Mavi Masa Paradoksu: Objektif Gerçekliğin Reddi
İnternet çağının şafağında, bilgiye erişimin kolaylaşmasının toplumu daha bilinçli, daha rasyonel ve gerçeğe daha sadık kılacağı umuluyordu. Aydınlanma Çağı’nın idealleri dijital ağlarla birleşecek, cehalet silinecek ve objektif gerçeklik herkes için ulaşılabilir olacaktı. Ancak gelinen noktada, insanlık tarihinin belki de en garip epistemolojik krizlerinden biriyle karşı karşıyayız. Artık bilgiye ulaşmak değil, bilginin ne olduğunu tanımlamak, hatta var olan somut gerçekliği kabul ettirmek imkansız hale gelmiştir. Bir kullanıcının basitçe “Masa mavidir” dediği bir senaryoda bile, masanın mavi olduğu gerçeği, bir gözlem veya olgu olmaktan çıkıp, tartışmaya açık bir “görüş”, bir “dayatma” veya bir “komplo” olarak algılanmaktadır. Bu durum, sadece basit bir inatlaşma veya trolleme kültürü ile açıklanamaz; bu, “Hiper-Şüphecilik” (Hyper-Skepticism) olarak adlandırabileceğimiz, rasyonel düşüncenin kanserleşmiş halidir. Şüphe, bilimin ve felsefenin temel taşıdır; gerçeğe ulaşmak için bir araçtır. Ancak hiper-şüphecilikte, şüphe bir araç olmaktan çıkıp bir amaca, hatta bir kimliğe dönüşmüştür. Kişi, gerçeği bulmak için değil, var olan her türlü gerçeklik iddiasını çürütmek, yapıbozuma uğratmak ve böylece kendi entelektüel üstünlüğünü kanıtlamak için şüphe eder.
“Mavi Masa” örneği, bu patolojiyi anlamak için mükemmel bir metafordur. Gözle görülen, spektrofotometre ile ölçülebilen, ışığın dalga boyuyla kanıtlanabilen bir gerçeklik (masanın maviliği), dijital arenada bir anda “sübjektif bir yoruma” indirgenir. Yorumcu kitle, masanın mavi olduğunu kabul etmek yerine, bu maviliğin ardındaki “niyeti” sorgulamaya başlar. “Neden mavi olduğunu söylüyorsun? Bize neyi empoze etmeye çalışıyorsun? Mavinin arkasındaki lobi kim?” gibi sorular, akıl sağlığını yitirmiş bir paranoyanın değil, günümüz internet tartışma kültürünün standart formatıdır. Burada temel sorun, gerçeğin otoritesinin sarsılmış olmasıdır. Eskiden “görünen köy kılavuz istemezdi”; şimdi ise köye giden kılavuzun kim tarafından finanse edildiği, köyün aslında bir hologram olup olmadığı ve köyü görmenin aslında bir “görme ayrıcalığı” (privilege) olup olmadığı tartışılmaktadır. Objektif gerçeklik, yerini “Post-Truth” (Hakikat Sonrası) çağının kaygan zeminine bırakmıştır. Artık bir şeyin doğru olması önemli değildir; önemli olan o şeyin, kişinin zihnindeki ön kabullerle, aidiyet hissettiği grupla veya o anki duygusal durumuyla örtüşüp örtüşmediğidir.
Bu reddedişin psikolojik kökeninde, bireyin “kendi zekasına duyduğu narsisistik hayranlık” yatar. Bir toplulukta herkesin “Evet, masa mavidir” dediği bir ortamda, “Masa mavidir” demek kişiye bir statü kazandırmaz. Bu, sıradan bir onaylamadır; kişiyi kalabalığın içinde görünmez kılar. Ancak biri çıkıp “Hayır, masa mavi değil, aslında ışık kırılmasıyla oynanmış bir gri tonudur ve siz bunu mavi sanıyorsunuz çünkü sistem sizi böyle şartlandırdı” dediğinde, o kişi bir anda ilgi odağı olur. Bu söylem, ne kadar saçma olursa olsun, sahibine “Sürüden ayrılan, matrix’i gören, perdelerin arkasına bakan” bir dahi havası verir. İnternet, sıradan insanların kendilerini “özel” hissetme ihtiyacını, gerçeği inkar etme yoluyla tatmin ettikleri devasa bir sahneye dönüşmüştür. Objektif gerçeği kabul etmek, bir nevi “teslimiyet” olarak algılanmaktadır. Otoriteye, bilime, gözleme veya çoğunluğun yargısına teslim olmak, dijital çağın bireyci ve isyankar ruhuna aykırı gelmektedir. Bu yüzden, en basit gerçekler bile, kişinin “bağımsız düşünme yeteneğini” (aslında safsata üretme yeteneğini) sergilemesi için birer kum torbasına çevrilir.
Hiper-şüphecilik, aynı zamanda modern insanın yaşadığı “güven erozyonu”nun da bir sonucudur. Siyasetçilerin yalan söylediği, şirketlerin verileri manipüle ettiği, medyanın taraflı olduğu bir dünyada büyüyen nesiller, “görünenin asla gerçek olmadığı” inancıyla zehirlenmiştir. Bu haklı güvensizlik, zamanla patolojik bir boyuta evrilmiş ve artık cansız nesnelere, fizik kurallarına veya basit olay örgülerine bile sıçramıştır. “Masa mavidir” cümlesi, bir haber başlığı gibi algılanır ve “Bunu söyleyenin çıkarı ne?” filtresinden geçirilir. Eğer masanın mavi olması, bir mobilya markasının işine yarayacaksa, o masa mavi olamaz; olsa olsa mavimsi bir manipülasyondur. Bu düşünce yapısı, Occam’ın Usturası ilkesini (en basit açıklama genellikle en doğrusudur) çöpe atar ve yerine “En karmaşık, en karanlık ve en komplo teorisi barındıran açıklama en zekicesidir” ilkesini koyar. Zeka, gerçeği olduğu gibi görme yeteneğiyle değil, gerçeğin altında yatan (çoğu zaman hayali) bit yeniklerini bulma yeteneğiyle ölçülür hale gelir.
Bu durum, bilginin demokratikleşmesi sürecinin beklenmedik yan etkisidir. Eskiden bilgi hiyerarşikti; ansiklopediler, uzmanlar ve akademisyenler neyin gerçek olduğunu tanımlardı. İnternet, bu hiyerarşiyi yıktı ve herkesi “bilgi üreticisi” konumuna getirdi. Artık bir fizik profesörünün ışık spektrumu hakkındaki makalesi ile 15 yaşındaki bir kullanıcının “Renkler aslında yoktur, hepsi beynimizin oyunu” temalı YouTube videosu aynı ekranda, aynı büyüklükte ve aynı erişilebilirlikte durmaktadır. Bu düzleşme, gerçeğin değerini düşürürken, “kanaat”in değerini artırmıştır. Isaac Asimov’un yıllar önce uyardığı “Demokrasi, benim cehaletimin senin bilgin kadar değerli olduğu inancı değildir” sözü, internette tam tersine işlemektedir. Cehalet, eğer yeterince yüksek sesle, yeterince süslü kelimelerle ve yeterince özgüvenli bir “Mavi Masa” reddiyesiyle sunulursa, bilgiden daha fazla itibar görmektedir. Çünkü bilgi soğuktur, nötrdür ve sıkıcıdır; oysa inkar, heyecan vericidir, duygusaldır ve kişiye bir misyon yükler.
Bu inkar kültürü, “entelektüel narsisizm” ile beslenir. Yorum bölümlerinde “Masa mavi” diyenlere saldıran, onlara “koyun”, “saf”, “algı operasyonuna gelmiş” diyen tipler, aslında kendi aşağılık komplekslerini bastırmaya çalışırlar. Hayatta elle tutulur bir başarısı, uzmanlığı veya yetkinliği olmayan bireyler, internette “her şeyi sorgulayan bilge” rolünü oynayarak tatmin olurlar. Masanın rengi gibi basit bir konuda bile “derin analiz” kasan, “Mavinin tarihsel ve sosyolojik bağlamını düşünmeden konuşuyorsunuz” gibi anlamsız ama entelektüel görünümlü cümleler kuran kişiler, aslında konuyu değil, kendilerini tartışmaktadır. Masa sadece bir araçtır; asıl amaç, “Bakın ben ne kadar farklı düşünüyorum, ne kadar karmaşık kelimeler kullanıyorum” demektir. Bu tavır, gerçekliği bir oyun hamuruna çevirir. Gerçeklik, artık dış dünyada var olan bir sabit değil, kişinin zihninde istediği şekli verebileceği, eğip bükebileceği bir malzemedir. Eğer masanın mavi olması o anki ideolojisine, ruh haline veya tartışma pozisyonuna uymuyorsa, masa mavi değildir. Bu kadar basittir.
Bunun tehlikesi, toplumun ortak bir zemin üzerinde uzlaşma yeteneğini kaybetmesidir. Toplumlar, asgari müştereklerde, temel gerçeklerde uzlaşarak bir arada dururlar. Gökyüzünün rengi, yerçekiminin varlığı, acının hissi gibi temel konularda bile uzlaşamayan bir topluluk, topluluk olma vasfını yitirir. İnternetteki bu hiper-şüphecilik, dijital kabileciliği (tribalism) körükler. “Masa Mavidir” diyenler ve “Masa Mavi Değildir” diyenler olarak ikiye ayrılan gruplar, birbirlerini düşman olarak görmeye başlar. Mavi Masa savunucuları “gerçekçi” olduklarını düşünürken, karşı taraf onları “sistemin kölesi” olarak görür. İtirazcılar ise kendilerini “özgür düşünceli” sanırken, diğer taraf onları “delüzyonel” olarak etiketler. Ortada duran masa ise tüm bu gürültü arasında anlamını yitirir. Masanın işlevi, rengi, varlığı unutulur; geriye sadece ego savaşı kalır. Bu savaşta kazanan yoktur, ancak kaybeden “hakikat”tir.
Dahası, bu tutum “Confirmation Bias” (Doğrulama Yanlılığı) ile birleştiğinde, kişi kendi yarattığı alternatif gerçeklik balonunun içine hapsolur. Eğer bir kişi masanın mavi olmadığına inanmak istiyorsa, internetin sonsuz veri çöplüğünde mutlaka “Aslında mavi diye bir renk yoktur” diyen bir blog yazısı, bir video veya bir forum girdisi bulacaktır. Bu “kanıtı” bulduğu anda, artık onu ikna etmek imkansızdır. “Bakın, sadece ben değilim, bu kaynak da böyle diyor” diyerek, kendi sanrısını meşrulaştırır. Algoritmalar da bu noktada devreye girer. Masanın rengini sorgulayan kişiye, sürekli olarak “göz yanılmaları”, “renk teorisi komplo teorileri” veya “simülasyon teorisi” içerikleri sunulur. Bir süre sonra kişi, masanın mavi olduğunu iddia eden herkesi, kendisini kandırmaya çalışan büyük bir komplonun parçası olarak görmeye başlar. Bu, kolektif bir şizofreninin dijital versiyonudur.
Ayrıca, “Mavi Masa Paradoksu”nda dilin de bir silah olarak kullanıldığını görürüz. Gerçeği reddedenler, genellikle “görecelilik” kavramını suiistimal ederler. “Sana göre mavi, bana göre lacivert”, “Renk dediğin ışığın yansımasıdır, yani aslında nesnenin rengi yoktur” gibi yarı bilimsel, yarı felsefi argümanlarla konuyu bulandırırlar. Bu taktik, “Demagoji”nin modern halidir. Amaç doğruyu bulmak değil, suyu bulandırarak balık avlamaktır. Karşı tarafı yormak, kafasını karıştırmak ve sonunda “Lanet olsun, ne renkse renk” dedirtip tartışmadan çekilmesini sağlamak, bu trollerin en büyük zaferidir. Onlar için tartışmayı kazanmak, haklı olmak demek değildir; tartışmayı kazanmak, karşı tarafı susturmak demektir. Gerçeklik, bu retorik cambazlıkların kurbanı olur.
Sonuç olarak, “Mavi Masa” örneği, modern insanın gerçeklikle kurduğu ilişkinin ne kadar hastalıklı hale geldiğinin bir özetidir. İnsanlar, artık gözlerine, kulaklarına veya mantıklarına değil, “şüphelerine” ve “egolarına” güvenmektedir. Hiper-şüphecilik, bir zeka belirtisi değil, bir savunma mekanizmasıdır. Karmaşık, kontrol edilemez ve korkutucu bir dünyada, en basit gerçeği bile reddederek “kontrol bende” hissi yaratma çabasıdır. “Masa mavi değildir” demek, “Ben bu dünyanın kurallarını kabul etmiyorum, kendi kurallarımı koyuyorum” demenin çocukça bir yoludur. Ancak bu çocukçuluk, toplumsal ölçekte yayıldığında, bilimin, hukukun, ahlakın ve iletişimin temellerini dinamitleyen yıkıcı bir güce dönüşür. Gerçeğin “görüş”e, bilginin “kanaat”e, kanıtın “PR”a indirgendiği bu dijital tımarhanede, masanın mavi olduğunu söylemek artık devrimci bir eylemdir. Ve ne yazık ki, bu devrimi yapacak cesarete sahip olanların sayısı, “Masa aslında kırmızı” diyenlerin gürültüsü arasında her geçen gün azalmaktadır. Bu bölümde incelediğimiz objektif gerçekliğin reddi, serinin ilerleyen bölümlerinde ele alacağımız “PR Refleksi”, “Empati Erozyonu” ve “Nefret Ekonomisi” gibi diğer patolojilerin temelini oluşturan ana kolonudur. Zira gerçekliğin zemini kaydığında, üzerine inşa edilen her şey çarpık, toksik ve anlamsız olacaktır.
“PR” Refleksi: Tembel Zihnin Savunma Mekanizması
İnsan zihni, doğası gereği enerjiyi korumaya programlanmıştır. Karmaşık sorunlarla karşılaştığında, beynimiz en az efor gerektiren yolu seçmeye meyillidir. Evrimsel süreçte hayatta kalmamızı sağlayan bu “bilişsel cimrilik”, dijital çağın bilgi bombardımanı altında tehlikeli bir entelektüel tembelliğe dönüşmüştür. Günümüzde sosyal medyada veya haber akışlarında karşılaştığımız her dramatik olaya, her samimi itirafa veya her şaşırtıcı gelişmeye verilen ilk ve en yaygın tepkinin “Bu bir PR çalışması” olması, işte bu zihinsel kısa devrenin en somut örneğidir. “PR” (Public Relations – Halkla İlişkiler) kavramı, artık mesleki bir tanım olmaktan çıkıp, anlamadığımız, analiz etmeye üşendiğimiz veya duygusal yükünü taşımak istemediğimiz her durumu açıklamak için kullandığımız evrensel bir maymuncuğa dönüşmüştür. Bu bölümde, “PR Refleksi” olarak adlandırabileceğimiz bu davranış kalıbının altında yatan psikolojik dinamikleri, bunun neden bir zeka belirtisi değil de bir kapasite yetersizliği olduğunu ve bu refleksin toplumsal empatiyi nasıl çürüttüğünü derinlemesine irdeleyeceğiz.
Bir olayın, özellikle de insan ilişkilerini, travmaları veya toplumsal krizleri içeren bir durumun analizi, çok katmanlı bir düşünme süreci gerektirir. Örneğin, yıllar sonra suskunluğunu bozan bir mağdurun psikolojisini anlamak için; o kişinin geçmişini, travma sonrası stres bozukluğunun semptomlarını, güç dengelerini, ailevi dinamikleri ve toplumsal baskı mekanizmalarını hesaba katmak gerekir. Bu, ciddi bir bilişsel efor, duygusal zeka ve zaman yatırımı demektir. Oysa ortalama bir internet kullanıcısının bir içeriğe ayırdığı dikkat süresi saniyelerle ölçülmektedir. Bu dar zaman aralığında, beynin karmaşık bir analize girmesi imkansızdır. İşte tam bu noktada “PR Refleksi” devreye girer. “Bu PR” demek, beynin “Dosyayı Kapat” komutudur. Kişi bu etiketi yapıştırdığı anda, artık o olayın detaylarını düşünmek, mağdurla empati kurmak veya gerçeği araştırmak zorunda değildir. Çünkü olay “çözülmüştür”. Ona göre ortada gerçek bir acı veya sorun yoktur; sadece bir pazarlama stratejisi, bir ürün tanıtımı veya bir imaj çalışması vardır. Bu, zihinsel bir konfor alanıdır. Karmaşık, rahatsız edici ve belirsiz olan gerçeklik, basit, anlaşılır ve duygusuz bir ticari işleme indirgenmiştir.
Bu refleksin en tehlikeli yanı, sahibine yaşattığı sahte “üstünlük” hissidir. “Bu PR” diyen kişi, kendisini olayın iç yüzünü gören, manipülasyona gelmeyen, “büyük oyunu çözmüş” zeki bir gözlemci olarak konumlandırır. Ona göre, olaya inanan, üzülen veya tepki gösteren diğer herkes “kandırılmış koyunlar”dır; kendisi ise “uyanık çoban”dır. Bu narsisistik tatmin, kişinin cehaletini bir erdem gibi sunmasına olanak tanır. Aslında yaptığı şey, anlamadığı bir durumu basitleştirerek değersizleştirmektir. Ancak o, bunu bir “analiz yeteneği” sanar. Oysa gerçek bir analiz, verileri toplamayı, çelişkileri incelemeyi ve olasılıkları tartmayı gerektirir. “PR” demek ise, tüm bu süreçleri atlayıp doğrudan sonuca atlamaktır. Bu, tıpkı karmaşık bir fizik problemini çözmeye çalışmak yerine “Cevap 42” deyip geçmeye benzer. Cevap belki doğru, belki yanlıştır; ama gidiş yolu olmadığı için hiçbir değeri yoktur. Ancak internette “gidiş yolu” sorulmaz; sadece en hızlı ve en kesin yargıyı veren alkışlanır.
“PR” kavramının kendisi de bu süreçte anlam kaybına uğramıştır. Halkla İlişkiler, kurumların veya bireylerin itibarını yönetmek, krizleri çözmek ve kamuoyuyla iletişim kurmak için yapılan profesyonel bir iştir. Gerçek bir PR çalışması, genellikle steril, planlı, kontrollü ve pozitif algı yaratmaya yöneliktir. Hiçbir profesyonel iletişimci, müşterisine “Çık, babanın seni sattığını anlat, çocukken dayak yediğini söyle, ağzından salyalar akarak ağla” demez. Bu, “Reputational Risk” (İtibar Riski) açısından intihardır. Ancak “PR Refleksi”ne sahip kitle, PR’ın ne olduğunu bilmediği için, her türlü görünürlüğü PR sanmaktadır. Onlara göre, birinin adının gazetede geçmesi, televizyona çıkması veya TT (Trending Topic) olması, otomatik olarak bir PR başarısıdır. Oysa “Kötü reklamın iyisi olmaz” sözü, modern marka yönetiminde geçerliliğini yitirmiş bir klişedir. Skandallar, ifşalar, ailevi travmalar; kısa vadede görünürlük sağlasa da uzun vadede kişiye “sorunlu”, “güvenilmez” veya “toksik” damgası yapıştırır. Bunu göremeyen kitle, her türlü kaosu “reklamın iyisi kötüsü olmaz” mantığıyla açıklamaya çalışır. Bu, onların dünyayı algılama kapasitelerinin darlığını gösterir. Onlar için hayat, sadece “ünlü olmak” ve “para kazanmak” ekseninde döner. Başka bir motivasyon (adalet arayışı, iç dökme, intikam, onur mücadelesi) olabileceğini hayal bile edemezler.
Bu refleksin bir diğer kökeni, “Sinikleşme” (Cynicism) ve duygusal nasırlaşmadır. İnternet kullanıcıları, yıllar boyunca o kadar çok sahte habere, kurgu videoya, dolandırıcılık hikayesine ve gerçekten PR amaçlı yapılmış “viral” içeriklere maruz kalmıştır ki, artık “varsayılan ayar” (default setting) olarak şüpheciliği seçmişlerdir. “Yalancı Çoban” hikayesindeki köylüler gibi, artık gerçekten kurt gelse de inanmamaktadırlar. Ancak buradaki sorun, şüpheciliğin dozunun kaçarak bir paranoyaya ve nihilizme dönüşmesidir. “Herkes yalan söylüyor, herkesin bir çıkarı var” ön kabulüyle yaşayan bir insan, gerçeği görse bile tanıyamaz. Çünkü gerçeği tanımak için gereken “güven” duygusunu kaybetmiştir. Bu kişiler için samimiyet, en büyük yalandır. Birisi kamera karşısında ağlıyorsa, kesinlikle rol yapıyordur. Birisi yardım istiyorsa, kesinlikle dolandırıcıdır. Bu bakış açısı, toplumsal dayanışmayı ve empatiyi imkansız kılar. Acı çeken birine “PR yapıyor” demek, o kişiye atılabilecek en büyük iftira ve yapılabilecek en büyük zulümdür. Çünkü bu, kişinin acısını inkar etmekle kalmaz, o acıyı ticari bir metaya dönüştürdüğü iddiasıyla ahlaki bir suçlama da getirir. Mağdur, hem travmasıyla boğuşur hem de “yalancı” damgasıyla savaşmak zorunda kalır.
Ayrıca, “PR Refleksi”, bireyin kendi ahlaki yetersizliklerinin bir yansımasıdır (Bölüm 4’te değineceğimiz Projeksiyon Teorisi’ne bir giriş niteliğinde). “Bunu ben olsam yapmazdım” diyen kişi, aslında “Ben olsam bunu ancak para/şöhret için yapardım” demektedir. Kendi iç dünyasında, onuru için her şeyi göze alma, adalet için bedel ödeme gibi kavramlar gelişmemiş olan birey, başkasında bu motivasyonları gördüğünde anlamlandıramaz. Onun tek geçer akçesi “çıkar”dır. Dolayısıyla, başkasının eylemini de mutlaka bir “çıkar” (PR, para, şöhret) çerçevesine oturtmak zorundadır. Aksi takdirde, kendi ahlaki küçüklüğüyle yüzleşmek zorunda kalır. “O kız babasını ifşa etti, kesin dizisi başlayacak” diyen kişi, aslında “Ben babamı ifşa etseydim, bunun karşılığında mutlaka bir dizi koparırdım” itirafında bulunmaktadır. Bu zihniyet, dünyayı herkesin satılık olduğu bir pazar yeri gibi görür. Bu pazar yerinde duyguya, ilkeye, onura yer yoktur; sadece alınıp satılan imajlar vardır.
Bu tembel zihniyetin bir diğer sonucu, “Nüans Körlüğü”dür. Bir olay hem gerçek bir travma barındırıp hem de dolaylı yoldan kişiye bir görünürlük (PR etkisi) sağlamış olabilir. Hayat siyah-beyaz değildir. Bir sanatçı, yaşadığı tacizi ifşa ederken hem içini dökmüş hem de bu vesileyle gündeme gelmiş olabilir. Ancak “PR Refleksi”, bu iki durumun aynı anda var olabileceğini kabul edemez. “Gündeme geldiyse, demek ki taciz yalandır” gibi sakat bir mantık yürütür. Oysa sonuç (gündem olmak), sebep (taciz) ile aynı şey değildir. Bir olayın sonucunun kişiye fayda sağlaması, o olayın kurgu olduğunu kanıtlamaz. Depremden sağ kurtulan birinin kitap yazıp para kazanması, depremin olmadığı veya o kişinin depremi planladığı anlamına gelmez. Ancak PR refleksiyle düşünen kitle, “Bak kitap yazdı, demek ki deprem PR’ıymış” diyecek kadar mantıksal tutarlılıktan kopuktur.
Teknolojik determinizm açısından bakıldığında, sosyal medya algoritmalarının da bu refleksi beslediğini görürüz. Platformlar, hızlı tüketilen, net yargılar içeren ve duygusal tepki uyandıran içerikleri öne çıkarır. “Bu olayın sosyolojik analizi” başlıklı 10 dakikalık bir video az izlenirken, “FLAŞ! HEPSİ KURGU! İŞTE KANITI!” başlıklı 1 dakikalık video milyonlarca izlenir. Kullanıcılar da bu ekosistemde hayatta kalmak, beğeni almak ve onaylanmak için düşüncelerini bu formata uydururlar. “PR bu” demek, bir tweet boyuna sığan, paylaşılması kolay, alıcısı hazır bir slogandır. Derinlemesine analiz ise sıkıcıdır, uzundur ve okuyucuyu yorar. Tembel zihin, algoritmanın ona sunduğu bu kolay lokmayı (“PR” etiketini) alır ve sorgulamadan tüketir. Hatta bir süre sonra kendisi de bu etiketin üreticisi olur.
Sonuç olarak, “PR Refleksi”, modern insanın bilgiyle ve gerçeklikle kurduğu ilişkinin ne kadar sığlaştığının bir göstergesidir. Bu, bir savunma mekanizmasıdır; karmaşık, acı verici ve belirsiz dünyayı, basit, anlaşılır ve kontrol edilebilir şablonlara indirgeme çabasıdır. “PR” demek, dünyadaki kötülüğü, acıyı ve haksızlığı “ticari bir oyun”a indirgeyerek hafifletmektir. Eğer Asena’nın yaşadıkları gerçekse, bu çok korkunçtur ve hepimizi rahatsız eder. Ama eğer bu bir PR çalışmasıysa, o zaman korkacak bir şey yoktur; sadece izlediğimiz bir şov vardır. İnsanlar, vicdanlarını rahatlatmak için gerçeği kurgu sanmayı tercih ederler. “Matrix” filmindeki Cypher karakteri gibi, sahte olduğunu bildikleri (veya sandıkları) bifteğin tadını çıkarmayı, acı gerçekle yüzleşmeye yeğlerler. Ancak bu tercih, toplumu duyarsız, empatiden yoksun ve gerçeğe kör bir yığına dönüştürür. Tembel zihinlerin bu konforlu yalanı, hakikatin üzerini örten en kalın betondur. Ve ne yazık ki, bu betonun altında kalan sadece bireysel mağdurlar değil, insanlığın “gerçeği arama” ve “birbirine inanma” yetisidir.
Dijital Yerliler ve “İçerikleşen” Hayatlar (Yaş Faktörü I)
İnsanlık tarihinde nesiller arası çatışma her zaman var olmuştur; ebeveynler çocuklarının müziğini, giyim tarzını veya jargonunu anlamakta zorlanmışlardır. Ancak bugün, özellikle 15-20 yaş aralığını kapsayan Z Kuşağı’nın son temsilcileri ve Alfa Kuşağı’nın öncüleri ile onlardan önceki nesiller arasında yaşanan durum, basit bir kültürel anlaşmazlık değil, ontolojik bir kopuştur. Bu kopuş, varoluşun temel tanımıyla ilgilidir. Önceki bölümlerde ele aldığımız objektif gerçekliğin reddi ve zihinsel tembellik sonucu ortaya çıkan PR refleksi, aslında bu yeni neslin dünyayı algılama biçiminin yan etkileridir. Bu nesil için hayat, yaşanacak biyolojik ve duygusal bir süreç olmaktan çıkmış, kaydedilecek, düzenlenecek (editlenecek), filtrelenecek ve yayınlanacak bir “içerik” (content) yığınına dönüşmüştür. Onlar, dijital bir rahmin içine doğmuş, ilk nefeslerini almadan önce ultrason görüntüleri sosyal medyada paylaşılmış, ilk adımları “story” olarak arşivlenmiş ve ergenlik sancıları TikTok akımlarına meze edilmiş, tarihin ilk “gözetlenen” ve “kendini gözetleyen” neslidir. Bu bölümde, “yaş faktörü”nün, bir mağdurun acısını algılamada nasıl bir engel teşkil ettiğini, hayatı bir film seti gibi yaşayan genç zihinlerin, gerçek bir trajediyle karşılaştıklarında neden “Kestik! Bu sahne inandırıcı olmadı” refleksi verdilerini ve “Truman Show” sanrısının nasıl kitlesel bir yaşam tarzına dönüştüğünü inceleyeceğiz.
Bu yaş grubundaki bireylerin (dijital yerlilerin) beyin gelişimi, ekranın bir protez organ gibi işlev gördüğü bir ekosistemde tamamlanmıştır. Jean Baudrillard’ın “Simülakr ve Simülasyon” teorisinde bahsettiği, gerçeğin yerini alan kopyaların (simülakrların) artık gerçeğin kendisinden daha gerçek kabul edildiği distopya, bu çocuklar için bir felsefe değil, günlük hayatın olağan akışıdır. Onlar için bir olayın yaşanmış olması, o olayın gerçek olduğu anlamına gelmez. Bir olayın gerçek sayılabilmesi için, dijital dünyada bir izinin, bir kanıtının, bir “post”unun olması gerekir. “Fotoğrafını çekmediysen o kahveyi içmiş sayılmazsın” şakası, artık şaka olmaktan çıkıp bilinçdışı bir reflekse dönüşmüştür. Bu algı yapısı, hayatı parçalı, kurgusal ve performatif bir süreç olarak kodlar. Sabah uyanmak, yataktan kalkmak, diş fırçalamak gibi en mahrem ve sıradan anlar bile, potansiyel bir “Benimle Hazırlan” (Get Ready With Me – GRWM) videosunun ham maddesidir. Zihin sürekli olarak “Bunu nasıl çekerim? Buradan nasıl bir içerik çıkar? Hangi müzikle eşleştirirsem daha çok izlenir?” sorularıyla meşguldür. Bu, sürekli çalışan bir “içerik madenciliği” zihniyetidir. Kişi, kendi hayatının madencisidir ve çıkardığı her duyguyu, her anı, her ilişkiyi dijital borsada “etkileşim” (like, yorum, paylaşım) karşılığında bozdurur.
İşte bu noktada, başkasının acısını algılama mekanizması iflas eder. Çünkü bu nesil için “ağlamak” bile bir içerik türüdür. TikTok ve Instagram’da sıkça rastlanan “ağlama videoları”, kamerayı karşısına koyup, doğru ışığı ayarlayıp, hüzünlü bir şarkı eşliğinde gözyaşı döken gençlerle doludur. Bu eylem, önceki nesiller için mahrem, utanç verici veya sadece en yakınlarla paylaşılacak bir zayıflık anıyken, dijital yerliler için bir “kırılganlık performansı”dır. Ağlamak, onlara göre estetik bir deneyimdir, bir “mood”dur, takipçilerle bağ kurmanın bir yoludur. Dolayısıyla, Asena gibi birinin çıkıp yıllar önceki travmasını anlatırken sergilediği jestler, mimikler veya gözyaşları, bu gençler tarafından otomatik olarak bu “performans” kategorisine sokulur. Onların zihnindeki denklem basittir: “Ben ağlarken videoya çekiyorsam ve bunu ilgi görmek için yapıyorsam, o da aynısını yapıyor olmalı.” Bu, empati yeteneğinin yerini alan tehlikeli bir projeksiyondur. Kendi sahteliklerini (veya kurgusal gerçekliklerini), karşıdaki özneye yansıtırlar. Onlara göre kamera karşısına geçen herkes, bir rol kesmektedir; çünkü kameranın varlığı, doğası gereği “doğallığı” bozar. Bu nesil, kameranın olmadığı bir anı bilmediği için, kamerasız, saf, ham gerçekliğin nasıl bir şey olduğunu hayal dahi edemez.
Bu durumu “Truman Show Sendromu”nun tersine çevrilmiş hali olarak da okuyabiliriz. Filmde Truman, sahte bir dünyada yaşadığını bilmeyen tek gerçek insandı. Bugünün gençleri ise, sahte bir dünyada yaşadıklarını biliyorlar, hatta bu sahte dünyayı (kendi setlerini) bizzat kendileri inşa ediyorlar ve herkesin de kendi şovunun yönetmeni olduğunu varsayıyorlar. “Main Character Energy” (Başrol Enerjisi) kavramı, bu narsisistik solipsizmin (tekbencilik) sözlüğe girmiş halidir. Herkes kendi hayatının başrolüdür ve geri kalan herkes (aile, arkadaşlar, öğretmenler ve internetteki ünlüler) birer NPC’dir (Non-Playable Character – Oyuncu Olmayan Karakter). Bir NPC’nin başına gelen felaket, başrol için sadece bir “plot twist” (senaryo şaşırtmacası) veya geçiştirilmesi gereken bir ara sahnedir. Asena’nın itiraflarını izleyen 17 yaşındaki bir genç, karşısında kanlı canlı, acı çeken bir insan görmez. Kendi telefonunun ekranında (“feed”inde) akan, kaydırıp geçebileceği, beğenebileceği veya “fake” yazıp eğlenebileceği bir veri yığını görür. Ekran, mağdurla izleyici arasına ahlaki ve duygusal bir bariyer koyar. Bu bariyer, “Derealizasyon” (Gerçeklik Yitimi) yaratır. Karşıdaki kişi piksellerden ibarettir; piksellerin canı yanmaz, pikseller ağlamaz, pikseller sadece etkileşim alır.
Bu neslin iletişim dili olan “Storytelling” (Hikaye Anlatıcılığı) ve kurgu teknikleri, paradoksal bir şekilde gerçeğin inandırıcılığını zedeler. Gençler, “Jump cut”lar, filtreler, ses efektleri ve dramatik kurgularla o kadar haşır neşirdir ki, ham, düzensiz ve kusurlu bir anlatımla karşılaştıklarında bunu “kalitesiz içerik” olarak kodlarlar. Veya tam tersi; Asena’nın videosu düzgün bir ışıkla, net bir sesle çekilmişse, bu sefer de “Prodüksiyon çok iyi, demek ki önceden planlanmış, bu bir kurgu” şüphesine düşerler. Yani mağdurun kaçışı yoktur. Kötü çekse “ciddiyetsiz”, iyi çekse “kurgu” damgası yer. Çünkü bu zihin yapısı için “doğal olan” diye bir kategori kalmamıştır. Her şey, ama her şey bir “prodüksiyon”dur. Birinin ölümü, birinin doğumu, birinin tecavüze uğraması veya birinin iflas etmesi; hepsi “YouTube Trendler” listesinde yarışan birer başlık, birer “thumbnail” (kapak görseli) malzemesidir. Bu içeriklerin değeri, ahlaki veya insani ağırlıklarıyla değil, “tıklanabilirliği” (clickbait potansiyeli) ile ölçülür. Bu yüzden, Asena olayına “PR” diyen genç, aslında kendi dünyasının para birimiyle konuşmaktadır. Onun dünyasında her eylemin nihai amacı “görünürlük”tür. Görünürlük getirmeyen acı, yaşanmamış sayılır. Dolayısıyla, biri acısını görünür kılıyorsa, bunu mutlaka o görünürlüğün getirisini (takipçi, ün, para) hesaplayarak yapmıştır. Bu, kapitalizmin insan ruhunu tamamen işgal ettiği, duyguların bile metalaştığı son evredir.
Ayrıca, bu yaş grubunun maruz kaldığı “aşırı uyarılma” (overstimulation) durumu, duygusal nasırlaşmayı beraberinde getirir. Bir genç, aynı 60 saniye içinde; Gazze’de bombalanan bir binayı, ardından dans eden bir kediyi, sonra makyaj yapan bir influncer’ı ve hemen arkasından Asena’nın ağlayarak anlattığı travmayı izler. Beyin, bu kadar zıt ve yoğun duygusal veriyi aynı anda işleyemez. Sonuç olarak, beyin kendini korumak için “duygusal düzleşme” (emotional flatlining) moduna geçer. Hiçbir şeye tam olarak üzülmez, hiçbir şeye tam olarak sevinmez. Her şey, kaydırılıp geçilecek birer anlık veri akışıdır. Asena’nın videosu, bu akışta sadece “bir sonraki” videodur. Onu izlerken hissettiği şey, derin bir empati veya öfke değil, “Acaba yorumlarda ne demişler?” merakı veya “Bu olaydan nasıl bir meme (internet şakası) çıkar?” düşüncesidir. Trajedi, mizaha veya dedikoduya dönüştürülebildiği sürece tüketilebilir. Aksi takdirde “sıkıcı”dır. “Too long, didn’t read” (Çok uzun, okumadım) nesli, “Çok acıklı, ilgilenmedim” noktasına evrilmiştir. Dikkat süreleri, bir insanın travmasını dinleyip, sindirip, analiz etmeye yetecek kadar uzun değildir. Onlar, “Özet geç”, “Sonuç ne?”, “Kim haklı?” gibi hızlı dopamin vuruşları isterler. Asena’nın anlattığı karmaşık, yıllara yayılan, gri alanlarla dolu hikaye, bu “fast-food” bilgi tüketim alışkanlığına terstir. Bu yüzden hikayeyi “Bu kız şov yapıyor” diyerek basitleştirip paketlemek, zihinsel olarak daha az yorucudur.
Bu “içerikleşen hayatlar” paradigmasında, mahremiyet kavramının ölümü de önemli bir rol oynar. 15-20 yaşındaki bir genç için, “özel hayatın gizliliği” kavramı, neredeyse arkaik bir tabudur. Onlar, kavgalarını DM’lerden ifşa ederek (screenshot atarak), aşklarını story atarak, ayrılıklarını Spotify listeleriyle duyurarak yaşarlar. Mahremiyet, saklanacak bir şey değil, “Premium İçerik” (OnlyFans mantığı gibi) olarak satılacak veya etkileşim için kullanılacak bir kaynaktır. Bu yüzden Asena’nın babasıyla ilgili en mahrem detayları anlatması, onlar için bir “cesaret” veya “çaresizlik” göstergesi değil, elindeki “en güçlü kozu sahaya sürme” stratejisidir. “Vay be, babasını bile harcadı, demek ki viral olmak için her şeyi yapar” diye düşünürler. Çünkü kendi akran grupları içinde, viral olmak için arkadaşlarını satan, ailesini utandıran veya en özel sırlarını ifşa eden sayısız örnek görmüşlerdir. Onlar için sınırlar silinmiştir. Sınırın olmadığı yerde, ihlalden söz edilemez; sadece “etkileşim stratejisi”nden söz edilebilir.
“Cancel Culture” (İptal Kültürü) ve linç mekanizmaları da bu yaş grubunun adalet anlayışını şekillendirir. Bu nesil, yargılamayı mahkemelere değil, Twitter (X) anketlerine bırakmıştır. Onlar için adalet, “kimin daha iyi argüman sunduğu” veya “kimin daha ‘cool’ göründüğü” ile ilgilidir. Evrim Akın’ın “sessiz ve cool” duruşu veya “hukuki tehditleri”, bazı gençler için “Sigma” (umursamaz, güçlü) bir duruş olarak algılanabilirken, Asena’nın duygusal patlaması “Cringe” (başkası adına utanılacak durum) olarak etiketlenebilir. “Cringe” olmak, bu nesil için ahlaksız olmaktan daha büyük bir suçtur. Eğer acınızı anlatırken burnunuz akıyorsa, sesiniz titriyorsa veya kendinizi “ezik” gösteriyorsa, haklı olmanızın bir önemi yoktur; “Cringe” olduğunuz için kaybetmişsinizdir. Estetik, etiğin önüne geçmiştir. Mağdurun “mağduriyet estetiğine” uygun davranmaması, inandırıcılığını zedeler.
Son olarak, bu neslin “kimlik inşası” süreci de dijital tepkilerini belirler. Ergenlik, bir gruba ait olma ve kimlik bulma dönemidir. İnternetteki “şüpheci, umursamaz, her şeyi alaya alan” kitleye dahil olmak, bir güç gösterisidir. Bir şeye inanmak, saflık veya zayıflık olarak görülürken; inanmamak, dalga geçmek ve açık aramak “zekilik” ve “olgunluk” göstergesi sayılır. 16 yaşındaki bir genç, “Abi ben bu numaraları yemem” diyerek, aslında yetişkinlerin dünyasına (veya hayalindeki o ‘kurtlar sofrası’na) hakim olduğu mesajını vermeye çalışır. Bu, kırılgan egosunu korumak için giydiği “siniklik zırhı”dır. Asena’ya inanmak, onun acısını hissetmek, o zırhı delmek ve kendi kırılganlığıyla yüzleşmek demektir. Oysa “PR bu ya” deyip geçmek, o zırhı daha da parlatır.
Özetle, 15-20 yaş aralığındaki dijital yerliler için gerçeklik, ekranın çerçevesiyle sınırlıdır. Bu çerçevenin içine giren her şey, otomatik olarak “kurgu” statüsüne düşer. Hayatı bir “performans” olarak yaşayan bu nesil için, başkalarının hayatı da sadece birer performanstır. Asena’nın acısı, Evrim’in inkarı, babanın ihaneti; hepsi akşam yemeğinde izlenecek birer Netflix dizisi bölümü gibidir. “Spoiler” vermemek, “sezon finalini” beklemek veya “senaryo tutarsızlıklarını” eleştirmek, onların bu olayla kurduğu ilişkinin tek biçimidir. Onları suçlamak kolaydır ancak asıl trajedi, onları gerçek insan temasından, gerçek acıdan ve gerçek sorumluluktan koparan, ellerine tutuşturduğumuz o parlak ekranların yarattığı distopyadadır. Onlar, Truman Show’un seyircisi değil, bizzat figüranlarıdır ve yönetmenin “Kestik!” diyeceği anı beklemekten başka çareleri yoktur; ancak o yönetmen hiç gelmeyecektir.
Projeksiyon Teorisi: “Ben Yapardım, O Halde O da Yapıyor”
İnternet yorumlarının, aslında yorum yapılan kişiden ziyade yorumu yazan kişi hakkında daha fazla bilgi verdiği gerçeği, dijital psikolojinin en temel aksiyomlarından biridir. Bir insanın tanımadığı, hayatına hiç dokunmadığı ve gerçek motivasyonlarını bilmediği bir başkası hakkında bu kadar kesin, bu kadar acımasız ve bu kadar spesifik yargılarda bulunabilmesinin altında yatan mekanizma, Sigmund Freud’un literatüre kazandırdığı “Yansıtma” (Projection) savunma mekanizmasıdır. Bu bölümde, sosyal medyadaki “Bu acıdan prim kasıyor”, “Gündeme gelmek için yapıyor”, “Para için babasını satar” gibi yorumların, aslında yorum sahibinin kendi karanlık iç dünyasının, bastırılmış arzularının ve ahlaki yetersizliklerinin bir itirafı olduğunu inceleyeceğiz. Yani ekran, aslında bir ayna işlevi görür ve o aynaya bakan kişi, karşısındaki mağdurda aslında kendi suretini, kendi potansiyel kötülüğünü görür. “Ben yapardım, o halde o da yapıyor” yanılgısı, bireyin kendi karakter bozukluğunu evrenselleştirerek vicdanını rahatlatma çabasıdır.
Yansıtma, bireyin kendi içinde kabul edemediği, yüzleşmekten korktuğu veya toplum tarafından onaylanmayacağını bildiği dürtülerini (kıskançlık, açgözlülük, ilgi manyaklığı, sadizm vb.) dışsallaştırarak başka bir nesneye veya kişiye yüklemesi sürecidir. Örneğin, içten içe aşırı derecede ilgi çekmek isteyen, şöhret olma hayalleri kuran ama bunu başaramamış sıradan bir internet kullanıcısını düşünelim. Bu kişi, Asena’nın videosunu izlediğinde, onun yaşadığı travmayı veya adalet arayışını değil, o videonun aldığı milyonlarca izlenmeyi, beğeniyi ve yorumu görür. Kendi zihnindeki en büyük ödül “ilgi” olduğu için, Asena’nın da sadece bu ödül için hareket ettiğine inanır. Çünkü kendi ahlaki evreninde, bir insan ancak “ilgi” karşılığında böyle bir ifşaat yapabilir. Adalet, onur, iç dökme gibi kavramlar, bu kişinin dünyasında ya hiç yoktur ya da “ilgi” kadar değerli değildir. Dolayısıyla, “Bu kız şov yapıyor” diyen kişi, aslında bilinçdışı bir dille şunu haykırmaktadır: “Eğer elime böyle bir fırsat geçseydi, eğer benim de ünlü bir babam veya ünlü bir düşmanım olsaydı, ben bunu dibine kadar kullanır, şovun alasını yapardım.” Bu itirafı kendine yapması çok acı verici olacağı için (“Ben ahlaksız bir fırsatçıyım” demek zordur), bu özelliği Asena’ya yükler (“O ahlaksız bir fırsatçı”). Böylece hem kendi dürtüsünü ifade etmiş olur hem de bu dürtüyü kınayarak sahte bir ahlaki üstünlük sağlar.
Bu mekanizma, özellikle “Fırsatçılık” ve “Mağduriyetten Nemalanma” suçlamalarında çok nettir. Toplumun büyük bir kesimi, hayatta kalmak için küçük kurnazlıklar yapmayı, pragmatist olmayı ve her durumdan bir çıkar sağlamayı “uyanıklık” olarak kodlamıştır. “Gemisini kurtaran kaptan” etiğiyle büyüyen bireyler, karşılıksız bir eylemi, saf bir adalet arayışını anlayamazlar. Onlar için her eylemin bir “kâr-zarar” hesabı olmalıdır. Asena’nın babasıyla arasını bozması, sektörü karşısına alması ve hukuki risk altına girmesi, bu “tüccar zihniyeti”ne göre “zarar” hanesidir. Eğer biri bu kadar zararı göze alıyorsa, mutlaka çok daha büyük bir “kâr” (yeni dizi, takipçi, para) hedefliyor olmalıdır. Aksi takdirde bu “aptallık”tır. İşte yorumcu, kendi ahlaki pragmatizmini (yani çıkarcılığını) Asena’ya yansıtır. “Ben olsam babamı satmazdım… Tabi eğer karşılığında Netflix dizisi vermiyorlarsa” diye düşünen zihin, Asena’yı da aynı pazarlığın bir tarafı olarak görür. Bu bakış açısı, dünyayı herkesin bir fiyatının olduğu dev bir genelev gibi algılamanın sonucudur. Ve bu algıya sahip kişi, kendisinin de o genelevde satılık olduğunu zımnen kabul etmiş olur. Sadece fiyatını bulamamıştır.
Ayrıca, “İlgi Açlığı” (Attention Seeking) suçlaması, modern insanın en büyük yaralarından biridir. Herkesin “Görülmek”, “Onaylanmak” ve “Fark Edilmek” için çırpındığı bir çağda, başkasının aldığı ilgiyi kıskanmak kaçınılmazdır. Ancak bu kıskançlık, “Ben de o ilgiyi istiyorum” şeklinde dürüstçe ifade edilemez. Bunun yerine, ilgi gören kişinin o ilgiyi “hak etmediği” veya “kirli yollarla elde ettiği” iddia edilir. Asena’nın acısı üzerinden aldığı destek ve ilgi, yorumcu için bir tehdittir. Çünkü yorumcu, kendi sıradan hayatında, kendi küçük acılarıyla kimsenin ilgisini çekememektedir. “Benim de canım yandı ama ben video çekmedim” diyen kişi, aslında “Keşke ben de çekseydim de beni de görselerdi” pişmanlığını yaşamaktadır. Bu pişmanlığı bastırmak için, video çeken kişiyi “ilgi orospusu” (attention whore) olarak aşağılar. Böylece kendi sessizliğini ve görünmezliğini bir “erdem” (“Ben asilce sustum”) olarak yeniden çerçeveler. Oysa sustuğu için değil, anlatacak “satılabilir” bir hikayesi olmadığı veya cesareti olmadığı için susmuştur. Bu yetersizlik hissini, Asena’yı suçlayarak telafi eder.
Bir diğer önemli yansıtma alanı, “Yalan Söyleme” potansiyelidir. “Kesin yalan söylüyor, abartıyor” diyen kitle, genellikle kendi hayatlarında gerçeği bükmeye, manipüle etmeye ve yalan söylemeye meyilli bireylerden oluşur. Kendisi sıkıştığında yalan söyleyen, işine gelmediğinde gerçeği inkar eden bir zihin, başkasının dürüst olabileceğine ihtimal vermez. “Herkes yalan söyler” (Everybody lies – Dr. House repliği) ön kabulü, bu kişilerin dünyayı algılama filtresidir. Eğer kendisi, babasıyla yaşadığı bir sorunu anlatırken (diyelim ki arkadaşlarına) olayı dramatize edip kendini haklı çıkarıyorsa, Asena’nın da aynısını yaptığına emindir. Çünkü insan, kendinde olmayanı başkasında tanıyamaz ama kendinde olanı başkasında hemen tanır (veya tanıdığını sanır). Yalancı, herkesi yalancı sanır. Hırsız, herkesi hırsız sanır. Fırsatçı, herkesi fırsatçı sanır. Dolayısıyla, Asena’ya “yalancı” diyenlerin profillerine veya geçmişlerine bakıldığında, genellikle güvenilmez, manipülatif ve “kendi gerçeğini kurgulayan” kişiler oldukları görülür.
Bu yansıtma mekanizması, aynı zamanda “Mağdur Suçlayıcılığı”nın (Victim Blaming) da temelidir. Mağduru suçlamak, kişinin kendi “Güvenli Dünya Hipotezi”ni (Just-World Hypothesis) koruma çabasıdır. “Dünya adil bir yerdir, iyi insanların başına iyi, kötü insanların başına kötü şeyler gelir” inancına sahip (veya sahip olmak isteyen) kişi, masum birinin başına gelen felaketi (Asena’nın çocukken yaşadığı zorbalık) kabullenemez. Çünkü eğer masum bir çocuk sebepsiz yere acı çekebiliyorsa, bu demektir ki kendisi de (yorumcu) her an sebepsiz yere acı çekebilir. Bu korkunç belirsizlikle yüzleşmemek için, mağdurda bir kusur, bir hata, bir art niyet bulmak zorundadır. “O da çok şımarıkmış”, “Babasıyla arası zaten bozukmuş”, “O saatte orada ne işi varmış” gibi söylemler, aslında yorumcunun kendine söylediği ninnilerdir: “Bak, o hatalı olduğu için başına bu geldi. Ben hatalı değilim, o yüzden ben güvendeyim.” Kendi korkusunu ve kırılganlığını, mağduru suçlayarak bastırır. Mağdura “PR yapıyor” demek, “Aslında onun canı yanmadı, o sadece rol yapıyor” demektir. Eğer canı yanmadıysa, ortada korkulacak bir durum da yoktur. Yorumcu, böylece kendi varoluşsal kaygısını dindirmiş olur.
Ek olarak, “Kin ve İntikam” duygularının yansıtılması da söz konusudur. Asena’nın eylemini “intikam” olarak niteleyenler, genellikle affetmeyi bilmeyen, kin tutan ve “Bana yapılanı yanına bırakmam” mottosuyla yaşayan kişilerdir. Asena’nın motivasyonu belki sadece “iyileşmek”, “yükü atmak” veya “başka çocukları korumak” olabilir. Ancak kindar bir zihin, bu pozitif motivasyonları algılayamaz. Onun lügatında birine zarar vermenin (ifşa etmenin) tek sebebi olabilir: İntikam. “Bak nasıl da bitirdi kadını”, “Oh olsun, iyi yaptı” veya tam tersi “Sırf intikam için kariyerini yaktı” gibi yorumlar, yorumcunun kendi saldırganlık dürtülerinin dışavurumudur. Bu kişiler, Asena’nın eylemi üzerinden kendi hayali intikam senaryolarını tatmin ederler. Asena onlar için bir avatar, Evrim Akın ise cezalandırılmasını istedikleri (kendi hayatlarındaki) o “kötü öteki”dir.
Bu projeksiyon çılgınlığının toplumsal sonucu, “Güvenin Çöküşü”dür. Herkesin birbirini “sahte” (fake) olmakla suçladığı, kimsenin kimseye inanmadığı bir toplumda, gerçek bir bağ kurmak imkansızlaşır. “Samimiyet”, en şüpheli davranış haline gelir. Çünkü samimiyet, savunmasızlığı gerektirir. Ancak projeksiyon yapan zihinler için savunmasızlık, bir “taktik”tir. “Bak ne güzel ağlıyor, kesin oyuncu koçuyla çalışmış” diyen biri, insan ruhunun en saf hali olan gözyaşını bile profesyonel bir performansa indirger. Bu, insanın insana yabancılaşmasının son aşamasıdır. Artık karşımızda “öteki” yoktur; sadece kendi kötülüğümüzü yansıttığımız aynalar vardır.
Sonuç olarak, “Ben yapardım, o halde o da yapıyor” düşüncesi, bir analiz değil, bir itiraftır. Asena’ya veya benzer mağdurlara yönelik o zehirli, şüpheci ve aşağılayıcı yorumları okurken aslında o yorumcuların ruhsal otopsilerini okuyoruz. Bize Asena’nın ne kadar “fırsatçı” olduğunu anlatmıyorlar; kendilerinin ne kadar fırsatçı, ne kadar ilgiye aç, ne kadar güvensiz ve ne kadar korkak olduklarını anlatıyorlar. Asena’nın hikayesi, sadece bir set anısı veya aile dramı değil, aynı zamanda toplumun kolektif bilinçaltındaki irinin patladığı bir turnusol kağıdıdır. Bu kağıda bakan, Asena’yı değil, kendini görür. Ve gördüğü şeyden o kadar nefret eder ki, o nefreti Asena’ya kusarak aynayı kırmaya çalışır. Ama ayna kırılsa da, suret değişmez. Tembel, korkak ve çıkarcı zihin, dünyayı da tembel, korkak ve çıkarcı sanmaya mahkumdur.
Muhalif Olmanın Hazzı: “Sürüden Değilim” Sanrısı
İnternet ekosistemi, doğası gereği dikkat ekonomisi üzerine kuruludur. Bu ekonomide en değerli para birimi “görünürlük”, en büyük iflas ise “sıradanlık”tır. Milyarlarca kullanıcının aynı anda konuştuğu bu devasa gürültüde, bir bireyin sesini duyurabilmesi, kalabalığın arasından sıyrılabilmesi ve “Ben buradayım” diyebilmesi için, akıntıya karşı kürek çekmesi, çoğunluğun gittiği yönün tersine gitmesi veya en azından gidiyormuş gibi yapması gerekir. İşte bu noktada, modern dijital kültürün en yaygın ve en toksik davranış kalıplarından biri olan “Kontrarianizm” (Zıtlaşma Kültürü) devreye girer. Bu bölümde, insanların neden sırf muhalif olmak için muhalif olduklarını, “Evet, haklısın” demenin neden bir zayıflık veya siliklik göstergesi olarak kodlandığını ve “Sürüden değilim” iddiasının aslında nasıl kitlelerin en büyük ve en kör sürüsünü oluşturduğunu derinlemesine inceleyeceğiz.
Bir toplulukta herkesin “Güneş doğudan doğar” dediği bir anda, birinin çıkıp “Hayır, aslında doğudan doğmuyor, dünya döndüğü için öyle sanıyoruz, yani güneş sabittir, sizin algınız yanlış” demesi, teknik olarak doğru olsa bile bağlam açısından gereksiz bir ukalalıktır. Ancak internette bu tür çıkışlar, sahibine anlık bir entelektüel statü kazandırır. Sosyal medya platformları, uzlaşıyı değil, çatışmayı ödüllendirir. Bir tweete “Katılıyorum” yazmak, o tweetin sahibini yüceltirken, yorum yazanı pasif bir onaylayıcı konumuna düşürür. Oysa “Yanılıyorsun, çünkü…” diye başlayan bir yorum, güç dengesini tersine çevirir. Yorumcu, ana fikri ortaya atan kişiye meydan okuyarak, kendini onunla eşit, hatta ondan üstün bir konuma yerleştirir. Bu, dijital bir düellodur. Ve bu düelloda silah, bilgi değil, itirazın şiddetidir. Asena olayında olduğu gibi, toplumun büyük çoğunluğu mağdurun acısına ortak olup “Yazık kıza” dediğinde, Kontrarianist (Zıtlaşmacı) birey için alarm zilleri çalar. Eğer o da “Yazık kıza” derse, milyonlarca sıradan insandan biri olacaktır. Görünmez olacaktır. Silikleşecektir. Ama eğer çıkıp “Bence kız yalan söylüyor, babasıyla arası bozuk olduğu için iftira atıyor” derse, bir anda sahne ışıklarını üzerine çeker. İnsanlar ona öfkelenir, cevap verir, linç eder veya (azınlıkta kalan diğer zıtlaşmacılar tarafından) “Helal olsun, kral çıplak dedin” diye alkışlanır. Sonuçta, amacı hasıl olmuştur: Fark edilmiştir.
Bu davranışın kökeninde derin bir “Aşağılık Kompleksi” ve “Özgünlük Kaygısı” yatar. Modern birey, sürekli olarak “özel”, “biricik” ve “farklı” olması gerektiği mesajıyla pompalanır. Ancak gerçek hayat, insanların %99’unun sıradan olduğu, benzer dertleri yaşadığı ve benzer düşüncelere sahip olduğu bir yerdir. Bu sıradanlık gerçeğiyle yüzleşemeyen ego, sanal dünyada kendine sahte bir “elitizm” inşa eder. “Herkesin inandığına inanmamak”, bu sahte elitizmin temel taşıdır. “Koyun sürüsü” metaforu, bu kitlenin dilinden düşmez. Onlara göre, bir şeye çok sayıda insan inanıyorsa, o şey kesinlikle yanlıştır veya manipüle edilmiştir. Popüler olan her şey (müzik, film, siyasi görüş veya bir mağduriyet hikayesi) “banal” ve “avam”dır. Gerçek entelektüel, her zaman azınlıkta olandır. Bu sakat mantık, kişiyi absürt noktalara sürükler. Güneşin doğudan doğmasına bile itiraz edecek hale gelirler, çünkü güneşin doğudan doğduğuna “herkes” inanmaktadır. O halde bunda bir bit yeniği olmalıdır! Bu zihniyet, “Düz Dünya” teorisyenlerinden “Aşı Karşıtları”na kadar uzanan geniş bir yelpazenin psikolojik altyapısını oluşturur. Asena’ya inanmamak da bu yelpazenin bir parçasıdır. “Herkes kıza inandı, demek ki medya bizi manipüle ediyor, ben inanmayacağım” tavrı, bir analiz sonucu değil, bir pozisyon alma zorunluluğudur.
Kontrarianizm, aynı zamanda “Eleştirel Düşünce”nin (Critical Thinking) kötü bir taklididir (kargo kültü). Eleştirel düşünce, verileri analiz etmeyi, tutarsızlıkları bulmayı ve gerçeğe ulaşmayı hedefler. Zıtlaşma kültürü ise sadece “karşı çıkmayı” hedefler. Verinin ne olduğu, gerçeğin ne olduğu önemli değildir; önemli olan “ana akım”ın tersine gitmektir. Bu kişiler, kendilerini “Sorgulayan Birey” olarak tanımlarlar. Ancak sorguladıkları şey gerçeklik değil, başkalarının konsensüsüdür. “Neden herkes bu kıza inanıyor?” sorusu, “Kız doğru mu söylüyor?” sorusundan daha önemlidir onlar için. Bu tavır, entelektüel bir tembelliktir. Gerçekten sorgulamak zordur; araştırma gerektirir. Ama “Hayır” demek kolaydır. Sadece tersini söylemek yeterlidir. Siyah denilene beyaz, beyaz denilene siyah diyerek, hiçbir zihinsel efor sarf etmeden “derinlikli düşünür” pozu kesilebilir. Bu, “Sahte Entelektüelizm”in (Pseudo-Intellectualism) zirvesidir. Kelime dağarcıklarında “Algı operasyonu”, “Manipülasyon”, “Sürü psikolojisi”, “Resmi anlatı” gibi kalıplar boldur. Bu kalıpları rastgele serpiştirerek, boş itirazlarını dolu bir felsefi duruş gibi pazarlarlar.
Bu “Sürüden Değilim” sanrısı, ironik bir şekilde, kendi içinde devasa bir sürü yaratır. İnternetteki “muhalif” kitle, birbirinin kopyası olan argümanları, aynı kelimelerle, aynı öfkeyle ve aynı refleksle tekrarlar. Asena olayında “PR bu” diyen binlerce kişi, aslında farklı bir şey söylememektedir; hepsi aynı “İnanmama Tarikatı”nın müridleridir. Sadece ibadet ettikleri totem farklıdır: “Şüphe”. Bu kitle, bağımsız düşündüğünü sanırken, aslında algoritmaların onları hapsettiği “Yankı Odası”nda (Echo Chamber) kendi seslerinin yansımasını dinlemektedir. Birbirlerini “Bravo, çok doğru tespit”, “Aynen kardeşim, millet uyuyor biz uyanığız” diyerek gazlarlar. Bu, bir grup terapisidir. Başarısızlıklarını, yalnızlıklarını ve hayattaki etkisizliklerini, “Biz seçilmiş azınlığız, biz gerçeği bilenleriz” fantezisiyle tedavi ederler. Asena’nın acısı, bu terapi seansının mezesi olur. Onun travması üzerinden kendi “farkındalıklarını” (wokeness – ama tersten) kutlarlar.
Zıtlaşma kültürünün bireye verdiği haz, dopaminerjik bir döngüdür. Birisiyle tartıştığında, ona laf soktuğunda veya popüler bir görüşü çürüttüğünde (veya çürüttüğünü sandığında), beyin ödül mekanizması çalışır. Bu haz, bağımlılık yapar. Kişi, normal hayatta silik bir ofis çalışanı veya başarısız bir öğrenci olabilir; ama klavye başına geçtiğinde, milyonların sevgilisi olan ünlü bir oyuncuya (Evrim Akın veya Asena) “Sen yalancısın” diyebilen, ona had bildiren bir “yargıç”a dönüşür. Bu güç zehirlenmesi, kişiyi daha da radikalleştirir. Artık sadece şüphe etmek yetmez; saldırmak, aşağılamak, alay etmek gerekir. “Masa mavi” diyene “Sen renk körüsün, sen satılmışsın, sen aptalsın” demek, masanın rengini tartışmaktan daha tatmin edicidir. Çünkü burada amaç gerçeği bulmak değil, karşı tarafı ezerek kendi egosunu şişirmektir.
Bu tutumun toplumsal maliyeti, “Ortak Akıl”ın çöküşüdür. Bir toplumda, “Cinayet kötüdür”, “Çocuk istismarı suçtur”, “Mağdurun beyanı (kanıtlarla desteklendiğinde) esastır” gibi temel konularda bile uzlaşı sağlanamıyorsa, o toplum dağılmış demektir. Kontrarianizm, her türlü ahlaki ve toplumsal normu “dayatma” olarak görür ve reddeder. “Neden çocuk istismarı kötü olsun ki? Belki de çocuk istiyor?” gibi korkunç (ve ne yazık ki dark web’de veya bazı marjinal forumlarda rastlanan) rasyonalizasyonlara kadar varabilir. Çünkü “sınırları zorlamak”, bu kitlenin tek varoluş amacıdır. Asena olayında da gördüğümüz “Belki kız babasını kıskanmıştır, elektra kompleksi vardır” gibi psikanalitik zırvalar, bu sınır zorlama çabasının ürünüdür. Olayın en basit, en insani ve en olası açıklaması (kötü bir üvey anne ve ihmalkar bir baba) varken, en karmaşık, en sapkın ve en “sıra dışı” açıklamayı savunmak, onlara “Freudyen bir derinlik” kattığını düşündürür. Oysa bu, sadece empatiden yoksun bir gevezeliktir.
Ayrıca, bu kültür “Nihilizm”i besler. Eğer hiçbir şeye inanmıyorsanız, hiçbir değer yargınız yoksa ve her şeye sadece “karşı” iseniz, hayat anlamsızlaşır. “Sürüden değilim” diyen kişi, aslında hiçbir yerden değildir. Kökleri yoktur, bağları yoktur. Sadece rüzgara karşı tüküren bir yalnızdır. Bu yalnızlık, onu daha da hırçınlaştırır. Mutlu insanlardan, inanan insanlardan, bir davaya baş koyanlardan nefret eder. Asena’nın adalet arayışı, bir “dava”dır. Bir amacı vardır. Zıtlaşmacı birey ise amaçsızdır. Bu yüzden Asena’nın amacına saldırır. “Adalet arıyormuş, peh! Kesin takipçi arıyor” diyerek, o ulvi amacı kendi sefil seviyesine (takipçi kasmak) indirger. Çünkü kendi dünyasında “adalet” diye bir şey yoktur; sadece “etkileşim” vardır. Kendisi etkileşim için her şeyi yapabileceği için, Asena’nın da öyle yaptığına emindir. (Bölüm 4’teki Projeksiyon teorisiyle bağlantı).
Son olarak, bu “Muhalif Olmanın Hazzı”, aslında bir korkunun maskesidir: “Sıradanlık Korkusu”. İnsanlar, özel olmadıklarını kabul etmekte zorlanırlar. İnternet, herkese “Sen özelsin, senin fikrin önemli” yalanını söyler. Oysa 8 milyar insanın olduğu bir dünyada, fikirlerin çoğu birbirinin aynısıdır ve bu normaldir. Güneşin doğudan doğduğu fikri, milyarlarca insan tarafından paylaşılır ve bu, o fikri değersiz kılmaz; aksine “gerçek” kılar. Ancak narsisistik çağın bireyi, gerçeğin peşinde değil, “farkın” peşindedir. Yanlış da olsa, saçma da olsa, “farklı” olanı söyler. Asena olayında “Kız haklı” demek, çoğunluğa katılmaktır. Bu güvenlidir ama sıkıcıdır. “Kız haksız, babası haklı” demek ise risklidir, tepki çeker ama “heyecanlıdır”. Bu heyecan, zıtlaşmacı bireyin tek yaşam kaynağıdır. O, kaosun parazitidir. Kaos biterse, uzlaşı sağlanırsa, gerçek ortaya çıkarsa, onun besin kaynağı tükenir. Bu yüzden asla ikna olmaz, asla “Tamam, yanılmışım” demez. Kanıt gösterseniz, video izletseniz, mahkeme kararı koysanız bile, “O belgeler sahte”, “Mahkeme satın alınmış” der ve oyununu sürdürür. Çünkü oyun biterse, kendi hiçliğiyle baş başa kalacaktır.
Özetle, “Sürüden Değilim” sanrısı, modern insanın kimlik krizinin dijital tezahürüdür. Bu, bir özgürleşme hareketi değil, bir “aksilik” nöbetidir. Ergenlikte görülen “aileye sebepsiz isyan”ın, yetişkinlikte tüm dünyaya ve gerçekliğe yöneltilmiş halidir. Asena’ya inanmayanlar, gerçeği aradıkları için değil, inananlara tepeden bakmak istedikleri için inanmazlar. Onların tek davası, kendi egolarıdır. Ve bu dava uğruna, bir kızın travmasını, bir babanın ihanetini ve bir toplumun adalet duygusunu harcamaktan çekinmezler. Çünkü aynada gördükleri o “muhalif, asi, zeki” siluet, onlara gerçeğin kendisinden daha çekici gelir.
Empati Erozyonu ve Ekranın Arkasındaki Sosyopati
İnsanlık tarihi boyunca empati, sosyal bir tür olarak hayatta kalmamızı sağlayan en temel mekanizma olmuştur. Bir başkasının acısını hissetmek, yüzündeki mikro mimiklerden duygusunu okumak ve göz temasının yarattığı o görünmez bağ ile “öteki”ni anlamak, ahlakın ve toplumsal düzenin çimentosudur. Ancak son yirmi yılda, binlerce yıllık evrimin ürettiği bu hassas mekanizma, “ekran” adı verilen soğuk, pürüzsüz ve geçirgen olmayan bir duvar tarafından sistematik olarak köreltilmektedir. Bu bölümde, “Dijital Dezenhibisyon Etkisi” (Digital Disinhibition Effect) olarak adlandırılan ve bireyin çevrimiçi ortamda normalde yapmayacağı kadar acımasız, dürtüsel ve ahlak dışı davranmasına neden olan fenomeni inceleyeceğiz. Fiziksel temasın yokluğu, ayna nöronların işlevsizleşmesi ve dijital yerliler ile analog göçmenler (40 yaş üstü) arasındaki empatik uçurum, günümüz internet kültüründeki vahşetin nörobiyolojik ve sosyolojik altyapısını oluşturmaktadır. Asena olayında gördüğümüz “Acısı umurumda değil, PR yapıyor” şeklindeki tepkiler, basit bir düşüncesizlik değil, kitlesel bir “Ekran Sosyopatisi”nin semptomlarıdır.
Empatinin nörolojik temeli, “Ayna Nöronlar”dır. Karşımızdaki kişi ağladığında, beynimizdeki ilgili nöronlar ateşlenir ve sanki biz ağlıyormuşuz gibi bir simülasyon yaratır. Bu, biyolojik bir reflekstir; “Onun canı yanıyor, benim de canım yanıyor, o halde ona yardım etmeliyim veya en azından zarar vermemeliyim” komutunu üretir. Ancak bu mekanizmanın çalışması için, karşıdaki öznenin “insan” olarak algılanması gerekir. Dijital dünyada ise bu algı bozulur. Ekranın arkasındaki kişi, kanlı canlı, nefes alan, kokusu olan, sıcaklığı olan bir biyolojik varlık değildir. O, piksellerden oluşan bir görüntü, binary kodlarla yazılmış bir metin veya bir profil fotoğrafından ibaret bir avatardır. Beyin, ekrandaki görüntüye karşı, gerçek hayattaki insana verdiği tepkiyi vermez. Bir video oyununda NPC (Non-Playable Character – Oyuncu Olmayan Karakter) öldürüldüğünde nasıl üzülmüyorsak, Asena’nın videosunu izleyen ve ona nefret kusan kişi de benzer bir duyarsızlık içindedir. Çünkü ekran, gerçekliğin çözünürlüğünü düşürür. Acı, piksellere hapsolduğunda, hissedilebilir olmaktan çıkar; sadece “izlenebilir” hale gelir. Bu, pornografik bir şiddet tüketimidir. İzleyici, mağdurun acısını bir film sahnesi gibi izler, tüketir ve geçer. Onun için o acının bir gerçekliği yoktur, çünkü o acı ona dokunmamıştır.
“Dijital Dezenhibisyon Etkisi”, bu duyarsızlığı eyleme dökme cesaretini verir. Normal hayatta, bir insanın yüzüne karşı “Sen yalancısın, babanı satıyorsun” demek cesaret ister. Karşınızdaki kişinin gözlerinin dolduğunu, sesinin titrediğini veya öfkelendiğini gördüğünüzde, sosyal fren mekanizmalarınız (utanma, suçluluk, korku) devreye girer ve sizi durdurur. Ancak klavye başında bu frenler patlar. Görünmezlik (Invisibility) ve Asenkronisite (Eşzamansızlık), kişiye sınırsız bir zalimlik yetkisi tanır. Yorumu yazan kişi, mağdurun o yorumu okurken ne hissettiğini görmez. Onun için o yorum, boşluğa fırlatılmış bir taştır; nereye çarptığı, kimi yaraladığı meçhuldür. “Enter” tuşuna basmak, bir tetik çekmek kadar kolaydır ama vicdani yükü yoktur. Çünkü kurbanın kanı elinize bulaşmaz; sadece ekranınızda bir bildirim belirir. Bu durum, Hannah Arendt’in “Kötülüğün Sıradanlığı” tezinin dijital versiyonudur. İnsanlar canavar oldukları için değil, sistem (internet) onları eylemlerinin sonuçlarından kopardığı için bu kadar acımasızlaşırlar. Bir tıkla bir hayatı karartmak, bir tıkla bir travmayı alaya almak, o kadar mekanik ve o kadar basittir ki, kişi yaptığı şeyin bir “kötülük” olduğunu bile fark etmez. Onun için bu sadece “yorum yapmak”tır.
Burada yaş faktörü ve nesiller arası fark (Generational Gap) devreye girer. 40 yaş üstü bireyler, yani “Dijital Göçmenler”, analog dünyada büyümüşlerdir. Onların hafızasında, arkadaşlarıyla sokakta oynarken dizlerinin kanaması, birine aşık olduğunda yüzünün kızarması, bir kavga sırasında karşı tarafın gözlerindeki korkuyu görme deneyimi vardır. Onlar, iletişimi “temas” ve “varlık” üzerinden kodlamışlardır. Bu yüzden, internette gördükleri bir acıya karşı daha temkinli yaklaşırlar (istisnalar kaideyi bozmaz, troller her yaşta vardır ama genel eğilim budur). Birinin ağladığını gördüklerinde, beyinlerindeki o eski analog dosyalar açılır ve “Bu bir insan, canı yanıyor” uyarısını verirler. Ancak 15-20 yaşındaki dijital yerliler için durum farklıdır. Onların sosyalizasyonu, ekranlar aracılığıyla gerçekleşmiştir. İlk aşklarını mesajlaşarak yaşamış, ilk kavgalarını oyun lobilerinde küfürleşerek etmiş, ilk zorbalıklarını siber ortamda görmüşlerdir. Onlar için “insan”, ekrandaki bir kullanıcı adıdır. Dokunulmadığı, koklanmadığı, hissedilmediği sürece o insanın gerçekliği tartışmalıdır. Bu nesil, empati yoksunu (sociopathic) doğmamıştır; ancak empati kaslarını geliştirecekleri “gerçek hayat simülasyonu”ndan mahrum bırakılmışlardır. Onlar, duyguları emojilerle ifade etmeyi öğrenmişlerdir. Ağlayan bir emoji atmakla, gerçekten ağlayan birine sarılmak arasındaki devasa fark, onların dünyasında silikleşmiştir. Bu yüzden, Asena’nın videosunun altına “Cringe” (Başkası adına utanma) yazmak, onlar için ahlaki bir sorun değildir; sadece estetik bir yargıdır.
Bu durum, “Sosyopati” tanımının dijital çağda yeniden yapılması gerektiğini gösterir. Klinik sosyopati, beyindeki yapısal bozukluklardan kaynaklanır. Ancak “Ekran Sosyopatisi”, durumsal ve çevreseldir. Normal hayatında karıncayı bile incitmeyen, annesine saygılı, okulunda başarılı bir genç, internette bir linç çetesinin en azılı üyesine dönüşebilir. Dr. Jekyll ve Mr. Hyde hikayesi, her gün milyonlarca kullanıcının profilinde yeniden sahnelenir. Çevrimiçi olduğunda empatisini kapatan (“offline” moda alan), çevrimdışı olduğunda ise tekrar insan olmaya çalışan bölünmüş kişilikler topluluğu haline gelmiş durumdayız. Bu bölünme, kişinin ahlaki bütünlüğünü parçalar. “İnternetteki ben” ile “Gerçekteki ben” arasındaki uçurum açıldıkça, kişi gerçek hayattaki ahlaki normlarını da yitirmeye başlar. Çünkü beyin, sanal ile gerçeği bir süre sonra ayırt edemez. İnternette insanlara hakaret etmeye alışan biri, trafikte veya okulda da aynı agresifliği sergilemeye başlar. Empati erozyonu, ekranla sınırlı kalmaz, tüm toplumsal dokuya yayılır.
Ekranın yarattığı mesafe, aynı zamanda “Ötekileştirme”yi (Othering) kolaylaştırır. Asena, o yorumcular için “bizden biri” değildir. O, “ünlü”, “zengin”, “ayrıcalıklı” ve “ulaşılamaz” bir “öteki”dir. Bu statü farkı, empatiyi bloke eder. “Zaten parası var, ağlasa ne olur”, “Ünlülerin derdi de dert mi” gibi savunma mekanizmaları, vicdanı susturmak için kullanılır. Sınıf kini, kıskançlık ve önyargı, ekranın soğukluğuyla birleşince nefrete dönüşür. Eğer Asena, yorumcunun kapı komşusu olsaydı ve ağladığını duysaydı, muhtemelen kapısını çalıp “Bir şeye ihtiyacın var mı?” diye sorardı. Ama ekranda gördüğünde, ona “Şov yapma” diyebilmektedir. Çünkü komşu “gerçek”tir, ekrandaki Asena ise bir “imge”dir. Jean-Paul Sartre’ın “Cehennem başkalarıdır” sözü, dijital çağda “Cehennem, ekranın arkasındaki başkalarıdır” şeklinde revize edilmelidir.
Ayrıca, “Gamification” (Oyunlaştırma) kültürü de bu sosyopatiyi besler. Genç nesil için her etkileşim, bir oyun hamlesidir. Yorum yapmak, linç etmek, birini “iptal etmek” (cancel), bir oyundaki “boss”u (bölüm sonu canavarını) yenmek gibi bir haz verir. Asena veya Evrim Akın, bu oyunun karakterleridir. Yorumcular ise oyuncular. Amaç, en yaratıcı hakareti etmek, en çok beğeniyi almak veya karşı tarafı en çok kışkırtmaktır. Bu oyunun sonunda “Game Over” yazmaz; gerçek insanların hayatları kararır, psikolojileri bozulur. Ancak oyuncu (yorumcu), bu sonuçlarla yüzleşmez. O, sadece puanına (like sayısına) bakar. Bir insanın acısını “oyunlaştırmak”, insanlığın gelebileceği en dip noktalardan biridir. Asena’nın gözyaşları, bu oyunun sadece bir “grafik detayı”dır.
Nörobiyolojik olarak, ekran başında geçirilen uzun saatler, beynin ön lobundaki (prefrontal korteks) karar verme ve dürtü kontrol merkezlerini zayıflatır. Dopamin bağımlılığı, anlık hazzı (yorum yapıp rahatlama) uzun vadeli düşünmeye (bu yorum karşıdakini üzer mi?) tercih etmeye neden olur. Empati ise yavaş çalışan, tefekkür gerektiren bir süreçtir. Hızın kutsandığı dijital dünyada, empatiye zaman yoktur. Kaydır, izle, yargıla, geç. Bu döngüde durup “Acaba bu kız ne hissediyor?” diye düşünmek, akışın ritmini bozar. Sistem, düşünmeyen, hissetmeyen, sadece tepki veren (reactive) zihinler ister. “PR Refleksi” de bu hızlı tepki mekanizmasının bir ürünüdür. Düşünmek yerine etiketlemek, hissetmek yerine reddetmek daha hızlıdır.
Sonuç olarak, “Empati Erozyonu”, modern çağın en büyük çevre felaketidir; ancak bu felaket doğada değil, insan ruhunda gerçekleşmektedir. Fiziksel temasın, göz göze gelmenin ve “insan insana” olmanın yerini alan ekranlar, bizi birbirimize bağlarken aslında bizi birbirimizden koparmıştır. Asena olayında gördüğümüz acımasızlık, bireylerin kötü olmasından değil, insanlıklarını ekranın girişinde bırakmalarından kaynaklanmaktadır. Dijital avatarımızın arkasına saklandığımızda, vicdanımız da çevrimdışı kalmaktadır. 40 yaş üstünün o “eski dünya”dan getirdiği merhamet kırıntıları da, dijital yerlilerin “yeni dünya” düzenindeki kayıtsızlığı karşısında eriyip gitmektedir. Eğer ekranların arkasındaki bu sosyopatiyle yüzleşmezsek, gelecekte sadece “PR” diyen değil, gerçek acıyı gördüğünde kahkaha atan bir toplumla karşı karşıya kalacağız. Çünkü hissedilmeyen acı, bir süre sonra eğlenceye dönüşür. Ve biz şu an, o tehlikeli dönüşümün tam ortasındayız.
Algoritmik Kışkırtma: Nefret Ekonomisi
İnternet üzerindeki her tartışma, her linç girişimi ve her “PR bu” çıkışı, dışarıdan bakıldığında bireylerin özgür iradeleriyle ortaya koydukları spontane tepkiler gibi görünür. Ancak bu kaotik gürültünün arkasında, insan psikolojisinin en karanlık dürtülerini (öfke, kıskançlık, kabilecilik) ticari bir yakıta dönüştüren, soğukkanlı ve son derece iyi hesaplanmış bir makine işlemektedir: Algoritmalar. Sosyal medya platformları, kullanıcıların mutlu olması, bilgilenmesi veya uzlaşması üzerine değil; platformda daha fazla vakit geçirmesi üzerine tasarlanmıştır. Ve nörobilimsel araştırmaların defalarca kanıtladığı üzere, insanı ekrana en çok kilitleyen duygu neşe değil, öfkedir. Bu bölümde, Asena ve Evrim Akın olayında olduğu gibi toplumsal tartışmaların neden bir türlü sönümlenmediğini, aksine neden sürekli körüklendiğini ve kullanıcıların nasıl bu “Nefret Ekonomisi”nin (Economy of Hate) gönüllü kölelerine dönüştüğünü inceleyeceğiz. Buradaki asıl fail ne Asena ne de ona saldıran trollerdir; asıl fail, bu savaşı bir gladyatör arenası gibi organize edip, tribünlerin öfkesinden milyarlarca dolar kazanan dijital derebeyleridir.
Bir sosyal medya algoritmasının temel görevi, “Kullanıcıyı Tutma”dır (User Retention). Algoritma, ahlaki bir pusulaya sahip değildir. Onun için “iyi içerik” veya “kötü içerik” yoktur; sadece “etkileşim alan içerik” vardır. Uzlaşma, doğası gereği sıkıcıdır. “Evet, haklısın” diyen bir yorum, tartışmayı bitirir. Tartışma biterse, kullanıcı uygulamadan çıkar. Ancak “Hayır, saçmalıyorsun, bu kız yalancı” diyen bir yorum, bir zincirleme reaksiyon başlatır. Karşı taraf cevap verir, başkaları araya girer, hakaretler havada uçuşur ve bildirimler susmak bilmez. Her bildirim, kullanıcının beynine küçük bir dopamin iğnesi batırır ve onu tekrar uygulamaya çeker. Bu yüzden algoritmalar, kutuplaştırıcı, provokatif ve saldırgan içerikleri bilinçli olarak öne çıkarır (boost eder). Asena’nın videosunun altına yapılan binlerce yorum arasında, en üstte (Top Comments) genellikle en makul olanlar değil, en çok tepki çeken, en çok “kudurtan” yorumlar yer alır. “Kesin PR yapıyor” diyen bir yorumun en tepede durması tesadüf değildir; algoritma, o yorumun bir “tartışma mıknatısı” olduğunu analiz etmiş ve onu vitrine koymuştur. Çünkü o yorum orada durdukça, insanlar ona cevap vermek için sırada bekleyecek, platformda geçirilen süre artacak ve gösterilen reklam sayısı katlanacaktır.
Bu sistem, “Öfke Madenciliği” (Rage Farming) üzerine kuruludur. Platformlar, kullanıcıların öfkesini hasat eder. Asena’nın videosunu izleyen bir kullanıcı, belki de nötr bir duyguya sahipken, yorumlar kısmına indiğinde gördüğü o acımasız, empatiden yoksun “PR bu” yorumlarıyla karşılaşınca öfkelenir. Bu öfkeyle o da bir yorum yazar. Böylece o da döngüye dahil olur. Platform, bu etkileşimi alır ve reklamverenlere satar. Yani Asena’nın travması ve ona saldıranların nefreti, aslında birer veri paketidir. Bu paketin içinde “insan” yoktur; sadece “tıklama olasılığı” vardır. Facebook (Meta) whistleblower’ı Frances Haugen’in ifşaatlarında belirttiği gibi, şirketler nefret söyleminin ve dezenformasyonun platformda daha fazla etkileşim getirdiğini bilmekte, ancak kâr marjları düşeceği için bunu engellememeyi seçmektedirler. Bu, “Algoritmik Kışkırtma”dır. Sistem, toplumun fay hatlarını tespit eder ve o hatlara sürekli basınç uygular. Kadın-erkek, yaşlı-genç, inanan-inanmayan çatışmaları, algoritmaların en sevdiği oyun alanlarıdır. Asena olayında da “Zengin Baba vs Mağdur Kız” veya “Ünlü Kadın vs Genç Oyuncu” gibi arketipler üzerinden bir çatışma kurgulanmış ve kitleler bu çatışmanın tarafı olmaya zorlanmıştır.
Nefret ekonomisinin bir diğer ayağı, “Yankı Odaları”nın (Echo Chambers) radikalleştirilmesidir. Algoritma, bir kullanıcının “PR Refleksi”ne sahip olduğunu (yani şüpheci ve sinik içerikleri beğendiğini) tespit ettiğinde, ona sürekli olarak bu görüşü destekleyen içerikler sunar. “Asena Yalan Söylüyor Olabilir mi?”, “Ünlülerin PR Taktikleri”, “Vücut Dili Analizi: Asena Rol Mü Yapıyor?” gibi videolar, kullanıcının ana sayfasına (feed) yağmur gibi yağar. Kullanıcı, bu içerik bombardımanı altında, kendi görüşünün “tek ve mutlak gerçek” olduğuna inanmaya başlar. Karşıt görüşü (Asena’nın haklı olabileceğini) savunan içerikler ise onun ekranına düşmez. Böylece kullanıcı, alternatif bir gerçeklik balonunun içine hapsolur. Bu balonun içinde herkes onun gibi düşünmektedir, herkes Asena’ya kızgındır. Bu durum, kullanıcının öfkesini ve inancını pekiştirir. Artık o, sadece bir yorumcu değil, bir davanın neferidir. Algoritma, onu “radikal bir şüpheci”ye dönüştürmüştür. Çünkü radikal kullanıcılar, ılımlı kullanıcılardan daha sadıktır, daha çok paylaşım yapar ve daha çok tartışır. Platform için ideal kullanıcı, sürekli öfkeli, sürekli tetikte ve sürekli haklı olduğunu kanıtlamaya çalışan kullanıcıdır.
Ayrıca, platformların arayüz tasarımları (UI/UX) da bu kışkırtmayı destekler. Twitter’daki “Quote Retweet” (Alıntılayarak Paylaşma) özelliği, tartışmayı ve hedef göstermeyi kolaylaştıran en etkili silahtır. Birisi Asena’ya destek veren bir tweet attığında, karşıt görüşlü biri onu alıntılayıp “Bakın şu salağa, nasıl da inanmış” diyerek kendi takipçilerinin önüne atar. Bu, dijital bir “Linç Çağrısı”dır (Dogpiling). Algoritma, bu alıntılamayı “yüksek etkileşim” olarak görür ve tweeti daha da yayar. Böylece linç, viral hale gelir. Linç edilen kişi savunmaya geçer, linç edenler saldırıyı artırır ve kaos büyür. Bu kaosun her saniyesi, platformun kasasına giren paradır. “Beğenmeme” (Dislike) butonunun YouTube’da kaldırılması (sayısının gizlenmesi) veya Twitter’da olmaması da ilginç bir dinamiktir. İnsanlar tepkilerini tek bir tıkla gösteremedikleri için, mecburen yorum yazmak zorunda kalırlar. Negatif bir yorum, algoritma için pozitif bir etkileşimle aynı değerdedir. Hatta daha değerlidir, çünkü tartışma yaratır. Dolayısıyla sistem, sizi “onaylamamaya” değil, “sözlü olarak saldırmaya” teşvik eder. Sessiz kalma hakkınızı elinizden alır; sizi konuşmaya, taraf olmaya ve savaşmaya zorlar.
Bu ekonomide, “Doğruluk” (Truth) bir değer değil, bir engeldir. Doğru bilgi, genellikle sıkıcıdır, nüanslıdır ve kesin yargılardan kaçınır. “Olayın iç yüzünü henüz bilmiyoruz, mahkeme kararını beklemeliyiz” diyen bir içerik, algoritma tarafından “düşük kaliteli” (low engagement) olarak etiketlenir ve gömülür. Ancak “BÜYÜK YALAN ORTAYA ÇIKTI! ASENA İFŞA!” başlıklı, içi boş ama kışkırtıcı bir video, algoritma tarafından ödüllendirilir ve milyonlara ulaştırılır. Bu durum, içerik üreticilerini de yozlaştırır. YouTuber’lar, Influencer’lar ve haber sayfaları, algoritmanın suyuna gitmek, daha çok izlenmek için başlıklarını, kapak görsellerini ve içerik dillerini radikalleştirirler. “Acaba bu başlık Asena’ya haksızlık mı?” diye düşünmezler; “Bu başlık tıklanır mı?” diye düşünürler. Nefret ekonomisi, etik değerleri olan içerik üreticilerini piyasadan silerken, ahlaki sınırları olmayan, manipülatif ve kışkırtıcı üreticileri yıldızlaştırır. Kullanıcılar da bu yozlaşmış içerik havuzundan beslendikleri için, zamanla onlar da yozlaşır. “Tık Tuzağı” (Clickbait) kültürü, gerçeği arama refleksini öldürür. İnsanlar, başlığa bakıp hüküm vermeye, içeriği okumadan yorum yapmaya alışırlar.
Kullanıcılar, bu sistemin “Gönüllü Piyonları”dır (Unwitting Pawns). Onlar, fikirlerini savunduklarını, adaleti aradıklarını veya yalanları ifşa ettiklerini sanırlar. Oysa yaptıkları tek şey, platformun çarklarını döndüren bedava işçilik yapmaktır. Asena’ya küfür eden bir kullanıcı, o küfrü yazarken harcadığı zaman, enerji ve duygu ile platforma hizmet etmektedir. O küfür sayesinde platformda bir tartışma başlar, başkaları da gelir ve reklam gösterimleri artar. Kullanıcı, öfkesini kusarak rahatladığını sanır ama aslında sömürülmektedir. En mahrem duyguları, en ilkel dürtüleri, devasa bir veri madenciliği operasyonunun hammaddesidir. Shoshana Zuboff’un “Gözetim Kapitalizmi” (Surveillance Capitalism) teorisinde belirttiği gibi, artık ürün biz değiliz; ürün, bizim davranışlarımızdaki değişikliklerdir. Algoritma, bizi Asena olayında öfkelendirerek, bir sonraki olayda nasıl tepki vereceğimizi de öngörür ve bizi yönlendirir. Biz, kendi irademizle hareket ettiğimizi sanan, ancak görünmez iplerle yönetilen kuklalarız.
Sonuç olarak, Asena ve Evrim Akın olayı, sosyal medya platformları için mükemmel bir “ürün”dür. İçinde ünlü var, dram var, aile kavgası var, gözyaşı var ve inkar var. Bu malzemeler, algoritmanın en sevdiği tariftir. Platformlar, bu olayın sönmesine asla izin vermezler. Tartışma ne kadar uzarsa, ne kadar çirkinleşirse, kâr o kadar artar. Bu yüzden, o “PR bu” diyen kullanıcılar, aslında sistemin en sadık çalışanlarıdır. Sistemin onlara ihtiyacı vardır. Onların şüpheciliğine, onların öfkesine, onların empatiden yoksun yorumlarına ihtiyacı vardır. Çünkü barışın, uzlaşının ve anlayışın olduğu bir dünyada, sosyal medya platformları iflas eder. Onlar, bizim birbirimizden nefret etmemizden beslenen parazitlerdir. Ve biz, o ekranlara bakıp parmaklarımızı her kaydırdığımızda, bu canavarı kendi elimizle beslemeye devam ediyoruz. Asena’nın acısı, Evrim’in itibarı veya babanın ihaneti; hepsi bu devasa nefret fabrikasının yakıt kazanına atılan birer odun parçasından ibarettir. Fabrika işlemeye devam ettiği sürece, kimin yandığının hiçbir önemi yoktur.
Nüansın Ölümü ve İkili (Binary) Düşünce
İnsanlık tarihi, karmaşıklığı anlama ve gri alanlarda yolunu bulma mücadelesiyle doludur. Edebiyat, felsefe, hukuk ve psikoloji, yüzyıllar boyunca insan doğasının çelişkili, çok katmanlı ve “kusurlu” yapısını çözmek için uğraşmıştır. Dostoyevski romanları, hem katil hem de kurban olabilen karakterlerle doludur; hukuk sistemi, “hafifletici nedenler” kavramıyla suçun mutlak olmadığını kabul eder. Ancak 21. yüzyılın dijital arenasında, binlerce yıllık bu medeniyet birikimi, korkutucu bir hızla erimekte ve yerini ilkel, kaba ve tehlikeli bir düşünce modeline bırakmaktadır: İkili (Binary) Düşünce. Bilgisayar kodlarının 0 ve 1’den ibaret olması gibi, dijital zihinler de dünyayı sadece iki kategoriye ayırır: Melek veya Şeytan, Haklı veya Haksız, Gerçek veya Yalan. Aradaki sonsuz gri ton, “Nüans”, sessizce katledilmiştir. Bu bölümde, Asena olayındaki yorumlar üzerinden, modern insanın neden karmaşıklığa tahammül edemediğini, bir hikayedeki tek bir pürüzün neden tüm gerçeği çöpe atmasına yettiğini ve “Hep ya da Hiç” (All-or-Nothing) bilişsel çarpıtmasının toplumsal muhakemeyi nasıl felç ettiğini inceleyeceğiz.
Asena’nın videosuna gelen tepkiler, bu zihinsel sakatlığın laboratuvar ortamındaki bir örneği gibidir. Yorumcuların büyük bir kısmı, Asena’yı ya “masumiyetin kusursuz simgesi” ya da “tamamen yalancı bir iftiracı” olarak konumlandırmak istemektedir. Oysa gerçek hayat, bu iki uç arasında bir yerdedir. Asena, çocukluğunda korkunç bir zorbalığa ve ebeveyn ihmaline maruz kalmış gerçek bir mağdur olabilir (ki analizlerimiz bunu güçlü bir şekilde işaret ediyor). Ancak aynı Asena, bugün yetişkin bir kadın olarak, bu travmasını anlatırken dikkat çekmekten hoşlanıyor olabilir, olayları anlatırken kendi lehine bazı detayları abartmış olabilir veya babasına duyduğu öfkeyle bazı noktaları bulanıklaştırmış olabilir. Bir insanın “mağdur” olması, onun “aziz” olduğu anlamına gelmez. Mağdurlar da hata yapar, mağdurlar da bencilce davranabilir, mağdurlar da bazen tutarsız konuşabilir. Ancak ikili düşünce yapısına sahip dijital zihin, bu çelişkiyi kaldıramaz. Onlara göre, eğer Asena bir “mağdur” ise, gözyaşları saf olmalı, sesi titremeli, hiçbir çıkar gözetmemeli ve hikayesinde en ufak bir açık olmamalıdır. Eğer Asena videoda bir an gülümsediyse, makyajı güzelse veya hikayesinde küçük bir tarih hatası yaptıysa, ikili düşünce sistemi devreye girer ve hükmü verir: “O halde bu hikayenin tamamı yalandır.”
Bu, “Hep ya da Hiç” düşüncesidir. Bir bütünün içindeki küçük bir parçanın kusurlu olması, bütünün reddedilmesini gerektirmez. Ancak modern zihin, “kirlenme” korkusu yaşar. Gerçeğin saflığına dair obsesif bir takıntı vardır. Eğer gerçek, %100 saf değilse, o zaman o bir yalandır. Bu bakış açısı, Asena’nın yaşadığı on yıllık travmayı, bir dakikalık bir “yanlış mimik” yüzünden yok sayabilir. “Gülerken anlattı, demek ki yalan” yorumu, bu sığlığın zirvesidir. İnsan psikolojisinin karmaşıklığını (sinirsel gülme, savunma mekanizmaları, ironi yapma) reddeden bu tavır, insanı tek boyutlu bir karaktere indirger. Oysa insan, aynı anda hem acı çekip hem gülebilen, hem dürüst olup hem de ilgi isteyen paradoksal bir varlıktır. Nüansın ölümü, işte bu paradoksu anlama yeteneğinin kaybıdır. İnternet kullanıcısı, karşısındaki insanı bir “Disney Karakteri” gibi görmek ister. Kötüler tam kötü (çirkin, kaba, karanlık), iyiler tam iyi (güzel, masum, hatasız) olmalıdır. Evrim Akın’ın “güzel ve şirin” olması, Asena’nın ise “alaycı ve modern” tavırları, bu şablonu bozar. Şablon bozulunca, zihin kısa devre yapar ve kolaya kaçar: “Görüntüye aldanma, Asena kesin kötü karakterdir.”
Bu zihniyetin kökeninde, belirsizliğe (ambiguity) karşı duyulan tahammülsüzlük yatar. Belirsizlik, kaygı yaratır. “Asena haklı olabilir ama bazı yerleri abartıyor olabilir” düşüncesi, zihni yorar. Hangi kısmın doğru, hangi kısmın abartı olduğunu ayırt etmek için analiz yapmak, empati kurmak ve beklemek gerekir. Oysa “Asena Yalan Söylüyor” demek, net ve kesin bir yargıdır. Belirsizliği ortadan kaldırır. Kişiye güvenli bir zemin sunar. İnsanlar, karmaşık bir gerçeklikle yaşamaktansa, basit bir yalana inanmayı tercih ederler. Bu yüzden komplo teorileri bu kadar popülerdir; çünkü karmaşık dünyayı basit bir “kötü adamlar grubu”na indirger. Asena olayında da “PR yapıyor” teorisi, bu basitliği sağlar. “Kızın amacı ünlü olmak” cümlesi, olayın tüm psikolojik, sosyolojik ve etik boyutlarını tek bir kalemde silip atar ve konuyu kapatır. Artık düşünmeye gerek yoktur. Dosya kapanmıştır. Nüans ise, dosyanın kapanmasını engelleyen, sürekli “Ama…” diye araya giren, rahatsız edici bir detaydır. Bu yüzden yok edilmelidir.
Ayrıca, “İptal Kültürü” (Cancel Culture) de bu ikili düşünceyi besler. Bir kişi hata yaptığında, toplum onu “hatalı insan” olarak değil, “yok edilmesi gereken düşman” olarak kodlar. Evrim Akın’ın geçmişte yaptığı bir hata (veya hatalar silsilesi), onun tüm varlığını, tüm kariyerini ve tüm insani değerini sıfırlamalı mıdır? Yoksa bu hatalarıyla yüzleşip, bedelini ödeyip, hayatına devam mı etmelidir? İkili düşünce, “rehabilitasyon” veya “telafi” kavramlarını tanımaz. “Ya bizdensin ya onlardan”, “Ya dostsun ya düşman”. Eğer Evrim suçluysa, o mutlak bir canavardır ve nefes alma hakkı yoktur. Eğer Asena yalancıysa, o mutlak bir şeytandır ve linç edilmelidir. Bu fanatizm, adaleti aramaz; imhayı arzular. Gri alanlarda adalet aranır; siyah-beyaz dünyada ise sadece savaş vardır. Asena’nın babasının durumu da bu açıdan trajiktir. Baba, belki de kızını seviyordur ama zaaflarına yenik düşmüştür. Belki de çok pişmandır ama geri dönemiyordur. Ancak ikili zihin için baba sadece “hain”dir. Onun iç çatışmaları, korkuları veya pişmanlıkları, “hain” etiketi altında ezilir gider. Oysa o da bir insandır ve muhtemelen gri bir alanda, kendi cehennemini yaşamaktadır.
Sosyal medya platformlarının yapısı da (daha önceki bölümlerde değindiğimiz gibi) nüansı öldürmek üzerine tasarlanmıştır. Twitter’da 280 karakter sınırı vardır. 280 karakterde “Aslında Asena’nın travması gerçek olabilir ama anlatım tarzı Z kuşağının ironik diliyle şekillendiği için yanlış anlaşılıyor, ayrıca Evrim’in de o dönemki set koşullarında…” diye başlayan bir cümle kuramazsınız. Kurarsanız da kimse okumaz. Ancak “ASENA YALANCI!” yazarsanız, binlerce beğeni alırsınız. Platform, kısa, keskin ve slogana indirgenmiş fikirleri ödüllendirir. Nüans, detay demektir. Detay, yer kaplar, zaman alır. Dijital hız çağında detaya yer yoktur. Instagram’da bir fotoğrafın altına destan yazamazsınız; bir emoji koyar geçersiniz. 🔥 (Alev) veya 🤮 (Kusma). Bu iki emoji arasında, insani duyguların milyonlarca tonu vardır ama dijital dil, bizi bu iki uca hapseder. Ya hayransın ya nefret ediyorsun. Arası yok. Bu durum, insanların düşünce yapısını da formatlar. Artık insanlar, 280 karakterden daha uzun veya bir emojiden daha karmaşık düşünemez hale gelirler. Beyinleri, nüansı işleme yeteneğini kaybeder (atrofiye uğrar).
Bu zihinsel körlük, mağdurlara da zarar verir. Mağdurlar, “İdeal Kurban” (Ideal Victim) şablonuna uymak zorunda hissederler. Eğer toplumun kafasındaki o “saf, masum, sessiz, ağlayan” mağdur kalıbına uymazlarsa, inandırıcı bulunmayacaklarını bilirler. Bu yüzden Asena gibi “modern, güçlü, alaycı” mağdurlar, sistem tarafından reddedilir. “Sen mağdur olamazsın, çünkü çok güçlü duruyorsun” denir. Oysa travma, insanı güçlendirebilir de, sertleştirebilir de, alaycı yapabilir de. Herkesin travmaya tepkisi parmak izi gibi farklıdır. İkili düşünce, bu çeşitliliği reddeder. Tek tip bir mağdur, tek tip bir suçlu, tek tip bir gerçek arar. Bu faşizan bir tekdüzeliktir. Asena’nın “kendi gibi” olma hakkı elinden alınır. Ya “ağlayan kız” rolünü oynayacaktır ya da “yalancı kız” damgasını yiyecektir. Üçüncü bir seçenek, yani “hem ağlayan hem gülen hem öfkeli hem güçlü kız” olma şansı yoktur.
Ayrıca, “Tutarlılık Takıntısı” da nüansın düşmanıdır. İnternet dedektifleri, Asena’nın eski videolarını, fotoğraflarını tarayıp “Bakın burada Evrim’le gülüyor, hani nefret ediyordu?” diye “açık” ararlar. İnsan ilişkilerinin zamanla değişebileceğini, bir çocuğun istismarcısına (özellikle o kişi babasının sevgilisiyse) bazen yaranmak için gülebileceğini, bazen korkudan rol yapabileceğini (Stockholm Sendromu benzeri dinamikler) anlayamazlar. Onlara göre, eğer Asena Evrim’den nefret ediyorsa, doğduğu günden beri her saniye nefret etmelidir. Arada bir gülümsediyse, tüm hikaye çöker. Bu, insanı bir makine gibi görmektir. Makineler tutarlıdır; kodları neyse onu yaparlar. İnsanlar ise tutarsızdır; çelişkilerle doludur. Bir gün sever, ertesi gün nefret eder. Bir gün korkar, ertesi gün cesurlaşır. Asena’nın tutarsızlıkları, onun yalan söylediğini değil, insan olduğunu gösterir. Ancak ikili zihin, tutarsızlığı “hata” (bug) olarak algılar ve sistemi (hikayeyi) çökertir.
Sonuç olarak, Nüansın Ölümü, toplumsal zekanın gerilemesidir. Gri alanları göremeyen bir toplum, kör bir toplumdur. Asena ve Evrim olayında, gerçeğin muhtemelen “biraz orada, biraz burada” olduğunu, her iki tarafın da kendi açısından haklı ve haksız yanları olabileceğini, olayın siyah-beyaz değil, “kirli bir gri” olduğunu kabul etmek gerekir. Asena’nın canı yanmış olabilir ama ifade tarzı abartılı olabilir. Evrim kötü davranmış olabilir ama kendini haklı sanıyor olabilir. Baba ikisini de seviyor ama korkak olabilir. İşte gerçek budur: Karışık, bulanık ve rahatsız edici. Ancak dijital kalabalık, bu rahatsızlığı sevmez. Onlar, filmin sonundaki gibi “İyiler kazandı, kötüler kaybetti” netliğini isterler. Bu yüzden Asena’yı ya tahta çıkarırlar ya da çarmıha gererler. Oysa Asena, ne kraliçedir ne de şeytan; sadece yaralı, öfkeli ve kafası karışık genç bir kadındır. Onu bu “insan” haliyle kabul edememek, modern çağın en büyük trajedisidir. Biz, insanı kaybettik; geriye sadece etiketler kaldı. Ve etiketlerin dünyasında, gerçeğe yer yoktur.
Anonimlik Zırhı ve Sorumluluk Dağılımı
İnsan ahlakı, büyük ölçüde “görülme” korkusu ve “hesap verme” zorunluluğu üzerine inşa edilmiştir. Bir birey, eylemlerinin sonuçlarıyla yüzleşeceğini, toplum tarafından ayıplanacağını veya cezalandırılacağını bildiği sürece içindeki karanlık dürtüleri dizginler. Ancak internet, insanlık tarihinde eşi benzeri görülmemiş bir “Görünmezlik Pelerini” sunarak bu binlerce yıllık ahlaki denetim mekanizmasını devre dışı bırakmıştır. Anonimlik, sadece bir gizlilik aracı değil, aynı zamanda sınırsız bir zalimlik yetkisidir. Yüzü olmayan, ismi olmayan, adresi olmayan bir profilin arkasına saklanan birey, “Klavye Delikanlısı” olmaktan öteye geçerek, dijital bir cellada dönüşür. Asena’nın videosunun altına yazılan o kan dondurucu hakaretlerin, alaycı yorumların ve empati yoksunu analizlerin sahipleri, gerçek hayatta muhtemelen Asena ile karşılaşsalar gözlerini kaçıracak, belki de imza isteyecek sıradan insanlardır. Ancak o ekranın arkasında, “Anonimlik Zırhı”nı kuşandıkları anda, içlerindeki sadist serbest kalır. Bu bölümde, kimliksizleşmenin (Deindividuation) bireyi nasıl canavarlaştırdığını, linç kültürünün verdiği o ilkel hazzı ve “Herkes yapıyor, ben de yaptım” bahanesinin vicdanı nasıl uyuşturduğunu inceleyeceğiz.
Anonimlik, birey üzerindeki toplumsal baskıyı kaldırır. Sosyal psikolojide “Deindividuation” (Bireysizleşme) olarak bilinen bu süreçte, kişi kendini bir birey olarak değil, bir grubun parçası olarak görmeye başlar. Bireysel kimlik silindiğinde, bireysel ahlak da silinir. Kalabalık bir stadyumda taşkınlık yapan taraftarın psikolojisi neyse, Twitter’da linç kampanyasına katılan kullanıcının psikolojisi de odur. “Ben Ahmet değilim, ben X kullanıcısıyım ve şu an milyonlarca kişiyle birlikte hareket ediyorum” düşüncesi, kişiye muazzam bir güç ve dokunulmazlık hissi verir. Asena’ya “Yalancı sürtük” yazan bir kullanıcı, bu yorumu kendi adıyla, soyadıyla, iş yeri bilgisiyle ve aile fotoğrafıyla paylaşsaydı, bu eylemin sonuçlarını (işten atılma, ailesinden tepki görme, toplumdan dışlanma) düşünecekti. Ancak anonim bir “yumurta kafa” veya anime karakteri profil fotoğrafıyla yazdığında, bu eylemin hiçbir bedeli yoktur. Bedeli olmayan eylem, frenlenemez. İnternet, bir “cezasızlık alanı” (impunity zone) yaratır. Bu alanda, en ilkel, en bastırılmış, en karanlık fanteziler ve öfkeler, hiçbir filtreye takılmadan dışarı kusulur. Asena, bu kusmuk havuzunun hedefindeki nesnedir. Yorumcular için o bir insan değil, sadece öfkelerini boşalttıkları bir kum torbasıdır.
Sorumluluk dağılımı (Diffusion of Responsibility), bu mekanizmanın en sinsi parçasıdır. Bir linç sırasında, binlerce kişi aynı anda mağdura saldırmaktadır. Birey, kendi attığı tek bir taşın mağduru öldürmeyeceğini düşünür. “Ben sadece bir yorum yazdım, ne var bunda? Binlerce kişi çok daha kötüsünü yazmış” diyerek kendini aklar. Oysa mağdur için o “tek taş”ların toplamı, bir çığ gibidir. Asena, binlerce hakareti tek tek okuduğunda, her biri ruhunda ayrı bir yara açar. Ancak saldırgan, bu kümülatif etkiyi görmez veya görmek istemez. O, kendini o devasa linç ordusunun önemsiz bir askeri olarak görür. “Emri ben vermedim, savaşı ben başlatmadım, ben sadece kalabalığa uydum” mantığı, tarihteki en büyük kitlesel suçların (soykırımlar, pogromlar) da temel bahanesidir. İnternetteki linç kültürü, bu “kolektif suç ortaklığı”nın modern versiyonudur. Kimse suçlu değildir, çünkü herkes suçludur. Suçun tabana yayılması, vicdan azabını minimize eder. Eğer Asena intihar etseydi (ki siber zorbalık yüzünden intihar eden sayısız örnek vardır), o yorumcuların hiçbiri “Benim yüzümden oldu” demezdi. “Zaten psikolojisi bozuktu”, “Dayanamıyorsa girmeseydi internete” diyerek suçu yine mağdura atarlardı. Anonimlik, sadece kimliği değil, vicdanı da buharlaştırır.
Bu sürecin bir diğer boyutu, “Grup Kutuplaşması”dır (Group Polarization). Anonim bireyler bir araya geldiğinde, grubun genel eğilimi, bireylerin tek başınayken sahip oldukları eğilimden çok daha radikal ve uç noktalara kayar. Asena’nın videosunun altındaki yorumlarda, ilk başta belki “Acaba abartıyor mu?” gibi ılımlı şüpheler varken, zamanla bu şüpheler “Kesin yalan söylüyor”, “Babasını kıskanıyor”, “Şizofren bu kız” gibi kesin ve saldırgan yargılara dönüşür. Grup dinamiği, üyelerini daha sert, daha acımasız ve daha “net” olmaya zorlar. Ilımlı yorumlar ilgi görmez, hatta “duyar kasmakla” suçlanır. En sert, en aşağılayıcı, en “kapak yapan” yorumlar ise beğeni (like) alır. Bu ödül mekanizması, anonim saldırganı daha da vahşileştirir. Çünkü anonim dünyada statü, ne kadar zeki olduğunuzla değil, ne kadar “yıkıcı” olduğunuzla ölçülür. Birini tek cümleyle yerin dibine sokmak, dijital kabilenin takdirini kazanmanın en kestirme yoludur. Asena’ya saldıranlar, aslında birbirlerine şov yapmaktadır. Mağdur, bu şovun dekorudur.
Anonimlik, aynı zamanda “Sınıfsal ve Sosyal Hınç”ın da (Ressentiment) güvenli bir kanalıdır. Gerçek hayatta Asena gibi güzel, başarılı, ünlü ve (görünürde) zengin birine ulaşamayan, onunla aynı ortamda bulunamayan veya ona öfke duyan sıradan birey, internette ona eşittir. Hatta ondan üstündür, çünkü ona hakaret etme ve onu aşağılama gücüne sahiptir. “Bakın, o ünlü kız şimdi nasıl ağlıyor, nasıl rezil oldu” düşüncesi, saldırganın kendi hayatındaki başarısızlıkları ve eziklikleri telafi etmesini sağlar. Anonimlik, hiyerarşiyi tersine çevirir. Kral çıplaktır ve kalabalık ona taş atmaktadır. Bu taş atma eylemi, saldırgana bir güç sarhoşluğu yaşatır. Asena’ya “PR yapıyor” demek, onun zekasını ve ahlakını sorgulamaktır. Sıradan bir insan, ünlü bir oyuncuyu ahlaken yargıladığında, kendini ondan üstün bir ahlaki konuma yerleştirmiş olur. “O para için her şeyi yapar ama ben yapmam (çünkü yapacak fırsatım yok)” ikiyüzlülüğü, anonim saldırganın en büyük yakıtıdır.
Ayrıca, “Trolleme” kültürü, anonimlik zırhının en toksik ürünüdür. Troller için bir olayın gerçekliği, mağdurun acısı veya adaletin tecellisi hiçbir anlam ifade etmez. Onların tek amacı “Lulz” (sadece eğlence için yapılan kötülük) elde etmektir. Asena’nın videosunu izleyip “Makyajın akmış canım” yazan bir trol, aslında Asena’yı eleştirmiyor; sadece kaos yaratmak ve tepki almak istiyordur. Anonimlik, trolü sonuçlardan koruduğu için, trol sınır tanımaz. En hassas sinir uçlarına dokunur, en tabu konularla dalga geçer. Asena’nın babasıyla ilgili ensest imaları yapmak, onun çocukluğunu aşağılamak, trol için sadece bir oyundur. Bu oyunun kurbanı kanlı canlı bir insandır ama trol için o sadece ekrandaki bir “NPC”dir (Bölüm 6 ile bağlantılı). Trollük, empati yoksunluğunun kurumsallaşmış halidir ve anonimlik olmadan var olamaz. Gerçek adıyla trollemek, sosyal intihardır. Ancak anonim trol, ölümsüzdür. Bir hesabı kapanır, diğerini açar.
Anonimliğin sağladığı bu konfor alanı, “Bilişsel Uyumsuzluk”tan (Cognitive Dissonance) kaçınmayı da kolaylaştırır. Gerçek hayatta iyi bir baba, iyi bir eş veya saygın bir çalışan olan biri, internette bir canavara dönüştüğünde, bu iki kimlik arasındaki çelişkiyi anonimlik sayesinde yönetir. “O ben değilim, o benim internetteki persona’m” diyerek kendini kandırır. İnternetteki eylemlerini gerçek hayatının bir parçası olarak görmez. Bu bir rol yapma oyunudur (RPG). Asena’ya küfür eden kişi, akşam evinde kızına sarılıp çizgi film izleyebilir. Bu ikiyüzlülük, anonimlik sayesinde sürdürülebilir hale gelir. Eğer internetteki kimliği deşifre olsaydı, bu iki dünya çarpışır ve kişi ahlaki bir çöküş yaşardı (tıpkı “Black Mirror” bölümlerindeki gibi). Ancak anonimlik, bu çarpışmayı engeller. Kişi, gündüzleri Dr. Jekyll, geceleri (ekran başında) Mr. Hyde olarak yaşamaya devam eder ve ruh sağlığını bu bölünmüşlükle korur.
Sosyal medya platformlarının bu anonimliği teşvik etmesi veya en azından denetlememesi de (Bölüm 7 ile bağlantılı) sorunun bir parçasıdır. Platformlar, gerçek kimlik doğrulamasını zorunlu kılarsa kullanıcı kaybedeceklerini bilirler. Çünkü insanlar, gerçek kimlikleriyle bu kadar “etkileşim” (kavga, linç, polemik) yaratmazlar. Anonimlik, platformun “kaos yakıtı”dır. Kaos, trafik demektir. Dolayısıyla Asena’ya saldıran o anonim ordular, aslında platformun en değerli varlıklarıdır. Onları susturmak, platformun kendi bacağına sıkması demektir. Bu yüzden “Taciz bildir” butonları çoğu zaman işlevsizdir. Anonim hesap, kapatılsa bile 3 saniye sonra yenisi açılır. Bu bir “Hidra”dır; bir başını kesseniz yerine iki baş çıkar.
Sonuç olarak, Anonimlik Zırhı, modern insanın içindeki en karanlık potansiyelleri açığa çıkaran bir Pandora’nın Kutusu’dur. Asena olayında gördüğümüz o organize kötülük, o sınırsız acımasızlık ve o korkunç duyarsızlık, bireylerin doğuştan kötü olmasından değil, “görünmez” olduklarında neye dönüşebileceklerini gösteren bir deneyden ibarettir. Platon’un “Gyges’in Yüzüğü” efsanesindeki gibi; görünmezlik yüzüğünü takan çoban, ahlaklı bir insan olmaktan çıkıp kralı öldüren ve kraliçeyle yatan bir despota dönüşmüştü. İnternet, hepimize birer Gyges Yüzüğü dağıttı. Ve biz, o yüzüğü taktığımızda, içimizdeki çobanı öldürüp, içimizdeki despota teslim olduk. Asena’nın gözyaşları, bu despotların zafer çığlıkları arasında kaybolup gitti. Çünkü yüzü olmayan bir kalabalığa karşı, yüzü ve kalbi olan tek bir insanın kazanma şansı yoktur. Anonimlik, vicdanın en büyük düşmanıdır ve dijital çağda vicdan, çoktan “Unknown User” (Bilinmeyen Kullanıcı) tarafından hacklenmiştir.
Post-Güven Distopyası: Kimseye İnanmamanın Maliyeti
Medeniyetin en temel yapı taşı, ne yasalar ne de teknoloji; sadece ve sadece “güven”dir. Bir toplum, bireylerin birbirine, kurumlara ve en önemlisi “gerçeğe” duyduğu asgari güven zemininde yükselir. Bu zemin kaydığında, üzerine inşa edilen hiçbir yapı ayakta kalamaz. Asena ve Evrim Akın olayı üzerinden dokuz bölüm boyunca incelediğimiz; gerçeğin inkarı, PR refleksi, empati erozyonu, algoritmik nefret ve anonim zalimlik gibi patolojilerin tamamı, aslında bizi tek ve kaçınılmaz bir finale sürüklemektedir: “Post-Güven Distopyası”. Bu, artık kimsenin kimseye inanmadığı, her yardım çığlığının bir pazarlama stratejisi, her gözyaşının bir oyunculuk performansı ve her felaketin bir simülasyon olarak algılandığı bir toplumsal çöküş senaryosudur. Bu bölümde, “Yalancı Çoban” hikayesinin tersine döndüğü; çobanın doğruyu söylediği ama köy halkının paranoyadan dolayı kurdu bile “hologram” sandığı bu yeni çağın maliyetini, toplumsal çimentonun nasıl çözüldüğünü ve bireyin mutlak yalnızlaşmasını irdeleyeceğiz.
Güvenin yok olduğu bir toplumda, ilk kurban “dayanışma” olur. İnsanlar, tarih boyunca felaketler karşısında birbirlerine tutunarak hayatta kalmışlardır. Depremlerde enkaz altındakileri kurtaran, salgınlarda komşusuna çorba götüren, savaşlarda siper arkadaşını sırtlayan şey, “öteki”nin acısının gerçek olduğuna duyulan inançtır. Ancak dijital çağın yarattığı şüphecilik kültürü, bu inancı kemirmiştir. Eğer bir toplum, Asena gibi travmasını anlatan bir gence ilk refleks olarak “PR yapıyor” diyorsa, yarın enkaz altından “Kurtarın beni” diye tweet atan birine de “Etkileşim kasıyor” diyecektir. Bu bir abartı değil, yaşanmakta olan bir gerçekliktir. Sosyal medyada yardım isteyen kanser hastalarına “IBAN atma dolandırıcı”, evi yanan aileye “Sigortadan para almak için yaktılar” diyen kitle, istisna olmaktan çıkıp ana akım haline gelmektedir. Bu, “Toplumsal Bağışıklık Sistemi”nin çöküşüdür. Vücut, kendi hücrelerini (vatandaşlarını) düşman veya virüs (dolandırıcı/yalancı) olarak algılayıp onlara saldırmaya başladığında, o organizma (toplum) hayatta kalamaz.
Bu distopyada, “Gerçek” kavramı da anlamını yitirir. Post-Truth (Hakikat Sonrası) çağında, gerçek artık kanıtlarla değil, inançlarla ve duygularla şekillenir. Bir video kaydı, bir mahkeme tutanağı veya bir adli tıp raporu bile, şüpheci kitleyi ikna etmeye yetmez. “Deepfake” teknolojisinin de yaygınlaşmasıyla, “Gözümle görsem inanmam” sözü, mecaz olmaktan çıkıp literal bir gerçeğe dönüşmüştür. Asena’nın gözyaşları, 4K çözünürlükte bile olsa, izleyici için bir “render” (bilgisayar üretimi görüntü) şüphesi taşır. Bu şüphe, toplumu kolektif bir şizofreniye sürükler. Kimse neyin gerçek, neyin simülasyon olduğunu bilemez. Bu belirsizlik ortamında, insanlar en ilkel savunma mekanizmasına, yani “Kabilecilik”e sığınırlar. “Sadece benim grubum (tarikatım, partim, fan kulübüm) doğruyu söyler, geri kalan herkes yalan söylüyor” inancı, toplumu gettolaştırır. Ortak zemin (Common Ground) kaybolur. Asena olayında olduğu gibi; Evrimciler ve Asenacılar olarak ayrılan gruplar, aynı videoyu izler ama tamamen farklı iki gerçeklik görürler. Biri “mağduriyet”, diğeri “iftira” görür. İki tarafın uzlaşması imkansızdır, çünkü aynı epistemolojik zeminde (aynı gerçeklik algısında) yaşamamaktadırlar.
Bu güven krizinin ekonomik maliyeti de devasadır. Güvenin düşük olduğu toplumlarda (Low Trust Societies), işlem maliyetleri artar. Herkes herkesten şüphelendiği için, her adımda daha fazla sözleşme, daha fazla avukat, daha fazla güvenlik kamerası ve daha fazla bürokrasi gerekir. Kimse kimseye “söz” ile iş yapamaz. Bu durum, sadece ticareti değil, insan ilişkilerini de hantallaştırır ve pahalı hale getirir. Duygusal ekonomi de çöker. Birine aşık olmak, birine sırrını vermek veya birine dert yanmak, “büyük risk” olarak kodlanır. “Ya bunu bana karşı kullanırsa?”, “Ya beni ifşa ederse?”, “Ya bu anlattıkları yalan ve beni sömürüyorsa?” korkusu, insanları duygusal cimriliğe iter. İlişkiler, “stratejik ortaklıklar”a dönüşür. Asena’nın babasıyla olan ilişkisi bile, bu güvensizlik ortamında bir “çıkar ilişkisi” (baba için genç sevgili, kız için miras vs.) olarak yorumlanır. Kimse, “belki de sadece seviyorlardır” veya “belki de sadece üzgündür” gibi saf ve insani bir ihtimali aklına getirmez. Saflık, aptallıkla eşdeğer görülür. Bu yüzden herkes “kurt” olmak zorundadır; kuzu olan yenir.
Birey açısından bu distopyanın sonucu, “Mutlak Yalnızlaşma”dır. İnternet sayesinde milyarlarca insanla “bağlı” (connected) olsak da, aslında hiç kimseyle “bağ” (bond) kuramayız. Çünkü bağ kurmak, savunmasız olmayı gerektirir. Savunmasız olduğumuz anda “PR yapıyor” damgası yiyeceğimizi, linç edileceğimizi veya kandırılacağımızı bildiğimiz için, etrafımıza kalın duvarlar öreriz. Herkesin bir “Persona”sı (Maskesi) vardır. Sosyal medyada mutlu, başarılı, güçlü ve umursamaz profiller çizeriz. Gerçek acılarımızı, gerçek korkularımızı paylaşamayız. Paylaşırsak, Asena gibi yargılanırız. Bu yüzden herkes rol yapar. Ve herkes rol yaptığı için, kimse kimseye inanmaz. Bu kısırdöngü, bireyi kalabalıklar içinde yapayalnız bırakır. Gece yastığa başını koyduğunda, o gün aldığı binlerce beğeniye rağmen, onu gerçekten tanıyan ve anlayan tek bir kişinin bile olmadığını fark eder. Bu varoluşsal boşluk, depresyon, anksiyete ve intihar oranlarındaki artışın temel sebeplerinden biridir.
Siyasi ve toplumsal sonuçlar ise daha da ürkütücüdür. Güvensiz toplumlar, otoriter rejimlere ve demagoglara daha açıktır. Çünkü insanlar, karmaşık ve güvenilmez bir dünyada, onlara “basit ve kesin” yalanlar söyleyen, “düşmanları” (ötekileri) işaret eden ve “düzeni sağlayacak” güçlü liderlere sığınma ihtiyacı hissederler. “Herkes yalancı ama ben doğruyum” diyen popülist liderler, bu güvensizlik ikliminde yükselir. Asena olayındaki “Evrim Akın’ın hukuk sopası göstermesi” ve kitlenin buna “Güçlü kadın, helal olsun” diye destek vermesi, bu eğilimin mikro bir örneğidir. İnsanlar, mağdurun gözyaşına (zayıflığa) değil, failin gücüne (otoriteye) saygı duymaya başlarlar. Çünkü zayıflık “şüpheli”, güç ise “gerçek”tir. Güçlünün yanında durmak, güvensiz dünyada hayatta kalma stratejisidir. Adalet duygusu, güç tapıncına yenik düşer.
Ayrıca, “Kurumsal Çürüme” de hızlanır. Hukuk sistemi, medya, akademi ve sağlık sistemi gibi güvene dayalı kurumlar, itibarını kaybeder. “Doktorlar ilaç satmak için hastalık uyduruyor”, “Gazeteciler fonlandığı için haber yapıyor”, “Hakimler satıldığı için karar veriyor” inancı yerleşir. Bu inanç, bazen haklı sebeplere dayansa da, genellendiğinde toplumu felç eder. Kimse aşı olmaz, kimse haber okumaz, kimse mahkemeye gitmez. Herkes “kendi adaletini” sağlamaya, kendi ilacını bulmaya, kendi gerçeğini yaratmaya çalışır. Bu, kaosun başlangıcıdır. Asena olayında gördüğümüz “Sosyal Medya Mahkemeleri”, resmi hukuka duyulan güvensizliğin sonucudur. İnsanlar, mahkemenin vereceği kararı beklemez veya ona inanmaz; Twitter’da kurulan darağacında hüküm verirler. Bu, linç kültürünün kurumsallaşmasıdır. Adalet, “kanıt”a değil, “algı”ya göre dağıtılır. Kim daha iyi hikaye anlatırsa, kim daha iyi PR yaparsa, o haklıdır.
Eğitim ve yeni nesiller üzerindeki etkisi ise (Bölüm 3 ile bağlantılı olarak) geleceğimizi tehdit eder. Çocuklar, bu güvensizlik atmosferinde büyürler. Onlara “Yabancılarla konuşma” uyarısının ötesinde, “Kimseye, hiçbir şeye, gördüğün videoya, okuduğun habere, hatta arkadaşının gözyaşına bile inanma” öğretilir. Bu çocuklar, “Sinik” (Cynical) bireyler olarak yetişirler. İdealleri, hayalleri, dünyayı değiştirme umutları yoktur. Çünkü dünya, onlara göre “büyük bir yalan”dan ibarettir. Tek amaçları, bu yalan dünyada “en iyi oyuncu” olmaktır. Asena’ya saldıran Z kuşağı üyeleri, aslında bu eğitimin başarılı mezunlarıdır. Onlar, sistemin onlara öğrettiği şeyi yapıyorlar: “Duygulanma, sorgula, alay et, geç.”
Peki, bu distopyadan çıkış var mı? Güven, bir kez kırıldığında onarılması en zor şeydir. Ancak imkansız değildir. Çıkış yolu, “Radikal Samimiyet” ve “Yerel Dayanışma”dan geçer. İnternetin o devasa, anonim ve güvenilmez okyanusundan biraz uzaklaşıp, fiziksel dünyada, göz teması kurabildiğimiz, dokunabildiğimiz insanlarla küçük güven adacıkları oluşturmak zorundayız. Asena’nın videosunu izleyip yorum yazmak yerine, yanımızdaki arkadaşımıza “Nasılsın?” diye sormak, gerçek bir bağ kurmak, güven kaslarımızı yeniden çalıştırabilir. Ayrıca, eleştirel düşünceyi “her şeyi reddetmek” olarak değil, “gerçeği aramak” olarak yeniden tanımlamalıyız. Şüphe, gerçeğe giden bir araç olmalıdır; gerçeği yok eden bir silah değil. Medya okuryazarlığı, empati eğitimi ve dijital detoks, bu sürecin parçaları olmalıdır.
Ancak mevcut gidişat, bu uyanışın çok zor olduğunu gösteriyor. Algoritmalar bizi kışkırtmaya (Bölüm 7), anonimlik bizi canavarlaştırmaya (Bölüm 9) ve tembellik bizi kolay yargılara (Bölüm 2) ittiği sürece, Post-Güven Distopyası derinleşecek. Asena ve Evrim Akın olayı, bu büyük çöküşün sadece küçük bir fragmanıdır. Yarın başka bir isim, başka bir olay gündeme gelecek ve biz yine aynı senaryoyu oynayacağız: “PR bu”, “Yalan söylüyor”, “Linç edelim”. Ve her seferinde, insanlığımızdan bir parça daha kopacak. Ta ki geriye, ekran başında oturan, duygusuz, inançsız ve yapayalnız biyolojik robotlar kalana dek. O gün geldiğinde, “Masa mavidir” diyen birine verecek cevabımız bile olmayacak; çünkü artık ne masanın, ne mavinin, ne de bizim bir gerçekliğimiz kalmış olacak. Her şey, bir “içerik”ten ibaret olacak ve içerik bittiğinde, ekran kararacak.
