Bölüm 1 – Fergana’nın Genç Kurdu
Beklenmedik Haber
Ahsi Kalesi, Fergana Vadisi, Haziran 1494
Güneş, Seyhun nehrinin yatağını döven yorgun bir demirci gibi, vadiye ateşten kıvılcımlar saçıyordu. Ahsi kalesinin kerpiç duvarları, günün sıcağını emmiş, dokunan eli yakacak bir hâl almıştı. İç avludaki dut ağacının cılız gölgesinde, on iki yaşındaki bir çocuk oturuyordu. Adı Zahirüddin Muhammed’di, fakat dünya onu bir gün Babür olarak, yani “kaplan” olarak tanıyacaktı. O an için, o, ne bir kaplan ne de bir fatihti. O, Fergana hükümdarı Ömer Şeyh Mirza’nın oğlu, şiire ve avcılığa meraklı, gözlerinde hem atalarınınki gibi bir ateş hem de bir şairin dalgınlığını taşıyan bir şehzadeydi.
Elinde, Hafız’dan bir divan tutuyordu. Harflerin kıvrımları, parmaklarının altından akıp giderken, zihni güvercinlerin kanat seslerindeydi. Babası, Ömer Şeyh Mirza, güvercinlere tutkundu. Kaledeki sarp bir yamacın üzerine, sırf sevgili kuşları için bir güvercinlik inşa ettirmişti. Şehzade, başını kitaptan kaldırdı ve gözlerini o yöne çevirdi. Güvercinlik, sanki nehrin üzerine uzanmış beyaz bir el gibi duruyordu. Kuşların kanat çırpışları, sessizliğin içinde ritmik bir fısıltı gibiydi.
Dış kapıdan gelen bir gürültü, onun hayal dünyasını bir anda paramparça etti. Bir at, son gücünü tüketircesine dörtnala koşmuş, avlunun taş zemininde tökezleyerek durmuştu. Üzerindeki süvari, kendini bitkin bir halde attan aşağı bıraktı. Yüzü toz ve terle kaplıydı, nefesi ciğerlerini yırtarcasına kesik kesikti. Bu, babasının habercilerinden biriydi. Adamın gözlerindeki ifade, alışıldık bir haber getirmediğini fısıldıyordu. Gözlerinde dehşet vardı; bir uçurumun kenarından son anda dönmüş bir adamın bakışlarıydı bunlar.
Şehzadenin yanındaki lalası, yaşlı Vefa Bey, endişeyle ayağa fırladı. “Ne oldu? Hükümdarımızdan bir haber mi var?”
Haberci konuşmaya çalıştı, fakat ağzından kelimeler yerine boğuk bir hırıltı çıktı. Elini, şehzadenin gözlerini diktiği yöne, güvercinliğin olduğu sarp yamaca doğru kaldırdı. Titreyen parmağı, korkunç bir gerçeği işaret ediyordu.
“Güvercinlik…” diye fısıldadı adam. “Güvercinlerle birlikte… Uçurum… Hükümdarımız…”
Kelimeler havada asılı kaldı. Bir anlığına kimse anlamadı ya da anlamak istemedi. Zahirüddin Muhammed, elindeki divanı yavaşça yere bıraktı. Sayfalar, sıcak rüzgârda bir yaralının kanatları gibi çırpındı. Çocuk kalbi, o ana dek bilmediği bir ağırlıkla sıkıştı. Babası. Güvercinleri. Uçurum. Parçalar, zihninde korkunç bir resim oluşturmak üzere birleşiyordu.
Lalası Vefa Bey, habercinin yakasına yapıştı. “Ne diyorsun sen, adam! Açık konuş!”
Haberci, nihayet nefesini toplayıp bağırdı. Sesi, kaledeki tüm sessizliği yırtan bir çığlığa dönüştü. “Hükümdarımız Ömer Şeyh Mirza… Güvercinliğiyle birlikte nehre yuvarlandı! Hükümdarımız yok artık!”
Bir anlık sessizlik oldu. Koca kalede, Seyhun’un uğultusundan ve rüzgârın fısıltısından başka bir ses kalmadı. Sonra, o sessizliği bir çocuğun, artık bir hükümdar olan bir çocuğun, içine attığı sessiz çığlık deldi. Dünya, Zahirüddin Muhammed Babür için o anda durdu. Fergana vadisi, başsız kalmıştı. Taht, boşalmıştı. Ve o tahtın etrafında dönen akbabalar, leş kokusunu çok uzaklardan bile alırlardı.
Taht ve Tabut
Andican, Fergana, Haziran 1494
Ahsi’den Andican’a giden yol, bir matem alayının sessizliğine bürünmüştü. Genç şehzade, atının üzerinde dimdik oturmaya çalışıyordu, fakat omuzlarındaki yük, onu iki büklüm etmeye yetiyordu. On iki yaşında bir çocuk, bir babanın kaybıyla yüzleşirken, bir krallığın sorumluluğunu sırtlanmak zorundaydı. Andican’a yaklaştıkça, şehrin surlarının üzerinde biriken kalabalığı görebiliyordu. Halk, yeni hükümdarlarını görmek için toplanmıştı. Gözlerinde merak, korku ve belirsizlik vardı. Timurlu kanı taşıyan bir çocuğa mı biat edeceklerdi, yoksa bu zayıflık anını fırsat bilecek komşu hanların ordularına mı boyun eğeceklerdi?
Andican kalesi, babasının yönetim merkeziydi. Güçlü, heybetli duvarları olan, şehrin kalbi niteliğinde bir yapıydı. Babür içeri girdiğinde, sarayın avlusunda beyler ve komutanlar onu bekliyordu. Yüzlerinde yas vardı, fakat gözlerinin ardında hesaplar yapılıyordu. Herkes, sıradaki hamleyi, gücün kimin elinde toplanacağını merak ediyordu. Kimileri sadakatle eğilirken, kimilerinin bakışlarında kurnaz bir tartma işlemi seziliyordu.
Onu, sarayın en yaşlı ve en bilge kadını karşıladı. Büyükannesi, Aysan Devlet Begüm. Moğol soyundan gelen, Cengiz Han’ın kanını damarlarında taşıyan, sayısız entrika ve savaş görmüş, çelik gibi bir kadındı. Yüzündeki derin çizgiler, yaşadığı acıların ve zaferlerin bir haritası gibiydi. Babür’ün karşısında durdu, torununun gözlerinin içine baktı. O bakışlarda ne bir acıma ne de bir küçümseme vardı. Yalnızca durumu olduğu gibi kabullenen bir gerçekçilik ve sarsılmaz bir irade okunuyordu.
“Ağlamak için vaktin olacak, torunum,” dedi, sesi bir fısıltı kadar alçak ama bir komutanınki kadar keskindi. “Fakat şimdi değil. Şimdi, babanın mirasına sahip çıkma vaktidir. Şimdi, bir hükümdar gibi davranma vaktidir.”
Babür’ü, taht odasına götürdü. Oda loştu. Ortada, babasının oturduğu, oymalarla süslü ahşap taht duruyordu. Boştu. O boşluk, odadaki tüm havayı emiyor, Babür’ün nefesini kesiyordu. Tahtın yanında, beyaz bir kefene sarılı, basit bir ahşap tabut duruyordu. Taht ve tabut. İktidar ve ölüm. Birbirinden ayrılmaz iki yoldaş gibi yan yana uzanıyorlardı.
Babür, tabuta doğru bir adım attı. Gözyaşları yanaklarından süzülmeye başladı. Büyükannesi, elini omuzuna koydu. Dokunuşu şefkatliydi, fakat gücü de hissettiriyordu.
“O, iyi bir adamdı,” diye fısıldadı Aysan Devlet Begüm. “Cesurdu, cömertti. Fakat düşmanları çoktu. Şimdi o düşmanlar, senin kapına dayanacak. Babanın cömertliğiyle dağıttığı toprakları geri isteyecekler. Babanın gücüyle bastırdığı isyanları yeniden alevlendirecekler. Semerkant’taki amcan Sultan Ahmed Mirza ve Taşkent’teki dayın Sultan Mahmud Han, Fergana’nın zengin topraklarına gözlerini dikmiş iki aç kurttur. Onlar, yas tutmak için değil, topraklarımızı paylaşmak için ordularını hazırlıyorlar.”
Babür, gözyaşlarını sildi. Büyükannesinin sözleri, acısını bir kenara itip yerine soğuk bir öfke ve keskin bir farkındalık yerleştirmişti. Başını kaldırdı ve boş tahta baktı. O artık bir çocuğun oturacağı bir koltuk değildi. O, bir savaş alanıydı. Üzerine oturan, sayısız kılıcın ucunda oturacaktı.
“Ne yapmalıyım?” diye sordu, sesi hala bir çocuğun sesiydi ama içinde çelikten bir tını belirmişti.
Aysan Devlet Begüm, torununun yüzünde aradığı parıltıyı görmüş gibi hafifçe gülümsedi. “Önce, babana layık bir cenaze töreni düzenleyeceğiz. Sonra, sadık beyleri etrafında toplayacaksın. Ve en önemlisi, düşmanlarına bir çocuk olmadığını, Timur’un ve Cengiz’in kanını taşıyan bir hükümdar olduğunu göstereceksin. Andican, senin kalen. Onu savunmak zorundasın.”
O gün, Zahirüddin Muhammed Babür, babasının tabutunun başında ağlarken, bir yandan da bir hükümdarın ilk derslerini alıyordu. Siyaset, acımasız bir oyundu ve o, oyunun en genç oyuncusu olarak sahneye çıkmak zorundaydı.
Akbabalar Toplanıyor
Semerkant ve Taşkent, Haziran 1494
Haber, ipek yolu kervanlarından daha hızlı yayılmıştı. Ömer Şeyh Mirza’nın tuhaf ölümü, Maveraünnehir’in iki büyük gücünün saraylarında bir şok dalgası değil, bir fırsat rüzgârı estirmişti.
Semerkant’ta, Timur İmparatorluğu’nun efsanevi başkentinde, Sultan Ahmed Mirza haberi aldığında, yüzünde beliren ifadeyi kimse tam olarak yorumlayamadı. Kardeşinin ölümüne mi üzülüyordu, yoksa Fergana’nın savunmasız kalmasına mı seviniyordu? Sultan Ahmed, şişman, hareketsiz ve kararsız bir adam olarak tanınırdı. Saltanatı, isyanları bastırmak ve beylerinin bitmek bilmeyen taleplerini karşılamakla geçmişti. Fakat Ömer Şeyh’in ölümü, onun içindeki atılgan Timurlu ruhunu bir anlığına canlandırmış gibiydi.
Veziri, Hace Yahya, eğilerek konuştu. “Sultanım, Fergana şimdi başsız bir gövde gibidir. Yeğeniniz, Babür Mirza, henüz bir çocuk. Beyler kendi aralarında çekişecektir. Ordu, lidersiz kalmıştır. Emirlerinizi bekliyoruz.”
Sultan Ahmed, ellerini koca göbeğinin üzerinde birleştirdi. Gözleri, odanın duvarlarını süsleyen ve Timur’un zaferlerini betimleyen minyatürlerde gezindi. O minyatürlerdeki atalar, at sırtında dünyayı titreten fatihlerdi. Kendisi ise sarayından dışarı adım atmaya üşenen bir hükümdardı. Belki de şimdi, o şanlı soya layık bir iş yapmanın zamanı gelmişti.
“Orduları hazırlayın,” dedi, sesi beklenmedik bir kararlılıkla çıkmıştı. “Fergana’ya yürüyeceğiz. Yeğenimizi ‘korumak’ ve babasının mirasına sahip çıkmasına ‘yardım etmek’ için. Andican’ın anahtarları, bizim himayemizde olmalı.”
Vezir, ‘korumak’ ve ‘yardım etmek’ kelimelerinin ardındaki gerçek anlamı çok iyi biliyordu. Fetih. İlhak. Sultan Ahmed, Fergana’yı kendi topraklarına katmak için harekete geçiyordu.
Aynı saatlerde, kuzeydoğuda, Taşkent’in bozkır rüzgârlarıyla yıkanan sarayında, bir başka hükümdar da benzer planlar yapıyordu. Babür’ün dayısı, Moğolistan Hanı Sultan Mahmud Han, kız kardeşinin kocasının ölüm haberini aldığında hiç vakit kaybetmedi. O, Sultan Ahmed gibi uyuşuk bir adam değildi. Cengiz soyundan gelen, savaşçı, hırslı ve acımasız bir liderdi. Babür, onun öz yeğeniydi, fakat bozkır siyasetinde kan bağının pek bir önemi yoktu. Önemli olan güç ve topraktı.
Komutanlarından birine döndü. “Ömer Şeyh, o daracık vadide bir keklik gibiydi. Şimdi avcılar başına üşüşecek. Amcası Semerkant’tan yola çıkmadan, biz Andican’ın kapılarında olmalıyız.”
Komutan sordu: “Hanım, Babür Mirza sizin yeğeninizdir. Onu himayemize mi alacağız?”
Sultan Mahmud Han güldü. Gülüşü, kış rüzgârı gibi soğuk ve kesiciydi. “Elbette onu himayemize alacağız. Fergana’nın zengin şehirleri de bizim himayemizde olacak. Babür, benim yanımda güvende olur. Belki ona Taşkent’te küçük bir yurtluk veririz. Fergana’yı yönetmek, bir çocuğun harcı değildir. O topraklar, tecrübeli ellere, benim ellerime ihtiyaç duyar.”
Böylece, iki büyük ordu, iki farklı yönden Fergana’ya doğru yürüyüşe geçti. Biri güneybatıdan, diğeri kuzeydoğudan yaklaşıyordu. Biri Timur’un, diğeri Cengiz’in soyundan gelen iki hükümdar, on iki yaşındaki bir çocuğun elinden babasının mirasını almak için yarışıyordu. Onlar için Babür, bir akraba değil, paylaşılacak bir ziyafetin ortasında duran zayıf bir avdı. Fergana vadisi, iki devin arasında sıkışıp kalmak üzereydi.
Bir Hükümdarın İlk Adımları
Andican Kalesi, Fergana, Haziran 1494 sonları
Andican kalesinin divanhanesi, gergin bir sessizliğe gömülmüştü. Odanın ortasında, babasının tahtında, ayakları yere değmeyen bir çocuk oturuyordu. Zahirüddin Muhammed Babür. Karşısında ise, Fergana’nın kaderini ellerinde tutan kır saçlı, sert yüzlü beyler duruyordu. Kimi Ömer Şeyh Mirza’ya ömür boyu sadakatle hizmet etmiş yaşlı kurtlar, kimi ise gücün rüzgârının nereden eseceğini kollayan kurnaz tilkilerdi.
Haberler, korkunç bir fırtınanın habercisi gibi art arda gelmişti. Sultan Ahmed Mirza, Semerkant ordusuyla güneyden yaklaşıyordu. Sultan Mahmud Han ise Moğol süvarileriyle kuzeyden vadiye inmişti. Andican, iki ateş arasında kalmış bir avuç topraktı.
Divandaki beylerden biri, Hasan Yakub, söz aldı. Cesur ama fevri bir komutandı. “Hükümdarım, iki orduya karşı aynı anda savaşamayız. Sultan Ahmed Mirza, babanızın kardeşi, sizin amcanızdır. Ona elçiler gönderelim. Sadakatimizi bildirelim. Belki bize merhamet eder.”
Bu sözler, odada bir uğultuya sebep oldu. Teslimiyet teklifi, bazılarına mantıklı gelirken, bazıları için onur kırıcıydı.
Babür, oturduğu tahtta küçücük kalıyordu. Fakat gözleri, odadaki tüm yüzleri tek tek tarıyordu. Kimin korktuğunu, kimin dövüşmek istediğini, kimin kendi çıkarını düşündüğünü anlamaya çalışıyordu. Yanında, bir gölge gibi duran büyükannesi Aysan Devlet Begüm, kulağına eğilip fısıldadı: “Teslim olan hükümdar, hükümdarlığını kaybeder. Amcan merhametli değildir, yalnızca açgözlüdür. Toprağını bir kez verirsen, bir daha geri alamazsın.”
Babür, büyükannesinin sözleriyle kendine geldi. Derin bir nefes aldı. Sesi, beklediğinden daha güçlü çıktı.
“Amcam Sultan Ahmed, Semerkant’tan buraya merhamet dağıtmak için gelmiyor. Babamın topraklarını almak için geliyor. Dayım Sultan Mahmud da aynı şekilde. İkisine de boyun eğersek, Fergana diye bir yer kalmaz. Atalarımızın yadigârı olan bu toprakları, savaşmadan teslim etmeyeceğim.”
Sözleri, divanhanede bir anlık bir sessizlik yarattı. Bir çocuktan beklenmeyen bir kararlılıktı. Yaşlı beylerden biri, babasının en sadık komutanı olan Kasım Bey, öne çıktı. Yüzünde, genç hükümdarına karşı bir gurur ifadesi belirmişti.
“Hükümdarımız doğru söylüyor! Andican kalesi güçlüdür. Surlarımız sağlam, erzakımız yeterlidir. Halkımız bizimledir. Düşmanlarımızı kale duvarlarının önünde karşılayabiliriz. Onlar, uzun bir kuşatmaya dayanamazlar.”
Babür, Kasım Bey’in desteğiyle cesaretlendi. Ayağa kalktı. Artık tahtta oturan bir çocuk gibi değil, ordusuna seslenen bir komutan gibiydi.
“O halde planımız şudur: Kasım Bey, siz tecrübeli komutanlarla birlikte kale savunmasını yöneteceksiniz. Her burca asker yerleştirin, okçuları hazırlayın. Hasan Yakub, sen bir grup süvariyle birlikte kaleden çıkıp düşmanın ikmal hatlarına baskınlar düzenleyeceksin. Onları yormalı, yıpratmalıyız. Ben, sizinle birlikte surlarda olacağım. Bu şehrin her karış toprağını birlikte savunacağız.”
İlk emrini vermişti. O an, Zahirüddin Muhammed Babür için bir dönüm noktasıydı. Şiir divanlarını bir kenara bırakmış, kılıcını kuşanmıştı. Babasının ani ölümüyle başlayan kâbus, onu bir hükümdara dönüştürmek üzereydi. Dışarıda, iki dev ordu yaklaşıyordu. İçeride ise, bir avuç sadık adam, bir çocuğun liderliğinde imkânsızı başarmak için yemin ediyordu. Fergana’nın kaderi, Andican surlarının direncine ve on iki yaşındaki bir kurdun cesaretine bağlıydı.
Bölüm 2 – Kuşatma Çemberi
Semerkant’ın Gölgesi
Andican Ovası, Temmuz 1494
Ufuk çizgisi, ilk başta titrek bir serap gibi beliren, sonra yavaş yavaş ete kemiğe bürünen karanlık bir lekeyle kirlenmişti. Andican kalesinin en yüksek burcunda duran Babür, gözlerini kısmış, o lekenin ne olduğunu anlamaya çalışıyordu. Yanındaki yaşlı komutan Kasım Bey, eliyle gözlerine siper etti. Yılların tecrübesi, onun gözlerine bir kartal keskinliği vermişti.
“Geliyorlar, hükümdarım,” dedi Kasım Bey, sesinde ne bir korku ne de bir heyecan vardı. Yalnızca bir olguyu dile getiren, soğuk bir tını taşıyordu. “Semerkant ordusu.”
Karanlık leke, saatler ilerledikçe büyüdü, yayıldı ve sonunda binlerce parçaya ayrıldı. Mızrakların ucunda parlayan güneş ışıkları, ovada çakan şimşekler gibiydi. Atların kişnemeleri, komutanların emirleri ve tekerleklerin gıcırtısı, uğursuz bir fırtınanın gümbürtüsü gibi vadiye doluyordu. Sultan Ahmed Mirza’nın ordusu, yavaş ama karşı konulmaz bir sel gibi Andican’a doğru akıyordu. Sancakları, Timur’un mavi ve altın renklerini taşıyordu; bir zamanlar gururla baktıkları o sancaklar, şimdi onlara ölümü getiriyordu.
Babür, ordunun büyüklüğü karşısında yutkundu. Kitaplarda okuduğu efsanevi ordular, şimdi kanlı canlı bir gerçeklik olarak karşısında duruyordu. Binlerce piyade, zırhlı süvariler, mancınıklar ve kuşatma kuleleri… Amcası, yeğenini “korumak” için koca bir istila gücüyle gelmişti.
“Kaç kişiler?” diye sordu Babür, sesinin titrememesine özen göstererek.
“Saymak mümkün değil, hükümdarım,” diye cevapladı Kasım Bey. “Fakat on binlerden fazla oldukları kesin. Bizim kalemizde savunma yapacak asker sayımız ise üç bini geçmez.”
Aralarındaki fark, bir dağı yerinden oynatmaya çalışan bir karınca ordusunun durumu gibiydi. Surların üzerindeki askerlerin yüzlerinde, korkuyla karışık bir kararlılık okunuyordu. Kimi sessizce kılıcının kabzasını okşuyor, kimi dua mırıldanıyor, kimi de yaklaşan düşmana nefretle bakıyordu. Onlar, Fergana’nın evlatlarıydı. Babaları, dedeleri o topraklarda yaşamış, o topraklara gömülmüştü. Şimdi, evlerini, ailelerini ve genç hükümdarlarını korumak için surların üzerinde birer taşa dönüşmüşlerdi.
Sultan Ahmed Mirza’nın ordusu, kaleden bir ok atımı mesafede durdu. Ordugâh kurma telaşı başladı. Binlerce çadır, ovada dev bir mantar tarlası gibi bitiverdi. Komutanların çadırları, renkli kumaşları ve büyük sancaklarıyla diğerlerinden ayrılıyordu. Sultan’ın otağı, tam ortada, beyaz ve görkemli bir tepe gibi yükseliyordu. O çadırın içinden, Fergana’nın kaderi hakkında bir hüküm verilecekti.
Babür, gün batana dek o manzarayı seyretti. Güneş, dağların ardında kaybolurken, Semerkant ordugâhında yakılan binlerce ateş, ovayı sahte yıldızlarla dolu bir gökyüzüne çevirdi. Kale, karanlık bir denizin ortasında, ışıklarla çevrili yalnız bir ada gibi kalmıştı. Babür o an, babasının neden güvercinleri sevdiğini anladı. Uçup gitme özgürlüğü, kuşatılmış bir kalede sahip olunabilecek en kıymetli hazineydi. Fakat o, uçup gidemezdi. O, bu adanın bekçisiydi. Ve gece, düşmanın gölgesiyle birlikte, şehrin üzerine çökmüştü.
Kuşatma Altında Bir Kalp
Andican Kalesi, Temmuz 1494
Kuşatmanın ilk haftaları, sinirleri geren bir bekleyişle geçti. Sultan Ahmed Mirza, doğrudan bir saldırı başlatmak yerine, kaleyi abluka altına alıp içindekilerin teslim olmasını beklemeyi tercih etmişti. Onun için zaman bir sorun değildi; koca bir imparatorluğun kaynakları arkasındaydı. Fakat Andican için her geçen gün, eriyen erzak ve azalan su demekti.
Babür, bir hükümdarın işinin yalnızca savaşmak olmadığını kısa sürede öğrenmişti. Gündüzleri, vaktinin çoğunu surlarda geçiriyor, savunma düzenini denetliyor, askerlerle konuşuyordu. Onların isimlerini öğreniyor, ailelerini soruyor, onlara cesaret veriyordu. Genç yaşına rağmen tavırlarındaki ciddiyet ve samimiyet, askerler üzerinde güçlü bir etki bırakıyordu. Onlar, kendileriyle birlikte surlarda nöbet tutan, aynı tehlikeyi paylaşan bir lider görüyorlardı.
Geceleri ise, büyükannesi Aysan Devlet Begüm’ün odasında, siyasetin ve stratejinin inceliklerini öğreniyordu. Yaşlı kadın, bir satranç ustası gibi, beylerin sadakatini, düşmanın muhtemel hamlelerini ve şehrin moral durumunu analiz ediyordu.
“Kasım Bey güvenilir bir kılıçtır,” diyordu bir gece, önlerindeki haritayı incelerken. “Fakat Hasan Yakub, hırslı bir attır. Onu doğru yöne sürersen dörtnala koşar, yanlış bir komut verirsen seni sırtından atar. Gözün üzerinde olsun.”
“Şehirdeki su kaynaklarımız ne kadar daha yeter?” diye sordu Babür, aklı en temel ihtiyaçlardaydı.
“Gizli kuyularımız var. Bizi bir süre daha idare eder. Asıl sorun yiyecek. Ambarlardaki tahıl karneye bağlandı. Halk homurdanmaya başladı. Korku, açlıkla birleşince tehlikeli bir isyana dönüşebilir.”
Babür, o gece uyuyamadı. Sarayın penceresinden, karanlığa bürünmüş şehrin sokaklarını izledi. Normalde canlı olan, pazarların kurulduğu, çocukların koşuşturduğu o sokaklar şimdi ölüm sessizliğine bürünmüştü. Her evin içinde, kendi gibi uyuyamayan, geleceğin belirsizliğiyle boğuşan insanlar olduğunu biliyordu. Onların kaderi, kendi vereceği kararlara bağlıydı. Bu sorumluluğun ağırlığı, omuzlarına bir dağ gibi çöküyordu.
Ertesi sabah, kimseye haber vermeden, yanında yalnızca birkaç muhafızla tebdili kıyafet sokağa çıktı. Halkın arasına karıştı. Bir çeşme başında, su sıralayan kadınların fısıltılarını dinledi.
“Bu kuşatma ne zaman bitecek? Çocuklar aç…”
“Sultan Ahmed kendi kanına karşı savaşır mı? Belki de teslim olsak daha iyi…”
“Genç hükümdarımız direniyor. Timur’un kanı var onda. Bizi teslim etmez.”
Bir fırının önünde, ekmek almak için bekleyen yaşlı bir adamla konuştu. Adam, onu tanımamıştı. “Oğlum,” dedi yaşlı adam, bitkin bir sesle. “Bizler basit insanlarız. Kimin hükmettiği umurumuzda olmaz, yeter ki karnımız doysun, evimizde huzur olsun. Fakat Ömer Şeyh Mirza’nın oğlu, babası gibi mert bir çocukmuş diyorlar. Surlarda askerlerle omuz omuza duruyormuş. Böyle bir lideri yarı yolda bırakmak, bize yakışmaz.”
Babür, saraya döndüğünde kalbi biraz olsun hafiflemişti. Halk, acı çekiyordu. Fakat henüz umudunu yitirmemişti. Liderlerinin kendileriyle birlikte olduğunu gördükçe, direnmeye devam edeceklerdi. O gün, Babür bir karar verdi. Sarayın zengin mutfağındaki yiyeceklerin önemli bir kısmını, halka dağıtılmak üzere aşevlerine gönderdi. Kendisi ve saray ahalisi de, şehirdeki en fakir adamla aynı tayını yiyecekti. Bu küçük jest, kuşatma altındaki şehrin kalbinde, sadakat ateşini yeniden alevlendirdi.
Bozkırın Aç Kurtları
Ahsi Yönü, Temmuz 1494
Andican, güneyden gelen Semerkant ordusunun ağırlığı altında ezilirken, kuzeyden çok daha farklı bir tehdit yaklaşıyordu. Sultan Mahmud Han’ın Moğol ordusu, Sultan Ahmed’in ağır ve düzenli ordusuna hiç benzemiyordu. Onlar, bozkırın kendisi gibiydiler; vahşi, öngörülemez ve acımasız.
Disiplinli saflar halinde yürümüyorlardı. Geniş bir alana yayılmış, atlarını dörtnala süren, naralar atan, tozu dumana katan bir süvari seliydiler. Zırhları yekpare değildi; deri, demir ve kürkten oluşan karmaşık giysiler giyiyorlardı. Silahları, yay ve oklardan, eğri kılıçlardan ve gürzlerden oluşuyordu. Onlar fethetmek için değil, yağmalamak için gelmişlerdi. Onlar için bir şehir, içine girilecek bir ev değil, ateşe verilecek bir odun yığınıydı.
Ahsi kalesini, yani Babür’ün babasının can verdiği o kaleyi, neredeyse hiç savaşmadan ele geçirdiler. Kaledeki küçük garnizon, karşılarındaki gücün vahşetini görünce direnmenin anlamsız olduğunu anlamıştı. Sultan Mahmud Han, Ahsi’yi bir üs olarak kullanıp çevredeki köyleri ve kasabaları yağmalamaya başladı. Onun savaş tarzı, rakibinin ana gücüne saldırmak yerine, onu besleyen damarları kesmekti. Fergana’nın bereketli toprakları, Moğol atlarının toynakları altında eziliyor, ekinler yakılıyor, hayvanlara el konuluyordu.
Haber, bir kâbus gibi Andican’a ulaştı. Bir ulak, gece vakti gizli bir geçitten kaleye sızmayı başarmıştı. Divanhanede, meşalelerin titrek ışığı altında ulak nefes nefese anlatıyordu.
“Hükümdarım, Sultan Mahmud Han kuzeyi ele geçirdi. Ahsi düştü. Han, bütün vadiyi ateşe veriyor. İnsanlar dağlara kaçıyor. Bize yiyecek getiren kervan yolları tamamen kesildi. Andican, artık tam bir çemberin içinde.”
Divanhaneye bir mezar sessizliği çöktü. Durum, umutsuz bir hal almıştı. Güneyde bir ordu, kuzeyde bir yağmacı güruh. Şehir, dış dünyadan tamamen kopmuştu. Hasan Yakub, öfkeyle kılıcının kabzasına vurdu.
“İki düşmanla birden nasıl başa çıkacağız? Bu imkânsız!”
Babür, haritaya bakıyordu. Andican, haritanın ortasında, iki dev kıskaç tarafından sıkıştırılmış küçük bir noktaydı. Gözlerini kapattı. Bir anlığına babasının yüzünü, büyükannesinin çelik gibi bakışlarını düşündü. Pes etmek, seçenekleri arasında yoktu.
“İmkânsız değil,” dedi, gözlerini açtığında bakışları net ve kararlıydı. “Düşmanlarımız müttefik değil, rakipler. Amcam Sultan Ahmed, Fergana’yı kendi mülkü olarak görüyor. Dayım Sultan Mahmud’un toprakları yağmalaması, onu rahatsız edecektir. Kendi payına göz diken bir başka kurdu yanında istemez. Onların arasındaki rekabet, bizim silahımız olabilir.”
Aysan Devlet Begüm, torununun sözlerini bir gülümsemeyle onayladı. “Doğru düşünüyorsun, Kaplan. İki kurt, bir geyiği paylaşırken birbirine diş göstermeye başlar. Bizim yapmamız gereken, o geyiğin hala hayatta ve tehlikeli olduğunu onlara göstermek.”
Plan basitti. Semerkant ordusuna beklenmedik bir darbe vurarak, Andican’ın kolay lokma olmadığını kanıtlamak. Eğer Sultan Ahmed’i oyalayabilir, yıpratabilirlerse, Sultan Mahmud Han’ın sabrı taşabilir ya da iki ordu arasında bir anlaşmazlık çıkabilirdi. Bu, zayıf bir umuttu. Fakat kuşatma altındaki bir kale için, zayıf bir umut bile hiç umut olmamasından daha iyiydi.
İlk Kan, İlk Ders
Andican Surlarının Dışı, Ağustos 1494
Plan, cesur olduğu kadar tehlikeliydi. Gece yarısı, ay bulutların arkasına saklandığında, kalenin daha az korunan batı kapısı sessizce açılacaktı. Hasan Yakub komutasındaki iki yüz seçkin süvari, bir gölge gibi dışarı sızacak ve Semerkant ordugâhının en zayıf noktasına, erzak ve yem vagonlarının bulunduğu bölgeye bir baskın düzenleyecekti. Amaç, büyük bir zayiat verdirmek değil, düşmanın moralini bozmak, kargaşa çıkarmak ve Andican’ın dişlerinin hala keskin olduğunu göstermekti.
Babür, operasyonu surların üzerinden bizzat izliyordu. Kalbi, göğüs kafesini delercesine atıyordu. Gönderdiği adamlar, onun emriyle ölüme gidiyorlardı. Komutan olmanın ne demek olduğunu, o gece anlıyordu. Komutanlık, yalnızca emir vermek değil, verilen emrin sonuçlarının sorumluluğunu taşımaktı.
Hasan Yakub ve adamları, atlarının toynaklarına keçe bağlamış, sessizce ilerliyorlardı. Ordugâhın uykudaki dev gövdesine yaklaştılar. Nöbetçiler, gecenin monotonluğuna yenik düşmüş, dalgın görünüyorlardı. Baskın, şimşek hızıyla başladı. Süvariler, naralar atarak erzak vagonlarının arasına daldılar. Meşaleler, kuru otları ve çadırları tutuşturdu. Bir anda, ordugâhın o bölümü alevler içinde kaldı.
Semerkant askerleri, uykularından çığlıklarla uyandılar. Ne olduğunu anlamadan, alevlerin ve atların arasında kaldılar. Bir panik dalgası, çadırdan çadıra yayıldı. Hasan Yakub, bir ateş topu gibiydi. Kılıcı, önüne çıkan her şeye ölüm saçıyordu. Görev tamamlanmıştı. Şimdi geri çekilme zamanıydı.
Fakat Hasan Yakub, zaferin sarhoşluğuna kapılmıştı. Hırsı, mantığının önüne geçti. Geri çekilme emri vermek yerine, daha ileri atıldı. Sultan Ahmed’in komutanlarından birinin büyük çadırını gözüne kestirmişti.
Kasım Bey, surların üzerinde Babür’ün yanında endişeyle mırıldandı. “Çok ileri gidiyor. Tuzağa düşecek.”
Dediği gibi oldu. Semerkant ordusunun tecrübeli birlikleri, ilk şoku atlattıktan sonra hızla toparlandı. Zırhlı süvariler, baskıncıların geri çekilme yolunu kesti. Küçük Fergana birliği, bir anda kendilerinden kat kat kalabalık bir düşman çemberinin içinde kalmıştı.
Savaş, az önce bir baskınken, şimdi bir ölüm kalım mücadelesine dönüşmüştü. Babür, surların üzerinden çaresizce izliyordu. Adamlarının teker teker atlarından düştüğünü görüyordu. Hasan Yakub, aslanlar gibi dövüşüyordu, fakat etrafındaki çember gittikçe daralıyordu. Sonunda, bir mızrak darbesiyle atından düştü.
“Kapıyı açın!” diye bağırdı Babür. “Yardıma gitmeliyiz!”
“Hayır, hükümdarım!” diye karşı çıktı Kasım Bey, kolundan tutarak. “Bu bir intihar olur. Onları kaybettik. Şimdi kaleyi korumak zorundayız.”
Babür’ün gözlerinden yaşlar süzüldü. Çaresizliğin ve öfkenin acı bir karışımı, boğazını düğümlüyordu. O gece, baskına giden iki yüz süvariden yalnızca otuzu, yaralı ve bitkin bir halde kaleye dönebildi. Hasan Yakub, düşmanın eline esir düşmüştü.
Baskın, bir yandan başarılı olmuştu. Düşmana zarar verilmiş, ordugâhta büyük bir yangın çıkarılmıştı. Fakat bedeli çok ağır olmuştu. Babür, en cesur komutanlarından birini ve en iyi askerlerinin çoğunu kaybetmişti. O gece, savaşın yalnızca strateji ve cesaretten ibaret olmadığını öğrendi. Savaş, kayıptı. Savaş, acıydı. Ve bir hükümdar, zaferin sevincini yaşamadan önce, kaybın acısıyla yüzleşmek zorundaydı. Bu, onun ilk kanlı dersiydi.
Sabırsız Komutanlar, Kararsız Sultan
Semerkant Ordugâhı, Ağustos 1494
Sultan Ahmed Mirza’nın görkemli otağında, hava kesif bir öfkeyle doluydu. Geceki baskının utancı ve verdiği hasar, komutanların sabrını taşırmıştı. Sultan, ipek minderlerine gömülmüş, önündeki meyve tabağıyla ilgilenirken, komutanları ayakta öfkeyle söyleniyordu.
“Sultanım!” dedi Darviş Muhammed Terhan, ordunun en tecrübeli generallerinden biri. “Daha ne kadar bekleyeceğiz? Bir avuç adam, koca ordugâhımızı ateşe verdi. Askerlerin morali bozuk. Bir çocuk ve birkaç sadık beyi, bizimle alay ediyor. Derhal genel bir taarruz emri verin. Andican’ı bir günde yerle bir edelim.”
Sultan Ahmed, ağzındaki üzüm tanesini yavaşça çiğnedi. Taarruz fikrinden hoşlanmıyordu. Savaş, kanlı ve zahmetli bir işti. O, kalenin bir olgun meyve gibi kucağına düşmesini bekliyordu. Üstelik, saldırdığı kişi öz yeğeniydi. Bu durum, onu rahatsız ediyordu.
“Sabırlı olun, Terhan,” dedi, sesi miskin çıkıyordu. “Kale güçlü. Taarruzda çok asker kaybederiz. Açlık ve susuzluk, bizim yerimize savaşacaktır. Yakında beyaz bayrağı çekecekler.”
“Yakında mı?” diye atıldı başka bir komutan. “Kuzeyde o Moğol köpeği, Sultan Mahmud, bütün vadiyi talan ediyor! Biz burada beklerken, o Fergana’nın zenginliklerini topluyor. Biz Andican’ı aldığımızda, geriye yağmalanacak ne kalacak?”
Bu, Sultan Ahmed’in dikkatini çekti. Dayısının bu kadar ileri gideceğini düşünmemişti. Mahmud Han’ı, yalnızca gözdağı vermek için orada sanıyordu. Fakat onun yağmacılığı, Sultan Ahmed’in kendi avına ortak çıkması demekti.
“Hasan Yakub’u sorguladınız mı?” diye sordu, konuyu değiştirmeye çalışarak.
“Konuşmuyor, sultanım. Sert bir ceviz çıktı. Ama konuşmasa ne olur? İçeride ne olduğunu biliyoruz. Az sayıda asker, kısıtlı erzak. Onları ezip geçebiliriz.”
Sultan Ahmed içini çekti. Komutanlarının baskısı, onu bir karar vermeye zorluyordu. Fakat kararsız doğası, onu bir adım atmaktan alıkoyuyordu. O, Semerkant’taki sarayının rahatlığına alışkındı. Bu tozlu, kan kokulu savaş meydanları ona göre değildi.
“Birkaç gün daha bekleyelim,” dedi, son sözünü söyleyerek. “Mancınıkları surlara yaklaştırın. Ateş ederek onları yıpratın. Taarruz için doğru zamanı kollayacağız.”
Komutanlar, otağı terk ederken yüzlerinde hayal kırıklığı ve gizlemedikleri bir küçümseme vardı. Kendi aralarında fısıldaşıyorlardı.
“Bu adamla zafer kazanılmaz.”
“Timur’un kanı onda süte dönüşmüş.”
“Belki de komutayı biz ele almalıyız.”
Sultan Ahmed, onların fısıltılarını duymasa da, hoşnutsuzluklarını hissediyordu. Kendi ordusu içinde, kendi otoritesine karşı bir tehlikenin büyüdüğünü seziyordu. Kuşatma, yalnızca Andican’ı değil, kendi komutanlığını da yıpratıyordu. O görkemli otağın içinde, Fergana’nın hükümdarı olmak isteyen adam, aslında kendi ordusunun esiri haline gelmişti.
Beklenmedik Bir Salgın
Kuşatma Hattı, Ağustos 1494 sonları
Ağustos ayının sonlarına doğru, Semerkant ordugâhına yeni ve sinsi bir düşman sızdı. Bu düşmanın ne kılıcı vardı ne de oku. Gözle görülmüyordu, fakat ölümcüllüğü en tecrübeli askerden daha fazlaydı. Salgın.
Ordugâh, on binlerce insanın ve hayvanın bir arada yaşadığı, hijyenin olmadığı bir bataklığa dönüşmüştü. İçme suyu kaynakları kirlenmiş, atıklar gelişi güzel etrafa bırakılmıştı. İlk başta birkaç askerde görülen karın ağrısı ve ateş, kısa sürede bir vebaya dönüştü. Askerler, çadırlarında sinekler gibi ölmeye başladılar. Dizanteri, en güçlü savaşçıları bile bir gecede yatağa düşürüyordu.
Hekimler çaresizdi. Ellerindeki bitkisel ilaçlar, bu şiddetli salgın karşısında yetersiz kalıyordu. Her gün yüzlerce asker, savaşmadan ölüyordu. Ordugâh, bir şifa bekleyen bir hastane koğuşuna değil, bir morgun soğuk bekleme odasına benziyordu. Atlar bile hastalıktan kırılmaya başlamıştı. Havada, ölümün ve çürümenin ağır kokusu asılıydı.
Bu durum, Sultan Ahmed Mirza’yı nihayet harekete geçmeye zorladı. Komutanları, daha fazla beklemenin intihar olacağını, ordunun savaşamadan eriyip gideceğini söylediler. Sultan, istemeye istemeye, genel taarruz emrini verdi.
Fakat artık çok geçti. Askerlerin savaşacak hali kalmamıştı. Moral tamamen çökmüştü. Sağlıklı olanlar, hasta yoldaşlarından kaçıyor, herkes bir an önce o lanetli ovadan ayrılmak istiyordu.
Andican surlarının üzerindekiler, düşman ordugâhındaki tuhaf sessizliği ve kargaşayı fark ettiler. Artık savaş naraları yerine, iniltiler duyuluyordu. Geceleri yakılan ateşlerin sayısı azalmıştı. Düşman, kendi içinde savaşıyordu.
Kasım Bey, Babür’e gelip durumu bildirdi. “Hükümdarım, düşman ordusunda bir salgın var. At vebası diyorlar, fakat insanları da kırıp geçiriyor. Allah’ın bir lütfu bu.”
Babür, habere sevinemedi. Düşmanının bile olsa, binlerce insanın acı çekerek ölmesi onu rahatsız etti. Fakat bunun, kendileri için bir kurtuluş fırsatı olduğunu biliyordu.
Sultan Ahmed’in ordusu, son bir gayretle surlara doğru birkaç cılız saldırı girişiminde bulundu. Fakat bu saldırılar, sağlıklı ve moralli Andican savunması tarafından kolayca geri püskürtüldü. Semerkant ordusu, artık savaşacak güçte değildi.
Sonunda, Sultan Ahmed Mirza, hayatının en aşağılayıcı kararını vermek zorunda kaldı. Kuşatmayı kaldırıyordu. Geriye kalan sağlıklı askerlerini toplayıp, hastaları ve ölüleri geride bırakarak Semerkant’a geri çekilecekti. Fergana’yı fethetmeye gelen büyük ordu, bir çocuğun direnişi ve görünmez bir düşmanın saldırısı karşısında yenilmiş, utanç içinde geri dönüyordu.
Andican surlarından, Semerkant ordusunun dağınık ve perişan halde ovadan çekilişini izleyen Babür, derin bir nefes aldı. Bir fırtınayı atlatmışlardı. Fakat kuzeydeki diğer kurt, Sultan Mahmud Han, hala oradaydı. Ve o, hastalıktan etkilenecek kadar uzun süre bir yerde bekleyecek türden bir düşman değildi. Savaşın ilk perdesi kapanmıştı, fakat oyun henüz bitmemişti.
Bölüm 3 – İki Kurt Arasında
Zaferin Acı Tadı
Andican Kalesi, Eylül 1494
Semerkant ordusunun geri çekiliş haberi, Andican surlarının içinde bir sevinç dalgası yarattı. Haftalardır ölüm korkusuyla, açlıkla ve belirsizlikle yoğrulan halk, bir anda kendini sokaklara attı. Tekbir sesleri, sevinç çığlıklarına karışıyor; kadınlar zılgıt çekiyor, çocuklar surların üzerinden perişan halde uzaklaşan düşman artçılarını seyrederek neşeyle bağırıyordu. Kuşatma kalkmıştı. Şehir kurtulmuştu. Genç hükümdarları, on iki yaşındaki Babür, imkânsızı başarmış, dev bir orduyu dize getirmişti.
Babür, zaferin mimarı olarak omuzlara alınmak yerine, sarayın en sessiz odalarından birine çekilmişti. Pencereden, aşağıdaki coşkulu kalabalığı izliyordu. Fakat onların sevincini paylaşamıyordu. Kalbinde bir zafer sarhoşluğu yoktu. Aksine, ağır, yorucu bir yük vardı. Bu zafer, parlak bir kılıç darbesiyle değil, düşmanın kendi içine düşen bir hastalıkla, şansla ve kanlı kayıplarla kazanılmıştı. Hasan Yakub ve onunla birlikte ölüme giden iki yüze yakın bahadır süvari, aklından çıkmıyordu. Savunma sırasında surlarda can veren nice isimsiz askerin yüzü, gözlerinin önünden bir bir geçiyordu.
Zaferin bir bedeli vardı ve o bedel, şehrin her köşesinde hissediliyordu. Ambarlar neredeyse boştu. Su kuyuları tehlikeli seviyede azalmıştı. Hastalık, düşman ordugâhından şehre sızmamış olsa da, yetersiz beslenme ve yorgunluk, insanları zayıf düşürmüştü. En önemlisi, güneydeki tehdit gitmişti, fakat Fergana vadisinin kuzeyi hala işgal altındaydı. Dayısı Sultan Mahmud Han, bir akbaba gibi Ahsi’de tünemiş, vadinin bereketini sömürmeye devam ediyordu.
Kapı yavaşça çalındı ve içeri yaşlı komutan Kasım Bey ile birlikte birkaç bey girdi. Yüzlerinde bir zaferin gururu vardı, lakin aynı zamanda yaklaşan yeni sorunların ciddiyeti de okunuyordu.
“Hükümdarım,” dedi Kasım Bey, saygıyla eğilerek. “Halk sizi görmek istiyor. Bu büyük zaferi onlarla kutlamalısınız. Morale ihtiyaçları var.”
Babür, pencereden onlara döndü. Bakışları, bir çocuğun bakışları değildi. Kuşatma, onun gözlerindeki masumiyeti alıp götürmüş, yerine bir hükümdarın yorgun bilgeliğini koymuştu.
“Kutlanacak bir zafer mi var, Kasım Bey? Amcamın ordusu geri çekildi, evet. Lakin arkalarında yorgun bir halk, boş ambarlar ve kuzeyde yağmacı bir başka ordu bıraktılar. Fergana’nın bir yarısı kanarken, diğer yarısının kurtuluşunu kutlamak bana doğru gelmiyor.”
Beyler, genç hükümdarlarının bu olgunluğu karşısında şaşırmışlardı. Onlar, zaferin tadını çıkarmayı beklerken, Babür çoktan bir sonraki savaşı düşünmeye başlamıştı.
“Sultan Mahmud Han meselesi naziktir, hükümdarım,” diye söze girdi beylerden biri. “O, sizin dayınızdır. Moğol ordusu, Semerkant ordusuna benzemez. Onlar, kale kuşatmakta iyi değillerdir ama meydan savaşında ve yağmada eşsizdirler. Onlarla açık alanda karşılaşmak, intihar olur.”
Başka bir bey ekledi: “Ordumuz yorgun, askerimiz az. Sultan Ahmed’e karşı direndik, fakat yeni bir savaşa takatimiz kalmadı. Belki de Sultan Mahmud Han ile anlaşma yoluna gitmeliyiz. Ahsi’yi ve kuzeydeki birkaç şehri ona bırakıp, barışı satın alabiliriz.”
Toprak verme fikri, odada soğuk bir rüzgâr estirdi. Bu, onursuz bir çözümdü. Babür, yumruklarını sıktı. Babasından kalan mirası, savaşmadan teslim etme düşüncesi, ruhunu yaralıyordu.
“Atalarımızın kanıyla sulanmış toprakları, bir yağmacıya hediye mi edeceğiz?” diye sordu, sesi sertti. “Bunu yaparsak, zayıflığımızı kabul etmiş oluruz. Bugün Ahsi’yi alan, yarın Andican’ı istemeyecektir, diyebilir misiniz? Güce tapan adamlar, tavizle doyurulmaz. Onlar, tavizi yalnızca daha fazlasını istemek için bir işaret sayarlar.”
Genç hükümdarın kararlılığı, beyleri susturdu. Haklıydı. Sultan Mahmud Han, bir parça etle yetinecek bir kurt değildi. Bütün sürüyü istiyordu. Peki, yorgun ve yaralı bir av, bu kurda karşı nasıl direnecekti? Andican kalesi, güneydeki fırtınayı atlatmıştı. Fakat şimdi kuzeyden esen bozkır rüzgârının dondurucu soğuğuyla yüzleşmek zorundaydı. Cevaplanması gereken soru, nasıl savaşacakları değil, savaşıp savaşamayacaklarıydı.
Büyükannenin Fısıltısı
Andican Sarayı, İç Bahçe, Eylül 1494
Babür, divandaki gergin toplantının ardından kendini sarayın iç bahçesine attı. Mermer fıskiyeden akan suyun sesi, zihnindeki gürültüyü bir nebze olsun bastırıyordu. Güneş, nar ağaçlarının yaprakları arasından süzülüyor, yerde titrek ışık oyunları yaratıyordu. Kafası karışıktı. Beylerin korkusunu anlıyordu, ordunun yorgunluğunu görüyordu, fakat içindeki Timurlu kanı, teslimiyeti reddediyordu. Ne yapmalıydı?
Arkasından gelen yumuşak adım sesleriyle irkildi. Büyükannesi Aysan Devlet Begüm, yanında duruyordu. Yüzündeki ifade sakindi, fakat gözleri torununun ruhunun derinliklerini okur gibiydi. O, Cengiz Han soyundan geliyordu; Sultan Mahmud Han’ın damarlarında akan kanın aynısını taşıyordu. O, bozkırın ruhunu, Moğol siyasetinin inceliklerini herkesten iyi bilirdi.
“Bir kaplan, avının büyüklüğü karşısında tereddüt etmez, torunum,” dedi yaşlı kadın, sesi suyun şırıltısına karışıyordu. “Yalnızca avlanma şeklini değiştirir.”
Babür, içini döktü. “Beyler savaşmaktan korkuyor. Haklılar. Ordumuz zayıf. Dayım Mahmud Han, acımasız bir savaşçı. Ona karşı bir meydan savaşına girersek, yok oluruz. Kaleye sığınıp yeni bir kuşatmayı beklersek, açlıktan ölürüz. Çıkmaz bir yoldayız.”
Aysan Devlet Begüm, fıskiyenin kenarına oturdu. Elini suya daldırdı. “Sen, dayını bir Timurlu gibi düşünüyorsun. Onu, amcan Sultan Ahmed gibi görüyorsun. Yanılıyorsun. Sultan Ahmed, toprak ve şehirler ister. O bir çiftçidir; eker, biçer ve mülk edinir. Mahmud Han ise bir avcıdır. O, mülk istemez; yağma, ganimet ve şan ister. Çiftçiyi korkutmak için tarlasını yakarsın. Avcıyı alt etmek için ise, onu kendisinden daha büyük bir avın olduğuna inandırırsın ya da avının zahmete değmeyecek kadar küçük olduğunu gösterirsin.”
Babür, büyükannesinin sözlerini dikkatle dinliyordu. Bu, kitaplarda yazan bir strateji değildi. Bu, kanın ve tecrübenin bilgeliğiydi.
“Ne yapmamı önerirsin?”
“Mahmud Han, buraya seni ‘korumak’ bahanesiyle geldi,” diye devam etti Aysan Devlet Begüm. “Amcan Sultan Ahmed’e karşı yeğenine yardım ediyordu. Şimdi o bahane ortadan kalktı. Sultan Ahmed gitti. Dayının, Fergana’da kalması için meşru bir sebebi kalmadı. Fakat o, bir Han’dır. Bir Moğol Hanı, geldiği gibi eli boş dönemez. Bu, onun şanına leke sürer. Geri çekilmesi için, şanını koruyacak bir yol bulmalısın.”
Yaşlı kadın, sudaki elini çıkardı ve torununun gözlerinin içine baktı. “Ona bir elçi göndereceksin. Ama bu elçi, yalvaran bir elçi olmayacak. Bu elçi, ona teşekkür eden bir elçi olacak. Diyeceksin ki: ‘Ulu Han, sevgili dayım. Zorda kaldığımda yardımıma koştun. Kudretin ve adın, Semerkant Sultanı’nı korkutup kaçırmaya yetti. Fergana, senin sayende kurtuldu. Minnetim sonsuzdur. Şimdi, zaferini taçlandırmış bir komutan olarak, topraklarına geri dönme vaktin gelmedi mi? Biz, senin küçük müttefiklerin, burada düzeni yeniden kurarken, senin yüce varlığınla onurlandık. Artık bu onuru, kendi halkına da göstermelisin.’”
Babür, planın zekâsı karşısında hayran kalmıştı. Bu, bir teslimiyet değildi. Bu, düşmanı kendi gururuyla alt eden bir hamleydi. Mahmud Han’ı, Fergana’yı işgal eden bir düşman değil, görevini tamamlamış muzaffer bir müttefik konumuna sokuyordu. Ona, yüzünü kaybetmeden geri çekilebileceği altın bir köprü sunuyordu.
“Peki ya kabul etmezse?” diye sordu Babür. “Ya bu oyunu görür ve daha fazlasını isterse?”
Aysan Devlet Begüm’ün yüzünde, soğuk bir gülümseme belirdi. “İşte o zaman elçi, ikinci mesajı fısıldayacak. Diyecek ki: ‘Hükümdarımız Babür, dayısının şanını o kadar düşünüyor ki, onun bu kutsal yardımına karşılık, hazinesinden en değerli hediyeleri ve atlarını size göndermeyi bir borç bilir.’ Anladın mı? Ona bir rüşvet teklif etmiyorsun. Ona, yaptığı ‘yardımın’ karşılığı olan bir ganimet sunuyorsun. Böylece hem şanını kurtarır hem de eli boş dönmemiş olur. Bir avcı, küçük ama lezzetli bir avı, peşinden koşacağı yorucu bir avdan daha çok sevebilir.”
Babür, ayağa kalktı. Zihnindeki sis dağılmıştı. Artık ne yapacağını biliyordu. Savaş, yalnızca kılıçla yapılmıyordu. Bazen en keskin silah, doğru kelimelerle kurulmuş bir cümleydi. Büyükannesinin fısıltısı, ona orduların yapamadığını yapma fırsatı vermişti.
Ahsi’ye Giden Yol
Fergana Vadisi, Eylül 1494 sonları
Elçi olarak bu tehlikeli göreve, sadakati ve bilgeliğiyle tanınan Kasım Bey seçilmişti. Yanında yalnızca birkaç muhafız ve değerli hediyelerle dolu katırlarla yola çıktı. Andican’dan Ahsi’ye giden yol, bir zamanlar kervanların geçtiği, hayat dolu bir güzergâhken, şimdi bir matem yoluna dönmüştü.
Kasım Bey, atının üzerinde ilerlerken, yüreği sızlıyordu. Yol kenarındaki köyler, terk edilmiş birer hayalet gibiydi. Kapıları kırılmış, pencereleri isli deliklere dönüşmüş evler… Bir zamanlar çocukların kahkahalarının yükseldiği avlular, şimdi küllerin ve sessizliğin istilası altındaydı. Yakılmış tarlalar, simsiyah bir leke gibi uzanıyordu. Hasat zamanı gelmiş bu bereketli topraklar, Moğol atlarının toynakları altında ezilmiş, ürünler talan edilmişti. Arada sırada, çalılıkların arasından çıkan, paçavralar içinde, korkudan gözleri büyümüş birkaç köylüye rastlıyorlardı. Onlar, dağlara veya kuytu yerlere saklanarak hayatta kalmayı başarmış olanlardı. Kasım Bey’in kafilesini gördüklerinde, korkuyla yeniden saklanıyorlardı. Onlar için at sırtındaki her yabancı, bir yağmacı demekti.
Kasım Bey, bu manzarayı gördükçe, Sultan Mahmud Han’a karşı içinde büyüyen öfkeyi bastırmaya çalışıyordu. Görevi, öfkeyle hareket etmek değil, soğukkanlı bir diplomat olmaktı. Genç hükümdarının ve bütün bir ülkenin kaderi, onun dudaklarından dökülecek kelimelere bağlıydı.
Ahsi kalesine yaklaştıklarında, Moğol ordugâhının vahşi ve dağınık yapısıyla karşılaştılar. Semerkant ordusunun düzenli çadırlarının yerinde, deriden ve keçeden yapılmış, gelişi güzel kurulmuş yüzlerce yurt vardı. Havada, yanık et, ter ve at kokusundan oluşan kesif bir koku asılıydı. Her yanda yarı çıplak, sert yüzlü Moğol savaşçıları dolaşıyordu. Kimileri atlarını tımar ediyor, kimileri kılıçlarını biliyor, kimileri de büyük kazanların başında kaynayan etleri bekliyordu. Onların bakışlarında, medeniyete karşı bir küçümseme, fethettikleri topraklara karşı ise bir yabancılık vardı. Onlar, bu toprakları yurt edinmek için değil, tüketmek için gelmişlerdi.
Kasım Bey ve küçük kafilesi, ordugâhın ortasından geçerken, yüzlerce meraklı ve düşmanca bakışın hedefi oldular. Moğollar, onların ipek giysilerine, süslü atlarına ve yanlarındaki hediye sandıklarına açgözlü bir ilgiyle bakıyorlardı. Kasım Bey, dimdik duruyor, korktuğunu belli etmemeye çalışıyordu. O, bir hükümdarın elçisiydi ve vakur duruşunu korumak zorundaydı.
Nihayet, kalenin ana kapısına ulaştılar. Burası, birkaç ay önce Ömer Şeyh Mirza’nın hükmettiği, güvercin beslediği kaleydi. Şimdi ise, duvarlarında yabancı sancaklar dalgalanıyor, kapısında Cengiz soyundan gelen savaşçılar nöbet tutuyordu. Kasım Bey, atından indi. Derin bir nefes aldı. Kurtun inine girmişti. Şimdi, o kurdu konuşarak ehlileştirmek zorundaydı.
Kurtun İni
Ahsi Kalesi, Divanhane, Ekim 1494
Ahsi kalesinin divanhanesi, Moğol zevkine göre yeniden düzenlenmişti. Pahalı Timurlu halılarının üzerine, postlar ve kaba dokunmuş keçe kilimler serilmişti. Ömer Şeyh Mirza’nın şiirler okuduğu sedirlerin yerinde, şimdi silah yığınları ve zırhlar duruyordu. Havanın zarif parfüm kokusunun yerini, deri ve kımız kokusu almıştı.
Odanın ortasında, alçak bir tahtta Sultan Mahmud Han oturuyordu. Kırk yaşlarında, yapılı, yanık tenli bir adamdı. Gözleri, bir bozkır kartalınınki gibi delici ve zekiydi. Üzerinde, basit ama kaliteli bir kaftan vardı. Tavırlarında, sarayda büyümüş bir hükümdarın yapmacıklığı değil, bozkırda doğmuş bir liderin doğal bir otoritesi vardı.
Kasım Bey, içeri alındığında divanhane, Han’ın en güvendiği komutanlarıyla doluydu. Hepsi de yırtıcı hayvanlar gibi, içeri giren bu yabancıyı süzen, sert yüzlü adamlardı. Kasım Bey, usulünce eğilerek selam verdi.
“Fergana Hükümdarı, yeğeniniz Zahirüddin Muhammed Babür Mirza’nın elçisi olarak huzurunuzdayım, Yüce Han.”
Sultan Mahmud Han, elindeki gümüş kâseden bir yudum kımız içti. Gözlerini Kasım Bey’den ayırmıyordu. Yüzünde, alaycı bir gülümseme belirdi.
“Yeğenim,” dedi, kelimeyi uzatarak. “Küçük kaplanım… Demek amcasının ordusunu kaçırmayı başarmış. Duyduğuma göre, salgın hastalık ona benden daha çok yardım etmiş.”
Komutanları bu söze kaba kahkahalarla güldüler. Hava, anında gerginleşti.
Kasım Bey, sakinliğini bozmadı. “Hükümdarımız, sizin gibi ulu bir Han’ın ve kudretli bir dayının varlığının, düşmanlarının kalbine saldığı korkunun en büyük silahı olduğuna inanır. Sizin ordularınızın Fergana topraklarında olması, Semerkant Sultanı’nın cesaretini kırmaya yetmiştir. Hükümdarımız Babür Mirza, bu paha biçilmez yardımınız ve korumanız için size sonsuz minnetlerini sunmak üzere beni gönderdi.”
Mahmud Han’ın yüzündeki alaycı ifade, bir anlığına silindi. Bu, beklemediği bir yaklaşımdı. O, bir yalvarma, bir toprak teklifi, bir teslimiyet bekliyordu. Karşısındaki elçi ise, ona bir kahraman, bir kurtarıcı muamelesi yapıyordu. Bu, onun gururunu okşadı.
“Minnet, güzel bir sözdür,” dedi Han, kâsesini komutanlarından birine uzatırken. “Fakat karın doyurmaz. Biz, Moğolistan’ın uzak steplerinden buraya kadar, küçük yeğenimizin minnetini duymak için gelmedik. Fergana’nın zengin şehirleri, bereketli toprakları var. Biz de bu zenginlikten payımızı isteriz.”
İşte beklenen an gelmişti. Han, niyetini açık etmişti. Kasım Bey, hiç tereddüt etmeden devam etti.
“Hükümdarımız, sizin gibi yüce bir Han’ın, kendi ailesinden saydığı birine yaptığı yardım karşılığında bir pay istemeyeceğini bilir. Sizin şanınız, ganimetten daha büyüktür. Lakin hükümdarımız, sizin bu yüce gönüllülüğünüz karşısında ezilmek istemez. Bu sebeple, size olan minnetinin küçük bir nişanesi olarak, hazinesinin en değerli parçalarını, en hızlı atlarını ve en iyi zırhlarını size hediye olarak göndermeyi bir vazife bildi. Bu hediyeler, bir ödeme değil, bir ailenin ferdinin diğerine sunduğu bir armağandır.”
Kasım Bey, bir işaretle muhafızların dışarıdaki sandıkları içeri getirmesini istedi. Sandıklar açıldığında, divanhanedeki Moğol komutanlarının gözleri parladı. İşlemeli kılıçlar, mücevherlerle süslü kemerler, Semerkant işi ipek kumaşlar, altın ve gümüş tepsiler… Bunlar, bir savaşta kazanılabilecek türden, değerli ve gösterişli ganimetlerdi.
Sultan Mahmud Han, hediyelere şöyle bir göz attı. Etkilenmişti, fakat belli etmiyordu. O, bu oyunu görebilecek kadar zekiydi. Babür, ona şanını ve onurunu koruyarak geri çekilmesi için bir yol sunuyordu. Üstelik, bu yolu değerli hediyelerle döşüyordu. Han için bu, cazip bir teklifti. Andican’ı kuşatmak, uzun ve zahmetli bir iş olacaktı. Belki de başarılı olamayacaktı. Şehir, direncini kanıtlamıştı. Burada kalarak daha fazla risk almaktansa, şanlı bir kurtarıcı olarak, değerli ganimetlerle ülkesine dönmek çok daha akıllıca bir seçimdi.
Yine de hemen karar vermedi. Elçiyi test etmek istiyordu. “Hediyeler güzel,” dedi, soğuk bir sesle. “Fakat ben, Ahsi’yi sevdim. Belki bir süre daha burada, yeğenimin misafiri olarak kalmak isterim.”
Bu, bir tehditti. Kasım Bey, buz kesti. Plan işe yaramazsa, her şey biterdi.
Bozkırdan Esen Rüzgâr
Ahsi Kalesi, Ekim 1494
Kasım Bey’in zihninde fırtınalar koparken, divanhanenin kapısı telaşla açıldı ve içeri toz toprak içinde bir Moğol ulak daldı. Atından yeni inmiş olduğu her halinden belliydi. Sultan Mahmud Han’ın önünde diz çöküp, nefes nefese bir mektup uzattı. Han, mektubu aldı ve kaşlarını çatarak okumaya başladı.
Mektup, Moghulistan’dan, onun yokluğunda yönetimi bıraktığı kendi kardeşinden geliyordu. Doğudaki bazı kabileler, Han’ın Fergana’da meşgul olmasını fırsat bilerek isyan etmişlerdi. Birkaç küçük kaleyi ele geçirmiş, Han’ın otoritesine meydan okumuşlardı. Bu, büyük bir tehlike değildi, fakat derhal müdahale edilmezse büyüyebilirdi.
Sultan Mahmud Han’ın yüzündeki ifade değişti. Önündeki durum, bir anda netleşmişti. Fergana’da kalıp, belki aylarca sürecek, sonucu belirsiz bir kuşatmayla uğraşmak mı? Yoksa şanını ve ganimetini alıp, kendi topraklarındaki isyanı kolayca ezerek otoritesini pekiştirmek mi? Cevap basitti.
Han, mektubu yavaşça katladı. Başını kaldırıp Kasım Bey’e baktı. Gözlerinde artık bir test etme ifadesi yoktu. Kararını vermişti.
“Elçi,” dedi, sesi artık daha dostaneydi. “Yeğenime söyle. Dayısının yardımı her zaman onunla olacaktır. Minnetini ve hediyelerini kabul ediyorum. Fergana’da düzeni sağladığına göre, bizim de artık kendi yurdumuza dönme vaktimiz gelmiştir. Buradaki görevimiz tamamlanmıştır.”
Kasım Bey, hissettiği rahatlamayı belli etmemek için büyük bir çaba sarf etti. Başını eğdi. “Yüce Han’ın bilgeliği ve merhameti, Fergana topraklarında her zaman hatırlanacaktır.”
Mahmud Han, ayağa kalktı. Komutanlarına döndü. “Hazırlanın!” diye gürledi. “Ordugâhı toplayın. Yuvamıza dönüyoruz!”
Bu emir, komutanlar arasında bir şaşkınlık ve ardından bir sevinç dalgası yarattı. Onlar da uzun bir kuşatmadan bıkmışlardı. Ganimetlerini alıp evlerine dönme fikri, hepsinin hoşuna gitmişti.
Kasım Bey, kurtun ininden sağ salim çıkmıştı. Sadece sağ salim değil, zaferle çıkmıştı. Bir kılıç bile çekilmeden, kan dökülmeden, ikinci büyük tehdit de bertaraf edilmişti. Bu, kılıcın değil, aklın ve diplomasinin zaferiydi. Genç bir hükümdarın ve onun bilge büyükannesinin, dev bir güce karşı kazandığı bir zaferdi.
Kırılgan Bir Bahar
Andican, Kasım 1494
Sultan Mahmud Han’ın ordusunun, arkasında yaktığı köylerin dumanı ve talan ettiği toprakların acı hatırasını bırakarak kuzeye doğru çekilmesi, Fergana’ya gerçek bir nefes aldırdı. Kış yaklaşırken, vadi sonunda sessizliğe ve huzura kavuşmuştu. İki büyük istila tehlikesi, bir fırtına gibi gelip geçmişti.
Andican halkı, bu sefer gerçek bir bayram yapıyordu. Babür, bu kez onların sevincine katıldı. Artık kutlanacak bir şey vardı. Yalnızca bir zafer değil, barışın kendisi kutlanıyordu. Fakat Babür, halkının coşkusunun ortasında bile, geleceği düşünmekten kendini alamıyordu.
Krallığı, bir fırtınadan çıkmış bir gemi gibiydi. Kurtulmuştu, fakat her yeri yara bere içindeydi. Ekonomi çökmüş, tarım durmuş, hazine boşalmıştı. En önemlisi, Fergana’nın zayıflığı, tüm komşularına ilan edilmişti. Amcası Sultan Ahmed, utanç içinde geri çekilmişti. Dayısı Sultan Mahmud, kurnazca uzaklaştırılmıştı. Fakat ikisi de hala hayattaydı. İkisinin de orduları vardı. İkisinin de Fergana üzerindeki emelleri bitmemişti.
O kış, Babür ve sadık beyleri, krallığı yeniden ayağa kaldırmak için gece gündüz çalıştılar. Yakılan köylerin yeniden inşası için hazinede kalan son paralar harcandı. Çiftçilere tohumluk dağıtıldı. Şehirlerin surları onarıldı. Ordu, küçük ama daha disiplinli bir şekilde yeniden yapılandırıldı.
Babür, artık on iki yaşında bir çocuk değildi. Birkaç ay içinde, on yılda öğrenilecek dersler öğrenmişti. Babasının ölümü, taht, ihanet, kuşatma, savaş, diplomasi ve kayıpla yüzleşmişti. Şiir kitaplarının yerini, devlet yönetimi ve askeri strateji üzerine yazılmış eserler almıştı.
Bahar geldiğinde, Fergana vadisi yeniden yeşermeye başladı. Tarlalarda ilk filizler boy gösteriyor, nehirler coşkuyla akıyordu. Sanki doğa, ülkenin yaralarını sarmaya yardım ediyordu. Fakat bu, kırılgan bir bahardı. Herkes biliyordu ki, ufukta yeni fırtınalar birikiyordu. Babür’ün amcası ve dayısı, ilk fırsatta geri döneceklerdi.
Ve güneybatıda, ufkun ötesinde, bütün bu küçük hanlıkların ve beyliklerin hayallerini süsleyen efsanevi bir şehir vardı: Semerkant. Timur’un başkenti. Dünyanın incisi. Babür, geceleri sarayın damına çıkıp, o yöne doğru bakıyordu. Semerkant, sadece amcasının oturduğu bir şehir değildi. O, bir semboldü. Atası Büyük Timur’un mirasıydı. Ve Babür’ün kalbinin derinliklerinde, bir gün o mirası geri alması gerektiğini söyleyen bir ses yükseliyordu. Fergana’yı savunmak, hayatta kalma mücadelesiydi. Fakat Semerkant’ı almak, bir imparatorluğun hayalini kurmaktı. Savaşlar bitmemişti. Aslında, daha yeni başlıyordu.
Bölüm 4 – Semerkant Rüyası
Huzursuz Barış
Andican, 1495-1496
Fergana’ya çöken barış, derin bir uykudan çok, her an bir gürültüyle bölünebilecek tedirgin bir şekerlemeye benziyordu. 1495 yılı, yaraları sarmakla geçti. Babür, bir hükümdarın asıl savaşının kılıçla değil, adaletle, idareyle ve sabırla verildiğini öğreniyordu. Yıkılan köprüler onarıldı, talan edilen pazarlar yeniden canlandı, çiftçinin yüzü kıtlığın ardından ilk hasadın bereketiyle gülmeye başladı. Genç hükümdar, vaktinin çoğunu at sırtında ülkesini dolaşarak, halkın dertlerini dinleyerek, yerel beylerin sadakatini pekiştirerek geçiriyordu.
Her ne kadar vadi içinde bir sükûnet hâkim olsa da, dış dünya kaynayan bir kazan gibiydi. Maveraünnehir’in siyasi arenası, asla boş kalmazdı. Sultan Ahmed Mirza, Andican önlerinde yaşadığı aşağılayıcı yenilgi ve ordusunu kıran salgının ardından Semerkant’a dönmüş, lakin eski gücünü ve itibarını bir daha toparlayamamıştı. Otoritesi sarsılmış, beyleri arasındaki huzursuzluk artmıştı. Onun bu zayıflığı, bölgedeki diğer güç simsarlarının iştahını kabartıyordu.
Haberler, kervanlarla ve ulaklarla Andican’a akıyordu. Hisar’dan Hüseyin Baykara’nın oğlu Bediüzzaman Mirza, Semerkant tahtına göz dikmişti. Buhara’daki yerel emirler, bağımsızlıklarını ilan etmenin eşiğindeydi. Kuzeyde, Sultan Mahmud Han, kendi iç isyanlarıyla uğraşsa da, Fergana’daki gelişmeleri bir gözüyle takip etmeyi sürdürüyordu. Herkes, bir sonraki hamleyi yapmak için doğru anı, bir zayıflık işaretini bekliyordu.
Babür, bu karmaşık siyaset ağının ortasında, kendi yerini sağlamlaştırmaya çalışıyordu. On dört yaşına gelmişti. Boyu uzamış, omuzları genişlemişti. Yüzündeki çocuksu ifade tamamen silinmiş, yerine düşünceli ve kararlı bir genç adamın çizgileri oturmuştu. Artık yalnızca babasının mirasını korumaya çalışan bir çocuk değil, atası Timur gibi büyük işler başarma hayalleri kuran bir hükümdardı.
Bu hayallerin merkezinde tek bir şehir vardı: Semerkant. Geceleri, rüyalarına giriyordu. Mavi kubbeleri gökyüzüne uzanan medreseleri, Registan Meydanı’nın ihtişamı, Uluğ Bey’in rasathanesi, Bibi Hanım Camii’nin heybeti… Semerkant, sadece bir şehir değil, bir mefkûreydi. O, Timur İmparatorluğu’nun kalbiydi. O kalbi elinde tutan, Maveraünnehir’in efendisi olurdu. Amcası Sultan Ahmed, o kalbi taşıyacak güce sahip değildi. Babür, o kalbin gerçek sahibinin kendisi olması gerektiğine inanıyordu.
Bu düşüncelerini, en güvendiği sırdaşlarına açtığında, farklı tepkilerle karşılaştı. Yaşlı ve tecrübeli Kasım Bey gibi komutanlar, temkinliydi.
“Hükümdarım, hayaliniz büyük ve soylu,” diyordu Kasım Bey. “Fakat Fergana, daha yeni ayağa kalktı. Ordumuz küçük, hazinemiz zayıf. Semerkant, büyük bir lokmadır. Onu yutmaya çalışırken boğulabiliriz. Sultan Ahmed hala tahtında. Onu devirmek için gücümüz yeterli mi?”
Fakat Hasan Yakub’un esaretten kurtulduktan sonra daha da hırslanan kardeşi gibi genç ve atılgan beyler, bu fikre ateşli bir destek veriyordu.
“Kasım Bey yaşlandı, korkuyor!” diyorlardı kendi aralarında. “Fırsat şimdi kapımızda. Sultan Ahmed zayıf, Semerkant beyleri ondan memnun değil. Harekete geçmezsek, bir başkası o tahta oturacak. Timur’un mirası, yabancıların eline geçecek. Hükümdarımız, atasına layık bir cesaret göstermeli!”
Babür, bu iki görüş arasında kalmıştı. Kalbi, genç beylerin ateşiyle yanıyor, aklı ise yaşlı komutanların ihtiyatlı sözlerini tartıyordu. Semerkant’a yürümek, bir kumar oynamaktı. Kazanırsa her şeyi elde edebilir, kaybederse elindeki son yurdu, Fergana’yı da tehlikeye atabilirdi. Bu huzursuz barış ortamı, onu bir karar vermeye zorluyordu. Ya Fergana’nın küçük hükümdarı olarak kalacak ya da bir imparatorluğun hayali peşinde her şeyi riske atacaktı.
Beklenmedik Ölüm, Yeni Fırsat
Semerkant, Temmuz 1496
Babür, bu ikilemle boğuşurken, kader ağlarını onun için beklenmedik bir şekilde ördü. Temmuz ayının sıcak bir gününde, Semerkant’tan gelen bir ulak, Andican’a bomba gibi düşen bir haber getirdi. Sultan Ahmed Mirza, aniden ölmüştü.
Haber, ilk başta bir şok etkisi yarattı. Sultan Ahmed, hasta ya da yaşlı değildi. Ölümü, bir suikast söylentisini de beraberinde getirmişti, fakat daha sonra anlaşıldığına göre, sıcak bir günde içtiği soğuk bir şerbetin ardından fenalaşmış ve kurtarılamamıştı. Tıpkı Babür’ün babası Ömer Şeyh Mirza’nın ölümü gibi, onun ölümü de tuhaf ve aniydi.
Sultan Ahmed’in ölümü, Semerkant’ı tam bir kaosa sürükledi. Zira geride bir erkek evlat bırakmamıştı. Taht, bir anda boşalmıştı. Semerkant beyleri, kimin hükümdar olacağı konusunda derhal bir çekişmeye giriştiler. Kimi, Sultan Ahmed’in küçük kardeşi Sultan Mahmud Mirza’yı destekliyordu. Kimi, uzaktaki Hüseyin Baykara’nın soyundan birini çağırmayı düşünüyordu. Kimi ise, bu otorite boşluğunu kendi gücünü artırmak için bir fırsat olarak görüyordu.
Andican’daki divanhane, bu haberle çalkalanıyordu. Tercih yapma, karar verme zamanı bitmişti. Şimdi, harekete geçme zamanıydı. Fırsat, altın bir tepside sunulmuştu.
“Şimdi değilse ne zaman, hükümdarım?” diye gürledi genç beylerden biri. “Semerkant’ın kapıları ardına kadar açık! Beyler kendi aralarında kavga ederken, biz şehre girersek, kimse bize karşı koyamaz!”
Bu kez, Kasım Bey bile itiraz etmedi. Durum değişmişti. Artık rakip, tahtında oturan bir hükümdar değil, başsız kalmış bir şehirdi. “Gençler haklı, hükümdarım,” dedi yaşlı komutan. “Talih, cesur olanın yanındadır. Ordumuzu toplayıp hemen yola çıkmalıyız. Geciken, bu ziyafetten pay alamaz.”
Babür, kalbinin göğsünde bir savaş tamtamı gibi vurduğunu hissetti. Rüyaları, gerçek olmanın eşiğindeydi. Atası Timur’un şehrini fethetme fırsatı, ayağına gelmişti. Hiç tereddüt etmedi.
“Orduları hazırlayın!” diye emretti, sesi divanhanede yankılandı. “Her bir asker, en iyi silahıyla, en dinç atıyla hazır olsun. Erzak ve mühimmat tamamlansın. Üç gün içinde yola çıkıyoruz. İstikamet: Semerkant!”
Emir, büyük bir coşkuyla karşılandı. Andican, bir anda hareketli bir kışlaya dönüştü. Kılıçlar bileniyor, oklar hazırlanıyor, atlar nallanıyordu. İki yıl önce, kendi yurtlarını savunmak için silah kuşanan o insanlar, şimdi bir fetih hayaliyle yola çıkmaya hazırlanıyorlardı. Babür, bu hazırlıkları denetlerken, içinde hem büyük bir heyecan hem de korkunç bir sorumluluk hissediyordu. Fergana’dan Semerkant’a giden yol, yalnızca bir askeri sefer değil, onun kaderine doğru bir yolculuk olacaktı.
Tahtın Yeni Sahibi: Sultan Mahmud
Semerkant, Ağustos 1496
Babür ve ordusu, büyük bir hızla hazırlıklarını tamamlayıp Fergana’dan yola çıktıklarında, Semerkant’taki siyasi entrikalar onlardan daha hızlı hareket ediyordu. Şehirdeki güçlü beyler, özellikle de Terhan soyundan gelenler, başkentin bir çocuğun ya da uzaktan gelecek bir yabancının eline geçmesini istemiyorlardı. Kendi kontrolleri altında tutabilecekleri, zayıf karakterli bir kukla arıyorlardı.
Bu arayışları, onları ölen Sultan Ahmed’in küçük kardeşi Sultan Mahmud Mirza’ya yöneltti. Sultan Mahmud, Hisar’da kendi halinde yaşayan, ağabeyinin aksine daha zeki ve kültürlü ama aynı derecede zevkine düşkün ve iradesiz bir adamdı. Semerkant beyleri, ona acil bir haber göndererek tahta geçmesi için davet ettiler.
Sultan Mahmud, bu beklenmedik teklifi hemen kabul etti ve küçük bir kuvvetle hızla Semerkant’a geldi. Beyler, onu büyük bir törenle karşılayıp, hiç zorlanmadan tahta oturttular. Böylece, Babür daha Hocent şehrine varmadan, Semerkant’ın yeni bir sultanı olmuştu.
Bu haber, Babür’ün ordugâhına ulaştığında, büyük bir hayal kırıklığı yarattı. Planları altüst olmuştu. Artık boş bir şehre değil, tahtına yeni oturmuş bir hükümdarın savunduğu bir kaleye doğru yürüyorlardı. Genç beylerin coşkusu, yerini bir tereddüde bıraktı.
“Ne yapacağız şimdi?” diye sordu komutanlardan biri. “Geri mi döneceğiz? Sultan Mahmud, artık meşru hükümdardır. Ona karşı savaşmak, bir isyan sayılır.”
Babür, çadırında komutanlarıyla toplandı. Yüzü asıktı, fakat pes etmiş değildi. Haritayı önüne serdi.
“Geri dönmek yok,” dedi kararlılıkla. “Sultan Mahmud’un tahta çıkması, hiçbir şeyi değiştirmez. O, beylerin kuklasıdır. Semerkant halkı, onu sevmez. Yönetimi adaletsiz ve zayıftır. Biz, onu tahttan indirmek için değil, Semerkant’ı daha iyi yönetecek olan meşru bir Timurlu olarak geliyoruz. Babam Ömer Şeyh Mirza, Sultan Ahmed’den daha yaşlı ve daha yetenekliydi. Asıl taht hakkı bizimdir.”
Bu, cesur bir iddiaydı, fakat ordunun moralini yeniden yükseltmeye yetti. Babür, planını açıkladı. Doğrudan Semerkant’a saldırmak yerine, şehri kuşatma altına alacaklardı. Kış yaklaşıyordu. Şehri abluka altına alıp, dışarıyla bağlantısını keserek, içerdeki hoşnutsuzluğu artırmayı hedefliyordu. Sultan Mahmud’un zayıf yönetiminin, uzun bir kuşatmanın baskısı altında çökeceğini umuyordu.
Yolculuk devam etti. Fakat şimdi hedef daha zorlu, risk daha büyüktü. Babür, sadece bir şehri değil, o şehrin yeni sultanını ve onu destekleyen güçlü beyleri de yenmek zorundaydı. Semerkant rüyası, bir kâbusa dönüşme tehlikesiyle karşı karşıyaydı.
Yedi Aylık Kuşatma
Semerkant Surları Önü, Kasım 1496 – Mayıs 1497
Babür’ün ordusu, sonbaharın sonlarında Semerkant’ın önüne ulaştığında, şehrin heybeti herkesi bir anlığına susturdu. Yüksek, güçlü surlar; sayısız burç ve kule; ve surların ardından gökyüzüne uzanan o eşsiz mavi kubbeler… Bu şehir, Andican’a benzemiyordu. Burası, bir imparatorluğun kalbiydi ve bu kalbi koruyan duvarlar, aşılması zor engellerdi.
Kuşatma başladı. Fakat bu, Andican’daki gibi topyekûn bir abluka değildi. Babür’ün ordusu, şehri tamamen çevreleyecek kadar büyük değildi. Ana yolları tuttular, şehre giren çıkan kervanları engellemeye çalıştılar ve ordugâhlarını kurup beklemeye başladılar. Bu, bir yıpratma savaşı olacaktı.
Kış, beklenenden daha sert geldi. Kar, ovayı beyaz bir kefen gibi örttü. Soğuk, iliklere işliyordu. Babür’ün Ferganalı askerleri, bu çetin kış koşullarına alışkın değildi. Erzak sıkıntısı baş gösterdi. Atlar için yem bulmak zorlaştı. Askerler arasında homurdanmalar başladı.
“Ne için buradayız?” diyorlardı ateşin başında ısınmaya çalışırken. “Sıcak yurdumuz Fergana’dayken, bu buz cehenneminde bir hayal uğruna donuyoruz.”
Babür, ordusunun moralini yüksek tutmak için elinden geleni yapıyordu. Çadır çadır dolaşıyor, askerlerle birlikte yemek yiyor, onların dertlerini dinliyordu. Onlara Semerkant’ın fethinin getireceği zenginliği ve şanı anlatıyordu. Fakat boş mideler, şanlı vaatlerden daha yüksek sesle konuşuyordu.
Şehrin içinde de durum parlak değildi. Sultan Mahmud, tam bir hayal kırıklığı çıkmıştı. Devlet işleriyle ilgilenmek yerine, vaktini zevk ve sefa içinde, şarap meclislerinde geçiriyordu. Yönetimi, ülkeyi kendi aralarında paylaşan açgözlü beylerin eline bırakmıştı. Vergiler artırılmış, halkın malına el konulmaya başlanmıştı. Özellikle, Sultan Mahmud’un yanında getirdiği Hisarlı beyler, Semerkant halkına ve yerel soylulara tepeden bakıyor, onlara zulmediyordu.
Kuşatma uzadıkça, şehirdeki hoşnutsuzluk bir çığ gibi büyüdü. Halk, hem kuşatmanın getirdiği sıkıntılardan hem de yeni yönetimin adaletsizliğinden bıkmıştı. Dışarıdaki düşman, içerideki yöneticilerden daha ehven görünmeye başlamıştı. Babür’ün adil ve cesur bir hükümdar olduğuna dair söylentiler, şehirde kulaktan kulağa yayılıyordu.
Babür, bu durumu kendi lehine kullanmak için gizlice şehre ajanlar gönderdi. Bu ajanlar, halkı ve özellikle de Sultan Mahmud’un yönetiminden rahatsız olan yerel beyleri, Babür’ün tarafına geçmeye ikna etmeye çalışıyorlardı.
Bahar geldiğinde, yedi ay süren kuşatma, her iki tarafı da son noktasına getirmişti. Babür’ün ordusu yorgun ve bitkindi, fakat hala umutluydu. Şehrin içindeki halk ise isyanın eşiğindeydi. Sultan Mahmud ve beyleri, oturdukları tahtın altlarından kaymakta olduğunu hissediyorlardı. Semerkant, patlamaya hazır bir barut fıçısı gibiydi. Sadece bir kıvılcım gerekiyordu.
İhanet ve Fırsat
Semerkant, Mayıs 1497
Kıvılcım, beklenmedik bir yerden geldi. Sultan Mahmud Mirza’nın zevk düşkünlüğü ve adaletsiz yönetimi, yalnızca halkı değil, kendi annesini bile isyan ettirmişti. Annesi Şah Begüm, oğlunun gidişatından endişe duyan, siyasi zekâsı yüksek bir kadındı. Oğlunun, bu şekilde devam ederse hem tahtını hem de canını kaybedeceğini görüyordu.
Şah Begüm, Sultan Mahmud’un en güvendiği komutanlardan biri olan Hace Mevlana Kazi ile gizlice bir plan yaptı. Hace Kazi, dindar ve saygın bir alim olarak tanınıyordu, fakat aynı zamanda iktidar hırsı olan bir adamdı. Şah Begüm, ona, eğer Babür’ün şehre girmesine yardım ederse, yeni yönetimde en güçlü vezir olacağını vaat etti. Bu teklif, Hace Kazi’nin iştahını kabarttı.
Plan basitti. Gece, şehrin en az korunan kapılarından biri olan “İğneci Kapısı” (Çarşû Kapısı), Hace Kazi’ye bağlı askerler tarafından Babür’ün ordusuna açılacaktı.
Babür’ün ordugâhına gizlice ulaşan bir haberci, planı iletti. Babür ve komutanları, bu teklif karşısında hem heyecanlandılar hem de şüphelendiler. Bu bir tuzak olabilir miydi?
“Buna güvenebilir miyiz?” diye sordu Kasım Bey. “Bizi şehrin içine çekip, dar sokaklarda yok etmek için bir oyun olabilir.”
Babür, bir an düşündü. Risk büyüktü. Fakat yedi aydır bekledikleri fırsat da buydu. Kuşatmayı daha fazla sürdürecek güçleri kalmamıştı. Ya bu riski alacaklar ya da her şeyi bırakıp, utanç içinde Fergana’ya geri döneceklerdi.
“Güvenmek zorundayız,” dedi Babür. “Başka şansımız kalmadı. Bu gece, her şeyi bir zar atışı gibi ortaya koyacağız. Ya Semerkant’ı alırız ya da bu surların önünde ölürüz.”
O gece, ay karanlıktı. Babür, en seçkin askerlerinden oluşan küçük ama çevik bir birliğin başına bizzat geçti. Sessizce, surların dibine kadar sokuldular. Kalpleri, göğüslerini yırtarcasına atıyordu. Belirlenen kapıya geldiklerinde, bir anlık bir sessizlik oldu. Acaba ihanete mi uğramışlardı?
Tam umutlar tükenmek üzereyken, kapının arkasından bir gıcırtı duyuldu. Ağır demir kapı, yavaşça aralandı. İçeriden bir fısıltı geldi: “Emir sizindir, Hükümdarım.”
Bu, Hace Kazi’nin adamıydı. Plan işliyordu.
Babür, kılıcını çekti. “Allah bizimledir! İleri!”
Küçük birlik, bir sel gibi dar kapıdan içeri süzüldü. Şehrin uykudaki sokaklarında, atlarının toynak sesleri yankılanmaya başladı. Beklemedikleri bu saldırı karşısında, nöbetçiler neye uğradıklarını şaşırdılar. Kısa sürede, kapının kontrolü tamamen ele geçirildi ve ana orduya içeri girmesi için işaret verildi.
Sultan Mahmud Mirza, sarayındaki sefa âleminden, dışarıdan gelen kılıç şakırtıları ve zafer naralarıyla uyandı. Ne olduğunu anladığında, artık çok geçti. Sarayın etrafı, Babür’ün askerleri tarafından sarılmıştı. Canını kurtarmak için birkaç sadık adamıyla birlikte sarayın gizli bir geçidinden kaçmaktan başka çaresi kalmadı. Buhara’ya doğru kaçarken, arkasında hem tahtını hem de onurunu bırakıyordu.
Sabah olduğunda, Semerkant’ın mavi kubbeleri, yeni bir hükümdarın zaferini selamlıyordu. Babür, on beş yaşında, atası Büyük Timur’un efsanevi başkentini fethetmişti.
Fatihin Yalnızlığı
Semerkant, Ark Kalesi, Mayıs 1497
Babür, atının üzerinde, Registan Meydanı’ndan geçerek Ark Kalesi’ne, yani hükümdarlık sarayına doğru ilerlerken, hayatının en büyük zaferini yaşadığını hissediyordu. Halk, sokaklara dökülmüş, onu bir kurtarıcı olarak selamlıyordu. Zalim Sultan Mahmud’dan ve onun açgözlü beylerinden kurtulmuşlardı. Genç, adil ve atası Timur’un kanını taşıyan yeni bir liderleri vardı.
Ark Kalesi’nin görkemli taht odasına girdiğinde, bir an durakladı. Burası, bir zamanlar Büyük Timur’un oturduğu, dünyayı yönettiği yerdi. Oymalı, fildişi ve değerli taşlarla süslü taht, odanın ortasında bütün heybetiyle duruyordu. Babür, yavaş adımlarla ilerledi ve tahta oturdu.
Yıllardır kurduğu rüya, gerçek olmuştu. Semerkant’ın Sultanı’ydı.
Fakat zaferin ilk coşkusu geçtikten sonra, yerini garip bir boşluk ve ezici bir yalnızlık hissine bıraktı. Bu devasa şehirde, bu görkemli sarayda yapayalnızdı. Ordusu, Fergana’dan gelen bir avuç askerden ibaretti. Etrafı, daha dün düşmanı olan, bugün ise çıkarları için ona biat eden Semerkant beyleriyle çevriliydi. Kimin dost, kimin düşman olduğunu bilmiyordu.
Fethettiği şehir, bir hazine olduğu kadar, bir dert yumağıydı. Hazine tamtakırdı. Yedi aylık kuşatma ve önceki yönetimin israfı, şehrin ekonomisini çökertmişti. En büyük sorun ise, kendi askerine verecek parası olmamasıydı. Ferganalı beyler ve askerler, bu uzun ve zahmetli seferin karşılığını, yani ganimeti istiyorlardı. Fakat ortada dağıtılacak bir ganimet yoktu. Şehri yağmalamak, onu kurtarıcı olarak karşılayan halka yapılacak en büyük ihanet olurdu.
Babür, hayatının en zor kararlarından birini vermek zorunda kaldı. Askerlerine ve beylerine, ganimet yerine Semerkant ve çevresindeki topraklardan tımarlar (dirlikler) vermeyi teklif etti. Bu, onları yerleşik hayata geçmeye ve toprağa bağlamaya yönelik akıllıca bir plandı. Fakat bozkır geleneklerine alışkın, nakit paraya ve yağmaya alışmış birçok bey için bu, bir hayal kırıklığıydı.
“Biz buraya çiftçi olmaya gelmedik!” diye homurdandı bazıları. “Savaştık, canımızı ortaya koyduk. Karşılığımız bu mu?”
Bu hoşnutsuzluk, Babür’ün en güvendiği komutanlar arasında bile yayılmaya başladı. Zaferin hemen ardından, kendi ordusu içinde bir isyan tehlikesi baş göstermişti. Dahası, çok daha büyük bir sorun kapıdaydı. Babür, Semerkant’ı fethetmişti, ama bu sırada kendi yurdunu, Fergana’yı ihmal etmişti. Ve doğa gibi siyaset de boşluk kabul etmezdi. Babür’ün yokluğunda, Fergana’da yeni ve tehlikeli entrikalar dönmeye başlamıştı. Semerkant’ın fatihi, kazandığı tacın ağırlığı altında ezilirken, asıl evini kaybetme tehlikesiyle yüzleşmek üzereydi.
Bölüm 5 – Kayıp Taht
Ganimetsiz Zafer
Semerkant, Ark Kalesi, Yaz 1497
Semerkant’ın fethi, Babür için rüyalarının gerçekleşmesiydi, fakat fethin ertesi günü, bir rüyadan çok bir kâbusun başlangıcını andırıyordu. Şehir onun kontrolündeydi, lakin şehrin ruhu ve zenginliği sanki kaçıp gitmişti. Yedi aylık kuşatma, yalnızca surların dışındakileri değil, içindekileri de tüketmişti. Ambarlar boş, hazine sandıkları tamtakırdı. Sultan Mahmud Mirza kaçarken, yanında götürebildiği her şeyi götürmüş, geride ise borçlar ve yoksullaşmış bir halk bırakmıştı.
Babür’ün en acil sorunu, kendi ordusuydu. Fergana’dan onunla birlikte gelen beyler ve askerler, bir fethin ardından geleneksel hakları olan ganimeti bekliyorlardı. Onlar için savaş, bir şan meselesi olduğu kadar, bir geçim kaynağıydı. Aylar süren zorlu kış koşullarında, soğukta ve açlıkta, bu anın hayaliyle dayanmışlardı. Şimdi ise, fethettikleri efsanevi şehrin onlara sunabileceği somut bir zenginlik yoktu.
Babür, Ark Kalesi’nin divanhanesinde, en güvendiği komutanlarını toplamıştı. Hava, beklentiyle ve alttan alta bir gerginlikle doluydu. Beylerin gözleri, genç hükümdarlarının üzerindeydi. Ne diyeceğini merak ediyorlardı.
“Dostlarım, yoldaşlarım,” diye başladı Babür, sesi yorgun ama kararlıydı. “Birlikte imkânsızı başardık. Atamız Timur’un tahtını, layık olmayan ellerden geri aldık. Bu zafer, hepimizindir. Cesaretiniz ve sadakatiniz olmasaydı, bugün burada olamazdık.”
Bu sıcak sözler, beylerin yüzünde hafif bir tebessüm yarattı. Fakat asıl duymak istedikleri bu değildi.
Babür devam etti. “Biliyorum, hepiniz bu uzun seferin karşılığını bekliyorsunuz. Haklısınız. Fakat gördüğünüz gibi, Semerkant’ın hazinesi boşaltılmış. Şehir, uzun bir kuşatmanın ve kötü yönetimin altında ezilmiş. Halk perişan. Onları daha da yoksullaştıracak bir yağmaya izin vermem, adalete ve vicdana sığmaz. Biz buraya kurtarıcı olarak geldik, yağmacı olarak değil.”
Odada bir uğultu yükseldi. Bazı beylerin yüzü asılmıştı. Onlardan biri, Ali Dost Tağay, yaşlı ve saygın bir komutandı ama aynı zamanda adamlarının hakkını korumakla yükümlüydü.
“Hükümdarım, sözleriniz doğrudur,” dedi saygılı bir tonda. “Fakat askerlerimiz aylardır evlerinden, ailelerinden uzakta. Canlarını tehlikeye attılar. Onlara verecek bir cevabımız olmalı. Boş ellerle çadırlarına dönemezler.”
Babür, bu itirazı bekliyordu. Planını açıkladı. “Yağma olmayacak. Fakat kimse emeksiz de kalmayacak. Semerkant ve çevresindeki en verimli toprakları, dirlikleri, sizlere ve askerlerinize pay edeceğim. Herkes, rütbesine ve hizmetine göre bir toprağın sahibi olacak. Oradan elde edeceğiniz gelir, sizin hakkınızdır. Böylece hem geçiminizi sağlarsınız hem de bu topraklara kök salarak, yeni yurdumuzun bekçileri olursunuz.”
Bu, aslında ileri görüşlü bir plandı. Göçebe savaşçıları, yerleşik ve sadık bir aristokrasiye dönüştürmeyi amaçlıyordu. Fakat o an için, bu teklif birçok bey tarafından bir hakaret gibi algılandı. Onlar, hareketli, nakit paraya dayalı bir hayat tarzına alışkındılar. Toprak işlemek, çiftçilikle uğraşmak, onlara göre değildi.
Özellikle Moğol kökenli beyler, bu duruma sert tepki gösterdi. Onlardan biri olan Sultan Ahmed Tenbel, kaba ve hırslı bir adamdı. Ayağa fırladı.
“Biz buraya tarla sürmeye mi geldik?” diye bağırdı. “Biz savaşçıyız! Biz ganimet isteriz! Altın isteriz! Bize toprak değil, para verin! Eğer hazine boşsa, o zaman Semerkant’ın zengin tüccarlarının evleri ne güne duruyor?”
Bu sözler, bardağı taşıran son damla oldu. Babür’ün yüzü bembeyaz kesildi. Ayağa kalktı, gözlerinden ateş fışkırıyordu.
“Haddi aşma, Tenbel!” diye gürledi, sesi on beş yaşında bir gençten beklenmeyecek bir otoriteyle çınladı. “Benim hükümdarlığımda, masum bir tek insanın malına dahi el uzatılamaz! Bu topraklarda adalet benim adımdır! Teklifim budur. Kabul eden, benimle kalır ve bu şerefli şehrin sahibi olur. Etmeyen, atına atlayıp geldiği yere dönmekte serbesttir. Lakin bir daha benim soframda yer bulamaz!”
Sultan Ahmed Tenbel ve onun gibi düşünen birkaç bey, öfkeyle divanhaneyi terk etti. Onların gidişi, Babür’ün zaferine düşen ilk gölgeydi. Ordusu, daha ilk günden bölünmüştü. Sadık kalanlar, Kasım Bey gibi yaşlı ve bilge komutanlar ile Babür’e kişisel bir bağla bağlı olanlardı. Fakat hoşnutsuzların sayısı da az değildi. Onlar, Semerkant’ın nimetlerinden faydalanamayacaklarını anlayınca, gözlerini başka bir yere, Babür’ün yokluğuyla savunmasız kalan Fergana’ya çevireceklerdi. Babür, Semerkant’ı kazanmıştı, fakat bu zafer ona en güvendiği adamlarının bir kısmına mal olmuştu.
Fergana’da Dönen Dolaplar
Andican, Sonbahar 1497
Babür, Semerkant’ta yeni düzeni kurmaya çalışırken, yüzlerce kilometre ötedeki yurdu Fergana’da, siyasetin tekinsiz rüzgârları esiyordu. Babür, yönetimi, en güvendiği beylerden biri olan Uzun Hasan’a ve sadık veziri Hace Mevlana’ya emanet etmişti. Fakat bu ikili, Babür’ün yokluğunda kendi güçlerini artırmanın peşine düşmüşlerdi.
Asıl tehlike ise, Semerkant’tan öfkeyle ayrılan Sultan Ahmed Tenbel ve diğer muhalif beylerden geldi. Onlar, Fergana’ya geri döndüler. Fakat sadık birer tebaa olarak değil, intikam ve hırs dolu komplocular olarak. Tenbel, kurnaz ve acımasız bir adamdı. Babür’ün artık Semerkant’a odaklandığını ve Fergana’yı gözden çıkardığını düşünüyordu. Bu zengin vadiyi, kendisi için ele geçirebileceğine inanıyordu.
Planını uygulamak için, beklenmedik bir müttefik buldu. Babür’ün on iki yaşındaki üvey kardeşi Cihangir Mirza. Cihangir, Ömer Şeyh Mirza’nın başka bir anneden olan oğluydu ve her zaman Babür’ün gölgesinde kalmaktan rahatsızdı. Hırslı ve kolay etki altında kalabilen bir çocuktu.
Sultan Ahmed Tenbel, Cihangir Mirza’nın etrafında toplanan bir grup hoşnutsuz beyle iş birliği yaptı. Cihangir’e, Fergana tahtının asıl sahibinin kendisi olduğunu, Babür’ün hakkı olanı gasp ettiğini fısıldadılar. Onu, ağabeyine karşı isyan etmeye ikna ettiler. Planları, Cihangir’i bir kukla hükümdar olarak tahta çıkarmak, asıl gücü ise kendi ellerinde toplamaktı.
Bu isyan hareketi, Ahsi şehrinde başladı. Sultan Ahmed Tenbel ve müttefikleri, Cihangir Mirza adına bayrak açtılar. Babür’ün Andican’da bıraktığı yönetici Uzun Hasan, bu isyanı bastırmak için harekete geçti. Fakat Uzun Hasan, beceriksiz ve sevilmeyen bir komutandı. İsyancılarla yaptığı ilk savaşta ağır bir yenilgiye uğradı.
Bu yenilgi haberi, Fergana’da bir şok etkisi yarattı. Birçok yerel bey, rüzgârın hangi yönden eseceğini kestirmeye çalışarak taraf değiştirmeye başladı. Babür’ün otoritesi, her geçen gün zayıflıyordu. İsyancılar, kısa sürede Fergana vadisinin önemli bir bölümünü kontrol altına aldılar ve başkent Andican’ı kuşattılar.
Babür’ün büyükannesi Aysan Devlet Begüm ve sadık vezir Hace Mevlana, Andican kalesinde kapana kısılmışlardı. Dışarıya, Semerkant’a ulak göndermeye çalışıyorlar, fakat isyancılar bütün yolları tuttuğu için başarılı olamıyorlardı. Fergana, Babür’ün ellerinden kayıp gitmek üzereydi. Kendi yurdu, ona ihanet eden komutanları ve kışkırtılan kardeşi tarafından işgal ediliyordu.
İki Şehir Arasında Bir Hasta
Semerkant, Kış 1497
Fergana’daki isyan haberleri, sonunda parçalar halinde Semerkant’a ulaşmaya başladığında, Babür hayatının en zor dönemine girdi. Bir yandan, yeni fethettiği Semerkant’ta düzeni sağlamaya, hoşnutsuz beyleri kontrol altında tutmaya ve boş hazineyi doldurmaya çalışıyordu. Diğer yandan, kendi vatanının, ailesinin ve en sadık destekçilerinin büyük bir tehlike altında olduğunu öğreniyordu.
Bu muazzam stres ve baskı, on beş yaşındaki bir gencin bedenine ağır geldi. Babür, şiddetli bir hastalığa yakalandı. Ateşi yükseldi, bilinci gidip gelmeye başladı. Günlerce yatağından kalkamadı. Semerkant’ın en iyi hekimleri başında toplandı, fakat durumu gittikçe kötüleşiyordu. Bir ara, o kadar fenalaştı ki, artık konuşamıyor, diline su bile damlatılamıyordu. Ölümün eşiğine gelmişti.
Babür’ün hastalığı, Semerkant’taki durumu daha da karmaşık hale getirdi. Onun ölmesi durumunda, şehrin yeniden bir kaos ortamına sürükleneceği kesindi. Ona yeni biat etmiş Semerkantlı beyler, kendi geleceklerini güvence altına almak için gizli toplantılar yapmaya, farklı adaylar üzerinde konuşmaya başladılar. Babür’ün Ferganalı sadık adamları ise, liderlerinin yatağının başında çaresizce bekliyorlardı.
Tam bu sırada, Andican’dan bir ulak, canını dişine takarak kuşatmayı yarmayı ve Semerkant’a ulaşmayı başardı. Getirdiği haberler felaketti. Andican kalesi düşmek üzereydi. Aysan Devlet Begüm ve Hace Mevlana, eğer acil yardım gelmezse, isyancılarla teslimiyet koşullarını görüşmek zorunda kalacaklarını bildiriyorlardı.
Ulak, hasta yatağındaki Babür’ün huzuruna çıkarıldı. Babür, bitkin bir halde, ulakın anlattıklarını dinlemeye çalıştı. Fergana’nın kaybı, yurdunun, çocukluğunun geçtiği toprakların elinden gitmesi, ona fiziksel acısından daha büyük bir ıstırap veriyordu. Bir karar vermesi gerekiyordu. Ya Semerkant’ta kalıp, belki de ölecek ve her şeyi kaybedecekti. Ya da son bir gayretle ayağa kalkıp, küçük ama sadık ordusunu toplayarak yurdunu kurtarmak için yola çıkacaktı.
Fakat Semerkant’ı terk etmek de büyük bir riskti. O gider gitmez, Semerkantlı beylerin hemen eski düşmanlarından birini, belki de kaçan Sultan Mahmud’u veya bir başkasını tahta davet edecekleri neredeyse kesindi. Bu, iki şehir arasında kalmaktı. Birini kurtarmak için diğerini feda etmek zorunda kalabilirdi.
Hastalığın pençesinde, ateşler içinde kıvranırken, Babür hayatının en kritik kararını verdi. Fergana, onun ata yadigârıydı. Ailesi oradaydı. Onu terk edemezdi. Semerkant bir rüyaydı, ama Fergana bir gerçekti.
Zayıf bir sesle, yanında bekleyen sadık komutanı Kasım Bey’e emrini fısıldadı: “Hazırlanın… Andican’a gidiyoruz…”
Semerkant’tan Acı Ayrılış
Yol Boyu, Şubat 1498
Babür, hasta yatağından adeta bir sedyeyle kaldırılıp atına bindirildiğinde, kışın en soğuk günleri yaşanıyordu. Vücudu ateşler içinde yanarken, dışarıdaki dondurucu rüzgâr tenini bir bıçak gibi kesiyordu. Yanında, ona sadık kalan yaklaşık bin kişilik küçük bir ordu vardı. Geri kalanlar, ya Semerkant’ın vaatlerine kanarak orada kalmış ya da çoktan isyancıların tarafına geçmişti.
Semerkant’tan ayrılışları, bir fatihin geri dönüşüne değil, yenilmiş bir ordunun kaçışına benziyordu. Şehrin kapılarından çıkarken, Babür arkasına dönüp son bir kez baktı. Yüz gün boyunca hükmettiği, rüyalarını süsleyen o efsanevi şehir, şimdi arkasında kalıyordu. Mavi kubbeler, kurşuni gökyüzünün altında solgun ve hüzünlü görünüyordu. O an, Semerkant’ı bir daha göremeyebileceğini hissetti. Bu, acı bir vedaydı.
Yolculuk, tam bir işkenceydi. Kar fırtınaları, buzlu nehir geçitleri ve bitmek bilmeyen soğuk, hem hasta hükümdarın hem de ordusunun direncini sınıyordu. Babür, çoğu zaman atının üzerinde bilincini kaybediyor, sadık adamları tarafından düşmekten son anda kurtarılıyordu. Geceleri, derme çatma çadırlarda, ateşin cılız ışığında titreyerek sabahı etmeye çalışıyorlardı.
Bu zorlu yolculuk sırasında, kaderin bir başka cilvesiyle karşılaştılar. Hocent şehrine yaklaştıklarında, karşı yönden gelen bir kafileyle karşılaştılar. Bu kafile, Andican’dan geliyordu. İçinde, Babür’ün en güvendiği yöneticilerden Hace Mevlana ve diğer bazı beyler vardı.
Onları gören Babür, bir anlık bir sevinç yaşadı. Belki de iyi haberler getiriyorlardı. Fakat Hace Mevlana’nın yüzündeki ifade, her şeyi anlatıyordu.
“Hükümdarım,” dedi Hace Mevlana, sesi keder doluydu. “Çok geç kaldınız. Biz, sizden haber alamayınca ve hastalığınızın ölümcül olduğunu duyunca, daha fazla direnemeyeceğimizi anladık. Andican’ı, isyancılara teslim ettik.”
Babür, atının üzerinde donakaldı. Duyduklarına inanamıyordu. Teslim mi olmuşlardı? Ne zaman?
“İki gün önce,” diye cevapladı Hace Mevlana. “Sizin Semerkant’tan ayrıldığınız gün, biz de Andican’dan ayrıldık. Şehri, Sultan Ahmed Tenbel ve Cihangir Mirza’ya bıraktık.”
Babür, acı bir şekilde güldü. Hayatının en ironik anını yaşıyordu. Yüz gün süren bir fethin ardından Semerkant’ı, yurdunu kurtarmak için terk etmişti. Ve tam o terk ettiği gün, yurdu da onu terk etmişti. Şimdi ne Semerkant Sultanı’ydı ne de Fergana Hükümdarı. Elinde hiçbir şey kalmamıştı. Gökyüzünün altında, bir avuç sadık adamıyla birlikte, yurtsuz, tahtsız bir sürgündü. Atası Timur’un fethettiği topraklarda, şimdi gidecek bir yeri bile yoktu.
Yersiz Yurtsuz Bir Hükümdar
Hocent, Bahar 1498
Hocent, Seyhun nehrinin kıyısında, Fergana ile Maveraünnehir arasında sıkışmış küçük, önemsiz bir şehirdi. Babür ve geriye kalan yaklaşık üç yüz kişilik birliği, bu şehre sığındığında, bahar geliyordu. Fakat doğanın uyanışı, onların ruhundaki kışın ağırlığını hafifletmiyordu.
Babür, hayatının en dip noktasındaydı. On altı yaşındaydı. Babasını kaybetmiş, iki büyük istilayı atlatmış, Semerkant gibi bir devi fethetmiş, ama sonunda her şeyini kaybetmişti. Ne krallığı vardı ne de hazinesi. Yanında, ona olan sadakatlerinden başka hiçbir şeyleri kalmamış, gelecekleri belirsiz birkaç yüz adamı vardı.
Günlerini, Hocent’in kerpiç evlerinden birinde, ne yapacağını düşünerek geçiriyordu. Bazen saatlerce Seyhun nehrinin çamurlu sularını seyrediyor, kendi kaderini nehrin akışına benzetiyordu. Nereden gelip nereye gittiği belli olmayan, bulanık bir akıntı…
Adamlarının durumu, ondan daha kötüydü. Aileleri, toprakları, her şeyleri Fergana’da kalmıştı. Şimdi, yabancı bir şehirde, yoksulluk içinde yaşıyorlardı. Giysileri yıpranmış, umutları tükenmişti. Birçoğu, Babür’den izin isteyip, Cihangir Mirza’nın hizmetine girmek ya da başka hanların ordularına katılmak için yanından ayrılmayı düşünüyordu.
Babür, onların bu çaresizliğini görüyordu. Bir gece, en yakın adamlarını topladı. Onların bitkin ve umutsuz yüzlerine baktı.
“Biliyorum,” dedi, sesi boğuktu. “Sizi büyük hayaller peşinde bu duruma ben düşürdüm. Şimdi size verebileceğim ne bir taht var ne de bir yurt. Her biriniz, kendi yolunuzu çizmekte serbestsiniz. Nereye gitmek isterseniz gidin. Size kimse engel olmayacak. Benimle kalarak, bu belirsizliğe katlanmak zorunda değilsiniz.”
Odada derin bir sessizlik oldu. Sonra, yaşlı komutan Kasım Bey, yavaşça ayağa kalktı. Gözleri yaşlıydı.
“Hükümdarım,” dedi, sesi titriyordu. “Biz size bir taht için biat etmedik. Biz, sizin şahsınıza, adaletinize ve cesaretinize biat ettik. Tahtlar gelir geçer. Fakat sadakat kalıcıdır. Sizin olduğunuz yer, bizim yurdumuzdur. Sizin kaderiniz, bizim kaderimizdir. Bir kişi bile kalsak, o son kişi, sizin yanınızda olacaktır.”
Kasım Bey’in bu sözleri, odadaki diğer adamların da kalbindeki sadakat ateşini yeniden alevlendirdi. Teker teker ayağa kalkıp, kılıçlarına el basarak yemin ettiler. Onu asla terk etmeyeceklerdi.
Babür, hayatında ilk defa ağlıyordu. Ama bu gözyaşları, kaybettikleri için değil, kazandığı bu sarsılmaz sadakat içindi. O an anladı ki, bir hükümdarı büyük yapan şey, fethettiği şehirler ya da sahip olduğu hazineler değildi. Onu büyük yapan, en zor anında bile yanında kalan, ona inanan insanların varlığıydı.
Krallığını kaybetmişti. Fakat hala bir ordusu vardı. Küçük, yoksul, yersiz yurtsuz ama sarsılmaz bir sadakatle birbirine bağlı bir ordu. Ve bu orduyla, kaybettiklerini geri almak için yeniden savaşacaktı. Sürgün hayatı, onun için bir son değil, yeni ve daha zorlu bir mücadelenin başlangıcı olacaktı.
Umut Işığı ve Yeni Bir Plan
Hocent Civarı, Yaz 1498
Sarsılmaz sadakat yeminleri, karın doyurmuyordu. Babür ve adamları, Hocent’te birkaç ay daha kaldıktan sonra, artık oradaki sınırlı kaynakları tüketmişlerdi. Bir şeyler yapmaları gerekiyordu. Pasif bir şekilde beklemek, yavaş yavaş eriyip yok olmak demekti.
Babür, adamlarını toplayıp, dağlık bir bölgeye çekildi. Burada, avcılık yaparak ve küçük köylerden aldıkları destekle hayatta kalmaya çalıştılar. Bu, bir hükümdar ve ordusu için onur kırıcı bir durumdu. Onlar, artık bir ordu değil, bir çeteydiler. Fakat bu zorlu süreç, onları birbirine daha da kenetledi. Lüksü ve rahatı unuttular. Hayatta kalmanın temel kurallarını yeniden öğrendiler. Babür, en sıradan askeriyle aynı zorlukları paylaşıyor, aynı yemeği yiyor, aynı toprağın üzerinde uyuyordu. Bu, onun liderliğini pekiştirdi.
Tam bu umutsuzluk günlerinde, bir umut ışığı belirdi. Semerkant’tan gelen bir haberci, şehrin yeniden karıştığını bildirdi. Babür gittikten sonra, Semerkant beyleri arasında iktidar mücadelesi yeniden alevlenmişti. Bir grup, kaçan Sultan Mahmud Mirza’yı geri çağırmış, bir başka grup ise başka bir Timurlu şehzadesini desteklemişti. Şehir, Babür’ün adil ama kısa süren yönetimini aramaya başlamıştı. Halk, onun geri dönmesini isteyen söylentiler çıkarıyordu.
Bu haber, Babür’e yeni bir hedef verdi. Fergana, şimdilik ulaşılamazdı. Orada, kardeşi Cihangir’in ve Sultan Ahmed Tenbel’in yönetimi, ne kadar sevilmese de, askeri olarak güçlüydü. Fakat Semerkant, zayıf ve bölünmüştü. Belki de kaybettiği o en büyük ödülü, yeniden kazanma şansı vardı.
Ancak bu kez, elinde ne büyük bir ordu ne de bir krallığın kaynakları vardı. Elinde yalnızca birkaç yüz sadık adamı ve sarsılmaz bir iradesi vardı. Bu yüzden, planı farklı olmalıydı. Topyekûn bir fetih değil, bir baskın, bir darbe planlamalıydı.
Plan, çılgınca bir cesaret gerektiriyordu. Bir gece baskınıyla, küçük bir kuvvetle Semerkant’a sızacak ve şehri içeriden fethedeceklerdi. Bu, neredeyse imkânsız bir görevdi. Başarı şansı, binde birdi. Fakat Babür için, bu binde bir şans, hiç şans olmamasından daha iyiydi.
Adamlarını topladı ve onlara planını açıkladı. Onların gözlerine baktı. Onlardan, hayatlarını neredeyse kesin bir ölüme atmalarını istiyordu.
“Dostlarım,” dedi. “Size zenginlik vaat edemem. Size kolay bir zafer vaat edemem. Size yalnızca bir şans vaat ediyorum. Kaybettiğimiz onuru, kaybettiğimiz yurdu geri almak için bir şans. Bu yolda benimle birlikte ölüme yürümeye var mısınız?”
Cevap, tek bir ağızdan çıkan, dağları titreten bir kükreme oldu: “Varız!”
Yersiz yurtsuz hükümdar, son bir kumar oynamaya karar vermişti. Elindeki son varlığı, yani sadık adamlarının canını, Semerkant’ın kapılarında masaya sürecekti. Bu, ya her şeyin sonu ya da efsanevi bir geri dönüşün başlangıcı olacaktı.
Bölüm 6 – Küllerinden Doğan Anka
Sürgünün Sonu, Seferin Başlangıcı
Dağlık Hicent Bölgesi, Kış 1498-1499
Hicent’in dağlarında geçen sürgün ayları, Babür ve adamlarını çelik gibi sertleştirmişti. Artık onlar, saray konforuna alışkın beyler ya da düzenli ordunun maaşlı askerleri değillerdi. Onlar, hayatta kalma sanatının ustaları, her türlü zorluğa göğüs germiş, birbirlerine sarsılmaz bir bağla bağlanmış bir avuç savaşçıydılar. Babür, bu süreçte yalnızca bir lider değil, her birinin kardeşi, yoldaşı olmuştu. Onlarla birlikte avlanmış, aynı ateşte ısınmış, aynı endişeleri paylaşmıştı. Bu ortak kader, parayla satın alınamayacak bir sadakat yaratmıştı.
Semerkant’ı yeniden ele geçirme kararı, bu küçük topluluğa yeni bir amaç ve enerji vermişti. Beklemek, çürümek demekti. Harekete geçmek ise, umudun kendisiydi. Planları, delice bir cüretkârlık örneğiydi. Ellerinde kuşatma yapacak bir ordu, mancınıklar ya da yeterli erzak yoktu. Tek silahları, sürpriz faktörü, hızları ve kaybedecek hiçbir şeyleri olmamasının getirdiği gözü kara cesaretleriydi.
Planın ilk aşaması, güç toplamaktı. Babür, Maveraünnehir’in dört bir yanına gizli ulaklar gönderdi. Eski müttefiklerine, babasının dostlarına, mevcut hanlardan memnun olmayan göçebe kabile reislerine ve macera arayan paralı askerlere çağrıda bulundu. Çağrısı basitti: “Timur’un mirasını, Semerkant’ı, adaletsiz ve beceriksiz yöneticilerin elinden kurtarmak için bana katılın. Zaferin şanı ve ganimeti, hepimizin olacaktır.”
Bu çağrı, şaşırtıcı bir şekilde karşılık buldu. Babür’ün adı, kısa süren Semerkant hükümdarlığı sırasında bile, adalet ve cömertlikle anılır olmuştu. Onun yurtsuz kalması, birçok savaşçı ruhta sempati ve saygı uyandırmıştı. Farklı bölgelerden küçük gruplar halinde savaşçılar, Hicent dağlarındaki gizli ordugâha sızmaya başladılar. Moğol okçuları, Türkmen süvarileri, dağlı kabilelerin yaya savaşçıları… Babür’ün ordusu, yavaş yavaş büyüyordu. Üç yüz kişilik sadık çekirdek, kısa sürede iki bin kişiyi aşan, farklı unsurlardan oluşmuş ama tek bir amaç uğruna birleşmiş bir güce dönüştü.
Kış, hazırlıkla geçti. Yeni gelenler eğitildi, mevcut silahlar onarıldı, atlar sefere hazırlandı. Babür, her detayla bizzat ilgileniyordu. Komutanlarıyla gece yarılarına kadar haritalar üzerinde çalışıyor, Semerkant’ın savunma düzenini, zayıf noktalarını, şehir içindeki potansiyel destekçilerini analiz ediyordu.
Baharın ilk günlerinde, ordu sefere hazırdı. Bu, görkemli sancakların dalgalandığı, davulların vurduğu bir ordu değildi. Sessiz, kararlı ve ölümcül bir güçtü. Dağlardan ovaya indiklerinde, Babür adamlarını topladı ve onlara son bir kez seslendi.
“Yoldaşlarım! Aylardır bu anı bekledik. Şimdi, kaderimizi kendi ellerimizle yazma vaktidir. Önümüzdeki şehir, Semerkant, bizim hakkımızdır. Onu kılıcımızın gücüyle değil, aklımızın ve cesaretimizin birleşimiyle alacağız. Bu gece, ya yeni bir şafak doğacak ya da hepimiz bu topraklar için canımızı vererek onurlu bir sona ulaşacağız. Unutmayın, en karanlık gece, şafaktan hemen önceki andır. Biz, o şafağı getirmeye gidiyoruz!”
Savaşçıların gözlerinde, korkunun yerini çelik gibi bir kararlılık almıştı. Sürgün bitmişti. Sefer başlıyordu. Yersiz yurtsuz hükümdar, kaybettiği tahtı geri almak için son ve en büyük kumarını oynamak üzere yola çıkmıştı.
Gece Baskını
Semerkant Surları, Mayıs 1499
Semerkant, o gece derin bir uykudaydı. Şehri yöneten Özbek Şeybanî Han’ın valisi Can Vefa Mirza, kendi iktidarından ve şehrin güçlü surlarından o kadar emindi ki, savunma önlemlerini gevşetmişti. Nöbetçiler, surların üzerinde uykulu bir halde geziniyor, yaklaşan tehlikeden tamamen habersizdiler. Kim, bir avuç sürgünün, koca Semerkant’a saldırmaya cüret edebileceğini düşünebilirdi ki?
Babür ve yaklaşık iki yüz kırk seçkin savaşçısı, karanlığın örtüsü altında surların dibine kadar sızmışlardı. Atlarını geride bırakmışlar, son metreyi sürünerek kat etmişlerdi. Planları, doğrudan bir kapıya saldırmak değildi. Bu, anında alarm verilmesine neden olurdu. Bunun yerine, surların en az korunan, iki burç arasındaki tenha bir bölümünü hedefliyorlardı.
Yanlarında, özel olarak hazırlanmış, uçları kancalı, hafif ama sağlam tırmanma merdivenleri vardı. Babür, ilk merdiveni tırmanacak olan grubun içindeydi. Liderlerinin kendileriyle birlikte bu ölümcül riski aldığını görmek, adamlarına inanılmaz bir cesaret veriyordu.
Gece yarısını biraz geçe, operasyon başladı. İlk merdiven, surun mazgallarına sessizce takıldı. Birkaç savaşçı, birer kedi sessizliğiyle yukarı tırmanmaya başladı. Kalpleri, kulaklarında atıyordu. En ufak bir ses, bir taşın yuvarlanması, bir öksürük, her şeyin sonu olabilirdi.
İlk savaşçılar surun üzerine ulaştığında, yakındaki birkaç nöbetçiyi sessizce etkisiz hale getirdiler. Bıçaklar, karanlıkta kısa bir an parladı ve görevlerini yerine getirdi. Ardından, aşağıya ipler sarkıtıldı. Diğer savaşçılar, bu iplere tutunarak hızla yukarı tırmanmaya başladılar. Yaklaşık yetmiş-seksen kişi surun üzerine çıktığında, planın ikinci aşamasına geçildi.
Bu grup, yakındaki Firûze Kapısı’na doğru ilerledi. Kapıdaki muhafızlar, surların üzerinden gelen bu beklenmedik saldırı karşısında neye uğradıklarını şaşırdılar. Kısa, kanlı bir çatışmanın ardından kapının kontrolü ele geçirildi. Ağır demir kapının sürgüleri çekildi ve gıcırdayarak açıldı.
Bu, dışarıda bekleyen Babür’ün ana kuvveti için işaretti. Atlarına atlayan süvariler, dörtnala kapıdan içeri daldılar. “Babür! Babür!” naraları, Semerkant’ın uykudaki sokaklarında bir gök gürültüsü gibi yankılanmaya başladı.
Şehir halkı, bu seslerle yataklarından fırladı. İlk başta ne olduğunu anlayamadılar. Fakat “Babür” ismini duyunca, kalpleri bir umutla doldu. Onları zulümden ve istikrarsızlıktan kurtaran eski hükümdarları geri dönmüştü! İnsanlar, pencerelerinden ve kapılarından, Babür’ün askerlerine destek veren sloganlar atmaya başladılar. Bazıları, ellerine ne geçirdiyse (sopalar, tarım aletleri, mutfak bıçakları) sokağa fırlayıp, Can Vefa Mirza’nın askerlerine saldırmaya başladı.
Gece baskını, kısa sürede bir halk isyanına dönüştü. Vali Can Vefa Mirza, sarayında kuşatıldığını anladığında paniğe kapıldı. Birkaç yüz sadık adamıyla birlikte direnmeye çalıştı, fakat şehrin her köşesinden yükselen isyan sesleri ve Babür’ün durdurulamaz ilerleyişi karşısında çaresiz kaldı. Canını kurtarmak için, Özbek Hanı Şeybanî’nin yanına kaçmaktan başka bir yol bulamadı.
Sabah olduğunda, Semerkant’ın kontrolü tamamen Babür’ün eline geçmişti. Güneş, şehrin mavi kubbelerini aydınlatırken, Ark Kalesi’nin burcuna, Babür’ün sancağı yeniden çekiliyordu. İmkânsız başarılmıştı. Bir avuç sürgün, dünyanın en büyük şehirlerinden birini, bir gecede, neredeyse hiç kayıp vermeden fethetmişti. Bu, askeri tarihe geçecek, efsanevi bir zaferdi.
Tahtın Bedeli
Semerkant, Ark Kalesi, 1499-1500
Babür, ikinci kez Semerkant tahtına oturduğunda, on yedi yaşındaydı. Bu seferki zaferi, ilkinden çok daha şanlı ve anlamlıydı. Onu, bir ihanetle değil, kendi bileğinin ve cesaretinin hakkıyla kazanmıştı. Halkın coşkulu desteği arkasındaydı. Şehir, ona bir fatih gibi değil, bir kurtarıcı gibi kucak açmıştı.
Fakat zaferin parıltısı, kısa sürede yerini yönetmenin sert gerçeklerine bıraktı. Babür, bu kez daha tecrübeliydi. İlk seferindeki hataları tekrarlamamaya kararlıydı. Öncelikli hedefi, şehri ve çevresini tam bir güvenlik altına almak, ekonomiyi canlandırmak ve adil bir yönetim sistemi kurmaktı.
Ancak en büyük sorun, dışarıdaydı. Kaçan vali Can Vefa, soluğu Özbeklerin güçlü lideri Muhammed Şeybanî Han’ın yanında almıştı. Şeybanî Han, Cengiz Han’ın oğlu Cuci’nin soyundan gelen, hırslı, acımasız ve yetenekli bir komutandı. Dağınık Özbek kabilelerini tek bir bayrak altında birleştirmiş ve Maveraünnehir’i ele geçirmeyi hayatının amacı haline getirmişti. Timurluların kendi aralarındaki bitmek bilmeyen savaşları, onun için büyük bir fırsattı.
Şeybanî Han, Babür’ün Semerkant’ı ele geçirmesini, kendi av sahasına girmiş bir rakip olarak gördü. Bu genç Timurlu şehzadesi, onun büyük planları önündeki en önemli engeldi. Bu yüzden, Semerkant’ı geri almak ve Babür’ü ortadan kaldırmak için büyük bir ordu toplamaya başladı.
Babür, bu yaklaşan büyük tehlikenin farkındaydı. Tek başına, Şeybanî Han’ın devasa ordusuyla başa çıkması mümkün değildi. Diğer Timurlu hükümdarlarına, yani akrabalarına, ortak düşmana karşı birleşme çağrısında bulundu. Herat’taki Sultan Hüseyin Baykara’ya, Hisar’daki Hüsrev Şah’a ve diğer beylere elçiler gönderdi. Mektuplarında şöyle diyordu:
“Özbek seli, hepimizi yutmak üzere olan bir tufandır. Bugün Semerkant’a yönelen bu sel, yarın sizin topraklarınıza ulaşacaktır. Kendi aramızdaki küçük çekişmeleri bir kenara bırakıp, atalarımızın mirasını bu yabancı istilacılara karşı birlikte savunmazsak, tarihin önünde hepimiz suçlu duruma düşeceğiz. Timur’un evlatları, birleşme vaktidir.”
Fakat bu çağrılar, sağır kulaklara ulaştı. Diğer Timurlu hükümdarları, ya kendi iç sorunlarıyla meşguldüler ya da Babür’ün güçlenmesinden rahatsızlık duyuyorlardı. Şeybanî Han’ın tehlikesini ya küçümsüyorlar ya da Babür’ün yenilgisinin kendi işlerine yarayacağını düşünüyorlardı. Bencil ve kısa vadeli çıkarlar, ortak bir savunma cephesi kurulmasını engelledi.
Babür, bir kez daha yalnız kalmıştı. Kendi kaderiyle, bir avuç sadık adamıyla ve Semerkant halkının desteğiyle, yaklaşan devasa Özbek ordusuna karşı koymak zorundaydı. Tahtına kavuşmuştu, fakat bu tahtın bedeli, belki de hayatı olacaktı.
Sar-i Pul Köprüsü’nde Kader Anı
Sar-i Pul, Zerefşan Irmağı, Nisan 1501
Bahar geldiğinde, Şeybanî Han’ın ordusu, bir çöl fırtınası gibi Semerkant’a doğru ilerlemeye başladı. Otuz bin kişilik, savaş tecrübesi yüksek, disiplinli bir güçtü. Babür’ün elinde ise, Semerkant halkından topladığı acemi milislerle birlikte ancak birkaç bin kişilik bir ordu vardı. Aradaki sayısal fark, eziciydi.
Komutanları, Babür’e Semerkant kalesine çekilip, bir savunma savaşı yapmasını tavsiye ettiler. Şehrin surları güçlüydü ve uzun bir kuşatmaya dayanabilirlerdi. Bu, mantıklı bir stratejiydi.
Fakat Babür, farklı düşünüyordu. Kalede beklemek, inisiyatifi tamamen düşmana bırakmak demekti. Ayrıca, yeni kazandığı halkın moralini, yeni bir uzun kuşatmanın zorluklarıyla kırmak istemiyordu. Gençliğinin ve savaşçı ruhunun verdiği bir cüretle, düşmanı açık alanda karşılamaya karar verdi. Belki de ani bir saldırı ve taktiksel bir manevrayla, sayısal üstünlüğü dengeleyebilirdi.
İki ordu, Semerkant’ın kuzeyindeki Sar-i Pul (Köprübaşı) mevkiinde, Zerefşan Irmağı’nın kıyısında karşı karşıya geldi. Burası, tarihin en önemli meydan savaşlarından birine tanıklık edecekti.
Savaş, Babür’ün ordusunun cesur bir saldırısıyla başladı. Babür, en önde, kılıcını çekmiş, askerlerine şevk veriyordu. İlk başta, Timurlu süvarilerinin şiddetli hücumu, Özbek hatlarında bir bocalama yarattı. Babür’ün askerleri, bire bir dövüşte daha yetenekli ve daha ateşliydiler.
Fakat Şeybanî Han, tecrübeli bir komutandı. Ordusunun ilk şoku atlatmasını bekledi ve ardından klasik bozkır savaş taktiğini, “Tulgama”yı (Pusat Çevirme) uygulamaya koydu. Özbek ordusunun kanatları, Babür’ün ordusunu bir kıskaç gibi sarmaya başladı.
Babür, tuzağa düştüğünü anladığında artık çok geçti. Ordusu, her yandan sarılmıştı. Savaş, bir meydan muharebesinden, bir ölüm kalım mücadelesine, bir katliama dönüşmüştü. Babür’ün askerleri, aslanlar gibi dövüşüyorlardı, fakat etraflarındaki çember gittikçe daralıyordu.
Babür, savaşın merkezinde, etrafı en sadık adamlarıyla çevrili bir halde, umutsuzca direniyordu. Yüzü kan ve ter içindeydi, zırhı darbelerden ezilmişti. Etrafında, dostlarının, yoldaşlarının teker teker düştüğünü görüyordu. Yaşlı ve sadık komutanı Kasım Bey, onu korumak için atılan bir mızrağın önüne kendini atarak can vermişti. Bu görüntü, Babür’ün kalbine bir hançer gibi saplandı.
Savaş, kaybedilmişti. Geriye kalan tek şey, canını kurtarmaktı. Birkaç sadık adamı, etrafını sararak ona bir kaçış koridoru açtı. Babür, istemeye istemeye, savaş alanından çekildi. Arkasında, ordusunun büyük bir kısmının cesetlerini ve zafer naraları atan Özbekleri bırakıyordu.
Ağır yaralı bir halde, kalan birkaç yüz adamıyla birlikte Semerkant’a çekildi. Sar-i Pul’daki o kanlı köprü, onun için yalnızca bir askeri yenilgi değil, aynı zamanda büyük hayallerinin de yıkıldığı yer olmuştu. Kader, ona bir kez daha sırtını dönmüştü.
Son Kuşatma
Semerkant, 1501
Sar-i Pul’daki feci yenilginin ardından, Semerkant’ın kaderi de belirlenmişti. Şeybanî Han, zafer sarhoşu ordusuyla şehri kuşattı. Bu kez durum, öncekilerden çok farklıydı. Babür’ün savunma yapacak ordusu neredeyse kalmamıştı. Şehirdeki milislerin morali, yenilgi haberiyle tamamen çökmüştü. En önemlisi, uzun bir kuşatmaya yetecek kadar erzak yoktu.
Babür, yine de teslim olmayı reddetti. Kalan adamlarıyla birlikte, surlarda umutsuz bir direniş başlattı. Gündüzleri ok atıyor, geceleri ise Özbek hatlarına küçük ve intiharvari baskınlar düzenliyorlardı. Fakat bu, okyanusu bir kaşıkla boşaltmaya benziyordu.
Aylar geçtikçe, şehirde açlık dayanılmaz boyutlara ulaştı. İnsanlar, kedi, köpek ve hatta ağaç kabuklarını yemeye başladılar. Semerkant’ın o görkemli sokaklarında, artık yalnızca açlıktan ölmek üzere olan insanların hayaletleri dolaşıyordu. Babür’ün kendisi de bu açlıktan payını alıyordu. Sarayında, ona ve en yakınlarına yetecek kadar bile yiyecek kalmamıştı.
Şehirdeki halk ve beyler, artık direnişin anlamsız olduğunu görmeye başladılar. Babür’e, Şeybanî Han ile teslimiyet koşullarını görüşmesi için baskı yapmaya başladılar.
Babür, hayatının en zor kararını vermekle yüz yüzeydi. Ya son adamına kadar savaşarak onurlu bir şekilde ölecek ya da halkının ve kalan adamlarının canını kurtarmak için, en büyük düşmanına teslim olmanın utancını yaşayacaktı.
Sonunda, mantığı, gururuna galip geldi. Daha fazla masum insanın ölmesine göz yumamazdı. Şeybanî Han’a bir elçi göndererek, görüşme talep etti.
Şeybanî Han, Babür’ü tamamen yok etmek yerine, onu aşağılayıcı bir anlaşmayla göndermeyi tercih etti. Anlaşmanın koşulları çok ağırdı. Babür, Semerkant’ı ve tüm topraklar üzerindeki hak iddiasını terk edecekti. En önemlisi, Timurlu hanedanının en değerli mücevherlerinden biri olan ablası Hanzade Begüm’ü, Şeybanî Han ile evlenmek üzere rehin olarak bırakacaktı.
Bu, Babür için ölümden daha ağır bir bedeldi. Ablasını, en büyük düşmanının yatağına göndermek, onun onuruna ve aile şerefine sürülmüş bir lekeydi. Fakat başka çaresi yoktu. Kabul etmek zorundaydı.
Bir gece yarısı, kimselere görünmeden, yanında kalan bir avuç sadık adamıyla birlikte, Semerkant’ı terk etti. Bu kez, arkasına bile bakmadı. Fethettiği, uğruna savaştığı, hayallerini süsleyen o şehir, artık tamamen ondan alınmıştı. Sadece şehrini değil, onurunun bir parçasını da o surların ardında bırakıyordu.
Dağlara Sığınan Kaplan
Taşkent ve Fergana Dağları, 1501-1504
Babür, Semerkant’ı terk ettiğinde, kelimenin tam anlamıyla bir hiçti. Yirmi yaşına gelmeden, iki krallık fethetmiş ve ikisini de kaybetmişti. Gidecek bir yeri, sığınacak bir limanı yoktu. İlk başta, dayısı Sultan Mahmud Han’ın yanına, Taşkent’e sığındı. Dayısı, onu iyi karşıladı. Fakat bu, bir merhametten çok, siyasi bir hamleydi. Babür, Şeybanî Han’a karşı kullanılabilecek değerli bir piyondu. Babür, dayısının sarayında misafir gibi görünse de, aslında bir tür siyasi sürgündü. Onuru kırılmış, gücü elinden alınmış bir kaplan gibi, kafesinde çaresizce dönüp duruyordu.
Bu dönem, onun için büyük bir içsel mücadelenin yaşandığı yıllar oldu. Başarısızlıklarının nedenlerini düşündü. Gençliğinin getirdiği aceleciliği, akrabalarının ihanetini, talihin dönekliğini… Bu süreçte, acılarını ve hayal kırıklıklarını döktüğü, bugün Babürnâme olarak bilinen anılarını yazmaya başladı. Şiir, onun için bir sığınak, bir terapi oldu.
Fakat savaşçı ruhu, uzun süre pasif kalmasına izin vermedi. Dayısının himayesinde yaşamaktan sıkılmıştı. Birkaç sadık adamıyla birlikte, bir kez daha her şeye sıfırdan başlamaya karar verdi. Taşkent’ten ayrılıp, Fergana’nın dağlarına çekildi.
1502-1504 yılları, onun için tam bir macera ve hayatta kalma mücadelesiyle geçti. Küçük bir gerilla grubuyla, dağlarda göçebe bir hayat sürdü. Bazen Şeybanî Han’ın garnizonlarına baskınlar yapıyor, bazen yerel kabilelerle ittifaklar kuruyor, bazen de düşmanlarından kaçarak haftalarca mağaralarda saklanıyorlardı.
Bu dönemde, inanılmaz zorluklar yaşadı. Bir keresinde, karda tipide yolunu kaybedip donma tehlikesi geçirdi. Başka bir zaman, bir baskında pusuya düşürülüp, tek başına düşman hattını yararak canını zor kurtardı. Bu olaylar, onu efsanevi bir kahramana dönüştürdü. Cesareti, dayanıklılığı ve liderlik vasıfları, en zor koşullarda bile parlıyordu.
O, artık ne Semerkant Sultanı ne de Fergana Hükümdarı’ydı. O, dağlara sığınmış, yurtsuz bir kaplandı. Fakat bu sürgün hayatı, onu zayıflatmak yerine, daha da güçlendirmişti. Sarayların entrikalarından ve siyasetin karmaşasından uzakta, en temel hayatta kalma içgüdüleriyle baş başa kalmıştı. Bu, onun için bir arınma süreciydi.
Maveraünnehir’de, Timurluların son kalesi de Şeybanî Han tarafından düşürülmüştü. Artık o topraklarda, Babür için bir gelecek kalmamıştı. Gözünü, yeni bir ufka, yeni bir hedefe çevirmek zorundaydı. Atalarının geldiği o topraklarda umut tükenmişti.
Fakat güneyde, Hindukuş Dağları’nın ötesinde, zengin, verimli ve siyasi olarak bölünmüş yeni bir dünya uzanıyordu: Hindistan. O an için bu, uzak bir hayaldi. Fakat dağlarda hayatta kalmaya çalışan bu yirmi yaşındaki sürgün hükümdar, kaderinin onu bambaşka bir coğrafyaya, bambaşka bir imparatorluğun temellerini atmaya götüreceğinden habersizdi. Babür’ün yükseliş hikayesi, aslında daha yeni başlıyordu.
Bölüm 7 – Hindukuş’un Çağrısı
Umutsuzluğun Zirvesi
Fergana Dağları, 1504 Baharı
Gökyüzü, kurşun grisi bir miğfer gibi dağların sivri tepelerine oturmuştu. Soğuk rüzgâr, çam ağaçlarının iğneleri arasında bir ağıt gibi uğulduyor, Babür’ün derme çatma ordugâhındaki çadırların yıpranmış bezlerini dövüyordu. Bir zamanlar Fergana’nın ve Semerkant’ın hükümdarı olan yirmi yaşındaki genç adam, şimdi yurdundan sürülmüş, bir avuç sadık adamıyla birlikte dağların acımasız kucağına sığınmış bir kaçaktı. Tahtı, sarayı, hazinesi yoktu. Sahip olduğu tek şey, adının etrafında hâlâ bir efsane gibi dolaşan anılar ve gözlerindeki sönmeyi reddeden inatçı bir parıltıydı.
Günler, haftalar, aylar birbirini kovalıyordu. Hayatları, av peşinde koşmak, yaklaşan Özbek devriyelerinden saklanmak ve bir sonraki öğünü düşünmekle geçiyordu. Adamlarının yüzlerindeki ifade, günden güne değişiyordu. Sadakatleri tamdı, fakat umutları bir mum alevi gibi titreyerek sönmeye yüz tutmuştu. Gözleri, Fergana’nın bereketli ovalarını, geride bıraktıkları ailelerini, evlerini arıyordu. Burada, bu kayalık cehennemde ne kadar daha dayanabilirlerdi?
Bir akşam, kamp ateşinin etrafında sessizce otururlarken, haftalardır keşif için gönderdikleri bir ulak, bitkin bir halde ordugâha ulaştı. Atından kendini atar gibi indi, yüzü yol yorgunluğu ve kötü haberin ağırlığıyla çökmüştü. Herkesin bakışları ona çevrildi. Babür, ayağa kalktı.
“Konuş,” dedi, sesi sakindi. “Ne haber getirdin ovadan?”
Ulak, nefesini toparlamaya çalıştı. “Hükümdarım… Şeybanî Han, Fergana’da kalan son direniş noktalarını da ezdi. Dayınız Sultan Mahmud Han ve kardeşi, Han’ın ordularıyla savaşa tutuştular… ve kaybettiler.” Bir an duraksadı, söyleyeceği şeyin zorluğu yüzünden okunuyordu. “İki Han da yakalandı. Şeybanî Han, ikisini de idam ettirdi.”
Haber, kampın üzerine bir mezar taşı gibi düştü. Sessizliği, ateşin çıtırtısından başka bir şey bozmuyordu. Sultan Mahmud Han, Babür’e çoğu zaman rakip olmuş, onun topraklarına göz dikmişti. Fakat o, yine de dayısıydı. Cengiz soyundan gelen bir Han, Moğolların lideriydi. Onun ölümü, bir devrin kapandığının ilanıydı. Şeybanî Han, Maveraünnehir’deki Timurlu ve Cengizli soyundan gelen son büyük güçleri de yok etmişti. Artık bölgenin tek ve mutlak hâkimi oydu.
Babür için o haber, son bir kapının daha yüzüne kapanması demekti. Belki bir gün dayısıyla ittifak kurup, Şeybanî’ye karşı savaşabileceğini ummuştu. Belki de Timurluların bir araya gelip, kaybettikleri toprakları geri alabileceğini hayal etmişti. Artık o hayallerin hepsi ölmüştü. Maveraünnehir, onun için tamamen bitmişti. Geri dönebileceği bir ev, yardım isteyebileceği bir akraba, sığınabileceği bir liman kalmamıştı.
Adamlarından birinin hıçkırığı, sessizliği bozdu. Sonra bir başkası… Umutsuzluk, bulaşıcı bir hastalık gibi ordugâha yayılıyordu. Babür, ateşe dönüp, alevlerin dansını seyretmeye başladı. Gözlerinin önünden, babasının güvercinleri, Semerkant’ın mavi kubbeleri, Sar-i Pul’da can veren yoldaşları geçti. Her şeyi denemiş, her cephede savaşmıştı. Sonuç, elinde kalan bir avuç yorgun savaşçı ve dağların dondurucu yalnızlığıydı. O gece, kamp ateşinin başında oturan genç adam, hayatında ilk kez, gerçekten pes etmenin ne demek olduğunu düşündü. Belki de savaş bitmişti. Belki de kaybetmişti.
Haritadaki Fısıltı
Bir Dağ Sığınağı, 1504 Yazı
Umutsuzluk, tehlikeli bir bataklıktı. İnsanı içine çeker, hareket etme kabiliyetini elinden alırdı. Babür, bu bataklığın kenarında günlerce gezindi. Fakat içindeki bir şey, o savaşçı ruh, o Timur’dan ve Cengiz’den miras kalan sönmez ateş, batmasına izin vermiyordu. Pes etmek, onun doğasında yoktu. Bir yol kapandıysa, başka bir yol bulmalıydı.
Bir öğleden sonra, sığındıkları mağaranın loş ışığında, eski ve yıpranmış bir haritayı yere serdi. Parmakları, tanıdık toprakların üzerinde gezindi. İşte Fergana, çocukluğunun vadisi… Artık düşman toprağıydı. İşte Semerkant, rüyalarının şehri… Artık Özbeklerin başkentiydi. Buhara, Hisar, Taşkent… Hepsi Şeybanî Han’ın sancağı altında birleşmişti. Haritanın kuzeyi, doğusu ve batısı, ona tamamen kapalıydı.
Gözleri, çaresizce güneye kaydı.
Güneyde, devasa bir duvar gibi uzanan, dünyanın çatısı olarak bilinen Hindukuş Dağları vardı. O dağlar, Maveraünnehir’in dünyası ile bambaşka bir dünya arasına çekilmiş doğal bir sınırdı. O dağların ötesi, Babür ve adamları için bilinmezlikti. Orası, sıcak iklimlerin, garip dillerin, farklı dinlerin diyarıydı.
Parmağı, Hindukuş’un güney eteklerindeki bir ismi takip etti: Kabil.
Kabil, onun için uzak bir anıydı. Babasının amcası Uluğ Bey Mirza, uzun yıllar orayı yönetmişti. Uluğ Bey öldükten sonra yerine geçen oğlu, zayıf bir hükümdardı ve ülkesini yönetmekte zorlanıyordu. Son gelen haberlere göre, Argun soyundan gelen Muqim adında bir gaspçı, yönetimi ele geçirmiş ve kendini Kabil emiri ilan etmişti. Kabil, tıpkı bir zamanlar Semerkant gibi, istikrarsızlık içinde, güçlü bir liderin bekleyişindeydi.
Babür’ün zihninde bir şimşek çaktı. Kabil, bir Timurlu mirasıydı. Orada hala Timurlu yönetimine sempati duyan insanlar olmalıydı. Orası, Şeybanî Han’ın gücünün henüz ulaşamadığı bir yerdi. Orası, bir sığınak olabilirdi. Belki de bir başlangıç noktası…
Fakat bu, delilik gibi görünüyordu. Kendi yurdunda tutunamamışken, hiç bilmediği, tanımadığı topraklara gitmek… Bu, bir adımdan çok, kör bir uçuruma atlamak gibiydi.
Yanında, babasından yadigar kalan birkaç yaşlı beylerden biri olan Baki Çaganiyani oturuyordu. Babür’ün bakışlarının haritanın neresinde takılıp kaldığını fark etmişti.
“Hindukuş…” diye fısıldadı yaşlı adam. “Geçit vermez derler. Kışın orduları yutar, yazın haydutları barındırır.”
“Başka bir yolumuz kaldı mı, Baki Bey?” diye sordu Babür, gözlerini haritadan ayırmadan. “Burada kalırsak, kışın soğuğundan ya da Şeybanî’nin kılıcından öleceğiz. Kuzeye, batıya, doğuya gidemeyiz. Tek bir yön kaldı. Güney. Bilinmezliğe doğru.”
Baki Çaganiyani, genç hükümdarının gözlerindeki ifadeyi gördü. O ifade, bir kaçışın çaresizliği değil, yeni bir hedefin kararlılığıydı. Babür, Maveraünnehir defterini kapatıyordu. Zihninde, yeni bir sayfa açılıyordu.
“Kabil,” diye mırıldandı Babür. “Kabil bir kale. Güçlü bir kale. Belki de o kaleden, bir gün kaybettiklerimizi geri almak için yeniden güç toplayabiliriz. Ya da… Belki de kaderimiz, atalarımızın geldiği o topraklarda değil, o dağların ardındaki yeni dünyadadır.”
Haritanın üzerindeki o küçük isim, artık sadece bir şehir adı değildi. O, karanlığın ortasında beliren zayıf bir fısıltı, son bir umudun adıydı. Babür, kararını vermişti. Yönünü, Hindukuş’un çağrısına çevirecekti.
Ata Yurduna Veda
Ordugâh, 1504 Yaz Sonu
Karar verilmişti, fakat bu kararı uygulamak, onu vermekten çok daha zordu. Babür, adamlarını topladı ve onlara yeni planını açıkladı. Onlara, ata yadigârı toprakları, Maveraünnehir’i tamamen terk edip, güneye, bilinmeyen bir dünyaya doğru yürüyeceklerini söyledi.
Bu haber, ordugâhta bir bomba etkisi yarattı. Bir anlık sessizliğin ardından, itiraz ve hayal kırıklığı dolu bir uğultu yükseldi. Bu adamlar, Ferganalıydılar. Onların babaları, dedeleri, soyları o topraklardaydı. Mezarları oradaydı. Aileleri, çocukları, ya isyancılar tarafından esir alınmış ya da bir yerlerde saklanıyordu. Geri dönüp, bir gün onları kurtarma umuduyla yaşıyorlardı. Şimdi ise liderleri, onlardan o umudu tamamen terk etmelerini istiyordu.
Savaşçılardan biri, genç ama gözü pek bir süvari olan Tokhta Buğa, öne çıktı. Yüzünde, sadakatle hayal kırıklığının acı bir karışımı vardı.
“Hükümdarım,” dedi, sesi titriyordu. “Biz, sizinle birlikte ölüme yürüdük. Semerkant için savaştık, Fergana için kan döktük. Hep bir gün geri döneceğimize inandık. Şimdi bizden yurdumuzu, geçmişimizi, her şeyimizi geride bırakmamızı mı istiyorsunuz? Hindukuş’un ardında ne var? Yabancı insanlar, yabancı topraklar… Biz oraya ait değiliz. Bizim köklerimiz burada.”
Tokhta Buğa’nın sözleri, kamptaki birçok askerin ortak duygularına tercüman olmuştu. Onaylayan mırıltılar yükseldi. Babür, bu tepkiyi bekliyordu. Onların acısını anlıyordu, çünkü aynı acıyı kendi yüreğinde taşıyordu.
Atından indi ve adamlarının arasına yürüdü. Gözlerinin içine tek tek baktı.
“Tokhta Buğa haklı,” dedi, sesi net ve samimiydi. “Köklerimiz burada. Kalplerimiz burada. Benim de kalbim, kaybettiğim Semerkant’ta, çocukluğumun geçtiği Andican’da. Fakat bir ağacın kökleri, kurak bir toprakta ne kadar yaşayabilir? Maveraünnehir toprağı, bizim için artık kurak. Şeybanî, o toprağı kanla suladı ve bizim filizlerimize yer bırakmadı.”
Elini, Tokhta Buğa’nın omuzuna koydu. “Size yalan vaatlerde bulunmayacağım. Size, Kabil’de bizi bir cennetin beklediğini söylemeyeceğim. Belki de orada bizi daha büyük zorluklar, daha çetin savaşlar bekliyor. Size tek bir şey vaat edebilirim: Bir gelecek. Burada, bu dağlarda bir geleceğimiz yok. Burada ya birer haydut olarak öleceğiz ya da Şeybanî’nin avcılarına yem olacağız. Güneyde ise, bir şansımız var. Yeni bir başlangıç için, yeniden bir yurt kurmak için, yeniden bir ordu olup, belki bir gün, ama ancak o zaman, buraya daha güçlü bir şekilde geri dönmek için bir şans.”
Durdu ve kampı saran dağlara baktı. “Ata yurduna veda etmek, ölümden zordur, bilirim. Fakat bazen bir tohumun yeniden yeşerebilmesi için, rüzgârla uzaklara, yeni topraklara taşınması gerekir. Biz, o tohumlarız. Kader, bizi yeni bir toprağa taşıyor. Benimle gelen, bu yeni başlangıcın bir parçası olur. Gelmeyen, burada kalıp kaderini beklemekte özgürdür. Karar sizindir.”
Babür, sözlerini bitirdikten sonra arkasını dönüp çadırına doğru yürüdü. Kimseyi zorlamayacaktı. Bu, herkesin kendi vermesi gereken bir karardı. Gece boyunca, kampta ateşler yandı, fısıltılar, tartışmalar devam etti. Sabah olduğunda, Babür çadırından çıktığında, gördüğü manzara karşısında gözleri doldu. Adamlarının hiçbiri gitmemişti. Hepsi atlarının yanında, silahları kuşanmış, sefere hazır bir halde onu bekliyordu. Onlar, liderlerini seçmişlerdi. Liderlerinin kaderi, onların kaderiydi. Birlikte, bilinmezliğe doğru yürüyeceklerdi. O gün, küçük ordu, ata yurduna son bir kez baktı ve yüzünü güneye, Hindukuş’un karlı zirvelerine çevirdi.
Dağların Anası
Hindukuş Geçitleri, 1504 Sonbaharı
Hindukuş’u aşmak, bir askeri seferden çok, doğanın kendisine karşı verilen bir savaştı. Dağların eteklerinden yukarı tırmanmaya başladıkça, dünya değişiyordu. Yeşil vadilerin yerini, çıplak kayalıklar ve cılız bitki örtüsü alıyordu. Hava, her adımda daha da keskinleşiyor, nefes almak zorlaşıyordu.
Babür’ün ordusu, dar ve tehlikeli patikalarda tek sıra halinde ilerliyordu. Bir yanda binlerce metrelik uçurumlar, diğer yanda ise her an çığ tehlikesi taşıyan karlı yamaçlar vardı. En ufak bir yanlış adım, bir atın ayağının kayması, ölüm demekti. Rüzgâr, dağların kovuklarında bir canavar gibi uluyor, insanı sağır eden bir uğultuyla yüzlerine kar ve buz taneleri çarpıyordu.
Askerler, yüzlerini ve başlarını kumaşlarla sarmışlardı. Soğuk, en kalın giysilerden bile geçip, kemiklerine işliyordu. Geceleri, ateş yakmak neredeyse imkânsızdı. Rüzgâr, en inatçı alevi bile bir anda söndürüyordu. Birbirlerine sokularak, atlarının sıcaklığıyla hayatta kalmaya çalışıyorlardı.
Babür, bu cehennemi yolculukta adamlarına örnek oluyordu. En zorlu geçitlerde atından iniyor, onlarla birlikte yürüyor, yolu açmak için kayaları temizlemelerine yardım ediyordu. Kendi payına düşen azıcık yiyeceği, en bitkin düşmüş askeriyle paylaşıyordu. Onun bu dayanıklılığı, umutsuzluğun pençesindeki adamlara güç veriyordu.
Fakat kayıplar kaçınılmazdı. Bazı askerler, yük hayvanları ve atlar, buzlu yollarda kayarak uçuruma yuvarlandı. Kimileri, yükseklik hastalığına yakalanıp, nefes darlığından can verdi. Soğuktan donan parmaklar, kulaklar sıradan bir durum haline gelmişti. Her gün, arkalarında birkaç yoldaşlarının donmuş bedenini bırakarak ilerliyorlardı. Dağların anası, Hindukuş, onlardan ağır bir bedel talep ediyordu.
Yolculuğun en zorlu anlarından birinde, kar fırtınası bastırdı. Göz gözü görmüyordu. Ordu, yolunu tamamen kaybetti. Bir mağaraya sığınmaktan başka çareleri kalmamıştı. Babür, mağaranın küçük ve kalabalık olduğunu görünce, içeri girmeyi reddetti. Adamları içeride sıkışırken, kendisinin rahat etmesini onuruna yediremedi. Fırtınanın ortasında, mağaranın girişinde, sırtını bir kayaya dayayarak oturdu.
Üzerine kar yağıyordu. Kısa sürede, başından aşağısı bembeyaz bir örtüyle kaplandı. İçerideki adamları, onun bu halini görünce yalvardılar. “Hükümdarım, içeri girin, donacaksınız!”
Babür, başını kaldırdı. “Siz içeride bu haldeyken, benim sıcakta oturmam doğru olmaz,” dedi. “Zorlukta ve rahatlıkta, kaderimiz birdir.”
Bu sözler ve bu davranış, adamlarının kalbine silinmez bir şekilde kazındı. Onların lideri, krallığını kaybetmiş olabilirdi, ama insanlığını ve bir komutanın asaletini asla kaybetmemişti.
Haftalar süren o korkunç yolculuğun ardından, bir gün, nihayet tırmanış bitti ve iniş başladı. Aşağıya doğru ilerledikçe, hava ısınmaya, bitki örtüsü yeniden canlanmaya başladı. Ve bir sabah, bir tepenin üzerinden baktıklarında, gördükleri manzara karşısında hepsi donakaldı.
Kabil’in Işıkları
Kabil Vadisi, 1504 Sonbaharı
Aşağıda, yemyeşil bir vadi uzanıyordu. Hindukuş’un beyaz ve gri cehenneminden sonra, o vadi, bir cennet bahçesi gibiydi. Meyve ağaçlarıyla dolu, tarlaları ekilip biçilmiş, ortasından gümüş bir yılan gibi kıvrılan bir nehrin suladığı bereketli bir toprak parçasıydı. Ve vadinin kalbinde, etrafı güçlü surlarla çevrili bir şehir duruyordu: Kabil.
Babür ve adamları, haftalardır ilk kez sıcak bir rüzgârın yüzlerini okşadığını hissettiler. İlk kez, çam uğultusu yerine kuş cıvıltıları duydular. O an, bütün yorgunluklarını, bütün acılarını unuttular. Gözleri, hayranlıkla yeni dünyayı seyrediyordu. Buranın havası farklıydı, kokusu farklıydı, ışığı farklıydı.
Kabil vadisine indiklerinde, yerli halkla ilk temaslarını kurdular. Bu insanlar, Maveraünnehir’deki Türklere ve Taciklere benzemiyorlardı. Dilleri, giysileri, âdetleri farklıydı. Babür’ün ordusuna, korku ve merakla yaklaştılar.
Babür, adamlarına, yerli halka karşı son derece saygılı davranmalarını, asla kimsenin malına zarar vermemelerini emretti. O, bir istilacı değil, potansiyel bir lider olarak görülmek istiyordu.
Kabil’e yaklaştıkça, şehrin siyasi durumu hakkında daha net bilgiler almaya başladılar. Şehri yöneten Muqim Beg Argun, halk tarafından sevilmeyen, zalim bir gaspçıydı. Kendi adamları bile ona tam bir sadakat duymuyordu. Şehir, dışarıdan gelecek güçlü bir elin, bu adaletsiz yönetimi devirmesini bekler gibiydi.
Babür, aradığı fırsatın bu olduğunu anladı. O, bir gaspçıya karşı savaşacak olan, meşru Timurlu soyundan gelen bir hak sahibiydi. Bu, ona ahlaki bir üstünlük sağlıyordu.
Ordusunu, Kabil’in birkaç kilometre uzağında, stratejik bir noktada konuşlandırdı. Şehri doğrudan kuşatmak yerine, beklemeyi tercih etti. Onun gelişi haberi, kısa sürede Kabil’de yayıldı. Şehirde, bir heyecan ve beklenti dalgası oluştu. Babür’ün adı, fısıltıyla kulaktan kulağa yayılıyordu. Timur’un soyundan gelen genç kaplan, kapıdaydı.
Babür, çadırından, akşam çökerken Kabil’in yanan ışıklarını seyrediyordu. O ışıklar, sadece bir şehrin aydınlığı değil, onun için yeni bir umudun, yeni bir hayatın parıltısıydı. Maveraünnehir’de batan güneşi, Kabil’de yeniden doğmak üzereydi.
Kapıdaki Kaplan
Kabil Civarı, 1504 Kışı
Babür, acele etmedi. Sabır, acı dolu sürgün yıllarında öğrendiği en önemli erdemlerden biriydi. Kabil’in etrafında birkaç hafta boyunca kalarak, hem adamlarının ve atlarının dinlenmesini sağladı hem de şehrin içindeki durumu tam olarak analiz etti. Gizlice gönderdiği casuslar, paha biçilmez bilgilerle geri dönüyorlardı.
Muqim Beg Argun, Babür’ün gelişinden haberdar olmuş ve paniğe kapılmıştı. Kabil’deki kendi otoritesinin ne kadar zayıf olduğunun farkındaydı. Babür’ün adının halk arasında yarattığı sempati, onu korkutuyordu. Surları güçlendirmeye, asker toplamaya çalıştı, fakat komutanları arasında bile ona karşı bir güvensizlik vardı. Herkes, rüzgârın Babür’den yana esmeye başladığını seziyordu.
Babür, bu psikolojik üstünlüğü sonuna kadar kullandı. Muqim Beg’e bir elçi gönderdi. Elçinin mesajı, bir tehdit değil, bir teklifti. Babür, Kabil’in atalarından kalma bir yurt olduğunu, Muqim Beg’in ise bir gaspçı olduğunu belirtiyor, fakat kan dökülmesini istemediğini söylüyordu. Eğer Muqim Beg, şehri barışçıl bir şekilde teslim eder ve güneye, kendi yurdu olan Kandahar’a çekilirse, canının ve malının bağışlanacağını vaat ediyordu.
Bu, Muqim Beg için onurlu bir çıkış yoluydu. Direnirse, hem savaşı hem de hayatını kaybetmesi neredeyse kesindi. Babür’ün ordusu sayıca az olabilirdi, fakat liderlerinin etrafında ölümüne savaşacak, tecrübeli ve gözü kara adamlardan oluşuyordu. Kendi ordusu ise, davasına inanmayan, her an taraf değiştirebilecek bir kalabalıktı.
Muqim Beg, birkaç gün düşündükten sonra, kaçınılmaz olanı kabul etti. Babür’ün teklifini kabul ettiğini bildirdi.
Anlaşmanın yapıldığı gün, Kabil’in kapıları ardına kadar açıldı. Bir taraftan, Muqim Beg Argun ve adamları, sessizce ve utanç içinde şehri terk ederken, diğer kapıdan Babür ve ordusu, zaferle şehre giriyordu.
Halk, sokakları doldurmuştu. Onu, çiçeklerle ve sevinç çığlıklarıyla karşıladılar. Babür, atının üzerinde, mağrur ama mütebessim bir ifadeyle ilerliyordu. Bir yıl önce, dağlarda bir avuç kaçağın lideriyken, şimdi yeniden bir krallığın hükümdarıydı. Hem de tek bir kılıç çekmeden, tek bir damla kan dökmeden.
Kabil Kalesi’ne girip, hükümdarlık sarayına yerleştiğinde, derin bir nefes aldı. Bu, Semerkant’ın ihtişamına sahip bir saray değildi. Bu, Fergana’nın hatıralarını taşıyan bir yer değildi. Burası yeniydi. Burası farklıydı. Burası, onun küllerinden doğduğu yerdi.
Kapıdaki kaplan, artık içerideydi. Kayıp tahtın peşindeki o uzun ve kanlı yolculuk, beklenmedik bir durakta son bulmuş gibiydi. Fakat Babür, bunun bir son olmadığını biliyordu. Bu, yeni ve çok daha büyük bir hikâyenin sadece başlangıcıydı. Gözleri, artık kuzeydeki kayıp yurduna değil, güneydoğudaki, zenginlik ve gizem dolu Hindistan ovasına doğru bakmaya başlamıştı. Hindukuş’un çağrısı, onu yeni bir kadere, bir imparatorluk kurucusunun kaderine doğru sürüklüyordu.
Bölüm 8 – Kabil’de Yeni Bir Yuva
Kırılgan Hâkimiyet
Bala Hisar Kalesi, Kabil, 1504 Sonbaharı
Kabil’in kalesi Bala Hisar, şehrin ve vadinin üzerine hükmeden yaşlı bir kartal yuvası gibiydi. Babür, kalenin en yüksek burcunun mazgallarından aşağıya, yeni krallığına bakıyordu. Birkaç ay önce, Hindukuş’un buzlu cehenneminde, bir sonraki gün hayatta kalıp kalamayacağını bilmeyen bir kaçaktı. Şimdi ise, bir şehrin, bir vadinin, bir krallığın efendisiydi. Talih, en acımasız yüzünü gösterdikten sonra, ona en cömert gülümsemelerinden birini sunmuştu.
Fakat Babür, bu gülümsemenin ne kadar aldatıcı olabileceğini bilecek kadar çok şey yaşamıştı. Aşağıda uzanan şehir, ona aitti, fakat henüz onun değildi. Sokakları dolduran insanlar, ona kurtarıcı gözüyle bakmışlardı, lakin o, hala bir yabancıydı. O, kuzeyden, Maveraünnehir’den gelen bir Timurlu’ydu. Adamları, Çağatay Türkçesi konuşan savaşçılardı. Kabil halkı ise, farklı dillerin ve kültürlerin bir karışımıydı. Dar sokaklarda, Peştun savaşçılarının sert Paştuncası, Tacik tüccarların yumuşak Farsçası ve Hazara kabilelerinin Moğolca’dan kalma şiveleri birbirine karışıyordu. Babür, bu farklı unsurlardan oluşan mozaikte, kendi hâkimiyetinin ne kadar kırılgan bir iplikle asılı durduğunu görüyordu.
Yanına, en sadık komutanlarından Kasım Bey yaklaştı. Yaşlı kurdun yüzünde, zaferin gururuyla birlikte, geleceğin endişesi de okunuyordu.
“Şehir sakin, hükümdarım,” dedi Kasım Bey. “Halk, Muqim Beg’in zulmünden kurtulduğu için memnun. Adınıza hutbe okundu, sikke basılması için emir verildi. Resmen Kabil Hükümdarı’sınız.”
“Resmiyet, kılıçların kınında durmasını sağlamaya yetmez, Kasım Bey,” diye cevap verdi Babür. Gözleri, şehrin ötesindeki, vadiyi çevreleyen sarp dağlardaydı. “Şehir bizim. Peki ya şu dağlar? O dağlarda yaşayan Afgan kabileleri, Hazara beyleri… Onlar, Kabil’de kimin oturduğunu umursar mı? Onlar, bin yıldır kimseye boyun eğmemişler. Onlar için biz, Muqim Beg’den sonra gelen bir başka geçici fatihten ibaretiz. Gücümüzü test edecekler. Zayıf olduğumuzu hissettikleri an, vadinin üzerine bir çığ gibi inerler.”
Kasım Bey, haklı olduğunu biliyordu. “Ne yapmayı düşünüyorsunuz, hükümdarım?”
“Önce adalet,” dedi Babür, kararlılıkla. “Halk, aramızdaki farkı görmeli. Bizim yönetimimizin, öncekilerden farklı olduğunu anlamalı. Vergiler adil olacak. Kimsenin malına, canına dokunulmayacak. Tüccarların yolları güvenli kılınacak. Kabil halkı, bizim yönetimimiz altında refah bulursa, dağlardaki kabilelere karşı en güçlü kalemiz onlar olur.”
Ardından ekledi: “Sonra güç. Dağlardaki beylere elçiler göndereceğiz. Onları, dostluğa ve itaate davet edeceğiz. Gelenle dost oluruz. Gelmeyene, Timur’un soyundan gelen birinin sabrının da bir sınırı olduğunu gösteririz. Fakat o zamana dek, tetikte olmalıyız. Bu şehir, bize barışla teslim edildi. Lakin onu elimizde tutmak için savaşmamız gerekecek. Bundan hiç şüphem yok.”
O akşam, Babür sarayının rahat odasında otururken kendini yalnız hissediyordu. Fergana’nın hatıraları, Semerkant’ın hayalleri zihninde hâlâ canlıydı. Burası, onun yurdu değildi. Yine de, kader onu buraya getirmişti. Ve Babür, kaderden kaçmak yerine, onu şekillendirmeyi seçecek bir karaktere sahipti. Bu yabancı toprakları, kendine yeni bir yuva yapmak zorundaydı. Kırılgan hâkimiyetini, sarsılmaz bir iktidara dönüştürmek, önündeki en büyük sınavdı.
Devletin Çarkları
Bala Hisar, Divanhane, 1505 Başı
Kabil’de geçen ilk kış, askeri bir sükûnet içinde fakat idari bir faaliyet fırtınasıyla geçti. Babür, Semerkant’taki ilk fethinin ardından yaşadığı ganimet krizini ve idari boşluğu unutmamıştı. Aynı hatayı tekrarlamayacaktı. Bir devleti fethetmek başkaydı, onu yönetmek bambaşkaydı. Şimdi, bir fatihten çok bir devlet kurucusu gibi hareket etme zamanıydı.
Divanhane, her gün hummalı toplantılara sahne oluyordu. Babür’ün etrafında, Maveraünnehir’den onunla birlikte gelen tecrübeli Türk beyleri ile Kabil’in yerel Tacik ve Kızılbaş soylularından oluşan yeni bir idari kadro şekilleniyordu. Bu, hassas bir dengeydi. Babür, kendi sadık adamlarını ödüllendirmek zorundaydı, fakat yerel halkın tecrübesini ve desteğini de kazanmalıydı.
En büyük sorun, her zaman olduğu gibi, paraydı. Hazine boştu. Daha da kötüsü, Kabil ve çevresindeki topraklarda düzenli bir vergi sistemi yoktu. Muqim Beg, keyfi salmalar ve zorla alınan haraçlarla yönetmişti. Bu da hem halkı yoksullaştırmış hem de devletin gelirlerini belirsiz kılmıştı.
Bir divan toplantısında, Babür planını açıkladı. “Krallığımızın temeli, adalet ve refah üzerine kurulacaksa, ilk işimiz maliyemizi sağlam bir zemine oturtmaktır,” dedi. “Bütün Kabil vilayetinin toprakları, yeniden ölçülecek. Her köyün, her tarlanın verimliliği tespit edilecek. Ardından, herkesin gücüne göre, adil ve sabit bir vergi oranı belirlenecek. Kimse, ödeyemeyeceği bir yükün altına sokulmayacak. Lakin kimse de devletine karşı olan vazifesinden kaçamayacak.”
Bu, devrim niteliğinde bir öneriydi. Kâtipler ve arazi ölçüm memurları, vilayetin dört bir yanına dağıldılar. Bu süreç, yerel beylerin ve toprak ağalarının bir kısmını rahatsız etti. Onlar, keyfi düzene, vergiden kaçmaya ve kendi bölgelerinde küçük krallar gibi davranmaya alışkındılar. Babür’in merkeziyetçi ve adil sistemi, onların gücünü tehdit ediyordu.
Babür’ün Çağataylı beylerinden bazıları da durumu anlamakta zorlanıyordu. Onlar için devletin geliri, fetihlerden elde edilen ganimet demekti. Toprak ölçmek, vergi kaydı tutmak gibi işler, onlara sıkıcı ve onursuz geliyordu.
“Hükümdarım,” dedi komutanlarından biri olan Şir Berek. “Biz kılıç ehliyiz, kalem ehli değil. Bırakın bu işleri kâtipler yapsın. Biz, yeni fetihlere çıkalım. Hindistan’ın zengin şehirleri, hazinemizi doldurmaya yetmez mi?”
Babür, Şir Berek’e sabırla cevap verdi. “Bir ev, sağlam bir temel olmadan inşa edilirse, en küçük bir rüzgârda yıkılır, Şir Berek. Bizim devletimiz, bu evdir. Kabil, onun temelidir. Bu temeli sağlam atmadan, yeni katlar çıkmaya kalkarsak, her şeyi başımıza yıkarız. Önce yuvamızı düzene sokacağız. Kendi kaynaklarımızla ayakta durmayı öğreneceğiz. Fetihler, ondan sonra gelir. Ve o fetihler, yağma için değil, bu devleti daha da büyütmek ve güçlendirmek için yapılır.”
Devletin çarkları yavaş yavaş dönmeye başlamıştı. Bir adalet sistemi kuruluyor, davalara bakılıyor, yolların güvenliği sağlanıyordu. Babür, halkın şikâyetlerini dinlemek için haftanın belirli günlerini ayırıyor, en fakir köylünün bile doğrudan ona ulaşabilmesini sağlıyordu. Bu tavrı, Kabil halkının kalbinde ona karşı derin bir saygı ve sevgi uyandırıyordu. O, yalnızca kılıcıyla değil, adaletiyle de hükmediyordu. Bu yeni yuva, yavaş yavaş onun karakteriyle, onun vizyonuyla şekilleniyordu.
Eski Dostlar, Yeni Düşmanlar
Hazara Dağları, 1505 Yazı
Babür’ün Kabil’deki düzeni kurma çabaları, beklendiği gibi, vadinin dışındaki güçler tarafından sınanmakta gecikmedi. Kabil’in batısındaki dağlık bölgede yaşayan Hazara kabileleri, yüzyıllardır merkezi otoriteye direnen, savaşçı ve gururlu bir halktı. Moğol kökenli olan bu kabileler, ne Timurluları ne de Özbekleri kendilerine efendi olarak kabul ediyorlardı. Kabil’de kimin oturduğu onlar için pek bir şey ifade etmiyordu; vadideki kervan yolları, onlar için her zaman meşru bir ganimet kaynağı olmuştu.
Babür’ün kurduğu düzen ve güvenli yollar, onların geleneksel “gelir kapılarını” tehdit ediyordu. Çok geçmeden, bir Hazara reisi olan Şir Ali önderliğindeki bir grup, Kabil’den gelen bir ticaret kervanına saldırdı, malları yağmaladı ve birkaç tüccarı öldürdü.
Haber, Bala Hisar’a ulaştığında, Babür’ün divanında farklı sesler yükseldi. Bazı yerel beyler, Hazaraların tehlikeli olduğunu, onlarla savaşmanın zor ve maliyetli olacağını, bu yüzden reislerine birkaç hediye gönderip olayı kapatmanın daha akıllıca olacağını söylediler.
Babür, bu tavsiyeyi öfkeyle reddetti. “Devletin itibarı, hediyelerle satın alınamaz!” dedi. “Bugün bir kervana saldıran, yarın Kabil’in kapılarına dayanır. Zayıflık gösterirsek, bütün dağ kabileleri üzerimize gelir. Bu, bir isyandır ve isyanın cevabı kılıçla verilir.”
Babür, küçük ama son derece çevik bir birlik hazırladı. Ordusunun tamamını götürmedi. Bu, bir fetih seferi değil, bir cezalandırma operasyonuydu. Hedef, Şir Ali’nin sarp dağlardaki kalesiydi.
Hazara topraklarına girmek, zorlu bir işti. Yollar dar, arazi engebeliydi ve her köşe başında bir pusu tehlikesi vardı. Fakat Babür ve adamları, Hindukuş’u aşarken bu tür arazilere alışmışlardı. Hızlı hareket ettiler, Hazaraların beklemediği patikaları kullandılar ve şafak vakti, Şir Ali’nin kalesinin önünde bitiverdiler.
Hazara reisi, Babür’ün bu kadar çabuk ve bu kadar derine nüfuz edebileceğini hiç beklememişti. Kalesi, bir kartal yuvası gibi sarp bir kayalığın üzerine kuruluydu, fakat içindeki savaşçı sayısı azdı. Babür, hiç vakit kaybetmeden saldırı emri verdi.
Çok çetin bir tırmanış ve kanlı bir savaştan sonra, Babür’ün askerleri kalenin duvarlarını aştı. Şir Ali ve adamları, sonuna kadar cesurca dövüştüler, fakat sonunda yenildiler. Reis, yakalandı ve Babür’ün huzuruna getirildi.
Herkes, Babür’ün isyancı reisi ve adamlarını idam ettirmesini bekliyordu. Bu, bölgenin geleneklerine uygun bir cezaydı. Fakat Babür, herkesi şaşırtan bir hamle yaptı.
Şir Ali’ye baktı. “Cesurca savaştın,” dedi. “Halkını korumak için direndin. Lakin yanlış bir yola saptın. Benim adaletimden kaçtın ve masum insanların kanını döktün.”
Ardından, yağmalanan malların tamamının geri alınmasını ve kervan sahiplerine iade edilmesini emretti. Çatışmada ölen tüccarların aileleri için, Şir Ali’nin hazinesinden kan bedeli ödetti. Sonra, Şir Ali’ye döndü.
“Seni ve adamlarını bağışlıyorum,” dedi. “Tek bir şartla: Bundan sonra benim hâkimiyetimi tanıyacak, kervan yollarının güvenliğini bizzat sağlayacak ve Kabil’e vergini ödeyeceksin. Bana sadakatle hizmet edersen, dostum olursun. Bir daha ihanet edersen, merhametimi bir daha bulamazsın.”
Bu karar, bölgedeki bütün dengeleri değiştirdi. Babür, yalnızca gücünü değil, aynı zamanda merhametini ve adaletini de göstermişti. Şir Ali ve diğer Hazara reisleri, karşılarında kendilerinden önceki zalim yöneticiler gibi birini değil, sert ama adil, sözünün eri bir hükümdar gördüler. Bu olaydan sonra, dağ kabilelerinin çoğu, Babür’ün otoritesini tanıyarak ona biat etti. Babür, eski düşmanlarını, yeni müttefiklere dönüştürmeyi başarmıştı.
Geçmişin Gölgeleri
Bagh-e Vefa (Vefa Bahçesi), Kabil, 1506
Devletin çarkları dönüyor, sınırlar güvence altına alınıyordu. Kabil, Babür’ün yönetimi altında bir istikrar ve refah adasına dönüşüyordu. Fakat Babür’ün zihninde, geçmişin gölgeleri dolaşmaya devam ediyordu. Geceleri rüyalarında hâlâ Semerkant’ın minarelerini, Seyhun nehrinin kıyısındaki Ahsi kalesini görüyordu. Maveraünnehir, onun kayıp cennetiydi.
Bu özlemini ve ruhundaki şairane tarafı dindirmek için, Kabil’in dışında, iklimin daha yumuşak olduğu bir yerde kendisi için bir bahçe yaptırmaya karar verdi. Adını Bagh-e Vefa, yani Vefa Bahçesi koydu. Burası, onun kişisel sığınağı olacaktı. Fergana’dan getirttiği meyve ağaçları, Semerkant’ı andıran güller ve laleler, özenle tasarlanmış su kanalları ve küçük mermer köşklerle, bu bahçe Maveraünnehir’in küçük bir kopyası haline geldi.
Babür, devlet işlerinden bunaldığında kendini bu bahçeye atıyor, saatlerce ağaçların gölgesinde oturup şiirler yazıyor, anılarını kaleme alıyordu. Babürnâme, onun yalnızca askeri zaferlerinin değil, ruhundaki fırtınaların, özlemlerinin ve hayal kırıklıklarının da bir kaydıydı. Bu bahçe, onun kökleriyle, kaybettiği geçmişiyle bağ kurma şekliydi.
1506 yılının bir yaz günü, Vefa Bahçesi’nde otururken, kuzeyden gelen bir ulak, önemli haberler getirdi. Haberler, hem korkutucu hem de bir devri kapatan nitelikteydi. Özbek Hanı Şeybanî, durdurulamaz ilerleyişini sürdürmüş ve Timurluların son büyük kalesi, sanatın ve kültürün başkenti Herat’ı da ele geçirmişti. Herat’ın yaşlı ve sanatsever hükümdarı Sultan Hüseyin Baykara, Özbekler şehre gelmeden kısa süre önce vefat etmiş, oğulları ise birleşip direnmek yerine kendi aralarında kavga ederek şehrin düşüşünü hızlandırmışlardı.
Bu haberle birlikte, Timurlu İmparatorluğu’nun Maveraünnehir ve Horasan’daki 150 yıllık hâkimiyeti resmen sona ermişti. Artık o topraklarda, Babür’ün akrabası olan tek bir hükümdar bile kalmamıştı. Hepsi ya öldürülmüş, ya sürülmüş ya da Şeybanî’ye biat etmişti.
Babür, haberi aldığında uzun bir süre sessiz kaldı. İçinde bir yanardağ patlıyor gibiydi. Öfke, hüzün, çaresizlik… Bütün Timurlu şehzadelerine, birleşmeleri için nasıl yalvardığını hatırladı. Kendi küçük çıkarları uğruna, ortak düşmanı görmezden gelmelerinin bedelini, bütün bir hanedan ödemişti.
O an, zihninde bir şeylerin koptuğunu hissetti. Semerkant’ı geri alma hayali, o güne dek kalbinin bir köşesinde yaşayan inatçı bir umuttu. Şimdi o umut, bir cam parçası gibi kırılıp tuzla buz olmuştu. Artık geri dönecek bir yer, geri alınacak bir miras kalmamıştı. Maveraünnehir kapısı, yüzüne çelik bir duvar gibi kapanmıştı. O artık, “sürgündeki Semerkant Hükümdarı” değildi. O, Kabil Hükümdarı Babür’dü. Kaderi, artık kuzeyde değil, bulunduğu yerdeydi.
Başını kaldırdı ve bahçesindeki, Fergana’dan getirdiği kiraz ağacına baktı. Ağaç, bu yeni toprağa tutunmuş, meyve vermeye başlamıştı. Tıpkı onun gibi. Geçmişin gölgeleri hâlâ oradaydı, fakat artık geleceğini karartacak kadar güçlü değillerdi. Babür, yüzünü güneşe, yeni ufuklara dönmek zorunda olduğunu anlamıştı.
Gözler Güneyde
Bala Hisar Kalesi, 1506 Sonları
Herat’ın düşüşü haberi, Babür için stratejik bir dönüm noktası oldu. Artık kuzeyden medet ummak anlamsızdı. Şeybanî Han, gücünün zirvesindeydi ve eninde sonunda gözünü Kabil’e de dikeceği kesindi. Kabil, tek başına Özbeklerin devasa gücüne karşı koyabilecek bir krallık değildi. Fakir bir ülkeydi. Tarım ve küçük ticaretten başka bir geliri yoktu. Sadık ama küçük bir ordusu vardı. Bu orduyu uzun süre beslemek, donatmak ve büyütmek için gereken kaynaklara sahip değildi.
Babür, hayatta kalmak ve bir gelecek inşa etmek istiyorsa, genişlemek, daha zengin topraklara ulaşmak zorundaydı. Kuzey kapısı kapalı olduğuna göre, bakabileceği tek bir yön kalmıştı: Güneydoğu.
Bala Hisar’ın burcundan, bu kez güneydoğuya doğru bakıyordu. O yönde, sarp dağların ve tehlikeli geçitlerin ardında, efsanelerde anlatılan, zenginliği ve büyüklüğüyle nam salmış bir dünya vardı: Hindistan.
Tüccarlardan, gezginlerden ve maceraperestlerden dinlediği hikâyeler aklına geliyordu. Ganj ve İndus nehirlerinin suladığı sonsuz ovalar, baharat ve mücevher dolu pazarlar, altınla süslenmiş tapınaklar… Fakat onu cezbeden yalnızca bu zenginlik değildi. Hindistan, siyasi olarak da bir fırsatlar diyarıydı. Delhi’de hüküm süren Lodi Hanedanı, Afgan kökenli bir hanedandı, lakin ülkenin tamamına hâkim değillerdi. Racput krallıkları, Bengal, Gucarat gibi sultanlıklar, hepsi kendi bağımsızlıklarını koruyor, birbirleriyle sürekli savaşıyorlardı. Hindistan, güçlü bir merkezi otoriteden yoksun, parçalanmış bir devdi.
Babür, en güvendiği beylerini topladı. Haritayı bir kez daha masanın üzerine serdi. Fakat bu kez parmağı, Semerkant’ın ya da Buhara’nın üzerinde değildi. Parmağı, Hayber Geçidi’nin üzerinde duruyordu.
“Dostlarım,” dedi. “Maveraünnehir defteri bizim için kapandı. Şeybanî, oranın yeni sahibi. Onunla açık bir meydan savaşında başa çıkacak gücümüz yok. Kabil, güzel bir yuva, ama bizi sonsuza dek koruyacak kadar güçlü bir kale değil. Bize kaynak lazım. Bize daha fazla asker, daha fazla at, daha fazla altın lazım.”
Bakışlarını beylerinin üzerinde gezdirdi. “Atamız Timur, Hindistan’a yürüdü ve Delhi’yi fethetti. O, oradan büyük bir zenginlikle döndü. Bizim niyetimiz, onun gibi bir fetih değil, şimdilik. Fakat gücümüzü göstermek, kaynaklarımızı artırmak ve Şeybanî’ye karşı bize destek olabilecek yeni müttefikler bulmak zorundayız. Kabil’in fakirliğiyle, Özbek selinin önünde duramayız. Hayatta kalmak için, Hindistan’ın zenginliğine ulaşmalıyız.”
Bu, yeni bir vizyonun ilanıydı. Artık hedef, kayıp bir tahtın peşinde koşmak değildi. Hedef, yeni bir imparatorluğun temellerini atmaktı. İlk başta, bu seferler küçük akınlar, keşifler ve kaynak toplama amaçlı olacaktı. Fakat Babür’ün zihninin derinliklerinde, çok daha büyük bir plan şekillenmeye başlamıştı.
O gün, Bala Hisar’ın burcunda, Babür için yeni bir dönem başladı. Artık o, yurdunu kaybetmiş hüzünlü bir prens değildi. O, Kabil Padişahı Babür’dü. Ve gözleri, kaderinin onu beklediği yere, Hindistan’ın sıcak ve gizemli ovalarına çevrilmişti. Hindukuş’un çağrısı onu Kabil’e getirmişti. Şimdi ise, Hayber Geçidi’nin ötesindeki zengin toprakların fısıltısı, onu yeni ve daha büyük maceralara çağırıyordu.
Bölüm 9 – Hindistan’ın Kapısında
Padişah’ın Doğuşu
Bala Hisar Kalesi, Kabil, 1507
Zaman, Kabil vadisinde Maveraünnehir’e göre daha yavaş, daha ağır akıyor gibiydi. İki yılı aşkın bir süredir Babür, bu yeni topraklarda kök salmaya çalışıyordu. Kabil, artık bir sığınak değil, bir başkentti. Devletin çarkları dönüyor, adalet dağıtılıyor, yollar güvenli hale geliyordu. Dağlardaki kabileler, ya kılıcının keskinliğini ya da merhametinin genişliğini tadarak onun otoritesini tanımışlardı. Babür, artık bir kaçak değil, bir hükümdardı. Lakin hangi unvanla?
O, hala Zahirüddin Muhammed Babür Mirza’ydı. “Mirza”, Farsça’da “Emir’in oğlu” anlamına gelen, Timurlu soyundan gelen bütün erkeklerin taşıdığı bir unvandı. Bu, şerefli bir unvandı, fakat aynı zamanda bir aidiyeti, bir hiyerarşiyi de ifade ediyordu. Bütün Mirza’lar, teoride, Timur’un en büyük torununun soyundan gelen ve Semerkant’ta oturan ulu hana bağlıydılar. O ulu han artık yoktu. Semerkant, Özbeklerin elindeydi. Timurlu hanedanı dağılmış, her bir Mirza, kendi küçük beyliğinde hayatta kalma mücadelesi veren birer yerel beye dönüşmüştü.
Babür, bu durumdan rahatsızdı. O, artık ne Fergana’nın küçük beyi ne de Semerkant’ın sürgündeki talibiydi. O, bütün akrabaları yok olurken hayatta kalmayı başarmış, kendi krallığını sıfırdan kurmuş tek Timurlu’ydu. “Mirza” unvanı, ona dar geliyordu. Bu unvan, geçmişe, kaybedilmiş bir dünyaya aitti. Onun ise, yeni bir geleceğe, yeni bir kimliğe ihtiyacı vardı.
Bir kış akşamı, divanhanedeki mangalın başında en güvendiği birkaç beyiyle otururken, bu düşüncesini ilk kez dile getirdi.
“Beylerim,” dedi, ateşe dalgın dalgın bakarak. “Akrabalarımızın hepsi ya Şeybanî’nin kılıcıyla can verdi ya da ona boyun eğdi. Timur’un soyundan, kendi toprağında bağımsız bir hükümdar olarak kalan bir tek biz varız. Lakin hala kendimize ‘Mirza’ diyoruz. Sanki hala bağlı olduğumuz, hesap verdiğimiz bir üstümüz varmış gibi. Bu doğru mu?”
Yaşlı Kasım Bey, onun ne demek istediğini anlamıştı. “Hükümdarım, siz Ömer Şeyh Mirza’nın oğlusunuz. Bu unvan, babanızdan mirastır.”
“Babam, Semerkant’taki ağabeyine bağlı bir hükümdardı,” diye karşılık verdi Babür. “Benim ise bağlı olacağım kimse kalmadı. Şeybanî’ye ‘han’ diyorlar. Safevî İsmail’e ‘şah’ diyorlar. Osmanlı Sultanı, kendi topraklarında bir imparator. Biz neden hala bir ‘prens’ olarak kalalım? Neden kendi mutlak egemenliğimizi, kendi bağımsızlığımızı ilan etmeyelim?”
Genç komutanlardan, onunla birlikte dağlarda sürgün hayatı yaşamış olan Kası m Koçın, heyecanla atıldı. “Hükümdarım doğru söyler! Biz kimsenin astı değiliz! Siz, kendi gücünüzle bu krallığı kurdunuz. Unvanınız da gücünüze yakışır olmalı!”
Babür, kararını vermişti. “Bugünden tezi yok,” dedi, sesi odada yankılandı. “Ben artık ‘Mirza’ değilim. Ben, ‘Padişah’ım.”
Padişah. Farsça’da “Ulu Hükümdar” ya da “Kralların Şahı” anlamına gelen, en üstün dünyevi otoriteyi ifade eden bir unvandı. Bu, basit bir isim değişikliği değildi. Bu, siyasi bir manifestoydu. Babür, bu unvanla, kendisini diğer bütün yerel hanlardan ve beylerden üstün kıldığını, kimseye hesap vermeyeceğini ve kendi hanedanını kurduğunu ilan ediyordu. Timurlu Mirza Babür ölmüş, Kabil Padişahı Babür doğmuştu.
Bu karar, Kabil’de ve çevre topraklarda büyük bir etki yarattı. Dostları için bir gurur ve umut kaynağı oldu. Düşmanları için ise, bu yirmi dört yaşındaki gencin bitmek bilmeyen hırsının ve cüretinin bir göstergesiydi. O, artık sadece hayatta kalmaya çalışan biri değildi. O, bir imparatorluk kurma niyetini açıkça ortaya koyuyordu. Bu yeni unvan, onun omuzlarına daha ağır bir yük, daha büyük bir sorumluluk yüklüyordu. Bir Padişah, küçük yenilgiler alamaz, küçük topraklara sığamazdı. Bir Padişah, adına layık zaferler kazanmak zorundaydı.
Bir Veliahtın Doğumu
Kabil, Mart 1508
Padişahlık ilanından kısa bir süre sonra, Bala Hisar kalesi, siyasi bir manifestodan çok daha kişisel, çok daha derin bir sevince sahne oldu. Babür’ün en sevdiği eşi Maham Begüm, uzun ve zorlu bir doğumun ardından, bir erkek evlat dünyaya getirdi.
Haber, sarayın koridorlarında bir sevinç dalgası gibi yayıldı. Babür, o sırada divanda devlet işleriyle meşguldü. Haberi getiren hizmetkârın yüzündeki gülümsemeyi gördüğünde, kalbinin yerinden fırlayacak gibi olduğunu hissetti. Bütün toplantıyı, bütün devlet işlerini bir kenara bırakıp, hızla harem dairesine koştu.
Odaya girdiğinde, Maham Begüm yatağında bitkin ama mutlu bir tebessümle uzanıyordu. Yanındaki kundağın içinde ise, küçük, buruşuk yüzlü, hayatında gördüğü en mucizevi varlık uyuyordu. Oğlu.
Babür, yavaşça yaklaştı. Hayatı boyunca sayısız kez kılıç tutmuş, en kanlı savaşlarda en ufak bir tereddüt göstermemişti. Fakat şimdi, o küçücük varlığı kucağına almaktan korkuyordu. O kadar narin, o kadar kırılgandı ki…
Maham Begüm, onun tereddüdünü fark etti. “Al onu, Padişahım,” diye fısıldadı. “O senin oğlun. Senin mirasçın.”
Babür, derin bir nefes alıp, kundaktaki bebeği dikkatle kucağına aldı. Bebeğin sıcaklığı, kokusu, ona o ana dek tatmadığı bir duygu seli yaşattı. Bu, bir şehri fethetmenin zaferine benzemiyordu. Bu, bir düşmanı yenmenin gururuna benzemiyordu. Bu, çok daha temel, çok daha güçlü bir duyguydu. Bu, devamlılıktı. Bu, gelecekti.
Oğlunun yüzüne bakarken, kendi soyunun geleceğini görüyordu. O, tahtsız, yurtsuz bir sürgün olarak başladığı bu yolda, şimdi bir Padişah ve bir babaydı. Bir hanedanın kurucusuydu. Bu küçük bebek, onun adını, onun kanını geleceğe taşıyacak olan veliahttı.
Bebeğin kulağına eğilip, adını fısıldadı: “Hümâyûn.”
Hümâyûn, “kutlu, uğurlu, mübarek” demekti. Bu isim, Babür’ün geleceğe dair bütün umutlarının bir simgesiydi. Bu çocuğun, kendisinin yaşayamadığı o istikrarlı, barış dolu ve müreffeh hayatı yaşamasını diliyordu.
Hümâyûn’un doğumu, Kabil’de yedi gün yedi gece süren şenliklerle kutlandı. Fakirlere yemekler dağıtıldı, mahkûmlar affedildi, hazineden askerlere bahşişler verildi. Padişah’ın bir veliahtı olması, onun iktidarını daha da sağlamlaştırmıştı. Artık o, yalnızca kendi hayatından sorumlu değildi. Uğruna savaşacağı, uğruna bir imparatorluk kuracağı bir oğlu vardı. Bu kişisel mutluluk, onun siyasi hırsını daha da kamçıladı. Oğluna, Kabil’den daha büyük bir miras bırakmak zorundaydı. Gözleri, bir kez daha, Hindistan’ın zengin ovalarına çevrildi.
Yuvadaki Yılanlar
Bala Hisar Kalesi, Yaz 1508
Her mutluluk, kendi gölgesini yaratırdı. Babür, oğlu Hümâyûn’un doğumuyla hayatının en mesut günlerini yaşarken, yuvadaki yılanlar sessizce başlarını kaldırmaya başlamışlardı. Onun Kabil’deki gücünün artması, Padişah unvanını alması ve bir veliaht sahibi olması, bazılarını memnun ederken, bazılarını da fena halde rahatsız etmişti.
Bu rahatsızlığın merkezinde, iki grup vardı. Birincisi, Babür’ün Maveraünnehir’den kendisiyle birlikte gelen bazı Çağataylı beyleriydi. Onlar, Kabil’in yerleşik ve düzenli hayatına bir türlü alışamamışlardı. Sürekli fetih ve ganimetle dolu eski günleri özlüyorlardı. Babür’ün devlet kurma, vergi toplama, adalet dağıtma gibi işlerle uğraşması, onlara sıkıcı geliyordu. Ayrıca, Babür’in Kabil’in yerel soylularına da görevler verip onlara güvenmesi, kendi imtiyazlarını kaybettikleri endişesini doğuruyordu.
İkinci grup ise, Babür’ün kendi akrabalarıydı. Özellikle, amcası Sultan Ahmed Mirza’nın oğlu olan ve Babür’ün yanında yaşayan Mirza Han, tahtta gizlice gözü olan, kıskanç ve hırslı bir gençti. O, kendisinin de Timur soyundan geldiğini, Kabil üzerinde hak iddia edebileceğini düşünüyordu.
Bu iki hoşnutsuz grup, gizlice bir araya gelerek bir komplo kurmaya başladılar. Planları, Babür’ü bir av partisi sırasında pusuya düşürüp ortadan kaldırmak ve yerine, kendi kuklaları olacak olan Mirza Han’ı geçirmekti. Böylece devleti ele geçirip, eski göçebe ve yağmacı düzeni geri getirebileceklerdi.
Komplonun liderliğini, Babür’ün en güvendiği komutanlardan biri gibi görünen, fakat aslında ikiyüzlü ve hırslı bir adam olan Muhammed Hüseyin Dughlat yapıyordu. O, divandaki bütün tartışmaları, Babür’ün planlarını komploculara sızdırıyordu.
Babür, sezgileri güçlü bir liderdi. Adamlarının arasındaki huzursuzluğun farkındaydı. Bazı beylerin tavırlarındaki soğukluğu, gizli fısıltıları seziyordu. Fakat ihanetin bu kadar yakınından, en güvendiği sandığı insanlardan geleceğini aklına getirmiyordu.
Komplocular, planlarını uygulamak için doğru anı bekliyorlardı. Bir bahar günü, Babür’ün geleneksel av şölenlerinden birini düzenleyeceği haberi, onlara aradıkları fırsatı sundu. Şehrin dışında, ormanlık bir arazide, Padişah en yakın adamlarıyla birlikteyken, savunmasız olacaktı. Plan hazırdı. Yuvadaki yılanlar, Padişah’ı zehirlemek için avlarını beklemeye başlamışlardı.
Adaletin Kılıcı
Kabil Ormanları ve Bala Hisar, 1508 Sonbaharı
Av partisi, neşeli bir havada başlamıştı. Babür, atının üzerinde, en sevdiği şahini kolunda, avın heyecanını yaşıyordu. Etrafı, en güvendiği beyleriyle çevriliydi. Lakin bu beylerden bazıları, gülümsemelerinin ardında ölümcül bir ihanet saklıyordu.
Komplocuların planı, av sırasında Padişah’ı ana gruptan ayırıp, ormanın tenha bir köşesinde pusuya düşürmekti. Muhammed Hüseyin Dughlat, Babür’e yaklaşarak, çok büyük bir geyik gördüğünü, onu takip etmek için küçük bir grupla ayrılmaları gerektiğini söyledi.
Babür, bir an tereddüt etti. Dughlat’ın gözlerinde, her zamankinden farklı, tuhaf bir parıltı vardı. Sezgileri, ona bir şeylerin yanlış olduğunu fısıldıyordu. Tam o sırada, Babür’e ölesiye sadık olan komutanlarından Dost Beg, kulağına eğilerek fısıldadı: “Hükümdarım, bu adamın niyetinden şüpheliyim. Yanına fazla adam almadan ayrılmayın.”
Bu uyarı, Babür’ü kendine getirdi. Dughlat’a döndü ve gülümsedi. “Harika bir fikir,” dedi. “Fakat böyle büyük bir av için hep birlikte gitmeliyiz. Bütün beyler bu şölenden payını alsın.”
Bu beklenmedik cevap, Dughlat’ın planını bozmuştu. Paniğe kapıldı ve diğer komplocularla göz göze geldi. Onların yüzündeki endişeli ifade, Babür’ün dikkatinden kaçmadı. O an, ihanetin kokusunu net bir şekilde aldı.
Av partisini derhal bitirip, şehre dönme emri verdi. Yol boyunca hiç renk vermedi, fakat zihni bir fırtına gibi çalışıyordu. Kimler bu işin içindeydi? Planları neydi? Bala Hisar’a döner dönmez, en güvendiği birkaç sadık adamıyla gizli bir toplantı yaptı. Dost Beg, son haftalarda duyduğu fısıltıları, bazı beylerin Mirza Han’ın çadırı etrafında sık sık toplanmasını anlattı.
Babür, yapbozun parçalarını birleştirdi. Komplo, sandığından daha büyüktü. Hızlı ve kararlı hareket etmezse, tahtını ve hayatını kaybedebilirdi.
O gece, kimsenin beklemediği bir anda harekete geçti. Saray muhafızları, şüpheli beylerin ve Mirza Han’ın çadırlarını sessizce kuşattı. Komplocular, neye uğradıklarını anlamadan, uykularında yakalandılar. Direnmeye çalışan birkaç kişi, kısa bir çatışmada öldürüldü. Liderleri Muhammed Hüseyin Dughlat ve Mirza Han da dâhil olmak üzere, komplonun merkezindeki yirmiye yakın bey, zincire vurularak Padişah’ın huzuruna getirildi.
Divanhane, o gece bir mahkeme salonuna dönmüştü. Meşalelerin titrek ışığı, komplocuların kireç gibi beyaz yüzlerini aydınlatıyordu. Babür, Padişahlık tahtında, yüzünde buz gibi bir ifadeyle oturuyordu.
“Size güvendim,” dedi, sesi sakin ama bir çeliğin soğukluğunu taşıyordu. “Size toprak verdim, unvan verdim. Sizi soframa ortak ettim. Sizin karşılığınız bu mu oldu? Benim ekmeğimi yiyip, kanımı dökmeye mi niyetlendiniz?”
Kimse cevap veremedi. Başları önlerindeydi.
Babür, adaletin kılıcını çekmek zorundaydı. Bu, onun otoritesinin en büyük sınavıydı. Eğer zayıflık gösterirse, gelecekteki bütün komplolara kapı açmış olurdu.
Komplonun liderlerini, Muhammed Hüseyin Dughlat da dâhil olmak üzere, vatana ihanetten idama mahkûm etti. Karar, anında infaz edildi. Bu, herkese, Padişah’a ihanetin bedelinin ölüm olduğunu gösteren net bir mesajdı.
Fakat Babür, kuzeni Mirza Han’a farklı bir ceza verdi. Onu öldürmek, aile kanı dökmek istemiyordu. Bunun yerine, gözlerine mil çekilerek kör edilmesini ve hayatının geri kalanını bir zindanda geçirmesini emretti. Bu, belki de ölümden daha ağır bir cezaydı. Onu, siyasi bir tehdit olmaktan tamamen çıkarmıştı.
Daha az suça karışmış, yalnızca kışkırtılmış olan diğer beyleri ise bağışladı. Onların mallarına el koydu, rütbelerini söktü ama canlarını bağışladı. Onlara, sadakatlerini yeniden kanıtlama fırsatı verdi.
O gece, Babür Padişah, yalnızca bir isyanı bastırmakla kalmadı. Aynı zamanda nasıl bir hükümdar olduğunu da herkese gösterdi. İhanete karşı acımasız, pişmanlığa karşı merhametli, adaleti uygularken ise tereddütsüzdü. Yuvadaki yılanların başı ezilmişti. Kabil, artık eskisinden daha güvenliydi. Ve Babür, dikkatini yeniden, asıl hedefine çevirebilirdi.
Hayber’in Ötesi
Hayber Geçidi ve Pencap Ovası, 1509
Kabil’deki iç tehditler bertaraf edildikten ve iktidarı sağlamlaştıktan sonra, Babür’ün gözleri ve kaynakları nihayet Hindistan’a dönmeye hazırdı. Bu, büyük bir fetih seferi olmayacaktı. Henüz o güce sahip değildi. Bu, bir keşif, bir güç gösterisi ve en önemlisi, ordusunu finanse etmek için bir kaynak bulma seferi olacaktı. Kabil’in sınırlı tarım gelirleri, onun büyüyen ordusunu ve imparatorluk hayallerini beslemeye yetmiyordu.
1509 baharında, Babür yaklaşık iki bin kişilik seçkin bir süvari birliğiyle yola çıktı. Hedefleri, Kabil ile Hindistan ovası arasındaki doğal ve efsanevi engel olan Hayber Geçidi’ni aşmaktı.
Hayber, yalnızca coğrafi bir geçit değildi. O, iki dünyanın, iki iklimin, iki kültürün sınırıydı. Geçidin dar ve dolambaçlı yollarında ilerlerken, askerler bir yanda sarp, kahverengi kayalıkları, diğer yanda ise derin uçurumları görüyorlardı. Burası, sayısız ordunun geçtiği, sayısız kanın döküldüğü, tarih kokan bir yerdi.
Geçidi aşıp, Pencap’ın eteklerine ulaştıklarında, dünya bir anda değişti. Kabil’in serin ve kuru havasının yerini, nemli ve sıcak bir hava aldı. Manzara, yeşilin binbir tonuna büründü. Uçsuz bucaksız, düz ovalar, ekin tarlaları ve daha önce hiç görmedikleri türden ağaçlar… Burası, bereketin ve hayatın fışkırdığı bir topraktı.
Babür’ün ilk hedefi, İndus nehrinin kıyısındaki küçük ama stratejik bir kale olan Bhira’ydı. Kalenin yöneticisi, Delhi’deki Lodi Sultanlığı’na bağlı yerel bir beydi. Babür, kaleye yaklaştığında, savaşmak yerine yine diplomasiyi denedi. Bir elçi göndererek, bu toprakların bir zamanlar atası Timur tarafından fethedildiğini, dolayısıyla meşru sahibinin kendisi olduğunu iddia etti. Kaleyi barışla teslim ederse, canının ve halkının güvende olacağını bildirdi.
Bhira’nın beyi, Babür’ün adını ve şöhretini duymuştu. Karşısındaki küçük ordunun, tecrübeli ve acımasız savaşçılardan oluştuğunu biliyordu. Direnmenin anlamsız olduğuna karar verip, kalenin anahtarlarını teslim etti.
Babür, şehre girdiğinde, adamlarına kesin bir emir verdi: “Bu topraklara ve halkına zarar verilmeyecek. Onlar artık bizim tebaamızdır. Tek bir tavuğa, tek bir çuval una bile el sürenin kellesi gider!”
Amacı yağma değil, vergi toplamaktı. Şehrin zenginlerinden ve tüccarlarından, yüklü miktarda bir vergi topladı. Bu para, aylardır maaş alamayan askerleri için bir servet demekti. Hazine, ilk kez Kabil dışından gelen bir kaynakla dolmuştu.
Askerler, bu kansız zafer ve elde edilen zenginlik karşısında büyük bir sevinç yaşadı. Hindistan hakkındaki efsanelerin gerçek olduğunu görmüşlerdi. Liderleri, onları boş hayaller peşinde sürüklemiyordu.
Babür, Bhira’da birkaç hafta kaldı. Bölgenin coğrafyasını, siyasi durumunu, askeri gücünü inceledi. Lodi Sultanlığı’nın ne kadar zayıf ve merkezi otoriteden yoksun olduğunu, yerel beylerin kendi başlarına hareket ettiğini gördü. Bu, gelecekteki daha büyük bir fetih için paha biçilmez bir istihbarattı.
Geri dönüş yolunda, ordunun morali tavan yapmıştı. Başarılı bir seferden, dolu bir hazineyle dönüyorlardı. Babür, Hayber Geçidi’nden Kabil’e doğru bakarken, artık bir hayalperest değildi. O, bir planı olan bir fatihti. Hindistan’ın kapısını aralamıştı. Şimdi tek yapması gereken, doğru zamanda o kapıyı kırıp içeri girmekti. Bu ilk sefer, büyük bir fırtınanın habercisi olan ilk rüzgâr gibiydi.
Bölüm 10 – Fırtına Öncesi Sessizlik
Kabil’e Dönüş ve Yeni Gerçeklik
Bala Hisar Kalesi, Kabil, 1510
Babür ve ordusu, ilk Hindistan seferinden Kabil’e döndüğünde, zafer sarhoşu bir kahraman gibi karşılandı. Getirdikleri hazine, Padişah’ın hazinesini doldurmuş, askerlerin ceplerini şenlendirmişti. Aylardır süren parasızlık ve belirsizlik, yerini bir refah ve güven hissine bırakmıştı. Bhira’dan toplanan vergiler, Kabil’in yıllık gelirinden kat kat fazlaydı. Bu, herkesin gözünü açan bir gerçekti. Kabil, ne kadar huzurlu olursa olsun, fakir bir yuvaydı. Gerçek zenginlik, gerçek güç, Hindukuş’un ötesindeydi.
Bu ilk başarılı sefer, Babür’ün Padişahlık otoritesini perçinledi. En muhalif beyler bile, onun liderliğinin ve vizyonunun sonuçlarını görmüştü. O, yalnızca hayal kuran bir maceraperest değil, somut sonuçlar elde eden bir stratejistti. Adamlarına zenginlik ve zafer getirebiliyordu. Bir liderden başka ne istenirdi ki?
Ancak Babür, bu zaferin rehavetine kapılacak bir adam değildi. Bala Hisar’daki divanhanesinde, beyleriyle yaptığı toplantıda, durumu net bir şekilde ortaya koydu.
“Bu, bir başlangıçtı,” dedi, önündeki Hindistan haritasını işaret ederek. “Bir damla bal tattık. Fakat bal peteği, hâlâ arıların koruması altında. Lodi Sultanlığı zayıf ve bölünmüş olabilir, lakin yine de devasa bir ülke. Milyonlarca insanı, on binlerce askeri var. Biz ise, bir avuç savaşçıyız. Bir sonraki sefere, daha hazırlıklı, daha güçlü gitmeliyiz.”
Planı, iki yönlüydü. Birincisi, Kabil’i daha da güçlendirmekti. Bhira’dan gelen hazine, yeni askerlerin orduya katılması, daha iyi silahların satın alınması ve Bala Hisar’ın surlarının daha da tahkim edilmesi için kullanılacaktı. Kabil, Hindistan seferleri sırasında arkasını güvenle dönebileceği sağlam bir üs olmalıydı.
İkincisi ve daha önemlisi, orduyu modernize etmekti. Babür, son derece zeki ve yeniliklere açık bir komutandı. Gezginlerden ve tüccarlardan, batıdaki Osmanlı ve Safevi imparatorluklarının kullandığı yeni bir savaş teknolojisi hakkında hikâyeler dinliyordu: Ateşli silahlar. Toplar ve tüfekler.
O güne dek, Orta Asya’daki savaşlar, atlı okçuların hızı ve kılıçlı süvarilerin cesareti üzerine kuruluydu. Babür, bu yeni teknolojinin, savaşın kurallarını tamamen değiştirebileceğini anladı. Birkaç topun, en güçlü kale duvarlarını bile yerle bir edebileceğini; bir dizi tüfekli askerin, en cesur süvari hücumunu bile durdurabileceğini öngörüyordu.
“Bize ateş lazım!” dedi divanda. “Düşmanın cesaretini kıracak, surlarını yıkacak, saflarını darmadağın edecek bir ateş gücü. Ok ve kılıçla, Hindistan’ın fillerine ve kalabalık ordularına karşı bir yere kadar direnebiliriz. Lakin bize, onların bilmediği bir silah lazım. Bize, Osmanlıların ve Farsların kullandığı gibi toplar ve tüfekler lazım.”
Bu, radikal bir fikirdi. Çağataylı beyler, bu yeni silahlara şüpheyle yaklaştılar. Onlar için savaş, at sırtında, kılıç ve yayla yapılan onurlu bir işti. Uzaktan gürültü çıkaran bu tuhaf makinelere pek anlam veremiyorlardı.
“Hükümdarım, bizim süvarilerimizin hızı ve okçularımızın isabeti varken, bu hantal ve yavaş doldurulan oyuncaklara ne gerek var?” diye sordu beylerden biri.
“Çünkü dünya değişiyor,” diye cevap verdi Babür. “Ve değişime ayak uyduramayanlar, tarihin tozlu sayfalarında kaybolup giderler. Biz kaybolmayacağız. Biz, tarihi yazanlardan olacağız. Derhal, Osmanlı ve İran topraklarından bize bu silahları yapmayı öğretecek ustalar bulunsun. Ne kadar altın gerekiyorsa verilsin. Kabil’de kendi top dökümhanemizi, kendi tüfek atölyemizi kuracağız. Bir sonraki Hindistan seferine, yalnızca kılıçlarımızla değil, ateşin gücüyle gideceğiz.”
Bu karar, Babür’ün askeri dehasının ve vizyonerliğinin en önemli kanıtlarından biriydi. O, yalnızca bugünün savaşlarını değil, yarının zaferlerini de planlıyordu. Kabil’de fırtına öncesi bir sessizlik hâkimken, Bala Hisar’ın altındaki atölyelerde, gelecekte Hindistan’ın kaderini değiştirecek olan ateşin ilk kıvılcımları çakılmaya başlamıştı.
Kuzeydeki Hayalet
Kabil ve Horasan Sınırı, 1510 Sonları
Babür, bütün dikkatini ve kaynaklarını Hindistan’a yöneltmişken, kuzeydeki eski düşmanı, adeta bir hayalet gibi yeniden ortaya çıktı. Muhammed Şeybanî Han, Maveraünnehir ve Horasan’ı ele geçirdikten sonra, gücünün zirvesine ulaşmıştı. Fakat bu başarı, onu daha da kibirli ve pervasız yapmıştı. Yeni bir ve daha güçlü bir rakiple karşı karşıya geldiğinin farkında değildi: Safevi İmparatorluğu’nun kurucusu, Şah İsmail.
Şah İsmail, On İki İmam Şiiliğini devletin resmi mezhebi olarak ilan etmiş, kendisine ilahi bir misyon yüklemiş, son derece karizmatik ve acımasız bir liderdi. Kızılbaş Türkmen savaşçılarından oluşan ordusu, ona körü körüne bağlıydı. Şeybanî Han’ın Sünni Özbekleri ile Şah İsmail’in Şii Kızılbaşları arasında, yalnızca bir toprak mücadelesi değil, aynı zamanda şiddetli bir mezhep çatışması da vardı.
Şeybanî Han, kibrine yenik düşerek, Şah İsmail’e hakaret dolu mektuplar gönderdi, onu sapkınlıkla suçladı ve topraklarını tehdit etti. Bu, Şah İsmail için bir savaş sebebiydi. Safevi ordusu, Horasan’a doğru yürüyüşe geçti.
Bu haber, Kabil’e ulaştığında, Babür’ün divanında büyük bir heyecan yarattı. İki dev, kuzeyde birbirine giriyordu. Bu, Babür için inanılmaz bir fırsat olabilirdi.
“Düşmanımın düşmanı, dostumdur,” dedi beylerden biri. “Şah İsmail’e elçiler gönderelim. Ona ittifak teklif edelim. Birlikte, Şeybanî’yi yok edebiliriz. Belki de bu, Semerkant’a geri dönmek için aradığımız fırsattır!”
Maveraünnehir’e geri dönme fikri, Çağataylı beylerin kalbinde hâlâ sönmemiş bir közdü. Bu haber, o közü yeniden alevlendirmişti.
Fakat Babür, bu kez daha temkinliydi. Geçmişin acı tecrübeleri, ona aceleci davranmaması gerektiğini öğretmişti.
“Şah İsmail, Şeybanî’den daha az tehlikeli bir düşman değildir,” dedi Babür. “O, farklı bir inancın savaşçısı. Onunla ittifak kurmak, bizi kendi Sünni halkımızın gözünde zor duruma sokabilir. Ayrıca, Şah’ın asıl niyetini bilmiyoruz. Belki de Şeybanî’yi yendikten sonra, gözünü bizim topraklarımıza dikecektir. Bekleyip görelim. İki kaplan birbiriyle boğuşurken, akıllı avcı kenarda bekler ve hangisinin yorulacağını seyreder.”
Babür, tarafsız kalmaya, fakat gelişmeleri çok yakından izlemeye karar verdi. Sınıra küçük keşif birlikleri gönderdi. Gelen haberler, nefes kesiciydi.
Aralık 1510’da, Merv şehri yakınlarında, iki ordu karşı karşıya geldi. Şah İsmail, askeri bir deha göstererek, Şeybanî Han’ı bir tuzağa düşürdü. Özbek ordusu, sayıca üstün olmasına rağmen, Safevilerin disiplinli ateşi ve Kızılbaş süvarilerinin vahşi saldırıları karşısında darmadağın oldu. Savaş, Özbekler için tam bir felaketle sonuçlandı.
Ve en şok edici haber, birkaç gün sonra geldi. Savaş alanından kaçmaya çalışan Şeybanî Han, bir çiftlikte kıstırılmış ve öldürülmüştü. Babür’ün on yıldan uzun süredir en büyük kâbusu, hayatını cehenneme çeviren, onu yurdundan süren adam, artık hayatta değildi.
Şah İsmail, zaferini korkunç bir şekilde taçlandırmıştı. Şeybanî Han’ın kafatasını kestirmiş, derisini yüzdürmüş, içini samanla doldurup Osmanlı Sultanı’na göndermişti. Kafatasını ise, gümüşle kaplatıp, onu bir şarap kâsesi olarak kullanmaya başlamıştı.
Bu haber, Babür’e ulaştığında, hissettiği duygu karmaşıktı. Bir yandan, en büyük düşmanının ortadan kalkmasının getirdiği muazzam bir rahatlama vardı. Diğer yandan ise, Şah İsmail’in vahşeti ve gücü, onu derinden endişelendiriyordu. Kuzeydeki hayalet ölmüştü, fakat yerine çok daha tehlikeli ve öngörülemez yeni bir güç doğmuştu. Ve bu yeni güç, şimdi onun komşusuydu.
Semerkant’a Son Bir Bakış
Kuzey Sınırı ve Kunduz, 1511
Şeybanî Han’ın ölümü, Maveraünnehir’de bir anda bir güç boşluğu yaratmıştı. Özbek beyleri, liderlerini kaybetmenin şokuyla kendi aralarında çekişmeye başlamışlardı. Ülke, tam bir kaos içindeydi. Bu durum, Babür’ün Çağataylı beylerinin ve Kabil’deki Maveraünnehirli mültecilerin yüreğinde, Semerkant’ı geri alma umudunu yeniden canlandırdı. Baskı o kadar yoğundu ki, Babür bu çağrıya daha fazla kayıtsız kalamazdı.
Tam bu sırada, Şah İsmail’den bir elçi geldi. Elçi, yanında çok değerli bir “hediye” getirmişti: Hanzade Begüm. Babür’ün, yıllar önce Semerkant kuşatmasında, Şeybanî Han ile evlenmek zorunda kalan sevgili ablası. Şah İsmail, Merv’deki zaferden sonra, Şeybanî’nin haremine el koymuş ve Hanzade Begüm’ü bulmuştu. Onu, bir iyi niyet göstergesi olarak, büyük bir saygıyla kardeşine geri gönderiyordu.
Bu jest, Babür’ü derinden etkiledi. Yıllardır görmediği, acı kaderini her gün yüreğinde hissettiği ablasına kavuşmuştu. Şah İsmail’e karşı bir minnet borcu hissediyordu.
Elçi, Şah’ın bir de teklifini iletti. Şah İsmail, Babür’ü Maveraünnehir’in meşru Timurlu hükümdarı olarak tanıyabilir ve Özbeklere karşı ona askeri destek verebilirdi. Karşılığında ise, Babür’ün Safevi hâkimiyetini tanımasını, kendi adına değil Şah adına hutbe okutmasını ve en önemlisi, Şii inancının sembollerini kabul etmesini istiyordu.
Bu, çok ağır bir bedeldi. Şah adına hutbe okutmak, onun bir vasalı, bir astı olduğunu kabul etmek demekti. Bir Padişah için bu, onur kırıcıydı. Daha da kötüsü, Şiiliği benimsemek ya da benimser gibi görünmek, kendi Sünni halkının ve ordusunun gözünde onu bir “sapkın” yapabilirdi.
Babür, hayatının en zorlu ikilemlerinden biriyle karşı karşıyaydı. Bir yanda, çocukluk aşkı, atalarının mirası Semerkant’ı geri alma fırsatı vardı. Diğer yanda ise, bu uğurda onurunu, bağımsızlığını ve belki de kendi halkının sadakatini feda etme riski.
Çağataylı beylerinin baskısı ve ablasının kurtarılmasının yarattığı minnet duygusu ağır bastı. Babür, belki de hayatının en büyük siyasi hatasını yaparak, Şah İsmail’in teklifini kabul etmeye karar verdi. Bu, bir tür şeytanla anlaşmaydı. Semerkant’ı geri almak için, ruhunun bir parçasını satıyordu.
Safevilerden aldığı bir yardımcı kuvvetle birlikte, Babür kuzeye doğru yürüyüşe geçti. Özbekler, lidersiz ve dağınıktı. Karşısında ciddi bir direniş gösteremediler. Buhara ve ardından Semerkant, kapılarını üçüncü kez Babür’e açtı.
Ekim 1511’de, Babür on yıl aradan sonra yeniden Semerkant tahtına oturdu. Bu, rüyalarının gerçekleştiği andı. Şehrin halkı, onu büyük bir sevinçle karşıladı. Özbek zulmünden kurtulmuşlardı.
Fakat bu zaferin tadı, en başından beri acıydı. Babür, anlaşma gereği, başında Safevilerin on iki dilimli, kırmızı renkli tacını (Tac-ı Haydarî) takmak, Şah İsmail adına hutbe okutmak zorundaydı. Bu durum, onu sevinçle karşılayan Sünni Semerkant halkının gözünde, bir anda onu bir kahramandan, nefret ettikleri Kızılbaşların bir işbirlikçisine dönüştürdü. Halkın sevgisi, yerini soğuk bir şüpheye ve hayal kırıklığına bıraktı.
Babür, hayatının en büyük hayaline kavuşmuştu. Semerkant’taydı. Fakat kendisi gibi hissetmiyordu. Giydiği tac, kendi tacı değildi. Okunan hutbe, kendi adına değildi. Oturduğu taht, sanki emanet gibiydi. Bu, onun son Semerkant macerası olacaktı ve bu macera, öncekinden çok daha acı bir şekilde son bulacaktı.
Acı Gerçek ve Son Veda
Semerkant ve Gucduvan, 1512
Babür’ün üçüncü Semerkant hâkimiyeti, bir zaferden çok, bir trajediye dönüştü. Halkın ilk baştaki sevinci, Babür’ün Safevi sembollerini taşıması ve Şah adına hutbe okutmasıyla hızla söndü. Semerkantlılar, bir Sünni Timurlu prensi beklemişlerdi, bir Şii Şah’ın valisini değil. Şehirde, Babür’e karşı soğuk bir mesafe, hatta gizli bir düşmanlık oluşmaya başladı. Sokaklarda, onun hakkında “Kızılbaş Padişah” diye fısıldıyorlardı.
Babür, bu ikilemin içinde sıkışıp kalmıştı. Bir yandan Safevi müttefiklerini memnun etmek zorundaydı, çünkü askeri gücü onlara bağlıydı. Diğer yandan, kendi halkının kalbini kazanamazsa, bu topraklarda tutunamayacağını biliyordu.
Bu sırada, lidersiz kalan Özbekler, yeniden toparlanmaya başlamışlardı. Şeybanî’nin yeğeni Ubeydullah Han önderliğinde birleşerek, Maveraünnehir’i geri almak için harekete geçtiler.
Babür, Özbek ordusunu karşılamak için Semerkant’tan ayrıldı. Yanında, Safevi komutanı Necm-i Sani’nin emrindeki büyük bir Kızılbaş ordusu vardı. İki ordu, Buhara yakınlarındaki Gucduvan’da karşılaştı.
Savaş günü, Babür’ün kariyerindeki en utanç verici anlardan birine sahne oldu. Safevi komutanı Necm-i Sani, kibrine ve Babür’ün askeri tecrübesine saygı duymamasına yenik düştü. Babür’ün, Özbeklerin klasik “Tulgama” tuzağına karşı yaptığı uyarıları dinlemedi. Kendi bildiğini okuyarak, ordusunu doğrudan Özbeklerin merkezine sürdü.
Ubeydullah Han, tam da bunu bekliyordu. Özbek kanatları, Safevi ordusunu tıpkı Sar-i Pul’da olduğu gibi bir kıskaç içine aldı. Savaş, kısa sürede Safeviler için bir katliama dönüştü. Kızılbaş ordusu, tamamen yok edildi. Komutanları Necm-i Sani de savaş alanında öldürüldü.
Babür ve kendi küçük Çağataylı birliği, savaşın başından beri kenarda tutulmuştu. Savaşın gidişatını değiştirecek hiçbir şey yapamadı. Yapabileceği tek şey, kendi canını ve kalan adamlarını kurtarmaktı. Savaş alanından çekilirken, arkasında hem mağlup olmuş müttefiklerini hem de Semerkant’a dair son umut kırıntılarını bırakıyordu.
Bu yenilgi, her şeyin sonuydu. Artık ne Safevilerin desteği vardı ne de Semerkant halkının sevgisi. Şehre dönmesi imkânsızdı.
Babür, atının üzerinde, yorgun ve yenilmiş bir halde, son bir kez Semerkant’a doğru baktı. O mavi kubbeler, artık ona bir rüyayı değil, acı bir gerçeği hatırlatıyordu. O topraklar, artık ona ait değildi. Kaderi orada değildi. O, hayatının en büyük dersini almıştı: Başkasının kılıcıyla kazanılan zafer, senin zaferin değildir. Başkasının gölgesine sığınarak, kendi saltanatını kuramazsın.
Acı içinde, yüzünü yeniden güneye, Kabil’e çevirdi. Maveraünnehir’e son vedasını ediyordu. Bu, bir daha asla geri dönmeyeceği bir vedaydı. Kalbindeki Semerkant sevdasını, oraya, o topraklara gömdü. Artık tek bir hedefi, tek bir yönü vardı: Hindistan.
Yeniden Yuvada
Kabil, 1513-1514
Babür, Kabil’e döndüğünde, ruhen ve bedenen çökmüş bir adamdı. Semerkant macerası, ona pahalıya patlamıştı. Hem askeri bir yenilgi almış, hem siyasi itibarını zedelemiş, hem de en önemlisi, kalbindeki en büyük hayali kendi elleriyle öldürmüştü.
Kabil’e dönüşü, bu kez zaferle değil, sessizlikle oldu. Fakat Kabil, onu bir Padişah gibi karşıladı. O yokken, devletin çarkları işlemeye devam etmişti. Sadık beyleri, ülkeyi iyi yönetmişlerdi. Oğlu Hümâyûn büyümüş, etrafta koşuşturan küçük bir çocuğa dönüşmüştü. Vefa Bahçesi’ndeki ağaçlar, daha da serpilmişti.
Burası, onun gerçek yuvasıydı. Başkalarının gölgesinde değil, kendi kurduğu, kendi şekillendirdiği bir krallıktı. Bu acı tecrübe, Babür’ün Kabil’e olan bağını daha da güçlendirdi. Artık aklı, kuzeydeki kayıp topraklarda değildi. Bütün enerjisini, bütün zekâsını, Kabil’i güçlendirmeye ve asıl büyük hedefe hazırlanmaya adayacaktı.
Gucduvan’daki yenilgi, ona ateşli silahların önemi konusunda acı bir ders daha vermişti. Safevilerin yenilgisinin ana nedenlerinden biri, Özbeklerin hareketli süvari taktiklerine karşı, ateşli silahlarını etkili bir şekilde kullanamamalarıydı. Babür, yalnızca silaha sahip olmanın yetmediğini, onu doğru taktikle kullanmanın hayati olduğunu anladı.
Bu dönemde, Osmanlı Sultanı I. Selim’in (Yavuz) hizmetinden ayrılan Ustad Ali Kuli adında bir topçu ustası ve Mustafa Rumi adında bir tüfekçi ustası, Kabil’e ulaştı. Bu, Babür için paha biçilmez bir kazançtı. Bu iki usta, yalnızca silah yapmakla kalmıyor, aynı zamanda onları kullanacak askerleri de eğitiyorlardı.
Babür, Osmanlı ordusunun savaş düzenlerinden ilham alarak, kendi ordusunda devrim niteliğinde yenilikler yapmaya başladı. Topları ve tüfekçileri, savaş düzeninin merkezine yerleştirdi. Onları korumak için, aralarına zincirlerle bağlanmış arabalardan (araba-i cenk) oluşan bir savunma hattı tasarladı. Bu düzen, düşman süvarilerinin merkezden saldırmasını engelleyecek, kanatlardaki hızlı Çağataylı süvarilerine ise manevra yapma imkânı tanıyacaktı.
Kabil, yavaş yavaş, küçük bir krallıktan, modern ve ölümcül bir savaş makinesine dönüşüyordu. Fırtına öncesi sessizlik dönemi, Babür için bir yas ve içe kapanma dönemi değil, tarihin en büyük imparatorluklarından birini kuracak olan ordunun ve stratejinin doğduğu bir laboratuvar olmuştu. Maveraünnehir’de aldığı yaralar, onu Hindistan’ın fatihi yapacak olan zırha dönüşüyordu. Her şey, büyük fırtınaya hazırdı.
Bölüm 11 – Delhi’nin Zayıf Sultanı
Parçalanmış Bir Dev
Hindistan Ovası, 1517-1518
Yıllar, Kabil’de bir nehrin sabırlı akışı gibi geçmişti. Babür, Maveraünnehir’de aldığı yaraları sarmış, dikkatini ve enerjisini tamamen güneydoğudaki o devasa ve karmaşık dünyaya, Hindistan’a çevirmişti. 1514’ten sonra yaptığı birkaç küçük sınır akını, ona hem değerli ganimetler sağlamış hem de Hindistan’ın siyasi yapısı hakkında paha biçilmez bilgiler sunmuştu. Gördüğü manzara, tek bir kelimeyle özetlenebilirdi: Parçalanmışlık.
Hindistan, o dönemde birleşik bir imparatorluk değil, birbiriyle sürekli didişen irili ufaklı krallıklar ve sultanlıklar mozaiğiydi. Bu mozaiğin teorideki en büyük parçası, Delhi Sultanlığı’ydı. Sultanlığın başında, Afgan kökenli Lodi hanedanından Sultan İbrahim Lodi bulunuyordu. Lakin İbrahim Lodi’nin hâkimiyeti, adının büyüklüğüyle orantılı değildi. Onun doğrudan yönettiği topraklar, Delhi ve Agra çevresindeki dar bir bölgeden ibaretti.
Sultanlığın geri kalanı, yarı bağımsız hareket eden güçlü Afgan beylerinin elindeydi. Bu beyler, Sultan’a yalnızca ismen bağlıydılar. Kendi topraklarında kendi orduları, kendi kanunları vardı. Sultan’ın otoritesini yalnızca işlerine geldiği zaman tanıyorlar, çoğu zaman ona karşı gizli ya da açık ittifaklar kuruyorlardı. Devlet Han Lodi gibi Pencap valileri, ya da Derya Han Lohani gibi Bihar beyleri, Delhi’den çok kendi çıkarlarını düşünen küçük krallar gibiydiler.
Bu Afgan beylerinin yanı sıra, Hindistan’ın kalbinde bir de Racput tehdidi vardı. “Savaşçı prensler” olarak bilinen Racputlar, Hindu inancına sahip, onurlarına ve savaşçı geleneklerine son derece bağlı klanlardan oluşuyordu. Yüzyıllardır Müslüman sultanlara karşı direniyorlardı. O dönemde, efsanevi savaşçı Rana Sanga liderliğindeki Mewar Krallığı, bütün Racput klanlarını tek bir konfederasyon altında birleştirmenin eşiğindeydi. Rana Sanga, Lodi Sultanlığı’nı Hindistan’dan tamamen atmayı ve bir Hindu imparatorluğu kurmayı hayal ediyordu.
Bu karmaşık tabloya, Gucarat, Malva ve Bengal gibi kendi başlarına birer güç olan diğer Müslüman sultanlıklar da eklenince, Hindistan’ın ne denli istikrarsız ve savunmasız bir dev olduğu ortaya çıkıyordu. Herkes birbiriyle savaşıyor, herkes birbirinin kuyusunu kazıyordu. Ortak bir düşmana karşı birleşme yetenekleri yoktu.
Babür, Kabil’deki gözlem kulesinden bu manzarayı seyrediyordu. O, bir satranç ustası gibi, tahtadaki taşların hareketlerini, zayıflıklarını ve potansiyel hamlelerini inceliyordu. Atası Timur’un Hindistan’ı fethettiği dönemde de durumun benzer olduğunu biliyordu. O zaman da Delhi Sultanlığı iç çekişmelerle zayıflamıştı. Tarih, tekerrür etmek üzereydi.
Babür’ün aklında, doğrudan Delhi’ye saldırmak gibi bir plan yoktu. Bu, intihar olurdu. Onun planı, çok daha kurnazcaydı. Bu parçalanmış yapının çatlaklarından sızacak, bir beye karşı diğerini kullanacak, kendi içlerindeki nefreti ve hırsı kendi lehine bir silaha dönüştürecekti. Hindistan’ı fethetmek için, önce Hindistan’ın kendisini kullanmalıydı. Ve bu planı uygulayabilmek için, ona içeriden bir davet, bir yardım çağrısı gerekiyordu. O çağrının gelmesi, çok uzun sürmeyecekti.
Huysuz Bir Hükümdar
Agra, Lodi Sarayı, 1519
Delhi Sultanlığı’nın başkenti Agra’daki Kızıl Kale, dışarıdan görkemli ve aşılmaz görünüyordu. Fakat kalenin duvarları ardında, bir imparatorluğun çürüyüşü yaşanıyordu. Sultan İbrahim Lodi, genç, enerjik ama bir o kadar da kibirli, şüpheci ve zalim bir hükümdardı. Babasından devraldığı tahtı, bir lütuf değil, mutlak bir hak olarak görüyordu. Devlet yönetimini, bir uzlaşma sanatı değil, mutlak bir itaat dayatması olarak algılıyordu.
Onun en büyük takıntısı, güçlü Afgan beyleriydi. Onların yarı bağımsız tavırlarından, kendi topraklarındaki iktidarlarından nefret ediyordu. Saltanatını, bu beylerin gücünü kırıp, mutlak bir merkeziyetçi monarşi kurmaya adamıştı. Bu, teoride mantıklı bir hedef olabilirdi, fakat İbrahim’in kullandığı yöntemler, felakete davetiye çıkarıyordu.
İbrahim Lodi, tecrübeli ve saygın beylere danışmak yerine, onları aşağılıyor, en ufak bir itaatsizlik belirtisinde en ağır cezaları veriyordu. Sarayı, bir entrika ve korku yuvasına dönmüştü. Kimse kimseye güvenmiyor, herkes Sultan’ın bir sonraki öfke nöbetinden çekiniyordu. Birçok yaşlı ve güçlü bey, sudan bahanelerle zindanlara atılmış, mallarına el konulmuş, hatta gizlice ortadan kaldırılmıştı.
Bir gün, divanda, Pencap’ın güçlü valisi Devlet Han Lodi’nin oğlu Dilâver Han, Sultan’a babasının saygılarını sunmak için gelmişti. İbrahim Lodi, bu genç adamı, babasına bir ders vermek için kullanmaya karar verdi. Dilâver Han’ı, sarayın altındaki zindanlara götürttü. Meşalelerin loş ışığında, duvarlara asılmış, işkenceden tanınmaz hale gelmiş cesetleri ve zincire vurulmuş, bir zamanların en güçlü beylerinin iniltilerini ona gösterdi.
Sultan, Dilâver’in dehşet dolu yüzüne bakarak, buz gibi bir sesle konuştu: “Baban ve diğerleri, emirlerime karşı gelmeye devam ederlerse, sonları bunlar gibi olacak. Git ve gördüklerini ona anlat.”
Bu, korkunç bir hataydı. İbrahim, korku salarak itaat sağlayacağını sanıyordu. Oysa yalnızca nefret ve isyan tohumları ekiyordu. Dilâver Han, saraydan ayrılır ayrılmaz, atına atladığı gibi Lahor’a, babasının yanına dörtnala sürdü. Gördüklerini anlattığında, yaşlı ve tecrübeli Devlet Han Lodi, artık bir karar vermesi gerektiğini anladı. İbrahim Lodi’ye boyun eğmek, eninde sonunda kendi sonunu getirecekti. Direnmek ise, Delhi’nin muazzam gücüne karşı tek başına savaşmak demekti.
Devlet Han, çaresizlik içinde bir çıkış yolu ararken, aklına üçüncü bir seçenek geldi. Tehlikeli, riskli ama belki de tek kurtuluş yolu olan bir seçenek. Kuzeyde, Kabil dağlarında, Timur soyundan gelen, hırslı ve yetenekli bir Padişah vardı. Adı Babür’dü. Hindistan’a seferler düzenlediği, Bhira’yı aldığı biliniyordu. Belki de bu “yabancı” hükümdar, içerideki “zalim” sultana karşı kullanılabilirdi.
Devlet Han, İbrahim Lodi’yi devirmek için, şeytanla bile iş birliği yapmaya hazırdı. Ve o an için, şeytanın adı Babür’dü.
Kabil’e Gelen Davet
Bala Hisar Kalesi, Kabil, 1520
Devlet Han Lodi’nin elçisi, Kabil’e gizli yollardan, gece vakti ulaştı. Doğrudan Babür’ün huzuruna çıkarıldı. Elçi, yanındaki heybeden, Pencap Valisi’nin mektubunu ve değerli hediyeleri çıkardı. Babür, mektubu okurken, yüzündeki ifadeyi gizlemeye çalışıyordu. Yıllardır beklediği an, ayağına gelmişti.
Mektupta, Devlet Han, Sultan İbrahim Lodi’nin zulmünü, Afgan beylerine yaptığı haksızlıkları anlatıyordu. Sultan’ın meşruiyetini yitirdiğini, halkın ve beylerin ondan nefret ettiğini söylüyordu. Sonra, asıl teklife geliyordu:
“Ey Timur soyunun şanlı Padişahı! Atanız, bir zamanlar bu topraklara adaleti getirmişti. Şimdi, onun torunu olarak, sizden de aynı şeyi bekliyoruz. Gelin ve bizi bu zalim tiranın elinden kurtarın. Pencap’ın kapıları size açıktır. Ordum ve kaynaklarım, sizin emrinizdedir. Birlikte, Delhi’yi fethedelim. Taht sizin, Pencap benim olsun.”
Bu, inanılmaz bir teklifti. Hindistan’ın en güçlü valilerinden biri, ona ülkesinin kapılarını açıyor ve askeri destek vaat ediyordu. Bu, Babür’ün planlarını yıllarca ileri taşıyacak bir fırsattı.
Divanı topladığında, mektubu beylerine okudu. Çağataylı beyler, büyük bir coşkuya kapıldılar.
“İşte beklediğimiz fırsat, Padişahım!” diye bağırdı birisi. “Allah bize yardım ediyor! Derhal orduları hazırlayıp, Pencap’a yürümeliyiz!”
Fakat Babür, bu kez de ihtiyatlıydı. Tecrübeleri, ona siyasi vaatlere kolayca güvenmemesi gerektiğini öğretmişti.
“Devlet Han, dün İbrahim Lodi’nin en sadık valisiydi. Bugün, kendi canı tehlikeye girince, bize sığınıyor. Yarın, İbrahim’i yendikten sonra, bize de ihanet etmeyeceğinin garantisi var mı?” diye sordu. “Afgan beylerinin sadakati, rüzgârın yönü gibidir. Çabuk değişir. Ona güvenebilir miyiz?”
Ayrıca, mektupta bahsedilmeyen bir başka önemli oyuncu daha vardı: Sultan İbrahim Lodi’nin amcası Âlem Han Lodi. Âlem Han da Delhi tahtında hak iddia ediyor ve Gucarat Sultanı’nın yanında sürgünde yaşıyordu. O da kendi adına beylerden destek arıyordu.
Babür, bu karmaşık denklemi görüyordu. Devlet Han, Âlem Han, İbrahim Lodi… Hepsi, kendi hırslarının peşindeydi. Babür, onların oyununda bir piyon olmak istemiyordu. O, oyun kurucu olmalıydı.
Kararını verdi. “Teklifi kabul edeceğiz,” dedi. “Fakat kendi şartlarımızla. Devlet Han’a, onun daveti üzerine geleceğimizi, lakin Pencap’ın yönetiminin benim Padişahlık otoriteme bağlı olacağını bildirin. Âlem Han’a da bir haber gönderin. Ona da tahtı alması için yardım edebileceğimizi, fakat bunun karşılığında bizim hâkimiyetimizi tanıması gerektiğini söyleyin. Bırakın, hepsi bize umut bağlasın. Bırakın, hepsi bizim en büyük müttefikleri olduğumuzu sansın. Biz ise, onların arasındaki rekabeti kullanarak, kendi yolumuzu açacağız.”
Babür, Kabil’e gelen daveti, bir ittifak teklifi olarak değil, bir müdahale gerekçesi olarak kullanacaktı. Hindistan’a, bir Afgan beyinin davetlisi olarak değil, parçalanmış bir hanedana düzen getiren meşru bir Timurlu Padişahı olarak girecekti. Satranç tahtası hazırdı. Ve Babür, ilk hamlesini yapmıştı.
Bekle ve Gör Politikası
Pencap Sınırı ve Kabil, 1520-1523
Babür, Devlet Han’ın davetini kabul etmesine rağmen, hemen büyük bir orduyla Pencap’a yürümedi. Onun yerine, sonraki birkaç yıl boyunca, bir “bekle ve gör” politikası izledi. Bu, hem bir sabır hem de bir yıpratma stratejisiydi.
Küçük ama etkili birliklerle Pencap’a birkaç sefer daha düzenledi. Bu seferlerin amacı, Delhi’yi fethetmek değil, İbrahim Lodi’nin otoritesini sarsmak, Devlet Han’ın sadakatini test etmek ve bölgedeki diğer beylerin nabzını ölçmekti.
Her seferinde, farklı bir senaryo yaşanıyordu. Bir seferinde, Devlet Han onu coşkuyla karşılıyor, birlikte Sialkot gibi şehirleri ele geçiriyorlardı. Fakat Babür Kabil’e döner dönmez, Devlet Han, ele geçirilen yerleri kendi mülkü gibi yönetmeye başlıyordu.
Başka bir seferinde, Devlet Han, İbrahim Lodi’den korkarak Babür’e karşı cephe alıyor, onun birlikleriyle küçük çatışmalara giriyordu. Sonra Babür’ün gücünü görünce tekrar taraf değiştirip af diliyordu.
Babür, bu gelgitli durumdan rahatsız olsa da, bunun kendi işine yaradığını görüyordu. Bu sürekli istikrarsızlık, Pencap’ı zayıflatıyor, halkı hem Lodi Sultanlığı’ndan hem de kendi yerel beylerinden soğutuyordu. İnsanlar, artık kalıcı bir barış ve düzen getirecek güçlü bir lider arayışındaydı. Babür, kendini yavaş yavaş o lider olarak konumlandırıyordu.
Bu dönemde, Delhi tahtının diğer talibi Âlem Han Lodi de Kabil’e geldi. Babür’den, tahtı ele geçirmesi için yardım istedi. Babür, ona da umut verdi. Ona küçük bir birlik vererek, Lahor’a yürümesini ve Devlet Han ile güçlerini birleştirmesini önerdi.
Bu hamle, tam bir siyasi deha örneğiydi. İki hırslı Afgan beyini, Âlem Han ve Devlet Han’ı, aynı amaç uğrunda bir araya getirmişti. Fakat ikisi de birbirine güvenmiyordu. İkisi de asıl gücün kendisinde olmasını istiyordu. Onlar Lahor’da birbirleriyle entrika çevirirken, Babür Kabil’de asıl büyük sefer için hazırlıklarını sürdürüyordu.
1523’e gelindiğinde, Pencap’taki durum tam bir kaosa dönmüştü. İbrahim Lodi, isyancı valisi Devlet Han’ı cezalandırmak için büyük bir ordu göndermişti. Devlet Han, bu orduyla başa çıkamayınca dağlara kaçmıştı. Âlem Han ise, kendine verilen küçük birliği alıp, Delhi’ye başarısız bir saldırı girişiminde bulunmuş ve yenilerek geri çekilmişti.
Pencap, artık lidersizdi. Halk, kimin dost kimin düşman olduğunu bilmiyordu. Lodi Sultanlığı’nın bölgedeki otoritesi tamamen çökmüştü.
Babür, Kabil’den durumu izlerken, artık zamanın geldiğini anladı. Bütün rakipleri birbirini yıpratmış, sahneyi ona hazırlamıştı. Afgan beyleri, kendi kendilerini yenmişlerdi. Şimdi, son darbeyi vurma ve ödülü toplama sırası ondaydı. Artık küçük akınlar, bekleme oyunları bitmişti. Sıradaki sefer, son sefer olacaktı. Hedef, yalnızca Pencap değil, Delhi’nin kendisiydi.
Son Hazırlıklar
Kabil, 1524-1525
“Bekle ve gör” politikasının meyvelerini toplama zamanı gelmişti. Babür, hayatının en büyük ve en riskli seferi için son hazırlıklara başladı. Bu, daha öncekilere benzemeyecekti. Bu, Hindistan’ın kaderini belirleyecek bir “ya hep ya hiç” kumarıydı.
Bütün kaynaklar seferber edildi. Kabil ve çevresindeki bütün vilayetlerden askerler toplandı. Yıllardır biriktirilen hazine, ordunun teçhizatı için son kuruşuna kadar harcandı. En büyük yatırım ise, yıllardır üzerinde çalışılan yeni savaş makinesine yapıldı.
Ustad Ali Kuli ve Mustafa Rumi’nin yönetimindeki atölyeler, gece gündüz çalışıyordu. Bir dizi hafif ve hareketli top dökülmüştü. Bu toplar, Osmanlıların devasa kuşatma topları gibi değildi; meydan savaşında hızla yer değiştirebilecek şekilde tasarlanmışlardı. Ayrıca, binlerce yeni tüfek imal edilmişti. Babür, “tüfenk-endaz” adını verdiği özel bir birlik oluşturmuştu. Bu birlik, savaşta en ön safta, arabaların arkasında yer alacak ve düşmanın ilk hücumunu ateş gücüyle kıracaktı.
Ordu, yalnızca teknolojik olarak değil, taktiksel olarak da eğitiliyordu. Babür, her gün askerleriyle birlikte tatbikatlar yapıyordu. Osmanlı savaş düzenini, yani merkezde toplar ve tüfekçiler, onların önünde zincirli arabalardan oluşan savunma hattı (tabur-i cenk) ve kanatlarda düşmanı kuşatacak hızlı süvari birlikleri (tulgama) taktiğini defalarca deniyordu. Bu, Orta Asya ve Hindistan’da daha önce hiç görülmemiş, son derece karmaşık ama etkili bir sistemdi. Her birliğin, savaşın hangi anında ne yapacağı, hangi manevrayı uygulayacağı en ince detayına kadar planlanmıştı.
Ordu, yaklaşık on iki bin kişiden oluşuyordu. Bu, İbrahim Lodi’nin yüz bini aşan devasa ordusunun yanında bir avuç gibi kalıyordu. Fakat Babür, sayıya değil, kaliteye, disipline ve teknolojiye güveniyordu.
Sefer hazırlıkları tamamlandığında, Babür ordusunu Kabil’in dışındaki bir ovada topladı. Aralarında, yıllardır onunla birlikte olan, dağlarda sürgünlüğü, Kabil’in kuruluşunu ve Semerkant’ın acısını yaşamış Çağataylı beyler; onun adaletine ve gücüne inanarak katılmış Afgan ve Hazara savaşçıları; ve geleceğin savaşını temsil eden yeni topçu ve tüfekçi birlikleri vardı.
Babür, atının üzerinde, ordusunun önünde durdu. Gözleri, her bir askerin yüzünü taradı.
“Yoldaşlarım!” diye seslendi, sesi ovada yankılandı. “Yıllardır bu an için hazırlandık. Kabil’de bir yuva kurduk, gücümüzü topladık, kılıçlarımızı biledik, ateşin sırrını öğrendik. Şimdi, kaderimizi yazacağımız topraklara gidiyoruz. Önümüzde, bizden on kat kalabalık bir düşman ordusu olabilir. Onların filleri, onların bitmez tükenmez insan kaynakları olabilir. Ama bizim, onlarda olmayan bir şeyimiz var.”
Duraksadı ve elini kalbinin üzerine koydu. “Bizim, uğruna savaşacak bir geleceğimiz var. Bizim, birbirimize olan sarsılmaz bir inancımız var. Ve bizim, zafere olan mutlak bir irademiz var! Yola çıkıyoruz. Ve Delhi’ye varana dek durmayacağız. Hindistan’ın tacı, bizi bekliyor!”
Askerlerden yükselen kükreme, dağları titretti. Bu, yalnızca bir ordunun savaş çığlığı değildi. Bu, bir Padişah’ın, bir hanedan kurucusunun, bir imparatorun doğuşunun ilanıydı. Fırtına öncesi sessizlik bitmişti. Tarihin en büyük fırtınalarından biri, Hindistan ovasına doğru yola çıkmıştı.
Bölüm 12 – Panipat’ta Bir Sabah
İndus’u Geçerken
Pencap, Kasım 1525
Soğuk bir kasım sabahı, Babür’ün ordusu, kutsal İndus nehrinin kıyısında duruyordu. Nehrin çamurlu, geniş suları, ağır ve kudretli bir yılan gibi akıyor, Hindistan ovasının başlangıcını müjdeliyordu. Askerlerin yüzünde, hem bir heyecan hem de bilinmezliğin getirdiği bir gerginlik vardı. Bu nehri geçmek, bir Rubicon’u geçmek gibiydi. Geri dönüşü olmayan bir yola giriyorlardı. Artık hedef, küçük bir kaleyi almak ya da vergi toplamak değildi. Hedef, bir imparatorluğun kalbiydi.
Ordu, on iki bin kişiden oluşuyordu. İbrahim Lodi’nin yüz bini aşkın askeri ve binlerce savaş filiyle dolu devasa ordusunun yanında, bu sayı bir hiç gibiydi. Fakat Babür’ün ordusu, sıradan bir ordu değildi. Her bir askeri, yılların savaş tecrübesiyle yoğrulmuş, liderine ölümüne bağlı birer savaş makinesiydi. Ordunun çekirdeğini, Babür’le birlikte dağlarda sürgünlüğü, Kabil’in fethini ve Semerkant’ın acısını yaşamış Çağataylı beyler ve süvariler oluşturuyordu. Onların yanında, Padişah’ın adaletine ve gücüne inanarak katılmış Afgan ve Hazara savaşçıları vardı. Ve en önemlisi, ordunun merkezinde, Hindistan’da daha önce hiç görülmemiş bir güç duruyordu: Ustad Ali Kuli ve Mustafa Rumi’nin komutasındaki topçu ve tüfekçi birlikleri.
Nehri geçmek için hazırlanan derme çatma sallar ve tekneler, ordunun küçük ama ölümcül karakterini yansıtıyordu. Babür, atının üzerinde, geçişi bizzat yönetiyordu. Oğlu ve veliahtı, on yedi yaşındaki Hümâyûn da yanındaydı. Bu, Hümâyûn’un katıldığı ilk büyük seferdi. Babür, oğlunun bu tarihi ana tanıklık etmesini, bir imparatorluğun nasıl kan ve terle kurulduğunu görmesini istiyordu.
Geçiş tamamlandığında, Babür ordusunu topladı. Artık düşman topraklarındaydılar. Her an bir saldırı bekleyebilirlerdi.
“Artık yuvamız arkamızda kaldı,” dedi askerlerine. “Önümüzde ise, Hindistan’ın sonsuz ovaları ve devasa orduları var. Korkuya yer yok. Tereddüde yer yok. Unutmayın, sayılar zaferi garantilemez. Zaferi getiren, disiplin, cesaret ve akıldır. Bizde üçü de var. İlerleyeceğiz ve yolumuza çıkan her engeli, ateşimizle ve kılıcımızla ezip geçeceğiz.”
Ordu, Pencap ovasında ilerlemeye başladığında, ilk haberler gelmeye başladı. Devlet Han Lodi, Babür’ün bu kez gerçekten büyük bir orduyla ve kalıcı olmak niyetiyle geldiğini anlayınca, bir kez daha taraf değiştirmişti. İbrahim Lodi’den af dileyip, onun ordusuna katılmıştı. Babür’ün beklediği ihanet, daha ilk adımda gerçekleşmişti. Bu, bazı beyler arasında bir moral bozukluğu yaratsa da, Babür için şaşırtıcı olmadı.
“Bir yılanın derisini değiştirmesi, onun doğasını değiştirmez,” dedi sakin bir şekilde. “Devlet Han, her zaman bir yılan olarak kalacaktır. Onun ihaneti, bizim için bir kayıp değil, bir kazançtır. Artık kimin dost, kimin düşman olduğunu daha net görüyoruz. Şimdi, önümüzde tek bir düşman var: Delhi Sultanı İbrahim Lodi.”
Ordu, Lahor’a doğru ilerlerken, yolda birkaç küçük Lodi birliğiyle karşılaştılar. Bu ilk çatışmalar, Babür’ün yeni savaş taktiği için birer deneme oldu. Tüfekçiler, ilk kez ateş açtıklarında, çıkan gürültü ve duman, atları ve filleri ürkütüyor, Lodi askerlerini paniğe sevk ediyordu. Küçük topların gülleleri, düzenli safları kolayca dağıtıyordu. Bu ilk zaferler, ordunun moralini yükseltti ve yeni silahlara olan güvenlerini artırdı.
Fakat herkes biliyordu ki, asıl sınav, asıl büyük savaş daha ilerideydi. Delhi’den gelen haberlere göre, Sultan İbrahim Lodi, bizzat ordusunun başına geçmiş, Babür’ü karşılamak için kuzeye doğru yürüyüşe geçmişti. İki ordu, Hindistan’ın kaderini belirleyecek bir randevuya doğru ilerliyordu.
İki Ordu, İki Dünya
Panipat Ovası, Nisan 1526
Aylar süren ilerleyişin ardından, iki ordu nihayet Delhi’nin yaklaşık doksan kilometre kuzeyindeki küçük bir köy olan Panipat’ın geniş ve düz ovasında karşı karşıya geldi. Burası, tarihin akışını değiştirecek bir savaş için mükemmel bir sahneydi.
İbrahim Lodi’nin ordugâhı, ufka kadar uzanan bir çadır denizi gibiydi. Yüz binden fazla piyade ve süvari, binlerce hizmetkâr ve en az bin savaş fili… Ordusu, geleneksel Hint savaş tarzının bir yansımasıydı. Gücü, ezici sayısal üstünlüğüne ve savaş fillerinin yıkıcı gücüne dayanıyordu. Filler, adeta yürüyen kaleler gibiydi. Üzerlerindeki kulelerde okçular ve mızrakçılar bulunur, devasa gövdeleriyle düşman saflarını ezip geçerlerdi. Lodi’nin ordusu, görkemli, kalabalık ama aynı zamanda hantal ve disiplinsizdi. Farklı beylerin komutasındaki birlikler arasında bir koordinasyon eksikliği vardı.
Babür’ün ordugâhı ise, onun yanında bir avuç gibi kalıyordu. On iki bin savaşçı. Fakat her şey, bir saat gibi işleyen bir disiplin ve plan dâhilindeydi. Babür, savaş alanına Lodi’den birkaç gün önce gelmiş ve bu zamanı, araziyi mükemmel bir savunma mevziine dönüştürmek için kullanmıştı.
Stratejisi, Osmanlılardan öğrendiği “tabur-i cenk” sistemi üzerine kuruluydu. Ordusunun merkezini, Panipat köyünün evleri ve duvarlarıyla sağ kanadını güvence altına alarak konuşlandırdı. Sol kanadını korumak için, derin bir hendek kazdırdı ve üzerine ağaç dalları yığarak geçilmez hale getirdi. Ordunun ön cephesine ise, yaklaşık yedi yüz at arabasını, aralarına altı-yedi metrelik boşluklar bırakarak dizdirdi. Bu arabalar, birbirlerine deri iplerle ve zincirlerle bağlanmıştı. Bu düzen, hem düşman süvarilerinin ve fillerinin doğrudan merkezine saldırmasını engelleyecek bir barikat oluşturuyor hem de aralardaki boşluklar, tüfekçilerin ve topçuların ateş etmesi için mükemmel mazgallar sağlıyordu.
Ustad Ali Kuli ve Mustafa Rumi’nin komutasındaki toplar ve tüfekçiler, bu araba hattının tam arkasına yerleştirildi. Onlar, savaşın kaderini belirleyecek olan gizli silahtı.
Ordunun en güçlü ve hareketli kısmı olan Çağataylı süvarileri ise, sağ ve sol kanatlara ve bir de ihtiyat birliği olarak merkezin arkasına ayrılmıştı. Onların görevi, düşman merkeze saldırdığında, kanatlardan hızla sarkarak, klasik “tulgama” manevrasıyla düşmanı arkadan kuşatmaktı.
Babür’ün savaş planı, bir mühendisin projesi gibiydi. Her ayrıntı düşünülmüş, her ihtimal hesaplanmıştı. Savunmada kalarak, Lodi’nin devasa ordusunu kendi hazırladığı ölüm tuzağının içine çekmeyi ve sayısal üstünlüğünü, kendi teknolojik ve taktiksel üstünlüğüyle etkisiz hale getirmeyi planlıyordu.
İki ordu, yaklaşık bir hafta boyunca, birbirlerini tartarak karşı karşıya bekledi. Babür, Lodi’nin saldırmasını bekliyordu. Lodi ise, Babür’ün bu tuhaf savunma düzeninden çekiniyor, ne yapacağını kestiremiyordu. Bu sinir harbi, en sonunda İbrahim Lodi’nin sabrının tükenmesiyle sona erdi. Genç ve kibirli Sultan, daha fazla beklemenin onuruna dokunduğuna karar verdi. 21 Nisan 1526 sabahı, saldırı emrini verdi.
Ateş ve Çelik
Panipat Savaş Meydanı, 21 Nisan 1526, Sabah
Güneş, Panipat ovasının üzerine doğarken, Lodi ordusunun savaş boruları ve davulları, yeri göğü inleten bir gümbürtüyle çalmaya başladı. Yüz bin kişilik devasa kütle, ağır ve karşı konulmaz bir sel gibi harekete geçti. En önde, zırhlarla kaplanmış, üzerlerindeki kulelerde savaşçılar taşıyan devasa savaş filleri ilerliyordu. Onların arkasında, mızrakları ve kılıçları güneşin ilk ışıklarında parlayan on binlerce Afgan ve Hintli süvari ve piyade geliyordu. Bu manzara, en cesur savaşçının bile kalbine korku salacak bir görkeme sahipti.
Babür’ün siperlerinde ise, ölüm sessizliği hâkimdi. Herkes, Padişah’ın emrini bekliyordu. Babür, atının üzerinde, merkezdeki komuta tepesinden, yaklaşan insan ve hayvan selini sakin bir şekilde izliyordu. Yüzünde ne bir korku ne de bir telaş vardı. Planına güveniyordu.
Lodi ordusu, hücuma geçtiğinde, ilk hedefleri Babür’ün merkeziydi. Onları karşılayan, yedi yüz arabadan oluşan tuhaf bir duvardı. Afgan süvarileri, bu beklenmedik engel karşısında şaşırdılar. Filler, arabaları ezmek için ileri atıldılar, fakat tam o anda, Babür beklediği emri verdi.
“Ateş!”
Ustad Ali Kuli ve Mustafa Rumi’nin topçuları, fitilleri ateşlediler. Topların kulakları sağır eden gürlemesi, ovada ilk kez duyuluyordu. Gülleler, Lodi ordusunun sıkışık ön saflarının içine daldı, açtıkları gediklerde insan ve at parçalarını havaya savurdu.
Hemen ardından, arabaların arasındaki boşluklardan, yüzlerce tüfekçinin yaylım ateşi başladı. Tüfeklerin sesi, top gürültüsüne karıştı. Daha önce hiç böyle bir ses duymamış, böyle bir silahla karşılaşmamış olan Lodi askerleri ve özellikle de filler, paniğe kapıldı. O güne dek ok ve mızrak sesine alışkın olan bu devasa hayvanlar, bu korkunç gürültü ve duman karşısında çılgına döndüler. Bazıları, geriye dönüp, kendi saflarını ezmeye başladılar. Ön saflarda, tam bir kaos hâkimdi.
Sultan İbrahim Lodi, merkezdeki saldırının tıkandığını görünce, kanatlara yüklenmeleri için emir verdi. Fakat bu, tam da Babür’ün beklediği hamleydi.
Babür, sağ ve sol kanatlardaki Çağataylı süvari komutanlarına işaret verdi. “Tulgama!”
Kanatlarda gizlenmiş olan hızlı ve tecrübeli süvariler, birer ok gibi yerlerinden fırladılar. Lodi ordusunun kanatlarını aşarak, hızla arkalarına sarktılar. Lodi ordusu, ne olduğunu anlayamadan, kendini hem önden hem de yanlardan ve arkadan kuşatılmış buldu.
Savaş, artık bir meydan muharebesi değil, dev bir kapanın içine sıkışmış bir avın katledilmesiydi. Merkezde, arabaların arkasından sürekli ateş eden topçular ve tüfekçiler, Lodi askerlerinin ilerlemesini engelliyordu. Kanatlarda ve arkada ise, Babür’ün süvarileri, dağınık ve paniğe kapılmış düşmanı acımasızca doğruyordu.
Çağataylı savaşçılar, “Babür Padişah!” naralarıyla, sıkışmış düşman saflarına dalıyor, kılıçları ve mızrakları ölüm saçıyordu. Babür’ün oğlu Hümâyûn, ilk büyük savaşında, babasının yanında, aslanlar gibi dövüşüyor, genç yaşına rağmen büyük bir cesaret örneği sergiliyordu.
Savaş, sadece birkaç saat sürmüştü. Öğle saatlerine gelindiğinde, Panipat ovası, devasa bir mezarlığa dönmüştü. Lodi ordusu, tamamen yok edilmişti. Sayısal üstünlükleri, teknoloji, disiplin ve dâhiyane bir taktik karşısında eriyip gitmişti.
Bir Sultan’ın Ölümü, Bir İmparatorluğun Doğumu
Savaş Alanı, Öğleden Sonra
Savaş bittiğinde, Babür atından indi ve zaferin kazanıldığı topraklarda yürüdü. Hava, barut, kan ve ölüm kokuyordu. Her yer, insan ve hayvan cesetleriyle doluydu. Kendi ordusundan kayıplar vardı, fakat Lodi ordusunun kayıplarıyla kıyaslandığında bu sayı çok azdı. Lodi ordusundan yirmi binden fazla asker, o sabah can vermişti.
Babür, adamlarına, düşman cesetlerinin arasında birini aramalarını emretti: Sultan İbrahim Lodi.
Uzun bir arayıştan sonra, Sultan’ın cansız bedeni, bir ceset yığınının altında bulundu. Genç Sultan, son ana kadar savaşmış, etrafı en sadık adamlarının cesetleriyle çevrili bir halde ölmüştü. Üzerinde hala pahalı zırhı ve mücevherleri duruyordu.
Babür, düşmanının cesedinin başına geldi. Bir an saygıyla ona baktı. Kibirli ve zalim bir hükümdar olabilirdi, fakat bir kral gibi savaşmış ve bir asker gibi ölmüştü.
“Kaldırın onu,” dedi Babür. “Bir Sultan’a yakışır şekilde, İslami usullere göre defnedin.”
Bu, bir centilmenlik göstergesiydi. Babür, ölü düşmanına bile saygı göstererek, nasıl bir hükümdar olduğunu bir kez daha kanıtlıyordu.
İbrahim Lodi’nin ölümüyle, Lodi hanedanı ve Delhi Sultanlığı fiilen sona ermişti. Yüz yirmi yıllık bir saltanat, Panipat ovasında, birkaç saat içinde tarihe karışmıştı.
O akşam, Babür’ün ordugâhında büyük bir sevinç vardı. Askerler, inanılmaz bir zafer kazanmışlardı. Hindistan’ın kapıları, onlara sonuna kadar açılmıştı. Babür, çadırında, oğlu Hümâyûn ile yalnızdı.
“Bugün,” dedi oğluna. “Yalnızca bir savaş kazanmadık. Bugün, bir imparatorluk kazandık. Ama unutma, Hümâyûn. Bir imparatorluğu kılıçla kurmak kolaydır. Zor olan, onu adaletle yönetmektir. Önümüzdeki yol, bugünkü savaştan çok daha zorlu olacak.”
Panipat’ta, o kanlı ovada, yalnızca bir sultan ölmemişti. Bir imparatorluk doğmuştu. Babür, artık Kabil’in sürgündeki Padişah’ı değildi. O, Hindistan’ın yeni efendisiydi. O, ileride Babürlüler ya da Moğol İmparatorluğu olarak anılacak olan, üç yüz yıldan fazla hüküm sürecek, tarihin en büyük ve en zengin imparatorluklarından birinin kurucusuydu. Ve her şey, Panipat’ta bir sabah, ateşin ve çeliğin dansıyla başlamıştı.
Delhi’ye Yürüyüş
Delhi ve Agra, Nisan Sonu 1526
Panipat zaferinin haberi, rüzgârdan daha hızlı bir şekilde Delhi ve Agra’ya ulaştı. Halk ve saray ahalisi, şok ve korku içindeydi. Sultanlarının öldüğünü, yenilmez sandıkları devasa ordularının birkaç saat içinde yok olduğunu duyunca, ne yapacaklarını bilemediler. Şehirler, lidersiz ve savunmasız kalmıştı.
Babür, hiç vakit kaybetmedi. Ordusu yorgun olmasına rağmen, zaferin momentumunu kaybetmek istemiyordu. Hümâyûn’u, küçük bir birliğin başında, Lodi hanedanının hazinelerinin bulunduğu Agra’ya gönderdi. Kendisi ise, ana orduyla birlikte, Sultanlığın siyasi başkenti Delhi’ye doğru yürüyüşe geçti.
Delhi’ye yaklaştığında, şehrin ileri gelenlerinden oluşan bir heyet, onu karşılamak için kapıya geldi. Şehrin anahtarlarını, Padişah’a sundular. Direniş göstermenin anlamsız olduğunu anlamışlardı. Babür, hiçbir direnişle karşılaşmadan, büyük bir törenle Delhi’ye girdi.
Şehrin en büyük camisine giderek, şükür namazı kıldı. Ardından, kendi adına hutbe okuttu. Bu, onun resmen Hindistan’ın yeni hükümdarı olduğunun ilanıydı. Yıllar önce Semerkant’ta, başkasının adına okunan hutbenin utancını yaşayan Babür, şimdi kendi fethettiği topraklarda, kendi adıyla, Padişah ve Gazi unvanıyla anılıyordu.
Birkaç gün sonra, Agra’dan da iyi haberler geldi. Hümâyûn, şehri kolayca ele geçirmiş ve Lodi hazinesine el koymuştu. Hazine, hayalleri bile aşan bir zenginlikteydi. Sandıklar dolusu altın, gümüş, elmas, yakut ve inciler… Bu hazinenin en değerli parçası ise, “Koh-i-Noor” (Işık Dağı) olarak bilinen, dünyanın en büyük ve en efsanevi elmasıydı. Hümâyûn, bu paha biçilmez elması, zaferinin bir hediyesi olarak babasına sundu.
Babür, elması eline aldığında, onun ışığında kendi kaderinin parıltısını gördü. Fakat o, bu zenginliğin esiri olacak bir adam değildi. Hazinenin büyük bir kısmını, askerlerine, beylerine, ailesine ve Kabil’deki dostlarına dağıttı. Cömertliği, dilden dile dolaştı. Herkese, hak ettiğinden fazlasını verdi. Bu, hem bir ödül hem de gelecekteki sadakatlerini sağlama almak için yapılmış akıllıca bir hamleydi.
Delhi ve Agra fethedilmiş, Lodi hanedanı sona ermişti. Babür, Hindistan’ın tahtına oturmuştu. Fakat o, zaferin en tehlikeli an olduğunu biliyordu. Çünkü Panipat’ta yendiği düşman, Hindistan’daki tek düşmanı değildi. Hatta belki de en güçlüsü bile değildi. Batıda, bütün Racputları birleştiren, çok daha tehlikeli, çok daha kararlı bir düşman, Rana Sanga, Babür’ün bu “yabancı istilacı” olduğunu düşünüyor ve onu Hindistan’dan atmak için kendi ordusunu toplamaya başlıyordu. Asıl büyük savaş, daha yeni başlayacaktı.
Bölüm 13 – Yeni Bir İmparatorluk, Yeni Bir Düşman
Taç ve Yorgunluk
Agra, Kızıl Kale, Yaz 1526
Hindistan’ın sıcağı, Kabil’in serin yaylalarından gelen Babür ve adamları için alışıldık bir şey değildi. Muson mevsiminin başlangıcıyla birlikte, hava ağırlaşmış, yapış yapış bir nem ve bunaltıcı bir sıcaklık her yanı sarmıştı. Agra’daki Kızıl Kale’nin kalın duvarları bile, bu boğucu sıcağı dışarıda tutmaya yetmiyordu. Bu fiziksel rahatsızlık, Babür’ün ordusunun ruh halini de yansıtıyordu.
Panipat’ta kazanılan ezici zafere ve ele geçirilen akıl almaz hazineye rağmen, Çağataylı beyler ve askerler arasında bir huzursuzluk baş göstermişti. Onlar için sefer bitmiş, zafer kazanılmış, ganimet paylaşılmıştı. Şimdi tek istedikleri, bu cehennemi sıcaktan ve yabancı topraklardan ayrılıp, Kabil’in serinliğine, ailelerinin yanına geri dönmekti.
Bir akşam, Babür’ün en eski ve en sadık beylerinden Hâce Kelan, bir grup komutan adına Padişah’ın huzuruna çıktı. Hâce Kelan, Babür’ün en zor günlerinde yanında olmuş, dağlarda onunla birlikte açlık çekmiş bir yoldaşıydı. Sözleri, her zaman saygıyla dinlenirdi.
“Padişahım,” diye başladı Hâce Kelan, sesi yorgundu. “Allah’a şükürler olsun, bize büyük bir zafer nasip etti. Düşmanımız yok oldu, hazinesi bizim oldu. Görevimizi tamamladık. Lakin bu topraklar, bizim toprağımız değil. Havası hasta ediyor, insanları bize yabancı. Askerler yorgun. Kabil’i, ailelerini özlediler. İzninizle, artık yuvamıza dönme vaktimiz gelmedi mi?”
Bu sözler, divanhanede bulunan diğer birçok beyin de ortak arzusuydu. Onaylayan mırıltılar yükseldi. Onlar, Hindistan’ı fethetmek için değil, bir sefer kazanıp zenginleşmek için gelmişlerdi. Şimdi hedeflerine ulaştıklarını düşünüyorlardı.
Babür, beylerinin yüzüne baktı. Onların yorgunluğunu, vatan hasretini anlıyordu. Fakat onların göremediği büyük resmi, kendisi görüyordu.
“Hâce Kelan,” dedi, sesi sakin ama sarsılmaz bir kararlılıkla doluydu. “Yuvamız artık yalnızca Kabil değildir. Bir imparatorluk, tek bir şehir üzerine kurulamaz. Evet, büyük bir zafer kazandık. Fakat bu, savaşın sonu değil, başlangıcıdır. Biz gidersek, Lodi beyleri anında yeniden baş kaldırır. Racputlar, boş buldukları tahta oturmak için bir an bile beklemez. Bu fethi kalıcı kılmak, bu topraklarda düzeni sağlamak zorundayız. Geri dönmek, Panipat’ta kazandığımız her şeyi kendi ellerimizle düşmana hediye etmek demektir.”
Ayağa kalktı ve odanın içinde yürümeye başladı. “Atamız Timur, Delhi’yi fethetti. Ama burada kalmadı, geri döndü. Sonuç ne oldu? Arkasında bıraktığı her şey, kısa sürede yok oldu. Ben o hatayı yapmayacağım. Biz, buraya bir kasırga gibi gelip gitmeyeceğiz. Biz, buraya kök salmaya, bir devlet kurmaya geldik. Bu, yalnızca benim değil, oğlumun, torunlarımın da yurdu olacak. Hindistan’ın tahtına oturduk. Bu tacın ağırlığını taşımak, hepimizin görevidir.”
Ardından, beylerine bir seçenek sundu. Gitmek isteyenlerin, Kabil’e dönmekte serbest olduğunu söyledi. Onlara hak ettikleri payı ve unvanları verecekti. Fakat kendisi, Hindistan’da kalacaktı. Onunla birlikte kalıp, yeni bir imparatorluk kurma şerefini paylaşacak olanlar ise, tarihe geçeceklerdi.
Bu konuşma, ordudaki havayı değiştirdi. Babür’ün kararlılığı ve vizyonu, birçok beyi etkiledi. Çoğunluk, Padişah’larının yanında kalmaya karar verdi. Fakat Hâce Kelan gibi birkaç yaşlı bey, Kabil’e dönmek için izin istedi. Babür, onlara kırılmadı. Onların hizmetlerini övdü ve zengin hediyelerle Kabil’e uğurladı.
Bu, Babür için zor bir andı. En eski dostlarından bazıları onu terk ediyordu. Fakat bu aynı zamanda, bir arınmaydı. Yanında, artık yalnızca onun vizyonuna inanan, Hindistan’ı yeni yurtları olarak benimsemeye hazır bir çekirdek kadro kalmıştı. Bu kadroyla, önlerindeki çok daha büyük fırtınaya karşı duracaktı. Yorgunluk ve sıcağa rağmen, Babür ve sadık adamları, tacın bedelini ödemeye, yani Hindistan’da kalıp savaşmaya karar vermişlerdi.
Aslan’ın Kükremesi
Mewar, Chittorgarh Kalesi, Yaz 1526
Babür, Agra’da ordusunun yorgunluğuyla ve beylerinin geri dönme isteğiyle uğraşırken, ondan yüzlerce kilometre batıda, Racastan’ın kayalık çöllerinde, çok daha tehlikeli bir fırtına birikiyordu. Mewar’ın başkenti Chittorgarh’ın heybetli kalesinde, Racputların efsanevi lideri Maharana Sangram Singh, yani bilinen adıyla Rana Sanga, Babür’ün zafer haberini almıştı.
Rana Sanga, sıradan bir kral değildi. O, yaşayan bir efsaneydi. Vücudu, sayısız savaşta aldığı seksenin üzerinde yara iziyle kaplıydı. Bir gözünü, bir kolunu ve bir bacağını savaşlarda kaybetmişti. Fakat bu fiziksel kayıplar, onun iradesini ve savaşçı ruhunu daha da çelikleştirmişti. Lodi sultanlarına ve diğer Müslüman beylere karşı kazandığı sayısız zaferle, bütün Racput klanlarının saygısını ve bağlılığını kazanmıştı. Hayali, bütün Racputları tek bir sancak altında toplayıp, “yabancı” olarak gördüğü Müslümanları Hindistan’dan atmak ve bir Hindu “Ram Rajya” (Rama’nın Krallığı) kurmaktı.
İlginç bir şekilde, Rana Sanga, Panipat’tan önce Babür’e bir elçi göndererek, İbrahim Lodi’ye karşı bir ittifak teklif etmişti. Planı, Babür’ün kuzeyden, kendisinin de güneyden saldırarak Lodi’yi iki ateş arasında bırakmasıydı. Babür, Lodi’yi yendikten sonra, Tıpkı Timur gibi zengin ganimetlerle Kabil’e geri dönecek, kendisi de boşalan Delhi tahtına oturacaktı.
Fakat Babür, Panipat’ı kazandıktan sonra geri dönmemiş, Hindistan’da kalıcı olduğunu ilan etmişti. Bu, Rana Sanga’nın planlarını altüst etmişti. O, bir zalimden kurtulurken, yerine çok daha tehlikeli, çok daha yetenekli ve hırslı bir başka “yabancı”nın geldiğini görmüştü. Babür, onun hayallerinin önündeki en büyük engeldi.
Chittorgarh’da, bütün büyük Racput klanlarının reislerini topladığı bir savaş meclisi düzenledi. Meclise, Marwar’dan, Amber’den, Gwalior’dan ve diğer bütün Racput krallıklarından prensler katıldı. Hatta, İbrahim Lodi’nin yenilgisinden sonra Babür’e biat etmeyip kaçan bazı Afgan beyleri, örneğin Mahmud Lodi (İbrahim’in kardeşi), ortak düşmana karşı savaşmak için Racputların safına katılmıştı.
Rana Sanga, tek gözüyle meclisi süzen bir aslan gibiydi. “Dostlarım, kardeşlerim,” diye kükredi, sesi yılların savaş naralarıyla kalınlaşmıştı. “Yıllardır, Lodi’lerin zulmüne karşı savaştık. Topraklarımızı koruduk, inancımızı koruduk. Tam onları bu topraklardan söküp atacakken, kuzeyden bir başka istilacı geldi. Bu Babür, Timur’un soyundan geldiğini söylüyor. Atası gibi, o da şehirlerimizi yağmalayıp, zenginliklerimizi alıp gidecek sandık. Ama o, gitmedi. Tahtımıza oturdu. Şimdi, bu Moğol’a, Hindistan’ın gerçek sahiplerinin kim olduğunu gösterme vaktidir.”
“Her klan, en iyi savaşçılarını hazırlasın!” diye devam etti. “Bütün Racputana, tek bir yumruk gibi birleşecek. Bu yabancıyı, geldiği dağlara geri sürene kadar durmayacağız! Bu, yalnızca bir toprak savaşı değil, bir dharma (doğruluk, inanç) savaşıdır! Zafer ya da ölüm!”
Racput reisleri, kılıçlarını çekerek, liderlerinin bu çağrısına büyük bir coşkuyla karşılık verdiler. Yüz bini aşan, tamamı onurları için ölmeye yeminli savaşçılardan oluşan devasa bir ordu toplanmaya başladı. Bu ordu, İbrahim Lodi’nin disiplinsiz kalabalığına benzemiyordu. Bu ordu, Hindistan’ın en iyi, en cesur ve en tecrübeli savaşçılarından oluşuyordu. Ve liderleri, Babür’ün o ana dek karşılaştığı en zorlu rakipti. Batıdan, aslanın kükremesi Agra’ya doğru yaklaşıyordu.
İstihbarat ve İhanet
Agra ve Racputana Sınırı, Kış 1526-1527
Rana Sanga’nın devasa bir ordu topladığı haberi, Agra’ya ulaştığında, Babür’ün ordusunda Panipat zaferinden kalan son sevinç kırıntıları da yok oldu. Yerini, derin bir endişe ve hatta korku aldı. Gezginler, tüccarlar ve casuslar, Racput ordusunun büyüklüğü ve Rana Sanga’nın savaşçı şöhreti hakkında abartılı hikâyeler anlatıyorlardı.
“Rana Sanga, yenilmez bir savaşçıymış!”
“Ordusundaki her Racput, on Afgan askerine bedelmiş!”
“Babür’ün ateşli silahları, Racputların cesareti karşısında işe yaramazmış!”
Bu söylentiler, zaten Hindistan’ın sıcağından ve hastalıklarından bezmiş olan Babür’ün askerleri arasında hızla yayıldı. Panipat’ta gösterdikleri özgüven, yerini bir karamsarlığa bırakmıştı.
Tam bu sırada, Kabil’den gelen bir astrolog, Şeyh Zeyneddin, Padişah’ın huzuruna çıkarak, kehanetlerde bulunmaya başladı. Gökyüzündeki yıldızların konumuna göre, batı yönünde yapılacak bir savaşın, Babür için büyük bir felaketle sonuçlanacağını iddia etti. Mars gezegeni, uğursuz bir konumdaydı ve bu, yenilginin habercisiydi.
Bu kehanet, batıl inançları güçlü olan ordu içinde, korkuyu daha da körükledi. Askerler, artık yalnızca düşmandan değil, kaderin kendisinden de korkmaya başlamışlardı.
Babür, bu moral bozukluğunu kırmak için derhal harekete geçti. Öncelikle, Racput ordusunun gücünü ve niyetini daha iyi anlamak için küçük bir keşif birliğini, Bayana kalesi yönüne gönderdi. Birlik, pusuya düşürülerek, Rana Sanga’nın öncü kuvvetleri tarafından tamamen yok edildi. Geriye dönebilen birkaç yaralı askerin anlattıkları, dehşet vericiydi. Racputların savaşma azmi ve cesareti, Lodi askerlerininkine hiç benzemiyordu.
Bu yenilgi, ordudaki korkuyu paniğe dönüştürdü. Babür, hayatında ilk kez, adamlarının gözünde gerçek bir yenilgi korkusu görüyordu. Onlar, Panipat’ın galipleri değil, yaklaşan bir felaketin kurbanları gibiydiler.
Babür, durumu kontrol altına almak için, Agra’nın batısında, Khanwa adında bir mevkide, tıpkı Panipat’ta olduğu gibi bir savunma hattı kurmaya başladı. Yine arabalar dizildi, yine hendekler kazıldı. Fakat bu kez, askerlerin kalbinde o eski inanç yoktu. İşe yaramayacağını düşünüyorlardı.
Babür, hayatının en büyük liderlik sınavıyla karşı karşıyaydı. Yalnızca düşmanını değil, kendi ordusunun kalbine yerleşmiş olan korku ve umutsuzluk iblisini de yenmek zorundaydı. Eğer bunu başaramazsa, savaş daha başlamadan kaybedilmiş olacaktı.
Gazi Padişah’ın Yemini
Khanwa Savaş Ordugâhı, Mart 1527
Savaş meclisi, gergin bir sessizlik içinde toplanmıştı. Beylerin yüzü asıktı. Kimse konuşmaya cesaret edemiyordu. Ordunun morali yerlerde sürünüyordu. Astrologun kehanetleri, Bayana’daki yenilgi ve Rana Sanga’nın ordusunun büyüklüğü hakkındaki söylentiler, en cesur komutanları bile yıldırmıştı. Birçoğu, savaşmak yerine Agra’ya çekilip, savunmada kalmayı ya da hatta Kabil’e geri dönmeyi fısıldaşıyordu.
Babür, beylerinin gözlerindeki o yenilmiş ifadeyi gördü. Anladı ki, taktiklerin, topların, tüfeklerin hiçbir anlamı kalmamıştı. Önce, adamlarının ruhunu yeniden kazanmalıydı. Ayağa kalktı. Sesi, alışılmadık bir şekilde sakindi, ama her kelimesi, divanhanenin duvarlarında yankılanıyordu.
“Beylerim, yoldaşlarım,” diye başladı. “Görüyorum ki, yüzünüzde bir korku gölgesi var. Düşmanın sayısından, liderinin şöhretinden çekiniyorsunuz. Haklısınız. Karşımızdaki ordu, Panipat’taki gibi bir kalabalık değil. Onlar, inançları ve onurları için savaşan cesur adamlar. Lakin bizim onlardan daha büyük bir nedenimiz var.”
Durdu ve herkesin gözünün içine tek tek baktı. “Biz, buraya ganimet için gelmedik. Biz, buraya bir imparatorluk kurmaya geldik. Bu toprakları, Allah’ın izniyle, adaletle yöneteceğiz. Bu, bir cihattır. Bu, bir gaza savaşıdır. Bizler, İslam’ın sancak taşıyıcılarıyız. Karşımızdakiler ise, putlara tapan kâfirlerdir.”
Babür, savaşı bir toprak mücadelesinden, bir din savaşına, bir cihada dönüştürüyordu. Bu, askerlerinin maneviyatını yükseltecek en güçlü argümandı.
“Hayatım boyunca birçok günah işledim,” diye devam etti, sesi daha kişisel bir tona bürünmüştü. “Allah’ın emirlerine karşı geldiğim zamanlar oldu. Özellikle, şaraba olan düşkünlüğüm… Ama bugün, burada, sizin ve Allah’ın huzurunda, bir yemin ediyorum.”
Bir hizmetkâra işaret etti. Sarayın en değerli, altın ve gümüş şarap kadehleri, sürahileri getirildi. Babür, bu paha biçilmez eşyaları aldı ve yere atarak, askerlerinin postallarının altında ezilmelerini emretti.
“Bugünden sonra, bir daha ağzıma tek bir damla şarap sürmeyeceğim
“Bugünden sonra, bir daha ağzıma tek bir damla şarap sürmeyeceğim! Bütün günahlarımdan tövbe ediyorum. Hayatımın geri kalanını, Allah’ın yolunda, bir gazi olarak geçireceğim. Bu savaşı kazanırsak, hepimiz birer gazi olacağız. Ölürsek, şehitlik mertebesine ulaşacağız. Şehitlikten ve gazilikten daha yüce bir mertebe var mıdır? Söyleyin bana, onurlu bir ölümden mi korkuyorsunuz, yoksa korkakça bir hayattan mı?”
Konuşmasının sonunda, Kuran’ı eline aldı. “Şimdi, herkes benimle birlikte bu kutsal kitabın üzerine yemin etsin! Son nefesimize kadar savaşacağımıza, asla düşmana sırtımızı dönmeyeceğimize, ya zaferi kazanacağımıza ya da bu topraklarda şehit düşeceğimize yemin edelim!”
Babür’ün bu ateşli ve samimi konuşması, ordugâhtaki bütün havayı bir anda değiştirdi. Onun tövbesi, kendi günahlarından arınma yemini, beylerin ve askerlerin kalbine işlemişti. Korku ve karamsarlık bulutları dağılmış, yerine dinî bir coşku ve sarsılmaz bir kararlılık gelmişti. Liderleri, onlara yalnızca bir zafer değil, aynı zamanda cenneti vaat ediyordu. Komutanlar, teker teker öne çıkıp, Kuran’a el basarak, Padişah’larıyla birlikte ölüme gitmeye yemin ettiler.
O gün, Babür Padişah, “Gazi” unvanını da adına ekledi. Artık o, yalnızca bir fatih değil, aynı zamanda bir inanç savaşçısıydı. Ordusunun kalbini ve ruhunu geri kazanmıştı. Şimdi, Hindistan’ın en büyük savaşçısıyla, Rana Sanga ile hesaplaşmaya hazırdı. Khanwa’daki savaş, artık yalnızca iki ordunun değil, iki inancın, iki dünyanın savaşı olacaktı.
Khanwa’da Kıyamet
Khanwa Savaş Meydanı, 17 Mart 1527
17 Mart 1527 sabahı, Khanwa ovası, tarihin en kanlı ve en belirleyici savaşlarından birine uyandı. Rana Sanga’nın yüz bini aşan Racput ve Afgan müttefiklerinden oluşan devasa ordusu, savaş naraları ve geleneksel boru sesleri eşliğinde, bir gelgit dalgası gibi saldırıya geçti. Ordunun merkezinde, zırhlı fillerden oluşan bir duvar, yeri sarsarak ilerliyordu. Kanatlarda ise, her biri kendi klanının sancağını taşıyan binlerce Racput süvarisi, Babür’ün ordusunu yutmaya hazır birer pençe gibi açılmıştı.
Babür’ün on bini biraz aşkın ordusu ise, yine Panipat’takine benzer bir savunma düzeni almıştı. Merkezde, zincirlerle birbirine bağlanmış arabaların arkasında, Ustad Ali Kuli ve Mustafa Rumi’nin topçu ve tüfekçi birlikleri, ölüm kusan namlularıyla sessizce bekliyordu. Kanatlarda ise, Çağataylı süvariler, Padişah’ın emrini bekleyen gergin yaylar gibiydiler. Fakat bu kez, Panipat’tan farklı bir şey vardı: Ordunun gözlerindeki ifade. Artık korku değil, dinî bir vecd hali, bir şehitlik arzusu okunuyordu.
Savaş, Racput ordusunun topyekûn bir hücumuyla başladı. Rana Sanga, Babür’ün merkezdeki savunmasını kırmak için en iyi birliklerini ve fillerini doğrudan arabaların üzerine sürdü. Planı, kaba kuvvetle bu engeli aşıp, Babür’ün ordusunu ikiye bölmekti.
Babür, düşmanın tam olarak istediği tuzağa düştüğünü gördü. Racputlar, arabalara yaklaştığı anda, o meşhur emrini verdi: “Ateş!”
Khanwa ovası, bir anda cehenneme döndü. Topların ve tüfeklerin senfonisi, Panipat’takinden daha da gürültülüydü. Babür’ün topçuları, bu kez daha tecrübeli ve daha isabetliydi. Gülleler, Racput saflarının tam ortasında patlıyor, zincirleme bir etkiyle onlarca savaşçıyı aynı anda biçiyordu. Tüfekçilerin yaylım ateşi, en öndeki süvari dalgasını bir tırpan gibi biçti.
Filler, bu korkunç ateş duvarıyla karşılaşınca paniğe kapıldı. Üzerlerindeki oklar ve mızraklar, bu görünmez ve gürültülü düşmana karşı işe yaramıyordu. Birçoğu, kendi ordularının üzerine dönerek, arkalarındaki piyadeleri ezmeye başladı.
Rana Sanga, merkezdeki saldırının başarısız olduğunu görünce, planını değiştirip kanatlara yüklendi. Racput süvarileri, inanılmaz bir cesaretle Babür’ün kanatlarına saldırdılar. İşte o an, savaşın en çetin ve en kanlı anları yaşanmaya başladı.
Bu, artık ateşli silahların değil, çeliğin çeliğe vurduğu, bire bir kahramanlıkların öne çıktığı bir savaştı. Racput savaşçıları, atlarından inip, ellerinde kılıçlarıyla, “Jai Mata” (Anamız Kutsansın) çığlıkları atarak Babür’ün hatlarına dalıyorlardı. Çağataylı beyler ve askerler de, “Allahu Ekber” nidalarıyla onlara karşılık veriyor, Padişah’larının gözü önünde birer gazi olmak için canlarını ortaya koyuyorlardı.
Savaş, saatlerce, korkunç bir denge içinde devam etti. İki taraf da bir adım geri atmıyordu. Babür, komuta tepesinden savaşı yönetiyor, sürekli olarak ihtiyat birliklerini en zayıf noktalara göndererek savunmasını ayakta tutuyordu. Bir ara, savaşın en kritik anında, bir top güllesi Rana Sanga’nın çok yakınına düştü. Racput lideri, atından düşerek ağır yaralandı. Liderlerinin düştüğünü gören Racputlar, bir anlık bir tereddüt yaşadı.
Babür, işte bu anı bekliyordu. Merkezdeki ihtiyat birliğinin başına bizzat geçerek, karşı saldırı emrini verdi.
“Hücum! Gazilerim, zafer bizimdir!”
Bu, savaşın dönüm noktasıydı. Yorgun düşmüş Racput hatları, Babür’ün taze kuvvetlerle yaptığı bu beklenmedik merkez hücumu karşısında kırılmaya başladı. Aynı anda, kanatlardaki süvariler de klasik “tulgama” manevrasını tamamlayarak, Racput ordusunu arkadan sarmıştı.
Lidersiz ve her yandan kuşatılmış kalan Racput ordusu, çözülmeye başladı. Savaş, bir bozguna dönüştü. Öğleden sonra, bir zamanların görkemli Racput ordusundan geriye, savaş alanına yayılmış on binlerce ceset ve kaçışan birkaç dağınık birlik kalmıştı.
Babür, Hindistan’daki en büyük düşmanını, en tehlikeli rakibini yenmişti. Bu zafer, Panipat’tan bile daha önemliydi. Panipat, ona bir krallık vermişti. Khanwa ise, ona bir imparatorluk bahşetmişti. Hindistan’da, artık ona karşı koyabilecek hiçbir güç kalmamıştı. Gazi Padişah, yeminini tutmuş, imkânsızı başarmıştı.
Fethin Sağlamlaştırılması
Agra ve Çevresi, 1527-1528
Khanwa’daki zafer, Babür’ün Hindistan’daki hâkimiyetini kesinleştirdi. Racput konfederasyonu dağılmış, Rana Sanga savaş meydanından yaralı olarak kaçırılmış ve kısa bir süre sonra, kendi adamları tarafından zehirlenerek öldürüldüğü söylentileri arasında hayata veda etmişti. Hindistan’ın en büyük iki gücü, Lodi’ler ve Racputlar, bir yıldan kısa bir süre içinde Babür tarafından ezilmişti.
Fakat Babür, zaferin rehavetine kapılmadı. Bir imparatorluğun sadece savaş kazanarak yönetilemeyeceğini biliyordu. Şimdi, fethettiği bu devasa toprakları sağlamlaştırma, bir yönetim sistemi kurma ve halkın sadakatini kazanma zamanıydı.
Sonraki iki yıl, Babür için bitmek bilmeyen bir faaliyet dönemi oldu. Ordusuyla sürekli hareket halindeydi. Doğuya yürüyerek, Panipat’tan kaçan ve isyanlarını sürdüren Afgan beylerini, özellikle de Mahmud Lodi’yi yendi ve Ganj nehrine kadar olan toprakları kontrol altına aldı. Gwalior, Chanderi gibi önemli kaleleri fethetti.
Bu askeri seferlerin yanı sıra, asıl enerjisini devlet yönetimine harcıyordu. Kabil’de uyguladığı sistemi, şimdi Hindistan’ın çok daha geniş topraklarında uygulamaya başladı.
- Adil Yönetim: Her vilayete, güvendiği beyleri vali olarak atadı. Bu beylere, halka adil davranmaları, keyfi vergi ve cezalardan kaçınmaları konusunda kesin talimatlar verdi. Kendi beylerinden birinin bile halka zulmettiğini duyduğunda, onu en ağır şekilde cezalandırmaktan çekinmedi.
- Merkezi Hazine: Bütün vergilerin, merkezi bir hazinede toplanmasını sağladı. Bu, beylerin kendi başlarına zenginleşmesini engelleyip, devletin gücünü artırdı.
- Altyapı ve İmar: Yolların güvenliğini sağladı, kervanların rahatça seyahat etmesi için önlemler aldı. Posta teşkilatı (yam) kurarak, imparatorluğun en uzak köşeleriyle başkent arasında hızlı bir iletişim ağı oluşturdu. Agra ve Delhi’de, yeni camiler, hamamlar ve en önemlisi, ruhunu dinlendireceği, Maveraünnehir tarzında yeni bahçeler inşa ettirmeye başladı. Onun için bahçeler, sadece bir dinlenme yeri değil, aynı zamanda medeniyetin ve düzenin bir simgesiydi.
- Hoşgörü Politikası: Hindistan nüfusunun büyük çoğunluğunun Hindu olduğunun farkındaydı. Onların inançlarına ve geleneklerine saygı gösterdi. Hindu tapınaklarına dokunulmamasını emretti. Amacı, Hindu halkını zorla Müslüman yapmak değil, onları kendi yönetimi altında barış ve refah içinde yaşayan sadık tebaalara dönüştürmekti.
Bu politikalar, yavaş yavaş sonuç vermeye başladı. Halk, yıllardır süren iç savaşlardan ve istikrarsızlıktan bıkmıştı. Babür’ün getirdiği düzen, güvenlik ve adalet, onlara bir nefes aldırdı. Elbette, direniş ve küçük isyanlar devam ediyordu. Fakat genel olarak, Hindistan, yeni Padişah’ını ve onun kurduğu düzeni kabul etmeye başlamıştı.
Babür, artık yalnızca bir fatih değildi. O, bir imparator, bir kanun koyucu, bir devlet adamıydı. Kılıcıyla kazandığı toprakları, şimdi aklıyla ve adaletiyle yönetiyordu. Hindistan’da, Babürlü (Mughal) İmparatorluğu’nun temelleri, sağlam bir şekilde atılıyordu.
Bir İmparatorun Portresi
Agra, Aram Bagh (Dinlenme Bahçesi), 1529
Yıllar Babür’ü değiştirmişti. Kırklarının ortalarına gelmişti. Saçlarına ve sakalına aklar düşmüştü. Yüzündeki çizgiler, yaşadığı sayısız savaşın, sürgünün, zaferin ve hayal kırıklığının bir haritası gibiydi. Artık o, Fergana’nın hayalperest genci ya da Semerkant’ın hırslı talibi değildi. O, bir imparatorluğun mutlak hâkimiydi.
Fakat bu güç, onun kişiliğini değiştirmemişti. Hâlâ, devlet işlerinden fırsat buldukça, Agra’da yaptırdığı yeni bahçesi Aram Bagh’a çekiliyor, en büyük tutkularından olan şiir ve edebiyatla uğraşıyordu. Anılarını, yani Babürnâme’yi yazmaya devam ediyordu. Bu eser, yalnızca bir hükümdarın hayat hikâyesi değil, aynı zamanda keskin bir gözlemcinin, bir doğa âşığının, bir sanatseverin ve iç dünyası fırtınalı bir insanın samimi bir portresiydi.
Hindistan’ın florasını, faunasını, insanlarını, âdetlerini büyük bir merak ve detaycılıkla not ediyordu. Hindistan’ı seviyor muydu? Bu, karmaşık bir soruydu. Anılarında, sık sık Hindistan’ın sıcağından, tozundan, düzensizliğinden şikâyet ediyor, Kabil’in serin havasını, kavunlarını ve atlarını özlediğini yazıyordu.
Fakat aynı zamanda, bu toprakların sunduğu zenginliğin, gücün ve potansiyelin de farkındaydı. O, kaderinin onu buraya getirdiğini ve görevinin bu topraklara medeniyet ve düzen getirmek olduğunu biliyordu.
O, karmaşık bir adamdı. Bir yandan, en kanlı savaşlarda en acımasız kararları alabilen bir komutan; diğer yandan, bir çiçeğin güzelliği ya da bir şiirin derinliği karşısında gözleri dolabilen hassas bir ruhtu. Bir yandan, mutlak bir monark; diğer yandan, en sıradan askeriyle oturup dertleşebilen bir halk adamıydı. Cömertliği ve adaletiyle dostlarının sevgisini, cesareti ve kararlılığıyla düşmanlarının saygısını kazanmıştı.
Oğlu Hümâyûn’u, bir veliaht olarak büyük bir özenle yetiştiriyordu. Ona devlet yönetimini, savaş sanatını, ama aynı zamanda edebiyatı, sanatı ve en önemlisi, adaletin değerini öğretiyordu. Kurduğu imparatorluğun, kendisinden sonra da devam etmesini istiyordu.
1529’a gelindiğinde, imparatorluk büyük ölçüde güvence altına alınmıştı. Babür, hayatında belki de ilk defa, uzun bir barış ve istikrar döneminin tadını çıkarabilirdi. Lakin kaderin onun için başka planları vardı. Yıllardır vücudunu yıpratan o amansız savaşlar, sürgünler ve iklim değişiklikleri, ondan bedelini istemeye hazırlanıyordu. Bir imparatorluk kurmuştu, ama o imparatorluğun keyfini sürecek zamanı olup olmayacağı, belirsizdi.
Bölüm 14 – Vasiyet ve Veda
Son Sefer, Yorgun Beden
Doğu Hindistan, Gogra Nehri, Mayıs 1529
İmparatorluğun temelleri atılmış, en büyük düşmanlar bertaraf edilmişti. Lakin Hindistan’ın siyasi coğrafyası, kökleri derinde olan inatçı otlar gibiydi; birini temizleseniz, diğeri başka bir yerden baş verirdi. Panipat ve Khanwa’dan kaçan Afgan beyleri, son bir umutla, doğuda, Bengal Sultanlığı’nın sınırında yeniden toplanmışlardı. Başlarında, İbrahim Lodi’nin kardeşi Mahmud Lodi vardı. Onlar, Babürlü hâkimiyetini tanımayan son önemli direniş odağıydı.
1529’un sıcak baharında Babür, bu son isyanı da bastırmak için ordusunun başında doğuya doğru yürüyüşe geçti. Bu, onun Hindistan’daki son büyük askeri seferi olacaktı. Kırk altı yaşındaydı. Yıllardır durup dinlenmeden at sırtında oradan oraya koşturmuş, sayısız savaşa girmiş, iklim değişiklikleri ve zorlu koşullar vücudunu fazlasıyla yıpratmıştı. Sağlığı, artık eskisi gibi değildi. Sık sık ateşleniyor, eski gücünü kaybettiğini hissediyordu.
Ordu, Ganj ve Gogra nehirlerinin birleştiği noktaya ulaştığında, Afgan isyancılarının Bengal Sultanı’nın ordusuyla birleştiğini gördü. Düşman, nehrin karşı kıyısında mevzilenmişti. Nehir, geniş ve akıntısı güçlüydü. Onu geçmek, büyük bir risk taşıyordu.
Babür’ün komutanları, geleneksel bir kuşatma ya da daha güvenli bir geçiş noktası bulmak için beklemeyi önerdiler. Fakat Babür’ün sabrı tükenmişti. Bu işi bir an önce bitirip, Agra’nın nispeten rahatına dönmek istiyordu. Askeri dehası, bir kez daha ortaya çıktı. Cesur ve karmaşık bir plan hazırladı.
Plan, üç aşamalıydı. Bir kısım birlik, nehrin daha sığ bir yerinden gece vakti karşıya geçerek, düşmanın kanadını saracaktı. Bir diğer grup, topçu ateşiyle düşmanın ana mevzilerini sürekli baskı altında tutacaktı. Babür’ün bizzat komuta edeceği ana kuvvet ise, bu karmaşanın ortasında, tekneler ve sallar kullanarak nehrin en geniş yerinden doğrudan bir çıkarma yapacaktı.
Bu, inanılmaz derecede riskli bir operasyondu. Fakat Gogra Nehri Muharebesi’nde, Babür’ün planı mükemmel bir şekilde işledi. Topçu ateşi düşmanı oyalarken, kanattan sızan birlikler paniğe yol açtı. Babür, ana kuvvetle nehrin ortasındayken, Afgan ve Bengal ordusu çoktan çözülmeye başlamıştı. Karşı kıyıya çıktıklarında, onları büyük bir direniş beklemedi. Savaş, kısa sürede bir takibe dönüştü. Mahmud Lodi ve diğer Afgan beyleri, bir kez daha kaçmak zorunda kaldılar.
Gogra zaferi, Babür’ün askeri kariyerinin zirvesiydi. Karada, suda, her koşulda savaş kazanabileceğini kanıtlamıştı. Bu zaferle, Hindistan’daki Babürlü hâkimiyetine karşı son organize direniş de kırılmış oldu. İmparatorluk, Bengal sınırından Ceyhun nehrine, Himalayalar’dan Gwalior’a uzanan devasa bir coğrafyaya yayılmıştı.
Fakat bu zaferin bedeli, Babür’in sağlığı oldu. Sefer sırasında, nemli ve bataklık iklimde, eski bir hastalığı yeniden nüksetti. Ateşi yükseldi, vücudu zayıf düştü. Agra’ya döndüğünde, artık ayakta durmakta bile zorlanan, gölgesi kendisine benzeyen yorgun bir adamdı. İmparatorluğu güvendeydi, lakin imparatorun kendisi, en büyük düşmanı olan kendi bedeniyle son bir savaşa girmek üzereydi.
Bir Babanın En Büyük Fedakârlığı
Agra, 1530 Yazı
Babür, Agra’ya döndükten sonra bir daha tam olarak iyileşemedi. Günlerinin çoğunu, yatağında ya da bahçesindeki bir sedirde uzanarak geçiriyordu. Fakat zihni hâlâ keskindi. Devlet işlerini yataktan yönetiyor, imparatorluğun dört bir yanından gelen raporları dinliyor, emirler veriyordu. Lakin herkes, Padişah’ın gözlerindeki yaşam ışığının yavaş yavaş söndüğünü görüyordu.
Tam bu sırada, aileyi yeni ve daha büyük bir trajedi vurdu. Babür’ün en sevdiği oğlu, veliahtı Hümâyûn, Delhi’deyken aniden ağır bir hastalığa yakalandı. Ateşi bir türlü düşmüyor, hekimlerin bütün çabaları sonuçsuz kalıyordu. Hümâyûn’un durumu o kadar kötüleşti ki, artık ondan umut kesilmeye başlandı.
Haber Agra’ya ulaştığında, Babür kahroldu. Kendi hastalığını unutup, tek derdi oğlu oldu. Oğlunun hayatı, kurduğu imparatorluğun geleceği demekti. O ölürse, her şey anlamsız kalırdı. Zayıf düşmüş bedeniyle, sedyeyle Delhi’ye gitmek istedi, fakat hekimler buna izin vermedi.
Çaresizlik içinde, saraydaki yaşlı ve bilge bir dervişe akıl danıştı. Derviş, ona eski bir Türk geleneğinden bahsetti. İnanışa göre, eğer bir kişi, hasta olan sevdiği için, kendi en değerli şeyini Allah’a kurban olarak adarsa, Allah bu fedakârlığı kabul edip, hastaya şifa verebilirdi.
Babür, bir an bile tereddüt etmedi. “Benim en değerli şeyim nedir?” diye düşündü. Koh-i-Noor elması mı? Hayır. Agra’nın hazinesi mi? Hayır. Onun en değerli şeyi, kendi hayatıydı.
Hekimlerin ve beylerin itirazlarına rağmen, kararını verdi. Oğlu için kendi canını feda edecekti.
Bir ritüel düzenlendi. Babür, Hümâyûn’un hasta yatağının etrafında üç kez döndü. Her dönüşünde, ellerini gökyüzüne açarak dua etti: “Ey Allah’ım! Benim canımı al, ama oğluma hayat ver. Onun bütün acılarını, bütün hastalıklarını ben üstleniyorum. Canım, onun canına kurban olsun.”
Saray ahalisi, bu inanılmaz fedakârlık anını gözyaşları içinde izledi. Bir babanın, oğlu için yapabileceği en büyük fedakârlıktı bu.
Ve sonra, bir mucize oldu. O günden sonra, Hümâyûn’un ateşi yavaş yavaş düşmeye başladı. Birkaç hafta içinde, genç şehzade tamamen iyileşerek ayağa kalktı. Delhi’den Agra’ya, babasını görmek için geldiğinde, sağlıklı ve dinçti.
Fakat tam da Hümâyûn iyileşirken, Babür’ün sağlığı hızla kötüleşmeye başladı. Sanki oğlunun hastalığı, gerçekten de onun bedenine geçmişti. Gücü tamamen tükendi, artık yataktan hiç kalkamaz oldu. Herkes, Padişah’ın son günlerinin geldiğini anlamıştı. O, oğlu için kendini kurban etmişti.
Vasiyet
Agra, Kızıl Kale, Aralık 1530
Ölüm döşeğinde yatan Babür, artık bir imparator gibi değil, vedaya hazırlanan bir baba, bir insan gibiydi. Zihni açıktı, fakat sesi bir fısıltıdan ibaretti. Yanı başında, sağlığına kavuşmuş ama babasının durumu yüzünden kahrolan Hümâyûn, diğer oğulları Kamran, Askari, Hindal ve en güvendiği beyleri vardı.
Babür, son gücünü toplayarak, vasiyetini açıklamaya başladı. Bu, onun son emri, son arzusu, kurduğu imparatorluğun geleceği için çizdiği yol haritasıydı.
Önce Hümâyûn’a döndü. “Oğlum,” diye fısıldadı. “Bu devasa imparatorluğu sana emanet ediyorum. Bu, ağır bir yüktür. Onu taşımak için, güçlü olmalısın. Ama gücünü, asla zulüm için kullanma. Adalet, bir hükümdarın en keskin kılıcıdır. Halkına, inancı ne olursa olsun, sevgi ve şefkatle yaklaş. Onların kalbini kazan ki, saltanatın sağlam olsun.”
Sonra, diğer oğullarına baktı. “Kardeşlerinize karşı iyi davranın. Hümâyûn, senin ağabeyindir, Padişah’ındır. Ona itaat edin. Aranıza nifak tohumları ekmeye çalışanlara asla izin vermeyin. Unutmayın, bir aile bölündüğünde, bir imparatorluk da bölünür. Benim en büyük korkum, sizin birbirinize düşmenizdir. Bana, birbirinize sadık kalacağınıza söz verin.”
Oğulları, ağlayarak babalarına söz verdiler.
Ardından, beylerine seslendi. “Sadık yoldaşlarım… Fergana’dan bu yana, benimle birlikte acıyı ve zaferi paylaştınız. Şimdi sizden son bir isteğim var. Oğullarıma, bana olduğunuz gibi sadık olun. Hümâyûn’a yol gösterin. Tecrübelerinizle, ona destek olun. Bu imparatorluğu, hep birlikte koruyun.”
Vasiyetinin en dokunaklı kısmı ise, son arzusuydu.
“Beni, bu yabancı topraklara gömmeyin,” dedi. “Hindistan’ı fethettim, ama kalbim her zaman Kabil’in serin rüzgârlarında, Vefa Bahçem’deki ağaçların gölgesinde kaldı. Bedenimi, öldükten sonra Kabil’e götürün. Beni, en sevdiğim bahçeye, sade bir mezara defnedin. Üzerime bir türbe, bir anıt istemem. En güzel anıt, üzerimde açan çiçekler, gölgemde dinlenen insanlar olsun.”
Bu, onun köklerine, anılarına ve ruhunun ait olduğu yere duyduğu son bir özlemdi. Hindistan’ı fetheden adam, huzuru, o topraklarda değil, her şeye başladığı o küçük, dağlık krallıkta bulmak istiyordu.
Bahçedeki Mezar
Agra’dan Kabil’e, 26 Aralık 1530 ve sonrası
Zahirüddin Muhammed Babür Padişah, 26 Aralık 1530’da, kırk yedi yaşında hayata gözlerini yumdu. Ölümü, sarayda ve orduda büyük bir yasa neden oldu. Onlar, yalnızca bir hükümdarı değil, bir babayı, bir yoldaşı, bir efsaneyi kaybetmişlerdi.
Vasiyeti gereği, naaşı hemen Kabil’e gönderilmedi. İmparatorluktaki siyasi durum henüz çok kırılgandı. Hümâyûn’un tahta çıkışını sağlamlaştırması gerekiyordu. Babür’ün naaşı, geçici olarak, Agra’daki kendi yaptırdığı Aram Bagh’a defnedildi.
Hümâyûn, yirmi iki yaşında, devasa bir imparatorluğun ve karmaşık sorunların ortasında tahta çıktı. Babasının vasiyetini yerine getirmek, onun için bir onur borcuydu. Birkaç yıl sonra, imparatorluktaki durum biraz daha istikrara kavuşunca, babasının naaşını Kabil’e göndermek için hazırlıklara başladı.
Babür’ün naaşı, büyük bir törenle, sadık beylerinin eşliğinde Agra’dan yola çıkarıldı. Aylarca süren zorlu bir yolculuğun ardından, Padişah’ın cansız bedeni, son bir kez, çok sevdiği Kabil’e döndü.
Onu, Vefa Bahçesi’nde (Bagh-e Babur), kendi seçtiği yere defnettiler. Vasiyetine uygun olarak, üzerine görkemli bir türbe yapılmadı. Mermerden, sade, açık bir mezar taşı konuldu. Mezarın başucuna, kendi yazdığı bir beyit kazındı:
“Şarap ve güzellerle dolu bir cenneti duyduğumda,
Kabil’i hatırlarım ve yine o diyara özlem duyarım.”
Yıllar içinde, o sade mezarın etrafı, yemyeşil çimenlerle, rengârenk çiçeklerle, meyve ağaçlarıyla doldu. Kabil halkı, kurucu Padişah’larının mezarını bir ziyaretgâh haline getirdi. İnsanlar, onun mezarının yanındaki ağaçların gölgesinde dinlenip, huzur buldular.
Babür, tam da istediği gibi, en sevdiği bahçenin bir parçası olmuştu.
Bir Fatihin Mirası
Tarihin Aynasında
Zahirüddin Muhammed Babür, tarihin gördüğü en olağanüstü kişiliklerden biriydi. Hayatı, bir macera romanı gibiydi. On iki yaşında tahta çıkmış, gençliğinde yurdunu, tahtını, her şeyini defalarca kaybetmiş, sürgünler yaşamış, ölümden dönmüş, ama asla pes etmemişti.
O, hem bir savaşçı hem de bir şairdi. Hem acımasız bir fatih hem de adil bir hükümdardı. Hem hırslı bir imparator hem de ailesine ve dostlarına derinden bağlı bir insandı.
Mirası, yalnızca fethettiği topraklar ve kurduğu imparatorluk değildi. En büyük miraslarından biri, samimi ve edebi bir dille kaleme aldığı anıları, Babürnâme’ydi. Bu eser, yalnızca bir otobiyografi değil, aynı zamanda 16. yüzyıl Orta Asya ve Hindistan’ının siyasi, sosyal ve kültürel hayatına ışık tutan paha biçilmez bir tarih kaynağıdır. Onun sayesinde, bir imparatorun zihninin içine girme, onun sevinçlerini, korkularını, pişmanlıklarını ve hayallerini birinci ağızdan öğrenme fırsatı buluruz.
Kurduğu Babürlü İmparatorluğu, ondan sonra üç yüz yıldan fazla yaşadı. Hümâyûn, Ekber, Cihangir, Şah Cihan ve Evrengzib gibi torunları, bu imparatorluğu daha da genişletip, onu dünyanın en zengin ve en görkemli devletlerinden biri haline getirdiler. Tac Mahal gibi dünya harikaları, onun kurduğu hanedanın bir ürünü olarak ortaya çıktı.
Fakat her şey, Fergana’da bir güvercinliğin çökmesiyle başlayan, kayıp bir tahtın peşinde koşan o inatçı, şiir seven, savaşçı çocuğun hikâyesiyle başlamıştı. Babür, hayatı boyunca belki de en çok arzuladığı şeyi, ata yurdu Semerkant’ı kalıcı olarak elde edemedi. Fakat kader, ona çok daha büyük, çok daha kalıcı bir miras bahşetmişti. O, Hindistan’ın tarihini değiştiren adam olarak, adını sonsuzluğa yazdırdı.
Son Söz: Kayıp Taht ve Bulunan İmparatorluk
Babür’ün hikâyesi, “Kayıp Tahtın Peşinde” başlamıştı. Genç bir prensin, babasından kalan küçük beyliği koruma ve atalarının efsanevi başkenti Semerkant’ı geri alma mücadelesiydi. Hayatı boyunca, o kayıp tahtın hayaliyle yaşadı. O hayal uğruna savaştı, yenildi, sürgüne gitti, ittifaklar kurdu ve ihanetlere uğradı.
Sonunda, o hayali kendi elleriyle gömmek zorunda kaldı. Maveraünnehir kapısı yüzüne kapandığında, hikâyesinin bittiğini sanmış olabilirdi. Oysa asıl hikâye, o zaman başlıyordu.
Kader, ondan küçük bir krallığı ve efsanevi bir şehri almıştı. Ama karşılığında, ona bir kıta büyüklüğünde bir imparatorluk sunmuştu. Belki de Babür’ün asıl dehası, bu değişimi kabul edip, yüzünü geçmişin hayaletlerinden geleceğin vaatlerine çevirebilmesiydi.
O, kayıp bir tahtın peşinde yola çıkmıştı.
Ama yolun sonunda, yepyeni bir imparatorluk bulmuştu.
Ve bu, onun en büyük zaferiydi.
Bölüm 15 – Mirasın Ağırlığı
Boş Taht, Dolu Gözler
Agra, Kızıl Kale, Aralık 1530
Agra’nın Kızıl Kalesi’nin üzerine, kış güneşinin solgun ışıkları vuruyordu. Lakin kalenin içindeki hava, dışarıdaki mevsimden daha soğuk, daha kasvetliydi. Babür Padişah ölmüştü. Hindistan’ı fetheden, Racputları dize getiren, bir imparatorluk kuran o dev adam, kendi ölümlü bedeniyle girdiği son savaşı kaybetmişti. Sarayın koridorlarında, ipek hışırtılarının ve şen kahkahaların yerini, bastırılmış hıçkırıklar ve endişeli fısıltılar almıştı. Bir devir kapanmış, bir belirsizlik çağı başlamıştı.
Taht odasının ortasında, Timur’un soyundan gelen hükümdarların oturduğu o görkemli taht, boştu. Soğuk, som altından ve değerli taşlardan yapılmış bir dağ gibiydi; bakanlara güç ve ihtişam vaat ediyor, ama hiçbir sıcaklık sunmuyordu. O boşluk, odadaki bütün havayı emiyor, Padişah’ın ölümünün yarattığı boşluğu somutlaştırıyordu.
Tahtın birkaç adım ötesinde, yirmi iki yaşındaki Hümâyûn duruyordu. Babasının vekili, imparatorluğun yeni sahibi. Uzun boylu, zarif, babası gibi şair ruhlu ve ilim meraklısı bir gençti. Gözleri, babasınınki gibi zekiydi, fakat o gözlerde babasının çelik gibi kararlılığı yerine, bir sanatçının melankolisi, bir düşünürün şefkati okunuyordu. Üzerindeki yas giysileri, omuzlarındaki görünmez yükün yanında hafif kalıyordu. Gözleri doluydu; hem bir evladın babasına duyduğu acıyla hem de bir imparatorun omuzlarına binen sorumluluğun ağırlığıyla.
Yanında, imparatorluğun en yaşlı ve en bilge devlet adamı, Babür’ün sırdaşı Mir Halife duruyordu. Yaşlı vezirin yüzündeki çizgiler, bir imparatorluğun kuruluşuna tanıklık etmenin yorgunluğunu taşıyordu.
“Padişahım,” diye fısıldadı Mir Halife, yeni unvanı ilk kez kullanarak. “Beyler, komutanlar, divan sizi bekliyor. Sadakat yeminlerini sunacaklar. Sizin emirlerinizi duyacaklar. İmparatorluk, başsız kalamaz.”
Hümâyûn, boş tahta baktı. O taht, ona bir ödül gibi değil, bir imtihan gibi görünüyordu. Babası, o tahtı kılıcıyla, kanıyla, dehasıyla kazanmıştı. Kendisi ise, onu miras olarak bulmuştu. Bir fatihin oğlu olmak, bir fatihin gölgesinde yaşamak, dünyanın en ağır yüklerinden biriydi. Herkes, onu babasıyla kıyaslayacaktı. Her adımı, her kararı, Babür’ün efsanesiyle ölçülecekti.
“Onlar benden ne bekliyor, Mir Halife?” diye sordu Hümâyûn, sesi titriyordu. “Yeni bir Babür mü olmamı bekliyorlar? Ben o değilim. Ben babam değilim.”
Mir Halife, genç hükümdarın omzuna yavaşça dokundu. “Kimse sizden babanız olmanızı beklemiyor, Padişahım. Her hükümdar, kendi hikâyesini yazar. Babanız, bu imparatorluğun kılıcıydı; o, fethetti. Siz, kalemi olacaksınız; siz, yönetecek ve güzelleştireceksiniz. Lakin unutmayın, kalem ne kadar zarif olursa olsun, kılıç kınında hazır beklemezse, kırılır.”
Bu sözler, Hümâyûn’u kendine getirdi. Gözlerindeki yaşı sildi. Omuzlarını dikleştirdi. Babasının son vasiyeti, kardeşlerine iyi davranması, adil olması, ama imparatorluğu bir arada tutmasıydı. Bu vasiyeti yerine getirmek zorundaydı. Yavaş adımlarla boş tahta doğru yürüdü. Her adımı, tarihin içinde atılan bir adımdı. Tahta oturduğunda, mermerin soğukluğunu hissetti. O an, Zahirüddin Muhammed Hümâyûn için çocukluk bitmiş, hükümdarlık başlamıştı. Fakat o tahtın, babasının sandığı kadar sağlam olmadığını, altındaki zeminin ne kadar kaygan olduğunu anlaması çok uzun sürmeyecekti.
Kardeş Gölgeleri
Agra ve Kabil, 1531
Babür’ün en büyük korkusu, ölümünden sonra oğullarının birbirine düşmesiydi. Bu korku, yersiz değildi. Timurlu hanedanının tarihi, kardeş kavgalarının, amca-yeğen savaşlarının kanlı bir kaydıydı. Hümâyûn tahta çıktığında, üç erkek kardeşi vardı: Kamran, Askari ve Hindal. Hepsi de hırslı, hepsi de kendisini bir hükümdar olarak gören genç şehzadelerdi.
En büyük tehdit, Kabil ve Kandahar’ın valisi olan, kendisinden sonraki en büyük kardeş Kamran Mirza’dan geliyordu. Kamran, Hümâyûn’un tam zıddı bir karaktere sahipti. Cesur, yetenekli bir asker, atılgan bir komutandı. Fakat aynı zamanda acımasız, kıskanç ve son derece hırslıydı. Ağabeyinin şairane, yumuşak doğasını bir zayıflık olarak görüyor, imparatorluğun asıl yöneticisinin kendisi olması gerektiğine inanıyordu.
Babasının ölüm haberini Kabil’de alır almaz, harekete geçti. Hümâyûn’un tahta çıkışını resmen tanıdığını bildiren bir mektup gönderdi, lakin bu, yalnızca bir oyalama taktiğiydi. Gerçekte, kendi ordusunu hazırlıyor ve imparatorluğun zengin ve stratejik bir parçasını koparmayı planlıyordu.
Hümâyûn, Agra’da babasının yasını tutarken ve yeni yönetimi oturtmaya çalışırken, Kamran ordusuyla birlikte Kabil’den yola çıktı. Hedefi, Hindistan’a açılan kapı olan, zengin Pencap vilayetiydi. Lahor’a ulaştığında, şehrin valisi, Hümâyûn’a sadıktı ve direnmeye çalıştı. Fakat Kamran, valiye sahte bir ferman gösterdi. Bu fermanda, güya Hümâyûn, Pencap’ı kendisine bağışlıyordu. Vali, bu oyuna kanarak şehri teslim etti. Kamran, tek bir kılıç çekmeden, imparatorluğun en önemli vilayetlerinden birini ele geçirmişti.
Haber, Agra’ya ulaştığında, divanda bir öfke fırtınası koptu. Komutanlar, Kamran’ın bu açık isyanına derhal askeri bir karşılık verilmesini talep ettiler.
“Padişahım, bu affedilemez bir ihanettir!” dedi Babür’ün eski komutanlarından biri. “Kamran Mirza’nın üzerine bir ordu göndermeliyiz. Ona haddini bildirmezsek, yarın Delhi’nin kapılarına dayanır. Zayıflık gösterirsek, diğer kardeşleriniz de aynı cüreti gösterir.”
Hümâyûn, hayatının ilk büyük sınavıyla karşı karşıyaydı. Babasının askeri dehasına ve kararlılığına sahip olsaydı, muhtemelen derhal bir ordu toplayıp, kardeşinin üzerine yürürdü. Fakat Hümâyûn, babasının son vasiyetinin ağırlığı altında eziliyordu: “Kardeşlerinize iyi davranın… Aranıza nifak girmesine izin vermeyin.”
Savaşmak, babasının son arzusuna ihanet etmek gibi geliyordu. Kan dökmekten, özellikle de kardeş kanı dökmekten nefret ediyordu. Uzlaşmacı bir çözüm bulabileceğine inanıyordu.
Şaşırtıcı bir karar verdi. Kamran’a bir elçi göndererek, onun Pencap valiliğini resmen tanıdığını bildirdi. Kabil, Kandahar ve şimdi de Pencap, artık Kamran Mirza’nın yönetimi altındaydı. Hümâyûn, bu cömertlikle kardeşinin sadakatini kazanacağını, onu yatıştıracağını umuyordu.
Bu, felaketle sonuçlanacak bir hataydı. Mir Halife gibi tecrübeli devlet adamları, bu kararın sonuçları konusunda onu uyardılar. “Padişahım, bir aslana bir parça et atarsanız, onu doyurmazsınız. Sadece iştahını daha da kabartırsınız. Kamran Mirza’nın hırsı, Pencap ile sınırlı kalmayacaktır.”
Hümâyûn, bu tavizle barışı satın aldığını sanıyordu. Oysa aslında, imparatorluğun en önemli askeri insan kaynağını ve en stratejik sınır bölgesini, en büyük rakibine kendi elleriyle teslim etmişti. Kabil ve Pencap’ın dağlık bölgelerinden gelen cesur ve sadık askerler, artık onun değil, Kamran’ın ordusunu oluşturacaktı. Gelecekte, Afganlara ya da Racputlara karşı savaşması gerektiğinde, en çok ihtiyaç duyacağı askerlerden mahrum kalmıştı.
Kardeşlerin gölgeleri, Hümâyûn’un saltanatının üzerine daha ilk günden düşmüştü. Onun iyi niyeti ve uzlaşmacı doğası, rakipleri tarafından bir erdem değil, sömürülecek bir zayıflık olarak görülüyordu.
Doğudan Yükselen Tilki
Bihar ve Jaunpur, 1531-1532
Hümâyûn, batıdaki kardeşiyle uğraşırken, doğuda, Ganj nehrinin nemli ve verimli ovalarında, çok daha kurnaz ve tehlikeli bir düşman sessizce gücünü artırıyordu. Adı, Ferid Han’dı. Ama dünya onu, gelecekteki unvanıyla, Şir Han Sur olarak tanıyacaktı.
Şir Han, sıradan bir Afgan beyi değildi. O, Bihar’da küçük bir toprak sahibi olan bir atlı askerinin oğluydu. Gençliğinde üvey annesinin kötü muamelesi yüzünden evden kaçmış, Jaunpur’da iyi bir eğitim almış, Farsça ve Arapça öğrenmiş, klasik edebiyat ve tarih okumuştu. Zekâsı, yöneticilik kabiliyeti ve insanları anlama yeteneğiyle kısa sürede yükselmişti. Babür’ün hizmetine girmiş, onun ordugâhında bir süre kalmış, Babürlülerin savaş taktiklerini, özellikle de top ve tüfek kullanımını yakından gözlemlemişti.
Babür, bu zeki ve hırslı Afgan beyinin potansiyelini fark etmiş ve yanındakilere, “Bu adamın alnında krallık çizgileri var. Ona dikkat edin,” demişti. Lakin Babür’ün ölümünden sonraki karmaşa, Şir Han’a aradığı fırsatı sunmuştu.
Doğuya, kendi memleketi Bihar’a dönen Şir Han, parçalanmış Afgan beylerini tek bir amaç uğrunda birleştirmeye başladı: Babürlüleri Hindistan’dan atmak ve yeniden bir Afgan imparatorluğu kurmak. Fakat onun yöntemi, Lodi’lerinki gibi kaba kuvvete dayanmıyordu. O, bir tilki gibi kurnazdı. Sabırlıydı.
Önce, Bihar’daki küçük beyleri ya ikna yoluyla ya da küçük çatışmalarla kendi safına çekti. Ardından, bölgenin en güçlü kalelerinden biri olan Çunar’ı, kurnazca bir evlilik oyunuyla ele geçirdi. Kalenin yaşlı ve zengin dul komutanıyla evlenerek, hem kaleye hem de devasa bir hazineye sahip oldu.
Şir Han, Afgan milliyetçiliğini ustaca kullanıyordu. Afganların, Hindistan’ın meşru yöneticileri olduğunu, Babürlülerin ise yabancı gaspçılar olduğunu savunuyordu. “Eğer talih bana yar olur ve kader beni desteklerse,” diyordu adamlarına, “Moğolları Hindistan’dan kolayca atabilirim. Onlar kendi aralarında bizden daha üstün değiller. Ama birlik içinde olmadığımız için, bizden üstün geliyorlar.”
Hümâyûn ve Agra’daki divanı, doğudaki bu gelişmeleri uzun süre önemsemedi. Onlar için Şir Han, yerel bir isyancıdan, küçük bir derebeyinden ibaretti. Asıl tehdit olarak, Gucarat’taki Bahadur Şah’ı ya da kendi kardeşlerini görüyorlardı. Bu, büyük bir yanılgıydı. Onlar batıya bakarken, doğudan yükselen tilki, sessizce inini büyütüyor, avını yakalamak için doğru anı bekliyordu. Şir Han, Hümâyûn’un saltanatının en büyük kâbusu olacaktı.
Kalinjar’ın İnatçı Duvarları
Kalinjar Kalesi, Bundelkhand, 1531
Hümâyûn, tahta çıktıktan sonra, bir Padişah olarak kendini kanıtlaması gerektiğini biliyordu. Babası, Panipat ve Khanwa gibi efsanevi zaferler kazanmıştı. Ondan da askeri bir başarı bekleniyordu. Bu amaçla, ilk büyük seferini, Agra’nın güneyindeki Bundelkhand bölgesinde bulunan, stratejik öneme sahip Kalinjar kalesine karşı düzenledi.
Kalinjar, sarp bir tepenin üzerine kurulmuş, Hindistan’ın en güçlü kalelerinden biri olarak ün yapmıştı. Kalenin Racput hükümdarı, Babür’ün ölümünden sonra merkezi otoritenin zayıfladığını düşünerek, isyankâr tavırlar sergilemeye başlamıştı. Hümâyûn için bu, hem otoritesini göstermek hem de kolay bir zafer kazanmak için iyi bir fırsat gibi görünüyordu.
1531’de, büyük bir orduyla kaleyi kuşattı. Fakat işler, beklediği gibi gitmedi. Kalinjar’ın duvarları, Hümâyûn’un toplarının ateşine karşı inatla direniyordu. Babürlü topçuları, bu sarp arazide toplarını etkili bir şekilde konumlandırmakta zorlanıyorlardı. Racput savunması ise, son derece kararlı ve etkiliydi.
Kuşatma, aylarca sürdü. Hümâyûn’un ordusunda, sıkıntı ve sabırsızlık baş göstermeye başladı. Bu uzun ve sonuçsuz kuşatma, Padişah’ın askeri yetenekleri hakkında ilk şüphelerin doğmasına neden oluyordu. Babası olsa, bu kaleyi çoktan almış olurdu, diye fısıldaşıyordu askerler.
Tam bu sırada, doğudan endişe verici haberler geldi. Şir Han önderliğindeki Afganlar, isyanlarını büyütmüşler ve Jaunpur şehrini tehdit etmeye başlamışlardı. Hümâyûn, iki ateş arasında kalmıştı. Ya Kalinjar’daki prestij savaşını sürdürecek ya da doğudaki daha ciddi tehditle ilgilenmek için kuşatmayı kaldıracaktı.
Sonunda, onur kırıcı bir çözüm buldu. Kalinjar’ın Racput hükümdarıyla bir anlaşma yaptı. Hükümdar, Hümâyûn’a büyük bir tazminat ödemeyi ve sadakatini bildirmeyi kabul etti. Karşılığında, Hümâyûn da kuşatmayı kaldıracaktı. Bu, aslında bir zafer değildi. Kale fethedilmemişti. Hümâyûn, parayla kaleden ayrılma hakkını satın almıştı.
İlk büyük askeri seferi, Hümâyûn için bir hayal kırıklığıyla sonuçlanmıştı. Bu olay, onun kararsız doğasını ve askeri konularda babasının dehasından yoksun olduğunu ortaya koydu. Rakipleri, özellikle de Şir Han, bu zayıflığı not ettiler. Hümâyûn’un sabırsız ve kolayca dikkati dağılabilen bir hükümdar olduğunu anladılar. Bu bilgiyi, gelecekte ona karşı ustaca kullanacaklardı. Kalinjar’ın inatçı duvarları, Hümâyûn’un saltanatının ilk büyük çatlağını oluşturmuştu.
Gucarat’ın Zengin Sultanı ve Yeni Bir Sığınmacı
Gucarat ve Agra, 1532-1533
Hümâyûn, doğudaki Afgan tehdidi ve batıdaki kardeşi Kamran’ın hırsıyla meşgulken, güneybatıda yeni ve güçlü bir rakip yükseliyordu: Gucarat Sultanı Bahadur Şah.
Bahadur Şah, hırslı, zengin ve yetenekli bir hükümdardı. Gucarat, Hindistan’ın en zengin vilayetlerinden biriydi. Deniz ticareti sayesinde hazinesi altınla dolup taşıyordu. Ayrıca, Portekizlilerle kurduğu ilişkiler sayesinde, ordusunu Avrupa tarzı toplarla ve ateşli silahlarla donatmaya başlamıştı. O da, tıpkı Rana Sanga gibi, Hindistan’ın tek hâkimi olmayı hayal ediyordu.
Babürlülerin Hindistan’a gelişi, onun planlarını bozmuştu. Bahadur Şah, Hümâyûn’u en büyük rakibi olarak görüyordu. Bu yüzden, Hümâyûn’un bütün düşmanlarına kucak açan bir politika izlemeye başladı. Lodi hanedanından kaçan birçok Afgan beyi, onun sarayına sığınmış ve ondan destek görmüştü.
1532’de, Bahadur Şah’ın sarayına çok önemli bir sığınmacı daha geldi: Muhammed Zaman Mirza. Muhammed Zaman Mirza, Babür’ün damadı, yani Hümâyûn’un eniştesiydi. Timur soyundan gelen, yetenekli ama son derece güvenilmez ve komplocu bir şehzadeydi. Hümâyûn’a karşı bir isyan girişiminde bulunmuş, yakalanmış, fakat Hümâyûn’un iyi niyeti sayesinde affedilmişti. Ancak o, uslanmak yerine, ilk fırsatta saraydan kaçarak, Hümâyûn’un en büyük düşmanlarından biri olan Bahadur Şah’a sığınmıştı.
Bu olay, bardağı taşıran son damla oldu. Bir Padişah’ın eniştesinin, bir isyan girişiminden sonra, rakip bir sultana sığınması, kabul edilemez bir hakaretti. Bu, Bahadur Şah’ın, Hümâyûn’un otoritesine doğrudan meydan okuması demekti.
Hümâyûn, Bahadur Şah’a bir elçi göndererek, “siyasi bir suçlu” olan Muhammed Zaman Mirza’nın derhal kendisine iade edilmesini talep etti. Bahadur Şah, bu talebi küstahça reddetti. Hatta, elçinin önünde, Muhammed Zaman Mirza’ya en şerefli yeri vererek, Hümâyûn’a meydan okuduğunu açıkça gösterdi.
Artık iki hükümdar arasında bir savaş kaçınılmazdı. Hümâyûn, bütün dikkatini bu yeni ve tehlikeli düşmana çevirmek zorunda kaldı. Fakat bunu yaparken, doğuda, Bihar’ın bataklıklarında, tilki gibi bekleyen Şir Han’ı bir kez daha göz ardı ediyordu.
Hümâyûn’un saltanatı, bir yangın söndürme oyununa dönmüştü. Bir yandaki ateşi söndürmeye çalışırken, diğer yanda daha büyük bir ateş alevleniyordu. Babasının ona bıraktığı mirasın ağırlığı, her geçen gün daha da artıyordu. Kardeşlerinin ihaneti, Afganların dinmeyen isyanı ve şimdi de Gucarat’ın zengin sultanının meydan okuması… Genç Padişah, dört bir yandan düşmanlarla çevrilmişti. Babasının dehası ve kararlılığı olmadan, bu devasa imparatorluğu bir arada tutup tutamayacağı, büyük bir soru işaretiydi.
Bölüm 16 – Tilki ve Aslan
Din-i Penah: Bir Sığınak Hayali
Delhi, 1533
Dört bir yanı düşmanlarla çevrili, saray entrikaları ve kardeş ihanetleriyle boğuşan Hümâyûn, ruhunun derinliklerinde bir sığınak arıyordu. O, babası gibi bir savaşçı değildi; doğası gereği bir inşaatçı, bir düşünür, bir sanatseverdi. Savaş meydanlarının kan ve barut kokusu yerine, kütüphanelerin sessizliğini, bahçelerin huzurunu tercih ediyordu. Bu karmaşanın ortasında, hem kendisine hem de imparatorluğun ilim ve sanat erbabına bir sığınak olacak, dünyada eşi benzeri görülmemiş bir şehir kurma hayaline kapıldı.
Bu şehir, yalnızca bir başkent olmayacaktı. O, bir ütopya olacaktı. Adını “Din-i Penah” koydu; yani “İnancın Sığınağı”. Bu şehir, Yamuna Nehri’nin kıyısında, eski Delhi kalıntılarının yanında yükselecekti. İçinde, dünyanın dört bir yanından gelen alimlerin, şairlerin, mimarların, ressamların ve müzisyenlerin yaşayacağı saraylar, kütüphaneler, rasathaneler ve bahçeler olacaktı. Burası, farklı inançlardan ve fikirlerden insanların barış içinde bir arada yaşayacağı, bilimin ve sanatın himaye edileceği bir merkez olacaktı.
Hümâyûn, bu projeye büyük bir tutkuyla sarıldı. İmparatorluğun en iyi mimarlarını ve ustalarını Delhi’ye topladı. Hazineden, bu hayali şehir için devasa paralar harcamaya başladı. Gündüzleri devlet işleriyle ilgileniyor, geceleri ise mimarlarla birlikte planlar çiziyor, şehrin her detayını bizzat tasarlıyordu. Duvarlarının yüksekliği, kulelerinin şekli, kütüphanesinin büyüklüğü, bahçelerindeki su kanallarının yerleşimi… Her şey, onun idealist ve estetik zevkini yansıtmalıydı.
Bu, bir yandan Hümâyûn’un Padişah olarak kendi damgasını vurma, babasının gölgesinden çıkma arzusuydu. Babası fethetmişti, o ise inşa edecekti. Diğer yandan ise, bu proje, onun gerçeklikten bir kaçışıydı. Gucarat’taki Bahadur Şah’ın gücü artarken, doğudaki Şir Han tehlikesi büyürken, Padişah’ın bütün enerjisini ve hazinesini bir ütopya şehrine harcaması, devletin ileri gelenleri tarafından endişeyle karşılanıyordu.
Mir Halife gibi tecrübeli vezirler, onu uyarmaya çalıştılar. “Padişahım, bu hayaliniz çok yüce,” diyorlardı. “Fakat önce imparatorluğun duvarlarını sağlamlaştırmalıyız. Düşman kapıdayken, yeni bir saray inşa etmenin zamanı mıdır?”
Fakat Hümâyûn, bu eleştirilere kulak asmıyordu. O, Din-i Penah’ın yalnızca bir bina yığını değil, aynı zamanda manevi bir kale olacağına inanıyordu. Bu şehrin getireceği ilahi bereketin, düşmanlarını alt etmesine yardımcı olacağını düşünüyordu. Onun bu naif ve mistik yaklaşımı, etrafındaki tehlikeleri görmesini engelliyordu. O, tuğlaları ve mermerleri üst üste koyarken, rakipleri de ordularını ve planlarını üst üste koyuyordu. İnancın Sığınağı’nın temelleri atılırken, imparatorluğun temelleri sarsılıyordu. Bu hayal, ona çok pahalıya mal olacaktı.
Gucarat Seferi: Parlak Bir Başlangıç
Mandu ve Champaner, 1535
Hümâyûn, Din-i Penah projesiyle meşgulken, Gucarat Sultanı Bahadur Şah’ın cüreti dayanılmaz bir noktaya gelmişti. Yalnızca Hümâyûn’un düşmanlarına sığınak olmakla kalmıyor, aynı zamanda Racputların kutsal kalesi Chittorgarh’ı da kuşatıyordu. Bu, Hümâyûn için hem bir hakaret hem de bir fırsattı. Chittor’daki Racputlar, Hümâyûn’a elçi göndererek, ortak düşmanları Bahadur Şah’a karşı yardım istediler.
Hümâyûn, nihayet tehlikenin farkına varıp, hayal dünyasından çıkmak zorunda kaldı. Büyük bir ordu toplayarak, hayatının en önemli askeri seferlerinden birine çıktı. Bu sefer, onun askeri yeteneklerinin de bir sınavı olacaktı.
Babürlü ordusu, Gucarat sınırına ulaştığında, Bahadur Şah Chittor kuşatmasını bırakıp, Hümâyûn’u karşılamak için geri döndü. İki ordu, Mandasor’da karşı karşıya geldi. Bahadur Şah, ordusunun ateş gücüne, özellikle de “Rumi Han” adındaki Osmanlı kökenli bir topçu ustasının komutasındaki toplarına çok güveniyordu. Ordusunu, siperler ve hendeklerle korunan sabit bir savunma hattına yerleştirdi.
Hümâyûn, bu kez babasından öğrendiği dersleri uyguladı. Doğrudan bir saldırının intihar olacağını biliyordu. Bunun yerine, Bahadur Şah’ın ordugâhını geniş bir çember içine alarak, bir abluka stratejisi izledi. Hareketli süvari birlikleri, düşmanın ikmal hatlarını kesti, yiyecek ve su getiren kervanlara baskınlar düzenledi.
Haftalar geçtikçe, Bahadur Şah’ın ordugâhında kıtlık baş gösterdi. Askerler ve hayvanlar açlıktan kırılıyordu. Topları vardı, ama atacak barutları, yiyecek ekmekleri kalmamıştı. Sonunda, Bahadur Şah için durum umutsuz bir hal aldı. Bir gece, en değerli hazinelerini yanına alıp, birkaç sadık adamıyla birlikte gizlice ordugâhından kaçtı ve Mandu’nun müstahkem kalesine sığındı. Lidersiz kalan Gucarat ordusu, ertesi sabah tamamen dağıldı.
Hümâyûn, tek bir büyük meydan savaşı yapmadan, stratejik bir zafer kazanmıştı. Bu, onun askeri dehasını gösteren parlak bir başarıydı. Durmadı ve kaçan Bahadur Şah’ı takip ederek, Mandu kalesini kuşattı. Kısa bir kuşatmanın ardından, kale ele geçirildi. Bahadur Şah, yine son anda kaçmayı başardı ve bu kez, Gucarat’ın en zengin hazinelerinin saklandığı, “yenilmez” olarak bilinen Champaner kalesine sığındı.
Hümâyûn, Champaner’i de kuşattı. Kale, gerçekten de aşılması zor görünüyordu. Fakat Hümâyûn’un casusları, kaleye gizli bir yoldan su sağlayan köylüleri yakaladılar. Onlardan, surların zayıf ve daha az korunan bir noktasını öğrendiler.
Hümâyûn, yine babası gibi, inanılmaz bir kişisel cesaret örneği gösterdi. Bir gece, en seçkin savaşçılarından oluşan küçük bir grupla birlikte, surlara tırmanmak için kullanılan demir çivileri (mikh) kullanarak, o sarp ve tehlikeli duvara tırmandı. Tırmanan ilk kişilerden biri de kendisiydi. Bu, adamlarına inanılmaz bir ilham verdi.
Kalenin içine sızmayı başaran bu küçük grup, kapıyı içeriden açtı. Babürlü ordusu, kaleye daldı ve kısa sürede kontrolü ele geçirdi. Gucarat’ın efsanevi hazinesi, tamamen Hümâyûn’un eline geçti. Bahadur Şah, bir kez daha, bu sefer deniz kıyısındaki Diu’ya, Portekizlilere sığınmak üzere kaçtı.
Bu, Hümâyûn’un kariyerinin zirvesiydi. Gucarat ve Malva gibi iki zengin vilayeti fethetmiş, en büyük rakibini yenilgiye uğratmıştı. Babasının oğlu olduğunu, onun gibi büyük bir komutan olabileceğini kanıtlamıştı. Fakat zaferin sarhoşluğu, onu ölümcül bir hataya sürükleyecekti.
Zaferin Sarhoşluğu ve Ölümcül Hata
Mandu, 1536
Gucarat’ın fethi, Hümâyûn’u ve ordusunu bir zafer sarhoşluğuna sürükledi. Ele geçirilen hazine o kadar büyüktü ki, askerlere ve beylere cömertçe dağıtıldı. Hümâyûn, bu büyük zaferin ardından, fethedilen toprakları sağlamlaştırmak ve yeni bir yönetim kurmak yerine, dinlenmeye ve zaferin tadını çıkarmaya karar verdi. Ordusuyla birlikte, iklimi daha hoş olan Mandu’ya çekildi ve burada aylarca sürecek bir sefa ve eğlence âlemine daldı.
Sarayda, her gece müzik ve şiir meclisleri düzenleniyor, ziyafetler veriliyordu. Hümâyûn, devlet işlerini tamamen bir kenara bırakmış, vaktini afyonun ve şarabın keyifli uyuşukluğunda geçiriyordu. O, bir savaşçıdan çok, bir bohemdi. Zaferin getirdiği sorumlulukları unutmuş, yalnızca ödülün tadını çıkarıyordu.
Bu ölümcül bir hataydı. Hümâyûn, Mandu’da sefa sürerken, Gucarat’ta otorite boşluğu oluşmuştu. Babürlü valiler, yerel halkı ve beyleri kontrol etmekte zorlanıyorlardı. Daha da kötüsü, kaçan Bahadur Şah, Portekizlilerin de yardımıyla yeniden güç toplamaya başlamıştı. Yerel halk, yabancı Babürlü yönetimine karşı, eski sultanlarının etrafında birleşiyordu.
Aylarca süren bu ihmalin ardından, Hümâyûn nihayet tehlikenin farkına vardığında, artık çok geçti. Bahadur Şah’ın destekçileri, Gucarat’ın birçok şehrinde isyan başlatmışlardı. Babürlü garnizonları ya kılıçtan geçirilmiş ya da kaçmak zorunda kalmıştı.
Hümâyûn, alelacele ordusunu toplayıp Gucarat’a geri dönmeye çalıştı. Fakat o Agra’dan ayrılalı bir yıldan fazla olmuştu. Kendi başkentinde ve imparatorluğun diğer bölgelerinde de sorunlar baş göstermişti. Kardeşleri Askari ve Hindal, onun yokluğunda kendi otoritelerini artırmaya çalışıyorlardı.
Ve en önemlisi, doğuda, Şir Han, Hümâyûn’un Gucarat’ta meşgul olmasını, hayatının fırsatı olarak görmüştü. Hümâyûn güneybatıdaki aslanla boğuşurken, doğudaki tilki, bütün Bengal’i ve Bihar’ı ele geçirmiş, devasa bir ordu ve hazine toplamıştı. O, artık yerel bir isyancı değil, Babürlü İmparatorluğu’na meydan okuyan bir sultan haline gelmişti.
Hümâyûn, Gucarat’a geri döndüğünde, kazandığı her şeyi kaybettiğini gördü. Bütün vilayet, yeniden Bahadur Şah’ın kontrolüne geçmişti. Bir yıl süren parlak bir askeri sefer, aylar süren bir ihmal ve sefahat yüzünden tamamen heba olmuştu. Hümâyûn, Agra’ya eli boş ve büyük bir prestij kaybıyla dönmek zorunda kaldı. Bu sefer, onun parlak bir komutan olabileceğini, ama istikrarlı bir yönetici olamayacağını göstermişti. Kararsızlığı, zevke olan düşkünlüğü ve olayları hafife alma huyu, onun en büyük düşmanıydı.
Tilkinin Yükselişi: Çunar ve Bengal’in Fethi
Doğu Hindistan, 1537-1538
Hümâyûn, Gucarat fiyaskosuyla uğraşırken, Şir Han doğuda durdurulamaz bir şekilde yükseliyordu. Babürlülerin yokluğunu fırsat bilerek, önce Bihar’daki bütün rakip Afgan beylerini temizledi. Ardından, zengin Bengal Sultanlığı’na gözünü dikti.
Bengal Sultanı, Şir Han’ın artan gücünden çekinerek, ona karşı bir ordu gönderdi. Şir Han, sayıca az olmasına rağmen, Surajgarh Muharebesi’nde parlak bir taktik zafer kazanarak Bengal ordusunu darmadağın etti. Bu zafer, ona Bengal’in kapılarını açtı. Sultanlığın başkenti Gaur’u kuşattı ve kısa sürede fethetti. Bengal’in efsanevi hazinesi, tamamen onun eline geçti.
Artık Şir Han, yalnızca bir Afgan lideri değil, Hindistan’ın en zengin ve en güçlü hükümdarlarından biriydi. Kendi adına sikke bastırıyor, “Şir Şah” unvanını kullanıyordu. Kendi ordusunu, Babür’den öğrendiği topçu ve tüfekçi birlikleriyle modernize ediyordu. O, artık Hümâyûn’un görmezden gelebileceği bir tehdit değildi. O, imparatorluğun kalbine yönelmiş bir hançerdi.
Hümâyûn, nihayet tehlikenin büyüklüğünü anladığında, büyük bir orduyla doğuya yürümeye karar verdi. İlk hedefi, Şir Şah’ın Ganj nehri üzerindeki en önemli kalesi olan Çunar’dı.
Çunar kuşatması, tıpkı Kalinjar gibi, Hümâyûn için bir başka sinir harbine dönüştü. Kale, çok güçlüydü ve Şir Şah’ın en iyi askerleri tarafından savunuluyordu. Hümâyûn’un topçu ustası Rumi Han, kaleyi almak için büyük çaba sarf etti. Hatta, nehir üzerine yüzen bir platform inşa ettirerek, topları surlara daha da yaklaştırdı. Fakat kuşatma, yine de aylarca sürdü.
Bu sırada, Şir Şah ne yapıyordu? O, Hümâyûn’un Çunar’da oyalanacağını biliyordu. Hümâyûn’la doğrudan bir meydan savaşına girmek yerine, onu yormayı ve yıpratmayı seçti. Hümâyûn kaleyi kuşatırken, o, Bengal’deki fethini tamamlıyor, hazinesini daha güvenli bir yere, Rohtas kalesine taşıyor ve Hümâyûn’un ikmal yollarını kesmek için gerilla taktikleri uyguluyordu.
Hümâyûn, altı ay süren zorlu bir kuşatmanın ardından nihayet Çunar’ı fethettiğinde, büyük bir zafer kazandığını sandı. Oysa aslında, Şir Şah’ın tuzağına düşmüştü. Değerli vaktini ve kaynaklarını, boş bir kaleyi almak için harcamıştı. Asıl ödül, yani Şir Şah ve ordusu, çoktan ortadan kaybolmuştu.
Hümâyûn, Bengal’e doğru ilerlediğinde, yağmur mevsimi başlamıştı. Yollar çamur deryasına dönmüş, nehirler taşmıştı. Ordu, hastalık ve yorgunluktan kırılıyordu. Bengal’in başkenti Gaur’a ulaştığında, şehri terk edilmiş buldu. Şir Şah, hazineyi boşaltmış, şehri ise bir ceset yığını ve salgın hastalık yuvası olarak geride bırakmıştı.
Hümâyûn, fethettiği bu hayalet şehirde, bir kez daha zaferin sarhoşluğuna kapıldı. Şehrin adını “Cennetâbâd” (Cennet Şehri) olarak değiştirdi ve burada da aylarca sefa ve eğlenceye daldı. Bu sırada, Şir Şah, onun Agra ile olan bütün iletişim ve ikmal hatlarını tamamen kesmişti. Hümâyûn ve ordusu, Bengal’in bataklıklarında, bir kapana kısılmıştı. Tilki, aslanı tuzağına düşürmüştü.
Chausa’da Pusu
Chausa, Ganj Nehri Kıyısı, Haziran 1539
Aylar süren sefahatin ardından, Hümâyûn nihayet tuzağa düştüğünü anladı. Agra’dan, kardeşi Hindal’ın isyan çıkardığı haberi gelmişti. Acilen başkente dönmesi gerekiyordu. Fakat nasıl? Bütün yollar, Şir Şah’ın adamları tarafından tutulmuştu.
Yağmur mevsiminin ortasında, yorgun ve moralsiz ordusuyla, çamur deryasına dönmüş yollarda Agra’ya doğru meşakkatli bir geri çekilişe başladı. Şir Şah, onu bir gölge gibi takip ediyor, doğrudan saldırmıyor, ama sürekli olarak küçük baskınlarla ordusunu yıpratıyordu.
Sonunda, iki ordu Ganj nehri kıyısındaki Chausa’da karşı karşıya geldi. Hümâyûn’un ordusu bitkin, Şir Şah’ın ordusu ise dinç ve moralliydi. Hümâyûn, yine de bir meydan savaşına girmek yerine, uzlaşma yolu aradı. Şir Şah’a elçiler göndererek, ona Bihar ve Bengal’i bırakmayı, karşılığında ise sadakatini bildirmesini teklif etti.
Şir Şah, bu teklifi kabul eder gibi göründü. Anlaşma yapıldığına dair yeminler edildi. Babürlü ordugâhı, savaş tehlikesinin geçtiğini düşünerek rehavete kapıldı. O gece, kutlamalar yapıldı, nöbetçiler gevşedi.
Fakat bu, tilkinin son ve en ölümcül oyunuydu. Şafak sökmeden hemen önce, Babürlü ordugâhı en derin uykusundayken, Şir Şah’ın ordusu üç koldan ani bir baskın düzenledi.
Bu, bir savaş değil, bir katliamdı. Uykularında yakalanan Babürlü askerleri, neye uğradıklarını şaşırdılar. Çadırlardan fırlayanlar, Afgan kılıçları tarafından anında biçildi. Ordugâhta tam bir panik ve kaos hâkimdi.
Hümâyûn, çadırında uyurken, dışarıdaki çığlıklarla uyandı. Ne olduğunu anladığında, artık çok geçti. Sarayı, Afgan savaşçıları tarafından sarılmıştı. Canını kurtarmak için, atına atlayıp, Ganj nehrine doğru dörtnala sürmekten başka çaresi kalmadı.
Zırhının ağırlığıyla nehirde boğulmak üzereyken, Nizam adında bir sakka (sucu), şişirilmiş bir tulumla (meşk) ona yardım ederek hayatını kurtardı. Padişah, bir zamanlar hükmettiği topraklarda, bir sucunun yardımıyla, dilenci gibi canını zor kurtarmıştı.
Arkasında, imparatorluk ordusunun kalıntıları, bütün topları, hazinesi ve en önemlisi, imparatorluk haremindeki kadınlar, aralarında eşi Bega Begüm’ün de bulunduğu binlerce insan, Şir Şah’ın eline esir düşmüştü.
Chausa’daki o felaket sabahı, Hümâyûn için sonun başlangıcıydı. Sadece bir orduyu değil, onurunu, itibarını ve bir imparatorluğu kaybetmişti. Tilki, aslanı yenmişti. Ve şimdi, Delhi’nin tahtına yürümek için önünde hiçbir engel kalmamıştı.
Bölüm 17 – Tahtını Kaybeden İmparator
Kırık Onur, Dağınık Ordu
Agra, 1539 Sonbaharı
Hümâyûn, Chausa faciasından sonra Agra’ya ulaştığında, artık o eski mağrur Padişah değildi. Islak, çamurlu giysileri, yorgunluk ve utançla çökmüş omuzları, bir imparatordan çok, savaştan kaçmış bitkin bir askeri andırıyordu. Nizam adındaki o sadık sucu olmasaydı, Ganj’ın sularında boğulup gidecekti. Bu düşünce, ruhunu bir kâbus gibi kemiriyordu. Bir imparator, bir sucunun tulumuna tutunarak hayatta kalmıştı. Bundan daha büyük bir aşağılanma olabilir miydi?
Agra’daki saray, bir matem evine dönmüştü. Chausa’da kaybedilen yalnızca bir ordu değildi; imparatorluğun en seçkin beyleri, en cesur askerleri, onuru ve en önemlisi, haremi düşman eline geçmişti. Hümâyûn’un eşleri, cariyeleri, hizmetkârları… Hepsi şimdi Şir Şah’ın esiriydi. Bu, Babürlü hanedanının şerefine sürülmüş silinmez bir lekeydi.
Hümâyûn’u bekleyen tek kötü haber bu değildi. O doğuda ölümle pençeleşirken, başkentte kardeşleri kendi iktidar oyunlarını oynamışlardı. Küçük kardeşi Hindal, abisinin öldüğü söylentileri üzerine kendini Agra’da Padişah ilan etmeye kalkışmış, ancak Mir Halife gibi sadık beylerin müdahalesiyle engellenmişti. Diğer kardeşi Kamran ise, bu karmaşayı fırsat bilerek, büyük bir orduyla Pencap’tan Agra’ya gelmişti.
Kamran, abisini perişan halde gördüğünde, yüzünde sahte bir üzüntü ifadesi vardı. “Geçmiş olsun, ağabeyim,” dedi. “Bu talihsiz yenilgiye çok üzüldüm. Ama endişelenmeyin, ben buradayım. On bin kişilik taze ve dinç ordumla, Şir Şah’a haddini bildirmeye hazırım.”
Bu, bir yardım teklifinden çok, bir güç gösterisiydi. Kamran, “Sen kaybettin, ben ise güçlüyüm. Asıl lider ben olmalıyım,” demeye getiriyordu. Hümâyûn, kardeşinin niyetini anlıyordu, fakat çaresizdi. Kendi ordusu yok olmuştu. Şir Şah’a karşı koyabilmek için Kamran’ın ordusuna muhtaçtı.
Divan meclisleri, haftalarca süren gergin ve sonuçsuz tartışmalarla geçti. Hümâyûn, bütün Babürlü şehzadelerinin tek bir ordu altında birleşerek, ortak düşmana karşı savaşmasını istiyordu. Kamran ise, ordusunun komutasını tamamen kendine istiyor, Hümâyûn’un yalnızca ismen lider kalmasını talep ediyordu. Onun asıl amacı, Şir Şah’ı yendikten sonra, zayıflamış olan Hümâyûn’u devirip tahta kendisi oturmaktı.
Kardeşler arasındaki bu güvensizlik ve rekabet, en değerli varlıkları olan zamanı tüketiyordu. Her geçen gün, Şir Şah’ın gücüne güç katıyordu. O, Chausa’da ele geçirdiği Babürlü haremini, büyük bir centilmenlik gösterisiyle, hiçbirine dokunmadan, saygıyla Hümâyûn’a geri göndermişti. Bu hamle, onun ne kadar zeki bir politikacı olduğunu gösteriyordu. Afgan beyleri nezdinde, “namus” kavramına ne kadar değer verdiğini ispatlayarak itibarını artırmıştı. O, artık yalnızca bir savaşçı değil, bir devlet adamı, bir sultan gibi davranıyordu.
Hümâyûn ve kardeşleri ise, Agra’nın saraylarında, kimin daha güçlü olduğu kavgasıyla meşguldüler. Mirasın ağırlığı, onları birleştireceğine, birbirine düşürüyordu. Babür’ün en büyük korkusu, gerçek oluyordu. Kırık onurları ve dağınık ordularıyla, yaklaşan fırtınanın ortasında, kendi kendilerini yok etmenin eşiğindeydiler.
Kannauj’da Son Kumar
Kannauj, Ganj Nehri Kıyısı, Mayıs 1540
Aylar süren çekişmelerin ardından, Hümâyûn ve Kamran, zoraki bir anlaşmaya vardılar. İki ordu birleşecek, ama komuta yine de belirsiz kalacaktı. Bu derme çatma birlik, Şir Şah’ı karşılamak için doğuya doğru yürüyüşe geçti. Fakat ordunun içinde birlik ruhu yoktu. Kamran’ın askerleri, Hümâyûn’un emirlerini pek dinlemiyor, kendi komutanlarından talimat alıyorlardı. Hümâyûn’un Chausa’dan kurtulabilen askerleri ise, moralsiz ve yorgundu.
İki ordu, Ganj nehri kıyısındaki Kannauj (bazı kaynaklarda Bilgram olarak da geçer) şehrinde karşı karşıya geldi. Şir Şah, ordusunu yine stratejik olarak çok avantajlı bir konuma yerleştirmişti. Babürlü ordusu ise, alçak ve yağmur sularıyla bataklığa dönmüş bir ovada kamp kurmak zorunda kaldı.
Yaklaşık bir ay boyunca, iki ordu birbirini yokladı. Küçük çatışmalar ve topçu düelloları yaşandı. Fakat bu süre zarfında, Hümâyûn’un ordugâhında işler daha da kötüye gitti. Sürekli yağan muson yağmurları, kampı bir çamur deryasına çevirmişti. Askerler arasında hastalıklar yayılmaya başlamıştı. Daha da kötüsü, Şir Şah’ın ajanları, Babürlü ordusundaki Afgan kökenli askerleri kendi saflarına geçmeleri için kışkırtıyor, her gün küçük gruplar halinde firarlar yaşanıyordu.
Kamran, durumun umutsuzluğunu görünce, bencilce bir karar verdi. Hastalığı bahane ederek, savaş başlamadan hemen önce, on bin kişilik ordusunu alıp, savaş alanını terk etti ve Lahor’a doğru çekilmeye başladı. Bu, Hümâyûn’a yapılmış son ve en büyük ihanetti. Onu, en kritik anda, düşmanın karşısında yapayalnız bırakmıştı.
Hümâyûn, ordusunun en büyük parçasını kaybetmişti. Geriye kalan yaklaşık kırk bin kişilik ordusu ise, moralsiz, hasta ve dağınıktı. Yine de savaşmaktan başka çaresi yoktu. Geri çekilmek, tam bir bozgun demekti.
17 Mayıs 1540’ta, Hümâyûn savaş emrini verdi. Fakat daha Babürlü ordusu savaş düzeni almaya çalışırken, Şir Şah ani bir saldırı başlattı. Afgan süvarileri, bataklık arazide hareket etmekte zorlanan Babürlü hatlarına bir çığ gibi saldırdı.
Savaş, daha başlamadan bitmişti. Hümâyûn’un ordusunda tam bir panik yaşandı. Birlikler, savaşmak yerine, canlarını kurtarmak için kaçışmaya başladılar. Disiplin tamamen yok olmuştu. Hümâyûn, atının üzerinde, ordusunun bir çil yavrusu gibi dağılmasını çaresizce izledi. Yanındaki birkaç sadık beyi, onu koruma çemberine alarak, savaş alanından kaçırmaya çalıştılar.
Kaçış sırasında, Ganj nehrini geçmeye çalışırken yine boğulma tehlikesi geçirdi. Bir filin kuyruğuna tutunarak karşı kıyıya ulaşabildi. Arkasında, on binlerce askerinin cesedi ya da esir düşmüş hali, bütün topları, bütün hazinesi kalmıştı.
Kannauj, Panipat’ın tam tersiydi. Babasının, sayıca çok az bir orduyla, disiplin ve taktikle kazandığı imparatorluğu; oğlu, sayıca üstün olmasına rağmen, lidersizlik, ihanet ve disiplinsizlik yüzünden aynı topraklarda kaybetmişti. Bu, yalnızca bir askeri yenilgi değil, bir imparatorluğun çöküşüydü. Hümâyûn, artık Hindistan’ın Padişah’ı değil, tahtını kaybetmiş, yurtsuz bir kaçaktı.
Yurtsuz Bir İmparator
Pencap ve Sind Çölleri, 1540-1541
Kannauj’daki felaketin ardından, Hümâyûn ve geriye kalan bir avuç yandaşı, Agra ve Delhi’ye doğru kaçtılar. Fakat bu şehirlerde tutunmaları imkânsızdı. Şir Şah, arkalarından geliyordu. Hümâyûn, ailesini ve kalan hazinesini yanına alarak, son bir umutla, kardeşi Kamran’dan yardım istemek için Lahor’a doğru yola çıktı.
Lahor’da, üç kardeş, Hümâyûn, Kamran ve Askari, son bir kez bir araya geldiler. Hümâyûn, onlara yalvardı. “Bütün kişisel çekişmeleri bir kenara bırakalım,” dedi. “Birlikte, ortak düşmanımız Şir Şah’a karşı savaşalım. Eğer birleşirsek, onu yenebiliriz. Eğer bölünürsek, hepimiz yok olacağız.”
Fakat Kamran’ın gözünü hırs bürümüştü. O, Hümâyûn’un tamamen bittiğini düşünüyordu. Şir Şah’a karşı savaşmak yerine, onunla gizlice anlaşıp, Pencap ve Kabil’deki hâkimiyetini koruyabileceğine inanıyordu. Hümâyûn’un yardım talebini reddetti. Hatta daha da ileri giderek, abisine topraklarını terk etmesi için ültimatom verdi.
Bu, son darbeydi. Kendi kardeşi, onu yurdundan kovuyordu. Hümâyûn için artık Pencap’ta da bir gelecek kalmamıştı. Kabil yolu da ona kapalıydı. Gidebileceği tek bir yön kalmıştı: Güney. Sind’in ve Racastan’ın acımasız çölleri.
Hümâyûn, hamile olan eşi Hamide Banu Begüm ve küçük bir sadık takipçi grubuyla birlikte, yurtsuz bir sürgün olarak çöllere doğru yola çıktı. Bu, onun hayatının en karanlık ve en zorlu dönemi olacaktı. Babasının, yıllar önce Hicent dağlarında yaşadığı sürgün hayatının bir benzerini, şimdi kendisi yaşıyordu.
Çöl, affetmezdi. Kavurucu güneş, susuzluk, yiyecek kıtlığı, yolda karşılaştıkları düşman kabileler… Her gün, bir ölüm kalım mücadelesiydi. Bir zamanların görkemli imparatoru, şimdi bir yudum su, bir parça ekmek için yerel beylere yalvarmak zorunda kalıyordu. Sadık atı, susuzluktan ölmüş, kendisi bir süre deve sırtında, sonra da yaya olarak yoluna devam etmek zorunda kalmıştı.
Bu korkunç yolculuk sırasında, Marwar’ın Racput hükümdarı Rao Maldeo, onu topraklarına davet etti. Hümâyûn, bir an umutlandı. Belki de bir müttefik bulmuştu. Fakat Maldeo’nun niyetinin, onu yakalayıp Şir Şah’a teslim ederek ödül kazanmak olduğunu öğrendiğinde, oradan da gece vakti kaçmak zorunda kaldı.
İhanet, her köşede onu bekliyordu. Kardeşleri, eski müttefikleri, herkes ona sırtını dönmüştü. Yanında, yalnızca ailesi ve birkaç yüz sarsılmaz sadakate sahip yoldaşı kalmıştı.
Çölde Doğan Umut: Ekber
Umerkot Kalesi, Sind, 15 Ekim 1542
Aylarca süren bu cehennemi yolculuğun ardından, yorgun ve bitkin kafile, Sind’deki Umerkot adlı küçük bir kaleye ulaştı. Kalenin Hindu hükümdarı Rana Prasad, Hümâyûn’a ve ailesine merhamet göstererek, onlara sığınma hakkı tanıdı. Burası, çölün ortasında bir vaha gibiydi.
Hümâyûn, burada biraz olsun nefes alma fırsatı buldu. Ve tam bu umutsuzluğun ortasında, 15 Ekim 1542’de, kader ona en büyük hediyesini sundu. Eşi Hamide Banu Begüm, bu küçük ve gösterişsiz kalede, bir erkek çocuk dünyaya getirdi.
Hümâyûn, oğlunu kucağına aldığında, hissettiklerini anlatacak kelime bulamadı. Tahtını, imparatorluğunu, her şeyini kaybetmişti. Ama şimdi, kollarında geleceğe dair bir umut tutuyordu. Bir rivayete göre, o an yanında oğlunun doğumunu kutlamak için dağıtacak altını bile yoktu. Bir misk kesesini kırıp, kokusunu arkadaşlarına dağıttı ve şöyle dedi: “Bu misk kokusunun bu çadırı doldurduğu gibi, oğlumun şanının da bütün dünyayı doldurmasını umuyorum.”
Oğluna, Celaleddin Muhammed adını verdi. Ama o, tarih boyunca, “En Büyük” anlamına gelen “Ekber” lakabıyla anılacaktı.
Ekber’in doğumu, Hümâyûn’un hayatına yeni bir anlam, yeni bir amaç kattı. Artık yalnızca kendi hayatı için değil, oğlunun geleceği, ona bir miras bırakma sorumluluğu için de savaşmalıydı. Bu küçük bebek, onun sönen umut ateşini yeniden alevlendirmişti.
Fakat çöldeki bu huzurlu günler uzun sürmedi. Kardeşi Askari’nin, onu yakalamak için Umerkot’a doğru yola çıktığı haberi geldi. Hümâyûn, bir kez daha kaçmak zorundaydı. Fakat bu kez, yanlarında yeni doğmuş bir bebek vardı. Çölde, böyle bir yolculuk bebek için ölüm demekti.
Hümâyûn, hayatının en zor kararını verdi. Oğlu Ekber’i, en güvendiği birkaç hizmetkârla birlikte, Umerkot’ta bırakarak, kendisi batıya, İran’a doğru kaçmaya karar verdi. Kalbi parçalanıyordu. Canından çok sevdiği oğlunu, düşmanlarının insafına terk ediyordu. Ama bu, onun hayatta kalması için tek şanstı.
İran Şahı’nın Huzurunda
Herat ve Kazvin, 1544
Hümâyûn, birkaç sadık adamıyla birlikte, dağları ve çölleri aşarak, Safevi İmparatorluğu’nun topraklarına sığındı. Bu, büyük bir kumardı. Safevi Şahı I. Tahmasb, Babür’ün eski müttefiki ve rakibi olan Şah İsmail’in oğluydu. Hümâyûn’un babası, bir zamanlar Safevilerle iş birliği yapmış, ama sonra onlara sırtını dönmüştü. Tahmasb’ın, bu sürgün Timurlu Padişahı’nı nasıl karşılayacağı belli değildi.
Hümâyûn, Herat’a ulaştığında, Safevi valisi tarafından büyük bir saygıyla karşılandı. Şah Tahmasb, ona başkent Kazvin’e gelmesi için bir davet gönderdi. Bu, umut verici bir başlangıçtı.
Yolculuğu boyunca, Hümâyûn, Safevi İmparatorluğu’nun zenginliği, düzeni ve sanatsal inceliği karşısında hayran kaldı. Özellikle, Herat ve Tebriz’deki minyatür atölyeleri, onu derinden etkiledi.
Nihayet, Şah Tahmasb’ın Kazvin’deki görkemli sarayına ulaştı. Şah, onu büyük bir törenle karşıladı. Fakat bu misafirperverliğin bir bedeli vardı. Tahmasb, babası gibi, siyasi çıkarlarını her şeyin önünde tutan bir hükümdardı. Hümâyûn’a, tahtını geri alması için yardım edeceğini vaat etti. Ama karşılığında, Hümâyûn’un Şii mezhebini kabul etmesini, Safevi hâkimiyetini tanımasını ve zaferden sonra stratejik öneme sahip Kandahar kalesini Safevilere vermesini talep etti.
Hümâyûn, bir kez daha, babasının yıllar önce düştüğü tuzağın aynısıyla karşı karşıyaydı. Ya inancından ve onurundan taviz verip, bir yabancı gücün desteğiyle tahtını geri almaya çalışacak ya da bir sürgün olarak ölecekti.
Bu kez, kaybedecek daha az şeyi, ama kazanacak bir oğlu vardı. Çaresizlik içinde, Şah’ın şartlarını kabul etti. En azından görünüşte, Şiiliği benimsedi. Bu, onun için onur kırıcı bir durumdu, ama hayatta kalmak ve geri dönmek için ödemesi gereken bir bedeldi.
Şah Tahmasb, sözünü tuttu. Hümâyûn’un emrine, on dört bin kişilik seçkin bir Kızılbaş süvari birliği verdi. Yıllar süren sürgünden, kaçışlardan ve aşağılanmalardan sonra, Hümâyûn’un elinde yeniden bir ordu vardı.
Tahtını kaybeden imparator, şimdi yabancı bir ordunun başında, önce kardeşlerinden, sonra da en büyük düşmanı Şir Şah’tan intikam almak için, Hindistan’a geri dönmeye hazırlanıyordu. Bu, imkânsız gibi görünen bir geri dönüşün başlangıcıydı. Tarih, Hümâyûn’a ikinci bir şans sunuyordu. Bu şansı nasıl kullanacağı ise, tamamen ona bağlıydı.
Bölüm 18 – Küllerinden Doğan Anka
Kardeş Savaşları
Kandahar ve Kabil, 1545-1548
İran’dan aldığı on dört bin kişilik Safevi ordusu, Hümâyûn için bir umut ışığıydı. Fakat bu, onun ordusu değildi; Şah Tahmasb’ın ordusuydu. Başındaki komutanlar, emirleri Hümâyûn’dan değil, Şah’tan alıyorlardı. Hümâyûn, bu ordunun içinde bir komutandan çok, siyasi bir figür, bir meşruiyet sembolüydü. Yine de, bu onun için bir başlangıçtı. Hedefi, önce kardeşlerinin elindeki toprakları, yani Kandahar ve Kabil’i geri alarak, kendisine ait bir üs ve bir ordu kurmaktı.
İlk hedef Kandahar’dı. Kale, kardeşi Askari Mirza’nın kontrolündeydi. Kuşatma başladığında, Hümâyûn, kalede küçük oğlu Ekber’in de rehin tutulduğunu biliyordu. Askari, yeğenini bir kalkan olarak kullanmaktan çekinmemişti. Bir keresinde, Babürlü topçuları ateş açtığında, Askari’nin emriyle küçük Ekber’in surların üzerine çıkarıldığı rivayet edilir. Bu, savaşın ne kadar acımasız ve kişisel bir hal aldığını gösteriyordu.
Kuşatma, çetin geçti. Fakat Safevi ordusunun gücü ve Hümâyûn’un artan itibarı, kaledeki savunmayı zayıflattı. Askari, direnemeyeceğini anlayarak, kaleyi teslim etmek zorunda kaldı. Anlaşma gereği, kale Safevilere verilecekti. Hümâyûn, bu zengin ve stratejik kaleyi, kendisine yardım etmelerinin bedeli olarak, gönülsüzce İranlılara bıraktı. Ancak, kış bastırıp Safevi ordusunun çoğu İran’a geri döndüğünde, Hümâyûn kurnazca bir hamleyle, küçük bir birlikle Kandahar’ı yeniden ele geçirdi. Bu, Şah’a karşı bir itaatsizlikti, ama Hümâyûn’un artık kendi toprağına, kendi kalesine ihtiyacı vardı.
Kandahar’ı bir üs olarak kullanarak, asıl hedefi olan Kabil’e doğru yürüyüşe geçti. Kabil, diğer kardeşi Kamran Mirza’nın başkentiydi. Kamran, ağabeyinin bir orduyla geri döndüğünü duyunca, onu karşılamak için hazırlık yaptı. Ancak Hümâyûn’un gücü ve itibarı, Kamran’ın ordusunda çözülmelere neden oldu. Birçok bey, eski Padişah’larının safına geçmeyi tercih etti. Kamran, savaşmadan Kabil’i terk etmek ve dağlara kaçmak zorunda kaldı.
Kasım 1545’te, Hümâyûn tam beş yıl aradan sonra, babasının kurduğu şehre, Kabil’e yeniden girdi. Bu, duygusal bir andı. Yıllardır görmediği oğlu Ekber’e kavuştu. Çocuk, artık onu tanımıyordu bile. Hümâyûn, kayıp yılların acısını ve bir babanın özlemini derinden hissetti.
Fakat Kabil’deki huzur uzun sürmedi. Kamran, pes etmemişti. Dağlarda topladığı yeni birliklerle, sürekli olarak Kabil’i tehdit ediyordu. Sonraki birkaç yıl, iki kardeş arasında, Kabil ve çevresinde geçen acımasız bir git-gel savaşıyla geçti. Kabil, bu süre içinde birkaç kez el değiştirdi.
Bu savaşlar sırasında, Kamran’ın acımasızlığı en uç noktasına ulaştı. Bir kuşatma sırasında, Kabil kalesinin duvarlarına toplarını doğrulttuğunda, Hümâyûn’un adamları ateş etmekte tereddüt etti. Çünkü Kamran, yeğeni Ekber’i bir kez daha, bu sefer doğrudan top ateşinin önüne, surların en tepesine yerleştirmişti. Bu canavarca eylem, Kamran’ın kendi ailesine karşı bile ne kadar gaddarlaşabildiğini gösteriyordu. Rivayete göre, Ekber’in dadısı Maham Anaga, kendi vücudunu çocuğa siper ederek onu korumuştu.
Bu kardeş savaşları, Hümâyûn’u sertleştirdi. O eski, naif ve aşırı merhametli adam, yerini daha kararlı, daha gerçekçi bir hükümdara bırakıyordu. Sonunda, 1548’de, Kamran’ı kesin bir yenilgiye uğratmayı başardı. Kardeşini yakaladığında, beyleri, ihanetinin bedeli olarak derhal idam edilmesini talep ettiler.
Hümâyûn, yine babasının vasiyetini ve kardeş kanı dökme konusundaki isteksizliğini hatırladı. Onu öldürmedi. Fakat bir daha asla bir tehdit oluşturmaması için, babasının yıllar önce kuzenine uyguladığı cezayı, kendi kardeşine uygulamak zorunda kaldı: Gözlerine mil çekilerek kör edildi. Ardından, hacca gitmesine izin verilerek, siyaset sahnesinden tamamen silindi.
Diğer kardeşleri Askari ve Hindal da farklı savaşlarda ya ölmüş ya da etkisiz hale getirilmişti. Artık Hümâyûn’un karşısında duracak bir kardeş rakibi kalmamıştı. Kabil ve Kandahar, tamamen onun kontrolündeydi. Küllerinden doğan Anka, yuvasını geri almıştı. Şimdi, kaybettiği asıl imparatorluğa, Hindistan’a dönme zamanıydı.
Tilkinin Saltanatı: Şir Şah’ın İmparatorluğu
Hindistan, 1540-1545
Hümâyûn, Kabil’de kardeşleriyle boğuşurken, Hindistan’da bambaşka bir tarih yazılıyordu. Şir Şah Sur, Hümâyûn’u kovduktan sonra, Delhi tahtına oturmuş ve kısa sürecek ama son derece parlak bir saltanat dönemi başlatmıştı. O, yalnızca bir savaşçı değil, aynı zamanda dâhi bir yöneticiydi. Babürlü İmparatorluğu’nun temelleri üzerine, çok daha merkeziyetçi, düzenli ve etkili bir Afgan imparatorluğu inşa etti.
Beş yıllık saltanatı boyunca, Hindistan’da yüzyıllardır görülmemiş reformlar yaptı:
- Adalet ve Yönetim: İmparatorluğu, “sarkar” ve “pargana” adı verilen idari birimlere ayırdı. Her birimin başına, görevleri açıkça belirlenmiş yöneticiler atadı. Adaletin hızlı ve tarafsız işlemesi için, en alt seviyedeki memurdan en üstteki valiye kadar herkesin sorumlu olduğu bir sistem kurdu. “Bir haksızlık gördüğümde, kendi oğlum bile olsa affetmem,” diyordu.
- Mali Reformlar: Arazi vergisi sistemini tamamen yeniden düzenledi. Bütün topraklar ölçüldü, verimliliğine göre sınıflandırıldı ve çiftçinin ödeyeceği vergi, adil ve sabit bir orana bağlandı. Bu, hem devletin gelirlerini artırdı hem de çiftçiyi yerel beylerin keyfi uygulamalarından korudu. Ayrıca, gümüş “rupi” ve bakır “dam” adı verilen standart para birimlerini tedavüle sokarak, ticareti kolaylaştırdı. Bu para sistemi, Babürlüler ve hatta İngilizler tarafından bile uzun yıllar kullanılacaktı.
- Altyapı: İmparatorluğun dört bir yanını, yollarla birbirine bağladı. En meşhuru, Bengal’den Peşaver’e uzanan, yaklaşık 2500 kilometrelik “Sadak-ı Azam” (Büyük Yol) idi. Bu yollar boyunca, belirli aralıklarla kervansaraylar, kuyular ve posta istasyonları (dak chowki) inşa ettirdi. Bu, hem ticareti ve seyahati güvenli hale getirdi hem de imparatorluğun en uzak köşesinden gelen haberlerin hızla merkeze ulaşmasını sağladı.
- Askeri Düzen: Ordusunu, disiplinli ve merkezi bir yapıya kavuşturdu. Askerlerin doğrudan kendisine bağlı olmasını sağladı. Atların, yolsuzluğu önlemek için dağlanarak kaydedilmesi (dağ sistemi) geleneğini yeniden canlandırdı.
Şir Şah, kısa sürede, Hindistan’a barış, düzen ve refah getirdi. Halk, inancı ne olursa olsun, onun adil yönetiminden memnundu. O, Hümâyûn’un kuramadığı şeyi, yani istikrarlı ve işleyen bir devleti kurmuştu. Eğer daha uzun yaşasaydı, belki de Babürlülerin Hindistan’a geri dönmesi asla mümkün olmayacaktı.
Fakat kaderin, yine kendi planları vardı. 1545 yılında, Şir Şah, Kalinjar kalesini (Hümâyûn’un fethedemediği o inatçı kaleyi) kuşatırken, bir barut fıçısının kazara patlaması sonucu ağır yaralandı. Kalenin fethedildiği haberini aldıktan kısa bir süre sonra, hayata gözlerini yumdu.
Hindistan’ın en parlak yöneticilerinden biri, saltanatının zirvesindeyken, bir kaza sonucu tarih sahnesinden çekilmişti. Tilki ölmüştü. Ve onun ölümü, Anka’nın geri dönmesi için aradığı fırsat kapısını aralayacaktı.
Tilkinin Mirasçıları: Çöküşün Başlangıcı
Delhi ve Agra, 1545-1553
Bir devleti kurmak, dâhi bir liderin işiydi. Ama onu ayakta tutmak, güçlü kurumlar ve layık mirasçılar gerektirirdi. Şir Şah’ın en büyük başarısızlığı, kendisinden sonra yerini alacak sağlam bir sistem ya da yetenekli bir veliaht bırakamaması oldu.
Onun ölümünün ardından, tahta oğlu İslam Şah Sur geçti. İslam Şah, babası gibi yetenekli bir askerdi, fakat onun adalet duygusundan ve devlet adamlığından yoksundu. O da, tıpkı İbrahim Lodi gibi, şüpheci ve zalim bir karaktere sahipti. Saltanatı, babasının kurduğu güçlü Afgan beylerine karşı sürekli bir mücadeleyle, komplolarla ve isyanlarla geçti.
İslam Şah, babasının kurduğu düzeni devam ettirmek yerine, kendi mutlak otoritesini kurmak için her şeyi yıktı. En güçlü ve sadık Afgan komutanlarını ya öldürttü ya da küstürerek uzaklaştırdı. Sur İmparatorluğu’nun temelini oluşturan Afgan beyleri arasındaki birlik ruhu, onun döneminde tamamen yok oldu.
1553’te, İslam Şah da genç yaşta hastalanarak öldüğünde, Sur hanedanı tam bir kaosa sürüklendi. Taht için, Şir Şah’ın yeğenleri, kuzenleri ve hatta komutanları arasında kanlı bir iç savaş başladı. Kısa bir süre içinde, imparatorluk en az üç parçaya bölündü. Delhi ve Agra’da Adil Şah adında bir hükümdar oturuyordu, fakat onun gücü isminden ibaretti ve asıl yönetimi, Hemu adındaki dâhi bir Hindu vezir yürütüyordu. Pencap’ta, İskender Şah Sur adında başka bir pretendent hüküm sürüyordu. Doğuda ise, başka bir Afgan beyi bağımsızlığını ilan etmişti.
Şir Şah’ın beş yılda inşa ettiği o görkemli yapı, ehliyetsiz mirasçılarının elinde, on yıldan kısa bir sürede bir enkaz yığınına dönüşmüştü. Afganlar, bir kez daha, kendi kendilerini yenmişlerdi. Kendi içlerindeki iktidar hırsı, onları birleştiren her şeyi yok etmişti.
Bu haberler, Kabil’deki Hümâyûn’a ulaşıyordu. O, on yıl boyunca sabırla beklemiş, yuvasını yeniden kurmuş, ordusunu hazırlamıştı. Şimdi, Hindistan’dan gelen her haber, ona zamanın geldiğini fısıldıyordu. Düşmanları, birbirlerini yiyerek zayıflamış, toprakları lidersiz kalmış, halk düzensizlikten bıkmıştı.
Hümâyûn, hayatı boyunca birçok hata yapmıştı. Ama o, hatalarından ders çıkaran bir adamdı. Sabretmeyi, doğru anı beklemeyi öğrenmişti. Ve şimdi, o doğru an gelmişti.
İkinci Şans
Kabil ve Peşaver, Kış 1554
1554 kışında, Hümâyûn Kabil’de son divanını topladı. Artık karşısında, kendisine tereddütle bakan, Kabil’e dönmek isteyen beyler yoktu. Karşısında, on yıldır onunla birlikte her zorluğa göğüs germiş, ona sadakatle bağlanmış, tecrübeli ve kararlı bir komutan kadrosu vardı. Başlarında ise, Babür’den miras kalan en sadık ve en yetenekli komutan olan Bayram Han bulunuyordu. Bayram Han, bir Türkmen beyiydi ve hem bir asker hem de bir devlet adamı olarak Hümâyûn’un en büyük destekçisi olmuştu.
“Dostlarım,” dedi Hümâyûn. “On dört yıl önce, Kannauj’da kaybettiğimiz yurdumuzu geri alma vakti geldi. Hindistan, zalim ve beceriksiz yöneticilerin elinde parçalanmış, halk adaletsizlikten inliyor. Afganlar, birbirlerinin gırtlağına sarılmış durumda. Kader, bize ikinci bir şans sunuyor. Atam Timur’un, babam Babür’ün mirasını yeniden canlandırmak, bizim boynumuzun borcudur.”
Bu kez, divanda tek bir itiraz sesi bile yükselmedi. Ordu, hazırdı. Lider, hazırdı. Zaman, hazırdı.
Yaklaşık on beş bin kişilik, disiplinli ve tecrübeli bir orduyla Kabil’den yola çıktı. Ordunun başında, Padişah Hümâyûn ve Başkomutanı Bayram Han vardı. Yanlarında, artık on iki yaşına gelmiş olan ve babasının yanında savaş sanatını öğrenen genç şehzade Ekber de bulunuyordu.
Ordu, Hayber Geçidi’ni aşıp, Peşaver’e ulaştığında, Pencap’ın hükümdarı İskender Şah Sur’un, onu karşılamak için büyük bir ordu hazırladığı haberini aldı. İlk büyük sınav, Pencap’ta verilecekti.
Hümâyûn, ordusunu ikiye ayırdı. Bayram Han ve genç Ekber komutasındaki bir öncü kuvvet, İskender Şah’ın ordusunu karşılamak için ilerlerken, Hümâyûn ana orduyla arkadan onları takip edecekti.
İki ordu, Sirhind yakınlarındaki Machhiwara’da karşılaştı. Bayram Han, parlak bir komutan olduğunu kanıtladı. Gece baskını ve etkili topçu kullanımıyla, kendisinden kat kat büyük olan Afgan ordusunu ağır bir yenilgiye uğrattı.
Bu zafer, belirleyici oldu. Birkaç hafta sonra, Sirhind’de yapılan ikinci ve son büyük savaşta, İskender Şah Sur’un ordusu tamamen yok edildi. İskender Şah, dağlara kaçmak zorunda kaldı. Pencap’ın kapıları, Babürlülere yeniden açılmıştı.
Bu zaferlerin haberi, Delhi ve Agra’da büyük bir paniğe yol açtı. Hümâyûn’un geri dönüşü, artık durdurulamaz bir gerçekti.
Yuvaya Dönüş
Delhi, Temmuz 1555
Sirhind zaferinden sonra, Hümâyûn’un önünde Delhi’ye kadar hiçbir engel kalmamıştı. Temmuz 1555’te, tam on beş yıllık bir sürgünün ardından, Hümâyûn yeniden Delhi’ye girdi. Şehir halkı, onu bir kurtarıcı gibi karşıladı. Afganların bitmek bilmeyen iç savaşlarından ve istikrarsızlığından bıkmışlardı. Hümâyûn’un gelişi, onlara barış ve düzen umudunu getiriyordu.
Hümâyûn, babasının mezarının bulunduğu eski Delhi’ye gitti. Orada, şükür namazı kıldı. Ardından, yıllar önce temelini attığı, ama bitiremediği o hayalindeki şehre, Din-i Penah’a baktı. Şir Şah, kaleyi tamamlamış ve adını Şirgarh olarak değiştirmişti. Hümâyûn, şimdi kendi hayalini, düşmanının tamamladığı duvarların içinde yeniden yaşatacaktı.
Tahta ikinci kez oturduğunda, artık o eski, kararsız ve zevke düşkün genç adam değildi. O, sürgünün ateşinde yanmış, ihanetin acısını tatmış, sabretmeyi ve savaşmayı öğrenmiş, olgun bir hükümdardı. Babasının gölgesi, artık onu ezmiyordu. Kendi hikâyesini, kendi kaderini, en zorlu yollardan geçerek yazmıştı.
İmparatorluğunu yeniden kurmak için çalışmaya başladı. Bayram Han’ı baş vezir ve başkomutan olarak atadı. Devlet yönetimini, Şir Şah’ın kurduğu etkili sistem üzerinden yeniden yapılandırdı. Adaleti, liyakati ve düzeni, saltanatının temeli yapmaya kararlıydı.
Anka, küllerinden yeniden doğmuştu. Tahtını kaybeden imparator, on beş yıllık bir mücadelenin ardından, yuvasına geri dönmüştü. Her şey yoluna girmiş gibi görünüyordu. Lakin kaderin cilveleri, henüz bitmemişti. Hümâyûn, imparatorluğuna yeniden kavuşmuştu, ama onun tadını çıkaracak zamanı olacak mıydı? En büyük düşmanlarını yenmişti, ama en sinsi düşman, her zaman en beklenmedik yerde, en beklenmedik şekilde ortaya çıkardı.
Bölüm 19 – Kütüphanedeki Kader
Kırılgan Barış
Delhi, Din-i Penah (Şirgarh), 1555 Sonbaharı
Delhi’nin kış güneşi, Yamuna nehrinin sularında yorgun bir pırıltıyla yansıyordu. Hümâyûn, on beş yıllık bir fırtınanın ardından nihayet sığındığı limanın keyfini çıkarmaya çalışıyordu. Tahtına yeniden kavuşmuştu. Düşmanları ya ölmüş ya da dağlara kaçmıştı. İmparatorluk, kanlı bir yeniden doğuşun ardından, kırılgan bir barış dönemine girmişti.
Padişah, vaktinin çoğunu, yıllar önce temelini attığı Din-i Penah’taki kütüphanesinde geçiriyordu. Şir Şah’ın “Şir Mandal” adını verdiği, sekizgen planlı, iki katlı bu zarif yapı, Hümâyûn için bir saraydan daha fazlasıydı. Burası onun ruhunun sığınağıydı. Duvarları, dünyanın dört bir yanından toplanmış el yazmalarıyla doluydu. Astronomi, coğrafya, şiir, tarih, felsefe… Kitapların derimsi kokusu, mürekkepli sayfaların hışırtısı, ona savaş meydanlarının gürültüsünden ve saray entrikalarından çok daha fazla huzur veriyordu.
Oğlu Ekber, artık on üç yaşında zeki bir delikanlıydı. Hümâyûn, oğlunun eğitimiyle bizzat ilgileniyor, ona yalnızca kılıç kullanmayı değil, yıldızları okumayı, şiiri sevmeyi, farklı kültürlere saygı duymayı öğretiyordu. Babasının kendisine bırakamadığı o istikrarlı ve barış dolu mirası, oğluna bırakmaya kararlıydı.
Devletin yönetimi, büyük ölçüde sadık ve yetenekli baş veziri Bayram Han’ın omuzlarındaydı. Bayram Han, dağılmış vilayetlerde otoriteyi yeniden kuruyor, vergi sistemini düzenliyor ve kalan Afgan direnişçilerini temizliyordu. Hümâyûn, bu idari işleri ona bırakarak, kendisi daha çok imparatorluğun kültürel ve entelektüel temellerini atmakla ilgileniyordu. Bir medeniyetin, yalnızca kılıçla değil, kalemle ve fırçayla da inşa edildiğine inanıyordu. İran’daki sürgünü sırasında hayran kaldığı Safevi sanatçılarını ve mimarlarını, Delhi’ye davet etti. Sarayında, yeni bir Babürlü sanat ve mimari üslubunun ilk tohumları atılıyordu.
Her şey yolunda gibi görünüyordu. Fakat bu sakinliğin altında, gizli akıntılar vardı. İmparatorluk, hâlâ tam olarak güvende değildi. Dağlara kaçan İskender Şah Sur, Pencap için bir tehdit oluşturmaya devam ediyordu. Doğuda, diğer Afgan beyleri fırsat kolluyordu. Ve en önemlisi, Sur İmparatorluğu’nun enkazından, kimsenin beklemediği yeni ve son derece tehlikeli bir güç yükseliyordu: Hemu.
Adil Şah Sur’un Hindu baş veziri olan Hemu, inanılmaz bir askeri ve idari dehaydı. Bir tuz tüccarının oğlu olarak hayata başlamış, zekâsı ve yeteneğiyle en tepeye tırmanmıştı. Sur hanedanı içindeki iç savaşlarda, yirmiye yakın savaşı hiç kaybetmeden kazanmış, efendisi adına bütün rakiplerini ezmişti. Şimdi, Babürlülerin geri dönüşüyle, efendisinin ve kendi iktidarının tehdit altında olduğunu görüyordu. O, Hümâyûn’un son ve en zorlu sınavı olacaktı.
Hümâyûn ise, bu yaklaşan tehlikeden ya habersizdi ya da onu hafife alıyordu. O, artık savaşmak değil, inşa etmek istiyordu. Kütüphanesinin sessizliğinde, yıldızların hareketlerini incelerken, yeryüzündeki yıldızının ne kadar ani ve trajik bir şekilde kaymak üzere olduğunun farkında değildi.
Yıldızlara Uzanırken
Şir Mandal Kütüphanesi, Delhi, 24 Ocak 1556
Ocak ayının serin bir Cuma akşamıydı. Hümâyûn, gün batımına yakın, en sevdiği mekân olan Şir Mandal’ın çatı terasında, kütüphanesinin en değerli astronomi el yazmalarından birini inceliyordu. Yanında, birkaç alim ve müneccim vardı. Gökyüzü açıktı ve Zühre (Venüs) gezegeni, alacakaranlıkta parlak bir mücevher gibi parlıyordu. Haftanın o günü, Hümâyûn Zühre’ye adadığı için, gezegenin şerefine giydiği beyaz giysileri içindeydi.
Aşağıdan, yakındaki camiden akşam ezanının sesi yükselmeye başladı. Hümâyûn, inançlı bir Müslümandı. Ezan sesini duyar duymaz, namazını kılmak için aşağıya inmeye hazırlandı. Elindeki kitapları ve astronomi aletlerini toparladı.
Şir Mandal’ın çatısından aşağıya inen merdivenler, son derece dik ve cilalı taştan yapılmıştı. Hümâyûn, bir elinde kitapları, diğer elinde hükümdarlık asasıyla, aceleyle merdivenlerden inmeye başladı. Üzerindeki uzun, dökümlü kaftan, adımlarına dolanıyordu.
Tam merdivenin ortasına geldiğinde, bir anlık bir dikkatsizlik, bir anlık bir acele… Kaftanının eteğine bastı. Dengesini kaybetti. Elindeki asa, bir sonraki basamağa takıldı. Bir an havada asılı kaldı, sonra kontrolünü tamamen yitirerek, sert taş merdivenlerden aşağıya, kafa üstü yuvarlanmaya başladı.
Kütüphanenin sessizliği, korkunç bir gümbürtü ve ardından gelen bir iniltiyle yırtıldı. Hizmetkârlar ve alimler, sesin geldiği yöne koştuklarında, Padişah’ı merdivenlerin dibinde, kanlar içinde, hareketsiz yatarken buldular. Başı, taşa feci şekilde çarpmıştı. Kafatasında derin bir yara açılmıştı.
Hemen içeri taşıdılar. Sarayın en iyi hekimleri başına toplandı. Lakin durum umutsuzdu. Hümâyûn, bilincini kaybetmişti. Kafatası kırılmış, beyni ağır hasar görmüştü.
Hayatı boyunca sayısız savaştan, ölümcül pusulardan, nehirlerde boğulmaktan, çöllerde susuzluktan kurtulmuş olan o adam, şimdi, en sevdiği yerde, bir kütüphanenin merdivenlerinde, basit bir kaza sonucu ölümle pençeleşiyordu. Kaderin ne kadar ironik, ne kadar acımasız olabileceğinin en trajik kanıtıydı bu. Yıldızları okumaya çalışırken, kendi talihsiz kaderine takılıp düşmüştü.
Bir İmparatorluğun Sırrı
Delhi, Ocak 1556
Hümâyûn’un kazası, sarayda bir deprem etkisi yarattı. Fakat bu depremin sarsıntıları, saray duvarlarının dışına sızdırılmadı. Baş vezir Bayram Han, durumu anında kontrol altına aldı. Padişah’ın ölüm döşeğinde olduğu haberi duyulursa, imparatorluğun dört bir yanında isyanların patlak vereceğini, Afganların ve diğer düşmanların anında harekete geçeceğini biliyordu.
Bayram Han, tarihte eşine az rastlanır bir siyasi oyun sahneye koydu. Hümâyûn’un ölümcül kazasını, devletin en büyük sırrı olarak saklamaya karar verdi.
Padişah’ın odasına, kendisinden ve en güvenilir birkaç kişiden başka kimsenin girmesi yasaklandı. Hekimlere, yemin ettirilerek sessiz kalmaları sağlandı. Halkın ve saray ahalisinin şüphelenmemesi için, her gün, Hümâyûn’a çok benzeyen Molla Bekasi adında bir adam, Padişah’ın giysileriyle giydirildi. Yüzü bir peçeyle hafifçe örtülü olan bu “sahte Hümâyûn”, sarayın balkonuna çıkarak halkı selamlıyor, divan toplantılarında Padişah’ın tahtında sessizce oturarak, yönetimin devam ettiği izlenimini veriyordu.
Bu sırada, Bayram Han iki kritik hamle yaptı. Birincisi, en hızlı ulaklarla, o sırada Pencap’ta İskender Şah Sur’un kalıntılarını temizlemekle meşgul olan on üç yaşındaki veliaht Ekber’e haber gönderdi. Ona, babasının “hafif bir kaza” geçirdiğini, fakat her ihtimale karşı derhal başkente dönmesi gerektiğini bildirdi. Haberin gerçek vahametini gizleyerek, yolda bir paniğe ya da pusuya yol açmasını engelledi.
İkincisi, imparatorluk içindeki bütün önemli komutanlara ve valilere, Padişah’ın yeni emirlerini gönderdi. Bu emirler, aslında Bayram Han tarafından yazılıyordu. Ordunun teyakkuzda kalmasını, kalelerin savunmasının güçlendirilmesini ve her türlü isyan hareketine karşı hazırlıklı olunmasını istiyordu.
Delhi, birkaç hafta boyunca, garip bir tiyatro sahnesine dönüştü. Halk, Padişah’larını balkonda görüp dua ediyor, beyler divanda sahte Padişah’a rapor sunuyor, ama gerçekte imparatorluk, bir sır perdesinin arkasından, sadık bir baş vezir tarafından yönetiliyordu.
Hümâyûn, kazadan üç gün sonra, 27 Ocak 1556’da, hiç bilinci yerine gelmeden son nefesini verdi. Fakat onun ölümü, on yedi gün boyunca bir sır olarak saklandı. Bayram Han, Ekber’in güvenli bir şekilde Pencap’tan yola çıktığı ve tahta geçiş için her şeyin hazır olduğu haberini alana kadar, bu tehlikeli oyunu sürdürdü.
Bir imparatorluğun kaderi, on yedi gün boyunca, bir sırrın ne kadar iyi saklanabileceğine bağlı kalmıştı. Hümâyûn’un trajik ölümü, Bayram Han’ın siyasi dehası sayesinde, devleti bir kaosa sürüklemeden atlatılmıştı. Lakin asıl fırtına, daha yeni kopmak üzereydi.
Çocuk Padişah ve Hindu Vikramaditya
Kalanor, Pencap ve Delhi, Şubat 1556
Ekber, babasının ölüm haberini, Pencap’taki Kalanor kasabasında bir bahçede aldı. On üç yaşındaydı. Daha birkaç ay öncesine kadar, Kabil’de oyunlar oynayan bir çocuktu. Şimdi ise, dünyanın en büyük imparatorluklarından birinin Padişahı’ydı. Omuzlarına binen yük, yaşıyla kıyaslanamayacak kadar büyüktü.
Bayram Han’ın talimatıyla, orada, o bahçede, alelacele derme çatma tuğlalardan bir platform inşa edildi. 14 Şubat 1556’da, Ekber, bu basit tahtın üzerine oturdu ve yanındaki birkaç sadık beyin biatıyla, resmen üçüncü Babürlü Padişahı ilan edildi. Bu, görkemli bir taç giyme töreni değil, bir savaş ordugâhında, belirsizliğin ortasında yapılmış bir zorunluluktu.
Ekber Padişah olmuştu, fakat imparatorluğu, kelimenin tam anlamıyla bir ateş çemberinin içindeydi. Hümâyûn’un ölüm haberi duyulur duyulmaz, beklenen oldu. Kabil’de, Ekber’in üvey kardeşi Mirza Hekim adına isyan çıktı. Pencap’ta İskender Şah Sur, yeniden dağlardan indi. Doğuda, diğer Afgan beyleri baş kaldırdı.
Fakat en büyük ve en ani tehlike, Delhi’den geldi. Sur hanedanının Hindu baş veziri Hemu.
Hemu, Hümâyûn’un ölümünü ve on üç yaşındaki bir çocuğun tahta geçtiğini duyunca, hayatının fırsatını yakaladığına karar verdi. Efendisi Adil Şah Sur adına hareket ediyor gibi görünse de, asıl amacı, yüzyıllar sonra Hindistan’da yeniden bir Hindu imparatorluğu kurmaktı. Kendisine, antik Hindu krallarının kullandığı “Vikramaditya” unvanını verdi.
Hemu, inanılmaz bir hızla harekete geçti. Büyük bir Afgan ve Hindu ordusu toplayarak, doğudan Delhi’ye doğru yürüyüşe geçti. Önce Gwalior’u, ardından da Agra’yı kolayca ele geçirdi. Babürlü valileri, onun ezici gücü karşısında direnemeyip kaçtılar.
Sıra Delhi’deydi. Şehrin Babürlü valisi Tardi Beg Han, Hemu’yu karşılamak için bir ordu çıkardı. Fakat Tardi Beg, kibirli ve beceriksiz bir komutandı. Hemu’nun ordusunu küçümsedi. Yapılan savaşta, Babürlü ordusu ağır bir yenilgiye uğradı ve Tardi Beg, canını kurtarmak için savaş alanından kaçtı.
7 Ekim 1556’da, Hemu Chandra Vikramaditya, büyük bir zaferle Delhi’ye girdi. Üç yüz yıldan uzun bir süredir, Delhi ilk kez bir Hindu hükümdarın kontrolüne geçiyordu. Hemu, kendi adına sikke bastırarak, resmen hükümdarlığını ilan etti.
Bu haber, Pencap’taki Ekber’in ordugâhına ulaştığında, tam bir panik havası esti. Delhi ve Agra kaybedilmişti. İmparatorluğun kalbi, düşmanın eline geçmişti. Ekber’in elinde, yalnızca Pencap ve Kabil kalmıştı. Babürlü beylerinin ve komutanlarının çoğu, bu durum karşısında umutsuzluğa kapıldı.
Bayram Han’ın başkanlığında bir savaş meclisi toplandı. Bütün komutanlar, tek bir görüşte birleşiyordu: “Hemu’nun ordusu çok büyük ve moralli. Bizim ordumuz ise küçük ve yorgun. Onunla bir meydan savaşında başa çıkamayız. En akıllıcası, Kabil’e geri çekilmek. Orada güç toplar, birkaç yıl sonra yeniden Hindistan’ı fethetmeyi deneriz.”
Bu, mantıklı bir öneriydi. Babası Hümâyûn da aynısını yapmıştı.
On Üç Yaşındaki Komutanın Kararı
Sirhind, Pencap, Ekim 1556
Savaş meclisindeki bütün tecrübeli komutanlar, Kabil’e geri çekilme fikrini savunurken, odadaki herkesin gözü, iki kişiye çevrilmişti: Baş Vezir Bayram Han ve tahtında sessizce oturan on üç yaşındaki Padişah Ekber.
Bayram Han, komutanları dinledi. Yüzünde hiçbir ifade yoktu. O, Hümâyûn’un en zor günlerinde bile umudunu kaybetmemiş, onu İran’a gitmeye, geri dönmeye ikna etmiş bir adamdı. Geri çekilmek, onun doğasında yoktu.
Fakat asıl şaşırtıcı hamle, kimseden ses çıkmazken, çocuk Padişah’tan geldi. Ekber, oturduğu yerden ayağa kalktı. Sesi, yaşına göre şaşırtıcı derecede olgun ve kararlıydı.
“Beylerim,” dedi. “Sizler, babamla ve dedemle nice savaşlar görmüş tecrübeli komutanlarsınız. Sözlerinize saygı duyarım. Lakin Kabil’e geri çekilmekten bahsediyorsunuz. Hangi Kabil’e? Babam, on beş yılını, Hindistan’ı geri almak için harcadı. Bu topraklar, onun kanıyla, yoldaşlarımızın canıyla alındı. Şimdi, tek bir savaş bile vermeden, her şeyi arkamızda bırakıp kaçacak mıyız? Bu, Padişah Babür’ün mirasına yakışır mı?”
Odada derin bir sessizlik oldu. Kimse, on üç yaşındaki bir çocuktan böyle bir konuşma beklemiyordu.
Ekber, devam etti. “Dedem Babür, Panipat’ta kendisinden on kat büyük bir orduyu yendi. Babam Hümâyûn, on beş yıllık sürgünden sonra, bir avuç adamla geri dönüp tahtını geri aldı. Onların damarlarında akan kan, benim de damarlarımda akıyor. Ben, bir kaçak olmayacağım. Ben, savaşacağım!”
Gözlerini, Bayram Han’a çevirdi. “Han Baba,” dedi, ona olan saygısını ve sevgisini belirten bu hitapla. “Sen ne dersin? Biz, bu orduyla, Hemu’yu yenebilir miyiz?”
Bayram Han, genç Padişah’ının gözlerindeki o ateşi, dedesi Babür’den miras kalan o sönmez kararlılığı gördü. Yüzünde, bir gülümseme belirdi. Kılıcını çekti ve Padişah’ının önünde diz çöktü.
“Padişahım, siz savaşmaya karar verdiyseniz, bize düşen, emrinizde ölmektir. Sizin iradeniz, bizim irademizdir. Bu ordu, sizinle birlikte, Delhi’ye yürüyecektir!”
Bayram Han’ın bu hareketi, diğer bütün komutanları da coşturdu. Hepsi, kılıçlarını çekerek, çocuk Padişah’larına sonuna kadar sadık kalacaklarına ve onunla birlikte savaşacaklarına yemin ettiler.
O gün, o savaş meclisinde, Ekber yalnızca bir Padişah değil, aynı zamanda gerçek bir lider olduğunu da kanıtlamıştı. Kabil’e geri çekilme kararı, onun kişisel iradesiyle reddedilmişti. Babürlü ordusu, sayıca çok az olmasına rağmen, Delhi’ye, Hindistan’ın kaderini belirleyecek olan İkinci Panipat Savaşı’na doğru yürüyüşe geçti. On üç yaşındaki bir çocuk, bir imparatorluğun kaderini omuzlamıştı. Ve bu, tarihin en büyük hükümdarlarından birinin doğuş anıydı.
Bölüm 20 – Panipat’ın İkinci Perdesi
Kader Yürüyüşü
Pencap’tan Panipat’a, Ekim 1556
Sirhind’deki o kader anından sonra, Babürlü ordusu, bir ölüm yürüyüşüne değil, bir kader yürüyüşüne çıkmıştı. On üç yaşındaki Padişah’ın cesareti ve Baş Vezir Bayram Han’ın sarsılmaz iradesi, ordudaki karamsarlık havasını dağıtmış, yerine adanmışlık ve son bir gayretin getirdiği çelik gibi bir kararlılık bırakmıştı. Onlar, artık Kabil’e kaçan bir avuç sürgün değil, kaybettikleri imparatorluğu geri almaya giden bir avuç kahramandılar.
Ordu, yaklaşık on bin kişilik, tecrübeli ama yorgun bir kuvvetten ibaretti. Sayıları azdı, lakin her biri, Babürlü savaş makinesinin en ölümcül unsurlarını taşıyordu. Önlerinde, Ustad Ali Kuli’nin torunlarının komuta ettiği, babadan kalma ama hala etkili olan topçu birliği vardı. Merkezlerinde, Mustafa Rumi’nin eğittiği tüfekçiler, o ölümcül yaylım ateşini gerçekleştirmek için hazırlanıyorlardı. Kanatlarında ise, Orta Asya’nın en iyi süvarileri, Tulgama manevrasının ustaları olan Çağataylı beyler at koşturuyordu. Bu, küçük ama son derece profesyonel bir orduydu.
Yürüyüş boyunca, Bayram Han disiplini bir an bile elden bırakmadı. Kaçakları ve isyankârları en ağır şekilde cezalandırdı. Ordunun moralini yüksek tutmak için, sürekli olarak Babür’ün ve Hümâyûn’un zaferlerini, gazanın ve şehitliğin erdemlerini anlatan hikâyeler anlattırdı.
Genç Padişah Ekber ise, bu yürüyüş sırasında hızla olgunlaşıyordu. O, artık sarayda büyüyen bir şehzade değildi. Bir savaş ordugâhının içinde yaşıyor, askerlerle aynı yemeği yiyor, onların dertlerini dinliyordu. Bayram Han, onun yalnızca bir sembol olmasına izin vermiyor, onu her askeri toplantıya dâhil ediyor, haritalar üzerinde stratejileri tartışıyor, ona bir hükümdarın nasıl düşünmesi ve karar vermesi gerektiğini öğretiyordu. Ekber, “Han Baba” dediği bu bilge ve sert adamın yanında, en iyi eğitimi alıyordu.
Delhi’den gelen haberler ise, düşmanın gücünü teyit ediyordu. Hemu, “Vikramaditya” unvanını almış, kendini Delhi’nin meşru hükümdarı ilan etmişti. Ordusu, otuz bini süvari olmak üzere, yüz bini aşkın askerden ve en önemlisi, savaş alanında dehşet saçan bin beş yüz savaş filinden oluşuyordu. Hemu, kendinden o kadar emindi ki, Babürlülerin üzerine yürümek yerine, onların yorgun bir halde kendisine gelmesini bekliyordu.
İki ordu, otuz yıl önce, Ekber’in dedesi Babür ile İbrahim Lodi’nin karşılaştığı aynı yerde, kaderin bir cilvesi gibi, yine Panipat ovasında karşılaşacaktı. Tarih, aynı sahnede, farklı oyuncularla, ikinci bir perde oynamaya hazırlanıyordu. Bir yanda, Hindu bir “Vikramaditya”nın komutasındaki devasa bir Hint ordusu; diğer yanda ise, on üç yaşındaki bir Müslüman Padişah’ın liderliğindeki bir avuç Türk-Moğol savaşçısı. Panipat’ın ikinci perdesi, Hindistan’ın gelecekteki birkaç yüzyıllık kaderini belirleyecekti.
Savaş Düzeni ve Bir Filin Gözleri
Panipat Savaş Meydanı, 5 Kasım 1556
5 Kasım 1556 sabahı, Panipat ovası, otuz yıl önceki manzarayı andıran bir sahneye ev sahipliği yapıyordu. Ufuk, Hemu’nun ordusunun kalabalığıyla kararmıştı. Sancaklar, mızraklar ve en önde, bir tepe gibi yükselen, zırhlarla ve savaş boyalarıyla süslenmiş savaş filleri… Bu fillerin en görkemlisinin üzerinde, “Hawai” (Roket) adı verilen devasa bir filin sırtındaki sedef işlemeli bir tahtta (howdah), Hemu oturuyordu. Koyu tenli, kısa boylu ama güçlü bir fiziğe, delici ve zeki gözlere sahipti. Üzerindeki altın işlemeli zırh, onun bir zamanların tuz tüccarından, bir imparatora dönüşümünün simgesiydi.
Hemu’nun savaş planı, basit ve kaba kuvvete dayalıydı. Fillerini, Babürlü ordusunun merkezini ezmek için kullanacaktı. Onun için toplar ve tüfekler, fillerinin kalın derileri ve ezici güçleri karşısında etkisiz kalacak gürültülü oyuncaklardı. Fillerin açtığı gedikten, Afgan süvarileri ve Racput piyadeleri dalarak, Babürlü ordusunu bir hamlede yutacaktı.
Karşı tarafta ise, Bayram Han, dede Babür’ün taktiğini neredeyse bire bir kopyalamıştı. Merkez, yine hendeklerle ve bu kez birbirine bağlanmış deve derileriyle güçlendirilmiş bir barikatla korunuyordu. Bu barikatın arkasında, topçu ve tüfekçi birlikleri, ölümcül görevleri için hazırdı. Kanatlarda, Tulgama için bekleyen süvariler yerlerini almıştı.
Bayram Han, genç Padişah Ekber’i, savaşın tehlikesinden uzak tutmak için, birkaç bin kişilik bir ihtiyat birliğiyle birlikte, savaş alanının birkaç kilometre gerisindeki bir tepede konumlandırmıştı. Savaşın komutası, tamamen Bayram Han’daydı. On üç yaşındaki Ekber için, bu savaşı izlemek bile yeterince ağır bir dersti.
Savaş, Hemu’nun fillerine verdiği hücum emriyle başladı. Bin beş yüz filden oluşan o devasa kütle, yeri sarsarak Babürlü merkezine doğru ilerlemeye başladı. Bu, insanlık tarihinin gördüğü en korkutucu saldırılardan biriydi. Manzara, bir dağın yürümesine benziyordu.
Bayram Han, soğukkanlılığını korudu. Fillerin, top ve tüfek menziline girmesini bekledi. Tam doğru anda, emir verdi: “Ateş!”
Panipat ovası, bir kez daha, otuz yıl önceki o kıyamet sesleriyle inledi. Toplar gürledi, tüfekler patladı. Fakat bu kez, bir fark vardı. Hemu’nun filleri, Lodi’nin fillerinden daha tecrübeli ve gürültüye daha alışıktı. Birçoğu, ön saflardaki Babürlü askerlerini ezerek, savunma hattına ulaşmayı başardı.
Savaş, bir anda, korkunç bir boğuşmaya dönüştü. Babürlü askerleri, inanılmaz bir cesaretle, kendilerinden kat kat büyük bu canavarlara karşı kılıçlarıyla ve mızraklarıyla direniyordu. Askerler, fillerin bacaklarına saldırıyor, hortumlarını kesmeye çalışıyor, üzerlerindeki sürücüleri ok yağmuruna tutuyordu. Merkezdeki savunma, ezilmek üzereydi.
Tam bu kritik anda, Bayram Han, kanatlardaki süvarilerine hücum emri verdi. Tulgama manevrası başladı. Çağataylı süvariler, Hemu’nun ordusunun kanatlarına ve arkasına bir şahin gibi daldılar. Bu, Hemu’nun ordusunda bir kargaşaya yol açtı. Artık her yandan saldırı altındaydılar.
Savaş, bir bıçağın sırtında gidip geliyordu. İki taraf da bütün gücüyle savaşıyordu. Savaşın kaderini, tek bir an, tek bir ok belirleyecekti.
Hemu, “Hawai” adındaki filinin üzerindeki tahtından, savaşı bir satranç ustası gibi yönetiyordu. Askerlerine emirler yağdırıyor, onları cesaretlendiriyordu. O, ordusunun kalbiydi. O durduğu sürece, ordu da savaşmaya devam edecekti.
Babürlü okçularından biri, bu durumu fark etti. Bütün dikkatini, o devasa filin üzerindeki parlak zırhlı adama odakladı. Yayını gerdi, nefesini tuttu ve okunu fırlattı.
Ok, yüzlerce metrelik mesafeyi bir vızıltıyla aştı. Ve kaderin bir cilvesiyle, tam olarak hedefini buldu. Hemu’nun miğferinin korumadığı tek yer olan gözüne saplandı. Ok, gözünden girip, başının arkasından çıktı.
Bir anlık bir sessizlik oldu. Sonra, Hindu Vikramaditya, cansız bir çuval gibi, filinin üzerindeki tahtından aşağıya, askerlerinin arasına yuvarlandı.
Lidersiz Ordu, Çocuk Padişah’ın Zaferi
Savaş Alanı ve Sonrası, 5 Kasım 1556
Liderlerinin düştüğünü gören Hint ordusunda, bir anda panik dalgası yayıldı. O ana kadar kahramanca savaşan birlikler, bir anda çözülmeye başladı. Kalpleri olan Hemu ölmüştü; artık savaşacak bir nedenleri kalmamıştı. Bozgun, bir salgın gibi bütün orduya yayıldı.
Bayram Han, bu fırsatı kaçırmadı. Genel bir hücum emri verdi. Babürlü ordusu, kaçışan düşmanı takibe başladı. Bu, artık bir savaş değil, bir takipti. Akşama kadar, on binlerce Hint askeri ya öldürüldü ya da esir alındı. Hemu’nun devasa ordusu, tamamen yok edilmişti.
Savaş bittiğinde, Bayram Han’ın adamları, Hemu’nun cansız bedenini bulup, gerideki tepede savaşı izleyen genç Padişah Ekber’in huzuruna getirdiler.
Bayram Han, kılıcını Ekber’e uzattı. “Padişahım,” dedi. “İşte en büyük düşmanınız. Bir kâfiri öldürerek, ilk ‘Gazi’ unvanınızı kazanın. Kılıcınızla, onun kafasını kesin.”
Bu, bir gelenekti. Genç bir hükümdarın, ilk zaferini, düşmanının kanıyla taçlandırması beklenirdi.
Fakat on üç yaşındaki Ekber, cesedini gördüğü bu adama, yani Hemu’ya baktı. Kısa bir süre önce, Hindistan’ın en güçlü adamı olan, şimdi ise yerde cansız yatan bu adama karşı bir nefret hissetmedi. Sadece bir tür acıma duydu. Başını çevirdi.
“O zaten ölmüş,” dedi, sesi titriyordu. “Ölü bir adama kılıç çekmek, bir savaşçıya yakışmaz.”
Bu cevap, oradaki herkesi şaşırttı. Bu, bir çocuğun cevabı değildi. Bu, doğuştan bir merhamet ve asalet duygusuna sahip bir hükümdarın cevabıydı.
Bayram Han, genç efendisinin bu tavrı karşısında hem şaşırdı hem de gurur duydu. Onun emrine saygı duyarak, kılıcını kendisi çekti ve Hemu’nun başını kesti.
İkinci Panipat zaferi, tamamen Bayram Han’ın askeri dehasının ve ordunun cesaretinin bir ürünüydü. Fakat o gün, Ekber’in gösterdiği bu tavır, onun gelecekte nasıl bir hükümdar olacağının ilk işaretiydi. O, yalnızca fetheden değil, aynı zamanda bağışlayan; yalnızca hükmeden değil, aynı zamanda anlayan bir Padişah olacaktı.
Zafer haberiyle birlikte, Ekber ve Bayram Han, yeniden Delhi ve Agra’ya girdiler. Bu kez, dönüş kalıcıydı. Artık Hindistan’da, Babürlü hâkimiyetine karşı koyabilecek hiçbir güç kalmamıştı. On üç yaşındaki çocuk Padişah, dedesinin ve babasının mirasını kurtarmıştı. Şimdi, o mirası, tarihin en görkemli imparatorluklarından birine dönüştürme görevi, onun omuzlarındaydı.
Bir İmparatorluğun Şafağı
Delhi, 1556-1560
İkinci Panipat zaferinin ardından, Babürlü İmparatorluğu için yeni bir şafak söküyordu. Ekber, Padişah olarak tahtına sağlam bir şekilde oturmuştu. Lakin o henüz bir çocuktu. İmparatorluğun gerçek yöneticisi, “Han Baba” dediği naibi, Baş Vezir Bayram Han’dı.
Sonraki dört yıl boyunca, Bayram Han, imparatorluğu demir bir yumrukla yönetti. Kalan son Afgan direnişlerini de ezdi. Gwalior, Ajmer gibi önemli kaleleri yeniden fethetti. Devlet yönetimini yeniden organize etti, hazineyi doldurdu ve otoriteyi merkezileştirdi. O, imparatorluğun Hümâyûn döneminde sarsılan temellerini, yeniden ve daha sağlam bir şekilde inşa ediyordu.
Bu dönemde, genç Ekber, bir hükümdarlık eğitimi alıyordu. Bayram Han’ın gözetiminde, avcılık, binicilik, kılıç kullanma gibi bir şehzadenin bilmesi gereken bütün fiziksel yeteneklerde ustalaştı. Okuma yazması olmamasına rağmen (bu, tarihçiler arasında hala bir tartışma konusudur), inanılmaz bir hafızaya ve öğrenme arzusuna sahipti. Her gece, kendisine kitaplar okunmasını istiyor, tarih, felsefe ve din konularında alimlerle uzun sohbetler yapıyordu.
Fakat zamanla, iki güçlü karakter arasında, bir baba-oğul ilişkisi gibi başlayan bu ortaklıkta, ilk çatlaklar belirmeye başladı. Ekber büyüyor, kendi kararlarını kendi vermek isteyen genç bir adama dönüşüyordu. Bayram Han ise, otoritesini ve kontrolünü kaybetmek istemeyen, bazen sert ve kibirli olabilen yaşlı bir devlet adamıydı.
Saraydaki diğer beyler ve Ekber’in dadısı Maham Anaga gibi haremdeki güçlü kadınlar da, Bayram Han’ın mutlak gücünden rahatsızdılar. Ekber’i, naibine karşı kışkırtmaya başladılar. “Siz Padişah’sınız, ama ülke bir Türkmen beyi tarafından yönetiliyor. Artık kendi dizginlerinizi elinize almalısınız,” diyorlardı.
1560 yılında, on sekiz yaşına gelen Ekber, en büyük ve en zorlu kararını verdi. Artık bir gölge olarak yönetilmek istemiyordu. Bayram Han’a, son hizmetleri için teşekkür eden, fakat artık yönetimi tamamen kendisine devrederek, hacca gitmesini “tavsiye eden” bir ferman gönderdi.
Bu, Bayram Han için büyük bir şok ve onur kırıklığıydı. Hayatını adadığı hanedan, hizmet ettiği Padişah, şimdi onu kenara itiyordu. İlk başta isyan etmeyi düşündü. Fakat sonra, hayatı boyunca hizmet ettiği o hanedana karşı kılıç çekmenin yanlış olacağına karar verdi. Küskün ama itaatkâr bir şekilde, hac yolculuğu için hazırlıklara başladı.
Bu, Ekber’in gerçek saltanatının başladığı andı. Artık ne bir naibin ne de bir vasinin gölgesindeydi. İmparatorluğun mutlak hâkimiydi. Önünde, uzun ve parlak bir gelecek uzanıyordu.
Geçmişin Yankıları, Geleceğin Tohumları
Tarihin Sonu ve Başlangıcı
Hikâyemiz, 1494’te, Fergana’da bir güvercinliğin çökmesiyle başlamıştı. Kayıp bir tahtın peşinde koşan on iki yaşındaki bir çocuğun, Babür’ün umutları ve hayal kırıklıklarıyla…
O hikâye, sayısız savaşa, sürgüne, zafere ve trajediye tanıklık etti. Babür, kaybettiği o küçük tahtın yerine, bir kıta büyüklüğünde bir imparatorluk kurdu. Onun oğlu Hümâyûn, o imparatorluğu kaybetti ve on beş yıllık bir mücadelenin ardından, inanılmaz bir azimle geri aldı.
Ve şimdi, 1560 yılında, tahtta, Babür’ün torunu, Hümâyûn’un oğlu Ekber oturuyordu. O, ne dedesi gibi yurdunu arayan bir fatih, ne de babası gibi tahtını arayan bir sürgündü. O, Hindistan’da doğmuş, bu toprakların bir parçası olan yeni bir neslin ilk temsilcisiydi.
Ekber, önündeki elli yıl boyunca, bu imparatorluğu tarihin gördüğü en güçlü, en zengin ve en hoşgörülü devletlerden birine dönüştürecekti. Dedesi Babür’ün attığı temelleri ve Şir Şah’ın kurduğu idari yapıyı birleştirerek, mükemmel bir yönetim sistemi oluşturacaktı. Farklı dinleri ve kültürleri bir araya getiren, sanatı ve bilimi himaye eden bir “altın çağ” başlatacaktı.
“Kayıp Tahtın Peşinde” başlayan yolculuk, Hindistan’da, sağlam ve kalıcı bir imparatorluğun kuruluşuyla son bulmuştu. Babür’ün hayali, kendisinin hiç göremeyeceği bir şekilde, torununun ellerinde gerçekleşiyordu. Geçmişin yankıları, geleceğin tohumlarına dönüşmüştü.
Bala Hisar’ın burcundan, Agra’nın bahçelerinden, Panipat’ın kanlı ovalarından geçen bu uzun hikâye, şimdi yeni bir Padişah’ın, Ekber’in “En Büyük” olma yolundaki kendi hikâyesine evriliyordu. Ama bu, başka bir zamanın, başka bir hikâyesidir.
Bölüm 21 – Tarihin Divanında: Yankılar ve Miraslar
Zaman Nehrinin Kıyısında Bir Vakanüvis
Mekân: Hafıza, Zaman: Sonsuzluk
Tarihin büyük nehrinin kıyısında durup, geriye doğru bakan bir vakanüvisin gözüyle, olayların akışı artık bir rastlantılar zinciri gibi değil, birbirine görünmez iplerle bağlı, kaçınılmaz bir doku gibi görünür. Her zafer, bir yenilginin tohumunu; her trajedi, beklenmedik bir fırsatın kapısını aralar. Zahirüddin Muhammed Babür’ün Fergana’da bir güvercinliğin çökmesiyle başlayan hikâyesi de, bu nehrin en çalkantılı, en beklenmedik kollarından biridir. Bu, yalnızca bir adamın taht arayışının değil, kaderin, karakterin ve talihin, bir imparatorluğu nasıl yoğurduğunun destanıdır.
Geriye baktığımızda, olayları artık o günlerin ateşi ve tozu içinde değil, zamanın durultan ışığı altında değerlendirebiliriz. Babür’ün inadı, Hümâyûn’un zaafları, Şir Şah’ın dehası, kardeşlerin ihaneti ve o son anda atılan bir okun ya da bir kütüphane merdiveninden düşüşün değiştirdiği kaderler… Bütün bunlar, tek bir büyük anlatının parçalarıdır. Bu son divanda, kılıçların şakırtısı susmuş, naralar dinmiştir. Geriye, eylemlerin yankıları ve o eylemlerin üzerine kurulmuş olan devasa miras kalmıştır. Şimdi, o mirasın mimarlarını ve onların eserini, tarihin sükûneti içinde tartma vaktidir.
Kaplan ve Şair: Babür’ün İkilemi
Zahirüddin Muhammed Babür, her şeyden önce, bir çelişkiler yumağıydı. O, at sırtında dünyayı titreten atası Timur’un vahşi ruhu ile, bir gülün yaprağındaki çiy tanesi üzerine gazel yazabilen Fars şairlerinin hassas ruhunu aynı bedende taşıyordu. Bu ikilem, onun hem en büyük gücü hem de en derin trajedisi oldu.
Onun bitmek bilmeyen Semerkant sevdası, aslında bu ikilemin bir yansımasıydı. Semerkant, onun için yalnızca bir şehir, bir taht değildi. Orası, Timur’un kılıcının gölgesinde, Uluğ Bey’in yıldızlara uzanan aklının ve Hafız’ın şiirlerinin yeşerdiği, medeniyetin ve gücün mükemmel bir birleşimini temsil eden bir mefkûreydi. Hayatı boyunca o şehri üç kez ele geçirdi ve üçünde de kaybetti. Semerkant, onun ulaşılamayan sevgilisi, onu sürekli kendine çeken ama her defasında reddeden o kayıp cennetiydi. Bu takıntı, onu defalarca yok olmanın eşiğine getirdi. Safevilerle yaptığı onur kırıcı ittifak, bu sevda uğruna ödediği en ağır bedeldi. O anlarda, içindeki şair, kaplana galip gelmiş; mantık, tutkunun arkasında kalmıştı.
Lakin aynı takıntı, onu Hindistan’ın fatihi yapan şeydi. Maveraünnehir’in kapıları yüzüne tamamen kapandığında, gidecek başka yeri kalmadığı için yüzünü güneye çevirdi. Hindistan’ın fethi, onun için birincil bir hedef değil, bir zorunluluk, bir hayatta kalma mücadelesiydi. O, Semerkant’ı ararken, farkında olmadan bir imparatorluk bulmuştu. Bu, tarihin en büyük ironilerinden biridir.
Babür’ün asıl mirası, kurduğu hanedan kadar, belki de ondan daha fazla, yazdığı Babürnâme’dir. Tarihte, onun gibi büyük bir fatihin, kendi hayatını bu denli samimi, bu denli edebi ve bu denli özeleştirel bir dille kaleme aldığı başka bir örnek neredeyse yoktur. O sayfalarda, zaferlerinin kibrini değil, yenilgilerinin acısını, dostlarının kaybına duyduğu hüznü, doğaya olan hayranlığını ve kendi zaaflarıyla yüzleşmesini görürüz. O, bize yalnızca bir imparatorluğun nasıl kurulduğunu değil, bir insanın ruhunun en fırtınalı anlarda bile nasıl ayakta kalabildiğini anlatır. Kaplan kılıcını çektiğinde acımasızdı, lakin şair kalemini eline aldığında, tarihin en dürüst vakanüvislerinden birine dönüşüyordu.
Miras Yükü: Hümâyûn’un Sınavı
Bir fatihin oğlu olmak, her zaman zordur. Hümâyûn’un bütün saltanatı, bu gerçeğin trajik bir kanıtıdır. O, babasının tam zıddı bir karakterdi. Babası, kaybetmenin ne demek olduğunu en acı şekilde öğrenmiş ve bu onu sertleştirmişti. Hümâyûn ise, bir imparatorluğun içine doğmuş, konfor ve kültürle yoğrulmuştu. Babasının pratik dehası ve kararlılığı yerine, o, bir alimin merakına ve bir sanatçının hassasiyetine sahipti.
Onun en büyük zaafı, belki de iyi bir insan olmasıydı. Kardeşlerine karşı gösterdiği aşırı merhamet, babasının son vasiyetine duyduğu derin saygıdan kaynaklanıyordu. Lakin Timurlu siyasetinin acımasız dünyasında, bu merhamet bir erdem değil, ölümcül bir zayıflıktı. Kamran’ın ihanetlerine verdiği her taviz, imparatorluğun temellerinden bir taşı daha söküyordu.
Zevke ve sefaya, özellikle de afyona olan düşkünlüğü, onun bir diğer Aşil topuğuydu. Gucarat’taki parlak zaferini, Mandu’da aylarca süren bir sefahat âleminde nasıl heba ettiğini gördük. Bengal’de, düşman tarafından kuşatılmışken, fethettiği hayalet şehre “Cennetâbâd” adını verip, kendini yine eğlenceye vermesi, onun gerçeklikten ne kadar kopabildiğinin bir göstergesiydi. O, zorluklar karşısında savaşmak yerine, çoğu zaman kendi hayal dünyasına, kütüphanesine, afyonun tatlı uyuşukluğuna sığınıyordu.
Fakat Hümâyûn’u yalnızca zaaflarıyla yargılamak, ona haksızlık olur. Onun hikâyesi, aynı zamanda bir kefaret ve yeniden doğuş hikâyesidir. On beş yıllık sürgün, o naif ve kararsız şehzadeyi alıp, yerine çelik gibi bir iradeye sahip, olgun bir hükümdar koydu. Çöllerde yaşadığı aşağılanmalar, İran’daki siyasi manevralar ve kardeşleriyle verdiği acımasız savaşlar, onu pişirdi. Tahtını geri almak için gösterdiği azim, babasının inadını aratmayacak cinstendi.
Belki de Hümâyûn’un tarihteki en büyük rolü, bir köprü olmasıydı. O, Babür’ün kurduğu ham imparatorluk ile, oğlu Ekber’in inşa edeceği o görkemli ve kalıcı yapı arasında bir köprüydü. Kendi trajedisiyle, oğluna en büyük dersleri verdi: Bir imparatorluğun nasıl kaybedileceğini ve nasıl geri alınacağını gösterdi. Ve en önemlisi, bütün hatalarına rağmen, o mirası bir şekilde yaşatıp, tarihin en büyük hükümdarlarından birine, Ekber’e devretmeyi başardı.
Tilki ve Oyun Kurucu: Şir Şah’ın Gölgesi
Babürlü hanedanının ilk dönemini anlamak, Şir Şah Sur’u anlamadan mümkün değildir. O, hikâyenin kötü adamı gibi görünse de, aslında dönemin en parlak, en yetenekli ve en trajik figürlerinden biridir. O, Hümâyûn’un karanlık bir yansıması, onun yapamadığı her şeyi yapan adamdı.
Şir Şah’ın dehası, Hümâyûn’un zaafları üzerinde yükseldi. Hümâyûn kararsızken, o kararlıydı. Hümâyûn oyalanırken, o harekete geçti. Hümâyûn hayal kurarken, o devlet inşa etti. Onun beş yıllık saltanatı, bir insanın kısa sürede neleri başarabileceğinin kanıtıdır. Kurduğu adalet sistemi, mali reformları, yol ve posta ağı, ondan sonra gelen Ekber’in büyük imparatorluğunun idari temelini oluşturdu. Ekber, birçok reformu yaparken, aslında Şir Şah’ın başlattığı işi devam ettiriyordu. Bu anlamda Şir Şah, farkında olmadan, en büyük düşmanlarının en büyük mimarlarından biri oldu.
Onun hikâyesi, aynı zamanda Afganların trajedisidir. Şir Şah, dağınık ve birbirine düşman Afgan beylerini tek bir bayrak altında birleştirmeyi başarmış tek liderdi. Lakin onun ölümüyle birlikte, o birlik ruhu da öldü. Mirasçıları, onun kurduğu devleti yönetmek yerine, kendi küçük hırsları için birbirlerini yiyerek, imparatorluğu Hümâyûn’a altın bir tepside sundular. Afganların Hindistan’daki saltanatı, bir liderin dehasıyla zirveye çıkmış ve o liderin yokluğuyla çökmüştü. Şir Şah’ın gölgesi, Babürlü tarihinin üzerinde uzun süre dolaşmaya devam etti; hem bir rakip, hem bir öğretmen, hem de kaçırılmış bir fırsatın melankolik bir hatırası olarak.
Kaderin Parmağı ve Son Adım
Bu büyük destana bakınca, insanın iradesi kadar, talihin ve kaderin de ne kadar belirleyici olduğunu görmemek mümkün değil. Babür’ün hayatı, talihin cilveleriyle doludur. Babasının tuhaf ölümü, Semerkant’ı kuşatırken amcasının ordusunda çıkan salgın, Merv’de Şeybanî Han’ın beklenmedik ölümü… Her biri, onun yolunu açan birer kader anıydı.
Hümâyûn’un hayatı ise, talihsizliklerin bir zinciri gibi görünür. Lakin onun en büyük şansı, Şir Şah’ın Kalinjar’da bir barut fıçısının yanında duruyor olmasıydı. O patlama olmasaydı, Hümâyûn’un Hindistan’a dönme şansı belki de hiç olmayacaktı.
Ve son olarak, Hümâyûn’un kendi trajik sonu… Hayatı boyunca kılıçlardan, oklardan, ihanetlerden kurtulmuş bir imparatorun, bir kütüphane merdiveninden düşerek ölmesi, kaderin ne kadar ironik bir senarist olabildiğinin kanıtıdır. Bu kaza, on üç yaşındaki bir çocuğu, Ekber’i, tarihin en zorlu tahtlarından birine oturttu. Ve bu durum, imparatorluğun en büyük şansına dönüştü. Çünkü Ekber, Bayram Han gibi bilge bir naibin gözetiminde, ülkeyi birleştirecek, hoşgörüyle yönetecek ve Babürlü hanedanını altın çağına taşıyacak olan o eşsiz karaktere bürünme fırsatı buldu.
Her düşüş, yeni bir yükselişin habercisiydi. Her trajedi, yeni bir başlangıcın doğum sancısıydı. Tarihin divanında, kahramanlar ve hainler, zaferler ve yenilgiler, hep birlikte, büyük bir amaca hizmet eder gibi görünür.
Yolculuk, Fergana’da kayıp bir tahtın peşinde başlamıştı. O taht, hiçbir zaman kalıcı olarak geri alınamadı. Fakat o arayış, bir aileyi, bir hanedanı, binlerce kilometrelik yollardan, karlı dağlardan, kanlı savaşlardan geçirerek, Hindistan’ın kalbine getirdi. Ve orada, kayıp bir tahtın külleri üzerinde, dünyanın en görkemli imparatorluklarından biri doğdu. Babür, Hümâyûn ve Ekber… Onlar, bu büyük destanın üç perdesiydi. Biri başlattı, diğeri kaybetti ve geri aldı, üçüncüsü ise tamamladı ve ölümsüzleştirdi. Ve böylece, vakanüvis kalemini mürekkebe batırır ve son cümleyi yazar: Tarihin nehri, her zaman kendi yolunu bulur.
