“Makbul Vatandaş”: Türkiye’nin Yüz Yıllık Kimlik Mücadelesi

Bölüm 1: İmparatorluğun Gölgesinde Bir Vatandaş Yaratmak: “Sadık Tebaa”dan “Milli Unsur”a (1789-1918)

Türkiye Cumhuriyeti’nin doğum sancıları, sıkça zannedildiği gibi 1919’da Samsun’a atılan o ilk adımla değil, kökleri çok daha derinde, bir imparatorluğun can çekişen gövdesinde filizlenen varoluşsal bir krizle başlar. Cumhuriyet’in kendi ideolojisi doğrultusunda yaratmaya çalıştığı “makbul vatandaş” profili, boş bir levha üzerine yazılmış bir metin değildi; bilakis, Osmanlı İmparatorluğu’nun son bir asrında, dağılmayı önlemek için peş peşe sahneye konan ve her biri bir öncekine tepki olarak doğan büyük kimlik projelerinin başarısızlıkları, travmaları ve birikimleri üzerine inşa edilmişti. Bu bölüm, klasik Osmanlı düzeninin itaatkâr “tebaa”sının, modern dünyanın acımasız gerçekleri karşısında nasıl önce “Osmanlı”, sonra “Müslüman ümmet” ve nihayetinde “Türk milli unsuru” olmaya zorlandığının, yani modern Türkiye insanının prototipinin sancılı doğumunun hikayesidir. Cumhuriyet, bu hikâyenin bir sonucu olduğu kadar, aynı zamanda en radikal yorumcusu ve uygulayıcısı olacaktı. Bu sürecin başlangıç noktası, savaş meydanlarındaki yenilgilerin, saray duvarlarının ardında yeni bir insan tipi yaratma zorunluluğunu dayattığı 18. yüzyılın sonlarıdır.

Her şey, bir askeri gereklilikle başladı. 1789 Fransız İhtilali, Avrupa’yı sadece siyasi olarak değil, aynı zamanda askeri olarak da temelden sarsarken, Osmanlı İmparatorluğu kendi iç krizleriyle boğuşuyordu. Yüzyıllardır Viyana kapılarına dayanmış olan o muzaffer ordu, artık Rusya ve Avusturya karşısında ağır yenilgiler alan, disiplinsiz ve çağın gerisinde kalmış bir güç haline gelmişti. Sultan III. Selim, tahta çıktığında bu acı gerçeğin farkındaydı. Devletin bekası, ordunun modernleşmesine bağlıydı. Bu amaçla kurduğu Nizam-ı Cedid (Yeni Düzen) ordusu, sadece yeni silahlar, yeni üniformalar ve yeni talim yöntemleri demek değildi; bu, aynı zamanda yeni bir zihniyet, yeni bir insan tipi arayışının ilk adımıydı. Geleneksel Yeniçeri Ocağı, devlete itaat etmekten çok, kendi çıkarlarını koruyan, sık sık isyan eden ve padişahları tahttan indiren başıbozuk bir güç odağı haline gelmişti. Nizam-ı Cedid askeri ise, padişaha mutlak sadakatle bağlı, disiplinli, Avrupai tarzda eğitim görmüş ve en önemlisi, aidiyetini ocağına değil, doğrudan devlete ve onun liderine borçlu olan bir asker olmalıydı. Bu “yeni asker”, farkında olmadan, “makbul vatandaş” projesinin ilk prototipini oluşturuyordu. O, geleneksel bağlarından koparılmış, devletin potasında yeniden şekillendirilmiş bir bireydi. Ancak bu proje, geleneksel güç odaklarının direnişiyle karşılaştı. Nizam-ı Cedid’e karşı çıkan ulema ve Yeniçeriler, bu yenilikleri “gâvur icadı” ve “dine aykırı” olarak damgaladılar. Sonuç, kanlı oldu. Kabakçı Mustafa İsyanı ile III. Selim tahttan indirilip katledildi ve Nizam-ı Cedid ordusu dağıtıldı. Bu trajik son, Osmanlı modernleşmesinin önündeki en büyük engeli gözler önüne seriyordu: Her reform girişimi, geleneksel yapının ve onun temsilcilerinin şiddetli bir direnişiyle karşılaşacaktı.

Bu ilk başarısız denemenin derslerini çıkaran ve projeyi çok daha radikal bir şekilde hayata geçiren isim, III. Selim’in yeğeni II. Mahmud oldu. Tarihe “Gâvur Padişah” olarak geçmeyi göze alan II. Mahmud, devletin bekası için eski düzenin tamamen yıkılması gerektiğine inanıyordu. 1826’da, tarihe Vaka-i Hayriye (Hayırlı Olay) olarak geçen kanlı bir operasyonla, yüzyıllardır devletin sırtında bir kambur olan Yeniçeri Ocağı’nı topa tutarak ortadan kaldırdı. Bu, sadece bir askeri birliğin lağvedilmesi değil, aynı zamanda eski düzene, geleneksel vesayet odaklarına karşı kazanılmış sembolik bir zaferdi. Yeniçerilerin ortadan kalkmasıyla II. Mahmud, kendi “yeni insan” projesini hayata geçirmek için gerekli otorite boşluğunu yaratmış oldu. Kurduğu Asakir-i Mansure-i Muhammediye (Muhammed’in Muzaffer Askerleri) ordusu, Nizam-ı Cedid’in devamıydı. Ancak II. Mahmud’un vizyonu sadece orduyla sınırlı değildi. O, modern bir devletin, sadece modern bir orduyla değil, aynı zamanda modern bir bürokrasiyle, modern bir eğitim sistemiyle ve en önemlisi, bu kurumları işletecek sadık ve eğitimli bir insan gücüyle mümkün olabileceğini görmüştü. İlk kez nüfus sayımı yapılması, posta teşkilatının kurulması, Avrupa’ya öğrenciler gönderilmesi, fesin zorunlu hale getirilerek kılık kıyafette bir standartlaşma sağlanması gibi adımlar, tebaayı daha kontrol edilebilir, daha ölçülebilir ve daha homojen bir kitle haline getirme çabalarıydı. Padişahın portresinin devlet dairelerine asılması gibi sembolik bir eylem bile, sadakatin artık soyut bir kavrama değil, doğrudan liderin şahsına yöneltilmesi gerektiğini gösteriyordu. II. Mahmud, bir imparatorluğu değil, modern bir merkezi devleti yönetmek istiyordu. Bu devletin ihtiyacı olan insan tipi ise, cemaatine veya aşiretine değil, doğrudan devlete ve onun padişahına sadık, eğitimli ve “yola getirilmiş” bir bireydi. Bu, “makbul tebaa” anlayışının ilk modern taslağıydı ve kendisinden sonra gelecek olan Tanzimat döneminin felsefi zeminini hazırlayacaktı. Bu yeni insan, artık sadece bir vergi mükellefi ve potansiyel bir asker değil, aynı zamanda devlet projesinin bir parçası olması beklenen bir varlıktı.

II. Mahmud’un attığı tohumlar, oğlu Sultan Abdülmecid döneminde, 1839’da ilan edilen Tanzimat Fermanı (Gülhane Hatt-ı Hümayunu) ile yeşerdi. Bu ferman, Osmanlı tarihinde bir dönüm noktasıydı. Çünkü ilk kez padişah, kendi gücünü kanunla sınırlamayı kabul ediyor ve tüm tebaasının can, mal ve namus güvenliğini devletin garantisi altına alıyordu. Ancak fermanın asıl devrimci yönü, yeni bir “makbuliyet” tanımı önermesiydi: Osmanlılık. İmparatorluk, Balkanlar’da Sırp, Yunan, Bulgar milliyetçiliğinin alevleriyle yanarken, Mısır’da Kavalalı Mehmed Ali Paşa’nın isyanıyla sarsılırken, devlet adamları (Mustafa Reşid Paşa gibi) imparatorluğu bir arada tutmanın tek yolunun, tüm etnik ve dini unsurları bir üst kimlikte birleştirmek olduğuna inanıyorlardı. Bu üst kimlik, “Osmanlı Vatandaşlığı” idi. Bu yeni projeye göre, Müslüman, Hristiyan veya Yahudi; Türk, Rum, Ermeni, Arap veya Slav olmanız fark etmezdi. Eğer bu topraklarda yaşıyor, padişaha sadakat gösteriyor ve kanunlara uyuyorsanız, siz bir “Osmanlı” idiniz ve diğerleriyle eşittiniz. Bu, teoride, son derece liberal ve kapsayıcı bir vizyondu. Amaç, farklılıkları bir potada eriterek, Fransız ve Amerikan devrimlerinin yarattığı “vatandaş” kavramının bir benzerini yaratmaktı. Bu yeni “makbul Osmanlı vatandaşı”, artık aidiyetini dinine veya milletine değil, doğrudan Osmanlı Devleti’ne borçlu olacaktı. Bu, imparatorluğun dağılmasını önleyecek sihirli formül olarak görülüyordu.

1856’da, Kırım Savaşı’nın ardından Avrupalı güçlerin baskısıyla ilan edilen Islahat Fermanı, bu süreci daha da ileri taşıdı. Ferman, gayrimüslimlerin haklarını Müslümanlarla tam olarak eşitliyor, onlara devlet memuru olma, askerlik yapma (veya bedel ödeyerek muaf olma) ve kendi okullarını, kiliselerini yönetme hakkı tanıyordu. Cizye gibi aşağılayıcı vergiler kaldırılıyordu. Amaç, özellikle Hristiyan tebaayı, “Sizleri bizden daha çok düşünen Avrupalı hamilerinize ihtiyacınız yok, sizin gerçek koruyucunuz Osmanlı Devleti’dir” diyerek imparatorluğa bağlamaktı. Ancak bu iyi niyetli proje, her iki tarafta da derin bir tepkiyle karşılaştı. Müslümanların birçoğu, yüzyıllardır “zimmî” (koruma altındaki ikinci sınıf tebaa) olarak gördükleri gayrimüslimlerle eşit statüye gelmeyi bir hakaret ve dinin temel ilkelerine aykırılık olarak algıladı. 1860’taki Cidde ve Şam olayları gibi kanlı Müslüman-Hristiyan çatışmaları, bu tepkinin en acı sonuçlarıydı. Diğer yanda ise, özellikle Balkanlar’daki Hristiyan aydınlar ve tüccar sınıfı, bu reformları samimiyetsiz ve yetersiz buldu. Onlar için “eşit bir Osmanlı vatandaşı” olmak, kendi milli kimliklerini kurma hayallerinin yanında çekici bir seçenek değildi. Ayrıca, Avrupalı büyük güçler (Rusya, Fransa, İngiltere), Osmanlı’nın iç işlerine karışmak için gayrimüslimleri bir bahane olarak kullanmaktan asla vazgeçmediler. Onlar, güçlü ve birleşmiş bir Osmanlı değil, kendi nüfuz alanlarına bölebilecekleri zayıf bir imparatorluk istiyorlardı. Sonuç olarak, Tanzimat’ın büyük rüyası, hem iç dinamiklerin direnci hem de dış müdahalelerin yıkıcı etkisiyle bir türlü hayata geçirilemedi. “Osmanlı vatandaşı” projesi, farklı kimlikleri birleştirecek bir harç olmak yerine, var olan ayrılıkları daha da belirginleştiren bir katalizöre dönüştü. İmparatorluk, kan kaybetmeye devam ediyordu ve yeni bir kurtuluş reçetesine acilen ihtiyaç vardı.

“Osmanlılık” projesinin iflası, 1876’da tahta çıkan II. Abdülhamid’i tamamen farklı bir strateji izlemeye itti. Mithat Paşa ve Genç Osmanlıların baskısıyla ilk anayasa olan Kanun-i Esasi’yi ilan edip Meclis-i Mebusan’ı açarak meşruti bir monarşiye geçmiş gibi görünse de, kısa bir süre sonra 1877-78 Osmanlı-Rus Savaşı’nı (93 Harbi) bahane ederek meclisi kapattı ve anayasayı askıya aldı. Otuz üç yıl sürecek olan istibdat (baskı) dönemi başlamıştı. Abdülhamid’e göre, imparatorluğu bir arada tutacak olan şey, liberal ve Batıcı “Osmanlılık” gibi hayali bir proje değil, çok daha somut ve güçlü bir bağdı: İslam. O, “makbuliyet” tanımını kökten değiştirerek, odağına “Sünni Müslümanlık” ve “Halifeye mutlak sadakat” ilkelerini yerleştirdi. Bu yeni politika, Panislamizm veya Ümmetçilik olarak biliniyordu. Amaç, sadece imparatorluk içindeki Müslümanları (Türkler, Araplar, Kürtler, Arnavutlar) değil, aynı zamanda Hindistan’dan Afrika’ya kadar tüm dünya Müslümanlarını, halife olan Osmanlı padişahının manevi otoritesi altında birleştirmekti. Bu, hem imparatorluğun dağılmasını önleyecek hem de sömürgelerinde milyonlarca Müslüman barındıran İngiltere ve Fransa gibi Batılı güçlere karşı bir koz olacaktı.

Bu yeni paradigmada, “makbul vatandaş” artık Sünni bir Müslüman’dı. Devletin tüm imkânları, bu kimliği güçlendirmek için seferber edildi. Yeni okullar açıldı, demiryolları (özellikle Hicaz Demiryolu) inşa edilerek kutsal topraklara ulaşım kolaylaştırıldı ve İslam kardeşliği propagandası yapıldı. Ancak bu politikanın karanlık bir yüzü vardı: “Makbul” olan tanımlandığında, “makbul olmayan” da kaçınılmaz olarak ortaya çıkıyordu. Abdülhamid döneminin en büyük “ötekisi”, imparatorluğun gayrimüslim unsurları, özellikle de Ermeniler oldu. Tanzimat döneminde “Millet-i Sadıka” (Sadık Millet) olarak anılan Ermeniler, bu yeni İslamcı politikada ve yükselen Ermeni milliyetçi komitelerinin faaliyetleri nedeniyle, potansiyel bir “iç düşman” ve “hain” olarak kodlanmaya başlandı. 1894-96 yılları arasında yaşanan ve on binlerce Ermeni’nin hayatını kaybettiği Hamidiye Alayları katliamları, bu yeni “güvenilmez unsur” algısının en trajik sonucuydu. Devlet, sadakati ölçmek için yeni mekanizmalar da geliştirdi. Abdülhamid’in kurduğu Hafiyelik Teşkilatı (gizli polis) ve “jurnal” sistemi (ispiyonculuk), imparatorluğun her köşesinde bir korku ve paranoya iklimi yarattı. Herkes, herkesi padişaha ve rejime sadakatsizlikle suçlayabilirdi. “Makbuliyet”, artık sadece kim olduğunuzla değil, aynı zamanda ne kadar sadık göründüğünüzle ve ne kadar çok jurnal verdiğinizle ölçülüyordu. Bu baskıcı atmosfer, bir yandan devleti otuz yıl boyunca ayakta tutmuş gibi görünse de, diğer yandan kendi celladını, yani kendisine karşı örgütlenen Jön Türk hareketini ve onun silahlı kolu olan İttihat ve Terakki Cemiyeti’ni besliyordu. Abdülhamid’in “makbul ümmet” projesi de, tıpkı “Osmanlılık” gibi, imparatorluğun kaçınılmaz sonunu ertelemekten başka bir işe yaramayacaktı.

Nihayetinde, 1908’de Makedonya’da başlayan ve İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin öncülük ettiği hürriyet isyanı, II. Abdülhamid’i Kanun-i Esasi’yi yeniden yürürlüğe koymaya ve Meclis-i Mebusan’ı tekrar açmaya zorladı. II. Meşrutiyet’in ilanı, imparatorlukta büyük bir coşku ve umut dalgası yarattı. “Hürriyet, Müsavat, Uhuvvet” (Özgürlük, Eşitlik, Kardeşlik) sloganları eşliğinde, farklı cemaatlerin temsilcileri sokaklarda birbirlerine sarılıyor, “Osmanlılık” idealinin yeniden canlandığı düşünülüyordu. Ancak bu bahar havası çok kısa sürdü. Birbirini izleyen felaketler, bu son umudu da yok edecekti. 31 Mart Vakası (1909), Trablusgarp Savaşı (1911) ve en önemlisi, imparatorluğun Avrupa’daki neredeyse tüm topraklarının kaybedildiği Balkan Savaşları (1912-13), İttihat ve Terakki kadroları üzerinde derin bir şok ve travma yarattı. Yüzyıllardır hükmedilen topraklardan, katliamlara uğrayarak kaçan yüz binlerce Müslüman Türk muhacirin (göçmen) İstanbul sokaklarına yığılması, acı bir gerçeği suratlarına çarpmıştı: “Osmanlılık” da, “İslamcılık” da iflas etmişti. Arnavutlar, yani Müslüman bir halk bile, imparatorluktan ayrılıp kendi milli devletini kurmuştu. Artık imparatorluğu bir arada tutacak tek bir harç kalmıştı: Türklük.

İttihat ve Terakki, bu travmanın ardından yönetimde tam bir diktatörlük kurarak (Bab-ı Ali Baskını, 1913), “makbul vatandaş” tanımını son ve en radikal formuna bürüdü. Artık “makbul” olan, sadece ve sadece Türk milli kimliğini benimseyen, devlete ve onun “milli davasına” kayıtsız şartsız sadık olan kişiydi. Ziya Gökalp gibi düşünürlerin teorik zeminini hazırladığı bu yeni paradigma, “Türk Yurdu”, “Türk Ocağı” gibi dernekler ve yayınlar aracılığıyla topluma yayıldı. Bu yeni kimlik inşasının en önemli hedeflerinden biri, “Milli İktisat” politikasıyla, ekonomiyi gayrimüslimlerin (özellikle Rum ve Ermeni burjuvazisinin) elinden alıp, yeni bir “Türk-Müslüman” burjuvazisi yaratmaktı. Bu, devlet destekli bir etnik sermaye transferi projesiydi. Bu yeni ve sert milliyetçi iklimde, imparatorluğun diğer unsurları artık sadece “öteki” değil, aynı zamanda imparatorluğun sırtındaki bir yük, bir güvenlik sorunu ve tasfiye edilmesi gereken “güvenilmez unsurlar” olarak görülüyordu. I. Dünya Savaşı’nın patlak vermesi, bu radikal politikaların uygulanması için gerekli olağanüstü koşulları yarattı. Özellikle Rus ordularının Doğu Anadolu’ya ilerlemesi ve bazı Ermeni komitelerinin Ruslarla işbirliği yapması bahane edilerek, 1915’te Tehcir Kanunu çıkarıldı. Bu kanunla, milyonlarca Ermeni vatandaşı, yaşadıkları topraklardan zorla sürgün edildi ve bu süreç, yüz binlercesinin hayatını kaybettiği büyük bir insani felakete dönüştü. Aynı şekilde, Ege’deki Rum nüfusu da baskı ve zorunlu göç politikalarına maruz kaldı. İttihat ve Terakki rejimi, homojen bir Türk ulus-devleti yaratma projesi uğruna, imparatorluğun çok kültürlü ve çok dinli yapısını kanlı bir şekilde yok ediyordu. Artık “makbul vatandaş”, sadece belirli bir kültürel ve siyasi kimliği benimseyen değil, aynı zamanda belirli bir etnik kökene sahip olması gereken bir varlık haline gelmişti. Bu, imparatorluğun sonunu ve kurulacak olan yeni ulus-devletin hangi kanlı miras üzerine inşa edileceğini haber veriyordu. Cumhuriyet, işte bu yıkımın ve yeniden yaratımın tam ortasında, elinde hem bir kuruluşun umudunu hem de bir tasfiyenin travmasını taşıyarak doğacaktı. İmparatorluğun gölgesinde yaratılmaya çalışılan “makbul vatandaş”, artık son şeklini almıştı: O, imparatorluğun enkazından sağ çıkan, diğer unsurları ya tasfiye etmiş ya da asimile etmeye hazır, homojen bir milli topluluğun üyesiydi. Bu, Cumhuriyet’in devralacağı ve kendi laik, Batıcı potasında yeniden eriteceği ham madde olacaktı.

Bölüm 2: Projenin Doğuşu: “Türk, Laik ve Muasır” Bireyin İnşası (1919-1938)

Mondros Mütarekesi’nin ardından İstanbul’un sisli sabahlarına demirlemiş düşman zırhlılarının gölgesinde ve Anadolu’nun işgal altındaki topraklarında filizlenen Milli Mücadele, yalnızca bir askeri kurtuluş savaşı değildi. Bu, aynı zamanda, çöken bir imparatorluğun enkazı üzerinde, tamamen yeni bir ulus, yeni bir devlet ve en önemlisi yeni bir insan tipi yaratma iradesinin dışavurumuydu. Mustafa Kemal Atatürk ve onun liderliğindeki kurucu kadro, İttihat ve Terakki’den devraldıkları “Türkçülük” mirasını, 19. yüzyıl Avrupa’sının Aydınlanmacı, Pozitivist ve materyalist felsefesiyle birleştirerek, tarihte eşi benzeri az görülen radikal bir toplum mühendisliği projesine giriştiler. Bu projenin merkezinde, idealize edilmiş bir “makbul vatandaş” vardı: Bu vatandaş, etnik olarak Türk, zihniyet olarak laik, yönelim olarak Batılı ve hedef olarak “muasır medeniyet” idi. Bu yeni bireyin inşası, bir yandan geçmişin tüm kurumlarını, alışkanlıklarını ve kimliklerini acımasızca yıkan bir “yıkım” süreciyken, diğer yandan laboratuvar ortamında yeni bir ulusal bilinç, kültür ve ahlak yaratan bir “yaratım” süreciydi. Bu bölüm, bu büyük projenin felsefi temellerini, hukuki ve kültürel araçlarını ve bu iddialı yaratım sürecinin kendi “ötekilerini” nasıl kaçınılmaz olarak ürettiğini derinlemesine inceleyecektir. Cumhuriyet, sadece coğrafi sınırları değil, aynı zamanda ruhların ve zihinlerin sınırlarını da yeniden çizen bir devrimdi.

Bu devrimin entelektüel harcını anlamak için, kurucu kadronun, özellikle de Mustafa Kemal Atatürk’ün zihin dünyasını şekillendiren felsefi iklime bakmak gerekir. Onlar, Osmanlı’nın son döneminde askeri okullarda (Mekteb-i Harbiye, Mekteb-i Tıbbiye gibi) yetişmiş, yüzleri tamamen Batı’ya dönük bir nesildi. Bu okullar, imparatorluğa sadece modern subaylar ve doktorlar değil, aynı zamanda Batı düşüncesinin en radikal ve materyalist akımlarını doğrudan Fransızca kaynaklardan okuyan bir aydın zümresi de kazandırmıştı. Bu zümrenin düşünsel evrenini domine eden akımların başında Auguste Comte’un Pozitivizmi geliyordu. Comte’a göre insanlık tarihi, üç aşamadan geçiyordu: teolojik (dini) aşama, metafizik (felsefi) aşama ve son olarak pozitif (bilimsel) aşama. Bu son aşamada, doğa olayları gibi toplumsal olaylar da artık ilahi veya soyut güçlerle değil, gözlemlenebilir, ölçülebilir ve denetlenebilir bilimsel yasalarla açıklanabilirdi. Din, insanlığın çocukluk dönemine ait, artık aşılması gereken bir evreydi. Kurucu kadro için Osmanlı İmparatorluğu’nun çöküşünün temel nedeni, bu “pozitif” aşamaya geçememiş olması, aklın ve bilimin yerine dogmaların, hurafelerin ve dinin rehberliğini koymuş olmasıydı. Dolayısıyla, yeni kurulacak devletin temeli, dine değil, yalnızca akla ve bilime dayanmalıydı. Bu Pozitivist bakış açısı, laiklik ilkesinin neden sadece din ile devlet işlerinin ayrılması değil, aynı zamanda dinin toplumsal ve kamusal hayattan tamamen tasfiye edilerek bireyin vicdanına hapsedilmesi şeklinde katı bir yorumla uygulandığını açıklar.

Bu materyalist zemin, Sosyal Darvinizm’in popüler yorumlarıyla daha da güçleniyordu. Charles Darwin’in biyolojik evrim teorisinin, Herbert Spencer gibi düşünürler tarafından toplumlara uyarlanmasıyla ortaya çıkan Sosyal Darvinizm, toplumları ve medeniyetleri de bir “hayat mücadelesi” içinde görüyordu. Bu mücadelede, “uyum sağlayan” (fit), güçlü ve modern toplumlar hayatta kalırken, zayıf, geri kalmış ve geleneklerine bağlı toplumlar yok olmaya mahkûmdu. Kurucu elit için I. Dünya Savaşı ve sonrasındaki işgaller, bu acımasız mücadelenin canlı bir kanıtıydı. Türk milleti, ya Batı medeniyetinin bilimini, teknolojisini ve yaşam tarzını benimseyerek “uyum sağlayacak” ve hayatta kalacak ya da geleneklerinin ve “şarklı” zihniyetinin içinde boğularak tarihten silinecekti. Bu “ya hep ya hiç” anlayışı, devrimlerin neden bu kadar köktenci, tavizsiz ve aceleci bir şekilde hayata geçirildiğini açıklar. Ortada kaybedilecek zaman yoktu; milletin bekası, hızlı ve radikal bir medeniyet değişimine bağlıydı. Bu felsefi çerçeve, İttihat ve Terakki’den miras alınan Türkçülük ideolojisiyle birleşti. Ancak bu yeni Türkçülük, Ziya Gökalp’in “Türkleşmek, İslamlaşmak, Muasırlaşmak” formülündeki “İslamlaşmak” unsurunu tamamen dışlıyordu. Gökalp’in “hars” (kültür) ve “medeniyet” ayrımı, kurucu kadro tarafından yeniden yorumlandı. Onlara göre, Türk milletinin kendine özgü bir “hars”ı vardı, ancak ilerlemek için tek bir “medeniyet” vardı: Batı medeniyeti. Yeni “makbul vatandaş”, kültürel olarak Türk kimliğine sahip olacak, ancak zihniyet ve yaşam tarzı olarak tamamen Batılı olacaktı. Bu, hem milli hem de evrensel (yani Batılı) olmayı hedefleyen, sentezci ama aynı zamanda son derece seçkinci bir projeydi. Bu projenin hayata geçirilmesi için ise, eski toplumu ayakta tutan tüm hukuki ve kurumsal yapının yerle bir edilmesi gerekiyordu.

Yeni “makbul vatandaş” projesinin hukuki inşası, bir dizi radikal devrim kanunuyla gerçekleştirildi. Bu kanunlar, basit yasal düzenlemelerden çok, toplumu temelden dönüştürmeyi, bireyin kimliğini, aile yapısını, zaman algısını ve dünyaya bakışını yeniden şekillendirmeyi amaçlayan birer toplum mühendisliği aracıydı. Bu sürecin ilk ve en sembolik adımı, 1 Kasım 1922’de Saltanatın kaldırılması oldu. Bu, sadece 600 yıllık bir hanedan yönetimine son vermek değil, aynı zamanda tebaanın sadakat borçlu olduğu en üst siyasi otoriteyi ortadan kaldırmaktı. Artık sadakat, bir kişiye veya aileye değil, soyut bir kavram olan “millete” ve onun temsilcisi olan Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne yönelik olacaktı. Bu hamleyi, 3 Mart 1924’te atılan üç kritik adım takip etti. Birincisi, siyasi bir gücü kalmamış olsa da hala tüm dünya Müslümanları için manevi bir otorite olan Hilafetin kaldırılmasıydı. Bu, yeni Türk devletinin sadece Osmanlı’dan değil, aynı zamanda ümmet kimliğinden ve evrensel İslam siyasetinden de koptuğunu, kendi ulusal sınırları içine çekildiğini ilan eden radikal bir adımdı. İkincisi, Şer’iye ve Evkaf Vekâleti’nin kaldırılarak yerine Diyanet İşleri Başkanlığı ve Vakıflar Genel Müdürlüğü’nün kurulmasıydı. Bu, din hizmetlerini ve vakıfları doğrudan devletin (hükümetin) kontrolü altına alarak, dinin özerk bir güç odağı olmasını engelleme hamlesiydi. Din, artık devleti denetleyen değil, devlet tarafından denetlenen bir kurum haline geliyordu.

Üçüncü ve belki de en önemli adım, Tevhid-i Tedrisat Kanunu (Öğretimin Birleştirilmesi) idi. Bu kanunla, ülkedeki tüm eğitim kurumları (medreseler, azınlık okulları, yabancı okullar) Milli Eğitim Bakanlığı’na bağlandı. Bu, sadece eğitimi laikleştirmek ve merkezileştirmek anlamına gelmiyordu. Bu, yeni nesillerin zihnini şekillendirme tekelinin tamamen devlete geçmesi demekti. Medreselerin kapatılmasıyla, geleneksel İslam alimi (ulema) sınıfının yeniden üretimi engelleniyor, böylece laik rejime karşı entelektüel bir muhalefet odağının kökü kurutuluyordu. Artık okullarda, rejimin “makbul vatandaş” tanımına uygun, Pozitivist, milliyetçi ve seküler bir eğitim verilecekti. Bu hukuki devrimlerin en derini ise, 1926’da İsviçre Medeni Kanunu’nun neredeyse aynen kabul edilmesiyle yaşandı. Bu, sadece kadın-erkek eşitliği, tek eşli evlilik ve miras hakları gibi konularda modern bir düzenleme getirmekle kalmadı; aynı zamanda şeriat hukukunun en temel direği olan aile ve kişi hukukunu tamamen ortadan kaldırdı. Bireyin hayatının en mahrem alanları (evlilik, boşanma, miras) artık dini kurallara göre değil, laik bir devletin seküler kanunlarına göre düzenlenecekti. Bu, dinin toplumsal hayattaki etkisini kökünden sarsan bir devrimdi. Bu büyük hukuki dönüşümleri, toplumsal hayatın dokusuna işleyen sembolik devrimler izledi. 1925’teki Şapka Kanunu, sadece bir başlık değişikliği değildi. Fes, sarık gibi geleneksel başlıklar geriliği ve “Doğulu” zihniyeti temsil ederken, şapka modernliği, Batılılığı ve yeni rejime aidiyeti simgeliyordu. Şapka takmayı reddetmek, sadece bir alışkanlığa bağlılık değil, rejimin medeniyet projesine karşı bir isyan olarak görüldü ve sert bir şekilde cezalandırıldı. 1928’deki Harf Devrimi ise, belki de en radikal kültürel kopuştu. Bin yıllık Arap alfabesinin yerine Latin alfabesinin getirilmesi, yeni nesillerin Osmanlı ve İslam medeniyetinin yazılı mirasıyla bağını koparmayı, okuma-yazmayı kolaylaştırarak eğitimi yaygınlaştırmayı ve Türkiye’yi görsel olarak da Batı dünyasının bir parçası haline getirmeyi amaçlıyordu. Bu devrimler bütünü, yeni “makbul vatandaş”ın sadece zihnini değil, bedenini, ailesini ve günlük yaşamını da şekillendiren, yukarıdan aşağıya işleyen, otoriter ve tavizsiz bir projenin hukuki iskeletini oluşturuyordu.

Yeni rejimin idealize ettiği “Türk, laik ve muasır” vatandaş kimliği, sadece kanunlarla ve yasaklarla dayatılamazdı. Bu kimliğin aynı zamanda gönüllü olarak benimsenmesi, içselleştirilmesi ve bir yaşam tarzına dönüştürülmesi gerekiyordu. Bu amaçla, son derece kapsamlı bir kültürel inşa projesi hayata geçirildi. Bu projenin en önemli araçlarından biri, 1932’de kurulan Halkevleri oldu. Ülkenin dört bir yanına yayılan bu kurumlar, birer “kültür ve aydınlanma merkezi” olarak tasarlandı. Halkevleri’nde resim, müzik, tiyatro, spor, edebiyat gibi çeşitli dallarda kurslar düzenleniyor, konferanslar veriliyor ve rejimin ideolojisi halka ulaştırılıyordu. Amaç, hem halkı eğitmek hem de yeni rejimin kültürel değerlerini topluma yaymaktı. Örneğin, müzik şubelerinde geleneksel Türk halk müziği derlenip notaya alınırken, Alaturka olarak adlandırılan ve Osmanlı saray müziği geleneğini yansıtan müzik “yoz” ve “hastalıklı” olarak görülerek dışlanıyor, yerine çok sesli Batı müziği teşvik ediliyordu. Tiyatro şubelerinde, rejimin devrimlerini öven veya geleneksel hayatı hicveden piyesler sahneleniyordu. Bu kurumlar, adeta yeni “makbul vatandaş”ın yetiştirildiği birer laboratuvar işlevi görüyordu.

Bu kültürel projeyi destekleyen bir diğer önemli kurum ise, kökleri İttihat ve Terakki’ye dayanan Türk Ocakları’ydı. Türk Ocakları, özellikle milliyetçilik ve Türkçülük ideolojisinin yayılmasında, yeni bir ulusal tarih ve dil bilincinin yaratılmasında kilit bir rol oynadı. Türk Tarih Kurumu ve Türk Dil Kurumu’nun kurulması da bu projenin bir parçasıydı. Türk Tarih Tezi ile, Türklerin kökeninin Orta Asya’ya dayandığı ve Anadolu’nun kadim medeniyetlerinin (Sümerler, Hititler gibi) aslında Türk kökenli olduğu iddia edilerek, İslamiyet öncesi bir “şanlı geçmiş” yaratılmaya çalışıldı. Bu, hem ulusal bir gurur kaynağı yaratmayı hem de Türk kimliğini Arap ve Fars kültürünün etkisinden “arındırmayı” amaçlıyordu. Güneş Dil Teorisi gibi bilimsel geçerliliği olmayan teorilerle, tüm dillerin kökeninin Türkçe olduğu iddia edilerek, dile ve millete kutsal bir köken atfedildi. Dil devrimi ile dildeki Arapça ve Farsça kökenli kelimelerin atılıp yerine “öz Türkçe” kelimelerin getirilmeye çalışılması da, yine kültürel bir arınma ve Batılılaşma hamlesiydi. Sanat ve mimaride de benzer bir yönelim hakimdi. Geleneksel Osmanlı-İslam mimarisinin yerine, Ankara’nın yeni başkent olarak inşasında görüldüğü gibi, kübist, rasyonel ve anıtsal bir Batılı mimari tarzı benimsendi. Resim ve heykel gibi, İslam geleneğinde “günah” olarak görülen sanat dalları devlet tarafından özellikle teşvik edildi. Tüm bu çabalar, ortak bir amacı paylaşıyordu: Geçmişle bağları koparmış, kendi milli kimliğiyle gurur duyan, ancak estetik zevkleri ve kültürel yönelimi tamamen Batılı olan, homojen bir ulus ve bu ulusun “makbul” bireylerini yaratmak. Bu, tepeden inmeci, seçkinci ve otoriter bir projeydi, ancak aynı zamanda yeni bir ulus inşa etmenin heyecanını ve idealizmini de taşıyordu.

Her yaratım süreci, kaçınılmaz olarak kendi “istenmeyenlerini”, kendi “ötekilerini” de üretir. Cumhuriyet’in “Türk, laik ve muasır” makbul vatandaş projesi, bu tanımın dışında kalan geniş kitleleri sistematik olarak “öteki” olarak kodladı ve onları potansiyel bir tehdit, bir sorun ve dönüştürülmesi gereken “geri” unsurlar olarak gördü. Bu yeni “öteki”lerin başında, mürteciler geliyordu. “İrtica” (gericilik), laik devrimlere karşı çıkan, geleneksel İslami yaşam tarzını ve şeriat düzenini savunan her türlü hareketi tanımlamak için kullanılan genel bir yaftaydı. Şapka Kanunu’na karşı çıkanlar, Hilafet’in kaldırılmasına tepki gösterenler, tarikat ve cemaat mensupları, hepsi “mürteci” olarak damgalandı. Şeyh Said İsyanı (1925) ve Menemen Olayı (1930) gibi hadiseler, rejimin bu “irtica” tehdidine ne kadar sert ve tavizsiz yaklaştığını gösterdi. Bu olaylar bahane edilerek çıkarılan Takrir-i Sükûn Kanunu ile tüm muhalif basın susturuldu, partiler kapatıldı ve İstiklal Mahkemeleri aracılığıyla binlerce kişi yargılanarak idam edildi. “İrtica”, rejimin en büyük iç düşmanıydı ve ona karşı mücadele, devletin varlık sebebi haline geldi.

İkinci büyük “öteki”, bölücüler olarak kodlanan Kürtlerdi. Milli Mücadele sırasında “Türkler ve Kürtler kardeştir” söylemiyle birlikte hareket edilmiş olsa da, Cumhuriyet’in katı ulus-devlet ve Türklük tanımı, Kürt kimliğinin inkârına yol açtı. Şeyh Said İsyanı’nın aynı zamanda bir Kürt milliyetçi isyanı olması, bu algıyı pekiştirdi. Bu tarihten sonra devlet, Kürtleri ayrı bir etnik grup olarak tanımayı reddetti. Onlar, “Dağ Türkleri” olarak adlandırıldı, dilleri ve kültürleri yasaklandı. Devletin gözünde “makbul Kürt”, kendi kimliğini unutup Türk kimliğini benimseyen, asimile olmuş Kürt’tü. Bu kimliğe direnenler ise “bölücü”, “eşkıya” ve devletin bütünlüğüne yönelik bir tehdit olarak görüldü. Bu inkâr ve baskı politikası, Kürt sorununu on yıllar boyunca sürecek kanlı bir çatışmanın içine sokacak ve Cumhuriyet’in en derin yaralarından birini oluşturacaktı.

Üçüncü “öteki” kategorisi ise, daha az görünür ama bir o kadar da dışlanan kozmopolitlerdi. Bu terim, genellikle İstanbul’da yaşayan, çok dilli, Batı kültürüyle iç içe olan Levanten ve gayrimüslim (Rum, Ermeni, Yahudi) entelijansiyasını ve burjuvazisini tanımlamak için kullanılıyordu. Bu kesim, rejimin “Batılılaşma” hedefine uygun görünse de, “milli” ve “Türk” olmadıkları için şüpheyle yaklaşıldı. Onlar, yeni rejimin milliyetçi ruhuna yabancı, kökleri dışarıda olan, “sadakatsiz” unsurlar olarak görüldü. Vatandaş Türkçe Konuş! kampanyaları, Trakya Olayları (1934), Varlık Vergisi gibi uygulamalar, bu “gayrimilli” unsurları sindirmeyi, ekonomik güçlerini kırmayı ve onları ya ülkeyi terk etmeye ya da Türkleşmeye zorlamayı amaçlıyordu. Yeni “makbul vatandaş”, Batılı olmalıydı ama bir Levanten gibi kozmopolit değil; milli ve yerli bir Batılı olmalıydı. Bu karmaşık ve çelişkili beklenti, Cumhuriyet’in kendi kimlik projesinin içindeki gerilimleri de gözler önüne seriyordu. Sonuç olarak, Atatürk dönemi, bir yandan modern, eşit ve özgür bir vatandaş yaratma idealini taşırken, diğer yandan bu idealin kalıbına uymayan milyonları dışlayan, bastıran ve onlara karşı otoriterleşen bir çelişkiler yumağıydı. Bu dönemde atılan tohumlar, gelecekteki on yıllar boyunca Türkiye’nin siyasi ve toplumsal hayatını şekillendirecek olan büyük çatışmaların ve kimlik mücadelelerinin habercisiydi.

Bölüm 3: “Milli Şef”in Disiplini: Kemalist Projenin Kurumsallaşması ve Sertleşmesi (1938-1950)

Mustafa Kemal Atatürk’ün 10 Kasım 1938’deki vefatı, genç Türkiye Cumhuriyeti için sadece kurucu liderini kaybetmek anlamına gelmiyordu; bu, aynı zamanda karizmatik liderlik döneminin sona erip, devrimlerin kurumsal bir disiplin altına alınacağı, daha bürokratik, daha katı ve daha şüpheci bir dönemin başlangıcıydı. Atatürk’ün halefi olarak Cumhurbaşkanlığına seçilen, Kurtuluş Savaşı’nın kahramanı ve Lozan’ın mimarı İsmet İnönü, “Milli Şef” unvanıyla bu yeni dönemin simgesi haline geldi. İnönü’nün liderliğindeki Türkiye, Atatürk döneminde tasarlanan “Türk, laik ve muasır” makbul vatandaş projesini terk etmek bir yana, onu devletin tüm aygıtlarını (ordu, bürokrasi, eğitim, ekonomi) kullanarak topluma daha sistematik bir şekilde dayatan bir yapıya büründü. Bu süreç, kapıdaki II. Dünya Savaşı’nın yarattığı olağanüstü koşullar ve totaliter rejimlerin Avrupa’yı kasıp kavurduğu otoriter atmosferde daha da sertleşti. Milli Şef dönemi, bir yandan Köy Enstitüleri gibi aydınlanmacı ütopyalara ev sahipliği yaparken, diğer yandan Varlık Vergisi gibi ayrımcı ve travmatik uygulamalarla rejimin karanlık yüzünü ortaya koydu. Bu dönem, Kemalist projenin en katı ve en kurumsallaşmış haliydi; ancak bu katılık, aynı zamanda kendi içinde biriktirdiği toplumsal gerilimlerle, çok partili hayata geçişle birlikte patlayacak olan büyük bir sosyolojik değişimin de mayasını çalıyordu. İnönü’nün disiplinli ve ihtiyatlı idaresi, devrimi korumaya çalışırken, farkında olmadan o devrimin karşısında yer alacak olan yeni siyasi aktörlerin de zeminini hazırlamaktaydı.

İsmet İnönü’nün Cumhurbaşkanı olmasıyla birlikte, devlet yönetiminin tonu ve tarzı belirgin bir şekilde değişti. Atatürk, devrimleri coşkuyla, kitleleri peşinden sürükleyen bir karizmayla ve çoğu zaman pragmatik hamlelerle yöneten bir liderdi. İnönü ise, doğası gereği daha metodik, daha bürokratik, daha şüpheci ve kurallara bağlı bir devlet adamıydı. Onun için devrimlerin en büyük tehlikesi, popülizm veya tavizlerle sulandırılmasıydı. Amaç, devrimi korumak, kökleştirmek ve onu devletin kalıcı bir politikası haline getirmekti. Bu niyet, 1939’da patlak veren II. Dünya Savaşı’nın yarattığı küresel kriz ortamıyla birleşince, Türkiye’yi hızla otoriter bir devletçiliğe sürükledi. Savaşın dışında kalma hedefi, yani “aktif tarafsızlık” politikası, ülkeyi askeri bir işgalden korumuştu, ancak ekonomik ve toplumsal hayat üzerinde derin izler bıraktı. Savaş ekonomisi koşulları, devletin ekonomiye ve toplumsal hayata mutlak bir şekilde müdahale etmesini gerektiriyordu. Bu müdahalenin hukuki zemini, Ocak 1940’ta çıkarılan Milli Korunma Kanunu oldu. Bu kanun, hükümete olağanüstü yetkiler veriyordu: Fiyatları belirleme, ürünlere el koyma (narh koyma), zorunlu çalışma getirme ve özel işletmeleri devlet kontrolüne alma gibi. Bu, 1930’ların planlı devletçilik modelinin çok daha ötesinde, topyekûn bir seferberlik haliydi.

Bu otoriter atmosfer, “makbul vatandaş” tanımını da etkiledi. Artık makbul olmak, sadece rejimin ideolojisini benimsemek değil, aynı zamanda devletin koyduğu ekonomik kurallara harfiyen uymak, fedakârlık yapmak, şikâyet etmemek ve “milli birlik ve beraberlik” ruhuna aykırı hareket etmemek anlamına geliyordu. Karaborsacılık, stokçuluk veya fiyat artışları, sadece bir suç değil, aynı zamanda “vatana ihanet” olarak görülüyordu. Devlet, karne uygulamasıyla ekmekten şekere, gaz yağından kumaşa kadar her şeyi vesikaya bağladı. Uzun kuyruklar, kıtlık ve yoksulluk, savaş yıllarının gündelik hayatının bir parçası haline geldi. Bu süreçte, vatandaşın devlet karşısındaki konumu daha da zayıfladı. Devlet, “baba” gibi koruyucu ama aynı zamanda her an cezalandırabilen, her şeye karışan ve mutlak itaat bekleyen bir güce dönüştü. CHP (Cumhuriyet Halk Partisi), tek parti olarak devletle özdeşleşmişti. Parti müfettişleri, valiler, kaymakamlar, rejimin ideolojisini ve kurallarını toplumun en ücra köşelerine kadar taşıyan birer denetim mekanizması işlevi görüyordu. Basın üzerindeki sansür en üst düzeye çıkarıldı, muhalif sesler tamamen susturuldu. Bu dönem, rejimin kendi vatandaşını potansiyel bir “iç tehdit” (karaborsacı, casus, bozguncu) olarak gördüğü, güvensizlik ve disiplinin hâkim olduğu bir “kışla” atmosferiydi. Bu sert disiplin, bir yandan ülkeyi savaşın yıkımından korurken, diğer yandan halk ile devlet ve CHP iktidarı arasındaki mesafeyi giderek açtı. Özellikle kırsal kesimde ve taşrada yaşayan milyonlarca insan için devlet, karne dağıtan, vergi toplayan, askere alan ve sürekli bir şeyler yasaklayan soğuk ve uzak bir aygıttan ibaretti. Bu birikmiş hoşnutsuzluk, savaş bittiğinde ve siyasi atmosfer değiştiğinde, büyük bir toplumsal patlamaya dönüşecekti.

Milli Şef döneminin bu baskıcı ve otoriter atmosferi içinde, Cumhuriyet tarihinin en özgün ve en tartışmalı aydınlanma projelerinden biri filizlendi: Köy Enstitüleri. 1940 yılında, dönemin Milli Eğitim Bakanı Hasan Âli Yücel ve İlköğretim Genel Müdürü İsmail Hakkı Tonguç’un öncülüğünde kurulan bu okullar, Kemalist projenin en temel açmazlarından birine çözüm bulmayı hedefliyordu: Nüfusun yüzde sekseninin köylerde yaşadığı bir ülkede, devrimler şehirlerdeki küçük bir elitin projesi olarak kalmaya mahkûmdu. Devrimin köye inmesi, köylünün aydınlanması ve “makbul vatandaş” projesine dahil edilmesi gerekiyordu. Köy Enstitüleri, bu amacı gerçekleştirmek için tasarlanmış dahice bir modeldi. Projeye göre, köylerden zeki ve yetenekli çocuklar seçilecek, bu enstitülerde hem modern bilimler ve kültür dersleri (matematik, edebiyat, müzik) hem de pratik köy yaşamına dair beceriler (tarım, hayvancılık, demircilik, marangozluk) öğrenerek yetiştirilecekti. Bu model, “iş içinde eğitim, eğitim içinde iş” ilkesine dayanıyordu. Öğrenciler, kendi okullarını, sıralarını, hatta müzik aletlerini kendileri yapıyor, toprağı ekiyor, hayvanlara bakıyorlardı. Buradan mezun olan gençler, birer “aydınlanma neferi” olarak kendi köylerine öğretmen olarak geri dönecek, sadece çocukları okutmakla kalmayacak, aynı zamanda köylülere modern tarım tekniklerini, sağlık bilgisini ve Cumhuriyet’in değerlerini öğreteceklerdi.

Bu, kağıt üzerinde, tam bir aydınlanma ütopyasıydı. Köy Enstitüleri, gerçekten de binlerce köy çocuğuna okuma ve kendini geliştirme fırsatı sundu. Fakir Baykurt, Talip Apaydın, Mahmut Makal gibi Türk edebiyatının önemli “köy romancıları” bu enstitülerden yetişti. Bu okullarda yetişen “makbul köylü vatandaş”, klasik müzik dinleyen ama aynı zamanda tarlada çalışan, dünya klasiklerini okuyan ama aynı zamanda duvar ustası olan, sorgulayan, eleştiren, kendine güvenen ve en önemlisi, hurafelere ve geleneksel ağa-şeyh otoritesine değil, bilime ve Cumhuriyet’e inanan bir birey olacaktı. Ancak projenin bu devrimci ve dönüştürücü potansiyeli, aynı zamanda onun sonunu hazırlayan dinamikleri de içinde barındırıyordu. Proje, iki güçlü kesimin şiddetli tepkisiyle karşılaştı. Birincisi, toprak ağaları ve yerel eşraftı. Onlar, enstitülerden yetişen bu “bilmiş” öğretmenlerin, köylüleri kendilerine karşı bilinçlendirmesinden ve yüzyıllardır süren otoritelerini sarsmasından korkuyorlardı. İkincisi, ve daha önemlisi, muhafazakâr ve dindar kesimlerdi. Onlar için Köy Enstitüleri, “dinsizliğin” ve “komünizmin” yuvalarıydı. Karma eğitim (kız-erkek bir arada), öğrencilerin halk oyunları oynaması, mandolin çalmaları ve dünya klasiklerini okumaları, geleneksel ahlak yapısına bir saldırı olarak görüldü. Özellikle Sabahattin Eyüboğlu gibi sol eğilimli aydınların bu okullarda görev alması, “enstitülerde komünist propaganda yapılıyor” suçlamalarını alevlendirdi. CHP içindeki muhafazakâr ve toprak ağası kökenli milletvekilleri de bu koroya katıldı. II. Dünya Savaşı’nın bitmesi ve Türkiye’nin Sovyet tehdidine karşı Batı bloğuna (özellikle ABD’ye) yanaşmasıyla birlikte, “komünizmle mücadele” devletin önceliği haline geldi. Bu yeni siyasi iklimde, Köy Enstitüleri gibi “şüpheli” ve “solcu” olarak damgalanan bir projeyi savunmak imkânsız hale geldi. Sonuç olarak, bu büyük aydınlanma projesi, 1946’dan itibaren önce budanarak işlevsizleştirildi, ardından 1954’te Demokrat Parti iktidarı tarafından tamamen kapatıldı. Köy Enstitüleri’nin trajik sonu, Kemalist projenin kendi içindeki çelişkisini ve sınırlarını gösteriyordu: Rejim, aydınlanmış ve sorgulayan bir vatandaş istiyordu, ancak bu vatandaşın kendi belirlediği ideolojik sınırların dışına çıkmasından, yani “fazla” aydınlanmasından ölümüne korkuyordu.

Milli Şef döneminin “makbul vatandaş” tanımını şekillendiren en travmatik ve ayrımcı uygulama ise, hiç şüphesiz Kasım 1942’de çıkarılan Varlık Vergisi Kanunu oldu. Resmi gerekçe, savaş koşullarının yarattığı olağanüstü kârları vergilendirmek, karaborsayı önlemek ve devletin savaş bütçesine kaynak yaratmaktı. Ancak kanunun uygulanma şekli, asıl amacın ekonomik olmaktan çok, siyasi ve ideolojik olduğunu açıkça ortaya koydu. Bu, İttihat ve Terakki’nin “Milli İktisat” politikasının bir devamı niteliğinde, ekonomiyi “gayrimilli” unsurlardan arındırıp, devlete sadık bir “Türk-Müslüman” burjuvazisi yaratma projesiydi. Vergi mükellefleri, keyfi bir şekilde (M) Müslüman, (G) Gayrimüslim ve (D) Dönme (Müslüman olmuş Yahudi) olarak gruplara ayrıldı. Gayrimüslim ve dönme olarak fişlenen vatandaşlara, Müslümanlara kıyasla on kat, yirmi kat daha yüksek, çoğu zaman tüm servetlerini aşan astronomik vergi borçları çıkarıldı. Bu vergilerin takdiri için kurulan komisyonların kararlarına itiraz hakkı yoktu. Belirlenen vergiyi 15 gün içinde ödeyemeyenlerin tüm mallarına el konuluyor, bu da yetmezse borçlarını “bedenen ödemeleri” için Erzurum Aşkale’deki çalışma kamplarına gönderiliyorlardı. Bu kampların ağır kış koşullarında onlarca insan hayatını kaybetti.

Varlık Vergisi, “makbul vatandaş”ın sadece kültürel ve siyasi değil, aynı zamanda etnik ve dini bir tanımı olduğunu acımasızca ortaya koydu. Bu uygulamaya göre, makbul olan, sermayesi “milli” olan, yani Türk ve Müslüman olan vatandaştı. Yüzyıllardır bu toprakların bir parçası olan, ekonomiye ve kültüre büyük katkılar sağlamış Rum, Ermeni ve Yahudi vatandaşlar ise, ne kadar zengin veya eğitimli olurlarsa olsunlar, “yabancı”, “güvenilmez” ve servetine el konulabilecek “öteki”lerdi. Bu vergi, Türkiye’nin gayrimüslim nüfusunun ekonomik gücünü tamamen kırdı ve büyük bir göç dalgasını tetikleyerek ülkenin kozmopolit yapısına onarılmaz bir darbe vurdu. El konulan mülklerin ve işyerlerinin, sonradan ortaya çıkacak olan yeni Müslüman-Türk zengin sınıfının eline geçmesi, projenin asıl niyetini de gözler önüne seriyordu. Her ne kadar uygulama, uluslararası baskılar ve savaşın gidişatının değişmesiyle 1944’te kaldırılmış olsa da, yarattığı travma ve güvensizlik hissi nesiller boyu devam etti. Varlık Vergisi, Milli Şef döneminin en karanlık sayfası ve tek parti rejiminin “makbul vatandaş” yaratma projesinin ne kadar dışlayıcı ve acımasız olabileceğinin en somut kanıtı olarak tarihe geçti. Bu olay, Cumhuriyet’in “eşit vatandaşlık” ilkesinin, devletin bekası ve “milli çıkarlar” söz konusu olduğunda ne kadar kolay bir şekilde askıya alınabildiğini gösteriyordu.

II. Dünya Savaşı’nın 1945’te sona ermesi, tüm dünyada olduğu gibi Türkiye’de de siyasi iklimi kökten değiştirdi. Faşist ve totaliter rejimler yıkılmış, dünya “hür dünya” (ABD ve Batı Avrupa) ve “komünist blok” (Sovyetler Birliği) olarak ikiye ayrılmıştı. Sovyetler Birliği’nin Türkiye’den Boğazlar’da üs ve Kars-Ardahan’ı talep etmesi, Ankara’yı büyük bir güvenlik endişesine sürükledi. Bu tehdit karşısında Türkiye, tek çareyi Batı bloğuna, özellikle de ABD’ye sığınmakta buldu. Ancak “hür dünya”nın bir parçası olmanın bir bedeli vardı: Tek parti rejimini terk edip, çok partili demokratik bir sisteme geçmek. Bu dış baskı, içeride zaten birikmiş olan toplumsal hoşnutsuzlukla birleşince, İnönü ve CHP yönetimi kontrollü bir şekilde çok partili hayata geçişe izin vermek zorunda kaldı. Bu, tek parti rejiminin ve onun dayattığı katı “makbul vatandaş” tanımının sonunun başlangıcıydı.

Savaş yıllarının ekonomik sıkıntıları, baskıcı yönetimi, karne uygulamaları ve Varlık Vergisi gibi travmatik olaylar, toplumun geniş kesimlerinde CHP’ye karşı derin bir öfke biriktirmişti. Özellikle taşradaki dindar-muhafazakâr kitleler, köylüler ve küçük esnaf, kendilerini yıllardır rejimin “ötekisi” olarak hissediyorlardı. Onlar için CHP, şapka kanununu zorlayan jandarma, camileri ahıra çeviren parti, dinlerini yaşamalarına engel olan seçkinci bir zümreydi. Bu sessiz ve büyük kitle, kendi sesini duyuracak, kendi değerlerini temsil edecek bir siyasi aktörün ortaya çıkmasını bekliyordu. Bu aktör, CHP içinden çıktı. Celâl Bayar, Adnan Menderes, Refik Koraltan ve Fuat Köprülü gibi partinin önde gelen isimleri, “Dörtlü Takrir” olarak bilinen bir önergeyle partide ve ülkede daha fazla demokrasi talep ettiler. Bu talepleri reddedilince, Ocak 1946’da Demokrat Parti’yi (DP) kurdular. DP, kısa sürede tek parti rejiminin “makbul” tanımının dışında bıraktığı tüm kesimlerin umudu haline geldi. Onların sloganı basitti ama çok güçlüydü: “Yeter! Söz Milletindir!” Bu, rejimin “baba” gibi davranan, halkı “eğitilmesi gereken bir çocuk” olarak gören paternalist anlayışına karşı bir isyandı. DP, halka ekonomik refah, din ve vicdan özgürlüğü ve daha fazla demokrasi vaat ediyordu. Artık sahne, iki farklı “makbuliyet” anlayışının mücadelesine hazırdı: Bir yanda devleti ve onun kurucu ilkelerini temsil eden CHP’nin “laik, Batıcı, seçkin” vatandaşı, diğer yanda ise “milletin ta kendisi” olduğunu iddia eden DP’nin temsil ettiği “dindar, muhafazakâr, milli” vatandaşı. 1950 seçimleri, bu iki anlayış arasındaki büyük hesaplaşma olacaktı. Milli Şef’in disiplinli ve otoriter dönemi, farkında olmadan, kendi antitezini yaratmış ve Türkiye’yi geri dönülmez bir şekilde yeni bir siyasi dönemin eşiğine getirmişti.

Bölüm 4: Taşranın İktidarı: “Milletin Adamı” ve Muhafazakâr Vatandaşın Yükselişi (1950-1960)

14 Mayıs 1950 sabahı, Türkiye Cumhuriyeti tarihinin en önemli dönüm noktalarından birine uyandı. Sandıklardan çıkan sonuç, sadece bir iktidar değişikliği değil, aynı zamanda yirmi yedi yıllık tek parti rejiminin kurmaya çalıştığı “makbul vatandaş” tanımına karşı, o tanımın dışında bırakılan milyonların sessiz ve derin bir devrimiydi. Demokrat Parti’nin (DP) ezici zaferi, “Yeter! Söz Milletindir!” sloganının somut bir karşılık bulmasıydı. Bu, Şerif Mardin’in veciz ifadesiyle, “çevre”nin “merkez”e karşı kazandığı ilk büyük zaferdi. Adnan Menderes’in şahsında somutlaşan bu yeni iktidar, Cumhuriyet tarihinde ilk kez, rejimin kurucu eliti olan askeri-bürokratik zümrenin değil, taşranın, köylünün, esnafın ve dindar-muhafazakâr kitlelerin değerlerini ve beklentilerini temsil ediyordu. Bu on yıllık dönem, bir yandan Türkiye’ye ekonomik bir canlılık ve toplumsal bir rahatlama getirirken, diğer yandan Kemalist merkezin “makbul vatandaş” profili ile sandıktan çıkan “halkın vatandaşı” arasındaki uzlaşmaz çelişkiyi ve gerilimi en üst noktaya taşıdı. DP, kendi “makbul vatandaş”ını, yani “dindar, milliyetçi ve anti-komünist” bireyi yaratmaya çalışırken, rejimin eski sahipleriyle kaçınılmaz bir çatışmaya sürüklendi. Bu çatışmanın sonu, sandıkla gelen bir iktidarın, kendisini “devletin asıl sahibi” olarak gören vesayet odakları tarafından “gayrimeşru” ilan edilerek, 27 Mayıs 1960 askeri darbesiyle acımasızca tasfiye edilmesi olacaktı. Bu dönem, halk egemenliği ilkesinin Türkiye’deki kırılganlığını ve “makbuliyet” kavgasının ne kadar kanlı olabileceğini gösteren trajik bir laboratuvar olarak tarihe geçti.

Demokrat Parti’nin 1950’deki zaferini anlamak için, sadece siyasi vaatlerine değil, o vaatlerin yankı bulduğu derin sosyolojik ve psikolojik zemine bakmak gerekir. Sloganları olan “Yeter! Söz Milletindir!”, basit bir siyasi motto olmanın çok ötesinde, yirmi yedi yıllık tek parti rejiminin birikmiş tüm yaralarını, hayal kırıklıklarını ve öfkelerini ifade eden bir çığlıktı. Bu slogan, yıllardır “makbul olmayan” olarak kodlanmış milyonlarca insan için bir kimlik beyanıydı. Kimdi bu insanlar? Onlar, şapka giymediği için jandarmadan dayak yiyen köylü, ezanın Türkçe okunmasına içten içe isyan eden dindar, Varlık Vergisi ile servetini kaybetmiş gayrimüslim, karne kuyruğunda saatlerce beklemiş esnaf, çocuğunu İmam Hatip’e gönderemeyen muhafazakâr aileydi. Onlar için CHP ve devlet, aynı şeydi: Kendilerine tepeden bakan, yaşam tarzlarını hor gören, inançlarını “gericilik” olarak damgalayan, sürekli yasaklar koyan ve vergi toplayan soğuk, kibirli ve yabancı bir güçtü. Ankara’daki seçkin bürokratlar, aydınlar ve subaylar tarafından temsil edilen “merkez”, bu geniş halk kitlelerini, yani “çevre”yi, eğitilmesi, modernleştirilmesi ve yola getirilmesi gereken cahil bir yığın olarak görüyordu.

DP, işte bu dışlanmışlık ve aşağılanmışlık hissini siyasete taşıdı. Celâl Bayar’ın devlet tecrübesi, Fuat Köprülü’nün entelektüel derinliği ve Refik Koraltan’ın teşkilatçılığı partinin önemli unsurlarıydı; ancak kitleleri asıl peşinden sürükleyen, Adnan Menderes’in karizması ve halkla kurduğu duygusal bağdı. Menderes, Aydınlı bir toprak sahibiydi, iyi eğitimliydi, Batılı bir yaşam tarzına sahipti ama halkın dilinden konuşmayı, onların dertlerini dinlemeyi ve onlara umut vermeyi biliyordu. Köy kahvelerinde onlarla oturan, namaz vakti camiye giden, mitinglerde gözyaşlarını tutamayan bu “milletin adamı”, Ankara’nın soğuk bürokratlarının tam zıddı bir imaj çiziyordu. O, “çevre”nin içinden çıkmış ama “merkez”in dilini de konuşabilen bir köprüydü. DP’nin zaferi, sadece bir parti değişikliği değil, aynı zamanda bir zihniyet devrimiydi. Artık siyasetin öznesi, Ankara’daki salonlarda oturanlar değil, köydeki, kasabadaki, tarladaki “milletin ta kendisi” idi. Bu, Türkiye’de popülizmin ve karizmatik liderliğin, Kemalist elitizme karşı kazandığı ilk büyük zaferdi. Seçim sonuçları açıklandığında, halkın sevinç gösterileri, özellikle de İsmet İnönü’nün Çankaya Köşkü’nden ayrılışı, bir devrin kapandığının ve yeni bir devrin başladığının sembolü haline geldi. Yıllarca sessiz kalmaya zorlananlar, artık kendi kaderlerinin sahibi olduklarına inanıyorlardı. Bu, Cumhuriyet tarihinde, “makbul vatandaş” tanımının sandık yoluyla tersine çevrildiği ilk andı.

İktidara gelen Demokrat Parti, kendisine oy veren kitlelerin beklentilerine cevap vermek ve kendi “makbul vatandaş” modelini inşa etmek için hızla harekete geçti. Bu yeni modelin üç temel sacayağı vardı: Dindarlık, Milliyetçilik ve Anti-Komünizm. Bu, tek parti rejiminin “laik, Batıcı, kozmopolit” elitine karşı geliştirilmiş bir antitezdi. DP’nin ilk ve en sembolik icraatı, iktidara geldikten sadece bir ay sonra, Haziran 1950’de, on sekiz yıldır Türkçe okunan ezanı yeniden Arapça aslına döndürmek oldu. Bu, basit bir idari karar değil, muhafazakâr kitlelerin ruhunda derin bir yara olan bir uygulamaya son veren, onlara “artık sizin devriniz başladı” diyen güçlü bir mesajdı. Bu adımı, din eğitiminin yaygınlaştırılması izledi. Kapatılmış olan İmam Hatip okulları yeniden ve daha fazla sayıda açıldı, ilkokullara seçmeli din dersleri konuldu, yeni camilerin inşasına izin verildi ve Diyanet’in bütçesi artırıldı. Bu politikalar, CHP elitleri tarafından “irticaya verilen tavizler” ve “laikliğe saldırı” olarak görülse de, DP için bu, halkın en temel taleplerinden birini karşılamak ve dini, devletle kavgalı bir unsur olmaktan çıkarıp, onu devletin kontrolünde ama toplumla barışık bir hale getirmekti.

Bu yeni “makbul vatandaş” tanımının ikinci ayağı, Soğuk Savaş konjonktürünün de etkisiyle yükselen milliyetçilik ve anti-komünizmdi. DP, Türkiye’yi NATO’ya sokmak (1952) ve Kore Savaşı’na asker göndermek gibi adımlarla, Batı bloğuna olan sadakatini kanıtladı. Bu strateji, hem ülkeyi Sovyet tehdidinden korumayı hem de ABD’den ekonomik ve askeri yardım almayı amaçlıyordu. Bu yeni jeopolitik konumlanma, iç siyasette “makbuliyet”in tanımını da değiştirdi. Artık en büyük tehlike, CHP’nin iddia ettiği gibi “irtica” değil, tüm dünyayı tehdit eden “komünizm”di. Bu yeni düşman tanımı, DP’ye iki önemli avantaj sağladı. Birincisi, dindarlığı ve muhafazakârlığı sistem içinde meşrulaştırdı. Dindar kitleler, artık “gerici” değil, “komünizme karşı en sağlam kale” olarak görülmeye başlandı. İkincisi, CHP ve entelijansiya içindeki sol eğilimli unsurları “vatan haini”, “Moskof uşağı” gibi yaftalarla itibarsızlaştırma ve siyaseten izole etme imkânı verdi. Kurulan Komünizmle Mücadele Dernekleri, Kıbrıs meselesi etrafında şekillenen milliyetçi mitingler ve devlet radyosunda yapılan anti-komünist yayınlar, bu yeni “makbul vatandaş”ın ideolojik çerçevesini çiziyordu: O, dinine bağlı, vatanını seven, bayrağına sadık ve komünizm tehlikesine karşı uyanık bir bireydi. Bu tanım, hem muhafazakâr tabanı memnun ediyor hem de Batılı müttefiklere güven veriyordu. DP, bu formülle, hem iç hem de dış politikada meşruiyetini sağlamlaştırdığını düşünüyordu. Ancak bu yeni “makbuliyet” inşası, eski “merkez”in temsilcileriyle olan çatışmayı kaçınılmaz olarak derinleştirecekti.

DP’nin iktidarının ilk yılları, Marshall Yardımı’nın da etkisiyle bir ekonomik refah ve toplumsal rahatlama dönemi olarak yaşandı. Tarımda makineleşme, karayolu ağının genişlemesi ve yeni fabrikaların kurulması, bir “küçük Amerika” olma hayalini körüklüyordu. Ancak 1954 seçimlerini de büyük bir zaferle kazanan DP, iktidarını pekiştirdikçe, kendisine yönelik eleştirilere karşı daha tahammülsüz ve otoriter bir tutum takınmaya başladı. Bu, Türkiye siyasi tarihinin en temel çatışmasını, yani “merkez” ile “çevre” arasındaki kavgayı su yüzüne çıkardı. Merkez, yani CHP’nin temsil ettiği askeri-bürokratik elit, üniversiteler ve büyük şehir basını, DP iktidarını bir “irtica” ve “cehalet” yönetimi olarak görüyordu. Onlara göre Menderes ve arkadaşları, Atatürk devrimlerini yok ediyor, ülkeyi geriye götürüyor ve popülist politikalarla cahil halkı kandırıyorlardı. DP ise bu eleştirileri, “halkın iradesine karşı bir saygısızlık” ve “seçkinci bir zümrenin iktidarı kaybetme hazımsızlığı” olarak algılıyordu. Bu gerilim, bir dizi olayla tırmanışa geçti. Basına yönelik baskılar arttı, eleştirel gazeteciler hapse atılmaya başlandı, üniversitelerin özerkliğine müdahale edildi.

Ekonominin 1955’ten sonra kötüleşmesi, enflasyonun artması ve dış borçların birikmesi, muhalefetin sesini daha da yükseltti. DP, bu eleştirilere daha fazla baskıyla cevap verdi. İktidarını korumak için attığı en kutuplaştırıcı adımlardan biri, 1958’de kurduğu Vatan Cephesi oldu. Bu, tüm vatandaşları DP’yi desteklemeye çağıran bir tür sivil seferberlikti. Devlet radyosu, her gün Vatan Cephesi’ne katılanların isimlerini okuyarak, toplumu adeta ikiye bölüyordu: “bizden olanlar” (Vatan Cepheliler) ve “karşıda olanlar” (vatan hainleri, bozguncular). Bu, “makbul vatandaş”ın artık sadece belirli değerlere sahip olması değil, aynı zamanda siyasi olarak iktidar partisinin yanında saf tutması gerektiği anlamına geliyordu. Bu kutuplaşma, CHP lideri İsmet İnönü’nün gezilerine yapılan taşlı saldırılarla ve Meclis’te yaşanan sert kavgalarla fiziki bir çatışma boyutuna ulaştı. DP’nin son hamlesi, Nisan 1960’ta, muhalefeti ve basını soruşturmak üzere olağanüstü yetkilerle donatılmış bir Tahkikat Komisyonu kurması oldu. Bu, parlamenter demokrasinin temel kurallarını hiçe sayan bir adımdı ve bardağı taşıran son damla oldu. Artık “merkez”in temsilcileri için DP, sandıkla gelmiş meşru bir iktidar değil, rejimi tehdit eden, tasfiye edilmesi gereken “gayrimeşru” bir güçtü. Ordu içindeki cuntalar, aylardır sürdürdükleri darbe hazırlıklarını hızlandırdılar. Çatışma, artık siyasi alandan çıkmış, bir rejim krizine dönüşmüştü.

27 Mayıs 1960 sabahı, Türk Silahlı Kuvvetleri içerisindeki bir grup subayın oluşturduğu Milli Birlik Komitesi, yönetime el koyduğunu açıkladı. Cumhurbaşkanı Celâl Bayar, Başbakan Adnan Menderes ve DP’li bakanlar ile milletvekilleri tutuklandı. Bu, Cumhuriyet tarihinde ordunun siyasete yaptığı ilk doğrudan müdahaleydi. Ancak bu darbe, sadece bir hükümeti devirmekle kalmadı; aynı zamanda “çevre”nin “merkez”e karşı kazandığı on yıllık zaferi sona erdirdi ve “makbul vatandaş” tanımının kontrolünü yeniden askeri-bürokratik vesayetin eline verdi. Darbeyi yapan cunta, kendi eylemini “Atatürk devrimlerini korumak”, “kardeş kavgasını önlemek” ve “rejimi irtica tehlikesinden kurtarmak” gibi gerekçelerle meşrulaştırdı. Onların gözünde, DP ve onu iktidara getiren milyonlarca insan, “bilinçsiz”, “gerici” ve devletin temel ilkelerini anlayamayacak kadar “cahil” bir kitleydi. Sandıkla tecelli eden milli irade, eğer “rejimin bekası” için tehlikeli görülüyorsa, tanklarla ve silah zoruyla askıya alınabilirdi. Bu, vesayetin en temel felsefesiydi: “Devlet, milletten daha önemlidir ve biz devletin gerçek sahipleriyiz.”

Darbenin ardından kurulan Yassıada Mahkemeleri, bu zihniyetin en somut tezahürü oldu. Bu mahkemeler, hukuki bir yargılamadan çok, on yıllık DP iktidarının ve temsil ettiği toplumsal kesimin siyasi bir rövanşla yargılandığı bir tiyatroydu. Sanıklar, “Anayasayı ihlal etmek” gibi hukuki suçlamaların yanı sıra, “irticayı teşvik etmek”, “üniversiteye baskı yapmak” ve hatta “köpek davası”, “bebek davası” gibi absürt iddialarla aşağılandılar. Yargılamaların sonunda, Başbakan Adnan Menderes, Dışişleri Bakanı Fatin Rüştü Zorlu ve Maliye Bakanı Hasan Polatkan idama mahkûm edildi ve Eylül 1961’de idam edildiler. Bu idamlar, sadece üç siyasetçinin hayatına son vermekle kalmadı, aynı zamanda DP’ye oy veren milyonların kalbinde derin bir yara açtı. Onlar için bu, kendi oylarının, kendi iradelerinin ve kendi liderlerinin idam edilmesi demekti. 27 Mayıs darbesi, “makbul vatandaş” kavgasının ne kadar acımasız olabileceğini gösterdi. Sandıkla gelen ve halkın büyük bir bölümünün “makbul” gördüğü bir lider ve onun temsil ettiği kimlik, rejimin Kemalist bekçileri tarafından “makbul olmayan” ilan edilmiş ve en sert şekilde cezalandırılmıştı. Bu trajik son, Türkiye’de demokrasi ile vesayet arasındaki bitmeyen kavgayı daha da derinleştirdi ve Menderes’in idamı, sonraki yıllarda sağ-muhafazakâr siyasetin en güçlü ve en kalıcı mağduriyet miti haline geldi. Taşranın on yıllık iktidar rüyası, bir darbe sabahı kabusa dönüşmüştü. Ancak bu kabus, “çevre”nin siyaset sahnesinden çekilmesiyle değil, intikamını almak için daha güçlü bir şekilde geri döneceği yeni bir dönemin başlangıcıyla sonuçlanacaktı.

Bölüm 5: Vesayetin Restorasyonu: 1961 Anayasası ve “Sosyal Devletin Sınırlı Vatandaşı” (1960-1971)

27 Mayıs 1960 sabahı, tankların palet sesleri ve radyodan okunan darbe bildirisiyle uyanan Türkiye, sadece bir hükümetin devrilişine değil, aynı zamanda siyasi sistemin ve “makbul vatandaş” tanımının yeniden yapılandırılacağı sancılı bir döneme giriyordu. Milli Birlik Komitesi (MBK) adını alan darbeci cunta, kendi eylemini, yozlaşmış ve otoriterleşmiş bir iktidara karşı yapılmış, Atatürk devrimlerini ve demokrasiyi kurtarmayı amaçlayan bir “ilerici” müdahale olarak sunuyordu. Ancak bu müdahalenin ardındaki asıl motivasyon, Demokrat Parti’nin temsil ettiği “çevre”nin, yani taşralı ve muhafazakâr kitlelerin on yıllık iktidarını sona erdirerek, yönetimin kontrolünü yeniden “merkez”in, yani askeri-bürokratik vesayetin eline vermekti. Bu süreç, bir “restorasyon” projesiydi. Vesayet, Yassıada’da kurduğu mahkemelerle sadece bir iktidarı değil, onun temsil ettiği sosyolojik kimliği de mahkûm ederken, diğer yandan 1961 Anayasası ile geleceğin siyasi iktidarlarını denetim altında tutacak anayasal mekanizmaları özenle inşa etti. Bu yeni anayasa, kağıt üzerinde Türkiye tarihinin en özgürlükçü metniydi; temel hak ve hürriyetleri genişletiyor, bir “sosyal devlet” vaat ediyordu. Fakat bu özgürlükler, Milli Güvenlik Kurulu (MGK) ve Anayasa Mahkemesi gibi yeni kurumlarla, yani vesayetin yeni kaleleriyle çevrelenmişti. Bu dönemde yaratılan “makbul vatandaş”, bir yandan sendikal haklara, düşünce özgürlüğüne sahip, sosyal devletin koruması altında bir birey olarak tasarlanırken, diğer yandan siyasi tercihleri ve eylemleri sürekli olarak vesayet kurumlarının gözetimi altında tutulan “sınırlı” bir vatandaştı. Ancak ironik bir şekilde, darbecilerin kendi yarattığı bu özgürlükçü ortam, hiç beklemedikleri yeni bir aktörün, yani devrimci solun yükselişine zemin hazırladı. Vesayet, “irtica” tehdidini bertaraf ettiğini düşünürken, karşısında bu kez “komünizm” ve “anarşi” olarak adlandıracağı yeni bir “öteki” buldu. Ve on yılın sonunda, kendi doğurduğu bu “aşırı özgürlük” ortamından rahatsız olan ordu, 12 Mart 1971 Muhtırası ile sisteme bir kez daha müdahale ederek, kendi çizdiği “makbul” sınırları hatırlatacaktı. Bu on bir yıllık ara dönem, vesayetin kendini nasıl anayasal güvenceye aldığının ve kendi yarattığı dinamiklerin kontrolünü nasıl kaybettiğinin ibretlik bir hikayesidir.

Darbenin hemen ardından başlayan süreç, vesayetin rövanşının ne kadar sert ve sembolik olacağını gözler önüne serdi. Yassıada, İstanbul yakınlarında küçük bir ada, bu siyasi ve simgesel hesaplaşmanın sahnesi olarak seçildi. Burada, Yüksek Adalet Divanı adı altında özel bir mahkeme kuruldu. Bu mahkeme, sadece Cumhurbaşkanı Celâl Bayar, Başbakan Adnan Menderes ve DP’li bakanlar ile milletvekillerini değil, aynı zamanda onların şahsında, onlara oy veren milyonların iradesini, değerlerini ve on yıllık iktidar hayallerini yargılıyordu. Yargılamalar, hukukun temel ilkelerinin (tabii hakim ilkesi, savunma hakkı vb.) hiçe sayıldığı bir siyasi şova dönüştü. Mahkeme Başkanı Salim Başol’un sanıklara yönelik “Sizi buraya tıkan kuvvet böyle istiyor!” şeklindeki azarlamaları, yargılamanın ruhunu özetliyordu. Ana dava, “Anayasayı ihlal” (Vatan Cephesi’ni kurmak, Tahkikat Komisyonu’nu oluşturmak gibi) suçlamaları üzerine kuruluydu. Ancak bu hukuki çerçevenin yanı sıra, davalar kamuoyunda DP iktidarını itibarsızlaştırmak ve yolsuzlukla, ahlaksızlıkla ve hatta cinayetle özdeşleştirmek için kullanılan absürt iddialarla dolduruldu. Menderes’in özel hayatı didik didik edildi, devletin parasıyla aldığı iddia edilen bir köpeğin hesabı soruldu (“köpek davası”), ve hatta siyasi rakibinin ölümüne neden olduğu iddia edilen bir bebeğin hikayesi gündeme getirildi (“bebek davası”). Bu davalar, devlet radyosundan ve basın yoluyla tüm ülkeye yayılarak, DP iktidarının sadece siyasi olarak değil, aynı zamanda ahlaki olarak da ne kadar “yozlaşmış” olduğu propagandası yapıldı.

Yassıada, sadece bir mahkeme salonu değil, aynı zamanda bir kimlik mahkemesiydi. Orada yargılanan, taşranın, muhafazakâr kesimin temsilcilerinin “devleti yönetme liyakatine” sahip olup olmadığıydı. Vesayetin bakış açısına göre, bu “cahil” ve “görgüsüz” kadrolar, kendilerine emanet edilen devleti bir felakete sürüklemişlerdi ve bunun bedelini ödemeliydiler. Yargılamaların sonunda verilen kararlar da bu rövanşist ruhu yansıtıyordu. Aralarında Adnan Menderes, Celâl Bayar, Fatin Rüştü Zorlu ve Hasan Polatkan’ın da bulunduğu 15 sanık idama mahkûm edildi. Milli Birlik Komitesi, Celâl Bayar ve diğer bazı sanıkların cezasını yaş haddi ve çeşitli nedenlerle müebbet hapse çevirirken, Menderes, Zorlu ve Polatkan’ın idam kararlarını onayladı. Eylül 1961’de gerçekleşen bu idamlar, Türkiye’nin siyasi hafızasında onarılmaz bir yara açtı. Bu, halkın oylarıyla seçilmiş bir başbakanın, kendi ordusu tarafından asılması demekti. Bu olay, sağ-muhafazakâr siyasetin en güçlü ve en kalıcı mağduriyet mitini yarattı. Menderes, artık sadece bir siyasetçi değil, “demokrasi şehidi” ve vesayete karşı direnişin bir sembolüydü. Yassıada, vesayetin gücünü en acımasız şekilde gösterdiği bir yerdi, ancak aynı zamanda, kendisine karşı on yıllarca sürecek bir öfke ve intikam arzusunu da ateşlemişti. “Makbul olmayan” iktidar tasfiye edilmişti, ama bu tasfiyenin bedeli, toplumun vicdanında derin bir kırılmaya yol açmak olmuştu.

Yassıada’da geçmişle hesaplaşan darbeci cunta, diğer yandan geleceği şekillendirmek için yeni bir anayasa hazırlığına girişmişti. Bu görev, İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nden Ordinaryüs Profesör Sıddık Sami Onar başkanlığındaki bir bilim kuruluna verildi. Ortaya çıkan 1961 Anayasası, pek çok açıdan Türkiye tarihinin en ileri ve en özgürlükçü anayasası olarak kabul edilir. Anayasa, temel hak ve hürriyetleri (düşünce, basın, örgütlenme özgürlüğü gibi) geniş bir şekilde tanımlıyor ve bunları güçlü anayasal güvencelere bağlıyordu. “Sosyal devlet” ilkesini ilk kez anayasaya sokarak, devlete çalışma hakkını, sosyal güvenliği ve sendikal hakları koruma görevi yüklüyordu. Üniversitelere ve TRT’ye özerklik tanıyordu. İlk bakışta bu metin, DP döneminin otoriterleşmesine karşı demokratik bir tepki gibi görünüyordu. Ancak anayasanın derinliklerine inildiğinde, bu özgürlükçü ruhun, siyasi iktidarı ve dolayısıyla “halk iradesini” denetim altında tutmak için tasarlanmış sofistike bir vesayet mekanizmasıyla çevrelendiği görülüyordu. Bu, “anayasal vesayet” olarak adlandırılan yeni bir modeldi.

Bu yeni modelin en önemli ve en güçlü kurumu, Milli Güvenlik Kurulu (MGK) idi. MGK, Cumhurbaşkanı başkanlığında, başbakan, bazı bakanlar ve kuvvet komutanlarından oluşuyordu. Kağıt üzerinde bir “danışma” organı gibi görünse de, anayasada yer alan “MGK, Hükümete görüşünü bildirir” ifadesi, pratikte bir tavsiye değil, bir emir niteliği taşıyordu. Artık askerler, siyasete müdahale etmek için darbe yapmak zorunda değildi; anayasal bir kurumun içinde, masanın etrafında oturarak, seçilmiş hükümetlere kendi “görüşlerini” (yani isteklerini) dayatabileceklerdi. İkinci vesayet kurumu, Anayasa Mahkemesi’ydi. Bu mahkeme, Meclis’in çıkardığı kanunları “Anayasa’ya uygunluk” açısından denetleme yetkisine sahipti. Bu, teoride bir hukuk devleti gereğiydi. Ancak üyelerinin atanma şekli ve sahip olduğu geniş yorum yetkisi, onu siyasi iktidarın icraatlarını engelleyebilecek bir güce dönüştürüyordu. Nitekim ilerleyen yıllarda, Anayasa Mahkemesi sık sık siyasi bir aktör gibi davranarak, parlamentonun iradesini kendi ideolojik yorumları doğrultusunda sınırlayacaktı. Üçüncü olarak, parlamentonun yapısı değiştirildi. Tek meclisli sistemden, bir yanda Millet Meclisi, diğer yanda ise Cumhuriyet Senatosu’nun bulunduğu çift meclisli bir sisteme geçildi. Senato’nun üyelerinin bir kısmının (eski cumhurbaşkanları ve Milli Birlik Komitesi üyeleri gibi) “tabii senatör” olması ve diğer üyelerinin seçiminde kullanılan farklı sistemler, Senato’yu, Millet Meclisi’nden gelen popülist veya “radikal” kanun tasarılarını engelleyecek bir “fren” mekanizması olarak tasarlamıştı. Kısacası, 1961 Anayasası, vatandaşa bir eliyle geniş özgürlükler verirken, diğer eliyle o özgürlükleri kullanacak olan siyasi iradenin etrafını demir bir kafesle örmüştü. “Makbul vatandaş”, artık daha özgürdü, ama o vatandaşın seçtiği iktidar, eskisinden çok daha “sınırlı” ve denetim altındaydı. Vesayet, darbe yapma ihtiyacını ortadan kaldıracak şekilde, kendisini sistemin merkezine, anayasal bir kale içine yerleştirmişti.

Ancak tarih, çoğu zaman planlayıcılarının niyetlerinin ötesinde, kendi ironilerini yaratır. Askeri-bürokratik vesayetin, DP gibi “sağ popülist” bir iktidarın bir daha tek başına iktidara gelmesini önlemek için yarattığı bu özgürlükçü anayasal düzen, hiç beklemedikleri bir sonucun doğmasına neden oldu: Türkiye’de devrimci sol hareketlerin yükselişi. 1961 Anayasası’nın getirdiği sendikal haklar, grev ve toplu sözleşme özgürlüğü, işçi sınıfının siyasallaşmasını sağladı ve Türkiye İşçi Partisi (TİP) gibi sosyalist bir parti, 1965 seçimlerinde Meclis’e 15 milletvekili sokmayı başardı. Üniversite özerkliği ve düşünce özgürlüğü, Marksist, Leninist ve Maocu fikirlerin kampüslerde serbestçe tartışıldığı, öğrenci derneklerinin (Dev-Genç gibi) ve fikir kulüplerinin kurulduğu bir entelektüel canlılık yarattı. Bu yeni nesil, vesayetin “makbul vatandaş” tanımına hiçbir şekilde uymuyordu. Onlar, ne DP gibi “gerici” ne de CHP gibi “düzenin parçası” idiler. Onlar, sistemi temelden değiştirmeyi hedefleyen, anti-emperyalist, anti-kapitalist ve devrimci bir kimliğe sahiptiler. Amerikan 6. Filo’sunu protesto ediyor, toprak reformu talep ediyor ve “Bağımsız Türkiye” sloganları atıyorlardı.

Vesayet sistemi, bir anda kendisini ne yapacağını bilemediği bir durumda buldu. “İrtica” tehdidini bastırdığını düşünürken, karşısında çok daha radikal, daha entelektüel ve daha organize bir “öteki” bulmuştu: “Komünizm” ve “anarşi”. Artık “makbul vatandaş”ın tanımı yeniden güncellenmek zorundaydı. Makbul olan, sadece “irticacı” olmayan değil, aynı zamanda “aşırı solcu” ve “bölücü” (Kürt milliyetçisi) de olmayan, yani devletin çizdiği merkezde duran kişiydi. Bu yeni durum, TSK içinde de derin bir bölünmeye yol açtı. Ordunun içinde, TİP’e sempati duyan veya “sol-Kemalist” bir cunta ile devrim yapmayı hayal eden subaylar (Doğan Avcıoğlu ve “Yön” dergisi etrafındaki cunta gibi) ortaya çıktı. Diğer yanda ise, bu sol yükselişi en büyük tehdit olarak gören, katı anti-komünist ve NATO’cu generaller vardı. 1960’ların ikinci yarısı, bir yandan sokaklarda sağcı-milliyetçi (Ülkücü) gençlerle solcu-devrimci gençler arasında başlayan çatışmalara, diğer yandan ordu içinde farklı cuntaların birbirleriyle mücadelesine sahne oldu. Vesayet, kendi yarattığı canavarı kontrol etmekte zorlanıyordu.

1960’ların sonuna gelindiğinde, Türkiye siyasi bir kaosun içindeydi. Üniversiteler işgal ediliyor, sokaklarda her gün siyasi cinayetler işleniyor, fabrikalarda grevler yapılıyordu. Vesayetin güçlü kanadı, yani NATO’cu ve anti-komünist generaller, 1961 Anayasası’nın getirdiği “aşırı özgürlüklerin” bu anarşiye yol açtığına kanaat getirmişti. Onlara göre, TİP gibi bir partinin Meclis’te olması, devrimci gençlerin sokaklarda eylem yapması ve işçilerin greve gitmesi, ülkeyi bir komünist devrimin eşiğine getirmişti. Sivil hükümetin (Süleyman Demirel liderliğindeki Adalet Partisi hükümetinin) bu olayları kontrol altına alamadığı düşünülüyordu. Çözüm, yine ordunun duruma el koymasıydı. Ancak bu kez, 27 Mayıs gibi doğrudan bir darbe yerine, daha sofistike bir yöntem tercih edildi. 12 Mart 1971 günü, Genelkurmay Başkanı ve kuvvet komutanları, Cumhurbaşkanı’na ve Meclis’e bir muhtıra vererek, “anarşiyi önleyemeyen” Demirel hükümetini istifaya zorladılar. Bu, tarihe “muhtıra” olarak geçen yeni bir darbe türüydü. Ordu, yönetime doğrudan el koymuyor, ancak Meclis’i kapatmadan, siyasetin üzerinde “partiler üstü” bir teknokratlar hükümeti (Nihat Erim Hükümeti) kurdurarak, kendi istediği politikaları uygulatıyordu. Bu yeni hükümetin ilk işi, “anarşiyi ve bölücülüğü” ezmek için “Balyoz Harekâtı” adıyla bilinen büyük bir operasyon başlatmak oldu. Binlerce solcu aydın, öğrenci, sendikacı gözaltına alındı, işkenceden geçirildi ve sıkıyönetim mahkemelerinde yargılandı. Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan ve Hüseyin İnan gibi devrimci gençlik liderleri idam edildi. 1961 Anayasası’nın getirdiği temel hak ve özgürlükler, yine bir anayasa değişikliğiyle budandı; üniversitelerin ve TRT’nin özerkliği kaldırıldı, MGK’nın yetkileri artırıldı. 12 Mart müdahalesi, vesayetin kendi yarattığı özgürlükçü anayasadan duyduğu pişmanlığın ve sistemi yeniden kendi kontrolü altına alma hamlesinin bir sonucuydu. Vesayetin restore edildiği ve anayasal güvenceye kavuştuğu on bir yıllık parantez, yine bir askeri müdahaleyle kapanmıştı. “Sosyal devletin sınırlı vatandaşı” projesi, sınırların aşıldığı düşünüldüğü anda, yine tankların gölgesinde disipline sokulmuştu. Bu müdahale, Türkiye’yi çok daha kanlı ve karanlık bir dönemin, 1970’lerin çatışma ortamının içine itecekti.

Bölüm 6: Parçalanmış Kimlikler: Sağ ve Solun Barikatlarında “Taraf Olmayan” Vatandaş (1971-1980)

12 Mart 1971 Muhtırası ile açılan yeni dönem, Türkiye’yi istikrara kavuşturmak bir yana, ülkeyi tarihinin en kanlı ve en kaotik on yılına sürükledi. 1970’ler, bir önceki on yılın özgürlükçü anayasasının yarattığı siyasi ve toplumsal dinamiklerin, küresel ekonomik krizin (1973 Petrol Krizi) ve uluslararası ideolojik gerilimlerin etkisiyle birleşerek, kontrol edilemez bir şiddet sarmalına dönüştüğü bir kâbus dönemiydi. Bu on yıl boyunca, Cumhuriyet’in kurmaya çalıştığı o tek tip “makbul vatandaş” profili tamamen parçalandı ve yerini, birbirine düşman kamplara ayrılmış, her biri kendi “makbuliyet” tanımını diğerine zorla kabul ettirmeye çalışan militan kimliklere bıraktı. Artık “makbul” olmak, devletin tanımladığı bir statü değil, sokakta, üniversitede, fabrikada ve kahvehanede, aidiyet duyulan ideolojik kampın bir neferi olmak demekti. Sağcı için makbul olan, solcu için “vatan haini”; solcu için makbul olan, sağcı için “Moskof uşağı” idi. Bu süreçte devlet, bir hakem veya düzenleyici güç olmaktan çıkarak, “Milliyetçi Cephe” hükümetleri döneminde bizzat bu kavganın bir tarafı haline geldi. Kültürden sanata, müzikten sinemaya kadar her alan, bu amansız kimlik savaşının bir cephesine dönüştü. Bu parçalanmışlık ve şiddet iklimi, toplumda derin bir yorgunluk, bıkkınlık ve güvenlik arayışı yarattı. Ve bu arayış, TSK’nın “kardeş kavgasını durdurma” ve “devleti kurtarma” misyonuyla 12 Eylül 1980’de yönetime el koyması için gerekli toplumsal meşruiyet zeminini hazırladı. 1970’ler, “makbul vatandaş” idealinin iflas ettiği, vatandaşlığın bir haklar ve sorumluluklar bütünü olmaktan çıkıp, hayatta kalmak için bir barikatın arkasına sığınmak zorunda kalındığı trajik bir dönem olarak Türkiye tarihine kazındı.

1970’li yılların temel dinamiğini, 12 Mart Muhtırası’nın yarattığı siyasi ortam şekillendirdi. Muhtıra, sol hareketi “Balyoz Harekâtı” ile ezerek lider kadrolarını tasfiye etmiş, ancak bu, solun toplumsal tabanını yok etmemiş, tam tersine daha da radikalleştirerek yeraltına itmişti. 1973’te seçimlere gidilip yeniden sivil yönetime dönüldüğünde, ortaya son derece parçalanmış bir siyasi tablo çıktı. Bülent Ecevit liderliğindeki CHP, kendisini “ortanın solu”nda konumlandırarak ve 12 Mart rejimine karşı demokratik bir duruş sergileyerek seçimlerden birinci parti olarak çıksa da, tek başına iktidar olamadı. Bu durum, Türkiye’yi zayıf ve istikrarsız koalisyon hükümetleri dönemine mahkûm etti. Siyasi istikrarsızlık, 1973 Petrol Krizi’nin tetiklediği küresel ekonomik krizle birleşince, ülkede enflasyon, işsizlik ve kıtlık baş gösterdi. Bu ekonomik buhran, toplumsal huzursuzluğu daha da derinleştirdi ve ideolojik kamplaşma için verimli bir zemin yarattı. Bu kamplaşmanın merkezinde ise, giderek siyasallaşan ve silahlanan gençlik vardı. Artık siyaset, sadece parlamentoda değil, asıl olarak sokaklarda, üniversite kampüslerinde ve fabrikalarda yapılıyordu. Bu yeni siyasasetin aktörleri ise, kendi “makbul vatandaş” tanımlarını yaratmış olan militan gençlik örgütleriydi.

Sol cenahta, 12 Mart’ın baskısından sonra yeniden toparlanan Dev-Genç (Devrimci Gençlik Federasyonu) ve ondan ayrılan sayısız fraksiyon (Dev-Yol, Dev-Sol, Kurtuluş, Halkın Kurtuluşu vb.) bulunuyordu. Bu gruplar için “makbul vatandaş”, anti-emperyalist, anti-faşist ve devrimci bir proleter veya onun müttefiki olan bir aydındı. Onların dünyasında, mevcut düzen tamamen “çürümüş” bir kapitalist ve faşist sistemdi ve bu düzenin yıkılması gerekiyordu. Bu amaca ulaşmak için her yol mübahtı. Üniversite kampüslerini “kurtarılmış bölgeler” ilan ediyor, fabrikalarda grevler örgütlüyor ve kendilerinden olmayanları “faşist” veya “karşı-devrimci” olarak damgalayarak onlara karşı şiddet uyguluyorlardı. Onların kahramanları Marx, Lenin, Mao, Che Guevara ve Deniz Gezmiş’ti. “Vatanı kurtarma” misyonu, onlara göre Amerikan emperyalizminden ve onun yerli işbirlikçilerinden kurtarmakla mümkündü. Bu, son derece idealist ama aynı zamanda dogmatik ve şiddete meyyal bir kimlik inşasıydı. Vatandaşlık, bu devrimci savaşta bir nefer olmaktı.

Sağ cenahta ise bu sol yükselişe karşı, Alparslan Türkeş liderliğindeki Milliyetçi Hareket Partisi’nin (MHP) gençlik örgütü olan Ülkü Ocakları (Bozkurtlar) yükseliyordu. Onların “makbul vatandaş” tanımı, solun tam zıddıydı: Makbul olan, “Tanrı Dağı kadar Türk, Hira Dağı kadar Müslüman” olan, komünizme karşı savaşan, vatanını, milletini ve devletini her şeyin üzerinde tutan bir ülkücüydü. Onların dünyasında en büyük tehlike, ülkeyi Sovyetler Birliği’nin bir peyki haline getirmeye çalışan “Moskof uşakları”, yani solculardı. “Vatanı kurtarma” misyonu, onlara göre ülkeyi komünizm tehlikesinden ve “bölücülerden” temizlemekti. Bu amaçla, onlar da kendi “komando” kamplarını kuruyor, silahlanıyor ve solcu öğrenci ve sendikacılara karşı saldırılar düzenliyorlardı. Kahramanları, Göktürk hakanları, Selçuklu sultanları ve Atatürk’tü (kendi milliyetçi yorumlarıyla). Her iki taraf da kendisini “gerçek vatansever” olarak görüyor, karşı tarafı ise “vatan haini” olarak tanımlıyordu. Bu iki kutup arasında sıkışıp kalan sıradan vatandaş için ise hayat bir kâbusa dönmüştü. Sadece belirli bir gazeteyi okumak, farklı bir bıyık bırakmak (solcularınki aşağı, sağcılarınki yukarı doğru) veya yanlış bir mahalleden geçmek bile, şiddete maruz kalmak için yeterli bir sebep haline gelebiliyordu. Vatandaşlık, artık bir güvence değil, hayatta kalmak için bir tarafa sığınmayı gerektiren bir zorunluluktu. “Taraf olmayan bertaraf olur” sözü, dönemin acımasız ruhunu özetliyordu.

Bu sokak savaşı ve siyasi kaos ortamı, devletin kendisini de taraf olmaya zorladı. 1974 Kıbrıs Harekâtı sonrası kısa bir süre yaşanan ulusal birlik havası dağıldıktan sonra, Türkiye yeniden koalisyon krizlerinin içine düştü. 1975’ten itibaren, Süleyman Demirel’in liderliğindeki Adalet Partisi (AP), Alparslan Türkeş’in MHP’si, Necmettin Erbakan’ın Milli Selamet Partisi (MSP) ve diğer küçük sağ partilerin katılımıyla kurulan “Milliyetçi Cephe” (MC) hükümetleri dönemi başladı. Bu hükümetler, sadece bir siyasi koalisyon değil, aynı zamanda devletin resmi ideolojisinin de değiştiği bir dönemin habercisiydi. Artık devlet, sol hareketi ve “komünizm tehlikesini” bir numaralı düşman olarak tanımlıyor ve bu mücadelede sağcı-milliyetçi militan grupları (özellikle Ülkücüleri) bir müttefik, hatta devletin “gayriresmi” bir gücü olarak kullanmaya başlıyordu. Bu durum, devletin tarafsızlığını tamamen yitirmesi ve bizzat iç savaşın bir aktörü haline gelmesi demekti.

“Devletin taraf olması” süreci, en somut olarak devlet kadrolarının partizan bir şekilde paylaşılmasıyla yaşandı. Özellikle MHP, koalisyon ortağı olmanın gücünü kullanarak, Emniyet teşkilatı, Milli Eğitim Bakanlığı ve TRT gibi kilit kurumlara kendi militan kadrolarını yerleştirdi. Polis teşkilatı içinde, solculara karşı operasyonlarda acımasız davranan, ancak sağcı militanların eylemlerini görmezden gelen “ülkücü” polislerden oluşan özel birimler (POL-DER’e karşı POL-BİR gibi) kuruldu. Okullara atanan MHP’li öğretmenler ve idareciler, solcu öğrencilere ve öğretmenlere karşı bir baskı ve tasfiye hareketi başlattılar. TRT, tamamen sağcı ve milliyetçi bir propaganda aracına dönüştü. Artık devletin kendisi, vatandaşları arasında “bizden olanlar” (sağcılar, milliyetçiler, muhafazakârlar) ve “bizden olmayanlar” (solcular, komünistler, Aleviler, Kürtler) şeklinde açık bir ayrım yapıyordu. “Bizden olanlar” korunup kollanırken, “ötekiler” devletin güvenlik güçlerinin ve müttefiki olan sivil faşist grupların hedefi haline geliyordu. Bu durum, solcuların devlete olan güvenini tamamen yok etti ve onları daha da radikal yeraltı örgütlenmelerine itti. Devlet, kendi vatandaşlarının bir kısmına karşı adeta bir savaş yürütüyordu. Maraş (1978), Çorum (1980) gibi Alevi vatandaşların hedef alındığı kanlı katliamlar, bu devlet destekli veya en azından göz yumulan sağcı terörün en korkunç örnekleriydi. Bu olaylar, sadece bir sağ-sol kavgası değil, aynı zamanda bir Sünni-Alevi çatışmasını da körükleyerek, toplumsal parçalanmayı daha da derinleştiriyordu.

1970’lerin bu amansız kimlik savaşı, sadece siyaset ve sokaklarla sınırlı kalmadı; toplumun tüm kültürel kodlarına işledi. Popüler kültür, bu büyük kavganın en önemli cephelerinden biri haline geldi. Müzik, bu kültürel savaşın en etkili silahıydı. Bir yanda, Cem Karaca, Selda Bağcan, Ruhi Su gibi sanatçıların öncülük ettiği, Nazım Hikmet ve Ahmed Arif’in şiirlerinden bestelenen, devrim, isyan ve ezilen halkların mücadelesini anlatan protest ve devrimci bir müzik vardı. Bu müzik, solcuların mitinglerinin, eylemlerinin ve yoldaşlık gecelerinin marşı haline gelmişti. Diğer yanda ise, Arif Nazım, Ozan Ünsal gibi ülkücü ozanların sazlarıyla söyledikleri, komünizme lanet okuyan, Türk mitolojisine ve fetihlere göndermeler yapan, kahramanlık ve vatan sevgisi temalı milliyetçi bir müzik türü vardı. Bu iki kutbun dışında, ama belki de onlardan daha güçlü bir şekilde yükselen bir başka ses daha vardı: Arabesk. Orhan Gencebay, Ferdi Tayfur, Müslüm Gürses gibi isimlerin öncülük ettiği arabesk müzik, köyden kente göç etmiş, büyük şehrin varoşlarında tutunmaya çalışan, ne köylü kalabilmiş ne de şehirli olabilmiş milyonların sesiydi. Bu müzik, onların acılarını, hayal kırıklıklarını, kaderciliklerini ve sisteme olan isyanlarını dile getiriyordu. Arabesk, ne sağın ne de solun tam olarak sahiplendiği, ancak her iki kesimden de dinleyici bulan, “çevre”nin ve “varoşların” en otantik kültürel dışavurumuydu. Bu nedenle, dönemin elitleri tarafından “yoz”, “çöküntü müziği” olarak hor görülse de, toplumun en geniş kesimlerine ulaşan en popüler müzik türü oldu.

Sinema da bu kültürel savaştan nasibini aldı. Bir yanda, Yılmaz Güney, Atıf Yılmaz, Şerif Gören gibi yönetmenlerin öncülük ettiği, toplumsal sorunları, sınıf çatışmasını, feodaliteyi ve devlet baskısını eleştiren “toplumcu gerçekçi” filmler vardı. “Umut”, “Sürü”, “Yol” gibi filmler, sadece Türkiye’de değil, uluslararası alanda da büyük ilgi gördü. Bu filmler, “öteki”nin, ezilenin sinemasıydı. Diğer yanda ise, Cüneyt Arkın’ın canlandırdığı “Malkoçoğlu”, “Kara Murat” gibi karakterlerle Osmanlı’nın şanlı geçmişine ve fetihlerine gönderme yapan, milliyetçi ve kahramanlık temalı tarihi avantür filmleri popülerdi. Ertem Eğilmez’in yönettiği “Hababam Sınıfı”, “Tosun Paşa” gibi komedi filmleri ise, bu kaotik ortamdan bunalan halk için bir kaçış ve nefes alma alanı sunuyordu. Kısacası, 1970’lerde dinlediğiniz müzik, izlediğiniz film, okuduğunuz gazete, sizin hangi kimlik kampına ait olduğunuzun bir göstergesiydi. Kültür, birleştirici bir unsur olmaktan çıkmış, barikatları daha da yükselten bir araç haline gelmişti.

1970’lerin sonuna gelindiğinde, Türkiye tam bir çıkmazın içindeydi. Siyasi istikrarsızlık kronikleşmiş, koalisyon hükümetleri ülkeyi yönetemez hale gelmişti. Ekonomi iflas etmiş, enflasyon üç haneli rakamlara ulaşmış, temel tüketim malları için uzun kuyruklar oluşmuştu. Siyasi şiddet ise bir iç savaş boyutuna varmıştı; her gün ortalama 20-25 kişi siyasi nedenlerle hayatını kaybediyordu. Toplumda derin bir bıkkınlık, yorgunluk ve can güvenliği endişesi hâkimdi. Herkes, bu kaosun bir an önce bitmesini, bir “kurtarıcının” gelip duruma el koymasını bekliyordu. Bu psikolojik atmosfer, 12 Eylül 1980 darbesini yapacak olan ordu için mükemmel bir zemin hazırladı. Ordunun üst komuta kademesi, yani Genelkurmay Başkanı Kenan Evren ve kuvvet komutanları, bu kaosu durdurmak yerine, bir süre daha tırmanmasına bilinçli olarak izin verdikleri yönünde güçlü iddialar vardır. Bu, “kontrollü kaos” veya “olgunlaşmasını bekleme” stratejisi olarak adlandırılır. Amaç, şiddet ve anarşi o kadar dayanılmaz bir noktaya gelsin ki, ordu yönetime el koyduğunda halk bunu bir darbe olarak değil, bir “kurtuluş operasyonu” olarak karşılasın ve darbe geniş bir toplumsal meşruiyet kazansın. Nitekim öyle de oldu. Ordu, kendi deyimiyle “şartların olgunlaşmasını” bekledi. Siyasi liderlere (Demirel ve Ecevit) defalarca uyarı mektupları göndererek, “sorunu çözemiyorsunuz” mesajı verdiler ve kendi müdahalelerinin kaçınılmaz olduğunu ima ettiler. Sonunda, 12 Eylül 1980 sabahı, Kenan Evren’in radyodan okuduğu bildiriyle ordu, yönetime el koydu. Bu darbe, toplumun büyük bir kesimi tarafından başlangıçta bir rahatlama ve huzur olarak karşılandı. Parçalanmış kimliklerin kanlı savaşından yorgun düşen Türkiye, “taraf olmayan” sıradan vatandaşın can güvenliğini sağlayacak bir otorite arayışındaydı ve bu otoriteyi orduda bulduğunu sandı. Ancak bu “huzur”un bedeli, demokrasinin tamamen askıya alınması, on binlerce insanın işkenceden geçirilmesi ve toplumun üzerine çöken ağır bir sessizlik olacaktı. 1970’lerin barikatları yıkılmıştı, ama yerine çok daha yüksek ve görünmez duvarlarla çevrili bir kışla inşa edilecekti.

Bölüm 7: Laboratuvardaki Toplum: 12 Eylül ve “Türk-İslam Sentezi” Vatandaşı (1980-1990)

12 Eylül 1980 sabahı, Türkiye bir kez daha askeri bir darbeyle uyandığında, bu müdahalenin öncekilerden çok daha farklı, çok daha köklü ve sistematik bir dönüşümü hedeflediği kısa sürede anlaşılacaktı. Genelkurmay Başkanı Kenan Evren liderliğindeki Milli Güvenlik Konseyi (MGK), 1970’lerin kanlı kaosuna son verme vaadiyle yönetime el koyarken, asıl amacı sadece asayişi sağlamak değildi. Hedef, 1961 Anayasası’nın yarattığı “aşırı özgürlükçü” ortamı ve bu ortamda filizlenen “aşırı” ideolojileri (hem sağı hem de solu) tamamen ezerek, toplumu adeta bir laboratuvar ortamına sokmak ve bu laboratuvarda yepyeni bir “makbul vatandaş” prototipi yaratmaktı. Bu proje, Cumhuriyet tarihinde uygulanmış en kapsamlı ve en bilinçli toplum mühendisliği girişimiydi. Cuntanın idealize ettiği bu yeni vatandaş, politikadan uzaklaşmış (apolitik), devletine ve liderine sorgusuz sualsiz itaat eden, milliyetçi duyguları güçlü ama aynı zamanda komünizme karşı bir panzehir olarak kontrollü bir Sünni İslam anlayışıyla barışık bir bireydi. Bu ideolojik formülasyon, “Türk-İslam Sentezi” olarak bilinen ve darbenin resmi ideolojisi haline gelen bir projeydi. 12 Eylül rejimi, bu yeni insan tipini yaratmak için anayasadan eğitime, kültürden sanata kadar hayatın her alanını yeniden dizayn etti. Ancak bu otoriter ve homojenleştirici proje, bir yandan “anarşiyi” bitirir gibi görünürken, diğer yandan bastırdığı ve ezdiği kimliklerin, özellikle de Kürt kimliğinin, çok daha şiddetli ve radikal bir şekilde yeniden ortaya çıkmasına zemin hazırladı. 12 Eylül, bir nesli siyasetten soğuturken, farkında olmadan Türkiye’nin gelecek otuz yılını esir alacak olan kanlı bir terör sorununun da tohumlarını ekiyordu. Bu dönem, “makbul vatandaş”ın devlet tarafından en ince ayrıntısına kadar tasarlandığı, ancak bu tasarımın kendi canavarını yarattığı trajik bir deney olarak tarihe geçti.

12 Eylül darbesinin ardındaki zihniyeti anlamak için, cunta liderlerinin 1970’ler kaosuna getirdiği teşhise bakmak gerekir. Kenan Evren ve generaller için sorunun kaynağı, 1961 Anayasası’nın getirdiği ve Türk toplumunun “bünyesine uymayan” aşırı özgürlüklerdi. Onlara göre bu anayasa, sendikaların, derneklerin, öğrenci hareketlerinin ve siyasi partilerin aşırı siyasallaşmasına, ülkeyi ideolojik kamplara bölmesine ve nihayetinde bir iç savaş ortamına sürüklemesine neden olmuştu. Dolayısıyla çözüm, sadece sokaktaki anarşiyi bitirmek değil, aynı zamanda bu anarşiyi doğuran siyasal ve toplumsal yapıyı kökünden değiştirmekti. Bu, toplumu topyekûn bir “siyasetsizleştirme” operasyonuna tabi tutmak anlamına geliyordu. Amaç, düşünen, tartışan, sorgulayan ve siyasi süreçlere aktif katılan vatandaş yerine, işine gücüne bakan, devletin kendisi için en iyi olanı bildiğine inanan, itaatkâr ve “huzurlu” bir birey yaratmaktı. Bu projenin hukuki çerçevesi, 1982 Anayasası ile çizildi. Halka yüzde 92 gibi ezici bir çoğunlukla (baskı ve propaganda ortamında) kabul ettirilen bu anayasa, 1961 Anayasası’nın tam bir antiteziydi. “Özgürlük” yerine “devletin otoritesi ve bütünlüğü”, “haklar” yerine “görev ve sorumluluklar” ön plana çıkarılıyordu.

1982 Anayasası, sivil ve siyasi hayatı daraltmak için tasarlanmış bir mekanizmaydı. Tüm siyasi partiler (CHP, AP, MHP, MSP dahil) ve sendikalar (DİSK, MİSK gibi) kapatıldı, liderleri (Demirel, Ecevit, Türkeş, Erbakan) siyasetten yasaklandı. Yeni kurulacak partiler için çok katı kurallar getirildi. Sendikaların grev ve toplu sözleşme hakları büyük ölçüde kısıtlandı. Dernek kurmak, gösteri ve yürüyüş yapmak neredeyse imkânsız hale getirildi. Devlet Denetleme Kurulu gibi yeni kurumlarla, yürütmenin gücü yasama ve yargı karşısında artırıldı. Bu anayasa, adeta vatandaşın eline bir “kullanma kılavuzu” veriyor ve ona şöyle diyordu: “Siyaset tehlikeli bir iştir, bunu profesyonellere, yani devlete bırakın. Siz oyunuzu kullanın, verginizi verin, askere gidin ve gerisine karışmayın.” Bu siyasetsizleştirme projesinin en önemli hedefi ise gençlikti. 1970’lerin “militan” ve “ideolojik” gençliğinin yerini, “apolitik”, bireyci ve tüketim odaklı bir neslin alması hedefleniyordu. Üniversiteler, bu projenin laboratuvarı haline getirildi. Darbenin hemen ardından, cuntanın zaferini ilan eden Kenan Evren’in ünlü “Bizim çocuklar başardı” sözü, aslında ordunun kendi gençliğine karşı kazandığı bir zaferi ifade ediyordu. Bu “başarı”nın kalıcı olması için, gençliğin zihni yeniden şekillendirilmeliydi. Bu amaçla, 12 Eylül rejimi, sadece yasaklarla değil, aynı zamanda pozitif bir ideolojiyle de toplumu donatmaya çalıştı. Bu ideolojinin adı, Türk-İslam Sentezi’ydi.

Türk-İslam Sentezi, yeni bir fikir değildi. Kökleri, 1970’lerde özellikle “Aydınlar Ocağı” gibi sağcı-milliyetçi düşünce kuruluşlarında geliştirilmiş bir ideolojik formülasyondu. Bu teze göre, Türk kimliğinin özü, İslamiyet öncesi Orta Asya’daki göçebe ve savaşçı kültür ile İslamiyet’in kabulünden sonraki ahlaki ve manevi değerlerin bir sentezinden oluşuyordu. Bu sentezin temel amacı, Soğuk Savaş konjonktüründe Türkiye için en büyük tehdit olarak görülen “komünizme” karşı milli ve manevi bir set çekmekti. 12 Eylül cuntası, bu hazır ideolojik paketi alıp, resmi devlet politikası haline getirdi. Generaller için bu sentez, mükemmel bir çözümdü. Bir yandan, “milliyetçilik” boyutuyla devletin üniter yapısını ve bütünlüğünü vurguluyor, “bölücülüğe” karşı bir panzehir işlevi görüyordu. Diğer yandan, “İslam” boyutuyla, solun materyalist ve ateist ideolojisine karşı manevi bir kalkan oluşturuyor, topluma ahlaki bir disiplin ve itaat kültürü aşılıyordu. Ancak burada kastedilen İslam, siyasi talepleri olan bir İslam (siyasal İslam) değil, devletin kontrolünde, Sünni-Hanefi yorumuna dayalı, bireysel ahlak ve vatan sevgisiyle sınırlı, uysal bir İslam’dı.

Bu yeni resmi ideoloji, devletin tüm kurumları aracılığıyla topluma enjekte edilmeye başlandı. En önemli araç, eğitim sistemiydi. 1982 Anayasası ile, “Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi” dersleri, ilkokuldan liseye kadar tüm okullarda zorunlu hale getirildi. Bu, Cumhuriyet tarihinde bir ilkti. Laik bir devlet, kendi eliyle vatandaşlarına din eğitimi vermeye başlıyordu. Ancak bu derslerin içeriği, belirli bir mezhebin (Sünnilik) yorumunu esas alıyor ve diğer inançları (Alevilik gibi) büyük ölçüde görmezden geliyordu. Amaç, dindar bir nesil yetiştirmekten çok, “komünizme karşı aşılanmış”, devletin istediği türde bir dini bilgiyle donatılmış bir nesil yaratmaktı. İmam Hatip okullarının sayısı, 12 Eylül döneminde ve sonrasında Turgut Özal iktidarında artmaya devam etti. Bu okullar, bir yandan dindar ailelerin talebini karşılarken, diğer yandan rejimin “Türk-İslam Sentezi” ideolojisini yayacak yeni bir bürokrat ve aydın sınıfının yetiştiği merkezler olarak görüldü. Bu politika, ironik bir şekilde, 28 Şubat sürecinde ve sonrasında devlete karşı en büyük muhalefeti oluşturacak olan siyasal İslamcı hareketin kadrolarını da beslemiş oldu. 12 Eylül, sol tehlikeyi bertaraf etmeye çalışırken, farkında olmadan Türkiye’nin gelecekteki en büyük siyasi fay hattının temellerini atıyordu. Devlet, kendi kontrolünde tutabileceğini sandığı bir cini lambadan çıkarmıştı.

Türk-İslam Sentezi projesinin uygulanması, eğitim ve kültür alanında topyekûn bir yeniden yapılandırmayı gerektiriyordu. 12 Eylül rejimi, bu alanları “anarşinin kaynağı” olarak gördüğü için, özellikle üniversiteler ve kültürel üretim üzerinde demir bir yumruk kurdu. 1981’de çıkarılan Yükseköğretim Kanunu (YÖK) ile, 1961 Anayasası’nın üniversitelere tanıdığı bilimsel ve idari özerklik tamamen ortadan kaldırıldı. Tüm üniversiteler, merkezi bir yapı olan YÖK’e bağlandı. Rektörlerin atanması, dekanların seçimi, müfredatın belirlenmesi gibi tüm yetkiler YÖK ve dolayısıyla siyasi iktidarın kontrolüne geçti. Binlerce akademisyen (özellikle solcu ve liberal olanlar), 1402 sayılı Sıkıyönetim Kanunu ile üniversitelerden atıldı veya istifaya zorlandı. Üniversiteler, özgür düşüncenin ve eleştirinin üretildiği merkezler olmaktan çıkarılıp, rejimin ideolojisini aktaran birer meslek okuluna dönüştürüldü. Öğrenci dernekleri kapatıldı, kampüsler sürekli polis ve askeri denetim altında tutuldu. Amaç, bir daha 1970’lerdeki gibi “devrimci” bir gençliğin ortaya çıkmasını engellemekti.

Kültürel alanda da benzer bir “tek tipleştirme” politikası izlendi. TRT, tamamen cuntanın propaganda aracına dönüştü. Kenan Evren’in yurt gezileri ve nutukları, ana haber bültenlerinin en önemli parçasıydı. Müzikte, “yoz” ve “isyankâr” olarak görülen arabesk ve protest müziğe karşı bir savaş açıldı. TRT denetiminden geçemeyen birçok şarkı ve sanatçı yasaklandı. Sinemada, 1970’lerin toplumcu gerçekçi filmlerinin yerini, apolitik, bireysel hikayeleri anlatan veya milli değerleri yücelten filmler aldı. Cuntanın “makbul vatandaş” için öngördüğü estetik ve ahlaki çerçeve, hayatın her alanına yansıtılmaya çalışıldı. Okullarda ve devlet dairelerinde getirilen tek tip kıyafet zorunlulukları (erkekler için sakal yasağı, kadınlar için pantolon yasağı gibi), bu tek tipleştirme arzusunun en somut göstergelerindendi. Bireysellik, farklılık ve eleştirel düşünce, rejimin en büyük düşmanıydı. Makbul olan, üniformanın içinde kaybolan, düşünmek yerine itaat eden, sorgulamak yerine verilen bilgiyi ezberleyen, disiplinli ve öngörülebilir bir bireydi. Bu proje, toplumun yaratıcılığını ve entelektüel dinamizmini on yıllarca sürecek bir durgunluğa itti. 12 Eylül’ün yarattığı “apolitik nesil”, aynı zamanda kültürel ve sanatsal olarak da “çoraklaşmış” bir nesil oldu.

12 Eylül rejimi, sol ve sağ örgütleri ezip, toplumu siyasetsizleştirerek “iç düşman” tehdidini ortadan kaldırdığını düşünürken, baskıcı ve homojenleştirici politikalarıyla Türkiye’nin en derin ve en kanlı sorunlarından birinin fitilini ateşledi: PKK terörü. 1970’lerde filizlenmeye başlayan Kürt milliyetçi hareketleri, 12 Eylül’ün acımasız baskı ortamında tamamen ezildi. Binlerce Kürt aydını, siyasetçisi ve aktivisti tutuklandı. Özellikle Diyarbakır Askeri Cezaevi, insanlık dışı işkencelerin, aşağılamaların ve onur kırıcı uygulamaların bir sembolü haline geldi. Bu cezaevinde yaşananlar, Kürtler arasında devlete karşı derin bir öfke, nefret ve güvensizlik yarattı. Devletin uyguladığı şiddet, Kürt sorununun barışçıl ve siyasi yollarla çözümünü imkânsız hale getirdi ve birçok Kürt gencini, tek çözümün silahlı mücadele olduğu fikrine itti. Bu ortamdan beslenen Abdullah Öcalan liderliğindeki PKK (Kürdistan İşçi Partisi), 1984 yılında Eruh ve Şemdinli’de düzenlediği silahlı baskınlarla terör eylemlerini başlattı.

Bu, 12 Eylül rejiminin hiç beklemediği bir gelişmeydi. “Bölücülük”, yeniden devletin bir numaralı “iç düşmanı” olarak tanımlandı. Ancak bu kez düşman, 1920’lerdeki gibi yerel aşiret isyanları değil, Marksist-Leninist ideolojiye sahip, gerilla taktikleri kullanan ve dış destek alan organize bir terör örgütüydü. Devlet, bu yeni tehdide sadece askeri yöntemlerle cevap verdi. Bölgede olağanüstü hal ilan edildi, köy koruculuğu sistemi kuruldu ve on yıllarca sürecek kanlı bir çatışma dönemi başladı. 12 Eylül’ün “tek millet, tek dil, tek devlet” yaratma projesi, kendi antitezini yaratmıştı. Kürt kimliğini ve dilini tamamen inkâr eden, her türlü siyasi talebi “bölücülük” olarak damgalayan katı devlet politikası, PKK’nın Kürtler arasında bir taban bulmasına ve sorunun giderek daha da karmaşıklaşmasına neden oldu. Cunta, bir laboratuvar titizliğiyle yeni bir toplum ve vatandaş yaratmaya çalışırken, bu laboratuvarın dışında, dağlarda, Türkiye’nin gelecek kırk yılını zehirleyecek olan bir canavar büyütmüştü. “Makbul vatandaş” tanımı, artık sadece apolitik ve itaatkâr olmayı değil, aynı zamanda “bölücü teröre” karşı devletin yanında koşulsuz saf tutmayı da gerektiriyordu. 12 Eylül, bir kaosu bitirirken, çok daha uzun sürecek ve çok daha fazla cana mal olacak yeni bir kaosun temellerini atmış oldu. Bu, toplum mühendisliği projelerinin ne kadar öngörülemez ve tehlikeli sonuçlar doğurabileceğinin en acı kanıtıydı.

Bölüm 8: Kimliklerin İsyanı: 28 Şubat ve “Laik-Anti Laik” Savaşları (1990-2002)

12 Eylül 1980 darbesinin yarattığı apolitik ve baskıcı atmosfer, bir volkanın üzerini kapatan ince bir kabuk gibiydi. Yüzeyde sükûnet hâkim gibi görünse de, derinlerde toplumun bastırılmış kimlikleri, bastırıldıkları oranda daha da bilenerek ve radikalleşerek kaynamaya devam ediyordu. 1990’lı yıllar, bu volkanın patladığı, 12 Eylül rejiminin bastırdığı tüm kimliklerin (siyasi İslam, Kürt kimliği, Alevi kimliği) birbiri ardına ve daha önce hiç olmadığı kadar güçlü bir şekilde siyaset sahnesine çıktığı bir “kimlikler isyanı” dönemi oldu. Bu dönem, Turgut Özal’ın liberalleşme çabalarıyla açılan parantezin, onun vefatıyla kapanması ve ülkenin yeniden siyasi istikrarsızlığa, ekonomik krizlere ve kimlik savaşlarına sürüklenmesiyle karakterize olur. Bu kaotik ortamda, siyasal İslam, Necmettin Erbakan liderliğindeki Refah Partisi ile tarihinde ilk kez iktidar ortağı olacak kadar güçlendi. Bu yükseliş, Cumhuriyet’in kuruluşundan beri kendisini rejimin asıl sahibi ve bekçisi olarak gören askeri-bürokratik vesayetin son büyük ve sert tepkisini tetikledi. 28 Şubat 1997’de gerçekleşen ve tarihe “post-modern darbe” olarak geçen süreç, tankların sokaklara inmediği ancak medyanın, yargının, sivil toplum kuruluşlarının ve sermayenin birer silah gibi kullanıldığı, topyekûn bir psikolojik savaştı. Bu savaşın merkezinde, “makbul vatandaş” tanımı üzerine yürütülen amansız bir kavga vardı. Vesayet, “makbul” olanı yeniden ve kesin bir dille “laik, modern ve Batılı yaşam tarzını benimsemiş” birey olarak tanımlarken, bu tanımın dışındaki milyonları, özellikle de dindar-muhafazakâr kesimi, “irticacı” ve “rejimin düşmanı” olarak damgalayarak kamusal alandan ve devletten tasfiye etmeye çalıştı. Ancak bu sert müdahale, siyasal İslam’ı bitirmek bir yana, yarattığı derin mağduriyet duygusuyla, içinden çok daha güçlü, daha pragmatik ve kitleleri kucaklayan yeni bir siyasi hareketin, yani Adalet ve Kalkınma Partisi’nin (AK Parti) doğuşuna zemin hazırladı. 1990’lar, kimliklerin isyan ettiği ve vesayetin son kez kazandığını sandığı, ancak aslında kendi sonunu hazırlayan bir yenilgiye uğradığı, sancılı bir ara dönemdi.

1990’lı yılların siyasi atmosferini şekillendiren en önemli dinamik, 12 Eylül darbesinin siyaset sahnesinden sildiği eski liderlerin ve partilerin yeniden ortaya çıkmasıydı. Kenan Evren’in cumhurbaşkanlığının sona ermesi ve Turgut Özal’ın cumhurbaşkanı seçilmesiyle birlikte siyasi yasaklar kalkmış, Süleyman Demirel, Bülent Ecevit, Necmettin Erbakan ve Alparslan Türkeş yeniden siyasete dönmüştü. Ancak ortaya çıkan tablo, 1970’lerin parçalı yapısından farksızdı. Zayıf koalisyon hükümetleri, yolsuzluk iddiaları ve ekonomik istikrarsızlık ülkenin temel sorunları olmaya devam ediyordu. Bu siyasi boşluk ve istikrarsızlık ortamında, 12 Eylül’ün “Türk-İslam Sentezi” politikasıyla istemeden de olsa tabanını güçlendirdiği siyasal İslam, Necmettin Erbakan liderliğindeki Refah Partisi (RP) ile büyük bir yükselişe geçti. Erbakan, yıllardır sürdürdüğü “Milli Görüş” ideolojisini, 1990’ların diliyle yeniden formüle etmişti. Onun söylemi, sadece dindar-muhafazakâr kesimlere değil, aynı zamanda ekonomik krizden bunalan, yolsuzluklardan ve adaletsizlikten şikâyet eden geniş halk kitlelerine de hitap ediyordu. “Adil Düzen” sloganı, bu yeni söylemin merkezindeydi. Bu slogan, hem faize dayalı kapitalist sisteme bir eleştiri getiriyor hem de gelir dağılımında adaleti, ahlaki bir kalkınmayı ve yolsuzlukların bitirileceği “temiz” bir yönetimi vaat ediyordu.

Refah Partisi’nin yükselişi, sadece bir parti başarısı değil, aynı zamanda sosyolojik bir olguydu. Parti, özellikle büyük şehirlerin varoşlarında, köyden kente göç etmiş, ne tam köylü kalabilmiş ne de şehirli olabilmiş, kimlik bunalımı yaşayan ve sistem tarafından dışlandığını hisseden milyonlar için bir sığınak ve bir kimlik vaadi sunuyordu. Partinin kadın kolları, kapı kapı dolaşarak ailelerle doğrudan temas kuruyor, onların dertlerini dinliyor ve onlara maddi-manevi destek sağlıyordu. Belediyelerde kazandıkları başarılar (özellikle 1994’te İstanbul’u Recep Tayyip Erdoğan’ın, Ankara’yı Melih Gökçek’in kazanması), RP’nin sadece ideolojik bir hareket değil, aynı zamanda etkili bir hizmet ve sosyal yardım ağına sahip olduğunu da gösterdi. Erbakan’ın söylemi, keskin bir Batı karşıtlığı ve anti-Siyonizm üzerine kuruluydu. O, Türkiye’nin Batı’nın bir uydusu olmaktan çıkıp, İslam ülkelerine öncülük edeceği yeni bir dünya (“İslam Birliği”, “İslam Dinarı”, “İslam NATO’su”) hayali kuruyordu. Bu söylem, Cumhuriyet’in yüz yıllık Batılılaşma projesine kökten bir meydan okumaydı. 1995 genel seçimlerinde Refah Partisi’nin sandıktan birinci parti olarak çıkması ve 1996’da Tansu Çiller’in Doğru Yol Partisi (DYP) ile koalisyon kurarak Erbakan’ın başbakan olması, askeri-bürokratik vesayet için bardağı taşıran son damla oldu. Cumhuriyet tarihinde ilk kez, siyasal İslamcı bir hareketin lideri başbakanlık koltuğuna oturmuştu. Merkez için bu, kabul edilemez bir durumdu ve “irtica” tehlikesi artık en üst seviyeye çıkmıştı. Vesayetin karşı hamlesi gecikmeyecekti.

Refah Partisi’nin yükselişiyle eş zamanlı olarak, 1990’lar Türkiye’si bir başka karanlık yüzüyle daha tanıştı: “Derin Devlet”. Bu kavram, devletin resmi anayasal yapısının arkasında, ondan bağımsız hareket eden, hukuk dışı yöntemler kullanan ve kendi “devlet bekası” anlayışını her şeyin üzerinde tutan gizli ve illegal bir yapıyı ifade ediyordu. Bu yapının varlığı, özellikle Güneydoğu’da PKK terörüne karşı yürütülen “düşük yoğunluklu savaş” sırasında daha da belirginleşti. Terörle mücadele adı altında, binlerce “faili meçhul” cinayet işlendi, köyler boşaltıldı, gazeteciler, aydınlar ve Kürt iş adamları suikastlara kurban gitti. Bu süreçte, güvenlik güçleri, itirafçılar, mafya liderleri ve bazı siyasetçilerden oluşan bir “kirli ittifak” ortaya çıktı. 3 Kasım 1996’da Balıkesir’in Susurluk ilçesinde meydana gelen bir trafik kazası, bu kirli ağı tüm çıplaklığıyla gözler önüne serdi. Aynı araçta, aranan bir ülkücü mafya lideri (Abdullah Çatlı), üst düzey bir emniyet müdürü (Hüseyin Kocadağ) ve bir milletvekilinin (Sedat Bucak) birlikte seyahat ediyor olması, devletin ne kadar kirlendiğinin ve hukuk dışına çıktığının somut bir kanıtıydı.

Susurluk kazası, toplumda büyük bir şok ve infial yarattı. “Sürekli Aydınlık İçin Bir Dakika Karanlık” eylemleriyle, yüz binlerce insan her gece ışıklarını yakıp söndürerek bu kirli yapıyı protesto etti. Ancak bu “derin devlet” yapılanması, sadece bir suç örgütü değildi; aynı zamanda, devletin “makbul olmayan” gördüğü unsurlara karşı yürüttüğü gayrinizami bir savaşın da aparatıydı. Bu yapının hedefinde, sadece PKK sempatizanları değil, aynı zamanda sisteme muhalif olan herkes vardı. Devlet, bir yandan Refah Partisi’nin temsil ettiği “irtica” tehdidiyle uğraşırken, diğer yandan kendi içindeki illegal ve kontrolsüz bir güç odağıyla yüzleşmek zorunda kalıyordu. Ancak ironik bir şekilde, askeri-bürokratik vesayet, Susurluk’ta ortaya çıkan bu kirlenmeyi temizlemek yerine, bu olayı da yaklaşan 28 Şubat müdahalesi için bir araç olarak kullandı. Refah-Yol hükümetini, bu “çetelerle mücadele edememekle” ve ülkeyi “karanlığa sürüklemekle” suçlayarak, kendi müdahaleleri için toplumsal bir zemin oluşturmaya çalıştılar. Devlet, kendi yarattığı canavarlarla mücadele ederken, bir yandan da yeni bir darbenin hazırlıklarını yapıyordu. “Makbul vatandaş” artık sadece belirli bir kimliğe sahip olmakla kalmıyor, aynı zamanda bu derin ve kirli devletin hedefi olmamak için de sürekli bir korku içinde yaşıyordu.

1996’da Erbakan’ın başbakan olmasıyla birlikte, askeri-bürokratik vesayet, topyekûn bir karşı saldırı için düğmeye bastı. Bu saldırı, tankların yürüdüğü klasik bir darbe olmayacaktı. Bu, çok daha sofistike, çok daha kapsamlı ve toplumun tüm katmanlarını hedef alan bir “post-modern” darbeydi. Süreç, 28 Şubat 1997’de yapılan ve dokuz saat süren tarihi Milli Güvenlik Kurulu (MGK) toplantısıyla resmen başladı. Bu toplantıda ordu, “irticanın birinci tehdit” olduğunu deklare eden ve hükümetin acilen uygulaması gereken bir dizi sert kararı (İmam Hatip okullarının orta kısımlarının kapatılması, Kur’an kurslarının denetlenmesi, irticai faaliyette bulunan memurların atılması gibi) masaya koydu. Erbakan, başlangıçta bu kararlara direnmeye çalışsa da, üzerindeki baskı dayanılmaz bir hal alınca imzalamak zorunda kaldı. Ancak bu, sadece başlangıçtı. Asıl darbe, kamusal alanda yürütülen psikolojik harekât ile gerçekleştirildi. Bu sürecin temel amacı, Refah Partisi’ni ve onun temsil ettiği dindar-muhafazakâr kesimi şeytanlaştırmak, itibarsızlaştırmak ve toplumdan tecrit etmekti.

Bu psikolojik savaşın en önemli aktörleri, vesayetin kontrolündeki ana akım medya (özellikle Hürriyet, Milliyet, Sabah gibi gazeteler ve büyük televizyon kanalları), büyük sermaye örgütleri (TÜSİAD), sendikalar ve bazı sivil toplum kuruluşlarıydı. Medya, her gün “irtica tehlikesi”ni manşetlere taşıyor, Refahlı belediyelerdeki yolsuzluk iddialarını abartıyor ve Erbakan’ın Libya gezisi veya başbakanlık konutunda tarikat liderlerine verdiği iftar gibi olayları “rejime meydan okuma” olarak sunuyordu. Fadime Şahin, Ali Kalkancı, Müslüm Gündüz gibi figürlerin karıştığı sahte tarikat skandalları yaratılarak, dindar kesimin ahlaki olarak ne kadar “yozlaşmış” olduğu propagandası yapılıyordu. Ordunun üst düzey komutanları, düzenledikleri brifinglerle yargı mensuplarına, gazetecilere ve rektörlere “irtica tehlikesini” anlatıyor, onları kendi saflarına çekiyorlardı. Genelkurmay bünyesinde kurulan Batı Çalışma Grubu (BÇG) ise, milyonlarca insanı fişleyerek, kimin “irticacı”, kimin “rejime sadık” olduğunu belirleyen devasa bir istihbarat ağı kurmuştu. Bu süreçte “makbul vatandaş” tanımı, en katı ve en dışlayıcı formuna büründü: Makbul olan, kesinlikle “çağdaş, laik ve Atatürkçü” yaşam tarzını benimsemiş, başörtüsü gibi İslami sembolleri kamusal alanda taşımayan, ordunun rejimin bekçisi olduğuna inanan kişiydi.

Bu tanımın en somut ve en acımasız uygulaması, başörtüsü yasağının üniversitelerde ve tüm kamu kurumlarında en katı şekilde uygulanması oldu. İkna odaları kurularak, başörtülü kız öğrenciler okullarını bırakmaya veya başlarını açmaya zorlandı. Başörtülü memurlar, doktorlar, öğretmenler işlerinden atıldı. “Yeşil sermaye” olarak adlandırılan muhafazakâr iş adamlarının şirketlerine karşı mali operasyonlar düzenlendi. Bu, sadece bir siyasi iktidarı devirmeye yönelik bir hamle değil, aynı zamanda bir sosyolojik kesimi kamusal hayattan, ekonomiden ve eğitimden tamamen tasfiye etmeyi amaçlayan topyekûn bir savaştı. Sonuç olarak, Erbakan hükümeti Haziran 1997’de istifa etmek zorunda kaldı ve Refah Partisi, Anayasa Mahkemesi tarafından “laikliğe aykırı eylemlerin odağı olduğu” gerekçesiyle kapatıldı. Vesayet, bir kez daha kazanmış gibi görünüyordu. “Makbul olmayanlar” yine sistemin dışına itilmiş, “rejim” korunmuştu.

Ancak 28 Şubat süreci, siyasal İslam’ı bitirmek bir yana, onu daha da güçlendirecek bir sonucun doğmasına neden oldu. Bu süreç, dindar-muhafazakâr kitleler üzerinde derin bir travma, öfke ve mağduriyet hissi yarattı. On milyonlarca insan, inançları ve yaşam tarzları nedeniyle ikinci sınıf vatandaş muamelesi gördüklerini, aşağılandıklarını ve kendi ülkelerinde parya durumuna düşürüldüklerini hissettiler. Bu kolektif mağduriyet duygusu, yeni ve daha güçlü bir siyasi hareketin doğuşu için en verimli zemini hazırladı. Necmettin Erbakan ve onun “Milli Görüş” geleneği, bu yeni dönemde kitlelere hitap etmekte zorlanıyordu. Onun uzlaşmaz, katı ve Batı karşıtı söylemi, artık bir çıkış yolu olarak görülmüyordu. Bu boşluğu, Erbakan’ın hareketinden kopan, daha genç, daha pragmatik ve dünyaya daha açık bir kadro doldurdu. “Yenilikçiler” olarak adlandırılan bu grubun liderleri, 28 Şubat sürecinde siyasi yasaklı hale gelen İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Recep Tayyip Erdoğan ve onun yakın arkadaşları Abdullah Gül, Bülent Arınç gibi isimlerdi.

Bu yeni kadro, Erbakan’ın hatalarından önemli dersler çıkarmıştı. Onlar, Batı ile kavga etmek yerine onunla uzlaşmayı, “Milli Görüş gömleğini çıkardıklarını” söyleyerek kendilerini “muhafazakâr demokrat” olarak tanımlamayı ve sadece dindar kesimlere değil, merkez sağdaki liberal ve demokrat kitlelere de hitap etmeyi hedefliyorlardı. 2001 yılında kurdukları Adalet ve Kalkınma Partisi (AK Parti), bu yeni sentezin ürünüydü. AK Parti, bir yandan 28 Şubat mağdurlarının sesi olurken, diğer yandan yolsuzluktan ve ekonomik krizden bıkmış geniş kitlelere istikrar, demokrasi ve Avrupa Birliği üyeliği gibi umutlar vaat ediyordu. 28 Şubat’ı yapan askeri-bürokratik vesayet, siyasal İslam’ı tasfiye ettiğini düşünürken, aslında onu daha da güçlendiren, daha akıllı, daha organize ve kitlelerle bağ kurma yeteneği çok daha yüksek bir versiyonunun önünü açmıştı. 28 Şubat’ın yarattığı derin mağduriyet dalgası, AK Parti’yi 3 Kasım 2002 seçimlerinde tek başına iktidara taşıyacak olan en büyük rüzgârdı. Vesayetin son büyük zaferi, aslında kendi nihai yenilgisinin başlangıcı olmuştu. Türkiye, “makbul vatandaş” kavgasında yeni ve çok daha köklü bir döneme giriyordu. Artık roller değişecek, eski “ötekiler” yeni “merkez” olacaktı.

Bölüm 9: Hegemonya Değişimi: “Muhafazakâr Demokrat” ve Vesayetlerin Savaşı (2002-2013)

3 Kasım 2002 seçimlerinin sonuçları, Türkiye Cumhuriyeti’nin siyasi ve toplumsal tarihinde bir fay hattının kırılması anlamına geliyordu. Henüz bir yıl önce kurulmuş olan Adalet ve Kalkınma Partisi’nin (AK Parti) tek başına iktidara gelmesi, 28 Şubat sürecinin yarattığı mağduriyetin sandıktaki en güçlü cevabıydı. Bu, sadece bir iktidar değişikliği değil, aynı zamanda Cumhuriyet tarihinde “çevre”nin “merkez” üzerindeki en kesin ve en kapsamlı zaferiydi. Recep Tayyip Erdoğan liderliğindeki bu yeni iktidar, kendisini “Milli Görüş” geleneğinin katı ve Batı karşıtı çizgisinden ayırarak, “muhafazakâr demokrat” olarak tanımlıyordu. Bu yeni kimlik, AK Parti’nin ilk on yılında hayata geçirdiği projenin de anahtarını oluşturuyordu. Bu dönemde “makbul vatandaş” tanımı, Cumhuriyet’in geleneksel laik-seküler kodlarından koparak, “dindar ama aynı zamanda liberal değerlerle barışık, girişimci, ailesine bağlı, Avrupa Birliği üyeliğini destekleyen ve ekonomik kalkınmayı her şeyin üzerinde tutan” yeni bir profile doğru evrildi. Bu süreç, bir yandan Avrupa Birliği reformları ve ekonomik büyümenin yarattığı bir “sessiz devrim” atmosferinde yaşanırken, diğer yandan son derece tehlikeli ve kirli bir iktidar mücadelesine sahne oldu. AK Parti, kendisini her an devirebilecek olan eski askeri-bürokratik vesayeti tasfiye etmek için, devletin derinliklerine sızmış olan yeni bir vesayet odağıyla, yani Fethullah Gülen Cemaati (FETÖ) ile fiili bir ittifak kurdu. Ergenekon ve Balyoz gibi davalar, bu ittifakın en somut ve en yıkıcı ürünüydü. Bu on yıllık dönem, bir yandan muhafazakâr kitlelerin özgüven kazandığı, yeni bir elit sınıfının doğduğu bir hegemonya değişimi süreciyken, diğer yandan devletin en kritik kurumlarının paylaşıldığı, hukukun bir silah olarak kullanıldığı bir “vesayetler savaşı” dönemiydi. Bu tehlikeli ittifak, ortak düşman ortadan kalktıktan sonra kaçınılmaz olarak bir iktidar savaşına dönüşecek ve bu savaşın ilk kıvılcımları, Gezi Parkı olayları ve 17-25 Aralık operasyonlarıyla çakılacaktı.

AK Parti’nin iktidara geldiği 2002 sonbaharında Türkiye, derin bir krizin içindeydi. 2001 ekonomik kriziyle sarsılmış, yolsuzluk iddiaları ve siyasi istikrarsızlıkla boğuşan bir ülke devralmışlardı. Toplumda, 1990’ların koalisyon hükümetlerinden ve siyasetçi sınıfının tamamından bir bıkkınlık ve umutsuzluk hâkimdi. AK Parti’nin ilk yıllarındaki başarısının temelinde, bu umutsuzluğa bir cevap olabilmesi yatıyordu. Parti, kendisini sadece dindar kesimlerin temsilcisi olarak değil, aynı zamanda tüm ülkeye istikrar, ekonomik refah ve “temiz siyaset” vaat eden bir merkez parti olarak konumlandırdı. Bu yeni söylemin en önemli ve en inandırıcı aracı, Avrupa Birliği (AB) üyelik sürecini sahiplenmeleriydi. 28 Şubat’ı yapan ve Batı ile iyi ilişkilere önem veren askeri-bürokratik elitin aksine, “İslamcı” kökenli bir partinin AB bayrağını bu kadar güçlü bir şekilde dalgalandırması, hem iç hem de dış kamuoyunda büyük bir kredi açılmasını sağladı. Bu süreç, bir “sessiz devrim” olarak adlandırıldı. Çünkü AK Parti hükümeti, AB’ye uyum sağlamak amacıyla, Türkiye’nin on yıllardır süren birçok yapısal sorununa neşter vuran bir dizi demokratikleşme reformu gerçekleştirdi. İşkenceye karşı “sıfır tolerans” politikası, sivil toplumun güçlendirilmesi, ifade özgürlüğünün genişletilmesi ve en önemlisi, Milli Güvenlik Kurulu’nun (MGK) yapısının değiştirilerek sivil otoritenin güçlendirilmesi gibi adımlar, askeri vesayetin alanını daraltan önemli hamlelerdi. Bu reformlar, Türkiye’deki liberalleri, demokratları ve hatta bazı sol kesimleri bile AK Parti’ye destek vermeye veya en azından “kötünün iyisi” olarak görmeye itti.

Bu siyasi reformlarla eş zamanlı olarak, Kemal Derviş’in hazırladığı ekonomik programı kararlılıkla uygulayan AK Parti, uluslararası piyasalardan gelen sıcak paranın da etkisiyle, yüksek bir ekonomik büyüme performansı yakaladı. Enflasyon tek haneli rakamlara indirildi, kişi başına düşen milli gelir arttı ve büyük altyapı projeleri (yollar, köprüler, TOKİ konutları) hayata geçirildi. Bu ekonomik başarı, AK Parti’nin toplumsal tabanını muhafazakâr kesimlerin ötesine taşıyarak, geniş halk kitlelerinin desteğini kazanmasını sağladı. Özellikle Anadolu’da ortaya çıkan ve “Anadolu Kaplanları” olarak adlandırılan yeni bir girişimci sınıf, bu dönemin en büyük kazananlarından oldu. Kendi çabalarıyla zenginleşen, ihracat yapan, ancak aynı zamanda muhafazakâr kimliğini koruyan bu yeni burjuvazi, AK Parti’nin ekonomik ve sosyal modelinin taşıyıcısı haline geldi. Bu süreç, sadece bir ekonomik büyüme değil, aynı zamanda derin bir sosyolojik dönüşümdü. Yıllarca “çevre”de kalmış, “ikinci sınıf vatandaş” muamelesi görmüş dindar-muhafazakâr kitleler, ilk kez ekonomik olarak güçleniyor, sosyal hayatta daha görünür oluyor ve kendilerine bir özgüven kazanıyorlardı. Başörtüsü, artık bir “mağduriyet” simgesi olmaktan çıkıp, yeni muhafazakâr orta sınıfın ve elitin bir kimlik beyanına dönüşüyordu. Bu dönemde ortaya çıkan yeni “makbul vatandaş” profili, işte bu sentezin bir ürünüydü: O, bir yandan geleneksel aile yapısına ve dini değerlere bağlıydı, ancak diğer yandan bir Avrupalı gibi tüketiyor, girişimci bir ruha sahipti ve çocuklarının en iyi eğitimi almasını istiyordu. O, hem dindar hem de moderndi; hem yerli hem de küreseldi. Bu yeni ve dinamik kimlik, AK Parti’nin hegemonya projesinin temelini oluşturuyordu.

Ancak bu “sessiz devrim” ve “normalleşme” görüntüsünün arkasında, son derece sert bir iktidar mücadelesi yürütülüyordu. AK Parti, sandıktan tek başına çıkmış olsa da, devletin derinliklerindeki askeri-bürokratik vesayetin hala kendisini devirebilecek bir tehdit olduğunun farkındaydı. Ordu, yargı ve bürokrasideki Kemalist-laik kadrolar, AK Parti’yi hala “takiyye yapan”, asıl amacı şeriat getirmek olan bir “tehlike” olarak görüyorlardı. Bu iki güç arasındaki gerilim, bir dizi krizle su yüzüne çıktı. 2007’deki Cumhurbaşkanlığı seçimleri, bu savaşın en kritik cephesiydi. AK Parti’nin, eşi başörtülü olan Abdullah Gül’ü Cumhurbaşkanı adayı olarak göstermesi, vesayet odakları için kırmızı çizginin aşılması demekti. Anayasa Mahkemesi, muhalefetin başvurusu üzerine, toplantı yeter sayısı için “367 vekil” şartını öne süren, hukuki temelden yoksun bir kararla seçimi kilitledi. Bu kararın hemen ardından, 27 Nisan gecesi, Genelkurmay Başkanlığı’nın internet sitesinde, “laikliğin tehlikede olduğunu” belirten ve hükümeti üstü kapalı bir şekilde tehdit eden bir bildiri (e-muhtıra) yayınlandı. Bu, 28 Şubat’ın bir benzerini yaratma girişimiydi. Ancak bu kez, AK Parti hükümeti, öncekiler gibi boyun eğmedi. Hükümet, sert bir karşı bildiriyle muhtırayı reddetti ve erken seçime gitme kararı aldı. 2007 seçimlerinde AK Parti’nin oyunu %47’ye çıkararak zaferini perçinlemesi, vesayetin bu hamlesinin halk nezdinde karşılık bulmadığını gösterdi. Bu, AK Parti için büyük bir psikolojik üstünlüktü. Artık savunmada kalmak yerine, karşı saldırıya geçme zamanı gelmişti.

İşte bu karşı saldırı, AK Parti ile Fethullah Gülen Cemaati arasındaki “taktiksel ittifakın” en görünür olduğu ve en yıkıcı sonuçları doğurduğu bir süreci başlattı. Yıllardır yargı ve emniyet teşkilatı içinde gizlice örgütlenmiş olan FETÖ, ortak düşmanları olan askeri vesayeti tasfiye etmek için AK Parti hükümetine paha biçilmez bir operasyonel güç sundu. 2007’de Ümraniye’de bir gecekonduda bulunduğu iddia edilen el bombalarıyla başlayan Ergenekon davası, kısa sürede dalga dalga yayılarak, TSK’nın en üst düzey komutanlarını, emekli generalleri, ulusalcı aydınları, gazetecileri ve sivil toplum liderlerini içine alan devasa bir operasyona dönüştü. İddianamelere göre, “Ergenekon” adı verilen bu gizli terör örgütü, darbe yaparak hükümeti devirmeyi ve kaotik bir ortam yaratarak yönetime el koymayı planlıyordu. 2010’da başlayan Balyoz davası ise, 1. Ordu Komutanlığı’nda 2003 yılında hazırlandığı iddia edilen bir darbe planını hedef alıyordu. Bu davalar, FETÖ’nün kontrolündeki özel yetkili mahkemelerde, yine FETÖ’cü polisler ve savcılar tarafından yürütüldü. Davaların en önemli kanıtları, genellikle sahte olduğu sonradan kanıtlanan dijital veriler, gizli tanıkların çelişkili ifadeleri ve cemaat medyasının yürüttüğü yoğun karalama kampanyalarıydı. Yüzlerce subay, yıllarca hapis yattı, TSK’nın komuta kademesi tamamen dağıtıldı ve ordunun siyaset üzerindeki caydırıcı gücü kırıldı. Bu süreç, kamuoyunun bir kesimi tarafından “Türkiye’nin derin devletiyle ve darbelerle hesaplaşması” olarak alkışlanırken, diğer bir kesimi tarafından ise muhalifleri sindirmek için kullanılan bir “kumpas” ve “cadı avı” olarak görüldü. Gerçekte ise her ikisiydi: Türkiye, gerçekten de darbelerle ve derin devletle bir sorunu vardı, ancak bu sorunla hesaplaşma görevi, kendisi de gizli ve vesayetçi bir ajandaya sahip olan başka bir karanlık yapıya havale edilmişti. AK Parti, bu süreçte siyasi desteği sağlarken, FETÖ ise operasyonel gücüyle “kirli işleri” hallediyordu. Bu, sonu felaketle bitecek bir “şeytanla pazarlık”tı. Vesayetle hesaplaşılırken, aslında yeni ve çok daha tehlikeli bir vesayetin önü açılıyordu.

Eski askeri-bürokratik vesayetin tasfiye edilmesiyle birlikte, devletin kurumlarında devasa bir boşluk oluştu. AK Parti ve FETÖ, bu boşluğu kendi sadık kadrolarıyla doldurmak için adeta bir yarışa girdi. Bu, Cumhuriyet tarihinde görülen en büyük “hegemonya değişimi” ve “elit sirkülasyonu” idi. “Yeni makbul elit”in inşası, hayatın her alanında hissediliyordu. Medya sektöründe, eski merkez medyanın (Doğan Grubu, Dinç Bilgin Grubu gibi) gücü kırılırken, hükümete yakın iş adamlarının satın aldığı veya yeni kurduğu gazeteler ve televizyon kanallarından oluşan bir “havuz medyası” yaratıldı. Bu medya, iktidarın koşulsuz bir propaganda aracına dönüştü. Üniversitelerde, YÖK aracılığıyla yapılan rektör ve dekan atamalarıyla, eski laik-Kemalist akademisyenlerin yerini, AK Parti’ye veya cemaate yakın isimler almaya başladı. Yeni üniversiteler kurularak, kendi akademik kadrolarını yetiştirme yoluna gidildi. Ekonomide, büyük sermaye örgütü TÜSİAD’ın etkisi azalırken, Anadolu sermayesini temsil eden MÜSİAD gibi örgütler ve hükümete yakınlığıyla bilinen inşaat, enerji ve medya patronları devlet ihalelerinin ve teşviklerinin en büyük alıcıları haline geldi. Bu, sadece bir sermaye el değiştirmesi değil, aynı zamanda yeni bir “muhafazakâr burjuvazi” ve zengin sınıfı yaratma projesiydi. Bu yeni elit, varlığını ve zenginliğini tamamen iktidara borçlu olduğu için, ona mutlak bir sadakatle bağlıydı. Artık “makbul” olmak, sadece belirli bir yaşam tarzına sahip olmak değil, aynı zamanda bu yeni iktidar ağının bir parçası olmak, doğru ilişkiler içinde bulunmak ve sadakatini her fırsatta göstermek anlamına geliyordu. Eski elitin yerini, kendi içinde kapalı, kendi medyasını, kendi okullarını, kendi iş dünyasını yaratmış yeni bir hegemonik blok alıyordu.

Ancak her ittifak gibi, AK Parti ve FETÖ arasındaki bu “menfaat ortaklığı” da, ortak düşman ortadan kalktıktan sonra bir iktidar savaşına dönüşmeye mahkûmdu. 2010’lu yılların başından itibaren, devlet içindeki gücü kimin kontrol edeceği kavgası giderek belirginleşmeye başladı. Bu çatışmanın ilk büyük toplumsal yansıması, Mayıs-Haziran 2013’teki Gezi Parkı olayları oldu. İstanbul’da küçük bir çevre protestosu olarak başlayan eylemler, AK Parti iktidarının giderek otoriterleşen ve toplumsal hayata müdahale eden (alkol yasakları, özel hayata dair söylemler gibi) politikalarına karşı biriken tepkinin patlamasıyla, ülke geneline yayılan büyük bir isyana dönüştü. Bu isyanın aktörleri, büyük ölçüde rejimin “yeni makbul vatandaş” tanımına uymayan, şehirli, seküler, eğitimli ve apolitik gençlerdi. Onlar, ne eski Kemalist vesayeti ne de AK Parti’nin muhafazakâr hegemonyasını istiyorlardı; sadece kendi yaşam tarzlarına saygı duyulmasını ve daha fazla özgürlük talep ediyorlardı. Erdoğan ve hükümeti için Gezi Parkı, bir “darbe girişimi” ve “dış mihrakların bir komplosu” idi. Bu olaylar, rejimin kendi “makbul” tanımının dışındaki bu yeni ve öngörülemez “öteki” ile ilk büyük yüzleşmesiydi. İktidar, bu isyana son derece sert bir polis şiddetiyle karşılık verdi ve toplumsal kutuplaşmayı daha da derinleştirdi.

Bu gergin atmosferde, iki müttefik arasındaki nihai savaş patlak verdi. FETÖ, devlet içinde o kadar güçlenmişti ki, artık AK Parti’ye ve Erdoğan’a ihtiyaç duymadığını, tek başına iktidarı ele geçirebileceğini düşünüyordu. 17 ve 25 Aralık 2013 tarihlerinde, cemaatin kontrolündeki savcılar ve polisler, aralarında bakan çocuklarının, bürokratların ve iş adamlarının da bulunduğu, doğrudan Erdoğan hükümetini hedef alan büyük bir yolsuzluk operasyonu başlattılar. Bu, yargı ve polis gücüyle yapılan bir darbe girişimiydi. Amaç, hükümeti istifaya zorlamak ve itibarsızlaştırarak siyaseten bitirmekti. Erdoğan, bu hamleyi “paralel devlet yapılanmasının” kendisine ve devlete karşı bir “ihaneti” olarak tanımladı ve topyekûn bir karşı saldırı başlattı. Yargı ve emniyetteki binlerce FETÖ mensubu görevden alındı, cemaatin medya organlarına ve şirketlerine operasyonlar düzenlendi. Artık iki eski müttefik, ölümcül bir savaşa tutuşmuştu. “Vesayetlerin savaşı” yeni bir aşamaya girmişti. AK Parti, eski askeri vesayeti tasfiye etmek için kullandığı cemaat vesayetinin, şimdi kendisini yok etmeye çalışan bir canavara dönüştüğünü acı bir şekilde görmüştü. Bu savaşın son ve en kanlı perdesi, üç yıl sonra, 15 Temmuz 2016 gecesi yaşanacaktı. “Muhafazakâr demokrat” projesinin ve liberal reformların yaşandığı on yıllık parantez, iki vesayetin kanlı hesaplaşmasıyla kapanıyordu. Türkiye, yeni ve çok daha karanlık bir dönemin eşiğindeydi.

Bölüm 10: “Yeni Türkiye”nin Vatandaşı: “Milli ve Yerli” Kimliğin Konsolidasyonu (2014-Günümüz)

2013 yılında Gezi Parkı olayları ve 17-25 Aralık operasyonlarıyla başlayan süreç, Türkiye Cumhuriyeti tarihinde yeni bir dönemin, daha otoriter, daha kutuplaşmış ve kendi içine daha kapalı bir dönemin habercisiydi. Recep Tayyip Erdoğan liderliğindeki AK Parti iktidarı, on yıllık “muhafazakâr demokrat” ve “liberal reformcu” kimliğini bir kenara bırakarak, hayatta kalma mücadelesi verdiği bu krizlerden, eskisinden çok daha güçlü, ancak niteliksel olarak tamamen farklı bir siyasi projeyle çıktı. Bu yeni projenin adı, “Yeni Türkiye” idi. 2014’te Erdoğan’ın halk tarafından seçilen ilk cumhurbaşkanı olmasıyla başlayan ve özellikle 15 Temmuz 2016 darbe girişiminin bastırılmasıyla zirveye ulaşan bu dönem, yeni rejimin kendi “makbul vatandaş” tanımını, yani “milli ve yerli” kimliğini, devletin tüm aygıtlarını kullanarak topluma dayattığı ve bu tanımın dışındaki herkesi potansiyel bir “terörist” veya “vatan haini” olarak kodladığı bir hegemonya inşa sürecidir. 15 Temmuz, bu yeni rejim için sadece bir darbe girişimi değil, aynı zamanda kendi kahramanlık, mağduriyet ve kuruluş mitini yarattığı bir “kurucu an” oldu. Bu mitin üzerine inşa edilen “milli ve yerli” vatandaş, liderine mutlak sadakatle bağlı, Batı’yı bir komplo merkezi olarak gören, devletin “beka”sını her türlü hak ve özgürlüğün üzerinde tutan bir bireydi. Bu yeni kimliğin konsolidasyonu, Olağanüstü Hal (OHAL) ve Kanun Hükmünde Kararnameler (KHK) ile devletin tepeden tırnağa yeniden dizayn edildiği, kurumsal yapının zayıflatılıp gücün Başkanlık sisteminde tek bir liderin şahsında toplandığı radikal bir süreçle tamamlandı. Ancak bu süreç, “öteki” tanımının da giderek genişlemesine neden oldu. FETÖ’cülerle başlayan tasfiye dalgası, zamanla Kürt siyasetçileri, solcuları, liberalleri, eleştirel gazetecileri ve rejimin ideolojisine uymayan tüm toplumsal kesimleri içine alarak, toplumu “biz” ve “onlar” olarak geri dönülmez bir şekilde ayrıştırdı. Bu son dönem, “makbul vatandaş” kavgasının, artık farklı kimliklerin birbiriyle mücadelesi olmaktan çıkıp, devletin kendisinin tek bir “makbul” tanımını mutlak bir güçle dayattığı ve geri kalan her şeyi ezdiği, otoriter bir konsolidasyon evresi olarak tarihe geçti.

15 Temmuz 2016 gecesi, Türkiye tarihinin en uzun ve en kanlı gecelerinden biri olarak yaşanırken, aynı zamanda “Yeni Türkiye” rejiminin kendi meşruiyetini ve ideolojisini üzerine inşa edeceği temel taşı da oluşturdu. Bu gece yaşananlar, siyasi iktidar tarafından sadece bir “darbeye karşı direniş” olarak değil, aynı zamanda bir “ikinci Kurtuluş Savaşı” ve yeni bir “kuruluş miti” olarak pazarlandı. Bu mitin anlatısı, son derece güçlü ve sembolik unsurlar üzerine kuruluydu. Bu anlatıya göre, tıpkı 1919’da olduğu gibi, ülke yine dış mihrakların (Batı’nın) ve onların yerli işbirlikçilerinin (FETÖ’nün) saldırısına uğramıştı. Ancak bu kez, milletin iradesini temsil eden karizmatik lider (Recep Tayyip Erdoğan), “Milli Mücadele”nin ruhuyla halkını sokağa çağırmış ve “iman dolu göğsünü” tanklara, uçaklara siper eden kahraman bir millet, bu hain saldırıyı püskürtmüştü. Bu anlatıda 15 Temmuz, sadece bir darbenin önlenmesi değil, aynı zamanda milletin kendi kaderine el koyduğu, vesayet odaklarına son ve kesin darbeyi vurduğu, yüz yıllık bir parantezi kapatarak “gerçek bağımsızlığını” kazandığı kutsal bir andı. Bu mit, rejimin sonraki tüm adımlarını meşrulaştıran bir referans noktası haline geldi. OHAL ilan edilmesi, on binlerce kişinin KHK’larla ihraç edilmesi, anayasa değişikliği ve Başkanlık sistemine geçiş gibi radikal adımlar, hep bu “hain darbeyle hesaplaşma” ve “devleti yeniden yapılandırma” zorunluluğuyla gerekçelendirildi. 15 Temmuz Şehitler Köprüsü, anıtlar, anma törenleri, okullarda okutulan broşürler ve kamu spotları aracılığıyla bu mit, sürekli olarak canlı tutuldu ve yeni nesillerin hafızasına kazındı. Artık Cumhuriyet’in kuruluş miti olan Milli Mücadele’nin yanına, hatta bazen onun önüne geçen, yeni rejimin kendi kuruluş miti olan 15 Temmuz Direnişi konulmuştu. Bu, rejimin sadece siyasi bir iktidar değil, aynı zamanda kendi tarihini yazan, kendi kahramanlarını ve kendi hainlerini yaratan bir ideolojik hegemonya kurma projesinin en somut adımıydı.

Bu yeni kuruluş mitinin merkezinde ise, yeni “makbul vatandaş” tanımı olan “milli ve yerli” kimliği yer alıyordu. Bu kavram, ilk bakışta vatanseverliği çağrıştırsa da, aslında son derece politik ve dışlayıcı bir içeriğe sahipti. Bu yeni kimliğin temel özelliklerini ve gerekliliklerini birkaç başlık altında toplamak mümkündür. Birincisi ve en önemlisi, lidere mutlak ve sorgusuz sadakattir. “Milli ve yerli” vatandaş için, milletin iradesi liderin şahsında, yani Recep Tayyip Erdoğan’da somutlaşmıştır. Dolayısıyla, lidere bağlılık millete bağlılıkla, lideri eleştirmek ise millete ve devlete ihanetle eşdeğer görülür. Bu anlayış, eleştirel düşünceyi ve muhalefeti gayrimeşru ilan eder. Hükümetin politikalarını sorgulayan bir gazeteci, bir akademisyen veya bir sivil toplum aktivisti, sadece bir muhalif değil, aynı zamanda “vatan haini”, “dış güçlerin maşası” ve “terör destekçisi” olarak damgalanır. Bu, siyasi tartışma zeminini ortadan kaldıran, her şeyi bir sadakat testine indirgeyen bir zihniyettir. İkinci temel özellik, keskin bir Batı karşıtlığı ve komplo teorilerine yatkınlıktır. Bu paradigmaya göre Batı (özellikle ABD ve Avrupa), Türkiye’nin güçlenmesini istemeyen, sürekli olarak iç işlerimize karışan, terör örgütlerini destekleyen ve ekonomik saldırılar düzenleyen kötücül bir güçtür. Ülkede yaşanan her olumsuzluk (ekonomik kriz, toplumsal gerilim vb.), bu “dış mihrakların” ve onların “yerli işbirlikçilerinin” bir oyunu olarak açıklanır. Bu söylem, bir yandan iktidarın kendi hatalarının ve başarısızlıklarının sorumluluğunu üstlenmesini engellerken, diğer yandan toplumu sürekli bir “kuşatılmışlık” psikolojisi içinde tutarak, liderin etrafında kenetlenmesini sağlar.

Üçüncü ve en kapsayıcı ilke ise, “beka” söylemidir. Bu anlayışa göre Türkiye, sürekli olarak varoluşsal bir tehdit altındadır. Devletin bekası, yani hayatta kalması, her türlü bireysel hak ve özgürlükten, demokratik kuraldan ve hukuk devletinden daha önemlidir ve daha önceliklidir. “Beka sorunu” gerekçe gösterilerek, en temel demokratik haklar askıya alınabilir, seçim sonuçları sorgulanabilir ve her türlü muhalif ses “beka tehdidi” olarak susturulabilir. Bu, devletin geleneksel güvenlikçi reflekslerinin, sivil bir iktidar tarafından içselleştirilip, siyasi bir araç olarak kullanılmasının en net örneğidir. “Milli ve yerli” vatandaş, bu beka mücadelesinde devletinin ve liderinin koşulsuz bir neferi olmakla yükümlüdür. O, ekonomik zorluklara sabretmeli, özgürlüklerin kısıtlanmasına ses çıkarmamalı ve her zaman “büyük resmi” görerek, kişisel çıkarlarını devletin bekası için feda etmelidir. Bu yeni “makbul vatandaş” profili, eleştirmeyen, sorgulamayan, itaat eden ve liderine iman derecesinde bir sadakatle bağlı olan, sürekli bir teyakkuz halinde yaşayan bir bireydir. Bu kimlik, rejimin medya organları, eğitim sistemi ve Diyanet aracılığıyla topluma her gün yeniden ve yeniden telkin edilir.

Bu yeni “makbul vatandaş” kimliğinin topluma dayatılması ve devletin bu ideolojiye göre yeniden yapılandırılması, 15 Temmuz sonrası ilan edilen Olağanüstü Hal (OHAL) ve bu süreçte çıkarılan Kanun Hükmünde Kararnameler (KHK) ile gerçekleştirildi. İki yıl süren OHAL dönemi, yeni rejimin “kurucu” anayasası işlevi gördü. Bu süreçte, parlamento büyük ölçüde devre dışı bırakılarak, ülke KHK’lar ile yönetildi. Bu KHK’lar ile, sadece FETÖ ile mücadele edilmedi, aynı zamanda devletin tüm yapısı tepeden tırnağa yeniden dizayn edildi. Yüz bini aşkın kamu görevlisi (askerler, polisler, hâkimler, savcılar, akademisyenler, öğretmenler) “terör örgütleriyle iltisaklı veya irtibatlı” oldukları gerekçesiyle, hiçbir etkili yargısal denetim olmaksızın kamu görevinden ihraç edildi. Binlerce dernek, vakıf, sendika, üniversite ve medya kuruluşu kapatıldı. Bu, Cumhuriyet tarihinin en büyük tasfiye operasyonuydu. Bu tasfiyelerle boşalan devlet kadroları, hızla AK Parti’ye ve yeni iktidar bloğunun (MHP dahil) sadık kadrolarıyla dolduruldu. TSK’nın komuta yapısı değiştirildi, askeri okullar kapatıldı, Jandarma Genel Komutanlığı İçişleri Bakanlığı’na bağlandı. Yargıda, Hâkimler ve Savcılar Kurulu’nun (HSK) yapısı değiştirilerek, yargı üzerindeki siyasi etki artırıldı.

Bu kurumsal dönüşümün en radikal adımı, 2017’de yapılan anayasa değişikliği referandumu ile parlamenter sistemden, tüm yürütme yetkisini Cumhurbaşkanı’nın şahsında toplayan “Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi”ne, yani bir tür başkanlık sistemine geçilmesi oldu. Bu yeni sistemle birlikte, Başbakanlık makamı kaldırıldı, bakanlar doğrudan Cumhurbaşkanı tarafından atanır ve ona karşı sorumlu hale geldi. Meclis’in hükümeti denetleme yetkisi büyük ölçüde zayıfladı. Bu, güçler ayrılığı ilkesinin fiilen sona ererek, gücün tek bir merkezde konsolide edilmesi anlamına geliyordu. Devletin tüm kurumsal yapısı, liderin iradesini en hızlı ve en etkili şekilde uygulayacak birer araca dönüştürüldü. OHAL ve KHK’larla yapılan bu “devrim”, Türkiye’nin yüz yıllık parlamenter geleneğinden radikal bir kopuşu ve “Yeni Türkiye”nin kurumsal altyapısının inşasını tamamlıyordu. Artık devlet, kuralların ve kurumların değil, liderin devletiydi. Ve bu devletin “makbul vatandaşı” da, bu yeni düzene biat eden vatandaştı.

Yeni rejimin kendi “makbul” tanımını bu kadar katı bir şekilde konsolide etmesi, kaçınılmaz olarak “öteki” olarak görülenlerin halkasını da giderek genişletti. Süreç, 15 Temmuz’un faili olan FETÖ mensuplarıyla başlamıştı. Ancak “terörle mücadele” söylemi, zamanla iktidara muhalif olan hemen hemen her kesimi içine alacak şekilde esnetildi ve bir siyasi sindirme aracına dönüştürüldü. FETÖ’cülerin ardından, ikinci büyük hedef Kürt siyasi hareketi oldu. “Çözüm Süreci”nin 2015’te sona ermesiyle birlikte, HDP’li belediyelere kayyumlar atandı, milletvekilleri ve eş başkanları (Selahattin Demirtaş ve Figen Yüksekdağ gibi) tutuklandı. HDP, sürekli olarak PKK terör örgütünün bir uzantısı olarak lanse edilerek gayrimeşru ilan edildi. Bu, Kürt sorununu yeniden salt bir güvenlik meselesine indirgeyen ve milyonlarca Kürt seçmenin iradesini yok sayan bir politikaydı.

“Öteki” halkası, zamanla daha da genişledi. Gezi Parkı olayları nedeniyle yargılanan sivil toplum aktivistleri (Osman Kavala gibi), “hükümeti devirmeye teşebbüs etmekle” suçlandı. “Bu Suça Ortak Olmayacağız” bildirisine imza atan ve barış talep eden binlerce akademisyen, “terör propagandası yapmak” suçlamasıyla üniversitelerden ihraç edildi veya haklarında davalar açıldı. Eleştirel haberler yapan gazeteciler (Can Dündar, Cumhuriyet gazetesi yazarları gibi), “casusluk” veya “terör örgütüne yardım” gibi ağır suçlamalarla karşılaştı. Sosyal medyada hükümeti eleştiren sıradan vatandaşlar bile, “Cumhurbaşkanına hakaret” davalarıyla sindirilmeye çalışıldı. Son olarak, rejimin muhafazakâr ve aileci ideolojisine uymayan LGBTİ+ bireyler, “sapkın”, “milli ve manevi değerlere aykırı” olarak hedef gösterildi, Onur Yürüyüşleri yasaklandı ve nefret söyleminin hedefi haline geldiler. Bu süreç, toplumu “biz” (milli ve yerli olanlar) ve “onlar” (teröristler, vatan hainleri, dış güçlerin maşaları, sapkınlar) olarak keskin ve geri dönülmez bir şekilde ikiye böldü. Bu kutuplaşma, sadece bir politik sonuç değil, aynı zamanda rejimin kendi tabanını konsolide etmek, enerjisini canlı tutmak ve sürekli bir “düşman” yaratarak iktidarını sürdürmek için kullandığı temel bir siyasi strateji haline geldi. Artık “makbul vatandaş” olmak, sadece belirli bir kimliğe sahip olmak değil, aynı zamanda bu genişleyen “ötekiler” halkasının karşısında, koşulsuz bir şekilde rejimin yanında yer almaktı. Türkiye, yüz yıllık kimlik mücadelesinin sonunda, belki de tarihindeki en derin ve en keskin toplumsal kutuplaşmanın içine sürüklenmişti. “Makbuliyet” kavgası, artık farklı toplumsal kesimler arasında değil, devletin kendisi ile onun “makbul” tanımına uymayı reddeden tüm vatandaşları arasında yaşanan bir mücadeleye dönüşmüştü.


Yazarın Yorumu: “Makbul Vatandaş” Projesinin Sonu ve Kimliksizleşen Toplumun Geleceği

Türkiye Cumhuriyeti’nin bir asırlık tarihini, merkezî bir otoritenin kendi idealindeki “makbul vatandaşı” yaratma ve bu idealin dışındakileri “öteki” olarak kodlama mücadelesi üzerinden okumak, bize sadece geçmişe dair bir analiz sunmaz; aynı zamanda bugünün derin krizlerini ve geleceğin belirsizliklerini anlamak için de sarsıcı bir ayna tutar. Osmanlı’nın son demlerinde bir “kurtuluş reçetesi” olarak başlayan bu proje, Cumhuriyet’in kurucu iradesiyle radikal bir toplum mühendisliğine dönüşmüş, her siyasi dönemde farklı aktörler tarafından yeniden tanımlanarak günümüze kadar süregelmiştir. Ancak bu on bölümlük tarihsel yolculuğun sonunda vardığımız nokta, bu projenin artık sonuna gelindiği, hatta iflas ettiği gerçeğidir. Paradoksal bir şekilde, Recep Tayyip Erdoğan liderliğindeki mevcut rejim, bu yüz yıllık mücadelenin hem en büyük galibi hem de bu projenin sonunu getiren en büyük aktörüdür. O, kendisinden önceki tüm “öteki”lerin intikamını alarak kendi “makbul” tanımını hegemonik bir güce dönüştürmüş, ancak bu zaferin bedelini, projenin kendisini anlamsızlaştırarak ve geriye kimlikler arasında uzlaşmaz bir nefret ile derin bir toplumsal yorgunluk bırakarak ödemiştir. Artık sorun, kimin “makbul” olduğundan çok, ortak bir “vatandaşlık” zemininin kendisinin mümkün olup olmadığıdır. Bu son bölüm, bu büyük tarihsel döngünün nasıl tamamlandığını, “makbul vatandaş” projesinin neden ve nasıl iflas ettiğini ve bu enkazın üzerinde nasıl bir geleceğin inşa edilebileceğine dair derinlikli bir yorum ve çıkarım denemesidir.

Bu yüz yıllık serüvenin ilk ve en temel çıkarımı, “makbul vatandaş” projesinin, doğası gereği, demokratik değil, vesayetçi bir proje olduğudur. Projenin kökeninde, halka ve onun iradesine karşı duyulan derin bir güvensizlik yatar. Gerek Osmanlı modernleşmecileri, gerek Kemalist kurucu elit, gerekse 12 Eylül cuntası, halkı “cahil”, “geleneklerine esir”, “kolayca kandırılabilir” ve “eğitilmesi gereken” bir kitle olarak görmüştür. Onlar için demokrasi, halkın kendi kendini yönetmesi değil, aydınlanmış bir elitin, halkı “onun iyiliği için” yönetmesi ve doğru yola sevk etmesi gereken bir araçtı. Bu paternalist (babacan) bakış açısı, projenin temelindeki en büyük çelişkiyi yaratır: Bir yandan “eşit” ve “özgür” bir vatandaş yaratma iddiası varken, diğer yandan bu vatandaşın ne düşüneceği, nasıl yaşayacağı, neye inanacağı ve kime sadık olacağı tepeden belirlenir. Bu, özgürlük vaadiyle başlayan ancak disiplin ve itaatle sonuçlanan bir projedir. Atatürk’ün radikal devrimleri, İnönü’nün katı disiplini ve Evren’in toplum mühendisliği, farklı yöntemlerle de olsa, hep aynı temel varsayıma dayanıyordu: “Biz, sizin için neyin iyi olduğunu sizden daha iyi biliriz.” Bu zihniyet, Türkiye’de demokrasinin hiçbir zaman tam anlamıyla kökleşememesinin, her zaman bir “vesayet” tehdidi altında kalmasının ve siyasetin sürekli olarak bir “elitler savaşı”na dönüşmesinin ana nedenidir.

Bu projenin ikinci büyük çıkarımı, onun birleştirici değil, kaçınılmaz olarak bölücü ve dışlayıcı bir karakter taşımasıdır. Bir “makbul” tanımı yaptığınız an, mantıksal olarak bir de “makbul olmayan” yani “öteki” yaratırsınız. Türkiye’nin tarihi, bu “öteki”lerin tarihidir. Kemalist rejim, kendi “laik, Batıcı” vatandaşına yer açmak için dindarları “mürteci”, Kürtleri “bölücü” olarak dışladı. 12 Eylül rejimi, kendi “apolitik, milliyetçi-muhafazakâr” vatandaşını yaratmak için solcuları ve sağcıları “anarşist” olarak ezdi. Her “makbul” tanımı, kendi düşmanını yaratarak var olabilir. Bu, rejimin bekası için kullanışlı bir araçtır, çünkü içeride bir düşman yaratarak toplumu bir lider veya bir ideoloji etrafında kenetlemek, iktidarı sürdürmenin en kolay yoludur. Ancak bu stratejinin uzun vadeli bedeli, toplumun fay hatlarını derinleştirmek, farklı kimlikler arasında onarılmaz bir güvensizlik ve nefret tohumları ekmektir. Türkiye’de bugün yaşanan derin kutuplaşma, dünün birikmiş öfkesinin ve bugünün bilinçli siyasi stratejisinin bir sonucudur. Herkes, bir zamanlar kendisinin veya atasının nasıl “öteki” ilan edildiğini hatırlar ve bu hafıza, karşı tarafa karşı duyulan nefreti ve şüpheyi sürekli olarak besler. “Makbul vatandaş” projesi, bir ulus yaratmaya çalışırken, aslında birbirine düşman kabilelerden oluşan parçalanmış bir toplum yaratmıştır.

Recep Tayyip Erdoğan’ın tarihsel başarısı, bu parçalanmışlığı ve birikmiş mağduriyetleri herkesten daha iyi okuyup, bunu siyasi bir güce dönüştürebilmesinde yatar. O, Cumhuriyet tarihi boyunca “öteki” olarak kodlanmış en büyük kitlenin, yani dindar-muhafazakâr ve taşralı “çevre”nin sesi, intikamı ve zaferi oldu. Onun iktidarının ilk on yılı, bu eski “öteki”lerin yeni “makbul vatandaş” haline geldiği, ekonomik ve sosyal olarak güçlendiği, kamusal alanda görünür olduğu bir hegemonya değişimi süreciydi. Ancak bu, projenin döngüsünü kırmak yerine, onu sadece tersine çevirdi. Bu kez, eski “merkez”in temsilcileri, yani laik, seküler ve şehirli kesimler, yeni rejimin “ötekisi” haline geldi. Erdoğan, kendisinden önceki vesayet odaklarının kullandığı tüm araçları (devleti ele geçirme, yargıyı kontrol etme, medyayı propaganda aracına dönüştürme, kendi zengin sınıfını yaratma) çok daha etkili ve sistematik bir şekilde kullanarak kendi vesayetini kurdu. Bu, “vesayetlerin savaşı”nın son perdesiydi ve bu savaştan mutlak bir galip olarak çıktı. 15 Temmuz darbe girişimini bastırmasıyla birlikte, sadece rakiplerini değil, aynı zamanda kendisini sınırlayabilecek tüm kurumsal mekanizmaları da ortadan kaldırarak, “makbul vatandaş” projesinin yüz yıllık tarihindeki en güçlü ve en tartışmasız hegemonyayı inşa etti. Artık “makbul” olan, sadece onun tanımladığı kimliğe sahip olanlardı ve bu tanımın dışındaki her şey, “terör” ve “ihanet” ile eş anlamlı hale geldi.

İşte tam bu “mutlak zafer” anında, projenin kendisi içten içe çökmeye ve anlamsızlaşmaya başladı. Bu, sürecin üçüncü ve en önemli çıkarımıdır: Bir “makbul vatandaş” tanımı, hegemonyasını mutlaklaştırdığı an, kendi varlık nedenini ve meşruiyetini yitirir. Neden? Çünkü bu proje, varlığını her zaman bir “öteki”ne, bir “düşman”a karşı mücadele ederek sürdürür. Kemalist rejim, “irtica” ve “bölücülük” tehdidi olduğu sürece kendi varlığını meşrulaştırabiliyordu. 12 Eylül, “komünizm” ve “anarşi” tehlikesiyle kendini haklı çıkarıyordu. Erdoğan rejimi de, iktidarını “eski vesayetçiler”, “FETÖ’cüler”, “dış mihraklar” ve “teröristler” gibi bir dizi düşmana karşı verilen bir “beka mücadelesi” üzerine kurdu. Ancak tüm bu düşmanlar büyük ölçüde tasfiye edildiğinde, tüm güç rakipsiz bir şekilde tek elde toplandığında, geriye ne kalır? Geriye, rejimin kendi başarısızlıklarıyla, ekonomik krizle, yönetememe haliyle ve topluma vaat ettiği refahı sunamama gerçeğiyle yüzleşmesi kalır. Dışarıda suçlayacak bir düşman kalmadığında, sistem kendi iç çelişkilerini yemeye başlar.

Bugün Türkiye’nin yaşadığı tam olarak budur. “Milli ve yerli” vatandaş tanımı o kadar mutlak bir hale gelmiştir ki, artık kendi tabanını bile tatmin edememektedir. Ekonomik kriz derinleştiğinde, işsizlik arttığında, enflasyon hayatı yaşanmaz kıldığında, “milli ve yerli” olmak karın doyurmamaktadır. Rejimin en sadık destekçileri bile, “Her şey iyi ama ekonomi kötü” demeye başladığında, bu, ideolojik projenin maddi gerçeklik karşısındaki yenilgisinin başlangıcıdır. “Beka” söylemi, marketteki fiyat etiketlerini değiştirememektedir. “Dış mihraklar” anlatısı, geçim sıkıntısını açıklayamamaktadır. Bu noktada, “makbul vatandaş” projesi, insanlara somut bir fayda sağlamayan, içi boş bir kimlik zırhına dönüşür. İnsanlar, bu zırhı kamusal alanda giymeye devam etseler de, özel hayatlarında ve sandıkta kendi maddi çıkarlarına göre hareket etmeye başlarlar. 2019 yerel seçimleri ve 2023 genel seçimlerindeki sonuçlar, bu çözülmenin en net göstergeleridir. Milyonlarca “makbul” seçmen, artık sadece ideolojik sadakatle oy vermemekte, aynı zamanda kendi hayatlarındaki somut sorunlara çözüm aramaktadır. Bu, projenin büyüsünün bozulduğu andır.

Bu iflasın bir diğer boyutu ise, projenin yarattığı toplumsal yorgunluk ve kimliksizleşmedir. Yüz yıldır süren bu bitmeyen kavga, toplumun enerjisini tüketmiştir. Her nesil, bir öncekinin kavgasını devralmak, yeni düşmanlar ve yeni hainler bulmak zorunda kalmıştır. Bu sürekli gerilim ve kutuplaşma hali, insanları siyasetten, kamusal hayattan ve hatta birbirlerinden soğutmuştur. Özellikle Z kuşağı olarak adlandırılan yeni nesil, kendisinden önceki kuşakların bu büyük kimlik savaşlarına büyük ölçüde yabancıdır. Onlar, ne 28 Şubat’ın başörtüsü travmasını ne de tek parti döneminin baskılarını doğrudan yaşamışlardır. Onların dünyasında laik-dindar, sağ-sol gibi ayrımlar, eski kuşaklar için olduğu kadar anlamlı değildir. Onların öncelikleri daha evrenseldir: İyi bir eğitim, iyi bir iş, özgürce seyahat edebilmek, düşüncelerini sosyal medyada sansürsüzce ifade edebilmek ve en önemlisi, geleceğe umutla bakabilmek. Mevcut rejimin onlara sunduğu “milli ve yerli” kimlik, bu beklentilere cevap veremediği gibi, onları dünyaya kapatan, özgürlüklerini kısıtlayan ve geleceklerini karartan bir engel olarak görülmektedir. Bu nesil, kendilerine dayatılan “makbul vatandaş” kalıbını reddetmekte, bunun yerine daha bireysel, daha akışkan ve daha küresel kimlikler benimsemektedir. Bu, projenin iflasının en derin ve en umut verici işaretidir. Çünkü bu, dayatılan kimliklerin yerine, bireyin kendi kimliğini özgürce inşa etme arzusunun ortaya çıkması demektir.

Peki, bu büyük projenin enkazı üzerinde nasıl bir gelecek inşa edilebilir? “Makbul vatandaş” kavgasının olmadığı bir Türkiye mümkün müdür? Bu sorunun cevabı, kolay ve iyimser değildir, ancak imkânsız da değildir. Bu, Türkiye’nin önündeki en büyük tarihsel meydan okumadır. Bu yeni geleceği inşa etmenin ilk ve en temel adımı, “makbul vatandaş” yaratma sevdasından tamamen vazgeçmektir. Devletin görevi, vatandaşlarını belirli bir ideolojik kalıba göre şekillendirmek değil, farklı kimliklerin, inançların ve yaşam tarzlarının bir arada, barış içinde yaşayabileceği adil ve özgür bir hukuki zemin yaratmaktır. Bu, anayasal vatandaşlık ilkesinin, her türlü etnik, dini ve kültürel kimliğin üzerinde, herkesi birleştiren ortak bir payda olarak yeniden ve güçlü bir şekilde tanımlanmasıyla mümkündür. Bu yeni sözleşmede, bir insanın “makbul” olup olmadığını belirleyecek tek ölçüt, onun kimliği veya yaşam tarzı değil, başkalarının haklarına saygı göstermesi ve hukukun üstünlüğünü kabul etmesidir.

İkinci adım, geçmişin travmalarıyla dürüst ve cesur bir şekilde yüzleşmektir. Bu, sadece belirli bir dönemin değil, Cumhuriyet tarihinin tüm “ötekileştirme” pratiklerinin (Kürtlere, Alevilere, gayrimüslimlere, dindarlara, solculara yapılan haksızlıkların) samimiyetle kabul edilmesi ve bir daha asla tekrarlanmayacağının güvence altına alınması anlamına gelir. Bu, bir “Hakikat ve Yüzleşme Komisyonu” kurulmasını, ders kitaplarının bu yeni anlayışla yeniden yazılmasını ve kamusal alanda farklı kimliklerin kendilerini özgürce ifade edebilmelerinin önündeki tüm engellerin kaldırılmasını gerektirir. Bu, bir intikam veya rövanş süreci değil, bir helalleşme ve toplumsal barış inşa etme sürecidir.

Üçüncü ve en zor adım ise, güçlü ve bağımsız kurumların yeniden inşasıdır. Gücün tek bir kişide veya bir grupta toplanmasını engelleyecek, güçler ayrılığı ilkesine dayalı, liyakat esaslı bir devlet yapısı kurulmadığı sürece, Türkiye her zaman yeni bir “vesayet” odağının veya “güçlü lider”in ortaya çıkma riskiyle karşı karşıya kalacaktır. Bağımsız bir yargı, özgür bir medya, özerk üniversiteler ve güçlü bir sivil toplum, “makbul vatandaş” projesinin panzehiridir. Çünkü bu kurumlar, tek bir doğrunun dayatılmasına karşı, farklı seslerin, eleştirilerin ve alternatiflerin var olmasını garanti eder.

Sonuç olarak, Türkiye’nin yüz yıllık “makbul vatandaş” yaratma projesi, ardında derin bir enkaz bırakarak miadını doldurmuştur. Bu proje, ne devleti kurtarabilmiş ne de mutlu ve huzurlu bir toplum yaratabilmiştir. Tam tersine, ülkeyi bitmeyen bir kimlik kavgasına, derin bir kutuplaşmaya ve sürekli bir otoriterleşme döngüsüne mahkûm etmiştir. Bugün gelinen nokta, bir son olduğu kadar, yeni bir başlangıç için de bir fırsattır. Türkiye, ya bu enkazın altında kalarak kendi kendini tüketen bir kimlik savaşını sürdürecek ya da bu projeden nihai dersi çıkararak, artık “makbul” olanı değil, “ortak” olanı, yani farklılıklarıyla bir arada yaşayabilen, eşit ve özgür vatandaşların oluşturduğu bir cumhuriyeti inşa etme yoluna girecektir. Gelecek, bu iki seçenek arasındaki tercihte saklıdır. Yüz yıllık yorgunluğun ardından, belki de artık herkes için sadece “vatandaş” olmanın yeterli olduğu bir ülkeyi hayal etmenin zamanı gelmiştir.

Yorum bırakın

Scroll to Top