Bölüm 1 – Fırtına Öncesi Sessizlik
Ötüken’in Titreyen Kalbi
Kutsal Başkent, 581 Baharı
Gök, kurşuni bir kubbe gibi Ötüken ormanlarının üzerine çökmüştü. Kışın inadı henüz tam kırılmamış, soğuk rüzgâr, binlerce otağın arasından bir yılan gibi süzülerek bacalardan tüten dumanı anında dağıtıyordu. Orhun Nehri’nin yatağında kalan son buz parçaları, baharın cılız güneşinde yavaş yavaş eriyor, bozkırın uyanışını müjdeliyordu. Lakin o uyanışta bir yorgunluk, havada asılı kalmış bir bekleyiş vardı. İmparatorluğun kalbi olan Ötüken, her zamanki gibi kalabalık, her zamanki gibi hareketliydi; at kişnemeleri, demirci çekiçlerinin sesi, çocukların çığlıkları birbirine karışıyordu. Fakat o seslerin ardında, kulakları tırmalayan bir sessizlik hüküm sürüyordu. O sessizlik, Göktürklerin ulu kağanı Taspar’ın devasa, ak otağından yayılıyordu.
Bozkırın en kudretli hükümdarı, Gök Tanrı’nın yeryüzündeki gölgesi, sayısız zaferin komutanı Taspar Kağan, yatağında ölümü bekliyordu. Bir zamanlar en güçlü atları yoran, en kalın yayları bir çırpıda geren bedeni, şimdi incecik bir keçe örtünün altında bir gölge gibi uzanıyordu. Yüzü, bozkırın güneşi ve rüzgârıyla yanmış bir kaya gibiydi; lakin o kayanın üzerindeki yarıklar artık zaferlerin değil, amansız bir hastalığın eseriydi. Arada bir göğsünden gelen hırıltılı nefes, otağın içindeki ağır havayı dalgalandırıyor, ateşin üzerindeki kazanda kaynayan şifalı otların keskin kokusuna karışıyordu.
Otağın loşluğunda, kağanın başucunda iki farklı dünya bir araya gelmişti. Bir yanda, yüzü boyalı, elinde davuluyla sessizce bekleyen yaşlı kam, geleneklerin ve eski ruhların bekçisiydi. Bakışları, binlerce yıllık inancın sarsılmazlığıyla doluydu. Öte yanda ise ipek cübbesi, traşlı başı ve elindeki kutsal metin tomarıyla Soğdlu bir Budist rahip oturuyordu. Rahip Jinagupta, kağana Nirvana’nın huzurunu, yeniden doğuş döngüsünden kurtuluşun yolunu fısıldıyordu. Taspar Kağan, hayatının son demlerinde, bozkırın yalın ve sert inancıyla, ipek yollarından gelen o karmaşık ve felsefi dinin arasında kalmıştı. Bu kararsızlığı, imparatorluğun dört bir yanına yayılan huzursuzluğun ta kendisiydi.
“Kağanım,” diye fısıldadı Jinagupta, sesi bir su şırıltısı kadar yumuşaktı. “Buddha’nın ışığı, tüm acıları dindirir. Samsara’nın çarkından kurtulmak için zihninizi arındırın. Dünyevi hırslar, birer yanılsamadan ibarettir.”
Taspar’ın aralanan göz kapaklarının altından yorgun bir bakış belirdi. Gözleri, otağın tavanındaki süslü keçelere, atalarının kahramanlıklarını anlatan o işlemelere takıldı. Orada Bumin Kağan vardı, İstemi Yabgu vardı; imparatorluğu kuran, demir yumrukla birleştiren atalar… Onlar dünyevi hırsları bir yanılsama olarak görmemişlerdi. Onlar için hırs, atlarının toynakları altında ezilen topraktı, kılıçlarının ucundaki kandı, Ötüken’de yanan ateşti. Şimdi ise bir yabancı, ona bütün bunların boş olduğunu söylüyordu.
Aynı anda, yaşlı kamın gözleri ateşin alevlerinde bir şeyler okur gibiydi. O, Nirvana’yı değil, ruhların yolculuğunu, Gök Tanrı’nın katına ulaşacak olan kutlu ruhu düşünüyordu. Kağanın zihnindeki o bulanıklık, ruhunun yolunu şaşırmasına sebep olabilirdi. Bu, bir kağanın ölümünden daha tehlikeli bir şeydi; bir imparatorluğun ruhani temelinin sarsılması demekti.
Dışarıda, kağanın otağının etrafında beyler, komutanlar ve akrabalar toplanmıştı. Yüzlerinde endişe ve sabırsızlık iç içe geçmişti. Herkes biliyordu ki Taspar’ın son nefesi, yalnızca bir adamın ölümü olmayacaktı. O son nefes, bozkırın üzerine yeni bir rüzgâr salacaktı. Ve o rüzgârın bir fırtınaya mı, yoksa dindirici bir melteme mi dönüşeceğini kimse kestiremiyordu. Herkesin aklında tek bir soru vardı: Kağandan sonra kim? Töre ne diyordu? Töreye göre taht, büyük kardeşten küçük kardeşe, sonra yeğenlere geçerdi. Taspar’ın ağabeyi, bir önceki kağan Mukan’ın oğlu Apa (Talopien), hayattaydı. Lakin Taspar, onu sevmezdi. Bir de kendi ağabeyi olan Kara Kağan’ın oğlu vardı: İşbara (Shabolüe). Güçlü, gelenekçi, kurt gibi bir savaşçıydı. Beylerin ve ordunun gönlü ondaydı.
Fakat Taspar’ın zihni, Soğdlu rahibin fısıltılarıyla bulanmıştı. Başka planları vardı. İmparatorluğun kaderini, törenin çelik gibi yasalarına değil, kendi zayıf ve titrek iradesine bağlamak istiyordu. İşte Ötüken’in kalbini titreten, havayı ağırlaştıran o uğursuz sessizlik, bu iradenin açıklanmasını bekliyordu. Bekleyenler arasında, gelecekteki iç savaşın bütün tarafları vardı: hırslı yeğenler, güçlü komutanlar, entrikacı beyler… Hepsi, ölüm döşeğindeki aslanın son kükremesini bekliyordu. Ve o kükremenin, bütün bozkırı ateşe verecek bir kıvılcım olacağından habersizdiler.
Ejderhanın Uyanışı
Chang’an, Sui Sarayı, 581
Göktürk bozkırlarının kurşuni göğünün altında bambaşka bir dünya nefes alıyordu. Chang’an şehri, yeni kurulmuş Sui Hanedanlığı’nın başkenti, binlerce yıllık bir medeniyetin tüm görkemiyle parlıyordu. Kiremit çatıların kıvrımları, sanki gökyüzüne uzanan fırça darbeleri gibiydi. Geniş caddeler, ipek giysili memurlar, satıcılar ve keşişlerle dolup taşıyordu. Burada düzen vardı. Her şey hesaplı, her şey ölçülüydü. Kaos ve öngörülemezlik, surların dışında bırakılması gereken barbar alışkanlıklarıydı.
Sarayın en korunaklı odalarından birinde, İmparator Wen adıyla anılacak olan Yang Jian, önündeki devasa haritaya eğilmişti. Yüzü, ifadesiz bir maske gibiydi. Duygularını dışa vurmak, zayıflık alametiydi. O, Kuzey Çin’i birleştiren, yıllardır süren iç savaşlara son veren ve şimdi gözünü tüm “Göğün Altındaki” topraklara diken adamdı. Zekâsı bir kılıç kadar keskin, iradesi ise Çin Seddi kadar sağlamdı.
Oda, sandal ağacı tütsüsünün tatlı kokusuyla doluydu. İmparatorun yanında, en güvendiği danışmanı Gao Jiong duruyordu. Gao Jiong, imparatorun beyni gibiydi. Stratejiler, entrikalar, uzun vadeli planlar onun zihninde şekillenirdi.
“Majesteleri,” dedi Gao Jiong, sesi alçak ve saygılıydı. “Kuzeyden gelen son raporlar, Taspar Kağan’ın durumunun ağırlaştığını doğruluyor. Barbarların hekimleri ve şamanları çaresiz.”
İmparator Wen, parmağını haritanın üzerinde, Ötüken olarak işaretlenmiş noktada gezdirdi. O nokta, parmağının altında küçücük bir leke gibi duruyordu; lakin gücünün bütün Çin için bir tehdit olduğunun farkındaydı. Göktürkler, on yıllardır kuzeydeki krallıklar için bir baş belasıydı. Onlara haraç ödemişler, prenseslerini gelin olarak göndermişlerdi. Şimdi, Çin yeniden tek bir ejderhanın altında birleşmişti ve o ejderha, kuzeyindeki o vahşi kurdun sürekli tehdidi altında yaşamayı reddediyordu.
“Onların töreleri karmaşıktır,” diye mırıldandı İmparator. Gözlerini haritadan ayırmamıştı. “Taspar ölünce yerine kim geçer? Güçlü olan mı, hak sahibi olan mı?”
“İkisi de, Majesteleri. Ve sorun da burada başlıyor,” diye yanıtladı Gao Jiong. “Töreye göre, Mukan Kağan’ın oğlu Talopien’in bir hakkı var. Lakin Taspar’ın yeğeni İşbara, daha güçlü, ordu onu destekliyor. Bir de batıda, onlardan ayrı bir güç gibi hareket eden Tardu Yabgu var. O da en az diğerleri kadar hırslı.”
İmparator Wen, sonunda başını kaldırdı. Gözlerinde soğuk bir pırıltı vardı. “Bir kurt sürüsünü en iyi ne zayıflatır, Gao Jiong?”
Danışman, imparatorunun ne demek istediğini anında kavramıştı. “Sürünün kendi içine dönmesi, Majesteleri. Alfa olmak için birbirlerini parçalamaları.”
“Kesinlikle. Barbarı barbara kırdırmak… Atalarımızın en bilge stratejisidir. Onları kılıçla yenemeyiz. Henüz değil. Atları bizden hızlı, savaşçıları bizden daha dayanıklı. Lakin zihinleri bizimki kadar karmaşık değil. Onların gücü birliklerindedir. O birliği bozmalıyız. Onları zayıf düşürmeli, birbirlerine olan güvenlerini yok etmeliyiz.”
İmparator ayağa kalktı ve pencereye doğru yürüdü. Dışarıda, sarayın kusursuz bahçeleri uzanıyordu. Her ağaç, her çalı, bir bahçıvanın titiz eliyle şekillendirilmişti. Bozkırın vahşi doğasının tam zıttı bir görüntüydü.
“Prenses Qianjin…” dedi imparator, sanki kendi kendine konuşur gibi. “O hala Taspar’ın hatunu. Kuzey Zhou hanedanının kanını taşıyor. Bizim için bir piyon mu, yoksa bir engel mi?”
Prenses Qianjin, Sui Hanedanlığı’nın yıktığı Kuzey Zhou İmparatoru’nun kızıydı. Göktürklerle barışı sağlamak için Taspar Kağan’a eş olarak gönderilmişti. Şimdi, ailesini yok eden hanedanlık, onun yeni evindeki konumunu bir silah olarak kullanmayı planlıyordu.
Gao Jiong bir adım yaklaştı. “Şu anda bir engel, Majesteleri. Babasının ve hanedanının intikamını almak isteyecektir. Göktürkleri bize karşı kışkırtabilir. Fakat doğru kullanılırsa, en değerli piyonumuz olabilir. Ona bir umut verebiliriz. Onu kendi tarafımıza çekebilir, İşbara’ya veya Tardu’ya destek vaadiyle onu bir aracı olarak kullanabiliriz. Bir kadının hırsı, bir ordudan daha tehlikeli olabilir.”
İmparator Wen, hafifçe gülümsedi. O gülümseme, yüzündeki maskede beliren ince bir çatlaktı ve altındaki acımasız stratejistin zekâsını bir anlığına ortaya çıkarıyordu.
“Hazırlıklara başla, Gao Jiong. Elçiler, hediyeler, vaatler… Bozkırdaki her hırslı kurda ayrı bir kemik atacağız. İşbara’ya gücünü övecek, Tardu’ya bağımsızlığını fısıldayacak, Apa’ya hakkını hatırlatacağız. Onlara altın ve ipek göndereceğiz. Ve o altınla, kendi kılıçlarını bileyip birbirlerinin boğazına dayamalarını bekleyeceğiz. Fırtına yaklaşıyor. Lakin o fırtınayı biz yöneteceğiz. Ejderha uyandı. Ve artık gökyüzünde iki güneşe yer yok.”
Chang’an’daki o sessiz odada, milyonlarca insanın kaderini değiştirecek, bir imparatorluğu içten içe kemirip çökertecek o şeytani planın ilk tohumları atılmıştı. Bozkırın dürüst ve acımasız savaşına karşılık, medeniyetin sabırlı ve ölümcül entrikası sahneye çıkıyordu.
Bozkırın Hırslı Kurtları
Orhun Vadisi Yakınları, 581
Güneş, ufuk çizgisinde yükselirken donmuş toprağın üzerine vuran ilk ışıklar, binlerce atın soluğundan çıkan buharı bir sis bulutuna çeviriyordu. İşbara, atının üzerinde dimdik duruyordu. Bakışları, önünde uzanan engin vadiyi tarıyordu. Soğuk, ciğerlerini yaksa da o, o havayı seviyordu. O hava, güç demekti. Hayatta kalma mücadelesi demekti. Zayıfın elendiği, güçlünün hüküm sürdüğü bozkır yasasının nefesiydi.
Yirmi bin savaşçısı, arkasında sessiz bir orman gibi duruyordu. Onlar, imparatorluğun en seçkin birlikleriydi. Babası Kara Kağan’dan miras kalan, onunla birlikte sayısız akında zafer kazanmış, kılıç sallamaktan nasır tutmuş elleri ve rüzgârdan çatlamış yüzleriyle yaşayan silahlardı. İşbara onlara baktığında bir ordu değil, bir beden görüyordu. Ve o bedenin beyni, kalbi kendisiydi.
“Beyim,” dedi yanında at süren en güvendiği komutanlarından Börü Tegin. “Ötüken’den yine haber yok. Kağanın durumu hakkında farklı söylentiler geliyor.”
İşbara’nın çenesi kasıldı. Gözlerini kısarak uzaklara baktı. “Söylentiler rüzgâr gibidir, Börü. Eser ve geçer. Mühim olan gerçektir. Ve gerçek şudur ki, amcam Taspar, Gök Tanrı’nın yolundan sapmıştır.” Sesinde gizleyemediği bir öfke vardı. “Otağında kamların yerine ipek cübbeli rahipler geziyor. Bize kılıç ve yayın bilgeliği yerine, acizlik felsefesi öğretiyorlar. Bir Göktürk kağanı, diz çöküp af dilemez. O, atına biner ve hakkı olanı alır.”
Sözleri, etrafındaki komutanlar arasında onaylayan mırıltılara sebep oldu. Hepsi aynı endişeyi taşıyordu. Budizm, onların yaşam tarzına tersti. Savaşçı bir halka barışı ve dünyevi işlerden el çekmeyi vaaz etmek, bir kurda ot yemesini söylemek gibiydi. Taspar Kağan’ın o yeni inanca olan ilgisi, yalnızca dini bir tercih değil, atalarının mirasına bir ihanet olarak görülüyordu.
İşbara, atının yelesini okşadı. “Babam, amcam Bumin ile o imparatorluğu kurarken Buda’ya dua etmedi. Onlar kılıçlarını Gök Tanrı’ya kaldırdılar. Töre neyse o olacak. Kağanlık, en layık olana, atalarının yolunu takip edene kalmalıdır.”
“En layık olan sizsiniz, beyim,” dedi Börü Tegin tereddütsüzce. “Ordu arkanızda. Beyler sizi destekliyor. Talopien, Mukan Kağan’ın oğlu olabilir, lakin onun ne gücü var ne de cesareti.”
İşbara cevap vermedi. Aklı Ötüken’deydi. Amcasının ölüm döşeğindeki son kararını düşünüyordu. Töreye göre, babası Kara Kağan, İstemi Yabgu’nun oğlu olduğu için, kendisinin veraset sırasında bir önceliği vardı. Annesinin soylu bir aileden gelmemesi, bazı eski kafalıların dilinde bir dedikoduydu, lakin güç, o dedikoduları sustururdu. Ve İşbara, gücün kendisinde olduğundan emindi.
Tam o sırada, ufukta bir atlı belirdi. Dörtnala onlara doğru geliyordu. Tek başına olması, acil bir haber getirdiğinin işaretiydi. Herkesin bakışları o noktaya kilitlendi. Atlı yaklaştıkça, yorgunluktan köpükler içinde kalmış atı ve binicisinin telaşlı hali, kötü bir haberin yolda olduğunu fısıldıyordu.
Ulak, İşbara’nın önünde attan atladı ve diz çöktü. Nefes nefeseydi. “Beyim… Ulu Kağan… Taspar Kağan… Gök’e uçtu.”
Vadinin üzerine bir anlık bir sessizlik çöktü. Yirmi bin savaşçının soluğu kesilmişti. İşbara’nın yüzünde hiçbir ifade belirmedi. Kaya gibiydi. Sadece gözleri, bir anlığına uzaklara, Ötüken’in olduğu yöne daldı.
Ulak, titrek bir sesle devam etti. “Ve… ve son emri… Vasiyeti…”
İşbara’nın bakışları bir şahin gibi ulağın üzerine indi. “Söyle!”
“Kağanlık makamını… Mukan Kağan’ın oğlu Talopien’e bıraktığını buyurdu, beyim.”
O an, Orhun Vadisi’ndeki o sessizlik, binlerce kılıcın aynı anda kınından çekilirken çıkardığı o tiz sesle yırtılabilirdi. İşbara’nın damarlarındaki kanın alev aldığını hissetti. Bu, yalnızca bir veraset kararı değildi. Bu, kendisine, gücüne, soyuna yapılmış bir hakaretti. Bu, törenin hiçe sayılmasıydı. Bu, zayıf ve korkak olarak gördüğü bir adamın, kendisi gibi bir kurdun önüne atılmasıydı.
Börü Tegin ve diğer komutanlar, öfke ve şaşkınlıkla İşbara’ya bakıyorlardı. Ne diyeceğini, ne yapacağını bekliyorlardı. İşbara, atının dizginlerini sertçe çekti. Hayvan şaha kalktı.
“Ötüken’e gidiyoruz!” diye kükredi. Sesi, vadide yankılandı. “Törenin ne olduğunu, kağanlığın kime ait olduğunu onlara hatırlatmaya gidiyoruz. Kurtların sofrasına çakallar oturamaz!”
Yirmi bin savaşçı, tek bir ağızdan bir savaş çığlığı attı. O çığlık, yalnızca bir komutana bağlılığın değil, aynı zamanda başlayan bir isyanın, bir kardeş kavgasının ilk haykırışıydı. Göktürk İmparatorluğu’nun kalbine inecek ilk hançer, Orhun Vadisi’nde çekilmişti.
Batıdaki Gölge
Tanrı Dağları Etekleri, 581
İmparatorluğun batı kanadı, farklı bir göğün altında, farklı bir ritimle yaşıyordu. Burada Orhun’un soğuk rüzgârları yerine, İpek Yolu’nun getirdiği zenginliğin ve farklı kültürlerin ılık esintisi hissediliyordu. Tanrı Dağları’nın heybetli zirveleri, Batı Göktürk Yabguluğu’nun sınırlarını koruyan devasa bir duvar gibiydi. Ve o duvarın ardındaki toprakların tek hâkimi, Tardu Yabgu’ydu.
Tardu, Ötüken’deki kağanlar gibi değildi. O, amcası İstemi Yabgu’nun mirasını devralmıştı. İstemi, imparatorluğun batı kanadını neredeyse bağımsız bir devlet gibi yönetmişti. Bizans’la ittifaklar kurmuş, Sasanilerle savaşmıştı. Tardu da aynı yolu izliyordu. O, kendisini Ötüken’deki kağanın bir tebaası değil, bir ortağı olarak görüyordu. İmparatorluk iki başlı bir kartal ise, bir başı Ötüken’deki kağan, diğer başı da kendisiydi.
Otağı, İşbara’nınki gibi sade bir savaşçı çadırı değildi. Zemin, Bizans’tan ve İran’dan gelme değerli halılarla kaplıydı. Havada baharat ve ipek kokusu vardı. Çinli, Soğdlu, İranlı tüccarlar ve elçiler, onun huzuruna çıkmak için haftalarca beklerdi. Tardu, kılıcın gücünü biliyordu, lakin altının ve diplomasinin gücünü daha iyi kavramıştı.
O gün, huzuruna gelen bir Soğdlu tüccar, getirdiği ipek ve mücevherlerden daha değerli bir bilgi sunmuştu.
“Yüce Yabgu,” dedi tüccar, başı yerdeydi. “Doğudan gelen kervanlar, Ulu Kağan Taspar’ın ölüm döşeğinde olduğunu söylüyor. Ötüken’de büyük bir kargaşa bekleniyor.”
Tardu, elindeki altından kâseyi yavaşça masaya bıraktı. Yüzü, tıpkı Chang’an’daki İmparator Wen gibi ifadesizdi. Lakin gözlerinin derinliğinde, hırsın ateşi bir anlığına parlayıp söndü. Taspar’ın ölümü… Bu, bütün dengeleri değiştirecek bir haberdi.
“Yeğenleri… İşbara ve Talopien… Onların durumu nedir?” diye sordu, sesi kayıtsız gibi çıkmaya çalışsa da merakını gizleyemiyordu.
“İşbara’nın ordusu güçlü, beyler onu istiyor. Lakin Taspar Kağan’ın onu sevmediği, Budist öğretilerin etkisiyle daha uysal birini, Talopien’i desteklediği söyleniyor. Kim kağan olursa olsun, diğeri bunu kabul etmeyecektir. Doğu, bir kaosa sürükleniyor, Yabgu’m.”
Tardu, tüccarı birkaç kese altınla ödüllendirip gönderdikten sonra yalnız kaldı. Otağın içinde ağır adımlarla dolaşmaya başladı. Zihninde, imparatorluğun haritası canlanıyordu. Doğu kanadı, imparatorluğun askeri gücüydü, savaşçıların yurduydu. Batı ise ekonomik kalbiydi, zenginliğin kaynağıydı. Şimdi, o askeri güç, kendi içinde bir savaşa hazırlanıyordu.
Bu onun için ne anlama geliyordu?
Bir fırsat. Eşi benzeri olmayan bir fırsat.
Doğudakiler birbirini yerken, o gücünü daha da pekiştirebilirdi. İpek Yolu’nun kontrolünü tamamen ele geçirebilir, Bizans ve Sasani İmparatorluğu ile olan ilişkilerini Ötüken’e danışmadan yürütebilirdi. Hatta… Neden olmasın?
Eğer doğudakiler yeterince zayıf düşerse, bütün imparatorluğun tek hâkimi olabilirdi. “Kağan” unvanını alabilirdi. Babası İstemi’nin hayalini gerçekleştirebilirdi. O, Bumin Kağan’ın kardeşiydi, Tardu da onun oğlu. Soyu, kağan olmaya müsaitti.
Dışarıdan gelen bir sesle düşüncelerinden sıyrıldı. Muhafızı, Chang’an’dan gelen bir elçi kafilesinin huzuruna çıkmak için izin istediğini bildiriyordu. Sui İmparatoru’ndan…
Tardu’nun yüzünde belli belirsiz bir tebessüm belirdi. Çinliler zamanlamayı iyi biliyordu. Onlar da belli ki doğudaki karışıklığın kokusunu almışlardı. Muhtemelen kendisine ittifak, destek, altın teklif edeceklerdi. Doğudaki kardeşlerine karşı onu kışkırtmak isteyeceklerdi.
Aptallar, diye düşündü içinden. Beni kullanabileceklerini sanıyorlar. Onların altınlarını alırım, vaatlerini dinlerim. Lakin benim kendi planlarım var. Onlar doğudaki kurtları birbirine düşürmeye çalışırken, batıdaki ejderha sessizce büyüyecek. Ve zamanı geldiğinde, hepsini yutacak.
“Elçileri kabul edin,” dedi muhafızına. “Sui İmparatoru’nun dostluğuna her zaman değer veririz. Bakalım bize ne gibi hediyeler getirmişler.”
Batıdaki gölge, harekete geçmek için doğru anı beklemeye başlamıştı. Tardu, kardeş kavgasının bir parçası olmayacaktı. O, o kavganın galibi olmayı planlıyordu.
Vasiyetin Fısıltısı
Ötüken, Taspar Kağan’ın Çadırı, 581
Zaman, Taspar Kağan’ın otağında donmuş gibiydi. Dışarıdaki dünyanın sesleri uğultuya dönüşmüş, içeriye yalnızca ateşin çıtırtısı ve ölmekte olan bir adamın hırıltılı nefesi hâkim olmuştu. Kam da, Budist rahip de susmuştu. Artık sözlerin bir hükmü kalmamıştı. Geriye yalnızca son bir karar, son bir eylem kalmıştı.
Taspar’ın gözleri aralandı. Bakışları bulanıktı, lakin içinde son bir irade kırıntısı parlıyordu. Eliyle işaret etti. En sadık beyi, yanına eğildi.
“Çağırın…” diye fısıldadı Kağan. Sesi bir yaprak hışırtısı gibiydi. “Kurultayı… Beyleri… buraya çağırın.”
Emir, yıldırım hızıyla otağın dışına yayıldı. Bekleyişte olan beyler, komutanlar ve kağan soyundan gelenler, büyük bir ciddiyetle ve sessizlik içinde devasa çadırın içine doluşmaya başladılar. İçerisi, kısa sürede bozkırın en kudretli adamlarıyla doldu. Herkesin gözü, yatağında bir gölge gibi yatan ulu kağandaydı. Onu en son gördüklerinde, atının üzerinde bir fırtına gibi eserken hatırlıyorlardı. Şimdi ise…
Taspar, yanındaki beyin yardımıyla hafifçe doğruldu. Gözlerini kalabalığın üzerinde gezdirdi. Orada olmayanları gördü. Hırslı yeğeni İşbara, ordusuyla birlikte uzaktaydı. Batıdaki Tardu, kendi gölgesinde saklanıyordu. Ama olsun. Sözü, kanundu. O burada olmasa da, sözü onlara ulaşacaktı.
Nefesi yetmiyordu. Her kelime, göğsünde bir bıçak gibi saplanıyordu. Ama konuşmak zorundaydı. İmparatorluğun geleceği, o son fısıltılara bağlıydı.
“Gök Tanrı… beni yanına çağırıyor,” diye başladı. Sesi, otağın içindeki herkesin duyabileceği kadar, lakin bir o kadar da zayıf çıktı. “İmparatorluk… Atalarımın mirası… sizlere emanet…”
Bir an duraksadı, nefes topladı. Herkes pür dikkat kesilmişti. Herkes, İşbara’nın adını duymayı bekliyordu. Güç ondaydı, ordu ondaydı, töre bir şekilde ona işaret ediyordu.
“Kağanlık makamı…” dedi Taspar ve gözlerini kapadı. Zihninde, İşbara’nın o asi, gururlu ve gelenekçi yüzü canlandı. Annesinin alt tabakadan olması, onun kağan olmasına bir engel miydi? Belki değildi. Lakin İşbara, Taspar’ın benimsediği yeni yola, Budizm’in getireceği aydınlanmaya karşıydı. O, eski kafalı, savaşçı bir kurttu. İmparatorluğun artık kana değil, bilgeliğe ihtiyacı vardı. Kendi zihninde, yaptığı şeyi imparatorluğun iyiliği için yaptığına kendini inandırmıştı.
“Kağanlık makamını… ağabeyim Mukan’ın oğlu… Talopien’e… bırakıyorum.”
O sözler, otağın içindeki havaya bir zehir gibi yayıldı.
Bir anlık ölüm sessizliği oldu. Kimse inanamadı. Talopien mi? Mukan’ın oğlu olduğu için töreye göre bir hakkı vardı, evet. Lakin zayıftı. Kararsızdı. İşbara’nın gölgesinde kaybolan bir adamdı. Bu nasıl olabilirdi?
Sessizliği, uğultulu bir fısıltı dalgası bozdu. Beyler birbirlerine bakıyor, inanmazlık içinde başlarını sallıyorlardı. Bu, bir vasiyet değil, bir iç savaş ilanıydı. İşbara’nın o kararı asla kabul etmeyeceğini herkes biliyordu.
Taspar Kağan, sanki son görevini tamamlamanın verdiği bir rahatlamayla, yastığına yığıldı. Gözleri kapandı. Göğsünden gelen hırıltı kesildi. Ve o an, Ulu Kağan Taspar, son nefesini verdi.
Otağın içindeki kargaşa bir anda dondu. Herkes, ölen kağana saygıdan sustu. Lakin o sessizliğin altında, fırtınanın kopmak üzere olduğunun gerilimi vardı.
Kam, elindeki davula vurarak yas ayinini başlattı. Budist rahip, mırıldanarak kendi dualarını okumaya başladı. İki farklı inanç, bir kağanın cansız bedeni başında son görevlerini yaparken, otağın dışındaki dünyada kılıçlar bilenmeye, ittifaklar kurulmaya ve bozulmaya başlamıştı bile.
Fırtına öncesi sessizlik bitmişti. Taspar Kağan’ın son fısıltısı, bozkırın üzerine ölümün ve ihanetin gölgesini düşürmüştü. Kardeş, kardeşe düşman kesilmişti. Ve uzaklarda, Chang’an’da bir imparator, planının ilk ve en mühim parçasının kusursuz bir şekilde yerine oturduğunu haber alacağı anı sabırla bekliyordu. Göktürk İç Savaşı, resmen başlamıştı.
Bölüm 2 – Kılıçların Gölgesindeki Kurultay
Mirasın Ağırlığı
Ötüken, Taspar Kağan’ın Ölümünden Hemen Sonra
Taspar Kağan’ın ruhunun bedenini terk ettiği an, otağın içindeki zaman yeniden akmaya başladı; lakin artık eski ritminde değil, bir cenaze marşının ağır ve kederli temposundaydı. Kamın davulunun tok sesi, yasın başladığını ilan ederken, o sesin içinde bir bitişin değil, tehlikeli bir başlangıcın uğultusu gizliydi. Dışarıdaki beyler, vasiyetin şokunu üzerlerinden atmaya çalışarak, ne yapacaklarını bilmez bir halde birbirlerine bakıyorlardı. Kağan ölmüştü. Yaşasın yeni kağan! Peki, hangi kağan?
Otağın merkezinde, şimdi cansız yatan kağanın yanı başında, imparatorluğun ikiye bölünmüş ruhu somut bir halde duruyordu. Yaşlı kam, atalarının binlerce yıllık geleneğini sürdürerek, ruhun Gök’e olan yolculuğunda kaybolmaması için eski duaları mırıldanıyordu. Elindeki kuru ot demetini ateşe atınca, keskin bir koku otağı doldurdu. O koku, bozkırın kendisiydi; toprağın, kanın ve at sütünün kokusuydu. Öte yanda, Soğdlu rahip Jinagupta, ipek cübbesinin içinde neredeyse görünmez bir halde, kendi kutsal metinlerinden mantralar okuyordu. Onun fısıltıları, Nirvana’nın sonsuz huzurunu, yeniden doğuş çemberinden kurtuluşu vaat ediyordu. İki farklı ahiret, iki farklı kurtuluş, tek bir cenazenin başında çarpışıyordu ve o çarpışma, çok yakında kılıçların çarpışmasına dönecekti.
Kalabalığın arasında, ince ve solgun yüzüyle duran bir adam vardı. Talopien, namıdiğer Apa. Mukan Kağan’ın oğlu, merhum kağanın vasiyetiyle imparatorluğun yeni hükümdarı. Üzerinde, bir kağana yakışır şekilde işlemeli, kürklü bir kaftan vardı. Lakin o kaftan, onun cılız omuzlarında sanki emanet gibi duruyordu. Bakışları, ölü amcasının yüzü ile otağın çıkışı arasında gidip geliyordu. Gözlerinde ne bir zafer pırıltısı ne de bir hükümdarın özgüveni vardı. Yalnızca korku ve ezici bir sorumluluğun altında ezilen bir adamın şaşkınlığı okunuyordu.
Yanına, yüzü kederle sertleşmiş lakin gözleri bir şahin gibi etrafı süzen bir kadın yaklaştı. Taspar Kağan’ın dul eşi, şimdi ise töre gereği yeni kağanın eşi olacak olan Ana Hatun. O, yalnızca bir kağanın eşi değildi; kanında nesillerin bilgeliğini ve gücünü taşıyan soylu bir Türk beyinin kızıydı. Bozkır siyasetinin tüm inceliklerini bilirdi. Apa’nın omzuna hafifçe dokundu.
“Kendini topla,” diye fısıldadı, sesi alçak ama bir kamçı kadar keskindi. “Herkes sana bakıyor. Zayıflık gösterme zamanı değil. Baban Mukan Kağan, Çin’i titreten bir hükümdardı. Sen onun kanını taşıyorsun. Davranışların, onun mirasına layık olmalı.”
Apa yutkundu. “İşbara…” diye mırıldanabildi sadece. “O… o bunu kabul etmeyecek. Ordusuyla birlikte geliyor olmalı.”
Ana Hatun’un bakışları bir anlığına karardı. İşbara’nın adını duymak bile havadaki gerilimi artırmaya yetiyordu. “İşbara hırslı bir kurttur. Lakin töre, merhum kağanın vasiyeti senden yanadır. Kurultay toplanacak. Beyler, kağanın son sözüne sadakat yemini edecekler. Etmek zorundalar. Gök Tanrı, yeminini bozanı affetmez.”
Sözleri mantıklıydı. Töre, kutsaldı. Vasiyet, açıktı. Lakin Apa, siyasetin yalnızca töreden ibaret olmadığını bilecek kadar uzun yaşamıştı. Siyaset, güç demekti. Ve güç, şu anda yüzlerce fersah ötede, yirmi bin kılıcın parıltısında, İşbara’nın demir yumruğunda toplanmıştı. Kendisinin neyi vardı? Bir vasiyet kâğıdı ve korku içinde bekleyen birkaç sadık bey. Miras, omuzlarına ağır bir kaya gibi çökmüştü ve Apa, o kayanın altında ezilip kalmaktan korkuyordu.
Ejderhanın Fısıltısı
Chang’an, Sui Sarayı
Chang’an’daki imparatorluk sarayının cilalı mermer zeminleri, bozkırın çamurundan ve kanından fersah fersah uzaktı. Burada savaşlar, kılıçlarla değil, fırça darbeleriyle yazılan mektuplarla, satranç tahtasındaki taşlar gibi dikkatle hareket ettirilen elçilerle yapılırdı. İmparator Wen, danışmanı Gao Jiong ile birlikte odanın sessizliğinde oturuyordu. Önlerindeki alçak masanın üzerinde taze demlenmiş çayın buharı tütüyordu.
Bir memur, sessiz adımlarla içeri girdi, imparatorun önünde eğilerek bir bambu tomarını sundu ve aynı sessizlikle geri çekildi. Tomar, kuzeydeki casus ağının en hızlı atlısıyla gönderdiği mesajdı. İmparator Wen, tomarı yavaşça açtı. Gözleri satırların üzerinde gezerken, yüzündeki o donuk ifade bir an bile değişmedi. Okumayı bitirdiğinde, tomarı masanın üzerine bıraktı.
Gao Jiong, imparatorunun tepkisini bekliyordu. “Majesteleri? Kuzeyden haberler mi var?”
İmparator Wen, parmaklarını birleştirerek çenesine dayadı. “Taspar ölmüş,” dedi sakince. “Ve vasiyeti, beklediğimizden bile daha iyi. Tahtı, Mukan’ın oğlu Talopien’e bırakmış.”
Gao Jiong’un yüzünde nadiren görülen bir memnuniyet ifadesi belirdi. “Talopien… Yani Apa… Zayıf olan. Kontrol edilmesi kolay olan. Bu, Göğün bize bir lütfudur, Majesteleri.”
“Göğün lütfu değil, Gao Jiong,” diye düzeltti İmparator. “İnsan doğasının bir sonucudur. Zayıflayan bir hükümdar, kendisi gibi zayıf bir halef seçerek kendi mirasının devam edeceğini sanır. Güçlü bir halef, onun anısını silecektir diye korkar. Taspar, Budizm’in acizlik felsefesine sığınarak, İşbara’nın gücünden korktu. Ve o korku, bizim en büyük silahımız olacak.”
İmparator ayağa kalktı ve haritaya doğru yürüdü. Parmağı, Göktürk topraklarının üzerinde gezindi. “Şimdi, zamanlama her şeyden mühimdir. Apa, şu anda yapayalnız ve korku içinde. İşbara, öfkeyle üzerine yürüyor. Apa’nın bir dosta, bir koruyucuya ihtiyacı var. Ve o koruyucu, biz olacağız.”
Gao Jiong başıyla onayladı. “Apa’nın meşruiyetini tanıyacağız. Ona ‘İlig Kağan’ unvanını biz vereceğiz. Onu Göktürklerin tek ve yasal hükümdarı olarak kabul ettiğimizi bildiren bir elçi göndereceğiz. Bu, İşbara’yı bir isyankâr, bir taht gaspçısı konumuna düşürür.”
“Daha fazlası,” dedi İmparator. “Elçimiz, eli boş gitmeyecek. Altın, ipek, değerli mallar… Apa’ya, Sui İmparatorluğu’nun dostluğunun ne kadar cömert olduğunu göstereceğiz. Onu bize bağımlı kılacağız. Ordusunu beslemek için bizim tahılımıza, beylerini memnun etmek için bizim altınımıza muhtaç olacak.” Gözlerinde soğuk bir ışık parladı. “Ve Prenses Qianjin… O şimdi Apa’nın hatunu olacak. Babasının intikamını almak için bize düşman kesilmişti. Şimdi ona yeni bir yol sunacağız. Ona, ailesinin şanını yeniden canlandırabileceğini fısıldayacağız. Apa’yı bizim lehimize yönlendirmesini, İşbara’ya karşı kışkırtmasını sağlayacağız. Onu, bozkırın kalbine yerleştirdiğimiz bir hançere dönüştüreceğgiz.”
“Kimi göndermeyi düşünürsünüz, Majesteleri?” diye sordu Gao Jiong. “Bu görev, hem cesaret hem de kurnazlık gerektirir.”
“Zhangsun Sheng,” dedi İmparator tereddütsüzce. “O, barbarların dilini konuşur, adetlerini bilir. Onların arasında yıllarca yaşadı. Bir kurdun inine nasıl girileceğini, onu nasıl evcilleştireceğini bilir. Ona talimatları ver. Apa Kağan’a bağlılıklarımızı sunsun. Ona dostluğumuzu vaat etsin. Ve kulağına, İşbara’nın ne kadar tehlikeli, ne kadar güvenilmez olduğunu fısıldasın. Bozkırdaki yangını körüklemek için ilk çırayı biz yakacağız. Geri kalanını, onların kendi hırsları ve nefretleri halledecektir.”
Chang’an’daki o odada, bir imparatorluğun kaderi, bir fincan çayın buharı arasında, soğuk ve hesaplı kelimelerle çiziliyordu. Ejderha, ağına düşürmek istediği kurtlara tatlı vaatler fısıldamaya hazırlanıyordu.
Bozkır Yasası
Ötüken’e Giden Yolda, İşbara’nın Ordugâhı
Gece, bozkırın üzerine siyah bir keçe gibi serilmişti. Yalnızca gökyüzündeki sayısız yıldız ve ordugâhın ortasında yanan devasa ateş, etrafı aydınlatıyordu. İşbara, ateşin karşısında, bir kaya parçasının üzerine oturmuş, alevlerin dansını izliyordu. Yüzü, alevlerin ışığında sert gölgelerle oyulmuş bir maskeyi andırıyordu. Öfkesi, ilk andaki o yakıcı alevden, şimdi içten içe yanan bir köze dönüşmüştü.
Börü Tegin ve diğer başbuğlar, onun etrafında sessiz bir halka oluşturmuş, komutanlarının bir sonraki emrini bekliyorlardı. Ordu, bütün gün dörtnala yol almıştı. Atlar yorgun, adamlar gergindi. Ama kimse şikâyet etmiyordu. İşbara’nın öfkesi, bütün orduya yayılmıştı. Bu, kişisel bir hakaret değil, bütün savaşçı geleneğine yapılmış bir ihanetti.
“Otağında Budist rahiplerle fısıldaşarak ölen bir adamın vasiyeti, Gök Tanrı’nın töresinden üstün müdür?” diye sordu İşbara, bakışlarını ateşten ayırmadan. Sesi sakin, lakin o sakinliğin altında bir volkanın gürültüsü saklıydı. “Babalarımız bu imparatorluğu kılıçla kurdu. Kanla suladı. Bizden, o mirası zayıf bir çakalın eline teslim etmemizi mi bekliyorlar?”
“Asla, beyim!” diye atıldı Börü Tegin. “Ordu sizinle. Beylerin çoğu sizin adınızı anıyor. Apa’nın ne gücü var ne de saygınlığı. Ötüken’e girer, o tahtı alırız.”
İşbara, yavaşça başını kaldırdı ve Börü Tegin’e baktı. “O kadar kolay değil, Börü. Ötüken’e bir isyankâr olarak giremem. Kağan katili, taht gaspçısı olarak anılamam. O zaman, en sadık beyler bile benden yüz çevirir. Tardu, batıda bu durumu bahane edip kendi kağanlığını ilan eder. Çinliler, ‘meşru kağanı’ koruma bahanesiyle üzerimize gelir. Kendi ellerimizle imparatorluğu parçalamış oluruz.”
Bu sözler, komutanlar arasında bir sessizliğe sebep oldu. İşbara, yalnızca öfkeli bir savaşçı değil, aynı zamanda kurnaz bir stratejistti. Duygularının, aklını kör etmesine izin vermiyordu.
“Peki ne yapacağız, beyim?” diye sordu yaşlı bir komutan. “Apa’nın, o kutsal tahta oturmasına izin mi vereceğiz?”
“Kurultaya gideceğiz,” dedi İşbara kararlılıkla. “Yas için, merhum kağana son görevimizi yapmak için toplanan kurultaya. Orada, bütün beylerin önünde, törenin ne dediğini soracağız.” Ayağa kalktı ve ateşin etrafında yürümeye başladı. “Töre der ki, kağanlık, soyu en kutlu olana, bedeni en güçlü olana, ruhu en cesur olana aittir. Töre der ki, kağanın annesi soylu bir hatun olmalıdır. Apa’nın annesi kimdi? Mukan Kağan’ın sayısız cariyesinden biri, aşağı tabakadan bir kadın. Onun kanında kağanlık kut’u zayıftır! Benim annem ise soylu bir Türk beyinin kızıydı. Babam Kara Kağan, ulu İstemi Yabgu’nun oğluydu. Kanımda atalarımın gücü var!”
Sesi yükselmiş, ateşin çıtırtısını bastırmıştı. “Kurultayda, Apa’nın gözlerinin içine bakacağım. Ona soracağım: ‘Bu imparatorluğu, doğuda Çin ejderhası, batıda Bizans ve Sasani varken nasıl koruyacaksın?’ diye soracağım. ‘Orduları kim yönetecek? Akınlara kim liderlik edecek? Sen mi, Apa?’ diye soracağım. Beyler, gerçeği görecekler. Gücün kimde olduğunu, Gök Tanrı’nın kut’u kime verdiğini anlayacaklar.”
İşbara, kılıcının kabzasını sıktı. “Biz tahtı zorla almayacağız. Biz, törenin ve adaletin yerine gelmesini sağlayacağız. Eğer Apa, aklını kullanıp kenara çekilirse, kan dökülmez. Lakin o tahta yapışmaya çalışırsa, onu destekleyenler, bir isyanın değil, Gök Tanrı’nın iradesine karşı gelmenin cezasını çekerler.”
Planı netti. Bir güç gösterisi yapacak, lakin o gücü yasal bir zemine oturtacaktı. Kendisini bir isyankâr değil, törenin koruyucusu olarak sunacaktı. Bu, çok daha zekice ve çok daha tehlikeli bir oyundu. Ordugâhtaki gergin hava, şimdi yerini soğuk bir kararlılığa bırakmıştı. Şafak söktüğünde, yola çıkacaklardı. Hedef Ötüken’di. Ve orada, bozkır yasası, kelimelerle veya kılıçlarla, yeniden yazılacaktı.
Kırılgan Taht
Ötüken, Kurultay’ın Toplanmasından Hemen Önce
Ötüken, dev bir cenaze evine dönmüştü. Taspar Kağan’ın bedeni, geleneklere uygun olarak otağında bekletilirken, imparatorluğun dört bir yanından gelen beyler, soylular ve komutanlar kutsal başkente akın ediyordu. Hava, ağıtların, at kişnemelerinin ve yaklaşan fırtınanın getirdiği elektriğin bir karışımıyla doluydu.
Apa Kağan, kendisine tahsis edilen büyük otağda bir o yana bir bu yana yürüyordu. Üzerindeki baskı, otağın direklerini çatırdatacak kadar yoğundu. Merhum kağanın vasiyeti onu tahta çıkarmıştı, lakin o taht, altındaki topraktan daha sağlam görünmüyordu. Beylerin bir kısmı ona sadakatini bildirmişti, özellikle de Taspar Kağan’a yakın olanlar. Lakin birçoğunun gözlerinde tereddüt, hatta küçümseme okuyordu. Herkes İşbara’nın gelişini bekliyordu. Herkes, iki kuzenin karşılaşmasının nasıl sonuçlanacağını merak ediyordu.
“Yürümeyi kes artık! Başımı döndürüyorsun.”
Sesin sahibi Ana Hatun’du. Otağın köşesindeki minderlere oturmuş, sakin bir şekilde olan biteni izliyordu. Onun sükûneti, Apa’nın paniğiyle tam bir tezat oluşturuyordu.
“Nasıl sakin olabilirim?” diye patladı Apa. “İşbara yolda. Ordusuyla birlikte geliyor. Kurultayı basacak, beni öldürecek ve tahtı alacak!”
Ana Hatun içini çekti. “Seni öldürürse, bir kağan katili olur. Bunu göze alamaz. O, sandığın kadar aptal değil. Amacı seni korkutmak, beyleri kendi tarafına çekmek. Ona istediğini vermeyeceksin.”
“Ne yapabilirim ki? Onun ordusu var, benim neyim var?”
“Senin vasiyetin var,” dedi Ana Hatun kararlılıkla. “Senin meşruiyetin var. Sen Mukan Kağan’ın oğlusun. O ise alt tabakadan bir anadan doğma. Kurultayda bunu kullanacaksın. Sen, tahtın yasal sahibisin. O ise hırslarına yenik düşmüş bir isyankâr. Onu bu şekilde göstermelisin.”
Ayağa kalktı ve Apa’nın karşısına dikildi. Gözlerinin içine baktı. “Dinle beni, Apa. Kurultay toplandığında, sen kağan gibi davranacaksın. Dimdik duracaksın. Sesin titremeden konuşacaksın. Beylere, baban Mukan’ın ve amcan Taspar’ın mirasını devam ettireceğini söyleyeceksin. Barışı ve refahı koruyacağını vaat edeceksin. İşbara geldiğinde, onu bir kağan gibi karşılayacaksın. Onu, yasını tutmaya gelmiş bir akraba olarak göreceksin. Onu kışkırtmayacaksın, lakin önünde eğilmeyeceksin.”
Apa, hatunun sözlerinde bir mantık görse de, korkusunu yenemiyordu. “Ya beyler onu desteklerse? Ya onu kağan ilan ederlerse?”
Ana Hatun’un yüzünde kurnaz bir ifade belirdi. “Bütün beyler savaş istemez, Apa. Çoğu, zenginliğini ve toprağını korumak ister. İşbara, kan ve savaş demektir. Sen ise istikrar ve barış vaat ediyorsun. Onlara seçme şansı sunacaksın. Ayrıca, yalnız değiliz. Chang’an’a haber gönderdim. Sui İmparatoru, babanın dostuydu. Bize destek olacaklardır. Çin’in dostluğu, İşbara’nın ordusundan daha güçlü bir silahtır.”
Bu son söz, Apa’ya bir nebze de olsa umut verdi. Çin desteği… Bu, dengeleri değiştirebilirdi. Belki de Ana Hatun haklıydı. Belki de bu fırtınayı atlatabilirdi. Kırılgan tahtını koruyabilirdi. Lakin o tahtı korumak için, önce kendi içindeki korkuyu yenmesi gerekiyordu. Ve bu, İşbara’nın ordusuyla yüzleşmekten daha zor bir savaştı.
Kurtlar Sofrası
Ötüken, Kutsal Kurultay Alanı
Orhun Nehri’nin kutsal sayılan bir kıvrımında, ataların ruhlarının gezindiğine inanılan geniş bir düzlükte, Göktürk Kurultayı toplanmıştı. Yüzlerce bey, başbuğ ve soylu, rütbelerine göre geniş bir daire şeklinde yere oturmuştu. Dairenin tam ortasında, hiç sönmemesi gereken kutsal ateş yanıyor, dumanı, bulutsuz gökyüzüne doğru bir sütun gibi yükseliyordu. Atmosfer, bir cenaze ve bir taç giyme töreninin tuhaf bir karışımıyla ağırdı. Herkes suskundu. Herkes bekliyordu.
Dairenin en başında, kağanlık için ayrılmış süslü keçenin üzerinde Apa Kağan oturuyordu. Yanında Ana Hatun vardı. Apa, hatunun tavsiyelerine uymaya çalışıyor, dimdik duruyor ve ifadesiz bir yüz takınıyordu. Lakin ellerinin titremesine engel olamıyordu.
Tam o anda, beklenen oldu. Ufukta, bir toz bulutu belirdi. Toz bulutu yaklaştıkça, binlerce atın gümbürtüsü toprağı titretmeye başladı. İşbara geliyordu.
Lakin o, kurultayı basmaya gelmiyordu. Ordusunu, kurultay alanının birkaç yüz metre uzağında durdurdu. Atından indi. Yanına Börü Tegin ve on başbuğunu alarak, yaya bir şekilde kurultay dairesine doğru yürümeye başladı. Bu bir alçakgönüllülük gösterisi değil, hesaplanmış bir hamleydi. O, kurultaya saygısını gösteriyor, lakin arkasındaki ordunun varlığıyla da gücünü hatırlatıyordu.
İşbara, dairenin içine girdi. Üzerinde savaş zırhı değil, yas alameti olan sade, siyah bir kaftan vardı. Yüzü kederli ve ciddiydi. Kimseyle göz göze gelmeden yürüdü ve ateşin önünde durdu. Merhum kağanın ruhu için saygıyla eğildi. Ardından, yavaşça doğruldu ve bakışlarını Apa’ya çevirdi.
İki kuzenin gözleri, kurultayın ortasında buluştu. Biri korku ve belirsizlik, diğeri ise soğuk bir kararlılıkla doluydu.
“Kuzenim İşbara,” dedi Apa, sesinin titrememesi için büyük bir çaba sarf ederek. “Ulu kağanımızın yasını paylaşmak için geldiğine sevindim. Atamızın ruhu şad olsun.”
“Yasımız ortaktır, kuzenim Apa,” diye karşılık verdi İşbara. Sesi, alçak olmasına rağmen bütün alana yayılan bir güce sahipti. “Lakin kederimiz, imparatorluğumuzun geleceği hakkındaki endişelerimizi gölgelememeli.”
Doğrudan konuya girmişti. Apa’nın yüzü gerildi. “Merhum kağanın vasiyeti açıktır. Endişeye mahal yoktur. Töre yerine gelecektir.”
İşbara’nın dudaklarında küçümseyen bir tebessüm belirdi. “Töre mi? Hangi töreden bahsediyorsun, Apa? Anneleri soylu olmayanların tahta geçmesini engelleyen töreden mi? Yoksa imparatorluğu, en güçlü ve en layık olanın yönetmesi gerektiğini söyleyen atalar yasasından mı?”
Bu sözler, kurultayın üzerine bir bomba gibi düştü. Beyler arasında fısıltılar yükseldi. İşbara, Apa’nın en zayıf noktasına, soyuna saldırmıştı.
Apa’nın yüzü bembeyaz kesildi. “Sen… sen kağanın vasiyetine karşı mı geliyorsun? Bu, Gök Tanrı’ya isyandır!”
“Asıl isyan,” diye kükredi İşbara, sesini ilk defa yükselterek. “Bu ulu imparatorluğu, kılıç tutmaktan aciz, Çinlilere karşı tek bir zafer kazanamamış birinin ellerine teslim etmektir! Ben, kağanın vasiyetine değil, o vasiyetin ardındaki zayıflığa ve yabancı fısıltılara karşıyım! Beyler! Size soruyorum! Bu toprakları, sınırda bekleyen düşmanlara karşı kim koruyacak? Orduları kim zafere taşıyacak? Söyleyin bana!”
Bakışları, dairedeki beylerin üzerinde tek tek gezdi. Kimse cevap veremiyordu. Herkes biliyordu ki o soruların cevabı, karşılarında duran adamdı.
İşte o an, Ana Hatun ayağa fırladı. “Yeter! Burası bir yas meclisidir, bir kavga meydanı değil! İşbara, hırsın gözünü kör etmiş. Apa Kağan, merhumun seçimidir. Ve şimdi o, benim eşim, sizin de kağanınızdır. Ona biat edeceksin!”
İşbara, bakışlarını Ana Hatun’a çevirdi. “Saygım size sonsuzdur, Hatun’um. Lakin imparatorluğun kaderi, bir kadının sözleriyle değil, beylerin iradesi ve kılıçların gücüyle belirlenir.”
Tekrar beylere döndü. “Ben tahtı istemiyorum,” dedi, herkesi şaşırtan bir hamleyle. “Ben yalnızca, imparatorluğun emin ellerde olduğunu bilmek istiyorum. Apa, kağan olsun. Ama ben, orduların başkomutanı olarak ‘Yabgu’ unvanını alacağım. Doğu kanadının tüm askeri yönetimi bende olacak. Böylece o, Ötüken’de barışı yönetirken, ben sınırlarda savaşı yönetirim. İmparatorluğu birlikte koruruz.”
Bu, bir uzlaşma teklifi gibi görünse de, aslında bir ültimatomdu. İmparatorluğu fiilen ikiye bölmeyi, askeri gücü tamamen kendine almayı teklif ediyordu. Apa, isimsiz bir kağan olacaktı; asıl güç ise İşbara’nın elinde toplanacaktı.
Apa ve onu destekleyen beyler, bu teklifin ne anlama geldiğini anladılar. Kabul etmek, teslim olmak demekti. Reddetmek ise, o anda iç savaş ilan etmek demekti.
Kurultay, bir kılıcın ağzı gibi ikiye bölünmüştü. Bir yanda meşru ama zayıf Apa ve onu destekleyenler. Diğer yanda kudretli ama ‘isyankâr’ İşbara ve onun arkasındaki askeri güç. Kutsal ateşin alevleri, kararsızlıkla titreşen yüzleri aydınlatıyordu.
Hiçbir karar alınamadı. O gün, kurultay dağıldı. Lakin herkes biliyordu ki bu bir son değil, bir araydı. Ötüken’de artık bir değil, iki güç merkezi vardı. İki kurt, aynı sofrada hak iddia etmişti. Ve bozkır, o kurtlardan yalnızca birinin ayakta kalacağını bilecek kadar yaşlı ve bilgeydi. Kılıçların gölgesindeki kurultay, barışı getirmemiş, savaşı kaçınılmaz kılmıştı.
Bölüm 3 – Çatlayan Kalkan
Ejderhanın Elçisi
Ötüken, 582 Kışı
Kış, Ötüken’in üzerine demir bir yumruk gibi inmişti. Rüzgâr, Tanrı Dağları’ndan kopardığı kar tanelerini binlerce otağın üzerine amansızca savuruyor, Orhun Nehri’nin donmuş yüzeyinde uğursuz bir melodi çalıyordu. Kurultayın sonuçsuz dağılmasının üzerinden aylar geçmişti. O aylar boyunca, Göktürk İmparatorluğu’nun ikiye bölünmüş kalbi, aynı göğüs kafesinde lakin farklı ritimlerde atmıştı. Ötüken’de Apa Kağan, meşruiyetinin kırılgan kalkanı arkasında titrerken, birkaç fersah ötedeki ordugâhında İşbara, sabrı tükenen bir kurt gibi kışı geçiriyordu. İki taraf da ilk hamleyi yapmaktan çekiniyor, bir iç savaşın kanlı çamuruna ilk adımı atmak istemiyordu. O donmuş bekleyiş, güneyden gelen bir kafileyle kırılacaktı.
Kafile, bir yılan gibi karla kaplı vadiye süzüldüğünde, Ötüken’deki nöbetçiler ilk başta bunun bir akıncı birliği olduğunu sandılar. Lakin yaklaştıkça, sancakların farklı olduğu anlaşıldı. O sancaklarda kurt başı değil, kıvrımlı bir ejderha motifi işliydi. Sui Hanedanlığı’nın elçileri geliyordu. Bu, kışın ortasında beklenmedik bir ziyaretti ve haber, Apa Kağan’ın otağına ulaştığında, korkuyla umut birbirine karıştı.
Gelen elçinin adı Zhangsun Sheng idi. O, sıradan bir diplomat değildi. Yıllarını kuzeydeki kavimlerin arasında geçirmiş, dillerini öğrenmiş, adetlerini benimsemiş, zihinlerinin nasıl çalıştığını çözmüş bir ustaydı. Uzun boylu, zayıf, ipek cübbesinin içinde bile hareketleri bir savaşçıyı andıran bir adamdı. Yüzü, ifadesiz bir göl gibiydi, lakin gözleri etrafındaki her detayı süzen birer şahindi. Apa Kağan’ın huzuruna çıktığında, Göktürk adetlerine uygun olarak saygıyla eğildi. Lakin o eğilişte bir kölenin sinikliği değil, kendinden emin bir misafirin nezaketi vardı.
“Ulu İlig Kağan,” dedi Zhangsun Sheng, Göktürkçesi şaşırtıcı derecede akıcıydı. “Sui İmparatorluğu’nun yüce hükümdarı, Göğün Oğlu, size selamlarını ve dostluğunu gönderiyor. Babanız Mukan Kağan ile İmparatorumuzun ataları arasında sarsılmaz bir dostluk bağı vardı. İmparatorumuz, o kutsal bağın sizinle devam etmesini arzu eder.”
Apa Kağan, süslü tahtında otururken bu sözleri dinliyordu. Yanında duran Ana Hatun’un yüzü ise bir taş kadar ifadesizdi. ‘İlig Kağan’ unvanı, Apa’nın kulağına bir müzik gibi gelmişti. Sui İmparatoru, onu resmen tanıyordu. Onu, Göktürklerin tek ve yasal hükümdarı olarak kabul ediyordu. İşbara’nın kurultayda ortaya attığı bütün iddialara karşı, bu paha biçilmez bir meşruiyet kaynağıydı.
“Sui İmparatoru’nun dostluğu bizim için bir şereftir,” dedi Apa, sesindeki rahatlamayı gizlemeye çalışarak. “Atalarımızın dostluğu, bizimle de yaşayacaktır.”
Zhangsun Sheng gülümsedi. O gülümseme, yüzündeki maskeye çizilmiş ince bir yarıktı. “İmparatorumuz, dostluğunun bir nişanesi olarak size bazı mütevazı hediyeler gönderdi.”
İşaretiyle, arkasındaki hizmetkârlar sandıkları açtılar. Otağın, keçe ve deri kokan loş atmosferi, bir anda parıltıyla doldu. Top top dizilmiş, en parlak renklerde ipek kumaşlar; altın ve gümüş işlemeli kâseler, mücevherlerle süslü kemerler, nadir bulunan baharatlar ve çaylarla dolu kutular… Apa’nın ve etrafındaki beylerin gözleri, o zenginlik karşısında kamaştı. İşbara onlara savaş ve kan vaat ederken, Çinliler refah ve lüks sunuyordu. Seçim, birdenbire çok kolay görünmeye başlamıştı.
“Bunlar… muhteşem,” diye kekeledi Apa.
“Bunlar yalnızca bir başlangıç, Kağan’ım,” dedi Zhangsun Sheng, sesini alçaltarak. “İmparatorumuz, sizin istikrarlı ve güçlü hükümdarlığınızın, kuzeydeki barışın teminatı olduğuna inanıyor. Ve barışın sürmesi için, dostlarına yardım etmekten asla çekinmez. Ticaret yolları açılacak, kervanlar Ötüken’e zenginlik taşıyacak. Yeter ki o yolları tehdit eden haydutlar ve isyankârlar ortadan kaldırılsın.”
‘İsyankârlar’ kelimesini söylerken, bakışları bir anlığına Apa’nın gözlerinin içine kilitlendi. Mesaj açıktı. Sui İmparatorluğu, Apa’nın arkasındaydı. Lakin bu desteğin bir bedeli vardı: İşbara’nın ortadan kaldırılması.
Ana Hatun, bir adım öne çıktı. “İmparatorunuza şükranlarımızı sunarız, Elçi. Göktürkler, dostluğa dostlukla, hediyeye hediyeyle karşılık verir. Lakin bizim kendi töremiz, kendi meselelerimiz vardır. Onları kendi aramızda çözeriz.”
Bu, ince bir uyarıydı. Desteği kabul ediyor, lakin iç işlerine karışılmasına bir sınır çiziyordu. Zhangsun Sheng, bu zeki kadının farkındaydı. Başını hafifçe eğdi.
“Elbette, Yüce Hatun. İmparatorumuzun niyeti, sizin egemenliğinize saygı duymaktır. O yalnızca, meşru bir hükümdarın, kendi topraklarında düzeni sağlamak için ihtiyaç duyacağı kaynaklara sahip olmasını arzu eder.”
Ejderhanın elçisi, zehirli hediyesini bırakmıştı. Apa Kağan’a, İşbara’ya karşı kullanabileceği bir kalkan vermişti: meşruiyet, altın ve askeri destek vaadi. Lakin o kalkan, aynı zamanda onu Çin’e bağlayan bir zincirin ilk halkasıydı. Apa, o anda kendini hiç olmadığı kadar güçlü hissetti. Oysa asıl esareti, o parlak ipeklerin ve göz alıcı altınların altında yeni başlıyordu.
Kurdun Öfkesi
İşbara’nın Kışlak Ordugâhı
İşbara’nın ordugâhı, Ötüken’in sahte parıltısından uzakta, bozkırın saf ve acımasız gerçeğini yansıtıyordu. Burada ipek kumaşlar değil, rüzgârı kesen kalın keçeler ve hayvan postları vardı. Altın kâseler yerine, ateşten kararmış ahşap çanaklar kullanılıyordu. Tek zenginlik, binlerce sağlıklı savaş atının soluğundan çıkan buhar ve demirci ocağında dövülen kılıçların çeliğe verdiği suyun sesiydi.
İşbara, devasa otağının ortasındaki ateşin başında, bir ayı postunun üzerinde oturuyordu. Sabrı, gergin bir yay kirişi gibiydi. Kış, harekete geçmesini engelliyordu. Apa’nın bir hatasını, beylerin ondan tamamen yüz çevirmesini bekliyordu. Lakin Ötüken’den gelen son haber, beklemenin bir seçenek olmadığını yüzüne bir tokat gibi çarptı.
“Çin elçisi mi?” diye kükredi, haberi getiren bitkin gözcünün yakasına yapışarak. “Ne elçisi? Ne istiyorlar?”
Gözcü, korkudan titreyerek bildiklerini anlattı. Sui İmparatoru’nun Apa’yı ‘İlig Kağan’ olarak tanıdığını, ona sandıklar dolusu altın ve ipek getirdiğini, dostluk ve destek vaat ettiğini… Her kelime, İşbara’nın öfkesini bir kat daha artırıyordu.
Gözcüyü bir kenara fırlatıp ayağa fırladı. Otağın içinde bir kafesteki kurt gibi dönmeye başladı. Börü Tegin ve diğer başbuğlar, sessizce onu izliyorlardı. Komutanlarının öfkesinin nelere yol açabileceğini iyi biliyorlardı.
“Demek öyle!” diye bağırdı İşbara. Yüzü, öfkeden ve aşağılanmadan mosmor kesilmişti. “Demek o korkak çakal, atalarımızın ruhunu Çin ipeğine satmış! Kendi kanından olan kardeşinin gücüne güvenmek yerine, ejderhanın gölgesine sığınmış! Ona ‘İlig Kağan’ demişler, öyle mi? Onu bir kukla gibi oynatacaklarını, ipini ellerinde tutacaklarını söylememişler mi?”
Yumruğunu otağın orta direğine vurdu. Kalın ahşap direk, sarsıldı. “Bumin Kağan, Çin’e diz çöktürmek için imparatorluk kurdu! İstemi Yabgu, onların prenseslerini cariye olarak aldı! Mukan Kağan, atlarının nallarını onların başkentinin kapılarında biledi! Ve şimdi, onların torunu, o kutsal tahta oturmak için gidip Çin imparatorundan icazet alıyor! Bu, ihanettir! Bu, atalarımızın kemiklerini sızlatan bir alçaklıktır!”
Sözleri, otağın içindeki bütün komutanların damarlarındaki kanı ateşlemişti. Onlar için Apa’nın yaptığı, siyasi bir manevra değil, kutsal bir ihanetti. Göktürk onurunun, Çin altınına satılmasıydı.
Börü Tegin, bir adım öne çıktı. “Emrin nedir, beyim? Artık bekleyemeyiz. Ötüken’e yürüyelim. O Çinli elçiyi ve onun kuklasını, o tahttan söküp atalım!”
“Hayır,” dedi İşbara, aniden durarak. Nefes nefeseydi, lakin gözleri artık kör bir öfkeyle değil, soğuk bir hesapla parlıyordu. “Ötüken’e bir haydut gibi giremem. Apa, şimdi elinde Çin’in meşruiyet damgasıyla oturuyor. Ona saldırırsam, Sui İmparatorluğu’na savaş ilan etmiş olurum. Bu, onların tuzağı. Bizi birbirimize kırdırmak, sonra da zayıf düşeni yutmak istiyorlar. Onların oyununu oynamayacağız.”
Bir süre sessizce düşündü. Bakışları, ateşin alevlerinde bir yol arar gibiydi. Sonra yavaşça konuştu. “Apa, kendisini Kağan ilan etti. Çinliler de onu tanıdı. Öyle olsun. O zaman ben de kendime ait olanı alırım.”
Başbuğlarına döndü. Sesinde sarsılmaz bir kararlılık vardı. “Ben, İşbara, Kara Kağan’ın oğlu, İstemi Yabgu’nun torunu… Kendimi, Apa’nın değil, doğrudan Gök Tanrı’nın iradesiyle ‘Baga Kağan’ (Büyük Bilge Kağan) ilan ediyorum! Benim kağanlığım, Çin imparatorunun mührüne değil, arkamdaki on binlerce kılıcın parlaklığına ve atalarımın töresine dayanır! Bundan sonra Ötüken’de bir kukla kağan olabilir. Lakin bozkırın gerçek kağanı benim!”
Bu, bir iç savaş ilanıydı. Lakin bu, basit bir taht kavgası değildi. İşbara, savaşı bir meşruiyet mücadelesine dönüştürmüştü: Gelenekçi, bağımsız Göktürk kağanı ile Çin destekli, yozlaşmış kağanın savaşı. Kendisini, yabancı entrikalarına karşı Türk töresinin koruyucusu olarak konumlandırıyordu.
“Beylere haber salın,” diye emretti. “İmparatorluğun bütün boylarına ulaklar gitsin. Onlara sorun: Gök Tanrı’nın kurtlarını mı takip edecekler, yoksa Chang’an’daki ejderhanın zincire vurduğu bir köpeği mi? Seçimlerini yapsınlar. Kalkanlar çatlamıştır. Artık kimin hangi tarafta durduğu belli olsun.”
Kurdun öfkesi, bir isyan ateşine dönüşmüştü. O ateş, kısa sürede bütün bozkırı saracak ve Göktürk İmparatorluğu’nu küllerinden yeniden doğmak ya da tamamen yanıp yok olmak arasında bir seçime zorlayacaktı.
İpek ve Kelepçe
Apa Kağan’ın Otağı, Ötüken
Çin’den gelen hediyelerin yarattığı ilk coşku, yerini yavaş yavaş soğuk bir gerçekliğe bırakıyordu. Apa Kağan, otağında kendisine sunulan ipek kaftanlardan birini giymişti. Kumaş teninde kayıyor, üzerindeki ejderha motifleri altın sırmalarla parlıyordu. Aynadaki yansımasına baktığında, bir anlığına gerçekten de kudretli bir hükümdar olduğunu hissetti. Lakin o his, otağın bir köşesinde sessizce oturan Zhangsun Sheng’in varlığıyla anında dağılıyordu. Elçi, bir misafir gibi değil, bir gölge gibiydi. Dostane gülümsemesinin ardında, bir alacaklının sabırlı bekleyişi vardı.
“Kağanım,” dedi Zhangsun Sheng, yumuşak bir ses tonuyla. “İmparatorumuz, sizin hükümdarlığınızın selameti için endişe duyuyor. Sınırlardan gelen haberler, İşbara adlı başbuğun hala büyük bir orduyla beklediğini söylüyor. Bu durum, hem sizin tahtınızın istikrarı hem de bizimle olan ticaretin güvenliği için bir tehdit oluşturuyor.”
Apa, rahatsızca yerinde kımıldandı. “İşbara benim kuzenimdir. Meseleyi kan dökmeden halletmeye çalışıyorum.”
“Kan dökülmemesi, en büyük arzumuzdur,” diye yanıtladı Zhangsun Sheng. “Lakin bir bedendeki hastalık tedavi edilmezse, bütün bedeni çürütür. İmparatorumuz, meşru hükümdara karşı kılıç çeken bir isyankârın varlığının, barışı tehdit ettiğine inanır. Size olan dostluğumuzun bir gereği olarak, bu ‘hastalığı’ tedavi etmenizde size yardım etmeye hazırız.”
Ana Hatun araya girdi. O, ipeğin ve altının bedelini Apa’dan daha iyi anlıyordu. “Ne gibi bir yardım, Elçi Hazretleri?”
Zhangsun Sheng, bakışlarını Ana Hatun’a çevirdi. Bu kadının zekâsına saygı duyuyordu, lakin planının önünde bir engel teşkil etmesine izin veremezdi. “İmparatorumuz, Kağan’a on bin ölçek tahıl ve beş bin top ipek daha göndermeyi teklif ediyor. Bu kaynaklarla, size sadık olan beyleri ödüllendirebilir, ordunuzu güçlendirebilirsiniz. Karşılığında tek istediğimiz, İşbara’ya haddinin bildirilmesi ve kuzeydeki düzenin kesin olarak sağlanmasıdır.”
Bu, açık bir teklifti. Apa’ya, İşbara’ya karşı savaşması için rüşvet veriyorlardı. Apa, bir an tereddüt etti. Bu, geri dönülmez bir adımdı. Lakin sonra İşbara’nın kurultaydaki aşağılayıcı sözleri, kendisini hiçe sayan tavrı aklına geldi. Çin desteğiyle, artık ondan korkmasına gerek yoktu. Artık o, zayıf Apa değildi; o, Sui İmparatoru tarafından tanınan İlig Kağan’dı.
“Teklifinizi kabul ediyorum,” dedi Apa, sesinde yeni bulduğu bir kararlılıkla. “İşbara, töreye ve vasiyete karşı gelmiştir. Bir isyankârdır. Ona, kağana biat etmesi gerektiğini bildireceğim. Reddederse, gereği yapılacaktır.”
Zhangsun Sheng, yüzünde memnun bir ifadeyle başını eğdi. Planı tıkır tıkır işliyordu. Apa’yı, kendi hırsı ve korkularıyla doldurduğu bir kuklaya dönüştürmüştü. Ona hem kılıcı hem de kılıcı kullanma ‘cesaretini’ vermişti. Şimdi geriye yaslanıp iki kurdun birbirini parçalamasını izleyecekti.
Ana Hatun ise sessizdi. Yüzünde, yaklaşan felaketi görmenin getirdiği bir hüzün vardı. Apa’nın giydiği o parlak ipek kaftanın, aslında demirden bir kelepçe olduğunu ondan başka kimse görmüyordu. O kelepçe, yalnızca Apa’yı değil, bütün Göktürk İmparatorluğu’nu Çin’in iradesine bağlıyordu.
Tanrı Dağları’ndan Gelen Haber
Batı Göktürk Yabguluğu, Tardu’nun Başkenti
Doğudaki fırtına bulutları toplanırken, Batı Göktürk Yabguluğu’nun merkezi, Tanrı Dağları’nın heybetli gölgesinde nispeten sakindi. Tardu Yabgu, babası İstemi’den miras kalan geniş toprakları bir hükümdar gibi yönetiyordu. Onun sarayı, Ötüken’in sade otağlarına benzemiyordu. İpek Yolu’nun kavşağında olmak, burayı bir kültür ve zenginlik merkezi haline getirmişti. Soğdlu tüccarlar, Bizanslı elçiler, İranlı sanatkârlar onun sarayında cirit atıyordu.
Tardu, doğudan gelen haberleri büyük bir dikkatle takip ediyordu. Apa ile İşbara arasındaki gerilim, onun için bir satranç oyununu izlemek gibiydi. Her hamleyi analiz ediyor, kendi çıkarı için nasıl bir pozisyon alacağını hesaplıyordu.
O gün, huzuruna hem İşbara’dan hem de Apa’dan gelen elçiler aynı anda çıkmıştı. Bu, iki tarafın da onun desteğini ne kadar önemsediğini gösteriyordu.
Apa’nın elçisi, Sui İmparatorluğu’nun desteğini arkasına almanın verdiği bir güvenle konuşuyordu. “Ulu Yabgu, meşru kağanımız İlig Kağan Apa, size selamlarını sunar. Sizi, atalarımızın töresine sadık kalmaya ve isyankâr İşbara’ya karşı meşru hükümdarın yanında yer almaya davet ediyor. Sui İmparatoru’nun dostluğu bizimledir. Zaferimiz kesindir.”
Sıra İşbara’nın elçisine geldiğinde, o daha ateşli ve daha gururlu bir dil kullandı. “Yüce Tardu Yabgu, Baga Kağan İşbara, size kan kardeşliği selamı gönderir! O, atalarımızın mirasını Çin ipeğine satan bir korkağa değil, Gök Tanrı’ya ve töreye bağlıdır. Sizi, Göktürk onurunu korumak için, yabancıların kuklası haline gelmiş bir haine karşı bizimle omuz omuza durmaya çağırıyor.”
İki elçi de sözlerini bitirdiğinde, Tardu’nun otağında derin bir sessizlik oldu. Herkes, Batı’nın güçlü hükümdarının ne diyeceğini merak ediyordu. Tardu, uzun sakalını yavaşça sıvazladı. Gözleri, bir an için haritasına kaydı. İmparatorluğun doğu kanadı, alev almak üzereydi. O alevlerin içine atlamak, aptallık olurdu.
Ayağa kalktı. Sesi, bir dağ gölü kadar sakin ve derindi.
“Elçiler, kağanlarınıza benim saygılarımı iletin,” dedi. “Merhum Taspar Kağan’ın yası, hepimizin kalbindedir. Lakin Batı Yabguluğu’nun sınırlarında da kendi dertlerimiz var. Sasaniler yerinde durmuyor, Bizanslılar sürekli yeni taleplerle geliyor. Bütün gücümüzü, babam İstemi’nin bize emanet ettiği bu toprakları korumaya adamış durumdayız. Doğudaki meselenin, iki değerli yeğenimin arasında, bilgelik ve töreye uygun bir şekilde çözüleceğine inancım tamdır. Kan dökülmeden bir anlaşmaya varmanız, en büyük arzumdur.”
Cevabı, kusursuz bir diplomatik manevraydı. İki tarafı da reddetmemiş, lakin iki tarafa da destek vaat etmemişti. Tarafsızlığını ilan ederek, aslında kendisine en büyük avantajı sağlamıştı. Onlar doğuda birbirini tüketirken, o batıda gücünü pekiştirecekti. Fırtına dindiğinde, harabelerin üzerine konacak olan akbaba olmayı planlıyordu. Belki de bütün imparatorluğun tek sahibi olacaktı.
Elçiler, elleri boş ama umutları tamamen tükenmemiş bir şekilde Tardu’nun huzurundan ayrıldılar. Tardu, arkalarından bakarken yüzünde belli belirsiz bir gülümseme vardı. Satranç tahtasındaki en güçlü taş, şimdilik oynamamayı seçmişti. Ve oynamamak, bazen en iyi hamleydi.
Kından Çıkan Kılıç
Ötüken Yakınları, Apa ve İşbara’nın Cepheleri
Apa Kağan, Çin’den gelen ikinci parti yardımı da aldıktan sonra, kendisini yenilmez hissetmeye başladı. Elindeki altınla, kararsız beyleri kendi tarafına çekmiş, ordusunu yeniden teçhiz etmişti. Artık İşbara’nın “Yabgu” olma teklifini kabul etmek zorunda değildi. Artık o, pazarlık yapan bir taraf değil, emir veren bir kağandı.
Ana Hatun’un ve bazı yaşlı beylerin itirazlarına kulak asmadı. Zhangsun Sheng’in fısıltıları, aklını ve mantığını esir almıştı. İşbara’ya son bir ültimatom göndermeye karar verdi.
Apa’nın elçileri, İşbara’nın karargâhına vardıklarında, havada kesif bir gerilim vardı. İşbara, kendisini ‘Baga Kağan’ ilan etmiş ve ona bağlılık yemini eden beylerin sayısı gün geçtikçe artıyordu. O artık bir isyankâr değil, alternatif bir iktidar merkeziydi.
Apa’nın elçisi, kağanlık tamgasını taşıyan mektubu İşbara’ya sundu. “İlig Kağan Apa’nın emridir,” dedi küstah bir tavırla. “Kendine verdiğin sahte unvanı derhal terk edeceksin. Ordunu dağıtacaksın. Ve Ötüken’e gelerek, bir bey olarak kağana sadakat yemini edeceksin. Kağanımız, merhamet gösterip canını bağışlayacaktır.”
Otağın içindeki hava, o anda dondu. Börü Tegin ve diğer başbuğlar, öfkeden kılıçlarının kabzalarına sarıldılar. Bu, bir ültimatom değil, bir hakaretti.
İşbara, sakince mektubu aldı. Okudu. Yüzünde hiçbir ifade yoktu. Mektubu okumayı bitirdiğinde, yavaşça katladı. Sonra, kimsenin beklemediği bir şey yaptı. Elini ateşe uzattı ve yanan bir odun parçası aldı. Mektubu, Apa’nın mührünün olduğu yerden, yanan odunla tutuşturdu.
Mektup, alevler içinde kıvrılırken, İşbara ayağa kalktı. Gözleri, elçinin gözlerinin içine bir hançer gibi saplanmıştı.
“O korkak kuzenime söyle,” dedi, sesi ölümcül bir sakinlikteydi. “Benim kağanlığım, onun gibi Çin imparatorunun merhametine değil, Gök Tanrı’nın iradesine bağlıdır. Ben, bir bey olarak ona biat etmeyeceğim. O, bir hain olarak gelip benden af dileyecek.”
Elçiye arkasını döndü ve başbuğlarına seslendi. Sesi, şimdi bir fırtına gibi gürlüyordu.
“Hazırlanın! Atlarınıza binin! Kılıçlarınızı kuşanın! Ötüken’e yürüyoruz! Gidip o kutsal topraklardan, ihanetin ve yabancı uşaklığının pisliğini temizleyeceğiz! Töre, bugün kılıçla yazılacak!”
Tek bir emirle, binlerce savaşçı ayağa fırladı. Savaş naraları, donmuş bozkırda yankılandı. Çatlayan kalkan, o anda bin parçaya ayrılmıştı. İki kardeş, iki kağan, iki ordu artık karşı karşıyaydı. Sözlerin bittiği, müzakerelerin anlamını yitirdiği yere gelinmişti. Göktürk İç Savaşı, artık geri dönülmez bir şekilde başlamıştı. Kından çıkan kılıç, kendi kanını içmeden kınına dönmeyecekti.
Bölüm 4 – Kurt Kanı
İki Ordu, Tek Kader
Huang-ho (Sarı Irmak) Kuzey Kıyıları, 582 Yazı
Kışın inadı kırılmış, bozkırın donmuş toprağı yerini yeşilin binbir tonuna bırakmıştı. Lakin o uyanan doğanın üzerine, ölümün gölgesi düşmüştü. İki ordu, Sarı Irmak’ın bereketli ovalarında, birbirine bakan iki tepeye konuşlanmıştı. Aralarında uzanan vadi, birazdan kardeş kanıyla sulanacak bir kurban sunağını andırıyordu. Gökyüzü, sanki yaşanacak trajediye tanıklık etmek istemiyormuş gibi, alçak ve gri bulutlarla kaplıydı.
Batıdaki tepede, Apa Kağan’ın sancağı dalgalanıyordu. Sancak, Çin’den gelen parlak ipekten yapılmıştı ve üzerindeki kurt başı motifi, neredeyse bir ejderha figürünü andırır bir ustalıkla işlenmişti. Ordusu, sayıca İşbara’nınkinden üstündü. Çin’den gelen altınlar sayesinde, pek çok kararsız beyi kendi safına çekmeyi başarmıştı. Askerlerin zırhları yeni, mızraklarının uçları parlaktı. Ordunun içinde, onlara danışmanlık yapan bir grup Çinli askeri uzman da bulunuyordu. Liderleri, her hamlesi hesaplı, her sözü ölçülü olan Zhangsun Sheng’di.
Apa Kağan, otağının önünde, zırhının içinde neredeyse kaybolmuş bir halde duruyordu. Elinde, yine Çin’den hediye gelmiş, kabzası yeşim taşlarıyla süslü bir kılıç vardı. Lakin o kılıcı, bir savaşçı gibi değil, eline yabancı bir nesne tutuşturulmuş bir çocuk gibi kavrıyordu. Gözleri, karşı tepedeki düşman ordusundaydı. Orada, daha az sayıda lakin daha yırtıcı görünen bir güç toplanmıştı. O gücün lideri, kendi kanından, kendi canından olan kuzeniydi.
“Her şey hazır, Kağan’ım,” dedi Zhangsun Sheng, yanına yaklaşarak. “Birliklerimiz, sayı ve teçhizat olarak üstün. Merkezi kuvvetli tutup, kanatlardan yapacağımız süvari hücumlarıyla onları çembere alacağız. Klasik bir ‘kıstırma’ manevrası. Başarısız olma ihtimali yok.”
Apa, cevap vermedi. Yüzü kireç gibiydi. Bu anın geleceğini biliyordu, hatta istemişti. Lakin şimdi, binlerce insanın öleceği o andan saniyeler önce, içinde bir buz kütlesi büyüyordu. “Onlar… onlar da Göktürk,” diye mırıldanabildi. “Bizim kanımızdan.”
Zhangsun Sheng’in yüzünde, anlayışlı görünen lakin özünde küçümseme barındıran bir ifade belirdi. “Kağan’ım, bir hükümdarın kalbi, bazen bir cerrahın neşteri gibi olmalıdır. Bedeni kurtarmak için, hastalıklı uzvu kesip atmaktan çekinmemelidir. İşbara ve yandaşları, imparatorluğun bedenindeki hastalıklı uzuvdur. Onlar kesilip atılmazsa, bütün beden çürüyecektir. Bu, sizin iyiliğiniz için değil, bütün Göktürk halkının selameti için yapılması gereken bir görevdir.”
Bu sözler, Apa’nın vicdanını bir nebze olsun rahatlattı. Evet, o bir kağandı. Bu onun göreviydi. Karşıdaki düşman, onun kuzeni değil, imparatorluğun huzurunu bozan bir isyankârdı. Çinli danışmanının mantığına sığındı, çünkü kendi yüreğinin sesini dinlemeye cesareti yoktu.
Doğudaki tepede ise bambaşka bir atmosfer hâkimdi. İşbara, namıdiğer Baga Kağan, atının üzerinde, ordusunun önünde dimdik duruyordu. Onun sancağı eski ve yıpranmıştı, rüzgârda ve güneşte rengi solmuştu. Lakin üzerindeki kurt başı, sanki canlıymış gibi hiddetle bakıyordu. Ordusu daha küçüktü. Askerlerinin zırhları yamalı, kılıçları eskiydi. Lakin her birinin gözünde, ölümüne savaşmaya hazır birer kurdun ateşi parlıyordu. Onlar para için değil, inandıkları bir dava, sadık oldukları bir lider için oradaydılar.
“Karşıya bakın!” diye gürledi İşbara. Sesi, vadiyi doldurdu. “Apa’nın ordusuna değil, sirkine bakın! Çin ipeğinden sancaklar, parlak zırhlar, süslü kılıçlar! Onlar savaşmaya değil, geçit törenine gelmişler! Aralarında, bize nasıl savaşılacağını öğreteceğini sanan Çinli soytarılar var! Atalarımız, o soytarıların dedelerine diz çöktürmüştü!”
Ordusundan bir kahkaha ve hakaret dalgası yükseldi. Askerlerin gerginliği, yerini savaşçı bir küçümsemeye bırakmıştı.
“Onlar sayıca bizden çok olabilirler!” diye devam etti İşbara. “Lakin onların kalbinde altın ve korku var! Bizim kalbimizde ise Gök Tanrı’ya inanç ve bozkırın demir töresi var! Onlar, bir kuklanın emriyle savaşıyor! Biz ise, özgürlüğümüz için savaşıyoruz! Bugün, bu vadide, yalnızca iki ordu savaşmayacak. Bugün, sadakat ile ihanet savaşacak! Kurt ile köpek savaşacak! Ve Gök Tanrı şahidimdir ki, gün battığında, bu ovada yalnızca kurtların uluması duyulacak!”
Kılıcını kınından çekti. Çeliğin parıltısı, bulutların arasından sızan cılız bir güneş ışığını yakaladı. “Benimle ölüme gelmeye hazır mısınız?”
On bin savaşçı, tek bir ağızdan yeri göğü inleten bir savaş çığlığıyla cevap verdi: “HAZIRIZ!”
İşbara, atını vadiye doğru sürdü. Arkasından, bozkırın en yırtıcı savaşçılarından oluşan ordusu, bir çığ gibi yamaçtan aşağı inmeye başladı. Kaderin zarları atılmıştı. Aynı kandan gelen iki ordu, birbirini yok etmek için vadiye doğru koşuyordu.
Kanatların Çarpışması
Savaş Meydanı, Öğle Vakti
İki ordunun öncü süvari birlikleri, vadinin ortasında korkunç bir gürültüyle çarpıştı. Atların kişnemesi, kırılan kalkanların ve parçalanan zırhların sesi, insan çığlıklarına karıştı. Meydan, bir anda can pazarına dönmüştü. Tecrübeli Göktürk savaşçıları, at üzerinde adeta bedenlerinin bir uzvu gibi hareket ediyor, Part taktiğiyle ok atıp geri çekiliyor, ardından mızrak ve kılıçlarla yeniden dalıyorlardı.
Apa’nın ordusu, Çinli danışmanların planına sadık kalmaya çalışıyordu. Merkezdeki piyade birlikleri, uzun mızraklarla bir duvar oluşturarak İşbara’nın merkezden yapacağı olası bir yarma harekâtını engellemek için bekliyordu. Planın kilit noktası, kanatlardaki üstün süvari gücüydü. Sağ ve sol kanattaki birlikler, geniş bir yay çizerek İşbara’nın ordusunu yanlardan sarmak ve arkasına geçmek için harekete geçti.
Zhangsun Sheng, tepeden savaşı bir satranç ustasının soğukkanlılığıyla izliyordu. “Mükemmel,” diye mırıldandı yanındaki Apa’ya. “Kanatlarımız onları sarmak üzere. Birkaç saate kalmaz, tamamen kuşatılmış olacaklar. Kaçacak yerleri kalmayacak.”
Apa, nefesini tutmuş, o korkunç manzarayı izliyordu. Her düşen adam, kendi halkından bir candı. Gözü, savaşın en yoğun olduğu yerlerden birinde, tek başına bir fırtına gibi esen bir savaşçıya takıldı. O savaşçı, İşbara’ydı. Atının üzerinde devleşiyor, kılıcı etrafında bir ölüm çemberi çiziyordu. Onun olduğu yerde, Apa’nın askerleri dayanamayıp geri çekiliyordu. O, yalnızca bir komutan değil, aynı zamanda ordusunun ilham kaynağıydı.
Savaşın ilk saatleri, Zhangsun Sheng’in öngördüğü gibi geçti. Apa’nın kanatları, sayısal üstünlüklerini kullanarak İşbara’nın ordusunu yavaş yavaş sıkıştırmaya başladı. İşbara’nın savaşçıları, inanılmaz bir cesaretle dövüşmelerine rağmen, iki ateş arasında kalma tehlikesiyle karşı karşıyaydılar. Özellikle sağ kanat, yoğun baskı altında ezilmeye başlamıştı.
Börü Tegin, kanlar içindeki yüzüyle İşbara’nın yanına dörtnala geldi. “Kağan’ım! Sağ kanat çöküyor! Geri çekilmezsek, bizi tamamen kuşatacaklar!”
İşbara, bir anlığına durdu. Etrafına baktı. Durumun ne kadar tehlikeli olduğunu gördü. Geleneksel bir savaşta, bu pozisyonda kaybetmeleri kaçınılmazdı. Lakin o, geleneksel bir savaşçı değildi. O, bir bozkır kurduydu. Ve kurtlar, en çaresiz anlarında en beklenmedik hamleleri yaparlardı.
Gözleri, Apa’nın ordusunun merkezine kilitlendi. O merkez, mızraklı piyadelerden oluşan, neredeyse hareketsiz bir duvardı. Ve o duvarın arkasında, tepenin üzerinde, Apa’nın sancağı dalgalanıyordu.
“Bütün planları, bizi kanatlardan sarmak üzerine kurulu,” dedi İşbara, nefes nefese. “Bütün güçlerini kanatlara yığdılar. Bu da demek oluyor ki…” Gülümsedi. O gülümseme, yüzündeki kan ve terle karışınca, korkutucu bir hal almıştı. “…merkezleri, sandıkları kadar güçlü değil! O duvar, bir korku duvarı!”
Börü Tegin’e döndü. “Sağ kanada çekilme emri ver! Lakin düzensiz bir şekilde çekilsinler. Paniğe kapılmış gibi görünsünler. Düşmanı üzerlerine çeksinler. Bütün dikkatlerini o yöne versinler!”
Sonra, etrafında toplanmış olan en seçkin, en gözü pek iki bin savaşçıya, kendi ‘Kurt Sürüsü’ne döndü. Onlar, en zor savaşlarda onunla birlikte olmuş, ölümden dönmüş adamlardı.
“Bozkırın evlatları!” diye kükredi. “Şimdi av zamanı! O parlak zırhlı korkakların kalbine bir hançer gibi saplanacağız! Hedefimiz, Apa’nın sancağı! O sancak düştüğünde, o ordu da düşecek! Benimle misiniz?”
İki bin savaşçı, tek bir ağızdan haykırdı. Bu, bir intihar görevine gidenlerin değil, zafere inananların çığlığıydı.
İşbara, atını mahmuzladı. “ARKAMDAN GELİN!”
Ve Kurt Sürüsü, bozkırın gördüğü en cüretkâr hücumlardan birini başlattı. Savaşın genel akışını tamamen hiçe sayarak, bir kama gibi doğrudan Apa’nın ordusunun merkezine, o mızrak duvarına doğru dörtnala saldırdılar. Bu, askeri bir taktik değil, saf bir çılgınlıktı. Ama bazen zafer, çılgınlığın içinde saklıydı.
Hançerin Saplandığı An
Savaş Meydanı, Apa’nın Karargâh Tepesi
Zhangsun Sheng, İşbara’nın sağ kanadının çözüldüğünü gördüğünde zaferin geldiğini düşündü. “İşte bu kadar,” dedi Apa’ya. “Kaçıyorlar. Şimdi kanatlarımız kapanacak ve…”
Sözü yarım kaldı. Gözleri, savaş meydanında inanılmaz bir hızla hareket eden o küçük birliğe takıldı. Doğrudan onlara, merkeze doğru geliyorlardı. Bir an ne olduğunu anlayamadı. Bu, intihardı. Hiçbir komutan, en seçkin birliklerini böyle bir ölüme göndermezdi.
Lakin onlar durmadılar. Mızrak duvarına yaklaştıkça hızlandılar. Apa’nın piyadeleri, üzerlerine bir çığ gibi gelen o iki bin atlıyı görünce bir an tereddüt etti. O bir anlık tereddüt, her şeyi değiştirdi.
İşbara ve Kurt Sürüsü, mızrak duvarına çarpmadan hemen önce, atlarının üzerinde ayağa kalkıp kendilerini ve atlarını birer mızrak gibi kullanarak duvarın üzerine atladılar. İlk sıralardaki piyadeler, bu delice saldırı karşısında ne yapacaklarını şaşırdılar. Mızraklarını savurmaya fırsat bulamadan, atların ve insanların ağırlığı altında ezildiler. Duvar, bir anda parçalandı. Bir gedik açılmıştı.
Ve o gedikten, iki bin kişilik ölüm makinesi, ordunun kalbine daldı.
Artık düzen, plan, taktik kalmamıştı. Savaş, ordunun tam ortasında, en vahşi haliyle yaşanıyordu. İşbara ve savaşçıları, etraflarını saran on binlerce düşman askerine rağmen, tek bir hedefe kilitlenmişlerdi: tepeye, Apa’nın sancağına.
Zhangsun Sheng’in yüzündeki soğukkanlı ifade, ilk kez yerini şaşkınlığa ve paniğe bıraktı. “Muhafızlar! Kağan’ı koruyun!” diye bağırdı. “Merkezdeki yedek birlikler! O gedikten sızmalarını engelleyin!”
Lakin artık çok geçti. Apa’nın ordusunun büyük bir kısmı, kanatlardaki ‘kaçan’ düşmanı kovalamakla meşguldü. Merkezdeki yedek birlikler, olayın şokuyla zamanında reaksiyon gösteremedi. İşbara’nın hançeri, ordunun en savunmasız anında, tam kalbine saplanmıştı.
Apa, atının üzerinde donakalmıştı. O korkunç savaşçıların, kendi muhafızlarını birer birer biçerek tepeye tırmanışını dehşet içinde izliyordu. Gözleri, en önde gelen, yüzü kanla kaplı o korkunç savaşçıya, kuzeni İşbara’ya kilitlendi. İşbara’nın gözlerinde, kişisel bir nefret yoktu. Yalnızca hedefine kilitlenmiş bir avcının amansız kararlılığı vardı.
“Kaçmalıyız, Kağan’ım!” diye bağırdı bir muhafız, Apa’nın atının dizginlerine yapışarak. Lakin Apa hareket edemiyordu. Bacakları tutmuyordu. Hipnotize olmuş gibiydi.
İşbara, tepeye ulaştığında, önünde yalnızca birkaç titreyen muhafız ve korkudan kaskatı kesilmiş Apa kalmıştı. Yanında ise Kurt Sürüsü’nden geriye kalan belki de beş yüz yorgun ve yaralı savaşçı…
Zhangsun Sheng, durumun kaybedildiğini anladığı an, bir an bile tereddüt etmedi. Birkaç sadık adamıyla birlikte, savaşın karmaşasından faydalanarak sessizce atına atladı ve güneye, Çin sınırına doğru dörtnala kaçmaya başladı. Onun için bu, kaybedilmiş bir savaştı. Ama planı, tam olarak başarısız sayılmazdı. Göktürkler, birbirini kırmıştı. Gerisi, artık sadece zaman meselesiydi.
İşbara, atından atladı. Ağır adımlarla, titreyen kuzenine doğru yürüdü. Apa’nın elindeki süslü kılıç, yere düştü.
“Bitti, Apa,” dedi İşbara, sesi yorgun ama netti.
Apa, kekeleyerek, “Beni… beni öldürme,” diye fısıldadı.
İşbara, ona acıyarak baktı. “Seni öldürmeyeceğim. Sen zaten ölmüşsün. Sen, ruhunu Çinlilere sattığın gün öldün.”
İşbara, arkasını döndü ve Apa’nın parlak ipekten yapılmış sancağını tutan direğe doğru yürüdü. Kılıcının tek bir darbesiyle, direği dibinden kesti.
O parlak sancak, yavaşça yere düşerken, bütün savaş meydanında bir anlık bir sessizlik oldu. Kendi kağanlarının sancağının düştüğünü gören Apa’nın ordusu, bir anda çözüldü. Lidersiz, emirsiz kalmışlardı. Savaşma iradeleri, o sancakla birlikte toprağa serilmişti. Önce küçük gruplar halinde, sonra ise tam bir panik içinde kaçışmaya başladılar.
Savaş bitmişti. Zafer, İşbara’nındı. Lakin o, zafer naraları atmıyordu. Etrafına baktı. Vadi, Göktürklerin cansız bedenleriyle doluydu. Kardeş, kardeşi vurmuştu. Kurt, kurdun kanını dökmüştü. Bu, kazanılmış bir zaferden çok, bir imparatorluğun kendi kendini yok edişinin kanıtıydı.
Acı Zafer
Savaş Sonrası, İşbara’nın Otağı
Güneş batarken, gökyüzü kan kırmızısı bir renge bürünmüştü. Sanki o gün dökülen kan, göğe yansımıştı. İşbara, otağında tek başına oturuyordu. Zırhını çıkarmıştı. Yorgun bedeni, sayısız küçük yara ve morlukla kaplıydı. Lakin asıl yorgunluk, ruhundaydı.
Börü Tegin, içeri girdi. Yüzünde hem zaferin gururu hem de yorgunluk vardı. “Kağan’ım, Apa’yı getirdik. Ne emredersiniz?”
İşbara, başını kaldırmadan cevap verdi. “Ona bir otağ verin. Muhafızlar koysunlar. Kaçmasına izin vermeyin. Lakin ona bir esir gibi değil, bir misafir gibi davranın. O hala Mukan Kağan’ın oğlu.”
Börü Tegin şaşırmıştı. “Ama Kağan’ım… O bir hain. Çinlilerle iş birliği yaptı. Binlerce kardeşimizin kanı onun yüzünden döküldü.”
“Biliyorum,” dedi İşbara, sesi kederliydi. “Lakin onu öldürmek, bu kanı temizlemez. Onu öldürmek, beni ondan farklı kılmaz. İmparatorluğun daha fazla kana değil, birliğe ihtiyacı var. Yaraları sarmaya ihtiyacı var.”
Ayağa kalktı ve otağın çıkışına doğru yürüdü. Dışarıda, galip ordusu toplanmıştı. Yaralılar taşınıyor, ölüler için mezarlar kazılıyordu. Zaferin coşkusu, yerini yasın sessizliğine bırakmıştı.
“Bugün kazandık,” dedi İşbara, yanındaki Börü Tegin’e. “Lakin asıl savaşı kaybettik. Çinliler, istediklerini aldılar. Bizi birbirimize düşürdüler. İmparatorluğumuzun kalbine öyle bir yara açtılar ki, bu yaranın kapanması nesiller sürecek.”
Uzaklara, güneye, Çin’in olduğu yöne baktı. “Bu savaş, Apa ile benim aramda değildi. Bu savaş, bizim saflığımızla, onların entrikaları arasındaydı. Ve bugün, entrika kazandı.”
Göktürk İç Savaşı’nın ilk büyük muharebesi sona ermişti. İşbara galip gelmişti. Lakin zaferin tadı, kurt kanının metalik tadı gibi acıydı. Ve herkes biliyordu ki, bu sadece başlangıçtı. Çatlayan kalkan parçalanmıştı ve artık imparatorluğu, dışarıdan gelecek darbelere karşı koruyacak hiçbir şey kalmamıştı. Ejderha, sabırla bekliyordu. Zayıf düşmüş avının son çırpınışlarını izliyordu.
Bölüm 5 – Parçalanmış Sancak
Esir Kağan
İşbara’nın Ordugâhı, Savaştan Sonraki Günler
Savaş meydanının üzerine çöken ölüm sessizliği, yerini yavaş yavaş yeni bir düzenin sancılarına bırakmıştı. Galip gelen İşbara Kağan’ın ordusu, yaralarını sarıyor, ölülerini gömüyor ve ele geçirdiği muazzam miktardaki ganimeti tasnif ediyordu. Lakin ordugâhın en korunaklı yerinde, süslü lakin mahzun bir otağda, Göktürk tarihinin en tuhaf manzaralarından biri yaşanıyordu: Bir esir kağan.
Apa, otağında bir o yana bir bu yana yürüyordu. Üzerindeki pahalı ipek kaftan, artık bir güç simgesi değil, utancının bir nişanesi gibiydi. Sarı Irmak kıyısındaki o feci yenilgi, yalnızca ordusunu değil, ruhunu da darmadağın etmişti. Birkaç gün önce binlerce askere emir veren, Çin İmparatoru’nun desteğini arkasında hisseden hükümdar gitmiş, yerine kaderini kuzeninin merhametine bırakmış, titrek bir gölge gelmişti.
Kapı aralandı ve içeriye Ana Hatun girdi. Savaşın karmaşasında yakalanmış, lakin bir an bile asaletinden ve metanetinden ödün vermemişti. Yüzü, yorgun ve kederliydi; lakin gözlerinde hala sönmemiş bir ateş vardı. Apa’nın perişan halini görünce, yüzünde acımayla karışık bir sitem ifadesi belirdi.
“Kendini bu kadar bırakma,” dedi, sesi sertti. “Hala Mukan Kağan’ın kanını taşıyorsun. Ölüme bile gideceksen, bir kağan gibi git.”
Apa, acı bir şekilde güldü. “Kağan mı? Hangi kağan? Ordusu dağılmış, sancağı toprağa düşmüş bir kağan mı? İşbara beni öldürecek. Bütün beylerin önünde, bir hain olarak yargılayıp kafamı kesecek. Belki de daha kötüsünü yapacak.”
“İşbara seni öldürmeyecek,” dedi Ana Hatun kararlılıkla. “Öldürseydi, bunu savaş meydanında yapardı. Seni canlı tutmasının bir sebebi var. Seni bir koz olarak kullanacak.”
Apa, şaşkınlıkla ona baktı. “Ne kozu?”
“Sen, hala bazı beylerin gözünde meşru hükümdarsın. Merhum kağanın vasiyetiyle seçildin. İşbara, seni öldürürse bir kağan katili olur ve bu, ona asla sadakat yemini etmeyecek yeni düşmanlar yaratır. Tardu, batıda bu durumu bahane ederek onu bir zalim ilan eder ve kendi davasını güçlendirir. Hayır, İşbara zekidir. Seni yaşatacak. Lakin yaşarken, seni her gün öldürecek.”
Ana Hatun, otağın ortasına yürüdü. “Seni, kendi meşruiyetini pekiştirmek için kullanacak. Seni yanında bir kukla gibi gezdirip, ‘Bakın, meşru kağan bile benim üstünlüğümü kabul etti’ diyecek. Senin varlığın, onun gücünün bir kanıtı olacak. Sana saygılı davranacak, lakin özgürlüğünü asla vermeyecek. Seni, altın bir kafese kapatacak, Apa. Ve sen o kafeste yavaş yavaş çürüyeceksin.”
Apa, bu sözlerin korkunç mantığı karşısında dehşete düştü. Ölüm, bu aşağılanmanın yanında bir lütuf gibi görünüyordu. O, yenilmiş bir düşman değil, kazanılmış bir ganimet olacaktı. Bir sembol. İşbara’nın zaferinin yaşayan anıtı. O anda, hayatında ilk defa, kaderinin kontrolünü tamamen kaybettiğini anladı. Artık o, tarihin öznesi değil, nesnesiydi.
Chang’an’da Yankılanan Sessizlik
Sui Sarayı, Chang’an
Zhangsun Sheng, perişan bir halde başkent Chang’an’a ulaştığında, zafer bekleyen saray koridorlarında buz gibi bir hava esti. Getirdiği haber, bir yenilgi haberiydi. Lakin İmparator Wen, haberi aldığında ne öfkelendi ne de hayal kırıklığına uğradığını belli etti. Yüzündeki o donuk maske, her zamanki gibi yerindeydi. Danışmanı Gao Jiong ve yenik elçisi Zhangsun Sheng ile yaptığı özel toplantıda, odadaki tek ses, yanan mumların çıtırtısıydı.
“Demek ki,” dedi İmparator Wen, parmaklarını masanın üzerinde birleştirerek. “İşbara kazandı. Apa esir düştü.”
Zhangsun Sheng, başı önünde cevap verdi. “Evet, Majesteleri. Bütün planımıza rağmen… İşbara’nın cüreti ve savaşçılarının fanatik bağlılığı, sayısal üstünlüğümüzü hiçe saydı. Ordunun merkezine yaptığı o intihar saldırısı… beklenmedikti. Bir barbarın kaba kuvveti, stratejiyi alt etti. Özür dilerim, Majesteleri. Başarısız oldum.”
İmparator Wen, yavaşça başını salladı. “Hayır, Zhangsun Sheng. Başarısız olmadın. Evet, Apa kaybetti. Bu, planımızın bir parçasının aksamasıdır. Lakin büyük resme bak. Asıl amacımız neydi?”
Gao Jiong, imparatorunun düşüncesini anında kavrayarak söze girdi. “Asıl amacımız, Göktürkleri zayıflatmaktı, Majesteleri. Onları kendi içlerinde bir savaşa sürükleyerek, güçlerini tüketmelerini sağlamaktı.”
“Kesinlikle,” dedi İmparator. Gözlerinde soğuk bir zekânın pırıltısı vardı. “Ve o amaca ulaştık mı? Evet, ulaştık. Hem de fazlasıyla. Binlerce Göktürk savaşçısı, Sarı Irmak kıyısında birbirini öldürdü. İmparatorlukları, artık geri dönülmez bir şekilde ikiye bölündü. İşbara kazanmış olabilir, lakin nasıl bir zafer bu? Yaralı, yorgun bir orduyla, hazinesi boşalmış, beyleri bölünmüş bir imparatorluğun başına geçti. O şimdi, eskisinden çok daha zayıf. Çok daha savunmasız.”
Ayağa kalktı ve haritaya doğru yürüdü. “Apa’nın kaybetmesi, belki de bizim için daha iyi oldu. Apa, bizim kuklamızdı. Lakin zayıf bir kuklaydı. İşbara ise güçlü, gururlu ve bize düşman. Lakin bu gurur, onun en büyük zayıflığı olacak. Kendini yenilmez sanacak. Bizi küçümseyecek. Ve o sırada, biz ağımızı örmeye devam edeceğiz.”
Zhangsun Sheng’e döndü. “Sen, o barbarların arasında yaşadın. Onları en iyi sen tanırsın. Zayıflıkları nelerdir? Gururları dışında.”
Zhangsun Sheng, bir an düşündü. “Güvene ihanet, Majesteleri. Onlar için en büyük suç budur. Ve aralarındaki rekabet. Her bey, kendisini diğerinden üstün görür. İşbara, Apa’yı yendi. Lakin şimdi diğer güçlü figürler, onun yükselişinden rahatsız olacak. Özellikle de batıdaki Tardu.”
“Tardu…” diye mırıldandı İmparator. Parmağını haritanın batı kısmına koydu. “Tardu, tarafsız kaldı. Akıllıca bir hamle. O, İşbara gibi duygusal bir savaşçı değil. O, bir tüccar gibi düşünüyor. Hırslı ama sabırlı.”
Gao Jiong’a döndü. “Tardu’ya yeni bir elçi heyeti hazırlayın. Bu kez daha cömert hediyelerle gitsinler. Ona, İşbara’nın zaferinin aslında bütün Göktürk soyluları için bir tehdit olduğunu fısıldasınlar. İşbara’nın, tek başına bütün imparatorluğa hükmetmek istediğini, babası gibi bağımsız bir yabgu olan Tardu’nun gücünü de elinden alacağını söylesinler. Şüphe tohumları ekin. Onu, İşbara’ya karşı kışkırtın. Bir kurdu, diğerine karşı kullanın.”
Sonra tekrar Zhangsun Sheng’e baktı. “Ve Prenses Qianjin… Kuzey Zhou’nun o hırslı kızı… Savaştan sonra ne oldu?”
“O da esir düştü, Majesteleri. Şimdi İşbara’nın himayesinde. Töre gereği, İşbara’nın hatunlarından biri olacak.”
İmparator Wen, hafifçe gülümsedi. “Mükemmel. Demek ki piyonumuz, şimdi doğrudan düşmanımızın kalbinde. Ona gizlice ulaşın. Ona, ailesinin intikamını alması için son bir şans sunun. İşbara’yı içten çökertmesi için ona yardım edeceğimizi vaat edin. Ona, Göktürk tahtının bile bir olasılık olabileceğini fısıldayın. Bir kadının intikam arzusu, en güçlü orduları bile dize getirebilir.”
Chang’an’daki o sessiz odada, yenilgi, yeni ve daha şeytani bir stratejinin başlangıç noktası olmuştu. Planın ilk aşaması, kaba kuvvetle Göktürkleri bölmekti. İkinci aşama ise çok daha incelikliydi: Şüphe, kıskançlık ve ihanet zehrini kullanarak, onların kendi kendilerini yok etmelerini sağlamak. Ejderha, avının etrafındaki ağı, ipek ipliklerle, sabırla ve ölümcül bir zekâyla örmeye devam ediyordu.
Zaferin Bedeli
Ötüken, İşbara Kağan’ın Başkenti
İşbara Kağan, muzaffer bir komutan olarak Ötüken’e girdiğinde, halk onu coşkuyla karşıladı. O, töreyi koruyan, yabancı uşaklığını reddeden kahramandı. Lakin o coşkunun ardında, derin bir endişe ve belirsizlik vardı. Savaş kazanılmıştı, lakin imparatorluk yaralıydı.
İşbara, kağanlık otağına yerleştiğinde, zaferin ne kadar pahalıya mal olduğunu anladı. Hazine tamtakırdı. Apa, Çinlilerden aldığı altınların çoğunu beylere dağıtmış, geri kalanı ise savaşta kaybolmuştu. İmparatorluğun en verimli topraklarından bazıları savaşta harap olmuş, binlerce aile reisini, oğlunu kaybetmişti. En kötüsü ise, beyler arasındaki güvensizlikti. Apa’yı desteklemiş olan beyler, şimdi İşbara’dan korkuyor, her an bir intikam hamlesi bekliyorlardı. İşbara’ya sadık olanlar ise, o hainlerin hala nasıl hayatta ve mevkilerinde kaldığını sorguluyordu.
Bir gece, Börü Tegin, kağanın huzuruna çıktı. Yüzü her zamankinden daha ciddiydi.
“Kağan’ım,” dedi. “Beyler arasında huzursuzluk var. Apa’nın yandaşları, can korkusuyla size karşı gizli ittifaklar kurmaya çalışıyor. Bize sadık olanlar ise, sizin bu kadar merhametli olmanızı zayıflık olarak görüyor. Onları cezalandırmanızı, topraklarını alıp sadık olanlara dağıtmanızı istiyorlar.”
İşbara, ateşin başında oturmuş, alevleri izliyordu. “Onları cezalandırırsam, imparatorluk yeniden kan gölüne döner, Börü. Ömür boyu sürecek kan davaları başlar. Ben, bölen değil, birleştiren olmak zorundayım.”
“Nasıl birleştireceksiniz, Kağan’ım? Güven yoksa birlik olmaz. O beyler, ilk fırsatta size ihanet edeceklerdir. Tıpkı Apa’ya ihanet ettikleri gibi.”
İşbara’nın çenesi kasıldı. Bu, acı bir gerçekti. “Biliyorum. Lakin şu anda başka seçeneğim yok. Güçlü olmalıyım. Herkese, benim yönetimim altında daha güvende ve daha müreffeh olacaklarını göstermeliyim. Bunun için de kaynağa ihtiyacımız var. Hazine boş. Ordunun iaşesi zorlaşıyor.”
Börü Tegin, bir an tereddüt etti. “Bazı beyler… güneye, Çin’e bir akın düzenlememizi öneriyor. Onların zengin şehirlerini yağmalamak, hazineyi doldurmanın en hızlı yolu olur. Hem de o ejderhadan, Apa’ya verdikleri desteğin intikamını almış oluruz.”
İşbara, bu fikri düşünürken yüzünü buruşturdu. Çin’e saldırmak… Bu, tam da Sui İmparatoru’nun beklediği şey olabilirdi. Yorgun ve bölünmüş bir orduyla, hazırlıklı bir düşmanın topraklarına girmek intihar demekti. “Hayır,” dedi kararlılıkla. “Bu bir tuzak olur. Şu anda Çin ile savaşacak gücümüz yok. Onlar, bizim saldırmamızı bekliyorlar. Başka bir yol bulmalıyız.”
İşte o sırada, otağın kapısından bir muhafız girdi. “Kağan’ım, Batı’dan, Tardu Yabgu’dan bir elçi geldi.”
Bu haber, İşbara’nın düşüncelerini dağıttı. Tardu… Savaş boyunca tarafsız kalmış, kurnaz kuzeni. Şimdi neden bir elçi gönderiyordu? Zaferini tebrik etmek için mi, yoksa yeni bir talepte bulunmak için mi?
“Elçiyi kabul edin,” dedi İşbara. Zafer, ona huzur getirmemişti. Tam tersine, sorunları daha da büyütmüş, onu her yönden gelen tehditlerle dolu bir labirentin içine sokmuştu. Ve o labirentin her köşesinde, bir düşman ya da bir hain pusuya yatmış bekliyordu.
Batıdan Esen Soğuk Rüzgâr
İşbara’nın Otağı, Ötüken
Tardu’nun elçisi, tipik bir batı Göktürk soylusuydu. Yüzü, İpek Yolu’nun tozu ve güneşiyle yanmış, üzerindeki giysilerde hem bozkırın sadeliği hem de Soğd ve İran medeniyetlerinin zenginliği bir aradaydı. İşbara’nın önünde saygıyla eğildi, lakin gözlerinde bir tebaanın korkusu değil, eşit bir gücün temsilcisinin özgüveni vardı.
“Ulu Baga Kağan,” dedi elçi, sesi net ve tok bir tondaydı. “Yüce Tardu Yabgu, Sarı Irmak’taki büyük zaferinizi duymuş ve size en içten tebriklerini göndermiştir. O, törenin ve adaletin yerini bulmasından büyük bir memnuniyet duymaktadır.”
İşbara, bu süslü sözlerin ardındaki asıl niyeti anlamaya çalışarak elçiyi süzdü. “Kuzenim Tardu’ya şükranlarımı iletin. Onun bilgeliği ve tarafsızlığı, bu zor günlerde kanın daha fazla dökülmesini engellemiştir.” Bu, ince bir sitemdi. ‘Tarafsızlığınla beni yalnız bıraktın’ demenin diplomatik yoluydu.
Elçi, mesajı almış gibiydi. “Yabgu’muz, her zaman imparatorluğun birliğini ve bütünlüğünü düşünür, Kağan’ım. Lakin şimdi zafer kazanıldığına ve düzen yeniden sağlandığına göre, imparatorluğun geleceği için bazı konuların açıklığa kavuşturulması gerektiğine inanmaktadır.”
“Ne gibi konular?” diye sordu İşbara, sesinde hafif bir gerginlikle.
“Babalarımız Bumin Kağan ve İstemi Yabgu, bu imparatorluğu birlikte kurdular,” diye devam etti elçi. “Biri doğunun, diğeri batının hükümdarıydı. Aralarında bir eşitlik ve ortaklık vardı. Tardu Yabgu, bu kutlu ortaklığın devam etmesini arzu etmektedir. Batı kanadının, eskiden olduğu gibi, iç ve dış işlerinde özerk kalmasını, İpek Yolu üzerindeki kontrolünü ve Bizans gibi batılı güçlerle olan diplomatik ilişkilerini doğrudan yürütme hakkının teyit edilmesini talep etmektedir. O, sizin ulu kağanlığınızı tanımaya hazırdır. Lakin bir tebaa olarak değil, eşit bir ortak olarak.”
Bu sözler, otağın içine bir buz kütlesi gibi düştü. Tardu, İşbara’nın zaferini tebrik etmeye değil, ondan pay istemeye gelmişti. İşbara’nın en zayıf anını kollamış ve şimdi, imparatorluğu resmen ikiye bölmeyi teklif ediyordu. Bu, Apa’nın Çinlilere sığınmasından bile daha tehlikeli bir hamleydi. Çünkü bu teklif, töreye ve tarihe dayanıyordu. İstemi Yabgu, gerçekten de imparatorluğun batısını neredeyse bağımsız bir kral gibi yönetmişti.
Börü Tegin ve diğer başbuğlar, öfkeden yerlerinde duramıyorlardı. Bu, kazanılmış bir zaferin küstahça gasp edilme girişimiydi.
İşbara, derin bir nefes aldı. Öfkesini kontrol etmek için büyük bir çaba sarf ediyordu. Tardu’ya ‘hayır’ demek, batıda yeni bir cephe açmak demekti. Yorgun ve bölünmüş ordusuyla, Tardu’nun taze ve zengin gücüyle savaşamazdı. ‘Evet’ demek ise, imparatorluğun parçalanmasını kendi elleriyle onaylamak, Bumin Kağan’ın mirasına ihanet etmek demekti.
“Yabgu’nuza söyleyin,” dedi İşbara, kelimelerini dikkatle seçerek. “Onun taleplerini anlıyorum ve bilgeliğine saygı duyuyorum. Bu mühim meseleyi, Ötüken’de toplayacağımız büyük kurultayda, bütün beylerin önünde görüşelim. İmparatorluğun geleceği, tek bir kişinin değil, bütün Göktürk halkının iradesiyle şekillenmelidir.”
Bu, zaman kazanmak için yapılmış zekice bir hamleydi. Teklifi doğrudan reddetmiyor, lakin hemen kabul de etmiyordu. Kararı, bütün beylerin sorumluluğuna atarak, Tardu’yu tek başına kendisine karşı değil, bütün kurultaya karşı bir pozisyona sokuyordu.
Elçi, bu cevaptan pek memnun kalmasa da, bir kağanın sözüne itiraz edemezdi. Saygıyla eğilip ayrıldı.
Elçi çıkar çıkmaz Börü Tegin patladı. “Kağan’ım! Bu ne cüret! O, sizin zayıf anınızı kollamış bir çakaldır! Ona haddini bildirmeliydiniz!”
“Hangi güçle, Börü?” diye sordu İşbara, yorgun bir sesle. “Hangi orduyla? Hangi hazineyle? Tardu, bize savaş açarsa, Apa’yı destekleyen beylerin hepsi onun safına geçer. O zaman imparatorluk gerçekten biter.”
Otağın içinde ağır adımlarla yürüdü. “Görmüyor musunuz? Dört bir yanımız sarıldı. Güneyde, bize karşı yeni planlar kuran bir ejderha. Batıda, imparatorluktan en büyük parçayı koparmak isteyen bir akraba. İçeride, bize diş bileyen hainler ve sadakatinden emin olamadığımız beyler… Sancağı kazandık, evet. Lakin o sancak, artık tek bir parça değil. Herkes, o parçalanmış sancaktan kendine bir pay kapma derdinde.”
İşbara, hayatında ilk kez, kağanlığın yalnızca kılıç sallamak olmadığını anlıyordu. Kağanlık, entrikalarla dolu bir bataklıkta, her an batma tehlikesiyle yürümeye benziyordu. Ve o, o bataklığın ne kadar derin olduğunu yeni yeni fark ediyordu.
Kafesteki Hatun
İşbara’nın Haremi, Ötüken
İşbara’nın zaferi, Prenses Qianjin için bir esaretten diğerine geçmek anlamına geliyordu. Taspar Kağan’ın, sonra da Apa’nın hatunu olmuştu. Şimdi ise, töre gereği, galip gelen İşbara’nın hatunlarından biriydi. Lakin o, sıradan bir kadın değildi. O, ailesi Sui hanedanı tarafından yok edilmiş Kuzey Zhou İmparatoru’nun kızıydı. Kalbi, bozkırın soğuğuyla değil, intikam ateşiyle donmuştu.
İşbara, ona saygılı davranıyordu. Ona ayrı bir otağ vermiş, hizmetkârlar tahsis etmişti. Lakin Qianjin, bunun bir lütuf değil, bir zayıflık işareti olduğunu biliyordu. İşbara, onun Çin sarayındaki bağlantılarından ve zekâsından çekiniyor, onu kontrol altında tutmaya çalışıyordu.
Bir gece, en güvendiği Çinli hizmetkârı, gizlice otağına girdi. Elinde, bir pirinç kâsesinin dibine saklanmış, ufacık bir ipek rulosu vardı.
“Hanımım,” diye fısıldadı hizmetkâr. “Güneyden… İmparator Wen’den bir mesaj.”
Qianjin’in kalbi hızla çarpmaya başladı. Yıllardır beklediği an gelmişti. Ruloyu aldı ve titreyen ellerle açtı. Mesaj, şifreliydi, lakin Qianjin o şifreyi çözecek kadar zekiydi. İmparator Wen, ona acılarını anladığını, ailesinin onurunu geri kazanması için ona yardım edeceğini söylüyordu. Ondan tek istediği, İşbara’nın güvenini kazanması, onun en zayıf anlarını, planlarını, korkularını öğrenip Chang’an’a bildirmesiydi. Karşılığında ise, hayal bile edemeyeceği bir güç vaat ediyordu. Mesajın sonu, tüyler ürperticiydi: “Ejderha, bir gün kurdun yerini alabilir.”
Qianjin, mesajı yanan kandilin alevinde yaktı. Külleri avucunda dağılırken, yüzünde yıllardır ilk kez bir gülümseme belirdi. Bu, masum bir gülümseme değil, bir avcının, avını tuzağa düşürmeden önceki soğuk tebessümüydü.
O, bu barbarların arasında bir esirdi. Onu bir ganimet, bir süs eşyası olarak görüyorlardı. Ama yanılıyorlardı. O bir esir değil, kalenin içine sızmış bir casustu. O bir ganimet değil, patlamayı bekleyen bir bombaydı. İşbara, savaş meydanında Apa’yı yenmiş olabilirdi. Lakin asıl tehlikeli düşmanı, kendi otağında, kendi yatağının hemen yanı başında uyuyordu. Ve o düşman, kılıçla değil, zehirle, fısıltıyla ve ihanetle savaşacaktı. Parçalanmış sancak, çok yakında daha da küçük parçalara ayrılacaktı.
Bölüm 6 – Şüphe Tohumları
Altın Zincirler
Ötüken, 583 Baharı
Sarı Irmak zaferinin üzerinden bir kış geçmişti. Lakin zaferin getirdiği coşku, yerini bozkırın sert gerçekliğine bırakmıştı. Karlar erimiş, toprak yeniden canlanmıştı; fakat Göktürk İmparatorluğu’nun yaraları hala kanıyordu. İşbara Kağan, Ötüken’deki kağanlık otağında, imparatorluğu bir arada tutmanın omuzlarına yüklediği ezici ağırlığı her geçen gün daha fazla hissediyordu. En büyük sorunu ise basitti: Açlık.
Savaş, ekim zamanını vurmuştu. Binlerce erkek ya ölmüş ya da yaralanmıştı. Kurak geçen bir yazın ardından gelen sert kış, hayvan sürülerini kırmıştı. Şimdi ise, imparatorluğun dört bir yanından Ötüken’e kıtlık ve açlık haberleri yağıyordu. Halk homurdanıyor, beylerin sadakati, mideleri boşaldıkça zayıflıyordu. İşbara, savaş meydanında kazandığı otoriteyi, şimdi bir çuval tahıl karşısında kaybetme tehlikesiyle karşı karşıyaydı.
Bir akşam, en güvendiği beyleriyle yaptığı toplantıda, durumun vahameti bir kez daha yüzüne vuruldu. Yaşlı bir bey, titrek bir sesle konuştu: “Kağan’ım, insanlarımız ağaç kabuklarını kaynatıp yiyor. Çocuklar açlıktan ölüyor. Yakında, kendi atlarını kesmeye başlayacaklar. Bir ordu atsız kalırsa, o ordu bitmiş demektir. Bir şeyler yapmalıyız.”
Börü Tegin, öfkeyle ayağa fırladı. “Ne yapabiliriz? Gök, yağmurunu esirgiyor, toprak, ekinini vermiyor. Bu, Gök Tanrı’nın bir imtihanıdır! Sabredeceğiz!”
“Sabır, karın doyurmuyor, Börü Tegin!” diye karşılık verdi başka bir bey. “Halk, sabrı değil, ekmeği anlar. Eğer biz onlara ekmek veremezsek, ekmek vaat eden başkasına kulaklarını çevirirler. Tardu, batıda zenginlik içinde yaşıyor. Onun topraklarında kıtlık yok. Adamları, bizim beylerimizin kulağına fısıldayıp duruyor.”
İşbara, sessizce onları dinliyordu. Çaresizliğin o soğuk hissi, damarlarında geziniyordu. O sırada, otağın bir köşesinde sessizce oturan Prenses Qianjin, ilk kez söze girdi. Sesi, sakin ve yumuşaktı. Lakin o yumuşaklığın altında, dikkatle hesaplanmış bir plan yatıyordu.
“Kağan’ım, belki bir çözüm yolu vardır,” dedi. Herkesin bakışları ona döndü. Bir kadının, hele ki Çinli bir kadının, devlet meselelerine karışması alışılmadık bir durumdu. Lakin çaresizlik, alışkanlıkları yıkardı.
“Söyle,” dedi İşbara, ilgisiz görünmeye çalışarak.
“Güneyde,” diye devam etti Qianjin, “Sui İmparatorluğu’nun ambarları tahılla dolup taşıyor. Onlar, geçen yıl bereketli bir hasat dönemi geçirdiler. İmparator Wen, cömert bir hükümdardır. Halkının acı çektiğini gören bir komşusuna, bir dosta yardım elini uzatmaktan çekinmeyecektir.”
Otağa bir anda buz gibi bir sessizlik çöktü. Börü Tegin, inanmaz bir ifadeyle Qianjin’e bakıyordu. “Sen ne dediğinin farkında mısın, Hatun? O Çin ejderhasından yardım mı dileneceğiz? Bize karşı Apa’yı destekleyen, kardeş kanı dökmemize sebep olan o hilekâr düşmandan mı? Bu, onurumuzdan geriye kalanı da ayaklarının altına sermek demektir!”
“Onur, karın doyurur mu, Börü Tegin?” diye karşılık verdi Qianjin, sesini hiç yükseltmeden. “Halkınız açlıktan ölürken, onurunuz onları diriltecek mi? Bu bir dilenme değil, bir ticaret teklifi olur. Atlarımızı, kürklerimizi verir, karşılığında tahıl alırız. Bu, iki egemen devlet arasında yapılan bir anlaşmadır. Aşağılanacak bir durum yoktur.”
İşbara, düşüncelere dalmıştı. Fikir, midesini bulandırıyordu. Yıllarca savaştığı, hilelerine karşı durduğu düşmandan yardım istemek… Bu, kendi yenilgisini kabul etmek gibiydi. Lakin sonra açlıktan ölen çocukların hayali gözünün önüne geldi. Homurdanan, her an isyan etmeye hazır beylerin yüzlerini düşündü. Seçeneği var mıydı?
“Bu, onların tuzağı olabilir,” dedi, sanki kendi kendine konuşur gibi. “Bize tahıl verip, karşılığında bizi kendilerine bağlayacak taleplerde bulunabilirler.”
“O zaman taleplerini reddedersiniz, Kağan’ım,” dedi Qianjin, zekice. “Siz, güçlü bir kağansınız. Kimse size istemediğiniz bir şeyi yaptıramaz. Sadece bir elçi gönderip niyetlerini öğreniriz. Teklifleri kabul edilemezse, geri döner. En azından denemiş oluruz. Halkınıza, onlar için her yolu denediğinizi göstermiş olursunuz. Gururunuzu, halkınızın hayatından daha mı çok önemsiyorsunuz?”
Bu son soru, bir ok gibi İşbara’nın kalbine saplandı. Gurur… Bütün hayatı boyunca en değer verdiği şeydi. Lakin bir kağanın gururu, halkının refahından önce mi gelirdi? Çaresizce etrafındaki beylere baktı. Onların gözlerinde de aynı ikilemi, aynı çaresizliği gördü.
“Peki,” dedi sonunda, yenilgiyi kabul eden bir ses tonuyla. “Bir elçi gönderin. Sui İmparatoru’na, dostluk ve iyi komşuluk adına, ticari bir anlaşma teklif ettiğimizi bildirin. At karşılığında tahıl. Başka hiçbir şeye açık olmadığımızı da açıkça belirtin.”
Karar verilmişti. Qianjin, yüzünde belli belirsiz bir tebessümle başını eğdi. Planının ilk adımı başarıyla tamamlanmıştı. İşbara’yı, kendi elleriyle altın bir zincire doğru itmişti. O zincir, şimdilik bir yardım eli gibi görünüyordu. Lakin zamanla, o zincirin bir kelepçeye dönüşeceğini Qianjin’den başka kimse bilmiyordu. Ve o, bu bilgiyi, Chang’an’daki efendisine ulaştırmak için sabırsızlanıyordu.
Ejderhanın Cömertliği
Chang’an, Sui Sarayı
Göktürk elçisi, Chang’an’ın görkemli caddelerinden geçerek saraya ulaştığında, gördüğü zenginlik ve düzen karşısında nutku tutulmuştu. Ötüken’deki sefalet ve açlıkla buradaki refah arasındaki uçurum, ona tokat gibi çarptı. İmparator Wen’in huzuruna çıktığında, içinde bir küçüklük hissi vardı.
İşbara’nın “ticaret teklifini” sunduğunda, İmparator Wen, sanki bu teklifi ilk kez duyuyormuş gibi dikkatle dinledi. Yüzünde ne bir zafer ne de bir küçümseme ifadesi vardı. Yalnızca bilge bir hükümdarın ciddiyeti okunuyordu.
“Kağanınızın,” dedi İmparator, “halkının refahını düşünmesi, onun ne kadar bilge bir lider olduğunu gösterir. İyi komşular, zor zamanlarda birbirlerine destek olmalıdır. Elbette, bu ticari anlaşmayı memnuniyetle kabul ederiz. Hatta, dostluğumuzun bir göstergesi olarak, teklif ettiğiniz at sayısından daha fazla tahıl göndereceğiz. İlk kervan, bir hediye olarak yola çıksın. Karşılık beklemiyoruz.”
Elçi, kulaklarına inanamadı. Bu, beklenmedik bir cömertlikti. İmparatorun önünde yerlere kadar eğilerek teşekkür etti.
Elçi gittikten sonra, Gao Jiong, imparatorunun yanına yaklaştı. “Majesteleri, bu… bu çok cömert bir teklif. Onlara karşılıksız yardım ederek, ne kazanmayı umuyoruz?”
İmparator Wen, pencereden dışarıdaki kusursuz bahçeyi izliyordu. “En değerli şeyi, Gao Jiong. Minnettarlık. Ve bağımlılık. Bir kurdu evcilleştirmenin en iyi yolu, onu elinizden beslemektir. Ona her gün yiyecek verirseniz, bir süre sonra size saldırmayı unutur. Sadece elinizdeki yiyeceğe odaklanır. Biz, İşbara’ya ve halkına yiyecek veriyoruz. Onların gözünde, artık biz hilekâr bir düşman değil, zor zamanlarında yardım eden cömert bir komşu olacağız.”
Gülümsedi. “İşbara, gururlu bir adam. Bu yardımı kabul etmek, onun için bir aşağılanmadır. Lakin kabul etmek zorunda. Bu, onun otoritesini kendi halkının gözünde sarsacak. Beyleri, ‘Bakın, kağanımız bizi doyuramadı, Çinliler doyurdu’ diyecekler. Bu, Tardu’nun elini güçlendirecek. Onu, ‘Çin’e muhtaç olmayan gerçek lider benim’ demeye teşvik edecek. Biz, onlara sadece tahıl göndermiyoruz. Biz, onlara şüphe, bölünme ve iç çekişme tohumları ekiyoruz. Ve bu tohumlar, eninde sonunda meyvelerini verecektir.”
“Ayrıca,” diye devam etti, “bu ticaret, bizim için de kârlı. Onların atları, bizim ordumuz için paha biçilmez. Biz onlara geçici bir yiyecek veriyoruz, onlar ise bize kalıcı bir askeri güç. Uzun vadede, kazanan yine biz olacağız. Bırakın, İşbara bizim cömertliğimizle övünsün. O bilmez ki, bir ejderhanın cömertliği, her zaman bir bedelle gelir. Ve o bedeli, kendi imparatorluğuyla ödeyecek.”
Ejderhanın cömertliği, aslında en ölümcül silahtı. Çünkü o, kılıç gibi görünür bir yara açmıyor, bedeni içten içe çürüten bir zehir gibi yavaş yavaş etki ediyordu. Göktürkler, o zehri, bir şifa niyetine kendi elleriyle içiyorlardı.
Tardu’nun Hamlesi
Batı Göktürk Yabguluğu
Çin’den gelen tahıl kervanlarının Ötüken’e doğru yola çıktığı haberi, Tardu Yabgu’nun kulağına ulaştığında, o bunu beklenen bir gelişme olarak karşıladı. Chang’an’daki casusları, ona İmparator Wen’in planını zaten fısıldamıştı. Tardu, bu durumu kendi lehine çevirmek için bir an bile beklemedi.
Büyük bir kurultay topladı. Kendi yönetimi altındaki beylere, doğudaki kardeşlerinin düştüğü acı durumu anlattı. Sesinde bir keder vardı, lakin sözleri dikkatle seçilmişti.
“Kardeşlerim,” dedi. “Doğudan gelen haberler, yüreğimizi dağlıyor. Ulu kağanımız İşbara, halkını doyurmak için, atalarımızın düşmanı olan Çin ejderhasının eline bakmak zorunda kalmıştır. Bu, bütün Göktürk soyu için bir utanç günüdür. Onun cesaretini ve savaşçılığını sorgulamıyorum. Lakin bir lider, yalnızca savaş meydanında değil, barış zamanında da halkını koruyabilmeli, onların refahını sağlayabilmelidir.”
Durdu ve beylerin yüzlerindeki ifadeleri süzdü. “Bakın bizim topraklarımıza! Bizim ambarlarımız dolu, sürülerimiz sağlıklı, halkımız tok. Neden? Çünkü biz, babam İstemi Yabgu’nun yolunu izledik. Biz, boş gurur ve anlamsız savaşlar yerine, ticarete, diplomasiye ve akıllı yönetime önem verdik. Bizim, Çin’in sadakasına ihtiyacımız yok!”
Bu sözler, beyler arasında coşkulu bir onaya sebep oldu. Onlar, Tardu’nun liderliğinde zenginleşmişlerdi ve doğudaki kardeşlerine tepeden bakıyorlardı.
Tardu, en can alıcı hamlesini yapmak için doğru anın geldiğini anladı. “İşbara Kağan, benim kanımdır, kuzenimdir. Ona saygım sonsuzdur. Lakin onun kağanlığı, artık Çin’in altın zincirleriyle bağlanmıştır. O, özgür bir hükümdar değildir. Bu durumda, ben, Tardu, İstemi Yabgu’nun oğlu, atalarımın mirasını ve Göktürk halkının onurunu korumak adına, kendimi tüm Göktürklerin bağımsız ve tek kağanı ilan ediyorum!”
Bu, bir darbeydi. Açık bir isyandı. Tardu, İşbara’nın en zayıf anında, onun meşruiyetini ve otoritesini hiçe sayarak kendi kağanlığını ilan etmişti. Kendisini, Çin’e boyun eğmeyen, gerçek ve bağımsız lider olarak konumlandırıyordu.
“Beylere ve boylara haber salın!” diye kükredi. “Doğudaki kardeşlerimize de! Onlara deyin ki, Çin’in tahılıyla doymak yerine, özgür bir kağanın sancağı altında onurla yaşamak isteyen herkes, benim yanıma gelsin! Gerçek kağanlık, Ötüken’deki esir otağında değil, burada, Tanrı Dağları’nın özgür zirvelerindedir!”
Soğuk rüzgâr, şimdi batıdan bir fırtına olarak esmeye başlamıştı. Sui İmparatoru’nun ektiği şüphe tohumları, Tardu’nun hırsıyla sulanmış ve ortaya yeni bir iç savaş tehdidi çıkarmıştı. Göktürk İmparatorluğu, artık yalnızca doğu ve batı olarak değil, Çin destekli ve Çin karşıtı olarak da ikiye bölünmüştü. Ve İşbara, şimdi kendini iki ateş arasında bulmuştu.
Kırılgan Birlik
Ötüken, İşbara’nın Otağı
Tardu’nun kendisini kağan ilan ettiği haberi, Ötüken’e bir şok dalgası gibi yayıldı. İşbara, hayatının en büyük ihanetlerinden biriyle yüzleşiyordu. Çin’den gelen tahıl kervanları, halkın karnını doyurmaya başlamıştı, lakin o tahılın bedeli, Tardu’nun isyanı olmuştu.
İşbara, öfkeden deliye dönmüştü. Otağında, eline ne geçerse kırıp döküyordu. “Hain!” diye bağırıyordu. “O alçak çakal! Benim en zayıf anımı bekledi! Ben halkımın canını kurtarmak için onurumu ayaklar altına alırken, o benim sırtımdan bıçakladı!”
Börü Tegin ve diğer başbuğlar, onu yatıştırmaya çalışıyorlardı. “Sakin olun Kağan’ım! Ona haddini bildireceğiz. Orduları toplayıp üzerine yürüyeceğiz!”
“Hangi orduyla?” diye bağırdı İşbara, çaresizce. “Halk daha yeni kıtlıktan çıktı. Atlarımız zayıf. Beylerin yarısı, Tardu’nun zenginlik vaatlerine kanıp onun safına geçmeye hazır. Tardu’ya savaş açarsak, Çinliler de güneyden saldırır. O zaman her şey biter!”
O gece, İşbara hayatının en zor kararlarından birini vermek zorunda olduğunu anladı. İki düşmanı vardı: güneydeki kurnaz ejderha ve batıdaki hırslı kurt. İkisiyle aynı anda savaşamazdı. Birini seçmek zorundaydı. Ya Tardu’ya karşı Çin ile ittifak yapacak ya da Çin’e karşı Tardu ile barışmaya çalışacaktı.
İkisi de midesini bulandırıyordu. Çin’le ittifak yapmak, onurunu tamamen kaybetmek, onların kuklası olduğunu kabul etmek demekti. Tardu ile barışmak ise, onun küstahça kağanlık ilanını sineye çekmek, imparatorluğun bölündüğünü resmen tanımak anlamına geliyordu.
O sırada, otağın kapısında yeniden Prenses Qianjin belirdi. Yüzünde, bir kağanın acısını paylaşan bir eşin şefkati vardı.
“Kağan’ım,” dedi yumuşak bir sesle. “Kederinizi anlıyorum. Tardu, size büyük bir haksızlık etti. Lakin öfke, kötü bir danışmandır. Şu anki en büyük düşmanınız, Tardu değil. O, eninde sonunda kendi hırsında boğulacaktır. Asıl düşman, sizi bu duruma düşüren, sizi birbirinize düşüren güçtür: Sui İmparatorluğu.”
İşbara, şaşkınlıkla ona baktı. Kendi soydaşı olan bir imparatorluğu mu kötülüyordu?
“Onlar size tahıl verdiler, evet,” diye devam etti Qianjin. “Ama bunu sizi zayıflatmak, Tardu’yu kışkırtmak için yaptılar. Onların amacı, Göktürklerin bir daha asla tek bir sancak altında birleşmemesidir. Eğer Tardu ile savaşırsanız, tam da onların istediğini yapmış olursunuz.”
“Ne yapmalıyım o zaman?” diye sordu İşbara, yorgun bir sesle.
“İki düşmanınız varsa, daha az tehlikeli olanla ittifak yapın,” dedi Qianjin. “Tardu, sizin kanınızdan. Onunla bir gün anlaşabilirsiniz. Lakin Çin, ebedi düşmanınızdır. Bence, Tardu’ya bir elçi gönderin. Ona, aranızdaki meseleyi daha sonra, kurultayda çözeceğinizi bildirin. Şimdilik bir ateşkes ilan edin. Ve bütün gücünüzü, asıl düşmana, güneye çevirin. Sui İmparatorluğu’na, onların oyuncağı olmadığınızı gösterin. Onlara, Göktürklerin hala tek bir yumruk gibi vurabileceğini hatırlatın.”
Qianjin’in sözleri, İşbara’nın savaşçı ruhuna hitap ediyordu. Tardu’nun ihanetini sineye çekmek zordu, lakin asıl düşmanın Çin olduğu fikri, öfkesini doğru bir hedefe yönlendiriyordu. Belki de bu Çinli kadın haklıydı. Belki de birleşip, o hilekâr ejderhaya dersini vermenin zamanı gelmişti.
Lakin bilmediği bir şey vardı. Qianjin’in bu tavsiyesi, aslında Chang’an’dan gelen yeni bir talimatın parçasıydı. İmparator Wen, İşbara’nın Tardu ile anlaşmasından korkmuyordu. Tam tersine, bunu istiyordu. Çünkü iki Göktürk lideri birleşip kendisine saldırdığında, bu ona uluslararası alanda meşru bir savaş sebebi verecekti. “Bana saldıran barbarlara karşı savunma savaşı yapıyorum” diyebilecekti. Ve bu savaş, Göktürkleri tamamen yok etmek için son ve büyük bahanesi olacaktı.
İşbara, Qianjin’in tavsiyesini dinlemeye karar verdi. Tardu’ya karşı öfkesini bastıracak, asıl düşman olarak gördüğü Çin’e yönelecekti. O, onurunu kurtardığını sanıyordu. Oysa, ejderhanın kendisi için hazırladığı son ve en ölümcül tuzağa doğru, kendi ayaklarıyla yürüyordu. Şüphe tohumları, meyvelerini vermiş, şimdi ise hasat zamanı yaklaşmıştı.
Fırtına Ufukta
Çin Seddi Sınırları
İşbara, Tardu ile zoraki bir ateşkes yaptıktan sonra, bütün gücünü güney sınırına yığmaya başladı. Çin’den aldığı tahılla ordusunu beslemiş, atlarını semirtmişti. Şimdi, o gücü, kendisine o “sadakayı” verenlere karşı kullanacaktı. Bu, bir onur meselesiydi. Sui İmparatorluğu’na, Göktürklerin hala ayakta ve tehlikeli olduğunu gösterecekti.
Ordusu, yüz bin kişiyi bulmuştu. Tardu’nun birliklerinden bazıları da, Çin’e karşı birleşme çağrısına uymuştu. Bu, yıllardır Çin sınırında görülen en büyük Göktürk ordusuydu. Akıncı birlikleri, Çin Seddi’nin savunmasının zayıf olduğu noktalardan sızmaya, köyleri yağmalamaya ve sınır karakollarını ateşe vermeye başladılar.
Bu haberler Chang’an’a ulaştığında, İmparator Wen’in sarayında bir telaş havası yaratmadı. Tam tersine, bir beklenti vardı. İmparator Wen, generalleriyle yaptığı toplantıda, masadaki haritayı işaret etti.
“İşte beklediğimiz an geldi,” dedi sakin bir sesle. “Barbarlar, dostluk elimizi ısırdılar. Cömertliğimize, yağma ve talanla karşılık verdiler. Artık bütün dünya, bizim haklı bir savunma savaşı yürüttüğümüzü görecek.”
Generallerine döndü. “Orduları hazırlayın. Lakin savunmada kalacağız. Onların, seddi aşıp iç bölgelere girmesine izin verin. Bırakın dağılsınlar, yağmaya dalsınlar. En disiplinsiz, en dağınık oldukları anda, bütün gücümüzle üzerlerine çökeceğiz. Bu, bir yok etme savaşı olacak. Geriye, Ötüken’e haber götürecek bir ulak bile bırakmayacağız.”
Planı, acımasız ve kesindi. İşbara, bir onur savaşı verdiğini sanıyordu. Oysa o, İmparator Wen’in satranç tahtasında, şah-mat olmak üzere olan bir piyondu. Fırtına, artık ufukta değildi. Fırtına, Çin Seddi’nin üzerinde, iki kadim gücün son ve nihai hesaplaşması için kopmak üzereydi. Ve o fırtınadan sonra, bozkır bir daha asla eskisi gibi olmayacaktı.
Bölüm 7 – Wei Nehri Tuzağı
Ejderhanın Sınırları
Çin Seddi, Sui Sınırları, 583 Yazı
Göktürk ordusu, güneye doğru akan bir insan seli gibiydi. Yüz bin savaşçının atlarının toynakları, toprağı bir deprem gibi titretiyor, kaldırdıkları toz bulutu, güneşi bile perdelemeye yetiyordu. Bu, yıllardır bozkırda toplanmış en büyük güçtü. İşbara Kağan, atının üzerinde, ordusunun başında bir demir dağ gibi duruyordu. Gözleri, ufukta bir yılan gibi kıvrılan o meşhur hatta, Çin Seddi’ne kilitlenmişti. O set, atalarının defalarca aştığı, lakin her seferinde yeniden karşılarına dikilen bir kibir anıtıydı. Bu kez, o anıtı yerle bir etmeye, arkasındaki ejderhayı ininde boğmaya gelmişti.
Tardu ile yapılan kırılgan ateşkes, ordusuna yeni bir soluk getirmişti. Batıdan gelen binlerce tecrübeli savaşçı, İşbara’nın sancağı altında toplanmıştı. Ortak düşman, Çin, iki hırslı kurdu geçici olarak aynı safta birleştirmişti. Bu birleşik güç, kendisini yenilmez hissediyordu. Moraller yüksekti. Çin’den gelen tahıl sayesinde karınları tok, atları besiliydi. O tahılın, kendilerine karşı kullanılacak bir yem olduğunu akıllarına bile getirmiyorlardı. Onlar için bu, düşmanın ahmaklığından faydalanarak güç toplamak ve şimdi o gücü, düşmanın kalbine yöneltmekti. Bir onur savaşıydı.
“Sui İmparatoru,” diye gürledi İşbara, yanında at süren Börü Tegin’e. “Bize sadaka vererek bizi evcilleştirebileceğini sandı. Şimdi ona, kurdun elden yemeyeceğini, lakin o eli bileğinden koparabileceğini göstereceğiz!”
Ordudan, bu sözlere karşılık vahşi bir savaş narası yükseldi.
İlk saldırılar, bir fırtına gibi başladı. Göktürkler, seddin tamamına aynı anda saldırmak yerine, casuslarının önceden belirlediği zayıf ve az korunan geçitlere odaklandılar. Küçük, hareketli birlikler, gecenin karanlığından faydalanarak kuleleri ateşe veriyor, nöbetçileri sessizce ortadan kaldırıyor ve gedikler açıyordu. Birkaç gün içinde, o aşılmaz denen set, yer yer bir kevgire dönmüştü. Ana ordu, o gediklerden Çin topraklarına sel gibi akmaya başladı.
İlk başlarda karşılaştıkları direniş, şaşırtıcı derecede zayıftı. Sınır karakolları, kısa bir çatışmadan sonra ya terk ediliyor ya da kolayca ele geçiriliyordu. Karşılarına çıkan küçük Sui birlikleri, Göktürklerin ezici gücü karşısında dayanamayıp dağılıyordu. Bu durum, İşbara’nın ve komutanlarının kibrini daha da artırdı.
“Korkaklar!” diye bağırdı bir başbuğ, alevler içindeki bir karakolun önünden geçerken. “Ejderha dedikleri, meğer bir toprak solucanıymış! Bizim gelişimizden o kadar korkmuşlar ki, inlerine saklanıyorlar!”
Ordu, Çin’in kuzey eyaletlerine yayıldı. Bu, Göktürk savaşçısının en sevdiği şeydi: yağma. Zengin köyler, savunmasız kasabalar, ipek ve tahıl dolu depolar… Yıllardır süren kıtlığın ve iç savaşın acısını çıkarırcasına, her şeyi talan ediyorlardı. At arabaları, ganimetlerle dolup taşıyor, her savaşçının heybesi altın ve değerli eşyalarla ağırlaşıyordu.
İşbara, bu ilk zaferlerin sarhoşluğu içindeydi. Bu, yalnızca bir askeri başarı değil, kişisel bir intikamdı. Kendisine tepeden bakan, onu sadakayla aşağılamaya çalışan Sui İmparatoru’na, bozkırın gerçek efendisinin kim olduğunu gösteriyordu. Ötüken’deki o çaresiz günleri, Çin tahılına muhtaç kalmanın utancını unutmuştu. Şimdi o, fatih idi. O, Gök Tanrı’nın yeryüzündeki kırbacıydı. Ve o kırbaç, ejderhanın sırtında şaklıyordu. Lakin farkında olmadığı şey, o kırbacın her şaklayışında, kendisini tuzağın daha da derinlerine çektiğiydi.
Geri Çekilen Gölge
Çin’in Kuzey Eyaletleri, 583 Yaz Ortası
Göktürk ordusu, Çin topraklarında ilerledikçe, tuhaf bir durumla karşılaşmaya başladı. İlk haftalardaki o kolay zaferler ve zengin yağmalar, yerini boşluğa ve sessizliğe bırakmıştı. Karşılarına çıkan kasabalar ve şehirler, adeta birer hayalet yerleşim yeri gibiydi. Kapılar ardına kadar açık, sokaklar bomboştu. Lakin ambarlar da boştu. Kuyulara zehir atılmış, tarlalardaki ekinler yakılmıştı. Sui ordusu, ortada yoktu. Sanki buharlaşıp uçmuşlardı.
Bu, İmparator Wen’in acımasız lakin dâhiyane planının ikinci aşamasıydı. Göktürklerin ilk saldırılarına kasıtlı olarak zayıf bir direniş göstermiş, onların kibirlerini beslemiş ve yağma hırsıyla dağılmalarına izin vermişti. Şimdi ise, generallerine verdiği emir kesindi: “Geri çekilin. Savaşmayın. Her şeyi yakın, her şeyi boşaltın. Bırakın o barbarlar, boş topraklarda aç bir kurt sürüsü gibi dolansınlar. Bırakın, zafer sandıkları şeyin aslında bir bataklık olduğunu anlasınlar.”
Bir gece, İşbara’nın kurmayları, otağında toplanmıştı. Yüzlerde, ilk günlerdeki o coşkudan eser yoktu. Yerini, bir kafa karışıklığı ve endişe almıştı.
“Bu bir tuzak, Kağan’ım,” dedi Tardu’nun gönderdiği tecrübeli bir komutan. “Çinliler korkak değil, kurnazdır. Bizi kendi topraklarının derinliklerine çekiyorlar. Ordumuz, ganimetlerle ağırlaştı, yavaşladı. Disiplin gevşedi. Her an bir yerden çıkıp bize saldırabilirler.”
Börü Tegin, bu sözlere şiddetle karşı çıktı. “Tuzak mı? Ne tuzağı? Düşman, bizim gücümüzden korkup kaçıyor, hepsi bu! Onları başkentleri Chang’an’a kadar kovalayacağız! Saraylarını başlarına yıkacağız!”
İşbara, iki komutanını dinlerken sessizdi. İçinde bir şüphe kemiriyordu. Tardu’nun komutanı haklı olabilirdi. Bu ilerleyiş, fazla kolaydı. Lakin geri çekilmeyi teklif etmek, bu kadar ilerlemişken, onca ganimet elde etmişken… Bu, kendi komutanlarının ve askerlerinin gözünde bir korkaklık olarak görülebilirdi. Gururu, şüphesine baskın geldi.
“Yola devam!” dedi kesin bir emirle. “Çinliler kaçıyor, biz kovalıyoruz. Töre budur. Geri çekilmek, bir kurda yakışmaz. Belki de gerçekten korktular. Belki de içlerinde, bizim bilmediğimiz bir isyan, bir karışıklık var. Fırsat ayağımıza gelmişken, onu tepemeyiz. Hedefimiz, Wei Nehri! O bereketli vadiye ulaştığımızda, ordumuz dinlenir, atlarımız yeniden güç toplar. Oradan da Chang’an’a bir adım yol kalır.”
Karar verilmişti. Ordu, ilerlemeye devam edecekti. Lakin artık zafer sarhoşluğuyla değil, gergin bir beklentiyle ilerliyorlardı. Arkalarında bıraktıkları yanmış tarlalar ve boş şehirler, bir zaferin değil, yaklaşan bir felaketin uğursuz işaretleri gibiydi. Geri çekilen gölge, aslında pusuya yatmış bir avcının, avını ölümcül vuruş menziline çekme taktiğinden başka bir şey değildi. Ve Göktürk ordusu, o menzile doğru adım adım yaklaşıyordu.
Kalpteki Fısıltı
İşbara’nın Ordugâhı, Çin Toprakları
Ordu ilerledikçe, disiplinsizlik ve homurdanmalar artmaya başlamıştı. Yağmalanacak bir şey kalmamıştı. Kıtlık, şimdi Çin topraklarının ortasında, yüz bin kişilik orduyu tehdit ediyordu. Askerler yorgun, atlar zayıftı. İlk baştaki o coşku, yerini bıkkınlığa ve tedirginliğe bırakmıştı. Bu devasa ordu, kendi ağırlığı altında ezilmeye başlıyordu.
Prenses Qianjin, bu durumu en yakından gözlemleyen kişiydi. O, savaşın başından beri İşbara’nın yanında, haremiyle birlikte ordugâhta seyahat ediyordu. Dışarıdan bakıldığında, o endişeli, sadık bir eşti. Lakin geceleri, otağının mahremiyetinde, o bambaşka bir kimliğe bürünüyordu. Gizli mürekkeple yazdığı, pirinç tanelerinin içine sakladığı ufacık notlar, güvenilir haberciler aracılığıyla Sui ordusunun karargâhına ulaşıyordu. Göktürk ordusunun mevcudu, morali, erzak durumu, komutanlar arasındaki anlaşmazlıklar… Her detay, Chang’an’daki stratejistlerin önüne seriliyordu.
Bir akşam, Qianjin, İşbara’yı düşünceli bir halde otağında tek başına otururken buldu. Yanına yaklaştı, eline sıcak şarap dolu bir kâse tutuşturdu.
“Yorgun görünüyorsunuz, Kağan’ım,” dedi, sesinde şefkatli bir tını vardı. “Bu kadar büyük bir ordunun yükü, en güçlü omuzları bile çökertir.”
İşbara, içini çekti. Belki de ilk defa, bu kadının yanında gardını indiriyordu. “Bu sessizlik, beni yoruyor, Qianjin. Savaşın gürültüsü, bu sessizlikten daha iyidir. Düşman nerede? Ne planlıyor? Bilmemek, en kötüsü.”
“Belki de gerçekten korktular,” dedi Qianjin, sanki onu teselli eder gibi. “Belki de gücünüz, onların hayal ettiğinden bile büyüktü. Lakin… yine de dikkatli olmak gerekmez mi? Ordumuz çok dağıldı. Askerler yorgun. Belki de Wei Nehri’ne ulaştıktan sonra, bir süre dinlenip Ötüken’e geri dönmek daha akıllıca olur. Elde ettiğimiz ganimetler, imparatorluğu yıllarca zengin etmeye yeter. Daha fazlasını istemek, açgözlülük olmaz mı?”
Sözleri, mantıklı ve masum görünüyordu. Bir yandan İşbara’nın gururunu okşuyor (“gücünüz çok büyük”), bir yandan da geri çekilme fikrini aklına sokuyordu. Bu, tam da İmparator Wen’in istediği şeydi. Göktürk ordusu, geri çekilmeye karar verdiği an, en savunmasız anı olacaktı. Ganimetlerle yavaşlamış, morali bozulmuş bir ordu, düzenli bir geri çekilme yapamaz, paniğe kapılıp dağılırdı.
Tam o sırada, otağın kapısında, esir kağan Apa’nın muhafızları belirdi. “Kağan’ım, Apa Kağan sizinle görüşmek istiyor. Acil olduğunu söylüyor.”
İşbara’nın yüzü sertleşti. “Ne istiyormuş o korkak?” Yine de, “Getirin,” diye emretti.
Apa, içeri girdiğinde bir hayalet gibiydi. Zayıflamış, saçı sakalı birbirine karışmıştı. Lakin gözlerinde, uzun zamandır görülmeyen bir ciddiyet ve aciliyet vardı.
“İşbara,” dedi, artık ‘kağan’ unvanını kullanmıyordu. “Geri dön. Bu bir tuzak. Hem de tarihin gördüğü en büyük tuzaklardan biri. Beni dinle, ne olur bir kez olsun dinle!”
“Nereden biliyorsun?” diye sordu İşbara, küçümseyen bir tavırla. “Çinli dostların mı fısıldadı kulağına?”
“Onları tanıyorum!” diye bağırdı Apa, çaresizlik içinde. “Onların düşünce yapısını biliyorum! Geri çekilmiyorlar, pusu kuruyorlar! Bizi istedikleri yere, öldürecekleri yere çekiyorlar! Şu anda etrafımızdaki bütün tepelerin, vadilerin arkasında on binlerce askerleri saklanıyor, eminim! Bizi tamamen yok etmek için doğru anı bekliyorlar! Gururunu bir kenara bırak ve ordunu kurtar!”
Apa’nın sözlerindeki samimiyet ve korku, bir an için İşbara’yı etkiledi. Acaba haklı olabilir miydi? Lakin sonra Apa’nın yüzüne baktı. Çin ipeği giyen, onlardan yardım dilenen, savaş meydanından kaçan o zayıf adamı gördü. Onun uyarısı, bir bilgenin tavsiyesi gibi değil, bir korkağın hezeyanı gibi geldi.
“Yeter!” diye kesti attı. “Senin korkaklığın, benim kararımı etkilemeyecek. Şimdi çık dışarı ve beni rahat bırak!” Muhafızlara, “Götürün şunu!” diye emretti.
Apa, çaresizlik içinde omuzları çökük bir halde götürülürken, Qianjin her şeyi sessizce izlemişti. Yüzünde, Apa için duyduğu sahte bir üzüntü vardı. Lakin içten içe, planının ne kadar kusursuz işlediğini görüyordu. İşbara’nın kibri, onun en büyük düşmanıydı. Ve o kibir, onu ve yüz bin kişilik ordusunu, adım adım felakete sürüklüyordu. Kalbine fısıldanan şüphe tohumları, gururunun kalın kabuğunu delememişti.
Kapanın Şekillenmesi
Wei Nehri Vadisi, 583 Sonbahar Başı
Sonunda Wei Nehri Vadisi’ne ulaştılar. Burası, Çin’in kalbiydi. Bereketli topraklar, yemyeşil otlaklar, zengin yerleşimler… Lakin burası da büyük ölçüde boşaltılmıştı. Yine de, yorgun ordu için bir vaha gibiydi. İşbara, burada birkaç hafta konaklayıp dinlenmeye, ardından Chang’an’a son darbeyi vurmaya karar verdi.
Ordu, geniş vadiye yayıldı. Disiplin, neredeyse tamamen ortadan kalkmıştı. Birlikler, dağınık bir şekilde konaklıyor, küçük gruplar halinde yiyecek ve otlak aramak için etrafa dağılıyordu. Ganimet arabaları, ordugâhın ortasında devasa bir yığın oluşturmuştu. Kimse, etraflarını saran tepelerin ardında neler olduğundan haberdar değildi.
O tepelerin ardında ise, ejderhanın çelik dişleri sessizce yerlerine yerleşiyordu.
Aylardır, İmparator Wen’in en iyi generalleri, imparatorluğun dört bir yanından topladıkları orduları, gizli yollardan ve gece yürüyüşleriyle bu vadiye taşımışlardı. Güneyden, doğudan, batıdan… En az üç yüz bin kişilik, dinlenmiş, iyi beslenmiş ve disiplinli bir Sui ordusu, vadiyi bir at nalı gibi çevrelemişti. Piyadeler, vadinin çıkışlarını tutmuş, okçular ve arbaletçiler tepelerin yamaçlarına mevzilenmiş, seçkin ağır süvari birlikleri ise son darbeyi vurmak için gizlenmişti.
Sui karargâhında, yaşlı bir general, devasa bir kum masası üzerinde birliklerin konumunu gösteriyordu. “Bütün birlikler yerinde, Majestelerinin elçisi. Barbarlar, vadinin tam ortasındalar. Dağınık ve yorgunlar. Çıkış yolları tutuldu. Artık kaçamazlar. Kapan hazır.”
Zhangsun Sheng, o kum masasına bakarken, yüzünde soğuk bir memnuniyet vardı. Sarı Irmak’taki yenilginin intikamını alacağı an gelmişti. “İmparatorun emri açık,” dedi. “Bu bir esir alma savaşı değil. Bu bir imha savaşı. Geriye, bozkıra bu felaketin haberini götürecek kimse kalmamalı. İşbara’yı canlı istiyorum. İmparator, onunla bizzat konuşmak istiyor.”
Gökyüzü, o gün de kurşuni bulutlarla kaplıydı. Rüzgâr, vadideki otları uğursuzca dalgalandırıyordu. Göktürk ordugâhında, ateşler yakılmış, askerler dinleniyordu. Hiçbiri, üzerlerine çökmek üzere olan o korkunç kaderden haberdar değildi. Kapanın çeneleri, yavaşça ve gürültüsüzce kapanıyordu.
Kırmızı Nehir
Wei Nehri Savaşı, 583 Sonbaharı
Kıyamet, şafakla birlikte koptu.
İlk olarak, tepelerden gelen on binlerce okun ve arbalet cıvatasının vızıltısı, sabahın sessizliğini yırttı. Göktürk ordugâhının üzerine, ölümcül bir demir yağmuru yağmaya başladı. Uykularından fırlayan, ne olduğunu anlayamayan binlerce savaşçı ve at, daha kılıcını çekemeden yere serildi. Çadırlar alev aldı, panik çığlıkları vadiyi doldurdu.
İşbara, otağından fırladığında gördüğü manzara karşısında donakaldı. Ordusu, daha savaşmaya başlamadan yok ediliyordu. Tepeler, onlara ok yağdıran Sui askerleriyle karınca yuvası gibi kaynıyordu.
“TUZAK!” diye bağırdı, Apa’nın o çaresiz çığlıkları kulaklarında yankılanırken. Lakin artık çok geçti.
Ok yağmuru durduğu an, ikinci dalga başladı. Vadinin çıkışlarını tutan Sui piyadeleri, devasa bir kalkan duvarı oluşturarak ilerlemeye başlarken, kanatlardan, daha önce hiç görülmemiş bir güçle, binlerce ağır zırhlı Sui süvarisi (kataphrakt) saldırıya geçti. Bunlar, bozkırın hafif süvarilerine benzemiyordu. Hem atları hem de binicileri, tepeden tırnağa demir zırhlarla kaplıydı. Onlar, hareket eden birer kale gibiydiler ve karşılarına çıkan her şeyi ezip geçiyorlardı.
Göktürkler, panik içinde toparlanmaya, savaş düzeni almaya çalıştılar. Lakin dağınık ve hazırlıksızdılar. Ağır zırhlı süvarilerin ilk saldırısı, onların zayıf hatlarını bir kâğıt gibi yırttı. Savaş, kısa sürede bir katliama dönüştü.
İşbara ve Börü Tegin, etraflarına topladıkları birkaç bin sadık savaşçıyla umutsuz bir direniş gösteriyorlardı. “Dağılmayın!” diye bağırıyordu İşbara. “Birleşin! Yarıp çıkacağız!”
Lakin artık birleşecek bir ordu kalmamıştı. Herkes kendi canının derdine düşmüştü. Savaşçılar, ganimet arabalarını bırakıp kaçmaya çalışıyor, lakin kapalı olan vadi çıkışlarında, Sui piyadelerinin mızrak duvarlarına çarpıp can veriyorlardı.
Börü Tegin, İşbara’nın yanında bir aslan gibi dövüşüyordu. Vücudu sayısız yara almıştı, lakin hala ayaktaydı. Bir grup Sui süvarisi, doğrudan İşbara’yı hedef alarak saldırdığında, Börü Tegin atını onların önüne sürdü. “Kaç, Kağan’ım!” diye bağırdı. “Bozkırın sana ihtiyacı var! Kaç!”
Kılıcını son bir gayretle savurdu, iki süvariyi atından düşürdü. Lakin bir mızrak, zırhının boşluğundan girip göğsüne saplandı. Gözleri, son bir kez kağanına baktı ve atının üzerinden cansız bir şekilde yığıldı.
En sadık dostunun, kardeşinin ölümünü gören İşbara’nın kalbi, o anda paramparça oldu. Gözlerini bir anlık bir nefret ve acı bürüdü. Lakin Börü Tegin’in son sözleri, aklını başına getirdi. Kaçmalıydı. Bu cehennemden çıkmalı, intikam almak için yaşamalıydı.
Etrafında kalan son birkaç yüz savaşçıyla birlikte, vadinin en sarp, en az korunan yamaçlarından birine doğru atını sürdü. Umutsuz bir yarma harekâtıydı bu. Peşlerindeki Sui askerlerinden kaçarken, arkalarına baktıklarında gördükleri manzara, hafızalarına sonsuza dek kazınacaktı.
Wei Nehri Vadisi, devasa bir mezbahaya dönmüştü. Yüz bin kişilik o mağrur Göktürk ordusundan geriye, cansız bedenlerden oluşan bir tepe ve kanla kızıla boyanmış bir nehir kalmıştı. Zafer hayalleri, gururları, ganimetleri… hepsi o kanlı çamurun içinde kaybolmuştu.
İşbara, yaralı bedeni ve kanayan ruhuyla, o ölüm vadisinden kaçmayı başardı. Lakin o artık muzaffer Baga Kağan değildi. O, ordusunu bir hiç uğruna yok etmiş, en sadık dostlarını kaybetmiş, gururu paramparça olmuş, kaçak bir adamdı. Ejderhanın tuzağı, kusursuz bir şekilde işlemiş, Göktürklerin gücünü ve onurunu tek bir günde tarihe gömmüştü. Ve şimdi, o kaçak kağanın peşinde, bütün bir imparatorluğun gücü vardı.
Bölüm 8 – Kırık Kılıç
Kaçaklar ve Avcılar
Wei Nehri’nden Bozkıra, 583 Kışı
Wei Nehri’nin kanlı suları, geride on binlerce cansız beden bırakarak akmaya devam ederken, vadiden kaçabilenler için asıl savaş yeni başlıyordu. Bu, kılıçların ve kalkanların değil, açlığın, soğuğun ve umutsuzluğun savaşıydı. İşbara Kağan, o korkunç katliamdan sağ kurtulmayı başaran birkaç bin döküntü savaşçıyla birlikte, bir hayalet ordusu gibi kuzeye, bozkıra doğru kaçıyordu. O mağrur Baga Kağan gitmiş, yerine gözleri acıyla ve utançla oyulmuş, omuzları yenilginin ağırlığı altında çökmüş bir adam gelmişti.
Gündüzleri sarp vadilerde, sık ormanlarda saklanıyor, geceleri ise ayazın kemiklerini dondurduğu bozkırda at sürüyorlardı. Artık ne ganimetleri vardı ne de yiyecekleri. Hayatta kalmak için atlarının bazılarını kesmek zorunda kalmışlardı ki bu, bir Göktürk için yapılabilecek en büyük fedakârlıktı. Giysileri parçalanmış, silahları körelmişti. Onlar artık bir ordu değil, peşlerindeki avcılardan kaçan bir av sürüsüydü.
Ve avcılar, her yerdeydi.
Sui İmparatoru Wen, zaferini kesinleştirmek için hiçbir şeyi şansa bırakmamıştı. Generallerine verdiği emir basitti: “İşbara’yı ve hayatta kalan son adamını bulana dek durmak yok. Bozkırın her karışını eleyin. Onlara nefes aldırmayın. Onlara yeniden toparlanma fırsatı vermeyin.”
Sui ordusunun hafif süvari birlikleri, tazı sürüleri gibi kaçakların peşine düşmüştü. Bozkırı Göktürkler kadar iyi bilmiyorlardı, lakin sayıları ve kaynakları sonsuzdu. Yollar üzerine karakollar kuruyor, su kaynaklarını tutuyor, yerel halktan zorla bilgi alıyorlardı. İşbara ve adamları için dünya, daracık bir koridora dönüşmüştü.
Bir gece, dondurucu bir rüzgârın estiği çıplak bir tepede mola verdiklerinde, İşbara, ateşin cılız ışığında adamlarının yüzlerine baktı. Bir zamanlar bozkırın en seçkin savaşçıları olan bu adamlar, şimdi açlıktan ve yorgunluktan çökmüş, gözlerinde umut kırıntısı kalmamış birer iskelete dönmüşlerdi. Börü Tegin’in gülen yüzü, o yiğit komutanlarının naraları, Sarı Irmak’taki zafer… hepsi uzak bir rüya gibiydi. Kendi kibri, kendi gururu yüzünden bu yiğitleri ölüme sürüklemişti. Bu düşünce, bir zehir gibi ruhunu kemiriyordu.
Yanına, o katliamdan sağ kurtulmayı başaran az sayıdaki komutanından biri yaklaştı. “Kağan’ım, güneydoğuda Sui birliklerinin hareketlendiği haberi geldi. Bu yolu da kesiyorlar. Batıya, Tardu’nun topraklarına sığınmaktan başka çaremiz kalmadı.”
Tardu… Bu isim, İşbara’nın kalbine bir hançer gibi saplandı. Kendisine ihanet eden, onun zayıf anında kendini kağan ilan eden o hırslı kuzeninden yardım istemek… Wei Nehri’nde ölmek, bundan daha onurlu geliyordu. “Asla!” diye kesti attı. “O çakalın önünde diz çökeceğime, burada Sui köpekleriyle dövüşerek ölürüm.”
“Ama Kağan’ım,” diye ısrar etti komutan. “Bu sadece sizin canınız değil. Bu, Göktürklerin umudu. Siz ölürseniz, her şey biter. Tardu, ne kadar hırslı olursa olsun, bir Sui ordusunun bozkırın kalbine yerleşmesine izin vermez. Bizi onlara teslim etmez. Bu bir onur meselesi değil, hayatta kalma meselesi.”
İşbara cevap vermedi. Komutan haklıydı. Lakin gururu, o kırık kılıç, hala ruhunun bir parçasıydı ve mantığının sesini duymasını engelliyordu. O gece, bir karar veremeden, yorgunluktan ve kederden bitap düşmüş bir halde uykuya daldı. Rüyasında, kan kırmızısı bir nehirde boğuluyordu. Ve nehrin kenarında duran Börü Tegin, ona hayal kırıklığıyla bakıyordu.
Esirin Dönüşü
Sui Ordusu Karargâhı, Çin Toprakları
Wei Nehri zaferi, Sui İmparatorluğu’nda büyük bir coşkuyla kutlanıyordu. Başkent Chang’an, günlerce süren şenliklere sahne oldu. Lakin zaferin mimarı İmparator Wen, bu kutlamalara katılmıyor, vaktini sarayının sessiz odalarında, yeni stratejiler kurarak geçiriyordu. Zafer, onun için bir son değil, yeni bir başlangıçtı.
Savaşta esir düşen binlerce Göktürk, zincirlere vurulmuş halde Çin’in çeşitli şehirlerine dağıtılmıştı. Lakin aralarında bir esir vardı ki, diğerlerinden çok daha değerliydi: Apa.
Apa, savaşın sonucunu öğrendiğinde, içinde hem bir rahatlama hem de derin bir keder hissetmişti. Rahatlamıştı, çünkü İşbara’nın kibri cezalandırılmıştı. Kederliydi, çünkü o cezanın bedelini on binlerce Göktürk kendi canıyla ödemişti. O, bu felaketin geleceğini görmüş, uyarmaya çalışmış, lakin dinlenmemişti.
Bir gün, zincirler içinde tutulduğu çadıra, general Zhangsun Sheng girdi. Yüzünde, galip bir komutanın mağrur ifadesi vardı.
“Gördün mü, Apa?” dedi, alaycı bir tonda. “Kibirli kuzenin, sonunda dersini aldı. Ordusu yok oldu, kendisi de bozkırda bir fare gibi avlanıyor. Eğer en başta beni dinleseydin, şimdi sen Ötüken’de, benim korumam altında bir kağan olarak oturuyor olurdun.”
Apa, yattığı yerden yavaşça doğruldu. Gözlerinde, eski korkaklığından eser yoktu. Yenilgi ve esaret, onu tuhaf bir şekilde olgunlaştırmıştı. “O benim kuzenim,” dedi, sesi sakin ama keskindi. “Ve o ordu, benim halkımdı. Siz, bir zafer kazandığınızı sanıyorsunuz. Lakin siz, bozkırın kalbine nesiller boyu silinmeyecek bir nefret ektiniz. Bu savaş, burada bitmeyecek.”
Zhangsun Sheng, bu beklenmedik cevap karşısında bir an şaşırdı. Sonra kahkahalarla güldü. “Nefret mi? Aç bir mide, nefretten daha güçlü bir duygudur, Apa. Bozkır, artık bizim merhametimize muhtaç. Onlara ya ekmek veririz ya da açlıktan ölmelerini izleriz. Seçim onların.”
Sonra ciddileşti. “İmparator, senin için yeni bir planı var. Seni, yeniden kağan yapmak istiyor.”
Apa, bu sözler karşısında en ufak bir heyecan duymadı. “Beni bir kukla olarak kullanmaya devam etmek istiyor, desene şuna.”
“Adına ne dersen de,” dedi Zhangsun Sheng, omuz silkerek. “İşbara yok edildi. Tardu, kendi başına buyruk bir isyankâr. Bozkırın bir lidere ihtiyacı var. Bizimle iş birliği yapacak, sözümüzü dinleyecek bir lidere. O lider, sen olacaksın. Seni, güçlü bir Sui ordusunun korumasında Ötüken’e göndereceğiz. Seni, ‘Büyük Göktürk Kağanı’ olarak tanıyacağız. Karşılığında ise, imparatorumuzun talimatlarına uyacak, bizimle bir barış ve vasallık antlaşması imzalayacaksın.”
Bu, şeytani bir teklifti. Apa’ya, kaybettiği her şeyi, hatta daha fazlasını geri vaat ediyorlardı. Lakin bedeli, ruhunu ve halkının özgürlüğünü tamamen satmaktı. Bir zamanlar, bu teklifi gözü kapalı kabul ederdi. Lakin Wei Nehri’nde dökülen kan, onu değiştirmişti.
“Ya kabul etmezsem?” diye sordu.
Zhangsun Sheng’in yüzündeki gülümseme kayboldu. “O zaman,” dedi soğuk bir sesle. “Senin varlığının bir anlamı kalmaz. Ve anlamsız şeyler, ortadan kaldırılır. Unutma, İşbara hala hayatta. Belki de onunla anlaşmak, bizim için daha kârlı olur. Eminim o, canını kurtarmak için her türlü anlaşmayı imzalayacaktır.”
Bu, üstü kapalı bir tehditti. Apa’ya, ya piyonları olmayı kabul etmesini ya da yok edilmeyi seçmesini söylüyorlardı. Apa, bir karar vermek zorundaydı. Geçmişin hatalarını tekrarlayıp bir kukla kağan mı olacaktı, yoksa onurlu bir ölümü mü seçecekti? Bu karar, sadece kendi kaderini değil, bozkırın geleceğini de etkileyecekti.
Hainin Tacı
Ötüken, Sui Koruması Altında, 584 Başı
Apa, yaşamayı seçti. Lakin bu, korkaklıktan verilmiş bir karar değildi. O, Zhangsun Sheng’in teklifini kabul ederken, zihninde bambaşka bir plan şekillenmişti. Eğer Çinliler onu yeniden tahta oturtacaksa, o da bu gücü, onlara karşı kullanmanın bir yolunu bulacaktı. İçeriden, bir Truva atı gibi çalışacaktı. Bu, neredeyse imkânsız, delice bir plandı. Lakin kaybedecek bir şeyi kalmamıştı.
Birkaç ay sonra, devasa bir Sui ordusunun eşliğinde, Apa Kağan Ötüken’e geri döndü. Şehir, bir hayalet gibiydi. Erkeklerin çoğu savaşta ölmüş, geride kalanlar ise açlık ve hastalıkla boğuşuyordu. Apa’nın, Çin sancağı taşıyan bir ordunun başında şehre girişi, halk tarafından sessiz bir şok ve utançla karşılandı. Onların gözünde o, düşmanla iş birliği yapan bir haindi.
Lakin Apa, artık eski Apa değildi. Tahta oturduğu ilk gün, büyük bir kurultay topladı. Karşısında, savaşlardan ve kıtlıktan geriye kalan, umutsuz ve yorgun beyler duruyordu.
“Biliyorum, bana bir hain olarak bakıyorsunuz,” diye başladı konuşmasına. Sesi, güçlü ve kararlıydı. “Biliyorum, düşmanla birlikte geldiğim için benden nefret ediyorsunuz. Haklısınız. Ben, hatalar yaptım. Zayıf düştüm. Lakin kuzenim İşbara da hatalar yaptı. Onun kibri, en yiğit savaşçılarımızı Wei Nehri’nde bir hiç uğruna ölüme gönderdi. Şimdi o, bozkırda bir kaçak. Tardu, batıda kendi krallığını kurma derdinde. Peki size soruyorum, beyler! Bu halkı, bu açlığı ve sefaleti kim bitirecek? İşbara’nın kırık kılıcı mı? Tardu’nun bencil hırsları mı?”
Durdu ve kalabalığın gözlerinin içine baktı. “Ben, size savaş vaat etmiyorum. Size kan ve gözyaşı vaat etmiyorum. Ben, size ekmek vaat ediyorum. Barış vaat ediyorum. Çinlilerle bir anlaşma yaptım. Evet, bu bir onursuzluk gibi görünebilir. Lakin bu anlaşma sayesinde, ambarlarımız yeniden tahılla dolacak. Halkımız açlıktan ölmeyecek. Ordularımız, birbirlerinin kanını dökmeyecek. Önce hayatta kalmalıyız, beyler. Önce yaralarımızı sarmalıyız. Onurumuzu, ancak ayakta kalırsak geri kazanabiliriz. Ölü bir adamın onuru olmaz.”
Sözleri, beylerin kalbindeki o en temel duyguya dokunmuştu: Hayatta kalma içgüdüsü. Savaşlardan, kan davalarından bıkmışlardı. Apa’nın vaat ettiği barış ve istikrar, onursuz da olsa, cazip geliyordu. Kurultay, Apa’nın kağanlığını, dişlerini sıkarak da olsa onayladı. Hainin tacı, böylece yeniden sahibinin başına konmuştu. Lakin o tacın altındaki baş, artık bir kuklanın değil, intikam planları yapan bir stratejistin başıydı.
İki Ateş Arasında
Tardu Yabgu’nun Başkenti, Tanrı Dağları
Apa’nın, Sui ordusuyla birlikte Ötüken’e yerleştiği haberi, Tardu’nun sarayına ulaştığında, Tardu Yabgu kendini bir anda karmaşık bir denklemin içinde buldu. O, İşbara’nın yenilgisini, kendi kağanlığını pekiştirmek için bir fırsat olarak görmüştü. Lakin şimdi, doğu sınırında, doğrudan Çin İmparatorluğu’nun kontrolünde olan bir kukla devlet kurulmuştu. Bu, onun için çok daha büyük bir tehditti.
Huzuruna, perişan bir halde, bozkırda aylarca süren kaçıştan sonra nihayet topraklarına ulaşabilen İşbara çıktı. İşbara, bir zamanlar kendisine rakip olan, onu hor gören kuzeninin önünde dururken, hayatının en büyük aşağılanmasını yaşıyordu. Lakin başka seçeneği yoktu.
“Tardu,” dedi, sesi bitkindi. “Yardımına ihtiyacım var. Sui ordusu, Apa’yı kullanarak bütün bozkırı ele geçirmeye çalışıyor. Bu, sadece benim meselem değil. Bu, hepimizin meselesi. Bugün beni yok ederler, yarın sıra sana gelir. Birleşmeliyiz.”
Tardu, tahtında oturmuş, sakalını sıvazlayarak İşbara’yı dinliyordu. İçinde, rakibinin bu perişan halinden keyif alan bir parça vardı. Lakin bir de durumun ciddiyetini gören stratejist yanı vardı. İşbara haklıydı. Sui İmparatorluğu’nun bozkırda bu kadar güçlenmesi, kendi bağımsızlığı için de bir ölüm fermanı demekti.
Lakin İşbara’ya güvenebilir miydi? Ona yardım ederse, İşbara yeniden güçlendiğinde ona ihanet etmeyeceğinin bir garantisi var mıydı?
Aynı günlerde, Tardu’ya güneyden, Chang’an’dan da bir elçi geldi. Elçi, İmparator Wen’in yeni teklifini sunuyordu. “İmparatorumuz, sizin bilgeliğinize ve gücünüze her zaman saygı duymuştur. O, sizi Batı’nın tek ve meşru hükümdarı olarak tanıyor. Apa Kağan, sadece Doğu Göktürklerinin kağanıdır. İmparatorumuz, sizinle bir ittifak kurmak istiyor. Eğer kaçak İşbara’yı bize teslim ederseniz, size on bin top ipek ve beş bin at hediye edecek. Ayrıca, sizin Batı Kağanlığınızın egemenliğini resmen tanıyacak.”
Bu, Tardu’yu tam anlamıyla iki ateş arasında bırakan bir teklifti. Bir yanda, kanından olan lakin güvenilmez rakibi İşbara’nın ittifak teklifi. Diğer yanda, ebedi düşman lakin güçlü ve cömert görünen Çin’in ittifak ve rüşvet teklifi.
İşbara’ya yardım etmek, Çin ile doğrudan bir savaşa girmek demekti. Bu, büyük bir riskti. İşbara’yı Çin’e teslim etmek ise, kısa vadede büyük bir kazanç sağlayacaktı. Lakin bu, bir Göktürk liderine yakışmayacak bir ihanetti ve uzun vadede, kendisini Çin karşısında yalnız bırakacaktı.
Tardu, günlerce bu ikilem üzerine düşündü. Sarayındaki beyler de ikiye bölünmüştü. Bazıları, Çin’in altınını kabul etmeyi, bazıları ise Göktürk onurunu koruyup İşbara’ya yardım etmeyi savunuyordu. Tardu’nun vereceği karar, sadece İşbara’nın değil, bütün Göktürk dünyasının kaderini belirleyecekti. Bozkırın geleceği, onun hırsı ile onuru arasında yapacağı seçime bağlıydı.
Küllerin Altındaki Kıvılcım
Tardu’nun Sarayı, Karar Anı
Tardu, günlerce süren düşüncenin ardından, kararını verdi. O, ne bir kahraman ne de bir hain olacaktı. O, bir tüccar gibi düşünecek, en kârlı yolu seçecekti.
İşbara’yı huzuruna çağırdı. “Sana yardım etmeyeceğim, İşbara,” dedi, sesi soğuk ve netti. İşbara’nın yüzündeki son umut kırıntısı da o anda yok oldu.
“Lakin,” diye devam etti Tardu, “seni Çinlilere de teslim etmeyeceğim. Bu, benim onuruma sığmaz. Topraklarımda kalabilirsin. Sana ve adamlarına yiyecek ve barınak vereceğim. Lakin bir şartla: Benim kağanlığımı tanıyacaksın. Benim tebaam olacaksın. Siyasi hiçbir faaliyette bulunmayacaksın. Sen, artık bir kağan değil, benim misafirim olan, topraksız bir bey olacaksın.”
Bu, İşbara için ölümden beter bir teklifti. Tardu, onu ne öldürüyor ne de kurtarıyordu. Onu, kendi sarayında, onuru kırılmış bir süs eşyası olarak tutacaktı. Kırık kılıcı, tamamen elinden alıp bir duvara asıyordu.
İşbara’nın başka seçeneği yoktu. Kabul etti. Artık o, Tardu’nun merhametine kalmış, güçsüz bir sürgündü.
Tardu, aynı zamanda Çin elçisine de cevabını verdi. “İmparatorunuza söyleyin, dostluk teklifini memnuniyetle karşılıyorum. Lakin İşbara benim topraklarıma sığınmış bir akrabamdır. Göktürk töresi, sığınanı teslim etmeyi yasaklar. Onu size veremem. Lakin size garanti ederim ki, benim kontrolüm altında olduğu sürece, size hiçbir zarar veremeyecektir.”
Bu, Tardu’nun ustaca bir manevrasıydı. Hem Çin ile arasını tamamen bozmuyor, onlara İşbara’yı kontrol altında tutma sözü veriyordu. Hem de İşbara’yı elinde bir koz olarak tutuyordu. Yarın öbür gün Çin ile arası bozulursa, İşbara’yı yeniden sahneye sürebilirdi. O, iki tarafa da oynamış, riskini en aza indirmişti.
İmparator Wen, bu cevabı aldığında Tardu’nun kurnazlığını takdir etti. Lakin bu, planlarını değiştirmedi. İşbara, şimdilik etkisiz hale getirilmişti. Apa, Ötüken’de onun kontrolündeydi. Tardu, kendi gücüyle sarhoş olmuş, tehlikenin farkında değildi. Her şey yolunda gidiyordu.
Ancak kimsenin, ne Tardu’nun ne de İmparator Wen’in hesap edemediği bir şey vardı. İşbara, yenilmiş, aşağılanmış, gücünü kaybetmiş olabilirdi. Lakin o hala hayattaydı. Ve kalbindeki intikam ateşi, sönmemişti. O ateş, şimdilik küllerin altında kalmış bir kıvılcımdı. Lakin bozkırın rüzgârı bir gün yeniden döndüğünde, o küçücük kıvılcımın, her şeyi yeniden yakacak bir alev topuna dönüşme ihtimali her zaman vardı. Kırık kılıç, belki de bir gün yeniden dövülebilirdi. Savaş, bitmemiş, sadece şekil değiştirmişti.
Bölüm 9 – Ejderhanın Gölgesinde
Altın Kafesteki Kağan
Ötüken, 585 Yılı
Apa Kağan’ın Ötüken’deki hükümdarlığı, bir tiyatro oyununu andırıyordu. Sahne, kutsal başkentti. Oyuncular, Göktürk beyleri ve halkıydı. Başroldeki kağan, repliklerini söylüyor, emirler veriyor, törenleri yönetiyordu. Lakin herkes, hem oyuncular hem de seyirciler, asıl yönetmenin sahne arkasında, Chang’an’da oturduğunu biliyordu. Apa’nın kağanlık otağının hemen yanı başında dalgalanan Sui sancağı, bu gerçeğin sessiz lakin inkâr edilemez bir kanıtıydı.
Ötüken, yavaş yavaş yaralarını sarmaya başlamıştı. Sui İmparatorluğu’ndan düzenli olarak gelen tahıl kervanları, açlığı bitirmişti. Savaşlar durmuş, insanlar tarlalarına, sürülerine geri dönmüştü. Apa, söz verdiği gibi barışı ve istikrarı sağlamıştı. Lakin bu barışın bir bedeli vardı. O bedel, onurdu. Göktürkler, artık bozkırın efendileri değil, güneydeki ejderhanın merhametiyle yaşayan bir uydu devletti.
Apa, bu altın kafesin içinde her gün biraz daha boğuluyordu. Gündüzleri, Sui ordusunun komutanı ve fiili Ötüken valisi olan Zhangsun Sheng ile devlet meselelerini görüşüyor, onun “tavsiyelerini” dinlemek zorunda kalıyordu. Her kararı, her ataması Chang’an’ın onayından geçiyordu. Geceleri ise, otağında yalnız kaldığında, kendi yansımasında bir hainin yüzünü görüyordu. Wei Nehri’nde ölen on binlerce Göktürk’ün hayaleti, uykularını bölüyordu. Onu hayatta tutan tek şey, o imkânsız intikam planıydı. Lakin o planı nasıl işletecekti? Etrafı Çinli casuslarla ve onlara sadık Göktürklerle çevriliydi. Her sözü, her adımı izleniyordu.
Bir gün, Zhangsun Sheng, onu yeni bir “tavsiye” ile ziyaret etti. “Kağan’ım,” dedi, her zamanki yapmacık saygısıyla. “İmparatorumuz, Göktürk halkının kadim geleneklerine büyük saygı duymaktadır. Lakin modern bir devletin, daha merkezi ve düzenli bir yapıya ihtiyacı vardır. Geleneksel boy sisteminiz, beylerin çok güçlenmesine ve merkezi otoritenin zayıflamasına yol açıyor. İmparatorumuz, size Sui modelini örnek alan bir idari reform yapmanızı öneriyor.”
Bu, masum bir öneri gibi sunulmuş, lakin aslında Göktürk toplumunun temelini dinamitleyen bir teklifti. Boy sistemini kaldırmak, beylerin gücünü kırmak, binlerce yıllık toplumsal yapıyı yok etmek ve yerine Çin tipi bir bürokrasi getirmek demekti. Bu, Göktürkleri yalnızca siyasi olarak değil, kültürel olarak da Çin’e bağlamanın en etkili yoluydu.
Apa, bu teklifin ne anlama geldiğini anında anladı. Kanının çekildiğini hissetti. “Bu… bu mümkün değil,” diye kekeledi. “Beyler bunu asla kabul etmez. Bu, yeni bir isyan başlatır.”
Zhangsun Sheng gülümsedi. O gülümseme, bir yılanın tıslaması kadar soğuktu. “İsyan mı? Hangi güçle? Unutmayın Kağan’ım, Ötüken’deki en büyük güç, sizin sadık müttefikiniz olan Sui ordusudur. Beyler, ya yeni düzene uyarlar ya da yeni düzenin dışında kalırlar. Seçim onların. İmparatorumuz, sizin liderliğinizde birleşmiş ve ‘modernleşmiş’ bir Göktürk devleti görmek istiyor. Bu, hepimizin çıkarına olacaktır.”
Apa, tuzağa düştüğünü bir kez daha anladı. Bu reformu kabul ederse, kendi halkının gözündeki son itibarını da kaybedecek, tam bir vatan haini olacaktı. Reddederse, Çinliler onu tahttan indirip yerine daha uysal birini, belki de Tardu’yla anlaşıp onu bile getirebilirlerdi. Köşeye sıkışmıştı.
O gece, Apa, kimsenin haberi olmadan, en güvendiği birkaç adamından birini gizli bir görevle batıya, Tardu’nun başkentine gönderdi. Yanına, kendi el yazısıyla yazdığı, şifreli bir mektup vermişti. Mektupta tek bir cümle yazıyordu: “Ejderha, yavrularımızı da yutmak istiyor.” Bu bir yardım çağrısı değil, bir uyarıydı. Apa, kendi onursuzluğunu, bozkırın geri kalanını uyandırmak için bir silah olarak kullanmaya karar vermişti. Belki de hainin tacı, bir gün bir direnişin sembolü olabilirdi.
Sürgündeki Kurt
Tardu’nun Başkenti, Tanrı Dağları
İşbara, Tardu’nun sarayında bir mahkûmdan farksızdı. Ona saygılı davranılıyordu, lakin her adımı gözetim altındaydı. Savaşçılıkla geçen bir ömrün ardından, bu atıl hayat ona işkence gibi geliyordu. Günlerini avlanarak, kılıç talimi yaparak geçiriyor, lakin zihni hep Ötüken’de, Wei Nehri’nin kanlı ovasındaydı. Yenilginin utancı ve intikam arzusu, içini bir ateş gibi yakıyordu.
Tardu, onu bir koz olarak elinde tutmaktan memnundu. İşbara’nın varlığı, hem Çin’e hem de Apa’ya karşı bir denge unsuru sağlıyordu. Zaman zaman onu yanına çağırır, devlet meseleleri hakkında fikirlerini sorar, lakin asla ona gerçek bir güç vermezdi. Bu, Tardu’nun kurnaz oyunuydu: İşbara’yı hem kullanıyor hem de kontrol altında tutuyordu.
Bir gün, Apa’dan gelen o gizli ulak, Tardu’nun sarayına ulaştı. Ulak, büyük bir gizlilik içinde İşbara ile görüştürüldü. İşbara, kuzeninden gelen o tek cümlelik mektubu okuduğunda, ne demek istediğini anında anladı. Çinliler, sadece siyasi bir hâkimiyetle yetinmiyor, Göktürklerin ruhunu, kültürünü, yaşam biçimini de ele geçirmeye çalışıyorlardı.
İşbara, mektupla birlikte doğruca Tardu’nun huzuruna çıktı. “Bak!” dedi, mektubu Tardu’nun önüne atarak. “O korkak Apa bile, tehlikenin farkına varmış! Ejderha, hepimizi yutacak! Sen burada benimle satranç oynarken, onlar bozkırın tapusunu kendi üzerlerine geçiriyorlar! O idari reform dedikleri şey, bizim sonumuz demektir. Artık birleşmekten başka çaremiz yok!”
Tardu, mektubu okudu. Yüzü ifadesizdi. O da Çinlilerin niyetinin farkındaydı. Lakin o, İşbara gibi fevri değildi. O, bir stratejistti. “Birleşmek mi?” dedi, alaycı bir tonda. “Hangi güçle? Senin artık bir ordun yok, İşbara. Sen, benim merhametimle yaşayan bir sürgünsün. Ve benim ordum, şu anda bütün Sui İmparatorluğu ile tek başına savaşacak kadar güçlü değil.”
“O zaman ne yapacağız?” diye bağırdı İşbara, çaresizlik içinde. “Oturup sonumuzun gelmesini mi bekleyeceğiz?”
“Bekleyeceğiz,” dedi Tardu, sakin bir şekilde. “Ama boş beklemeyeceğiz. Apa’nın bu hamlesi, beyler arasında bir huzursuzluk yaratacak. Ötüken’de, Apa’ya ve Çinlilere karşı bir direniş başlayacak. Bırakalım, onlar birbirini yesin. Çin, Ötüken’deki o isyanı bastırmak için daha fazla asker göndermek zorunda kalacak. Güçleri bölünecek. İşte o zaman, biz harekete geçeceğiz. Biz, bir isyanın ortasına dalmayacağız. Biz, yorgun düşmüş iki tarafın da işini bitirmeye geleceğiz.”
İşbara, Tardu’nun bu soğukkanlı ve acımasız mantığı karşısında dehşete düştü. Tardu, Göktürklerin kurtuluşunu değil, kendi mutlak hâkimiyetini düşünüyordu. Onun için Ötüken’deki direnişçiler de, Apa da, Çinliler de sadece kendi oyununda feda edilebilir piyonlardı.
“Sen bir Göktürk değilsin, Tardu,” dedi İşbara, sesi tiksintiyle doluydu. “Sen, ruhunu hırsına satmış bir tüccarsın.”
Tardu gülümsedi. “Tarihi, senin gibi onurlu kahramanlar değil, benim gibi hayatta kalan tüccarlar yazar, kuzenim. Şimdi git ve misafirliğinin tadını çıkar. Senin zamanın, belki bir gün yeniden gelir. Ama o gün, bugün değil.”
İşbara, o odadan çıkarken, hayatında ilk defa gerçek bir umutsuzluğa kapıldı. En büyük düşmanı Çin değildi. En büyük düşmanı, kendi kanından olanların bitmek bilmeyen hırsı ve ihanetiydi. Bozkır, dışarıdan gelen bir ejderha tarafından değil, kendi içindeki kurtlar tarafından parçalanıyordu. Lakin o bilmese de, Apa’nın yaktığı o kıvılcım, Ötüken’in külleri altında yavaş yavaş bir yangına dönüşmeye başlamıştı.
Küllerin Altındaki Yangın
Ötüken ve Çevresi, 585-586
Apa’nın Çin usulü reformları hayata geçirme çabası, beklendiği gibi büyük bir tepkiyle karşılaştı. Özellikle eski ve köklü boyların beyleri, atalarından miras kalan haklarının ve topraklarının ellerinden alınmasına şiddetle karşı çıktılar. Bu, sadece bir toprak kavgası değil, bir kimlik mücadelesiydi. Göktürk olmak, bir boya ait olmak demekti. O boyu ortadan kaldırmak, kimliği de ortadan kaldırmak anlamına geliyordu.
İlk başta tepkiler, kurultaydaki sert tartışmalar ve gizli toplantılarla sınırlıydı. Lakin Zhangsun Sheng’in emrindeki Sui birlikleri, reformlara karşı çıkan bazı güçlü beyleri “devlete isyan” suçlamasıyla tutuklayıp idam edince, bardağı taşıran son damla oldu.
Küllerin altındaki yangın, ilk olarak Ötüken’den uzakta, bozkırın ücra köşelerinde başladı. Kendisine ‘Töre Bekçileri’ adını veren küçük, silahlı gruplar ortaya çıktı. Liderleri, genellikle idam edilen beylerin oğulları veya kardeşleriydi. Bu gruplar, Sui kervanlarına, vergi toplayan memurlara ve küçük karakollara vur-kaç taktikleriyle saldırmaya başladılar. Bu, organize bir ordu değildi. Bu, halkın kendiliğinden gelişen, dağınık ama kararlı bir direnişiydi.
Apa Kağan, bu direniş karşısında iki arada bir derede kalmıştı. Bir yandan, bu direnişçiler onun otoritesine başkaldırıyordu ve Çinli müttefikleri, ondan bu “haydutları” ezmesini istiyordu. Diğer yandan, o direnişçilerin, aslında kendisinin de kalben desteklediği bir dava için savaştığını biliyordu. Onlar, Apa’nın açıkça yapamadığını yapıyor, Göktürk onurunu korumaya çalışıyorlardı.
Apa, gizlice bir denge politikası yürütmeye başladı. Çinlilere, direnişi bastırmak için elinden geleni yaptığını söylüyor, hatta göstermelik olarak bazı birlikleri isyancıların üzerine gönderiyordu. Lakin o birliklere, isyancılarla ciddi bir çatışmaya girmemeleri, onları sadece dağıtmış gibi görünmeleri emrini veriyordu. Hatta gizli ulaklar aracılığıyla, direniş liderlerine silah ve erzak yardımı bile yaptığı söylentileri dolaşıyordu. Apa, hem cellat hem de müttefik rolünü aynı anda oynamaya çalışıyordu. Bu, inanılmaz derecede tehlikeli bir oyundu.
Direnişin liderlerinden biri, babası idam edilmiş olan genç ve gözü pek bir savaşçı olan Kara Budun’du. Kara Budun, İşbara’nın eski savaşçılarındandı ve onun gibi ateşli bir gelenekçiydi. O, Apa’ya da, Tardu’ya da, Çinlilere de düşmandı. Onun hayali, bütün bu hainlerden ve yabancılardan arınmış, eski ve saf Göktürk töresine dayanan yeni bir imparatorluktu. Kısa sürede, etrafına binlerce umutsuz ve öfkeli genci topladı. Onun birliği, artık basit bir çete değil, Ötüken’i tehdit eden ciddi bir askeri güç haline gelmişti.
Bu durum, Chang’an’daki İmparator Wen’i endişelendirmeye başlamıştı. Apa, isyanı bastırmakta ya yetersiz kalıyor ya da isteksiz davranıyordu. Tardu, batıda pusuya yatmış bekliyordu. Bozkır, yeniden bir kaosa sürükleniyordu. Ve İmparator Wen, kaosun en iyi çözümünün, daha büyük bir kaos yaratmak olduğunu biliyordu.
Ejderhanın Yeni Oyunu
Chang’an, Sui Sarayı
İmparator Wen, danışmanlarıyla yaptığı toplantıda, önündeki haritaya bakıyordu. Harita, artık sadece iki renkten oluşmuyordu. Apa’nın kontrolündeki Doğu Kağanlığı, Tardu’nun Batı Kağanlığı ve şimdi de haritanın ortasında, Kara Budun’un direnişçilerinin kontrol ettiği, sürekli yeri değişen, kırmızıyla işaretlenmiş bir “isyan” bölgesi vardı.
“Apa, kontrolü kaybediyor,” dedi Gao Jiong, endişeyle. “Ya da daha kötüsü, bizi oyuna getiriyor. Bu isyanı gizlice destekliyor olabilir.”
“Biliyorum,” dedi İmparator Wen, sakince. “Apa, sandığımız kadar aptal bir kukla değilmiş. Lakin her oyuncu, bir yerden sonra hata yapar. Onun hatası, bizim gücümüzü küçümsemek olacak.”
Bir süre düşündü. “Bozkır, üç parçaya bölündü. Apa, Tardu, Kara Budun… Üçü de birbirine düşman. Bu durumu kendi lehimize nasıl çevirebiliriz? Birini, diğerine karşı nasıl kullanabiliriz?”
Zhangsun Sheng, o ana kadar sessizce dinlemişti. “Majesteleri, belki de sorunumuzun çözümü, yine bozkırın kendi içindedir. Unuttuğumuz bir oyuncu daha var: Tardu’nun sarayında sürgünde olan İşbara.”
Herkesin bakışları ona döndü. İşbara, artık bitmiş, unutulmuş bir piyon olarak görülüyordu.
“İşbara,” diye devam etti Zhangsun Sheng, “gururlu ve gelenekçi bir adamdır. O, Apa’nın Çin destekli yönetiminden de, Tardu’nun bencil hırsından da, Kara Budun’un ne olduğu belirsiz isyanından da nefret eder. O, hala pek çok eski savaşçının gözünde meşru kağandır. Özellikle de bu isyancıların çoğu, onun eski adamlarıdır.”
“Nereye varmak istiyorsun?” diye sordu İmparator Wen, ilgisi çekilmişti.
“İşbara’yı yeniden sahneye sürelim, Majesteleri,” dedi Zhangsun Sheng, gözlerinde şeytani bir pırıltıyla. “Ona gizlice ulaşalım. Ona, kaybettiklerini geri kazanması için bir şans daha sunalım. Onu, Tardu’ya karşı kışkırtalım. Tardu’nun zayıf bir anında, onun Batı Kağanlığı’nı ele geçirmesine yardım edelim. Sonra da onu, doğudaki isyanı bastırmak için kullanalım. İşbara, Kara Budun gibi gelenekçi isyancılar üzerinde Apa’dan çok daha etkilidir. Onları kendi safına çekebilir ya da kolayca ezebilir.”
Gao Jiong, plana itiraz etti. “Ama Majesteleri, İşbara bizim en büyük düşmanımızdı. Onu yeniden güçlendirmek, kendi elimizle yeni bir tehdit yaratmak olmaz mı?”
“Olur,” dedi İmparator Wen, gülümseyerek. “Ama bu kez, kontrol edilebilir bir tehdit olur. İşbara, bize bir kez yenildi. Gücümüzü biliyor. Bize muhtaç olmadan ayakta kalamayacağını anladı. Ona gücü biz verirsek, o gücü bizden geri alabileceğimizi de bilir. Onu, Tardu ve Apa gibi iki kurnaz oyuncu yerine, daha öngörülebilir, daha kolay manipüle edilebilir bir güce dönüştürürüz. Bozkırı, tek bir kağan altında, bizim kontrolümüzde birleştirmesini sağlarız. Sonra da… zamanı geldiğinde, o son kağanı da ortadan kaldırmak, tek bir hamleyle bütün oyunu bitirmek olur.”
Bu, inanılmaz derecede riskli, bir o kadar da dâhiyane bir plandı. Ejderha, oyundan çıkardığı bir piyonu, satranç tahtasına yeniden sürerek, bütün dengeleri altüst etmeyi planlıyordu. Düşmanını, daha büyük bir düşmanına karşı kullanacak, sonra da ikisini birden yok edecekti. Bu, “barbarı barbara kırdırma” politikasının en sofistike, en acımasız versiyonuydu.
Beklenmedik Ziyaretçi
Tardu’nun Sarayı, İşbara’nın Sürgün Otağı
İşbara, o akşam otağında tek başına oturmuş, körelmiş kılıcını biliyordu. Bu, umutsuz bir çabaydı. Kılıç keskinleşse bile, onu kullanacağı bir savaş yoktu. O, Tardu’nun kafesindeki bir kurttu ve o kafesten asla çıkamayacağını düşünmeye başlamıştı.
O sırada, otağının kapısı sessizce aralandı. İçeri giren, Tardu’nun muhafızlarından biri değildi. Yüzü tamamen bir peçeyle örtülü, üzerinde sade giysiler olan bir adamdı. İşbara, içgüdüsel olarak kılıcına davrandı.
“Korkma, Kağan’ım,” dedi adam, fısıltıyla. Peçesini indirdi. Yüzü, İşbara’ya tanıdık geliyordu. O, yıllar önce Ötüken’de tüccarlık yapan, aslında Zhangsun Sheng’in casuslarından biri olan bir Soğdlu’ydu.
“Sen!” diye tısladı İşbara. “Ne işin var burada? Tardu’nun haberi var mı?”
“Kimsenin haberi yok,” dedi Soğdlu. “Sana, güneydeki büyük ejderhadan bir mesaj getirdim.”
İşbara, alayla güldü. “Ne o? İmparatorunuz, beni de mi satın almak istiyor? Benim fiyatımın ne olduğunu sormaya mı geldin?”
“Hayır,” dedi Soğdlu, ciddiyetini bozmadan. “Sana, çalınanı geri vermeyi teklif etmeye geldim. Sana, kağanlığı geri vermeyi teklif etmeye geldim.”
İşbara’nın elindeki kılıç, bir anlığına duraksadı. “Ne saçmalıyorsun sen?”
Soğdlu, İmparator Wen’in planını, özenle seçilmiş kelimelerle İşbara’ya anlattı. Ona, Tardu’nun ihanetini hatırlattı. Tardu’nun onu nasıl bir mahkûm gibi tuttuğunu, onun onurunu nasıl ayaklar altına aldığını söyledi. Sonra, ona bir çıkış yolu gösterdi. “İmparatorumuz, senin gerçek bir kağan olduğuna inanıyor. Tardu gibi bir tüccarın değil. Sana, Tardu’yu devirmen için gizlice silah, altın ve asker desteği verecek. Batı Kağanlığı’nı ele geçirdiğinde, seni Batı’nın tek kağanı olarak tanıyacak. Sonra da, senden tek bir şey isteyecek: Doğu’daki o isyanı bastırman ve Apa’yı tahttan indirmen. Bütün Göktürkleri, yeniden tek bir sancak altında, senin liderliğinde birleştirmeni istiyor.”
İşbara, nefesini tutmuş, dinliyordu. Bu, aklının ucundan bile geçmeyecek bir teklifti. En büyük düşmanı, ona en büyük fırsatı sunuyordu. Bu bir tuzak mıydı? Elbette, bir tuzaktı. Çinliler, babalarına bile güvenmezlerdi. Lakin bu, aynı zamanda onun tek şansıydı. Bu kafesten çıkmak, Tardu’dan intikam almak, yeniden bir orduya sahip olmak ve en önemlisi, yeniden kağan olmak için tek şansı…
Gururunu yutup bu zehirli eli kabul edecek miydi? Yoksa onurlu bir mahkûm olarak bu kafeste ölmeyi mi seçecekti?
Soğdlu casus, cevabını beklerken, İşbara’nın gözlerinin içine baktı. Ve o gözlerde, sönmüş sandığı o kıvılcımın, yeniden bir alev topuna dönüştüğünü gördü. Sürgündeki kurt, yeniden avlanma şansı bulmuştu. Ve bu fırsatı kaçırmaya niyeti yoktu. Bedeli ne olursa olsun. Ejderhanın gölgesinde, yeni ve daha kanlı bir perde açılmak üzereydi.
Bölüm 10 – İhanet Tohumları
Gece Yarısı Anlaşması
Tardu’nun Başkenti Yakınları, 587 Yılı
İşbara, Soğdlu casusun getirdiği teklifin üzerinde haftalarca düşündü. Geceleri uyumuyor, otağında bir o yana bir bu yana yürüyerek, zihnindeki satranç tahtasında hamleleri tekrar tekrar oynuyordu. Bu, bir anlaşma değil, şeytanla yapılan bir pazarlıktı. Sui İmparatoru, ona bir merdiven uzatıyordu; lakin o merdivenin her basamağının ihanetle, son basamağının ise muhtemelen kendi ölümüyle sonuçlanacağını biliyordu. Lakin şu anki durumu neydi? Tardu’nun sarayında, onuru kırılmış, gücü elinden alınmış, yaşayan bir ölüden farksızdı. Şeytanın merdiveni, hiçliğin kuyusunda çürümekten daha iyi bir seçenek gibi görünmeye başlamıştı.
Kararını verdiğinde, her şeyi en ince detayına kadar planladı. Gizlice Soğdlu casusla yeniden buluştu. Buluşma, gecenin en karanlık saatinde, başkente birkaç fersah uzaklıktaki terk edilmiş bir kervansarayın yıkıntıları arasında gerçekleşti. Ay, bulutların arkasına saklanmış, etrafı yalnızca rüzgârın uğultusu dolduruyordu.
“Kabul ediyorum,” dedi İşbara, sesi fısıltıdan farksız lakin bir o kadar da keskindi. “İmparatorunuzun teklifini kabul ediyorum. Lakin benim de şartlarım var.”
Soğdlu casus, saygıyla başını eğdi. “Dinliyorum, Kağan’ım.”
“İlk olarak,” diye devam etti İşbara, “Tardu’yu devirmek için bana sadece altın ve silah yetmez. Bana, en güvendiğim adamlarım lazım. Wei Nehri’nde esir düşen savaşçılarım… Onlardan en az beş binini, en yiğitlerini, serbest bırakıp gizlice benim tarafıma göndereceksiniz. Onlarsız bir ordu kuramam.”
“İkinci olarak, Tardu’yu devirdiğimde, beni sadece Batı’nın değil, bütün Göktürklerin Ulu Kağanı olarak tanıyacaksınız. Apa’nın kukla yönetimi sona erecek. Ötüken, yeniden benim başkentim olacak.”
“Ve son olarak,” dedi, gözlerini casusun gözlerine dikerek, “idari reform zırvalarından vazgeçeceksiniz. Göktürkler, kendi töreleriyle, kendi beyleriyle yönetilir. Benim kağanlığım altında, boy yapısına ve geleneklerimize dokunulmayacak. İmparatorunuz, benimle bir vasal değil, güçlü bir müttefik olarak anlaşacak. Ben, onun kuzeydeki kalkanı olurum, lakin onun kölesi olmam.”
Bu şartlar, Sui İmparatoru’nun ilk teklifinden çok daha fazlasını istiyordu. Bu, bir teslimiyet değil, bir ortaklık anlaşmasıydı. Soğdlu casus, bu kadarını beklemiyordu. “Kağan’ım, bu şartlar… İmparatorumuzun kabul etmesi zor.”
“O zaman anlaşma yok,” diye kesti attı İşbara. “Ben, Apa gibi bir kukla olmayacağım. Ya gerçek bir kağan olurum ya da bu kafeste ölürüm. İmparatorunuza söyleyin: Ya benimle, güçlü bir müttefikle çalışır ya da Tardu gibi kurnaz bir yılanla ve bozkırdaki bitmek bilmeyen kaosla uğraşmaya devam eder. Seçim onun.”
İşbara, blöf yapmıyordu. Bu, onun son kumarıydı ve elindeki bütün fişleri masaya sürmüştü. Soğdlu casus, İşbara’nın gözlerindeki o sarsılmaz kararlılığı gördü. Bu adam, pazarlık yapmıyordu; kendi kaderini ilan ediyordu.
Mesaj, Chang’an’a ulaştığında, İmparator Wen, danışmanlarının şaşkın bakışları arasında gülümsedi. “Gururlu bir kurt,” dedi. “Kafesteyken bile pazarlık yapıyor. Hoşuma gitti.”
Gao Jiong, endişeyle araya girdi. “Ama Majesteleri, bütün Göktürklerin Ulu Kağanı olarak tanımak… Bu, ona çok fazla güç vermek olmaz mı? Onu kontrol edemeyebiliriz.”
“Kontrol,” dedi İmparator Wen, “her zaman doğrudan emir vermek demek değildir, Gao Jiong. Bazen kontrol, karşınızdakinin size muhtaç olduğunu bilmesini sağlamaktır. İşbara, o tahta bizim sayemizde oturacak. O orduyu, bizim verdiğimiz silahlarla ve serbest bıraktığımız esirlerle kuracak. Bu gerçeği asla unutamaz. Bize karşı döndüğü an, onu o tahtta tutan bütün destekleri geri çekeriz ve kendi hırsının enkazı altında kalır. Şartlarını kabul edin. Beş bin esiri serbest bırakın. Silahları ve altını gönderin. Bırakın, Tardu’nun sonunu o hazırlasın. Biz, tiyatroyu en ön sıradan izleyeceğiz.”
Gece yarısı, yıkık kervansarayda yapılan o pazarlık, mühürlenmişti. İhanet tohumları, artık sadece toprağa ekilmemiş, aynı zamanda filizlenmeleri için cömertçe sulanmaya da başlanmıştı. Ve o tohumların ilk yeşereceği yer, Tardu’nun sadakatinden emin olduğu kendi sarayının tam kalbiydi.
Yılanın İni
Tardu Kağan’ın Sarayı, 587 Yılı
Tardu Kağan, bozkırın en kurnaz lideri olmanın keyfini sürüyordu. Apa, doğuda Çin’in kuklası olarak debelenirken, İşbara kendi sarayında bir mahkûmken, kendisi batının tek ve mutlak hâkimiydi. İpek Yolu’nun zenginliği, hazinesine akıyor, Bizans’tan ve İran’dan gelen elçiler huzurunda el pençe divan duruyordu. Kendi aklını ve stratejisini, bozkırın kaba kuvvetine tercih eder, bundan da büyük bir gurur duyardı.
Lakin her kurnaz yılan gibi, onun da bir kör noktası vardı: Kendi ininin, kendi yuvasının içindeki tehlikeyi görememesi. Etrafını, kendisine sadık olduğuna inandığı beylerle ve komutanlarla çevrelemişti. Oysa o beylerin çoğu, Tardu’ya sadakatten çok, onun zenginliğine ve gücüne sadıktı. Ve şimdi, güneyden esen yeni bir rüzgâr, daha cazip bir teklif fısıldıyordu.
İşbara, Çinlilerle yaptığı anlaşmadan sonra, inanılmaz bir sabır ve kurnazlıkla Tardu’nun altını oymaya başladı. Artık günlerini atıl bir şekilde geçirmiyordu. Tardu’nun beyleriyle daha sık görüşüyor, onlarla av partilerine katılıyor, kımız meclislerinde eski savaş anılarını anlatıyordu. Lakin bu sohbetlerin arasında, zehirli tohumlar ekiyordu.
“Tardu Kağan, bilge bir hükümdar, şüphesiz,” derdi bir beye, sanki onu övüyormuş gibi. “Lakin onun kanında bir tüccarın kanı var. O, onuru değil, altını düşünür. Görüyor musunuz, Çinliler doğuyu yutarken o ne yapıyor? Onlarla ticaret anlaşmaları imzalıyor. Atalarımızın mirasını, üç beş top ipek için satıyor.”
Başka bir komutana, “Tardu, sizi burada zenginlik içinde yaşatıyor, doğru. Lakin bir savaşçının ruhu, altın sayarak değil, kılıç sallayarak beslenir. Unuttunuz mu zaferin tadını? Unuttunuz mu düşman kanının kokusunu? Bu rahatlık, sizi içten içe çürütmüyor mu?” diye sorardı.
Bu fısıltılar, yavaş yavaş etkisini göstermeye başladı. Özellikle Tardu’nun yönetiminden hoşnut olmayan, daha gelenekçi ve savaşçı ruhlu beyler, İşbara’nın etrafında toplanmaya başladılar. Onlar, Tardu’nun diplomasi ve ticaret odaklı politikasını bir tür zayıflık olarak görüyorlardı. İşbara ise onlara, kaybettikleri o eski, şanlı ve savaşçı günleri vaat ediyordu.
Aynı zamanda, Çin’den gelen gizli yardım da Tardu’nun topraklarına sızmaya başlamıştı. Tüccar kervanlarının içine gizlenmiş silah sandıkları, hediye olarak gönderilen atların eyerlerinin altına saklanmış altın keseleri… Bütün bunlar, büyük bir gizlilik içinde, İşbara’nın sadık adamları tarafından depolanıyordu. En önemlisi de, Sui İmparatorluğu’nun serbest bıraktığı o beş bin tecrübeli Göktürk savaşçısı, küçük gruplar halinde, tüccar, çoban veya gezgin kılığında, Tardu’nun topraklarına sızarak, belirlenen gizli noktalarda toplanmaya başlamıştı.
Tardu, bütün bunlardan habersizdi. O, İşbara’yı hala kafesteki bir kurt olarak görüyordu. Oysa kafesin demirleri, içten içe kemiriliyor, kurt, yakında o kafesi parçalayıp sahibinin boğazına atlamak için doğru anı kolluyordu. Yılan, kendi ininde, kendi beslediği bir canavar tarafından tuzağa düşürülmek üzereydi.
Kızıl Ay Gecesi
Tardu Kağan’ın Başkenti ve Çevresi, 588 Kışı
Darbe, kışın en soğuk, gökyüzünde uğursuz bir kızıl ayın parladığı gece yapıldı. O gece, Tardu, zaferlerinden birini kutlamak için başkentinde büyük bir şölen veriyordu. Saray, kımız kokuları, kahkahalar ve müzik sesleriyle çınlıyordu. Tardu, tahtında oturmuş, beylerinin sadakat gösterilerini keyifle izliyordu. İşbara da oradaydı; her zamanki gibi sessiz, Tardu’nun gölgesinde oturan o zararsız sürgün rolünü oynuyordu.
Lakin o şölen, bir aldatmacaydı. İşbara’nın işaretini bekleyen onlarca sadık bey, kadehlerini kaldırırken gözleriyle birbirlerine işaret veriyorlardı.
Gece yarısını biraz geçe, şölenin en coşkulu anında, dışarıdan gelen bir at kişnemesi ve boğuk bir çığlık, müziği kesti. Herkes bir an duraksadı. Ne oluyordu?
İşte o an, İşbara ayağa fırladı. Elinde, o geceye kadar hiç kimsenin görmediği, parlak ve yeni bir kılıç vardı. “HAİN TARDU!” diye kükredi. Sesi, otağı bir gök gürültüsü gibi doldurdu. “GÖKTÜRK ONURUNU ÇİN ALTININA SATAN ALÇAK! HESAP GÜNÜ GELDİ!”
İşbara’nın bu hamlesiyle birlikte, otağın içindeki ona sadık beyler de kılıçlarını çektiler. Tardu’nun sadık adamlarıyla, darbeciler arasında, şölen sofralarının ortasında kanlı bir boğuşma başladı. Tardu, şaşkınlık ve öfke içinde neye uğradığını şaşırmıştı. “Ne cüret! Yakalayın şu haini!” diye bağırdı.
Lakin artık çok geçti. Aynı anda, şehrin dışındaki gizli kamplarda aylardır bekleyen o beş bin tecrübeli savaşçı, dört bir koldan başkente saldırdı. Şehrin muhafızları, bu beklenmedik ve organize saldırı karşısında hazırlıksız yakalandı. Tardu’ya sadık komutanlar, daha ne olduğunu anlayamadan, İşbara’nın tarafına geçmiş olan kendi adamları tarafından yataklarında öldürüldü.
Tardu, otağının içinde savaşın kendi aleyhine döndüğünü, en güvendiği komutanlarının bir bir düştüğünü görünce, hayatında ilk kez paniğe kapıldı. O, bir savaşçıdan çok bir stratejistti. Bire bir dövüşte, İşbara gibi bir kurdun karşısında şansı yoktu. Muhafızlarının oluşturduğu bir çemberin içinde, otağın gizli bir çıkışına doğru geri çekilmeye başladı.
İşbara, onu fark etti. “Kaçma, korkak!” diye bağırarak peşine düştü. İki kuzen, Tardu’nun devasa otağının içinde, devrilmiş masalar ve cansız bedenler arasında kovalamacaya başladılar.
Tardu, gizli çıkıştan kaçmayı başardı ve kendisini bekleyen en hızlı atına atladı. Peşinde, ona hala sadık olan birkaç yüz muhafızıyla birlikte, gecenin karanlığında batıya, daha güvenli olan topraklarına doğru dörtnala kaçmaya başladı.
İşbara, onun peşinden gitmedi. Durdu ve alevler içindeki başkente baktı. Tardu kaçmıştı, lakin başkenti düşmüştü. Ordusunun büyük bir kısmı, ya ölmüş ya da İşbara’nın safına geçmişti. Batı Göktürk Kağanlığı, o kızıl ay gecesinde, tek bir darbeyle el değiştirmişti.
Sürgündeki kurt, kafesini parçalamıştı. İhanet tohumları, kanla sulanmış ve ortaya kanlı bir zafer çıkarmıştı. İşbara, yeniden bir orduya, bir başkente ve bir unvana sahipti. O artık Batı’nın yeni Kağanı’ydı. Lakin bu zaferi, en büyük düşmanının yardımıyla kazanmıştı. Ve şimdi, o düşmana olan borcunu ödeme zamanı gelmişti.
İki Başlı Yılan
Batı Göktürk Kağanlığı, 588
İşbara, Tardu’nun tahtına oturduğunda, kendini karmaşık bir durumun içinde buldu. O artık Batı Göktürklerinin kağanıydı. Lakin bu kağanlık, Çin’in yardımıyla kazanılmıştı. Tardu ise tamamen yok olmamıştı. Batının daha uç bölgelerine çekilmiş, kendisine sadık kabileleri etrafında toplayarak bir direniş başlatmıştı. Bozkır, şimdi daha da karmaşık bir hal almıştı. Artık iki değil, üç ana güç vardı: Doğuda, Çin destekli Apa; Batının merkezinde, yine Çin destekli İşbara; ve Batının sınırlarında, hala bir tehdit olan Tardu. Ve bütün bunların ortasında, Kara Budun’un isyanı devam ediyordu. Bozkır, tek gövdeli ama çok sayıda başı olan, her başı diğerini ısırmaya çalışan bir yılana dönmüştü.
İşbara, ilk iş olarak Sui İmparatoru’na bir elçi gönderdi. Zaferini bildirdi ve anlaşmalarına sadık kalacağını, şimdi doğudaki isyanı bastırmak için hazırlanacağını söyledi. Bu, Çin’e olan borcunu ödemeye hazır olduğunun bir işaretiydi.
Aynı zamanda, Ötüken’deki direnişin lideri Kara Budun’a da gizli bir ulak yolladı. Ulak, İşbara’nın mesajını taşıyordu: “Ben, İşbara, atalarımızın töresine geri döndüm. Hain Tardu’yu devirdim. Şimdi sıra, Çin’in kuklası olan Apa’yı ve Ötüken’deki yabancıları temizlemekte. Sen de bir töre savaşçısısın. Gel, sancağım altında birleşelim. Birlikte, bozkırı bu hainlerden ve yabancılardan temizleyelim.”
Bu, dâhiyane bir hamleydi. İşbara, Çinlilerin kendisinden istediği şeyi, yani isyanı bastırmayı, kendi amacı gibi gösteriyordu. Kara Budun’u ve direnişçileri, düşmanı olarak değil, potansiyel müttefiki olarak görüyordu. Onları kendi ordusuna katarak, hem Çin’e olan borcunu ödemiş olacak hem de kendi gücünü daha da artıracaktı.
Kara Budun, bu teklifi aldığında zor bir durumda kaldı. İşbara’ya güvenmiyordu. Onun da Tardu’yu devirmek için Çinlilerle iş birliği yaptığını duymuştu. Lakin İşbara, yine de Apa’dan daha iyi bir seçenekti. O, en azından bir savaşçıydı ve töreye saygılı görünüyordu. Ayrıca, tek başına hem Apa’nın hem de Çinlilerin ordularıyla başa çıkması imkânsızdı. İşbara’nın gücüyle birleşmek, davalarını zafere taşıyabilirdi. Uzun tereddütlerden sonra, Kara Budun, İşbara’nın teklifini şartlı olarak kabul etti. Birlikte Apa’ya karşı savaşacaklar, lakin zaferden sonra Göktürklerin geleceğine, büyük bir kurultayda karar verilecekti.
Bu ittifak haberi, Ötüken’de Apa Kağan’ın sarayına ulaştığında, Apa, oyunun sonuna geldiğini anladı. Hem İşbara hem de Kara Budun’un birleşik güçlerine karşı koyması imkânsızdı. Çinli müttefikleri, ona yardım edebilir miydi? Belki. Lakin ne pahasına? Ötüken’i tamamen bir Çin eyaletine çevirmeleri pahasına mı?
Apa, son bir umutla, o gece yeniden gizli bir ulak çıkardı. Lakin bu kez ulak batıya, İşbara’ya gitmiyordu. Ulak, Tardu’nun sığındığı o uzak topraklara gidiyordu. Mektupta, sadece birkaç kelime yazılıydı: “İki başlı yılan, tek bir avcıya yem olur. Bizi avlamadan, avcıyı avlayalım.” Apa, en büyük düşmanlarından birini, diğerine karşı kullanmak için son ve umutsuz bir kumar oynuyordu. Bozkırdaki satranç oyunu, en karmaşık ve en kanlı aşamasına girmişti.
Fırtına Toplanıyor
Bozkırın Geneli, 589
İşbara’nın ordusu, Kara Budun’un isyancılarıyla birleşerek doğuya, Ötüken’e doğru yürüyüşe geçti. Bu, Wei Nehri’ndeki o mağrur ordudan farklıydı. Bu ordu, daha küçük lakin daha tecrübeli, daha öfkeli ve daha kararlıydı. Her savaşçının, intikam almak için kişisel bir sebebi vardı.
Yürüyüşleri, bir fetihten çok bir kurtuluş harekâtına benziyordu. Yoldaki pek çok boy, Apa’nın Çin destekli yönetiminden bıkmış, İşbara’nın sancağını gördüklerinde coşkuyla onlara katılıyorlardı. Apa’nın otoritesi, bir kumdan kale gibi çöküyordu.
Chang’an’da, İmparator Wen, bu gelişmeleri büyük bir memnuniyetle izliyordu. Her şey, planladığı gibi gidiyordu. İşbara, onun adına bozkırı temizliyor, bütün muhalif unsurları tek bir çatı altında topluyordu. O çatı, zamanı geldiğinde, tek bir darbeyle yıkılacak kadar kırılgan olacaktı.
Lakin imparatorun hesaplamadığı bir şey vardı. Tardu’nun kampına ulaşan Apa’nın elçisi. Tardu, Apa’nın “avcıyı avlayalım” teklifini aldığında, uzun uzun düşündü. Apa’ya güvenmiyordu, ondan nefret ediyordu. Lakin Apa’nın mantığı doğruydu. Asıl düşman, bütün bu piyonları oynatan, Chang’an’daki o kurnaz imparatordu. Eğer İşbara, Çin’in de desteğiyle bütün bozkırı birleştirirse, bir sonraki hedef kendisi olacaktı.
Tardu, hayatının en büyük riskini almaya karar verdi. Apa’nın ittifak teklifini kabul etti. Ordusundan geriye kalanları toplayarak, o da doğuya doğru yürüyüşe geçti. Lakin onun hedefi Ötüken değil, İşbara’nın ordusunun arkasıydı. Planı basitti: İşbara, Apa ile savaşırken, o arkadan saldıracak ve iki orduyu birden yok edecekti.
Böylece, bozkırın ortasında, tarihin en karmaşık ve en kanlı hesaplaşmalarından biri için bütün taraflar yerini almıştı. Doğuda, Ötüken’de son bir direniş için hazırlanan Apa ve Çin garnizonu. Onlara doğru ilerleyen, İşbara ve Kara Budun’un birleşik ordusu. Ve her ikisinin de arkasından sessizce yaklaşan, Tardu’nun intikam tugayları.
Üç Göktürk lideri, üç ordu, üç farklı hırs… Hepsi, birbirini yok etmek için aynı meydana doğru ilerliyordu. Ve bütün bu kanlı oyunun kurucusu olan Sui İmparatoru, güneyde, kalesinin güvenli surları arkasında, kurduğu tuzağın sonucunu, avlarının birbirini parçalamasını sabırla bekliyordu. Fırtına, artık toplanmıyordu. Fırtına, kopmak üzereydi.
Bölüm 11 – Üç Kağanın Savaşı
Ötüken Önlerinde Bekleyiş
Orhun Vadisi, 589 Sonbaharı
Sonbahar, Orhun Vadisi’ni melankolik bir güzelliğe bürümüştü. Huş ağaçlarının yaprakları, kan ve altın rengine dönmüş, rüzgârda hışırdayarak toprağa dökülüyordu. Lakin bu pastoral manzaranın ortasında, on binlerce demir yürekli adamın yarattığı gerilim, havayı bir bıçak gibi kesiyordu. İşbara Kağan’ın ve müttefiki Kara Budun’un birleşik ordusu, kutsal başkent Ötüken’in görüş mesafesinde, vadiye hâkim bir platoda karargâh kurmuştu.
Bu ordu, bir zaferin coşkusunu değil, bir intikamın soğuk kararlılığını taşıyordu. Wei Nehri’nin hayaleti, her savaşçının hafızasında canlıydı. Tardu’nun ihaneti, yüreklerinde bir kordu. Ve şimdi, bütün bu acıların ve aşağılanmaların hesabını sormak için, son kalenin, Çin’in kuklası Apa’nın savunduğu Ötüken’in önündeydiler.
İşbara, otağının önünde durmuş, dürbünüyle uzaktaki şehri izliyordu. Bir zamanlar babasının, amcalarının hüküm sürdüğü o kutsal başkent, şimdi yabancı bir gücün sancağı altında kirletilmişti. Şehrin surları, Sui mühendisleri tarafından güçlendirilmiş, siperlere Çinli arbaletçiler yerleştirilmişti. Apa’nın kendisine sadık kalan az sayıdaki Göktürk birliği ile Zhangsun Sheng komutasındaki seçkin Sui garnizonu, içeride savunma için hazırlanıyordu. Bu, kolay bir savaş olmayacaktı.
Yanına, yüzü rüzgârdan ve savaşlardan sertleşmiş Kara Budun yaklaştı. Kara Budun, İşbara’ya bir müttefik olarak saygı duyuyor, lakin asla tam olarak güvenmiyordu. Onun gözünde, Çinlilerle anlaşma yapan herkes, potansiyel bir haindi. “Ne bekliyoruz, Kağan’ım?” diye sordu, sesinde sabırsız bir tını vardı. “Saldıralım ve o hainlerin inini başlarına yıkalım.”
İşbara, gözünü şehirden ayırmadan cevap verdi. “Sabır, Kara Budun. Sabır, bir savaşçının en keskin kılıcıdır. Şehir iyi korunuyor. Doğrudan bir saldırı, bize binlerce yiğide mal olur. Önce onları yıpratmalıyız. Kuşatma, bir sabır oyunudur. Onların erzakı tükenecek, moralleri bozulacak. İçerideki Göktürkler, dışarıdaki kardeşlerine karşı savaşmaktan bıkacak. Zaman, bizden yana.”
Kara Budun, bu cevaptan pek tatmin olmamıştı. O, bir bozkır savaşçısıydı. Kuşatma gibi yavaş ve sıkıcı taktikler, onun doğasına aykırıydı. O, şimşek gibi çakıp düşmanı yok etmeye alışkındı. Lakin şimdilik, İşbara’nın tecrübesine boyun eğmekten başka çaresi yoktu.
Oysa İşbara’nın sabrının tek sebebi, askeri taktikler değildi. Kalbinin derinliklerinde, bir şeylerin ters gittiğine dair bir his vardı. Tardu… O kurnaz yılan, darbeden sonra batının en ücra köşelerine kaçmıştı. O zamandan beri ondan neredeyse hiç haber alınamamıştı. Bu sessizlik, normal değildi. Tardu, yenilgiyi bu kadar kolay kabullenecek bir adam değildi. İşbara, arkasını kollamak zorunda olduğunu hissediyordu. Sanki görünmez bir tehdit, ensesinde soğuk bir nefes gibiydi. Bu yüzden acele etmiyor, hem Ötüken’i hem de arDındaki bozkırı gözlüyordu.
O bekleyiş, ordunun moralini yavaş yavaş etkilemeye başlamıştı. Günler geçiyor, lakin hiçbir şey olmuyordu. Askerler, sıkıntıdan kendi aralarında kavga etmeye, kımız içip disiplini bozmaya başlamışlardı. İşbara, bir an önce harekete geçmesi gerektiğini biliyordu, lakin içindeki o kötü his, onu bir adım atmaktan alıkoyuyordu. Fırtına öncesi sessizlik, sinirleri yıpratan bir işkenceye dönüşmüştü.
Kuklanın Son Direnişi
Ötüken, Apa Kağan’ın Sarayı
Ötüken’in içinde ise bambaşka bir gerilim yaşanıyordu. Şehir, dışarıdan bir kale gibi görünebilir, lakin içeriden çürüyen bir yapıydı. Halk, kuşatmadan ve Apa’nın Çin yanlısı yönetiminden bıkmıştı. Geceleri, surların üzerinden karşı tarafa gizlice bilgi sızdıranlar, hatta kaçıp İşbara’nın ordusuna katılanlar oluyordu.
Apa Kağan, sarayında bir kapana kısılmış gibiydi. O, ne kendi halkının ne de Çinli müttefiklerinin tam güvenine sahipti. Halkı onu bir hain, Çinliler ise beceriksiz bir kukla olarak görüyordu. Son umut olarak Tardu’ya gönderdiği mesajdan henüz bir cevap gelmemişti. Yalnızdı. Tamamen yalnız.
Zhangsun Sheng, her zamanki gibi soğukkanlılığını koruyordu. Savunmayı bizzat yönetiyor, her detayıyla ilgileniyordu. Bir gün, Apa’yı yanında surları teftiş etmeye götürdü. Aşağıda, ovada on binlerce Göktürk’ün kamp ateşleri yanıyordu.
“Endişelenmeyin, Kağan’ım,” dedi Zhangsun Sheng. “Surlarımız sağlam, erzağımız yeterli. İşbara, doğrudan saldırmaya cesaret edemez. Kış bastırdığında, dağılıp gitmek zorunda kalacaklar. İmparatorumuz, güneyden yeni destek birlikleri de gönderiyor. Zafer, sabredenlerin olacaktır.”
Apa, Zhangsun Sheng’in yüzüne baktı. Bu adam, kendi halkına karşı savaşmaktan en ufak bir rahatsızlık duymuyordu. Onun için bu, sadece bir görevdi. “Ya halkım?” diye sordu Apa, sesinde bir acı vardı. “İçerideki Göktürkler, dışarıdaki kardeşleriyle savaşmak istemiyor. Her gün firarlar oluyor. Moralleri bozuk. Bu kuşatma uzarsa, içeriden bir isyan çıkmasından korkuyorum.”
Zhangsun Sheng’in gözlerinde bir anlık bir parıltı belirdi. “İsyan mı? Bu iyi bir şey. Böylece, kimin sadık, kimin hain olduğunu anlamış oluruz. Kurtları, koyunlardan ayıklamak için iyi bir fırsat.”
Apa, bu acımasız mantık karşısında donakaldı. Çinliler için kendileri, sadece birer piyondu. Birbirlerini öldürmeleri, onlar için sadece istatistiki bir veriden ibaretti. O an, Apa, yaptığı seçimin ne kadar korkunç bir hata olduğunu bir kez daha anladı. O, halkını korumak için Çinlilere sığınmıştı. Oysa şimdi, Çinliler, onun halkını, kendi halkına karşı birer kalkan olarak kullanıyordu.
O gece, Tardu’dan beklediği haber geldi. Gizli bir ulak, Tardu’nun ittifakı kabul ettiğini ve ordusuyla birlikte yola çıktığını bildirdi. Apa’nın kalbinde, umutla karışık bir korku yeşerdi. Tardu, güvenilmez bir müttefikti. Lakin şu anda, denizdeki boğulan adamın yılana sarılması gibi, başka çaresi yoktu.
Planı basitti: İşbara’nın ordusu surlara saldırdığı an, Tardu da arkadan saldıracaktı. İki ateş arasında kalan İşbara’nın ordusu yok edilecekti. Sonra da… sonra ne olacağını Apa da bilmiyordu. Muhtemelen Tardu ile kendisi arasında yeni bir savaş başlayacaktı. Lakin o, gelecekteki bir savaştı. Önce, bugünkü savaştan sağ çıkması gerekiyordu. Kukla, son bir kez, iplerini kendi eline alıp oynamaya karar vermişti.
Beklenmedik Müttefik
İşbara’nın Karargâhı
Kuşatmanın onuncu gününde, İşbara’nın karargâhına beklenmedik bir misafir geldi. Gece yarısı, nöbetçiler, tek başına ve silahsız bir şekilde kampa doğru yaklaşan bir atlıyı fark ettiler. Durdurulduğunda, kimliğini söyledi: O, Apa’nın en güvendiği komutanlarından, yaşlı ve saygın bir bey olan Kül Tegin’di.
Kül Tegin, doğruca İşbara’nın huzuruna çıkarıldı. Yüzü, yorgun ve kederliydi. İşbara’nın önünde diz çöktü.
“Kağan’ım,” dedi, sesi titriyordu. “Ben bir hain değilim. Ben, halkımın kanının daha fazla dökülmesini istemeyen bir Göktürk’üm. Size, Apa Kağan’dan gizli bir mesaj getirdim.”
İşbara ve otağındaki diğer komutanlar, şaşkınlık içindeydi. Kara Budun, hemen kılıcına davrandı. “Bu bir tuzak! Apa, asla teslim olmaz! Bu adamı konuşturup öldürelim!”
“Dur!” diye emretti İşbara. “Dinleyelim. Ne mesajıymış o?”
Kül Tegin, derin bir nefes aldı. “Apa Kağan, yaptıkları için pişman. Çinlilerin oyununa geldiğini anladı. Lakin artık çok geç. O, şehrin içinde bir esir. Asıl komutan, Zhangsun Sheng. Apa, size bir teklif sunuyor. Sizinle savaşmak istemiyor. Yarın şafak vakti, şehrin batı kapısını, en zayıf olan kapıyı, size içeriden açacak. Ordunuz, o kapıdan şehre girebilir. Karşılığında tek istediği, kendisinin ve ailesinin canının bağışlanması.”
Otağa, bir mezar sessizliği çöktü. Bu, inanılmaz bir teklifti. Kuşatmayı bir anda bitirecek, kan dökülmesini engelleyecek bir fırsattı. Lakin aynı zamanda, bariz bir tuzak olma ihtimali de çok yüksekti.
Kara Budun, öfkeyle güldü. “Ne kadar aptal olmalıyız ki buna inanalım! Bizi, o kapının ardında hazırladıkları bir ölüm tuzağına çekmek istiyorlar. Bütün orduyu dar bir geçide sokup, sonra da üzerimize ok ve ateş yağdıracaklar. Apa, son bir kez daha Çinli efendilerinin oyununu oynuyor!”
İşbara, kararsızdı. Kara Budun’un söyledikleri çok mantıklıydı. Bu, klasik bir tuzak senaryosuydu. Lakin Kül Tegin’in gözlerindeki o samimi çaresizlik, İşbara’nın içinde bir şüphe uyandırmıştı. Ya doğru söylüyorsa? Ya Apa, gerçekten de pişmansa ve bu, onun son kurtulma çabasıysa?
“Kanıtın ne?” diye sordu İşbara, Kül Tegin’e. “Sana nasıl güvenebiliriz?”
Kül Tegin, kuşağının arasından bir şey çıkardı. Bu, Apa’nın kişisel mührünü taşıyan, onun kağanlık yüzüğüydü. “Kağanımız, size en değerli şeyini gönderdi. ‘Bu yüzük,’ dedi, ‘benim teslimiyetimin ve samimiyetimin kanıtıdır. Eğer İşbara bana inanmazsa, bu yüzüğü ona ver. O, bunun ne anlama geldiğini bilir.'”
İşbara, yüzüğü eline aldı. Bu, babasının, amcasının, atalarının yüzüğüydü. Apa’nın bu yüzüğü, canından başka teslim edecek bir şeyi kalmadığında göndereceğini biliyordu. Bu, bir samimiyet jesti olabilirdi. Ya da… tuzağı daha da inandırıcı kılmak için yapılmış, dâhiyane bir hamle.
İşbara, hayatının en zor kararlarından biriyle karşı karşıyaydı. Ya bu teklifi kabul edip büyük bir risk alacak ya da reddedip kanlı ve uzun bir kuşatmaya devam edecekti. O gece, sabaha kadar gözünü kırpmadı. Bütün bir imparatorluğun kaderi, onun vereceği o tek karara bağlıydı.
Üçüncü Ordu
Bozkırın Doğusu, Ötüken’e Yaklaşırken
İşbara, Ötüken önlerinde karar verme mücadelesi verirken, onlardan habersiz, bozkırın sessizliğini yaran üçüncü bir güç, amansızca onlara doğru yaklaşıyordu. Tardu, ordusundan geriye kalanlarla birlikte, dağları ve vadileri aşarak, kimsenin beklemediği bir hızla doğuya ilerliyordu.
Onun ordusu, ne İşbara’nınki kadar kalabalıktı ne de Sui garnizonu kadar disiplinli. Lakin bu ordunun bir avantajı vardı: Sürpriz faktörü. Kimse onların geldiğini bilmiyordu. Onlar, gecenin hayaletleri gibiydiler.
Tardu, atının üzerinde, en önde gidiyordu. Yüzünde, ihanete uğramış bir adamın soğuk öfkesi vardı. İşbara, onun başkentini, tahtını elinden almıştı. Apa, onu bu umutsuz savaşa çağırmıştı. Çinliler, bütün bu kaosu yaratmıştı. Hepsinden nefret ediyordu. Planı, acımasız ve basitti. İşbara’nın ordusu, Apa’nın tuzağına düşüp batı kapısına saldırdığında, o da bütün gücüyle İşbara’nın savunmasız bıraktığı karargâhına ve ordusunun arkasına saldıracaktı.
“Onlar birbirini yerken,” dedi yanındaki komutanına. “Biz, leşi yiyen akbaba olacağız. Önce İşbara’nın gücünü kıracağız. Sonra da, yorgun düşmüş Apa’yı ve Çinlileri şehirden söküp atacağız. Günün sonunda, Ötüken’in tepesinde tek bir sancak dalgalanacak. O da benim sancağım olacak.”
Tardu, Apa’nın ittifak teklifini kabul etmişti. Lakin onun asıl müttefiki, kaosun ta kendisiydi. O, bozkırın bütün taraflarını birbirine kırdırarak, enkazın üzerinden zafere yürümeyi planlıyordu. O, ne Apa’nın ne de İşbara’nın müttefikiydi. O, sadece kendi hırsının müttefikiydi.
Apa, Tardu’nun kendisine yardım etmeye geldiğini sanıyordu. İşbara, en büyük düşmanının sadece Ötüken’in surları ardında olduğunu düşünüyordu. İkisi de, asıl ölümcül darbenin, hiç beklemedikleri bir yerden, kendi arkalarından geleceğinden habersizdi. Üç kağan, üç ordu, üç ihanet… hepsi, aynı kanlı sahnede buluşmak üzereydi.
Kanlı Şafak
Ötüken, Batı Kapısı
Uzun ve gergin bir gecenin ardından, İşbara kararını vermişti. Riski alacaktı. Apa’ya inanacaktı. Lakin bütün ordusunu bir tuzağa sürecek kadar da aptal değildi.
Planını, sadece en güvendiği komutanı Kara Budun’a anlattı. “Ordunun büyük bir kısmı, kuşatmaya devam ediyor gibi görünecek. Gürültü yapacak, diğer kapılara göstermelik saldırılar düzenleyecekler. Ben ise, yanıma en seçkin beş bin savaşçımı ve senin Töre Bekçileri’ni alarak, şafakla birlikte batı kapısına gideceğim. Eğer bu bir tuzaksa, sadece biz tuzağa düşmüş oluruz, bütün ordu değil. Eğer gerçekse, şehre girer ve içeriden diğer kapıları açarız.”
Kara Budun, planı beğenmese de, İşbara’nın mantığını kabul etti. Bu, en azından riski azaltıyordu.
Şafak sökerken, gökyüzü kan kırmızısı bir renge büründüğünde, İşbara’nın seçkin birliği, sessizce batı kapısının önüne süzüldü. Herkes nefesini tutmuş bekliyordu. Kalpler, göğüs kafeslerini delecek gibi atıyordu.
Ve sonra, beklenen oldu. Devasa ahşap kapı, gıcırdayarak, yavaşça içeriden aralandı. Kapının ardında, elinde bir meşale tutan Kül Tegin ve ona sadık birkaç adam duruyordu. Tuzak değildi. Apa, sözünü tutmuştu.
“GİRİN!” diye bağırdı İşbara. Beş bin savaşçı, bir sel gibi aralık kapıdan içeri dolmaya başladı.
Şehrin o bölgesindeki sokaklar, terk edilmiş gibiydi. Apa, belli ki buradaki muhafızları başka yerlere kaydırmıştı. İşbara’nın birliği, şehrin kalbine doğru hızla ilerlemeye başladı. Zafer, bir el uzatımı kadar yakındı.
Lakin tam o anda, ikinci ve beklenmedik bir olay gerçekleşti.
Onlar şehre girerken, geride bıraktıkları ana ordugâh, bir anda cehenneme döndü. Tardu’nun ordusu, gecenin karanlığından bir anda fırlayarak, neredeyse tamamen savunmasız olan İşbara’nın karargâhına saldırdı. Kuşatma için hazırlanan, dağınık halde bulunan Göktürk birlikleri, bu ani ve şiddetli saldırı karşısında neye uğradıklarını şaşırdılar.
Savaş, bir anda iki cepheye bölünmüştü. İşbara ve en seçkin birliği, Ötüken’in içinde, şehrin kontrolünü ele geçirmek için savaşıyordu. Ordusunun geri kalanı ise, şehrin dışında, Tardu’nun ihanetiyle boğuşuyordu.
Ve tam o anda, üçüncü ve en ölümcül hamle geldi.
Şehrin içindeki Zhangsun Sheng, batı kapısının düştüğünü ve İşbara’nın içeri girdiğini görür görmez, kendi planını devreye soktu. Bu, Apa’nın planı değildi. Bu, onun kendi planıydı. O, Apa’nın ihanetini en başından beri biliyor, hatta buna izin veriyordu. Çünkü bu, onun için mükemmel bir fırsattı.
“ŞİMDİ!” diye bağırdı, kaledeki gözlem kulesinden.
İşaretiyle birlikte, daha önce gizlenmiş olan binlerce Sui askeri, dar sokakların çatılarına, pencerelerine fırladı. İşbara’nın şehre giren birliği, bir anda kendisini dört bir yandan kuşatılmış buldu. Dar sokaklar, birer ölüm kapanına dönüşmüştü. Çatılardan üzerlerine oklar, alevli yağ çömlekleri yağıyordu. Sokakların başları, Sui piyadelerinin mızrak duvarlarıyla kapatılmıştı.
İşbara, tuzağa düştüğünü anladı. Lakin bu, Apa’nın değil, Çinlilerin tuzağıydı. Apa da aldatılmıştı.
Savaş, üç ayrı yerde, üç katmanlı bir cehenneme dönüşmüştü. Dışarıda, İşbara’nın ordusu Tardu’nun ihanetiyle kırılıyordu. İçeride, İşbara’nın seçkin birliği, Çinlilerin ölümcül tuzağında can veriyordu. Ve bütün bu kaosun ortasında, sarayında olan biteni dehşet içinde izleyen Apa, hem İşbara’yı hem Tardu’yu hem de güvendiği Çinlileri aldattığını, lakin en sonunda kendisinin aldatıldığını anlıyordu.
Üç kağan, üç ordu… hepsi, aynı anda, birbirlerini ve kendilerini yok ediyorlardı. Ve bütün bu kanlı oyunun galibi, yine güneydeki o sabırlı ejderha olacaktı. Kanlı şafak, Ötüken’in üzerine doğarken, bir imparatorluğun sonunun geldiğini de haber veriyordu.
Bölüm 12 – Küller ve Fısıltılar
Ölüm Kapanı
Ötüken’in Dar Sokakları, Kanlı Şafak Sonrası
Ötüken’in batı kapısından içeri zafer umuduyla dalan İşbara ve onun beş bin seçkin savaşçısı, kendilerini bir anda kasabın bıçağı altındaki bir sürü gibi bulmuştu. Dar ve dolambaçlı sokaklar, bir labirentten çok, bir mezbahaya benziyordu. Zhangsun Sheng’in tuzağı, acımasız bir kesinlikle işlemişti. Binaların çatıları, pencereleri ve siperleri, ölüm kusan arbaletçilerle doluydu. Demir uçlu oklar, bir dolu yağmuru gibi savaşçıların üzerine yağıyor, en kalın zırhları bile delip geçiyordu.
“Tuzak! Geri çekilin!” diye kükredi İşbara. Lakin geri çekilecek bir yer yoktu. Girdikleri kapı, arkalarından Sui askerlerinin kurduğu bir barikatla kapatılmıştı. İlerideki ana meydanlara açılan yollar ise, uzun mızraklarla donatılmış, demir disiplinli piyade falanksları tarafından tutulmuştu. Sıkışmışlardı. Tamamen ve umutsuzca.
Savaş, bir yiğitlik mücadelesi olmaktan çıkmış, tek taraflı bir katliama dönüşmüştü. Göktürkler, at üzerinde savaşmaya alışkın, geniş alanların efendileriydi. Bu daracık, klostrofobik sokaklarda, atları birer hedef olmaktan öteye gidemiyordu. Pek çoğu atlarından inip yaya olarak savaşmak zorunda kalmıştı. Lakin karşılarındaki düşman, bu tür bir şehir savaşı için eğitilmişti.
Kara Budun, yanında Töre Bekçileri’nden kalan bir avuç adamla, bir evin duvarına sırtını dayamış, umutsuzca savaşıyordu. Yüzü, kendi kanı ve düşman kanıyla bir maskeye dönmüştü. Gözlerinde, öfkeden çok, ihanete uğramanın getirdiği bir şaşkınlık vardı. “Demek buymuş,” diye hırladı yanındaki bir savaşçıya. “Demek İşbara’nın Çinlilerle anlaşması buymuş! Bizi, kendi elleriyle bu cehenneme soktu!” O an, Kara Budun için İşbara da Apa gibi, Tardu gibi bir haindi. Hepsi, bu kanlı oyunun farklı rollerdeki oyuncularıydı.
İşbara, olan biteni dehşet içinde izliyordu. Adamları, gözlerinin önünde birer birer düşüyordu. Kendisi, birkaç sadık muhafızının oluşturduğu bir etten duvarın arkasında korunuyordu. Kılıcını umutsuzca savuruyor, lakin her savuruşunda, zaferin değil, sonun yaklaştığını daha iyi anlıyordu. Apa’nın ihanetine inanmamıştı, lakin daha büyük bir ihanete, Çinlilerin kurnazlığına kurban gitmişti. Onlar, Apa’nın ihanetini bir yem olarak kullanmış, onu doğrudan çelik çeneli bir kapanın içine çekmişlerdi.
Saatler ilerledikçe, sokaklar cesetlerle doldu. Beş bin kişilik o seçkin birlikten geriye, belki de birkaç yüz yaralı ve bitap düşmüş savaşçı kalmıştı. Direniş, artık yerini can pazarına bırakmıştı. Sui askerleri, çemberi daraltıyor, kalan son direniş noktalarını da bir bir eziyordu.
Sonunda, İşbara ve etrafında kalan son elli kadar savaşçı, geniş bir avlunun ortasında tamamen kuşatıldı. Karşılarında, yüzlerce Sui askeri ve onların başında, zırhı güneşin ilk ışıklarıyla parlayan Zhangsun Sheng duruyordu.
“Oyun bitti, İşbara Kağan,” dedi Zhangsun Sheng, sesinde alaycı bir tını vardı. “Gururun, seni ve adamlarını ölüme getirdi. Şimdi kılıcını at ve teslim ol. İmparatorumuz, seninle konuşmak istiyor.”
İşbara, kan ve ter içindeki yüzünü kaldırdı. Etrafındaki son savaşçılarına baktı. Onların gözlerinde korku değil, son bir meydan okuma vardı. Sonra Zhangsun Sheng’e döndü. Yüzünde, yenilmiş bir adamın çaresizliği değil, her şeyini kaybetmiş bir kurdun vahşi kararlılığı vardı. “Bir Göktürk kağanı,” diye tısladı, “teslim olmaz. Ölür.”
Kılıcını kaldırdı. “GÖK TANRI İÇİN!”
Ve son elli savaşçı, o umutsuz çığlıkla, üzerlerine gelen yüzlerce düşmanın üzerine son bir kez atıldılar. Bu bir savaş değil, onurlu bir ölümdü. Bire on, bire yirmi dövüştüler. Lakin sonu belliydi. Muhafızları, kağanlarını korumak için etrafında bir kalkan oluştururken birer birer düştüler. Sonunda, İşbara tek başına kaldı. Vücudu yaralarla kaplıydı. Soluk soluğaydı.
Zhangsun Sheng, askerlerine durmalarını işaret etti. “Onu canlı istiyorum,” diye emretti.
İşbara, bitkin bir halde dizlerinin üzerine çöktü. Lakin elindeki kılıcı bırakmıyordu. Tam o sırada, arkasından sinsice yaklaşan bir Sui askeri, bir ağ kementini üzerine fırlattı. İşbara, bir av hayvanı gibi ağların içinde çırpınırken, diğer askerler üzerine çullandı ve onu etkisiz hale getirdiler.
Kırık kılıç, sonunda sahibinin elinden düşmüştü. Bir zamanlar bozkırı titreten mağrur Baga Kağan, şimdi zincire vurulmak üzere olan, kanlar içinde bir esirdi. Ötüken’in içindeki savaş, böylece sona ermişti. Lakin dışarıdaki savaş, daha yeni başlıyordu.
İhanetin Bedeli
Ötüken Surları Dışında
Tardu, ordusunun başında, İşbara’nın savunmasız karargâhına saldırdığında, kolay bir zafer bekliyordu. İlk başta her şey planladığı gibi gitti. Hazırlıksız yakalanan Göktürk birlikleri, büyük bir kargaşa içinde dağıldılar. Tardu’nun savaşçıları, kampları yağmalıyor, direnenleri acımasızca öldürüyordu.
Lakin İşbara’nın ordusunun komutasını devralan, tecrübeli ve yaşlı bir başbuğ, kısa sürede paniği durdurmayı başardı. “TOPARLANIN!” diye kükredi. “Düşman arkamızda, lakin kağanımız içeride! Bizi burada oyalayıp, kağanımızı yalnız bırakmalarına izin mi vereceğiz? Dönün ve savaşın, sizi korkak köpekler!”
Bu sözler, ordu üzerinde bir şok etkisi yarattı. Kağanlarını içeride, ölümle pençeleşirken bırakma düşüncesi, onurlarını kamçıladı. Dağılan birlikler, inanılmaz bir hızla yeniden toparlanmaya ve Tardu’nun ordusuna karşı şiddetli bir direniş göstermeye başladılar.
Savaş, bir anda dengelendi. İki yorgun ve yaralı Göktürk ordusu, Ötüken’in surlarının dibinde, birbirini tüketircesine vahşi bir savaşa tutuştu. Bu, taktiklerin değil, saf nefretin ve öfkenin savaşıydı. Kardeş, kardeşi boğazlıyor, kuzen, kuzenin kanını döküyordu.
Tam savaşın en kızgın anında, şehrin ana kapıları açıldı. Lakin içeriden çıkanlar, ne İşbara’nın muzaffer birliğiydi ne de Apa’nın teslim olan ordusu. İçeriden, Zhangsun Sheng komutasındaki, taze ve disiplinli Sui süvarileri dörtnala çıkmaya başladı.
Hem Tardu’nun ordusu hem de İşbara’nın ordusu, bu yeni tehdidi gördüklerinde, bir anlığına duraksadılar. Ne oluyordu?
Zhangsun Sheng’in hedefi, iki orduyu birden yok etmekti. O, Göktürklerin birbirini yeterince zayıflatmasını beklemişti. Şimdi ise, son darbeyi vurmak, leşin başına üşüşen akbabaları da temizlemek için geliyordu.
Sui süvarileri, bir kama gibi iki ordunun arasına daldı. Bu hamle, savaştaki son dengeyi de bozdu. Yorgunluktan ve kayıplardan bitap düşmüş olan her iki Göktürk ordusu da, bu taze ve disiplinli gücün karşısında dayanamadı.
Tardu, tuzağa düşürüldüğünü anladı. Apa, ona yardım çağırmamış, onu da bir ölüme davet etmişti. Ya da belki de Apa da aldatılmıştı. Artık bunun bir önemi yoktu. Hayatta kalması gerekiyordu. “Geri çekilin!” diye bağırdı, hayatta kalan adamlarına. “Batıya çekiliyoruz!”
Tardu’nun ordusundan geriye kalanlar, arkalarında yüzlerce ölü bırakarak kaçmaya başladılar. İşbara’nın ordusu ise lidersiz kalmıştı. Kağanlarının içeride esir düştüğü haberi, bir fısıltı gibi yayıldığında, son direniş ruhu da kırıldı. Onlar da dağıldılar. Kimi batıya, Tardu’nun peşinden kaçtı, kimi kuzeye, bozkırın derinliklerine sığındı, pek çoğu ise Sui askerleri tarafından yakalanıp öldürüldü.
Birkaç saat içinde, Ötüken’in önündeki o geniş ova, bir mezarlığa dönmüştü. Üç Göktürk ordusundan geriye, sadece cesetler, kırık silahlar ve ölmek üzere olan atların acı dolu kişnemeleri kalmıştı. İhanetin bedeli, herkes için çok ağır olmuştu. Ve bütün bu enkazın ortasında, tek bir sancak dimdik ayaktaydı: Sui İmparatorluğu’nun ejderha motifli sancağı.
Saraydaki Yalnızlık
Ötüken, Apa Kağan’ın Sarayı
Apa, sarayının penceresinden, o korkunç katliamı izlemişti. Her düşen Göktürk, kendi kalbine saplanan bir hançer gibiydi. Planı, ne kadar kurnazca olursa olsun, korkunç bir şekilde geri tepmişti. O, İşbara’yı bir tuzağa çekmek, Tardu’yu da o tuzağın bir parçası yapmak istemişti. Lakin asıl avcı, her zaman bir adım önde olan Zhangsun Sheng’di. O, Apa’nın planını bir yem olarak kullanmış ve bütün kurtları aynı anda tuzağa düşürmüştü.
Savaş bittiğinde, Zhangsun Sheng, yüzünde bir zafer gülümsemesiyle saraya geldi. Apa’nın karşısına dikildi. Artık o yapmacık saygıdan eser yoktu. Gözlerinde, bir efendinin, işe yaramaz bir köleye bakışı vardı.
“Tebrikler, Kağan’ım,” dedi, alaycılığı sesinden okunuyordu. “Büyük bir zafer kazandınız. Bütün düşmanlarınızdan kurtuldunuz. İşbara esir, Tardu kaçak, orduları ise artık yok. Göktürk bozkırı, nihayet sizin liderliğinizde huzura kavuştu.”
Apa, cevap vermedi. Yüzü, bir ölününki kadar solgundu.
“Elbette,” diye devam etti Zhangsun Sheng, “bu zaferin kazanılmasında, İmparatorumuzun cömert yardımını unutmamak gerekir. Bu sadık hizmetlerinizin karşılığında, İmparatorumuz size yeni bir unvan bahşetmeye karar verdi. Siz, artık sadece Doğu Göktürklerinin değil, bütün Göktürk halkının, ‘Sui İmparatorluğu’na Bağlı Ulu Kağanı’sınız.”
Bu unvan, bir onur değil, bir utanç damgasıydı. Bu, Apa’nın ve halkının, resmen Sui İmparatorluğu’nun bir vilayeti, bir vasalı olduğunu ilan etmekti. Apa’nın son direniş kırıntıları da o anda yok oldu. Kaybetmişti. Her şeyiyle kaybetmişti. Halkını, onurunu, bağımsızlığını…
“Ayrıca,” dedi Zhangsun Sheng, son ve en acımasız darbeyi vurarak. “İmparatorumuz, Ötüken’in kutsal bir şehir olduğunu, lakin stratejik olarak savunmasının zor olduğunu düşünüyor. Yönetiminizin güvenliği için, başkentinizi daha güneye, Çin Seddi’ne daha yakın, bizim daha kolay koruyabileceğimiz bir yere taşımanızın uygun olacağına karar verdi.”
Bu, son noktaydı. Ötüken’i terk etmek… Ataların mezarlarının olduğu, Gök Tanrı’nın kut’unun indiğine inanılan o kutsal toprağı bırakıp, düşmanın gölgesinde yaşamaya gitmek… Bu, bir imparatorluğun fiilen ölümü demekti.
Apa, o an yıkıldı. Tahtına çöktü. Gözlerinden, yıllardır akmayan yaşlar süzülmeye başladı. O, kurnazca bir oyun oynadığını sanmıştı. Oysa başından beri, kendisi de o oyunun içindeki en aciz, en zavallı piyondu. Sarayı, artık bir iktidar merkezi değil, onun yalnızlığının ve utancının anıtıydı.
Küllerin Ardındaki Fısıltılar
Bozkırın Geneli, 590 ve Sonrası
Üç Kağanın Savaşı, Göktürk İç Savaşı’nın en kanlı perdesini kapatmıştı. Lakin savaş, bitmemişti. Sadece şekil değiştirmişti. Artık büyük orduların meydan savaşları yoktu. Onun yerine, küllerin arasından yükselen fısıltılar, gizli direnişler ve bitmeyen bir gerilla savaşı vardı.
İşbara, zincire vurulmuş halde Chang’an’a götürüldü. Orada, İmparator Wen’in huzuruna çıkarıldı. İmparator, onu ne idam etti ne de zindana attı. Ona, sarayda bir konak tahsis etti, lakin ağır bir gözetim altında. Onu, gelecekte Tardu’ya veya başka bir isyankâra karşı kullanabileceği bir koz olarak, bir müze eseri gibi saklamaya karar verdi. İşbara için bu, ölümden beter bir kaderdi. Her gün, kendisini yenen düşmanın zenginliğini ve gücünü görmek, kendi hatalarını ve kayıplarını düşünmek zorundaydı.
Tardu, batıdaki sığınaklarında, ordusundan geriye kalanlarla birlikte bir hayalet gibi yaşamaya başladı. Artık büyük bir kağan değil, bir kaçaktı. Lakin pes etmedi. Sui kervanlarına ve Apa’nın kontrolündeki sınır bölgelerine küçük çaplı akınlar düzenleyerek, varlığını hissettirmeye devam etti. O, bozkırdaki istikrarsızlığın sönmeyen ateşiydi.
Apa, halkını Ötüken’den güneye, Çin sınırına yakın bir yere taşıdı. Bu göç, bir cenaze alayını andırıyordu. Göktürkler, atalarının topraklarını, gözyaşları içinde terk ediyorlardı. Apa, yeni başkentinde, Çinlilerin tam kontrolü altında, ismi olan ama cismi olmayan bir kağan olarak hüküm sürdü. Onun yönetimi, barış getirmişti, evet. Lakin bu, bir mezarlık barışıydı.
Fakat bozkırın ruhu, ölmemişti. Sadece derin bir uykuya dalmıştı. Dağlarda, vadilerde, Tardu’nun kaçaklarından, İşbara’nın dağılmış ordusundan ve Kara Budun’un yok edilmiş direnişinden geriye kalanlar, küçük gruplar halinde yaşamaya devam ettiler. Onlar, yenilmişlerdi. Lakin unutmamışlardı. Geceleri ateşlerin başında, çocuklarına eski kahramanlık hikâyelerini, Ötüken’in görkemini ve Çinlilere olan nefretlerini anlattılar.
Bu fısıltılar, küllerin altında, yeni bir yangının tohumlarını saklıyordu. Prenses Qianjin, Ötüken’in düşüşünden sonra Apa’nın yanında güneye gitmişti. O da amacına ulaşmış gibi görünüyordu. Ailesinin intikamını almış, Göktürk İmparatorluğu’nun çöküşüne tanıklık etmişti. Lakin şimdi o da, Çin’in bir piyonu olmaktan öteye gidemiyordu. Onun da kendi hırsları, kendi planları vardı.
Göktürk İç Savaşı, görünüşte sona ermişti. Lakin asıl savaş, şimdi kalplerde ve zihinlerde başlıyordu. Bir nesil, esaret altında büyüyordu. Lakin o esaret, onların içinde bir gün yeniden patlayacak olan bir özgürlük arzusunu da besliyordu. Ejderha, kazanmış gibiydi. Lakin bozkırın külleri, her zaman bir Anka kuşunu doğurma potansiyelini içinde saklardı. Ve o küllerin arasındaki fısıltılar, o Anka kuşunun bir gün yeniden kanatlanacağının habercisiydi.
Bölüm 13 – Ejderhanın Zincirleri
Altın Yaldızlı Esaret
Chang’an, İşbara’nın Sürgün Konağı, 591 Yılı
Chang’an şehri, Sui Hanedanlığı’nın kalbi, bir medeniyet okyanusu gibiydi. Düzenli caddeleri, görkemli tapınakları, binlerce dükkânı ve bitmek bilmeyen insan kalabalığıyla, bozkırın sonsuz boşluğuna ve yalın hayatına taban tabana zıttı. Bu okyanusun ortasında, duvarlarla çevrili, dışarıdan bakıldığında lüks bir konak gibi görünen bir ada vardı. Burası, bir zamanların kudretli Göktürk Kağanı İşbara’nın altın yaldızlı hapishanesiydi.
İmparator Wen, ona bir esir muamelesi yapmıyordu. Tam tersine, ona bir “devlet misafiri” statüsü vermişti. Konağı, en iyi ipekler, en değerli yeşim taşları ve en usta zanaatkârların elinden çıkmış mobilyalarla döşenmişti. Hizmetinde onlarca uşak vardı. Her gün önüne en leziz yemekler konuluyor, en iyi şaraplar sunuluyordu. Lakin bu lüks, bir ödül değil, bir işkence aletiydi. Her ipek yastık, ona kaybettiği keçe çadırını hatırlatıyordu. Her altın kâse, yoldaşlarıyla paylaştığı ahşap çanağı anımsatıyordu. Her lezzetli yemek, bozkırda yediği kuru etin tadını özletiyordu.
İşbara, günlerini konağın avlusunda, tek başına kılıç talimi yaparak geçiriyordu. Lakin artık kılıcını bir düşmana karşı değil, kendi hayaletlerine karşı savuruyordu. Zihninde, Wei Nehri’nin kanlı ovası, Börü Tegin’in son bakışı, Tardu’nun ihaneti, Ötüken’deki o ölüm kapanı tekrar tekrar canlanıyordu. Kendi hataları, kendi kibri, bir zincir gibi ruhuna dolanmıştı.
Zaman zaman, İmparator Wen, onu sarayına davet ediyordu. Bu davetler, bir dostluk gösterisi değil, bir güç gösterisiydi. İmparator, onu yanında oturtur, generalleriyle yaptığı toplantıları izletir, imparatorluğunun ne kadar büyük, ne kadar düzenli, ne kadar güçlü olduğunu adeta gözüne sokardı. İşbara, bu toplantılarda tek kelime etmez, bir taş heykel gibi otururdu. Onun bu sessiz ve mağrur duruşu, bazı Çinli soyluları rahatsız etse de, İmparator Wen’i eğlendiriyordu. O, evcilleştiremediği bu kurdu, bir vitrin süsü gibi sergilemekten tuhaf bir keyif alıyordu.
Bir gün, böyle bir toplantıdan sonra, İmparator Wen, İşbara ile yalnız kalmak istedi. “Görüyorum ki hala somurtuyorsun, Kağan,” dedi, sesinde alaycı bir ton vardı. “Bu kadar lüks içinde, neden hala mutsuzsun? Sana, halkına asla veremeyeceğin bir hayat sunuyoruz.”
İşbara, uzun bir sessizlikten sonra ilk kez konuştu. Gözlerini imparatorun gözlerine dikti. “Bir kurdu altın bir kafese koysan, ona her gün en iyi etleri versen, o kurt yine de mutsuz olur, İmparator. Çünkü onun ruhu, kafese değil, bozkırın özgürlüğüne aittir. Siz, benim bedenimi esir aldınız. Ama ruhumu asla alamazsınız.”
İmparator Wen, bu cevabı beklemiyordu. Bir anlık şaşkınlıktan sonra, yüzünde nadiren görülen bir ciddiyet belirdi. “Özgürlük… Özgürlük dediğin şey, kan, kaos ve açlıktan başka ne getirdi halkına? Senin özgürlük dediğin, benim düzen dediğim şeyin düşmanıdır. Ben, Göğün Altındaki her yere düzen getireceğim. Gerekirse kılıçla, gerekirse altınla. Sen, artık eski dünyanın bir kalıntısısın, İşbara. Ve eski dünya, yeni dünyanın önünde diz çökmeye mahkûmdur.”
Bu konuşma, İşbara’nın zihninde yeni bir kapı araladı. O ana kadar, mücadelesini kişisel bir onur ve intikam kavgası olarak görmüştü. Lakin şimdi, bunun çok daha büyük bir savaş olduğunu anlıyordu. Bu, iki farklı dünya görüşünün, iki farklı yaşam biçiminin savaşıydı. Bozkırın kaotik özgürlüğü ile medeniyetin zincirli düzeninin savaşı. Ve o, bu savaşın yenik düşmüş bir komutanıydı. Lakin yenilgi, her zaman son demek değildi. Belki de bu altın kafes, ona düşmanını daha yakından tanıma, onun zayıf noktalarını öğrenme fırsatı sunuyordu. İşbara, o günden sonra daha az kılıç sallamaya, daha çok dinlemeye ve gözlemlemeye başladı. Sürgündeki kurt, avlanmayı bırakmış, düşmanının alışkanlıklarını öğrenen bir avcıya dönüşmüştü.
Sınırın Gölgesindeki Başkent
Güneydeki Yeni Göktürk Başkenti, 592 Yılı
Apa Kağan’ın yeni başkenti, Ötüken’in kutsallığından ve ruhundan yoksundu. Çin Seddi’nin gölgesinde, stratejik bir ova üzerine kurulmuş, düzenli ama ruhsuz bir şehirdi. Burası, bir başkentten çok, büyük bir garnizonu andırıyordu. Her köşe başında Sui devriyeleri geziyor, şehrin yönetimi fiilen Çinli danışmanların elinde bulunuyordu.
Apa, halkına vaat ettiği barışı ve refahı getirmişti. Çin’den akan tahıl ve mallar sayesinde kıtlık sona ermiş, ticaret canlanmıştı. İnsanlar artık açlıktan ölmüyordu. Lakin ruhları açtı. Onlar, atalarının topraklarından, kutsal Ötüken’den koparılmış olmanın derin hüznünü yaşıyorlardı. Eski gelenekler, Çinli danışmanların “barbarca” bulduğu törenler yavaş yavaş yasaklanıyor, yerlerine Çin adetleri getirilmeye çalışılıyordu. Çocuklar, Göktürk alfabesiyle birlikte Çince karakterleri de öğrenmek zorunda kalıyordu. Bu, yavaş ama kararlı bir asimilasyon politikasıydı.
Apa, bütün bunlara göz yummak zorundaydı. Elinden başka bir şey gelmiyordu. Lakin içten içe, kendi halkının kimliğinin yok edilişini izlemek, ona her gün işkence ediyordu. O, halkını kurtardığını sanmış, oysa onları daha yavaş ve daha acı verici bir ölüme mahkûm etmişti.
En büyük acıyı ise, Prenses Qianjin’in değişimiyle yaşıyordu. Bir zamanlar kendisine akıl veren, onu destekleyen o zeki kadın gitmiş, yerine hırslı, entrikacı ve tamamen Çin’in çıkarlarına hizmet eden birisi gelmişti. Qianjin, sarayda kendi küçük iktidarını kurmuştu. Çinli danışmanlarla sürekli toplantılar yapıyor, Apa’yı hiçe sayarak doğrudan Chang’an ile yazışıyordu. O, artık Apa’nın eşi değil, Sui İmparatoru’nun Ötüken’deki gözü ve kulağıydı.
Bir gece, Apa, Qianjin’in odasına habersizce girdi. Onu, masasının başında, Çince bir mektup yazarken buldu. “Kime yazıyorsun?” diye sordu, sesi buz gibiydi.
Qianjin, telaşlanmadı. Sakince mektubu katladı. “İmparatorumuza,” dedi, artık Wen’den bahsederken “bizim imparatorumuz” diyordu. “Halkımızın ‘uygarlığa’ ne kadar çabuk adapte olduğunu rapor ediyordum.”
“Uygarlık mı?” diye güldü Apa, acı bir şekilde. “Buna uygarlık mı diyorsun? Halkımın dilini, töresini, ruhunu çalmaya uygarlık mı diyorsun? Sen, kendi kanından olanların intikamını aldığını sandın. Ama şimdi, onların yok ettiği hanedandan daha beterini, kendi halkına yapıyorsun. Sen bir hain oldun, Qianjin.”
Qianjin’in yüzündeki o sakin ifade, bir anlığına çatladı. Gözlerinde, bir anlık bir acı ve öfke belirdi. “Hain mi? Asıl hain kim? Halkını bir hiç uğruna savaşa sürükleyip yok eden İşbara mı? Kendi hırsı için kardeşine ihanet eden Tardu mu? Yoksa korkaklığından düşmanın eteğine yapışan sen mi? Ben, en azından ne yaptığımın farkındayım. Ben, hayatta kalmayı seçtim. Ve bu yeni dünyada, hayatta kalmanın tek yolu, kazananın yanında olmaktır. Kazanan ise, Chang’an’daki ejderhadır. Siz kurtlar, birbirinizi yiyip bitirdiniz. Şimdi enkazı toplama zamanı.”
Bu sözler, Apa’nın kalbine son darbeyi vurdu. O, sadece düşmanları tarafından değil, en yakını, eşi tarafından da ihanete uğramıştı. O gece, Apa, sarayının en gizli odasına kapandı. O odada, atalarından kalma eski haritalar, kutsal metinler ve bir de zehir kesesi vardı. O, intikam planının asla işlemeyeceğini, bu altın kafesten asla kurtulamayacağını anlamıştı. Lakin ölmeden önce, son bir hamle yapabilirdi. Düşmanlarının, onun ölümünü bile kendi lehlerine kullanmalarına izin vermeyecekti.
Batıdaki Hayalet
Pamir Dağları, 593 Yılı
Tardu, Ötüken önlerindeki o feci yenilgiden sonra, bir hayalete dönüşmüştü. Batı Göktürk Kağanlığı’nın merkezini İşbara’ya kaptırmış, ordusunun büyük bir kısmını kaybetmişti. Lakin o, pes etmemişti. Kendisine sadık kalan az sayıdaki kabileyle birlikte, Pamir Dağları’nın ve Tarım Havzası’nın sarp ve ulaşılmaz bölgelerine çekilmişti.
Burada, bir devlet adamı gibi değil, bir gerilla lideri gibi yaşıyordu. Küçük, hareketli birlikleriyle, İşbara’nın kontrolündeki vahalara, kervan yollarına ani baskınlar düzenliyordu. Amacı, toprak kazanmak değil, istikrarı bozmaktı. İşbara’nın, Batı Kağanlığı üzerinde tam bir hâkimiyet kurmasını engellemek, onu sürekli meşgul etmek ve zayıflatmaktı.
Tardu, artık eski Tardu değildi. Lüks sarayları, ipek giysileri, diplomatik oyunları geride kalmıştı. Artık o da, adamları gibi kuru et yiyor, buz gibi mağaralarda uyuyordu. Bu zorlu hayat, onun içindeki tüccarı öldürmüş, yerine daha sert, daha acımasız bir savaşçıyı çıkarmıştı. İhanete uğramanın ve her şeyini kaybetmenin acısı, onu daha tehlikeli bir adama dönüştürmüştü.
Onun en büyük kozu, İpek Yolu tüccarları arasındaki eski bağlantılarıydı. Özellikle Soğdlu tüccarlar, İşbara’nın merkeziyetçi ve savaşçı yönetimindense, Tardu’nun ticarete daha yatkın olduğu eski günleri özlüyorlardı. Bu tüccarlar, Tardu’nun casus ağı haline gelmişti. Ona, İşbara’nın birliklerinin hareketleri, Çin’den gelen yardımlar ve bozkırdaki siyasi durum hakkında sürekli bilgi taşıyorlardı.
Bir gün, böyle bir casus, ona çok önemli bir haber getirdi. “Kağan’ım,” dedi, “Doğu’dan, Apa Kağan’ın başkentinden bir haber var. Apa, hastalanmış. Durumu çok ağır. Bazıları, zehirlendiğini söylüyor.”
Tardu, bu haberi duyduğunda, yüzünde hiçbir ifade belirmedi. Apa’nın ölümü, onu ne sevindiriyor ne de üzüyordu. O, sadece denklemin bir parçasının daha eksildiğini düşünüyordu. “Peki yerine kim geçecek?” diye sordu.
“İşte asıl mesele bu, Kağan’ım,” dedi casus. “Prenses Qianjin ve Çinli danışmanlar, Apa’nın küçük yaştaki oğlunu tahta geçirmek istiyorlar. Böylece, yönetimi tamamen kendi ellerine alacaklar. Lakin Göktürk beyleri, buna karşı çıkıyor. Onlar, Apa’nın yerine, Tardu’nun oğlu olan ve annesi soylu bir Türk olan Tuli’yi (Dulan Kağan) destekliyorlar. Doğu’da, yeni bir taht kavgası başlamak üzere.”
Tardu, bu bilgiyi zihninde evirip çevirdi. Bu, onun için yeni bir fırsat demekti. Doğu’da çıkacak bir karışıklık, İşbara’nın dikkatini o yöne çekecek, kendi üzerindeki baskıyı azaltacaktı. Hatta, eğer doğru oynarsa, oğlu Tuli aracılığıyla Doğu Kağanlığı üzerinde yeniden bir nüfuz kurabilirdi.
“Oğlum Tuli’ye bir mesaj gönderin,” dedi, kararını vermişti. “Ona, beylerin desteğini arkasına almasını, lakin aceleci davranmamasını söyleyin. Çinlilerle doğrudan bir çatışmaya girmesin. Bırakalım, Qianjin kendi hırsında boğulsun. Zamanı geldiğinde, aslan payını almak için orada olacağız.”
Batıdaki hayalet, yeniden oyun kurmaya başlamıştı. O, artık büyük bir orduya sahip olmayabilir, lakin yılların tecrübesi ve kurnazlığı, onu hala bozkırın en tehlikeli oyuncularından biri yapıyordu. Ve o, sabırla doğru anı bekliyordu.
Zehirli Taç
Güneydeki Başkent, 593 Sonbaharı
Apa Kağan, yatağında ölümü bekliyordu. Resmi açıklamaya göre, uzun süren bir hastalıktan muzdaripti. Lakin saraydaki herkes, gerçeği biliyordu. Apa, haftalardır yavaş yavaş etkisini gösteren bir zehirle ölüme gidiyordu. Ve o zehri ona kimin verdiğini de herkes tahmin ediyordu: Karısı, Prenses Qianjin.
Qianjin, Apa’nın son direniş kırıntılarından, onun gizlice beylerle görüşmesinden ve Tardu’ya elçi göndermesinden haberdar olmuştu. Apa, artık güvenilir bir kukla değildi. Ortadan kaldırılması gerekiyordu. Ve Qianjin, bu kirli işi bizzat üstlenmişti.
Apa’nın son günleri, acı ve pişmanlık içinde geçti. Yatağının başında, ona sadık kalan son birkaç bey ve oğlu Tuli bekliyordu. Tuli, henüz genç bir delikanlıydı. Babasının düştüğü durumu, etrafında dönen entrikaları tam olarak anlayamıyor, sadece korku ve keder hissediyordu.
“Oğlum,” diye fısıldadı Apa, son nefesiyle. “Bu taç… zehirlidir. Onu takma. Onu, Çinlilere bırakma. Halkımızı al… ve kuzeye git. Ötüken’e dön. Gerekirse aç kalın, lakin özgür kalın. Baban gibi… bir hain olarak ölme.”
Bunlar, Apa’nın son sözleri oldu. Gözleri kapandığında, odada bir sessizlik oldu. Lakin bu sessizlik, Tuli’nin hıçkırıkları ve kapının dışında bekleyen Qianjin’in soğuk adımlarıyla bozuldu.
Qianjin, odaya girdiğinde, yüzünde sahte bir keder maskesi vardı. “Ah, sevgili kağanım! Bizi bırakıp gitti!” dedi. Lakin gözleri, Tuli’ye değil, tahta kilitlenmişti.
O gün, sarayda bir iktidar savaşı başladı. Qianjin ve Zhangsun Sheng, Apa’nın başka bir kadından olan küçük yaştaki oğlu Yung-lu’yu (Yami Kağan) yeni kağan ilan etmek istediler. O, daha kolay kontrol edilebilecek, tamamen Çin eğitimiyle büyümüş bir çocuktu.
Lakin Göktürk beyleri, bu kez sessiz kalmadılar. Apa’nın ölümü ve son sözleri, onlara kaybettikleri onurlarını hatırlatmıştı. Liderleri, yaşlı Kül Tegin’di. Kurultayı topladılar ve Tuli’nin etrafında birleştiler. “Töreye göre,” dedi Kül Tegin, kurultayda. “Kağanlık, babadan oğula geçer. Ve Tuli, Apa Kağan’ın en büyük oğludur. Annesi, soylu bir Türk hatunudur. Diğeri ise, kanında Çin zehri taşıyan bir cariyeden doğmadır. Biz, Tuli’yi kağanımız olarak tanıyoruz!”
Bu, Qianjin’e ve Çinlilere karşı açık bir isyandı. Doğu Göktürk Kağanlığı, yeniden bir iç savaşın eşiğine gelmişti. Bir yanda, Çin’in desteğini arkasına alan Qianjin ve onun kukla adayı. Diğer yanda ise, milli bir direnişe önderlik eden Tuli ve onu destekleyen beyler. Zehirli taç, şimdi iki adayın arasında duruyordu. Ve o tacı kimin takacağı, sadece kanla belirlenecekti.
Yeni Bir Fırtına
Chang’an ve Bozkır, 594
Doğu Göktürk Kağanlığı’ndaki bu yeni kriz, Chang’an’da dikkatle izleniyordu. İmparator Wen, Qianjin’in aceleci davranmasından ve beyleri bu kadar çabuk karşısına almasından memnun değildi. Lakin durum, yine de onun lehineydi. Göktürkler, yine kendi kendilerini yiyorlardı.
İmparator, bu kez farklı bir strateji izlemeye karar verdi. İki tarafa da oynamak.
Bir yandan, Qianjin’e ve onun adayı Yung-lu’ya olan desteğini açıkça ilan etti. Onu, “meşru kağan” olarak tanıdı ve ona askeri yardım vaat etti.
Öte yandan, gizlice Tuli’ye de elçiler gönderdi. Elçiler, Tuli’ye, İmparator Wen’in onun cesaretinden ve halkının geleneklerine olan bağlılığından etkilendiğini söylediler. Eğer Tuli, babası gibi “makul” olur ve Sui İmparatorluğu ile dostane ilişkileri sürdürürse, imparatorun onun kağanlığını da tanıyabileceğini fısıldadılar. Amaç, Tuli’yi de tamamen karşılarına almamak, onu bir denge unsuru olarak kullanmak ve iç savaşı mümkün olduğunca uzun tutmaktı.
Bu karmaşık oyun, bozkırdaki bütün dengeleri yeniden altüst etti.
İşbara, Chang’an’daki sürgününden bu gelişmeleri izlerken, içinde hem bir umut hem de bir endişe vardı. Doğu’daki bu kaos, onun yeniden sahneye çıkması için bir fırsat yaratabilir miydi? Belki de İmparator, onu bu karışıklığı çözmesi için görevlendirebilirdi.
Tardu ise, batıdaki sığınağında, bu haberleri bir satranç ustasının soğukkanlılığıyla analiz ediyordu. Oğlu Tuli’nin bir piyon olmaktan çıkıp, oyunun ana aktörlerinden biri haline gelmesi, onun elini güçlendiriyordu.
Bozkır, 594 yılına girerken, bir önceki büyük savaştan daha karmaşık, daha çok bilinmeyenli bir denkleme dönüşmüştü. Doğu’da, Tuli ve Yung-lu arasında bir taht kavgası. Batı’da, İşbara’nın yerine geçen lakin Tardu’nun gerilla saldırılarıyla sürekli yıpratılan bir yönetim. Sürgünde, doğru anı kollayan iki eski kağan: İşbara ve Tardu. Ve bütün bu piyonları, kendi büyük planı için ustaca hareket ettiren, Chang’an’daki ejderha…
Üç Kağanın Savaşı bitmişti. Lakin küllerin arasından, yeni fısıltılar ve yeni hırslar yükselmişti. Ejderhanın zincirleri, bozkırı sarmış gibiydi. Lakin o zincirlerin içinde çırpınan kurtlar, henüz son sözlerini söylememişlerdi. Yeni bir fırtına, kaçınılmaz bir şekilde yaklaşıyordu.
Bölüm 14 – Maskelerin Düşüşü
İki Kardeş, Bir Taht
Doğu Göktürk Kağanlığı, 594-595
Doğu Göktürk bozkırları, Apa Kağan’ın ölümünün ardından bıraktığı zehirli mirasla kavruluyordu. Taht, artık bir güç ve onur makamı değil, bir iç savaşın kanlı ödülüydü. İki kardeş, Tuli ve Yung-lu, aslında kendileri olmayan bir savaşın merkezinde duruyorlardı. Bu, onların değil, arkalarındaki güçlerin savaşıydı.
Bir yanda Tuli Kağan vardı. Babasının son nefesinde kulağına fısıldadığı “Ötüken’e dön, özgür kal” vasiyeti, genç ruhunda bir ateş yakmıştı. Göktürk beylerinin büyük çoğunluğu, onun sancağı altında toplanmıştı. Onlar için Tuli, Çin esaretine karşı bir direniş sembolüydü. Onun karargâhı, seyyardı. Sürekli hareket ediyor, Çin destekli orduyla bir meydan muharebesine girmekten kaçınıyor, bunun yerine ani baskınlar ve vur-kaç taktikleriyle düşmanı yıpratıyordu. Bu, bir onur savaşıydı; kaybettikleri kimliklerini, atalarının topraklarını geri alma mücadelesiydi.
Diğer yanda ise, henüz bir çocuk olan Yung-lu vardı. O, annesi Prenses Qianjin ve Çinli vali Zhangsun Sheng’in elinde bir kuklaydı. Onun “başkenti”, Çin Seddi’nin gölgesindeki o ruhsuz garnizon şehirdi. Onun ordusu, büyük ölçüde Sui askerlerinden ve Çin altınıyla sadakati satın alınmış birkaç Göktürk beyinden oluşuyordu. Yung-lu, kağanlık otağında ipek yastıklar arasında otururken, adına yapılan savaşlardan, dökülen kandan habersizdi. Onun için kağanlık, güzel giysiler giymek ve hiç anlamadığı törenlere katılmaktan ibaretti. Bu ise, bir boyun eğme savaşıydı; düzenin, kaos karşısındaki mücadelesiydi. En azından Çinliler, bunu böyle sunuyordu.
Sui İmparatoru Wen, bu bölünmüşlükten son derece memnundu. Tuli’nin direnişi, onun tam kontrol kurmasını engelliyordu, evet. Lakin bu durum, Doğu Göktürklerinin enerjisini kendi içlerinde tüketmelerini sağlıyor, birleşip kendisine karşı bir tehdit oluşturmalarını önlüyordu. İmparator, bu savaşı bir satranç maçı gibi yönetiyordu. Tuli’nin ordusu ne zaman çok zayıflasa, ona gizli kanallardan barış teklifleri ve küçük tavizler göndererek umudunu canlı tutuyor, onu tamamen yok olmaktan kurtarıyordu. Yung-lu’nun ordusu ne zaman zor durumda kalsa, güneyden taze birlikler ve mühimmat göndererek onun çökmesini engelliyordu. Amacı, savaşı bir tarafın kazanması değil, savaşın kendisinin devam etmesiydi. Bu kontrollü kaos, onun için en mükemmel barıştı.
Bu süreçte en çok yıpranan, Göktürk halkı oldu. Kardeş kardeşe kılıç çekiyor, aynı dili konuşan, aynı Tanrı’ya inanan insanlar, iki farklı sancak altında birbirlerini öldürüyordu. Tarlalar ekilemiyor, sürüler otlatılamıyor, ticaret durma noktasına geliyordu. Açlık ve sefalet, yeniden bozkırın üzerine bir karabasan gibi çökmüştü. Apa’nın getirdiği o kırılgan barış, şimdi eskisinden daha kanlı bir savaşla yok olmuştu. Herkes, bu anlamsız savaşın bir an önce bitmesini diliyor, lakin kimse nasıl biteceğini bilmiyordu.
Sürgündeki Kağanın Gambiti
Chang’an, İşbara’nın Konağı, 596 Yılı
İşbara, Chang’an’daki altın kafesinde, bozkırdan gelen haberleri büyük bir dikkatle takip ediyordu. Doğu’daki bu kardeş kavgası, onun için hem bir acı hem de bir fırsat kaynağıydı. O da bir zamanlar kendi kuzenine karşı savaşmış, bir iç savaşın ne kadar yıkıcı olabileceğini en acı şekilde tecrübe etmişti. Lakin şimdi, o yıkımın külleri arasından, kendisi için bir çıkış yolu doğabileceğini görüyordu.
Yıllar süren esaret, İşbara’yı değiştirmişti. Eski fevri, gururlu savaşçı gitmiş, yerine daha sabırlı, daha hesaplı bir stratejist gelmişti. Düşmanını, Çin sarayını, yakından tanıma fırsatı bulmuştu. Onların düşünce yapısını, entrikalarını, zaaflarını öğrenmişti. En büyük zaaflarının, kontrol takıntıları ve öngörülemezlikten duydukları korku olduğunu fark etmişti.
İşbara, kendi gambitini, kendi feda oyununu oynamaya karar verdi.
Bir gün, İmparator Wen’in huzuruna çıkmak için izin istedi. Bu, uzun zamandır yapmadığı bir şeydi. İmparator, merak içinde onu kabul etti. İşbara, imparatorun önünde, hayatında ilk kez, diz çöktü. Bu, salondaki bütün Çinli soyluları ve generalleri şaşkına çeviren bir hareketti. Mağrur Göktürk kağanı, ejderhanın önünde eğiliyordu.
“Yüce İmparator, Göğün Oğlu,” dedi İşbara, sesi sakin ama taşıdığı anlam ağırdı. “Yıllardır sizin misafirinizim. Bu süre zarfında, sizin bilgeliğinizi, devletinizin gücünü ve düzenini gördüm. Ve kendi halkımın, kendi hatalarım yüzünden düştüğü sefaleti de gördüm. Artık anladım ki, bozkırın kaosu, sizin medeniyetinizin ışığı olmadan bir sona eremez. Ben, artık bir kağan değilim. Ben, hatalarından ders almış bir adamım. Ve size, bir hizmetkâr olarak, bu kaosu bitirmek için yardım etmek istiyorum.”
Salonda bir uğultu yükseldi. Bu, inanılmaz bir teslimiyetti.
“Ne gibi bir yardım?” diye sordu İmparator Wen, şüpheyle.
“Doğu’daki savaş,” diye devam etti İşbara. “Tuli de, Yung-lu da birer çocuk. Onları yönetenler, kendi hırslarının peşinde. Bu savaş, böyle devam ederse, bozkırda tek bir sağlam otağ kalmayacak. Bu, sizin de çıkarınıza değil. İstikrarsız bir sınır, her zaman tehlikelidir. Bana izin verin, oraya gideyim. Ama bir komutan olarak değil. Sizin bir elçiniz, bir arabulucunuz olarak. Tuli, benim eski savaşçımdır. Beni dinler. Yung-lu, sizin müttefikiniz. Onları, barış masasına oturtacağıma yemin ederim. Tek amacım, halkımın daha fazla kanının dökülmesini engellemek ve sizin bilge liderliğiniz altında, bozkıra kalıcı bir barış getirmektir.”
Bu teklif, o kadar alçakgönüllü, o kadar mantıklı görünüyordu ki, pek çok Çinli danışman bunun samimi olduğuna inandı. İşbara’nın ruhunun sonunda kırıldığını, Çin medeniyetinin üstünlüğünü kabul ettiğini düşündüler.
Lakin İmparator Wen, o kadar kolay ikna olmadı. O, İşbara’nın gözlerinin derinliklerinde, hala sönmemiş o kurt ateşini görüyordu. Bu bir teslimiyet değil, bir hamleydi. Ama ne hamlesi? İmparator, bu riski alıp almamakta tereddüt etti. İşbara’yı bozkıra geri göndermek, bir canavarı kafesinden salıvermek gibiydi. Lakin onu burada tutmak da, doğudaki kaosu çözümsüz bırakıyordu.
İmparator, haftalarca düşündü. Sonunda, kontrollü bir risk almaya karar verdi. İşbara’nın gitmesine izin verecekti. Lakin yanında, onu bir gölge gibi takip edecek, her adımını Chang’an’a rapor edecek Zhangsun Sheng ve küçük bir seçkin birlik olacaktı. Ayrıca, ailesi, çocukları rehin olarak Chang’an’da kalacaktı. Bu, İşbara’nın ihanet etmesini önleyecek en güçlü zincirdi.
İşbara, bütün şartları kabul etti. O, kafesinden çıkmak için her bedeli ödemeye hazırdı. Maskesini takmış, bir barış elçisi rolünü oynamaya gidiyordu. Lakin asıl amacı barış değil, fırtınanın tam ortasına dalıp, o fırtınayı kendi lehine çevirmekti. Sürgündeki kağanın gambiti, başlamıştı.
Maskeli Arabulucu
Doğu Göktürk Toprakları, 597 Yılı
İşbara, yıllar sonra bozkırın havasını yeniden soluduğunda, ciğerlerine dolan o kuru ve serin havanın her zerresini hissetti. Bu, özgürlüğün kokusuydu. Yanında onu bir gardiyan gibi izleyen Zhangsun Sheng ve onun askerleri olsa da, bu hissi hiçbir şey gölgeleyemezdi. O, evine dönmüştü.
İlk durağı, Tuli Kağan’ın seyyar karargâhı oldu. Tuli, eski komutanı ve bir zamanların efsanevi kağanını karşısında görünce, büyük bir şok yaşadı. İşbara’nın, bir Çin elçisi olarak gelmesi, onu hem öfkelendirmiş hem de kafasını karıştırmıştı.
Görüşmeleri, gergin bir atmosferde, bir otağın içinde gerçekleşti. Zhangsun Sheng de oradaydı, her kelimeyi dikkatle dinliyordu.
“Tuli,” dedi İşbara, babacan bir ses tonuyla. “Sen, yiğit bir savaşçısın. Babanın onurunu korumak için savaşıyorsun. Buna saygı duyuyorum. Lakin etrafına bir bak. Bu savaş, kime hizmet ediyor? Ölenler Göktürk, yananlar bizim otağlarımız. Kazanan tek bir kişi var: güneydeki ejderha. Onlar, biz birbirimizi yerken, keyifle izliyorlar.”
“Sen de onların bir elçisisin!” diye karşılık verdi Tuli, öfkeyle. “Sen de onlara hizmet ediyorsun!”
“Görünüşe aldanma, oğlum,” diye fısıldadı İşbara, gözleriyle Zhangsun Sheng’i işaret ederek. “Bazen, düşmanın kalesini fethetmek için, önce o kaleye onun bir hizmetkârı gibi girmek gerekir. Ben, barış yapmak için geldim. Ama bu, teslimiyet barışı değil. Bu, onurlu bir barış olacak. Sui İmparatoru, bu anlamsız savaşın bitmesini istiyor. Sana, kağanlığını tanımayı, Ötüken’i yeniden başkent yapmanı ve iç işlerinde serbest bırakmayı teklif ediyor. Karşılığında tek istediği, Sui İmparatorluğu’nun üstünlüğünü tanıman ve yıllık vergi ödemen.”
Bu, Tuli’nin beklemediği kadar iyi bir teklifti. Tam bağımsızlık değildi, evet. Lakin savaşı bitirecek, halkını kurtaracak ve onlara kutsal başkentlerini geri verecekti. Yanındaki beyler, bu teklifi büyük bir heyecanla karşıladılar. Savaştan bıkmışlardı.
Zhangsun Sheng, bu teklif karşısında şaşırmıştı. İşbara, kendisine verilen yetkinin dışına çıkıyordu. Lakin itiraz edemedi. Eğer barışı bu şekilde sağlayacaksa, İmparator’un bunu onaylayacağını düşündü.
İşbara’nın bir sonraki durağı, Yung-lu’nun ve Prenses Qianjin’in olduğu garnizon şehirdi. Oradaki görüşme, çok daha zordu. Qianjin, İşbara’dan nefret ediyor ve ona kesinlikle güvenmiyordu.
“Senin ne planladığını biliyorum, İşbara,” dedi Qianjin, buz gibi bir sesle. “Sen, barış elçisi falan değilsin. Sen, yeniden tahtı ele geçirmeye geldin.”
“Taht mı?” diye güldü İşbara. “Ben, o zehirli tacı bir daha asla takmam, Prenses. Benim tek derdim, halkımın kanının durması. İmparator, Tuli ile bir anlaşmaya varılmasını istiyor. Tuli, Ötüken’in kağanı olacak. Senin oğlun Yung-lu ise, güneydeki bu toprakların beyi olarak kalacak. Kendi halkıyla, barış içinde yaşayacak. Sui İmparatorluğu, her ikisinin de koruyucusu olacak. Bu, herkes için en iyi çözüm değil mi? İki kardeş, imparatorluğu paylaşacak. Savaş bitecek.”
Bu teklif, Qianjin’in hırsını okşuyordu. Tamamen kaybetmek yerine, oğluna küçük de olsa bir krallık kalıyordu. Ve en önemlisi, Tuli, Ötüken’e çekilince, kendisi Çin sınırındaki bu stratejik bölgenin tek hâkimi olacaktı. Uzun ve zorlu pazarlıklardan sonra, Qianjin de anlaşmayı kabul etmek zorunda kaldı.
İşbara, imkânsızı başarmış gibiydi. Birkaç hafta içinde, yıllardır süren kanlı bir iç savaşı, barış masasında bitirmişti. Herkes, onun bilgeliğine ve diplomatik dehasına hayran kalmıştı. Zhangsun Sheng bile, onun samimiyetine inanmaya başlamıştı.
Lakin bu, sadece maskeydi. İşbara, barışı sağlamamıştı. Sadece düşmanlarını, istediği pozisyonlara yerleştirmişti. Tuli’yi Ötüken’e göndermiş, onu Çin merkezinden uzaklaştırmıştı. Qianjin’i ve Çin garnizonunu güneyde, kendi küçük dünyalarında oyalanmaya bırakmıştı. Ve bütün bunları yaparken, bozkırdaki bütün beylerle ve komutanlarla tek tek görüşmüş, eski bağlarını yeniden kurmuş, onların güvenini kazanmıştı. O, bir barış elçisi gibi değil, tahta geri dönmeye hazırlanan bir kağan gibi hareket etmişti. Maskeli arabulucu, asıl oyununu kurmak için sahneyi hazırlamıştı.
Maskenin Düştüğü An
Ötüken, 598 Yılı
Tuli Kağan, büyük bir coşkuyla Ötüken’e geri döndü. Halk, onu bir kahraman gibi karşıladı. Yıllar sonra, kutsal başkent yeniden gerçek sahibine kavuşmuştu. Tuli, İşbara’ya minnettardı. Onun sayesinde, hem savaşı bitirmiş hem de tahtını ve onurunu geri kazanmıştı. İşbara’yı, baş danışmanı ve en güvendiği akıl hocası olarak yanında tuttu.
Zhangsun Sheng ve Çin birliği de, barışı denetlemek adına Ötüken’de kalmıştı. Lakin sayıları azdı ve Tuli’nin on binlerce sadık savaşçısı arasında, etkileri sınırlıydı.
İşbara, aylar boyunca, bir örümcek gibi ağını ördü. Tuli’nin haberi olmadan, eski komutanlarıyla, kendisine sadık beylerle gizli toplantılar yaptı. Onlara, bu barışın sahte olduğunu, Çinlilerin ilk fırsatta yeniden bozkırı ele geçirmeye çalışacağını anlattı. “Tuli, iyi bir çocuk, yiğit bir savaşçı. Ama bir kağan olmak için fazla saf. Çinlilerin oyunlarını göremez. Bozkırın, onlarin dilinden anlayan, tecrübeli ve sert bir lidere ihtiyacı var,” diyordu.
Yavaş yavaş, Tuli’nin etrafındaki en güçlü komutanları kendi tarafına çekti. Tardu’nun eski beylerinden bazılarıyla bile gizli ittifaklar kurdu. Herkes, İşbara’nın haklı olduğunu görmeye başlamıştı. Tuli’nin barışı, bir teslimiyetti. İşbara ise, gerçek bağımsızlığı vaat ediyordu.
Ve bir gece, maskenin düşme zamanı geldi.
O gece, Ötüken’de büyük bir zafer şöleni düzenleniyordu. Barış şerefine kadehler kaldırılıyordu. İşbara, Tuli’nin yanında, onur konuğu olarak oturuyordu.
Gecenin ilerleyen bir saatinde, İşbara ayağa kalktı. Elinde kımız dolu bir kâse vardı. “Bu kadehi,” dedi, sesi bütün otağı doldurdu. “Genç ve cesur kağanımız Tuli’ye kaldırıyorum. O, bize barışı getirdi. Lakin şimdi, o barışı koruma zamanı.”
Sonra, beklenmedik bir hareketle, kadehteki kımızı yere döktü. “Ama barış, diz çökerek korunmaz! Barış, kılıçla korunur! Yıllardır, Çin ejderhası bizi birbirimize düşürdü, kanımızı döktü, onurumuzu ayaklar altına aldı. Artık yeter! Bu sahte barış bitmiştir!”
İşbara’nın bu sözleriyle, otağın kapıları açıldı ve içeriye, ona sadık yüzlerce zırhlı savaşçı daldı. Şölen alanındaki bütün komutanlar ve beyler, kılıçlarını çekerek İşbara’nın yanında yer aldılar.
Tuli, neye uğradığını şaşırmış bir halde, donakaldı. En güvendiği adam, akıl hocası, ona ihanet ediyordu. “İşbara… sen ne yapıyorsun?” diye kekeleyebildi.
“Olmam gerekeni yapıyorum, Tuli,” dedi İşbara. Gözlerinde, artık o sahte babacanlıktan eser yoktu. Sadece çelik gibi bir kararlılık vardı. “Bozkırı, olması gerektiği gibi yönetiyorum. Sen, bu yükü taşıyamayacak kadar gençsin. Kenara çekil. Kan dökülmesin.”
Tuli’nin sadık muhafızları, onu korumak için etrafında bir çember oluşturdular. Lakin onlar, bir avuç insandı. Karşılarında ise, bütün bir ordu vardı.
Aynı anda, şehrin başka bir yerinde, İşbara’nın adamları, Zhangsun Sheng ve Çin birliğinin kaldığı karargâhı basmıştı. Hazırlıksız yakalanan Çinli askerler, kısa bir direnişten sonra ya öldürüldü ya da esir alındı. Zhangsun Sheng, canını zor kurtararak, birkaç adamıyla birlikte gecenin karanlığında güneye doğru kaçmaya başladı.
Tek bir gecede, Ötüken’de her şey değişmişti. Darbe, kansız ve kusursuz bir şekilde gerçekleşmişti. Tuli, kendi sarayında bir esirdi. Çin gücü, Ötüken’den tamamen temizlenmişti.
İşbara, otağın ortasına yürüdü. Yere atılmış olan kağanlık tacını aldı. Yıllar sonra, o tacı yeniden başına koydu. “Ben, İşbara!” diye kükredi. “Gök Tanrı’nın iradesi ve atalarımın töresiyle, bütün Göktürklerin tek ve mutlak kağanıyım! Bundan sonra ne Çin’in kölesi ne de Tardu’nun rakibi olacağız! Biz, yeniden bozkırın efendileri olacağız! Ejderhanın zincirlerini kırdık! Şimdi, ejderhanın kendisinden hesap sorma zamanı!”
Maske düşmüştü. Barış elçisi gitmiş, yerine intikam ateşiyle yanan acımasız bir kağan gelmişti. Ve onun bu hamlesi, bozkırı ve Çin’i, tarihlerinin en büyük ve en son savaşına doğru sürükleyecekti.
Ejderhanın Öfkesi
Chang’an, Sui Sarayı
Zhangsun Sheng, perişan bir halde, yanında sadece birkaç adamıyla Chang’an’a ulaştığında, getirdiği haberler sarayda bir deprem etkisi yarattı. İmparator Wen, hayatında ilk kez, kontrolü kaybettiğini hissetti. Aldatılmıştı. Bir kurdu, evcilleştirdiğini sanırken, aslında onu daha da güçlendirmiş ve kendi üzerine salmıştı.
Öfkesi, korkunçtu. Sarayda, ilk kez sesini yükselttiği, paha biçilmez vazoları kırıp döktüğü söylendi. “İşbara!” diye kükrediği duyuldu. “O nankör, o hilekâr yılan! Ona her şeyi verdim! Onu esaretten kurtardım! O ise bana ihanet etti!”
İmparator, o gün, hayatının en önemli kararlarından birini verdi. Yıllardır sürdürdüğü o sabırlı, entrikalarla dolu politika bitmişti. Artık “barbarı barbara kırdırma” oyunu oynamayacaktı. Artık tek bir çözüm vardı: Kaba kuvvet.
Acil bir imparatorluk konseyi topladı. Generalleri, danışmanları, hepsi huzurundaydı. “Artık yeter!” dedi, sesi buz gibiydi. “Göktürk sorunu, bugün kökünden çözülecektir. Bütün orduları hazırlayın! İmparatorluğun kuzeyindeki, güneyindeki, batısındaki bütün birlikler, tek bir amaç için birleşecek: Göktürkleri yeryüzünden silmek! Bu bir sınır savaşı olmayacak. Bu bir imha savaşı olacak. Ötüken’i yakacağız. Atalarının mezarlarını bile süreceğiz. Geriye, onlardan bir hatıra, bir fısıltı bile kalmayacak.”
Generaller, bu emrin büyüklüğü karşısında şok olmuşlardı. Bu, Sui İmparatorluğu’nun kuruluşundan beri girişeceği en büyük askeri harekâttı. Yüz binlerce asker, binlerce savaş arabası, devasa kuşatma makineleri… Bütün bir imparatorluğun gücü, tek bir hedefe, İşbara’dan intikam almaya yöneltilmişti.
“Ve,” diye devam etti İmparator. “Bu orduyu, ben bizzat yöneteceğim. Göğün Oğlu, o nankör köpeğe dersini kendi elleriyle verecek.”
Bu, eşi benzeri görülmemiş bir karardı. Bir Çin İmparatoru’nun, bizzat sefere çıkması, yüzlerce yıldır görülmüş bir şey değildi. Bu, meselenin ne kadar kişiselleştiğini, İşbara’nın ihanetinin İmparator Wen’i ne kadar derinden yaraladığını gösteriyordu.
Ejderha, bütün gücüyle, bütün öfkesiyle uyanmıştı. Ve şimdi, zincirlerini kıran o kurdu, sonsuza dek yok etmek için harekete geçiyordu. Bozkır, tarihinin en büyük ve en korkunç fırtınasıyla yüzleşmek üzereydi. İki lider, İşbara ve Wen, iki dünya görüşü, iki imparatorluk, son ve nihai bir hesaplaşma için karşı karşıya geliyordu. Ve bu savaşın sonunda, sadece bir tanesi ayakta kalacaktı.
Bölüm 15 – Ejderha ve Kurt
Fırtına Toplanıyor
Kuzey Çin Ovası, 599 Yılı
Tarih, nadiren tek bir anda bu kadar devasa bir gücün toplandığına şahitlik etmiştir. Kuzey Çin’in geniş ve verimli ovaları, aylardır demir, deri ve at kokan bir insan denizine dönüşmüştü. Sui İmparatorluğu, bütün ağırlığıyla kuzeye yığılıyordu. Yüz binlerce asker, imparatorluğun en ücra köşelerinden, Sichuan’ın sisli dağlarından, Yangtze Nehri’nin bereketli deltalarından, eski başkentlerin kadim topraklarından kopup gelmişti. Bu, farklı dilleri konuşan, farklı geleneklere sahip, lakin tek bir sancağın, tek bir iradenin altında birleşmiş bir orduydu. Ejderhanın ordusu.
Ordunun merkezinde, imparatorluk sarayının bütün görkemini yansıtan devasa bir çadır kent kurulmuştu. Burası, ordugâhın kalbi ve beyniydi. Ve o kalbin merkezinde, bizzat İmparator Wen vardı. Yaşı ilerlemiş olmasına rağmen, gözlerindeki ateş ve kararlılık, en genç generalinden daha keskindi. İşbara’nın ihaneti, onun için kişisel bir hakarete, devlet meselesinden öte bir onur davasına dönüşmüştü. Yıllardır kurduğu o sabırlı satranç tahtası, tek bir hamleyle devrilmişti ve şimdi imparator, bütün taşları ezip geçerek oyunu bitirmeye karar vermişti.
Generalleriyle yaptığı son toplantıda, masanın üzerindeki devasa haritaya baktı. Harita, artık karmaşık entrika planlarıyla değil, orduların ilerleyişini gösteren kırmızı oklarla doluydu. Plan, acımasız bir basitliğe sahipti. Üç ana koldan, eş zamanlı bir saldırı.
Birinci ordu, batıdan, Tardu’nun hala bir tehdit oluşturduğu topraklara sızarak, onun İşbara ile birleşmesini engelleyecekti. İkinci ve en büyük ordu, merkezden, doğrudan Çin Seddi’ni aşarak bozkırın kalbine, Ötüken’e yürüyecekti. Bu orduya bizzat İmparator Wen komuta edecekti. Üçüncü bir ordu ise, doğudan, Mançurya sınırlarından ilerleyerek Göktürkleri bir kıskaç hareketine alacak, kaçış yollarını kesecekti.
“Bu bir fetih savaşı değil,” dedi İmparator Wen, sesi çelik gibiydi. “Bu bir yok etme savaşı. Girdiğiniz her yerde, direnişin kökünü kazıyın. Kuyuları zehirleyin, otlakları yakın. Onlara, sığınacak bir karış toprak, yiyecek tek bir lokma ekmek bırakmayın. Onları, kendi yarattığımız cehennemin içinde açlığa ve umutsuzluğa mahkûm edeceğiz. İşbara’yı ve komutanlarını canlı istiyorum. Onların cezası, halklarının gözü önünde, en aşağılayıcı şekilde verilecek.”
Bu, bir imparatorun değil, öfkesiyle gözü dönmüş bir tiranın sözleriydi. Sui Hanedanlığı’nın bütün kaynakları, bütün insan gücü, bütün teknolojisi, tek bir amaç uğruna seferber edilmişti: Bozkırı, bir daha asla tehdit oluşturamayacak bir çöle çevirmek. Devasa kuşatma kuleleri, yüzlerce arbaleti aynı anda ateşleyebilen makineler (ballista), alevli oklar fırlatan düzenekler… Medeniyetin bütün ölümcül oyuncakları, bu son ve büyük av için hazırlanmıştı.
Tek Sancak Altında
Ötüken, İşbara Kağan’ın Karargâhı
İşbara, güneyden gelen haberleri aldığında, durumun vahametini anında kavradı. Casusları, Sui İmparatoru’nun topladığı o akıl almaz büyüklükteki orduyu, bizzat sefere çıktığını bildirmişti. Bu, beklediği bir misillemeydi, evet. Lakin bu kadar büyük, bu kadar topyekûn bir saldırıyı o bile tahmin etmemişti. Bu, bir intikam saldırısı değil, bir soykırım ilanıydı.
O, artık ne Chang’an’daki o kurnaz diplomat ne de Ötüken’deki o acımasız darbeciydi. Şimdi, halkının kaderi omuzlarında olan bir savaş kağanı olmak zorundaydı.
Acil bir kurultay topladı. Ötüken’in kutsal ovasına, imparatorluktan geriye kalan ne kadar bey, ne kadar boy lideri varsa hepsi geldi. Tuli, babasının tahtını elinden alan adama kin duysa da, ortak düşman karşısında onun yanında yer almak zorunda olduğunu biliyordu. Kara Budun’un Töre Bekçileri, Çin nefretiyle yanıp tutuşuyordu. Hatta, Tardu’nun eski beylerinden bazıları bile, bozkırın varoluş mücadelesi için kişisel kinlerini bir kenara bırakıp Ötüken’e gelmişti. Yıllardır birbirlerinin kanını döken Göktürkler, şimdi ortak bir felaketin tehdidi altında, tek bir sancak altında birleşmek zorunda kalmışlardı.
İşbara, kurultayın ortasında, kutsal ateşin önünde durdu. Yüzü, kaya gibi sertti. “Kardeşlerim! Yiğit Göktürk beyleri!” diye gürledi. Sesi, ovada yankılandı. “Yıllarca birbirimizi yedik. Kardeş kanı döktük. Kendi hırslarımız, kendi hatalarımız yüzünden, ejderhanın bizi tuzağa düşürmesine izin verdik. Ama o günler bitti! Şimdi, o ejderha, bütün gücüyle, bizi yeryüzünden silmek için geliyor. Bu, bir taht kavgası değildir. Bu, bir onur savaşı değildir. Bu, var olma ya da yok olma savaşıdır! Bu, çocuklarımızın bu topraklarda özgürce at koşturabilmesi ya da Çinlinin tarlasında köle olarak çalışması arasındaki seçimdir!”
Bir an durdu, herkesin gözünün içine tek tek baktı. “Ben hatalar yaptım. Hepimiz yaptık. Lakin bugün, bütün hataları, bütün kinleri unutma günüdür. Bugün, tek bir beden, tek bir yumruk olma günüdür! Apa’nın oğlu Tuli de, Kara Budun’un yiğitleri de, Tardu’nun eski beyleri de… hepimiz aynı kanı taşıyoruz. Hepimiz, Gök Tanrı’nın evlatlarıyız! Şimdi size soruyorum! Düşmanın ezici gücü karşısında sinip, merhamet mi dileneceğiz? Yoksa atalarımızın ruhu şahidimiz olsun ki, son damla kanımıza kadar dövüşüp, onlara bir Göktürk’ün nasıl öldüğünü mü göstereceğiz?”
Bu sözler, kurultayın üzerine bir şimşek gibi düştü. Yılların birikmiş öfkesi, nefreti ve pişmanlığı, tek bir duyguya dönüştü: Hayatta kalma ve savaşma iradesi. Tek bir ağızdan, on binlerce Göktürk, yeri göğü inleten bir savaş çığlığı attı. O çığlıkta, barış değil, ölümüne bir direniş yemini vardı.
O günden sonra, bütün Göktürk bozkırı, devasa bir savaş kampına dönüştü. Kadınlar, çocuklar, yaşlılar… herkes savaşa yardım ediyordu. Kimi ok yapıyor, kimi zırh tamir ediyor, kimi de hayvan sürülerini ve erzakları, Sui ordusunun ulaşamayacağı kuzeydeki dağlık bölgelere taşıyordu. İşbara, bir askeri dehayla, bütün halkını topyekûn bir savunma savaşına hazırlıyordu. Lakin onun planı, Sui ordusuyla bir meydan muharebesi yapmak değildi. Bu, intihar olurdu. Onun planı, bozkırın kendisini bir silah olarak kullanmaktı.
Bozkırın Silahları
Geniş Bozkır, 599 Yazı
Sui ordusu, Çin Seddi’ni aşıp bozkıra girdiğinde, onları sonsuz bir yeşillik ve sessizlik karşıladı. Bu, ürkütücü bir sessizlikti. Tek bir insan, tek bir hayvan sürüsü bile görünmüyordu. Göktürkler, sanki buharlaşıp uçmuş gibiydi.
İmparator Wen, bunun bir taktik olduğunu biliyordu. “İlerlemeye devam edin,” diye emretti. “Saklanamazlar. Açlık, onları inlerinden çıkaracaktır.”
Lakin İşbara’nın planı, sadece saklanmak değildi. O, “yanmış toprak” taktiğini, Çinlilerin kendilerine karşı kullandığı o acımasız stratejiyi, şimdi onlara karşı uyguluyordu. Sui ordusu ilerledikçe, arkalarında bırakılmış yanmış otlaklar ve zehirlenmiş su kuyularıyla karşılaştılar. Göktürkler, geri çekilirken, düşmanın kullanabileceği her şeyi yok ediyorlardı.
Sui ordusunun en büyük gücü, aynı zamanda en büyük zayıflığıydı: Büyüklüğü. Yüz binlerce askeri ve on binlerce hayvanı beslemek, muazzam bir lojistik destek gerektiriyordu. Bu destek, güneyden, yüzlerce kilometrelik bir ikmal hattıyla sağlanıyordu. Ve İşbara’nın asıl hedefi, ordunun kendisi değil, o ikmal hattıydı.
Küçük, hareketli Göktürk süvari birlikleri, birer hayalet gibi, geceleri ortaya çıkıyor, Sui ordusunun devasa ana gövdesini rahatsız etmek yerine, onların can damarı olan ikmal kervanlarına saldırıyorlardı. Ganimet dolu arabaları yağmalıyor, erzakları ateşe veriyor ve geldikleri gibi sessizce bozkırın derinliklerinde kayboluyorlardı.
Bu vur-kaç saldırıları, Sui ordusunu yavaş yavaş yıpratmaya başladı. Askerlerin yiyeceği azalıyor, atlar açlıktan zayıf düşüyordu. Bozkırın sonsuzluğu, onların moralini bozuyordu. Her tepenin ardında bir pusu, her vadide bir tuzak olabileceği korkusu, sinirlerini yıpratıyordu.
İmparator Wen, öfkeden deliye dönüyordu. Düşmanını göremiyor, onunla savaşamıyordu. Sanki bozkırın ruhuyla savaşıyordu. Ordusunu daha küçük birliklere ayırıp Göktürkleri avlamaya çalıştı, lakin bu daha da kötü sonuçlar verdi. Küçük Sui birlikleri, bozkırı avucunun içi gibi bilen Göktürkler için kolay av oldular.
Savaş, bir yıpratma mücadelesine dönmüştü. Ejderha, kurdu ininde yakalayamamış, tam tersine kurdun kendi av sahasında, onun kurallarıyla oynamak zorunda kalmıştı. Haftalar, aylara dönüştü. Mevsimler değişti. Sui ordusu, bozkırın ortasında, ne ileri gidebilen ne de geri dönebilen devasa, hantal bir deve dönüşmüştü. Ve açlık, hastalık, bitkinlik, en keskin kılıçtan daha fazla asker öldürmeye başlamıştı.
Tardu’nun Son Oyunu
Batı Sınırları
Savaşın bu kilitlenmiş anında, denkleme son bir oyuncu daha girdi: Tardu.
Tardu, Pamir Dağları’ndaki sığınağından olan biteni izliyordu. Hem İşbara’nın hem de Sui İmparatorluğu’nun birbirini tüketmesi, onun için mükemmel bir senaryoydu. Lakin Sui ordusunun batı kolu, kendi topraklarını tehdit etmeye başlamıştı. Tarafsız kalamazdı. Bir seçim yapmak zorundaydı.
İşbara’ya bir elçi gönderdi. Elçi, Tardu’nun mesajını iletti: “Ortak düşmana karşı, eski kinleri unutmaya hazırım. Eğer zaferden sonra, Batı Kağanlığı’nın bağımsızlığını tanıyacağına yemin edersen, ordumla birlikte Sui’nin batı koluna saldırır ve İmparator Wen’in arkasını güvenceye almasını engellerim.”
Bu, İşbara için zor bir karardı. Tardu’ya güvenmiyordu. Ama onun yardımına ihtiyacı vardı. Sui ordusunun üç koldan saldırması, onu çok zor durumda bırakıyordu. Eğer Tardu, batı kolunu oyalarsa, İşbara bütün gücünü merkezdeki ana orduya, İmparator Wen’e karşı yoğunlaştırabilirdi.
“Kabul ediyorum,” dedi İşbara, uzun bir tereddütten sonra. “Bozkır kurtulduktan sonra, Tardu kendi topraklarının efendisi olacaktır.”
Tardu, sözünü tuttu. Ordusundan geriye kalanlarla birlikte, dağlardan bir çığ gibi inerek, hazırlıksız Sui ordusunun batı kanadına saldırdı. Bu beklenmedik saldırı, Sui generallerini şaşırttı ve onları ilerlemek yerine savunmaya geçmek zorunda bıraktı. Bu hamle, İmparator Wen’in kıskaç planını bozmuş, ona arkasını kollama endişesi vermişti.
Tardu, bu hamleyi Göktürklerin selameti için yapmamıştı. O, son bir oyun oynuyordu. Eğer İşbara ve Wen birbirini yok ederse, bozkırın tek hâkimi olarak kendisi kalacaktı. Eğer İşbara kazanırsa, bağımsızlığını garantilemiş olacaktı. Eğer Wen kazanırsa, en azından düşmana karşı savaştığı için, pazarlık yapabileceği bir kozu olacaktı. Tardu, her zaman olduğu gibi, kendi çıkarlarını düşünüyordu. Lakin bu bencil hamlesi, istemeden de olsa, İşbara’ya hayati bir nefes alma imkânı tanımıştı.
Kar Fırtınası Altında Hesaplaşma
Gobi Çölü Sınırları, 600 Kışı
Aylar süren yıpratma savaşının ardından, kış, bozkırın üzerine bütün şiddetiyle çöktü. Kar, her yeri bir beyaz örtüyle kapladı. Sıcaklık, geceleri dondurucu seviyelere iniyordu. Bu koşullar, güneyin sıcak iklimine alışkın olan Sui ordusu için bir felaketti. Binlerce asker, savaşta değil, donarak veya hastalanarak ölüyordu. Erzak hatları, kar fırtınaları yüzünden neredeyse tamamen kesilmişti.
İmparator Wen, tuzağa düştüğünü anladı. Ordusu, bozkırın ortasında, kışın insafına terk edilmişti. Geri çekilmekten başka çaresi yoktu. Lakin geri çekilmek, geldiği yoldan daha tehlikeliydi.
İşbara, işte bu anı beklemişti. Kışa ve soğuğa alışkın olan ordusunu, aylardır bu son vuruş için dinlendiriyordu.
Sui ordusu, ağır ve yavaş bir şekilde geri çekilmeye başladığında, Göktürkler saldırdı. Lakin bu, tek bir cepheden yapılan bir saldırı değildi. Bozkırın her yönünden, karın altından, tepelerin arkasından fırlayan küçük süvari grupları, geri çekilen ordunun en zayıf noktalarına, kanatlarına ve artçı birliklerine vurmaya başladılar.
Savaş, bir kar fırtınasının ortasında, bir kabusa dönüştü. Sui askerleri, kar körlüğü, soğuk ve açlıkla mücadele ederken, bir de her an her yerden çıkabilen hayalet gibi Göktürk savaşçılarıyla boğuşmak zorunda kalıyorlardı.
Hesaplaşmanın zirvesi, İmparator Wen’in bizzat komuta ettiği merkez ordusunun, bir geçitten geçtiği sırada yaşandı. İşbara, bütün gücüyle, o geçidin iki yakasından birden saldırdı.
İmparator Wen, hayatında ilk kez, savaşı kendi gözleriyle, en ön safta gördü. Yanındaki en seçkin muhafızları, birer birer düşüyordu. Bir Göktürk oku, yanağını sıyırıp geçti. O an, ölümün soğuk nefesini ensesinde hissetti. O, Göğün Oğlu, yenilmez imparator, şimdi bozkırın ortasında, tanımadığı barbarlar tarafından yok edilme tehlikesiyle karşı karşıyaydı.
Generalleri, onu zorla savaş alanından çıkardılar. İmparatorun hayatını kurtarmak için, ordunun en iyi birliklerini feda ederek, bir kaçış koridoru açtılar.
Sui ordusundan geriye kalanlar, tam bir bozgun içinde, Çin Seddi’ne doğru kaçmaya başladılar. Arkalarında, on binlerce ölü, binlerce araba dolusu terk edilmiş mühimmat ve bir imparatorluğun yıkılan gururunu bırakmışlardı.
İşbara, zaferini ilan etmek için orada durmadı. Kaçan düşmanı, Çin Seddi’ne kadar kovaladı. Lakin amacı, onları yok etmek değildi. Amacı, onlara unutamayacakları bir ders vermekti.
Sonunda, iki lider, ordularından uzakta, iki tepenin üzerinde karşı karşıya geldiler. Aralarında, karlı bir vadi vardı. Birbirlerini görebiliyor, lakin seslerini duyamıyorlardı.
İmparator Wen, yorgun ve yenilmiş bir halde, kuzeye, o mağrur kurda baktı. İşbara ise, atının üzerinde dimdik duruyor, güneye, o yenik düşmüş ejderhaya bakıyordu.
Sözlere gerek yoktu. Her şey, o bakışlarda gizliydi. Bu, ne birinin mutlak zaferi ne de diğerinin mutlak yenilgisiydi. Ejderha, kurdu yutamamıştı. Kurt da ejderhayı öldürememişti. Ama kurt, ejderhanın zincirlerini kırmış, ona kendi av sahasında avlanamayacağını öğretmişti.
İmparator Wen, sessizce atını çevirdi ve güneye, başkentine doğru yola çıktı. O, bozkırı fethetme hayalinin, bir kar fırtınası altında nasıl donduğunu asla unutmayacaktı.
İşbara ise, bir süre daha orada kaldı. Soğuk rüzgâr, yüzüne çarpıyordu. Kazanmıştı. Halkını kurtarmıştı. Lakin ne pahasına? Bozkır, harabeye dönmüştü. En iyi savaşçılar ölmüştü. Kardeş kardeşe düşman olmuştu. Bu, bedeli çok ağır ödenmiş bir zaferdi. Küllerin ve fısıltıların arasından yeni bir başlangıç yapmak, kazanılan en büyük savaştan bile daha zor olacaktı.
Bölüm 16 – Kırılgan Barış
Yorgun Zafer
Ötüken, 600 Yılı
İşbara Kağan, Ötüken’e bir fatih olarak döndü. Lakin bu, neşeli bir zafer alayı değildi. Bu, yorgun ve yaralı bir ordunun, harabeye dönmüş bir başkente sessizce süzülüşüydü. Sui ordusunun geri püskürtülmesi, bozkırın gördüğü en büyük zaferlerden biriydi. Göktürkler, kendilerinden kat kat üstün bir gücü, bozkırın çetin koşullarını ve kendi sarsılmaz iradelerini bir silah olarak kullanarak yenmişlerdi. Lakin zaferin bedeli, her sokak köşesinde, her otağın yasında kendini gösteriyordu.
Ötüken, artık eski görkemli başkent değildi. Yıllar süren iç savaşlar, kıtlık ve son büyük istila, şehrin ruhunu emmişti. Nüfus azalmış, ticaret durmuş, her aileden en az bir kayıp verilmişti. İşbara, kağanlık otağına oturduğunda, kazandığı zaferin büyüklüğü kadar, önündeki yeniden inşa görevinin devasa boyutunu da hissediyordu. O, artık bir savaş komutanı değil, bir enkazın üzerine yeni bir yapı kurmak zorunda olan bir devlet adamıydı.
İlk iş olarak, büyük bir zafer kurultayı ve yas töreni düzenledi. Bu, ikili bir amaca hizmet ediyordu. Bir yandan, ortak zafere vurgu yaparak, yıllardır birbirine düşman olan boyları “tek millet” olma duygusu altında birleştirmeyi hedefliyordu. Diğer yandan, savaşta ölen on binlerce yiğit için ortak bir yas tutarak, geçmişin acılarını birlikte gömmeyi ve geleceğe temiz bir sayfa açmayı umuyordu.
Kurultayda, Tuli de, Kara Budun da, hatta Tardu’nun gönderdiği temsilciler de vardı. İşbara, konuşmasında intikamdan ya da eski hesaplardan hiç bahsetmedi. “Bugün,” dedi, sesi yorgun ama kararlıydı. “Düşmanı yendik. Lakin asıl savaşımız şimdi başlıyor. Asıl düşmanımız, artık güneydeki ejderha değil. Asıl düşmanımız, kalplerimizdeki kin, midemizdeki açlık ve otağlarımızdaki yoksulluktur. Eğer bu düşmanları yenemezsek, Sui ordusunun yapamadığını kendi ellerimizle yapmış, kendimizi yok etmiş oluruz. Artık kan dökme değil, ter dökme zamanıdır. Kılıçları kınına sokup, sabanlara sarılma zamanıdır.”
Bu sözler, savaştan bıkmış beyler ve halk üzerinde derin bir etki yarattı. İşbara, onlara yeni bir hedef gösteriyordu: Hayatta kalmak ve yeniden yükselmek. Kurultay, onun liderliğini oy birliğiyle onayladı. Tuli, babasının intikamını alma hırsını bir kenara bırakıp, İşbara’nın sağ kolu olmayı kabul etti. Kara Budun, törelerin yeniden hüküm sürdüğünü görerek, Töre Bekçileri’ni dağıttı ve kendini kağanın hizmetine adadı. Bozkır, uzun yıllardır ilk kez, tek bir liderin altında, ortak bir amaç için birleşmiş gibiydi.
Lakin bu birlik, bir buz tabakası kadar ince ve kırılgandı. Yüzeyde sükûnet hâkimdi, fakat altta, yılların getirdiği güvensizlik, rekabet ve kişisel hırsların tehlikeli akıntıları hala devam ediyordu. Herkes, bu kırılgan barışın ne kadar süreceğini merak ediyordu.
Ejderhanın Yaraları
Chang’an, Sui Sarayı, 600-601 Yılları
Bozkırdaki büyük yenilgi, Sui İmparatorluğu’nda bir şok dalgası yaratmıştı. İmparator Wen, hayatının en büyük hezimetini almıştı. Ordusunun neredeyse üçte biri, kuzeyin karlı ovalarında yok olmuş, imparatorluk hazinesi bu başarısız sefer yüzünden tükenme noktasına gelmişti. En kötüsü ise, imparatorun “yenilmez” imajı sarsılmıştı.
Wen, Chang’an’a döndüğünde, kendini sarayına kapattı. Günlerce kimseyle görüşmedi. Öfkesi, yerini derin bir hayal kırıklığına ve muhasebeye bırakmıştı. O, İşbara’yı ve Göktürkleri küçümsemişti. Kendi gücüne ve medeniyetinin üstünlüğüne körü körüne inanmış, bozkırın direncini ve doğanın acımasızlığını hesaba katmamıştı.
Sarayda, fısıltılar başlamıştı. Generaller, yenilginin faturasını birbirine kesmeye çalışıyor, bazı bakanlar bu kadar masraflı bir seferin en başından beri bir hata olduğunu söylüyordu. İmparatorun otoritesi, ilk kez bu kadar ciddi bir şekilde sorgulanıyordu.
Bu kriz anında, İmparator Wen, bir liderin en önemli özelliğini gösterdi: Hatalarından ders çıkarma yeteneği. Haftalar süren bir sessizlikten sonra, yeniden ortaya çıktığında, artık o öfkeli ve intikamcı adam değildi. Yüzünde, yenilginin getirdiği bir bilgelik vardı.
İmparatorluk konseyini topladı. “Başarısız olduk,” dedi, dürüst ve net bir şekilde. Bu, bir Çin imparatorunun ağzından kolay kolay çıkmayacak bir itiraftı. “Barbarların gücünü ve topraklarının zorluğunu hafife aldık. Kaba kuvvet, her zaman çözüm değildir. Atalarımızın bilgeliğine geri dönmeliyiz. Entrika, sabır ve diplomasi… Bunlar, kılıçtan daha keskin silahlardır.”
Wen, Göktürk politikasını tamamen değiştirmeye karar verdi. Artık askeri bir istila planı yoktu. Onun yerine, çok daha sinsi ve uzun vadeli bir planı devreye soktu: Ekonomik ve kültürel yıpratma.
“İşbara, savaşı kazandı. Lakin barışı kazanması daha zor olacak,” dedi danışmanlarına. “Halkı aç, hazinesi boş. Yeniden inşa için kaynaklara ihtiyacı var. Ve o kaynaklar, bizde. Onlarla ticareti yeniden başlatacağız. Lakin bu kez, şartları biz belirleyeceğiz. Onlara ipek, çay, lüks eşyalar satacağız. Onların basit ve savaşçı kültürünü, bizim rafine zevklerimizle yozlaştıracağız. Beylerini, birbirlerine karşı lüks ve gösteriş yarışına sokacağız. Onlar, bizim mallarımıza bağımlı hale geldikçe, savaşma iradelerini kaybedecekler.”
“Aynı zamanda,” diye devam etti, “sınırda yeni bir politika izleyeceğiz. Savunmayı güçlendireceğiz. Çin Seddi’ni onaracağız. Lakin daha da önemlisi, Göktürk boyları arasına nifak tohumları ekmeye devam edeceğiz. Tardu hala batıda. O, İşbara’nın birleşik gücünden rahatsız. Ona, İşbara’ya karşı gizli destek vaat edeceğiz. Doğu’daki Tuli’nin yandaşlarına, İşbara’nın onu bir kukla gibi kullandığını fısıldayacağız. Onları, büyük bir orduyla değil, küçük hediyelerle, tatlı vaatlerle, zehirli fısıltılarla böleceğiz. Bırakalım, İşbara, enkazı toplamaya çalışsın. Biz, o enkazın altından temellerini oymaya devam edeceğiz.”
Ejderha, yaralarını sarmıştı. Ve artık kükremek yerine, sessizce zehrini salmaya hazırlanıyordu. Bu, kılıçların değil, ipek ve altının savaşı olacaktı. Ve bu savaş, meydan savaşlarından çok daha ölümcül olabilirdi.
Altın ve Zehir
Göktürk-Çin Sınırı, 601 Yılı
İmparator Wen’in yeni politikası, kısa sürede etkisini göstermeye başladı. Sınırdaki pazarlar, yeniden açıldı. Çinli tüccarlar, kervanlar dolusu ipek, porselen, çay, baharat ve demir aletlerle bozkıra akın ettiler. Savaş yorgunu Göktürkler, bu bolluk karşısında büyülendiler. Yıllardır hasret kaldıkları bu ürünler, bir anda hayatlarının bir parçası oldu.
İşbara, bu durumdan ilk başta rahatsızdı. Çin mallarının, halkının savaşçı ruhunu körelteceğinden korkuyordu. Lakin ticareti yasaklayamazdı. Halkının buna ihtiyacı vardı. Ayrıca, hazineyi doldurmak için, Çin’e at, deri ve kürk satmak zorundaydı. Kendini, bir kısır döngünün içinde buldu. İmparatorluğu yeniden kurmak için ihtiyaç duyduğu kaynaklar, aynı zamanda imparatorluğun altını oyan zehrin de taşıyıcısıydı.
En büyük etki, Göktürk soyluları ve beyleri üzerinde görüldü. Çinli elçiler ve tüccarlar, onlara özel hediyeler getiriyor, onları lüks ve israfa teşvik ediyorlardı. Bir bey, Çin ipeğinden yapılmış bir otağ kurdurunca, komşusu ondan daha büyüğünü, daha süslüsünü yaptırmak için yarışa giriyordu. Kımız içtikleri basit ahşap kapların yerini, altın ve gümüş işlemeli Çin kâseleri almıştı. Kadınlar, en parlak ipekler ve en değerli mücevherler için birbirleriyle rekabet ediyorlardı.
Bu lüks tutkusu, beyler arasında yeni bir gerilim yarattı. Herkes, bu malları alabilmek için daha fazla servete ihtiyaç duyuyordu. Bu da, kendi aralarında otlak ve sürü kavgalarına, hatta küçük çaplı çatışmalara yol açıyordu. İşbara’nın kurmaya çalıştığı o kırılgan birlik, Çin altınının parıltısı altında yavaş yavaş eriyordu.
İşbara, tehlikenin farkındaydı. Beyleri toplayıp onları uyardı. “Aldanmayın!” dedi. “Bu ipekler, birer kefendir. Bu altınlar, birer zincirdir. Çinliler, bizi kılıçla yenemediler. Şimdi ruhumuzu satın alarak yenmeye çalışıyorlar. Atalarımızın sadeliğine dönün! Bir Göktürk’ün zenginliği, sürüsünün çokluğu ve kılıcının keskinliğidir; otağının süsü değil!”
Lakin sözleri, pek çok beyin kulağına girmiyordu. Onlar, savaşın bittiğini, artık refah içinde yaşama zamanının geldiğini düşünüyorlardı. İşbara’nın uyarıları, onlara eski ve sıkıcı bir masal gibi geliyordu.
Aynı zamanda, Çinli casuslar, Tardu’nun kampına ve Tuli’nin çevresindeki hoşnutsuz beylere ulaşıyorlardı. Tardu’ya, İşbara’nın giderek güçlendiğini ve yakında onunla olan anlaşmasını bozup üzerine yürüyeceğini fısıldıyorlardı. Ona, kendini savunması için gizlice silah ve para yardımı teklif ediyorlardı. Tuli’nin yandaşlarına ise, “İşbara bütün gücü kendi elinde topluyor. Tuli’yi sadece bir sembol olarak kullanıyor. Yakında ondan da kurtulacak. Gerçek kağanlık, Tuli’nin hakkıdır,” diyorlardı.
Şüphe tohumları, yeniden ekilmişti. İşbara, bir yandan halkını yozlaştıran ekonomik istilayla, bir yandan da birliğini tehdit eden siyasi entrikalarla boğuşmak zorundaydı. Kılıçla kazandığı savaşı, şimdi altın ve zehirle kaybetme tehlikesiyle karşı karşıyaydı.
Batıdaki Gölgeler
Pamir Dağları ve Ötesi, 601-602
Tardu, batıdaki sığınağında, olan biteni bir kartalın keskin gözleriyle izliyordu. İşbara ile yaptığı ateşkes, ona nefes alma ve gücünü yeniden toplama imkânı vermişti. Lakin İşbara’nın Ötüken’de tek lider olarak yükselmesi, onu rahatsız ediyordu. İşbara’nın, sözünü tutup Batı Kağanlığı’nın bağımsızlığını tanıyacağına inanmıyordu. O, bütün bozkırın tek efendisi olmak isteyen bir adamdı.
Çin’den gelen gizli destek teklifleri, Tardu’nun bu şüphelerini daha da körükledi. O, Çinlilere de güvenmiyordu. Onların nihai amacının bütün Göktürkleri yok etmek olduğunu biliyordu. Lakin “düşmanımın düşmanı dostumdur” ilkesiyle hareket etmeye karar verdi. Çin’in desteğini, İşbara’ya karşı bir denge unsuru olarak kullanabilirdi.
Tardu, aldığı yardımlarla, ordusunu yeniden yapılandırmaya başladı. Sadece Göktürklere değil, emri altında yaşayan diğer Türk boylarına ve hatta bazı İranlı kabilelere de güvendi. Ordusunu, daha çeşitli ve daha esnek bir yapıya kavuşturdu.
Onun stratejisi, İşbara ile doğrudan bir savaşa girmek değildi. O, İpek Yolu üzerindeki kontrolünü artırarak, İşbara’yı ekonomik olarak boğmayı hedefliyordu. Ordusunu, İpek Yolu’nun kilit noktalarına, vahalara ve geçitlere yerleştirdi. Ötüken’e giden veya oradan gelen kervanları ya kendi topraklarından geçmeye zorluyor ve ağır vergiler alıyor ya da onlara saldırıp yağmalıyordu.
Bu durum, İşbara’nın ekonomisine büyük bir darbe vurdu. Çin ile yaptığı ticaretten elde ettiği gelirler azalıyor, imparatorluğunu yeniden inşa etmek için ihtiyaç duyduğu kaynaklar Tardu’nun kontrolündeki yollarda kayboluyordu.
İki eski rakip arasında, kılıçların çekilmediği, lakin en az onun kadar yıpratıcı olan yeni bir savaş başlamıştı: Bir ticaret ve lojistik savaşı. Tardu, batıdaki gölgelerin içinden, İşbara’nın can damarlarını kesmeye çalışıyordu.
Bu durum, İmparator Wen’in planına mükemmel bir şekilde hizmet ediyordu. İki büyük Göktürk lideri, birbirleriyle doğrudan savaşmıyor, lakin birbirlerini sürekli zayıflatıyorlardı. Çin, her iki tarafa da oynayarak, onların enerjilerini tüketmelerini keyifle izliyordu. Tardu, kendi krallığını koruduğunu sanırken, aslında ejderhanın oyunundaki en önemli piyonlardan biri haline gelmişti.
Son İhanet
Ötüken, 603 Yılı
Yıllar geçtikçe, İşbara’nın üzerindeki baskı dayanılmaz bir hal aldı. İçeride, Çin mallarının yarattığı yozlaşma ve beyler arasındaki rekabet. Dışarıda, Tardu’nun ekonomik ablukası ve Çin’in bitmek bilmeyen siyasi entrikaları. O, her cephede birden savaşan yorgun bir komutana benziyordu. Yaşı ilerlemiş, sağlığı bozulmaya başlamıştı. Wei Nehri’nde aldığı yaralar, soğuk kış gecelerinde sızlıyor, uykularını bölüyordu.
Onu en çok üzen şey ise, Tuli’nin tavrıydı. İşbara, Tuli’ye bir oğul gibi davranmaya, onu gerçek bir kağan olarak yetiştirmeye çalışmıştı. Lakin Tuli’nin etrafı, babasından kalan ve İşbara’dan nefret eden danışmanlarla, ve Çinli casusların fısıltılarıyla çevriliydi. Onlar, Tuli’nin kulağına sürekli, “İşbara senin tahtını gasp etti. O, seni bir kukla gibi kullanıyor. Asıl kağan sen olmalısın. Halk, seni istiyor,” diyorlardı.
Genç ve hırslı Tuli, bu fısıltılara inanmaya başladı. İşbara’nın kendisine olan babacan tavrını, bir zayıflık ve kontrol mekanizması olarak görmeye başladı. Kendi gücünü kanıtlama, babasının gölgesinden ve İşbara’nın himayesinden çıkma arzusu, içinde büyüyen bir ateşe dönüştü.
Son ihanetin tohumları, işte bu zehirli atmosferde atıldı.
Çinli casuslar, Tuli’ye son ve en cüretkâr tekliflerini sundular. “Eğer İşbara’yı ortadan kaldırırsan,” dediler. “İmparatorumuz, seni bütün Göktürklerin tek kağanı olarak tanıyacak. Tardu’yu yok etmen için sana yardım edecek. Ötüken, yeniden senin olacak. Babanın hayalini sen gerçekleştireceksin.”
Aynı anda, Tardu’ya da bir mesaj gönderdiler. “Tuli, İşbara’ya karşı harekete geçmek üzere. Eğer sen de batıdan saldırırsan, İşbara iki ateş arasında kalacak. Onu yok ettikten sonra, bozkırı aranızda paylaşabilirsiniz.”
Bu, Çin diplomasisinin son ve en ölümcül şaheseriydi. Bütün Göktürk liderlerini, son bir kez daha, birbirlerine karşı kullanıyorlardı.
603 yılının bir yaz akşamı, İşbara, otağında dinlenirken, dışarıdan gelen kargaşa sesleriyle uyandı. Kapısı kırılırcasına açıldı. İçeri giren, elinde kılıç olan Tuli ve ona sadık bir grup savaşçıydı.
İşbara, yatağından fırladı. Yüzünde, öfkeden çok, derin bir hayal kırıklığı ve yorgunluk vardı. “Sen de mi, Tuli?” diye fısıldadı. “Sen de mi babanın yolundan gidiyorsun? Bu ihanet çemberi, hiç mi bitmeyecek?”
Tuli, cevap vermedi. Yüzü, hırs ve kararsızlık arasında gidip geliyordu. Elindeki kılıç titriyordu.
“Yapma, oğlum,” dedi İşbara, sakin bir sesle. “Beni öldürsen bile, bu halka barış getiremezsin. Sadece ejderhanın yeni bir piyonu olursun. Onların oyununu bozacak tek kişi bendim. Ve sen, şimdi o son umudu da yok ediyorsun.”
Tuli, bir an tereddüt etti. Lakin arkasındaki beyler, “Vur onu! Haini öldür!” diye bağırıyorlardı. Tuli, gözlerini kapattı ve kılıcını savurdu.
İşbara, darbeden kaçınmadı. Yorgun bedeni, yere yığılırken, gözleri açıktı. Ve o gözlerde, bozkırın kaybettiği özgürlüğün, dökülen kardeş kanının ve bir türlü kurulamayan o birliğin sonsuz kederi vardı.
Bir zamanlar bozkırı birleştiren, Çin’e diz çöktüren, ihanete uğrayan, sürgünden dönen ve halkını kurtaran o büyük kağan, son nefesini, en güvendiği, oğlu gibi sevdiği bir gencin eliyle vermişti. Bu, sadece bir adamın ölümü değil, bir devrin sonuydu. Kırılgan barış, son ve en acı ihanetle parçalanmıştı. Ve şimdi bozkır, lidersiz, yönsüz ve ejderhanın insafına tamamen terk edilmiş bir halde, sonu gelmeyen bir karanlığa doğru sürükleniyordu.
Bölüm 17 – Parçalanmış Miras
Hainin Tacı, Zehirli Kadeh
Ötüken, 603 Sonrası
İşbara’nın kanı, kağanlık otağının keçelerine sızarken, o kanla birlikte Göktürk birliğinin son kırıntıları da toprağa karıştı. Tuli, titreyen eliyle kılıcını temizlerken, bir zafer kazanmış bir kahraman gibi değil, babasının ruhuna ihanet etmiş bir evlat gibi hissediyordu. Arkasındaki beyler, “Yaşasın Tuli Kağan!” diye bağırıyorlardı, lakin o sesler, Tuli’nin kulaklarında birer suçlama gibi çınlıyordu. O, tahtı ele geçirmişti. Lakin ne pahasına?
Tuli’nin kağanlığı, kan ve ihanet üzerine kurulmuş, temelleri çürük bir yapıydı. İlk günlerin kargaşası geçtikten sonra, acı gerçeklerle yüzleşmek zorunda kaldı. Çinli “müttefikleri”, ona vaat ettikleri gibi bütün Göktürklerin kağanı olarak tanımamışlardı. Onu, sadece Doğu Kağanlığı’nın lideri, yani ‘Tuli Kağan’ olarak onaylamışlar, Sui İmparatorluğu’na olan bağlılığını bildiren bir ferman imzalamaya zorlamışlardı. İşbara’yı ortadan kaldırmak için kullandıkları piyon, şimdi görevini tamamlamış, yeniden bir kuklaya dönüştürülmüştü.
Daha da kötüsü, batıdan gelen haberlerdi. Tardu, Çinlilerin söz verdiği gibi Tuli ile bozkırı paylaşmak yerine, İşbara’nın ölümünün yarattığı güç boşluğundan faydalanarak, kaybettiği toprakların çoğunu hızla geri almaya başlamıştı. Tardu, kendisini yeniden Batı’nın tek ve mutlak kağanı ilan etmişti. Bozkır, eskisinden daha keskin, daha düşmanca bir çizgiyle ikiye bölünmüştü. Tuli, ihanetinin ödülü olarak, sadece yaralı ve küçülmüş bir Doğu Kağanlığı’nı yönetme hakkını elde etmişti.
Tuli’nin sarayı, bir entrika yuvasına dönüştü. İşbara’ya sadık olan beyler, ondan nefret ediyor, ilk fırsatta intikam almak için pusuya yatmış bekliyorlardı. Kendi yandaşları ise, darbedeki paylarını istiyor, daha fazla toprak, daha fazla imtiyaz talep ediyorlardı. Genç kağan, bu hırslı kurtlar sürüsünün ortasında, ne yapacağını bilemez bir haldeydi. Akıl danışabileceği tecrübeli İşbara yoktu artık. Onun yerine, her tavsiyesinin altında bir Çin çıkarı yatan Zhangsun Sheng’in gölgesi vardı.
Tuli, zamanla, babası Apa’nın ve İşbara’nın yaşadığı o çaresizliği anlamaya başladı. Kağanlık, sadece güçlü olmak demek değildi. Kağanlık, sayısız dengeyi aynı anda gözetmek, dostu düşmandan ayırmak, bazen onurunla aç kalmak, bazen de halkın için onurunu feda etmek demekti. O ise, hırsına yenik düşmüş, babasının ve akıl hocasının katili olmuştu. Bu yük, genç omuzları için çok ağırdı.
Giderek daha içine kapandı. Devlet işlerini danışmanlarına ve Çinlilere bıraktı. Gündüzleri av partilerinde, geceleri ise kımız meclislerinde teselliyi aramaya başladı. Lakin içtiği her kadeh, ona İşbara’nın son bakışlarını hatırlatıyordu. Taktığı taç, bir onur değil, bir utanç sembolüydü. Ve içtiği kımız, bir keyif değil, vicdanını susturmaya çalıştığı zehirli bir kadehti.
Batının Yeniden Doğuşu
Tanrı Dağları, Tardu’nun Başkenti
Tardu, yıllar sonra yeniden Batı Göktürk Kağanlığı’nın tartışmasız lideri olarak tahtına oturduğunda, ihtiyatlı bir zafer sarhoşluğu içindeydi. O, bütün rakiplerini alt etmişti. İşbara ölmüş, Tuli doğuda kendi ihanetinin bataklığında çırpınıyordu. Tardu, sabrın, kurnazlığın ve doğru anı beklemenin, bozkırın kaba kuvvetinden daha üstün olduğunu bir kez daha kanıtlamıştı.
Lakin o da biliyordu ki asıl düşman, hala güneydeydi. Sui İmparatorluğu, şimdi her zamankinden daha tehlikeliydi. Çünkü bozkır, artık birleşik bir güç değildi. Tardu, Çinlilerin Tuli’ye oynadığı oyunun bir benzerini, bir gün kendisine de oynayacaklarını biliyordu. Bu yüzden, yeniden kazandığı gücünü, Çin’e karşı bir savunma kalkanı oluşturmak için kullanmaya karar verdi.
Tardu’nun politikası, İşbara’nınkinin tam tersiydi. O, Çin ile bütün ticari ve kültürel bağları en aza indirmeye çalıştı. Sınırdaki pazarlara kısıtlamalar getirdi. Çin ipeğinin ve lüks eşyaların bozkıra girişini zorlaştırdı. Beylerine, atalarının sade yaşam tarzına dönmeleri, gösterişten ve israftan kaçınmaları için baskı yaptı. “Çin’in altını, onların oklarından daha tehlikelidir,” diyordu. “Biri bedeninizi, diğeri ruhunuzu öldürür.”
Aynı zamanda, dış politikada yüzünü batıya döndü. En büyük rakibi ve komşusu olan Sasani İmparatorluğu ile olan gerginliği azaltmak için diplomatik yollar aradı. Daha da önemlisi, eski bir müttefik olan Bizans İmparatorluğu ile ilişkilerini yeniden canlandırdı. Konstantinopolis’e elçiler göndererek, Çin’e ve Sasanilere karşı ortak bir cephe oluşturma olasılığını araştırdı. Onun vizyonu, sadece Göktürkleri değil, İpek Yolu üzerindeki bütün güçleri Çin’in yayılmacılığına karşı birleştiren büyük bir ittifak kurmaktı.
Tardu, devlet yönetiminde de reformlar yaptı. Ordusunu, sadece Göktürklere değil, Karluklar, Türgişler gibi diğer Türk boylarına da dayandırarak daha kapsayıcı bir hale getirdi. Bu boylara önemli mevkiler ve özerklikler vererek, onların sadakatini kazandı. Yönetimi, daha merkezi bir yapıya kavuşturmaya çalıştı, lakin bunu Çin usulü bir bürokrasiyle değil, farklı boyların temsilcilerinden oluşan bir beyler meclisi (toy) aracılığıyla yaptı.
Batı Göktürk Kağanlığı, Tardu’nun liderliğinde, küllerinden yeniden doğuyordu. Bu, İşbara’nın hayal ettiği gibi safkan bir Göktürk imparatorluğu değil, daha kozmopolit, daha ticarete ve diplomasiye dayalı, farklı bir güç merkeziydi. Tardu, bozkırın geleceğinin, geçmişin savaşçı geleneklerinde değil, dünyanın değişen dengelerine uyum sağlayabilen esnek bir siyasette yattığına inanıyordu. O, bir kurt gibi değil, bir imparator gibi düşünüyordu.
Chang’an’da Değişen Rüzgârlar
Sui Sarayı, 604 Yılı
Bozkır, ikiye bölünmüş ve birbirine düşman iki kağanlık tarafından yönetilirken, Chang’an’daki Sui Sarayı’nda da tarihin akışını değiştirecek önemli bir olay yaşandı. Yıllardır Çin’i demir bir iradeyle yöneten, Göktürk entrikalarının baş mimarı olan İmparator Wen, yaşlılığa bağlı sebeplerle hayatını kaybetti.
Onun ölümü, bir devrin sonuydu. Yerine, oğlu Yang Guang, İmparator Yang adıyla tahta geçti.
İmparator Yang, babasından çok farklı bir karaktere sahipti. Babası, tutumlu, sabırlı, acımasız ama bir o kadar da pragmatik bir liderdi. Entrikayı ve diplomasiyi sever, büyük ve riskli savaşlardan kaçınırdı. Oğlu Yang ise, hırslı, kibirli, gösterişi seven ve babasının sabrından yoksun bir adamdı. O, babasının yıllarca süren o ince politikalarını bir zaman kaybı olarak görüyordu. O, büyük projeler, devasa inşaatlar ve görkemli zaferler hayal ediyordu.
Tahta geçer geçmez, babasının Göktürk politikasını gözden geçirdi. Babasının hedefi, Göktürkleri bölmek ve zayıf tutmaktı. İmparator Yang’ın hedefi ise, onları tamamen boyunduruk altına almak, bozkırı Çin İmparatorluğu’nun bir parçası haline getirmekti.
“Babam, bu barbarlarla yıllarca bir kedi-fare oyunu oynadı,” dedi yeni danışmanlarına. “Onlara hediyeler gönderdi, aralarına nifak soktu. Ama sonuç ne? Hala oradalar. Hala bir tehditler. Ben, bu sorunu kökünden çözeceğim. Ya hepsi önümde diz çöküp benim tebaam olacaklar ya da babamın yarım bıraktığı işi ben tamamlayıp, soylarını kurutacağım.”
İmparator Yang’ın ilk hamlesi, Doğu Göktürk Kağanlığı üzerindeki baskıyı artırmak oldu. Tuli Kağan’a, babasına gösterdiğinden çok daha az saygı gösterdi. Ondan, yıllık verginin artırılmasını, en iyi atlarını ve en güzel kadınlarını cariye olarak göndermesini talep etti. Hatta, Tuli’yi bizzat Chang’an’a gelip, imparatorun önünde bağlılık yemini etmeye (kowtow) zorladı.
Bu aşağılayıcı talepler, Tuli’yi ve Doğu Göktürk beylerini çileden çıkardı. Onlar, İşbara’ya ihanet ederek Çin’in dostluğunu kazandıklarını sanmışlardı. Oysa şimdi, eskisinden daha da aşağılayıcı bir muamele görüyorlardı. Tuli, Çinlilerin kendisini sadece bir köle olarak gördüğünü, İşbara’nın son sözlerinin ne kadar doğru olduğunu acı bir şekilde anladı.
Aynı zamanda, İmparator Yang, Batı’daki Tardu’ya karşı da daha agresif bir politika izlemeye başladı. Tardu’nun İpek Yolu üzerindeki kontrolünü kırmak için, yola yeni askeri garnizonlar kurdu. Tardu’nun müttefiki olan kabileleri, para ve vaatlerle kendi tarafına çekmeye çalıştı. İki güç arasındaki o zımni ateşkes, yerini açık bir düşmanlığa bırakıyordu.
Chang’an’da değişen rüzgârlar, bozkırdaki bütün dengeleri yeniden sarsıyordu. Babasının sabırlı ve kurnaz politikası gitmiş, yerine genç ve agresif bir imparatorun kaba kuvvet diplomasisi gelmişti. Ve bu yeni politika, istemeden de olsa, yıllardır birbirine düşman olan Göktürk liderlerini, ortak bir düşmana karşı yeniden bir araya getirebilecek bir kıvılcım yaratma potansiyeli taşıyordu.
İki Düşmanın Buluşması
Issık Göl Kıyıları, 605 Yılı
Tuli Kağan, İmparator Yang’ın bitmek bilmeyen aşağılayıcı talepleri karşısında, sonunda isyan etme noktasına geldi. Lakin tek başına, Sui İmparatorluğu’na karşı koyacak gücü yoktu. Aklına, delice bir fikir geldi. Babasının, en zor anında yaptığı gibi, en büyük düşmanından yardım istemek.
Büyük bir gizlilik içinde, en güvendiği elçisini, Tardu Kağan’a gönderdi. Bu, inanılmaz bir riskti. Tardu, onun babasının ve bütün ailesinin düşmanıydı. Onu öldürebilir, elçisini geri bile göndermeyebilirdi.
Elçi, haftalar süren bir yolculuktan sonra, Tardu’nun Issık Göl kıyısındaki yazlık karargâhına ulaştı. Tardu, Doğu’dan bir elçi geldiğini duyduğunda, önce bunun bir tuzak olduğunu düşündü. Lakin elçiyi dinlediğinde, durumun ciddiyetini anladı.
Tuli, Tardu’ya bir ittifak teklif ediyordu. “Biliyorum, aramızda kan davası var,” diyordu mesajında. “Biliyorum, birbirimizden nefret etmek için çok sebebimiz var. Lakin bugün, hepimizden daha büyük bir düşmanla karşı karşıyayız. Yeni Çin İmparatoru, hepimizi yok etmeye kararlı. Eğer birleşmezsek, hepimiz tek tek avlanacağız. Geçmişi unutalım. Düşmanlarımızın mezarı başında, barışalım. Tek bir Göktürk sancağı altında birleşelim ve bu kibirli ejderhaya, bozkırın hala sahipsiz olmadığını gösterelim.”
Tardu, bu mesajı okuduğunda, hayatının en zor kararını vermek zorunda olduğunu anladı. Tuli’ye güvenebilir miydi? Bu, İşbara’nın tuzağı gibi, yeni bir Çin oyunu olabilir miydi?
Lakin İmparator Yang’ın son zamanlardaki agresif politikaları, Tuli’nin samimi olabileceğini düşündürüyordu. Tardu, kendisi de Çin baskısını her geçen gün daha fazla hissediyordu. Belki de gerçekten, birleşmekten başka çareleri kalmamıştı.
Tardu, Tuli’ye bir cevap gönderdi. “Teklifini düşüneceğim. Lakin sözlere değil, eylemlere inanırım. Eğer samimiysen, sen de benimle buluş. İki düşman olarak değil, geleceği konuşacak iki Göktürk olarak, tarafsız bir yerde, Issık Göl’ün kıyısında, Gök Tanrı’nın şahitliğinde yüz yüze konuşalım.”
Bu, tarihi bir andı. Yıllardır süren iç savaşın iki ana rakibi, ilk kez barış için bir araya gelme ihtimalini düşünüyordu.
Birkaç ay sonra, iki lider, yanlarında sadece küçük bir muhafız birliğiyle, Issık Göl’ün turkuaz sularının kıyısında buluştular. Tardu, yaşlı ve bilge bir kartal gibiydi. Tuli ise, hatalarından ders almış, olgunlaşmış genç bir kurt.
İki düşman, atlarından indiler. Birbirlerine doğru yürüdüler. Aralarında, yılların kanı, ihaneti ve nefreti vardı. Lakin gözlerinde, ortak bir kaderin, ortak bir tehdidin yarattığı, tuhaf bir saygı ve anlayış da vardı.
“Demek geldin, Apa’nın oğlu,” dedi Tardu, sesi sakindi.
“Demek kabul ettin, babamın düşmanı,” diye karşılık verdi Tuli.
O gün, gölün kıyısında, saatlerce konuştular. Geçmişin yaralarını deştiler, hatalarını itiraf ettiler. Ve sonunda, asıl düşmanın birbirleri değil, onların bölünmüşlüğünden faydalanan Çin İmparatorluğu olduğu konusunda anlaştılar.
O gün, Issık Göl’ün kıyısında, imkânsız bir ittifakın tohumları atıldı. Doğu ve Batı Göktürk Kağanlıkları, ortak düşman Sui İmparatorluğu’na karşı, tek bir güç olarak hareket etme kararı aldılar. Planları, topyekûn bir savaş başlatmak değil, eş zamanlı olarak Çin sınırlarına saldırarak, İmparator Yang’ı iki cephede birden savaşmaya zorlamak ve onu barış masasına oturmaya mecbur bırakmaktı.
Maskeler Düşerken
Sui Sarayı ve Bozkır
Tardu ve Tuli’nin gizli ittifakı, bir süre sır olarak kaldı. Lakin bozkırda hiçbir sır, sonsuza dek saklanamazdı. Çinli casuslar, iki kağanın buluştuğunu ve aralarında bir anlaşma olduğunu kısa sürede öğrendiler.
Haber, Chang’an’a ulaştığında, İmparator Yang, öfkeden küplere bindi. Kendisine sadakat yemini eden Tuli’nin, en büyük düşmanıyla ittifak yapması, affedilemez bir ihanetti. “Demek öyle!” diye kükredi. “Demek bütün kurtlar, bana karşı birleşmeye karar verdiler! O zaman avı daha da kolaylaştırıyorlar. Hepsini tek bir seferde yok edeceğim!”
İmparator Yang, babasının sabırlı politikalarını tamamen terk etti. Artık entrikaya, böl-yönet taktiklerine yer yoktu. O, bütün gücüyle, Göktürk sorununu kökünden çözmeye karar verdi. Babasının yarım bıraktığı o devasa imha seferini, bu kez daha da büyük ve daha da acımasız bir şekilde yeniden başlatma emrini verdi.
Bozkırda ise, Tardu ve Tuli’nin ittifak haberi, büyük bir heyecan ve umut yarattı. Yıllardır süren kardeş kavgası, nihayet bitmiş gibiydi. İki büyük kağan, ortak düşmana karşı birleşmişti. Bu, pek çok Göktürk için, eski şanlı günlere geri dönme umuduydu.
Lakin bu ittifak, ne kadar samimi olursa olsun, hala kırılgandı. Yılların güvensizliği, tek bir anlaşmayla silinemezdi. Her iki tarafın beyleri de, diğer tarafa şüpheyle yaklaşıyordu.
Bütün maskeler düşmüştü. Artık oyun, saklambaç değil, açık bir savaştı. Bir yanda, bütün gücünü ve kibrini arkasına almış, bozkırı tamamen ilhak etmeye kararlı bir Çin İmparatoru. Diğer yanda ise, geçmişin hatalarından ders alıp, varoluşları için son bir kez birleşen, yaralı ama hala tehlikeli iki Göktürk Kağanı.
Göktürk İç Savaşı, bitmemişti. Sadece evrim geçirmiş, şimdi bir Göktürk-Çin savaşına, bir medeniyetler çatışmasına dönüşmüştü. Ve bu son perde, öncekilerin hepsinden daha kanlı, daha yıkıcı olmaya adaydı. Bozkırın kaderi, bu son büyük fırtınanın sonucuna bağlıydı.
Bölüm 18 – Son Birlik
İki Sancak, Tek Ordu
Altay Dağları Etekleri, 607 Yılı
Tardu ve Tuli’nin Issık Göl kıyısında yaktığı o cılız ittifak ateşi, İmparator Yang’ın kibri ve tehditleri sayesinde, bozkırı saran devasa bir yangına dönüşmüştü. Yıllardır birbirine düşman olan Doğu ve Batı Göktürkleri, şimdi ortak bir ölüm kalım mücadelesi için, Altay Dağları’nın kutsal sayılan eteklerinde toplanıyorlardı. Bu, tarihi bir andı. Bumin ve İstemi’nin imparatorluğu kurmasından bu yana, bozkırın bütün büyük güçleri, tek bir amaç uğruna ilk kez bir araya geliyordu.
Manzara, hem görkemli hem de hüzünlüydü. On binlerce otağ, geniş vadiye bir yıldız tarlası gibi yayılmıştı. Doğu’dan gelen Tuli’nin savaşçıları, daha sade, daha geleneksel giysileri ve teçhizatlarıyla, bozkırın saf ruhunu yansıtıyordu. Batı’dan gelen Tardu’nun ordusu ise, İpek Yolu’nun etkisiyle daha çeşitliydi; aralarında Soğdlu, İranlı ve diğer Orta Asya kavimlerinden paralı askerler de vardı. Zırhları daha süslü, silahları daha çeşitliydi. İki farklı sancak, Tuli’nin mavi üzerine kurt başlı sancağı ile Tardu’nun daha karmaşık motifli sancağı, yan yana dalgalanıyordu. Bu, iki farklı dünyanın, ortak bir kaderde buluşmasının resmiydi.
İki kağan, ordularının ortasında, tarafsız bir alana kurulmuş büyük bir otağda bir araya geldiler. Artık aralarında bir elçi veya bir mesajcı yoktu. Yüz yüzeydiler. Otağın içinde, her iki tarafın da en güvendiği komutanlar ve beyler vardı. Hava, elektriklüydü. Yılların düşmanlığı, tek bir anlaşmayla silinemezdi. Herkesin gözü, kağanlarının üzerindeydi.
Tardu, yaşının ve tecrübesinin getirdiği bir ağırlıkla söze başladı. “Beyler, yiğitler,” dedi, sesi bir kaya gibi tok ve sarsılmazdı. “Bugün burada toplanmamızın sebebini hepiniz biliyorsunuz. Güneydeki kibirli ejderha, bizi tamamen yutmak, adımızı tarihten silmek istiyor. Geçmişte, birbirimizin kanını döktük. Hatalar yaptık. Ben yaptım, İşbara yaptı, Apa yaptı. Ve şimdi, Apa’nın oğlu Tuli de burada. Geçmiş, bir hayalet gibi omuzlarımızda. Ama o hayaletlerin, geleceğimizi de karartmasına izin mi vereceğiz?”
Bakışlarını Tuli’ye çevirdi. “Bu genç kağan, düşmanına barış elini uzatma cesaretini gösterdi. Bu, bir zayıflık değil, bir bilgelik işaretidir. Ben de o eli sıkma erdemini gösteriyorum. Çünkü biliyorum ki, eğer bugün birleşmezsek, yarın hepimiz tek tek yok olacağız. Artık Doğu yok, Batı yok. Tek bir Göktürk milleti, tek bir ordu var!”
Tuli, ayağa kalktı. O, Tardu kadar tecrübeli bir hatip değildi. Lakin sesinde, gençliğin ve samimiyetin getirdiği bir ateş vardı. “Tardu Kağan doğru söylüyor. Babalarımızın hatalarını biz tekrarlamayacağız. Ben, buraya babamın intikamını almaya gelmedim. Ben, babamın ve bütün atalarımızın mirasını, çocuklarımızın geleceğini korumaya geldim. Sui İmparatoru, bize diz çöktürmek istiyor. Lakin bilmediği bir şey var: Bir Göktürk, sadece Gök Tanrı’nın önünde diz çöker!”
Bu iki konuşma, otağın içindeki buzları eritti. Komutanlar, beyler, birbirlerine baktılar. Gözlerinde, eski rekabetin yerine, yeni bir yoldaşlık duygusu belirmişti. O gün, tarihi kararlar alındı. İki ordu, tek bir komuta altında birleşecekti. Tardu, yaşından ve tecrübesinden dolayı başkomutan olacak, Tuli ise onun sağ kolu, en büyük saha komutanı olarak görev yapacaktı.
Planları, Sui ordusunun yaptığı gibi topyekûn bir saldırı değildi. Onlar, yine bozkırın en iyi bildiği silahı kullanacaklardı: Hız, sürpriz ve yıpratma. Birleşik ordu, üç ana kola ayrılacaktı. Tuli komutasındaki Doğu kolu, Mançurya ve Kore sınırındaki Sui topraklarına saldırarak, İmparator Yang’ın dikkatini ve gücünü o yöne çekecekti. Tardu’nun en güvendiği komutanlardan biri, güneyde, Çin Seddi boyunca sürekli taciz saldırıları düzenleyerek, ana Sui ordusunu meşgul edecekti. Tardu ise, en seçkin birliklerle birlikte, bir hayalet ordu gibi bozkırda saklanacak ve asıl darbeyi vurmak için doğru anı, yani Sui ordusunun lojistik hatlarının en zayıf düştüğü, yorgunluktan ve ikmal sorunlarından en çok yıprandığı anı bekleyecekti.
Bu, bir ölüm kalım kumarıydı. Lakin bu kez, Göktürkler, bütün fişlerini aynı masaya, birlik ve beraberlik üzerine koymuşlardı. İki sancak, tek bir ordu olmuş, son bir direniş için fırtınaya karşı yürümeye hazırlanıyordu.
İmparatorun Kibri
Sui Ordusu Karargâhı, Çin Seddi Önleri
İmparator Yang, Göktürklerin birleştiği haberini aldığında, bu durumu bir tehdit olarak değil, bir fırsat olarak gördü. “Mükemmel!” dedi generallerine. “Bütün fareler, aynı anda kapanıma girmeye karar vermişler. Bu, işimi daha da kolaylaştıracak. Hepsini tek bir seferde yok edeceğim.”
Onun kibri, artık mantığının önüne geçmişti. Danışmanlarının, Göktürklerin birleşik gücünü hafife almaması yönündeki uyarılarına kulak asmıyordu. O, kendisini Göğün Oğlu, medeniyetin koruyucusu olarak görüyor ve bu “barbar sürüsünü” kolayca ezip geçeceğine inanıyordu.
Babası Wen’in yenilgisinden ders çıkarmamıştı. Tam tersine, babasının hatasının, yeterince acımasız olmamak olduğunu düşünüyordu. O, aynı hatayı yapmayacaktı.
Sui ordusu, devasa ve durdurulamaz görünen bir güçle Çin Seddi’ni aştı. Lakin bu kez, karşılarında boş bir bozkır bulmadılar. Tuli’nin saldırı haberi, doğudan gelmişti. Sınır şehirleri yanıyor, Kore ile olan stratejik bağlantı tehdit altındaydı. İmparator Yang, öfkeyle, ordusunun bir kısmını doğuya, Tuli’nin üzerine göndermek zorunda kaldı.
Ardından, güneyden, Çin Seddi boyunca taciz saldırılarının başladığı haberi geldi. İkmal hatları, sürekli olarak küçük Göktürk birliklerinin hedefi oluyordu. İmparator, bu saldırıları püskürtmek için de birlikler ayırmak zorunda kaldı.
Ana ordusu, daha bozkırın derinliklerine ilerlemeden, gücü bölünmeye başlamıştı. Lakin Yang, hala kendisine aşırı güveniyordu. “Bunlar, bir ayının can çekişirken attığı son pençelerdir,” diyerek ana ordusuyla birlikte kuzeye, Ötüken’e doğru ilerlemeye devam etti. Hedefi, Göktürklerin kalbini sökmekti.
Oysa asıl avcı, Tardu, onu sessizce izliyordu. İmparator Yang’ın ordusunun her hareketini, casusları aracılığıyla öğreniyordu. Onun gücünün bölündüğünü, ikmal hatlarının uzadığını, askerlerinin bozkır koşullarında yavaş yavaş yıpranmaya başladığını görüyordu. Ve sabırla, en ölümcül darbeyi vurmak için, imparatorun en savunmasız anını bekliyordu. Kibir, ejderhanın gözünü kör etmişti. Ve o, kurdun kendisi için hazırladığı tuzağa doğru, adım adım ilerliyordu.
Parçalanmış Cepheler
Bozkırın Geneli, 608-609 Yılları
Savaş, artık tek bir meydanda değil, binlerce kilometrekarelik devasa bir coğrafyada, sayısız cephede yaşanıyordu. Bu, bir satranç oyunundan çok, her taşın kendi başına hareket ettiği kaotik bir go oyununa benziyordu.
Doğuda, Tuli’nin ordusu, şimşek hızında saldırılarla Sui generallerini şaşkına çeviriyordu. Onlar, bir şehri kuşatıp ele geçirmeye çalışmıyorlardı. Bir yere saldırıp, Sui ordusu karşılık vermeye geldiğinde, çoktan orayı terk edip yüzlerce kilometre ötedeki başka bir hedefi vuruyorlardı. Amaçları, düşmanı sürekli hareket halinde tutmak, yormak ve yıpratmaktı. Tuli, bu gerilla savaşında, genç yaşına rağmen büyük bir ustalık sergiliyordu. Onun bu başarısı, doğudaki Göktürklerin moralini yükseltiyor, ona olan bağlılığı artırıyordu.
Güneyde, Çin Seddi boyunca ise, bir gölge savaşı yaşanıyordu. Göktürk akıncıları, küçük gruplar halinde, geceleri saldırıyor, ikmal kervanlarını pusuya düşürüyor, haberleşme hatlarını kesiyor ve gündüzleri bozkırın enginliğinde kayboluyorlardı. Bu saldırılar, Sui ana ordusunun lojistik kabiliyetine büyük zarar veriyor, İmparator Yang’ın karargâhına sürekli kötü haberler taşıyordu.
Merkezde ise, İmparator Yang’ın ana ordusu, yavaş ve hantal bir şekilde ilerliyordu. Karşılarında savaşacak bir düşman bulamıyorlardı. Sadece boşluk, yakılmış otlaklar ve zehirli sular vardı. Askerler arasında, hastalıklar ve moral bozukluğu yayılmaya başlamıştı. Bu devasa ordu, görünmez bir düşman tarafından, yavaş yavaş kanatılarak ölüme terk ediliyordu. İmparator Yang, öfkeden çıldıracak gibiydi. O, görkemli bir meydan savaşı ve mutlak bir zafer hayal etmişti. Oysa şimdi, kendi ordusunun, bozkırın sessizliği içinde eriyip gidişini izlemek zorunda kalıyordu.
Bu kaosun ortasında, Tardu, hala beklemedeydi. O, diğer cephelerin, ana Sui ordusunu yeterince zayıflatmasını, imparatorun sabrının tükenmesini ve ölümcül bir hata yapmasını bekliyordu. Onun casusları, her yerdeydi. Hem Sui karargâhında hem de Tuli’nin kampında. O, müttefikine bile tam olarak güvenmiyordu. Sadece kendi planına, kendi zamanlamasına güveniyordu.
İmparator Yang, sonunda beklenen hatayı yaptı. Sabrı tükenmişti. Düşmanını savaşmaya zorlamak için, ordusunu ikiye bölmeye karar verdi. Bir kolunu, güneydeki ikmal hatlarını güvenceye almak ve akıncıları temizlemek için geri gönderdi. Kendisi ise, daha küçük ama daha hareketli bir orduyla, kuzeye, Tardu’yu ve İşbara’nın eski merkezini bulup yok etmek için hızla ilerlemeye başladı. Bu, tam da Tardu’nun beklediği andı. Ejderha, gücünü bölmüş, kendisini daha savunmasız bir hale getirmişti. Kurt, avının üzerine atlamak için son hazırlıklarını yapıyordu.
Hainin Gölgesi
Tuli’nin Karargâhı, Doğu Cephesi
Tuli’nin doğudaki başarıları, onu Göktürkler arasında bir kahramana dönüştürmüştü. Genç, cesur ve başarılıydı. Pek çok bey, onu bozkırın gelecekteki tek lideri olarak görmeye başlamıştı. Bu durum, Tardu’nun kulağına gittiğinde, yaşlı kağanın içinde eski bir duygu yeniden canlandı: Kıskançlık ve şüphe.
Tardu, Tuli ile ittifak yapmıştı. Lakin onun bu kadar başarılı olacağını, bu kadar popüler hale geleceğini hesaplamamıştı. O, Tuli’yi, düşmanı oyalayacak bir piyon olarak görmüştü. Oysa şimdi, o piyon, neredeyse bir şaha dönüşüyordu. Eğer Sui ordusunu yenerlerse, zaferden sonra Tuli’nin kendisine biat edeceğinden emin değildi. Tam tersine, Tuli’nin, kazandığı bu büyük güç ve prestijle, kendisini tek kağan ilan etmeye çalışacağından korkuyordu.
İşte bu şüphe ve korku anında, Chang’an’dan gelen bir fısıltı, Tardu’nun zihninde zehirli bir tohum ekti. İmparator Yang, Tardu’nun bu zaafını fark etmişti. Ona gizli bir elçi gönderdi. Elçi, Tardu’ya yeni ve şeytani bir teklif sundu.
“İmparatorumuz,” dedi elçi. “Tuli’nin hırsını ve gücünü görüyor. Onun, zaferden sonra size de ihanet edeceğini biliyor. İmparatorumuz, sizinle savaşmak istemiyor. O, sizin gibi bilge ve tecrübeli bir liderle anlaşmak istiyor. Eğer ordunuzu geri çeker ve Tuli’yi doğuda yalnız bırakırsanız, İmparator, Tuli’yi yok ettikten sonra, sizi bütün Göktürklerin tek ve bağımsız kağanı olarak tanıyacak. Size, hayal bile edemeyeceğiniz kadar altın ve toprak vaat ediyor. Bu, son teklifidir.”
Tardu, hayatının en büyük ihanetiyle, en büyük fırsatı arasında kalmıştı. Göktürk birliğini koruyup, riskli bir zaferin sonunda Tuli ile bir iktidar mücadelesine mi girecekti? Yoksa ittifaka ihanet edip, Çin’in yardımıyla, risksiz bir şekilde bozkırın tek efendisi mi olacaktı?
Onun içindeki o eski, kurnaz ve bencil tüccar, yeniden uyanmıştı. Onur, sadakat, birlik… Bütün bu kavramlar, mutlak gücün vaadi karşısında anlamını yitirmeye başladı. O, İşbara’ya ihanet etmişti. Şimdi de, Apa’nın oğluna, kendi müttefikine ihanet etmekte bir beis görmeyecekti. Tarih, tekerrür etmek üzereydi. Lakin bu kez, ihanetin bedeli, sadece bir iç savaş değil, bütün bir milletin sonu olabilirdi.
Son Birlik, Son İhanet
Bozkırın Kalbi, 609 Sonbaharı
İmparator Yang, ordusunu ikiye bölerek kuzeye ilerlerken, Tardu’nun kendisini pusuya düşüreceğinden habersizdi. Lakin Tardu, saldırmadı. O, Çin imparatorunun teklifini kabul etmişti. Ordusuna, sessizce batıya, kendi topraklarına geri çekilme emri verdi.
Bu haber, Tardu’nun ordusundaki pek çok gelenekçi ve onurlu Göktürk beyi tarafından şok ve öfkeyle karşılandı. “Bu ihanettir!” diye bağırdılar. “Tuli’yi ve kardeşlerimizi düşmanın ortasında yalnız bırakamayız!” Lakin Tardu, demir bir yumrukla bu isyanı bastırdı. Karşı çıkan birkaç beyi idam ettirdi ve ordusunu geri çekti.
Tardu’nun ihaneti, bütün savaşın seyrini bir anda değiştirdi.
Doğuda, Tuli, bir anda kendini yalnız buldu. Sui ordusunun doğu kolu, artık Tardu’dan bir saldırı beklemediği için, bütün gücüyle Tuli’nin üzerine yüklendi. Tuli ve ordusu, kahramanca savaşmalarına rağmen, bu ezici güç karşısında yavaş yavaş geri çekilmek zorunda kaldılar.
Merkezde ise, İmparator Yang, Tardu’nun geri çekildiği haberini aldığında, tuzağa düşmekten kurtulduğunu anladı ve rahat bir nefes aldı. Lakin onun da durumu iyi değildi. Ordusu yorgun, erzakları tükenmişti. O da, büyük bir zafer kazanamadan, aşağılanmış bir şekilde geri çekilmeye karar verdi.
Savaş, bir kazananı olmadan, herkesin kaybettiği bir şekilde sona ermiş gibiydi. Sui İmparatorluğu, büyük bir prestij ve kaynak kaybına uğramıştı. Doğu Göktürkleri, Tardu’nun ihanetiyle yeniden zayıf düşmüştü. Batı Göktürkleri ise, liderlerinin ihaneti yüzünden kendi içlerinde bölünmüşlerdi.
Ancak bu hikâyenin son bir perdesi daha vardı. Tardu, ihanetinin ödülünü almak için beklerken, beklemediği bir darbeyle karşılaştı. Ona ihaneti için isyan eden kendi komutanları ve beyleri, Çin’den aldığı rüşveti ve gizli anlaşmayı öğrenmişlerdi. Bu, bardağı taşıran son damla oldu.
Tardu’nun kendi ordusu, ona karşı ayaklandı. Liderliğini, Tardu’nun bu onursuz politikasından rahatsız olan, genç ve hırslı bir bey olan Çu-lo (Chuluo) Kağan yapıyordu. Tardu, bir anda kendini en güvendiği adamlarının hedefi olarak buldu. Kaçmaya çalıştı, lakin artık çok geçti. Yıllarca rakiplerine kurduğu tuzaklara, şimdi kendisi düşmüştü. Bir çatışma sırasında, kendi adamları tarafından öldürüldü. Bozkırın en kurnaz yılanı, sonunda kendi zehriyle ölmüştü.
Onun ölümüyle, Batı Göktürk Kağanlığı, tam bir kaosa sürüklendi. Lidersiz kalan beyler, birbirleriyle iktidar mücadelesine giriştiler.
Doğuda ise, Tuli, Tardu’nun ihanetinin ve ölümünün yarattığı şoku atlatmaya çalışıyordu. Zayıf düşmüştü, lakin hala hayattaydı. Ve hala kağandı.
Göktürk İç Savaşı’nın o uzun ve kanlı dönemi, beklenmedik bir şekilde sona ermişti. Savaşın büyük aktörlerinin hepsi, sahneden çekilmişti. İşbara ölmüştü. Tardu ölmüştü. İmparator Wen ölmüştü. Geriye, hatalarından ders almış görünen genç bir kağan, Tuli, ve kendi iç sorunlarıyla boğuşan, kibirli ama yaralı bir Çin imparatoru, Yang kalmıştı.
Bozkır, bir kez daha küller içindeydi. Lakin bu kez, küllerin arasından, belki de daha bilge, daha ders almış yeni bir neslin yükseleceğine dair, kırılgan bir umut ışığı belirmişti. Son birlik, son ihanetle parçalanmıştı. Ama belki de bu parçalanma, daha sağlam bir yapının kurulması için gerekli olan son enkaz temizliğiydi.
Bölüm 19 – Küllerin Üzerindeki Gölgeler
Yaralı Kurt, Yaralı Ejderha
Bozkır ve Chang’an, 610-614 Yılları
Tardu’nun ölümü ve Sui ordusunun yıpranmış bir halde geri çekilmesi, bozkırın üzerine tuhaf bir sessizlik getirmişti. Bu, bir barışın sükûneti değil, iki ağır yaralı dövüşçünün, ringin farklı köşelerinde soluklandığı, bir sonraki raunda güç toplamaya çalıştığı o gergin araydı. Savaşın büyük perdesi kapanmış, lakin sahne arkasında, gölgelerin içinde yeni ve daha sinsi bir mücadele başlamıştı.
Doğuda, Tuli Kağan, hayatta kalmanın getirdiği bir olgunlukla tahtına yeniden sahip çıkmaya çalışıyordu. Lakin yönettiği şey, eski görkemli imparatorluğun bir gölgesinden ibaretti. Savaşlar, toprakları verimsizleştirmiş, en iyi savaşçı nesli yok olmuş, halk yoksulluk ve umutsuzluk içindeydi. Tardu’nun ihaneti, Doğu ve Batı Göktürkleri arasına, nesiller boyu silinmeyecek bir güvensizlik tohumu ekmişti. Tuli, bir yandan bu iç yaraları sarmaya çalışırken, bir yandan da güneydeki yaralı ejderhanın bir sonraki hamlesini endişeyle bekliyordu.
Güneyde, Chang’an’da ise, İmparator Yang, hayatının en büyük fiyaskosunun siyasi sonuçlarıyla boğuşuyordu. O muazzam sefer, imparatorluk hazinesini boşaltmakla kalmamış, aynı zamanda on binlerce ailenin evine ateş düşürmüştü. Büyük Kanal ve diğer devasa inşaat projelerinin getirdiği ağır vergilerle zaten ezilen halk, şimdi bir de bu başarısız ve masraflı savaşın yükünü omuzlamak zorundaydı. İmparatorluğun çeşitli yerlerinde, küçük çaplı köylü isyanları ve hoşnutsuzluklar baş göstermeye başlamıştı. İmparator Yang’ın “Göğün Oğlu” olarak sahip olduğu o ilahi meşruiyet, sorgulanır hale gelmişti.
Bu koşullar altında, iki lider de, birbirleriyle doğrudan bir çatışmaya girmekten kaçınmak zorunda olduklarını anladılar. İmparator Yang, bozkıra yeni bir sefer düzenleyecek güce sahip değildi. Tuli ise, Çin’e kafa tutacak durumda hiç değildi. Böylece, aralarında resmi olmayan, kırılgan bir ateşkes başladı. Sınır ticareti, kontrollü bir şekilde yeniden açıldı. Elçiler, isteksizce gidip gelmeye başladı. Her iki taraf da, diğerinin zayıflığından faydalanmak için fırsat kolluyor, lakin büyük bir hamle yapmaktan çekiniyordu.
İmparator Yang, askeri gücünü kullanamasa da, babasının eski politikalarına geri döndü. Tuli’nin kağanlığını tanıdı, lakin aynı zamanda onun altını oymaya devam etti. Tuli’ye karşı olan beylere, muhalif kabilelere gizlice altın ve destek göndererek, Doğu Kağanlığı’nın içinde küçük çaplı isyanların ve huzursuzlukların devam etmesini sağladı. Amacı, Tuli’nin asla tam olarak güçlenememesi, enerjisini sürekli olarak kendi iç sorunlarını çözmeye harcamasıydı.
Tuli ise, bu oyunun artık farkındaydı. O da Çin’e karşı kendi gizli savaşını yürütüyordu. Çin’deki köylü isyanlarının liderleriyle, hoşnutsuz generallerle gizlice temas kurmaya çalışıyor, onlara sığınma ve destek vaat ediyordu. Amacı, ejderhanın kendi içindeki yangını körüklemek, dikkatini kendi sınırlarından uzaklaştırmaktı.
Bozkır ve Çin, artık kılıçların değil, casusların, fısıltıların ve komploların savaş alanına dönmüştü. Her iki taraf da, diğerinin çöküşünü bekliyordu. Bu, bir güç değil, bir sabır ve yıpratma mücadelesiydi. Küllerin üzerinde, yeni bir fırtına için değil, rakiplerinin son nefesini vermesini bekleyen gölgelerin dansı vardı.
Batıdaki Kaos ve Yeni Bir Güç
Eski Batı Göktürk Toprakları, 611-615
Tardu’nun ölümü, Batı Göktürk Kağanlığı’nı lidersiz ve yönsüz bırakmıştı. O, ne kadar acımasız ve bencil olursa olsun, imparatorluğun batı kanadını bir arada tutan birleştirici bir güçtü. Onun ortadan kalkmasıyla birlikte, Batı Kağanlığı, birbiriyle rekabet eden sayısız beyin ve kabilenin arenasına dönüştü.
Tardu’nun yerine kendini kağan ilan eden Çu-lo, bütün beyler üzerinde bir otorite kurmayı başaramadı. Tardu’ya sadık olan kabileler, onu bir isyankâr olarak görüp tanımadılar. Diğer güçlü beyler ise, onun liderliğini kabul etmek yerine, kendi bağımsızlıklarını ilan etmeyi tercih ettiler. Batı Göktürk mirası, bir anda onlarca küçük parçaya bölündü.
Bu kaos ortamı, hem Tuli hem de İmparator Yang için bir fırsattı. Tuli, Batı’daki bazı beyleri kendi tarafına çekerek, Doğu Kağanlığı’nın sınırlarını batıya doğru genişletmeye çalıştı. İmparator Yang ise, bu beyleri birbirine karşı kışkırtarak, Batı’nın bir daha asla birleşik bir güç olarak ortaya çıkmamasını garantilemeye uğraştı.
Lakin bu kaosun içinden, kimsenin beklemediği yeni bir güç yükselmeye başladı. Bu güç, tek bir liderin veya kabilenin gücü değildi. Bu, ortak bir kimliğin ve ortak bir çıkarın gücüydü: Türgişler.
Türgişler, Batı Göktürk Kağanlığı içinde yaşayan, savaşçı ve kalabalık bir Türk boyuydu. Yıllardır Göktürklerin gölgesinde kalmışlar, lakin kendi kimliklerini ve askeri geleneklerini korumuşlardı. Tardu’nun ölümünün yarattığı otorite boşluğu, onlara kendi kaderlerini çizme fırsatı verdi.
Liderleri, bilge ve karizmatik bir bey olan Baga Tarkan’dı. Baga Tarkan, ne Tardu gibi kurnaz bir entrikacı ne de İşbara gibi ateşli bir savaşçıydı. O, halkının dilinden anlayan, onların güvenini kazanmış, birleştirici bir liderdi. O, diğer beyler gibi birbirleriyle savaşmak yerine, bütün Türgiş boylarını ve onlara yakın olan diğer kabileleri tek bir bayrak altında toplamayı başardı.
Kısa bir süre içinde, eski Batı Göktürk Kağanlığı’nın kalbinde, Tanrı Dağları ve İli Nehri Vadisi’nde, yeni ve dinamik bir güç ortaya çıktı: Türgiş Kağanlığı. Bu, Göktürk mirasının bir devamıydı, lakin ondan farklı bir karaktere sahipti. Daha az merkeziyetçi, daha çok kabileler federasyonuna dayanan bir yapıdaydı.
Türgişlerin yükselişi, hem Tuli’yi hem de İmparator Yang’ı endişelendirdi. Tuli, batısında kontrol edemediği yeni ve güçlü bir komşu istemiyordu. İmparator Yang ise, parçaladığını sandığı bir gücün, farklı bir isim altında yeniden birleşmesinden rahatsızdı.
Tardu’nun yarattığı kaos, ironik bir şekilde, bozkırın batısında yeni bir düzenin, yeni bir kimliğin doğmasına sebep olmuştu. Parçalanmış miras, farklı bir varis bulmuştu. Ve bu yeni güç, yakında bölgedeki bütün dengeleri yeniden değiştirecekti.
Ejderhanın İçindeki Çatlaklar
Sui İmparatorluğu, 615-617
İmparator Yang’ın dikkati, giderek bozkırdan uzaklaşıp, kendi imparatorluğunun içine dönmek zorunda kalıyordu. Onun mega projeleri ve bitmek bilmeyen savaşları, devletin hazinesini tüketmiş, halkı isyan noktasına getirmişti.
Büyük Kanal’ın inşaatı, milyonlarca köylünün zorla çalıştırıldığı, on binlercesinin hastalık ve kazalarda can verdiği devasa bir projeydi. Lüks saraylar, görkemli bahçeler, imparatorluk gezileri… Bütün bu israf, halkın sırtındaki vergi yükünü dayanılmaz kılıyordu.
Göktürklere karşı yürütülen başarısız seferin ardından, İmparator Yang, bu kez de gözünü Kore’ye, Goguryeo Krallığı’na dikmişti. Üst üste üç büyük sefer düzenledi. Lakin bu seferler de, tıpkı Göktürk seferi gibi, Kore’nin inatçı direnişi ve çetin doğa koşulları karşısında hezimetle sonuçlandı. Yüz binlerce asker daha, anlamsız bir savaşta hayatını kaybetti.
Bu başarısızlıklar, imparatorun prestijini yerle bir etti. Halk arasındaki huzursuzluk, artık küçük isyanlar olmaktan çıkmış, ülkenin dört bir yanını saran büyük ayaklanmalara dönüşmüştü. Eski generaller, yerel valiler, hatta imparatorluk ailesinin bazı üyeleri bile, Yang’ın bu delice gidişatına bir son vermek için gizli ittifaklar kurmaya başladılar.
Sui Hanedanlığı, dışarıdan hala görkemli ve güçlü görünebilir, lakin içeriden, temelleri çürüyen dev bir yapı gibiydi. Ejderhanın pullarının altında, derin çatlaklar oluşmaya başlamıştı.
Tuli Kağan, bu gelişmeleri büyük bir ilgiyle takip ediyordu. Casusları, ona Çin içindeki kaos hakkında sürekli bilgi taşıyordu. Bu, onun için büyük bir fırsattı. Ejderha, kendi iç kanamasıyla meşgulken, kurt, zincirlerinden kurtulabilirdi.
Tuli, artık Çin’e vergi ödemeyi kesti. Onların iç işlerine karışmaya, isyancı liderlere açıkça destek vermeye başladı. Hatta küçük birliklerle Çin Seddi’ni aşıp, kaos içindeki kuzey eyaletlerinde yağma akınları düzenledi. Bu, yıllardır savunmada olan Göktürklerin, ilk kez yeniden saldırıya geçmesiydi.
İmparator Yang, bu duruma karşılık veremiyordu. Ordusu, Kore bataklığında ve iç isyanları bastırmakla meşguldü. Kuzey sınırını savunacak yeterli gücü kalmamıştı. Yıllarca bozkırı kontrol etmeye çalışan, kağanları birbirine düşüren o kudretli imparator, şimdi kendi kalesinin alevler içinde kalmasını çaresizce izliyordu. Ejderhanın dikkati dağılmıştı. Ve bu, hem Tuli hem de batıdaki yeni Türgiş gücü için, bozkırda yeni bir düzen kurma adına eşsiz bir fırsat sunuyordu.
Yeniden Ötüken Ruhu
Doğu Göktürk Kağanlığı, 617
Çin’deki kaos, Doğu Göktürk Kağanlığı’nda bir milli uyanışı tetikledi. Yıllardır süren aşağılanma, baskı ve esaretin ardından, düşmanlarının zayıf düştüğünü görmek, halka kaybettikleri özgüveni yeniden kazandırdı. Tuli Kağan, bu uyanışın lideri haline geldi.
O, artık ne babası gibi korkak bir kukla ne de gençliğindeki gibi hırslı bir haindi. Yaşadığı acılar, onu bilge ve kararlı bir lidere dönüştürmüştü. Halkını, yeniden atalarının gelenekleri etrafında birleştirmeye çalıştı. Yasaklanan eski törenler, yeniden canlandırıldı. Kamlar, yeniden saygı görmeye başladı. Şairler (ozanlar), İşbara’nın, Tardu’nun, hatta Tuli’nin kendi hatalarını ve kahramanlıklarını anlatan, geçmişten dersler çıkaran yeni destanlar söylemeye başladılar.
Tuli’nin en büyük hamlesi ise, başkenti yeniden kuzeye, kutsal Ötüken’e taşıma kararı oldu. Bu, sadece coğrafi bir değişiklik değil, sembolik bir devrimdi. Bu, Çin’in gölgesinden tamamen çıkıp, yeniden bozkırın efendisi olma iradesinin ilanıydı.
Halk, büyük bir coşkuyla bu kararı destekledi. Göç kervanları, bu kez bir cenaze alayı gibi değil, bir zafer yürüyüşü gibi, kuzeye doğru yola çıktı. Ötüken’e vardıklarında, harabeye dönmüş şehri, hep birlikte yeniden inşa etmeye başladılar. Bu ortak çaba, onları birbirine daha da kenetledi.
Tuli, Ötüken’de, atalarının tahtına oturduğunda, artık Çin’in atadığı bir kağan değil, halkının iradesiyle seçilmiş gerçek bir liderdi. O, parçalanmış mirası, yeniden bir araya getirme yolunda önemli bir adım atmıştı.
Lakin biliyordu ki, bu sadece bir başlangıçtı. Çin’deki kaos elbet bir gün dinecek, ejderha yaralarını sarıp yeniden kuzeye bakacaktı. Ayrıca, batıdaki Türgişler de giderek güçleniyordu. Onlar dost muydu, düşman mı? Henüz belli değildi. Bozkırın geleceği, hala belirsizliklerle doluydu. Lakin uzun yıllardır ilk kez, o geleceğe umutla bakmak için bir neden vardı. Ötüken ruhu, küllerinden yeniden doğuyordu.
Fısıltıların Sonu
Chang’an, 618 Yılı
Sui İmparatorluğu’ndaki kaos, 618 yılında doruk noktasına ulaştı. İmparator Yang, güneydeki bir teftiş gezisindeyken, kendi generalleri tarafından bir saray darbesiyle öldürüldü. Liderliğini, Li Yuan adında, kökeni kısmen Türklere dayanan, kuzey sınırında görev yapmış tecrübeli bir general yapıyordu. Li Yuan, Sui Hanedanlığı’nın sona erdiğini ve kendisini, yeni Tang Hanedanlığı’nın ilk imparatoru (İmparator Gaozu) ilan etti.
Bu haber, bütün dünyayı sarstı. Yıllardır Göktürklerle uğraşan, onlara sayısız entrika düzenleyen o kudretli Sui Hanedanlığı, kendi içindeki bir isyanla, bir gecede tarih sahnesinden silinmişti.
Bu olay, Göktürk İç Savaşı’nın da fiilen sonu anlamına geliyordu. Çünkü o savaş, büyük ölçüde, Sui diplomasisinin ve entrikalarının bir ürünüydü. Piyonları oynatan o usta oyuncu, artık oyunda değildi.
Tuli Kağan, bu haberi aldığında, Ötüken’deki otağında uzun bir süre sessiz kaldı. Düşmanı, kendi kendine yok olmuştu. Yıllardır süren o büyük mücadele, beklenmedik bir şekilde sona ermişti.
O gece, Tuli, tek başına, atalarının mezarlarının olduğu kutsal bir tepeye çıktı. Gökyüzü, yıldızlarla doluydu. Aşağıda, yeniden canlanan Ötüken’in ışıkları parlıyordu. Tuli, İşbara’yı düşündü. Tardu’yu, babası Apa’yı… Onların hırslarını, hatalarını, ihanetlerini. Ve bütün bu kaosun arkasındaki o kurnaz yüzü, İmparator Wen’i. Hepsi artık birer hayaletti.
Göktürk İç Savaşı, bitmişti. Lakin arkasında, derin yaralar ve acı dersler bırakmıştı. Bir millet, kendi içindeki bölünmüşlüğün, dışarıdan gelen bir düşmandan daha tehlikeli olabileceğini öğrenmişti. Liderlik, sadece kılıç sallamak değil, aynı zamanda bilgelik ve sabır gerektiriyordu. Ve özgürlük, her an kaybedilebilecek, sürekli mücadele gerektiren kırılgan bir hazineydi.
Yeni bir dönem başlıyordu. Kuzeyde, yaralarını sarmaya çalışan, yeniden birleşmiş bir Göktürk Kağanlığı. Güneyde ise, Sui’nin enkazı üzerine kurulmuş, hırslı ve dinamik yeni bir Çin Hanedanlığı: Tang.
İki yeni güç, iki yeni lider… Fısıltılar sona ermişti. Lakin tarih, asla durmazdı. Eski düşmanlıklar unutulabilir, lakin eski komşuluklar asla değişmezdi. Ve bozkır ile Çin arasındaki o kadim dans, çok yakında, yeni oyuncularla, yeni kurallarla, yeniden başlayacaktı. Ama bu, artık başka bir hikâyeydi.
Bölüm 20 – Bozkırın Yankıları
Küllerin Üzerindeki Taht
Ötüken, 619 Yılı
İki kış geçmişti Sui Hanedanlığı’nın çöküşünün ve Tardu’nun ölümünün üzerinden. İki uzun, zorlu kış. Ötüken, artık bir savaş alanı değildi, fakat zaferin coşkusunu taşıyan bir başkent de sayılmazdı. Şehir, ağır bir hastalıktan yeni uyanmış, yorgun bir adam gibiydi. Ayaktaydı, nefes alıyordu, lakin hareketleri yavaş, bakışları donuktu.
Vadinin yamaçlarında, yanmış otağların siyah iskeletlerinin yanında, yeni ve temiz keçeden yapılmış yüzlerce yeni otağ yükseliyordu. Demircilerin çekiç sesleri, yeniden umudun ritmini dövüyordu. Çocukların cılız kahkahaları, yıllardır süren yasın ve korkunun sessizliğine karışıyordu. Lakin her şeyin üzerinde, bir yorgunluk ve kayıp hissi vardı. Neredeyse her aile, iç savaşta veya son büyük savunmada bir babayı, bir kardeşi, bir oğlu toprağa vermişti. O boşluklar, yeni kurulan otağlarla dolmuyordu.
Tuli Kağan, atının üzerinde, şehrin yeniden inşa edilen pazar yerini denetliyordu. Artık o, babasının tahtına ihanet eden hırslı genç değildi. Omuzları çökmüş, yüzüne yaşından daha olgun bir ciddiyet oturmuştu. Üzerinde, kağanlara yaraşır parlak zırhlar veya ipek kaftanlar yoktu. Sade, yünden dokunmuş, işlevsel bir giysi giyiyordu. O, bir hükümdardan çok, halkıyla birlikte çalışan bir ustabaşı gibiydi.
Yanında, iç savaşın bütün fırtınalarından sağ çıkmayı başarmış, ak sakallı, yaşlı Kül Tegin at sürüyordu. “Halk çalışıyor, Kağan’ım,” dedi Kül Tegin. “Toprak yeniden sürülüyor. Sürüler, kuzeydeki otlaklardan geri dönmeye başladı. Açlık tehlikesini atlattık gibi.”
Tuli, başıyla onayladı. Gözleri, elleriyle çamur ve ahşap taşıyan insanlardaydı. “Mideyi doyurmak kolay, Kül Tegin,” dedi, sesi kederliydi. “Peki ya ruhları? Yıllarca kardeş kardeşe kılıç çekti. Güven duygusu yok oldu. Apa’nın yandaşları, İşbara’nın yandaşlarından; Tardu’nun adamları, Tuli’nin adamlarından hala şüphe ediyor. Bu duvarları yeniden inşa edebiliriz. Lakin kalplerin arasındaki o görünmez duvarları nasıl yıkacağız?”
Kül Tegin, bilge bir sessizlikle içini çekti. “Zamanla, Kağan’ım. Ve adaletle. Sizin herkesi eşit tutmanız, eski kinleri değil, liyakati ödüllendirmeniz, en iyi ilaçtır. Onlar, sizin sadece Tuli Kağan değil, bütün Göktürklerin Kağanı olduğunuzu gördükçe, o duvarlar da yavaş yavaş aşınacaktır.”
Tuli, pazar yerinin ortasında durdu. Bir zamanlar Çin’den gelen ipek ve porselenlerle dolup taşan tezgâhlar, şimdi daha mütevazı mallarla doluydu. Yerli zanaatkârların yaptığı ahşap kaplar, deri işlemeleri, basit demir aletler… Zenginlik gitmiş, yerine kendine yeterlilik gelmeye çalışıyordu. Belki de bu daha iyiydi, diye düşündü Tuli. Belki de o parlaklık, ruhlarını çürüten bir zehirdi.
Tam o sırada, bir grup çocuk, tahta kılıçlarla kendi aralarında savaş oyunu oynuyorlardı. Lakin onlar, “Çinliler” ve “Göktürkler” diye ayrılmamışlardı. “İşbara’nın adamları” ve “Tardu’nun adamları” diye bağırarak birbirlerine saldırıyorlardı. Bu oyun, Tuli’nin kalbine bir bıçak gibi saplandı. İç savaşın yankıları, yeni neslin oyunlarına bile sinmişti. Mirasları, bir zafer destanı değil, bir kardeş kavgasıydı.
Tuli, atını çevirdi. “Yapacak çok işimiz var, Kül Tegin,” dedi. “Çok.” Küllerin üzerine yeni bir taht kurmuştu. Lakin o tahtın sağlamlığı, sadece temellerine değil, üzerinde oturan halkın birleşmiş ruhuna bağlıydı. Ve o ruh, hala çok yaralıydı.
Ejderhanın Yeni Gözleri
Chang’an, Tang Sarayı, 619 Yılı
Yeni kurulan Tang Hanedanlığı’nın başkenti Chang’an, Sui’nin enkazı üzerine, daha dinamik ve daha özgüvenli bir şekilde yükseliyordu. Sarayın salonları, artık yaşlı ve paranoyak bir imparatorun kasvetini değil, yeni bir hanedanın enerjisini yansıtıyordu.
İmparator Gaozu (Li Yuan), tahtında oturmuş, kuzeyden gelen son raporları dinliyordu. O, Sui İmparatoru Yang gibi kibirli bir hayalperest değildi. Yıllarını kuzey sınırında, Göktürklerle savaşarak ve anlaşarak geçirmişti. Onların gücünü de, zayıflığını da iyi biliyordu.
Yanında, yirmili yaşlarının başında olmasına rağmen, gözleri bir generalin tecrübesiyle parlayan oğlu, Prens Li Shimin duruyordu. Li Shimin, Tang’ın kuruluşunda kilit rol oynamış, askeri bir dehaydı.
“Demek Tuli, Ötüken’e geri dönmüş,” dedi Gaozu, düşünceli bir şekilde. “Ve bütün boyları, kendi sancağı altında birleştirmeye çalışıyor. Bu, hem iyi hem de kötü bir haber.”
“Neden iyi olsun, baba?” diye sordu Li Shimin. “Birleşmiş bir bozkır, her vakit bizim için bir tehdittir. Babamız Wen’in politikası, onları bölmek ve yönetmek üzerine kuruluydu.”
“Baban Wen, bir deha idi,” diye yanıtladı Gaozu. “Lakin onun politikası, oğlu Yang’ın elinde bir felakete dönüştü. Çünkü entrika, sabır gerektirir. Yang ise sabırsızdı. O, ateşe körükle gitti ve alevler kendi evini yaktı. Biz, aynı hatayı yapmayacağız.”
Ayağa kalktı ve haritaya doğru yürüdü. “Göktürkler, şu anda yaralı. Tuli, birliği sağlamak için zamana ve kaynaklara ihtiyaç duyuyor. Eğer ona şimdi saldırırsak, ne olur? Onları, ortak bir düşman karşısında daha da kenetlemiş oluruz. Onlara, uğruna ölecekleri bir dava veririz. Ve biz de, daha yeni kurulmuş bir hanedan olarak, kaynaklarımızı yeni bir kuzey seferinde tüketiriz. Hayır. Bu, akıllıca değil.”
“Peki ne yapacağız?” diye sordu Li Shimin, babasının stratejisini merakla bekliyordu.
“Barış,” dedi Gaozu. “Şimdilik. Tuli’ye bir elçi heyeti göndereceğiz. Onun kağanlığını tanıyacağız. Ona, ‘kardeşimiz’ diye hitap edeceğiz. Sınır ticaretini, karşılıklı fayda esasına göre yeniden düzenleyeceğiz. Ona, yeniden inşa sürecinde ihtiyaç duyduğu bazı malları, cömert bir dost gibi biz vereceğiz.”
Li Shimin’in yüzünde, şaşkın bir ifade belirdi. “Onları güçlendirecek miyiz?”
“Hayır, oğlum,” dedi Gaozu, yüzünde kurnaz bir gülümsemeyle. “Onları, bize bağımlı hale getireceğiz. Onlara balık vereceğiz, lakin oltayı elimizde tutacağız. Onların iç çekişmeleri bitmedi. Tardu’nun oğulları ve yandaşları, hala batıda bir yerlerde. Tuli’nin otoritesini tanımayan pek çok bey var. Biz, bu gruplarla da gizlice temas halinde olacağız. Tuli’ye, barış ve dostluk sunarken, rakiplerine umut ve küçük destekler vaat edeceğiz. Onu, hiçbir vakit tam olarak rahat bırakmayacağız. Bırakalım, kendi içindeki yangınları söndürmeye çalışsın. Biz ise, o sırada kendi kalemizi güçlendireceğiz, ordumuzu modernleştireceğiz, ekonomimizi büyüteceğiz. Ve bir gün, ejderha tamamen iyileştiğinde ve kurt hala kendi yaralarıyla uğraştığında, işte o vakit, gerçek hesaplaşma zamanı gelir. Ama o hesaplaşma, kaba kuvvetle değil, akıl ve ezici bir üstünlükle olacak.”
Ejderhanın gözleri değişmişti. Artık öfkeli ve kibirli değil, soğuk, hesaplı ve çok daha tehlikeli bakıyordu. Tang Hanedanlığı, Sui’nin hatalarından ders almıştı. Onlar, Göktürkleri yok etmeye çalışmayacaklardı. Onlar, Göktürklerin kendi kendilerini tüketmesini bekleyecek ve en doğru anda, son darbeyi vuracaklardı. Bu, çok daha uzun soluklu, çok daha ölümcül bir oyundu.
Kırık Kılıçların Fısıltısı
Atalar Tepesi, Ötüken
Bir akşamüstü, Tuli Kağan, tek başına, Ötüken’e bakan kutsal Atalar Tepesi’ne tırmandı. Burası, Bumin Kağan’dan beri, ulu kağanların ve onların ailelerinin gömüldüğü yerdi. Rüzgâr, mezar taşlarının (balbalların) arasından geçerken, sanki geçmişin ruhlarının fısıltılarını taşıyordu.
Tuli, bir anıt taşının dibine oturdu. Bu taş, İşbara için, onun sonradan iade edilen itibarı adına dikilmişti. Üzerinde, savaşları ve zaferleri değil, sadece bir kurt başı ve kırık bir kılıç motifi vardı. Tuli, o kırık kılıca bakarken, kendi ihanetinin ağırlığını ruhunda hissetti.
İşbara’yı düşündü. Onun ateşli gururunu, sarsılmaz iradesini. O gurur, onu zafere taşımış, lakin aynı zamanda Wei Nehri’ndeki o korkunç tuzağa da sürüklemişti. Gurur, bir kağan için gerekliydi. Fakat fazlası, zehirdi.
Sonra Tardu’yu düşündü. Onun keskin zekâsını, sabrını, kurnazlığını. O kurnazlık, onu defalarca ölümden kurtarmış, rakiplerini alt etmesini sağlamıştı. Lakin sonunda, o kurnazlık, kendi onurunu ve halkının güvenini yemiş, onu bir haine dönüştürmüş ve kendi adamlarının eliyle gelen bir sona mahkûm etmişti. Kurnazlık, bir lider için bir silahtı. Fakat onursuz bir kurnazlık, sahibini de kesen iki ağızlı bir bıçaktı.
Ve babası Apa’yı düşündü. Onun barış arzusunu, kan dökülmesinden duyduğu nefreti. Bu arzu, asil bir duyguydu. Lakin o asil duygu, onu düşmanın gücünü küçümsemeye, gerçeklerle yüzleşmekten kaçmaya itmişti. Onu, halkını korumak isterken, onları esarete sürükleyen bir kuklaya çevirmişti. Barış, en yüce hedefti. Fakat barış, güç ve kararlılık olmadan korunamayan kırılgan bir cam gibiydi.
Tuli, o tepede, saatlerce oturdu. Rüzgâr, ona atalarının hikâyelerini fısıldıyor gibiydi. O hikâyelerde, kahramanlıklar kadar, hatalar da vardı. O, bütün o hataların bir mirasçısıydı. İşbara’nın kırık gururunu, Tardu’nun lekeli zekâsını, Apa’nın trajik iyi niyetini kendi ruhunda birleştirmişti.
Ayağa kalktı. Güneş, batarken, gökyüzünü ve aşağıdaki vadiyi kızıla boyamıştı. “Sizin gibi olmayacağım,” diye fısıldadı, rüzgâra karışan bir yemin gibi. “Gururlu olacağım, ama kör değil. Kurnaz olacağım, ama hainsiz. Barışçıl olacağım, ama hazırlıklı. Sizin kanınızla, sizin hatalarınızla, ben dersimi aldım. Bu halkı, bir daha asla kardeş kavgasına sürüklemeyeceğim. Ve dışarıdaki düşmana, birleşmiş bir kurdun dişlerinin, ejderhanın pullarından daha sert olduğunu göstereceğim.”
O, artık sadece Apa’nın oğlu veya İşbara’nın katili değildi. O, Göktürk İç Savaşı’nın bütün acılarından ve derslerinden süzülüp gelmiş yeni bir liderdi. O, küllerin üzerindeki kağandı. Ve omuzlarındaki yük, atalarının bütün mirasından daha ağırdı.
Gölgedeki Satranç
Ötüken, Tang Elçilik Heyetinin Kabulü, 621 Yılı
Tang elçilik heyeti, Ötüken’e vardığında, görkemli bir törenle karşılandı. Tuli Kağan, onlara bir düşmana değil, eşit bir komşuya gösterilmesi gereken saygıyı gösterdi. Sarayını, atalarının otağları gibi yeniden kurmuştu; yerde ipek halılar değil, sade ama temiz keçeler vardı. Elçilere, altın kâselerde değil, ustaca oyulmuş ahşap kaplarda kımız ikram edildi. Bu, bilinçli bir mesajdı: “Biz, sizin lüksünüze muhtaç değiliz. Biz, kendi kimliğimizle gurur duyuyoruz.”
Baş elçi, İmparator Gaozu’nun mektubunu ve getirdiği hediyeleri sundu. Hediyeler, bol miktarda tahıl, tarım aletleri ve ilaç gibi, Göktürklerin gerçekten ihtiyaç duyduğu şeylerdi. Aralarında, beyleri yozlaştıracak lüks ipekler veya mücevherler yoktu. Bu da, Tang’ın yeni ve daha zeki politikasının bir göstergesiydi. Onlar, “Sizin refahınızı düşünüyoruz” mesajı veriyorlardı.
Resmi görüşme, dostane bir havada geçti. Barışın ve ticaretin önemi vurgulandı. Sınırların güvenliği konusunda anlaşıldı. Her iki taraf da, birbirini “ebedi kardeş” ilan etti.
Lakin törenler bittikten sonra, asıl satranç oyunu başladı. Tang elçisi, Tuli’nin sarayındaki farklı gruplarla “nezaket ziyaretleri” adı altında özel görüşmeler yaptı. Özellikle, eski Tardu yanlısı beylere ve İşbara’nın eski komutanlarına daha fazla ilgi gösterdi. Onlara, İmparator Gaozu’nun, onların yiğitliklerine ne kadar hayran olduğunu fısıldadı. Onlara, Tuli’nin genç ve tecrübesiz olduğunu, bozkırın daha güçlü liderlere de ihtiyacı olabileceğini ima etti.
Tuli ise, bütün bu oyunun farkındaydı. O da boş durmuyordu. Elçilik heyetinin içindeki bazı kişilere, kendi casusları aracılığıyla ulaştı. Onlara, Tang sarayındaki entrikaları, Prens Li Shimin’in artan gücünü ve İmparator Gaozu’nun kendi generallerinden duyduğu şüpheyi sordu. O da, düşmanının içindeki çatlakları arıyordu.
Görüşmelerin son gününde, Tuli ve baş elçi, yalnız bir görüşme yaptılar. “İmparatorunuza selamlarımı iletin,” dedi Tuli. “Onun dostluğu, bizim için değerlidir. Biz barış istiyoruz. Lakin şunu da bilsin ki, Ötüken’in gökyüzünde, tek bir sancak dalgalanır. Ve bu sancak, rüzgârını sadece Gök Tanrı’dan alır.”
Baş elçi gülümsedi. “İmparatorumuz da aynı şeyi düşünür, Ulu Kağan. Chang’an’ın göklerinde de tek bir sancak dalgalanır. Ve o, Göğün iradesini taşır. Umalım ki, bu iki ulu sancak, birbirine her vakit dostlukla selam versin.”
Sözler, dostçaydı. Lakin altındaki mesaj, buz gibiydi. Her iki taraf da, diğerinin gücünü tanıyor, lakin kendi üstünlüğünden de vazgeçmiyordu.
Elçilik heyeti, Ötüken’den ayrılırken, Tuli, onları uğurlayan tepeden, uzaklaşan kafileye baktı. Göktürk İç Savaşı, bitmişti. Kılıçlar, şimdilik kınına girmişti. Lakin savaş, asla gerçekten bitmezdi. Sadece şekil değiştirirdi. O, şimdi gölgede oynanan bir satranç oyunuydu. Her hamlenin, her fısıltının, her hediyenin bir anlamı vardı.
Tuli, rüzgârda dalgalanan kurt başlı sancağına baktı. Yankılar susmuştu. Küller soğumuştu. Ama bozkırın ruhu, her zaman tetikte olmak zorundaydı. Çünkü güneydeki ejderha, uyumuyordu. Sadece, doğru anı bekliyordu. Ve o an geldiğinde, Tuli ve halkı, atalarının hatalarından ders almış bir şekilde, hazır olmak zorundaydı. Bu, onların parçalanmış mirasından çıkardıkları en büyük ve en acı dersti.
