Türkiye’de İktidarın Genetik Kodları: İki Asırlık Bir Sürekliliğin Anatomisi

Önsöz: Aynı Oyunun Farklı Perdesi

Bu topraklarda iktidarın bir ruhu, bir genetiği vardır. Yüzler değişir, maskeler düşer, yeni maskeler takılır. Kostümler, ideolojiler, bayraklar ve liderlerin isimleri, tarihin sahnesinde bir fırtınayla gelir, bir fırtınayla gider; ancak sahne aynı kalır, dekor hiç sökülmez ve oynanan oyunun o trajik ana senaryosu neredeyse hiç değişmez: Devleti kurtarmak, milleti yola getirmek, düşmanları ezmek. Bu, iki asırdır süren, perdesi hiç kapanmayan, başrol oyuncuları birbirine ne kadar düşman olursa olsun, eninde sonunda aynı role bürünen bitimsiz bir oyunun hikâyesidir. Sahnede kan vardır, ihanet vardır, büyük zaferler ve ondan daha büyük yıkımlar vardır. Ama en çok, kendi elleriyle yarattığı kurtarıcıların gölgesinde yaşamaya mahkûm edilmiş bir milletin, aynı oyunu farklı bir perdeymiş gibi defalarca izlemesinin yorgunluğu vardır.

Resmi tarih, bize bu oyunu, birbirinden bağımsız, keskin kopuşlarla ayrılmış farklı piyesler olarak anlatır. Bize, Sultan II. Abdülhamid’in karanlık istibdadının, İttihat ve Terakki’nin “hürriyet” kahramanları tarafından yıkıldığını söyler. Ardından, İttihatçıların maceraperestliğinin imparatorluğu batırdığını ve Mustafa Kemal Atatürk’ün, o enkazın üzerinden, geçmişin tüm günahlarından arınmış, bembeyaz, yepyeni bir sayfa açtığını öğretir. Sonra, Atatürk’ün kurduğu Tek Parti rejiminin “zulmüne”, Adnan Menderes’in “Yeter! Söz Milletin!” diyerek son verdiğini, böylece gerçek demokrasinin başladığını fısıldar. Ve nihayet, Recep Tayyip Erdoğan’ın, tüm bu “eski Türkiye”nin vesayetçi, seçkinci ve halka yabancı yapısıyla hesaplaşarak, “milletin adamı” olarak sahneye çıktığını ve her şeyi yeniden başlattığını ilan eder. Bu anlatı, rahatlatıcıdır; çünkü her dönemi kendi içinde başlatıp bitirir, sorumlulukları sınırlar ve bize sürekli olarak “yeniden başlama” umudu verir. Ancak bu anlatı, konforlu olduğu kadar, yanıltıcı ve körleştiricidir.

Elinizdeki bu yazı dizisi, bu keskin ayrımların, bu radikal kopuşların, büyük ölçüde, iktidar sahiplerinin kendi meşruiyetlerini inşa etmek için yarattıkları birer illüzyon olduğunu iddia ediyor. Bu dizinin temel tezi şudur: Sultan Abdülhamid’den Atatürk’e, Menderes’ten Erdoğan’a uzanan çizgideki liderler, birbirlerinden nefret etseler de, birbirlerini devirseler de, birbirlerinin mirasını lanetleseler de, aslında aynı otoriter devlet geleneğinin farklı yüzleri, aynı siyasi genetiğin farklı taşıyıcılarıdır. Onları birbirine bağlayan şey, benimsedikleri ideolojiler (İslamcılık, Kemalizm, Liberal Muhafazakârlık) değil, iktidarı kullanma biçimleri, devlete ve topluma bakış açıları ve en nihayetinde, mutlak gücün zirvesine ulaştıklarında geçirdikleri o kaçınılmaz psikolojik dönüşümdür. Bu, Abdülhamid’in paranoid beka devletinin, onu deviren İttihatçıların komplocu ruhuna nasıl miras kaldığının; İttihatçıların acımasız “parti-devlet” modelinin ve toplum mühendisliği arzusunun, onları tasfiye eden Cumhuriyet’in kurucu kadroları tarafından nasıl daha sistematik bir şekilde hayata geçirildiğinin hikâyesidir. Bu, Atatürk’ün inşa ettiği karizmatik ve yanılmaz “Tek Adam” kültünün, ona en ağır eleştirileri yöneltenlerden onu taklit etmeye çalışanlara kadar, kendisinden sonraki tüm liderler için nasıl bir şablon, bir rol model sunduğunun analizidir.

Bu değişmeyen ruhun, bu siyasi genetiğin temel kodları nelerdir? Birincisi, devletin, toplumun ve bireyin üzerinde, korunması gereken kutsal ve mutlak bir varlık olarak görülmesidir. Bu “devlet fetişizmi”, onun bekasını, her türlü ahlaki, hukuki ve insani bedelin üzerinde tutar. İkincisi, bu kutsal devleti koruma ve kurtarma misyonunun, her zaman, halktan daha iyi bildiğine, daha ileri görüşlü olduğuna inanılan seçkin bir “kurucu” veya “kurtarıcı” kadroya ya da lidere ait olduğu inancıdır. Bu, halka rağmen halk için hareket etmeyi meşru gören o derin paternalist (babacan) reflekstir. Üçüncüsü ve en önemlisi, bu beka ve kurtuluş misyonunun, her zaman, ülkeyi içeriden ve dışarıdan kuşatan, gerçek veya hayali “düşmanlara” karşı verilen sürekli bir ölüm kalım savaşı olarak sunulmasıdır. Bu paranoid dünya görüşü, her türlü muhalefeti “ihanet” olarak damgalamayı, her türlü baskı ve otoriterliği ise bu “kutsal savaş” için alınması zorunlu tedbirler olarak meşrulaştırmayı sağlar. İşte bu üç temel kod –devletin kutsallığı, kurtarıcı liderin seçkinliği ve bitmeyen düşman paranoyası– iki asırdır Türkiye siyasetinin o hiç değişmeyen oyununun temelini oluşturur.

Bu bir yargılama metni değil, bir teşhis çabasıdır. Amacımız, tarihin bu anıtsal figürlerini şeytanlaştırmak veya kahramanlaştırmak, putları kırmak ya da yeni putlar yaratmak değildir. Amacımız, kendi ellerimizle yaptığımız veya yıkılmasına alkış tuttuğumuz putların, aslında hep aynı kilden, aynı otoriter atölyeden çıktığını anlamaktır. Bu yazı dizisi, okuyucuyu, siyasi sadakatlerin ve nefretlerin yarattığı o boğucu siperlerden çıkıp, daha serin ve daha bütünlüklü bir tepeye davet ediyor. Bu tepeden bakıldığında, birbirine düşman gibi görünen liderlerin, aslında aynı rolü nasıl paslaştıklarını, aynı yöntemleri nasıl kullandıklarını ve aynı trajik sona doğru nasıl sürüklendiklerini görmek, hem şaşırtıcı hem de aydınlatıcı olacaktır. Zira bir milletin kaderi, sahnedeki oyuncuları değiştirmekle veya onlara körü körüne alkış tutmakla değil, sahnenin kendisini, o hiç değişmeyen oyunu ve bize ezberletilen o kurban ve kurtarıcı rollerini sorgulamakla değişir. Şimdi perdeyi sonuna kadar aralama ve iki asırlık bu oyunun kulisine, geçmişin bütün hayaletleriyle yüzleşmeye girme vakti.


Bölüm 1: Geleneksel Otokrasi: Padişahın Sınırlı Gücü

Önsözde çizilen çerçevenin, yani bu topraklardaki iktidar ruhunun iki asırlık genetik kodlarını anlama çabasının ilk adımı, yanıltıcı bir başlangıç noktasından, bir klişeden kaçınmayı zorunlu kılar. Bu klişe, zihinlerimize kazınmış olan o heybetli, sorgulanamaz ve mutlak irade sahibi Osmanlı Padişahı portresidir. Fatih Sultan Mehmet’in kudretli duruşu, Kanuni Sultan Süleyman’ın muhteşem alayları, IV. Murad’ın demir yumruğu… Bütün bu imgeler, bize tek bir adamın dudağından çıkan bir sözün, devasa bir imparatorluğun en ücra köşesinde dahi anında kanun haline geldiği, hiçbir gücün ona karşı duramadığı bir sistemin varlığını fısıldar. Bu, modern çağın merkezileşmiş güç fantezilerinin geçmişe yansıtılmasından doğan, rahatlatıcı ama tarihsel olarak kusurlu bir tablodur. Gerçekte, III. Selim’in çaresiz reform çabalarıyla başlayacak olan o sancılı modernleşme sürecinden önceki Osmanlı iktidar yapısı, bir piramitten çok, hassas dengeler üzerine kurulmuş, sürekli pazarlıkların ve gizli ittifakların şekillendirdiği karmaşık bir ekosisteme benziyordu. Padişah, bu ekosistemin merkezindeki en güçlü figürdü, evet; ancak o, sistemin tek sahibi değil, en önemli oyuncusuydu. Onun gücü mutlak değil, koşullara bağlıydı ve bu gücü dengeleyen, sınırlayan ve hatta zaman zaman tehdit eden köklü kurumlar ve gelenekler mevcuttu. İşte bu yüzden, Türkiye’nin modern otoriterliğinin doğuşunu anlamak için, önce onun neyin yıkıntıları üzerine inşa edildiğini, yani o eski, geleneksel ve aslında oldukça “sınırlı” otokrasinin anatomisini derinlemesine incelemek gerekir. Çünkü II. Mahmud’un baltasının tek bir darbeyle yok edeceği o eski dünya, kendisinden sonra gelecek olan tüm liderlerin bilinçaltında hem bir nostalji nesnesi hem de bir daha asla geri dönülmemesi gereken bir zayıflık timsali olarak yaşayacaktı.

Klasik Osmanlı iktidar anlayışının temelinde, modern devletin toplum mühendisliği arzusundan tamamen farklı bir meşruiyet kaynağı ve amaç yatıyordu: “Nizâm-ı Âlem” yani dünya düzeninin korunması. Padişahın görevi, yeni bir toplum, yeni bir insan tipi yaratmak, halkın kültürünü, dilini veya yaşam tarzını kendi ideolojisi doğrultusunda dönüştürmek değildi. Onun asli vazifesi, Allah tarafından kurulduğuna inanılan mevcut sosyal ve ahlaki düzeni, adalet dairesi içinde korumak, tebaasını iç ve dış düşmanlara karşı himaye etmek ve bu düzenin işlemesi için gerekli olan asayişi sağlamaktı. Bu anlayış, devlete, toplumun her alanına nüfuz eden totaliter bir müdahale arzusundan ziyade, bir bahçıvanın sükûnetini yüklüyordu. Devletin işi, bahçedeki her bir çiçeği söküp yerine tek tip, tek renk güller dikmek değil, her bir bitkinin kendi doğası içinde büyümesine izin vererek bahçenin genel ahengini ve verimliliğini korumaktı. Bu felsefenin en somut yansıması, imparatorluğun çok uluslu ve çok dinli yapısını yüzyıllarca bir arada tutmayı başaran Millet Sistemi idi. Devlet, bir Rum’un, bir Ermeni’nin veya bir Yahudi’nin evinde nasıl yaşadığına, hangi dili konuştuğuna, ibadetini nasıl yaptığına karışmazdı. Onlar, kendi cemaat liderleri ve kendi hukuk sistemleri içinde yaşarlar, evliliklerini, boşanmalarını, miras davalarını kendi kurallarına göre çözerlerdi. Devletin onlardan tek beklentisi, vergilerini zamanında ödemeleri ve padişahın otoritesine, yani o genel ahenge sadakat göstermeleriydi. Bu, modern bir hoşgörü anlayışından ziyade, derin bir pragmatizmin ve iktidarın sınırlarını bilmenin bir sonucuydu. Devletin teknolojik ve bürokratik imkanları, her bir bireyin hayatını en ince ayrıntısına kadar denetlemeye ve dönüştürmeye zaten yetmezdi. Dahası, böyle bir arzu, sistemin temelindeki “nizâm-ı âlem” fikrine de aykırıydı. Bu yüzden, III. Selim sonrası modernleşmeci liderlerin ve nihayetinde Cumhuriyet kurucularının en temel saplantısı olan “makbul vatandaş” yaratma projesi, klasik dönem padişahlarının zihin dünyasına tamamen yabancı bir kavramdı. Onlar, toplumu bir proje sahası olarak değil, korunması gereken kutsal bir emanet olarak görüyorlardı. Bu durum, onların iktidarını daha az otoriter yapmazdı, ancak bu otoritenin hedeflerini ve sınırlarını kökten farklılaştırırdı.

Bu felsefi ve geleneksel sınırların yanı sıra, padişahın gücünü somut olarak dengeleyen üç büyük kurumsal güç odağı vardı. Bunlardan ilki ve belki de en korkutucusu, bizzat padişahın kendi “kulları” olan Kapıkulu Ocakları, yani Yeniçeriler ve diğer askeri sınıflardı. Devşirme sistemiyle yetiştirilen, doğrudan padişahın şahsına bağlı olan bu ordu, teoride onun iradesinin yeryüzündeki kılıcıydı. Ancak pratikte, özellikle 17. yüzyıldan itibaren, bu kılıç sık sık sahibinin boğazına dayanan bir tehdide dönüşmüştü. Yeniçeriler, sadece savaş meydanlarında değil, başkent İstanbul’un kalbinde de muazzam bir siyasi ve ekonomik güç haline gelmişlerdi. Kışlaları, esnaf teşkilatlarıyla iç içe geçmiş ekonomik ağları ve kolektif bir bilince sahip olmaları, onları padişahın her kararını tartan ve kendi çıkarlarına aykırı bulduklarında anında tepki gösteren bir baskı grubuna dönüştürmüştü. Onların hoşnutsuzluğunun sembolü, tarihe “kazan kaldırma” olarak geçen o meşhur ritüeldi. Kışlalarında pişen çorbayı yemeyi reddederek kazanlarını Etmeydanı’na çıkaran Yeniçeriler, aslında padişaha ve onun hükümetine açıkça “Sizin yönetiminizi ve kararlarınızı artık tanımıyoruz” mesajını veriyorlardı. Bu mesaj, sarayda deprem etkisi yaratır, çoğu zaman istenmeyen sadrazamların veya saray ağalarının kellerinin gitmesiyle, bazen de bizzat padişahın tahttan indirilmesiyle sonuçlanırdı.

Tarih, bu gücün ne kadar acımasız olabildiğinin kanlı örnekleriyle doludur. Henüz on sekiz yaşındaki genç ve idealist padişah II. Osman’ın (Genç Osman) trajik sonu, bu durumun en sarsıcı kanıtıdır. Lehistan seferi sırasında ordunun disiplinsizliğinden şikayet eden ve Yeniçeri Ocağı’nı kaldırarak yerine Anadolu ve Mısır’dan devşirilecek yeni bir ordu kurmayı planlayan Genç Osman, bu cüretkar reform arzusunun bedelini canıyla ödemiştir. Planlarını öğrenen Yeniçeriler, sarayı basarak genç padişahı yakalamış, türlü hakaretlerle sokaklarda sürükledikten sonra Yedikule Zindanları’nda boğarak katletmişlerdir. Bu olay, bir padişahın, ne kadar iyi niyetli olursa olsun, devletin temel direklerinden biri olarak görülen bir kurumun varlığına dokunmaya kalktığında başına nelerin gelebileceğini tüm Osmanlı hanedanının hafızasına silinmez bir şekilde kazımıştır. Benzer şekilde, IV. Mehmed döneminde yaşanan ve tarihe Çınar Vakası (Vaka-i Vakvakiye) olarak geçen olayda, ekonomik durumdan ve saraydaki bazı isimlerin yönetiminden şikayetçi olan askerler, padişahtan otuza yakın devlet adamının kendilerine teslim edilmesini istemişler, bu isimleri Sultanahmet Meydanı’ndaki çınar ağaçlarına asarak infaz etmişlerdir. Padişah, kendi sarayının en güvendiği isimleri, isyancıların eline teslim etmek zorunda kalmış, iradesinin ne kadar kırılgan olduğunu acı bir şekilde tecrübe etmiştir. Bu örnekler, Yeniçerilerin sadece maaşları geciktiğinde isyan eden bir güruh olmadığını, aynı zamanda devletin siyasi gidişatını, kimin vezir olacağını, hangi politikanın izleneceğini ve en önemlisi hangi reformların “yapılamayacağını” belirleyen, adeta bir “veto hakkına” sahip bir güç odağı olduğunu göstermektedir. Padişah, bir yasa çıkarabilir, bir ferman yayınlayabilirdi; ancak bu fermanın uygulanabilirliği, kışladaki kazanların devrilip devrilmeyeceğine bağlıydı. Bu durum, III. Selim ve II. Mahmud gibi reformcu padişahların neden bu kadar temkinli ve gizli hareket etmek zorunda kaldıklarını ve nihayetinde II. Mahmud’un neden bu “hastalığı” kökünden kazımak için Vaka-i Hayriye gibi kanlı bir çözüme başvurduğunu da açıklar.

Padişahın iradesini sınırlayan ikinci büyük güç odağı ise, askeri gücün karşısında manevi ve hukuki bir otoriteyi temsil eden Ulema, yani ilmiye sınıfıydı. Osmanlı Devleti, bir teokrasi olmasa da, temel meşruiyetini İslam’a dayandıran bir devletti ve devletin tüm hukuk sistemi Şeriat üzerine kuruluydu. Bu sistemde padişah, kanunların yaratıcısı değil, Allah’ın kanunlarının, yani Şeriat’ın yeryüzündeki uygulayıcısı ve koruyucusuydu. Dolayısıyla, onun iradesi, teoride her zaman İslam hukukunun çizdiği sınırların içindeydi. Bu sınırların bekçiliğini ise, medreselerde yetişen, kadılardan müderrislere ve en tepede Şeyhülislam’a kadar uzanan geniş ve güçlü bir sınıf olan Ulema yapıyordu. Şeyhülislam, sadece bir din adamı değil, aynı zamanda devletin en yüksek hukuk otoritesiydi. Padişahın en kritik kararları, savaş ilanları, yeni vergilerin konulması, idam cezaları ve hatta hanedan üyelerinin katli gibi siyasi eylemler, meşruiyet kazanabilmek için Şeyhülislam’dan alınan bir fetvaya ihtiyaç duyardı. Fetva, bir eylemin “şer’an caiz olup olmadığına” dair verilen hukuki bir görüştü ve bu görüş, padişahın eylemini sadece yasal değil, aynı zamanda ahlaki ve dini olarak da meşrulaştıran bir kalkan görevi görüyordu.

Bu mekanizma, çoğu zaman sarayın istediği yönde işleyen bir formalite gibi görünse de, Ulema’nın zaman zaman padişahın iradesine direndiği ve onu engellediği durumlar da yaşanmıştır. Şeyhülislam, padişah tarafından atanıp azledilebilen bir memur olmasına rağmen, temsil ettiği manevi otorite ve arkasındaki geniş ilmiye sınıfının desteği sayesinde önemli bir güce sahipti. Bir Şeyhülislam’ın, padişahın bir talebini “şer’an uygun değildir” diyerek reddetmesi, o kararın meşruiyet zeminini tamamen ortadan kaldırabilir ve padişahı halkın ve ordunun gözünde zor durumda bırakabilirdi. Örneğin, Kanuni Sultan Süleyman gibi kudretli bir padişahın bile, çok sevdiği oğlu Şehzade Mustafa’yı boğdurmadan önce, bu eylemin devletin bekası için gerekli olduğuna dair Şeyhülislam Ebussuud Efendi’den fetva almak için ne kadar çaba sarf ettiği bilinmektedir. Bu, hukuki bir zorunluluktan çok, vicdani ve siyasi bir meşruiyet arayışının bir göstergesidir. Daha da önemlisi, Ulema sınıfı, sadece fetva yoluyla değil, aynı zamanda toplumdaki yaygın nüfuzları, kontrol ettikleri devasa vakıf mülkleri ve adalet sisteminin her kademesinde yer almaları sayesinde de muazzam bir direniş potansiyeli taşıyordu. Özellikle toplumsal hayata dair yapılacak yenilikler, Ulema’nın direniş duvarına çarpabiliyordu. Matbaanın Osmanlı topraklarına gelişinden sonra uzun süre dini eserlerin basımına izin verilmemesi gibi olaylar, genellikle Ulema’nın geleneksel yapıya ve kendi otoritelerine yönelik bir tehdit olarak gördükleri yeniliklere karşı gösterdikleri direncin bir sonucu olarak yorumlanır. Bu durum, padişahın gücünün sadece kılıçla değil, aynı zamanda kalemle, fetvayla ve manevi otoriteyle de sınırlandığını, onun her istediğini yapabilen bir tiran değil, karmaşık bir hukuk ve gelenek sistemi içinde hareket etmek zorunda olan bir hükümdar olduğunu göstermektedir. Bu hukuki ve manevi çerçeve, 19. yüzyıl modernleşmecilerinin en çok şikayet edeceği ve “ilerlemenin önündeki en büyük engel” olarak göreceği bir yapıydı.

Padişahın otoritesini İstanbul surlarının dışında eriten üçüncü ve son büyük etken ise, imparatorluğun devasa coğrafyası ve bu coğrafyada hüküm süren yerel güç odakları, yani Ayanlar ve derebeyleriydi. Klasik dönemde, merkezî otoritenin gücü, başkentten uzaklaştıkça logaritmik olarak azalırdı. Telgrafın, demiryolunun, modern bir jandarma teşkilatının olmadığı bir dünyada, padişahın Halep’te, Diyarbakır’da veya Yanya’da olup bitenleri anında kontrol etmesi ve iradesini eksiksiz bir şekilde uygulaması fiziksel olarak imkansızdı. Bu otorite boşluğunu, bulundukları bölgelerde nesillerdir hüküm süren, kendi küçük ordularına sahip olan, vergi toplama imtiyazını elinde bulunduran ve halk üzerinde padişahtan daha fazla nüfuzu olan güçlü yerel aileler, yani Ayanlar dolduruyordu. Bu yapı, Avrupa feodalizminden farklıydı; Ayanlar teoride padişahın birer memuru veya mültezimiydi ve meşruiyetlerini ondan alıyorlardı. Ancak pratikte, bu ilişki bir emir-komuta zincirinden çok, bir pazarlık ve karşılıklı bağımlılık ilişkisiydi. Padişah, sefere çıkacağı zaman ordusu için gereken askerleri (sekban, levent) ve lojistik desteği Ayanlardan sağlamak zorundaydı. Vergilerin toplanıp hazineye aktarılması yine onların aracılığıyla mümkündü. Ayanlar ise, kendi bölgelerindeki otoritelerini ve rakiplerine karşı üstünlüklerini korumak için, merkezden, yani padişahtan gelen bir atama fermanına, bir meşruiyet belgesine ihtiyaç duyuyorlardı.

Bu hassas denge, 18. yüzyılda merkezî otoritenin zayıflamasıyla birlikte Ayanların lehine bozuldu. Anadolu ve Rumeli’nin birçok bölgesinde Çapanoğulları, Karaosmanoğulları, Canikliler gibi hanedanlar, adeta kendi küçük devletçiklerini kurmuşlardı. Bu aileler, İstanbul’a vergi gönderiyor, padişahın fermanlarına saygı duyuyor gibi görünseler de, kendi topraklarında mutlak hakimdi. Kendi adlarına vergi topluyor, kendi adalet sistemlerini işletiyor ve padişahın atadığı valileri veya kadıları dinlemeyebiliyorlardı. Hatta bazen, Tepedelenli Ali Paşa veya Pazvantoğlu Osman gibi figürler, açıkça İstanbul’a isyan bayrağı açarak merkezî hükümeti yıllarca meşgul edebiliyorlardı. Bu durumun en dramatik tezahürü, 1808 yılında yaşanan Sened-i İttifak olayıdır. Taht kavgaları ve isyanlarla boğuşan merkezî hükümet, Alemdar Mustafa Paşa’nın önderliğinde Rumeli ve Anadolu’dan gelen güçlü Ayanlarla masaya oturmak ve onların haklarını ve imtiyazlarını tanıyan bir belgeyi imzalamak zorunda kalmıştır. Bu belge, adeta İngiltere’deki Magna Carta’ya benzetilir ve Osmanlı tarihinde padişahın, kendi tebaası olan bir grupla bir sözleşme imzalayarak kendi yetkilerini ilk kez yazılı olarak sınırlandırdığı bir an olarak görülür. Sened-i İttifak kısa ömürlü olmuş ve uygulanamamış olsa da, zihniyet olarak ortaya koyduğu gerçek sarsıcıydı: Padişahın iradesi, artık taşradaki yerel güçlerin iradesiyle pazarlık etmek, onlarla uzlaşmak zorundaydı. Bu, imparatorluğun aslında tek bir merkezden yönetilen monolitik bir yapı değil, merkezle çevre arasında sürekli bir güç mücadelesinin yaşandığı, adeta de-facto bir federal sistem olduğunu gösteriyordu. İşte bu dağınık ve pazarlığa dayalı güç yapısı, II. Mahmud’un ve ondan sonraki tüm merkeziyetçi liderlerin ortadan kaldırmak için savaşacağı en temel hedef olacaktı. Onların gözünde güçlü devlet, Ayanların yok edildiği, merkezin iradesinin ülkenin en ücra köyüne bile sorgusuz sualsiz ulaştığı bir devletti.

Sonuç olarak, 19. yüzyılın şafağında Osmanlı İmparatorluğu’ndaki iktidar manzarası, bize öğretilen mutlakiyetçi tablodan oldukça farklıydı. Saraydaki padişah, evet, kudretliydi; ancak bu kudret, Yeniçerilerin kılıçlarının gölgesinde, Ulema’nın fetvalarının sınırları içinde ve Ayanların pazarlık masasında sürekli olarak yeniden şekilleniyordu. Bu sistem, bir denge ve denetleme mekanizması olarak görülebilir; ancak aynı zamanda devletin hızlı ve radikal kararlar almasını, çağın getirdiği askeri ve ekonomik zorluklara karşı etkin bir şekilde cevap vermesini engelleyen bir atalet ve parçalanmışlık yapısıydı. İmparatorluk, Napolyon’un Mısır’ı işgaliyle başlayan ve ardı arkası kesilmeyen toprak kayıpları, milliyetçi isyanlar ve ekonomik çöküşle sarsılmaya başladığında, bu eski denge sistemi artık bir güvence değil, bir ayak bağı olarak görülmeye başlandı. Devleti bu badireden kurtarma misyonunu üstlenecek olan yeni nesil liderler ve bürokratlar için çözüm açıktı: Bu çok sesli, pazarlığa dayalı ve dağınık yapıyı yok etmek ve tüm gücü, tıpkı hayranlıkla izledikleri Batılı rakipleri gibi, tek bir merkezde, tek bir iradede toplamak. İşte bu, acımasız bir merkeziyetçilik ve tepeden inmeci bir modernleşme projesinin başlangıcı olacaktı. Bir sonraki bölümde ele alacağımız gibi, III. Selim’in ürkek adımlarıyla başlayan ve II. Mahmud’un kanlı baltasıyla zirveye ulaşan bu süreç, sadece Yeniçerileri veya Ayanları değil, aynı zamanda o eski, geleneksel iktidar anlayışını da tarihe gömecek ve yerine, bugün dahi etkilerini derinden hissettiğimiz modern, müdahaleci ve “sınırsız” bir otoriterliğin temellerini atacaktı. Eski dünyanın dengeleri, yeni dünyanın ihtiyaçları karşısında bir bir yıkılmaya mahkûmdu.


Bölüm 2: İlk Kıvılcım: Nizam-ı Cedid ve “Devleti Kurtarma” Misyonunun Doğuşu

Önceki bölümde anatomisini çıkardığımız o karmaşık, pazarlıklara dayalı ve kendi içinde dengeleri olan geleneksel iktidar yapısı, 18. yüzyılın sonlarına gelindiğinde artık bir güvence değil, devletin hasta bedenini yavaş yavaş ölüme sürükleyen zehirli bir sarmaşık haline gelmişti. Yüzyıllardır imparatorluğun bel kemiğini oluşturan kurumlar –Yeniçeri Ocağı, Ulema, Ayanlık– artık devletin çıkarlarını değil, kendi imtiyazlarını korumak için savaşan, değişime karşı birleşen ve her türlü yenilik girişimini daha doğmadan boğan birer çıkar karteline dönüşmüştü. Padişahın sınırlı gücü, artık bir denge unsuru olmaktan çıkmış, devletin en temel beka sorunlarına bile çözüm üretemeyen bir acziyetin sembolü haline gelmişti. Bu acziyetin en acı ve en utanç verici kanıtı, 1774 yılında imzalanan Küçük Kaynarca Antlaşması’yla Osmanlı yönetici elitinin suratına bir tokat gibi inmişti. Bu antlaşma, sadece bir toprak kaybı değildi; Kırım gibi asırlardır bir Türk ve İslam yurdu olan toprağın elden çıkması, Rusya’ya Ortodoks tebaayı himaye etme hakkı tanınması ve ödenen ağır savaş tazminatı, Osmanlı Devleti’nin artık rakipleriyle aynı ligde oynamadığını, onlara karşı koyacak askeri, ekonomik ve diplomatik gücünün kalmadığını acı bir şekilde tescilliyordu. Bu şok dalgası, sarayın duvarlarından medreselerin avlularına, paşa konaklarından kahvehanelere kadar her yerde hissedilen derin bir varoluşsal kriz yarattı. Sorun artık basit bir savaşın kaybedilmesi, bir kalenin düşmesi değildi. Sorun, bizzat sistemin kendisinin, o “Nizâm-ı Âlem” denilen kutsal düzenin artık iflas etmiş olmasıydı. İşte bu karanlık ve umutsuz atmosferin içinde, 1789’da, Fransız Devrimi’nin Avrupa’yı sarstığı o fırtınalı yılda tahta çıkan genç ve aydın bir şehzade, Sultan III. Selim, bu teşhisi sadece kabul etmekle kalmayacak, aynı zamanda tedavi için neşteri eline alan ilk cerrah olmaya cüret edecekti. Onun bu cüreti, tarihe Nizam-ı Cedid, yani “Yeni Düzen” olarak geçecek ve kendisinden sonraki iki asır boyunca bu topraklardaki tüm iktidar mücadelelerine damgasını vuracak olan o kutsal ve bir o kadar da tehlikeli misyonu doğuracaktı: “Devleti Kurtarma” misyonu. Bu misyonun doğuşu, Türkiye’nin modern otoriterliğinin de başlangıç anıydı.

III. Selim, kendisinden önceki pek çok padişahtan farklı bir formasyona sahipti. Şehzadeliği boyunca kafeste kapalı kalmamış, amcası I. Abdülhamid ve babası III. Mustafa dönemlerinde devlet işlerini yakından takip etme imkânı bulmuştu. Daha da önemlisi, başta Fransa Kralı XVI. Louis olmak üzere Avrupalı hükümdarlarla mektuplaşarak Batı’daki gelişmeleri ilk elden öğrenmeye çalışmış, saraydaki Batılı uzmanlar ve danışmanlarla yakın ilişkiler kurmuştu. Bu birikim, ona, devletin sorunlarına dair köklü ve yapısal bir bakış açısı kazandırmıştı. Onun zihninde sorun, ordunun birkaç talim yapması veya hazineye birkaç yeni vergi eklenmesiyle çözülecek kadar basit değildi. Sorun, bir zihniyet sorunuydu. Devletin kurumları, çağın gereklerine cevap veremeyen, paslanmış ve çürümüş bir mekanizmaya dönüşmüştü. Özellikle ordu, yani Yeniçeri Ocağı, artık bir savaş gücü olmaktan çıkmış, esnaflık yapan, siyasete müdahale eden, her türlü yeniliğe “istemezük” diye bağıran, disiplinsiz ve savaşma kabiliyetini tamamen yitirmiş bir başıbozuk güruhu haline gelmişti. Devlet, kendi ordusundan korkar, kendi askerine söz geçiremez bir duruma düşmüştü. III. Selim’in teşhisi netti: Bu hasta bedeni iyileştirmek için pansuman yapmak yetmezdi; radikal bir cerrahi müdahale şarttı. Bu müdahalenin adı ise Nizam-ı Cedid olacaktı.

Bu noktada, Nizam-ı Cedid’in sadece askeri bir reform projesi olarak anlaşılması, onun tarihsel önemini ve başlattığı zihniyet devrimini küçümsemek olur. Nizam-ı Cedid, her şeyden önce yeni bir devlet felsefesinin, yeni bir iktidar anlayışının adıydı. Bu anlayış, önceki bölümde detaylandırdığımız geleneksel “Nizâm-ı Âlem” anlayışından köklü bir kopuşu ifade ediyordu. Nizâm-ı Âlem, mevcut düzeni korumayı, geleneğe sadık kalmayı ve istikrarı her şeyin üzerinde tutmayı hedeflerken; Nizam-ı Cedid, adından da anlaşılacağı gibi, “yeni bir düzen” kurmayı, yani mevcut yapıyı yıkıp yerine çağın gereklerine uygun, merkeziyetçi, disiplinli ve etkin bir devlet yapısı inşa etmeyi amaçlıyordu. Bu, devrimci bir fikirdi. Çünkü bu fikir, tarihte ilk defa, devletin ve toplumun mevcut halinin kutsal ve dokunulmaz olmadığını, aksine “geri kalmış” olduğunu ve bir proje dahilinde “ilerletilmesi” gerektiğini söylüyordu. Bu, “kurtarılması” gereken bir devlet ve bu kurtuluş projesini hayata geçirecek “kurtarıcı” bir elit fikrinin doğuşuydu. III. Selim ve etrafındaki reformcu bürokratlar (Çelebi Mustafa Reşid Efendi, Tatarcık Abdullah Efendi gibi), kendilerini artık sadece birer yönetici olarak değil, aynı zamanda birer doktor, birer mühendis olarak görüyorlardı. Onların görevi, hasta devleti tedavi etmek, çürümüş toplumu ıslah etmekti.

Bu yeni misyon, iktidarın doğasına dair de yeni ve tehlikeli bir anlayışı beraberinde getirdi: “Halka rağmen, halk için” felsefesi. Geleneksel düzende padişah, tebaasının rızasını ve geleneklerini gözetmek zorundaydı. Oysa “devleti kurtarma” misyonunu üstlenen yeni elit için halk, bu büyük projenin ne kadar hayati olduğunu anlayamayacak kadar cahil, geleneklerine körü körüne bağlı ve değişime direnen bir kitleydi. Dolayısıyla, yapılacak reformlar halkın rızasıyla değil, onun direncine rağmen, onun iyiliği için zorla hayata geçirilmeliydi. Hasta, acı da verse ilacı içmek zorundaydı; çocuk, canı yansa da aşı olmak zorundaydı. Bu paternalist (babacan) bakış açısı, tepeden inmeci ve otoriter bir yönetim anlayışını meşrulaştırıyordu. Liderin veya öncü kadronun vizyonu, toplumun iradesinin üzerinde görülüyordu. Bu zihniyet, III. Selim’in ürkek adımlarıyla başlamış, II. Mahmud’un kanlı icraatlarıyla pekişmiş, İttihat ve Terakki’nin toplum mühendisliği projeleriyle zirveye çıkmış ve nihayetinde Atatürk devrimlerinin temel felsefesini oluşturmuştur. Türkiye’de iki asırdır süren “seçkinlerin halkı adam etme” projesinin fikri temelleri, işte bu Nizam-ı Cedid ruhunda saklıdır.

Nizam-ı Cedid projesinin lokomotifi ve en somut çıktısı, şüphesiz aynı adı taşıyan yeni orduydu. III. Selim, Yeniçeri Ocağı’nı doğrudan karşısına almanın ne kadar tehlikeli olduğunu Genç Osman’ın acı tecrübesinden biliyordu. Bu yüzden, mevcut orduya dokunmak yerine, onun yanı başında, ondan tamamen ayrı ve ona bir alternatif olarak yepyeni, modern bir ordu kurma yolunu seçti. Bu ordu, her şeyiyle eskisinin bir antitezi olarak tasarlandı. Askerler, Anadolu’nun temiz ve savaşçı ruhlu olduğuna inanılan Türk gençlerinden seçiliyordu. Kıyafetleri, Yeniçerilerin şalvar ve kavuklarından farklı olarak, Fransız usulü mavi ceket ve pantolonlardan oluşuyordu. Talimleri, Avrupa’dan getirtilen subaylar (özellikle Fransız ve İsveçli uzmanlar) tarafından, en modern piyade ve topçu taktiklerine göre yapılıyordu. İstanbul’da Levent ve Üsküdar’da kurulan Selimiye Kışlaları, sadece birer askeri yapı değil, aynı zamanda bu “yeni düzenin” sembolik merkezleriydi. Bu kışlaların düzeni, temizliği, disiplini, eski Yeniçeri kışlalarının keşmekeşi ve anarşisiyle tam bir tezat oluşturuyordu. Nizam-ı Cedid askeri, sadece daha iyi savaşan bir asker değil, aynı zamanda daha disiplinli, devlete daha sadık ve padişahın iradesine mutlak itaat eden yeni bir “insan” modeliydi.

Bu yeni ordunun masraflarını karşılamak için de geleneksel hazinenin dışında, tamamen bu işe özgülenmiş yeni bir mali kaynak yaratıldı: İrad-ı Cedid Hazinesi. Tütün, içki, kahve gibi ürünlerden alınan bazı vergiler ve devlet mülklerinden elde edilen gelirler doğrudan bu hazineye aktarılıyordu. Bu da son derece devrimci bir adımdı. Çünkü bu, devlet içinde adeta paralel bir devlet, paralel bir ekonomi yaratmak anlamına geliyordu. III. Selim, eski sistemin yolsuzluklarla ve çıkar ağlarıyla kirlenmiş mali yapısına bulaşmak yerine, kendi projesini finanse edecek temiz ve özerk bir kaynak oluşturmuştu. Ancak bu durum, aynı zamanda eski sistemin tüm aktörlerini –vergi gelirleri azalan mültezimleri, imtiyazlarını kaybeden saray mensuplarını ve tabii ki kendilerine rakip olarak görülen bu yeni orduya gıptayla ama daha çok nefretle bakan Yeniçerileri– doğrudan karşısına almak anlamına geliyordu. Her yeni Nizam-ı Cedid neferi, her yeni İrad-ı Cedid altını, eski düzenin temsilcilerinin gözünde kendi sonlarını hazırlayan birer çivi gibiydi.

Nizam-ı Cedid’in vizyonu sadece ordu ve maliyeyle sınırlı değildi. III. Selim, Batı’nın üstünlüğünün sadece askeri tekniklerden ibaret olmadığını, bunun arkasında diplomasi, bilim ve teknoloji gibi daha derin unsurların yattığını da kavramıştı. Bu kavrayışın bir sonucu olarak, Osmanlı tarihinde ilk defa, Avrupa’nın önemli başkentlerinde (Londra, Paris, Viyana, Berlin) daimi elçilikler kurma kararı aldı. Bu, zihniyet olarak muazzam bir devrimdi. O güne kadar Osmanlı Devleti, Avrupa’yı sadece fethedilmesi gereken bir “Darü’l-Harb” (Savaş Yurdu) veya geçici görevlerle gidilip dönülen bir yer olarak görmüş, kendisini onlardan üstün saydığı için onları sistematik olarak anlama ve tanıma ihtiyacı duymamıştı. Daimi elçiliklerin kurulması, bu kibirli ve içe kapanmacı anlayıştan bir kopuştu. Artık Osmanlı, Avrupa’yı anlaması, onun siyasi dengelerini takip etmesi, bilimsel ve teknolojik gelişmelerini öğrenmesi gereken bir model ve bir rakip olarak kabul ediyordu. Bu elçiliklere gönderilen Yusuf Agah Efendi (Londra), Moralı Esseyid Ali Efendi (Paris) gibi isimler, sadece birer diplomat değil, aynı zamanda birer gözlemci, birer istihbaratçı ve birer kültür ajanıydılar. Onların Avrupa’dan gönderdikleri raporlar (sefaretname), Batı medeniyetinin sadece askeri değil, sosyal, siyasi ve kültürel yapısına dair de paha biçilmez bilgiler içeriyor ve saraydaki reformcu kanadı besliyordu. Bu adım, Batılılaşma hareketinin de kurumsal başlangıcı sayılabilir. Artık “düşmanın silahıyla silahlanma” fikri, yerini yavaş yavaş “düşmanın kendisi gibi olma” arayışına bırakacaktı.

Tüm bu radikal adımlar, bekleneceği gibi, imparatorluğun köklü yapısı içinde muazzam bir direnişle karşılaştı. III. Selim’in projesi, adeta vücudun yabancı bir organı reddetmesi gibi, sistemin bağışıklık sisteminin topyekûn saldırısına uğradı. Bu karşı devrimci ittifakın sacayakları, önceki bölümde analiz ettiğimiz o geleneksel güç odaklarının ta kendisiydi. Başrolde, varoluşsal bir tehdit algılayan Yeniçeriler vardı. Onlar için Nizam-ı Cedid, sadece talimleri ve kıyafetleri farklı bir ordu değil, kendi sonlarını getirecek olan bir ölüm fermanıydı. Her talimli Nizam-ı Cedid askerinin, bir gün kendi kışlalarına dayanıp kendilerini ortadan kaldıracağını biliyorlardı. Bu korku, onları her fırsatta Nizam-ı Cedid’e karşı kışkırtmalara, isyanlara ve sabotajlara itti. Sadece İstanbul’da değil, taşradaki Yeniçeri garnizonları da Nizam-ı Cedid birliklerinin kendi bölgelerine gelmesine şiddetle karşı çıktılar ve yer yer silahlı çatışmalara girdiler. Edirne’de yaşanan ve İkinci Edirne Vakası olarak bilinen olayda, Rumeli’de kurulması planlanan Nizam-ı Cedid kışlalarına karşı çıkan yerel Yeniçeriler ve onlarla işbirliği yapan Ayanlar, İstanbul’dan gelen orduyu şehre sokmamış ve padişahın iradesine açıkça karşı gelmişlerdi. Bu olay, reformların merkez dışına yayılmasının ne kadar zor olduğunu ve eski düzenin direnişinin ne kadar organize olabildiğini gösteren acı bir ders oldu.

Bu direnişin ideolojik zeminini ve halk nezdindeki meşruiyetini ise Ulema sınıfının önemli bir bölümü sağlıyordu. Onlar için Batı tarzında kurulan bu yeni ordu, giyilen “frenk” kıyafetleri ve benimsenen “gavur” talimleri, sadece bir askeri yenilik değil, aynı zamanda dine ve geleneğe yapılmış bir saldırıydı. Muhafazakâr vaizler ve hocalar, cami kürsülerinden ve halk arasındaki sohbetlerde, padişahın “gavur icatları” peşinde koştuğunu, Nizam-ı Cedid’in şeriata aykırı olduğunu ve bu gidişatın devleti felakete sürükleyeceğini fısıldıyorlardı. Bu propaganda, özellikle yeni vergilerden (İrad-ı Cedid) bunalmış olan ve ne olup bittiğini tam olarak anlamayan cahil halk kitleleri üzerinde son derece etkili oluyordu. Onların gözünde, başlarındaki fes yerine şapka benzeri serpuşlar takan, bıyıklarını farklı kesen ve “gavur” gibi talim yapan bu yeni askerler, peygamber ocağı olarak gördükleri Yeniçerilerin yerine konulmaya çalışılan birer dinsizdi. Bu durum, Nizam-ı Cedid projesini halkın gözünde gayrimeşru kılıyor ve ona karşı gelişecek bir isyanın zeminini hazırlıyordu. Ulema’nın bu tavrı, sadece dinsel bir kaygıdan değil, aynı zamanda kendi otoritelerinin ve toplumsal statülerinin sarsılmasından duydukları korkudan da kaynaklanıyordu. Batılılaşma, kendi kontrollerindeki eğitim ve adalet sisteminin de bir gün sorgulanması anlamına gelebilirdi.

Karşı devrimci ittifakın üçüncü ve en sinsi ortağı ise, taşradaki Ayanlardı. Onlar, ilk bakışta merkezdeki bu kavgadan uzak gibi dursalar da, aslında sürecin en kilit aktörlerindendi. Güçlü ve merkezi bir devlet, hele ki emrinde Nizam-ı Cedid gibi modern ve sadık bir orduya sahip bir devlet, onların yerel otoriteleri için en büyük tehditti. Güçlü bir padişah, bir gün bu orduyu gönderip kendi bölgelerindeki fiili özerkliklerine son verebilir, vergi toplama imtiyazlarını ellerinden alabilirdi. Bu yüzden, Ayanların büyük bir kısmı, İstanbul’daki reform çabalarını şüpheyle izliyor ve perde arkasından Yeniçerileri ve Ulema’yı destekliyordu. Onların sağladığı mali ve askeri destek, Yeniçeri isyanlarının daha cüretkar ve organize hale gelmesini sağlıyordu. Böylece, çıkarları tehdit altında olan bu üçlü yapı –askeri imtiyazlarını kaybetmekten korkan Yeniçeriler, manevi otoritelerini kaybetmekten korkan Ulema ve siyasi güçlerini kaybetmekten korkan Ayanlar– III. Selim’in “Yeni Düzen” projesine karşı adeta doğal bir ittifak oluşturdular. Bu, eski düzenin, kendisini yok etmeye çalışan yeni düzene karşı topyekûn bir ölüm kalım savaşıydı.

Bu savaşın son perdesi, 1807 yılında patlak veren Kabakçı Mustafa İsyanı ile oynandı. İsyan, görünürde basit bir bahaneyle, İstanbul Boğazı’ndaki Yamakların (kalelerde görevli askerler) Nizam-ı Cedid kıyafeti giymeyi reddetmesiyle başladı. Ancak bu küçük kıvılcım, aylardır barut fıçısı gibi biriken öfkeyi ateşlemeye yetti. Kabakçı Mustafa liderliğindeki isyancılar, kısa sürede İstanbul’a yürüdüler. Onlara yolda Yeniçeriler, medrese öğrencileri ve Ulema tarafından kışkırtılan halk da katıldı. İsyancılar, sarayın önüne gelerek Nizam-ı Cedid’in kaldırılmasını ve bu reformu destekleyen on bir devlet adamının kendilerine teslim edilmesini talep ettiler. Bu noktada, III. Selim’in kişiliği, projesinin kaderini belirledi. O, bir vizyonerdi, bir aydındı, ancak acımasız bir devrimci veya kan dökmekten çekinmeyen bir otokrat değildi. Etrafındakilerin karşı koyma telkinlerine rağmen, kan dökülmesini istemedi ve isyancıların taleplerini kabul etti. Nizam-ı Cedid ordusunu lağvetti, İrad-ı Cedid Hazinesi’ni kapattı ve en yakın çalışma arkadaşlarını isyancıların eline teslim ederek ölüme gönderdi. Ancak bu tavizler, isyancıları yatıştırmaya yetmedi. Onlar için asıl sorun, reformlar değil, reformları yapan padişahın kendisiydi. Şeyhülislam’dan, “şeriata aykırı hareketlerde bulunan” padişahın tahttan indirilmesinin caiz olduğuna dair bir fetva alan isyancılar, saraya girerek III. Selim’i tahttan indirdiler ve yerine IV. Mustafa’yı geçirdiler.

III. Selim’in bir yıldan biraz fazla süren hapis hayatı da, başlattığı misyon kadar trajik bir şekilde son buldu. Onu tekrar tahta çıkarmak için Rusçuk’tan ordusuyla yola çıkan Ayan Alemdar Mustafa Paşa İstanbul’a yaklaştığında, yeni padişah IV. Mustafa, tahtını güvenceye almak için cellatlara emir verdi. Cellatlar, sarayda hapis tutulan III. Selim’i ve diğer şehzade Mahmud’u öldürmek için harekete geçti. III. Selim, cellatlara bir süre direndi ancak sonunda bir kılıç darbesiyle veya hançerlenerek feci şekilde katledildi. Cesedi, Alemdar Mustafa Paşa’ya bir mesaj olarak saray avlusuna atıldı. Alemdar, saraya girdiğinde sevdiği padişahın kanlı cesediyle karşılaştı. Ancak cellatlar, diğer şehzade Mahmud’u (geleceğin II. Mahmud’u) cariyelerin yardımıyla çatıda saklandığı için bulamamışlardı. Böylece Alemdar, IV. Mustafa’yı tahttan indirerek yerine canını son anda kurtaran II. Mahmud’u geçirdi.

III. Selim’in ölümü, bir reformcunun kişisel trajedisinden çok daha fazlasıydı. Bu, bir dönemin sonu ve çok daha kanlı, çok daha acımasız bir dönemin başlangıcıydı. Nizam-ı Cedid projesi, askeri ve siyasi olarak başarısız olmuştu. Kurulan yeni ordu dağıtılmış, elçilikler kapatılmış, hazine lağvedilmişti. Eski düzen, zaferini ilan etmiş gibiydi. Ancak III. Selim’in ektiği tohumlar, toprağın altında sessizce yeşermeye devam ediyordu. Onun projesi, somut olarak başarısız olsa da, zihinsel olarak bir devrim yapmıştı: Artık “devletin kurtarılması” gerektiği ve bunun tek yolunun köklü, Batılı tarzda reformlar olduğu fikri, yeni nesil yönetici elitin zihnine silinmez bir şekilde kazınmıştı. Daha da önemlisi, III. Selim’in acı sonu, ondan sonra gelecek olanlara çok daha vahşi bir ders vermişti: Bu yolda taviz vermek, uzlaşmaya çalışmak, kan dökmekten çekinmek, intiharla eşdeğerdi. Eski düzen, ikna edilerek veya uzlaştırılarak değil, ancak ve ancak kökü tamamen kazınarak, şiddetle ve kanla ortadan kaldırılabilirdi. III. Selim’in tereddüt ettiği, yapmaya cesaret edemediği şeyi, onun kanlı cesedini görerek büyüyen ve intikam yemini eden kuzeni II. Mahmud yapacaktı. Bir sonraki bölümde göreceğimiz gibi, II. Mahmud’un elindeki balta, sadece Yeniçeri Ocağı’nı değil, aynı zamanda III. Selim’in başlattığı “devleti kurtarma” misyonunu tereddütten arındırıp onu acımasız bir devlet projesine dönüştürecek ve Türkiye’nin modern otoriterliğinin temellerini kanla ve demirle atacaktı. İlk kıvılcım sönmüştü, ama ardında bütün bir ormanı yakacak bir yangının közlerini bırakmıştı.


Bölüm 3: Büyük Kırılma: II. Mahmud’un Baltası

III. Selim’in saray avlusuna atılan kanlı cesedi, sadece bir padişahın trajik sonunu değil, aynı zamanda bir yönetim felsefesinin de iflasını simgeliyordu. Bu felsefe, reformların uzlaşmayla, iknayla ve eski düzenin kurumlarını ürkütmeden, adeta onlara rağmen değil onlarla birlikte yapılabileceğine dair naif bir inanç taşıyordu. Nizam-ı Cedid’in çöküşü, bu inancın ne kadar ölümcül bir yanılgı olduğunu en acı şekilde kanıtlamıştı. Eski düzenin temsilcileri –Yeniçeriler, Ulema ve Ayanlar– kendi imtiyazlarını korumak için bir padişahı katletmekten çekinmeyeceklerini, onlarla pazarlık yapılamayacağını, onların ancak ve ancak yok edilebileceğini göstermişlerdi. İşte bu korkunç dersi, sarayın bir odasında cellatlardan canını son anda kurtararak tahta çıkan genç padişah II. Mahmud, hayatının her anında bir an bile unutmayacaktı. O, tahta oturduğunda sadece bir imparatorluğun değil, aynı zamanda öldürülen kuzeninin intikamının ve yarım kalan misyonunun da mirasçısıydı. Ancak onun karakteri, III. Selim’in aydın melankolisinden ve uzlaşmacı ruhundan tamamen farklıydı. O, sabırlı, ketum, acımasız ve son derece pragmatik bir devlet adamıydı. Zihninde tek bir amaç vardı: III. Selim’in reform projesini hayata geçirmek. Ama bunu yaparken onun hatalarını tekrarlamayacaktı. O, ikna etmeye çalışmayacak, ezecekti. Uzlaşma aramayacak, kökünü kazıyacaktı. Onun elindeki neşter, bir cerrahın değil, elindeki baltayla çürümüş ağacın köklerine inen bir oduncunun baltası olacaktı. İşte bu balta, 1826 yılında Yeniçeri Ocağı’nın üzerine indiğinde, sadece dört yüz yıllık bir askeri kurumu değil, aynı zamanda eski dünyanın tüm denge unsurlarını, padişahın gücünü sınırlayan tüm geleneksel yapıları da paramparça edecekti. Bu olay, tarihe “Vaka-i Hayriye” (Hayırlı Olay) olarak geçse de, aslında Türkiye’nin modern otoriterliğinin doğduğu “Büyük Kırılma” anıydı. Bu kırılmayla birlikte, padişahın önünde artık hiçbir kurumsal engel kalmayacak ve “devleti kurtarma” misyonu, sınırsız bir iktidarın acımasız bir projesine dönüşecekti.

II. Mahmud, tahta çıktığı 1808 yılından 1826’ya kadar geçen on sekiz yıl boyunca, adeta bir satranç ustasının sabrıyla hareket etti. Kuzeninin başına gelenlerden ders çıkarmıştı. Aceleci ve cüretkâr adımların felaketle sonuçlanacağını biliyordu. Bu yüzden, ilk yıllarında reformcu kimliğini tamamen gizledi. Kendisini tahta çıkaran Alemdar Mustafa Paşa’nın Nizam-ı Cedid’i “Sekban-ı Cedid” adıyla yeniden canlandırma girişiminin de bir Yeniçeri isyanıyla ve Paşa’nın kendi canına kıymasıyla sonuçlanmasını acı bir şekilde izledi. Bu olay, ona, zamanı gelmeden atılacak her adımın intihar olduğunu bir kez daha gösterdi. Bu uzun bekleme döneminde, dışarıdan bakıldığında geleneklere bağlı, sıradan bir padişah portresi çizdi. Yeniçerilere hediyeler dağıttı, Ulema’nın saygısını kazandı, devlet işlerini geleneksel yollarla yürüttü. Ancak bu sakin görüntünün ardında, hedefine ulaşmak için ince ince bir plan dokuyordu. Bu planın iki temel ayağı vardı: Birincisi, düşmanlarını, yani eski düzenin sacayaklarını birbirine düşürerek zayıflatmak. İkincisi ise, onlara karşı kullanacağı kendi sadık güç aygıtını sessizce ve sabırla inşa etmek.

Düşmanlarını zayıflatma stratejisinin ilk hedefi, imparatorluğun dört bir yanına dağılmış olan güçlü Ayanlardı. Bu Ayanlar, Sened-i İttifak ile merkeze güçlerini kabul ettirmiş olsalar da, kendi aralarında sürekli bir rekabet ve çıkar çatışması içindeydiler. II. Mahmud, bu rekabeti ustaca kullandı. Bir Ayanı diğerine karşı destekledi, birini valilikle ödüllendirirken diğerini isyancı ilan etti. Yıllar süren bu politikayla, Tepedelenli Ali Paşa gibi en güçlü ve en tehlikeli olanları da dahil olmak üzere, taşradaki tüm yerel güç odaklarını tek tek ortadan kaldırdı veya kendisine mutlak itaate zorladı. Artık devletin otoritesi, sadece kağıt üzerinde değil, fiilen de imparatorluğun her köşesine ulaşıyordu. Bu operasyon, sadece siyasi bir zafer değil, aynı zamanda yaklaşan büyük hesaplaşma için hayati bir hazırlıktı. Çünkü Yeniçeriler, artık bir isyan durumunda taşradaki Ayanlardan destek alamayacak, başkentte yalnız kalacaklardı. II. Mahmud, düşmanının lojistik ve siyasi destek hatlarını daha ana muharebe başlamadan kesmişti. Bu, onun stratejik dehasının ve sabrının en büyük kanıtıydı.

İkinci ve daha önemli adım ise, Yeniçerilere alternatif ve onlara düşman olacak yeni bir askeri güç yaratmaktı. Ancak III. Selim gibi sıfırdan yeni bir ordu kurmak yerine, çok daha zekice bir yol izledi. Mevcut askeri yapının içinden, Yeniçerilere rakip olan ve onlardan nefret eden birlikleri güçlendirdi. Özellikle Topçu, Humbaracı ve Lağımcı Ocakları’na özel bir önem verdi. Bu teknik sınıflar, zaten yapıları gereği daha disiplinli, eğitime daha açık ve Batılı teknolojilere daha yatkındılar. II. Mahmud, bu ocakları en modern toplarla, en yeni teçhizatla donattı, subaylarını Avrupa’ya eğitime gönderdi ve maaşlarını düzenli ödeyerek sadakatlerini pekiştirdi. Böylece, fark ettirmeden, Yeniçeri Ocağı’nın yanı başında, ona kin duyan, ondan daha modern ve daha disiplinli binlerce kişilik bir güç biriktirdi. Bu, adeta bir Truva Atı operasyonuydu. Düşman, kendi surlarının içinde büyüyen tehlikenin farkına vardığında ise iş işten geçmiş olacaktı.

Nihayet, on sekiz yıllık sabırlı bir hazırlığın ardından, II. Mahmud zamanın geldiğine karar verdi. 1826 yılının Mayıs ayında, “Eşkinci Ocağı” adıyla yeni bir talimli birlik kurulacağı ilan edildi. Bu, aslında Nizam-ı Cedid’in farklı bir isimle yeniden sahneye konulmasından başka bir şey değildi. Padişah, bu kez işini şansa bırakmamıştı. Kararın meşruiyetini sağlamak için sadrazamdan Şeyhülislam’a, Ulema’nın önde gelenlerinden devlet ricaline kadar herkesin desteğini önceden almıştı. Hatta bazı Yeniçeri ağalarını bile ikna ederek veya rüşvetle yanına çekmişti. Plan, tıkır tıkır işliyordu. Beklendiği gibi, Eşkinci Ocağı’nın talimlere başlaması, Yeniçerilerin fitilini ateşledi. 15 Haziran 1826 gecesi, kazanlarını bir kez daha Etmeydanı’na çıkardılar ve isyanı başlattılar. Ancak bu kez karşılarında korkak bir saray ve hazırlıksız bir padişah yoktu. Bu kez karşılarında, on sekiz yıldır bu anı bekleyen, her detayı hesaplamış acımasız bir avcı vardı.

İsyan haberi gelir gelmez II. Mahmud, Topkapı Sarayı’na geçti ve planın ikinci aşamasını devreye soktu. Şeyhülislam’a, peygamberin sancağı olan Sancak-ı Şerif’i çıkarttırdı. Sancak-ı Şerif’in çıkartılması, tüm Müslümanları peygamberin sancağı altında toplanmaya, dine ve devlete isyan edenlere karşı savaşa çağıran kutsal bir Cihad ilanıydı. Bu, deha ürünü bir hamleydi. Çünkü bu sayede, Yeniçeri isyanı basit bir askeri başkaldırı olmaktan çıkıp, dine ve halifeye karşı yapılmış bir isyan olarak kodlanıyordu. Ulema, camilerde halkı Sancak-ı Şerif’in altında toplanmaya çağıran vaazlar vermeye başladı. Medrese öğrencileri, ellerinde sopalarla sokaklara döküldü. Ve en önemlisi, II. Mahmud’un yıllardır hazırladığı Topçu, Humbaracı ve Lağımcı birlikleri, modern silahlarıyla sarayın etrafında pozisyon aldılar. Artık Yeniçeriler, sadece padişaha karşı değil, peygamberin sancağına, Ulema’ya, medrese öğrencilerine ve en önemlisi kendilerinden kat kat üstün ateş gücüne sahip diğer ordu birliklerine karşı savaşmak zorundaydılar. Yüzyıllardır estirdikleri terörle İstanbul’u titreten bu güç, bir anda kendini yapayalnız ve dört bir yanı kuşatılmış halde buldu.

Son darbe, Etmeydanı’ndaki kışlalarında toplanmış olan Yeniçerilere yönelik topçu ateşiyle geldi. Modern topların gümbürtüsü altında, eski ve disiplinsiz Yeniçeri birliklerinin hiçbir şansı yoktu. Kışlaları, içindekilerle birlikte adeta bir cehenneme döndü. Tarihçilerin tahminlerine göre, o gün birkaç saat içinde altı binden fazla Yeniçeri öldürüldü. Ancak katliam bununla sınırlı kalmadı. Sonraki günlerde ve haftalarda, İstanbul’un her sokağında adeta bir sürek avı başlatıldı. Saklanan, kaçmaya çalışan binlerce Yeniçeri yakalanarak ya anında idam edildi ya da Marmara Denizi’ne atılarak boğuldu. Bu kıyım, sadece İstanbul’la sınırlı kalmadı; imparatorluğun tüm vilayetlerine gönderilen fermanlarla, taşradaki Yeniçeri garnizonlarının da dağıtılması ve mensuplarının ortadan kaldırılması emredildi. Birkaç hafta içinde, dört yüz yıldan fazla bir süredir Osmanlı Devleti’nin hem kılıcı hem de baş belası olan bu kurum, tarihin en kanlı tasfiyelerinden biriyle yeryüzünden tamamen silindi. II. Mahmud, kuzeninin ve daha nice reformcunun hayatına mal olan bu uru, vücuttan kesip atmıştı. Olayın resmi adı “Vaka-i Hayriye” (Hayırlı Olay) idi, çünkü devlet bu büyük beladan kurtulmuştu. Ancak bu hayırlı olayın bedeli, on binlerce insanın kanıyla ödenmişti.

Yeniçeri Ocağı’nın kaldırılması, basit bir askeri reformun çok ötesinde, Osmanlı tarihinde bir devrim niteliğindeydi. Bu olayla birlikte, önceki bölümde anlattığımız, padişahın gücünü sınırlayan üç temel ayaktan en önemlisi ve en tehlikelisi olan askeri ayak, tamamen ortadan kaldırılmış oldu. Artık sarayın karşısında, “istemezük” diyerek kazan kaldıracak, sadrazam kellesi isteyecek, padişahı tahttan indirecek organize bir askeri güç kalmamıştı. Padişah, ilk defa kendi ordusunun mutlak hakimi haline gelmişti. Bu, ona, hayalindeki reformları hayata geçirmek için gereken o sınırsız ve sorgulanamaz gücü verdi. Yeniçerilerin yok edilmesi, adeta bir barajın yıkılması gibiydi; önünde biriken tüm reform enerjisi, artık hiçbir engelle karşılaşmadan toplumun üzerine akmaya başlayacaktı.

II. Mahmud, bu yeni gücünü, devletin ve toplumun yapısını kökten değiştirecek bir dizi reformu hayata geçirmek için hiç tereddüt etmeden kullandı. İlk iş olarak, Yeniçerilerin yerine, tamamen Batılı tarzda, Prusya modeline göre üniformalandırılmış ve eğitilmiş “Asakir-i Mansure-i Muhammediye” (Muhammed’in Muzaffer Askerleri) adıyla yeni bir ordu kurdu. Bu ordunun adı bile, yapılan işin ne kadar devrimci olduğunu gizleme ve ona dini bir meşruiyet kazandırma çabasının bir ürünüydü. Ancak bu ordu, her şeyiyle eski düzenden bir kopuştu. Komuta zinciri, rütbe sistemi, eğitim metodları tamamen Batılıydı. Bu orduyu yönetecek subayları yetiştirmek için modern askeri okullar (Mekteb-i Harbiye) ve tıp okulları (Mekteb-i Tıbbiye) açıldı. Bu okullar, sadece birer eğitim kurumu değil, aynı zamanda yeni bir insan tipinin, devlete sadık, pozitivist düşünen ve Batılılaşmayı bir ideal olarak benimseyen yeni bir elitin yetiştirildiği laboratuvarlar olacaktı. İşte İttihatçıların ve Cumhuriyet kurucularının da içinden çıkacağı bu aydın subay ve doktor kuşağının tohumları, II. Mahmud tarafından bu dönemde atıldı.

Baltanın darbeleri sadece orduyla sınırlı kalmadı. II. Mahmud, Ulema sınıfının gücünü kırmak için de tarihi adımlar attı. Yeniçeriler gibi Ulema’yı da kanla ortadan kaldıramazdı, çünkü onların manevi bir dokunulmazlığı vardı. Bu yüzden, onların gücünü içeriden ve yasal yollarla aşındırma stratejisini benimsedi. En büyük hamlesi, Ulema’nın kontrolündeki devasa bir ekonomik kaynak olan vakıfları, yeni kurduğu Evkaf-ı Hümayun Nezareti’ne (Bakanlığı) bağlayarak merkezî devletin kontrolü altına almasıydı. Bu, Ulema’nın ekonomik bağımsızlığına indirilmiş en büyük darbeydi. Artık maaşları ve gelirleri için devlete bağımlı hale geliyorlardı. Aynı zamanda, Şeyhülislam’ın yetkilerini tırpanlayarak onu sadrazama bağlı bir devlet memuru konumuna indirgedi. Adalet ve eğitim sisteminde de yavaş yavaş şer’i kurumların yanı sıra Batılı tarzda laik kurumlar oluşturmaya başladı. Bu adımlar, Ulema’nın devlet ve toplum üzerindeki nüfuzunu bir anda kırmasa da, onları zamanla etkisizleştirecek ve marjinalleştirecek uzun bir sürecin başlangıcı oldu. Böylece, padişahın gücünü sınırlayan ikinci büyük ayak olan manevi ve hukuki otorite de ciddi şekilde zayıflatılmış oldu.

Devletin idari yapısı da bu devrimden nasibini aldı. Yüzyıllardır devlet işlerinin yürütüldüğü Divan-ı Hümayun kaldırıldı ve yerine, Avrupa’daki gibi bakanlıklardan (nazırlıklar) oluşan bir kabine sistemi (Heyet-i Vükela) getirildi. Sadrazamlık, başvekalet (başbakanlık) adını aldı. Maliye, hariciye, dahiliye gibi modern bakanlıklar kuruldu. Bu, sadece bir isim değişikliği değil, bir zihniyet değişikliğiydi. Artık devlet, geleneksel ve kişisel ilişkilerle değil, rasyonel, bürokratik ve uzmanlaşmış birimlerle yönetilecekti. Tımar sistemi tamamen kaldırılarak devlet memurlarına maaş bağlanması, posta teşkilatının kurulması, ilk resmi gazete olan Takvim-i Vekayi’nin çıkarılması, nüfus ve mülk sayımlarının yapılması gibi adımlar, devletin ülkenin en ücra köşesindeki vatandaşını ve onun malını tanıma, kaydetme ve kontrol etme arzusunun birer yansımasıydı. Bu, Foucault’cu bir tabirle, modern “biyo-iktidarın” doğumuydu. Devlet, artık sadece vergi toplayıp asayişi sağlayan bir bekçi değil, aynı zamanda nüfusunu sayan, malını kaydeden, onu eğiten, tedavi eden ve her anını denetleyen bir organizmaya dönüşüyordu.

Toplumun gündelik hayatı da bu radikal dönüşümden payını aldı. II. Mahmud, devlet memurlarına fes, setre ve pantolon giyme zorunluluğu getirdi. Kendisi de geleneksel kavuk ve kaftanları atarak bu yeni kıyafetle halkın karşısına çıktı ve devlet dairelerine kendi portresini astırdı. Bu, görünüşte basit bir kılık kıyafet reformu gibi dursa da, aslında derin bir sembolik anlam taşıyordu. Bu, devletin artık sadece insanların eylemlerine değil, aynı zamanda bedenlerine ve kimliklerine de müdahale etmeye başladığının ilanıydı. Fes, Batılılaşma ile gelenek arasında bir uzlaşma gibi görünse de, aslında yüzyılların sarık ve kavuk geleneğini ortadan kaldıran devrimci bir adımdı. Padişahın portresinin devlet dairelerine asılması ise, geleneksel İslam anlayışında tasvire karşı olan tutumdan radikal bir kopuştu ve padişahın şahsını, devletin merkezindeki kutsal ve modern bir ikon haline getiriyordu. Bu adımlar, halk arasında büyük bir tepkiyle karşılansa da, artık bu tepkiyi organize edip bir isyana dönüştürecek bir Yeniçeri Ocağı veya ona fetva verecek güçlü bir Ulema kalmadığı için cılız protestolar olarak kalmaya mahkûmdu. II. Mahmud, baltasıyla sadece düşmanlarını değil, aynı zamanda onlara direnebilecek tüm toplumsal mekanizmaları da yok etmişti.

Sonuç olarak, II. Mahmud’un saltanatı ve özellikle de Vaka-i Hayriye, Osmanlı-Türk modernleşme tarihinin en önemli ve en kanlı dönüm noktasıdır. Bu dönem, III. Selim’in başlattığı “devleti kurtarma” misyonunun, romantik ve idealist bir arayış olmaktan çıkıp, devletin tüm gücünü arkasına alan, acımasız ve pragmatik bir devlet projesine dönüştüğü andır. II. Mahmud’un baltası, padişahın gücünü sınırlayan tüm geleneksel kurumları –ordu, ulema, ayanlık– paramparça ederek, padişahın şahsında mutlak ve merkezi bir iktidar yaratmıştır. Bu yeni iktidar, kendisini, toplumu kendi rasyonel ve modern vizyonu doğrultusunda, gerekirse zorla ve kanla dönüştürme hakkına sahip bir mühendis olarak görüyordu. Bu, Türkiye’de iki yüzyıl boyunca sürecek olan otoriter, merkeziyetçi ve tepeden inmeci devlet geleneğinin temel harcıydı. İttihatçılar ve Cumhuriyet’in kurucu kadroları, ideolojik olarak II. Mahmud’dan farklılaşsalar da, devleti yönetme ve toplumu dönüştürme konusunda onun açtığı bu yoldan yürüyecekler, onun yarattığı bu sınırsız iktidar modelini miras alacaklardı. Bir sonraki bölümde göreceğimiz gibi, II. Mahmud’un kurduğu bu yeni bürokratik ve askeri aygıt, onun ölümünden sonra kendi gücünün farkına varacak ve Tanzimat Fermanı gibi adımlarla, bu kez padişahın gücünü kendi lehlerine sınırlamaya çalışarak, iktidar oyununda yeni bir perde açacaklardı. Ancak oyunun kuralı artık değişmişti: İktidar, artık geleneksel dengelerle değil, devletin modern aygıtlarını kontrol edenlerin iradesiyle belirlenecekti. Balta inmiş, yol açılmıştı.


Bölüm 4: Yeni Devlet Aygıtı: Modern Ordu ve Bürokrasi

II. Mahmud’un kanlı baltası, eski dünyanın çürümüş köklerini kesip atarak ardında devasa bir boşluk, bir iktidar vakumu bırakmıştı. Yeniçerilerin dumanı tüten kışlaları, Ayanların yerle bir edilmiş konakları ve Ulema’nın sessizliğe bürünen koridorları, artık padişahın iradesi önünde hiçbir engelin kalmadığı, mutlak ve sınırsız bir gücün doğuşunu müjdeliyordu. Ancak bu, hikâyenin sadece yarısıydı. Bir gücü yok etmek, iktidarı ele geçirmek için yeterliydi; ama onu kullanmak, sürdürmek ve bir imparatorluğu yönetmek için yeterli değildi. Yıkılan eski kurumların yerine, padişahın iradesini imparatorluğun en ücra köşesindeki bir köyden, Sina Çölü’ndeki bir bedevi çadırına kadar ulaştıracak, onun emirlerini sorgusuz sualsiz uygulayacak ve onun vizyonunu hayata geçirecek yepyeni bir mekanizmaya, modern bir devlet aygıtına ihtiyaç vardı. İşte bu aygıt, II. Mahmud’un saltanatının ikinci ve belki de daha kalıcı olan büyük eseri olacaktı. Onun kurduğu modern ordu ve bürokrasi, sadece birer idari yapı değil, aynı zamanda yeni bir zihniyetin, yeni bir insan tipinin ve en önemlisi, devletin kendisinin yeni sahiplerinin doğduğu birer rahim işlevi görecekti. Bu yeni aygıt, başlangıçta padişahın mutlak gücünün sadık bir hizmetkârı olarak tasarlanmıştı. Ancak zamanla kendi bilincine, kendi çıkarlarına ve kendi “devleti kurtarma” misyonuna sahip bir güce dönüşecek, kendi yaratıcısı olan padişahın otoritesini dahi sorgulamaya başlayacak ve nihayetinde, yirminci yüzyılda, devleti bizzat ele geçirecekti. Türkiye’nin modern tarihinin tüm aktörleri –Tanzimat paşaları, Jön Türkler, İttihatçılar ve Cumhuriyet’in kurucu kadroları– işte bu yeni devlet aygıtının, bu modern ordu ve bürokrasinin koridorlarında, kışlalarında ve okullarında yetişecekti.

Bu yeni aygıtın kalbini ve yumruğunu, şüphesiz Asakir-i Mansure-i Muhammediye, yani “Muhammed’in Muzaffer Askerleri” oluşturuyordu. II. Mahmud, bu yeni orduyu kurarken son derece bilinçli ve sembolik bir dil kullanmıştı. Ordunun adındaki dini vurgu, yapılan işin bir “gavur icadı” değil, peygamberin sancağı altında toplanan müminlerin ordusu olduğu mesajını vererek, Ulema’nın ve halkın olası tepkilerini yumuşatmayı amaçlıyordu. Ancak bu İslami ambalajın altında, her detayıyla Batılı, rasyonel ve laik bir askeri yapı gizliydi. Bu ordu, Yeniçeriler gibi devşirmelerden veya belirli bir zümreden değil, gönüllülük esasına göre, özellikle Anadolu ve Rumeli’deki Müslüman-Türk nüfustan toplanan askerlerden oluşuyordu. Bu, aynı zamanda, gelecekteki ulus-devletin ordusunun etnik ve dini karakterine dair de ilk ipuçlarını veriyordu. Askerlerin hizmet süreleri belirlenmiş (on iki yıl), maaşları düzenli hale getirilmiş ve terfi sistemi liyakate dayandırılmaya çalışılmıştı. Bu, askerliği, Yeniçerilik gibi babadan oğula geçen, esnaflıkla iç içe geçmiş bir imtiyaz olmaktan çıkarıp, profesyonel, maaşlı ve devletin tam kontrolünde bir mesleğe dönüştürüyordu.

Asıl devrim ise, ordunun eğitim ve komuta yapısında yaşanıyordu. Talimler, artık mehterin coşkulu ritimleriyle değil, Prusyalı subayların sert komutlarıyla, en modern piyade, süvari ve topçu taktiklerine göre yapılıyordu. Üniformalar, geleneksel şalvar, cepken ve kavukların yerini alan, hareket kabiliyetini artıran setre, pantolon ve feslerden oluşuyordu. Bu, sadece bir şekil değişikliği değildi; askerin bedenini disipline eden, onu bireysellikten arındırıp homojen bir bütünün parçası haline getiren modern bir teknolojiydi. Her sabah aynı saatte kalkan, aynı yemeği yiyen, aynı üniformayı giyen ve aynı komutlara aynı anda tepki veren on binlerce asker, padişahın iradesinin tek bir vücut haline gelmiş haliydi. Bu yeni ordu, sadece daha iyi savaşmıyordu; aynı zamanda düşünmüyor, sorgulamıyor, sadece itaat ediyordu. Bu, III. Selim’in hayal ettiği ama başaramadığı, padişahın emirlerini bir an bile tereddüt etmeden ölüme götürecek sadık kılıçtı.

Ancak bu kılıcı kullanacak ellere, yani modern subaylara ihtiyaç vardı. II. Mahmud, bu ihtiyacı karşılamak için, Türkiye’nin geleceğini şekillendirecek en önemli kurumların temellerini attı. 1834’te kurulan Mekteb-i Harbiye (Harp Okulu) ve onu tamamlayan Mekteb-i Tıbbiye (Tıp Okulu), sadece teknik bilgi öğreten okullar değildi. Buralar, yeni bir elitin, Batılılaşmayı bir hayat felsefesi olarak benimseyen, Fransızca konuşan, pozitivist ve materyalist düşünceye yatkın, geleneksel Ulema eğitiminden ve onun temsil ettiği dünya görüşünden tamamen kopuk yeni bir aydın tipinin yetiştirildiği laboratuvarlardı. Bu okulların müfredatı, balistik, strateji, modern tıp gibi derslerin yanı sıra, Avrupa tarihi, coğrafyası ve felsefesi gibi dersleri de içeriyordu. Genç teğmenler ve doktorlar, bu okullarda sadece düşmanı nasıl yeneceklerini veya hastayı nasıl tedavi edeceklerini değil, aynı zamanda Batı’nın neden üstün olduğunu ve Osmanlı’nın kurtuluşunun ancak ve ancak topyekûn bir Batılılaşma ile mümkün olacağını öğreniyorlardı. Bu, son derece ironik bir durumdu: Padişah, kendi mutlak otoritesini korumak için kurduğu bu okullarda, aslında gelecekte kendi otoritesini, yani saltanatı sorgulayacak ve en sonunda onu devirecek olan devrimci kuşağın tohumlarını ekiyordu. Bu okullardan mezun olan her subay, her doktor, elinde diplomasiyla birlikte, “devleti kurtarma” misyonunun da bir neferi haline geliyordu. Ancak onların kurtarmak istediği devlet, artık padişahın devleti değil, kendi akıllarındaki modern ve laik devlet ideali olacaktı.

Yeni devlet aygıtının ikinci büyük ayağı ise, ordunun arkasındaki lojistik ve idari gücü oluşturan modern bürokrasiydi. II. Mahmud, geleneksel Divan-ı Hümayun sisteminin artık çağın karmaşık devlet işlerini yürütmek için yetersiz kaldığını görmüştü. Divan, daha çok bir danışma meclisi gibi çalışıyor, kararlar kişisel ilişkilere ve padişahın anlık iradesine göre alınıyordu. Bunun yerine, Avrupa’daki gibi rasyonel, uzmanlaşmış ve hiyerarşik bir yapıya ihtiyaç vardı. Bu amaçla, Divan’ı lağvederek yerine bakanlıklardan (nazırlıklar) oluşan bir kabine sistemi olan Heyet-i Vükela’yı kurdu. Artık devlet işleri, belirli uzmanlık alanlarına bölünmüştü: Hariciye Nezareti (Dışişleri Bakanlığı) diplomasiyle, Dahiliye Nezareti (İçişleri Bakanlığı) ülkenin iç güvenliği ve idaresiyle, Maliye Nezareti ise devletin gelir ve giderleriyle ilgilenecekti. Sadrazamlık, bu bakanlıkları koordine eden bir Başvekalet’e (Başbakanlık) dönüştürüldü. Bu, sadece bir isim değişikliği değil, bir yönetim devrimiydi. Artık kararlar, padişahın kulağına fısıldayan bir vezirin etkisiyle değil, ilgili bakanlığın hazırladığı raporlar, veriler ve dosyalar üzerinden, yani bürokratik bir süreçle alınıyordu. Bu, devleti kişisel iradeden arındırıp, kurallara ve prosedürlere dayalı rasyonel bir makineye dönüştürme çabasının ilk adımıydı.

Bu yeni bürokratik makinenin en önemli dişlilerinden biri, 1831 yılında kurulan Takvim-i Vekayi, yani ilk resmi Türkçe gazeteydi. Bu gazete, sadece bir haber kaynağı değildi; devletin kendi sesini, kendi propagandasını topluma doğrudan ulaştırdığı bir araçtı. Artık padişahın fermanları, yeni çıkarılan kanunlar, yapılan atamalar ve en önemlisi, bu reformların neden gerekli olduğuna dair resmi açıklamalar, bu gazete aracılığıyla imparatorluğun dört bir yanındaki memurlara ve aydınlara duyuruluyordu. Bu, devletin kendi meşruiyetini inşa etme ve kamuoyunu şekillendirme çabasının başlangıcıydı. Devlet, artık sadece emir veren değil, aynı zamanda konuşan, açıklayan ve kendini haklı çıkaran bir yapıya bürünüyordu. Takvim-i Vekayi, aynı zamanda yeni bürokrasinin dilini ve üslubunu da standartlaştırdı. Karmaşık ve ağdalı divan dili yerine, daha anlaşılır ve modern bir yazı dili oluşturma çabası, gelecekteki dil devriminin de ilk habercisiydi.

Devletin topluma nüfuz etme arzusunun bir diğer somut göstergesi ise, yine bu dönemde başlatılan nüfus ve mülk sayımlarıydı. Geleneksel devlette, merkez sadece vergiye tabi olan hane sayısını ve askere alınabilecek erkek sayısını kabaca bilirdi. Oysa modern devlet, yönettiği nüfusu ve toprağı en ince ayrıntısına kadar tanımak, kaydetmek ve kontrol etmek ister. 1831’de başlatılan nüfus sayımı, bu amacın ilk büyük adımıydı. Sayımın resmi amacı, yeni kurulacak orduya (Asakir-i Mansure’nin devamı olan Redif birlikleri) ne kadar asker alınabileceğini tespit etmekti. Ancak asıl amaç, devletin kendi insan envanterini çıkarması, kimin nerede yaşadığını, ne iş yaptığını bilmesiydi. Benzer şekilde, başlatılan mülk sayımları (tahrirler) da, kimin ne kadar toprağı, ne kadar hayvanı olduğunu kaydederek vergi sistemini daha adil ve daha etkin hale getirmeyi amaçlıyordu. Bu sayımlar, halk arasında büyük bir korku ve tepkiyle karşılandı. İnsanlar, devletin kendilerini askere almak veya daha fazla vergi toplamak için fişlediğini düşünüyor, sayım memurlarından kaçıyor veya yanlış bilgi veriyorlardı. Ancak bu direnişe rağmen, devlet ilk defa kendi tebaasını ve coğrafyasını sayılarla, istatistiklerle ve haritalarla görmeye ve anlamaya başlıyordu. Bu, devletin bakışının, bir çobanın sürüsüne olan genel bakışından, bir biyoloğun mikroskop altındaki organizmaya olan detaylı ve analitik bakışına dönüşmesiydi.

Bu yeni kontrol mekanizmalarını birbirine bağlayan sinir ağı ise, yine II. Mahmud döneminde temelleri atılan modern posta teşkilatıydı. Daha önce ulaklar ve menzil sistemiyle yürütülen haberleşme, yavaş, güvensiz ve pahalıydı. Yeni kurulan posta teşkilatı ise, belirli güzergahlarda düzenli olarak çalışan, devletin mektuplarını ve resmi evrakını hızlı ve güvenli bir şekilde taşıyan bir yapıydı. Bu, merkezdeki bir bakanlıktan çıkan bir emrin, haftalar veya aylar yerine günler içinde en uzaktaki bir valiliğe ulaşmasını sağlıyordu. Bu da, merkezî otoritenin gücünü ve etkinliğini katbekat artıran bir devrimdi. Devlet, artık sadece daha güçlü bir orduya değil, aynı zamanda daha hızlı düşünen bir beyne ve daha süratli hareket eden bir sinir sistemine de sahip oluyordu.

Tüm bu yeni kurumlar –ordu, bakanlıklar, okullar, gazete, posta teşkilatı– yeni bir insan tipine, yani modern bürokrata, ya da o dönemdeki adıyla “kalem efendisi”ne ihtiyaç duyuyordu. II. Mahmud, bu ihtiyacı karşılamak için, geleneksel Enderun mektebi yerine, Batılı dilleri ve modern idari bilimleri öğreten yeni okulların (Mekteb-i Maarif-i Adliyye gibi) kurulmasını teşvik etti. Bu okullardan yetişen yeni nesil bürokratlar, artık sadece güzel yazı yazan veya divan şiiri bilen kişiler değil, aynı zamanda istatistik okuyan, bütçe hazırlayan, kanun metni kaleme alan teknokratlardı. Onların sadakati, artık geleneksel olarak bağlı oldukları bir paşaya veya tarikata değil, soyut bir kavrama, yani “Devlet-i Aliyye”nin kendisine, yani devleteydi. Onlar için devlet, bir kişiden (padişah) ibaret değil, kuralları, kanunları ve hiyerarşisi olan rasyonel ve kutsal bir organizmaydı. İşte bu yeni bürokrat sınıfı, zamanla kendi gücünün ve devletin işleyişi için ne kadar vazgeçilmez olduğunun farkına varacaktı.

II. Mahmud’un yarattığı bu yeni devlet aygıtının en belirgin karakteristiği, onun son derece merkeziyetçi ve homojenleştirici doğasıydı. Eski sistemde Ayanların yerel özerkliği, Millet Sistemi’nin cemaatlere tanıdığı idari ve hukuki imtiyazlar gibi adem-i merkeziyetçi unsurlar varken, yeni sistem her şeyi tek bir merkezde, İstanbul’da, hatta bizzat padişahın şahsında toplamayı hedefliyordu. Valiler artık bulundukları bölgenin güçlü ailelerinden değil, merkezden atanan ve merkeze karşı sorumlu olan maaşlı memurlardı. Vergiler, artık yerel mültezimler aracılığıyla değil, doğrudan merkezin maliye memurları tarafından toplanıyordu. Devlet, aradaki tüm aracıları, tüm tampon bölgeleri ortadan kaldırarak, bireyle doğrudan, aracısız bir ilişki kurmak istiyordu. Bu, bir yandan devletin kontrolünü ve etkinliğini artırırken, diğer yandan da imparatorluğun o zengin ve çeşitli yapısını törpüleyen, her şeyi tek bir kalıba sokmaya çalışan bir asimilasyon sürecini de başlatıyordu. II. Mahmud’un o meşhur sözü, “Ben tebaamdan Müslüman’ı camide, Hristiyan’ı kilisede, Musevi’yi havrada fark ederim. Aralarında başka hiçbir fark yoktur,” ilk bakışta modern bir eşitlik ve hoşgörü manifestosu gibi görünse de, aslında derin bir merkeziyetçi ve asimilasyonist projenin ilanıydı. Bu söz, aslında şunu söylüyordu: “Sizin cemaat kimlikleriniz, hukuki ve idari imtiyazlarınız artık benim için bir anlam ifade etmiyor. Hepiniz, dininiz ne olursa olsun, benim, yani devletin eşit ve doğrudan tebaasısınız.” Bu, Millet Sistemi’nin fiilen sonu ve modern, üniter “vatandaşlık” fikrinin başlangıcıydı.

Ancak II. Mahmud’un kurduğu bu devasa ve güçlü aygıtın, kendisinin bile tam olarak öngöremediği bir yan etkisi oldu. Bu yeni ordu ve bürokrasi, kendi içinde bir sınıf bilinci, bir meslek ahlakı ve en önemlisi bir “devlet aklı” geliştirmeye başladı. Bu okullarda yetişen paşalar ve efendiler, kendilerini artık sadece padişahın birer kulu olarak değil, aynı zamanda bu devleti ayakta tutan aklın ve bilginin sahibi olarak görüyorlardı. Onlara göre, devletin bekası ve modernleşmesi, padişahın kişisel kaprislerinden, anlık öfke veya zaaflarından daha önemli ve daha üstün bir davaydı. Devlet, artık padişahın şahsi mülkü değil, kendilerinin de bir parçası olduğu ve akıbetinden sorumlu oldukları kurumsal bir yapıydı. İşte bu zihniyet, II. Mahmud’un ölümünden hemen sonra, onun halefleri olan Abdülmecid ve Abdülaziz dönemlerinde kendini gösterecekti.

II. Mahmud’un oğlu Abdülmecid tahta geçtiğinde, babasının yarattığı bu güçlü bürokrasi, özellikle de Hariciye Nezareti’nde kümelenmiş olan Mustafa Reşid Paşa ve ekibi, artık dizginleri ele alma zamanının geldiğini hissettiler. Onlara göre, II. Mahmud’un başlattığı reformlar doğruydu, ancak onun mutlakiyetçi ve keyfi yönetim tarzı, hem devletin saygınlığına zarar veriyor hem de Avrupa devletlerinin sürekli müdahalesine zemin hazırlıyordu. Devletin kurtuluşu, artık tek bir adamın iradesine değil, hukukun üstünlüğüne, yani kanunların padişah dahil herkesi bağladığı bir sisteme geçilmesine bağlıydı. Bu düşünceyle, 1839 yılında, padişahın yetkilerini ilk kez kendi iradesiyle ve bir kanun metniyle sınırladığı Tanzimat Fermanı’nı (Gülhane Hatt-ı Hümayunu) hazırlayıp padişaha adeta dikte ettirdiler. Bu ferman, can, mal ve ırz güvenliğini, vergi adaletini ve hukuka uygun yargılanma hakkını padişahın garantisi altına alıyordu. Bu, ilk bakışta padişahın halkına bir lütfu gibi görünse de, aslında bürokrasinin padişaha karşı kazandığı ilk büyük zaferdi. Çünkü artık ortada, padişahın bile değiştiremeyeceği yazılı bir metin, bir anayasa taslağı vardı. Devletin aklı, yani bürokrasi, devletin sahibine, yani padişaha kendi kurallarını kabul ettirmişti.

Bu, son derece ironik bir tarihsel döngüydü. II. Mahmud, kendi mutlak gücünü tesis etmek için eski düzenin tüm denge unsurlarını (Yeniçeriler, Ayanlar, Ulema) yok etmişti. Ancak onları yok ederken, yerlerine kendi elleriyle, çok daha modern, çok daha organize ve çok daha bilinçli yeni bir güç odağı, yani modern ordu ve bürokrasiyi yaratmıştı. Ve şimdi bu yeni güç, kendi yaratıcısının halefine dönüp, “Artık devletin tek sahibi sen değilsin, biz de varız ve oyunun kuralları artık bizim belirlediğimiz kanunlar olacak” diyordu. II. Mahmud’un baltası, eski efendileri ortadan kaldırmış, ama farkında olmadan yeni ve çok daha zeki efendilerin yolunu açmıştı. Bir sonraki bölümde göreceğimiz gibi, Tanzimat dönemi boyunca sürecek olan bu Saray-Babıali (Padişah-Bürokrasi) çekişmesi, Osmanlı modernleşmesinin ana dinamiğini oluşturacak ve bu çekişme, en sonunda Meşrutiyet’in ilanı ve İttihat ve Terakki’nin iktidarıyla, devlet aygıtının devleti tamamen ele geçirmesiyle sonuçlanacaktı. II. Mahmud’un yarattığı makine, artık kendi kendine hareket etmeye ve kendi yolunu çizmeye başlamıştı.


Bölüm 5: Tanzimat’ın İkilemi: “Lütfedilen” Haklar

II. Mahmud’un yarattığı yeni devlet aygıtı, onun ölümünün hemen ardından kendi rüştünü ispat etme ve oyunun kurallarını yeniden yazma fırsatını bulmuştu. Babasının mutlakiyetçi gölgesinden kurtulmuş, genç ve tecrübesiz Sultan Abdülmecid’in tahta geçmesiyle birlikte, Babıali’de, yani modern bürokrasinin kalbinde kümelenmiş olan paşalar, artık devleti kendi akılları ve vizyonları doğrultusunda şekillendirebilecekleri tarihsel bir anın geldiğini hissettiler. Bu yeni dönemin manifestosu, 1839 yılında Gülhane Parkı’nda okunan Tanzimat Fermanı oldu. Bu ferman, ilk bakışta padişahın kendi tebaasına bahşettiği bir haklar ve özgürlükler bildirgesi gibi görünse de, aslında çok daha derin ve karmaşık bir iktidar mücadelesinin, bir zihniyet devriminin ve en önemlisi, Türkiye’nin bugüne kadar süren temel siyasi ikilemlerinden birinin doğuş anıydı. Bu ikilem, hak ve özgürlüklerin, halkın kendi mücadelesi ve talebiyle aşağıdan yukarıya doğru kazanılan devredilemez değerler mi, yoksa devletin, yani seçkin bir bürokratik aklın, kendi bekası ve modernleşme projesi için halka bir “lütuf” olarak yukarıdan aşağıya doğru bahşettiği ve gerektiğinde geri alabileceği imtiyazlar mı olduğu sorusuydu. Tanzimat Fermanı ve onu takip eden Islahat Fermanı, bu sorunun cevabını ikinci şıktan yana vererek, Türkiye’de demokrasinin ve hukuk devletinin ruhuna işleyecek olan o derin paternalist (babacan) ve devlet merkezci karakterin temellerini attı. Bu dönemde atılan adımlar, bir yandan devleti modernleştirip hukuksal bir çerçeveye oturtmaya çalışırken, diğer yandan da halkı bu sürecin tamamen dışında bırakan, onu edilgen bir tebaa, eğitilmesi ve yola getirilmesi gereken bir kitle olarak gören bir zihniyeti pekiştirdi. Bu, Batılılaşma adına atılan en büyük adımların, aynı zamanda Batı demokrasisinin ruhundan en uzak yöntemlerle hayata geçirildiği trajik bir çelişkiydi.

Tanzimat Fermanı’nın mimarı, II. Mahmud döneminde yetişmiş, Londra ve Paris’te elçilik yapmış, Batı’yı yakından tanıyan bir bürokrat olan Mustafa Reşid Paşa’ydı. Onun ve ekibinin (Âli Paşa, Fuad Paşa gibi geleceğin sadrazamları) temel kaygısı, romantik bir demokrasi veya özgürlük aşkı değildi. Onların derdi son derece pragmatikti: Devletin bekası. Mısır Valisi Kavalalı Mehmed Ali Paşa’nın orduları Kütahya’ya kadar gelmiş, İstanbul’u tehdit eder bir duruma düşmüştü. İmparatorluk, bir valisinin isyanı karşısında aciz kalmış ve ayakta kalabilmek için Rusya gibi en büyük düşmanından yardım istemek zorunda kalmıştı. Aynı zamanda, İngiltere ve Fransa gibi büyük Avrupa devletleri, imparatorluk içindeki gayrimüslim tebaanın haklarını bahane ederek sürekli iç işlerine müdahale ediyor, kapitülasyonlar aracılığıyla ekonomiyi kontrol altında tutuyorlardı. Reşid Paşa’nın teşhisi netti: Osmanlı Devleti, bu haliyle, yani keyfi bir mutlakiyetle, adaletsiz bir vergi sistemiyle ve hukuki güvenceden yoksun bir yapıyla ayakta kalamazdı. Avrupa devletlerinin müdahalesini önlemenin ve onların desteğini almanın tek yolu, onlara benzemekti. Yani, hukukun üstünlüğünü tanıyan, tüm tebaasının can, mal ve ırz güvenliğini garanti altına alan, vergileri adil bir şekilde toplayan ve yargılamaları aleni yapan “modern” ve “medeni” bir devlet olduğumuzu onlara göstermekti. Dolayısıyla Tanzimat, aslında içeriye değil, dışarıya yönelik bir vitrin düzenlemesi, bir diplomatik manevraydı. Amacı, halka hak vermek değil, devleti Avrupa’nın gözünde meşrulaştırarak onun hayatını kurtarmaktı.

Bu pragmatik amaç, fermanın ruhuna ve diline de sinmişti. Ferman, “Ey ahali! Haklarınız şunlardır, alın ve kullanın!” diyen bir devrim metni değildi. Tam tersine, padişahın kendi ağzından, tebaasına seslenerek, “Devletimizin ayakta kalması ve şanımızın artması için” bazı yeni kanunlar çıkarılacağını ve bu kanunlara “padişah olarak kendisinin de uyacağına yemin ettiğini” ilan eden bir metindi. Bu, son derece önemli bir ayrıntıydı. Haklar, birer doğal hak olarak tanınmıyor, padişahın bir lütfu, bir ihsanı olarak sunuluyordu. Süreçte halkın hiçbir dahli, hiçbir talebi yoktu. Gülhane Parkı’nda ferman okunurken toplanan halk, ne olup bittiğini tam olarak anlamayan, tarihin akışını sadece seyreden bir kalabalıktı. Bu, sürecin en başından itibaren, modernleşmenin halksız bir halkçılık, demokrasinin halksız bir demokrasi denemesi olacağının ilanıydı. Devlet, kendi kendini reforme ediyor, kendi kendini sınırlıyor, ama bunu yaparken muhatabı olan halkı denklemin tamamen dışında bırakıyordu. Bu durum, gelecekteki tüm Türk modernleşme hamlelerinin de temel karakteristiği olacaktı: Elitler karar verir, halk uyar. Bu zihniyet, “devleti kurtarma” misyonunun, halkı kurtarma misyonunun her zaman önünde geldiği bir anlayışın ürünüydü.

Fermanın içeriği, vaatleri açısından devrimciydi. Herkesin kanun önünde eşit olacağı, hiç kimsenin yargılanmadan idam edilmeyeceği (angarya yasağı), herkesin mal ve mülküne sahip olabileceği ve bunu miras bırakabileceği (müsadere usulünün kaldırılması), vergilerin herkesin gelirine göre adil bir şekilde toplanacağı ve askerlik hizmetinin bir düzene bağlanarak vatan hizmeti haline getirileceği gibi maddeler, o günün Osmanlısı için hayal bile edilemeyecek yeniliklerdi. Özellikle müsadere usulünün, yani devletin istediği zaman zengin bir paşanın veya bürokratın tüm servetine el koyma geleneğinin kaldırılması, yeni bürokrasi için hayati bir güvenceydi. Artık devlet hizmetinde zenginleşen bir paşa, bir gün gözden düştüğünde her şeyini kaybetme korkusu olmadan yaşayabilecekti. Bu, özel mülkiyetin ve dolayısıyla burjuva sınıfının gelişiminin önünü açan en önemli adımlardan biriydi. Aynı şekilde, yargılanmadan idam cezasının kaldırılması da, padişahın veya herhangi bir valinin keyfi olarak insan hayatına son vermesinin önüne geçen, hukukun üstünlüğüne doğru atılmış dev bir adımdı.

Ancak bu devrimci vaatlerin hayata geçirilmesi, kağıt üzerinde yazıldığı kadar kolay olmadı. Tanzimat dönemi, bu fermanın ruhunu hayata geçirmeye çalışan reformcu Babıali bürokrasisi ile bu yeniliklere direnen geleneksel güç odakları ve bizzat padişahın kendisi arasındaki bitmek bilmeyen bir mücadeleyle geçti. Mustafa Reşid Paşa ve ekibi, fermanın gereği olarak yeni ceza ve ticaret kanunları (Fransız modelinden esinlenerek), nizamiye mahkemeleri (şeriye mahkemelerinin yanı sıra laik mahkemeler), yeni bir vergi sistemi ve modern bir maarif (eğitim) sistemi kurmak için büyük bir çaba sarf ettiler. Ancak bu çabaların her biri, muazzam bir direnişle karşılaştı. Taşradaki valiler ve yerel ayanlar, vergi toplama imtiyazlarını ve keyfi yönetim alışkanlıklarını kaybetmek istemiyorlardı. Ulema, şeriatın alanına giren konularda laik kanunların ve mahkemelerin kurulmasını, kendi otoritelerine ve dinin temellerine yapılmış bir saldırı olarak görüyordu. Halk ise, ne anlama geldiğini tam olarak bilmediği bu yeniliklere, özellikle de askerlik süresinin uzaması ve yeni vergiler konulması gibi doğrudan hayatını etkileyen uygulamalara karşı tepkiliydi.

En büyük direniş ise, zaman zaman bizzat padişahların kendisinden geliyordu. Sultan Abdülmecid ve özellikle ondan sonra gelen Sultan Abdülaziz, babaları II. Mahmud gibi güçlü ve kararlı karakterler değillerdi. Sık sık reformcu paşalar ile saraydaki muhafazakâr danışmanlar arasında gidip geliyorlardı. Tanzimat paşaları, padişahın desteğini arkalarına aldıklarında reformları ilerletiyor, ancak padişah desteğini çektiğinde veya onları görevden aldığında tüm süreç duraklıyordu. Bu durum, reformların istikrarlı bir şekilde uygulanmasını engelliyor ve devletin en tepesinde sürekli bir iktidar mücadelesinin yaşanmasına neden oluyordu. Bu mücadele, aslında iki farklı devlet anlayışının mücadelesiydi. Bir yanda, devleti kişisel mülkü ve iradesinin bir aracı olarak gören Saray (padişah) vardı. Diğer yanda ise, devleti, kanunlara ve rasyonel kurallara göre işleyen kurumsal bir yapı olarak gören Babıali (bürokrasi) vardı. Tanzimat dönemi, bu iki güç arasındaki hassas denge ve bitmeyen çekişme üzerine kuruluydu. Bürokrasi, padişahın gücünü kanunlarla sınırlamaya çalışırken; padişah, bürokrasinin artan gücünü kendi kişisel otoritesine bir tehdit olarak görüyor ve onları denetim altında tutmaya çalışıyordu. Bu, II. Mahmud’un yarattığı canavarın, şimdi kendi yaratıcısının evini kontrol etmeye çalışma hikâyesiydi.

Bu ikilemin en net görüldüğü alan, gayrimüslim tebaanın durumu oldu. Tanzimat Fermanı, tüm tebaanın kanun önünde eşit olduğunu ilan etmişti. Ancak bu eşitliğin pratikte ne anlama geldiği belirsizdi. Gayrimüslimler, vergi (cizye) ve askerlik gibi konularda hala farklı muamele görüyorlardı. Avrupa devletleri, özellikle de Kırım Savaşı (1853-1856) sırasında Osmanlı’ya verdikleri desteğin bir karşılığı olarak, bu eşitliğin tam ve eksiksiz bir şekilde uygulanması için baskı yapmaya başladılar. Bu baskının sonucunda, 1856 yılında Islahat Fermanı ilan edildi. Bu ferman, Tanzimat’tan çok daha ileri giderek, gayrimüslimlerin Müslümanlarla tam bir eşitliğe sahip olacağını, cizye vergisinin kaldırılacağını, onların da askerlik yapabileceğini (veya bedel ödeyerek muaf olabileceğini), devlet memuru olabileceklerini ve kendi okullarını, kiliselerini ve hastanelerini tamir edip yenilerini yapabileceklerini garanti altına alıyordu.

Islahat Fermanı, hukuki olarak Osmanlı tarihinde bir dönüm noktasıydı ve modern vatandaşlık anlayışına doğru atılmış en radikal adımdı. Ancak bu ferman, Tanzimat’tan bile daha fazla, dış baskının bir ürünüydü. Fermanın metni, İstanbul’daki İngiliz, Fransız ve Avusturya elçilerinin doğrudan müdahalesiyle kaleme alınmıştı. Bu durum, fermanı hem Müslüman hem de gayrimüslim tebaanın gözünde gayrimeşru kıldı. Müslüman halkın çoğunluğu, bu fermanı, asırlardır süren İslami üstünlüğün sona ermesi, “gavurların” kendileriyle eşit hale gelerek şımartılması ve devletin dininin temellerine dinamit konulması olarak gördü. Bu durum, imparatorluğun dört bir yanında, özellikle Suriye ve Lübnan gibi bölgelerde, Müslümanlarla Hristiyanlar arasında kanlı çatışmaların ve katliamların yaşanmasına neden oldu. Devletin “eşitlik” adına attığı adım, toplumdaki ayrışmayı ve düşmanlığı daha da derinleştirmişti. Gayrimüslim cemaatler ise, bu hakları, padişahın bir lütfundan çok, Avrupalı hamilerinin bir zaferi olarak gördüler. Bu durum, onların devlete olan sadakatini artırmak yerine, daha fazla imtiyaz ve hatta bağımsızlık talep etmeleri için onları cesaretlendirdi. Böylece, devleti bir arada tutmak ve Avrupa müdahalesini önlemek için ilan edilen Islahat Fermanı, ironik bir şekilde, imparatorluğun çözülme sürecini daha da hızlandıran bir katalizör işlevi gördü. Bu, tepeden inmeci ve halkın sosyal gerçekliğini göz ardı eden reformların nasıl ters tepebileceğinin en trajik örneklerinden biriydi.

Tanzimat döneminin bir diğer önemli ikilemi ise, eğitim ve hukuk alanında yaşanan ikililikti. Reformcu paşalar, Ulema’yı ve şeriatı bir anda karşılarına almanın imkansız olduğunu bildiklerinden, eski kurumları ortadan kaldırmak yerine, onların yanı başında yeni ve modern kurumlar inşa etme yolunu seçtiler. Hukuk alanında, Şeriye mahkemeleri varlığını sürdürürken, onların yanı sıra Fransız modeline göre işleyen ve yeni çıkarılan laik kanunları (Ceza Kanunu, Ticaret Kanunu) uygulayan Nizamiye mahkemeleri kuruldu. Eğitim alanında, geleneksel medreseler ve sıbyan mektepleri devam ederken, onların yanı sıra Batılı tarzda eğitim veren rüştiyeler (ortaokul), idadiler (lise) ve en nihayetinde Darülfünun (üniversite) gibi modern okullar açıldı. Bu durum, toplumda derin bir kültürel ve zihinsel bölünmeye yol açtı. Artık imparatorlukta iki farklı hukuk sistemi, iki farklı eğitim anlayışı ve bu sistemlerden yetişen iki farklı insan tipi vardı: Bir yanda medresede yetişen, Arapça ve Farsça bilen, dünyaya İslami bir perspektiften bakan geleneksel aydın tipi; diğer yanda ise modern okullarda yetişen, Fransızca konuşan, Batı bilimini ve felsefesini benimseyen, laik ve pozitivist bir dünya görüşüne sahip yeni aydın tipi.

Bu iki aydın tipi, aynı toplumda yaşamalarına rağmen, birbirlerinin dilini konuşamayan, birbirlerinin değerlerini anlamayan ve birbirlerine derin bir şüphe ve düşmanlıkla bakan iki ayrı dünyayı temsil ediyordu. Bu, Türkiye’nin bugüne kadar devam eden “laik-dindar,” “Batıcı-gelenekçi” kutuplaşmasının temellerinin atıldığı andı. Tanzimat bürokrasisi, bu ikiliği, eski ile yeniyi uzlaştıran geçici bir çözüm olarak görmüştü. Ancak bu ikilik, zamanla bir uzlaşma değil, bir çatışma alanına dönüştü. Özellikle yeni kurulan okullardan yetişen ve Jön Türkler olarak adlandırılacak olan yeni nesil aydınlar, Tanzimat paşalarının bu temkinli ve uzlaşmacı tavrını bir zayıflık, bir ihanet olarak göreceklerdi. Onlara göre, kurtuluş, eski ile yeniyi bir arada yaşatmakla değil, eskiyi tamamen ortadan kaldırıp yerine topyekûn bir şekilde yeniyi, yani Batı medeniyetini ikame etmekle mümkündü. Onlar için Tanzimat, yeterince ileri gitmemiş, yarım kalmış bir devrimdi.

Tanzimat döneminin lütfedilen haklar ve tepeden inmeci reformlar mirası, en sonunda kendi celladını yaratacaktı. Bu sistemin yarattığı yeni aydınlar, Tanzimat’ın kendilerine verdiği en büyük hakkı, yani eleştiri ve siyasi talep hakkını kullanmaya başladılar. Namık Kemal, Ziya Paşa, Ali Suavi gibi aydınlar, yeni filizlenen basın-yayın organları (Tasvir-i Efkâr, Hürriyet gibi gazeteler) aracılığıyla, Tanzimat bürokrasisinin yolsuzluklarını, keyfi yönetimini ve Avrupa karşısındaki acizliğini sert bir dille eleştirmeye başladılar. Onların temel talebi, artık sadece kanun önünde eşitlik veya hukuki güvence değildi. Onlar, halkın yönetime katıldığı, padişahın yetkilerinin sadece kanunlarla değil, aynı zamanda halk tarafından seçilmiş bir meclisle de sınırlandırıldığı bir anayasal monarşi, yani Meşrutiyet istiyorlardı. Bu, Tanzimat’ın kendi mantığının bir sonraki adımıydı. Mademki devlet kanunlarla yönetilecekti, o zaman bu kanunları kim yapacaktı? Tanzimat bürokrasisi, bu sorunun cevabının “biz, yani eğitimli bürokratlar yaparız” olduğunu düşünüyordu. Oysa Jön Türkler, bu kanunların halkın temsilcileri tarafından yapılması gerektiğini savunuyorlardı.

Bu, “devleti kurtarma” misyonunun ikinci nesle devredildiği ve daha da radikalleştiği bir andı. İlk nesil (Tanzimatçılar), kurtuluşu hukuk devleti ve bürokratik rasyonalitede görmüştü. İkinci nesil (Jön Türkler), kurtuluşu anayasada ve parlamentoda görüyordu. Ancak her iki neslin de ortak bir noktası vardı: Halk, bu projenin bir öznesi değil, nesnesiydi. Jön Türkler, “milletin iradesi” adına meclis isterken, aslında okuma yazma oranının yüzde birlerde olduğu bir toplumda, o mecliste yine kendileri gibi eğitimli seçkinlerin oturacağını ve halkı kendi idealleri doğrultusunda yöneteceklerini hayal ediyorlardı. Onlar için parlamento, halkın farklı taleplerini yansıtan bir müzakere platformu değil, kendi aydınlanmacı projelerini hayata geçirecekleri bir meşruiyet aracıydı.

Sonuç olarak, Tanzimat dönemi, Türkiye’nin modernleşme serüveninde derin ve kalıcı izler bırakan, çelişkilerle dolu bir dönemdi. Bir yandan, hukuk devleti, vatandaşlık, kanun önünde eşitlik gibi modern kavramları Osmanlı siyasi hayatına sokarak mutlakiyetin yıkılışına giden yolu açtı. Kurduğu yeni okullar, mahkemeler ve idari yapılarla, modern Türkiye Cumhuriyeti’nin kurumsal altyapısını hazırladı. Ancak diğer yandan, tüm bu reformları, halkın katılımını ve rızasını dışlayan, tepeden inmeci ve elitist bir yöntemle yaparak, devlet ile toplum arasındaki mesafeyi daha da derinleştirdi. Hakları, bir lütuf, demokrasiyi ise seçkinlerin bir projesi olarak kodladı. Bu durum, toplumda, hakların talep edilerek ve mücadele edilerek kazanılması gereken değerler olduğu bilincinin gelişmesini engelledi. Bunun yerine, halkın devlete sürekli bir “lütuf” ve “icraat” beklentisi içinde olduğu, devletin ise halkı sürekli “eğitilmesi” ve “hizaya getirilmesi” gereken bir kitle olarak gördüğü o meşhur paternalist ilişkiyi kurumsallaştırdı. Bir sonraki bölümde göreceğimiz gibi, bu ikilemli miras, Sultan Abdülhamid’in, Tanzimat’ın yarattığı bu “kaosa” bir son vermek ve devleti yeniden tek bir irade altında toplamak için sahneye çıkmasına zemin hazırlayacaktı. Ancak o bile, Tanzimat’ın kurduğu modern devlet aygıtını kullanmadan ve onun yarattığı “beka” kaygısını devralmadan hüküm süremeyecekti. Tanzimat’ın açtığı yol, artık geri dönülemez bir yoldu.


Bölüm 6: “Makbul Vatandaş” Projesinin İlk Adımları

Tanzimat’ın yarattığı o derin ikilem, yani devleti kurtarmak adına halka rağmen halk için haklar bahşetme projesi, kendi içinde bir başka ve belki de daha temel bir soruyu barındırıyordu: Bu hakların verileceği, bu modern kanunların uygulanacağı ve bu yeni devletin parçası olacak olan “halk” kimdi? II. Mahmud’un o meşhur “Ben tebaamdan Müslüman’ı camide, Hristiyan’ı kilisede, Musevi’yi havrada fark ederim” sözüyle formüle ettiği Osmanlıcılık ideali, farklı din ve etnik kökenden gelen insanları, padişaha sadakat ortak paydasında birleştiren bir imparatorluk vatandaşlığı yaratmayı hedefliyordu. Ancak bu hedef, kağıt üzerinde ne kadar asil ve modern görünürse görünsün, toplumsal gerçekliğin sert duvarlarına çarpmaya mahkûmdu. Yüzyıllardır farklı hukuk sistemleri, farklı diller, farklı gelenekler ve en önemlisi, birbirlerine karşı derin bir güvensizlik ve rekabet içinde yaşayan cemaatleri, sadece bir fermanla eşit ve kardeş vatandaşlar haline getirmek mümkün değildi. Tanzimat bürokrasisi, bu zorluğun farkındaydı. Onlara göre çözüm, sadece yasal düzenlemeler yapmak değil, aynı zamanda bu yasalara uyacak, devlete sadakat duyacak ve imparatorluğun çıkarlarını kendi cemaat çıkarlarının üzerinde tutacak yeni bir insan tipi, yani “makbul bir Osmanlı vatandaşı” yaratmaktı. İşte bu, Türkiye’nin modernleşme tarihinin en kalıcı ve en sancılı projelerinden birinin, yani devlet eliyle toplum mühendisliği yaparak ideal bir vatandaş tipi yaratma projesinin ilk adımlarının atıldığı andı. Bu proje, eğitimden kılık kıyafete, askerlikten dil politikalarına kadar hayatın her alanına nüfuz etmeye çalışacak ve II. Mahmud’un attığı ilk tohumları, Tanzimat döneminde sistemli bir devlet politikasına dönüştürecekti. Bu süreç, bir yandan imparatorluğu modern bir ulus-devlete dönüştürme yolunda önemli adımlar atarken, diğer yandan da devletin, vatandaşının sadece eylemlerini değil, aynı zamanda kimliğini, bedenini ve ruhunu da şekillendirme hakkını kendinde gördüğü o totaliter eğilimin kökleşmesine neden olacaktı.

Bu projenin en temel ve en stratejik uygulama alanı, şüphesiz eğitim, yani Maarif’ti. Geleneksel Osmanlı eğitim sistemi, büyük ölçüde Ulema’nın kontrolündeki medreseler ve sıbyan mektepleri ile gayrimüslim cemaatlerin kendi kilise ve havra okullarından oluşuyordu. Bu sistem, devlete sadık din adamları veya kendi cemaatine bağlı bireyler yetiştiriyordu, ancak imparatorluğun tamamına hitap eden ortak bir vatandaşlık bilinci aşılamıyordu. Hatta tam tersine, mevcut farklılıkları ve ayrılıkları yeniden üretiyordu. Tanzimat bürokrasisi için bu durum, devletin bekası önündeki en büyük engellerden biriydi. Eğer bir Osmanlı milleti yaratılacaksa, bu ancak ve ancak devletin kontrolünde, ortak bir müfredata ve ortak bir amaca hizmet eden modern bir eğitim sistemiyle mümkün olabilirdi. Bu amaçla, 1845’te kurulan Meclis-i Maarif-i Umumiye ve ardından 1857’de kurulan Maarif-i Umumiye Nezareti (Eğitim Bakanlığı), bu devrimci projenin karargâhı oldu. Bu kurumların hedefi, imparatorluğun her köşesinde, sıbyan mekteplerinden Darülfünun’a (üniversite) kadar uzanan, devlet tarafından denetlenen ve finanse edilen bir okul ağı kurmaktı.

Bu yeni okulların (rüştiyeler, idadiler, sultaniler) amacı, sadece okuma-yazma veya temel bilimleri öğretmek değildi. Asıl amaç, ideolojikti. Bu okullar, imparatorluğun farklı köşelerinden gelen Müslüman, Hristiyan ve Yahudi çocukları aynı sıralara oturtarak, onlara ortak bir kimlik, yani “Osmanlılık” kimliğini aşılamayı hedefliyordu. Müfredat, bu amaca hizmet edecek şekilde tasarlandı. Tarih derslerinde, farklı cemaatlerin ortak geçmişi ve hanedana olan sadakatleri vurgulanıyordu. Coğrafya derslerinde, imparatorluğun bölünmez bütünlüğü ve “vatan” kavramı işleniyordu. “Ahlak” ve “Yurt Bilgisi” (Malumat-ı Vataniyye) gibi derslerle, öğrencilere devlete itaat, kanunlara saygı, vergi vermenin ve askerlik yapmanın kutsallığı gibi modern vatandaşlık erdemleri öğretiliyordu. Bu, adeta bir beyin yıkama operasyonuydu. Devlet, yeni nesillerin zihnini, geleneksel cemaat bağlarından arındırıp, yerine soyut ama her şeyin üzerinde olan “devlet” ve “vatan” sevgisini yerleştirmeye çalışıyordu. Bu okullardan mezun olan gençler, geleceğin modern bürokratları, subayları, doktorları ve öğretmenleri olacak ve bu yeni ideolojiyi toplumun geri kalanına yayacak olan “öncü kadroyu” oluşturacaklardı.

Ancak bu proje, pratikte büyük zorluklarla karşılaştı. Gayrimüslim cemaatler, kendi çocuklarını, kimliklerini ve dillerini asimile edeceğinden korktukları bu devlet okullarına göndermekte isteksiz davrandılar. Onlar, Islahat Fermanı’nın kendilerine tanıdığı hakları kullanarak, kendi modern okullarını kurmayı ve bu okullarda kendi milliyetçi ideolojilerini (Helenizm, Bulgar milliyetçiliği vb.) işlemeyi tercih ettiler. Yabancı devletlerin himayesinde açılan misyoner okulları da (Fransız, Amerikan, İngiliz okulları) bu süreci daha da karmaşık hale getiriyor, imparatorluk içinde kendi kültürel ve siyasi nüfuz alanlarını yaratıyorlardı. Sonuç olarak, devletin modern okulları, büyük ölçüde sadece Müslüman-Türk çocukların devam ettiği, Osmanlıcılık idealini tam olarak hayata geçiremeyen kurumlara dönüştü. İronik bir şekilde, imparatorluğu birleştirmesi hedeflenen modern eğitim sistemi, farklı cemaatlerin kendi milliyetçi elitlerini yetiştirdiği ve ayrılıkçı fikirlerin yayıldığı bir rekabet alanına dönüştü. Devletin “makbul vatandaş” projesi, daha en başından, kendi hedef kitlesinin direnişiyle karşılaşıyordu. Buna rağmen, bu okulların özellikle Müslüman-Türk nüfus üzerindeki etkisi devrimci oldu. Bu okullarda yetişen yeni aydın kuşağı, geleneksel medrese eğitiminden tamamen farklı bir dünya görüşüne sahip oldu ve gelecekte Jön Türk hareketinin ve ardından Türk milliyetçiliğinin de taşıyıcısı haline geldi. Devlet, bir “Osmanlı” yaratmaya çalışırken, farkında olmadan bir “Türk” aydını yaratıyordu.

“Makbul vatandaş” projesinin ikinci önemli uygulama alanı, II. Mahmud’un başlattığı kılık kıyafet reformlarının Tanzimat döneminde daha da yaygınlaştırılması ve kurumsallaştırılmasıydı. Kıyafet, sadece bir örtünme aracı değil, aynı zamanda bir kimlik, bir statü ve bir aidiyet beyanıydı. Geleneksel Osmanlı toplumunda, bir kişinin giydiği sarığın şeklinden, cübbenin renginden veya ayakkabısının modelinden onun hangi sınıfa, hangi dine veya hangi mesleğe ait olduğunu anlamak mümkündü. Bu görsel ayrım, toplumdaki hiyerarşik ve cemaatsel yapının en somut yansımasıydı. Tanzimat’ın eşitlikçi ve homojenleştirici vatandaşlık ideali için bu durum, ortadan kaldırılması gereken bir anomaliydi. Eğer herkes kanun önünde eşitse, en azından devletin gözünde, yani kamusal alanda, görünüş olarak da birbirine benzemeliydi.

Bu amaçla, II. Mahmud’un devlet memurları için zorunlu kıldığı fes, setre ve pantolon üçlüsü, Tanzimat döneminde sivil halk arasında da yaygınlaştırılmaya çalışıldı. Fes, bu projenin en sembolik ve en başarılı unsuru oldu. Sarık gibi dini ve sınıfsal farklılıkları yansıtan bir başlık yerine, herkesin giyebileceği, standart ve modern görünümlü bir başlık olan fes, adeta yeni Osmanlı vatandaşının alametifarikası haline geldi. Devlet, kendi memurları ve askerleri aracılığıyla bu yeni giyim tarzını bir “modernlik” ve “medeniyet” göstergesi olarak topluma dayattı. Geleneksel kıyafetlerle devlet dairelerine girmek zorlaştırıldı, modern kıyafetler giyenler itibar gördü. Bu, zorlayıcı bir kanunla olmasa da, güçlü bir sosyal ve idari baskıyla yürütülen bir asimilasyon politikasıydı. Bu politika, bedeni disipline etme ve tek tipleştirme arzusunun bir ürünüydü. Devlet, vatandaşının sadece zihnini değil, aynı zamanda bedenini de terbiye etme, onu “çağdaş” bir görünüme kavuşturma hakkını kendinde görüyordu. Bu zihniyet, Cumhuriyet döneminde Şapka Kanunu gibi çok daha radikal ve zorlayıcı uygulamalarla zirveye ulaşacaktı. Tanzimat, bu yolda atılan ilk ama en belirleyici adımları atmıştı.

Askerlik kurumu da, “makbul vatandaş” yaratma projesinin en önemli laboratuvarlarından birine dönüştürüldü. Tanzimat Fermanı, askerliğin bir düzene bağlanacağını ve bir “vatan hizmeti” haline getirileceğini vaat etmişti. Bu vaadin arkasında, geleneksel ordu anlayışından köklü bir kopuş yatıyordu. Eskiden askerlik, belirli bir zümrenin (Kapıkulları) veya belirli bölgelerdeki insanların (Tımarlı Sipahiler) bir mesleğiydi. Yeni anlayışta ise askerlik, imparatorluktaki her erkek tebaanın devlete karşı yerine getirmesi gereken kutsal bir görev, bir vatandaşlık borcuydu. 1843’te çıkarılan Kura Kanunu ile bu yeni sistemin temelleri atıldı. Bu kanuna göre, Müslüman tebaadan kura ile seçilen gençler, beş yıl boyunca orduda “nizamiye” hizmeti yapacak, ardından yedi yıl boyunca da “redif” (yedek) birliklerinde görev alacaklardı.

Bu sistemin amacı, sadece daha büyük ve daha düzenli bir ordu yaratmak değildi. Kışla, aynı zamanda bir “vatandaşlık okulu” olarak tasarlanmıştı. İmparatorluğun farklı köşelerinden, farklı lehçeler konuşan, farklı geleneklere sahip Türk, Kürt, Arap, Arnavut, Boşnak gençler, bu kışlalarda bir araya geleceklerdi. Burada, aynı üniformayı giyecek, aynı yemeği yiyecek, aynı komutları öğrenecek ve en önemlisi, standart bir devlet dilini (İstanbul Türkçesi) konuşmaya başlayacaklardı. Onlara, vatanın kutsallığı, padişaha ve bayrağa sadakat gibi kavramlar, en yoğun ve en disiplinli şekilde aşılanacaktı. Kışladan terhis olan bir genç, köyüne sadece savaşmayı öğrenmiş bir asker olarak değil, aynı zamanda devletin ideolojisini benimsemiş, modern dünyanın bazı alışkanlıklarını (temizlik, düzen, saat kullanımı) edinmiş bir “model vatandaş” olarak dönecekti. Bu model, daha sonra kendi köyünde modernleşmenin ve devlet otoritesinin bir temsilcisi olacaktı. Askerlik, bu anlamda, imparatorluğun en ücra köşelerine kadar uzanan en etkili asimilasyon ve homojenleştirme aracıydı.

Ancak bu proje de, tıpkı eğitim projesi gibi, gayrimüslimlerin durumu nedeniyle topal kaldı. Islahat Fermanı, gayrimüslimlerin de askerlik yapabileceğini ilan etmişti. Ancak bu, pratikte hiçbir zaman tam olarak uygulanamadı. Ne Müslümanlar, “gavurlarla” aynı orduda savaşmaya ve onlardan emir almaya razıydılar; ne de gayrimüslimler, kendi cemaatleri yerine Osmanlı devleti için ölmeye istekliydiler. Sonuç olarak, gayrimüslimler için “bedel-i askeri” adı verilen bir vergi ödeyerek askerlikten muaf olma yolu kalıcı hale getirildi. Bu durum, “vatan hizmeti” idealini en başından sakatladı. Askerlik, sadece Müslümanlara özgü bir görev, hatta bir ceza olarak görülmeye başlandı. Bu da, Osmanlıcılık idealinin altını oyan, Müslüman ve gayrimüslim tebaa arasındaki ayrımı daha da derinleştiren bir sonuç doğurdu. “Vatan” denen kavram, gayrimüslimler için bedelini ödeyip kurtuldukları bir angarya iken, Müslümanlar için kanlarını döktükleri ama karşılığında yeterli hak ve saygıyı görmediklerini düşündükleri bir yük haline geldi. Bu adaletsizlik hissi, 20. yüzyılın başlarında Türk milliyetçiliğinin yükselişinde önemli bir rol oynayacaktı.

“Makbul vatandaş” projesinin bir diğer boyutu da, kamusal alanın yeniden düzenlenmesi ve modern bir şehir hayatının yaratılması çabasıydı. Tanzimat döneminde, özellikle İstanbul gibi büyük şehirlerde, Avrupa başkentlerini model alan yeni bir şehircilik anlayışı gelişmeye başladı. Geleneksel, organik ve labirenti andıran sokak dokusunun yerine, geniş caddeler, bulvarlar ve meydanlar inşa edilmeye çalışıldı. Yeni binalar (bakanlıklar, okullar, kışlalar) Batı mimarisi tarzında yapıldı. Şehirlerde belediye (Şehremaneti) teşkilatları kurularak, sokakların temizliği, aydınlatılması, su ve kanalizasyon gibi hizmetler devletin veya yerel yönetimin görevi haline getirildi. Bu, sadece fiziksel bir dönüşüm değildi; aynı zamanda toplumsal hayatı da yeniden şekillendiren bir müdahaleydi.

Yeni açılan geniş caddeler ve meydanlar, devletin resmi törenlerini, askeri geçitlerini ve kutlamalarını sergilediği birer sahneye dönüştü. Bu, devletin gücünü ve modernliğini halka gösterdiği, adeta bir propaganda alanıydı. Tiyatroların, operaların, Batı tarzı pastanelerin ve otellerin açılmasıyla, yeni bir kamusal yaşam ve yeni bir “eğlence” kültürü doğdu. Bu yeni mekanlar, farklı cemaatlerden ve sınıflardan insanların (en azından zenginlerin) bir araya geldiği, sosyalleştiği ve “Avrupalı” gibi yaşadığı alanlardı. Ancak bu modern ve parlak vitrinin hemen arkasında, geleneksel mahalleler, kahvehaneler ve çarşılar, kendi hayatlarını yaşamaya devam ediyorlardı. Bu durum, şehirlerde de, tıpkı eğitim ve hukukta olduğu gibi, derin bir ikilik yarattı. Bir yanda Pera’da (Beyoğlu) yaşayan, Fransızca konuşan, Batı müziği dinleyen “modern” bir Osmanlı eliti varken; diğer yanda sur içinde, geleneksel hayatını sürdüren, devlete ve onun modernleşme projesine şüpheyle bakan geniş bir halk kitlesi vardı. Devletin “makbul vatandaş” projesi, büyük ölçüde bu modern vitrinin içinde kalan küçük bir azınlığı etkileyebiliyor, toplumun derinliklerine nüfuz etmekte zorlanıyordu.

Sonuç olarak, Tanzimat dönemi, devletin toplumu kendi idealleri doğrultusunda yeniden şekillendirme, yani bir “makbul vatandaş” yaratma projesinin sistemli bir devlet politikasına dönüştüğü bir laboratuvar oldu. Bu proje, eğitim, kılık kıyafet, askerlik ve şehircilik gibi hayatın birçok alanına yayılarak, imparatorluğu modern ve homojen bir yapıya kavuşturmayı hedefledi. Bu çabalar, modern Türkiye Cumhuriyeti’nin kurumsal ve ideolojik temellerinin birçoğunu atmış olması açısından son derece önemlidir. Modern okul sistemi, milli ordu anlayışı, vatandaşlık kavramı ve laik bürokrasi gibi yapılar, hep bu dönemin ürünleridir. Ancak bu proje, en başından itibaren ölümcül bir kusurla maluldü: Tepeden inmeci, elitist ve halkın gerçekliğini, taleplerini ve direncini göz ardı eden bir karaktere sahipti. Osmanlıcılık gibi kapsayıcı bir ideal adına yola çıkmış olsa da, uygulamadaki zorlayıcı ve asimilasyonist yöntemleri nedeniyle, imparatorluğun farklı unsurlarını birleştirmek yerine, aralarındaki ayrılıkları daha da derinleştirdi. En önemlisi, devletin, vatandaşını, kendi varlığının bir parçası ve meşruiyetinin kaynağı olarak değil, şekil verilmesi gereken bir hamur, eğitilmesi gereken bir çocuk ve kontrol altında tutulması gereken potansiyel bir tehdit olarak görmesi geleneğini kökleştirdi. Bir sonraki bölümde inceleyeceğimiz gibi, Tanzimat’ın bu “lütfedilen haklar” ve “makbul vatandaş yaratma” projesinin yarattığı kaos, özgürlük ve milliyetçilik ortamı, en sonunda Sultan Abdülhamid gibi bir figürün, tüm bu süreci tersine çevirme ve devleti yeniden tek bir kişinin mutlak iradesi altında, bu kez İslamcı bir kimlikle birleştirme iddiasıyla sahneye çıkmasına zemin hazırlayacaktı. Ancak o bile, Tanzimat’ın yarattığı modern devlet aygıtını ve onun “beka” kaygısını kullanmaktan başka bir çare bulamayacaktı. Projenin adı değişecek, ama mühendislik arzusu baki kalacaktı.


Bölüm 7: Sultan II. Abdülhamid: Beka Söylemi ve “Dış Düşman” Paranoyasının Köklenmesi

Tanzimat’ın yarattığı o kaotik ve bir o kadar da doğurgan ortam; yani bir yanda “lütfedilen” hakların getirdiği özgürlük havası, diğer yanda Batılılaşmanın yarattığı kültürel ikilik ve gayrimüslim milliyetçiliklerinin tırmandırdığı ayrılıkçı hareketler, imparatorluğu adeta bir barut fıçısına dönüştürmüştü. Tanzimat bürokrasisinin, devleti, hukukun üstünlüğü ve Osmanlıcılık gibi soyut ilkelerle bir arada tutma projesi, 1870’lerin ortalarına gelindiğinde iflasın eşiğindeydi. Balkanlar’da çıkan isyanlar, Rusya’nın Panslavizm politikasıyla bu isyanları sürekli kışkırtması, devletin borçlarını ödeyemeyerek iflasını ilan etmesi (Ramazan Kararnamesi) ve büyük Avrupa devletlerinin İstanbul’da bir konferans toplayarak imparatorluğun iç işlerine doğrudan müdahale etme cüreti göstermesi, o güne kadar süren reform sürecinin devleti kurtarmak bir yana, onu daha da zayıf ve savunmasız hale getirdiği algısını güçlendirmişti. İşte bu derin umutsuzluk ve beka krizinin ortasında, Jön Türk aydınlarının ve Mithat Paşa gibi reformcu bürokratların baskısıyla, 1876 yılında, Türk tarihinin ilk anayasası olan Kanun-i Esasi ilan edildi ve ilk parlamento olan Meclis-i Mebusan açıldı. Ancak bu meşrutiyet denemesi, adeta bir ölü doğum olacaktı. Tahta yeni geçmiş, tecrübesiz ama son derece zeki, şüpheci ve kurnaz bir padişah olan II. Abdülhamid, bu anayasal düzeni, devleti daha da zayıflatacak bir kaos aracı olarak görüyordu. Kısa bir süre sonra patlak veren ve felaketle sonuçlanan 93 Harbi’ni (1877-78 Osmanlı-Rus Savaşı) bahane ederek, anayasanın kendisine verdiği yetkiyi sonuna kadar kullandı. Meclis’i süresiz olarak tatil etti, anayasayı rafa kaldırdı ve Mithat Paşa başta olmak üzere tüm reformcu aydın ve bürokratları ya sürgüne gönderdi ya da susturdu. Bu, otuz yılı aşkın bir süre devam edecek olan ve tarihe “İstibdat Devri” olarak geçecek olan yeni bir dönemin başlangıcıydı. Ancak bu dönem, basit bir geriye dönüş, bir restorasyon değildi. II. Abdülhamid, Tanzimat’ın yarattığı modern devlet aygıtını –bürokrasi, ordu, polis, telgraf, demiryolu– ortadan kaldırmadı; tam tersine, bu aygıtı, devleti bu kez parlamenter bir sistemle değil, kendi şahsında merkezileşen mutlak bir otokrasiyle kurtarmak için sonuna kadar kullandı. Onun iktidarı, Türkiye’nin siyasi genetiğine, bugün dahi etkilerini derinden hissettiğimiz iki temel ve zehirli unsur miras bırakacaktı: Her sorunu açıklayan, her muhalefeti gayrimeşrulaştıran ve her otoriterliği meşrulaştıran o sarsılmaz “beka söylemi” ve bu bekayı tehdit ettiğine inanılan görünmez ama her yerde olan o meşum “dış düşman” paranoyası.

II. Abdülhamid’in siyasi felsefesinin temelinde, Tanzimat’ın naif iyimserliğine karşı derin bir güvensizlik ve karamsarlık yatıyordu. Tanzimat paşaları, Avrupa’ya benzeyerek, onların kurallarını benimseyerek devleti kurtarabileceklerine ve büyük güçlerin “Avrupa Konseyi” içinde adil bir yer bulabileceklerine inanmışlardı. 93 Harbi ve sonrasında imzalanan Ayastefanos ve Berlin Antlaşmaları, bu inancın ne kadar boş bir hayal olduğunu en acı şekilde göstermişti. Osmanlı orduları Ruslar karşısında hezimete uğrarken, “medeniyetin beşiği” İngiltere ve Fransa, kendi çıkarları peşinde koşmuş, hatta bu süreçte İngiltere Kıbrıs’ı, Fransa ise Tunus’u işgal etmişti. Abdülhamid için ders netti: Batı, medeni falan değildi; o, Osmanlı’yı parçalamak isteyen, ikiyüzlü ve emperyalist bir güçtü. Onların “haklar”, “özgürlükler”, “reform” gibi talepleri, aslında imparatorluğun iç işlerine karışmak, gayrimüslimleri kışkırtmak ve devleti içeriden çökertmek için kullandıkları birer Truva Atı’ydı. Dolayısıyla, devleti kurtarmanın yolu, onlara benzemekten değil, onlara karşı direnmekten, onların oyunlarını bozmaktan ve onların içimizdeki uzantılarını, yani Jön Türkler gibi Batı hayranı aydınları ve ayrılıkçı gayrimüslim komitacıları ezmekten geçiyordu. Bu, devleti, sürekli bir kuşatma altında olan, her an içeriden ve dışarıdan gelecek bir saldırıya karşı teyakkuzda olması gereken bir kaleye dönüştüren bir zihniyetti. Bu kale zihniyeti, yani “beka söylemi”, Abdülhamid rejiminin meşruiyetinin temelini oluşturdu. Yapılan her baskı, her sansür, her sürgün, kişisel bir despotluk olarak değil, devletin ali menfaatleri ve bekası için alınması zorunlu olan acı ama gerekli tedbirler olarak sunuldu.

Bu beka söyleminin en önemli tamamlayıcısı, her sorunu açıklayan o meşhur “dış düşman” ve onun içimizdeki işbirlikçileri anlatısıydı. Ermeni isyanları mı çıktı? Arkasında mutlaka Rusya ve İngiltere vardı. Girit’te Rumlar ayaklandı mı? Bu, Yunanistan’ın ve Batılı hamilerinin bir oyunuydu. Jön Türkler Paris’te bildiri mi yayınladı? Onlar, yabancı güçlerin maaşlı ajanlarıydı. Bu anlatı, son derece işlevseldi. Birincisi, yönetimin kendi hatalarını, beceriksizliklerini ve başarısızlıklarını örtbas etmesini sağlıyordu. Ekonomik krizin, askeri yenilginin veya toplumsal huzursuzluğun nedeni, padişahın yanlış politikaları değil, her zaman dış güçlerin komplolarıydı. İkincisi, her türlü muhalefeti daha doğmadan gayrimeşrulaştırıyor ve bir vatan hainliği eylemine dönüştürüyordu. Padişahın bir politikasını eleştirmek, aslında farkında olmadan veya bilerek dış düşmanın ekmeğine yağ sürmek anlamına geliyordu. Bu durum, rasyonel bir siyasi tartışma zeminini tamamen ortadan kaldırıyor, siyaseti bir iman ve ihanet meselesine indirgiyordu. Ya padişahın yanında, yani vatanın yanındaydınız ya da ona karşı, yani düşmanın yanındaydınız. Ortası yoktu. Bu “biz ve onlar” ayrımı, bu paranoid ve komplocu dünya görüşü, Abdülhamid döneminde devletin resmi ideolojisi haline geldi ve kendisinden sonraki tüm otoriter rejimlere de ilham kaynağı oldu. İttihatçıların “İngiliz Muhipleri”, Cumhuriyet döneminin “iç ve dış mihrakları” ve günümüz siyasetinin “üst akıl” ve “faiz lobisi” gibi söylemleri, hep Abdülhamid’in yarattığı bu zengin komplocu damardan beslenmektedir.

Abdülhamid, bu beka söylemini ve paranoyasını hayata geçirmek için, Tanzimat’ın kurduğu modern devlet aygıtını kendi otokratik amaçları doğrultusunda yeniden şekillendirdi ve mükemmelleştirdi. Onun iktidarı, bir kişinin keyfi zulmünden çok, kurumsallaşmış bir gözetim ve kontrol sistemiydi. Bu sistemin merkezinde, Yıldız Sarayı vardı. Babıali’nin artan gücünden ve şehir merkezinin güvensizliğinden çekinen Abdülhamid, devletin merkezini Dolmabahçe’den, Boğaz’a hakim, korunaklı bir tepeye kurduğu Yıldız Sarayı’na taşıdı. Artık devlet, Babıali’deki bürokratların değil, Yıldız’daki saray mensuplarının, yaverlerin, mabeyincilerin ve en önemlisi, padişahın bizzat kendisinin yönettiği bir mekanizmaydı. Tüm önemli kararlar, sadrazam ve bakanlara danışılmadan, doğrudan sarayda alınıyordu. Bu, Tanzimat’ın bürokratik oligarşisine karşı sarayın, yani padişahın mutlakiyetini yeniden tesis etme hamlesiydi.

Bu merkezi kontrolü sağlamanın en önemli aracı ise, o dönemle özdeşleşen meşhur “jurnal” sistemi ve Hafiye Teşkilatı’ydı. Abdülhamid, imparatorluğun her köşesinde olup biten her şeyden haberdar olmak istiyordu. Bu amaçla, binlerce kişiden oluşan devasa bir muhbir ve istihbarat ağı kurdu. Bu ağ, sadece siyasi muhalifleri değil, aynı zamanda paşaları, valileri, sıradan memurları ve hatta birbirlerini gözetleyen saray mensuplarını bile kapsıyordu. Her gün binlerce jurnal (istihbarat raporu), Yıldız Sarayı’na yağıyor, padişah tarafından bizzat okunuyor veya özel katiplerine özetlettiriliyordu. Bir paşanın konağında kimlerle görüştüğü, bir memurun kahvehanede ne konuştuğu, bir öğretmenin derste ne anlattığı, hepsi bu jurnallerle saraya bildiriliyordu. Bu sistem, toplumda muazzam bir korku, güvensizlik ve paranoya iklimi yarattı. İnsanlar, en yakın arkadaşlarından, komşularından ve hatta aile üyelerinden bile şüphelenir hale geldiler. Kimin hafiye, kimin jurnalcisi olduğu bilinmediği için, siyaset konuşmak, yönetimi eleştirmek adeta imkansız hale geldi. Hafiye Teşkilatı, sadece bir istihbarat örgütü değil, aynı zamanda rejimin sessizliği ve itaati sağlayan en etkili psikolojik silahıydı. Bu, devletin, vatandaşını sadece potansiyel bir suçlu olarak değil, aynı zamanda sürekli gözetlenmesi ve dinlenmesi gereken bir şüpheli olarak gördüğü bir totaliter kontrol arzusunun zirvesiydi.

Abdülhamid’in kontrol mekanizmasının bir diğer önemli unsuru da, basın üzerindeki katı sansürdü. Tanzimat döneminde filizlenen ve Jön Türklerin muhalefetinin en önemli aracı olan basın, İstibdat döneminde tamamen susturuldu. Gazeteler, yayınlanmadan önce sansür memurları tarafından okunuyor, yönetim aleyhine olabilecek en küçük bir ima, en masum bir eleştiri bile sansürleniyordu. “Hürriyet”, “ihtilal”, “anayasa”, “Ermenistan”, “Makedonya” gibi kelimelerin kullanılması dahi yasaklanmıştı. Hatta kimya kitaplarında formülü H2O olan sudan bahsedilirken, “H” harfinin Hamid’i, “2” rakamının ise ikinci Abdülhamid’i çağrıştırdığı ve “O”nun sıfır anlamına gelerek “II. Abdülhamid bir hiçtir” iması taşıdığı gibi akıl almaz gerekçelerle sansür uygulandığı rivayet edilir. Bu katı sansür, ülkeyi adeta bir sessizlik çölüne çevirdi. İçerideki muhalefet tamamen yeraltına çekilmek veya Avrupa’ya kaçmak zorunda kalırken, halkın dünyada ve ülkede olup bitenlerden haberdar olması engellendi. Amaç, sadece eleştiriyi susturmak değil, aynı zamanda düşüncenin kendisini kontrol altına almaktı.

Ancak II. Abdülhamid’in iktidarını sadece baskı, sansür ve hafiye teşkilatından ibaret görmek, onun dehasını ve modernleşme tarihine yaptığı karmaşık katkıyı anlamamak olur. O, bir yandan bu baskıcı rejimi kurarken, diğer yandan da imparatorluğu ayakta tutmak için Tanzimat’ın başlattığı modernleşme hamlelerini, özellikle de teknoloji ve eğitim alanında, kendi kontrolü altında ve kendi ideolojisi doğrultusunda devam ettirdi. Onun pragmatizmi, Batı’nın fikirlerinden (liberalizm, parlamentarizm) nefret ederken, teknolojisini (telgraf, demiryolu, modern silahlar) sonuna kadar kullanmasını sağlıyordu. Telgraf hatları, imparatorluğun en ücra köşelerine kadar yayıldı. Ancak bu, halkın özgürce haberleşmesi için değil, Yıldız’daki merkezden verilen bir emrin anında en uzaktaki valiliğe veya askeri birliğe ulaşması, yani merkezi kontrolün pekiştirilmesi içindi. Benzer şekilde, demiryolu ağının, özellikle de Hicaz Demiryolu projesinin inşasına büyük önem verildi. Bu projenin görünürdeki amacı, kutsal topraklara ulaşımı kolaylaştırmaktı. Ancak asıl stratejik amaç, askeri sevkiyatı hızlandırmak ve Arap vilayetlerindeki olası isyanları anında bastırabilmekti. Teknoloji, Abdülhamid’in elinde, özgürleştirici bir araç değil, otoriteyi güçlendiren bir aygıttı.

Eğitim alanında da benzer bir ikili politika izlendi. Bir yandan Jön Türklerin yetiştiği Mülkiye ve Harbiye gibi okulların müfredatı sıkı bir denetim altına alınırken, diğer yandan da imparatorluğun dört bir yanında, özellikle taşrada, iptidailer (ilkokul), rüştiyeler (ortaokul) ve idadiler (lise) başta olmak üzere binlerce yeni okul açıldı. Abdülhamid, cehaletin, ayrılıkçı ve devrimci fikirlerin yayılması için en uygun zemin olduğunu biliyordu. Bu yüzden, devlete sadık, kendi ideolojisini benimsemiş, geleneksel değerlere bağlı ama aynı zamanda modern bilim ve teknikten de anlayan yeni bir nesil yetiştirmeyi hedefledi. Bu okulların müfredatının merkezinde, padişaha ve halifeye mutlak itaat, İslam dininin esasları ve Osmanlıcılık ideali vardı. Bu, Tanzimat’ın laik ve kozmopolit eğitim idealine karşı, Pan-İslamist bir renge bürünmüş yeni bir “makbul vatandaş” projesiydi. İronik bir şekilde, bu okullar da, tıpkı Tanzimat okulları gibi, eninde sonunda kendi mezarları olacak kuşağı yetiştirecekti. Bu okullarda okuyan ve daha sonra Harbiye’ye veya Tıbbiye’ye giden pek çok genç, rejimin baskıcı atmosferi içinde radikalleşecek ve İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin çekirdek kadrosunu oluşturacaktı. Padişahın sadık nesiller yetiştirme projesi, kendi en büyük düşmanlarını yaratmıştı.

Abdülhamid rejiminin ideolojik temelini ise, Tanzimat’ın Osmanlıcılık projesinin iflas ettiğini görerek geliştirdiği Pan-İslamizm (İttihad-ı İslam) politikası oluşturuyordu. Mademki Hristiyan tebaa, milliyetçilik akımlarıyla imparatorluktan kopuyordu, o halde devleti ayakta tutacak olan yeni birleştirici harç, halifelik sancağı altındaki dünya Müslümanlarının birliği olmalıydı. Abdülhamid, halifelik unvanını, kendisinden önceki pek çok padişahın aksine, son derece aktif ve siyasi bir araç olarak kullandı. Hindistan’dan Çin’e, Afrika’dan Balkanlar’a kadar tüm dünya Müslümanlarına elçiler, din adamları ve propagandacılar göndererek, onların manevi lideri ve koruyucusu olduğunu vurguladı. Bu politikanın iki temel amacı vardı. Birincisi, imparatorluk içindeki Arap, Kürt, Arnavut gibi Müslüman unsurların, yükselen milliyetçilik akımlarından etkilenmesini önlemek ve onları halifeye sadakat bağıyla devlete bağlı tutmaktı. İkincisi ise, İngiltere, Fransa ve Rusya gibi sömürgeci güçleri, kendi sömürgeleri altındaki milyonlarca Müslüman nüfusu isyana teşvik etme tehdidiyle dengelemekti. Pan-İslamizm, Abdülhamid’in elinde, hem bir iç bütünleşme projesi hem de bir dış politika silahıydı. Bu politika, imparatorluğun ömrünü bir süre daha uzatmada kısmen başarılı olsa da, Arap milliyetçiliğinin yükselişini engelleyemedi. Ancak daha da önemlisi, devletin kimliğini, Tanzimat’ın seküler ve çok uluslu Osmanlıcılığından, giderek daha fazla Sünni-İslam merkezli bir yapıya dönüştürdü. Bu, gelecekteki Türk-İslam sentezi ideolojisinin de temellerini atacaktı.

Sonuç olarak, Sultan II. Abdülhamid’in otuz üç yıllık saltanatı, Osmanlı-Türk modernleşme tarihinin en karmaşık, en çelişkili ve en belirleyici dönemlerinden biridir. O, bir yandan ülkeyi demir bir yumrukla yöneten, her türlü özgürlüğü askıya alan ve paranoid bir kontrol sistemi kuran bir “Müstebit” veya “Kızıl Sultan” idi. Ancak diğer yandan, Tanzimat’ın başlattığı modernleşme hamlelerini, özellikle teknoloji, eğitim ve idari alanda devam ettiren, imparatorluğu dağılmaktan kurtarmak için yeni bir ideolojik çerçeve (Pan-İslamizm) ve yeni bir siyasi dil (beka söylemi, dış düşman anlatısı) yaratan bir “Ulu Hakan” idi. Onun mirası, bu iki yüzün birleşiminden oluşur. O, kendisinden sonraki tüm otoriter liderlere, devleti nasıl mutlak bir kontrol altına alacaklarını, muhalefeti nasıl “vatan hainliği” ile eşdeğer tutacaklarını ve kamuoyunu komplocu bir beka söylemiyle nasıl yöneteceklerini öğretti. Ancak aynı zamanda, modern okulları, demiryollarını ve telgraf hatlarını inşa ederek, ironik bir şekilde, kendisini devirecek olan modern ve organize muhalefetin, yani İttihat ve Terakki’nin de altyapısını hazırladı. Bir sonraki bölümde göreceğimiz gibi, onun okullarında yetişen, onun kurduğu sistemin baskısı altında radikalleşen ve onun komplocu dünya görüşünü ondan daha acımasız bir şekilde benimseyen yeni bir nesil, yani İttihatçılar, sahneye çıkarak, Abdülhamid’in “İstibdat” rejimini “Hürriyet” sloganlarıyla yıkacaklardı. Ancak iktidara geldiklerinde, devleti kurtarma adına, devirdikleri padişahın yöntemlerini çok daha sistematik ve çok daha kanlı bir şekilde uygulayacaklardı. Abdülhamid’in hayaleti, onu devirenlerin üzerinden uzun süre kalkmayacaktı.


Bölüm 8: Kontrol Aygıtları: Hafiye Teşkilatı, Sansür ve Saray Merkezli Devlet

Sultan II. Abdülhamid’in inşa ettiği o paranoid beka devleti, sadece bir söylemden veya bir ideolojiden ibaret değildi. Bu, her bir vatandaşın nefes alışını bile denetlemeyi arzulayan, toplumun damarlarına bir ahtapotun kolları gibi yayılan, somut ve son derece etkin kontrol aygıtlarından oluşan karmaşık bir sistemdi. Yıldız Sarayı’nın o korunaklı duvarlarının arkasından yönetilen bu sistem, Tanzimat’ın yarattığı modern bürokrasi ve teknolojiyi, bireysel özgürlükleri genişletmek için değil, tam tersine onları boğmak ve padişahın mutlak iradesini imparatorluğun en ücra köşesine kadar tesis etmek için birer silaha dönüştürdü. Bu silahların en ölümcülleri, şüphesiz Hafiye Teşkilatı’nın yarattığı topyekûn gözetim toplumu, basını adeta bir papağana çeviren katı sansür mekanizması ve devletin tüm akıl ve iradesini Babıali’den alıp Saray’ın koridorlarına hapseden idari merkeziyetçilikti. Abdülhamid, bu üç temel aygıt aracılığıyla, sadece eylemleri değil, aynı zamanda düşünceleri, kelimeleri ve hatta niyetleri bile kontrol altına almayı hedefleyen, Osmanlı tarihinin gördüğü en sofistike otokrasiyi kurdu. Bu, devleti bir kale olarak gören padişahın, o kalenin içindeki her bir bireyi potansiyel bir hain, her bir fısıltıyı potansiyel bir komplo olarak gördüğü bir güvensizlik rejiminin kurumsallaşmasıydı. Bu rejim, kendisinden sonraki tüm otoriter yapıların da ilham alacağı bir “gözetim devleti” modelinin ilk ve en karanlık prototipini oluşturacaktı.

Bu gözetim devletinin sinir sistemi, hiç şüphesiz o dönemle özdeşleşen ve bir korku efsanesine dönüşen Hafiye Teşkilatı ve ona bağlı “jurnal” sistemiydi. Abdülhamid, tahta çıktığı ilk andan itibaren, amcası Sultan Abdülaziz’in bir darbeyle tahttan indirilip şüpheli bir şekilde öldürülmesi ve ağabeyi V. Murad’ın akli dengesi bozuk olduğu gerekçesiyle tahttan uzaklaştırılması gibi olayların travmasıyla yaşıyordu. Kendi iktidarının da her an bir komployla, bir saray darbesiyle veya bir suikastla son bulabileceğine dair derin bir paranoya içindeydi. Ona göre, devletin bekası ile kendi şahsının bekası ayrılmaz bir bütündü. Dolayısıyla, devleti korumanın yolu, her şeyden önce padişahı her türlü tehlikeden korumaktan geçiyordu. Bu korumayı sağlayacak olan şey ise, kaba kuvvetten çok, bilgiydi. Her şeyi bilmek, her konuşulanı duymak, her planlananı önceden öğrenmek… İşte Hafiye Teşkilatı, bu mutlak bilgi arzusunun bir ürünüydü. Bu, resmi, hiyerarşik bir yapıdan çok, doğrudan padişahın şahsına bağlı, farklı katmanlardan ve farklı kaynaklardan beslenen, gayriresmi ve esnek bir istihbarat ağıydı. Bu ağın bir ucunda, Zaptiye Nezareti’ne (Polis Bakanlığı) bağlı resmi polis hafiyeleri varken, diğer ve daha geniş olan ucunda ise toplumun her kesimine yayılmış binlerce sivil muhbir, yani jurnalciler vardı.

Jurnal sistemi, Abdülhamid rejiminin en özgün ve en ürkütücü icadıydı. Sistem, basit bir prensibe dayanıyordu: Padişaha, devletin veya şahsının aleyhine olabilecek herhangi bir bilgi, duyum veya şüpheyi yazılı bir raporla (jurnal) bildiren her vatandaş, ödüllendirilebilirdi. Bu ödül, bir maaş, bir nişan, bir memuriyet veya sadece padişahın teveccühünü kazanmak olabilirdi. Bu basit ama şeytani mekanizma, kısa sürede imparatorluk çapında devasa bir gönüllü muhbirler ordusu yarattı. Artık devlet, vatandaşı gözetlemek için profesyonel ajanlara ihtiyaç duymuyordu; vatandaş, bizzat birbirini gözetleyerek devlete hizmet ediyordu. Bir memur, terfi etmek için amirini jurnalliyor; bir esnaf, rakibini saf dışı bırakmak için onu “padişah aleyhinde konuştu” diye ihbar ediyor; hatta bir kardeş, miras kavgasında üstün gelmek için diğer kardeşini “yasak kitap okuyor” diye saraya bildiriyordu. Yıldız Sarayı’na her gün çuvallarla gelen bu jurnaller, padişahın özel kalem müdürlüğü tarafından okunuyor, tasnif ediliyor ve önemli bulunanlar özetlenerek padişaha sunuluyordu. Abdülhamid’in bu raporları büyük bir dikkatle bizzat okuduğu, kenarlarına notlar düştüğü ve pek çok kararını bu jurnallerden edindiği bilgilere göre aldığı bilinmektedir.

Bu sistemin toplum üzerindeki psikolojik etkisi yıkıcı oldu. Herkesin bir hafiye olabileceği veya bir hafiye tarafından izlendiği hissi, kamusal alanda ve hatta özel hayatta derin bir otosansür ve korku iklimi yarattı. İnsanlar, kahvehanelerde, komşu ziyaretlerinde, hatta kendi evlerinde bile siyaset konuşmaktan, yönetimi eleştirmekten çekinir hale geldiler. En masum bir şikayet, en alaycı bir fıkra bile, kötü niyetli bir komşu veya hırslı bir akraba tarafından çarpıtılarak saraya bir “ihanet belgesi” olarak sunulabilirdi. Bu durum, toplumsal güveni temelden sarstı, insanları birbirine düşman etti ve onları içe kapanık, sessiz ve itaatkâr bireylere dönüştürdü. Rejimin en büyük başarısı, sadece muhalefeti ezmek değil, muhalefet düşüncesinin kendisini ifade edilemez kılmaktı. Jurnal ağı, Abdülhamid’in imparatorluğun en ücra köşesindeki bir memurun sadakatini bile denetlemesini sağlayan görünmez bir panoptikon, her şeyi gören ama kendi görünmeyen bir gözetleme kulesi işlevi görüyordu. Bu, II. Mahmud’un başlattığı “devletin vatandaşını tanıma” projesinin, “devletin vatandaşını fişleme ve ondan şüphelenme” projesine dönüşmesiydi.

Abdülhamid’in kontrol mekanizmasının ikinci ayağı, düşüncenin ve ifadenin dolaşıma girdiği tüm kanalları tıkamayı hedefleyen katı sansür rejimiydi. Tanzimat döneminde, özellikle Jön Türklerin muhalefetiyle birlikte, basın, rejimi eleştiren ve alternatif fikirler üreten güçlü bir dördüncü kuvvete dönüşme potansiyeli göstermişti. Abdülhamid için bu, devletin bekası için kabul edilemez bir tehlikeydi. Ona göre basının görevi, muhalefet etmek veya halkı “yanlış” fikirlerle aydınlatmak değil, padişahın icraatlarını övmek, devletin resmi görüşünü yaymak ve halkın ahlakını “düzeltmek”ti. Bu amacı hayata geçirmek için, 1876 Anayasası’nın basın özgürlüğünü garanti altına alan maddesi fiilen ortadan kaldırıldı ve son derece katı bir sansür mekanizması olan Matbuat Müdürlüğü kuruldu. Artık hiçbir gazete, dergi veya kitap, bu müdürlükteki sansür memurlarının onayından geçmeden basılamazdı.

Sansür süreci, akıl almaz ve çoğu zaman trajikomik bir paranoyayı yansıtıyordu. Sansür memurları, metinlerde sadece açıkça siyasi eleştiri olup olmadığına bakmıyor, aynı zamanda en masum kelimelerin veya olayların arkasında bile gizli bir “mesaj” arıyorlardı. Örneğin, “yıldız” kelimesi Yıldız Sarayı’nı, “burun” kelimesi padişahın karakteristik burnunu, “hasta adam” tabiri ise Osmanlı Devleti’ni çağrıştırdığı için yasaktı. Yabancı operalardan veya tiyatro oyunlarından, içinde “kral öldürme” veya “tiranlık” gibi temalar geçen sahneler tamamen çıkarılıyordu. Tarih kitaplarında, Genç Osman gibi tahttan indirilen veya öldürülen padişahlardan bahsetmek uygun görülmüyordu. Bu paranoya o kadar ileri gitmişti ki, bir gazetede yer alan ve bir bomba patlaması sonucu ölenlerin sayısını veren bir haber, “bomba” kelimesinin halka kötü fikirler aşılayabileceği gerekçesiyle sansürlenmişti. Sansür, sadece siyasi içeriği değil, aynı zamanda ahlakı da denetlemeyi amaçlıyordu. Aşka, cinselliğe veya toplumsal ahlaka aykırı bulunan romanlar, şiirler ve tiyatro oyunları da yasaklanıyor veya ağır bir şekilde sansürleniyordu. Amaç, sadece siyasi olarak itaatkâr değil, aynı zamanda ahlaki olarak da “temiz”, rejimin istediği kalıplara uygun bir toplum yaratmaktı.

Bu katı sansür rejimi, ülkenin entelektüel hayatını adeta bir çöle çevirdi. Namık Kemal, Ziya Paşa gibi Tanzimat’ın büyük aydınları ya sürgünde ölmüş ya da suskunluğa gömülmüşlerdi. Yeni nesil yazar ve şairler, siyasi ve toplumsal konulardan tamamen uzaklaşarak, “sanat için sanat” anlayışına sığınmak ve daha çok bireysel, masum ve apolitik temaları (aşk, doğa, melankoli) işlemek zorunda kaldılar. Tevfik Fikret gibi bazı cesur sesler, “Sis” gibi şiirlerle rejimi üstü kapalı olarak eleştirmeye çalışsalar da, bunlar istisnai örneklerdi. Basın, padişahın Avrupa seyahatlerini, Cuma selamlıklarını veya yaptığı hayır işlerini öven, birbirinin kopyası olan sıkıcı ve ruhsuz propaganda bültenlerine dönüştü. Bu durum, ülke içinde özgür bir kamuoyunun oluşmasını tamamen engelledi. Muhalif fikirler, ancak Avrupa’ya kaçabilen Jön Türklerin orada çıkardığı ve ülkeye gizlice sokulan gazeteler (Meşveret, Mizan gibi) aracılığıyla yayılma imkânı bulabildi. Sansür, bir yandan rejimin içerideki ömrünü uzatırken, diğer yandan da muhalefeti daha da radikalleştirerek, onu yeraltına ve yurtdışına iterek, eninde sonunda çok daha şiddetli bir patlamayla geri dönmesine zemin hazırladı.

Abdülhamid’in kontrol sisteminin üçüncü ve idari temelini oluşturan unsur ise, devletin tüm gücünü ve karar alma mekanizmalarını Babıali’den alıp Yıldız Sarayı’nda merkezileştirmesiydi. Tanzimat dönemi, Sadrazam Âli ve Fuad Paşalar gibi güçlü figürlerin liderliğinde bir “Babıali oligarşisi” yaratmış, padişahı büyük ölçüde sembolik bir konuma indirgemişti. Abdülhamid, bu durumu, kendi mutlak otoritesine yönelik en büyük tehdit olarak görüyordu. Ona göre, devleti yönetecek olan akıl, bürokratların değil, bizzat “Halife-i Ruy-i Zemin” olan padişahın aklı olmalıydı. Bu amaçla, iktidarının ilk yıllarından itibaren, sadrazamlık ve diğer bakanlıkları sistematik bir şekilde işlevsizleştirdi ve tüm yetkileri kendi saray teşkilatında topladı.

Artık en önemli kararlar, bakanlar kurulunda (Heyet-i Vükela) değil, padişahın başkanlık ettiği ve sadece en güvendiği yaverleri, katipleri ve danışmanlarından oluşan dar bir çevrenin katıldığı Yıldız’daki özel komisyonlarda alınıyordu. Bakanlar, kendi bakanlıklarıyla ilgili en basit bir atama veya karar için bile saraydan onay almak zorunda olan, inisiyatiften yoksun birer uygulayıcıya, birer memura dönüştürüldüler. Abdülhamid, sık sık sadrazam ve bakan değiştirerek, hiçbirinin fazla güçlenmesine ve kendisine rakip olmasına izin vermedi. Güçlü ve bağımsız karakterli devlet adamları yerine, sadık ve itaatkâr olanları tercih etti. Devletin tüm yazışmaları, tüm önemli belgeleri Babıali’den Yıldız’a taşındı. Padişah, devletin devasa arşivini ve istihbarat ağını bizzat yöneten, her detaya hakim bir “baş bürokrat” gibi çalışıyordu. Bu durum, bir yandan devlette birliğin ve merkezi kontrolün sağlanması açısından etkili oldu. Padişahın iradesi, artık bürokrasinin koridorlarında takılmadan veya değiştirilmeden doğrudan uygulanabiliyordu. Ancak diğer yandan, bu aşırı merkeziyetçilik, devleti adeta felç etti. Her küçük kararın bile saraydan onay beklemesi, bürokrasiyi yavaşlattı, liyakati öldürdü ve inisiyatif almayı imkansız hale getirdi. Devlet, tek bir beynin, yani padişahın beyninin kapasitesiyle sınırlı hale geldi. Bu durum, özellikle kriz anlarında veya hızlı karar alınması gereken durumlarda, devletin etkinliğini ciddi şekilde zayıflattı.

Bu saray merkezli devletin en önemli araçlarından biri de, padişahın yaverlik ve mabeyn (saray görevlileri) teşkilatını genişletmesi ve güçlendirmesiydi. Özellikle askeri yaverler, sadece padişahın askeri danışmanları değil, aynı zamanda onun imparatorluğun dört bir yanındaki gözü kulağıydı. Padişah, bir vilayetteki durumdan şüphelendiğinde veya bir valinin faaliyetlerini denetlemek istediğinde, oraya resmi bir müfettiş yerine güvendiği bir yaverini gönderirdi. Bu yaverler, padişah adına hareket etme yetkisine sahip oldukları için, valilerden ve komutanlardan bile daha güçlü bir konumdaydılar. Bu durum, devletin resmi hiyerarşisini altüst eden, bakanların ve valilerin otoritesini aşındıran paralel bir iktidar yapısı yarattı. Liyakatle yükselmiş bir paşa, sarayda bir tanıdığı olan genç bir yaverin emrine girebiliyor, onun raporuyla görevden alınabiliyordu. Bu da, bürokraside ve orduda derin bir huzursuzluk, güvensizlik ve dalkavukluk kültürünün gelişmesine neden oldu. Yükselmenin yolu, artık liyakatten ve başarıdan çok, saraya yakın olmaktan, doğru kişileri tanımaktan ve padişaha sadakatini göstermekten geçiyordu.

Sonuç olarak, II. Abdülhamid’in kurduğu kontrol aygıtları –Hafiye Teşkilatı, sansür ve saray merkezli yönetim– bir bütün olarak, Tanzimat’ın başlattığı kurumsallaşma ve hukuk devleti idealinden radikal bir kopuşu ifade ediyordu. Bu sistem, devleti, kanunların ve kurumların değil, tek bir kişinin şüphelerinin, korkularının ve iradesinin yönettiği bir yapıya dönüştürdü. Toplumu, birbiriyle rekabet eden ve birbirini gözetleyen atomize bireylerden oluşan, siyaseten pasifize edilmiş bir kitle haline getirmeyi hedefledi. Bu hedefine, otuz yıl boyunca büyük ölçüde ulaştı da. İmparatorluğun en çalkantılı döneminde, büyük bir toprak kaybı yaşamadan devleti bir arada tutmayı başardı. Ancak bu başarının bedeli, özgür düşüncenin, eleştirinin ve siyasi katılımın tamamen yok edilmesi, toplumda derin bir ahlaki ve psikolojik çürümenin yaşanması oldu. En önemlisi, bu baskı rejimi, kendi altında, tıpkı bir düdüklü tencere gibi, muazzam bir devrimci enerji biriktirdi. Bir sonraki bölümde göreceğimiz gibi, Abdülhamid’in kendi okullarında yetişen, onun baskısından bunalan ve onun kurduğu telgraf ve demiryolu ağlarını kullanarak gizlice örgütlenen yeni bir nesil, yani İttihat ve Terakki’nin fedaileri, bu tencerenin kapağını havaya uçuracak ve “Hürriyet” sloganlarıyla sahneye çıkacaklardı. Ancak iktidara geldiklerinde, devleti kurtarmak için, devirdikleri Sultan’ın yarattığı o kontrol aygıtlarını ve paranoid zihniyeti, ondan çok daha acımasız ve sistematik bir şekilde kullanmaktan bir an bile çekinmeyeceklerdi. Abdülhamid’in hayaleti, onu devirenlerin üzerinden uzun süre kalkmayacaktı. O, sadece bir istibdat rejimi değil, aynı zamanda kendisinden sonraki tüm otoriter rejimlerin kullanacağı bir “devleti kontrol etme” el kitabı bırakmıştı.


Bölüm 9: Abdülhamid’in Laboratuvarı: Onun Okullarında Yetişen Muhalifleri

Sultan II. Abdülhamid’in inşa ettiği o boğucu ve her şeyi gören kontrol rejimi, dışarıdan bakıldığında sarsılmaz bir kale gibiydi. Hafiye ağının örümcek ağları, sansürün kalın duvarları ve Yıldız Sarayı’nın demir yumruğu, imparatorluğu otuz yıl boyunca adeta bir sessizlik ve itaat okyanusuna çevirmişti. Ancak her kalenin içinde, farkında olmadan kendi yıkımını hazırlayan tohumlar yeşerir. Abdülhamid rejiminin en büyük ve en ölümcül ironisi de tam olarak buydu: Saltanatını korumak, devlete sadık ve modern nesiller yetiştirmek amacıyla büyük bir özenle kurduğu veya geliştirdiği modern okullar, tam tersine, onun rejiminden nefret eden, onu devirmek için yeminler eden ve en sonunda bunu başaran devrimci kuşağın, yani Jön Türklerin ve onların silahlı kolu olan İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin ana rahmi haline geldi. Bu, tarihin en keskin ve en trajik diyalektiklerinden biridir. Padişah, kendi elleriyle, kendi cellatlarını yetiştirmişti. Onun laboratuvarında, onun formülleriyle yaratılan bu yeni aydın tipi, ondan sadece modern bilim ve tekniği değil, aynı zamanda onun paranoid dünya görüşünü, komplocu zihniyetini ve devleti kurtarmak için her yolun mubah olduğu inancını da miras aldı. Bu yüzden, 1908’de “Hürriyet” sloganlarıyla dağa çıkan subaylar, aslında sadece Abdülhamid’e karşı bir isyan başlatmıyor, aynı zamanda onun en karanlık mirasını, çok daha radikal ve acımasız bir şekilde devam ettirecek yeni bir istibdat döneminin de kapısını aralıyorlardı. Bu bölüm, o sessizlik kalesinin içinde, padişahın kendi elleriyle kurduğu laboratuvarda, yeni bir devrimci virüsün nasıl doğduğunu ve yayıldığını anlamaya adanmıştır.

Abdülhamid’in eğitim politikasının temelinde derin bir çelişki yatıyordu. Bir yandan, Jön Türkler gibi Batı hayranı, liberal ve anayasacı fikirlerin yayılmasından ölümüne korkuyor ve bu fikirlerin kaynağı olarak gördüğü Mülkiye gibi sivil okullara derin bir şüpheyle yaklaşıyordu. Ancak diğer yandan, son derece pragmatik bir devlet adamı olarak, imparatorluğun ayakta kalabilmesi için modern bir orduya, yetkin doktorlara, mühendislere, telgrafçılara ve bürokratlara olan ihtiyacın da farkındaydı. Devletin bekası, Batı’nın “tehlikeli fikirlerini” almadan, “faydalı bilimini” ve tekniğini almayı gerektiriyordu. Bu “seçici modernleşme” projesi, onun eğitim politikasının bel kemiğini oluşturdu. Bu amaçla, babalarının ve dedelerinin başlattığı modern okul ağını, özellikle de mesleki ve teknik okulları, imparatorluk tarihinde görülmemiş bir hızla ve yaygınlıkta genişletti. Baytar (Veterinerlik) Mektebi, Ziraat Mektebi, Sanayi-i Nefise Mektebi (Güzel Sanatlar), Hukuk Mektebi, Hendese-i Mülkiye (Mühendislik Okulu) gibi onlarca yeni yüksekokul onun döneminde kuruldu veya geliştirildi. İmparatorluğun dört bir yanına, en ücra kasabalara kadar yayılan idadiler (liseler) ve rüştiyeler (ortaokullar) sayesinde, modern eğitim ilk defa İstanbul’daki küçük bir elitin tekelinden çıkarak taşradaki halk çocuklarına da ulaşma imkânı buldu.

Bu okulların müfredatı, padişahın ideolojisini yansıtacak şekilde dikkatle tasarlanmıştı. Temel amaç, öğrencilere sadece mesleki bir formasyon vermek değil, aynı zamanda onlara devlete, padişaha ve halifeye mutlak bir sadakat aşılamaktı. Din dersleri, ahlak eğitimi ve Osmanlı tarihi, bu ideolojik telkinin en önemli araçlarıydı. Öğrencilere, padişahın “Allah’ın yeryüzündeki gölgesi” olduğu, ona itaatin dini bir görev olduğu ve imparatorluğu içeriden ve dışarıdan yıkmak isteyen düşmanlara karşı sürekli uyanık olmaları gerektiği öğretiliyordu. Felsefe, sosyoloji gibi “tehlikeli” ve eleştirel düşünceye yol açabilecek derslerden kaçınılıyor, bunun yerine pozitif bilimlere, yani matematik, fizik, kimya gibi “faydalı” ve “objektif” olduğuna inanılan alanlara ağırlık veriliyordu. Abdülhamid’in hayalindeki ideal mezun; iyi bir mühendis, iyi bir doktor veya iyi bir subay olmalı, ama asla siyasetle ilgilenmemeli, mevcut düzeni sorgulamamalı, sadece kendisine verilen emri yerine getiren sadık bir teknokrat olmalıydı.

Ancak bu titizlikle tasarlanmış proje, daha en başından itibaren ölümcül bir kusur taşıyordu. Abdülhamid, fikirlerin, tıpkı teknoloji gibi, ithal edilebilen ve sınırlarda kontrol edilebilen metalar olmadığını hesaba katmamıştı. Bu okullarda okutulan ders kitaplarının çoğu, Fransızcadan tercüme edilmişti. Öğrenciler, mesleklerini öğrenebilmek için mutlaka bir Batı dili (genellikle Fransızca) öğrenmek zorundaydılar. Fransızca öğrenen bir tıp öğrencisi, sadece anatomi ve fizyoloji öğrenmiyor, aynı zamanda Voltaire’i, Rousseau’yu, Diderot’u da okumaya başlıyordu. Pozitivizmin kurucusu Auguste Comte’un, materyalizmin popüler savunucusu Ludwig Büchner’in eserleri, bu gençlerin ellerinde gizlice dolaşıyordu. Bu fikirler, onlara, evrenin ve toplumun, ilahi bir iradeyle değil, değişmez bilimsel kanunlarla yönetildiği yeni bir dünya görüşü sunuyordu. Bu materyalist ve pozitivist bakış açısı, rejimin temelini oluşturan dini meşruiyeti ve geleneksel dünya görüşünü temelden sarsıyordu. Onlar için artık padişah, Allah’ın gölgesi değil, bilimsel ilerlemenin ve toplumsal evrimin önünde duran, çağdışı kalmış bir engeldi. “İlerleme” (terakki), adeta yeni bir dine dönüşmüştü ve bu dinin peygamberleri Batılı filozoflar, mabetleri ise bu modern okullardı.

Bu ideolojik dönüşümün en yoğun yaşandığı yerler, rejimin en çok güvendiği ve yatırım yaptığı kurumlar olan Mekteb-i Harbiye (Harp Okulu) ve Mekteb-i Tıbbiye (Askeri Tıp Okulu) oldu. Bu okullar, yapıları gereği, sivil okullardan çok daha sıkı bir disiplin ve kontrol altındaydılar. Öğrenciler yatılı okuyor, dış dünyayla ilişkileri sınırlıydı ve sürekli bir gözetim altındaydılar. Ancak bu kapalı ve baskıcı ortam, tam tersi bir etki yaratarak, bu okulları devrimci fikirlerin en hızlı yayıldığı birer “hücre evine” dönüştürdü. Aynı koğuşlarda yatan, aynı sıralarda oturan, aynı baskıyı hisseden bu gençler arasında, son derece güçlü bir dayanışma ve sırdaşlık ruhu gelişti. Yasaklanmış bir kitabı veya Avrupa’dan gelen bir Jön Türk gazetesini, on kişilik bir koğuşta gizlice elden ele dolaştırmak, bir sivilin evinde yapmasından çok daha kolay ve güvenliydi. Bu okulların koridorları, yatakhaneleri ve hatta tuvaletleri, rejimin hafiyelerinin giremediği, gençlerin özgürce fısıldaşabildiği, örgütlenebildiği ve hayallerini paylaşabildiği özerk alanlara dönüştü.

Bu sürecin sonunda, 1889 yılında, Mekteb-i Tıbbiye’nin koridorlarında, İshak Sükûti, Abdullah Cevdet, İbrahim Temo ve Mehmed Reşid adlı dört öğrenci tarafından, gelecekte Osmanlı İmparatorluğu’nun kaderini değiştirecek olan gizli örgütün ilk nüvesi kuruldu: İttihad-ı Osmani Cemiyeti. Bu isim, daha sonra İttihat ve Terakki Cemiyeti’ne dönüşecekti. Cemiyetin kurucularının tıp öğrencisi olması tesadüf değildi. Onlar, pozitivist ve materyalist eğitimin en saf halini almışlardı. Topluma, bir doktorun hasta bir bedene baktığı gibi bakıyorlardı. Onlara göre, Osmanlı Devleti, hasta bir adamdı. Bu hastalığın sebebi, “istibdat” adını verdikleri Abdülhamid rejimiydi. Tedavi ise, cerrahi bir müdahaleyle, yani bu rejimi devirerek ve yerine anayasal (meşruti) bir düzen kurarak mümkündü. Bu “doktorlar”, kendilerini, bu tehlikeli ameliyatı yapma misyonunu üstlenmiş seçkin bir öncü grup olarak görüyorlardı. Bu, III. Selim’in başlattığı “devleti kurtarma” misyonunun, artık padişahtan tamamen kopmuş, hatta ona düşman kesilmiş yeni bir elit tarafından devralınmasıydı.

İttihat ve Terakki Cemiyeti, tipik bir devrimci örgütün tüm özelliklerini taşıyordu. Yapısı, İtalyan Carbonari gibi gizli örgütlerden esinlenmişti. Üyeler, birbirlerini sadece kod adlarıyla tanıyor, kutsal kitaplar ve silahlar üzerine yemin ederek örgüte katılıyor ve en küçük bir ihanetin bedelinin ölüm olduğunu biliyorlardı. Örgütlenme modeli, “hücre” sistemine dayanıyordu. Birbirinden habersiz üç-beş kişilik hücreler halinde örgütleniyor, böylece bir hücre çökertildiğinde bile örgütün tamamının deşifre olması engelleniyordu. Bu komplocu ve yeraltı ruhu, İttihatçıların siyaset anlayışının temelini oluşturacaktı. Onlar için siyaset, açık bir müzakere ve ikna süreci değil, gizli komitelerde planlanan, komplolarla ve gerekirse şiddetle yürütülen bir iktidar mücadelesiydi. Bu siyaset tarzını, devirdikleri Abdülhamid’in Hafiye Teşkilatı’na karşı mücadele ederken ondan öğrenmişlerdi. Düşmanlarının yöntemlerini benimseyerek, onlardan daha acımasız ve daha organize bir gizli güce dönüşmüşlerdi.

Cemiyet, başlangıçta tıp ve harp okullarındaki öğrenciler arasında yayıldı. Ancak kısa sürede, bu okullardan mezun olarak imparatorluğun dört bir yanına, özellikle de Balkanlar’daki Üçüncü Ordu’ya tayin edilen genç subaylar aracılığıyla, ordunun içine sızmaya başladı. Makedonya, cemiyetin en güçlü olduğu ve adeta bir “kurtarılmış bölgeye” dönüştüğü yer oldu. Burası, imparatorluğun en kaynayan kazanıydı. Sırp, Bulgar ve Yunan çeteleri, Müslüman köylerine saldırıyor, Osmanlı yönetimine karşı sürekli bir isyan halindeydiler. Avrupa devletleri, bölgeye müdahale etmek için sürekli baskı yapıyor, kendi subaylarını “jandarma reformu” adı altında bölgeye gönderiyorlardı. Bu kaos ortamında görev yapan genç Osmanlı subayları (Enver, Niyazi, Eyüp Sabri gibi geleceğin hürriyet kahramanları), iki acı gerçekle yüzleşiyorlardı. Birincisi, devletin ne kadar aciz ve zayıf düştüğünü, çetelerle bile başa çıkamadığını ilk elden görüyorlardı. İkincisi, Avrupalı subayların denetimi altında görev yapmak, onların ulusal gururlarını derinden yaralıyordu. Bu subaylar için, tüm bu acziyetin ve utancın tek bir sorumlusu vardı: İstanbul’da, Yıldız Sarayı’nda oturan ve orduyu siyasi komplolarla, hafiye raporlarıyla felç eden Sultan Abdülhamid. Onlara göre, vatanı kurtarmanın tek yolu, önce İstanbul’daki bu “iç düşmanı” devirmekti.

Bu genç subay kuşağı, Tanzimat’ın ve Abdülhamid’in yarattığı modernleşmenin en saf ürünüydü. Onlar, modern askeri okullarda yetişmiş, en yeni silahları kullanmayı bilen, en az bir yabancı dil konuşan, profesyonel askerlerdi. Ancak aynı zamanda, derin bir vatan sevgisi ve kurtarıcılık misyonuyla doluydu. Kendilerini, Namık Kemal’in “vatan yahut Silistre” ruhunun mirasçıları, milletin silahlı öncüleri olarak görüyorlardı. Onlar için siyaset, bürokratların veya aydınların işi değil, vatanın tehlikede olduğu bir anda, ordunun, yani “milletin öz evlatlarının” duruma el koyması gereken bir görevdi. Bu “ordunun siyasete müdahale etme hakkı ve görevi” anlayışı, İttihatçılarla birlikte Türk siyasi hayatına yerleşecek ve Cumhuriyet tarihi boyunca sürecek olan askeri darbe geleneğinin de temelini oluşturacaktı. İronik bir şekilde, II. Mahmud’un ve Abdülhamid’in, devlete mutlak sadakatle hizmet etsin diye yarattığı modern ordu, şimdi devleti bizzat kendi vizyonu doğrultusunda şekillendirme hakkını kendinde görüyordu.

İttihat ve Terakki’nin muhalefeti, sadece imparatorluk sınırları içinde değil, aynı zamanda Avrupa’daki sürgünler arasında da yürütülüyordu. Ahmet Rıza, Mizancı Murad, Prens Sabahattin gibi Jön Türk aydınları, Paris, Cenevre ve Kahire gibi merkezlerde gazeteler ve dergiler çıkararak, Abdülhamid rejimine karşı amansız bir propaganda savaşı yürütüyorlardı. Bu yayınlar, gizli yollarla imparatorluğa sokuluyor ve özellikle okumuş gençler ve subaylar arasında elden ele dolaşıyordu. Ancak Avrupa’daki Jön Türkler, kendi içlerinde derin bir fikir ayrılığı yaşıyorlardı. Ahmet Rıza liderliğindeki grup, merkeziyetçi, milliyetçi ve pozitivist bir çizgiyi savunurken; Prens Sabahattin liderliğindeki diğer grup ise, adem-i merkeziyetçi (yerinden yönetim), liberal ve bireysel girişimciliği öne çıkaran bir programı savunuyordu. Bu tartışma, gelecekteki Türk siyasetinin temel fay hatlarından birini oluşturacaktı. Ancak 1908’e giden süreçte, Makedonya’daki silahlı subayların pragmatizmi ve eylemciliği, Paris’teki aydınların teorik tartışmalarına baskın geldi. Devrimi yapacak olanlar, kalemler değil, silahlardı.

Nihayet, 1908 yılının yazında, düğmeye basıldı. İngiltere Kralı ve Rus Çarı’nın Reval’de bir araya gelerek Makedonya’yı Osmanlı’dan koparacak bir plan üzerinde anlaştıkları haberi, İttihatçı subaylar arasında bardağı taşıran son damla oldu. Vatanın elden gitmekte olduğuna inanan Resneli Niyazi Bey ve ardından Enver Bey gibi subaylar, emrindeki askerlerle birlikte dağa çıkarak isyan bayrağını açtılar. İsyan, kısa sürede Makedonya’daki Üçüncü Ordu’nun büyük bir bölümüne yayıldı. İsyancılar, Selanik ve Manastır gibi şehirlerde yönetime el koyarak, Padişah’a Kanun-i Esasi’yi yeniden yürürlüğe koyması ve Meclis-i Mebusan’ı toplaması için bir ültimatom verdiler. Abdülhamid, ilk başta isyanı bastırmak için İstanbul’dan ve Anadolu’dan sadık olduğuna inandığı birlikleri bölgeye gönderdi. Ancak bu birlikler de ya isyancılara katıldılar ya da onlarla savaşmayı reddettiler. Padişah, en güvendiği silahın, yani ordunun, kendisine karşı döndüğünü acı bir şekilde gördü. Başka çaresi kalmadığını anlayan Sultan, 30 yıllık mutlakiyetçi yönetimine son vererek, 24 Temmuz 1908’de anayasayı yeniden yürürlüğe koyduğunu ve seçimlerin yapılacağını ilan etti.

Bu haber, imparatorluğun dört bir yanında, bir sevinç ve coşku tsunamisi yarattı. İnsanlar sokaklara döküldü, “Yaşasın Hürriyet, Müsavat, Uhuvvet!” (Özgürlük, Eşitlik, Kardeşlik) sloganlarıyla kutlamalar yaptı. Yıllardır birbirine düşman olan Türkler, Rumlar, Ermeniler, Bulgarlar, birbirlerine sarılıyor, İttihatçı subayları omuzlarında taşıyor ve bu devrimin imparatorluktaki tüm sorunları çözecek sihirli bir değnek olduğuna inanıyorlardı. Sansür kalkmış, gazeteler yeniden özgürce yazmaya başlamış, sürgünler evlerine dönmüş ve Hafiye Teşkilatı’nın korkusu ortadan kalkmıştı. Otuz yıllık bir kışın ardından, adeta bir bahar gelmişti. Ancak bu bahar, çok kısa sürecekti. “Hürriyet Kahramanları” olarak alkışlanan İttihatçılar, çok geçmeden, devleti kurtarma misyonunun, özgürlük ve demokrasi gibi romantik ideallerden çok daha acımasız ve pragmatik bir iş olduğunu anlayacaklardı. Bir sonraki bölümde göreceğimiz gibi, iktidarın gerçekleriyle yüzleştiklerinde, devirdikleri Sultan Abdülhamid’in yöntemlerine başvurmaktan, hatta onu aşan bir despotizm kurmaktan çekinmeyeceklerdi. Abdülhamid’in laboratuvarında yetişen bu yeni nesil, hocalarının en kötü derslerini ne kadar iyi öğrendiklerini tüm dünyaya gösterecekti. Devrim, kendi çocuklarını ve en sonunda kendi ideallerini yiyecekti.


Bölüm 10: Devletin Yeni Sahipleri: İttihat ve Terakki’nin Komplocu Ruhu

1908 yazının o coşkulu ve umut dolu günlerinde, imparatorluğun semalarında yankılanan “Hürriyet, Müsavat, Uhuvvet” (Özgürlük, Eşitlik, Kardeşlik) sloganları, otuz yıllık bir suskunluğun ardından gelen bir bahar yağmuru gibiydi. Halk, yıllardır sinmiş olduğu karanlık dehlizlerden çıkarak meydanları doldurmuş, farklı dinlerden ve milletlerden insanlar birbirlerine sarılarak adeta yeni bir toplumsal sözleşmenin, bir kardeşlik ahdinin temelini atıyorlardı. Bu devrimin mimarları, Makedonya dağlarından inen o genç ve idealist subaylar, yani İttihatçılar ise, halkın gözünde birer kurtarıcı, birer “hürriyet kahramanı” olarak görülüyordu. Onlar, zalim bir tiranın istibdadına son vermiş, anayasayı geri getirmiş ve ülkeye özgürlüğü armağan etmişlerdi. Ancak bu romantik tablonun, bu coşkulu kutlamaların hemen ardında, çok daha sert, çok daha pragmatik ve en nihayetinde çok daha karanlık bir gerçek yatıyordu. İttihat ve Terakki Cemiyeti, bir halk hareketi değil, Abdülhamid’in kendi laboratuvarında yetişmiş, onun merkeziyetçi ve komplocu dünya görüşünü miras almış, seçkinci ve gizli bir örgüttü. Onların temel derdi, halka demokrasi bahşetmek veya liberal bir düzen kurmak değildi; onların tek ve mutlak amacı, III. Selim’den beri süregelen o kutsal misyonu, yani “devleti kurtarmak”tı. Bu misyon uğruna, iktidarın gerçekleriyle yüzleştiklerinde, daha dün lanetledikleri istibdadın yöntemlerini benimsemekten, hatta onu aşan bir totaliter kontrol mekanizması kurmaktan bir an bile çekinmeyeceklerdi. 1908 Devrimi, bir özgürlük şöleni olarak başlamış olabilir; ancak çok geçmeden, devletin yeni sahiplerinin, yani İttihatçıların, devleti kendi komplocu ruhlarıyla, kendi pozitivist ve acımasız dünya görüşleriyle yeniden şekillendirecekleri kanlı bir iktidar mücadelesine dönüşecekti. Bu süreç, sadece Osmanlı İmparatorluğu’nun sonunu hazırlamakla kalmayacak, aynı zamanda Cumhuriyet’e de devredilecek olan o meşum “parti-devlet” modelinin ve “devletin bekası için her yol mubahtır” anlayışının da temelini atacaktı.

Devrimin ilk aylarındaki o naif iyimserlik, imparatorluğun karmaşık gerçekliği karşısında hızla erimeye başladı. İttihat ve Terakki, devrimi yapmıştı, ancak iktidarı nasıl kullanacağını tam olarak bilmiyordu. Cemiyet, hala bir yeraltı örgütü gibi çalışıyor, resmi olarak hükümette yer almak yerine, sadrazamları ve bakanları perde arkasından yönetmeye, onlara “tavsiyelerde” bulunmaya çalışıyordu. Bu durum, başkentte bir iktidar boşluğu ve kafa karışıklığı yarattı. Bir yanda, hala sembolik de olsa varlığını sürdüren Padişah vardı. Diğer yanda, Kamil Paşa gibi tecrübeli ama İttihatçılara mesafeli olan sadrazamların yönettiği resmi hükümet (Babıali) vardı. Ve en önemlisi, Selanik’teki merkez komitesinden direktif alan, meclisteki vekilleri, orduyu ve gizli fedai hücrelerini kontrol eden gayriresmi ama asıl güç sahibi olan Cemiyet vardı. Bu üçlü iktidar yapısı, devletin etkin bir şekilde yönetilmesini engelliyor, sürekli bir siyasi istikrarsızlığa yol açıyordu.

Bu istikrarsızlık ortamından faydalanan imparatorluğun dış ve iç düşmanları ise vakit kaybetmeden harekete geçti. Avusturya-Macaristan, Bosna-Hersek’i ilhak ettiğini açıkladı. Bulgaristan, bağımsızlığını ilan etti. Girit, Yunanistan’a katıldığını duyurdu. Bu toprak kayıpları, devrimin hemen ardından gelmesi nedeniyle halk arasında büyük bir hayal kırıklığı ve öfke yarattı. “Hürriyet geldi ama vatan gidiyor” sesleri yükselmeye başladı. İçeride ise, devrimin getirdiği özgürlük ortamı, bastırılmış tüm sorunların bir anda yüzeye çıkmasına neden oldu. Ermeni, Rum ve Arnavut milliyetçileri, kültürel haklardan özerkliğe ve bağımsızlığa uzanan taleplerini daha yüksek sesle dile getirmeye başladılar. Sendikalar grevler düzenliyor, sosyalist fikirler yayılıyordu. En önemlisi, istibdat döneminde susturulmuş olan muhafazakâr ve dinî kesimler, İttihatçıların Batıcı ve laik politikalarından duydukları rahatsızlığı açıkça ifade etmeye başladılar. Onlar için İttihatçılar, “mason”, “dinsiz” ve “gavur taklitçisi” bir zümreydi ve getirdikleri “hürriyet”, ahlaki bir çöküş ve dinsizlikten başka bir şey değildi. Bu karşı devrimci dalga, Volkan gazetesi etrafında toplanan ve Derviş Vahdeti gibi figürlerin liderliğindeki İttihad-ı Muhammedi Cemiyeti gibi örgütlenmelerle güç kazandı.

Bu birikmiş öfke ve hayal kırıklığı, 13 Nisan 1909’da (Rumi takvimle 31 Mart), tarihe “31 Mart Vakası” olarak geçecek olan büyük bir karşı devrimci isyanla patlak verdi. İstanbul’daki Avcı Taburları’na mensup askerler, başlarındaki subayları öldürerek veya hapsederek isyanı başlattılar. “Şeriat isteriz!” sloganlarıyla sokaklara dökülen askerlere, medrese öğrencileri ve bir kısım halk da katıldı. İsyancılar, Meclis-i Mebusan’ı basarak bazı İttihatçı vekilleri ve gazetecileri linç ettiler. İstanbul, birkaç gün içinde tamamen isyancıların kontrolüne geçti. İttihat ve Terakki’nin liderleri, canlarını zor kurtararak Selanik’e kaçmak zorunda kaldılar. Bu olay, İttihatçılar için bir dönüm noktası, bir travma oldu. Onlar, bu isyanın sadece cahil askerlerin ve gerici hocaların bir başkaldırısı olmadığına, arkasında mutlaka bir “gizli el”, yani Padişah Abdülhamid’in ve İngilizlerin parmağı olduğuna inanıyorlardı. Bu, onların komplocu dünya görüşünün tipik bir yansımasıydı. Bu travma, onlara iki acı ders verdi. Birincisi, demokrasi ve özgürlük gibi kavramların, bu “cahil” halka bırakılamayacak kadar tehlikeli oyuncaklar olduğu. İkincisi ise, devleti kurtarma misyonunun, ancak ve ancak tüm muhalefetin, özellikle de dinî ve muhafazakâr muhalefetin acımasızca ezilmesi ve gücün tamamen ve tek bir merkezde toplanmasıyla mümkün olabileceği.

İttihatçıların bu isyana cevabı, sert ve kararlı oldu. Cemiyetin en güçlü olduğu Selanik’te, Üçüncü Ordu Komutanı Mahmut Şevket Paşa’nın liderliğinde, “Hareket Ordusu” adıyla bir güç oluşturuldu. Kurmay başkanlığını Kolağası Mustafa Kemal’in (geleceğin Atatürk’ü) yaptığı bu ordu, trenlerle İstanbul’a doğru yola çıktı. Kısa süren çatışmaların ardından, Hareket Ordusu İstanbul’a girerek isyanı kanlı bir şekilde bastırdı. Şehrin kontrolü tamamen ele geçirildikten sonra, sıkıyönetim ilan edildi ve Divan-ı Harb-i Örfi adı verilen özel askeri mahkemeler kuruldu. Bu mahkemelerde, binlerce kişi yargılandı, isyanın liderleri ve pek çok katılımcısı idam edildi, yüzlercesi ise sürgüne gönderildi. Bu, İttihatçıların, siyasi rakiplerini ortadan kaldırmak için yargıyı bir silah olarak kullandıkları ilk büyük operasyondu ve gelecekteki uygulamalarının da habercisiydi. En önemli sonuç ise, Sultan II. Abdülhamid’in bu isyanın arkasında olduğu gerekçesiyle tahttan indirilmesi ve yerine, hiçbir siyasi gücü olmayan kardeşi V. Mehmed Reşad’ın geçirilmesi oldu. Abdülhamid, Selanik’e sürgüne gönderilerek, otuz üç yıllık iktidarı fiilen ve resmen sona erdirildi. Artık İttihat ve Terakki’nin önünde, ne Padişah ne de organize bir muhafazakâr muhalefet engeli kalmıştı. 31 Mart Vakası, onların iktidarı tam olarak ele geçirmeleri için adeta bir bahane, bir “Allah’ın lütfu” olmuştu.

1909’dan sonra İttihat ve Terakki, artık perde arkasından yöneten bir gizli örgüt olmaktan çıkarak, devletin tüm mekanizmalarını doğrudan kontrol eden bir güce dönüştü. Cemiyet, bir siyasi partiden çok, devletin kendisi haline geldi. Ordu, polis, bürokrasi ve hatta valilikler, tamamen Cemiyet’e sadık isimlerle dolduruldu. Cemiyet’e üye olmak veya en azından onunla iyi geçinmek, devlette yükselmenin tek yolu haline geldi. Bu, Türkiye’nin ilk “parti-devlet” deneyimiydi. Bu modelde, parti ile devlet arasındaki sınırlar tamamen ortadan kalkıyor, devletin tüm imkanları partinin çıkarları ve ideolojisi için kullanılıyordu. Parti, kendi üyelerini ve destekçilerini kayırırken, muhaliflerini ise devletin gücünü kullanarak eziyor, sindiriyor ve tasfiye ediyordu. Bu yapı, Sovyetler Birliği’ndeki Komünist Parti veya Nazi Almanya’sındaki Nazi Partisi gibi 20. yüzyılın totaliter rejimlerinin de temel karakteristiği olacaktı. İttihatçılar, bu modeli, onlardan çok daha önce, pragmatik bir şekilde hayata geçirmişlerdi.

Bu yeni dönemde, İttihatçıların siyaset anlayışına iki temel unsur damgasını vurdu: Komploculuk ve şiddet kültü. Abdülhamid’e karşı verdikleri yeraltı mücadelesi sırasında edindikleri “komitacı” ruh, iktidara geldikten sonra da devam etti. Onlar için siyaset, meclis kürsülerinde yapılan açık tartışmalarla değil, Selanik’teki merkez komitenin gizli toplantılarında alınan kararlarla yürütülüyordu. Bu dar ve seçkinci kadro (Talat, Enver, Cemal Paşalar gibi), imparatorluğun kaderini belirleyen en kritik kararları, hükümetin ve meclisin bile haberi olmadan, kendi aralarında alıyorlardı. Bu gizlilik ve komploculuk, devlet yönetiminde bir güvensizlik ve öngörülemezlik ortamı yarattı. Aynı zamanda, Cemiyet içinde de farklı hiziplerin ve güç odaklarının ortaya çıkmasına neden oldu.

Şiddet ise, siyasi hedeflere ulaşmak için meşru ve hatta gerekli bir araç olarak görülüyordu. Cemiyetin, “Teşkilat-ı Mahsusa” adıyla bilinen ve doğrudan Enver Paşa’ya bağlı olan gizli bir operasyon birimi vardı. Bu birim, suikastlar, bombalı eylemler, propaganda ve gayrinizami harp gibi yöntemlerde uzmanlaşmış fedailerden oluşuyordu. Teşkilat-ı Mahsusa, sadece dış düşmanlara karşı değil, aynı zamanda iç muhalefeti sindirmek için de kullanılıyordu. Örneğin, 1913 yılında, hükümeti ve İttihatçıları sert bir dille eleştiren muhalif gazeteci Ahmet Samim, sokak ortasında bu örgütün fedaileri tarafından öldürüldü. Bu suikast, basına yönelik açık bir gözdağıydı ve özgür basının sonunun geldiğini gösteriyordu. Benzer şekilde, İttihatçıların en büyük muhaliflerinden biri olan ve Hürriyet ve İtilaf Fırkası’nın lideri konumundaki Sadrazam Mahmut Şevket Paşa’nın 1913’te bir suikast sonucu öldürülmesi, İttihatçıların tüm muhalefeti tamamen ortadan kaldırmak için kullandıkları bir başka kanlı bahane oldu. Bu olaydan sonra, yüzlerce muhalif siyasetçi ve aydın tutuklandı, Sinop’a sürgüne gönderildi ve muhalif gazeteler kapatıldı. Artık İttihat ve Terakki’nin karşısında hiçbir siyasi rakip kalmamıştı.

İttihatçıların iktidarı tam ve mutlak olarak ele geçirmeleri ise, 1912-13 yıllarında yaşanan ve imparatorluk için tam bir felaketle sonuçlanan Balkan Savaşları’nın ardından gerçekleşti. Bu savaşlarda, Osmanlı ordusu, kendisinden çok daha küçük olan Bulgaristan, Sırbistan, Yunanistan ve Karadağ orduları karşısında ağır bir yenilgi aldı. Asırlardır Osmanlı toprağı olan tüm Rumeli, yani Edirne dahil olmak üzere Selanik, Manastır, Kosova, Arnavutluk gibi şehirler birkaç ay içinde kaybedildi. Bu yenilgi, sadece bir askeri hezimet değil, aynı zamanda derin bir ulusal travmaydı. Yüz binlerce Müslüman-Türk sivil, Balkanlar’daki evlerini ve yurtlarını terk ederek, katliamlardan ve tecavüzlerden kaçarak perişan bir halde İstanbul’a ve Anadolu’ya sığındı. Bu “Rumeli faciası”, İttihatçıların zihin dünyasında bir dönüm noktası oldu. Onlar, bu yenilginin sorumlusu olarak, ordu içindeki siyasi çekişmeleri ve savaşı iyi yönetemediğini düşündükleri Kamil Paşa hükümetini görüyorlardı. Aynı zamanda, Balkanlar’daki Hristiyan unsurların (Rumlar, Bulgarlar, Sırplar), kendilerine verilen tüm haklara ve özgürlüklere rağmen, en zayıf anında devlete nasıl ihanet ettiklerini gördüler.

Bu travma, İttihatçıların ideolojisinde iki radikal değişikliğe yol açtı. Birincisi, 1908’in naif Osmanlıcılık idealinin, yani farklı unsurları bir arada tutma politikasının tamamen öldüğüne karar verdiler. Artık devleti kurtarmanın yolu, gayrimüslim unsurlarla eşitlik ve kardeşlik içinde yaşamak değil, imparatorluğun kalan topraklarında, Anadolu’da, Türk unsuruna dayalı, homojen ve güçlü bir ulus-devlet yaratmaktı. Bu, Türk milliyetçiliğinin, romantik bir kültürel akım olmaktan çıkıp, devletin resmi ve acımasız bir projesine dönüşmesiydi. İkincisi, bu projeyi hayata geçirmek için, artık perde arkasından yönetmek veya demokratik oyunlar oynamak gibi “lükslere” zaman kalmadığına inandılar. Devlet, doğrudan, tek bir iradeyle ve demir bir yumrukla yönetilmeliydi.

Bu kararlılıkla, 23 Ocak 1913’te, Enver Bey ve Talat Bey liderliğindeki bir grup İttihatçı subay ve fedai, hükümet konağı olan Babıali’yi bastı. Bu kanlı darbe sırasında, Harbiye Nazırı Nazım Paşa öldürüldü, Sadrazam Kamil Paşa ise silah zoruyla istifa ettirildi. Bu olay, tarihe “Babıali Baskını” olarak geçti ve İttihat ve Terakki’nin devlete tam anlamıyla el koyduğu andı. Baskından sonra, yönetim, Talat Bey (Dahiliye Nazırı ve sonra Sadrazam), Enver Paşa (Harbiye Nazırı) ve Cemal Paşa (Bahriye Nazırı) üçlüsünden oluşan bir askeri-sivil diktatörlüğün, bir “triumvira”nın eline geçti. Artık ne padişahın, ne meclisin, ne de başka bir siyasi gücün bir anlamı kalmıştı. İmparatorluğun kaderi, bu üç paşanın ve arkalarındaki Cemiyet’in gizli merkez komitesinin iki dudağının arasındaydı.

Bu yeni dönem, İttihatçıların “devleti kurtarma” misyonunu en radikal ve en kanlı şekilde hayata geçirdikleri bir dönem oldu. Homojen bir Türk ulusu yaratma projesi, önce Ege’deki Rum nüfusun “teşvik” ve zorla göç ettirilmesiyle başladı. Ardından, I. Dünya Savaşı’nın kaos ortamı bir fırsat olarak kullanılarak, imparatorluğun en kadim unsurlarından biri olan Ermeni nüfusun, “savaş güvenliği” ve “isyana teşebbüs” gibi bahanelerle, tarihin en büyük trajedilerinden birine, yani Ermeni Soykırımı’na maruz bırakılmasıyla devam etti. Bu, devletin, kendi bekası için, kendi vatandaşlarının bir bölümünü sistematik olarak yok etmeyi meşru gören o korkunç zihniyetin en nihai ve en karanlık sonucuydu. Bu zihniyet, Abdülhamid’in “beka” paranoyasının, İttihatçıların pozitivist ve sosyal Darwinist dünya görüşüyle birleşerek, bilimsel bir “temizlik” operasyonuna dönüşmesiydi.

Sonuç olarak, İttihat ve Terakki dönemi, 1908’in özgürlük vaadiyle başlayıp, 1918’de çökmüş ve parçalanmış bir imparatorlukla biten trajik bir hikâyedir. Onlar, devleti kurtarmak için yola çıkmışlardı. Bu uğurda, devirdikleri padişahtan çok daha mutlakiyetçi, çok daha merkeziyetçi ve çok daha acımasız bir rejim kurdular. Abdülhamid’in komplocu ruhunu, kendi pozitivist ideolojileriyle birleştirerek, devleti adeta bir parti ve bir gizli örgüt gibi yönettiler. Onların “parti-devlet” modeli, homojen bir ulus yaratma projeleri ve “devletin bekası için her şey mubahtır” anlayışları, kendilerinden sonra kurulacak olan Türkiye Cumhuriyeti’ne de derin ve sorunlu bir miras bırakacaktı. Bir sonraki bölümde göreceğimiz gibi, İttihat ve Terakki’nin bu kanlı mirası, onların içinden çıkan, onların teşkilatçılığını ve pragmatizmini onlardan daha iyi bilen bir subayın, Mustafa Kemal’in omuzlarında, yeni bir devletin hem harcı hem de laneti olacaktı. Hürriyet kahramanları, en sonunda, devleti kurtarmaya çalışırken onu batıran maceraperestlere dönüşmüşlerdi.


Bölüm 11: Hürriyet Kahramanlarından Despotlara: 1913 Babıali Baskını ve Tek Parti Rejimi

1908 Devrimi’nin coşkulu günlerinde, Makedonya dağlarından inerek otuz yıllık istibdadı yıkan İttihatçı subaylar, halkın gözünde adeta mitolojik kahramanlardı. Onlar, esaret altındaki bir millete özgürlüğü armağan eden, “Hürriyet, Müsavat, Uhuvvet” (Özgürlük, Eşitlik, Kardeşlik) gibi sihirli kelimelerle yeni bir çağın kapısını aralayan fedailerdi. Ancak tarihin en acımasız ironilerinden biri, en büyük özgürlük savaşçılarının, iktidarın zehirli kadehinden bir kez içtikten sonra, en katı despotlara dönüşebilmesidir. İttihat ve Terakki’nin hikayesi, tam olarak bu trajik dönüşümün hikayesidir. Onların iktidar yolculuğu, 1908’in naif ve çoğulcu atmosferinden, 1913’te Babıali’nin kanlı koridorlarında yankılanan silah sesleriyle kurulan mutlak bir tek parti diktatörlüğüne uzanan karanlık bir patikayı takip eder. Bu dönüşüm, sadece birkaç liderin kişisel hırslarının veya karakter aşınmasının bir sonucu değildi. Bu, daha derinlerde, onların “devleti kurtarma” misyonunu her türlü ahlaki ve hukuki ilkenin üzerinde gören pozitivist ve seçkinci dünya görüşünün, komplocu örgütlenme yapısının ve imparatorluğun karşılaştığı amansız beka sorunlarının kaçınılmaz bir sonucuydu. 1913 Babıali Baskını, sadece bir hükümet darbesi değil, aynı zamanda İttihatçıların, demokrasi ve anayasalcılık gibi “oyuncaklarla” daha fazla vakit kaybetmeyeceklerini, devleti kurtarmak için iktidarı tam, mutlak ve sorgusuz bir şekilde ele alacaklarını ilan ettikleri bir manifestoydu. Bu an, Türkiye’nin modern siyasi tarihinde, muhalefetin “ihanetle” eş tutulduğu, siyasi rakiplerin şiddetle ortadan kaldırıldığı ve devletin tek bir partinin ideolojik aygıtına dönüştürüldüğü bir dönemin de miladı olacaktı.

1908 Devrimi’nden sonraki dört yıl (1908-1912), imparatorluk için bir “fetret devri” gibiydi. Kağıt üzerinde anayasal bir monarşi vardı, Meclis-i Mebusan çalışıyordu ve farklı siyasi partiler kurulmuştu. Ancak gerçek iktidar, hala Selanik’teki gizli merkez komitesinden direktif alan İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin elindeydi. Cemiyet, bu dönemde iktidarı doğrudan üstlenmek yerine, hükümetleri perde arkasından yönetmeyi, sadrazamları ve bakanları kendi adamları arasından seçtirmeyi veya onlara baskı yapmayı tercih etti. Bu “sopalı” demokrasi, ülkede sürekli bir siyasi istikrarsızlık ve kutuplaşma yarattı. İttihatçılar, kendilerine muhalefet eden herkesi, 31 Mart Vakası’nda olduğu gibi “gerici” (mürteci) veya “dış güçlerin ajanı” olmakla suçluyor, seçimlere hile karıştırıyor (1912’deki “Sopalı Seçimler” bu durumun en meşhur örneğidir) ve siyasi rakiplerini sindirmek için sokak çetelerini ve fedailerini kullanıyorlardı. Bu baskıcı atmosfer, İttihatçılara karşı geniş ve heterojen bir muhalefet bloğunun doğmasına neden oldu. Bu blokta, Prens Sabahattin’in liberal fikirlerini benimseyen aydınlardan, İttihatçıların merkeziyetçi politikalarından rahatsız olan Arnavut ve Arap mebuslara, eski rejim yanlısı muhafazakârlardan, Cemiyet’in otoriterliğinden rahatsız olan eski İttihatçılara kadar pek çok farklı grup yer alıyordu. Bu muhalefet, en sonunda 1911 yılında Hürriyet ve İtilaf Fırkası çatısı altında birleşti.

Hürriyet ve İtilaf Fırkası, İttihat ve Terakki’nin tam zıddı bir program sunuyordu. Adem-i merkeziyetçiliği, yani yerel yönetimlere daha fazla özerklik verilmesini, liberal bir ekonomiyi ve daha barışçıl bir dış politikayı savunuyordu. Bu parti, kısa sürede, Cemiyet’in baskısından bunalmış olan tüm kesimler için bir umut haline geldi. Orduda da İttihatçılara karşı, kendilerine “Halaskâr Zabitan” (Kurtarıcı Subaylar) adını veren bir grup subay örgütlenmişti. Bu subayların siyasi baskısı ve Hürriyet ve İtilaf’ın artan gücü karşısında, İttihatçıların desteklediği Said Paşa hükümeti 1912 yazında istifa etmek zorunda kaldı. Yerine, “Büyük Kabine” olarak bilinen ve tecrübeli, yaşlı paşalardan (Gazi Ahmet Muhtar Paşa, sonrasında Kamil Paşa) oluşan partiler üstü bir hükümet kuruldu. Bu, İttihatçıların devrimden sonraki ilk büyük siyasi yenilgisiydi. İktidar, ilk defa onların kontrolünden çıkmıştı. Bu durum, onların komplocu ve kindar zihinlerinde, asla unutulmayacak ve affedilmeyecek bir “ihanet” olarak kodlandı.

İşte tam bu siyasi krizin ortasında, Ekim 1912’de, Birinci Balkan Savaşı patlak verdi. Bu savaş, Osmanlı İmparatorluğu için tam bir askeri ve ulusal felaket oldu. İttihatçıların iktidarları döneminde “modernize” ettiklerini iddia ettikleri ordu, siyasi çekişmeler, liyakatsiz atamalar ve lojistik beceriksizlikler yüzünden darmadağın oldu. Bulgar, Sırp, Yunan ve Karadağ orduları, birkaç hafta içinde Kırklareli, Lüleburgaz, Selanik, Manastır gibi kaleleri bir bir ele geçirdiler. Bulgar ordusu, İstanbul’un kapısı olan Çatalca’ya kadar dayandı. En acısı, İttihat ve Terakki’nin doğum yeri, devrimin kalbi olan Selanik’in tek bir kurşun atılmadan Yunanlılara teslim edilmesiydi. Ve en büyük utanç, asırlardır Türk toprağı olan, Fatih’in yadigârı Edirne’nin Bulgarlar tarafından kuşatılıp işgal edilmesiydi. Bu hezimet, tüm ülkede bir şok ve matem havası yarattı. Milyonlarca insan için bu, sadece bir toprak kaybı değil, bir dünyanın, bir kimliğin çöküşüydü. Balkanlar’dan gelen yüz binlerce perişan Müslüman göçmen (muhacir), İstanbul sokaklarını doldurmuş, yaşadıkları katliamların ve vahşetin korkunç hikayelerini anlatıyorlardı.

Bu felaketin siyasi sorumluluğu, doğal olarak, savaş sırasında iktidarda olan Kamil Paşa hükümetine ve Hürriyet ve İtilaf Fırkası’na yıkıldı. İttihat ve Terakki, bu durumu, kaybettikleri iktidarı geri almak için bulunmaz bir fırsat olarak gördü. Cemiyet’in propaganda makinesi, hükümeti beceriksizlikle, hatta vatan hainliğiyle suçlamaya başladı. Özellikle, büyük Avrupa devletlerinin baskısıyla, barış karşılığında Edirne’nin Bulgarlara bırakılmasının gündeme gelmesi, İttihatçılar için bardağı taşıran son damla oldu. Onlara göre, Edirne’yi düşmana teslim etmek, Fatih’in ruhuna ve milletin onuruna yapılmış en büyük ihanetti. Bu kutsal öfkeyi arkasına alan Cemiyet’in radikal kanadı, özellikle de genç, hırslı ve gözü kara Harbiye Nazırı Enver Bey, artık sözün bittiğine ve eyleme geçme zamanının geldiğine karar verdi. İktidar, seçim sandıklarında veya meclis koridorlarında değil, Babıali’nin kapısını kırarak, silah zoruyla alınacaktı.

23 Ocak 1913 günü, öğleden sonra, Enver Bey, Talat Bey, Yakup Cemil gibi İttihat ve Terakki’nin önde gelen isimleri, yanlarında silahlı fedailerle birlikte, hükümet binası olan Babıali’ye doğru harekete geçtiler. Bu, son derece cüretkâr ve iyi planlanmış bir darbe girişimiydi. Darbeciler, “Millet, hükümetin istifasını istiyor! Edirne’yi satıyorlar!” diye bağırarak binanın kapılarına dayandılar. O sırada içerde Bakanlar Kurulu toplantısı devam ediyordu. Kapıdaki muhafızlarla çıkan arbede sırasında, Sadrazam Yaveri Ohrili Nafiz Bey ve Harbiye Nazırı (Savunma Bakanı) Müşir Nazım Paşa, darbecilerin kurşunlarıyla oracıkta can verdiler. Nazım Paşa, İttihatçıların ordu içindeki siyasi örgütlenmesine karşı çıkan, tecrübeli ve saygın bir askerdi. Onun öldürülmesi, darbenin ne kadar kanlı ve acımasız olacağının ilk işaretiydi. Silah sesleri üzerine paniğe kapılan kabine üyelerinin odasına dalan Enver Bey, yaşlı Sadrazam Kamil Paşa’nın karşısına dikilerek, tabancasını masaya dayadı ve ondan istifasını istedi. Başka çaresi kalmadığını anlayan Kamil Paşa, titrek ellerle istifa mektubunu imzaladı. Birkaç saat içinde, seçilmiş meclisin güvenoyuna sahip olan meşru bir hükümet, silah zoruyla devrilmişti. Bu olay, tarihe “Babıali Baskını” olarak geçti ve İkinci Meşrutiyet döneminin o kısa ve çalkantılı demokrasi denemesinin de fiili sonu oldu.

Babıali Baskını, sadece bir hükümet değişikliği değildi. Bu, bir rejim değişikliğiydi. Baskından hemen sonra, İttihatçılar, kendi güvendikleri isimlerden oluşan ve sadrazamlığa Mahmut Şevket Paşa’yı getirdikleri yeni bir hükümet kurdular. Ancak asıl iktidar, perde arkasındaki triumvira, yani Talat Bey (Dahiliye Nazırı), Enver Paşa (kısa süre sonra Harbiye Nazırı olacaktı) ve Cemal Paşa (Bahriye Nazırı) üçlüsünün elindeydi. Bu andan itibaren, 1918’de imparatorluk çökene kadar, Osmanlı Devleti’ni bu üç paşanın liderliğindeki bir tek parti diktatörlüğü yönetecekti. Artık ne padişahın, ne meclisin, ne de muhalefetin bir hükmü kalmıştı. Meclis, bir noter gibi, Cemiyet’in merkez komitesinde alınan kararları onaylayan bir lastik damgaya dönüştürüldü. Padişah V. Mehmed Reşad ise, Yıldız’dan Dolmabahçe Sarayı’na taşınmış, hiçbir siyasi yetkisi olmayan, sadece törensel bir figür haline getirilmişti.

İttihatçılar, iktidarı ele geçirdikten sonra, kendilerine yönelik tüm muhalefeti sistematik bir şekilde ortadan kaldırmaya başladılar. Bu tasfiye operasyonu için yeni bir bahane, darbeden sadece birkaç ay sonra, Haziran 1913’te Sadrazam Mahmut Şevket Paşa’nın bir suikast sonucu öldürülmesiyle ortaya çıktı. İttihatçılar, bu suikastın arkasında Hürriyet ve İtilaf Fırkası’nın ve devrik Kamil Paşa yandaşlarının olduğunu iddia ettiler. Bu iddia, hiçbir zaman tam olarak kanıtlanamamış olsa da, İttihatçılar için tüm muhalifleri “vatan haini” ve “terörist” olarak damgalamak için yeterliydi. İstanbul’da yeniden sıkıyönetim ilan edildi ve Divan-ı Harb-i Örfi mahkemeleri kuruldu. Bu mahkemeler, adeta bir cadı avı başlattı. Aralarında Damat Salih Paşa gibi hanedan üyelerinin de bulunduğu onlarca muhalif siyasetçi, aydın ve subay, suikastla ilişkilendirilerek idam edildi. Yüzlercesi, başta Sinop olmak üzere, imparatorluğun en ücra köşelerine sürgüne gönderildi. Hürriyet ve İtilaf Fırkası başta olmak üzere tüm muhalefet partileri kapatıldı. Muhalif gazeteler susturuldu, yazarları hapse atıldı. Birkaç ay içinde, ülkede İttihat ve Terakki’den başka hiçbir siyasi ses, hiçbir organize güç kalmamıştı.

Bu siyasi tasfiyenin ardından, İttihatçılar, devleti ve toplumu kendi ideolojileri doğrultusunda yeniden yapılandıracakları o mutlak tek parti rejimini kurdular. Bu rejimin temel özellikleri, gelecekteki totaliter rejimlerin de bir öncüsü niteliğindeydi. Birincisi, daha önce de belirtildiği gibi, parti ile devlet tamamen iç içe geçti. Cemiyet’in Selanik’teki Merkez Komitesi (Merkez-i Umumi), ülkenin en yüksek karar organı haline geldi. Her vilayette, Cemiyet’in bir “katib-i mesul”ü (sorumlu sekreteri) vardı ve bu kişi, çoğu zaman validen bile daha güçlüydü. Devlet memurlarının, subayların ve öğretmenlerin büyük bir kısmı Cemiyet’e üye olmak zorunda bırakıldı. İkincisi, toplum, Cemiyet’in kontrolündeki yan kuruluşlar aracılığıyla örgütlendi. Türk Ocağı, genç aydınlar arasında Türk milliyetçiliğini yayarken, Osmanlı Güç Dernekleri ve İzci Teşkilatları, gençleri paramiliter bir disiplinle eğitiyor ve onları geleceğin askerleri ve fedaileri olarak yetiştiriyordu. Esnaf Cemiyetleri, zanaatkârları kontrol altında tutuyordu. Amaç, sivil toplumun kendi özerk alanlarını yok etmek ve tüm toplumsal hayatı partinin denetimi altına almaktı.

Üçüncüsü, ekonomi, “Milli İktisat” adı verilen yeni bir politikayla, devletin ve partinin tam kontrolü altına alındı. Balkan Savaşları’nın travması, İttihatçıları, imparatorluk ekonomisinin büyük ölçüde Rum, Ermeni ve Levantenlerin elinde olmasının, devletin bekası için büyük bir tehdit olduğuna ikna etmişti. Onlara göre, siyasi bağımsızlık, ancak ekonomik bağımsızlıkla mümkündü. Bu da, milli, yani Müslüman-Türk bir burjuva sınıfı yaratmakla olabilirdi. Bu amaçla, devletin gücü kullanılarak, gayrimüslim tüccarların ve sanayicilerin faaliyetleri kısıtlandı, onlara yönelik boykotlar düzenlendi ve onların yerine, Cemiyet’e yakın olan Müslüman-Türk girişimcilere krediler, imtiyazlar ve devlet ihaleleri verildi. Bu, devlet eliyle, siyasi sadakate dayalı yeni bir zengin sınıf yaratma projesiydi. Bu politika, bir yandan Türk burjuvazisinin gelişimine katkıda bulunurken, diğer yandan da gayrimüslimlere yönelik ekonomik baskıyı ve düşmanlığı artırdı ve imparatorluğun sonunu getirecek olan etnik temizlik politikalarının da ekonomik zeminini hazırladı.

Sonuç olarak, 1913 Babıali Baskını ve sonrasında kurulan tek parti rejimi, İttihatçıların “hürriyet kahramanları” maskesinin düşüp, yerini “despotlara” bıraktığı andır. Onlar, devleti, Balkan Savaşları gibi büyük bir felaketten kurtarmak ve parçalanmasını önlemek gibi samimi bir vatanseverlikle yola çıkmış olabilirler. Ancak seçtikleri yöntem, yani demokrasiyi ve hukuku rafa kaldırıp, tüm gücü tek bir partinin ve birkaç liderin elinde toplamak, imparatorluğu kurtarmak yerine, onu çok daha büyük bir felakete, yani I. Dünya Savaşı’na sürükleyecekti. Bir sonraki bölümde göreceğimiz gibi, bu mutlak güce sahip olan triumvira, özellikle de maceraperest Harbiye Nazırı Enver Paşa, imparatorluğun kaderini, Almanya’nın yanında savaşa girerek büyük bir kumara yatıracak ve bu kumar, sadece Osmanlı İmparatorluğu’nun değil, aynı zamanda milyonlarca insanın hayatına mal olacaktı. Babıali’nin kanlı koridorlarında atılan o kurşunlar, sadece bir bakanı veya bir hükümeti değil, aynı zamanda bir imparatorluğun ve onunla birlikte bir kuşağın umutlarını da öldürmüştü. Despotluğun yerini, çok daha organize, çok daha ideolojik ve çok daha tehlikeli yeni bir despotluk almıştı.


Bölüm 12: Devletin Bekası İçin Her Yol Mubah: Teşkilat-ı Mahsusa ve Gayrinizami Harp Geleneği

Babıali Baskını ile iktidarın mutlak ve sorgulanamaz sahibi haline gelen İttihat ve Terakki triumvirası, devleti, kendi ideolojileri doğrultusunda yeniden şekillendirecekleri sınırsız bir güce kavuşmuştu. Ancak bu güç, onlara miras kalan sorunları çözmek yerine, daha da derinleştirdi. Balkan Savaşları’nın yarattığı travma, toprak kayıplarının getirdiği ulusal aşağılanma ve Anadolu’ya akan yüz binlerce Müslüman muhacirin sefaleti, İttihatçıların zihin dünyasında derin ve kalıcı bir iz bırakmıştı. Onlar için bu felaketin temel dersi şuydu: Devletin bekası, artık parlamenter oyunlarla, diplomatik nezaketle veya Osmanlıcılık gibi naif hayallerle sağlanamazdı. Beka, ancak ve ancak güçle, demir yumrukla ve gerekirse en acımasız yöntemleri kullanmaktan çekinmeyen sarsılmaz bir iradeyle korunabilirdi. Bu “devletin bekası için her yol mubahtır” anlayışı, İttihatçı diktatörlüğünün ahlaki ve siyasi pusulası haline geldi. İşte bu pusulanın en somut, en gizemli ve en kanlı tezahürü, İttihat ve Terakki’nin gölge ordusu, devletin karanlık yüzü olan Teşkilat-ı Mahsusa idi. Bu örgüt, sadece bir istihbarat servisi değil, aynı zamanda suikastlar düzenleyen, isyanlar çıkaran, etnik temizlik operasyonları yürüten ve devlet adına her türlü “kirli işi” yapmaktan çekinmeyen, hukukun ve ahlakın tamamen dışında işleyen bir mekanizmaydı. Teşkilat-ı Mahsusa’nın doğuşu ve faaliyetleri, İttihatçıların komplocu ruhunun nasıl kurumsallaştığını, “vatanseverlik” adına işlenen en büyük suçların nasıl meşrulaştırıldığını ve Türkiye Cumhuriyeti’ne de miras kalacak olan o meşum “derin devlet” geleneğinin temellerinin nasıl atıldığını gözler önüne seren en karanlık sayfadır.

Teşkilat-ı Mahsusa’nın kökenleri, aslında 1908 Devrimi öncesinde, İttihat ve Terakki’nin Makedonya’daki yeraltı mücadelesine kadar uzanır. O dönemde Cemiyet, Bulgar, Sırp ve Yunan komitacılarına karşı mücadele etmek için, kendi fedai gruplarını oluşturmuştu. Yakup Cemil, Sapancalı Hakkı, Atıf Kamçıl gibi gözü kara subaylar ve sivil militanlar, bu çetelere karşı aynı yöntemlerle, yani suikast, sabotaj ve yıldırma eylemleriyle karşılık veriyorlardı. Bu, onlara, geleneksel savaş kurallarının işlemediği, ahlaki sınırların ortadan kalktığı ve hedefe ulaşmak için her türlü şiddetin meşru görüldüğü bir “gayrinizami harp” tecrübesi kazandırmıştı. Bu tecrübe, onlara, devletin resmi ordusunun ve hukuk sisteminin yetersiz kaldığı durumlarda, hedefe daha hızlı ve daha “etkin” bir şekilde ulaşabilen, esnek ve gizli bir yapıya olan ihtiyacı öğretmişti. İktidara geldikten sonra, bu tecrübeyi ve bu anlayışı, sadece dış düşmanlara karşı değil, aynı zamanda devletin “iç düşmanları” olarak gördükleri unsurlara karşı da kullanacaklardı.

Örgütün resmi olarak kurulması ve kurumsallaşması ise, Trablusgarp Savaşı (1911-12) sırasında gerçekleşti. İtalyanların Trablusgarp’ı (bugünkü Libya) işgal etmesi üzerine, Osmanlı Devleti bölgeye donanma veya düzenli ordu gönderemeyecek durumdaydı. İşte bu noktada, Harbiye Nazırı Enver Paşa, son derece cüretkâr bir planı devreye soktu. Kendisi de dahil olmak üzere, Mustafa Kemal, Fethi Okyar, Kuşçubaşı Eşref gibi Cemiyet’in en yetenekli ve en maceraperest subayları, kılık değiştirerek (gazeteci, doktor, tüccar kimlikleriyle) gizlice Trablusgarp’a sızdılar. Burada, yerel Arap aşiretlerini İtalyanlara karşı örgütleyerek, modern bir orduya karşı tarihin ilk başarılı gerilla savaşlarından birini başlattılar. Bu savaş, İttihatçılar için adeta bir laboratuvar oldu. Burada, farklı etnik unsurları ortak bir düşmana karşı nasıl birleştireceklerini, propaganda ve psikolojik harp yöntemlerini nasıl kullanacaklarını ve en önemlisi, devletin resmi kanallarının dışında, tamamen kendi inisiyatifleriyle nasıl bir direniş örgütleyebileceklerini öğrendiler. İşte Teşkilat-ı Mahsusa’nın ilk çekirdeği, Trablusgarp çöllerindeki bu gayrinizami harp tecrübesiyle şekillendi.

Örgüt, Babıali Baskını’ndan sonra, Enver Paşa’nın Harbiye Nazırı olmasıyla birlikte, doğrudan ona bağlı, geniş yetkilere ve neredeyse sınırsız bir bütçeye sahip resmi bir yapıya kavuşturuldu. Adı “Teşkilat-ı Mahsusa”, yani “Özel Teşkilat” idi. Bu isim bile, örgütün gizemli ve sıradışı doğasını yansıtıyordu. Teşkilatın başına, Trablusgarp’taki fedai liderlerinden Süleyman Askeri Bey getirildi. Kadrosu ise son derece heterojen bir yapıya sahipti: İttihatçı subaylar, eski mahkûmlar, Çerkes, Kürt, Laz ve Arap aşiret reisleri, fedailer, maceraperestler ve hatta yabancı kökenli uzmanlar… Bu insanların ortak noktası, vatanseverlikleri, gözü karalıkları ve Cemiyet’e olan mutlak sadakatleriydi. Onlar, kendilerini, vatanın en tehlikeli anında, en zor görevleri üstlenmek için yemin etmiş isimsiz kahramanlar olarak görüyorlardı. Resmi hiçbir unvanları yoktu, eylemlerinin hiçbir resmi kaydı tutulmuyordu. Onlar, devletin görünmeyen yumruğuydu ve bu yumruğun vurduğu yerde hukuk ve nizam değil, sadece “devletin âli menfaatleri” geçerliydi.

Teşkilat-ı Mahsusa’nın faaliyet alanı, coğrafi olarak tüm Osmanlı topraklarını ve hatta sınırlarının ötesini kapsıyordu. Temel görevleri arasında şunlar vardı: Düşman hatlarının gerisinde istihbarat toplamak, sabotaj ve kundaklama eylemleri düzenlemek, demiryollarını ve telgraf hatlarını tahrip etmek. Rusya, İngiltere ve Fransa’nın sömürgeleri altındaki Müslüman halkları (Kafkasya, Türkistan, Hindistan, Mısır, Kuzey Afrika) isyana teşvik etmek ve Pan-İslamist ve Pan-Türkist (Turancı) bir devrim dalgası yaratmak. İmparatorluk içindeki ayrılıkçı hareketleri (özellikle Ermeni ve Arap milliyetçiliğini) bastırmak, liderlerini etkisiz hale getirmek ve bu hareketlere destek veren unsurları “temizlemek”. Ve son olarak, İttihatçı yönetimine karşı olan iç muhalefeti sindirmek, suikastlar düzenlemek ve komploları ortaya çıkarmak. Görüldüğü gibi, Teşkilat-ı Mahsusa, bir istihbarat servisinden çok daha fazlasıydı. O, aynı zamanda bir özel harp dairesi, bir propaganda bakanlığı ve bir siyasi infaz mekanizmasıydı.

I. Dünya Savaşı’nın patlak vermesi, Teşkilat-ı Mahsusa’nın faaliyetlerinin zirveye ulaştığı dönem oldu. Enver Paşa’nın büyük Turan hayali doğrultusunda, teşkilatın fedaileri, Kafkasya ve İran üzerinden Orta Asya’ya sızarak, Rus yönetimine karşı bir halk ayaklanması çıkarmaya çalıştılar. Kuşçubaşı Eşref komutasındaki birlikler, Süveyş Kanalı’na yönelik sabotaj eylemleri düzenleyerek İngilizlerin Hindistan yolunu kesmeyi denediler. Rauf Orbay gibi isimler, Afganistan’a giderek Emir’i Almanya’nın yanında savaşa sokmak için diplomatik entrikalar çevirdiler. Bu operasyonların tamamı, büyük bir cesaret ve fedakârlıkla yürütülse de, askeri ve siyasi olarak tam bir fiyaskoyla sonuçlandı. İttihatçıların, farklı coğrafyalardaki Müslüman halkların, sadece Halife’nin bir çağrısıyla sömürgeci efendilerine karşı ayaklanacaklarına dair romantik hayalleri, yerel gerçekliklerin ve aşiret çıkarlarının sert duvarına çarparak parçalandı. Bu maceralar, imparatorluğun kıt kaynaklarının heba edilmesinden ve binlerce tecrübeli fedainin anlamsızca hayatını kaybetmesinden başka bir işe yaramadı.

Ancak Teşkilat-ı Mahsusa’nın en karanlık ve en kanlı rolü, şüphesiz, imparatorluğun iç cephesinde, özellikle de Ermeni Tehciri ve Soykırımı sırasında oynadığı roldü. Balkan Savaşları’nın travması ve savaşın ilk aylarında Doğu Anadolu’da bazı Ermeni komitacılarının Ruslarla işbirliği yapması, İttihatçı liderleri, Ermeni nüfusun tamamını, devletin bekası için ortadan kaldırılması gereken bir “iç düşman”, bir “ur” olarak görmeye itti. 1915 baharında, Talat Paşa’nın Dahiliye Nezareti tarafından çıkarılan Tehcir (Zorunlu Göç) Kanunu ile, savaş bölgelerindeki Ermeni nüfusun, daha güvenli olan Suriye ve Mezopotamya çöllerine “sevk” edilmesi kararlaştırıldı. Kağıt üzerinde bu, bir askeri güvenlik tedbiri gibi görünüyordu. Ancak uygulamanın arkasındaki asıl niyet, bir imha politikasıydı. İşte bu imha politikasının en acımasız uygulayıcıları, Teşkilat-ı Mahsusa’ya bağlı çeteler oldu.

Bu çeteler, iki temel kaynaktan besleniyordu. Birincisi, teşkilatın kendi tecrübeli fedaileri ve subaylarıydı. İkincisi ve daha önemlisi ise, hapishanelerden “vatan hizmeti” vaadiyle serbest bırakılan binlerce adi suçlu, katil ve tecavüzcüydü. Bu canilerden oluşan çeteler, jandarmanın koruması altında kafileler halinde yola çıkarılan Ermeni sivillerin üzerine saldırtıldı. Kadın, çocuk, yaşlı demeden yüz binlerce insan, bu çeteler tarafından yollarda katledildi, soyuldu, tecavüze uğradı. Kalanlar ise, açlık, susuzluk ve salgın hastalıklar nedeniyle, ulaştıkları toplama kamplarında veya çölde can verdi. Bu operasyon, devletin resmi ordusunun elini “kana bulamak” istemeyen İttihatçı liderliğin, en kirli işi, kendi yarattıkları bu gayriresmi ve kanun dışı yapıya havale etme stratejisinin bir ürünüydü. Teşkilat-ı Mahsusa çeteleri, bu soykırımın tetikçiliğini yaparak, “devletin bekası için her yol mubahtır” anlayışının ne kadar korkunç ve insanlık dışı sonuçlar doğurabileceğini tarihe kanla yazdılar. Bu, sadece bir etnik temizlik değil, aynı zamanda devletin kendi ahlaki temelini ve meşruiyetini yok ettiği bir intihar eylemiydi.

Teşkilat-ı Mahsusa’nın mirası, sadece I. Dünya Savaşı’nın kanlı cepheleriyle sınırlı kalmadı. Savaş kaybedilip İttihatçı liderler yurt dışına kaçtıktan sonra, bu örgütün tecrübeli kadroları, Anadolu’da başlayan Milli Mücadele’nin de bel kemiğini oluşturdular. Rauf Orbay, Ali Fethi Okyar, Celal Bayar, Adnan Adıvar gibi pek çok önemli isim, ya doğrudan teşkilat üyesiydi ya da onunla yakın ilişki içindeydi. Kuşçubaşı Eşref ve Çerkes Ethem gibi figürler, kendi çeteleriyle (Kuvâ-yi Milliye) Batı Anadolu’da Yunan işgaline karşı ilk direnişi başlattılar. Bu kadroların teşkilatçılık, gayrinizami harp ve istihbarat tecrübeleri, düzenli ordu kurulana kadar geçen o kritik dönemde, direnişin ayakta kalmasında hayati bir rol oynadı. Mustafa Kemal de, bir İttihatçı olarak, bu yapıyı ve bu kadroları yakından tanıyordu ve onlardan sonuna kadar faydalandı. Ankara’da kurulan ilk istihbarat örgütleri (Karakol Cemiyeti, M.M. Grubu), büyük ölçüde eski Teşkilat-ı Mahsusacılar tarafından yönetiliyordu.

Ancak bu miras, yeni kurulan Cumhuriyet için aynı zamanda bir lanet, bir tehlikeydi. Çünkü bu “komitacı” ruh, devleti, kanunların ve kurumların değil, gizli ağların, kişisel sadakatlerin ve komploların yönettiği bir yer olarak görme alışkanlığını da beraberinde getiriyordu. Mustafa Kemal, modern ve merkezi bir ulus-devlet kurmak istiyordu. Bu yeni devlette, Çerkes Ethem gibi kendi başına buyruk, kendi kanunlarını uygulayan ve merkezî otoriteye meydan okuyan “derin” yapılara ve “kahraman” çetecilere yer yoktu. Bu yüzden, zafer kazanıldıktan sonra, bu eski silah arkadaşlarının ve onların temsil ettiği gayrinizami harp geleneğinin sistematik bir şekilde tasfiye edilmesi gerekiyordu. Çerkes Ethem’in “hain” ilan edilerek tasfiyesi, aslında bu yeni devlet aklının, eski İttihatçı komitacı ruhuyla hesaplaşmasının ilk ve en kanlı perdesiydi. Mustafa Kemal, Teşkilat-ı Mahsusa’nın faydalı yönlerini (teşkilatçılık, istihbarat) devletin yeni kurumları içinde eritirken, onun tehlikeli yönlerini (başıbozukluk, keyfilik, merkeze itaatsizlik) acımasızca ortadan kaldırdı.

Fakat bu “derin devlet” ruhu, hiçbir zaman tam olarak yok olmadı. O, Cumhuriyet tarihi boyunca, farklı isimler ve farklı yapılar altında varlığını sürdürmeye devam etti. Özellikle devletin kendisini tehdit altında hissettiği kriz anlarında (sol hareketlerin yükselişi, Kürt isyanları, siyasi İslam’ın güçlenmesi gibi), bu eski refleks yeniden canlandı. Ordunun ve istihbarat servislerinin içindeki bazı unsurlar, tıpkı İttihatçılar gibi, kendilerini devletin “asıl sahibi” ve bekasının garantörü olarak gördüler. Hukukun ve seçilmiş hükümetlerin yetersiz kaldığına inandıkları durumlarda, “devletin âli menfaatleri” adına, gayriresmi ve kanun dışı operasyonlar yapmaktan çekinmediler. Kontrgerilla, JİTEM, Susurluk skandalı gibi olaylar ve siyasi suikastlar, hep bu Teşkilat-ı Mahsusa’dan miras kalan “devletin bekası için her yol mubahtır” anlayışının ve gayrinizami harp geleneğinin farklı dönemlerdeki yansımalarıydı. Bu gelenek, devleti, kendi vatandaşlarına karşı komplo kuran, onları fişleyen ve gerektiğinde ortadan kaldıran paranoid ve şizofrenik bir yapıya büründürdü.

Sonuç olarak, Teşkilat-ı Mahsusa, İttihatçı zihniyetin en saf ve en korkunç halidir. O, bir yandan büyük bir vatanseverlik, fedakârlık ve maceraperestlik ruhunu barındırırken, diğer yandan da ahlaki bir çürümüşlüğün, acımasız bir pragmatizmin ve insan hayatını hiçe sayan bir devlet fetişizminin timsalidir. Bu örgüt, İttihatçıların, devleti kurtarmak adına, devletin temelini oluşturan hukuk ve ahlak ilkelerini nasıl yok ettiklerinin en somut kanıtıdır. Bıraktıkları miras, çift taraflı keskin bir kılıç gibiydi: Bir yanda, Milli Mücadele’nin kazanılmasına yardımcı olan teşkilatçı ve direnişçi bir ruh; diğer yanda ise, Cumhuriyet’in demokratikleşmesinin önündeki en büyük engellerden biri olan, hukuku ve siyaseti hiçe sayan komplocu ve şiddete dayalı bir “derin devlet” geleneği. Bir sonraki bölümde, İttihatçıların bu karanlık mirasının ve devletin bekası adına giriştikleri en büyük kumarın, yani I. Dünya Savaşı’na girme kararının, imparatorluğu nasıl bir felakete sürüklediğini ve bu felaketin küllerinden yeni bir liderin, Mustafa Kemal’in nasıl doğduğunu inceleyeceğiz. Teşkilat-ı Mahsusa’nın açtığı yolda, artık sadece imparatorluğun değil, tüm bir coğrafyanın kaderi yeniden çizilecekti.


Bölüm 13: Homojen Ulus Projesi: Nüfus Mühendisliği ve 1915’in Kanlı Mirası

İttihat ve Terakki’nin tek parti diktatörlüğü, “devletin bekası için her yol mubahtır” amentüsünü benimseyerek, hukukun ve ahlakın dışına çıkan Teşkilat-ı Mahsusa gibi gizli aygıtlarla iktidarını pekiştirmişti. Ancak bu acımasız pragmatizm, sadece siyasi rakipleri ortadan kaldırmak veya dış düşmanlara karşı gayrinizami harp yürütmekle sınırlı kalmayacaktı. İttihatçıların zihnindeki asıl ve nihai proje, çok daha köklü, çok daha iddialı ve en nihayetinde çok daha kanlıydı: Yüzyıllardır farklı dinlerin, dillerin ve milletlerin bir arada yaşadığı o kozmopolit imparatorluk mozaiğini paramparça ederek, yerine, tek bir kimliğe, yani Türk kimliğine dayalı, kültürel ve demografik olarak homojen bir ulus-devlet yaratmak. Bu, sadece bir siyasi dönüşüm projesi değil, aynı zamanda devasa bir toplum mühendisliği, bir nüfus mühendisliği projesiydi. Balkan Savaşları’nın yarattığı derin travma ve “içimizdeki Hristiyan unsurların ihaneti” algısı, İttihatçıları, Osmanlıcılık gibi kapsayıcı ideallerin bir hayal olduğuna ve devletin bekasının ancak ve ancak sadakatinden şüphe duyulmayan, “yerli ve milli” bir nüfusa dayanarak sağlanabileceğine ikna etmişti. Bu inançla, önce Ege’deki Rumlara, ardından da I. Dünya Savaşı’nın kaosunu bir fırsat bilerek Ermenilere yönelik, tarihin en büyük ve en trajik etnik temizlik operasyonlarından birini başlattılar. Bu süreç, sadece milyonlarca insanın hayatına mal olan korkunç bir insani felaket değil, aynı zamanda yeni kurulacak Türkiye Cumhuriyeti’nin de üzerine inşa edileceği kanlı ve inkâr edilen bir temel oluşturacaktı. Devletin, kendi bekası ve ideolojik projesi uğruna, kendi vatandaşlarının bir bölümünü “yabancı bir ur” olarak görüp, onu bedeninden söküp atma hakkını kendinde gördüğü bu zihniyet, Cumhuriyet’in kuruluş felsefesine ve gelecekteki azınlık politikalarına da silinmez bir damga vuracaktı.

Bu radikal kopuşun ve homojenleştirme arzusunun arkasındaki temel itici güç, Balkan Harbi felaketiydi. 1912-13 yıllarında yaşananlar, İttihatçılar için sadece bir askeri yenilgi değil, bir medeniyet krizinin ve bir kimlik bunalımının zirvesiydi. Asırlardır “sadık millet” olarak görülen Rum, Bulgar, Sırp gibi Hristiyan tebaa, ilk fırsatta devlete isyan etmiş, kendi ulus-devletlerini kurmuş ve bu süreçte geride kalan Müslüman-Türk nüfusa karşı korkunç katliamlar ve sürgünler uygulamışlardı. Selanik, Manastır, Kosova gibi şehirlerden, perişan halde Anadolu’ya sığınan yüz binlerce muhacirin anlattığı tecavüz, yağma ve katliam hikayeleri, başkentteki kamuoyunda ve yönetici elitin zihninde derin bir şok ve intikam arzusu yarattı. Bu travma, İttihatçıların zihninde iki temel ve sarsılmaz kanaat oluşturdu. Birincisi, gayrimüslim unsurlarla bir arada yaşamanın artık imkansız olduğu ve onların, ne kadar hak verilirse verilsin, her zaman birer “beşinci kol” faaliyeti yürütecek, potansiyel birer hain olduklarıydı. İkincisi ise, güçlü bir devletin temelinin, ancak ve ancak nüfusunun ezici çoğunluğunun aynı dili konuştuğu, aynı dine mensup olduğu (veya en azından aynı kültürel kimliği paylaştığı) ve devlete sorgusuz sualsiz sadakat duyduğu homojen bir yapıya dayanabileceğeydi. Avrupa’daki modern ulus-devletlerin (Fransa, Almanya, İtalya) başarısının sırrının da bu homojenlik olduğu düşünülüyordu.

Bu yeni ideolojinin en önemli teorisyenlerinden biri, Cemiyet’in ideologlarından Dr. Nazım’dı. O, toplumu, sosyal Darwinist bir bakış açısıyla, farklı türlerin hayatta kalma mücadelesi verdiği bir organizma olarak görüyordu. Ona göre, devletin bekası, tıpkı bir bedenin sağlığı gibi, içindeki “zararlı mikroplardan” ve “yabancı unsurlardan” arındırılmasına bağlıydı. Bu “temizlik” operasyonu, ne kadar acı verici ve ahlaki olarak sorunlu olursa olsun, milletin ve devletin geleceği için gerekli ve kaçınılmaz bir cerrahi müdahaleydi. Ziya Gökalp gibi daha sofistike sosyologlar ise, bu projeyi, “kültürel Türkleştirme” (hars) ve siyasi Türklük (millet) kavramlarıyla teorileştiriyorlardı. Onlara göre, modern bir Türk milleti yaratmak için, imparatorluk coğrafyasında yaşayan farklı Müslüman unsurların (Kürtler, Arnavutlar, Araplar vb.) Türk kültürü potasında eritilmesi ve Hristiyan unsurların ise ya imparatorluk dışına çıkarılması ya da ekonomik ve siyasi olarak etkisiz hale getirilmesi gerekiyordu. Bu fikirler, İttihat ve Terakki’nin merkez komitesinde hararetle tartışılıyor ve “Milli İktisat” gibi politikalarla yavaş yavaş hayata geçiriliyordu.

Homojen ulus yaratma projesinin ilk büyük ve sistematik uygulaması, Balkan Savaşları’nın hemen ardından, 1913-14 yıllarında, Batı Anadolu’daki Rum nüfusa yönelik olarak gerçekleştirildi. Ege bölgesi, hem nüfus olarak hem de ekonomik olarak Rumların son derece güçlü olduğu bir bölgeydi. Özellikle İzmir ve çevresindeki ticaret, sanayi ve tarım, büyük ölçüde onların elindeydi. İttihatçılar için bu durum, iki açıdan büyük bir tehditti. Birincisi, Yunanistan’a bu kadar yakın ve bu kadar güçlü bir Rum nüfusun varlığı, gelecekte Girit’te olduğu gibi bir “Enosis” (Yunanistan’a katılma) hareketine yol açabilirdi. İkincisi ise, “Milli İktisat” politikasının önündeki en büyük engel, ekonomiyi domine eden bu gayrimüslim burjuvaziydi. Çözüm, bu nüfustan “kurtulmak”tı. Ancak bunu, devletin resmi ordusunu kullanarak ve açık bir emirle yapmak, Avrupa’dan gelecek büyük bir tepkiye ve muhtemelen bir askeri müdahaleye yol açabilirdi. Bu yüzden, çok daha sinsi ve gayriresmi bir yöntem seçildi. Sahnede yine Teşkilat-ı Mahsusa vardı.

Teşkilat-ı Mahsusa’ya bağlı çeteler, Ege’deki Rum köylerine yönelik sistematik bir yıldırma, taciz ve terör kampanyası başlattılar. Bu çeteler, genellikle Balkanlar’dan göç etmiş, Rumlara karşı intikam hisleriyle dolu muhacirlerden veya yerel kabadayılardan (zeybekler) oluşuyordu. Gece köyleri basıyor, evleri ateşe veriyor, hasadı yağmalıyor, insanları dövüyor ve öldürüyorlardı. Yerel jandarma ve mülki amirler ise, merkezden gelen gizli talimatlar doğrultusunda bu olaylara ya göz yumuyor ya da bizzat destek oluyorlardı. Aynı zamanda, Müslüman-Türk halk, Rumlara karşı ekonomik bir boykot uygulamaya teşvik ediliyor, onlarla alışveriş yapanlar “vatan haini” ilan ediliyordu. Bu topyekûn baskı ve terör ortamı, Rum nüfusu can ve mal güvenliklerinin kalmadığına ikna etti. On binlerce Rum, evlerini, tarlalarını, dükkanlarını yok pahasına satarak veya tamamen terk ederek, teknelerle Yunanistan’a ve Ege adalarına kaçmak zorunda kaldılar. Bu, kanlı bir etnik temizlik operasyonuydu. Operasyonun sonunda, yüz binden fazla Rum, anavatanları olan topraklardan sökülüp atılmıştı. Onlardan boşalan topraklara ve evlere ise, Balkanlar’dan gelen Müslüman muhacirler yerleştirildi. Böylece, Ege bölgesinin demografik yapısı, devlet eliyle, şiddet ve zorbalık kullanılarak, Türkler lehine değiştirilmiş oldu. Bu operasyon, İttihatçılara, büyük bir nüfus grubunu, Avrupa’dan ciddi bir tepki görmeden nasıl “temizleyebileceklerini” öğreten kanlı bir prova niteliğindeydi. Bu provada öğrenilen dersler, bir yıl sonra, çok daha büyük ve çok daha ölümcül bir sahnede, Ermenilere karşı kullanılacaktı.

Osmanlı İmparatorluğu’ndaki Ermeni cemaati, Rumlardan farklı bir konuma sahipti. Onlar, genellikle “millet-i sadıka” (sadık millet) olarak anılmış, devletin bürokrasisinde, sanatında ve ticaretinde önemli roller oynamışlardı. Ancak 19. yüzyılın sonlarından itibaren, Rusya’nın kışkırtması ve Avrupa’daki milliyetçilik akımlarının etkisiyle, Ermeniler arasında da bağımsızlık veya en azından özerklik talep eden devrimci komiteler (Taşnak ve Hınçak) ortaya çıkmıştı. Bu komitelerin düzenlediği isyanlar ve terör eylemleri (örneğin 1896’daki Osmanlı Bankası Baskını), Sultan Abdülhamid tarafından on binlerce sivil Ermeni’nin katledildiği kanlı pogromlarla bastırılmıştı. 1908 Devrimi, Ermeniler için de yeni bir umut olmuş, Taşnak Sütyun Fırkası, İttihat ve Terakki ile bir dönem ittifak bile yapmıştı. Ancak Balkan Savaşları ve İttihatçıların giderek artan Türkçü politikaları, bu ittifakı sona erdirdi. İttihatçıların gözünde Ermeniler de, tıpkı diğer Hristiyan unsurlar gibi, potansiyel birer hain, özellikle de doğuda en büyük düşman olan Rusya ile işbirliği yapmaya hazır bir “beşinci kol” idi.

I. Dünya Savaşı’nın patlak vermesi, İttihatçı liderliğe, bu “Ermeni sorununu” kökünden ve kesin olarak çözmek için tarihsel bir fırsat sundu. Savaş, her türlü olağanüstü tedbiri meşrulaştıran, hukukun ve normal ahlak kurallarının askıya alındığı bir ortam yaratmıştı. Avrupa devletlerinin dikkati kendi cephelerine odaklanmışken ve yabancı gözlemcilerin imparatorluk içindeki hareketleri kısıtlanmışken, içeride yapılacak büyük bir operasyonun fark edilmeden veya ciddi bir tepki görmeden yürütülebileceği hesaplanıyordu. Savaşın ilk aylarında, Sarıkamış felaketinin yaşandığı Doğu cephesinde, bazı Ermeni gönüllülerin Rus ordusuna katılması ve Van’da bir isyan çıkması, İttihatçılar için aradıkları bahaneyi sağladı. Bu münferit olaylar, tüm Ermeni halkının topyekûn bir ihanet içinde olduğuna dair bir kanıt olarak sunuldu ve “devletin savaş sırasındaki güvenliğini” sağlamak adına, radikal önlemler alınması gerektiği kararlaştırıldı.

24 Nisan 1915 gecesi, İstanbul’da yaşayan yüzlerce Ermeni aydın, yazar, siyasetçi, din adamı ve iş insanı, yani cemaatin tüm lider kadrosu, evlerinden toplanarak tutuklandı ve Anadolu’nun içlerine, Ankara ve Çankırı’ya sürgüne gönderildi. Bu aydınların büyük bir kısmı, yolda veya ulaştıkları yerlerde Teşkilat-ı Mahsusa elemanları tarafından vahşice katledildi. Bu operasyonun amacı, cemaati başsız, lidersiz ve savunmasız bırakarak, yaklaşan büyük imha operasyonuna karşı olası bir direnişi veya uluslararası kamuoyunu harekete geçirme girişimini engellemekti. Bu tarih, bugün Ermeniler tarafından soykırımın başlangıç tarihi olarak anılmaktadır.

Hemen ardından, 27 Mayıs 1915’te, Dahiliye Nazırı Talat Paşa’nın imzasıyla, meşhur “Tehcir Kanunu” (resmi adıyla “Sevk ve İskân Kanunu”) çıkarıldı. Bu kanun, son derece masum bir dille kaleme alınmıştı. “Savaş zamanında ordu buyruklarına karşı gelenler, direnenler ve silahla saldıranlar için” ordu komutanlarına, “halkı tek tek veya toplu olarak başka yerlere sevk ve iskân etme” yetkisi veriyordu. Kanun metninde “Ermeni” kelimesi bile geçmiyordu. Ancak bu, operasyonun gerçek amacını gizlemek için kullanılan hukuki bir kılıftı. Kanunun çıkmasından hemen sonra, imparatorluğun dört bir yanındaki valiliklere ve mutasarrıflıklara gönderilen gizli telgraflarla, bölgelerindeki tüm Ermeni nüfusun, en kısa sürede, “daha önceden belirlenmiş olan yerlere”, yani Suriye çölündeki Der Zor gibi toplama kamplarına sevk edilmesi emredildi.

Uygulama, tam bir cehennem provasıydı. Ermenilere, evlerini ve mallarını geride bırakarak birkaç gün içinde yola çıkmaları için çok kısa bir süre tanındı. Onlardan boşalan evler ve mülkler, “Emval-i Metruke” (Terkedilmiş Mallar) Kanunları ile devlet tarafından el konularak, daha sonra Müslüman-Türk muhacirlere veya İttihatçı zenginlere dağıtıldı. Bu, aynı zamanda, devasa bir servet transferi, bir ekonomik soykırımdı. Yüz binlerce insan, jandarma birliklerinin denetiminde, yaya olarak veya yük vagonlarına balık istifi doldurularak, yüzlerce kilometrelik ölüm yolculuklarına çıkarıldı. Bu yolculuklar sırasında, kafileler, sistematik olarak, daha önce Ege’deki Rumlara karşı da kullanılmış olan Teşkilat-ı Mahsusa’ya bağlı, hapishanelerden salıverilmiş canilerden oluşan çetelerin saldırısına uğradı. Erkeklerin büyük bir kısmı daha yolun başında kafilelerden ayrılarak kurşuna dizildi veya baltalarla katledildi. Kadınlar ve kız çocukları, tecavüze uğradı, kaçırıldı veya köle olarak satıldı. Yaşlılar, hastalar ve çocuklar, açlık, susuzluk ve yorgunluktan yollarda bir bir can verdi. Fırat ve Dicle nehirleri, aylarca insan cesetleriyle aktı. Bu korkunç yolculuktan sağ çıkmayı başarabilenler ise, ulaştıkları Der Zor gibi kamplarda, açlık, salgın hastalıklar ve devam eden katliamlarla ölüme terk edildiler. Birkaç yıl içinde, Anadolu’nun binlerce yıllık kadim halklarından biri olan Ermeniler, anavatanlarından neredeyse tamamen silinmişti. Tarihçilerin tahminlerine göre, bir ile bir buçuk milyon arasında Ermeni, bu sistematik imha politikası sonucunda hayatını kaybetti.

Bu korkunç trajedinin sorumluluğu, doğrudan doğruya, Talat Paşa, Enver Paşa ve Cemal Paşa üçlüsünden oluşan İttihatçı liderliğe ve onların emirlerini uygulayan Teşkilat-ı Mahsusa’ya aittir. Bu, savaş koşullarının yarattığı kontrolsüz bir şiddet patlaması veya münferit bir olaylar zinciri değil, merkezden planlanmış, organize edilmiş ve sistematik bir şekilde uygulanmış bir devlet politikasıydı. O dönemde bölgede bulunan yabancı misyonerlerin, diplomatların (özellikle ABD Büyükelçisi Henry Morgenthau) ve Alman subaylarının tanıklıkları ve raporları, bu soykırımın boyutlarını ve planlı doğasını açıkça gözler önüne sermektedir. İttihatçı liderler, savaş sonrası yargılandıkları Divan-ı Harb-i Örfi mahkemelerinde ve kendi anılarında, bu eylemleri, “devletin bekası için alınması zorunlu olan acı bir tedbir” olarak savunmuşlardır. Onların zihninde, bu, bir suç değil, bir vatan hizmetiydi.

1915’in kanlı mirası, yeni kurulan Türkiye Cumhuriyeti’nin de üzerine oturduğu en sorunlu ve en inkâr edilen temel oldu. Milli Mücadele’yi yürüten kadroların önemli bir kısmı, eski İttihatçılardı ve bu sürece ya doğrudan katılmışlar ya da tanıklık etmişlerdi. Yeni rejim, İttihatçıların başlattığı homojen ulus-devlet projesini devraldı ve tamamladı. Savaş sonrası imzalanan Lozan Antlaşması ile, Türkiye’de kalan Rum nüfusun büyük bir kısmı da Yunanistan’daki Türklerle mübadele edilerek, Anadolu’nun Hristiyan unsurlardan arındırılması süreci hukuki olarak da tescillendi. Ancak Ermeni Soykırımı, yeni Cumhuriyet için bir utanç ve bir tabu haline geldi. Bu büyük suçla yüzleşmek yerine, onu tamamen inkâr etme ve unutturma politikası izlendi. Resmi tarih tezi, yaşananların bir soykırım değil, savaş koşullarında karşılıklı çatışmalar (mukatele) ve isyanı bastırma amaçlı bir güvenlik tedbiri (tehcir) olduğunu savundu. Bu inkâr politikası, Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucu mitlerinden biri haline geldi ve bu konuyu sorgulayan herkes, “vatan haini” veya “düşman propagandası yapan ajan” olarak damgalandı.

Bu inkâr, Türkiye’nin demokratikleşmesi ve geçmişiyle sağlıklı bir ilişki kurması önündeki en büyük psikolojik ve siyasi engellerden biri olmaya devam etmektedir. Çünkü 1915’le yüzleşmek, sadece geçmişte yaşanmış bir trajediyle değil, aynı zamanda devletin kendi vatandaşını bir beka tehdidi olarak görüp onu yok etme hakkını kendinde gören o karanlık zihniyetle de yüzleşmek anlamına gelmektedir. Bu zihniyet, maalesef 1915’te kalmamıştır. Cumhuriyet tarihi boyunca, farklı dönemlerde, farklı gruplara (Kürtler, Aleviler, solcular) karşı, daha az şiddetli ama aynı özü taşıyan baskı, asimilasyon ve tasfiye politikaları şeklinde varlığını sürdürmüştür. Dersim Katliamı, 6-7 Eylül Pogromu, Varlık Vergisi gibi olaylar, hep bu “devletin bekası için homojenlik esastır ve aykırı unsurlar temizlenmelidir” anlayışının farklı tezahürleridir. Bir sonraki bölümde, bu kanlı projelerin mimarı olan İttihatçıların, imparatorluğu I. Dünya Savaşı felaketine nasıl sürüklediklerini ve bu enkazın içinden, onların mirasını devralacak ama aynı zamanda onlarla hesaplaşacak olan yeni bir liderin, Mustafa Kemal’in nasıl ortaya çıktığını inceleyeceğiz. Homojen ulus projesi, bir imparatorluğun enkazı üzerinde, kan ve gözyaşıyla yeni bir devletin temellerini atmıştı.


Bölüm 14: Lider Kavgası: Enver Paşa’nın Maceraperestliği ve Mustafa Kemal’in Yükselişi

İttihat ve Terakki’nin demir yumruğu altında, imparatorluk, tarihin en radikal ve en kanlı toplum mühendisliği projelerinden birine sahne oluyordu. Devlet, kendi bekası ve homojen bir ulus yaratma hayali uğruna, kendi vatandaşlarının bir bölümünü acımasızca yok ederken, bu devasa dönüşüm projesinin merkezinde, tek bir parti ve tek bir ideoloji değil, aynı zamanda o partinin içinde giderek belirginleşen kişisel hırslar, rekabetler ve liderlik kavgaları da yatıyordu. Babıali Baskını’ndan sonra devleti yöneten triumvira –Talat, Enver ve Cemal Paşalar– kağıt üzerinde bir ekip gibi görünse de, gerçekte her biri kendi iktidar alanını kuran, farklı karakterlere ve farklı vizyonlara sahip rakiplerdi. Bu üçlü içinde, özellikle bir isim, hırsı, karizması, cüreti ve en nihayetinde trajik maceraperestliğiyle diğerlerinden sıyrılarak, imparatorluğun son yıllarına damgasını vuracaktı: Harbiye Nazırı Enver Paşa. O, “Hürriyet Kahramanı” olarak başladığı yolculuğunu, milyonlarca insanın hayatına mal olan kararları tek başına alan, kendini adeta bir Napolyon olarak gören ve imparatorluğu sonu felaketle bitecek bir dünya savaşına sürükleyen mutlak bir diktatöre dönüştürerek tamamlayacaktı. Ancak onun bu göz kamaştırıcı ama bir o kadar da yıkıcı yükselişinin gölgesinde, İttihat ve Terakki’nin içinde, ondan çok daha farklı bir karakter, çok daha gerçekçi, çok daha sabırlı ve çok daha stratejik bir zihin sessizce kendi anını bekliyordu: Kurmay subay Mustafa Kemal. Bu iki figür arasındaki örtülü rekabet ve zıtlık, sadece iki farklı liderlik anlayışının değil, aynı zamanda iki farklı “devleti kurtarma” felsefesinin de mücadelesiydi. Enver Paşa’nın hayalperest ve maceracı Turancılığına karşı, Mustafa Kemal’in gerçekçi ve Anadolu merkezli milliyetçiliği; Enver’in kişisel şan ve şöhret arayışına karşı, Mustafa Kemal’in rasyonel ve hesaplı devlet aklı. Bu mücadele, I. Dünya Savaşı’nın kanlı cephelerinde pişecek ve en sonunda, Enver Paşa’nın enkazını bıraktığı imparatorluğun küllerinden, Mustafa Kemal’in liderliğinde yeni bir devletin doğmasına zemin hazırlayacaktı.

Enver Paşa, döneminin ruhunu belki de en iyi yansıtan figürdü. Yakışıklı, karizmatik, son derece cesur ve bir o kadar da kibirliydi. 1908’de dağa çıkarak devrimi ateşleyen adam olarak, halkın ve özellikle genç subayların gözünde adeta bir yarı tanrı, bir kurtarıcıydı. Bu popülaritesini, Padişah’ın yeğeni Naciye Sultan ile evlenerek “Damat-ı Şehriyari” (Padişah Damadı) unvanını almasıyla daha da pekiştirmişti. O, sadece bir asker değil, aynı zamanda bir popüler kültür ikonuydu. Onun giydiği özel tasarım kalpağa “Enveriye”, bıyıklarına “Enver Paşa bıyığı” deniyor, fotoğrafları kartpostalları süslüyordu. Ancak bu parlak imajın altında, derin bir narsisizm, eleştiriye mutlak bir tahammülsüzlük ve gerçeklikten kopuk, hayalperest bir dünya görüşü yatıyordu. O, kendisini, Tanrı tarafından bu devleti kurtarmak ve onu eski şanlı günlerine döndürmek için seçilmiş özel bir adam olarak görüyordu. Bu “seçilmişlik” hissi, ona, en riskli kararları alırken bile bir an tereddüt etmeme cüreti veriyor, ancak aynı zamanda onu, aklın ve mantığın sesine karşı tamamen sağır hale getiriyordu.

Onun hayallerinin merkezinde, Pan-Türkizm, yani Turancılık ideali vardı. Balkan Harbi’ndeki yenilgi, ona, imparatorluğun Balkanlar ve Arap toprakları gibi “yabancı” unsurlardan kurtulup, özüne, yani Türk dünyasına dönmesi gerektiğini düşündürtmüştü. Onun vizyonunda, Osmanlı İmparatorluğu, sadece bir başlangıçtı. Asıl hedef, Kafkasya’dan Orta Asya’ya kadar uzanan ve Rus esareti altında yaşayan tüm Türk halklarını birleştirerek, başkenti Semerkant veya Buhara olan devasa bir “Turan İmparatorluğu” kurmaktı. Bu, sadece bir siyasi proje değil, aynı zamanda romantik, mistik ve destansı bir hayaldi. Bu hayal, onu, imparatorluğun gerçek askeri ve ekonomik gücünü, coğrafi ve demografik gerçeklerini tamamen göz ardı eden, maceradan maceraya koşan bir politikaya sürükledi. Onun için devlet yönetimi, bir satranç oyunu değil, her şeyin tek bir zar atışına bağlı olduğu bir kumar masasıydı. Ve Enver Paşa, hayatının en büyük kumarını, imparatorluğu I. Dünya Savaşı’na sokarak oynayacaktı.

Mustafa Kemal ise, karakter olarak Enver Paşa’nın tam zıddıydı. O da en az Enver kadar hırslı, en az onun kadar vatansever ve “devleti kurtarma” misyonuna yürekten bağlıydı. Ancak onun vatanseverliği, romantik hayallerle değil, akılcılıkla, tarih bilgisiyle ve sahadaki acı gerçeklerle şekillenmişti. O, Selanik’in kozmopolit ortamında büyümüş, Manastır Askeri İdadisi’nde okurken Fransız aydınlanmasını ve devrim tarihini hatmetmiş, Harp Akademisi’nde ise bir kurmay subayın en önemli erdemleri olan stratejik düşünme, detaylı planlama ve durumu soğukkanlılıkla analiz etme yeteneklerini kazanmıştı. Trablusgarp’ta Enver Paşa ile birlikte savaşırken, onun fevri ve gösterişçi liderlik tarzına ilk elden tanıklık etmiş ve bundan rahatsızlık duymuştu. Balkan Savaşı sırasında Gelibolu’da görev yaparken, ordunun siyaset yüzünden nasıl felce uğradığını, liyakatsiz komutanların sırf İttihatçı oldukları için nasıl önemli görevlere getirildiğini ve bunun ne kadar büyük bir felakete yol açtığını bizzat görmüştü.

Bu tecrübeler, Mustafa Kemal’de iki temel ve değişmez ilkenin oluşmasını sağladı. Birincisi, ordunun kesinlikle siyasetten uzak durması gerektiğiydi. Ona göre, üniformasını giyen bir subayın tek görevi, sivil hükümetin emrinde, vatan savunması yapmaktı. Subaylar, siyasete karıştıkları, kendi aralarında hizipleştikleri anda, ordu bir savaş gücü olmaktan çıkar, bir komplo ve darbe mekanizmasına dönüşürdü. Bu görüşü nedeniyle, İttihat ve Terakki’nin ordu içindeki örgütlenmesine ve subayların Cemiyet adına siyaset yapmasına her zaman karşı çıktı. Bu tavrı, onu, Cemiyet’in en tepesindeki Enver ve Talat gibi liderlerle sık sık karşı karşıya getirdi ve onun siyasi olarak dışlanmasına, önemsiz görevlere atanmasına neden oldu. İkincisi, Mustafa Kemal, Enver’in Turancı hayallerini, “ham bir hayal” (tatlı bir rüya) olarak görüyordu. Ona göre, devletin kurtuluşu, Kafkasya dağlarında veya Türkistan çöllerinde değil, imparatorluğun elde kalan son kalesi olan Anadolu ve Rumeli topraklarında, yani Misak-ı Milli’nin çekirdeğini oluşturan coğrafyadaydı. Dış maceralar peşinde koşmak yerine, enerjinin, bu anavatanı savunmak, buradaki halkın refahını artırmak ve modern bir devlet kurmak için harcanması gerektiğine inanıyordu. Bu, onun gerçekçi, pragmatik ve “Anadolucu” vizyonuydu.

Bu iki lider arasındaki zıtlık ve örtülü rekabet, I. Dünya Savaşı’na giden süreçte ve savaş sırasında daha da belirginleşti. 1914 yazında Saraybosna’da bir Sırp milliyetçisinin Avusturya-Macaristan veliahtını öldürmesiyle başlayan kriz, kısa sürede tüm Avrupa’yı saran bir yangına dönüştü. Osmanlı İmparatorluğu, başlangıçta “tarafsızlığını” ilan etti. Ülke, Balkan Savaşları’ndan yeni çıkmış, ordusu yorgun, hazinesi boştu. Mustafa Kemal gibi aklıselim sahibi pek çok subay ve devlet adamı, bu büyük güçlerin savaşında tarafsız kalmanın, devletin bekası için tek akılcı yol olduğunu düşünüyordu. Ancak Enver Paşa ve onun başını çektiği dar bir İttihatçı grup için bu savaş, kaçırılmaması gereken tarihsel bir fırsattı. Onlara göre bu savaş, Balkanlar’da kaybedilen toprakları geri almak, Rusya’yı yenerek Kafkasya ve Orta Asya’daki Türklerin bağımsızlığını sağlamak ve en önemlisi, kapitülasyonlar ve Düyun-u Umumiye gibi devleti esir alan ekonomik zincirlerden kurtulmak için bir şanstı.

Enver Paşa, bu kumarı oynamak için tarafını çoktan seçmişti: Almanya. O, Alman askeri disiplinine ve sanayi gücüne büyük bir hayranlık duyuyordu. Osmanlı ordusunun modernizasyonu zaten Liman von Sanders başkanlığındaki bir Alman askeri heyetine emanet edilmişti. Enver Paşa, Almanların savaşı kısa sürede kazanacağına ve bu zaferin sonunda Osmanlı’nın da büyük kazançlar elde edeceğine kesin olarak inanıyordu. Bu inançla, Sadrazam Said Halim Paşa dahil olmak üzere, hükümetin ve meclisin büyük bir bölümünün haberi ve onayı olmadan, Talat Paşa ve Cemal Paşa ile birlikte, son derece gizli bir şekilde Almanlarla bir ittifak antlaşması imzaladı (2 Ağustos 1914). Bu, İttihatçıların komplocu ve tek adamcı yönetim anlayışının en cüretkâr ve en sorumsuz örneğiydi. Milyonlarca insanın kaderini ilgilendiren böylesine hayati bir karar, birkaç kişinin gizli bir toplantısında, hiçbir meşruiyet zeminine dayanmadan alınmıştı.

Ancak ittifak imzalanmış olsa da, imparatorluğu savaşa sokmak için bir bahaneye, bir “oldu bitti”ye ihtiyaç vardı. Bu bahane, Akdeniz’de İngiliz donanmasından kaçan iki Alman savaş gemisinin, Goeben ve Breslau’nun, Çanakkale Boğazı’ndan içeri girmesiyle ortaya çıktı. Uluslararası hukuka göre, tarafsız bir ülkenin, savaşan tarafların gemilerini limanlarında uzun süre barındırmaması ve silahsızlandırması gerekiyordu. Ancak Enver Paşa, dahiyane bir manevrayla, bu gemileri “satın aldığını” ilan etti ve onlara Yavuz ve Midilli adlarını vererek Osmanlı donanmasına kattı. Gemilerin Alman mürettebatına da fes giydirilerek, Osmanlı bahriyelisi gibi gösterildiler. Bu, tarafsızlığın açık bir ihlaliydi. Son ve geri dönülmez adım ise, Ekim 1914’te atıldı. Enver Paşa’nın gizli emriyle, Alman Amiral Souchon komutasındaki bu “Osmanlı” filosu, Karadeniz’e açılarak, Rusya’nın Sivastopol ve Odessa limanlarını bombaladı. Bu, açık bir savaş ilanıydı. Rusya ve ardından müttefikleri İngiltere ve Fransa, Osmanlı İmparatorluğu’na savaş ilan ettiler. Böylece imparatorluk, Enver Paşa’nın kişisel hırsı ve hayalleri uğruna, kendisini dört yıl sürecek ve sonunu getirecek olan o büyük felaketin, I. Dünya Savaşı’nın içinde buldu.

Savaşın ilk aylarında, Enver Paşa, büyük bir zafer kazanarak hem içerideki muhaliflerini susturmak hem de Turan hayaline giden yolu açmak için, Kafkasya cephesinde Ruslara karşı büyük bir taarruz planladı. Plan, son derece riskli ve gerçeklikten uzaktı. Kışın en çetin aylarında, on binlerce askeri, yetersiz teçhizat ve kışlık giysilerle, Allahuekber Dağları’nın dondurucu soğuğunda, Rus ordusunun arkasına sarkıtarak onları imha etmeyi hedefliyordu. Mustafa Kemal gibi tecrübeli komutanlar, bu planın bir intihar olduğunu, o coğrafyada ve o mevsimde böyle bir harekâtın imkansız olduğunu söyleyerek itiraz ettiler. Ancak Enver Paşa, kendisinin askeri dehasına o kadar inanıyordu ki, hiçbir uyarıyı dinlemedi. Ordunun başına bizzat geçerek, “Sarıkamış Harekâtı” olarak bilinen o meşum taarruzu başlattı. Sonuç, tam bir felaketti. Osmanlı Üçüncü Ordusu, tek bir kurşun atamadan, Ruslarla ciddi bir muharebeye bile giremeden, donarak, açlıktan ve tifüsten kırıldı. Yaklaşık doksan bin asker, birkaç hafta içinde hayatını kaybetti. Bu, Türk tarihinin en büyük askeri facialarından biriydi. Enver Paşa, bu felaketin sorumluluğunu üstlenmek yerine, İstanbul’a dönerek, sansür mekanizmasını sonuna kadar kullandı ve bu korkunç hezimeti halktan ve hatta hükümetin bir bölümünden uzun süre sakladı. Bu olay, onun liderliğinin ne kadar sorumsuz, ne kadar kibirli ve ne kadar gerçeklikten kopuk olduğunun en acı kanıtıydı.

Enver Paşa, Sarıkamış’ta on binlerce askeri ölüme gönderirken, Mustafa Kemal, o sırada Sofya’da askeri ataşe olarak, adeta bir sürgün hayatı yaşıyordu. İttihatçı liderlikle olan anlaşmazlıkları nedeniyle, merkezden ve aktif görevlerden uzaklaştırılmıştı. Ancak savaşın başlamasıyla birlikte, ısrarla cephede aktif bir görev istedi. Uzun bir bekleyişin ardından, nihayet Çanakkale’de, yeni kurulmakta olan 19. Tümen Komutanlığı’na atandı. Bu, ilk bakışta önemsiz bir görev gibi görünse de, tarihin akışını değiştirecekti. İngiliz ve Fransız donanmalarının denizden boğazı geçme girişimleri başarısız olunca, Müttefikler, Gelibolu Yarımadası’na bir çıkarma yaparak, karadan İstanbul’a yürümeye karar verdiler. 25 Nisan 1915 sabahı, Anzak (Avustralya ve Yeni Zelanda Kolordusu) birlikleri, Arıburnu bölgesine çıkarma yapmaya başladılar. İşte bu kritik anda, o bölgede ihtiyat (yedek) birliği olarak bulunan tek komutan, Yarbay Mustafa Kemal’di.

Mustafa Kemal, durumu anında kavrayarak, bağlı olduğu üst komutanlıktan emir beklemeden, inisiyatifi tamamen kendi eline aldı. Emrindeki 57. Alay ile birlikte, Anzakların tepeyi ele geçirmesini önlemek için hemen harekete geçti. Conkbayırı’na doğru ilerlerken, cephanesi bittiği için geri çekilmekte olan bir Türk birliğine rastladı. İşte o anda, tarihe geçecek o meşhur emrini verdi: “Ben size taarruzu emretmiyorum, ölmeyi emrediyorum! Biz ölünceye kadar geçecek zaman zarfında, yerimize başka kuvvetler ve komutanlar gelebilir.” Bu emir, sadece bir askeri taktik değil, bir liderlik ve irade manifestosuydu. 57. Alay’ın kahramanca direnişi, Anzakların ilk gün kritik tepeleri ele geçirmesini önledi ve cephenin o noktada kilitlenmesini sağladı. Aylarca süren kanlı muharebeler boyunca, Mustafa Kemal, Arıburnu, Anafartalar ve Conkbayırı’nda gösterdiği olağanüstü komutanlık yeteneği, soğukkanlılığı ve stratejik dehasıyla, sadece düşmanın ilerleyişini durdurmakla kalmadı, aynı zamanda tüm ordunun ve milletin moral kaynağı haline geldi. O, artık sadece bir kurmay subay değil, “Anafartalar Kahramanı” idi.

Çanakkale Zaferi, I. Dünya Savaşı içinde Osmanlı’nın kazandığı tek büyük ve parlak zaferdi. Bu zafer, İstanbul’u işgalden kurtarmış, savaşın en az iki yıl daha uzamasına neden olmuş ve Rusya’da Çarlığın yıkılmasına yol açan Bolşevik Devrimi’ni tetiklemişti. Ancak iç politika açısından en önemli sonucu, Mustafa Kemal’i, Enver Paşa’nın karşısında, gerçek bir askeri kahraman ve potansiyel bir lider alternatifi olarak parlatmasıydı. Enver Paşa, Sarıkamış’ta bir orduyu yok ederken, Mustafa Kemal, Çanakkale’de bir vatanı kurtarmıştı. Bu durum, Enver Paşa’yı son derece rahatsız etti. Mustafa Kemal’in artan popülaritesinden ve eleştirel tavrından çekinerek, onu yeniden pasif görevlere atayarak etkisizleştirmeye çalıştı. Ancak ok yaydan çıkmıştı. Mustafa Kemal, artık İttihat ve Terakki’nin herhangi bir subayı değil, milletin umut bağladığı, kendi ismine ve kendi vizyonuna sahip bir liderdi.

Savaşın ilerleyen yıllarında, Mustafa Kemal, Kafkas ve Suriye cephelerinde de önemli görevler aldı. Bu görevler sırasında, imparatorluğun ne kadar çürümüş olduğunu, ordunun lojistik sefaletini ve Arap topraklarında giderek yükselen isyanları ilk elden gördü. Özellikle Suriye cephesinde, Alman komutan Liman von Sanders ile yaşadığı anlaşmazlıklar ve Enver Paşa’nın gerçeklikten kopuk saldırı planlarına karşı çıkması, onun ne kadar bağımsız ve rasyonel bir karaktere sahip olduğunu bir kez daha gösterdi. O, artık savaşın kaybedildiğini ve yapılması gereken tek şeyin, Anadolu’yu savunacak son bir orduyu elde tutarak, mümkün olan en az kayıpla bir barış anlaşması yapmak olduğunu görüyordu.

Sonuç olarak, I. Dünya Savaşı, İttihat ve Terakki’nin ve özellikle Enver Paşa’nın maceraperest politikalarının imparatorluğu nasıl bir felakete sürüklediğinin en acı kanıtı oldu. Ancak aynı savaş, bu felaketin külleri arasından yeni bir liderin, Mustafa Kemal’in doğuşuna da tanıklık etti. Bu iki figür arasındaki mücadele, sadece kişisel bir rekabet değil, aynı zamanda iki farklı gelecek vizyonunun mücadelesiydi. Enver Paşa’nın Turancı hayalleri, Sarıkamış dağlarında donarken; Mustafa Kemal’in Anadolu merkezli, gerçekçi ve bağımsızlıkçı vizyonu, Çanakkale’nin siperlerinde çelikleşiyordu. Bir sonraki bölümde, savaşın kaybedilmesi, İttihatçı liderlerin ülkeden kaçması ve Mondros Mütarekesi’nin imzalanmasıyla imparatorluğun fiilen sona ermesini ve bu karanlık enkazın içinden, Mustafa Kemal’in, Çanakkale’de kurtardığı o vatanı bu kez tamamen bağımsız bir devlet olarak yeniden kurmak için nasıl bir ölüm kalım mücadelesine atıldığını inceleyeceğiz. Liderlik kavgası, bir kişinin yenilgisi ve diğerinin zaferiyle değil, bir imparatorluğun ölümü ve yeni bir ulusun doğumuyla sonuçlanacaktı.


Bölüm 15: İttihatçı Ruhun Cumhuriyete Mirası: Kadrolar, Metotlar ve Zihniyet

1918 sonbaharı, altı yüz yıllık bir imparatorluğun ölüm çanlarının çaldığı, umutların tükendiği, hayallerin paramparça olduğu bir enkaz manzarasıydı. Enver Paşa’nın büyük kumarı, sadece Turan İmparatorluğu hayalini Sarıkamış dağlarına gömmekle kalmamış, aynı zamanda milyonlarca insanın canına, ondan daha fazlasının ise vatanına mal olmuştu. Dört yıl süren o korkunç savaşın sonunda, Osmanlı orduları Suriye’de, Irak’ta, Filistin’de darmadağın olmuş, başkent İstanbul, galip devletlerin donanmalarının tehdidi altına girmişti. Bu kaçınılmaz çöküş karşısında, ülkeyi bu felakete sürükleyen İttihat ve Terakki’nin triumvirası –Talat, Enver ve Cemal Paşalar– bir gece yarısı, bir Alman denizaltısıyla gizlice ülkeden kaçarak, arkalarında yanmış, yıkılmış ve işgalin eşiğindeki bir vatan bırakmışlardı. Bu, bir dönemin, bir ideolojinin ve bir neslin trajik sonuydu. Kağıt üzerinde, İttihatçılık bitmişti. Ancak bu, sadece bir yanılsamaydı. Bir siyasi parti olarak İttihat ve Terakki ölmüş olabilirdi; ama onun on yıllık iktidarı boyunca devletin ve toplumun hücrelerine zerk ettiği o “ruh”, o zihniyet, hayatta kalmaya devam edecekti. Bu ruh, Milli Mücadele’yi örgütleyecek olan kadroların damarlarında dolaşacak, yeni kurulan Cumhuriyet’in temel felsefesini ve yönetim metotlarını şekillendirecek ve en nihayetinde, Türkiye’nin modern siyasi tarihinin hem en büyük gücü hem de en karanlık laneti olacaktı. Cumhuriyet, her ne kadar kendisini İttihatçılığın günahlarından arınmış, yepyeni bir başlangıç olarak sunsa da, aslında o, İttihatçı ruhun hem en başarılı mirasçısı hem de onunla en acımasız şekilde hesaplaşan evladıydı. Bu karmaşık ve çelişkili miras ilişkisini anlamadan, ne Atatürk devrimlerinin radikalizmini ne de Cumhuriyet’in otoriter karakterini tam olarak kavramak mümkündür.

İttihatçı mirasının Cumhuriyet’e aktarılmasındaki en somut ve en önemli kanal, şüphesiz “insan” faktörü, yani kadrolardı. 1919’da Samsun’a çıkarak Milli Mücadele’yi başlatan Mustafa Kemal, eski bir İttihat ve Terakki üyesiydi. Onun en yakın silah arkadaşları, Kurtuluş Savaşı’nın komuta kademesini oluşturan Kazım Karabekir, Ali Fuat Cebesoy, Rauf Orbay, Refet Bele gibi paşaların tamamı, Cemiyet’in içinde yetişmiş, onun yeraltı mücadelesine katılmış veya iktidar döneminde önemli görevler üstlenmiş isimlerdi. Ankara’da kurulan ilk meclisteki vekillerin, Kuva-yi Milliye’yi örgütleyen yerel liderlerin, yeni devletin bürokrasisini ve istihbaratını kuranların ezici çoğunluğu, yine bu İttihatçı potadan geçmişti. Bu, bir tesadüf değildi. On yıllık İttihatçı iktidarı, kendisinden önceki tüm kuşakları tasfiye etmiş ve devletin her kademesini kendi üyeleri ve sempatizanlarıyla doldurmuştu. Dolayısıyla, 1918’de imparatorluk çöktüğünde, ülkede devleti yönetme tecrübesine, teşkilatçılık bilgisine ve en önemlisi, “devleti kurtarma” iradesine sahip tek organize güç, yine bu İttihatçı kadrolardı. Onlar, liderleri kaçmış olsa da, örgütleri dağıtılmış görünse de, birbirlerini tanıyan, ortak bir dil ve ortak bir tecrübeyi paylaşan, vatanın işgali karşısında yeniden bir araya gelmeye hazır bir “network” oluşturuyorlardı.

Milli Mücadele, bu anlamda, İttihat ve Terakki’nin “devleti kurtarma” misyonunun, bu kez yabancı işgaline karşı ve yeni bir liderlik altında yeniden alevlenmesiydi. Mustafa Kemal’in dehası, bu dağınık ama potansiyeli yüksek gücü, kendi liderliği ve kendi vizyonu etrafında birleştirmeyi başarmasından geliyordu. O, İttihatçıların teşkilatçılık yeteneğini, komplocu ruhunu ve pragmatizmini çok iyi biliyordu ve bu özellikleri, Anadolu’daki direnişi örgütlemek için sonuna kadar kullandı. Erzurum ve Sivas Kongreleri’nin toplanması, Heyet-i Temsiliye’nin kurulması, Anadolu’nun en ücra köşelerine gönderilen telgraflarla halkın direnişe çağrılması, hep o eski İttihatçı yeraltı örgütlenme metotlarının birer yansımasıydı. Teşkilat-ı Mahsusa’nın eski fedaileri, yeni kurulan istihbarat örgütlerinin çekirdeğini oluşturarak, İstanbul’daki işgal güçlerinin ve saray hükümetinin planlarını Ankara’ya taşıdılar. İttihatçıların “Milli İktisat” politikasıyla zenginleştirdiği Anadolu eşrafı ve tüccarları, Milli Mücadele’nin en önemli finansal destekçileri oldular. Kısacası, Kurtuluş Savaşı, kadroları, teşkilat yapısı ve finansal kaynakları açısından, büyük ölçüde, İttihatçı altyapının üzerinde yükseldi. Bu, resmi tarihin genellikle görmezden geldiği, ancak Milli Mücadele’nin başarısını anlamak için hayati öneme sahip bir devamlılıktır.

İkinci ve daha derin miras ise, “metotlar” düzeyindeydi. İttihatçılar, on yıllık iktidarlarında, devleti yönetmek ve toplumu dönüştürmek için bir dizi radikal ve acımasız yöntem geliştirmişlerdi. Bu yöntemler, yeni kurulan Cumhuriyet tarafından da büyük ölçüde benimsendi ve hatta daha sistematik bir şekilde uygulandı. Bunlardan ilki, “tepeden inmeci devrimcilik” anlayışıydı. İttihatçılar, toplumun “cahil” olduğuna ve ilerlemenin ancak seçkin bir öncü kadronun, halka rağmen halk için yapacağı devrimlerle mümkün olacağına inanıyorlardı. Bu pozitivist ve elitist bakış açısı, Atatürk devrimlerinin de temel felsefesini oluşturdu. Harf Devrimi, Şapka Kanunu, Tekke ve Zaviyelerin Kapatılması gibi radikal adımlar, tıpkı İttihatçıların reformları gibi, halkın rızası veya katılımıyla değil, devletin zorlayıcı gücüyle, kanunlarla ve hatta İstiklal Mahkemeleri gibi olağanüstü yargı mekanizmalarıyla hayata geçirildi. Amaç, toplumu kendi doğal evrimine bırakmak değil, onu, devletin ideolojik projesi doğrultusunda, kısa yoldan ve zorla “muasır medeniyet seviyesine” çıkarmaktı. Bu, İttihatçıların “halka rağmen devleti kurtarma” misyonunun, Cumhuriyet’in “halka rağmen toplumu modernleştirme” misyonuna dönüşmesiydi.

İkinci metodolojik miras, siyasi muhalefetin gayrimeşrulaştırılması ve şiddetle tasfiye edilmesi geleneğiydi. İttihatçılar, Babıali Baskını ve Mahmut Şevket Paşa suikastı gibi olayları bahane ederek, Hürriyet ve İtilaf Fırkası başta olmak üzere tüm siyasi rakiplerini “vatan haini” ilan ederek ezmişlerdi. Cumhuriyet rejimi de, özellikle tek parti döneminde, benzer bir mantıkla hareket etti. Milli Mücadele’nin en kritik döneminde omuz omuza savaşan Kazım Karabekir, Rauf Orbay, Ali Fuat Cebesoy gibi liderler, Cumhuriyet’in ilanından sonra farklı bir siyasi yol izlemek istediklerinde ve Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası’nı kurduklarında, derhal “gerici”, “mürteci” ve “hain” olarak damgalandılar. Şeyh Said İsyanı, bu yeni muhalefet partisinin kapatılması ve liderlerinin İzmir Suikastı davasında yargılanarak siyasetten tamamen silinmesi için bir bahane olarak kullanıldı. Bu, İttihatçıların, siyaseti bir fikirler yarışı olarak değil, bir ölüm kalım mücadelesi olarak gören ve kendilerinden farklı düşünen herkesi yok edilmesi gereken bir düşman olarak kodlayan zihniyetinin, yeni rejimde de ne kadar güçlü bir şekilde yaşadığını gösteriyordu. Tek parti, tek lider ve tek fikir, hem İttihatçıların hem de Kemalist rejimin ideal yönetim modeliydi.

Üçüncü ve en karanlık miras ise, “homojen ulus-devlet” projesi ve bu proje uğruna başvurulan nüfus mühendisliği yöntemleriydi. İttihatçılar, bu projeyi, Ermeni ve Rum nüfusu tehcir ve katliamlarla ortadan kaldırarak başlatmışlardı. Cumhuriyet, bu projeyi devraldı ve tamamladı. Lozan Antlaşması ile yapılan nüfus mübadelesi, Anadolu’da kalan son büyük Hristiyan unsur olan Rumların da Yunanistan’a gönderilerek, Anadolu’nun demografik olarak neredeyse tamamen “Türkleştirilmesi” ve “Müslümanlaştırılması” anlamına geliyordu. Bu, İttihatçıların şiddetle başlattığı etnik temizlik sürecinin, uluslararası bir anlaşmayla hukuki olarak tescillenmesiydi. Ancak proje burada durmadı. Yeni rejimin gözünde, homojenlik sadece dini değil, aynı zamanda etnik ve kültürel bir homojenlik olmalıydı. Bu yüzden, Anadolu’daki en büyük gayri-Türk Müslüman unsur olan Kürtlere yönelik, sistematik bir asimilasyon politikası başlatıldı. “Şark Islahat Planı” gibi belgelerle, Kürt kimliği, dili ve kültürü inkâr edildi, Kürtçe konuşmak yasaklandı, isyanlar en kanlı şekilde bastırıldı (Dersim Katliamı gibi) ve “Doğulu” nüfusun Batı’daki Türk köylerine zorunlu göçe tabi tutulması gibi demografik mühendislik projeleri hayata geçirildi. Bu, İttihatçıların “zararlı unsurları temizleme” mantığının, bu kez “içimizdeki farklılıkları eritme” şeklinde devam etmesiydi. Amaç aynıydı: Tek tip, tek dilli, tek kültürlü, devlete sadık bir ulus yaratmak.

Son olarak, belki de en kalıcı miras, zihniyet düzeyindeydi. İttihatçılar, devleti, her türlü değerin üzerinde, neredeyse kutsal bir varlık olarak gören, onun bekası için her türlü bireysel hakkın ve ahlaki ilkenin feda edilebileceğine inanan bir “devlet fetişizmi” yaratmışlardı. Bu zihniyet, Cumhuriyet elitleri tarafından da tamamen benimsendi. Yeni rejimde de “vatanın ve milletin bölünmez bütünlüğü” ve “devletin bekası”, her şeyin üzerinde tutulan, sorgulanamaz dogmalar haline geldi. Bu kutsal amaçlar uğruna, temel hak ve özgürlüklerin askıya alınması, basının susturulması, muhalefetin ezilmesi her zaman meşru görüldü. Bu, hukukun üstünlüğüne değil, devletin üstünlüğüne dayanan bir anlayıştı. Bu anlayışa göre devlet, vatandaşları için var olan bir hizmet aracı değil, vatandaşların uğruna varlıklarını feda etmeleri gereken kutsal bir amaçtı. Bu, Tanzimat’ın başlattığı “hukuk devleti” idealinden tam bir kopuşu ve II. Abdülhamid ile İttihatçıların “beka devleti” anlayışının yeni rejimde yeniden dirilmesini ifade ediyordu.

Ancak Cumhuriyet, İttihatçılığın sadece bir kopyası veya devamı değildi. Mustafa Kemal, İttihatçı geçmişinden önemli dersler çıkarmış ve onların en büyük hatalarını tekrarlamamaya özen göstermiştir. Bu, iki rejim arasındaki en temel farkları ve kopuş noktalarını oluşturur. Birinci ve en önemli kopuş, “maceraperest dış politika” anlayışının reddedilmesidir. Mustafa Kemal, Enver Paşa’nın Turancılık gibi hayaller peşinde koşarak imparatorluğu nasıl bir felakete sürüklediğini bizzat görmüştü. Bu yüzden, yeni Cumhuriyet’in dış politikasını, “Yurtta sulh, cihanda sulh” (Yurtta barış, dünyada barış) ilkesi üzerine kurdu. Bu, yayılmacı, irredentist ve maceracı hayalleri tamamen terk ederek, mevcut ulusal sınırlar (Misak-ı Milli) içinde kalmayı, komşularla iyi geçinmeyi ve ülkenin tüm enerjisini içerdeki kalkınma ve modernleşme hamlelerine harcamayı hedefleyen son derece gerçekçi ve pragmatik bir politikaydı. Bu, Enver’in hayalperestliğine karşı, aklın ve sağduyunun zaferiydi.

İkinci büyük kopuş, “liderlik” anlayışında yaşandı. İttihat ve Terakki, hiçbir zaman tek bir liderin etrafında birleşememiş, Talat, Enver ve Cemal Paşalar arasındaki rekabet ve çekişmelerle yönetilmişti. Bu çok başlılık, özellikle I. Dünya Savaşı gibi kritik anlarda, kararların alınmasını zorlaştırmış ve koordinasyonsuzluğa yol açmıştı. Mustafa Kemal, bu hatadan ders alarak, Milli Mücadele’nin en başından itibaren liderliği kendi şahsında toplamaya ve tek bir irade, tek bir komuta merkezi yaratmaya özen gösterdi. Zaferden sonra da, “tek adam” olarak, tüm devrimleri kendi vizyonu ve kendi kararlılığıyla hayata geçirdi. Bu, bir yandan Cumhuriyet’in otoriter karakterini pekiştirirken, diğer yandan da İttihatçı dönemindeki o kaotik ve çok başlı yönetim anlayışından daha istikrarlı ve daha etkin bir devlet yapısının kurulmasını sağladı.

Üçüncü ve belki de en önemli felsefi kopuş ise, devletin temel meşruiyet kaynağında yaşandı. İttihatçılar, ne kadar Batıcı olurlarsa olsunlar, hala bir imparatorluğu yönetiyorlardı ve meşruiyetlerini büyük ölçüde Padişah-Halife’nin varlığından, yani geleneksel Osmanlı-İslam meşruiyetinden alıyorlardı. Mustafa Kemal, bu ikiliğe ve bu geleneksel bağa tamamen son verdi. Saltanatı ve ardından Halifeliği kaldırarak, meşruiyetin tek kaynağının, kayıtsız şartsız “milletin egemenliği” (hâkimiyet-i milliye) olduğunu ilan etti. Bu, altı yüz yıllık bir geleneği yıkan, son derece radikal ve seküler bir devrimdi. Artık devlet, meşruiyetini Tanrı’dan veya hanedandan değil, soyut ama kutsal bir kavram olan “Türk Milleti”nden alıyordu. Bu, İttihatçıların asla tam olarak cesaret edemediği bir adımdı ve yeni rejimi, eskisinden kesin olarak ayıran en temel ideolojik çizgiyi oluşturuyordu.

Sonuç olarak, Cumhuriyet’in İttihatçılıkla olan ilişkisi, bir babanın hem en sevdiği hem de en nefret ettiği oğlunun karmaşık ilişkisine benzer. Cumhuriyet, İttihatçıların teşkilatçı ruhunu, seçkinci ve tepeden inmeci devrimcilik anlayışını, homojen ulus-devlet projesini ve en önemlisi, her şeyin üzerindeki o kutsal “devlet bekası” zihniyetini miras aldı. Bu anlamda, Cumhuriyet, İttihatçılığın en başarılı ve en radikal sonucudur. Ancak aynı zamanda, onların maceraperest dış politikasını, kaotik liderlik yapısını ve geleneksel Osmanlı-İslam meşruiyetine olan bağlılığını reddederek, onlardan köklü bir kopuşu da temsil eder. Mustafa Kemal, İttihatçıların enkazını devralmış, onların malzemelerini ve hatta bazı planlarını kullanarak, ama kendi dehası, kendi vizyonu ve kendi acımasız kararlılığıyla yepyeni bir bina inşa etmiştir. Bu yeni binanın temellerinde, hem Milli Mücadele’nin kahramanlığı ve aydınlanma devrimlerinin parlaklığı, hem de İttihatçılıktan miras kalan kanlı nüfus mühendisliğinin, tasfiyelerin ve otoriterliğin karanlık gölgeleri vardır. Bir sonraki bölümde, bu yeni binanın mimarının, yani Mustafa Kemal’in, Milli Mücadele sürecinde ve sonrasında, bu İttihatçı mirası nasıl kullandığını, kendi yol arkadaşlarını ve “eşitlerini” nasıl tasfiye ettiğini ve en nihayetinde, kendi mutlak iktidarını nasıl kurduğunu inceleyeceğiz. İttihatçı ruh, yeni Cumhuriyet’in bedeninde, yeni bir liderin kontrolü altında yaşamaya devam edecekti.


Bölüm 16: Milli İrade mi, Engel mi?: Birinci Meclis’in Çoğulculuğu ve Tasfiyesi

İttihatçılığın hem parlak hem de karanlık mirasını omuzlarında taşıyan Mustafa Kemal Paşa, 19 Mayıs 1919’da Samsun’a ayak bastığında, elinde ne bir ordu, ne bir hazine, ne de resmi bir yetki vardı. Elindeki tek şey, Çanakkale’de kazandığı sarsılmaz şöhreti, İttihatçı geçmişinden gelen teşkilatçılık tecrübesi ve bir vatanın enkaz altından nasıl çıkarılacağına dair kafasındaki net ama o an için kimseye tam olarak açıklamadığı radikal bir vizyondu. Bu vizyonun ilk ve en hayati adımı, işgale karşı başlatılacak olan direnişin meşruiyetini sağlamaktı. O, Enver Paşa gibi maceraperest bir komitacı veya Çerkes Ethem gibi başına buyruk bir çete reisi değildi. Bir kurmay subay olarak, girişilecek her mücadelenin, hukuki ve siyasi bir temele dayanması gerektiğini, aksi takdirde bunun bir isyan veya macera olarak kalmaya mahkûm olduğunu biliyordu. İstanbul’daki Padişah ve hükümeti, işgal güçlerinin esiri haline gelmiş, teslimiyetçi bir politika izliyordu. Dolayısıyla, meşruiyetin kaynağı artık Saray olamazdı. O halde kaynak ne olmalıydı? Mustafa Kemal’in bu soruya verdiği cevap, sadece Kurtuluş Savaşı’nın değil, aynı zamanda kurulacak yeni devletin de temel felsefesini oluşturacaktı: “Hâkimiyet bilâkayd ü şart milletindir.” (Egemenlik, kayıtsız şartsız milletindir.) Bu ilke doğrultusunda, Anadolu’da milletin bizzat kendi temsilcilerinden oluşan yeni bir otorite, yeni bir meclis kurma yoluna gitti. 23 Nisan 1920’de Ankara’da, zorlu şartlar altında toplanan Büyük Millet Meclisi, işte bu meşruiyet arayışının en somut ve en görkemli ürünüydü. Ancak tarihin ironisi, bu meclisin, Mustafa Kemal için hem en büyük güç kaynağı hem de zamanla aşılması gereken en büyük engele dönüşecek olmasıydı. Çünkü Birinci Meclis, onun kafasındaki disiplinli ve tek merkezden yönetilen mücadele anlayışıyla taban tabana zıt, son derece çoğulcu, asi, her kafadan bir sesin çıktığı ve “milli iradeyi” en filtresiz, en ham haliyle yansıtan bir yapıydı. Milli Mücadele’nin ateşi içinde, Mustafa Kemal bu “gürültülü” meclisi bir şekilde idare etmeyi başardı. Ancak zafer kazanıldıktan sonra, kafasındaki radikal devrimleri hayata geçirmek için, bu çoğulcu yapının, bu “milli irade” engelinin ortadan kaldırılması, yani susturulması gerekiyordu. Birinci Meclis’in doğuşu ve ölümü, sadece bir yasama organının hikayesi değil, aynı zamanda “milli irade” kavramının, liderin hedeflerine hizmet ettiği sürece nasıl kutsandığının, o hedeflere bir engel teşkil ettiğinde ise nasıl bir kenara itilebildiğinin trajik ve öğretici bir öyküsüdür.

Büyük Millet Meclisi’nin (BMM) açılışı, her detayıyla, Mustafa Kemal’in ne kadar usta bir siyasi stratejist olduğunu gösteren bir başyapıttı. Meclis, dini bir törenle, Hacı Bayram Veli Camii’nde kılınan Cuma namazının ardından, dualar ve tekbirlerle açıldı. Bu, Ankara’da toplanan bu yeni hareketin, İstanbul’daki “hain” Halife-Padişah’a karşı, dinin ve milletin gerçek temsilcisi olduğu mesajını veriyordu. Meclis’in adında “Türkiye” kelimesinin özellikle kullanılması, yeni bir ulusal kimliğin ve devletin de sinyallerini taşıyordu. Meclis, “kurucu meclis” (meclis-i müessisan) gibi devrimci bir isim yerine, “olağanüstü yetkilere sahip bir meclis” olarak tanımlandı. Bu, hem Padişah’a bağlı olan muhafazakâr kesimlerin tepkisini çekmemeyi hem de meclisin geçici değil, kalıcı bir otorite olduğunu ima etmeyi amaçlayan ince bir denge politikasıydı. En önemlisi, meclis, “güçler birliği” (kuvvetler birliği) ilkesini benimsedi. Yani yasama, yürütme ve yargı erklerinin tamamı, meclisin kendi bünyesinde toplanıyordu. Hükümet (İcra Vekilleri Heyeti), meclis tarafından kendi içinden seçiliyor ve doğrudan meclise karşı sorumlu oluyordu. Bu, yürütmenin, yani hükümetin, yasamanın, yani milletin iradesinin mutlak kontrolü altında olduğu, son derece demokratik ve radikal bir parlamenter sistemdi. Bu ilke, Mustafa Kemal’in, “tek meşru güç millettir ve onun temsilcisi de bu meclistir” argümanını güçlendiren en önemli hukuki zemini oluşturdu.

Bu meclisin yapısı, Osmanlı tarihinin ve belki de Cumhuriyet tarihinin gördüğü en renkli ve en çoğulcu manzarayı sunuyordu. Mebuslar, işgal altındaki topraklarda bile gizlice yapılan seçimlerle veya yerel müdafaa-i hukuk cemiyetlerinin temsilcileri olarak Ankara’ya gelmişlerdi. Aralarında kimler yoktu ki? Sarıklı hocalar, medrese müderrisleri, eski İttihatçı subaylar, Kurtuluş Savaşı’nı yürüten paşalar, aşiret reisleri, yerel eşraf, doktorlar, avukatlar… Sağcılar, solcular (Halk İştirakiyun Fırkası), İslamcılar, Batıcılar, liberal aydınlar, Bolşevik sempatizanları, Padişah’a hala sadakat duyanlar ve onu vatan haini olarak görenler, hepsi aynı çatı altındaydı. Mecliste resmi olarak siyasi partiler yoktu, ancak farklı dünya görüşlerine sahip mebuslar, “gruplar” halinde örgütleniyorlardı. Mustafa Kemal’in liderliğindeki grup “Birinci Grup” (Müdafaa-i Hukuk Grubu) olarak bilinirken, ona muhalefet eden ve daha muhafazakâr, daha liberal veya daha İslamcı eğilimleri temsil eden mebuslar ise “İkinci Grup” olarak adlandırılıyordu. Bu iki grup arasındaki tartışmalar, son derece sert, ateşli ve zaman zaman kişisel hakaretlere varan bir üslupla geçiyordu.

Bu kaotik ve gürültülü meclis, savaşın ölüm kalım koşullarında, Mustafa Kemal için hem bir nimet hem de bir külfetti. Nimet idi, çünkü aldığı her kararı, yaptığı her atamayı, çıkardığı her kanunu, “milletin meclisinin iradesidir” diyerek meşrulaştırabiliyordu. İstanbul Hükümeti’nin ve Padişah’ın onu “asi” ve “hain” ilan eden fetvalarına karşı, elindeki en güçlü silah, Ankara’daki meclisin aldığı kararlar ve verdiği meşruiyetti. İstiklal Mahkemeleri’nin kurulmasından, Tekâlif-i Milliye (Milli Yükümlülükler) emirleriyle halkın elindeki malın yüzde kırkına el konulmasına kadar, en radikal ve en zor kararlar bile, bu meclisin onayıyla, bir milli irade tezahürü olarak sunulabiliyordu. Meclis, Milli Mücadele’nin siyasi ve hukuki kalbiydi.

Ancak aynı meclis, Mustafa Kemal’in sabırsız, sonuç odaklı ve tek merkezden komutayı esas alan karakteri için de sürekli bir baş ağrısı, bir engeldi. O, cephede hızlı ve anlık kararlar alınması gerektiğine inanırken, mecliste her konu, saatler, hatta günler süren ateşli tartışmalara neden oluyordu. Muhalefet, yani İkinci Grup, onun her adımını sorguluyor, harcamaları denetliyor, atadığı komutanları eleştiriyor ve onun kişisel otoritesini artıracak her türlü girişime şiddetle karşı çıkıyordu. Örneğin, İkinci Grup’un liderlerinden Hüseyin Avni (Ulaş) Bey veya Ali Şükrü Bey gibi isimler, meclis kürsüsünden Mustafa Kemal’i, “diktatörlüğe gitmekle”, “meclisin yetkilerini gasp etmekle” ve “savaşı kendi kişisel şöhreti için kullanmakla” suçlamaktan çekinmiyorlardı. Onlar için asıl tehlike, sadece Yunan ordusu değil, aynı zamanda savaşın kazanılmasından sonra ortaya çıkabilecek bir “askeri diktatörlük”tü. Bu yüzden, ordunun ve hükümetin, meclisin mutlak denetimi altında kalması için amansız bir mücadele veriyorlardı.

Bu mücadele, en kritik anını, Sakarya Meydan Muharebesi öncesinde yaşadı. Yunan ordusu, Ankara’nın kapılarına dayanmış, mecliste büyük bir panik ve umutsuzluk havası hakim olmuştu. İşte bu en karanlık anda, Mustafa Kemal, meclise gelerek, savaşı kazanabilmesi için, meclisin tüm yetkilerinin (yasama ve yürütme) üç aylığına kendisine devredilmesini talep etti. Bu, bir “Başkomutanlık Kanunu” idi ve aslında, tüm gücün tek bir kişide toplanması anlamına geliyordu. Mecliste kıyamet koptu. Muhalefet, bunun bir darbe olduğunu, meclisin kendini feshetmesi anlamına geleceğini ve bu yetkilerin bir daha asla geri alınamayacağını haykırdı. Saatler süren sert tartışmaların ardından, vatanın içinde bulunduğu olağanüstü tehlike ve başka bir alternatifin olmaması nedeniyle, kanun, muhalefetin büyük bir bölümünün isteksiz oylarıyla kabul edildi. Mustafa Kemal, istediği mutlak yetkiyi almıştı. Ancak bu olay, onun zihninde, hedefe ulaşmak için bu “gürültülü” meclisin yetkilerinin ne kadar büyük bir engel teşkil ettiğini bir kez daha tescilledi. O an, belki de, zaferden sonra bu meclisten “kurtulması” gerektiğine dair ilk kesin kararını verdi.

Zafer kazanıldıktan ve ülke işgalden kurtarıldıktan sonra, Mustafa Kemal ile Birinci Meclis arasındaki bu örtülü gerilim, açık bir savaşa dönüştü. Artık ortada bir savaş tehlikesi kalmamıştı. Muhalefet, Başkomutanlık Kanunu’nun uzatılmasına gerek olmadığını, olağanüstü yetkilerin derhal meclise iade edilmesi gerektiğini savunuyordu. Ancak asıl büyük kavga, kurulacak yeni devletin rejimi ve karakteri üzerineydi. Muhalefetin büyük bir bölümü, savaş bittiğine göre, Padişah-Halife’nin anayasal sınırlar içinde de olsa tahtında kalmasından, yani bir meşruti monarşiden yanaydı. Mustafa Kemal’in kafasında ise, saltanatı ve hilafeti tamamen ortadan kaldırarak, laik ve ulusal bir cumhuriyet kurma fikri vardı. Bu radikal fikri, bu muhafazakâr ve İslamcı unsurların da güçlü olduğu meclise kabul ettirmesinin imkansız olduğunu biliyordu.

İlk büyük hamlesi, 1 Kasım 1922’de, Lozan Konferansı’na hem Ankara Hükümeti’nin hem de İstanbul Hükümeti’nin birlikte davet edilmesi krizini bir fırsata çevirerek, Saltanatı kaldırmak oldu. Mecliste yine büyük bir fırtına koptu. Özellikle din adamı kökenli mebuslar, saltanatın kaldırılmasının, halifeliğin de sonu anlamına geleceğini ve bunun dine aykırı olduğunu savunarak şiddetle karşı çıktılar. Tartışmalar kilitlendiğinde, Mustafa Kemal, o meşhur tehditkâr konuşmasını yaptı: Kürsüye gelerek, egemenliğin millet tarafından zorla alındığını, bu gerçeğin meclis tarafından kabul edilse de edilmese de hayata geçeceğini, ancak meclis kabul etmezse “bazı kellelerin gidebileceğini” söyledi. Bu açık tehdit karşısında, muhalefet sinmek zorunda kaldı ve Saltanatın kaldırılmasına dair kanun, meclisten geçti. Bu olay, Mustafa Kemal’in, hedefine ulaşmak için, “milli iradeyi” sadece ikna yoluyla değil, aynı zamanda zorla ve tehditle de yönlendirebileceğini gösteren ilk büyük adımdı.

Ancak bu meclis yapısıyla, kafasındaki diğer devrimleri (Cumhuriyet’in ilanı, Halifeliğin kaldırılması vb.) yapamayacağı açıktı. Birinci Meclis, görevini tamamlamış bir “gazi” idi, ancak artık yeni dönemin radikal adımlarına ayak uyduramayacak kadar “yaşlı” ve “asi” idi. Bu yüzden, Mustafa Kemal, bu meclisi feshederek, yerine tamamen kendi kontrolünde, kendi seçtiği adaylardan oluşacak yeni bir meclis kurmaya karar verdi. Nisan 1923’te, meclisin kendi kendini feshederek seçimlerin yenilenmesine dair bir karar almasını sağladı. Bu, Birinci Meclis’in, yani Kurtuluş Savaşı’nı yöneten o efsanevi meclisin fiilen sonuydu.

Yeni yapılacak seçimler için hazırlanan aday listeleri, tam bir tasfiye operasyonuydu. Mustafa Kemal, kendi kurduğu ve artık Halk Fırkası adını alacak olan partinin genel başkanı olarak, tüm milletvekili adaylarını bizzat kendisi belirledi. Birinci Meclis’te kendisine en sert muhalefeti yapmış olan İkinci Grup’tan tek bir isim bile listelere alınmadı. Sadece onlar değil, Birinci Grup içinde yer almasına rağmen, zaman zaman eleştirel bir tavır takınan veya gelecekte sorun çıkarabileceğini düşündüğü bazı isimler (Rauf Orbay gibi) de liste dışı bırakıldı. Adaylar, büyük ölçüde, Mustafa Kemal’e mutlak sadakatle bağlı olan, onun vizyonunu sorgusuz sualsiz kabul eden asker kökenli veya sivil bürokratlardan seçildi. Seçimler, tek partinin katıldığı, rakipsiz bir ortamda yapıldı. Sonuç olarak, 1923 yazında toplanan İkinci Meclis, Birincisi’nin o renkli, çoğulcu ve asi ruhundan tamamen yoksundu. Bu, tek sesli, homojen ve liderin her dediğini onaylayan bir “noter meclisi” idi.

Bu yeni ve “itaatkâr” meclis, Mustafa Kemal’in önündeki son engeli de kaldırmıştı. Artık devrimleri için ihtiyaç duyduğu o pürüzsüz yasama mekanizmasına sahipti. Nitekim, İkinci Meclis, göreve başladıktan kısa bir süre sonra, 29 Ekim 1923’te Cumhuriyet’i ilan etti, 3 Mart 1924’te ise Halifeliği kaldırarak en radikal adımları attı. Bu kararlar, Birinci Meclis’te aylar sürecek, belki de asla sonuçlanmayacak kavgalara neden olabilecekken, İkinci Meclis’te birkaç saatlik göstermelik tartışmaların ardından, alkışlarla ve oybirliğiyle kabul edildi. Bu, verimlilik ve hız açısından bir başarıydı. Ancak demokrasi ve milli iradenin temsili açısından tam bir gerilemeydi. “Milli irade” kavramı, artık halkın farklı kesimlerinin ve farklı görüşlerinin meclise yansıması anlamına gelmiyordu. Bu kavram, içeriği tamamen boşaltılarak, sadece ve sadece “milletin kurtarıcısı” olan liderin iradesinin bir yansıması, onun kararlarını onaylayan bir meşruiyet aracı haline getirilmişti.

Sonuç olarak, Birinci Meclis’in hikayesi, Türkiye’nin demokrasi serüvenindeki o temel ve trajik ikilemi en saf haliyle ortaya koyar. O, bir yandan, egemenliğin saraydan alınıp millete verildiği, halkın en sıradan temsilcilerinin bile ülkenin kaderi hakkında söz sahibi olduğu, tarihin en demokratik ve en meşru kurumlarından biriydi. Onun varlığı, Milli Mücadele’nin kazanılmasının en temel siyasi güvencesiydi. Ancak diğer yandan, onun bu çoğulcu ve denetleyici karakteri, savaşın lideri tarafından, zaferden sonraki radikal hedeflere ulaşmak için aşılması gereken bir engel olarak görüldü. Mustafa Kemal, Milli Mücadele’yi meşrulaştırmak için “milli iradeye” sığınmış, ancak kendi devrimlerini yapmak için aynı milli iradenin en gür sesini, yani Birinci Meclis’i tasfiye etmekten çekinmemiştir. Bu, onun pragmatizminin ve sonuç odaklılığının en net göstergesidir. Ancak bu tasfiye, aynı zamanda, yeni kurulan Cumhuriyet rejiminin de genetik kodlarına işleyecek olan bir zihniyeti miras bırakmıştır: Lider, her zaman en doğrusunu bilir ve milletin iyiliği için, gerekirse milletin iradesine rağmen hareket edebilir. Bir sonraki bölümde, bu tasfiye sürecinin sadece meclisle sınırlı kalmayacağını, Milli Mücadele’nin lider kadrosu içindeki “eşitler”in, yani Mustafa Kemal’in en yakın silah arkadaşlarının da bu süreçten nasıl nasibini alacağını ve Cumhuriyet’in tek adam rejimine doğru nasıl evrildiğini inceleyeceğiz. Milli iradenin sesi susturulduktan sonra, sıra kahramanların sesini kısmaya gelmişti.


Bölüm 17: Yol Arkadaşlarının İhaneti: Kazım Karabekir, Rauf Orbay ve Diğerlerinin Silinmesi

Ankara’da toplanan İkinci Meclis, artık Mustafa Kemal Paşa’nın devrimci ajandası önünde hiçbir engel teşkil etmeyen, tek sesli ve itaatkâr bir yapıya bürünmüştü. Birinci Meclis’in o asi ve çoğulcu ruhu, “milli irade” adına yapılan bir tasfiye operasyonuyla tarihe gömülmüştü. Ancak mutlak iktidara giden yolda aşılması gereken bir engel daha vardı; belki de en zoru, en sancılısı ve en derindeki. Bu engel, meclisin duvarlarının dışında, siperlerde, kongre salonlarında, en karanlık ve en umutsuz günlerde onunla kader birliği yapmış olan en yakın silah arkadaşları, yani Milli Mücadele’nin diğer kahramanlarıydı. Kazım Karabekir, Rauf Orbay, Ali Fuat Cebesoy, Refet Bele gibi isimler, onun astları veya memurları değillerdi. Onlar, yeri geldiğinde ona akıl veren, yeri geldiğinde onunla sert tartışmalara giren, yeri geldiğinde ise onu en büyük tehlikelerden koruyan “eşitler”iydi. Onların varlığı, kazanılan zaferin sadece tek bir dahiye değil, bir kadronun, bir ekibin kolektif başarısı olduğu gerçeğini somutlaştıran yaşayan anıtlardı. Ancak mutlak iktidar, doğası gereği kolektif hafızayı ve eşitliği reddeder. O, tek bir kurtarıcı, tek bir kurucu ve tek bir yanılmaz lider miti üzerine inşa edilmek zorundadır. Bu miti inşa edebilmek için ise, o yaşayan anıtların ya kendi rızalarıyla sessizliğe bürünmeleri ya da zorla yıkılmaları gerekiyordu. Cumhuriyetin ilk yılları, işte bu yıkım sürecinin, bu acımasız ve sistematik tasfiye operasyonunun hikayesidir. Bu süreç, sadece siyasi bir rekabetin değil, aynı zamanda derin bir psikolojik kopuşun, bir “kardeş kavgasının” ve en nihayetinde, liderin kendi mutlakiyetini meşrulaştırmak için en yakın dostlarını bile “hain” ilan etmekten çekinmediği bir iktidar dramasının tarihidir.

Bu kopuşun kökenleri, aslında zaferin kazanıldığı anlarda değil, mücadelenin en başlarında, Erzurum ve Sivas Kongreleri’nde atılmıştı. O günlerde, İstanbul Hükümeti tarafından rütbeleri sökülmüş ve hakkında tutuklama emri çıkarılmış sivil bir “isyancı” olan Mustafa Kemal’e ilk ve en hayati desteği veren kişi, Doğu’daki 15. Kolordu’nun başında, emrindeki orduyla duran Kazım Karabekir Paşa’ydı. Karabekir, Erzurum’da Mustafa Kemal’in karşısına gelip, “Ben ve kolordum, emrinizdeyiz Paşam!” diyerek selam durduğunda, aslında Milli Mücadele’nin kaderini belirlemişti. O gün Karabekir, isteseydi Mustafa Kemal’i tutuklayıp İstanbul’a gönderebilir ve direniş hareketini daha doğmadan bitirebilirdi. Ancak o, vatanın kurtuluşunu kişisel hırslarının üzerinde tutarak, liderliği Mustafa Kemal’e devretme erdemini göstermişti. Benzer şekilde, Mondros Mütarekesi’ni imzalayan ve halk nezdinde büyük bir itibara sahip olan Bahriye Nazırı Rauf (Orbay) Bey, Anadolu’ya geçerek Mustafa Kemal’in yanında yer almış ve onun en yakın çalışma arkadaşlarından biri olmuştu. Ali Fuat (Cebesoy) Paşa, Ankara’daki 20. Kolordu’nun başında, Milli Mücadele’nin askeri çekirdeğini oluşturmuştu. Bu isimler, hareketin kurucu babalarıydı ve Mustafa Kemal, bu lider kadrosu içinde, “primus inter pares”, yani “eşitler arasında birinci” konumundaydı.

Ancak savaş ilerledikçe ve Mustafa Kemal’in liderliği pekiştikçe, bu “eşitler arası” ilişki, yavaş yavaş bir “komutan-ast” ilişkisine dönüşmeye başladı. Özellikle Başkomutanlık Kanunu ile tüm yetkileri kendi elinde toplaması, bu süreci hızlandırdı. Diğer paşalar, onun askeri dehasını ve stratejik zekasını takdir ediyor, ancak artan kişisel otoritesinden ve meclisi devre dışı bırakan eğilimlerinden de rahatsızlık duyuyorlardı. Onlar, kurtarılacak olan vatanın, tek bir kişinin keyfi yönetimine değil, meşverete, yani ortak akla dayalı bir sisteme sahip olması gerektiğine inanıyorlardı. Bu fikir ayrılıkları, özellikle Saltanatın kaldırılması ve Cumhuriyet’in ilan edilme biçimi gibi konularda su yüzüne çıktı. Rauf Orbay, meclisteki en sert muhaliflerden biri haline gelmiş, Cumhuriyet’in ilanının, kendilerine danışılmadan, bir “oldu bitti” ile yapılmasını sert bir dille eleştirmişti. Kazım Karabekir de, ordunun siyasetten çekilmesi gerektiğini savunarak, hem kendisi hem de Ali Fuat Paşa ordudaki görevlerinden istifa edip, mücadelelerine mecliste devam etme kararı almışlardı. Onların amacı, Mustafa Kemal’in kurduğu Halk Fırkası’nın karşısında, daha liberal, daha muhafazakâr ve daha adem-i merkeziyetçi bir alternatif oluşturarak, yeni rejimin tek parti diktatörlüğüne dönüşmesini engellemekti.

Bu amaçla, 17 Kasım 1924’te, Türkiye Cumhuriyeti’nin ilk muhalefet partisi olan Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası (TCF) kuruldu. Partinin kurucuları, adeta bir “kahramanlar geçidi” gibiydi: Genel Başkan Kazım Karabekir, üyeler arasında ise Rauf Orbay, Ali Fuat Cebesoy, Refet Bele, Adnan Adıvar gibi Milli Mücadele’nin en önemli isimleri yer alıyordu. Partinin programı, o günün koşullarında son derece demokratik ve liberaldi. “Fırka, efkâr ve itikadat-ı diniyeye hürmetkârdır” (Parti, dini düşünce ve inançlara saygılıdır) maddesiyle, Kemalist rejimin katı laikçi politikalarına karşı daha ılımlı bir mesaj veriyorlardı. Adem-i merkeziyetçiliği, yani yerel yönetimlerin güçlendirilmesini savunuyor ve tek adam yönetimine karşı çıkıyorlardı. Bu parti, sadece bir siyasi rakip değil, aynı zamanda Mustafa Kemal’in inşa etmeye çalıştığı “tek lider” mitine karşı yaşayan bir meydan okumaydı. Bu partinin varlığı, zaferin başka ortakları olduğunu ve Mustafa Kemal’in vizyonunun tek doğru vizyon olmadığını her gün hatırlatıyordu. Bu yüzden, bu partinin yaşamasına izin verilemezdi.

Mustafa Kemal ve çevresi için Terakkiperver Fırka, en başından itibaren, “vatan hainlerinin” ve “gericilerin” toplandığı bir ihanet odağıydı. Onlara göre, devrimlerin en kritik aşamasında bir muhalefet partisi kurmak, ancak ve ancak “düşmanın ekmeğine yağ sürmek” anlamına gelirdi. Partinin dini inançlara saygılı olduğunu belirtmesi, “irticayı kışkırtmak” olarak yorumlandı. Bu partinin arkasında, Saltanat ve Hilafet yanlılarının, İngiliz ajanlarının ve devrim düşmanlarının olduğu propagandası, hükümet kontrolündeki basın tarafından yoğun bir şekilde işlenmeye başlandı. Terakkiperver Fırka’yı kapatmak için sadece bir bahane bekleniyordu. Ve bu bahane, çok geçmeden, 1925 yılının Şubat ayında, Doğu Anadolu’da patlak veren Şeyh Said İsyanı ile ortaya çıktı.

Şeyh Said İsyanı, hem dini hem de Kürt milliyetçisi motifler taşıyan, yeni kurulan laik ve merkeziyetçi Cumhuriyet rejimine karşı yapılmış en büyük başkaldırıydı. Rejim, bu isyanı, kendi otoritesini pekiştirmek ve tüm muhalefeti ezmek için mükemmel bir fırsat olarak gördü. İsyanın bastırılması için, hükümete olağanüstü yetkiler veren Takrir-i Sükûn (Huzuru Sağlama) Kanunu çıkarıldı. Bu kanun, 1925’ten 1929’a kadar dört yıl boyunca yürürlükte kalacak ve tek parti rejiminin en baskıcı döneminin yasal zeminini oluşturacaktı. Bu kanuna dayanarak, tüm muhalif gazeteler kapatıldı, cemiyetler yasaklandı ve binlerce insan tutuklandı. İsyan bölgesinde ve Ankara’da kurulan İstiklal Mahkemeleri, adeta birer giyotin gibi çalıştı. Binlerce kişi yargılandı, yüzlercesi, Şeyh Said ve adamları da dahil olmak üzere, idam edildi.

Bu cadı avının en önemli siyasi hedefi ise, Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası’ydı. Hükümet, partinin programındaki “dini inançlara saygılıdır” maddesinin ve bazı üyelerinin muhafazakâr söylemlerinin, Şeyh Said İsyanı’nı kışkırttığını iddia etti. Bu, hiçbir zaman kanıtlanamamış, zorlama bir iddiaydı. Karabekir ve arkadaşları, isyanı şiddetle kınamışlar ve rejimle hiçbir ilgilerinin olmadığını defalarca belirtmişlerdi. Ancak karar çoktan verilmişti. İstiklal Mahkemesi, TCF’nin “irticai ve tehlikeli bir yuva” olduğuna karar verdi ve hükümet, bu karara dayanarak, Haziran 1925’te partiyi kapattı. Böylece, Türkiye’nin ilk çok partili hayat denemesi, sadece yedi ay sürebilmişti. Milli Mücadele’nin kahramanları, “gericiliği kışkırtan vatan hainleri” olarak damgalanarak, siyaset sahnesinden silinmişlerdi. Bu, Mustafa Kemal’in, kendi “eşitlerine” indirdiği ilk ve en ağır darbeydi.

Ancak asıl ve son darbe, bir yıl sonra, 1926’da İzmir’de Mustafa Kemal’e yönelik bir suikast girişiminin ortaya çıkarılmasıyla gelecekti. Ziya Hurşit adlı eski bir İttihatçı ve birkaç arkadaşı, Mustafa Kemal’in İzmir gezisi sırasında onu öldürmeyi planlamış, ancak plan, bir ihbar sonucu suikast gerçekleşmeden ortaya çıkarılmıştı. Bu olay, rejime, sadece Terakkiperverlerin kalıntılarını değil, aynı zamanda eski İttihatçıların son temsilcilerini de temizlemek için altın bir fırsat sundu. Ankara’da, yine İstiklal Mahkemesi kuruldu ve savcılık, bu suikast girişiminin, sadece birkaç tetikçinin işi olmadığını, arkasında, İttihat ve Terakki’nin eski liderlerinden Terakkiperver Fırka’nın kurucularına kadar uzanan geniş bir siyasi komplo olduğunu iddia etti. Bu, tarihin en büyük siyasi davalarından biriydi ve amacı, adaleti sağlamaktan çok, Mustafa Kemal’in potansiyel tüm rakiplerini tek bir hamlede ortadan kaldırmaktı.

Davanın sanık sandalyesinde, akıl almaz bir manzara vardı. Bir yanda, Dr. Nazım, Cavit Bey, Kara Kemal gibi İttihat ve Terakki’nin eski beyin takımı; diğer yanda ise, Terakkiperver Fırka’nın kurucuları olan Kazım Karabekir, Ali Fuat Cebesoy, Refet Bele, Rauf Orbay (gıyabında) gibi Kurtuluş Savaşı’nın komutanları… Dün omuz omuza vatanı kurtaran bu insanlar, bugün aynı mahkemede, “vatan hainliği” ve “Cumhurbaşkanı’na suikast” gibi en ağır suçlamalarla yargılanıyorlardı. Mahkeme, tam bir tiyatroydu. Deliller yetersiz, iddialar zorlamaydı. Özellikle Karabekir ve arkadaşlarının bu suikast planından haberdar olduklarına veya desteklediklerine dair hiçbir somut kanıt sunulamadı. Ancak mahkemenin başkanı “Kel Ali” lakaplı Ali Çetinkaya, sanıklara karşı son derece önyargılı ve acımasızdı. Mahkeme, bir hukuk sürecinden çok, siyasi bir hesaplaşma ve sindirme operasyonuydu.

Kazım Karabekir, mahkemede yaptığı onurlu ve cesur savunmasıyla tarihe geçti. Kendisinin, daha dün vatanı kurtarmak için hayatını ortaya koymuş bir komutan olduğunu, böyle alçakça bir suça karışmasının mümkün olamayacağını haykırdı. Onun bu dik duruşu ve ordudaki derin saygınlığı, muhtemelen hayatını kurtardı. Mahkeme, Karabekir ve diğer paşalar hakkında beraat kararı vermek zorunda kaldı. Ancak bu, onların siyasi olarak ölüm fermanıydı. Beraat etmelerine rağmen, “şüpheli” ve “güvenilmez” olarak damgalanmışlar, uzun yıllar boyunca ev hapsinde gibi bir hayat yaşamaya, sürekli gözetim altında tutulmaya mahkûm edilmişlerdi. Onlar, artık birer kahraman değil, affedilmiş hainlerdi. Rauf Orbay, yurt dışına kaçarak on yıllık bir sürgün hayatı yaşadı. Kazım Karabekir, 1938’de Atatürk’ün ölümüne kadar, tek bir satır yazmasına bile izin verilmeyen, kitapları toplatılan, unutulmaya terk edilmiş bir hayalet olarak yaşadı.

Mahkemenin diğer sanıkları ise onlar kadar şanslı değildi. İttihatçıların eski Maliye Nazırı Cavit Bey, Dr. Nazım, Yenibahçeli Nail Bey gibi pek çok önemli isim, yetersiz delillere rağmen idama mahkûm edildi ve Ankara’da asılarak infaz edildi. Bu, sadece bir siyasi tasfiye değil, aynı zamanda bir devrin, yani İttihatçılık devrinin de sembolik olarak darağacına çekilmesiydi. Mustafa Kemal, kendisini yetiştiren, içinden çıktığı ve bir zamanlar parçası olduğu o siyasi hareketin son kalıntılarını da ortadan kaldırarak, geçmişle olan tüm bağlarını koparıyordu. Artık tarih, 1923’ten, yani kendisinden başlıyordu.

Bu kanlı ve acımasız tasfiye sürecinin sonunda, Mustafa Kemal, siyaseten mutlak bir zafer kazanmıştı. Artık Türkiye’de, onun karşısında durabilecek, ona “hayır” diyebilecek, onunla eşit düzeyde tartışabilecek tek bir kişi, tek bir kurum, tek bir parti kalmamıştı. O, artık sadece Cumhurbaşkanı, sadece Başkomutan değil, aynı zamanda partinin, ordunun, meclisin ve milletin tek ve mutlak lideri, “Ebedi Şef”iydi. Ancak bu siyasi zaferin bedeli, insani olarak korkunç bir yalnızlık ve derin bir güvensizlik oldu. Etrafı, artık fikirlerine meydan okuyan cesur dostlarla değil, her sözünü alkışlayan, her emrini sorgusuzca yerine getiren sadık memurlar, yaverler ve dalkavuklarla çevriliydi. Çankaya Köşkü, bir iktidar merkezinden çok, yaldızlı bir sürgün mekanına, bir yalnızlık kalesine dönüşmüştü. O, en zor günlerde sırtını dayadığı, zaferin yükünü birlikte omuzladığı tüm yol arkadaşlarını, kendi iktidarı uğruna feda etmişti. Bu, mutlak iktidarın en trajik ve en kaçınılmaz sonucudur: Zirveye tırmanırken, tutunduğunuz herkesi aşağıya itmek zorunda kalırsınız ve zirveye ulaştığınızda, tek başınıza kalırsınız. Bir sonraki bölümde, bu siyasi zaferin ve insani trajedinin, Mustafa Kemal’in kişiliğini, psikolojisini ve yönetim tarzını nasıl şekillendirdiğini, Çankaya’daki bu yalnızlığın, kurduğu rejimin karakterine nasıl sirayet ettiğini ve onu bir insandan, bir mite, bir “puta” nasıl dönüştürdüğünü inceleyeceğiz. Yol arkadaşlarının hayaletleri, o yaldızlı kafesin koridorlarında onu hiçbir zaman yalnız bırakmayacaktı.


Bölüm 18: Tek Parti, Tek Şef: CHP’nin Devletleşmesi ve “Milli Şef” Kültünün İnşası

İzmir Suikastı davası, sadece Mustafa Kemal’in en yakın silah arkadaşlarının ve potansiyel rakiplerinin siyaset sahnesinden silindiği kanlı bir tasfiye operasyonu değildi; bu, aynı zamanda yeni rejimin kendi anayasal ve ideolojik çerçevesini de dinamitlediği, tek parti ve tek şef yönetimine giden yoldaki son ve en keskin virajdı. Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası’nın kapatılmasıyla çok partili hayat denemesi fiilen sona ermişti. Suikast davasıyla da, parti dışında kalmış olan son güçlü ve bağımsız sesler de ebediyen susturulmuştu. Artık Türkiye siyaset sahnesinde tek bir aktör, tek bir irade ve tek bir parti kalmıştı: Mustafa Kemal ve onun kurduğu Cumhuriyet Halk Fırkası (CHF). 1926’dan, Atatürk’ün ölümünden sonraki dönemi de kapsayacak şekilde 1946’ya kadar sürecek olan bu yirmi yıllık dönem, tarihe “Tek Parti Dönemi” olarak geçti. Bu dönem, sadece siyasi muhalefetin yokluğuyla değil, aynı zamanda partinin bizzat devletin kendisi haline gelmesiyle, devletin tüm kurumlarının ve toplumun tüm katmanlarının partinin ideolojisi doğrultusunda yeniden şekillendirilmesiyle ve en nihayetinde, liderin, yani “Ebedi Şef” Mustafa Kemal’in (ve sonrasında “Milli Şef” İsmet İnönü’nün) etrafında örülen yarı-dini bir kişi kültüyle karakterize olur. Bu süreç, İttihat ve Terakki’nin başlattığı “parti-devlet” modelinin, çok daha sistematik, çok daha ideolojik ve çok daha totaliter bir formda, Cumhuriyet rejimi tarafından yeniden inşa edilmesiydi. Bu modelde devlet, partinin bir organı; toplum ise, partinin ideolojisini benimsemesi ve liderine mutlak itaat etmesi gereken bir kitle olarak görülüyordu.

Tek parti rejiminin kurumsallaşmasındaki ilk ve en önemli adım, Cumhuriyet Halk Fırkası’nın hukuki ve idari olarak devletle bütünleşmesiydi. 1927’de yapılan parti kurultayında, CHF, kendisini sadece bir siyasi parti olarak değil, “devletin kurucusu ve sahibi” olarak tanımladı. Parti programı, aynı zamanda hükümetin de programı olarak kabul edildi. Partinin genel başkanı olan Mustafa Kemal, aynı zamanda değişmez Cumhurbaşkanı’ydı. Partinin genel sekreteri, aynı zamanda Dahiliye Vekili (İçişleri Bakanı) olarak görev yapıyordu. Bu, parti ile hükümet arasındaki ayrımı fiilen ortadan kaldıran bir yapıydı. Daha da önemlisi, bu model taşra teşkilatına da yansıtıldı. Vilayetlerdeki valiler, aynı zamanda CHF’nin il başkanları; kaymakamlar ise ilçe başkanları olarak görev yapmaya başladılar. Bu, mülki idare amirlerinin, yani devletin temsilcilerinin, aynı zamanda iktidar partisinin de temsilcileri olması anlamına geliyordu. Bu durum, devletin tarafsızlığı ilkesini tamamen yok ediyor, devletin tüm imkanlarının –polis gücü, mali kaynaklar, idari yetkiler– partinin çıkarları için kullanılmasının önünü açıyordu. Bir vatandaşın valiye veya kaymakama bir şikayetini iletmesi, aynı zamanda o şikayeti iktidar partisinin yerel yöneticisine iletmesi anlamına geliyordu ki, bu da her türlü eleştiri ve muhalefeti daha en başından imkansız kılan bir baskı mekanizmasıydı.

Devletin en temel kurumları olan ordu ve bürokrasi de, bu parti-devlet modelinin birer parçası haline getirildi. Devlet memurlarının ve subayların büyük bir kısmının partiye üye olması teşvik ediliyor, hatta bazı durumlarda zorunlu kılınıyordu. Terfilerde ve önemli görevlere atamalarda, liyakatten çok, partiye ve lidere olan sadakat belirleyici bir kriter haline geldi. Özellikle 1935 yılındaki parti kurultayında alınan kararla, parti ile devlet arasındaki bu bütünleşme zirveye ulaştı. Bu kurultayda, partinin altı temel ilkesi –Cumhuriyetçilik, Milliyetçilik, Halkçılık, Devletçilik, Laiklik ve İnkılapçılık– yani “Altı Ok”, anayasanın da temel ilkeleri olarak kabul edildi. Artık CHF’nin ideolojisi, anayasal bir statü kazanarak, devletin resmi ve sorgulanamaz ideolojisi haline gelmişti. Bu ideolojiye karşı çıkmak, sadece partiye muhalefet etmek değil, aynı zamanda anayasal düzene karşı işlenmiş bir suç anlamına geliyordu. Bu, İttihat ve Terakki’nin pragmatik parti-devlet modelinin, Kemalist rejim elinde, anayasal bir temele oturtulmuş, ideolojik ve totaliter bir yapıya dönüşmesiydi. Sovyetler Birliği’ndeki Komünist Parti veya Faşist İtalya’daki Faşist Parti gibi, Türkiye’de de CHF, devletin sahibi ve milletin tek meşru temsilcisi olduğunu ilan etmişti.

Bu totaliter yapının ikinci ayağı, toplumun, partinin kontrolü ve denetimi altına alınmasıydı. Rejim, bağımsız ve özerk bir sivil toplumun varlığını, kendi otoritesine yönelik potansiyel bir tehdit olarak görüyordu. Bu yüzden, 1925’teki Takrir-i Sükûn Kanunu’ndan başlayarak, partinin denetimi dışındaki tüm örgütlenmeler, dernekler ve cemiyetler sistematik bir şekilde kapatıldı veya partinin bir yan kuruluşuna dönüştürüldü. Mason Locaları, Türk Ocağı gibi milliyetçi dernekler, kadın ve gençlik örgütleri, hepsi ya kapatıldı ya da CHF’ye bağlandı. Amaç, toplumun kendi kendine örgütlenme ve kendi sesini duyurma kanallarını tamamen tıkamak ve onu, sadece devletin izin verdiği ve denetlediği kanallar üzerinden konuşmaya ve eylemeye mahkûm etmekti.

Bu boşaltılan sivil toplum alanını doldurmak için, partiye bağlı, korporatist bir modelle örgütlenmiş yeni yapılar kuruldu. Bunların en önemlisi, 1932 yılında kurulan Halkevleri idi. Halkevleri, kağıt üzerinde, halkı eğitmek, onlara modern kültürü (tiyatro, müzik, spor) aşılamak ve Cumhuriyet devrimlerini benimsetmek gibi son derece masum ve aydınlanmacı bir amaçla kurulmuştu. İmparatorluğun dört bir yanında açılan bu merkezlerde kütüphaneler kuruluyor, okuma-yazma kursları düzenleniyor, konferanslar veriliyor, Batı tarzı müzik dinletileri ve tiyatro oyunları sergileniyordu. Bu, rejimin, halkı kendi ideolojik projesi doğrultusunda “yetiştirme” ve “adam etme” arzusunun en somut ve en yaygın aracıydı. Ancak bu aydınlanmacı vitrinin arkasında, Halkevleri, aynı zamanda partinin en etkili propaganda ve istihbarat merkezleri olarak da işlev görüyordu. Buralar, partinin ideolojisinin halka doğrudan zerk edildiği, kimin rejime sadık kimin şüpheli olduğunun tespit edildiği ve yerel halk üzerinde sosyal bir kontrol mekanizması kurulan yerlerdi. Bir kasabadaki Halkevi başkanı, aynı zamanda o kasabanın en güçlü ve en korkulan adamlarından biriydi.

Benzer bir model, köy düzeyinde, 1940’larda kurulacak olan Köy Enstitüleri ile daha da geliştirilecekti. Köy Enstitüleri, köy çocuklarını eğiterek onları kendi köylerine birer öğretmen, sağlık memuru ve modern tarım teknisyeni olarak geri göndermeyi hedefleyen, tarihin en özgün ve en başarılı eğitim projelerinden biriydi. Ancak bu proje de, temelde, rejimin ideolojisini ve otoritesini, devletin nüfuz etmekte en çok zorlandığı kırsal kesime, yani köylere taşıma amacını güdüyordu. Enstitülerden mezun olan aydınlanmacı öğretmenler, sadece çocuklara okuma-yazma öğretmekle kalmayacak, aynı zamanda köylülere Cumhuriyet’in erdemlerini, laikliğin faydalarını ve lidere itaatin gerekliliğini de anlatacak olan birer “rejim misyoneri” olarak görülüyorlardı. Bu, devletin, en ücra köydeki bir çiftçinin bile zihnini ve ruhunu şekillendirme arzusunun bir yansımasıydı.

Tek parti rejiminin üçüncü ve en belirleyici karakteristiği ise, liderin şahsı etrafında örülen kişi kültüydü. Mustafa Kemal, Milli Mücadele’nin başından itibaren tartışmasız bir liderdi. Ancak zaferden ve siyasi rakiplerini tasfiye ettikten sonra, onun konumu, siyasi bir liderlikten, adeta yanılmaz, sorgulanamaz ve kutsal bir şefliğe doğru evrildi. Bu süreç, bilinçli bir propaganda ve mit yaratma kampanyasıyla desteklendi. O, artık sadece Gazi Mustafa Kemal Paşa değildi; o, “Ebedi Şef”, “Milletin Atası”, “Ulu Önder” ve en nihayetinde, Soyadı Kanunu ile kendisine bizzat meclis tarafından verilen “Atatürk”tü. Bu unvanlar, onu sıradan fanilerin, diğer siyasetçilerin üzerine çıkaran, ona insanüstü bir nitelik kazandıran sembollerdi.

Bu kült, hayatın her alanına yayıldı. Onun heykelleri, şehirlerin en merkezi meydanlarına dikilmeye başlandı. Fotoğrafları, sadece devlet dairelerine değil, aynı zamanda okullara, dükkanlara ve hatta evlere asıldı. Devletin resmi gazetesi ve radyosu, her gün onun icraatlarını, sözlerini ve gezilerini büyük bir övgüyle halka duyuruyordu. Okul kitapları, tarihi, onun kişisel dehasının ve kahramanlığının bir hikayesi olarak yeniden yazıyordu. Nutuk adlı eseri, sadece bir anı kitabı değil, aynı zamanda rejimin kutsal metni, Milli Mücadele’nin ve devrimlerin resmi ve sorgulanamaz yorumu haline geldi. Bu metinde, zaferin tüm şerefi kendisine atfedilirken, tasfiye ettiği tüm silah arkadaşları ya önemsiz figüranlar ya da hatalı ve art niyetli kişiler olarak resmediliyordu. Bu, tarihi, tek bir kişinin mitini inşa etmek için yeniden yazma eyleminin en anıtsal örneğiydi.

Lider kültü, zamanla öyle bir noktaya ulaştı ki, Atatürk’e yönelik en küçük bir eleştiri bile, sadece bir siyasi görüş ayrılığı olarak değil, aynı zamanda millete ve vatana yapılmış bir hakaret, bir nankörlük ve bir ihanet olarak görülmeye başlandı. 1930 yılında, dünya ekonomik buhranının Türkiye üzerindeki etkilerini hafifletmek ve rejimin biriken toplumsal hoşnutsuzluğunu kontrol altında tutmak amacıyla, bizzat Atatürk’ün talimatıyla, yakın arkadaşı Fethi Okyar’a Serbest Cumhuriyet Fırkası adlı “kontrollü” bir muhalefet partisi kurduruldu. Ancak bu deney, rejimin kendi yarattığı canavarın ne kadar kontrolden çıktığını gösteren trajik bir örnek oldu. Parti, kısa sürede, tek parti yönetiminden bunalmış olan tüm muhalif kesimlerin (liberaller, muhafazakârlar, eski İttihatçılar, toprak ağaları) akın ettiği bir çekim merkezine dönüştü. Partinin mitingleri, hükümetin mitinglerinden çok daha kalabalık olmaya başladı. Yerel seçimlerde, CHF’nin adaylarına karşı büyük bir tepki ortaya çıktı. Bu beklenmedik ve kontrolsüz muhalefet dalgası karşısında paniğe kapılan rejim, Serbest Fırka’yı “gericilerin ve rejim düşmanlarının” sığınağı olmakla suçladı. Baskılara dayanamayan Fethi Okyar, sadece üç ay sonra, partiyi kendi elleriyle feshetmek zorunda kaldı. Bu kısa ve acı deneyim, tek parti rejimine, Türkiye’de henüz çok partili hayata ve demokrasiye yer olmadığını, toplumun buna “hazır olmadığını” gösteren bir kanıt olarak sunuldu. Aslında gösterdiği tek şey, rejimin, en küçük bir eleştiriye ve en kontrollü bir rekabete bile tahammülünün kalmadığıydı.

Atatürk’ün 1938’de ölümünün ardından, tek parti ve tek şef rejimi, onun en yakın silah arkadaşı ve halefi olan İsmet İnönü liderliğinde devam etti. İnönü, Cumhurbaşkanı seçildikten sonra, “Milli Şef” unvanını aldı. Bu dönemde, lider kültü, daha da abartılı ve totaliter bir hal aldı. Atatürk’ün resimlerinin yanına, hatta bazen onların yerine İnönü’nün resimleri asılmaya başlandı. Devlet dairelerinden pullara ve paralara kadar her yerde Milli Şef’in tasvirleri yer alıyordu. Bu dönem, aynı zamanda II. Dünya Savaşı’nın yarattığı olağanüstü koşullar nedeniyle, devletin ekonomi üzerindeki kontrolünün (karne uygulaması, Varlık Vergisi gibi) ve toplum üzerindeki baskının en üst seviyeye çıktığı bir dönem oldu. İnönü, bir yandan ülkeyi savaşın dışında tutarak büyük bir felaketi önlerken, diğer yandan da tek parti rejiminin tüm baskıcı aygıtlarını sonuna kadar kullandı.

Sonuç olarak, 1926’dan 1946’ya kadar süren tek parti dönemi, Türkiye Cumhuriyeti’nin karakterinin şekillendiği en önemli ve en çelişkili dönemdir. Bu dönem, bir yandan, ülkeyi modernleştiren, laikleştiren, eğiten ve ona yeni bir ulusal kimlik kazandıran büyük devrimlerin hayata geçirildiği bir “kuruluş” dönemidir. Ancak diğer yandan, bu hedeflere ulaşmak için, her türlü muhalefetin ezildiği, sivil toplumun yok edildiği, devletin partiyle özdeşleştiği ve liderin adeta kutsallaştırıldığı otoriter, hatta totaliter bir rejim inşa edilmiştir. Bu, İttihat ve Terakki’nin başlattığı “parti-devlet” modelinin ve “seçkinlerin halkı kurtarma” misyonunun en olgunlaşmış ve en sistematik halidir. Bu dönemin mirası, Türkiye’nin sonraki siyasi hayatını da derinden etkileyecektir. Bir sonraki bölümde, bu uzun ve baskıcı dönemin ardından, II. Dünya Savaşı’nın yarattığı yeni uluslararası konjonktürün de etkisiyle, Türkiye’nin yeniden çok partili hayata geçiş sürecini ve bu geçişin ne kadar sancılı olduğunu, eski rejimin alışkanlıklarının ve reflekslerinin yeni demokratik düzende nasıl yaşamaya devam ettiğini inceleyeceğiz. Tek parti, tek şef rejimi sona ermiş olacaktı, ancak onun yarattığı “devlet baba” ve “kurtarıcı lider” kültü, Türk siyasetinin bilinçaltında uzun süre yaşamaya devam edecekti.


Bölüm 19: Tarihi Baştan Yazmak: Nutuk ve Kişisel Mitin Yaratılışı

Tek parti rejiminin, devleti kendi ideolojik aygıtına dönüştürerek ve toplumu kendi kontrolü altına alarak inşa ettiği o sarsılmaz otorite, sadece kaba güce, kanunlara veya kurumlara dayanmıyordu. Her totaliter yapının en temel ihtiyacı, kendi varlığını meşrulaştıracak, geçmişi kendi zaferinin bir başlangıç noktası olarak yeniden kurgulayacak ve liderini tarihin merkezine yerleştirecek sarsılmaz bir anlatıya, yani bir “kurucu mit”e sahip olmaktır. İşte Cumhuriyet rejimi için bu kurucu mitin kutsal metni, bizzat kurucunun kendisi tarafından kaleme alınan, daha doğrusu altı gün boyunca meclis kürsüsünden okunan o devasa eserdi: Nutuk. 1927 yılında, Cumhuriyet Halk Fırkası’nın İkinci Büyük Kurultayı’nda, Mustafa Kemal Paşa tarafından otuz altı buçuk saat boyunca okunan bu metin, sadece 1919’dan 1927’ye uzanan dönemin bir tarih anlatısı değildi. Nutuk, çok daha fazlasıydı: O, bir savunma, bir hesaplaşma, bir ithamname ve en nihayetinde, Mustafa Kemal’in kendi kişisel mitini, yani “tek kurtarıcı, tek kurucu, yanılmaz lider” mitini tarihin silinmez mürekkebiyle kayda geçirdiği anıtsal bir kendini inşa etme projesiydi. Bu metinle birlikte, Milli Mücadele’nin kolektif ve çok aktörlü hafızası silinerek, yerine, her şeyin tek bir dehanın öngörüsü ve iradesiyle gerçekleştiği, monolitik ve lider merkezli bir tarih anlayışı ikame edildi. Tasfiye edilen tüm yol arkadaşları, bu anlatının içinde ya basiretsiz, ya art niyetli ya da doğrudan doğruya “hain” olarak damgalanarak tarihin çöplüğüne gönderildi. Nutuk, sadece geçmişi anlatmakla kalmadı, aynı zamanda gelecekte geçmişin nasıl anlatılması gerektiğini de dikte ederek, resmi tarihin temelini attı ve Atatürk kültünün en sağlam sütununu inşa etti. Bu, bir liderin, sadece bir ulus kurmakla kalmayıp, o ulusun hafızasını da bizzat kendi elleriyle nasıl şekillendirdiğinin en çarpıcı ve en başarılı örneğidir.

Nutuk’un okunması için seçilen zamanlama ve mekan, son derece manidardı. Yıl 1927’ydi. Yani, Terakkiperver Fırka’nın kapatılmasının ve İzmir Suikastı davasıyla son muhalif kalıntılarının da temizlenmesinin üzerinden sadece bir yıl geçmişti. Artık ülkede CHF’den başka parti, Mustafa Kemal’den başka lider kalmamıştı. Kurultayın toplandığı İkinci Meclis binasının duvarları, “Hâkimiyet Milletindir” yazısının yanı sıra, “Nutuk’u dinliyoruz” gibi pankartlarla süslenmişti. Atmosfer, bir siyasi parti kongresinden çok, bir peygamberin kendi vahiylerini cemaatine tebliğ ettiği kutsal bir ayini andırıyordu. Altı gün boyunca, tüm ülke, radyoları ve gazeteleri aracılığıyla nefesini tutarak, liderlerinin ağzından kendi doğum hikayelerini dinledi. Bu, sadece bir siyasi hitabet değil, aynı zamanda bir ulusun kolektif bilincinin yeniden programlandığı devasa bir psikolojik operasyondu. Mustafa Kemal, bu operasyonun hem senaristi, hem yönetmeni hem de başrol oyuncusuydu.

Nutuk’un anlatı yapısı, son derece basit, etkili ve hedefe yönelikti. Hikaye, 19 Mayıs 1919’da Samsun’a çıkışıyla başlıyordu. Bu başlangıç, son derece bilinçli bir seçimdi. Bu tarih, sadece bir yolculuğun başlangıcı değil, aynı zamanda bir “hiçlikten varoluş” mitinin de başlangıcıydı. Nutuk’un o meşhur ilk cümlesi, bu miti özetler: “1919 senesi Mayısının 19’uncu günü Samsun’a çıktım. Vaziyet ve manzara-i umumiye…” Bu cümlenin arkasından gelen tasvir, tam bir felaket ve umutsuzluk tablosudur: Ordu dağıtılmış, vatan işgal edilmiş, Saray ve hükümet aciz ve teslimiyetçi, millet ise “gaflet ve dalalet” içinde, kurtuluş için sahte yollara sapmış durumdadır. Bu karanlık tablonun ortasında, tek bir ışık, tek bir irade belirir: Mustafa Kemal’in kendisi. Bu anlatıda, ondan önce başlamış olan direniş hareketlerine, yerel kongrelere, Kuva-yi Milliye’nin ilk kıvılcımlarına neredeyse hiç yer verilmez. Tarih, adeta onun Samsun’a ayak basmasıyla başlar. O gelmeden önce sadece kaos, umutsuzluk ve ihanet vardır. O geldikten sonra ise, planlı, programlı ve zafere giden onurlu bir mücadele başlar. Bu, Milli Mücadele’yi, dağınık ve kolektif bir halk direnişinden, tek bir liderin dehasının ürünü olan kişisel bir projeye dönüştüren en temel kurgusal hamledir.

Bu ana kurgu, metnin tamamına yayılan ve tüm olayların yorumlandığı bir mercek işlevi görür. Nutuk’ta anlatılan her olay, her karar, her zafer, eninde sonunda Mustafa Kemal’in olağanüstü öngörüsüne, sarsılmaz kararlılığına ve askeri dehasına bağlanır. O, daha en başından itibaren, Saltanat’ı ve Hilafet’i kaldırıp tam bağımsız, laik bir cumhuriyet kuracağını bilmektedir. Ancak bu “milli sırrı”, zamanı gelene kadar en yakınlarından bile saklamıştır. Attığı her adım, bu nihai hedefe ulaşmak için hesaplanmış birer satranç hamlesidir. Erzurum ve Sivas Kongreleri’ni toplaması, meclisi Ankara’da açması, düzenli orduyu kurması, Sakarya’da ve Dumlupınar’da zaferi kazanması; hepsi, onun tek başına tasarladığı ve uyguladığı bir “büyük stratejinin” parçalarıdır. Bu anlatıda, tesadüflere, beklenmedik gelişmelere, başkalarının katkılarına veya kolektif aklın başarısına yer yoktur. Her şey, tek bir beynin, tek bir iradenin kontrolü altındadır. Bu, klasik bir kahramanlık mitidir: Kaosun ortasındaki kahraman, tek başına ortaya çıkar, planını yapar, tüm engelleri aşar ve en sonunda zafere ulaşarak düzeni yeniden kurar.

Bu kahramanlık mitini inşa etmenin kaçınılmaz bir sonucu, kahramanın dışındaki diğer tüm aktörlerin rollerinin yeniden tanımlanması ve genellikle küçültülmesidir. Nutuk, bu anlamda, devasa bir “hesaplaşma” metnidir. Mustafa Kemal, bu metin aracılığıyla, kendisiyle yol ayrımına düşen, ona muhalefet eden veya zaferde payı olan herkesle tek tek hesaplaşır ve onları tarih sahnesinden silmeye çalışır. Bu hesaplaşmanın en acımasız hedefi, şüphesiz, İzmir Suikastı davasında yargılanıp siyaseten tasfiye edilmiş olan eski silah arkadaşlarıdır. Nutuk’ta, bu kahramanlar, adeta birer “anti-kahramana” dönüştürülür. Örneğin, Mondros Mütarekesi’ni imzaladığı için Rauf Orbay, en başından itibaren teslimiyetçi ve basiretsiz olarak damgalanır. Milli Mücadele boyunca, onun sürekli olarak Mustafa Kemal’in kararlarını sorguladığı, tereddüt ettiği ve hatta gizlice Padişah ile temas kurarak bir uzlaşma aradığı ima edilir. O, hiçbir zaman tam olarak “milli davaya” inanmamış, ikili oynamış bir figür olarak resmedilir.

Benzer şekilde, Doğu Cephesi Komutanı olarak Ermenilere karşı zafer kazanmış ve Milli Mücadele’nin ilk askeri başarısına imza atmış olan Kazım Karabekir Paşa’nın rolü de sistematik olarak önemsizleştirilir. Nutuk’ta Karabekir, Mustafa Kemal’in vizyonunu anlamakta zorlanan, sürekli olarak onun otoritesini sorgulayan, kendi başına hareket etmeye çalışan ve en kritik anlarda (örneğin Saltanat’ın kaldırılması sırasında) muhafazakâr ve gerici bir tavır takınan, dar görüşlü bir komutan olarak tasvir edilir. Onun Erzurum’da Mustafa Kemal’e verdiği o hayati destek, basit bir görev olarak geçiştirilirken, daha sonraki muhalif tavrı, kişisel hırsının ve kıskançlığının bir ürünü olarak yorumlanır. Terakkiperver Fırka’yı kurmaları ise, en hassas dönemde devrimlere karşı cephe alan, “gericilere ve vatan hainlerine” kucak açan bir ihanet eylemi olarak sunulur. Bu anlatıda, onların farklı bir demokrasi anlayışına sahip olabilecekleri, rejimin otoriterleşmesinden samimi bir endişe duyabilecekleri ihtimaline asla yer verilmez. Onların muhalefetinin tek bir açıklaması vardır: Kişisel hırs, basiretsizlik ve ihanet.

Bu karalama kampanyası, sadece bu büyük isimlerle sınırlı kalmaz. Çerkes Ethem gibi, Kuva-yi Milliye döneminde büyük yararlılıklar göstermiş ancak daha sonra düzenli orduya katılmayı reddederek isyan etmiş olan bir figür, en başından itibaren güvenilmez, maceraperest ve hain bir çeteci olarak anlatılır. Ali Fuat Paşa’nın Moskova Büyükelçiliği görevi, bir başarısızlıkmış gibi sunulur. Birinci Meclis’teki muhalefet, topyekûn olarak “gerici”, “yobaz” ve “vatanın çıkarlarını anlamaktan aciz” bir güruh olarak damgalanır. Kısacası, Nutuk’un sayfaları, bir zamanlar omuz omuza mücadele edilmiş insanların siyasi mezar taşlarıyla doludur. Bu, sadece bir tarihi tahrifat değil, aynı zamanda derin bir psikolojik operasyondur. Mustafa Kemal, bu insanları sadece siyaseten değil, aynı zamanda tarihin ve milletin vicdanında da mahkûm ederek, onlardan kopuşunu ve onları tasfiye etmesini meşrulaştırmaya çalışmaktadır. O, bu insanları tasfiye etmemiştir; onlar, kendi hataları ve ihanetleri yüzünden zaten tarihin yanlış tarafında kalmaya mahkûm olmuşlardır. Anlatı, bu mesajı verir.

Nutuk’un bir diğer önemli işlevi de, yapılan devrimlerin felsefi ve tarihsel bir zemine oturtulmasıdır. Mustafa Kemal, yaptığı radikal devrimlerin (Saltanat’ın ve Hilafet’in kaldırılması, laiklik vb.) halkın önemli bir kesiminde yarattığı tepkinin ve kafa karışıklığının farkındadır. Bu yüzden, bu devrimleri, keyfi ve ani kararlar olarak değil, tarihin doğal akışının ve Türk milletinin asıl karakterinin bir gereği olarak sunar. Ona göre, Türkler, İslamiyeti kabul etmeden önce de büyük bir medeniyete ve devlet geleneğine sahip, özgür ve egemen bir millettir. Ancak İslamiyet’in kabulüyle birlikte, özellikle de Osmanlı döneminde, Halifelik gibi kurumlar nedeniyle, kendi ulusal kimliklerini unutmuşlar, Arap emperyalizminin ve ümmetçilik fikrinin esiri olmuşlardır. Saltanat ve Hilafet, Türk milletinin ayağındaki prangalardır ve onun ilerlemesini, modernleşmesini engellemektedir. Dolayısıyla, bu kurumları kaldırmak, dine karşı bir hareket değil, tam tersine, Türk milletini özüne, kendi ulusal kimliğine döndüren, onu esaretten kurtaran tarihsel bir görevdir. Bu, “Türk Tarih Tezi”nin de temelini oluşturacak olan, son derece seküler ve milliyetçi bir tarih yorumudur. Bu yorumla, devrimler, dine karşı değil, milletin önündeki engellere karşı yapılmış birer “milli kurtuluş” eylemi olarak yeniden çerçevelenir.

Nutuk, dil ve üslup olarak da tam bir başyapıttır. Mustafa Kemal, son derece net, akıcı ve etkileyici bir dil kullanır. Anlatısını, sanki bir dava dosyasını sunan bir savcı gibi, belgelerle, telgraflarla, mektuplarla destekler. Bu, anlatıya, objektif ve bilimsel bir hava katar. O, kendi yorumlarını, kişisel anılarını anlatmıyor, “vesikaların” konuştuğu, “tarihsel gerçekleri” ortaya koyuyordu. Ancak bu belgelerin seçimi, sıralanması ve yorumlanması, tamamen onun kendi tezini destekleyecek şekilde, son derece seçici ve manipülatif bir biçimde yapılmıştır. Kendi tezine uymayan belgeler veya olaylar ya atlanmış ya da önemsizleştirilmiştir. Bu yöntemle, okuyucu, adım adım, yazarın sunduğu tek bir doğru ve tek bir gerçek olduğuna ikna edilir. Hitabetin sonunda, dinleyicinin veya okuyucunun, anlatılan bu tarihten başka bir tarihin, bu gerçekten başka bir gerçeğin olamayacağına inanması hedeflenir.

Eserin en sonunda yer alan “Türk Gençliğine Hitabe” ise, Nutuk’un sadece geçmişi anlatan bir metin olmadığını, aynı zamanda geleceğe yönelik bir vasiyetname, bir görev talimatı olduğunu gösterir. Bu hitabede Mustafa Kemal, kurduğu Cumhuriyet’i, Türk gençliğine emanet eder. Onları, gelecekte, “dahili ve harici bedhahların” (iç ve dış düşmanların) saldırılarına karşı uyanık olmaya ve ne pahasına olursa olsun Cumhuriyeti korumaya çağırır. Bu, rejimin bekasının, sürekli bir teyakkuz haline ve gençliğin bu “kutsal emanete” sahip çıkmasına bağlı olduğu mesajını verir. Bu, aynı zamanda, rejimin kendisini sürekli bir tehdit altında gördüğünün ve kendi meşruiyetini bu tehdit algısı üzerinden sürekli olarak yeniden ürettiğinin de bir ifadesidir. Nutuk, geçmişi anlatarak başlar, ama geleceği şekillendirecek bir görev emriyle biter. O, kapalı bir metin değil, sürekli olarak yeniden okunması ve hayata geçirilmesi gereken bir “aksiyon planıdır”.

Sonuç olarak Nutuk, modern Türkiye’nin kurucu metni, resmi tarihinin Tevrat’ıdır. Onun tarih sahnesine çıkmasıyla birlikte, Milli Mücadele’nin ve Cumhuriyet’in kuruluşunun alternatif tüm yorumları ve hafızaları gayrimeşru ilan edilmiş ve susturulmuştur. Kazım Karabekir’in anıları toplatılmış, Rauf Orbay’ın sesi sürgünde kısılmış, Ali Fuat Paşa sessizliğe gömülmüştür. Geriye sadece tek bir ses, tek bir anlatı kalmıştır: Liderin kendi sesi ve kendi anlatısı. Bu durum, Türkiye’de sağlıklı bir tarih bilincinin gelişmesinin önündeki en büyük engel olmuştur. Tarih, farklı kaynaklardan beslenen, eleştirel bir sorgulama alanı olmaktan çıkıp, inanılması ve ezberlenmesi gereken bir dogmaya, bir iman meselesine dönüşmüştür. Atatürk’ü ve dönemini, hatalarıyla, sevaplarıyla, insani zaafları ve dehasıyla birlikte, tarihsel bir kişilik olarak anlamaya çalışan her girişim, Nutuk’un çizdiği o kutsal ve yanılmaz “Ata” portresine bir saldırı olarak algılanmış ve “nankörlük” veya “vatan hainliği” ile suçlanmıştır. Bir sonraki bölümde, bu anıtsal mitin arkasındaki insanın, yani hırsları, korkuları, yalnızlığı ve trajedileriyle Mustafa Kemal’in kişisel ve psikolojik portresini çizmeye çalışacağız. Çünkü resmi tarihin yarattığı o heykelleşmiş putun ardına geçmeden, ne lideri ne de onun kişiliğinin derin izlerini taşıyan rejimi tam olarak anlamak mümkündür. Tarihi baştan yazmak, iktidarı kurmanın son ve en kalıcı adımıydı.


Bölüm 20: Toplum Mühendisliğinin Zirvesi: Devrimler ve Bedelleri

Nutuk’un anıtsal gölgesi altında, Mustafa Kemal, sadece geçmişi kendi iradesiyle yeniden şekillendirmekle kalmamış, aynı zamanda geleceği de aynı demir iradeyle, kökten ve acımasızca yeniden inşa etmenin yolunu açmıştı. Tek parti rejiminin mutlak gücü ve lider etrafında örülen sarsılmaz mit, ona, tarihte az sayıda lidere nasip olan bir imkân sunuyordu: Bir toplumu, sadece siyasi ve hukuki yapısıyla değil, aynı zamanda kültürüyle, alfabesiyle, diliyle, kılık kıyafetiyle, inançlarıyla ve en nihayetinde ruhuyla, tepeden tırnağa dönüştürmek. 1924’ten 1938’e kadar uzanan bu dönem, Türk tarihinin en radikal ve en sarsıcı “toplum mühendisliği” projesinin, yani Atatürk Devrimleri’nin hayata geçirildiği bir laboratuvar oldu. Bu devrimler, resmi tarihin bize anlattığı gibi, bir milletin çağdaş medeniyete doğru attığı pürüzsüz ve aydınlık adımlardan ibaret değildi. Bu, aynı zamanda, yüzyılların birikimini, geleneklerini ve kimliğini bir kenara iterek, onun yerine Batı’dan ithal edilen yeni bir kimliği, yeni bir insan modelini, gerekirse zorla ve kanla ikame etmeyi hedefleyen, son derece otoriter ve cüretkâr bir projeydi. Şapka Kanunu’ndan Harf Devrimi’ne, Tekke ve Zaviyelerin kapatılmasından Dersim’in kanlı bir şekilde “ıslah” edilmesine kadar atılan her adım, “halka rağmen halk için” ilkesinin en uç ve en tartışmalı uygulamalarıydı. Bu süreç, bir yandan Türkiye’yi modern, laik ve Batılı bir ulus-devlet yapma yolunda devrimci başarılar elde ederken, diğer yandan da toplumun hafızasında derin yaralar, kültürel kopuşlar ve bugüne kadar süren kimlik krizleri yarattı. Bu, “makbul vatandaş” yaratma projesinin, Tanzimat’ın ve İttihatçıların ürkek adımlarından sonra, artık hiçbir sınır tanımayan bir zirveye ulaşmasının hikayesidir.

Atatürk Devrimleri’nin temel felsefesi, pozitivist bir dünya görüşüne dayanıyordu. Bu görüşe göre, toplumlar da, tıpkı doğa gibi, bilimsel kanunlara göre işleyen organizmalardı. Geri kalmışlığın temel nedeni, cehalet, hurafe ve geleneklerin paslı zincirleriydi. İlerlemenin, yani “muasır medeniyet seviyesine” ulaşmanın tek yolu ise, bu zincirleri kırıp atmak ve onların yerine aklın, bilimin ve Batı’nın kanıtlanmış modern kurumlarının rehberliğini koymaktı. Bu bakış açısında, halkın geleneklerine, inançlarına veya duygusal bağlarına yer yoktu. Bunlar, ilerlemenin önündeki irrasyonel engeller olarak görülüyordu. Liderin ve onun aydınlanmış öncü kadrosunun görevi, bir cerrahın hastanın bedenindeki hastalıklı uru kesip atması gibi, toplumun bedenindeki bu “geri kalmışlık” unsurlarını, halkın canı yansa bile, tereddüt etmeden kesip atmaktı. Bu, son derece seçkinci, paternalist ve dayatmacı bir anlayıştı. Bu anlayışa göre, devrimin meşruiyeti, halkın rızasından değil, kendi “bilimsel” ve “tarihsel” doğruluğundan geliyordu.

Bu radikal projenin en sembolik ve en fırtınalı adımlarından biri, 1925 yılında çıkarılan Şapka Kanunu oldu. Kağıt üzerinde bu, sadece erkeklerin başlıklarını, geleneksel fes, sarık veya kalpak yerine, Batılı bir aksesuar olan şapkayla değiştirmelerini öngören basit bir kılık kıyafet düzenlemesiydi. Ancak meselenin özü, bir başlık meselesi değil, bir kimlik ve medeniyet meselesiydi. Fes, II. Mahmud’dan beri modernleşmenin bir sembolü olmasına rağmen, artık Batı’nın gözünde “Doğulu”luğun, “geri kalmışlığın” bir nişanesi olarak görülüyordu. Şapka ise, “medeni” Avrupalı erkeğin ayrılmaz bir parçasıydı. Dolayısıyla, şapka giymek, sadece bir aksesuar takmak değil, aynı zamanda “Ben artık Doğulu değilim, medeni dünyanın, yani Batı’nın bir parçasıyım” demenin görsel bir ilanıydı. Mustafa Kemal, bu devrimi bizzat kendisi, Kastamonu gezisi sırasında panama şapkasıyla halkın karşısına çıkarak başlattı. Onun bu cüretkâr adımı, kısa süre sonra çıkarılan bir kanunla, tüm erkek vatandaşlar için bir zorunluluk haline getirildi.

Bu kanun, toplumun en derin katmanlarında, özellikle de muhafazakâr taşrada muazzam bir direnişle karşılaştı. Yüzyıllardır alınlarını secdeye koyarken başlarında olan sarığı veya fesi, dini kimliklerinin ve erkeklik onurlarının bir parçası olarak gören insanlar için, “gavur icadı” bir şapkayı zorla giymek, dinlerine ve geleneklerine yapılmış en büyük hakaretti. Rize, Erzurum, Sivas gibi şehirlerde, Şapka Kanunu’na karşı büyük protestolar ve isyanlar patlak verdi. Halk, “Şapka istemeyiz!” sloganlarıyla sokaklara döküldü. Rejimin bu direnişe cevabı, son derece sert ve acımasız oldu. İsyan bölgelerine gönderilen askerler ve “seyyar” İstiklal Mahkemeleri, bu protestoları kanla bastırdı. Yüzlerce insan yargılandı, onlarcası, aralarında İskilipli Atıf Hoca gibi saygın din alimlerinin de bulunduğu kişiler, “şapkaya muhalefet ederek devlete isyan ettikleri” gerekçesiyle, şehir meydanlarında kurulan darağaçlarında idam edildi. Bu, rejimin, kendi modernleşme projesini hayata geçirmek için en küçük bir direnişe bile izin vermeyeceğini ve gerekirse en kanlı yöntemlere başvurmaktan çekinmeyeceğini gösteren korkunç bir güç gösterisiydi. Bir başlık uğruna insan asan bir devlet, artık toplumuna, “Benim kurallarıma ya uyarsınız ya da ölürsünüz” mesajını veriyordu.

Toplum mühendisliği projesinin en devrimci ve en kalıcı etkisi olan adımı ise, şüphesiz 1928 yılında gerçekleştirilen Harf Devrimi’ydi. Bin yıla yakın bir süredir Türkçenin yazımında kullanılan Arap alfabesi, bir gecede lağvedilerek, yerine Latin harflerine dayalı yeni bir Türk alfabesi kabul edildi. Bu devrimin resmi gerekçesi, son derece rasyonel ve aydınlanmacıydı: Arap alfabesinin, Türkçenin ses yapısına uygun olmadığı, öğrenilmesinin zor olduğu ve bu yüzden ülkedeki okuma-yazma oranının düşüklüğünün temel nedeni olduğu savunuluyordu. Latin harflerine dayalı yeni ve daha “kolay” bir alfabe ile, cehalet kısa sürede ortadan kaldırılacak ve millet, hızla aydınlanacaktı. Nitekim, Mustafa Kemal, “Başöğretmen” unvanıyla bizzat karatahtanın başına geçerek, yeni harfleri halka öğretme seferberliğini başlattı ve kısa sürede, Millet Mektepleri adı verilen kurslarla milyonlarca insana yeni alfabe öğretildi. Bu, okur-yazarlık oranının artırılması açısından, şüphesiz büyük bir başarıydı.

Ancak Harf Devrimi’nin görünmeyen ve belki de asıl hedefi, çok daha derin ve çok daha radikaldi. Bu, sadece bir alfabe değişikliği değil, aynı zamanda bir “kültürel hafızayı sıfırlama” operasyonuydu. Arap alfabesi, sadece bir yazı sistemi değil, aynı zamanda Türk milletini, bin yıllık İslami geçmişine, Kur’an’a, Divan edebiyatına, Osmanlı tarihinin devasa yazılı mirasına bağlayan kültürel bir göbek bağıydı. Bu bağın bir gecede kesilmesiyle, yeni nesiller, kendi dedelerinin, atalarının yazdığı tek bir satırı bile okuyamaz, mezar taşlarını bile anlayamaz hale geldiler. Bu, geçmişle, özellikle de Osmanlı-İslam geçmişiyle radikal bir kopuş yaratmayı ve yeni nesilleri, sadece Cumhuriyet döneminde, yeni alfabeyle yazılmış metinlerle besleyerek, rejimin istediği seküler ve ulusal kimlikle yetiştirmeyi amaçlayan bilinçli bir politikaydı. Bu devrimle birlikte, kütüphaneler dolusu yazma eser, bir anda okunmaz birer nesneye dönüştü. Toplum, adeta bir kültürel amneziye, bir hafıza kaybına uğratıldı. Bu, yeni bir ulus inşa etmek için, eski ulusun hafızasını tamamen silme cüretini gösteren, tarihte eşi benzeri az görülür bir kültürel devrimdi.

Bu kültürel devrim, Dil Devrimi ile tamamlandı. Yeni alfabeyi, yeni bir dilin takip etmesi gerekiyordu. 1932’de kurulan Türk Dili Tetkik Cemiyeti (daha sonra Türk Dil Kurumu), Türkçeyi, Arapça ve Farsça kökenli “yabancı” kelimelerden arındırarak, yerine “öz Türkçe” kelimeler bulmayı veya türetmeyi amaçlayan büyük bir “tasfiye” operasyonu başlattı. Binlerce yıldır dilin bir parçası olmuş olan “kitap”, “kalem”, “vatan”, “millet” gibi kelimeler dilden atılarak, yerlerine “betik”, “yazgaç”, “yurt”, “ulus” gibi yeni veya unutulmuş kelimeler önerildi. Bu “Öztürkçecilik” akımı, bir dönem o kadar ileri gitti ki, gazeteler ve resmi yazışmalar, halkın anlayamadığı, yapay ve tuhaf bir dile büründü. Bu projenin amacı da, tıpkı Harf Devrimi gibi, dili, İslami ve Doğulu çağrışımlarından arındırmak ve onu, ulusal ve seküler bir kimliğin taşıyıcısı haline getirmekti. Güneş-Dil Teorisi gibi bilimsel dayanaktan yoksun, fantastik teorilerle, Türkçenin dünyadaki tüm dillerin anası olduğu iddia edilerek, bu dil projesine ulusal bir gurur ve meşruiyet kazandırılmaya çalışıldı. Dil Devrimi, dili, sadece bir iletişim aracı olarak değil, aynı zamanda bir kimlik inşa etme ve bir ideoloji yayma aracı olarak gören totaliter bir zihniyetin en çarpıcı örneklerinden biriydi.

Rejimin toplum mühendisliği, sadece alfabe, dil ve kılık kıyafetle sınırlı kalmadı. Toplumun en temel direklerinden biri olan dine ve onun kurumsal yapılarına yönelik de radikal adımlar atıldı. 3 Mart 1924’te Halifeliğin kaldırılmasıyla başlayan süreç, Tekke, Zaviye ve Türbelerin kapatılması, tarikatların yasaklanması, Diyanet İşleri Başkanlığı’nın kurularak din hizmetlerinin devletin mutlak kontrolü altına alınması, medreselerin kapatılarak eğitimin tamamen laikleştirilmesi ve en nihayetinde, Ezanın Türkçe okunması zorunluluğu gibi adımlarla devam etti. Bu politikaların temel amacı, İslam’ı, toplumsal ve siyasi hayattan tamamen dışlayarak, onu, sadece bireyin vicdanına hapsedilmiş, devletin denetimindeki bir inanç sistemine dönüştürmekti. Rejime göre, tarikatlar, tekkeler ve din adamları, hurafenin, gericiliğin ve cehaletin kaynaklarıydı ve modern, bilimsel bir toplumda onlara yer yoktu. Ezanın Türkçeleştirilmesi ise, ibadet dilini bile ulusallaştırarak, dinin evrensel kimliğine karşı ulusal bir kimlik dayatma arzusunun en uç noktasıydı. Bu katı laikçi politikalar, halkın önemli bir kesiminin dini duygularını derinden yaraladı ve devlet ile dindar halk arasında, bugüne kadar süren derin bir güvensizlik ve çatışma ortamı yarattı. Laiklik, bir özgürlük ve hoşgörü ilkesi olarak değil, devletin dine yönelik baskıcı ve dışlayıcı bir politikası olarak algılandı.

Bu toplum mühendisliği projelerinin en trajik ve en kanlı sonucu ise, devletin, kendi homojen ulus-devlet projesine direnen veya uymayan etnik unsurları “ıslah etme” politikası oldu. İttihatçılardan miras alınan ve Mübadele ile büyük ölçüde tamamlanan “Anadolu’yu Türkleştirme” projesinin son ve en sorunlu halkası, Kürtlerdi. Tek parti rejimi, “Türk” kimliğini, anayasal bir vatandaşlık tanımından çok, etnik bir kimlik olarak görüyordu. Bu yüzden, Kürtlerin ayrı bir etnik kimliğe, dile ve kültüre sahip olduğu gerçeğini tamamen inkâr etti. Onlar, “Dağ Türkleri” olarak tanımlandı, dilleri yasaklandı ve kimlikleri sistematik bir asimilasyon politikasıyla yok edilmeye çalışıldı. Bu politikalara karşı çıkan Şeyh Said (1925) ve Ağrı (1930) gibi isyanlar, son derece kanlı askeri operasyonlarla bastırıldı.

Ancak bu “ıslah” politikasının en acımasız ve en planlı uygulaması, 1937-38 yıllarında, Dersim’de (bugünkü Tunceli) yaşandı. Dersim, Alevi-Kürt (Zaza) nüfusun yoğun olduğu, coğrafi olarak sarp ve ulaşılmaz bir bölgeydi ve yüzyıllardır merkezî otoriteye tam olarak boyun eğmemişti. Cumhuriyet rejimi için Dersim, feodalizmin, aşiret yapısının ve gericiliğin son kalesiydi ve bu “çıbanbaşı”nın mutlaka temizlenmesi gerekiyordu. 1934’te çıkarılan İskân Kanunu ile, bölgenin demografik yapısını değiştirmek, halkı zorla Batı illerine göç ettirmek ve yerlerine Türk muhacirleri yerleştirmek için yasal zemin hazırlandı. 1937’de, küçük bir yerel hadise bahane edilerek, bölgeye karşı, Atatürk’ün manevi kızı ve Türkiye’nin ilk kadın savaş pilotu olan Sabiha Gökçen’in de katıldığı, tarihin en büyük askeri harekâtlarından biri başlatıldı. “Dersim Harekâtı” adı verilen bu operasyon, bir isyan bastırma operasyonundan çok, bir imha ve etnik temizlik operasyonuydu. Ordunun, zehirli gaz da dahil olmak üzere en ağır silahları kullandığı, köylerin yakıldığı, kadın, çocuk, yaşlı demeden on binlerce sivilin mağaralarda ve ormanlarda katledildiği, binlercesinin ise sürgüne gönderildiği, korkunç bir trajedi yaşandı. Bölgenin lideri Seyit Rıza ve arkadaşları, hileyle yakalanarak Elazığ’da idam edildi. Dersim Katliamı, tek parti rejiminin, kendi “makbul vatandaş” tanımına uymayan bir topluluğu, “medeniyet götürme” ve “ıslah etme” adına, ne kadar büyük bir vahşete imza atabileceğinin en kanlı ve en unutulmaz kanıtı olarak tarihe geçti.

Sonuç olarak, Atatürk Devrimleri dönemi, modern Türkiye’nin kuruluşundaki en temel ve en sancılı süreçtir. Bu dönemde atılan radikal adımlar, şüphesiz, çökmüş bir imparatorluğun küllerinden, yüzünü Batı’ya dönmüş, laik, modern ve bağımsız bir ulus-devlet yaratma yolunda tarihsel başarılar elde etmiştir. Kadınlara seçme ve seçilme hakkının verilmesi, medeni kanunun kabulü, eğitimde birliğin sağlanması gibi devrimler, toplumun çehresini sonsuza dek değiştirmiştir. Ancak bu büyük dönüşümün bedeli, son derece ağır olmuştur. Bu bedel, demokrasi ve özgürlüklerin feda edilmesi, her türlü muhalefetin şiddetle ezilmesi, toplumun kültürel hafızasının sıfırlanması ve en acısı, devletin kendi vatandaşlarının bir bölümüne karşı katliamlara varan bir şiddet uygulamasıdır. Bu, “devleti kurtarma” ve “toplumu modernleştirme” gibi kutsal amaçlar uğruna, bireyin ve onun haklarının nasıl hiçe sayılabileceğini gösteren, derslerle dolu bir dönemdir. Bir sonraki bölümde, bu devasa ve sarsıcı dönüşüm projesinin merkezinde duran tek iradenin, yani bizzat Mustafa Kemal’in kişisel ve psikolojik serüvenini, iktidarın onu nasıl dönüştürdüğünü ve onun kişiliğinin, kurduğu bu otoriter rejimin karakterine nasıl yansıdığını inceleyeceğiz. Çünkü devrimler, sadece kanunlardan ve kurumlardan ibaret değildir; onlar, aynı zamanda, onları yapan liderlerin hırslarının, korkularının ve trajedilerinin de birer yansımasıdır.


Bölüm 21: Zirvedeki Yalnızlık: Çankaya Sofraları ve “Evet Efendimciler” Çevresi

Cumhuriyet projesi, toplumu demografik, kültürel ve nihayet ekonomik olarak mutlak bir devlet kontrolü altına alarak nihai şeklini bulduğunda, bu devasa ve sarsıcı dönüşümün merkezinde duran tek bir irade, tek bir kişilik vardı: Mustafa Kemal. O ana kadar analiz edilen her politika, her kanun, her tasfiye ve her devrim, eninde sonunda onun vizyonunun, kararlılığının ve en önemlisi, giderek sınırsızlaşan gücünün bir yansımasıydı. Ancak iktidar, sadece kullananın hedeflerini gerçekleştiren bir araç değildir; aynı zamanda, en güçlü iradeleri bile zamanla aşındıran, dönüştüren ve yeniden şekillendiren, zehirli bir kimyasaldır. Bu nedenle, Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşunu anlamak için, kurucusunun kişisel ve psikolojik serüvenini, iktidarın onu nasıl dönüştürdüğü ve bu dönüşümün kurduğu rejimin karakterine nasıl sirayet ettiğini de anlamak zorunludur. Bu, resmi tarihin bize sunduğu, değişmez, yanılmaz, heykelleşmiş “Atatürk” portresinin ardına geçip, hırsları, korkuları, zaafları ve trajedileriyle bir insanı, Mustafa Kemal’i anlama çabasıdır. Zira Sofya’da Batı parlamentarizmini hayranlıkla izleyen genç ve idealist ataşemiliterden, Çankaya’nın yaldızlı kafesinde en yakın silah arkadaşlarının hayaletleriyle yaşayan yalnız ve güvensiz Cumhurbaşkanı’na uzanan yol, sadece bir adamın değil, bir ülkenin de kaderinin nasıl çizildiğinin en mahrem hikâyesidir. O yaldızlı kafesin en meşhur sahnesi, bir dost meclisinden çok, bir iktidar tiyatrosuna dönüşen, efsanevi Çankaya sofralarıydı.

1926 İzmir Suikastı davası ve sonrasında gelen tasfiyeler, Mustafa Kemal’e siyaseten mutlak bir zafer getirmişti. Artık karşısında ona “Hayır” diyebilecek, onunla eşit düzeyde tartışabilecek, ona geçmişi ve zaferin ortaklığını hatırlatabilecek kimse kalmamıştı. Kazım Karabekir ve Ali Fuat Cebesoy gibi paşalar, beraat etseler de siyaseten ölmüş, evlerinde birer mahpusa dönüşmüşlerdi. Rauf Orbay, yurt dışında bir sürgündü. İttihatçıların son kalıntıları darağaçlarında can vermişti. Muhalefet partisi kapatılmış, basın tamamen susturulmuştu. O, artık sadece bir cumhurbaşkanı değil, devletin ve milletin tek ve mutlak sahibiydi. Ancak bu siyasi zaferin bedeli, insani olarak korkunç bir yalnızlık ve derin bir güvensizlik oldu. Çankaya Köşkü, bir iktidar merkezinden çok, yaldızlı bir sürgün mekanına, bir yalnızlık kalesine dönüştü. Etrafı, artık fikirlerine meydan okuyan cesur dostlarla değil, her sözünü alkışlayan, her emrini sorgusuzca yerine getiren sadık memurlar, yaverler, katipler ve “evet efendimcilerle” çevriliydi. İktidarın zirvesi, aynı zamanda en yalnız noktasıdır. Bu yalnızlık, onun kişiliğini daha da sertleştirdi, güvensizliğini derinleştirdi ve onu, kendi düşüncelerinin yankılarından başka bir ses duyamadığı bir fildişi kuleye hapsetti. İşte bu fildişi kulenin en önemli sosyal ve siyasi kurumu, onun meşhur “sofrası” idi.

Çankaya sofraları, resmi tarihin ve popüler kültürün bize sunduğu gibi, ülkenin en parlak beyinlerinin bir araya gelerek özgürce fikir tartıştığı, memleket meselelerinin müzakere edildiği birer “cumhuriyet akademisi” değildi. Bu, tablonun sadece bir yüzüydü ve genellikle sofranın ilk saatleri için geçerliydi. Gecenin ilerleyen saatlerinde, alkolün de etkisiyle, bu sofralar, bir dost meclisinden çok, bir okul, bir mahkeme ve en önemlisi, bir sadakat testi mekanına dönüşürdü. En yakınındaki isimlerden Falih Rıfkı Atay’ın “Çankaya” adlı anı kitabının satır araları, bu trajedinin en canlı tanıklıklarıyla doludur. Atay, onun sofrasını, bir fikir alışverişi ortamından çok, herkesin sürekli olarak liderin ruh halini kolladığı, en küçük bir haddini aşma belirtisinin anında cezalandırıldığı gergin bir tiyatro sahnesi olarak tasvir eder. Bu sahnede tek bir başrol oyuncusu, tek bir öğretmen, tek bir hakim vardı: Mustafa Kemal.

Sofranın kuralları, yazılı olmasa da, son derece netti. O konuşur, diğerleri dinlerdi. O sorar, diğerleri cevaplardı. Fikir tartışmaları yapılırdı, ancak bu tartışmaların sınırlarını, yönünü ve nihai hükmünü her zaman o belirlerdi. Sofranın müdavimleri, genellikle dönemin başbakanı, bakanları, milletvekilleri, yüksek rütbeli subayları, yakın arkadaşları ve güvendiği aydınlardan oluşurdu. Ancak bu davetliler, hiçbir zaman kendilerini tam olarak rahat hissedemezlerdi. Her an, bir imtihandan geçirildiklerinin farkındaydılar. Mustafa Kemal, beklenmedik bir anda, sofradaki bir bakana, uzmanlık alanıyla ilgili son derece teknik bir soru sorabilir, onu terletebilir ve yetersiz bulursa herkesin içinde azarlayabilirdi. Bazen, bir milletvekilinden, yeni çıkarılacak bir kanun hakkında fikrini sorar, aldığı cevabı beğenmezse, “Sen ne anlarsın bu işten!” diyerek onu küçük düşürebilirdi. Bu, bir yandan devlet işlerinin ne kadar yakından takip edildiğini gösteren bir titizlikti; ancak diğer yandan, etrafındakileri sürekli bir gerilim ve performans anksiyetesi içinde tutan bir otorite gösterisiydi.

Sofrada en tehlikeli olan şey, ona dalkavukluk yapmak kadar, onunla hemfikir olmamak veya onun hoşuna gitmeyecek bir gerçeği ima etmekti. Ona yaranmak için abartılı övgüler düzenler, genellikle onun alaycı ve zeki tavrıyla ifşa edilir ve gözden düşerlerdi. Ancak ondan farklı düşündüğünü belli eden veya bir politikasını üstü kapalı da olsa eleştiren birinin akıbeti çok daha kötü olabilirdi. Bu kişi, anında onun hışmına uğrar, sert bir dille azarlanır ve büyük ihtimalle bir daha o sofraya davet edilmezdi. Sofradan kovulmak, sadece bir sosyal dışlanma değil, aynı zamanda siyasi kariyerin de sonu anlamına gelebilirdi. Bu yüzden, sofradakiler, adeta bir mayın tarlasında yürür gibi, her kelimelerini dikkatle seçmek, onun ruh halini, yüzündeki en küçük bir ifade değişikliğini bile takip etmek zorundaydılar. Ne zaman şaka yapılacağını, ne zaman ciddi olunacağını, ne zaman susulacağını ve ne zaman konuşulacağını bilmek, bir sanat haline gelmişti. Bu, bir fikir alışverişinden çok, bir hayatta kalma mücadelesiydi.

Bu durum, kaçınılmaz olarak, etrafında dürüst ve eleştirel seslerin tamamen yok olmasına, yerlerini sadece onu onaylayan, onun her fikrini alkışlayan bir “evet efendimciler” korosunun almasına neden oldu. Falih Rıfkı Atay, bu durumu, “Atatürk’ün en büyük talihsizliği, kendisine ‘Hayır’ diyebilecek tek bir dostu kalmamasıydı” diyerek özetler. Bir zamanlar, ona en sert eleştirileri yapmaktan çekinmeyen Kazım Karabekir, Rauf Orbay gibi isimler vardı. Onlar, onunla eşit düzeyde tartışabilir, bir kararının yanlış olduğunu yüzüne karşı söyleyebilirlerdi. Ama artık yoktular. Onların yerini, İsmet İnönü gibi son derece sadık ama genellikle onun gölgesinde kalmayı tercih eden teknokratlar veya Recep Peker gibi katı ve dogmatik particiler almıştı. Bu yeni çevre, ona farklı bir perspektif sunma, bir kararının muhtemel olumsuz sonuçlarını gösterme yeteneğinden veya cesaretinden yoksundu. Ona sunulan raporlar, verilen bilgiler, genellikle onun duymak isteyeceği şekilde filtreleniyor, kötü haberler veya olumsuz gelişmeler ya saklanıyor ya da önemsizleştiriliyordu. Mustafa Kemal, farkında olmadan, kendi yarattığı bir “yankı odasına” hapsolmuştu. Kendi düşünceleri, etrafındakilerin ağzından, kendisine daha da güçlenmiş bir şekilde geri dönüyordu.

Bu durumun en tehlikeli sonuçları, rejimin en radikal ve en acımasız kararlarının alınması sürecinde ortaya çıktı. Etrafında ona itidal tavsiye edebilecek, onu bu yoldan döndürebilecek veya en azından daha insani bir çözüm önerebilecek bir denge ve denetleme mekanizması kalmamıştı. Örneğin, 1937-38 Dersim Katliamı’na giden süreçte, Mustafa Kemal’in “Dersim bir çıbandır ve bu çıban temizlenmelidir” şeklindeki kesin ve katı tavrı, etrafındaki hiç kimse tarafından sorgulanmadı. Tam tersine, bu söz, “Emredersiniz Paşam, hemen gereğini yapalım” diyerek harekete geçen bir devlet aygıtı için bir emir telakki edildi. Oysa o günlerde, siyaset sahnesinde bir Kazım Karabekir olsaydı, belki de Doğu’yu ve aşiretleri çok daha iyi tanıyan biri olarak, askeri bir operasyonun yaratacağı insani felakete dikkat çekebilir, daha siyasi ve diplomatik bir çözüm önerebilirdi. Ancak o ses artık yoktu. Yalnızlık, lideri kendi düşüncelerinin doğruluğuna dair sarsılmaz bir inanca sürükler ve bu, zamanla bir paranoyaya dönüşebilir. Her eleştiri bir ihanet, her farklı görüş bir komplo olarak algılanmaya başlar. Nitekim Mustafa Kemal’in son yıllarında, en küçük bir muhalefet imasına bile gösterdiği orantısız tepkiler, bu derin güvensizliğin birer yansımasıydı. Kendisine en sadık isimlerden biri olan ve partinin genel sekreterliğini yapmış Recep Peker’i, bir anlık bir anlaşmazlıkta sofradan kovması gibi olaylar, iktidarın zirvesindeki insanın ne kadar kırılgan, ne kadar alıngan ve ne kadar öngörülemez olabildiğini gösteren küçük ama anlamlı örneklerdi.

Bu psikolojik portreyi tamamlayan en önemli unsur ise, onun son derece insani zaaflarıdır. Resmi tarihin ve Atatürk kültünün yarattığı “put,” kusursuz, hatasız ve insanüstü bir varlıktır. Oysa anılar ve yakınlarının tanıklıkları, onun, tüm büyük insanlar gibi, büyük zaaflara da sahip olduğunu gösterir. Falih Rıfkı, onun ani öfke nöbetlerinden, en yakınlarına bile sarf ettiği kırıcı ve aşağılayıcı sözlerden, alkolün etkisiyle girdiği derin melankoli ve karamsarlık krizlerinden sık sık bahseder. İnanılmaz bir sabırsızlığı ve detaylara olan takıntısı vardı. Bir sofranın düzeninden bir kanun metninin son virgülüne kadar her şeyin kendi kontrolünde ve kendi istediği gibi olmasını isterdi. Bu kontrol takıntısı, sadece bir mizaç özelliği değil, aynı zamanda etrafındaki dünyaya ve insanlara karşı duyduğu köklü güvensizliğin bir sonucuydu. Eğer her şey onun kontrolünde olmazsa, işlerin yanlış gideceğine, birilerinin hata yapacağına veya ihanet edeceğine dair sarsılmaz bir inancı vardı. Bu, bir yandan ona inanılmaz bir iş disiplini ve başarı getirirken, diğer yandan da etrafındakilerin inisiyatif almasını engelleyen, onları birer uygulayıcıya indirgeyen boğucu bir atmosfer yaratıyordu.

Onun en belirgin zaaflarından biri de, tarih önündeki imajına, kendi kişisel mitine olan neredeyse narsistik takıntısıydı. O, sadece bir ülke kurmakla yetinmemiş, aynı zamanda o ülkenin hafızasında nasıl hatırlanacağını da bizzat kendisi tasarlamak istemiştir. Bu takıntının en büyük ürünü, daha önce de değindiğimiz gibi, kendi tarihini bizzat kendisinin yazdığı Nutuk’tur. Ancak bu arzu, sadece Nutuk’la sınırlı kalmamıştır. Hayatının son yıllarında, Afet İnan gibi güvendiği tarihçiler aracılığıyla, okullarda okutulacak olan tarih kitaplarını bizzat kendisi yazdırmış veya redakte etmiştir. Bu kitaplarda, “Türk Tarih Tezi” gibi bilimsel dayanaktan yoksun teorilerle, Türklerin dünya medeniyetinin kurucusu olduğu iddia edilirken, Osmanlı ve İslam tarihi büyük ölçüde önemsizleştirilmiş veya olumsuzlanmıştır. Amaç, yeni nesillere, Cumhuriyet’le ve bizzat Atatürk’ün şahsıyla başlayan, şanlı ve seküler bir ulusal geçmiş anlatısı sunmaktı. O, sadece bir vatan kurtarıcısı değil, aynı zamanda kendi imajının da en titiz mimarıydı. Bu durum, onun ne kadar ileri görüşlü bir lider olduğunu gösterdiği kadar, aynı zamanda kendi mirasının objektif bir şekilde değerlendirilmesinden ne kadar çekindiğini ve kendi tarihsel rolünü mutlaklaştırma arzusunu da ortaya koyar.

Alkol, bu yalnızlık, güvensizlik ve devasa sorumluluk yüküyle başa çıkmak için sığındığı, ancak zamanla hem sağlığını hem de ruh halini kemiren en büyük düşmanı oldu. Çankaya sofraları, çoğu zaman sabahlara kadar süren içki alemlerine dönüşüyordu. Alkol, başlangıçta onun zihnini açan, onu daha yaratıcı ve daha konuşkan yapan bir yakıt işlevi görse de, gecenin ilerleyen saatlerinde, onu, derin bir hüzne, karamsarlığa ve hatta saldırganlığa iten bir zehre dönüşüyordu. Yakınlarının anıları, onun, alkolün etkisiyle, ölen silah arkadaşlarını, özellikle de Fethi Okyar gibi en sevdiklerini anarak hıçkırıklara boğulduğu, vatanın geleceği hakkında derin endişelere kapıldığı veya en sevdiklerine en ağır hakaretleri ettiği gecelerle doludur. Bu, dışarıdan bakıldığında her şeye hakim, sarsılmaz bir lider gibi görünen bir insanın, iç dünyasında ne kadar büyük fırtınalar yaşadığının, ne kadar derin bir yalnızlık ve melankoli içinde olduğunun en dokunaklı kanıtıdır. Siroz teşhisi konulduktan sonra bile, doktorların tüm uyarılarına rağmen içkiyi bırakamaması, bu bağımlılığın ne kadar derin ve ne kadar trajik olduğunu gösterir.

Sonuç olarak, Mustafa Kemal’in iktidarın zirvesindeki portresi, bir zafer ve güç tablosu olduğu kadar, aynı zamanda derin bir insani trajedinin de resmidir. O, ülkesini kurtarmak ve hayalindeki modern devleti kurmak için yola çıkmış, bu uğurda tüm engelleri ve tüm rakiplerini bir bir ortadan kaldırmıştır. Ancak bu yolda ilerlerken, en yakın dostlarını, yol arkadaşlarını, yani ruhunun bir parçasını da feda etmek zorunda kalmıştır. Çıktığı zirvede, siyaseten rakipsiz ama insani olarak yapayalnız kalmıştır. Bu yalnızlık ve güvensizlik, onu, etrafını sadece kendisini onaylayan seslerle ördüğü bir fildişi kuleye hapsetmiş, bu da kararlarındaki sertliği ve tavizsizliği daha da artırmıştır. Onu bir “put” olarak görmek, hem tarihi anlamayı imkânsızlaştırır hem de onun karmaşık ve çok katmanlı kişiliğine en büyük haksızlığı yapar. O, bir yandan ülkesini işgalden kurtarıp modern bir devlet kurma vizyonuna sahip bir deha, diğer yandan bu vizyon uğuruna en acımasız yöntemleri kullanmaktan çekinmeyen, en yakın dostlarını feda edebilen, derin güvensizlikler, kontrol takıntısı ve insani zaaflarla dolu bir faniydi. Onu bu bütünlüğü içinde, aydınlık ve karanlık yönleriyle birlikte anlamak, sadece bir lideri değil, aynı zamanda onun kişiliğinin derin izlerini taşıyan Cumhuriyet rejiminin kendisini de daha doğru anlamamızı sağlayacaktır. Zira “Ata-Türk”ün (Türklerin Babası) kurduğu bu rejim, tıpkı onun gibi, çocuklarının iyiliğini onlara rağmen düşünen, onları seven ama onlara asla tam olarak güvenmeyen, koruyucu ama aynı zamanda otoriter bir baba karakteri taşımaya devam edecekti.


Bölüm 22: Atatürk’ün Mirası: Kurtarıcı mı, Otokrat mı? Madalyonun İki Yüzü

İki asırlık bir sancılı modernleşme serüveninin, çökmüş bir imparatorluğun küllerinden doğan kanlı bir bağımsızlık savaşının ve bir toplumu köklerinden sökerek yeniden inşa etmeyi hedefleyen radikal bir devrimler silsilesinin sonunda, vardığımız noktada, tüm bu tarihsel dramın merkezindeki o anıtsal figürle, Mustafa Kemal Atatürk’le nihai bir yüzleşmeye gelmiş bulunuyoruz. O, bu uzun ve karmaşık anlatının hem başlangıcı hem de sonucudur. Bu yazı dizisi boyunca, onu heykelleşmiş bir put olarak değil, hırsları, korkuları, dehası ve acımasızlığıyla, tarihsel ve insani bir kişilik olarak anlamaya çalıştık. Şimdi ise, tüm bu analizlerin ışığında, geride bıraktığı o devasa ve çelişkili mirası, o madalyonun iki yüzünü, birbiriyle çatışan değil birbirini tamamlayan o aydınlık ve karanlık veçheleri bütünlüklü bir şekilde değerlendirme zamanıdır. Şurası inkâr edilemez bir tarihsel gerçektir ki, Mustafa Kemal Atatürk, çökmüş bir imparatorluğun ardından ülkenin emperyalist güçler tarafından parçalanmasını önleyen, askeri dehası ve siyasi liderliğiyle bir bağımsızlık savaşına önderlik eden ve modern bir ulus-devlet kuran istisnai bir tarihsel figürdür. Bu, onun aydınlık yüzü ve meşruiyetinin temel kaynağıdır. Ancak bu gerçek, madalyonun sadece bir yüzüdür. Bu aydınlık yüzün varlığı, onun kurduğu rejimin otoriter karakterini, iktidarı uğruna en yakın silah arkadaşlarını dahi acımasızca tasfiye ettiğini, tek parti diktatörlüğü altında her türlü muhalif sesi şiddetle ezdiğini ve homojen bir ulus yaratma projesi uğruna milyonlarca insanın hayatını karartan, büyük insani trajedilere yol açan demografik mühendislik ve kültürel kırım politikalarını uyguladığını görmezden gelmeyi veya meşrulaştırmayı gerektirmez. Bu iki yüz, birbiriyle çelişen değil, birbirini tamamlayan, aynı projenin ve aynı kişiliğin iki farklı veçhesidir. Onun kurtarıcılığı ile otokratlığı, devrimciliği ile acımasızlığı, aynı madalyonun ayrılmaz yüzleridir. Birini diğerine feda etmeye çalışmak, tarihi basitleştirmek ve anlamaktan vazgeçmektir.

Atatürk’ün mirasının en parlak ve en tartışmasız yüzü, şüphesiz onun bir “vatan kurtarıcısı” ve “devlet kurucusu” olmasıdır. 1918 sonbaharında Mondros Mütarekesi imzalandığında, Osmanlı İmparatorluğu fiilen sona ermişti. Başkent İstanbul dahil olmak üzere, ülkenin en stratejik noktaları İtilaf Devletleri tarafından işgal edilmiş, ordusu dağıtılmış, donanmasına el konulmuştu. Padişah ve hükümeti, galip devletlerin insafına sığınmaktan başka bir çare göremeyen, onursuz bir teslimiyet içindeydi. Sevr Antlaşması’yla ise, Türklere Anadolu’nun ortasında, denize çıkışı olmayan küçük bir devletçik bırakılarak, vatan coğrafyası tamamen parçalanmak isteniyordu. İşte bu tam bir umutsuzluk ve çöküş anında, Mustafa Kemal’in Samsun’a çıkarak başlattığı Milli Mücadele, tarihin akışını değiştiren bir irade ve cüret eylemidir. Onun liderliğinde, dağınık haldeki yerel direnişler (Kuva-yi Milliye) birleştirilmiş, Ankara’da yeni bir meclis ve hükümet kurularak direniş meşrulaştırılmış ve en nihayetinde, yokluklar içinde kurulan düzenli bir orduyla, kendisinden kat kat üstün askeri ve ekonomik güce sahip olan işgalci güçlere (öncelikle Yunanistan’a) karşı askeri bir zafer kazanılmıştır. Bu, yirminci yüzyılın ilk başarılı anti-emperyalist bağımsızlık savaşlarından biridir ve tüm mazlum milletlere ilham kaynağı olmuştur. Bu zafer olmasaydı, bugün Türkiye Cumhuriyeti diye bir devletin var olup olmayacağı bile son derece şüphelidir. Bu, onun mirasının, en ateşli muhaliflerinin bile teslim etmek zorunda olduğu, sarsılmaz temelidir.

Kuruculuk vasfı ise, sadece askeri zaferle sınırlı değildir. Asıl büyük ve kalıcı olan, bu zaferin ardından, küllerinden yepyeni, modern bir devlet ve ulus inşa etme projesidir. Mustafa Kemal, pek çok askeri liderin aksine, zaferden sonra kışlasına çekilmemiş, asıl savaşın cehalete, geriliğe ve köhnemiş kurumlara karşı şimdi başladığını ilan etmiştir. Onun vizyonu, teokratik ve çok uluslu bir imparatorluğun enkazı üzerine, laik, ulusal egemenliğe dayalı, yüzünü tamamen Batı’ya dönmüş modern bir cumhuriyet kurmaktı. Bu vizyon doğrultusunda, Saltanat ve Hilafet gibi altı yüz yıllık kurumları bir anda tarihe gömmüş, şeriat hukukunun yerine İsviçre Medeni Kanunu gibi laik hukuk sistemlerini ikame etmiş, eğitimi birleştirerek ve laikleştirerek medreselere son vermiş, kadınlara seçme ve seçilme hakkı gibi o dönemin pek çok Batı ülkesinde bile olmayan devrimci haklar tanımış, Harf Devrimi ile yeni bir alfabe ve kültür dünyasının kapılarını aralamış ve en nihayetinde, ümmet kimliğinin yerine modern bir ulus kimliği olan Türk kimliğini inşa etmeye çalışmıştır. Tüm bu devrimler, sadece on-on beş yıl gibi inanılmaz kısa bir sürede hayata geçirilmiştir. Bu, onun ne kadar kararlı, ne kadar radikal ve ne kadar ileri görüşlü bir devrimci olduğunu ortaya koyar. Bu aydınlanmacı ve modernleştirici miras, bugün Türkiye Cumhuriyeti’nin hala en temel dayanağını ve kimliğini oluşturan değerler bütünüdür.

Ancak madalyonun diğer yüzü, bu parlak başarıların hangi bedellerle ve hangi yöntemlerle elde edildiği sorusunda gizlidir. Atatürk’ün kurduğu Cumhuriyet, hiçbir zaman liberal veya çoğulcu bir demokrasi olmamıştır. O, en başından itibaren, liderin ve onun partisinin mutlak otoritesine dayalı, seçkinci ve otoriter bir rejim olarak tasarlanmıştır. Milli Mücadele’yi yürüten o renkli ve çok sesli Birinci Meclis, zaferden hemen sonra, liderin radikal devrimlerine bir engel teşkil ettiği için tasfiye edilmiş, yerine, liderin seçtiği kişilerden oluşan tek sesli bir meclis getirilmiştir. Cumhuriyet’in ilk muhalefet partisi olan Terakkiperver Fırka, “irticayı kışkırttığı” gibi zorlama bir bahaneyle kapatılmış, kurucuları olan Milli Mücadele’nin diğer kahramanları ise, İzmir Suikastı davası gibi bir siyasi komployla “vatan haini” ilan edilerek siyasetten ve tarihten silinmiştir. 1925’te çıkarılan Takrir-i Sükûn Kanunu ve onun uygulayıcısı olan İstiklal Mahkemeleri, rejime yönelik en küçük bir eleştiriyi bile en sert şekilde cezalandıran, basını susturan ve binlerce insanı idama veya sürgüne gönderen bir terör ve baskı aygıtı işlevi görmüştür. Bu, “milli irade” adına yola çıkan bir hareketin, iktidarını pekiştirdikten sonra, milli iradenin farklı seslerini nasıl boğduğunun ve tek bir iradeye, yani “Şef’in” iradesine indirgediğinin en net kanıtıdır. Onun otokratlığı, kurtarıcılığının bir bedeli değil, projesinin ayrılmaz bir parçasıydı.

Bu otoriter yapının en karanlık ve en trajik sonuçları ise, homojen bir ulus-devlet yaratma projesi uğruna uygulanan nüfus mühendisliği ve kültürel kırım politikalarında ortaya çıkmıştır. Cumhuriyet, İttihatçıların başlattığı Anadolu’yu Hristiyan unsurlardan arındırma projesini, Lozan’daki nüfus mübadelesi ile tamamlamıştır. Bu, yüz binlerce insanın, binlerce yıldır yaşadıkları anavatanlarından, sırf dinleri yüzünden sökülüp atılması anlamına gelen devasa bir insani trajedidir. Daha da önemlisi, yeni rejimin “tek dil, tek millet, tek kültür” idealine uymayan en büyük “iç sorun” olarak görülen Kürtlere yönelik uygulanan sistematik asimilasyon ve baskı politikalarıdır. Kürt kimliği ve dili inkâr edilmiş, “Dağ Türkleri” olarak adlandırılmış, Kürtçe konuşmak kamusal alanda yasaklanmış, isyanlar en kanlı şekilde bastırılmış ve Dersim’de olduğu gibi, on binlerce sivilin hayatına mal olan katliamlara varan “ıslah” operasyonları düzenlenmiştir. Benzer şekilde, Şapka Kanunu’na veya diğer devrimlere direnen muhafazakâr halk kitleleri de, “gerici” ve “yobaz” olarak damgalanmış, İstiklal Mahkemeleri’nde yargılanarak en ağır şekilde cezalandırılmıştır. Bu, aydınlanma ve modernleşme adına, halkın bir bölümünün kimliğinin, kültürünün ve inançlarının, devletin zorlayıcı gücüyle yok edilmeye çalışıldığı, derin ve iyileşmesi zor toplumsal yaralar açan bir süreçtir. Bu acımasızlık, onun devrimciliğinin ayrılmaz bir parçasıydı.

Peki, bu iki zıt yüzü nasıl bir araya getirebilir, nasıl bir bütün olarak anlayabiliriz? Birini diğerine feda etmeden, yani ya onu hatasız bir puta dönüştüren resmi ideolojinin tuzağına düşmeden ya da onu sadece kanlı bir diktatör olarak gören karşıt bir indirgemeciliğe sapmadan, bu karmaşık mirası nasıl değerlendirebiliriz? Bunun anahtarı, onu, kendi tarihsel bağlamı içinde, yani 20. yüzyılın başlarındaki dünya konjonktürü içinde değerlendirmektir. Atatürk, ne bir liberal demokrat ne de bir sosyalistti. O, çökmekte olan bir imparatorluğun askeri-bürokratik eliti içinden yetişmiş, temel derdi, ne pahasına olursa olsun devleti kurtarmak ve ayakta tutmak olan, pragmatik bir “devlet kurucusu” kuşağının en parlak ve en başarılı örneğiydi. O dönemde, dünyanın hiçbir yerinde, özellikle de yeni kurulan devletlerde, bugünkü anladığımız anlamda liberal bir demokrasi mevcut değildi. İtalya’da Mussolini, Rusya’da Lenin ve Stalin, İspanya’da Franco gibi liderlerin sahneye çıktığı, otoriter ve totaliter rejimlerin yükselişte olduğu bir çağdı. Atatürk’ün kurduğu tek parti rejimi, bu tarihsel bağlam içinde, o dönemin “zeitgeist”ına, yani zamanın ruhuna uygundu. Onun projesi, bir demokrasi projesi değil, bir ulus-devlet inşa etme projesiydi. Ve bu tür projeler, tarihin her döneminde, maalesef büyük acılar, baskılar ve dışlamalar üzerinden hayata geçirilmiştir. Bu, onun eylemlerini ahlaki olarak aklamaz, ancak tarihsel olarak anlamamızı sağlar.

Aynı zamanda, onun kişiliği ve psikolojisi de bu madalyonun iki yüzünü birleştiren harcı oluşturur. O, bir yandan, son derece rasyonel, zeki, stratejik ve ileri görüşlü bir liderdi. Ancak diğer yandan, İttihatçı yeraltı mücadelesinin ve yıllar süren savaşların içinde çelikleşmiş, son derece güvensiz, şüpheci ve kendi iradesi dışında hiçbir otoriteyi tanımayan bir karaktere sahipti. Mutlak gücü eline geçirdikçe, bu güvensizliği daha da derinleşmiş, onu, en yakın silah arkadaşlarını bile birer potansiyel rakip olarak görmeye ve tasfiye etmeye itmiştir. Kendi dehasına ve vizyonuna olan sarsılmaz inancı, onu, kendi projesinin doğruluğundan bir an bile şüphe duymayan, bu proje uğruna her türlü insani bedeli ödemeyi ve ödetmeyi göze alan tavizsiz bir devrimciye dönüştürmüştür. Çankaya’daki yalnızlığı, onun bu tavizsizliğini daha da pekiştirmiş, onu, kendi düşüncelerinin yankılarından başka bir ses duyamadığı bir dünyaya hapsetmiştir. Onun kurtarıcılığı dehasından, otokratlığı ise bu dehanın beslediği sarsılmaz kibrinden ve derin güvensizliğinden kaynaklanıyordu.

Sağlıklı bir toplum ve gelecek, geçmişini kutsal mitoslar ve sorgulanamaz putlar üzerine değil, gerçekler üzerine inşa eden toplumdur. Atatürk’ü, sadece bir kurtarıcı olarak kutsamak ve onun otoriter, baskıcı ve acımasız yönlerini görmezden gelmek, bugün Türkiye’nin yaşadığı pek çok demokratikleşme sorununun temelindeki o otoriter devlet geleneğini yeniden üretmekten başka bir işe yaramaz. Zira bu tek boyutlu “Ata” imgesi, kendisinden sonra gelen her lider için, eleştirilemez, yanılmaz ve her şeyi bilen bir “kurtarıcı” modeli sunmuş, siyaseti, rasyonel bir tartışma zemininden, liderlere iman veya ihanet ekseninde yürüyen bir iman savaşına dönüştürmüştür. Diğer yandan, onu sadece kanlı bir diktatör olarak görmek ve bir ulusu emperyalizmin pençesinden kurtaran, modern bir devlet kuran o devrimci dehasını inkâr etmek de, aynı derecede tarih dışı ve adaletsiz bir yaklaşımdır.

Gerçekçi ve adil bir değerlendirme, bu iki yüzü bir arada görmeyi gerektirir. O, hem ülkesini kurtaran bir kahraman hem de kendi iktidarı için en yakınlarını harcayan bir otokrattı. Hem kadınlara seçme hakkı veren aydınlanmacı bir devrimci hem de Dersim’de on binlerce sivilin katledilmesine onay veren acımasız bir devlet adamıydı. Hem “Yurtta sulh, cihanda sulh” diyen barışçı bir lider hem de kendi toplumunun bir bölümüne karşı kültürel bir savaş yürüten bir toplum mühendisiydi. Bu çelişkiler, onun zayıflığı değil, tarihsel büyüklüğünün ve karmaşıklığının bir parçasıdır. Ziya Hurşit’in yüz yıl önce yazdığı gibi, “kendi putunu kendi yapıp sonra ona tapan” bir milletin, o putun gölgesinden çıkarak olgunlaşmasının ve gerçek anlamda demokratik bir kültüre ulaşmasının zamanı gelmiştir ve geçmektedir. Bu, Atatürk’ü tarihten silmek veya başarılarını inkâr etmek değil, tam tersine, onu ait olduğu yere, yani insanüstü bir mite dönüştürüldüğü Olimpos Dağı’ndan indirip, başarıları, hataları, vizyonu ve acımasızlığıyla birlikte, eleştirel aklın ve tarih biliminin nesnesi haline getirmektir. Ancak ve ancak geçmişin bu aydınlık ve karanlık tüm yüzleriyle dürüstçe, cesurca ve bütünüyle yüzleşildiğinde, onun mirasının bugünkü siyasi hayatımızı zehirleyen otoriter ve dışlayıcı yönlerinden arınıp, evrensel değerlerle bağdaşan ilham verici yönlerini sahiplenebiliriz. Sağlıklı bir gelecek, ancak geçmişin hayaletlerinden kurtularak inşa edilebilir ve bu kurtuluşun tek yolu, putları kırmaktan geçer. Bir sonraki ve son bölümde, bu karmaşık mirasın günümüz Türkiye’sindeki yansımalarını, Atatürk mitosuyla yüzleşmenin neden hala bu kadar zor ve sancılı olduğunu ve daha demokratik bir gelecek için bu yüzleşmenin neden kaçınılmaz olduğunu ele alacağız.


Bölüm 23: Babanın Gölgesinde: İsmet İnönü ve Değişmeyen “Milli Şef” Geleneği

Mustafa Kemal Atatürk’ün 10 Kasım 1938’de hayata veda etmesi, sadece bir liderin ölümü değil, aynı zamanda onun şahsında somutlaşan bir devrin, bir mitin de sonuydu. Dolmabahçe Sarayı’nda son nefesini verdiğinde, arkasında, siyasi ve kültürel olarak tamamen kendi iradesiyle şekillendirdiği, tüm muhalif seslerin susturulduğu, tek bir partinin ve tek bir ideolojinin mutlak hakimiyetindeki bir Türkiye bırakmıştı. Onun ölümü, rejimin geleceğine dair derin bir belirsizlik ve endişe yarattı. “Ata” gitmişti, peki şimdi ne olacaktı? Onun karizması, dehası ve sarsılmaz otoritesi olmadan bu tek parti rejimi ayakta kalabilir miydi? Bu soruların cevabı, Atatürk’ün en yakın silah arkadaşı, Lozan kahramanı, uzun yıllar başbakanlığını yapmış ve onun tarafından zaman zaman en sert şekilde eleştirilse de her zaman en sadık yoldaşı olmuş bir isimde gizliydi: İsmet İnönü. Atatürk’ün ölümünün hemen ardından, meclis tarafından oybirliğiyle ikinci cumhurbaşkanı olarak seçilen İnönü, sadece bir devlet başkanlığı koltuğunu değil, aynı zamanda devasa bir mirası, bir gölgeyi ve o gölgenin altında kendi iktidarını kurma gibi son derece zorlu bir görevi de devralıyordu. İnönü’nün iktidar dönemi, genellikle Atatürk döneminin bir devamı, bir gölgesi olarak görülse de, aslında çok daha karmaşık bir dinamiği barındırır. Bu dönem, bir yandan Atatürk’ün kurduğu tek parti ve tek şef modelinin, bu kez “Milli Şef” unvanıyla İnönü’nün şahsında daha da kurumsallaştığı ve katılaştığı, diğer yandan ise II. Dünya Savaşı’nın yarattığı olağanüstü koşullar altında rejimin kendi iç çelişkileriyle yüzleştiği ve en nihayetinde kontrollü de olsa çok partili hayata geçişin kapısını araladığı bir geçiş dönemidir. İnönü’nün hikayesi, devasa bir kurucu babanın gölgesinde hem onun mirasına sadık kalmaya hem de kendi liderliğini ispat etmeye çalışan bir halefin trajedisidir. Bu süreç, Türkiye’deki “değişmeyen şef” geleneğinin, liderin adı değişse bile, sistemin otoriter ruhunun nasıl devam ettiğini gösteren en çarpıcı örneklerden birini oluşturur.

İsmet İnönü, karakter olarak Atatürk’ün tam zıddıydı. Atatürk ne kadar karizmatik, atılgan, devrimci ve halkla doğrudan ilişki kuran bir liderse, İnönü o kadar içe kapanık, temkinli, bürokratik ve mesafeli bir devlet adamıydı. O, bir halk kahramanı değil, bir kurmay subaydı. Dehası, cephedeki cüretkâr manevralardan çok, Lozan’daki gibi satranç oyununu andıran diplomatik müzakerelerde veya devletin karmaşık idari çarklarını titizlikle işletmesinde ortaya çıkıyordu. Atatürk, devrimleri yapan, yıkan ve yeniden kuran bir “kurucu” iken, İnönü, o devrimleri korumayı, yerleştirmeyi ve devleti bir saat gibi tıkır tıkır işletmeyi kendine görev edinen bir “koruyucu”ydu. Bu karakter farklılığı, onun iktidar tarzını da belirledi. Atatürk’ün Çankaya sofralarındaki bohem ve öngörülemez atmosferin yerini, İnönü’nün Pembe Köşk’ündeki düzenli, disiplinli ve neredeyse sıkıcı bir bürokratik rutin aldı. Ancak bu sakin görüntünün altında, İnönü, devraldığı tek parti rejiminin otoriter yapısını korumak ve hatta derinleştirmek konusunda, en az Atatürk kadar kararlıydı.

Onun cumhurbaşkanı seçilmesinden kısa bir süre sonra, 1938’de toplanan Cumhuriyet Halk Partisi’nin Olağanüstü Kurultayı, yeni dönemin ruhunu belirleyen en önemli olay oldu. Bu kurultayda, iki temel ve sembolik karar alındı. Birincisi, Atatürk’e “Ebedi Şef” unvanı verilirken, İsmet İnönü’ye de partinin “değişmez genel başkanı” ve “Milli Şef” unvanları verildi. Bu, basit bir unvan değişikliği değildi. Bu, Atatürk’le özdeşleşen “tek şef” modelinin, onun ölümüyle sona ermediğini, sistemin bir parçası olduğunu ve artık İnönü’nün şahsında devam edeceğini ilan eden bir manifestoydu. Rejim, lidersiz kalamazdı; bir “Ata” gitmiş, yerine yeni bir “Milli Baba” gelmişti. Bu karar, aynı zamanda, Celal Bayar gibi Atatürk’ün son döneminde başbakanlık yapmış ve potansiyel bir rakip olarak görülebilecek isimlere karşı da İnönü’nün liderliğini tescilleyen bir güç gösterisiydi.

İkinci önemli karar ise, parti teşkilatında “Müstakil Grup” adı verilen bir yapının kurulmasıydı. Kağıt üzerinde bu, parti içinde hükümetin icraatını denetleyecek, eleştirel bir ses oluşturacak bir mekanizma gibi sunuldu. Ancak gerçekte amacı, parti içindeki olası muhalif sesleri, kontrol altında tutulabilen, zararsız ve resmi bir kanalın içine hapsederek, onların parti dışında veya daha tehlikeli bir şekilde örgütlenmesini engellemekti. Bu, rejimin, en küçük bir muhalefet potansiyelini bile nasıl kontrol etme ve ehlileştirme arayışında olduğunu gösteren tipik bir otoriter taktikti. Demokrasiye bir gönderme yapılıyormuş gibi görünürken, aslında demokrasinin ruhu olan bağımsız muhalefet fikri daha doğmadan boğuluyordu.

“Milli Şef” kültü, kısa sürede, Atatürk kültünü aratmayacak, hatta bazı yönlerden onu aşacak bir yaygınlığa ulaştı. Devlet dairelerinden, okullardan, dükkanlardan Atatürk portreleri yavaş yavaş kaldırılıp yerlerine İnönü’nün portreleri asılmaya başlandı. Pul ve banknotların üzerinden Atatürk’ün resmi kaldırılarak İnönü’nün resmi basıldı. Stadyumlarda, resmi törenlerde, on binlerce genç, hep bir ağızdan “Şefimiz İnönü, varol!” diye bağırıyordu. Okul kitapları, sadece Atatürk’ün değil, aynı zamanda “İkinci Adam” İnönü’nün de kahramanlıklarını ve devlete hizmetlerini anlatan sayfalarla dolduruldu. Bu, sadece bir lider değişikliği değil, aynı zamanda rejimin kendi meşruiyetini, ölen kurucunun karizmasından alıp, yaşayan yeni liderin şahsına devşirme çabasıydı. Ancak bu çaba, her zaman yapay ve zorlama kaldı. Atatürk kültü, en azından bir bağımsızlık savaşı kazanmış ve bir devlet kurmuş olmanın getirdiği gerçek ve organik bir temel üzerine oturuyordu. İnönü kültü ise, daha çok devletin propaganda aygıtları tarafından tepeden inmeci bir şekilde yaratılmaya çalışılan, halk nezdinde hiçbir zaman aynı karşılığı bulamayan bir ikame gibiydi. Bu durum, pek çok eski Kemalist ve Atatürk’e gönülden bağlı insan arasında, İnönü’nün, Atatürk’ün mirasına ihanet ettiği ve kendi kişisel kültünü yaratmaya çalıştığı yönünde bir kırgınlık ve tepki de yarattı.

İnönü döneminin karakterini belirleyen en önemli dış faktör, şüphesiz, 1939’da patlak veren ve tüm dünyayı bir yangın yerine çeviren II. Dünya Savaşı oldu. Bu savaş, genç Cumhuriyet için en büyük beka sınavıydı. Bir yanda, Balkanlar’ı ve Ege adalarını işgal ederek Türkiye’nin sınırlarına dayanan Nazi Almanyası ve Faşist İtalya, diğer yanda ise, tarihsel düşman Rusya’yı da içinde barındıran Müttefik Devletler vardı. Her iki taraf da, Türkiye’yi kendi yanlarında savaşa sokmak için yoğun bir diplomatik ve askeri baskı uyguluyordu. İşte bu son derece hassas ve tehlikeli ortamda, İsmet İnönü, en büyük yeteneğini, yani sabırlı, temkinli ve usta bir diplomat olma yeteneğini konuşturdu. Atatürk’ten devraldığı “Yurtta sulh, cihanda sulh” ilkesine sıkı sıkıya bağlı kalarak, her iki tarafı da oyalayan, dengeleyen ve son ana kadar ülkeyi savaşın dışında tutmayı başaran bir “aktif tarafsızlık” politikası izledi. Bu, onun şüphesiz en büyük tarihsel başarısıdır. Eğer Türkiye, İnönü’nün bu basiretli politikası olmasaydı, I. Dünya Savaşı’nda olduğu gibi yeni bir maceraya sürüklenip, belki de toprak bütünlüğünü bir kez daha tehlikeye atabilirdi. O, ülkeyi, yeni bir yıkımdan kurtaran adam olarak tarihe geçti.

Ancak bu büyük başarının, ülke içinde ödenen çok ağır bir bedeli oldu. Savaş ekonomisi, Türkiye’yi adeta bir kıtlık ve sefalet dönemine soktu. Ülkenin tüm kaynakları, savaşa girme ihtimaline karşı silah altında tutulan bir milyonluk bir orduyu beslemeye harcanıyordu. Bu durum, temel tüketim maddelerinde (ekmek, şeker, gazyağı vb.) büyük bir kıtlığa yol açtı ve hükümet, bu ürünleri karneyle dağıtmak zorunda kaldı. Karaborsacılık, yolsuzluk ve enflasyon, halkın belini büktü. Milli Şef rejimi, bu ekonomik zorluklarla başa çıkmak ve savaşın yükünü finanse etmek için, tek parti yönetiminin en baskıcı ve en adaletsiz uygulamalarından bazılarını hayata geçirdi. Bunların en meşhuru, 1942 yılında çıkarılan Varlık Vergisi Kanunu’ydu. Kağıt üzerinde, savaş koşullarında olağanüstü servet kazananları vergilendirmeyi amaçlayan bu kanun, uygulamada, büyük ölçüde ülkedeki gayrimüslim (Rum, Ermeni, Yahudi) tüccar ve iş adamlarını hedef alan, ırkçı ve ayrımcı bir ekonomik tasfiye operasyonuna dönüştü. Vergi komisyonları, tamamen keyfi ve fahiş miktarlarda vergiler belirlediler. Bu vergiyi ödeyemeyen yüzlerce gayrimüslim iş adamı, Erzurum Aşkale’deki çalışma kamplarına gönderilerek, taş kırmaya mahkûm edildiler. Bu uygulama, hem İttihatçıların “Milli İktisat” politikasının bir devamı niteliğindeydi hem de Cumhuriyet’in laik ve eşitlikçi ilkeleriyle taban tabana çelişen, rejimin yüzündeki en kara lekelerden biriydi.

Benzer şekilde, 1940 yılında çıkarılan Milli Korunma Kanunu, hükümete, ekonomiye ve toplumsal hayata dair neredeyse sınırsız yetkiler verdi. Hükümet, bu kanuna dayanarak, fiyatları belirleyebiliyor, fabrikalara ve tarım ürünlerine el koyabiliyor, vatandaşlara zorunlu çalışma yükümlülüğü getirebiliyordu. Bu, devletin, “milli menfaatler” adına, özel mülkiyet ve bireysel özgürlükler alanına en radikal şekilde müdahale ettiği, adeta bir “savaş komünizmi” uygulamasıydı. Bu baskıcı ekonomik politikalar, savaşın yarattığı sefaletle birleşince, halk arasında tek parti yönetimine ve bizzat Milli Şef İnönü’ye karşı derin bir öfke ve hoşnutsuzluk birikmesine neden oldu. Atatürk dönemindeki baskı, en azından devrimlerin ve kalkınmanın yarattığı bir coşku ve umutla birleşiyordu. İnönü dönemindeki baskı ise, kıtlık, yoksulluk ve adaletsizlikle birleşerek, halkın gözünde rejimi gayrimeşru kılan bir zulme dönüştü.

Savaşın sonuna doğru, dünyanın siyasi manzarası kökten değişmişti. Faşist rejimler (Almanya, İtalya) yenilmiş, onların yerine, ABD ve Sovyetler Birliği liderliğinde iki yeni süper güç ve iki yeni ideolojik kamp (liberal demokrasi ve komünizm) ortaya çıkmıştı. Türkiye, savaşın sonunda Müttefiklerin yanında sembolik olarak yer alsa da, Sovyetler Birliği’nin boğazlar ve doğu illeri üzerindeki tehditkâr talepleriyle karşı karşıya kaldı. İnönü ve devletin yönetici eliti, bu yeni soğuk savaş ortamında, Sovyet tehdidine karşı ayakta kalabilmenin tek yolunun, Batı bloğuna, yani ABD ve İngiltere’nin liderliğindeki “hür dünya”ya dahil olmak olduğunu gördüler. Ancak Batı’ya dahil olmanın bir ön koşulu vardı: Türkiye’nin, artık bir utanç kaynağı olarak görülen tek parti rejimini terk ederek, “demokratik” bir rejime geçmesi gerekiyordu. San Francisco’da Birleşmiş Milletler’i kuran toplantıya katılan Türk delegelerine, bu mesaj Batılı müttefikleri tarafından açıkça iletilmişti. Bu dış baskı, ülke içinde birikmiş olan o devasa toplumsal hoşnutsuzlukla birleşince, İnönü’yü, kariyerinin en riskli ama aynı zamanda en tarihsel kararını almaya itti: Kontrollü bir şekilde de olsa, çok partili hayata geçmek.

Bu, bir demokrasi aşığı olduğu için değil, son derece pragmatik bir devlet adamı olduğu için alınmış bir karardı. İnönü, rejimin bu haliyle daha fazla devam edemeyeceğini, içerideki patlamayı önlemenin ve dışarıdaki Sovyet tehdidini dengelemenin tek yolunun, sistemin buharını boşaltacak bir emniyet supabı, yani kontrollü bir muhalefet partisi kurmak olduğunu görmüştü. Bu adımı atarken, muhtemelen, 1930’daki Serbest Fırka deneyiminde olduğu gibi, bu yeni partiyi de bir süre sonra kontrol altına alabileceğini veya kapatabileceğini düşünüyordu. Ancak bu kez, hem toplumsal muhalefetin dinamikleri hem de uluslararası konjonktür çok daha farklıydı.

Çok partili hayata geçişin ilk adımı, 1945 yılında, CHP içinden çıkan dört önemli ismin –Celal Bayar, Adnan Menderes, Fuat Köprülü ve Refik Koraltan– meclise bir önerge vererek, ülkede ve partide daha fazla demokrasi talep etmesiyle atıldı. Bu “Dörtlü Takrir”, başlangıçta parti yönetimi tarafından reddedildi ve bu isimler partiden ihraç edildi. Ancak bu, bardağı taşıran son damla oldu. Bu dört isim, Ocak 1946’da Demokrat Parti’yi (DP) kurarak, yirmi yedi yıllık tek parti rejiminin ardından, ülkenin yeni ve en güçlü muhalefet partisi oldular. DP, program olarak CHP’den çok farklı değildi; onlar da Kemalist devrimlere bağlıydılar. Ancak üslup olarak, halkın dilinden konuşuyor, tek parti rejiminin baskılarını, yolsuzluklarını ve kıtlık yıllarını eleştiriyor ve daha fazla özgürlük, daha liberal bir ekonomi ve en önemlisi, dine daha saygılı bir yönetim vaat ediyorlardı. Bu mesaj, yıllardır baskı altında olan halk kitleleri, toprak ağaları, tüccarlar ve muhafazakâr kesimler nezdinde büyük bir karşılık buldu.

İnönü ve CHP, bu yeni ve beklenmedik derecede güçlü muhalefet karşısında ne yapacaklarını bilemediler. İlk tepkileri, eski baskıcı reflekslerle oldu. 1946 yılında yapılan ilk çok partili seçimler, tarihe “şaibeli seçim” olarak geçti. Açık oy, gizli tasnif gibi anti-demokratik yöntemler kullanılarak, seçim sonuçlarına büyük ölçüde hile karıştırıldı ve CHP’nin ezici bir çoğunlukla kazanması sağlandı. Ancak bu, DP’nin yükselişini durduramadı. Tam tersine, onları halkın gözünde daha da mağdur ve meşru hale getirdi. İnönü, bir yol ayrımındaydı: Ya 1946’daki gibi baskı ve hileyle iktidarını sürdürecek ve ülkeyi bir iç savaşın eşiğine getirecek ya da gerçekten demokratik bir seçim riskini göze alacaktı. O, tarihsel bir kararla, ikincisini seçti. 1950 yılında yapılan seçimlerin, adil ve dürüst bir şekilde yapılması için gerekli yasal düzenlemeleri yaptı. 14 Mayıs 1950’de yapılan seçimlerin sonuçları, Türk siyasi tarihi için bir deprem niteliğindeydi. Yirmi yedi yıllık iktidarının ardından, Cumhuriyet Halk Partisi, büyük bir hezimete uğradı ve Demokrat Parti, ezici bir çoğunlukla tek başına iktidara geldi.

İsmet İnönü’nün, bu seçim sonuçlarını sükûnetle kabul ederek, iktidarı barışçıl bir şekilde rakibine devretmesi, onun siyasi kariyerinin belki de en büyük ve en onurlu anıdır. O gün, isterse orduyu kullanarak bu sonuca direnebilir ve ülkeyi bir diktatörlüğe sürükleyebilirdi. Ancak o, kendi kurduğu ve yıllarca yönettiği rejimin, kendi koyduğu kurallarla yıkılmasına izin vererek, Türkiye’de demokrasinin kapısını aralayan adam oldu. Bu yüzden, o, hem Türkiye’nin en uzun süreli tek parti şefi hem de o rejimi kendi rızasıyla sona erdiren ilk demokratı olarak, tarihin en çelişkili ve en karmaşık figürlerinden biri olarak kaldı. Bir sonraki bölümde, 27 yıllık “baba”nın gölgesinin kalktığı, halkın “Yeter! Söz Milletin!” diyerek kendi iradesini sandığa yansıttığı bu yeni dönemi, yani Demokrat Parti iktidarını ve Adnan Menderes figürünü ele alacağız. Ancak göreceğiz ki, babanın gölgesi, sanıldığından çok daha uzun ve kalıcıydı. Yeni iktidar da, gücü eline geçirdikçe, devraldığı o otoriter devlet aygıtını kendi rakiplerine karşı kullanmaktan ve kendi “sivil şefliğini” yaratmaktan çekinmeyecekti.


Bölüm 24: İlk Sivil Meydan Okuma: Adnan Menderes – “Yeter Söz Milletin”den “Demokrat Despot”a

14 Mayıs 1950 sabahı, Türkiye, yirmi yedi yıllık derin bir uykudan uyanmış gibiydi. Sandıklardan çıkan sonuçlar, sadece bir iktidar değişikliği değil, aynı zamanda sessiz, yorgun ve öfkeli bir halkın, kendisini yıllardır “eğiten”, “yola getiren” ve çoğu zaman hor gören seçkinci “devlet babasına” karşı isyanının, bir “beyaz devrimin” ilanıydı. Demokrat Parti’nin (DP) o sihirli sloganı, “Yeter! Söz Milletin!”, sadece bir seçim vaadi olmaktan çıkmış, ülkenin dört bir yanında, köylerde, kasabalarda ve şehirlerin varoşlarında bir özgürlük çığlığına dönüşmüştü. İktidara gelen Adnan Menderes ve arkadaşları, bu çığlığın taşıyıcısı, bu isyanın lideri olarak görülüyorlardı. Onlar, asker kökenli, sert ve mesafeli paşaların yerine, halkın içinden gelen, kravatlı, sivil ve en önemlisi, halkın dilinden konuşan, onun dertlerini anlayan, onun inançlarına saygı duyan yeni bir lider tipini temsil ediyorlardı. Menderes dönemi, Türkiye’nin o otoriter ve tek tipçi devlet geleneğine karşı, halkın iradesinin, çoğulculuğun ve sivil siyasetin ilk büyük meydan okuması olarak başladı. Ancak tarihin trajik bir tekerrürü olarak, bu büyük özgürlük ve demokrasi umudu, on yıllık bir iktidarın sonunda, gücün zehirleyici doğasıyla tanışarak, kendi karşıtına dönüşecekti. “Yeter! Söz Milletin!” diyerek yola çıkan Adnan Menderes, iktidarının son yıllarında, kendisine yönelik her eleştiriyi “vatan hainliği” olarak gören, basını susturan, muhalefeti ezmeye çalışan ve en nihayetinde, kendisini iktidara getiren o demokratik kuralları çiğneyen bir “demokrat despota” dönüşecekti. Onun bu trajik yolculuğu, Türkiye’deki o köklü devlet zihniyetinin, iktidara kim gelirse gelsin, onu nasıl kendi otoriter kalıbına soktuğunun ve “milli irade” kavramının, demokrasi için bir güvence olmaktan çıkıp, nasıl bir çoğunluk despotizminin meşruiyet aracına dönüşebileceğinin en sarsıcı ve en öğretici örneğidir.

Demokrat Parti’nin 1950’deki zaferinin arkasındaki toplumsal dinamikleri anlamak, Menderes figürünün neden bu kadar büyük bir halk desteği bulduğunu ve bir efsaneye dönüştüğünü kavramak için hayati öneme sahiptir. DP, sadece bir siyasi parti değil, aynı zamanda tek parti rejiminin tüm mağdurlarının, dışlanmışlarının ve memnuniyetsizlerinin bir araya geldiği devasa bir toplumsal koalisyondu. Bu koalisyonun en temel ve en geniş tabanını, şüphesiz, yıllardır Cumhuriyet Halk Partisi’nin (CHP) laikçi ve tepeden inmeci politikaları altında ezildiğini hisseden dindar ve muhafazakâr halk kitleleri oluşturuyordu. Onlar için CHP, Ezanı Türkçeleştiren, tekkeleri kapatan, din eğitimini yasaklayan ve kendi inançlarını “gericilik” olarak damgalayan baskıcı bir rejimin adıydı. Adnan Menderes ise, miting meydanlarında halkın dini duygularını okşayan, ezanın yeniden Arapça okunmasını sağlayarak onlara en büyük sembolik hediyeyi veren ve devletin dinle barışacağının sinyallerini veren bir kurtarıcıydı. Menderes’in “Siz isterseniz hilafeti bile geri getirirsiniz” gibi sözleri, bu kitleler nezdinde, ona sarsılmaz bir sevgi ve sadakat bağıyla bağlanmalarını sağladı.

Koalisyonun ikinci önemli ayağını, CHP’nin katı devletçi ekonomi politikalarından bunalmış olan taşralı tüccarlar, küçük sanayiciler ve toprak ağaları oluşturuyordu. Onlar için CHP rejimi, bürokratik engellerle, ağır vergilerle ve devletin her şeye müdahale etmesiyle, özel girişimin önünü tıkayan bir sistemdi. DP ise, daha liberal bir ekonomi, daha az devlet müdahalesi, özel sektöre daha fazla kredi ve teşvik vaat ediyordu. Bu, kendi işini kurmak, zenginleşmek ve sınıf atlamak isteyen, yeni palazlanan Anadolu burjuvazisi için karşı konulmaz bir vaatti. Üçüncü olarak, CHP’nin seçkinci ve halka tepeden bakan tavrından rahatsız olan, kendilerini sürekli “cahil” ve “adam edilmesi gereken” bir kitle olarak görülmekten bıkan milyonlarca sıradan insan vardı. Menderes, onların bu onur kırıklığını anlayan, onlara “efendi” olduklarını hatırlatan, onların dilinden konuşan bir liderdi. Onun o meşhur “kibarlığı”, mitinglerde halkla kurduğu sıcak ve doğrudan ilişki, onu, soğuk ve mesafeli “Milli Şef” İnönü’nün tam zıttı, halkın kendi öz evladı olarak konumlandırıyordu. Bu üç temel dinamiğin birleşimi, DP’yi, sadece bir parti değil, adeta bir halk hareketine, bir “sessiz çoğunluğun” isyanına dönüştürdü.

İktidarının ilk yılları (1950-1954), bu büyük umudun ve beklentinin karşılığını bulduğu, bir “altın çağ” olarak yaşandı. Menderes hükümeti, ilk iş olarak, yirmi yedi yıllık tek parti rejiminin en baskıcı sembollerinden bazılarını ortadan kaldırdı. En önemlisi, 18 yıldır Türkçe okunan Ezan, yeniden Arapça aslıyla okunmaya başlandı. Bu, sadece bir dil değişikliği değil, aynı zamanda devletin, halkın dini kimliğine ve hassasiyetlerine saygı duyduğunun en güçlü ilanıydı ve Menderes’i bir gecede bir halk kahramanına dönüştürdü. Köy Enstitüleri, “komünist yuvası” olduğu gerekçesiyle kapatılarak, muhafazakâr kesimlerin gönlü alındı. Ekonomide, CHP’nin devletçi politikaları terk edilerek, liberal ve dışa açık bir modele geçildi. Marshall Yardımı’nın da desteğiyle, tarımda makineleşmeye (traktörleşme), karayolu yapımına ve sanayiye büyük yatırımlar yapıldı. Bu politikalar, özellikle kırsal kesimde, bir refah ve zenginleşme hissi yarattı. İlk defa traktör sahibi olan köylü, tarlasından daha fazla ürün alıyor, yapılan yeni yollarla ürününü şehre daha kolay ulaştırıyor ve para kazanıyordu. Bu ekonomik rahatlama, Menderes’e olan halk desteğini adeta perçinledi. 1954 seçimlerinde, DP, oylarını daha da artırarak, tarihin en büyük seçim zaferlerinden birini kazandı. Menderes, artık iktidarının zirvesindeydi ve adeta dokunulmaz bir liderdi.

Ancak iktidarın zirvesi, aynı zamanda yozlaşmanın ve otoriterleşmenin başladığı yerdir. Menderes, 1954 seçim zaferinin ardından, kendisine verilen bu devasa halk desteğini, “milli iradenin” mutlak bir tecellisi olarak görmeye başladı. Ona göre, sandıktan çıkan bu sonuç, sadece bir hükümetin seçilmesi değil, aynı zamanda halkın, kendisinin şahsına ve politikalarına kayıtsız şartsız bir onay vermesiydi. Bu “milli irade” fetişizmi, onu, giderek, kendisini eleştiren her sesi, sadece bir muhalefet olarak değil, “milletin iradesine karşı gelen” bir ihanet olarak görmeye itti. Demokrasi, farklı fikirlerin bir arada yaşadığı bir sistem olmaktan çıkıp, çoğunluğun, azınlık üzerinde mutlak bir tahakküm kurduğu bir “çoğunluk despotizmine” dönüşmeye başladı. “Yeter! Söz Milletin!” sloganı, yerini yavaş yavaş, “Yeter! Söz Benim!” anlayışına bırakıyordu.

Bu otoriterleşme eğiliminin ilk ve en belirgin hedefi, basın oldu. Menderes, iktidarının ilk yıllarında kendisine büyük destek veren basının, ekonomik sorunlar baş göstermeye başlayınca eleştirel bir tutum takınmasından büyük bir rahatsızlık duyuyordu. Bu eleştirileri susturmak için, bir dizi baskıcı kanun çıkarıldı. Gazetecileri, “hükümetin itibarını sarsacak” veya “milli menfaatlere aykırı” yayın yapmaları durumunda, ağır hapis ve para cezalarına çarptıran yasalar yürürlüğe kondu. Hüseyin Cahit Yalçın, Metin Toker gibi dönemin en önemli gazetecileri, yazdıkları yazılar nedeniyle hapse atıldı. Hükümet, resmi ilan ve reklamları, sadece kendisini destekleyen gazetelere vererek, muhalif basını ekonomik olarak çökertmeye çalıştı. Bu, CHP dönemindeki sansürden farklı, daha sinsi bir baskıydı. Artık gazeteler kapatılmıyor, ama yazarları hapse atılarak ve ekonomik olarak boğularak, kendi kendilerine bir “otosansür” uygulamaya zorlanıyorlardı.

İkinci hedef, ana muhalefet partisi olan CHP ve onun lideri İsmet İnönü’ydü. Menderes, İnönü’yü, tek parti döneminin “Milli Şef”i olarak, geçmişin tüm günahlarının sorumlusu olarak görüyordu ve ona karşı kişisel bir kin besliyordu. Bu kin, zamanla, muhalefetin meşruiyetini tanımayan, onu yok edilmesi gereken bir düşman olarak gören bir devlet politikasına dönüştü. DP’li milletvekilleri, meclis kürsüsünden sürekli olarak İnönü’ye ve CHP’ye hakaret ediyor, onları “dinsizlikle”, “vatan hainliğiyle” ve “millet düşmanlığıyla” suçluyorlardı. Daha da ileri gidilerek, İnönü’nün yurt gezileri, DP’li militanların ve yerel yöneticilerin organize ettiği saldırılarla engellenmeye çalışıldı. Uşak’ta, Topkapı’da ve Kayseri’de, İnönü’nün konvoyu taşlandı, yolu kesildi ve fiziki saldırılara maruz kaldı. Bu, siyasi rekabetin, adeta bir iç savaş provasına dönüştüğü, son derece tehlikeli bir tırmanıştı. Devletin polisi ve jandarması, bu saldırılara seyirci kalarak, muhalefet liderinin can güvenliğini bile korumaktan aciz kalıyor veya korumak istemiyordu.

Üniversiteler ve yargı gibi özerk olması gereken kurumlar da bu baskıdan nasibini aldı. Hükümet, üniversite rektörlerini ve dekanlarını doğrudan atama yetkisini ele alarak, akademik özerkliği fiilen ortadan kaldırdı. Kendisini eleştiren profesörler (Hüseyin Naili Kubalı gibi) üniversiteden ihraç edildi. Yargı bağımsızlığı da, hakimlerin ve savcıların sürekli olarak hükümetin baskısı altında tutulması, terfilerinin ve atamalarının siyasi kararlarla yapılması yoluyla aşındırıldı. Menderes ve hükümeti, kendilerini kanunların üzerinde, “milli iradenin” yegane temsilcisi olarak görüyor ve bu iradeye karşı gelen her kurumu bir engel olarak nitelendiriyorlardı. Bu, CHP’nin “devlet her şeydir” anlayışının, DP elinde “hükümet her şeydir” anlayışına dönüşmesiydi. Ama sonuç aynıydı: Hukukun üstünlüğü değil, iktidarın üstünlüğü.

Bu otoriterleşme sürecini hızlandıran en önemli faktörlerden biri de, 1950’lerin ortalarından itibaren ekonominin kötüye gitmesiydi. Başlangıçtaki o büyük refah artışı, plansız yatırımlar, popülist harcamalar ve tarımdaki kötü hava koşulları nedeniyle sürdürülebilir olmamıştı. Enflasyon yükseliyor, dış borçlar artıyor ve piyasada yine karaborsa ve kıtlık baş gösteriyordu. Ekonomik sorunlar arttıkça, halkın hoşnutsuzluğu da artıyor, bu da Menderes hükümetinin daha da baskıcı ve daha da tahammülsüz hale gelmesine neden oluyordu. Bu bir kısır döngüydü: Kötü yönetim baskıyı, baskı ise daha fazla muhalefeti doğuruyordu.

Bu kısır döngünün en trajik sonuçlarından biri, 6-7 Eylül 1955 olaylarında yaşandı. O günlerde, Kıbrıs sorunu nedeniyle Türkiye ile Yunanistan arasında gerilim yükselmişti. Hükümet kontrolündeki bir gazetenin, “Atatürk’ün Selanik’teki evine bomba atıldığına” dair yalan bir haber yayınlamasıyla, İstanbul’da, önceden organize edildiği anlaşılan bir güruh, Rum, Ermeni ve Yahudilere ait dükkanlara, evlere ve kiliselere saldırdı. İki gün boyunca süren bu korkunç pogromda, binlerce iş yeri yağmalandı, onlarca insan öldürüldü veya yaralandı, kadınlara tecavüz edildi. Bu olay, sadece bir azınlık karşıtı şiddet patlaması değil, aynı zamanda DP hükümetinin, kendi siyasi amaçları (Kıbrıs meselesinde kamuoyu yaratmak ve dikkatleri ekonomik sorunlardan başka yöne çekmek) için, kitleleri nasıl kışkırtabildiğini ve devletin güvenlik güçlerinin bu olaylar karşısında nasıl aciz kaldığını (veya kalmak istediğini) gösteren korkunç bir örnekti. Bu olay, Türkiye’nin o çok övündüğü “hoşgörü” mitini yerle bir etmiş ve gayrimüslim vatandaşların devlete olan son güven kırıntılarını da yok ederek, onların büyük bir bölümünün ülkeyi terk etmesine neden olmuştur.

Menderes’in iktidarının sonuna doğru, bu otoriterleşme eğilimi, adeta bir çılgınlık noktasına ulaştı. 1960 yılının Nisan ayında, DP meclis grubu, muhalefetin ve basının “yıkıcı faaliyetlerini” araştırmak üzere, kendilerine olağanüstü yetkiler (gazete kapatma, siyasetçileri tutuklama, mahkeme kararı olmadan arama yapma vb.) veren bir “Tahkikat Komisyonu” kurulmasına karar verdi. Bu, anayasanın ve kuvvetler ayrılığı ilkesinin açık bir ihlaliydi. Meclis, hem savcı, hem hakim, hem de yasa koyucu rolünü kendi üzerinde toplayarak, adeta bir devrim mahkemesi gibi hareket ediyordu. Bu, bardağı taşıran son damla oldu. Bu karara karşı, başta İstanbul ve Ankara’daki üniversite öğrencileri olmak üzere, geniş bir protesto dalgası başladı. Öğrenciler, “Hürriyet!” sloganlarıyla sokaklara döküldüler. Polisin bu gösterilere sert müdahalesi, bazı öğrencilerin ölmesi veya yaralanmasıyla sonuçlandı. Bu olaylar, toplumdaki gerilimi zirveye taşıdı.

İşte bu kaos ve iç savaş atmosferi içinde, 27 Mayıs 1960 sabahı, Türk Silahlı Kuvvetleri, emir-komuta zinciri içinde değil, içindeki bir cunta (Milli Birlik Komitesi) aracılığıyla yönetime el koydu. Adnan Menderes, Celal Bayar ve tüm DP milletvekilleri tutuklandı. Bu, Türkiye Cumhuriyeti tarihinin ilk askeri darbesiydi. Darbeyi yapan subaylar, gerekçelerini, “ordunun, anayasayı ve Atatürk devrimlerini, onu ortadan kaldırmaya çalışan bir iktidara karşı koruma görevi” olarak açıkladılar. Bu, CHP döneminde ordunun üstlendiği “rejimin bekçisi” rolünün, bu kez DP iktidarına karşı yeniden sahneye konulmasıydı. Yassıada’da kurulan özel bir mahkemede, Menderes ve arkadaşları, anayasayı ihlal etmekten vatana ihanete kadar bir dizi ağır suçlamayla yargılandılar. Hukuki meşruiyeti son derece tartışmalı olan bu yargılamaların sonunda, Adnan Menderes, Dışişleri Bakanı Fatin Rüştü Zorlu ve Maliye Bakanı Hasan Polatkan, idama mahkûm edildi ve Eylül 1961’de İmralı Adası’nda asılarak infaz edildiler.

Sonuç olarak, Adnan Menderes ve Demokrat Parti dönemi, Türkiye’nin demokrasi tarihinde derin ve travmatik izler bırakan, çelişkilerle dolu bir dönemdir. O, bir yandan, tek parti rejiminin seçkinci ve baskıcı yapısını yıkarak, halkın iradesini ve sivil siyaseti iktidara taşıyan, ülkeye bir ekonomik refah ve özgürlük havası getiren bir “demokrasi kahramanı”dır. Ancak diğer yandan, eline geçirdiği o büyük “milli irade” gücünü, zamanla, muhalefeti, basını ve hukuku ezmek için bir silaha dönüştüren, kendi kişisel iktidarını devletin kendisiyle özdeşleştiren ve en sonunda, kendisini iktidara getiren demokratik ilkeleri çiğneyen bir “sivil despot”tur. Onun trajedisi, Türkiye’deki o köklü devlet geleneğinin ne kadar güçlü olduğunu göstermesidir. Bu gelenek, ister asker kökenli bir “Milli Şef” olsun, ister halkın oylarıyla seçilmiş sivil bir başbakan, iktidarın zirvesine çıkan herkesi, kendi otoriter kalıbının içine çekme ve onu bir “kurtarıcı baba” figürüne dönüştürme potansiyeli taşımaktadır. Bir sonraki bölümde, Menderes’in idamıyla sonuçlanan bu ilk askeri darbenin, Türk siyasetinde nasıl yeni bir dönem açtığını, ordunun artık sadece bir “bekçi” değil, aynı zamanda sistemin bir “kurucusu” rolüne nasıl soyunduğunu ve bu durumun, 1960’lar ve 70’ler boyunca sürecek olan siyasi istikrarsızlık, şiddet ve yeni darbelere nasıl zemin hazırladığını inceleyeceğiz. Menderes’in hayaleti, tıpkı devirdiği babanın hayaleti gibi, Türkiye siyasetinin üzerinden uzun süre kalkmayacaktı.


Bölüm 25: Sistemin Bekçileri: Ordu ve Bürokrasinin “Devleti Koruma” Refleksi ve 27 Mayıs

Adnan Menderes’in trajik sonu, sadece bir başbakanın idamı değil, aynı zamanda Türkiye’nin demokrasi serüvenindeki o naif ilk perdenin de kanlı bir şekilde kapanmasıydı. “Yeter! Söz Milletin!” diyerek iktidara gelen sivil siyaset, on yıllık bir deneyimin sonunda, kendi iç çelişkileri ve otoriterleşme eğilimleri nedeniyle kendini tüketmiş ve en nihayetinde, rejimin eski sahiplerinin çelik iradesine çarparak parçalanmıştı. 27 Mayıs 1960 sabahı, tankların palet sesleriyle uyanan Türkiye, yeni bir aktörün, daha doğrusu eski bir aktörün yeniden sahneye çıktığına tanıklık etti: Türk Silahlı Kuvvetleri. Ancak bu kez ordu, sadece bir isyanı bastıran veya bir hükümeti deviren geçici bir güç olarak değil, aynı zamanda sistemi yeniden kuran, anayasayı yeniden yazan ve siyasetin sınırlarını yeniden çizen bir “kurucu iktidar” rolüne soyunmuştu. 27 Mayıs Darbesi, tek parti döneminde filizlenen ve kendisini Atatürk devrimlerinin ve laik cumhuriyetin yegâne koruyucusu olarak gören “askeri-bürokratik vesayet” zihniyetinin, sivil siyasete karşı kazandığı ilk açık ve mutlak zaferdi. Bu darbe, Türkiye’deki o köklü devlet geleneğinin en temel kodlarından birini, yani “devletin asıl sahibinin, seçimle gelen politikacılar değil, devletin kendisini yaratan ve koruyan ordu ve bürokrasi olduğu” inancını, siyasi sistemin merkezine bir daha çıkmamak üzere yerleştirdi. Bu andan itibaren, Türkiye siyaseti, her on yılda bir tekrarlanacak olan askeri müdahalelerle sakatlanacak, sivil siyasetçiler sürekli olarak “kışlanın gölgesi” altında hareket etmek zorunda kalacak ve “devleti koruma” refleksi, demokrasinin ve halk iradesinin üzerinde, her türlü anti-demokratik müdahaleyi meşrulaştıran kutsal bir gerekçeye dönüşecekti.

Bu “vesayet” zihniyetinin kökenlerini anlamak için, Cumhuriyet’in kuruluş felsefesine geri dönmek gerekir. Atatürk ve kurucu kadro, orduyu, sadece bir vatan savunma aracı olarak değil, aynı zamanda kurdukları yeni rejimin ve devrimlerin de birincil koruyucusu ve teminatı olarak görmüşlerdi. Ordu, “milletin öz evladı”, devrimlerin ise “silahlı bekçisi” idi. Bu anlayış, tek parti rejimi boyunca, ordunun siyaset üzerindeki ayrıcalıklı ve dokunulmaz konumunu pekiştirdi. Ordu mensupları, sivil mahkemelerde yargılanamaz, bütçeleri sorgulanamaz ve terfileri tamamen kendi iç hiyerarşileri içinde belirlenirdi. Onlar, kendilerini, günlük siyasi çekişmelerin üzerinde, devletin daimi ve değişmez çıkarlarını temsil eden seçkin bir zümre olarak görüyorlardı. Bu zümre için “devlet”, seçimle gelen geçici hükümetlerden çok daha fazlasıydı. Devlet, laiklik, üniter yapı ve Batılılaşma gibi temel ilkeler üzerine kurulmuş, korunması gereken kutsal bir yapıydı. Sivil politikacılar, bu temel ilkelere sadık kaldıkları sürece meşruydular. Ancak bu ilkelerden saptıkları, “irticaya” (gericiliğe) prim verdikleri, ülkeyi “iç ve dış düşmanlara” karşı savunmasız bıraktıkları anda, meşruiyetlerini kaybederler ve orduya, “devletin asıl sahibi” olarak duruma el koyma hakkı ve görevi doğardı.

Demokrat Parti iktidarı, bu askeri-bürokratik elitin gözünde, işte tam da bu “sapma”nın vücut bulmuş haliydi. DP, her ne kadar halkın ezici çoğunluğunun oyuyla iktidara gelmiş olsa da, vesayetçi zümre için o, “cahil halkın” oylarıyla seçilmiş, devrimlerin ruhunu anlamayan, popülist ve tehlikeli bir iktidardı. Menderes’in ezanı Arapçalaştırması, imam-hatip okullarını açması ve muhafazakâr söylemleri, “irticanın hortlaması” olarak görülüyordu. Ekonomideki liberal ve popülist politikaları, devletin planlı kalkınma ilkesine bir ihanet olarak algılanıyordu. Dış politikada ABD’ye aşırı bağımlı hale gelmesi, ülkenin onurunu zedeliyordu. En önemlisi, iktidarının son yıllarındaki otoriterleşme eğilimi, Tahkikat Komisyonu gibi anayasayı çiğneyen adımları, muhalefete ve basına yönelik baskıları, bu zümre için, Menderes’in sadece devrimlerden değil, aynı zamanda hukukun temel ilkelerinden de saptığının bir kanıtıydı. Üniversite öğrencilerinin başlattığı protestolar ve CHP’nin sert muhalefeti, ordu içindeki darbeci kliğe, müdahale için aradıkları toplumsal meşruiyet zeminini sundu. Onlara göre, onlar, sadece bir diktatörlüğü devirmiyor, aynı zamanda “Atatürk’ün emaneti olan Cumhuriyet’i”, onu yok etmeye çalışanların elinden kurtarıyorlardı.

27 Mayıs sabahı yönetime el koyan ve kendilerine “Milli Birlik Komitesi” (MBK) adını veren 38 subaydan oluşan cunta, tipik bir askeri-bürokratik elitin tüm özelliklerini taşıyordu. Çoğu, tek parti döneminin okullarında yetişmiş, katı Kemalist bir ideolojiye sahip, halka ve sivil siyasetçilere derin bir güvensizlik duyan subaylardı. Liderleri, eski Genelkurmay Başkanı Orgeneral Cemal Gürsel’di, ancak asıl beyin takımı, Albay Alparslan Türkeş gibi daha genç ve daha radikal subaylardan oluşuyordu. Cuntanın ilk işi, DP iktidarının tüm kalıntılarını temizlemek oldu. Cumhurbaşkanı Celal Bayar, Başbakan Adnan Menderes, tüm bakanlar ve DP milletvekilleri tutuklandı. Meclis ve anayasa feshedildi, tüm siyasi faaliyetler askıya alındı. Ülke, tamamen MBK’nin yayınladığı bildiriler ve çıkardığı kanunlarla yönetilmeye başlandı.

Ancak 27 Mayısçıların amacı, sadece bir hükümeti devirip yerine yenisini getirmek değildi. Onlar, Menderes gibi “istenmeyen” liderlerin bir daha iktidara gelmesini engelleyecek, sistemi “koruma altına alacak” kalıcı ve kurumsal bir vesayet rejimi kurmak istiyorlardı. Bu, onların kendilerine biçtikleri “kurucu” misyondu. Bu misyonun en somut ürünü, o dönemin en parlak hukuk profesörlerinden (Sıddık Sami Onar, Hıfzı Veldet Velidedeoğlu gibi) oluşan bir kurula hazırlattıkları 1961 Anayasası oldu. 1961 Anayasası, pek çok açıdan, Türkiye tarihinin en özgürlükçü ve en demokratik anayasası olarak kabul edilir. Bireysel hak ve özgürlükleri genişletmiş, sosyal devlet ilkesini benimsemiş, yargı bağımsızlığını ve üniversite özerkliğini tam güvence altına almıştır. Ancak bu parlak ve özgürlükçü vitrinin hemen arkasında, anayasanın ruhuna işlenmiş, son derece güçlü bir “vesayet” mekanizması gizliydi. Bu mekanizma, “milli iradeyi”, yani halkın sandıktaki oyunu, bir dizi kurumla denetlemeyi, sınırlamayı ve gerektiğinde etkisiz kılmayı amaçlıyordu.

Bu vesayet kurumlarının ilki ve en önemlisi, Anayasa Mahkemesi’nin kurulmasıydı. Bu mahkeme, meclisin çıkardığı kanunların anayasaya uygunluğunu denetleme yetkisine sahipti. Bu, hukukun üstünlüğü açısından önemli bir adımdı. Ancak aynı zamanda, halkın temsilcilerinden oluşan meclisin iradesinin, atanmış ve büyük ölçüde bürokratik elitin temsilcisi olan bir grup yargıcın iradesi tarafından sınırlandırılması anlamına geliyordu. İkincisi, meclisin yapısı değiştirilerek, Millet Meclisi’nin yanı sıra, üyelerinin bir kısmının Cumhurbaşkanı tarafından atandığı, bir kısmının ise eski MBK üyelerinden oluştuğu bir Cumhuriyet Senatosu kuruldu. Bu, adeta bir “lordlar kamarası” gibi, halkın iradesini dengeleyecek ve frenleyecek ikinci bir aristokratik meclis işlevi görüyordu. Üçüncüsü, Devlet Planlama Teşkilatı (DPT) kurularak, ekonomik politikaların, hükümetlerin popülist eğilimlerinden arındırılıp, uzun vadeli ve rasyonel planlara göre yürütülmesi hedeflendi. Bu da, sivil iktidarın ekonomi üzerindeki yetkisini, teknokratik bir bürokrasinin denetimine sokan bir adımdı.

Ancak en önemli ve en kalıcı vesayet kurumu, yine bu anayasayla, yapısı daha da güçlendirilen Milli Güvenlik Kurulu (MGK) oldu. MGK, Cumhurbaşkanı, Başbakan ve ilgili bakanların yanı sıra, Genelkurmay Başkanı ve kuvvet komutanlarının da üyesi olduğu bir “süper kabine” idi. Kurulun görevi, “milli güvenlik siyasetinin tayini ve tespiti hususunda Bakanlar Kurulu’na tavsiyelerde bulunmak” olarak tanımlanmıştı. Bu masum “tavsiye” ifadesinin arkasında, aslında ordunun, ülkenin en temel iç ve dış politika kararlarında söz sahibi olduğu, sivil hükümet üzerinde sürekli bir denetim ve baskı kurduğu bir mekanizma yatıyordu. MGK toplantıları, adeta ordunun sivil hükümete “ayar verdiği”, “kırmızı çizgilerini” hatırlattığı periyodik birer sınav haline gelecekti. 1961 Anayasası, özetle, bir yandan bireysel özgürlüklerin önünü açarken, diğer yandan da sivil siyasetin hareket alanını, bir dizi “vesayet” kurumuyla daraltan, çelişkili ve ikilemli bir metindi. Demokrasiye izin veriyordu, ama “kontrollü” ve “sınırlı” bir demokrasiye.

Bu yeni anayasal düzenin gölgesinde, Yassıada’da kurulan Yüksek Adalet Divanı’nda, devrik DP iktidarının yargılanmasına devam ediliyordu. Bu mahkeme, hukuki bir süreçten çok, bir siyasi intikam ve ibret operasyonuydu. Mahkemenin savcısı, sanıklara sürekli hakaret eden, onları aşağılayan ve suçluluklarını peşinen kabul eden bir tavır sergiliyordu. Yargılamalar, radyodan canlı olarak yayınlanarak, halkın gözünde eski iktidarın ne kadar “kötü” ve “suçlu” olduğuna dair bir algı yaratılmaya çalışılıyordu. “Bebek Davası” (Menderes’in ölen çocuğunun masraflarını devlete ödettiği iddiası), “Köpek Davası” (Celal Bayar’ın hediye gelen bir köpeği hayvanat bahçesine usulsüz sattığı iddiası) gibi absürt ve kişisel davalarla, devrik liderlerin itibarları kamuoyu önünde yerle bir edilmek isteniyordu. Bu, hukukun, siyasi bir hesaplaşma için nasıl bir silaha dönüştürülebileceğinin en acı örneklerinden biriydi. Bir yıl süren bu tiyatronun sonunda, mahkeme, 15 sanık hakkında idam kararı verdi. Milli Birlik Komitesi, dünya kamuoyundan gelen tüm af çağrılarına rağmen, Celal Bayar’ın yaş haddi nedeniyle cezasını müebbet hapse çevirirken, Adnan Menderes, Fatin Rüştü Zorlu ve Hasan Polatkan’ın idam kararlarını onayladı. Bu üç ismin Eylül 1961’de İmralı Adası’nda idam edilmesi, 27 Mayıs rejiminin en karanlık ve en affedilmez eylemi oldu. Bu idamlar, sadece üç insanın hayatına son vermekle kalmadı, aynı zamanda toplumun vicdanında derin ve asla kapanmayacak bir yara açtı. Menderes, artık sadece devrik bir başbakan değil, aynı zamanda halkın iradesinin ve demokrasinin bir “şehidi”, bir kurbanı haline gelmişti. Bu durum, sağ siyasetin, uzun yıllar boyunca kendisini bu “şehitlik” miti üzerinden meşrulaştırmasına ve orduya karşı derin bir kin ve güvensizlik beslemesine neden olacaktı.

Cuntacılar, siyaseti “temizlediklerine” ve sistemi “güvence altına aldıklarına” inandıktan sonra, 1961 sonlarında yapılan seçimlerle, iktidarı yeniden sivillere devrettiler. Ancak ortaya çıkan siyasi manzara, onların beklediğinden çok farklıydı. Seçimlerden, CHP tek başına iktidara gelecek bir çoğunluk elde edemedi. Daha da kötüsü, kendisini DP’nin devamı olarak gören iki yeni parti, Adalet Partisi (AP) ve Yeni Türkiye Partisi (YTP), toplamda CHP’den daha fazla oy almıştı. Bu, halkın, askeri müdahaleyi ve özellikle de Menderes’in idamını onaylamadığının, “milli iradenin” hala devrik liderin yanında olduğunun açık bir göstergesiydi. Bu sonuç, ordu içinde, özellikle de cuntanın daha radikal kanadı içinde büyük bir hayal kırıklığı ve öfke yarattı. Onlara göre, yapılan “devrim” boşa gitmişti ve “gericiler” yeniden iktidara gelmek üzereydi. Bu durum, 1962 ve 1963 yıllarında, Albay Talat Aydemir liderliğindeki bir grup subayın, yönetimi tamamen ele geçirip kalıcı bir askeri rejim kurmak için iki başarısız darbe girişiminde daha bulunmasına neden oldu. Bu girişimler, bizzat Genelkurmay Başkanı Cevdet Sunay ve İsmet İnönü’nün kararlı duruşuyla bastırılsa da, ordunun artık kendi içinde de bölündüğünü ve siyasetin içine ne kadar derinlemesine girdiğini gösteriyordu.

1960’lar, bu karmaşık ve istikrarsız mirasın gölgesinde geçti. Bir yanda, 1961 Anayasası’nın getirdiği özgürlükçü ortamda, sendikaların, öğrenci hareketlerinin, sol ve sosyalist fikirlerin (Türkiye İşçi Partisi’nin meclise girmesi gibi) hızla güçlendiği bir toplumsal canlanma yaşanıyordu. Diğer yanda ise, bu canlanmayı, ülkenin “komünizm tehdidi” altına girdiği şeklinde yorumlayan sağ partiler, milliyetçi ve dinci gruplar ile ordu içindeki Amerikancı ve NATO’cu kanat arasında bir “anti-komünist” cephe oluşuyordu. Siyaset, giderek, sağ ve sol olarak ikiye bölünüyor, bu kutuplaşma sokaklara taşıyor ve siyasi şiddet tırmanıyordu. Bu dönemde kurulan koalisyon hükümetleri (genellikle CHP-AP veya AP liderliğindeki sağ koalisyonlar), hem bu toplumsal çalkantılarla başa çıkmakta hem de ordu içindeki farklı cuntaların baskısıyla uğraşmakta zorlanıyorlardı. Süleyman Demirel liderliğindeki Adalet Partisi, kendisini Menderes’in mirasçısı olarak sunarak, kırsal ve muhafazakâr kesimlerin oylarını almayı başarıyor, ancak her adımında, ordunun ve bürokrasinin “rejimin bekçisi” rolünü hatırlatan uyarılarıyla karşılaşıyordu.

Sonuç olarak, 27 Mayıs Darbesi ve onun kurduğu vesayetçi rejim, Türkiye’de demokrasiyi kurtarmak yerine, onu kronik bir hastalıkla sakatlamıştır. Bu darbe, orduyu, siyasetin kalıcı ve meşru bir aktörü haline getirerek, sivil siyasetin doğal gelişimini engellemiştir. Halkın iradesinin, her an, “devletin bekası” adına, atanmış bir askeri-bürokratik elit tarafından askıya alınabileceği veya yok sayılabileceği fikrini kurumsallaştırmıştır. Menderes’in idamı, toplumda derin bir kutuplaşma ve intikam duygusu yaratarak, sağ ve sol arasındaki çatışmanın temellerini atmıştır. Bir sonraki bölümde, 1960’ların bu özgürlükçü ama aynı zamanda kaotik ortamının, 1970’lerde nasıl tam bir anarşi ve iç savaş provasına dönüştüğünü, bu kaos ortamının, ordunun 12 Mart 1971’de bir muhtırayla siyasete yeniden müdahale etmesine nasıl zemin hazırladığını ve “vesayet” rejiminin, bu kez sol tehdide karşı, nasıl daha da sertleştiğini inceleyeceğiz. Sistemin bekçileri, kendi yarattıkları istikrarsızlığın, en sonunda yine kendilerini bir “kurtarıcı” olarak sahneye çağırdığı bir kısır döngü yaratmışlardı.


Bölüm 26: Aynı Rolün Farklı Aktörleri: Demirel ve Ecevit – Krizler ve Lider Kavgaları

27 Mayıs Darbesi’nin yarattığı o derin sarsıntı ve kurduğu vesayetçi düzen, Türkiye siyaset sahnesini kalıcı olarak yeniden şekillendirmişti. Artık oyunun kuralları, sadece sandıktan çıkan sonuca göre değil, aynı zamanda kışlanın ve bürokrasinin çizdiği kırmızı çizgilere göre de belirleniyordu. 1960’lar ve 70’ler, işte bu ikili iktidar yapısının, yani bir yanda halkın oylarıyla iktidara gelmeye çalışan sivil siyasetin, diğer yanda ise kendini sistemin asıl sahibi olarak gören askeri-bürokratik vesayetin bitmek bilmeyen mücadelesine, pazarlıklarına ve çatışmalarına sahne oldu. Bu çalkantılı dönemin siyasi sahnesine, iki yeni ve zıt karakter damgasını vuracaktı: Adalet Partisi’nin (AP) lideri olarak Menderes’in “kır atının” eyerine oturan, pragmatik ve halkçı Süleyman Demirel ile Cumhuriyet Halk Partisi’ni (CHP) “ortanın soluna” çekerek ona yeni bir ruh ve kimlik kazandıran entelektüel ve karizmatik Bülent Ecevit. Bu iki lider, farklı ideolojik kampları, farklı toplumsal tabanları ve farklı siyasi üslupları temsil ediyorlardı. Ancak tüm bu farklılıklarına rağmen, onları birleştiren ortak bir kader vardı: Her ikisi de, iktidara geldiklerinde veya iktidara yaklaştıklarında, aynı görünmez duvarla, yani ordunun ve devletin derin yapılarının vesayetiyle yüzleşmek zorunda kaldılar. Onların bitmek bilmeyen rekabeti ve liderlik kavgası, bir yandan Türkiye’deki siyasi kutuplaşmayı derinleştirirken, diğer yandan da sivil siyasetin kendi içindeki acziyetini ve vesayet karşısındaki kırılganlığını gözler önüne serdi. Demirel ve Ecevit, farklı kostümler giyseler ve farklı replikler söyleseler de, aslında aynı trajik oyunun farklı aktörleriydi: Her ikisi de, halktan aldıkları gücü, devletin “asıl sahiplerinin” çizdiği sınırlar içinde kullanmaya çalışan, bu sınırları aştıklarında ise aynı askeri müdahale sopasıyla hizaya getirilen sivil liderlerdi. Onların hikayesi, Türkiye’de sivil siyasetin, vesayet gölgesinde ne kadar zorlu ve sancılı bir varoluş mücadelesi verdiğinin en canlı anlatısıdır.

Süleyman Demirel, 27 Mayıs sonrası siyasetin yarattığı boşluğu dolduran en önemli figürdü. O, Menderes gibi karizmatik bir hatip veya efsanevi bir kahraman değildi. Mühendis kökenli, teknokrat, pragmatik ve son derece kurnaz bir siyasetçiydi. En büyük gücü, halkın dilini, özellikle de kırsal ve muhafazakâr Anadolu halkının dilini çok iyi bilmesiydi. “Çoban Sülü” lakabını bir hakaret olarak değil, bir gurur madalyası olarak taşıdı. Şapkasıyla, icraatlarını anlattığı “büyük Türkiye” vaatleriyle ve CHP’nin elitist tavrına karşı halkın yanında duran “milletin adamı” imajıyla, kısa sürede, Menderes’in idamıyla başsız kalmış olan sağ-muhafazakâr kitlelerin yeni ve doğal lideri haline geldi. Lideri olduğu Adalet Partisi, kendisini Demokrat Parti’nin devamı olarak konumlandırdı ve “milli irade”, “demokrasi” gibi kavramları, 27 Mayıs’ı yapan askeri-bürokratik elite karşı birer siyasi silah olarak kullandı. Demirel’in siyasi dehası, bu anti-vesayetçi söylemi, orduyu doğrudan karşısına almadan, onlarla sürekli bir pazarlık ve uzlaşma içinde yürütebilmesinde yatıyordu. O, bir yandan halka “Yassıada zihniyetine” karşı mücadele sözü verirken, diğer yandan da Genelkurmay Başkanı ve Cumhurbaşkanı olan Cevdet Sunay gibi 27 Mayıs’ın kilit isimleriyle iyi geçinerek, ordunun kırmızı çizgilerini aşmamaya özen gösteriyordu. Bu, “takiyye” olarak da adlandırılabilecek, son derece pragmatik bir ikili oyundu.

1965 seçimlerinde tek başına iktidara gelen Demirel, Menderes döneminin ekonomik politikalarını, yani liberalizmi, dışa açılmayı ve büyük altyapı projelerini (barajlar, yollar, fabrikalar) yeniden canlandırdı. Bu dönem, Türkiye’de bir ekonomik canlanma ve refah artışı yarattı. Ancak aynı dönemde, 1961 Anayasası’nın getirdiği özgürlükçü ortamda, sol hareketler de hızla güçleniyordu. Üniversiteler, öğrenci eylemlerinin, anti-Amerikancı protestoların (6. Filo’yu protesto eylemleri gibi) ve Marksist fikirlerin merkezi haline gelmişti. Türkiye İşçi Partisi (TİP), mecliste sosyalist muhalefetin sesi olurken, sendikalar ve işçi örgütleri de grevler ve yürüyüşlerle hak arayışlarını sokağa taşıyorlardı. Demirel hükümeti, bu yükselen sol dalgayı, hem kendi muhafazakâr tabanını konsolide etmek hem de ordunun ve Batılı müttefiklerinin gözündeki “anti-komünist” kimliğini pekiştirmek için bir fırsat olarak gördü. Hükümet, sol hareketlere karşı sert bir tutum takınırken, sağcı ve milliyetçi gençlik örgütlenmelerinin (Komünizmle Mücadele Dernekleri, daha sonra Milliyetçi Hareket Partisi’nin (MHP) gençlik kolları olan Ülkü Ocakları gibi) önünü açtı ve onları adeta devletin gayriresmi bir milis gücü gibi sola karşı kullandı. Bu politika, sokakları, sağcı ve solcu gençler arasında kanlı çatışmaların yaşandığı bir savaş alanına çevirdi. Siyasi kutuplaşma, artık sadece meclis kürsülerinde değil, üniversite kampüslerinde ve sokaklarda, sopalarla, zincirlerle ve silahlarla yaşanıyordu.

İşte bu artan anarşi ve şiddet ortamı, ordu içindeki vesayetçi odağın yeniden harekete geçmesi için aradığı bahaneyi sağladı. Ancak bu kez, 27 Mayıs gibi doğrudan bir darbe yerine, daha dolaylı ve “modern” bir müdahale yöntemi seçildi. 12 Mart 1971’de, Genelkurmay Başkanı Memduh Tağmaç ve kuvvet komutanları, Cumhurbaşkanı Cevdet Sunay’a bir muhtıra vererek, Demirel hükümetini istifaya zorladılar. Muhtıranın gerekçesi, hükümetin “ülkeyi anarşi, kardeş kavgası ve sosyal ve ekonomik huzursuzluk içine soktuğu” ve “Atatürk’ün hedef gösterdiği çağdaş uygarlık seviyesine ulaşma idealini tehlikeye düşürdüğü” idi. Bu, bir “post-modern” darbeydi. Ordu, yönetime doğrudan el koymuyor, ancak meclisin üzerinde bir güç olduğunu göstererek, kendi istediği gibi “partiler üstü” ve “teknokratik” bir hükümetin kurulmasını sağlıyordu. Nihat Erim başbakanlığında kurulan bu yeni hükümet, meclisten güvenoyu alsa da, aslında tamamen Genelkurmay’ın direktifleriyle hareket eden bir kukla hükümetti. Bu ara rejim döneminde, sıkıyönetim ilan edildi, anayasanın getirdiği temel hak ve özgürlükler (örgütlenme, basın, düşünce özgürlüğü gibi) budandı, TİP ve diğer sol partiler kapatıldı, binlerce solcu aydın, öğrenci ve sendikacı tutuklandı, işkenceden geçirildi ve hapse atıldı. Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan ve Hüseyin İnan gibi devrimci gençlik liderlerinin idam edilmesi, bu dönemin en karanlık ve en sembolik olayı oldu. 12 Mart Muhtırası, ordunun, sistemi, bu kez “sol tehdide” karşı korumak adına, 1961 Anayasası’nın özgürlükçü ruhunu nasıl yok ettiğini ve sivil siyaseti nasıl yeniden kendi istediği kalıba soktuğunu gösteren acı bir örnekti. Demirel, “şapkasını alıp gitmekle” övünse de, bu olay, onun “milli irade” söyleminin, kışlanın çelik iradesi karşısında ne kadar kırılgan olduğunu bir kez daha kanıtlamıştı.

12 Mart ara rejiminin yarattığı bu baskıcı atmosferin içinden, sürpriz bir siyasi figür sivrilerek çıktı: Bülent Ecevit. İsmet İnönü’nün ardından CHP’nin genel başkanlığına seçilen Ecevit, partiyi, o eski devletçi ve bürokratik kimliğinden kurtararak, “ortanın solu” adını verdiği yeni bir sosyal demokrat çizgiye taşıdı. O, Demirel’in pragmatik ve halkçı popülizminin karşısına, entelektüel birikimi, şair kimliği, dürüst ve mütevazı kişiliği ve “halkçı Ecevit” sloganıyla somutlaşan yeni bir umudu koyuyordu. Ecevit, sadece CHP’nin geleneksel kentli ve eğitimli seçmenine değil, aynı zamanda yükselen işçi sınıfına, topraksız köylülere ve sol aydınlara da hitap ediyordu. Onun liderliğindeki CHP, artık sadece bir devlet partisi değil, aynı zamanda bir kitle partisi, bir halk hareketi olma iddiasındaydı. Bu yeni kimlik, 1973 seçimlerinde CHP’yi birinci parti yaptı. Ecevit, tek başına iktidar olamasa da, Milli Selamet Partisi (MSP) gibi taban tabana zıt bir ideolojiye sahip olan İslamcı bir partiyle koalisyon kurarak başbakan oldu. Bu, Türk siyasi tarihi için son derece şaşırtıcı ve bir o kadar da önemli bir gelişmeydi.

Ecevit’in başbakanlık dönemine damgasını vuran en önemli olay, hiç şüphesiz, Temmuz 1974’teki Kıbrıs Barış Harekâtı oldu. Yunanistan’daki askeri cunta tarafından desteklenen bir darbeyle Kıbrıs’ta yönetimin ele geçirilmesi ve adadaki Türk toplumunun hayatının tehlikeye girmesi üzerine, Ecevit hükümeti, ordunun da tam desteğiyle, adaya askeri bir müdahale kararı aldı. Bu harekât, askeri olarak tam bir başarıyla sonuçlandı ve Kıbrıs Türklerinin güvenliğini sağladı. Bu olay, Ecevit’i, bir gecede, ulusal bir kahramana, “Kıbrıs Fatihi”ne dönüştürdü. Halk nezdindeki popülaritesi zirveye ulaşmıştı. O, artık sadece bir siyasi lider değil, aynı zamanda vatanın çıkarlarını cesaretle savunan bir devlet adamıydı. Ancak bu zafer bile, onu, vesayet sisteminin görünmez duvarlarından kurtaramadı. Harekât sırasında orduyla son derece uyumlu çalışmış olsa da, onun sol eğilimli politikaları, artan popülaritesi ve bağımsız karakteri, ordunun ve devletin derin yapılarının her zaman şüpheyle yaklaştığı bir lider olmaya devam etti.

1970’lerin ikinci yarısı, Türkiye için tam bir kabus dönemiydi. Ecevit ve Demirel arasındaki bitmek bilmeyen rekabet, istikrarlı bir hükümetin kurulmasını imkansız hale getiriyordu. Zayıf ve kısa ömürlü koalisyon hükümetleri (Milliyetçi Cephe hükümetleri gibi), ülkenin devasa sorunları karşısında aciz kalıyordu. Bir yanda, petrol krizinin tetiklediği ağır bir ekonomik bunalım, enflasyon, işsizlik ve karaborsacılık halkı canından bezdirmişti. Diğer yanda ise, siyasi şiddet, adeta bir iç savaşa dönüşmüştü. Sokaklar, sağcı “ülkücüler” ile solcu “devrimciler” arasında kanlı bir savaş alanına dönmüştü. Her gün onlarca insan, siyasi cinayetlere kurban gidiyor, üniversiteler işgal ediliyor, şehirlerde bombalar patlıyordu. Kahramanmaraş ve Çorum’da yaşanan Alevi katliamları, bu mezhepsel ve siyasi gerilimin ne kadar korkunç boyutlara ulaşabildiğini gösteriyordu.

Bu kaos ortamı, tıpkı 12 Mart öncesinde olduğu gibi, ordu içindeki darbeci kliğin yeniden harekete geçmesi için en uygun zemini hazırladı. Hem Demirel hem de Ecevit, bu tırmanan şiddeti durdurmakta yetersiz kalıyor, hatta kendi siyasi tabanlarını konsolide etmek için bu kutuplaşmayı körüklüyorlardı. Demirel, sağcı militanların şiddetine göz yummakla suçlanırken, Ecevit’in “Bana sağcılar suç işliyor dedirtemezsiniz” sözü, devletin taraf tuttuğuna dair algıyı pekiştiriyordu. Her iki lider de, yaklaşan askeri darbenin ayak seslerini duymalarına rağmen, kendi aralarındaki kısır çekişmeleri bir kenara bırakıp, demokrasiyi korumak için ortak bir duruş sergileyemediler. Onların bu acziyeti, cuntacılar için, “sivil siyasetin iflas ettiği ve ordunun duruma el koymaktan başka çaresi kalmadığı” tezini meşrulaştırmak için en büyük kanıt oldu.

Sonuç olarak, Demirel ve Ecevit’in liderlikleri ve aralarındaki mücadele, 27 Mayıs sonrası Türkiye’nin siyasi trajedisini özetler. Her ikisi de, farklı yollardan da olsa, halkın önemli bir kesiminin umudunu ve desteğini arkasına almış, sivil siyasetin meşruiyetini temsil eden önemli figürlerdi. Ancak her ikisi de, devraldıkları vesayetçi sistemin sınırları içinde hareket etmek zorunda kaldılar. Bu sistem, onlara, ya orduyla uzlaşarak “ehlileştirilmiş” bir iktidar olmayı ya da orduyla çatışarak alaşağı edilmeyi dayatıyordu. Demirel, genellikle birinci yolu seçerek, pragmatizmiyle ayakta kalmaya çalıştı. Ecevit, daha idealist ve bağımsız bir duruş sergilese de, o da en nihayetinde sistemin kırmızı çizgilerini aşamadı. Onların en büyük başarısızlığı ise, kendi aralarındaki yıkıcı rekabetin, ülkeyi bir kaos ortamına sürüklemesine ve en sonunda, demokrasinin tamamen rafa kaldırıldığı 12 Eylül 1980 darbesine giden yolu açmasına engel olamamalarıydı. Bir sonraki bölümde, 12 Eylül darbesinin, sadece bir askeri müdahale olmakla kalmayıp, aynı zamanda 1961 Anayasası’nın özgürlükçü ruhunu tamamen yok eden, toplumu apolitikleştirmeyi ve Türk-İslam sentezi gibi yeni bir resmi ideolojiyle yeniden şekillendirmeyi hedefleyen bir “karşı-devrim” projesi olduğunu ve bu projenin, günümüz Türkiye’sinin siyasi ve toplumsal yapısı üzerindeki kalıcı etkilerini inceleyeceğiz. Demirel ve Ecevit’in kavgası, en sonunda, her ikisini de sahneden silen ve oyunu yeniden kuran “sistemin bekçilerinin” zaferiyle sonuçlanmıştı.


Bölüm 27: 12 Eylül’ün Mirası: “Bizim Çocuklar” ve Devlet Aklının Yeniden Dizaynı

12 Eylül 1980 sabahı, Türkiye, son yirmi yıl içinde üçüncü kez, askeri tankların palet sesleri ve radyodan okunan bir bildiriyle yeni bir güne uyandı. Ancak bu kez durum, öncekilerden çok daha farklı ve çok daha köklüydü. 27 Mayıs, en azından kağıt üzerinde, özgürlükçü bir anayasa vaadiyle gelmişti. 12 Mart, meclisi kapatmamış, “ayar vererek” dolaylı bir müdahalede bulunmuştu. 12 Eylül ise, tüm bu “yarım kalmış” işleri tamamlamak, sistemi sadece restore etmek değil, onu temelden yeniden kurmak, adeta toplumu ve siyaseti bir “sıfırlama” operasyonundan geçirmek iddiasıyla geldi. Genelkurmay Başkanı Kenan Evren ve kuvvet komutanlarından oluşan Milli Güvenlik Konseyi’nin (MGK) liderliğindeki bu darbe, 1970’lerin kanlı anarşi ve kaos ortamına bir son verme gerekçesiyle yapılmış olsa da, asıl amacı, 1961 Anayasası’nın yarattığı “aşırı özgürlükçü” ve “kontrol edilemez” toplumsal ve siyasi yapıyı tamamen ortadan kaldırmaktı. Darbecilere göre, sorun, sadece Demirel ve Ecevit gibi “beceriksiz” siyasetçiler değil, aynı zamanda onlara bu kadar geniş bir hareket alanı sağlayan sistemin kendisiydi. Bu yüzden, 12 Eylül, sadece bir askeri müdahale değil, aynı zamanda, toplumu apolitikleştirmeyi, solu ve sağı ezerek merkezde yeni ve “itaatkâr” bir siyaset alanı yaratmayı ve devleti, Türk-İslam Sentezi gibi yeni bir resmi ideolojiyle yeniden formatlamayı hedefleyen, son derece planlı ve acımasız bir “karşı-devrim” projesiydi. Bu projenin mimarları, kendilerini, Atatürk’ün devrimlerini, bu kez “komünizm” ve “bölücülük” gibi yeni tehditlere karşı koruyan modern kurtarıcılar olarak görüyorlardı. Ancak onların bu “kurtarma” operasyonunun mirası, Türkiye’nin demokratik kültüründe, toplumsal hafızasında ve devlet zihniyetinde, onarılması onyıllar sürecek derin ve kalıcı bir yıkım oldu. O meşhur “Bizim çocuklar başardı” sözüyle ifade edilen bu darbe, aslında devlet aklının, kendi yarattığı kaosun içinden, kendi mutlak iktidarını yeniden tesis etme hikayesinden başka bir şey değildi.

12 Eylül darbesinin ardındaki zihniyeti anlamak için, 1970’lerin sonundaki küresel ve ulusal konjonktürü iyi analiz etmek gerekir. Küresel olarak, Soğuk Savaş’ın en gerilimli dönemlerinden biri yaşanıyordu. Sovyetler Birliği’nin Afganistan’ı işgal etmesi, İran’da Batı yanlısı Şah rejiminin yıkılıp yerine anti-Amerikancı İslam Devrimi’nin gelmesi, ABD ve Batı bloğunu, “yeşil kuşak” projesi adı verilen yeni bir stratejiye yöneltmişti. Bu strateji, Sovyetler Birliği’ni güneyden çevreleyen Müslüman ülkelerde, komünizme karşı bir panzehir olarak, kontrollü ve Amerikan yanlısı bir siyasal İslam’ın desteklenmesini öngörüyordu. Türkiye, jeopolitik konumuyla bu stratejinin kilit ülkesiydi. Ancak ülkedeki siyasi istikrarsızlık, yükselen sol hareketler ve anti-Amerikancı dalga, Türkiye’nin Batı ittifakı içindeki “güvenilirliğini” sarsıyordu. İşte bu noktada, ordu içindeki NATO’cu ve Amerikancı kanat için, ülkeye “istikrar” getirecek ve onu yeniden Batı yörüngesine sıkı sıkıya bağlayacak bir askeri müdahale, adeta bir zorunluluk haline gelmişti. Nitekim, darbeden hemen sonra, CIA’in Türkiye masası şefinin Washington’a, “Our boys have done it” (Bizim çocuklar başardı) dediği iddiası, darbenin uluslararası arka planını ve aldığı dış desteği özetleyen sembolik bir ifade olarak tarihe geçti.

Ulusal düzeyde ise, darbe, adeta “geliyorum” diyen, planlı bir sürecin son halkasıydı. 1970’ler boyunca tırmanan siyasi şiddet ve terör, büyük ölçüde, devletin derin yapıları, yani kontrgerilla tarafından bilinçli olarak tırmandırılmış veya en azından göz yumulmuştu. Sağcı ve solcu militan gruplar, bir yandan birbirleriyle çatışırken, diğer yandan da devlet içindeki farklı odaklar tarafından birbirlerine karşı kullanılıyorlardı. Amaç, toplumda öyle bir kaos, korku ve bıkkınlık atmosferi yaratmaktı ki, en sonunda halk, askeri bir müdahaleyi bir bela olarak değil, bir kurtuluş olarak karşılasın. Nitekim öyle de oldu. 12 Eylül sabahı, halkın büyük bir çoğunluğu, yıllardır süren can pazarına ve kardeş kavgasına son verdiği için darbeyi bir rahatlama ve sükûnetle karşıladı. Bu, darbecilerin, kendi müdahaleleri için gerekli olan toplumsal meşruiyeti, bizzat kendi tırmandırdıkları kaos üzerinden nasıl inşa ettiklerini gösteren korkunç bir stratejiydi.

Darbe, yönetime el koyar koymaz, ülkeyi adeta bir açık hava hapishanesine çevirdi. Meclis, anayasa ve tüm siyasi partiler lağvedildi. Süleyman Demirel, Bülent Ecevit, Necmettin Erbakan ve Alparslan Türkeş başta olmak üzere tüm siyasi liderler tutuklanarak, Hamzakoy gibi yerlerde gözetim altına alındı ve siyasetten yasaklandı. Sendikalar, dernekler, öğrenci örgütleri kapatıldı. Ülke çapında sıkıyönetim ilan edildi ve on binlerce insanı yargılayacak olan Sıkıyönetim Askeri Mahkemeleri kuruldu. Birkaç yıl içinde, 650 binden fazla insan gözaltına alındı, 230 bin kişi askeri mahkemelerde yargılandı, 517 kişiye idam cezası verildi ve bunların 50’si (Erdal Eren gibi 17 yaşındaki gençler de dahil olmak üzere) infaz edildi. Binlerce insan işkenceden geçirildi, on binlercesi fişlendi veya vatandaşlıktan çıkarıldı. Bu, sadece bir siyasi tasfiye değil, aynı zamanda bir kuşağın, 1960’ların ve 70’lerin özgürlükçü ve politik ruhunun tamamen yok edilmesini hedefleyen, sistematik bir “insan avı” idi.

Bu büyük tasfiyenin ana hedefi, şüphesiz, Türkiye solu idi. Darbecilere göre, ülkedeki anarşinin ve “bölücülüğün” temel kaynağı, Marksist-Leninist ideoloji ve onun etkisindeki devrimci örgütlerdi. Bu yüzden, solcu aydınlar, sendikacılar, öğrenciler ve militanlar, rejimin en acımasız şiddetine maruz kaldılar. DİSK gibi büyük işçi konfederasyonları kapatıldı, yöneticileri yıllarca sürecek davalarda yargılandı. Üniversiteler, YÖK (Yükseköğretim Kurulu) adı verilen merkeziyetçi bir kurumla tamamen kontrol altına alınarak, özerklikleri yok edildi ve yüzlerce ilerici akademisyen (ünlü 1402’likler olayı) üniversitelerden atıldı. Kitaplar, dergiler ve filmler toplatılıp yakıldı. Amaç, sol düşünceyi sadece siyaset sahnesinden değil, aynı zamanda toplumun entelektüel ve kültürel hayatından da tamamen kazımaktı.

Ancak 12 Eylül rejimi, sadece yok etmekle kalmadı, aynı zamanda yerine yenisini inşa etmeyi de hedefleyen bir “kurucu” projeydi. Darbecilerin ve onların sivil beyin takımının (Turgut Sunalp, Coşkun Kırca gibi isimler) zihnindeki yeni Türkiye modeli, “apolitik” bir toplum üzerine kuruluydu. Onlara göre, 1961 Anayasası, topluma “bol gelen”, onu şımartan ve siyasete aşırı derecede bulaştıran bir anayasaydı. Bu yüzden, 1982’de, halkoyuna sunulan yeni bir anayasa hazırlandı. 1982 Anayasası, 1961’in tam zıttı bir ruha sahipti. Bireysel hak ve özgürlükleri, “devletin bekası”, “milli güvenlik”, “kamu düzeni” gibi son derece muğlak ve geniş yorumlanabilecek kavramlarla sınırlayan, devleti bireye karşı koruyan otoriter bir metindi. Yürütme, yani cumhurbaşkanı ve hükümet, yasama, yani meclis karşısında aşırı derecede güçlendirildi. Sendikal haklar, grev ve lokavt, örgütlenme ve gösteri yapma özgürlüğü gibi temel demokratik haklar, neredeyse kullanılamaz hale gelecek şekilde kısıtlandı. Bu anayasa, darbecilerin, gelecekteki sivil hükümetlerin hareket alanını daraltmak ve sistemi kendi kontrolleri altında tutmak için tasarladıkları bir “deli gömleği” idi.

Bu apolitik toplum projesinin ideolojik harcı ise, “Türk-İslam Sentezi” olarak bilinen yeni bir resmi ideolojiyle karıldı. Darbeciler, solun ve komünizmin panzehirinin, milliyetçilikle İslam’ın kontrollü bir birleşimi olduğuna inanıyorlardı. Bu, ABD’nin “yeşil kuşak” projesiyle de tam bir uyum içindeydi. Bu yeni ideolojiye göre, “iyi vatandaş”, hem Atatürkçü ilkelere bağlı bir milliyetçi hem de devletin kontrolündeki Sünni-Hanefi yorumuna uygun bir Müslüman olmalıydı. Bu sentezin en somut uygulaması, okullarda din kültürü ve ahlak bilgisi derslerinin zorunlu hale getirilmesi oldu. Bu, tek parti döneminin katı laikçi eğitim anlayışından radikal bir kopuştu. Amaç, dindar bir nesil yetiştirmek değil, komünizm gibi “yıkıcı” ideolojilere karşı, manevi değerlerle donatılmış, devlete ve millete sadık, “itaatkâr” bir gençlik yaratmaktı. Aynı dönemde, İmam-Hatip okullarının sayısı hızla artırıldı ve tarikatların ve cemaatlerin (özellikle de Nakşibendi ve Fethullah Gülen cemaatlerinin) yeraltındaki örgütlenmelerine, “komünizmle mücadelede müttefik” olarak görüldükleri için, göz yumuldu. İronik bir şekilde, laik Cumhuriyet’i korumak iddiasıyla darbe yapan generaller, gelecekte rejimin laik karakteri için en büyük tehdidi oluşturacak olan siyasal İslam’ın toplumsal tabanını kendi elleriyle güçlendirmiş oluyorlardı.

Ekonomide ise, 24 Ocak 1980’de, darbeden sadece birkaç ay önce, Süleyman Demirel hükümeti tarafından alınan ve darbeden sonra Turgut Özal liderliğinde aynen uygulanan kararlarla, Türkiye, radikal bir liberal dönüşüm sürecine sokuldu. CHP’nin ve 1970’lerin ithal ikameci, devletçi ekonomi modeli terk edilerek, ihracata dayalı, serbest piyasa ekonomisine geçildi. Gümrük duvarları indirildi, yabancı sermayeye geniş imkanlar tanındı ve devletin ekonomideki rolü küçültülmeye çalışıldı. Bu neoliberal politikalar, darbenin yarattığı baskıcı ortamda, sendikaların ve işçi sınıfının tüm direniş kanalları kapatıldığı için, hiçbir toplumsal muhalefetle karşılaşmadan, acımasızca hayata geçirildi. Ücretler donduruldu, işçi hakları tırpanlandı ve gelir dağılımındaki adaletsizlik daha da derinleşti. 12 Eylül, bir yandan siyasi özgürlükleri yok ederken, diğer yandan da ekonomik olarak yeni bir “tüketim toplumu”nun ve yeni bir zengin sınıfın temellerini atıyordu.

1983 yılında, cuntacılar, siyasi hayatı kendi kontrolleri altında ve kendi belirledikleri aktörlerle yeniden başlatmaya karar verdiler. Eski siyasi partilerin ve liderlerin katılması yasaklanmış, onların yerine, rejimin onay verdiği, “merkez sağ” ve “merkez sol”da konumlanan üç yeni partinin (Milliyetçi Demokrasi Partisi, Halkçı Parti ve Anavatan Partisi) seçime girmesine izin verildi. Cuntanın favorisi, eski bir general olan Turgut Sunalp’ın liderliğindeki Milliyetçi Demokrasi Partisi’ydi. Kenan Evren, seçimlerden önce yaptığı konuşmalarda, halkı açıkça bu partiye oy vermeye çağırdı. Ancak halk, bir kez daha, vesayetçi aklın beklentilerini boşa çıkardı. 6 Kasım 1983 seçimlerinde, cuntanın favorisi hezimete uğrarken, kimsenin şans tanımadığı, 24 Ocak kararlarının mimarı olan sivil teknokrat Turgut Özal’ın liderliğindeki Anavatan Partisi (ANAP), tek başına iktidara geldi. Bu, halkın, askeri vesayete karşı, sandıkta verdiği sessiz ama net bir cevaptı.

Sonuç olarak, 12 Eylül 1980 darbesi ve onun mirası, Türkiye Cumhuriyeti tarihinde bir travma ve bir dönüm noktasıdır. Bu darbe, sadece mevcut siyasi yapıyı değil, aynı zamanda toplumun ruhunu, ahlakını ve geleceğini de derinden yaralamıştır. Yarattığı apolitik ve depolitize edilmiş kuşaklar, toplumsal sorunlara duyarsız, bireyci ve rekabetçi bir kültürün taşıyıcısı oldular. Solun ezilmesi, siyasetin merkezini sağa kaydırarak, milliyetçi-muhafazakâr ideolojilerin uzun vadede hakim güç haline gelmesinin önünü açtı. Türk-İslam Sentezi projesiyle, devletin laik karakteri aşındırıldı ve siyasal İslam’ın önü açıldı. 1982 Anayasası’nın yarattığı baskıcı ve anti-demokratik çerçeve, Türkiye’nin demokratikleşme sürecini onyıllarca zehirlemeye devam etti. En önemlisi, 12 Eylül, “devletin bekası” adına, kendi vatandaşına karşı en acımasız şiddeti ve işkenceyi uygulayabileceğini bir kez daha göstererek, devlet ile toplum arasındaki o derin güvensizlik uçurumunu onarılmaz bir şekilde derinleştirdi. Bir sonraki bölümde, 12 Eylül’ün bu enkazı üzerine, sivil bir lider olarak sahneye çıkan Turgut Özal’ın, hem bu vesayetçi sistemle mücadele ederek hem de onun açtığı neoliberal yolda ilerleyerek, Türkiye’yi nasıl yeni bir döneme, yani küreselleşme, tüketim toplumu ve yeni bir siyasi kimlik arayışına soktuğunu ve onun bu “sivil devriminin” kendi iç çelişkilerini nasıl yarattığını inceleyeceğiz. “Bizim çocuklar” işlerini bitirmiş, ancak arkalarında, kendilerinin bile tam olarak kontrol edemeyeceği yeni bir Türkiye’nin tohumlarını bırakmışlardı.


Bölüm 28: Sivil Padişah: Turgut Özal – Vesayeti Kıran Adam mı, Yeni Bir Tek Adam mı?

12 Eylül cuntasının demir yumruğuyla yeniden dizayn ettiği siyaset sahnesi, apolitik, renksiz ve ruhsuz bir çöle dönmüştü. Eski liderler yasaklı, eski partiler kapatılmış, toplum ise korku ve sinizmle kendi içine kapanmıştı. Generallerin hayalindeki Türkiye, tam da buydu: İdeolojik kavgaların bittiği, herkesin “işine baktığı”, itaatkâr ve merkezde konumlanmış teknokratların ülkeyi bir şirket gibi yönettiği bir istikrar ülkesi. İşte bu çölün ortasında, 1983 seçimlerinde kimsenin beklemediği bir vaha, bir serap gibi beliren Turgut Özal, bu projenin hem en başarılı ürünü hem de en beklenmedik mezar kazıcısı olacaktı. O, bir yandan 12 Eylül’ün açtığı neoliberal ekonomik yolda son sürat ilerleyerek Türkiye’yi bir tüketim toplumuna dönüştürürken, diğer yandan da o askeri vesayetin katı duvarlarında, pragmatizmi, sivil inadı ve halkla kurduğu doğrudan bağ ile gedikler açan, sistemi içeriden dönüştüren bir figürdü. Özal, geleneksel siyasetçi tipolojisinin tamamen dışındaydı. Ne Demirel gibi bir “çoban” ne de Ecevit gibi bir “şairdi”. O, Amerikancı, teknokrat, dindar ama aynı zamanda son derece modern, vizyoner ve statükonun tüm tabularını (Kürt sorunu, din özgürlüğü, devletin kutsallığı) yıkmaktan çekinmeyen, nevi şahsına münhasır bir “sivil padişah”tı. Ancak onun bu “sivil devrimi”, Türkiye’yi vesayetçi prangalarından kurtarırken, aynı zamanda, gücü kendi şahsında merkezileştiren, ailesini ve yakın çevresini kayıran, hukuku ve kurumları kendi hedefleri için esneten yeni bir “tek adam” modelinin de tohumlarını atacaktı. Onun bu çelişkilerle dolu mirası, Türkiye’nin 1990’lardaki kimlik krizinin, istikrarsızlığının ve en nihayetinde, kendisinden sonraki döneme damgasını vuracak olan yeni bir siyasi hareketin doğuşunun da zeminini hazırladı.

Turgut Özal’ın başarısının sırrını anlamak için, onun temsil ettiği toplumsal ve kültürel dönüşümü kavramak gerekir. Özal, 12 Eylül’ün yarattığı o büyük boşluğu, dört farklı eğilimi (milliyetçilik, muhafazakârlık, liberalizm ve sosyal adalet) kendi partisi olan Anavatan Partisi (ANAP) çatısı altında birleştirmeyi başararak doldurdu. O, hem Cuma namazına giden dindar bir Müslüman hem de viskisini yudumlayan, golf oynayan modern bir Batılıydı. Hem milliyetçi söylemleriyle ülkücü gençlere göz kırpıyor hem de liberal politikalarıyla büyük iş dünyasının desteğini alıyordu. Bu “herkesi kucaklayan” ve ideolojik katılıkları reddeden pragmatik üslubu, 12 Eylül’ün yarattığı ideolojik kamplaşmadan bıkmış olan toplum nezdinde büyük bir karşılık buldu. O, kavganın değil, uzlaşmanın ve en önemlisi, “icraatın” lideriydi. Halka, boş ideolojik sloganlar yerine, somut şeyler vaat ediyordu: Daha fazla refah, daha fazla tüketim, daha fazla özgürlük. “Çağ atlayan Türkiye” sloganı, bu vaadin en net ifadesiydi.

İktidara geldiğinde, bu vaadini hayata geçirmek için radikal adımlar attı. 24 Ocak kararlarını kararlılıkla uygulayarak, Türkiye ekonomisini dünyaya açtı. İthalat serbest bırakıldı, döviz bulundurmak ve yurt dışına çıkarmak suç olmaktan çıktı. Bu, yıllardır karaborsaya ve kıtlığa mahkûm edilmiş halk için bir devrimdi. Bir anda dükkanların vitrinleri, daha önce sadece filmlerde görülen ithal ürünlerle (Marlboro sigarası, Coca-Cola, renkli televizyon, video) doldu. Bu, sadece bir ekonomik dönüşüm değil, aynı zamanda bir kültürel devrimdi. Tüketim, bir yaşam tarzı, bir modernleşme göstergesi haline geldi. Özal, halka, “zengin olma hayali” satıyordu ve bu hayal, 12 Eylül’ün baskıcı ve gri atmosferinden bunalmış milyonlar için son derece çekiciydi. Otoyollar, köprüler, telefon hatları gibi büyük altyapı yatırımlarıyla, ülkenin çehresini gözle görülür bir şekilde değiştirdi. Onun meşhur “icraatın içinden” programları, halkla doğrudan iletişim kurarak, devletin o soğuk ve mesafeli yüzünü yıkan, samimi bir lider imajı çizmesini sağladı.

Ancak Özal’ın asıl devrimci hamleleri, siyasi alanda, o katı 12 Eylül vesayet rejimine karşı verdiği mücadelede ortaya çıktı. O, generallerin kendi elleriyle seçip iktidara getirdiği, “bizim çocuğumuz” olarak gördükleri bir teknokrat olmasına rağmen, kısa sürede onların beklentilerinin çok dışına çıktı. Generallerin vesayetini, onlarla doğrudan bir çatışmaya girerek değil, son derece zeki ve kurnazca manevralarla, sistemi içeriden aşındırarak kırmaya çalıştı. Bunun ilk ve en önemli adımı, 1987’de, eski siyasi liderlerin (Demirel, Ecevit, Erbakan, Türkeş) siyaset yasaklarının kaldırılması için bir referandum yapma kararı alması oldu. Cumhurbaşkanı Kenan Evren ve ordu, yasakların devam etmesi için açıkça kampanya yaparken, Özal, “milli irade” diyerek yasakların kalkmasından yana tavır aldı. Referandum, kıl payı bir farkla (%50.16) “evet” oyuyla sonuçlandı. Bu, Özal’ın, generallere karşı kazandığı ilk büyük sembolik ve siyasi zaferdi. Halk, sandıkta, generallerin iradesine değil, Özal’ın temsil ettiği sivil iradeye destek vermişti.

Vesayetle mücadelesinin ikinci alanı, ordunun sivil denetim altına alınması çabasıydı. Özal, Genelkurmay Başkanı’nı doğrudan Başbakanlığa bağlayarak, ordunun hükümet üzerindeki özerkliğini kırmaya çalıştı. Savunma sanayiinde, ordunun tekelini kırarak özel sektörün de yer almasını sağlayan projeler başlattı. En önemlisi, Genelkurmay Başkanı Necip Torumtay’ın, kendisinden habersiz olarak Irak’a yönelik bir askeri operasyon planlamasına karşı çıkarak, onu istifaya zorlaması, sivil bir başbakanın, askere “dur” diyebildiğini gösteren, tarihte bir ilkti. Bu adımlar, ordunun siyaset üzerindeki gücünü bir anda kırmasa da, o sarsılmaz ve dokunulmaz imajını ciddi şekilde zedeledi ve sivil siyasetin hareket alanını genişletti.

Özal’ın en cüretkâr ve en tabu yıkan hamleleri ise, devletin en hassas ve en “dokunulmaz” olarak görülen konularına, özellikle de Kürt sorununa ve din özgürlüğü meselesine el atmasıyla geldi. O, yıllardır devlet tarafından inkâr edilen “Kürt realitesini” ilk kez tanıyan ve bu sorunun sadece askeri yöntemlerle değil, siyasi ve kültürel haklar tanınarak da çözülebileceğini dile getiren ilk üst düzey devlet adamıydı. “Federasyon dahil her şeyi tartışabiliriz” gibi o dönem için akıl almaz sayılan sözler sarf etmekten, PKK lideri Abdullah Öcalan’la dolaylı temaslar kurmaktan ve Celal Talabani gibi Kürt liderlerle diyalog geliştirmekten çekinmedi. Bu açılımları, devletin derin yapıları ve ordu içinde büyük bir tepkiyle karşılansa da, sorunun tabu olmaktan çıkıp, ilk kez kamusal alanda konuşulabilmesinin önünü açtı. Benzer şekilde, 12 Eylül’ün yarattığı baskıcı laiklik anlayışına karşı, daha liberal bir din-devlet ilişkisini savundu. Kendi dindar kimliğini gizlemedi, eşi Semra Özal’ın modern ve başı açık haliyle, kendi annesinin başörtülü halini aynı karede sergileyerek, topluma bir “uzlaşma” mesajı verdi. Devletin, insanların inançlarına ve yaşam tarzlarına karışmaması gerektiğini savunan bu liberal tavrı, hem dindar kesimlerin hem de liberallerin desteğini almasını sağladı. O, devletin o katı ve tek tipçi kimlik dayatmasına karşı, “renkli”, “çeşitli” ve “özgürlükçü” bir Türkiye hayali sunuyordu.

Ancak madalyonun diğer yüzünde, Özal’ın bu devrimci ve vesayet karşıtı liderliğinin, zamanla, kendi kişisel iktidarını pekiştiren, kurumları ve kuralları hiçe sayan yeni bir “tek adam” yönetimine dönüştüğü gerçeği yatıyordu. Özal, halktan aldığı büyük desteği ve karizmasını, partisi ANAP üzerinde mutlak bir otorite kurmak için kullandı. Partide kendisine rakip olabilecek veya onu eleştirebilecek (Bedrettin Dalan, Mehmet Keçeciler gibi) tüm güçlü figürleri zamanla tasfiye etti. Parti, giderek, onun kişisel bir aygıtına, onun kararlarını sorgusuz sualsiz onaylayan bir “evet efendimciler” topluluğuna dönüştü. Bu durum, ANAP’ın, Özal’dan sonra hızla dağılmasının da temel nedeni olacaktı.

Daha da önemlisi, Özal’ın “icraatçı” ve “pragmatik” yönetim anlayışı, hukukun üstünlüğü ve kurumsal işleyiş gibi temel demokratik ilkeleri aşındıran bir keyfiliğe yol açtı. O, hedeflerine ulaşmak için, anayasayı ve kanunları, “bir kere delmekle bir şey olmaz” anlayışıyla, sık sık esnetmekten veya görmezden gelmekten çekinmedi. Bürokrasideki hantal işleyişi aşmak için, “prensler” adını verdiği, kendisine doğrudan bağlı, genç ve dinamik danışmanlardan oluşan paralel bir yönetim kadrosu kurdu. Bu, devletin kurumsal yapısını bypass eden, kararların liyakate veya prosedüre göre değil, lidere olan kişisel yakınlığa göre alındığı bir sistemdi. En büyük eleştiri konusu ise, kendi ailesinin ve yakın çevresinin, onun iktidarı döneminde hızla zenginleşmesi ve devletin imkanlarından faydalanması oldu. Eşi Semra Özal’ın (Papatyalar), oğlu Ahmet Özal’ın ve kardeşi Yusuf Bozkurt Özal’ın adlarının karıştığı yolsuzluk iddiaları ve kayırmacılık söylentileri, onun “dürüst” ve “halkçı” imajını ciddi şekilde zedeledi. O, devleti, bir aile şirketi gibi yönetmekle, kendi “sivil hanedanını” kurmakla suçlanıyordu.

Bu otoriterleşme ve keyfileşme eğilimi, 1989 yılında, Kenan Evren’in görev süresi dolduğunda, kendisini meclise Cumhurbaşkanı olarak seçtirmesiyle zirveye ulaştı. Muhalefet partileri, meclisteki sandalye sayısı yetmemesine rağmen bu seçimi boykot ettiler. Özal, sadece kendi partisinin oylarıyla, son derece tartışmalı bir meşruiyetle Çankaya Köşkü’ne çıktı. Anayasaya göre, cumhurbaşkanının tarafsız olması ve partisiyle bağını koparması gerekiyordu. Ancak Özal, bu kuralı da fiilen çiğnedi. ANAP’ı ve hükümeti, perde arkasından yönetmeye, adeta bir “partili cumhurbaşkanı” gibi hareket etmeye devam etti. Bu durum, anayasal bir krize ve devletin en tepesinde bir yetki çatışmasına yol açtı. O, artık sadece bir siyasi lider değil, aynı zamanda devletin tüm gücünü kendi şahsında birleştirmeye çalışan, kendisini Atatürk’ten sonraki ikinci büyük devrimci olarak gören bir “sivil padişah”tı. 1988’de kendisine yönelik bir suikast girişiminden yaralı olarak kurtulması, onun bu “seçilmişlik” ve “tarihsel misyon” hissini daha da pekiştirdi.

Sonuç olarak, Turgut Özal, Türkiye’nin yakın tarihinde bir deprem etkisi yaratmış, çelişkilerle dolu, devrimci bir figürdür. O, bir yandan, 12 Eylül’ün yarattığı o boğucu askeri vesayet rejimini kıran, devletin tabularıyla cesurca yüzleşen, Türkiye’yi dünyaya açan ve sivil siyasetin itibarını iade eden bir “demokrasi kahramanı”dır. Onun dönemi, fikirlerin daha özgürce tartışıldığı, farklı kimliklerin kendilerini daha rahat ifade edebildiği ve bireysel refahın arttığı bir “altın çağ” olarak da anılabilir. Ancak diğer yandan, o, gücü eline geçirdikçe, kendi partisini ve devleti kişisel bir mülke dönüştüren, hukuku ve kurumları kendi pragmatizmi uğruna hiçe sayan ve en nihayetinde, kendisinin de bir “tek adam”a dönüştüğü bir liderdir. Onun mirası, bu ikiliğin bir yansımasıdır: Türkiye’ye hem daha liberal ve daha sivil bir siyasetin kapılarını aralamış hem de popülist, lidersultacı ve aile kayırmacılığına dayalı yeni bir siyaset tarzının da önünü açmıştır. Bir sonraki bölümde, Özal’ın 1993’teki ani ve şüpheli ölümüyle birlikte, onun yarattığı bu boşluğun, 1990’lar boyunca Türkiye’yi nasıl bir siyasi istikrarsızlık, koalisyonlar, yolsuzluklar ve kimlik çatışmaları (irtica-laiklik, Kürt sorununun tırmanması) kaosuna sürüklediğini ve bu kaos ortamının, en sonunda, siyasal İslam’ın, bu kez çok daha güçlü ve organize bir şekilde, merkez siyasete doğru yürüyüşüne nasıl zemin hazırladığını inceleyeceğiz. Sivil padişah ölmüş, ancak arkasında, hem fırsatlarla hem de tehlikelerle dolu, karmaşık ve öngörülemez bir Türkiye bırakmıştı.


Bölüm 29: Postmodern Darbe: 28 Şubat ve Devletin “İrtica” Paranoyası

Turgut Özal’ın 1993’teki ani ölümü, sadece bir cumhurbaşkanının kaybı değil, aynı zamanda onun şahsında somutlaşan o cesur, yenilikçi ve tabuları yıkan “sivil devrim” döneminin de fiilen sona ermesiydi. Özal’ın yarattığı boşluk, Türkiye’yi, 1970’lerin kaosunu aratmayan, siyasi istikrarsızlıklar, zayıf koalisyon hükümetleri, derinleşen ekonomik krizler, tırmanan terör ve en önemlisi, kimlik siyasetinin zehirli diliyle kutuplaşan bir toplum manzarasıyla baş başa bıraktı. 1990’lar, Türkiye için bir “kayıp on yıl” olarak anılır. Ancak bu kayıp yılların en belirleyici ve en travmatik olayı, şüphesiz, 28 Şubat 1997’de gerçekleşen ve tarihe “postmodern darbe” olarak geçen süreçti. Bu kez ordu, 27 Mayıs veya 12 Eylül’de olduğu gibi tanklarla sokaklara inip yönetime doğrudan el koymadı. Bunun yerine, çok daha sofistike, çok daha sinsi ve belki de o yüzden çok daha etkili bir yöntemle, medya, yargı, sivil toplum kuruluşları ve iş dünyasını da içine alan geniş bir ittifakla, seçilmiş bir hükümeti, yani Necmettin Erbakan liderliğindeki Refah-Yol koalisyon hükümetini istifaya zorladı. Darbenin gerekçesi, 27 Mayıs’ın “komünizm”, 12 Eylül’ün “anarşi” gerekçelerinden farklı olarak, bu kez tek ve net bir hedefe kilitlenmişti: “İrtica”, yani siyasal İslam. 28 Şubat süreci, Atatürk’ten beri süregelen ve kendisini rejimin asıl sahibi olarak gören laik-askeri-bürokratik vesayet aklının, siyasal İslam’ın merkez siyasete yükselişini, kendi varlığına ve rejimin temellerine yönelik en büyük beka tehdidi olarak algıladığı ve bu tehdidi ortadan kaldırmak için her türlü anti-demokratik yöntemi mubah gördüğü bir histeri ve paranoya anıydı. Bu “darbe”, sadece bir hükümeti devirmekle kalmadı, aynı zamanda toplumun dindar kesimleri üzerinde derin bir travma ve mağduriyet hissi yaratarak, en nihayetinde, kendisinden sonraki döneme damgasını vuracak olan ve siyasal İslam’ı çok daha güçlü ve kitlesel bir şekilde iktidara taşıyacak olan yeni bir siyasi hareketin de doğum sancılarını hızlandırdı.

Bu büyük çatışmanın ve paranoyanın kökenlerini anlamak için, 1980’ler ve 90’lar boyunca siyasal İslam’ın Türkiye’deki sessiz ve derinden yükselişini analiz etmek gerekir. 12 Eylül darbesi, solu ve sendikal hareketi ezerken, komünizme karşı bir panzehir olarak gördüğü İslamcı cemaat ve tarikatların önünü açmıştı. Turgut Özal’ın liberal ve dindar kimliği de, bu kesimlerin hem ekonomik olarak güçlenmesine hem de kamusal alanda daha görünür hale gelmesine olanak tanımıştı. Bu süreçte, Necmettin Erbakan’ın liderliğindeki Milli Görüş hareketi, yavaş ama kararlı bir şekilde, sadece küçük esnaf ve muhafazakâr taşranın partisi olmaktan çıkıp, büyük şehirlerin varoşlarında, gecekondularda yaşayan, ekonomik krizden ve yozlaşmış merkez siyasetten bıkmış milyonlarca yoksul ve dışlanmış insanın umudu haline geldi. Erbakan, “Adil Düzen” adını verdiği, faizsiz bir ekonomik sistem, ahlaki ve manevi kalkınma ve Batı’dan bağımsız, İslam dünyasıyla bütünleşmiş bir dış politika vaat ediyordu. Bu söylem, ANAP ve DYP gibi merkez sağ partilerin yarattığı yolsuzluk ve kimliksizlik boşluğunu doldurarak, Refah Partisi’ni (RP) 1990’ların ortalarında ülkenin en büyük ve en organize siyasi gücüne dönüştürdü. 1994 yerel seçimlerinde, İstanbul ve Ankara gibi en büyük metropollerin belediye başkanlıklarını, Recep Tayyip Erdoğan ve Melih Gökçek gibi genç ve dinamik isimlerle kazanmaları, laik-askeri elit için ilk büyük şok dalgası oldu. 1995 genel seçimlerinde ise, RP’nin sandıktan birinci parti olarak çıkması, artık şoku bir paniğe, bir beka krizine dönüştürdü.

Refah Partisi’nin bu yükselişi, rejimin bekçileri, yani ordu, yüksek yargı, büyük medya ve laik burjuvazi için kabul edilemez bir durumdu. Onların gözünde Erbakan ve partisi, sadece bir siyasi rakip değil, aynı zamanda Atatürk devrimlerini ve laik cumhuriyeti yıkarak, yerine İran benzeri bir şeriat devleti kurmayı hedefleyen, “takiyye” yapan, yani gerçek niyetini gizleyen tehlikeli bir düşmandı. Bu algı, RP’li siyasetçilerin zaman zaman yaptıkları provokatif ve radikal çıkışlarla daha da güçleniyordu. Erbakan’ın başbakan olarak ilk yurt dışı gezisini Libya ve İran gibi ülkelere yapması, tarikat şeyhlerine Başbakanlık Konutu’nda iftar yemeği vermesi veya Kudüs Gecesi gibi etkinliklerde yapılan radikal konuşmalar, laik kesimlerde, “şeriatın ayak sesleri” olarak algılanan bir korku ve histeri dalgası yarattı. Medyanın da bu korkuyu sürekli olarak körüklemesiyle, toplum, “laikler” ve “anti-laikler” olarak ikiye bölündü ve bu kutuplaşma, yaklaşan askeri müdahalenin de toplumsal meşruiyet zeminini oluşturdu.

Müdahalenin düğmesine, 1997 yılının başlarında, ordunun en tepesindeki komuta kademesi tarafından basıldı. Bu kez yöntem, doğrudan yönetime el koymak yerine, hükümeti ve toplumu psikolojik bir savaşla, bir yıpratma operasyonuyla istifaya zorlamaktı. Bu yüzden bu sürece “postmodern” darbe adı verildi. Operasyonun karargâhı, Genelkurmay bünyesinde kurulan Batı Çalışma Grubu (BÇG) idi. Bu gizli yapı, adeta bir cunta gibi çalışarak, sadece askeri değil, aynı zamanda sivil hayata dair de fişlemeler yapıyor, andıçlar (sahte belgeler) hazırlıyor ve müdahale sürecini yönetiyordu. Operasyonun ilk adımı, kamuoyunu “irtica tehlikesine” karşı hazırlamaktı. Genelkurmay, düzenlediği basın brifingleriyle, gazetecilere ve yargı mensuplarına, irticanın ülkeyi nasıl bir tehlikeye sürüklediğine dair “dersler” veriyordu. Büyük medya kuruluşları (o dönemdeki adıyla “kartel medyası”), bu brifinglerde aldıkları direktifler doğrultusunda, her gün manşetlerinden “irtica” haberleri pompalıyor, Refah Partili belediyelerdeki en küçük bir olayı bile “şeriat provası” olarak sunuyorlardı. Fadime Şahin, Ali Kalkancı, Müslüm Gündüz gibi figürlerin başrolde olduğu, tarikat içi ilişkileri ve skandalları konu alan haberler, dindar kesimi ahlaki olarak itibarsızlaştırmak için kullanılıyordu. Bu, toplumun, ordunun yapacağı bir müdahaleyi alkışlayacak bir ruh haline getirilmesini hedefleyen, son derece planlı bir psikolojik harekâttı.

Operasyonun ikinci adımı, sivil toplum ve iş dünyasını da bu “laik cepheye” dahil etmekti. Beş büyük sendika konfederasyonu, meslek odaları, barolar ve bazı kadın dernekleri, “Sivil Toplum Kuruluşları” adı altında bir araya gelerek, hükümete karşı ortak bildiriler yayınladılar, protesto gösterileri düzenlediler. Özellikle “irticaya karşı” düzenlenen ve yüz binlerce insanın katıldığı mitingler, ordunun arkasında bir “halk desteği” olduğu imajını yaratmak için kullanıldı. TÜSİAD gibi büyük iş dünyası örgütleri de, gazetelere verdikleri ilanlarla, hükümetin ekonomi politikalarını eleştirerek ve “laik cumhuriyetin tehlikede olduğu” uyarısını yaparak, bu koroya katıldılar. Böylece, darbe, sadece ordunun bir eylemi değil, aynı zamanda “laik ve modern Türkiye’nin” topyekûn bir direnişi olarak sunuluyordu.

Tüm bu baskı ortamının zirve noktası, 28 Şubat 1997 tarihinde yapılan tarihi Milli Güvenlik Kurulu (MGK) toplantısı oldu. Dokuz saat süren bu toplantıda, komutanlar, Başbakan Erbakan ve hükümet üyelerine, “irticanın önlenmesi için” alınması gereken tedbirleri içeren, 18 maddelik bir bildiri dayattılar. Bu bildiri, adeta bir ültimatomdu. 8 yıllık kesintisiz ve zorunlu eğitimin getirilerek İmam-Hatip okullarının orta kısımlarının kapatılması, Kur’an kurslarının Diyanet’in denetimine alınarak yaş sınırı getirilmesi, tarikatların ve cemaatlerin faaliyetlerinin engellenmesi, irticai faaliyete karıştığı iddia edilen kamu görevlilerinin ve ordu mensuplarının derhal tasfiye edilmesi gibi son derece sert ve radikal kararlar içeriyordu. Erbakan, başlangıçta bu kararları imzalamamak için direndi. Ancak üzerindeki baskı (özellikle de koalisyon ortağı Tansu Çiller’in ve DYP’li bazı bakanların ordudan yana tavır alması) o kadar artmıştı ki, en sonunda bu kararları “yumuşatarak” da olsa imzalamak ve uygulamaya koymak zorunda kaldı. Ancak bu bile, onun iktidarını kurtarmaya yetmedi.

MGK kararlarının ardından, baskı daha da arttı. Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı Vural Savaş, Refah Partisi’nin “laik cumhuriyetin temel ilkelerine aykırı eylemlerin odağı haline geldiği” gerekçesiyle, Anayasa Mahkemesi’nde bir kapatma davası açtı. Bu, hükümetin başındaki partiye yönelik bir yargı darbesiydi. Aynı zamanda, Meclis’te, DYP içinden bir grup milletvekili, ordunun ve basının da desteğiyle istifa ettirilerek, hükümetin meclis çoğunluğu düşürülmeye çalışıldı. Bu siyasi, askeri, yargısal ve psikolojik kuşatma karşısında daha fazla direnemeyeceğini anlayan Necmettin Erbakan, Haziran 1997’de başbakanlıktan istifa etti. Onun planı, başbakanlığı koalisyon ortağı Tansu Çiller’e devrederek, hükümetin devamını sağlamaktı. Ancak Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel (eski rakibi), bu planı bozdu. Hükümeti kurma görevini Çiller’e vermek yerine, ANAP lideri Mesut Yılmaz’a vererek, Meclis’te güvenoyu alması imkansız olan, ancak dışarıdan DSP ve bazı bağımsız milletvekillerinin desteğiyle kurulan yeni bir hükümetin (ANASOL-D) önünü açtı. Bu, 28 Şubat sürecinin son ve en kritik hamlesiydi. Seçimle gelmiş bir hükümet, sandık dışı yöntemlerle, bir “sivil-asker ittifakı” operasyonuyla devrilmişti.

28 Şubat’ın ardından başlayan dönem, toplumun dindar kesimleri için tam bir cadı avına dönüştü. Ordu içinde, “irticai faaliyete karıştığı” iddia edilen binlerce subay ve astsubay, Yüksek Askeri Şura (YAŞ) kararlarıyla, hiçbir yargı yolu açık olmaksızın, fişlenerek ordudan atıldı. Kamuda, “başörtüsü” bir numaralı “irtica sembolü” olarak ilan edildi ve başörtülü memurlara, öğrencilere ve hatta milletvekillerine (Merve Kavakçı olayı gibi) karşı acımasız bir kampanya başlatıldı. Binlerce başörtülü kız öğrenci, üniversite kapılarında ikna odalarına alınarak başlarını açmaya zorlandı veya okullarından atıldı. İmam-Hatip liselerinin orta kısımları kapatıldı ve üniversite sınavlarındaki katsayı uygulamasıyla, bu okullardan mezun olanların kendi alanları dışında bir fakülteye girmeleri fiilen imkansız hale getirildi. Bu, dindar kesimin eğitim yoluyla sosyal ve ekonomik olarak yükselmesinin önünü kesmeyi hedefleyen, son derece planlı bir sosyal mühendislik projesiydi. Yüzlerce İslami sermaye şirketi (“yeşil sermaye”), bankacılık operasyonlarıyla batırılarak, dindar kesimin ekonomik gücü kırılmaya çalışıldı. Ve en nihayetinde, Anayasa Mahkemesi, Refah Partisi’ni kapatma kararı aldı. Necmettin Erbakan, Recep Tayyip Erdoğan, Abdullah Gül gibi partinin önde gelen isimlerine ise beş yıl siyaset yasağı getirildi.

Sonuç olarak, 28 Şubat süreci, Türkiye’nin vesayetçi devlet aklının, kendisini tehdit altında hissettiğinde, demokrasiyi ve hukuku nasıl hiçe sayabileceğinin en sofistike ve en acımasız örneklerinden biri olarak tarihe geçti. Bu “postmodern darbe”, kısa vadede başarılı olmuş gibi göründü. Siyasal İslam’ın temsilcisi olan bir hükümet devrilmiş, partisi kapatılmış ve liderleri yasaklanmıştı. Laik-askeri elit, rejimin kontrolünü yeniden ele geçirmişti. Ancak orta ve uzun vadede, 28 Şubat, tam tersi bir etki yarattı. Bu süreçte yaşanan baskılar, haksızlıklar ve aşağılamalar, dindar ve muhafazakâr kitleler arasında derin bir öfke, mağduriyet ve dayanışma ruhu yarattı. Onlar için, laik devlet, artık sadece inançlarına saygı duymayan değil, aynı zamanda kendilerini ikinci sınıf vatandaş olarak gören, onları eğitimden, bürokrasiden ve siyasetten dışlayan zalim bir mekanizmaydı. Bu mağduriyet psikolojisi, Refah Partisi geleneği içinden, eskisinden çok daha farklı bir siyasi hareketin doğmasına zemin hazırladı. Bu yeni hareket, Erbakan’ın katı ve ideolojik “Adil Düzen” söylemi yerine, daha pragmatik, daha kucaklayıcı, demokrasi, insan hakları ve Avrupa Birliği gibi kavramları benimseyen, kendisini “muhafazakâr demokrat” olarak tanımlayan bir dil kullanacaktı. Bir sonraki bölümde, 28 Şubat’ın yarattığı bu enkazın ve 2001 ekonomik krizinin yarattığı umutsuzluğun içinden, Recep Tayyip Erdoğan ve arkadaşlarının, bu yeni siyasi hareketle, yani Adalet ve Kalkınma Partisi (AK Parti) ile nasıl sahneye çıktıklarını ve sadece siyasal İslam’ı değil, tüm merkez siyaseti domine ederek, Türkiye’nin son yirmi yılına damgasını vuracak yeni bir “tek adam” dönemini nasıl başlattıklarını inceleyeceğiz. 28 Şubat’ın generalleri, irticayı bitirdiklerini sanırken, aslında farkında olmadan, onu çok daha güçlü ve durdurulamaz bir şekilde geri getirecek olan “can suyunu” vermişlerdi.


Bölüm 30: Vesayete Karşı Bir “Millet Adamı”: Erdoğan’ın İlk Yıllardaki Reformist Söylemi

28 Şubat’ın yarattığı o karanlık ve boğucu atmosfer, 1990’ların sonunu ve yeni milenyumun başlangıcını adeta bir karabasana çevirmişti. Siyaset sahnesi, zayıf ve yozlaşmış koalisyon hükümetlerinin (ANASOL-D ve ardından DSP-MHP-ANAP) beceriksizliği altında inliyordu. Ekonomi, tarihin en büyük krizlerinden birine, 2001 krizine sürüklenmiş, bir gecede milyonlarca insan yoksullaşmış, bankalar batmış ve toplumun geleceğe dair tüm umutları tükenmişti. Devletin vesayetçi aklı, “irtica tehlikesini” bertaraf ettiğini düşünerek kendi zaferini kutlarken, aslında farkında olmadan, kendi mezarını kazacak olan o mükemmel fırtınanın koşullarını hazırlamıştı. İşte bu topyekûn çöküş, umutsuzluk ve öfke ortamının içinden, siyaset sahnesine yeni bir aktör, yeni bir söylem ve yeni bir umut vaadiyle giren bir lider çıktı: Recep Tayyip Erdoğan ve onun kurduğu Adalet ve Kalkınma Partisi (AK Parti). O, 28 Şubat’ın siyasi yasaklısı, okuduğu bir şiir yüzünden hapse atılmış bir “mağdur”, İstanbul’un varoşlarından gelerek metropolü yönetmiş bir “halk adamı”ydı. Erdoğan ve arkadaşları, kendilerini, hocaları Necmettin Erbakan’ın o katı ve Batı karşıtı Milli Görüş geleneğinden ayrışan, “gömleğini çıkarmış”, muhafazakâr ama aynı zamanda demokrat, reformist ve yüzünü Avrupa Birliği’ne dönmüş yeni bir hareket olarak sunuyorlardı. Onların ilk yıllardaki söylemi, sadece dindar ve muhafazakâr kitlelere değil, aynı zamanda 28 Şubat’ın anti-demokratik uygulamalarından ve yozlaşmış merkez siyasetten bıkmış olan liberallere, demokratlara ve hatta bazı solculara bile hitap eden, son derece kapsayıcı ve özgürlükçü bir dildi. Bu, vesayete karşı “milletin adamı”nın, statükoya karşı “değişimin” ve çürümüşlüğe karşı “temiz siyasetin” bayrağını açtığı bir dönemdi. Bu reformist ve demokrat söylem, AK Parti’yi 2002 seçimlerinde ezici bir zaferle tek başına iktidara taşıyacak ve Türkiye’nin son yirmi yılına damgasını vuracak olan o uzun ve çelişkili iktidar döneminin de başlangıcını oluşturacaktı.

AK Parti’nin ve Recep Tayyip Erdoğan’ın 2002’deki baş döndürücü başarısının sırrını anlamak için, onların, Milli Görüş geleneği içinden nasıl bir kopuş ve yenilenme süreciyle ortaya çıktıklarını kavramak gerekir. Refah Partisi’nin kapatılması ve Erbakan’a siyaset yasağı getirilmesinin ardından, hareket içinde “gelenekçiler” ve “yenilikçiler” olarak bilinen iki kanat arasında derin bir ayrışma yaşandı. Erbakan ve çevresindeki yaşlı kuşak, Fazilet Partisi çatısı altında aynı katı, ideolojik ve Batı karşıtı çizgiyi sürdürmekte ısrar ediyordu. Recep Tayyip Erdoğan, Abdullah Gül, Bülent Arınç, Abdüllatif Şener gibi partinin daha genç, daha dinamik ve daha pragmatik isimlerinden oluşan “yenilikçi” kanat ise, bu eski siyaset tarzının artık Türkiye’de bir karşılığı olmadığını, siyasal İslam’ın iktidara gelebilmesinin tek yolunun, kabuğunu kırarak merkez siyasete açılması, kendisini demokratik sistemle uyumlu, modern bir muhafazakâr parti olarak yeniden tanımlaması gerektiğini savunuyordu. Onlara göre, 28 Şubat’ın en önemli dersi, ordu ve laik elitin kırmızı çizgilerini doğrudan karşısına alan radikal bir söylemle iktidara gelmenin ve orada kalmanın imkansız olduğuydu.

Bu fikir ayrılığı, 2001 yılında Fazilet Partisi’nin de Anayasa Mahkemesi tarafından kapatılmasıyla nihai bir kopuşa dönüştü. Erdoğan ve arkadaşları, “Milli Görüş gömleğini çıkardık” diyerek, Erbakan’la yollarını ayırdılar ve Ağustos 2001’de Adalet ve Kalkınma Partisi’ni kurdular. Partinin ismi bile, bu yeni stratejinin bir özetini sunuyordu: “Adalet”, hem 28 Şubat’ın haksızlıklarına hem de ekonomik krizin yarattığı adaletsizliğe bir göndermeydi. “Kalkınma” ise, ideolojik kavgalar yerine, halkın en temel sorunu olan ekonomik refahı ve büyümeyi merkeze alan bir siyaset vaat ediyordu. Partinin programı ve liderlerinin söylemleri, bu yeni “muhafazakâr demokrat” kimliği pekiştirecek şekilde dikkatle kurgulanmıştı. Artık “Adil Düzen” gibi ütopik ve İslamcı hedeflerden bahsedilmiyor, bunun yerine, “ileri demokrasi”, “hukukun üstünlüğü”, “insan hakları”, “piyasa ekonomisi” ve en önemlisi, “Avrupa Birliği’ne tam üyelik” gibi Batılı ve liberal kavramlar öne çıkarılıyordu. Bu, sadece bir taktiksel manevra değil, aynı zamanda Türkiye’deki siyasal İslam’ın, küresel ve ulusal konjonktürün de etkisiyle geçirdiği derin bir ideolojik dönüşümdü.

Bu yeni söylemin bu kadar etkili olmasının en önemli nedeni, o dönemde Türkiye’nin içinde bulunduğu derin umutsuzluk ve siyasi boşluktu. 28 Şubat sonrası kurulan koalisyon hükümetleri, ülkeyi yönetmekte tam bir acziyet sergilemişlerdi. Yolsuzluk iddiaları, bakanlar arasındaki kavgalar ve siyasi yozlaşma, halkın Ankara’daki siyaset kurumuna olan güvenini tamamen yok etmişti. 2001 krizi ise, bu çürümüş sistemin tabutuna çakılan son çiviydi. Faizlerin bir gecede yüzde yedi binlere fırladığı, bankaların içinin boşaltıldığı, esnafın yazar kasalarını başbakanın önüne fırlattığı bir ortamda, halk, mevcut tüm siyasi partilerden ve liderlerden umudunu kesmiş, yeni ve “temiz” bir kurtarıcı arayışına girmişti. İşte AK Parti, tam da bu boşluğun ortasına, “eski Türkiye”nin tüm günahlarından arınmış, yepyeni ve umut vaat eden bir alternatif olarak oturdu. Onlar, hem 28 Şubat’ın mağdurlarıydılar hem de 2001 krizini yaratan yozlaşmış siyasetin dışındaydılar. Bu “hem mağdur hem temiz” imajı, onlara, sadece geleneksel muhafazakâr tabanlarından değil, aynı zamanda ekonomik krizden bunalmış kentli orta sınıflardan ve vesayet rejiminden rahatsız olan liberal aydınlardan da oy alma imkânı tanıdı.

3 Kasım 2002 seçimlerinin sonuçları, Türk siyasi hayatında bir deprem etkisi yarattı. Bir önceki mecliste temsil edilen partilerin tamamı (DSP, MHP, ANAP, DYP), yüzde onluk seçim barajının altında kalarak siyaset sahnesinden silindi. Sandıktan sadece iki parti çıkmıştı: Oyların yüzde 34’ünü alan AK Parti ve yüzde 19’unu alan CHP. Ancak seçim sistemi sayesinde, AK Parti, bu oy oranıyla, meclisteki sandalyelerin neredeyse üçte ikisini kazanarak, 20 yıl aradan sonra ülkeye tek başına iktidar olma imkânı buldu. Partinin genel başkanı Recep Tayyip Erdoğan, aldığı siyaset yasağı nedeniyle seçime girememiş ve milletvekili seçilememişti. Ancak bu, onun fiili liderliğini engellemedi. Hükümet, Abdullah Gül başbakanlığında kurulduktan sonra, ilk iş olarak anayasada bir değişiklik yapılarak Erdoğan’ın siyaset yasağı kaldırıldı ve Siirt’te yapılan bir ara seçimle onun da meclise girmesi ve başbakanlık koltuğuna oturması sağlandı. Artık “milletin adamı”, resmen ülkenin direksiyonuna geçmişti.

AK Parti iktidarının ilk dönemi (2002-2007), Türkiye Cumhuriyeti tarihinin en reformist, en özgürlükçü ve en başarılı dönemlerinden biri olarak kabul edilir. Bu dönemde Erdoğan ve hükümeti, seçimlerde vaat ettikleri “vesayetle mücadele” ve “Avrupa Birliği’ne entegrasyon” hedeflerini hayata geçirmek için, adeta bir “sessiz devrim” gerçekleştirdiler. Bu devrimin temel amacı, 28 Şubat’ın ve 12 Eylül anayasasının yarattığı baskıcı ve otoriter devlet yapısını, Kopenhag Kriterleri olarak bilinen AB üyelik koşulları çerçevesinde demokratikleştirmekti. Bu amaçla, birbiri ardına “uyum paketleri” adı verilen yasal düzenlemeler meclisten geçirildi. Bu düzenlemelerle, askeri-bürokratik vesayetin en önemli kaleleri bir bir sarsıldı. Milli Güvenlik Kurulu’nun yapısı değiştirilerek, genel sekreterliğine ilk kez sivil bir ismin atanması sağlandı ve kurulun hükümet üzerindeki etkisi sembolik bir düzeye indirildi. Askeri harcamaların Sayıştay tarafından denetlenmesinin önü açıldı. Devlet Güvenlik Mahkemeleri (DGM) gibi olağanüstü yargı kurumları kaldırıldı. İşkenceye karşı “sıfır tolerans” politikası benimsendi ve ceza kanununda bu yönde önemli değişiklikler yapıldı.

Düşünce ve ifade özgürlüğü alanında da devrim niteliğinde adımlar atıldı. Yıllardır bir tabu olan ve binlerce insanın hapse girmesine neden olan konular, daha özgürce tartışılmaya başlandı. Kürt sorunu konusunda, o güne kadar hayal bile edilemeyecek açılımlar yapıldı. “Kürt sorunu benim de sorunumdur” diyen Erdoğan, devletin geçmişteki hatalarını kabul eden bir dil kullandı. Kürtçe yayın ve eğitim üzerindeki yasaklar kaldırıldı, devlet televizyonu TRT, Kürtçe yayın yapan bir kanal (TRT 6) kurdu. Olağanüstü Hal (OHAL) uygulamasına son verildi. Bu adımlar, Kürt meselesinin barışçıl ve demokratik bir çözüme kavuşabileceğine dair büyük bir umut yarattı ve AK Parti’nin, Güneydoğu’daki Kürt seçmenler nezdinde de büyük bir destek bulmasını sağladı. Benzer şekilde, Alevilerin, gayrimüslimlerin ve diğer azınlık gruplarının sorunları da ilk kez devletin en üst düzeyinde dile getirilmeye ve çözüm yolları aranmaya başlandı.

Ekonomide ise, 2001 krizinin ardından Kemal Derviş tarafından hazırlanan ve IMF destekli olan güçlü ekonomiye geçiş programı, kararlılıkla uygulandı. Mali disiplin sağlandı, enflasyon tek haneli rakamlara düşürüldü ve Türk Lirası’ndan altı sıfır atılarak, paraya yeniden itibar kazandırıldı. Bu ekonomik istikrar, yabancı sermaye girişini hızlandırdı ve ülke, yüksek büyüme oranları yakaladığı bir döneme girdi. Bu başarılar, hem iç hem de dış kamuoyunda, AK Parti hükümetine ve Erdoğan’ın liderliğine karşı büyük bir güven ve takdir yarattı. Avrupa Birliği, Aralık 2004’te, Türkiye ile tam üyelik müzakerelerine başlama kararı aldı. Bu, Cumhuriyet tarihinin en önemli diplomatik başarılarından biriydi ve AK Parti’nin reformist kimliğinin uluslararası alanda da tescillenmesi anlamına geliyordu. Erdoğan, artık sadece Türkiye’nin değil, aynı zamanda tüm İslam dünyası için, İslam ile demokrasinin bir arada yaşayabileceğini gösteren bir “model lider” olarak görülüyordu.

Bu “altın çağ” boyunca, Erdoğan’ın liderlik tarzı, daha sonraki yıllarda dönüşeceği otoriter karakterden oldukça farklı bir görüntü sergiliyordu. Henüz gücünü tam olarak pekiştirememiş olduğu ve hem iç hem de dış meşruiyete ihtiyaç duyduğu bu dönemde, daha kolektif, daha uzlaşmacı ve daha diyaloğa açık bir liderdi. Partisi içindeki Abdullah Gül, Bülent Arınç, Abdüllatif Şener gibi farklı eğilimleri temsil eden kurucu isimlerle birlikte hareket ediyor, önemli kararları ortak akılla alıyordu. Liberal aydınlarla, gazetecilerle ve sivil toplum kuruluşlarıyla yakın bir diyalog içindeydi. Sık sık “Milli irade”ye vurgu yapsa da, bu kavramı, daha çok, vesayetçi elitin anti-demokratik müdahalelerine karşı, halkın sandıktaki tercihini savunmak için kullanıyordu. O, henüz, “milli iradeyi” kendi şahsıyla özdeşleştiren ve kendisi gibi düşünmeyen herkesi “millet düşmanı” ilan eden bir lider değildi. Tam tersine, kendisini, farklılıkları bir araya getiren, Türkiye’nin tüm renklerini kucaklayan bir “uzlaşma” figürü olarak sunuyordu.

Ancak bu reformist ve demokratik rüzgâr, 2007 yılından itibaren yavaş yavaş tersine dönmeye başladı. Bu dönüşümün ilk ve en önemli kırılma noktası, 2007 Cumhurbaşkanlığı seçimleri sırasında yaşanan ve tarihe “e-muhtıra” olarak geçen krizdi. Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer’in görev süresi doluyordu ve AK Parti, kendi içinden bir ismi, Dışişleri Bakanı Abdullah Gül’ü aday göstermeye karar verdi. Ancak Gül’ün eşinin başörtülü olması, laik-askeri vesayet odağı için kırmızı çizginin aşılması anlamına geliyordu. Onların gözünde, Atatürk’ün makamı olan Çankaya Köşkü’ne, “türbanlı” bir “first lady”nin çıkması, laik cumhuriyetin fiilen sonu demekti. Bu adaylığı engellemek için, yine 28 Şubat’takine benzer bir psikolojik harp kampanyası başlatıldı. Laiklik ve Cumhuriyet mitingleri düzenlendi, medya üzerinden “şeriat tehlikesi” propagandası yapıldı. CHP, meclisteki cumhurbaşkanlığı oylamalarını boykot ederek, “367” adı verilen ve anayasal dayanağı son derece tartışmalı olan bir toplantı yeter sayısı krizi yarattı. Bu krizin zirveye ulaştığı 27 Nisan 2007 gecesi, Genelkurmay Başkanlığı’nın internet sitesine, laikliğe vurgu yapan ve hükümete üstü kapalı bir tehdit içeren bir bildiri konuldu. Bu, ordunun, siyasete yaptığı ilk dijital müdahaleydi.

Geçmişte, benzer bir askeri muhtıra karşısında Demirel şapkasını alıp gitmiş, Erbakan ise istifa etmek zorunda kalmıştı. Ancak bu kez, AK Parti hükümeti ve bizzat Erdoğan, tarihte bir ilki gerçekleştirerek, bu muhtıraya sert bir şekilde direndi. Hükümet sözcüsü, ertesi gün yaptığı açıklamada, Genelkurmay Başkanlığı’nın başbakana karşı sorumlu olduğunu ve bu bildirinin demokrasiye bir müdahale olduğunu ilan etti. Bu, sivil siyasetin, askeri vesayete karşı gösterdiği ilk açık ve net meydan okumaydı. Erdoğan, bu krizi, kendi mağduriyetini pekiştirmek ve halk desteğini konsolide etmek için mükemmel bir fırsat olarak kullandı. Cumhurbaşkanını meclisin seçememesi üzerine, anayasada bir değişiklik yaparak, cumhurbaşkanının doğrudan halk tarafından seçilmesi için referanduma gitme ve erken seçim kararı aldı. 2007 seçimlerinde, “vesayete karşı milli irade” temasını sonuna kadar işledi ve halktan, bu anti-demokratik müdahaleye sandıkta cevap vermesini istedi. Halkın cevabı, net ve güçlü oldu: AK Parti, oylarını yüzde 47’ye çıkararak, tarihindeki en büyük seçim zaferlerinden birini kazandı. Bu zafer, sadece bir iktidar onayı değil, aynı zamanda halkın, askeri vesayetin müdahalesini reddettiğinin ve sivil siyasetin yanında durduğunun bir kanıtıydı. Bu an, Erdoğan’ın, kendisini sadece bir başbakan olarak değil, aynı zamanda vesayeti yenen, “milletin iradesinin” koruyucusu ve tek temsilcisi olarak görmeye başladığı psikolojik bir dönüm noktasıydı. Bir sonraki bölümde, bu büyük zaferin ve pekişen gücün, Erdoğan’ı ve AK Parti’yi, o ilk yıllardaki reformist ve demokratik çizgiden, nasıl giderek daha otoriter, daha kutuplaştırıcı ve daha komplocu bir yola saptırdığını; Ergenekon ve Balyoz gibi davalarla vesayetle hesaplaşma sürecinin, nasıl bir intikam operasyonuna ve kendi muhaliflerini sindirme aracına dönüştüğünü inceleyeceğiz. Vesayete karşı savaşan “milletin adamı”, yavaş yavaş, kendisinin yeni bir vesayet odağına dönüştüğü bir yolculuğa çıkıyordu.


Bölüm 31: Abdülhamid’i Anlamak: Yeni Beka Söylemi, Ümmet Liderliği ve Dış Güçler Anlatısının Geri Dönüşü

2007 seçimlerinde elde edilen o görkemli zafer ve askeri vesayetin e-muhtırasına karşı kazanılan psikolojik üstünlük, Recep Tayyip Erdoğan ve Adalet ve Kalkınma Partisi için bir iktidar döneminin zirvesi olduğu kadar, aynı zamanda derin bir zihniyet dönüşümünün de başlangıç noktasıydı. O ana kadar, AK Parti kendisini sistemin mağduru, vesayetin karşısında demokrasiyi ve hukukun üstünlüğünü savunan reformist bir güç olarak konumlandırmıştı. Ancak 2007’den sonra, gücünü pekiştirdikçe, iktidarın merkezine yerleştikçe ve devletin derin kodlarıyla yüzleştikçe, bu “mağdur” ve “reformist” kimlik, yavaş yavaş yerini, kendisini devletin asıl sahibi, milletin tek temsilcisi ve ülkenin hem iç hem de dış düşmanlara karşı koruyucusu olarak gören, çok daha iddialı, çok daha özgüvenli ve en nihayetinde çok daha otoriter bir kimliğe bırakmaya başladı. Bu dönüşümün en çarpıcı ve en ironik tezahürü, Erdoğan’ın siyasi dilinde ve dünya görüşünde yaşanan radikal değişiklikti. Yıllarca Milli Görüş geleneğinin en büyük eleştirisi olan, devleti bir paranoya ve beka krizi söylemiyle yöneten Sultan II. Abdülhamid’in mirası, bu kez, onun en büyük muhaliflerinin torunları tarafından yeniden keşfediliyor ve adeta bir rol model olarak sahipleniliyordu. Erdoğan’ın giderek artan bir şekilde kullandığı “beka sorunu” söylemi, her eleştiriyi ve her sorunu “dış güçlerin komplosu” olarak açıklayan paranoid anlatı ve kendisini sadece Türkiye’nin değil, tüm dünya Müslümanlarının, yani “ümmetin” lideri olarak konumlandırma arzusu; bütün bunlar, Sultan Abdülhamid’in “İstibdat Devri”nde kullandığı siyasi enstrümanların, yirmi birinci yüzyıl koşullarında, yeni bir liderin elinde yeniden canlanmasından başka bir şey değildi. Bu, Türkiye’deki o köklü devlet geleneğinin, farklı ideolojik ambalajlar altında, liderleri nasıl kendi otoriter ve komplocu kalıbına soktuğunun en güncel ve en sarsıcı örneğiydi.

Bu zihniyet dönüşümünü tetikleyen ve hızlandıran en önemli süreç, şüphesiz, Ergenekon ve Balyoz olarak bilinen, askeri vesayetin kökünü kazımayı hedefleyen o meşhur davalar silsilesiydi. 2007 yılında, İstanbul Ümraniye’de bir gecekonduda bir sandık dolusu el bombasının bulunmasıyla başlayan süreç, kısa sürede, Türkiye Cumhuriyeti tarihinin en büyük ve en karmaşık davasına dönüştü. İddianamelere göre, ordu, yargı, medya ve sivil toplum içinde yuvalanmış, kendisini devletin asıl sahibi olarak gören ve seçilmiş hükümeti devirmek için darbe planları yapan, suikastlar düzenleyen ve kaos yaratan “Ergenekon” adında gizli, derin bir terör örgütü vardı. Bu iddialar, yıllardır varlığı fısıldanan ancak hiçbir zaman kanıtlanamayan o meşum “derin devlet”in, ilk defa somut olarak yargı önüne çıkarılması anlamına geliyordu. Bu davalar, başlangıçta, sadece AK Parti tabanında değil, aynı zamanda Türkiye’nin demokratikleşmesini samimiyetle arzulayan liberaller, solcular ve Kürtler arasında da büyük bir destek buldu. İlk defa, generallerin, gazetecilerin, rektörlerin, yani rejimin “dokunulmaz” kabul edilen isimlerinin, işledikleri iddia edilen anti-demokratik suçlardan dolayı hesap verdiği, Türkiye’nin “bağırsaklarını temizlediği” tarihsel bir an yaşanıyordu.

Ancak bu “temizlik” ve “hesaplaşma” süreci, zamanla, adil bir yargılama olmaktan çıkarak, hükümetin, sadece darbecileri değil, aynı zamanda kendisine muhalif olan tüm laik, ulusalcı ve Kemalist kesimleri de sindirmek ve tasfiye etmek için kullandığı bir siyasi intikam operasyonuna dönüştü. Davaların yürütülmesinde kilit bir rol oynayan, o dönemde hükümetin yargı ve emniyet içindeki en önemli müttefiki olan Fethullah Gülen Cemaati’ne bağlı savcı ve polislerin, sahte deliller ürettiği, gizli tanıklar kullandığı ve hukukun en temel ilkelerini çiğnediği iddiaları giderek arttı. İlker Başbuğ gibi eski bir Genelkurmay Başkanı’nın “terör örgütü lideri” suçlamasıyla tutuklanması, Türkan Saylan gibi saygın bir sivil toplum liderinin evinin basılması, Nedim Şener ve Ahmet Şık gibi muhalif gazetecilerin “terör örgütüne yardım” gibi absürt suçlamalarla hapse atılması, bu davaların artık bir hukuk sürecinden çıkıp, bir cadı avına dönüştüğünün en net işaretleriydi. Erdoğan ve hükümeti, bu süreçte, kendilerini, “darbeci vesayete” karşı “milli iradenin” ve “demokrasinin” şampiyonu olarak sundular. Bu davalar, onlara, askeri vesayetin belini kırma ve devletin tüm kilit noktalarını (ordu, yargı, emniyet) kendi kadrolarıyla doldurma konusunda tarihsel bir fırsat sundu. Ancak bu “zaferin” bedeli, hukukun üstünlüğü ilkesinin tamamen yok edilmesi, toplumdaki kutuplaşmanın onarılmaz bir şekilde derinleşmesi ve en nihayetinde, bir vesayet odağının (asker) yerine, bir başka ve çok daha tehlikeli bir vesayet odağının (cemaat) geçmesine zemin hazırlaması oldu.

İşte bu “vesayetle savaş” sürecinde kazanılan özgüven ve devletin tüm aygıtlarının kontrol altına alınmasıyla birlikte, Erdoğan’ın siyasi söylemi de giderek daha fazla Abdülhamid’in paranoid ve beka merkezli diline evrilmeye başladı. Artık reformlardan, Avrupa Birliği’nden veya daha fazla demokrasiden daha az bahsedilir olmuştu. Bunların yerine, Türkiye’nin sürekli olarak içeriden ve dışarıdan kuşatıldığı, milletin birliğine ve devletin bekasına yönelik büyük komploların kurulduğu ve bu komplolara karşı tek siperin, bizzat kendisinin liderliği olduğu anlatısı ön plana çıktı. 2013 Gezi Parkı protestoları, bu yeni söylemin ilk büyük ve kitlesel sınavı oldu. Milyonlarca insanın, çevreci bir kaygıyla başlayıp, hükümetin artan otoriterliğine karşı bir özgürlük isyanına dönüşen bu protestoları, Erdoğan, bir halk hareketi olarak değil, Türkiye’nin yükselişini durdurmak isteyen “dış güçlerin” ve onların içimizdeki piyonları olan “faiz lobisinin”, “vandalların” ve “çapulcuların” organize ettiği bir darbe girişimi olarak yorumladı. Bu, tam bir Abdülhamid refleksidir: Toplumsal muhalefeti, meşru bir talep olarak değil, bir ihanet ve bir komplo olarak kodlamak. Bu söylem, bir yandan kendi tabanını “düşmana karşı” konsolide etmesini sağlarken, diğer yandan da toplumu, “bizden olanlar” (milli ve yerli) ve “onlardan olanlar” (hain ve gayrimilli) olarak ikiye bölen, onarılması güç bir kutuplaşma yarattı.

Bu komplo teorilerine dayalı beka söylemi, 2013 sonunda patlak veren 17-25 Aralık yolsuzluk ve rüşvet operasyonlarıyla zirveye ulaştı. O güne kadar hükümetin en yakın müttefiki olan Fethullah Gülen Cemaati’nin yargı ve emniyet içindeki unsurları tarafından başlatılan bu operasyonlar, bakanların ve bizzat Erdoğan’ın ailesinin de adının karıştığı devasa bir yolsuzluk ağını ortaya çıkaran ses kayıtları ve belgelerle kamuoyuna yansıdı. Bu, AK Parti iktidarının karşılaştığı en büyük krizdi. Erdoğan, bu krize, hukuki bir süreçle hesaplaşarak değil, bunu da, kendisine ve “Yeni Türkiye”nin yükselişine karşı kurulmuş, bu kez Cemaat’in (paralel yapı) maşa olarak kullanıldığı uluslararası bir “yargı darbesi” ve “komplo” olarak nitelendirerek karşılık verdi. Bu andan itibaren, eski müttefik Cemaat, rejimin bir numaralı düşmanı, yeni “iç ve dış mihrak” haline geldi. Bu komplo anlatısı, Erdoğan’a, yargı ve emniyet içinde kendisine muhalif olan binlerce kişiyi tasfiye etmek, interneti ve sosyal medyayı kontrol altına alan baskıcı yasalar çıkarmak ve hukukun üstünlüğünü tamamen rafa kaldırarak, krizi kendi lehine çevirmek için gerekli olan siyasi meşruiyeti sağladı. Artık devletin bekası, yolsuzluk iddialarından daha önemliydi ve devleti korumanın yolu, lideri her ne pahasına olursa olsun korumaktan geçiyordu.

Bu yeni beka söyleminin ideolojik harcı ise, giderek daha fazla vurgulanan Pan-İslamist ve “ümmetçi” bir kimlikle karıldı. Erdoğan, kendisini sadece Türkiye’nin lideri olarak değil, aynı zamanda tüm dünya Müslümanlarının, özellikle de Sünni dünyanın hamisi, koruyucusu ve sözcüsü olarak konumlandırmaya başladı. Bu, yine Sultan Abdülhamid’in “İttihad-ı İslam” politikasının modern bir versiyonuydu. Bu yeni kimlik, özellikle “Arap Baharı” olarak bilinen süreçte, Mısır, Suriye, Libya gibi ülkelerdeki olaylara doğrudan müdahil olan, Müslüman Kardeşler gibi İslamcı hareketleri destekleyen, son derece aktif, iddialı ama aynı zamanda riskli bir dış politikayla kendini gösterdi. Davos’taki “one minute” çıkışıyla İsrail’e, Birleşmiş Milletler kürsüsündeki “dünya beşten büyüktür” sloganıyla Batılı güçlere meydan okuması, onu, sadece kendi ülkesinde değil, Ortadoğu sokaklarında da milyonlarca Müslüman için bir kahramana, bir “yeni Selahaddin”e dönüştürdü. Bu “ümmet liderliği” rolü, iç politikada da son derece işlevseldi. Onun liderliği, artık sadece bir ulusal mesele değil, aynı zamanda küresel bir “hak-batıl” mücadelesinin, mazlum İslam dünyasının kibirli Batı’ya karşı direnişinin bir parçası olarak sunuluyordu. Bu anlatı, onun şahsına, siyasi bir liderliğin ötesinde, adeta kutsal ve tarihsel bir misyon yüklüyordu.

Bu Abdülhamid’ci restorasyonun en önemli kurumsal adımı ise, Erdoğan’ın, Türkiye’nin parlamenter sistemini, tüm yetkilerin tek bir kişide, yani kendisinde toplanacağı bir “Türk tipi başkanlık” sistemine dönüştürme projesi oldu. O, 2014 yılında, Türkiye tarihinde ilk kez halkın oyuyla cumhurbaşkanı seçildikten sonra, anayasanın kendisine verdiği sembolik ve tarafsız rolü kabul etmedi. Fiilen, ülkeyi bir başbakan gibi yönetmeye, partisi üzerinde mutlak bir otorite kurmaya ve parlamenter sistemi kendi başkanlık hedefleri için bir engel olarak görmeye başladı. Ona göre, Türkiye’nin etrafını saran bu kadar çok iç ve dış düşman varken, koalisyonlara ve siyasi istikrarsızlıklara yol açan bu “hantal” parlamenter sistemle devleti yönetmek imkansızdı. Devletin bekası, hızlı ve etkin kararlar alabilen, tek bir iradeyle yönetilen, güçlü bir başkanlık sistemini gerektiriyordu. Bu argüman, tam da İttihatçıların ve en nihayetinde Atatürk’ün, kendi tek adam rejimlerini kurarken kullandıkları argümanın bir tekrarıydı: “Olağanüstü koşullar, olağanüstü bir yönetim gerektirir.” Bu süreç, en nihayetinde, 15 Temmuz 2016’daki kanlı darbe girişiminin ardından ilan edilen Olağanüstü Hal (OHAL) koşullarında, 2017’de yapılan bir anayasa referandumuyla, Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’nin kabul edilmesiyle sonuçlandı. Bu, Türkiye’nin yüz yıllık parlamenter geleneğinin sonu ve devletin tüm erklerinin (yasama, yürütme ve büyük ölçüde yargı) tek bir kişinin şahsında birleştiği, yeni bir “tek adam” rejiminin resmen başlangıcıydı.

Sonuç olarak, Erdoğan’ın 2007’den sonraki iktidar dönemi, o ilk yıllardaki reformist, demokratik ve özgürlükçü söylemden radikal bir kopuşu ve Türkiye’nin o en köklü ve en karanlık devlet geleneğine, yani Abdülhamid’ci bir beka devleti modeline geri dönüşü temsil eder. Bu modelin temel kodları aynıdır: Devletin sürekli bir kuşatma altında olduğu ve bir beka sorunu yaşadığına dair paranoid bir inanç. Tüm toplumsal ve siyasi sorunları, dış güçlerin ve onların içimizdeki işbirlikçilerinin komplolarıyla açıklayan bir zihniyet. Muhalefeti, meşru bir siyasi rakip olarak değil, bu komploların bir parçası, bir “vatan haini” olarak gören bir anlayış. Ve en nihayetinde, bu büyük tehlikelere karşı milleti ve devleti koruyacak tek gücün, her şeyi bilen, yanılmaz ve sorgulanamaz bir “kurtarıcı lider” olduğu inancı. Erdoğan, bu tarihsel rolü, kendi karizması, siyasi dehası ve halkla kurduğu güçlü bağ ile son derece başarılı bir şekilde oynadı. Ancak bu süreçte, ilk yıllarında mücadele ettiğini iddia ettiği o vesayetçi devlet aklının en karanlık yönlerini, bu kez kendi şahsında ve kendi ideolojisiyle yeniden üretti. Bir sonraki bölümde, bu yeni “tek adam” rejiminin kurumsallaşma sürecini, eski yol arkadaşlarının nasıl tasfiye edildiğini, devletin parti-devlet modeline nasıl geri döndüğünü ve bu sürecin, Türkiye’nin kurumsal yapısında ve toplumsal dokusunda nasıl bir yıkıma yol açtığını inceleyeceğiz. Abdülhamid’i anlamak, en nihayetinde, onu devirenlerin torunlarının, ona nasıl bu kadar benzediğini anlamak anlamına geliyordu.


Bölüm 32: İttihatçı Teşkilatçılık: Devletin Hücrelerine Sızan Parti-Devlet Yapısı

Recep Tayyip Erdoğan’ın, Sultan II. Abdülhamid’in paranoid beka söylemini ve ümmet liderliği misyonunu yeniden canlandırarak inşa ettiği o yeni “tek adam” rejimi, sadece bir söylemden veya bir dış politika vizyonundan ibaret kalamazdı. Bu mutlakiyetçi ve ideolojik projenin hayata geçirilebilmesi, devletin tüm kılcal damarlarının, tüm karar alma mekanizmalarının ve tüm güç aygıtlarının, liderin iradesine sorgusuz sualsiz itaat eden, sadık bir kadro tarafından kontrol altına alınmasını gerektiriyordu. İşte bu noktada, AK Parti iktidarı, Türkiye’nin siyasi genetiğindeki bir başka köklü ve karanlık geleneğe, yani İttihat ve Terakki’nin “parti-devlet” modeline geri döndü. Bu model, devlet ile iktidar partisi arasındaki tüm sınırları ortadan kaldıran, devleti, partinin bir organı ve bir uzantısı haline getiren, liyakat yerine sadakatin tek geçer akçe olduğu bir örgütlenme biçimiydi. Erdoğan’ın liderliğinde AK Parti, özellikle 2011’den sonraki “ustalık dönemi” olarak adlandırdığı süreçte, yargıdan emniyete, ordudan bürokrasiye, medyadan üniversitelere kadar devletin tüm stratejik kurumlarını, sistematik bir şekilde kendi ideolojisine ve liderine bağlı kadrolarla doldurarak, adeta paralel bir devlet yapısı inşa etti. Bu süreç, sadece bir kadrolaşma operasyonu değil, aynı zamanda Cumhuriyet’in kuruluşundan beri var olan kurumsal yapının ve bürokratik geleneğin içinin boşaltılarak, onun yerine, liderin kişisel iradesine ve partisinin çıkarlarına hizmet eden, esnek, gayriresmi ve çoğu zaman hukuk dışı bir ağın ikame edilmesiydi. Bu, İttihatçıların “komitacı” ruhunun, yirmi birinci yüzyıl koşullarında, çok daha sofistike ve çok daha kapsamlı bir şekilde yeniden hayat bulmasıydı.

Bu devasa dönüşümün ve devleti ele geçirme operasyonunun ilk ve en kritik cephesi, şüphesiz, yargı ve emniyet teşkilatı oldu. Ergenekon ve Balyoz davaları, AK Parti hükümetine, eski laik-Kemalist vesayetin bu iki kalesindeki direnişi kırmak için tarihsel bir fırsat sunmuştu. Ancak bu tasfiye operasyonu, boşalan yerlerin, hukukun üstünlüğüne ve liyakate dayalı yeni bir yapıyla doldurulmasıyla sonuçlanmadı. Tam tersine, bu süreçte hükümetin en büyük müttefiki olan Fethullah Gülen Cemaati, kendi yetiştirdiği binlerce sadık savcı, hakim ve polisi, bu stratejik noktalara yerleştirerek, devlet içinde kendi özerk ve gizli iktidar alanını kurdu. 2010 Anayasa Referandumu, bu sürecin en kritik dönüm noktasıydı. “Yargı reformu” ve “demokratikleşme” sloganlarıyla sunulan bu referandumla, Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu (HSYK) ile Anayasa Mahkemesi’nin yapısı değiştirilerek, bu kurullara üye seçiminde siyasi iktidarın ve cemaatin etkisi mutlak hale getirildi. Artık yargı, hükümeti denetleyen bağımsız bir güç olmaktan çıkıp, büyük ölçüde hükümetin ve onun ortağı olan cemaatin siyasi hedeflerine hizmet eden bir araca dönüştü. Bu durum, 17-25 Aralık yolsuzluk operasyonları sırasında, cemaatin bu yargısal gücü bizzat Erdoğan hükümetine karşı bir silaha dönüştürmesiyle, en trajik ve en ironik sonucunu doğuracaktı.

17-25 Aralık krizi ve ardından yaşanan AK Parti-Cemaat savaşı, bu parti-devlet inşa sürecinde yeni ve çok daha acımasız bir evreyi başlattı. Erdoğan, kendisine karşı “darbe girişiminde” bulunduğunu iddia ettiği bu “paralel yapıyı” devletten temizlemek için, adeta bir seferberlik ilan etti. Binlerce cemaat mensubu polis, savcı ve hakim, ya görevden alındı, ya sürgüne gönderildi ya da hapse atıldı. Ancak bu büyük tasfiye operasyonu, yine, hukukun üstünlüğüne dayalı, liyakatli ve tarafsız bir devlet yapısı kurmak için yapılmadı. Cemaatten boşalan tüm kilit noktalar, bu kez, doğrudan AK Parti’ye ve liderine sadakati sorgulanamaz olan yeni kadrolarla, partinin gençlik kollarından, il teşkilatlarından veya hükümete yakın sivil toplum kuruluşlarından gelen isimlerle dolduruldu. Artık yargı ve emniyet, sadece hükümetin bir aracı değil, aynı zamanda partinin bir “arka bahçesi” haline gelmişti. Sulh Ceza Hakimlikleri gibi yeni ve olağanüstü yetkilere sahip mahkemeler kurularak, muhalif gazetecileri, aydınları ve iş adamlarını tutuklamak, hükümet aleyhindeki haberlere erişim engeli getirmek ve muhalif sesleri susturmak, son derece kolay ve rutin bir işlem haline geldi. Bu, İttihatçıların Divan-ı Harb-i Örfi veya Cumhuriyetin ilk yıllarındaki İstiklal Mahkemeleri gibi, hukuku, siyasi bir tasfiye ve sindirme aracı olarak kullanma geleneğinin, modern bir versiyonuydu.

Devletin ele geçirilmesi operasyonunun ikinci önemli cephesi, sivil bürokrasi ve ekonomi yönetimiydi. Geleneksel olarak, Cumhuriyet bürokrasisi, kendi kuralları, hiyerarşisi ve liyakat sistemi olan, hükümetlerden büyük ölçüde bağımsız, özerk bir yapıya sahipti. AK Parti iktidarı, bu yapıyı, kendi “Yeni Türkiye” projesinin önündeki en büyük engellerden biri olarak gördü. Bu “eski Türkiye’nin” bürokratik oligarşisini kırmak için, devletin tüm kademelerinde, benzeri görülmemiş bir kadrolaşma ve tasfiye operasyonu başlatıldı. Bakanlıklarda, genel müdürlüklerde, devlet bankalarında, TRT, RTÜK gibi özerk kurullarda, liyakat ve tecrübe yerine, partiye, liderin hemşeriliğine veya hükümete yakın bir cemaate, tarikata, vakfa (TÜGVA, TÜRGEV, Ensar Vakfı gibi) mensubiyet, atamalardaki tek ve en önemli kriter haline geldi. Bu durum, devlet yönetiminde ciddi bir kurumsal hafıza kaybına, liyakatsizliğe ve verimsizliğe yol açtı. Ancak asıl amaç, devleti daha etkin yönetmek değil, onu, partinin ideolojik ve ekonomik çıkarlarına hizmet edecek şekilde yeniden yapılandırmaktı.

Bu sürecin en çarpıcı yansıması, “Milli İktisat” politikasının modern bir versiyonu olan “yandaş sermaye” yaratma projesinde görüldü. Devletin devasa ihaleleri (köprüler, otoyollar, havalimanları, şehir hastaneleri), kamu bankalarının kredileri ve özelleştirme gelirleri, sistematik bir şekilde, hükümete yakın olan, liderin ailesiyle veya çevresiyle ticari ve kişisel bağları bulunan belirli bir iş adamı grubuna aktarıldı. Bu, sadece bir ekonomik kayırmacılık değil, aynı zamanda, partiye finansal olarak bağımlı, onun siyasi geleceğini kendi ticari geleceğiyle özdeş gören ve en önemlisi, partinin medya gücünü (gazete, televizyon kanalları satın alarak) oluşturacak yeni bir “partizan burjuvazi” yaratma projesiydi. Bu “havuz medyası” olarak adlandırılan yapı, hükümetin en büyük propaganda aygıtına dönüştü. Bu medya organları, her gün, liderin başarılarını öven, muhalefeti şeytanlaştıran ve her türlü eleştiriyi “dış güçlerin komplosu” olarak sunan tek sesli bir yayın yapıyorlardı. Böylece, İttihatçıların, gayrimüslim burjuvaziyi tasfiye ederek kendi “milli” burjuvazisini yaratma projesi, AK Parti elinde, laik ve Kemalist burjuvaziyi dışlayarak, kendi “dindar ve muhafazakâr” sermaye sınıfını ve medya gücünü yaratma şeklinde yeniden hayat buluyordu. Amaç ve metot aynıydı: Ekonomiyi ve medyayı, partinin iktidarını pekiştirmek için birer araç olarak kullanmak.

Parti-devlet modelinin inşasındaki üçüncü ve belki de en sembolik alan, ordunun, yani askeri vesayetin son kalesinin de ele geçirilmesiydi. Ergenekon ve Balyoz davaları, ordunun siyaset üzerindeki gücünü kırmış ve komuta kademesini büyük ölçüde tasfiye etmişti. Ancak asıl ve son darbe, 15 Temmuz 2016’daki kanlı darbe girişimiyle geldi. Devletin içine sızmış olan Fethullah Gülen Cemaati’ne mensup bir grup subayın gerçekleştirdiği bu darbe girişimi, yüzlerce sivilin hayatına mal olan bir vahşete dönüştü. Ancak Erdoğan, bu korkunç travmayı ve halkın demokrasiyi savunmak için sokağa dökülmesini, kendi otoritesini mutlaklaştırmak ve devleti tamamen kendi kontrolü altına almak için tarihsel bir fırsata, bir “Allah’ın lütfuna” çevirdi. Darbe girişiminin hemen ardından ilan edilen Olağanüstü Hal (OHAL) ve çıkarılan Kanun Hükmünde Kararnameler (KHK) ile, anayasal düzen fiilen askıya alındı. Bu süreçte, sadece darbeciler değil, aynı zamanda on binlerce muhalif akademisyen, öğretmen, gazeteci, sivil toplum aktivisti, Kürt siyasetçi, “terörle bağlantılı” oldukları gibi muğlak ve kanıtsız iddialarla, hiçbir yargı kararı olmadan, bir gecede işlerinden atıldı, hapse atıldı veya mal varlıklarına el konuldu.

Bu büyük “temizlik” operasyonunun en büyük hedefi ise, Türk Silahlı Kuvvetleri’nin kendisiydi. Ordunun komuta kademesi, tarihte görülmemiş bir tasfiyeden geçirildi. Binlerce subay ve general, “FETÖ’cü” oldukları iddiasıyla ordudan ihraç edildi. Onlardan boşalan yerlere, hükümete ve liderine sadakatinden şüphe duyulmayan, daha milliyetçi-muhafazakâr bir çizgideki yeni bir subay kuşağı getirildi. Askeri liseler kapatıldı, Harp Akademileri Milli Savunma Üniversitesi’ne dönüştürülerek, sivil ve siyasi otoritenin tam kontrolü altına alındı. Bu, sadece bir kadro değişikliği değil, aynı zamanda Cumhuriyet’in kuruluşundan beri ordunun temelini oluşturan o katı laik ve Kemalist kimliğin ve özerk yapının da sonuydu. Ordu, artık rejimin “bekçisi” değil, rejimin “hizmetkârı” haline gelmişti. Yüz yıllık bir vesayet döngüsü, bu kez, sivil bir liderin, orduyu kendi mutlak kontrolü altına almasıyla, tam tersine dönmüştü. Ancak bu, demokrasinin bir zaferi değil, bir otoriter gücün (askeri vesayet) yerini, bir başka ve belki de daha kapsamlı bir otoriter gücün (sivil-partizan vesayet) almasıydı.

Sonuç olarak, AK Parti’nin ve Erdoğan’ın iktidarı, özellikle 2011’den sonra, Türkiye Cumhuriyeti’ni, kurucu ilkelerinden ve kurumsal yapısından uzaklaştırarak, İttihat ve Terakki’nin “parti-devlet” modelinin modern ve teknolojik olarak güncellenmiş bir versiyonuna dönüştürdü. Bu modelde, devletin tüm kurumları, partinin ideolojik ve siyasi çıkarlarına hizmet eden birer aygıta indirgendi. Liyakat, kurumsallık ve hukukun üstünlüğü gibi kavramlar, yerini, lidere mutlak sadakat, partizanlık ve keyfiliğe bıraktı. Bu süreç, Erdoğan’a, kendi “Yeni Türkiye” projesini hayata geçirmek için neredeyse sınırsız bir güç sağladı. Ancak aynı zamanda, devletin yüz yıllık kurumsal hafızasını, liyakat birikimini ve tarafsızlık ilkesini yok ederek, onu, tek bir liderin ve tek bir partinin kaderine bağımlı, son derece kırılgan ve keyfi bir yapıya dönüştürdü. Bir sonraki bölümde, bu mutlak gücün, liderin kendi şahsında nasıl bir dönüşüme yol açtığını, iktidarın ilk yıllarındaki o kolektif ve istişareye dayalı yönetim anlayışından, en yakın yol arkadaşlarını bile tasfiye eden, etrafını sadece “evet efendimcilerle” dolduran ve kendi kişisel mitini inşa eden bir “tek adam” yönetimine nasıl evrildiğini inceleyeceğiz. İttihatçıların teşkilatçılık ruhu, devleti ele geçirmişti; şimdi ise o ruhun, liderin kendi ruhunu nasıl ele geçirdiğini görme zamanıydı.


Bölüm 33: “Tek Adam” inin Yeniden Doğuşu: Başkanlık Sistemi ve Mutlak Gücün İnşası

AK Parti’nin, İttihatçı bir ruhla devletin tüm hücrelerine sızarak onu kendi ideolojik aygıtına dönüştürmesi, Recep Tayyip Erdoğan’a, selefi olan hiçbir sivil liderin sahip olamadığı, neredeyse sınırsız bir güç sağlamıştı. Yargı susturulmuş, ordu ehlileştirilmiş, medya teslim alınmış ve bürokrasi tamamen partizan kadrolarla doldurulmuştu. Ancak Erdoğan için bu fiili güç, yeterli değildi. Onun nihai hedefi, bu “de facto” tek adam yönetimini, anayasal bir çerçeveye oturtarak, kalıcı, kurumsal ve meşru bir “de jure” mutlakiyete dönüştürmekti. Bu hedefin adı, “Türk Tipi Başkanlık Sistemi” veya resmi adıyla Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’ydi. Bu proje, sadece bir yönetim modeli değişikliği değil, aynı zamanda Türkiye Cumhuriyeti’nin yüz yıllık parlamenter geleneğinin, kuvvetler ayrılığı ilkesinin ve denge-denetleme mekanizmalarının tamamen tasfiye edilerek, tüm devlet gücünün –yasama, yürütme ve büyük ölçüde yargının– tek bir kişinin, yani seçilmiş başkanın şahsında birleştirilmesi anlamına geliyordu. Bu, Atatürk’ün “Tek Şef” modelini bile aşan, onu anayasal bir zırha büründüren, son derece merkeziyetçi ve otoriter bir yapının inşasıydı. Bu sistemin kabulü ve uygulanması, Erdoğan’ın, kendisini sadece bir başbakan veya cumhurbaşkanı olarak değil, aynı zamanda sistemi yeniden kuran, devleti kendi vizyonu doğrultusunda yeniden formatlayan bir “kurucu lider” olarak gördüğünün en net ilanıydı. Bu, “devleti kurtarma” misyonunun, en nihayetinde, devleti tek bir kişinin iradesiyle özdeşleştiren o en eski ve en ilkel iktidar modeline geri dönüşünün hikayesidir.

Erdoğan’ın başkanlık sistemi arzusu, yeni bir fikir değildi. Siyasete girdiği ilk yıllardan beri, Türkiye’nin zayıf koalisyon hükümetleriyle ve siyasi istikrarsızlıklarla vakit kaybettiğini, ülkenin büyük hedeflere ulaşabilmesi için, hızlı ve etkin kararlar alabilen, güçlü bir yürütme modeline, yani başkanlık sistemine geçmesi gerektiğini savunuyordu. Ancak iktidarının ilk yıllarında, hem partisinin içinde bu fikre karşı çıkan önemli isimler (Abdullah Gül, Bülent Arınç gibi) olduğu için hem de askeri vesayetin hala güçlü olması nedeniyle bu projesini ertelemek zorunda kalmıştı. 2007’deki e-muhtıra krizi ve ardından gelen süreç, ona bu projeyi yeniden gündeme getirmek için ilk fırsatı sundu. Cumhurbaşkanının meclis tarafından seçilememesi üzerine, “Madem onlar seçtirmiyor, o zaman millet seçsin” diyerek, cumhurbaşkanının doğrudan halk tarafından seçilmesini öngören anayasa değişikliğini 2007’de referandumla kabul ettirdi. Bu, parlamenter sistemin mantığına aykırı, melez ve çelişkili bir yapı yaratan, son derece önemli bir adımdı. Artık hem halk tarafından seçilmiş güçlü bir başbakan hem de yine halk tarafından seçilmiş ve dolayısıyla güçlü bir meşruiyete sahip bir cumhurbaşkanı vardı. Bu “çift başlı” yapının, gelecekte bir yetki krizine yol açacağı kaçınılmazdı ve bu, Erdoğan’ın başkanlık sistemine geçiş için kullanacağı en önemli argümanlardan biri olacaktı.

2014 yılında, bu yeni anayasal düzenlemeye göre yapılan ilk cumhurbaşkanlığı seçiminde, Erdoğan, yüzde 52’lik bir oy oranıyla, ilk turda Türkiye’nin halk tarafından seçilen ilk cumhurbaşkanı oldu. Bu, onun siyasi kariyerinin zirvesiydi. Artık o, sadece partisinin lideri değil, aynı zamanda “milletin” yarısından fazlasının doğrudan oyunu almış, sarsılmaz bir meşruiyete sahip bir devlet başkanıydı. Anayasaya göre, cumhurbaşkanının tarafsız olması ve seçildikten sonra partisiyle bağını koparması gerekiyordu. Ancak Erdoğan, bu kuralı en başından itibaren tanımadığını açıkça ilan etti. Kendisinin “tarafsız değil, taraf olduğunu; milletin tarafında olduğunu” söyledi. Çankaya Köşkü yerine, Ankara’da, devasa bir arazi üzerine, bin odalı olduğu söylenen, son derece görkemli ve bir o kadar da tartışmalı yeni bir Cumhurbaşkanlığı Külliyesi (Saray) inşa ettirdi. Bu, sadece bir mekan değişikliği değil, aynı zamanda yeni bir rejim anlayışının da mimari bir manifestosuydu. Burası, artık Atatürk’ün mütevazı Çankaya Köşkü değil, “Yeni Türkiye”nin gücünü ve ihtişamını simgeleyen, devletin tüm merkezinin toplandığı bir “saray”dı. Erdoğan, bu saraydan, fiilen ülkeyi bir başbakan gibi yönetmeye, Bakanlar Kurulu’na başkanlık etmeye, partisinin milletvekili listelerini belirlemeye ve hükümetin politikalarını yönlendirmeye devam etti. Bu durum, anayasal bir krize, yani bir “fiili başkanlık” rejimine yol açtı. O, “Anayasa bekleme odasındadır” diyerek, bu fiili durumu, hukuki bir çerçeveye, yani başkanlık sistemine kavuşturma niyetini açıkça ortaya koyuyordu.

Başkanlık sistemine geçiş için gereken anayasa değişikliğini meclisten geçirecek çoğunluğa ulaşma hedefi, 2015 genel seçimlerinin ana gündemini oluşturdu. Ancak Haziran 2015 seçimlerinin sonuçları, Erdoğan için tam bir şok oldu. AK Parti, on üç yıl aradan sonra ilk kez tek başına iktidar olma çoğunluğunu kaybetti. Bu sonucun en önemli nedeni, Selahattin Demirtaş’ın liderliğindeki Halkların Demokratik Partisi’nin (HDP), yüzde onluk seçim barajını aşarak, 80 milletvekiliyle meclise girmesiydi. HDP, sadece Kürt seçmenlerden değil, aynı zamanda Erdoğan’ın artan otoriterliğinden rahatsız olan liberal, solcu ve demokrat Türk seçmenlerden de büyük bir destek almıştı. Demirtaş’ın seçim kampanyası boyunca kullandığı “Seni başkan yaptırmayacağız” sloganı, bu yeni muhalefet bloğunun temel birleştirici unsuru olmuştu. Bu sonuç, Türkiye’de, Erdoğan’ın tek adam yönetimine karşı, güçlü bir demokratik muhalefet potansiyelinin olduğunu gösteriyordu.

Ancak Erdoğan, bu demokratik sonucu ve halkın verdiği “koalisyon” mesajını kabul etmeyi reddetti. Koalisyon hükümeti kurulması için yapılan görüşmeleri sonuçsuz bıraktı ve ülkeyi, anayasal teamülleri zorlayarak, yeniden bir erken seçime sürükledi. Bu erken seçime giden süreç, Türkiye’nin yakın tarihinin en kanlı ve en kaotik dönemlerinden biri oldu. Kürt sorununun çözümü için başlatılmış olan “Çözüm Süreci” bir anda sona erdirildi. PKK, şehirlerde hendekler kazarak ve silahlı eylemlere başlayarak terörü yeniden tırmandırdı. Devlet ise, buna, Güneydoğu’daki pek çok şehirde (Cizre, Sur, Nusaybin) sokağa çıkma yasakları ilan ederek ve tarihin en ağır askeri operasyonlarını düzenleyerek karşılık verdi. Bu çatışma ortamında, Suruç’ta ve Ankara Garı’nda, IŞİD tarafından gerçekleştirilen ve yüzlerce sivilin hayatını kaybettiği bombalı katliamlar yaşandı. Ülke, adeta bir iç savaşın ve terör sarmalının içine çekilmişti. Bu korku, kaos ve güvenlik endişesi ortamı, milliyetçi ve muhafazakâr seçmenleri, “istikrar” vaat eden tek güç olarak gördükleri AK Parti etrafında yeniden kenetlenmeye itti. Kasım 2015’te tekrarlanan seçimlerde, AK Parti, oylarını yeniden artırarak, tek başına iktidar olacak çoğunluğu kıl payı da olsa yeniden elde etti. Bu, Erdoğan’ın, kendi siyasi hedeflerine ulaşmak için, ülkeyi bir kaos ortamına sürüklemekten bile çekinmeyeceğini gösteren, son derece tehlikeli ve acımasız bir siyasi kumarın sonucuydu.

Bu zaferin ardından, başkanlık sistemine geçiş projesi, son ve en büyük engelle karşılaştı: 15 Temmuz 2016’daki kanlı darbe girişimi. Fethullah Gülen Cemaati’ne mensup subayların gerçekleştirdiği bu darbe girişimi, Türkiye’yi bir iç savaşın eşiğine getirdi. Ancak Erdoğan, bu korkunç geceyi, kendi liderliğini pekiştirmek ve başkanlık sistemine giden yolu tamamen açmak için tarihsel bir fırsata dönüştürmeyi başardı. Darbeye karşı halkı sokağa çağırması, o geceki cesur ve kararlı liderliği, onu, sadece kendi seçmeninin değil, aynı zamanda darbe karşıtı olan tüm kesimlerin gözünde, “demokrasiyi kurtaran kahraman” konumuna yükseltti. Darbenin hemen ardından ilan edilen Olağanüstü Hal (OHAL) ise, ona, meclisi ve anayasayı bypass ederek, ülkeyi Kanun Hükmünde Kararnamelerle (KHK) yönetme imkânı tanıdı. Bu OHAL koşulları altında, yüz binlerce insanın kamudan ihraç edildiği, binlerce insanın tutuklandığı, muhalif medyanın tamamen susturulduğu bir baskı ortamında, başkanlık sistemini getiren anayasa değişikliği paketi, MHP lideri Devlet Bahçeli’nin de desteğiyle meclisten geçirildi ve Nisan 2017’de halkoyuna sunuldu.

Bu referandum kampanyası, adil ve demokratik bir ortamda yapılmadı. “Hayır” kampanyası yürütenler, “terörist” ve “vatan haini” olarak damgalandı, miting yapmaları engellendi. Devletin tüm imkanları, “Evet” kampanyası için seferber edildi. Tüm bu baskı koşullarına rağmen, referandumdan, yüzde 51.4 gibi kıl payı bir “Evet” oyu çıktı. Üstelik, Yüksek Seçim Kurulu’nun (YSK), seçim devam ederken, kanuna aykırı bir şekilde, mühürsüz zarf ve pusulaları da geçerli sayması, sonucun meşruiyeti üzerinde derin bir şüphe gölgesi bıraktı. Ancak sonuç ne olursa olsun, Erdoğan, hedefine ulaşmıştı. Türkiye, resmen, “Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi” adı verilen yeni bir yönetim modeline geçmişti.

Bu yeni sistem, kuvvetler ayrılığı ilkesini temelden yok eden, tüm gücü yürütmenin, yani Cumhurbaşkanı’nın elinde toplayan bir yapıydı. Artık başbakanlık ve bakanlar kurulu yoktu. Yürütmenin tek sahibi, hem devletin hem de hükümetin başı olan Cumhurbaşkanı’ydı. Bakanları, yardımcılarını ve devletteki tüm üst düzey bürokratları (rektörler, büyükelçiler, merkez bankası başkanı dahil) tek başına, meclisin onayı olmadan atama ve görevden alma yetkisine sahipti. Meclisin, hükümeti denetlemek için kullandığı gensoru ve güvenoyu gibi en temel mekanizmalar kaldırılmıştı. Cumhurbaşkanı, meclisi feshetme ve kararname çıkarma gibi olağanüstü yetkilerle donatılmıştı. Yargı bağımsızlığı da, Hakimler ve Savcılar Kurulu (HSK) ve Anayasa Mahkemesi üyelerinin büyük bir bölümünün doğrudan Cumhurbaşkanı tarafından atanmasıyla, fiilen ortadan kaldırılmıştı. Kısacası, bu sistem, denge ve denetleme mekanizmalarından arındırılmış, tüm gücün tek bir merkezde toplandığı, anayasal bir diktatörlük modeliydi. Bu, İttihatçıların Babıali Baskını ile fiilen kurdukları, Atatürk’ün tek parti rejimiyle pekiştirdiği ve 12 Eylül cuntasının anayasal çerçeveye oturtmaya çalıştığı o otoriter devlet aklının, en nihai ve en kurumsal zaferiydi.

Sonuç olarak, Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’nin inşası, Erdoğan’ın iktidar yolculuğunun son ve en radikal halkasıdır. Bu süreç, onun, iktidarının ilk yıllarındaki o reformist ve demokratik söylemden ne kadar uzaklaştığını ve Türkiye’nin o en köklü otoriter devlet geleneğini, kendi şahsında ve kendi ideolojisiyle nasıl yeniden ürettiğini gösterir. O, “milli irade” adına yola çıkmış, ancak en sonunda, o milli iradeyi, sadece kendi iradesiyle özdeşleştiren ve onu denetleyecek tüm kurumları yok eden bir “tek adam” modelini ülkeye dayatmıştır. Bu, bir yandan, ona, Türkiye’yi kendi “Yeni Türkiye” vizyonu doğrultusunda, hiçbir engelle karşılaşmadan, hızla dönüştürme imkânı vermiştir. Ancak diğer yandan, ülkeyi, kurumsal çöküşün, ekonomik krizlerin ve toplumsal kutuplaşmanın derinleştiği, öngörülemez ve son derece kırılgan bir yapıya mahkûm etmiştir. Bir sonraki bölümde, bu yeni rejimin kurumsallaşma sürecini, eski yol arkadaşlarının nasıl tamamen tasfiye edildiğini, devletin ve partinin nasıl tamamen tek bir kişinin iradesine bağlandığını ve bu mutlak gücün, liderin kendi kişiliği ve psikolojisi üzerindeki dönüştürücü etkilerini inceleyeceğiz. “Tek adam” modeli, sadece devleti değil, eninde sonunda o tek adamın kendisini de dönüştürecekti.


Bölüm 34: Yol Arkadaşlarının Tasfiyesi 2.0: Abdullah Gül, Davutoğlu ve Diğerleri

Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’nin anayasal bir zırha büründürülmesiyle birlikte, Recep Tayyip Erdoğan, Türkiye Cumhuriyeti tarihinde hiçbir sivil liderin, hatta Atatürk’ün bile sahip olmadığı kadar mutlak ve denetimsiz bir gücü kendi şahsında toplamıştı. Artık onun iradesinin önünde ne anayasal bir engel, ne bağımsız bir yargı, ne de özerk bir bürokrasi kalmıştı. Ancak mutlak iktidarın doğası, sadece kurumsal engelleri değil, aynı zamanda manevi ve psikolojik engelleri de ortadan kaldırmayı gerektirir. Liderin “tek ve yanılmaz” olduğu mitinin tam olarak inşa edilebilmesi için, onun geçmişini bilen, onunla “eşit” bir düzeyde konuşabilen, zaferin sadece ona ait olmadığını hatırlatan son tanıkların, yani en yakın yol arkadaşlarının da sahneden çekilmesi veya silinmesi zorunluydu. İşte Erdoğan’ın iktidarının “ustalık dönemi” olarak adlandırdığı bu süreç, aynı zamanda, AK Parti’yi birlikte kurduğu, en zorlu mücadeleleri birlikte verdiği kurucu kadronun, yani Abdullah Gül, Bülent Arınç, Ahmet Davutoğlu, Ali Babacan gibi isimlerin sistematik bir şekilde tasfiye edildiği, bir “vefasızlıklar” ve “kardeş kavgaları” dönemine sahne oldu. Bu süreç, Atatürk’ün, Milli Mücadele’nin diğer kahramanlarını tasfiye etmesiyle şaşırtıcı ve ürkütücü bir paralellik taşıyordu. Her iki lider de, kendi mutlak otoritelerini tesis etmek için, kendilerini iktidara taşıyan kolektif ruhu ve yoldaşlık hukukunu feda etmekten çekinmemişlerdi. Bu “Yol Arkadaşlarının Tasfiyesi 2.0”, sadece bir siyasi güç mücadelesi değil, aynı zamanda AK Parti hareketinin o ilk yıllardaki kolektif, istişareye dayalı ve reformist ruhunun tamamen öldüğünün ve yerini, liderin şahsına mutlak itaatin tek geçer akçe olduğu, monolitik ve dogmatik bir “dava” anlayışının aldığının en acı ilanıydı.

Bu tasfiye sürecinin kökenleri, aslında Erdoğan’ın gücünü pekiştirmeye başladığı 2007’den itibaren yavaş yavaş filizlenmişti. O güne kadar AK Parti, farklı eğilimlerin bir arada yaşadığı, kararların partinin kurucu aklı olan Abdullah Gül, Bülent Arınç gibi isimlerle birlikte istişare edilerek alındığı bir “ortaklar koalisyonu” gibiydi. Özellikle Abdullah Gül, sadece bir yol arkadaşı değil, aynı zamanda hareketin entelektüel derinliğini, uluslararası vizyonunu ve daha ılımlı, daha Batılı yüzünü temsil eden bir denge unsuruydu. O, Erdoğan’ın fevri ve popülist çıkışlarını dengeleyen, hem Batı başkentlerinde hem de parti içinde saygınlığı olan bir figürdü. 2007’de Cumhurbaşkanı seçilmesi, bir yandan AK Parti’nin vesayete karşı kazandığı bir zaferken, diğer yandan da Gül’ü, partinin günlük siyasetinden ve karar alma süreçlerinden uzaklaştıran bir “onurlu sürgün” anlamına geliyordu. Erdoğan, Başbakan olarak tek başına partinin ve hükümetin mutlak hakimi haline gelirken, Gül, Çankaya Köşkü’nde, anayasal sınırları içinde kalmaya özen gösteren, daha sembolik bir role çekilmişti. Ancak bu rolünde bile, zaman zaman, hükümetin otoriterleşen yasalarını (internet yasası gibi) veto ederek veya Gezi Parkı protestoları sırasında daha uzlaşmacı bir dil kullanarak, Erdoğan’dan farklı bir ses, bir alternatif olabileceğinin sinyallerini veriyordu. İşte bu “farklı ses” potansiyeli, onun, Erdoğan’ın gözünde giderek bir “engel” ve bir “potansiyel rakip” olarak görülmesine neden oldu.

Tasfiye sürecindeki ilk büyük ve sembolik kırılma, 2014 yılında, Erdoğan’ın halk tarafından Cumhurbaşkanı seçilmesinin ardından yaşandı. Herkes, Erdoğan’dan boşalan Başbakanlık ve AK Parti Genel Başkanlığı koltuğuna, hareketin “ağabeyi” ve kurucu aklı olan Abdullah Gül’ün geçmesini bekliyordu. Ancak Erdoğan, kendi yerine, kendisinden sonra partiyi yönetecek kadar güçlü ve bağımsız bir figür istemiyordu. O, kendi otoritesini sorgulamayacak, sadakatinden emin olduğu ve Çankaya’dan yönetebileceği bir “emanetçi” arıyordu. Bu yüzden, Gül’ün önünü keserek, o güne kadar Dışişleri Bakanı olarak görev yapmış, kendisine son derece sadık bir isim olan Ahmet Davutoğlu’nu bu göreve getirdi. Bu, Abdullah Gül ve onun temsil ettiği daha ılımlı, daha kolektif kanadın partinin yönetiminden tamamen dışlandığı ve Erdoğan’ın parti üzerindeki mutlak otoritesini tescil ettiği bir saray darbesiydi. Gül, bu hamleden sonra aktif siyasetten çekilerek sessizliğe büründü. Onunla birlikte, Bülent Arınç, Hüseyin Çelik, Sadullah Ergin gibi partinin pek çok kurucu ve önemli ismi de, yavaş yavaş karar alma mekanizmalarından uzaklaştırılarak, etkisiz ve sembolik konumlara itildi. Artık AK Parti, bir kurucular meclisi tarafından değil, tek bir liderin iradesiyle yönetilen bir yapıya dönüşmüştü.

Ahmet Davutoğlu’nun başbakanlık dönemi (2014-2016), bu yeni “tek adam” rejiminin nasıl işleyeceğinin ve liderin iradesine uymayanların nasıl tasfiye edileceğinin en öğretici örneği oldu. Davutoğlu, bir akademisyen olarak, “Stratejik Derinlik” gibi tezleriyle AK Parti’nin dış politika vizyonunu şekillendirmiş, son derece bilgili ve entelektüel bir isimdi. Başbakan olduğunda, bu entelektüel birikimini, kendi siyasi vizyonunu ve liderliğini inşa etmek için kullanmaya çalıştı. Yolsuzlukla mücadele, şeffaflık ve parti içi demokrasi gibi konularda kendi inisiyatiflerini geliştirmeye, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın gölgesinden çıkarak, gerçek bir başbakan gibi hareket etmeye yeltendi. Ancak bu, Erdoğan’ın “emanetçi” modeline tamamen aykırıydı. Erdoğan, kendisinin seçtiği bir başbakanın, kendi otoritesini sorgulamasını, kendi gündemini yaratmasını bir isyan, bir haddini aşma olarak gördü. İkili arasındaki gerilim, özellikle Davutoğlu’nun, il ve ilçe başkanlarını atama yetkisini genel başkana, yani kendisine geri isteyen bir parti tüzüğü değişikliği yapma girişimiyle zirveye ulaştı. Bu, Erdoğan’ın parti teşkilatı üzerindeki mutlak kontrolünü tehdit eden bir hamleydi.

Cevap, sert ve acımasız oldu. Nisan 2016’da, kimin yazdığı belli olmayan, “Pelikan Dosyası” adı verilen bir bildiri, internet üzerinden yayımlandı. Bu bildiri, Davutoğlu’nu, Erdoğan’a “ihanet etmekle”, kendi kişisel ajandasını yürütmekle ve cemaat gibi “düşman” unsurlarla işbirliği yapmakla suçlayan, son derece ağır ithamlar içeren bir karalama kampanyasıydı. Bu operasyonun, Erdoğan’a en yakın medya ve danışman çevresi tarafından organize edildiği açıktı. Bu, modern bir “saray darbesi”ydi. Artık kılıçlar veya ordular değil, internet trolleri ve isimsiz bildiriler kullanılıyordu. Bu aleni aşağılama ve itibar suikastı karşısında daha fazla direnemeyeceğini anlayan Ahmet Davutoğlu, “Bu bir tercih değil, bir zaruretti” diyerek, gözyaşları içinde hem başbakanlıktan hem de parti genel başkanlığından istifa etti. Onun yerine, Erdoğan’a sadakatiyle bilinen ve “düşük profilli” bir başbakan olacağını açıkça ifade eden Binali Yıldırım getirildi. Davutoğlu’nun tasfiyesi, artık AK Parti içinde, liderin iradesine en küçük bir aykırılık gösterecek, ondan bağımsız bir siyasi kimlik inşa etmeye çalışacak hiç kimseye yer olmadığını, herkesin kaderinin tek bir kişinin iki dudağının arasında olduğunu gösteren kanlı bir dersti.

Bu tasfiye süreci, sadece siyasi kadrolarla sınırlı kalmadı. Aynı zamanda, hareketin entelektüel ve ideolojik zeminini oluşturan aydınlar ve gazeteciler de bu süreçten nasibini aldı. İktidarın ilk yıllarında, AK Parti’yi, vesayete karşı verdiği demokratikleşme mücadelesinde destekleyen pek çok liberal ve demokrat aydın (Ali Bayramoğlu, Cengiz Çandar, Hasan Cemal gibi), Erdoğan’ın giderek otoriterleşen ve kutuplaştıran politikalarını eleştirmeye başladıklarında, derhal “hain”, “dış güçlerin ajanı” ve “kullanışlı aptal” olarak damgalandılar. Hükümet kontrolündeki medya tarafından sistematik bir linç kampanyasına maruz kaldılar, işlerinden atıldılar ve susturuldular. Onların yerine, lideri sorgusuz sualsiz öven, her politikasını alkışlayan ve muhaliflere en ağır hakaretleri etmekten çekinmeyen, yeni bir “partizan aydın” ve “trol” kuşağı ikame edildi. Bu, entelektüel bir çölleşmeydi. Artık iktidar çevresinde, eleştirel düşünceye, farklı bir perspektife veya entelektüel dürüstlüğe yer yoktu. Sadece, liderin her sözünü bir dogma gibi tekrarlayan, sadık bir propaganda aygıtı vardı.

Bu tasfiye operasyonlarının nihai ve en sembolik halkası ise, 15 Temmuz darbe girişiminden sonra, AK Parti’nin kurucu çekirdeğinden gelen son güçlü ve bağımsız figürlerin de tamamen etkisizleştirilmesi oldu. Abdullah Gül, darbe gecesi ve sonrasında daha demokratik ve birleştirici bir dil kullanmaya çalışırken, Bülent Arınç, OHAL uygulamalarını ve KHK’larla yapılan kitlesel tasfiyeleri eleştirmeye cüret etti. Bu “aykırı” sesler, derhal, Erdoğan ve partinin yeni yönetimi tarafından, “FETÖ’ye göz kırpmakla”, “davanın ruhunu anlamamakla” ve “milletin hassasiyetlerine aykırı davranmakla” suçlandı. Bu isimler, artık partinin “ak sakallıları”, “ağabeyleri” değil, davanın saflığını bozan, güvenilmez unsurlardı. Onlar da, yavaş yavaş sessizliğe bürünmek veya tamamen siyaset dışına itilmek zorunda kaldılar. 2019 yılında, Ahmet Davutoğlu’nun Gelecek Partisi’ni, Ali Babacan’ın ise Abdullah Gül’ün de desteğiyle DEVA Partisi’ni kurarak AK Parti’den ayrılmaları, bu kopuşun ve tasfiyenin en nihai ve resmi tescili oldu. Artık AK Parti’yi kuran o kolektif akıldan ve kurucu kadrodan geriye, Erdoğan’ın şahsı dışında neredeyse hiç kimse kalmamıştı.

Bu “Yol Arkadaşlarının Tasfiyesi 2.0” süreci, Atatürk’ün kendi silah arkadaşlarını tasfiye etmesiyle ürkütücü paralellikler taşır. Her iki lider de, iktidara, bir kolektif mücadelenin ve bir kadro hareketinin lideri olarak geldiler. Ancak iktidarlarını pekiştirdikçe, bu kolektif ruhu, kendi kişisel otoritelerinin önünde bir engel olarak görmeye başladılar. Her ikisi de, kendileriyle “eşit” düzeyde olan, zaferin ortakları olan ve farklı bir vizyon sunma potansiyeli taşıyan en yakın arkadaşlarını, sistematik bir şekilde itibarsızlaştırdı, dışladı ve en nihayetinde “hain” olarak damgalayarak tasfiye etti. Atatürk, bunu, İzmir Suikastı davası gibi siyasi bir komployla ve Nutuk gibi bir tarih yazımıyla yaparken; Erdoğan, Pelikan Dosyası gibi modern komplo mekanizmalarıyla, medya linçleriyle ve “dava”ya ihanet suçlamasıyla yaptı. Yöntemler ve zamanlar farklıydı, ama sonuç ve zihniyet aynıydı: Mutlak iktidar, ortaklığı ve eşitliği kabul etmez; o, tek bir kurucu, tek bir lider ve tek bir doğru miti üzerine inşa edilir. Bu miti inşa etmek için, tarihin yeniden yazılması ve diğer tüm kahramanların ya hain ya da önemsiz figüranlar olarak resmedilmesi gerekir.

Bu tasfiye sürecinin, liderin kendi kişiliği ve psikolojisi üzerindeki etkisi de, tıpkı Atatürk örneğinde olduğu gibi, derin bir yalnızlık ve güvensizlik oldu. Etrafı, artık kendisine meydan okuyan, farklı bir fikir sunan dostlarla değil, her sözünü alkışlayan, her kararını onaylayan sadık bürokratlar, danışmanlar ve parti yöneticileriyle çevriliydi. Saray’daki dar danışman çevresi, liderin duymak istemeyeceği gerçekleri ona iletmekten çekinen, onun öfkesinden korkan ve sadece onun hoşuna gidecek bilgileri ve analizleri sunan bir “yankı odasına” dönüştü. Lider, kendi yarattığı bu fildişi kulede, kendi düşüncelerinin doğruluğuna dair sarsılmaz bir inanca kapılarak, dış dünyadaki gerçekliklerden ve halkın farklı kesimlerinin sesinden giderek koptu. Bu durum, özellikle ekonominin kötüye gittiği, dış politikada ciddi hataların yapıldığı son yıllarda, rejimin kendi hatalarıyla yüzleşmesini ve politika değişikliğine gitmesini neredeyse imkansız hale getirdi. Çünkü artık lidere, “Efendim, bu yolda bir yanlışlık var” diyebilecek tek bir kişi bile kalmamıştı.

Sonuç olarak, AK Parti’nin kurucu kadrosunun tasfiyesi, sadece bir siyasi partinin iç hesaplaşması değil, aynı zamanda Türkiye’deki o köklü otoriter liderlik geleneğinin en güncel ve en trajik tezahürüdür. Bu süreç, iktidarın, en idealist ve en yoldaşça başlayan hareketleri bile, zamanla nasıl bir güç zehirlenmesine, bir vefasızlığa ve en nihayetinde bir “kardeş katline” dönüştürebildiğini gösterir. Erdoğan, bu tasfiyelerle, partisi ve devlet üzerindeki mutlak kontrolünü sağlamış, kendisini “davanın” tek ve vazgeçilmez sahibi haline getirmiştir. Ancak bu zaferin bedeli, hareketin o ilk yıllardaki çoğulcu, reformist ve kolektif ruhunun tamamen yok olması, partinin, liderin kişisel karizmasına ve kaderine bağımlı, son derece kırılgan ve tek boyutlu bir yapıya dönüşmesidir. Bir sonraki bölümde, bu mutlak gücün ve lider kültünün, Erdoğan’ın kendi kişiliği üzerindeki etkilerini, onun siyasi üslubunu, karar alma süreçlerini ve en nihayetinde, kendisini tarihin akışını değiştiren bir “kurucu lider” olarak görme arzusunu, yani kendi kişisel mitini nasıl inşa ettiğini inceleyeceğiz. Yol arkadaşları gitmiş, geriye sadece “dava” ve onun tek sahibi olan lider kalmıştı.


Bölüm 35: Yeni Bir “Makbul Vatandaş”: “Dindar ve Kindar Nesil” Projesi

Recep Tayyip Erdoğan’ın, en yakın yol arkadaşlarını bile tasfiye ederek inşa ettiği o mutlak ve sorgulanamaz iktidar, sadece siyasi gücü kendi şahsında toplamakla sınırlı kalamazdı. Tarihteki tüm “kurucu” veya “dönüştürücü” liderler gibi, onun da nihai hedefi, sadece devleti değil, aynı zamanda toplumu, kültürü ve en nihayetinde insanın kendisini, kendi dünya görüşü ve idealleri doğrultusunda yeniden şekillendirmekti. Bu, Atatürk’ün başlattığı “makbul vatandaş” yaratma projesinin, bu kez bambaşka bir ideolojik içerikle, adeta bir karşı-devrim niteliğinde yeniden sahneye konulmasıydı. Kemalist rejimin hedefi, yüzünü Batı’ya dönmüş, laik, pozitivist ve ulusal kimliği her şeyin üzerinde tutan bir vatandaş tipi yaratmaktı. Erdoğan’ın projesi ise, bu “köklerinden kopmuş” ve “manevi değerlerini yitirmiş” vatandaşa karşı, kendi tarihine, inancına ve medeniyetine bağlı, muhafazakâr, dindar ve en önemlisi, kendisinden önceki rejimlerin yarattığı “zulme” karşı öfkeli ve “davasına” sadık bir nesil yetiştirmekti. Bu projeyi, 2012 yılında sarf ettiği o meşhur “Dindar ve kindar bir nesil yetiştireceğiz” sözü, tüm çıplaklığıyla özetliyordu. Bu, sadece bir temenni değil, aynı zamanda, eğitimden aile politikalarına, kültür-sanattan şehir planlamasına kadar hayatın her alanına nüfuz edecek olan, kapsamlı ve uzun vadeli bir toplum mühendisliği projesinin ilanıydı. Bu proje, Kemalist modernleşmenin yarattığı kültürel hegemonyayı yıkarak, yerine Sünni-muhafazakâr bir hegemonyayı ikame etmeyi hedefleyen, Türkiye’nin en derin ve en sancılı kimlik kavgasının son perdesiydi.

Bu yeni “makbul vatandaş” projesinin ana karargâhı, tıpkı Kemalist rejimde olduğu gibi, eğitim sistemiydi. Erdoğan ve AK Parti iktidarı, Türkiye’deki asıl ve kalıcı iktidarın, sadece siyasi veya askeri gücü ele geçirmekle değil, yeni nesillerin zihnini ve kalbini kazanmakla mümkün olacağına inanıyordu. Bu yüzden, iktidarlarının ilk yıllarındaki daha temkinli ve liberal tavırlarını, güçlerini pekiştirdikten sonra, eğitim sistemini baştan aşağıya kendi ideolojileri doğrultusunda yeniden yapılandırmaya yönelik radikal bir müdahaleye dönüştürdüler. Bu müdahalenin en sembolik ve en önemli adımı, 2012 yılında, “4+4+4” olarak bilinen yeni eğitim sisteminin getirilmesi oldu. Kağıt üzerinde, eğitimi on iki yıla çıkaran modern bir reform gibi sunulan bu sistemin asıl amacı, 28 Şubat sürecinde orta kısımları kapatılarak önü kesilen İmam-Hatip okullarını yeniden canlandırmak ve din eğitimini, eğitim sisteminin merkezine yerleştirmekti. Yeni sistemle birlikte, İmam-Hatip okullarının ortaokul kısımları yeniden açıldı, normal ortaokullara seçmeli de olsa Kuran-ı Kerim ve Siyer-i Nebi gibi dersler konuldu ve en önemlisi, velilere, çocuklarını dördüncü sınıftan sonra İmam-Hatip ortaokullarına gönderme imkânı tanındı. Bu, laik eğitim sistemine indirilmiş en büyük darbeydi.

Bu yasal düzenlemeyi, devletin tüm imkanlarının seferber edildiği devasa bir İmam-Hatip okulu inşa etme ve yaygınlaştırma kampanyası izledi. Ülkenin dört bir yanında, en modern binalar, en geniş araziler bu okullara tahsis edildi. Pek çok normal lise, velilerin ve öğrencilerin protestolarına rağmen, bir gecede İmam-Hatip lisesine dönüştürüldü. Bu okullara özel bütçeler ayrıldı, öğrenci sayıları on binlerden yüz binlere, hatta milyonlara ulaştı. Amaç, sadece dindar ailelerin çocuklarına din eğitimi vermek değil, aynı zamanda, geleceğin bürokratlarının, yargıçlarının, polislerinin ve siyasetçilerinin yetişeceği, rejime sadık, “dindar ve kindar” yeni bir elit kuşağı yaratmaktı. Bu okullar, sadece birer eğitim kurumu değil, aynı zamanda AK Parti’nin ve onun “davasının” insan kaynağı deposu, ideolojik kalesi olarak tasarlandı. Bu, Kemalist rejimin, bir dönem Mülkiye’yi veya Harbiye’yi, kendi seçkinlerini yetiştirmek için kullanmasının, muhafazakâr bir versiyonuydu.

Din eğitimi, sadece İmam-Hatiplerle sınırlı kalmadı. Milli Eğitim Bakanlığı’nın müfredatı, yıllar içinde, giderek daha fazla Sünni-İslamcı bir içerikle dolduruldu. Biyoloji derslerinde evrim teorisi gibi “sakıncalı” konular ya çıkarıldı ya da önemsizleştirilirken, tarih ve edebiyat derslerinde Osmanlı-İslam medeniyetine yapılan vurgu artırıldı. Okullarda, Diyanet İşleri Başkanlığı ve Ensar Vakfı, TÜRGEV gibi hükümete yakın dini vakıflarla ortaklaşa, “değerler eğitimi” adı altında projeler yürütülmeye başlandı. Bu projelerle, öğrencilere, rejimin arzuladığı itaatkâr, muhafazakâr ve “milli ve manevi değerlere bağlı” bir kimlik aşılanmaya çalışıldı. Üniversiteler de bu dönüşümden nasibini aldı. YÖK aracılığıyla, rektör atamalarında, akademik liyakat yerine, hükümete ve lidere olan sadakat tek kriter haline geldi. Özellikle sosyal bilimler alanında, eleştirel düşünceyi savunan akademisyenler tasfiye edilirken, yerlerine, rejimin resmi ideolojisini tekrarlayan, daha muhafazakâr ve itaatkâr isimler getirildi. Üniversiteler, birer bilim yuvası olmaktan çıkarak, rejimin ideolojik hegemonyasını yeniden üreten birer aygıta dönüştürüldü.

Yeni “makbul vatandaş” projesinin ikinci önemli ayağı, aile kurumunun ve kadın kimliğinin, muhafazakâr ve ataerkil bir çerçevede yeniden tanımlanmasıydı. Kemalist devrim, kadını, kamusal alana çıkaran, ona eğitim ve meslek sahibi olma imkânı tanıyan, modern ve “erkekleşmiş” bir figür olarak idealize etmişti. Erdoğan’ın projesi ise, bu ideale karşı, kadının asli görevinin “annelik” olduğunu, onun yerinin evi ve ailesi olduğunu ve en büyük kariyerin çocuk doğurmak olduğunu savunan bir “fıtrat” siyaseti izledi. Erdoğan, sık sık, “Kadın ile erkeği eşit konuma getiremezsiniz, o fıtrata terstir” gibi açıklamalar yapıyor, kürtajı bir “cinayet” olarak nitelendiriyor ve her ailenin en az “üç çocuk” yapması gerektiğini telkin ediyordu. Bu söylem, sadece bir kişisel görüş değil, aynı zamanda Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı gibi kurumlar aracılığıyla yürütülen bilinçli bir devlet politikasıydı. Kadınların iş gücüne katılımını zorlaştıran, boşanmayı zorlaştıran ve kadını öncelikle bir “anne” ve “eş” olarak gören politikalar teşvik edildi. İstanbul Sözleşmesi gibi kadına yönelik şiddeti önlemeyi amaçlayan uluslararası bir sözleşmeden, “Türk aile yapısını bozduğu” gibi gerekçelerle bir gecede çıkılması, bu zihniyetin en radikal ve en trajik sonuçlarından biri oldu. Amaç, Kemalist rejimin “modern kadın” mitine karşı, itaatkâr, dindar ve en önemli görevi, rejime sadık yeni nesiller doğurup yetiştirmek olan bir “makbul kadın” ve “makbul aile” modeli yaratmaktı.

Kültür ve sanat alanı da, bu toplum mühendisliği projesinin en önemli savaş alanlarından biri haline geldi. Erdoğan, “Biz on beş senedir iktidardayız ama hala kültürel iktidarı kuramadık” diyerek, bu alandaki hoşnutsuzluğunu sık sık dile getiriyordu. Ona göre, Türkiye’nin kültürel hayatı, hala, Batıcı, solcu ve “halkın değerlerine yabancı” bir elitin hegemonyası altındaydı. Bu hegemonyayı kırmak için, devletin tüm kültürel kurumları (Devlet Tiyatroları, Opera ve Balesi, bakanlık fonları) ve özellikle de TRT, tamamen iktidarın propaganda aygıtına dönüştürüldü. Muhalif sanatçılar, devlet desteğinden mahrum bırakıldı, konserleri ve oyunları iptal edildi. Onların yerine, rejimin ideolojisine uygun, “milli ve manevi değerleri” yücelten, Osmanlı tarihini romantize eden ve lideri öven yeni bir “partizan sanatçı” sınıfı yaratılmaya çalışıldı. Özellikle, Diriliş Ertuğrul, Payitaht Abdülhamid gibi, tarihi gerçeklerden çok, rejimin bugünkü siyasi mesajlarını ve beka söylemini yansıtan televizyon dizileri, devlet tarafından büyük bütçelerle desteklendi. Bu diziler, sadece birer eğlence ürünü değil, aynı zamanda, topluma, Osmanlı geçmişiyle gurur duyan, Batı’ya karşı her zaman bir “cihat” ruhu içinde olan ve liderine mutlak itaatle bağlı bir tarih bilinci aşılayan, son derece etkili birer ideolojik aygıttı.

Şehirlerin fiziksel dokusu da, bu yeni muhafazakâr kimlik inşası projesinden nasibini aldı. Kemalist Cumhuriyet, Ankara’yı, modern, laik ve rasyonel bir başkent olarak, adeta sıfırdan inşa etmişti. AK Parti rejimi ise, özellikle İstanbul ve Ankara gibi büyük şehirlerde, bu Kemalist mimari ve şehir anlayışını silerek, yerine, “ecdadın mirasına” gönderme yapan, neo-Osmanlıcı bir mimari anlayışını ikame etmeye çalıştı. Şehirlerin en merkezi ve en sembolik meydanlarına, Taksim Meydanı’na olduğu gibi, devasa camiler inşa edildi. Atatürk Kültür Merkezi gibi Cumhuriyet’in simge yapılarından biri yıkılarak, yerine daha “görkemli” ve rejimin gücünü simgeleyen yeni bir opera binası yapıldı. Bu, sadece bir imar faaliyeti değil, aynı zamanda bir “mekânın yeniden fethi”, şehrin hafızasını ve kimliğini, laik ve Batıcı bir kimlikten, İslami ve Osmanlıcı bir kimliğe dönüştürme operasyonuydu. Çamlıca Tepesi’ne inşa edilen devasa cami veya Erdoğan’ın kendisi için yaptırdığı bin odalı Saray, bu yeni rejimin, sadece siyasi olarak değil, aynı zamanda mimari olarak da eski rejimin tüm sembollerini gölgede bırakma, ondan daha “büyük” ve daha “görkemli” olduğunu ispat etme arzusunun birer anıtıydı.

Sonuç olarak, Erdoğan’ın “dindar ve kindar nesil” projesi, Cumhuriyet tarihinin en kapsamlı ve en iddialı toplum mühendisliği girişimlerinden biridir. Bu proje, Atatürk’ün laik ve Batıcı projesinin tam bir antitezini oluşturarak, toplumu, devleti ve kimliği, Sünni-muhafazakâr bir eksende yeniden tanımlamayı hedeflemiştir. Eğitim sisteminin dönüştürülmesi, ailenin ve kadının yeniden kodlanması, kültür-sanatın bir propaganda aracına indirgenmesi ve şehirlerin fiziksel dokusunun yeniden şekillendirilmesi, bu projenin en temel uygulama alanları olmuştur. Bu süreç, bir yandan, yıllardır kendilerini dışlanmış ve ikinci sınıf vatandaş olarak hisseden muhafazakâr kitlelere bir özgüven ve kamusal alanda bir görünürlük kazandırmıştır. Ancak diğer yandan, toplumun laik, seküler ve modern kesimleri üzerinde derin bir kültürel baskı, dışlanma ve korku atmosferi yaratmıştır. Bu, Türkiye’nin o en eski ve en derin fay hattı olan laik-dindar kutuplaşmasını, onarılması neredeyse imkansız bir noktaya taşımıştır. Bir sonraki ve son bölümlerde, bu iki asırlık “makbul vatandaş” yaratma projelerinin, yani hem Kemalist hem de Erdoğanist toplum mühendisliği girişimlerinin, günümüz Türkiye’sinde nasıl bir miras bıraktığını, bu mirasla yüzleşmenin neden kaçınılmaz olduğunu ve daha demokratik, daha çoğulcu ve daha barışçıl bir geleceğin, ancak bu tepeden inmeci ve tek tipçi “mühendislik” zihniyetinin kendisinden kurtulmakla mümkün olabileceğini ele alacağız. Çünkü bir toplumu, bir liderin veya bir partinin ideolojik kalıbına sokmaya çalışmak, eninde sonunda, o toplumun ruhunu ve yaratıcılığını öldürmekten başka bir sonuç doğurmaz.


Bölüm 36: Geçmişin Bütün Hayaletleri: Yeni Türkiye’nin Eski Ruhu

İki asırlık sancılı bir modernleşme serüveninin, imparatorluktan ulus-devlete uzanan kanlı bir geçişin, birbirine taban tabana zıt ideolojiler adına yürütülen iki büyük toplum mühendisliği projesinin ve en nihayetinde, farklı kostümler giyseler de aynı otoriter ruhu taşıyan liderler silsilesinin sonuna geldiğimizde, vardığımız yer, geçmişin tüm hayaletlerinin aynı sahnede buluştuğu, karmaşık ve bir o kadar da tanıdık bir manzaradır. Recep Tayyip Erdoğan’ın liderliğinde inşa edilen “Yeni Türkiye”, her ne kadar kendisini, yüz yıllık Kemalist Cumhuriyet’in tüm günahlarından arınmış, yepyeni bir başlangıç, bir “restorasyon” olarak sunsa da, bu anlatının derinliklerine indiğimizde, gördüğümüz şey bir kopuş değil, ürkütücü bir devamlılık ve sentezdir. Erdoğan, bu uzun ve çalkantılı tarihin bir istisnası veya bir antitezi değil, tam tersine, onun en yetkin ve en başarılı öğrencisi, tüm farklı geleneklerin ve reflekslerin kendi kişiliğinde ve iktidarında birleştiği nihai bir üründür. Onun yönetiminde, Sultan II. Abdülhamid’in paranoid beka devleti, İttihat ve Terakki’nin komplocu parti-devlet teşkilatçılığı, Mustafa Kemal Atatürk’ün karizmatik ve yanılmaz “tek adam” kültü ve Adnan Menderes’in popülist “milli irade” söylemi, yeni bir ideolojik ambalaj altında, yani muhafazakâr-popülist bir kimlikle yeniden hayat bulmuştur. Bu, “Yeni Türkiye”nin ruhunun, aslında ne kadar “eski” olduğunu ve Türkiye’deki iktidar geleneğinin, liderler ve ideolojiler değişse de, temel kodlarının ve davranış kalıplarının ne kadar inatçı bir şekilde kendini tekrar ettiğini gösteren en sarsıcı kanıttır. Bu geçmişin hayaletleriyle yüzleşmeden, bugünün Türkiye’sini anlamak ve geleceğe dair sağlıklı bir yol haritası çizmek mümkün değildir.

Bu sentezin ve devamlılığın en belirgin ve en temel unsuru, Erdoğan’ın, Sultan II. Abdülhamid’den miras aldığı o derin “beka” ve “kuşatılmışlık” psikolojisidir. Tıpkı Abdülhamid’in, imparatorluğu parçalamak isteyen “haçlı zihniyetine” ve “dış güçlere” karşı devleti bir kaleye dönüştürmesi gibi, Erdoğan da, Türkiye’nin yükselişini engellemek isteyen “üst akıl”, “faiz lobisi”, “uluslararası komplocular” gibi görünmez ama her şeye gücü yeten düşmanlara karşı, ülkeyi sürekli bir “ikinci istiklal savaşı” içinde olarak tasvir etmiştir. Bu anlatıya göre, Türkiye, coğrafi konumu, tarihi misyonu ve bağımsız duruşu nedeniyle, sürekli olarak içeriden ve dışarıdan gelen saldırılar altındadır. Gezi Parkı protestoları, 17-25 Aralık yolsuzluk operasyonları, 15 Temmuz darbe girişimi, ekonomik krizler; bütün bunlar, birbirinden bağımsız olaylar değil, aynı karanlık merkezin yönettiği, Türkiye’yi diz çöktürmeyi amaçlayan büyük bir komplonun farklı sahneleridir. Bu paranoid dünya görüşü, tıpkı Abdülhamid döneminde olduğu gibi, son derece işlevseldir. Birincisi, iktidarın tüm hatalarını, başarısızlıklarını ve yolsuzluklarını, bu büyük komploya karşı verilen mücadelenin “kaçınılmaz bedelleri” olarak meşrulaştırır. İkincisi, her türlü muhalefeti, eleştiriyi ve sivil itaatsizliği, bu komplonun bir parçası, bir “vatan hainliği” eylemi olarak damgalayarak, onu gayrimeşru kılar. Bu beka söylemi, toplumu sürekli bir korku ve teyakkuz halinde tutarak, liderin etrafında kenetlenmesini sağlayan en etkili psikolojik silahtır. Erdoğan’ın kendisini, bu büyük kuşatmaya karşı tek başına direnen, milletin ve devletin bekasının tek teminatı olan bir “başkomutan” olarak sunması, Abdülhamid’in “Ulu Hakan” ve “Halife” rolünün, yirmi birinci yüzyıldaki sekülerleşmiş bir tekerrürüdür.

Bu Abdülhamid’ci ruhu hayata geçiren mekanizma ise, doğrudan doğruya İttihat ve Terakki’den miras alınan o teşkilatçı ve komplocu “parti-devlet” modelidir. Tıpkı İttihatçıların, kendi cemiyetlerini devletin kendisi haline getirmesi gibi, Erdoğan da, Adalet ve Kalkınma Partisi’ni, sadece bir iktidar partisi değil, devletin tüm kılcal damarlarına sızmış, onun tüm imkanlarını kendi ideolojik ve siyasi çıkarları için kullanan bir “devlet partisine” dönüştürmüştür. Yargı, emniyet, ordu, bürokrasi, medya ve ekonomi, liyakate dayalı kurumsal yapılar olmaktan çıkarak, partiye ve lidere olan sadakatin tek belirleyici olduğu, gayriresmi ağların ve kişisel ilişkilerin yönettiği birer partizan aygıtına dönüşmüştür. Tıpkı İttihatçıların “Milli İktisat” politikasıyla kendi “milli burjuvazisini” yaratması gibi, Erdoğan da, devlet ihalelerini ve kamu kaynaklarını kullanarak, kendisine finansal olarak bağımlı bir “yandaş sermaye” ve bu sermayenin finanse ettiği bir “havuz medyası” yaratmıştır. Bu yapı, iktidarı eleştiren her sesi sustururken, lideri ve partiyi öven tek sesli bir propaganda makinesi işlevi görmektedir. Bu, İttihatçıların, devleti bir “komite” gibi yönetme, siyaseti gizli toplantılarda ve dar kadrolarla belirleme ve kendilerinden olmayan herkesi “düşman” olarak görme zihniyetinin, modern teknoloji ve iletişim araçlarıyla güncellenmiş halidir. Devlet, artık kamu yararını gözeten bir kurum değil, iktidar partisinin kendi bekasını ve çıkarlarını gözeten bir holding gibi çalışmaktadır.

Bu parti-devlet yapısının tepesinde oturan lider figürü ise, modelini, doğrudan doğruya Mustafa Kemal Atatürk’ün “Tek Şef” modelinden alır. Erdoğan, her ne kadar kendisini Atatürk’ün kurduğu rejimin bir antitezi olarak konumlandırsa da, iktidarı kullanma biçimi ve liderlik tarzı açısından, onun en yetkin takipçisidir. Tıpkı Atatürk gibi, o da, kendisini, tarihi bir misyonla görevlendirilmiş, milletin kaderini değiştirecek, yanılmaz ve sorgulanamaz bir “kurucu lider” olarak görür. Atatürk, “eski” ve “çürümüş” olan Osmanlı’yı yıkarak “Yeni Türkiye”yi kurduğunu iddia ederken, Erdoğan da, “eski” ve “vesayetçi” olan Kemalist Cumhuriyeti yıkarak, kendi “Yeni Türkiye”sini kurduğunu iddia eder. Her ikisi de, kendi iktidarlarını bir “milat” olarak sunarlar. Tıpkı Atatürk’ün, Nutuk’la kendi tarihini yazarak, zaferin tüm payını kendisine alıp yol arkadaşlarını tasfiye etmesi gibi, Erdoğan da, sürekli olarak geçmişi yeniden yorumlayarak, kendisinden önceki tüm başarıları önemsizleştirir ve Abdullah Gül, Ahmet Davutoğlu gibi kendi yol arkadaşlarını “davaya ihanet etmekle” suçlayarak siyaseten ve ahlaken mahkûm eder. Tıpkı Atatürk’ün, etrafında her sözünü alkışlayan bir “evet efendimciler” çevresi oluşturması gibi, Erdoğan da, kendisine en küçük bir eleştiri yönelten herkesi çevresinden uzaklaştırarak, kendi yankı odasına hapsolmuştur. Her iki liderin de temel mottosu aynıdır: “Ben bilirim, en doğrusunu ben yaparım.” Bu, karizmatik, halkla doğrudan bağ kuran ama aynı zamanda son derece narsist, güvensiz ve eleştiriye tahammülsüz “tek adam” arketipinin, farklı ideolojik kostümler altındaki mükemmel bir tekrarıdır.

Bu “tek adam” modelinin meşruiyet kaynağı ise, Adnan Menderes’ten miras alınan o sihirli ve bir o kadar da tehlikeli kavramdır: “Milli İrade”. Tıpkı Menderes’in, sandıktan aldığı yüzde ellilik oyu, kendisine, anayasayı ve hukuku çiğneme hakkı veren bir “beyaz çek” olarak görmesi gibi, Erdoğan da, seçim zaferlerini, “milletin iradesinin” mutlak bir tecellisi olarak sunmuştur. Bu anlayışa göre, sandıktan çıkan çoğunluk, sadece bir hükümeti belirlemez, aynı zamanda doğru ile yanlışın, iyi ile kötünün, meşru ile gayrimeşrunun da ölçüsü haline gelir. Eğer millet, liderini seçmişse, onun yaptığı her eylem, aldığı her karar, millet tarafından onaylanmış demektir. Dolayısıyla, bu kararları eleştirenler, sadece lidere değil, bizzat “milletin iradesine”, yani demokrasiye karşı gelmiş olurlar. Bu “çoğunlukçu” demokrasi anlayışı, hukukun üstünlüğü, kuvvetler ayrılığı, azınlık hakları gibi liberal demokrasinin temel denge ve denetleme mekanizmalarını birer “ayak bağı”, “milletin iradesine kurulmuş birer tuzak” olarak görür. Bu zihniyet, en nihayetinde, Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi ile, tüm gücün, “milletin iradesini” temsil ettiğine inanılan tek bir kişinin elinde toplandığı, plebisiter bir diktatörlüğe anayasal bir zemin hazırlamıştır. Menderes’in “Yeter! Söz Milletin!” sloganı, Erdoğan’ın elinde, “Karar da, söz de milletindir ve o milletin temsilcisi de benim” şeklinde, çok daha mutlakiyetçi bir anlama bürünmüştür.

Sonuç olarak, Erdoğan’ın “Yeni Türkiye”si, geçmişten radikal bir kopuş değil, tam tersine, geçmişin bütün hayaletlerinin, tüm otoriter geleneklerinin ve reflekslerinin, tek bir liderin ve tek bir partinin potasında eriyerek oluşturduğu bir sentezdir. Bu sentezde, Abdülhamid’in beka paranoyası, İttihatçıların parti-devlet teşkilatçılığı, Atatürk’ün tek adam kültü ve Menderes’in milli irade popülizmi, birbirini tamamlayan birer parça olarak yer alır. Bu, Türkiye’nin iki asırlık modernleşme serüveninin, en sonunda, kendi başlangıç noktasına, yani tüm gücün ve iradenin tek bir merkezde, tek bir kişinin şahsında toplandığı o “modern mutlakiyet” idealine geri dönmesinin trajik bir hikayesidir. Bu süreç, bize, Türkiye’deki temel sorunun, liderlerin veya ideolojilerin (sağcı-solcu, laik-dindar) değişmesinden çok, o liderleri ve ideolojileri kendi kalıbına sokan, değişmeyen bir “devlet zihniyeti”, bir “iktidar ruhu” olduğunu gösterir. Bu ruh, devleti, sürekli bir tehdit altında olan, korunması gereken kutsal bir varlık olarak görür. Bu koruma görevini, her zaman, milletten daha iyi bildiğine inanan seçkin bir “kurtarıcı” kadroya veya lidere verir. Ve bu kutsal görev uğruna, hukuku, demokrasiyi, bireysel hak ve özgürlükleri ve en nihayetinde bizzat halkın kendisini feda etmekten çekinmez. Bir sonraki bölümde, bu iki asırlık otoriter mirasın, günümüz Türkiye’sinin en temel siyasi, toplumsal ve kültürel fay hatlarını nasıl şekillendirdiğini, bu mirasla dürüstçe yüzleşmeden, daha demokratik, daha çoğulcu ve daha barışçıl bir geleceğin neden mümkün olamayacağını ele alacağız. Geçmişin hayaletleri, onlarla yüzleşilmediği sürece, geleceğimize musallat olmaya devam edecektir.


Bölüm 37: 15 Temmuz: Beka Söyleminin Zirvesi ve “Lütuf” Olarak Tasfiyeler

Geçmişin bütün hayaletlerinin, Recep Tayyip Erdoğan’ın şahsında ve iktidarında yeniden hayat bularak yarattığı o otoriter sentez, 15 Temmuz 2016 gecesi, kendi en kanlı ve en karanlık canavarını doğurdu. O gece, devletin en mahrem kurumlarına, ordunun en stratejik birimlerine sızmış olan Fethullah Gülen Cemaati’ne mensup bir cunta, Türk siyasi tarihinin gördüğü en acımasız ve en pervasız darbe girişimini başlattı. Savaş uçakları kendi parlamentosunu bombalıyor, tanklar kendi vatandaşlarını eziyor, helikopterler sivil halkın üzerine ateş açıyordu. Bu, sadece seçilmiş bir hükümeti devirmeye yönelik bir kalkışma değil, aynı zamanda devletin kendi silahlarının, kendi halkına ve kendi kurumlarına döndüğü, bir aklın tutulması, bir devletin intiharı anıydı. Ancak bu korkunç ihanet ve vahşet gecesi, Erdoğan için, siyasi kariyerinin en büyük tehdidi olduğu kadar, aynı zamanda en büyük fırsatı da sundu. O gece sergilediği cesur ve kararlı liderlik, halkı sokağa çağırması ve darbenin bastırılmasındaki kilit rolü, onu, sadece kendi seçmeninin değil, o gece demokrasiye sahip çıkan milyonların gözünde, tartışmasız bir kahramana, bir “milletin kurtarıcısı”na dönüştürdü. Daha da önemlisi, darbe girişiminin yarattığı o derin ulusal travma ve beka krizi, ona, yıllardır hayalini kurduğu mutlak gücü inşa etmek, son muhalif kalıntılarını temizlemek ve başkanlık sistemine giden yolu tamamen açmak için aradığı o meşruiyet zeminini, o “Allah’ın lütfunu” bahşetti. 15 Temmuz, Erdoğan’ın “beka söyleminin” artık soyut bir komplo teorisi olmaktan çıkıp, kanlı bir gerçeğe dönüştüğü andı. Bu andan itibaren, bu “beka” gerekçesiyle, Türkiye, tarihinin en büyük tasfiye operasyonuna, en uzun süreli olağanüstü hal rejimine ve en nihayetinde, anayasal bir tek adam yönetimine sürüklendi. Bu süreç, devletin bekası adına, hukukun, demokrasinin ve en temel insan haklarının nasıl tamamen rafa kaldırılabileceğinin en somut ve en acı örneği olarak tarihe geçti.

15 Temmuz darbe girişiminin kendisi, aslında bu yazı dizisi boyunca analiz ettiğimiz o köklü devlet geleneğinin ve komplocu ruhun bir ürünüydü. Fethullah Gülen Cemaati, tek parti döneminden beri devletin, özellikle de ordunun ve bürokrasinin, kendisi gibi dindar kesimlere karşı uyguladığı baskı ve dışlama politikalarına bir tepki olarak doğmuş, gizli ve hiyerarşik bir örgütlenmeydi. Tıpkı İttihatçılar gibi, onlar da, devleti “içerden fethetmek”, yani kendi sadık kadrolarını devletin en kilit noktalarına (yargı, emniyet, ordu, mülkiye) sızdırarak, zamanı geldiğinde yönetimi ele geçirmek gibi uzun vadeli bir strateji izlediler. Yıllarca kendilerini masum bir “hizmet hareketi”, bir eğitim ve diyalog cemaati olarak gizlediler. AK Parti iktidarının ilk yıllarında, ortak düşmanları olan laik-Kemalist vesayete karşı, hükümetin en güçlü ve en vazgeçilmez müttefiki oldular. Ergenekon ve Balyoz gibi davalarda, yargı ve emniyet içindeki kadrolarını kullanarak, askeri vesayetin tasfiyesinde kilit bir rol oynadılar. Ancak bu süreçte, devlet içinde o kadar güçlendiler ki, artık kendilerini hükümetin bir ortağı olarak değil, asıl sahibi olarak görmeye başladılar. 17-25 Aralık yolsuzluk operasyonları, bu iki güç odağı arasındaki ittifakın bozulduğu ve açık bir iktidar savaşına dönüştüğü andı. Cemaat, yargı ve polis gücünü kullanarak hükümeti devirmeye çalışırken, Erdoğan, bu hamleyi bir “darbe girişimi” olarak nitelendirerek karşı saldırıya geçti. 15 Temmuz ise, bu savaşın en son ve en kanlı perdesiydi. Bu, devletin kendi içindeki iki farklı otoriter ve komplocu aklın, devletin mutlak sahibi olmak için birbirleriyle ölümüne kapışmasıydı.

O gece yaşananlar, bir ulusun kolektif hafızasına bir travma olarak kazındı. Ancak aynı gece, Erdoğan’ın liderlik mitinin de zirveye ulaştığı an oldu. Darbeciler tarafından Marmaris’te kaldığı otele bir suikast timi gönderildiğinde, canını son anda kurtararak İstanbul’a ulaşması, facetime üzerinden bir televizyon kanalına bağlanarak, titrek ama kararlı bir sesle “Milletimi meydanlara davet ediyorum” demesi, onun, tehlike anında sinmeyen, halkına güvenen ve kaderini milletiyle birleştiren bir lider olduğu imajını yarattı. Onun bu çağrısıyla, siyasi görüşü ne olursa olsun, yüz binlerce insan, tankların, kurşunların ve bombaların üzerine, ellerinde sadece Türk bayraklarıyla yürüdü. O gece, 251 sivil vatandaş, demokrasiyi ve seçilmiş hükümeti korumak için hayatını kaybetti. Bu, Türkiye tarihinde, halkın, bir askeri darbeye karşı ilk kez bu kadar kitlesel ve bu kadar cesur bir direniş gösterdiği andı. Bu direniş, sadece darbeyi püskürtmekle kalmadı, aynı zamanda Erdoğan’a, kendisini bu kahramanlık destanının başkomutanı, “milli iradenin” tecellisi olarak sunma imkânı verdi. O, artık sadece bir siyasi lider değil, aynı zamanda bir “gazi”, milletle birlikte vatanı kurtaran bir kahramandı.

Darbe girişiminin hemen ardından, 20 Temmuz’da, Milli Güvenlik Kurulu ve Bakanlar Kurulu toplantılarının ardından, ülke genelinde üç ay süreyle Olağanüstü Hal (OHAL) ilan edildi. Hükümet, bu kararın, “demokrasiyi, hukuk devletini, vatandaşların hak ve özgürlüklerini koruma altına almak” ve devleti “FETÖ terör örgütünden” temizlemek için alındığını açıkladı. Ancak OHAL, kısa sürede, sadece darbecilerle ve cemaatle mücadele etmenin bir aracı olmaktan çıkarak, rejimin, kendisine muhalif olan tüm sesleri susturmak, toplumu tamamen kontrol altına almak ve başkanlık sistemine geçişi güvence altına almak için kullandığı, kalıcı ve keyfi bir yönetim biçimine dönüştü. Üç ay için ilan edilen OHAL, yedi kez uzatılarak, tam iki yıl boyunca sürdü. Bu süre zarfında, ülke, meclisin ve anayasanın büyük ölçüde devre dışı bırakıldığı, Kanun Hükmünde Kararnameler (KHK) adı verilen, anayasal denetime tabi olmayan kararlarla yönetildi.

Bu KHK’larla, Türkiye Cumhuriyeti tarihinin en büyük tasfiye operasyonu gerçekleştirildi. 150 binden fazla kamu görevlisi –asker, polis, hakim, savcı, öğretmen, akademisyen, doktor– “terör örgütleriyle iltisaklı veya irtibatlı” oldukları gibi, son derece muğlak ve kanıtsız bir gerekçeyle, hiçbir savunma hakkı tanınmadan, bir gecede işlerinden atıldı. Bu insanların sadece işlerine son verilmedi, aynı zamanda pasaportlarına el konuldu, mal varlıkları donduruldu ve adeta birer “sivil ölüye” dönüştürülerek, toplum içinde damgalandılar. Bu tasfiyeler, sadece cemaat mensuplarını değil, aynı zamanda, bu kaostan faydalanılarak, binlerce solcu, Kürt, liberal ve muhalif aydını da hedef aldı. Üniversitelerden, “Bu suça ortak olmayacağız” başlıklı bir barış bildirisini imzalayan yüzlerce akademisyen ihraç edildi. Yüzlerce gazete, televizyon kanalı, dergi ve yayınevi kapatıldı. 170’ten fazla gazeteci tutuklanarak, Türkiye, dünyanın en büyük gazeteci hapishanesi haline geldi. HDP’nin eş genel başkanları Selahattin Demirtaş ve Figen Yüksekdağ dahil olmak üzere, onlarca Kürt milletvekili ve belediye başkanı tutuklandı.

Bu süreç, hukukun tamamen askıya alındığı, masumiyet karinesinin yok sayıldığı ve insanların en temel haklarının bile bir KHK ile ellerinden alınabildiği bir korku ve keyfilik rejimi yarattı. OHAL Komisyonu gibi, güya itirazları değerlendirmek için kurulan mekanizmalar, son derece yavaş ve etkisiz kalarak, bu büyük haksızlığı gidermeye yetmedi. Bu, 12 Eylül darbesinin bile çok ötesinde, hem kapsamı hem de yarattığı insani trajediler açısından, devasa bir toplumsal kırımdı. Ancak tüm bu uygulamalar, Erdoğan ve hükümeti tarafından, “At izi it izine karıştı” gibi ifadelerle geçiştirilerek, “devletin bekası” için ödenmesi gereken zorunlu bir bedel olarak sunuldu. 15 Temmuz’un yarattığı o derin travma ve güvenlik kaygısı, toplumun önemli bir kesiminin, bu büyük tasfiyelere ve hak ihlallerine sessiz kalmasına veya hatta destek vermesine neden oldu. “Beka” söylemi, artık en güçlü ve en sorgulanamaz meşruiyet aracına dönüşmüştü.

OHAL rejiminin en önemli siyasi sonucu ise, 2017 Anayasa Referandumu’nun bu baskı koşulları altında yapılması ve Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’nin kabul edilmesi oldu. Medyanın tamamen iktidarın kontrolünde olduğu, “Hayır” kampanyası yürütenlerin “terörist” olarak damgalandığı, yüz binlerce insanın kamudan ihraç edildiği bir korku atmosferinde, halk, ülkenin yönetim sistemini kökten değiştiren tarihsel bir karar vermek zorunda bırakıldı. Bu, adil ve demokratik bir referandum değildi; bu, bir “güvenlik referandumu”ydu. Erdoğan, kampanyası boyunca, başkanlık sisteminin, Türkiye’yi darbelerden, terörden ve dış güçlerin komplolarından koruyacak tek güvence olduğunu savundu. Halk, adeta, “istikrar ve güvenlik mi, yoksa kaos ve darbe riski mi?” ikilemine sıkıştırıldı. Bu koşullar altında, sonucun kıl payı bir farkla “Evet” çıkması, Erdoğan’a, yıllardır hayalini kurduğu o “tek adam” rejimini anayasal bir zırha büründürme imkânı verdi.

Sonuç olarak, 15 Temmuz darbe girişimi, Türk siyasi tarihi için bir milat, bir fay kırılmasıdır. Bu, bir yandan, Türkiye halkının, kendi iradesine ve demokrasisine sahip çıkma konusundaki olgunluğunu ve cesaretini gösteren, parlak ve kahramanca bir direniş destanıdır. Ancak diğer yandan, bu destanın ve onun yarattığı meşruiyetin, mevcut iktidar tarafından, kendi otoriter projesini hayata geçirmek, son muhalif kalıntılarını ezmek ve tüm gücü tek bir kişinin elinde toplamak için nasıl bir “lütuf” olarak kullanıldığının da en trajik örneğidir. 15 Temmuz, “beka” söyleminin, soyut bir propaganda aracından, kanlı bir gerçeğe dönüştüğü ve bu gerçek üzerinden, hukukun ve demokrasinin tamamen askıya alınmasının nasıl meşrulaştırıldığını gösteren bir laboratuvar işlevi görmüştür. Bir sonraki bölümde, bu yeni anayasal düzenin, yani Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’nin, Türkiye’nin kurumsal yapısında, ekonomisinde ve toplumsal dokusunda nasıl bir çöküşe yol açtığını ve Erdoğan’ın, bu mutlak gücün zirvesindeki “tek adam” olarak, kendi iktidarının ve inşa ettiği rejimin iç çelişkileriyle nasıl yüzleştiğini ele alacağız. Darbe önlenmişti, ancak darbenin yarattığı olağanüstü hal ruhu, yeni rejimin kalıcı karakteri haline gelmişti.


Bölüm 38: Döngünün Anatomisi: Neden Sürekli “Kurtarıcı” Liderler Üretiyoruz?

İki asırlık bir yolculuğun, sayısız devrimin, darbenin, liderin ve ideolojinin ardından vardığımız bu son durakta, geriye dönüp baktığımızda, manzara hem baş döndürücü bir değişim hem de boğucu bir tekerrür hissi uyandırıyor. Kostümler değişmiş, sahneler değişmiş, replikler değişmiş, ancak oyunun kendisi, o trajik ana senaryo, neredeyse hiç değişmemiş gibi duruyor: Zayıf düşmüş, parçalanmanın eşiğine gelmiş bir “vatan”, bu vatanı kurtarmak için sahneye çıkan karizmatik ve cüretkâr bir “kurtarıcı lider” ve bu liderin, vatanı kurtarma misyonu uğruna, eninde sonunda hukuku, demokrasiyi ve en yakın yoldaşlarını feda ederek kurduğu otoriter bir düzen. Sultan II. Abdülhamid’den Enver Paşa’ya, Mustafa Kemal Atatürk’ten Adnan Menderes’e, Kenan Evren’den Turgut Özal’a ve en nihayetinde Recep Tayyip Erdoğan’a kadar, bu topraklarda iktidarın zirvesine çıkan her lider, farklı yollardan da olsa, eninde sonunda bu “kurtarıcı baba” arketipine bürünmüş veya bürünmek zorunda kalmıştır. Peki neden? Türkiye’nin siyasi kültürü, neden sürekli olarak, sorunlarını kurumsal ve demokratik yollarla çözmek yerine, her şeyi çözeceğine inanılan tek bir güçlü adama sığınma, bir “kurtarıcı” arama ve bulduğunda da onu kutsama eğilimindedir? Bu döngünün anatomisi nedir? Bu sorunun cevabı, sadece liderlerin kişisel hırslarında veya karakterlerinde değil, aynı zamanda toplumun kolektif bilinçaltına, tarihsel travmalarına ve bir türlü olgunlaşamayan siyasi kültürünün derinliklerine işlemiş köklü ve karmaşık nedenlerde yatmaktadır. Bu döngüyü anlamak, sadece geçmişi değil, aynı zamanda bugünü ve geleceği de anlamanın anahtarıdır.

Bu “kurtarıcı bekleme” arzusunun en temel ve en derin kökeni, şüphesiz, Osmanlı İmparatorluğu’nun son iki yüzyılına damgasını vuran o kesintisiz “çöküş” ve “parçalanma” travmasıdır. 19. yüzyılın başlarından itibaren, imparatorluk, sürekli toprak kaybeden, askeri yenilgilere uğrayan, ekonomik olarak iflas eden ve “hasta adam” olarak horlanan bir devlete dönüşmüştü. Balkanlar’daki Sırp, Yunan, Bulgar isyanları, Rusya’nın sıcak denizlere inme politikası, Batılı güçlerin kapitülasyonlarla ve dış borçlarla ülkeyi bir yarı sömürge haline getirmesi; bütün bunlar, toplumun ve yönetici elitin zihninde, her an yok olabilecek, her an parçalanabilecek bir “vatan” algısı yarattı. Bu sürekli varoluşsal tehdit, yani “beka” kaygısı, Türk siyasi kültürünün DNA’sına silinmez bir şekilde kazındı. Bu travmatik deneyim, topluma şunu öğretti: Normal zamanlarda işleyen kurallar, pazarlıklar, meşveret mekanizmaları, böylesi olağanüstü kriz anlarında bir lükstür, bir zaman kaybıdır. Kriz anlarında ihtiyaç duyulan tek şey, gemiyi fırtınadan çıkaracak, hızlı ve sert kararlar almaktan çekinmeyecek, güçlü ve kararlı bir kaptandır. İşte bu “kaptan” metaforu, “kurtarıcı lider” arketipinin doğduğu rahimdir.

III. Selim ve II. Mahmud, bu misyonu üstlenen ilk modern padişahlardı. Onlar, devleti, Ayanların ve Yeniçerilerin yarattığı iç anarşiden kurtarmak için sahneye çıktılar. Sultan Abdülhamid, devleti, Batılı emperyalistlerin ve gayrimüslim ayrılıkçıların komplolarından kurtarmak için mutlak bir istibdat kurdu. İttihatçılar, Abdülhamid’in istibdadından ve imparatorluğun parçalanmasından vatanı kurtarmak için devrim yaptılar. Mustafa Kemal Atatürk, Sevr Antlaşması’yla tamamen parçalanmış bir vatanı, emperyalist işgalden kurtarmak için bir ölüm kalım savaşı verdi. Adnan Menderes, halkı, yirmi yedi yıllık tek parti rejiminin “zulmünden” kurtarmak için “Yeter! Söz Milletin!” dedi. Askeri darbeciler, ülkeyi, “anarşi”, “komünizm” veya “irtica” tehdidinden kurtarmak için yönetime el koydular. Ve en nihayetinde, Recep Tayyip Erdoğan, ülkeyi, hem Kemalist vesayetin baskısından hem de “dış güçlerin” komplolarından kurtarmak için bir “Yeni Türkiye” inşa etme iddiasıyla ortaya çıktı. Görüldüğü gibi, her lider ve her hareket, meşruiyetini, kendisinden önceki bir “felaket” durumuna son veren bir “kurtuluş” anlatısı üzerine inşa etmiştir. Bu sürekli “kurtuluş” ve “yeniden kuruluş” döngüsü, siyaseti, normal ve rasyonel bir yönetim sanatı olmaktan çıkarıp, sürekli bir kriz ve istisna hali yönetimine dönüştürmüştür.

Bu beka kaygısının doğal bir sonucu, devletin, toplumun ve bireyin üzerinde, neredeyse kutsal ve metafizik bir varlık olarak algılanmasıdır. Batı’daki siyasi düşüncenin temelinde, devletin, bireylerin hak ve özgürlüklerini korumak için, bir “toplumsal sözleşme” ile yarattıkları yapay bir aygıt olduğu fikri yatar. Bizdeki gelenekte ise, Hegelci bir ruhla, devlet, bireylerin ve toplumun varoluşunun ön koşuludur; devlet yoksa, millet de, din de, namus da yoktur. Bu “devlet-i ebed-müddet” (sonsuza dek yaşayacak devlet) anlayışı, devleti, uğruna her türlü bireysel hakkın ve ahlaki ilkenin feda edilebileceği, mutlak bir amaca dönüştürür. İşte bu “devlet fetişizmi”, kurtarıcı lider kültünü besleyen en önemli ideolojik zemindir. Çünkü eğer devlet bu kadar kutsal ve hayatiyse, onu koruma ve kurtarma misyonunu üstlenen lider de, sıradan bir politikacı olmaktan çıkar, adeta bu kutsal varlığın yeryüzündeki temsilcisi, bir yarı-tanrısal figür haline gelir. Ona itaat etmek, devlete itaat etmekle, ona isyan etmek ise devlete, yani vatana ihanet etmekle eşdeğer tutulur. Bu zihniyet, liderin eylemlerini, normal hukuki ve ahlaki standartların üzerinde, “devletin âli menfaatleri” gibi daha üstün bir gerekçeyle meşrulaştırır. Lider, kanunlara tabi olan değil, kanunları yapan ve gerektiğinde o kanunları çiğneyebilen bir konumdadır. Bu, Carl Schmitt’in “egemen, olağanüstü hale karar verendir” tanımının, Türk siyasetindeki somutlaşmış halidir.

Bu döngüyü besleyen bir diğer önemli faktör ise, Türkiye’deki zayıf ve güdük kalmış kurumsal yapıdır. Güçlü ve köklü demokrasilerde, liderlerin gücü, bağımsız bir yargı, güçlü bir parlamento, özerk bir bürokrasi, özgür bir medya ve canlı bir sivil toplum gibi kurumlar tarafından dengelenir ve denetlenir. Lider, ne kadar karizmatik veya popüler olursa olsun, bu kurumların çizdiği sınırların içinde hareket etmek zorundadır. Türkiye’de ise, bu kurumlar, hiçbir zaman tam olarak bağımsızlaşamamış ve kökleşememiştir. Yargı, her zaman, iktidarın veya vesayetçi odakların bir aracı olarak işlev görmüştür. Parlamento, genellikle liderin kararlarını onaylayan bir noterliğe indirgenmiştir. Medya, ya devletin propaganda aygıtı ya da belirli sermaye gruplarının çıkar bekçisi olmuştur. Sivil toplum ise, her zaman devletin şüphesi ve baskısı altında kalmıştır. Bu kurumsal zayıflık, siyaset sahnesini, adeta bir boşluğa, bir güç vakumuna çevirmiştir. Ve doğa boşluk kabul etmediği gibi, siyaset de boşluk kabul etmez. Bu kurumsal boşluğu, her zaman, kişilerin, yani liderlerin karizması, iradesi ve popülaritesi doldurmuştur. Türkiye siyaseti, bir kurumlar mücadelesi değil, bir liderler savaşıdır. Seçmenler, partilerin programlarına veya ideolojilerine değil, büyük ölçüde liderlere duydukları güven, sevgi veya nefret üzerinden oy verirler. Bu “lider fetişizmi”, kurumsal bir denge ve denetleme mekanizması olmadığı için, iktidara gelen her liderin, zamanla, kendisini sistemin kendisiyle özdeşleştirmesine ve bir “tek adam”a dönüşmesine zemin hazırlar.

Bu döngünün anatomisindeki son ve belki de en önemli parça ise, toplumun kendisinde, yani halkın siyasi kültüründeki o derin “paternalist” beklentidir. Yüzyıllarca süren padişahlık yönetimi ve ardından gelen tek parti rejiminin “halka rağmen halk için” anlayışı, toplumun kolektif bilinçaltına, devletin, kendisinin neyin iyi neyin kötü olduğunu bilen, koruyucu, kollayıcı ama aynı zamanda cezalandırıcı bir “baba” olduğu fikrini işlemiştir. Vatandaş, kendisini, hak ve sorumluluk sahibi, kendi kaderini kendi tayin eden bir birey olarak değil, bu “devlet baba”nın himayesine ve lütfuna muhtaç bir “evlat” olarak görür. Bu paternalist kültürde, siyasetten beklenti, daha fazla özgürlük, daha fazla katılım veya daha adil bir sistem değil, daha çok, babanın, evlatlarına daha fazla “hizmet” getirmesi, onların sorunlarını (yol, su, elektrik, işsizlik) çözmesi, onları “düşmanlara” karşı korumasıdır. Lider, bu beklentiyi karşıladığı sürece, onun otoriter eğilimleri, anti-demokratik uygulamaları veya yolsuzlukları, “Çalıyor ama çalışıyor” gibi ifadelerle hoş görülebilir. Çünkü baba, evlatlarının iyiliği için bazen sert olabilir, bazen de ailenin kaynaklarını kendi bildiği gibi kullanabilir. Bu, hak temelli bir vatandaşlık bilincinin değil, lütuf ve sadakat temelli bir tebaa kültürünün yansımasıdır. Bu kültür, karizmatik ve popülist liderlerin, halka somut “hizmetler” ve “sadakalar” dağıtarak, onların sadakatini satın almasını ve bu sadakati, kendi otoriter iktidarlarını meşrulaştırmak için kullanmasını son derece kolaylaştırır.

Peki, bu iki asırlık kısır döngüyü kırmak, bu sürekli “kurtarıcı” üretme fabrikasını kapatmak mümkün müdür? Bu sorunun cevabı, kolay ve iyimser değildir. Çünkü bu döngü, sadece siyasi veya kurumsal bir sorun değil, aynı zamanda derin bir kültürel ve psikolojik sorundur. Bu döngüyü kırmak, sadece anayasayı değiştirmekle veya yeni bir lider seçmekle mümkün olmaz. Bu, topyekûn bir zihniyet devrimini gerektirir.

Bu devrimin ilk adımı, şüphesiz, geçmişle dürüst ve cesur bir yüzleşmedir. Bu yazı dizisi boyunca yapmaya çalıştığımız gibi, kendi tarihimizi, kutsal mitlerden ve dokunulmaz putlardan arındırarak, onu, başarıları ve başarısızlıkları, aydınlık ve karanlık yönleriyle, eleştirel bir gözle yeniden okumak zorundayız. “Kurtarıcı” olarak gördüğümüz liderlerin, aynı zamanda nasıl birer “otokrat”a dönüştüğünü, “vatanı kurtarma” adına nasıl büyük insani trajedilere yol açtıklarını, “milli irade” dediklerinde aslında nasıl kendi iradelerini kastettiklerini görmek ve kabul etmek, bu kültün büyüsünü bozmanın ilk şartıdır. Bu yüzleşme, bir inkâr veya bir aşağılama değil, tam tersine, olgun bir toplum olmanın, kendi tarihinin sorumluluğunu üstlenmenin bir gereğidir.

İkinci adım, siyasetin merkezine, kişileri ve liderleri değil, kurumları ve kuralları koymaktır. Bu, her şeyden önce, kuvvetler ayrılığını, hukukun üstünlüğünü ve yargı bağımsızlığını, hiçbir istisnaya ve “ama”ya yer bırakmayacak şekilde, yeniden tesis etmeyi gerektirir. Liderin kim olduğundan bağımsız olarak, onun gücünü denetleyecek ve sınırlayacak, güçlü, özerk ve liyakate dayalı kurumlara (Anayasa Mahkemesi, Sayıştay, bağımsız medya, özerk üniversiteler) sahip olmak, tek adam rejimlerinin panzehiridir. Siyaseti, liderlere duyulan bir iman meselesi olmaktan çıkarıp, farklı fikirlerin ve programların yarıştığı, uzlaşma ve müzakereye dayalı rasyonel bir sürece dönüştürmek, bu kurumsal altyapının inşasına bağlıdır.

Üçüncü ve en zor adım ise, toplumun kendi siyasi kültürünü, o paternalist “tebaa” kültüründen, hak temelli bir “vatandaşlık” kültürüne doğru evirmesidir. Bu, bireylerin, kendilerini, devletten lütuf bekleyen evlatlar olarak değil, devletin sahibi, denetleyicisi ve meşruiyetinin tek kaynağı olan eşit ve onurlu vatandaşlar olarak görmesiyle başlar. Bu, hakların, bir liderin bahşettiği imtiyazlar değil, doğuştan gelen ve devredilemez değerler olduğu bilincinin yerleşmesini gerektirir. Bu bilinç, sadece eğitimle değil, aynı zamanda, insanların, kendi yerel sorunlarından başlayarak, kendi hayatlarını etkileyen kararlara aktif olarak katıldığı, örgütlendiği, talep ettiği ve mücadele ettiği, canlı bir sivil toplum ve yerel demokrasi kültürüyle gelişebilir. Devletten sürekli bir “baba” bekleme alışkanlığını kırıp, kendi sorunlarımızın sorumluluğunu kendi ellerimize almadığımız sürece, her zaman, o boşalan baba koltuğuna oturacak yeni bir “kurtarıcı” adayı ortaya çıkacaktır.

Sonuç olarak, Türkiye’nin sürekli olarak kurtarıcı liderler üretme döngüsü, onun en derin tarihsel travmalarından, en zayıf kurumsal yapılarından ve en köklü kültürel alışkanlıklarından beslenen, karmaşık bir hastalıktır. Bu hastalığın tedavisi, ne yeni bir kurtarıcıda ne de geçmişe duyulan bir nostaljidedir. Tedavi, bu döngünün kendisini fark etmekte, onun anatomisini anlamakta ve onu besleyen tüm o zihinsel ve kurumsal kodları, sabırla, cesaretle ve kararlılıkla, demokratik ve çoğulcu alternatifleriyle değiştirmekte yatmaktadır. Bu, uzun, sancılı ve belki de nesiller sürecek bir mücadeledir. Ancak bu mücadele verilmediği sürece, Türkiye, farklı isimler ve farklı ideolojiler altında, aynı otoriter oyunu tekrar tekrar oynamaya mahkûm kalacaktır. Bir sonraki ve son bölümde, tüm bu tarihsel analizin ışığında, günümüz Türkiye’sinin karşı karşıya olduğu temel meydan okumaları ve bu kısır döngüden çıkış için önümüzdeki potansiyel yolları, bir nihai değerlendirme ve gelecek projeksiyonu ile ele alacağız.


Bölüm 39: Kurumlar mı, Kişiler mi?: Türkiye’nin Bir Türlü Aşılamayan Lider Fetişizmi

Bu uzun tarihsel yolculuğun sonunda, sürekli “kurtarıcı” liderler üreten o trajik döngünün anatomisini çıkardıktan sonra, karşımıza tek ve temel bir soru çıkmaktadır: Bu döngünün kalbinde yatan asıl sorun nedir? Sorun, sahneye çıkan liderlerin kişisel hırsları, karakter bozuklukları veya ideolojik fanatizmleri midir? Yoksa sorun, o liderleri yaratan, onlara bu mutlak gücü bahşeden ve en nihayetinde onların birer despota dönüşmesine zemin hazırlayan daha derin, daha yapısal bir problemde mi yatmaktadır? Cevap, şüphesiz ikincisidir. Türkiye’nin iki asırdır süren ve bir türlü aşılamayan temel trajedisi, kişilerin, her zaman kurumların önünde geldiği, kuralların değil, karizmanın hüküm sürdüğü bir siyasi kültüre mahkûm olmasıdır. Bu, bir “lider fetişizmi”dir. Bu fetişizm, devletin bekasını, milletin refahını ve ülkenin geleceğini, hukukun üstünlüğü, kuvvetler ayrılığı, liyakat ve kurumsal özerklik gibi soyut ama sağlam ilkelere değil, tek bir liderin varsayılan dehasına, bilgeliğine ve iradesine emanet etme eğilimidir. Bu kültürde kurumlar, liderin hedeflerine ulaşmak için kullandığı birer araçtır; liderin iradesine bir engel teşkil ettiklerinde ise, kolayca bir kenara itilebilen, içi boşaltılabilen veya tamamen yok edilebilen birer teferruattır. İşte bu kurumsal çürüme ve kişisel iktidar kültü, Türkiye’de demokrasinin neden hiçbir zaman tam olarak kökleşemediğini, siyasetin neden sürekli olarak krizler ve darbelerle sakatlandığını ve ülkenin neden potansiyelini bir türlü tam olarak gerçekleştiremediğini açıklayan en temel ve en yapısal nedendir.

Bu lider fetişizminin ve kurumsal zayıflığın kökenleri, devletin kuruluş anına, yani o “devleti kurtarma” misyonunun kendisine kadar uzanır. Daha önce de analiz ettiğimiz gibi, modern Türk devleti, Batı’daki gibi, toplumun kendi hak ve özgürlüklerini korumak için aşağıdan yukarıya doğru inşa ettiği bir “sözleşme” devleti değildir. Tam tersine, çökmekte olan bir imparatorluğu kurtarmak için, seçkin bir askeri-bürokratik kadronun yukarıdan aşağıya doğru, zorla ve devrimle inşa ettiği bir “proje” devletidir. Bu kuruluş paradigması, en başından itibaren, kurumları, toplumun taleplerini yansıtan özerk yapılar olarak değil, devletin, yani o kurucu aklın, kendi projesini hayata geçirmek için kullandığı birer “araç” olarak kodlamıştır. Bu zihniyette, örneğin meclis, halkın farklı iradelerinin müzakere edildiği bir yer değil, kurucu liderin aldığı kararların onaylandığı ve meşrulaştırıldığı bir noterdir. Yargı, liderin eylemlerini hukuk adına denetleyen bir güç değil, devrimlerin önündeki engelleri temizleyen bir “giyotin”dir. Bürokrasi, liyakate dayalı tarafsız bir hizmet mekanizması değil, liderin ideolojisine sadık kadroların görev yaptığı bir “parti aygıtı”dır. Kurumların bu “araçsal” konumu, onların hiçbir zaman kendi özerk kimliklerini, kendi geleneklerini ve kendi ahlaki duruşlarını geliştirememelerine neden olmuştur. Onların değeri ve gücü, kendilerinden değil, onları kontrol eden liderin gücünden gelmektedir.

Atatürk dönemi, bu durumun en klasik ve en kurucu örneğidir. Mustafa Kemal, Milli Mücadele’yi meşrulaştırmak için Türkiye tarihinin en demokratik kurumlarından biri olan Birinci Meclis’i kurmuş, ancak kendi devrimci projesinin önünde bir engel olarak gördüğü anda, bu meclisi tasfiye ederek yerine tamamen kendi kontrolündeki İkinci Meclis’i getirmiştir. Kendi mutlak iktidarını tesis etmek için, Terakkiperver Fırka gibi muhalif kurumları kapatmış, İstiklal Mahkemeleri gibi olağanüstü yargı kurumlarını, siyasi rakiplerini ortadan kaldırmak için acımasızca kullanmıştır. Onun zihninde, tüm bu kurumlar, “muasır medeniyet” hedefine giden yolda kullanılan birer araçtı ve bu hedefe hizmet ettikleri sürece değerliydiler. Bu pragmatik ve araçsal yaklaşım, bir yandan devrimlerin hızla hayata geçirilmesini sağlarken, diğer yandan da kurumsal sadakat ve hukuka bağlılık kültürünün daha en başından sakatlanmasına neden olmuştur. Mademki kurucu lider, “yüce hedefler” uğruna kurumları ve kuralları hiçe sayabiliyordu, o halde ondan sonra gelenler neden yapamasındı? Bu, Türkiye’deki tüm liderlerin, kendi otoriter eylemlerini meşrulaştırmak için başvurdukları o meşum “Atatürk de böyle yapmıştı” argümanının temelini oluşturur.

Adnan Menderes’in iktidarı, bu kurumsal zayıflığın, sivil bir liderin elinde nasıl bir çoğunluk despotizmine dönüşebileceğini gösteren ilk büyük sınav oldu. Menderes, halkın ezici bir desteğini arkasına alarak iktidara gelmişti. Ancak o, bu desteği, kurumları güçlendirmek, hukukun üstünlüğünü tesis etmek ve tek parti rejiminin yarattığı kurumsal tahribatı onarmak için kullanmadı. Tam tersine, halktan aldığı bu “milli irade” gücünü, kendisini denetlemesi gereken kurumlara –basın, üniversiteler, yargı ve en nihayetinde muhalefetin kendisine– karşı bir sopa olarak kullandı. Meclis çoğunluğuna dayanarak, basını susturan, yargıçların bağımsızlığını tehdit eden ve en sonunda, tüm anayasal yetkileri kendi üzerinde toplayan Tahkikat Komisyonu’nu kuran yasaları çıkardı. Onun zihninde, kurumların denetimi, “milli iradeye” karşı bir komploydu. Mademki millet onu seçmişti, o halde kurumların görevi, ona itiraz etmek değil, onun emirlerini uygulamaktı. Bu, liderin şahsını, devletin ve hukukun üzerinde gören tipik bir lider fetişizmiydi. Ve bu fetişizm, en sonunda, kendisini sistemin asıl sahibi olarak gören bir başka kurumu, yani orduyu, sahneye davet etti. 27 Mayıs Darbesi, kişilerin kurumları yok saymasının, en sonunda kurumların da kişileri yok saymasıyla sonuçlandığı trajik bir döngünün ilk halkasıydı.

1960’lar ve 70’ler, bu kurumlar ve kişiler arasındaki savaşın en kaotik ve en yıkıcı şekilde yaşandığı bir dönem oldu. 1961 Anayasası, kağıt üzerinde, 27 Mayıs’ın yarattığı bu soruna bir çözüm bulmaya çalıştı. Anayasa Mahkemesi, Cumhuriyet Senatosu, Devlet Planlama Teşkilatı gibi yeni kurumlar yaratarak, sivil siyasetçilerin gücünü denetlemeyi ve dengelemeyi hedefledi. Ancak bu, sorunu çözmek yerine, daha da derinleştirdi. Çünkü bu kurumlar, toplumun ortak aklının bir ürünü olarak değil, askeri vesayetin, sivil siyaseti kontrol altında tutmak için yarattığı “bekçi” kurumlar olarak algılandı. Bu durum, siyaset sahnesini, iki meşruiyet alanı arasında kalıcı bir savaşa böldü: Bir yanda, sandıktan, yani “milli iradeden” meşruiyetini alan sivil liderler (Demirel ve Ecevit gibi); diğer yanda ise, Anayasa’dan ve “devleti koruma” misyonundan meşruiyetini alan atanmış kurumlar (ordu, yargı, bürokrasi). Bu iki meşruiyet alanı, birbirini denetleyen ve dengeleyen unsurlar olmak yerine, birbirini yok etmeye çalışan düşman kamplarına dönüştü. Demirel, her fırsatta, bu vesayet kurumlarını “milli iradenin önündeki engeller” olarak suçlarken, bu kurumlar da, Demirel’i ve onun temsil ettiği halkçı siyaseti, “rejimin temellerini sarsan bir tehdit” olarak gördüler. Bu “kurumlar savaşı”, ülkeyi yönetilemez hale getirdi, siyasi istikrarsızlığı kronikleştirdi ve en nihayetinde, 12 Mart ve 12 Eylül darbeleriyle, kurumların kişilere karşı kazandığı kanlı zaferlerle sonuçlandı.

12 Eylül rejimi, bu soruna, en radikal ve en otoriter çözümü getirdi: Kurumları da, kişileri de, tamamen kendi kontrolü altına alarak, siyasetin kendisini ortadan kaldırmak. 1982 Anayasası, bir yandan yürütmeyi (özellikle Cumhurbaşkanını) aşırı derecede güçlendirerek lider figürünü koruma altına alırken, diğer yandan da tüm kurumları (YÖK ile üniversiteleri, MGK ile siyaseti, RTÜK ile medyayı) katı bir merkezi kontrol mekanizmasına bağladı. Amaç, bir daha asla, 1970’lerdeki gibi “kontrolsüz” bir siyasi ve toplumsal dinamizmin ortaya çıkmamasını sağlamaktı. Bu, adeta bir “kurumsal diktatörlük”tü. Ancak Turgut Özal, bu katı kurumsal yapıyı, kendi kişisel karizması, pragmatizmi ve halkla kurduğu doğrudan bağ ile delmeyi başardı. O, kurumların hantal ve statükocu yapısını, “icraat” adına, kendi “prensleri” ve kendi gayriresmi ağlarıyla bypass etti. Bu, bir yandan ülkenin önünü açan, vesayetçi prangaları kıran devrimci bir hamleydi. Ancak diğer yandan, bu, “kuralları değil, kişileri” temel alan eski hastalığın yeniden nüksetmesiydi. Özal’ın “Anayasayı bir kere delmekle bir şey olmaz” anlayışı, hukukun üstünlüğü ilkesini aşındırdı ve devleti, liderin kişisel tercihlerine ve ailevi ilişkilerine göre yönetilen bir “şirkete” dönüştürdü. O, vesayetin kurumlarını zayıflatırken, yerine daha sağlam ve daha demokratik kurumlar inşa etmedi; onların yerine sadece kendi kişisel iktidarını koydu. Bu yüzden, onun ölümünden sonra, arkasında, istikrarlı bir kurumsal yapı değil, devasa bir iktidar boşluğu ve kaos kaldı.

Recep Tayyip Erdoğan’ın iktidarı ise, bu lider fetişizmi ve kurumsal çürüme döngüsünün en nihai ve en zirve noktasıdır. O, iktidarının ilk yıllarında, Turgut Özal’ın bıraktığı yoldan ilerleyerek, askeri-bürokratik vesayetin kurumlarına karşı, Avrupa Birliği reformlarını ve demokratikleşmeyi bir araç olarak kullanarak büyük bir mücadele verdi. Ancak bu mücadeleyi, daha demokratik ve daha bağımsız kurumlar inşa etmek için değil, o kurumları ele geçirerek, kendi partisinin ve kendi şahsının mutlak kontrolü altına almak için yaptı. Yargıyı, orduyu, medyayı ve bürokrasiyi, birer birer, kendi “sadık” kadrolarıyla doldurarak, o eski vesayet kurumlarının yerine, kendi “partizan” vesayet kurumlarını ikame etti. En nihayetinde, Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi ile, bu süreci tamamlayarak, devletteki tüm gücü, denge ve denetlemeden tamamen arındırılmış bir şekilde, kendi şahsında birleştirdi. Bu, artık sadece bir lider fetişizmi değil, sistemin kendisinin, liderin şahsıyla tamamen özdeşleştiği, XIV. Louis’nin o meşhur “Devlet benim!” (L’état, c’est moi) sözünün, modern bir tezahürüydü. Artık ortada, ne lideri denetleyecek bir kurum ne de liderin uymak zorunda olduğu bir kural kalmıştı. Kişi, kurumu tamamen yutmuş ve yok etmişti.

Peki bu lider fetişizmi ve kurumsal çürüme, Türkiye’ye neye mal oldu ve olmaya devam ediyor? Birincisi, siyasi istikrarsızlığı kronik hale getiriyor. Kurumlar zayıf ve liderler her şey olduğunda, ülkenin kaderi, liderlerin kişisel sağlıklarına, ruh hallerine, hırslarına ve hatta ailevi sorunlarına bağımlı hale gelir. Lider değiştiğinde veya gücünü kaybettiğinde, tüm sistem bir anda çökme riskiyle karşı karşıya kalır. İkincisi, liyakati ve ehliyeti öldürür. Kurumların kendi iç mantığı ve kuralları yerine, lidere olan kişisel sadakat, yükselmenin ve görev almanın tek kriteri haline geldiğinde, devlet, yeteneksiz, bilgisiz ama son derece sadık kadroların elinde bir verimsizlik ve yolsuzluk bataklığına dönüşür. Üçüncüsü, hukukun üstünlüğünü ve öngörülebilirliği yok eder. Kuralların, herkese eşit bir şekilde uygulandığı bir sistem yerine, liderin veya onun yakın çevresinin keyfine göre değiştiği bir keyfilik rejimi ortaya çıkar. Bu durum, hem yerli hem de yabancı yatırımcı için en büyük caydırıcıdır ve uzun vadeli ekonomik kalkınmanın önündeki en büyük engeldir. Dördüncüsü, toplumsal kutuplaşmayı derinleştirir. Siyaset, farklı programların yarıştığı bir alan olmaktan çıkıp, lideri “kurtarıcı” olarak görenler ile “diktatör” olarak görenler arasında, bir ölüm kalım savaşına, bir iman ve ihanet mücadelesine dönüştüğünde, toplum, onarılması imkansız bir şekilde ikiye bölünür.

Bu döngüden çıkışın tek bir yolu vardır: Siyasetin merkezine, kişilerin ve liderlerin karizmasını değil, kurumların ve kuralların gücünü ve saygınlığını yeniden yerleştirmek. Bu, her şeyden önce, yargı bağımsızlığını, anayasal bir güvenceden, fiili bir gerçeğe dönüştürmeyi gerektirir. Bu, parlamentoyu, liderin onay makamı olmaktan çıkarıp, halkın farklı seslerinin duyulduğu, hükümeti etkin bir şekilde denetleyen, güçlü bir yasama organı haline getirmeyi gerektirir. Bu, bürokrasiyi, partizan atamalardan arındırıp, yeniden liyakate, şeffaflığa ve tarafsızlığa dayalı bir hizmet mekanizmasına dönüştürmeyi gerektirir. Bu, medyayı, iktidarın veya sermayenin propaganda aygıtı olmaktan kurtarıp, dördüncü bir güç olarak, halk adına iktidarı denetleyen özgür ve bağımsız bir yapıya kavuşturmayı gerektirir. Ve en önemlisi, bu, sivil toplumun, devletin bir uzantısı veya düşmanı olarak değil, demokrasinin vazgeçilmez bir parçası, vatandaşların kendi hayatları hakkında söz sahibi olduğu özerk bir alan olarak tanınmasını gerektirir. Bu kurumsal restorasyon yaşanmadığı sürece, liderler değişebilir, partiler değişebilir, ideolojiler değişebilir; ama Türkiye’nin, kendi yarattığı “kurtarıcıların” gölgesinde, aynı otoriter oyunu oynamaya devam etmesi kaderi değişmeyecektir. Bir sonraki ve son bölümde, tüm bu tarihsel analizin ışığında, günümüz Türkiye’sinin bu kurumsal enkaz üzerinden nasıl bir gelecek inşa edebileceği ve bu iki asırlık döngüyü kırmanın somut imkanlarının neler olabileceği üzerine bir nihai değerlendirme yapacağız.


Bölüm 40: Geleceğin Kilidi: Bu İki Asırlık Döngüyü Kırmak Mümkün mü?

İki asırlık bir tarihin karanlık ve dolambaçlı koridorlarında yaptığımız bu uzun yolculuğun sonuna geldik. Sultan II. Mahmud’un kanlı baltasıyla başlayıp, Recep Tayyip Erdoğan’ın tek adam rejimiyle günümüze uzanan bu serüven, bize, yüzeydeki tüm değişimlere, devrimlere ve restorasyonlara rağmen, Türkiye’deki iktidar ruhunun ve devlet zihniyetinin ne kadar inatçı bir devamlılık sergilediğini gösterdi. Bu, sürekli bir “beka” kriziyle meşrulaştırılan, sorunlarını kurumsal ve demokratik yollarla çözmek yerine her zaman bir “kurtarıcı lider” arayan, o lideri bulduğunda ise onu kutsayarak tüm gücü onun şahsında toplayan ve en nihayetinde, o liderin iradesini, hukukun ve kurumların üzerinde gören bir siyasi kültürün hikayesiydi. Bu kültür, sadece liderleri birer despota dönüştürmekle kalmadı, aynı zamanda toplumu kutuplaştırdı, kurumları çürüttü ve ülkenin demokratikleşme potansiyelini sürekli olarak akamete uğrattı. Şimdi, tüm bu tarihsel yükün ve bugünün karamsar manzarasının ortasında, en temel ve en zor soruyla yüzleşme zamanı: Bu iki asırlık kısır döngüyü kırmak mümkün müdür? Geçmişin hayaletlerinden kurtularak, daha demokratik, daha özgür, daha adil ve daha barışçıl bir gelecek inşa etmek bir hayalden mi ibarettir? Bu sorunun cevabı, ne basit bir evet ne de umutsuz bir hayırdır. Bu döngüyü kırmak, şüphesiz, son derece zorlu, uzun soluklu ve çok katmanlı bir mücadeleyi gerektirir. Ancak imkansız değildir. Geleceğin kilidi, yeni bir kurtarıcı aramakta değil, tam tersine, kurtarıcı fikrinin kendisinden kurtulmakta ve siyasetin merkezine, kişilerin karizmasını değil, kurumların gücünü, kuralların tarafsızlığını ve en nihayetinde, hak ve sorumluluk sahibi vatandaşın onurunu yerleştiren yeni bir toplumsal sözleşmeyi, sabırla ve kararlılıkla inşa etmekte yatmaktadır.

Bu inşa sürecinin ilk ve en temel şartı, şüphesiz, zihinsel bir devrimdir; yani geçmişle dürüst ve bütünlüklü bir yüzleşmedir. Bu yazı dizisi boyunca yapmaya çalıştığımız gibi, kendi tarihimizi, resmi ideolojilerin veya karşı-ideolojilerin bize dayattığı o siyah-beyaz, kahraman-hain şablonlarından arındırarak, onu, tüm karmaşıklığı, tüm çelişkileri, tüm aydınlık ve karanlık yönleriyle birlikte, eleştirel bir süzgeçten geçirmek zorundayız. Bu, bir yandan, Atatürk gibi kurucu figürleri, dokunulmaz ve yanılmaz birer puta dönüştüren o köklü tabuyu kırmayı gerektirir. Onun, bir vatan kurtarıcısı ve devrimci bir modernleştirici olduğu gerçeğini teslim ederken, aynı zamanda, kurduğu rejimin otoriter karakterini, en yakın silah arkadaşlarını nasıl tasfiye ettiğini ve homojen bir ulus yaratma projesi uğruna nasıl büyük insani trajedilere yol açtığını da konuşabilmeli, tartışabilmeli ve bu gerçeklerle yüzleşebilmeliyiz. Onu kutsamak kadar, onu tamamen şeytanlaştırmak da aynı tarih dışı tuzağa düşmektir. Onu, ait olduğu tarihsel bağlam içinde, bir insan olarak, dehası ve zaaflarıyla birlikte anlamaya çalışmak, olgun bir toplum olmanın ilk adımıdır.

Aynı dürüst yüzleşme, yakın tarihimiz ve onun aktörleri için de geçerlidir. Adnan Menderes’i sadece bir “demokrasi şehidi” olarak görmek, onun iktidarının son yıllarındaki otoriterleşme eğilimlerini, basına yönelik baskılarını ve 6-7 Eylül gibi utanç verici olaylardaki sorumluluğunu görmezden gelmek anlamına gelir. Turgut Özal’ı sadece bir “sivil devrimci” olarak alkışlamak, onun döneminde yeşeren yolsuzluk kültürünü, aile kayırmacılığını ve hukuku hiçe sayan keyfi yönetim anlayışını aklamak demektir. Ve en nihayetinde, Recep Tayyip Erdoğan’ı, sadece vesayetle mücadele eden bir “milletin adamı” olarak görmek, onun iktidarı altında yaşanan devasa kurumsal çöküşü, hukukun üstünlüğünün yok edilişini, toplumsal kutuplaşmanın derinleşmesini ve tek adam rejiminin inşasını meşrulaştırmak anlamına gelir. Bu liderlerin hiçbiri, ne mutlak iyi ne de mutlak kötüdür. Hepsi, bu ülkenin karmaşık tarihinin, çelişkili dinamiklerinin ve kendi kişisel hırslarının birer ürünüdür. Onların mirasını, bir bütün olarak, artıları ve eksileriyle, dürüstçe tartışabildiğimiz, resmi tarih anlatılarının ve parti propagandalarının ötesine geçebildiğimiz gün, bu lider fetişizmi döngüsünü kırmaya yönelik en büyük zihinsel adımı atmış olacağız.

Döngüyü kırmanın ikinci ve en somut adımı, siyasetin merkezine, kişileri değil, kurumları yerleştiren radikal bir kurumsal restorasyon projesidir. Bu, her şeyden önce, Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi adı verilen ve tüm gücü tek bir kişinin elinde toplayan bu anayasal hilkat garibesinden kurtularak, kuvvetler ayrılığı ilkesini, hiçbir şüpheye yer bırakmayacak şekilde, yeniden tesis eden, güçlendirilmiş ve demokratik bir parlamenter sisteme geri dönmeyi gerektirir. Bu yeni sistemde, yasama, yani meclis, yürütmenin, yani hükümetin bir onay makamı değil, onu etkin bir şekilde denetleyen, bütçesini sorgulayan, hesap soran ve en önemlisi, toplumun tüm farklı kesimlerinin (sadece siyasi partilerin değil, aynı zamanda sivil toplumun, meslek odalarının, yerel yönetimlerin) sesinin duyulduğu, canlı bir müzakere ve uzlaşma platformu olmalıdır. Bunun için, yüzde on gibi anti-demokratik bir seçim barajının kaldırılması, siyasi partiler yasasının lider sultasını kıracak şekilde demokratikleştirilmesi ve meclis iç tüzüğünün muhalefetin denetim hakkını güvence altına alacak şekilde yeniden düzenlenmesi hayati öneme sahiptir.

Bu kurumsal restorasyonun en kritik halkası ise, şüphesiz, yargı bağımsızlığının ve hukukun üstünlüğünün, kağıt üzerinde değil, fiilen ve tamamen sağlanmasıdır. Hakimler ve Savcılar Kurulu’nun (HSK) yapısı, yürütmenin ve siyasetin her türlü etkisinden arındırılarak, üyelerinin çoğunluğunun bizzat yargıçlar ve hukuk fakülteleri tarafından, liyakat esasına göre seçildiği özerk bir yapıya kavuşturulmalıdır. Anayasa Mahkemesi ve Yargıtay gibi yüksek mahkemelere yapılan atamalarda, siyasi sadakat değil, hukuki birikim ve tarafsızlık tek kriter olmalıdır. Yargı, liderin veya iktidarın hoşuna gitmeyen kararlar verdiğinde “hain” ilan edilen bir düşman olarak değil, tam tersine, herkesin, en başta da devletin kendisinin uymak zorunda olduğu kuralları hatırlatan, demokrasinin en temel güvencesi olarak görülmelidir. Bu sağlanmadığı sürece, Türkiye’de ne gerçek bir demokrasiden, ne de adil bir ekonomik düzenden bahsetmek mümkün olacaktır.

Üçüncü ve toplumsal barış için en acil olan adım, devletin, o tek tipçi ve homojenleştirici “makbul vatandaş” yaratma projesinden tamamen ve geri dönülmez bir şekilde vazgeçmesidir. Devlet, vatandaşlarının kimliğini, inancını, dilini, kültürünü veya yaşam tarzını şekillendirmeye çalışan bir mühendis değil, tüm bu farklılıkların bir arada, barış ve eşitlik içinde yaşamasını güvence altına alan tarafsız bir hakem olmalıdır. Bu, her şeyden önce, devletin laiklik anlayışını, Sünni-İslam dahil olmak üzere hiçbir inanca veya inançsızlığa ayrıcalık tanımayan, tüm inanç gruplarına eşit mesafede duran, baskıcı değil, özgürlükçü bir ilke olarak yeniden tanımlamasını gerektirir. Diyanet İşleri Başkanlığı gibi, devletin resmi bir din yorumunu topluma dayatan bir kurumun varlığı, bu ilkeyle temelden çelişir. Aynı şekilde, devletin, Kürt sorunu başta olmak üzere, kendi farklı etnik ve kültürel kimlikleriyle barışması, inkâr ve asimilasyon politikalarına tamamen son vermesi ve bu kimliklerin dillerinin, kültürlerinin özgürce yaşanmasını ve geliştirilmesini anayasal bir güvence altına alması, toplumsal barışın ve üniter yapının sanıldığının aksine en büyük teminatı olacaktır. Türkiye’nin gücü, yapay bir homojenlikte değil, kendi içindeki o zengin kültürel ve kimliksel çeşitliliği, bir tehdit olarak değil, bir zenginlik olarak kabul edip, onu demokratik bir birlik içinde yaşatabildiği ölçüde artacaktır.

Son olarak, tüm bu zihinsel ve kurumsal devrimleri mümkün kılacak olan şey, siyasetin dilinin ve üslubunun kökten değişmesidir. İki asırdır, bu topraklarda siyaset, “beka”, “ihanet”, “komplo”, “iç ve dış düşmanlar” gibi, toplumu sürekli bir korku ve gerilim içinde tutan, kutuplaştırıcı ve militarist bir dil üzerinden yapılmıştır. Bu dil, rasyonel bir tartışmayı, uzlaşmayı ve empatiyi imkansız kılar. Bu zehirli dilin yerine, farklılıkları kabul eden, eleştiriyi bir ihanet olarak değil, demokrasinin bir gereği olarak gören, nezakete, saygıya ve müzakereye dayalı yeni ve sivil bir siyaset dilini ikame etmek zorundayız. Bu, sadece siyasetçilerin değil, aynı zamanda medyanın, aydınların ve en nihayetinde her bir vatandaşın sorumluluğudur. Kendi siyasi kampımızın liderini kutsarken, karşı tarafı şeytanlaştıran, onlara en ağır hakaretleri yönelten o kısır döngüden çıkmadığımız sürece, hangi lider veya hangi parti iktidara gelirse gelsin, bu kutuplaşma ve nefret iklimi devam etmeye mahkûmdur.

Tüm bunlar, birer hayal midir? Belki. Ancak tarih, aynı zamanda, en karanlık anlarda bile, umudun ve değişimin mümkün olduğunu gösteren örneklerle doludur. Türkiye toplumu, tüm bu baskı ve otoriterleşme süreçlerine rağmen, içinde hala canlı ve dinamik bir demokrasi ve özgürlük talebi barındırmaktadır. Gezi Parkı protestolarında, adalet yürüyüşlerinde, yerel seçimlerde, sandığa giderek iradesine sahip çıkma çabasında, bu talebin güçlü ve köklü olduğunu defalarca göstermiştir. Genç nesiller, kendilerinden önceki kuşakların ideolojik kamplaşmalarından ve lider fetişizminden giderek daha fazla uzaklaşmakta, daha özgür, daha adil ve daha dünyaya entegre bir ülkede yaşamak istemektedirler. Kadın hareketi, çevre hareketi, insan hakları savunucuları gibi sivil toplum dinamikleri, tüm baskılara rağmen, bu ülkenin demokratik vicdanı olmaya devam etmektedirler.

Geleceğin kilidi, bu dağınık ve çeşitli demokratik talepleri, tek bir “kurtarıcı liderin” peşine takılan yeni bir kitle hareketine dönüştürmekte değil, tam tersine, bu farklılıkları koruyarak, ortak demokratik ilkeler (hukukun üstünlüğü, kuvvetler ayrılığı, temel hak ve özgürlükler) etrafında, sabırlı ve kararlı bir “demokrasi ittifakı” inşa etmekte yatmaktadır. Bu, kolay bir yol değildir. Geriye gidişler, hayal kırıklıkları ve yenilgilerle dolu olacaktır. Ancak iki asırdır denenen ve her seferinde ülkeyi daha büyük krizlere ve trajedilere sürükleyen o “kurtarıcı lider” yolunun bir çıkmaz sokak olduğu artık yeterince açık değil midir? Belki de Türkiye’nin asıl ihtiyacı, yeni bir kurtarıcı değil, artık kurtarılmaya ihtiyacı olmayan, kendi ayakları üzerinde durabilen, kendi aklıyla düşünebilen, kendi kaderini kendi ellerine alan, olgun ve özgür vatandaşlardır. Bu vatandaşları yaratacak olan ise, yeni bir “baba” değil, onlara bu imkanı sunacak olan, sağlam, adil ve demokratik kurumlardır. İşte o zaman, geçmişin bütün hayaletleri, ait oldukları o karanlık mezarlara geri dönecek ve Türkiye, kendi potansiyelini gerçekleştirebileceği aydınlık bir geleceğe doğru ilk gerçek adımını atmış olacaktır. Bu, sadece bir umut değil, aynı zamanda tarihsel bir sorumluluktur.


Sonsöz: Putları Kırmak ya da Yeniden Yaratmak

İki asırlık bir tarihin dehlizlerinde, padişahların mutlakiyetinden İttihatçıların komplolarına, Atatürk’ün tek şefliğinden Menderes’in popülizmine, generallerin darbelerinden Özal’ın sivil padişahlığına ve nihayet Erdoğan’ın beka devletine uzanan sancılı bir yolculuk yaptık. Bu yolculuk bize gösterdi ki, bu toprakların kaderi, yüzeydeki tüm değişimlere, tüm devrimlere ve karşı-devrimlere rağmen, derinde işleyen inatçı bir yasanın, bir “kaderin” gölgesi altında şekilleniyor gibiydi: Liderler değişir, ideolojiler değişir, ama iktidarın otoriter ruhu, o “kurtarıcı baba” arayışı ve bulunan babanın zamanla bir despota dönüşmesi döngüsü, adeta bir lanet gibi kendini tekrar ediyordu. Bu uzun ve karanlık tünelin sonunda, vardığımız yer, sadece bugünün Türkiye’sinin siyasi ve toplumsal krizlerini anlamak değil, aynı zamanda bu krizlerin köklerinin ne kadar derinlerde olduğunu ve onlarla yüzleşmenin neden bu kadar zorunlu ama bir o kadar da sancılı olduğunu kavramaktır. Bu yazı dizisi boyunca analiz edilen tarihsel süreçler, müzeye kaldırılmış, geçmişe ait donuk tablolar değildir. Onlar, bugünün Türkiye’sinin siyasi, toplumsal ve kültürel kodlarını şekillendiren, canlı ve son derece etkin bir mirastır. İlkokul sıralarındaki masum bir tekerlemeyle başlayıp bir ulusun kolektif bilincini ipotek altına alan Atatürk mitosu, aradan geçen bir asra rağmen hala en temel siyasi ve toplumsal fay hatlarını belirlemekte, Türkiye’nin geçmişiyle sağlıklı bir yüzleşme kurmasının önündeki en büyük psikolojik bariyere dönüşmektedir. Bu mitosla dürüstçe yüzleşmeden, ne bugünün siyasi krizlerini tam olarak anlamak ne de daha demokratik ve çoğulcu bir gelecek inşa etmek mümkündür.

Bu mirasın günümüzdeki en belirgin ve en zehirli tezahürü, Türkiye siyasetini bir asırdır esir alan “sorgulanamayan lider kültü” geleneğidir. Atatürk mitosu, sadece tarihsel bir figürü değil, aynı zamanda bir liderin nasıl olması gerektiğine dair bir şablon, bir prototip yaratmıştır: O, ülkeyi tek başına kurtaran, en doğrusunu bilen, yanılmaz, eleştirilemez ve varlığını milletin varlığına armağan etmiş kutsal bir figürdür. Bu “Ata” imgesi, sadece Mustafa Kemal’in şahsıyla sınırlı kalmamış, ondan sonra gelen hemen her siyasi lider için ya ulaşılması gereken bir ideal ya da taklit edilmesi gereken bir model olmuştur. Siyasi yelpazenin neresinde olursa olsun, Türkiye’de iktidara talip olan veya iktidarı elinde tutan liderler, kendilerini rasyonel politikalar sunan siyasetçiler olarak değil, milleti “iç ve dış düşmanlardan” koruyacak, ülkeyi “muasır medeniyetler seviyesine” (veya kendi ideolojik hedeflerine) taşıyacak yeni kurtarıcılar olarak sunma eğilimindedir. Bu durum, siyasi tartışmayı, fikirlerin ve programların rekabet ettiği bir alandan, liderlere duyulan mutlak sadakatin veya mutlak nefretin çarpıştığı bir iman savaşına dönüştürmüştür. Lidere yönelik en küçük bir eleştiri, bir politika eleştirisi olarak değil, doğrudan şahsına, davasına ve temsil ettiği “milli” değerlere yönelik bir saldırı, bir “ihanet” olarak kodlanmaktadır. Bu siyasi dil, doğrudan doğruya tek parti rejiminin, muhalefeti “vatan hainliği” ile eş tutan dilinin bir devamıdır. Bugün bir siyasi liderin destekçilerinin, ona yönelik eleştirilere “Nankörlük etmeyin, onun sayesinde…” diye başlayan cümlelerle karşılık vermesi, “Bu güzel yurdu bizlere verdi” tekerlemesinin kolektif bilinçaltındaki derin ve değişmez etkisinden başka bir şey değildir. Bu kültür, kurumların değil, kişilerin hâkimiyetini kutsar; hukukun üstünlüğünü değil, liderin iradesini esas alır ve demokrasiyi, farklılıkların bir arada yaşama sanatı olarak değil, “milli iradenin” liderin şahsında tecelli ettiği plebisiter bir onay mekanizması olarak görür.

Bu sorgulanamayan mitosun bir diğer kaçınılmaz sonucu ise, Türkiye’nin kendi geçmişiyle bir türlü sağlıklı bir ilişki kuramaması, tarihsel travmalarıyla yüzleşmekten sistematik olarak kaçınmasıdır. Dersim Katliamı, 1915 Ermeni Soykırımı, Nüfus Mübadelesi, Şark Islahat Planı gibi konular, Türkiye’de hala özgürce ve dürüstçe tartışılamayan, üzeri resmi ideolojinin kalın şalıyla örtülmüş tabu alanlardır. Bu yüzleşememenin temelindeki korku, bu olayların tarihsel gerçekliğinden çok, bu gerçekliğin kurucu mitosa ve onun merkezindeki “Ata” figürüne vereceği zarardır. Çünkü resmi tarih, Cumhuriyet’in kuruluşunu, Osmanlı’nın günahlarından arınmış, temiz, lekesiz ve kahramanca bir başlangıç olarak sunar. Dersim’de on binlerce sivilin devlet eliyle katledildiğini kabul etmek, bu “lekesiz başlangıç” mitini ve “halkçı devlet” imajını yerle bir etmek demektir. Bu nedenle tartışma, “Ne oldu?” sorusundan ziyade, “Atatürk’ün haberi var mıydı?” veya “O dönemde devletin bekası için bu gerekli miydi?” gibi sorumluluğu hafifletmeye veya eylemi meşrulaştırmaya yönelik savunmacı bir eksene kaydırılır. Benzer şekilde, 1915’te yaşananların bir soykırım olduğunu kabul etmek, sadece Osmanlı’nın son dönemini değil, aynı zamanda o dönemin kadrolarının, zihniyetinin ve hatta Teşkilat-ı Mahsusa gibi şiddet aygıtlarının Milli Mücadele’ye ve Cumhuriyet’e nasıl miras kaldığı gerçeğiyle yüzleşmeyi gerektirir. Bu da, Cumhuriyet’in İttihatçı geçmişle bir kopuş değil, bir devamlılık olduğu gerçeğini ortaya çıkararak kurucu mitosun temellerini sarsar. Bir halkın, kendi tarihinin en karanlık sayfalarını konuşamaması, o karanlığın bugüne de gölge düşürmesine neden olur. Geçmişin travmalarıyla yüzleşilemediği için, o travmaların ürettiği sorunlar (başta Kürt meselesi olmak üzere) bugün hala çözümsüz bir şekilde varlığını sürdürmekte, toplumun farklı kesimleri arasındaki güvensizliği ve düşmanlığı beslemeye devam etmektedir.

Öyleyse, tüm bu analizlerin ışığında nihai bir değerlendirme yapmak gerekirse, nasıl bir Atatürk portresiyle ve nasıl bir Cumhuriyet mirasıyla karşı karşıyayız? Bu iki asırlık döngünün özeti ve zirvesi olan bu miras, çelişkilerle doludur. Madalyonun bir yüzünde, çökmüş bir imparatorluğun ardından ülkenin emperyalist güçler tarafından parçalanmasını önleyen, askeri dehası ve siyasi liderliğiyle bir bağımsızlık savaşına önderlik eden ve modern bir ulus-devlet kuran istisnai bir tarihsel figür vardır. Bu, onun aydınlık yüzü, meşruiyetinin temel kaynağı ve bu ulusun ona duyduğu minnetin haklı gerekçesidir. Ancak bu gerçek, madalyonun sadece bir yüzüdür. Diğer yüzünde ise, bu modern ulus-devleti kurarken, son derece otoriter yöntemler kullanan, iktidarı uğruna en yakın silah arkadaşlarını dahi acımasızca tasfiye eden, tek parti diktatörlüğü altında her türlü muhalif sesi şiddetle ezen ve homojen bir ulus yaratma projesi uğruna, milyonlarca insanın hayatını karartan, büyük insani trajedilere yol açan demografik mühendislik ve kültürel kırım politikalarını uygulayan bir lider vardır. Bu iki yüz, birbiriyle çelişen değil, birbirini tamamlayan, aynı projenin ve aynı kişiliğin iki farklı veçhesidir. Onun kurtarıcılığı ile otokratlığı, devrimciliği ile acımasızlığı, aynı madalyonun ayrılmaz yüzleridir. Birini diğerine feda etmeye çalışmak, tarihi basitleştirmek, anlamaktan vazgeçmek ve en nihayetinde, bugünün siyasi krizlerinin kökenlerini görmeyi reddetmektir.

Sağlıklı bir toplum ve gelecek, geçmişini kutsal mitoslar ve sorgulanamaz putlar üzerine değil, gerçekler üzerine, o gerçeklerin tüm acımasızlığı ve karmaşıklığı üzerine inşa eden toplumdur. İzmir Suikastı davasının sanık sandalyesindeyken, kendisini idama mahkûm edecek olan mahkemeye “Bir gün bu millet kendi putunu kendi yapacak ve sonra ona tapacaktır” diye haykıran Ziya Hurşit’in yüz yıl önce gördüğü o kehanet, ne yazık ki gerçek olmuştur. Bu milletin, o putun gölgesinden çıkarak olgunlaşmasının, kendi aklıyla düşünmesinin ve gerçek anlamda demokratik bir kültüre ulaşmasının zamanı gelmiştir ve geçmektedir. Bu, Atatürk’ü tarihten silmek, başarılarını inkâr etmek veya ona hakaret etmek değildir. Bu, tam tersine, ona ve bu ülkenin tarihine yapılabilecek en büyük saygı duruşudur: Onu ait olduğu yere, yani insanüstü bir mite dönüştürüldüğü Olimpos Dağı’ndan indirip, başarıları, hataları, vizyonu ve acımasızlığıyla birlikte, eleştirel aklın ve tarih biliminin nesnesi haline getirmektir. Onu bir insan olarak anlamak, onunla birlikte, onun kurduğu ve onun kişiliğinin derin izlerini taşıyan Cumhuriyet rejiminin de otoriter, dışlayıcı ve paternalist kodlarını anlamak ve onlarla yüzleşmek demektir.

Ancak ve ancak geçmişin bu aydınlık ve karanlık tüm yüzleriyle dürüstçe, cesurca ve bütünüyle yüzleşildiğinde, onun mirasının bugünkü siyasi hayatımızı zehirleyen yönlerinden arınabiliriz. Ancak o zaman, liderlere mutlak itaat ve sadakat üzerine kurulu o köle ruhlu siyaset kültüründen kurtulup, kurumların ve kuralların üstünlüğüne dayalı, hak ve sorumluluk sahibi özgür bireylerin oluşturduğu bir siyaset kültürünü inşa edebiliriz. Ancak o zaman, devletin, kendi “makbul vatandaşını” yaratmak için topluma müdahale ettiği o tepeden inmeci ve mühendislik zihniyetinden vazgeçip, farklılıkların bir arada, barış ve eşitlik içinde yaşamasını güvence altına alan çoğulcu bir demokrasiyi kurabiliriz. Ancak o zaman, geçmişin travmalarıyla yüzleşip, o travmaların ürettiği Kürt meselesi gibi kangrenleşmiş sorunlara adil ve kalıcı çözümler bulabiliriz. Sağlıklı bir gelecek, ancak geçmişin hayaletlerinden kurtularak inşa edilebilir. Ve bu kurtuluşun tek bir yolu vardır: Putları kırmak. Bu, sadece geçmişin putlarını değil, aynı zamanda o putların kalıbından sürekli olarak yeniden üretilen bugünün ve yarının potansiyel putlarını da kırmayı gerektiren, bitmeyen bir zihinsel ve ahlaki mücadeledir. İki asırlık bu trajik döngü, bir kader değildir; değiştirilebilecek bir tarihtir. Ve o tarihi değiştirmenin anahtarı, gelecekte yeni bir kurtarıcı beklemekte değil, her birimizin, bu ülkenin kurtuluşunun kendi aklımızda, kendi vicdanımızda ve kendi ellerimizde olduğunu anlamasında saklıdır.


Harika bir özet. Bu, iki asırlık bir analizin damıtılmış ruhunu ve nihai çağrısını içeren, son derece güçlü ve isabetli bir sonuç metni. İşte bu taslağın, bu yazı dizisinin ağırlığına ve ruhuna uygun, tam ve kapsamlı bir sonsöze dönüştürülmüş hali:

Sonsöz: Putları Kırmak ya da Yeniden Yaratmak

İki asırlık bir tarihin dehlizlerinde, padişahların mutlakiyetinden İttihatçıların komplolarına, Atatürk’ün tek şefliğinden Menderes’in popülizmine, generallerin darbelerinden Özal’ın sivil padişahlığına ve nihayet Erdoğan’ın beka devletine uzanan sancılı bir yolculuk yaptık. Bu yolculuk bize gösterdi ki, bu toprakların kaderi, yüzeydeki tüm değişimlere, tüm devrimlere ve karşı-devrimlere rağmen, derinde işleyen inatçı bir yasanın, bir “kaderin” gölgesi altında şekilleniyor gibiydi: Liderler değişir, ideolojiler değişir, ama iktidarın otoriter ruhu, o “kurtarıcı baba” arayışı ve bulunan babanın zamanla bir despota dönüşmesi döngüsü, adeta bir lanet gibi kendini tekrar ediyordu. Bu uzun ve karanlık tünelin sonunda, vardığımız yer, sadece bugünün Türkiye’sinin siyasi ve toplumsal krizlerini anlamak değil, aynı zamanda bu krizlerin köklerinin ne kadar derinlerde olduğunu ve onlarla yüzleşmenin neden bu kadar zorunlu ama bir o kadar da sancılı olduğunu kavramaktır. Bu yazı dizisi boyunca analiz edilen tarihsel süreçler, müzeye kaldırılmış, geçmişe ait donuk tablolar değildir. Onlar, bugünün Türkiye’sinin siyasi, toplumsal ve kültürel kodlarını şekillendiren, canlı ve son derece etkin bir mirastır. İlkokul sıralarındaki masum bir tekerlemeyle başlayıp bir ulusun kolektif bilincini ipotek altına alan Atatürk mitosu, aradan geçen bir asra rağmen hala en temel siyasi ve toplumsal fay hatlarını belirlemekte, Türkiye’nin geçmişiyle sağlıklı bir yüzleşme kurmasının önündeki en büyük psikolojik bariyere dönüşmektedir. Bu mitosla dürüstçe yüzleşmeden, ne bugünün siyasi krizlerini tam olarak anlamak ne de daha demokratik ve çoğulcu bir gelecek inşa etmek mümkündür.

Bu mirasın günümüzdeki en belirgin ve en zehirli tezahürü, Türkiye siyasetini bir asırdır esir alan “sorgulanamayan lider kültü” geleneğidir. Atatürk mitosu, sadece tarihsel bir figürü değil, aynı zamanda bir liderin nasıl olması gerektiğine dair bir şablon, bir prototip yaratmıştır: O, ülkeyi tek başına kurtaran, en doğrusunu bilen, yanılmaz, eleştirilemez ve varlığını milletin varlığına armağan etmiş kutsal bir figürdür. Bu “Ata” imgesi, sadece Mustafa Kemal’in şahsıyla sınırlı kalmamış, ondan sonra gelen hemen her siyasi lider için ya ulaşılması gereken bir ideal ya da taklit edilmesi gereken bir model olmuştur. Siyasi yelpazenin neresinde olursa olsun, Türkiye’de iktidara talip olan veya iktidarı elinde tutan liderler, kendilerini rasyonel politikalar sunan siyasetçiler olarak değil, milleti “iç ve dış düşmanlardan” koruyacak, ülkeyi “muasır medeniyetler seviyesine” (veya kendi ideolojik hedeflerine) taşıyacak yeni kurtarıcılar olarak sunma eğilimindedir. Bu durum, siyasi tartışmayı, fikirlerin ve programların rekabet ettiği bir alandan, liderlere duyulan mutlak sadakatin veya mutlak nefretin çarpıştığı bir iman savaşına dönüştürmüştür. Lidere yönelik en küçük bir eleştiri, bir politika eleştirisi olarak değil, doğrudan şahsına, davasına ve temsil ettiği “milli” değerlere yönelik bir saldırı, bir “ihanet” olarak kodlanmaktadır. Bu siyasi dil, doğrudan doğruya tek parti rejiminin, muhalefeti “vatan hainliği” ile eş tutan dilinin bir devamıdır. Bugün bir siyasi liderin destekçilerinin, ona yönelik eleştirilere “Nankörlük etmeyin, onun sayesinde…” diye başlayan cümlelerle karşılık vermesi, “Bu güzel yurdu bizlere verdi” tekerlemesinin kolektif bilinçaltındaki derin ve değişmez etkisinden başka bir şey değildir. Bu kültür, kurumların değil, kişilerin hâkimiyetini kutsar; hukukun üstünlüğünü değil, liderin iradesini esas alır ve demokrasiyi, farklılıkların bir arada yaşama sanatı olarak değil, “milli iradenin” liderin şahsında tecelli ettiği plebisiter bir onay mekanizması olarak görür.

Bu sorgulanamayan mitosun bir diğer kaçınılmaz sonucu ise, Türkiye’nin kendi geçmişiyle bir türlü sağlıklı bir ilişki kuramaması, tarihsel travmalarıyla yüzleşmekten sistematik olarak kaçınmasıdır. Dersim Katliamı, 1915 Ermeni Soykırımı, Nüfus Mübadelesi, Şark Islahat Planı gibi konular, Türkiye’de hala özgürce ve dürüstçe tartışılamayan, üzeri resmi ideolojinin kalın şalıyla örtülmüş tabu alanlardır. Bu yüzleşememenin temelindeki korku, bu olayların tarihsel gerçekliğinden çok, bu gerçekliğin kurucu mitosa ve onun merkezindeki “Ata” figürüne vereceği zarardır. Çünkü resmi tarih, Cumhuriyet’in kuruluşunu, Osmanlı’nın günahlarından arınmış, temiz, lekesiz ve kahramanca bir başlangıç olarak sunar. Dersim’de on binlerce sivilin devlet eliyle katledildiğini kabul etmek, bu “lekesiz başlangıç” mitini ve “halkçı devlet” imajını yerle bir etmek demektir. Bu nedenle tartışma, “Ne oldu?” sorusundan ziyade, “Atatürk’ün haberi var mıydı?” veya “O dönemde devletin bekası için bu gerekli miydi?” gibi sorumluluğu hafifletmeye veya eylemi meşrulaştırmaya yönelik savunmacı bir eksene kaydırılır. Benzer şekilde, 1915’te yaşananların bir soykırım olduğunu kabul etmek, sadece Osmanlı’nın son dönemini değil, aynı zamanda o dönemin kadrolarının, zihniyetinin ve hatta Teşkilat-ı Mahsusa gibi şiddet aygıtlarının Milli Mücadele’ye ve Cumhuriyet’e nasıl miras kaldığı gerçeğiyle yüzleşmeyi gerektirir. Bu da, Cumhuriyet’in İttihatçı geçmişle bir kopuş değil, bir devamlılık olduğu gerçeğini ortaya çıkararak kurucu mitosun temellerini sarsar. Bir halkın, kendi tarihinin en karanlık sayfalarını konuşamaması, o karanlığın bugüne de gölge düşürmesine neden olur. Geçmişin travmalarıyla yüzleşilemediği için, o travmaların ürettiği sorunlar (başta Kürt meselesi olmak üzere) bugün hala çözümsüz bir şekilde varlığını sürdürmekte, toplumun farklı kesimleri arasındaki güvensizliği ve düşmanlığı beslemeye devam etmektedir.

Öyleyse, tüm bu analizlerin ışığında nihai bir değerlendirme yapmak gerekirse, nasıl bir Atatürk portresiyle ve nasıl bir Cumhuriyet mirasıyla karşı karşıyayız? Bu iki asırlık döngünün özeti ve zirvesi olan bu miras, çelişkilerle doludur. Madalyonun bir yüzünde, çökmüş bir imparatorluğun ardından ülkenin emperyalist güçler tarafından parçalanmasını önleyen, askeri dehası ve siyasi liderliğiyle bir bağımsızlık savaşına önderlik eden ve modern bir ulus-devlet kuran istisnai bir tarihsel figür vardır. Bu, onun aydınlık yüzü, meşruiyetinin temel kaynağı ve bu ulusun ona duyduğu minnetin haklı gerekçesidir. Ancak bu gerçek, madalyonun sadece bir yüzüdür. Diğer yüzünde ise, bu modern ulus-devleti kurarken, son derece otoriter yöntemler kullanan, iktidarı uğruna en yakın silah arkadaşlarını dahi acımasızca tasfiye eden, tek parti diktatörlüğü altında her türlü muhalif sesi şiddetle ezen ve homojen bir ulus yaratma projesi uğruna, milyonlarca insanın hayatını karartan, büyük insani trajedilere yol açan demografik mühendislik ve kültürel kırım politikalarını uygulayan bir lider vardır. Bu iki yüz, birbiriyle çelişen değil, birbirini tamamlayan, aynı projenin ve aynı kişiliğin iki farklı veçhesidir. Onun kurtarıcılığı ile otokratlığı, devrimciliği ile acımasızlığı, aynı madalyonun ayrılmaz yüzleridir. Birini diğerine feda etmeye çalışmak, tarihi basitleştirmek, anlamaktan vazgeçmek ve en nihayetinde, bugünün siyasi krizlerinin kökenlerini görmeyi reddetmektir.

Sağlıklı bir toplum ve gelecek, geçmişini kutsal mitoslar ve sorgulanamaz putlar üzerine değil, gerçekler üzerine, o gerçeklerin tüm acımasızlığı ve karmaşıklığı üzerine inşa eden toplumdur. İzmir Suikastı davasının sanık sandalyesindeyken, kendisini idama mahkûm edecek olan mahkemeye “Bir gün bu millet kendi putunu kendi yapacak ve sonra ona tapacaktır” diye haykıran Ziya Hurşit’in yüz yıl önce gördüğü o kehanet, ne yazık ki gerçek olmuştur. Bu milletin, o putun gölgesinden çıkarak olgunlaşmasının, kendi aklıyla düşünmesinin ve gerçek anlamda demokratik bir kültüre ulaşmasının zamanı gelmiştir ve geçmektedir. Bu, Atatürk’ü tarihten silmek, başarılarını inkâr etmek veya ona hakaret etmek değildir. Bu, tam tersine, ona ve bu ülkenin tarihine yapılabilecek en büyük saygı duruşudur: Onu ait olduğu yere, yani insanüstü bir mite dönüştürüldüğü Olimpos Dağı’ndan indirip, başarıları, hataları, vizyonu ve acımasızlığıyla birlikte, eleştirel aklın ve tarih biliminin nesnesi haline getirmektir. Onu bir insan olarak anlamak, onunla birlikte, onun kurduğu ve onun kişiliğinin derin izlerini taşıyan Cumhuriyet rejiminin de otoriter, dışlayıcı ve paternalist kodlarını anlamak ve onlarla yüzleşmek demektir.

Ancak ve ancak geçmişin bu aydınlık ve karanlık tüm yüzleriyle dürüstçe, cesurca ve bütünüyle yüzleşildiğinde, onun mirasının bugünkü siyasi hayatımızı zehirleyen yönlerinden arınabiliriz. Ancak o zaman, liderlere mutlak itaat ve sadakat üzerine kurulu o köle ruhlu siyaset kültüründen kurtulup, kurumların ve kuralların üstünlüğüne dayalı, hak ve sorumluluk sahibi özgür bireylerin oluşturduğu bir siyaset kültürünü inşa edebiliriz. Ancak o zaman, devletin, kendi “makbul vatandaşını” yaratmak için topluma müdahale ettiği o tepeden inmeci ve mühendislik zihniyetinden vazgeçip, farklılıkların bir arada, barış ve eşitlik içinde yaşamasını güvence altına alan çoğulcu bir demokrasiyi kurabiliriz. Ancak o zaman, geçmişin travmalarıyla yüzleşip, o travmaların ürettiği Kürt meselesi gibi kangrenleşmiş sorunlara adil ve kalıcı çözümler bulabiliriz. Sağlıklı bir gelecek, ancak geçmişin hayaletlerinden kurtularak inşa edilebilir. Ve bu kurtuluşun tek bir yolu vardır: Putları kırmak. Bu, sadece geçmişin putlarını değil, aynı zamanda o putların kalıbından sürekli olarak yeniden üretilen bugünün ve yarının potansiyel putlarını da kırmayı gerektiren, bitmeyen bir zihinsel ve ahlaki mücadeledir. İki asırlık bu trajik döngü, bir kader değildir; değiştirilebilecek bir tarihtir. Ve o tarihi değiştirmenin anahtarı, gelecekte yeni bir kurtarıcı beklemekte değil, her birimizin, bu ülkenin kurtuluşunun kendi aklımızda, kendi vicdanımızda ve kendi ellerimizde olduğunu anlamasında saklıdır.

Yorum bırakın

Table of Contents

Scroll to Top