BÖLÜM 1: KÖKLER, KURULUŞ VE İLK YILLARIN MASUM CAZİBESİ
Sevilla’nın ve Endülüs’ün ruhunu yansıtan, baharın gelişini müjdeleyen, dünyanın en ünlü festivallerinden biri olan Feria de Abril’in (Nisan Fuarı) hikayesi, aslında oldukça mütevazı ve ticari bir amaçla başlamıştır. Günümüzdeki o baş döndürücü renk cümbüşü, flamenko ritimleri, atların nal sesleri ve “alumbrao”nun (fuar alanının ışıklandırılması) büyülü atmosferi, 19. yüzyılın ortalarında, İspanya’nın ekonomik ve sosyal çalkantılar yaşadığı bir dönemde filizlenmiştir. Bu ilk bölümde, Feria’nın doğuşuna yol açan koşulları, kurucularının vizyonunu, ilk fuarın nasıl gerçekleştiğini ve zamanla nasıl bir evrim geçirerek bugünkü kimliğinin temellerini attığını derinlemesine inceleyeceğiz.
Feria de Abril’in tohumlarının atıldığı 19. yüzyıl İspanya’sı, Napolyon Savaşları’nın yıkıcı etkilerinden yeni yeni kurtulmaya çalışan, siyasi istikrarsızlıkların ve ekonomik zorlukların pençesinde bir ülkeydi. Endülüs bölgesi ve özellikle Sevilla, tarım ve hayvancılıkla geçinen, ancak bu potansiyelini tam anlamıyla değerlendiremeyen bir yapıya sahipti. Tarım ürünleri ve hayvan ticareti genellikle dağınık, düzensiz ve yerel pazarlarda yapılıyordu. Bu durum, hem üreticiler hem de alıcılar için verimsizliğe ve belirsizliğe yol açıyordu. Bölgenin ekonomik canlanması için organize, merkezi ve güvenilir bir ticaret platformuna duyulan ihtiyaç giderek artıyordu. Bu ihtiyacı gören ve harekete geçen iki vizyoner girişimci, Narciso Bonaplata ve José María de Ybarra, Feria de Abril’in kaderini şekillendirecek isimler olacaktı.
Narciso Bonaplata, Katalan kökenli bir sanayiciydi. Buhar makineleri ve tekstil endüstrisindeki yeniliklerle tanınan Bonaplata ailesinin bir ferdi olarak, modern ticaretin ve endüstriyel gelişmelerin öneminin farkındaydı. Sevilla’ya yerleşmiş ve şehrin ekonomik potansiyelini yakından gözlemlemişti. José María de Ybarra ise Bask kökenli, Sevilla’ya yerleşmiş ve şehrin önde gelen tüccar ailelerinden birine mensup bir iş adamıydı. Her ikisi de Sevilla’nın tarımsal zenginliğinin ve hayvancılık potansiyelinin farkındaydı, ancak bu potansiyelin daha organize bir şekilde pazarlanması gerektiğine inanıyorlardı. İngiltere ve Fransa gibi ülkelerdeki başarılı tarım ve ticaret fuarlarından etkilenerek, Sevilla için de benzer bir modelin uygulanabileceğini düşündüler. Amaçları, bölgedeki çiftçileri, hayvan yetiştiricilerini ve tüccarları bir araya getirecek, düzenli ve güvenilir bir pazar yeri oluşturmaktı. Bu, sadece alım satımı kolaylaştırmakla kalmayacak, aynı zamanda tarım ve hayvancılık tekniklerinin geliştirilmesine, yeni pazarlar bulunmasına ve genel olarak bölge ekonomisinin canlanmasına katkı sağlayacaktı.
Bu düşüncelerle Bonaplata ve Ybarra, 1846 yılında Sevilla Belediye Meclisi’ne resmi bir teklif sundular. Teklifleri, yılda bir kez düzenlenecek üç günlük bir tarım ve hayvancılık fuarı kurulmasını içeriyordu. Fuarın temel amacı, bölgedeki hayvan yetiştiriciliğini teşvik etmek, kaliteli hayvanların sergilenmesini ve alım satımını sağlamak, böylece hem yerel ekonomiyi canlandırmak hem de Sevilla’yı önemli bir ticaret merkezi haline getirmekti. Tekliflerinde, fuarın Nisan ayında yapılmasını öneriyorlardı. Bu tarih seçimi tesadüfi değildi; bahar ayları, hayvanların kış sonrası daha sağlıklı ve gösterişli olduğu, otlakların yeşerdiği ve hava koşullarının açık hava etkinlikleri için daha uygun olduğu bir döneme denk geliyordu. Ayrıca, Paskalya Yortusu’ndan sonraki bir döneme denk gelmesi, dini kutlamaların ardından insanların daha rahat bir şekilde ticari ve sosyal faaliyetlere katılabileceği anlamına geliyordu.
Belediye Meclisi, bu teklifi olumlu karşıladı. Sevilla’nın ekonomik kalkınması için önemli bir adım olarak görülen bu proje, kısa sürede kabul edildi ve onay için merkezi hükümete, yani Kraliçe II. Isabel’e sunuldu. Kraliçe II. Isabel, 5 Mart 1847 tarihinde yayınladığı bir kraliyet fermanıyla Sevilla’da bir Nisan Fuarı kurulmasına resmi olarak izin verdi. Bu ferman, Feria de Abril’in doğum belgesi niteliğindeydi ve Sevilla için yeni bir dönemin başlangıcını müjdeliyordu.
İlk Feria de Abril, 18, 19 ve 20 Nisan 1847 tarihlerinde, şehrin hemen dışında yer alan Prado de San Sebastián’da düzenlendi. Prado de San Sebastián, o dönemde geniş, açık ve hayvanların sergilenmesi için uygun bir alandı. Şehrin tarihi surlarının hemen dışında yer alması, hem ulaşım kolaylığı sağlıyor hem de şehrin kalabalığından uzakta, daha ferah bir ortam sunuyordu. İlk fuar, beklentilerin çok ötesinde bir başarı yakaladı. Fermanla belirlenen resmi amaç tamamen ticariydi: hayvan alım satımı. Bu amaçla, fuar alanına 19 adet geçici ahır veya “caseta” (küçük ev, kulübe) kuruldu. Bu ilk caseta’lar, bugünkü süslü ve renkli yapıların aksine, son derece basit, genellikle ahşap ve brandadan yapılmış, hayvanların barınması ve tüccarların işlerini görmesi için tasarlanmış işlevsel yapılardı.
İlk fuara katılım yoğundu. Endülüs’ün dört bir yanından ve hatta İspanya’nın diğer bölgelerinden gelen tüccarlar, sığır, at, koyun, keçi ve domuz gibi çeşitli çiftlik hayvanlarını sergilemek ve satmak için Prado de San Sebastián’a akın etti. Gazete kayıtlarına göre, ilk fuarda on binlerce hayvan el değiştirdi ve önemli bir ticari hacim yaratıldı. Bonaplata ve Ybarra’nın vizyonu gerçekleşmiş, Sevilla, kısa sürede önemli bir hayvancılık pazarı haline gelmişti. Fuar, beklentileri aşan bir ticari başarıya ulaşmıştı. Ancak, kimsenin beklemediği bir şey daha oluyordu: Fuar, sadece bir ticaret merkezi olmanın ötesine geçerek, kendiliğinden bir sosyal buluşma noktasına dönüşmeye başlamıştı.
Ticari faaliyetlerin yoğunluğu ve başarısı, insanları Prado de San Sebastián’a çekiyordu. Sadece alıcılar ve satıcılar değil, aynı zamanda şehir halkı da bu yeni etkinliğe büyük ilgi gösteriyordu. Hayvan pazarlıklarının yapıldığı, anlaşmaların imzalandığı bu hareketli ortamda, insanlar bir araya geliyor, sohbet ediyor, yiyip içiyordu. Tüccarlar, iş anlaşmalarını kutlamak veya yorgunluklarını atmak için yanlarında getirdikleri yiyecek ve içecekleri paylaşıyor, geçici tezgahlarda yerel şaraplar ve tapaslar sunuluyordu. Bu durum, fuar alanında kendiliğinden küçük eğlence ve dinlenme köşelerinin oluşmasına yol açtı. Bazı girişimciler, bu sosyal potansiyeli görerek, fuar alanının kenarlarına küçük yiyecek ve içecek stantları, hatta seyyar tavernalar (tabernas) kurmaya başladılar. Bu tabernalar, fuarın ticari atmosferine bir miktar neşe ve rahatlama katıyordu.
İşte tam da bu noktada, Feria’nın kaderini değiştirecek o beklenmedik kıvılcım çaktı. Ticari amaçla kurulan bu etkinlik, Sevillalıların sosyal ve eğlenceye düşkün karakterleriyle birleşince, hızla bir festival havasına bürünmeye başladı. İnsanlar, sadece iş yapmak için değil, aynı zamanda eş dostla buluşmak, iyi vakit geçirmek, baharın gelişini kutlamak için de fuara gelmeye başladılar. İlk yıllarda bu sosyal boyut, ticari boyutun yanında daha geri plandaydı, ancak her geçen yıl daha da belirginleşti.
Fuarın başarısı o kadar büyüktü ki, ikinci yılında, yani 1848’de, katılımcı sayısı ve ticari hacim daha da arttı. Caseta sayısı da çoğaldı, ancak bunlar hala büyük ölçüde ticari amaçlıydı. Fakat, bu caseta’ların bazılarında, iş görüşmelerinin yanı sıra, küçük ikramlar sunulmaya, yerel müzisyenler çağrılarak ortam şenlendirilmeye başlandı. Bu, ileride “aile caseta’ları” veya “arkadaş grubu caseta’ları” olarak bilinecek olan özel caseta konseptinin ilk filizleriydi.
1850’lere gelindiğinde, Feria de Abril artık Sevilla’nın takviminde önemli bir yer edinmişti. Fuarın süresi, yoğun ilgi nedeniyle zaman zaman uzatılıyordu. Ticari işlevini korumakla birlikte, eğlence ve sosyal etkileşim unsurları giderek daha fazla ön plana çıkıyordu. Şehrin zengin aileleri ve aristokratları da fuara ilgi göstermeye başladı. Onlar için fuar, hem iş bağlantıları kurmak hem de sosyal statülerini sergilemek için bir fırsattı. Bu dönemde, atlar ve süslü at arabalarıyla fuar alanında gezinti yapmak (paseo de caballos) yavaş yavaş bir gelenek halini almaya başladı. Bu gezintiler, hem bir ulaşım aracı hem de bir gösteriş vesilesiydi. En güzel atlar, en şık arabalar ve en zarif kıyafetlerle yapılan bu geçitler, fuarın görsel çekiciliğini artırıyordu.
Fuarın popülaritesi arttıkça, altyapı da gelişmeye başladı. Başlangıçta oldukça basit olan aydınlatma, zamanla daha iyi hale getirildi. İlk yıllarda gaz lambaları veya meşaleler kullanılırken, 19. yüzyılın sonlarına doğru elektrikli aydınlatmanın ilk örnekleri fuar alanında görülmeye başlandı. Bu, fuarın gece saatlerinde de canlı kalmasını sağladı ve “alumbrao” geleneğinin temellerini attı.
Bu ilk dönemde, “traje de flamenca” (flamenko elbisesi) veya “traje de gitana” (çingene elbisesi) olarak bilinen ikonik kadın kıyafeti henüz bugünkü formunda yaygın değildi. Kadınlar, genellikle dönemin modasına uygun, günlük veya biraz daha şık şehir kıyafetleriyle fuara katılıyorlardı. Ancak, fuarın kırsal kökenleri ve hayvancılıkla olan bağlantısı, bazı ilginç giyim unsurlarını beraberinde getiriyordu. Özellikle kırsal kesimden gelen kadınların giydiği, “bata” veya “bata de faena” adı verilen, pamuklu, genellikle basma desenli, rahat ve pratik iş elbiseleri, flamenko elbisesinin erken prototipleri olarak kabul edilebilir. Bu elbiseler, tarlada veya ev işlerinde çalışan kadınların giydiği, fırfırlı, bol kesimli ve renkli kıyafetlerdi. Zamanla, bu pratik elbiseler, şehirli kadınların da ilgisini çekmeye başladı ve fuarın şenlikli atmosferine uyum sağlamak için daha süslü, daha gösterişli hale getirildi. Etek uçlarına, kollara ve yakalara eklenen fırfırlar (volantes), bu elbiselere hareket ve zarafet kattı. Bu dönüşüm, yavaş ve organik bir süreçti ve flamenko elbisesinin bugünkü formuna ulaşması yıllar alacaktı.
Erkekler için ise durum biraz daha farklıydı. Tüccarlar ve toprak sahipleri, genellikle “traje corto” (kısa ceketli takım) veya benzeri, ata binmeye ve kırsal faaliyetlere uygun, geleneksel Endülüs kıyafetlerini tercih ediyorlardı. Traje corto, dar kesim pantolon (pantalón de caireles), kısa, bele oturan ceket (chaquetilla), geniş kenarlı şapka (sombrero de ala ancha veya sombrero cordobés) ve bazen yelek (chaleco) ve bel kuşağından (fajín) oluşuyordu. Bu kıyafet, hem pratik hem de şıktı ve Endülüs erkeğinin geleneksel imajını yansıtıyordu. At yetiştiricileri, çiftçiler ve genel olarak kırsal yaşamla bağlantısı olan erkekler için bu kıyafet, bir tür üniforma niteliğindeydi ve fuarın ilk yıllarından itibaren yaygın olarak giyiliyordu. Bu giyim tarzı, fuarın kırsal köklerini ve hayvancılıkla olan bağını vurgulayan önemli bir unsurdu.
- yüzyılın sonlarına doğru, Feria de Abril’in karakteri belirgin bir şekilde değişmeye başlamıştı. Başlangıçtaki saf ticari amaç, yerini giderek artan bir şekilde sosyal ve eğlence odaklı bir yapıya bırakıyordu. Caseta’lar, artık sadece hayvan ticareti için değil, aynı zamanda ailelerin, arkadaş gruplarının, kulüplerin ve derneklerin bir araya geldiği, yiyip içtiği, şarkı söylediği ve dans ettiği özel mekanlara dönüşüyordu. Bu caseta’lar, sahiplerinin sosyal statüsünü ve zevkini yansıtan, özenle dekore edilmiş alanlar haline geliyordu. İçlerinde küçük mutfaklar, oturma alanları ve hatta dans etmek için küçük sahneler (tablao) kuruluyordu.
Bu dönemde, flamenko müziği ve dansı da fuarın ayrılmaz bir parçası haline gelmeye başladı. Başlangıçta caseta’ların içinde veya çevresinde spontane olarak icra edilen bu sanat formu, zamanla daha organize bir hal aldı. Profesyonel şarkıcılar (cantaores), gitaristler (tocaores) ve dansçılar (bailaores/bailaoras) fuarda performans sergilemeye başladılar. Özellikle “Sevillanas” adı verilen, Sevilla’ya özgü, dört bölümden oluşan, neşeli ve canlı halk dansı, fuarın en popüler dansı haline geldi. Sevillanas, çiftler halinde yapılan, zarif ve ritmik hareketleriyle fuarın coşkusunu yansıtan bir danstı ve her yaştan insan tarafından kolayca öğrenilip icra edilebiliyordu.
Fuarın bu evrimi, sadece yerel halkın değil, aynı zamanda İspanya’nın diğer bölgelerinden ve hatta yurtdışından gelen ziyaretçilerin de ilgisini çekiyordu. Romantik dönem yazarları ve gezginleri, Sevilla’yı ve onun egzotik festivallerini eserlerinde sıkça işlemişlerdi. Feria de Abril, bu romantik imajın önemli bir parçasıydı ve “Carmen” operası gibi eserlerde yansıtılan Endülüs kültürünün canlı bir örneği olarak görülüyordu.
Ancak, bu büyüme ve dönüşüm sorunsuz olmadı. Fuarın popülaritesi arttıkça, Prado de San Sebastián’daki alan yetersiz kalmaya başladı. Kalabalık, gürültü ve hijyen sorunları zaman zaman gündeme geliyordu. Ayrıca, fuarın giderek daha fazla eğlence odaklı hale gelmesi, bazı kesimler tarafından eleştiriliyordu. Başlangıçtaki saf ticari amacın kaybolduğu, fuarın bir “karnavala” dönüştüğü yönünde endişeler dile getiriliyordu. Ancak, Sevillalıların büyük çoğunluğu bu dönüşümü benimsemişti. Onlar için Feria, sadece bir ticaret etkinliği değil, aynı zamanda şehrin kimliğinin, neşesinin ve misafirperverliğinin bir ifadesiydi.
- yüzyılın sonuna gelindiğinde, Feria de Abril, kuruluş amacından oldukça farklı bir noktaya ulaşmıştı. Bir hayvancılık fuarı olarak başlamış, ancak kısa sürede Sevilla’nın en önemli sosyal ve kültürel etkinliği haline gelmişti. Ticari işlevi tamamen ortadan kalkmamıştı, ancak artık ikinci plandaydı. Ön planda olan, baharın gelişini kutlamak, dostlarla bir araya gelmek, Endülüs kültürünün zenginliğini yaşamak ve yaşatmaktı. İlk caseta’ların basitliğinden, daha süslü ve kişisel mekanlara doğru bir evrim yaşanmıştı. Geleneksel kıyafetler, özellikle traje corto, fuarın görsel kimliğinin bir parçası haline gelmiş, kadın giyiminde ise flamenko elbisesinin ilk nüveleri belirginleşmeye başlamıştı. Atlar ve at arabaları, fuarın vazgeçilmez bir unsuru olmuş, flamenko müziği ve Sevillanas dansı, fuarın ruhunu yansıtan temel öğeler haline gelmişti. Bu dönem, Feria de Abril’in “altın çağı” olarak kabul edilen 20. yüzyılın başlarındaki görkemli günlerine bir hazırlık niteliğindeydi. Kurucuları Narciso Bonaplata ve José María de Ybarra’nın hayal bile edemeyeceği bir dönüşüm yaşanmış, mütevazı bir tarım fuarı, uluslararası üne sahip bir festivale dönüşme yolunda ilk önemli adımlarını atmıştı. Bu ilk yılların masum cazibesi, fuarın bugünkü karmaşık ve görkemli yapısının temelini oluşturuyordu ve gelecek on yıllarda yaşanacak daha büyük değişimlerin habercisiydi. Sevilla, farkında olmadan, dünyaya eşsiz bir kültürel miras armağan etmenin ilk adımlarını atmıştı; neşenin, rengin ve tutkunun bir haftalık kutlaması olan Feria de Abril’in tohumları, Prado de San Sebastián’ın tozlu topraklarında yeşermiş ve kök salmıştı. Bu kökler, fuarın ilerleyen yıllarda karşılaşacağı zorluklara ve değişimlere rağmen ayakta kalmasını sağlayacak kadar güçlüydü.
BÖLÜM 2: ALTIN ÇAĞ, KİMLİĞİN PEKİŞMESİ VE GELENEKLERİN KÖK SALMASI (20. YÜZYIL BAŞLARI – 1960’LAR)
Yirminci yüzyılın şafağı, Feria de Abril için bir dönüm noktasıydı. Önceki yüzyılda mütevazı bir hayvancılık pazarı olarak başlayan bu etkinlik, artık Sevilla’nın ve giderek tüm Endülüs’ün sosyal ve kültürel takviminde merkezi bir konuma yerleşmişti. Ticari kökler hala varlığını sürdürse de, fuarın ruhu artık tamamen şenlik, kutlama ve toplumsal kaynaşma üzerine kuruluydu. Bu dönem, Feria’nın “altın çağı” olarak kabul edilir; geleneklerin pekiştiği, ikonik unsurların kristalize olduğu ve fuarın bugünkü kimliğinin büyük ölçüde şekillendiği bir zaman dilimidir. Prado de San Sebastián, her Nisan ayında, sadece bir fuar alanından çok, adeta büyülü bir şehre dönüşüyor, ziyaretçilerini kendine has atmosferiyle sarmalıyordu. Bu bölümde, Feria’nın bu parlak dönemini, özellikle kıyafetlerin evrimini ve sembolik anlamlarını, caseta kültürünün derinleşmesini, “paseo de caballos”un zarafetini ve fuarın genel yapısını etkileyen önemli gelişmeleri detaylı bir şekilde ele alacağız.
Bu dönemin en dikkat çekici gelişmelerinden biri, şüphesiz “traje de flamenca”nın (flamenko elbisesi), ya da halk arasında daha yaygın bilinen adıyla “traje de gitana”nın (çingene elbisesi) bugünkü ikonik formuna doğru evrilmesiydi. Bir önceki bölümde bahsettiğimiz gibi, bu elbisenin kökleri, kırsal kesim kadınlarının ve özellikle Roman (Çingene) kadınlarının giydiği pratik, fırfırlı “bata”lardaydı. Roman kadınları, genellikle hayvan ticaretiyle uğraşan kocalarına eşlik ederken veya fuar alanında küçük el işleri satarken bu renkli ve hareketli elbiseleri giyiyorlardı. Onların özgür ruhunu, canlılığını ve dansa olan yatkınlığını yansıtan bu kıyafetler, zamanla Sevillalı kadınların dikkatini çekti. Başlangıçta belki biraz egzotik ve “halk işi” olarak görülen bu tarz, fuarın şenlikli atmosferiyle mükemmel bir uyum sergileyince, yavaş yavaş şehirli kadınlar tarafından da benimsenmeye başlandı.
Yirminci yüzyılın başlarında, özellikle 1920’ler ve 1930’larda, bu elbise giderek daha stilize ve sofistike bir hal aldı. Moda akımlarının da etkisiyle, elbiselerin kesimleri değişti, kullanılan kumaşlar çeşitlendi ve süslemeler zenginleşti. Pamuklu basmaların yanı sıra ipek, saten gibi daha lüks kumaşlar da kullanılmaya başlandı. Fırfırların (volantes) sayısı arttı, etek boyları ve kol kesimleri dönemin modasına göre uyarlandı. Bu dönüşümde, 1929 yılında Sevilla’da düzenlenen Ibero-Amerikan Sergisi’nin önemli bir rolü oldu. Bu büyük uluslararası etkinlik, Sevilla’yı ve Endülüs kültürünü dünyaya tanıttı ve “traje de flamenca”nın da bir moda unsuru olarak popülerleşmesine katkıda bulundu. Sergi için tasarlanan özel kıyafetler, flamenko elbisesinin daha zarif ve sanatsal bir yorumunu ortaya koydu. Artık bu elbise, sadece Roman kadınlarının veya kırsal kesimin değil, her sosyal sınıftan Sevillalı kadının Feria’da gururla giydiği bir sembol haline gelmişti.
“Traje de flamenca”nın anlamı ve onu giyme sebepleri oldukça katmanlıdır. Her şeyden önce, bu elbise bir kimlik beyanıdır. Endülüs kültürünün, özellikle de Sevilla’nın ruhunu, neşesini, tutkusunu ve zarafetini temsil eder. Giydiği anda kadına özel bir duruş, bir özgüven katar. Elbisenin vücudu saran üst kısmı ve kalçalardan itibaren genişleyen, kat kat fırfırlı eteği, kadın figürünü vurgular ve her adımda, her dönüşte büyüleyici bir hareket yaratır. Bu hareketlilik, flamenko dansının dinamizmiyle ve Sevillanas’ın neşeli ritimleriyle mükemmel bir uyum içindedir. Fırfırlar, adeta bir çiçeğin taç yaprakları gibi açılır, kadının etrafında bir renk ve doku halesi oluşturur.
Kıyafetin ayrılmaz bir parçası olan aksesuarlar da bu anlamı pekiştirir. Başa takılan çiçekler (flores), genellikle canlı renklerde güller veya karanfillerdir ve doğallığı, tazeliği, baharın gelişini simgeler. Saçın toplanış şekli ve çiçeğin konumu bile bir zevk ve stil ifadesidir. “Mantoncillo” adı verilen, omuzlara atılan işlemeli ipek şal, zarafetin ve gelenekselliğin bir başka göstergesidir. Genellikle canlı renklerde çiçek veya kuş motifleriyle süslü olan bu şallar, Çin’den Manila üzerinden gelen ve “Mantón de Manila” olarak bilinen büyük ipek şalların daha küçük ve pratik bir versiyonudur. “Mantoncillo”, hem soğuktan korur hem de kıyafete sofistike bir hava katar. Büyük, sallantılı küpeler (pendientes), kolyeler (collares) ve bilezikler (pulseras) de kıyafeti tamamlayan önemli unsurlardır. Ayakkabılar genellikle rahat, orta topuklu ve dans etmeye uygun olmalıdır.
“Traje de flamenca”yı giymek, bir geleneğe saygı duruşu, bir topluluğa aidiyet duygusu ve kişisel bir ifade biçimidir. Her kadın, kendi zevkine, yaşına ve vücut tipine uygun bir model, renk ve desen seçerek kendi tarzını yaratır. Puantiyeler (lunares) en klasik desenlerden biridir ve farklı boyutlarda, renklerde karşımıza çıkar. Düz renkler, çiçek desenleri, çizgiler de sıkça kullanılır. Her yıl moda trendlerine göre küçük değişiklikler olsa da, elbisenin temel yapısı ve ruhu korunur. Feria’da “traje de flamenca” giymek, bir zorunluluk değil, bir ayrıcalık ve bir keyiftir. Bu elbiseyi giyen kadın, adeta fuarın canlı bir parçası haline gelir, onun ritmine ve coşkusuna katılır.
Erkekler için ise “traje corto” (kısa ceketli takım) bu dönemin ve aslında tüm Feria tarihinin baskın kıyafeti olmaya devam etti. Kökeni Endülüs kırsalına, at binicilerine ve çiftçilere dayanan bu kıyafet, pratikliği ve şıklığı bir arada sunuyordu. “Traje corto”nun temel parçaları; dar kesimli, genellikle paçalarında “caireles” adı verilen metal veya iplik süslemeler bulunan pantolon (pantalón de caireles), vücuda oturan kısa ceket (chaquetilla), beyaz, genellikle fırfırlı veya işlemeli gömlek (camisa), bel kuşağı (fajín) ve geniş kenarlı şapka (sombrero cordobés veya sombrero de ala ancha) idi. Ayaklara ise “botos camperos” denilen deri çizmeler giyilirdi.
“Traje corto”nun anlamı, erkeksilik, geleneksel Endülüs kimliği ve toprakla olan bağ ile özdeşleşmiştir. Bu kıyafeti giyen erkek, bir “caballero” (centilmen, atlı) imajı sergiler. Özellikle “paseo de caballos” sırasında at üzerinde veya şık bir at arabasında bu kıyafeti giymek, bir statü ve zevk göstergesiydi. “Traje corto”, “traje de flamenca” kadar renkli ve gösterişli olmasa da, kendine has bir asalete ve zarafete sahiptir. Kumaşlar genellikle yün veya gabardin gibi dayanıklı malzemelerden seçilir, renkler ise daha çok toprak tonları, gri, siyah veya lacivert gibi klasik renklerdir. Ancak, gömleğin fırfırları, “fajín”in rengi veya “caireles”in detayı gibi unsurlarla kişisel bir tarz yaratmak mümkündür. Bu kıyafeti giymek, erkekler için de Feria’nın ruhuna bürünmek, geleneklere bağlılığını göstermek ve bu özel atmosferin bir parçası olmak anlamına geliyordu.
Bu dönemde caseta kültürü de derinleşerek Feria’nın kalbi haline geldi. Başlangıçta hayvan ticareti için kurulan basit barınaklar olan caseta’lar, 20. yüzyılın başlarında artık özel sosyal kulüplere dönüşmüştü. Aileler, arkadaş grupları, şirketler veya çeşitli dernekler (peñas) kendi caseta’larını kiralıyor veya inşa ediyorlardı. Bu caseta’lar, sahiplerinin zevkini ve sosyal statüsünü yansıtan, özenle dekore edilmiş mekanlardı. İçleri tipik Endülüs tarzında, seramik fayanslar (azulejos), ferforje detaylar, renkli kumaşlar, çiçekler ve aile fotoğraflarıyla süsleniyordu. Her caseta’nın küçük bir barı, mutfağı ve misafirleri ağırlamak için masaları, sandalyeleri olurdu. Bazılarında ise Sevillanas dans etmek için küçük bir “tablao” (sahne) bile bulunurdu.
Caseta’lar, Feria boyunca adeta ikinci bir ev gibiydi. Sahipleri ve davetlileri burada buluşur, yerel lezzetlerin tadını çıkarır (özellikle “jamón ibérico”, “queso manchego”, “gambas al ajillo”, “pescaíto frito” gibi tapaslar), “fino” veya “manzanilla” (Endülüs’e özgü sek şeri türleri) içer, sohbet eder, şarkı söyler (özellikle spontane flamenko performansları) ve elbette bol bol Sevillanas dans ederlerdi. Caseta’ların büyük çoğunluğu özeldi ve sadece üyeler ve onların davetlileri girebilirdi. Bu durum, bazen eleştirilere yol açsa da, caseta’ların samimi ve ailevi atmosferini korumasına da yardımcı oluyordu. Ancak, sendikaların, siyasi partilerin veya bazı kamu kurumlarının herkese açık “caseta públicas”ları da bulunuyordu ve bunlar, özel bir daveti olmayan ziyaretçilere Feria’nın içinden bir deneyim yaşama imkanı sunuyordu. Caseta’nın kapısı, misafirperverliğin bir sembolü olarak genellikle açıktı, ancak içeri girmek için bir tanıdık veya davet gerekirdi. Bu durum, Feria’nın hem dışa açık hem de kendine has bir iç dinamikleri olan bir yapıya sahip olmasını sağlıyordu.
“Paseo de caballos” (atlı geçit) ise Feria’nın en görkemli ve en çok fotoğraflanan anlarından biriydi. Öğleden sonra başlayıp akşama doğru sona eren bu geçit, fuar alanının ana caddelerinde gerçekleşirdi. En güzel Endülüs atları, binicileri (jinetes) ve amazonları (amazonas) üzerinde “traje corto” veya “traje de amazona” (kadın binici kıyafeti, genellikle pantolon ve ceketten oluşur) ile salınırken, şık at arabaları (enganches) da bu geçide katılırdı. Bu arabalar, genellikle aileleri veya arkadaş gruplarını taşır, içindekiler “traje de flamenca” veya “traje corto” giymiş olurdu. “Enganches”ın da farklı türleri vardı; “manolas” (tek atlı, hafif arabalar), “calesas” (daha büyük, genellikle iki veya dört atlı), “landaus” (açılır kapanır tavanlı) gibi. Bu arabaların bakımı, atların koşum takımlarının zarafeti ve sürücülerin (cocheros) ustalığı büyük önem taşırdı. “Paseo de caballos”, sadece bir ulaşım şekli değil, aynı zamanda bir zarafet, gelenek ve sosyal statü gösterisiydi. Atların nal sesleri, arabaların tekerlek gıcırtıları ve insanların neşeli sohbetleri, Feria’nın eşsiz ses manzarasını oluştururdu.
Fuar alanının kendisi de bu dönemde önemli bir evrim geçirdi. Prado de San Sebastián, her yıl geçici bir şehre dönüşüyordu. Caseta’lar belirli bir düzene göre sıralanıyor, caddelere isimler veriliyordu (genellikle ünlü boğa güreşçilerinin veya Sevilla ile ilgili önemli kişilerin isimleri). Fuarın girişinde, her yıl farklı bir tasarıma sahip olan devasa bir ana kapı (Portada) inşa edilmeye başlandı. Bu “Portada”, genellikle Sevilla’nın tarihi yapılarından veya önemli olaylarından esinlenerek tasarlanır ve fuarın sembolik girişini oluştururdu. “Portada”nın ve tüm fuar alanının binlerce ampulle (bombillas) aydınlatılması, “alumbrao” adı verilen törenle başlardı. Pazartesi gecesi saat tam gece yarısında, belediye başkanının bir düğmeye basmasıyla tüm ışıkların aynı anda yanması, Feria’nın resmi başlangıcını müjdeler ve büyük bir coşkuyla karşılanırdı. Bu ışık seli, fuar alanını gece boyunca büyülü bir atmosfere bürürdü.
Fuarın bir diğer önemli bölümü ise “Calle del Infierno” (Cehennem Caddesi) olarak bilinen lunapark alanıydı. Adını, çıkardığı gürültüden ve hareketlilikten alan bu bölüm, özellikle çocuklar ve gençler için bir cazibe merkeziydi. Dönme dolaplar, atlıkarıncalar, çeşitli oyunlar ve yiyecek içecek stantlarıyla dolu olan “Calle del Infierno”, Feria’nın daha gürültülü ve eğlence odaklı yüzünü temsil ediyordu. Caseta’ların daha sakin ve geleneksel atmosferinden farklı olarak, burası daha çok bir karnaval havasındaydı.
Bu altın çağ, İspanya’nın çalkantılı siyasi ve sosyal tarihinden de etkilendi. İspanya İç Savaşı (1936-1939) sırasında Feria de Abril düzenlenmedi. Savaşın yaraları sarılmaya çalışılırken ve ardından gelen Franco diktatörlüğü döneminde (1939-1975), Feria bir süre daha mütevazı bir şekilde kutlandı. Ancak, Sevillalıların bu festivale olan bağlılığı o kadar güçlüydü ki, en zor zamanlarda bile bir şekilde devam etmenin yolları bulundu. Franco dönemi, bir yandan geleneksel değerleri ve bölgesel folkloru destekler gibi görünse de, diğer yandan merkeziyetçi bir politika izliyordu. Feria de Abril, apolitik ve daha çok sosyal bir etkinlik olması nedeniyle, rejim tarafından genellikle tolere edildi, hatta bazen rejimin “İspanyol kültürü” imajını güçlendirmek için bir araç olarak kullanıldı. Ancak fuarın özündeki coşku ve yerel kimlik vurgusu, rejimin tüm baskılarına rağmen canlı kalmayı başardı.
1950’ler ve 1960’lara gelindiğinde, İspanya’nın yavaş yavaş dışa açılmaya başlaması ve turizmin gelişmesiyle birlikte, Feria de Abril uluslararası alanda daha fazla tanınmaya başladı. Yabancı ziyaretçiler, bu eşsiz festivalin renklerine, seslerine ve atmosferine hayran kalıyorlardı. Ernest Hemingway gibi yazarların ve Grace Kelly gibi ünlülerin Sevilla’yı ve Feria’yı ziyaret etmesi, fuarın popülaritesini daha da artırdı. Bu dönemde, “traje de flamenca” da uluslararası moda dünyasında bir ilham kaynağı olmaya başladı.
Ancak, bu büyüme ve popülerlik, Prado de San Sebastián’daki alanın artık yetersiz kalmaya başladığı gerçeğini de beraberinde getirdi. Fuar her yıl daha da kalabalıklaşıyor, caseta sayısı artıyor, “paseo de caballos” için yeterli alan bulmak zorlaşıyordu. Altyapı sorunları, hijyen ve güvenlik endişeleri de giderek daha fazla dile getiriliyordu. Feria’nın ruhunu ve kalitesini koruyabilmek için daha büyük ve daha modern bir alana taşınma fikri yavaş yavaş olgunlaşmaya başladı.
Sonuç olarak, 20. yüzyılın başlarından 1960’lara kadar uzanan bu dönem, Feria de Abril’in kimliğinin pekiştiği, geleneklerinin kök saldığı ve uluslararası alanda tanınmaya başladığı bir altın çağ oldu. “Traje de flamenca” ve “traje corto”, sadece birer kıyafet olmanın ötesine geçerek, kültürel birer sembol haline geldi. Caseta’lar, Feria’nın sosyal kalbi olurken, “paseo de caballos”, “alumbrao” ve “Portada” gibi unsurlar fuarın vazgeçilmez ritüelleri arasına girdi. Tüm siyasi ve sosyal çalkantılara rağmen, Feria de Abril, Sevillalıların yaşam sevincini, misafirperverliğini ve geleneklerine olan bağlılığını yansıtan eşsiz bir festival olarak varlığını sürdürdü. Ancak, bu parlak dönemin sonlarına doğru, Prado de San Sebastián’ın sınırlarına ulaşılmıştı ve Feria’nın geleceği için yeni bir sayfa açılmak üzereydi. Bu, fuarın tarihinde önemli bir fiziksel değişimin, yani yeni bir fuar alanına taşınmanın habercisiydi ve bu değişim, bir sonraki bölümde ele alacağımız modern Feria’nın şekillenmesinde kilit bir rol oynayacaktı. Bu yıllar, Feria’nın masumiyetini bir nebze yitirip daha organize, daha büyük ölçekli ama özündeki coşkuyu koruyan bir yapıya kavuştuğu bir geçiş dönemiydi.
BÖLÜM 3: YENİ BİR YUVA, MODERNLEŞME VE GELENEĞİN GÜNCEL SOLUĞU (1970’LER – GÜNÜMÜZ)
Feria de Abril, 20. yüzyılın ikinci yarısına gelindiğinde, kuruluşundaki mütevazı ticari hedeflerin çok ötesine geçmiş, Sevilla’nın ruhunu yansıtan, uluslararası üne sahip devasa bir kültürel fenomene dönüşmüştü. Prado de San Sebastián’da geçen yaklaşık 125 yıl, fuarın kimliğinin şekillendiği, geleneklerinin kök saldığı ve sayısız anının biriktiği bir dönem olmuştu. Ancak, bu büyüme ve popülerlik, beraberinde kaçınılmaz sorunları da getirmişti: Prado de San Sebastián artık bu devasa organizasyona dar geliyordu. Kalabalık, altyapı yetersizlikleri ve şehrin genişlemesiyle birlikte fuar alanının kentsel doku içinde sıkışıp kalması, radikal bir değişimi zorunlu kılıyordu. Bu bölümde, Feria de Abril’in Los Remedios’taki yeni yuvasına taşınma sürecini, bu taşınmanın getirdiği değişimleri, modern fuarın yapısını, kıyafetlerin günümüzdeki yorumlarını, 21. yüzyılda karşılaşılan zorlukları ve fırsatları ve tüm bu değişimlere rağmen geleneklerin nasıl canlı tutulduğunu derinlemesine inceleyeceğiz.
Prado de San Sebastián, tarihi boyunca Feria’ya ev sahipliği yapmış, adeta onunla özdeşleşmişti. Ancak 1960’ların sonlarına doğru, bu birlikteliğin artık sürdürülebilir olmadığı giderek daha açık bir şekilde görülüyordu. Caseta sayısı her yıl artıyor, “paseo de caballos” için ayrılan yollar yetersiz kalıyor, ziyaretçi akını altyapıyı zorluyordu. Elektrik, su, kanalizasyon gibi temel hizmetlerin sağlanması giderek karmaşıklaşıyor, yangın güvenliği ve kalabalık kontrolü gibi konularda endişeler artıyordu. Ayrıca, Sevilla şehri de büyümüş, Prado de San Sebastián artık şehrin dışında değil, neredeyse merkezinde kalmış bir alana dönüşmüştü. Bu durum, hem fuarın genişlemesini engelliyor hem de şehir trafiği ve günlük yaşam üzerinde ciddi bir baskı oluşturuyordu. Tüm bu nedenler, Feria için yeni, daha geniş ve daha modern bir alan arayışını kaçınılmaz kıldı.
Bu arayış, çeşitli tartışmaları ve önerileri beraberinde getirdi. Farklı lokasyonlar değerlendirildi, ancak sonunda şehrin güneybatısında, Guadalquivir Nehri’nin diğer yakasında yer alan Los Remedios bölgesi yeni fuar alanı olarak seçildi. Los Remedios, o dönemde henüz tam olarak gelişmemiş, geniş ve düz bir araziye sahipti. Bu, sıfırdan, modern ihtiyaçlara uygun bir fuar alanı planlamak için ideal bir fırsat sunuyordu. Karar, bazı nostaljik duygular ve tartışmalarla birlikte 1970’lerin başında kesinleşti. Yeni fuar alanı, “Real de la Feria” (Fuarın Kraliyet Alanı) olarak adlandırılacak ve Prado de San Sebastián’dan çok daha büyük bir alanı kapsayacaktı.
Yeni fuar alanının tasarımı, Prado’daki deneyimlerden ders çıkarılarak yapıldı. Daha geniş caddeler, caseta’ların daha düzenli bir şekilde yerleştirileceği parseller, gelişmiş altyapı sistemleri (yer altı elektrik ve su hatları, kanalizasyon), daha büyük bir lunapark alanı (“Calle del Infierno”) ve “paseo de caballos” için özel olarak tasarlanmış geniş güzergahlar planlandı. Bu, sadece fiziksel bir taşınma değil, aynı zamanda Feria’nın organizasyonel yapısında da önemli bir modernleşme adımıydı.
İlk Feria de Abril, Los Remedios’taki yeni yerinde 1973 yılında düzenlendi. Bu, fuarın tarihinde bir dönüm noktasıydı. Sevillalılar için hem heyecan verici hem de biraz hüzünlü bir andı. Prado de San Sebastián’ın anıları, kokuları ve atmosferi hafızalarda taptazeydi. Yeni alan, başlangıçta biraz yadırgandı; daha modern, daha düzenli ama belki de Prado’nun o kendine has, organik dağınıklığının ve tarihi dokusunun sıcaklığından yoksundu. Ancak, yeni alanın sunduğu ferahlık, daha iyi organizasyon ve gelişmiş imkanlar kısa sürede takdir topladı. “Paseo de caballos” artık daha rahat yapılabiliyor, caseta’lar daha geniş ve konforlu bir şekilde kurulabiliyordu. En önemlisi, Feria’nın gelecekteki büyümesine olanak tanıyan bir alan kazanılmıştı.
Los Remedios’taki yeni “Real de la Feria”, yaklaşık 450.000 metrekarelik bir alana yayılmıştır ve 15 ana cadde ile çok sayıda ara sokaktan oluşur. Caddelere, tıpkı Prado’da olduğu gibi, ünlü boğa güreşçilerinin (Joselito “El Gallo”, Juan Belmonte, Chicuelo, Pepe Hillo vb.) isimleri verilmiştir. Bu, geleneğin yeni mekanda da sürdürüldüğünü gösteren sembolik bir jestti. Fuar alanında binden fazla caseta bulunmaktadır. Bu caseta’lar, büyüklüklerine ve konumlarına göre farklılık gösterir ve sahiplerinin (aileler, arkadaş grupları, şirketler, dernekler, siyasi partiler, sendikalar) sosyal ve ekonomik gücünü yansıtır.
Caseta kültürü, yeni fuar alanında da Feria’nın kalbi olmaya devam etti. Hatta daha da önem kazandı. Bir caseta’ya sahip olmak veya düzenli olarak davet edilmek, Sevilla’da bir sosyal statü göstergesi ve Feria deneyiminin ayrılmaz bir parçasıdır. Caseta’ların büyük çoğunluğu özeldir (“casetas particulares”) ve giriş sadece üyelere ve onların misafirlerine açıktır. Bu durum, fuarın bir nebze “dışlayıcı” olduğu yönünde eleştirilere yol açsa da, Sevillalılar için caseta’nın “aile ortamını” ve samimiyetini korumanın bir yolu olarak görülür. Ancak, bu eleştirilere yanıt olarak ve fuarı daha kapsayıcı hale getirmek amacıyla, herkese açık olan çok sayıda “caseta pública” da bulunmaktadır. Bu kamu caseta’ları genellikle ilçe belediyeleri, siyasi partiler, sendikalar veya diğer kamu kurumları tarafından işletilir ve özel bir daveti olmayan ziyaretçilere Feria’nın içinden bir deneyim sunar.
Caseta’ların iç dekorasyonu, sahiplerinin zevkine göre değişmekle birlikte, genellikle geleneksel Endülüs unsurlarını yansıtır: renkli kumaşlarla kaplı tavanlar ve duvarlar, kağıt fenerler (“farolillos”), çiçekler, aile fotoğrafları, boğa güreşi posterleri ve seramikler. Her caseta’nın bir barı, küçük bir mutfağı, masaları, sandalyeleri ve genellikle Sevillanas dans etmek için ayrılmış bir alanı bulunur. Burada gün boyu yiyecek içecek servisi yapılır, sohbet edilir, şarkılar söylenir ve dans edilir. “La noche del pescaíto” (kızarmış balık gecesi) olarak bilinen, “alumbrao”dan hemen önceki gece, caseta’larda geleneksel olarak kızarmış balık çeşitleri yenir ve bu, Feria’nın gayri resmi başlangıcı sayılır.
Kıyafetler, modern Feria’da da kimliğin ve geleneğin en güçlü ifadelerinden biri olmaya devam etmektedir. Özellikle “traje de flamenca”, her yıl yeniden yorumlanan, yaşayan bir moda unsurudur. Artık sadece geleneksel bir kıyafet değil, aynı zamanda yüksek modanın da ilgi alanına giren, üzerinde ciddi tasarım çalışmaları yapılan bir giysidir. Her yıl Şubat ayında düzenlenen SIMOF (Salón Internacional de la Moda Flamenca) gibi etkinlikler, yeni sezonun trendlerini belirler. Ünlü tasarımcılar ve yeni yetenekler, klasik flamenko elbisesine modern dokunuşlar katarak yenilikçi koleksiyonlar sunarlar.
Modern “traje de flamenca”larda kumaş çeşitliliği artmıştır. Geleneksel pamuklu poplinlerin ve basmaların yanı sıra, ipek, organze, şifon, dantel, streç kumaşlar ve hatta daha teknolojik, hafif ve nefes alabilen malzemeler kullanılmaktadır. Renk paleti sınırsızdır; klasik kırmızılar, siyahlar, beyazlar ve puantiyelerin yanı sıra, pastel tonlar, canlı neon renkler ve sofistike koyu renkler de görülür. Fırfırların (volantes) yerleşimi, sayısı ve hacmi her yıl değişebilir. Bazı yıllar daha kabarık ve çok katlı etekler moda olurken, bazı yıllar daha sade ve akıcı silüetler tercih edilebilir. Kol boyları ve yaka kesimleri de çeşitlilik gösterir; uzun kollular, kısa kollular, askılı modeller, kayık yakalar, V yakalar gibi.
Ancak tüm bu yeniliklere rağmen, “traje de flamenca”nın temel ruhu ve formu korunur. Vücudu saran üst kısım, beli vurgulayan kesim ve kalçalardan itibaren genişleyen, hareketli etekler vazgeçilmezdir. Bu elbisenin anlamı da değişmemiştir: hala Endülüs kadınlığının, neşesinin, zarafetinin ve kültürel kimliğinin bir sembolüdür. Onu giymek, bir geleneğe saygı duruşu, bir kutlamaya katılım ve kişisel bir ifadedir. Her kadın, kendi vücut tipine, yaşına ve zevkine uygun bir model seçerek kendini özel hisseder. Aksesuarlar da bu ifadeyi tamamlar: başa takılan büyük çiçekler (genellikle tek veya birkaç tane, doğal veya yapay), omuzlara atılan işlemeli “mantoncillo”, büyük ve gösterişli küpeler, kolyeler ve bilezikler. Ayakkabılar genellikle rahat topuklu ve dansa uygun olmalıdır; “esparto” (hasır tabanlı) ayakkabılar da popülerdir.
“Traje de flamenca” giymenin de yazılı olmayan kuralları vardır. Örneğin, genellikle gündüzleri giyilir; akşam saatlerinde veya “Calle del Infierno” gibi daha rahat ortamlarda tercih edilmeyebilir. Fuarın ilk günlerinde daha yeni ve gösterişli elbiseler giyilirken, son günlere doğru daha rahat ve belki daha eski elbiseler tercih edilebilir. Bir kadının birden fazla “traje de flamenca”sı olması yaygındır ve her yıl yeni bir tane almak veya eskisini değiştirmek bir gelenektir. Elbiselerin fiyatları, kullanılan malzemeye, tasarıma ve markaya göre büyük farklılıklar gösterir; çok pahalı özel tasarım elbiselerden, daha uygun fiyatlı seri üretim modellere veya kiralama seçeneklerine kadar geniş bir yelpaze bulunur. Anneden kıza geçen, üzerinde tadilatlar yapılarak nesilden nesile aktarılan elbiseler de büyük manevi değere sahiptir.
Erkekler için “traje corto”, modern Feria’da hala en geleneksel ve uygun kıyafet olarak kabul edilir, özellikle “paseo de caballos”a katılanlar veya atlarla ilgili bir faaliyette bulunanlar için. Ancak, “traje de flamenca” kadar yaygın giyilmez. Fuar alanında dolaşan erkeklerin çoğu, şık ama daha “sivil” kıyafetler tercih ederler: iyi bir pantolon, gömlek, bazen ceket ve kravat. “Traje corto” giyenler ise genellikle ata binen “jinetes” (biniciler), at arabası sürücüleri (“cocheros”) veya bu geleneği yaşatmak isteyenlerdir. Bu kıyafetin kesimi ve parçaları (dar pantolon, kısa ceket, yelek, “fajín”, “sombrero cordobés”, “botos camperos”) büyük ölçüde aynı kalmıştır, ancak kumaş kalitesi ve bazı küçük detaylarda modern yorumlar görülebilir. “Traje corto” hala erkeksilik, Endülüs kimliği ve toprakla olan bağı simgeler.
“Paseo de caballos y enganches” (atlı ve arabalı geçit), Los Remedios’taki geniş caddelerde daha da görkemli bir hal almıştır. Öğleden sonra saat 12:00 ile akşam 20:00 arasında, fuar alanının belirli güzergahlarında gerçekleşen bu geçit, Feria’nın en renkli ve en çok ilgi çeken anlarından biridir. Endülüs atlarının zarafeti, binicilerin ve amazonların şıklığı, özenle hazırlanmış at arabalarının çeşitliliği (tek atlı “manolas”lardan, dört veya daha fazla atın çektiği gösterişli “calesas”lara ve “landaus”lara kadar) büyüleyicidir. Bu geçide katılmak için sıkı kurallar vardır: atların bakımlı olması, binicilerin ve arabada bulunanların geleneksel kıyafetler giymesi, arabaların belirli standartlara uyması gerekir. Her yıl düzenlenen “Concurso de Enganches” (At Arabası Yarışması), en güzel ve en iyi korunmuş arabaları ödüllendirir ve bu geleneğin yaşatılmasına katkıda bulunur.
Fuarın resmi başlangıcını simgeleyen “alumbrao” töreni ve her yıl farklı bir tasarıma sahip olan “Portada” (ana giriş kapısı), modern Feria’nın da vazgeçilmez unsurlarıdır. “Portada”, genellikle Sevilla’nın önemli bir tarihi yapısını, bir anıtını veya kültürel bir temasını yansıtan devasa bir yapıdır. Tasarımı her yıl bir yarışmayla belirlenir ve binlerce ampulle süslenir. Pazartesi gecesi saat tam gece yarısında, belediye başkanının bir düğmeye basmasıyla “Portada”nın ve tüm fuar alanının ışıklarının aynı anda yanması, büyük bir coşku ve alkış tufanıyla karşılanır. Bu an, bir hafta sürecek olan kutlamaların resmen başladığını ilan eder. Modern teknolojinin kullanımıyla, “Portada”nın aydınlatması daha enerji verimli hale getirilmiş, LED ışıklar kullanılmaya başlanmıştır.
“Calle del Infierno” (Cehennem Caddesi), Los Remedios’taki yeni fuar alanında daha da büyümüş ve çeşitlenmiştir. Modern lunapark oyuncakları, adrenalin dolu atraksiyonlar, oyun stantları, yiyecek-içecek tezgahları ve sirk gösterileriyle, özellikle çocuklar, gençler ve heyecan arayanlar için bir cazibe merkezidir. Caseta’ların daha sakin ve geleneksel atmosferinden farklı olarak, burası daha gürültülü, daha hareketli ve daha “karnaval” havasındadır.
Yeme içme kültürü de Feria’nın ayrılmaz bir parçasıdır. Caseta’larda ve fuar alanındaki çeşitli stantlarda, Endülüs mutfağının en lezzetli örnekleri sunulur. “Pescaíto frito” (çeşitli kızarmış deniz ürünleri), “jamón ibérico” (İber jambonu), “queso manchego” (Manchego peyniri), “gambas” (karides), “tortilla de patatas” (İspanyol omleti), çeşitli “montaditos” (küçük sandviçler) ve “caldo” (et suyu çorbası, özellikle gecenin ilerleyen saatlerinde enerji toplamak için) en popüler yiyeceklerdir. İçecek olarak ise “fino” ve “manzanilla” (Endülüs’e özgü sek şeri türleri) başroldedir. Bu şerilerin buz ve 7 Up veya Sprite gibi limonlu gazozla karıştırılmasıyla yapılan “rebujito”, özellikle sıcak havalarda serinletici olması ve kolay içimi nedeniyle son derece popülerdir. Bira ve diğer alkollü/alkolsüz içecekler de tüketilir. Yemek ve içmek, Feria’da sosyalleşmenin, paylaşmanın ve keyif yapmanın önemli bir aracıdır.
- yüzyılda Feria de Abril, hem büyük fırsatlar sunan hem de çeşitli zorluklarla karşı karşıya olan devasa bir organizasyondur. Ekonomik açıdan bakıldığında, Feria, Sevilla için muazzam bir gelir kaynağıdır. Turizm, konaklama, yeme-içme, moda (özellikle “traje de flamenca” sektörü), atçılık ve el sanatları gibi birçok sektörü canlandırır. Binlerce kişiye geçici veya kalıcı istihdam sağlar. Ancak, Sevillalılar için de önemli bir harcama kalemidir; caseta kiraları ve aidatları, kıyafetler, yiyecek-içecek masrafları ciddi bir bütçe gerektirebilir.
Sürdürülebilirlik ve çevresel kaygılar, modern Feria’nın önemli gündem maddelerindendir. Bir hafta boyunca milyonlarca insanın ziyaret ettiği bu devasa “geçici şehirde” oluşan atık miktarı, enerji tüketimi (özellikle caseta’lardaki klimalar ve aydınlatma) ve su kullanımı önemli çevresel sorunlardır. Son yıllarda, atık yönetimi, geri dönüşüm, enerji tasarrufu ve suyun verimli kullanımı konularında çeşitli önlemler alınmaya çalışılmaktadır. Hayvan refahı da, özellikle “paseo de caballos” ile ilgili olarak, giderek daha fazla dikkat edilen bir konudur ve bu konuda sıkı denetimler yapılmaktadır.
Sosyal dinamikler ve kapsayıcılık da tartışılan konulardır. Özel caseta’ların ağırlıkta olması, fuarın bazı kesimler için “kapalı” bir etkinlik olduğu algısını yaratabilmektedir. “Casetas públicas” sayısının artırılması ve herkesin Feria ruhunu yaşayabileceği alanların çoğaltılması yönünde çabalar bulunmaktadır. Genç nesillerin Feria’yı nasıl deneyimlediği, gelenekleri nasıl yorumladığı ve bu mirası geleceğe nasıl taşıyacağı da önemli bir konudur. Sosyal medya, Feria deneyiminin paylaşılmasında ve yayılmasında önemli bir rol oynamaktadır; fotoğraflar, videolar ve canlı yayınlarla Feria, anlık olarak tüm dünyaya ulaşmaktadır.
Güvenlik ve organizasyon, bu ölçekteki bir etkinlik için hayati önem taşır. Milyonlarca insanın güvenli bir şekilde eğlenmesini sağlamak, kalabalık yönetimi, trafik düzenlemesi, acil durum müdahale planları ve sağlık hizmetleri, her yıl büyük bir titizlikle planlanır ve uygulanır. Fuar alanının her yıl sıfırdan kurulup bir hafta sonra sökülmesi de muazzam bir lojistik operasyondur.
Tüm dünyayı etkisi altına alan COVID-19 pandemisi, Feria de Abril tarihinde benzeri görülmemiş bir duruma yol açtı. 2020 ve 2021 yıllarında Feria, tarihinde ilk kez (İç Savaş dönemi hariç) üst üste iki yıl iptal edildi. Bu, Sevilla için hem duygusal hem de ekonomik açıdan büyük bir darbe oldu. Ancak, 2022 yılında Feria’nın geri dönüşü, büyük bir coşku ve özlemle karşılandı. Belki de bu zorunlu ara, insanların bu eşsiz festivale olan bağlılığını ve değerini daha da iyi anlamalarını sağladı.
Kıyafetlerin güncel anlamına ve geleceğine baktığımızda, “traje de flamenca”nın sadece bir giysi değil, yaşayan, nefes alan bir gelenek olduğunu görüyoruz. Her yıl moda akımlarından etkilenerek yenileniyor, ancak özündeki ruhu ve sembolizmi koruyor. Onu giymek, bir kimlik beyanı, bir kutlama ve bir sanat eseri taşımak gibidir. “Traje corto” ise daha çok geleneksel atçılık kültürüyle bağlantılı olarak varlığını sürdürüyor ve bu alanda özel bir anlama sahip. Her iki kıyafet de, geleneksel çerçevenin içinde kişisel ifadeye olanak tanıyor.
Sonuç olarak, Feria de Abril, kuruluşundan bu yana geçirdiği tüm değişimlere ve modernleşme süreçlerine rağmen, özündeki coşkuyu, neşeyi ve toplumsal kaynaşma ruhunu korumayı başarmış eşsiz bir fenomendir. Mütevazı bir hayvancılık pazarından, dünyanın en büyük ve en renkli festivallerinden birine dönüşen bu yolculuk, Sevilla’nın ve Endülüs kültürünün dinamizmini, yaratıcılığını ve geleneklerine olan derin bağlılığını yansıtır. Feria de Abril, sadece bir haftalık bir festivalden çok daha fazlasıdır; Sevillalılar için bir yaşam biçimi, bir tutku, baharın ve hayatın kutlandığı büyülü bir zamandır. Los Remedios’taki modern yuvasında, gelenek ve yeniliğin ustaca harmanlandığı bu muhteşem şölen, her Nisan ayında dünyaya Endülüs ruhunun en canlı ve en renkli tablosunu sunmaya devam etmektedir. Ve bu tablo, her fırça darbesiyle, her yeni fırfırla, her neşeli kahkahayla zenginleşerek gelecek nesillere aktarılacaktır.
