Giriş: İstanbul ve Marmara Bölgesi, Kuzey Anadolu Fay Hattı’nın (KAF) Marmara Denizi içerisinden geçen kolu nedeniyle, sismik aktivitenin yoğun olduğu bir coğrafyada yer alıyor. Özellikle 1999 İzmit ve Düzce depremlerinin ardından, “Büyük İstanbul Depremi” beklentisi, hem kamuoyunun hem de bilim dünyasının gündeminden düşmüyor. Tarihsel depremler, istatistiksel modeller ve fayların davranış biçimleri üzerine yapılan çalışmalar, bu beklentiyi şekillendiriyor. Ancak, bilim dünyasında da farklı görüşler ve yorumlar mevcut. Kimi uzmanlar yakın bir gelecekte 7 ve üzeri büyüklükte bir depremin kaçınılmaz olduğunu savunurken, bazıları ise Marmara’daki fayların mevcut davranışlarının bu denli büyük bir deprem potansiyelini taşımadığı yönünde argümanlar sunuyor.
Bu karmaşık ve hayati konuda, Jeoloji Mühendisi Prof. Dr. Osman Bektaş’ın değerlendirmeleri, özellikle Kuzey Marmara Fayı’nın güncel davranışlarına odaklanarak farklı bir perspektif sunuyor. Bektaş, tarihsel depremlerin önemini kabul etmekle birlikte, fayların depremler sonrası davranış değiştirebileceğine dikkat çekiyor ve güncel bilimsel verilerin ışığında, İstanbul için sıkça dillendirilen “7’den büyük deprem” senaryosuna temkinli yaklaşıyor. Kendisiyle, İstanbul’un deprem beklentisi, fayların davranışı, yapılan son çalışmalar ve olası senaryolar üzerine kapsamlı bir söyleşi gerçekleştirdik.
Sayın Prof. Dr. Osman Bektaş, öncelikle yayınımıza katıldığınız için teşekkür ederiz. İstanbul ve çevresinde uzun zamandır konuşulan, hatta bir beklenti haline gelen 7 ve üzeri büyüklükte bir deprem senaryosu var. Kamuoyu bu konuda oldukça endişeli. Bu beklentinin temel dayanakları nelerdir ve siz bu konuya nasıl yaklaşıyorsunuz?
Prof. Dr. Osman Bektaş: Teşekkür ederim. Evet, İstanbul’un batısında öteden beri 7’den büyük bir deprem beklentisi olduğu doğrudur. Bu beklentinin ana dayanağı, büyük ölçüde tarihsel depremlerdir. Öncelikle şunu belirtmek isterim ki, tarihsel depremler, geçmişte bölgede ne tür sismik olayların yaşandığını anlamamız açısından deprem tahmininde ve risk analizlerinde şüphesiz önemli bir rol oynar. Geçmiş, geleceğin anahtarıdır deriz çoğu zaman. Ancak, bu veriler bize kesin bir sonuç vermez, veremez. Çünkü faylar, özellikle büyük depremler ürettikten sonra davranışlarını, karakterlerini değiştirebilirler. Bu, göz ardı edilmemesi gereken çok kritik bir noktadır.
Fayların davranışlarının zamanla değişebileceğini vurguladınız. Bu değişimi biraz daha açar mısınız? Kuzey Anadolu Fayı (KAF) üzerinde böyle bir değişim gözlemlendi mi örneğin?
Prof. Dr. Osman Bektaş: Elbette. Çok çarpıcı bir örneğimiz var. Kuzey Anadolu Fayı’nın Bolu ve Taşköprü tarafındaki segmentlerini ele alalım. Bu bölge, 1943 ve 1944 yıllarında 7.4 büyüklüğünde, yani 7’den büyük, yıkıcı depremler üretti. O dönemde bu segment oldukça aktif ve tehlikeli olarak değerlendiriliyordu. Ancak, bu büyük depremlerden sonra yapılan güncel bilimsel çalışmalar, özellikle son yıllardaki GPS ölçümleri ve sismolojik analizler, bu fay segmentinin artık eski davranışını sergilemediğini gösteriyor. “Sürünüyor” tabirini kullanıyoruz bunun için. Yani, fay artık kilitlenip büyük miktarda enerji biriktirmek yerine, yavaş yavaş, neredeyse sürekli bir hareketle enerjisini boşaltıyor. Bu, fayın eski ‘deprem üretme’ karakteristiğinden vazgeçip, daha sakin bir ‘enerji harcama’ moduna geçtiği anlamına geliyor. Bu, fayın bir nevi stresini küçük küçük salınımlarla atmasıdır. Bu durumu şunun için söylüyorum: Bir fayın deprem üretme kapasitesini, potansiyelini doğru bir şekilde anlamak için o fayın sadece geçmişteki kayıtlarına değil, öncelikle güncel davranışını, bugünkü halini bilmemiz lazım.
Peki, bu “güncel davranış” prensibini Marmara Denizi’ndeki faylara, özellikle de İstanbul’u etkilemesi beklenen Kuzey Marmara Fayı’na uyarladığımızda nasıl bir tablo ortaya çıkıyor? 1999 İzmit depremi sonrası yapılan varsayımlar nelerdi ve bugünkü bilgilerimizle bu varsayımlar ne kadar örtüşüyor?
Prof. Dr. Osman Bektaş: Çok yerinde bir soru. 1999 İzmit depreminden sonra, bilim camiasında yaygın olarak kabul gören varsayım şuydu: Yaklaşık 160 kilometre uzunluğundaki Kuzey Marmara Fayı’nın bütünüyle kilitli olduğu, yani hiçbir şekilde hareket etmeyip, sürekli olarak deprem enerjisi biriktirdiği varsayılıyordu. Eğer bu varsayım doğru olsaydı, yani fay tamamen kilitli olup sinsi sinsi enerji depoluyor olsaydı, gerçekten ben de bugün İstanbul için 7’den büyük bir depremi kuvvetle beklerdim. Çünkü bu kadar uzun bir segmentin kilitli kalması ve enerji biriktirmesi, sonunda büyük bir boşalmaya işaret ederdi.
Ancak, özellikle 2017’den sonra, 2017, 2020-2023 ve hatta 2023 yıllarında yapılan çok detaylı bilimsel çalışmalar, farklı bir gerçeği ortaya koydu. Bu çalışmalar, İstanbul’un batısında yer alan ana Marmara Fayı’nın, veyahut da daha spesifik olarak Kuzey Marmara Fayı’nın, İzmit depremini üreten fay segmenti gibi tamamen kilitli olmadığını gösterdi. Yani, sanılanın aksine, bu fay segmenti sürekli olarak deprem enerjisi biriktirmiyor. Tam tersine, yavaş yavaş kayarak, yani “sürünerek” birikmesi muhtemel deprem enerjisini küçük porsiyonlar halinde harcıyor.
Bu “sürünme” hareketinin ve enerjinin yavaş yavaş harcandığının somut kanıtları var mı? Gözlemlenebilir işaretleri nelerdir?
Prof. Dr. Osman Bektaş: Kesinlikle var. Bunun en güzel ve en güncel örneği, son 2011 ile 2025 yılı yakın geçmiş arasında İstanbul’un batısında meydana gelen dört adet orta büyüklükteki depremdir. Bakın, 2011, 2012, 2019 ve yine yakın zamanda 5 ile 6.2 arasında değişen büyüklüklerde depremler oldu. Eğer bu fay, bu söz konusu bölgede tamamen kilitli olsaydı, yani hiç hareket etmeyip sadece gerilim biriktirseydi, bu orta büyüklükteki depremlerin olmaması gerekirdi. Çünkü bu depremler, biriken enerjinin bir kısmının boşalması anlamına gelir. Kilitli bir fayda ise bu enerjiler birikir, birikir ve sonunda çok daha büyük bir depremle boşalır. Dolayısıyla, bu orta büyüklükteki depremlerin olması, fayın büyük bir deprem enerjisi biriktirmeden, yavaş yavaş kaydığı, yani süründüğü anlamına gelir. Bu, fayın kilitli olmadığını, aksine kısmen hareket ederek enerjisini düzenli olarak boşalttığının bir göstergesidir.
Bu noktada, Japon deprem uzmanı Prof. Dr. Yoshihiro Uchida’nın 2019 yılında sunduğu bir modelden bahsettiniz. Bu model, Marmara’daki fayların davranışı ve deprem potansiyeli hakkında bize neler söylüyor? Özellikle deprem odak noktalarının sığlaşması ne anlama geliyor?
Prof. Dr. Osman Bektaş: Evet, Prof. Dr. Uchida’nın 2019’da sunduğu model oldukça önemli bulgular içeriyor. Bu model, Marmara Denizi’ndeki sismik aktiviteye ve fayların yapısına dair detaylı analizler sunuyor. Model şunu gösteriyor: İstanbul’un batısında, örneğin 1912 yılında Mürefte’de (Tekirdağ Şarköy) meydana gelen 7.4 büyüklüğündeki depremin odak noktası yaklaşık 17 kilometre derinlikteydi. Bu oldukça derin bir odak noktasıdır. Ancak, bu model ve diğer çalışmalar gösteriyor ki, Mürefte’den İstanbul’a doğru, yani doğuya doğru geldiğimiz zaman, depremlerin odak noktaları giderek sığlaşıyor. Yani depremler daha yüzeye yakın katmanlarda meydana geliyor. Bu durum, deprem üreten kabuğun, yani sismojenik zonun İstanbul’a doğru inceldiğini gösteriyor.
Nitekim, dün yaşanan deprem son depremin 7 kilometre gibi oldukça sığ bir derinlikte olması bu durumu teyit eder niteliktedir. Bakın, bunun altını özellikle çiziyorum: İzmit depremi yaklaşık 17 kilometre derinlikte meydana geldi. Batıda, Mürefte depremi de benzer şekilde 17-20 kilometre derinliklerde oluştu. Bunlar 7’den büyük, önemli depremler ve nispeten derin odaklılar. Ancak, İstanbul’a yaklaştıkça ve özellikle bahsettiğimiz son dönemdeki depremlerin 7 kilometre gibi sığ derinliklerde olması, kabuk yapısındaki bu değişimi ve sismojenik katmanın inceldiğini net bir şekilde ortaya koyuyor. Bu da bize, İstanbul’a doğru gidildikçe depremlerin derinliklerinin değiştiğini, fayların büyük deprem enerjisi biriktirmekten ziyade, bu sığ ve ince kabuk yapısı nedeniyle yavaş yavaş kayarak enerjisini boşalttığını gösteriyor. Sığ kabuk, büyük miktarda elastik enerji biriktirme kapasitesine sahip olmayabilir.
Peki Hocam, bu anlattıklarınız ışığında, yani fayın kilitli olmaması, enerjisini yavaş yavaş boşaltması, deprem odaklarının sığlaşması… Bunlar bir iyiye işaret mi? Yani bu durum, olası o büyük, yıkıcı İstanbul depreminin şiddetini azaltıcı veya geciktirici bir faktör müdür? Stresin bu şekilde atılması, beklenen Marmara depremini olumlu yönde etkileyen bir faktör olarak değerlendirilebilir mi?
Prof. Dr. Osman Bektaş: Kesinlikle. Bu, olumlu yönde etkileyen bir faktör olarak değerlendirilebilir. Bakın, şimdi sürekli olarak “beklenen deprem gelecek” deniyor. Peki, bu beklenen deprem nerede gelecek? Nerede olacak? Dün yaşanan deprem olarak bahsettiğimiz olay, İstanbul’dan yaklaşık 60 kilometre uzaklıkta meydana geldi ve siz de ifade ettiniz, yaklaşık 15 kilometrelik bir fay parçasını kırdı. Geriye, kırılmadığı varsayılan yaklaşık 45 kilometrelik bir kısım kalıyor. İşte bu 45 kilometrelik segmentte 7’den büyük bir deprem bekleniyor diye bir söylem var.
Ancak, burada önemli bir ayrım yapmak gerekiyor. Fayın uzunluğu, tek başına üreteceği depremin enerjisini tam olarak yansıtmaz. Örnek vermek gerekirse, bırakın 45 kilometreyi, 150 kilometre uzunluğundaki bir fay bile, eğer yavaş yavaş kayıyorsa, yani sürünüyorsa, deprem enerjisi biriktiremez. Bugün Kuzey Anadolu Fayı’nın genel ortalama hızı yılda yaklaşık 23 milimetredir. Eğer fay, bu 23 milimetrelik yıllık hareketi herhangi bir takılma olmadan, rahatlıkla kayarak gerçekleştirebiliyorsa, o fay hiçbir zaman büyük miktarda deprem enerjisi biriktirmez ve dolayısıyla büyük bir deprem üretmez. O bakımdan, deprem potansiyelini değerlendirirken sadece fayın uzunluğuna değil, aynı zamanda fayın kilitlenip kilitlenmediğine, yani deprem enerjisi biriktirme durumuna, sismik davranışına bakmak zorundayız.
O halde, bu 45 kilometrelik fay segmentinde 7’den büyük deprem beklenmesinin bilimsel dayanaklarını sorguluyorsunuz. Bu beklenti neye dayanıyor ve sizin bu konudaki eleştirileriniz nelerdir?
Prof. Dr. Osman Bektaş: Evet, tam olarak bunu sorguluyorum. Şimdi bazı arkadaşların söylediği şu: “İstanbul’dan batıya doğru uzanan 45 kilometre uzunluğundaki bu fay parçasında 7’den büyük deprem bekliyoruz.” Peki, neden bekliyorsunuz? Bu beklentinin altında yatan somut veriler nelerdir? Yani, siz o 45 kilometre uzunluğundaki fayın derinliğine doğru sismik momentini, yani deprem üretebilecek potansiyel enerji birikimini ölçtünüz mü? Fayın ne kadarının kilitli olduğunu, kilitlenme alanını, enini, boyunu, yani sismik boşluk (seismic gap) olarak tabir ettiğimiz ve gerçekten enerji biriktiren kısmın boyutlarını belirlediniz mi? Böyle bir çalışma var mı? Fayın gerçekten kilitli olup olmadığını kesin olarak biliyor musunuz? Maalesef, bu soruların net cevapları yok. Sadece böyle bir fay uzunluğu var ve tarihsel depremlere dayanılarak bir çıkarım yapılıyor.
Burada şu var: Netice itibariyle, İstanbul’a doğru fayın geçtiği bölgede kabuğun 5 ile 8 kilometre gibi sığ bir kalınlığa ulaştığı söylenirse – ki deprem odak mekanizmalarının çözümü ve sismolojik veriler bunu destekliyor – ben şahsen, İstanbul’un batısındaki bu segmentte 6.4’ten büyük bir deprem beklemiyorum. Elbette bu bölgede yine depremler olacak. Neden olacak? Çünkü fay burada kaymaya müsait, sürünmeye devam ediyor ve bu sürünme sırasında zaman zaman orta büyüklükte depremler üreterek yavaş yavaş enerji biriktirmeye ve boşaltmaya müsait. Ama bu, 7 ve üzeri gibi yıkıcı bir deprem anlamına gelmiyor.
Depremin zamanını bilmek mümkün değil, değil mi Hocam? Bu konuda hemfikiriz sanırım.
Prof. Dr. Osman Bektaş: Efendim, depremin zamanını bilmek kesinlikle mümkün değil. Hayır, ne zaman olacağını, saatini, gününü önceden kestirmek mevcut bilimsel imkanlarımızla mümkün değil. Ancak, fayların davranışlarını ve potansiyellerini anlamak, olasılıkları değerlendirmek mümkün.
Yakın zamanda yaşanan ve metinde 3.9 büyüklüğünde olduğu belirtilen bir öncü depremden ve ardından gelen 6.2’lik ana şoktan bahsediliyor. Bu tetikleme mekanizması nasıl işliyor? Eğer o 3.9’luk deprem olmasaydı, 6.2’lik deprem daha mı şiddetli olurdu? Örneğin, 7.2 gibi bir büyüklüğe ulaşabilir miydi çünkü stres atılamamış olacaktı?
Prof. Dr. Osman Bektaş: Hayır, hayır, o şekilde yorumlamak doğru olmaz. O 3.9 büyüklüğündeki deprem, daha büyük olan 6.2’lik depremi sadece tetiklemiştir. Yani, 6.2’den bir önceki küçük deprem, 6.2’lik olayı ateşleyen bir kıvılcım görevi görmüştür. Fay üzerinde zaten birikmiş olan ve serbest kalmaya yakın bir gerilim vardı. Bu hafif bir kayma, yani 3.9’luk deprem, fay üzerinde bir stres transferi yaparak, zaten kritik eşiğe yakın olan başka bir segmentin veya yamacın (asperity) kırılmasına neden oldu ve 6.2’lik depremi tetikledi. Eğer o 3.9’luk deprem olmasaydı, 6.2’lik deprem belki biraz daha sonra başka bir küçük tetikleyici ile veya kendiliğinden olacaktı, ama büyüklüğünün 7.2’ye çıkması gibi bir durum söz konusu değil. Büyüklük, fayın o segmentinde birikmiş olan toplam enerjiyle ve kırılan alanın boyutuyla ilgilidir, anlık bir tetikleyicinin olmamasıyla devasa bir artış göstermez.
İstanbul için 7’den büyük deprem beklentisinin altında yatan başka hangi faktörler var? Özellikle uluslararası literatürde referans gösterilen çalışmalar nelerdir?
Prof. Dr. Osman Bektaş: Şimdi, olay şu: İstanbul için illaki 7’den büyük bir deprem beklentisi var ve bu yaygın bir kanı. Bu deprem beklentisini bilimsel olarak sağlayabilmek, yani böyle bir senaryoyu destekleyebilmek için, muhakkak surette o bahsettiğimiz kalan 45 kilometrelik fay kısmının da enerji biriktiriyor olması ve büyük bir kırılmaya hazır olması gerekiyor. Ancak, Prof. Dr. Uchida’nın ve diğer Japon bilim insanlarının da belirttiği gibi, bu bölgede deprem odak noktalarının sığ olması nedeniyle, olabilecek olan deprem yine benzer büyüklüklerde, yani orta şiddette bir depremdir. Yani, İstanbul’un batısında 6 ile 6.4 gibi, belki biraz daha üzeri ama kesinlikle 7’yi aşmayan depremler yaşama olasılığımız var. Nitekim, son dönemde yaşadığımız bu orta büyüklükteki depremler, umulduğu gibi, beklendiği gibi büyük bir hasar oluşturmadı. Ne can kaybımız oldu şükürler olsun, ne de büyük bir yapısal hasar meydana geldi.
Netice itibariyle, bugün birçok bilim insanının 7’den büyük deprem beklentisinin ana çıkış noktası, Amerikalı sismolog Tom Parsons’ın 2004 yılında yaptığı istatistiksel bir çalışmaya dayanıyor. Bu çalışmada, gelecek 30 yıl içerisinde Marmara Bölgesi’nde 7’den büyük bir deprem olma olasılığının yüksek olduğu öngörüsü vardı. Ancak, burada atlanılan önemli bir nokta var…
Hocam, bu değerlendirmeleriniz, yani Marmara’daki fayın kilitli olmadığı, enerjisini sürünerek boşalttığı ve dolayısıyla 7’den büyük bir deprem üretme olasılığının düşük olduğu teziniz, sadece Marmara Bölgesi, Silivri, İstanbul ve çevresi için mi geçerli? Yoksa Türkiye’nin genel deprem risk haritasına baktığımızda, örneğin Ege Bölgesi’ndeki hareketlilik, hatta Yunanistan’daki depremlerin bizde hissedilmesi gibi durumları da bu çerçevede değerlendirebilir miyiz? Özellikle 6 Şubat Kahramanmaraş depremlerinden sonra, o bölgedeki fay hatlarının hala aktif olduğunu ve artçıların devam ettiğini görüyoruz. Bu söyledikleriniz sadece Marmara özelinde mi, yoksa tüm Türkiye’nin mi bu şekilde daha az endişeli olması gerekiyor?
Prof. Dr. Osman Bektaş: Şimdi, konuları birbirinden ayırmak gerekiyor. Bizim şu anda spesifik olarak bahsettiğimiz konu İstanbul ve çevresi, yani Kuzey Anadolu Fayı’nın Marmara Denizi’nden geçen kolu üzerindeki durum. Kuzey Anadolu Fayı, çok uzun bir fay zonu. Ta Karlıova’dan (Bingöl) başlayarak batıya doğru uzanıyor ve yılda ortalama 23 milimetre gibi bir hızla batıya doğru kayıyor. Bu hareket İstanbul’a kadar geliyor. Eğer bu 23 milimetrelik yıllık fay hareketi, Marmara Denizi içerisinde hiçbir engele takılmadan, pürüzsüz bir şekilde devam edebilseydi, Marmara’da zaten deprem olmazdı. Ancak, fay bazı yerlerde takılıyor, kilitleniyor ve bu takılma bölgelerinde, tabiri caizse “pürüzlerde” deprem enerjisi birikiyor. Bu birikim de tabii ki zamana bağlı olarak artıyor ve sonunda fay bu gerilime dayanamayarak kırılıyor ve depremler oluyor.
Şimdi, burada önemli olan ayrım şu: İzmit tarafında, 1999 depremini üreten fay segmenti, önemli bir şekilde ve uzun bir zaman aralığında takıldığı, yani kilitlendiği için orada deformasyon ve gerilme çok fazla oldu ve bu da büyük bir depremle sonuçlandı. Ama aynı fay hareketinin, yani KAF’ın batıya doğru devam eden kolunun, Batı Marmara’da, İstanbul’un batısındaki kısmında, bu kadar büyük bir takılma olmadığı, hareketin çok daha rahatlıkla geliştiği, fayın süründüğü görülüyor. Bu nedenle, Batı Marmara’da İzmit’teki gibi büyük bir deprem enerjisi birikmedi. Fay, tabiri caizse, rahatlıkla yoluna devam etti, ediyor.
Ancak, bu durum Kuzey Anadolu Fayı’nın genel karakteristiğini değiştirmez. Yani, doğudan batıya doğru bu fay boyunca hareket halen devam ediyor. Ve bu hareket, fayın geçtiği her yerde, farklı segmentlerde, bir deprem enerjisi biriktirme özelliğine sahip olabilir ve dolayısıyla deprem tehlikesi her zaman vardır. Genel olarak konuşursak, deprem tehlikesi Kuzey Anadolu Fayı’nın geçtiği her yerde, her zaman mevcuttur. Ege Bölgesi’ndeki durum farklı tektonik rejimlerle ilgilidir, Doğu Anadolu’daki durum yine farklıdır. Her bölgenin kendi özelinde değerlendirilmesi gerekir. Benim şu anki analizim, spesifik olarak Kuzey Marmara Fayı’nın İstanbul civarındaki davranışı üzerine yoğunlaşmaktadır.
Peki Hocam, toparlamak gerekirse, İstanbullulara ne gibi bir mesaj vermek istersiniz? Bu kadar farklı senaryo ve bilimsel görüş arasında nasıl bir duruş sergilemeliler?
Prof. Dr. Osman Bektaş: Sonuç olarak şunu söyleyeyim: Ben, İstanbulluların deprem konusunda biraz fazla korkutulduğuna inanıyorum. Bilimsel çalışmalar bazen, bir bakıma önyargılarla veya popüler beklentilerle de birleşerek bizi zorlayabiliyor. Fakat netice itibariyle, son yaşanan 6.2’lik deprem hem doğuya hem de batıya doğru bir stres transferi yaptı. Ben yine de çok endişeli değilim. Neden? Çünkü doğuya yapılan stres transferi, Adalar Fayı’na, yani kilitli olduğu düşünülen Adalar Fayı’na doğru bir stres transferi yaptı. Ama unutmayalım ki Adalar Fayı da 1963 yılında 6.4 büyüklüğünde bir depremle zaten kırıldı ve enerjisinin önemli bir kısmını boşalttı.
Bakın burada enteresan bir detay daha var. Adalar Fayı’ndaki bu 1963 depremi, daha önceleri Çınarcık depremi olarak literatürde geçiyordu. Ancak 2016 yılında yapılan çok detaylı sismolojik ve jeofizik çalışmalar, bu depremin aslında Çınarcık’ta değil, Adalar Fayı üzerinde, yani Adalar’da oluştuğunu ortaya çıkardı. Bu hal böyle olunca, Adalar Fayı’nın 1963 depremiyle önemli ölçüde rahatlamış olduğu anlaşılıyor.
Sonuçta şu var: İster Adalar segmentinde olsun, ister İstanbul’un batısındaki segmentte olsun, Marmara’nın kabuk yapısı üzerine yapılan jeofizik verileri incelediğimizde – nasıl ki bir insanın sağlık durumunu anlamak için tomografisine bakıyorsak, yerin de tomografisine, yani sismik kesitlerine, kabuk yapısını gösteren verilere baktığımız zaman – Marmara’nın mevcut kabuk yapısının, özellikle İstanbul’a yakın kesimlerde, 7’den büyük bir deprem üretemeyeceği sonucuna varıyoruz. Elbette, 7’den küçük, yani 6, 6.5 gibi deprem olma olasılığı Marmara’da her zaman var. Özellikle Marmara’nın güney kolunda veya diğer aktif segmentlerde bu tür depremler olabilir. Ama 7’den büyük veyahut da İstanbul için çok yıkıcı olabilecek devasa bir deprem beklentisi, benim bilimsel veriler ışığındaki değerlendirmelerime göre yok.
En büyük yanılgı, İzmit’teki fayın davranışıyla İstanbul’un batısındaki ve Adalar civarındaki fayın davranışlarının aynı kabul edilmesi. Bu böyle değil. Eğer öyle olsaydı, yani Batı Marmara Fayı da İzmit’teki gibi tamamen kilitli ve uzun bir segment boyunca enerji biriktiriyor olsaydı, ben de İzmit gibi büyük bir depremin olma olasılığını beklerdim. Fakat gözlemlerimiz, verilerimiz öyle olmadığını gösteriyor. Faylar, kendi içsel dinamiklerine, geometrilerine, kilitlenme derecelerine ve çevrelerindeki kabuk yapısına göre davranış sergiler ve buna göre deprem enerjisi biriktirirler. Fay segmentlerinin bu bireysel davranışları son derece önemlidir.
Dolayısıyla, ben İstanbulluların biraz daha rahat olmasını, gereksiz panik yapmamalarını öneriyorum. Ama bu demek değildir ki İstanbul’un deprem tehlikesi yoktur. Hayır, İstanbul’un her zaman bir deprem tehlikesi vardır. Çünkü aktif fay zonları üzerindeyiz. Ancak ben şunu düşünüyorum: İstanbul’un deprem tehlikesi, özellikle “7’den büyük yıkıcı deprem” senaryosu biraz abartılıyor. Benim bilimsel çalışmalarım ve güncel veriler ışığında varacağım sonuç budur. Her zaman olduğu gibi, depreme hazırlıklı olmak, binalarımızı güçlendirmek, deprem bilincini artırmak elbette şarttır, ancak sürekli bir korku ve panik havasıyla yaşamak doğru değildir.
Sayın Prof. Dr. Osman Bektaş, bu değerli ve aydınlatıcı bilgiler için çok teşekkür ederiz. İstanbul depremi konusundaki farklı ve bilimsel verilere dayanan bakış açınız, kamuoyunun konuyu daha sağlıklı değerlendirmesine yardımcı olacaktır.
Prof. Dr. Osman Bektaş: Ben teşekkür ederim. Umarım faydalı olmuştur.
