Bölüm 1 – Saraydaki Gölge
Padişahın Korkusu
Topkapı Sarayı, Has Oda. Kış Sonu, 1809
Sessizlik, Topkapı Sarayı’nın kadim duvarlarına bir zehir gibi sinmişti. Dışarıda, Haliç’in çamurlu sularını döven bir kış rüzgârı uğulduyordu, lakin Has Oda’nın loş ışığında, yirmi dört yaşındaki Padişah Sultan II. Mahmud için asıl fırtına içeride, kendi zihninin dehlizlerindeydi. Tahta çıkalı henüz birkaç ay olmuştu, lakin bu süre ona bir asır gibi gelmişti. Saltanatı, kan ve ihanetle başlamıştı. Onu tahta çıkaran Alemdar Mustafa Paşa’nın, o kudretli Rusçuk Ayanı’nın parçalanmış cesedinin dumanı, hala sarayın burçlarında tütüyor gibiydi. Paşa’nın büyük bir umutla yeniden canlandırmaya çalıştığı Sekban-ı Cedid ordusu, Yeniçerilerin isyan ateşiyle bir avuç küle dönmüştü. Ve Mahmud, o geceden beri biliyordu ki, o taht, altından bir cennet değil, her an altından kayabilecek, zehirli yılanlarla dolu bir çukurdu.
Yüksek tavanlı odanın ortasındaki mangaldan yayılan cılız ısı, içindeki buzdan dağı eritmeye yetmiyordu. Gözlerini, sedef kakmalı rahlenin üzerindeki parşömen yığınına dikmişti. Bunlar, imparatorluğun dört bir yanından, valilerden, kadılardan ve en önemlisi, kimliği belirsiz muhbirlerden gelen jurnallerdi. Gece, onun için bir sığınak, bir çalışma odasıydı. Gündüzleri, kendisini Babıali’nin güçlü paşalarına ve Yeniçeri Ocağı’nın kibirli ağalarına karşı, tecrübesiz, silik ve itaatkâr bir hükümdar olarak göstermek zorundaydı. Onların küçümseyen bakışları altında divan toplantılarına başkanlık ediyor, önceden belirlenmiş kararları onaylıyor, av partilerinde gülümsüyordu. Rolünü iyi oynamak zorundaydı, çünkü biliyordu ki, en ufak bir cüret, en küçük bir reform iması, amcası Sultan Selim’in kaderini onunla paylaştırabilirdi.
Amcasının hayaleti, bu odanın en sadık sakiniydi. Mahmud, gözlerini kapattığında, o nazik, sanatkar ruhlu adamın, Nizam-ı Cedid ordusunu kurarken gözlerinde parlayan o idealist ışığı hatırlıyordu. Sonra, o korkunç günü, cellatların elinden son anda, bir cariyenin yardımıyla sarayın çatısına saklanarak kurtulduğu o anı yaşıyordu. Amcasının, o aydınlanmış hükümdarın kanlı cesedinin avluya atılışını görmüştü. O gün, çocukluk ölmüş, yerine, sabırla bilenmiş bir intikam arzusu doğmuştu. Alemdar’ın sonu ise, bu dersi pekiştirmişti: Bu devlette, güçsüz bir reformcuya yer yoktu. Güç, önce ele geçirilmeli, mutlak ve sorgulanamaz hale getirilmeli, ondan sonra, neşter vurulmalıydı.
Parşömenlerden birini eline aldı. Rumeli’den, Yanya’dan geliyordu. Muhbir, Tepedelenli Ali Paşa’nın sarayındaki bir İngiliz seyyahın anlattıklarını aktarıyordu. Ali Paşa, o seksenine merdiven dayamış, Yanya Aslanı lakaplı Arnavut beyi, İstanbul’daki genç padişahtan “o çocuk” diye bahsediyor, Napolyon’la mektuplaşmalarından, kendi ordusunun gücünden övünerek dem vuruyordu. Mahmud’un parmakları, parşömeni sıkmaktan beyazlaştı. Ali Paşa… İmparatorluğun bedenine yapışmış en büyük keneydi. Yanya’dan Arnavutluk’a, Mora’dan Makedonya’ya uzanan topraklarda, padişahın fermanından çok onun sözü geçiyordu. O ve onun gibi onlarca Ayan, imparatorluğun asıl sahipleriydi. Devleti bir örümcek ağı gibi sarmışlar, vergisini, askerini, adaletini kendi aralarında paylaşmışlardı. Onlar, devletin içindeki devletlerdi. Ve amcasını ölüme götüren, Alemdar’ı parçalayan isyanların arkasında, her zaman onların gölgesi, onların parası, onların kışkırtması vardı.
Mahmud, rahlenin yanındaki büyük haritaya döndü. İmparatorluğun haritasıydı bu. Ama onun gözünde, bu, bir av haritasıydı. Her bir Ayan’ın hükmettiği bölge, farklı renklerle işaretlenmişti. Kırmızıyla işaretli olanlar en güçlüleri, en tehlikeli olanlarıydı: Yanya’da Tepedelenli, Vidin’de Pazvantoğlu’nun hayaleti, Anadolu’da Çapanoğulları, Karaosmanoğulları… Birbirleriyle sürekli rekabet halindeydiler. Birbirlerinin topraklarına göz dikiyor, birbirlerinin kuyusunu kazıyorlardı. Zayıflıkları da, güçleri de buydu. Onları birleştiren tek şey, merkeze, yani İstanbul’a karşı duydukları ortak güvensizlik ve kendi imtiyazlarını koruma arzusuydu. Mahmud, parmağını haritanın üzerinde gezdirdi. Plan, zihninde yavaş yavaş şekilleniyordu. Onları, topyekûn bir savaşla karşısına alamazdı. Buna gücü yetmezdi. Ama onları, bir satranç ustasının sabrıyla, tek tek, birbirlerine karşı kullanarak avlayabilirdi. Onların hırslarını, onların rekabetini, kendi silahı olarak kullanacaktı. Zehri, panzehir olarak kullanacaktı.
Bu uzun ve kanlı bir oyun olacaktı. Belki on yıl, belki yirmi yıl sürecekti. Bu süre zarfında, sessiz kalmak, rolünü oynamak, düşmanlarının güçlenmesine izin veriyormuş gibi görünmek zorundaydı. Ama her geçen gün, o, sarayın gölgelerinde, bu haritanın başında, kendi gücünü, kendi sadık adamlarını, kendi modern ordusunun ilk neferlerini biriktirecekti. O gün gelene kadar, o, sadece bir gölge olacaktı. Ama o gün geldiğinde, o gölge, hepsinin üzerine bir karabasan gibi çökecekti. Mangaldaki son köz de sönmüş, oda buz gibi olmuştu. Ama Mahmud, soğuğu hissetmiyordu. İçindeki intikam ateşi, onu ısıtmaya yetiyordu.
Sadrazamın Oyunu
Babıali, Sadaret Dairesi. Öğle Vakti, 1809
Sadrazam Yusuf Ziyaüddin Paşa, yaşlı ve yorgundu. Yıllarını devlet hizmetinde, cephelerde, isyan bastırmalarda, saray entrikalarında geçirmişti. O, eski okulun, yani “Devlet-i Aliyye”nin bekası için her türlü kuralın esnetilebileceğine inanan, pragmatik bir devlet adamıydı. Alemdar’ın sonu, ona, reform gibi tehlikeli maceralara atılmanın ne kadar akılsızca olduğunu bir kez daha göstermişti. Şimdi yapılması gereken, yaraları sarmak, devleti bir arada tutmak ve en önemlisi, o vahşi ve kontrolsüz canavarı, yani Yeniçeri Ocağı’nı yatıştırmaktı.
Geniş odasındaki masasının üzerinde, devletin mali durumunu gösteren defterler yığılıydı. Hazine tamtakırdı. Sırp isyanı hala devam ediyor, Rusya ile yapılan son savaşın yaraları sarılamamıştı. Ve en büyük sorun, maaşlarını (ulufelerini) bekleyen binlerce Yeniçeri’ydi. Sadrazam, içini çekti. Bu adamlar, artık bir ordu değildi. Onlar, devletin sırtına yapışmış birer haraç çetesiydi. Ama onlarsız da olmuyordu. Onlar, İstanbul’un asıl efendileriydi. Onların rızası olmadan, bu şehirde tek bir gün bile huzur olmazdı. Bu yüzden, Galata bankerleriyle yeni bir borç anlaşması yapmak, gümrük gelirlerini onlara rehin vermek, ne pahasına olursa olsun o ulufeleri zamanında ödemek zorundaydı.
Kapı çalındı ve içeri, o her zaman sinirlerini bozan adam, Yeniçeri Ağası Halil girdi. Kibirli, alaycı ve gücünün sonuna kadar farkında bir adamdı Halil Ağa. Üzerindeki samur kürkü ve belindeki gümüş hançeriyle, bir askerden çok, zengin bir tüccarı andırıyordu.
“Paşa Hazretleri,” dedi Halil Ağa, laubali bir tavırla. “Askerin sabrı tükeniyor. Ulufeler gecikirse, kazanların ne zaman devrileceği belli olmaz.”
Sadrazam, öfkesini yutkundu. “Ağam, merak etmeyesin. Hazine, gerekeni yapacaktır. Asker, devletin göz bebeğidir.”
Halil Ağa, küçümseyen bir gülümsemeyle odadan çıkarken, Sadrazam, onun arkasından nefretle baktı. Bu adamlar, devleti içten içe kemiren birer kurttu. Ama onlarla başa çıkmanın bir yolu yoktu. En azından şimdilik.
Sadrazamın asıl endişesi, saraydaki genç padişahtı. Mahmud, sessiz ve itaatkâr görünüyordu. Ama Sadrazam, o sessizliğin ardında, amcasının ve babasının hırslı ruhunun gizlendiğini seziyordu. O çocuk, bir gün mutlaka bir şeyler deneyecekti. Kendi görevi, o günü mümkün olduğunca geciktirmek, padişahı, devletin hassas dengelerini bozacak maceralardan uzak tutmaktı. Bunun için, onu, sarayın zevk ve sefası içinde, haremde, av partilerinde meşgul tutmak gerekiyordu. Aynı zamanda, onu, Halet Efendi gibi tehlikeli ve entrikacı adamlardan da korumak lazımdı. Halet Efendi, padişahın kulağına zehirli fikirler üfleyerek, onu, Ayanlara ve hatta Yeniçerilere karşı kışkırtabilirdi.
Sadrazam için siyaset, bir denge sanatıydı. Bir yanda Padişah, bir yanda Yeniçeriler, bir yanda Ayanlar, bir yanda Ulema… Bu güç odaklarının hiçbirinin, diğerine üstün gelmesine izin vermemek gerekiyordu. Herkes, kendi yerini bilmeli, kendi sınırları içinde kalmalıydı. Bu, eski, yorgun ve hasta bir devletin, ayakta kalabilmesinin tek yoluydu. Reformlar, yeni ordular, Batılı icatlar… Bunlar, bu hassas dengeyi bozacak, devleti yeni ve daha büyük felaketlere sürükleyecek hayallerdi. Sadrazam, defterlerine geri döndü. Onun görevi hayal kurmak değil, gemiyi batmaktan kurtarmaktı. Ve bunun için, gerekirse, en büyük fırtınaları bile, sessizce ve sabırla atlatmak zorundaydı. Genç padişahın hırsları da, bu fırtınalardan sadece biriydi. O da, zamanla, devletin sert gerçekleri karşısında yola gelecekti. Ya da öyle umuyordu.
Ağanın Kibri
Yeniçeri Kışlası, Etmeydanı. Akşam, 1809
Etmeydanı’ndaki büyük kışlanın avlusunda, yanan ateşlerin etrafında toplanmış yüzlerce Yeniçeri, gürültülü bir akşam yemeği yiyordu. Havada, kızarmış et, ter ve barut kokusu birbirine karışmıştı. Yeniçeri Ağası Halil, kışlanın en büyük odası olan Ağa Divanı’nda, ocağın ileri gelenleriyle birlikte oturuyordu. Alemdar Mustafa Paşa’nın kellesinin alındığı ve Sekban-ı Cedid denilen o “gavur icadı” ordunun dağıtıldığı son isyanın zafer sarhoşluğu, hala devam ediyordu. Onlar, bir kez daha, bu imparatorluğun asıl sahibinin kim olduğunu göstermişlerdi.
“Paşalar,” dedi orta yaşlı bir bölük komutanı, “hala o Frenk talimlerinden, yeni düzenlerden bahsedenler varmış. Sarayda, hala o merhum Sultan Selim’in hayaletini görenler varmış.”
Halil Ağa, gür bir kahkaha attı. “Bırak görsünler. Hayaletlerden korkacak değiliz. Bu ocak ayakta oldukça, bu devlete Frenk düzeni giremez. Biz, Fatih’in askerleriyiz. Bizim düzenimiz, onun kurduğu düzendir.”
Masadakiler, “Yaşa Ağa Hazretleri!” diye bağırarak kadehlerini kaldırdılar.
Halil Ağa, bu güvenden hoşnuttu. O, sadece bir asker değil, aynı zamanda zengin bir adamdı. İstanbul’daki pek çok dükkanın, hanın ve kahvehanenin gizli ortağıydı. Ocağın gücü, sadece kılıçlarından değil, aynı zamanda bu devasa ekonomik ağdan da geliyordu. Onlar, şehrin nabzını ellerinde tutuyorlardı. Sadrazamın, ulufeleri ödemek için nasıl çırpındığını biliyordu. O yaşlı adam, onlardan korkuyordu. Saraydaki o çocuk padişah da korkuyordu. Korkmalıydılar da. Çünkü onlar, sadece bir ordu değil, bir gelenekti. Peygamber ocağıydı. Onlara karşı gelmek, sadece devlete değil, dine de karşı gelmekti.
Ancak Halil Ağa’nın içinde, küçük de olsa bir şüphe kemiriyordu. Genç padişahın sessizliği, ona biraz fazla yapay geliyordu. O, kafeste büyümüş diğer şehzadeler gibi değildi. Amcası Selim’in yanında yetişmiş, onun reform heveslerine tanıklık etmişti. Böyle bir adamın, bu kadar kolay pes etmesi, bu kadar sessiz kalması normal miydi? Saraydaki adamları, padişahın geceleri uzun saatler boyunca çalıştığını, sürekli olarak raporlar okuduğunu söylüyorlardı. Ne okuyordu bu çocuk? Ne planlıyordu?
Halil Ağa, bu düşünceleri aklından attı. Ne planlarsa planlasın, ne yapabilirdi ki? Ordusu yoktu. Parası yoktu. Cesareti yoktu. Onların, yani Yeniçerilerin onayı olmadan, bu şehirde bir yaprak bile kıpırdamazdı. Onlar, bu oyunun kurallarını koyanlardı. Padişah ise, sadece, o kurallara göre oynamak zorunda olan bir piyondu.
“Yarın,” dedi Halil Ağa, sesini yükselterek. “Yarın, Sadrazam Paşa’yı bir ziyaret edelim. Askerin bazı yeni talepleri olduğunu hatırlatalım. Bize olan minnet borçlarını unutmasınlar.”
Masadan onaylayan homurtular yükseldi. Ateşlerin ışığı, avludaki kaba saba yüzlerde, kibirli ve güvende birer gölge oyunu oynuyordu. Yaklaşan fırtınadan, o fırtınanın ilk ve en büyük kurbanları olacaklarından tamamen habersizdiler.
Annenin Endişesi
Topkapı Sarayı, Valide Sultan Dairesi. Gece Yarısı, 1809
Nakşidil Sultan, oğlunun, yani Padişah Sultan Mahmud’un odasının kapısında tereddütle durdu. İçeriden hala cılız bir ışık sızıyordu. Yine uyumamıştı. Yine o uğursuz haritaların ve raporların başında sabahlıyordu. Bir anne olarak yüreği, derin bir endişeyle sıkışıyordu. O, tahta bir hükümdar değil, kadersiz bir evlat doğurduğunu düşünüyordu. Kocasını, yani Sultan I. Abdülhamid’i görmüştü. Kayınbiraderi III. Selim’in kanlı sonuna tanıklık etmişti. Ağabeyi IV. Mustafa’nın tahttan indirilişini ve boğduruluşunu yaşamıştı. Bu saray, iktidarın zirvesi değil, bir mezbahaydı. Ve şimdi, hayatta kalan tek oğlu, aynı kanlı oyunun merkezindeydi.
Oğlunun ne planladığını tam olarak bilmiyordu, ama seziyordu. Mahmud’un o sessiz ve itaatkâr maskesinin ardındaki ateşi, o kararlı ve kindar bakışları, bir annenin gözünden kaçmazdı. O, amcasının intikamını almak, onun yarım bıraktığı işi tamamlamak istiyordu. Ama nasıl? Hangi güçle? Etrafı, onu bir an önce yok etmek için fırsat kollayan kurtlarla çevriliydi. Yusuf Ziyaüddin gibi yaşlı paşalar, onu bir çocuk gibi görüp kontrol altında tutmaya çalışıyor, Halil Ağa gibi Yeniçeri zorbaları, her gün yeni bir taleple sarayın kapısına dayanıyordu. Ve en tehlikelisi, o yılan dilli Halet Efendi, oğlunun kulağına sürekli zehirli fikirler üflüyordu.
Nakşidil Sultan, aslen Fransız kökenli olduğuna, hatta Napolyon’un eşi Josephine’in kuzeni olduğuna dair sarayda dolaşan söylentilerin farkındaydı. Bu doğru olmasa bile, o, Batı’nın gücünü, disiplinini ve reformların kaçınılmazlığını anlayan bir kadındı. Amcası Selim’in hayallerini desteklemişti. Ama o hayallerin bedelinin ne kadar ağır olduğunu da görmüştü. Şimdi, oğlunun da aynı yolda yürümesinden, aynı acı sonla karşılaşmasından korkuyordu.
Odaya sessizce girdi. Mahmud, başını parşömenlerden kaldırmadan, “Validem,” dedi. “Bu saatte neden ayaktasınız?”
“Asıl sen neden ayaktasın, aslanım?” diye cevap verdi Nakşidil. “Bu kağıtlar, senin sağlığından daha mı kıymetli? Biraz dinlenmelisin.”
Mahmud, yorgun bir gülümsemeyle annesine baktı. “Uyku, güçlüler içindir Validem. Zayıflar, uyanık kalmak zorundadır.”
Nakşidil, oğlunun yanına oturdu, elini omzuna koydu. “Mahmud’um, dikkatli ol. Bu sarayın duvarlarının kulağı vardır. Düşmanların, senin en küçük bir hatanı bekliyor. Acele etme. Sabırlı ol.”
Mahmud, annesinin elini tuttu. “Sabır, Validem. Sahip olduğum tek silah o zaten. Merak etmeyin. Ben, amcamın düştüğü hataya düşmeyeceğim. Onların silahıyla savaşacağım. Onların oyunu neyse, ben, o oyunu onlardan daha iyi oynayacağım.”
Nakşidil Sultan, oğlunun gözlerindeki o soğuk ve kararlı ifadeyi gördü. Bu, artık bir çocuğun değil, bir avcının bakışıydı. O an, oğlunun ya bu sarayda bir tarih yazacağını ya da bu sarayın kanlı tarihinde bir satır başı olarak kalacağını anladı. İki ihtimalin ortası yoktu. Endişesi daha da arttı, ama aynı zamanda, o endişenin içinde, küçük bir umut kıvılcımı da parladı. Belki de bu kez, bu sessiz ve hesaplı çocuk, bu kanlı oyunu kazanabilirdi. Odadan çıkarken, oğlu için dua etmekten başka bir şey gelmiyordu elinden. Dışarıda, İstanbul’un üzerinde, yeni bir günün belirsiz ve solgun ışıkları belirmeye başlamıştı. Saraydaki gölge, avını beklemeye devam ediyordu.
Bölüm 2 – Yanya Aslanı
Paşanın Divanı
Yanya Kalesi, Paşa Sarayı. Bahar, 1810
Yanya Kalesi, Pamvotida Gölü’nün gümüşi sularına bakan kayalık bir burnun üzerine, yırtıcı bir kartalın yuvası gibi kurulmuştu. Kaleden yayılan güç, sadece taştan ve harçtan değil, aynı zamanda yarım asırdır bu topraklara korku ve hayranlık karışımı bir duyguyla hükmeden tek bir adamın iradesinden kaynaklanıyordu: Tepedelenli Ali Paşa. Yetmişini aşmış yaşına rağmen, o küçük, delici gözlerindeki ateş, en cüretkâr Arnavut kabadayısını bile anında dize getirecek kadar keskindi. Uzun, beyaz sakalı göğsüne dökülüyor, parmaklarındaki yüzüklerin üzerindeki değerli taşlar, sarayının divanhanesindeki şamdanların ışığında parıldıyordu. O, İstanbul’un atadığı bir vali, bir “paşa” değildi; o, kendi kanı ve kurnazlığıyla kendi krallığını kurmuş, Balkanlar’ın güneyindeki fiili hükümdardı. Ve bu hükümdar, o sabah, uzaklardan, o zayıf ve karmaşa içindeki başkentten gelen haberleri dinlerken, keyifli bir avın kokusunu alan yaşlı bir aslanın sabrıyla gülümsüyordu.
Divanhane, Doğu’nun zenginliği ile Batı’nın zevkini birleştiren eklektik bir ihtişama sahipti. Venedik’ten getirilmiş kadife perdeler, İran halılarıyla kaplı zeminle tezat oluşturuyordu. Duvarlarda, Ali Paşa’nın hayali atalarını tasvir eden yağlıboya tabloların yanında, Napolyon Bonapart’ın ve İngiliz Amiral Nelson’ın hediye ettiği portreler asılıydı. Bu, Ali Paşa’nın dünyasının bir özetiydi: O, ne tam bir Doğulu ne de tam bir Batılıydı. O, iki dünyanın da en işine yarayan yönlerini alan, ahlakı değil, sadece gücü ve çıkarı tanıyan, pragmatik bir hükümdardı.
“Demek,” dedi Ali Paşa, gür ve alaycı bir sesle. “İstanbul’daki o çocuk, hala sarayından dışarı adım atamıyormuş. Sadrazamın eteğinin altına saklanıp, Yeniçeri ağalarının elini öpüyormuş.”
Karşısındaki divanda oturan, İstanbul’daki casus ağının başı olan sakallı adam, başını hürmetle eğdi. “Öyledir Paşa Hazretleri. Genç Sultan, Alemdar’ın akıbetinden sonra adeta bir kuşa dönmüştür. Gündüzleri av partileriyle, geceleri haremdeki cariyelerle vaktini geçirir. Devlet, yaşlı paşaların ve ağaların elinde oyuncak olmuştur.”
Ali Paşa, nargilesinden derin bir nefes çekti. Duman, sakalının arasından süzülerek havaya karıştı. Bu haberler, onun için en tatlı müzikti. İstanbul’daki zayıflık, onun gücü demekti. Başkentteki kaos, onun Yanya’daki düzeninin teminatıydı. Onlar, kendi aralarında birbirlerini yerken, o, kendi imparatorluğunu, taş üstüne taş koyarak, sessizce ve kararlılıkla büyütüyordu. Vergi topluyor, kendi gümrüklerini işletiyor, kendi ordusunu besliyor ve en önemlisi, Avrupa’nın büyük güçleriyle, sanki bağımsız bir kralmış gibi, doğrudan diplomatik ilişkiler kuruyordu. İngilizler, Fransızlar, Ruslar; hepsi, İyon Adaları’nın ve Akdeniz ticaret yollarının kontrolü için onun desteğine muhtaçtı. Ona “Paşa” değil, “Yanya Hükümdarı” veya “Epir Despotu” diyorlardı. Bu unvanlar, onun daha çok hoşuna gidiyordu.
“Oğullarım nerede?” diye sordu aniden.
Hizmetkârlardan biri, “Müftesellim Veli Paşa ve Muhtar Paşa, sizi bekliyorlar efendim,” diye cevap verdi.
Ali Paşa, “Gelsinler,” diye emretti. “Ve İngiliz seyyahı da çağırın. Misafirimiz, divanımızın adaletini ve haşmetini görsün.”
Bu, onun en sevdiği oyunlardan biriydi. Sarayına gelen Avrupalı diplomatları, seyyahları ve sanatçıları (Lord Byron gibi) büyük bir misafirperverlikle ağırlar, onlara zengin hediyeler verir, ama aynı zamanda, kendi adaletinin ne kadar sert ve kendi gücünün ne kadar mutlak olduğunu göstermekten de çekinmezdi. Onların, Avrupa’daki gazetelerde ve kitaplarda kendisinden, “Doğu’nun Napolyon’u” olarak bahsetmeleri, onun kibrini okşuyordu. O, İstanbul’daki o zayıf padişah gibi, dünyanın gözünde “hasta adam” olmak istemiyordu. O, korkulan, saygı duyulan ve hesaba katılan bir güç olmak istiyordu. Ve şimdiye kadar, bunu başarmıştı. Genç Sultan Mahmud’u, bu büyük oyunda, kolayca manipüle edebileceği, kendi hırsları için kullanabileceği tecrübesiz bir piyon olarak görüyordu. Bu, onun hayatındaki en büyük yanılgısı olacaktı.
İngiliz’in Gözlemi
Yanya Kalesi, Paşa Sarayı. Aynı Gün.
William Martin Leake, elindeki küçük deri kaplı deftere hızlı hızlı notlar alırken, divanhanedeki sahneyi dikkatle gözlemliyordu. Otuzlu yaşlarında, keskin bakışlı bir İngiliz subayı ve antik çağ tarihçisiydi. Resmi görevi, bölgedeki antik kalıntıları ve coğrafyayı incelemekti. Ancak asıl ve gizli görevi, Britanya hükümeti adına, bu karmaşık ve stratejik bölgedeki güç dengelerini analiz etmek ve Tepedelenli Ali Paşa’nın gerçek niyetini ve gücünü rapor etmekti. Ve Leake, bu yaşlı Arnavut beyinin, gördüğü en büyüleyici ve en tehlikeli adamlardan biri olduğunu düşünüyordu.
Ali Paşa’nın oğulları, Veli ve Muhtar, babalarının karşısında, elleri önlerinde bağlı, neredeyse korkuyla duruyorlardı. İkisi de babaları gibi hırslı ve acımasız adamlardı, Mora ve Teselya’da kendi sancaklarını yönetiyorlardı. Ama babalarının huzurunda, sanki azarlanmayı bekleyen iki okul çocuğu gibiydiler. Ali Paşa, onlara, Sırp isyanı ve İstanbul’daki son durum hakkında kısa ve net emirler veriyordu. Sesi, bir an şefkatli bir baba gibi çıkarken, bir an sonra, en küçük bir itaatsizliği bile affetmeyeceğini ima eden, buz gibi bir tona bürünüyordu. Bu, tam bir ataerkil despotizmdi. Aile bağları bile, mutlak iktidarın ve güvensizliğin gölgesinde erimiş gibiydi.
Leake, notlarına devam etti: “Ali Paşa’nın gücünün sırrı, yarattığı terör ve mutlak kontrol arzusunda yatıyor. Kendi oğullarına bile güvenmiyor. Herkesi, her an birbirine karşı kullanabileceği bir piyon olarak görüyor. Casus ağı, imparatorluğun en gelişmiş ağı olabilir. İstanbul’daki her fısıltıdan, Mora’daki her papazın vaazından haberdar. Hazinesi, bölgedeki tüm ticareti ve kaçakçılığı kontrol ettiği için ağzına kadar dolu. Ordusu, sadakatleri parayla satın alınmış, farklı milletlerden (Arnavut, Rum, Bulgar) oluşan bir paralı askerler güruhu. Bu ordu, düzenli bir Avrupa ordusuyla boy ölçüşemez, lakin bu dağlık coğrafyada, bir gerilla savaşında son derece etkilidir.”
Leake’in dikkatini çeken bir başka şey, Ali Paşa’nın Rumlara karşı izlediği ikili politikaydı. Bir yandan, kendi hizmetindeki en önemli bürokratlar, doktorlar ve tüccarlar Rum’du. Yanya, o dönemde, bir Yunan aydınlanmasının merkeziydi; zengin okulları, basımevleri ve tüccar aileleriyle parlıyordu. Ali Paşa, bu zenginliği ve entelektüel birikimi kendi çıkarları için kullanıyordu. Ancak diğer yandan, Rum halkına karşı son derece acımasızdı. En küçük bir direnişi, en kanlı şekilde bastırıyor, köyleri yakıyor, vergilerle bellerini büküyordu. Leake, defterine şu notu düştü: “O, Rumları, hem besliyor hem de onlardan nefret ediyor. Onların zekasına ve parasına ihtiyacı var, ama aynı zamanda, bir gün, bağımsız bir Yunanistan hayaliyle kendisine karşı birleşmelerinden ölümüne korkuyor. Bu, onun en büyük zaafı olabilir. Padişah, bir gün bu zaafı ona karşı kullanabilir.”
Leake, Ali Paşa’nın kendisiyle konuşurken, sürekli olarak İstanbul’daki genç padişahı küçümsediğini fark etmişti. Onu, “haremden çıkmamış bir çocuk” olarak nitelendiriyor, kendi gücünün ve Avrupa’daki itibarının, padişahın fermanından çok daha önemli olduğunu ima ediyordu. Leake, bu kibirin, yaşlı adamın sonunu getirebilecek bir başka kör nokta olduğunu düşündü. O, Ali Paşa’yı yıllardır tanıyordu. Ama İstanbul’daki o sessiz çocuğu tanımıyordu. Ve tarihin, genellikle, en sessiz ve en sabırlı olanlardan yana işlediğini, bir tarihçi olarak çok iyi biliyordu. Ali Paşa, Balkanlar’daki bu fırtınalı denizin en büyük korsan gemisinin kaptanı olabilirdi. Ama o denizin sahibi, eninde sonunda, İstanbul’daki o meşru ve kutsal tahtın sahibiydi. Leake, defterini kapattı. Londra’ya göndereceği raporda, Ali Paşa’nın gücünü ve tehlikesini anlatacak, ama aynı zamanda, onun kibrinin ve iç çelişkilerinin, uzun vadede İstanbul için bir fırsat yaratabileceğini de belirtecekti. Oyun, henüz yeni başlıyordu.
Oğulların Hırsı
Yanya Dışındaki Bir Av Köşkü. Aynı Gece.
“Babam yaşlanıyor,” dedi Veli Paşa, elindeki şarap kadehini sinirle masaya bırakarak. Kardeşi Muhtar Paşa, odanın diğer ucundaki pencereden, gölün üzerine vuran ay ışığını seyrediyordu. Divandaki o aşağılayıcı duruşun ardından, babalarının onlara izin verdiği bu küçük av köşkünde, bir nebze olsun nefes alabiliyorlardı.
Muhtar, kardeşine dönmeden cevap verdi: “O, ölene kadar yaşlanmaz, Veli. O, bir kurt gibi. Son nefesini verene kadar avlanır.”
Veli, alaycı bir şekilde güldü. “Evet, avlanır. Ama artık gözleri eskisi kadar iyi görmüyor. İstanbul’daki o çocuğun, bir Ayan’ı diğerine karşı nasıl kullandığını fark etmiyor. O, kendi küçük oyunlarıyla meşgulken, Sultan, etrafımızdaki tüm kaleleri bir bir düşürüyor. Yarın sıra bize geldiğinde, yapayalnız kalacağız.”
Veli Paşa, kardeşinden daha fevri ve daha hırslıydı. Yıllardır Mora’da, babasının gölgesinde hüküm sürmekten bıkmıştı. Kendi krallığını istiyordu. Babasının devasa hazinesini ve gücünü miras almak istiyordu. Ama babası, bir çınar ağacı gibi, altındaki hiçbir fidanın büyümesine izin vermiyordu. Onları, sürekli birbirine karşı kullanarak, birbirlerine olan güvenlerini yok ederek, kendi otoritesini pekiştiriyordu. Veli, biliyordu ki, babası ölse, Muhtar’la kendisi, o miras için birbirlerinin boğazına sarılacaklardı. Babaları, bunu bilerek ve isteyerek yapmıştı.
“Ne yapmamızı önerirsin?” diye sordu Muhtar, sonunda kardeşine dönerek. “Ona karşı mı çıkalım? Bizi, bir an bile tereddüt etmeden, o çok sevdiği kalesinin burçlarından aşağı atacağını bilmiyor musun?”
“Karşı çıkalım demiyorum,” dedi Veli, sesini alçaltarak. “Akıllı olalım diyorum. İstanbul ile gizlice temas kurabiliriz. Padişaha, sadakatimizi bildirebiliriz. Babamızın aksine, biz, devletin sadık hizmetkârları olduğumuzu gösterebiliriz. Padişah, babamıza karşı yürüdüğünde, biz doğru tarafta olursak, onun mirası, yine bize kalır. Belki de daha fazlası…”
Muhtar, bu fikrin tehlikesini ve cazibesini aynı anda hissetti. Bu, babalarına yapılmış en büyük ihanet olurdu. Ama aynı zamanda, kendi geleceklerini güvence altına almanın tek yolu da olabilir miydi? Babaları, onları, kendi hırsları ve komploları uğruna, eninde sonunda padişahla bir savaşın içine sürükleyecekti. Ve o savaşın galibinin kim olacağı belli değildi. Ama galip kim olursa olsun, kaybeden tarafta olanların sonu, her zaman ölümdü.
“Bu, ateşle oynamak,” dedi Muhtar. “Babamın casusları her yerde. En küçük bir hatamız, sonumuz olur.”
Veli, kadehini yeniden doldurdu. “Hayat, her zaman ateşle oynamaktır, kardeşim. Önemli olan, kimin kimi yakacağını bilmektir.”
İki kardeş, gecenin sessizliğinde, babalarının onlara miras bıraktığı o acımasız ve güvensiz dünyanın kuralları üzerine, kendi geleceklerinin tehlikeli planlarını yapmaya başladılar. Ali Paşa’nın en büyük ihanet, en yakınından, kendi kanından gelecekti.
Tüccarın Hesabı
Yanya Çarşısı, Bir Han Odası. Birkaç Gün Sonra.
Konstantinos, Venedik’ten yeni gelmiş ipek kumaş toplarını sayarken, bir yandan da kulağı, handa konaklayan tüccarların ve seyyahların konuşmalarındaydı. O, Yanya’nın en zengin Rum tüccarlarından biriydi. Ailesi, nesillerdir bu topraklarda ticaret yapıyor, Ali Paşa’nın himayesi altında büyük bir servet biriktirmişti. Ali Paşa, onlara dokunmuyordu, çünkü onların parasına, onların Avrupa ile olan bağlantılarına ihtiyacı vardı. Bu, bir tür şeytanla yapılan bir anlaşmaydı: Onlar, Paşa’nın hazinesini dolduracak, Paşa da, onların can ve mal güvenliğini sağlayacaktı. Şimdilik…
Ancak Konstantinos, bu düzenin sonsuza kadar sürmeyeceğini bilecek kadar zekiydi. Ali Paşa yaşlanıyordu. Ve o öldüğünde, bu şehirde, bu topraklarda bir cehennem patlak verecekti. Oğulları, birbirine girecek, Arnavut kabadayılar şehri yağmalayacak ve en önemlisi, Türkler, yıllardır biriken kinlerini, zengin Rumlardan çıkaracaklardı. Konstantinos, her gece, Mora’dan gelen haberleri, oradaki Türk katliamlarının hikayelerini dinleyerek uyuyordu. Aynı şeyin, bir gün burada da olmayacağının garantisi yoktu.
Bu yüzden, Konstantinos, servetinin önemli bir kısmını, gizlice, Korfu’daki ve İtalya’daki bankalara aktarmaya başlamıştı. Ve sadece para değil, bilgi de aktarıyordu. O, aynı zamanda, Mora’da kurulmuş olan ve bağımsız bir Yunanistan (Helen Cumhuriyeti) hayali kuran gizli örgüt Filiki Eterya’nın da bir üyesiydi. Örgüt, ondan, Ali Paşa’nın askeri gücü, planları ve en önemlisi, İstanbul ile olan ilişkileri hakkında bilgi toplamasını istiyordu. Ali Paşa’nın, padişahla bir savaşa girmesi, örgüt için bulunmaz bir fırsattı. Osmanlı ordusu Yanya’da meşgulken, onlar, Mora’da isyan ateşini yakabilirlerdi.
Konstantinos, ikili bir oyun oynuyordu ve bu oyunun ne kadar tehlikeli olduğunun farkındaydı. Ali Paşa’nın hafiyeleri, bir gün onu yakalarsa, derisinin yüzülerek göl kenarında bir kazığa oturtulacağını biliyordu. Ama o, bu riski göze almıştı. Çünkü o, sadece bir tüccar değil, aynı zamanda bir vatanseverdi. O, üç yüz yıllık Türk esaretinden sonra, yeniden, özgür bir Helen devletinin doğduğunu görmek istiyordu. Ve bu doğum, ancak kanla ve ateşle olabilirdi. Ali Paşa da, Padişah da, bu büyük doğumun sancılarını çeken, birbirini yok etmeye mahkûm iki eski güçtü. Onların savaşı, yeni bir ulusun doğuşu için gerekli olan o kaosu yaratacaktı.
Konstantinos, son ipek topunu da saydı, defterine kaydını düştü. Aklı, hesaplarda değil, Mora dağlarında yakılacak olan o isyan ateşindeydi. O ateş, sadece Osmanlı İmparatorluğu’nu değil, aynı zamanda kendi hayatını ve kaderini de sonsuza dek değiştirecekti. O, hem bu düzenin bir parçası hem de onun mezar kazıcısıydı. Bu, onun kişisel ve ulusal beka mücadelesiydi.
Bölüm 3 – Entrika Dehlizleri
Örümceğin Ağı
Beyoğlu, Bir Konak. Güz, 1811
Mehmed Said Halet Efendi, gücün fildişi bir kulede değil, dehlizlerde, gölgelerde ve insanların kalbine ektiği korku tohumlarında saklı olduğuna inanırdı. Babıali’nin heybetli paşaları, unvanları ve ordularıyla övünürken, o, İstanbul’un damarlarına bir zehir gibi yayılmış olan kendi görünmez imparatorluğunu, sabırla ve ustalıkla yönetiyordu. Bu imparatorluğun ordusu muhbirler, hazinesi rüşvetler, kanunları ise entrikalardı. Aslen bir diplomat olarak Paris’te yıllarını geçirmiş, Batı’nın cilalı yüzünün ardındaki acımasız çıkar savaşlarını ilk elden görmüştü. Bu tecrübe, ona, insan ruhunun en karanlık yönlerini okuma ve onları kendi çıkarları için kullanma konusunda eşsiz bir yetenek kazandırmıştı. Şimdi, Padişah’ın en yakın danışmanlarından, Rikâb-ı Hümâyûn Kethüdası olarak, sarayın kalbinde, ördüğü ağın tam merkezinde oturuyordu.
Konağının çalışma odası, kişiliğinin bir yansımasıydı: Dışarıdan mütevazı, içeriden ise karmaşık ve tehlikeli. Duvarlar, nadir bulunan hat levhaları ve tezhiplerle süslüydü, lakin masasının üzerindeki asıl zenginlik, imparatorluğun dört bir yanından gelen, mühürlü ve şifreli mektuplar yığınıydı. Halet Efendi, her sabah bu mektupları, bir cerrahın titizliğiyle açar, okur ve zihnindeki devasa satranç tahtasında yeni hamleler tasarlardı. Kim kiminle görüşmüş, hangi paşa ne kadar rüşvet almış, hangi Ayan hangi isyanı planlıyor, hangi yabancı elçi hangi veziri satın almaya çalışıyor… Her şeyi bilirdi. Çünkü bu ağın örümceği kendisiydi ve ağdaki en küçük bir titreşim bile ondan kaçmazdı.
O sabahki mektuplardan biri, onu keyiflendirmişti. Yanya’dan, Tepedelenli Ali Paşa’nın sarayındaki adamından geliyordu. Yaşlı kurt, son zamanlarda giderek daha fazla huzursuzlanıyor, padişahın Ayanlara yönelik operasyonlarından rahatsızlık duyuyor ve kendi sonunun yaklaştığından şüpheleniyordu. Bu, Halet Efendi için iyi haberdi. Çünkü onun en büyük ve en tehlikeli rakibi, Ali Paşa’ydı. O yaşlı Arnavut, sadece bir Ayan değil, bir kral gibiydi ve onun varlığı, Halet Efendi’nin devlet üzerindeki nüfuzunu sınırlayan en büyük engeldi. Onu ortadan kaldırmak, Halet Efendi’nin en büyük hırsıydı. Ama bunu, bir orduyla, açık bir savaşla yapmayacaktı. O, düşmanlarını kılıçla değil, ipekle, yavaş yavaş, fark ettirmeden boğardı. Ali Paşa’yı da, kendi kibri, kendi güvensizliği ve en yakınındaki insanların ihanetiyle boğacaktı.
Ancak bu büyük oyunda, hesaba katması gereken yeni ve öngörülemez bir oyuncu vardı: Genç Padişah Sultan Mahmud. Halet Efendi, başlangıçta Mahmud’u, tecrübesiz, zayıf ve kolayca yönlendirilebilecek bir figür olarak görmüştü. Onu, Yeniçerilere ve muhafazakâr Ulema’ya karşı bir kalkan olarak kullanmış, kendi gücünü pekiştirmek için padişahın desteğini arkasına almıştı. Padişaha, Ayanların ne kadar tehlikeli olduğunu, devleti içten içe nasıl kemirdiklerini fısıldamış, onu, bu güçlü beylere karşı harekete geçmeye ikna etmişti. Bu, ikisinin de çıkarına olan bir oyundu: Padişah, merkezi otoritesini güçlendirecek, Halet Efendi ise, taşradaki rakiplerinden kurtulacaktı.
Lakin son zamanlarda, Halet Efendi, o genç padişahın sessizliğinin ve itaatkârlığının ardında, kendisininkini aratmayan, soğuk ve hesapçı bir zeka olduğunu sezmeye başlamıştı. Mahmud, onun sunduğu raporları sadece okumuyor, aynı zamanda sorguluyor, farklı kaynaklardan teyit ediyor ve kendi gizli muhbir ağını kuruyordu. Onun, Topçu Ocağı’nı gizlice modernize etme çabalarından, sadık subayları etrafında toplamasından haberdardı. Genç Sultan, onun bir piyonu olmayı reddediyor, yavaş yavaş kendi oyununu kuruyordu. Bu, Halet Efendi’yi hem rahatsız ediyor hem de ona bir tür hayranlık uyandırıyordu. İkisi de aynı dehlizlerde yürüyen, aynı gölge oyununu oynayan iki avcıydılar. Şimdilik müttefiktiler, çünkü ortak bir düşmanları vardı: Ayanlar. Ama Halet Efendi biliyordu ki, o düşmanlar ortadan kalktığında, bu dehlizde sadece ikisi kalacaktı. Ve o gün geldiğinde, sadece biri hayatta kalabilirdi.
Halet Efendi, Yanya’dan gelen mektubu ateşe attı. Alevler, parşömeni yalayıp küle çevirirken, o, bir sonraki hamlesini düşünüyordu. Ali Paşa’nın oğulları… Veli ve Muhtar. Babalarının gölgesinden bıkmış, hırslı ve sabırsızdılar. Onlara, babalarının mirasını ve padişahın affını vaat eden gizli bir mektup göndermenin zamanı gelmişti. Bir kaleyi fethetmenin en kolay yolu, kapılarını içeriden açtırmaktı. Ve Halet Efendi, o kapıları açacak anahtarları bulmakta ustaydı.
Padişahın Hançeri
Topkapı Sarayı, Has Oda. Aynı Gece.
Sultan Mahmud, Halet Efendi’nin kendisine sunduğu jurnalleri ve raporları okurken, yüzünde hiçbir ifade belirtmemeye özen gösteriyordu. Bu adam, onun hem en güçlü müttefiki hem de en tehlikeli düşmanıydı. Mahmud, onun zekasına, entrika yeteneğine ve devletin en karanlık koridorlarındaki nüfuzuna hayranlık duyuyordu. Halet Efendi, adeta yaşayan bir istihbarat ağıydı ve onun sağladığı bilgiler, Ayanlara karşı yürüttüğü bu sessiz savaşta paha biçilmezdi. Onun sayesinde, hangi Ayan’ın diğerine düşman olduğunu, kimin rüşvete daha yatkın olduğunu, kimin gizlice isyan hazırlığı içinde olduğunu biliyordu. Halet, ona, düşmanlarını birbirine düşürmesi için gereken tüm cephaneyi sağlıyordu.
Ancak Mahmud, bu adamın asıl sadakatinin, ne kendisine ne de devlete olmadığını bilecek kadar zekiydi. Halet Efendi’nin tek tanrısı, kendi gücü ve servetiydi. O, padişahı, kendi hedeflerine ulaşmak için kullandığı bir meşruiyet aracı olarak görüyordu. Mahmud, onun, Yeniçeri ağalarıyla da, Ulema’nın önde gelenleriyle de, hatta yabancı elçilerle de gizli temaslar içinde olduğunu biliyordu. O, herkesle oynuyor, herkesi birbirine karşı kullanıyordu. Mahmud, bu oyunu şimdilik kabul etmek zorundaydı. Çünkü Halet Efendi, Ayanlar sorununu çözmek için ihtiyaç duyduğu zehirli bir hançerdi. Ama o hançeri kullandıktan sonra, elini zehirden arındırmak için, o hançeri kırması gerektiğini de çok iyi biliyordu.
“Efendimiz,” dedi Halet Efendi, saygılı bir tavırla eğilerek. “Yanya’daki vaziyet, giderek daha tehlikeli bir hal almaktadır. Ali Paşa, Frenk mühendisler getirterek kalesini tahkim ediyor, Sırp isyancılarla ve hatta Mora’daki Rum komitacılarla temas kurduğu yönünde ciddi duyumlar var. Bu isyan ateşi büyümeden söndürülmezse, bütün Rumeli’yi sarabilir.”
Mahmud, başını kaldırmadan sordu. “Senin tedbirin nedir, Halet?”
“Hünkârım, affınıza sığınarak arz ederim ki, Ali Paşa’nın oğulları, Veli ve Muhtar, babalarının baskısından bunalmış durumdalar. Onlara, Padişahımızın affının ve cömertliğinin kapılarının açık olduğu gizlice bildirilirse, o kalenin kapıları, tek bir kılıç sallanmadan açılabilir.”
Mahmud, bu fikrin kendi aklından da geçtiğini belli etmedi. Bu, Halet’in tipik bir entrikasıydı: Aileyi, babayı oğula düşürerek, içeriden çökertmek. Bu, kirli bir oyundu. Ama etkiliydi.
“Gerekeni yap,” dedi Mahmud, soğuk bir sesle. “Lakin dikkatli ol. O yaşlı tilki, senin gibi on tanesini cebinden çıkarır. Atacağın her adımı bilmek isterim.”
“Emriniz başım üstünedir, Sultanım.”
Halet Efendi odadan çıktıktan sonra, Mahmud, masasının gizli bir çekmecesini açtı. İçinden, başka bir mühürle kapatılmış bir tomar kağıt çıkardı. Bunlar, kendi gizli muhbir ağından, yani “Bostancılar” içinden seçtiği en sadık adamlardan gelen raporlardı. Ve bu raporlar, Halet Efendi’nin sunduklarından çok daha farklı, çok daha karmaşık bir tablo çiziyordu. Bu raporlara göre, Halet Efendi, bir yandan Ali Paşa’nın oğullarını ayartmaya çalışırken, diğer yandan da bizzat Ali Paşa ile gizli bir yazışma içindeydi. Ona, padişahın genç ve tecrübesiz olduğunu, eğer yüklü bir “hediye” gönderirse, İstanbul’daki dostlarının onu affettirebileceğini fısıldıyordu. Bu, Halet’in klasik oyunuydu: İki tarafı da idare ederek, hem savaşı körüklüyor hem de barış vaadiyle iki taraftan da para sızdırmaya çalışıyordu.
Mahmud, acı bir şekilde gülümsedi. Bu entrika dehlizlerinde, kimseye güvenemezdi. Herkes, kendi oyununu oynuyordu. Onun yapması gereken, herkesin kendi oyununu oynamasına izin vermek, onları birbirleriyle çarpıştırarak zayıflatmak ve en sonunda, hepsi yorgun düştüğünde, sahneye çıkarak masadaki tüm taşları toplamaktı. O, sadece bir oyuncu değil, bu oyunun kurucusuydu. Halet Efendi, onun en keskin hançeri olabilirdi. Ama Mahmud, o hançeri, en sonunda bizzat sahibinin kalbine saplamaktan bir an bile çekinmeyecekti.
Elçinin Raporu
Fransız Sarayı, Pera. Akşam Yemeği, 1811
Fransız Elçisi Comte Andréossy, konağında verdiği akşam yemeğinde, İstanbul’un karmaşık siyasi sahnesini anlamaya çalışıyordu. Napolyon’un Mısır seferinden beri, Fransa ile Osmanlı İmparatorluğu arasındaki ilişkiler, bir dostluk bir düşmanlık ekseninde gidip geliyordu. İngilizlerin ve Rusların bölgedeki artan nüfuzunu dengelemek için, Fransa’nın, Babıali’de güçlü müttefiklere ihtiyacı vardı. Ve bu müttefiklerin en önemlisi, hiç şüphesiz, Halet Efendi’ydi.
Halet Efendi, yemeğin onur konuğuydu. Fransızcası mükemmeldi, Avrupa siyasetini ve sanatını yakından takip ediyordu. Masadaki diğer Osmanlı paşalarının aksine, o, Batılı diplomatlarla nasıl konuşulacağını, onlara ne duymak istediklerini nasıl söyleyeceğini çok iyi biliyordu.
“Ekselansları,” dedi Elçi, şarap kadehini kaldırarak. “Sultan Mahmud Hazretleri’nin, imparatorluğa getirdiği sükûnet ve istikrar, İmparatorumuz Napolyon tarafından büyük bir memnuniyetle takip edilmektedir. Umuyoruz ki, bu barış dönemi, iki imparatorluk arasındaki dostluk bağlarını daha da güçlendirir.”
Halet Efendi, nazikçe gülümsedi. “Padişahımız, barışın ve adaletin en büyük savunucusudur, Mösyö Elçi. Lakin, imparatorluğumuzun içinde, bu barışı bozmak, fitne ateşi yakmak isteyen bazı isyankâr unsurlar mevcuttur. Yanya’daki o ihtiyar Arnavut gibi… Devletimiz, eninde sonunda, bu çıbanbaşını kesip atacaktır. Ve bu haklı mücadelemizde, dostumuz Fransa’nın manevi desteğini yanımızda görmekten şeref duyarız.”
Elçi, bu sözlerin arkasındaki asıl mesajı anlıyordu. Halet Efendi, Ali Paşa’ya karşı yapılacak bir operasyon için Fransa’nın diplomatik desteğini, hatta belki de askeri malzeme (top, tüfek) yardımını istiyordu. Ali Paşa, son zamanlarda İngilizlere fazla yanaşmıştı ve onun ortadan kaldırılması, Fransa’nın da işine gelebilirdi.
“Fransa, her zaman, meşru hükümdarların, isyankâr tebaalarına karşı verdiği mücadelenin yanında olmuştur,” diye cevap verdi Elçi, diplomatik bir dille. “Sultan Hazretleri’nin iradesi, bizim için esastır.”
Yemek boyunca, Halet Efendi, genç padişahı, son derece zeki, reformcu ama aynı zamanda tecrübesiz ve yönlendirmeye açık bir lider olarak tasvir etti. Kendisinin, bu genç hükümdara “akıl hocalığı” yaptığını, onu, amcası Selim’in radikal hatalarından koruduğunu ve devleti, geleneklerle modernliği uzlaştıran dengeli bir yolda tutmaya çalıştığını ima etti. Elçi, bu anlatıdan, asıl gücün padişahta değil, bu kurnaz ve her şeyi bilen adamın elinde olduğu izlenimini edindi. Paris’e göndereceği şifreli raporda da tam olarak bunu yazacaktı: “Sultan zayıf, lakin danışmanı Halet Efendi son derece güçlü ve zeki. Onunla kurulacak iyi ilişkiler, Fransa’nın menfaatleri için hayati öneme sahiptir. Ali Paşa’ya karşı yürütülecek operasyonda, Halet Efendi’nin desteklenmesi, İngilizlerin bölgedeki nüfuzunu kırmak için bir fırsat olabilir.”
Ancak Elçi, yemeğin sonunda, Halet Efendi gittikten sonra, masada kalan genç bir kâtiple sohbet ederken, bu analizinden şüphe duymaya başladı. Genç kâtip, fısıltıyla, Padişah’ın, geceleri sabahlara kadar çalıştığını, askeri ve idari konularda en küçük detaya kadar bilgi sahibi olduğunu ve Halet Efendi dahil hiç kimseye tam olarak güvenmediğini anlattı. “Sultan,” dedi genç kâtip, “bir kedi gibi sessizdir, Mösyö Elçi. Ama bir kaplanın sabrına ve pençesine sahiptir. Herkes, onun uyuduğunu sanıyor. Ama o, sadece doğru anı bekliyor.”
Elçi, o gece raporunu yazarken, son bir paragraf ekledi: “Tüm bunlara rağmen, genç Sultan’ın potansiyelini küçümsememek gerekir. Saraydaki sessizlik, bir fırtına öncesi sessizliği olabilir. Halet Efendi, çok tehlikeli bir oyun oynuyor ve bu oyunun sonunda, kendisi de bir piyon olabilir.”
Bankerin Fırsatı
Galata, Bir Banka Ofisi. Ertesi Gün.
Galata’nın dar ve kalabalık sokaklarından birindeki taş bir binanın üst katında, Lorenzo Romano, önündeki hesap defterlerini inceliyordu. O, Ceneviz kökenli, Levanten bir bankerdi ve ailesi, yüzyıllardır Osmanlı sarayına ve paşalarına borç vererek, devasa bir servet ve nüfuz biriktirmişti. Devletin iflasın eşiğindeki hazinesi, onların verdiği yüksek faizli krediler olmadan dönemiyordu. Ve bu krediler, onlara, sadece para değil, aynı zamanda bilgi ve güç de kazandırıyordu.
Lorenzo’nun o günkü en önemli misafiri, Halet Efendi’nin baş kâtibiydi. Kâtip, efendisinin, Yanya’daki operasyon için “acil” bir fona ihtiyaç duyduğunu, bu paranın, Ali Paşa’nın oğullarını ve komutanlarını “ikna etmek” için kullanılacağını ima etti. Bu, rüşvet için istenen bir paraydı. Lorenzo, bu tür taleplere alışıktı. Devlet, resmi ordusunu finanse etmek için ondan borç alırken, devletin içindeki klikler de, kendi gizli operasyonlarını finanse etmek için yine ona geliyorlardı.
“Elbette,” dedi Lorenzo, pürüzsüz bir Fransızcayla. “Devletimizin bekası için gereken her türlü fedakarlığı yapmaya hazırız. Fon, en kısa sürede, Efendi Hazretleri’nin emrine amade olacaktır.”
Kâtip gittikten sonra, Lorenzo, ofisinin Boğaz’a bakan penceresine gitti. O, bu imparatorluğun bir vatandaşıydı, ama aynı zamanda değildi. Onun sadakati, ne padişaha ne de devleteydi. Onun sadakati, ailesinin servetine ve Galata’daki bu küçük ama güçlü finans kolonisineydi. Onlar için, imparatorluktaki istikrarsızlık ve çatışma, bir felaket değil, bir fırsattı. Savaş demek, daha fazla silah satışı, daha fazla borç, daha yüksek faiz demekti. Bir Ayan’ın diğeriyle savaşması, her ikisinin de kendilerinden borç alması anlamına geliyordu. Padişahın Ayanlarla savaşması ise, en büyük müşteri olan devletin, onlara daha da bağımlı hale gelmesi demekti.
Halet Efendi’nin bu yeni operasyonu, Lorenzo için yeni bir fırsattı. O, sadece Halet Efendi’ye borç vermiyordu. Aynı zamanda, Yanya’daki adamları aracılığıyla, bizzat Tepedelenli Ali Paşa’ya da, silah ve mühimmat satmak için gizli görüşmeler yapıyordu. Hatta Ali Paşa’nın, Avrupa bankalarındaki servetini yönetenlerden biri de kendisiydi. O, iki tarafa da oynuyordu. Kim kazanırsa kazansın, Galata bankerleri her zaman kârlı çıkacaktı.
Lorenzo, ofisindeki gizli bir kasayı açtı. İçinden, farklı mühürlerle kapatılmış şifreli mektuplar çıkardı. Birini Yanya’daki adamına, diğerini ise Londra’daki ortağına yazmaya başladı. Yanya’ya, “Aslan, avcının tuzağına karşı uyanık olmalı. Ama avcının da paraya ihtiyacı var” diye yazdı. Londra’ya ise, “Osmanlı’daki iç çatışma derinleşiyor. Bu, İngiliz tahvilleri için iyi bir haber. Borçlanma ihtiyacı artacak. Pozisyonlarımızı güçlendirelim” diye not düştü.
O, bu entrika dehlizlerinin en karanlık ve en derindeki oyuncusuydu. Çünkü onun silahı, kılıç veya komplo değil, paraydı. Ve para, eninde sonunda, tüm kılıçları satın alabilen ve tüm komploları finanse edebilen tek gerçek güçtü. İstanbul’daki bu kanlı satranç oyunu devam ettiği sürece, onun kasası dolmaya devam edecekti.
Bölüm 4 – Paslı Kılıçlar
Ağanın Dükkanı
Kapalıçarşı, Bir Kahvehane. Kış, 1812
Kıraathanenin havası, tömbeki tütününün keskin kokusu, tavandan sarkan isli kandillerin cılız ışığı ve onlarca adamın boğuk sesleriyle doluydu. Burası, sadece bir kahvehane değil, Yeniçeri Ocağı’nın 64. Ortası’nın gayriresmi karargâhı, bir güç ve dedikodu merkeziydi. Ve bu merkezin tartışmasız hâkimi, ocağın Kethüdası Halil Ağa’ydı. Kırklarını aşmış, gür bıyıklı, iri yarı bir adam olan Halil, gençliğinde birkaç sefere katılmış olsa da, asıl ustalığı kılıç kullanmaktan çok, insan kullanmaktaydı. Alemdar Mustafa Paşa’yı deviren son isyandaki kilit rolü, ona hem ocak içinde büyük bir itibar hem de Kapalıçarşı’nın en işlek yerindeki bu kahvehane dahil olmak üzere, hatırı sayılır bir servet kazandırmıştı. O, artık bir askerden çok, bir iş adamı, bir mafya babasıydı. Ve imparatorluğun bu en güçlü kurumunun, kendi gibi adamlardan oluşan bir zorba teşkilatına dönüşmesinden son derece memnundu.
Minderine kurulmuş, gümüş işlemeli nargilesini fokurdatırken, etrafındaki yamaklarının ve bölük komutanlarının konuşmalarını dinliyordu. Konu, her zamanki gibi, para ve güçtü.
“Ağam,” dedi genç bir yamak, sesi hem saygı hem de açgözlülükle parlıyordu. “Fenerli Rum beylerinin yeni bir gemiyle Venedik’ten mal getirdiğini duydum. Gümrükten payımızı istemenin vakti gelmedi mi?”
Halil Ağa, dumanı yavaşça üfledi. “Sabırlı ol, çocuk. Her şeyin bir usulü vardır. Önce malın depolara inmesini bekleyin. Sonra, ufak bir ‘yangın tehlikesi’nden bahsedersiniz. Onlar, mesajı anlarlar.”
Etrafındakilerden boğuk bir kahkaha yükseldi. Bu, onların diliydi. Güç, kaba kuvvetle değil, tehditle, imayla, korku salarak kullanılırdı. Onlar, bu şehrin koruyucuları değil, parazitleriydi. Her dükkândan, her handan, her gemiden kendi paylarını, yani “haraçlarını” alırlardı. Vermeyen, ya dükkanını bir gece yanmış bulur ya da karanlık bir sokakta birkaç sopa darbesiyle aklını başına toplardı. Zaptiye, yani polis bile onlara dokunamazdı. Çünkü onlar, kanunun kendisiydi.
Bir başka yaşlı Yeniçeri, “Saraydan haber var mı, Ağam?” diye sordu. “Şu bizim çocuk padişah ne alemde? Yine kuş mu avlıyor, lale mi ekiyor?”
Halil, küçümseyen bir ifadeyle gülümsedi. “Bırakın çocuğu oyalansın. Sessizliği, hepimizin menfaatinedir. Merhum Sultan Selim gibi reform, yeni düzen diye başımızın etini yemiyor en azından. O bize dokunmadıkça, biz de ona dokunmayız.”
Bu, onlar arasındaki yazılı olmayan bir anlaşmaydı. Padişah, onların imtiyazlarına, dükkanlarına, kahvehanelerine, kurulu düzenlerine dokunmadığı sürece, onlar da onun tahtına dokunmayacaklardı. Alemdar Paşa, bu kuralı çiğnemenin bedelini canıyla ödemişti. Yeniçeriler için “reform”, “talim”, “disiplin” gibi kelimeler, en büyük küfürlerdi. Onlar, Fatih’in, Kanuni’nin ordusu olduklarına inanıyorlardı. Ama o ordudan geriye, paslanmış kılıçlar, boş kışlalar ve göbek bağlamış, savaşmayı unutmuş bir güruhtan başka bir şey kalmamıştı. Son Rus seferinde, birçoğu cepheden kaçmış, kalanlar ise en küçük bir direnişte dağılmıştı. Ama bu gerçekleri kimse konuşmak istemiyordu. Onlar, geçmişin şanlı gölgesine sığınarak, bugünün sefasını sürmeyi tercih ediyorlardı.
Ancak Halil Ağa’nın içinde, o rahat ve kibirli tavrının altında, küçük bir kurt kemiriyordu. Son zamanlarda, saraydan bazı tuhaf haberler geliyordu. Padişahın, geceleri, Topçu Kışlası’na ve Humbaracı Ocağı’na (havan topçuları) gizlice gittiği, oradaki subaylarla uzun uzun toplantılar yaptığı söyleniyordu. Bu ocaklar, Yeniçerilerden farklıydı. Onlar, teknik bilgi gerektiren, daha disiplinli ve Batılı usullere daha yatkın birliklerdi. Ve en önemlisi, Yeniçerilere karşı derin bir kıskançlık ve rekabet içindeydiler. Padişah, neden onlarla bu kadar yakından ilgileniyordu?
“Ağam,” dedi yamaklarından biri. “Topçu Ocağı’na, Fransa’dan yeni toplar getirtilmiş. Ateş menzili, bizim eskilerden iki kat fazlaymış diyorlar. Bir de, subaylarına, Frenk usulü yeni üniformalar diktirmişler.”
Halil Ağa’nın kaşları çatıldı. Bu, hoşuna gitmemişti. “Birkaç yeni top, birkaç süslü kıyafetle ordu olunmaz. Onlar, bizim yanımızda bir avuç çocuk sayılır. Endişeye mahal yok.”
Yine de, o gece eve dönerken, aklında bir şüphe kalmıştı. Bu sessiz padişah, bu kendi halinde görünen çocuk, acaba, amcası gibi, gizli bir oyun mu kuruyordu? Acaba, bu sessizlik, yeni bir fırtınanın habercisi miydi? Halil, bu düşünceyi aklından attı. Onlar, bu imparatorluğun dört yüz yıllık temel direğiydi. Onları yerinden oynatmaya kimsenin gücü yetmezdi. Onlar, devletin kendisiydi.
Topçunun Umudu
Tophane Kışlası, Bir Talim Alanı. Aynı Dönem.
Yusuf, yirmi beş yaşında, uzun boylu, zeki ve hırslı bir mülazımdı (teğmen). O, Halil Ağa’nın temsil ettiği o köhne ve yozlaşmış dünyadan nefret ediyordu. O, medresede değil, Mühendishane-i Berrî-i Hümâyûn’da (Kara Mühendishanesi) yetişmiş, matematik, balistik ve geometri okumuş yeni nesil bir subaydı. O, kılıcın değil, aklın ve bilimin gücüne inanıyordu. Ve onun gibi yüzlerce genç subay, Topçu ve Humbaracı Ocakları’nda, devletin, bu çürümüş yapıdan kurtulacağı günü umutla bekliyorlardı.
O sabah, kışlanın talim alanında, Fransa’dan yeni getirtilen Gribeauval sistemli sahra toplarından birinin başındaydı. Yanında, aksanlı bir Türkçeyle talimatlar veren yaşlı bir Fransız subay, Mösyö de Juchereau vardı. Yeni toplar, eski, hantal ve demir döküm toplara hiç benzemiyordu. Bronzdan yapılmış, daha hafif, daha hareketli ve en önemlisi, parçaları standart olduğu için kolayca tamir edilebilen birer mühendislik harikasıydılar.
“Mülazım Yusuf,” dedi Fransız subay. “Unutma. Topçuluk, bir sanattır. Açı, mesafe, barut miktarı… Hepsi, hassas bir hesap gerektirir. Kaba kuvvetle değil, akılla ateş edeceksin.”
Yusuf, başıyla onayladı. Bu kelimeler, onun için birer mücevherdi. Akıl, hesap, bilim… İşte Yeniçerilerin asla anlayamadığı, bu yüzden de nefret ettiği şeyler bunlardı. Onlar için savaş, “Allah Allah” nidalarıyla düşmanın üzerine atılmaktan ibaretti. Oysa Yusuf biliyordu ki, modern savaş, artık bir matematik problemiydi. Ve bu problemi çözemeyenler, yok olmaya mahkûmdu.
Yusuf ve arkadaşları için en büyük umut kaynağı, bizzat Padişah Sultan Mahmud’du. Padişah, son birkaç aydır, sık sık, geceleri, tebdil-i kıyafet (kılık değiştirerek) kışlalarını ziyaret ediyordu. Onlarla birlikte talimleri izliyor, yeni topları inceliyor, en genç subaylara bile fikirlerini soruyordu. Bu, inanılmaz bir şeydi. Padişah, o ulaşılmaz, kutsal varlık, onların arasına iniyor, onlarla bir komutan, bir öğretmen gibi konuşuyordu. Onun gözlerindeki o zeki ve kararlı pırıltı, Yusuf’a, amcası Sultan Selim hakkında anlatılanları hatırlatıyordu. Bu padişah, farklıydı. O, bu çürümüşlüğe son vermek istiyordu. Ve bu kutsal görevde, kılıcı olarak, kendilerini, yani bu yeni, modern ve sadık ordusunu seçmişti.
Bir gece, Padişah’ın ziyareti sırasında, Yusuf, ona yeni bir nişan alma aleti hakkında hazırladığı bir raporu sunma cesaretini göstermişti. Padişah, raporu büyük bir dikkatle incelemiş, Yusuf’a birkaç teknik soru sormuş ve en sonunda, omzunu sıvazlayarak, “Aferin evlat. Senin gibi aklı ve ilmi rehber edinen subaylar, bu devletin geleceğidir. Çalışmalarına devam et,” demişti.
O an, Yusuf’un hayatının en gururlu anıydı. O, sadece bir subay değil, aynı zamanda Padişah’ın güvendiği, geleceğin bir parçasıydı. O ve arkadaşları, Padişah’ın gizli ordusuydu. Onlar, sabırla, sessizce, her gün daha da güçlenerek, o büyük günü, yani Padişah’ın onlara “ateş” emrini vereceği günü bekliyorlardı. O gün geldiğinde, Tophane’nin bu yeni ve kudretli topları, sadece düşman kalelerini değil, aynı zamanda Etmeydanı’ndaki o paslı ve kibirli saltanatı da yerle bir edecekti. Yusuf, topun soğuk metaline dokundu. Bu, sadece bir savaş aleti değil, aynı zamanda yeni bir çağın, yeni bir düzenin anahtarıydı. Ve o, bu anahtarı kullanacak olanlardan biri olacaktı.
Esnafın Korkusu
Tahtakale, Bir Baharatçı Dükkanı. Aynı Dönem.
Hacı Bedros, elli yıldır bu küçük dükkânda, babasından ve dedesinden öğrendiği gibi, tarçın, zencefil ve safran satıyordu. O, Ermeni cemaatinin saygın bir üyesiydi, işini dürüstçe yapan, kimseye zararı dokunmayan bir adamdı. Onun tek isteği, huzur içinde yaşamak ve dükkanını oğluna devretmekti. Ama son zamanlarda, İstanbul’da huzur diye bir şey kalmamıştı. Şehir, adeta sahipsizdi. Ve sahipsiz şehirde, zorbalar hüküm sürerdi.
O sabah, dükkanının kapısında, o tanıdık ve korkutucu siluet belirmişti: Bölgenin Yeniçeri kolcusu olan Koca Yusuf ve yanındaki iki yamağı. Hacı Bedros’un içi titredi. Koca Yusuf, her ayın başında, dükkanına uğrar ve “ocak için himmet” adı altında, dükkanın o aylık karının önemli bir kısmını alıp giderdi. Bu, bir himmet değil, açık bir haraçtı. Ama kimse sesini çıkaramazdı. Çünkü Koca Yusuf’a karşı gelmek, ocağa karşı gelmekti. Ve ocağa karşı gelenin sonu, ya dükkanının bir gece kül olması ya da kendisinin Haliç’in soğuk sularını boylamasıydı.
“Hayırlı işler, Hacı Bedros Efendi,” dedi Koca Yusuf, sahte bir samimiyetle. “Bu ay, ocağımızın masrafları biraz arttı. Malum, devletimiz zor durumda. Askerin ihtiyaçlarını görmek, biz vatansever esnafların boynunun borcudur.”
Hacı Bedros, ne diyeceğini bilemedi. Bu ayki “himmet” miktarını, geçen aydan daha fazla istiyordu. Zaten işler kesattı, vergiler ağırdı. Bu parayı verirse, evine ekmek götürmesi bile zorlaşacaktı.
“Aman Yusuf Ağa,” dedi, yalvaran bir sesle. “İşler durgun. Vallahi bu kadarını çıkaramam. Çoluk çocuk…”
Koca Yusuf’un yüzündeki gülümseme dondu. Gözleri, soğuk ve tehditkâr bir şekilde parladı. “Demek çıkaramazsın, öyle mi Bedros Efendi?” dedi, yavaşça. “Senin bu dükkanın, ne kadar kolay alev alır, hiç düşündün mü? İçeride bu kadar baharat varken… Yazık olur.”
Bu, üstü kapalı bir tehdit değildi. Bu, bir ölüm fermanıydı. Hacı Bedros, çaresizce, kasadaki tüm parayı, o günkü tüm kazancını çıkarıp, Koca Yusuf’un avucuna saydı. Yeniçeri, parayı aldı, küçümseyen bir bakış atarak dükkandan çıktı.
Hacı Bedros, titreyen bacaklarıyla tezgâhın arkasındaki tabureye çöktü. Gözlerinden yaşlar süzülüyordu. Bu nasıl bir devletti? Bu nasıl bir adaletti? Onlar, bu devletin sadık tebaası değil miydiler? Vergilerini vermiyorlar mıydı? Padişah, onları, bu zorbalardan neden korumuyordu? Padişah… O genç adam, sarayında ne yapıyordu? Sadece kendi zevkini mi düşünüyordu? Yoksa, ondan daha mı korkuyordu bu canavarlardan? Hacı Bedros, artık hiçbir şeye inanmıyordu. Ne devlete, ne adalete, ne de padişaha… Onun tek güvencesi, kendi cemaati ve kilisesiydi. O, bu zorba ve adaletsiz düzende, sadece hayatta kalmaya çalışan, sessiz ve korkmuş bir adamdı. Ve onun gibi, bu şehirde, yüz binlerce insan vardı. Hepsi, bu paslı kılıçların gölgesinde, her gün, bir sonraki haracın, bir sonraki hakaretin, bir sonraki keyfi şiddetin korkusuyla yaşıyorlardı. Bu düzen, böyle devam edemezdi. Bir gün, bir şeyler olmalıydı. Ya bu canavarlar, tüm şehri yutacak ya da bir güç, ortaya çıkıp bu canavarları yok edecekti. Hacı Bedros, hangisinin olacağını bilmiyordu. Ama o, sadece, o gün geldiğinde, kendisinin ve ailesinin hayatta kalması için dua ediyordu.
Saraydaki Muhbir
Topkapı Sarayı, Enderun Avlusu. Akşam Ezanı Vakti.
İsmail, Enderun’da yetişmiş, yirmili yaşlarında, sessiz ve dikkatli bir içoğlanıydı. Görevi, Has Oda’nın ve Padişah’ın özel dairelerinin temizliği ve düzeniydi. Bu, ona, sarayın en mahrem koridorlarında dolaşma, en gizli konuşmalara kulak misafiri olma imkânı tanıyordu. O, görünmez biriydi. Paşalar, ağalar, cariyeler, onun yanından, sanki bir duvarın önünden geçer gibi geçerlerdi. Ama İsmail’in gözleri görür, kulakları duyardı. Ve duyduğu her şeyi, gördüğü her detayı, hafızasına bir nakkaşın titizliğiyle işlerdi.
Çünkü İsmail, sadece bir hizmetkâr değildi. O, Bostancıbaşı’na, yani sarayın muhafızlarının komutanına bağlı gizli bir muhbirdi. Ve Bostancıbaşı, doğrudan doğruya, Padişah Sultan Mahmud’a bağlıydı. İsmail, Padişah’ın, sarayın içindeki gözü ve kulağıydı. Onun görevi, Halet Efendi’nin kimlerle görüştüğünü, Sadrazam’ın hangi paşalarla fısıldaştığını, Valide Sultan’ın haremde kimlere dert yandığını, en küçük ayrıntısına kadar rapor etmekti.
O akşam, Has Oda’nın kapısının önündeki mermer zemini silerken, içeriden, Halet Efendi ile Padişah’ın konuşmalarını duyuyordu. Halet Efendi, yine, o yağlı ve ikna edici sesiyle, Ayanlara karşı yeni bir plan sunuyordu. Padişah ise, kısa ve net cevaplarla onu yönlendiriyordu. İsmail, Padişah’ın sesindeki o soğuk ve mesafeli tonu fark etti. Bu, Halet Efendi’ye güvendiğinin değil, onu kullandığının bir işaretiydi. İsmail, Padişah’ı herkesten daha iyi tanıyordu. Gündüzleri takındığı o zayıf ve ilgisiz maskenin ardında, geceleri, sabahlara kadar çalışan, her detayı hesaplayan, inanılmaz bir hafızaya ve iradeye sahip bir hükümdar olduğunu biliyordu. O, satranç oynuyordu. Ve bu oyunda, Halet Efendi dahil herkes, feda edilebilir birer piyondan ibaretti.
İsmail, işini bitirip avluya çıktığında, Ağa Kapısı’na doğru giden Yeniçeri Ağası Halil’i gördü. Ağa, yine, saraydan bir imtiyaz veya para koparmaya gelmişti. Kibirli yürüyüşü, etrafına saçtığı küstahlık, İsmail’in midesini bulandırdı. Bu adamlar, bu devletin ve bu hanedanın en büyük düşmanlarıydı. İsmail, Padişah’ın onlardan ne kadar nefret ettiğini, ama bu nefreti nasıl bir sabırla içinde sakladığını biliyordu. O, doğru anı, elinde onları yok edecek gücün biriktiği o tek ve mükemmel anı bekliyordu.
İsmail, o gece, Bostancıbaşı’na sunacağı raporu zihninde tasarladı. Halet Efendi’nin yeni planını, Yeniçeri Ağası’nın ziyaretini ve en önemlisi, Padişah’ın Topçu Kışlası’na yapacağı bir sonraki gizli ziyarete dair duyduklarını yazacaktı. O, bu büyük ve tehlikeli oyunun küçük bir parçasıydı. Ama önemli bir parçasıydı. Çünkü o, Padişah’a, düşmanlarının göremediği şeyi, yani gerçeği sunuyordu. Ve bu dehlizlerde, gerçek, en keskin kılıçtan bile daha ölümcül bir silahtı. İsmail, ezan sesinin gökyüzünde yankılanmasını dinlerken, bu paslı kılıçların, yakında, çok daha yeni ve çok daha keskin bir kılıç tarafından parçalanacağı günü hayal etti. O günün bir an önce gelmesi için dua etti. Çünkü o, sadece Padişah’ına değil, aynı zamanda onun hayalindeki o yeni, güçlü ve adil devlete de sadakatle bağlıydı.
Bölüm 5 – İlk Damla
Padişahın Gambiti
Topkapı Sarayı, Has Oda. Bahar, 1813
Sultan II. Mahmud, önündeki satranç tahtasına eğilmiş, fildişi ve abanozdan yapılmış taşları yavaşça hareket ettiriyordu. Bu, onun için bir oyundan fazlasıydı; bir zihin talimi, bir strateji provasıydı. Tahtadaki her taş, imparatorluğun haritasındaki bir gücü temsil ediyordu. Siyah şah, Yanya’daki o yaşlı ve kurnaz aslandı. Diğer siyah kaleler, vezirler, atlar ise Anadolu ve Rumeli’deki güçlü Ayanlardı. Kendi beyaz taşları ise, şimdilik az ve zayıftı. Ama o, biliyordu ki, en zayıf piyon bile, doğru zamanda, doğru yere sürüldüğünde, en güçlü şahı mat edebilirdi. Dört yıllık sabırlı bekleyişin, gölgelerde geçen o uzun hazırlığın ardından, Mahmud, ilk piyonunu feda etme zamanının geldiğine karar vermişti. Bu, büyük avın başlangıcı olacaktı. Bu hamle, görünüşte küçük ve önemsiz bir arazi anlaşmazlığı gibi başlayacak, lakin sonunda, Ayanlar arasındaki o kırılgan ittifakın temellerine inen ilk ve en ölümcül darbe olacaktı.
Önündeki jurnallerden birini, Manisa’dan geleni, yeniden eline aldı. Batı Anadolu’nun en güçlü ailelerinden Karaosmanoğlu Hacı Hüseyin Ağa, komşusu ve rakibi olan, Aydın Sancağı’nı kontrol eden Katipzade Mehmed Ağa ile verimli bir ova üzerindeki vergi hakları yüzünden uzun zamandır süren bir anlaşmazlık içindeydi. Her ikisi de güçlü, kibirli ve kendi bölgelerinde küçük birer kral gibiydiler. Her ikisi de, kendi haklılıklarını kanıtlamak için, İstanbul’a, Halet Efendi aracılığıyla, keseler dolusu altın ve değerli hediyeler gönderiyorlardı. Bu, Mahmud’un aradığı mükemmel fırsattı. İki güçlü kurdu, birbirinin boğazına saldırtacak ve kenara çekilip, yorgun düşeni avlayacaktı.
Halet Efendi’yi huzuruna çağırdığında, planı zihninde çoktan hazırdı. Halet, her zamanki gibi, saygılı ama her şeyi bildiğini ima eden o kendinden emin tavrıyla odaya girdi.
“Halet,” dedi Mahmud, gözlerini satranç tahtasından ayırmadan. “Manisa’daki o gürültü, canımı sıkmaya başladı. Karaosmanoğlu ve Katipzade, iki horoz gibi birbirine meydan okuyor. Bu işe bir son vermenin vakti gelmedi mi?”
Halet Efendi, bu konuyu padişahın açmasından memnundu. “Haklısınız Hünkârım. İkisinin de kibri, boyunu aşmıştır. Lakin, ikisi de güçlü ailelerdir. İkisini birden karşımıza almak, Batı Anadolu’da büyük bir yangın çıkarabilir.”
Mahmud, beyaz bir piyonu ileri sürdü. “Bir yangını, başka bir yangınla söndürürsün, Halet. İkisini birden karşımıza almayacağız. Birini seçeceğiz. Diğerini ise, feda edeceğiz.”
Padişahın sesindeki soğukluk, Halet Efendi’yi bile bir an için irkiltti. Bu genç adam, giderek daha tehlikeli oluyordu.
“Hangisini, Sultanım?” diye sordu.
Mahmud, yüzünde belli belirsiz bir gülümsemeyle ona baktı. “Hangisi daha zenginse, Halet. Hangisinin hazinesi, ordumuzun masraflarını karşılamaya daha çok yararsa. Katipzade, daha eski ve daha köklü bir ailedir. Servetinin, Karaosmanoğlu’ndan daha fazla olduğu söylenir. Divan’ı topla. Manisa’daki arazinin hükmünü, Karaosmanoğlu lehine verin. Katipzade’ye ise, Padişah’ın iradesine karşı geldiği, devlete ait vergileri zimmetine geçirdiği ve isyana teşebbüs ettiği gerekçesiyle, tüm mal varlığına el konulması ve kendisinin İstanbul’a, hesap vermek üzere getirilmesi için bir ferman hazırla.”
Bu, acımasız ve son derece riskli bir hamleydi. Katipzade, bu fermanı kabul etmeyecek, direnecekti. Bu, savaş demekti. Ama Mahmud, riskleri hesaplamıştı. Katipzade isyan ettiğinde, komşusu ve en büyük rakibi Karaosmanoğlu, Padişah’ın fermanını uygulama görevini, büyük bir zevkle üstlenecekti. Diğer Ayanlar ise, bu olayı, kendilerinden uzak, iki rakip arasındaki yerel bir kavga olarak görecek, müdahale etmeyeceklerdi. Hatta bazıları, Katipzade’nin zayıflamasından memnun bile olacaktı. Onlar, sıranın bir gün kendilerine de geleceğini, bu ilk damlanın, kendilerini boğacak olan selin başlangıcı olduğunu henüz anlamıyorlardı.
“Emriniz başım üstünedir, Hünkârım,” dedi Halet Efendi. Zihninde, Katipzade’nin el konulacak servetinden kendi payına ne kadar düşeceğini hesaplamaya başlamıştı bile.
Mahmud, satranç tahtasındaki siyah bir kaleyi, beyaz piyonuyla oyundan çıkardı. İlk taş düşmüştü. Oyun, başlamıştı.
Ayanın Öfkesi
Manisa, Karaosmanoğlu Konağı. Bir Ay Sonra.
Karaosmanoğlu Hacı Hüseyin Ağa, İstanbul’dan gelen Padişah fermanını, elleri titreyerek okurken, yüzünde muzaffer bir gülümseme vardı. Yıllardır süren o lanet arazi davası, sonunda lehine sonuçlanmıştı. Ama daha da önemlisi, Padişah, o kibirli ve kendini beğenmiş rakibi Katipzade Mehmed Ağa’yı “asi” ilan etmiş ve onun hakkından gelme görevini, bizzat kendisine, yani Hacı Hüseyin Ağa’ya vermişti. Bu, sadece bir zafer değil, aynı zamanda bir onurdu. Padişah, onun sadakatini ve gücünü takdir etmişti.
Konağın geniş avlusunda toplanmış olan adamlarına, gür bir sesle seslendi: “Ey yiğitlerim! Duyduk duymadık demeyin! Padişahımız Sultan Mahmud Han Hazretleri, o hain Katipzade’nin defterini dürmemizi emretmiştir! O, devlete isyan eden bir alçaktır! Onun malı da, canı da artık bize helaldir! Hazırlanın! Yarın, Aydın üzerine yürüyeceğiz! Hem Padişahımızın emrini yerine getireceğiz hem de o hainin elindeki topraklara ve hazineye el koyacağız!”
Avludan, vahşi bir sevinç çığlığı yükseldi. Bu adamlar için, savaş, bir bayram demekti. Yağma, ganimet ve zafer demekti. Hacı Hüseyin Ağa, kendisini, Padişah’ın Ege’deki kılıcı, adaletin tecellisi olarak görüyordu. İstanbul’daki o genç padişahın, kendisini, bir başka Ayan’ı yok etmek için bir piyon olarak kullandığının farkında bile değildi. O, kendi küçük zaferinin sarhoşluğu içindeydi. Katipzade’nin topraklarını kendi topraklarına katacak, Ege’nin tek ve en büyük gücü haline gelecekti. Bu, onun için yeterliydi. Devletin büyük satranç tahtası, onu ilgilendirmiyordu. O, sadece kendi karesindeki oyunu kazanmak istiyordu.
Kurbanın İhaneti
Aydın, Katipzade Konağı. Aynı Günler.
Katipzade Mehmed Ağa, İstanbul’dan gelen fermanı yere fırlattığında, gözleri öfke ve ihanetle yanıyordu. “Hain!” diye bağırdı. “O alçak Karaosmanoğlu! O yılan dilli Halet! Ve o çocuk padişah! Hepsi bir olmuş, bana komplo kurmuşlar!”
O, bir isyancı değildi. Ailesi, yüzyıllardır bu topraklarda devlete hizmet etmişti. Vergilerini zamanında göndermiş, Padişah sefere çıktığında askerini yollamıştı. Tek suçu, komşusu Karaosmanoğlu gibi hırslı ve entrikacı olmamaktı. Ve şimdi, o komşusunun iftiralarıyla, bir fermanla, tüm onuru, tüm serveti, tüm hayatı elinden alınıyordu.
Bunu kabul etmeyecekti. O, bir Katipzade’ydi. Ölecekse, savaşarak ölecekti.
Adamlarını topladı, konağını bir kale gibi savunmaya hazırlandı. Ancak çok geçmeden, acı bir gerçekle yüzleşti. En güvendiği komutanları, en yakın akrabaları bile, Padişah’ın fermanı karşısında tereddüt etmeye başlamışlardı. Padişah’a karşı savaşmak, kolay bir iş değildi. Bu, sadece bir Ayan’a karşı değil, devletin kendisine, Halife’nin iradesine karşı savaşmak demekti. Ve bu savaşın sonu, genellikle ölümdü.
Karaosmanoğlu’nun ordusu, Aydın’ın sınırlarına dayandığında, Katipzade’nin etrafındaki çember daralmaya başladı. Kendi adamlarından bazıları, gizlice, Karaosmanoğlu’na haber göndererek, af karşılığında taraf değiştirmeyi teklif ediyorlardı. İhanet, kendi evinin içine kadar sızmıştı.
Katipzade Mehmed Ağa, o gece, konağının en yüksek kulesine çıktı. Aşağıda, Karaosmanoğlu’nun binlerce askerinin yaktığı ateşler, bir yılan gibi ovayı sarmıştı. Yalnızdı. Terk edilmişti. Ve oyuna getirildiğini anlıyordu. Bu, sadece iki Ayan’ın kavgası değildi. Bu, İstanbul’daki o sessiz çocuğun, onlara karşı başlattığı büyük ve kanlı avın ilk adımıydı. Ve kendisi, o avın ilk kurbanıydı. Ama sonuncusu olmayacaktı. Sıra, bugün zafer naraları atan o alçak Karaosmanoğlu’na da gelecekti. Ve en sonunda, Yanya’daki o yaşlı kurda da… Ama o günleri görmek, kendisine nasip olmayacaktı. Elindeki zehir şişesine baktı. Teslim olmak, zincire vurularak İstanbul’a götürülüp aşağılanmak yerine, onurlu bir ölümü seçti. Bu, onun, o sessiz padişaha karşı son ve tek meydan okumasıydı.
Aslanın Keyfi
Yanya Kalesi, Paşa Sarayı. Birkaç Hafta Sonra.
Tepedelenli Ali Paşa, Ege’den gelen haberleri, büyük bir keyifle dinliyordu. Demek, Katipzade, o ahmak, kendini zehirlemişti. Ve o açgözlü Karaosmanoğlu, onun tüm servetine ve topraklarına konmuştu. Bu, harika bir haberdi. Birincisi, Ege’deki güçlü rakiplerinden biri, kendi kendini yok etmişti. İkincisi, Karaosmanoğlu, bu zaferle daha da kibirlenecek, kendisini padişahın vazgeçilmez adamı sanacak ve eninde sonunda, İstanbul’daki o çocuğun tuzağına düşecekti. Aptallar, birbirlerini yok ediyorlardı. Ve bu, zeki bir adam için, sadece arkasına yaslanıp seyretmesi gereken bir manzaraydı.
“Görüyor musunuz?” dedi divanındaki adamlarına. “İstanbul’daki o çocuk, akıllı olduğunu sanıyor. Ayanları birbirine kırdırarak, kendi gücünü artıracağını düşünüyor. Ama o, sadece, küçük balıkları yutan bir turna balığı. Bu denizin asıl köpekbalığı, hala burada, Yanya’da.”
Ali Paşa, bu olaydan, genç padişahı küçümsemek için yeni bir neden çıkarmıştı. Ona göre, Mahmud, hala, kendi küçük entrikalarıyla uğraşan, büyük resmi göremeyen bir çocuktu. Onun asıl hedefinin, en büyük ve en son avın, kendisi olduğunu henüz tam olarak idrak edemiyordu. O, kendi gücüne, kendi ordusuna, kendi hazinesine ve en önemlisi, kendi kurnazlığına o kadar güveniyordu ki, bir gün, o küçük turna balığının, kendisini yutabilecek bir deve dönüşebileceğini aklının ucundan bile geçirmiyordu.
O, bu kavgadan uzak duracak, tarafsız kalacaktı. Bırakın, Anadolu’daki o ahmak beyler, birbirlerini yesinlerdi. Onlar zayıfladıkça, kendisi daha da güçlenecekti. Hatta, gizlice, hem Karaosmanoğlu’na hem de Katipzade’nin kalan adamlarına silah ve para yardımı göndererek, yangını daha da körükleyebilirdi. Kaos, onun en sevdiği oyun alanıydı.
“İstanbul’a,” dedi kâtibine. “Padişah Hazretleri’ne bir tebrik mektubu yazın. Devletimize isyan eden o hain Katipzade’nin cezasını bulmasından duyduğumuz memnuniyeti bildirin. Ve sadakatimizin bir nişanesi olarak, en değerli atlarımızdan on tanesini hediye olarak gönderdiğimizi ekleyin.”
Bu, onun oyunuydu. Dışarıdan sadık, içeriden ise kendi planlarını dokuyan bir oyun. Ancak bu kez, karşı tarafta, bu oyunu ondan daha iyi bilen, daha sabırlı ve daha acımasız yeni bir oyuncu vardı. Ve o oyuncu, ilk piyonunu feda ederek, şahına giden yolu açmıştı. Yanya’daki aslan, avcı olduğunu sanırken, aslında avın kendisi olduğunun farkında değildi. İlk damla, toprağa düşmüştü. Ve bu damlayı, kanlı bir sel takip edecekti.
Bölüm 6 – Balkanlar’daki Ateş
Padişahın Tuzağı
Topkapı Sarayı, Divan-ı Hümayun. Yaz Başı, 1813
Sultan II. Mahmud, Divan-ı Hümayun’un loş ve heybetli salonunda, altın işlemeli tahtında otururken, yüzünde endişeli bir hükümdarın maskesini takınmıştı. Oysa içinde, soğuk bir avcının tatmini vardı. Önündeki masaya serilmiş olan raporlar, Belgrad’dan, Niş’ten, Vidin’den gelen kötü haberlerle doluydu: Sırp isyanı, yıllar süren bir sükûnetin ardından yeniden alevlenmişti. Kara Yorgi’nin hayaleti, bu kez Miloš Obrenović adında, ondan daha kurnaz ve daha diplomatik yeni bir liderin şahsında yeniden Balkan dağlarında dolaşıyordu. Knezler (yerel Sırp liderleri) toplanmış, Osmanlı valilerini kovmuş ve yeniden bağımsızlık bayrağını açmışlardı. Sadrazam ve diğer vezirler, bu yeni isyanın, Napolyon savaşlarının yarattığı kaosla boğuşan devlete nasıl yeni bir yük getireceğini endişeyle tartışıyorlardı. Ama Mahmud için, bu kriz, bir felaket değil, Ayanlar üzerine kurduğu o büyük satranç oyununda, bir sonraki ve çok daha cesur bir hamleyi yapmak için gökten inmiş bir fırsattı.
Katipzade’nin ortadan kaldırılması, Ayanlar arasındaki güvensizliği artırmış, ama onların gücünü tam olarak kırmamıştı. Hala, her biri kendi toprağında birer kral gibiydi ve İstanbul’un otoritesini ancak işlerine geldiği zaman tanıyorlardı. Şimdi, Sırp isyanı, onların sadakatini test etmek için mükemmel bir turnusol kağıdı olacaktı. Devlet, yani Padişah, zor durumdaydı. Vatanın bir köşesi, “gavur” isyancıların elinde alev alev yanıyordu. Bu durumda, her sadık tebaanın, her paşanın, her Ayan’ın, Padişah’ın sancağı altında toplanarak, bu isyanı bastırmak için canını ve malını ortaya koyması gerekmez miydi? Bu, onların en temel göreviydi. Mahmud, bu görevi onlara hatırlatacaktı. Ve onların bu çağrıya nasıl cevap vereceklerini, daha doğrusu veremeyeceklerini çok iyi biliyordu.
Divan’daki tartışmalar sona erdiğinde, Mahmud, o güne kadar nadiren kullandığı o Padişah otoritesini yansıtan tok ve kararlı bir sesle konuştu: “Paşalarım, Efendilerim! Devletimizin Rumeli’deki toprağında yanan bu fitne ateşi, derhal söndürülmelidir. Bu, sadece bir asayiş meselesi değil, Devlet-i Aliyye’nin onur ve beka meselesidir.”
Sessizlik oldu. Herkes, Padişah’ın ne emredeceğini bekliyordu.
“Rumeli ve Anadolu’daki tüm Ayanlara, sancak beylerine ve valilere derhal fermanlar yazılsın,” diye devam etti Mahmud. “Her biri, kendi askerlerinin başında, en kısa sürede, isyanı bastırmakla görevlendirilen Serdar-ı Ekrem’imiz Hurşid Ahmed Paşa’nın ordusuna katılacaktır. Bu, benim, Halife-i Ruy-i Zemin olarak emrimdir. Bu emre uymayan, canıyla ve malıyla devlete isyan etmiş sayılacaktır.”
Bu, açık bir meydan okumaydı. Mahmud, Ayanları, birer birer değil, topyekûn olarak, devletin otoritesiyle kendi kişisel çıkarları arasında bir seçim yapmaya zorluyordu. Onların, kendi aralarındaki rekabetler, güvensizlikler ve en önemlisi, kendi topraklarını ve ordularını başsız bırakma korkusu nedeniyle, bu emre tam olarak uyamayacaklarını biliyordu. Tepedelenli Ali Paşa, en büyük rakibi olan Hurşid Paşa’nın emri altına girmeyi ve kendi seçkin Arnavut birliklerini Sırbistan’ın dağlarında heba etmeyi asla kabul etmeyecekti. Anadolu’daki Ayanlar, Rumeli’deki bir isyan için, kendi sancaklarını riske atmak istemeyeceklerdi. Her biri, mazeretler üretecek, isteksizce küçük birlikler gönderecek veya emri tamamen görmezden gelecekti.
Ve işte o zaman, Mahmud’un tuzağı işleyecekti. Onların bu itaatsizliği, Padişah’ın eline, onları “hain” ve “isyancı” ilan etmek için aradığı o meşru ve sorgulanamaz gerekçeyi verecekti. Sırp isyanı, sadece bir isyan değil, aynı zamanda, Ayanların sadakatsizliğini tüm imparatorluğun gözü önünde tescilleyecek bir sahne olacaktı.
Mahmud, Hurşid Ahmed Paşa’yı huzuruna özel olarak çağırdığında, ona, bu planın ikinci ve daha gizli aşamasını anlattı. Hurşid Paşa, hırslı, yetenekli ve en önemlisi, Ayanlardan nefret eden bir askerdi.
“Paşam,” dedi Mahmud. “Senin asıl görevin, sadece Sırpları ezmek değildir. Senin asıl görevin, Rumeli’de, Padişah’ın sancağından başka bir sancağın dalgalanmamasını sağlamaktır. Orduna katılmayan veya isteksiz davranan her Ayan’ın adını, gücünü, servetini bana rapor edeceksin. Onlar, Sırp isyancılardan daha tehlikeli, içimizdeki asıl düşmanlardır. Sırp meselesi hallolduktan sonra, seninle, o asıl düşmanların defterini düreceğiz. Bu yolda, benim kılıcım sen olacaksın.”
Hurşid Paşa’nın gözleri, hırs ve sadakatle parladı. “Emriniz, benim için bir şereftir, Hünkârım. O haddini bilmez beylerin sonu, benim elimden olacaktır.”
Mahmud, Paşa’yı uğurlarken, yüzündeki endişeli maskeyi yeniden takındı. Oyunun yeni perdesi başlamıştı. Balkanlar’daki ateş, sadece Sırpları değil, aynı zamanda, imparatorluğun o kibirli ve güçlü beylerini de yakacak olan büyük bir yangının habercisiydi.
Aslanın İkilemi
Yanya Kalesi, Paşa Sarayı. Yaz, 1813
Padişah’ın fermanı, Yanya’ya ulaştığında, Tepedelenli Ali Paşa, öfke ve küçümseme karışımı bir kahkaha attı. “Demek o İstanbul’daki çocuk, bizden, o beceriksiz Hurşid’in emrine girmemizi istiyor, öyle mi? Benim Arnavut aslanlarımı, Sırp domuzlarının peşinde, Belgrad’ın çamurlu ormanlarında heba etmemi istiyor!”
Divanhanesindeki adamları, onun bu öfkesine sessizce katılıyorlardı. Bu, bir hakaretti. Ali Paşa, kendisini, Hurşid gibi sıradan bir vezirden çok daha üstün görüyordu. Dahası, bu, açık bir tuzaktı. O, en seçkin birliklerini Sırbistan’a gönderirse, Yanya savunmasız kalacaktı. Ve o zaman, Padişah’ın orduları, isyanı bastırdıktan sonra, kolayca güneye inip, onun kalesinin kapısına dayanabilirdi. Bu oyunu göremeyecek kadar aptal değildi.
Ancak fermanı tamamen görmezden gelmek de bir o kadar tehlikeliydi. Bu, Padişah’ın emrine açıkça isyan etmek demekti ve Mahmud’a, onu “asi” ilan etmek için aradığı o meşru gerekçeyi verirdi. Bu, iki ucu keskin bir kılıçtı. Ali Paşa, hayatı boyunca olduğu gibi, bu ikilemden de, kurnazlığıyla sıyrılmaya karar verdi.
“Elbette,” dedi divandaki adamlarına, sesinde alaycı bir tonla. “Padişahımızın emri, başımızın tacıdır. Devletimiz zor durumdayken, biz, Yanya Aslanı, yerimizde durur muyuz? Derhal, en yiğit askerlerimizden… beş yüz kişilik bir birlik hazırlansın. Başına da, en güvendiğimiz komutanlarımızdan birini… mesela, o beceriksiz ve gözden çıkardığımız Tahir Ağa’yı geçirelim. Gitsinler, Hurşid Paşa’nın kahraman ordusuna katılsınlar. Bizim de, bu kutsal cihadda bir nebze tuzumuz bulunsun.”
Bu, tam bir Ali Paşa çözümüydü. Kağıt üzerinde, Padişah’ın emrine itaat etmiş oluyordu. Ama gerçekte, gönderdiği beş yüz kişilik sembolik birlik, onun on binlerce kişilik ordusunun yanında bir hiçti. Üstelik, en gözden çıkardığı adamlarını göndererek, olası bir kayıptan da en az zararla kurtulmuş oluyordu. Aynı zamanda, İstanbul’a elçiler göndererek, kendisinin yaşlı ve hasta olduğunu, bu yüzden bizzat sefere katılamadığını, lakin tüm hazinesiyle ve dualarıyla Padişah’ın ordusunun yanında olduğunu bildirecekti. Bu, ikili bir oyundu. Hem sadık görünecek hem de kendi gücünü ve topraklarını koruyacaktı.
Ancak Ali Paşa’nın asıl hamlesi, çok daha derinde ve çok daha karanlıktaydı. O gece, en güvendiği casuslarından birini, Sırp isyancıların lideri Miloš Obrenović’e gizli bir mektupla gönderdi. Mektupta, kendisinin, Padişah’ın zulmünden bıkmış bir “mazlum” olduğunu, Sırpların bağımsızlık mücadelesini anlayışla karşıladığını ve onlara, para ve silah yardımı yapabileceğini ima ediyordu. Tek bir şartı vardı: Sırplar, Hurşid Paşa’nın ordusunu mümkün olduğunca uzun süre meşgul etmeli, yıpratmalı ve zayıflatmalıydı. Böylece, Hurşid Paşa, gücünü Sırbistan’da tüketecek ve güneye, Yanya’ya yönelecek takati kalmayacaktı. Bu, tam bir ihanetti. Ali Paşa, bir yandan Padişah’a sadakat gösterisi yaparken, diğer yandan da Padişah’ın düşmanlarını gizlice destekliyordu. Onun için önemli olan, ne devletin bekası ne de Sırpların bağımsızlığıydı. Önemli olan tek şey, Yanya’daki kendi krallığının ayakta kalmasıydı. Ve bu uğurda, herkesi, her gücü, birbirine karşı kullanmaktan çekinmezdi. O, Balkanlar’daki bu kanlı satranç oyununun en büyük ustası olduğuna inanıyordu. Ama bu kez, İstanbul’daki o genç ve sessiz rakibinin, kendisi gibi, aynı anda birkaç tahtada birden oynayabildiğini henüz bilmiyordu.
İsyancının Stratejisi
Sırbistan, Bir Dağ Kampı. Güz, 1813
Miloš Obrenović, okuma yazması olmayan, kaba saba bir domuz tüccarıydı. Ama aynı zamanda, Sırp halkının ruhunu anlayan, ne zaman savaşacağını ve ne zaman pazarlık yapacağını bilen, doğuştan bir liderdi. İlk isyanın efsanevi ama fevri lideri Kara Yorgi’nin aksine, Miloš, sabırlı ve kurnazdı. Onun amacı, Osmanlı Devleti’ni askeri olarak tamamen yenmenin imkansız olduğunu bilerek, sürekli bir direniş ve diplomatik manevrayla, Sırbistan için mümkün olan en geniş özerkliği koparmaktı.
Hurşid Paşa’nın büyük bir orduyla üzerine geldiğini öğrendiğinde, paniğe kapılmamıştı. Bu, beklenen bir hamleydi. Onun stratejisi, düzenli bir orduyla meydan savaşına girmek değil, dağlık ve ormanlık arazinin avantajını kullanarak, bir vur-kaç savaşı, bir gerilla savaşı yürütmekti. Türk ordusunun ikmal yollarını kesecek, küçük birliklere ani baskınlar yapacak, onları sürekli taciz ederek yıpratacaktı. Kış geldiğinde ise, o zorlu Balkan kışının, en büyük müttefiki olacağını biliyordu.
Yanya’dan, Ali Paşa’dan gelen gizli mektup, bu stratejisi için bulunmaz bir nimetti. O yaşlı Arnavut tilkisine güvenmiyordu, lakin onun düşmanının, kendi düşmanıyla aynı olması, geçici bir ittifak için yeterli bir sebepti. Ali Paşa’nın göndereceği altınlar ve silahlar, direnişin daha uzun süre devam etmesini sağlayabilirdi.
“Bu yaşlı kurt,” dedi yanındaki knezlere, mektubu ateşe atarken. “Bizi, Hurşid’e karşı bir maşa olarak kullanmak istiyor. Bırakın, öyle sansın. Biz de onu, Padişah’a karşı bir kalkan olarak kullanırız. Onlar, güneyde birbirlerini yerken, biz, burada, kuzeyde, kendi devletimizin temellerini atarız.”
Miloš’un asıl umudu ise, kuzeydeki büyük komşuları, yani Rusya’ydı. Rus Çarı, kendisini tüm Ortodoks Slavların koruyucusu olarak görüyordu ve Sırp isyanına her zaman sempatiyle bakmıştı. Miloš, Rusya’nın, Napolyon savaşları biter bitmez, dikkatini yeniden Balkanlar’a çevireceğini ve Osmanlı’ya, Sırplara özerklik vermesi için baskı yapacağını umuyordu. Bu yüzden, onun için önemli olan, o güne kadar ayakta kalmak, direnişi sürdürmekti.
O, sadece bir isyancı değil, aynı zamanda bir devlet kurucusuydu. Ve bir devlet kurmanın, sadece kahramanlıkla değil, aynı zamanda, Ali Paşa gibi şeytanlarla bile dans etmeyi gerektiren, kirli bir oyun olduğunu biliyordu. O, bu oyunu oynamaya hazırdı. Balkanlar’da yanan bu ateş, sadece bir isyan ateşi değil, yeni bir ulusun doğum ateşiydi.
Elçinin Gözlemi
Rus Elçiliği, Pera. Kış, 1814
Rus Elçisi Andrey İtalinski, Pera’daki elçilik binasının penceresinden, Boğaz’ın karanlık sularını seyrederken, elindeki şifreli raporu düşünüyordu. Rapor, Belgrad’daki konsolosundan geliyordu ve Sırp isyanının son durumu hakkında detaylı bilgiler içeriyordu. Hurşid Paşa’nın ordusu, sayıca üstün olmasına rağmen, Sırpların gerilla taktikleri ve zorlu kış koşulları nedeniyle, isyanı bastırmakta zorlanıyordu. Raporun en ilginç kısmı ise, Yanya Aslanı Ali Paşa’nın, isyancılara gizlice destek verdiğine dair güçlü duyumlardı.
İtalinski, bu duruma şaşırmamıştı. Bu, Balkanlar’ın tipik bir entrikasıydı. Herkes, herkesle savaşıyor, ama aynı zamanda herkes, herkesle gizlice işbirliği yapıyordu. Bu kaos, Rusya’nın çıkarları için mükemmel bir ortamdı. Zayıf ve kendi iç sorunlarıyla boğuşan bir Osmanlı İmparatorluğu, Rusya’nın Boğazlar ve Balkanlar üzerindeki emellerini gerçekleştirmesi için en uygun zemini hazırlıyordu. Bu yüzden, İtalinski’nin görevi, bu ateşi söndürmek değil, tam tersine, körüklemekti.
O, bir yandan Babıali’ye, Sırp isyancıların “terörist” olduğunu ve Osmanlı Devleti’nin toprak bütünlüğünü desteklediklerini söylüyordu. Ama diğer yandan, gizli kanallarla, Miloš Obrenović’e, Çar’ın duasının ve desteğinin onlarla olduğunu, direnmeye devam etmeleri gerektiğini fısıldıyordu. Aynı zamanda, Ali Paşa ile de temas halindeydi. Ona, Padişah’a karşı olası bir bağımsızlık ilanında, Rusya’nın desteğini alabileceği imasında bulunuyordu.
İtalinski’nin asıl merak ettiği ise, tüm bu oyunun arkasındaki sessiz oyuncu, yani Sultan Mahmud’du. Bu genç padişah, hala bir muammaydı. Elçilikteki muhbirleri, onun, son derece zeki, çalışkan ve kararlı olduğunu, lakin planlarını kimseyle paylaşmadığını rapor ediyorlardı. İtalinski, Mahmud’un, Sırp isyanını, sadece bir isyan olarak görmediğini, bunu, Ayanları tasfiye etmek için bir araç olarak kullandığını seziyordu. Bu, tehlikeli bir oyundu. Eğer Mahmud, Ayanları ortadan kaldırıp, merkezi otoriteyi yeniden kurmayı başarırsa, ortaya, eskisinden çok daha güçlü, reformcu ve Rusya için çok daha tehlikeli bir Osmanlı Devleti çıkabilirdi. Bu, Rusya’nın asla istemeyeceği bir senaryoydu.
İtalinski, Çar’a göndereceği raporu zihninde tasarladı. Raporda, Sırp isyanının desteklenmeye devam edilmesini, Ali Paşa’nın Padişah’a karşı kışkırtılmasını ve en önemlisi, Sultan Mahmud’un merkeziyetçi reform çabalarının, diplomatik yollarla engellenmesi gerektiğini belirtecekti. Osmanlı İmparatorluğu, ne tamamen çökmeli ne de tamamen güçlenmeliydi. O, Rusya’nın çıkarları için, her zaman biraz hasta, biraz zayıf ve kendi iç sorunlarıyla meşgul kalmalıydı. İtalinski, kadehini, bu “hasta adamın” uzun ve sancılı hastalığına kaldırdı. Balkanlar’daki ateş, onun için, sadece seyredilmesi gereken keyifli bir manzaraydı.
Bölüm 7 – Zehirli Fermanlar
Padişahın Kalemi
Topkapı Sarayı, Has Oda. Güz, 1814
Sırp isyanının Balkanlar’da yarattığı kaos ve Ayanların bu isyan karşısındaki sadakatsizliği, Sultan II. Mahmud’a, o büyük avın ikinci ve daha kanlı perdesini açmak için aradığı mükemmel zemini sunmuştu. Artık gölgelerde saklanmasına, rol yapmasına gerek kalmamıştı. Ayanların devlete değil, kendi çıkarlarına hizmet ettiği, en zor zamanında Padişah’ın emrine uymadığı, bizzat savaş meydanında tescillenmişti. Şimdi, bu ihanetin hesabını sorma, o zehirli fermanları birbiri ardına imzalama ve imparatorluğun bedenine bir kanser gibi yayılmış olan bu uru, neşterle kesip atma zamanıydı. Mahmud, artık sadece bir gözlemci değil, oyunun kurallarını bizzat yazan, acımasız ve kararlı bir oyuncuydu. Ve kalemi, artık en keskin kılıçtan bile daha ölümcül bir silaha dönüşmüştü.
Has Oda’daki masasının üzeri, imparatorluk haritaları, muhbir raporları ve Divan kâtipleri tarafından özenle hazırlanmış ferman taslaklarıyla doluydu. Her bir ferman, farklı bir Ayan’ı, farklı bir bölgeyi hedef alıyordu. Ama hepsinin ruhu aynıydı: Merkezi otoriteyi yeniden tesis etmek ve Padişah’ın iradesini, imparatorluğun tek ve mutlak kanunu haline getirmek. Mahmud, bu operasyonu bir satranç ustasının titizliğiyle, adım adım planlamıştı. Topyekûn bir saldırı yerine, zayıflatma, izole etme ve tek tek yok etme stratejisini izleyecekti.
İlk fermanlar, Ayanların en temel güç kaynağını, yani ekonomik bağımsızlıklarını hedef alıyordu. Padişah, “halkın şikayetleri” ve “devlet hazinesinin zarara uğratıldığı” gerekçeleriyle, Anadolu ve Rumeli’deki pek çok Ayan’ın, nesillerdir babadan oğula devrettikleri vergi toplama imtiyazlarını (iltizam) ellerinden alıyordu. Artık vergileri, Ayanların adamları değil, doğrudan merkezden atanan, Padişah’a sadık muhassıllar (vergi memurları) toplayacaktı. Bu, sadece bir mali düzenleme değil, aynı zamanda Ayanların kendi bölgelerindeki halk üzerindeki nüfuzunu ve kendi ordularını besledikleri para kaynağını kesen, son derece zekice bir hamleydi. Bu fermana karşı gelen Ayan, sadece bir vergi kaçakçısı değil, aynı zamanda Padişah’ın malına göz diken bir “hırsız” ve “hain” olarak damgalanıyordu.
İkinci dalga fermanlar ise, Ayanların siyasi ve idari otoritelerini hedef alıyordu. Mahmud, “keyfi yönetim”, “halka zulmetme” ve “adaleti hiçe sayma” gibi gerekçelerle, pek çok güçlü Ayan’ı, bulundukları sancaklardan alarak, daha önemsiz ve daha kolay kontrol edilebilecekleri uzak vilayetlere vali olarak atıyordu. Bu, bir terfi gibi görünen, ama aslında bir sürgün ve güçten düşürme operasyonuydu. Kendi toprağından, kendi aşiretinden ve kendi sadık adamlarından koparılan bir Ayan, yeni görev yerinde, köksüz bir ağaç gibi, zayıf ve savunmasız kalıyordu. Bu atamaları kabul etmeyip, yerinde kalmakta direnenler ise, derhal “Padişah’ın iradesine karşı gelen bir asi” ilan ediliyordu.
Mahmud, bu operasyonlarda, kendisine sadık, hırslı ve en önemlisi, Ayanlardan nefret eden yeni bir paşa kuşağını kullanıyordu. Hurşid Ahmed Paşa gibi isimler, onun bu temizlik operasyonundaki kılıcıydı. Onlara, sadece askeri yetkiler değil, aynı zamanda, hedefteki Ayan’ı yargılama, mal varlığına el koyma ve gerekirse idam etme gibi olağanüstü yetkiler de veriyordu. Bu paşalar, Padişah’ın desteğini arkalarına alarak, bir zamanlar kendilerinden çok daha güçlü olan bu yerel beylerin üzerine, birer intikam meleği gibi gidiyorlardı. Bu durum, bürokrasi ve ordu içinde, yeni bir güç dengesinin de habercisiydi: Artık güç, yerel ve soylu ailelerde değil, merkeze, yani Padişah’a sadakatle hizmet eden, liyakatle yükselmiş (veya öyle olduğu iddia edilen) yeni bir askeri-bürokratik elitteydi.
Mahmud, bu fermanları imzalarken, yüzünde hiçbir duygu belirtisi yoktu. Bu, kişisel bir intikam değildi. Bu, devletin bekası için yapılması gereken, acı ama zorunlu bir cerrahi müdahaleydi. Ayanlar, bu devletin bedenini zayıflatan, onun kanını emen parazitlerdi. Ve bu parazitlerden kurtulmadan, bedenin iyileşmesi, yani devletin yeniden güçlenmesi mümkün değildi. O, amcası Selim gibi, onlarla uzlaşmaya çalışmayacaktı. O, onları, kökleriyle birlikte söküp atacaktı. Ve onların kanıyla sulanan bu topraklarda, sadece tek bir iradenin, kendi iradesinin yeşermesine izin verecekti. Kalemini hokkaya batırdı ve bir sonraki fermanın altına, o meşhur tuğrasını, bir idam hükmü gibi çekti.
Ayanın Kaderi
Bolu Sancağı, Bir Konak. Güz, 1815
Hacı Ahmedoğlu, Bolu Dağları’nın eteklerinde, nesillerdir hüküm süren güçlü bir ailenin reisiydi. Dedeleri, Padişah’ın ordularına asker vermiş, bu topraklarda asayişi sağlamış, karşılığında da bu sancağı kendi mülkleri gibi yönetme imtiyazını kazanmışlardı. O, İstanbul’daki o genç padişahın fermanlarını, başlangıçta, kendisinden uzak, başka beylerin sorunu olarak görmüştü. Hatta bazı rakiplerinin gücünün kırılmasından gizli bir memnuniyet bile duymuştu. O, sadık bir Ayan’dı. Vergilerini gönderiyor, Padişah’ın emirlerine saygı duyuyordu. Tehlikenin, kendi kapısına dayanacağını aklının ucundan bile geçirmemişti.
O sabah, İstanbul’dan gelen kapıcıbaşı, Padişah’ın mührünü taşıyan fermanı, divanhanesinde, adamlarının önünde okuduğunda, Hacı Ahmedoğlu, kanının damarlarında donduğunu hissetti. Ferman, onu, “halka zulmetmek” ve “keyfi vergiler toplamakla” suçluyor ve tüm yetkilerini elinden alarak, hesap vermek üzere derhal İstanbul’a gelmesini emrediyordu. Bu, bir davet değil, bir idama çağrıydı. İstanbul’a giden hangi Ayan’ın geri döndüğü görülmüştü ki? Bu, bir komploydu. Rakiplerinin, İstanbul’daki o yılan dilli Halet Efendi’ye gönderdiği altınların bir sonucuydu.
“Gitmiyorum!” diye kükredi. “Ben, Padişah’a isyan etmedim! Ben, atalarımdan miras kalan hakkımı koruyorum! Bu topraklardan beni ancak ölüm ayırır!”
Bu, onun en büyük hatasıydı. Padişah’ın fermanına karşı gelmek, onu, haklı bir mağdurdan, haksız bir asiye dönüştürmüştü. Birkaç hafta içinde, komşu sancaklardan toplanan, Padişah’ın görevlendirdiği bir Paşa’nın komutasındaki ordu, Bolu’nun sınırlarına dayandı. Hacı Ahmedoğlu, kendi adamlarını toplayarak direnmeye karar verdi. Ancak çok geçmeden, acı bir gerçekle yüzleşti. En güvendiği aşiret reisleri, en yakın akrabaları bile, Padişah’ın ordusuyla savaşmakta tereddüt ediyorlardı. Padişah’ın Paşası, onlara gizli haberciler gönderiyor, Hacı Ahmedoğlu’nu terk etmeleri karşılığında, canlarının ve mallarının bağışlanacağını, hatta onlara yeni imtiyazlar verileceğini vaat ediyordu.
İhanet, bir veba gibi, en yakınlarına kadar yayılmıştı. Bir gece, en güvendiği komutanlarından biri, konağın kapılarını Padişah’ın askerlerine açtı. Kısa ve kanlı bir çatışmanın ardından, Hacı Ahmedoğlu, zincire vurularak yakalandı. Onu, bir hayvan gibi, bir kafesin içinde, şehir şehir dolaştırarak, Padişah’a isyan etmenin sonunun ne olduğunu herkese gösterdiler. İstanbul’a getirildiğinde, göstermelik bir yargılamanın ardından, başı kesilerek idam edildi. Kesik başı, ibret-i alem için, sarayın Bab-ı Hümayun kapısının önüne asıldı.
Onun trajedisi, onlarca Ayan’ın trajedisi olacaktı. Padişahın zehirli fermanları, bir orak gibi, Anadolu’nun ve Rumeli’nin üzerinde dolaşıyor, en köklü, en güçlü başakları bir bir biçiyordu. Ayanlar arasındaki o eski ittifak ve dayanışma ruhu tamamen çökmüştü. Artık herkes, kendi canının derdine düşmüştü. Her biri, sıranın kendisine gelmemesi için, komşusunun kellesinin gitmesine göz yumuyor, hatta Padişah’ın celladına yardım ediyordu. Onlar, birleştiklerinde devirebilecekleri bir güce karşı, bölündükleri için, tek tek avlanıyorlardı. Ve avcı, sabırla ve acımasızca, avının son çırpınışlarını izliyordu.
Paşanın Görevi
Rumeli, Bir Askeri Ordugâh. Güz, 1815
Hurşid Ahmed Paşa, çadırında, önündeki haritayı incelerken, yüzünde yorgun ama kararlı bir ifade vardı. Sırp isyanını büyük ölçüde bastırmıştı. Miloš Obrenović dağlara çekilmiş, Sırp direnişi kırılmıştı. Ama Hurşid Paşa biliyordu ki, asıl görevi şimdi başlıyordu. Padişah’ın ona verdiği o gizli görev: Rumeli’yi, haddini bilmez Ayanlardan temizlemek.
Padişah’tan gelen yeni fermanlar, masasının üzerinde duruyordu. Fermanlar, Vidin’deki, İşkodra’daki, Tırhala’daki güçlü beyleri hedef alıyordu. Gerekçeler hep aynıydı: Sırp isyanı sırasında devlete yeterli desteği vermemek, keyfi yönetim, halka zulüm… Hurşid Paşa, bu gerekçelerin ne kadarının doğru, ne kadarının bahane olduğunu umursamıyordu. O, bir askerdi. Ve Padişah’ın emri, onun için kutsaldı. Padişah, ondan bu beyleri ortadan kaldırmasını istiyordu ve o, bu emri, en etkin şekilde yerine getirecekti.
O, bu Ayanlardan nefret ediyordu. Onlar, kibirli, cahil ve sadece kendi çıkarlarını düşünen adamlardı. Kendisi, Enderun’da yetişmiş, devletin en yüksek makamlarına liyakatiyle gelmiş bir devlet adamıydı. Bu beyler ise, güçlerini, soylarından ve kaba kuvvetlerinden alıyorlardı. Onlar, devletin bedenindeki asalaklardı. Ve Hurşid Paşa, kendisini, bu asalakları temizlemekle görevli bir cerrah olarak görüyordu.
Stratejisi basitti. Önce, hedefteki Ayan’ın komşularıyla ve rakipleriyle temas kuruyordu. Onlara, Padişah’ın lütfunu, yeni makamlar ve topraklar vaat ederek, operasyon sırasında tarafsız kalmalarını veya kendisine destek vermelerini sağlıyordu. Ardından, hedefteki Ayan’a, son derece nazik bir dille yazılmış bir mektup gönderiyor, onu, Padişah’ın adaletine sığınmaya ve “yanlış anlaşılmaları” düzeltmek için ordugâhına gelmeye davet ediyordu. Bu daveti kabul edecek kadar saf olanlar, geldikleri anda tutuklanıyor ve mallarına el konuluyordu. Direnmeyi seçenlerin ise, üzerlerine ordusuyla yürüyor ve onları, “devlete isyan eden bir hain” olarak eziyordu.
Bu, kanlı ama son derece etkili bir yöntemdi. Birkaç ay içinde, Rumeli’deki pek çok güçlü Ayan, ya ortadan kaldırılmış ya da Padişah’a mutlak itaate zorlanmıştı. Artık bu topraklarda, Hurşid Paşa’nın, yani Padişah’ın iradesinden başka bir irade yoktu.
Ancak Hurşid Paşa biliyordu ki, en büyük ve en son av, hala güneyde, Yanya’daki ininde pusuya yatmış bekliyordu: Tepedelenli Ali Paşa. O, diğerleri gibi, basit bir Ayan değildi. O, bir kraldı. Ve onunla başa çıkmak, diğerleri kadar kolay olmayacaktı. Ama Hurşid Paşa, o günün de geleceğini biliyordu. Ve o gün geldiğinde, Padişah’ın en sadık kılıcı olarak, o yaşlı aslanın kellesini, Sultan Mahmud’un ayaklarının dibine sermek, onun en büyük onuru olacaktı.
Örümceğin Keyfi
Beyoğlu, Bir Konak. Kış, 1815
Halet Efendi, Anadolu’dan ve Rumeli’den gelen haberleri, büyük bir keyifle okuyordu. Padişah’ın operasyonu, beklediğinden bile daha başarılı gidiyordu. Ayanlar, birer birer düşüyordu. Bu, onun için harika bir haberdi. Çünkü düşen her Ayan, onun İstanbul’daki gücünü daha da artırıyordu. Artık paşalar, vezirler, yabancı elçiler, taşrada bir işleri olduğunda, Ayanlara değil, doğrudan kendisine geliyor, onun aracılığını istiyorlardı. O, merkez ile çevre arasındaki tek köprü, tek kapı haline gelmişti.
Bu operasyon, onun servetini de katlamıştı. Görevden alınan veya idam edilen her Ayan’ın el konulan mal varlığından, aslan payını o alıyordu. Rüşvet tarifesi, her zamankinden daha yüksekti. Padişah’ın gazabından korkan Ayanlar, onu, kendilerini koruması için altın yağmuruna tutuyorlardı. Halet Efendi, bu altınları alıyor, onlara boş vaatlerde bulunuyor, ama en sonunda, yine Padişah’ın istediğini yapıyordu. O, bu kanlı oyundan, her zaman kârlı çıkan tek kişiydi.
Padişah’ın giderek güçlenmesi, onu biraz endişelendirmiyor değildi. Genç adam, artık onun tavsiyelerine eskisi kadar ihtiyaç duymuyor, kararlarını kendi başına alıyordu. Ama Halet Efendi, hala, Padişah’ı kontrol edebileceğine inanıyordu. Çünkü Padişah’ın, hala ona ihtiyacı vardı. Özellikle de, en büyük düşmanı olan Ali Paşa’yı ortadan kaldırmak için, onun entrika yeteneğine ve diplomatik bağlantılarına muhtaçtı.
Ali Paşa meselesi hallolduktan sonra, Padişah’ın kendisine yönelebileceği riskinin farkındaydı. Ama o güne kadar, kendi konumunu daha da sağlamlaştıracak, kendisini vazgeçilmez kılacaktı. Yeniçeri Ocağı ile ilişkilerini sıcak tutuyor, Ulema’yı cömert hediyelerle yanına çekiyordu. O, Padişah’a karşı, kendi gizli ittifaklarını kuruyordu. Eğer genç Sultan, bir gün ona karşı dönmeye kalkarsa, amcası Selim’in kaderini hatırlaması gerekecekti.
Halet Efendi, bardağındaki Fransız şarabından bir yudum aldı. İstanbul, bir entrika deniziydi. Ve o, bu denizin en usta ve en acımasız kaptanıydı. Padişahlar gelip geçerdi. Ama onun gibi adamlar, bu devletin dehlizlerinde, her zaman var olmaya devam ederdi. Ya da öyle sanıyordu. O da, Padişah’ın satranç tahtasında, sadece, zamanı geldiğinde feda edilecek olan, güçlü ama sonuçta bir vezirden ibaret olduğunun farkında değildi.
Bölüm 8 – Aslanın Şüphesi
Paşanın Kabusu
Yanya Kalesi, Paşa Sarayı. Kış, 1816
Tepedelenli Ali Paşa, o kış, daha önce hiç olmadığı kadar üşüyordu. Bu, Yanya’nın dağlarından inen ve gölün yüzeyini bir cam tabakası gibi donduran ayazdan değildi. Bu, kemiklerinin içine işleyen, ruhunu kemiren bir soğukluktu. Yıllardır, Balkanlar’ın bu vahşi coğrafyasında, sayısız düşmanı, rakibi olmuştu. Onları ya kılıcıyla, ya zehirle, ya da ihanetle, bir bir ortadan kaldırmıştı. Ama şimdi, karşısında, daha önce hiç karşılaşmadığı türden, sessiz, sabırlı ve yüzü görünmeyen yeni bir düşman vardı: İstanbul’daki o çocuk padişah. O çocuk, artık bir çocuk değildi. O, usta bir avcıya dönüşmüştü. Ve Ali Paşa, hayatında ilk defa, avcı değil, av olabileceğinin soğuk korkusunu hissediyordu.
Son iki yıldır, imparatorluğun dört bir yanından gelen haberler, birer cenaze marşı gibiydi. Bolu’da Hacı Ahmedoğlu’nun kesik başı, Rumeli’de onlarca Ayan’ın el konulan servetleri, Anadolu’da bir bir görevden alınan, sürgüne gönderilen beyler… Sultan Mahmud’un zehirli fermanları, bir veba salgını gibi, Ayan sınıfının kökünü kazıyordu. Ali Paşa, başlangıçta, bu durumu, rakiplerinin aptallığına ve kendi gücüne olan kibirli bir güvenle, uzaktan izlemişti. Bırakın, o küçük balıklar birbirini yesindi. O, bu denizin en büyük köpekbalığıydı. Kimse ona dokunamazdı.
Ancak son zamanlarda, avcının ağının, kendi sularına, kendi kalesinin duvarlarına doğru yavaş yavaş yaklaştığını hissetmeye başlamıştı. İstanbul’dan gelen tüccarlar, dervişler, seyyahlar, hepsi aynı şeyleri anlatıyordu: Padişah, artık sarayından çıkmış, ordusunun başında talimlere katılıyor, yeni toplar döktürüyor, kendisine sadık paşaları en stratejik noktalara atıyordu. Babıali’deki eski, yorgun paşaların yerini, hırslı, acımasız ve sadece Padişah’a itaat eden yeni bir nesil alıyordu. Ve bu yeni neslin dilinde, tek bir isim vardı: Hurşid Ahmed Paşa. Sırp isyanını bastıran, Rumeli’deki Ayanları ezen bu adam, şimdi, ordusuyla birlikte, Selanik’te bekliyordu. Neyi bekliyordu? Ali Paşa, bu sorunun cevabını çok iyi biliyordu. O, kendisini bekliyordu.
O gece, Ali Paşa bir kabusla uyandı. Rüyasında, genç Mahmud, bir satranç tahtasının başında oturuyordu. Tahtadaki tüm siyah taşlar devrilmişti. Geriye sadece tek bir siyah şah, yani kendisi kalmıştı. Ve Mahmud, yüzünde soğuk bir gülümsemeyle, beyaz bir piyonu, tahtanın son karesine doğru sürüklüyordu. O piyon, Hurşid’di. Piyon, son kareye ulaştığında, bir vezire dönüşüyor ve ona “Şah ve mat!” diyordu.
Ter içinde uyanan Ali Paşa, o andan itibaren, artık bekleyemeyeceğini anladı. Savunmada kalamazdı. Oyunu, yeniden, kendi kurallarıyla, kendi sahasında oynamak zorundaydı. Karşı saldırıya geçmeliydi.
İlk iş olarak, kendi istihbarat ağını, yani hafiyelerini, İstanbul’a, sarayın kalbine doğru yoğunlaştırdı. Artık sadece genel dedikodularla değil, en mahrem bilgilerle, en gizli planlarla ilgileniyordu. Padişah kiminle görüşüyor, Halet Efendi hangi entrikaları çeviriyor, Divan’da ne konuşuluyor? Her şeyi bilmek zorundaydı. Casuslarına keseler dolusu altın gönderdi. Onlara, saraydaki en küçük memurdan, en güçlü paşanın cariyesine kadar, satın alınabilecek herkesi satın almalarını emretti. Bilgi, güçtü. Ve o, hayatta kalmak için, bu güce her zamankinden daha fazla muhtaçtı.
İkinci olarak, kendi kalesini ve ittifaklarını güçlendirmeye başladı. Yanya Kalesi’nin surlarını, Fransız mühendislerin yardımıyla, en modern top ateşine bile dayanacak şekilde tahkim ettirdi. Hazinesinin kapılarını açarak, Arnavutluk’un dağlarından ve Mora’nın köylerinden, parayla savaşacak binlerce yeni asker topladı. Ama en önemli hamlesi, diplomatik alandaydı. İngiliz ve Fransız konsoloslarıyla görüşmelerini sıklaştırdı. Onlara, Padişah Mahmud’un, Batı’ya karşı gizli bir ittifak arayışında olduğunu, Ruslarla yakınlaştığını fısıldayarak, onu Avrupa’nın gözünde itibarsızlaştırmaya çalıştı. Kendisinin ise, Batı medeniyetinin Balkanlar’daki tek dostu ve koruyucusu olduğunu, eğer kendisine destek olurlarsa, bölgedeki İngiliz ve Fransız ticari çıkarlarını güvence altına alacağını vaat etti. O, Padişah’ı, sadece askeri olarak değil, aynı zamanda uluslararası alanda da yalnızlaştırmaya çalışıyordu.
Ve son olarak, en karanlık ve en tehlikeli kartını oynamaya karar verdi: Yunan isyanı. Yıllardır temas halinde olduğu Filiki Eterya örgütüyle ilişkilerini daha da derinleştirdi. Onlara, Padişah’ın ordusu kendisine saldırdığı anda, Mora’da ve diğer adalarda genel bir isyan başlatmaları için söz verdi. Bu, tam bir intihar kumarıydı. Bir yanda, Padişah’ın ordusu; diğer yanda, ne yapacağı belli olmayan, kontrolsüz bir halk isyanı. Ama Ali Paşa, köşeye sıkışmış bir kurdun cüretine sahipti. Gerekirse, tüm Balkanlar’ı ateşe verirdi, ama o ateşte yanacak son kişinin kendisi olmasını sağlardı.
Artık şüphe dönemi bitmiş, savaş dönemi başlamıştı. Yanya Aslanı, son ve en büyük kavgasına hazırlanıyordu. Ve bu kavganın, sadece kendi kaderini değil, aynı zamanda iki imparatorluğun ve bir ulusun da kaderini belirleyeceğinin farkındaydı.
Casusun Mektubu
İstanbul, Bir Han Odası. Aynı Kış.
Dimitri, Galata’nın arka sokaklarındaki rutubetli bir han odasında, mum ışığının titrek aydınlığında, ince uçlu bir kamış kalemle, şifreli bir mektup yazıyordu. O, Yanya’da zengin bir Rum tüccar olarak biliniyordu. Ama asıl kimliği, Ali Paşa’nın İstanbul’daki en güvendiği casuslarından, onun gözü ve kulağı olmaktı. Ve son haftalarda topladığı bilgiler, efendisinin en karanlık şüphelerini doğrulayacak nitelikteydi.
Mektubunda, Halet Efendi’nin, saraydaki yeni ve en güçlü adam olduğunu anlatıyordu. Bu adam, Padişah’ın kulağına sürekli olarak Ali Paşa’nın ne kadar tehlikeli olduğunu, onun bağımsız bir krallık kurma hayali taşıdığını ve ortadan kaldırılması gerektiğini fısıldıyordu. Dimitri, Halet Efendi’nin, Ali Paşa’nın en büyük oğlu Veli Paşa ile gizli bir yazışma başlattığını, ona, babasına ihanet etmesi karşılığında Yanya Valiliği’ni vaat ettiğini öğrenmişti. Bu, en tehlikeli haberdi. Düşman, artık sadece dışarıda değil, kalenin içinde, ailenin kalbindeydi.
Dimitri, Padişah Mahmud’un da artık eski pısırık çocuk olmadığını yazdı. Onu, bir Cuma selamlığında, atının üzerinde, halkın arasından geçerken görmüştü. Gözlerindeki ifade, bir hükümdarın ifadesiydi; soğuk, kararlı ve acımasız. Saraydaki kaynakları, Padişah’ın, Hurşid Paşa’ya, Sırp meselesini bitirir bitirmez, ordusunu güneye, Yanya üzerine çevirmesi için kesin bir emir verdiğini doğrulamıştı. Savaş, artık bir ihtimal değil, bir kesinlikti. Ve zaman, efendisinin aleyhine işliyordu.
Mektubun sonuna, kendi gözlemlerini ve tavsiyelerini ekledi. “Paşa Hazretleri,” diye yazdı, şifreli bir dille. “İstanbul’daki kurt, artık dişlerini göstermiştir. Ve en tehlikeli yılan, Halet Efendi, onun yanında durmaktadır. Bu oyunda, artık beklemeye zaman yoktur. Ya ilk vuran siz olacaksınız ya da son darbeyi yiyen siz olacaksınız. Mora’daki dostlarımıza, ateşin yakılma vaktinin geldiğini haber vermenin zamanıdır. Balkanlar’da çıkacak büyük bir yangın, İstanbul’daki avcının dikkatini dağıtabilir ve ona kendi sarayında yeni dertler açabilir.”
Mektubu bitirdi, mührünü bastı ve en güvendiği kuryelerinden birine teslim etti. Bu mektubun, Yanya’ya, o karlı dağları ve tehlikeli geçitleri aşarak, zamanında ulaşıp ulaşmayacağını bilmiyordu. Ama görevini yapmıştı. O, bu büyük oyunun küçük bir piyonuydu. Ama bazen, en küçük piyonlar, şahın kaderini belirlerdi.
Örümceğin Tuzağı
Beyoğlu, Halet Efendi’nin Konağı. Aynı Dönem.
Halet Efendi, Ali Paşa’nın İstanbul’daki casus ağının ne kadar etkili olduğunun farkındaydı. Hatta Dimitri’nin kim olduğunu bile biliyordu. Ama onu tutuklatmıyordu. Çünkü Dimitri’nin Yanya’ya gönderdiği bilgiler, tam da Halet Efendi’nin göndermek istediği bilgilerdi. O, Ali Paşa’nın paniğe kapılmasını, korkmasını ve en önemlisi, hata yapmasını istiyordu. Ve en büyük hata, Padişah’a karşı açıkça isyan bayrağını çekmesi olurdu.
O gece, konağında, Ali Paşa’nın büyük oğlu Veli Paşa’dan gelen gizli mektubu okurken, yüzünde memnun bir ifade vardı. Veli, babasının giderek daha paranoid ve tehlikeli hale geldiğini, kendisinin ve kardeşinin can güvenliğinden endişe ettiğini ve Padişah’ın merhametine sığınmaya hazır olduğunu yazıyordu. Bu, mükemmeldi. Halet Efendi, bu mektubu, Padişah’a, planının ne kadar başarılı olduğunun bir kanıtı olarak sunacaktı.
Ancak Halet Efendi’nin asıl oyunu, çok daha karmaşıktı. O, sadece Ali Paşa’yı değil, aynı zamanda Padişah Mahmud’u da bir tuzağın içine çekiyordu. O, Padişah’ı, Ali Paşa gibi güçlü bir figürü ortadan kaldırmak için, kendisine daha fazla yetki ve kaynak vermeye zorluyordu. Ali Paşa sorunu ne kadar büyürse, Halet Efendi’nin saraydaki önemi ve gücü de o kadar artıyordu. Eğer savaş çıkarsa, bu savaşı yönetecek olan siyasi akıl kendisi olacaktı. Savaş kazanılırsa, zaferin en büyük payını o alacaktı.
Ama aklının bir köşesinde, başka bir plan daha vardı. Ya Ali Paşa, beklenenden daha güçlü çıkar ve Padişah’ın ordusunu yenilgiye uğratırsa? Bu, Padişah Mahmud için sonun başlangıcı olurdu. Ve o zaman, Halet Efendi, hızla taraf değiştirerek, Ali Paşa’nın yanında yer alabilir, onun İstanbul’a yürümesine yardımcı olabilir ve yeni düzende, yine en güçlü adam olmayı garantileyebilirdi. O, hiçbir zaman, tüm yumurtalarını aynı sepete koymazdı. O, her zaman, kazananın yanında olacak şekilde, pozisyonunu ayarlardı.
“Demek,” dedi kendi kendine, Veli Paşa’nın ihanet mektubunu okurken. “Aslanın yavruları, babalarını yemeye hazırlanıyor. Ne kadar da dokunaklı.”
Ama o biliyordu ki, bu orman kanunlarının geçerli olduğu dünyada, en tehlikeli avcı, ne en güçlü aslan ne de en kurnaz tilkiydi. En tehlikeli avcı, tüm hayvanları birbirine düşüren ve en sonunda, leşlerin üzerinde ziyafet çeken akbabaydı. Ve Halet Efendi, bu imparatorluğun en büyük akbabası olmaktan gurur duyuyordu.
Konsolosun Endişesi
İngiliz Konsolosluğu, Yanya. Aynı Dönem.
William Martin Leake, konsolosluk binasının penceresinden, kaledeki hummalı faaliyetleri endişeyle izliyordu. Yeni toplar surlara yerleştiriliyor, her gün yüzlerce yeni asker, dağlardan inerek şehre giriyordu. Ali Paşa, açıkça bir savaşa hazırlanıyordu. Ve bu savaş, Britanya’nın Akdeniz’deki çıkarları için hiç de iyi olmayacaktı.
Britanya’nın politikası, zayıf ama bütünlüğünü koruyan bir Osmanlı İmparatorluğu’nun varlığına dayanıyordu. Bu, Rusya’nın sıcak denizlere inmesini engelleyen en önemli tampondu. Ali Paşa gibi, kendi başına buyruk, Napolyon’la, Ruslarla flört eden, bölgedeki istikrarı bozan bir gücün varlığı ise, bu dengeyi tehdit ediyordu. Bu yüzden, Londra’dan gelen talimatlar netti: Ali Paşa’yı desteklemekten kaçınmak, ama aynı zamanda, Padişah’ın aşırı güçlenmesine ve Rusya’ya karşı tek başına bir güç haline gelmesine de izin vermemek. Bu, son derece hassas bir denge politikasıydı.
Leake, Ali Paşa ile yaptığı son görüşmeyi düşündü. Yaşlı adam, ona, Padişah Mahmud’un, gizlice Ruslarla ittifak yaptığını, amacının tüm Avrupalıları Balkanlar’dan atmak olduğunu söylemişti. Bu, açık bir yalandı. Ama Ali Paşa, bu yalanla, İngiltere’yi kendi yanına çekmeye, Padişah’a karşı bir müdahalede bulunmaya kışkırtmaya çalışıyordu.
“Paşam,” demişti Leake, diplomatik bir dille. “Majestelerinin hükümeti, Sultan Mahmud Hazretleri’ni, Osmanlı İmparatorluğu’nun meşru hükümdarı olarak tanımaktadır. Devletinizin iç meselelerine karışmak, bizim haddimiz değildir.”
Ali Paşa’nın gözlerinde, soğuk bir öfke parlamıştı. “Demek öyle, Mösyö Konsolos. Demek, siz İngilizler, o İstanbul’daki çocuğun, bu yaşlı aslanı boğmasına seyirci kalacaksınız. Ama unutmayın, bu aslan ölürse, orman, çakallara ve ayılara kalır. O zaman, sizin ticaret gemileriniz, bu denizlerde rahatça dolaşabilir mi, ondan şüpheliyim.”
Bu, üstü kapalı bir tehditti. Ali Paşa, eğer yalnız bırakılırsa, bölgedeki İngiliz ticaretini baltalamaktan, korsanları desteklemekten çekinmeyeceğini ima ediyordu. Leake, bu tehdidi, Londra’ya göndereceği rapora ekleyecekti.
Ancak Leake’in asıl endişesi, Ali Paşa’nın, Yunan isyancılarla olan ilişkisiydi. Eğer Ali Paşa, Padişah’la savaşa girer ve aynı anda Mora’da büyük bir Yunan isyanı patlak verirse, bu, tüm Balkanlar’ı ve Doğu Akdeniz’i bir yangın yerine çevirebilirdi. Ve bu yangından, en kârlı çıkacak olan, şüphesiz, Rusya’ydı.
Leake, masasına oturdu ve raporunu yazmaya başladı. “Durum kritiktir. Ali Paşa, Padişah’a karşı son kozlarını oynamaya hazırlanıyor. Bu çatışma, kaçınılmaz görünmektedir. Britanya’nın menfaatleri, bu çatışmanın mümkün olduğunca sınırlı kalmasını ve bir genel Balkan yangınına dönüşmemesini gerektirmektedir. Padişah Mahmud’un, Ali Paşa’yı tasfiye etme çabası, uzun vadede bölgede istikrarı sağlayabilir. Bu yüzden, tarafsız kalma politikamız devam etmeli, lakin Sultan’ın merkeziyetçi reformlarına, ölçülü bir diplomatik destek verilmelidir.”
Bu, soğuk ve hesaplı bir jeopolitik analizdi. Bu analizde, Ali Paşa’nın, Rumların, Arnavutların veya Türklerin kaderine yer yoktu. Sadece, Büyük Britanya İmparatorluğu’nun çıkarlarına yer vardı. Ve o çıkarlar, Yanya’daki yaşlı aslanın, artık feda edilmesi gereken bir piyon olduğunu gösteriyordu. Oyun, artık sadece İstanbul ve Yanya arasında değil, Londra, Paris ve St. Petersburg’un da dahil olduğu, devasa bir küresel satranç tahtasında oynanıyordu. Ve Ali Paşa, bu büyük tahtada, giderek daha fazla yalnızlaşıyordu.
Bölüm 9 – Yeni Kılıçlar
Subayın Yemini
Tophane Kışlası, Talim Alanı. Bahar, 1817
Mülazım Yusuf, talim alanının çamurlu zemininde, dimdik bir heykel gibi dururken, göğsü gururla kabarıyordu. Üzerindeki lacivert setre ve beyaz pantolon, eski Yeniçeri kıyafetlerinin bol ve hantal kesiminden ne kadar farklıydı. Bu üniforma, sadece bir bez parçası değildi; yeni bir kimliğin, yeni bir disiplinin ve yeni bir çağın sembolüydü. O ve emrindeki elli nefer, Prusyalı Yüzbaşı von Moltke’nin sert ve metalik sesiyle yankılanan komutlara, tek bir vücut gibi, anında ve kusursuz bir uyumla cevap veriyorlardı: “Haz’rol! Rahat! Tüfek omuza! Nişan al! Ateş!” Komutla birlikte, elli tüfekten çıkan senkronize ateşin gümbürtüsü, Tophane sırtlarında yankılandı ve karşıdaki hedeflerde yeni delikler açtı. Bu, Yeniçerilerin o dağınık, her kafadan bir sesin çıktığı, rastgele ateş talimlerine hiç benzemiyordu. Bu, bir makinenin ritmiydi. Bu, bilimin ve aklın, savaş sanatına uygulanmasıydı.
Yusuf, bu makinenin küçük ama önemli bir dişlisi olmaktan onur duyuyordu. O, Sultan Mahmud’un gizli projesinin, o “yeni kılıçların” ilk neslindendi. Mühendishane’den mezun olduğundan beri, hayatı bu kışlada, bu talim alanında geçiyordu. Fransızca ve Almanca öğrenmiş, Avrupa’dan gelen askeri nizamnameleri, topçuluk ve istihkâm kitaplarını adeta ezberlemişti. Onun için vatan sevgisi, sadece hamasi nutuklar atmak veya geçmişin şanlı zaferleriyle övünmek değildi. Vatan sevgisi, çalışmak, öğrenmek, disiplinli olmak ve devleti, bu içinde yüzdüğü cehalet ve yozlaşma batağından kurtaracak olan o modern orduyu yaratmaktı. Ve bu kutlu davanın lideri, bizzat Padişah’ın kendisiydi.
Sultan Mahmud, sık sık, geceleri, en güvendiği birkaç adamıyla birlikte, gizlice kışlalarını ziyaret etmeye devam ediyordu. Bu ziyaretler, Yusuf ve arkadaşları için en büyük moral kaynağıydı. Padişah, onlarla bir hükümdarın kibriyle değil, bir başkomutanın merakıyla, bir öğretmenin ilgisiyle konuşuyordu. Yeni silahları inceliyor, talim metotları hakkında sorular soruyor, en genç subayların bile fikirlerini dinliyordu. Bir keresinde, Yusuf’a, yeni bir süngünün, tüfeğin namlusuna daha hızlı takılmasını sağlayacak bir mekanizma üzerine düşündüğü bir taslağı göstermişti. O an, Yusuf, bu adamın sadece bir padişah değil, aynı zamanda bir asker, bir mühendis olduğunu anlamıştı. O, devleti, sadece saraydan yönetmekle yetinmiyor, onu, en küçük vidasına kadar, kendi elleriyle, yeniden inşa ediyordu.
Ancak bu gizli inşa süreci, büyük bir tehlikeyi de beraberinde getiriyordu. Onların kışlası, Tophane sırtlarında, adeta bir adacık gibiydi. Şehrin geri kalanı, hala, Yeniçerilerin kontrolündeydi. Yusuf, çarşıya çıktığında, onların küçümseyen, alaycı ve zaman zaman tehditkâr bakışlarıyla karşılaşıyordu. Onlara “Frenk mukallidi” (Batı taklitçisi), “gavur uşağı” diyorlardı. Birkaç kez, yoldaşları, Yeniçeri gruplarının sözlü ve fiziki tacizine uğramıştı. Halil Ağa gibi ocak ileri gelenleri, onların bu “oyunlarının” farkındaydı ve bu yeni gücün büyümesinden son derece rahatsızdılar. Yusuf biliyordu ki, Padişah, doğru anı, yani onları ezebilecek kadar güçlendiği o kritik anı bekliyordu. O güne kadar, sessiz kalmak, provokasyonlara gelmemek ve her zamankinden daha çok çalışmak zorundaydılar.
O akşam, Yusuf, koğuşundaki ahşap sandığını açtı. İçinden, annesinin köyden gönderdiği kuru incirlerin altına sakladığı, yıpranmış bir kitap çıkardı. Bu, Montesquieu’nün “Kanunların Ruhu Üzerine” adlı eserinin, Paris’ten gizlice getirttiği bir Fransızca baskısıydı. Kitabın sayfalarında, cumhuriyetten, kuvvetler ayrılığından, despotizmin doğasından bahsediliyordu. Bu fikirler, o kadar yeni, o kadar sarsıcıydı ki, Yusuf’un zihninde yeni kapılar açıyordu. O ve onun gibi birkaç yakın arkadaşı, geceleri, gizlice bir araya gelip, bu yasaklı kitapları okuyor, tartışıyorlardı. Onlar, sadece Padişah’ın sadık askerleri olmak istemiyorlardı. Onlar, aynı zamanda, bu devleti, sadece askeri olarak değil, fikri olarak da kurtaracak olan yeni bir aydın sınıfının ilk üyeleri olmak istiyorlardı. Padişah, onlara, Batı’nın kılıcını vermişti. Ama onlar, o kılıcın yanında, Batı’nın aklını da istiyorlardı. Bu, tehlikeli bir arayıştı. Çünkü akıl, bir kez serbest kaldığında, en mutlak otoriteyi bile sorgulamaya başlardı. Yusuf, şimdilik, bu düşünceleri kalbinin en derinlerine gömdü. Onun ilk ve tek yemini, Padişah’ına ve onun kurduğu bu yeni orduyaydı. O, bu ordunun bir neferiydi. O, devletin yeni kılıcıydı. Ve o kılıç, çok yakında, en büyük düşmanların üzerine inmek için kınından sıyrılacaktı.
Padişahın Sabrı
Topkapı Sarayı, Has Oda. Aynı Dönem.
Sultan Mahmud, Has Oda’sındaki masasında, önündeki iki farklı raporu karşılaştırıyordu. Birincisi, Halet Efendi’nin sunduğu, entrikalarla, imalarla ve kişisel yorumlarla dolu, ağdalı bir dille yazılmış siyasi bir rapordu. İkincisi ise, Tophane Kışlası’ndaki genç ve zeki Mülazım Yusuf’tan, Bostancıbaşı aracılığıyla gizlice aldığı, rakamlarla, teknik detaylarla ve somut gözlemlerle dolu, askeri bir rapordu. Mahmud, ikinci raporu okurken, yüzünde nadiren görülen bir memnuniyet ifadesi belirdi. İşte onun geleceği, bu ikinci tür adamlardaydı. Akılla, bilimle, liyakatle iş yapan, sadakati kişilere değil, devlete ve onun modernleşme idealine olan yeni bir nesil…
Bu yeni orduyu, bu “yeni kılıçları” yaratmak, onun on yıllık saltanatının en büyük ve en gizli projesiydi. Amcası Selim’in hatasına düşmemiş, Nizam-ı Cedid gibi, adıyla sanıyla, herkesin gözü önünde yeni bir ordu kurmamıştı. O, bir cerrahın titizliğiyle, mevcut sistemin içindeki sağlıklı hücreleri (Topçu, Humbaracı, Lağımcı Ocakları) bulmuş, onları gizlice beslemiş, güçlendirmiş ve kanserli hücre olan Yeniçeri Ocağı’na karşı bir panzehir olarak hazırlamıştı. Bu süreçte, Avrupa’dan, özellikle de Napolyon sonrası Fransa’dan ve Prusya’dan onlarca subay ve mühendisi, yüksek maaşlarla İstanbul’a getirtmişti. Onlar, sadece teknik bilgi değil, aynı zamanda yeni bir askeri ruh, bir disiplin ve itaat kültürü de ithal ediyorlardı.
Mahmud, bu projeyi, en yakın danışmanı olan Halet Efendi’den bile büyük ölçüde saklıyordu. Halet, bu yeni birliklerin farkındaydı, lakin onların asıl amacını ve potansiyelini tam olarak kavrayamıyordu. O, bu birlikleri, Ayanlara veya dış düşmanlara karşı kullanılacak basit birer askeri güç olarak görüyordu. Oysa Mahmud için, bu ordu, sadece bir savaş aracı değil, aynı zamanda, eski düzenin kalbine, yani Yeniçeri Ocağı’na saplanacak olan nihai hançerdi. Bu yüzden, bu gücü, zamanı gelene kadar, büyük bir sabırla ve gizlilikle büyütüyordu. Onları, henüz büyük savaşlara sokmuyor, enerjilerini ve morallerini tüketmiyordu. Onları, en son ve en büyük ava saklıyordu.
Ancak bu sabır, her geçen gün daha da zorlaşıyordu. Yeniçerilerin küstahlığı, bitmek bilmeyen talepleri ve şehirdeki zorbalıkları, Mahmud’un içindeki öfkeyi körüklüyordu. Halil Ağa gibi adamların, sadrazamları ve vezirleri nasıl parmağında oynattığını, devletin hazinesini nasıl bir sülük gibi emdiklerini biliyordu. Bazen, o an, hemen, yeni ordusuna emir verip, o yozlaşmış kışlaları yerle bir etme arzusuyla yanıp tutuşuyordu. Ama sonra, amcasının aceleci sonunu hatırlıyor ve kendini frenliyordu. Henüz değil. Henüz yeterince güçlü değildi. Yeniçerilerin, hala, şehirde, halk arasında ve Ulema nezdinde büyük bir desteği vardı. Onlara karşı girişilecek zamansız bir hamle, bir iç savaşa ve kendi sonuna yol açabilirdi. Önce, Ayanlar sorununu tamamen çözmeli, taşrayı tamamen kontrol altına almalıydı. Ardından, Yeniçerileri, halkın gözünde tamamen itibarsızlaştıracak, onları, “din ve devlet düşmanı” olarak gösterecek bir bahane, bir fırsat yaratmalıydı. Ve en sonunda, o büyük darbeyi indirmeliydi.
O, bir avcıydı. Ve iyi bir avcı, avının üzerine atlamak için en doğru anı, avının en zayıf ve en hazırlıksız olduğu o tek ve mükemmel anı sabırla beklerdi. O, bekleyecekti. Yıllar sürecek olsa bile, bekleyecekti. Masasının üzerindeki raporlara geri döndü. Bir sonraki hedef, Rumeli’deki son büyük Ayanlardan biriydi. Onu da, diğerleri gibi, bir komşusunun hırsını kullanarak, bir fermanın zehirli mürekkebiyle ortadan kaldıracaktı. Her düşen Ayan, onun son hedefine bir adım daha yaklaşması demekti. Satranç oyunu, yavaş ama kararlı bir şekilde, onun lehine ilerliyordu.
Eğitmenin Notları
Tophane, Bir Konak. Aynı Dönem.
Albay de Saint-Rémy, eski bir Napolyon topçusuydu. Waterloo’da, o çamurlu tarlada, imparatorunun son yenilgisine tanıklık ettikten sonra, hayatı, pek çok sürgün asker gibi, onu, Osmanlı Sultanı’nın hizmetine, bu gizemli ve karmaşık şehre atmıştı. Görevi, Padişah’ın yeni kurduğu topçu birliklerini, Fransız ordusunun metotlarına göre eğitmekti.
O, Türkleri, Doğu’nun tembel, disiplinsiz ve fatalist savaşçıları olarak tanımıştı. Ama bu yeni kışlalarda, Tophane’de ve Humbarahane’de gördükleri, onu şaşırtmıştı. Özellikle Yusuf gibi genç subaylar, inanılmaz bir öğrenme açlığı içindeydiler. Matematikten, balistikten, istihkâmdan anlıyor, Avrupa’daki askeri gelişmeleri şaşırtıcı bir ilgiyle takip ediyorlardı. Bu gençlerde, imparatorluklarını kurtarmak için her şeyi öğrenmeye hazır, ateşli bir vatanseverlik görüyordu. Bu, ona, kendi gençliğini, Fransız Devrimi’nin ilk günlerindeki o idealist coşkuyu hatırlatıyordu.
Ancak Albay, aynı zamanda, bu projenin ne kadar kırılgan ve tehlikelerle dolu olduğunun da farkındaydı. Bu yeni ordu, adeta bir düşman okyanusunun ortasındaki küçük bir adaydı. Şehrin asıl hakimi olan Yeniçeriler, onlardan nefret ediyor ve her fırsatta onlarla alay ediyorlardı. Albay, birkaç kez, öğrencilerinin, çarşıda, bu kaba saba güruh tarafından taciz edildiğine şahit olmuştu. Bu durum, her an, kontrolsüz bir çatışmaya, bir kıvılcımın koca bir yangına dönüşmesine neden olabilirdi.
En büyük endişesi ise, Padişah’ın kendisiydi. Sultan Mahmud, son derece zeki ve reformlara açık bir hükümdardı. Albay, onunla birkaç kez özel olarak görüşmüş ve askeri konulardaki derin bilgisine hayran kalmıştı. Ancak Padişah, aynı zamanda, son derece otokratik ve güvensiz bir karaktere sahipti. O, bu orduyu, sadece devleti modernize etmek için değil, aynı zamanda kendi mutlak iktidarını tesis etmek için bir araç olarak görüyordu. Albay, Paris’teki dostlarına yazdığı bir mektupta, durumu şöyle özetlemişti:
“Buradaki Sultan, bir Rus Çarı’nın mutlakiyetçi ruhuyla, bir Fransız Jakoben’inin devrimci ateşini birleştirmiş gibi. Amacı, sadece bir ordu değil, aynı zamanda yeni bir devlet, yeni bir toplum yaratmak. Eğer başarılı olursa, bu ‘Doğu’nun hasta adamı’, yeniden, Avrupa için hesaba katılması gereken bir güce dönüşebilir. Ama bu süreç, son derece kanlı olacak. Çünkü bu yeni düzeni kurmak için, önce eski düzenin tamamını, köküne kadar yıkmak zorunda. Ve bu yıkım, korkarım ki, bu güzel şehri bir yangın yerine çevirecek.”
Albay, o gece, öğrencilerine, bir kalenin kuşatılması sırasında, lağım kazarak surları içeriden nasıl patlatacaklarını anlatıyordu. Ve o an, Padişah’ın da aslında tam olarak bunu yaptığını fark etti. O, sessizce, Osmanlı toplumunun surlarının altına tüneller kazıyor, barut fıçılarını yerleştiriyordu. Ve o tünelleri kazanlar, bizzat kendisinin eğittiği bu genç ve idealist subaylardı. Fitili ne zaman ateşleyeceğini ise, sadece Sultan biliyordu.
Ağanın Körlüğü
Etmeydanı, Yeniçeri Kışlası. Aynı Dönem.
Halil Ağa, son zamanlarda artan söylentilerden rahatsızdı. Padişah’ın yeni oyuncakları, o Tophane’deki süslü askerleri, giderek daha fazla göze batmaya başlamıştı. Adamları, onların, kışlalarında, hiç durmadan talim yaptıklarını, geceleri bile projektörler (ışıldaklar) altında atış talimleri düzenlediklerini anlatıyorlardı. Bu, normal değildi. Bu, bir hazırlıktı. Ama neyin hazırlığı?
Halil Ağa, ocağın en yaşlı ve en tecrübeli komutanlarından oluşan bir divan topladı. Endişelerini onlarla paylaştı.
“Ağalar,” dedi. “Bu çocuk padişah, haddini aşmaya başladı. Amcasının yolundan gidiyor. Bize karşı, gizlice, yeni bir ordu hazırlıyor. Bu gidişe bir son vermenin vakti gelmedi mi?”
Odadaki ağaların bir kısmı, ona hak verdi. Ama yaşlı ve daha temkinli olanlar, onu sakinleştirmeye çalıştılar.
“Dur bakalım, Halil Ağa,” dedi yaşlı bir aşçıbaşı. “Vesveseye kapılma. Onlar, bir avuç talimli çocuk. Biz ise, dört yüz yıllık koca bir çınarız. Onların gücü, bizim gölgemizde bir ot bile yeşertmeye yetmez. Padişah, onları, olsa olsa, o dağlardaki Ayanlara veya Sırp gavuruna karşı kullanmak için hazırlıyordur. Bize karşı dönmeye cesaret edemez. O, Alemdar’ın sonunu unutmamıştır.”
Bu görüş, divanın çoğunluğu tarafından kabul gördü. Yeniçerilerin kibri, kendi güçlerine olan sarsılmaz inançları, gözlerini kör ediyordu. Onlar, Tophane’deki o birkaç bin askeri, gerçek bir tehdit olarak görmeyi reddediyorlardı. Onlar için asıl düşman, her zaman olduğu gibi, imtiyazlarını ellerinden almaya çalışan vezirler, paşalardı. Padişah ise, sadece, o vezirleri kontrol etmek için kullandıkları bir araçtı.
Halil Ağa, bu cevaplardan tam olarak tatmin olmamıştı. İçindeki şüphe kurdu, hala kemiriyordu. Ama o da, ocağın genel havasına karşı çıkmaya cesaret edemedi. Belki de yaşlıların bir bildiği vardı. Belki de gerçekten, boşuna endişeleniyordu.
“Peki,” dedi. “Şimdilik bekleyelim. Ama gözümüz üzerlerinde olsun. En küçük bir yanlış hareketlerinde, o yeni kışlalarını, başlarına yıkarız.”
Divan dağıldı. Halil Ağa, kahvehanesine, kendi küçük krallığına geri döndü. Orada, haraçlarını topluyor, adamlarına emirler yağdırıyor ve kendini, hala, bu şehrin ve bu imparatorluğun en güçlü adamı olarak hissediyordu. Oysa bilmediği şey, kendisinin ve temsil ettiği o köhne düzenin, artık, tarihin ölüm fermanı imzalanmış bir mahkûmu olduğuydu. Ve cellat, saraydaki o sessiz çocuk, elindeki baltayı, sabırla, doğru an için biliyordu. Paslı kılıçlar, yeni ve keskin olanların karşısında duramazdı. Ama bu gerçeği anlamak için, önce, o kılıçların kanla ıslanması gerekecekti.
Bölüm 10 – Açık Meydan Okuma
Aslanın Kükremesi
Yanya Kalesi, Paşa Sarayı. Güz, 1818
Tepedelenli Ali Paşa, artık sabrının sonuna gelmişti. Yıllardır Balkanlar’ın bu vahşi coğrafyasında, bir orman kanunuyla hüküm sürmüştü: Vur ya da vurul. Bekleyen, tereddüt eden, zayıflık gösteren, her zaman av olurdu. Ve o, hayatı boyunca avcı olmuştu. Ama şimdi, İstanbul’daki o sessiz ve sabırlı çocuk, onu, bir av gibi, yavaş yavaş, etrafına ağlar örerek tuzağa çekmeye çalışıyordu. Komşusu olan Ayanlar bir bir düşürülmüş, yerine Padişah’ın sadık paşaları atanmıştı. Ticaret yolları üzerinde yeni gümrükler kuruluyor, onun en önemli gelir kaynakları kesilmeye çalışılıyordu. İstanbul’daki casusları, Halet Efendi denilen o zehirli yılanın, kendi oğullarını bile ona karşı kışkırttığını, Padişah’a her gün yeni iftiralar sunduğunu rapor ediyordu. Beklemek, ölümdü. Savunmada kalmak, intihardı. Oyunun kurallarını yeniden belirlemenin, satranç tahtasını devirip, kılıçların konuşacağı o eski ve bildik oyuna geri dönmenin vakti gelmişti. Yanya Aslanı, sessizliğini bozacak ve İstanbul’un sağır duvarlarını titretecek bir kükremeyle, açıkça meydan okuyacaktı.
Planı, cüretkâr ve basitti. Düşmanını, en güvendiği kalesinde, kendi evinde vuracaktı. Hedefi, İstanbul’daki en büyük düşmanı, ona karşı kurulan tüm komploların beyni olarak gördüğü bir isimdi: Padişah’ın gözdesi, eski bir rakibi olan Gaskonyalı Paşo Bey. Ali Paşa, Paşo Bey’in, Halet Efendi ile birlikte, kendi kellesini Padişah’a sunmak için planlar yaptığını biliyordu. Onu ortadan kaldırmak, sadece bir intikam olmayacak, aynı zamanda İstanbul’daki o entrika dehlizlerine, Yanya Aslanı’nın pençesinin ne kadar uzağa uzanabileceğini gösteren kanlı bir mesaj olacaktı.
Bu tehlikeli görev için, en güvendiği, en gözü kara Arnavut fedailerinden oluşan bir grup seçti. Başlarına da, zekasına ve acımasızlığına güvendiği Tahir Abbas’ı getirdi. Onları, divanhanesine çağırdığında, planını soğukkanlılıkla anlattı.
“Tüccar kılığında İstanbul’a gideceksiniz,” dedi, sesi sakin ama keskindi. “O Gaskonyalı köpeğin her adımını izleyeceksiniz. En zayıf anını, en korumasız olduğu bir geceyi kollayacaksınız. Sarayında, yatağında, nerede olursa olsun… Onu bulup, cezasını vereceksiniz. Bu, sadece bir adamın ölümü değil, bir uyanış olacak. İstanbul’daki o gafil paşalar, o korkak vezirler, Yanya’nın adaletinden kimsenin kaçamayacağını anlayacaklar.”
Fedailer, “Emrin başımız üstünedir, Paşa Hazretleri!” diyerek, ölümüne bir sadakatle yemin ettiler.
Ali Paşa, bu hamlenin risklerinin farkındaydı. Eğer suikast başarılı olursa, bu, Padişah’a karşı açık bir savaş ilanı anlamına gelecekti. Ama zaten o savaş kaçınılmazdı. Başarılı bir suikast, İstanbul’da bir kaos yaratabilir, Padişah’ın otoritesini sarsabilir ve ona karşı olan diğer gizli muhalifleri cesaretlendirebilirdi. Eğer girişim başarısız olursa… Ali Paşa, o ihtimali düşünmek istemiyordu. Ama o, hayatı boyunca hep en kötüye hazırlanmıştı. Eğer başarısız olursa, bu, Padişah’ın eline, ona saldırmak için aradığı o meşru bahaneyi verecekti. Ama bu bile, belirsizlik içinde beklemekten daha iyiydi. En azından, düşmanını açıkça karşısına alacak, kartların yeniden dağıtılmasını sağlayacaktı. O, bir kumarbazdı. Ve şimdi, tüm servetini, tüm hayatını, bu tek ve kanlı zar atışına yatırıyordu.
Fedailer yola çıktıktan sonraki haftalar, Ali Paşa için bir sinir harbiydi. Her gün İstanbul’dan gelecek haberi bekliyordu. Geceleri uyuyamıyor, kalesinin burçlarında, ay ışığının aydınlattığı göle bakarak, geleceği görmeye çalışıyordu. Oğulları, onun bu gergin ve karamsar halinden endişe ediyor, onu bu tehlikeli oyundan vazgeçirmeye çalışıyorlardı.
“Baba,” dedi Veli Paşa bir akşam. “Bu yaptığın delilik. Padişah’ın gücünü küçümsüyorsun. Bu hamlen, hepimizin sonunu getirebilir.”
Ali Paşa, oğluna, yorgun ama hala ateş dolu gözlerle baktı. “Benim hayatım, delilik dediğin o ince çizginin üzerinde yürümekle geçti, oğul. Korkaklar, her zaman güvenli yolları seçer ve birer köle olarak ölürler. Cesurlar ise, tehlikeli patikalara girer ve ya bir kral olurlar ya da onurlu bir şekilde can verirler. Ben, bir köle olmayı asla seçmedim.”
O, kararını vermişti. Artık geri dönüş yoktu. İstanbul’dan gelecek olan o haber, ya onun yeniden Balkanlar’ın tek hakimi olduğunu ilan edecek ya da üzerine inecek olan o büyük fırtınanın ilk şimşeği olacaktı.
Padişahın Fırsatı
Topkapı Sarayı, Has Oda. Kış Başı, 1818
O sabah, Sultan Mahmud, Has Oda’sında, Bostancıbaşı’nın getirdiği acil bir raporu okurken, yıllardır beklediği o anın geldiğini hissetti. Yüzünde, soğuk bir tatmin ifadesi belirdi. Tepedelenli Ali Paşa, o yaşlı ve kurnaz tilki, en sonunda, sabırsızlığına ve kibrine yenik düşerek, o ölümcül hatayı yapmıştı. Tuzağa düşmüştü. Daha doğrusu, kendi kurduğu tuzağın içine, kendi ayaklarıyla yürümüştü.
Rapor, kısaydı ama her kelimesi birer dinamit fitili gibiydi. Ali Paşa’nın İstanbul’a gönderdiği Arnavut fedailer, Paşo Bey’in Beyoğlu’ndaki konağına gece yarısı bir baskın düzenlemişlerdi. Ancak Paşo Bey, saraydaki bir muhbir sayesinde (ki o muhbir aslında bizzat Mahmud’un adamıydı), baskından son anda haberdar olmuş ve konağı terk etmişti. Fedailer, boş bir konakla karşılaşmış, çıkan arbedede birkaç muhafızı öldürdükten sonra, yakalanmadan kaçmayı başarmışlardı. Ama arkalarında, kimliklerini ve kimin emriyle geldiklerini açıkça belli eden izler bırakmışlardı.
Bu, Mahmud’un aradığı, hayal ettiği mükemmel bahaneydi. Ali Paşa, sadece bir rakip veya isyankâr bir Ayan değil, artık, Padişah’ın başkentinde, onun vezirine suikast düzenlemeye cüret eden, devletin kalbine hançer sokmaya çalışan bir teröristti. Bu, Padişah’ın şahsına, Halife’nin makamına ve Devlet-i Aliyye’nin onuruna yapılmış, affedilmez bir saldırıydı. Artık, ona karşı yürütülecek olan bir savaş, sadece bir iç mesele değil, aynı zamanda kutsal bir görev, bir cihad olacaktı.
Mahmud, derhal Divan-ı Hümayun’u olağanüstü toplantıya çağırdı. Toplantı başladığında, o, artık o eski sessiz ve çekingen padişah değildi. Ayağa kalktı, elindeki raporu sallayarak, gür ve öfkeli bir sesle konuştu. Sesi, o kadim kubbenin altında, daha önce hiç duyulmamış bir kudretle yankılandı.
“Paşalarım, Ağalarım, Efendilerim! Görün ve işitin! O Yanya’daki Arnavut eşkıyası, o nankör ve hain Ali, haddini o kadar aşmıştır ki, artık kendi sancağında isyan etmekle kalmayıp, benim başkentimde, benim vezirimin canına kastetmeye cüret etmiştir! Bu, sadece Paşo Bey’in şahsına değil, benim şahsıma, benim tacıma ve tahtıma, bu devletin onuruna ve şerefine yapılmış alçakça bir saldırıdır!”
Salonda ölümcül bir sessizlik oldu. Vezirler, paşalar, hayatlarında ilk kez, bu genç padişahın gözlerindeki o ateşli ve acımasız iradeyle yüzleşiyorlardı.
“Bu ihanetin affı olmaz!” diye kükredi Mahmud. “Bu alçaklığın bedeli, ancak ve ancak kanla ödenir! Divan’dan talebim şudur: Tepedelenli Ali, bugünden tezi yok, tüm unvanlarından, tüm rütbelerinden ve tüm mallarından azledilmiştir! O, artık bir Paşa değil, kanı ve malı devlete helal olan bir asi, bir eşkıyabaşıdır! Hakkında, ‘katli vaciptir’ fermanı yazıla! Ve bu fermanın gereğini yerine getirmek üzere, en kahraman komutanımız Hurşid Ahmed Paşa, Rumeli Orduları Serdarı olarak tayin edile! Bu mesele, o hainin kesik başı, bu sarayın kapısına asılana kadar kapanmayacaktır! Sözü olan var mıdır?”
Kimsenin sözü yoktu. Olması da mümkün değildi. Padişah, sadece bir karar bildirmiyor, aynı zamanda, bu karara karşı çıkacak olan herkesi de potansiyel bir hain olarak ilan ediyordu. Halet Efendi bile, Padişah’ın bu beklenmedik ve ezici güç gösterisi karşısında bir an için şaşırmış, ama sonra hızla kendini toplayarak, ilk öne atılan ve Padişah’ın kararını en ateşli şekilde destekleyen kişi olmuştu.
“Padişahım, çok yaşa!” diye bağırdı. “Verdiğiniz karar, devletimizin bekası için en doğru karardır! O hainin kökü kazınmalıdır!”
Diğer vezirler de, bir koro halinde, ona katıldılar.
Ferman, o gün, Şeyhülislam’ın da fetvasıyla birlikte yazıldı ve mühürlendi. Mahmud, fermanın altına tuğrasını çekerken, on yıllık sabrının ve stratejisinin, en sonunda meyvesini verdiğini biliyordu. Ali Paşa, kendi kibriyle, kendi kalesinin anahtarlarını, bizzat Padişah’ın eline teslim etmişti. Artık savaş meşruydu. Artık ordu, tereddütsüz bir şekilde, onun arkasında birleşecekti. Diğer Ayanlar, Padişah’ın gazabından korkarak, Ali Paşa’ya yardım etmeye cesaret edemeyeceklerdi. Hatta bazıları, Padişah’ın gözüne girmek için, ona karşı savaşmak isteyeceklerdi. Oyun, bitmişti. Geriye sadece, mat edilecek olan şahın, son ve umutsuz çırpınışları kalmıştı. Mahmud, o çırpınışları, büyük bir soğukkanlılıkla izleyecekti.
Örümceğin Hesabı
Beyoğlu, Halet Efendi’nin Konağı. Aynı Günler.
Halet Efendi, Padişah’ın Divan’daki o ezici performansını, hem bir hayranlık hem de bir endişeyle izlemişti. O sessiz çocuk, bir gecede, bir aslana dönüşmüştü. Bu, bir yandan iyiydi. Padişah’ın bu kararlılığı, Ali Paşa’nın sonunu getirecek ve Halet Efendi’nin en büyük rakibini ortadan kaldıracaktı. Bu savaşın siyasi ve mali yönetimini, yine kendisi üstlenecekti. Bu da, onun gücünü ve servetini daha da artıracaktı.
Ancak diğer yandan, bu yeni ve güçlü Mahmud, Halet Efendi’nin kontrolünden çıkmaya başlamıştı. Artık onun fısıltılarına, onun entrikalarına ihtiyacı yok gibiydi. Kendi kararlarını kendi alıyor, kendi planlarını kendi yapıyordu. Bu, Halet Efendi için, uzun vadede tehlikeli bir gelişmeydi. Eğer Padişah, Ali Paşa’yı yendikten sonra, bu yeni kazandığı mutlak güçle, kendisine, yani devletin içindeki o ikinci büyük güç odağına dönerse ne olacaktı? Bu düşünce, Halet Efendi’yi rahatsız ediyordu.
Bu yüzden, o da, kendi oyununu, yeni duruma göre yeniden kurmaya karar verdi. Bir yandan, Padişah’ın en sadık ve en ateşli destekçisi rolünü oynayarak, Ali Paşa’ya karşı yürütülecek olan savaşın tüm hazırlıklarını yönetecekti. Hurşid Paşa’ya gönderilecek olan mali ve lojistik desteği organize edecek, Padişah’ın gözündeki yerini sağlamlaştıracaktı.
Ama diğer yandan, gizli kanallarla, Ali Paşa’nın oğullarıyla olan temasını sürdürecekti. Onlara, babalarının bu çılgınlığının bedelini ödemek zorunda olmadıklarını, eğer savaş sırasında Padişah’ın ordusuna yardım ederlerse, affedileceklerini ve babalarının topraklarının bir kısmının kendilerine verileceğini fısıldayacaktı. Bu, savaşı hızlandıracak ve zaferi garantileyecekti.
Ve en önemlisi, Padişah’ın bu yeni gücüne karşı, kendi denge mekanizmalarını kurmaya devam edecekti. Yeniçeri Ocağı ile olan ittifakını daha da güçlendirecek, onların ağalarına cömert hediyeler ve vaatlerle yaklaşacaktı. Ulema’yı, Padişah’ın “aşırı Batıcı” eğilimlerine karşı uyaracak, onları kendi yanına çekecekti. O, Padişah’ın, Ali Paşa’yı yok ettikten sonra, bir sonraki hedefinin Yeniçeriler ve geleneksel düzen olacağını seziyordu. Ve o, bu kavgada, kazanan tarafta olmak için, şimdiden pozisyonunu alıyordu.
Halet Efendi, bir örümcek gibiydi. Bir ağın ipleri koptuğunda, o, paniğe kapılmaz, hemen, daha karmaşık ve daha güçlü yeni bir ağ örmeye başlardı. İstanbul’daki bu iktidar oyunu, bir kişinin zaferiyle bitmeyecekti. Bu, sürekli değişen ittifakların ve ihanetlerin olduğu, sonsuz bir savaştı. Ve Halet Efendi, bu savaşta hayatta kalmanın üstadıydı.
Kurbanın Meydan Okuması
Paşo Bey’in Konağı, Beyoğlu. Suikast Gecesi.
Paşo Bey, o gece, konağının selamlığında, birkaç yakın dostuyla sohbet ederken, içini bir huzursuzluk kaplamıştı. O, Ali Paşa’nın nefretini üzerine çektiğini biliyordu. Ama o yaşlı kurdun, pençesini İstanbul’un kalbine kadar uzatmaya cüret edeceğini hiç düşünmemişti. Saraydaki sadık bir dostundan, o öğleden sonra, “Bu gece evinde kalma, tehlikedesin” diyen, şifreli bir not almıştı. O, bu uyarıyı ciddiye almıştı. Ailesini, Boğaz’daki bir yalıya göndermiş, kendisi ise, birkaç sadık muhafızıyla birlikte, tetikte bekliyordu.
Gece yarısını biraz geçe, sokaktan gelen boğuk sesler ve ardından konağın arka kapısının kırılma sesiyle, alarm verilmişti. Paşo Bey ve adamları, silahlarına sarıldılar. İçeri dalan, Arnavut aksanıyla küfürler savuran, gözleri dönmüş on kadar fedaiyle, konağın dar koridorlarında, kanlı bir boğuşma başladı. Paşo Bey’in muhafızları, cesurca dövüştüler. Ama saldırganlar, profesyonel katillerdi. Birkaç dakika içinde, muhafızların çoğu yerde kanlar içinde yatıyordu.
Paşo Bey, son bir umutla, odasının gizli bir bölmesinden, bahçeye açılan bir geçide doğru koştu. Arkasından gelen kurşunlar, duvarlardaki çinileri parçalıyordu. Kendini karanlık bahçeye attığında, bir kurşun, omzunu sıyırdı. Acıyla inledi, ama durmadı. Koştu, koştu, koştu… Arka duvarı tırmanıp, komşu bir konağın bahçesine atladığında, hayatını kurtardığını biliyordu.
Ertesi sabah, Zaptiye geldiğinde, konak, bir mezbahayı andırıyordu. Her yerde kan ve cesetler vardı. Ama Paşo Bey hayattaydı. Ve onun hayatta kalması, Ali Paşa’nın en büyük hatasıydı. Çünkü o, artık, sadece bir paşa değil, aynı zamanda, Padişah’ın, Ali Paşa’ya karşı yürüteceği kutsal savaşın yaşayan bir kanıtı, bir şehit adayıydı. O, Divan’a, kanlı gömleğiyle gidecek ve Ali Paşa’nın vahşetini, en canlı şekilde anlatacaktı.
Paşo Bey, yaralı omzunu tutarken, acı içinde gülümsedi. Ali Paşa, onu öldürmeye çalışarak, aslında, ona, hayatının en büyük siyasi gücünü hediye etmişti. O, bu suikast girişiminin kurbanıydı. Ama aynı zamanda, bu girişimin yaratacağı siyasi fırtınanın da en büyük kazananı olacaktı. Bu, İstanbul’un acımasız oyunuydu. Bazen, ölmekten kıl payı kurtulmak, en büyük zaferdi.
Bölüm 11 – Fırtına Öncesi
Padişahın Emri
Topkapı Sarayı, Arz Odası. Bahar, 1819
Sultan II. Mahmud, Arz Odası’nın sessiz ve görkemli atmosferinde, karşısında saygıyla eğilmiş duran Hurşid Ahmed Paşa’ya bakarken, on yıllık sabrının ve stratejisinin nihai anına geldiğini hissediyordu. Artık söz bitmiş, kılıçların konuşma vakti gelmişti. Ali Paşa’nın İstanbul’daki o cüretkâr suikast girişimi, ona, bu savaşı başlatmak için aradığı o mükemmel, o sorgulanamaz meşruiyeti vermişti. Artık bu, sadece bir padişahın isyankâr bir valisine karşı mücadelesi değil, aynı zamanda, Halife’nin, din ve devlet düşmanı bir eşkıyaya karşı açtığı kutsal bir cihaddı. Ve bu cihadın komutanı, bu serdar-ı ekremi, karşısında duran bu hırslı ve sadık adam olacaktı.
Mahmud, Hurşid Paşa’yı dikkatle seçmişti. O, ne eski okulun yorgun ve temkinli paşalarına benziyordu ne de Halet Efendi gibi saray entrikalarıyla iş gören bir bürokrattı. Hurşid, savaş meydanlarında yetişmiş, Sırp isyanını kanla bastırarak acımasızlığını ve yeteneğini kanıtlamış, en önemlisi, Ayanlardan ve onların temsil ettiği o feodal düzenden nefret eden bir askerdi. O, Padişah’ın merkezi otoritesinin, imparatorluğun tek ve mutlak gücü olması gerektiğine yürekten inanıyordu. Bu yüzden, o, sadece bir komutan değil, aynı zamanda Padişah’ın iradesinin ve vizyonunun Rumeli’deki tecellisi olacaktı.
“Paşam,” dedi Mahmud, sesi sakin ama çelik gibiydi. “Vazifen ağırdır, lakin şerefi ondan da büyüktür. Sana, sadece Yanya’daki o hainin kellesini değil, aynı zamanda Rumeli’de, benim sancağımdan başka dalgalanan ne kadar sancak, benim irademden başka hükmeden ne kadar irade varsa, hepsini ortadan kaldırma görevini veriyorum.”
Hurşid Paşa, başını kaldırmadan cevap verdi. “Emriniz, canım ve kanım pahasına yerine getirilecektir, Hünkârım. O topraklara, ya Devlet-i Aliyye’nin adaletini ve nizamını götüreceğim ya da o topraklarda şehit düşeceğim.”
Mahmud, bu sadakat gösterisinden memnundu. Ama o, sadece sadakate değil, aynı zamanda akla ve stratejiye de inanırdı.
“Bu savaş, sadece kılıçla kazanılmaz, Paşam,” diye devam etti. “Ali, kurnaz bir tilkidir. Seni, dağlarda, dar geçitlerde pusuya düşürmeye çalışacaktır. Ordunun ikmal yollarını kesmek, askerlerinin arasına fitne sokmak için her türlü hileye başvuracaktır. Ona karşı, sadece bir asker gibi değil, bir avcı gibi savaşacaksın. Sabırlı olacaksın. Onun en zayıf anını, en güvendiği adamlarının ona ihanet edeceği o anı kollayacaksın.”
Mahmud, masasının üzerindeki bir kesenin ağzını açtı. İçinden, mühürlü mektuplar çıkardı. “Bunlar,” dedi, “Ali’nin oğulları Veli ve Muhtar’a, ve onun en güvendiği Arnavut beylerine yazılmıştır. İçinde, benim affım, benim cömertliğim ve onlara vaat ettiğim yeni makamlar var. Bu mektupları, en güvendiğin adamlarınla, doğru zamanda, doğru kişilere ulaştıracaksın. O yaşlı kurdun inini, kendi yavrularının ihanetiyle dağıtacaksın.”
Bu, Halet Efendi’nin entrika tarzıydı, ama Mahmud, bu kirli oyunu, ondan daha iyi oynamayı öğrenmişti. O, sadece ceza vermiyor, aynı zamanda ödül de vaat ediyordu. Düşmanının saflarını, sadece korkuyla değil, umutla da bölüyordu.
“Ve en önemlisi,” dedi Mahmud, sesini alçaltarak. “Ordunun çekirdeğini, sana emanet ettiğim o yeni talimli birlikler, o Tophane’deki benim aslanlarım oluşturacak. Onlar, benim göz bebeğimdir. Onlar, bu devletin geleceğidir. Onları, gereksiz maceralara atma, enerjilerini boşa harcama. Onların disiplini ve ateş gücü, bu savaşın kaderini belirleyecek olan asıl silahındır. Onları, son ve kesin darbe için sakla.”
Bu, Padişah’ın, yıllardır gizlice, sabırla ve büyük bir yatırımla yarattığı o yeni kılıçları, ilk kez büyük bir savaş meydanına sürme kararıydı. Bu savaş, sadece Ali Paşa’nın kaderini değil, aynı zamanda, o yeni ordunun da geleceğini belirleyecekti. Eğer başarılı olurlarsa, bu, Padişah’ın reform projesinin ne kadar doğru ve gerekli olduğunun en büyük kanıtı olacaktı. Ve bu zafer, ona, bir sonraki ve çok daha büyük düşmanı, yani Yeniçeri Ocağı’nı yok etmek için ihtiyaç duyduğu o moral ve siyasi gücü verecekti. Eğer başarısız olurlarsa… Mahmud, o ihtimali düşünmek istemiyordu. Bu, onun en büyük kumarıydı. Ve bu kumarda, masaya, sadece bir orduyu değil, tüm geleceğini sürüyordu.
“Yolun açık, kılıcın keskin olsun, Paşam,” dedi Mahmud, Hurşid Paşa’yı uğurlarken. “Bana, o hainin kellesini değil, Rumeli’nin anahtarlarını getirmeni bekliyorum.”
Paşa odadan çıktıktan sonra, Mahmud, uzun bir süre, odanın sessizliğinde, önündeki haritaya baktı. Fırtına, artık başlamıştı. Ve o, bu fırtınanın efendisi olmaya kararlıydı.
Aslanın Hazırlığı
Yanya Kalesi, Paşa Sarayı. Aynı Dönem.
Padişah’ın savaş fermanı, Yanya’ya ulaştığında, Tepedelenli Ali Paşa, beklediği haberi almış olmanın rahatlığıyla, korkunç bir kahkaha attı. O sessiz çocuk, en sonunda, kılıcını çekmiş ve ona meydan okumuştu. Bu, iyiydi. Belirsizlik, bekleyiş, onun gibi bir savaşçının ruhunu kemiren bir kurttu. Artık düşman belliydi, savaş yakındı. Ve Ali Paşa, hayatı boyunca, en iyi bildiği şeyi yapmaya, yani savaşmaya hazırlanıyordu.
O, Hurşid Paşa’dan ve onun ordusundan korkmuyordu. O, bu dağların çocuğuydu. Her taşı, her geçidi, her patikayı avucunun içi gibi bilirdi. Hurşid’in o hantal ve düzenli ordusu, bu coğrafyada, dar bir vadiye sıkışmış bir boğa gibi, çaresiz kalacaktı. Onun Arnavut ve Rum savaşçıları ise, birer kartal gibi, dağlardan, ormanlardan, en beklenmedik anlarda saldıracak, vurup kaçacak, düşmanı yıpratıp, canından bezdirecekti. Bu, bir meydan savaşı olmayacaktı. Bu, bir yıpratma savaşı, bir sinir harbi olacaktı. Ve bu harbin galibi, daha güçlü olan değil, daha sabırlı ve daha acımasız olan olacaktı. Ali Paşa, kendisinden daha sabırlı ve daha acımasız bir adam tanımıyordu.
İlk iş olarak, savunma hazırlıklarını en üst seviyeye çıkardı. Yanya Kalesi’nin surları, Fransız mühendislerin planlarına göre, yeni ve daha güçlü tabyalarla, çapraz ateş düzenekleriyle güçlendirildi. Kalenin içindeki ambarlar, yıllarca yetecek kadar buğday, barut ve mühimmatla dolduruldu. En önemlisi, hazinesinin kapılarını sonuna kadar açtı. O, paranın, en sadık ordu, en keskin kılıç olduğunu biliyordu. Balkanlar’ın dört bir yanına haberciler göndererek, parayla savaşacak ne kadar Arnavut, Rum, Bulgar, Sırp kleft (haydut) ve paralı asker varsa, hepsini Yanya’nın sancağı altına çağırdı. Kısa sürede, ordusunun mevcudu, yirmi bini aşmıştı. Bu, Padişah’ın ordusu kadar büyük olmayabilirdi, ama çok daha hareketli, çok daha tecrübeli ve bu coğrafyayı çok daha iyi bilen bir güçtü.
Oğulları Veli ve Muhtar’ı yanına çağırdı. Onların, İstanbul ile gizli temaslar kurduğundan şüpheleniyordu. Ama bunu onlara belli etmedi. Tam tersine, onlara en şefkatli ve en güvenen yüzünü gösterdi.
“Evlatlarım,” dedi. “Hayatımın en büyük savaşına hazırlanıyorum. Bu savaş, sadece benim değil, sizin de, ailemizin de kaderini belirleyecek. Padişah, bizim kökümüzü kazımak istiyor. Ama biz, Tepedelenli’yiz. Biz, bu topraklara kök salmış bir çınarız. Fırtınalar, sadece zayıf dallarımızı kırar, ama köklerimizi sökemez. Sizler, benim en güçlü dallarımsınız. Veli, sen, Mora’daki birliklerin başında, Hurşid’in güneyden yapabileceği bir saldırıyı karşılayacaksın. Muhtar, sen de, Teselya’da, ordunun ikmal yollarını vuracaksın. Birbirinize ve bana sadık kaldığınız sürece, hiçbir güç bizi yenemez.”
Oğulları, babalarının bu güven dolu sözleri karşısında, utanç ve korkuyla başlarını eğdiler. Ali Paşa, onlara, en kritik ve en tehlikeli görevleri vererek, hem onların sadakatini test ediyor hem de onları kendi kontrolü altında tutuyordu.
Ancak Ali Paşa’nın asıl ve en gizli planı, güneyde, Mora’da patlak verecek olan o büyük yangındı. Filiki Eterya’nın liderleriyle son bir kez daha görüştü. Onlara, Padişah’ın ordusu Yanya’yı kuşattığı anda, genel bir isyan başlatmaları için gereken tüm parayı ve silahı gönderme sözü verdi.
“Siz, Mora’da ateşi yaktığınızda,” dedi onlara. “Hurşid, iki cephede birden savaşmak zorunda kalacak. Ordusunu bölmek, gücünü dağıtmak zorunda kalacak. O zaman, ya isyanı bastırmak için Yanya’yı bırakıp güneye inecek ya da Yanya ile uğraşırken, tüm Mora’yı elinden kaçıracak. Her iki durumda da, kazanan biz olacağız.”
Bu, son derece tehlikeli bir kumardı. Yunan isyanı, bir kez başladığında, kontrol edilemez bir alev topuna dönüşebilir ve eninde sonunda kendisini de yakabilirdi. Ama Ali Paşa, bu riski göze almıştı. O, sadece Padişah’la savaşmıyordu. O, tarihin akışını değiştirmeye, bu eski imparatorluğun enkazı üzerinde, kendi bağımsız krallığını kurmaya çalışıyordu. Bu, onun son ve en büyük hayaliydi. Ve bu hayal uğruna, tüm Balkanlar’ı ateşe vermekten çekinmeyecekti.
Komutanın Yükü
Selanik, Bir Askeri Ordugâh. Güz, 1819
Hurşid Ahmed Paşa, Selanik’teki ordugâhında, hayatının en büyük ve en zorlu seferine hazırlanıyordu. Yirmi binden fazla asker, yüzlerce top, binlerce katır ve deve, devasa bir askeri makine, onun emri altında toplanmıştı. O, Padişah’ın mutlak güvenine ve desteğine sahipti. Ama aynı zamanda, omuzlarında, bir imparatorluğun kaderini taşımanın o ağır yükünü de hissediyordu.
Bu savaş, daha önce katıldığı hiçbir savaşa benzemiyordu. Düşman, sadece, Yanya Kalesi’nin surlarının arkasındaki o yaşlı ve kurnaz Arnavut değildi. Düşman, aynı zamanda, o dağların kendisiydi; sarp, geçit vermez ve her köşesinde bir pusu saklayan o vahşi coğrafyaydı. Düşman, o coğrafyanın insanıydı; sadakatleri parayla alınıp satılan, ne zaman dost ne zaman düşman olacağı belli olmayan, o karmaşık ve güvensiz aşiretlerdi. Ve en önemlisi, düşman, kendi ordusunun içindeydi. Ordusunun önemli bir kısmı, hala, eski usul savaşan, disiplinsiz ve ganimet peşindeki Tımarlı Sipahilerden ve yerel beylerin gönderdiği gönülsüz birliklerden oluşuyordu. Bu birlikler, Padişah’ın yeni gözdesi olan, o talimli ve üniformalı “Frenk askerlerine” karşı, derin bir kıskançlık ve güvensizlik besliyorlardı. Hurşid Paşa, bu iki farklı orduyu, tek bir yumruk gibi yönetmek, onların arasındaki sürtüşmeleri ve çatışmaları engellemek zorundaydı.
En büyük baş ağrısı ise, Padişah’ın kendisine emanet ettiği o yeni talimli birliklerdi. Onların komutanı, Mülazım Yusuf gibi genç subaylar, son derece yetenekli, cesur ve sadıktılar. Ama aynı zamanda, tecrübesiz ve biraz da kibirliydiler. Kitaplardan öğrendikleri o Avrupai savaş taktiklerinin, bu dağlık coğrafyada, bu gayrinizami düşmana karşı ne kadar işe yarayacağı, büyük bir soru işaretiydi. Hurşid Paşa, onları, Padişah’ın emrettiği gibi, son ve kesin darbe için saklamaya kararlıydı. Ama savaşın ateşi içinde, bu genç ve hırslı subayları kontrol altında tutmanın ne kadar zor olacağını da biliyordu.
Stratejisi, Ali Paşa’nın beklediği gibi, doğrudan Yanya’ya saldırmak değildi. Bu, bir intihar olurdu. O, önce, Ali Paşa’yı besleyen damarları, yani onun müttefiklerini ve gelir kaynaklarını kesecekti. Ordusunu üç kola ayırdı. Bir kol, kuzeyden Arnavutluk’a girerek, Ali Paşa’ya sadık olan aşiretleri dize getirecekti. Diğer kol, doğudan Teselya’ya ilerleyerek, onun en verimli topraklarını ve vergi kaynaklarını ele geçirecekti. Ana ordu ise, kendisinin komutasında, yavaş ve emin adımlarla, Yanya’ya doğru ilerleyerek, Ali Paşa’yı kendi kalesine hapsedecekti. Bu, bir boğa yılanının, avını yavaş yavaş sararak, nefessiz bırakıp öldürmesi gibi, sabır ve kuşatma gerektiren bir stratejiydi.
O gece, çadırında, Padişah’ın kendisine verdiği o gizli mektupları yeniden okudu. Ali Paşa’nın oğullarına ve komutanlarına yazılmış o ihanet tohumlarını… Bu, kirli bir savaştı. Ama Hurşid Paşa, devletin bekası için, ellerini kirletmekten çekinmezdi. O, Padişah’ına, sadece bir zafer değil, aynı zamanda, Rumeli’de tam bir sükûnet ve mutlak bir itaat de vaat etmişti. Ve bu vaadini, ne pahasına olursa olsun, yerine getirecekti. Haritanın üzerine eğildi ve ordusunun hareket planını son bir kez daha gözden geçirdi. Fırtına, artık başlamak üzereydi. Ve o, bu fırtınanın merkezindeki komutandı.
Komitacının Hayali
Odesa, Bir Mahzen. Kış, 1819
Alexandros İpsilantis, Odesa’nın liman mahallesindeki bir mahzenin loş ışığında, etrafında toplanmış olan on kadar adama, ateşli bir sesle hitap ediyordu. Onlar, Filiki Eterya’nın, yani “Dostluk Cemiyeti”nin, Rusya’daki en önemli üyeleriydi. Zengin Fenerli Rum ailelerinden gelen, Rus Çarı’nın ordusunda subay olarak görev yapmış, genç, idealist ve tehlikeli adamlardı. Ve tek bir hayalleri vardı: Üç yüz yıllık Osmanlı esaretine son vererek, Bizans’ın küllerinden, yeniden, özgür ve görkemli bir Helen Cumhuriyeti yaratmak.
“Kardeşlerim, Helen’in evlatları!” dedi İpsilantis, sesi coşkuyla titriyordu. “Büyük an, beklediğimiz o kutsal an, sonunda gelmiştir! O tiran, o kan içici Tepedelenli Ali, en sonunda, kendisi gibi bir başka tiran olan Padişah ile ölümüne bir savaşa tutuşmuştur. Onların orduları, Yanya’nın dağlarında birbirlerini boğazlarken, Mora’nın, Ege’nin ve tüm Helen topraklarının zincirlerini kırma vakti gelmiştir!”
Mahzendeki adamlar, “Zito i Eleftheria!” (Yaşasın Özgürlük!) diye bağırarak, kılıçlarını ve tabancalarını havaya kaldırdılar.
Onlar, yıllardır, bu an için hazırlanıyorlardı. Rusya’daki zengin Rum tüccarların paralarıyla, Avrupa’dan silah ve mühimmat satın almışlar, gizlice Mora’ya ve adalara göndermişlerdi. Köylerdeki papazlar, kiliselerde, halkı, kutsal bir isyana hazırlıyorlardı. Ve şimdi, Ali Paşa’nın, Padişah’a karşı isyan etmesi, onlara, Tanrı’nın bir lütfu gibi gelmişti. Osmanlı ordusunun en seçkin birlikleri, Rumeli’nin kuzeybatısında, Yanya’da meşgulken, güney, yani Mora, neredeyse tamamen savunmasız kalacaktı. Bu, tarihte bir daha ele geçmeyecek, mükemmel bir fırsattı.
İpsilantis, Ali Paşa’ya güvenmiyordu. O yaşlı kurdun, sadece kendi çıkarlarını düşündüğünü, isyanı, Padişah’a karşı bir pazarlık kozu olarak kullanmak istediğini biliyordu. Ama bu önemli değildi. Onlar, Ali Paşa’yı, tıpkı onun da kendilerini kullandığı gibi, kullanacaklardı. Ali Paşa’nın onlara gönderdiği parayı ve silahları alacaklar, ama isyanı, onun istediği gibi sınırlı tutmayacaklardı. Bu, topyekûn bir bağımsızlık savaşı olacaktı.
“Planımız şudur,” diye devam etti İpsilantis, masanın üzerindeki bir haritayı göstererek. “Ben, Tuna’yı geçerek, Eflak ve Boğdan’da isyan bayrağını açacağım. Buradaki Hristiyan halkın ve Rusların desteğini alarak, Padişah’ın dikkatini kuzeye çekeceğim. Aynı anda, sizler, gizlice Mora’ya geçeceksiniz. Ve 25 Mart günü, dini bayramımızda, tüm Mora’da, tüm adalarda, aynı anda, kutsal isyan ateşini yakacaksınız. O gün, o topraklarda, tek bir Türk, tek bir Müslüman kalmayana kadar savaşacaksınız! Bu, bir özgürlük savaşı olduğu kadar, bir intikam savaşıdır!”
Bu, kan dondurucu bir emirdi. Ama o mahzendeki hiç kimsenin gözü korkmamıştı. Onlar, yıllardır bu intikam hayaliyle yaşamışlardı. Onlar, sadece bir devlet kurmak değil, aynı zamanda, atalarının, dedelerinin uğradığına inandıkları tüm aşağılanmaların, tüm zulümlerin hesabını sormak istiyorlardı.
Oyun, artık sadece, İstanbul’daki Padişah ile Yanya’daki Paşa arasında değildi. Sahneye, üçüncü ve en kanlı oyuncu da çıkmıştı: Ulusların uyanışı. Balkanlar’da yanan bu ateş, artık sadece bir isyan ateşi değil, aynı zamanda, bir imparatorluğu yakacak ve yeni ulus-devletleri doğuracak olan, büyük bir devrim yangınıydı. Ve bu yangının ilk ve en büyük kurbanları, o topraklarda, yüzyıllardır bir arada yaşayan, sıradan, masum insanlar olacaktı. Fırtına, artık sadece kapıda değildi. Fırtına, başlamıştı.
Bölüm 12 – Kuşatma Başlıyor
Subayın Çamuru
Yanya Ovası, Osmanlı Ordugâhı. Bahar, 1820
Mülazım Yusuf, yağmurun iliklerine işlediği siperin içinde, dizlerine kadar çamura batmış bir halde, Yanya Kalesi’nin o kibirli ve suskun duvarlarına bakıyordu. Kitaplarda okuduğu o şanlı kuşatmalar, o kahramanca hücumlar, bu çamurlu ve sefil gerçekliğin yanında ne kadar da romantik kalıyordu. Gerçek savaş, barut kokusu, kan ve çamurdan ibaretti. Ve en çok da beklemekten… Günlerdir, haftalardır, bu ovada, o ulaşılmaz görünen kalenin gölgesinde, sadece bekliyorlardı. Padişah’ın o yeni, o modern, o “muzaffer” ordusu, ilk büyük sınavında, Yanya’nın inatçı duvarları ve Balkanlar’ın bitmek bilmeyen yağmurları karşısında, çamura saplanmış bir top arabası gibi, çaresizce duruyordu.
Yusuf, Tophane’deki o düzenli, o temiz kışlayı, o parlak topları ve o idealist hayallerini özlemle hatırladı. Burası, bambaşka bir dünyaydı. Ordugâh, tek bir ordu değil, birbiriyle didişen, birbirine güvenmeyen onlarca küçük ordunun oluşturduğu kaotik bir panayır yeri gibiydi. Bir yanda, kendisi gibi, Prusya nizamına göre talim yapan, üniformaları ve disiplinleriyle hemen ayırt edilen yeni talimli birlikler vardı. Diğer yanda ise, ordunun büyük bir kısmını oluşturan, rengarenk ve hantal kıyafetleri, başıbozuk tavırları ve bitmek bilmeyen gürültüleriyle, Tımarlı Sipahiler, yerel beylerin gönderdiği gönüllüler ve Yeniçerilerin taşra birlikleri… Bu iki dünya, aynı siperde bile birbirine karışmıyor, birbirine şüpheyle bakıyordu.
Eski usul askerler, onlara “Frenk taklitçisi çocuklar” diyor, onların kitaplardan öğrendiği o “karmakarışık” talimlerle alay ediyorlardı. “Savaş, bilekle, imanla yapılır, pergel hesabıyla değil!” diye homurdanıyorlardı ateş başlarında. Yusuf ve arkadaşları ise, bu cahil ve disiplinsiz güruhun, ordunun ayağındaki en büyük pranga olduğunu düşünüyorlardı. Onların düzensizliği, siperlerdeki nöbetleri aksatıyor, gece baskınlarına karşı ordugâhı savunmasız bırakıyordu. En kötüsü de, bu adamlar, savaşmaktan çok, yağma ve ganimet peşindeydiler. Birkaç gün önce, yakındaki bir Arnavut köyüne izinsiz bir baskın düzenlemiş, köyü yağmalayıp ateşe vermişlerdi. Bu, bölgedeki tarafsız aşiretlerin bile Ali Paşa’nın safına geçmesine neden olan, aptalca ve affedilmez bir hataydı.
Yusuf, bu kaosu ve uyumsuzluğu, Serdar-ı Ekrem Hurşid Paşa’ya defalarca rapor etmişti. Ama Paşa’nın eli kolu bağlı gibiydi. Bu başıbozuk birlikleri tamamen ordudan atamazdı, çünkü ordunun sayısal çoğunluğunu onlar oluşturuyordu. Onları disipline etmeye çalıştığında ise, isyan tehlikesiyle karşılaşıyordu. Padişah’ın yeni ordusu, henüz, tek başına bu savaşı yürütebilecek kadar büyük ve güçlü değildi. Bu, eski ile yeninin, kaos ile düzenin, aynı siperin içinde, ortak bir düşmana karşı savaşmaya çalıştığı, acı verici ve verimsiz bir süreçti.
Kuşatmanın kendisi de bir hayal kırıklığıydı. Yusuf’un komutasındaki modern sahra topları, haftalardır, kalenin surlarını dövüyordu. Ama o surlar, Ali Paşa’nın Fransız mühendislerine yaptırdığı, toprağa gömülü, eğimli ve kalın tabyalarla güçlendirilmişti. Gülleler, ya surların üzerinden aşıyor ya da o kalın toprak duvarlarda etkisiz kalıyordu. Kale, adeta bir kaplumbağa gibi, kabuğunun içine çekilmiş, dışarıdan gelen her saldırıya kayıtsız, sessizce bekliyordu. Kaleden atılan toplar ise, daha isabetli ve daha ölümcüldü. Her gün, siperlerde, bir top güllesinin veya bir şarapnel parçasının kurbanı olan birkaç askerin cansız bedeni, çamurun içinden çıkarılıyordu.
Moral, giderek bozuluyordu. Yağmurlarla birlikte, sıtma ve dizanteri gibi salgın hastalıklar da ordugâhta yayılmaya başlamıştı. Askerler, bu anlamsız ve sonuçsuz bekleyişten bıkmışlardı. Geceleri, siperlerden, Ali Paşa’nın Arnavut askerlerinin, onlarla alay eden türkülerini ve naralarını duyuyorlardı. Bu, sinirleri yıpratan, insanın içine işleyen bir psikolojik savaştı.
“Paşam,” dedi yanındaki tecrübeli bir yüzbaşı, o akşam. “Bu kale, böyle düşmez. Ya lağım kazıp surları havaya uçuracağız ya da topyekûn bir hücumla, binlerce şehit verme pahasına, o duvarlara tırmanacağız. Başka yolu yok.”
Yusuf, biliyordu ki, yüzbaşı haklıydı. Ama her iki seçenek de, büyük riskler taşıyordu. Ve en önemlisi, bu kararı verecek olan, kendisi değil, tepedeki o büyük komutanlardı. O ise, sadece, bu çamurlu siperin içinde, emir bekleyen, umudunu ve idealizmini her geçen gün biraz daha yitiren, genç bir subaydı. Tophane’deki o parlak hayaller, Yanya’nın çamurunda, yavaş yavaş boğuluyordu.
Komutanın Çaresizliği
Yanya Ovası, Serdar-ı Ekrem Çadırı. Aynı Dönem.
Hurşid Ahmed Paşa, devasa çadırının ortasındaki masaya yayılmış olan haritalara bakarken, öfke ve çaresizlik içinde yumruğunu masaya vurdu. Bu lanet kale, bu inatçı ihtiyar, onunla adeta alay ediyordu. Sırp isyanını ezen, Rumeli’deki onlarca Ayan’ı dize getiren o muzaffer komutan, şimdi, bir avuç Arnavut eşkıyasının savunduğu bir kalenin önünde, aylardır çakılıp kalmıştı. İstanbul’dan, Babıali’den, her gün, sabırsız ve imalı mektuplar geliyordu. Özellikle de, o zehirli yılan Halet Efendi, her mektubunda, kuşatmanın neden bu kadar uzadığını soruyor, masrafların hazineye ne kadar büyük bir yük getirdiğinden dem vuruyordu. Hurşid Paşa, bu mektupların, aslında kendi başarısızlığını Padişah’a ispat etmek, kendisini gözden düşürmek için yazıldığını biliyordu.
O, elinden geleni yapıyordu. Ama koşullar, ona karşı işliyordu. Ali Paşa, sadece bir kale komutanı değil, aynı zamanda bir istihbarat ustasıydı. Hurşid Paşa’nın her hamlesini, ordugâhtaki casusları aracılığıyla önceden öğreniyor ve karşı hamlesini yapıyordu. Padişah’ın, Ali’nin oğullarına ve komutanlarına gönderdiği o ihanet mektupları, daha sahiplerine ulaşmadan, Ali Paşa’nın eline geçmişti. Yaşlı kurt, bu ihanet girişimini, kendi adamlarına, Padişah’ın ne kadar güvenilmez ve hilekâr olduğunu göstermek için bir propaganda malzemesi olarak kullanmıştı. Hatta söylentilere göre, kendi oğlu Veli’yi, bu ihanete teşebbüs ettiği için, bizzat kendi elleriyle boğdurmuştu. Bu, ordugâhta, Ali Paşa’nın ne kadar acımasız ve tehlikeli bir düşman olduğuna dair bir korku efsanesi yaratmıştı.
Hurşid Paşa’nın asıl derdi ise, kendi ordusunun içindeki çürümeydi. O başıbozuk Tımarlı Sipahiler ve gönüllü birlikleri, savaşmaktan çok, çevredeki köyleri yağmalamakla meşguldüler. Disipline edilmeleri imkansızdı. Padişah’ın göz bebeği olan o yeni talimli birlikler ise, yetenekli ve disiplinli olmalarına rağmen, bu tür bir yıpratma savaşı için tecrübesizdiler. Onların komutanı olan Yusuf gibi genç subaylar, her gün, daha cüretkâr, daha riskli bir saldırı planıyla geliyorlardı. Ama Hurşid Paşa, Padişah’ın o en değerli kılıçlarını, sonuçsuz bir hücumda kırma riskini göze alamazdı. Eğer o birlikler ağır bir kayıp verirse, bunun hesabını İstanbul’da veremezdi.
O akşam, en güvendiği komutanlarından oluşan bir savaş divanı topladı. Durum kritikti. Kış yaklaşıyordu. Kışın gelmesi, ordugâhtaki salgın hastalıkların ve iaşe sıkıntısının daha da artması demekti.
“Paşalarım,” dedi. “Bir karar vermeliyiz. Ya tüm gücümüzle, ne pahasına olursa olsun, kaleye son bir hücum düzenleyeceğiz ya da kuşatmayı kaldırıp, kışı geçirmek için daha güvenli bir yere çekileceğiz ve baharda yeniden geleceğiz.”
Odadaki paşalar, ikiye bölünmüştü. Yaşlı ve tecrübeli olanlar, geri çekilmenin, ordunun tamamen dağılmasına yol açabileceğini, bunun büyük bir moral bozukluğu ve itibar kaybı olacağını savunuyorlardı. Genç ve hırslı olanlar ise, topyekûn bir hücumun, binlerce askerin hayatına mal olacak bir intihar olacağını, Ali Paşa’nın tam da bunu beklediğini söylüyorlardı.
Hurşid Paşa, bu tartışmaların ortasında, kendini ne kadar yalnız hissettiğini fark etti. Bu kararın tüm sorumluluğu, onun omuzlarındaydı. Padişah, ondan bir zafer bekliyordu. Halet Efendi, onun başarısızlığını bekliyordu. Ve Ali Paşa, onun bir hata yapmasını bekliyordu.
O gece, Hurşid Paşa, hayatının en zor kararlarından birini verdi. Hücum etmeyecekti. Ama geri de çekilmeyecekti. Kuşatmayı, daha dar bir çembere alacak, kalenin dış dünyayla olan tüm bağlantısını tamamen kesecek ve Ali Paşa’yı, açlıkla, susuzlukla, kendi ininde boğulmaya terk edecekti. Bu, aylar, belki de bir yıl sürecek, sabır ve sebat gerektiren bir stratejiydi. Bu, onun, Ali Paşa’nın oyununa, kendi oyunuyla cevap vermesiydi. Bu, iki yaşlı ve yorgun kurdun, son bir ölüm dansı olacaktı.
Aslanın Sabrı
Yanya Kalesi, Paşa Sarayı. Aynı Dönem.
Tepedelenli Ali Paşa, kalesinin en yüksek burcundan, dürbünüyle, ovadaki Osmanlı ordugâhını izliyordu. Hurşid’in, topyekûn bir saldırıdan vazgeçip, bir kuşatma savaşına karar verdiğini anladığında, yüzünde, yırtıcı bir gülümseme belirmişti. Bu, tam da onun istediği şeydi. O ahmak paşa, kendi sonunu kendi elleriyle hazırlıyordu.
Ali Paşa, bu an için yıllardır hazırlanmıştı. Kalesinin içindeki gizli sarnıçlar, aylarca yetecek kadar temiz suyla doluydu. Yeraltındaki devasa ambarlarda, dağ gibi buğday, peksimet ve zeytin yığılıydı. Baruthaneleri, kaleyi bir yıl boyunca savunacak kadar barut ve gülle üretebilecek kapasitedeydi. Ama onun asıl güvencesi, kalenin altını bir köstebek yuvası gibi saran o gizli tünellerdi. Bu tüneller, gölün altından geçerek, karşı kıyıdaki dağlık bölgeye kadar uzanıyordu. Hurşid, kaleyi kuşattığını sanırken, Ali Paşa, bu tüneller aracılığıyla, dış dünyayla hala temas kurabiliyor, içeriye taze asker ve mühimmat sokabiliyor, dışarıya ise casuslarını ve habercilerini gönderebiliyordu.
O, bir kapana kısılmış değildi. Tam tersine, düşmanını, kendi seçtiği bir savaş alanına, bir ölüm tuzağına çekmişti. Hurşid’in ordusu, o çamurlu ve hastalıklı ovada, her geçen gün eriyecekti. Kış geldiğinde, o ovada kalanlar, ya soğuktan ya da açlıktan öleceklerdi. Ali Paşa’nın yapması gereken tek şey, beklemekti. Sabır, onun en büyük silahıydı.
Ancak o, sadece beklemekle yetinmiyordu. Her gece, en seçkin Arnavut fedaileri, o gizli tünellerden çıkarak, Osmanlı siperlerine ani baskınlar düzenliyorlardı. Nöbetçileri sessizce öldürüyor, çadırları ateşe veriyor, birkaç topu tahrip edip, şafak sökmeden yeniden kaleye dönüyorlardı. Bu, düşmanın moralini bozan, uykularını kaçıran, onları sürekli bir korku ve gerilim içinde tutan bir sinir harbiydi.
Ali Paşa’nın asıl umudu ise, güneyden, Mora’dan gelecek olan o büyük haberdi. Filiki Eterya’ya, isyanı başlatmaları için son talimatlarını ve bir kese altını daha göndermişti. Eğer onlar, söz verdikleri gibi, büyük bir isyan başlatırlarsa, Hurşid, ya kuşatmayı kaldırıp, ordusunun bir kısmıyla güneye inmek zorunda kalacak ya da Padişah, onu görevden alıp, yerine başka birini atayacaktı. Her iki durumda da, kazanan kendisi olacaktı.
“Görüyor musun, Vasiliki?” dedi o akşam, en sevdiği karısı olan, o güzel Rum kadınına. “O İstanbul’daki çocuk, beni bu kaleye hapsettiğini sanıyor. Ama asıl mahpus, kendisidir. O, benim kurduğum bu büyük tuzağın içinde, çaresizce çırpınıyor.”
Vasiliki, kocasının bu kibirli güveninden endişe duyuyordu. Ama bir şey demeye cesaret edemedi. Sadece, bu kanlı oyunun bir an önce bitmesi için dua etti. Ali Paşa, nargilesinden bir nefes çekti. Hayat, ne kadar da güzeldi. O, hala, bu dağların ve bu gölün tek ve mutlak efendisiydi. Ve hiçbir güç, onu bu tahttan indiremezdi.
Örümceğin Ağı
Beyoğlu, Halet Efendi’nin Konağı. Aynı Dönem.
Halet Efendi, Yanya’dan gelen raporları okurken, yüzündeki o her zamanki kendinden emin ifade, yerini, belli belirsiz bir endişeye bırakmıştı. Hurşid Paşa’nın kuşatması, bir bataklığa saplanmış gibi, ilerlemiyordu. Bu, onun için kötü bir haberdi. Çünkü bu savaş, onun projesiydi. Padişah’ı, Ali Paşa’ya karşı kışkırtan, zaferin kolay olacağını vaat eden kendisiydi. Eğer bu kuşatma başarısız olursa, Padişah, bunun hesabını ilk önce ondan soracaktı.
Onun asıl endişesi, Hurşid Paşa’nın kişiliğiydi. O adam, dürüst, cesur ve sadık bir askerdi. Ama bir entrikacı değildi. Halet Efendi’nin gönderdiği ihanet tohumlarını, Ali Paşa’nın saflarına ekmekte yetersiz kalmıştı. Savaşı, hala, eski usul, mertçe kazanabileceğine inanıyordu. Oysa Halet Efendi biliyordu ki, Ali Paşa gibi bir yılanı, ancak ondan daha zehirli bir yılan öldürebilirdi.
Bu yüzden, Halet Efendi, kendi oyununu oynamaya karar verdi. Hurşid Paşa’yı bypass ederek, kendi casusları ve adamları aracılığıyla, doğrudan, Ali Paşa’nın komutanlarıyla temas kurmaya başladı. Onlara, Hurşid’in vaat ettiğinden çok daha fazlasını sunuyordu: Altın, paşalık rütbeleri, yeni sancaklar… Onları, sadece Ali Paşa’ya ihanet etmeye değil, aynı zamanda, onu canlı olarak yakalayıp, kendilerine teslim etmeye ikna etmeye çalışıyordu. Eğer bunu başarırsa, zaferin asıl kahramanı, Hurşid Paşa değil, kendisi olacaktı. Ve bu, Padişah’ın gözündeki yerini, sarsılmaz bir şekilde pekiştirecekti.
Aynı zamanda, Padişah’a sunduğu raporlarda, kuşatmanın uzamasının tek sorumlusunun, Hurşid Paşa’nın beceriksizliği ve aşırı temkinli tavrı olduğunu ima eden, zehirli cümleler kuruyordu. Onu, “yaşlı ve yorgun bir komutan” olarak nitelendiriyor, yerine, daha genç, daha dinamik ve “Padişah’ın reformcu ruhunu anlayan” yeni bir komutanın atanması gerektiğini fısıldıyordu.
Bu, son derece tehlikeli bir ikili oyundu. Bir yandan, cephedeki komutanın ayağını kaydırırken, diğer yandan da, düşmanla gizli pazarlıklar yapıyordu. Eğer bu oyunu ortaya çıkarsa, sonu, idam sehpası olurdu. Ama Halet Efendi, risk almayı severdi. Çünkü en büyük riskler, en büyük kazançları getirirdi.
O, Padişah’ın, bu savaşı, sadece Ali Paşa’yı değil, aynı zamanda onun gibi, saraydaki eski ve güçlü figürleri de tasfiye etmek için bir fırsat olarak gördüğünün farkında değildi. O, örümcek olduğunu sanırken, aslında, çok daha büyük bir örümceğin ağında, çırpınan bir sinekten ibaretti. Kuşatma, sadece Yanya’da değil, aynı zamanda, İstanbul’un o karanlık ve entrika dolu dehlizlerinde de devam ediyordu. Ve bu ikinci kuşatma, çok daha ölümcül olacaktı.
Bölüm 13 – İhanet Tohumları
Paşanın Paranoyası
Yanya Kalesi, Paşa Sarayı. Yaz, 1820
Yaz, Yanya’nın üzerine ağır, boğucu bir battaniye gibi çökmüştü. Gölün suları, durgun ve hastalıklı bir yeşile bürünmüş, ovadaki Osmanlı ordugâhından yükselen leş kokusunu rüzgâr, kalenin surlarına taşıyordu. Ama Tepedelenli Ali Paşa için asıl çürüme, dışarıda değil, içeride, kendi kalesinin duvarları arasında, kendi adamlarının ruhunda başlamıştı. Aylardır süren kuşatma, sadece bedensel bir hapis değil, aynı zamanda zihinleri kemiren, en güçlü iradeleri bile yavaş yavaş eriten psikolojik bir işkenceye dönüşmüştü. Ve Ali Paşa, o kurt bakışlı, o her şeyi sezen hükümdar, kalesinin, düşmanın toplarıyla değil, kendi içindeki ihanet tohumlarıyla düşeceğini hissetmeye başlamıştı. Bu his, onu, hayatı boyunca hiç olmadığı kadar tehlikeli, öngörülemez ve acımasız bir tirana dönüştürüyordu.
Her gün, divanhanesinde, aynı umutsuz raporları dinliyordu. Ambarlardaki buğday azalıyordu. Barut nemleniyordu. Askerler arasında, Hurşid’in ordusundaki gibi, sıtma ve dizanteri baş göstermişti. Ama en kötüsü, sessizlikti. Mora’dan, o büyük umutla beklediği isyan haberinden hala bir ses yoktu. Filiki Eterya’ya gönderdiği altınlar, bir dipsiz kuyuya atılmış taşlar gibi kaybolmuştu. O Rum komitacılar, ya onu aldatmış ya da beceriksizlikleriyle isyanı başlatamamışlardı. Bu, onun en büyük stratejik hatasıydı. Tüm umudunu, güvenilmez bir müttefikin üzerine kurmuştu. Şimdi, yapayalnızdı.
Bu yalnızlık, onun ruhunu zehirleyen bir paranoyaya dönüştü. Artık kimseye güvenmiyordu. En sadık komutanlarının gözlerinde bile, tereddüt ve korku görüyordu. Her fısıltıyı, kendisine karşı bir komplo olarak duyuyor, her sessizliği, bir ihanet planının hazırlığı olarak yorumluyordu. Geceleri, elinde şamdanıyla, sarayının koridorlarında bir hayalet gibi dolaşıyor, kapıları dinliyor, en mahrem odalara ani baskınlar yapıyordu. O, artık Yanya Aslanı değil, kendi gölgesinden bile korkan, yaşlı ve yaralı bir kurttu.
Ve bu yaralı kurt, etrafına saldırmaya başlamıştı. İlk kurbanı, yıllardır hazinesini yöneten, en güvendiği Rum kâtibi Aleksi oldu. Bir gece, hiçbir kanıt olmadan, onu, Hurşid Paşa’ya bilgi sızdırmakla suçladı. Aleksi, ağlayarak masumiyetini haykırsa da, Ali Paşa’nın gözleri dönmüştü. Adamı, bizzat kendi elleriyle, divanhanenin ortasında, gümüş işlemeli hançeriyle boğazladı. Cesedini, ibret-i alem olsun diye, günlerce kale burçlarından aşağı sallandırdı. Bu olay, kaledeki herkesin içine, iliklerine kadar işleyen bir korku saldı. Artık kimse güvende değildi. Paşa’nın şüphesi, bir idam fermanı demekti.
Bu korku iklimi, tam da Ali Paşa’nın engellemek istediği şeyi, yani ihaneti daha da körüklüyordu. Adamları, her an, bir iftiraya kurban gitmektense, gerçekten ihanet ederek, karşı tarafa sığınıp canlarını kurtarmanın daha akıllıca olduğunu düşünmeye başladılar. Ali Paşa, kendi paranoyasıyla, kendi sonunu hazırlayan bir kehaneti, bizzat kendi elleriyle gerçekleştiriyordu.
En büyük ve en acı şüphe ise, kendi kanına, kendi oğullarına yönelikti. Veli ve Muhtar, kuşatmanın başından beri, farklı cephelerde, isteksizce savaşıyorlardı. Ama son zamanlarda, onlardan gelen raporlar, giderek daha umutsuz ve yenilgiyi kabul eden bir tondaydı. Ali Paşa, İstanbul’daki o yılan Halet Efendi’nin, onların aklına zehirli tohumlar ektiğini, onlara, babalarını terk etmeleri karşılığında af ve makam vaat ettiğini biliyordu. Acaba, oğulları, bu vaatlere kanmışlar mıydı? Acaba, onlar da, bu yaşlı kurdun ölümünü, kendi krallıklarının başlangıcı olarak görmeye başlamışlar mıydı?
Bu düşünce, Ali Paşa’nın içini bir asit gibi yakıyordu. O, hayatı boyunca, her şeyi, bu devleti, bu serveti, onlara bırakmak için yapmıştı. Ama şimdi, o mirasın üzerinde oturan hayaletler, bizzat kendi oğulları mı olacaktı?
O gece, en sadık Arnavut muhafızlarına, oğullarının karargâhlarına gizlice gitmeleri ve onları, birer mahpus gibi, Yanya’ya getirmeleri için emir verdi. Artık onlara da güvenmiyordu. Onları, kendi gözünün önünde, kendi kontrolü altında tutacaktı. Bu, bir babanın çaresizliği miydi, yoksa bir tiranın son paranoyası mı? Ali Paşa, artık bu sorunun cevabını kendi bile bilmiyordu. Bildiği tek şey, etrafındaki dünyanın, güvendiği her şeyin, yavaş yavaş, parmaklarının arasından bir kum gibi kayıp gittiğiydi.
Oğulun İhaneti
Mora, Veli Paşa’nın Karargâhı. Aynı Dönem.
Veli Paşa, babasından gelen o emri, yani Yanya’ya dönme emrini, bir utanç ve öfke karışımıyla okudu. Babası, ona güvenmiyordu. Onu, bir komutan olarak değil, bir esir olarak, kendi kalesine kapatmak istiyordu. Bu, son hakaretti. Yıllardır, babasının gölgesinde, onun hırsları ve savaşları için kan dökmüştü. Ama hiçbir zaman, gerçek bir takdir, gerçek bir sevgi görmemişti. O, her zaman, o büyük ve ezici çınarın gölgesinde kalmaya mahkûm bir fidandı.
O gece, çadırında, İstanbul’dan, Halet Efendi’den gelen gizli mektubu, yeniden ve yeniden okudu. Mektubun dili, bal gibi tatlı, vaatleri ise baş döndürücüydü. Padişah, onun ve kardeşi Muhtar’ın “masumiyetini” biliyordu. Onlar, babalarının günahlarından sorumlu değillerdi. Eğer, babalarının ordusunu terk eder ve Padişah’ın adaletine sığınırlarsa, canları bağışlanacak, ailelerinin eski itibarı iade edilecek ve en önemlisi, babalarının sancakları, kendilerine verilecekti. Bu, Veli’nin yıllardır hayalini kurduğu her şeydi: Kendi gücü, kendi toprağı, kendi kaderi…
Ama bu, aynı zamanda, babasına, kendi kanına karşı yapılmış en büyük ihanetti. Bu düşünce, vicdanını sızlatıyordu. Ne olursa olsun, o adam, onun babasıydı. Onu yetiştirmiş, ona her şeyi öğretmişti. Ama ne öğretmişti? Acımasızlığı, güvensizliği, hayatta kalmak için her yolun mubah olduğunu… Babası, kendi ektiği zehirli tohumların meyvesini topluyordu. O, çocuklarına sevgiyi değil, hırsı ve korkuyu miras bırakmıştı. Ve şimdi, o hırs ve korku, ona karşı dönüyordu.
Kararını, o gece, yalnız başına, çadırının sessizliğinde verdi. Babasının emrine uymayacaktı. Yanya’ya, bir mahpus gibi gitmeyecekti. Ama henüz, Padişah’ın tarafına da geçmeyecekti. Bu, çok riskliydi. Önce, kardeşi Muhtar’la konuşmalı, ortak bir strateji belirlemeliydi. İkisi, birlikte hareket ederlerse, daha güçlü olurlardı. Belki de, ne babalarının ne de Padişah’ın yanında yer alarak, bu savaştan kendi bağımsız güçlerini çıkarabilirlerdi.
O, babasından, sadece acımasızlığı değil, aynı zamanda kurnazlığı da öğrenmişti. O da, bu kirli oyunu, kendi kurallarıyla oynayacaktı. Ertesi sabah, babasına, hasta olduğunu ve yola çıkamayacağını bildiren bir mektup gönderdi. Bu bir yalandı. Ama bu savaşta, herkes yalan söylüyordu. Bu, hayatta kalmanın yeni kuralıydı. İhanet tohumları, artık sadece birer tohum değildi. Onlar, filizlenmiş, büyümüş ve en yakın ilişkileri bile zehirleyen, sarmaşıklar haline gelmişti.
Komutanın Sabrı
Yanya Ovası, Osmanlı Ordugâhı. Aynı Dönem.
Hurşid Ahmed Paşa, ordugâhına gelen raporları, büyük bir memnuniyetle okuyordu. Ali Paşa’nın kalesinin içinde, tam da Padişah’ın öngördüğü gibi, bir çürüme, bir çözülme başlamıştı. Casusları, Paşa’nın artan paranoyasını, en yakın adamlarını bile idam ettirdiğini, kaledeki moralin tamamen çöktüğünü bildiriyorlardı. En güzel haber ise, Veli Paşa’nın, babasının emrine karşı gelerek, Yanya’ya dönmeyi reddetmesiydi. Bu, aile içindeki ilk ve en büyük çatlaktı. Ve bu çatlak, zamanla, tüm kaleyi yıkacak olan bir depreme dönüşecekti.
Hurşid Paşa, Padişah’ın stratejisinin ne kadar deha ürünü olduğunu bir kez daha anladı. Saldırmak, hücum etmek, binlerce şehit vermek yerine, sabırla beklemek… Düşmanı, kendi içindeki zehirle, kendi paranoyasıyla, kendi ihanetleriyle baş başa bırakmak… Bu, en etkili ve en az maliyetli savaş yöntemiydi. O, sadece bir orduya değil, aynı zamanda, zamana ve insan ruhunun karanlık yönlerine karşı da komutanlık ediyordu.
Ancak o, sadece beklemekle yetinmiyordu. Bu çürümeyi hızlandırmak için, kendi hamlelerini de yapıyordu. Kaleden kaçmayı başaran her askere, her komutana, cömertçe af ve ödül vaat ediyordu. Onları, ordugâhında misafir ediyor, karınlarını doyuruyor ve onlardan, kaledeki durum hakkında en ince detayına kadar bilgi alıyordu. Bu kaçaklar, sadece birer bilgi kaynağı değil, aynı zamanda, kalede kalanlar için de birer umut ve ayartma sembolüydü. Kaledeki her asker, artık biliyordu ki, eğer kaçarsa, onu ölüm değil, Padişah’ın merhameti bekliyordu. Bu, Ali Paşa’nın terör rejimine karşı, Padişah’ın “merhamet” propagandasıydı. Ve bu propaganda, en güçlü top güllelerinden bile daha etkiliydi.
O akşam, İstanbul’dan, Halet Efendi’den gelen bir mektup, Paşa’nın keyfini biraz kaçırdı. O yılan dilli adam, yine, kuşatmanın neden bu kadar uzadığını soruyor, zaferin bir an önce gelmesi gerektiğini, aksi takdirde Padişah’ın sabrının tükenebileceğini ima ediyordu. Hurşid Paşa, bu mektubun arkasındaki asıl niyeti biliyordu. Halet, bu zaferin şerefini kendisine mal etmek, kendisini ise beceriksiz bir komutan olarak göstermek istiyordu.
“Bu saray soytarısı,” diye homurdandı kendi kendine. “Savaşın ne olduğunu bilmez. Sabrın, en büyük zafer olduğunu anlamaz. O, sadece entrika ve ihanet dilinden anlar.”
Hurşid Paşa, Halet Efendi’ye, son derece saygılı ama bir o kadar da mesafeli bir cevap yazdı. Padişah’ın emirleri doğrultusunda, planın tıkır tıkır işlediğini, kalenin düşmesinin an meselesi olduğunu, endişeye mahal olmadığını bildirdi. O, bu saray entrikalarına alet olmayacaktı. Onun tek efendisi, Padişah’tı. Ve o, Padişah’ın kendisine verdiği görevi, kendi bildiği, kendi inandığı yoldan, yani sabır ve stratejiyle tamamlayacaktı.
Çadırından çıktığında, ovada, binlerce askerin yaktığı ateşler, bir yıldız tarlası gibi parlıyordu. Ordugâhta, artık, ilk günlerdeki o karamsarlık ve umutsuzluk yoktu. Herkes, zaferin yakın olduğuna inanıyordu. Sabır, meyvelerini vermeye başlamıştı. Hurşid Paşa, derin bir nefes aldı. Fırtına, hala devam ediyordu. Ama artık, rüzgârın, kendi yelkenlerini doldurmaya başladığını hissediyordu.
Askerin Kaderi
Yanya Kalesi, Bir Gözetleme Kulesi. Aynı Dönem.
Adı Kaan’dı. Yirmili yaşlarında, Anadolu’nun fakir bir köyünden, daha iyi bir yaşam umuduyla, Ali Paşa’nın ordusuna katılmış bir Türkmen genciydi. O, ne Padişah’ı tanırdı ne de İstanbul’daki paşaları. Onun dünyası, bu kale, bu silah ve her gün hayatta kalma mücadelesinden ibaretti.
Kuşatmanın ilk aylarında, içinde bir kahramanlık ateşi yanıyordu. O, büyük ve efsanevi Ali Paşa’nın bir askeriydi. Padişah’ın ordusuna karşı, kalelerini, onurlarını savunuyorlardı. Geceleri, siperlerdeki Osmanlı askerlerine laf atıyor, onlarla alay ediyor, kendilerini yenilmez hissediyorlardı.
Ama aylar geçtikçe, bu ateş, yerini, soğuk bir küle, bir umutsuzluğa bıraktı. Yiyecekler azalmış, peksimetler küflenmiş, sular kirlenmişti. Her gün, ya bir hastalıktan ya da Paşa’nın cellatlarının elinden ölen arkadaşlarını görüyorlardı. Ve en kötüsü, belirsizlikti. Bu kuşatma ne zaman bitecekti? Buradan sağ çıkabilecekler miydi?
Kaan, artık, ne için savaştığını bile bilmiyordu. Bu, onun savaşı değildi. Bu, tepedeki o yaşlı ve paranoid adamın, kendi gücü ve hırsı için yürüttüğü anlamsız bir savaştı. Paşa, artık, eskisi gibi, askerlerinin arasına karışmıyor, onlarla konuşmuyordu. Sarayına kapanmış, hayaletler ve ihanet şüpheleriyle boğuşuyordu.
Birkaç gün önce, Kaan’ın en yakın arkadaşı olan Arnavut bir asker, gece, kuleden firar etmeye çalışırken yakalanmıştı. Hiçbir soru sorulmadan, hiçbir yargılama yapılmadan, ertesi sabah, herkesin gözü önünde, kale meydanında asılmıştı. O an, Kaan’ın içindeki son sadakat kırıntısı da yok olmuştu. Bu, bir ordu değil, bir hapishaneydi. Ve onlar, asker değil, bir tiranın esirleriydiler.
O gece, nöbeti sırasında, ovadaki Osmanlı ordugâhının ateşlerine baktı. Orada, sıcak bir çorba, düzenli bir maaş ve en önemlisi, bir af umudu vardı. Kaçanların, iyi karşılandığı, öldürülmediği söylentisi, kalede bir orman yangını gibi yayılıyordu.
Kaan, kararını verdi. Bu cehennemde, bir hiç uğruna ölmektense, şansını deneyecekti. Nöbeti bittiğinde, sessizce, surların en zayıf ve en az korunan noktasına doğru ilerledi. Yanında, kendisi gibi düşünen birkaç arkadaşı daha vardı. Kalın bir urganı, surlardan aşağı sarkıttılar.
Aşağı inerlerken, Kaan, son bir kez, arkasındaki o karanlık ve lanetli kaleye baktı. O, bir kahraman olmak için gelmişti. Ama şimdi, sadece hayatta kalmak için kaçan bir firariydi. Belki de, bu savaşta, kahraman diye bir şey yoktu. Sadece, kurbanlar ve hayatta kalanlar vardı. Ve o, hayatta kalanlardan olmaya kararlıydı.
Bölüm 14 – Mora Alevleri
Padişahın Kozu
Topkapı Sarayı, Has Oda. Bahar, 1821
Sultan II. Mahmud, masasının üzerindeki haritaya bakarken, parmakları, Mora Yarımadası’nın girintili çıkıntılı kıyı şeridinde geziniyordu. O topraklar, alev alev yanıyordu. Gelen raporlar, birer cehennem tasviri gibiydi: Tripoliçe’de, Kalamata’da, Patra’da, binlerce Türk ve Müslüman sivil –kadın, çocuk, yaşlı demeden– isyancı Rum çeteleri tarafından vahşice katledilmiş, camiler yakılmış, asırlık Türk mahalleleri birer kül yığınına dönmüştü. Divan’daki vezirler, bu yeni ve beklenmedik felaket karşısında paniğe kapılmış, ne yapacaklarını bilemez bir haldeydiler. Ama Mahmud, bu kanlı tablonun ortasında, soğukkanlılığını koruyordu. O, bu yangını bir felaket olarak değil, Yanya’daki o yaşlı kurdu ve onunla birlikte tüm Ayan düzenini yok etmek için, Tanrı’nın kendisine gönderdiği bir fırsat, bir koz olarak görüyordu.
Ali Paşa’nın bu isyanın arkasında olduğunu, Filiki Eterya’yı kendi emelleri için kışkırttığını, en başından beri biliyordu. Casusları, bu kirli ittifakın her adımını ona rapor etmişti. Yaşlı kurt, Hurşid Paşa’nın ordusunu ikiye bölerek, Yanya kuşatmasını zayıflatacağını ve kendisi için bir kaçış yolu yaratacağını ummuştu. Bu, kâğıt üzerinde zekice bir plandı. Ama Ali Paşa’nın hesaplayamadığı bir şey vardı: Bu isyan, bir kez başladığında, artık ne onun ne de başka birinin kontrol edebileceği, kendi dinamikleri olan, vahşi ve öngörülemez bir alev topuna dönüşecekti. Ve bu alev topu, eninde sonunda, onu kışkırtanların kendisini de yakacaktı.
Mahmud, bu durumu, kendi büyük stratejisi için mükemmel bir şekilde kullanmaya karar verdi. Artık Ali Paşa, sadece Padişah’a isyan eden bir asi değildi. O, aynı zamanda, “din ve devlet düşmanı” olan Rum gavuruyla işbirliği yaparak, binlerce masum Müslüman’ın kanına giren, bir “vatan haini”ydi. Bu, ona karşı yürütülen savaşa, yepyeni ve çok daha güçlü bir meşruiyet kazandırıyordu. Bu, artık sadece bir iktidar mücadelesi değil, aynı zamanda, din uğruna, millet uğruna, şehitlerin kanı uğruna yapılan kutsal bir intikam savaşıydı.
Derhal, Şeyhülislam’ı huzuruna çağırdı. Ondan, Ali Paşa’nın Rum isyancılarla işbirliği yaptığını, bu yüzden de “dinden çıktığını” ve katlinin sadece siyasi değil, aynı zamanda dini bir görev olduğunu ilan eden bir fetva istedi. Bu fetva, Cuma namazlarında, imparatorluğun en ücra köşesindeki camilerde bile okunacak, halkın öfkesi ve nefreti, tek bir hedefe, yani Yanya’daki o “hain” ihtiyara yönlendirilecekti. Yeniçeriler bile, o sevdikleri Ali Paşa’nın, “gavurla” işbirliği yaptığını duyduklarında, ona olan sempatilerini yeniden gözden geçirmek zorunda kalacaklardı.
Ardından, Divan’ı topladı. Yüzünde, samimi bir öfke ve acı ifadesiyle, Mora’dan gelen katliam haberlerini okudu. Vezirlerin, paşaların gözlerindeki dehşeti ve çaresizliği gördü.
“Görün, Paşalarım!” diye haykırdı. “Bu vahşetin, bu alçaklığın sorumlusu kimdir? Bu isyan ateşini körükleyen, bu katil sürüsünü üzerimize salan kimdir? O, Yanya’daki ininde oturan, bir yandan bize sadakat yeminleri ederken, diğer yandan da düşmanlarımızla işbirliği yapan o nankör hainden başkası değildir! Ali Paşa, sadece bana değil, tüm milletimize, tüm İslam alemine ihanet etmiştir!”
Bu konuşma, Divan’daki tüm tereddütleri ortadan kaldırdı. Artık kimse, Ali Paşa’ya merhamet gösterilmesini veya onunla uzlaşılmasını teklif etmeye cesaret edemezdi. Savaş, topyekûn bir imha savaşına dönüşmüştü.
Mahmud, Hurşid Paşa’ya gönderdiği yeni fermanda ise, stratejisini net bir şekilde ortaya koydu. “Paşam,” diye yazdı. “Mora’daki yangın, seni telaşa düşürmesin. Sakın ola ki, ordunu bölüp, Yanya kuşatmasını zayıflatmayasın. Senin birinci ve tek hedefin, o hainin inini başına yıkmaktır. Mora’daki isyanı bastırmak için, Anadolu’dan ve diğer vilayetlerden yeni birlikler toplanması emrini verdim. Sen, işini bitir. Ali’nin kellesini bana getirdiğin gün, Mora’daki o ateş de, küllerinden yeniden doğan Devlet-i Aliyye’nin kudretiyle söndürülecektir.”
Bu, son derece riskli bir karardı. Mora’yı, bir süreliğine, isyancıların insafına terk ediyordu. Binlerce masum insan daha ölebilirdi. Ama Mahmud, büyük oyunu oynuyordu. O, bir piyonu (Mora), şahı (Ali Paşa) mat etmek için feda etmekten çekinmiyordu. Çünkü biliyordu ki, Ali Paşa sorunu çözülmeden, imparatorluğun hiçbir sorunu çözülemezdi. O, devletin bedenindeki ana kanser hücresiydi. Ve o hücre yok edilmeden, diğer metastazlarla uğraşmak, sadece zaman kaybıydı.
O, soğukkanlı bir cerrahtı. Ve şimdi, neşterini, en derindeki ura vurmaya hazırlanıyordu. Mora’daki alevler, onun için, sadece, ameliyat masasını aydınlatan, korkunç ama gerekli bir ışıktı.
Komutanın İkilemi
Yanya Ovası, Osmanlı Ordugâhı. Bahar, 1821
Hurşid Ahmed Paşa, çadırında, Mora’dan gelen haberleri getiren ulakları dinlerken, hayatının en zor anlarından birini yaşıyordu. Haberler, aklın ve vicdanın alabileceğinin ötesindeydi. Tripoliçe’deki Türk mahallesinin tamamen yok edildiği, Vali’nin ve ailesinin işkenceyle öldürüldüğü, on binden fazla sivilin, kadın ve çocukların, kiliselerde ve camilerde diri diri yakıldığı anlatılıyordu. Bu, bir isyan değil, bir soykırımdı. Ve bu soykırım olurken, o, emrindeki yirmi bin kişilik orduyla, burada, bir kalenin önünde, aylardır bekliyordu.
İçindeki askerlik onuru, vicdanı, her şeyi bırakıp, ordusuyla birlikte Mora’ya yürümesini, o masum insanları kurtarmasını ve o katil sürüsünden intikam almasını haykırıyordu. Komutanları, paşaları da aynı fikirdeydi. Ordugâhta, büyük bir öfke ve huzursuzluk vardı. Askerler, “Biz burada ne bekliyoruz? Kardeşlerimiz orada katledilirken, biz, bir Arnavut eşkıyasıyla mı uğraşacağız?” diye homurdanıyorlardı.
Ama aklı, Padişah’ın o kesin ve net emrini hatırlatıyordu: “Sakın ola ki, Yanya kuşatmasını zayıflatmayasın.” Padişah’ın stratejisini anlıyordu. Ali Paşa, asıl hedefti. Ama bu stratejinin bedelinin, on binlerce masum insanın kanı olması, bir komutan olarak, bir insan olarak, onun omuzlarına dayanılmaz bir yük bindiriyordu. O, iki ateş arasında kalmıştı. Bir yanda, Padişah’ına olan sadakati ve emirlere itaat yemini; diğer yanda ise, bir komutan olarak, korumakla yükümlü olduğu halkına karşı olan sorumluluğu ve vicdanı.
O gece, en güvendiği komutanlarını topladı. Aralarında, Padişah’ın gözdesi olan genç subay Yusuf da vardı.
“Paşalarım, Ağalarım,” dedi, sesi yorgun ve kederliydi. “Durumu biliyorsunuz. Padişahımızın emri kesindir. Yanya düşene kadar, buradan bir adım ayrılmayacağız. Ama vicdanımız, Mora’daki o yangına seyirci kalmamıza da izin vermez.”
Bir anlık sessizlik oldu. Sonra, Yusuf, çekinerek söz aldı. “Paşam, affınıza sığınarak… Belki, ordunun tamamını değil, ama bir kısmını, en hareketli süvari birliklerimizi, güneye gönderebiliriz. Onlar, isyanı tamamen bastıramazlar, lakin, en azından, isyancıların ilerleyişini yavaşlatabilir, kuşatma altındaki kasabalara yardım ulaştırabilir ve en önemlisi, ordumuzun orada da var olduğunu göstererek, halkımıza moral verebilirler.”
Bu, akıllıca bir teklifti. Padişah’ın emrini tam olarak çiğnemeden, vicdanını bir nebze olsun rahatlatacak bir ara çözümdü. Hurşid Paşa, bu genç subayın zekasına ve cesaretine bir kez daha hayran kaldı.
“Haklısın, Yusuf evlat,” dedi. “Derhal, en seçkin beş bin süvarimiz, en tecrübeli komutanlarımızdan birinin emrinde, Mora’ya doğru yola çıksın. Ama asıl gücümüz, burada kalacak. Ve bu lanet kaleyi, en kısa sürede düşürmek için, elimizden ne geliyorsa yapacağız.”
Bu karar, ordugâhtaki gerilimi bir nebze olsun yatıştırmıştı. Ama Hurşid Paşa biliyordu ki, bu, sadece bir pansumandı. Asıl yara, kanamaya devam ediyordu. Ve o, artık, sadece Ali Paşa ile değil, aynı zamanda, zamanla da yarışıyordu. Eğer Yanya’yı, Mora’daki isyan tüm Balkanlar’a yayılmadan ve Avrupa devletleri müdahale etmeden düşüremezse, o zaman, sadece bu savaşı değil, her şeyi kaybedebilirlerdi. O gece, Hurşid Paşa, sabaha kadar uyuyamadı. Mora’dan yükselen alevlerin aksi, çadırının tavanına vuruyor gibiydi. Ve o alevlerin içinde, binlerce masum insanın çığlıklarını duyuyordu.
İsyancının Vahşeti
Tripoliçe Şehri, Mora. Bahar, 1821
Theodoros Kolokotronis, tek gözü bir yara iziyle kapalı, yırtıcı bir kartalı andıran yüzüyle, atının üzerinde, Tripoliçe şehrinin ana meydanında duruyordu. Etrafı, bir zafer sarhoşluğu içinde, naralar atan, havaya ateş açan binlerce isyancı Rum (kleft) ile çevriliydi. Şehir, üç günlük bir kuşatmanın ardından düşmüştü. Ve o üç gün boyunca ve sonrasında yaşananlar, insanlık tarihinin en karanlık sayfalarından biriydi.
Kolokotronis, eski bir hayduttu. Yıllarını dağlarda, Osmanlı’ya karşı savaşarak geçirmişti. O, ne İpsilantis gibi bir aristokrat ne de bir diplomattı. O, savaşın dilini biliyordu. Ve o dil, acımasızlık, intikam ve terördü. Onun için, bu savaş, sadece bir bağımsızlık savaşı değil, aynı zamanda, dört yüz yıllık esaretin, aşağılanmanın ve birikmiş kinin bir patlamasıydı. Ve bu patlamanın hedefi, sadece Osmanlı askerleri değil, o topraklarda yaşayan her Türk, her Müslüman, hatta onlarla işbirliği yapan Yahudilerdi.
Şehir düştüğünde, adamlarına tek bir emir vermişti: “Bu şehirde, tek bir Türk tohumu bile kalmayacak!” Ve adamları, bu emri, büyük bir zevkle yerine getirmişlerdi. Silahı olan, olmayan, teslim olan, olmayan, on binlerce sivil, sokaklarda, evlerinde, camilerde, acımasızca katledilmişti. Kadınlara tecavüz edilmiş, çocuklar süngülenmiş, hamamlar, içindeki insanlarla birlikte ateşe verilmişti. Şehir, üç gün boyunca, yağmalanmış, yakılmış ve bir kan gölüne dönmüştü. Kolokotronis, meydanın ortasında, kesik Türk başlarından yapılmış bir piramidin önünde dururken, yüzünde, bir gram bile pişmanlık yoktu. Bu, gerekli bir vahşetti. Bu, Türklere, bu toprakların artık onlara ait olmadığını, buradan gitmezlerse, sonlarının böyle olacağını gösteren kanlı bir mesajdı.
“Kardeşlerim!” diye bağırdı, gür sesiyle. “Bugün, atalarımızın ruhu şad olmuştur! Bugün, Tripoliçe, yeniden bir Helen şehridir! Ama bu, sadece bir başlangıç! Durmayacağız! Bu topraklarda, tek bir minare, tek bir ay yıldızı kalmayana kadar durmayacağız! Yaşasın Özgürlük! Yaşasın Helen!”
Kalabalıktan, vahşi bir sevinç çığlığı yükseldi.
Ancak Kolokotronis, bu zafer sarhoşluğunun ortasında, yaklaşan tehlikenin de farkındaydı. Yanya’dan gelen haberler, Hurşid Paşa’nın ordusunun bir kısmını üzerlerine gönderdiğini söylüyordu. O, Hurşid’i tanırdı. Acımasız ve yetenekli bir komutandı. Onun düzenli ordusuyla, bir meydan savaşında başa çıkmaları zordu. Bu yüzden, şimdi, kazandıkları bu zaferi, pazarlık masasında kullanma zamanıydı. Avrupa’daki hamilerine, özellikle de Rusya’ya, elçiler gönderecek, onlara, bağımsız bir Yunanistan’ın kurulması için müdahale etmeleri çağrısında bulunacaktı. O, sadece bir savaşçı değil, aynı zamanda kurnaz bir siyasetçiydi. Bu vahşet, sadece bir intikam değil, aynı zamanda, Avrupa kamuoyunun dikkatini çekmek, onları, “barbar Türklere karşı savaşan kahraman Hristiyanlar” mitine inandırmak için de planlanmış bir eylemdi.
Kolokotronis, atını, şehrin yanan harabeleri arasında sürerken, geleceği düşünüyordu. Bu yolun sonunda, ya bir kahraman olarak, yeni bir devletin kurucusu olacaktı ya da bir haydut olarak, bir Osmanlı celladının elinde can verecekti. Ama her iki durumda da, o, adını, tarihe kanla yazdırmıştı. Mora’daki alevler, onun eseriydi. Ve bu alevler, kolay kolay sönmeyecekti.
Ailenin Kaçışı
Mora Kırsalı, Bir Patika. Aynı Dönem.
Ayşe, yedi yaşındaki oğlu Murat’ın elini sıkıca tutarken, nefes nefese, dikenli çalıların arasındaki dar patikada ilerlemeye çalışıyordu. Arkasından, topal bacağıyla ona yetişmeye çalışan yaşlı babasının ve diğer birkaç komşusunun hırıltılı nefeslerini duyuyordu. Onlar, köylerinden, o cehennemden kaçabilen bir avuç şanslı insandı.
Her şey, bir gece yarısı, çan sesleri ve “Türkleri öldürün!” çığlıklarıyla başlamıştı. Yüzyıllardır komşuları olan, birlikte yiyip içtikleri Rumlar, birer canavara dönüşmüşlerdi. Ellerinde meşaleler, baltalar ve tırpanlarla, evlerini basmış, erkekleri oracıkta katletmiş, kadınları ve çocukları ise kiliseye doldurup ateşe vermişlerdi. Ayşe’nin kocası Ahmed, onları korumak için kapının önünde can vermişti. Ayşe, babası ve oğluyla birlikte, evin arkasındaki ahırın samanlığına saklanarak, o korkunç geceyi, çığlıkları ve alevleri dinleyerek, dualar ederek geçirmişti. Şafak söktüğünde, köyleri, sadece yanan harabelerden ve cesetlerden oluşan bir mezarlığa dönmüştü.
O günden beri, yollardaydılar. Gündüzleri ormanlarda, mağaralarda saklanıyor, geceleri ise, en yakın limana, kendilerini Anadolu’ya götürecek bir tekne bulma umuduyla, aç ve susuz bir şekilde yürüyorlardı. Yolda, kendileri gibi, her şeyini kaybetmiş, perişan halde başka ailelere rastlıyorlardı. Onların anlattığı hikayeler, kendi yaşadıklarından bile daha korkunçtu. Bu, sadece onların köyünde değil, tüm Mora’da yaşanan bir kıyımdı.
“Anne, yoruldum,” diye sızlandı Murat, küçük bacakları artık onu taşıyamıyordu.
Ayşe, eğilip oğlunu kucağına aldı. O kadar zayıflamıştı ki, bir tüy gibi hafifti. “Az kaldı, oğlum. Az kaldı. Bak, şu tepenin ardı, deniz. Bizi, babanın memleketine, Anadolu’ya götürecek gemiler orada bekliyor.”
Bu bir yalandı. O tepenin ardında ne olduğunu bilmiyordu. Ama oğluna umut vermek zorundaydı. Kendisi de, o umuda tutunmak zorundaydı.
Babası, yanına yaklaştı. Yaşlı adamın yüzü, acı ve yorgunluktan bir haritaya dönmüştü. “Bu neyin nesidir, kızım?” diye fısıldadı. “Bu neyin kavgasıdır? Bizim günahımız neydi? Padişahımız nerede? Ordumuz nerede? Bizi, bu kafirlerin eline mi terk ettiler?”
Ayşe’nin bu sorulara bir cevabı yoktu. O, ne Padişah’ı, ne de onun paşalarını tanırdı. O, sadece, kocasını, evini, komşularını, tüm hayatını kaybetmiş, hayatta kalmaya çalışan bir kadındı. Onun için, bu savaşın, ne bir adı ne de bir anlamı vardı. Bu, sadece, kör bir vahşetti.
O gece, bir zeytin ağacının altında uykuya dalarlarken, Ayşe, rüyasında, kocasını gördü. Ahmed, ona gülümsüyor ve “Anadolu’ya git, Ayşe. Oğlumuzu orada büyüt. Ona, bu toprakları, bu ihaneti unutturma,” diyordu.
Ayşe, gözyaşları içinde uyandı. Ve o an, yemin etti. Hayatta kalacaktı. Oğlunu, ne pahasına olursa olsun, o topraklara ulaştıracaktı. Ve oğlu, babasının ve binlerce masum insanın intikamını almasa bile, en azından, onların hikayesini, bu vahşeti, unutmayacak ve unutturmayacaktı. Mora’daki alevler, sadece canları değil, aynı zamanda, nesiller boyu sürecek olan bir nefreti ve intikam arzusunu da körüklemişti.
Bölüm 15 – Yalnız Aslan
Paşanın Sessizliği
Yanya Kalesi, Paşa Sarayı. Güz, 1821
Güz, Yanya’nın üzerine hüzünlü, sarı bir tül gibi inmişti. Ağaçlar yapraklarını döküyor, gölün üzerini sabahları kalın bir sis tabakası kaplıyordu. Kaledeki hayat da, tıpkı mevsim gibi, yavaş yavaş ölüyordu. Tepedelenli Ali Paşa, artık o eski gürleyen, kükreyen aslan değildi. O, inine çekilmiş, yaralarını yalayan, etrafındaki dünyanın sessizce çöküşünü izleyen, yaşlı ve yalnız bir hayvana dönüşmüştü. Divanhanesi boşalmış, sarayının koridorları sessizleşmişti. O çok güvendiği kurnazlığı, o son ve en büyük kumarı, elinde patlamıştı. Mora’da yaktığı ateş, ona yardım etmek yerine, sonunu getiren bir yangına dönüşmüştü. Artık sona yaklaştığını, oyunun bittiğini, o acı gerçeği, ruhunun en derinlerinde hissediyordu.
Mora’dan gelen haberler, birer hançer gibi saplanıyordu yüreğine. O ahmak Rum komitacılar, isyanı, onun istediği gibi, Padişah’ın ordusunu oyalayacak sınırlı bir direniş olarak değil, topyekûn bir Türk ve Müslüman katliamına dönüştürmüşlerdi. Bu vahşet, imparatorluğun her köşesinde, Padişah’a karşı olan en muhalif sesleri bile susturmuş, herkesi, bu “din ve devlet düşmanı” isyanın ve onun arkasındaki “hain” Ali Paşa’nın karşısında, tek bir yumruk haline getirmişti. Artık kimse, onun bir mağdur olduğuna inanmıyordu. O, artık, binlerce masumun kanı eline bulaşmış, lanetlenmiş bir adamdı. Padişah Mahmud, bu durumu, bir propaganda dehasıyla kullanmış, Ali Paşa’yı, tüm kötülüklerin anası olarak şeytanlaştırmıştı.
Bu durumun en somut sonucu, ordusunun hızla erimesi oldu. Ordusunun bel kemiğini oluşturan Müslüman Arnavut beyleri ve askerleri, “gavur” bir isyanla işbirliği yapan bir adamın sancağı altında savaşmayı, kendi dinlerine ve onurlarına bir ihanet olarak görmeye başlamışlardı. Hurşid Paşa’nın, Padişah adına sunduğu cömert af ve ödül vaatleri de, bu çözülmeyi hızlandırıyordu. Her gece, surlardan, onlarca asker, silahlarını ve umutlarını da yanlarına alarak, karşı tarafa, Padişah’ın ordugâhına kaçıyordu. Ali Paşa’nın en sadık, en gözü kara fedaileri bile, artık bu umutsuz savaşta ölmenin anlamsız olduğunu düşünmeye başlamışlardı. O çok güvendiği, parayla satın aldığı sadakat, paranın bittiği yerde, buharlaşıp uçuyordu.
Kalede, açlık ve hastalık, düşman toplarından daha ölümcül bir hal almıştı. Ambarlardaki son buğday çuvalları da tükenmek üzereydi. Askerlere, günde bir avuç haşlanmış arpadan başka verilecek bir şey kalmamıştı. Dizanteri, bir hayalet gibi, her koğuşta, her evde dolaşıyor, en güçlü savaşçıları bile birer iskelete çeviriyordu. Ali Paşa, kendi altın tabaklarında, en lezzetli yemekleri yerken, adamlarının bu sefaletini görmezden gelmeye çalışıyordu. Ama geceleri, onların açlıktan inleyen sesleri, sarayının kalın duvarlarından sızarak, uykularını bölüyordu.
En büyük darbe ise, oğullarından gelmişti. Veli ve Muhtar, Padişah’ın ordusuyla birkaç göstermelik çatışmaya girdikten sonra, emrindeki birliklerle birlikte, teslim olmuşlardı. Padişah, sözünü tutmuş, onların canını bağışlamış ve onları, İstanbul’a, bir tür onurlu sürgüne göndermişti. Bu haber, Ali Paşa’nın kalbine saplanan son hançerdi. Kendi kanı, kendi canı, onu, bu en zor gününde, yalnız bırakmıştı. O günden sonra, Ali Paşa, kimseyle konuşmaz, kimseyi görmez oldu. Saatlerce, divanhanesindeki tahtında, boş gözlerle, geçmişi düşünerek oturuyordu. Nerede hata yapmıştı? O, her zaman, herkesten bir adım önde değil miydi? O, bu oyunun en büyük ustası değil miydi? Nasıl olmuştu da, İstanbul’daki o tecrübesiz çocuk, onu, bu kadar basit bir tuzağa düşürmeyi başarmıştı? Belki de, en büyük hatası, kendi gücünü abartmak, rakibinin zekasını ise küçümsemekti.
Artık tek bir amacı kalmıştı: Hayatta kalmak değil, onurunu korumak. Ve en önemlisi, o devasa hazinesini, düşmanlarının eline geçirmemek. O hazine, onun hayatının eseriydi; elli yıllık bir birikimin, sayısız entrikanın, savaşın ve zulmün meyvesiydi. O hazinenin, Padişah’ın veya o nefret ettiği Hurşid’in eline geçmesi düşüncesi, ölümden bile daha korkunçtu.
Bir gece, en güvendiği birkaç adamını ve sadık karısı Vasiliki’yi yanına çağırdı. Onlara, son ve en gizli planını anlattı. Hazinenin en değerli mücevherlerini, altınlarını, küçük ve taşınabilir sandıklara dolduracaklardı. Sonra, o gizli tünelleri kullanarak, kaleden kaçacak, dağlara sığınacak ve oradan da, İngilizlerin kontrolündeki İyon Adaları’na geçeceklerdi. Bu, bir umut değil, bir çaresizlik planıydı. Yalnız aslan, son bir kez, ininden kaçmayı deneyecekti.
Subayın Merhameti
Yanya Ovası, Osmanlı Ordugâhı. Aynı Dönem.
Mülazım Yusuf, her gün, surlardan kaçarak ordugâha sığınan, bir deri bir kemik kalmış, paçavralar içindeki Arnavut askerlerini gördükçe, yüreği sızlıyordu. Bu adamlar, birkaç ay önce, surların üzerinden onlara küfürler savuran, kibirli ve vahşi düşmanlardı. Şimdi ise, bir lokma ekmek için yalvaran, korkmuş ve acınacak haldeydiler. Savaş, en gururlu adamları bile, nasıl da bir anda yerle bir edebiliyordu.
Hurşid Paşa’nın emri kesindi: Kaçanlara iyi davranılacak, karınları doyurulacak ve sorgulandıktan sonra, güvenli bir yere gönderileceklerdi. Bu, hem Padişah’ın “merhametini” göstermek hem de kalede kalanlara, kaçmaları için bir cesaret vermek adına, son derece akıllıca bir politikaydı. Yusuf, bu politikanın uygulanmasından sorumlu subaylardan biriydi. Her gün, bu bitkin adamlara çorba dağıtıyor, onların anlattığı, kaledeki açlık, hastalık ve en önemlisi, Ali Paşa’nın artan zulmüne dair korkunç hikayeleri dinliyordu.
Bu hikayeler, ona, savaştığı düşmanın, sadece bir isyancı değil, aynı zamanda kendi halkına bile zulmeden, gözü dönmüş bir tiran olduğunu gösteriyordu. Bu, onun, bu savaşın haklılığına olan inancını pekiştiriyordu. Onlar, sadece Padişah’ın otoritesini değil, aynı zamanda, bu topraklara yeniden adaleti ve huzuru getirmek için de savaşıyorlardı.
Ancak Yusuf’un içini kemiren bir başka gerçek daha vardı: Mora’dan gelen haberler. Paşa’nın gönderdiği o küçük süvari birliği, o devasa yangının yanında, bir kova su gibi, çaresiz kalmıştı. Katliamlar, hala devam ediyordu. Ve onlar, burada, neredeyse düşmek üzere olan bir kalenin önünde, bekliyorlardı. Bazen, bu bekleyişin, binlerce masum insanın kanı pahasına yapılan, soğuk ve ahlaksız bir satranç oyunu olduğunu düşünmeden edemiyordu. Padişah’ın büyük planında, o masum insanların hayatı, feda edilebilir birer piyondan mı ibaretti?
Bu düşünceler, onun genç ve idealist ruhunu rahatsız ediyordu. O, devleti, sadece güçlü değil, aynı zamanda adil ve merhametli olarak hayal etmişti. Ama savaşın gerçekleri, ona, devletin bekasının, bazen, en acımasız ve en ahlak dışı kararları bile gerektirebildiğini öğretiyordu.
O akşam, sorguladığı yaşlı bir Arnavut askeri, ona, Ali Paşa’nın gizli kaçış planından bahsetti. Paşa’nın, gölün altından geçen bir tüneli kullanarak, hazinesiyle birlikte kaçmaya hazırlandığını fısıldadı. Yusuf, bu paha biçilmez bilgiyi, derhal, Hurşid Paşa’ya iletti. Bu, kuşatmanın sonunu getirecek olan anahtardı.
Paşa’ya raporunu sunarken, Yusuf, bir an, o yaşlı ve yalnız aslanın, o tuzağa düşürülmüş tiranın çaresizliğini düşündü. Ona karşı bir nefret değil, bir tür acıma hissetti. Savaş, galipleri ve mağlupları değil, sadece kurbanları ve hayatta kalanları yaratıyordu. Ve o, bu kirli oyunun, sadece, hayatta kalanlarından biri olmaya çalışıyordu.
Konsolosun Raporu
İngiliz Konsolosluğu, Yanya. Aynı Dönem.
William Martin Leake, artık Yanya’da bir misafir değil, fiilen bir mahpustu. Ali Paşa, kuşatmanın başlamasıyla birlikte, şehirdeki tüm Avrupalıların dış dünyayla temasını kesmişti. Ancak Leake, kendi gizli kanallarıyla, hem kaledeki hem de Osmanlı ordugâhındaki gelişmeler hakkında bilgi almayı başarıyordu. Ve gördüğü manzara, Britanya’nın çıkarları açısından, giderek daha endişe verici bir hal alıyordu.
Ali Paşa’nın düşüşü, artık kaçınılmazdı. O, siyasi olarak tamamen izole olmuş, askeri olarak çökmüş ve psikolojik olarak yıkılmıştı. Bu, bir yandan iyi bir haberdi. Bölgedeki bu istikrarsızlık unsuru ortadan kalkıyordu. Ama diğer yandan, bu, Padişah Sultan Mahmud’un ve onun merkeziyetçi projesinin mutlak zaferi anlamına geliyordu. Ve bu, uzun vadede, Britanya için, Ali Paşa’nın varlığından bile daha büyük bir tehlike olabilirdi. Güçlü, reformcu ve Rusya’ya karşı tek başına ayakta durabilen bir Osmanlı Devleti, Britanya’nın Doğu Akdeniz’deki nüfuzunu ve ticari çıkarlarını tehdit edebilirdi.
Daha da endişe verici olan, Mora’daki Yunan İsyanı’ydı. İsyan, beklentilerin çok ötesinde, vahşi ve kontrolsüz bir hal almıştı. Bu durum, Rusya’ya, “Ortodoks kardeşlerini korumak” bahanesiyle, bölgeye müdahale etmek için aradığı o mükemmel fırsatı sunuyordu. Eğer Rusya, bu isyanı kullanarak, Balkanlar’da kendisine bağlı bir Yunan devleti kurmayı başarırsa, bu, Britanya’nın Akdeniz’deki tüm stratejisini altüst edecek bir felaket olurdu.
Leake, Londra’ya göndereceği acil ve şifreli raporu zihninde tasarladı. Raporunda, politikanın acilen değiştirilmesi gerektiğini savunacaktı.
“Ali Paşa, bitmiştir,” diye yazacaktı. “Onu desteklemek, artık bir seçenek değildir. Ancak, Padişah’ın mutlak zaferine ve Mora’daki isyanın bir Rus müdahalesine dönüşmesine de seyirci kalamayız. Yeni politikamız, iki yönlü olmalıdır: Birincisi, Padişah Mahmud’a, Ali Paşa sorununu bir an önce bitirmesi ve dikkatini Mora’daki isyanı bastırmaya yöneltmesi için, diplomatik baskı yapılmalıdır. İkincisi, Yunan isyancılarla derhal temas kurulmalı ve onlara, Rusya’nın değil, Britanya’nın himayesinde, özerk ama Osmanlı’ya bağlı bir prenslik kurmaları teklif edilmelidir. Bu, hem isyanı kontrol altına alacak, hem Rusya’nın önünü kesecek, hem de bize, bölgede, sadık bir müttefik kazandıracaktır.”
Bu, tipik bir İngiliz emperyal politikasıydı: Tarafları birbirine karşı kullanarak, çatışmayı yöneterek ve en sonunda, her iki tarafın da kendisine muhtaç olduğu bir denge yaratarak, kendi çıkarlarını maksimize etmek. Bu politikada, ne Türklerin ne de Rumların kendi kaderlerini tayin hakkına yer vardı. Onlar, sadece, büyük güçlerin satranç tahtasındaki piyonlardı. Ve Leake, bu oyunun en usta oyuncularından biri olmaktan gurur duyuyordu.
Kraliçenin Vedası
Yanya Kalesi, Harem Dairesi. Aynı Dönem.
Vasiliki Kontaksi, bir zamanlar güzelliği ve zekasıyla Ali Paşa’yı kendine aşık eden, onun en sevdiği karısı, onun “Kraliçesi”ydi. Ama şimdi, o güzellik solmuş, o zeka, yerini, derin bir kedere ve korkuya bırakmıştı. O, bir Rum papazının kızıydı. Ve şimdi, kendi soydaşları, Mora’da, kocasının düşmanlarına karşı savaşıyor, ama aynı zamanda, bu savaş, kocasının ve kendisinin sonunu hazırlıyordu. O, iki ateş arasında kalmış, trajik bir figürdü.
Kuşatmanın başından beri, kocasının, o güçlü, o yenilmez adamın, gözlerinin önünde, yavaş yavaş nasıl eridiğini, nasıl bir paranoya canavarına dönüştüğünü, acı içinde izlemişti. O, kocasını seviyordu. Ama aynı zamanda, ondan korkuyordu. Ali, en yakın adamlarını, en küçük bir şüpheyle, gözünü kırpmadan öldürüyordu. Bir gün, Rum kökeni nedeniyle, sıranın kendisine de gelebileceği korkusuyla yaşıyordu.
O gece, Ali, onu, gizli hazine odasına çağırdı. Oda, bir masal mağarası gibiydi. Her yerde, sandıklar dolusu altın, elmas, yakut, inci… Ali Paşa, bu servete, boş ve anlamsız gözlerle bakıyordu.
“Bunlar,” dedi, yorgun bir sesle. “Bunlar, benim hayatım. Uğruna öldüğüm, öldürdüğüm her şey… Ve şimdi, hiçbir anlamı yok. Onları, o İstanbul’daki çocuğa veya o açgözlü Hurşid’e bırakmayacağım, Vasiliki. Asla!”
Sonra, ona, kaçış planını anlattı. Gizli tünelden, birkaç sadık adamla, en değerli mücevherleri de yanlarına alarak kaçacaklardı.
“Sen de benimle geliyorsun,” dedi Ali. “Seni, bu cehennemde yalnız bırakamam.”
Vasiliki’nin yüreği, hem bir umut hem de bir korkuyla doldu. Kaçmak… Bu kafesten kurtulmak… Ama nereye? Ve nasıl? Hurşid’in ordusu, tüm yolları tutmuştu. Bu, bir intihar girişimiydi.
“Paşam,” dedi, titreyen bir sesle. “Belki… Belki de teslim olmalısın. Padişah’ın merhametine sığınmalısın. Belki seni affeder…”
Ali Paşa’nın gözleri, bir anda, o eski ateşiyle parladı. Vasiliki’nin kolunu, canını acıtacak kadar sıktı.
“Asla!” diye tısladı. “Bir Tepedelenli, asla teslim olmaz! Asla af dilemez! Ben, ya bir kral olarak yaşarım ya da bir aslan gibi, savaşarak ölürüm! Anladın mı?”
Vasiliki, korkuyla başını salladı. O an, kocasının, artık, akıl ve mantıkla hareket etmediğini, sadece, yaralı bir gururla, ölüme doğru yürüdüğünü anladı. Ve kendisinin de, onunla birlikte, bu ölüm yolculuğuna çıkmaktan başka bir çaresi yoktu. O, bu yalnız aslanın, son ve tek yoldaşıydı. Ve onun kaderi, artık, tamamen, o aslanın kaderine bağlanmıştı.
Bölüm 16 – Pazarlık
Aslanın Son Kükremesi
Yanya Kalesi, Paşa Sarayı. Kış, 1821
Kış, Yanya’nın üzerine ölümcül bir sessizlikle inmişti. Karlar, ovadaki Osmanlı ordugâhını ve kalenin burçlarını beyaz bir kefenle örtmüştü. Artık ne top sesleri vardı ne de siperlerden yükselen naralar. Sadece, rüzgârın uğultusu ve açlığın kemirdiği midelerin gurultusu duyuluyordu. Tepedelenli Ali Paşa için, o çok güvendiği kaçış planı, bir hayal olmuştu. Hurşid’in askerleri, casusların ihbarıyla, o gizli tünellerin çıkışlarını tutmuş, gölün etrafını bir demir çember gibi sarmışlardı. Artık ne içeri bir buğday tanesi girebiliyor ne de dışarı bir fare kaçabiliyordu. Oyunun sonuna gelinmişti. Ve Ali Paşa, hayatı boyunca hiç yapmadığı bir şeyi yapmaya, yani pazarlık masasına oturmaya karar verdi. Ama bu, bir teslimiyet pazarlığı olmayacaktı. Bu, yaralı bir aslanın, canını değil, onurunu ve en önemlisi, hayatı boyunca biriktirdiği o efsanevi hazinesini kurtarmak için yapacağı son ve en kurnazca hamlesi olacaktı.
Divanhanesi, artık bomboştu. Etrafında, sadece, sonuna kadar kendisine sadık kalmış, bir avuç yaşlı Arnavut komutanı ve sadık karısı Vasiliki vardı. Yüzleri, tıpkı kendisininki gibi, açlıktan ve umutsuzluktan solgun ve çöküktü. Ama Ali Paşa, onlara hala, o eski, o mağrur hükümdar gibi görünmeye çalışıyordu.
“Korkmayın,” dedi, sesi zayıf ama hala kararlıydı. “Bu, bir son değil, yeni bir başlangıçtır. O ahmak Hurşid, bizi kılıçla yenemeyeceğini anladı. Şimdi, masaya oturmak, bizim şartlarımızı dinlemek zorunda. Onlara, istedikleri şeyi, yani bu boş kaleyi vereceğiz. Karşılığında ise, bizim için en değerli olanı, yani canımızı, onurumuzu ve geleceğimizi alacağız.”
Planı basitti. En güvendiği elçilerinden birini, beyaz bir bayrakla, Hurşid Paşa’nın ordugâhına gönderecekti. Teklifi netti: Ali Paşa, Yanya Kalesi’ni ve içindeki tüm silahları, tek bir kurşun atmadan, Padişah’ın ordusuna teslim edecekti. Bunun karşılığında, Padişah Sultan Mahmud, onun ve ailesinin canını bağışlayacak, servetinin bir kısmını (özellikle de kişisel mücevherlerini ve nakit altınlarını) yanına almasına izin verecek ve onu, hayatının sonuna kadar huzur içinde yaşayabileceği, imparatorluğun uzak bir köşesine, mesela Mısır’a veya Suriye’ye sürgüne gönderecekti.
Bu, ilk bakışta, yenilmiş bir adamın merhamet dilenmesi gibi görünüyordu. Ama aslında, son derece zekice bir psikolojik hamleydi. Ali Paşa biliyordu ki, Hurşid Paşa, bu uzun ve yıpratıcı kuşatmadan bıkmıştı. Kış bastırmış, ordusunda hastalıklar artmıştı. Ve en önemlisi, Mora’daki Yunan isyanı, her geçen gün daha da büyüyordu. Hurşid, bir an önce bu Yanya meselesini bitirip, asıl tehlike olan Mora’ya yönelmek için can atıyordu. Dolayısıyla, kaleyi, kan dökmeden, tek bir kayıp vermeden ele geçirme fikri, ona çok cazip gelecekti.
Ali Paşa’nın asıl hedefi ise, İstanbul’daki o iki rakibiydi: Padişah Mahmud ve Halet Efendi. O, bu iki adamın da, her şeyden çok, kendi efsanevi hazinesinin peşinde olduğunu biliyordu. Eğer o hazineye el koyabilirlerse, devletin boş hazinesini doldurabilir, yeni ordular kurabilirlerdi. Ali Paşa, onlara, bu hazineyi, bir yem olarak sunuyordu. Ama yemin ucunda, bir zoka vardı. Teslim olma sürecinde, hazinenin “sayımı” ve “devri” için geçecek olan o birkaç haftalık süreyi, kendi son kaçış planını, o en gizli, en akıl almaz hamlesini yapmak için kullanacaktı. O, sadece zaman kazanmaya çalışıyordu. Ve bu oyunda, zaman, altından bile daha değerliydi.
“Unutmayın,” dedi elçisine, onu uğurlarken. “Hurşid’e, benim artık yaşlı ve yorgun bir adam olduğumu, tek isteğimin, hayatımın son günlerini, Allah’a dua ederek, huzur içinde geçirmek olduğunu söyleyin. Onu, merhametine ve vicdanına hitap ederek ikna edin. Ama aynı zamanda, eğer şartlarımız kabul edilmezse, bu kaleyi, içindeki herkesle birlikte, son taşına kadar havaya uçuracağımızı ve o çok istedikleri hazinenin tek bir altınını bile onlara yar etmeyeceğimizi de hissettirin.”
Bu, hem bir yalvarış hem de bir tehditti. Bu, Ali Paşa’nın, hayatı boyunca oynadığı o ikili oyunun, son perdesiydi.
Komutanın Terazisi
Yanya Ovası, Serdar-ı Ekrem Çadırı. Aynı Dönem.
Hurşid Ahmed Paşa, Ali Paşa’nın elçisini dinlerken, yüzünde hiçbir duygu belirtisi göstermemeye çalışıyordu. Ama içinde, büyük bir zaferin ve aynı zamanda, büyük bir şüphenin fırtınası kopuyordu. O yaşlı tilki, en sonunda, pes etmişti. Kalesini teslim etmeyi teklif ediyordu. Bu, aylardır süren bu sefil kuşatmanın, bu çamurun, bu hastalığın ve bu ölümün sonu demekti. Bu, onun, Padişah’ın huzuruna, bir muzaffer komutan olarak çıkması demekti.
Teklif, son derece cazipti. Kaleyi, kan dökmeden almak, binlerce askerinin hayatını kurtaracaktı. Ordusunu, daha fazla yıpranmadan, bir an önce, asıl ve daha büyük tehlike olan Mora’daki isyanın üzerine sürebilecekti. Ve en önemlisi, Ali Paşa’nın o efsanevi hazinesine el koymak, bu masraflı seferin tüm yükünü fazlasıyla karşılayacak, hatta devletin hazinesine büyük bir zenginlik katacaktı.
Ancak Hurşid Paşa, Ali Paşa’yı tanıyordu. O adam, hayatı boyunca, kimseye, karşılıksız bir şey vermemişti. Bu cömert teklifin ardında, mutlaka bir hile, bir tuzak olmalıydı. Belki de, sadece zaman kazanmaya çalışıyordu. Belki de, teslim olma bahanesiyle, ordugâhta bir gevşemeye yol açıp, ani bir huruç (çıkış) hareketiyle kuşatmayı yarmayı planlıyordu. Veya, en kötüsü, kaledeki baruthaneleri ateşe verip, tüm şehri ve kendi ordusunun öncü birliklerini de kendisiyle birlikte cehenneme götürecek bir intihar saldırısı hazırlıyordu.
Hurşid Paşa, bir teraziye konulmuş gibiydi. Bir kefede, hızlı ve kansız bir zaferin cazibesi vardı. Diğer kefede ise, o yaşlı kurdun kurnazlığına karşı duyduğu derin güvensizlik.
“Paşa Hazretleri’nin,” dedi Ali’nin elçisi, “tek arzusu, Padişahımızın engin merhametine sığınmaktır. O, artık, sadece, günahlarının affı için dua etmek isteyen, yorgun bir kuldur.”
Hurşid Paşa, bu sahte alçakgönüllülüğün arkasındaki kibri görebiliyordu. Ama bu oyunu, şimdilik, onun kurallarına göre oynamaya karar verdi.
“Paşa Hazretleri’nin Padişahımıza olan sadakatinden şüphemiz yoktur,” dedi, diplomatik bir dille. “Teklifiniz, makul görünmektedir. Lakin, bu, benim tek başıma karar verebileceğim bir mesele değildir. Nihai karar, Hünkârımız Sultan Mahmud Han Hazretleri’ne aittir. Ben, teklifinizi, en hızlı ulaklarla, derhal İstanbul’a bildireceğim. Padişahımızın cevabı gelene kadar, ateşkese devam edilecektir. Ama en küçük bir şüpheli hareketinizde, bu ateşkesin sona ereceğini ve kalenizi, taş üstünde taş kalmayacak şekilde yerle bir edeceğimizi de Paşa Hazretleri’ne bildiriniz.”
Bu, bir kabul değil, bir ertelemeydi. Hurşid Paşa, hem zaman kazanıyor hem de sorumluluğu, İstanbul’a, yani Padişah’a atıyordu. Eğer bu pazarlıkta bir hata yapılırsa, bunun sorumlusu kendisi olmayacaktı. Aynı zamanda, bu bekleme süresi içinde, ordugâhını en üst düzeyde alarma geçirecek, Ali Paşa’nın olası bir hilesine karşı her türlü tedbiri alacaktı. O, Ali Paşa’ya, kendisinin de en az onun kadar sabırlı ve kurnaz bir oyuncu olduğunu gösteriyordu.
Elçi çadırdan çıktıktan sonra, Hurşid Paşa, en güvendiği komutanlarından biri olan, genç subay Yusuf’u yanına çağırdı.
“Yusuf evlat,” dedi. “O yaşlı tilki, bir oyun peşinde. Ama ne olduğunu bilmiyoruz. Senin ve en güvendiğin adamlarının görevi, o kaleyi, bir an bile gözden ayırmamaktır. Özellikle de, o casusun bahsettiği gizli tünellerin çıkışlarını… En küçük bir hareketlilikte, bana haber vereceksin. Bu tilkinin, ininden kaçmasına asla izin vermeyeceğiz.”
Padişahın Hırsı
Topkapı Sarayı, Has Oda. Aynı Dönem.
Hurşid Paşa’nın ulağı, Ali Paşa’nın teslim olma teklifini getirdiğinde, Sultan Mahmud, Has Oda’sında, Halet Efendi ile birlikteydi. Mektup okunduğunda, Halet Efendi’nin yüzünde, zaferini gizleyemeyen, memnun bir ifade belirmişti.
“Müjdeler olsun Hünkârım!” dedi. “O asi, en sonunda diz çökmüştür. Planımız, tam bir başarıyla sonuçlanmıştır. Derhal, teklifinin kabul edildiğini bildirelim ve o hainin kellesini ve hazinesini İstanbul’a getirtelim.”
Ancak Mahmud, Halet Efendi’nin bu coşkusunu paylaşmıyordu. O, çok daha derin ve çok daha karanlık bir hesap peşindeydi. Onun için, mesele, sadece Ali Paşa’nın kellesini almak veya hazinesine el koymak değildi. Mesele, Padişah’ın iradesinin ve adaletinin, mutlak ve sorgulanamaz olduğunu, en güçlü isyancının bile, en sonunda, hak ettiği cezadan kaçamayacağını, tüm imparatorluğa göstermekti.
“Hayır, Halet,” dedi Mahmud, soğuk ve keskin bir sesle. “Acele etmeyeceğiz. Eğer teklifini hemen kabul edersek, o, bunu, bizim zayıflığımıza, Mora’daki isyandan korktuğumuza yoracaktır. Ve hala, bir pazarlık gücü olduğunu sanacaktır.”
Mahmud’un zihnindeki plan, çok daha acımasızdı. O, Ali Paşa’yı sadece öldürmek istemiyordu. O, onu, umut ve umutsuzluk arasında, yavaş yavaş, psikolojik olarak da yok etmek istiyordu.
“Hurşid’e bir ferman yazdır,” diye emretti. “Ona, Ali’nin teklifini reddetmemesini, lakin kabul de etmemesini söyleyin. Görüşmelere devam etsin. Onu oyalasın. Ona, Padişah’ın merhametinin engin olduğunu, ama ihanetinin de cezasız kalmayacağını hissettirsin. Ona, umut verin, sonra o umudu geri alın. Bırakın, o kalede, kendi paranoyasıyla, kendi korkularıyla, kendi başına kalsın. Bırakın, her gün, acaba bugün mü affedileceğim, yoksa yarın mı öleceğim diye, azap içinde kıvransın.”
Bu, bir hükümdarın değil, bir işkencecinin stratejisiydi. Halet Efendi bile, Padişah’ın bu soğukkanlı acımasızlığı karşısında irkilmişti. Bu genç adam, onun sandığından çok daha tehlikeliydi.
“Peki ya hazine, Hünkârım?” diye sordu. “Ya o arada hazinesini kaçırırsa?”
Mahmud, haritadaki Yanya’ya baktı. “Kaçıramaz,” dedi, kendinden emin bir şekilde. “Hurşid, tüm yolları tuttu. O, kendi kalesinde, kendi hazinesinin üzerinde oturan bir mahpustur. Biz, sadece, onun, o hazineyi bize kendi elleriyle teslim edeceği o anı bekleyeceğiz. O, bize, sadece kalesini değil, ruhunu da teslim edecek, Halet. Ve o gün geldiğinde, imparatorluktaki her Ayan, her paşa, her isyancı, Padişah’a karşı gelmenin bedelinin ne olduğunu, bir daha asla unutmayacakları bir şekilde öğrenecek.”
Mahmud, bu pazarlığı, sadece bir isyanı bitirmek için değil, aynı zamanda, kendi mutlak otoritesini, tüm imparatorluğun hafızasına kanla ve korkuyla kazımak için de kullanıyordu. O, sadece bir savaşı değil, bir geleceği de kazanmak istiyordu.
Örümceğin Endişesi
Beyoğlu, Halet Efendi’nin Konağı. Aynı Dönem.
Halet Efendi, saraydan konağına döndüğünde, içini, daha önce hiç hissetmediği bir endişe kaplamıştı. Padişah’ın, Ali Paşa’nın teslim olma teklifine verdiği cevap, onu, derinden rahatsız etmişti. Bu, sadece bir siyasi strateji değildi. Bu, kişisel bir kindi. Bu, bir tiranın, kurbanıyla oynamasından aldığı o zalimce zevkti. Ve Halet Efendi, ilk defa, Padişah’ın bu karanlık yüzüyle tanışıyordu.
Bu durum, onun kendi planlarını da altüst ediyordu. O, bu savaşın bir an önce bitmesini, zaferin kendi hanesine yazılmasını ve en önemlisi, Ali Paşa’nın hazinesinin bir an önce İstanbul’a getirilmesini istiyordu. Çünkü o hazinenin bir kısmı, kendisine, hizmetlerinin karşılığı olarak vaat edilmişti. Ama Padişah, savaşı uzatarak, bu süreci tehlikeye atıyordu.
Daha da kötüsü, Padişah’ın bu tavrı, onun, artık kendisine, yani Halet Efendi’ye bile ihtiyaç duymadığını gösteriyordu. O, artık, kendi kararlarını, kendi başına alıyor, kendi oyununu, kendi kurallarıyla oynuyordu. Halet Efendi, bu oyunda, bir oyuncu olmaktan çıkıp, bir seyirciye, hatta bir piyona dönüşmeye başladığını hissediyordu. Bu, onun gibi bir güç aşığı için, ölümden beter bir histi.
O gece, en güvendiği adamlarını topladı. Onlara, yeni bir strateji belirlemeleri gerektiğini söyledi.
“Padişah,” dedi, fısıltıyla. “Giderek daha tehlikeli, daha öngörülemez oluyor. Ali Paşa’yı yok ettikten sonra, sıranın, Yeniçerilere ve en sonunda, bizlere, yani eski düzenin temsilcilerine geleceğinden şüpheniz olmasın. Bu genç aslanı, kontrol altında tutmalıyız. Yoksa, hepimizi parçalar.”
Planı, Padişah’a karşı, yeni ve daha güçlü bir denge unsuru yaratmaktı. Ve bu unsur, Yeniçeri Ocağı’ydı.
“Halil Ağa ile ve diğer ocak ağalarıyla temasları sıklaştırın,” diye emretti. “Onlara, Padişah’ın Tophane’deki o yeni ordusunun, aslında kendilerini yok etmek için kurulduğunu anlatın. Onların korkularını körükleyin. Onları, Padişah’a karşı, bizim yanımıza çekin. Padişah bilmelidir ki, onun gücü mutlak değildir. Bu devlette, ondan başka güçler de vardır.”
Bu, son derece tehlikeli bir ihanetti. Halet Efendi, bir yandan Padişah’ın en yakın danışmanı rolünü oynarken, diğer yandan da, Padişah’ın en büyük düşmanıyla, ona karşı gizli bir ittifak kuruyordu. O, iki ateşle birden oynuyordu. Ve bu oyunun sonunda, kendisinin de o ateşin içinde yanacağını henüz bilmiyordu. Pazarlık, sadece Yanya’da değil, İstanbul’un kalbinde de, çok daha ölümcül bir şekilde devam ediyordu.
Bölüm 17 – Gölün Ortasındaki Manastır
Aslanın Sığınağı
Yanya Gölü, Aziz Panteleimon Manastırı. Ocak, 1822
Pamvotida Gölü, o kış sabahı, kurşuni bir ayna gibi, gökyüzünün solgun griliğini yansıtıyordu. Ortasındaki küçük adacıkta yer alan Aziz Panteleimon Manastırı, taş duvarları ve mütevazı kubbesiyle, zamana ve fırtınalara direnen yaşlı bir keşiş gibi duruyordu. İşte bu sessiz ve kutsal mekân, yarım asırdır Balkanlar’ı titreten, krallara ve imparatorlara meydan okuyan Tepedelenli Ali Paşa’nın son sığınağı, son umudu ve son hapishanesi olacaktı. Koca bir ömrün, devasa bir iktidarın ve efsanevi bir zenginliğin sonunda, elinde kalan tek şey, bu küçük, rutubetli ve soğuk manastır odasıydı. Ama Ali Paşa, o seksenini aşmış, bedeni yorgun, ruhu yaralı aslan, hala, son bir umut kırıntısına, Padişah’ın merhameti denilen o ince ipliğe tutunmaya çalışıyordu.
Kaleden ayrılışı, bir hükümdarın vedasından çok, bir mahkûmun sürgünü gibiydi. Yanya Kalesi’ni, o hayatının eserini, Hurşid Paşa’nın subaylarına teslim ederken, yüzünde hiçbir duygu belirtisi göstermemeye çalışmıştı. Ama içindeki fırtınayı, sadece en yakını, sadık karısı Vasiliki görebiliyordu. Hurşid’in sunduğu anlaşma, bir merhamet gösterisinden çok, zekice bir tuzaktı. Ali Paşa, canının ve onurunun bağışlanacağına dair Padişah’tan gelecek olan o “ferman-ı şerifi”, bu manastırda bekleyecekti. Bu bekleme süresince, tam bir dokunulmazlığa sahip olacaktı. Karşılığında ise, kalesini ve en önemlisi, hazinesinin yerini Padişah’ın adamlarına bildirecekti. Ali Paşa, bu oyunu görmüştü. Onlar, hazineyi ele geçirene kadar kendisine dokunmayacaklardı. Ama ondan sonra ne olacağı, meçhuldü.
Yine de, bu anlaşmayı kabul etmekten başka çaresi yoktu. Kaledeki askerleri, artık savaşacak durumda değildi. Açlık ve hastalık, son direniş kırıntılarını da yok etmişti. Kaçış planı, ihanetle suya düşmüştü. Elinde kalan tek şey, pazarlık gücüydü. Ve o, bu son pazarlığı, hayatı boyunca yaptığı gibi, kurnazlıkla oynamaya karar verdi. Hurşid’e, hazinenin sadece bir kısmının yerini söyledi. Asıl ve en büyük hazinenin, kalenin altındaki gizli bir mahzende olduğunu ve o mahzenin anahtarının sadece kendisinde olduğunu, Padişah’ın affı gelmeden o anahtarı teslim etmeyeceğini bildirdi. Bu, onun son kozuydu. O anahtar, onun hayat sigortasıydı.
Şimdi, bu küçük manastırda, yanında sadece en sadık kırk Arnavut fedaisi ve ailesiyle birlikte, o fermanı bekliyordu. Her gün, adanın kıyısına oturuyor, dürbünüyle, karşı kıyıdaki, artık Padişah’ın sancağının dalgalandığı kalesine bakıyordu. O kalede, Hurşid’in adamları, kendi hazinesini, kendi servetini, kendi geçmişini yağmalıyorlardı. Bu manzarayı, ruhunda bir hançerin dönmesi gibi bir acıyla izliyordu. Ama dışarıya karşı, hala, o eski mağrur Ali Paşa’ydı. Keşişlerle sohbet ediyor, balık tutuyor, sanki bir tatile çıkmış, dinlenen bir devlet adamı gibi davranıyordu.
Ancak geceleri, o maske düşüyordu. Odasının yalnızlığında, geçmişin hayaletleriyle boğuşuyordu. Yaptığı sayısız zulüm, öldürttüğü binlerce insan, ihanet ettiği dostları, terk ettiği oğulları… Hepsi, bu sessiz manastır odasında, ondan hesap sormaya geliyorlardı. Bazen, kendi kendine konuşurken, “Ben bunu devletim için yaptım, bu toprakları eşkıyalardan temizledim, nizam getirdim,” diye kendini savunuyordu. Ama vicdanının derinliklerinde, her şeyi, sadece ve sadece, kendi doymak bilmez güç ve zenginlik hırsı için yaptığını biliyordu.
Ve en çok da, o genci, o İstanbul’daki çocuğu düşünüyordu. Sultan Mahmud… Onu nasıl da küçümsemişti. Oysa o çocuk, ondan daha sabırlı, ondan daha acımasız ve ondan daha zeki bir avcı çıkmıştı. Onu, kendi kurduğu oyunda, kendi silahlarıyla yenmişti. Ali Paşa, hayatı boyunca ilk kez, kendisinden daha usta bir oyuncuyla karşılaştığını, acı bir saygıyla kabul ediyordu.
Yine de, içinde küçük bir umut vardı. Padişah, onu öldürmeyecektir, diye düşünüyordu. O, sıradan bir asi değildi. O, Tepedelenli Ali Paşa’ydı. Avrupa’daki kralların bile tanıdığı, saygı duyduğu bir isimdi. Padişah, onu öldürerek, Avrupa’nın tepkisini çekmek istemeyecektir. Belki de gerçekten, onu Mısır’a veya başka bir yere sürgüne gönderecek, hayatının son yıllarını huzur içinde geçirmesine izin verecekti. Bu, zayıf bir umuttu. Ama bu manastırda, tutunabileceği başka hiçbir şey kalmamıştı. O, bir zamanlar Balkanlar’ın kaderini elinde tutan aslan, şimdi, İstanbul’daki bir avcının merhametine sığınmış, kaderini bekleyen, kafese kapatılmış yaşlı bir hayvandı.
Komutanın Zaferi
Yanya Kalesi, Serdar-ı Ekrem Karargâhı. Aynı Dönem.
Hurşid Ahmed Paşa, Ali Paşa’nın sarayının, o dillere destan divanhanesinde, bir zamanlar o isyancı beyin oturduğu sedire kurulmuş, zaferinin tadını çıkarıyordu. İki yıla yakın süren o çileli kuşatma, sonunda bitmişti. Tek bir askerini bile kaybetmeden, o zaptedilemez denilen kaleyi ele geçirmişti. Bu, onun askeri kariyerinin en büyük zaferiydi. Padişah’a, sadece bir zafer değil, aynı zamanda, imparatorluğun en zengin hazinelerinden birini de sunmuştu.
Kalenin kontrolünü ele aldıktan sonraki ilk işi, o efsanevi hazineyi bulmak olmuştu. Ali Paşa’nın gösterdiği yerlerde, gerçekten de hatırı sayılır miktarda altın ve gümüş bulunmuştu. Ama Hurşid Paşa, bunun, hazinenin sadece küçük bir kısmı, bir “sus payı” olduğunu biliyordu. Asıl hazine, hala, o yaşlı kurdun sırrıyla birlikte, bir yerlerde saklıydı. Ve Padişah’ın emri kesindi: O hazinenin son altınına kadar bulunması gerekiyordu.
Hurşid Paşa, Ali Paşa’nın manastırdaki bekleyişini, soğukkanlı bir stratejiyle yönetiyordu. Adanın etrafı, en güvendiği birlikler tarafından, kuş uçurtulmayacak şekilde sarılmıştı. Ali Paşa’nın, ne dış dünyayla temas kurmasına ne de kaçmasına izin veriliyordu. O, tamamen izole edilmişti. Her gün, ona, Padişah’ın merhametini ve adaletini öven, ama af fermanının “yakında” geleceğini söyleyen, oyalayıcı mesajlar gönderiyordu. Bu, Padişah’ın bizzat emrettiği, bir psikolojik savaştı. Amaç, Ali Paşa’yı, umut ve umutsuzluk arasında bırakarak, direncini tamamen kırmak ve onu, hazinenin geri kalanının yerini söylemeye mecbur bırakmaktı.
Ancak bu zaferin ortasında, Hurşid Paşa’nın keyfini kaçıran bir başka sorun vardı: Mora’daki isyan. O, Yanya ile uğraşırken, isyan, tüm yarımadaya yayılmış, Tripoliçe gibi önemli şehirler düşmüş ve binlerce Müslüman katledilmişti. İstanbul’dan gelen fermanlar, bir an önce Yanya meselesini bitirip, tüm gücüyle Mora’nın üzerine yürümesini emrediyordu. O, iki ateş arasında kalmıştı. Bir yanda, Ali Paşa’nın son direnişi ve gizli hazinesi; diğer yanda ise, her geçen gün daha da büyüyen bir ulusal felaket.
O akşam, genç ve zeki subayı Yusuf’u yanına çağırdı.
“Yusuf evlat,” dedi. “Bu iş, çok uzadı. Padişahımız sabırsızlanıyor. O yaşlı tilkiyi, o ininden çıkarmanın bir yolunu bulmalıyız. Fikrin nedir?”
Yusuf, bir an düşündü. “Paşam, affınıza sığınarak… Ali Paşa, en çok onuruna ve şöhretine düşkün bir adamdır. Onu, en çok yaralayacak olan şey, aşağılanmaktır. Belki de, oğullarının ihanetini, onun yüzüne vurmalıyız. Onların, Padişah’ın merhametiyle, İstanbul’da ne kadar rahat bir hayat sürdüklerini anlatan haberleri ona ulaştırırsak, bu, onun gururunu kırabilir ve son direncini de yok edebilir.”
Hurşid Paşa, bu fikri beğendi. Bu, acımasız ama etkili bir hamle olabilirdi.
“Doğru dersin,” dedi. “Derhal, İstanbul’dan, Veli ve Muhtar Paşaların, saraydaki ziyafetlere katıldığını, Padişah’ın onlara yeni konaklar ve hediyeler verdiğini anlatan, sahte mektuplar ve haberler hazırlatın. Ve bunları, ‘dostane’ bir şekilde, o yaşlı kurda ulaştırın. Bakalım, evlatlarının ihaneti, onun o çelik gibi iradesini kırabilecek mi?”
Bu, savaşın en kirli ve en ahlaksız anlarından biriydi. Ama Hurşid Paşa, artık, sadece bir asker değil, aynı zamanda, Padişah’ının emrindeki acımasız bir cellattı. Ve görevi, kurbanını, sadece bedenen değil, ruhen de yok etmekti.
Subayın Vicdanı
Yanya Gölü Kenarı, Bir Gözetleme Noktası. Aynı Dönem.
Mülazım Yusuf, geceleri, gölün kenarındaki gözetleme noktasında, dürbünüyle, Aziz Panteleimon Manastırı’ndaki o cılız ışıkları izlerken, içinde birbiriyle çelişen duygularla boğuşuyordu. Bir yandan, büyük bir zaferin parçası olmanın gururunu yaşıyordu. O korkulan, o yenilmez denilen Yanya Aslanı, şimdi, onların merhametine sığınmış, küçücük bir adada, bir mahpus hayatı yaşıyordu. Padişah’ın yeni ordusu, ilk ve en büyük sınavını başarıyla vermişti.
Ancak diğer yandan, bu zaferin kazanılma şekli, onun idealist ruhunu rahatsız ediyordu. Bu, mertçe, kahramanca bir savaş değildi. Bu, yalanlarla, hilelerle, ihanetle kazanılmış bir zaferdi. Şimdi de, seksenini aşmış, yenilmiş bir adamı, psikolojik işkencelerle, kendi evlatlarının ihanetiyle yaralayarak, bir sırrı, bir hazine haritasını öğrenmeye çalışıyorlardı. Bu, ona, onurlu bir askerlik anlayışından çok, bir celladın soğukkanlı işkencesini hatırlatıyordu.
Yusuf, Mühendishane’de okuduğu o Batılı kitapları, o aydınlanma filozoflarını düşünüyordu. Onlar, adaletten, insan onurundan, hukukun üstünlüğünden bahsediyorlardı. Oysa burada, Padişah’ın adıyla, en temel insanlık onuru bile ayaklar altına alınıyordu. Acaba, devleti kurtarmak, gerçekten de, bu kadar kirlenmeyi, bu kadar acımasızlaşmayı gerektiriyor muydu? Acaba, amcası Sultan Selim’in o aydınlık hayalleri, en sonunda, bu karanlık ve entrika dolu dehlizlerde boğulmaya mı mahkûmdu?
O, Padişah Sultan Mahmud’a, sarsılmaz bir sadakatle bağlıydı. Onun, bu devleti, bu çürümüşlükten kurtaracak tek lider olduğuna inanıyordu. Ama Padişah’ın bu karanlık yüzü, bu acımasız pragmatizmi, onu korkutuyordu. Eğer, en büyük düşmanlarına karşı bu kadar acımasız olabiliyorsa, yarın, kendi halkına, kendi askerlerine karşı da aynı acımasızlığı göstermeyeceğinin garantisi var mıydı?
Bu düşüncelerle boğuşurken, yanına, kendisi gibi, yeni ordudan bir arkadaşı, Teğmen İsmail geldi.
“Ne düşünüyorsun, Yusuf?” diye sordu. “O yaşlı kurdun son çırpınışlarını mı seyrediyorsun?”
Yusuf, içini çekti. “Bilmiyorum, İsmail. Bazen, bu savaşta, sadece Ali Paşa’yı değil, başka bir şeyi daha öldürdüğümüzü düşünüyorum.”
“Neyi?”
“Belki de, ruhumuzu,” diye fısıldadı Yusuf. “Belki de, adalet ve onur gibi, inandığımız her şeyi…”
İsmail, bir an sessiz kaldı. Sonra, omzuna dokundu. “Bu, bir savaş, Yusuf. Ve savaşta, ruhunu koruyamazsın. Sadece, vatanını korumaya çalışırsın. Padişahımız, ne yaptığını biliyor. Bizim görevimiz, sorgulamak değil, itaat etmektir. Gerisini, tarih yargılar.”
Yusuf, arkadaşının bu basit ve net cevabıyla teselli bulmaya çalıştı. Belki de haklıydı. Onlar, sadece birer askerdi. Büyük oyunu, tepedekiler oynuyordu. Ama yine de, o gece, manastırdaki o titrek ışığa bakarken, içinde bir şeylerin kırıldığını hissetti. O, artık, o eski, o naif ve idealist Mülazım Yusuf değildi. O, artık, devletin, en karanlık ve en acımasız yüzüne de tanıklık etmiş, olgunlaşmış ama aynı zamanda kirlenmiş bir subaydı. Ve bu kirin, hayatı boyunca, ruhundan çıkmayacağını biliyordu.
Kraliçenin Duası
Aziz Panteleimon Manastırı, Harem Dairesi. Aynı Dönem.
Vasiliki Kontaksi, manastırın ona ve diğer kadınlara ayrılan, soğuk ve nemli odasında, küçük bir Meryem Ana ikonasının önünde diz çökmüş, dua ediyordu. O, bir Hristiyan’dı. Ama yıllardır, bir Müslüman paşanın karısı olarak, iki dünyanın, iki inancın arasında, arafta bir hayat yaşamıştı. Ve şimdi, hayatının en karanlık anında, sığındığı tek şey, çocukluğundan kalan bu masum inançtı.
Kocası Ali, her geçen gün, gözlerinin önünde eriyordu. O mağrur, o yenilmez adam gitmiş, yerine, geceleri kabuslarla uyanan, kendi kendine konuşan, gölgelerden korkan, yaşlı ve çökmüş bir adam gelmişti. Hurşid Paşa’nın gönderdiği o zalimce haberler, oğullarının İstanbul’daki zevk ve sefa içindeki hayatlarını anlatan o mektuplar, onun son direncini de kırmıştı. Artık ne hazineyi ne de onurunu düşünüyordu. Sadece, bu azabın bir an önce bitmesini istiyor gibiydi.
Vasiliki, kocası için dua ediyordu. Onu, bir tiran olarak değil, bir insan olarak, sevdiği adam olarak görüyordu. Onun acımasızlığını, zulmünü biliyordu. Ama aynı zamanda, onun yalnızlığını, korkularını, o sert kabuğun altındaki yaralı ruhunu da görüyordu. Ve ona, bu son anlarında, acı çektiren herkese, Padişah’a, Hurşid’e ve en çok da, onu terk eden kendi oğullarına karşı, derin bir nefret duyuyordu.
Ama en çok, kendi soydaşları, kendi dindaşları olan Rumlar için endişeleniyordu. Mora’dan gelen haberler, onu dehşete düşürüyordu. Kocasının kışkırttığı o isyan, bir özgürlük savaşı olmaktan çıkmış, bir katliam ve vahşet festivaline dönüşmüştü. Ve o biliyordu ki, bu vahşetin bedelini, eninde sonunda, yine masum insanlar ödeyecekti. Padişah’ın ordusu, Yanya işini bitirdikten sonra, Mora’ya indiğinde, orada taş üstünde taş bırakmayacaktı. Bu, sonu gelmeyen bir kan davasıydı. Ve bu davanın ortasında, kendisi gibi, ne o tarafa ne de bu tarafa ait olabilen, arafta kalmış ruhlar, sessizce eziliyordu.
O, neydi? Kocasının yanında, bir hain miydi? Yoksa, soydaşlarının yanında, bir kurban mı? Belki de ikisi birdendi.
İkonanın önünde, gözyaşları içinde, sadece tek bir şey için dua etti: Merhamet. Hem kocası için, hem kendisi için, hem de, bu anlamsız savaşta ölen ve ölecek olan tüm masum insanlar için… Ama biliyordu ki, bu topraklarda, merhamet, en nadir bulunan ve en çabuk tükenen hazineydi. Gölün üzerindeki manastır, bir sığınak değil, herkesin kendi kaderiyle ve kendi günahlarıyla yüzleştiği, sessiz bir mahkeme salonuydu. Ve bu mahkemede, hüküm, çoktan verilmiş gibiydi.
Bölüm 18 – Son Ziyaret
Aslanın Son Anı
Aziz Panteleimon Manastırı, Ada. 24 Ocak 1822
Tepedelenli Ali Paşa, o sabah uyandığında, gökyüzünün kurşuni renginde, kaderinin mührünü gördü. Artık beklemiyordu. Umut etmiyordu. Sadece, sonun nasıl geleceğini, bir savaşçının soğukkanlı merakıyla gözlemliyordu. Aylar süren o psikolojik savaş, o umut ve umutsuzluk gelgitleri, onun ruhunu kemirmiş, ama o en derindeki, o vahşi ve inatçı onurunu kıramamıştı. O, bir Tepedelenli’ydi. Hayatı boyunca kimseden aman dilememişti. Son nefesinde de dilemeyecekti. Eğer ölüm gelecekse, onu, bir kral gibi, ayakta ve gözlerinin içine bakarak karşılayacaktı.
Öğleye doğru, gölün karşı kıyısından, Yanya’dan, süslü bir saltanat kayığının adaya doğru yaklaştığını gördü. İçinde, Padişah’ın paşaları, en parlak üniformalarıyla, sanki bir düğüne gelir gibi, oturuyorlardı. Ali Paşa, acı bir şekilde gülümsedi. Demek, ferman gelmişti. Demek, oyunun son perdesi başlamak üzereydi.
Yanındaki son sadık adamlarına, o kırk Arnavut fedaiye döndü. Yüzleri, tıpkı kendisi gibi, yorgun, zayıf ama kararlıydı.
“Yiğitlerim,” dedi, sesi sakin ve netti. “Veda vakti yakındır. Onlar, Padişah’ın affını getirdiklerini söyleyecekler. Ama bilin ki, dillerindeki bal, kalplerindeki zehirdir. Bana, asla canlı olarak İstanbul’a gitmeyeceğime dair yemin edin. Eğer bana dokunmaya cüret ederlerse, bu manastırı, onlara ve kendimize mezar edeceksiniz. Anlaşıldı mı?”
Kırk adam, tek bir vücut gibi, hançerlerinin kabzasını tutarak, “Anlaşıldı, Paşam!” diye kükredi. Bu, onların son yemini, son sadakat gösterisiydi.
Ali Paşa, en iyi, en görkemli kaftanını giydi. Başına, mücevherlerle süslü sarığını taktı. Belindeki gümüş işlemeli tabancalarını ve hançerini kontrol etti. O, bir mahkûm gibi değil, bir hükümdar gibi, misafirlerini karşılamaya hazırdı. Gelen paşaları, manastırın küçük ama en iyi döşenmiş kabul odasında, tek başına, sedirine kurulmuş bir halde bekledi. Yüzünde, ne korku ne de endişe vardı. Sadece, seksen yıllık bir hayatın, sayısız zaferin ve ihanetin getirdiği, derin ve yorgun bir bilgelik vardı.
Kapı açıldı ve içeri, Hurşid Paşa’nın gönderdiği dört paşa, en başta da Keçi-boynuzu İbrahim Paşa girdi. Adamların yüzünde, hem bir saygı hem de bir gerginlik ifadesi vardı. Karşılarındaki, sadece yenilmiş bir asi değil, aynı zamanda yaşayan bir efsaneydi.
“Hoş geldiniz, Paşalar,” dedi Ali, sakin bir sesle. “Umarım, bana, Hünkârımızdan iyi haberler getirmişsinizdir. Bu yaşlı kulunun duaları, nihayet kabul oldu mu?”
İbrahim Paşa, boğazını temizledi. Elindeki, Padişah’ın tuğrasıyla mühürlenmiş fermanı gösterdi. Ama fermanı açıp okumadı.
“Ali Paşa Hazretleri,” dedi, kelimeleri dikkatle seçerek. “Padişahımız, Sultan Mahmud Han, sizin devlete olan geçmiş hizmetlerinizi unutmamıştır. Sizin tövbenizi ve sadakatinizi kabul etmiştir. Canınız bağışlanmıştır.”
Ali Paşa’nın gözleri, bir an için, bir umut ışığıyla parladı. Acaba, yanılmış mıydı? Acaba, o genç Sultan, gerçekten de, onu affedecek kadar büyük bir hükümdar mıydı?
Ama İbrahim Paşa’nın bir sonraki cümlesi, bu umut ışığını, anında söndürdü.
“Lakin,” diye devam etti Paşa. “Hünkârımızın tek bir şartı vardır. Sizin, affınızı bizzat kabul etmek ve sadakatinizi yeniden sunmak üzere, derhal, İstanbul’a, onun huzuruna gitmeniz gerekmektedir. Sizin için, en konforlu şekilde seyahat etmeniz için her türlü hazırlık yapılmıştır.”
İşte o an, Ali Paşa, her şeyi anladı. Bu, bir af değil, bir idama davetti. İstanbul’a gitmek demek, Yedikule Zindanları’nda, bir celladın yağlı ilmeğiyle, onursuz bir şekilde ölmek demekti. O, bu tuzağa düşmeyecekti.
Yüzündeki o bilge ve sakin ifade, bir anda, eski, o yırtıcı aslanın ifadesine dönüştü. Gözleri, tehlikeli bir şekilde kısıldı.
“Demek öyle, Paşa,” dedi, sesi, buz gibiydi. “Demek, Padişahınız, benim gibi seksenini aşmış bir ihtiyarı, ta İstanbul’a kadar yormak istiyor. Benim sadakatimi, bu kadar uzun bir yolda mı test edecek?”
Bir anlık, ölümcül bir sessizlik oldu. Sonra Ali Paşa, yavaşça ayağa kalktı. Boyu, yaşının altında ezilmiş olsa da, o an, odadaki herkesten daha heybetli, daha büyük görünüyordu.
“Gidin,” dedi, sakin ama geri dönülmez bir tonla. “Paşanıza ve o İstanbul’daki çocuğa söyleyin. Tepedelenli Ali, ne İstanbul’a gelir ne de kimsenin önünde diz çöker. Benim kaderim, bu topraklarda yazılmıştır. Ve benim son sözüm, yine bu topraklarda söylenecektir. Şimdi, defolun!”
Bu, bir meydan okumaydı. Bu, ölümle randevusunu kabul eden bir adamın, son ve en onurlu kükremesiydi. Paşalar, ne yapacaklarını bilemez bir halde, geri geri çekildiler. O an, anladılar ki, bu iş, sandıkları kadar kolay bitmeyecekti. Bu yaşlı aslan, son nefesini verene kadar, savaşacaktı.
Komutanın Emri
Bir Saltanat Kayığı, Yanya Gölü. Aynı Gün.
Keçi-boynuzu İbrahim Paşa, adamlarıyla birlikte saltanat kayığına bindiğinde, elleri hala titriyordu. O yaşlı adamın gözlerindeki o ateş, o buz gibi sesi, iliklerine kadar işlemişti. O, sadece bir asi değil, aynı zamanda, şeytani bir güce sahip bir büyücü gibiydi.
Kayık, Hurşid Paşa’nın karargâhının bulunduğu kıyıya yanaştığında, Paşa, onları endişeyle bekliyordu.
“Ne oldu?” diye sordu, sabırsızlıkla. “Kabul etti mi?”
İbrahim Paşa, başını olumsuz anlamda salladı. “Hayır, Paşam. Tuzağı anladı. Bize, ‘defolun’ dedi. Teslim olmayacak. Savaşarak ölecek.”
Hurşid Paşa’nın yüzü, öfke ve hayal kırıklığıyla karardı. Bu, en korktuğu senaryoydu. Padişah, ondan, Ali Paşa’yı canlı olarak ve hazinesini eksiksiz bir şekilde istiyordu. Eğer Ali Paşa, çatışma sırasında ölür ve adamları da, son bir çaresizlikle, o gizli hazine mahzenini havaya uçurursa, o zaman, bu zafer, bir yenilgiye dönüşürdü. Bunun hesabını, İstanbul’da veremezdi.
Ama artık başka bir seçenek kalmamıştı. Pazarlık dönemi bitmiş, kılıçların konuşma vakti gelmişti. O, Padişah’ın emrini yerine getirmek zorundaydı.
“Hazırlanın!” diye emretti yanındaki subaylara. “En seçkin birlikler, en cesur komutanlar seçilsin. Şafak söker sökmez, adaya, her yönden, bir hücum başlatılacak. O manastırı, taş üstünde taş kalmayacak şekilde, yerle bir etseniz bile, o haini ve o hazineyi bana getireceksiniz! Canlı ya da ölü! Anlaşıldı mı?”
Subaylar, “Emredersiniz, Paşam!” diyerek, hızla emirleri uygulamak için dağıldılar.
Hurşid Paşa, gölün ortasındaki o küçük, karanlık adaya baktı. İçinde, bir yandan, o yaşlı ve cesur savaşçıya karşı bir tür saygı duyuyordu. Ama diğer yandan da, devletin bekası ve Padişah’ın emri, her türlü kişisel duygunun üzerindeydi. Bu, onun göreviydi. Ve o, bu görevi, ne pahasına olursa olsun, yerine getirecekti.
O gece, ordugâhtaki hiç kimse uyumadı. Herkes, şafakla birlikte başlayacak olan o son ve kanlı saldırıyı, o ölümcül ziyareti bekliyordu. Bu, iki yıllık bir kuşatmanın, on yıllık bir mücadelenin ve yarım asırlık bir saltanatın son gecesiydi.
Keşişin Gözleri
Aziz Panteleimon Manastırı, Bir Hücre. Aynı Gece.
Başrahip Anthimos, hücresinin küçük penceresinden, dışarıdaki o hummalı faaliyeti, korku ve keder içinde izliyordu. Ali Paşa’nın Arnavut fedaileri, manastırın avlusunda, barikatlar kuruyor, pencerelere ve kapılara siperler yığıyorlardı. Onların yüzünde, korku değil, son bir savaşa giren savaşçıların o vahşi ve kararlı ifadesi vardı. Onlar, öleceklerini biliyorlardı. Ama onurlu bir şekilde, efendileriyle birlikte ölmeyi seçmişlerdi.
Anthimos, bu manastırda, altmış yıldır, sadece Tanrı’ya hizmet etmişti. Bu duvarlar, sadece dualara, ilahilere ve sessiz bir tefekküre tanıklık etmişti. Ama şimdi, bu kutsal mekân, kanlı bir savaşın son sahnesi olmak üzereydi. Ali Paşa, hayatı boyunca, Hristiyanlara karşı hem acımasız hem de koruyucu olmuştu. O, bir yandan kiliseleri soymuş, papazları öldürmüş, ama diğer yandan da, onların, bu vahşi topraklarda, diğer Müslüman beylerin zulmünden korunmasını sağlamıştı. O, bir canavardı. Ama aynı zamanda, onların canavarıydı.
Paşaların, adadan ayrılırken yüzlerindeki o öfkeli ve kararlı ifadeyi görmüştü. Sabah, Padişah’ın ordusunun, bu kutsal adaya, bu Tanrı’nın evine, ölüm ve yıkım getireceğini biliyordu. O ve diğer birkaç keşiş, ne yapacaklarını bilemez bir haldeydiler. Kaçamazlardı. Ama bu kanlı savaşın bir parçası da olmak istemiyorlardı. Onlar, sadece, dua edebilirlerdi.
O gece, manastırın küçük kilisesinde, sabaha kadar, mum ışığının aydınlığında, hem kurbanlar hem de cellatlar için, hem Ali Paşa’nın ruhu hem de onu öldürmeye gelenlerin ruhları için, dua ettiler. Savaş, din, millet, onur gibi kavramların, ne kadar anlamsız ve ne kadar yıkıcı olabildiğini, o gece, o küçücük adada, bir kez daha, acı bir şekilde anlıyorlardı. Onlar için, ne Padişah ne de Paşa vardı. Sadece, birbirini yok etmeye yemin etmiş, Tanrı’nın kaybolmuş çocukları vardı.
Şafak sökerken, gölün üzerinden, yüzlerce kayığın, sessizce ve ölümcül bir şekilde, adaya doğru yaklaştığını gördüler. Anthimos, gözlerini kapattı ve bir istavroz çıkardı. Son ziyaret, başlamak üzereydi.
Kraliçenin Sabrı
Aziz Panteleimon Manastırı, Ali Paşa’nın Odası. Aynı Gece.
Vasiliki, kocasının, odanın içinde, bir o yana bir bu yana, kafesteki bir kaplan gibi yürümesini izliyordu. Paşalar gittikten sonra, Ali, tek bir kelime bile etmemişti. Ama yüzündeki o gergin ve kararlı ifade, her şeyi anlatıyordu. O, ölümü seçmişti.
Vasiliki, artık ağlamıyordu. Gözyaşları kurumuştu. İçinde, sadece, derin ve dipsiz bir keder vardı. O, bu adamı sevmişti. O, bu adamla, bir kraliçe gibi yaşamıştı. Ve şimdi, onunla birlikte, bir esir gibi ölecekti. Bu, onun kaderiydi.
Gece yarısına doğru, Ali, durdu ve ona baktı. Gözlerinde, Vasiliki’nin daha önce hiç görmediği, yorgun ve yumuşak bir ifade vardı.
“Vasiliki,” dedi, sesi, ilk defa, titriyordu. “Beni affet. Seni, bu cehenneme, ben sürükledim.”
Vasiliki, ayağa kalktı ve onun yanına gitti. Yaşlı adamın, o nasırlı, o kanlı ellerini tuttu.
“Ben, seni seçtim, Paşam,” diye fısıldadı. “İyi günde de, kötü günde de… Ölümde de… Ben, senin karınım. Senin kaderin, benim kaderimdir.”
Ali Paşa, bir an, o güçlü omuzlarının çöktüğünü hissetti. Gözlerinden, tek bir damla yaş süzüldü. Bu, seksen yıllık hayatında, belki de döktüğü ilk ve son gözyaşıydı.
“Onlar,” dedi, sesi boğuktu. “Sabah gelecekler. Ama bu odaya, benden sadece, cansız bedenimi alabilecekler. Hazinenin sırrı, benimle birlikte, mezara gidecek.”
Sonra, Vasiliki’ye, belindeki küçük, sedef kakmalı bir tabancayı uzattı.
“Bu,” dedi. “Senin için. Onların eline, canlı olarak geçmeni istemiyorum. Benim kraliçem, bir köle olamaz.”
Vasiliki, soğuk metali avucunun içinde hissetti. Anlamıştı. Kocası, ondan, kendisini öldürmesini istiyordu, eğer gerekirse. Bu, bir kocanın karısına verebileceği en korkunç, ama belki de en merhametli hediye miydi?
O, sadece başını salladı. Kelimeler, boğazında düğümlenmişti.
O gece, birbirlerine sarılarak, sessizce, şafağı beklediler. Dışarıdan, rüzgârın ve gölün dalgalarının sesi geliyordu. Bir de, yaklaşan ölümün, o sessiz ve kaçınılmaz ayak sesleri… Son ziyaret, sadece, Padişah’ın paşalarının ziyareti değildi. Son ziyaretçi, Azrail’in kendisiydi. Ve o, randevusuna asla geç kalmazdı.
Bölüm 19 – Kesik Baş
Padişahın Zaferi
Topkapı Sarayı, Bab-ı Hümayun Önü. Kış, 1822
Şubat ayının kemikleri donduran ayazı, İstanbul’un üzerine bir ölüm sessizliğiyle çökmüştü. Ama o sabah, Topkapı Sarayı’nın ana kapısı olan Bab-ı Hümayun’un önü, meraklı ve korku dolu bir kalabalıkla doluydu. Herkes, o korkunç ama bir o kadar da merak uyandıran manzarayı görmek için birbirini eziyordu. Kapının iki yanındaki nişlerden birinin üzerine konulmuş, bal dolu gümüş bir tepsinin içinde, Yanya Aslanı Tepedelenli Ali Paşa’nın kesik başı duruyordu. Uzun, beyaz sakalı kanla lekelenmiş, o bir zamanlar Balkanlar’ı titreten delici gözleri, artık boş ve anlamsız bir şekilde, gökyüzüne bakıyordu. Bu, bir zaferin ilanıydı. Bu, bir ihanetin sonuydu. Ve en önemlisi, bu, Sultan II. Mahmud’un, on dört yıllık sabırlı avının, mutlak ve sorgulanamaz zaferinin kanlı bir mührüydü.
Sultan Mahmud, bu manzarayı, Has Oda’sının kafesli penceresinden, uzaktan izliyordu. Yüzünde, ne bir sevinç ne de bir gurur vardı. Sadece, büyük ve yorucu bir işi bitirmiş bir zanaatkârın, soğuk ve mesafeli tatmini vardı. O baş, sadece bir düşmanın başı değildi. O, eski düzenin, o başına buyruk, devleti içten içe kemiren Ayanlık sisteminin, feodalizmin son ve en güçlü kalesinin sembolüydü. Ve şimdi, o kale düşmüştü. Artık imparatorluğun topraklarında, Padişah’ın iradesinden başka bir irade, onun sancağından başka bir sancak yoktu. Satranç tahtası, en tehlikeli ve en güçlü siyah taştan temizlenmişti.
Bu zafer, ona, hayal bile edemeyeceği bir güç ve itibar kazandırmıştı. İstanbul’un kahvehanelerinde, cami avlularında, çarşılarda, herkes, o sessiz ve zayıf sandıkları genç padişahın, nasıl bir anda, Fatih’in, Yavuz’un ruhunu taşıyan, kudretli bir hükümdara dönüştüğünü konuşuyordu. Onu küçümseyenler, şimdi ondan korkuyor, ona mesafeli duranlar, şimdi onun yanında yer almak için birbiriyle yarışıyordu. O, artık, sadece bir gölge değil, sarayın ve devletin tek ve mutlak güneşiydi.
Bu zaferin bir diğer ve daha somut meyvesi ise, Ali Paşa’nın efsanevi hazinesiydi. Hurşid Paşa’nın gönderdiği raporlara göre, Yanya Kalesi’nden çıkan altın, gümüş ve mücevherler, devletin yıllardır boş olan hazinesini ağzına kadar doldurmaya yetecek miktardaydı. Bu, Mahmud’un en büyük projesi, yani yeni ve modern bir ordu kurma hayali için, ona, ihtiyaç duyduğu o paha biçilmez mali bağımsızlığı sağlayacaktı. Artık, yeni toplar, yeni tüfekler almak, Avrupalı hocalar getirtmek için, Galata bankerlerinin yüksek faizli kredilerine veya Halet Efendi gibi yozlaşmış aracıların insafına muhtaç değildi. Kendi ordusunu, kendi parasıyla, kendi iradesiyle kurabilecekti.
Ancak Mahmud, zafer sarhoşluğuna kapılacak kadar tecrübesiz değildi. Biliyordu ki, en büyük avı düşürmek, ormandaki diğer avcıları daha tehlikeli hale getirebilirdi. Şimdi, gözlerini, sarayın içindeki, en az Ali Paşa kadar tehlikeli olan diğer düşmanlarına çevirme vakti gelmişti. Bunlardan ilki, bu zaferden en büyük payı çıkarmaya çalışan, kendisini bu zaferin asıl mimarı olarak gören o zehirli yılan, Halet Efendi’ydi. Diğeri ise, Ali Paşa’nın ölümünü, kendi rakiplerinden birinin ortadan kalkması olarak görüp, şimdilik memnuniyetle karşılayan, ama Padişah’ın artan gücünden giderek daha fazla rahatsız olmaya başlayan o paslı kılıçlar, yani Yeniçeri Ocağı’ydı.
Mahmud, pencereden, kalabalığın arasındaki o tanıdık, kibirli figürü gördü: Yeniçeri Ağası Halil. Ağa, kesik başa bakarken, yüzünde, küçümseyen bir gülümseme vardı. Ama Mahmud, o gülümsemenin ardındaki endişeyi, o “sıra kime gelecek?” sorusunu okuyabiliyordu. Evet, sıra onlara da gelecekti. Ama henüz değil. Önce, sarayın içindeki yılanın başını ezmeliydi. Halet Efendi, Ali Paşa’ya karşı olan savaşta, ona büyük hizmetlerde bulunmuştu. Ama artık, onun entrikalarına, onun ikili oyunlarına ihtiyacı yoktu. Tam tersine, Halet’in varlığı, Padişah’ın mutlak otoritesinin önündeki en büyük engeldi. O, Padişah ile devletin diğer kurumları arasında, bir parazit gibi yaşayan, gücünü bu aracılıktan alan bir adamdı. Mahmud, artık, aracı istemiyordu. O, devletiyle, ordusuyla, halkıyla, doğrudan, aracısız bir ilişki kurmak istiyordu.
O gün, Mahmud, bir sonraki avının adını, zihnindeki o ölüm listesine yazdı: Mehmed Said Halet Efendi. Bu, Ayanları avlamaktan çok daha zor, çok daha tehlikeli bir av olacaktı. Çünkü bu kez, av, ormanın derinliklerinde değil, kendi ininin, kendi sarayının tam kalbindeydi. Ama Mahmud, kararını vermişti. Bu devleti, tüm parazitlerden temizleyene kadar durmayacaktı. Ali Paşa’nın kesik başı, sadece bir sonun değil, aynı zamanda, çok daha kanlı ve çok daha büyük yeni bir başlangıcın habercisiydi.
Örümceğin Zafer Sarhoşluğu
Beyoğlu, Halet Efendi’nin Konağı. Aynı Günler.
Halet Efendi, konağında, imparatorluğun en güçlü paşalarını, vezirlerini ve yabancı elçilerini ağırladığı görkemli bir ziyafet veriyordu. Bu, bir zafer ziyafetiydi. Kendi zaferinin ziyafeti. Yıllardır uğraştığı, en büyük rakibi olan Tepedelenli Ali Paşa, artık, sarayın kapısında, ibret-i alem için sergilenen, bir parça çürümüş etten ibaretti. Ve bu zaferin asıl mimarı, ne Hurşid Paşa’nın ordusu ne de Padişah’ın fermanıydı. Asıl mimar, kendisiydi; onun entrikaları, onun diplomatik manevraları ve onun sabırlı komplolarıydı.
Ziyafet boyunca, bir kahraman gibi, tebrikleri kabul etti. Herkese, bu zorlu süreci nasıl yönettiğini, Ali Paşa’yı nasıl bir tuzağa düşürdüğünü, Padişah’a nasıl akıl hocalığı yaptığını, mütevazı bir kibirle anlatıyordu. Padişah’ı, hala, kendisinin yönlendirdiği, parlak ama tecrübesiz bir öğrenci olarak tasvir ediyordu.
“Hünkârımız,” dedi Fransız Elçisi’ne, şarap kadehini tokuştururken. “Son derece zeki ve cesur bir hükümdardır. Lakin, devlet işlerinin o karmaşık dehlizlerinde, bazen, biz yaşlı kurtların tecrübesine ihtiyaç duyar. Bizim görevimiz, onun ateşli ruhunu, devletin âli menfaatleri doğrultusunda, doğru yola sevk etmektir.”
Bu zafer, onun gücünü ve servetini, hayal bile edemeyeceği bir noktaya taşımıştı. Ali Paşa’nın el konulan hazinesinden, aslan payını o almıştı. Artık, imparatorluğun en zengin adamlarından biriydi. Siyasi gücü ise, neredeyse Padişah’ınkiyle eşitti. Sadrazam, onun onayı olmadan bir karar alamıyor, Şeyhülislam, onun istediği fetvaları veriyordu. O, bir gölge hükümdar, bir “padişah yapıcısı” haline gelmişti.
Ancak bu zafer sarhoşluğunun ve kibrinin ortasında, Padişah’ın, Divan’daki o beklenmedik ve ezici güç gösterisini, o soğuk ve kararlı tavrını bir türlü aklından çıkaramıyordu. O genç adam, artık, eskisi gibi, onun telkinlerine ihtiyaç duyan bir çocuk değildi. Gözlerinde, tehlikeli bir ışık, mutlak bir irade vardı. Halet Efendi, bu durumu, genç bir aslanın, ilk avını yakaladıktan sonraki toyluk ve özgüven patlaması olarak yorumluyordu. Zamanla, yine, kendisinin o tecrübeli ve sakin aklına muhtaç olacaktı. Padişah, güneşti. Ama o, yani Halet Efendi, o güneşin bile yörüngesini çizen, görünmez bir çekim gücüydü.
Ziyafetin sonunda, en güvendiği adamlarından biri, kulağına, Padişah’ın, son zamanlarda, Tophane’deki yeni talimli birliklerin komutanı olan Mülazım Yusuf gibi, tanınmamış, genç subaylarla özel olarak görüştüğünü fısıldadı. Halet Efendi, bu habere o an için pek önem vermedi. Padişah’ın askeri hevesleri, onun için bir tehdit değil, bir oyalama aracıydı.
O, büyük oyunu kazandığına inanıyordu. Rakibi mat olmuş, tahta boşalmıştı. Ama bilmediği şey, Padişah’ın, o satranç tahtasını çoktan devirmiş ve yepyeni, kurallarını sadece kendisinin bildiği, çok daha ölümcül bir oyuna başlamış olduğuydu. Ve bu yeni oyunda, Halet Efendi, artık bir oyuncu değil, tahtadaki bir sonraki kurbandı. Onun zafer ziyafeti, aslında, kendi cenaze yemeğiydi.
Ağanın Endişesi
Yeniçeri Kışlası, Etmeydanı. Aynı Günler.
Yeniçeri Ağası Halil, kahvehanesinde, ocağın ileri gelenleriyle birlikte, Ali Paşa’nın kesik başı haberini, büyük bir memnuniyetle karşılamıştı. O yaşlı Arnavut, her zaman, ocak için bir baş belası olmuştu. Kendi başına buyruk hareket ediyor, Yeniçerilerin Rumeli’deki nüfuzunu tehdit ediyordu. Onun ortadan kalkması, ocak için iyi bir haberdi. Bu, Padişah’ın, devletin eski ve sadık kurumlarına, yani kendilerine ne kadar değer verdiğinin bir göstergesiydi. Padişah, kendilerine isyan eden bir haini, en sonunda, kendilerinin de desteğiyle yok etmişti.
“Gördünüz mü, Ağalar?” dedi Halil, nargilesinden bir nefes çekerek. “Bu çocuk, sonunda akıllanmaya başladı. Bizim gücümüzü, bizim sadakatimizi anladı. Biz olmadan, bu devlette bir yaprağın bile kıpırdamayacağını gördü. Bırakın, Ayanlarla, beylerle uğraşsın. Yeter ki, bizim düzenimize, bizim ocağımıza dokunmasın.”
Odadakiler, bu görüşe katılıyorlardı. Ali Paşa’nın ölümü, onları rahatlatmıştı. Bu, Padişah’ın, reform gibi tehlikeli hayallerden vazgeçip, devleti, geleneksel yollarla, yani onlarla işbirliği içinde yönetmeye karar verdiğinin bir işareti olarak yorumlanıyordu.
Ancak Halil Ağa’nın içinde, bu rahatlığın altında, küçük bir endişe tohumu vardı. Padişah, bu zaferi, sadece onların veya eski paşaların ordusuyla kazanmamıştı. Savaş sırasında, Tophane’deki o “Frenk işi” talimli birliklerin, kuşatmada kilit bir rol oynadığına dair söylentiler geliyordu. Bu birliklerin, disiplinli ve modern silahlarla donatılmış olduğu, eski usul askerlerden çok daha etkili savaştığı konuşuluyordu. Ve bu birlikler, doğrudan doğruya, Padişah’ın kendisine, bir tarikat şeyhine bağlı müritler gibi, körü körüne bir sadakatle bağlıydılar.
Bu, tehlikeli bir gelişmeydi. Eğer Padişah, elinde, kendilerine alternatif, kendilerinden daha güçlü ve daha sadık yeni bir askeri güç yaratırsa, o zaman, dengeler değişebilirdi. O zaman, Padişah’ın, onlara olan ihtiyacı kalmazdı. Ve bir padişah, bir kuruma ihtiyaç duymadığında, o kurumdan kurtulmak için her şeyi yapabilirdi.
Halil Ağa, amcası Sultan Selim’in, Nizam-ı Cedid ordusunu kurma girişimini ve bunun nasıl kanlı bir şekilde sonuçlandığını hatırladı. Bu genç padişah, amcasından daha zekiydi. O, aynı hatayı tekrarlamazdı. O, daha yavaş, daha sinsi hareket ediyordu. Belki de, Ali Paşa, sadece bir başlangıçtı. Belki de, Padişah, Ayanları temizledikten sonra, sıranın kendilerine geleceği bir planın parçalarını, sabırla birleştiriyordu.
Bu düşünce, Halil Ağa’yı rahatsız etti. Ama bu endişesini, adamlarına belli etmedi. Onların moralini bozmak istemiyordu.
“Yine de,” dedi, sesini alçaltarak. “Gözümüzü dört açmalıyız. O Tophane’deki çocukların ne haltlar karıştırdığını, Padişah’ın sarayda ne dolaplar çevirdiğini yakından izlemeliyiz. Bu ocağın onuruna ve imtiyazlarına yönelik en küçük bir tehdide bile, anında, en sert şekilde cevap veririz. Kimse, bizim sabrımızı test etmeye kalkmasın. Padişah bile…”
Bu, bir güven gösterisinden çok, bir korkunun ifadesiydi. Halil Ağa ve onun temsil ettiği o paslı kılıçlar, ilk defa, kendi güçlerinin sonsuz ve sorgulanamaz olmayabileceği ihtimaliyle yüzleşiyorlardı. Ve bu ihtimal, onları, eskisinden çok daha tehlikeli ve çok daha paranoid yapacaktı.
Subayın Terfisi
Yanya Ovası, Osmanlı Ordugâhı. Aynı Dönem.
Mülazım Yusuf, Ali Paşa’nın kesik başının İstanbul’a gönderilmesinin ardından, kendisini, hayatında hiç olmadığı kadar yorgun ama bir o kadar da gururlu hissediyordu. O ve komutasındaki talimli birlikler, bu uzun ve zorlu savaşın sessiz kahramanları olmuşlardı. Onlar, en kritik anlarda, en zorlu görevleri üstlenmiş, disiplinleri ve cesaretleriyle, eski usul birliklerin dağıldığı yerde, dimdik ayakta kalmışlardı. Ve şimdi, zafer kazanılmıştı.
Zaferden sonra, Serdar-ı Ekrem Hurşid Paşa, onu, özel olarak çadırına çağırmıştı. Yusuf, içeri girdiğinde, Paşa’nın yüzünde, daha önce hiç görmediği, sıcak ve babacan bir ifade vardı.
“Gel bakalım, Yusuf evlat,” dedi Paşa. “Bu zaferde, senin ve senin gibi genç subayların payı büyüktür. Padişahımız, sizin kahramanlıklarınızı ve sadakatinizi yakından takip etmiştir. Ve hizmetlerinizin karşılıksız kalmayacağını bilmenizi isterim.”
Paşa, masasının üzerindeki bir fermanı aldı ve Yusuf’a uzattı. Bu, Padişah’ın tuğrasını taşıyan, bir terfi fermanıydı. Yusuf, Yüzbaşı rütbesine yükseltilmiş ve İstanbul’daki Tophane-i Amire’de, yeni kurulacak olan “Muallem Asakir-i Hassa” (Eğitimli Özel Askerler) birliğinin komutanlarından biri olarak atanmıştı.
Yusuf’un kalbi, heyecan ve onurla çarptı. Bu, sadece bir terfi değildi. Bu, Padişah’ın, onu, en güvendiği, en yakınındaki adamlarından biri olarak seçtiğinin bir işaretiydi. O, artık, sadece bir cephe subayı değil, Padişah’ın o büyük ve gizli projesinin, yani yeni ordunun inşasının merkezindeki kilit isimlerden biri olacaktı.
“Paşam,” dedi, sesi titreyerek. “Bu şeref, benim için en büyük ödüldür. Canım, Padişahımıza ve Devlet-i Aliyye’ye feda olsun.”
Hurşid Paşa, gülümsedi. “Biliyorum, evlat. Asıl göreviniz, şimdi başlıyor. İstanbul, Yanya dağlarından daha tehlikelidir. Orada, düşmanlarınız, sadece kılıç taşımazlar. Entrika, ihanet ve yalan, onların en keskin silahlarıdır. Padişahımızın, sizden beklentisi, sadece iyi bir asker olmanız değil, aynı zamanda, akıllı ve uyanık olmanızdır. Gözünüzü dört açın. Ve sadece, tek bir kişiye, Hünkârımıza sadık kalın.”
Yusuf, bu sözlerin arkasındaki imayı anlıyordu. İstanbul’da, onları, yeni ve daha sinsi bir savaş bekliyordu. Bir yanda, Halet Efendi gibi saray entrikacıları; diğer yanda ise, onlardan nefret eden Yeniçeri Ocağı… Onlar, bu iki eski ve yozlaşmış gücün ortasında, Padişah’ın yeni ve temiz kılıcı olacaklardı.
Ordugâhtan ayrılıp, İstanbul’a doğru yola çıkarken, Yusuf, hem bir heyecan hem de bir endişe içindeydi. Bir devir kapanmış, yeni bir devir başlıyordu. Ve o, bu yeni devrin kurucularından biri olmak için seçilmişti. Ali Paşa’nın kesik başı, sadece bir zaferin değil, aynı zamanda, kendisi gibi, yeni bir neslin, yeni bir zihniyetin de yükselişinin habercisiydi. Ve bu yeni nesil, eski dünyanın tüm paslı kılıçlarını kırmak için geliyordu.
Bölüm 20 – Temizlenmiş Satranç Tahtası
Padişahın Sessizliği
Topkapı Sarayı, Has Oda. Bahar, 1822
Bahar, İstanbul’a her zamanki nazlı ve kararsız adımlarıyla gelmişti. Sarayın bahçelerindeki erguvanlar, pembe ve mor bir cümbüşle patlamış, Boğaz’ın suları, ılık lodosun altında, elmaslar gibi parıldıyordu. Şehirde, bir sükûnet, bir rahatlama havası vardı. Yanya’daki o kanlı isyan bastırılmış, imparatorluğun en büyük ve en korkulan asisi, Tepedelenli Ali Paşa, tarihe gömülmüştü. Halk, Padişah Sultan II. Mahmud’u, devleti büyük bir beladan kurtaran, kudretli ve adil bir hükümdar olarak alkışlıyordu. Ama sarayın kalbinde, Has Oda’nın sessizliğinde, bu zaferin asıl mimarı, kutlamalara ve övgülere kayıtsız, çok daha büyük, çok daha kanlı bir oyunun son hazırlıklarını yapıyordu. Mahmud için, Ali Paşa’nın ve diğer Ayanların ortadan kaldırılması, savaşın sonu değil, sadece birinci perdenin kapanışıydı. Satranç tahtası, küçük ve dağınık piyonlardan, kalelerden temizlenmişti. Şimdi, tahtanın ortasında, tek ve en büyük rakip, o eski, o kibirli ve o çürümüş siyah şah duruyordu: Yeniçeri Ocağı. Ve Mahmud, on dört yıllık sabrının, stratejisinin ve biriktirdiği gücün sonunda, bu son ve en ölümcül hamleyi yapmaya, Şah-Mat demeye hazırdı.
O sabah, Mahmud, Has Oda’sındaki masasında, önünde iki farklı liste duruyordu. Birincisi, Halet Efendi’nin, kendi adamları aracılığıyla hazırlattığı, Yeniçeri Ocağı’nın en güçlü, en zengin ve en “tehlikeli” ağalarının isimlerini içeren bir listeydi. Liste, entrikalarla, iftiralarla ve kişisel kinlerle doluydu. Halet, bu listeyle, Padişah’ın öfkesini, kendi rakiplerini temizlemek için bir araç olarak kullanmayı umuyordu. İkinci liste ise, çok daha kısa, çok daha net ve çok daha ölümcüldü. Bu, Yüzbaşı Yusuf gibi, Tophane’deki ve diğer yeni talimli birliklerdeki en güvendiği subayların, aylardır, gizlice, kendi muhbir ağları aracılığıyla hazırladığı bir listeydi. Bu listede, sadece ağaların isimleri değil, aynı zamanda, hangi ortanın ne kadar askeri olduğu, silahlarının durumu, kışlalarının en zayıf noktaları, hangi kahvehanelerde toplandıkları gibi, askeri bir operasyon için hayati önem taşıyan, somut ve soğukkanlı bilgiler yer alıyordu. Mahmud, birinci listeyi, Halet’in kibrini okşamak için almış gibi yaptı. Ama asıl planını, bu ikinci liste, bu askeri harita üzerine kuruyordu.
Artık Ayanlar sorunu kalmadığı için, imparatorluğun en seçkin ve en sadık orduları, Hurşid Paşa’nın Rumeli ordusu ve Anadolu’daki diğer birlikler, İstanbul’a doğru yola çıkmak için emir bekliyorlardı. Şehrin etrafındaki kışlalar, Padişah’a sadık birliklerle dolup taşıyordu. Tophane’deki yeni talimli birliklerin sayısı, on bini aşmıştı ve en modern silahlarla donatılmışlardı. Mahmud, ilk defa, saltanatında, askeri olarak, Yeniçerilerden daha güçlü bir konuma gelmişti. Güç dengesi, artık ondan yanaydı.
Ama o biliyordu ki, bu, sadece bir güç meselesi değildi. Bu, aynı zamanda, bir meşruiyet meselesiydi. Yeniçeri Ocağı, dört yüz yıllık bir kurumdu. Halkın gözünde, hala, Fatih’in ordusu, Peygamber Ocağı’ydı. Onlara karşı yapılacak olan topyekûn bir saldırı, halk nezdinde ve Ulema arasında, Padişah’ın, kendi ordusuna, kendi din kardeşlerine savaş açan, zalim bir tirana dönüşmesi olarak algılanabilirdi. Bu, büyük bir riskti. Bu yüzden, Mahmud, onların, ilk hatayı yapmasını, halkın gözünde kendilerini gayrimeşru kılacak o son ve affedilmez günahı işlemelerini bekleyecekti. Onları, bilerek, sabırla, kışkırtacaktı. Onlara, reform yapma niyetini, yeni bir ordu kurma arzusunu, yavaş yavaş, dozunu artırarak hissettirecekti. Ta ki, o kibirli ve ahmak güruh, o bildik, o eski isyan çığlığını atana, o kazanları, son bir kez daha, Etmeydanı’na çıkarana kadar… Ve o gün geldiğinde, Mahmud, onlara, bir asi olarak değil, dine ve devlete isyan eden, Halife’nin sancağına karşı gelen birer hain olarak saldıracaktı. O, sadece bedenlerini değil, aynı zamanda, o kutsal ve dokunulmaz kabul edilen ruhlarını da yok edecekti.
Planı, zihninde, en küçük detayına kadar hazırdı. Bu, yıllardır, her gece, bu odanın sessizliğinde, tek başına, defalarca prova ettiği bir senaryoydu. Bu, sadece bir askeri operasyon değil, aynı zamanda, bir psikolojik savaş, bir siyasi tiyatroydu. Ve bu tiyatronun son perdesinde, sadece tek bir galip olacaktı.
Mahmud, masasının üzerindeki küçük, fildişi satranç takımından, siyah şahı aldı. Bir an, parmaklarının arasında evirip çevirdi. Sonra, soğuk ve kararlı bir hareketle, taşı, tahtanın dışına, masanın üzerine koydu. Oyun, onun için, bitmişti. Geriye sadece, gerçek hayattaki taşları, aynı şekilde, masanın dışına atmak kalmıştı. Yüzünde, fırtına öncesi o tekinsiz sessizliği andıran, soğuk ve kararlı bir ifade belirdi.
Annenin Huzuru
Topkapı Sarayı, Valide Sultan Dairesi. Aynı Dönem.
Nakşidil Sultan, yıllardır ilk defa, içini bir huzur ve gururla dolduğunu hissediyordu. Oğlu Mahmud, o her zaman endişe ettiği, o zayıf ve yalnız sandığı çocuk, devleri dize getiren, kudretli bir hükümdara dönüşmüştü. Ali Paşa’nın kesik başı, sarayın kapısına asıldığında, Nakşidil, sadece bir düşmanın yok oluşunu değil, aynı zamanda, oğlunun, o lanetli kaderini yendiğini, hayatta kaldığını ve kazandığını görmüştü. Bu, bir annenin, en büyük mutluluğuydu.
Artık geceleri, onun odasından sızan o cılız ışığı gördüğünde, endişelenmiyor, tam tersine, umutlanıyordu. Biliyordu ki, oğlu, orada, sadece imparatorluğun değil, aynı zamanda, kendi hanedanlarının, Osmanoğulları’nın onurunu ve geleceğini de kurtarmak için çalışıyordu. O, artık, sadece, III. Selim’in intikamını alan bir yeğen değil, aynı zamanda, Fatih’in, Kanuni’nin mirasına sahip çıkan, gerçek bir sultandı.
Ancak bu gururun ve huzurun yanında, annelik içgüdüsü, onu, hala, yaklaşan yeni tehlikelere karşı uyarıyordu. O, oğlunun, bu zaferle yetinmeyeceğini, asıl ve en büyük düşmanıyla, yani Yeniçeri Ocağı’yla hesaplaşmaya hazırlandığını seziyordu. Ve bu, Ali Paşa ile olan savaştan bile, çok daha kanlı ve çok daha tehlikeli bir savaş olacaktı. Ali Paşa, uzaktaki bir düşmandı. Yeniçeriler ise, sarayın içinde, yatak odasının kapısının önündeki nöbetçiden, Divan’daki paşaya kadar, her yerdeydiler. Onlar, devletin damarlarındaki zehirdi. Ve o zehri temizlemeye çalışmak, tüm bedeni, ölümcül bir nöbete sokabilirdi.
O akşam, oğluyla birlikte, sarayın bahçelerinden birinde, erguvanların altında yürürken, bu endişesini, nazik bir dille ona açtı.
“Aslanım,” dedi. “Büyük bir zafer kazandın. Devletimize ve hanedanımıza büyük bir şeref getirdin. Artık, biraz dinlenmenin, bu huzurun tadını çıkarmanın vakti gelmedi mi? Bırak, o ocak, o kışla, kendi derdiyle kavrulsun. Onlarla uğraşmak, uyuyan bir yılanı uyandırmaya benzer.”
Mahmud, annesinin elini tuttu. Yüzünde, her zamanki o mesafeli ifadenin yerini, nadiren gösterdiği, şefkatli bir gülümseme almıştı.
“Validem,” dedi, sakin bir sesle. “Bir bahçıvan, bahçesindeki en büyük ve en zehirli ayrık otunu sökmeden, yeni ve güzel çiçekler ekebilir mi? O ot, eninde sonunda, o çiçekleri de boğar, toprağı çoraklaştırır. Yeniçeri Ocağı, bu devletin bahçesindeki o zehirli ottur. Ve o otu kökünden söküp atmadan, bu devlete ne huzur ne de gelecek vardır. Merak etmeyin. Yılanı nasıl uyandıracağımı ve başını nasıl ezeceğimi, ben bilirim. Siz, sadece, bana dua edin.”
Nakşidil, oğlunun bu kararlılığı karşısında, daha fazla bir şey söyleyemedi. O, artık, nasihat verilecek bir çocuk değil, kaderini kendi elleriyle çizen bir hükümdardı. Ona, sadece, güvenmek ve destek olmak düşerdi. O gece, odasında, Meryem Ana’ya değil, Allah’a, kendi inancıyla, oğlu için, onun canının bağışlanması ve hayallerinin gerçekleşmesi için, uzun uzun dua etti. O, bir Valide Sultan’dı. Ve görevi, sadece bir anne olmak değil, aynı zamanda, bir hanedanın geleceğini korumaktı. Ve o hanedanın geleceği, artık, tamamen, o kararlı ve yalnız oğlunun omuzlarındaydı.
Elçinin Dehşeti
İngiliz Elçiliği, Pera. Aynı Dönem.
Yeni İngiliz Elçisi, Lord Stratford Canning, İstanbul’a geldiğinde, kendisini, Avrupa’nın diplomatik salonlarından çok, bir Roma arenasının ortasına düşmüş gibi hissetmişti. Şehir, bir yandan, Ali Paşa’nın yenilgisinin zafer sarhoşluğunu yaşarken, diğer yandan da, yaklaşan yeni ve daha büyük bir fırtınanın, tekinsiz bir gerilimiyle doluydu. Canning, genç, zeki, kibirli ve son derece yetenekli bir diplomattı. Görevi, Britanya’nın Doğu Akdeniz’deki çıkarlarını korumak ve özellikle de, Mora’daki Yunan isyanının, bir Rus müdahalesine dönüşmesini engellemekti. Ama kısa sürede anladı ki, İstanbul’daki asıl oyun, Mora’da değil, bizzat sarayın içinde, Padişah ile Yeniçeri Ocağı arasında oynanıyordu.
Canning, Sultan Mahmud ile yaptığı ilk görüşmede, karşısında, Londra’daki raporlarda anlatılandan çok daha farklı bir adam bulmuştu. Bu, korkak veya zayıf bir hükümdar değildi. Bu, son derece zeki, bilgili, soğukkanlı ve ne istediğini çok iyi bilen, modern bir otokrattı. Padişah, onunla, Yunan isyanı veya Avrupa siyaseti hakkında konuşurken, olaylara, kendisinden bile daha geniş bir stratejik perspektiften baktığını göstermişti. Canning, o an, bu genç Sultan’ın, eğer kontrol altında tutulmazsa, Osmanlı Devleti’ni, yeniden, Avrupa için hesaba katılması gereken, tehlikeli bir güce dönüştürebileceğini hissetti.
Elçilikteki kaynakları ve şehirdeki casusları, ona, Padişah’ın asıl niyetinin, Yeniçeri Ocağı’nı tamamen ortadan kaldırmak olduğunu doğruladılar. Bu, Canning için, hem bir fırsat hem de büyük bir tehlikeydi. Fırsattı, çünkü Yeniçeriler, her zaman, Batı karşıtı, yabancı düşmanı ve reformlara kapalı, gerici bir güç olmuşlardı. Onların ortadan kalkması, imparatorluğun modernleşmesinin ve Britanya ile olan ticari ve siyasi ilişkilerin gelişmesinin önünü açabilirdi.
Ama aynı zamanda, büyük bir tehlikeydi. Çünkü bu, Padişah’ın elindeki son fren mekanizmasının da ortadan kalkması ve onun, mutlak, kontrolsüz bir güce ulaşması demekti. Böyle bir güç, yarın, Britanya’nın çıkarlarına karşı da dönebilirdi. Dahası, bu operasyonun kendisi, İstanbul’u, günlerce, haftalarca sürecek bir kan gölüne, bir iç savaşa sürükleyebilirdi. Ve böyle bir kaos, Rusya’ya, Boğazlar’a müdahale etmek için aradığı o altın fırsatı sunabilirdi.
Canning, Londra’ya gönderdiği acil şifreli raporda, bu ikilemi, net bir şekilde ortaya koydu.
“Sultan, son derece tehlikeli bir oyuna hazırlanıyor. Amacı, Yeniçeri Ocağı’nı yok ederek, mutlak bir monarşi kurmaktır. Eğer başarılı olursa, karşımızda, eskisinden çok daha güçlü ve öngörülemez bir Osmanlı bulabiliriz. Eğer başarısız olursa, imparatorluk, bir iç savaşla çökebilir ve bu, Rusya’nın zaferi olur. Politikamız, son derece hassas bir denge üzerine kurulmalıdır. Padişah’ın reform çabalarını, ölçülü bir şekilde desteklemeli, lakin onun, aşırı güçlenmesini ve kontrolsüz bir tirana dönüşmesini de engellemeliyiz. Bu süreçte, tarafsız kalmak, en akılcı yoldur. Bırakalım, bu barbarlar, önce birbirlerini yesinler. Biz, en sonunda, ayakta kalanla, kendi şartlarımızı masaya koyarız.”
Bu, soğuk, acımasız ve tipik bir emperyalist mantıktı. Canning, İstanbul’daki bu kanlı tiyatroyu, bir trajedi olarak değil, Britanya’nın çıkarları için yönetilmesi gereken bir fırsat olarak görüyordu. O, bu şehrin ve bu imparatorluğun kaderiyle ilgilenmiyordu. O, sadece, kendi imparatorluğunun, bu kanlı oyundan, en kârlı şekilde çıkmasıyla ilgileniyordu.
Vatandaşın Beklentisi
Eyüp, Bir Evin Avlusu. Aynı Dönem.
Hasan, Eyüp’te oturan, orta yaşlı bir hattattı. O, ne bir paşa ne de bir askerdi. O, bu şehrin milyonlarca sessiz, sıradan sakininden sadece biriydi. Ama o da, herkes gibi, havadaki o gerilimi, o fırtına öncesi sessizliği hissediyordu.
Ali Paşa’nın kesik başının İstanbul’a getirilmesi, onu, herkes gibi, hem korkutmuş hem de bir nebze rahatlatmıştı. Ama onun asıl derdi, Yanya’daki bir Arnavut beyi değil, her gün, kendi mahallesinde, kendi sokağında yaşadığı zulümdü. Dükkanından haraç alan Yeniçeriler, çarşıda keyfi olarak insanları döven, kadınlara laf atan zorbalar, adaletin değil, kaba kuvvetin hüküm sürdüğü o kanunsuz düzendi.
Hasan, dindar bir adamdı. Padişah’a, Halife’ye saygısı sonsuzdu. Ama son zamanlarda, bu genç Padişah’a karşı, saygının ötesinde, bir umut, bir sevgi de duymaya başlamıştı. O, diğerleri gibi, sarayına kapanmış, halkının derdinden bihaber bir hükümdar değildi. Cuma selamlıklarında, onu, atının üzerinde, halkın arasında, vakur ama dikkatli gözlerle etrafını süzerken görüyordu. O gözlerde, bir şeyler yapma, bu çürümüş düzeni değiştirme arzusunu seziyordu. Ali Paşa gibi bir devi devirmesi, bu umudu, bir inanca dönüştürmüştü.
O akşam, evinin avlusunda, komşularıyla birlikte kahve içerken, konu, yine, Padişah ve Yeniçerilerdi.
“Bu Padişah, Fatih Sultan Mehmed’in ruhunu taşıyor,” dedi yaşlı bir imam. “O, nasıl, Bizans’ın köhnemiş duvarlarını yıktıysa, bu Sultan da, bu devletin içindeki Bizans’ı, yani o yozlaşmış ocağı yıkacak, inşallah.”
“Aman efendi, yavaş konuş,” diye uyardı bir başka komşusu. “Duvarların kulağı vardır. Ocağın gazabı, Padişah’ın gazabından daha yakındır.”
Ama Hasan, imamla aynı fikirdeydi. “Artık korkmanın zamanı geçti,” dedi, cesur bir sesle. “Yıllardır, bu zorbaların gölgesinde, korkuyla yaşadık. Padişahımız, eğer, bu haydut sürüsüne karşı bir adım atarsa, biz, bu şehrin namuslu halkı, onun arkasında durmalıyız. Bu, bizim de imtihanımızdır.”
Bu, şehirde, sessizce, fısıltılarla yayılan yeni bir ruhun sesiydi. Halk, artık, Padişah ile Yeniçeriler arasındaki kavgada, tarafsız değildi. Onlar, ezici bir çoğunlukla, Padişah’ın yanındaydı. Çünkü Padişah, onlar için, sadece bir hükümdar değil, aynı zamanda, kendilerini, o gündelik zulümden, o haraçtan, o keyfilikten kurtaracak olan bir “kurtarıcı”ydı.
Hasan, o gece, yatağına yattığında, Padişah’ın başarısı için dua etti. O, ne yeni bir ordu ne de yeni kanunlar istiyordu. O, sadece, sabah dükkanını açtığında, bir zorbanın gelip, emeğini, kazancını elinden almayacağı, adil ve huzurlu bir şehirde yaşamak istiyordu. Ve bu basit, bu insani hayalin anahtarı, şimdi, saraydaki o yalnız ve kararlı adamın ellerindeydi. Bütün bir şehir, bütün bir imparatorluk, nefesini tutmuş, o son ve en büyük fırtınanın kopmasını bekliyordu.
