Tanrı’nın Kırbacı’nın Sofrasında: Elçi Priscus’un Attila’nın Karargahındaki Gecesi (MS 449)

Bölüm 1 – Tuna’nın Sisleri

Constantinopolis’in Gölgesi

Constantinopolis, MS 449 Baharı
Işık, Büyük Saray’ın mozaiklerle kaplı dehlizlerinde isteksizce süzülüyor, mermer zeminlerde yorgun yansımalar bırakıyordu. Hava, ağırlaşmış bir sessizlikle doluydu; balmumu kandillerinin isli kokusu, yıllanmış parşömenlerin ve sinirleri yatıştırmak için yakılan öd ağacının rayihasına karışıyordu. Ben, Priscus, bir rhetor ve tarih heveslisi, kendimi ait olmadığım bir dünyanın tam merkezinde bulmuştum. Etrafımdaki gölgeler, İmparatorluk entrikalarının ete kemiğe bürünmüş halleriydi. Diplomasi, benim bildiğim şekliyle, kelimelerin zarif dansı, mantığın ikna edici gücüydü. Oysa burada, Constantinopolis’in kalbinde, diplomasi zehirli bir hançer gibiydi; parlak, süslü ama bir o kadar da ölümcül.
Elçiliğin başkanı Maximinus, karşımda duruyordu. Yüzündeki çizgiler, Tuna sınırında geçen yılların, bitmek bilmeyen müzakerelerin ve barbar krallarla yapılan sayısız pazarlığın bir haritası gibiydi. O, kelimelerin ardındaki niyeti, gülümsemelerin arkasındaki tehdidi okuma sanatında ustalaşmış bir adamdı. Gözlerinde ne bir korku ne de bir telaş vardı; yalnızca görevin getirdiği ağır bir sorumluluğun yorgunluğu okunuyordu. Bana baktığında, bir komutanın acemi bir askeri süzer gibi değil, bir ustanın yontulması gereken bir taşı inceler gibi baktığını hissederdim. Benim görevim, şahit olacağımız olayları kayda geçirmek, kelimelerle bir anıt dikmekti. Maximinus’un görevi ise o anıtın yıkıntılar üzerine inşa edilmemesini sağlamaktı.
“Priscus,” dedi sakin bir sesle. Sesi, odadaki boğucu havayı bir anlığına dağıttı. “Yolculuk uzun ve meşakkatli olacak. Gördüklerin, duydukların, hissettiklerin… Roma’nın okullarında öğrendiğin hiçbir şeye benzemeyecek. Attila’nın toprağı, bizim dünyamızın kurallarının geçerli olmadığı bir yer. Orada medeniyetin cilası yoktur, yalnızca çıplak güç ve onun gölgesinde yeşeren ilkel bir düzen vardır. Gözlerin açık olsun. Kaleminin mürekkebi, gördüklerinin gerçeğiyle dolsun. İmparator Theodosius, olan biteni senin satırlarından okuyacak.”
Maximinus’un sözleri, bir uyarıdan çok bir vasiyet gibiydi. Yanımızda duran tercüman Bigilas, bu sözleri duyduğunda hafifçe kımıldandı. Bigilas, dilleri bir köprü gibi kullanan, lakin kimin tarafında olduğu asla tam anlaşılamayan adamlardandı. Got ve Hun dillerine olan hakimiyeti onu vazgeçilmez kılıyordu. Yüzünde daima hizmete hazır bir tebessüm vardı, fakat gözlerinin ardında hesapçı bir zekanın pırıltıları seziliyordu. Hunların arasında uzun süre yaşamış, onların adetlerini öğrenmişti. Bu bilgi, onu bizim için bir hazineye veya bir tuzağa dönüştürebilirdi. İmparator’un baş hadımı, gücün gölgelerdeki efendisi Chrysaphius’un adamı olduğu fısıldanıyordu. Chrysaphius ise Attila’ya ödenen altınlardan rahatsızdı ve sorunu daha kalıcı bir yöntemle çözmek istediği biliniyordu. Bigilas’ın sadakati, İmparatorluk hazinesine mi, yoksa Chrysaphius’un karanlık emellerine miydi, bunu zaman gösterecekti.
Odanın ortasındaki masanın üzerine serilmiş bir harita duruyordu. Via Egnatia’dan başlayıp Serdica’ya, oradan da Naissus’a uzanan kırmızı bir çizgi, medeniyetin son kalesini işaret ediyordu. O çizginin ötesi, Tuna Nehri’nin kuzeyi, haritada boş bir leke gibiydi. Bilinmezliğin, barbarlığın ve korkunun coğrafyası. Attila’nın ordugahının yeri dahi kesin olarak bilinmiyordu; hareketli bir kasırga gibiydi, geçtiği yerde iz bırakıyor, lakin durduğu yer bir sır perdesinin arkasında kalıyordu. Görevimiz basitti: İmparator Theodosius’un iyi niyet mesajlarını iletmek, Hunların şikayetlerini dinlemek ve aradaki gerilimi azaltmaktı. Bu, işin görünen yüzüydü. Perdenin arkasında ise çok daha tehlikeli bir oyun oynanıyordu. Yanımızda taşıdığımız altınlar, yıllık verginin bir parçasıydı; Roma’nın Attila’ya diz çöktüğünün somut bir kanıtı. O altınlar, İmparatorluğun onurundan koparılmış birer parçaydı. Bigilas’ın ise yanında farklı bir yük taşıdığından şüpheleniyordum; Chrysaphius’un fısıltılarıyla doldurulmuş, kana bulanmaya hazır vaatler. Attila’nın ortadan kaldırılması planı, sarayın koridorlarında bir zehir gibi yayılıyordu ve biz, o zehrin taşıyıcıları olabilirdik. Ben, Priscus, bu komplodan habersizdim. Benim dünyam, kelimeler ve gözlemlerden ibaretti. Lakin bilmeden, bir suikast komplosunun ortasında, tarihin akışını değiştirebilecek bir yolculuğa çıkmak üzereydim.
Maximinus haritanın üzerindeki boşluğa dokundu. “İşte burası,” dedi. “Tanrı’nın Kırbacı’nın krallığı. Orada ne Theodosius’un kanunları ne de İsa’nın sözü geçer. Orada tek bir yasa var: Attila’nın iradesi. Unutma, Priscus, biz oraya birer elçi olarak gidiyoruz. Lakin onların gözünde, efendilerinden mesaj getiren hizmetkarlardan farksız olacağız. Gururunu zırhın gibi kuşan, ama onu asla kılıcın gibi kullanma. Sabır, en büyük silahımız olacak.”
Odadan ayrılırken, koridorun sonundaki bir pencereden Altın Boynuz’un parıltısını gördüm. Şehir, bin yıllık bir dev gibi uyuyordu. Kiliselerin kubbeleri, Senato binasının görkemi, hipodromun devasa gövdesi… Hepsi Roma’nın gücünün ve medeniyetinin sembolleriydi. Fakat o an, bütün bu ihtişam bana ne kadar kırılgan göründü. Tuna’nın ötesindeki o tek bir adamın, okuma yazma bilmeyen, tahtı bir at eyeri, sarayı bir çadır olan o barbar kralın gölgesi, bu muazzam şehrin üzerine düşüyordu. Biz, o gölgenin kalbine doğru bir yolculuğa çıkıyorduk. Ve içimdeki bir ses, geri döndüğümüzde ne kendimizin ne de dünyanın eskisi gibi olmayacağını fısıldıyordu. Bu yolculuk, yalnızca coğrafi bir seyahat değil, medeniyetin sınırlarından barbarlığın kalbine yapılan bir yolculuktu. Benim için ise, bir tarihçinin hayal dahi edemeyeceği bir gözlem fırsatı, insan ruhunun en aydınlık ve en karanlık yüzleriyle bir yüzleşmeydi.

Marmara’nın Tuzlu Rüzgarı

Via Egnatia, Trakya Kıyıları, yolculuğun ilk günleri
Constantinopolis’in Altın Kapı’sından ayrılırken, arkamızda bıraktığımız şehrin gürültüsü yavaş yavaş azaldı ve yerini Marmara Denizi’nin kıyıya vuran dalgalarının monoton sesine bıraktı. Kervanımız, ağır adımlarla ilerleyen bir yılan gibi Via Egnatia’nın taş döşeli zemininde yol alıyordu. Katırlar, sırtlarındaki altın yüklü sandıkların ağırlığı altında inliyor, muhafızların zırhları güneşin altında parlıyordu. Ben, atımın üzerinde, bir yandan not defterime bir şeyler karalıyor, bir yandan da etrafımdaki manzarayı zihnime kazımaya çalışıyordum.
Şehrin surları ardında kalan dünya, saraydaki haritalarda gördüğümüzden çok farklıydı. Trakya’nın bereketli toprakları, birkaç yıl önceki Hun akınlarının yaralarını hâlâ taşıyordu. Yanmış köylerin iskeletleri, tarlaların ortasında birer anıt gibi yükseliyordu. Bir zamanlar buğday başaklarının dalgalandığı tarlalar, şimdi yabani otların ve devedikenlerinin istilası altındaydı. Yüzlerinde umutsuz bir ifadeyle bize bakan birkaç köylü, toprağa tutunmaya çalışan son direnişçiler gibiydi. Onların gözlerinde, Attila’nın adı somut bir dehşete dönüşüyordu. O, uzak diyarlardaki bir kral değil, evlerini yakan, ailelerini dağıtan, topraklarını ellerinden alan bir afetti.
Akşamları kamp kurduğumuzda, ateşin etrafında toplanırdık. Maximinus, genellikle sessiz ve düşünceli olurdu. Gözlerini alevlere diker, zihninde kim bilir hangi diplomatik satranç oyununu oynardı. Onunla yaptığımız sohbetler, benim için birer ders niteliğindeydi. Roma’nın neden bu duruma düştüğünü, o büyük gücün nasıl olup da bir barbar ordusu karşısında vergi ödemek zorunda kaldığını anlatırdı.
“Güç, Priscus,” demişti bir akşam, ateşi maşasıyla karıştırırken. “Güç yalnızca lejyonların sayısından veya surların yüksekliğinden ibaret değildir. Güç, aynı zamanda bir iradedir. Attila’nın sahip olduğu şey bu. O, binlerce farklı kabilenin dağınık enerjisini tek bir hedefe, tek bir iradeye odaklamayı başardı. Biz ise kendi içimizdeki çekişmelerle, saray entrikalarıyla, teolojik tartışmalarla o kadar meşgulüz ki, kapımızdaki asıl tehlikeyi görmezden geliyoruz. Bu altınları bir zayıflık olarak görme. Onlar, bize zaman kazandıran birer araç. Roma’nın yeniden toparlanması, lejyonlarını güçlendirmesi ve bu lekeyi onurundan silmesi için gereken zamanı satın alıyoruz.”
Onun sözlerindeki bilgelik, durumu anlamama yardım ediyordu. Bu bir teslimiyet değil, stratejik bir geri çekilmeydi. Fakat yanımızdaki altınların ağırlığı, bu stratejinin ne kadar pahalıya mal olduğunun da bir göstergesiydi.
Bigilas ise kervanın neşe kaynağı gibi davranıyordu. Muhafızlarla şakalaşıyor, yol boyunca karşılaştığımız yerel halkla onların dilinde konuşarak küçük bilgiler topluyordu. Hunlar hakkında anlattığı hikayeler hem büyüleyici hem de ürkütücüydü. Onların at üstündeki maharetlerini, ok atmadaki ustalıklarını, acıya ve zorlu koşullara karşı dayanıklılıklarını anlatırken sesinde gizleyemediği bir hayranlık vardı.
“Onları barbar olarak görürsünüz,” demişti bir defasında, gözlerinin içi parlayarak. “Fakat onların da bir kanunu, bir töresi var. Sözlerine sadıktırlar. Bir Hun savaşçısı için onur, hayattaki en kıymetli şeydir. Attila, işte bu onur ve sadakat üzerine bir imparatorluk kurdu. O, halkının babasıdır. Onu Tanrı’nın Kırbacı olarak adlandırıyorlar, çünkü onun, yozlaşmış Roma’yı ve onun sahte tanrısını cezalandırmak için gönderildiğine inanıyorlar.”
Bigilas konuşurken, onun bir tercümandan fazlası olduğunu hissediyordum. O, iki dünya arasında kalmış, belki de hangi tarafa ait olduğuna tam karar verememiş bir adamdı. Yoksa kararını çoktan vermiş ve rolünü mü oynuyordu? Bu şüphe, bir gölge gibi zihnime yerleşmişti.
Yolculuğumuz ilerledikçe, medeniyetin izleri giderek silikleşti. Taş döşeli Roma yolu, yerini toprağa ve çamura bıraktı. Sağlam köprülerin yerini, sallanan ahşap geçitler aldı. Artık yanmış köyler dahi görmüyorduk; çünkü buralarda insan yerleşimi yoktu. Yalnızca uçsuz bucaksız bozkırlar, rüzgarın uğultusu ve gökyüzünde süzülen yırtıcı kuşlar vardı. Burası, Roma’nın bittiği ve Hun egemenliğindeki toprakların başladığı ara bölgeydi. Bir nevi sahipsiz topraklardı. Geceleri kamp ateşinin etrafındaki çemberimiz daha da daralıyor, nöbetçilerin sesleri daha sık duyuluyordu. Her çatırtı, her uzak ses, yüreklerimizi ağzımıza getiriyordu. Tehlike, artık soyut bir kavram değil, karanlıkta bizi gözleyen somut bir varlıktı. Attila’nın krallığına yaklaştıkça, onun varlığı adeta havaya siniyordu. Bu topraklarda onun ismi, rüzgardan daha gerçek, güneşten daha yakıcıydı.

Sınırın Ötesi

Naissus ve Tuna Sınırı
Serdica’yı (günümüz Sofya’sı) geride bıraktıktan haftalar sonra, Naissus şehrinin kalıntılarına ulaştık. Birkaç yıl önce Attila’nın orduları tarafından yerle bir edilen bu şehir, şimdi dev bir mezarlığı andırıyordu. Bir zamanlar hareketli bir Roma şehri olan Naissus’un forumu, tapınakları, hamamları, şimdi yıkık duvarlardan ve kararmış taş yığınlarından ibaretti. Sessizlik, kulakları sağır edecek kadar yoğundu. Rüzgar, yıkıntılar arasında bir hayalet gibi dolaşıyor, ağıt yakar gibi uğulduyordu.
Atımdan inip harabelerin arasında yürüdüm. Ayaklarımın altında ezilen çanak çömlek parçaları, geçmiş bir yaşamın kırık hatıraları gibiydi. Bir duvarın dibinde, otların arasında ağarmış insan kemikleri gördüm. Bir çocuğa ait olabilecek küçücük bir kafatası, boş göz çukurlarıyla gökyüzüne bakıyordu. O an, Attila’nın gücünün ne anlama geldiğini tüm çıplaklığıyla anladım. Bu, yalnızca bir şehri fethetmek değildi. Bu, bir medeniyeti kökünden kazımak, varlığına dair tüm izleri silmeye çalışmaktı. Roma’nın büyüklüğü, kanunları, mimarisi… Hepsi burada, bu enkazın altında anlamsızlaşmıştı.
Yıkıntıların arasında, derme çatma barakalarda yaşayan birkaç insanla karşılaştık. Onlar, felaketten kurtulanlardı. Yüzlerinde ne korku ne de keder kalmıştı; yalnızca hayatta kalmanın getirdiği donuk bir boşluk vardı. Yaşlı bir adam, bir zamanlar zengin bir tüccar olduğunu anlattı. Şimdi ise Hunlarla küçük çaplı ticaret yaparak geçimini sağlamaya çalışıyordu.
“Onlar canavar değil, elçi efendi,” dedi titrek bir sesle. “Onlar bir fırtına. Fırtınaya karşı duramazsın. Ya yolundan çekilirsin ya da onunla birlikte sürüklenirsin. Ben sürüklenmeyi seçtim. Onlara kurutulmuş balık ve tuz satıyorum, karşılığında kürk ve deri alıyorum. Yeni düzen bu. Roma öldü, efendi. Burası artık Attila’nın toprağı.”
Bu sözler, bir tokat gibi yüzümde patladı. Constantinopolis’in güvenli duvarları ardında, Roma’nın ölümsüzlüğüne inanmak ne kadar kolaydı. Oysa burada, sınırda, İmparatorluğun bedeni çoktan çürümeye başlamıştı. Adamın sözleri, Maximinus’un stratejisini daha anlamlı kılıyordu. Belki de gerçekten zaman kazanmaktan başka çare yoktu.
Naissus’un hayalet şehrinden ayrılıp Tuna Nehri’ne doğru ilerledik. Nehir, bir sınır çizgisi gibi uzanıyordu. Suları çamurlu ve yavaştı. Üzerinde yoğun bir sis tabakası vardı. Bu sis, iki dünyayı birbirinden ayıran doğal bir perde gibiydi. Bir yanda bildiğimiz, kuralları olan, tanıdık dünya; diğer yanda ise meçhul, tehlikeli ve kurallarını tek bir adamın koyduğu bir dünya.
Nehrin kenarında beklerken, karşı kıyıdan bir grubun bize doğru yaklaştığını gördük. Sal benzeri ilkel teknelerle nehri geçiyorlardı. Onlar Hunlardı. Yaklaştıklarında, görünümleri karşısında donakaldım. Kısa boylu, geniş omuzlu, esmer tenliydiler. Yüzleri, çocukken yanaklarını iki taş arasında sıkıştırarak düzleştirdikleri için geniş ve yassıydı. Küçük, çekik gözleri birer nokta gibiydi ve etraflarını sürekli tarıyordu. Giyimleri, hayvan derilerinden ve kabaca dokunmuş kumaşlardandı. Belki bir Roma centurion’u kadar heybetli görünmüyorlardı, lakin duruşlarında vahşi bir özgüven, evcilleştirilmemiş bir güç vardı. Atları, kendileri gibi küçük, tıknaz ama son derece dayanıklıydı. O atlar, onların bacakları gibiydi; adeta bedenlerinin bir uzantısıydılar.
Hun devriyesinin lideri, tek kelime etmeden atından indi ve bize doğru yürüdü. Bakışları, Maximinus’un üzerinden geçip doğrudan taşıdığımız sandıklara kilitlendi. Altının kokusunu almış bir kurt gibiydi.
Bigilas, hemen öne atıldı ve Hun dilinde bir şeyler söyledi. Sesi, her zamankinden daha itaatkar çıkıyordu. Kısa bir konuşmanın ardından, Hun lideri başıyla bir işaret yaptı. Tercüman bize döndü. “Bizi bekliyorlarmış,” dedi. “Attila’nın ordugahına kadar bize eşlik edecekler. Silahlarınızı teslim etmenizi istiyorlar. Buradan sonra, sizin güvenliğiniz onların sorumluluğundadır.”
Maximinus bir an tereddüt etti. Silahları teslim etmek, tamamen onların insafına kalmak demekti. Lakin başka bir seçenek yoktu. Muhafızlar, isteksizce kılıçlarını ve mızraklarını yere bıraktılar. Hunlar, silahları toplarken yüzlerinde küçümseyen bir ifade vardı. Bizim için hayati olan o çelik parçaları, onların gözünde birer oyuncak gibiydi.
Sallarla nehrin karşısına geçerken, sisin içinde kaybolduk. Constantinopolis’in parıltısı artık çok uzakta kalmış bir rüyaydı. Roma İmparatorluğu’nun bir elçisi olarak, silahsız, bir grup barbarın eşliğinde, dünyanın en korkulan adamının karargahına doğru ilerliyordum. Artık medeniyetin koruyucu zırhı yoktu. Yalnızca ben, not defterim ve Tuna’nın ötesindeki büyük bilinmezlik vardı. Sis perdesi ardında bizi neyin beklediğini bilmiyordum. Lakin bir tarihçi olarak, tarihin tam da o anda, o salın üzerinde yazılmaya başladığını hissediyordum. Ve ben, o tarihin hem tanığı hem de bir parçasıydım.


Bölüm 2 – Bozkırın Kalbi

Atların Krallığı

Tuna’nın kuzeyindeki isimsiz bozkırlar, MS 449
Tuna’nın sisli perdesini aştığımız an, dünya adeta yeniden yaratılmış gibiydi. Arkamızda kalan Roma topraklarının düzenli tarlaları, taş yolları ve mimari kalıntıları, yerini sonsuzluğa uzanan bir yeşil ve toprak denizine bırakmıştı. Gökyüzü, Constantinopolis’in dumanlı ve dar ufkundan sonra, bir kubbe gibi üzerimize kapanan, ezici bir mavilikle parlıyordu. Burada, insanın yaptığı hiçbir şey, ne bir kule ne bir tapınak, göğün hakimiyetine meydan okuyamıyordu. Yeryüzü ve gökyüzü, ilkel bir saflıkla birleşmişti. Yolculuğumuzun ilk günleri, bu sonsuzluk hissiyle başa çıkmaya çalışmakla geçti. Kervanımız, bu devasa okyanusta ilerleyen küçük bir gemi gibiydi ve etrafımızdaki Hun muhafızlar, bu denizin dalgalarını okumayı bilen tecrübeli denizcilerdi.
Atlarımız, Roma’nın yollarına alışkın asil hayvanlar, bu yabani coğrafyada zorlanıyorlardı. Her adımda yumuşak toprağa batıyor, yorgunluk belirtileri gösteriyorlardı. Hunların atları ise tam tersine, bu topraklarda doğmuş gibiydi. Küçük, tıknaz, uzun tüylü bu hayvanlar, yorulmak bilmeyen bir enerjiyle dörtnala kalkıyor, aniden duruyor, engebeli arazide bir su gibi akıyorlardı. Sahipleriyle aralarında bizim anlayamadığımız bir bağ vardı. Hun savaşçıları, atlarının üzerinde sanki bedenlerinin bir parçasıymış gibi duruyorlardı. Dizgin kullanmıyor, eyerleri bile en basit haliyle duruyordu. Yönlerini, ağırlıklarını değiştirerek, bacaklarının hafif baskısıyla, bizim duyamadığımız fısıltılarla belirliyorlardı. Bir Roma süvarisi için at, bir silahtı; bir Hun için ise at, ikinci bir bedendi. Bu fark, iki dünya arasındaki uçurumu özetliyordu.
Muhafızlarımız, yolculuk boyunca neredeyse hiç konuşmuyorlardı. İletişimleri, kısa emirler, el işaretleri ve bakışlardan ibaretti. Onların sessizliği, bizim sinirlerimizi geren konuşkanlığımızdan daha fazla şey anlatıyordu. Bu topraklarda kelimeler gereksiz bir lükstü. Tehlike, bir hışırtıyla, uzakta beliren bir toz bulutuyla, bir kuşun ani havalanışıyla kendini belli ederdi. Gözleri, bir kartalınki gibi keskindi; kilometrelerce ötedeki bir hareketi fark edebiliyor, rüzgarın yönünden havanın nasıl değişeceğini tahmin edebiliyorlardı. Onları izlerken, medeniyetimizin bizi ne kadar körelttiğini düşünüyordum. Biz, doğadan kopmuştuk. Onlar ise doğanın kendisiydi. Bizim için bir tehdit olan bozkır, onlar için bir anayurttu; her tepesini, her çukurunu, her su kaynağını ezbere bildikleri güvenli bir sığınak.
Maximinus, bu yeni ortama benden daha iyi uyum sağlamış gibiydi. O, bir asker ve diplomat olarak, gücün farklı biçimlerini tanıyordu. Hunların bu ham, yontulmamış gücüne saygı duyduğunu seziyordum. Gözlerini onlardan ayırmıyor, her hareketlerini, her alışkanlıklarını bir komutanın düşmanını etüt ettiği gibi inceliyordu. “Görüyorsun değil mi, Priscus?” dedi bir akşam, kamp ateşinin uzağında, yıldızların altında dururken. “Onların zenginliği bizimki gibi değil. Ne mermer sarayları var ne de altın kaplı mobilyaları. Onların zenginliği, hareket kabiliyetleri. Sürüleri, atları ve taşıyabildikleri her şey onların serveti. Bir orduyu bir haftada binlerce kilometre öteye taşıyabilirler. Bizim ise bir lejyonu sınıra getirmemiz aylar sürer. Bizim gücümüz toprağa bağlı, statik. Onların gücü ise rüzgar gibi, akışkan. İşte bu yüzden bizden daha tehlikeliler.”
Bigilas, bu ortamda adeta balığın suya kavuşması gibiydi. Hunlarla onların dilinde şakalaşıyor, onlarla birlikte yere oturup kurutulmuş et yiyor, onların anlattığı hikayeleri kahkahalarla dinliyordu. Bir keresinde, onlara bizimle getirdiğimiz şaraptan ikram etmeye kalktı. Hunlardan biri, kupayı aldı, kokladı ve yüzünü buruşturarak yere döktü. Ardından kendi tulumundan çıkardığı, ekşimsi kokulu, beyaz bir sıvıyı, kımız’ı ona uzattı. Bigilas, bir an tereddüt etmeden içti. Sonra bana dönüp gülümsedi. “Bu, onların şarabı. At sütünün ruhu. Güç ve dayanıklılık verir,” dedi. Ben, o içeceği tatma cesaretini gösteremedim. Bu küçük olay dahi, aramızdaki mesafenin ne kadar büyük olduğunu gösteriyordu. Onlar, bizim lükslerimizi küçümsüyor, bizim dayanamayacağımız şeylerden güç alıyorlardı.
Geceler, bozkırda gündüzlerden daha canlıydı. Ateşin etrafında toplandığımızda, etrafımızdaki karanlık, binlerce bilinmeyen sesle dolardı. Çakalların ulumaları, rüzgarın otlar arasındaki fısıltısı, atların kişnemeleri… Hunlar, bu seslere alışıktı. Hatta bazen, içlerinden biri, gırtlağından inanılmaz sesler çıkararak, bozkırın seslerini taklit eden, hüzünlü ve vahşi bir melodi mırıldanırdı. Bu şarkı değildi, bir ağıt değildi, dua değildi. Bozkırın ruhuyla konuşmanın bir yoluydu sanki. O anlarda, kendimi dünyadan milyonlarca mil uzakta, bambaşka bir gezegene düşmüş gibi hissederdim. Not defterime, Roma’daki kimsenin inanmayacağı şeyleri yazıyordum: At üstünde uyuyan adamlar, güneşe tapan savaşçılar, kelimeler yerine sessizlikle anlaşan bir halk. Medeniyetin sınırlarını geçtiğimi sanıyordum, oysa belki de medeniyetin ne olduğuna dair bildiğim şeylerin sınırına gelmiştim. Burada, hayat en temel unsurlarına indirgenmişti: Hayatta kalmak, avlanmak, savaşmak ve sadakat. Belki de güç, karmaşıklıkta değil, bu korkutucu basitlikte gizliydi. Attila, işte bu basitliğin üzerine bir imparatorluk kurmuştu. Ve biz, o imparatorluğun kalbine doğru, her adımda kendi dünyamızdan biraz daha uzaklaşarak ilerliyorduk.

Göçebe Ateşinin Çevresinde

Bir Hun köyü, yolculuğun ilerleyen haftaları
Haftalar süren tekdüze yolculuğun ardından, ufukta farklı bir manzara belirdi. Düz bozkırın ortasında, bir mantar tarlası gibi yayılan, yüzlerce dairesel, keçeden yapılmış çadırın oluşturduğu bir yerleşim yeri gördük. Burası, yol boyunca gördüğümüz küçük, geçici kamplardan farklıydı. Daha büyük, daha kalıcı bir havası vardı. Etrafta koşturan çocuklar, kazanların başında çalışan kadınlar, deri işleyen veya silah bileyen erkekler, buranın yaşayan, nefes alan bir topluluk olduğunu gösteriyordu. Muhafızlarımız bizi bu köye yönlendirdiğinde, yolculuğumuzda ilk defa Hunların savaşçı yüzlerinin ardındaki günlük yaşamlarına tanık olacağımızı anladım.
Köye yaklaşırken, etrafımızı meraklı bir kalabalık sardı. Çocuklar, daha önce hiç görmedikleri kıyafetlerimize ve solgun tenlerimize hayretle bakıyor, kadınlar ise mesafeli bir duruşla bizi süzüyorlardı. Gözlerinde ne bir düşmanlık ne de bir dostluk vardı; yalnızca yabancılara karşı duyulan o ilkel merak okunuyordu. Muhafızlarımızın lideri, köyün ileri gelenlerinden biriyle kısa bir konuşma yaptıktan sonra, bize kalmamız için büyük bir çadır gösterildi. İçeri girdiğimde, beklediğimden çok farklı bir manzarayla karşılaştım. Dışarıdan basit görünen çadırın içi, şaşırtıcı bir düzene sahipti. Zemin, renkli desenlerle işlenmiş kalın keçe ve hayvan postlarıyla kaplıydı. Ortada yanan ateşin dumanı, tepedeki bir açıklıktan ustalıkla dışarı çıkıyordu. Duvarlarda asılı duran yaylar, oklarla dolu sadaklar, kalkanlar ve kılıçlar, bir evin dekorasyonundan çok, bir cephaneliği andırıyordu. Lakin diğer yanda, ahşap kaplar, deri tulumlar ve dokuma aletleri, buranın bir yaşam alanı olduğunu da belli ediyordu. Her şeyin bir yeri vardı ve hiçbir şey gereksiz değildi. Burası, hareket üzerine kurulu bir yaşam felsefesinin mimariye yansımasıydı. İstedikleri an bu evi toplayıp yüzlerce kilometre öteye taşıyabilirlerdi.
Akşam yemeği için köyün reisi bizi kendi çadırına davet etti. Ateşin etrafında, yere serilmiş postların üzerine oturduk. Büyük bir kazandan kepçelerle dağıtılan, haşlanmış et ve darı lapasından oluşan yemeği, ahşap kaplardan yedik. Yemek sırasında, Maximinus ve reis, Bigilas’ın tercümanlığı aracılığıyla resmi bir sohbet gerçekleştirdiler. Maximinus, İmparator Theodosius’un selamlarını ve barış arzusunu iletirken, Hun reisi de Attila’nın adaletinden ve gücünden bahsediyordu. Sohbetleri, iki farklı dünyanın birbirini anlama çabasından çok, bir güç gösterisiydi.
Yemekten sonra, reis bize bir jest yapmak istediğini söyledi. Köyde yaşayan, bizim dilimizi konuşan biri olduğunu ve onunla sohbet etmek isteyebileceğimizi belirtti. Birkaç dakika sonra çadıra giren adamı gördüğümde şaşkınlığımı gizleyemedim. Adam, yıpranmış Hun kıyafetleri içinde olmasına karşın, duruşu ve bakışlarıyla bir Romalıya, daha doğrusu bir Yunan’a benziyordu. Esir düşmüş ve köleleştirilmiş olmalıydı. Lakin yüzünde bir kölenin çaresizliği yoktu.
“Adım Demetrios,” dedi akıcı bir Yunancayla. “Viminacium şehrinde bir tüccardım. Şehir düştüğünde, beni ve ailemi esir aldılar.”
Maximinus, adama acıyan bir ifadeyle baktı. “Kaderin için üzgünüm, dostum. Roma’ya dönmek için bir fırsat kolluyor olmalısın.”
Demetrios, acı bir şekilde gülümsedi. Bu gülümseme, beklediğimden çok farklı bir cevabın habercisiydi. “Dönmek mi? Nereye döneceğim, saygıdeğer elçi? Vergi memurlarının kapımı aşındırdığı, rüşvetçi yargıçların adaleti sattığı, zenginin fakiri ezdiği o dünyaya mı? Burada, evet, bir esirdim. Savaşta efendime yardım ettim, onunla birlikte avlandım. Zamanla, bana güvendi. Beni azat etti. Şimdi bir Hun kadınıyla evliyim, çocuklarım var. Kendi sürüm var. Kimseye vergi ödemiyorum. Anlaşmazlıklarımız olduğunda, mesele Attila’nın atadığı yargıçlar tarafından hızla ve adilce çözülüyor. Burada kanun basit ve nettir. Zengin, fakiri ezemez. Çünkü burada zenginlik, sizin anladığınız manada biriktirilmiş altınlar değil, kişinin onuru ve savaşma yeteneğidir.”
Sözleri, çadırdaki havayı bir bıçak gibi kesti. Ben, bir rhetor olarak, kelimelerin gücünü bilirdim. Lakin bu adamın sözleri, retorik bir beceriden öte, yaşanmış bir gerçeğin ağırlığını taşıyordu. Roma’nın bir vatandaşı, barbarların yaşamını Roma’nın medeniyetine tercih ediyordu.
“Peki ya özgürlük?” diye atıldım, kendimi tutamayarak. “Kitapların, felsefenin, tiyatronun olduğu bir dünyayı nasıl unutabilirsin?”
Demetrios’un bakışları doğrudan bana döndü. “Özgürlük nedir, tarihçi? Sürekli bir savaş tehdidi altında, ağır vergilerle ezilerek, bir sonraki gün valinin veya komutanın keyfi bir kararıyla her şeyini kaybetme korkusuyla yaşamak mıdır özgürlük? Evet, burada Homeros’u okuyamıyorum. Lakin çocuklarımın aç kalmayacağını, adaletsizliğe uğramayacağımı biliyorum. Burada insanlar savaştan arta kalan zamanlarında barış içinde yaşıyor. Roma’da ise barış zamanlarında dahi insanlar birbirleriyle iç savaş halindeydi. Bürokrasinin, entrikanın ve açgözlülüğün savaşı. Bana sorarsan, buradaki yaşam, o yozlaşmış barıştan çok daha dürüst.”
Söyleyecek bir şey bulamadım. Maximinus’un yüzü asılmıştı. Bigilas ise bu konuşmayı büyük bir ilgiyle, adeta keyifle dinliyordu. Demetrios’un sözleri, propaganda olmak için fazla samimiydi. Bu, Attila’nın İmparatorluğu’nun sadece kılıç gücüyle değil, aynı zamanda Roma’nın kendi içindeki çürümenin yarattığı boşluktan da beslendiğinin canlı bir kanıtıydı. Hunlar, fethettikleri topraklara sadece yıkım getirmiyorlardı; bazıları için, çökmüş bir sistemden daha adil bir alternatif sunuyorlardı.
O gece çadırıma döndüğümde uzun süre uyuyamadım. Demetrios’un sözleri zihnimde yankılanıyordu. Biz, kendimizi medeniyetin taşıyıcısı olarak görüyorduk. Onları ise yırtıcı barbarlar olarak tanımlıyorduk. Peki ya gerçek, bu siyah ve beyaz kadar net değilse? Ya medeniyet dediğimiz şey, yaldızlı bir kafesten ibaretse ve bu insanlar, o kafesin dışında, zorlu ama daha gerçek bir özgürlüğü yaşıyorlarsa? Defterime, bu rahatsız edici soruları kaydettim. Bu yolculuk, bana sadece Hunları değil, aynı zamanda Romalı olmanın ne anlama geldiğini de sorgulatıyordu. Ve Attila’nın karargahına yaklaştıkça, bu soruların cevaplarının daha da karmaşıklaşacağını hissediyordum. Ateşin ışığında, kendi inançlarımın gölgelerinin ne kadar uzadığını görüyordum.

Kırbacın Gölgesi Yaklaşırken

Attila’nın ana ordugahına yaklaşırken
Demetrios’un köyünden ayrıldıktan sonraki yolculuğumuz, öncekilerden farklı bir havada geçti. Artık etrafımızdaki dünya sadece yabancı değil, aynı zamanda anlamı değişen bir yerdi. Bozkırın tekdüzeliği, yerini giderek artan bir insan ve hayvan hareketliliğine bırakmaya başladı. Ufukta, farklı yönlerden gelen, bizimki gibi küçük kervanlar, atlı gruplar ve sürülerini güden aileler beliriyordu. Hepsi, bizimle aynı yöne, bozkırın kalbine doğru akıyordu. Sanki görünmez bir nehrin kolları, tek bir denize dökülmek için birleşiyordu.
Muhafızlarımızın tavırları da değişmişti. Yolculuğun başındaki o rahat, neredeyse kayıtsız hallerinden eser kalmamıştı. Daha disiplinli, daha sessiz ve daha gergindiler. Artık bizimle neredeyse hiç iletişim kurmuyor, tüm dikkatlerini yola ve etraflarındaki hareketliliğe veriyorlardı. Onların bu hali, bize de bulaşıyordu. Kervanımızdaki sessizlik, artık meraktan değil, yaklaşan o büyük gücün yarattığı baskıdan kaynaklanıyordu. Attila’nın varlığı, artık soyut bir tehdit olmaktan çıkmış, havada hissedilen, elle tutulur bir ağırlığa dönüşmüştü. Onun gölgesi, kilometrelerce öteden üzerimize düşüyordu.
Bir tepenin zirvesine ulaştığımızda, gördüğüm manzara karşısında nefesim kesildi. Aşağıdaki vadi, insan eliyle yapılmış bir okyanus gibiydi. Gözün alabildiğine uzanan bir alanda, on binlerce, belki yüz binlerce çadır kuruluydu. Çadırlar, belirli bir düzene göre yerleştirilmiş, aralarında geniş yollar bırakılmıştı. Bu, bir köy değil, hareket halindeki bir şehirdi. Bir ordugah. Dumanı tüten binlerce ateş, gökyüzüne doğru ince sütunlar halinde yükseliyordu. İnsanların, atların ve sığırların sesi, bir uğultu halinde kulaklarımıza ulaşıyordu. Burası, farklı kabilelerden ve milletlerden toplanmış, tek bir irade altında birleşmiş bir gücün merkeziydi. Gotlar, Gepidler, Alanlar, Herullar ve daha nice halk, kendi sancakları altında, Hunların egemenliğinde burada toplanmıştı. Attila, sadece Hunların kralı değildi; o, Roma’ya kafa tutan bir imparatorluğun hükümdarıydı.
Manzaranın eziciliği karşısında donakalmıştım. Constantinopolis büyüktü, görkemliydi. Lakin onun gücü taş ve mermere hapsolmuştu. Buradaki güç ise canlıydı, nefes alıyordu ve her an harekete geçmeye hazırdı. Bu ordu, bir fırtına gibi toplanmış, tek bir emirle dünyanın herhangi bir yerine yağabilirdi. Roma’nın lejyonları, bu gücün yanında ne kadar yetersiz kalırdı, bunu düşünmek dahi istemiyordum.
Maximinus, yanımda durmuş, yüzünde okunması güç bir ifadeyle manzarayı seyrediyordu. “İşte,” dedi alçak bir sesle. “Tanrı’nın Kırbacı’nın sofrası. Ve bizler, o sofraya davetliyiz. Unutma Priscus, buradan sonra atacağımız her adım, söyleyeceğimiz her söz, sadece bizi değil, tüm İmparatorluğu etkileyecek. Gözlerin, kulakların ve aklın, bir kılıçtan daha keskin olmalı.”
Bigilas’a baktım. Yüzü solgundu, lakin gözlerinde tuhaf bir parıltı vardı. O, bu gücün merkezine, belki de kendi kaderinin belirleneceği yere gelmişti. Chrysaphius’un kanlı planı, bu devasa ordugahın içinde nasıl bir şans bulabilirdi? Bu, bir okyanusa bir damla zehir atmak gibi, beyhude bir çaba gibi görünüyordu. Ya da belki de en büyük güçlerin bile en beklenmedik zaafları vardı. Bu düşünce, içime bir ürperti saldı.
Tepeyi inip ordugaha doğru ilerlerken, düzenin ve organizasyonun ne kadar etkileyici olduğunu daha yakından gördüm. Her kabilenin kendine ayrılmış bir bölümü vardı. Savaşçılar, talim yapıyor, silahlarını temizliyor, atlarıyla ilgileniyorlardı. Demircilerin çekiç sesleri, her yerden duyuluyordu. Kadınlar ve çocuklar, gündelik işlerle meşguldü. Bu, kaotik bir barbar kalabalığı değil, askeri bir disiplinle yönetilen, hareketli bir metropoldü.
Bizi, ordugahın merkezine doğru götürdüler. Yol boyunca, farklı yüzler, farklı diller, farklı giysiler gördük. Roma’nın düşmanı olan nice halk, burada Attila’nın sancağı altında birleşmişti. Bu, onun askeri dehasının olduğu kadar, diplomatik yeteneğinin de bir göstergesiydi. O, bu kadar farklı ve birbirine rakip halkı ortak bir amaç uğruna nasıl bir araya getirebilmişti?
Sonunda, diğerlerinden daha büyük ve daha özenle yapılmış çadırların bulunduğu bir alana geldik. Burası, Attila’nın ve komutanlarının bulunduğu yer olmalıydı. Muhafızlarımız durdu. Liderleri, bize beklememizi işaret etti ve büyük çadırlardan birine doğru ilerledi.
Beklerken, zaman durmuş gibiydi. Etrafımızdaki uğultu devam ediyordu, lakin bizim durduğumuz yerde ölümcül bir sessizlik vardı. Atlarımızın soluması, kendi kalp atışlarımız, duyabildiğimiz tek sesti. Roma İmparatorluğu’nun elçileri olarak, binlerce kilometre yol kat etmiş, medeniyetin sınırlarını aşmıştık. Şimdi, tarihin en korkulan adamlarından birinin çadırının önünde, onun bizi kabul etmesini bekliyorduk. Defterim ve kalemim, elimde bir kalkan gibi duruyordu. Ne yazacağımı bilmiyordum. Hangi kelime, bu anın ağırlığını, bu anın korkusunu ve bu anın tarihsel önemini anlatabilirdi?
Biraz sonra muhafız geri döndü. Yüzü ifadesizdi. Bigilas’a bir şeyler söyledi. Bigilas bize döndü. Yutkundu. “Kral,” dedi. “Kral sizi şimdi kabul edecek.”


Bölüm 3 – Tanrı’nın Kırbacı’nın Huzurunda

Kralın Çadırı

Attila’nın Ordugahı, Tisa Nehri Yakınları
Muhafızın o son sözleri, “Kral sizi şimdi kabul edecek,” havada asılı kaldı. Kelimeler, basit birer ses dizisi olmaktan çıkıp, kaderimizi belirleyecek bir mahkeme celbine dönüştü. Ordugahın gürültüsü, o an kulaklarımda uzak bir fısıltıya dönüştü. Dünyam, önümüzde duran devasa, süssüz çadırın girişine indirgenmişti. Bu çadır, etrafındaki yüzlercesinden daha büyük, daha gösterişli değildi. Onu farklı kılan, içinde barındırdığı iradeydi. Bir adamın iradesi, keçeden ve ahşaptan yapılma bu basit barınağı, Roma’nın mermer saraylarından daha korkutucu bir güç merkezi haline getiriyordu.
Maximinus, yüzünde en ufak bir duygu belirtisi olmaksızın bana ve Bigilas’a döndü. “Unutmayın,” diye fısıldadı, sesi kaya gibi sabitti. “Biz Roma’yı temsil ediyoruz. Başı dik, lakin alçakgönüllü. Gözleri açık, lakin cüretkar değil. Söyleyeceklerimizi söyledik. Cevapları dikkatle dinleyin. Kelimelerin ardındaki niyeti okumaya çalışın.” Gözleri son olarak Bigilas’ın üzerinde durdu. O bakışta bir uyarı, belki de bir şüphe vardı. “Her kelimeyi doğru çevir, Bigilas. İmparatorluğun kaderi senin dilinin ucunda olabilir.”
Bigilas, solgun yüzüyle başını salladı. Ter damlaları, şakaklarından süzülüyordu. O, bu çadırın içine sadece bir tercüman olarak girmiyordu; o, sırtında Chrysaphius’un tehlikeli sırrıyla yürüyordu. Bu çadırın içinde, onun komplosunun ortaklarından biri olan Hun reisi Edeko da olmalıydı. Bigilas için bu, bir diplomatik görüşmeden çok, bir ihanet sınavıydı. Onun gerginliği, o kadar yoğundu ki, neredeyse elle tutulabilirdi.
İki Hun savaşçısı, çadırın girişindeki ağır keçe kapıyı iki yana araladı. İçeriden, ateşte yanan odunun, pişmiş etin, terin ve derinin keskin kokusu yüzümüze vurdu. Bu koku, medeni dünyanın parfümlü, tütsülü havasından ne kadar farklıydı. Bu, hayatın en temel, en ham halinin kokusuydu. Bir an tereddüt ettim. O eşiği geçmek, bildiğim dünyadan tamamen kopmak, bilinmeyenin karanlığına adım atmak gibiydi. Maximinus, en önde, tereddütsüz bir adımla içeri girdi. Onu, titrek adımlarla Bigilas ve en arkada, not defterime sıkıca sarılmış bir halde ben takip ettim.
İçerisi, dışarıdan vuran güneş ışığına alışkın gözlerim için loştu. Ortadaki büyük ateş, odayı aydınlatan ve ısıtan tek kaynaktı. Duman, ustaca tasarlanmış tepe açıklığından süzülerek çıkıyor, lakin yine de havada hafif bir is tabakası bırakıyordu. Gözlerim karanlığa alıştığında, içeridekileri seçmeye başladım. Çadır, tahmin ettiğimden çok daha genişti. Ateşin etrafında, yarım bir daire şeklinde, postların üzerine oturmuş yirmi kadar adam vardı. Bunlar, Attila’nın komutanları, farklı kabilelerin reisleriydi. Yüzleri, bozkırın güneşi ve rüzgarıyla sertleşmiş, sayısız savaşın izlerini taşıyan birer harita gibiydi. Üzerlerinde, Roma saraylarının ipek ve altın işlemeli cübbeleri yoktu. Sade, lakin işlevsel kürkler, deriler ve kaba dokunmuş giysiler giyiyorlardı. Belki bir senatör kadar zarif görünmüyorlardı, fakat her birinin duruşunda, Roma ordusundaki en tecrübeli komutanı dahi gölgede bırakacak bir özgüven ve tehlike hissi vardı. Sessizce oturuyor, bizi, avını süzen kurtlar gibi süzüyorlardı.
Çadırın en dip kısmında, ateşin aydınlattığı dairenin hafifçe dışında, diğerlerinden biraz daha yüksekte basit bir ahşap taburede oturan birini gördüm. İşte oradaydı. Attila. Tanrı’nın Kırbacı. Adı, Constantinopolis sokaklarında korkuyla fısıldanan, çocukları korkutmak için anlatılan hikayelerin kahramanı olan adam. Onu ilk gördüğüm an, zihnimde yarattığım canavar imgesiyle hiç uyuşmuyordu. Hayal ettiğim gibi devasa, korkunç bir dev değildi. Aksine, halkının çoğu gibi kısa boylu, geniş omuzlu ve tıknaz bir yapısı vardı. Başı büyüktü, teni esmerdi. Seyrek sakalı, küçük ve derinlere gömülü gözleri, yassı bir burnu vardı. Yüzünde, geleneksel Hun uygulamasıyla oluşmuş yara izleri yoktu. Kıyafeti, yanındaki komutanlarınkinden dahi daha sadeydi; temiz, lakin süssüz bir keten gömlek giyiyordu. Elinde ne bir asa, ne de bir kılıç vardı. Hiçbir güç sembolü taşımıyordu. Çünkü onun kendisi, gücün sembolüydü.
Asıl etkileyici olan, görünüşü değil, duruşuydu. O taburenin üzerinde, mutlak bir dinginlik içinde oturuyordu. Etrafındaki güçlü savaşçılar, onun varlığıyla adeta küçülmüş gibiydi. Bakışları… O bakışları hayatım boyunca unutamam. Gözleri küçük olabilirdi, lakin içlerinde bir bozkır fırtınasının tüm gücünü barındırıyorlardı. Zeki, delici ve her şeyi gören bir bakıştı. Bize baktığında, sadece üç elçiyi değil, arkamızdaki tüm Roma İmparatorluğu’nu, onun zayıflıklarını, kibrini ve korkularını görüyor gibiydi. O an anladım ki, onun gücü kaba kuvvetten gelmiyordu. Onun gücü, bu sarsılmaz iradeden, bu mutlak özgüvenden ve karşısındakinin ruhunun en derinliklerine işleyen o hipnotize edici bakıştan kaynaklanıyordu. Biz çadıra girdiğimizde yerinden kımıldamadı, tek bir kası dahi oynamadı. Sadece izledi. Ve o sessiz izleyişi, en gürültülü kükremeden daha korkutucuydu.

Sessizliğin Ağırlığı

Attila’nın çadırı, ilk karşılaşma
Çadırın içindeki sessizlik, fiziksel bir ağırlık gibi omuzlarımıza çöktü. Ateşin çıtırtısı ve dışarıdaki ordugahın boğuk uğultusu, bu yoğun sessizliği daha da belirgin hale getiriyordu. Maximinus, Attila’nın önünde yaklaşık on adım mesafede durdu. Biz de onun arkasında yerimizi aldık. Kimse konuşmuyordu. Bu, bir güç gösterisiydi. Attila, bizim ilk adımı atmamızı, bizim bu sessizliği bozmamızı bekliyordu. Bu bekleyiş, zamanı yavaşlatan bir işkence gibiydi. Her saniye, bir saat gibi uzuyordu. Etrafımızdaki Hun reislerinin bakışları, tenimize iğneler gibi batıyordu. Onların dünyasında, bir misafirin nasıl karşılanacağına dair Roma kurallarının zerresi yoktu. Burada, güçlünün kuralları geçerliydi ve şu anda biz, kesinlikle zayıf olan taraftaydık.
Sonunda, Maximinus hafifçe başını eğerek selam verdi. Bu, bir kölenin selamı değil, eşit olmasa da saygıyı hak eden bir muhatabın selamıydı. Ardından, sakin ve net bir sesle Latince konuşmaya başladı. Söylediği her kelime, Bigilas tarafından anında Hun diline çevriliyordu. Bigilas’ın sesi titriyordu, kelimeleri ağzında yuvarlıyor gibiydi. Çeviri yaparken gözlerini yerden kaldıramıyordu.
“Ulu Kral Attila,” diye başladı Maximinus. “Yüce İmparatorumuz, Flavius Theodosius, sana selamlarını ve dostluk dileklerini gönderiyor. Bizleri, aramızdaki barışın devamını sağlama, ortaya çıkan küçük anlaşmazlıkları çözme ve dostluğumuzu pekiştirme göreviyle yolladı. İmparatorumuz, seninle Roma arasındaki ittifakın değerli olduğuna inanıyor ve bu ittifakın sürmesini arzu ediyor.”
Maximinus’un sözleri, diplomatik dilin tüm inceliklerini taşıyordu. “Küçük anlaşmazlıklar” dediği şeyler, Roma topraklarına yapılan yıkıcı akınlar, ödenmeyen vergiler ve Hunlara sığınan Romalı kaçaklardı. Bu, durumu yumuşatma, karşı tarafın gururunu okşayarak müzakereye bir zemin hazırlama çabasıydı.
Attila, konuşma boyunca hiçbir tepki vermedi. Yüzü ifadesiz bir maske gibiydi. Maximinus sözlerini bitirdiğinde, çadırdaki sessizlik yeniden ve daha da ağır bir şekilde çöktü. Attila, cevap vermeden önce uzun bir süre bekledi. Bakışları, Maximinus’un üzerinden kayarak doğrudan Bigilas’a odaklandı. O an, Bigilas’ın renginin daha da attığını, neredeyse yeşile döndüğünü gördüm. Attila, sanki onun ruhunun içini görüyor, Chrysaphius’un fısıltılarını duyuyordu.
Sonunda konuştu. Sesi, beklediğim gibi gür ya da barbarca değildi. Alçak, sakin, lakin her kelimesi çelik gibi keskin bir tınıya sahipti. Söyledikleri, Bigilas’ın titrek çevirisiyle bize ulaştı.
“Theodosius,” dedi, İmparator’a unvanıyla değil, doğrudan adıyla hitap ederek. “Theodosius bir kölenin oğlu. Babası da benim babama vergi ödeyen bir köleydi. Theodosius, bana ödemesi gereken vergiyi ödemeyerek efendisine ihanet etti. Şimdi bana dostluktan bahsediyor.”
Bu sözler, bir kırbaç gibi yüzümüzde şakladı. Roma İmparatoru’na alenen hakaret ediyordu. Maximinus’un yüzündeki kasların gerildiğini fark ettim, lakin metanetini korudu. Bu, oyunun bir parçasıydı. Bizi aşağılayarak, psikolojik üstünlüğü ele geçirmeye çalışıyordu.
Attila devam etti. Bakışları hala Bigilas’ın üzerindeydi. “Tercüman,” dedi. “Neden bu kadar korkuyorsun? Efendin Theodosius’un mesajını mı getiriyorsun, yoksa bir başkasının mı? Constantinopolis’te hadımlar, erkeklerden daha mı çok söz sahibi oldu?”
Bu soru, hedefini tam on ikiden vuran bir okhu. Bigilas, kekeleyerek bir şeyler geveledi. Attila’nın, Chrysaphius’un komplosundan haberdar olup olmadığını bilmiyordum. Belki de sadece Roma sarayındaki entrikaları biliyor ve Bigilas’ın zayıf noktasını kullanarak onu sınıyordu. Nedeni ne olursa olsun, Bigilas o an tamamen dağılmıştı. Maximinus, durumu kurtarmak için araya girmek zorunda kaldı.
“Kral Attila, tercümanımız yol yorgunudur. Biz, İmparatorumuzun sadık hizmetkarlarıyız ve yalnızca onun mesajını getirdik. İmparator, kaçaklar meselesinin ve diğer konuların adil bir şekilde çözülmesini istiyor. Bu yüzden bizi gönderdi.”
Attila, bakışlarını nihayet Bigilas’tan çekip Maximinus’a çevirdi. Yüzünde, alaycı bir ifadenin gölgesi belirir gibi oldu. “Kaçaklar,” diye mırıldandı. “Benim topraklarıma sığınanlar, sizin zulmünüzden kaçanlardır. Theodosius, kendi insanlarını koruyamıyor, sonra da onları benden geri istiyor. Onları size teslim etmeyeceğim. Onlar artık benim halkım. Vergiye gelince… Geciken her gün için borcunuz katlanarak artar. Altınlarınızı getirdiniz mi?”
Son soru, o kadar basit ve o kadar kaba bir şekilde sorulmuştu ki, diplomasinin bütün cilası o an dökülüverdi. Maximinus, başıyla onayladı. “Evet, Kral. İmparatorun hediyeleri yanımızda.”
“Hediyeler değil,” diye düzeltti Attila, sesini ilk defa hafifçe yükselterek. “Haraç. Adını doğru koyun. Roma, Hunların kralına haraç öder.”
O an, çadırın içindeki tüm reislerin yüzünde vahşi bir memnuniyet ifadesi belirdi. Bizim aşağılanmamız, onların zaferiydi. Attila, bizi kendi komutanlarının önünde küçük düşürerek hem kendi otoritesini pekiştiriyor hem de bize sınırlarımızı hatırlatıyordu. Yanımızda oturan, yüzünde derin bir yara izi olan yaşlı bir komutan, bize doğru eğilip kendi dilinde bir şeyler söyledi. Bigilas çevirmedi. Adamın gözlerindeki küçümseme, kelimelerden daha fazlasını anlatıyordu. Bu adamın, Chrysaphius’un planındaki kilit isim olan Edeko olup olmadığını düşündüm. Eğer o ise, Bigilas’ın korkusu daha da anlamlı hale geliyordu.
Attila, ayağa kalktı. O ayağa kalkınca, çadırdaki herkes bir an nefesini tuttu. Kısa boyuna rağmen, etrafına yaydığı otorite ve enerji, tüm çadırı dolduruyordu. “Şimdilik gidin,” dedi. “Çadırlarınıza yerleşin. Yarın, hediyelerinizi… haracınızı göreceğim. Sonra sizinle ne yapacağıma karar veririm.”
Bu, bir kovulmaydı. Bir imparatorluğun elçileri, bir barbar kral tarafından huzurundan kovulmuştu. Arkamızı dönüp çadırdan çıkarken, Attila’nın ve komutanlarının bakışlarını sırtımda hissediyordum. Dışarıdaki aydınlığa çıktığımda, derin bir nefes aldım. Sanki saatlerce suyun altında kalmış gibiydim. İçeride geçirdiğimiz zaman belki yarım saati geçmemişti, lakin ruhumda yılların yorgunluğunu bırakmıştı. O çadır, sadece bir kralın ikametgahı değildi. Orası, Roma’nın kibrinin ve gücünün eridiği, acı gerçeklerle yüzleştiği bir araftı. Ve biz, o arafın tam ortasında kalmıştık.

Kelimeler ve Kılıçlar

Attila’nın ordugahı, ertesi gün
Huzurdan kovulmamızın ardından bize tahsis edilen çadırlara çekildik. Gece, huzursuz bir uykuyla geçti. Her ses, her gölge, zihnimde Attila’nın delici bakışlarını canlandırıyordu. Ertesi sabah, Hun muhafızlar gelip bizi yeniden çağırdıklarında, içimde bir idam mahkumunun darağacına giderken hissettiği türden bir ağırlık vardı. Bu sefer, bizi Attila’nın kişisel çadırına değil, daha büyük, ortak bir toplantı çadırına götürdüler. Çadırın ortasında yine büyük bir ateş yanıyordu, lakin bu sefer etrafında daha kalabalık bir grup vardı. Dün gördüğümüz baş komutanların yanı sıra, daha alt rütbeli reisler ve Attila’nın danışmanları da oradaydı.
Bizi, ateşin uzağında, girişe yakın bir yere oturttular. Bu, statümüzü belirleyen ince bir hakaretti. Biz, meclisin bir parçası değil, dinlenmesi gereken dışarıdan kimselerdik. Bir süre sonra Attila içeri girdi. Dün olduğu gibi, girişiyle birlikte tüm uğultu kesildi. O, çadırın en başındaki, diğerlerinden daha özenli bir şekilde postlarla kaplanmış yerine oturdu. Yanına, dünkü toplantıda görmediğim, orta yaşlı, zeki ve düşünceli bir yüze sahip bir adam oturdu. Adam, Hunlardan çok bir Yunan’a veya Romalıya benziyordu. Sonradan onun, Attila’nın en güvendiği danışmanı ve bir nevi baş veziri olan, aslen Romalı bir katip olan Onegesius olduğunu öğrendim.
Attila’nın işaretiyle, muhafızlar dışarı çıkıp yanımızda getirdiğimiz sandıkları içeri taşıdılar. Sandıkları Attila’nın önüne koyup kapaklarını açtılar. İçlerindeki altın sikkeler ve külçeler, ateşin ışığında parlayarak çadırın loşluğunu aydınlattı. Hun reislerinin gözlerinde açgözlü bir parıltı belirdi. Lakin Attila, altınlara sadece bir an, küçümseyen bir ifadeyle baktı. Sanki bir çift eski ayakkabıya bakıyor gibiydi. Onun bu tavrı, altının gücüne tapan biz Romalılar için anlaşılması güç bir davranıştı. Onun için altın, bir amaç değil, sadece bir araçtı; düşmanını aşağılamak, ordusunu beslemek ve sadakati satın almak için kullanılan bir metal yığını.
“Theodosius’un gönderdikleri bunlar mı?” diye sordu, sesi dümdüzdü.
Maximinus, “Evet, Kral. Anlaşmamız uyarınca belirlenen miktar budur,” diye yanıtladı.
Attila, yanındaki Onegesius’a kendi dilinde bir şeyler söyledi. Onegesius, akıcı bir Latinceyle bize döndü. Onun sesi, Attila’nınkinin aksine, eğitimli ve nazikti. “Yüce Kral diyor ki, bu miktar eksik. Roma’nın borcu bundan daha fazla. Ayrıca, daha önceki anlaşmamızda, Tuna’nın güneyinde, nehirden beş günlük yürüme mesafesi kadar bir alanın insandan arındırılacağı ve bir pazar yeri kurulacağı kararlaştırılmıştı. Theodosius, bu sözünü de tutmadı. Aksine, Naissus şehrini yeniden inşa etmeye çalışarak anlaşmayı ihlal ediyor.”
Maximinus, bu suçlamalar karşısında hazırlıklıydı. “Kral Attila, pazar yeri konusundaki gecikme, sınırdaki güvenlik endişelerinden kaynaklanmaktadır. Naissus’ta yapılan ise bir yeniden inşa değil, savaşta evlerini kaybeden masum insanlar için geçici barınaklar kurmaktır. İmparatorumuzun niyeti anlaşmayı bozmak değil, yalnızca kendi tebaasının acılarını dindirmektir.”
Bu sözler üzerine, dünkü toplantıda gördüğümüz ve Edeko olduğundan şüphelendiğim yara yüzlü komutan öfkeyle bir şeyler söyledi. Onegesius, onun sözlerini çevirmekte tereddüt etti. Attila, Edeko’ya sert bir bakış atarak onu susturdu. Sonra tekrar Onegesius’a döndü.
Onegesius, “Komutan Edeko, Naissus’un bir zamanlar zengin bir şehir olduğunu ve oradaki insanların sizin tarafınızdan korunan kaçaklar olduğunu söylüyor,” diye çevirdi, Edeko’nun asıl söylediklerinden çok daha yumuşatılmış bir versiyonunu aktardığı belliydi.
İşte o anda, Bigilas’ın yanımda nasıl kaskatı kesildiğini fark ettim. Edeko’nun adının geçmesi ve öfkesi, komplonun ne kadar tehlikeli bir zeminde yürüdüğünü ona hatırlatmış olmalıydı. Edeko’nun bu denli öfkeli olması, planın bir parçası mıydı, yoksa samimi bir tepki miydi? Belki de Romalılara olan nefretini kullanarak Attila’yı bize karşı kışkırtmaya çalışıyordu.
Attila, bu tartışmaları elinin bir hareketiyle kesti. “Sözler…” diye mırıldandı. “Romalılar kelimelerle oynamayı sever. Ben eylemlere bakarım. Kaçaklar meselesine gelelim. İmparatorunuzun sarayında saklanan ve benim halkımdan olan beş kişiyi derhal bana teslim etmenizi istiyorum. Onlar bana ihanet etti. Cezalarını ben vereceğim.”
Bu, beklenmedik bir talepti. Maximinus şaşırmıştı. “Kral, bahsettiğiniz kişiler hakkında bir bilgimiz yok. Fakat Constantinopolis’e döndüğümüzde konuyu araştıracağımıza söz veririm.”
Attila’nın yüzünde ilk kez net bir öfke belirdi. “Yalan söylüyorsun!” diye kükredi. Sesi, bir anda tüm çadırı doldurdu. Ateşin alevleri, sesinin gücüyle titreşir gibi oldu. “Theodosius gibi sen de bir yalancısın! O kaçakların isimlerini ve yerlerini biliyorsunuz. Onları koruyorsunuz. Bu, bir savaş sebebidir!”
Ortalık buz kesti. “Savaş” kelimesi, o çadırın içinde telaffuz edildiğinde, bir retorik tehdit gibi değil, yarın sabah yola çıkacak bir ordunun habercisi gibi yankılandı. Maximinus, durumun kontrolden çıkmak üzere olduğunu gördü.
“Kral,” dedi sakinliğini korumaya çalışarak. “Biz buraya savaşmak için değil, barışı korumak için geldik. Eğer bir yanlış anlaşılma varsa, bunu düzeltmek için elimizden geleni yaparız. Belki de… belki de bu meseleleri daha özel olarak görüşebiliriz. Elçiliğimizin başkanı olarak, sizinle veya tayin edeceğiniz bir temsilciyle, tüm konuları detaylıca ele almak isterim.”
Bu, akıllıca bir hamleydi. Maximinus, tartışmayı kalabalığın önünden alıp daha özel bir alana çekerek, hem Attila’nın gururunu okşuyor hem de daha mantıklı bir diyaloğa zemin hazırlıyordu.
Attila bir an düşündü. Bakışları Maximinus, ben ve Bigilas arasında gidip geldi. Sonunda, yanındaki Onegesius’u işaret etti. “Onunla konuşacaksınız,” dedi. “Ve seninle,” diye ekledi, parmağıyla Maximinus’u göstererek. “Yarın, benim soframda misafirim olacaksınız. Orada son sözümü söyleyeceğim.”
Ardından bize arkasını döndü. Bu, toplantının bittiği anlamına geliyordu. Çadırdan çıkarken, içimi hem bir rahatlama hem de daha büyük bir endişe kapladı. En azından bir gün daha kazanmıştık. Lakin yarınki “sofra,” bir ziyafetten çok, bir mahkeme olacaktı. Attila’nın sofrasında, kelimelerimiz en büyük silahımız veya en büyük zaafımız olacaktı. Ve Bigilas’ın taşıdığı sır, o sofraya serilmiş, her an patlamaya hazır bir bomba gibiydi. Çadıra dönerken, Bigilas’ın gizlice Edeko ile göz göze geldiğini fark ettim. Sadece bir anlık, kimsenin fark etmediği bir bakıştı. Lakin o bakışta, kelimelerden daha fazlası vardı. Bir teyit, bir uyarı, bir ihanet sözleşmesi… O an anladım ki, biz sadece iki imparatorluk arasındaki bir diplomatik krizin içinde değildik. Aynı zamanda, tarihin seyrini değiştirebilecek bir suikast komplosunun da tam ortasındaydık. Ve yarın, Tanrı’nın Kırbacı’nın sofrasında, her şeyin düğümü çözülecekti.


Bölüm 4 – Ziyafet ve Zehir

Ziyafet Çağrısı

Roma Elçilerinin Çadırı, Ziyafet Günü Akşamı
Attila’nın meclisinden ayrıldıktan sonraki saatler, gergin bir bekleyişin içinde eriyip gitti. Çadırımıza döndüğümüzde, üçümüz de konuşmadan uzun bir süre oturduk. Dışarıdaki ordugahın hayat dolu gürültüsü, bizim bulunduğumuz keçeden yapılma küçük dünyanın boğucu sessizliğiyle tam bir tezat oluşturuyordu. Maximinus, bir haritanın üzerine eğilmiş, sanki orada Roma’nın kurtuluşuna dair gizli bir rota arar gibiydi. Yüzü, yontulmuş bir taştan farksızdı; ne bir korku ne de bir umut emaresi gösteriyordu. O, fırtınanın ortasında sakin kalmayı bilen bir kaptandı. Lakin geminin ne kadar hasar aldığını en iyi o biliyordu.
Ben ise not defterime bir şeyler karalamaya çalışıyordum. Lakin kelimeler, zihnimdeki karmaşayı ve korkuyu ifade etmekte yetersiz kalıyordu. Attila’nın yüzü, o delici bakışları, “savaş” kelimesini telaffuz ederken sesindeki titreşimsiz kesinlik… Bunları nasıl anlatabilirdim? Roma’daki süslü okullarda öğrendiğim retorik sanatı, bu ham ve vahşi gerçeklik karşısında ne kadar anlamsız kalıyordu. Orada, kelimeler birer kılıç gibiydi; ustalıkla kullanıldığında rakibi alt edebilirdi. Burada ise kelimeler, kılıcın gölgesinde kalmış cılız fısıltılardan ibaretti. Gerçek güç, kelimelerde değil, o kelimeleri söyleyenin arkasındaki iradede ve o iradeyi destekleyen on binlerce mızrağın ucundaydı.
Odanın en büyük gerginlik kaynağı ise Bigilas’tı. Tercüman, oturduğu minderin üzerinde rahat duramıyordu. Elleri sürekli titriyor, gözleri çadırın içinde anlamsızca geziniyordu. Attila’nın huzurundaki o sorgulama, onun sinir sistemini tamamen çökertmişti. Chrysaphius’un Constantinopolis’in gölgeli koridorlarında kulağına fısıldadığı kanlı plan, şimdi bu devasa ordugahın ortasında, on binlerce Hun savaşçısının arasında ne kadar çılgınca, ne kadar imkansız görünüyordu. Edeko ile kurduğu o gizli bakışma, bir ittifakın teyidi miydi, yoksa bir tuzağın ilmeğinin boğazına geçtiğinin işareti mi? Bigilas, iki ateş arasında kalmıştı. Bir yanda ihanet ettiği Roma İmparatoru, diğer yanda ihanet etmeyi planladığı, yalanı kokusundan tanıyan barbar kral. Hangi yolu seçerse seçsin, sonu bir uçurum gibi görünüyordu.
Akşam çökerken, bir Hun muhafız gelip bizi ziyafete çağırdı. Bu, bir davetten çok, bir mahkeme celbiydi. Kalkıp hazırlandık. Üzerimize en iyi cübbelerimizi giydik. Bu, bir gurur gösterisinden çok, bir savunma mekanizmasıydı. Roma’nın medeni yüzünü, o medeniyetten geriye ne kaldıysa, üzerimizde taşımak istiyorduk. Maximinus, ayrılmadan önce beni ve Bigilas’ı kenara çekti. Gözleri, her zamankinden daha keskindi.
“Bu gece,” dedi alçak bir sesle, “bir ziyafetten çok bir sınav olacak. Attila, bizi izleyecek. Her hareketimizi, her tepkimizi ölçecek. Sarhoş olmayın. Hunlar, içkiyi sever, lakin zayıflığı daha çok sever. Size sunulan her şeyi yiyip içmek zorunda değilsiniz. Lakin reddedişinizde kibir olmasın. Gözlemleyin. Kimin kiminle konuştuğunu, kimin Attila’ya yakın durduğunu, güç dengelerinin nasıl şekillendiğini anlamaya çalışın. Bu, bize gelecekteki müzakereler için değerli bilgiler verecektir.”
Sonra Bigilas’a döndü. Elini onun omzuna koydu. Bu, dostça bir dokunuş değil, bir mengeneyle yapılan bir uyarıydı. “Ve sen, Bigilas. Bu gece komplonun diğer ortağı Edeko da orada olacak. Gözlerin onun üzerinde olsun. Lakin belli etme. En ufak bir yanlış hareketin, hepimizin kellesine mal olabilir. Unutma, sen şu anda sadece bir tercüman değilsin. Sen, Roma’nın onuru ile bir hadımın hırsı arasında gerilmiş bir ipe benziyorsun. O ipin kopmasına izin verme.”
Bigilas, yutkundu. Yüzünde kan kalmamıştı. Sadece başını sallayabildi. Çadırdan çıktığımızda, geceyi aydınlatan yüzlerce kamp ateşinin ışığı altında, ordugahın kalbine doğru yürümeye başladık. Adımlarım beni, bir tarihçinin hayal dahi edemeyeceği bir sahneye taşıyordu. Tarihin en büyük fatihlerinden birinin sofrasına konuk olacaktım. Lakin içimdeki tarih heveslisi, can derdine düşmüş bir adamın korkusu altında ezilmişti. Not defterim cübbemin altında saklıydı. Oraya ne yazacağımı bilmiyordum. Belki de son notlarımı tutuyordum.

Ateş ve Gölge Arasında

Attila’nın Ziyafet Salonu, Gece
Bizi götürdükleri yer, derme çatma bir çadır değil, daha kalıcı olduğu anlaşılan, kütüklerden yapılmış büyük ve uzun bir yapıydı. Burası, Attila’nın misafirlerini ağırladığı, meclislerini topladığı ana salon olmalıydı. İçeri girdiğimizde, içerideki manzara hem vahşi hem de görkemliydi. Salonun ortasında, boydan boya uzanan birkaç büyük ateş çukuru yanıyor, alevlerin dansı kütük duvarlarda ve tavanda hareketli gölgeler yaratıyordu. Hava, kızarmış etin iştah açıcı kokusu, insan terinin keskinliği ve yanan odunun isli rayihasıyla doluydu. Yüzlerce savaşçı, uzun ahşap sıralara ve masalara oturmuş, gürültülü bir şekilde sohbet ediyor, kahkahalar atıyor ve ahşap kupalardan içkilerini yudumluyorlardı. Bu, Roma’nın düzenli, sessiz ve ritüellere bağlı ziyafetlerinden çok farklıydı. Buradaki enerji, ham, kontrolsüz ve canlıydı.
Bizi, salonun sağ tarafında, Attila’nın oturacağı baş köşeye nispeten yakın, lakin ayrı bir masaya yönlendirdiler. Bu yerleştirme, statümüzü bir kez daha gözler önüne seriyordu: Bizler onurlu misafirlerdik, fakat asla onlardan biri değildik. Masamıza otururken, salonun düzenini inceledim. Attila’nın yeri, yüksek bir platform üzerinde değildi. Sadece salonun en sonunda, herkesi görebileceği bir noktadaydı. Onun sağında ve solunda, en seçkin komutanları ve müttefik kabilelerin kralları oturuyordu. Sol taraftaki masa, bizim gibi yabancı elçilere ve misafirlere ayrılmış gibiydi. Bizim biraz ötemizde, Batı Roma İmparatorluğu’ndan gelen elçileri de gördüm. Yüzlerindeki ifade, bizimkinden farksızdı; endişe ve merak karışımı bir gerginlik.
Edeko’yu, Attila’nın sağ tarafındaki masada, en güvendiği komutanların arasında otururken gördüm. Yüzündeki yara izi, ateşin ışığında daha da belirginleşiyordu. Yanındakilerle gülerek bir şeyler konuşuyordu, lakin gözleri ara sıra bizim masamıza, özellikle Bigilas’a kayıyordu. Bigilas, masaya oturduğundan beri başını önünden kaldırmamıştı. Sanki Edeko’nun bakışlarından kaçarak görünmez olabileceğini umuyordu.
Biraz sonra, salondaki tüm gürültü aniden kesildi. Herkes ayağa kalktı. Attila içeri girmişti. Dün olduğu gibi, üzerinde yine süssüz, temiz, lakin sade kıyafetler vardı. Yanında, en küçük oğlu Ernak yürüyordu. Çocuk, babasının elini tutmuş, etrafındaki devasa savaşçılara ve gürültülü ortama şaşkın gözlerle bakıyordu. Attila, salonu ağır adımlarla geçti. Yüzünde ne bir gülümseme ne de bir kasılma vardı. O, bu salonun doğal sahibiydi. Onun varlığı, etrafındaki her şeyi ve herkesi kendine tâbi kılıyordu. Baş köşedeki yerine oturdu. Onun oturmasıyla birlikte herkes yerine oturdu ve salondaki uğultu yeniden başladı, fakat eskisinden daha kontrollü bir tonda.
Ziyafet, hizmetkarların büyük tepsiler içinde getirdikleri kızarmış et parçalarıyla başladı. Tepsideki etler, doğrudan masanın üzerine bırakılıyor, herkes kendi bıçağıyla istediği parçayı kesip alıyordu. Tabak yoktu; onun yerine, herkesin önünde kalın birer ahşap kesme tahtası duruyordu. Etin yanında, darıdan yapılmış bir lapa ve ahşap kupalarda bolca kımız ve arpa birası sunuluyordu. Roma ziyafetlerinin incelikli sosları, baharatları, sebzeleri ve meyveleri burada yoktu. Bu, bir savaşçı sofrasıydı; amacı damak zevkini tatmin etmek değil, karın doyurmak ve güç vermektı.
Maximinus, önündeki etten küçük bir parça kesip ağır ağır yemeye başladı. O, ortama uyum sağlamanın hayatta kalmanın ilk kuralı olduğunu biliyordu. Ben de onu taklit ettim. Et lezzetliydi, lakin aklımdaki düşünceler, yediğim lokmaların tadını almama engel oluyordu. Gözüm sürekli Attila’daydı. O, diğerlerinin aksine, yemeğini büyük bir sükunetle yiyordu. Önündeki tabak ve kupa, herkesinki gibi ahşaptandı. Yanındaki komutanların gümüş ve altın işlemeli kupaları varken, onun bu sadeliği tercih etmesi, onun karakteri hakkında çok şey söylüyordu. O, lüksle ve gösterişle gücünü ispat etmeye ihtiyaç duymuyordu. Onun gücü, kişiliğinden kaynaklanıyordu. O, halkından farklı veya üstün olduğunu simgelerle gösterme gereği duymayan, lakin herkesin onun efendisi olduğunu bildiği bir kraldı.
Bigilas ise önündeki yemeğe hiç dokunmadı. Sadece kupasındaki içeceği sürekli tazeliyordu. Belki de cesaretini alkolden almaya çalışıyordu. Ya da zihnini uyuşturarak, içinde bulunduğu korkunç durumdan bir anlığına kaçmak istiyordu. Sebebi ne olursa olsun, Maximinus’un uyarısını hiçe sayması, iyiye işaret değildi. Her yudumda, o ince ipin biraz daha gerildiğini hissediyordum. Bu ziyafet, ya bir barış anlaşmasının başlangıcı ya da bir katliamın preludü olacaktı. Ve biz, sahnenin tam ortasında, başroldeki kurbanlar olarak oturuyorduk.

Kırbacın Sofrası

Attila’nın Ziyafet Salonu, Gecenin İlerleyen Saatleri
Yemekler yendikçe ve kupalar dolup boşaldıkça, salondaki atmosfer değişmeye başladı. Başlangıçtaki kontrollü gürültü, yerini daha sarhoş, daha coşkulu bir uğultuya bıraktı. Savaşçılar birbirlerine savaş anılarını anlatıyor, gür kahkahaları salonun kütük duvarlarında yankılanıyordu. Lakin bu neşenin ortasında dahi, bir tehlike hissi vardı. Her an bir kavgaya, bir düelloya dönüşebilecek vahşi bir enerji havada asılı duruyordu.
Tam o sırada, salonun ortasındaki ateşlerin yanına iki adam geldi. Bunlar, Attila’nın saray şairleri, ozanlarıydı. Ellerinde telli çalgılar vardı. Ayağa kalkıp çalmaya ve söylemeye başladılar. Şarkıları, bizim alışık olduğumuz lirik melodilerden çok farklıydı. Gırtlaklarından çıkan, hem hüzünlü hem de vahşi bir sesle, Attila’nın zaferlerini, kazandığı savaşları, dize getirdiği kralları anlatıyorlardı. Kelimeleri anlamasam da, müziğin ve anlatımın gücünü hissedebiliyordum. Şarkı, savaş meydanlarının gürültüsünü, atların kişnemesini, kılıçların şakırtısını ve ölmekte olanların çığlıklarını canlandırıyordu. Hun savaşçıları, şarkıyı dinlerken coşkuya kapıldılar. Bazıları ayağa fırlayıp kılıçlarını çekti, bazıları gözyaşları içinde atalarının ruhlarına kadeh kaldırdı. Bu, sadece bir eğlence değildi. Bu, bir kabilenin ortak hafızasını canlandıran, onların kimliğini ve gücünü pekiştiren bir ritüeldi. Attila, halkının zihninde sadece bir kral değil, aynı zamanda destanların yaşayan kahramanıydı.
Ben, bir tarihçi olarak, olaya hayranlıkla bakıyordum. Homeros’un, Truva kahramanlarının hikayelerini anlattığı o eski ziyafetleri düşündüm. Belki de medeniyetin başlangıcı, tam da böyle bir şeydi. Gücün, şiirle ve müzikle efsaneye dönüştüğü an. Defterime gizlice notlar alıyordum: “Güçleri, yalnızca kılıçlarında değil. Aynı zamanda hikayelerinde. Her savaşçı, kendi destanının bir parçası olduğuna inanıyor. Attila, onlara bir kraldan çok, ölümsüz bir hikaye vaat ediyor.”
Ozanlar şarkılarını bitirdiğinde, salonda bir alkış tufanı koptu. Lakin Attila, her zamanki gibi tepkisizdi. Yüzünde ne bir gurur ne de bir memnuniyet vardı. Sanki anlatılanlar, kendisiyle ilgili değilmiş gibi, sanki sıradan bir olayı dinliyormuş gibiydi. Onun bu kayıtsızlığı, en büyük gurur gösterisinden daha etkileyiciydi. O, başkalarının övgüsüne ihtiyaç duymuyordu.
Şarkılardan sonra, ortaya iki kişi daha çıktı. Biri Scythialı, diğeri ise bir Moor’du. Giyimleri ve hareketleri, soytarı olduklarını belli ediyordu. Anlamsız kelimelerle, abartılı hareketlerle komik olmaya çalışan bir gösteri yapmaya başladılar. Salondaki Hunların çoğu, kahkahalarla gülüyordu. Sarhoşluğun da etkisiyle, en basit şakalara bile katıla katıla gülüyorlardı. Lakin ben ve Maximinus, bu manzarayı donuk bir ifadeyle izliyorduk. Bizim için komik olan hiçbir şey yoktu. Gözüm Attila’ya kaydı. Bütün salon kahkahalara boğulurken, o yine ifadesizdi. Yüzünde en ufak bir tebessüm dahi yoktu. Soytarılar, kralı güldürmek için çırpınıyor, daha da abartılı hareketler yapıyorlardı, lakin nafile. Attila’nın yüzündeki o demirden maskeyi eritmeyi başaramadılar.
İşte tam o sırada, beklenmedik bir şey oldu. Attila’nın en küçük oğlu Ernak, babasının oturduğu yere usulca yaklaştı ve cübbesinin eteğini çekiştirdi. Attila, aşağıya, oğluna baktı. Ve o an, o demir maske çatladı. Yüzüne, kimsenin beklemediği, yumuşak, sevgi dolu bir gülümseme yayıldı. Elini uzatıp oğlunun yanağını okşadı. Gözleri, o delici, korkutucu bakışlardan arınmış, bir babanın şefkatiyle parlıyordu. Bütün salonu kahkahalara boğamayan soytarıların başaramadığını, küçücük bir çocuk başarmıştı.
Bu an, kısacık bir an, benim için bir aydınlanma gibiydi. Tanrı’nın Kırbacı, Roma’nın kabusu, şehirleri yakan, orduları yok eden o acımasız fatih, aynı zamanda bir babaydı. Onun da zaafları, sevgisi, insani bir yanı vardı. Yanımda oturan, Romalı olduğunu tahmin ettiğim bir adama doğru eğilip, neden Attila’nın soytarılara değil de oğluna gülümsediğini sordum. Adam, fısıldayarak cevap verdi: “Kahinler, Attila’nın soyunun devam edeceğini, lakin diğer oğullarının aksine, yalnızca Ernak’ın onun krallığını başarıyla yöneteceğini kehanet etmişler. Kral, hanedanının bu küçük çocukla devam edeceğine inanıyor. Bu yüzden onun için diğer her şeyden daha kıymetli.”
Bu bilgi, manzarayı daha da anlamlı kılıyordu. Attila’nın gülümsemesi, sadece bir baba sevgisi değil, aynı zamanda kendi mirasının, kendi ölümsüzlüğünün bir yansımasıydı. O, oğlunun yüzünde kendi geleceğini görüyordu. Bu küçük ve kişisel an, onun motivasyonları hakkında, kazandığı bütün savaşlardan daha fazla şey anlatıyordu.
Ziyafet devam ederken, gerilim yeniden tırmanmaya başladı. Bigilas, artık ayakta durmakta zorlanacak kadar sarhoş olmuştu. Gözleri Edeko’yu arıyor, lakin her seferinde onun buz gibi bakışlarıyla karşılaştığında korkuyla başını başka yöne çeviriyordu. Maximinus, onun kolundan tutarak sakinleştirmeye çalışıyordu, ama faydasızdı. Planın ne olduğunu bilmiyordum. Zehir mi kullanılacaktı? Bir kargaşa anında hançer mi çekilecekti? Edeko, Bigilas’tan bir işaret mi bekliyordu? Her saniye, felaketin bir adım daha yaklaştığını hissediyordum.
Gecenin ilerleyen bir vaktinde, Attila ayağa kalktı. Onun kalkmasıyla birlikte, salondaki uğultu bir kez daha bıçak gibi kesildi. Elindeki ahşap kupayı havaya kaldırdı. Bu, geleneksel bir şerefe kadehiydi. Herkes kupasını kaldırdı. Attila, önce bizim masamıza, sonra Batı Roma elçilerinin masasına baktı.
Onegesius, Attila’nın yanından ayağa kalkıp onun sözlerini tercüme etti. “Yüce Kral, her birinizin şerefine içiyor.”
Maximinus ve diğer elçiler, saygıyla ayağa kalkıp kadehlerini kaldırdılar. Ardından Attila, ikinci bir kadeh daha kaldırdı. Bu sefer, sadece Maximinus’a bakıyordu. Onegesius çevirdi: “Kral, senin şerefine, elçilerin en saygını.” Bu, beklenmedik bir onurlandırmaydı. Maximinus, hafifçe başını eğerek karşılık verdi. Attila, diplomasi oyununu ustalıkla oynuyordu. Bizi önce aşağılamış, şimdi ise seçici bir lütufla bölmeye çalışıyordu.
Ziyafet, bu gergin ve anlam yüklü ritüellerle sona erdi. Attila, geldiği gibi sessizce salondan ayrıldı. Onun ayrılmasıyla birlikte, salondaki büyü bozuldu. Herkes dağılmaya başladı. Biz de masamızdan kalktık. Bigilas’ı iki muhafızımızın yardımıyla ayakta tutuyorduk. Salondan çıkarken, Edeko’nun masasının önünden geçtik. Edeko, ayağa kalkmış, kollarını kavuşturmuş, doğrudan Bigilas’a bakıyordu. Yüzünde ne bir öfke ne de bir dostluk vardı. Sadece buz gibi, hesap soran bir ifade. Bigilas, o bakışların altında ezilip büzüldü. Edeko, Bigilas’a doğru bir adım attı ve kendi dilinde, alçak ama tehditkar bir sesle bir şeyler söyledi. Bigilas’ın yüzü, o an mümkünse daha da beyazladı. Ne dediğini anlamamıştım. Lakin Bigilas’ın dehşet dolu yüzü, her şeyi anlatıyordu. Bu, bir randevunun teyidiydi. Belki de son bir uyarıydı. Komplo, hala hayattaydı. Ve Bigilas, o komplonun en zayıf halkası olarak, kurtların sofrasından sağ çıkıp çıkamayacağı belli olmayan bir kuzu gibiydi. Çadırımıza dönerken, bozkırın soğuk rüzgarı yüzüme çarpıyordu. Lakin içimdeki ürperti, soğuktan değildi. Bu gece, zehir kadehlerde değil, kelimelerde ve bakışlardaydı. Ve o zehir, hepimizin kanına yavaş yavaş karışıyordu.


Bölüm 5 – Sırlar ve Fısıltılar

Çadırın Soğuk Sessizliği

Roma Elçilerinin Çadırı, Ziyafet Gecesi Sonrası
Ziyafet salonunun sahte sıcaklığından ve gürültüsünden ayrılıp geceye adım attığımızda, bozkırın ayazı bir tokat gibi yüzümüze vurdu. Lakin tenimi ürperten soğuk, gece ayazından daha çok, Edeko’nun Bigilas’a yönelttiği o son bakışın ve fısıldadığı o bilinmeyen kelimelerin yarattığı buzdan bir eldi. İki muhafızımızın kolları arasında sallanan Bigilas, bir insan enkazından farksızdı. Yalnızca sarhoş değildi; ruhu, korkunun zehriyle zehirlenmiş, iradesi paramparça olmuştu. Onu çadırımıza kadar neredeyse sürükleyerek getirdik. İçeri girer girmez, muhafızların elinden kurtulup bir çuval gibi yere yığıldı. Hıçkırıklarla sarsılan, anlamsız mırıltılarla dolu bir yığına dönüşmüştü.
Maximinus, muhafızlara teşekkür edip gitmelerini işaret etti. Keçe kapı arkalarından kapandığında, çadırın içine mezar sessizliği çöktü. Ortadaki kandilin titrek ışığı, yüzlerimizde uzun, titrek gölgeler dans ettiriyordu. Maximinus, bir anlığına yerde yatan Bigilas’a baktı. Yüzünde ne acıma ne de öfke vardı; bir cerrahın, kesip atması gereken hastalıklı bir uzva bakarkenki o soğuk, mesafeli ifadesi vardı. Yavaşça yürüdü, bir mindere oturdu ve ateşi maşayla karıştırmaya başladı. Kıvılcımlar, sessizliğin içinde küçük patlamalarla yükseldi. O an, Maximinus’un sabrının ve kontrolünün ne kadar insanüstü olduğunu bir kez daha anladım. Ben, içimde bir fırtına koparken, o en şiddetli fırtınanın gözündeki o aldatıcı sükunet içindeydi.
Ben de bir köşeye iliştim, not defterim kucağımdaydı, ama ona dokunacak gücü kendimde bulamıyordum. Zihnim, o gece gördüklerimi, duyduklarımı işlemeye çalışıyordu. Attila’nın sofrası… Orası bir ziyafet alanı değil, bir güç tiyatrosuydu. Her kadeh, her şarkı, her gülümseme ve her sessizlik, ince ince hesaplanmış birer mesajdı. Attila’nın komutanlarının önünde Roma altınlarını “haraç” olarak nitelemesi, bizi aşağılayarak kendi adamlarının sadakatini pekiştirmesiydi. Ozanların onun zaferlerini anlatan şarkıları, onun gücünü ilahi bir kadere bağlama çabasıydı. Soytarılara gülmeyip oğluna gülümsemesi, fani zevklere değil, yalnızca hanedanının geleceğine değer verdiğini gösteren bir ilandı. Maximinus’u diğer elçilerden ayırarak onurlandırması ise, düşmanının saflarına nifak tohumları ekmek için atılmış kurnazca bir adımdı. Her şey bir oyundu ve biz, o oyunun piyonlarıydık.
Lakin Bigilas, piyon olmaktan çıkmış, oyun tahtasını devirmeye çalışan bir ele dönüşmüştü. Ve şimdi, o el kırılmıştı. Yerdeki hıçkırıkları, yerini acı dolu inlemelere bıraktı. Maximinus, sonunda sessizliği bozdu. Sesi, kırılan bir buz tabakası gibi keskindi.
“Kalk ayağa, Bigilas,” dedi, ona bakmadan, gözleri hâlâ ateşteydi. “Bir Roma temsilcisi gibi davran. Yerde sürünen bir solucan gibi değil.”
Bigilas, kımıldamadı. Sadece iniltileri arttı.
Maximinus, maşayı yavaşça yere bıraktı ve ayağa kalktı. Gölgesi, kandilin ışığında devasa bir şekilde Bigilas’ın üzerine düştü. Yanına gidip cübbesinden yakaladı ve onu bir paçavra gibi yerden kaldırdı. Bigilas’ın ayakları yerden kesilmişti, yüzü korku ve şaşkınlıkla kasılmıştı.
“Sana ne dedi?” diye tısladı Maximinus. Sesi, artık sakin değildi. İçinde bastırılmış bir volkanın öfkesi vardı. “Edeko sana ne söyledi?”
Bigilas, kekeleyerek cevap vermeye çalıştı. “Hiç… hiçbir şey… Sadece… sarhoş olduğumu söyledi… Kralın sofrasına saygısızlık ettiğimi…”
Maximinus, onu daha sert sarstı. “Yalan söyleme! Gözlerinin içine baktım. O bakış, sarhoş bir adama atılan bir bakış değildi. O, ihanete uğramış bir kurdun, kendi tuzağına düşürdüğü bir çakala bakışıydı. Sana ne dediğini anlat!”
Bigilas’ın yüzünden yaşlar boşanıyordu. Korku, alkolün yarattığı uyuşukluğu delip geçmişti. “Yarını beklediğini söyledi,” diye fısıldadı nihayet. “Yarın, getirdiğim ‘hediyeyi’ Kral’a bizzat sunacağını söyledi. Altınlarla birlikte… benim de kellemle birlikte…”
İşte o an, komplonun tüm dehşeti çadırın içinde ete kemiğe büründü. Edeko, oyunu oynamıştı. Chrysaphius’un altınlarını kabul etmiş, lakin Attila’ya sadakati seçmişti. Ya da belki en başından beri niyeti buydu. Bigilas’ı bir yem olarak kullanıp, Roma sarayındaki bir komployu ortaya çıkararak Attila’nın gözündeki değerini artırmak. Bu, bir Hun savaşçısına yakışır, acımasız ve kurnazca bir plandı. Bigilas’ı, suikast için Attila’ya yaklaştıracak, sonra da tam o anda onu bir hain olarak ifşa edecekti. Böylece hem Roma’dan altınları alacak hem de kendi kralına olan sadakatini kanıtlayacaktı.
Maximinus, Bigilas’ı bıraktı. Tercüman, yeniden yere yığıldı. Maximinus, çadırın içinde volta atmaya başladı. Adımları, kapana kısılmış bir kaplanın adımları gibiydi. “Demek ki oyun bitti,” dedi kendi kendine. “Hadımın küçük oyunu, hepimizi ateşe atacak. Attila, yarın bir elçinin kendisine suikast düzenlemeye çalıştığını öğrendiğinde ne yapar sanıyorsun, Priscus? Aramızdaki ince barış ipinin kopacağını mı? Hayır. O ipi, bizim damarlarımızla yeniden düğümler. Lejyonlar sınıra ulaşamadan, Attila’nın orduları Trakya’yı çiğner, belki de Constantinopolis’in surlarına dayanır. Hepsi, bir hadımın hırsı ve bir ahmakın beceriksizliği yüzünden.”
Sözleri, bir yargıcın kararını okuması gibiydi. Soğuk ve geri dönülmez. O an anladım ki, biz artık diplomat değildik. Biz, idamını bekleyen mahkumlardık. Ve bizim idamımız, bir imparatorluğun savaşa girmesi için bir bahane olacaktı. Gözüm, yerde çaresizce ağlayan Bigilas’a takıldı. O, iki dünya arasında kalmış, iki efendiye hizmet etmeye çalışmış ve sonunda ikisi tarafından da yutulmuştu. Ne Roma’ya ne de Hunlara aitti artık. O, kendi ihanetinin boşluğunda asılı kalmıştı. Çadırın soğuk sessizliği, artık sadece bir sessizlik değil, yaklaşan sonumuzun uğultusuydu. Ve ben, bir tarihçi olarak, tarihin en kanlı sayfalarından birinin hemen eşiğinde duruyordum, elimde kalemimle, kendi ölüm fermanımı yazmak üzere.

Şafağın Gri Işığında Bir İtiraf

Roma Elçilerinin Çadırı, Ertesi Sabah
Gece, uyku ile kabus arasında gidip gelen parçalanmış anlardan ibaretti. Ne zaman gözlerimi kapatsam, Attila’nın yüzünü, Edeko’nun buz gibi bakışlarını, Bigilas’ın çaresiz hıçkırıklarını görüyordum. Şafak, bozkırın üzerine solgun, gri bir kefen gibi serildiğinde, sanki asırlardır uyumamış gibi yorgundum. Çadırın içindeki hava, bayatlamış şarap, korku ve umutsuzluk kokuyordu. Bigilas, yığıldığı köşede uyanmış, sessizce oturuyordu. Sarhoşluğun getirdiği geçici cesaret ya da umursamazlık gitmiş, yerine çıplak, katı bir dehşet oturmuştu. Yüzü, bir ölününki kadar solgundu ve gözleri, hiçbir şey görmeden boşluğa bakıyordu.
Maximinus, geceden beri gözünü kırpmamıştı. O, bir minderin üzerinde, sırtı dik, bir heykel gibi oturmuştu. Şafağın ilk ışıkları çadırın tepesindeki açıklıktan süzülüp yüzünü aydınlattığında, bir gecede on yıl yaşlandığını gördüm. Yüzündeki çizgiler, birer yarık gibi belirginleşmişti. Lakin gözlerindeki ateş sönmemişti; aksine, çaresizliğin getirdiği keskin bir kararlılıkla parlıyordu. O, batmakta olan bir geminin kaptanı olabilirdi, fakat gemiyle birlikte dibe batmadan önce, elindeki tüm imkanları kullanacaktı.
Ayağa kalktı ve su tulumundan ahşap bir kupaya su doldurdu. Kupayı, tek kelime etmeden Bigilas’ın önüne koydu. Bigilas, bir otomat gibi kupayı alıp titrek ellerle içti. Bu küçük jest, bir merhamet gösterisi değil, bir sonraki aşama için bir hazırlıktı. Maximinus, onun zihninin tamamen açılmasını istiyordu.
“Şimdi,” dedi Maximinus, Bigilas’ın karşısına oturarak. Sesi, geceki öfkesinden arınmış, yorgun lakin kararlı bir tondaydı. “Bana her şeyi anlatacaksın. En başından. Chrysaphius’un odasındaki ilk fısıltıdan, Edeko’nun son tehdidine kadar. Hiçbir detayı atlamadan. Hiçbir yalan olmadan. Çünkü şu anda, senin anlatacağın o detayların içinde, belki de bizim hayatlarımızı kurtaracak küçücük bir çatlak bulabiliriz. Veya en azından, Roma’nın onurunu lekeleyen bu ihanetin tam olarak ne olduğunu bilerek ölürüz.”
Bigilas, uzun bir süre sessiz kaldı. Gözleri kupanın içindeki suya kilitlenmişti. Sonra, kırık bir sesle konuşmaya başladı. İtirafları, bir sel gibi değil, bir yaradan sızan irin gibi yavaş ve acı verici bir şekilde dökülüyordu.
“Her şey, İmparator Theodosius’un Attila’ya ödenen yıllık vergiyi artırma kararından sonra başladı,” diye fısıldadı. “Baş hadım Chrysaphius, bu durumu İmparatorluğun onuruna bir hakaret olarak görüyordu. Altınların, düşmanı güçlendirmekten başka bir işe yaramadığını söylüyordu. Sorunu kökünden çözmek gerektiğini… Attila ortadan kalkarsa, Hun birliğinin dağılacağını, kabilelerin birbirine düşeceğini ve Roma’nın yeniden nefes alacağını düşünüyordu.”
Anlattığına göre, Chrysaphius onu gizlice yanına çağırmış. Bigilas, Hunlar arasında uzun süre yaşamış, onların dilini ve adetlerini bilen, güvenilir bir aracı olarak görülüyordu. Plan basitti, lakin bir o kadar da cüretkardı. Attila’nın en güvendiği komutanlardan birini, Edeko’yu, para ve güç vaadiyle satın alacaklardı. Edeko, bir elçilik heyeti kisvesi altında Constantinopolis’e gelecek, orada İmparator’la gizlice görüşecek ve suikastın detaylarını planlayacaktı.
“Edeko geldi,” diye devam etti Bigilas, sesi titreyerek. “Chrysaphius, onu İmparator’un huzuruna çıkardı. Theodosius, görüşmenin büyük bölümünde sessiz kaldı. Chrysaphius konuştu. Edeko’ya, Attila’yı öldürmesi karşılığında elli libre altın ve Hun topraklarında krallık vaat etti. Edeko, tek bir şartla kabul ettiğini söyledi: Planın son aşamasında, benim de kendisiyle birlikte Hun topraklarına dönmemi ve altını bizzat getirmemi istedi. Güvence olarak… beni istedi.”
Maximinus’un yüzündeki kaslar seğirdi. “Ve sen kabul ettin.” Bu bir soru değil, bir tespitti.
“Kabul etmek zorundaydım!” diye inledi Bigilas. “Chrysaphius, bunun İmparator’un emri olduğunu söyledi. Karşı çıkamazdım. O, saraydaki en güçlü adam. Bana da büyük bir servet ve mevki vaat etti. Bir an için… bir an için bunun doğru bir şey olduğuna inandım. Roma’yı bu utançtan kurtaracağımıza…”
Sözleri, kendi kendini ikna etmeye çalışan bir adamın zayıf çırpınışlarıydı. Asıl sebep, hırs ve korkuydu. Chrysaphius’un gücünden korkmuş, vaat ettiği zenginliğe kanmıştı.
“Ziyafet gecesi,” diye devam etti, sesi neredeyse duyulmuyordu. “Edeko, Attila’nın şerefine kadeh kaldırdığımızda, bana gizlice bir işaret yaptı. Bu, planın işleyeceği anlamına geliyordu. Lakin sonra, Attila beni sorguladığında, Edeko’nun yüzündeki ifadeyi gördüm. O anda anladım. O, bana yardım etmeyecekti. Beni yem olarak kullanıyordu. Ziyafetin sonunda yanıma geldiğinde… bana ‘Hainlerin altını, sadık hizmetkarlar için en güzel hediyedir. Yarın Kral, senin sadakatinin bedelini benim sadakatimin ödülüyle birlikte alacak’ dedi. Beni, Chrysaphius’un gönderdiği altınlarla birlikte Attila’ya teslim edecek. Bir hain olarak.”
İtiraf bittiğinde, çadırın içinde yine o ağır sessizlik oluştu. Artık her şey açıktı. Biz, bir diplomatik heyet değil, bir suikast komplosunun kurbanlık koyunlarıydık. Ben, bu hikayenin masum tanığı, Maximinus onurlu ama çaresiz lideri, Bigilas ise kendi tuzağını hazırlayan zavallı mimarıydı. Maximinus, ayağa kalktı. Yüzünde artık ne öfke ne de korku vardı. Sadece soğuk, metalik bir kararlılık.
“Priscus,” dedi bana dönerek. “Defterini ve kalemini al. Her şeyi yaz. Bigilas’ın itirafını, Chrysaphius’un adını, Edeko’nun ihanetini. Her detayı. Eğer buradan sağ çıkamazsak, belki bu notlar bir gün birilerinin eline geçer ve gerçekler ortaya çıkar. Roma, kendi onurunu kimin ayaklar altına aldığını öğrenir.”
Sonra Bigilas’a döndü. “Sana gelince… Şu andan itibaren bir ölüsün. Çadırdan dışarı tek bir adım atmayacaksın. Konuşmayacaksın. Nefes alıp veren bir ceset olacaksın. Belki, sadece belki, senin bu sefil varlığın, pazarlık masasında son bir koz olarak işimize yarayabilir.”
Maximinus’un sözleri, bir umut ışığı değil, karanlığın içindeki en karanlık stratejinin ilanıydı. Bigilas’ı feda etmek… Belki de tek çıkış yolumuz buydu. O an, Roma diplomasisinin acımasız yüzünü gördüm. Devletin bekası için, tek bir adamın, suçlu dahi olsa, feda edilmesi meşruydu. Ve Maximinus, bu acımasız kararı vermekten çekinmeyecekti. Benim görevim ise, bu trajediyi kayda geçirmekti. Kalemimi elime aldığımda, parmaklarımın titrediğini hissettim. Yazdığım her kelime, bir mezar taşına kazınan bir isim gibiydi.

İki Başlı Yılan

Onegesius’un Çadırı, Öğleden Sonra
Maximinus, kararını verdikten sonra vakit kaybetmedi. Çadırdan dışarı çıktı ve kısa bir süre sonra bir Hun muhafızla geri döndü. Muhafıza, Kral Attila’nın baş danışmanı Onegesius ile acil ve özel bir görüşme talep ettiğini iletti. Bu, son derece riskli bir hamleydi. Böyle bir talep, normal şartlarda dahi şüphe çekebilirdi; mevcut durumda ise, ateşe benzin dökmek gibiydi. Lakin Maximinus’un başka seçeneği kalmamıştı. Pasif bir şekilde Edeko’nun hamlesini beklemek, kesin bir idama gitmek demekti. O, kendi sonunu kendisi yazmayı tercih ediyordu.
Bir saat kadar sonra, muhafız geri gelip Onegesius’un bizi beklediğini söyledi. Maximinus, bana dönerek, “Benimle geliyorsun, Priscus. Sen, İmparatorluk elçiliğinin resmi tarihçisisin. Bu görüşmenin de tanığı ve kayıtçısı olacaksın,” dedi. Ardından, çadırın köşesinde bir hayalet gibi oturan Bigilas’a son bir bakış attı. “Sen burada kalıyorsun. Unutma, sen artık yoksun.”
Onegesius’un çadırı, Attila’nın ordugahının merkezinde, Kral’ın kendi çadırına yakın bir konumdaydı. Dışarıdan diğerlerinden farksız görünse de, içeri girdiğimizde farkı hemen anladık. Burası, bir savaşçının değil, bir yöneticinin mekanıydı. Ortadaki ateşin yanı sıra, içeride parşömen tomarları, mürekkepler, haritalar ve hatta birkaç Yunanca ve Latince kitapla dolu küçük bir sandık vardı. Hava, deriden çok, eski kağıt ve balmumu kokuyordu. Onegesius, alçak bir masanın başında oturmuş, bir parşömen üzerine bir şeyler yazıyordu. Bizi gördüğünde, yazmayı bırakıp ayağa kalktı. Üzerinde, diğer Hunların aksine, kaliteli kumaştan yapılmış, Roma tarzına yakın bir tunik vardı. Yüzü, zeki ve sorgulayıcı bir ifadeyle bizi süzüyordu.
“Elçi Maximinus,” dedi akıcı bir Latinceyle. “Bu acil görüşme talebinizin sebebi nedir? Umarım Kral’ı rahatsız edecek yeni bir sorun yoktur.” Sesi nazikti, lakin kelimelerinin altında bir çelik sertliği hissediliyordu.
Maximinus, doğrudan konuya girdi, lakin bir diplomatın ustalığıyla, yılan gibi kıvrılarak. “Saygıdeğer Onegesius, rahatsızlık verdiğim için bağışlayın. Lakin durum, Roma ile Hunlar arasındaki barışı tehdit eden bir ciddiyet arz ediyor. Kral Attila’nın bilgeliğine ve sizin sağduyunuza sığınmaktan başka çaremiz kalmadı.”
Onegesius, kaşlarını kaldırdı. “Dinliyorum.”
Maximinus, derin bir nefes aldı. İşte o an, o diplomatik satranç oyununun en kritik hamlesini yapıyordu. “Elçilik heyetimizde bulunan tercümanımız Bigilas,” diye başladı. “Maalesef, bizim yetkimiz ve bilgimiz dışında hareket etmektedir. Constantinopolis’ten ayrıldığımızdan beri, onun davranışlarında bir tutarsızlık, bir başıbozukluk gözlemliyoruz. Kendisine verilen talimatların dışına çıktığını, heyetimizin resmi misyonuyla bağdaşmayan, özel ve gizli görüşmeler yaptığını düşünüyoruz.”
Bu, dâhiyane bir başlangıçtı. Maximinus, komployu ifşa etmiyordu; bunun yerine, kendi adamını şikayet ediyordu. Kendini ve temsil ettiği resmi İmparatorluk politikasını, Bigilas’ın “kontrolsüz” eylemlerinden ayırıyordu.
Onegesius, yüzünde hiçbir ifade değişikliği olmadan dinledi. “Ne gibi görüşmeler?”
“İşte sorun da tam olarak burada başlıyor,” diye devam etti Maximinus. “Bigilas, kiminle ne konuştuğu konusunda bize karşı dürüst davranmıyor. Lakin onun, İmparatorumuz Theodosius’un iradesini değil de, saraydaki başka bir gücün, belki de kendi kişisel çıkarlarını temsil eden bir hizbin etkisinde kaldığından kuvvetle şüpheleniyoruz. Bu hizbin, Kral Attila ile İmparatorumuz arasındaki barışı bozmak için tehlikeli vaatlerde bulunduğunu, yerine getiremeyeceği sözler verdiğini düşünüyoruz.”
“İki başlı yılan” metaforu zihnimde canlandı. Maximinus, yılanın bir başını, Chrysaphius’u, doğrudan ismini vermeden işaret ediyordu.
Onegesius, masasına geri oturdu. Parmaklarıyla masanın üzerinde ritim tutmaya başladı. “İlginç,” dedi. “Bu ‘hizip’ hakkında daha fazla bilginiz var mı? Ve bu ‘tehlikeli vaatler’ tam olarak nedir?”
“Maalesef,” dedi Maximinus, çaresiz bir tavır takınarak. “Bigilas, bize karşı kapalı bir kutu. Lakin dün geceki ziyafetteki davranışları, özellikle Kral’ın sadık komutanı Edeko ile olan tuhaf etkileşimi, endişelerimizi son noktasına taşıdı. Sanki aralarında, bizim bilmediğimiz, karanlık bir anlaşma var gibiydi. Bu durumun, Kral Attila’nın onuruna ve Edeko gibi sadık bir komutanın şerefine leke sürmesinden korkuyoruz. Biz, Roma İmparatoru’nun resmi temsilcileri olarak, Bigilas’ın yetkimiz dışındaki eylemlerinden sorumlu tutulamayız. Bu sebeple, durumu size arz etmeyi bir görev bildik. Bigilas, artık bizim heyetimizin güvenilir bir üyesi değildir. Onun yapacağı veya söylediği hiçbir şey, Roma İmparatorluğu’nun resmi görüşünü yansıtmaz.”
Maximinus, son cümlesiyle, Bigilas’ı resmen feda etmişti. Onu, kurtların önüne atmıştı. Şimdi top, Onegesius’taydı. O, bir Romalı olarak, saray entrikalarının nasıl işlediğini, bir hadımın gücünün nelere kadir olabileceğini herkesten iyi bilirdi. Maximinus’un ima yoluyla anlattığı her şeyi anladığından emindim. Doğrudan “suikast” kelimesi geçmemişti, lakin “barışı bozacak tehlikeli vaatler” ve “Edeko ile karanlık anlaşma” ifadeleri, yeterince açıktı.
Onegesius, uzun bir sessizlikten sonra başını kaldırdı. Gözleri, bir an benimle, sonra Maximinus ile buluştu. “Anlıyorum,” dedi sadece. “Durumun ciddiyetini takdir ediyorum. Kral’a danışmanlık yapan biri olarak, barışı tehlikeye atacak hiçbir eyleme göz yumamayız. Elçi Maximinus, dürüstlüğünüz ve durumu doğrudan bize getirmeniz, sizin ve İmparatorunuzun barış niyetinin samimi bir göstergesidir. Konuyu Kral Attila’ya en uygun şekilde arz edeceğim. Şimdilik çadırınıza dönün ve bir sonraki emre kadar bekleyin. Ve evet, tavsiyenize uyacağız. Tercüman Bigilas, artık bu görüşmelerde bir muhatap olarak kabul edilmeyecektir.”
Bu sözler, bir idam fermanının ertelenmesi gibiydi. Onegesius, topu bizden almıştı. Komployu, kendi yöntemleriyle ve kendi zamanlamasıyla Attila’ya sunacaktı. Belki de Edeko’dan önce davranarak, durumu kendi kontrolü altına alacaktı. Çadırdan ayrılırken, sırtımdan tonlarca yük kalkmış gibi hissettim. Lakin bu bir kurtuluş değildi. Sadece bir ertelemeydi. Maximinus, cesur bir kumar oynamış ve şimdilik kazanmış gibi görünüyordu. Lakin oyun henüz bitmemişti. Tanrı’nın Kırbacı, bu iki başlı yılanın hangi başını koparmaya karar verecekti? Constantinopolis’teki mi, yoksa yanı başındaki mi? Yoksa ikisini birden mi? Bu soruların cevabını, sadece Attila biliyordu. Ve biz, onun kararını bekleyen çaresiz mahkumlardan başka bir şey değildik.


Bölüm 6 – Kralın Kararı

Araf’ta Bekleyiş

Roma Elçilerinin Çadırı, Kararı Beklerken
Onegesius’un çadırından ayrıldıktan sonraki zaman, katıksız bir araftı. Ne cehennemin kesin ateşindeydik ne de cennetin o uzak umuduna sahiptik. İki dünya arasında, görünmez bir ipin üzerinde, Attila’nın vereceği kararın rüzgarını bekliyorduk. Çadırımıza döndüğümüzde, içerideki atmosfer daha da ağırlaşmıştı. Bigilas, onu bıraktığımız köşede, bir paçavra yığını gibi duruyordu. Artık ağlamıyordu. Gözyaşları kurumuş, yerini taşlaşmış bir dehşete bırakmıştı. O, yaşayan bir ölüydü; ruhu çoktan bedenini terk etmiş, geriye sadece ihanetinin ve korkusunun boş kabuğu kalmıştı. Bizim için o, artık bir yoldaş veya bir tercüman değil, pazarlık masasına sürdüğümüz ve kaderini bilmediğimiz bir kurbandı.
Maximinus, çadırın ortasında, ateşin karşısında oturuyordu. Duruşu, demirden dövülmüş bir heykelin metanetini taşıyordu, lakin gözlerinin altındaki koyu halkalar ve şakaklarındaki belli belirsiz seğirme, içindeki fırtınanın kanıtıydı. O, hayatının en büyük kumarını oynamıştı. Bütün fişlerini, Onegesius’un zekasına ve Attila’nın öngörülemez adaletine yatırmıştı. Rakibinin hamlesini beklemenin getirdiği o korkunç belirsizlik, en kanlı savaş meydanından daha yıpratıcıydı. Bir kılıç darbesiyle ölmek anlıktı; lakin bu yavaş, sinirleri kemiren bekleyiş, ruhu damla damla eriten bir işkenceydi. Onunla göz göze gelmekten çekiniyordum. O anlarda, bir komutanın değil, kaderiyle tek başına yüzleşen bir adamın yalnızlığını görüyordum.
Ben, Priscus, bu sessizlik tiyatrosunun üçüncü oyuncusuydum. Görevim, şahit olmaktı. Not defterim kucağımda açıktı, lakin kalemim hareketsizdi. Ne yazabilirdim ki? “Bekliyoruz” kelimesi, bu varoluşsal ağırlığı tarif etmeye yetmezdi. Dışarıdan, ordugahın gündelik hayatının sesleri geliyordu. Atların kişnemesi, demircilerin çekiç sesleri, talim yapan savaşçıların naraları, çocukların kahkahaları… Hayat, bizim çadırımızın hemen dışında, tüm canlılığıyla akıp gidiyordu. O sesler, bizim durumumuzun anormalliğini, tecrit edilmişliğimizi daha da keskin bir şekilde yüzümüze vuruyordu. Biz, o büyük, yaşayan organizmanın içine düşmüş, sindirilmeyi bekleyen yabancı bir maddeydik.
Zihnim, Maximinus’un planının olası sonuçlarını tekrar tekrar evirip çeviriyordu. Ya Onegesius bize inanmazsa? Ya Attila, Maximinus’un bu hamlesini, suçu bir astının üzerine atarak kurtulmaya çalışan kurnaz bir Romalı oyunu olarak görürse? O zaman sonumuz daha da feci olurdu. Sadece komplocu değil, aynı zamanda korkak ve yalancı damgası yerdik. Ya da Edeko, Onegesius’tan önce davranıp Attila’ya gider ve hikayeyi kendi istediği gibi anlatırsa? O zaman Maximinus’un dürüstlük gösterisi, bir haini korumaya yönelik son bir çaba gibi görünebilirdi. Olasılıklar, bir zehir gibi zihnimi sarıyor, her biri diğerinden daha korkunç bir sona kapı aralıyordu.
Zaman, anlamını yitirmişti. Dakikalar saatlere, saatler bir ömre dönüşüyordu. Çadırımıza getirilen yemeğe kimse dokunmadı. Konuşmuyorduk. Üçümüz de kendi sessizliğimizin, kendi korkularımızın esiriydik. Bu, kelimelerin bittiği yerdi. Artık diplomasi yoktu, retorik yoktu, ikna çabası yoktu. Sadece çıplak kaderimiz vardı ve o kader, şu anda bizden birkaç yüz adım ötedeki bir çadırda, bir adamın dudaklarının arasında şekilleniyordu.
Günün hangi saati olduğunu bilmiyorum. Belki öğleden sonraydı, belki ikindiye yaklaşıyordu. Keçe kapımız aralandı ve içeriye silahlı iki Hun savaşçısı girdi. Arkalarında, dünkü görüşmemizden tanıdığım bir başka komutan duruyordu. Yüzü ifadesizdi. Tek kelime etmeden, önce Maximinus’a, sonra bana, en son da köşedeki Bigilas’a baktı. Ardından, başıyla dışarıyı işaret etti.
İşte o andı. Bekleyiş bitmişti. Hüküm verilecekti.
Ayağa kalktık. Maximinus, cübbesini düzeltti. Yüzü, mermer kadar solgun, lakin ifadesi bir o kadar kararlıydı. Sanki ölüme değil, bir senato toplantısına gidiyor gibiydi. Ben, defterimi cübbemin içine sıkıca yerleştirdim. Bu, benim tek zırhımdı. Savaşçılardan biri Bigilas’ın koluna girdi ve onu ayağa kaldırdı. Bigilas, hiçbir direniş göstermedi. İradesi tamamen kırılmış, ipin ucundaki bir kuklaya dönmüştü. Çadırdan dışarı, belirsizliğin son bulacağı o son yürüyüş için çıktık. Güneş, gökyüzünde parlaktı, lakin benim için dünya kararmıştı.

Hüküm Meclisi

Attila’nın Büyük Salonu, Karar Günü
Yürüyüşümüz, bir cenaze alayının sessizliğinde geçti. Etrafımızdaki ordugahın sakinleri, işlerini bırakmış, bizim geçişimizi izliyorlardı. Yüzlerinde merak, küçümseme ve soğuk bir kayıtsızlık vardı. Onlar için biz, efendilerinin huzuruna çıkarılan, kaderleri çoktan çizilmiş yabancılardık. Haber, ordugahta bir rüzgar gibi yayılmış olmalıydı. Romalı elçilerin bir ihanet içinde olduğu fısıltısı, her çadırın gölgesinde yankılanıyordu. Artık bize bakan gözlerde, ilk geldiğimizdeki o ilkel merak yoktu; şimdi, bir avın son anlarını izleyen yırtıcıların bakışı vardı.
Bizi, ziyafetin verildiği o büyük, kütük salona getirdiler. Lakin içerideki atmosfer, o gecekinden tamamen farklıydı. Uzun ziyafet masaları kaldırılmıştı. Salon boşaltılmış, ortadaki ateşlerin etrafında, yarım daire şeklinde sadece Hunların en önemli komutanları ve müttefik krallar oturuyordu. Bu bir şölen değil, bir savaş meclisiydi. Bir mahkemeydi. Her yüz, taş gibi sertti. Her bakış, bir sorgulamaydı. Salondaki sessizlik, yüzlerce savaşçının varlığıyla daha da yoğunlaşmış, elle tutulur bir hal almıştı.
Baş köşede, basit ahşap koltuğunda Attila oturuyordu. Yanında, sağında Onegesius, solunda ise yüzünde muzaffer bir ifadeyle Edeko vardı. Edeko’nun gözleri, salona getirildiğimiz an Bigilas’a kilitlendi. O bakışta, avını köşeye sıkıştırmış bir avcının vahşi tatmini vardı.
Bizi, meclisin tam ortasına, Attila’nın oturduğu yerin karşısına getirdiler. Arkamızda silahlı muhafızlar yerlerini aldı. Artık kaçacak hiçbir yerimiz yoktu. Maximinus, başı dik bir şekilde Attila’ya bakıyordu. Ben, onun bir adım gerisinde, gözlerimi yerden ayırmamaya çalışıyordum. Bigilas ise yanımızda, muhafızın kolunda bir ceset gibi duruyordu.
Attila, bir süre hepimizi süzdü. O sessizliğiyle, gerilimi en üst noktaya tırmandırdı. Sonunda, yanındaki Onegesius’a bir işaret verdi. Onegesius, ayağa kalktı. Sesi, salondaki ölümcül sessizliği bozdu.
“Roma elçileri,” diye başladı. “Kral Attila, yüce Hunların ve tâbi milletlerin kralı, sizi dinlemek için bu meclisi topladı. Elçi Maximinus, dün bana gelip, heyetinizdeki tercümanın, Roma İmparatoru’nun iradesi dışında, barışı tehlikeye sokacak gizli işler çevirdiğini bildirdin. Kral, bu dürüstlüğünü takdir ediyor. Lakin şimdi, meselenin diğer tarafını dinlemek istiyor. Komutan Edeko, öne çık.”
Edeko, kendinden emin adımlarla bir adım öne çıktı. Attila’ya derin bir saygıyla başını eğdi, sonra bize döndü. Bakışları, zehirli bir hançer gibiydi.
“Yüce Kralım,” dedi gür bir sesle. “Bu Romalıların anlattığı, gerçeğin sadece bir gölgesidir. Onlar, yılanın derisini değiştirip kaçmaya çalışıyorlar. Gerçek şu ki, bu adam, Bigilas, Constantinopolis’teki efendisi, hadım Chrysaphius’un emriyle bana geldi. Bana, senin şanlı hayatına karşılık, elli libre altın teklif etti.”
Bu sözler, salonda bir uğultuya sebep oldu. Komutanların yüzündeki ifadeler sertleşti, elleri kılıçlarının kabzalarına gitti. Edeko, elini kaldırarak onları susturdu.
“Ben, senin sadık bir hizmetkarınım, Kralım. Onların bu alçakça teklifini kabul etmiş gibi göründüm. Bu oyunu oynamamın tek sebebi, bu ihanetin kökünün ne kadar derinde olduğunu görmek ve bu yılanların başını senin adaletine sunmaktı. Yanlarındaki bu tercüman, o kanlı altını bana getirmek için görevlendirilmişti. Planları, ziyafet sırasında veya sonrasında, uygun bir anda sana yaklaşarak bu alçakça eylemi gerçekleştirmekti. İşte, o hadımın gönderdiği altın!”
Edeko’nun işaretiyle, iki savaşçı, içi altın dolu bir sandığı getirip Attila’nın önüne döktü. Altın sikkeler, ateşin ışığında parlayarak yerdeki postların üzerine dağıldı. Bu, ihanetin somut, parıldayan kanıtıydı.
Şimdi tüm gözler bize, daha doğrusu Bigilas’a dönmüştü. Attila, Edeko’ya veya altınlara değil, doğrudan Bigilas’a bakıyordu. O an, Attila’nın gözlerinde ilk defa saf, soğuk bir öfke gördüm. Bu, bağırıp çağıran bir öfke değildi. Bu, bir fırtına öncesi gökyüzünün kararması gibi, sessiz ve yok edici bir öfkeydi.
“Tercüman,” dedi Attila. Sesi, alçak lakin tüm salonu dolduran bir tınıya sahipti. “Edeko’nun anlattıkları doğru mu?”
Bigilas, cevap vermedi. Sadece titriyordu.
“CEVAP VER!” diye kükredi Attila. Bu kükreme, salonun kütük duvarlarını titretti. Bigilas, dizlerinin üzerine çöktü. Başını yere vura vura ağlamaya başladı.
“Doğru… doğru…” diye inledi. “Beni zorladılar… Chrysaphius… İmparator’un emri olduğunu söyledi… Ben istemedim… Yalvarırım, bağışlayın…”
İtiraf, bir zehir gibi salona yayılmıştı. Artık hiçbir şüpheye yer kalmamıştı. Biz, bir suikast komplosunun parçasıydık. Maximinus’un diplomatik manevrası, Edeko’nun somut kanıtları ve Bigilas’ın acınası itirafı karşısında çökmüştü. Artık söylenecek hiçbir söz kalmamıştı. Sadece, Kral’ın vereceği karar vardı. Attila, yavaşça ayağa kalktı. O ayağa kalkınca, meclisteki herkes, sanki görünmez bir güç tarafından bastırılmış gibi daha da sessizleşti. Attila, yerdeki Bigilas’a, önündeki altınlara ve ayakta duran bize baktı. Kararını verecekti. Ve o karar, sadece bizim hayatlarımızı değil, iki imparatorluğun geleceğini de belirleyecekti.

Altın ve Aşağılanma

Attila’nın Büyük Salonu, Hükmün Açıklanması
Attila, meclisin ortasında, ateşin alevlerinin aydınlattığı bir heykel gibi duruyordu. Bakışları, yerde yatan Bigilas’tan, altın yığınından geçerek Maximinus’un yüzünde durdu. O an, zamanın donduğunu hissettim. Bütün bir imparatorluğun kaderi, o vahşi ve bilge gözlerdeki parıltıda saklıydı. Salondaki her Hun komutanı, onun ağzından çıkacak “ölüm” emrini bekliyordu. Bu, onların dünyasında ihanetin doğal ve tek karşılığıydı. Lakin Attila, sıradan bir barbar şefi değildi. Onun zekası, bir kılıçtan daha keskindi ve intikamı, basit bir katliamdan daha yaratıcı olacaktı.
Uzun, gergin bir sessizliğin ardından konuştu. Sesi, sakin lakin her kelimesi birer tokmak gibiydi.
“Romalılar,” dedi. “Kurnaz bir halksınız. Kelimelerle oynamayı, ihaneti onur gibi göstermeyi iyi bilirsiniz. Bir elinizle barış elini uzatırken, diğer elinizle hançer tutarsınız.”
Bakışları Maximinus’a döndü. “Sen, Maximinus, kendi yılanını ifşa ederek akıllıca davrandın. Kendi adamını feda ederek, temsil ettiğin İmparatoru bu alçaklıktan temize çıkarmaya çalıştın. Bir kurdun, kendi sürüsünü korumak için zayıf olanı feda etmesi gibi. Bu, bizim anladığımız bir dildir. Bu yüzden, senin canın bağışlanmıştır.”
Salonda bir şaşkınlık mırıltısı yayıldı. Komutanlar, bu karara inanamıyor gibiydi. Maximinus, yüzündeki tek bir kası oynatmadan kararı dinledi.
“Senin de canın bağışlanmıştır, tarihçi,” dedi Attila, gözleri bir anlığına bana dönerek. “Senin görevin yazmak. Öyleyse git ve olanları yaz. Git ve İmparatoruna, Attila’nın adaletinin nasıl tecelli ettiğini anlat. Onun, dostluğa nasıl karşılık verdiğini ve ihaneti nasıl cezalandırdığını yaz ki, gelecek nesiller de okusun.”
Bu sözler, bir lütuftan çok, bir görevlendirmeydi. Beni, kendi aşağılanmalarının canlı bir tanığı ve habercisi yapıyordu.
Sonra, yerde yatan Bigilas’a döndü. Attila’nın yüzündeki ifade, küçümseme ve tiksintinin bir karışımıydı. “Sana gelince, iki efendili hain… Senin için basit bir ölüm, bir kurtuluş olur. Sen, yaşamayı hak etmiyorsun, lakin ölümün onuruna da layık değilsin. Sen, artık bir Romalı değilsin. Artık bir insan dahi değilsin. Sen, bir malsın.”
İki muhafıza işaret etti. Muhafızlar, Bigilas’ı yerden kaldırıp üzerindeki Roma cübbesini ve tüniklerini yırttılar. Onu, meclisin ortasında çırılçıplak bıraktılar. Bigilas, utanç ve korkuyla titriyordu.
“Bu adam,” diye devam etti Attila, sesi tüm salonda yankılanarak. “Ve bu altın, sadık hizmetkarım Edeko’nundur. Altın, onun sadakatinin ödülü; bu yaratık ise onun kölesidir. Edeko, onunla istediğini yapabilir.”
Edeko, yüzünde zalim bir gülümsemeyle öne çıktı. Bigilas’ın önünde durup yüzüne tükürdü. Bu, nihai aşağılanmaydı. Bir zamanlar kendisiyle aynı masada oturan, bir komployu birlikte planladığı adam, şimdi onun malı olmuştu.
Attila’nın adaleti, burada bitmemişti. Bu, sadece kişisel bir cezalandırmaydı. Asıl darbe, Roma’ya inecekti.
Attila, önündeki altın yığınını ayağıyla işaret etti. “Bu elli libre altın,” dedi. “Hadım Chrysaphius’un benim hayatım için biçtiği değer. Demek ki benim hayatımın değeri bu kadar. Öyleyse, İmparatorunuzun hadımının hayatının değeri ne kadardır? Bu, benim sorum.”
Onegesius’a döndü. “Yazıcı,” dedi. “İmparator Theodosius’a bir mektup yaz. Diyeceksin ki: Kral Attila, senin elçilerini bağışladı. Lakin barışın bir bedeli var. Theodosius, ya bana derhal hadımı Chrysaphius’un başını gönderecek, ya da onun hayatına karşılık, bu elli libre altının yüz katını, beş bin libre altını ödeyecek. Bu, bir pazarlık değil, bir emirdir. Ayrıca, daha önce anlaştığımız yıllık yedi yüz libre altınlık haraç, bugünden itibaren iki katına, bin dört yüz libre altına çıkarılmıştır. Bu, sizin ihanetinizin bedelidir. Romalı kaçakların hepsi derhal iade edilecek ve Tuna boyundaki pazar, bir ay içinde kurulacaktır. Şayet bu şartlardan herhangi biri yerine getirilmezse, barış biter. Ve o zaman, benim adaletim Constantinopolis’in kapılarına kadar gelir.”
Karar verilmişti. Hüküm kesilmişti. Bu, bir askeri zaferden daha büyük bir zaferdi. Attila, Roma’yı tek bir kılıç darbesi indirmeden dize getirmişti. Onların komplosunu, kendi silahına çevirmiş, bir suikast girişimini, Roma’nın hazinesini boşaltacak ve onurunu ayaklar altına alacak bir diplomatik felakete dönüştürmüştü.
Bizi, salondan dışarı çıkardılar. Arkamızda, Edeko’nun, yeni kölesi Bigilas’ı yerlerde sürüklediğini ve Hun komutanlarının kahkahalarını bıraktık. Maximinus ve ben, tek kelime etmeden çadırımıza doğru yürüdük. Hayattaydık. Lakin bu, bir kurtuluşun getirdiği sevinç değildi. Bu, taşıyamayacağımız kadar ağır bir yükle, bir utanç ve yenilgi mesajıyla evimize gönderilen iki habercinin sessizliğiydi. Attila, canımızı bağışlamıştı, lakin onurumuzu almıştı. Ve biz, bu onursuzluğu, bir zafer nişanı gibi İmparatorumuza götürmek zorundaydık. Kralın kararı, bizim için bir yaşam şansı, lakin Roma için bir ölüm fermanıydı.


Bölüm 7 – Dönüş Yolu

Utancın Ağırlığı

Attila’nın Ordugahı, Ertesi Sabah
Şafak, Attila’nın ordugahının üzerine yeni bir günün vaadinden çok, bir önceki günün bitmemiş yargısının devamı gibi çöktü. Bize tahsis edilen çadırdan dışarı çıktığımızda, hava temiz ve keskindi, lakin ciğerlerimize çektiğimiz, utancın metalik tadıyla kirlenmiş bir havaydı. Artık misafir değildik, onurlu elçiler değildik. Biz, hayatları bağışlanmış, lakin ruhları esir alınmış iki adamdık. Hayatta kalmıştık, evet. Fakat zafer, Attila’nındı. O, bizi öldürmeyerek, canımızı almaktan çok daha fazlasını yapmıştı; bizi, kendi yenilgimizin yaşayan anıtları haline getirmişti. Constantinopolis’e, İmparator Theodosius’a götüreceğimiz mesaj, sadece kelimelerden ve taleplerden ibaret değildi. Bizim varlığımız, duruşumuz, nefes alıp verişimiz, o mesajın ta kendisiydi.
Kervanımız, ordugahın kenarında, ayrılış için hazırlanıyordu. Katırlar, sırtlarına vurulan eyer ve boş erzak torbalarıyla huzursuzca tepiniyordu. Giderken getirdiğimiz altın dolu sandıklar yoktu. O sandıklar, Edeko’nun çadırında, onun sadakatinin ve bizim alçaklığımızın bir ödülü olarak duruyordu. Artık yanımızda, Attila’nın hakaret ve talepleriyle doldurulmuş görünmez bir yük taşıyorduk. O yük, dünyadaki bütün altınlardan daha ağırdı. Bize eşlik etmek üzere, yine bir grup Hun savaşçısı görevlendirilmişti. Lakin yolculuğun gelişindeki muhafızlardan farklıydılar. Gelişteki grubun tavrında, yabancılara karşı bir merak ve üstünlük hissi vardı. Şimdikilerin bakışlarında ise salt, soğuk bir küçümseme okunuyordu. Onlar, bize Tuna’ya kadar eşlik edecek olan gardiyanlarımızdı. Görevleri, bizim güvenliğimizi sağlamak değil, bizim kaçmadığımızdan emin olmaktı.
Maximinus, hazırlıkları sessizce denetliyordu. Yüzü, bir maske gibi ifadesizdi. Lakin gözleri, uykusuz bir gecenin ve ruhsal bir çöküşün tüm izlerini taşıyordu. Attila’nın kararı, onun omuzlarına bir imparatorluğun ağırlığını yüklemişti. Chrysaphius’un başı ya da beş bin libre altın… Bu, bir seçenek değil, imkansız bir ikilemdi. Theodosius, en güçlü hadımını bir barbara teslim eder miydi? Bu, İmparator’un kendi otoritesini sarayın gözünde yok etmesi demekti. Peki, hazinede beş bin libre altın var mıydı? Belki. Lakin bu, Roma’nın diz çöküşünü, kendi parasını ödeyerek tescillemesi anlamına gelirdi. Ve iki katına çıkarılan yıllık haraç… O, Roma’nın sırtına saplanmış ve her yıl daha da içeri itilecek bir hançerdi. Maximinus, bütün bunları düşünüyordu. Zihninde, Constantinopolis’e vardığında İmparator’a sunacağı raporu, senatodaki tartışmaları, ordunun durumunu, her şeyi bininci kez tartıyordu. O, artık bir diplomat değil, bir felaket habercisiydi.
Ayrılmadan önce, son bir kez ordugaha baktım. O hareketli, kaotik görünen, lakin kendi içinde kusursuz bir düzenle işleyen şehir, bir arı kovanı gibi uğulduyordu. Gözlerim, istemsizce Edeko’nun çadırının olduğu yöne kaydı. Ve o anda onu gördüm. Bigilas’ı. Artık üzerinde Roma cübbesi yoktu. Çıplak sırtına geçirilmiş, kölelere giydirilen kaba, kirli bir deri parçasıyla, Edeko’nun atının yularını tutuyordu. Başı öne eğikti, saçları darmadağınıktı. Bir zamanlar dilleriyle iki dünya arasında köprü kuran o adam, şimdi dilsiz bir hayvandan farksızdı. Edeko, çadırından çıkıp onu gördü. Yanına gidip yüzüne bakmadan, ayağıyla onu dürttü, bir işareti gösterdi. Bigilas, bir an duraksadı, sonra koşarak bir su tulumunu alıp efendisinin eyerine bağladı. O an, ihanetin ve yenilginin ne demek olduğunu tüm çıplaklığıyla gördüm. Bigilas, sadece özgürlüğünü değil, kimliğini, geçmişini, insanlığını kaybetmişti. O, Chrysaphius’un hırsının ve kendi korkaklığının bedelini, hayal edilebilecek en ağır şekilde ödüyordu. O görüntü, zihnime bir dağlama yarası gibi kazındı. Bu, Attila’nın adaletinin son perdesiydi. Unutulmasın diye sergilenen bir ibret vesikası.
Atıma bindim. Maximinus, tek kelime etmeden kervanın başına geçti. Hun muhafızların lideri, bize küçümseyen bir bakış atıp atını sürdü. Ordugahtan yavaşça ayrılırken, kimse bize bakmıyordu. Biz, artık görülmeye değecek bir şey değildik. Biz, bitmiş bir hikayenin istenmeyen karakterleriydik. Attila’nın krallığından, bozkırın sonsuz sessizliğine doğru, utancımızın ağır yüküyle yola çıktık. Rüzgar, yüzümüze çarpıyor, sanki üzerimizdeki yenilginin kokusunu silmeye çalışıyordu. Lakin o koku, tenimize değil, ruhumuza sinmişti. Ve biliyordum ki, Tuna’nın suları dahi o kokuyu temizlemeye yetmeyecekti.

Bozkırın Vicdanı

Tuna’ya Dönüş Yolu, İlk Haftalar
Dönüş yolculuğu, geliş yolculuğunun bir hayaleti gibiydi. Aynı yollardan, aynı manzaralardan geçiyorduk, lakin artık hiçbir şey aynı değildi. Giderken, bozkırın sonsuzluğu içimde bir merak ve macera hissi uyandırmıştı. Şimdi ise o sonsuzluk, kendi ruhsal boşluğumun, umutsuzluğumun bir yansıması gibiydi. Uçsuz bucaksız gökyüzü, bir özgürlük değil, bir hapishane kubbesi gibi üzerime kapanıyordu. Rüzgarın otlar arasındaki uğultusu, artık doğanın bir şarkısı değil, kaybettiğimiz onurun ağıtı gibiydi.
Maximinus ile aramdaki sessizlik, bir duvardan daha kalındı. Günlerce, atlarımızın üzerinde yan yana ilerledik, lakin aramızda tek bir kelime dahi geçmedi. Yalnızca kamp kurmak, yemek yemek gibi zorunlu anlarda, en temel ihtiyaçlar için birkaç kelime mırıldanıyorduk. Onun sessizliği, bir öfke veya küskünlük sessizliği değildi. O, kendi zihninin derinliklerine çekilmiş, Constantinopolis’te yüzleşeceği fırtınaya hazırlanıyordu. Omuzlarındaki yük o kadar ağırdı ki, kelimeler o yükün altında ezilip yok oluyordu. Onu izlerken, görevine adanmış bir adamın trajedisine tanık oluyordum. Yıllarını Roma’ya hizmet ederek geçirmiş, sayısız tehlike atlatmış, sayısız pazarlık kazanmıştı. Lakin şimdi, kendisinden kaynaklanmayan bir ihanet yüzünden, kariyerinin en büyük, en utanç verici yenilgisini İmparatoru’na sunmak zorundaydı. Bu, bir askerin savaş meydanında ölmesinden daha acı bir kaderdi.
Bir gece, kamp ateşinin başında otururken, bu sessizlik duvarında ilk çatlak belirdi. Hun muhafızlarımız, kendi ateşlerinin başında, bizden uzakta oturuyorlardı. Biz, Maximinus ile ateşin iki yanında, iki yabancı gibiydik. Elindeki bir dal parçasıyla ateşi karıştırıyordu. Uzun bir süre, sadece ateşin çıtırtısı ve bozkırın gece sesleri duyuldu. Sonra, sanki kendi kendine konuşur gibi, alçak bir sesle mırıldandı.
“Yıllarca,” dedi, gözlerini alevlerden ayırmadan. “Yıllarca onlarla müzakere ettim. Sınırlarda, derme çatma çadırlarda, nehir kenarlarında. Onların dilini, pazarlık etme biçimlerini, neye değer verdiklerini öğrendiğimi sandım. Onlara göre biz, yozlaşmış, zayıf, kelime oyunlarıyla yaşayan bir halktık. Ve biz de onlara, medeniyetten nasibini almamış, altından ve kılıçtan başka bir şey anlamayan barbarlar olarak baktık.”
Duraksadı, derin bir nefes aldı. “Fakat yanılmışız, Priscus. Tamamen yanılmışız. Biz onların gücünü, atlarının sayısında, oklarının keskinliğinde sandık. Oysa asıl güçleri, Attila’nın kendisi. O adam… o adam bir kral değil, bir doğa gücü. Bizim dünyamızın kurallarıyla işlemiyor. O, bizim karmaşık entrikalarımızı, yalanlarımızı, hiziplerimizi, bir kartalın yılanı gördüğü gibi, yüksekten ve net bir şekilde görüyor. Chrysaphius, Attila’yı bir hançerle yok edebileceğini sandı. Ne büyük bir ahmaklık. Attila’yı bir hançerle öldüremezsin, çünkü o sadece etten ve kemikten bir adam değil. O bir fikir. O, Roma’dan nefret eden, Roma tarafından ezilmiş bütün kabilelerin ortak iradesi. Attila ölse, yerine bir başkası geçer. Asıl sorun, bizim içimizdeki çürüme. Sorun, Chrysaphius gibi adamların, İmparator’un kulağına fısıldayarak koca bir imparatorluğun kaderiyle oynayabilmesi.”
İlk defa, o kontrollü maskenin ardındaki acıyı ve öfkeyi görüyordum. O, sadece Attila’ya değil, kendi hizmet ettiği sisteme de öfkeliydi. “Biz ne için savaşıyoruz, Priscus?” diye sordu, bu sefer doğrudan bana bakarak. Gözlerinde, bir adamın hayatı boyunca inandığı her şeyi sorgularkenki o çaresiz ifade vardı. “Sınırları korumak için mi? Hangi sınırları? Tuna’nın ötesindeki o Romalı tüccarı, Demetrios’u hatırlıyor musun? Barbarların adaletini, bizim yozlaşmış düzenimize tercih ediyordu. Belki de haklıydı. Belki de korumaya çalıştığımız şey, çoktan ölmüş bir cesetten ibaret. Ve biz, o cesedin başında nöbet tutan iki zavallı askeriz.”
Söyleyecek bir söz bulamadım. Ne diyebilirdim ki? Onu teselli edecek bir yalan mı söylemeliydim? Roma’nın hala güçlü olduğunu, bu krizin de atlatılacağını mı? İkimiz de bunun doğru olmadığını biliyorduk. O an, aramızdaki o resmiyet duvarı tamamen yıkıldı. Biz artık bir elçi ve onun katibi değil, aynı felaketin içinde sürüklenen, aynı umutsuzluğa sahip iki yoldaştık.
O geceden sonra, konuşmalarımız daha sıklaştı. Artık sadece zorunlu kelimeler değil, düşünceler, korkular ve anılar paylaşıyorduk. Maximinus, bana geçmişteki görevlerini, farklı barbar kabileleriyle olan deneyimlerini anlattı. Gotların gururunu, Alanların sadakatini, Vandalların acımasızlığını… O, Roma’nın sınırlarını koruyan, giderek küçülen bir kalenin duvarındaki bir nöbetçi gibiydi. Ve şimdi, o duvarın en büyük gediklerinden birinin, kendi savunduğu kaleden, içeriden açıldığını görmüştü. Bu, onun için en büyük ihanetti.
Dönüş yolculuğu, benim için de bir içsel yolculuğa dönüşmüştü. Giderken, bir tarihçi olarak, egzotik bir halkın adetlerini gözlemleyen bir seyirciydim. Şimdi ise, kendi medeniyetimin ölüm sancılarına tanıklık eden bir yas tutucuydum. Defterime yazdıklarım, artık sadece gözlemlerden ibaret değildi. Onlar, bir ağıtın dizeleri, bir uyarının çığlıklarıydı. Attila’nın gücü, sadece kılıcından gelmiyordu. Onun en büyük silahı, Roma’nın kendi içindeki zayıflıklardı. O, bizim kibrimizi, açgözlülüğümüzü, entrikalarımızı bize karşı kullanmıştı. Biz, kendi kendimizi yenmiştik. Attila, sadece cellatlık görevini üstlenmişti. Bozkırın vicdanı, bizim vicdanımızda yankılanıyordu. Ve o vicdan, bizi suçlu bulmuştu.

Tuna’nın Diğer Yakası

Naissus Harabeleri ve Roma Sınırı
Haftalar süren yolculuğun ardından, Tuna Nehri’nin o tanıdık, çamurlu şeridi ufukta yeniden belirdiğinde, içimi bir rahatlama kaplamadı. Aksine, kalbime bir sıkıntı oturdu. Nehrin karşı yakası, Roma toprağıydı. Evimizdi. Lakin o ev, artık güvenli bir sığınak gibi gelmiyordu. O ev, yüzleşmekten korktuğumuz acı gerçeklerle, hesap vermemiz gereken insanlarla doluydu. Giderken, nehrin üzerindeki sis, bilinmeyenin perdesiydi. Şimdi ise o sis, getirdiğimiz utancı örten bir kefen gibiydi.
Hun muhafızlarımız, bizi nehrin kenarına kadar getirdi. Görevleri burada bitiyordu. Liderleri, tek kelime etmeden atından indi, bize baktı ve sonra arkasını dönüp gitti. Ne bir veda ne bir selam. Biz, onlar için görevleri tamamlanmış, artık bir değeri kalmayan birer eşyaydık. Onların uzaklaşan siluetlerini izlerken, tuhaf bir şekilde, o soğuk ve küçümseyen varlıklarının yokluğunu hissettim. Onların varlığı, en azından ne olduğumuzu bize hatırlatıyordu: yenilmiş elçiler. Şimdi, tek başımızaydık. Kendi kimliğimizle, kendi başarısızlığımızla baş başa.
Nehri, derme çatma bir salla geçtik. Karşı kıyıya ayak bastığımızda, Roma toprağının sertliğini hissettim. Lakin bu sertlik, bir güven hissi vermedi. Tam tersine, her adım, Constantinopolis’e, o kaçınılmaz yüzleşmeye bizi daha da yaklaştırıyordu. İlk durağımız, yine Naissus’un harabeleri olacaktı.
Şehrin kalıntılarına ulaştığımızda, manzara daha da iç karartıcı geldi. Giderken gördüğümüz yıkıntılar, Attila’nın gücünün bir kanıtıydı. Şimdi ise onlar, kendi geleceğimizin bir kehaneti gibi duruyordu. Yanmış evler, yıkık tapınaklar, sokakları dolduran otlar… Bunlar, Attila’nın şartları kabul edilmezse, Trakya’daki bütün şehirlerin, hatta belki de Constantinopolis’in banliyölerinin gelecekteki hali olabilirdi.
Yıkıntıların arasında dolaşırken, o yaşlı Romalı tüccarla yeniden karşılaştım. Bizi tanıdı. Yüzünde, acımadan çok, bir tür bilgelik ifadesi vardı.
“Döndünüz, elçi efendiler,” dedi sakin bir sesle. “Kralın sofrasından sağ salim döndünüz. Bu da bir şeydir.”
Maximinus, yorgun bir şekilde başını salladı. “Sağ döndük, evet,” dedi. “Lakin getirdiğimiz haberler, ölümden daha ağır.”
Tüccar, acı bir şekilde gülümsedi. “Kralın adaletini bilirim,” dedi. “O, öldürmekten çok, yaşatmayı ve hatırlatmayı sever. Size, taşımanız için ağır bir yük vermiştir. O yükü, Constantinopolis’teki ipek yastıklarında oturan efendilerinizin sırtına koyabilecek misiniz, asıl mesele o.”
Sözleri, bir bilgenin kehaneti gibiydi. Asıl mücadele, Attila’nın ordugahında değil, şimdi, Roma topraklarında başlıyordu. Kendi halkımızı, kendi yöneticilerimizi, kapıdaki tehlikenin büyüklüğüne ikna etme mücadelesi.
Naissus’tan ayrılıp, Via Egnatia’nın taş döşeli yoluna yeniden çıktığımızda, medeniyetin o tanıdık izleri etrafımızı sarmaya başladı. Roma karakolları, küçük köyler, bakımlı tarlalar… Lakin artık onlara aynı gözle bakamıyordum. Bütün bunlar, ne kadar kırılgan, ne kadar geçici görünüyordu. Bir tepenin üzerinden, uzakta bir Roma askeri devriyesinin parlayan miğferlerini gördüm. Lejyonerler. Roma’nın gücünün sembolü. O an, zihnimde o lejyonerlerin görüntüsüyle, Attila’nın ordugahındaki o vahşi, disiplinli savaşçı selinin görüntüsü yan yana geldi. Ve içimi, daha önce hiç hissetmediğim kadar büyük bir korku kapladı. Bizim düzenli, disiplinli ordularımız, o insan selinin karşısında durabilir miydi?
Maximinus, benim baktığım yöne baktı. Sanki düşüncelerimi okumuş gibi, “Gördüğün şey, Priscus,” dedi. “Birbirine çarpmak üzere olan iki dünya. Biri, kurallara, düzene ve taşa dayalı. Diğeri, iradeye, hıza ve kana. Biz, o çarpışmayı önlemek için gittik. Lakin sanırım, sadece ertelemeyi başarabildik. Belki de hızlandırdık.”
Constantinopolis’e yaklaştıkça, taşıdığımız yükün ağırlığı daha da artıyordu. Ben, artık sadece bir tarihçi değildim. Ben, bir felaket tellalıydım. Defterime yazdığım kelimeler, geçmişin bir kaydı olmaktan çıkmış, geleceğin bir uyarısına dönüşmüştü. Ve o geleceğin ne kadar karanlık olabileceğini, Tuna’nın diğer yakasında, kendi gözlerimle görmüştüm. Artık görevim, sadece yazmak değil, aynı zamanda o karanlığın, bütün Roma’yı yutmasını engellemek için, kelimelerimle savaşmaktı. Bu, kalemimin kılıçtan daha keskin olmak zorunda olduğu bir savaştı.


Bölüm 8 – İmparatorluğun Kalbine Dönüş

Altın Kapı’nın Gölgeleri

Constantinopolis, MS 449 Sonbaharı
Constantinopolis’in surları, ufukta ilk belirdiğinde, içimde bir zafer veya eve dönüş sevinci uyanmadı. Aksine, kalbimi bir mengeneyle sıkıştırır gibi bir his kapladı. Aylardır bozkırın yalın, acımasız lakin dürüst manzarasına alışan gözlerim için, Theodosius’un yaptırdığı o devasa, üç katmanlı surlar, bir sığınak gibi değil, yaldızlı bir kafesin parmaklıkları gibi göründü. Giderken, bu duvarlar bana Roma’nın sarsılmaz gücünün, medeniyetin barbarlığa karşı son kalesinin sembolü gibi gelmişti. Şimdi ise, Attila’nın tek bir öfkeli sözüyle yerle bir olabilecek, kibrin taştan yapılma bir anıtı gibi duruyorlardı. O surların ardındaki şehir, kendi gücünün yanılsaması içinde uyuyan, kapısındaki kıyametten habersiz bir devdi.
Altın Kapı’ya (Porta Aurea) doğru ilerlerken, yol kenarında tarlalarında çalışan çiftçileri, mallarını şehre taşıyan tüccarları, neşeyle koşturan çocukları gördüm. Onların dünyasında, Tuna’nın ötesinde yaşananlar, uzak bir masaldan farksızdı. Onlar için hayat, her zamanki gibi devam ediyordu; ekmek derdi, Pazar ayinleri, hipodromdaki yarışlar… Bizim getirdiğimiz haberin, onların o basit, gündelik hayatlarını kökünden sarsacak bir fırtınanın ilk rüzgarı olduğunu bilmiyorlardı. Onlara baktım ve kendimi onlardan biri gibi hissedemedim. Ben artık o dünyaya ait değildim. Ben, o fırtınayı görmüş, o rüzgarın uğultusunu duymuş, o kıyametin kokusunu almıştım. Aramızda, artık kapanması imkansız bir uçurum vardı. Ben, bozkırın gerçeğini görmüştüm; onlar ise hala şehrin yalanlarıyla yaşıyorlardı.
Maximinus, atının üzerinde dimdik oturuyordu. Yüzü, yolculuğun başından beri takındığı o ifadesiz maskeyle kaplıydı. Lakin artık o maskenin ardında ne olduğunu biliyordum. Orada, bir diplomatın hesapçı zekası değil, bir vatanseverin kanayan kalbi vardı. O, surlara bakmıyordu. O, surların ötesini, zihnindeki haritada, Attila’nın taleplerinin Roma’ya çizeceği yeni, kanlı sınırları görüyordu. O, sadece bir şehre değil, bir hesaplaşmaya dönüyordu.
Altın Kapı’nın mermer kabartmaları ve zafer heykelleri, güneşin altında parlıyordu. Bir zamanlar imparatorların zafer alaylarıyla geçtiği bu kapı, şimdi bizim utanç alayımıza tanıklık ediyordu. Nöbetçi askerler, bizim perişan halimizi, yıpranmış giysilerimizi ve yanımızda getirdiğimiz o küçük, bitkin kervanı gördüklerinde yüzlerinde bir şaşkınlık belirdi. Roma’dan ayrılan bir elçilik heyeti, genellikle daha gösterişli, daha kalabalık dönerdi. Maximinus, kimliğini belirten belgeyi komutana uzattı. Komutan, belgeye baktıktan sonra bize küçümseyen bir saygıyla selam verdi. Gözlerindeki ifadeyi okuyabiliyordum: “Barbarların elinden canlarını zor kurtarmış zavallılar.” Bilmiyordu ki, asıl tehlike barbarların elinden kurtulmak değil, şimdi o tehlikenin haberini medeniyetin kalbine getirmekti.
Kapıdan içeri girdiğimiz an, şehrin gürültüsü ve kokusu üzerimize bir çığ gibi düştü. Bozkırın temiz, rüzgarlı havasından sonra, Constantinopolis’in havası ağırdı. Binlerce insanın, hayvanın, pişen yemeğin, kanalizasyonun ve denizin kokusu birbirine karışıyordu. Dar sokaklarda, mermer zemin üzerinde tekerleklerin çıkardığı takırtılar, satıcıların bağırışları, farklı dillerde konuşan insanların uğultusu, kulaklarımı tırmalayan bir kakofoniye dönüştü. Giderken bana canlı ve enerjik gelen bu şehir, şimdi gürültülü, kirli ve yozlaşmış görünüyordu. Attila’nın ordugahındaki o sessiz disiplini, o amaca yönelik sükuneti düşündüm. Oradaki hayat basitti, evet, lakin bir saflığı vardı. Buradaki hayat ise karmaşıktı, lakin o karmaşanın altında bir çürüme yatıyordu.
İnsanlar, etrafımızda kendi hayatlarına devam ediyorlardı. İpekler içindeki soylu kadınlar, tahtırevanlarla taşınıyor, rahipler hararetli teolojik tartışmalar yapıyor, tüccarlar dükkanlarının önünde pazarlık ediyorlardı. Kimse bizimle ilgilenmiyordu. Biz, o büyük, karmaşık makinenin içinde kaybolmuş iki küçük dişliydik. Lakin o makineyi paramparça edebilecek bir haberi taşıdığımızdan kimsenin haberi yoktu. Büyük Saray’a doğru giden geniş Mese Caddesi’ne çıktığımızda, kendimi bir hayalet gibi hissettim. Ben, Priscus, bu şehrin bir vatandaşıydım. Lakin ruhum, Tuna’nın ötesinde, bozkırda kalmıştı. Ve şimdi, o ruhu ait olduğu bedene, bu yaldızlı mezara geri getirmeye çalışıyordum.

Sarayın Labirentleri

Büyük Saray, Constantinopolis
Büyük Saray’ın Khalke Kapısı’na ulaştığımızda, yolculuğumuzun fiziksel kısmı sona ermiş, lakin asıl meşakkatli kısmı yeni başlamıştı. Saray muhafızları, Excubitores, parlak zırhları ve sorgulayan bakışlarıyla bizi karşıladı. Onların disiplinli duruşu, Roma’nın askeri gücünün bir vitrini gibiydi. Lakin Attila’nın atlılarını gördükten sonra, bu süslü zırhlar ve gösterişli miğferler bana bir tiyatro kostümü gibi geliyordu. Gerçek savaş, gösterişle değil, dayanıklılıkla ve vahşetle kazanırdı.
Sarayın içine adım attığımızda, dış dünyadan tamamen farklı bir aleme girmiş gibi olduk. Koridorlar, yerler ve duvarlar, dünyanın dört bir yanından getirilmiş renkli mermerlerle kaplıydı. Tavanlar, İsa’nın, Meryem’in ve imparatorların hayatından sahneleri anlatan, altın varaklı, göz alıcı mozaiklerle süslenmişti. Hava, bizim çadırlarımızdaki is ve deri kokusundan farklı olarak, pahalı parfümlerin, yakılan değerli tütsülerin ve cilalanmış mermerin serin kokusuyla doluydu. Her köşede, sessizce işlerini yapan hadım hizmetkarlar, ipek giysili saray mensupları ve fısıltıyla konuşan bürokratlar vardı. Burası, gücün kılıçla değil, entrikayla, fısıltıyla ve ihanetle kullanıldığı bir labirentti. Attila’nın dünyasında güç, bir kaya gibi sert ve görünürdü. Burada ise güç, bir sis gibiydi; her yeri kaplar, lakin asla tam olarak yakalayamazdınız.
Bizi, elçilerin ve ziyaretçilerin bekletildiği, gösterişli bir salona aldılar. Duvarlarda, geçmiş zaferleri betimleyen devasa tablolar asılıydı. Gotların yenilgisi, Vandalların püskürtülmesi… Bu tablolar, Roma’nın hala dünyanın efendisi olduğu yanılsamasını canlı tutmak için oradaydı. Oysa biz, o tablolara sığmayacak kadar büyük ve utanç verici bir yenilginin haberini getirmiştik.
Bir süre bekledikten sonra, içeriye Protokol Şefi (Magister Officiorum) girdi. İnce, uzun boylu, yüzünde her daim yapmacık bir gülümseme olan, lakin gözleri bir yılanınki gibi soğuk ve hesapçı bir adamdı. Üzerindeki ipek cübbe, morun en pahalı tonlarındaydı.
“Elçi Maximinus, hoş geldiniz,” dedi, sesi yağlı bir yılan gibi kayarak. “Yolculuğunuzun yorucu geçtiğini duydum. İmparatorumuz, dönüşünüzü sabırsızlıkla bekliyordu. Umarım Kral Attila’dan iyi haberler getirmişsinizdir.”
Maximinus, ayağa kalktı. Yüzü, bozkırın rüzgarlarıyla sertleşmiş, sarayın bu yapay atmosferiyle tam bir tezat oluşturuyordu. “Haberlerimiz, yalnızca İmparator Theodosius’un ve Baş Hadım Chrysaphius’un kulağı içindir,” dedi, sesi net ve soğuktu. “Zamanımız kısıtlı. Durum aciliyet gerektiriyor.”
Protokol Şefi’nin yüzündeki gülümseme bir anlığına dondu. Böyle bir doğrudanlığa alışık değildi. Sarayda işler, imalarla, dolaylı yollarla yürürdü. Maximinus’un bu tavrı, bir barbar kabalığı gibiydi. “Elbette,” dedi, kendini toparlayarak. “Fakat İmparator şu anda önemli bir toplantıda. Baş Hadım da meşgul. Belki bana bir ön bilgi verirseniz, süreci hızlandırabilirim.”
“Hızlandırılacak bir süreç yok,” diye kesti Maximinus. “Gecikilecek her saat, İmparatorluğun aleyhine işleyecektir. İmparator’a veya Baş Hadım’a, Elçi Maximinus’un, Attila’nın nihai ültimatomuyla döndüğünü iletin. Kararı kendileri versinler.”
“Ültimatom” kelimesi, o süslü salonda bir bomba gibi patladı. Protokol Şefi’nin rengi attı. Artık durumu kavradığı belliydi. Bu, sıradan bir elçilik raporu değildi. Bu, bir krizdi. Başını hafifçe eğerek, “Anlaşıldı, elçi. İsteğiniz derhal iletilecektir,” dedi ve hızla salondan ayrıldı.
Onun gidişiyle, salonda yeniden yalnız kaldık. Maximinus, pencereye doğru yürüdü. Pencereden, Saray’ın bahçeleri ve ötesinde Marmara Denizi’nin mavi suları görünüyordu. “Görüyorsun değil mi, Priscus?” dedi, denize bakarak. “Burada, bu mermer duvarların arasında, gerçeğin sesini duyurmak, Tuna’nın ötesinde bir orduyu dize getirmekten daha zor. Onlar, duymak istemedikleri hiçbir şeyi duymazlar. Onlar, kendi yarattıkları dünyada yaşarlar. Lakin şimdi, o dünyanın duvarlarını yıkmak zorundayız. Attila’nın çekiciyle.”
Bu labirentin koridorlarında, gerçeğimizin bir fısıltıya, bir dedikoduya dönüşeceğini, komitelerde tartışılacağını, bürokratlar tarafından yumuşatılacağını biliyorduk. Lakin bu sefer, getirdiğimiz haber, yumuşatılamayacak kadar sert, görmezden gelinemeyecek kadar yakıcıydı. Biz, sadece bir mesaj getirmemiştik. Biz, o labirentin tam kalbine, onu yok edebilecek bir Minotaur salıvermek üzereydik. Ve o Minotaur’un ilk yüzleşeceği kişi, onu yaratmaktan sorumlu olan Baş Hadım Chrysaphius olacaktı.

Hadımın Gölgesi

Chrysaphius’un Dairesi, Büyük Saray
Protokol Şefi’nin ayrılmasından kısa bir süre sonra, farklı bir hizmetkar gelip bizi Baş Hadım Chrysaphius’un kabul edeceğini bildirdi. İmparator’dan önce onunla görüşmemiz istenmişti. Bu, beklenen bir durumdu. Chrysaphius, İmparator’a gidecek her bilgiyi önce kendisi filtrelemek, kendi istediği şekle sokmak isterdi. Özellikle de bu kadar feci bir şekilde geri tepen kendi planının sonuçlarını.
Bizi, Saray’ın daha özel, daha korunaklı bir bölümüne götürdüler. Koridorlar daraldı, mozaikler daha da incelikli hale geldi ve etraftaki muhafızların sayısı arttı. Sonunda, ağır, sedir ağacından yapılmış, altın işlemeli bir kapının önünde durduk. İki muhafız, kapıyı sessizce açtı. İçeri girdiğimizde, Constantinopolis’in gücünün gölgelerdeki efendisinin makamındaydık.
Oda, beklediğim gibi devasa veya aşırı şatafatlı değildi. Aksine, zevkli bir sadelikle döşenmişti. Duvarlarda askeri zaferleri betimleyen tablolar yerine, kırsal manzaraları gösteren, huzur verici freskler vardı. Hava, öd ağacı ve nadir bulunan bir çiçeğin hafif kokusuyla doluydu. Odanın bir köşesinde, parşömenlerle dolu, abanoz ağacından yapılma büyük bir çalışma masası duruyordu. Diğer köşede ise alçak minderler ve küçük bir mermer sehpadan oluşan bir oturma alanı vardı. Her şey, kontrolü ve incelikli bir zevki yansıtıyordu. Burası, bir savaşçının değil, bir entelektüelin, bir stratejistin mekanıydı.
Ve odanın ortasında, pencereden sızan ışığın altında, Chrysaphius duruyordu. Hadımlar, genellikle fiziksel olarak zayıf ve yumuşak bir görünüme sahip olurlardı. Chrysaphius ise farklıydı. İnce, lakin dinç bir bedeni vardı. Yüzü pürüzsüz ve neredeyse çizgisizdi, bu da yaşını tahmin etmeyi imkansız kılıyordu. Gözleri, koyu renkli ve zekiydi; bir an bile durmayan, her şeyi tartan, her detayı analiz eden bir ifadeyle parlıyorlardı. Üzerinde, en kaliteli Mısır keteninden yapılmış, kar beyazı bir tunik vardı. Hiçbir mücevher takmıyordu. Onun gücü, Attila’nınki gibi, dış görünüşünde değil, varlığının yaydığı o sessiz, tartışılmaz otoritedeydi.
Bizi gördüğünde, yüzüne hafif, dostane bir tebessüm yerleştirdi. Lakin o tebessüm, gözlerine ulaşmıyordu. “Maximinus, Priscus. Sağ salim döndüğünüze sevindim. Oturun, lütfen. Yol yorgunu olmalısınız.”
Sesi, yumuşak ve melodikti. Lakin o melodinin altında, çeliğin soğukluğu hissediliyordu. Maximinus, oturma teklifini reddetti. Ayakta kalmayı tercih etti. Ben de onun yanında durdum. Bu, sessiz bir meydan okumaydı. Biz, onun oyununun bir parçası olmayı reddediyorduk.
Chrysaphius’un tebessümü soldu. “Anlıyorum,” dedi. “Haberler iyi değil, öyle mi? Beceriksiz Bigilas, planı mahvetti sanırım.”
Suçu, daha en başından, ölmüş veya kaybolmuş bir adamın üzerine atarak kendi rolünü küçültmeye çalışıyordu.
Maximinus’un sesi, bir kırbaç gibi şakladı. “Bigilas, sadece bir piyondu, Baş Hadım. Ve sizin oyununuzda feda edildi. Lakin sorun, bir piyonun kaybı değil. Sorun, oyunun kendisiydi. Başından beri kusurlu, kibirli ve felaketle sonuçlanacağı belli bir oyun.”
Chrysaphius’un gözleri kısıldı. “Kelimelerini dikkatli seç, Maximinus. İmparator’un hizmetindeki bir görevliden bahsediyorsun.”
“Ben de İmparator’un bir hizmetkarıyım,” diye karşılık verdi Maximinus. “Ve benim görevim, gerçeği olduğu gibi rapor etmek. Getirdiğim haberler, sizin planınızın sonuçlarıdır. Attila, her şeyi biliyor. Edeko, size en başından beri oyun oynadı. Sizin altınlarınızı aldı ve sadakatini kanıtlamak için, komplonuzu Attila’ya ifşa etti.”
Chrysaphius, bu haberi duyduğunda sarsılmadı. Yüzündeki tek bir kas bile oynamadı. O, muhtemelen böyle bir olasılığı da hesaplamıştı. “Hain Edeko,” diye fısıldadı. “Peki ya Attila? Tepkisi ne oldu? Sanırım hepinizi öldürmediğine göre, pazarlığa açık.”
Maximinus, acı bir şekilde gülümsedi. “Pazarlık mı? Attila pazarlık yapmaz, Baş Hadım. O, hüküm verir. Elçilik heyetinin canını bağışladı. Lakin bir bedel karşılığında.”
İşte o an, Maximinus, Attila’nın ültimatomunu, bir celladın baltasını indirir gibi, kelime kelime Chrysaphius’un önüne koydu. Yıllık haracın iki katına çıkarılması. Bütün kaçakların iadesi. Pazar yerinin derhal kurulması. Ve son, en kişisel darbe:
“Ve son olarak,” dedi Maximinus, gözlerini doğrudan Chrysaphius’un gözlerine dikerek. “Attila, sizin hayatınıza bir bedel biçti. Sizin, onun hayatı için elli libre altın teklif etmenize karşılık, o da sizin hayatınız için bir talepte bulunuyor. İmparator Theodosius, ya derhal sizin başınızı ona gönderecek, ya da hayatınıza karşılık, beş bin libre altın ödeyecek.”
Oda, buz gibi bir sessizliğe gömüldü. Chrysaphius, hayatında ilk defa hazırlıksız yakalanmış gibiydi. Gözlerindeki o zeki parıltı bir anlığına söndü, yerine saf bir şok, bir inanamama ifadesi geldi. Attila, onu kişisel olarak hedef almıştı. Onu, bütün Roma’nın önünde bir pazarlık konusu yapmıştı. Bu, askeri bir yenilgiden daha kötüydü. Bu, kişisel bir aşağılanmaydı.
Yavaşça çalışma masasına doğru yürüdü, parmaklarının ucuyla cilalı yüzeye dokundu. Kendini toparlamaya çalışıyordu. “Bu… bu bir barbar blöfü,” diye kekeledi. “İmparator, asla böyle bir şeye boyun eğmez.”
“Boyun eğip eğmemek, İmparator’un kararıdır,” dedi Maximinus. “Benim görevim, mesajı iletmekti. Ve mesaj bu. Attila, cevabını bekliyor. Ve beklerken sabırsız bir adamdır. Şimdi izin verirseniz, durumu İmparator’a arz etmek üzere huzurunuzdan ayrılmak istiyorum.”
Chrysaphius, ona cevap vermedi. Gözleri, uzak bir noktaya dalmıştı. Zihninde, binlerce olasılığı, binlerce kaçış yolunu, binlerce yeni entrikayı tarttığı belliydi. O, köşeye sıkışmış bir yılandı. Lakin en tehlikeli yılan, köşeye sıkışmış olandı. Maximinus’la birlikte odadan çıkarken, arkamızda bıraktığımız sessizliğin, yaklaşan fırtınanın en büyük habercisi olduğunu biliyordum. Biz, bombayı pimi çekilmiş bir halde, ait olduğu yere bırakmıştık. Şimdi, patlamasını beklemekten başka yapacak bir şeyimiz yoktu.


Bölüm 9 – Kırık Taht

Theodosius’un Huzurunda

Büyük Saray, İmparatorluk Konseyi Salonu
Chrysaphius’un odasından ayrıldıktan sonra, sarayın koridorları bana daha da boğucu, daha da tekinsiz geldi. Her gölge, bir casusun saklandığı bir köşe, her fısıltı, aleyhimize işleyen yeni bir entrikanın başlangıcı gibiydi. Hadımın o sarsılmış lakin tehlikeli sessizliği, aklımızdan çıkmıyordu. Maximinus, yanımda sessizce yürüyordu, lakin adımlarındaki kararlılık, onun bir sonraki hamlesini çoktan planladığını gösteriyordu. Chrysaphius’un, haberi İmparator’a kendi istediği şekilde, yumuşatarak, çarpıtarak sunmasına izin vermeyecekti. Gerçek, tüm çıplaklığı ve acımasızlığıyla, doğrudan en tepedeki makama ulaşmalıydı.
Nihayet, İmparatorluk Konseyi’nin toplandığı büyük salona yönlendirildik. Burası, Chrysaphius’un odasının zevkli sadeliğinin aksine, Roma’nın gücünü ve zenginliğini sergilemek için tasarlanmış, ezici bir ihtişama sahipti. Tavan, gökyüzünü andıran lacivert bir mozaikle kaplıydı ve üzerinde altın yaldızlı yıldızlar parlıyordu. Duvarlar, İmparatorluk morunun en nadide tonundaki porfir taşıyla kaplanmıştı. Salonun en sonunda, birkaç basamakla çıkılan bir platformun üzerinde, fildişi ve altından yapılmış devasa bir taht duruyordu. Tahtın üzerinde, Roma’nın ve Hristiyan dünyasının efendisi, İmparator II. Theodosius oturuyordu.
Theodosius, kırklı yaşlarının ortalarındaydı. Lakin sürekli oruç tutması, uzun dini ayinlere katılması ve devlet işlerinden çok teolojiyle ilgilenmesi, onu olduğundan daha yaşlı ve yorgun gösteriyordu. Üzerinde, mücevherlerle ve altın ipliklerle işlenmiş, göz kamaştırıcı bir cübbe vardı. Lakin bu zenginliğin altında, zayıf, kararsız bir adamın silueti belli oluyordu. Gözleri, genellikle uysal ve dindar bir ifade taşırdı. Lakin şimdi, yüzünde bir endişe bulutu vardı. Protokol Şefi, ona bizim getirdiğimiz haberlerin ciddiyetini belli ki fısıldamıştı.
Tahtın etrafında, İmparatorluğun en güçlü adamları duruyordu. Doğu Orduları Başkomutanı (Magister Militum per Orientem) Anatolius, sert ve savaş yorgunu yüzüyle orada duruyordu. Yanında, zengin ve etkili senatörler, yüksek rütbeli din adamları ve saray bürokrasisinin zirvesindeki yöneticiler vardı. Ve biraz sonra, yüzünde hiçbir şey olmamış gibi sakin bir ifadeyle, Chrysaphius da salona girip tahtın yanındaki, kendisine ayrılmış yerde durdu. Bütün güç odakları, bu salonda toplanmıştı.
Maximinus ve ben, tahtın önündeki geniş boşluğun ortasında durduk. Bütün gözler, üzerimizdeydi. Bu, benim hayatımda hissettiğim en yoğun, en ağır baskıydı. Bir yanda İmparator, diğer yanda komutanlar, senatörler ve bizi bu felakete sürükleyen hadımın kendisi. Biz ise iki yalnız adamdık, elimizde sadece acı gerçek vardı.
“Elçi Maximinus,” dedi İmparator Theodosius. Sesi, bu büyük salonda zayıf ve titrekti. “Dönüşünüzü endişeyle bekledik. Kral Attila ile görüşmeleriniz nasıl geçti? Hunların talepleri nedir? Barışı korumayı başarabildiniz mi?”
Soruları, durumu anlamaktan ne kadar uzak olduğunun bir kanıtıydı. O hala, bunun bir pazarlık, bir diplomatik süreç olduğunu sanıyordu.
Maximinus, derin bir nefes aldı. Başını saygıyla eğdi, lakin sesi, bir elçinin itaatkar tonundan çok, bir komutanın rapor veren netliğindeydi. “Yüce İmparatorum,” diye başladı. “Size barış getiremedik. Size, bir ültimatom getirdik. Attila, aramızdaki barış anlaşmasının bittiğini, çünkü bizim tarafımızdan, sizin adınız kullanılarak ihanete uğradığını düşünüyor.”
Bu sözler, salonda bir uğultuya neden oldu. Chrysaphius’un yüzü seğirdi. Theodosius’un yüzündeki endişe, yerini şaşkınlığa bıraktı. “İhanet mi? Ne ihanetinden bahsediyorsun? Biz, ona yıllık vergisini ödemekten başka ne yaptık?”
İşte o an, Maximinus, ikinci darbeyi indirdi. “Baş Hadım Chrysaphius’un planı, yüce İmparatorum. Sizin bilginiz dışında, sizin onurunuzu koruma bahanesiyle, Attila’ya bir suikast düzenleme planı. Bu plan, felaketle sonuçlandı. Hun komutanı Edeko, bizi tuzağa düşürdü ve komployu, bütün delilleriyle Attila’ya sundu.”
Bütün başlar, bir anda Chrysaphius’a döndü. Hadım, buz gibi bir sükunetle duruyordu. “Bu, bir iftiradır, İmparatorum,” dedi, sesi sakin ve kontrollüydü. “Elçi Maximinus, kendi başarısızlığını örtmek için, sadık hizmetkarınıza çamur atmaktadır. Bigilas adlı tercüman, kendi hırsı için Hunlarla iş birliği yapmış ve bizi zor durumda bırakmıştır.”
Salonda, iki zıt görüş arasında bir gerilim oluştu. Senatörler fısıldaşıyor, komutanlar ise hem Maximinus’a hem de Chrysaphius’a şüpheyle bakıyorlardı. Theodosius, iki güçlü adamının arasında kalmış, ne yapacağını bilemez bir haldeydi.
“Kanıtın var mı, Maximinus?” diye sordu Başkomutan Anatolius. Onun için önemli olan, saray entrikaları değil, ordunun karşılaşacağı gerçeklikti.
“En büyük kanıt, hayatta olmamızdır, Başkomutan,” diye cevap verdi Maximinus. “Attila, komplodan bütün elçilik heyetini sorumlu tutsaydı, şu an huzurunuzda olamazdık. Lakin o, komplonun kaynağının kim olduğunu biliyor. Ve cezasını da ona göre kesti.”
Maximinus, bir an duraksadı. Sonra, Attila’nın taleplerini, tek bir kelimesini bile yumuşatmadan, tüm salonun önünde sıraladı. İki katına çıkan haraç, kaçakların iadesi… Ve son olarak, o en zehirli talep: Chrysaphius’un başı ya da beş bin libre altın.
Bu son talep, salonu dondurdu. Artık kimse fısıldaşmıyordu. Herkes, nefesini tutmuş, İmparator’a bakıyordu. Theodosius, tahtında küçülmüş gibiydi. Yüzü bembeyazdı. Gözleri, şok ve korkuyla Maximinus ile Chrysaphius arasında gidip geliyordu. Bu, onun hayatı boyunca karşılaştığı en korkunç karardı. Bir yanda, en güvendiği danışmanı, devletin en güçlü adamı; diğer yanda, krallığını yakıp yıkabilecek bir barbarın emri.
Chrysaphius, sonunda sessizliği bozdu. “Bu bir deliliktir!” diye haykırdı, o kontrollü sakinliğini ilk defa kaybederek. “Bir barbarın, bir putperestin tehdidiyle, Roma İmparatorluğu’nun bir yöneticisi pazarlık konusu yapılamaz! Bu, onurumuza indirilecek en büyük darbedir. İmparatorum, bu küstahlığa boyun eğemeyiz! Ordularımız ne güne duruyor? Lejyonlarımızı sınıra yığmalı ve bu köpeğe haddini bildirmeliyiz!”
Başkomutan Anatolius, acı bir şekilde güldü. “Hangi ordularla, Baş Hadım? Senin, masraflarını kısmak için asker sayısını azalttığın, maaşlarını geciktirdiğin ordularla mı? Yoksa Pers sınırında tutmak zorunda olduğumuz en iyi birliklerle mi? Attila’nın karşısına çıkarabileceğimiz güç, onun insan selinin yanında bir dere gibi kalır. Savaş, şu anda bir seçenek değil. Bu bir intihar olur.”
Tartışma, salonda bir yangın gibi yayılıyordu. Senatörler, artan vergilerin getireceği yükten korkarak barışçıl bir çözüm istiyor, din adamları ise bir putperestle yapılacak bir savaşı “kutsal savaş” olarak niteliyordu. Herkes konuşuyor, herkes kendi çıkarını savunuyordu. Lakin kimse, asıl soruna bir çözüm bulamıyordu. İmparatorluk, kendi içinde bölünmüş, ne yapacağını bilmez bir haldeydi.
Theodosius, elleriyle yüzünü kapattı. Tahtın üzerinde, bir imparator gibi değil, çaresiz bir çocuk gibi görünüyordu. Bütün o ihtişam, bütün o güç sembolleri, bir anda anlamsızlaşmıştı. O, ismini taşıyan surların arkasında güvende değildi. O, kendi konseyinin, kendi kararsızlığının esiriydi.
“Yeter!” diye bağırdı aniden. Sesi, salonda şaşırtıcı bir şekilde yankılandı. Herkes sustu. “Bana düşünmek için zaman verin. Bu konsey, yarına kadar dağılmıştır. Yarın, kararımı açıklayacağım.”
Ayağa kalktı ve kimsenin yüzüne bakmadan, hızlı adımlarla salonu terk etti. Onun gidişiyle, salondaki büyü bozuldu. Herkes, küçük gruplar halinde fısıldaşarak dağılmaya başladı. Chrysaphius, bana ve Maximinus’a, hayatımda gördüğüm en nefret dolu bakışı attıktan sonra, kendi yandaşlarıyla birlikte ayrıldı. Biz, salonun ortasında yine yalnız kalmıştık.
Maximinus, yorgun bir şekilde iç geçirdi. “İşte,” dedi. “Roma’nın kalbi bu. Kırık bir taht ve etrafında dönen akbabalar. Yarın, ne karar verirse versin, bir şeyler kırılacak. Ya Chrysaphius’un gücü, ya Roma’nın onuru, ya da sınırdaki barış.”
O an anladım ki, asıl felaket, Attila’nın kendisi değildi. Asıl felaket, bizim bu çürümüşlüğümüz, bu bölünmüşlüğümüzdü. Biz, bir dış düşmana gerek kalmadan, kendi kendimizi yok etmenin eşiğine gelmiştik. Ve ben, bu çöküşün tarihini yazmak için oradaydım.

Fısıltılar ve Kararlar

Büyük Saray, Gece
O gece, Constantinopolis uyumadı. Özellikle de Büyük Saray. İmparator Theodosius’un konseyi yarına ertelemesi, bir çözüm bulmak için değil, fırtınanın yönünü tayin etmek için verilmiş bir zamandı. Sarayın mermer koridorları, normalde geceleri büründüğü sessizlikten uzaktı. Gölgeler, her zamankinden daha hareketli, fısıltılar daha yoğundu. Farklı hizipler, kendi geleceklerini kurtarmak için kapalı kapılar ardında pazarlıklar yapıyor, ittifaklar kuruyor, ihanetler planlıyorlardı. Bu, kelimelerle yapılan, lakin hançerlerden daha ölümcül bir savaştı.
Savaşın merkezinde, iki ana güç vardı. Bir yanda, köşeye sıkışmış lakin hala son derece tehlikeli olan Chrysaphius vardı. Onun gücü, İmparator üzerindeki kişisel etkisinden, bürokrasi içindeki kök salmış adamlarından ve yıllar içinde biriktirdiği devasa servetten geliyordu. O gece, bütün bu kaynakları, kendi hayatını ve gücünü kurtarmak için seferber etmişti. Senatörlere, Attila’ya ödenecek paranın yeni vergilerle kendi ceplerinden çıkacağını fısıldıyor, komutanlara onur ve şereften bahsederek onları savaş fikrine ikna etmeye çalışıyor, din adamlarına ise bir putperestin tehdidine boyun eğmenin Tanrı’ya karşı bir günah olduğunu anlatıyordu. Onun stratejisi, korkuyu, açgözlülüğü ve kibri kullanarak, kendisine karşı birleşen dalgayı kırmaktı.
Diğer yanda ise, daha sessiz lakin daha kararlı bir grup vardı. Bu grubun liderliğini, Başkomutan Anatolius ve İmparator’un kız kardeşi, bilge ve güçlü bir kadın olan Pulcheria yapıyordu. Pulcheria, uzun zamandır Chrysaphius’un İmparator üzerindeki etkisinden ve devlet işlerine karışmasından rahatsızdı. O, Roma’nın onuruna inanıyordu, lakin bu onurun, boş bir kavgayla değil, akıllıca ve pragmatik kararlarla korunabileceğini biliyordu. Anatolius ise, ordunun acı gerçeklerini masaya koyuyordu. O, savaşın matematiksel olarak bir felaket olacağını, Attila’ya karşı yapılacak bir seferin, İmparatorluğun doğudaki ve Afrika’daki son topraklarını da savunmasız bırakacağını anlatıyordu. Onların amacı, Chrysaphius’u feda ederek, en azından Roma’ya nefes alacak bir zaman kazandırmaktı. Beş bin libre altın, evet, büyük bir kayıptı. Lakin kaybedilecek bir savaşın maliyetinin yanında hiçbir şeydi.
Maximinus ve ben, bu fırtınanın tam ortasında, bize tahsis edilen odalarda bekliyorduk. Bizim rolümüz bitmişti. Biz, fitili ateşlemiş ve artık yangının seyrini izlemekten başka bir şey yapamayan iki adamdık. Maximinus, sakindi. O, görevini yapmıştı. Gerçeği, tüm çıplaklığıyla ortaya koymuştu. Şimdi karar, başkalarınındı. Ben ise defterime, o gecenin görünmeyen savaşını yazıyordum. İsimleri, fısıltıları, olası senaryoları… Bu, tarihin yazıldığı andı. Savaş meydanlarında değil, loş koridorlarda, mum ışığıyla aydınlatılmış odalarda.
Gecenin ilerleyen bir saatinde, odamızın kapısı usulca çalındı. Gelen, Pulcheria’nın en güvendiği hizmetkarlarından biriydi. Bizi, İmparatoriçe’nin huzuruna çağırıyordu. Bu, beklenmedik ve tehlikeli bir davetti. Sarayda, İmparator’dan habersiz, onun kız kardeşiyle gizlice görüşmek, vatana ihanetle suçlanmak için yeterli bir sebepti. Lakin Maximinus, tereddüt etmedi. Bu, Chrysaphius’a karşı savaşan cepheden gelen bir çağrıydı ve reddedilemezdi.
Pulcheria’nın dairesi, Chrysaphius’unki gibi gösterişli değil, lakin bir o kadar asildi. Odada, dini kitaplar ve ikonalar ağırlıktaydı. Pulcheria, otuzlu yaşlarının sonunda, sade ama zarif giysiler içinde, güçlü ve zeki bir ifadeye sahip bir kadındı. Yüzünde, kardeşi Theodosius’un kararsızlığından eser yoktu.
“Elçi Maximinus,” dedi, sesi net ve kararlıydı. “Anlattıklarınız, uzun zamandır şüphelendiğimiz şeyleri doğruladı. Kardeşim, Chrysaphius’un etkisi altında, gerçekleri görmekten aciz. Onu, bu bataklıktan kurtarmalıyız. Lakin bunun için, sizin tanıklığınıza ihtiyacımız var. Yarın konseyde, İmparator sorduğunda, Attila’nın kişisel olarak Chrysaphius’u hedef aldığını, onun adını bizzat andığını, bütün öfkesinin komplonun mimarına yönelik olduğunu tereddütsüz bir şekilde tekrar etmelisiniz. Kardeşim, ilahi bir işaret arar. Attila’nın öfkesinin, Tanrı’nın, Chrysaphius’un günahlarına karşı bir cezası olduğuna onu inandırmalıyız.”
Bu, tehlikeli bir oyundu. Bizden, siyasi bir manevranın parçası olmamızı istiyorlardı. Maximinus, bir an düşündü. “İmparatoriçem,” dedi. “Ben, bir asker ve bir diplomatım. Yalan söylemem. Lakin yarın, huzurda, gerçeği, tüm gücümle ve açıklığımla bir kez daha ifade edeceğime söz veririm. Attila’nın öfkesi, gerçekten de Chrysaphius’a yöneliktir. Bunu, bizzat gözlerimle gördüm ve kulaklarımla duydum.”
Pulcheria, bu cevaptan memnun kalmış gibiydi. “Bu yeterli olacaktır,” dedi. “Gidebilirsiniz. Yarın, Roma için uzun bir gün olacak.”
Odalarımıza dönerken, oyunun ne kadar karmaşıklaştığını anladım. Artık mesele, sadece Attila’nın talepleri değildi. Mesele, Roma’nın kendi içindeki güç savaşıydı. Biz, o savaşın ortasında, bir tarafın en önemli silahı haline gelmiştik.
Ertesi sabah, konsey salonuna girdiğimizde, havadaki gerilim elle tutulacak kadar yoğundu. Herkes oradaydı. İmparator Theodosius, tahtına oturdu. Gözleri kan çanağı gibiydi. Bütün gece uyumadığı belliydi. Salona derin bir sessizlik çöktü.
İmparator, yorgun bir sesle konuştu. “Bütün gece düşündüm ve dua ettim,” dedi. “Bir karar verdim.”
Bütün gözler ona kilitlendi. Chrysaphius, kendinden emin bir şekilde gülümsemeye hazırlanıyordu. Pulcheria ve Anatolius, nefeslerini tutmuş bekliyorlardı.
“Baş Hadım Chrysaphius,” dedi Theodosius, doğrudan ona bakarak. “Yıllardır İmparatorluğumuza ve şahsıma sadakatle hizmet ettin. Lakin görüyorum ki, onurumu korumak adına yaptığın hamle, bizi bir felaketin eşiğine getirmiş. Tanrı’nın Kırbacı olarak bilinen o adamın öfkesi, belirli bir hedefe yönelmiş durumda. Bu, belki de Tanrı’nın bir işaretidir.”
Chrysaphius’un yüzündeki gülümseme dondu.
“Seni bir barbara teslim etmeyeceğim,” diye devam etti İmparator. “Bu, Roma’nın şanına yakışmaz. Lakin bu krizin bedelini, İmparatorluk hazinesi ödemeyecek.”
Duraksadı. Sonra, o zayıf, kararsız adam, hayatının en güçlü kararını açıkladı. “Attila’ya istenen beş bin libre altın ödenecek. Lakin bu para, senin kişisel servetinden karşılanacak, Chrysaphius. Bu, senin sebep olduğun krizin bedelidir. Ayrıca, bugünden itibaren, Baş Hadımlık görevinden ve tüm yetkilerinden azledildin. Saraydan ayrılmak ve Konstantinopolis dışında, belirleyeceğim bir manastırda inzivaya çekilmek için üç günün var.”
Karar, salona bir yıldırım gibi düştü. Chrysaphius, kaskatı kesilmişti. İnanamıyordu. Gücü, serveti, her şeyi bir anda elinden alınmıştı. Pul


Bölüm 10 – Gölgede Kalan Güneş

Kırılan Mühür

Büyük Saray, İmparatorluk Konseyi Salonu
İmparator Theodosius’un son sözleri, o devasa, yankılı salonda asılı kaldı. Bu sözler, bir imparatorun fermanından çok, bir depremin ilk sarsıntısı gibiydi. Salondaki mermer zemin, sanki ayaklarımızın altında titremiş, tavanı süsleyen altın yaldızlı mozaikler, o an çatlayacak gibi olmuştu. Chrysaphius’un görevden alınması ve servetine el konulması kararı, Attila’nın ültimatomundan daha büyük bir şok dalgası yaratmıştı. Çünkü Attila, dışarıdaki bir düşmandı; onun tehdidi bilinen, öngörülebilen bir tehlikeydi. Oysa İmparator’un bu hamlesi, sarayın kendi içindeki güç dengesini, yıllardır ilmek ilmek örülmüş o karmaşık ilişkiler ağını, bir kılıç darbesiyle kesip atmıştı.
Gözler, istemsizce o güne kadar İmparatorluğun en korkulan adamına döndü. Chrysaphius, tahtın yanında, o alışkın olduğu, gücünü yansıtan yerde kaskatı kesilmişti. Yüzü, bir zamanlar o mermer heykellerin soğuk beyazlığına sahipti. O pürüzsüz, yaşını belli etmeyen çehredeki ifade, şoktan, inanamamaktan, öfkeden ve nihayetinde mutlak bir yenilgiden geçen bütün bir duygu tayfını bir saniye içinde yansıttı. Gözleri, o zeki, her şeyi tartan parıltısını kaybetmiş, yerine dipsiz bir boşluk oturmuştu. Dudakları, bir şeyler söylemek için aralandı, lakin hiçbir ses çıkmadı. O an, o muazzam gücün, o entrika dehasının, aslında ne kadar kırılgan bir temele dayandığını herkes gördü. Onun gücü, İmparator’un lütfuydu. Ve lütuf geri çekildiğinde, geriye hiçbir şey kalmamıştı. O, artık Baş Hadım değildi. O, artık Roma’nın gölgelerdeki efendisi değildi. O, servetine el konulmuş, sürgüne mahkum edilmiş, ismi lekelenmiş bir adamdı. Kırılan, sadece onun gücünün mührü değil, aynı zamanda saraydaki o dokunulmazlık yanılsamasıydı.
Salonun diğer ucunda, İmparatoriçe Pulcheria ve Başkomutan Anatolius duruyordu. Yüzlerinde, bir zaferin coşkulu tebessümü yoktu. Onların zaferi, neşeli değil, ağırdı. Birbirlerine attıkları kısa, anlamlı bakışta, bir rahatlama vardı, evet. Lakin o rahatlamanın altında, kazanılan savaşın maliyetinin ve önlerindeki yeni zorlukların bilinci yatıyordu. Onlar, bir canavarı alt etmişlerdi, lakin o canavarın yarattığı enkazın altında kalmışlardı. Roma’yı bir savaştan kurtarmışlardı, fakat şimdi onu, tarihin en büyük fidyelerinden birini ödemenin utancıyla yaşamak zorunda bırakmışlardı. Anatolius’un gözleri, bir komutanın gerçekçi bakışıyla, hazinedeki boşluğu ve ordunun ihtiyaçlarını hesaplıyordu. Pulcheria’nın yüzünde ise, kardeşini doğru yola sokmuş bir ablanın yorgun memnuniyeti ile, ülkesinin geleceği için duyduğu derin endişe iç içe geçmişti.
Asıl tiyatro ise, salonun geri kalanında oynanıyordu. Birkaç dakika öncesine kadar Chrysaphius’un etrafında bir gezegen yörüngesi gibi dönen senatörler, bürokratlar ve saray mensupları, şimdi ondan bir vebalı gibi kaçıyorlardı. Gözlerini kaçırıyor, yanından geçerken araya olabildiğince mesafe koymaya çalışıyor, fısıltıyla yeni güç merkezinin kim olacağını tartışıyorlardı. Güç, bir cesedin etrafından dağılan akbabalar gibi, eski sahibini terk edip yeni bir konak aramaya başlamıştı. Düne kadar Chrysaphius’un en ufak bir iltifatı için birbirini ezen adamlar, şimdi Pulcheria’nın veya Anatolius’un dikkatini çekebilmek için yarışıyordu. Sarayın sadakati, bir ilkeye değil, güce yönelikti. Ve güç el değiştirdiğinde, sadakat de bir elbise gibi değiştirilirdi. Bu manzara, Attila’nın ordugahındaki o yalın, vahşi sadakat anlayışıyla ne kadar da tezat oluşturuyordu. Orada sadakat, kana ve onura bağlıydı. Burada ise, altına ve ikbale.
Maximinus ve ben, bütün bu dramanın ortasında, iki yabancı gibi duruyorduk. Bizim görevimiz bitmişti. Biz, fitili ateşleyen, lakin patlamanın sonuçlarını sadece izleyebilen iki adamdık. Maximinus’un yüzünde, bir zafer ifadesi yoktu. Sadece, derin, çok derin bir yorgunluk vardı. O, bir entrikayı kazanmamıştı. O, İmparatorluğun, kendi kendini yok etmesini bir süreliğine ertelemeyi başarmıştı. Bu, kutlanacak bir şey değildi. Bu, sadece yas tutulacak bir felaketin ertelenmesiydi.
İmparator Theodosius’un gidişinin ardından, salon yavaş yavaş boşalmaya başladı. Chrysaphius, bir süre daha, o boşlukta, tek başına, heykel gibi durdu. Artık kimse ona bakmıyordu. O, görünmez olmuştu. Güneş batmıştı ve onun gölgesi de kendisiyle birlikte yok olmuştu. Sonunda, yavaş, mekanik adımlarla, o güne kadar ona saygıyla yol açan kalabalığın arasından, şimdi kimsenin fark etmediği bir hayalet gibi yürüyerek salonu terk etti. Onun o yalnız yürüyüşü, bir güç sembolünün nasıl bir anda bir hiçliğe dönüşebileceğinin en acı, en canlı kanıtıydı. Ben, bir tarihçi olarak, o anı zihnime kazıdım. Bu, kitapların anlatamayacağı bir dersti. Gücün doğası, insanın yükselişi ve düşüşü üzerine, en büyük filozofların metinlerinden daha aydınlatıcı bir andı. Roma, bir düşmanını daha alt etmişti. Lakin bu düşman, surların dışından değil, kendi kalbinden çıkmıştı.

Düşmüş Bir Yıldızın Yalnızlığı

Chrysaphius’un Dairesi ve Saray Koridorları
Konsey salonundan ayrılan Chrysaphius’un adımları, onu yıllardır evi, kalesi, gücünün merkezi olan dairesine götürdü. Lakin o koridorlar, artık aynı koridorlar değildi. Giderken, geçtiği yerlerde başlar saygıyla eğilir, fısıltılar kesilir, insanlar kenara çekilerek ona yol açardı. Onun varlığı, havayı değiştiren bir etkiye sahipti. Şimdi ise, o etki yok olmuştu. Muhafızlar, onu gördüklerinde selam veriyorlardı, evet, lakin bu, bir makama değil, alışkanlığa verilmiş mekanik bir selamdi. Hizmetkarlar, gözlerini kaçırıyor, sanki onun düşmüşlüğünün kendilerine de bulaşmasından korkuyorlardı. Chrysaphius, kendi sarayında bir yabancıya, bir sürgüne dönüşmüştü. Her adım, onun ne kadar yalnız kaldığını, gücünün ne kadar kişisel değil, ne kadar kurumsal olduğunu yüzüne vuruyordu. O, Chrysaphius olduğu için değil, Baş Hadım olduğu için güçlüydü. Ve o unvan alındığında, geriye sadece iskeleti kalmıştı.
Dairesinin kapısına vardığında, kapıda iki yeni muhafızın ve İmparatorluk Hazinesi’nden (Comes Sacrarum Largitionum) bir grup yetkilinin beklediğini gördü. Bu, son darbeydi. Sadece gücü değil, serveti de elinden alınıyordu. Yetkililerin başındaki adam, soğuk ve resmi bir ifadeyle onu selamladı. “Eski Baş Hadım,” dedi, unvanı özellikle vurgulayarak. “İmparatorumuzun emriyle, kişisel servetinize el koyma ve Attila’ya ödenecek tazminatı karşılamak üzere hazineye devretme işlemlerini başlatmak için buradayız.”
Chrysaphius, onlara cevap vermedi. Yüzü, ifadesiz bir maskeydi. Kapıdan içeri girdi. O zevkli, huzurlu oda, şimdi yabancı adamlarla doluydu. Bir zamanlar onun özel sığınağı olan bu yer, şimdi bir yağma alanına dönmüştü. Yetkililer, odadaki her şeyi, birer birer, soğuk bir profesyonellikle kayda geçirmeye başladılar. Abanoz masanın üzerindeki gümüş mürekkep takımı. Duvarlardaki ipek halılar. Sehpanın üzerindeki fildişi satranç takımı. Her bir eşya, onun zevkini, zekasını ve zenginliğini yansıtan birer parçaydı. Ve şimdi, o parçalar, kaba ellerle tutuluyor, birer meta gibi listeleniyordu.
Ben ve Maximinus, olup biteni uzaktan izlemek için bir fırsat bulmuştuk. Saraydaki bir tanıdık, bizi olayın yaşandığı koridorun yakınına getirmişti. Bu, acımasız bir meraktı, biliyorum. Lakin bir titanin çöküşüne tanıklık etmek, tarihin nadir anlarından biriydi. Chrysaphius, odanın ortasında, bir sandalyeye oturdu. Hiçbir şeye dokunmuyor, kimseyle konuşmuyordu. Sadece izliyordu. Onun o sessiz izleyişi, en öfkeli çığlıktan daha korkutucuydu. Zihninde kim bilir hangi fırtınalar kopuyordu. Yıllarını verdiği, ilmek ilmek işlediği o güç ağının, birkaç saat içinde nasıl darmadağın olduğunu izliyordu. Bütün o entrikalar, bütün o planlar, bütün o uykusuz geceler, hepsi ne içindi? Sonunda, bu odada, her şeyinin elinden alınışını izlemek için mi?
Yetkililerden biri, odanın bir köşesindeki, kilitli olduğu anlaşılan büyük bir sandığı işaret etti. “Bunun anahtarı, efendim?” diye sordu, sesinde yapmacık bir saygıyla.
Chrysaphius, ilk defa onlara baktı. Gözlerinde, ateşten bir parıltı vardı. “O sandıkta,” dedi, sesi buz gibiydi. “Roma’nın sırları var. İmparatorların aşk mektupları, senatörlerin borç senetleri, komutanların ihanet itirafları. O sandık, bu imparatorluğun gerçek temelidir. Açmaya cesaretiniz var mı?”
Bu bir blöftü, belki de bir gerçeğin abartılmış haliydi. Lakin işe yaradı. Yetkili, bir an tereddüt etti. Gözleri, korkuyla amirine kaydı. Chrysaphius, gücünü kaybetmiş olabilirdi, lakin bilgisi hala bir silahtı. Ve o silahın ne kadar tehlikeli olabileceğini herkes biliyordu.
Ancak bu küçük zafer, sonunu değiştirmedi. Serveti, İmparatorluğun bekası için feda ediliyordu. Yetkililer, saatler boyunca çalıştılar. Her bir değerli eşya, mühürlenmiş sandıklara konuldu. Chrysaphius’un o zevkli, güçlü dünyası, parça parça sökülüp götürüldü. Akşam olduğunda, oda neredeyse tamamen boşalmıştı. Geriye sadece birkaç basit mobilya, bir yatak, bir sandalye ve masası kalmıştı. Duvarlardaki freskler, şimdi o boş odada anlamsız ve hüzünlü duruyordu.
Chrysaphius, o boş odada tek başına kaldı. Düşmüş bir yıldızın soğuk, karanlık yalnızlığı içindeydi. Güneş batarken, pencereden sızan son ışıklar, yüzünü aydınlattı. O an, yüzünde öfke veya nefret yoktu. Sadece, sonsuz bir yorgunluk vardı. Belki de hayatında ilk defa, hiçbir plan yapmıyordu. Hiçbir entrika kurmuyordu. Geleceği, artık onun kontrolünde değildi. O, artık oyunun kurucusu değil, oyunun bir kurbanıydı.
Onu o halde bırakıp koridordan ayrılırken, Maximinus yanımda fısıldadı. “Hiçbir zafer, temiz değildir, Priscus. Bir düşmanı alt etmek için, bazen onun yöntemlerini kullanmak, onun kadar acımasız olmak gerekir. Bugün, Roma bir savaş kazandı. Lakin bu savaşta, kendi ruhundan bir parça daha kaybetti.”
Sözleri, o anın bütün trajedisini özetliyordu. Biz, bir canavarı yenmiştik, evet. Lakin bunu yaparken, ne kadar ona benzediğimizi fark etmeden edemiyordum. Güç, onu kullananı kirleten bir zehirdi. Ve o gün, Roma’nın kalbinde, o zehrin ne kadar etkili olduğunu bir kez daha görmüştüm.

Ağır Bir Bedel

Maximinus’un Odası, Büyük Saray
O uzun, olaylı günün sonunda, Maximinus ile birlikte bize tahsis edilen odaya çekildiğimizde, üzerime bir dağın ağırlığı çökmüş gibiydi. Dışarıda, sarayın ve şehrin gürültüsü yavaş yavaş diniyordu. Lakin odanın içindeki sessizlik, dışarıdaki gürültüden daha yoğundu. Bu, bir zaferin sessizliği değildi. Bu, büyük bir fırtınanın ardından gelen, her yerin enkazla kaplı olduğu o tekinsiz sükunetti.
Maximinus, pencerenin önüne bir sandalye çekmiş, dışarıdaki karanlığa bakıyordu. Sırtı, her zamanki gibi dikti, lakin omuzları hafifçe çöküktü. Aylardır ilk defa, onu gerçekten yorgun, gerçekten tükenmiş görüyordum. Bütün o diplomatik savaş, bütün o psikolojik gerilim, en sonunda onun çelik gibi iradesini bile yıpratmıştı.
“Başardık,” dedim, sessizliği bozmak için. Sesim, kendi kulağıma bile zayıf ve anlamsız geldi.
Maximinus, bana dönmeden cevap verdi. “Ne başardık, Priscus? Savaşı önledik mi? Evet, şimdilik. Chrysaphius’u devirdik mi? Evet. Lakin ne pahasına?”
Pencereden dönüp bana baktı. Gözlerinde, ne bir memnuniyet ne de bir gurur vardı. Sadece, derin bir keder. “Beş bin libre altın. Yıllık haracın iki katına çıkarılması. Bu, sadece bir para meselesi değil. Bu, Roma’nın onurunun Attila’ya satılmasıdır. Her yıl, o altını gönderdiğimizde, kendi zayıflığımızı, kendi aşağılanmamızı yeniden tescil edeceğiz. Attila, bizi öldürmedi. Bizi, kendisine düzenli olarak haraç ödeyen, her istediğinde tehdit edebileceği bir köle devlete dönüştürdü. Chrysaphius’un kişisel serveti bu ilk ödemeyi karşılayabilir. Peki ya sonrası? Bir sonraki yıl? Ondan sonraki yıl? Bu para, çiftçinin vergisinden, askerin maaşından, yolların tamirinden kesilecek. Halk, Attila’nın tehdidini hissetmeyecek, lakin onun gölgesini, artan vergilerde, boşalan pazar yerlerinde, bakımsız kalan şehirlerde hissedecek. Bu, yavaş yavaş kanayarak ölmek gibi bir şey.”
Sözleri, acı bir gerçekti. Biz, ani bir ölümü, yavaş ve sancılı bir hastalığa tercih etmiştik. Belki de başka şansımız yoktu, lakin bu, durumu daha az trajik yapmıyordu.
“Peki ya Pulcheria?” diye sordum. “O ve Anatolius, artık daha güçlü. Belki onlar, durumu düzeltebilir. Daha akılcı bir politika izleyebilirler.”
Maximinus, acı bir şekilde gülümsedi. “Pulcheria, dindar ve zeki bir kadındır. Anatolius, onurlu bir askerdir. Onlar, Chrysaphius’tan daha iyidirler, şüphesiz. Lakin onlar da bu sistemin bir parçası. Onlar, bu çürümüş yapıyı tamir edemezler. Sadece, yıkılışını biraz daha geciktirebilirler. Asıl sorun, tahtın kendisinde. Theodosius, iyi bir insan olabilir. Lakin zayıf bir imparator. Ve zayıf bir imparator, en büyük felakettir. Chrysaphius gitti, evet. Lakin yarın, onun yerini almak için bir başkası çıkacak. Saray, boşluk kabul etmez. Yeni bir fısıltı, yeni bir entrika her zaman olacaktır. Çünkü sorun, kişiler değil, sistemin kendisidir.”
Masaya yürüdü, önündeki bir parşömeni açtı. Bu, Attila’nın taleplerinin bir kopyasıydı. Parmağıyla yazının üzerinde gezindi. “Attila,” diye mırıldandı. “O, bizim bu zayıflığımızı görüyor. O, bizim sistemimizin nasıl işlediğini, bizim birliğimizin ne kadar sahte olduğunu anladı. O, bizimle kılıçla savaşmıyor artık. O, bizimle, bizim kendi silahlarımızla savaşıyor. Entrikayla, parayla, korkuyla. Ve bu savaşta, bizden daha iyi.”
O gece, uzun uzun konuştuk. Maximinus, bana Roma’nın durumunu, sınırların ne kadar savunmasız olduğunu, ordunun moralinin ne kadar bozuk olduğunu, halkın imparatorluğa olan inancının nasıl sarsıldığını anlattı. Anlattıkları, bir diplomatın soğuk analizi değil, ülkesinin kaderi için endişelenen bir vatanseverin ağıtıydı.
Ben, onu dinlerken, defterime notlar alıyordum. Lakin artık yazdıklarım, sadece bir olayın kronolojisi değildi. Onlar, bir imparatorluğun otopsisinin ilk notlarıydı. Çöküşün nedenlerini, semptomlarını, içteki çürümeyi kaydediyordum. Görevimin ne kadar ağır olduğunu o gece anladım. Ben, sadece Priscus değildim. Ben, Roma’nın hafızasıydım. Ve benim görevim, bu acı gerçekleri, gelecek nesillerin ders alması için, unutulmasın diye kaydetmekti. Belki de bu, benim tek zaferimdi. Herkesin unutmak istediği, herkesin üstünü örtmeye çalıştığı bir zamanda, gerçeği yazma cesaretini göstermek.
Odamın penceresinden, uykuya dalmış şehre baktım. Milyonlarca insan, kendi küçük dertleriyle, kendi küçük umutlarıyla uyuyordu. Lakin o şehrin ve o insanların üzerinde, artık sadece Attila’nın değil, kendi kaderlerinin de ağır gölgesi vardı. Biz, ağır bir bedel ödemiştik. Lakin asıl soru, bu bedelin bize ne kadar zaman kazandırdığıydı. Ve o zamanı, doğru kullanıp kullanamayacağımızdı. Bu soruların cevabını, ne Maximinus ne de ben biliyorduk. Cevap, tarihin kendisinde saklıydı. Ve biz, o tarihin en karanlık sayfalarından birinde, bir sonraki bölümün yazılmasını bekliyorduk.


Bölüm 11 – Sessizliğin Fırtınası

Kül ve Parşömen

Priscus’un Odası, Büyük Saray, Konsey Kararından Sonraki Günler
Chrysaphius’un düşüşünü takip eden günler, sarayın üzerine tuhaf, tekinsiz bir sessizlik çöktürdü. Bu, bir barışın veya sükunetin sessizliği değildi. Bu, büyük bir fırtınanın tam gözünde yaşanan o aldatıcı, gergin dinginlikti. Herkes, bir sonraki rüzgarın nereden eseceğini, devrilen titanin boşalttığı alanda hangi yeni gücün yeşereceğini görmek için nefesini tutmuş bekliyordu. Benim için ise o günler, mürekkep ve parşömenle yapılan, kendi ruhumla giriştiğim sessiz bir savaşla geçti. Görevim, Attila’ya yapılan seyahatin resmi raporunu, acta’yı hazırlamaktı. Bu, Senato’ya sunulacak, İmparatorluk arşivlerinde yerini alacak, geleceğe kalacak olan resmi gerçeklik olacaktı.
Odamın penceresinden görünen saray bahçesinin kusursuz geometrisi, zihnimdeki kaosla tam bir tezat oluşturuyordu. Masamın üzerinde iki farklı dünya yan yana duruyordu. Bir yanda, yolculuk boyunca tuttuğum, üzerine çamur sıçramış, kenarları kıvrılmış, aceleyle karalanmış notlarla dolu küçük defterim. O defter, gerçeğin ham, yontulmamış haliydi. İçinde bozkırın tozu, ateşin isi, Bigilas’ın korkusu ve Attila’nın nefesinin soğukluğu vardı. Sayfalarında, Edeko’nun zalim gülümsemesi, kızarmış etin yağlı kokusu, Hun ozanlarının vahşi şarkıları ve Tuna nehrinin sisli hüznü saklıydı. O defter, hakikatin ta kendisiydi; çirkin, karmaşık ve tehlikeli.
Diğer yanda ise, önümde duran temiz, pürüzsüz, pahalı parşömen tomarları uzanıyordu. Onların üzerine yazılacak olan ise, gerçeğin saray diline çevrilmiş, ehlileştirilmiş, tehlikelerinden arındırılmış hali olacaktı. O parşömenler, yalan söylemeyecekti, hayır. Lakin bütün gerçeği de anlatmayacaklardı. Onlar, seçilmiş gerçekleri, diplomatik bir dille süslenmiş olayları, Roma’nın onurunu olabildiğince az zedeleyecek bir kurguyu yansıtacaktı. Benim görevim, o iki dünya arasında bir köprü kurmaktı. Lakin bu bir köprü değil, bir sansür mekanizmasıydı. Ve ben, kendi hafızamın, kendi tanıklığımın sansürcüsü olmak zorundaydım.
Kalemimi mürekkebe batırdım ve yazmaya başladım. “Yüce İmparatorumuz II. Theodosius’un emirleriyle, Tuna ötesindeki Hunların Kralı Attila ile barış koşullarını görüşmek ve aramızdaki dostluğu pekiştirmek üzere yola çıkan heyetimiz…” diye başlıyordu ilk cümle. Kelimeler, ne kadar boş, ne kadar sahte geliyordu. “Dostluk.” Attila’nın sofrasında bu kelimenin nasıl bir küçümsemeyle karşılandığını hatırladım. Zihnim, o anlara geri gitti. Attila’nın, İmparator’a “kölenin oğlu” dediği o an. Maximinus’un yüzündeki o anlık kasılma. Bigilas’ın titreyen çevirisi. Bunları yazabilir miydim? Elbette hayır. Resmi raporda, “Kral Attila, İmparatorumuzun mesajlarını büyük bir ciddiyetle dinlemiş, lakin bazı eski meseleler hakkında şikayetlerini dile getirmiştir,” diyecektim. Bu, yalan değildi. Sadece, gerçeğin iskeletinden soyulmuş, ruhsuz bir kemik yığınıydı.
Suikast komplosuna geldiğimde, parmaklarım duraksadı. Bu, raporun en hassas, en tehlikeli kısmıydı. Chrysaphius, düşmüştü. Lakin onun kökleri, sarayın derinliklerindeydi. İmparator’un, kendi en yakın danışmanının bir suikast planladığını resmi olarak kabul etmesi, İmparatorluğun yönetimine dair korkunç bir zafiyetin itirafı olurdu. Pulcheria’nın zaferi, Chrysaphius’un kişisel bir hırsla, İmparator’dan habersiz hareket ettiği varsayımı üzerine kuruluydu. Rapor da bu kurguyu desteklemeliydi.
Not defterimi açtım. Bigilas’ın o geceki, şafak sökerkenki itirafının dökümünü okudum. “Chrysaphius, bunun İmparator’un emri olduğunu söyledi…” cümlesinin altını çizmiştim. Bu üç kelime, Theodosius’u da komplonun bir parçası yapabilecek, İmparatorluğun temelini sarsabilecek bir dinamitti. Kalemim, o üç kelimenin üzerinde gezindi. Sonra, ağır bir hareketle, o cümleyi mürekkeple karaladım. Onu, kendi not defterimden, kendi hafızamdan bile silmek istedim. Bu, tehlikeli bir bilgiydi. Ve bazen, tarihçinin görevi, sadece kaydetmek değil, aynı zamanda neyin unutulması gerektiğini bilmekti. Devletin bekası, bazen gerçeğin tamamından daha önemli olabiliyordu. Bu düşünce, bir zehir gibi ruhuma işledi. Ben, bir hakikat arayıcısı mıydım, yoksa bir devlet memuru mu?
Resmi parşömene, dikkatle seçilmiş kelimelerle yazdım: “Seyahatimiz sırasında, heyetimizdeki tercüman Bigilas’ın, şahsi bir hırs ve bazı saray çevrelerinden aldığı yanıltıcı telkinlerle, yetkisini aşan eylemlere giriştiği anlaşılmıştır. Adı geçen şahıs, Hun komutanı Edeko’ya, Roma’nın resmi politikasıyla taban tabana zıt, kabul edilemez vaatlerde bulunarak, iki devlet arasındaki barışı tehlikeye atacak bir komplo tertip etmeye çalışmıştır. Elçiliğimizin başkanı Sayın Maximinus, durumu fark eder etmez, bu onursuz girişimi Hun yetkililerine bildirmiş ve Roma İmparatorluğu’nun bu komplonun hiçbir parçası olmadığını kesin bir dille ifade etmiştir.”
Mükemmel bir yalandı. İçinde tek bir yanlış kelime yoktu, lakin bütünü, gerçeğin bir karikatürüydü. Maximinus’u bir kahramana, Bigilas’ı tek başına bir haine, Chrysaphius’u ise adı anılmayan bir “saray çevresine” dönüştürüyordu. İmparator Theodosius ise, olayların tamamen dışında, masum bir kurban konumundaydı. Bu, sarayın duymak istediği hikayeydi. Bu, Roma’nın onurunu kurtaracak olan hikayeydi.
Yazmaya devam ederken, kül ve parşömen kokusu birbirine karıştı. Sanki yazdığım her yalanla, not defterimdeki hakikatten bir parça küle dönüşüyor, ruhumdan bir parça eksiliyordu. Tarihçi olmak, olayları kaydetmekti. Lakin ben, olayları yeniden yazıyordum. Ve bu süreçte, en çok kaybettiğim şeyin, kendi tanıklığıma olan inancım olduğunu fark ettim.

İmparatorluğun Bedeli

İmparatorluk Hazinesi Mahzenleri, Constantinopolis
Resmi raporun yazımı devam ederken, Maximinus, Attila’nın ültimatomunun en somut, en ağır kısmıyla meşguldü: beş bin libre altının toplanması. Bu görev, İmparator tarafından bizzat ona verilmişti. Bu, hem bir onurlandırma hem de bir yüktü. Pulcheria ve Anatolius, Maximinus’un dürüstlüğüne ve pragmatizmine güveniyor, bu hassas sürecin onun tarafından yönetilmesini istiyorlardı. Bu aynı zamanda, Maximinus’un artık sarayda yeni güç dengesinin önemli bir parçası olduğunun da bir ilanıydı.
Bir öğleden sonra, beni yanına çağırdı. “Gel, Priscus,” dedi. “Tarih, sadece kararlarla değil, o kararların sonuçlarıyla da yazılır. Roma’nın Attila’ya ödediği bedelin neye benzediğini kendi gözlerinle gör. Defterine, sadece kelimeleri değil, altının ağırlığını da yaz.”
Birlikte, Büyük Saray’ın altındaki, İmparatorluk Hazinesi’nin bulunduğu mahzenlere indik. Meşalelerle aydınlatılan, nemli ve serin koridorlardan geçerek, devasa demir kapıların önüne geldik. Kapıları, her biri bir dev gibi görünen Varangian muhafızları koruyordu. Onların yabancı, sert yüzleri, buranın İmparatorluğun en gizli, en korunaklı yerlerinden biri olduğunu hatırlatıyordu. Kapılar, gıcırdayarak açıldığında, içeriye adım attık.
Manzara, hayal ettiğimden çok farklıydı. Burası, masallardaki gibi altın ve mücevherlerle dolu, parıldayan bir mağara değildi. Burası, bir muhasebecinin rüyası, bir şairin kabusuydu. Geniş, kemerli odalar, raflarla doluydu. Rafların üzerinde, dikkatle etiketlenmiş, mühürlenmiş ahşap sandıklar, deri keseler ve parşömen tomarları vardı. Hava, eski metalin, kurumuş mürekkebin ve tozun keskin kokusuyla doluydu. Odanın ortasında, büyük teraziler, abaküsler ve sayım masaları kurulmuştu. Onlarca katip, hummalı bir şekilde çalışıyordu. Tüy kalemlerin hışırtısı, sikkelerin şıkırtısı ve görevlilerin monoton bir sesle okuduğu rakamlar, odadaki tek müzikti. Burası, İmparatorluğun atan kalbiydi; verginin toplandığı, maaşların dağıtıldığı, savaşların finanse edildiği yer.
Maximinus, hazineden sorumlu yöneticiyle, Comes Sacrarum Largitionum ile konuştu. Adam, yorgun ve endişeli görünüyordu. “Beş bin libre altın, elçi,” dedi, alnındaki teri silerek. “Bu, devasa bir miktar. Son Pers savaşından beri hazinemiz bu kadar büyük bir darbe almamıştı. Chrysaphius’un kişisel serveti, inanılmaz derecede büyükmüş. Lakin yine de tamamını karşılamaya yetmiyor.”
Bizi, mahzenin başka bir bölümüne götürdü. Burası, Chrysaphius’un el konulan mülklerinin toplandığı yerdi. Gördüklerim karşısında nutkum tutuldu. Yığınla altın ve gümüş tabak, mücevherlerle süslü kadehler, fildişi heykeller, ipek ve altın işlemeli kumaş topları, nadir baharatlarla dolu çuvallar… Bu, bir adamın değil, küçük bir krallığın servetiydi. Chrysaphius, yıllar boyunca Roma’yı bir sülük gibi emmiş, kendi gücünü ve zenginliğini, İmparatorluğun kanıyla beslemişti. O an, ona karşı hissettiğim o anlık acıma duygusu, yerini soğuk bir öfkeye bıraktı. Bu servet, belki de Attila’ya karşı daha güçlü bir ordu kurmak için kullanılabilirdi. Oysa şimdi, yine Attila’ya, bir utanç diyeti olarak gidiyordu.
Katipler, bütün bu değerli eşyaları tek tek tartıyor, değerlerini biçiyor ve eritilmek üzere ayırıyorlardı. Güzelim sanat eserleri, mücevherli kadehler, hepsi ateşin içinde eriyip, isimsiz, ruhsuz külçelere dönüşecekti. Bu, gerekli bir işlemdi, biliyordum. Attila, süslü tabaklar değil, saf, ağırlığı belli külçeler istiyordu. Lakin bu dönüşüm, sembolik olarak çok acıydı. Roma’nın güzelliği, inceliği, sanatı, barbarların ateşinde eriyip, onların ham, kaba gücünün para birimine dönüşüyordu.
“Yeterli değil,” dedi hazine yöneticisi, önündeki hesap tomarlarını göstererek. “Hala yaklaşık bin libre açık var. Bunu, hazinenin acil durum rezervlerinden karşılamak zorundayız. Bu da, Trakya’daki kalelerin tamiri için ayrılan fonun ve yeni bir donanma kurma projesinin ertelenmesi demek.”
Maximinus’un yüzü, bu haberi duyduğunda daha da karardı. İşte bedelin gerçek yüzü buydu. Chrysaphius’un ihaneti, sadece bir hadımın servetine mal olmuyordu. O ihanet, sınırları daha savunmasız, denizleri daha tehlikeli hale getiriyordu. Attila, Constantinopolis’ten sadece altın almıyordu. O, bizim gelecekteki savunma gücümüzü de alıyordu.
Saatlerce o mahzende kaldım. Altının sayımını, eritilmesini, külçelere dökülmesini izledim. Her bir külçe, üzerine İmparatorluğun damgası vurulurken, sanki benim ruhuma da bir utanç damgası vuruluyordu. Bu altınlar, Tuna’yı geçip Attila’nın hazinesine ulaştığında, onun gücünü daha da artıracaktı. Daha fazla savaşçı beslemesine, daha fazla müttefik satın almasına, daha büyük bir ordu kurmasına olanak tanıyacaktı. Biz, kendi celladımızın kılıcını, kendi ellerimizle biliyorduk.
Mahzenden ayrıldığımızda, gün batmak üzereydi. Gözlerim, içerideki meşale ışığından dışarıdaki alacakaranlığa alışmakta zorlandı. Maximinus, yanımda sessizce yürüyordu. “Şimdi anladın mı, Priscus?” dedi. “Savaşlar, sadece kılıçla yapılmaz. Bazen, bir abaküs, en ölümcül silahtır. Ve biz, bu savaşı daha başlamadan kaybettik.”

Dönüşü Olmayan Yol

Constantinopolis Limanı, Birkaç Hafta Sonra
Attila’nın ültimatomunun son ve en acı maddesi, Romalı kaçakların iadesiydi. Bu, sadece bir siyasi talep değil, aynı zamanda ahlaki bir ikilemdi. O insanlar, Attila’nın zulmünden veya kabile içi kan davalarından kaçıp, Roma’nın adaletine ve korumasına sığınmışlardı. Onları geri vermek, onları kesin bir işkenceye ve ölüme göndermek demekti. Bu, Roma’nın, kendisine sığınanları koruma ilkesini, kendi temel değerlerinden birini ayaklar altına alması anlamına geliyordu. Lakin seçenek yoktu. Attila, isim isim, kimleri istediğini bildirmişti. Ve o isimler bulunup teslim edilmezse, anlaşma bozulacaktı.
Bu kirli görevi yönetmek de Maximinus’a düşmüştü. O, bu işi, sarayın entrikacı bürokratlarına bırakmak istemiyordu. En azından, sürecin “insancıl” demeye dilim varmıyor, lakin olabildiğince düzenli ve hızlı yürümesini sağlamak istiyordu. Görevlendirilen bir grup asker, haftalarca şehrin en ücra köşelerinde, manastırlarda, mülteci kamplarında o insanları aradı. İstedikleri kişiler, sıradan insanlar değildi. Çoğu, Attila’ya muhalif olmuş Hun soyluları, onun iktidarına baş kaldırmış kabile reislerinin çocuklarıydı. Onlar, potansiyel birer tehlikeydi Attila için.
Sonunda, istenen on yedi kişiden on beşi bulundu. Maximinus, teslimatın yapılacağı gün, beni de yanına çağırdı. “Bunu da görmelisin,” dedi, sesinde ne bir duygu ne de bir tereddüt vardı. “Tarih, sadece kahramanları ve kralları yazmaz. Bazen, isimsiz kurbanları da yazmalıdır. Git ve onların yüzlerini gör. Unutulmasınlar diye.”
Buluşma yeri, şehrin güneyindeki küçük, gözden uzak bir limandı. Hava, kapalı ve rüzgarlıydı. Deniz, kurşuni bir renge bürünmüştü. Rıhtımda, onları Tuna’ya götürecek olan, gösterişsiz, hızlı bir ticaret gemisi bekliyordu. Etraf, askerler tarafından kordona alınmıştı.
Biraz sonra, onları getirdiler. Ellerindeki zincirlerin şıkırtısı, rüzgarın uğultusuna karışıyordu. Onlar, beklediğim gibi sefil, korku içinde yalvaran insanlar değildi. Çoğu, gururlu, başı dik adamlardı. Yüzlerinde korkudan çok, ihanete uğramışlığın getirdiği soğuk bir öfke vardı. Üzerlerindeki Roma giysileri, şimdi bir alay konusu gibi duruyordu. Onlar, medeniyete sığınmışlardı, lakin medeniyet onlara ihanet etmişti.
İçlerinden biri, liderleri olduğu anlaşılan, yaşlıca, yüzü yara izleriyle dolu bir adam, Maximinus’un önünde durdu. “Demek ki Roma’nın sözünün değeri bu kadar, elçi,” dedi, akıcı olmasa da anlaşılır bir Yunancayla. “Bize koruma sözü verdiniz. Bize, İmparator’un adaletinin herkesi kapsadığını söylediniz. Yalanlarınız, rüzgardaki tozdan daha değersizmiş.”
Maximinus, cevap vermedi. Ne diyebilirdi ki? Haklı olduğunu mu? Özür dilediğini mi? Bütün kelimeler, o anın acımasız gerçeği karşısında anlamsızdı.
Kaçaklardan bir diğeri, daha genç bir adam, öne atıldı. Gözleri, umutsuz bir ateşle parlıyordu. “Bizi ona geri göndermeyin!” diye bağırdı. “Bizi burada, kendi kılıcınızla öldürün. Bu, onun işkencelerinden daha onurlu bir ölümdür! Yalvarırım, bize bu merhameti gösterin!”
Askerler, onu geri çekti. Lakin çığlığı, rüzgarla birlikte limanda yankılanmaya devam etti. O an, midemin bulandığını hissettim. Biz, ne yapıyorduk? Barışı korumak için, insanları cellatlarına teslim ediyorduk. Biz, Roma’nın ruhunu satıyorduk.
Maximinus, yüzünü denize çevirdi. Çenesinin kasıldığını, o demir gibi iradenin bile bu manzara karşısında çatladığını gördüm. Elini kaldırdı ve gemiyi işaret etti. Bu, emrin sonuydu. Askerler, mahkumları gemiye bindirmeye başladı. Hiçbiri direnmedi. Artık sonun geldiğini kabullenmişlerdi. Sadece o yaşlı lider, gemiye binmeden önce son bir kez Maximinus’a döndü. “Attila,” dedi. “O, sizin bedenlerinizi değil, ruhlarınızı fethetti. Bunu asla unutma, Romalı.”
Gemi, demir aldı ve yavaşça limandan ayrıldı. Rıhtımda, bizler, sessizce o geminin kurşuni denizde küçülerek kayboluşunu izledik. O gemi, sadece on beş adamı değil, Roma’nın onurundan geriye ne kaldıysa, onu da alıp götürüyordu.
Çadıra dönerken, Maximinus tek kelime etmedi. O gece, odasından, daha önce hiç duymadığım sesler geldi. Bastırılmış, acı dolu bir hıçkırığın sesi. O demir adam, sonunda kırılmıştı. Ben ise, defterime, o on beş adamın yüzünü, o yaşlı liderin son sözlerini ve o genç adamın çığlığını yazdım. Çünkü Maximinus haklıydı. Onlar, unutulmamalıydı. Onlar, bizim ödediğimiz bedelin, altınla ölçülemeyen, kanla yazılan kısmıydı. Onlar, bizim barışımızın isimsiz kurbanlarıydı.


Bölüm 12 – Kırbaç Yeniden Şakladığında

Sahte Bahar

Constantinopolis, MS 450 Kışı ve Baharı
Chrysaphius’un düşüşü ve Attila’nın taleplerinin -ağır bir bedel karşılığında da olsa- kabul edilmesinin ardından, Constantinopolis’in üzerine aldatıcı bir sükunet çöktü. Kış, her zamanki gibi soğuk ve nemli geçti, lakin sarayın koridorları, önceki yılların entrika ve hiziplerle dolu ateşli atmosferinden uzaktı. Pulcheria’nın ve Başkomutan Anatolius’un başını çektiği yeni yönetim, bir istikrar havası yaratmıştı. Chrysaphius’un sürgüne gönderilmesi, saraydaki pek çok dalkavuk ve komplocuyu sindirmiş, bir süreliğine de olsa herkesi daha temkinli davranmaya itmişti. Bu, bir “sahte bahar”dı. Gökyüzü bulutsuz görünüyordu, lakin ufukta biriken fırtına bulutlarının gölgesini yalnızca benim gibi o fırtınanın kalbinden gelenler görebiliyordu.
Maximinus, bu yeni dönemde, hak ettiği saygıyı görmeye başlamıştı. O artık, başarısız bir elçilik heyetinin başkanı değil, İmparatorluğu bir savaştan kurtaran, Chrysaphius’un tehlikeli oyununu bozan bilge bir devlet adamı olarak kabul ediliyordu. Sık sık İmparatorluk Konseyi’ne çağrılıyor, Hunlar ve diğer sınır kabileleri hakkındaki engin bilgisine başvuruluyordu. Tavsiyeleri, genellikle pragmatik ve gerçekçiydi: Attila’yı kışkırtmaktan kaçınmak, anlaşmanın şartlarına harfiyen uymak, bu arada da sessizce ve derinden ordunun Trakya’daki savunma hatlarını güçlendirmek. Onun bu çabaları, bir nebze de olsa işe yarıyor gibiydi. Tuna sınırından gelen haberler, eskiye nazaran daha sakindi. Yıllık haraç, Chrysaphius’un servetinden ve hazineden toplanan altınlarla zamanında ödenmişti. Kaçakların iadesi, Attila’yı tatmin etmiş görünüyordu. Her şey, yolundaymış gibiydi.
Ben, Priscus, bu dönemde daha sakin bir hayata dönmüştüm. Elçilik raporum kabul edilmiş, Senato arşivlerindeki yerini almıştı. Maximinus’un himayesi sayesinde, saray kütüphanesinde çalışma ve kendi tarih yazımım üzerine yoğunlaşma fırsatı buldum. Lakin geceleri, zihnim hala Tuna’nın ötesine gidiyordu. Attila’nın o delici bakışları, Bigilas’ın bir köle olarak sürüklendiği o an, rıhtımdan ölüme gönderilen o on beş adamın yüzü… Bunlar, parşömenlere dökemediğim, lakin ruhuma kazınmış olan gerçeklerdi. Resmi rapor, Roma’nın onurunu kurtarmış olabilirdi, lakin benim vicdanım hala kanıyordu.
Bahar geldiğinde, şehir yeniden canlandı. Hipodromda yarışlar düzenleniyor, zenginler sayfiyelerine çekiliyor, kiliseler Paskalya için süsleniyordu. İnsanlar, Hun tehdidini unutmuş gibiydi. O, kışın kötü bir rüyası gibi gelip geçmişti. Attila’nın adı, artık sokaklarda korkuyla fısıldanmıyordu. Lakin ben, bu sahte huzurun tadını çıkaramıyordum. Çünkü biliyordum ki, Attila gibi bir adam, tatmin olmazdı. O, aldığı her tavizle daha da güçlenir, iştahı daha da artardı. Bizim ödediğimiz altınlar, onu durdurmak için değil, sadece bir sonraki saldırısını finanse etmek için kullanılıyordu. Bu barış, bir anlaşma değil, sadece bir ateşkes idi. Ve Attila, ateşkesi ne zaman bozacağına kendisi karar verecekti.
Bir gün, Maximinus beni yanına çağırdı. Odası, yine haritalar ve raporlarla doluydu. Yüzünde, aylardır görmediğim o endişeli ifade vardı. Elinde, Tuna sınırındaki bir casustan gelen, şifreli bir parşömen tutuyordu.
“Bozkırda hareketlilik var, Priscus,” dedi, sesi alçak ve gergindi. “Attila, büyük bir ordu topluyor. Her zamankinden daha büyük. Bütün tâbi kabilelere, en iyi savaşçılarını göndermeleri için emir gitmiş. Demirciler, gece gündüz silah ve zırh üretiyor. Bu, küçük bir sınır akını için yapılan bir hazırlık değil. Bu, büyük bir savaşın hazırlığı.”
Kalbimin sıkıştığını hissettim. Sahte bahar, bitmek üzereydi. “Hedef neresi?” diye sordum. “Yine Trakya mı? Constantinopolis mi?”
Maximinus, başını salladı. Haritanın üzerinde, batıya doğru kaydı parmağı. “Hayır,” dedi. “Casusumuzun söylediğine göre, bu sefer hedef Doğu değil. Bütün hazırlıklar, batı yönünde. Galyatarafına, Batı Roma İmparatorluğu’nun topraklarına doğru.”
Bu, beklenmedik bir gelişmeydi. Attila, neden aniden yönünü değiştirmişti? Constantinopolis, zenginliği ve stratejik önemiyle her zaman onun asıl hedefi gibi görünmüştü. Batı Roma ise, zaten iç karışıklıklar, Vandalların Afrika’yı işgali ve sürekli bir istikrarsızlık içinde, çökmekte olan bir devdi.
“Ama neden?” diye sordum. “Batı’da ne var? Onların hazinesi, bizimkiyle kıyaslanamaz bile.”
“Bazen mesele altın değildir, Priscus,” dedi Maximinus. “Bazen mesele, onurdur. Veya bir bahanedir.” Sonra, masasının üzerindeki başka bir raporu bana uzattı. Bu rapor, Ravenna’dan, Batı Roma’nın başkentinden geliyordu.
Raporu okuduğumda, yapbozun eksik parçası yerine oturdu. Batı Roma İmparatoru III. Valentinianus’un kız kardeşi Honoria, bir saray entrikası sonucunda, abisi tarafından sevmediği yaşlı bir senatörle evlendirilmeye zorlanmıştı. Bu durumdan kurtulmak için, çaresizlik içinde, delice bir şey yapmıştı. Yüzüğünü bir hizmetkarıyla birlikte gizlice Attila’ya göndermiş, ondan kendisini kurtarmasını ve onunla evlenmesini istemişti.
Bu, Attila’nın eline geçen, tanrıların bir lütfu gibi bir bahaneydi. O, Honoria’nın bu mektubunu, bir evlilik teklifi ve Roma İmparatorluğu’nun yarısının da çeyiz olarak kendisine vaat edildiği şeklinde yorumlamıştı. Elbette bu saçmaydı. Lakin Attila için, gerçeğin bir önemi yoktu. Önemli olan, elindeki bahanenin gücüydü. Artık, Batı Roma’yı işgal etmek için “meşru” bir sebebi vardı. O, sadece bir fatih değil, aynı zamanda hakkı olanı almaya gelen bir damattı.
“Anlıyor musun?” dedi Maximinus. “Bu, bizimle ilgili değil artık. Honoria’nın o aptalca yüzüğü, bütün dengeleri değiştirdi. Attila, şimdi gözünü Batı’ya dikti. Bu, bizim için iyi bir haber gibi görünebilir. Kırbaç, şimdilik başka bir sırta iniyor. Lakin yanılmayalım. Eğer Attila, Batı Roma’yı yenerse, Ren ve Tuna’dan Cebelitarık’a kadar uzanan devasa bir imparatorluğun sahibi olur. O zaman, durdurulamaz bir güce ulaşır. Ve eninde sonunda, işini bitirmek için yeniden bize döner. Batı Roma’nın düşüşü, bizim de sonumuzun başlangıcı olur.”
O an, sahte baharın ne kadar aldatıcı olduğunu anladım. Biz, kendi küçük bahçemizde, fırtınanın geçtiğini sanırken, aslında fırtına sadece yön değiştirmiş, daha da büyüyerek, komşumuzun evini yıkmaya gidiyordu. Ve o ev yıkıldığında, sıra bizimkine gelecekti. Kırbaç, yeniden şaklamıştı. Ve bu seferki sesi, daha önce hiç olmadığı kadar korkutucu, daha önce hiç olmadığı kadar nihaiydi.

Batı’dan Gelen Mektup

Ravenna, Batı Roma İmparatorluğu Sarayı
Batı Roma’nın başkenti Ravenna, Constantinopolis’in görkeminden ve kozmopolit yapısından çok uzaktı. Bataklıkların ortasına kurulmuş, savunması kolay lakin kasvetli bir şehirdi. Saray, Büyük Saray’ın ihtişamıyla kıyaslandığında, bir valinin konağını andırıyordu. Lakin o kasvetli duvarların ardında, çökmekte olan bir imparatorluğun son dramı oynanıyordu. İmparator III. Valentinianus, Theodosius’tan bile daha zayıf, daha etkisiz bir hükümdardı. Gerçek güç, onun annesi Galla Placidia ve en önemlisi, orduların başkomutanı, Magister Militum Aetius’un elindeydi. Aetius, “Son Romalı” olarak bilinen, hayatını Cermen kabileleri ve Hunlarla savaşarak geçirmiş, acımasız, pragmatik ve dahi bir komutandı. İşin tuhafı, Aetius, gençliğinde Hun sarayında rehin olarak kalmış, Attila ile birlikte büyümüş, onunla avlanmış, onunla savaşmıştı. Onlar, birbirlerinin dilini, düşünme biçimini herkesten iyi bilen iki eski dost, şimdi ise iki ölümcül düşmandı.
Honoria’nın mektubu ve yüzüğü Attila’ya ulaştığında, bu haber Ravenna sarayına bir yıldırım gibi düştü. Valentinianus, öfkeden deliye dönmüştü. Kız kardeşinin bu ihaneti, sadece ailesinin onuruna değil, imparatorluğun varlığına yönelik bir tehditti. Honoria’yı idam ettirmek istedi, lakin annesi Galla Placidia araya girerek onu bir manastıra kapatmakla yetinmesini sağladı. Lakin hasar, çoktan verilmişti.
Birkaç hafta sonra, Attila’nın elçileri Ravenna’ya ulaştı. Talepleri, net ve küstahtı: Prenses Honoria’nın derhal kendilerine teslim edilmesi ve Roma İmparatorluğu’nun yarısının, onun “çeyizi” olarak Hun krallığına devredilmesi.
Sarayda toplanan konseyde, tam bir panik havası hakimdi. Senatörler, Attila’ya tavizler verilmesini, bir şekilde zaman kazanılmasını istiyorlardı. Valentinianus ise, onurunun lekelenmesine öfkeleniyor, lakin ne yapacağını bilemiyordu. O kaotik toplantıda, tek bir sakin ses vardı. O da, Aetius’un sesiydi.
Aetius, ayağa kalktı. Yüzü, sayısız seferin ve entrikanın izlerini taşıyan bir harita gibiydi. Gözleri, bir kartalınki gibi keskindi. “Yüce İmparatorum, senatörler,” dedi, sesi sakin lakin otoriterdi. “Attila ile pazarlık yapılmaz. Ona vereceğiniz her taviz, bir sonraki talebinin teminatı olur. Ona vereceğiniz her karış toprak, bir sonraki istilasının sıçrama tahtası olur. Onu tanırım. Onun dili, sadece güçten anlar. Diplomasi zamanı bitmiştir. Şimdi, savaş zamanıdır.”
Bir senatör, korkuyla atıldı. “Savaş mı? Hangi güçle, Başkomutan? Lejyonlarımız zayıf, hazinemiz boş. Cermen müttefiklerimiz güvenilmez. Attila, tek başına bizim bütün ordularımızdan daha kalabalık bir güçle geliyor.”
Aetius, senatöre küçümseyen bir bakış attı. “Sayılar, savaşı kazanmaz, senatör. İrade kazanır. Ve strateji. Evet, Attila güçlü. Lakin o da yenilmez değil. Ordusu, bir araya getirilmiş, farklı dilleri konuşan, farklı çıkarları olan bir kabileler topluluğu. O birlik, Attila’nın şahsında düğümlenmiş durumda. O düğümü çözebilirsek, o ordu bir anda dağılır.”
Aetius, haritanın başına geçti. “Attila, Galya üzerinden gelecek. Hedefi, Orléans şehri olacak. Orléans’ı alırsa, bütün Galya’nın kapıları ona açılır. Onu, Orléans’a ulaşmadan önce, Katalon Ovası’nda karşılamalıyız. Orası, geniş ve düz bir arazi. Onun süvarileri için ideal gibi görünür, lakin aynı zamanda, bizim disiplinli piyadelerimizin de bir duvar örebileceği bir yer.”
“Bizim piyadelerimiz mi?” diye sordu bir başkası. “Sayımız yetersiz.”
“Roma piyadeleri,” dedi Aetius. “Ve müttefiklerimiz. Gotlar.”
Salonda bir sessizlik oldu. Vizigotlar, Roma’nın eski düşmanlarıydı. Yıllarca Galya’yı yağmalamışlar, hatta bir zamanlar Roma şehrini bile işgal etmişlerdi. Onların yaşlı ve bilge kralı Theodoric, Aetius’a güvenmiyordu. Roma’ya da.
“Theodoric, bize asla katılmaz,” dedi Valentinianus. “O, bizim kadar Attila’dan da nefret eder, lakin bizim zayıflamamız onun işine gelir.”
“İşte orada yanılıyorsunuz, İmparatorum,” dedi Aetius. “Theodoric, bir kraldır. Ve Attila’nın dünyasında, başka krallara yer yoktur. Attila kazanırsa, Gotların krallığı da yok olur. Theodoric, bunu biliyor. Onu, ortak düşmana karşı savaşmaya ikna edebilirim. Bu, Roma ve Gotların, Cermenlerin ve Alanların, medeniyetin son kalıntılarının, bozkırın o dipsiz karanlığına karşı yapacağı bir ittifak olacak. Bu, sadece bir savaş değil. Bu, dünyanın geleceği için bir savaş olacak.”
Aetius’un sözleri, o karamsar salonda, bir umut kıvılcımı çakmıştı. O, sadece bir komutan değil, aynı zamanda bir vizyonerdi. O, yaklaşan felaketi, farklı düşmanları ortak bir amaç uğruna birleştirme fırsatı olarak görüyordu.
Konseyden, savaşa hazırlanma ve Aetius’a tam yetki verme kararı çıktı. Aetius, vakit kaybetmeden yola çıktı. Önce, kendi lejyonlarını toplayacak, ardından güneye, Gotların başkenti Toulouse’a giderek, yaşlı kral Theodoric’i tarihin en zorlu ittifakına ikna etmeye çalışacaktı.
Constantinopolis’te biz, bu haberleri haftalar sonra, gecikmeli olarak alıyorduk. Gelen her mektup, Batı’daki gerilimin nasıl tırmandığını anlatıyordu. Bir yanda, Aetius, dağılmış bir imparatorluğun son parçalarını bir araya getirmeye çalışıyordu. Diğer yanda ise, Attila’nın o devasa, çok uluslu ordusu, bir kasırga gibi Ren Nehri’ne doğru ilerliyordu. Dünya, nefesini tutmuş, tarihin en büyük çarpışmalarından birini bekliyordu. Ve biz, Doğu’da, şimdilik güvendeydik. Lakin bu güvenliğimizin, Batı’daki kardeşlerimizin kanıyla ödendiğini biliyorduk.

Rüzgarın Taşıdığı Fısıltılar

Constantinopolis, MS 451 Baharı
Batı’da savaş davulları çalarken, Constantinopolis’te hayat, kendi yavaş ve entrikacı ritminde akmaya devam ediyordu. Saray, Aetius’un Gotlarla ittifak kurma çabalarını, Attila’nın Ren Nehri’ni geçişini, Metz şehrini yakıp yıkmasını, bir nefes darlığı hastasının başka birinin acısını dinlerkenki o bencil rahatlığıyla izliyordu. Tehlike, şimdilik uzaktaydı. Bu durum, saraydaki farklı hiziplere, kendi güçlerini pekiştirmek için zaman tanıyordu. Pulcheria, devlet yönetimindeki etkisini artırıyor, kilise üzerindeki kontrolünü güçlendiriyordu. Anatolius, Trakya’daki orduları yeniden düzenlemeye çalışıyor, lakin boşalan hazineden yeterli kaynağı bulmakta zorlanıyordu.
Maximinus, bu dönemde, bir kenara itilmiş gibiydi. Hun meselesi, artık öncelik değildi. Onun uyarıları, Attila’nın Batı’daki zaferlerinin, eninde sonunda Doğu için bir felaket olacağına dair öngörüleri, “karamsarlık” olarak nitelendiriliyor, kulak arkası ediliyordu. Saray, kısa vadeli bir rahatlama içindeydi ve uzun vadeli tehlikeleri duymak istemiyordu.
Bir akşam, Maximinus ile sarayın teraslarından birinde, Marmara’ya bakarak oturuyorduk. Güneş, denizin üzerinde kızıla boyanarak batıyordu. “Görüyor musun, Priscus?” dedi, sesi yorgundu. “Aynı hatayı tekrar yapıyorlar. Tehlike kapılarında değilse, yokmuş gibi davranıyorlar. Aetius’a güveniyorlar. Evet, Aetius büyük bir komutan. Belki de Roma’nın son büyük komutanı. Lakin o da bir insan. Karşısındaki ise, bir insan değil, bir halkların göçü. Eğer Aetius kaybederse…”
Sözünü bitirmedi. Bitirmesine gerek yoktu. Eğer Aetius kaybederse, Galya düşer, İtalya düşer ve Batı Roma İmparatorluğu tarihe karışırdı. O zaman, Attila’nın önünde, bize karşı koyabilecek hiçbir güç kalmazdı.
Rüzgar, batıdan esiyor, sanki bize, yüzlerce kilometre ötedeki savaş meydanlarından fısıltılar taşıyordu. Gelen haberler, kervanlarla, gemilerle, haftalar sonra ulaşıyordu. Her haber, bir öncekinden daha korkutucuydu. Attila, Galya’nın kuzeyini bir alev topu gibi geçmiş, önüne çıkan her şeyi yakıp yıkmıştı. Şimdi, Orléans surlarının önündeydi. Şehir, kahramanca direniyordu, lakin sonunun yakın olduğu söyleniyordu. Herkes, tek bir sorunun cevabını bekliyordu: Aetius ve Gotlar nerede? İttifak sağlanabilmiş miydi? Yoksa Aetius, tek başına mı kalmıştı?
Bu belirsizlik, benim için dayanılmazdı. Bir tarihçi olarak, tarihin en önemli anlarından birinde, olay yerinden yüzlerce kilometre uzakta, dedikodularla ve gecikmiş haberlerle yetinmek zorundaydım. Defterime, gelen her fısıltıyı, her söylentiyi kaydediyordum. Orléans’ın düştüğüne dair yalan haberler, Aetius’un Theodoric tarafından reddedildiğine dair dedikodular, Attila’nın ordusunun sayısının abartılı rakamları… Tarih, o anlarda, gerçeklerden çok, korkularla ve umutlarla yazılıyordu.
Sonunda, beklenen haber geldi. Hızlı bir ulak, Ravenna’dan yola çıkıp deniz yoluyla Constantinopolis’e ulaşmıştı. Aetius, başarmıştı. O, ikna kabiliyetiyle ve ortak düşman tehdidini kullanarak, yaşlı Got kralı Theodoric’i ittifaka razı etmişti. Roma lejyonları ve Vizigot savaşçıları, tarihte ilk defa, ortak bir sancak altında birleşmişti. Franklar, Alanlar, Burgundlar gibi diğer Cermen kabileleri de onlara katılmıştı. Aetius’un liderliğinde, bu birleşik ordu, Orléans’ı kurtarmak ve Attila’yı karşılamak için kuzeye doğru yürüyüşe geçmişti.
Bu haber, Constantinopolis’te temkinli bir iyimserlik yarattı. Aetius’un diplomatik zaferi, takdirle karşılandı. Lakin Maximinus, benim kadar iyimser değildi. “Bir orduyu bir araya getirmek, bir savaşı kazanmak demek değildir,” dedi, haberi okuduktan sonra. “Bu, tarihin gördüğü en kırılgan ittifak. Romalılar ve Gotlar, nesillerdir birbirlerinin kanını döktüler. Savaşın en sıcak anında, eski nefretler yeniden alevlenirse, o ordu kendi içinde çöker. Her şey, Aetius’un dehasına ve Theodoric’in bilgeliğine bağlı. Ve tabii ki, şansa.”
Artık yapacak tek bir şey kalmıştı: beklemek. Batıdan, rüzgarın taşıyacağı o nihai haberi beklemek. Katalon Ovası’nda, dünyanın kaderi belirlenecekti. O ovada dökülecek kan, sadece askerlerin değil, iki farklı dünyanın, iki farklı geleceğin kanı olacaktı. Ve biz, o kanın kokusunu, yüzlerce kilometre öteden, rüzgarın taşıdığı fısıltılardan duymaya çalışıyorduk. Sessizliğin fırtınası, bitmek üzereydi. Yerini, çeliğin ve kanın gürültüsü alacaktı.


Bölüm 13 – Katalon Ovası’nın Yankıları

Kırmızı Günbatımı

Katalon Ovası, Galya, MS 451 Haziran
Constantinopolis’in mermer koridorlarında yankılanan fısıltılardan binlerce kilometre uzakta, Galya’nın kalbinde, dünya nefesini tutmuştu. Katalon Ovası, adını tarihin en kanlı sayfalarından birine yazdırmak üzereydi. Burası, ne bereketli tarlaları ne de görkemli şehirleriyle bilinen bir yerdi. Uçsuz bucaksız, hafif dalgalı, ağaçsız bir araziydi; sanki tanrılar, orduların birbirini boğazlaması için özel olarak tasarlamış gibiydi. O gün, ova, yeşil rengini kaybetmiş, iki devasa ordunun çeliği ve sancaklarıyla dolmuştu. Gökyüzü, o gün, her zamankinden daha parlak, daha kayıtsız bir maviye sahipti.
Bir yanda, Attila’nın ordusu duruyordu. Bu, tek bir milletin ordusu değildi. Bu, halkların bir tufanıydı. Merkezde, disiplinli ve vahşi Hun atlıları, Attila’nın kendi komutası altında, bir çelik çekirdek gibi duruyordu. Onların sağında ve solunda, Attila’nın gücüne boyun eğmiş ya da onunla ittifak kurmuş sayısız kral ve kabile vardı. Ostrogotlar, kralları Valamir’in liderliğinde, Batı’daki akrabaları Vizigotlara karşı bilenmiş bir nefretle bekliyorlardı. Gepidler, Herullar, Skirler, Rugianlar… Farklı diller konuşan, farklı tanrılara tapan, lakin hepsi tek bir irade altında birleşmiş on binlerce savaşçı. Bu, bir ordu değil, bir göçtü. Hareket halindeki bir felaketti. Attila, ordusunun önünde, siyah atının üzerinde, sade lakin heybetli bir şekilde duruyordu. O gün, her zamankinden daha sessiz, daha düşünceli olduğu söylenir. Savaştan önce kahinlerine danışmış, kurban edilen hayvanların kemiklerinde, Hunlar için büyük bir kayıp, lakin düşman liderlerinden birinin ölümü kehanetini görmüştü. Bu kehanet, onun zihnini meşgul ediyordu.
Diğer yanda ise, Aetius’un mucizevi ittifakı vardı. Bu ordu, Attila’nınki kadar kalabalık olmayabilirdi, lakin daha az karmaşık değildi. Merkezde, Aetius’un komutasındaki son Roma lejyonlarının kalıntıları ve sadık Alan müttefikleri duruyordu. Bu askerler, tecrübeli ve disiplinliydiler, lakin sayıları azdı. Ordunun sağ kanadı, ittifakın en güçlü lakin en güvenilmez parçasını oluşturuyordu: Kral Theodoric liderliğindeki Vizigotlar. Theodoric, yetmişini aşmış, beyaz sakallı, bilge ve savaş yorgunu bir kraldı. O, Roma için değil, halkının geleceği için oradaydı. Sol kanatta ise Franklar ve diğer Cermen kabileleri yer alıyordu. Bu, birbirinden nefret eden, birbirine güvenmeyen unsurların, ortak bir korkuyla bir araya geldiği, her an dağılabilecek bir orduydu. Aetius, atının üzerinde, bu kırılgan orduyu bir arada tutan bir irade gibiydi. O, sadece bir komutan değil, aynı zamanda bir diplomattı. O gün, sadece Attila ile değil, kendi müttefiklerinin şüpheleriyle ve eski nefretleriyle de savaşmak zorundaydı.
Savaş, öğleden sonra, ovanın ortasındaki stratejik bir tepeyi ele geçirme mücadelesiyle başladı. İki taraf da, o tepenin savaşın kaderini belirleyeceğini biliyordu. İlk hamleyi Attila yaptı. Atlılarını tepeye doğru sürdü. Lakin Aetius, ondan daha hızlı davranmıştı. Theodoric’in oğlu Thorismund komutasındaki Got atlıları, tepeye daha önce ulaşmış ve savunma pozisyonu almıştı. İlk çarpışma, tepenin yamaçlarında, korkunç bir şiddetle başladı. Oklar, gökyüzünü bir anlığına karartan bir bulut gibi yağdı. Mızraklar ve kılıçlar, zırhlara ve kalkanlara çarparken çıkan ses, ovanın her yerinden duyuluyordu.
Bu, sadece bir başlangıçtı. Attila, tepenin alınamayacağını görünce, ana planına geçti. Bütün ordusuna, cephe boyunca genel bir saldırı emri verdi. Yeryüzü, on binlerce atın toynakları altında titredi. Hunların o meşhur, kulakları sağır eden savaş çığlığı, “Huu-aaah!”, ovada yankılandı. Merkezdeki Roma ve Alan hatları, bu devasa dalganın ilk şokunu karşıladı. Alan kralı Sangiban, Aetius’un en başından beri şüphelendiği gibi, tereddüt etti. Adamlarının bir kısmı savaşmaktan kaçındı. Aetius, bu olası ihaneti öngörmüş, kendi Roma birliklerini onların arkasına yerleştirmişti. Alanların yarattığı boşluk, anında Romalıların çelik duvarıyla kapatıldı.
Savaş, artık bir strateji oyunu olmaktan çıkmış, insanüstü bir vahşete, bir katliama dönüşmüştü. Merkezde, Hunlar ve Romalılar, birbirlerini acımasızca boğazlıyordu. Hun atlıları, dalgalar halinde saldırıyor, Roma’nın o meşhur kare düzenini (testudo) kırmaya çalışıyorlardı. Romalılar ise, mızraklarından ve kalkanlarından bir duvar örerek, inatla direniyorlardı. Bu, hızın ve hareketin, disipline ve dayanıklılığa karşı savaşıydı.
Lakin savaşın kaderi, kanatlarda belirlenecekti. Attila’nın sağ kanadındaki Ostrogotlar, sol kanattaki akrabaları Vizigotların üzerine, bütün birikmiş nefretleriyle yüklendiler. İki kardeş halk, birbirini en acımasız şekilde katlediyordu. Bu, bir savaştan çok, bir aile kavgasıydı. Ve bu kavganın merkezinde, yaşlı kral Theodoric, en önde, bir genç gibi savaşıyordu. Beyaz sakalları, kendi kanıyla ve düşmanlarının kanıyla kırmızıya boyanmıştı. Adamlarını, “Bizi bu topraklara getiren benim! Sizi, bu bozkır kurduna yem etmeyeceğim!” diye bağırarak cesaretlendiriyordu.
Güneş, batıya doğru eğilirken, ovanın yeşil toprağı, kan ve cesetlerle kaplanmış, kızıla dönmüştü. Hava, terin, kanın, tozun ve ölümün ağır kokusuyla doluydu. Savaşçılar, yorgunluktan bitap düşmüş, lakin nefret ve adrenalinle ayakta duruyorlardı. O gün, ovanın üzerinde batan güneş, sanki o gün dökülen kanın rengini almış gibi, her zamankinden daha kırmızıydı. Savaş, bir sonuca ulaşmamıştı. İki taraf da, birbirine ölümcül yaralar açmış, lakin kimse son darbeyi indirememişti. Ovanın üzerine gece çökerken, savaş duruldu. Lakin bu bir barış değil, sadece yaraları sarmak, ölüleri toplamak ve yarınki kıyamete hazırlanmak için verilen kısa, kâbus dolu bir araydı. O gece, Katalon Ovası’nda kimse uyumadı. Sadece, on binlerce yaralının iniltisi ve ölenlerin ruhları için yakılan ağıtlar duyuluyordu.

Bir Kralın Düşüşü, Bir Oğulun Yükselişi

Aetius’un Karargahı, Savaş Gecesi
Gece, savaş meydanına bir kefen gibi çöktü. Meşalelerin titrek ışığı, ceset yığınları arasında dolaşan sıhhiyecilerin ve ölülerini arayan savaşçıların hayaletimsi figürlerini aydınlatıyordu. Yaralıların iniltileri, rüzgarın uğultusuna karışarak, insan yapımı bir cehennem senfonisi oluşturuyordu. Aetius’un karargah çadırında ise, gergin bir sessizlik hakimdi. Komutanlar, günün muhasebesini yapmak, yarın için bir strateji belirlemek üzere toplanmışlardı. Herkes yorgun, kirli ve sarsılmıştı. Gün boyu yaşanan vahşet, en tecrübeli komutanların bile sinirlerini yıpratmıştı.
Aetius, haritanın başında duruyordu. Yüzü, is ve terle kaplıydı, lakin gözleri hala keskindi. Merkezdeki Roma ve Alan hatları, ağır kayıplara rağmen dayanmıştı. Bu, bir başarıydı. Lakin Gotların bulunduğu sağ kanattan gelen haberler, endişe vericiydi. Ostrogotların saldırısı, çok şiddetli olmuştu ve kayıplar büyüktü. Ve en kötüsü, Kral Theodoric’ten haber alınamıyordu. Gecenin karanlığında, savaşın en şiddetli anında, atından düştüğü ve kendi adamlarının paniği sırasında ezilmiş olabileceği söylentileri dolaşıyordu.
Bu belirsizlik, ittifakın en zayıf noktasını tehdit ediyordu. Gotlar, kralsız kalırsa ne yapardı? Savaşmaya devam ederler miydi, yoksa krallarını kaybetmenin acısıyla dağılıp giderler miydi? Bu, Aetius’un en büyük korkusuydu. Gotlar olmadan, yarınki savaşı kazanma şansı yoktu.
Gecenin ilerleyen saatlerinde, çadırın kapısı aralandı ve içeriye, yüzü kederle kasılmış bir halde, Theodoric’in en büyük oğlu Thorismund girdi. Yanındaki savaşçılar, bir sedye üzerinde, bir sancağa sarılı bir ceset taşıyorlardı. Sancağı açtıklarında, herkes nefesini tuttu. Orada yatan, yaşlı kral Theodoric idi. Zırhı parçalanmış, bedeni sayısız yara almıştı. Lakin yüzünde, bir kralın gururu ve huzuru vardı. O, savaşarak, halkının başında ölmüştü.
Salona bir mezar sessizliği çöktü. Thorismund, babasının cesedinin başında diz çöktü. Gözlerinden yaşlar süzülüyordu. Lakin o, bir an sonra ayağa kalktı. Gözlerindeki keder, yerini çelik gibi bir kararlılığa bırakmıştı. Kılıcını çekti. “Babam, onuruyla öldü!” diye haykırdı. “Onun kanı, yerde kalmayacak! Yarın, Attila’ya bu ovanın, Got krallarının mezarı olacağını göstereceğim! Babamın intikamını alacağım!”
Bu sözler, çadırdaki umutsuz havayı bir anda dağıttı. Thorismund, babasının mirasını devralmaya hazırdı. Lakin Aetius, bir komutanın soğukkanlılığıyla, durumu farklı bir açıdan değerlendiriyordu. Theodoric’in ölümü, bir trajediydi. Lakin aynı zamanda, bir fırsat olabilirdi.
Thorismund’u kenara çekti. “Baban,” dedi, sesi yumuşak lakin kararlıydı. “Büyük bir kraldı. Onun ölümü, hepimiz için bir kayıp. Lakin şimdi, senin bir kral olarak ilk görevini düşünmen gerekiyor. O da, tahtını güvence altına almaktır.”
Thorismund, ona anlamayarak baktı. “Tahtımı mı? Burada, savaşın ortasında mı?”
“Evet, tam da burada,” dedi Aetius. “Senin kardeşlerin var. Sen burada Attila ile savaşırken, onlardan biri Toulouse’a gidip, babanın öldüğünü söyleyerek tahtı ele geçirmeye çalışabilir. Got kanunlarına göre, en güçlü olan kral olur. Babanın intikamını almak istiyorsan, önce kral olmalısın. Ordunun bir kısmını yanına al ve derhal Toulouse’a dön. Tahtını sağlama al. Biz, burada Attila’yı oyalarız.”
Bu, dâhiyane ve bir o kadar da acımasız bir plandı. Aetius, Gotların en güçlü kısmını, yeni ve intikam ateşiyle dolu krallarıyla birlikte savaş meydanından uzaklaştırıyordu. Neden? Çünkü Aetius, sadece Attila’dan değil, aynı zamanda güçlenmiş bir Got krallığından da korkuyordu. Onun amacı, Attila’yı tamamen yok etmek değildi. Onun amacı, Attila’yı zayıflatmak, lakin aynı zamanda müttefiki olan Gotların da aşırı güçlenmesini engellemekti. O, bir denge politikası güdüyordu. “Barbarı, barbara kırdırmak” olarak bilinen o eski Roma stratejisini, en ustaca şekilde uyguluyordu. Eğer Attila tamamen yok edilirse, yarınki en büyük tehdit, Vizigotlar olabilirdi. Aetius, Roma’nın iki büyük düşmanının, birbirini tüketmesini istiyordu.
Thorismund, bu tavsiyeyi dinledi. Belki de Aetius’un asıl niyetini anlamıştı, belki de taht hırsı, intikam arzusuna galip gelmişti. Sebebi ne olursa olsun, kararını verdi. O gece, en sadık savaşçılarını yanına alarak, sessizce kamptan ayrıldı ve Toulouse’a doğru yola çıktı.
Ertesi sabah, Aetius’un ordusu, en güçlü müttefiklerinden yoksun bir şekilde uyandı. Lakin karşı tarafta da beklenmedik bir durum vardı. Attila, bütün gece, arabalarından ve kalkanlarından oluşturduğu bir çemberin (wagenburg) içinde kalmış, dışarı çıkmamıştı. Adamları, onu, kendisini yakmak için hazırlattığı dev bir odun yığınının üzerinde otururken gördüklerini söylüyorlardı. O da, kahinlerin kehanetini düşünüyordu. Düşman liderlerinden biri ölmüştü: Theodoric. Kehanet doğru çıkmıştı. Lakin kehanetin diğer kısmı, Hunlar için büyük bir kayıp olacağıydı. Dünkü savaşta, en iyi birliklerinin bir kısmını kaybetmişti. Karşısındaki ittifakın, Gotların bir kısmının ayrılmasına rağmen hala direnebileceğini görmüştü. O da, risk almak istemiyordu.
O gün, iki ordu da, birbirine saldırmaya cesaret edemeden, yaralı hayvanlar gibi birbirlerini izledi. Akşam olduğunda, Attila, o meşhur sessizliğiyle, geri çekilme emrini verdi. Hun ordusu, geldiği gibi, düzenli bir şekilde, yavaş yavaş ovayı terk edip Ren Nehri’ne doğru çekilmeye başladı.
Katalon Ovası’nda, kesin bir zafer kazanan olmamıştı. Lakin kesin bir mağlup vardı: Attila. O, yenilmezlik efsanesini, o ovanın kanlı topraklarında bırakmıştı. Püskürtülmüştü. Geri çekilmek zorunda kalmıştı. Bu, askeri bir zaferden çok, psikolojik bir zaferdi. Aetius, onu durdurmayı başarmıştı.
Lakin Aetius, zaferini kutlayamadı. O, kazandığı zaferin ne kadar pahalıya mal olduğunu biliyordu. On binlerce Romalı, Got ve Hun, o ovada yatıyordu. Ve en önemlisi, Attila yok edilmemişti. Sadece yaralanmıştı. Ve yaralı bir kurt, her zamankinden daha tehlikeliydi. O, intikam için geri dönecekti. Aetius’un aklındaki soru şuydu: Bir dahaki sefere, onu durduracak bir ittifak daha kurabilecek miydi?

Constantinopolis’e Ulaşan Yankılar

Büyük Saray, MS 451 Yazı
Katalon Ovası’ndaki o kanlı günbatımının haberleri, haftalar sonra, yorgun ulaklar ve söylentilerle dolu kervanlarla Constantinopolis’e ulaştı. İlk gelen haberler, her zamanki gibi, çelişkili ve abartılıydı. Bazıları, Attila’nın tamamen yok edildiğini, ordusunun dağıtıldığını ve kendisinin de öldürüldüğünü söylüyordu. Sarayda, bu haberler üzerine temkinli bir sevinç yaşandı. Hipodromda, Aetius’un şerefine küçük kutlamalar yapıldı. İnsanlar, dünyanın en büyük tehdidinden kurtulduklarına inanmak istiyorlardı.
Lakin Maximinus, bu ilk, coşkulu haberlere şüpheyle yaklaştı. “Attila, kolay ölmez,” diye mırıldandı, gelen raporları incelerken. “Ve ordusu, bir savaşı kaybetti diye dağılmaz. Bu işte bir eksiklik var.”
Gerçek, parçalar halinde, yavaş yavaş ortaya çıktı. Daha güvenilir kaynaklardan gelen raporlar, savaşın kesin bir zaferle sonuçlanmadığını, Attila’nın ordusunu düzenli bir şekilde geri çektiğini anlatıyordu. Kral Theodoric’in ölümü ve Aetius’un, Thorismund’u savaş meydanından uzaklaştırması haberi, sarayda büyük bir şaşkınlık yarattı. Bu, Aetius’un ne kadar kurnaz, ne kadar acımasız bir stratejist olduğunu bir kez daha gösteriyordu. O, Roma’nın çıkarlarını, müttefiklerinin çıkarlarının her zaman önünde tutmuştu.
İmparator Theodosius ve konseyi, bu haberleri bir rahatlama ile karşıladı. Kırbaç, en azından şimdilik, Batı’nın sırtında şaklamış ve kırılmış gibiydi. Attila’nın gücü zayıflamıştı. Bu, Doğu için nefes almak demekti. Lakin bu rahatlama, yüzeyseldi. Maximinus’un odasında yaptığımız bir toplantıda, o, haritanın başına geçti ve durumu, sarayın görmek istediği gibi değil, olduğu gibi analiz etti.
“Bak, Priscus,” dedi, parmağıyla Attila’nın geri çekilme rotasını çizerek. “O, Pannonia’daki ana üssüne geri dönüyor. Ordusunu yeniden toplayacak, yaralarını saracak. Evet, bir savaş kaybetti. Lakin bir savaşı kaybetmek, savaşı tamamen kaybetmek demek değildir. Onun yenilmezlik efsanesi sarsıldı. Bu, ona tabi olan kabileler arasında huzursuzluk yaratabilir. Bu, bizim için bir fırsat. Lakin o, aynı zamanda intikam için daha da hırslanacaktır.”
“Sence bir sonraki hedefi neresi olur?” diye sordum. “Yeniden Galya’ya döner mi?”
“Sanmıyorum,” dedi Maximinus. “Aetius, orada onu bekliyor olacak. Attila, aynı hatayı iki kez yapmaz. O, bir kurt gibi, avının en zayıf, en savunmasız yerini arar. Ve şu anda, en savunmasız yer neresi biliyor musun?” Parmağı, haritada güneye, İtalya’ya kaydı. “Burası. İtalya. Alp Dağları’nın geçitleri, Galya’daki kadar iyi korunmuyor. Ve Aetius’un ordusunun büyük bir kısmı, Gotlar ve Franklar, İtalya’yı savunmak için kendi topraklarını terk etmezler. Attila, doğrudan Roma’nın kalbine, Ravenna’ya ve hatta belki de Roma şehrinin kendisine yürüyebilir. Ve onu durduracak kimse olmaz.”
Bu, korkunç bir öngörüydü. Katalon Ovası’ndaki zafer, aslında bir Pirus zaferi olabilir miydi? Aetius, Galya’yı kurtarırken, İtalya’yı savunmasız mı bırakmıştı?
Bu yankılar, Constantinopolis’teki politikayı da şekillendiriyordu. Pulcheria ve Anatolius, Attila’nın zayıfladığı bu dönemi, Trakya’daki savunmayı güçlendirmek ve belki de yıllık haracı yeniden müzakere etmek için bir fırsat olarak görüyorlardı. Lakin İmparator Theodosius, her zamanki gibi, daha pasif bir politika izlemekten yanaydı. Ona göre, tehlike geçmişti ve uyuyan devi uyandırmaya gerek yoktu.
Bu tartışmaların ortasında, MS 450 yılının Temmuz ayında, kimsenin beklemediği bir olay, bütün denklemi yeniden değiştirdi. İmparator Theodosius, bir av sırasında atından düştü ve birkaç gün sonra öldü. Zayıf, kararsız, lakin kırk yıldan uzun bir süredir tahtta olan imparator, gitmişti. Onun ölümü, bir devrin sonuydu.
Sarayda, kısa bir iktidar boşluğu yaşandı. Theodosius’un çocuğu yoktu. Tahtın varisi kim olacaktı? İşte o anda, Pulcheria, bütün gücünü ve etkisini ortaya koydu. Senato ve orduyu arkasına alarak, tecrübeli ve saygın bir komutan olan Marcian’ı yeni imparator olarak ilan etti. Ve gücünü meşrulaştırmak için, kendisi de, daha önce ettiği bekaret yeminini bir kenara bırakarak, Marcian ile evlendi. Artık Roma’nın, bir İmparatoriçe’si ve yeni bir İmparator’u vardı.
Marcian’ın tahta çıkışıyla, Roma’nın Attila’ya karşı politikası, bir gecede, kökten değişti. Yeni imparatorun, konseydeki ilk konuşması, bunun en net işaretiydi. Attila’nın elçileri, her zamanki gibi, yıllık haracı talep etmek için gelmişlerdi. Marcian, onları huzuruna kabul etti ve tarihe geçecek o cevabı verdi: “Attila’ya söyleyin. Theodosius, sizin efendiniz, benim ise babamdı. O, size haraç ödeyen bir köleydi. Ben ise, imparator olarak doğdum. Size haraç ödemeyeceğim. Eğer barış istiyorsanız, hediyeler gönderirim. Eğer savaş istiyorsanız, size karşı gönderecek ordularım var.”
Bu, bir restleşmeydi. Bir meydan okumaydı. Constantinopolis, yıllardır süren o aşağılanma politikasına son veriyordu. Katalon Ovası’nın yankıları, Doğu’da yeni bir rüzgar estirmişti. Lakin bu cesur hamlenin, bozkırın yaralı kurdunu nasıl bir öfkeye sürükleyeceğini kimse bilmiyordu. Roma, zarı atmıştı. Artık, Attila’nın bir sonraki hamlesini beklemekten başka çare yoktu. Ve o hamlenin, İtalya’nın savunmasız topraklarına yönelik olacağı, neredeyse kesindi.


Bölüm 14 – Küllerin Üzerinde Yürüyüş

Alp’leri Aşan Ateş

İtalya’nın Kuzeyi, MS 452 Baharı
İmparator Marcian’ın o cüretkar meydan okuması, Constantinopolis’in mermer salonlarında gururla yankılanırken, Attila, Pannonia’daki ordugahında, kış boyunca yaralarını sarmış ve intikamını planlamıştı. Marcian’ın sözleri, ona ulaştığında, beklenen öfke patlaması yerine, soğuk ve hesapçı bir sessizlikle karşılandığı söylenir. O, Doğu Roma’nın yeni ve dik başlı imparatoruyla daha sonra hesaplaşacaktı. Gözü, daha kolay, daha savunmasız ve onurunu daha derinden yaralayan hedefe kilitlenmişti: İtalya. Katalon Ovası’ndaki yenilgi, onun için bir utanç lekesiydi ve bu lekeyi, ancak Roma’nın kalbini sökerek temizleyebilirdi. Honoria’nın sözde evlilik teklifi, hala cebindeki en güçlü bahaneydi. O, İtalya’ya bir istilacı olarak değil, hakkı olanı, gelini ve çeyizini almaya gelen bir damat olarak yürüyordu.
Bahar geldiğinde, Attila’nın ordusu yeniden harekete geçti. Bu, Katalon Ovası’na giden ordudan daha küçük, lakin daha öfkeli, daha odaklanmış bir güçtü. Attila, güvenilmez Cermen müttefiklerinin çoğunu geride bırakmış, ordusunun çekirdeğini kendi sadık Hun savaşçıları, Ostrogotlar ve diğer yakın kabilelerle oluşturmuştu. Hedefi, sürat ve yıkımdı. Alp Dağları’nın, o güne kadar İtalya’yı kuzeyden koruyan doğal kalkanı, onun için bir engel teşkil etmedi. Ordusu, dağ geçitlerini, kimsenin beklemediği bir hızla, bir sel gibi aştı.
İtalya topraklarına ayak bastıkları an, dehşet başladı. Attila’nın ordusu, geçtiği her yeri bir ateş seliyle yutuyordu. İlk hedefleri, Venedik lagünlerinin hemen girişindeki zengin ve müstahkem Aquileia şehriydi. Aquileia, güçlü surları ve cesur garnizonuyla, Attila’nın ilerleyişini yavaşlatacak en önemli engel olarak görülüyordu. Şehir, kahramanca direndi. Haftalarca, Hunların bütün saldırılarını püskürttüler. Attila, bu inatçı direniş karşısında öfkeleniyor, ordusunun morali bozulmaya başlıyordu. Hatta bir ara, kuşatmayı kaldırıp geri çekilmeyi bile düşündüğü söylenir.
Lakin efsaneye göre, tam o kararsızlık anında, surların üzerinde bir leyleğin, yavrularını da alarak şehirden telaşla uçup gittiğini gördü. O, bunu, hayvanların bile şehrin düşeceğini hissettiğine dair ilahi bir işaret olarak yorumladı. Adamlarına döndü ve “Görüyor musunuz?” diye haykırdı. “Doğanın kendisi bile bu şehri terk etti! Bu şehir, bizimdir!” Bu olay, ordusuna yeni bir güç, yeni bir inanç verdi. Son bir, topyekun saldırı başlattılar. Koçbaşları surları dövüyor, mancınıklar şehre ateş ve ölüm yağdırıyordu. Sonunda, surlarda bir gedik açıldı ve Hunlar, içeriye bir çığ gibi döküldü.
Aquileia’nın düşüşü, bir katliamdı. Attila, bu inatçı direnişin bedelini, şehre en ağır şekilde ödetti. Bütün şehir yağmalandı, binalar ateşe verildi ve halkın neredeyse tamamı kılıçtan geçirildi. Söylentilere göre, yağma bittikten sonra, şehir o kadar tamamen yok edilmişti ki, daha sonra oradan geçenler, bir zamanlar orada büyük bir şehrin bulunduğuna dair bir iz bile bulamamışlardı. Aquileia’nın külleri, Attila’nın İtalya’ya gönderdiği korkunç bir mesajdı: Direnenin sonu, budur.
Bu haber, bütün kuzey İtalya’da bir panik dalgası yarattı. Zengin şehirler, Patavium (Padua), Mediolanum (Milano), Ticinum (Pavia), Attila’nın ordusu yaklaşırken ya kapılarını direnişsiz açıyor ya da halkı tarafından terk ediliyordu. Milano’ya girdiğinde, Attila, İmparatorluk sarayında, Romalı imparatorların, ayakları altında ezilen İskit (Hun) prenslerini gösteren bir tablo gördü. Bu tabloya öfkelenmek yerine, alaycı bir şekilde gülümsedi ve kendi ressamını çağırttı. “Şimdi,” dedi. “Bu tabloyu yeniden yap. Ama bu sefer, ben tahtta oturacağım ve Romalı imparatorlar, ayaklarımın dibine altın dolu çuvalları boşaltırken resmedilecek.” Bu, onun kendini nasıl gördüğünün, Roma’ya karşı hissettiği o derin küçümsemenin en net ifadesiydi.
Bütün bu yıkım ve dehşet yaşanırken, Roma’nın kurtarıcısı Aetius neredeydi? O, Attila’nın İtalya’ya yürüyeceğini tahmin etmişti, lakin onu durduracak gücü yoktu. Katalon Ovası’nda ordusunun önemli bir kısmını kaybetmişti. Got ve Frank müttefikleri, kendi topraklarını savunmak için Galya’dan ayrılmayı reddediyorlardı. Aetius’un elinde, Attila’nın ordusunu bir meydan savaşında karşılayacak kadar asker yoktu. Yapabildiği tek şey, küçük vur-kaç taktikleriyle Hunların ikmal hatlarını taciz etmek, ilerleyişlerini yavaşlatmaya çalışmaktı. Bu, bir sineğin bir fili rahatsız etmesinden farksızdı. Aetius, “Son Romalı”, çaresizdi. İtalya, yanıyordu ve o, bu yangını sadece uzaktan izleyebiliyordu. İmparator Valentinianus ve sarayı ise, Ravenna’dan kaçmış, daha güvenli olan Roma şehrine sığınmışlardı. Bütün İtalya, Attila’nın insafına kalmıştı. Ve onun insafı, pek bilinmeyen bir kavramdı.

Papa’nın Yürüyüşü

Mincio Nehri kıyıları, Mantua yakınları
Kuzey İtalya, Attila’nın ateşiyle kavrulurken, Roma şehrinde tam bir kaos hakimdi. İmparator Valentinianus ve saray mensupları, korku içinde, ne yapacaklarını bilmez bir haldeydiler. Aetius’un ordusu yetersizdi. Şehrin surları, eski ve bakımsızdı. Attila, Po Ovası’nı geçip Roma’ya yürürse, onu durduracak hiçbir askeri güç yoktu. Şehir, yüzlerce yıl önce Alaric liderliğindeki Gotların yaptığı gibi, yeniden yağmalanma tehlikesiyle karşı karşıyaydı. Bu umutsuzluk anında, kimsenin beklemediği bir güç devreye girdi: Kilise.
O dönemde Roma Piskoposu, yani Papa, I. Leo adında, bilge, karizmatik ve son derece cesur bir adamdı. Leo, sadece ruhani bir lider değildi, aynı zamanda Batı’da çöken sivil otoritenin boşluğunu dolduran, halkın güvendiği bir figür haline gelmişti. İmparator ve senatörler, son bir çare olarak, Papa Leo’dan, Attila ile görüşmek ve onu Roma’yı bağışlaması için ikna etmek üzere bir elçilik heyetine başkanlık etmesini istediler. Bu, askeri bir görevin imkansızlığını ve sivil bir görevin çaresizliğini gösteren bir talepti. Kılıçların sustuğu yerde, kelimelerin ve inancın gücüne sığınıyorlardı.
Papa Leo, bu tehlikeli görevi kabul etti. Yanına, birkaç saygın senatör ve din adamını da alarak, Attila’nın karargahına doğru yola çıktı. Bu, tarihin en sıra dışı elçilik heyetlerinden biriydi. Zırhlar ve kılıçlar yerine, haçlar ve kutsal emanetler taşıyorlardı. Onların silahı, çelik değil, inançtı.
İki taraf, Mantua şehri yakınlarındaki Mincio Nehri’nin kıyısında karşılaştı. Bir yanda, atının üzerinde, zaferlerinin ve yarattığı yıkımın gücüyle duran, dünyanın en korkulan savaşçısı Attila ve onun kana susamış komutanları. Diğer yanda ise, beyaz cübbesi içinde, yaşlı lakin dimdik duran, gözlerinde ne bir korku ne de bir tereddüt olan Papa Leo. Bu, iki dünyanın, iki farklı gücün, iki farklı inancın karşılaşmasıydı. Kaba kuvvetin, manevi otoriteyle yüzleşmesiydi.
O görüşmede tam olarak ne konuşulduğu, tarihin en büyük sırlarından biridir. Olayın tanıkları tarafından daha sonra yazılanlar, efsane ve gerçekle iç içe geçmiştir. Rivayete göre, Papa Leo, büyük bir cesaretle Attila’ya yaklaşmış ve ona, Hristiyanlığın kutsal şehri, Havarilerin şehit olduğu Roma’ya dokunmaması için yalvarmıştır. Ona, Tanrı’nın gazabını hatırlatmış, 410 yılında Roma’yı yağmalayan Got kralı Alaric’in, bu günahından kısa bir süre sonra nasıl aniden öldüğünü anlatmıştır. Tanrı’nın şehrine el uzatanın, Tanrı tarafından cezalandırılacağını söylemiştir.
Başka bir efsaneye göre ise, Leo konuşurken, gökyüzünde, Attila’dan başka kimsenin görmediği bir vizyon belirmiştir. Havarilerin liderleri Aziz Petrus ve Aziz Pavlus, ellerinde alevli kılıçlarla, Papa’nın iki yanında belirmiş ve eğer Roma’ya dokunursa, onu ve ordusunu yok edeceklerini fısıldamışlardır.
Bu efsanelerin ardındaki gerçek neydi, bilemiyoruz. Belki de Leo, sadece dini argümanlar kullanmadı. Belki de, Constantinopolis’ten, İmparator Marcian’dan gizli bir mesaj getirmişti. Belki de Attila’ya, eğer İtalya’dan çekilirse, Doğu Roma’nın ona çok büyük miktarda altın ödeyeceğine dair bir vaatte bulunmuştu. Bu, Attila’nın anlayacağı bir dildi. Bir şehri yağmalamak zahmetli ve riskliydi. Hazır, büyük bir altın ödemesi almak, onun için daha pratik olabilirdi.
Bir diğer, daha dünyevi sebep ise, Attila’nın ordusunun içinde bulunduğu durumdu. İtalya’nın sıcak iklimi, bozkırın serinliğine alışkın Hun savaşçılarını ve atlarını olumsuz etkilemişti. Ordusunda, salgın hastalıklar ve kıtlık baş göstermeye başlamıştı. Aetius’un vurduğu darbeler küçük olsa da, ikmal hatlarını zorluyordu. Belki de Attila, ordusunun daha fazla yıpranmasını istemiyor, ganimetlerini alıp, daha fazla kayıp vermeden geri çekilmek için bir bahane arıyordu. Papa Leo’nun gelişi, ona, ilahi bir uyarıya boyun eğmiş gibi görünerek, onurunu kaybetmeden geri çekilme fırsatını vermişti.
Sebep ne olursa olsun, sonuç mucizeviydi. Görüşmenin sonunda, Attila, kararını açıkladı. Roma’ya yürümekten vazgeçiyor, ordusunu toplayıp Tuna’nın ötesine, kendi topraklarına geri dönüyordu.
Papa Leo ve heyeti, Roma’ya birer kahraman olarak döndü. Onlar, kılıcın başaramadığını, inançla başarmışlardı. Roma şehri, kurtulmuştu. Leo’nun bu başarısı, Papa’nın sadece ruhani değil, aynı zamanda siyasi gücünü de inanılmaz derecede artırdı ve Orta Çağ boyunca Papalığın Avrupa’daki yükselişinin temel taşlarından birini oluşturdu.
Attila ise, ordusuyla birlikte, Alpleri yeniden aşıp Pannonia’ya doğru yola çıktı. Arkasında, yanan şehirlerin küllerini, binlerce ölü ve bir korku efsanesi bırakarak. İtalya seferi, onun son büyük seferi olacaktı. O, Roma’yı dize getirmiş, lakin fethedememişti. Küllerin üzerinde yürümüş, lakin ebedi şehrin kapılarına dayanamamıştı. Bu geri çekiliş, onun sonunun başlangıcı mıydı, yoksa daha büyük bir fırtına için güç toplamak üzere yapılan bir taktik manevra mıydı? Bunu kimse bilmiyordu. Lakin dünya, bir kez daha, onun insafına kaldığını, onun bir sonraki hamlesini beklemek zorunda olduğunu biliyordu.

Sessiz Gelin

Attila’nın Sarayı, Pannonia, MS 453
Attila, İtalya seferinden döndükten sonra, kışı ordugahında, bir sonraki hamlesini planlayarak geçirdi. Aklı, hala Doğu Roma’daydı. İmparator Marcian’ın o küstah meydan okumasını unutmamıştı. Constantinopolis’e karşı yeni bir sefer, bütün hazırlıkların odak noktasıydı. Lakin o kış, Attila, hayatına yeni bir kadın daha almaya karar verdi. Bu, onun sayısız eşinden ve cariyesinden biri olacaktı. Seçtiği gelin, Ildico adında, bir Cermen kabilesinden gelen, genç ve güzel bir kızdı.
Düğün, Hun geleneklerine göre, büyük bir şölenle yapıldı. Attila’nın büyük ziyafet salonu, yine komutanlar, müttefik krallar ve savaşçılarla doluydu. O gece, Attila’nın her zamankinden daha neşeli olduğu, bolca şarap içip şarkılar söylediği anlatılır. Katalon Ovası’nın ve İtalya seferinin yorgunluğunu, yeni bir evliliğin coşkusuyla üzerinden atmak ister gibiydi. Ziyafet, gecenin ilerleyen saatlerine kadar sürdü. Sonunda, Attila, yeni gelini Ildico ile birlikte, gerdek için kendi özel çadırına çekildi.
Ertesi sabah, güneş doğduğunda, ordugahta bir sessizlik vardı. Kral, genellikle erkenden kalkar, atına biner veya komutanlarıyla toplantı yapardı. Lakin o sabah, çadırından çıkmamıştı. Saatler ilerledikçe, komutanları ve hizmetkarları endişelenmeye başladı. Kimse, kralın çadırına izinsiz girmeye cesaret edemiyordu. Sonunda, endişeleri meraklarına galip geldi ve en güvendikleri komutanları, kapıyı çalıp seslendiler. İçeriden hiçbir cevap gelmedi.
Büyük bir endişeyle, kapıyı zorla açıp içeri girdiler. Ve gördükleri manzara karşısında donakaldılar.
Kral Attila, yatağında, sırtüstü yatıyordu. Yüzü huzurlu, bedeni hareketsizdi. Üzerinde veya etrafında hiçbir yara izi, hiçbir boğuşma belirtisi yoktu. Lakin yatak ve yerler, kanla kaplıydı. Yeni gelin Ildico ise, yatağın bir köşesine büzülmüş, yüzünü peçesiyle kapatmış, sessizce ve kontrolsüzce titriyordu.
İlk başta herkes, gelinin kralı öldürdüğünü düşündü. Bir suikast. Lakin Attila’nın bedeninde tek bir hançer yarası bile yoktu. Gerçek, çok daha basit ve bir o kadar da ironikti. Dünyayı titreten, imparatorlukları dize getiren, orduları yok eden o büyük savaşçı, bir kılıç darbesiyle değil, kendi bedeni tarafından yenik düşürülmüştü. O gece, aşırı alkolün de etkisiyle, şiddetli bir burun kanaması geçirmişti. Sarhoş ve uykuda olduğu için, sırtüstü yatarken kan genzine dolmuş ve kendi kanında boğularak ölmüştü. Tanrı’nın Kırbacı, şehirleri yakan adam, bir savaş meydanında onuruyla değil, bir düğün yatağında, sessiz ve yalnız bir şekilde son nefesini vermişti.
Haberi duyan ordugah, bir anda sessizliğe gömüldü. Ardından, bu sessizliği, kulakları sağır eden bir ağıt, bir feryat tufanı yırttı. Savaşçılar, Hun geleneklerine göre, acılarını göstermek için kılıçlarıyla yüzlerini ve kollarını çiziyor, saçlarını kesiyorlardı. Onlar, babalarını, krallarını, tanrılarını kaybetmişlerdi. O, sadece bir lider değil, bütün bir halkın ortak iradesi, birliğinin sembolüydü. Ve şimdi o sembol, yok olmuştu.
Attila için, görkemli bir cenaze töreni düzenlendi. Cesedi, önce ipek bir çadıra, ardından gümüş bir tabuta, sonra altın bir tabuta ve en son olarak da demir bir tabutun içine konuldu. Bu üç tabut, onun fethettiği krallıkları (altın), aldığı haraçları (gümüş) ve düşmanlarını ezdiği demir iradesini (demir) simgeliyordu. Mezarı, bir nehrin yatağı değiştirilerek, nehrin altına gizlice kazıldı. Törene katılan ve mezarın yerini bilen bütün köleler, sırrın sonsuza dek saklanması için öldürüldü. Attila’nın mezarı, bugüne kadar asla bulunamadı. O, geldiği gibi, sessizce ve gizemli bir şekilde toprağa karıştı.
Attila’nın ölümü, sadece bir adamın değil, bir imparatorluğun da ölümüydü. Onun o devasa kişiliğiyle bir arada tuttuğu o karmaşık kabileler birliği, o ölür ölmez dağılmaya başladı. Oğulları, Ellac, Dengizich ve Ernak, babalarının mirasını paylaşmak için birbirleriyle savaşa tutuştular. Tâbi kabileler, Ostrogotlar ve Gepidler, bu iç savaşı fırsat bilerek isyan ettiler. MS 454 yılında, Nedao Nehri kıyısında yapılan savaşta, birleşik Cermen ordusu, Attila’nın en büyük oğlu Ellac liderliğindeki Hun ordusunu kesin bir yenilgiye uğrattı. Ellac, savaşta öldü.
Bu yenilgi, Hun İmparatorluğu’nun sonuydu. O devasa güç, liderini kaybettiğinde, bir kumdan kale gibi çöktü. Hunlar, bir daha asla eski güçlerine kavuşamadılar. Bir kısmı, Karadeniz’in kuzeyindeki bozkırlara geri çekildi, bir kısmı ise diğer kabilelerin içinde eriyip tarihten silindi.
Tanrı’nın Kırbacı, susmuştu. Lakin onun şaklamasının yarattığı yankılar, yüzyıllar boyunca Avrupa’nın tarihinde çınlamaya devam edecekti. O, arkasında sadece yıkım ve kül bırakmamıştı. O, Roma’nın çöküşünü hızlandırmış, Avrupa’nın etnik ve siyasi haritasını yeniden şekillendirmiş, yeni halkların ve yeni krallıkların doğuşuna zemin hazırlamıştı. O, bir çağın sonu ve yeni bir çağın kanlı doğum sancısı olmuştu. Ve ben, Priscus, bütün bunlara tanıklık etmiş, o Kırbacın sofrasında oturmuş, onun sessiz gelinini ve ondan geriye kalan o büyük, korkutucu boşluğu görmüştüm.


Bölüm 15 – Parçalanan Dünya

Varisten Yoksun Miras

Pannonia ve Tuna Sınırı, MS 454-455
Attila’nın sessiz ve beklenmedik ölümü, bozkırın üzerine bir gecede çöken, her şeyi donduran bir ayaz gibiydi. Onun hayattayken sahip olduğu o mutlak, hipnotize edici otorite, ölümünden sonra geriye, doldurulması imkansız devasa bir boşluk bırakmıştı. Hun İmparatorluğu, bir kaya üzerine değil, tek bir adamın sarsılmaz iradesi üzerine inşa edilmişti. Ve o adam yok olduğunda, yapı temellerinden sarsılmaya başladı. Attila’nın oğulları, babalarının gölgesinde büyümüş, onun dehasından, acımasızlığından ve birleştirici karizmasından yoksun adamlardı. Onlar, bir mirası devraldılar, lakin o mirası taşıyacak omuzlara sahip değillerdi.
En büyük oğlu Ellac, babasının halefi olarak tahta geçti. Lakin onun krallığı, daha en başından itibaren kanlı bir iç savaşla başladı. Kardeşleri Dengizich ve Ernak, babalarının topraklarının ve halklarının paylaşılmasını talep ettiler. Onlara göre miras, tek bir kişiye değil, bütün oğullara aitti. Bu, Hunlar arasında bir gelenekti, lakin Attila’nın yarattığı merkeziyetçi imparatorluk yapısıyla çelişiyordu. Bu kardeş kavgası, Attila’nın o güne dek demir bir yumrukla bir arada tuttuğu tâbi halklara, o güne dek bekledikleri fırsatı verdi.
İsyan bayrağını ilk açan, Gepidlerin bilge kralı Ardaric oldu. Ardaric, Attila’nın en güvendiği danışmanlarından ve komutanlarından biriydi. Lakin onun sadakati, Attila’nın şahsınaydı, onun beceriksiz oğullarına değil. Ardaric, Attila’nın ölümünün, kendi halkının özgürlüğü için bir şans olduğunu gördü. Ostrogotlar, Herullar ve diğer Cermen kabileleri de, bu isyana katıldılar. Yıllardır Hun boyunduruğu altında yaşayan bu halklar, şimdi intikam ve özgürlük için birleşmişlerdi.
İki ordu, MS 454 yılında, Pannonia’daki Nedao Nehri kıyısında karşılaştı. Bu, Katalon Ovası’ndaki savaşın bir tekrarı gibiydi, lakin bu sefer roller değişmişti. Bir yanda, Ellac komutasındaki Hunlar ve onlara sadık kalmış birkaç kabile. Diğer yanda ise, Ardaric liderliğindeki birleşik Cermen ordusu. Savaş, inanılmaz bir şiddetle başladı. Bu, sadece bir toprak kavgası değil, on yıllardır birikmiş nefretin, aşağılanmanın ve kan davasının bir patlamasıydı.
Savaşın sonunda, zafer, Cermenlerin oldu. Hun ordusu, ezici bir yenilgiye uğradı. Ve en önemlisi, Attila’nın en büyük oğlu ve halefi Ellac, savaş meydanında öldürüldü. Bu, sadece bir askeri yenilgi değil, Hun İmparatorluğu’nun omurgasının kırıldığı andı. Liderini ve varisini kaybeden Hunlar, bir daha asla toparlanamadılar.
Bu zaferin haberi, Constantinopolis’e ulaştığında, sarayda büyük bir sevinç ve rahatlama yaşandı. İmparator Marcian’ın cesur politikası, meyvesini vermiş gibi görünüyordu. Tanrılar veya Tanrı, Roma’nın yanında olmuş, düşmanını kendi içinde yok etmişti. Maximinus ile bu haberi değerlendirirken, o, her zamanki gibi temkinliydi. “Bu, bir son değil, Priscus,” dedi. “Bu, yeni bir başlangıç. Kaosun başlangıcı. Attila, en azından bir düzen getirmişti. O, Tuna sınırında, iyi veya kötü, tek bir muhataptı. Şimdi ise, o sınırda onlarca küçük, açgözlü ve birbirleriyle savaşan kralcık var. Artık tek bir kurdun tehdidi altında değiliz. Artık, bir kurt sürüsünün tehdidi altındayız. Roma’nın zayıflığını gören her kabile, kendi payını kapmak için sınıra saldıracaktır.”
Maximinus’un kehaneti, çok geçmeden doğru çıktı. Attila’nın hayatta kalan oğulları, Dengizich ve Ernak, arta kalan Hun kabileleriyle birlikte Karadeniz’in kuzeyindeki bozkırlara çekildiler. Lakin onlar bile, kendi aralarında barışı sağlayamadılar. Dengizich, babasının mirasını canlandırmak için Doğu Roma topraklarına umutsuz bir saldırı düzenledi, lakin yenilgiye uğratıldı ve başı kesilerek Constantinopolis’e gönderildi. O baş, bir mızrağın ucunda, hipodromda halka sergilendi. Bu, Hun tehdidinin sembolik sonuydu. Attila’nın en küçük ve belki de en sevdiği oğlu Ernak ise, daha barışçıl bir politika izledi ve halkıyla birlikte, Roma’nın müttefiki olarak daha sakin bir hayat sürmeyi seçti.
Hun İmparatorluğu’nun çöküşüyle birlikte, Tuna sınırında bir güç boşluğu oluştu. Ostrogotlar, Gepidler ve diğerleri, Pannonia’ya yerleştiler. Lakin aralarındaki eski rekabetler, Attila’nın ortak düşmanlığı ortadan kalkınca, yeniden alevlendi. Sınır, sürekli bir savaş, yağma ve istikrarsızlık alanına dönüştü. Maximinus’un dediği gibi, büyük fırtına bitmişti, lakin şimdi, bitmek bilmeyen, küçük ama yıpratıcı fırtınalar dönemi başlamıştı. Dünya, parçalanmıştı. Ve o parçaların her biri, Roma’nın cesedinden bir parça koparmak için bekliyordu.

Batı’da Batan Güneş

Roma ve Ravenna, MS 454-455
Doğu’da Hun İmparatorluğu’nun külleri soğurken, Batı’da ise, Katalon Ovası’nın kahramanı Aetius, kendi trajik sonuna doğru yürüyordu. O, Attila’yı durdurarak Batı Roma’yı kurtarmıştı. Lakin bu zafer, onun sonunu hazırlayan en büyük etken oldu. İmparator Valentinianus, Aetius’un artan gücünden, halk ve ordu üzerindeki popülaritesinden rahatsızlık duyuyordu. Zayıf ve kıskanç bir adam olan Valentinianus, Aetius’u, tahtını tehdit eden bir rakip olarak görmeye başlamıştı. Saraydaki Aetius karşıtı senatörler ve bürokratlar da, bu ateşi körüklüyor, İmparator’un kulağına Aetius’un bir darbe hazırlığında olduğuna dair zehirli fısıltılar ekiyorlardı.
MS 454 yılının Eylül ayında, Aetius, Ravenna’daki saraya, İmparator’a yıllık mali raporları sunmak için geldi. Silahsız ve yanında sadece birkaç hizmetkarıyla, konsey salonuna girdi. Orada, İmparator Valentinianus ile yalnız görüştü. Tartışma, Aetius’un oğlunun, İmparator’un kızıyla evlenmesi planı üzerineydi. Valentinianus, aniden öfkeye kapılarak, Aetius’u ihanetle suçladı. Ve daha Aetius ne olduğunu anlayamadan, Valentinianus, cübbesinin altından bir kılıç çıkardı ve “Son Romalı” olarak bilinen o büyük komutanın göğsüne sapladı. Saray muhafızları da içeri girerek, Aetius’un işini bitirdiler.
Roma’yı Attila’dan kurtaran adam, bir barbarın kılıcıyla değil, kendi İmparatoru’nun, o korkak ve nankör adamın kılıcıyla, bir suikasta kurban gitmişti. Bu, sadece bir adamın ölümü değil, Batı Roma İmparatorluğu’nun son savunma kalkanının da düşmesiydi. Bir saray mensubunun, daha sonra Valentinianus’a söylediği gibi: “İmparatorum, sol elinizle, sağ elinizi kestiniz.”
Aetius’un ölümü haberi, Constantinopolis’e ulaştığında, Maximinus, odasında saatlerce sessizliğe gömüldü. Aetius, onun için bir rakipti, evet. Lakin aynı zamanda, aynı dünyayı anlayan, aynı tehlikeleri gören, saygı duyduğu bir düşmandı. “Ahmaklar,” diye fısıldadı Maximinus. “Kendi kurtarıcılarını öldürdüler. Şimdi, onları Vandallardan, Gotlardan, Franklardan kim koruyacak? Valentinianus, kendi mezarını kazdı.”
Ve yine, Maximinus haklı çıktı. Sadece altı ay sonra, MS 455 yılının Mart ayında, İmparator Valentinianus, Aetius’a sadık iki eski askeri tarafından, Roma sokaklarında güpegündüz öldürüldü. Onun ölümüyle, Theodosius hanedanının Batı’daki kolu da sona ermişti.
Batı Roma, artık başsız kalmıştı. Bir imparator yoktu, bir başkomutan yoktu. Sadece kaos vardı. Bu kaosu fırsat bilen, o güne dek Roma’nın en büyük baş ağrılarından biri olan Vandal Kralı Genserik, Kuzey Afrika’daki krallığından donanmasıyla yola çıktı. Ostia limanına asker çıkardı ve neredeyse hiç direnişle karşılaşmadan Roma şehrine yürüdü.
Şehirde, onu durduracak bir ordu yoktu. Lakin onu, bir kez daha, Papa I. Leo karşıladı. Leo, on bir yıl önce Attila’yı durdurduğu gibi, şimdi de Genserik’i durdurmaya çalıştı. Genserik, Attila kadar batıl inançlı değildi. Şehri yağmalamaktan vazgeçmeyeceğini söyledi. Lakin Leo, en azından, Genserik’ten üç konuda söz almayı başardı: Şehir yakılmayacak, halka işkence edilmeyecek ve insanlar öldürülmeyecekti. Yağma, serbestti.
Böylece, MS 455 yılının Haziran ayında, Vandallar, Roma şehrine girdiler. On dört gün boyunca, şehir, tarihindeki en sistematik, en acımasız yağmalardan birini yaşadı. Saraylar, tapınaklar, zengin evleri, her şey soyuldu. Altın, gümüş, heykeller, sanat eserleri, ne varsa gemilere yüklendi. Vandallar, sözlerinde durdular; büyük bir katliam veya yangın olmadı. Lakin Roma’nın zenginliği, onuru ve ruhu, o on dört gün içinde tamamen sökülüp alındı. Vandallar, ayrılırken, yanlarında binlerce esir de götürdüler. Bunların arasında, öldürülen İmparator Valentinianus’un dul eşi İmparatoriçe Licinia Eudoxia ve iki kızı da vardı.
Bu haberler, Constantinopolis’e ulaştığında, şehirde yas havası esti. Kardeş şehir, ebedi şehir, bir kez daha barbarlar tarafından çiğnenmişti. Maximinus ile limanda durmuş, Batı’dan gelen mülteci gemilerini, o perişan, her şeyini kaybetmiş insanları izliyorduk. “Görüyor musun, Priscus?” dedi, sesi acıyla doluydu. “Parçalanan dünya bu. Attila, bir deprem gibiydi. Sarsıldı ve geçti. Lakin arkasında, yıkılmış binalar, çatlamış temeller bıraktı. Ve şimdi, o zayıflamış yapı, kendi ağırlığıyla çöküyor. Batı’da güneş, artık batıyor. Ve korkarım ki, o karanlık, eninde sonunda bizim kıyılarımıza da ulaşacak.”
Defterime, Roma şehrinin yağmalanmasını, “Vandalizm” kelimesinin doğuşunu yazdım. Bu, sadece bir şehrin değil, bir fikrin, bir medeniyetin yağmalanmasıydı. Attila’nın Kırbacı, susmuş olabilirdi. Lakin onun açtığı yaralar, bütün bir dünyanın üzerinde, hala kanamaya devam ediyordu. Ve o kanamanın durmayacağı, artık çok açıktı.

Yankıların Arasında Bir Hayat

Constantinopolis, Sonraki Yıllar
Roma’nın Vandallar tarafından yağmalanması, bir dönüm noktasıydı. O günden sonra, Batı Roma İmparatorluğu, bir daha asla kendini toparlayamadı. Sonraki yirmi yıl boyunca, bir dizi kukla imparator, Cermen komutanlarının elinde birer oyuncak olarak tahta çıktı ve indirildi. İmparatorluk, fiilen dağılmış, toprakları Gotlar, Franklar, Vandallar ve diğer kabileler arasında paylaşılmıştı. Sonunda, MS 476 yılında, son Batı Roma imparatoru, çocuk yaştaki Romulus Augustulus, Cermen komutanı Odoacer tarafından tahttan indirildiğinde, kimse bunu pek de umursamadı. Batı Roma İmparatorluğu, bir gürültüyle değil, bir fısıltıyla son bulmuştu.
Constantinopolis’te ise, hayat devam ediyordu. Biz, Doğu’da, kendimizi hala Roma İmparatorluğu olarak görüyorduk. Ve bir bakıma, haklıydık. İmparator, Senato, Lejyonlar, hepsi hala buradaydı. Lakin artık tek başımızaydık. Akdeniz’in diğer yakası, artık bize ait değildi. Orası, yeni, barbar krallıkların dünyasıydı.
Yıllar, benim ve Maximinus’un üzerinden de geçti. Ben, artık genç, hevesli bir tarihçi değildim. Saçlarıma aklar düşmüş, yüzüme çizgiler yerleşmişti. Saray kütüphanesinin sessizliğinde, hayatımın en büyük eseri olan tarih kitabımı yazmaya devam ediyordum. Attila ile geçirdiğim o haftalar, o yolculuk, kitabımın ve hayatımın merkezinde yer alıyordu. Olayları, sadece bir kronoloji olarak değil, bir insanın, bir halkın ve bir dünyanın portresi olarak çizmeye çalışıyordum. Resmi raporuma yazamadığım bütün o gerçekleri, o acı detayları, Bigilas’ın ihanetini, Chrysaphius’un komplosunu, Attila’nın sofrasındaki o insani anları, hepsi kitabımda yerini buluyordu. Bu, benim vicdanımla olan hesaplaşmamdı. Bu, tarihe karşı olan borcumdu.
Maximinus, yaşlanmasına rağmen, hala dinç ve saygın bir devlet adamıydı. İmparator Marcian’ın ve ondan sonra gelen İmparator I. Leo’nun (Papa ile karıştırılmamalıdır) en güvendiği danışmanlardan biri olmaya devam etti. Artık aktif olarak elçilik görevlerine gitmiyordu, lakin onun tecrübesi ve bilgeliği, Tuna sınırındaki politikaların belirlenmesinde kilit rol oynuyordu. Sık sık, odasında buluşur, eski günleri ve dünyanın değişen halini konuşurduk.
Bir akşam, yine onun odasında, haritaların ve parşömenlerin arasında oturuyorduk. “Biliyor musun, Priscus,” dedi, elindeki şarap kadehini yavaşça çevirerek. “Bazen, bütün bu olanların bir rüya olup olmadığını merak ediyorum. Attila, o devasa ordugah, o korku, o gerilim… Hepsi gerçek miydi? Yoksa sadece, yaşlı bir adamın zihnindeki bir hayal mi?”
“Gerçekti, Maximinus,” dedim. “Benim defterlerim, bunun kanıtı.”
Gülümsedi. “Evet, senin defterlerin. Belki de bütün bu kargaşadan geriye kalacak tek anlamlı şey, senin kelimelerindir. Bizler, rollerimizi oynadık ve sahneden çekiliyoruz. Lakin senin yazdıkların, bizden sonra da yaşayacak. Belki bir gün, birileri o satırları okur ve bizim yaptığımız hatalardan bir ders çıkarır. Belki.”
O, geleceğe dair pek umutlu değildi. Lakin ben, yazmanın gücüne inanmak istiyordum. Attila’nın Kırbacı, dünyayı sarsmış, imparatorlukları yıkmış, şehirleri yok etmişti. Onun gücü, demir ve kandan geliyordu. Lakin o güç, geçiciydi. Onun imparatorluğu, kendisiyle birlikte ölmüştü. Geriye kalan ise, hikayelerdi. Fısıltılardı. Ve benim gibi insanların, o fısıltıları parşömenlere dökerek, ölümsüzleştirdiği kelimelerdi.
Yıllar sonra, yaşlı bir adam olarak, Constantinopolis’in gürültüsünden uzakta, küçük bir evde, son nefesimi vermeye hazırlanırken, zihnimde ne imparatorlar ne de savaşlar vardı. Zihnimde, tek bir sahne canlanıyordu: Attila’nın ziyafet salonu. O ateşin ışığı, o vahşi şarkılar, o ahşap kupalar… Ve o basit ahşap taburesinde oturan, sade giysili, küçük gözlü adam. Dünyayı titreten, lakin oğlunun bir dokunuşuyla gülümseyen o adam. O, bir canavardı, evet. Bir yıkıcıydı. Lakin aynı zamanda, karmaşık, anlaşılması güç bir insandı.
Tarih, bize basit cevaplar vermez. Bize, kahramanlar ve canavarlar sunmaz. Bize, kendi zamanlarının, kendi koşullarının ürünü olan, hatalarıyla, zaaflarıyla, erdemleriyle insanlar sunar. Benim görevim, Attila’yı yargılamak değildi. Benim görevim, onu anlamak ve anlatmaktı. Onun hikayesini, onunla aynı sofrada oturmuş bir adamın gözünden, gelecek nesillere aktarmaktı.
Ve ben, bu görevi yerine getirdiğime inanıyorum. Kırbacın yankıları, belki de bir gün tamamen susacak. Lakin o yankıların arasında, benim kelimelerim, bir şahidin fısıltısı olarak, sonsuza dek yaşamaya devam edecek.


Bölüm 16 – Unutulmuş Patikalar

Mürekkebin Gölgesindeki Adam

Priscus’un Evi, Constantinopolis, MS 477
Yıllar, bir nehrin yatağını değiştirmesi gibi, insanın ruhunu ve bedenini de yavaş yavaş yeniden şekillendirir. Artık ne Tuna’nın ötesine giden o hevesli rhetor ne de saray entrikalarının ortasında gerçeği arayan o endişeli elçilik katibiydim. Ben, Priscus, şimdi saçlarına zamanın gümüş tozunu serptiği, elleri mürekkep lekeleriyle nasırlaşmış, geçmişin gölgeleriyle yaşayan bir ihtiyardım. Penceremden görünen Constantinopolis, benim gençliğimdeki şehirden farklıydı. Duvarları hala aynı heybetle duruyordu, kiliselerin kubbeleri hala güneşe uzanıyordu. Lakin şehrin ruhu değişmişti. Batı’dan gelen haberler, bir zamanların kardeş başkentinin artık bir barbar krallığının merkezi olduğu gerçeği, havada hissedilmeyen lakin bilinen bir ağırlık yaratıyordu. Biz, artık bir imparatorluğun iki yarısından biri değildik. Biz, Roma’nın kendisiydik; yalnız, yaşlı ve anılarla dolu.
Hayatım, kütüphanemin sessizliğine çekilmişti. Odanın havası, eski parşömenlerin kuru kokusu, balmumu ve uzak anıların o tatlı hüznüyle doluydu. Masamın üzerinde, hayatımın eseri, ciltlenmeyi bekleyen tomar tomar parşömen duruyordu. Attila’nın Tarihi. Oraya, tanıklık ettiğim her şeyi, resmi raporların diplomatik dilinin ardına saklamak zorunda kaldığım bütün o acı gerçekleri dökmüştüm. Bu, benim vicdanımla olan barışımdı. Bu, tarihe karşı son görevimdi. Maximinus, o sadık dost, o bilge devlet adamı, birkaç yıl önce bu dünyadan sessizce ayrılmıştı. Onun gidişiyle, o günleri benimle birlikte hatırlayan son insan da toprağa karışmıştı. Artık anılar, tamamen bana aitti. Onların tek bekçisi, tek canlı arşivi bendim.
Bir gün, kapım çalındı. Gelen, Marcellinus adında, gözleri zeka ve hırsla parlayan genç bir tarihçiydi. Senato kütüphanesinde çalıştığını, benim eserlerimi, özellikle de elçilikle ilgili resmi raporlarımı okuduğunu söyledi. Yeni bir Roma tarihi yazıyordu ve benim tanıklığıma başvurmak istiyordu. Onu içeri aldım. Gençliğimin o bitmek bilmeyen merakını, o hakikat arayışını onun gözlerinde görmek, içimde bir yerlerde sönmüş bir közü yeniden alevlendirir gibi oldu.
Saatlerce konuştuk. Ona, bildiğim, yazabildiğim her şeyi anlattım. Konseydeki tartışmaları, imparatorların kararsızlıklarını, komutanların stratejilerini… Marcellinus, her kelimeyi dikkatle dinliyor, küçük bir tablete notlar alıyordu. Sonunda, bir an duraksadı. Yüzünde, tatmin olmamış bir ifade vardı.
“Saygıdeğer Priscus,” dedi, sesinde gençliğin getirdiği bir cüretle. “Anlattıklarınız, paha biçilmez. Lakin okuduklarımda ve anlattıklarınızda, hep bir eksiklik hissediyorum. Kralları, komutanları, ihanetleri ve savaşları anlatıyorsunuz. Peki ya insanlar? O dünyanın içinde yaşayan sıradan insanlar? Hunlar gerçekten, bizim anlattığımız gibi, sadece yıkan, öldüren, medeniyetten yoksun bir güruh muydu? Onların içinde, farklı bir hayatı, farklı bir gerçeği gören kimse yok muydu? Resmi raporunuzda, Viminacium’dan bir tüccarla karşılaştığınızdan kısaca bahsediyorsunuz. Hunların arasında yaşamayı seçen bir Romalı. Bu, inanılmaz bir ayrıntı. Lakin üzerinde hiç durmamışsınız. O adamın hikayesi nedir? Ona ne oldu? Neden bir Roma vatandaşı, barbarların arasında yaşamayı tercih eder?”
Marcellinus’un sorusu, zihnimin en derinlerinde, yıllardır kilitli duran bir kapıyı araladı. O kapının ardında, resmi tarihe, hatta kendi özel tarihime bile tam olarak yazmaya cesaret edemediğim bir anı, bir fısıltı saklıydı. O an, Marcellinus’un gözlerinde, sadece bir tarihçinin merakını değil, gerçeğin peşindeki bir ruhun samimiyetini gördüm. Ve o an, o unutulmuş patikada, bir kez daha yürümeye karar verdim.
“Anlatacağım,” dedim, sesim yılların ardından ilk defa o anıyı seslendirmenin getirdiği bir tuhaflıkla çıkıyordu. “Sana, hiçbir rapora yazmadığım, Maximinus’tan bile gizlediğim bir karşılaşmayı anlatacağım. Sana, Demetrios’un hikayesinin sonunu anlatacağım. Lakin önce, şarap getir. Çünkü bu, uzun ve susatacak bir hikaye.”
O an, kütüphanemin loş ışığında, zaman geriye doğru akmaya başladı. Ben artık yaşlı bir tarihçi değildim. Yeniden, o utanç ve yenilgi yüküyle Attila’nın ordugahından ayrılan, ruhu yorgun, zihni sorularla dolu o adamdım. Ve önümde, bozkırın unutulmuş bir patikası uzanıyordu.

Bozkırın Fısıltısı

Bir Hun Köyü, Tuna’ya Dönüş Yolu, MS 449 Sonbaharı
Attila’nın ordugahından ayrılışımız, bir kurtuluştan çok, bir sürgünün başlangıcı gibiydi. Utancın ağır pelerini omuzlarımızda, sessizce Tuna’ya doğru geri dönüyorduk. Hun muhafızlarımızın küçümseyen bakışları altında geçen o yolculuk, ruhsal bir işkenceydi. Geliş yolunda konakladığımız, Demetrios adındaki o Romalı tüccarla konuştuğumuz köye yaklaştığımızda, içimde bastıramadığım bir dürtü uyandı. O adamın sözleri, zihnimde bir çivi gibi çakılı kalmıştı. “Buradaki yaşam, o yozlaşmış barıştan çok daha dürüst.” Bu nasıl olabilirdi? Bir Romalı, medeniyetin bütün nimetlerini nasıl elinin tersiyle itebilirdi?
Kervanımız, köyün yakınında dinlenmek için mola verdiğinde, Maximinus’a başının ağrıdığını ve biraz yalnız yürümek istediğimi söyledim. Bu küçük bir yalandı. O, yorgun ve kendi düşüncelerine dalmış bir halde, sadece başıyla onayladı. Muhafızların dikkatini çekmeden, kervandan uzaklaştım ve köyün yolunu tuttum. Amacım, Demetrios’u bir kez daha bulmak, onunla, bu kez resmi bir elçinin merakıyla değil, bir insanın, bir tarihçinin samimi arayışıyla konuşmaktı.
Köy, bıraktığımız gibiydi. Çadırlar, tüten ocaklar, koşturan çocuklar… Lakin bu sefer, etrafımı bir kalabalık sarmadı. Onlar için artık ilginç yabancılar değildik. Biz, kralları tarafından aşağılanmış, yenilmiş adamlardık. Demetrios’un çadırını sordum. Yaşlı bir kadın, eliyle biraz ilerideki, diğerlerinden farksız bir çadırı işaret etti.
Kapıya yaklaştığımda, tereddüt ettim. Ne diyecektim? Neyi öğrenmek istiyordum? Belki de sadece, kendi inandığım dünyanın gerçekten de en iyisi olduğuna dair bir teyit arıyordum. Belki de onun pişman olduğunu duymak istiyordum.
İçeriden, bir kadın sesi ve çocuk gülüşmeleri geliyordu. Yavaşça, çadırın keçeden yapılma kapısını araladım. Demetrios, yerde, ateşin başında oturmuş, ahşap bir oyuncağı yontuyordu. Yanında, yüzü tipik bir Hun kadını gibi geniş ve elmacık kemikleri çıkık, lakin gözleri sevgiyle parlayan bir kadın oturuyordu. Kucaklarında, biri üç, diğeri beş yaşlarında, babalarının Yunan hatlarını annelerinin bozkır renkleriyle birleştirmiş iki küçük çocuk vardı. Manzara, o kadar huzurlu, o kadar normaldi ki, bir an şaşırdım. Bu, bir barbar çadırı değil, bir ailenin yuvasıydı.
Demetrios, beni fark edince ayağa kalktı. Yüzünde bir şaşkınlık vardı, lakin düşmanlık yoktu. “Tarihçi,” dedi, Yunanca. “Seni yeniden görmek ne büyük sürpriz. Kralın sofrasından sağ çıktığınıza sevindim.”
“Sağ çıktık,” dedim. “Lakin hangi bedelle, orası meçhul.” İçeri girdim. Karısı, bana merakla ama çekinmeden baktı. Çocuklar, bir anlığına oyunlarını bırakıp, bu tuhaf giysili yabancıyı süzdüler.
“Seni rahatsız etmek istemedim,” diye devam ettim. “Sadece… aklımda bazı sorular vardı. Cevaplarını bulmadan bu topraklardan ayrılmak istemedim.”
Demetrios, karısına kendi dilinde bir şeyler söyledi. Kadın, gülümseyerek başını salladı, çocukları da alarak çadırın başka bir köşesine geçti. Demetrios, bana ateşin yanındaki bir minderi işaret etti. “Sor, tarihçi,” dedi. “Bildiğim kadarıyla cevaplarım.”
“Anlamıyorum,” dedim, doğrudan konuya girerek. “Nasıl? Bütün bunları, Roma’yı, medeniyeti, kitapları, felsefeyi, hamamları, tiyatroları… nasıl geride bırakabildin? Buradaki hayat, zorlu, ilkel ve tehlikeli değil mi?”
Demetrios, bir an ateşin alevlerine baktı. Sonra, o unutamadığım, acı ve bilge gülümsemesiyle bana döndü. “Tehlikeli mi? Evet, tehlikeli. Dün bir kurt sürüsü, sürümüzden iki koyunu kaptı. Geçen kış, çok çetindi. Lakin Roma’daki hayat tehlikeli değil miydi, tarihçi? Borcunu ödeyemediğinde, her şeyini elinden alan tefeciler birer kurt değil miydi? Keyfi bir vergi koyan bir vali, çetin bir kıştan daha acımasız değil miydi? Burada tehlike, dürüst. Kurdun amacı bellidir. Fırtınanın niyeti yoktur. Lakin Roma’da tehlike, bir dostun gülümsemesinin, bir yargıcın cübbesinin ardına saklanırdı. Hangisi daha korkunç?”
Duraksadı, yonttuğu oyuncağı elinde evirip çevirdi. “Medeniyetin nimetleri diyorsun. Hamamlar, evet. Temizlenmek güzeldi. Lakin o hamamlarda, insanların birbirinin arkasından ne dolaplar çevirdiğini, ne komplolar kurduğunu da duyardım. Tiyatrolar… Evet, Sofokles’i özlüyorum. Lakin burada, her akşam, ateşin başında, atalarımızın hikayelerini, kahramanlıklarını anlatan ozanları dinliyorum. Onların şiirleri, yazılı değil, kalplerinde. Ve inanın bana, bir Roma senatörünün o süslü, boş nutuklarından çok daha samimi. Felsefe… Burada insanlar felsefe yapmıyorlar, tarihçi. Felsefeyi yaşıyorlar. Hayatın anlamını sorgulamıyorlar, çünkü hayatın anlamı ortada: Aileni korumak, onurunla yaşamak, halkına sadık olmak. Bu, Platon’un bütün diyaloglarından daha basit ve belki de daha doğrudur.”
Sözleri, bir tokat gibiydi. O, benim değer verdiğim her şeyi alıyor, ters yüz ediyor ve bana başka bir açıdan gösteriyordu.
“Peki ya kanun?” diye atıldım. “Roma’nın en büyük mirası, kanunlarıdır. Herkes için adalet. Burada ne var? Kralın keyfi iradesi mi?”
“Kralın iradesi, evet,” dedi Demetrios. “Lakin keyfi değil. Burada bir anlaşmazlık olduğunda, mesele köyün ihtiyarlarına veya Attila’nın atadığı bir hakime gider. Dava, bir günde görülür. Tanıklar dinlenir, karar verilir. Yalancı şahitlik, en büyük suçtur. Cezası ölümdür. Rüşvet, duyulmamış bir şeydir. Çünkü bir hakimin onuru, altından daha değerlidir. Şimdi sen söyle, tarihçi. Roma’da bir davan ne kadar sürerdi? Avukatlara, mahkeme katiplerine ne kadar para harcardın? Ve sonunda, daha zengin veya daha güçlü olanın, adaleti nasıl satın aldığını kaç kez gördün? Burada kanun basit, çünkü hayat basit. Sizin kanunlarınız karmaşık, çünkü hayatınız yalanlar ve entrikalar üzerine kurulu.”
Söyleyecek bir şey bulamadım. Çünkü haklıydı. Söylediği her şey, acı birer gerçekti.
“Ben burada,” diye devam etti, sesi yumuşamıştı. “Bir esir olarak geldim. Lakin özgürlüğü burada buldum. Roma’da bir tüccardım, evet. Ama vergilerin, borçların, bürokrasinin kölesiydim. Her an her şeyimi kaybetme korkusuyla yaşıyordum. Burada, bu çadır benim. Bu sürüler benim. Benden kimse vergi istemiyor. Savaş zamanı, kralıma hizmet etmek, onunla birlikte savaşmak zorundayım. Bu, benim vergim. Ve bu, kanımla ödediğim, onurlu bir vergi. Karşılığında, kimse toprağıma, aileme dokunamaz. Bana, bundan daha adil bir sistem gösterebilir misin?”
Gözleri, çadırın köşesinde çocuklarıyla oynayan karısına kaydı. Yüzünü, daha önce onda görmediğim bir yumuşaklık, bir huzur kapladı. “Ve aşk var, tarihçi. Roma’da, evliliğim, ailemin ticari bir anlaşmasıydı. Duygu yoktu, sadece görev vardı. Burada ise, bu kadını sevdim. O da beni sevdi. Biz, iki farklı dünyadan geliyoruz, lakin kalplerimiz aynı dili konuşuyor. Çocuklarım, iki dünyanın da kanını taşıyor. Onlar, ne tam Romalı ne de tam Hun. Onlar, yeni bir dünyanın başlangıcı belki de. Senin medeniyetin ölürken, belki de yenisi, böyle yuvalarda, bozkırın ortasında doğuyordur.”
O an, o çadırın içinde, tarihin sadece krallar ve savaşlarla değil, böyle isimsiz insanlar, unutulmuş patikalar üzerindeki karşılaşmalarla da şekillendiğini anladım. Demetrios, bir hain değildi. O, bir mülteciydi. Lakin o, barbarlıktan medeniyete değil, yozlaşmış bir medeniyetten, daha dürüst bulduğu bir barbarlığa sığınmıştı. Onun hikayesi, Roma’nın neden kaybettiğinin, Attila’nın neden kazandığının en canlı açıklamasıydı. Biz, sadece bir orduya değil, kendi içimizdeki çürümeye yenilmiştik.
Çadırdan ayrılırken, Demetrios bana son bir şey söyledi. “Tarihçi,” dedi. “Eğer bir gün Roma’nın hikayesini yazarsan, sadece yıkılan surları ve ölen imparatorları yazma. İnsanların neden o surların içinde artık yaşamak istemediğini de yaz. Asıl hikaye, oradadır.”
Bu sözler, kulağımda bir vasiyet gibi çınlayarak kervana geri döndüm. Maximinus’a hiçbir şey anlatmadım. Bu, benim sırrımdı. Benim, tarihin bana fısıldadığı o acı gerçekti.

Zamanın Kıyısında İki Dünya

Priscus’un Evi, Constantinopolis, MS 477
Hikayemi bitirdiğimde, kütüphanemdeki oda sessizliğe gömülmüştü. Dışarıda akşam olmuş, kandilin ışığı, yüzümüzdeki çizgileri daha da belirginleştirmişti. Genç tarihçi Marcellinus, oturduğu yerde hareketsiz kalmıştı. Gözleri, uzaklara dalmıştı. Şarap kadehi, elinde unutulmuştu. Demetrios’un hikayesi, onun bildiği, kitaplardan okuduğu Roma ve barbarlar anlatısını yerle bir etmişti.
“İnanılmaz,” diye fısıldadı sonunda. “Bütün bunlar… Neden bunları resmi raporuna yazmadın? Neden kitabında bile, bu kadar detaylı anlatmadın?”
“Çünkü bazı gerçekler, zamanı gelmeden söylenemez, Marcellinus,” dedim yorgun bir sesle. “O zamanlar, Roma hala ayaktaydı. Böyle bir hikaye, bir ihanet olarak görülür, halkın moralini bozmakla suçlanırdı. İnsanlar, basit hikayeleri severler. İyi bizler ve kötü onlar. Karmaşıklık, onları rahatsız eder. Ben, o zamanlar, gerçeğin tamamını söyleyecek kadar cesur değildim, belki de. Ya da sadece, devletimin hala bir kurtuluş umudu olduğuna inanmak istiyordum.”
Masamın üzerindeki tomar tomar parşömene baktım. “Şimdi ise,” diye devam ettim. “Artık kaybedecek bir şeyimiz kalmadı. Batı’daki o yapı, tamamen çöktü. Belki de şimdi, Demetrios’un hikayesini anlamanın zamanı gelmiştir. Belki de Roma, Attila’nın kılıcıyla değil, Demetrios gibi binlerce isimsiz insanın, o sisteme olan inancını kaybetmesiyle yıkıldı. Bir yapı, içindeki insanlar ona inanmayı bıraktığında çöker. Duvarlar, sadece birer taş yığınına dönüşür.”
Marcellinus, ayağa kalktı. Yüzünde, yeni bir anlayışın, daha derin bir kavrayışın ışığı vardı. “Anlıyorum,” dedi. “Görevim, sadece olayları listelemek değil. Görevim, o olayların ardındaki insan ruhunu, inançları, umutsuzlukları ve seçimleri anlamak. Demetrios’un seçimini…”
Kapıya doğru yürüdü. Gitmeden önce, bana döndü. “Teşekkür ederim, Üstat Priscus,” dedi. “Bana, kitapların öğretemeyeceği bir şey öğrettin. Bana, tarihin unutulmuş patikalarında nasıl yürüneceğini gösterdin.”
O gittikten sonra, odamda uzun bir süre yalnız oturdum. Marcellinus, yeni bir nesildi. Onlar, bizim kaybettiğimiz dünyayı, bizim hatalarımızla dolu bir geçmişi anlamaya çalışacaklardı. Belki de onlar, daha iyi bir dünya kurarlardı. Belki de.
Pencereye yürüdüm ve şehrin ışıklarına baktım. Demetrios’un son sözleri, zihnimde yankılanıyordu. Eğer bir gün Roma’nın hikayesini yazarsan, sadece yıkılan surları ve ölen imparatorları yazma. İnsanların neden o surların içinde artık yaşamak istemediğini de yaz. Asıl hikaye, oradadır.
Kalemimi elime aldım ve kitabımın son bölümüne yeni bir başlık ekledim: “Unutulmuş Patikalar.” Ve Demetrios’un hikayesini, bütün ayrıntılarıyla, ilk defa, olduğu gibi yazmaya başladım. Çünkü tarih, sadece kazananların değil, aynı zamanda kaybedenlerin, unutanların ve farklı bir yolu seçenlerin de hikayesiydi. Ve bu hikaye, anlatılmayı hak ediyordu.


Bölüm 17 – Mirasın Gölgeleri

Odoacer’in Gölgesi

Roma, MS 476 Sonbaharı
Gaius Vettius Aquilinus, Forum’un mermer zemininde yavaş adımlarla yürürken, ayaklarının altındaki taşların bin yıllık yorgunluğunu kendi kemiklerinde hissediyordu. O, bir zamanlar Cicero’nun nutuk çektiği, Sezar’ın zafer alaylarıyla geçtiği, imparatorların tanrılaştırıldığı bu meydanda, şimdi bir hayaletin gölgesinden farksızdı. Ataları, cumhuriyetin kuruluşundan beri bu şehirde senatörlük yapmıştı. Ailesinin ismi, kanun tabletlerine, zafer anıtlarına kazınmıştı. Şimdi ise o ismin tek bir anlamı vardı: geçmiş. Gaius, geçmişte yaşayan bir adamdı ve etrafındaki şehir de, geçmişin görkemli bir mezarlığından ibaretti.
Capitol Tepesi’nin yamacındaki Tabularium’un (Devlet Arşivi) kararmış cephesine baktı. Binanın taşları, sanki içindeki parşömenlerde yazan onca zaferin, onca kanunun ağırlığı altında ezilmiş gibiydi. Forum, artık eski canlılığını yitirmişti. Evet, hala bir pazar yeriydi, satıcılar bağırıyor, insanlar alışveriş yapıyordu. Lakin kalabalık azalmıştı. Dolaşanların çoğu, Roma’nın o eski, gururlu kanını taşımıyordu. Sokaklarda, Latincenin yanı sıra, Gotların, Frankların, Alanların o kaba, gırtlaksı dilleri duyuluyordu. Şehrin koruyucuları olan Praetorian muhafızlarının yerini, şimdi Odoacer adında bir Skir barbarının komutasındaki Cermen paralı askerleri almıştı. Onlar, daha iyi para ödeyen efendilerine hizmet eden, sadakatleri kılıçlarının keskinliği ve keselerinin doluluğuyla ölçülen adamlardı. Roma, artık kendi kendini koruyamıyordu. Roma, kendi cellatlarını kiralamıştı.
O sabah, Senato Curia’sında, tarihin belki de en tuhaf, en trajikomik toplantılarından biri yapılmıştı. Toplantının konusu, bir savaş veya yeni bir kanun değildi. Konu, on altı yaşındaki son imparatorları Romulus Augustulus’un akıbetiydi. Odoacer, çocuğu tahttan indirmişti. Bir isyan, bir katliam olmamıştı. Odoacer, saraya yürümüş, çocuğun omzuna dostça vurmuş ve artık imparator olmadığını söylemişti. “Küçük Augustus” lakaplı çocuk, zaten bir kukladan farksızdı. Babası, eski Magister Militum Orestes, onu tahta oturtmuş, lakin paralı askerlerin maaşını ödeyemeyince, askerler de Odoacer’in liderliğinde isyan edip Orestes’i öldürmüşlerdi. Odoacer, küçük Romulus’u öldürmeye bile tenezzül etmemişti. Ona, Napoli yakınlarındaki bir villada, yıllık bir maaş bağlayarak emekliye ayırmıştı. Bin yıllık bir imparatorluk, bir darbeyle değil, bir işten çıkarma tebligatıyla son bulmuştu.
Senato’daki tartışma, bu durumu nasıl meşrulaştıracakları üzerineydi. Odoacer, kendisini imparator ilan etmemişti. O, daha kurnaz bir oyun oynuyordu. Senato’dan, Constantinopolis’teki Doğu Roma İmparatoru Zeno’ya bir mektup göndermelerini talep ediyordu. Mektupta, Senato, “artık Batı’da ayrı bir imparatora ihtiyaç olmadığını, tek bir imparatorun, Zeno’nun, bütün Roma dünyası için yeterli olduğunu” belirtecekti. Karşılığında, Zeno’dan, Odoacer’e “Patricius” unvanı vermesini ve İtalya’yı Zeno adına yönetmesine izin vermesini istiyorlardı. Bu, hukuki bir kılıftı. Gerçekte ise, Odoacer, artık İtalya’nın kralıydı. Senato, kendi ölüm fermanını, kendi isteğiyle imzalayıp, Doğu’daki kardeşine gönderiyordu.
Gaius, toplantıda tek bir kelime bile etmemişti. Ne diyebilirdi ki? Onurdan mı bahsedecekti? Hangi onurdan? Şehirleri Vandallar tarafından yağmalanırken, imparatorları kendi komutanlarını arkadan bıçaklarken, lejyonları barbar paralı askerlere dönüşürken onur nerede kalmıştı? Atalarından mı bahsedecekti? O atalar, bu utancı görseler, mezarlarında ters dönerlerdi. Sessizce, kararın alınışını izlemişti. Yaşlı, yorgun senatörlerin, barbar bir şefin isteğini, Roma kanunlarına uygun bir dille nasıl ifade edeceklerini tartışmalarını dinlemişti. O an, Roma’nın ölmediğini, çoktan ölmüş olduğunu, lakin kimsenin cenazeyi kaldırmaya cesaret edemediğini anlamıştı. Odoacer, sadece mezar taşını dikiyordu.
Forumdan ayrılıp Palatino Tepesi’ne doğru yavaşça tırmanmaya başladı. Bir zamanlar imparatorların yaşadığı o görkemli saraylar, şimdi yarı harabe haldeydi. Çatılar çökmüş, bahçeleri yabani otlar bürümüştü. Gaius, kendi evine, o tepedeki son birkaç soylu villasından birine doğru yürürken, aklına babasının anlattığı hikayeler geldi. Babası, gençliğinde, Attila’nın İtalya’ya yürüdüğü o korku dolu günleri anlatırdı. O zamanlar, bir tehdit vardı, evet. Korkunç, barbar bir düşman. Lakin o düşmana karşı savaşan bir Aetius, dua eden bir Papa Leo, direnen bir Roma ruhu da vardı. Bir umut vardı. Şimdi ise, düşman yoktu. Düşman, artık içlerindeydi. Düşman, aynadaki yansımalarıydı. Yorgun, kayıtsız, geçmişin gölgesinde yaşayan bir halk.
Attila, bir fırtına gibi gelmiş, yakmış, yıkmış ve gitmişti. O, Roma’yı öldürememişti. Lakin ölümcül bir yara açmıştı. O yara, yıllar boyunca içten içe kanamış, Roma’nın son gücünü de tüketmişti. Aetius’un ölümü, Valentinianus’un aptallığı, Vandalların yağması… Hepsi, o ilk yaranın sonuçlarıydı. Attila, Roma’yı fethetmemişti. O, Roma’nın kendi kendini yok etmesi için gereken son itişi sağlamıştı.
Gaius, villasının terasına oturdu ve batan güneşi izledi. Güneş, St. Petrus’un mezarının bulunduğu söylenen Vatikan Tepesi’nin arkasında kaybolurken, şehri kızıla boyadı. Kırmızı bir günbatımı. Tıpkı, Katalon Ovası’ndaki o kanlı günbatımı gibi. O gün, Batı’nın kaderi çizilmişti. Ve bugün, o kader, sessizce, bir çocuğun tahttan indirilmesiyle tamamlanmıştı. Gaius, kadehinden son yudumu aldı. Bu, Roma’ya bir kadeh değildi. Bu, Roma’nın anısına bir kadehti. Çünkü o gün, o terasta, Gaius Vettius Aquilinus, artık bir Romalı olmadığını, bir hayaletin şehrinde yaşayan bir hayaletten ibaret olduğunu anlamıştı.

Doğu’nun Kibirli Işığı

Constantinopolis, MS 477
Batı’dan gelen mektup, İmparator Zeno’nun konseyinde okunduğunda, salona bir anlık bir sessizlik çöktü. Ardından, bu sessizliği, bastırılmış bir zafer uğultusu, küçümseyen bir tebessüm ve kendini beğenmiş bir rahatlama dalgası takip etti. Roma Senatosu, kendi varlığına son veriyor, imparatorluk nişanlarını, tacı ve erguvan rengi pelerini, bir paket içinde, “artık bunlara ihtiyacımız yok” dercesine Constantinopolis’e gönderiyordu. Bin yıllık bir tarih, bir kargo paketiyle iade ediliyordu.
Ben, Priscus, o gün konseyde değildim. Artık yaşım, bu tür resmi toplantılara katılmaya elvermiyordu. Lakin haberi, eski dostum, şimdi konseyin saygın üyelerinden biri olan Anthemius’tan aldım. Akşam, evime geldiğinde, yüzünde karmaşık bir ifade vardı. Hem bir Romalı olarak Batı’daki kardeşlerinin bu son düşüşüne üzülüyor hem de bir Doğulu olarak, artık tek ve gerçek Roma’nın Constantinopolis olduğunun tescillenmesinden gizli bir gurur duyuyordu.
“Artık resmen tek bir Roma var, Priscus,” dedi, ona ikram ettiğim şaraptan bir yudum alarak. “Ve o da burası. Zeno, Odoacer’e ‘Patricius’ unvanını bahşetmeyi kabul etti. Onu, İtalya’daki vekili olarak tanıyacak. Bu, kurnazca bir hamle. Odoacer, hukuken bizim bir valimiz olacak. Batı, kağıt üzerinde hala bizim.”
“Kağıt üzerinde,” diye tekrarladım, sesimdeki alayla. “Kağıt, barbarların kılıçlarını durdurur mu, Anthemius? Biz, kendimizi kandırıyoruz. Batı, gitmiştir. Orası, artık Odoacer’in krallığıdır. Biz ise, o krallığı tanıyarak, kendi zayıflığımızı ve onun gücünü meşrulaştırıyoruz.”
Anthemius, rahatsızca kımıldandı. “Sen, hep karamsarsın, dostum,” dedi. “Bu, bir fırsat. Artık bütün kaynaklarımızı, tek bir imparatorluğu, gerçeğini savunmak için kullanabiliriz. Batı’nın o bitmek bilmeyen sorunları, Cermen kabileleri, boşalan hazinesi, artık bizim derdimiz değil. Biz, burada, medeniyetin ışığını korumaya devam edeceğiz. Onlar, kendi hatalarının bedelini ödediler. Zayıftılar, kararsızdılar, kendi kahramanlarını öldürdüler. Biz ise güçlüyüz. Bizim surlarımız hala ayakta. İmparatorumuz, Attila’ya bile kafa tuttu.”
İşte, sarayın o kibirli, o kör bakış açısı buydu. Onlar, Batı’nın düşüşünden ders çıkarmak yerine, bunu kendi üstünlüklerinin bir kanıtı olarak görüyorlardı. Unutmuşlardı. Attila’ya kafa tutan Marcian’ın, bunu ancak Attila’nın Batı’da Aetius tarafından yıpratılmasından sonra yapabildiğini unutmuşlardı. Unutmuşlardı ki, Attila’yı durduran, tek başına Roma’nın gücü değil, Cermen kabileleriyle yapılan o kırılgan ittifaktı. Unutmuşlardı ki, o Cermen kabileleri, şimdi Batı’nın efendileriydi.
“Güçlü müyüz, Anthemius?” diye sordum, sesimi yükseltmeden. “Yoksa sadece şanslı mıyız? Attila, yönünü bize değil, Batı’ya çevirdiği için şanslıyız. Aetius, onu Katalon Ovası’nda durdurduğu için şanslıyız. Attila, bir düğün yatağında kendi kanında boğulduğu için şanslıyız. Bizim gücümüz, bizim erdemlerimizden çok, düşmanlarımızın hatalarına ve talihin cilvelerine dayanıyor. Lakin talih, her zaman aynı yöne esmez.”
Aklıma, Maximinus’un o son günlerdeki sözleri geldi. “Korkarım ki, o karanlık, eninde sonunda bizim kıyılarımıza da ulaşacak.” Bu genç, kendini beğenmiş nesil, o karanlığı görmüyordu. Onlar, surlarının arkasında güvende olduklarını sanıyorlardı. Tıpkı, bir zamanlar Romalıların, Alplerin arkasında güvende olduklarını sandıkları gibi.
Anthemius, konuyu değiştirdi. “Her neyse,” dedi. “İmparator Zeno, senin eski notlarına, Attila hakkındaki yazılarına yeniden bakılmasını emretti. Odoacer bir barbar, evet. Lakin şimdilik bir müttefik. Ama yarın, yeni bir Attila’nın ortaya çıkmayacağını kim bilebilir? Senin tecrübelerin, hala değerli.”
Bu sözler, içimde acı bir gülümseme yarattı. Tecrübelerim, evet. Lakin onlar, tecrübenin sadece kendisini alıyor, dersini almıyorlardı. Onlar, Attila’nın nasıl savaştığını, nasıl pazarlık ettiğini öğrenmek istiyorlardı. Ama onun neden başarılı olduğunu, Roma’nın neden o duruma düştüğünü anlamak istemiyorlardı. Demetrios’un hikayesini, bir sistemin nasıl kendi içinden çürüdüğünü dinlemek istemiyorlardı. Onlar, hastalığın semptomlarıyla ilgileniyorlardı, kökeniyle değil.
Anthemius gittikten sonra, uzun süre kütüphanemin sessizliğinde oturdum. Önümde, Batı’dan gelen o mektubun bir kopyası duruyordu. Roma Senatosu, son nefesini vermişti. Onun ölümü, burada, Doğu’nun kibirli ışığı altında, bir zafer gibi kutlanıyordu. O an, anladım ki, Batı ve Doğu, sadece coğrafi olarak değil, ruhen de birbirinden kopmuştu. Biz, artık aynı dili konuşmuyorduk. Onlar, acı bir gerçekle yüzleşmişlerdi. Biz ise, hala yaldızlı bir rüyanın içinde yaşıyorduk. Ve uyanacağımız günün, pek de uzakta olmayacağından korkuyordum. Çünkü tarih, kendini tekrar etmeyi severdi. Ve kibrin, her zaman düşüşten önce geldiğini, benden daha iyi kim bilebilirdi?

Kırbacın Unutulan Mezarı

Tuna Sınırı, Hafızalarda
Yıllar geçtikçe, Attila adı, Constantinopolis’in sokaklarında, artık bir korku fısıltısı olmaktan çıkıp, annelerin yaramaz çocuklarını korkutmak için anlattığı bir masal kahramanına dönüştü. “Tanrı’nın Kırbacı”, bir zamanlar dünyayı titreten o adam, şimdi bir efsane, bir mit olmuştu. Onunla birlikte savaşan, onunla birlikte ölen Hun halkı ise, sanki hiç var olmamış gibi, tarihin sisleri arasında kaybolup gitmişti.
Bazen, kütüphanemin sessizliğinde, eski haritalarımı önüme serer, parmağımla Tuna Nehri’nin o kıvrımlı hattını takip ederdim. Gözlerimi kapattığımda, oradaydım. Atların üzerinde uyuyan o yorulmaz savaşçılar, deriden ve keçeden yapılma o dumanlı çadırlar, kımızın o ekşi kokusu, ozanların gırtlaktan gelen o hüzünlü şarkıları… Bütün bir dünya, bütün bir yaşam biçimi, bir nesil içinde nasıl buharlaşıp yok olabilirdi?
Sınırdan gelen tüccarlardan, gezginlerden haberler alırdım. Pannonia, bir zamanlar Attila’nın imparatorluğunun kalbi olan o topraklar, şimdi Ostrogotların ve Gepidlerin yurduydu. Birbirleriyle sürekli savaşan bu iki halk, Attila’nın mirası üzerinde tepiniyordu. Hunlardan bahseden pek yoktu. Kalanlar, ya başka kabilelerin içinde erimiş, onların dillerini ve adetlerini benimsemiş ya da Karadeniz’in kuzeyindeki o dipsiz bozkırlara geri dönüp, eski, göçebe hayatlarına devam etmişlerdi. Attila’nın oğullarından Ernak’ın soyunun, bir yerlerde, küçük ve önemsiz bir kabile olarak varlığını sürdürdüğü söyleniyordu. Lakin kimse emin değildi.
Attila, arkasında ne bırakmıştı? Ne bir şehir, ne bir kanunname, ne de kalıcı bir kurum. O, Roma gibi, yollar, köprüler, su kemerleri inşa etmemişti. O, Mısırlılar gibi, piramitler dikmemişti. O, Yunanlılar gibi, felsefe veya demokrasi bırakmamıştı. Onun mirası, somut değildi. Onun mirası, bir anıydı. Bir korku anısı. Ve bir boşluk.
Bu, onun başarısızlığı mıydı? Yıllarca bunu düşündüm. Belki de, bizim anladığımız manada bir miras bırakmak, onun amacı hiç olmamıştı. O, bir kurucu değil, bir yıkıcıydı. Onun görevi, belki de, bizim “medeniyet” dediğimiz o yorgun, yozlaşmış, adaletsiz yapıyı sarsmak, onun çatlaklarını sonuna kadar açmak ve yeni bir dünyanın kurulabilmesi için eskiyi temizlemekti. O, bir bahçıvan değildi. O, toprağı süren, eski kökleri söken bir sabandı. Saban, arkasında güzel bir bahçe bırakmaz. Sadece, yeni tohumların ekilebilmesi için sürülmüş, alt üst olmuş bir tarla bırakır. Belki de Attila’nın mirası, buydu. Avrupa’nın o sürülmüş tarlası. Ve o tarlada, şimdi Gotların, Frankların, Saksonların krallıkları, yeni tohumlar gibi yeşeriyordu.
Zihnim, sık sık Demetrios’a gidiyordu. O Romalı tüccara, Hunların arasında yeni bir hayat kuran o adama. O ve onun gibi insanlar, ne olmuştu? Karısı, çocukları… O çocuklar, iki dünyanın kanını taşıyan o melez nesil, bu kaosun içinde hayatta kalabilmiş miydi? Belki de onlar, Attila’nın bıraktığı asıl mirastı. Ne Romalı ne de Hun olan, yeni bir sentez, yeni bir kimlik. Belki de geleceğin Avrupası, ne benim ne de Attila’nın tam olarak anladığı, böyle küçük, isimsiz ailelerin içinde şekilleniyordu.
Ve Attila’nın mezarı… O, hala bir sırdı. Yıllar boyunca, hazine avcıları, maceraperestler, hatta Roma’dan gönderilen casuslar bile, o mezarı aramıştı. Çünkü o mezarda, sadece bir kralın cesedinin değil, bir imparatorluğun yağmalanmış servetinin de yattığına inanılıyordu. Lakin kimse bulamadı. Attila, toprağın sırrına karışmıştı. Bu, belki de en uygun sondu. O, hayattayken nasıl bulunması zor, hareketli bir kasırga idiyse, ölümünde de yeri bilinmeyen bir sır olarak kalmıştı. Onun gücü, hiçbir zaman altından veya topraktan gelmemişti. Onun gücü, kendisinden geliyordu. Ve o gidince, geriye bulunacak bir hazine kalmamıştı.
Bir gün, genç tarihçi Marcellinus, beni yeniden ziyarete geldi. Kitabını neredeyse bitirmişti. “Üstat,” dedi. “Kitabımın son cümlesini yazmakta zorlanıyorum. Attila hakkında, bütün bu yıkımdan sonra, söylenecek son söz ne olmalı?”
Ona baktım. Yaşlı gözlerim, kütüphanemin loşluğunda, masamın üzerindeki kendi tomar tomar parşömenime kaydı. Yıllarımı verdiğim o esere. Sonra, Marcellinus’a döndüm.
“Belki de son söz, şudur, genç dostum,” dedim. “Bazı insanlar, şehirler inşa etmek için doğar. Bazıları ise, o şehirlerin neden yıkılması gerektiğini hatırlatmak için. Attila, ikincisiydi. O, Kırbaç’tı. Ve bir kırbacın görevi, iz bırakmaktır. O, görevini fazlasıyla yaptı. Gerisi, bizim, o izleri nasıl okuduğumuza ve o izlerden ne öğrendiğimize bağlı.”
Kırbacın unutulan mezarı, belki de toprağın altında değildi. Belki de o mezar, bizim hafızamızdaydı. Ve o hafızayı canlı tutmak, benim gibi tarihçilerin, o fırtınanın yankılarını dinleyenlerin en kutsal göreviydi.


Bölüm 18 – Solgun Sancaklar

Zeno’nun Sarayında Bir Hayalet

Constantinopolis, MS 480
Zaman, en sert kayaları bile yontup kuma çeviren sabırlı bir zanaatkardır. Benim bedenim de, onun acımasız lakin mahir ellerinde, yılların yüküyle eğilmiş, derisi bir parşömen gibi buruşmuş bir esere dönüşmüştü. Artık Büyük Saray’ın koridorlarında yürüdüğümde, insanlar bana bir devlet adamı veya bir bilge olarak değil, geçmiş bir çağdan kalma, yürüyen bir anıt gibi bakıyorlardı. Ben, Priscus, Attila’yı gören, Aetius’un yaşadığı dönemi bilen, Theodosius’un kararsızlığına ve Marcian’ın cesaretine tanıklık etmiş son birkaç kişiden biriydim. Hafızam, yaşayan bir kütüphaneydi ve rafları, artık kimsenin tam olarak anlayamadığı, o korku ve ihtişam dolu günlerin anılarıyla doluydu.
İmparator Zeno’nun sarayı, benim gençliğimdeki saraydan farklı bir ruha sahipti. Zeno, Isaurialı bir komutandı; kaba, lakin kurnaz, hayatta kalma sanatında usta bir adam. Onun yönetimi altında, İmparatorluk, bir fırtınanın ardından ayakta kalmaya çalışan hasarlı bir gemi gibiydi. Sürekli, Balkanlar’dan gelen Got tehditleri, içerideki dini çekişmeler, saray komploları ile çalkalanıyordu. Lakin büyük, varoluşsal korku gitmişti. Attila’nın o her şeyi yutan gölgesi, artık yoktu. Onun yerine, daha kronik, daha yıpratıcı, bir sıtma nöbeti gibi gelen ve giden küçük tehditler vardı. Yeni nesil senatörler ve komutanlar, Attila’yı, benim Homeros’un kahramanlarını okuduğum gibi okuyorlardı; inanılmaz, destansı lakin uzak bir geçmişe ait bir figür olarak. Onlara, o korkunun nasıl bir şey olduğunu, bir adamın adının bir şehri nasıl bir gecede paniğe boğabildiğini anlatmaya çalıştığımda, yüzümde kibar bir ilgiyle dinliyor, lakin gözlerinin arkasında, yaşlı bir adamın abartılı anılarını dinleyenlerin o sabırlı kayıtsızlığını görüyordum. Anlamıyorlardı. Anlayamazlardı. O havayı solumayan, o sessizliği duymayan, o dehşeti hissetmeyen kimse anlayamazdı.
Hayatımın büyük bir kısmını, şehrin gürültüsünden uzaktaki evimin kütüphanesinde geçiriyordum. Orası benim sığınağım, zaman makinemdi. Parşömen tomarları, benim tek dostum, mürekkep ise kanımdan daha çok akıttığım sıvıydı. Tarihimi yazıyordum. Sadece olayların bir dökümünü değil, o olayların ardındaki ruhu, o insanların neden öyle davrandığını, o dünyanın neden öyle şekillendiğini anlatmaya çalışıyordum. Bu, bir itiraftı. Kendi korkularımın, kendi yanılgılarımın, kendi sessiz kalışlarımın itirafı. O satırlarda, Maximinus yeniden yaşıyor, Attila yeniden atına biniyor, Demetrios yeniden medeniyetin ne olduğunu sorguluyordu. Ben, kelimelerle, kaybolmuş bir dünyayı yeniden yaratmaya çalışan yalnız bir tanrıydım.
Bir gün, saraydan gelen bir ulak, bu sessizliği bozdu. İmparator Zeno, beni konseye çağırıyordu. Bu, artık nadir olan bir durumdu. Genellikle, bir konuda fikrim sorulacaksa, bir katip gönderirler veya yazılı bir soru yollarlardı. Kişisel olarak çağrılmam, meselenin sıradan olmadığını gösteriyordu. Eskimiş lakin en iyi cübbemi giydim, yaşlı hizmetkarımın yardımıyla hazırlandım ve bir tahtırevanla sarayın yolunu tuttum. Sarayın koridorlarında yürürken, her mermer levha, her mozaik, bana farklı bir anıyı fısıldıyordu. Şu köşede, Maximinus ile Chrysaphius’un düşüşünü planlamıştık. Şu salonda, Theodosius’un o titrek sesini duymuştum. Ben, bu koridorlarda yürüyen bir adam değil, kendi anılarının içinde yürüyen bir hayalettim.
Konsey salonuna girdiğimde, ortamın gergin olduğunu hemen anladım. Zeno, tahtında oturmuş, parmaklarıyla kolçağını sinirli bir şekilde tıklatıyordu. Etrafındaki komutanlar ve danışmanlar, fısıltıyla konuşuyorlardı. Beni gördüklerinde, konuşmalar kesildi ve bütün gözler bana döndü. O an, yeniden otuz yıl önceki o anksiyeteyi, o üzerime odaklanmış bakışların ağırlığını hissettim.
“Priscus,” dedi Zeno, sesi her zamanki gibi kaba ve doğrudan idi. “Hoş geldin, ihtiyar. Senin hafızana ihtiyacımız var. Tuna’dan bir heyet geldi. Kendilerine Hun diyorlar.”
Kalbimin bir an durup, sonra yeniden atmaya başladığını hissettim. Hunlar. O kelime, yıllardır sarayda bu ciddiyetle telaffuz edilmemişti.
“Bir grup çapulcu mu, İmparatorum?” diye sordu bir komutan. “Sınırdan sızıp yağma yapan o serserilerden mi?”
“Hayır,” dedi Zeno, gözlerini benden ayırmadan. “Bu farklı. Onlar, Roma’nın foederatusu, müttefiki olduklarını söylüyorlar. İmparator Marcian zamanında, kendilerine Dobruca’da toprak verildiğini iddia ediyorlar. Şimdi, Gotların baskısı yüzünden zor durumda olduklarını, anlaşmanın yenilenmesini, erzak ve altın yardımı talep ediyorlar. Liderleri, babasının bir zamanlar büyük bir kral olduğunu, Roma ile dostluk içinde yaşadığını söylüyor.” Duraksadı, sonra o ismi, yıllardır duymadığım o ismi telaffuz etti. “Liderlerinin adı, Ernak.”
Ernak. Attila’nın en küçük oğlu. Ziyafet gecesi, babasının cübbesine tutunan, o koca salonu güldüremeyen soytarıların başaramadığını başararak, o demir gibi yüze bir tebessüm getiren o küçük çocuk. O çocuk, şimdi büyümüş, bir kabilenin lideri olmuş ve Roma’nın kapısına, bir fatih gibi değil, bir dilenci gibi gelmişti. Zamanın o acımasız, o ironik döngüsü, yüzüme bir tokat gibi çarptı.
“Onu hatırlıyor musun, Priscus?” diye sordu Zeno. “Attila’nın oğlunu? Sen, o sarayda bulundun. Sen, babasını gördün. Şimdi, oğlunu görmeni istiyorum. Bu adamların kim olduğunu, ne kadar güvenilir olduklarını, bize ne kadar faydalı veya ne kadar tehlikeli olabileceklerini anlamamıza yardım et. Senin gözlerin, bizimkinden daha eskisini, kelimelerin ardındaki gölgeleri görür.”
Ben, sadece başımı sallayabildim. Konuşacak gücüm yoktu. Tarih, kitabımı bitirmeme izin vermiyordu. O, son bir bölüm daha yazmam için, geçmişin bir hayaletini, tam da kapımın eşiğine getirmişti. Kırbacın bir parçası, yıllar sonra, yeniden karşıma çıkıyordu. Lakin bu sefer, elinde bir kılıç değil, bir yardım tası tutuyordu.

Tuna’dan Gelen Beklenmedik Misafirler

Büyük Saray, Bir Kabul Salonu
Heyetle görüşeceğim salon, İmparator’un ana konsey salonu kadar görkemli değildi. Burası, daha alt düzeydeki müttefik kabilelerin ve yabancı elçilerin kabul edildiği, daha işlevsel bir odaydı. Lakin benim için, o an, dünyadaki en önemli sahneydi. Kapıdan içeri girmeden önce, bir an duraksadım ve gözlerimi kapattım. Zihnim, otuz yıl öncesine, Attila’nın o loş, dumanlı çadırına gitti. İçerideki o keskin koku, o vahşi ve güçlü savaşçıların sessiz bakışları, ateşin karşısındaki o sarsılmaz irade… O anıyı, bir zırh gibi üzerime giydim. Çünkü şimdi göreceğim şeyle, hafızamdaki o resmi yan yana koyacaktım. Bu, benim için bir karşılaştırma, bir muhasebe anı olacaktı.
İçeri girdiğimde, ilk dikkatimi çeken şey, sayıları oldu. Karşımda, sadece beş adam duruyordu. Otuz yıl önce, bize Tuna’nın ötesine kadar eşlik eden Hun devriyesi bile bundan daha kalabalıktı. Bunlar, bir fatihin elçileri değil, bir kabilenin son temsilcileriydi. Giyimleri, babalarının giydiği o kaba lakin işlevsel deri ve kürklerden farklıydı. Üzerlerinde, Roma tarzı, yıpranmış tunikler, eski püskü askeri pelerinler vardı. Yüzleri, hala o tanıdık bozkır hatlarını taşıyordu; geniş, yassı yüzler, çekik gözler. Lakin o gözlerde, babalarının neslinde gördüğüm o vahşi özgüven, o evcilleştirilmemiş güç yoktu. Onların yerine, yorgunluk, endişe ve nesillerdir süren bir hayatta kalma mücadelesinin getirdiği bir yıpranmışlık vardı. Atları bile, dışarıda gördüğüm kadarıyla, artık o küçük, dayanıklı bozkır atları değildi. Roma topraklarında yetiştirilmiş, daha büyük ama daha dayanıksız melez hayvanlardı. Onlar, her şeyleriyle, iki dünya arasında kalmışlığın, hiçbir yere tam ait olamamanın canlı birer kanıtıydılar.
Heyetin ortasında, liderleri duruyordu. Ernak. O, artık babasının dizinin dibindeki o küçük çocuk değildi. Kırklı yaşlarında, sağlam yapılı, sakalları kırlaşmış bir adamdı. Babasının kısa boyunu ve geniş omuzlarını almıştı. Lakin yüz ifadesi, babasının o demir maskesinden çok farklıydı. Yüzünde, bir kralın otoritesinden çok, halkının sorumluluğunu taşıyan bir liderin ağır yükü okunuyordu. Gözleri, zekiydi, evet. Lakin babasının o delici, ruhu okuyan bakışlarından yoksundu. Onun gözlerinde, bir kurt değil, sürüsünü korumaya çalışan bir çoban köpeğinin sadakati ve endişesi vardı.
Beni gördüğünde, hafifçe başını eğerek selam verdi. Bu, Attila’nın asla yapmayacağı bir şeydi. Bu, bir eşitin veya bir alttakinin, üstünlüğünü tanıdığı birine verdiği bir selamdi. “Tarihçi Priscus,” dedi, aksanlı lakin anlaşılır bir Yunancayla. “Geleceğini söylediler. Senin, babamın sofrasında oturduğunu, onunla konuştuğunu anlattılar.”
“Evet, oturdum,” dedim, sesimin sakin çıkmasına özen göstererek. “Babanız, büyük bir kraldı.”
“Büyük bir yıkıcıydı,” diye düzeltti Ernak, sesinde ne bir gurur ne de bir utanç vardı. Sadece, bir gerçeğin tespiti. “O, bir kasırgaydı. Her şeyi yıktı. Lakin kasırga geçtikten sonra, geriye kalan enkazı toplamak, bizlere, onun oğullarına düştü. Ve biz, onun kadar güçlü değildik.”
Bu dürüstlük, beni şaşırtmıştı. Beklediğim, babasının mirasıyla övünen, onun adını kullanarak bir şeyler koparmaya çalışan bir adamdı. Karşımdaki ise, o mirasın altında ezilen, gerçekçi ve yorgun bir liderdi.
Yanındaki diğer Hunlar, konuşmayı sessizce dinliyorlardı. Onların yüzlerinde, Constantinopolis’in bu mermer salonlarına duydukları bir hayranlık ve aynı zamanda bir yabancılık okunuyordu. Onlar, bu dünyaya ait değillerdi. Lakin ait oldukları o eski dünya da, artık yoktu. Onlar, birer sürgündü. Kendi anavatanlarında birer sürgün.
“İmparator Zeno,” diye devam etti Ernak. “Bizden şüphe duyuyor. Bizi, babamın gölgesiyle yargılıyor. Lakin biz, babam değiliz. Onun imparatorluğu, Nedao’da, ağabeyim Ellac’ın kanıyla birlikte toprağa gömüldü. Bizler, o enkazdan geriye kalanlarız. Halkım, aç. Gotlar, topraklarımıza saldırıyor. Biz, Roma’dan sadaka istemiyoruz. Biz, yaptığımız anlaşmanın gereğini istiyoruz. Biz, Roma’nın sınırlarını Gotlara karşı koruduk. Şimdi, Roma’nın da bize olan borcunu ödemesini bekliyoruz.”
Sözleri, mantıklı ve meşruydu. Onlar, artık bir tehdit değil, birer piyondu. Roma’nın, diğer barbarlara karşı kullandığı bir başka barbar gücü. Bu, İmparatorluğun yüzyıllardır izlediği “böl ve yönet” politikasının bir parçasıydı. Lakin o politikanın insan yüzünü, o politikanın kurbanlarını görmek, farklı bir şeydi. Karşımda, Attila’nın oğlu duruyordu. Ve benden, halkını kurtarmak için yardım istiyordu. Tarihin bu acımasız ironisi karşısında, ne diyeceğimi bilemedim.

Babaların ve Oğulların Sofrası

Bir Saray Odası, Constantinopolis
Resmi görüşme, soğuk ve mesafeli bir havada geçti. Ernak, taleplerini yineledi. Saray yetkilileri, her zamanki gibi, kaçamak cevaplar verdiler; konunun inceleneceğini, raporların değerlendirileceğini, İmparator’un kararını daha sonra bildireceğini söylediler. Bu, Roma bürokrasisinin o tanıdık, oyalayıcı taktiğiydi. Heyet, hayal kırıklığı içinde, lakin sessizce salonu terk etmek üzereydi.
Tam o sırada, Ernak durdu ve bana döndü. “Tarihçi Priscus,” dedi. “İzniniz olursa, sizinle yalnız konuşmak istediğim bir konu var. Bir kral olarak değil, bir oğul olarak.”
Bu istek, salondaki yetkilileri şaşırttı. Lakin Zeno’nun bana verdiği özel yetkiyi bildikleri için, kimse itiraz etmedi. Bize, daha küçük, daha samimi bir oda tahsis ettiler. İçeride, sadece ikimiz kalmıştık. Odaya, şarap ve meyve getirdiler. Bu, Attila’nın sofrasındaki o haşlanmış et ve kımızdan ne kadar farklıydı.
Ernak, bir mindere oturdu. Ben de karşısına. Bir süre, ikimiz de konuşmadık. O, ellerindeki nasırlara bakıyor, ben ise karşımda oturan adamın yüzünde, babasının hayaletini arıyordum.
“Onu nasıl hatırlıyorsun?” diye sordu sonunda, gözlerini yerden kaldırmadan. “Babamı. Bana anlatılan hikayeler, bir canavarı, bir tanrıyı, bir şeytanı anlatıyor. Herkes, kendi görmek istediği Attila’yı anlatıyor. Lakin kimse, onu bir insan olarak anlatmıyor. Sen, onu gördün. Onunla aynı masada oturdun. O nasıl bir adamdı?”
Bu soru, kalbime dokundu. O, bir kralın değil, babasını hiç tanımamış bir çocuğun sorusuydu. O, Attila’nın gölgesinde büyümüş, lakin o gölgenin kaynağını hiç görememişti.
Derin bir nefes aldım. “Baban,” diye başladım. “Karşılaştığım en korkutucu adamdı. Ve aynı zamanda en etkileyici olanı. Gözleri, ruhunun en derinliklerine işlerdi. Yalanı, daha sen ağzını açmadan anlardı. Sesi alçaktı, lakin her kelimesi bir kanun gibiydi. Etrafındaki en güçlü krallar bile, onun yanında birer hizmetkar gibi dururdu. O, gücünü göstermek için bağırmaya, süslü giysilere veya altın kadehlere ihtiyaç duymazdı. Onun varlığı, gücün ta kendisiydi.”
Ernak, sessizce dinliyordu.
“Lakin,” diye devam ettim. “Ziyafet gecesi, başka bir yüzünü daha gördüm. Bütün salon, soytarıların aptalca şakalarına kahkahalarla gülerken, o, tek bir tebessüm bile etmedi. Yüzü, bir demir maskesi gibiydi. Sonra, sen, küçücük bir çocuk, onun yanına geldin. Cübbesini çekiştirdin. O, sana baktı. Ve o demir maske, bir anda eridi. Yüzüne, daha önce kimsede görmediğim kadar sevgi dolu, o kadar şefkatli bir gülümseme yayıldı. O an, anladım ki, o sadece bir fatih değil, aynı zamanda bir babaydı. Ve onun için, bütün o zaferlerden, bütün o krallıklardan daha değerli olan tek şey, sendin. Geleceğiydin.”
Anlattıklarım bittiğinde, Ernak’ın gözlerinin dolduğunu gördüm. Hızla gözlerini sildi. Bir Hun lideri, ağlamazdı. Lakin o, o anda bir lider değil, sadece bir oğuldu. “Bu gülümsemeyi,” diye fısıldadı. “Bütün hayatım boyunca, başkalarının anlattığı hikayelerden duymak istedim. Kimse anlatmadı. Teşekkür ederim, Priscus.”
Ona, kendi hafızamdan, babasına ait en insani anıyı hediye etmiştim. Bu, aramdaki bütün o resmiyet duvarını yıktı.
“Miras,” dedi, acı bir ifadeyle. “Ne ağır bir yük. Babam, bana bir imparatorluk bırakmadı. Bana, baş edemeyeceğim kadar büyük bir isim, taşıyamayacağım kadar ağır bir gölge bıraktı. Kardeşlerim, onun mirasını paylaşmak için birbirlerini öldürdüler. Tabi halklar, onun adından nefret ettikleri için bize saldırdılar. Dostlarımız, onun gölgesinden korktukları için bizden uzaklaştılar. Biz, onun ismi yüzünden lanetlendik. Ben, hayatım boyunca, Attila’nın oğlu olmanın bedelini ödedim. Ama hiçbir zaman Attila olamadım.”
“Belki de bu bir lütuftur, Ernak,” dedim. “Baban, bir dünyayı yıktı. Belki de senin görevin, yeni bir dünya kurmaktır. Daha küçük, daha mütevazı, lakin barış içinde bir dünya.”
“Barış,” diye tekrarladı. “Bizim dilimizde, o kelimenin karşılığı pek yoktur. Biz, hayatta kalmayı biliriz. Halkım, şimdi bir avuç kaldı. Biz, artık bozkırın kurtları değiliz. Biz, sizin tarlalarınızın kenarında yaşayan, hem çiftçiden hem de kurttan korkan çoban köpekleriyiz. Roma, bize yardım etmezse, yok olacağız. Tarihten silineceğiz. Babamın bütün o fethettiği topraklardan, geriye sadece senin kitabındaki birkaç satır kalacak.”
Bu, acı bir itiraftı. Dünyayı titreten o büyük halkın, şimdi varoluş mücadelesi vermesi, tarihin ne kadar acımasız olduğunun bir kanıtıydı.
O gün, o odada, iki yaşlı adam, kayıp babaları ve kayıp dünyaları hakkında konuştuk. Ben, ona, kendi babamı, o basit, onurlu Yunan tüccarını anlattım. O, bana, annesi Ildico’nun, babasının ölümünden sonra nasıl bir utanç içinde, ömrünün sonuna kadar sessizliğe gömüldüğünü anlattı. Biz, bir Romalı elçi ve bir Hun kralı değildik. Biz, babalarının gölgesinde kalmış, tarihin akıntısında savrulan iki oğulduk.
Görüşmemiz bittiğinde, Ernak ayağa kalktı. Elini uzattı. Bu, bir Hun adeti değildi. Bu, bir Roma jestiydi. Elini sıktım. “Ne karar verirseniz verin, Priscus,” dedi. “Bana, babamı geri verdiğin için sana minnettarım.”
O gittikten sonra, pencereden, onun ve adamlarının saraydan ayrılışını izledim. O solgun sancakları, o yorgun atları, o umut ve umutsuzluk arasında kalmış yüzleri… O an, tarih kitabımın sonuna gelmediğimi anladım. Hikaye, asla bitmezdi. Sadece şekil değiştirirdi. Kırbaç, kırılmıştı. Lakin parçaları, hala dünyanın dört bir yanına dağılmış, yeni hikayelere, yeni trajedilere ve belki de, yeni umutlara yol açıyordu. Ve benim görevim, o parçaları da kaydetmekti. Son nefesime kadar.


Bölüm 19 – Tozlu Raflardaki Yankı

Marcellinus’un Mirası

Constantinopolis Kütüphanesi, MS 518
İmparator I. Anastasius’un uzun ve çalkantılı saltanatının son günleriydi. Şehir, her zamanki gibi, kendi gürültüsü ve kendi telaşı içindeydi. Hipodrom’da Maviler ve Yeşiller birbirine giriyor, teologlar monofizitizm üzerine bitmek bilmeyen tartışmalarını sürdürüyor, tüccarlar ise limanda yeni gelen baharatların pazarlığını yapıyordu. Benim için ise, bütün bu gürültü, uzak bir uğultudan farksızdı. Dünya, artık penceremin dışında akıp giden, benim pek de bir parçası olmadığım bir nehirdi. Doksan yaşını geçmiştim. Bedenim, taşıdığı anıların ağırlığı altında bükülmüş, gözlerim parşömenlerin üzerinde geçen bir ömür yüzünden solgunlaşmıştı. Lakin zihnim, hala keskindi. Ve o zihin, geçmişin koridorlarında, bugünün sokaklarından daha rahat dolaşıyordu.
Genç tarihçi Marcellinus, artık kendisi de orta yaşı geçmiş, saygın bir vakanüvisti. Sık sık beni ziyarete gelir, yazdığı yeni bölümleri okur, benim o bitmek bilmeyen hafızamdan son kırıntıları da koparmaya çalışırdı. O, benim yaşayan mirasımdı. Benim tanıklığım, onun kalemiyle yeni nesillere ulaşacaktı. Tarih, böyle bir şeydi; bir bayrak yarışı. Her nesil, meşaleyi bir sonrakine devrederdi.
Bir gün, kütüphaneme, elinde büyük bir parşömen tomarıyla geldi. Yüzünde, bir keşif yapmış bir arkeoloğun heyecanı vardı. “Üstat Priscus,” dedi, nefes nefese. “İnanılmaz bir şey buldum. Senato arşivlerinin en tozlu raflarında, yıllardır kimsenin dokunmadığı bir bölümde. Batı’dan, Roma’nın düşüşünden hemen önce gönderilmiş son resmi yazışmalardan biri.”
Parşömeni masanın üzerine serdi. Mühürler kırılmış, kenarları zamanla yıpranmıştı. Bu, Aetius’un, ölümünden sadece birkaç ay önce, Galya’daki Cermen kabilelerinin durumu hakkında Ravenna’ya gönderdiği bir rapordu. Rapor, askeri detaylar, kabile isimleri, asker sayıları ile doluydu. Lakin Marcellinus, benim dikkatimi, raporun sonundaki kişisel bir nota çekti. Aetius, raporu bitirdikten sonra, İmparator Valentinianus’a hitaben, daha samimi bir dille, bir uyarıda bulunuyordu.
“Yüce İmparatorum,” diye yazıyordu Aetius’un o sert, askeri el yazısı. “Attila’yı yendik, evet. Lakin bu, savaşın bittiği anlamına gelmez. Attila, sadece bir semptomdu, hastalığın kendisi değil. Hastalık, bizim kendi içimizdedir. Kibrimiz, bölünmüşlüğümüz, onuru unutup sadece altına değer vermemizdir. Attila’nın ordusunda, ondan nefret eden, lakin Roma’dan daha çok nefret ettiği için onun sancağı altında savaşan binlerce Cermen savaşçısı vardı. Onları, Hunların yanına iten neydi? Bizim adaletsizliğimiz, bizim açgözlülüğümüz. Eğer bu barbarları, onurlu müttefikler (foederati) olarak kazanmazsak, onlara toprak vermez, kendi kanunlarıyla yaşamalarına izin vermezsek, yarın başka bir Attila’nın sancağı altında, yeniden karşımıza çıkacaklardır. Kırbaç, sadece bir adamın adı değildir. Kırbaç, bizim yarattığımız umutsuzluğun ve nefretin adıdır.”
Marcellinus, okumayı bitirdiğinde, odada bir sessizlik oldu. Bu, Aetius’un siyasi vasiyeti gibiydi. Roma’yı kurtaran adam, Roma’nın neden ölmekte olduğunu da çok net bir şekilde görüyordu.
“İnanılmaz, değil mi?” dedi Marcellinus. “O, ‘Son Romalı’, sorunun barbarlarda değil, bizde olduğunu söylüyor. Tıpkı, sizin yıllardır anlattığınız gibi. Tıpkı, o Hun köyündeki tüccar Demetrios’un söylediği gibi.”
“Evet,” dedim, sesim bir fısıltı gibi çıkıyordu. “Aetius ve Demetrios. Biri, bir komutan, diğeri sıradan bir tüccar. Biri, sistemi kurtarmak için savaşan, diğeri o sistemden kaçan. Ama ikisi de, aynı gerçeği görmüş. Roma, kılıçla değil, ruhuyla ölüyordu.”
Marcellinus, heyecanla devam etti. “Ve dahası var, Üstat! Raporun eklerinde, Aetius’un casuslarından gelen bazı notlar buldum. Bu notlardan biri, Attila’nın ölümünden sonra, onun sarayından kaçan bir Yunan hekimle yapılan bir sorgulamayı anlatıyor.”
Gözlerim parladı. Bu, benim bile bilmediğim bir ayrıntıydı.
“Hekim, Attila’nın son günlerini anlatıyor,” dedi Marcellinus, parşömenin üzerinde parmağını gezdirerek. “Onun, İtalya seferinden sonra nasıl daha düşünceli, daha öfkeli hale geldiğini. Sürekli, Marcian’ın meydan okumasından ve Constantinopolis’e yapacağı yeni seferden bahsettiğini. Lakin hekim, ilginç bir şey daha söylüyor. Attila, son haftalarda, sık sık en küçük oğlu Ernak’ı yanına çağırıyor, onunla saatlerce yalnız konuşuyormuş. Kimsenin duymadığı, anlamadığı konuşmalar. Hekim, bir keresinde, Attila’nın Ernak’a eski bir haritayı gösterdiğini ve parmağıyla Karadeniz’in kuzeyindeki o eski bozkırları, İskitlerin anavatanını işaret ettiğini görmüş. Ve Attila’nın, oğluna, ‘Kasırga diner. Ama rüzgar, her zaman evine döner. Köklerini unutma,’ dediğini duymuş.”
Bu bilgi, zihnimde bir şimşek gibi çaktı. Yıllar sonra, Ernak’ın bana anlattıkları, o hüzünlü ziyareti, şimdi bambaşka bir anlam kazanıyordu. Attila, belki de kendi sonunu, kendi imparatorluğunun kalıcı olamayacağını hissetmişti. Ve en sevdiği oğluna, bir imparatorluk değil, bir hayatta kalma dersi, bir köklerine dönme vasiyeti bırakmıştı. O, Ernak’ı bir fatih olarak değil, bir koruyucu olarak hazırlıyordu. Kasırga dindikten sonra, halkının arta kalanlarını anavatanlarına götürecek bir çoban olarak.
“Bu,” dedim Marcellinus’a. “Her şeyi değiştirir. Bu, Attila’yı, sadece bir yıkıcı değil, aynı zamanda halkının geleceğini düşünen, trajik bir lider yapar.”
“Kesinlikle,” dedi Marcellinus. “Ve son bir şey daha, Üstat. Belki de en şaşırtıcısı. Hekimin sorgulamasının sonunda, ona, Attila’nın sarayındaki diğer Romalı esirler, özellikle de sizin gibi elçiliklerde bulunanlar hakkında ne bildiği sorulmuş. Hekim, sizin elçiliğinizden sonra, Attila’nın sık sık Priscus adında bir tarihçiden bahsettiğini söylüyor.”
Donakaldım. Attila. Benden mi bahsetmişti?
“Evet,” dedi Marcellinus, gözleri parlayarak. “Hekim diyor ki, ‘Kral, o küçük Yunan’a hem kızgın hem de ona karşı bir tür saygı duyuyor gibiydi. Bir keresinde, yanındaki komutanlara, ‘Romalılar, kelimelerle savaşırlar. Çoğu yalancıdır. Ama o tarihçi… Onun gözlerinde, yalan değil, bir merak gördüm. O, bizi anlamaya çalışıyordu. Korkunç olan da bu. Eğer bir gün Roma bizi yenerse, bu, kılıçları yüzünden değil, bizi bizden daha iyi anlayan böyle adamları olduğu için olacak,’ dediğini duydum.”
O an, doksan yıllık hayatımın bütün ağırlığı, bütün anlamı, o tek cümlede birleşti. Gözlerimden, yıllardır akmamış yaşlar süzülmeye başladı. Attila, beni fark etmişti. Benim sessiz gözlemimi, benim tarihçi merakımı, bir tehdit, bir güç olarak görmüştü. Bütün o korku, bütün o aşağılanma, o an, yerini tuhaf, acı bir onura bıraktı. Ben, sadece olayları kaydeden bir adam değildim. Ben, o büyük oyunun, farkında olmadan, küçük bir oyuncusu olmuştum. Benim silahım, kalemimdi. Ve o silah, en azından bir anlığına, dünyanın en korkulan adamını bile düşündürmüştü.
Marcellinus, saygıyla sessiz kalmıştı. Yaşlı bir adamın gözyaşlarına tanıklık etmenin mahcubiyeti içindeydi.
“Teşekkür ederim, Marcellinus,” dedim, sesimi toparlamaya çalışarak. “Bana, hayatımın sonunda, en büyük hediyeyi verdin.”
O gün, anladım ki, tarih, sadece bizim yazdığımız bir şey değildi. O, aynı zamanda bizi yazan, bize anlam katan bir şeydi. Ve benim hikayem, o tozlu raflarda, unutulmuş bir parşömenin içinde, en beklemediğim şekilde tamamlanmıştı.

Gotların Kralı ve Roma’nın Gölgesi

Ravenna, MS 493
Marcellinus’un o ziyaretinden birkaç yıl sonra, ben bu dünyadan ayrıldım. Lakin hikaye, elbette, benimle birlikte bitmedi. Yıllar, kendi bildiği yolda akmaya devam etti. Doğu’da, Zeno’dan sonra Anastasius, sonra da Justinus tahta geçti. Batı’da ise, Odoacer’in krallığı, yirmi yıldan az bir süre devam edebildi. Çünkü Doğu’dan, yeni bir güç, yeni bir tehdit ve yeni bir “Kırbaç” yükseliyordu.
Bu yeni gücün adı, Theodoric idi. Ama bu, Katalon Ovası’nda ölen yaşlı Vizigot kralı değildi. Bu, Ostrogotların kralı, Büyük Theodoric idi. Ve onun hikayesi de, Attila’nınki gibi, Roma ile iç içe geçmişti. Theodoric, çocukken, Constantinopolis’e, İmparator Leo’nun sarayına rehin olarak gönderilmişti. Tıpkı Aetius’un Hun sarayında rehin kalması gibi. Theodoric, yıllarca Constantinopolis’te yaşadı. Roma kültürünü, dilini, askeri stratejilerini, hukukunu ve siyasetini öğrendi. O, bir barbarın bedenine hapsolmuş bir Romalı zihnine sahipti.
Halkının başına geri döndüğünde, Ostrogotları, Tuna sınırındaki en güçlü Cermen halkı haline getirdi. Lakin o, Constantinopolis için, kontrol edilmesi zor, tehlikeli bir müttefikti. İmparator Zeno, ondan kurtulmak için, Aetius’un Attila’ya karşı kullandığı taktiğin bir benzerini kullandı. “Barbarı, barbara kırdırmak.” Zeno, Theodoric’e, İtalya’ya yürümesini, orayı “gaspeden” Odoacer’i devirmesini ve yarımadayı, Zeno adına yönetmesini teklif etti.
Theodoric, bu teklifi kabul etti. 489 yılında, bütün halkıyla, kadınlar, çocuklar, yaşlılar, arabalar ve sürüleriyle birlikte, Alpleri aştı ve İtalya’ya girdi. Odoacer ile Theodoric arasında, yıllarca süren kanlı bir savaş başladı. Sonunda, 493 yılında, Theodoric, Odoacer’i Ravenna’da kuşattı ve bir barış anlaşması yapmaya ikna etti. Anlaşmaya göre, İtalya’yı birlikte yöneteceklerdi.
Theodoric, bu anlaşmayı kutlamak için, Ravenna’daki sarayında büyük bir ziyafet verdi. O ziyafet sırasında, kendi elleriyle, Odoacer’i kılıçtan geçirdi. “O adamın bedeninde tek bir kemik bile yokmuş!” diye haykırdığı söylenir, kılıcını rakibinin bedeninden çıkarırken. Böylece, Theodoric, İtalya’nın tek hükümdarı oldu.
Theodoric, bir barbar kral gibi değil, bir Roma imparatoru gibi yönetti. Roma kanunlarını korudu, Senato’ya saygı gösterdi, eski binaları tamir ettirdi, yeni kiliseler ve saraylar inşa etti. Onun saltanatı, İtalya’ya, yıllardır görmediği bir barış, istikrar ve refah dönemi getirdi. O, Gotların kralıydı, evet. Lakin aynı zamanda, Roma’nın gölgesiydi. O, Attila’nın yıktığı dünyada, Roma ve Cermen kültürünü birleştiren, yeni bir sentez yaratmaya çalışıyordu.
Onun Ravenna’daki sarayının kütüphanesinde, bir zamanlar benim ve Marcellinus’un yazdığı tarih kitaplarının kopyaları duruyordu. Belki de o, geceleri, o kitapları okuyor, Attila’nın hatalarından, Roma’nın zayıflıklarından dersler çıkarıyordu. O, tarihin bir öğrencisiydi. Ve bu yüzden, Attila’nın başaramadığını başarmış, kalıcı bir krallık kurmuştu.
Lakin onun krallığı da, nihayetinde, onun kişiliğine bağlıydı. O öldükten sonra, Ostrogot Krallığı da iç karışıklıklara sürüklendi. Ve birkaç on yıl sonra, Constantinopolis’ten gelen yeni bir büyük imparator, Justinianus, o “kayıp” toprakları geri almak için ordularını gönderecek, İtalya’yı yeniden kanlı ve yıkıcı bir savaşa sürükleyecekti. Hikaye, asla bitmiyordu.

Sonsöz: Tarihçinin Fısıltısı

Zamanın Ötesi
Benim adım Priscus. Ben, bir rhetor, bir diplomat ve bir tarihçiyim. Ben, Tanrı’nın Kırbacı’nın sofrasında oturdum. Onun öfkesini, gücünü, lakin aynı zamanda babalığını ve belki de gizli korkularını gördüm. Ben, bir imparatorluğun, kendi kibri ve çürümüşlüğü içinde nasıl yavaş yavaş eridiğine tanıklık ettim. Ben, Roma’nın düşüşünü ve yeni bir dünyanın kanlı doğum sancılarını kaydettim.
Hikayem, burada bitiyor. Lakin tarih, asla bitmez. O, farklı isimler, farklı yüzler, farklı sancaklar altında, aynı hırslarla, aynı korkularla, aynı hatalarla kendini tekrar etmeye devam eder. Krallar gelir, imparatorluklar yükselir ve düşer. Şehirler inşa edilir ve küle döner. Geriye kalan, sadece tozdur. Ve o tozun içindeki fısıltılar.
Benim görevim, o fısıltıları dinlemek ve onları, unutulmasınlar diye parşömene dökmekti. Attila’nın hikayesi, sadece bir barbar kralın hikayesi değildir. O, gücün doğası, medeniyetin kırılganlığı ve insan ruhunun karmaşıklığı üzerine bir derstir. O, bize, en büyük düşmanımızın, genellikle surların dışındaki değil, kendi içimizdeki olduğunu hatırlatır. O, bize, bir dünyayı yıkmanın, yeni bir dünya kurmaktan çok daha kolay olduğunu gösterir.
Şimdi, kalemimi bırakıyorum. Mürekkebim kurudu. Sessizlik, odamı dolduruyor. Lakin eğer yeterince dikkatle dinlerseniz, bu satırların arasında, hala o fısıltıları duyabilirsiniz. Bir atın kişnemesini, bir kılıcın şakırtısını, bir ozanın hüzünlü şarkısını… Ve bir tarihçinin, zamanın kıyısında durmuş, gördüklerini anlatmaya çalışan o yorgun, o inatçı sesini. Çünkü hikaye, asla bitmez. Sadece, yeni dinleyicilerini bekler.


Bölüm 20 – Sonsuz Yankı

Bir Kütüphanede Titreyen Mum Işığı

Constantinopolis, Priscus’un Son Gecesi
Oda, geçmişin kokusuyla doluydu. Yıllanmış parşömenlerin tatlı, kuru rayihası, eriyen balmumunun isli kokusuna ve benim, yani Priscus’un, yaşlı bir bedenin o kaçınılmaz, toprağa yakın kokusuna karışıyordu. Dışarıda, Constantinopolis, İmparator Justinus’un yönetimi altında, yeni bir günün gürültüsüne uyanıyordu. Lakin benim penceremin ardındaki o dünya, artık bana yabancı bir diyardan gelen, anlaşılmaz bir dilde konuşan bir uğultudan farksızdı. Benim dünyam, bu odanın duvarları arasına, kitaplarımın ve anılarımın sessiz yoldaşlığına sıkışmıştı. Zaman, benim için artık ileriye doğru akan bir nehir değil, içinde yüzdüğüm, bazen bir girdaba kapıldığım, bazen durgun sularında dinlendiğim bir göldü.
Masamın üzerinde, hayatımın eseri, tek limanım, tek zaferim duruyordu. Ciltlenmiş, ağır tomarlar. Tarih. Ne kadar kibirli, ne kadar basit bir başlıktı. Sanki bütün bir geçmişi, o karmaşık, kanlı, çelişkilerle dolu insanlık serüvenini, birkaç tomar parşömene sığdırmak mümkünmüş gibi. Ellerim, o yaşlılığın getirdiği amansız bir titremeyle, en üstteki cildin derisine dokundu. Parmaklarımın altında, mürekkebin yarattığı o hafif kabartıları hissettim. Her bir harf, benim irademin, benim seçimimin bir ürünüydü. Neyi anlatmayı, neyi susmayı, neyi vurgulayıp neyi gölgede bırakmayı seçmiştim? Tarihçi, bir tanrı gibi, geçmişin kaosundan bir düzen, bir anlatı yaratırdı. Lakin o yaratım sürecinde, ne kadar çok şeyin öldüğünü, ne kadar çok fısıltının susturulduğunu da en iyi o bilirdi.
Gözlerimi kapattığımda, resmi raporumu yazdığım o günleri hatırladım. Önümde duran o bembeyaz, masum parşömenler ve yanındaki, bozkırın tozuyla kirlenmiş, anılarla lekelenmiş not defterim. O gün, bir seçim yapmıştım. Devleti korumak için, gerçeği bükmüştüm. Bigilas’ın itirafındaki o zehirli cümleyi, İmparator Theodosius’u işaret eden o fısıltıyı, kendi ellerimle karalamıştım. O mürekkep lekesi, sadece bir parşömen sayfasını değil, benim ruhumu da lekelemişti. Kitabımda, yıllar sonra, o gerçeği yazmaya çalıştım, evet. Lakin o ilk ihanetin, o ilk sansürün gölgesi, yazdığım her kelimenin üzerine düşüyordu. Tarihçi, gerçeğin tam ve mutlak bir hizmetkarı olabilir miydi? Yoksa o da, kendi zamanının, kendi korkularının ve kendi sadakatinin bir esiri miydi? Bu soruların cevabını, doksan yılı aşkın bir ömrün sonunda bile bulamamıştım.
Aklıma genç Marcellinus geldi. O ve onun gibi yeni nesil tarihçiler, şimdi benim yazdıklarımı okuyor, onları kaynak olarak kullanıyorlardı. Onlar, benim yarattığım anlatının üzerine kendi anlatılarını inşa ediyorlardı. Benim sustuğum yerlerde, onlar tahminlerde bulunuyor, benim vurguladığım yerleri ise kesin gerçekler olarak kabul ediyorlardı. Tarih, böyle bir fısıltı oyunu gibiydi. Kaynaktan çıkan ses, kulaktan kulağa aktarılırken, her seferinde biraz daha değişir, biraz daha dönüşürdü. Belki de mutlak gerçek diye bir şey yoktu. Sadece, yankılar vardı. Ve ben, o yankılardan sadece biriydim.
Mumun alevi, odadaki son ışık kaynağı, titredi. Alevin dansı, duvardaki kitap gölgelerini canlandırdı. O an, kütüphanemin duvarları eridi, parşömenlerin kokusu yerini ateşte yanan ardıç ağacının keskin kokusuna bıraktı. Kendimi, yeniden, Attila’nın ordugahında, o unutulmuş Hun köyündeki bir çadırın içinde buldum. Demetrios’un çadırında değil. Hayır, başka bir çadırda. Yolculuk sırasında, mola verdiğimiz isimsiz bir kampta, merakla içine baktığım bir aile çadırında.
İçeride, genç bir kadın, bir beşiği sallıyordu. Beşiğin içinde, kundaklanmış bir bebek uyuyordu. Kadın, bebeğine, bizim ninnilerimizden çok farklı, tekdüze, hüzünlü bir melodi mırıldanıyordu. O an, o kadının yüzündeki ifadeyi hatırladım. Ne bir barbarın vahşeti, ne bir savaşçının karısı olmanın gururu. Sadece, dünyanın her yerindeki bir annenin o evrensel sevgisi, o endişesi. Bebeğinin geleceği için duyduğu o sessiz dua. O an, o melodi, benim için bütün bir Hun tarihini, bütün o savaşlardan, bütün o zaferlerden daha iyi özetlemişti. Onlar da insandı. Seviyorlar, korkuyorlar, umut ediyorlardı. Çocuklarına ninniler söylüyorlardı.
Ben, bu sahneyi kitabıma yazmış mıydım? Sanmıyorum. Bu, büyük anlatının içinde, önemsiz bir ayrıntı gibi görünmüştü. Kralların kararları, savaşların sonuçları yanında, bir annenin ninnisinin ne önemi vardı? Şimdi, hayatımın sonunda, anlıyorum ki, asıl önemli olan, belki de o ninniydi. Çünkü o ninni, bize, bütün o kılıç şakırtılarının, bütün o siyasi entrikaların ardında, atan bir kalbin, yaşayan bir ruhun olduğunu hatırlatıyordu. Tarih, sadece büyük olayların değil, aynı zamanda böyle küçük, unutulmuş anların da toplamıydı. Ve en acısı, o anların, mürekkebin soğuk diline asla tam olarak tercüme edilememesiydi. Tecrübenin o ham, o canlı gerçeği, kelimelerin kalıbına döküldüğünde, her zaman bir şeyler kaybediyordu. Ben, bütün hayatım boyunca, o kaybedilen şeyi aramıştım.

Nehirdeki Yüzler

Hafızanın Tuna’sı
Mumun titrek ışığı, gözlerimde bir nehrin üzerindeki yansımalar gibi oynamaya başladı. O nehir, Tuna’ydı. Benim hayatımın, benim hikayemin başladığı ve bittiği o çamurlu, o sisli nehir. Zihnimin kıyısında durup, o nehrin sularından geçen yüzleri izlemeye başladım. Her bir yüz, bir anı, bir pişmanlık, bir soruydu.
İlk geçen, Maximinus’un o yorgun, o onurlu yüzüydü. O, son nefesine kadar Roma’ya hizmet etmiş, lakin hizmet ettiği Roma, onun gözlerinin önünde eriyip gitmişti. Onun trajedisi, bir kahramanın trajedisi değildi. O, görevini yapan, lakin görevinin kendisi anlamsızlaşan bir adamın sessiz trajedisiydi. Son görüşmemizde, bana, “Bazen düşünüyorum da, Priscus,” demişti. “Belki de en büyük hatamız, değişime direnmekti. Belki de Roma’nın ölmesi gerekiyordu ki, küllerinden yeni bir şey doğabilsin. Biz ise, o cesedi ayakta tutmaya çalışan iki nafile hekimdik.” O, son anında bile, sorgulayan, anlayan bir adamdı. Nehrin suları, onun yüzünü alıp götürürken, ardında bir saygı ve hüzün dalgası bıraktı.
Sonra, Bigilas’ın o korkuyla çarpılmış, o acınası yüzü belirdi. Onu en son, Edeko’nun atının başında, bir köle olarak görmüştüm. Ona ne olmuştu? Belki yıllarca o zalim efendinin hizmetinde çürüdü. Belki bir kavga sırasında, önemsiz bir hayat olarak söndü gitti. Ona karşı hissettiğim öfke, yıllar önce küllenmiş, yerini acı bir merhamete bırakmıştı. O, kötü bir adam değildi. Sadece zayıftı. Hırsı, cesaretinden büyüktü. Ve tarih, böyle adamları yutmayı severdi. O, ne Romalı ne de Hun olabilmiş, iki dünyanın arasında ezilmiş bir ruhtu. Yüzü, nehrin karanlık sularında kaybolurken, ardında sadece bir uyarı bıraktı: İki efendiye hizmet edenin, bir mezarı bile olmaz.
Nehrin üzerinde, şimdi Demetrios’un o bilge, o alaycı gülümsemesi beliriyor. O Romalı tüccar. O, benim bütün inançlarımı sarsan adam. Onun hikayesi, benim için Roma’nın yıkılışının en net açıklamasıydı. Bir halk, yöneticilerine olan inancını yitirdiğinde, adalet sistemine güvenmediğinde, o halk artık bir millet değil, bir kalabalıktır. Ve kalabalıklar, kendilerine daha iyi bir düzen vaat eden yeni bir güce, o güç bir barbar dahi olsa, kolayca boyun eğerler. Demetrios ve onun Hun karısı, o melez çocukları… Onlar, yeni bir dünyanın tohumları mıydı? Yoksa o kaosun içinde, onlar da mı kaybolup gitmişlerdi? Bunu asla bilemeyeceğim. Lakin onun yüzü, bana, tarihin sadece siyasi değil, aynı zamanda ahlaki bir mesele olduğunu hatırlatarak, nehrin akıntısına karıştı.
Ve son olarak, o yüz. Bütün diğer yüzleri gölgede bırakan, nehrin bütün akıntısını durduran o yüz. Attila. Lakin zihnimdeki görüntü, onun o korkutucu, o fatihane yüzü değil. Ziyafet gecesi, oğlu Ernak’a gülümseyen o babanın yüzü. Ve sonra, yıllar sonra karşıma çıkan, yaşlanmış, yorgun Ernak’ın, babasını arayan o kayıp çocuğun yüzü. Bu iki yüz, üst üste biniyor, tek bir trajedinin, babaların ve oğulların o ezeli hikayesinin bir parçası oluyor. Attila, bir imparatorluk kurmuş, lakin oğluna onu nasıl yöneteceğini öğretememişti. Belki de son anlarında, Ernak’a köklerini hatırlatırken, kendi yarattığı o kanlı mirasın, çocukları için bir lütuf değil, bir lanet olacağını anlamıştı. O, dünyayı fethetmiş, lakin kendi ailesinin geleceğini güvence altına alamamıştı. Gücün en büyük ironisi, belki de buydu. Onun yüzü, nehrin sularında dağılırken, geriye sadece bir soru bırakıyor: Bir adam, arkasında nasıl bir miras bırakmalı? Yıkılmış şehirler mi, yoksa huzurlu bir yuva mı?

Mürekkep Kuma Karıştığında

Zamanın Kıyısı
Nehir, zihnimde yavaşça çekildi. Geriye, yine kütüphanemin sessizliği ve titreyen mumun o son çırpınışları kaldı. Nefesim, artık göğsümde bir körük gibi değil, kurumuş bir yaprağın hışırtısı gibiydi. Bedenim, beni terk etmeye hazırlanıyordu. Bu, bir korku anı değildi. Bu, uzun bir yolculuğun sonundaki bir yorgunluğun getirdiği, tuhaf bir kabullenişti.
Gözlerim, masanın üzerindeki el yazması tomarlarına son bir kez takıldı. Benim mirasım, buydu. Ne toprak, ne altın, ne de bir isim. Sadece kelimeler. Rüzgarda savrulup gidebilecek kadar hafif, lakin bir taş anıttan daha kalıcı olabilme potansiyeline sahip kelimeler. Yıllar sonra, yüzyıllar sonra, Marcellinus gibi başka genç insanlar, bu tozlu raflarda benim tomarlarımı bulacaklardı. Belki benim adımı bile hatırlamayacaklardı. Lakin hikayemi okuyacaklardı. Attila’nın, Maximinus’un, Roma’nın hikayesini, benim gözümden göreceklerdi.
O an, tarihçinin asıl görevinin, geçmişi değiştirmek veya yargılamak olmadığını anladım. Asıl görev, tanıklık etmekti. Unutmaya karşı, o insani, o trajik direnişti. Unutmak, ikinci ölümdü. Ve ben, yazdığım her kelimeyle, o insanları, o anları, ikinci kez ölmekten kurtarmaya çalışmıştım. Belki de bir tarihçinin ölümsüzlüğü, kendi adının yaşamasında değil, anlattığı hikayelerin yaşamaya devam etmesindeydi.
Mumun alevi, son bir kez parladı ve sonra söndü. Oda, tamamen karanlığa gömüldü. Lakin benim için karanlık değildi. Gözlerimin önünde, bir ova uzanıyordu. Uçsuz bucaksız, yeşil bir ova. Üzerinde, binlerce atlı, güneşe doğru ilerliyordu. En önde, sade giysili, küçük gözlü bir adam vardı. Yüzünde, ne bir öfke ne de bir sevinç. Sadece, rüzgarın ve zamanın kendisi kadar kayıtsız, o durdurulamaz ifade. Kırbaç, şaklamıyordu. Sadece, ilerliyordu.
Ve ben, Priscus, zamanın kıyısında durmuş, elimde kalemim, o ilerleyişi izliyordum. Sonra, kalemim, yorgun parmaklarımın arasından kaydı. Mürekkep, son bir damla olarak, parşömenin üzerine düştü. Bir nokta. Bir son.
Lakin o karanlıkta, o sessizlikte, biliyordum ki, hikaye bitmemişti. Sadece, benim tanıklığım sona ermişti. Yankı ise, sonsuza dek devam edecekti.


Final Bölümü: Sonsuz Yankı

Sessizliğin Bekçisi

Bir Manastır Kütüphanesi, İtalya’nın Kuzeyi, MS 798
Mumun ışığı, kış gecesinin soğuk taş duvarlarında titrek gölgeler dans ettiriyordu. Dışarıda, rüzgar Alplerin zirvelerinden iniyor, manastırın kalın meşe kapılarını zorluyor, yüzyıllardır ölmüş ruhların fısıltıları gibi uğulduyordu. Lakin burada, scriptorium‘un (yazı odası) o kutsal sessizliğinde, tek ses, benim, yani Rahip Michaelis’in, tüy kaleminin parşömen üzerindeki ritmik hışırtısıydı. Önümde duran, zamanın ve sayısız elin dokunuşuyla yıpranmış, derisi çatlamış, sayfaları sararmış o eski Latince el yazması, benim son bir aydır bütün dünyam olmuştu. Bu, Thrakialı Priscus’un, üç yüz yıldan daha uzun bir süre önce yazdığı, artık neredeyse unutulmuş olan Tarih‘inin bir kopyasıydı.
Benim görevim basitti: Bu paha biçilmez metni, dağılmadan, mürekkebi tamamen solmadan önce yeni, temiz bir parşömene aktarmak. Lakin yaptığım iş, mekanik bir kopyalamaktan çok öteye geçmişti. Ben, Priscus’un kelimelerini yazdıkça, onun gözleriyle görmeye, onun kalbiyle hissetmeye başlamıştım. O, benim için artık tozlu bir raftaki bir isim değil, bir yoldaş, bir üstattı. Onunla birlikte Tuna’yı geçmiş, Attila’nın sofrasında oturmuş, Roma’nın o yaldızlı lakin çürümüş koridorlarında dolaşmıştım. Onun korkusu, benim korkum; onun hayreti, benim hayretim olmuştu.
Şimdi, kitabın son sayfalarını kopyalıyordum. Priscus’un, kendi ölümünün yaklaştığını hissettiği o son, o melankolik satırlarını. Ve zihnim, onun anlattığı o parçalanmış dünyanın mirası üzerine düşünüyordu. Biz, şimdi o mirasın içinde yaşıyorduk. Benim dünyam, Priscus’un dünyasının külleri üzerine kurulmuştu. Kralımız, Şarlman (Charlemagne), kendini yeni bir Batı Roma İmparatoru olarak görüyordu. Lakin bu, eskisinin bir devamı değil, onun hayaleti üzerine kurulmuş, Frank ve Cermen kanıyla beslenmiş yepyeni bir yapıydı. Priscus’un kitabını okurken, bu yeni dünyanın doğum sancılarının, o eski dünyanın ölüm çığlıkları olduğunu anlıyordum.
Priscus, Attila’yı bir kasırgaya, bir sabana benzetmişti. Ne kadar doğru bir tespitti. Attila, bir medeniyet kurmamıştı. O, bir medeniyetin neden ölmesi gerektiğini gösteren ilahi bir felaketti. O, yorgun toprağı sürmüş, eski, kurumuş kökleri sökmüş ve toprağı havalandırmıştı. Evet, bu süreç korkunçtu, kanlıydı, acımasızdı. Lakin o saban geçtikten sonra, o sürülmüş tarlada, bizim gibi yeni tohumlar yeşerebilmişti. Frankların, Gotların, Lombardların krallıkları… Benim hizmet ettiğim kilisenin, Batı’da çöken sivil otoritenin yerini alarak Avrupa’nın birleştirici gücü haline gelmesi… Bütün bunlar, Attila’nın yarattığı o büyük boşluğun sonuçlarıydı. O, bilmeden, bizim dünyamızın ebesi olmuştu.
Aetius’un, o trajik Romalının vasiyetini düşündüm. “Kırbaç, sadece bir adamın adı değildir. Kırbaç, bizim yarattığımız umutsuzluğun ve nefretin adıdır.” Priscus’un metni, bu gerçeği defalarca kanıtlıyordu. Roma, Attila onu yendiği için yıkılmamıştı. Roma, Demetrios gibi kendi vatandaşlarının sadakatini kaybettiği için yıkılmıştı. Adaletini, onurunu ve ruhunu yitirdiği için yıkılmıştı. Attila, sadece, zaten ölmekte olan bir hastaya son darbeyi indirmişti. Ve biz, şimdi o hastanın mirasçıları, onun hatalarından ders çıkarmak zorunda olan çocuklarıydık. Kralımız Şarlman, Roma’dan sadece imparatorluk unvanını değil, aynı zamanda onun kanunlarını, onun idari yapısını da almaya çalışıyordu. Lakin onun çürümesini de miras alacak mıydı? Tarih, kendini bir kez daha tekrar mı edecekti? Bu sorular, kopyaladığım her kelimeyle birlikte zihnime kazınıyordu.
Ve Priscus… O mütevazı tarihçi. Bütün o kralların, komutanların, imparatorların arasında, hikayenin asıl kahramanı, belki de oydu. Çünkü diğerleri, kumdan kaleler inşa etmişlerdi. Güçleri, hayatlarıyla birlikte toprağa karışıp gitmişti. Attila’nın mezarı bile kayıptı. Aetius’un adı, sadece birkaç tozlu raporda yaşıyordu. Lakin Priscus, bir şey inşa etmişti. Kelimelerden bir anıt. Zamanın ve barbarların yıkamadığı, ateşin yakamadığı bir anıt. Onun sayesinde, biz bugün, o kayıp dünyayı anlayabiliyorduk. Onun sayesinde, Attila sadece bir canavar değil, aynı zamanda bir baba; Roma sadece bir kurban değil, aynı zamanda kendi çöküşünün mimarı olabiliyordu. Güç, gerçekten kimdeydi? Dünyayı titreten Kral’da mı, yoksa o titreyişin hikayesini, bin yıl sonrasına aktarabilen o sessiz tarihçide mi?
Kalemimi parşömenden kaldırdım. Son kelimeyi kopyalamıştım. “Yankı, sonsuza dek devam edecekti.” Priscus’un son cümlesi. Kitap, bitmişti. Benim görevim de. El yazmasını yavaşça kapattım. Dışarıda, rüzgar hala uğulduyordu. Lakin artık o rüzgarda, sadece ölü ruhların fısıltılarını değil, başka bir şey daha duyuyordum. Tarihin o bitmeyen, o sonsuz yankısını.
O yankı, Attila’nın atlarının toynak seslerinde, Aetius’un kılıcının şakırtısında, Maximinus’un yorgun iç çekişinde, Demetrios’un alaycı gülümsemesinde ve Priscus’un kaleminin hışırtısında yaşıyordu. O yankı, benim bu soğuk manastır odamda, titreyen bir mumun ışığında, o eski hikayeyi yeniden hayata döndürürken de buradaydı. Ve biliyordum ki, benden sonra da devam edecekti. Yüzyıllar sonra, başka insanlar, belki de benim kopyaladığım bu metni okuyacak, onlar da aynı soruları soracak, aynı ürpertiyi hissedeceklerdi.
Çünkü krallıklar düşer, şehirler küle döner, insanlar ölür. Lakin hikaye kalır. Ve hikaye, en büyük mirastır.
Kalktım ve pencereye yürüdüm. Camın buğusuna, parmağımla tek bir kelime yazdım: PRISCUS. Sonra, nefesimle o ismi sildim. Onun adı önemli değildi. Önemli olan, anlattığı hikayeydi. Ve o hikaye, artık benim de bir parçamdı. Tıpkı, bu metni okuyan herkesin bir parçası olacağı gibi. Çünkü Kırbacın Sofrası’nda geçen o gece, sadece Thrakia’da, MS 449’da yaşanmadı. O gece, insanlığın kalbinde, her çağda, yeniden ve yeniden yaşanır. Gücün kibri, korkunun ihaneti ve gerçeğin o acı, o aydınlatıcı ışığıyla. Sonsuza dek.

Yorum bırakın

Table of Contents

Scroll to Top