Bölüm 1: Altınla Örülü Kafes
Tenochtitlan, 1520
Güneş, Texcoco Gölü’nün durgun sularından doğarken, ışıkları suyun üzerine kurulmuş muazzam şehrin kanallarında binlerce elmas gibi parlardı. Tenochtitlan, dünyanın kalbi, Mexica İmparatorluğu’nun nabzının attığı yer, o sabah tuhaf bir sessizliğe bürünmüştü. Tlatelolco pazarının her zamanki uğultusu yoktu. Kanolarda neşeyle kürek çeken tüccarların şarkıları duyulmuyordu. Huey Teocalli’nin, yani Büyük Piramit’in tepesinden göğe yükselen kopal reçinesi dumanı bile sanki havada asılı kalmış, şehrin üzerine çöken kederli bir örtüye dönüşmüştü. Sessizlik, bir fırtına öncesinin gergin bekleyişi gibiydi; yoğun, elle tutulur ve tehditkar.
Bu sessizliğin merkezinde, eski Tlatoani Axayacatl’ın sarayı bir kale gibi yükseliyordu. Taş duvarları kalın, avluları genişti. Bir zamanlar imparatorluğun en saygın misafirlerini ağırlayan o görkemli yapı, şimdi yabancı fatihler için yaldızlı bir hapishaneydi. Hernán Cortés ve onun demir zırhlı, sakallı adamları, aylardır o duvarların ardında sıkışıp kalmıştı. Geldiklerinde tanrı sanılmışlardı. Tüten sopaları (arkebüzleri), koşan geyikleri (atları) ve ay ışığından dövülmüş zırhları ile bir efsaneden fırlamış gibiydiler. İmparator Moctezuma onları saygıyla, korkuyla ve merakla karşılamış, şehrin en güzel sarayını onlara tahsis etmişti. Onlara altın vermişti. O kadar çok altın vermişti ki, İspanyolların en vahşi hayallerini bile aşmıştı. Altın tabaklar, altın heykeller, altın tozlarıyla dolu sandıklar… Sanki güneşin kendisi eritilip bu adamlara sunulmuştu.
Fakat misafirlik sona ermişti. Tanrıların aslında insan olduğu, üstelik açgözlü, zalim ve ölümlü insanlar olduğu anlaşılmıştı. Cortés’in yokluğunda, teğmeni Pedro de Alvarado’nun sabırsızlığı ve vahşeti, bir kıvılcımın barut fıçısına düşmesi gibi her şeyi ateşlemişti. Tóxcatl festivali sırasında, silahsız ve dans eden binlerce Mexica soylusunun, rahibinin ve gencinin üzerine kılıçlarıyla saldırmıştı. Büyük Piramit’in avlusu bir mezbahaya dönmüş, taşları kanla yıkanmıştı. O katliam, Mexica halkının sabrını taşıran son damla olmuştu. Moctezuma’nın ilahi otoritesi sarsılmış, halkın saygısı öfkeye, korkusu nefrete dönüşmüştü. Şehir, bir anda misafirperver bir ev sahibi olmaktan çıkıp öfkeli bir canavara dönmüştü.
Cortés döndüğünde, kendini bir tuzağın ortasında buldu. Sarayın etrafı on binlerce öfkeli savaşçı tarafından sarılmıştı. Tenochtitlan’a giren üç ana geçit yolu kesilmişti. Kanallar, mızrak ve obsidyen uçlu oklarla dolu savaş kanolarıyla doluydu. Artık ne erzak gelebiliyordu ne de bir haberci kaçabiliyordu. Axayacatl’ın sarayı, bir adanın ortasındaki ada gibiydi. Dışarıdaki dünya su ve ölüm, içerideki dünya ise korku ve eriyen altının kesif kokusuyla doluydu.
Cortés, sarayın en yüksek kulelerinden birinin mazgallı penceresinden dışarıyı seyrediyordu. Otuz beş yaşındaydı, ama yorgunluk ve baskı yüzüne on yıl daha eklemişti. Gözleri, bir zamanlar hayranlıkla baktığı şehri tarıyordu. Piramitlerin kusursuz geometrisi, yüzen bahçelerin (chinampaların) yeşili, kanalların labirenti… Bu şehri fethetmeye gelmişti, şimdi ise o şehir onu yutmak üzereydi. Aşağıda, sarayın geniş avlusunda adamları geziniyordu. Artık disiplinli askerler gibi değil, umutsuz mahkumlar gibiydiler. Bazıları silahlarını temizliyor, kılıçlarını biliyordu; bu, korkularını bastırmak için yaptıkları mekanik bir eylemdi. Bazıları köşelere çekilmiş, sessizce dua ediyor, tespihlerini çekiyordu. Bir grup ise, en gürültülü olanlar, kendilerini en büyük tehlikeye adıyordu.
O grup, sarayın büyük salonlarından birini dökümhaneye çevirmişti. Ateşler yakmışlar, körüklerle harlıyorlardı. İçeride, Mexica sanatının paha biçilmez eserleri, yüzlerce yıllık bir medeniyetin ruhunu taşıyan o ince işçilikli mücevherler, heykeller, maskeler, hiç acımadan potalara atılıyordu. Bir kartal başı, bir yılan figürü, bir tanrı maskesi ateşte eriyor, kutsallığını ve kimliğini yitirerek isimsiz, kaba bir metal yığınına dönüşüyordu. Askerler, erimiş altını kalıplara dökerek ağır, taşınabilir külçeler haline getiriyordu. Havanın içinde erimiş metalin yakıcı kokusu, ter ve umutsuzluk kokusuna karışıyordu. Bu onların lanetiydi. Onları buraya getiren, onları burada tuzağa düşüren ve belki de onları burada öldürecek olan şey, o sarı, parlak metalin karşı konulmaz çekiciliğiydi.
“Kaptan-General,” diye bir ses duyuldu arkasından.
Cortés arkasını döndü. Gelen, Gonzalo de Sandoval’dı. Yirmi iki yaşındaki bu genç adam, Cortés’in en güvendiği, en sadık ve en yetenekli komutanıydı. Yüzü kir ve yorgunlukla kaplıydı, ama gözlerindeki zeka pırıltısı sönmemişti.
“Sandoval,” dedi Cortés, sesindeki gerginliği gizlemeye çalışarak. “Nöbetçilerden bir haber var mı?”
Sandoval başını iki yana salladı. “Hiçbir hareket yok, efendim. Dün geceden beri aynılar. Sadece bekliyorlar. Sanki açlıktan ölmemizi, susuzluktan çatlamamızı bekliyorlar. Her gece o lanet davulun sesini duyuyoruz. Bazen de duvarların üzerinden kesik başlar atıyorlar. Geçen hafta yakaladıkları adamlardan bazıları.”
Cortés’in çenesi kasıldı. Bu psikolojik savaş, kılıç darbelerinden daha yaralayıcıydı. Adamlarının moralini bir asit gibi eritiyordu. Her gün, her saat, umut biraz daha azalıyordu.
“Alvarado nerede?” diye sordu Cortés. Konuyu değiştirmek istiyordu. Pedro de Alvarado, namıdiğer Tonatiuh yani ‘Güneş Tanrısı’, sarışın saçları ve yakışıklılığıyla ne kadar göz alıcıysa, kibri ve gaddarlığıyla da o kadar tehlikeliydi. Bu felaketin baş mimarı oydu.
“Altın eritenlerin başında,” diye yanıtladı Sandoval, sesinde hafif bir küçümsemeyle. “Adamları, ganimetin adil paylaştırılması konusunda endişeliymiş. Daha şehirden çıkıp çıkamayacağımız belli değilken, onlar şimdiden pay kavgasına tutuşmuş.”
Cortés derin bir nefes aldı. Ordusu ikiye bölünmüş gibiydi. Kendi sadık adamları ve Küba valisi Velázquez’in onu tutuklamak için gönderdiği, sonradan kendisine katılan Pánfilo de Narváez’in askerleri. Narváez’in adamları daha tecrübesizdi, daha açgözlüydü ve sadakatleri pamuk ipliğine bağlıydı. Onlar için bu bir keşif gezisi değil, bir yağma operasyonuydu. Şimdi, ölümle burun buruna geldiklerinde, disiplinleri tamamen kaybolmuştu.
“Onlarla konuş,” dedi Cortés Sandoval’a. “Hepsine söyle, buradan çıkmanın bir yolunu bulacağım. Ama tek bir vücut gibi hareket etmeliyiz. Bölünürsek, o duvarların dışındaki akbabalar bizi lime lime eder.”
Sandoval başını salladı, ama gözlerindeki şüpheyi gizleyemedi. “Bir yol var mı, efendim? Gerçekten?”
Cortés yeniden pencereye döndü. Gözleri, şehri anakaraya bağlayan üç ince toprak şeridine, geçit yollarına takıldı. Tlacopan yolu, Tepeyac yolu ve Iztapalapa yolu. Her biri kilometrelerce uzundu ve üzerlerinde düzenli aralıklarla kaldırılabilen ahşap köprüler vardı. Mexicalar o köprüleri kaldırmıştı. Geçit yolları artık birer kurtuluş yolu değil, ölüm tuzağıydı.
“Her tuzağın bir zayıf noktası vardır, Gonzalo,” dedi Cortés, daha çok kendini ikna etmeye çalışır gibi. “Bu şehrin gücü su. Ama belki de zayıflığı da sudur. Göremediğimiz bir yol olmalı. Gece, sis, fırtına… Tanrı bize bir işaret gönderecektir.”
O sırada sarayın başka bir köşesinde, Tlaxcalalı bir savaşçı olan Ixtlil, sessizce bir duvarın dibine çömelmiş, tahtadan oyduğu küçük bir tanrı figürünü yontuyordu. O ve onun gibi binlerce Tlaxcalalı, ezeli düşmanları Mexicalara karşı İspanyollarla ittifak kurmuştu. Onlar için bu savaş, bir intikam savaşıydı. Yıllardır Mexica hakimiyeti altında ezilmişler, vergi olarak gençlerini kurban törenleri için göndermek zorunda kalmışlardı. Cortés onlara özgürlük vaat etmişti. Ama şimdi, o da bu yabancılarla birlikte aynı tuzağın içindeydi.
Ixtlil, İspanyolların altın hırsını anlamıyordu. Onların tanrısı neden bu kadar açgözlü ve sessizdi? Neden onlara yardım etmiyordu? Tlaxcalalıların tanrıları öfkelendiğinde depremler gönderir, volkanları patlatırdı. Bu beyaz adamların tanrısı ise sessizdi. Belki de o da bu hapishanede onlar gibi çaresizdi. Ixtlil, yonttuğu figüre baktı. Ne Tlaxcala tanrısıydı ne de İspanyol tanrısı. Sadece bir parça ahşaptı. Tıpkı kendileri gibi, kaderin elinde oyuncak olmuş bir parça.
Dışarıda, akşam çökerken, Huey Teocalli’nin tepesinden uğursuz bir ses yükselmeye başladı. Boom… boom… boom… Bu, devasa bir yılan derisiyle kaplı, kutsal savaş davulu huehuetl’in sesiydi. Sesi o kadar güçlüydü ki, sarayın taş duvarlarını titretiyor, askerlerin kemiklerine işliyordu. Bu bir çağrıydı. Bir toplanma çağrısı. Bir savaş çağrısı.
Pedro de Alvarado, altın külçelerinin başında gürleyen davul sesini duyduğunda irkildi. Gözleri, ateşin ışığında parlayan sarı metale kilitlenmişti. O katliamı yaptığı için bir an pişmanlık duymuyordu. Ona göre zayıflık göstermiş olsaydı, o zaman öleceklerdi. Ama şimdi, o davulun her vuruşu, yüreğine bir çekiç gibi iniyordu. Bu ses, ona günahını değil, hatasının bedelini hatırlatıyordu.
Cortés, kulesinde hala ayaktaydı. Davulun ritmik vuruşları, zihnindeki planın parçalarını bir araya getiriyordu. Gece… Sessizlik… ve su. Çıkış yolu orada bir yerde olmalıydı. Ama nasıl? Geçit yollarındaki boşlukları nasıl aşacaklardı? Yüzlerce adamı, atları, topları ve en önemlisi, uğruna her şeyi riske attıkları o ağır, o lanetli altını nasıl taşıyacaklardı?
Davul çalmaya devam ederken, şehrin binlerce evinden, binlerce tapınağından başka sesler de yükselmeye başladı. Bir fısıltı gibi başlayıp dev bir koro halinde büyüyen bir ses. Bu, savaş şarkıları söyleyen, intikam yeminleri eden on binlerce Mexica savaşçısının sesiydi. Şehir, uyanan bir yanardağ gibi homurdanıyordu.
Axayacatl’ın Sarayı’ndaki İspanyollar ve onların Tlaxcalalı müttefikleri için gece başlıyordu. Ama bu, dinlenecekleri bir gece olmayacaktı. Bu, korkunun en saf haliyle kol gezdiği, her gölgenin bir düşmana, her sesin bir tehdide dönüştüğü, sonu gelmeyen bir bekleyişin başlangıcıydı. Altından örülmüş kafeslerinin kapısı kilitlenmişti ve dışarıdaki dünya, onları yutmak için sabırsızlanıyordu. Cortés biliyordu, bir karar vermesi gerekiyordu. Ya bu sarayda açlıktan ve umutsuzluktan öleceklerdi ya da her şeyi tek bir umutsuz kumara yatırıp, gecenin ve suyun karanlığına atılacaklardı. Davulun sesi, zamanın daraldığını söylüyordu.
Bölüm 2: Ahşap Köprü
Axayacatl’ın Sarayı, Tenochtitlan, 1520
Savaş davulunun sesi geceyi bir balta gibi yarıyordu. Her vuruş, sarayın taş kalbinde bir sarsıntı yaratıyor, İspanyolların sinirlerini gergin bir yay teli gibi titretiyordu. O ses, dışarıdaki dünyanın nefretini, sabırsızlığını ve yaklaşan kıyameti haykırıyordu. Hernán Cortés için o ritim, bir ölüm marşı değil, bir karar anının metronomuydu. Beklemek, çürümekti. Sarayın içinde kalmak, açlığın ve deliliğin yavaş yavaş kemireceği bir mezara girmekle eşdeğerdi. Karar, bir cerrahın neşteri gibi keskin ve soğuktu: Gideceklerdi. Ya hep ya hiç kumarını oynayacaklardı.
Gece yarısını biraz geçe, sarayın en büyük salonunda güvendiği komutanlarını topladı. Meşalelerin titrek ışığı, yorgun ve kirli yüzlerde uzun, dans eden gölgeler yaratıyordu. Salona, eritilmiş altının yakıcı kokusu sinmişti; zenginlik ve ölümün kokusu. Ortada Cortés duruyordu; gözleri ateş gibi yanıyor, yorgunluğunu iradesinin çelik zırhı ardına gizliyordu. Yanında Gonzalo de Sandoval, sadakati ve sakin gücüyle bir kaya gibiydi. Karşısında, kibirli duruşu ve sarı saçlarıyla Pedro de Alvarado, sabırsız bir yırtıcı hayvanı andırıyordu. Cristóbal de Olid, Alonso de Ávila ve Juan Velázquez de León gibi diğer komutanlar da oradaydı; her birinin yüzünde farklı bir korku, farklı bir hırs okunuyordu.
Cortés konuşmaya başladığında sesi alçak ama keskindi. Odadaki tüm fısıltıları bıçak gibi kesti. “Beyler, durumumuzu biliyorsunuz. Bu duvarlar ardında bir gün daha kalırsak, düşmanın kılıcına gerek kalmadan birbirimizi yiyeceğiz. Erzak bitti. Su azalıyor. Adamların morali, yağmur altındaki bir ateş gibi sönüyor.”
Bir an duraksadı, gözleri hepsinin üzerinde gezindi. “Dışarıda on binlercesi bekliyor. Geçit yollarındaki köprüleri kaldırdılar. Bizi bir adada hapsettiler. Bizi aç bırakıp, zayıf düştüğümüzde üzerimize çullanacaklar.”
Alvarado alaycı bir şekilde güldü. “Bırak gelsinler. Çeliklerinin ne olduğunu bir kez daha görürler. Onları bir kez daha biçeriz.”
“Ne pahasına, Pedro?” diye karşılık verdi Sandoval sakince. “Her öldürdüğümüz on tanesinin yerine yirmisi geliyor. Bizim ise yerimize gelecek kimse yok. Kaybettiğimiz her adam, geri gelmeyecek bir kayıptır. Onlar kendi evindeler. Biz ise okyanusun ortasındaki bir saldayız.”
Cortés, Sandoval’a minnettar bir bakış attı. “Gonzalo haklı. Bir meydan savaşı intihar olur. Tek şansımız, onların beklemediği bir şey yapmak. Gece karanlığında, sessizce şehirden süzülmek.”
Salonda bir mırıltı yükseldi. Velázquez de León, Narváez’in eski adamlarından biri, endişeyle öne çıktı. “Ama nasıl, Kaptan-General? Köprüler yok. Kanalları nasıl geçeceğiz?”
İşte o an, Cortés planının kalbini ortaya koydu. “Geçemeyeceğiz. Üzerinden yürüyeceğiz.” Gözleri, salonda sessizce bekleyen, elleri nasırlı, yapılı bir adama döndü. “Martín López, öne çık.”
Herkesin bakışları, ordunun baş marangozu olan Martín López’e çevrildi. López, bir askerden çok bir zanaatkardı. Günlerdir Cortés’in emriyle sarayın depolarındaki en sağlam kirişleri, en kalın kalasları ayırıyordu.
Cortés devam etti. “Martín ve ekibi, bize bir köprü inşa edecek. Ama sabit bir köprü değil. Taşınabilir bir köprü. Yeterince hafif, onlarca adamın omuzlayabileceği kadar. Yeterince sağlam, bir atı ve topu taşıyabilecek kadar. Tlacopan geçit yolunu kullanacağız. En kısa olanı o. Yol üzerindeki ilk boşluğa köprümüzü yerleştirecek, ordumuzu karşıya geçireceğiz. Sonra köprüyü söküp bir sonraki boşluğa taşıyacağız. Teker teker, sabaha kadar şehirden çıkmış olacağız.”
Salona bir anlığına mutlak bir sessizlik çöktü. Planın cüretkarlığı, delilikle dahilik arasındaki o ince çizgide duruyordu. Taşınabilir bir köprü. Düşmanla dolu bir şehrin ortasında, gecenin köründe, dev bir ahşap yapıyı söküp takarak ilerlemek… Fikir o kadar çılgıncaydı ki, işe yarayabilirdi.
Alvarado’nun yüzünde yırtıcı bir gülümseme belirdi. Kumarı seviyordu ve bu, hayatının kumarıydı. “Tanrı aşkına, Hernán. Bu şeytani bir zeka. Bunu beğendim.”
Fakat Sandoval’ın aklı hala lojistikteydi. “Peki ya ses? O devasa şeyi taşırken, kurarken nasıl sessiz kalacağız? En ufak bir gürültü, bütün şehri başımıza toplar.”
“Atların toynaklarını kumaşla saracağız,” diye yanıtladı Cortés. “Topların tekerleklerini de. Adamlara mutlak sessizlik emri verilecek. Fısıldamak bile yasak. Bir fırtına için dua edeceğiz. Yağmur ve rüzgar, sesimizi örtecektir. Kader bizimle olmalı.”
Planın ana hatları ortaya çıktıkça, salondaki başka bir gerilim kendini belli etti. Odayı dolduran o ağır, metalik koku yeniden akıllara geldi. Altın. O devasa külçeler. Narváez’in adamlarından biri kekeledi: “Peki ya… hazine? Kral’ın beşte birlik payı ve bizim haklarımız? Onu bırakacak mıyız?”
Cortés’in yüzü sertleşti. “Kral’ın payı ayrılacak ve en güçlü atlara yüklenecek. Geri kalanınıza gelince,” dedi ve sesi bir uyarı tonu kazandı, “size bir tavsiye vereyim. Hayatınız, altından daha değerlidir. En hızlı koşanlar, en hafif olanlardır. Kendinizi bu sarı metalle ağırlaştıranlar, o kanalların dibini boylayabilir. Ben sizi uyardım. Herkes kendi kararını versin.”
Fakat gözlerdeki o hırslı parıltıyı görebiliyordu. Yıllardır hayalini kurdukları, uğruna okyanusları aştıkları, kan döktükleri serveti geride bırakmayacaklardı. Cortés biliyordu ki, o gece pek çok adam onun tavsiyesine uymayacaktı. Her biri, ceplerini, zırhlarının içini, taşıyabildikleri her yeri o ağır, sarı külçelerle dolduracaktı.
Toplantı dağılırken, Cortés kenara çektiği Tlaxcalalı komutanlara döndü. Onlar, Mexica nefretiyle dolu binlerce savaşçıyla bu tuzağın içindeydiler. Onların lideri, yaşlı ve bilge Xicotencatl, Cortés’i dinledi. Tlaxcalalılar için altın bir anlam ifade etmiyordu. Onların ganimeti, intikamdı. Tenochtitlan’ın düştüğünü görmekti.
“Biz sizinle geleceğiz, Malinche,” dedi yaşlı komutan, Cortés’e verdikleri isimle. “Bizim savaşçılarımız hafiftir. Geceyi bilirler. Ordunun öncü ve artçı kollarını biz koruyacağız. Siz köprünüzle uğraşırken, Mexicaları biz oyalayacağız.”
Cortés başıyla onayladı. Onların sadakati ve savaş yetenekleri, bu imkansız görevin tek güvencesiydi.
Sonraki saatler, hummalı ve bastırılmış bir faaliyetle geçti. Martín López ve marangozları, meşale ışığında, ter içinde ahşap devi birleştiriyordu. Kirişler birbirine geçiriliyor, kalın halatlarla bağlanıyordu. Çekiç sesleri, kumaşlara sarılarak boğuklaştırılıyordu. Sarayın avlusunda, askerler atların toynaklarını paçavralarla sarıyordu. Diğerleri, zırhlarının içine, elbiselerinin astarlarına gizlice altın külçeleri dikiyordu. Herkes fısıltıyla konuşuyor, her hareket hesaplı ve yavaştı. Umut, karanlık bir odada titreyen bir mum alevi gibiydi; hem yol gösteriyor hem de her an sönme tehlikesi taşıyordu.
Gece ilerledikçe, hava değişmeye başladı. Gökyüzü bulutlarla kaplandı. Hafif bir rüzgar esmeye başladı ve uzaklardan gök gürültüsü duyuldu. Cortés gökyüzüne baktı ve yüzünde belli belirsiz bir tebessüm belirdi. Tanrı, dualarını duymuştu. Fırtına geliyordu.
Kısa süre sonra, ince bir çiseleme başladı. Yağmur, sarayın taş avlusuna düşerken hafif bir tıslama sesi çıkarıyor, havayı taze toprak kokusuyla dolduruyordu. Bu, onların örtüsü olacaktı.
Sonunda, devasa ahşap köprü hazırdı. Kırk adam, omuzlarının altına girerek canavarı yavaşça kaldırdı. Ağırlığı altında inliyorlardı, ama hareket ediyorlardı. Ordunun geri kalanı sessizce saflar halinde dizilmişti. Önde Sandoval ve Tlaxcalalı öncüler. Ortada Cortés, ana kuvvetler, taşınabilir köprü, kadınlar (aralarında Cortés’in tercümanı ve yoldaşı Malintzin de vardı) ve topçular. Arkada ise Alvarado ve Olid komutasındaki artçı birlik.
Axayacatl’ın Sarayı’nın devasa ahşap kapıları, gıcırdamaması için yağlanmıştı. Kapının ardında karanlık, yağmur ve ölümle dolu bir şehir uzanıyordu. Kapı yavaşça aralandığında, içeri ıslak rüzgar ve şehrin çürümüş su kokusu doldu. Dışarıdaki davul sesi susmuştu. Yağmurun sesi, uğursuz bir sessizliği örtüyordu.
Cortés, atının üzerinde, sıranın en önündeydi. Yüzüne vuran yağmur damlalarını hissetti. Bir an için gözlerini kapattı. Her şey o an’a bağlıydı. Yüzlerce insanın hayatı, bir imparatorluğun kaderi ve tarihin akışı, o gece Tlacopan geçit yolunun karanlık sularında belirlenecekti.
İlk asker, bir hayalet gibi saraydan dışarı süzüldü. Ardından bir diğeri. Sessiz bir nehir gibi, ordu karanlığa akmaya başladı. Köprüyü taşıyan adamların zorlanmış nefes alışları, yağmurun sesine karışıyordu. O an geri dönüş yoktu. Altından kafeslerinin kapısını açmış, şimdi de canavarın inine doğru yürüyorlardı.
Bölüm 3: Sessiz Yılan
Tlacopan Geçit Yolu, Tenochtitlan, 1520
Ordu, Axayacatl’ın Sarayı’nın güvenli taş rahminden kopup, şehrin karanlık ve ıslak damarlarına sızan uzun, yavaş bir yılan gibiydi. Yağmur, gökyüzünün gözyaşları misali, çelik miğferlerden ve deri yeleklerden süzülüyor, çamurlu sokaklarda küçük derecikler oluşturuyordu. Her adım, yapışkan bir çamura batıp çıkarken boğuk bir ses çıkarıyordu; yüzlerce askerin senkronize yürüyüşü, dev bir kalbin yorgun atışları gibiydi. Sessizlik emri mutlaktı. Hiç kimse konuşmuyor, fısıldamıyordu. Duyulan tek şey, yağmurun ritmi, çamurun şapırtısı ve ahşap köprüyü omuzlayan adamların dişlerinin arasından kaçan kesik nefeslerdi.
Cortés, atı üzerinde dimdik oturuyordu. Dizginleri tutan elleri, ıslak deriye yapışmıştı. Gözleri karanlığı delmeye çalışıyor, her gölgeyi, her kapı aralığını potansiyel bir tehlike olarak tarıyordu. Beyaz badanalı, düz çatılı evler, iki yanda hayaletler gibi sıralanmıştı. Pencereleri boş göz yuvaları gibi karanlıktı. Şehir uyuyor gibiydi, ama Cortés biliyordu ki Tenochtitlan uyumazdı. O, nefesini tutmuş, dinleyen bir canavardı. En ufak bir hata, en ufak bir anormal ses, canavarın gözlerini açmasına yetecekti.
Onun arkasındaki sıralarda yürüyen genç bir asker olan Diego, her adımda lanet okuyordu. Ama sessizce, kendi içinde. Laneti, taşıdığı ağırlığaydı. Yeleğinin içine, göğsüne ve sırtına diktiği keselerin içinde, kaba döküm altın külçeleri vardı. Soğuk metal, ıslak giysilerinin altından tenini üşütüyor, her adımda vücuduna bir çekiç gibi vuruyordu. Bu ağırlık onu yavaşlatıyor, nefesini kesiyordu. Etrafındaki diğer askerlere baktığında, onların da duruşlarındaki anormalliği, yürüyüşlerindeki hantallığı görüyordu. Onlar da aynı laneti taşıyordu. O parlak, sarı laneti. Bir an için her şeyi yere atmayı düşündü. Hafiflemek, bir ceylan gibi koşabilmek istedi. Fakat sonra zihninde İspanya’daki fakir köyü, hayalini kurduğu topraklar, onu bir beyefendi yapacak servet canlandı. Dişlerini sıktı ve yürümeye devam etti. Altın, onu ya zengin bir adam yapacak ya da gölün dibinde ağır bir mezar taşı olacaktı.
Kolun en önünde, neredeyse görünmez bir şekilde ilerleyen Tlaxcalalı savaşçılar vardı. Onlar farklıydı. Ayakları yere neredeyse hiç ses çıkarmadan basıyordu. Vücutları hafif, hareketleri akıcıydı. Onlardan biri olan Ixtlil, elinde obsidyen kenarlı kısa bir mızrakla ilerliyordu. Gözleri, bir İspanyol’un asla fark edemeyeceği detayları görüyordu. Bir çatıda hafifçe kımıldayan bir kumaş parçasını, bir ara sokaktan gelen hafif bir is kokusunu, suyun üzerinde normalden farklı bir dalgalanmayı… O, bu şehrin dilini anlıyordu. Mexica savaşçılarının pusu kurma yöntemlerini biliyordu. Onun için bu yürüyüş, bir kaçış değil, bir avdı. Her an, ezeli düşmanının kokusunu almayı bekleyen bir yırtıcı gibi tetikteydi. İspanyolların hantal ve gürültülü olduğunu düşünüyordu. Onların çelik zırhları, yağmur altında bile hafif bir şıkırtı çıkarıyordu. Atların bastırılmış kişnemeleri, geceye atılmış birer çığlık gibiydi. Bu beyaz adamların hayatta kalması, onların gücüne değil, Tlaxcalalıların sessizliğine bağlıydı.
Yaklaşık bir saatlik gergin yürüyüşün ardından, geçit yolunun ilk kesintisine ulaştılar. Önlerinde, karanlık, yağmurla kırbaçlanan bir su boşluğu uzanıyordu. Yaklaşık on metre genişliğindeydi. Karşı kıyı, karanlığın içinde belli belirsiz bir silüet olarak seçiliyordu. Bu, ilk sınavdı.
Martín López ve köprüyü taşıyan kırk adamı öne çıktı. Kasları gerilmiş, yüzlerinden ter ve yağmur suları akıyordu. Cortés’in sessiz bir el işaretiyle, devasa ahşap yapıyı yavaşça yere indirdiler. Ahşabın çamurlu toprağa otururken çıkardığı boğuk ses, Diego’nun kalbinin yerinden fırlamasına neden oldu. Herkes nefesini tutmuş, bekliyordu. Karşı kıyıdan bir ses, bir hareket gelecek miydi? Hiçbir şey olmadı. Sadece yağmurun sesi.
López, fısıltıyla adamlarına emirler veriyordu. Köprünün bir ucunu kaldırdılar ve ileri doğru itmeye başladılar. Ahşap yapı, ağır ve hantal bir şekilde boşluğun üzerine uzandı. Karşı kıyıya ulaştığında, toprağa otururken çıkardığı gürültülü tok ses, gecenin sessizliğinde bir gök gürültüsü gibi çınladı. İspanyollar oldukları yerde donakaldı. Herkesin gözü, şehrin karanlık sokaklarındaydı. Bir meşale yanacak mıydı? Bir alarm borusu ötecek miydi?
Saniyeler, asırlar gibi geçti. Sessizlik devam etti. Görünüşe göre şansları yaver gidiyordu. Yağmurun ve fırtınanın gürültüsü, yaptıkları sesi örtmüştü.
Cortés rahat bir nefes almadı. Henüz değil. İlk geçecek olan, Sandoval ve onun komutasındaki bir grup askerdi. Sandoval, atından indi, kılıcını çekti ve köprünün üzerine ilk adımı attı. Islak ahşap, ayağının altında tehlikeli bir şekilde gıcırdadı. Sandoval bir an duraksamadan karşıya yürüdü. Ardından diğerleri de onu takip etti. Tek sıra halinde, hayaletler gibi, karanlık sudaki boşluğun üzerinden geçiyorlardı.
Sıra atlara geldiğinde gerilim yeniden tırmandı. Hayvanlar huzursuzdu. Sudan ve altlarındaki dayanıksız yapıdan korkuyorlardı. Sahipleri onları fısıltılarla, okşamalarla sakinleştirmeye çalışarak köprüden geçirdi. Her atın dört nala kalkıp her şeyi mahvetme potansiyeli, havada asılı duran bir kılıç gibiydi.
Sonra sıra ana orduya, Diego gibi altın yüklü askerlere geldi. Diego köprüye adım attığında, kendi ağırlığı ve altının ağırlığı altında ahşapların nasıl inlediğini hissetti. Aşağıdaki kara suya baktı. Soğuk, davetkar ve ölümcül görünüyordu. Bir an sendeledi, ama arkasındaki askerin baskısıyla ilerlemeye devam etti. Karşıya geçtiğinde, toprağa basmanın verdiği rahatlamayla derin bir nefes aldı.
Öncü birlik ve ordunun önemli bir kısmı karşıya geçmişti. Köprü dayanmıştı. Plan işliyordu. Cortés’in yüzünde, karanlıkta kimsenin göremediği bir rahatlama ifadesi belirdi. Belki de başaracaklardı. Belki de bu cehennemden çıkabileceklerdi.
Ama Tlaxcalalı Ixtlil, karşıya geçenlerden biri olarak, rahat değildi. Gözleri hala karanlığı tarıyordu. Yağmur hafiflemeye başlamıştı. Rüzgarın uğultusu azalıyordu. Sessizlik, artık bir örtü değil, tehlikeli bir çıplaklıktı. Ve Ixtlil, havadaki o ince değişikliği hissetti. Bu, fırtınanın dinmesinden daha fazlasıydı. Bu, bekleyen bir şehrin kolektif nefesini tutması gibiydi. Sanki birisi, bir yerlerde, gözlerini açmıştı.
Bölüm 4: Canavar Uyanıyor
Tlacopan Geçit Yolu, Tenochtitlan, 1520
Planın kusursuz işleyişi, aldatıcı bir sükunet yaratmıştı. Ordunun öncü kuvvetleri ve ana gövdenin bir kısmı, ahşap köprünün üzerinden güvenle geçmiş, Tlacopan geçit yolunun ikinci segmentinde yeniden toplanmıştı. Artık görev, cehennemden uzanan o cankurtaran salını, yani köprüyü, yerinden söküp bir sonraki su boşluğuna taşımaktı. Martín López ve adamları, ıslak ve ağırlaşmış ahşap yapıya yeniden yüklendiler. Onu kaldırmaya, geriye doğru çekmeye çalıştılar.
İşte o an, ilk aksilik kendini gösterdi. Yüzlerce askerin ve onlarca atın ağırlığı altında, köprünün kenarları çamurlu toprağa iyice gömülmüştü. Ahşap yapı, adeta toprağın içine kenetlenmişti. López’in adamları asılıyor, homurdanıyor, ter döküyordu, ama köprü bir santim oynamıyordu. Sıkışmıştı. Bu gecikme, ölümcül bir gecikmeydi. Cortés, atının üzerinde sabırsızlıkla onları izliyordu. Fısıltıyla emirler yağdırıyordu: “Daha fazla adam! Kirişlerin altına! Kaldıraç olarak kullanın kılıçlarınızı!”
Yağmur durmuştu. Rüzgarın teskin edici fısıltısı kesilmişti. Gecenin üzerine, kırılgan bir cam gibi gergin bir sessizlik çökmüştü. Artık çıkardıkları her ses, her homurtu, her metalin metale sürtünmesi, kilometrelerce öteden duyulabilecek bir tehlikeydi.
O seslerden birini duyan oldu.
Geçit yolundan çok uzakta olmayan bir mahallede, bir evin kapısı sessizce aralandı. Dışarı çıkan, orta yaşlı bir kadındı. Elinde, su doldurmak için kullandığı topraktan bir kap vardı. Adı Citlali’ydi. Ailesi, gece susuzluktan uyanmıştı ve yağmurun durmasını, gece kuyusundan su çekmek için bir fırsat olarak görmüştü. Citlali, yalınayaklarıyla ıslak toprağa basarak göl kenarına doğru yürüdü. Gecenin bu vaktinde dışarıda olmak tehlikeliydi, ama kanalın kıyısı evine yakındı.
Tam testisini suya daldıracağı sırada, Tlacopan geçit yolundan gelen o tuhaf, boğuk sesleri duydu. Metalin ahşaba sürtünme sesi. Çok sayıda insanın zorlanmış nefes alışları. Ve atların, o garip, boynuzsuz geyiklerin bastırılmış sesleri. Gözlerini kıstı ve karanlığa baktı. Önce seçemedi. Sonra, ayın bulutların arasından bir anlığına sızan solgun ışığı, geçit yolunun üzerindeki o tuhaf manzarayı aydınlattı.
Gördüğü şey kanını dondurdu. Yüzlerce gölge. Demirle kaplı, sakallı yabancılar. Atları ve Tlaxcalalı köpekleriyle birlikte, bir yılan gibi şehirden dışarı süzülüyorlardı. Hırsızlar gibi kaçıyorlardı. İmparatorlarını esir alan, tanrılarına hakaret eden, tapınaklarını kirleten o canavarlar, şimdi gecenin karanlığından faydalanarak kaçıyordu.
Citlali’nin içindeki korku, bir anda yerini saf bir öfkeye bıraktı. Testisi elinden kayıp yere düştü ve bin parçaya ayrıldı. O, parçalanan testiyi umursamadı. Derin bir nefes aldı ve ciğerlerinin tüm gücüyle bağırdı. Sesi, gecenin sessizliğini bir cam gibi kırdı.
“Savaşçılar! Uyanın! Teules kaçıyor! Altın hırsızları kaçıyor!”
O tek çığlık, bir fitili ateşledi. Önce yakındaki bir evden bir erkek sesi ona karşılık verdi. Sonra bir başkası. Birkaç saniye içinde, o mahalleden bir uğultu yükseldi. Yakındaki küçük bir mahalle tapınağının tepesindeki bir nöbetçi, durumu kavrayarak deniz kabuğundan yapılma borusunu öttürdü. Borunun tiz ve delip geçen sesi, komşu mahallelere yayıldı. O mahallelerin boruları da cevap verdi. Bir an içinde, bir ses dalgası, bir domino taşı etkisiyle tüm şehre yayılıyordu.
Ve sonra, herkesin korktuğu o ses geldi. Huey Teocalli’nin zirvesinden, yılan derisiyle kaplı devasa savaş davulu huehuetl, konuşmaya başladı. BOOM… BOOM… BOOM… Bu, önceki gecelerin ritmik, tehditkar vuruşu değildi. Bu, hızlı, panik dolu, acil bir çağrıydı. Canavar uyanmıştı.
Geçit yolunun üzerinde, o ilk çığlığı duyan İspanyollar oldukları yerde donakaldı. Ardından gelen boru sesleri ve en sonunda davulun gürlemesi, her türlü umudu yok etti. Cortés’in yüzü kireç gibi bembeyaz oldu. Planı paramparça olmuştu.
“Köprüyü bırakın!” diye kükredi. Artık sessizliğin bir anlamı kalmamıştı. “İleri! Herkes ileri! Savaş düzeni alın!”
Fakat artık çok geçti. Şehir, devasa ve öfkeli bir arı kovanı gibi harekete geçmişti. Evlerin kapıları tekmelerle açılıyor, içlerinden mızraklar ve obsidyen sopalar (macuahuitl) kuşanmış Mexica savaşçıları fırlıyordu. Çatılarda, ara sokaklarda gölgeler beliriyordu. Ve en kötüsü, gölün karanlık sularında başladı.
Sanki suyun kendisi canlanmış gibi, yüzlerce savaş kanosu karanlıktan fırladı. Her birinin içinde okçular ve mızrakçılar vardı. Kanolar, inanılmaz bir hızla geçit yolunun iki yanına hücum etti. O daracık toprak şeridinde sıkışıp kalmış İspanyol ordusu, bir anda iki taraftan ateşe maruz kaldı.
İlk ok ve mızrak yağmuru, artçı birliklerin üzerine düştü. Pedro de Alvarado, küfürler savurarak kılıcını çekti. “Sıraları sıklaştırın! Kalkanlar yukarı!” diye bağırıyordu. Ama düzen diye bir şey kalmamıştı. Dar alanda, atlar şaha kalkıyor, sahiplerini eziyordu. Askerler, panikle birbirlerini itiyordu.
Diego, o anlarda altını unuttu. Tek düşündüğü hayatta kalmaktı. Yanından geçen bir okun vızıltısını duydu. Hemen yanındaki asker, boğazına saplanan bir mızrakla sessizce yere yığıldı. Kanolar o kadar yaklaşmıştı ki, içlerindeki savaşçıların öfkeyle boyanmış yüzlerini, zafer çığlıkları atan ağızlarını görebiliyordu.
Tlaxcalalı Ixtlil ve savaşçıları, kendilerini hemen savaşa attılar. Onlar, bu tür bir kaosa alışıktı. Çömelerek, gelen oklardan sakınıyor, ardından kendi mızraklarını ve oklarını kanolara doğru fırlatıyorlardı. Birkaç kanoyu devirmeyi başardılar, ama gelenlerin ardı arkası kesilmiyordu. Denizden bir sel gibi akıyorlardı.
En büyük kaos, sıkışıp kalmış köprünün etrafında yaşanıyordu. Ordunun bir kısmı karşıdaydı, bir kısmı gerideydi. Ortada ise, geçilemeyen bir su boşluğu ve o lanetli, işe yaramaz ahşap yığını vardı. Arkada kalanlar, öne doğru hücum ederek boşluğu geçmeye çalışıyordu. Bazıları, çaresizlik içinde suya atlıyordu. Fakat üzerlerindeki ağır zırhlar ve ceplerini doldurdukları altın külçeleri, onları birer çapa gibi anında dibe çekti. Suyun yüzeyinde birkaç çaresiz çırpınış, bir avuç hava kabarcığı ve sonra sessizlik. O altın, onları zengin etmemişti; onları boğmuştu.
Cortés, ordusunun gözlerinin önünde parçalandığını görüyordu. İleriye gitmek zorundaydı. Arkada kalanları kurtarma şansı yoktu. “İleri!” diye bağırdı bir kez daha, sesi umutsuzlukla çatlamıştı. “Tlacopan’a doğru ileri! Durmak ölüm demektir!”
Sandoval ve öndeki birlikler, emri uygulayarak ileri atıldılar. Ama artık onlar da saldırı altındaydı. Geçit yolunun ilerisindeki karanlıktan, binlerce Mexica savaşçısı, bir insan seli gibi üzerlerine doğru koşuyordu. Kaçış yolu kapanmıştı. Önlerinde ve arkalarında düşman, iki yanlarında ise ölüm dolu sular vardı.
Tuzak, tam anlamıyla kapanmıştı. Hüzün Gecesi, La Noche Triste, başlamıştı. Ve kan, yağmurun yıkadığı toprağı yeniden kızıla boyamaya başlıyordu.
Bölüm 5: Kan ve Su
Tlacopan Geçit Yolu, Tenochtitlan, 1520
Kaos, aniden patlayan bir fırtına gibi her şeyi yutmuştu. Disiplin, strateji, umut; hepsi birkaç dakika içinde eriyip gitmişti. Geriye kalan tek şey, hayatta kalmanın en ilkel, en vahşi içgüdüsüydü. Geçit yolu, dar bir ölüm koridoruna dönüşmüştü. İki yanda, kanolardan yağan oklar, mızraklar ve sapan taşları, İspanyol saflarını bir orak gibi biçiyordu. Çelik zırhlar, taş uçlu oklara karşı bir miktar koruma sağlıyordu, ama yüzlere, boğazlara ve zırhın eklem yerlerine isabet edenler ölümcüldü.
Cortés, atını mahmuzlayarak ön saflara doğru ilerlemeye çalışıyordu. Sesi, savaş çığlıkları, yaralıların iniltileri ve silahların şakırtısından oluşan korkunç bir kakofoninin içinde kayboluyordu. “Dağılmayın! Birlikte kalın!” diye bağırıyordu, ama bu, bir kasırgaya fısıldamak gibiydi. Ordu artık tek bir vücut değildi. Birbirinden kopmuş, panik içinde çırpınan uzuvlar yığınıydı.
Ön saflarda, Gonzalo de Sandoval ve adamları, karadan gelen Mexica dalgasıyla göğüs göğüse bir mücadeleye girmişti. İspanyol çeliği, obsidyenle kaplı ahşap sopalara, macuahuitl’lara karşı üstündü. Her bir kılıç darbesi, korumasız bir bedende korkunç yaralar açıyordu. Ama Mexicaların sayısı eziciydi. Düşen her savaşçının yerini üç yenisi alıyordu. Onlar, ölümü bir onur olarak gören, topraklarını ve tanrılarını savunan bir öfkeyle savaşıyorlardı. İspanyolların korkusuna karşılık onların nefreti vardı.
Geçit yolunun en korkunç sahnesi ise ilk su boşluğunun etrafında yaşanıyordu. Sıkışıp kalmış olan artçı birlik, tamamen kuşatılmıştı. Köprü, artık bir kurtuluş umudu değil, bir engeldi. Arkada kalan askerler, çaresizlik içinde suya atlıyordu. Genç asker Diego da o kalabalığın içindeydi. Bir an için duraksadı. Önünde, insanlarla ve atlarla dolup taşan bir su boşluğu, arkasında ise üzerine doğru gelen bir Mexica seli vardı. O an, üzerindeki altının ağırlığını hissetti. Onu aşağı çeken, onu yavaşlatan lanetli bir ağırlıktı.
Yanındaki tecrübeli bir asker, “At zırhını! At şu sarı şeytanları! Yoksa boğulacaksın aptal!” diye bağırdı.
Ama Diego yapamadı. O ağırlık, onun geleceğiydi. Yeleğinin bağcıklarını çözmeye çalıştı, ama parmakları korkudan titriyor, düğümleri çözemiyordu. Arkasından gelen bir itişle dengesini kaybetti ve karanlık suya düştü.
Soğuk, ciğerlerindeki havayı bir anda boşalttı. Bir anlık şokun ardından panikle çırpınmaya başladı. Yüzeye çıkmaya çalıştı, ama altın onu dibe çekiyordu. Etrafında, kendisi gibi çırpınan başkaları da vardı. Zırhlarının içinde hapsolmuş, kendi servetlerinin kurbanı olmuş adamlar. Sular, insan ve at leşleriyle, terk edilmiş silahlarla, sandıklarla ve en çok da altın külçeleriyle doluydu. Diego’nun son gördüğü şey, suyun yüzeyinde oynaşan meşale ışıkları ve suyun altındaki karanlığa doğru batan sarı parıltılar oldu.
İkinci su boşluğuna ulaşanlar için durum daha da vahimdi. Orada hiçbir köprü yoktu. Sadece on metrelik, karanlık, ölümcül bir su. Çaresizlik, insanları korkunç bir yaratıcılığa itti. Bazıları, ölen arkadaşlarının ve atlarının cesetlerini kanala atmaya başladı. Yavaş yavaş, korkunç bir köprü oluşuyordu. İnsan bedenleri, at leşleri, ganimet sandıkları ve çamurdan oluşan bir yığın. Hayatta kalanlar, eski yoldaşlarının cansız bedenlerine basarak, kayarak ve düşerek karşıya geçmeye çalışıyordu. Bu, cehennemin kendisinden bir sahneydi.
Tlaxcalalı Ixtlil, bu dehşeti soğukkanlılıkla izliyordu. O ve adamları, İspanyolların aksine hafifti. Pek çoğu iyi yüzücüydü. Birkaçı suya atlayıp hızla karşıya geçti. Ixtlil ise, bu ceset köprüsünü kullanmak yerine, kanolarla savaşan Mexicaların arasına daldı. Kısa mızrağıyla bir kanoya atladı, içindeki iki savaşçıyı hızla saf dışı bıraktı ve kanoyu ele geçirdi. Onunla birlikte birkaç Tlaxcalalı daha kanoya bindi. Artık onlar da suyun üzerinde hareket edebiliyordu. Kenarda sıkışmış İspanyollara yardım ediyor, onları kanolarına çekerek karşı kıyıya taşıyorlardı. Onların pragmatizmi ve soğukkanlılığı, o gece pek çok İspanyol’un hayatını kurtardı.
En arkada kalan Pedro de Alvarado, durumun umutsuz olduğunu anladı. Etrafındaki son adamlar da birer birer düşüyordu. İkinci su boşluğuna ulaştığında, önünde sadece ölüm ve su vardı. Ceset köprüsü artık geçilemeyecek kadar kalabalıktı ve Mexica savaşçıları tarafından kontrol ediliyordu. Efsaneye göre, Alvarado o an imkansızı yaptı. Geri çekildi, elindeki uzun mızrağı hızla koşarak bir sırık gibi suyun dibine sapladı ve tüm gücüyle kendini ileri fırlattı. İnanılmaz bir sıçrayışla, boşluğun üzerinden uçarak karşı kıyıya ulaştı. Bu “Alvarado’nun Atlayışı”, o gecenin umutsuzluğu içinde bir anlık bir destana dönüştü, ama arkasında bıraktığı yüzlerce adamın kaderini değiştirmedi.
Cortés, ordusunun artçı birliğinin tamamen yok olduğunu anlamıştı. Artık durup savaşmanın bir anlamı yoktu. Tek hedef, Tlacopan köyüne, anakaranın başlangıcına ulaşmaktı. Kalan adamlarıyla birlikte, bir avuç yorgun, yaralı ve dehşete düşmüş askerle birlikte ileriye doğru son bir hamle yaptı. Atları dört nala kalkmıştı. Arkalarından gelen çığlıklar ve savaş sesleri yavaş yavaş uzaklaşıyordu. Ama o sesler, hayatlarının geri kalanı boyunca kulaklarından silinmeyecekti.
Geçit yolunun sonuna vardıklarında, şafak sökmeye başlamıştı. Gökyüzü, gri ve hüzünlü bir renge bürünmüştü. Arkalarına baktıklarında, gördükleri manzara kıyametin kendisiydi. Tlacopan geçit yolu, binlerce ölüyle, terk edilmiş hazinelerle ve kanla kaplıydı. Su kanalları, kırmızıya boyanmıştı. Mexica savaşçıları, zafer çığlıkları atarak ölüleri yağmalıyor, yaralı İspanyolları esir alıyorlardı. Onları, tanrılarına kurban etmek için Huey Teocalli’ye götüreceklerdi.
Cortés, atından indi. Yüzü çamur, kan ve gözyaşıyla kaplıydı. Tlacopan köyünün dışındaki dev bir ahuehuete ağacının altına çöktü. Etrafına, hayatta kalmayı başarmış bir avuç adamı toplandı. Sandoval, Olid, Malintzin ve birkaç yüz yorgun asker. Ordusunun yarısından fazlasını, tüm topçularını, atlarının çoğunu ve uğruna geldikleri o lanetli altının tamamını o gece geride bırakmıştı.
Büyük fatih, başını ellerinin arasına aldı ve ağlamaya başladı. Bu, yenilginin, kaybın ve kederin gözyaşlarıydı. O an, o ağacın altında, Hernán Cortés artık bir fatih değil, ordusunu bir felakete sürüklemiş, yenik bir komutandı. Hüzün Gecesi sona ermişti, ama bıraktığı yara, çok uzun süre kanamaya devam edecekti.
Bölüm 6: Kül ve Gözyaşı
Tlacopan Köyü Civarı, 1520
Şafak, yaralı bir hayvanın solgun nefesi gibi Texcoco vadisinin üzerine yayıldı. Işık, geceye ait değildi; gece simsiyah bir kadife gibi yırtılmış, yerini her şeyi ifşa eden acımasız, gri bir aydınlığa bırakmıştı. Bulutlar dağılıyor, Popocatépetl ve Iztaccíhuatl yanardağlarının görkemli silüetlerini ortaya çıkarıyordu. O volkanlar, binlerce yıldır orada duran ebedi tanıklar gibi, aşağıda, insan yapımı cehennemin kalıntılarını sessizce seyrediyordu. Tlacopan köyünün hemen dışındaki yaşlı, devasa bir ahuehuete ağacı, o tanıklığın yeryüzündeki bir parçasıydı. Kabuklu gövdesi asırların bilgeliğiyle oyulmuş, geniş dalları kederli bir sığınak gibi toprağa doğru eğilmişti.
O dalların altında, Hernán Cortés oturuyordu. Daha doğrusu, bir insan enkazı gibi çökmüştü. Fatih, komutan, diplomat, tanrı sanılan adam gitmiş; geriye omurgası kırılmış bir irade, çamur ve kana bulanmış bir umutsuzluk kalmıştı. Miğferi yanındaydı, çelik yüzeyi çamurla sıvanmıştı. Elleriyle yüzünü kapamıştı, ama parmaklarının arasından sızan yaşlar, kirli sakalını ıslatıp çenesinden toprağa damlıyordu. Vücudu, kontrol edemediği hıçkırıklarla sarsılıyordu. O sarsıntılar, bir imparatorluğun hayalini kuran bir adamın iç dünyasının çöküşünün fiziksel yansımalarıydı. Gözlerinin önünden geçenler, şafağın gri ışığı değil, gecenin zifiri karanlığında kaybettiği adamlardı. Juan Velázquez de León’un cesur yüzü, Francisco de Morla’nın sadık gülümsemesi, Lares adındaki yakışıklı süvarinin atıyla birlikte sulara gömülüşü… Yüzlerce yüz. Yüzlerce hayat. Onun peşinden gelmişler, ona inanmışlardı. Şimdi ise cesetleri, o lanetli geçit yolunda çürümeye bırakılmıştı ya da daha kötüsü, zafer kazanmış Mexicaların kurban bıçaklarını bekliyordu.
Sorumluluk, fiziksel bir ağırlık gibi omuzlarına çöküyordu. Altın hırsı. O sarı, ağır metal. Adamlarına “Hafif seyahat edin” demişti, ama kendisi Kral’ın payını kurtarmak için en iyi atları feda etmişti. O altın, onları yavaşlatmış, tuzağa düşürmüş ve boğmuştu. Pedro de Alvarado’nun Tóxcatl festivalindeki aptalca katliamı. Belki de her şeyin başlangıcı oydu. O olmasaydı, şehir ayaklanmazdı. Ama Cortés, Alvarado’yu sorumlu tutmanın kolaycılığına sığınamazdı. Onu geride bırakan, ona o yetkiyi veren kendisiydi. Nihayetinde tüm ipler onun elindeydi ve o ipler, şimdi binlerce parçaya ayrılmıştı. Ağacın yaşlı kabuğuna yaslanırken, topraktan gelen serinlik bile içindeki yangını söndüremiyordu. Bu bir yenilgi değildi. Bu bir yok oluştu. Bir rüyanın kan ve su içinde boğulmasıydı.
Yavaş yavaş, geceden sağ çıkmayı başaran diğerleri de ağacın etrafında toplanmaya başladı. Onlar, bir ordunun kalıntıları değil, bir hayaletler alayıydı. Zırhları ezilmiş, kalkanları parçalanmıştı. Yüzleri, yorgunluk, korku ve şokla ifadesiz birer maskeye dönüşmüştü. Pek çoğu yaralıydı. Kollarından, bacaklarından sarkan kanlı paçavralar, derme çatma sargılardı. Bazıları topallıyor, bazıları yoldaşlarına tutunarak ayakta durabiliyordu. Konuşmuyorlardı. Sessizlikleri, çığlıklardan daha ağırdı. Kaybın büyüklüğü, kelimelere sığmayacak kadar devasaydı.
Gonzalo de Sandoval, o kaostan nispeten yara almadan kurtulmuştu. Ama ruhu, en az diğerleri kadar yaralıydı. Cortés’in yanına yaklaştı, ne diyeceğini bilemeden bir an duraksadı. Liderinin o çökmüş halini görmek, kendi içindeki son umut kırıntılarını da tehdit ediyordu. Diz çöktü ve elini komutanının omzuna koydu.
“Efendim,” dedi fısıltıyla. “Kaptan-General. Kendinizi toparlamalısınız. Adamların size ihtiyacı var.”
Cortés, başını kaldırmadı. Sadece omuzlarının sarsıntısı bir anlığına durdu. “Hangi adamlar, Gonzalo?” diye boğuk bir sesle karşılık verdi. “Hangi adamlar kaldı ki? Onları ölüme ben götürdüm. Hepsi benim yüzümden…”
“Bu doğru değil,” dedi Sandoval, sesini olabildiğince güçlü tutmaya çalışarak. “Bir savaş kaybettik, evet. Korkunç bir geceydi. Ama savaşı kaybetmedik. Hayattayız. Ve hayatta olduğumuz sürece savaş devam eder.”
O sırada, kalabalığın arasından bir başka figür yaklaştı. Sarı saçları çamurla keçeleşmiş, yakışıklı yüzü nefretle kasılmıştı. Pedro de Alvarado’ydu o. Yüzünde zerre kadar pişmanlık yoktu, yalnızca saf bir öfke vardı. Doğrudan Cortés’e baktı.
“Ağlamayı bırak, Hernán,” diye tısladı. “Senin kararsızlığın yüzünden oldu bütün bunlar. Moctezuma’ya çok güvendin. O köpekleri şehrin içine doldurdun. Eğer en başta benim dediğimi yapsaydın, o soyluları katletmekte bana karşı çıkmasaydın, şimdi Tenochtitlan bizim olurdu.”
Cortés, başını yavaşça kaldırdı. Gözleri kan çanağına dönmüştü ve içlerinde Alvarado’ya karşı öyle bir nefret parlıyordu ki, Sandoval bir an ikisinin birbirine gireceğinden korktu. Cortés ayağa kalktı, vücudu hala titriyordu.
“Benim kararsızlığım mı?” dedi, sesi tehlikeli bir sakinlikle çıkıyordu. “Senin katliamın o şehri bir barut fıçısına çevirdi, Pedro. Senin sabırsızlığın, senin kibrin bizi o saraya hapsetti. O gece ölen her bir adamın kanında senin de payın var. Unutma bunu.”
Alvarado bir adım öne çıktı, eli kılıcının kabzasına gitti. “Asıl sen unutma. Senin o aptal taşınabilir köprün sıkışıp kalmasaydı, şimdiye çoktan çıkmıştık.”
“YETER!”
Sandoval’ın kükremesi, iki adamı da susturdu. Araya girdi, göğsüyle onları ayırdı. “Şimdi sırası değil! Birbirimizi suçlamak, Mexicaların işini kolaylaştırmaktan başka bir işe yaramaz. Ölülerimizi geri getiremez. Düşman bizi izliyor olabilir. Burası güvenli değil. Bir an önce harekete geçmeliyiz.”
Sandoval’ın mantıklı sözleri, gergin havayı bir nebze olsun yatıştırdı. Cortés, Alvarado’ya son bir nefret dolu bakış attıktan sonra yeniden ağaca döndü. Ama artık ağlamıyordu. Gözyaşları kurumuş, yerini soğuk, katı bir kararlılığa bırakmıştı. Yenilmiş olabilirdi, ama bitmemişti.
Hayatta kalanların arasında, sessiz bir gölge gibi duran Malintzin, olan biteni izliyordu. O, herkesten farklı bir keder yaşıyordu. İspanyollar yoldaşlarına ağlarken, o iki dünyaya birden ağlıyordu. Bir yanda, birlikte yediği, konuştuğu, hatta bazılarıyla dostluk kurduğu İspanyolların cansız bedenleri vardı. Diğer yanda ise, o bedenlerin üzerinde zafer çığlıkları atan, kendi kanından olan insanlar. O gece, onun için bir köprü olan kimliği de yıkılmıştı. Artık ne tam olarak onlardan biriydi, ne de diğerlerinden. Tlacopan’ın çamurlu toprağında, yapayalnız kalmıştı. Cortés’in çöktüğünü gördüğünde, bir an için kendi geleceğinin de o ağacın altında sona erdiğini düşündü. Cortés yoksa, o da yoktu. Mexicaların eline düşerse, bir hain olarak en korkunç işkencelerle öldürüleceğini biliyordu. Cortés’in yeniden ayağa kalkması, onun için de bir nefes borusu demekti.
Biraz ötede, Tlaxcalalı savaşçılar kendi küçük gruplarını oluşturmuştu. Onlar da ağır kayıplar vermişti, ama İspanyollar kadar dağılmamışlardı. Liderleri Xicotencatl ve savaşçı Ixtlil, durumu değerlendiriyordu.
“Bu beyaz adamlar göründükleri kadar güçlü değilmiş,” dedi genç bir Tlaxcalalı komutan, yüzünde bir küçümseme ifadesiyle. “Altınları için boğuldular. Liderleri bir çocuk gibi ağlıyor. Belki de onları burada bırakıp Tlaxcala’ya dönmeliyiz. Mexicalarla kendi savaşımızı kendimiz veririz.”
Ixtlil, başını iki yana salladı. “Hayır. Yanılıyorsun. Onların zayıflığı altınlarıydı. Ama güçleri, kılıçlarında ve o gürleyen sopalarında. Ve en önemlisi, liderlerinin zihninde. Malinche’nin düştüğünü gördüm, ama yeniden ayağa kalktı. O adamın içindeki ateş sönmedi, yalnızca harladı. Onları şimdi terk edersek, yarın Mexicalar Tlaxcala’nın kapılarına dayandığında tek başımıza kalırız. Bu adamlar, yaralı bir jaguara benziyor. Şu an zayıf olabilirler, ama iyileştiklerinde eskisinden daha tehlikeli olacaklar. Onların nefreti, artık bizim nefretimizle birleşti. Bizim intikamımız, onların intikamıyla beslenecek.”
Yaşlı Xicotencatl, Ixtlil’in sözlerini başıyla onayladı. “Savaşçı doğru söylüyor. Kaderimizi onlara bağladık. Ya birlikte yükseleceğiz ya da birlikte düşeceğiz. Adamlarımıza söyleyin, yaraları sarsınlar. İspanyollara yardım etsinler. Onlara yiyecek ve su bulsunlar. Onlara hala müttefikleri olduğumuzu göstermeliyiz.”
O sırada Tenochtitlan’da, şafağın ilk ışıkları bambaşka bir manzarayı aydınlatıyordu. Zafer. Şehrin sokaklarında, tapınaklarında bir kutlama havası vardı. Ama bu, neşeli bir kutlama değildi. Bu, kanla yıkanmış, vahşi ve dindar bir zaferdi. Tlacopan geçit yolu, Mexica savaşçıları tarafından bir ganimet tarlası gibi taranıyordu. Sudan, İspanyolların ve atlarının cesetleri çıkarılıyordu. Ama asıl aranan, cesetler değildi. Altındı. Savaşçılar, ölü İspanyolların yeleklerini yırtıyor, çizmelerini çıkarıyor, her bir köşeye saklanmış sarı külçeleri arıyorlardı. Gölün dibi, bir hazine avı alanına dönmüştü.
Moctezuma’nın ölümünden sonra tahta geçen kardeşi Cuitláhuac, Huey Teocalli’nin zirvesinden olan biteni seyrediyordu. O, Moctezuma gibi kararsız ve batıl inançlı değildi. O, bir savaşçıydı. İspanyolların tanrı değil, ölümlü ve açgözlü insanlar olduğunu en başından beri görmüştü. Şimdi, zaferi ona haklılığını kanıtlıyordu.
Yanındaki bir rahip, “Yüce Tlatoani,” dedi. “Esirleri ne yapacağız? Huitzilopochtli, kurban bekliyor. Tanrımız, bize bu zaferi bahşettiği için susadı.”
Cuitláhuac, bakışlarını geçit yolundan ayırmadan cevap verdi. “Her biri kurban edilecek. O sarı saçlı Tonatiuh (Alvarado) kaçmış olabilir, Malinche (Cortés) de öyle. Ama onların adamları elimizde. Halkımız, tanrılarımızın bu yabancıların kalplerini nasıl yediğini görecek. Korkuları, tanrılarımıza olan inançlarını pekiştirecek.”
Yüzünde sert bir ifade vardı. “Bu iş bitmedi. Kaçanların peşine düşülecek. Tlaxcala’ya ulaşmalarına izin verilmeyecek. Her biri avlanacak ve bu topraklardan tamamen silinecekler. Bu veba, kökünden kazınmalı.”
Tlacopan’daki ahuehuete ağacının altında ise, Cortés artık kararını vermişti. Sandoval’a döndü. Sesi zayıf ama netti.
“Sayı yap, Gonzalo. Kim hayatta, kim yaralı, kim savaşabilir, hepsini öğren. Kalan silahları, atları, barutu say. Her şeyi.”
Ardından Malintzin’e döndü. “Tlaxcalalı liderlerle konuş. Bize sadık kalıp kalmayacaklarını öğren. Onlar olmadan bir adım bile atamayız.”
Son olarak, orada toplanmış olan yüzlerce perişan askere seslendi. Gözleri, her birinin üzerinde tek tek gezindi.
“Dostlarınızı, kardeşlerinizi kaybettiniz,” dedi. “Ben de kaybettim. Zenginlik hayalleriniz, o lanetli kanalda boğuldu. Benim de boğuldu. Şu an hiçbir şeyimiz yok. Yaralıyız, açız, avlanıyoruz. Mexicalar peşimizde. Bizi Tlaxcala’ya varmadan yok etmek isteyecekler.”
Bir an duraksadı, herkesin nefesini tuttuğunu hissetti.
“Ama bir şeyimiz var. Hayatımız. Ve nefes aldığımız sürece, umut vardır. Size zenginlik vaat edemem. Size kolay bir yol vaat edemem. Size yalnızca kan, ter ve daha fazla mücadele vaat edebilirim. Ama size bir şey daha vaat ediyorum: İntikam. O şehre geri döneceğiz. Kaybettiğimiz her bir adam için, döktüğümüz her bir damla gözyaşı için, onlara yüz katını ödeteceğiz. Şimdi ayağa kalkın. Yaralarınızı sarın. Ölülerinize ağlamayı bırakın, çünkü onlara en büyük saygıyı, düşmanlarını ezerek göstereceğiz. Tlaxcala’ya yürüyoruz. Hayatta kalmak için yürüyoruz.”
Sözleri, bitkin bedenlere zayıf bir elektrik akımı gibi yayıldı. Bu, büyük bir coşku yaratmadı. Ama umutsuzluğun karanlığında küçük bir kıvılcım yaktı. Askerler yavaş yavaş toparlanmaya başladı. Birbirlerine yardım ediyor, yaralarını kontrol ediyorlardı.
Sandoval kısa süre sonra acı tabloyla geri döndü. Ordunun yarısından fazlası, belki de üçte ikisi ölmüş ya da kayıptı. Neredeyse tüm topçular, barutun çoğu ve en iyi atlar gitmişti. Geriye kalanlar, bir avuç yaralı ve travma geçirmiş insandı.
Cortés, raporu dinlerken yüzü seğirmedi. En kötüsünü zaten bekliyordu.
“Yeterli,” dedi sadece. “Yola çıkıyoruz. Hemen.”
Hayaletler alayı, yavaşça harekete geçti. Tlacopan’dan uzaklaşarak, Tlaxcala’ya giden uzun ve tehlikeli yola doğru topallayarak yürümeye başladılar. Arkalarında, dumanı tüten bir zafer şehri ve binlerce yoldaşlarının mezarı olan bir göl bırakıyorlardı. Önlerinde ise belirsizlik, tehlike ve onlara aman vermeyecek bir düşman vardı. Hüzün Gecesi bitmişti, ama hayatta kalanlar için asıl Hüzün Yürüyüşü şimdi başlıyordu. Cortés, yürüyenlerin en önündeydi. Artık ağlamıyordu. Gözlerindeki ifade, kederin ateşinde dövülmüş çelik gibi sert ve soğuktu.
Bölüm 7: Otumba Ovası’nın Tozu
Tepotzotlan ve Otumba Yolu, 1520
Yürüyüş, zamanın kendisi gibi yavaş ve acı vericiydi. Günler, birbirine benzeyen bir sefalet döngüsü içinde eriyordu. Güneş, Anáhuac Vadisi’nin yüksek platosunda acımasızca parlıyor, yaralı bedenleri kavuruyor, yorgun ruhları kurutuyordu. Geceler ise dağların soğuğunu getiriyor, ateş yakmaya cesaret edemedikleri için titreyerek, birbirlerine sokularak geçiyordu. Artık onlar bir ordu değildi; bir mülteci kafilesiydi, kendi hayaletlerinden kaçan bir grup insandı.
Liderleri Hernán Cortés, bu perişan alayın önünde yürüyordu. Bazen topallayan atlarından birine biniyor, ama çoğunlukla adamlarıyla birlikte çamurlu ve tozlu yolları arşınlıyordu. Konuşmuyordu. İçine kapanmıştı. Zihni, bir satranç ustasının en korkunç yenilgisinden sonraki hali gibiydi. Her bir hamleyi, her bir hatayı, Tlacopan geçit yolunun her kanlı metresini tekrar tekrar yaşıyordu. Diego Velázquez de León’un sadakati, Amador de Lares’in kurnazlığı, Francisco de Saucedo’nun neşesi… Kaybettiği her komutan, ruhundan bir parça koparıyordu. Ama bu içsel fırtınayı dışarıya yansıtmıyordu. Yüzü, taştan yontulmuş bir maske gibi ifadesizdi. Gözleri, ufuk çizgisini tarıyor, her tepenin ardında, her ormanın gölgesinde bir pusu arıyordu. Onun bu sarsılmaz, neredeyse insanlık dışı görünen metaneti, dağılmanın eşiğindeki adamlarına tutunacak son dal oluyordu. Liderleri çökmediği sürece, onlar da yürümeye devam edebilirdi.
Yiyecekleri neredeyse yoktu. Yanlarında getirdikleri az miktardaki mısır unu, ilk günlerde tükenmişti. Artık yolda buldukları yabani meyvelerle, köklerle ve yakalayabildikleri küçük kertenkelelerle hayatta kalmaya çalışıyorlardı. En büyük umutları, Tlaxcalalı müttefikleriydi. Yaşlı ve bilge Xicotencatl’ın liderliğindeki Tlaxcalalılar, bu zorlu coğrafyaya daha alışıktı. Hangi bitkinin yenilebilir, hangisinin zehirli olduğunu biliyorlardı. Küçük gruplar halinde avlanarak birkaç yabani hindi veya tavşan yakaladıklarında, bu küçük ziyafet İspanyollarla paylaşılıyordu. Bu jestler, kelimelerden daha güçlü bir müttefiklik bağı kuruyordu. Ixtlil gibi Tlaxcalalı savaşçılar, kafileye öncülük ediyor, patikaları keşfediyor ve en önemlisi, arkalarındaki tehlikenin kokusunu alıyorlardı.
Çünkü tehlike her yerdeydi.
Mexica İmparatorluğu’nun yeni Tlatoani’si Cuitláhuac, zafer sarhoşluğuyla yetinmemişti. Kaçan İspanyolların peşine düşmekte bir an bile tereddüt etmemişti. İmparatorluğun dört bir yanına haberciler gönderilmiş, yerel garnizonlar ve müttefik kabileler uyarılmıştı. Emir netti: Yabancılar ve Tlaxcalalı hainler, Tlaxcala’nın güvenli topraklarına ulaşamadan yok edilmeliydi.
Bu yüzden, Cortés ve adamlarının geçtiği her köy, ya terk edilmiş ya da düşmancaydı. Bazen bir tepenin üzerinden onlara taşlar ve oklar atılıyor, sonra saldırganlar hızla ormanın içinde kayboluyordu. Bu küçük, vur-kaç taktikleri, büyük bir zayiat vermese de sinirleri yıpratıyor, yürüyüşü daha da yavaşlatıyordu. Her an bir saldırı beklentisi, yorgunluktan daha fazla enerji tüketiyordu.
Kafiledeki yaralılar en büyük sorundu. Hekim eksikliği, ilaç yokluğu ve hijyenik olmayan koşullar yüzünden en basit yaralar bile iltihaplanıyordu. Ateşlenen, sayıklayan adamlar, yoldaşlarının omuzlarında ya da atların üzerinde taşınıyordu. Her gün birkaç kişi daha bu sefalete dayanamayıp yol kenarında son nefesini veriyordu. Onlar için ne bir tören ne de bir mezar vardı. Kafile durmuyor, sadece arkasında bir ölüler izi bırakarak ilerliyordu.
Pedro de Alvarado, bu yürüyüş boyunca çoğunlukla kendi grubunun başında, sessizce ilerliyordu. Cortés ile aralarındaki gerilim elle tutulur düzeydeydi. Birbirleriyle yalnızca askeri zorunluluklar gerektirdiğinde konuşuyorlardı. Alvarado’nun öfkesi dinmemişti, ama o da durumun vahametinin farkındaydı. Hayatta kalmak, şu anda kişisel husumetlerden daha önemliydi. Yine de, Cortés’in o ağacın altındaki ağlayışını unutamıyordu. Onun gözünde bu bir zayıflık işaretiydi ve bu zayıflığın onları bu hale getirdiğine inanmaya devam ediyordu.
Yürüyüşün yaklaşık beşinci gününde, Tepotzotlan adlı büyük bir kasabaya ulaştılar. Kasaba tamamen boşaltılmıştı. Evler terk edilmiş, tapınakların sunakları soğumuştu. Ama geride bir mesaj bırakılmıştı. Kasabanın ana tapınağının duvarlarına, kazıklara geçirilmiş İspanyol başları asılmıştı. Sakalları birbirine karışmış, yüzleri işkence ve korkuyla tanınmaz hale gelmişti. Bazı askerler, o başlar arasında Hüzün Gecesi’nde kaybettikleri arkadaşlarını tanıdılar ve oldukları yere çöküp hıçkırıklara boğuldular. Bu, Cuitláhuac’ın psikolojik savaşının bir parçasıydı. Onlara kaçış olmadığını, nereye giderlerse gitsinler ölümün onları beklediğini söylüyordu.
Cortés, o korkunç manzaraya uzun süre baktı. Yüzünde hiçbir ifade yoktu. Ama Sandoval, komutanının elini kılıcının kabzasında nasıl sıktığını, parmak eklemlerinin nasıl bembeyaz kesildiğini gördü. O an, Cortés’in içindeki kederin, yerini tamamen donmuş, saf bir nefrete bıraktığını anladı. Artık mesele sadece hayatta kalmak değildi. Artık mesele, o duvara asılan her bir başın intikamını almaktı.
O geceden sonra yürüyüşün temposu değişti. Artık daha hızlı, daha kararlıydılar. Korku hala oradaydı, ama üzerine bir öfke cilası çekilmişti.
Yürüyüşün yedinci gününde, Ixtlil ve diğer Tlaxcalalı gözcüler endişe verici bir haberle döndüler.
“Malinche,” dedi Ixtlil, nefes nefese. “Büyük bir ordu. Arkamızdalar ve hızla yaklaşıyorlar. Ama hepsi bu değil. Öndeki vadiyi de tutmuşlar. Bizi bir tuzağa çekiyorlar.”
Cortés, hemen komutanlarını topladı. Haritaları yoktu, ama Tlaxcalalılar coğrafyayı avuçlarının içi gibi biliyordu. Önlerinde, Otumba adı verilen geniş, ağaçsız bir ova uzanıyordu. Tlaxcala’ya giden en kestirme yol oradan geçiyordu. Ama o ova, aynı zamanda bir süvari için mükemmel bir savaş alanı olduğu kadar, sayıca az bir piyade için de ölümcül bir tuzaktı.
“Bizi orada karşılamak istiyorlar,” dedi Cortés, durumu anında kavrayarak. “Bizi açık alanda, sayısal üstünlükleriyle ezmek istiyorlar. Geri dönemeyiz. Yan yollara saparsak dağlarda bizi tek tek avlarlar. Tek seçeneğimiz var: dümdüz ilerlemek ve o ovadan savaşarak geçmek.”
Alvarado alaycı bir şekilde güldü. “Ne ile savaşacağız, Hernán? Bir avuç yorgun adam ve yirmi kadar topal atla mı? Karşımızda on binlerce, belki de yüz binlerce savaşçı olacak. Bu intihar.”
“Belki de,” diye yanıtladı Cortés sakince. “Ama hareketsiz beklemek kesin intihar. Otumba’da bir şansımız var. Küçük bir şans. Atlarımız… Kalan atlarımız bizim tek kozumuz. Onları doğru kullanırsak, paniği ateşleyebiliriz.”
O gece kimse uyumadı. Kalan son barutlar dikkatle paylaştırıldı. Kılıçlar bilendi, mızrakların uçları kontrol edildi. Yirmi kadar süvari, ordunun en değerli varlığı, bir araya toplandı. Cortés, onlarla özel olarak konuştu. Sandoval, Alvarado, Cristóbal de Olid, Alonso de Ávila gibi en iyi komutanları bu küçük süvari birliğinin başındaydı.
“Yarınki savaşın kaderi sizin elinizde,” dedi Cortés onlara. “Piyadelerimiz sadece bir savunma hattı oluşturacak. Sizin göreviniz savunma değil, saldırı. Ama rastgele bir saldırı değil. Askerleri hedef almayacaksınız. Onlar sonsuz bir deniz gibiler. Sizin hedefiniz tek: Komutanlar. Başlarındaki o görkemli tüy sorguçları, altın ve yeşim taşı süslemeleri olanlar. O liderleri hedef alacaksınız. Yılanın başını ezeceksiniz. Lidersiz kaldıklarında, o büyük ordu bir anda paniğe kapılmış bir köylü kalabalığına dönüşür. Unutmayın, mızraklarınızı öldürmek için değil, sadece yaralamak ve atların momentumuyla ilerlemek için kullanın. Durmayın. Asla durmayın. Bir tırpan gibi aralarından geçip gideceksiniz.”
Ertesi sabah, 8 Temmuz 1520’de, yorgun ve bitkin ordu, bir tepenin zirvesine ulaştığında aşağıda uzanan manzarayı gördü. Gördükleri şey, en karamsar tahminlerinin bile ötesindeydi.
Otumba Ovası, bir insan deniziyle kaplıydı.
Göz alabildiğine uzanan bir kalabalık. Sayıları imkansız görünüyordu. Kırk bin, elli bin, belki daha fazla. Güneşin ışıkları, on binlerce obsidyen mızrak ucunda, parlak renkli pamuk zırhlarda ve en çok da komutanların giydiği, egzotik kuş tüylerinden yapılmış başlıklar ve sancaklarda parlıyordu. Havada, on binlerce insanın yarattığı derin bir uğultu, bir savaş şarkısı ve davul sesleri vardı. Ortada, bir tepenin üzerinde, ordunun başkomutanı Cihuacatl Matlatzincatzin, altın işlemeli, quetzal kuşunun uzun, yeşil tüylerinden yapılmış devasa sancağıyla duruyordu. O sancak, Mexica ordusunun kalbi ve ruhuydu. O sancak düştüğünde, savaş biterdi.
Bir avuç İspanyol ve Tlaxcalalı, o insan seline baktığında, umutsuzluk kalplerine bir buz kütlesi gibi oturdu. Bu, bir savaş değil, bir katliam olacaktı. Birçok asker, dizlerinin üzerine çöküp dua etmeye başladı. Bazıları ağlıyordu. Bu, yolun sonuydu.
Ama Cortés, o manzaraya farklı bir gözle baktı. Evet, sayıları eziciydi. Ama aynı zamanda bir zayıflıkları vardı. Disiplinleri, liderlerine olan mutlak bağlılıklarına dayanıyordu. O, denizi değil, denizin içindeki birkaç büyük balığı görüyordu.
Askerlerine döndü. Sesi, şaşırtıcı bir şekilde sakindi.
“Korkmayın,” dedi. “Sayılarının çokluğu, onların gücü olduğu kadar zayıflığıdır. Birbirlerini ezecekler. Kollarını savuracak yer bulamayacaklar. Biz ise sıkı bir yumruk gibi olacağız. Tlaxcalalı dostlarımız yan kanatları tutacak. Piyadelerimiz, bir kirpi gibi, mızraklarını dışarı uzatarak bir kare oluşturacak. Kımıldamayacaksınız. Gelen dalgalara karşı bir kaya gibi duracaksınız.”
Sonra süvarilerine döndü. Gözlerinin içine baktı.
“Ve biz,” dedi, “o kayaya çarpan dalgaların kalbine ineceğiz.”
Piyadeler, Cortés’in emrettiği gibi, sıkı bir kare formasyonu (cuadro) oluşturdular. Mızraklarını ve kılıçlarını dışarı doğru uzatmış, hareket etmeden bekleyen dikenli bir yaratığa benziyorlardı. Tlaxcalalılar, onların iki yanında, daha esnek bir savunma hattı kurmuştu.
Ve sonra, Mexica ordusu harekete geçti.
Önce uğultu bir kükremeye dönüştü. Ardından, dev bir dalga gibi, on binlerce savaşçı ovada onlara doğru koşmaya başladı. Yeryüzü, adımlarının altında titriyordu. İlk ok ve sapan taşı yağmuru, İspanyol kalkanlarına ve miğferlerine bir dolu tanesi gibi çarpmaya başladı.
Ve o cehennemin ortasında, Cortés kılıcını çekti, atını mahmuzladı ve yirmi atlısıyla birlikte, o insan okyanusunun içine doğru dörtnala hücum etti. Bu bir delilikti. Bir intihar saldırısıydı. Ama aynı zamanda, tarihin akışını değiştirebilecek tek hamleydi.
Bölüm 8: Yılanın Başı
Otumba Ovası, 1520
Yeryüzü titriyordu. Bu, bir depremin sarsıntısı değil, on binlerce çıplak ayağın ve sandaletli savaşçının toprağı dövmesinin yarattığı, ilkel bir gücün sarsıntısıydı. Hava, uğultuyla, savaş çığlıklarıyla ve deniz kabuğundan boruların tiz, ürkütücü sesleriyle doluydu. Güneş, gökyüzünde parlak bir disk gibi asılı kalmış, aşağıdaki insan selinin üzerinde parlayan binlerce obsidyen ucunu, sayısız renkli tüyü ve boyalı yüzü aydınlatıyordu. Mexica ordusu, karşı konulmaz bir gelgit dalgası gibi, ovada bekleyen o küçücük, umutsuz adacığa doğru akıyordu.
O adacığın kalbinde, İspanyol piyadeleri ve Tlaxcalalı müttefikleri, omuz omuza duruyordu. Bir kirpi gibi, mızraklarını ve kılıçlarını dışarı uzatmış, korkudan kaskatı kesilmiş bir savunma karesi oluşturmuşlardı. Her bir asker, hayatının son anlarını yaşadığını düşünüyordu. Kalpleri, göğüs kafeslerini kıracak gibi atıyor, ağızları kuruyordu. Gelen, bir ordu değildi; bir doğa felaketiydi, bir insan çığıydı. Onları yutacak, ezecek ve geriye hiçbir iz bırakmayacaktı.
İlk dalga, o kirpiye çarptı.
Jaguar ve Kartal savaşçılarından oluşan seçkin birlikler, korkusuz bir öfkeyle İspanyol hatlarına yüklendi. Ellerindeki macuahuitl’lar, obsidyen kesici kenarlarıyla, kalkanları ve miğferleri parçalamak için savruluyordu. İspanyol mızrakları ve kılıçları, gelen ilk safları delip geçiyor, ancak düşen her savaşçının arkasından iki yenisi geliyordu. Bu, çeliğin ete karşı savaşıydı, ama etin sayısı sonsuz gibiydi. Sesler, bir demirci dükkanının cehennem versiyonu gibiydi: metalin metale çarpması, kemiklerin kırılması, çığlıklar, küfürler, iniltiler… İspanyol karesi, dalganın şiddetiyle geriye doğru sendeliyor, ama dağılmıyordu. Askerler, korkularını bir kenara bırakmış, mekanik bir vahşetle savaşıyordu. Öldürmek ya da ölmek. Başka seçenek yoktu.
Tlaxcalalılar, yan kanatlarda daha akışkan bir savaş veriyordu. Onlar, bu tür bir göğüs göğüse çarpışmaya daha alışıktı. Çömeliyor, yuvarlanıyor, düşmanın hamlesinden kaçıp sonra kendi kısa mızraklarıyla ani ve ölümcül darbeler indiriyorlardı. Onlar için bu, sadece bir hayatta kalma mücadelesi değil, aynı zamanda nesiller boyu birikmiş bir nefretin boşalmasıydı. Her öldürdükleri Mexica savaşçısı, kurban edilmiş ataları için bir intikamdı. Ixtlil, savaşın en yoğun olduğu yerlerden birindeydi. Vücudu bir makine gibi hareket ediyor, zihni tamamen boşalmış, sadece içgüdüleriyle savaşıyordu.
Fakat bu kahramanca direnişin bir sonu vardı. Sayısal üstünlük, eninde sonunda galip gelecekti. Savunma hattı yavaş yavaş eriyor, her dakika birkaç adam daha düşüyordu. Kare, içeri doğru büzülüyor, daralıyordu. Mexicalar, cesetlerin üzerinden tırmanarak yeni saldırılar düzenliyordu. Zaferin kokusunu almışlardı.
Ama onlar savunmaya odaklanmışken, savaşın gerçek kaderi, o insan denizinin ortasında yazılıyordu.
Hernán Cortés ve yirmi atlısı, bir cerrahın neşteri gibi, Mexica ordusunun kalbine doğru ilerliyordu. Bu, akıl almaz bir cüretti. At, Mezoamerika’da daha önce hiç görülmemiş bir savaş makinesiydi. Onun hızı, gücü ve üzerindeki demir zırhlı adamın görüntüsü, hala pek çok yerli savaşçının kalbine ilkel bir korku salıyordu. Süvariler, dörtnala ilerlerken önlerindeki kalabalığı bir tırpan gibi biçiyordu. Cortés’in emri netti: durmak yok. Mızraklarını, düşmanları öldürmek için değil, onları yollarından çekmek, bir koridor açmak için kullanıyorlardı. Bir savaşçıyı mızrakla yaralıyor, onu kenara itiyor ve atın ezici gücüyle yola devam ediyorlardı.
Bu küçük grup, adeta ateşten bir top gibi, o insan selinin içinde ilerliyordu. Etraflarını saran on binlerce savaşçı, onları durdurmaya çalışıyor, mızraklar ve oklar fırlatıyordu. Birkaç at yaralanmış, bir süvari eyerinden düşmüş ve anında kalabalığın içinde kaybolmuştu. Ama durmuyorlardı.
Cortés’in gözleri, tek bir noktaya kilitlenmişti. Ovanın ortasındaki küçük tepenin üzerinde dalgalanan o devasa sancağa. Cihuacatl Matlatzincatzin’in komuta sancağına. O sancak, ordunun beyniydi. Ordunun sinir merkeziydi. O sancak düştüğü an, bu devasa vücut felç olacaktı.
Yanında, Gonzalo de Sandoval, Pedro de Alvarado, Cristóbal de Olid ve Alonso de Ávila dörtnala ilerliyordu. Aralarındaki tüm anlaşmazlıklar, tüm husumetler o an için unutulmuştu. Tek bir amaç için birleşmişlerdi. O an, onlar ne Cortés’in adamı ne de Velázquez’in adamıydı. Onlar, hayatta kalmaya çalışan bir avuç umutsuz savaşçıydı. Alvarado, yüzünde vahşi bir sevinçle kılıcını savuruyor, yoluna çıkan her şeyi ezip geçiyordu. Bu kaos, onun ruhunu besliyordu.
Savaşın gürültüsü içinde, Cortés’in sesi bir kırbaç gibi şakladı: “Hedef sancak! Cihuacatl! Beni takip edin!”
Yönlerini doğrudan komuta tepesine çevirdiler. Bu, en tehlikeli hamleydi. Çünkü tepenin etrafı, en seçkin, en tecrübeli ve en sadık savaşçılarla, bir tür imparatorluk muhafız alayıyla korunuyordu. Süvariler, bu son savunma hattına çarptığında, savaşın en kanlı anları yaşandı. Atlara mızraklarla saldırılıyor, süvariler eyerlerinden çekilmeye çalışılıyordu. Alonso de Ávila, atı boğazından aldığı bir mızrak darbesiyle devrilince yere düştü. Anında etrafı sarıldı ve o insan yığınının altında gözden kayboldu.
Cortés, Ávila’nın düştüğünü gördü ama duraksamadı. Duraksayamazdı. Gözleri hala sancaktaydı. Sadece birkaç metre kalmıştı. Cihuacatl Matlatzincatzin, süslü giysileri ve devasa tüy başlığıyla tepenin üzerinde duruyor, adamlarına emirler yağdırıyordu. İspanyolların bu kadar yaklaşabileceğini, bu delice hücumu yapabileceğini aklının ucundan bile geçirmemişti. Yüzünde, şaşkınlık ve öfke dolu bir ifade vardı.
O an, Juan de Salamanca adında genç bir süvari, atını son bir gayretle mahmuzlayarak koruma hattını yardı. Doğrudan Cihuacatl’ın üzerine atıldı. Mızrağını öne uzattı ve Mexica başkomutanının göğsüne sapladı. Darbenin etkisiyle Cihuacatl geriye doğru sendeledi. Gözleri şaşkınlıkla açılmıştı.
Cortés, tam o anda onun yanına ulaştı. Atından atlayarak, yaralı ama hala ayakta durmaya çalışan Cihuacatl’a doğru koştu. Kılıcının bir darbesiyle onu yere serdi. Ardından, bir an bile tereddüt etmeden, o devasa, kutsal sancağı kavradı ve kopardı.
Bir anlığına, tüm ovada zaman durmuş gibi oldu.
Cortés, elinde o renkli, görkemli sancakla ayağa kalktı ve onu havaya kaldırdı.
O anın etkisi, büyü gibiydi. On binlerce Mexica savaşçısının gözü, o sahneye kilitlenmişti. Liderleri, başkomutanları, tanrılarla insanlar arasındaki köprüleri, yerde cansız yatıyordu. Ve onların kutsal sancağı, ordularının ruhu, o sakallı, demir zırhlı yabancının elinde bir ganimet gibi yükseliyordu.
Birkaç saniyelik mutlak, inanılmaz bir sessizlik oldu. Savaşın gürültüsü bir anda kesilmişti. Sonra, o sessizliği bir fısıltı bozdu. “Cihuacatl düştü.” Fısıltı, bir orman yangını gibi saflar arasında yayıldı. “Sancak gitti.”
Panik, kolektif bir delilik gibi, ordunun tamamını sardı. Askeri disiplin, dini inanç, savaşma iradesi… hepsi bir anda buharlaştı. O devasa ordu, artık bir ordu değildi. Lidersiz, amaçsız, korku içindeki bir insan kalabalığıydı. Savaşçılar, arkalarını dönüp kaçmaya başladılar. Önce birkaç kişi, sonra yüzlercesi, sonra binlercesi. Birbirlerini eziyor, silahlarını atıyor, sadece hayatta kalmak için umutsuzca Tlacopan’a, Tenochtitlan’a doğru koşuyorlardı.
İspanyol karesindeki ve Tlaxcala saflarındaki askerler, olan bitene inanamayarak bakakaldı. Birkaç dakika önce kendilerini kesin bir ölüme hazırlarken, şimdi karşılarındaki devasa ordu, bir korkaklar sürüsü gibi dağılıyordu.
Bir anlık şaşkınlığın ardından, yorgunluklarını ve yaralarını unuttular. Bir zafer çığlığı koptu. Bu, rahatlamanın, hayatta kalmanın ve inanılmaz bir zaferin çığlığıydı. Şimdi avcı olan onlardı. Piyadeler ve Tlaxcalalılar, kaçan Mexicaların peşine düştü. Artık bu bir savaş değil, bir takip, bir kıyımdı.
Cortés, tepenin üzerinde hala ayakta duruyordu. Elinde sancak, etrafında ise savaşın bıraktığı yıkım vardı. Ovanın tozu, kanla karışıp çamura dönmüştü. Ölülerin sayısı binleri buluyordu. Ama o, ölüleri görmüyordu. Gözleri, Tlaxcala yönündeki ufuk çizgisindeydi.
Bu bir zaferdi. Evet. Ama bu, savaşın sonu değildi. Bu, sadece bir başlangıçtı. Bu zafer, ona en çok ihtiyaç duyduğu şeyi vermişti: zaman. Ve Tlaxcala’ya ulaşma şansı.
Sandoval, yaralı atıyla yanına geldi. Yüzü kan ve ter içindeydi, ama gözleri parlıyordu. “Başardınız, efendim. Tanrı aşkına, başardınız.”
Cortés, başını salladı. Sancağı yere bıraktı. “Biz başarmadık, Gonzalo. Hayatta kaldık. Arada büyük bir fark var.”
Bakışlarını, dağılan Mexica ordusunun arkasında bıraktığı toz bulutuna çevirdi. “Şimdi yürümeye devam etmeliyiz. Bu zaferin bize sağladığı her saniyeyi kullanmalıyız. Çünkü geri dönecekler. Ve bir dahaki sefere, sadece bir sancak düşürmek yetmeyecek.”
Yorgun, kanlı ama muzaffer ordu, Otumba Ovası’nı arkalarında bırakarak Tlaxcala’ya doğru son yürüyüşlerine başladı. Artık kaçmıyorlardı. Yenilmiş bir grup mülteci değillerdi. Onlar, imkansızı başarmış, bir insan selini durdurmuş ve şimdi yaralarını sarmak için sığınaklarına dönen savaşçılardı. Ve liderlerinin zihninde, o kanlı ovada kazanılan zafer, çok daha büyük, çok daha kanlı bir planın ilk adımıydı: Tenochtitlan’a geri dönüş.
Bölüm 9: Güvenin Kırılgan Toprağı
Hueyotlipan ve Tlaxcala, 1520
Otumba Ovası’nın kanlı tozu, arkalarında yavaşça çökelirken, hayatta kalanların yürüyüşü yeni bir anlam kazanmıştı. Artık bir kaçış değil, bir geri çekilmeydi; perişan bir mülteci kafilesi değil, yaralı ama gururlu bir gazi alayıydılar. Zafer, yorgun bedenlerine sihirli bir iksir gibi yayılmış, fiziksel acıyı bastıran geçici bir adrenalin dalgası olmuştu. Attıkları her adım, artık Tlaxcala’ya doğru atılan bir sığınma adımı değil, gelecekteki bir intikam yürüyüşünün ilk provasıydı.
Ancak zaferin getirdiği coşku, açlığı, susuzluğu ve acıyan yaraları tamamen unutturamıyordu. Ordu hala kırılgandı. Yiyecekleri tükenmişti, pek çok asker ciddi şekilde yaralıydı ve Otumba’da harcanan o insanüstü çaba, şimdi yerini kemiklere işleyen derin bir bitkinliğe bırakıyordu. Tlaxcala’nın güvenli topraklarına ulaşmak, artık bir arzu değil, mutlak bir zorunluluktu.
Yürüyüşün devam ettiği sonraki günlerde, Cortés’in zihni bir an bile durmadı. Otumba’daki zafer, ona bir soluklanma anı vermişti, ama aynı zamanda yeni ve daha karmaşık soruları da beraberinde getirmişti. Tlaxcalalılar. Her şey onlara bağlıydı. Onlar, Hüzün Gecesi’nde de, Otumba’da da omuz omuza savaşmış, kanlarını İspanyollarınkiyle karıştırmışlardı. Ama bu ittifak ne kadar sağlamdı? Tlaxcala’ya ulaştıklarında onları ne bekliyordu? Kahramanlar olarak mı karşılanacaklardı, yoksa Mexica felaketini kendi topraklarına taşıyan istenmeyen misafirler, tehlikeli bir yük olarak mı görüleceklerdi?
Cortés biliyordu ki Tlaxcala, tek bir monolitik yapı değildi. Kendi içinde siyasi çekişmeleri, farklı görüşleri olan bir konfederasyondu. Onları Mexicalara karşı birleştiren nefret güçlüydü, ama İspanyolların bu denli ezici bir yenilgi alması, Tlaxcala içindeki dengeleri değiştirmiş olabilirdi. Belki de bazıları, bu zayıflamış yabancıları yok edip, zafer kazanmış olan Cuitláhuac ile barış yapmanın daha akıllıca olduğunu düşünecekti. Bu düşünce, Cortés’in içini kemiren bir şüphe kurduydu. Güven, inşa etmesi yıllar süren, ama yıkması bir an süren kırılgan bir yapıydı.
Kafile, nihayet Tlaxcala topraklarının sınırına ulaştığında, bu şüpheler somut bir endişeye dönüştü. Sınırdaki ilk köy olan Hueyotlipan’a vardıklarında, onları ne bir karşılama komitesi ne de sevinç gösterileri bekliyordu. Köy halkı, evlerinden ve tarlalarından onları sessiz, ifadesiz yüzlerle izliyordu. Havada bir gerginlik, bir belirsizlik vardı. Ne dostça ne de düşmancaydılar; sadece bekliyorlardı. Tlaxcala senatosunun, yani Tlaxcala’nın dört büyük liderinin vereceği kararı bekliyorlardı.
Cortés ve adamları, köyün hemen dışında kamp kurdular. Yaralılar derme çatma çadırlara yerleştirildi, kalan bir avuç at dinlenmeye bırakıldı. Malintzin, Cortés’in yanından ayrılmıyor, hem tercümanlık yapıyor hem de yerel halkın ruh halini anlamaya çalışıyordu.
“Bekliyorlar, Malinche,” dedi Malintzin, yüzünde endişeli bir ifadeyle. “Sizin tamamen yenildiğinizi duymuşlar. Hüzün Gecesi’nin haberi buraya sizden önce ulaşmış. Otumba’daki zaferinize ise inanamıyorlar. Mexica habercileri, sizin tamamen yok edildiğinizi söylemiş. Şimdi kafaları karışık. Kime inanacaklarını bilmiyorlar.”
Cortés, bu bekleme anının ne kadar tehlikeli olduğunu biliyordu. Durumları her geçen saat daha da kötüleşiyordu. Yaralılar ölüyordu, sağlıklı olanların ise morali yeniden düşmeye başlamıştı. Tlaxcala’dan bir an önce yiyecek, ilaç ve en önemlisi, ittifaklarının devam ettiğine dair bir güvence gelmeliydi.
İhtiyaç duydukları güvence, birkaç saat sonra, bir grup Tlaxcalalı soylunun kampa gelmesiyle vücut buldu. Gelenlerin başında, İspanyolların en başından beri en büyük destekçisi olan, Tlaxcala’nın dört liderinden biri, yaşlı ve neredeyse kör olan Maxixcatzin vardı. Yanında, Otumba’da savaşan komutanlardan yaşlı Xicotencatl ve diğer Tlaxcalalı ileri gelenler de bulunuyordu.
Maxixcatzin, hizmetkarlarının kolunda, yavaş adımlarla Cortés’e yaklaştı. Görmeyen gözleri, sanki Cortés’in ruhunun derinliklerine bakıyor gibiydi. Cortés, saygıyla yaşlı liderin önünde eğildi.
Maxixcatzin’in sesi, yaşlı ve kırılgandı ama içinde bir otorite tınısı vardı. “Hoş geldin, Malinche. Ve sizler de, cesur savaşçılar. Evinize hoş geldiniz.”
Bu basit kelimeler, kampın üzerine çöken gerginliği bir anda dağıttı. İspanyolların yüzünde haftalardır görülmeyen bir rahatlama ifadesi belirdi. Cortés, minnettarlıkla doluydu. “Teşekkür ederim, yüce Maxixcatzin. Cömertliğiniz ve dostluğunuz, bu karanlık günlerde bizim tek ışığımız oldu.”
“Oğullarım ve kardeşlerim, sizinle birlikte o cehennemde savaştı,” diye devam etti Maxixcatzin. “Pek çoğu geri dönmedi. Onların kanı, sizinkiyle birlikte o toprağı suladı. Bizim acımız, sizin acınızdır. Sizin düşmanınız, bizim düşmanımızdır. Bu değişmedi.”
Ancak, her şey bu kadar pürüzsüz değildi. Maxixcatzin, Tlaxcala senatosunda yaşanan derin bölünmeden de bahsetti. Diğer bir güçlü lider olan ve yaşlı Xicotencatl’ın oğlu olan Genç Xicotencatl, İspanyollara başından beri şüpheyle yaklaşıyordu. Hüzün Gecesi’ndeki yenilgi, onun şüphelerini doğrulamıştı. O, İspanyolların Tlaxcala için bir şans değil, bir lanet olduğuna inanıyordu.
“Genç Xicotencatl,” dedi Maxixcatzin, sesinde bir endişe tonuyla, “senatonun önünde sizin aleyhinize konuştu. Bu yenilmiş yabancıları topraklarımızdan atmamız gerektiğini, onların zayıflığının Mexicaları üzerimize çekeceğini söyledi. Cuitláhuac ile barış yapıp, sizi onlara teslim etmemizi önerdi. Böylece, dedi, Tlaxcala eski düşmanıyla barışır ve bu yabancı belasından kurtulur.”
Cortés, bu sözleri duyduğunda kanının donduğunu hissetti. En büyük korkusu, Tlaxcala senatosunun koridorlarında bir gerçekliğe dönüşmüştü.
Maxixcatzin devam etti: “Ama o yalnızdı. Ben ve diğer liderler ona karşı çıktık. Tlaxcala’nın onurunun, müttefiklerine ihanet etmekle lekelenmeyeceğini söyledik. Biz, sözümüzün eriyiz. Otumba’da kazandığınız o inanılmaz zafer, bizim kararımızı perçinledi. Siz yenilmediniz, sadece yaralandınız. Yaralı bir jaguar, sağlıklı bir çakaldan daha tehlikelidir. Biz, jaguardan yana olmayı seçtik.”
Bu konuşmanın ardından, Tlaxcala’nın cömertliği kendini gösterdi. Kamplarına tonlarca yiyecek gönderildi: mısır ekmeği, fasulye, hindi, meyveler… Şifacılar, İspanyolların iltihaplı yaralarıyla ilgilenmeye başladı. Onlara temiz giysiler ve kalmaları için evler verildi. Aylardır süren sefaletin ardından, İspanyollar kendilerini bir cennette gibi hissettiler.
Cortés ve komutanları, Maxixcatzin’in sarayına yerleştirildi. Burada, günlerce dinlendiler, yaralarını sardılar ve güçlerini toplamaya çalıştılar. Cortés, bu süre zarfında sadece fiziksel olarak değil, zihinsel olarak da kendini toparladı. Tlaxcala’nın güvenli duvarları ardında, yenilginin şokunu atlatıp geleceği planlamaya başladı.
Zihni, bir an bile durmuyordu. Tenochtitlan. O yüzen şehir. O labirent. Onu karadan fethetmenin imkansızlığını acı bir tecrübeyle öğrenmişti. Geçit yolları, birer ölüm tuzağıydı. Şehri aç bırakmak ise aylar, belki de yıllar sürerdi. Hayır, Tenochtitlan’ı fethetmenin tek bir yolu vardı: suyu kontrol etmek.
İşte o an, Cortés’in zihninde tarihin en cüretkar lojistik operasyonlarından birinin ilk tohumları atıldı. Eğer kanallarda onlarla savaşamıyorsa, o zaman kendi savaş gemilerini yapmalıydı. Ama nasıl? Denize yüzlerce kilometre uzakta, bir dağ platosunun ortasında nasıl bir donanma inşa edebilirdi?
Cevap, tek bir adamda saklıydı: Martín López. Hüzün Gecesi’nde başarısız olan o taşınabilir köprüyü inşa eden baş marangoz. López, o geceden sağ kurtulmayı başarmıştı. Cortés, onu yanına çağırdı.
“Martín,” dedi Cortés, gözlerinin içinde yeni bir ateş parlıyordu. “Senden imkansızı isteyeceğim. Bize bir donanma inşa etmeni istiyorum.”
López, şaşkınlıkla komutanına baktı. “Bir donanma mı, efendim? Burada mı? Göle yüzlerce kilometre uzakta?”
“Evet, burada,” diye yanıtladı Cortés. “On üç küçük savaş gemisi. Brigantinler. Hem kürekle hem yelkenle gidebilecek kadar hızlı ve hafif. Ama aynı zamanda küçük bir top taşıyabilecek kadar da sağlam. Onları burada, Tlaxcala’da inşa edeceksin. Her bir parçasını. Sonra, onları parçalara ayıracağız ve on binlerce Tlaxcalalı taşıyıcının sırtında, dağları aşarak, Texcoco Gölü’nün kıyısına taşıyacağız. Orada, göl kenarında, gemileri yeniden birleştireceğiz ve donanmamızı suya indireceğiz.”
Martín López, hayatında duyduğu en çılgınca planla karşı karşıyaydı. Bir donanmayı karadan taşımak… Bu, akıl sınırlarını zorlayan bir fikirdi. Ama Cortés’in gözlerindeki o sarsılmaz kararlılığı görünce, bunun imkansız olduğunu söyleyemedi. Sadece başını salladı. “Emredersiniz, Kaptan-General. Elimizdeki imkanlarla, elimden gelenin en iyisini yapacağım.”
Plan, yavaş yavaş şekilleniyordu. Ama hala büyük bir engel vardı: Genç Xicotencatl. O, İspanyolların Tlaxcala’daki varlığına bir tehdit olarak bakmaya devam ediyordu. Ordunun yeniden toparlanmasını, yeni silahlar yapılmasını ve en çok da bu donanma projesini, Tlaxcala’nın kaynaklarını tüketen bir delilik olarak görüyordu. Gizlice, Mexica İmparatorluğu ile temas kurmaya çalıştığına dair söylentiler bile dolaşıyordu.
Bir gün, Cortés, Maxixcatzin ile konuşurken bu konuyu açtı. “Genç Xicotencatl’ın sadakatsizliği, hepimiz için bir tehlike. Planlarımızı sabote edebilir, hatta bize ihanet edebilir.”
Yaşlı Maxixcatzin, derin bir iç çekti. “O benim halkımın bir kahramanı, ama aynı zamanda inatçı ve kibirli bir genç adam. Babasının gölgesinde kalmaktan bıkmış durumda. Size olan nefreti, Mexicalara olan nefretinden daha büyük. Onu ikna etmeye çalıştım, ama dinlemiyor. Dikkatli olmalısın, Malinche. Yılan, en yakındaki çalıdan çıkabilir.”
Cortés, bu uyarının ne anlama geldiğini biliyordu. Tlaxcala’daki sığınağı, göründüğü kadar güvenli değildi. Dışarıda, yeniden toparlanan bir Mexica ordusu vardı. İçeride ise, her an arkadan vurabilecek bir hain.
Yeniden inşa süreci, bu gerilimin gölgesinde devam etti. Bir yanda, Martín López ve adamları, Tlaxcala ormanlarından kestikleri ağaçlarla gemilerin iskeletlerini oluşturmaya başladı. Çekiç sesleri, testere gıcırtıları, yeni bir savaşın habercisiydi. Diğer yanda ise, Cortés, kalan İspanyolları ve onlara katılan binlerce Tlaxcalalı gönüllüyü eğitiyor, onları tek bir disiplin altında birleştirmeye çalışıyordu.
Hüzün Gecesi’nin küllerinden, yeni ve daha ölümcül bir ordu doğuyordu. Ama bu ordu, hedefine ulaşmadan önce, kendi içindeki ve müttefiklerinin arasındaki ihanet ve güvensizlik bataklığını aşmak zorundaydı. Güvenin kırılgan toprağı üzerinde, her adım dikkatle atılmalıydı. Çünkü yanlış bir adım, sadece planı değil, her şeyi yok edebilirdi.
Bölüm 10: Gölün Fethi
Tlaxcala ve Texcoco Gölü, 1520-1521
Zaman, Tlaxcala’nın korunaklı vadisinde farklı bir ritimde akmaya başladı. Artık panik içinde geçen saatler ve umutsuzca atılan adımlar yoktu. Onların yerini, çekiçlerin metodik vuruşları, testerelerin ritmik gıcırtısı ve talim alanındaki askerlerin senkronize hareketleri almıştı. Tlaxcala, devasa bir savaş kampına, bir açık hava tersanesine ve bir intikam fırınına dönüşmüştü. Hüzün Gecesi’nin külleri soğumuş, yerini yeni bir ateşin harlı alevleri almıştı. Bu ateş, sadece öfkeden değil, aynı zamanda soğuk, hesaplı bir stratejiden besleniyordu.
Bu stratejinin kalbinde Hernán Cortés vardı. O, artık sadece bir komutan değil, bir mühendis, bir diplomat ve bir ulus kurucusu gibi hareket ediyordu. Günleri, birbirinden tamamen farklı ama hepsi aynı amaca hizmet eden görevlerle doluydu. Sabahları, Tlaxcalalı ve İspanyol askerlerden oluşan karma ordusunun eğitimini denetliyordu. Onlara, Avrupa tarzı savaş düzenini, mızrak duvarlarını, arbalet ve arkebüzlerin senkronize ateş gücünü öğretiyordu. İspanyolların çelik disiplini ile Tlaxcalalıların gerilla taktiklerindeki ustalığını birleştirmeye çalışıyor, iki farklı savaş kültüründen melez ve daha ölümcül bir ordu yaratıyordu.
Öğleden sonraları, Martín López’in tersanesindeydi. López ve ekibi, imkansızı başarıyordu. Tlaxcala ormanlarından kesilen devasa meşe ve çam ağaçları, usta ellerde on üç brigantinin iskeletine, kaburgasına ve kaplamasına dönüşüyordu. Cortés, her bir detayı inceliyor, gemilerin hem hızlı hem de dayanıklı olmasını sağlıyordu. Hüzün Gecesi’nde Veracruz’dan söktürüp getirdiği ve o cehennemden kurtarabildiği birkaç demir çapa, yelken bezi ve halat, bu dağların ortasındaki tersanede bir hazine gibi saklanıyordu. Eksik malzemeler, demir çiviler, zift ve diğer metal aksamlar için Veracruz’a haberciler gönderilmiş, kıyıdaki küçük İspanyol garnizonundan takviye istenmişti. Bu, lojistik bir kabustu, ama Cortés’in iradesi, tüm engelleri aşan bir güç haline gelmişti.
Akşamları ise, Cortés bir diplomata dönüşüyordu. Tlaxcala’nın dört lideriyle, özellikle de en büyük destekçisi Maxixcatzin ile uzun sohbetler yapıyor, ittifakı canlı tutuyordu. Mexica İmparatorluğu’nun baskısından bıkmış diğer yerli kabilelere elçiler gönderiyor, onları kendi yanına çekmeye çalışıyordu. Onlara bağımsızlık vaat ediyor, Mexica zulmünün sona ereceği yeni bir düzenin hayalini kurduruyordu. Huexotzinco ve Cholula gibi eski düşmanları bile, yükselen bu yeni gücün yanında yer almaya ikna olmuştu. Cortés, sadece bir ordu değil, bir koalisyon inşa ediyordu.
Ancak bu hummalı faaliyetin üzerinde, Genç Xicotencatl’ın gölgesi dolaşmaya devam ediyordu. O, İspanyolların Tlaxcala’daki varlığını bir zehir olarak görüyordu. Bu yabancıların, Tlaxcala’nın gençlerini kendi anlamsız savaşlarında ölüme götürdüğünü, kaynaklarını tükettiğini ve geleneklerini bozduğunu savunuyordu. Senatodaki etkisi azalmıştı, ama halk ve ordu içindeki popülaritesi devam ediyordu. Savaşçıları arasında, İspanyollara karşı gizli bir muhalefet örgütlüyordu. Cortés, bu tehlikenin farkındaydı. Gündüzleri Tenochtitlan’ı nasıl fethedeceğini planlarken, geceleri Tlaxcala’daki bir isyanın kabuslarıyla uyanıyordu. İhanet, dışarıdaki düşmandan daha tehlikeliydi.
Aylar süren bu hazırlık döneminde, düşman da boş durmuyordu. Tenochtitlan’dan gelen haberler, başlangıçta Mexicalar için iyiydi. Tlatoani Cuitláhuac, Otumba’daki yenilgiye rağmen otoritesini korumuş, şehir surlarını güçlendirmiş ve Tlaxcala’yı izole etmek için komşu bölgelere baskıyı artırmıştı. Ancak, İspanyollarla birlikte Amerika’ya gelen görünmez ve daha ölümcül bir düşman, Mexica başkentinin sokaklarında kol gezmeye başlamıştı: çiçek hastalığı.
Avrupalılar için genellikle ölümcül olmayan ama yine de ağır geçen bu hastalık, daha önce hiç karşılaşmamış olan yerli halkın bağışıklık sistemi için bir kıyametti. Tenochtitlan’da bir salgın patlak verdi. İnsanların vücutlarında acı veren yaralar çıkıyor, yüksek ateşle yanıyor ve birkaç gün içinde ölüyorlardı. Hastalık, soylu ya da köylü ayırt etmiyordu. Sokaklar cesetlerle dolmuş, sağlıklı insanlar hastalara yardım etmekten korkar olmuştu. Bu korkunç salgın, zafer kazanmış Tlatoani Cuitláhuac’ı da vurdu. Sadece seksen gün tahtta kalabilen bu enerjik lider, çiçek hastalığından öldü.
Onun ölümü, Mexica İmparatorluğu için büyük bir darbeydi. Yerine, Moctezuma’nın yeğeni olan genç ve cesur bir savaşçı geçti: Cuauhtémoc. Adı, “Alçalan Kartal” anlamına geliyordu ve o, bu ismin hakkını verecek bir kararlılığa sahipti. Cuauhtémoc, İspanyollara karşı hiçbir şekilde uzlaşmaya yanaşmayan, sonuna kadar savaşmaya yemin etmiş bir liderdi. Salgının yarattığı yıkıma rağmen, şehrin savunmasını yeniden organize etti ve Cortés’in geri döneceği günü beklemeye başladı.
Bu haberler Tlaxcala’ya ulaştığında, Cortés durumun kendi lehine döndüğünü anladı. Düşmanın lider değiştirmiş ve bir salgınla zayıflamış olması, ona bir fırsat penceresi sunuyordu. Gemilerin inşası neredeyse tamamlanmıştı. Tarihin en inanılmaz lojistik operasyonlarından birini başlatma zamanı gelmişti.
1520 yılının son günlerinde, devasa bir törenle, on üç brigantinin parçaları, binlerce Tlaxcalalı taşıyıcının (tameme) omuzlarına yüklendi. Gemilerin omurgaları, kaburgaları, kaplama tahtaları, direkleri, yelkenleri ve demir aksamları, insan gücüyle dağları aşacak bir yolculuğa çıkarıldı. Bu, seksen kilometrelik, inanılmaz derecede zorlu bir yolculuktu. Kafile, kilometrelerce uzanan bir yılan gibi, dar patikalardan, sarp yamaçlardan ve soğuk dağ geçitlerinden ilerliyordu. Önde, İspanyol ve Tlaxcalalı savaşçılardan oluşan bir öncü birlik yolu açıyor, arkada ise binlerce taşıyıcı, o değerli yükü büyük bir özenle taşıyordu.
Cortés, bu yürüyüşü bir askeri geçit törenine, bir güç gösterisine dönüştürmüştü. Yolda geçtikleri her köy, bu inanılmaz manzarayı hayretle izliyordu. Bu, sadece bir askeri operasyon değil, aynı zamanda bir propaganda gösterisiydi. Dağları aşan bir donanma, Cortés’in iradesinin ve Tlaxcala ittifakının ne kadar güçlü olduğunun kanıtıydı.
Nihayet, haftalar süren yolculuğun ardından, kafile Texcoco Gölü’nün kıyısına ulaştı. Gölün doğu yakasındaki Texcoco şehri, eskiden Mexica üçlü ittifakının önemli bir parçasıydı, ama iç çekişmeler ve Tenochtitlan’ın artan hegemonyası yüzünden Mexicalara karşı gizli bir kin besliyorlardı. Cortés’in diplomatik manevraları sonuç vermiş, Texcoco liderleri taraf değiştirerek İspanyollara kapılarını açmıştı. Texcoco, artık kuşatmanın ana üssü olacaktı.
Burada, gölün kıyısında, Martín López ikinci mucizesini gerçekleştirmeye başladı. Tlaxcala’dan getirilen binlerce parça, yeniden bir araya getiriliyordu. Bir tersane kuruldu. Gemilerin montajı sürerken, López’in adamları göle bir kanal kazarak, gemilerin karada birleştirildikten sonra güvenle suya indirilebilmesini sağladı.
Bu sırada, Cortés de boş durmuyordu. Ordusunu, gölün etrafındaki Mexica müttefiki kasabaları bir bir ele geçirmek için kullanıyordu. Iztapalapa, Chalco, Xochimilco gibi kasabalar, kanlı savaşların ardından İspanyol-Tlaxcala koalisyonunun eline geçti. Bu operasyonlar, iki amaca hizmet ediyordu: Tenochtitlan’ın dış dünyayla olan bağlantısını, yiyecek ve takviye yollarını kesmek ve ordusunu, özellikle de Tlaxcalalı müttefiklerini, yaklaşan büyük kuşatma için eğitmek.
Ancak bu küçük zaferler, Genç Xicotencatl’ın muhalefetini daha da körüklüyordu. Tlaxcalalıların, İspanyolların savaşında gereksiz yere öldüğünü düşünüyordu. Nihayet, sabrı taştı. Bir gece, kendisine sadık birkaç bin savaşçıyla birlikte, gizlice kampı terk edip Tlaxcala’ya dönmeye karar verdi. Bu, kuşatmanın en kritik anında, ordunun belkemiğini oluşturan Tlaxcalalıların isyanı ve ihaneti demekti.
Haber Cortés’e ulaştığında, bir an bile tereddüt etmedi. Bu isyanın büyümesine izin veremezdi. Hemen atlı bir birlik göndererek Xicotencatl’ı yakalattı. Texcoco’daki ana meydanda, tüm ordunun gözü önünde hızlı bir mahkeme kuruldu. Suçlamalar netti: savaş sırasında firar ve vatana ihanet.
Cortés, Maxixcatzin gibi eski müttefiklerinin ricalarına rağmen kararını verdi. Tlaxcala içindeki bu çıbanbaşı, kesilip atılmalıydı. Genç Xicotencatl, bir hain olarak asılarak idam edildi. Bu, acımasız ama gerekli bir hamleydi. Cortés, tüm müttefiklerine ve düşmanlarına, itaatsizliğin bedelinin ölüm olacağına dair net bir mesaj göndermişti. Bu olay, Tlaxcala ittifakında derin yaralar açsa da, Cortés’in mutlak otoritesini perçinledi.
Nisan 1521’de, her şey hazırdı. On üç brigantin, göl kenarında, suya indirilmek için bekliyordu. Gölün etrafındaki tüm büyük kasabalar ele geçirilmiş, Tenochtitlan bir ada gibi yalnız bırakılmıştı. Cortés, ordusunu üç ana kola ayırdı. Pedro de Alvarado, Tlacopan geçit yolunu tutacaktı; Hüzün Gecesi’nde kaçtığı o lanetli yolu. Cristóbal de Olid, Coyoacán geçit yolunu, Gonzalo de Sandoval ise Iztapalapa geçit yolunu kontrol edecekti. Her bir birlikte binlerce Tlaxcalalı ve diğer müttefik kabilelerden savaşçılar vardı.
Ve donanma. On üç geminin komutası, doğrudan Hernán Cortés’in kendisindeydi.
28 Nisan 1521’de, büyük bir törenle, rahiplerin duaları eşliğinde, gemiler kazılan kanaldan Texcoco Gölü’nün sularına indirildi. Yelkenleri rüzgarla dolduğunda ve kürekçiler suya asıldığında, o dağların ortasında inşa edilen donanma, yavaşça süzülmeye başladı. Bu, inanılmaz bir manzaraydı. İnsan iradesinin, coğrafyaya ve kadere meydan okumasının bir simgesiydi.
Tenochtitlan’ın savunucuları, gölün üzerinde beliren bu garip, yüzen kaleleri gördüklerinde şaşkınlık ve korku yaşadılar. Onların binlerce küçük savaş kanosu, bu ahşap canavarların yanında oyuncak gibi kalıyordu.
Kuşatma resmen başlamıştı. Karadan, üç büyük ordu geçit yollarını kapatmıştı. Sudan ise, Cortés’in donanması, şehre giden tüm su yollarını kontrol ediyor, Mexica kanolarını toplarıyla batırıyor ve karadaki birliklere ateş desteği sağlıyordu.
Tenochtitlan, dünyanın en muhteşem şehirlerinden biri, artık devasa bir hapishaneydi. İçeride, “Alçalan Kartal” Cuauhtémoc ve halkı, sonuna kadar savaşmaya yemin etmişti. Dışarıda ise, Hernán Cortés, aylar süren hazırlığın, inanılmaz bir lojistik başarının ve acımasız bir kararlılığın sonunda, intikamını almak için geri dönmüştü. Gölün fethi tamamlanmıştı. Şimdi sıra, şehrin fethindeydi. Ve bu, tarihin en kanlı, en acımasız şehir kuşatmalarından biri olacaktı.
Bölüm 11: Kanayan Şehir
Tenochtitlan ve Texcoco Gölü, 1521
Kuşatma, bir yılanın avını yavaşça sıkması gibi başladı; amansız, boğucu ve metodik. Tenochtitlan, kendi sularından oluşan bir hapishanenin içine kilitlenmişti. Üç geçit yolu, Tlacopan, Coyoacán ve Iztapalapa, artık şehre hayat taşıyan atardamarlar değil, İspanyol-Tlaxcala koalisyonunun ölümcül parmaklarıydı. Bu parmaklar, her gün, her saat, şehrin etli kısımlarına doğru biraz daha ilerlemeye çalışıyordu. Savaş, tek bir büyük muharebe değil, binlerce küçük, acımasız ve kişisel mücadelenin toplamıydı. Her bir barikat, her bir ev, her bir kanal, kanla sulanan birer kale haline gelmişti.
Gündüzler, İspanyolların zamanıydı. Şafakla birlikte, taarruz başlıyordu. Pedro de Alvarado’nun komutasındaki Tlacopan cephesi, en kanlı olanıydı. Alvarado, Hüzün Gecesi’nin hayaletlerinden kurtulmak istercesine, adamlarını pervasız bir öfkeyle ileri sürüyordu. Toplar, geçit yolunun başındaki ilk Mexica barikatlarını ateşe tutuyor, taş ve ahşap siperleri parçalıyordu. Ardından, sıkı bir düzende ilerleyen piyadeler ve Tlaxcalalı müttefikleri, mızrakları ve kılıçlarıyla gediklerden içeri dalıyordu. Savaş, anında göğüs göğüse bir cehenneme dönüşüyordu. Daracık geçit yolunda, askerler birbirlerinin üzerine yığılıyor, hareket alanı bulmakta zorlanıyordu. Çatılardan, evlerin pencerelerinden oklar, taşlar ve kaynar su yağıyordu. Mexica savaşçıları, inanılmaz bir cesaretle İspanyol hatlarına saldırıyor, macuahuitl’larını savurarak zırhları ezmeye, kalkanları parçalamaya çalışıyordu.
Cortés, günün büyük bir kısmını, on üç brigantinden oluşan donanmasının amiral gemisinde geçiriyordu. O, bu devasa satranç tahtasını, gölün merkezinden yönetiyordu. Gemiler, kuşatmanın en büyük kozuydu. Onlar, gölün yüzen kaleleriydi. Karadaki orduların kanatlarını koruyor, geçit yollarına saldıran binlerce Mexica savaş kanosunu toplarının ateşiyle dağıtıyorlardı. Bir top güllesinin suyun üzerinde seke seke gidip bir kanoyu bin parçaya ayırması, ardından suyun yüzeyinin çığlıklar ve çırpınan bedenlerle dolması, artık sıradan bir görüntüydü. Brigantinler, aynı zamanda askerleri geçit yollarındaki yıkılmış köprülerin üzerinden karşıya taşımak için birer feribot görevi görüyor, kuşatmanın lojistiğini sağlıyordu.
Martín López, kendi elleriyle inşa ettiği gemilerden birinin güvertesinde dururken, yarattığı canavarları gurur ve dehşet karışımı bir duyguyla izliyordu. Tlaxcala’nın ormanlarında birer hayal olan bu ahşap yapılar, şimdi Texcoco Gölü’nün sularında ölüm saçıyordu. Kürekçiler, ritmik bir tempoyla küreklere asılırken, topçular barut kokulu toplarını ateşliyor, güvertedeki arbaletçiler ise kanolardaki savaşçılara nişan alıyordu. López, bir marangozdu; onun işi yaratmaktı, yok etmek değil. Ama şimdi, yarattığı her bir gemi, bu muhteşem şehrin yok edilmesine hizmet ediyordu. Bazen, top dumanının arasından Tenochtitlan’ın piramitlerine bakıyor ve bu güzelliğin nasıl bir nefrete kurban gittiğini düşünüyordu.
Gündüz kazanılan her bir metre toprak, gece kaybediliyordu. Güneş batıp, gökyüzü mora döndüğünde, İspanyollar yorgunluktan bitap düşmüş bir halde, gün içinde ele geçirdikleri noktalardan geri çekilip ana kamplarına dönmek zorunda kalıyorlardı. İşte o an, Mexicaların zamanı başlıyordu. Gecenin karanlığından faydalanan binlerce savaşçı, İspanyolların yıktığı barikatları yeniden inşa ediyor, kanalları daha da derinleştiriyor, suyun altına sivri kazıklardan tuzaklar yerleştiriyordu. Ertesi sabah İspanyollar taarruza geçtiğinde, her şeye yeniden başlamak zorunda kalıyorlardı. Bu, sinirleri yıpratan, umudu tüketen ve her gün onlarca cana mal olan sonu gelmez bir döngüydü. Sisyphos’un kayası gibi, her gün tepeye taşıdıkları zafer, gece yeniden aşağı yuvarlanıyordu.
Bu fiziksel yıpranmanın yanında, bir de psikolojik savaş vardı. Kuşatmanın en korkunç silahı, ne top ne de kılıçtı; sesti. Huey Teocalli’nin tepesindeki devasa savaş davulu, gece gündüz demeden vuruluyordu. O boğuk, kalbe işleyen ritim, bir an bile susmuyor, İspanyol kampının üzerinde uğursuz bir örtü gibi asılı duruyordu. Ama en kötüsü, davul sesinin ara sıra kesilip yerini başka bir sese bıraktığı anlardı: çığlıklar.
Mexicalar, gün içinde esir aldıkları İspanyol ve Tlaxcalalı askerleri, kurban etmek için Büyük Piramit’in tepesine çıkarıyorlardı. Kamptaki askerler, çaresizlik içinde, arkadaşlarının kilometrelerce ötedeki o kanlı sunağa çıkarılışını izlemek zorunda kalıyordu. Rahiplerin siyah cübbeleri, obsidyen bıçakların ay ışığında parlaması ve ardından kurbanın, kalbi sökülürken attığı o insanın kanını donduran çığlık… Bu ses, en cesur askerin bile yüreğini bir mengeneyle sıkıyordu. Ardından, kurbanın cansız bedeni, piramidin yüzlerce basamağından aşağı atılıyordu. Bu korkunç ritüel, her gün tekrarlanıyordu. Cuauhtémoc, bu yolla İspanyolların moralini kırmayı, onların tanrılarının ne kadar güçsüz, kendi tanrılarının ise ne kadar kudretli ve kana susamış olduğunu göstermeyi amaçlıyordu. Bu taktik, büyük ölçüde işe yarıyordu. Pek çok İspanyol asker, geceleri uyuyamıyor, o çığlıkların kabuslarıyla uyanıyordu. Bazıları, esir düşmektense ölmeyi yeğleyeceklerini fısıldıyordu.
Haftalar süren bu yıpratıcı kuşatma, en çok Pedro de Alvarado’nun sabrını zorluyordu. Bu yavaş ve meşakkatli ilerleyiş, onun ateşli doğasına aykırıydı. Cortés’in temkinli stratejisinden bıkmıştı. O, tek bir cesur hamleyle, şehrin kalbine bir hançer gibi saplanıp bu işi bitirebileceğine inanıyordu.
Bir gün, Cortés’in emirlerine açıkça karşı gelerek, büyük bir taarruz başlattı. Adamlarını ve Tlaxcalalı müttefiklerini, Tlacopan geçit yolundan şehrin daha iç kısımlarına doğru sürdü. Başlangıçta, direniş zayıf gibi göründü. Mexicalar, sanki bilerek geri çekiliyordu. Alvarado, zaferin kokusunu almıştı. Adamlarını daha da ileri, Tlatelolco pazar meydanına doğru ilerlemeye teşvik etti. Bu, bir tuzaktı.
Onlar şehrin dar sokaklarından oluşan labirentin iyice içine girdiklerinde, aniden her şey değişti. Geri çekilen Mexica savaşçıları bir anda durup arkalarını döndü. Çatılardan, pencerelerden, ara sokaklardan binlerce yeni savaşçı ortaya çıktı. Deniz kabuğundan borular aynı anda öttü ve İspanyollar, kendilerini dört bir yandan kuşatılmış buldu. Geri çekilme yolları, aniden ortaya çıkan barikatlarla ve kanolardan karaya çıkan savaşçılarla kesilmişti.
Panik, Alvarado’nun birliğine yayıldı. O dar sokaklarda, atlar işe yaramaz hale gelmiş, topçular ateş edemez olmuştu. Savaş, yeniden Hüzün Gecesi’ndeki kaosa dönmüştü. Askerler, umutsuzca geri çekilmeye çalışıyor, ama yolları kesen kanallara düşüyorlardı. Kanalların içinde, Mexicalar kanolarıyla bekliyor, suya düşen İspanyolları mızraklarıyla avlıyordu.
Alvarado, hatasının korkunçluğunu anladı. Kılıcını çılgınca savurarak, adamlarına bir çıkış yolu açmaya çalışıyordu. Ama artık çok geçti. O gün, onlarca İspanyol ve yüzlerce Tlaxcalalı hayatını kaybetti. Alvarado ve birliğinin kalıntıları, büyük bir bozgun yaşayarak, kan revan içinde ana kampa geri çekilmeyi başardı. O gece, Büyük Piramit’in tepesinde kurban edilenlerin sayısı her zamankinden fazlaydı. Ve onların çığlıkları, doğrudan Alvarado’nun başarısızlığının bir yankısıydı.
Bu yenilgi, Cortés’i çileden çıkardı. Ama aynı zamanda, ona acı bir gerçeği de gösterdi. Bu şehir, bu şekilde, sokak sokak savaşarak alınamazdı. Her bir ev bir kale, her bir kanal bir mezardı.
Bu sırada, kuşatma altındaki şehrin içinde, çok daha sessiz ve sinsi bir savaş yaşanıyordu. Açlık. Şehre giren tüm yiyecek yolları kesilmişti. Ambarlardaki mısır tükenmişti. İnsanlar, hayatta kalmak için akıl almaz şeylere başvuruyordu. Ağaç kabuklarını, deri parçalarını, sazlık köklerini kaynatıp yiyorlardı. Gölün dibindeki yosunlar ve sümüklüböcekler, birer ziyafet sayılıyordu. Bir zamanların görkemli Tlatelolco pazarında artık satılacak bir şey kalmamıştı. Anneler, ağlayan çocuklarına verecek bir lokma ekmek bulamıyordu. Çiçek hastalığı salgını geçmişti, ama şimdi de ishal ve diğer hastalıklardan ölümler başlamıştı. Şehrin kanallarından artık temiz su akmıyor, sular cesetlerle ve atıklarla kirlenmişti. Tenochtitlan, kendi içinde çürüyen, kanayan dev bir bedene dönüşmüştü.
“Alçalan Kartal” Cuauhtémoc, bu çöküşü çaresizce izliyordu. Halkının acısını kendi yüreğinde hissediyordu. Sarayına her gün, teslim olmayı öneren soylular ve rahipler geliyordu. Ama o, direniyordu. Teslim olmak, tanrılarına ihanet etmek, atalarının mirasını o sakallı yabancılara peşkeş çekmek demekti. Onun için onurlu bir ölüm, onursuz bir yaşamdan daha iyiydi. Savaşçılarını bir araya topluyor, onlara ilham verici konuşmalar yapıyor, son adama, son damla kana kadar savaşacaklarına dair yeminler ettiriyordu. Ama geceleri yalnız kaldığında, şehrin üzerine çöken ölüm sessizliğini dinlerken, o da umutsuzluğun soğuk pençesini hissediyordu.
Alvarado’nun fiyaskosu ve kuşatmanın bir türlü ilerlememesi, Cortés’i yeni ve korkunç bir karar almaya itti. Eğer şehri fethedemiyorsa, o zaman şehri yok edecekti. Eğer Mexicalar, her bir evi bir kale gibi kullanıyorsa, o zaman geride kale olarak kullanacakları tek bir ev bile bırakmayacaktı.
Stratejisini tamamen değiştirdi. Artık amaç, hızla ilerlemek değildi. Amaç, yavaş, metodik ve tam bir yıkımdı. Ordularına yeni bir emir verdi: İlerledikleri her bir sokağı, fethettikleri her bir evi, istisnasız bir şekilde yıkacaklardı. Taş üstünde taş bırakmayacaklardı. Yıktıkları binaların molozlarını, kanalları doldurmak için kullanacaklardı. Böylece, hem Mexicaların siperlerini yok edecekler hem de atların ve topların ilerleyebileceği düz, geniş yollar açacaklardı.
Bu, Tenochtitlan için ölüm fermanıydı.
Yıkım başladı. İspanyollar ve Tlaxcalalılar, kazmalarla, levyelerle ve insan gücüyle, o muhteşem şehrin yapılarını bir bir yerle bir etmeye başladılar. Beyaz badanalı evler, süslü tapınaklar, soyluların sarayları… hepsi birer moloz yığınına dönüştürülüyordu. Tlaxcalalı savaşçı Ixtlil, bu yıkımı karmaşık duygularla izliyordu. O, Mexicalardan nefret ediyordu. Onların kibrinden, zulmünden intikam almak için buradaydı. Ama yıkılan bu şehrin, aynı zamanda kendi kültürünün de bir parçası olduğunu görüyordu. Bu mimari, bu sanat, her ne kadar düşmanının elinde olsa da, paylaştıkları bir dünyanın ürünüydü. Şimdi ise, o dünya, kendi elleriyle yok ediliyordu. O, bir intikam savaşçısı mıydı, yoksa bir medeniyetin mezar kazıcısı mı? Bu sorunun cevabını bulamıyordu.
Şehir, yavaş yavaş ölüyordu. Her gün, biraz daha düzleşiyor, biraz daha grileşiyordu. Kanalları molozlarla doldukça, yüzen bir cennet olmaktan çıkıp, çamur ve yıkıntıdan oluşan bir cehenneme dönüşüyordu. Cortés, intikamına yaklaşıyordu. Ama bu intikamın bedeli, dünyanın en güzel şehirlerinden birinin tamamen yok olmasıydı. Kanayan şehir, artık son nefeslerini veriyordu.
Bölüm 12: Alçalan Kartal
Tenochtitlan, Ağustos 1521
Ağustos ayı, Tenochtitlan’ın üzerine bir ölüm örtüsü gibi serildi. Güneş, artık Texcoco Gölü’nün sularında parlayan bir hayat kaynağı değil, moloz yığınları üzerinde biriken çürümüş cesetlerin kokusunu daha da keskinleştiren acımasız bir cellattı. Şehir, bir zamanlar olduğu o canlı, nefes alan organizma değildi. Artık o, gangren olmuş, uzuvları bir bir kesilen, yavaş ve acılı bir ölüme terk edilmiş bir bedendi. Yıkım, Cortés’in emriyle, bir doğa kanunu gibi şaşmaz bir metodolojiyle ilerliyordu. Her gün, İspanyol-Tlaxcala koalisyonu birkaç yüz metre daha ilerliyor ve arkasında, medeniyetten geriye kalan tek şey olan kırık taşlar, yanmış ahşaplar ve doldurulmuş kanallardan oluşan düz, gri bir boşluk bırakıyordu.
Bu boşluk, süvarilerin ve topların ilerlemesi için mükemmel bir zemin sağlıyordu. Artık dar sokakların tuzakları, çatılardan gelen ani saldırılar yoktu. Savaş, Mexicaların en zayıf olduğu alana, yani açık alan savaşına dönüşmüştü. İspanyolların çelik zırhları, topları ve atları, bu yeni savaş alanında onlara mutlak bir üstünlük sağlıyordu. Mexica direnişi, bir zamanlar olduğu o korkutucu, organize güç değildi. Açlık, susuzluk ve hastalık, savaşçıların gücünü tüketmişti. Vücutları o kadar zayıf düşmüştü ki, ağır macuahuitl’ları savuracak dermanı zor buluyorlardı. Yine de savaşıyorlardı. Umudun tükendiği yerde, onuru ve ölümü kutsayan bir çaresizlikle savaşıyorlardı. Artık amaçları zafer değil, düşmanlarına olabildiğince çok kayıp verdirerek ölmekti.
Şehrin savunması, artık tek bir noktaya, Tlatelolco mahallesine sıkışmıştı. Burası, Tenochtitlan’ın kuzeydeki kardeş şehriydi ve ünlü pazar meydanına ev sahipliği yapıyordu. Şimdi o pazarda ne satıcı ne de mal vardı; sadece açlıktan ölmek üzere olan binlerce sivil, yaralı savaşçılar ve şehrin son savunucuları toplanmıştı. Tlatelolco’nun büyük piramidi, direnişin son kalesi, son sığınağı haline gelmişti.
Bu son sığınağın tepesinde, “Alçalan Kartal” Cuauhtémoc, imparatorluğunun küllerini seyrediyordu. Yirmi beş yaşındaydı. Birkaç ay önce, Amerika’nın en güçlü imparatorluğunun mutlak hükümdarıydı. Şimdi ise, bir avuç aç ve hasta insana liderlik eden, kuşatılmış bir komutandı. Yüzü, yaşına göre inanılmaz derecede çökmüştü. Elmacık kemikleri çıkmış, gözleri derin çukurlara gömülmüştü. Ama o gözlerde, hala bir ateş yanıyordu. Kırılmamış bir iradenin, teslim olmayı reddeden bir ruhun ateşi.
Her gün, aynı ikilemle yüzleşiyordu. Rahipler ve soylular, artık yeterince kan döküldüğünü, tanrıların bile bu kadar fedakarlıktan sonra tatmin olması gerektiğini söyleyerek teslim olması için yalvarıyorlardı. Halkının acısını görüyordu. Ağlayan çocukların sesini duyuyor, açlıktan bir deri bir kemik kalmış kadınların yalvaran bakışlarıyla karşılaşıyordu. Kalbi, bu manzaralar karşısında parçalanıyordu. Ama sonra, Cortés’in ilerleyen ordusuna bakıyor ve o sakallı yabancıların kibrini, yıkım arzusunu görüyordu. Teslim olmanın, halkını kölelikten ve onursuzluktan başka bir şeye götürmeyeceğini biliyordu. Moctezuma’nın hatasına düşmeyecekti. O, son ana kadar savaşacaktı.
Cortés, Cuauhtémoc’un bu sarsılmaz direnişine hem hayranlık duyuyor hem de öfkeleniyordu. Kuşatmayı bir an önce bitirmek istiyordu. Kendi adamları da tükenmişti. Haftalardır süren aralıksız savaş, en tecrübeli askerleri bile yıpratmıştı. Tlaxcalalı müttefikleri, bu uzun ve kanlı kuşatmadan bıkmaya başlamıştı. Cortés, Cuauhtémoc’a defalarca elçiler gönderdi. Ona, onurlu bir şekilde teslim olması halinde hayatının bağışlanacağını, halkına iyi davranılacağını ve Tlatoani olarak konumunu koruyabileceğini vaat etti.
Cuauhtémoc, her teklifi aynı küçümsemeyle reddetti. Elçilerden birine verdiği cevap, onun karakterini özetliyordu: “Cortés’e söyleyin, bir hükümdar halkını ve krallığını sonuna kadar savunmakla yükümlüdür. Ben görevimi yaptım. O da istediğini yapsın. Benim ve cesur halkımın ölümü, onun zaferinin tek anıtı olacaktır.”
Bu cevap üzerine Cortés, son ve genel taarruz emrini verdi. Artık yavaş ve metodik ilerlemeye gerek yoktu. Amaç, Tlatelolco’yu bir an önce ele geçirmek ve direnişi tamamen kırmaktı.
13 Ağustos 1521. O gün, gökyüzü kurşuni bulutlarla kaplıydı, sanki doğa bile yaklaşan son için yas tutuyordu. Taarruz, üç koldan aynı anda başladı. Alvarado’nun birliği, Sandoval’ın birliği ve Olid’in birliği, Tlatelolco’nun son savunma hatlarına bir koçbaşı gibi yüklendi. Cortés ise donanmasıyla, son direniş noktası olan piramidin etrafındaki kanalları ve rıhtımları ateş altına aldı.
Savaş, kelimelerin tarif edemeyeceği bir vahşete büründü. Bu, artık iki ordunun mücadelesi değildi; bu, bir türün diğerini yok etmesiydi. Açlıktan ayakta duramayan Mexica savaşçıları, son bir gayretle kendilerini İspanyol mızraklarının üzerine atıyor, ölürken bile bir düşmanı yanlarında götürmeye çalışıyorlardı. Kadınlar, çatılardan taş ve kiremit atarak, hatta çocuklarını arkalarına saklayarak erkeklerinin yanında savaşıyordu. Tlatelolco pazar meydanı, bir savaş alanına değil, bir mezbahaya dönmüştü. Ölü ve yaralı bedenler üst üste yığılmış, toprak çamur ve kanla yoğrulmuştu.
Gonzalo de Sandoval ve adamları, pazar meydanını geçip, Tlatelolco piramidinin eteklerine ulaşan ilk birlik oldu. Piramidin basamaklarında, Cuauhtémoc’un en sadık savaşçıları, Kartal ve Jaguar şövalyeleri, son bir savunma hattı oluşturmuştu. Yukarı tırmanmaya çalışan her İspanyol, aşağı yuvarlanan taşlar, mızraklar ve bedenlerle karşılaşıyordu. Ama sayısal üstünlük ve ateşli silahların gücü, eninde sonunda galip geldi. Saatler süren kanlı bir mücadelenin ardından, İspanyollar piramidin zirvesine ulaştı ve direnişin son sancağını da indirdi.
Piramidin düşmesiyle birlikte, şehrin son direniş noktası da kırılmış oldu. Artık organize bir savunma kalmamıştı. Geriye kalan, sadece umutsuz bir kaçıştı.
Cuauhtémoc, her şeyin bittiğini anlamıştı. Piramidin düşüşünü, sarayının yıkıntıları arasından izledi. Ama hala teslim olmayı düşünmüyordu. Ailesini ve birkaç sadık danışmanını yanına alarak, Tlatelolco’nun rıhtımında kendisini bekleyen büyük, süslü bir savaş kanosuna bindi. Amacı, gölün karşı kıyısındaki anakaraya kaçmak, orada yeniden bir ordu toplayıp savaşa devam etmekti. Bu, son bir umut kırıntısıydı.
Kano, hızla sığ sulardan açılarak gölün derinliklerine doğru ilerlemeye başladı. Kürekçiler, canlarını kurtarmak için olanca güçleriyle küreklere asılıyordu. Ama Cortés, bu ihtimali öngörmüştü. Donanmasındaki en hızlı brigantinlerden biri olan ve García Holguín adında bir kaptanın komuta ettiği gemi, gölde devriye geziyordu.
Holguín, diğer kanolardan daha büyük ve daha süslü olan o kanoyu fark etti. İçinde önemli birinin olduğundan şüphelenerek peşine düştü. Yelkenle ve kürekle ilerleyen brigantin, insan gücüyle hareket eden kanoyu kısa sürede yakaladı. Gemideki arbaletçiler, kanoya nişan almış, ateş etmeye hazırlanıyordu.
O an, kanonun içindeki soylu figür ayağa kalktı. Üzerinde yıpranmış ama hala asil görünen pamuk bir zırh vardı. Bu, Cuauhtémoc’tu. İspanyol gemisine doğru bağırdı. Sesi, yorgun ama mağrur çıkıyordu. “Ateş etmeyin! Ben Cuauhtémoc, Mexica’nın Tlatoani’siyim. Beni liderinize götürün.”
Kendisini feda ederek, kanodaki ailesinin ve yoldaşlarının hayatını kurtarmak istiyordu.
García Holguín, hayatının avını yakaladığını anlamıştı. Cuauhtémoc ve ailesi, brigantine alındı. Kanodaki diğerleri ise serbest bırakıldı. Holguín, bu değerli esiriyle birlikte, Cortés’in bulunduğu yere, Tlatelolco’daki bir evin çatısına doğru yola çıktı.
Cuauhtémoc’un yakalandığı haberi, şehirde bir anda yayıldı. O ana kadar tek tük devam eden direniş de tamamen sona erdi. Bir ulusun kalbi durmuştu. Savaş bitmişti.
Cortés, Tlatelolco’da, ele geçirdiği bir evin terasında, zaferinin sonucunu bekliyordu. Etrafında komutanları, Sandoval, Alvarado ve diğerleri vardı. Holguín, esiriyle birlikte çatıya çıktığında, tüm bakışlar ona döndü.
Cuauhtémoc, zincire vurulmamıştı. Dimdik yürüyordu. Yüzünde ne korku ne de nefret vardı; sadece derin, dipsiz bir yorgunluk ve kırılmaz bir onur. Doğrudan Cortés’in karşısına dikildi. Bir an, iki lider, iki dünya, iki medeniyet, sessizlik içinde birbirlerine baktılar. Biri, fatih. Diğeri, yenilmiş kral.
Cuauhtémoc, sessizliği bozan ilk kişi oldu. Nahuatl dilinde konuştu, Malintzin anında tercüme etti. “Malinche,” dedi, sesi sakindi. “Halkımı savunmak için elimden gelen her şeyi yaptım. Krallığımı korumak için yapılabilecek ne varsa, yaptım. Artık gücüm kalmadı. Şimdi senin esirinim.”
Elini, Cortés’in kemerinde asılı duran hançere uzattı. “Şimdi al bu hançeri,” diye devam etti, “ve benim hayatıma son ver. Bu, yapabileceğin en adil ve en onurlu şey olur.”
O, Moctezuma gibi ağlamıyor, pazarlık yapmıyordu. Ölümü, onurlu bir son olarak talep ediyordu.
Cortés, o an, karşısındaki bu genç adamın büyüklüğü karşısında etkilendi. Bu, yendiği en cesur düşmandı. Hançerini çekmedi. Bunun yerine, elini Cuauhtémoc’un omzuna koydu.
“Cesur bir hükümdar gibi savaştın,” dedi Cortés. “Sana ve halkına bir kral gibi davranılacak. Hayatın bağışlanmıştır. Senin cesaretin, seni esaretten daha fazlasına layık kılıyor.”
Ama bu sözler, gelecekte yaşanacak ihanetlerin ve acıların gölgesinde, boş birer vaatten ibaret kalacaktı.
O an, 13 Ağustos 1521’de, güneş batarken, 93 gün süren kanlı kuşatma sona erdi. Mexica İmparatorluğu, tarihin tozlu sayfalarına karışmıştı. Bir zamanların görkemli Tenochtitlan’ı, artık dumanı tüten bir harabeden, on binlerce ölüyle dolu bir mezarlıktan ibaretti.
Aşağıda, sokaklarda, sağ kalan on binlerce Mexica, silahlarını bırakarak yıkıntıların arasından çıkmaya başladı. Bir deri bir kemik kalmış, hasta, yaralı ve ruhları ölmüş bir hayaletler ordusuydular. Onların sessiz, boş bakışları, zaferin ne kadar acımasız ve yıkımın ne kadar mutlak olduğunun en canlı kanıtıydı.
Zafer kazanılmıştı. Ama bu, kimsenin kutlama yapmadığı bir zaferdi. Havada, sadece ölümün, kederin ve geri dönülmez bir şekilde kaybedilmiş bir dünyanın kokusu vardı. Alçalan Kartal yakalanmıştı ve onunla birlikte, bir medeniyetin güneşi de batmıştı.
Bölüm 13: Sessizliğin Yankısı
Tenochtitlan Harabeleri, Ağustos 1521 Sonrası
Savaşın son çığlığı, Tlatelolco piramidinin kanlı basamaklarında yankılanıp söndüğünde, geriye kalan şey sesin yokluğuydu. Bu, huzurlu bir sessizlik değildi. Bu, ölümün, mutlak bir sonun ve geri döndürülemez bir kaybın yarattığı ağır, boğucu bir sükunetti. Yüzlerce yıl boyunca insan sesleriyle, pazar uğultusuyla, tören şarkılarıyla ve çocuk kahkahalarıyla çınlayan bir medeniyetin kalbi durmuştu. Artık havada sadece is kokusu, çürüyen binlerce bedenin mide bulandırıcı tatlımsı kokusu ve rüzgarın yıkıntılar arasında bir hayalet gibi dolaşırken çıkardığı ıslıksı ses vardı. Tenochtitlan, kendi iskeletinin üzerinde uyuyan bir mezarlıktı.
Zafer kazananlar, yani İspanyollar ve Tlaxcalalı müttefikleri, bu mezarlığın içinde hayaletler gibi dolaşıyordu. Yüzlerinde bir zaferin coşkusu yoktu; sadece şok, yorgunluk ve bir tür anlamsızlık ifadesi vardı. Üç ay boyunca, her gün, her saat ölümle dans etmişlerdi. Şimdi ise dans bitmiş, müzik susmuştu. Geriye sadece pistin üzerindeki kan ve enkaz kalmıştı.
Bernal Díaz del Castillo, yaşlı bir asker, bir evin yıkık duvarına yaslanmış, elindeki mısır ekmeği parçasını cansızca çiğniyordu. Gözleri, bir zamanlar şehrin en işlek kanallarından birinin olduğu, şimdi ise moloz ve cesetlerle dolu bir çamur yoluna dönüşmüş olan manzarayı tarıyordu. Aklına, aylarca önce bu şehre ilk kez geldikleri gün geldi. O gün gördüğü manzara, bir rüya gibiydi: Suların üzerinde yükselen beyaz kuleler, kusursuz geometrideki piramitler, kanolarda neşeyle kürek çeken insanlar, yüzen bahçelerin inanılmaz yeşilliği… O gün, dünyanın cennetini bulduklarını düşünmüşlerdi. Şimdi ise, o cenneti kendi elleriyle cehenneme çevirmişlerdi. Bu zafer miydi? Yoksa sadece bir yıkım mı? Bu soruyu kendine sorduğunda, cevabını bulamıyordu. Sadece midesinde, zaferden çok kedere benzeyen ağır bir boşluk hissediyordu.
Yıkımın ortasında, hayatta kalanların acı dolu göçü başladı. Cortés’in emriyle, sağ kalan on binlerce Mexica’ya, şehri terk etmeleri için üç gün süre tanınmıştı. Onlar, bir zamanlar gururla yürüdükleri geçit yollarından, şimdi bir cenaze alayı sessizliğinde, yavaş adımlarla ayrılıyorlardı. Bu, bir insanlık trajedisinin en çıplak haliydi. Bir deri bir kemik kalmış, vücutları yaralarla ve hastalık izleriyle kaplı, gözleri umudun son pırıltısını bile kaybetmiş bir insan seliydi bu. Erkekler, kadınlar, yaşlılar, çocuklar… Kimse konuşmuyor, kimse ağlamıyordu. Gözyaşları bile kurumuştu. Onların sessizliği, en korkunç çığlıktan daha fazla şey anlatıyordu. Yürürken, yıkılmış evlerine, yok edilmiş tapınaklarına, atalarının topraklarına son bir kez bakıyorlardı. Yüzlerindeki ifade, sadece bir şehrin değil, bir dünyanın, bir kimliğin ve bir geleceğin kaybını yansıtıyordu.
İspanyollar, bu hüzünlü geçit törenini sessizce izliyordu. Bazıları, bu perişan haldeki insanlara acıyarak bakıyordu. Ama pek çoğu için bu manzara, zaferlerinin bir kanıtı, hak edilmiş bir sonuçtu.
Tlaxcalalı savaşçı Ixtlil, bir piramidin yıkıntılarının üzerinde oturmuş, o bitmek bilmeyen insan selini seyrediyordu. Yüzünde, ne zaferin getirdiği bir sevinç ne de düşmanının haline duyduğu bir üzüntü vardı. O, daha karmaşık, daha rahatsız edici bir şey hissediyordu. Yıllardır hayalini kurduğu an buydu: Mexica kibrinin kırıldığı, Tenochtitlan’ın diz çöktüğü an. İntikamı alınmıştı. Ataları, artık huzur içinde uyuyabilirdi. Ama bu yıkıma baktığında, içinde bir burukluk hissetmekten kendini alamıyordu. O, Mexicalardan nefret ediyordu, ama onların inşa ettiği bu şehir, bu medeniyet, aynı zamanda kendisinin de bir parçası olduğu bir dünyanın zirvesiydi. Şimdi o zirve, yerle bir olmuştu. Ve yerine ne gelecekti?
Gözleri, pazar yerinde dolaşan İspanyol askerlerine takıldı. Onların yürüyüşleri, konuşmaları, tavırları değişmişti. Artık müttefik gibi değil, efendi gibi davranıyorlardı. Tlaxcalalılara emirler veriyor, en iyi yerleri kendilerine ayırıyorlardı. Ixtlil anladı ki, onlar bir tiranı devirmek için başka bir tiranla işbirliği yapmışlardı. Sadece efendilerini değiştirmişlerdi. Acaba bu yeni efendiler, eskilerinden daha mı iyi olacaktı? İçindeki bir ses, hiç de öyle olmayacağını fısıldıyordu. Tlaxcala, Mexica esaretinden kurtulmuştu, ama belki de farkında olmadan, daha güçlü, daha açgözlü ve daha anlaşılmaz bir gücün esaretine girmişti.
Şehir boşaltıldıktan sonra, zaferin asıl amacına, yani herkesin aklındaki o tek kelimeye sıra geldi: Altın.
Hüzün Gecesi’nde Texcoco Gölü’nün karanlık sularına gömülen o efsanevi hazine. Moctezuma’nın sarayında eritilen tonlarca altın külçesi. Aylarca süren kuşatmanın, dökülen kanın, kaybedilen canların asıl sebebi. Askerler, artık paylarını istiyordu. Bu cehennemden sağ çıktıkları için, ödüllerini talep ediyorlardı.
Bir hazine avı başladı. Ama bu, umut dolu bir av değildi. Bu, hayal kırıklığıyla dolu, öfkeli bir aramaya dönüştü. Askerler, yıkıntıları didik didik etti. Her bir taşı kaldırdılar, her bir çukuru kazdılar. Evlerin temellerine, tapınakların gizli odalarına baktılar. Ama buldukları, hayallerindeki servetin yanında bir hiçti. Birkaç küçük mücevher, birkaç süs eşyası, Cuauhtémoc’un sarayından geriye kalan önemsiz birkaç parça altın. O efsanevi hazine, sanki buhar olup uçmuştu.
Askerler arasındaki homurdanmalar, kısa sürede açık bir isyana dönüştü. Kamplarında gruplar halinde toplanıyor, öfkeyle bağırıyorlardı. “Cortés altını bizden saklıyor!” diye fısıldıyordu biri. “Hazinesini Tlaxcalalı dostlarıyla paylaştı!” diye iddia ediyordu bir diğeri. “Kral’ın payını ayırdıktan sonra, geri kalanı kendine aldı!”
Bu isyanın başını, her zamanki gibi, Cortés’in eski düşmanları, yani Narváez’in adamları çekiyordu. Onlar, bu sefere bir fetih için değil, bir yağma için katılmışlardı. Şimdi ise elleri boştu. Kraliyetin mali işlerinden sorumlu olan ve her zaman Cortés’e şüpheyle yaklaşan Julián de Alderete, bu hoşnutsuzluğun sözcüsü haline geldi. Doğrudan Cortés’in karşısına dikildi.
“Kaptan-General,” dedi Alderete, sesinde sahte bir saygı ama gerçek bir tehdit vardı. “Adamlar haklarını istiyor. Kral hazinesinin payını istiyor. Aylarca savaştılar, kanlarını döktüler. Şimdi ödüllerini almalılar. O altın nerede?”
Cortés, sabırla durumu açıklamaya çalıştı. “Altının büyük bir kısmı, Hüzün Gecesi’nde göle döküldü. Bunu hepiniz biliyorsunuz. Geriye kalanlar ise, Mexicalar tarafından kuşatma sırasında saklandı veya harcandı. Aradığınız hazine mevcut değil.”
Ama kimse ona inanmıyordu. Gözleri hırsla kör olmuştu. Onlar için, bu kadar büyük bir imparatorluğun hazinesiz olması imkansızdı.
Alderete, son kozunu oynadı. “Eğer siz bulamıyorsanız, o zaman nerede olduğunu bilen birine sormalıyız. Cuauhtémoc. O bilmeli. İmparatorluğun hazinesinin nerede saklandığını ondan başka kim bilebilir?”
Bu sözler, kalabalıkta bir elektrik etkisi yarattı. Evet, Cuauhtémoc! O, her şeyi itiraf etmeliydi.
Cortés, tuzağa düştüğünü anladı. Cuauhtémoc’a, bir kral gibi muamele edileceğine dair söz vermişti. Onu sorgulamak, hele ki işkenceyle sorgulamak, verdiği sözü çiğnemek, bir komutan olarak onurunu lekelemek demekti. Ama diğer yanda, açgözlülükle kudurmuş, her an isyan etmeye hazır bir ordu vardı. O ordu olmadan, bu topraklarda bir gün bile hayatta kalamazdı. Adamlarının güveni, bir esir kralın onurundan daha önemliydi. En azından, o an kendini buna ikna etmeye çalıştı.
Ağır bir kalple, kararını verdi. Cuauhtémoc ve onun en yakın müttefiki, Tacuba şehrinin lordu Tetlepanquetzal, sorguya çekilecekti.
Sorgu, yıkılmış bir evin avlusunda, birkaç meşalenin titrek ışığı altında yapıldı. Hava, gerginlikle doluydu. Cuauhtémoc ve Tacuba lordu, avlunun ortasına getirildi. Karşılarında, Cortés, Alderete ve birkaç İspanyol komutan duruyordu. Cuauhtémoc, dimdik ayaktaydı. Yüzünde, yaklaşan kaderine karşı tam bir kayıtsızlık vardı.
Alderete, sorguya başladı. “Tlatoani, Moctezuma’nın hazinesi nerede? Halkından topladığın altınlar, tapınaklardaki mücevherler nerede? Bize yerini söyle, bu işkenceye gerek kalmasın.”
Cuauhtémoc, cevap vermedi. Sadece sessizce Alderete’nin yüzüne baktı. O bakışlarda, bir esirin korkusu değil, bir kralın küçümsemesi vardı.
Bu sessizlik, İspanyolları çileden çıkardı. Alderete, Cortés’e döndü. “Konuşmayacak. Onu konuşturmanın tek bir yolu var.”
Ve işkence başladı.
İki esirin ayakları, bir mengeneye benzer ahşap bir alete sıkıştırıldı. Ardından, ayaklarının altına yağ döküldü ve ateşe verildi. Yanan etin kokusu, avluyu doldurdu. Acı, dayanılmaz olmalıydı. Tacuba lordu, kısa süre sonra feryat etmeye başladı. İnleyerek, acı içinde Cuauhtémoc’a baktı, sanki ondan bu işkenceyi bitirmesini, hazinenin yerini söylemesini ister gibiydi.
Cuauhtémoc, kendi acısını hiçe sayarak, acı çeken dostuna döndü. Ve o an, tarihe geçecek o meşhur sözleri söyledi. Sesi, acıya rağmen sakindi. “Acaba ben, bir hamamda keyif mi çatıyorum, yoksa bir zevk ve sefa içinde miyim?”
Bu sözler, Tacuba lordunu susturdu. O da utanç içinde başını öne eğdi ve sessizce acısına katlanmaya devam etti.
Cuauhtémoc’un bu insanüstü iradesi, işkenceyi yöneten İspanyolları bile sarstı. Bu genç adamın metali, onların çeliğinden daha sertti. Sonunda, biraz daha işkencenin ardından, Cuauhtémoc’un birkaç kelime mırıldandığı söylendi. Şehrin dışındaki bir gölette, bazı silahları ve önemsiz birkaç parça altını attıklarını ima etti. Dalgıçlar gölete daldığında, gerçekten de birkaç kalkan ve önemsiz miktarda altın buldular. Ama bu, aranan hazinenin yanında devede kulak bile değildi.
İşkence, bir fiyaskoyla sonuçlanmıştı. Ne efsanevi hazine bulunmuştu ne de Cuauhtémoc’un iradesi kırılmıştı. Ama bir şey kırılmıştı: Hernán Cortés’in onuru ve verdiği söz. O, bir esir krala işkence eden bir fatihe dönüşmüştü. Bu leke, onun adından bir daha asla silinmeyecekti.
O gece, avludaki ateşler söndüğünde, geriye kalan şey, yine sessizlikti. Ama bu, savaşın bitimindeki o boş sessizlik değildi. Bu, ihanetin, zulmün ve kırılmış bir sözün yarattığı suçluluk dolu bir sessizlikti. Sessizliğin yankısı, artık sadece yıkımın değil, aynı zamanda ahlaki bir çöküşün de sesiydi. Yeni İspanya’nın temelleri, sadece Tenochtitlan’ın molozları üzerine değil, aynı zamanda Cuauhtémoc’un yanmış ayaklarının ve Cortés’in çiğnenmiş onurunun üzerine atılıyordu.
Bölüm 14: Harabeler Üzerindeki Şehir
Mexico-Tenochtitlan, 1521 Sonrası
Sessizlik, bir yara kabuğu gibi, kanayan şehrin üzerine kapandı. Ama altındaki acı ve enfeksiyon devam ediyordu. Kuşatmanın son çığlığı dindikten sonra başlayan o mutlak sükunet, yerini yeni, yabancı ve daha uğursuz seslere bırakmaya başlamıştı. Artık savaş davulunun ritmi ya da obsidyen kılıçların şakırtısı duyulmuyordu. Onların yerine, binlerce insanın zorla çalıştırılmasının yarattığı monoton bir gürültü vardı: taşları sürükleyenlerin homurtusu, İspanyol ustabaşılarının keskin emirleri, yıkılan bir duvarın gümbürtüsü ve en çok da, bir medeniyetin mezarını kazan kazmaların toprağa ve taşa vururken çıkardığı o tok, kalpsiz ses.
Hernán Cortés, bir zamanlar Moctezuma’nın sarayının bulunduğu, şimdi ise kendi derme çatma karargahını kurduğu bir evin terasından, bu devasa şantiyeyi seyrediyordu. Zafer, hayal ettiği gibi tatlı bir meyve olmamıştı. Tadı, küle ve kana benziyordu. Cuauhtémoc’a yapılan işkence, ordusunun doymak bilmez altın hırsının bir sonucuydu ve bu olay, onun komutanlık zırhında silinmez bir leke bırakmıştı. O gece, o avluda, sadece bir kralın ayakları değil, Cortés’in kendi onurunun bir parçası da yanmıştı. Şimdi, adamlarının gözündeki saygıyı yeniden kazanmak ve bu kaosu bir düzene sokmak zorundaydı. Ama onun zihnindeki düzen, basit bir onarım veya yeniden inşa değildi. O, çok daha radikal, çok daha cüretkar bir şey planlıyordu.
Bir sabah, yanında sadık komutanı Gonzalo de Sandoval ile birlikte, harabelerin arasında yürüyüşe çıktı. Etraf, kıyametin kendisiydi. Yarı gömülü cesetlerin arasından fırlamış kollar, rüzgarda sallanan paçavralar, havayı dolduran dayanılmaz bir çürüme kokusu… Yüzlerce Tlaxcalalı ve hayatta kalan birkaç bin Mexica, enkazı temizlemek için zorla çalıştırılıyordu. Molozları sepetlere dolduruyor, bir zamanlar şehrin atardamarları olan kanalları bu yıkıntılarla tıkıyorlardı.
Sandoval, bu manzaraya bakarak yüzünü buruşturdu. “Burası lanetli bir yer, efendim. Belki de şehri tamamen terk edip, göl kenarında, Coyoacán veya Texcoco gibi daha sağlıklı bir yerde yeni bir başkent kurmalıyız. Bu enkazın ve bu vebanın üzerine bir şehir inşa edilemez.”
Cortés durdu ve etrafına baktı. Ama o, Sandoval’ın gördüğü yıkımı ve ölümü görmüyordu. Zihninin gözleriyle, geleceği görüyordu. Yıkılmış piramitlerin yerinde yükselen kiliselerin çan kulelerini, doldurulmuş kanalların üzerinde uzanan geniş, düz sokakları, Aztek saraylarının temelleri üzerine kurulacak İspanyol tarzı konakları hayal ediyordu.
“Hayır, Gonzalo,” dedi, sesi kararlıydı. “Yeni başkent, tam olarak burada kurulacak. Bu taşların üzerinde.”
Sandoval şaşkınlıkla ona baktı. “Ama neden, Kaptan-General? Bu pratik değil. Lojistik bir kabus.”
“Pratiklikle ilgisi yok,” diye yanıtladı Cortés. Gözleri, uzakta, iskeleti kalmış Huey Teocalli’ye takılmıştı. “Bunun anlamı sembolik. Bir imparatorluk, başka bir imparatorluğun külleri üzerine kurulduğunda gerçekten muzaffer olur. Onların en kutsal yerini, bizim en kutsal yerimiz yapacağız. Onların gücünün merkezini, bizim gücümüzün merkezi haline getireceğiz. Bu şehri terk edersek, onlara bir umut bırakmış oluruz. Geri dönebilecekleri, yeniden inşa edebilecekleri bir hayal. Ama onların şehrinin üzerine kendi şehrimizi kurarsak, onlara tek bir mesaj vermiş oluruz: Sizin dünyanız bitti. Sizin tanrılarınız öldü. Artık yeni bir düzen, yeni bir tanrı ve yeni bir efendi var. Bu şehir, sadece taş ve harçtan ibaret olmayacak. Yeni İspanya’nın sarsılmaz iradesinin bir anıtı olacak.”
Sandoval, liderinin zihnindeki o acımasız ve keskin mantığı anladı. Bu, bir fethin ötesinde, bir medeniyeti silme ve yerine yenisini yazma eylemiydi. Cortés, sadece bir şehri değil, bir hafızayı da fethetmek istiyordu.
Bu yeni şehrin inşası, eski şehrin yıkımında kullanılan aynı insan gücüyle başladı. Tlaxcalalılar, müttefik olarak geldikleri bu topraklarda, şimdi kendilerini birer inşaat işçisi olarak bulmuşlardı. Savaşçı Ixtlil, omuzunda ağır bir taş blok taşırken, yanından geçen bir İspanyol ustabaşının küçümseyen bakışlarını hissetti. Birkaç ay önce, bu İspanyolların hayatını Otumba’da kurtaranlardan biri kendisiydi. Şimdi ise, ona bir yük hayvanı gibi davranılıyordu. Yanında, kendisi gibi taş taşıyan, bir zamanlar ölümüne düşmanı olan zayıf düşmüş bir Mexica savaşçısı vardı. Göz göze geldiler. O an, ikisinin de gözlerinde aynı ifade vardı: yenilgi. Düşmanlıkları, ortak sefaletlerinin içinde eriyip gitmişti. Artık Tlaxcalalı ya da Mexica olmanın bir anlamı kalmamıştı. Artık sadece, yeni efendileri için çalışan yerlilerdi.
Ixtlil, o gece kamp ateşinin başında, yaşlı bir Tlaxcalalı komutanla konuştu. “Bunun için mi savaştık?” diye sordu, sesinde bir öfke ve hayal kırıklığı vardı. “Kendi ellerimizle yıktığımız bir şehri, şimdi yine kendi ellerimizle bu yabancılar için yeniden inşa etmek için mi? Maxixcatzin bize özgürlük vaat etti. Ama ben kendimi hiç bu kadar esir hissetmemiştim.”
Yaşlı komutan, ateşin alevlerine bakarak acı bir şekilde gülümsedi. “Biz bir yılanı öldürmek için bir jaguardan yardım istedik, evlat. Yılan öldü, evet. Ama şimdi ormanın yeni sahibi jaguar. Ve jaguar, yılandan daha aç. Biz onların savaşını kazandık, ama onlar barışı kazanıyor. Ve onların barışı, bizimkinden çok farklı.”
Bu hayal kırıklığı, yalnızca Tlaxcalalılar arasında değil, İspanyollar arasında da yayılıyordu. Altın bulunamamıştı. Askerler, aylarca süren cehennemden sonra, kendilerini zengin edecek bir servet yerine, bir enkazın ortasında bulmuşlardı. Homurdanmalar yeniden başlamıştı.
Cortés, bu tehlikeli durumu çözmek için, fethin bir sonraki aşamasına geçmek zorunda olduğunu biliyordu. Eğer askerlerine altın veremiyorsa, onlara başka bir şey vermeliydi: toprak ve insan.
Encomienda sistemi, bu sorunun cevabı oldu. Bu sistem, teoride, İspanyol bir “encomendero”ya belirli bir bölgedeki yerli halkın himayesini veriyordu. Encomendero, yerlileri Hristiyanlığa döndürmekle, onları korumakla ve eğitmekle yükümlüydü. Karşılığında ise, yerlilerden vergi veya işgücü talep etme hakkına sahipti. Ama pratikte, bu sistem yasal bir kölelikten başka bir şey değildi.
Cortés, komutanlarına ve askerlerine, fetihteki rollerine göre, büyük toprak parçaları ve o topraklarda yaşayan binlerce yerliyi encomienda olarak dağıtmaya başladı. Pedro de Alvarado, Gonzalo de Sandoval gibi üst düzey komutanlar, devasa arazilere ve on binlerce insana hükmeden birer feodal beye dönüştü. Sıradan askerler bile, birkaç köyün veya küçük bir arazinin sahibi oldu. Altın bulamamışlardı, ama ondan daha değerli bir şey elde etmişlerdi: başkalarının emeği üzerinden yaşayacakları bir zenginlik. Bu, Yeni İspanya’nın ekonomik ve sosyal temelini oluşturdu. Fetih, artık askeri bir olay olmaktan çıkıp, yerli halkın toprağına ve emeğine el konulduğu kalıcı bir sömürü sistemine dönüşüyordu.
Bu yeni düzenin ortasına, beklenmedik bir güç daha geldi: Kilise.
1524 yılında, Yeni İspanya’ya ilk on iki Fransisken keşişi ayak bastı. Onlar, yıpranmış kahverengi cübbeleri, yalın ayakları ve alçakgönüllü tavırlarıyla, zenginlik ve güç peşindeki fatihlerden tamamen farklı bir görüntü çiziyorlardı. Liderleri, Fray Martín de Valencia, Cortés ve diğer şatafatlı giyimli İspanyollarla karşılaştığında, onların önünde eğilmedi. Onun gözleri, fatihlerin zenginliğinde değil, etraflarındaki yerli halkın ruhani sefaletindeydi.
Bu keşişlerden biri olan ve sonradan “Motolinia” (Nahuatl dilinde “fakir olan, acı çeken” anlamına gelir) adını alacak olan Fray Toribio de Benavente, gördükleri karşısında dehşete düştü. O, Amerika’ya İncil’in ışığını getirmeye, ruhları kurtarmaya gelmişti. Ama bulduğu şey, kendi dindaşlarının yarattığı bir cehennemdi. Yıkılmış bir şehir, köleleştirilmiş bir halk ve doymak bilmez bir altın hırsı.
Motolinia, günlerini yerlilerin arasında geçiriyor, onların dilini öğrenmeye, kültürlerini anlamaya çalışıyordu. Encomienda sisteminin acımasızlığını, İspanyol efendilerin yerlilere nasıl birer hayvan gibi davrandığını ilk elden gördü. Birçok fatihin aksine, o, bu insanların da bir ruha sahip olduğuna, onların da Tanrı’nın çocukları olduğuna inanıyordu. O, askeri fethin bittiği yerde, asıl fethin, yani “ruhani fethin” başladığını anladı.
Bir gün, Motolinia, Cortés ile yüzleşti. “Kaptan-General,” dedi, sesi sakin ama sitem doluydu. “Siz bu insanlara bedenlerini fethederek bir dünya verdiniz. Ama ruhlarını kaybediyorsunuz. Bu zulüm ve haksızlık, Tanrı’nın gözünde bir günahtır. Eğer bu insanları Hristiyan yapmak istiyorsak, onlara önce Hristiyan gibi davranmalıyız. Onlara sevgi ve merhamet göstermeliyiz, kılıç ve kırbaç değil.”
Cortés, bu yalınayaklı keşişin cesaretinden etkilenmişti. Kendi içinde, Motolinia’nın haklı olduğunu biliyordu. Ama aynı zamanda, imparatorluğunu bir arada tutmak için, askerlerinin açgözlülüğünü tatmin etmek zorunda olduğunun da farkındaydı. O, iki dünya arasında sıkışıp kalmıştı: İnşa etmeye çalıştığı yeni Hristiyan medeniyetinin idealleri ve o medeniyeti mümkün kılan acımasız gerçekler.
Ruhani fetih, askeri fetih kadar yıkıcı ve dönüştürücü oldu. Keşişler, samimi bir inançla, yerli halkın eski tanrılarını unutturup onlara yeni bir tanrı sunmaya çalıştılar. Binlerce yerli vaftiz edildi. Eski tapınakların ve putların yerine haçlar dikildi. Ama bu dönüşüm, çoğu zaman yüzeysel kaldı. Pek çok yerli, Hristiyan azizlerine, aslında eski tanrılarının farklı bir kisveye bürünmüş halleri olarak tapmaya devam etti. İki din, birbiriyle çatışarak ve karışarak, bugün Latin Amerika’nın kültürel dokusunu oluşturan o eşsiz senkretik inancı yarattı.
Tüm bu değişimlerin ortasında, yenilmiş kral Cuauhtémoc, bir gölgeye dönüşmüştü. Cortés’in sarayında, saygıyla muamele gören bir esirdi. Artık işkence görmüyordu, ama özgürlüğü elinden alınmıştı. Her gün, penceresinden, halkının kendi şehrinin enkazını temizleyip yerine yabancı bir şehir inşa edişini izliyordu. Bu, yanan ayaklarından daha derin bir işkenceydi. O, yaşayan bir anıttı; mağlup olmuş bir medeniyetin son, sessiz tanığı. Cortés, onu yanında tutuyordu, çünkü onun varlığı, yerli halk üzerinde bir kontrol mekanizmasıydı. Cuauhtémoc hayatta ve Cortés’in kontrolünde olduğu sürece, büyük bir isyanın çıkma olasılığı daha düşüktü.
Yeni şehrin inşası ilerliyordu. En sembolik an, Huey Teocalli’nin, yani Büyük Piramit’in tamamen yıkılıp, onun taşlarıyla, onun temelleri üzerine yeni bir katedralin inşasına başlandığı gündü. İlk temel taşı, büyük bir törenle Cortés tarafından konuldu. O taş, sadece bir katedralin değil, yeni bir çağın da temel taşıydı. Tören sırasında, ilk defa, yeni dökülmüş bir kilisenin çanı çaldı. O çanın sesi, harabelerin üzerinde yankılandı. Bu ses, yıllardır şehrin sembolü olan savaş davulunun boğuk ve uğursuz sesinin yerini almıştı.
Bu, bir sesin diğerini susturmasıydı. Bir tanrının, diğerinin üzerine çıkmasıydı. Bir dünyanın, diğerinin mezarı üzerine kurulmasıydı. Sessizliğin yankısı dinmişti. Artık harabelerin üzerinde, yeni bir şehrin, yeni bir inancın ve yeni bir düzenin sesi yükseliyordu. Ve bu ses, gelecek yüzlerce yıl boyunca, tüm bir kıtanın kaderini şekillendirecekti.
Bölüm 15: Gölgeler ve İhanetler
Mexico-Tenochtitlan ve Honduras, 1522-1525
Yeni şehrin duvarları yükselirken, Hernán Cortés’in gücünün gölgesi de tüm vadiye yayılıyordu. O, artık sadece bir komutan değil, Yeni İspanya’nın fiili hükümdarı, genel valisi ve en zengin adamıydı. Yıkıntılar üzerine kurduğu Mexico şehri, onun iradesinin taştan bir anıtıydı. Geniş, ızgara planlı sokaklar, İspanyol tarzı kemerli binalar ve en önemlisi, Huey Teocalli’nin molozları üzerine yükselen katedralin iskeleti, eski dünyanın tamamen silinip yerine yenisinin yazıldığının kanıtıydı. Cortés, hayalini gerçekleştirmişti. Bir fatih olarak gelmiş, bir imparatorluk kurmuştu. Ama zirveye tırmanmak, orada kalmaktan genellikle daha kolaydır. Ve zirve, rüzgarlı, yalnız ve tehlikelerle dolu bir yerdir.
Cortés’in en büyük düşmanı, artık mızraklı Mexica savaşçıları değil, mürekkepli İspanyol bürokratları ve hırslı rakipleriydi. İspanya’daki Kral V. Charles’ın sarayında, Cortés’in adı hem hayranlık hem de derin bir şüpheyle anılıyordu. Ona inanılmaz bir servet ve toprak kazandıran bu adam, aynı zamanda tehlikeli derecede güçlü, bağımsız ve kontrol edilemezdi. Küba Valisi Diego Velázquez gibi eski düşmanları, saraydaki bağlantılarını kullanarak sürekli onun aleyhinde lobi yapıyor, onu Kral’a isyan etmeye hazırlanan bir tiran olarak resmediyorlardı. Onu, ganimeti Kral’dan saklamakla, yetkisini aşmakla ve kendi krallığını kurmaya çalışmakla suçluyorlardı.
Bu suçlamalar, okyanusun ötesinden gelen fısıltılar gibiydi, ama Cortés bunların ne kadar tehlikeli olduğunu biliyordu. Gücünü meşrulaştırmak için sürekli Kral’a mektuplar yazıyor, gönderdiği altın ve egzotik hediyelerle onun lütfunu kazanmaya çalışıyordu. Ama her an, Madrid’den gelecek tek bir emirle her şeyini kaybedebileceğinin farkındaydı. Bu yüzden, sürekli yeni fetihler planlıyor, yeni topraklar keşfederek Kral’a olan hizmetini ve sadakatini kanıtlamaya çalışıyordu. Onun için durmak, gerilemek demekti.
Bu yeni fetih planlarından biri, en güvendiği komutanlarından biri olan Cristóbal de Olid’i, güneye, bugünkü Honduras topraklarına göndermesiyle başladı. Olid’in görevi, orada bir koloni kurmak ve Cortés adına toprakları ilhak etmekti. Ancak Olid, Cortés’in gölgesinde yaşamaktan bıkmış, hırslı bir adamdı. Yolda, Küba’da durmuş ve Cortés’in baş düşmanı Vali Velázquez ile gizli bir anlaşma yapmıştı. Honduras’a vardığında, koloniyi Cortés için değil, kendisi için kuracak ve doğrudan Kral’a bağlı olduğunu ilan edecekti. Bu, açık bir ihanetti.
İhanetin haberi Mexico’ya ulaştığında, Cortés öfkeden deliye döndü. Bu, sadece bir askeri isyan değil, kişisel bir hakaretti. En güvendiği adamlarından biri, ona sırtını dönmüştü. Bu ihanet cezasız kalamazdı. Eğer kalırsa, bu bir zayıflık işareti olarak algılanır ve diğer komutanları da aynı şeyi yapmaya teşvik edebilirdi.
Cortés, önce Olid’i yola getirmesi için başka bir kuzenini gönderdi, ama bu girişim başarısız oldu. Öfkesi ve sabırsızlığı her geçen gün artan Cortés, sonunda radikal bir karar verdi: İhaneti bizzat kendisi cezalandıracaktı. Honduras’a, karadan, devasa ve büyük ölçüde keşfedilmemiş bir coğrafyayı aşarak yürüyecekti.
Bu, askeri ve mantıksal açıdan tamamen anlamsız bir karardı. Deniz yoluyla gitmek çok daha hızlı ve güvenliydi. Ama Cortés için bu, bir mantık meselesi değildi; bir irade gösterisiydi. Adamlarına ve düşmanlarına, hiçbir ihanetin onun erişemeyeceği kadar uzakta olmadığını, hiçbir ormanın ya da dağın onu durduramayacağını göstermek istiyordu. Bu, aynı zamanda, Mexico şehrinin bürokratik entrikalarından, bitmek bilmeyen şikayetlerinden ve denetçilerinden bir kaçıştı. O, bir yönetici değil, bir fatihti. Ve yeniden fetih yoluna düşmek, onun ruhunu canlandıracaktı.
1524 sonbaharında, tarihin en zorlu ve en anlamsız yürüyüşlerinden biri başladı. Cortés, yanında yüzlerce İspanyol askeri, binlerce Tlaxcalalı ve diğer yerli müttefikleri, bir sürü domuz, topçular, rahipler ve hizmetkarlarla birlikte yola çıktı. Bu, hareket eden küçük bir şehirdi. Ama bu yürüyüşü diğerlerinden ayıran en önemli detay, Cortés’in yanına aldığı esirlerdi. Yanında, bir güvence olarak, yenilmiş kral Cuauhtémoc’u ve Tacuba lordu Tetlepanquetzal’ı da götürüyordu. Onları Mexico’da bırakırsa, yokluğunda bir isyanın sembolü haline gelebileceklerinden korkuyordu. Bu korku, Cuauhtémoc’un kaderini mühürleyecekti.
Yolculuk, bir cehennem tasviriydi. Haritaları yoktu. Geçtikleri topraklar, yoğun tropik ormanlar, timsahlarla dolu bataklıklar ve aşılması imkansız görünen nehirlerle kaplıydı. Yağmur mevsimiydi ve aralıksız yağan yağmur, patikaları birer çamur nehrine dönüştürmüştü. Yiyecekleri kısa sürede tükendi. Açlık, yeniden ordunun en büyük düşmanı oldu. Askerler, yılanları, maymunları ve bulabildikleri her türlü böceği yiyerek hayatta kalmaya çalışıyordu. Pek çoğu, sıtma, dizanteri gibi tropik hastalıklardan öldü. Domuz sürüsü, bataklıklarda boğuldu. Atlar, çamura saplanıp öldü. Bu, bir fetih yürüyüşü değil, bir hayatta kalma mücadelesiydi.
Bu sefaletin ortasında, paranoya ve güvensizlik filizlenmeye başladı. Özellikle İspanyollar, yanlarındaki binlerce yerli müttefikten ve esirden şüpheleniyordu. Onların, bu zor durumdan faydalanarak kendilerine karşı bir isyan başlatacağından korkuyorlardı.
Yolculuğun en karanlık noktalarından birinde, Acalan adlı bir Maya eyaletinden geçerken, bu paranoya zirveye ulaştı. Mexicalı bir soylu olduğu iddia edilen bir muhbir, Cortés’e gelerek, Cuauhtémoc ve Tacuba lordunun gizlice bir komplo kurduğunu iddia etti. İddiaya göre, Cuauhtémoc, İspanyolların bu zayıf anından faydalanarak onları öldürmeyi, ardından Olid ile birleşip tüm yabancıları bu topraklardan atmayı planlıyordu.
Bu iddianın bir kanıtı yoktu. Muhtemelen, İspanyolların gözüne girmek isteyen birinin uydurduğu bir yalandı. O koşullar altında, silahsız ve bitkin düşmüş Cuauhtémoc’un böyle bir isyanı organize etmesi neredeyse imkansızdı. Ama Cortés’in zihni, aylardır süren zorluklar, hastalık ve ihanet düşüncesiyle zehirlenmişti. Mantıklı düşünme yetisini kaybetmişti. Şüphe, onun için bir kanıt yerine geçti.
Hızlı ve adaletsiz bir mahkeme kuruldu. Cuauhtémoc ve Tacuba lordu, komplonun liderleri olarak suçlandı. Cuauhtémoc, suçlamaları onurlu bir şekilde reddetti. “Malinche,” dedi, sesinde ne korku ne de öfke vardı, sadece derin bir hayal kırıklığı. “Sana her zaman sadık oldum. Beni esir aldığından beri, sana karşı tek bir yanlış hareketim olmadı. Bu yalanlara neden inanıyorsun? Tanrın, masum bir adamı öldürmene izin verecek mi?”
Bernal Díaz del Castillo gibi bazı İspanyollar bile, bu suçlamaların haksız olduğuna inanıyor ve Cortés’i uyarmaya çalışıyordu. “Bu, adaletsiz bir cinayet olur, efendim,” dediler. Ama Cortés, dinlemedi. Kendi korkularının ve paranoyasının esiri olmuştu.
Karar verildi. Cuauhtémoc ve Tacuba lordu, ihanetten suçlu bulundu ve ölüme mahkum edildi.
Cezaları, ormanın ortasında, dev bir kapok ağacının dallarına asılarak infaz edilecekti. Şafak sökerken, iki lider, ağacın altına getirildi. Etraflarını, meşaleler tutan İspanyol askerleri ve sessizce olan biteni izleyen yerliler sarmıştı. Cuauhtémoc, son anlarında bile metanetini korudu. İdamından önce Cortés’e döndü ve son sözlerini söyledi: “Ey Malinche! Uzun zamandır anlamıştım ki, sen benim sonumu bu şekilde getirecektin ve sözlerinin sahte olduğunu biliyordum. Neden beni haksız yere öldürüyorsun? Tanrı senden bunun hesabını soracaktır.”
Bu sözler, Cortés’in vicdanına bir hançer gibi saplandı. Ama geri adım atmadı.
“Alçalan Kartal”, bir ipin ucunda, Orta Amerika’nın isimsiz bir ormanında son nefesini verdi. Onunla birlikte, Aztek imparatorluğunun son meşru hükümdarı, direnişin son sembolü de tarihe karıştı. Onun ölümü, askeri bir gereklilik değil, bir korkunun ve paranoyanın sonucuydu. Bu, Cortés’in kariyerindeki en karanlık, en utanç verici andı. Cuauhtémoc’a işkence ederek onurunu lekelemişti; şimdi ise onu haksız yere idam ederek ruhunu kirletmişti.
Bu olaydan sonra, Cortés bir daha asla aynı adam olamadı. Bernal Díaz’a göre, geceleri uyuyamıyor, kabuslar görüyor ve huzursuzca ortalıkta dolaşıyordu. Vicdan azabı, bir gölge gibi peşine takılmıştı.
Yürüyüş, aylar sonra nihayet Honduras’a ulaştığında, Cortés ve adamları birer iskeletten ibaretti. Ve vardıklarında, acı bir ironiyle karşılaştılar. Cristóbal de Olid, çoktan ölmüştü. Cortés’in onu cezalandırmak için gönderdiği ilk birlik, Olid’i pusuya düşürüp öldürmüştü. Yani, tüm bu cehennem yolculuğu, tüm bu ölümler, hastalıklar ve en önemlisi, Cuauhtémoc’un haksız yere idamı, tamamen boşunaydı.
Cortés, Honduras’ta bir süre düzeni sağlamaya çalıştıktan sonra, Mexico’ya geri döndü. Ama döndüğü şehir, bıraktığı şehir değildi. Onun yokluğunda, düşmanları yönetimi ele geçirmiş, onu ölü ilan etmiş ve mallarına el koymuşlardı. Geri döndüğünde, bir kahraman gibi değil, hayaleti geri dönmüş bir tiran gibi karşılandı. Gücünü ve otoritesini yeniden kazanmak için aylarca mücadele etmek zorunda kaldı.
Ama artık hiçbir şey eskisi gibi değildi. Honduras yolculuğu, onun aurasını kırmıştı. Artık o, yenilmez, yanılmaz, yarı-tanrısal bir lider değildi. O, hata yapan, korkularına yenik düşen ve haksız yere masum bir kralı öldüren ölümlü bir adama dönüşmüştü. Gölgeler ve ihanetler, onun zaferinin parlaklığını sonsuza dek karartmıştı. Yeni İspanya’nın kurucusu, kendi yarattığı dünyanın labirentlerinde kaybolmaya başlamıştı.
Bölüm 16: Altın Renginde Pas
Mexico ve İspanya, 1526-1547
Honduras cehenneminden Mexico’ya geri dönen Hernán Cortés, bıraktığı dünyaya yabancılaşmış bir hayaletti. Şehir, onun yokluğunda, açgözlü bürokratların ve hırslı rakiplerinin yönetimi altında bir yılan çukuruna dönüşmüştü. Onu ölü ilan etmişler, dul kalan karısı Catalina’yı evlenmeye zorlamışlar ve en önemlisi, onun devasa servetine ve encomienda’larına el koymuşlardı. Cortés, bir fatih olarak çıktığı yolculuktan, mülksüzleştirilmiş ve otoritesi sorgulanan bir adam olarak dönmüştü. Bu, kılıçla değil, mürekkeple ve entrikayla verilen yeni bir savaştı ve Cortés, bu savaşın kurallarını bilmiyordu.
Günleri, artık strateji toplantıları veya askeri talimlerle değil, bitmek bilmeyen yasal mücadelelerle, suçlamalara karşı savunmalar hazırlamakla ve bir zamanlar mutlak bir sadakatle bağlı olan adamlarının ihanetleriyle yüzleşmekle geçiyordu. Onun yokluğunda yönetimi ele alan kraliyet memurları, onu Kral’a karşı komplo kurmakla, hazineyi zimmetine geçirmekle ve sayısız başka suçla itham eden raporları Madrid’e göndermişti. Yeni İspanya’nın kurucusu, kendi yarattığı kolonide bir suçlu muamelesi görüyordu.
En acı darbelerden biri, kendi adamlarının ihanetiydi. Altın hırsıyla gözleri dönmüş pek çok eski askeri, şimdi kraliyet denetçilerine giderek, Cortés’in onlardan ganimet sakladığına, onlara adil paylarını vermediğine dair yeminli ifadeler veriyordu. Bir zamanlar omuz omuza savaştığı, hayatlarını birbirlerine emanet ettikleri insanlar, şimdi birkaç gümüş sikke uğruna ona karşı tanıklık ediyordu. Zaferin birleştirici gücü gitmiş, geriye sadece bireysel hırsların ve kıskançlıkların yarattığı bir parçalanmışlık kalmıştı.
Bu karmaşanın ortasında, kişisel trajediler de peşini bırakmıyordu. Yıllar önce Küba’da bıraktığı karısı Catalina Juárez, sonunda Mexico’ya gelmişti. Ama onların evliliği, hiçbir zaman aşk üzerine kurulu olmamıştı. Catalina, Cortés’in gücü ve zenginliği için onunla birlikteydi. Ancak şimdi, Cortés’in gücü sarsıntıdayken, ilişkileri daha da gerginleşti. Bir gece, verdikleri bir ziyafetin ardından, Catalina gizemli bir şekilde yatağında ölü bulundu. Düşmanları, derhal Cortés’i karısını boğarak öldürmekle suçladı. Hiçbir zaman kanıtlanamasa da, bu şüphenin gölgesi, Cortés’in kararmış şöhretine bir katman daha ekledi. Artık o, sadece hırslı bir fatih değil, aynı zamanda potansiyel bir katildi.
Cortés, adını temize çıkarmak ve sarsılan otoritesini yeniden kurmak için tek bir yol olduğunu biliyordu: davasını doğrudan en yüksek mahkemeye, yani Kral V. Charles’ın kendisine sunmak. 1528’de, fethettiği topraklardan ayrılıp, on yıldan uzun bir süredir görmediği anavatanı İspanya’ya doğru yelken açtı.
İspanya’ya dönüşü, muzaffer bir komutanın dönüşü gibiydi. Yanında, Tlaxcala’dan getirdiği bir grup soylu, egzotik hayvanlar, nadir bitkiler ve en önemlisi, Kral’a sunacağı hatırı sayılır miktarda altın ve mücevher vardı. Halk onu bir kahraman olarak karşıladı. Gittiği her yerde kalabalıklar onu görmek için toplanıyordu. O, Amerika’nın sonsuz zenginliklerinin ve İspanyol gücünün yaşayan bir sembolüydü.
Kral V. Charles, onu büyük bir saygıyla kabul etti. Cortés, saatlerce süren bir konuşmayla, fethin tüm hikayesini, karşılaştığı zorlukları, kazandığı zaferleri ve kendisine karşı yapılan haksız suçlamaları anlattı. Kral, onun hikayesinden etkilenmişti. Sonuçta, bu adam ona bir imparatorluk hediye etmişti. Cortés, kendisine karşı açılan davaların çoğundan aklandı. Kral, ona “Oaxaca Vadisi Markisi” unvanını verdi, devasa topraklar bağışladı ve onu Yeni İspanya’nın en zengin adamlarından biri olarak onayladı.
Ama bu, tam bir zafer değildi. Kral, ona en çok istediği şeyi vermedi: siyasi güç. Cortés, markilik unvanını alsa da, Yeni İspanya’nın Genel Valisi olarak atanmadı. Kral, onun gibi güçlü ve bağımsız bir figürün, okyanusun ötesinde mutlak bir otoriteye sahip olmasından çekiniyordu. Onun yerine, daha sadık, daha kontrol edilebilir bir bürokrat olan bir “Viceroy” (kral naibi) atandı. Cortés’e ise, sadece askeri meselelerden sorumlu olan “Kaptan-General” unvanı bırakıldı. Bu, onurlu bir unvandı, ama siyasi gücü elinden alınmıştı. O, kendi fethettiği toprakların efendisi değil, sadece zengin bir soylusu ve askeri danışmanı olacaktı.
Altın rengindeki zafer, paslanmaya başlamıştı.
1530’da Mexico’ya geri döndüğünde, her şeyin değiştiğini gördü. Şehir, artık bir fatihin iradesiyle değil, bir kraliyet mahkemesinin ve bürokrasinin karmaşık kurallarıyla yönetiliyordu. Sokaklarda, askerlerden çok avukatlar ve katipler dolaşıyordu. Yeni atanan kral naibi ve onun memurları, Cortés’e saygılı davranıyor, ama her fırsatta onun otoritesini sınırlıyorlardı. Onun keşif gezileri düzenleme, yeni koloniler kurma yetkisi elinden alınmıştı. O, yaşayan bir efsaneydi, ama artık gücü olmayan, müzelik bir efsane.
Hayatının geri kalanını, Oaxaca’daki devasa malikanesinde, servetini yöneterek, şeker plantasyonları ve madenlerle uğraşarak geçirdi. Ama bu hayat, onu tatmin etmiyordu. O, bir toprak ağası değil, bir fatihti. Ruhunda, hala keşfedilmemiş denizlerin, fethedilmemiş toprakların arzusu vardı. Son bir büyük macera umuduyla, Pasifik Okyanusu’nda, “Kaliforniya” adını verdiği efsanevi adaları bulmak için birkaç pahalı ve başarısız keşif gezisi finanse etti. Ama eski günlerin büyüsü kaybolmuştu.
Bu yıllarda, geçmişin hayaletleri de onu rahat bırakmıyordu. Ruhani fetih, onsuz devam ediyordu. Fray Bartolomé de las Casas gibi daha radikal din adamları, İspanyolların yerlilere yaptığı zulmü, encomienda sisteminin vahşetini anlatan ateşli yazılar yazıyor, fatihlerin günahlarını yüzlerine vuruyorlardı. Las Casas, fatihleri “aç kurtlar, kaplanlar ve aslanlar” olarak tanımlıyor, onların Hristiyanlığı yaymak yerine, sadece kendi ceplerini doldurmak için milyonlarca masum insanı katlettiğini söylüyordu. Bu eleştiriler, doğrudan Cortés ve onun neslini hedef alıyordu. Onlar, bir zamanlar Tanrı’nın hizmetkarları ve imparatorluğun kahramanları olarak görülürken, şimdi birer günahkar ve tiran olarak damgalanıyordu.
Cortés, bu suçlamalara karşı kendini savunmaya çalıştı. Yerli halk için hastaneler ve okullar inşa ettirdi. Onların Hristiyanlaştırılması için Kilise’ye büyük bağışlar yaptı. Ama bunlar, fethin getirdiği o devasa yıkımı ve sömürüyü telafi edemezdi. O, tarihin hem kahramanı hem de canavarıydı ve bu ikilemden asla kurtulamayacaktı.
Yaşlılığında, bir kez daha İspanya’ya döndü. Amacı, Kral’dan daha fazla hak ve unvan talep etmekti. Ama artık Kral’ın gözünde, geçmişte kalmış bir figürden ibaretti. Sarayda, kendisinden lütuf bekleyen bitmek bilmeyen bir dilekçe sahibi kalabalığının içinde, saatlerce bekletiliyordu. Bir keresinde, Kral’ın arabasına yaklaşmaya çalışırken, Kral onu tanımamış ve “Sen kimsin?” diye sormuştu. Cortés’in cevabı, tüm hayatının trajik bir özeti gibiydi: “Ben, size krallıklardan daha fazla eyalet vermiş, ama tanınmayan bir adamım.”
Hayatının son yıllarını, Sevilla yakınlarındaki küçük bir kasabada, unutulmuşluk ve hayal kırıklığı içinde geçirdi. Onu zengin eden altınlar, ona huzur getirmemişti. Fethettiği imparatorluk, ona kalıcı bir güç sağlamamıştı. Etrafı, bitmek bilmeyen davalarla, borçlarla ve nankörlükle çevriliydi. O, Yeni Dünya’yı fethetmişti, ama Eski Dünya’nın entrikaları karşısında yenik düşmüştü.
Aralık 1547’de, 62 yaşındayken, yatağında bir hiç olarak öldü. Son anlarında yanında sadece birkaç hizmetkarı ve oğlu vardı. Vasiyetinde, naaşının fethettiği topraklara, Mexico’ya götürülmesini istedi. Ama aynı zamanda, vicdanını rahatsız eden bir soruyu da miras bıraktı: Yerlileri köleleştirmek ve onların topraklarına el koymak, Hristiyan ahlakına uygun muydu? Bu sorunun cevabını asla bulamamıştı.
Hernán Cortés’in hayatı, bir zafer ve trajedi döngüsüydü. O, inanılmaz bir cesaret, irade ve stratejik deha sahibi bir adamdı. Ama aynı zamanda, acımasız, hırslı ve ahlaki açıdan kusurluydu. O, bir çağı kapatıp yeni bir çağı açan adamdı. Onun eylemleri, iki dünyanın çarpışmasını sağlamış ve bugünkü Latin Amerika’nın temellerini atmıştı.
Ama sonunda, kazandığı tüm altınlar pasa dönüştü. Kurduğu imparatorluk, başkalarının eline geçti. Ve adı, hem bir kahraman hem de bir zalim olarak, tarihin çelişkili sayfalarına sonsuza dek kazındı. Hüzün Gecesi’nin küllerinden doğan o ateşli irade, Sevilla’nın soğuk bir odasında, sessizliğin yankısı içinde sönüp gitmişti. Ama başlattığı yangın, o öldükten sonra bile, yüzlerce yıl boyunca tüm bir kıtayı yakmaya devam edecekti.
Bölüm 17: Kırık Aynalar
Santiago de Guatemala ve Mexico Şehri, 1568
Zaman, en keskin kılıçtan bile daha acımasız bir erozyon gücüne sahiptir. Dağları toz haline getirir, imparatorlukları hafızalardan siler ve en parlak zaferlerin üzerine bir unutulmuşluk pası örter. Santiago de Guatemala’nın volkanik gölgesi altında, eski bir fatih olan Bernal Díaz del Castillo, bu gerçeği kemiklerinde hissediyordu. Seksenini aşmış bedeni, artık bir zamanlar omuzladığı zırhın değil, anıların ağırlığı altında eziliyordu. Oturduğu ahşap sandalyeden, avludaki portakal ağaçlarının yeşiline bakıyor, ama zihninin gözleri, yarım asır öncesinin kan ve tozla kaplı vadilerini görüyordu.
Elindeki tüy kalemi mürekkebe batırdı ve önündeki parşömen yığınına bir sayfa daha ekledi. “Historia Verdadera de la Conquista de la Nueva España” – Yeni İspanya’nın Fethinin Gerçek Hikayesi. Bu, onun son savaşıydı. Kılıçla değil, kelimelerle verilen bir savaş. Francisco López de Gómara gibi, o cehennemi hiç görmemiş, o korkuyu hiç tatmamış saray tarihçilerine karşı bir savaştı bu. Onlar, fethi tek bir adamın, Hernán Cortés’in kahramanlık destanı olarak yazıyorlardı. Ama Bernal Díaz biliyordu. O, oradaydı. O, sıcağı, soğuğu, açlığı, yaraları ve en çok da, o mutlak korkuyu hissetmişti. Zaferi kazananın sadece Cortés olmadığını, onun gibi yüzlerce isimsiz, sıradan askerin, o çamurun ve kanın içinde yürüdüğünü dünyaya anlatmak istiyordu. Bu, onun onur borcuydu. Ölen yoldaşlarına, o mezarsız kalanlara bir borç.
Yazarken, anılar birer hayalet gibi odasına doluşuyordu. Sandoval’ın sakin gücü, Alvarado’nun pervasız ateşi, Cortés’in o çelik iradesi… Ama anıların rengi değişmişti. Gençliğin o parlak, kahramanca tonları, yaşlılığın bilgeliğiyle solmuş, yerini daha karmaşık, daha gri tonlara bırakmıştı. Hüzün Gecesi’nin dehşetini, Otumba’nın umutsuz cesaretini, Tlatelolco’nun sonundaki o korkunç sessizliği yeniden yaşıyordu. Ve Cuauhtémoc. O yenilmiş kralın onurlu duruşu ve Honduras ormanlarındaki o haksız ölümü, hala bir vicdan azabı gibi Bernal’in ruhunu sızlatıyordu. Onlar ne yapmışlardı? Bir putperest imparatorluğu yıkıp yerine Tanrı’nın krallığını mı kurmuşlardı? Yoksa sadece bir grup hırsız gibi, bir medeniyeti yağmalayıp yerine kendi açgözlülüklerini mi ekmişlerdi? Bu sorunun cevabı, genç bir askerken ne kadar netse, yaşlı bir adamken o kadar belirsizdi.
O sırada, Mexico’dan gelen bir haberci, onun bu melankolik düşüncelerini böldü. Haberci, son olayları, Yeni İspanya’yı sarsan büyük komployu anlatıyordu. Cortés’in oğulları… Bernal, kalemin elinden kaydığını hissetti. Tarih, kendini en acımasız şekilde tekrar ediyordu.
Mexico Şehri, 1566. Şehir, babalarının yıktığı şehrin üzerinde bir yara izi gibi yükseliyordu. Kanallar gitmiş, yerlerine geniş, tozlu sokaklar gelmişti. Piramitlerin yerinde, duvarları yavaş yavaş yükselen devasa katedral, gökyüzüne uzanıyordu. Şehir, artık fatihlerin değil, avukatların, tüccarların ve kraliyet memurlarının şehriydi. Ve en önemlisi, yeni bir neslin şehriydi.
Bu yeni neslin zirvesinde, iki kardeş duruyordu. İkisi de aynı adı taşıyordu: Martín Cortés.
Biri, Don Martín Cortés, Oaxaca Vadisi’nin ikinci Markisi’ydi. Hernán Cortés’in İspanyol asilzadesi karısından olan meşru oğluydu. İspanya’da büyümüş, saray terbiyesi almış, kibirli, zengin ve güçlü bir asilzadeydi. O, Yeni Dünya’nın en büyük servetlerinden birinin varisiydi.
Diğeri ise, sadece Martín Cortés’ti. Ona “El Mestizo”, yani melez derlerdi. Hernán Cortés’in, tercümanı ve yoldaşı Malintzin’den olan oğluydu. O, bu yeni dünyanın ilk ve en sembolik çocuklarından biriydi. Babası tarafından tanınmış, Papa tarafından meşrulaştırılmıştı. İspanya’da, ağabeyiyle birlikte büyümüştü. Ama teninin rengi, elmacık kemiklerinin şekli, ona her zaman annesinin mirasını hatırlatıyordu. O, ne tam olarak bir İspanyol’du ne de bir yerli. İki dünyanın arasında, arafta kalmış bir ruhtu. Kırık bir aynanın iki farklı parçası gibi, kardeşler aynı babanın yüzünü yansıtıyor, ama tamamen farklı dünyalara ait olduklarını biliyorlardı.
Bu iki kardeşin etrafında, Yeni İspanya’nın ilk “criollo” nesli toplanmıştı. Onlar, fatihlerin oğullarıydı. Bu topraklarda doğmuşlardı, kendilerini bu toprakların doğal efendileri olarak görüyorlardı. Babalarının kılıçla kazandığı zenginliğin ve gücün içinde yaşıyorlardı. Ama bir sorun vardı. Ne kadar zengin, ne kadar güçlü olurlarsa olsunlar, asla en tepede olamıyorlardı. Çünkü en yüksek makamlar, en karlı görevler, her zaman İspanya’dan gelenlere, yani “peninsulares” olarak adlandırılan, anavatanda doğmuş olanlara veriliyordu. Criollolar, kendi vatanlarında ikinci sınıf vatandaş muamelesi görüyorlardı.
Bu hoşnutsuzluk, gizli toplantılarda, fısıltılarla dile getirilen bir isyana dönüştü. Komplonun merkezinde, Ávila kardeşler gibi diğer zengin criollo aileleri vardı. Ama herkesin gözü, Marki Don Martín Cortés’teydi. O, babasının adını ve mirasını taşıyordu. Eğer o liderliği kabul ederse, Yeni İspanya’yı İspanya’dan koparıp, kendi krallıklarını kurabilirlerdi. Bu, Amerika’daki ilk bağımsızlık hayaliydi.
Don Martín, bu tehlikeli oyuna kendini kaptırdı. O da, Kral’ın memurlarının kendi topraklarındaki gücünü sınırlamasından bıkmıştı. Babasının mirasına tam olarak sahip çıkmak, Yeni İspanya’nın tek hükümdarı olmak istiyordu. Komplocular, onun evinde toplanıyor, isyan planları yapıyor, yeni bir krallığın bakanlarını, düklerini şimdiden paylaşıyorlardı.
Bu toplantılarda, sessiz bir gölge gibi duran “El Mestizo” Martín, kardeşinin hırsını ve etrafındaki criolloların kibrini izliyordu. O, bu komplonun bir parçasıydı, ama ruhu bölünmüştü. Annesinin halkı, yani yerliler, bu yeni krallıkta ne olacaktı? İspanyol efendiler yerine, criollo efendilere mi hizmet edeceklerdi? Değişen tek şey, kırbacı tutan elin rengi mi olacaktı? Martín, babasının iki mirasını da taşıyordu: fethetme hırsını ve fethin getirdiği o derin, karmaşık suçu. O, bu komplonun hem bir parçası hem de en büyük çelişkisiydi.
Ama her komploda olduğu gibi, burada da bir hain vardı. Biri, kendi hayatını ve servetini kurtarmak için, her şeyi yeni atanan kral naibine (Viceroy) ihbar etti.
Baskın, bir gece yarısı yapıldı. Kraliyet muhafızları, komplocuların evlerini bastı. Ávila kardeşler ve diğerleri tutuklandı. Son olarak, Marki Don Martín Cortés’in sarayına geldiler. Marki, babasının aksine bir savaşçı değil, bir asilzadeydi. Direnmedi. Kardeşi “El Mestizo” Martín ile birlikte, zincire vurularak zindana atıldı.
Ve sonra, babalarının neslinin yerlilere reva gördüğü o korkunç süreç başladı: sorgu ve işkence.
Mexico Şehri’nin merkezindeki mahkeme salonu, elli yıl önceki o derme çatma sorgu avlularından daha görkemliydi, ama içinde yaşanan vahşet aynıydı. Kral naibi, bu isyan girişimini kökünden kazımak ve tüm criollolara unutamayacakları bir ders vermek istiyordu. Ávila kardeşler, en ağır işkencelere maruz kaldı. Onları, “garrucha” adı verilen, kollarından asılıp aniden yere bırakılarak eklemlerinin çıkarıldığı bir alete bağladılar. Çığlıkları, tüm şehre yayıldı.
Sıra, “El Mestizo” Martín Cortés’e geldi. Onu, babasının Cuauhtémoc’a uyguladığı aynı yöntemle sorguladılar. Ayaklarını bir mengeneye sıkıştırdılar. Martín, acı içinde kıvranırken, babasının hayaleti o odada belirmiş gibiydi. O da şimdi, bir kral gibi değil, bir hain gibi sorgulanıyordu. Babasının mirası, bir onur değil, bir lanet haline gelmişti. Acıya dayanamayıp, komplonun tüm detaylarını, bildiği her şeyi itiraf etti.
Marki Don Martín ise, asil unvanı sayesinde işkenceden kurtuldu. Ama o da zindanın karanlığında, korku içinde kaderini bekliyordu.
Mahkemenin kararı, acımasız ve ibretlikti. Ávila kardeşler ve diğer komplocular, vatan hainliğinden suçlu bulundu ve halkın gözü önünde kafaları kesilerek idam edilmeye mahkum edildi. Kafaları, bir zamanlar Azteklerin düşmanlarının başlarını sergilediği tzompantli’lerin yerinde, şimdi ibret olsun diye mızraklara geçirilecekti. Marki Don Martín Cortés, tüm unvanlarından ve servetinden men edildi ve yargılanmak üzere İspanya’ya sürgüne gönderildi. İşkenceyle konuşturulan “El Mestizo” Martín de aynı şekilde sürgün edildi.
İdamlar, büyük bir törenle, şehrin ana meydanında gerçekleştirildi. İspanyol asilzadeleri, rahipler, halk ve yerliler, bu kanlı tiyatroyu izlemek için toplanmıştı. Bir zamanlar fatihlerin oğulları olan o gururlu criollolar, şimdi birer suçlu olarak celladın karşısında diz çöküyordu. Bu, kraliyet otoritesinin mutlak bir zaferiydi. Yeni İspanya’nın efendisinin kim olduğu, bir kez daha kanla yazılmıştı.
Bu olayları, şehrin yerli mahallelerinden birinde, yaşlı bir adam izliyordu. O, ne bir Tlaxcalalı ne de bir Mexica’ydı. O, bu iki halkın karışımından doğmuş, isimsiz bir zanaatkardı. Gençliğinde, babasının, Tlaxcalalı Ixtlil’in hikayelerini dinlemişti. İntikam, onur ve ihanet hikayelerini. Şimdi ise, o hikayelerin bir benzerinin, İspanyolların kendi arasında yaşandığını görüyordu. Bu beyaz adamlar, birbirlerini de, tıpkı kendilerini yok ettikleri gibi, aynı hırs ve acımasızlıkla yok ediyorlardı. Belki de bu, bir tür ilahi adaletti. Belki de, Tenochtitlan’ın laneti, fatihlerin çocuklarının peşini bırakmıyordu.
Yaşlı adam, evinin duvarındaki nişe döndü. Orada, Meryem Ana’nın küçük bir heykeli duruyordu. Ama heykelin arkasında, gizli bir bölmede, topraktan yapılmış küçük bir Tláloc (yağmur tanrısı) figürü saklıydı. O, hem Katedral’deki ayine gidiyor hem de geceleri gizlice eski tanrısına dua ediyordu. Onun dünyası, tıpkı Martín “El Mestizo” gibi, ikiye bölünmüştü. O da kırık bir aynaydı. Bu yeni dünyada, kimse tam değildi. Herkes, eski ve yeninin, fatihin ve mağlubun parçalarını taşıyordu.
Guatemala’da, Bernal Díaz del Castillo, bu haberleri dinledikten sonra, parşömenine döndü. Kalemi titriyordu. Fethin gerçek hikayesi, sandığından çok daha karmaşıktı. Bu, sadece bir zaferin hikayesi değildi. Bu, bir ihanetler zincirinin, bir hırslar döngüsünün ve asla tam olarak iyileşmeyecek bir yaranın hikayesiydi. Cortés ve adamları, bir imparatorluğu yıkmışlardı. Ama yerine kurdukları şey, istikrarlı ve adil bir krallık değil, kendi çocuklarını bile yiyen, kendi içinde savaşan, kırık aynalardan oluşmuş bir toplumdu.
Bernal, son bir cümle yazdı: “Belki de en büyük lanet,” diye düşündü, “kazanmaktı. Çünkü kazandığımız gün, ne olduğumuzu ve neye dönüştüğümüzü görmeye başladık.”
Güneş, Guatemala volkanlarının ardında batarken, yaşlı fatihin odasına uzun gölgeler düştü. O gölgeler, yarım asır öncesinin hayaletleri gibiydi; Cuauhtémoc’un onurlu gölgesi, Alvarado’nun kanlı gölgesi ve en çok da, hem bir kahraman hem de bir tiran olan, kendi hırsının ve zaferinin esiri olmuş Hernán Cortés’in karmaşık gölgesi. Ve o gölgeler, Yeni İspanya’nın kırık toprakları üzerinden, daha uzun yıllar boyunca hiç ayrılmayacaktı.
Bölüm 18: Unutulmuş Kemikler
Guatemala, İspanya ve Mexico, 1584 ve Ötesi
Zamanın son fatihi, Bernal Díaz del Castillo, Guatemala’daki evinin gölgeli verandasında otururken, elindeki tüy kalem parşömenin üzerinde duraksadı. Gözleri, artık uzaklardaki volkanların dumanlı tepelerini seçemiyordu; bir katarakt perdesi, dünyayı solgun bir sise bürümüştü. Ama zihninin gözleri, yarım asırdan daha eski manzaraları, akıl almaz bir netlikle görüyordu. O, anılarının esiriydi. Ve şimdi, seksenini geçmiş bedeni, bir zamanlar taşıdığı demir zırhtan çok daha ağır olan o anıların yükü altında iki büklüm olmuştu.
Önündeki kağıt yığınına baktı. “Gerçek Hikaye.” Kendi gerçeği. Saray tarihçilerinin parlak yalanlarına, Cortés’i tek başına bir tanrı gibi gösteren o süslü masallara karşı, sıradan bir askerin kan ve çamurla yazdığı bir itirazdı o. Yazarken, ölen yoldaşlarının yüzleri, birer hayalet gibi mürekkebe damlıyordu. Onlar, ne birer kahraman ne de birer azizdi. Onlar, hayalleri, korkuları, hırsları ve günahları olan adamlardı. Çoğunun mezarı bile yoktu. Bedenleri, Tenochtitlan’ın kanallarında çürümüş, Tlaxcala’nın dağlarında yırtıcı kuşlara yem olmuş ya da Honduras’ın isimsiz bataklıklarında kaybolmuştu.
Kendi sonunun da yaklaştığını hissediyordu. O da yakında o isimsiz yoldaşlarının arasına katılacaktı. Peki geriye ne kalacaktı? Bir avuç kemik. Toprağın altında yavaş yavaş toza dönüşecek bir avuç kalsiyum. Bir insanın hayatından, bir imparatorluğun fethinden geriye kalan nihai gerçek buydu. Peki ya liderler? Onların kemiklerinin kaderi ne olmuştu? Onların hikayesi, bedenin ölümünden sonra da devam eder miydi? Bernal, kalemi yeniden mürekkebe batırdı. Fethin son perdesi, savaş meydanlarında değil, mezarlıklarda ve mahkeme salonlarında, unutulmuş kemikler üzerine yapılan bir kavgayla oynanmıştı.
Hernán Cortés’in ruhu, 1547 yılında, İspanya’nın Castilleja de la Cuesta kasabasındaki mütevazı bir yatakta, pişmanlık ve hayal kırıklığı içinde bedenini terk etti. O, bir imparatorluk fatihiydi, ama sürgündeki bir soylu gibi yalnız ölmüştü. Son arzusu, kalbinin ve kemiklerinin, kendi elleriyle yarattığı ama sonrasında elinden alınan o topraklara, Yeni İspanya’ya geri götürülmesiydi. O, fethettiği toprağın bir parçası olmak istiyordu.
Ama ölüm bile, onun karmaşık kaderinden bir kaçış olamadı. Kemikleri, onun mirası gibi, huzur bulamayan birer seyyaha dönüştü. İlk olarak, Sevilla’daki bir manastırın zeminine gömüldü. Orada, yıllarca, Eski Dünya’nın toprağında, Yeni Dünya’nın hayallerini kurarak yattı. Onun yokluğunda, Mexico’da bıraktığı dünya, kendi kavgalarını sürdürüyordu. Oğlu Don Martín, babasının adını taşıyan bir isyanın içinde boğulmuş, fatihlerin çocukları, kendi aralarındaki ihanetlerle babalarının günahlarını tekrarlamıştı.
Nihayet, 1566’da, Cortés’in vasiyeti yerine getirildi. Kemikleri, kurşun ve kadife kaplı bir sandığın içinde, Atlantik Okyanusu’nu bir kez daha aştı. Ama vardığı Mexico, artık onun şehri değildi. Onu, bir kurucu baba olarak değil, rahatsız edici bir geçmişin hayaleti olarak karşıladılar. Kemikleri, büyük bir törenle, Texcoco’daki San Francisco Manastırı’na defnedildi. Bir süre orada yattı. Fatih, kendi topraklarındaydı, ama hala huzur bulamamıştı.
Yıllar sonra, 1629’da, torunlarından biri öldüğünde, Cortés’in kemikleri bir kez daha yer değiştirdi. Bu kez, daha görkemli bir törenle, Mexico Katedrali’nin inşasının sürdüğü ana meydanın yakınlarındaki başka bir kiliseye taşındı. Şehir, onun kemiklerini bir kutsal emanet gibi dolaştırıyor, ama aynı zamanda ondan ne yapacağını bilemiyordu. O, hem gurur duyulacak bir kurucu hem de nefret edilecek bir zalimdi. Onun mirası, bu şehrin temellerindeki en büyük çelişkiydi.
En görkemli anı, 1794’te yaşandı. Kral naibi, onun anısına, şehrin en güzel hastanelerinden birinin (Hospital de Jesús Nazareno, bizzat Cortés tarafından kurulmuştu) yanına gösterişli bir anıt mezar inşa ettirdi. Kemikleri, cam, altın ve mermerden yapılmış bu anıta yerleştirildi. O an için, Cortés’in zaferi kesinleşmiş gibiydi. O, Yeni İspanya’nın tartışmasız kahramanı, medeniyetin meşalesini taşıyan Romalı bir Sezar gibi onurlandırılıyordu.
Fakat tarih, gelgitler gibiydi. Ve bağımsızlık dalgası, İspanyol İmparatorluğu’nun kıyılarını dövmeye başladığında, her şey yeniden değişti.
- Mexico, artık Yeni İspanya değil, bağımsız bir ulustu. Yüzyıllardır biriken İspanyol karşıtı öfke, bir volkan gibi patladı. Bu yeni ulus, kendi kimliğini arıyordu. Ve bu kimliği, İspanyol mirasını reddederek, Aztek geçmişini ise yücelterek bulmaya çalışıyordu. Cortés, artık bir kahraman değil, üç yüz yıllık esaretin, sömürünün ve zulmün bir numaralı sembolüydü. Milliyetçi politikacılar, gazetelerde ateşli makaleler yazıyor, halkı galeyana getiriyorlardı. Bir kalabalık, “İspanyol tiranının kemiklerini yakın!” diye bağırarak, anıt mezara doğru yürüyüşe geçti. Onlar, sadece kemikleri değil, sömürge geçmişinin anısını da yok etmek istiyorlardı.
Bu kritik anda, sahneye Lucas Alamán adında bir adam çıktı. Alamán, bir tarihçi, bir politikacı ve muhafazakar bir devlet adamıydı. O, Cortés’i bir kahraman olarak görmese de, onun Meksika tarihinin reddedilemez bir parçası olduğuna inanıyordu. Tarihin, bir güruhun öfkesiyle yok edilmesine izin veremezdi. O gece, birkaç güvendiği adamıyla birlikte, gizli bir operasyon düzenledi. Bir hırsız gibi, kendi ulusunun kurucusunun mezarını soydular. Anıt mezarı açtılar, Cortés’in kemiklerini içeren o kurşun sandığı çıkardılar ve onu gizlice sakladılar. Ertesi gün kalabalık geldiğinde, anıt mezarı boş buldu. Kemiklerin gizlice İtalya’ya gönderildiği söylentisi yayıldı.
Lucas Alamán, o kemikleri yıllarca bir sır gibi sakladı. Onları, Hospital de Jesús Nazareno’nun duvarlarındaki gizli bir bölmeye, bir nişin arkasına yerleştirdi. Üzerine, hiçbir işaret koymadı. Sadece, yerini gösteren bir belgeyi, mühürlü bir zarf içinde İspanyol elçiliğine emanet etti.
Ve böylece, Hernán Cortés’in kemikleri unutuldu. Yeni İspanya’yı fetheden adam, kendi kurduğu şehrin duvarları arasında, isimsiz bir mahkum gibi hapsoldu. Yüz yıldan fazla bir süre, kimse onun nerede olduğunu bilmedi. O, tarihin tozlu bir dipnotuna dönüşmüştü.
Ta ki 1946’da, o mühürlü zarf yeniden ortaya çıkana ve tarihçiler, Alamán’ın bıraktığı ipuçlarını takip ederek, o gizli bölmeyi bulana kadar. Oradaydı. Kurşun bir sandık. İçinde, bir zamanlar bir imparatorluğu dize getiren adamın kararmış, kırılgan kemikleri. Bu keşif, Meksika’da büyük bir tartışma başlattı. Bu kemiklerle ne yapılacaktı? Onlar bir kahramana mı, yoksa bir canavara mı aitti? Sonunda, hiçbir şey yapılmamasına karar verildi. Kemikler, bilimsel olarak incelendikten sonra, aynı isimsiz nişe geri konuldu. Üzerine sadece küçük, bronz bir plaka çakıldı: HERNÁN CORTÉS, 1485-1547.
Yeni Dünya’nın fatihi, kendi şehrinde, kurduğu bir hastanenin duvarında, ne onurlandırılan ne de lanetlenen, sadece görmezden gelinen, rahatsız edici bir hatıra olarak kaldı.
Peki ya diğer kral? Yenilmiş olan? Onun kemiklerinin hikayesi, Cortés’inkinin tam tersi bir yol izledi.
Cuauhtémoc, 1525’te, Honduras ormanlarında haksız yere asıldığında, bedeni alelacele, isimsiz bir mezara gömülmüştü. Belki de bir ağacın dibine. Belki de timsahların yediği bir nehre atılmıştı. Kimse bilmiyordu. Onun ölümü, bir dipnot, bir utanç anıydı. Hiçbir anıtı, hiçbir mezarı yoktu. O, ormanın karanlığında kaybolmuştu.
Ama Cuauhtémoc, toprağın altında unutulmadı. O, halkının hafızasında yaşamaya devam etti. O, teslim olmayı reddeden ruhun, kırılmaz onurun ve sömürgeciliğe karşı direnişin en büyük sembolü haline geldi. Bağımsız Meksika, kendi ulusal kahramanlarını ararken, Cuauhtémoc’un figürü, Cortés’in gölgesinden çok daha büyük ve parlak bir şekilde yükseldi. Mexico Şehri’nin en görkemli bulvarlarından birine onun adı verildi ve tam ortasına, elinde mızrağıyla dimdik duran heybetli bir heykeli dikildi. O, artık yenilmiş bir kral değil, ulusun ahlaki babasıydı.
Ancak bir eksik vardı: bedeni. Kutsal emanetleri.
1949 yılında, bu eksik parça, inanılmaz bir şekilde ortaya çıktı. Guerrero eyaletindeki küçük, dağlık bir kasaba olan Ixcateopan’da, Eulalia Guzmán adında bir kadın tarihçi, kasaba halkının nesillerdir anlattığı bir efsanenin peşine düştü. Efsaneye göre, Cuauhtémoc’un sadık yoldaşları, onun cesedini gizlice Honduras ormanlarından kaçırmış, yüzlerce kilometrelik tehlikeli bir yolculuktan sonra, onu doğduğu topraklara, Ixcateopan’a getirmiş ve kasabanın kilisesinin, eski bir tapınağın üzerine kurulmuş olan o kilisenin sunağının altına gömmüşlerdi.
Bu, romantik bir efsaneden ibaret olabilirdi. Ama Eulalia Guzmán inandı. Hükümetten aldığı izinle, kilisenin sunağının altında bir kazı başlattı. Ve haftalar süren kazının ardından, bir mezar buldular. İçinde, üzerinde yazıtlar olan kemik parçaları ve yeşim taşından bir kolye vardı. Yazıtlarda, “Kralımız, Efendimiz Cuauhtémoc” gibi ifadeler yer alıyordu.
Haber, Meksika’da bir bomba gibi patladı. Ulusun kayıp kahramanının kemikleri bulunmuştu. Ixcateopan, bir anda ulusal bir hac merkezine dönüştü. İnsanlar, ülkenin dört bir yanından, “Kral Cuauhtémoc”un mezarını görmek, ona saygılarını sunmak için akın etti. Bu, ulusal bir kimliğin yeniden doğrulanması, sömürge geçmişinin yaralarının sarılması gibiydi.
Ancak bilim, her zaman efsaneler kadar romantik değildir.
Hükümet, kemikleri incelemesi için ülkenin en saygın arkeologlarından, tarihçilerinden ve antropologlarından oluşan bir komisyon kurdu. Komisyon, aylarca süren titiz bir çalışmanın ardından, hayal kırıklığı yaratan bir sonuca ulaştı. Kemikler, farklı yaşlarda ve cinsiyetlerde en az sekiz farklı insana aitti. Üzerindeki yazıtların, modern aletlerle yapıldığına dair güçlü kanıtlar vardı. Bilimsel olarak, bu kalıntıların Cuauhtémoc’a ait olması imkansızdı. Keşif, büyük olasılıkla, vatansever bir arzuyla yaratılmış bir sahtekarlıktı.
Bu rapor, ülkede bir fırtına kopardı. Bir yanda, bilimin soğuk gerçeklerini savunan entelektüeller vardı. Diğer yanda ise, bu keşfe yürekten inanan halk ve onların inancını siyasi bir sermaye olarak gören milliyetçiler. Ixcateopan halkı, bilim adamlarını “hain” ve “İspanyol yardakçısı” olmakla suçladı. Onlar için bu kemikler, atalarının onuruydu. Hiçbir bilimsel rapor, onların bu inancını sarsamazdı.
Tartışma yıllarca sürdü. Ama sonunda, inanç, bilime galip geldi. Devlet, resmi olarak kemiklerin gerçekliğini ne tam olarak kabul etti ne de reddetti. Ama Ixcateopan’daki mezar, “Cuauhtémoc’un Mezarı” olarak onurlandırılmaya devam etti. Her yıl, onun ölüm yıldönümünde, binlerce insan oraya gidiyor, danslar ediyor, törenler düzenliyordu.
Ve böylece, fethin son perdesi, tuhaf bir ironiyle kapandı.
Gerçek kemiklerin sahibi, tarihi kanıtlarla yeri belli olan Hernán Cortés, kendi kurduğu şehirde isimsiz bir duvara hapsedilmiş, unutulmuş ve rahatsız edici bir sır olarak kalmıştı.
Ona ait olup olmadığı son derece şüpheli, muhtemelen sahte olan kemiklerin sahibi Cuauhtémoc ise, bir ulusal kahraman olarak, her yıl on binlerce insanın ziyaret ettiği bir türbede, onurla ve sevgiyle anılıyordu.
Bernal Díaz’ın verandasında, son güneş ışıkları da çekilmişti. Yaşlı adam, artık yazamıyordu. Kalemi elinden düştü. Fethin gerçek hikayesi, belki de taşlarda ya da kemiklerde değildi. Belki de gerçek hikaye, insanların neye inanmayı seçtiğiydi. Biri, inkar edilen bir gerçeklikti. Diğeri ise, ihtiyaç duyulan bir efsane. Ve bu ikisinin arasındaki o kırılgan, çelişkili alanda, Hüzün Gecesi’nde başlayan hikaye, hala yaşamaya, nefes almaya ve bir ulusun kimliğini şekillendirmeye devam ediyordu. Unutulmuş kemikler bile, bazen en güçlü hikayeleri anlatabilirdi.
Bölüm 19: Gölün Hafızası
Texcoco Gölü ve Mexico Şehri, 20. ve 21. Yüzyıl
Rüzgar, Santa Fe’nin çelik ve cam kuleleri arasında ıslık çalarak esiyor, gökdelenlerin pencerelerinde günbatımının son turuncu ışıklarını yansıtıyordu. Aşağıda, on altı şeritli Periférico otoyolunda, binlerce arabanın farı, gecenin karanlığında akan birer ateş böceği nehri gibi parlıyordu. Yirmi milyondan fazla insanın, beton, asfalt ve insan hırsından oluşmuş bu devasa labirentte nefes alıp verdiği Mexico Şehri, 21. yüzyılın en büyük, en kaotik ve en canlı metropollerinden biriydi. Bu şehir, ileriye bakıyordu. Geleceğe, küresel ekonomiye, dijital çağa… Ama ayaklarının altında, asfaltın ve temellerin birkaç metre derinliğinde, başka bir şehir uyuyordu. Unutulmuş, boğulmuş ama asla tamamen ölmemiş bir şehir.
Bu modern metropolün en büyük ve en inatçı hayaleti, suyun kendisiydi. Fatihler, Tenochtitlan’ı yok etmek için kanallarını molozla doldurmuş, gölünü kurutmaya çalışmışlardı. Onların torunları, yüzyıllar boyunca bu işe devam ettiler. Şehri sel baskınlarından korumak, yeni yerleşim alanları açmak için devasa drenaj projeleri inşa ettiler. Texcoco Gölü, bir zamanlar vadinin kalbi olan o engin, parlak su kütlesi, yavaş yavaş geri çekildi, parçalandı ve sonunda, şehrin doğusundaki tozlu, tuzlu bir bataklıktan ibaret kaldı. Gölün fethi tamamlanmış gibi görünüyordu. İnsan iradesi, doğaya karşı kesin bir zafer kazanmıştı.
Ama gölün bir hafızası vardı.
Toprak, bu hafızayı taşıyordu. Bir zamanlar göl yatağı olan o süngerimsi, suyla doymuş kil tabakası, üzerindeki milyonlarca tonluk betonun ağırlığı altında eziliyordu. Şehir, her yıl birkaç santimetre batıyordu. Yavaş, durdurulamaz ve dengesiz bir çöküş. Zocalo Meydanı’ndaki devasa Metropolitan Katedrali, bir tarafı diğerinden daha fazla batarak yavaşça eğiliyor, temellerindeki çatlaklar, fethin beş yüz yıl sonra bile devam ettiğini gösteriyordu. 1985’teki büyük depremde, en çok hasar gören binalar, eski göl yatağının en yumuşak olduğu bölgelerde inşa edilenlerdi. Göl, intikamını, sismik dalgaları bir jel gibi büyüterek, üzerindeki kibri sarsarak alıyordu. Şehrin sakinleri, her su kesintisinde, her sel baskınında, kuruttukları gölün hayaletinin kendilerine musallat olduğunu hissediyorlardı. Bu şehir, hep susuzdu, ama aynı zamanda hep boğulma tehlikesiyle karşı karşıyaydı. Bu, Cortés’in başlattığı savaşın en büyük ironisiydi.
Bu batık hafıza, sadece jeolojik değildi. O, aynı zamanda arkeolojikti.
1978 yılı, Şubat ayı. Elektrik şirketi işçileri, Katedral’in hemen arkasında, Arjantin ve Guatemala sokaklarının köşesinde bir yeraltı kablosu için kazı yapıyorlardı. Kazmalarından biri, sert bir şeye çarptı. Merakla toprağı temizlediklerinde, karşılarına oyulmuş bir taş disk çıktı. Üzerinde, parçalanmış, uzuvları kopmuş bir kadın figürü vardı. Bu, sıradan bir taş değildi. Bu, Aztek mitolojisinin en kilit anlarından birini tasvir eden, Coyolxauhqui’nin, yani Ay tanrıçasının anıtsal taşıydı. Efsaneye göre, Coyolxauhqui, annesi Coatlicue’nin Huitzilopochtli’ye (Güneş ve Savaş Tanrısı) hamile kaldığını öğrenince öfkelenmiş ve kardeşleriyle birlikte annesini öldürmeye kalkmıştı. Ama Huitzilopochtli, annesinin rahminden tam teçhizatlı bir savaşçı olarak fırlamış, kız kardeşi Coyolxauhqui’yi öldürmüş, bedenini parçalara ayırmış ve onu Coatepec dağının (Yılan Dağı) tepesinden aşağı atmıştı.
Bu taşın bulunuşu, bir akademik keşiften çok daha fazlasıydı. Çünkü bu taş, onlara bir harita vermişti. Eski kroniklere göre, Coyolxauhqui’nin parçalanmış bedeni, Huey Teocalli’nin, yani Büyük Piramit’in eteklerine düşmüştü. Eğer bu taş buradaysa, o zaman İspanyolların yıktığı, üzerine Katedral ve Başkanlık Sarayı’nı inşa ettiği o efsanevi piramit, tam olarak ayaklarının altındaydı.
Bu keşif, Meksika’da ulusal bir heyecan dalgası yarattı. Başkanın emriyle, taşın bulunduğu yerdeki tüm sömürge dönemi binaları kamulaştırıldı ve yıkıldı. Ve tarihin en ironik anlarından birinde, fatihlerin yıktığı bir medeniyeti ortaya çıkarmak için, şimdi onların torunlarının inşa ettiği binalar yerle bir ediliyordu.
Templo Mayor Projesi, böyle başladı. Arkeologlar, on yıllar boyunca, modern şehrin kalbinde, tarihin katmanlarını bir soğan gibi soydular. Ve buldukları şey, herkesin hayallerinin ötesindeydi. Piramidin sadece temellerini değil, aynı zamanda iç içe geçmiş yedi farklı inşa evresini, tanrılara sunulmuş binlerce adak objesini buldular. Kaplumbağa kabukları, timsah iskeletleri, mercanlar, konkistadorların getirdiği hastalıklardan ölen çocukların küçük iskeletleri, binlerce seramik kap, yeşim taşından maskeler ve en önemlisi, kurban edilmiş insanların kalplerini koydukları taş kaplar (cuauhxicalli)… Bütün bir medeniyetin inanç sistemi, korkuları ve ritüelleri, modern şehrin gürültüsünün altında sessizce yatıyordu.
Bugün, Templo Mayor arkeolojik alanı, Zocalo Meydanı’nın hemen yanında, devasa Katedral’in gölgesinde, açık bir yara gibi durur. Ziyaretçiler, yürüme yollarından, bu iki dünyanın yan yana, ama birbirine ne kadar zıt durduğunu görebilirler. Bir yanda, İspanyol barok mimarisinin görkemi, Katolikliğin zaferi. Diğer yanda ise, o zaferin üzerine kurulduğu putperest tapınağının kanlı temelleri. İkisi de aynı alanda, aynı gökyüzünün altında, birbirlerinin varlığını hem inkar eden hem de doğrulayan kırık bir ayna gibidirler.
Bu hafıza, sadece taşlarda ve kemiklerde yaşamaz. O, dilde, yemekte, sanatta ve en çok da insanların yüzlerinde yaşar. Zocalo Meydanı’nda yürürken, Hernán Cortés’in melez oğlu Martín’in binlerce, milyonlarca torunuyla karşılaşırsınız. Ten renkleri, beyazdan koyu kahverengiye uzanan bir yelpazedir. Gözleri, bazen Avrupalı bir fatihin badem şeklini, bazen de bir Aztek savaşçısının çekik bakışını taşır. Onlar, bu toprağın nihai gerçeğidir: ne tamamen İspanyol ne de tamamen yerli olan, ikisinin acı ve tutku dolu birleşiminden doğmuş yeni bir halk, “La Raza”, yani Irk.
Bu melez kimlik, Meksika’nın hem en büyük gücü hem de en derin çelişkisidir. Ülke, bir yandan Aztek geçmişini bir ulusal gurur kaynağı olarak kutlar. Okullarda çocuklara Cuauhtémoc’un kahramanlığı öğretilir. Antropoloji Müzesi, dünyanın en görkemli müzelerinden biri olarak, bu Kolomb öncesi medeniyetlerin ihtişamını sergiler. Ama aynı zamanda, toplumun derinliklerinde, sömürge döneminden kalma bir ırksal hiyerarşi hala varlığını sürdürür. Daha açık tenli olmak, genellikle daha yüksek bir sosyal statü ve zenginlikle ilişkilendirilir. “Indio” (yerli) kelimesi, hala bir hakaret olarak kullanılabilir. Bu, fethin en kalıcı ve en acı verici mirasıdır. Bir ulus, hem kurbanı hem de faili olduğu bir tarihin içinde, kendi kimliğiyle sürekli bir müzakere halindedir.
Bu müzakerenin en güçlü sembollerinden biri, belki de bir asker ya da bir kral değil, bir kadındır: Malintzin. La Malinche. Cortés’in tercümanı, danışmanı, sevgilisi ve melez oğlunun annesi. Yüzyıllar boyunca, o, Meksika’nın en nefret edilen figürüydü. O, halkına ihanet eden, ülkesini yabancılara satan bir haindi. “Malinchista” kelimesi, kendi kültürünü küçümseyip yabancı olana hayranlık duyan herkes için kullanılan en büyük hakaretlerden biri haline geldi. O, Meksika’nın Havva’sıydı; ilk günahı işleyen, cennetin kaybedilmesine neden olan kadın.
Ancak 20. yüzyılın sonlarında, feminist ve Chicano yazarlar, La Malinche’nin hikayesini yeniden yorumlamaya başladılar. Onu, bir hain olarak değil, bir kurban ve bir hayatta kalan olarak gördüler. Genç yaşta kendi ailesi tarafından köle olarak satılmış, bir kültürden diğerine savrulmuş, hayatta kalmak için zekasını ve dil becerisini kullanmak zorunda kalmış bir kadındı o. O, pasif bir figür değil, kendi kaderini şekillendirmeye çalışan aktif bir faildi. O, iki dünya arasında bir köprü kurmuş, kaçınılmaz olan çarpışmayı, belki de daha az kanlı hale getirmiş bir diplomattı. O, sadece bir tercüman değil, aynı zamanda yeni bir melez ulusun sembolik annesiydi. Bugün, La Malinche, artık sadece bir hain değil, aynı zamanda Meksika’nın karmaşık, acı dolu ve güçlü kadın kimliğinin de bir simgesidir.
Bernal Díaz, Guatemala’daki verandasında son nefesini verdiğinde, hikayesinin bittiğini düşünmüştü. Ama hikaye asla bitmez. Sadece dönüşür. Onun anlattığı Hüzün Gecesi, bugün Mexico Şehri’nin batısındaki bir metro istasyonuna adını vermiştir: “Metro Noche Triste”. İnsanlar her gün, işe gidip gelirken, o isimle, tarihin o kanlı anıyla yüzleşirler. Cortés’in ağladığı söylenen ahuehuete ağacının kalıntıları, trafiğin ortasında küçük, hüzünlü bir anıt olarak hala ayaktadır.
Gölün hafızası, şehrin damarlarında dolaşmaya devam ediyor. O, batan binalarda, her depremde, her su kesintisinde kendini hatırlatıyor. O, Templo Mayor’un açık yarasında, Katedral’in eğik duvarlarında kendini gösteriyor. O, insanların yüzlerindeki melez çizgilerde, dillerindeki Nahuatl kökenli kelimelerde, yedikleri mısır ve biberin tadında yaşıyor.
Hüzün Gecesi, sadece 1520’de yaşanmış bir olay değildir. O, beş yüz yıldır devam eden bir sürecin başlangıcıdır. Bir dünyanın ölümü ve başka bir dünyanın sancılı doğumu. Ve bu doğum, hala devam etmektedir. Mexico Şehri, her gün, kendi geçmişinin hayaletleriyle savaşarak ve onlarla barışarak, kendi kimliğini yeniden inşa ediyor. Çünkü bir şehir, sadece beton ve çelikten ibaret değildir. Bir şehir, her şeyden önce, bir hafızadır. Ve Texcoco Gölü’nün hafızası, kurumayı reddediyor. O, derinde, sessizce, bir sonraki depremi, bir sonraki kazıyı, bir sonraki yüzleşmeyi bekliyor.
Bölüm 20: Sonsöz Yerine Başlangıç
Zamanın Kendisi, Hafızanın Mekanı
Ben oradaydım. Adım yok. Yüzüm yok. Ben, bu vadinin üzerine çöken sis, Texcoco Gölü’nün tuzlu nefesi, volkanların zirvesindeki ebedi karım. Ben, obsidyenin keskin kenarında parlayan ışık, bir kurbanın son kalp atışını duyan taş sunak, fatihlerin çelik miğferinden süzülen yağmur damlasıyım. Ben, Hüzün Gecesi’nde atılan çığlığın yankısı, Otumba Ovası’nı kaplayan toz bulutu, bir katedralin temelindeki piramit taşıyım. Ben, o geceden bu güne uzanan beş yüz yıllık uykusuzluğun kendisiyim. Ve size, zamanın ötesinden, bu hikayenin bir sonu olmadığını, olamayacağını söylemek için konuşuyorum.
Siz buna tarih diyorsunuz. Olayların, tarihlerin, isimlerin düzenli bir listesi. Ama benim için, tarih yaşayan bir varlıktır. Birbirine karışan, üst üste binen, asla tam olarak ölmeyen anıların ve hayaletlerin kaotik bir dansı. Hernán Cortés, Cuauhtémoc, Alvarado, Malintzin, Sandoval… Onlar, bu devasa dramın sadece ilk aktörleriydi. Oyunun kendisi, o zamandan beri, nesiller boyu, milyonlarca farklı sahnede, milyonlarca farklı ruhla yeniden oynandı ve hala oynanmakta.
Her şey bir ateşle başladı. Ama barutun ateşinden önce, başka bir ateş vardı: sarı ateş. Altın. O, bir metal değildi. Bir hastalıktı. İnsanların ruhunu kemiren, gözlerini kör eden, kalplerini taşa çeviren bir humma. Okyanusun ötesinden gelen o sakallı adamların damarlarında dolaşan bir zehirdi. Onlar, bu zehir için okyanusları aştılar, tanımadıkları tanrıların topraklarına ayak bastılar ve hayal bile edemeyecekleri bir medeniyeti, sırf o parlak, sarı metalin parıltısı uğruna ateşe vermekten çekinmediler. Hüzün Gecesi’nde, o daracık geçit yolunda, askerleri boğan şey su değildi. Onları kendi açgözlülüklerinin ağırlığı boğdu. Altın, onların hem kutsal kasesi hem de mezar taşı oldu.
Bugün, o ateşin şekli değişti. Artık sarı, parlak bir metal değil. Şimdi o, toprağın altından fışkıran siyah petrol, bir bilgisayar ekranındaki yanıp sönen borsa verileri, bir uyuşturucu kartelinin kontrol ettiği beyaz toz, küresel bir şirketin sahip olduğu görünmez güç. İsimler değişti, yöntemler değişti, ama ateş aynı ateş. Ruhları kemiren, şehirleri yutan, insanları birbirine düşüren o doymak bilmez hırs, Cortés’in gemileriyle gelen ve bu topraklara kök salan o kadim hastalık, hala aramızda.
Sonra kan vardı. İki farklı kan. Biri, piramitlerin tepesinden akan, Güneş Tanrısı Huitzilopochtli’yi beslemek, dünyanın sonunun gelmesini engellemek için dökülen kutsal kan. Kozmik bir düzenin devamı için ödenen bir bedeldi. Diğeri ise, savaş meydanlarında, sokaklarda, kanallarda akan, hırs ve nefretle dökülen dünyevi kan. Biri düzen için, diğeri kaos içindi. Ve o iki kan, Tenochtitlan’ın molozları üzerinde birbirine karıştı. Bu kanlı birleşmeden, yeni bir insan doğdu: El Mestizo. Melez.
O, bu toprağın en büyük gerçeği ve en derin trajedisidir. O, fatihin ve mağlubun çocuğudur. Damarlarında, hem kılıcı tutan elin gücünü hem de kılıcın açtığı yaranın acısını taşır. Gözlerinde, hem bir Avrupalının melankolisi hem de bir yerlinin sabırlı kederi vardır. O, annesinin dilini unutup babasının dilini konuşmaya zorlanmış, ama babasının dünyasında asla tam olarak kabul görmemiştir. O, ne oraya ne de buraya aittir. Onun vatanı, iki dünya arasındaki o acı dolu araftır. Martín Cortés, Malintzin’in oğlu, bu trajedinin ilk ve en sembolik adıydı. Ama bugün, bu vadide yaşayan milyonlarca insan, onun ruhani çocuklarıdır. Onlar, her gün, kendi içlerindeki Cortés ile Cuauhtémoc arasında bir savaş verirler. Kırık bir aynanın parçaları gibi, hem fatihin hem de fethedilenin yüzünü yansıtırlar.
Sonra taş vardı. Taş, hafızadır. Huey Teocalli’nin devasa piramidi, sadece bir tapınak değildi. O, bir dağın, Coatepec’in yeryüzündeki kopyası, bir kozmolojinin merkeziydi. Her bir taşı, bir inancın, bir fedakarlığın, bir tarihin tanığıydı. İspanyollar, o piramidi yıktıklarında, sadece bir binayı yok etmediler. Bir evrenin merkezini söktüler. Ve sonra, aynı taşları, o lanetli olduğunu düşündükleri taşları alıp, kendi tanrılarının evini, Katedral’i inşa ettiler.
Ama taş unutmaz. Katedral’in temelleri, bugün bile, altındaki piramidin ağırlığıyla yavaşça batmaktadır. O taşlar, hala ait oldukları tanrıya, ait oldukları toprağa dönmek ister gibi, üzerlerindeki yeni inancı aşağı çekerler. Templo Mayor’un kazılan temellerinde, iki dünyanın taşları yan yana durur. Bir Aztek yılan başı heykeli, bir Hristiyan azizinin yontulduğu bir sütunun dibinde yatar. Biri diğerini yok etmeye çalışmış, ama sonunda, ikisi de birbirinin varlığını tanımlayan, birbirine kilitlenmiş birer esire dönüşmüştür. Yeni İspanya’nın mimarisi, bu kaçınılmaz, rahatsız edici birlikteliğin bir anıtıdır.
Ve inanç vardı. Bir yanda, her gün kurban kanıyla beslenmezse dünyayı yok edeceğine inanılan bir Güneş Tanrısı. Diğer yanda, kendi oğlunu tüm insanlığın günahları için kurban etmiş bir Baba Tanrı. İkisi de fedakarlık üzerine kurulu, ikisi de kanla ilgili, ikisi de mutlak bir itaat talep eden iki farklı inanç. Fatihlerin getirdiği haç, Azteklerin putlarını kırdı. Ama o haçın gölgesi, zamanla yerlilerin eski inançlarının şeklini aldı. Tepeyac tepesinde, bir zamanlar Toprak Ana tanrıçası Tonantzin’e tapılan yerde, şimdi esmer tenli bir Meryem Ana, Guadalupe Bakiresi belirmişti. O, ne tam olarak Avrupalı bir azizeydi ne de eski bir Aztek tanrıçası. O, ikisinin birleşimiydi. O, bu melez halkın, kendi acılarından ve umutlarından yarattığı yeni, senkretik bir inancın yüzüydü. Ruhani fetih, bir yok etme değil, karmaşık ve çoğu zaman çelişkili bir dönüşüm süreci oldu.
Bugün, Mexico Şehri’nin Zocalo Meydanı’nda durun. Gözlerinizi kapatın. Modern dünyanın gürültüsünü bir anlığına susturun. Dinlerseniz, duyabilirsiniz. Geçmişin seslerini. Uzaklardan gelen bir savaş davulunun boğuk ritmini. Bir katedral çanının hüzünlü tınısını. Suyun üzerinde kayan binlerce kanonun fısıltısını. Çelik zırhların şakırtısını. Bir çocuğun Nahuatl dilinde annesine seslenişini. Bir rahibin Latince dua edişini. Bir Hüzün Gecesi’nin çığlığını. Bir zaferin boşluğunu.
Sonra gözlerinizi açın. Etrafınıza bakın. Meydanda koşturan küçük bir çocuğu görün. Yüzüne bakın. Elmacık kemiklerinde dağların bilgeliği, gözlerinde okyanusun rengi vardır. O çocuk, bu hikayenin son bölümüdür. O, Hernán Cortés’in ve Cuauhtémoc’un, Malintzin’in ve isimsiz bir Tlaxcalalı savaşçının, bir fatihin ve bir kölenin, bir hainin ve bir kahramanın çocuğudur. O, kanla ve gözyaşıyla yoğrulmuş bu toprağın nihai meyvesidir.
Hüzün Gecesi, 1520 yılının Haziran ayındaki o tek, kanlı gecede bitmedi. O, hala devam ediyor. O, her batan binada, her ırksal hakarette, her sosyal adaletsizlikte, her kimlik arayışında yeniden yaşanıyor. Bu, bir sonu olmayan bir hikaye. Çünkü bu, bir sonsöz değil. Bu, kanla, ateşle ve kırık aynalarla yazılmış, hala devam eden bir başlangıcın hikayesi.
Ve ben, bu vadinin sessiz tanığı, gölün kurumayan hafızası, her şeyi izlemeye devam ediyorum.
