşu illerde yaşayan akrabalarının evleri oldu. Ancak bu, geçici bir çözümdü. Birkaç ailenin küçük bir dairede sıkışarak yaşadığı bu durum, sürdürülebilir değildi. Akrabalarının yanında sığınacak bir yeri olmayanlar için ise durum çok daha vahimdi. Bir kısmı, bölgedeki belediyelerin veya sivil toplumun kurduğu derme çatma kamplarda, okullarda veya spor salonlarında hayata tutunmaya çalıştı. Diğerleri ise, daha iyi bir yaşam umuduyla batıdaki metropollere, İstanbul, İzmir, Mersin gibi şehirlere göç etti. Bu göç, sadece bir yer değiştirme eylemi değil, aynı zamanda bir sosyal ve ekonomik çöküştü. Göç edenlerin büyük bir çoğunluğu, kendi şehirlerinde esnaf, zanaatkâr veya çiftçi olarak mütevazı bir hayata sahip olan insanlardı. Ancak göç ettikleri büyük şehirlerde, hiçbir sosyal güvenceleri olmadan, vasıfsız işçi olarak en alt kademede hayata tutunmak zorunda kaldılar. Dil bariyeri, kültürel farklılıklar ve önyargılar, onların yeni hayatlarına adapte olmasını daha da zorlaştırdı. Bu süreç, on yıllardır bölgede var olan toplumsal dokuyu, komşuluk ilişkilerini ve cemaat bağlarını da dinamitledi. İnsanlar sadece evlerini değil, aynı zamanda geçmişlerini, anılarını ve sosyal çevrelerini de kaybettiler. Bu kitlesel yerinden edilme, bölgenin demografik yapısını da kalıcı olarak değiştirdi. Özellikle Sur gibi tarihi ve sembolik önemi olan yerlerde, eski sakinlerin büyük bir kısmının geri dönmesi imkânsız hale geldi. Onların boşalttığı yerlere, devletin “kentsel dönüşüm” projeleriyle yeni bir nüfus ve yeni bir yaşam tarzı yerleştirildi. Bu, bir şehrin sadece fiziksel olarak değil, aynı zamanda ruhsal ve demografik olarak da yeniden tasarlanması anlamına geliyordu ve bu durum, devletin bölgeye yönelik bir tür sosyal mühendislik projesi yürüttüğü yönündeki eleştirileri güçlendirdi.

Bu büyük insani trajedinin bir diğer boyutu ise, çatışmaların ortasında kalan ve göç edemeyen veya etmek istemeyen halkın yaşadığı derin psikolojik travmadır. Haftalarca, aylarca süren sokağa çıkma yasakları altında, evlerinin bodrum katlarında, sürekli patlama ve silah sesleriyle yaşamak, insanlar üzerinde silinmesi zor izler bıraktı. Özellikle çocuklar, bu sürecin en masum ve en savunmasız kurbanları oldular. Oyun oynamaları gereken sokaklarda tankların gezdiğini, okullarının karargâha dönüştürüldüğünü, arkadaşlarının ve komşularının ölümüne veya yaralanmasına tanık oldular. Bu kuşak, Post-Travmatik Stres Bozukluğu (PTSB), anksiyete, depresyon ve şiddete eğilim gibi ciddi psikolojik sorunlarla baş başa kaldı. Sadece çocuklar değil, yetişkinler de bu travmadan payını aldı. Sevdiklerini kaybetmenin acısı, evlerinin gözlerinin önünde yıkılmasının çaresizliği, gelecek kaygısı ve devletin kendilerini korumak yerine bir düşman olarak gördüğü hissi, toplumda derin bir umutsuzluk ve öfke birikimine yol açtı. Güven duygusu, hem devlete karşı hem de toplumun kendi içinde tamamen yok oldu. Çatışmalar, komşuları birbirine düşman etti. Hendek siyasetini destekleyenler ile karşı çıkanlar arasında, hatta aynı aile içinde bile derin ayrılıklar yaşandı. PKK’nın “halk bizimle birlikte direnecek” varsayımının boşa çıkması ve halkın büyük bir kısmının çatışmalardan kaçması, örgüt ile tabanının bir kısmı arasında da bir kopuşa neden oldu. Halk, hem devletin orantısız gücünün hem de PKK’nın onları ateşe atan sorumsuz stratejisinin arasında ezildiğini hissetti. Bu “iki ateş arasında kalma” hissi, bölge halkının siyasi kimliğinde ve aidiyetinde de bir erozyona yol açtı. Bu travmatik deneyim, devletin “terörü bitirdik, huzuru getirdik” söyleminin ne kadar yüzeysel olduğunu gösteriyordu. Fiziksel çatışma bitmiş olabilirdi, ancak insanların zihninde ve ruhunda açılan yaralar kanamaya devam ediyordu ve bu yaraların sarılması, yıkılan binaların yeniden inşa edilmesinden çok daha zor ve uzun bir süreç gerektirecekti.

Hendek operasyonlarının siyasi sonuçları, en az insani sonuçları kadar yıkıcı ve kalıcı oldu. Bu süreç, Türkiye’nin Kürt meselesine yaklaşımında radikal bir paradigma değişimine yol açtı ve diyalog kapısını süresiz olarak kapattı. Çatışmaların başlamasıyla birlikte, Çözüm Süreci’nin ruhu olan “siyasal çözüm” ve “müzakere” gibi kavramlar, yerini tamamen “güvenlik”, “imha” ve “terörle mücadele” söylemine bıraktı. Hükümet, Kürt sorununun varlığını reddederek, yaşananları sadece bir “terör sorunu” olarak tanımladı. Bu, sorunun siyasi, sosyal ve kültürel boyutlarını tamamen göz ardı eden ve tek çözüm olarak askeri yöntemleri gören bir yaklaşımdı. Bu yeni güvenlikçi paradigmanın en somut ve en antidemokratik yansıması ise, Halkların Demokratik Partisi (HDP) yönetimindeki belediyelere yönelik “kayyum” (trustee) atamaları oldu. Hükümet, Kanun Hükmünde Kararnameler (KHK) ile elde ettiği yetkileri kullanarak, “teröre destek verdikleri” iddiasıyla, bölgedeki neredeyse tüm HDP’li belediye başkanlarını görevden aldı ve yerlerine merkezden valiler veya kaymakamlar atadı. Bu, milyonlarca seçmenin oyunu ve iradesini hiçe sayan, yerel demokrasiyi fiilen ortadan kaldıran bir siyasi darbeydi. Kayyumlar, sadece belediye başkanının yerine geçen bürokratlar olmadılar; onlar, aynı zamanda devletin yeni ideolojik ve kültürel projesinin uygulayıcıları haline geldiler. Göreve başlar başlamaz, Kürtçe isim taşıyan parkların, caddelerin ve kültür merkezlerinin isimlerini değiştirdiler, kadın sığınma evlerini ve Kürtçe eğitim veren kreşleri kapattılar, belediyelere ait kültürel kurumları işlevsiz hale getirdiler. Bu, sadece bir idari tasarruf değil, aynı zamanda Kürt kimliğine ve kültürel varlığına yönelik sistematik bir saldırıydı. Kayyum atamaları, devlete şu mesajı veriyordu: Kürtlerin, demokratik seçimler yoluyla bile olsa, kendi kendilerini yönetmelerine izin verilmeyecekti. Bu durum, siyasetin bir çözüm aracı olabileceğine dair inancı tamamen yok etti ve birçok genç için siyaset dışı, radikal yolları yeniden cazip hale getirme riski taşıyordu.

Kayyum atamaları, HDP’ye yönelik daha geniş bir siyasi baskı ve tasfiye operasyonunun sadece bir parçasıydı. Hendek çatışmaları, devletin HDP’yi “terörün siyasi uzantısı” olarak kodlaması ve kriminalize etmesi için bir gerekçe olarak kullanıldı. Bu süreç, HDP’nin o dönemdeki Eş Genel Başkanları Selahattin Demirtaş ve Figen Yüksekdağ başta olmak üzere, onlarca milletvekilinin ve binlerce parti üyesinin tutuklanmasıyla sonuçlandı. Dokunulmazlıkların kaldırılmasıyla birlikte, HDP’li siyasetçiler hakkında yüzlerce dava açıldı. Bu, Türkiye’nin üçüncü büyük partisinin siyaset yapma alanını tamamen daraltan, onu etkisizleştirmeyi ve meşruiyetini yok etmeyi amaçlayan bir stratejiydi. Devlet, HDP’yi denklem dışına iterek, Kürt meselesinin muhatap alınacak bir siyasi aktörü kalmadığı, dolayısıyla tek muhatabın silahlı örgüt olduğu ve ona karşı da ancak silahla mücadele edileceği tezini güçlendirdi. Bu durum, Türkiye siyasetinde de önemli bir yeniden yapılanmaya yol açtı. Çözüm Süreci döneminde Kürt seçmenden de oy almayı hedefleyen ve daha kapsayıcı bir dil kullanan AK Parti, hendek çatışmalarından sonra bu politikayı tamamen terk etti. Bunun yerine, Milliyetçi Hareket Partisi (MHP) ile “Cumhur İttifakı” adı altında birleşerek, sert milliyetçi ve güvenlikçi bir çizgiye savruldu. Bu ittifak, devletin beka sorununu her şeyin önüne koyan ve Kürt meselesine yönelik her türlü demokratik açılımı “ihanet” olarak gören bir siyasi anlayışın iktidarda kalıcı hale gelmesini sağladı. 15 Temmuz 2016’daki darbe girişimi ve ardından ilan edilen Olağanüstü Hal (OHAL) ise bu süreci daha da hızlandırdı. Hükümet, OHAL’in sağladığı sınırsız yetkileri, sadece darbecilerle değil, aynı zamanda Kürt muhalefeti başta olmak üzere tüm muhalif sesleri susturmak için de kullandı. Hendek savaşları, böylece sadece Güneydoğu’da değil, tüm Türkiye’de demokrasinin gerilediği, hukukun üstünlüğünün aşındığı ve otoriterleşmenin hız kazandığı yeni bir siyasi iklimin kapısını aralamış oldu. Bu iklimde, barış, diyalog, insan hakları gibi kavramlar lüks haline gelirken, güvenlik ve beka söylemi siyasetin ana eksenini oluşturdu. Bu, sadece PKK’nın değil, aynı zamanda Türkiye demokrasisinin de ağır bir yenilgi aldığı bir dönemdi.

Yorum bırakın

Scroll to Top