1785’te Paris’te Bir Tuzak: Jeanne de la Motte’nin Kraliçeyi Vurduğu An

Bölüm 1

Kurt ve Güvercin
Paris ve Versay, 1784

Gece, Paris’in üzerine bir katran gibi çökmüştü. Rue Saint-Gilles’in dar ve rutubetli sokağında, solgun bir ay ışığı hüzmesi, köhne bir apartmanın dördüncü katındaki tek aydınlık pencereye sızıyordu. O pencerenin ardında, yanan bir mumun titrek alevi, odaya sinmiş yoksulluğu ve bastırılmış hırsı aydınlatıyordu. Jeanne de Valois-Saint-Rémy, masif meşe masanın üzerine yayılmış parşömenlere eğilmişti. Gözleri, kurumuş mürekkeple çizilmiş soyağacının dallarında, bir avcının iz sürerken gösterdiği yırtıcı dikkatle geziniyordu. Her bir isim, her bir mühür, damarlarında akan kanın asaletini, Fransa’nın kadim kralları Valois Hanedanı’na uzanan köklerini fısıldıyordu. Kral II. Henri’nin gayrimeşru soyundan geliyordu; kanı, Bourbonların mevcut saltanatından daha eski, daha saf bir mavilik taşıyordu.

Yine de etrafındaki gerçeklik, bu soylu kanla alay eder gibiydi. Duvarların sıvaları dökülüyor, yerdeki tek halının iplikleri sefalet içinde can çekişiyordu. Jeanne, parşömenlerden başını kaldırdığında gördüğü manzara, ruhunda biriken öfkeyi körüklüyordu. O, bir Valois idi. O, saraylarda yaşamalı, ipekler içinde gezinmeli, emrindeki hizmetkârlarla fısıldaşmalıydı. Oysa talihi onu, rütbesiz, alkole düşkün bir subay olan kocası Kont Nicolas de la Motte ile meteliksiz bir hayata mahkûm etmişti. Nicolas, unvanının ağırlığını taşıyamayan zayıf bir adamdı. Jeanne ise kendi adının ağırlığı altında ezilmek yerine, onu bir silah gibi kuşanmaya kararlıydı.

Parmağını soyağacındaki kendi isminin üzerinde gezdirdi. Jeanne de Valois. Kulağa ne kadar görkemli geliyordu. Lakin bu görkem, boş bir mideden gelen gurultuyla, odanın köşesinde biriken borç senetlerinin gölgesiyle anlamsızlaşıyordu. Devletten bağlanan cılız maaş, kirayı bile karşılamaya yetmiyordu. Daha fazlası gerekiyordu. Çok daha fazlası. İhtişam, güç ve intikam istiyordu. Onu ve ailesini yoksulluğa terk eden monarşiden, hak ettiğine inandığı hayatı çalmış olan sistemden intikamını alacaktı.

Planı, bir örümceğin ağını örmesi gibi yavaş ve sabırla şekilleniyordu. İlk adımlarını atmıştı. Versay Sarayı’nın bahçelerinde, avlularında görünmeye başlamış, soylu duruşu ve anlattığı dokunaklı hikâyeyle birkaç küçük iyilik koparmayı başarmıştı. Lakin küçük iyilikler, onun okyanuslar kadar geniş olan arzusunu tatmin edemezdi. Ona bir kapı gerekiyordu. Sarayın en korunaklı, en gizli odalarına açılan bir kapı. Ve o kapının anahtarı, zayıflıkları olan güçlü bir adamın elinde olmalıydı.

Mumun alevi son bir kez titreyip söndüğünde, Jeanne karanlıkta kaldı. Yüzünde, avını köşeye sıkıştırmak üzere olan bir kurdun tekinsiz gülümsemesi vardı. Gözlerini kapattığında Versay’ın altın yaldızlı salonlarını, binlerce mumla aydınlatılmış balo salonlarını, Kraliçe’nin etrafında dönen bir gezegen gibi duran saraylıları görüyordu. O dünyaya aitti ve oraya giden yolu ne pahasına olursa olsun açacaktı. Sefaletin soğuk yatağına uzanırken, zihninde tek bir isim yankılanıyordu. Zengin, güçlü, hırslı ve en önemlisi, gözü kör bir adamın ismi: Kardinal Louis de Rohan.

Strasbourg’daki Piskoposluk Sarayı, bir hükümdarın konutunu aratmayacak bir zenginliğin sessiz tanığıydı. Saverne Şatosu olarak bilinen yapı, Kardinal Louis René Édouard de Rohan’ın kişisel krallığıydı. Fransa’nın en köklü ve zengin ailelerinden birine mensup olan Kardinal, dünyevi zevkler ile ruhani görevler arasında tehlikeli bir ipte yürüyen bir cambazdı. Sabahları ayin yönetir, öğleden sonraları ise av partileri düzenler, akşamlarını felsefi sohbetler ve dillere destan ziyafetlerle taçlandırırdı. Sarayının duvarları paha biçilmez Flaman halılarıyla kaplıydı, kütüphanesi en nadir el yazmalarıyla doluydu ve mahzenleri, Fransa’nın en iyi şaraplarını barındırıyordu.

Kardinal, o gün kütüphanesinin loş ışığında, geniş pencereden dışarıdaki geometrik bahçeleri seyrediyordu. Elindeki kristal kadehte yakut rengi bir Burgonya şarabı parlıyordu. Elli yaşındaydı, yakışıklı ve karizmatikti. Zekâsı ve bilgisi inkâr edilemezdi. Lakin tüm zenginliğine ve gücüne rağmen, ruhunu kemiren bir eksiklik vardı. Bir leke. Onu Versay’ın kalbinden, Kral ve Kraliçe’nin yakın çevresinden uzak tutan bir leke.

Yıllar önce Viyana’ya büyükelçi olarak atanmıştı. Görevi, Fransa ile Avusturya arasındaki hassas ittifakı korumaktı. Orada, şatafatlı yaşam tarzı, pervasız harcamaları ve diplomatik gafletleriyle Avusturya İmparatoriçesi Maria Theresa’yı öfkelendirmişti. Daha da kötüsü, İmparatoriçe’nin kızı, o zamanlar henüz Dauphine olan Marie Antoinette hakkında Paris’e yazdığı alaycı ve aşağılayıcı mektuplar, bir şekilde Kraliçe’nin kulağına ulaşmıştı. Marie Antoinette, annesine yönelik eleştirileri ve kendi onuruna yönelik imaları asla affetmemişti. Rohan Paris’e geri çağrıldığında, kendisini buz gibi bir duvarla çevrili buldu. Kral XVI. Louis ona karşı nazikti, lakin Kraliçe’nin varlığı, Rohan için görünmez bir sürgün demekti. Onun olduğu yerde Kraliçe olmaz, onun yaklaştığı gruplar aniden dağılırdı. Kraliçe’nin soğuk ve mesafeli bakışları, Kardinal’in ruhunda kapanmayan bir yara açmıştı.

Bu dışlanmışlık, Rohan’ın en büyük zaafını oluşturuyordu. O, gücün merkezinde olmak, Kraliçe’nin lütfuna mazhar olmak için her şeyini verebilirdi. Bu umutsuz arzu, onu mantığın sınırlarının ötesine itiyordu. Simyacılara, kâhinlere, gizemli ve ruhani vaatlerde bulunan şarlatanlara yüklü paralar harcıyordu. Altını altına çevirmekten çok, Kraliçe’nin buzdan kalbini altına çevirecek bir büyü arıyordu. Kendisini “Büyük Kopht” olarak tanıtan efsanevi maceraperest Cagliostro gibi figürler, Kardinal’in sarayında el üstünde tutuluyordu. Rohan, akıl ve mantıkla açamadığı kapıyı, mistisizm ve entrikayla aralamaya hazırdı.

Pencereden yansıyan kendi görüntüsüne baktı. Fransa’nın Büyük Sadaka Sorumlusu, Strasbourg Piskoposu, Roma Kilisesi’nin bir Prensi. Sahip olduğu unvanlar bir orduyu donatabilirdi. Yine de kendini eksik hissediyordu. Kraliçe’nin bir gülümsemesi, Papa’nın takdisinden daha değerliydi onun için. Bu yakıcı arzu, onu savunmasız bir güvercine dönüştürmüştü. Ve gökyüzünde, onu avlamak için sabırla daireler çizen bir kurdun gölgesinden habersizdi. Avusturya’dan gelen bir mektup, düşüncelerini böldü. Viyana’daki dostlarından biri, saraydaki dedikoduları aktarıyordu. Mektupta Kraliçe’nin adı geçiyordu. Kardinal mektubu okurken kalbi hızla çarpmaya başladı. Belki bir umut vardı. Belki kaderin çarkları onun lehine dönmeye başlamıştı. Bu safça umut, onu bekleyen tuzağın ilk adımı olacaktı.

Paris’in en şık caddelerinden Rue Saint-Honoré üzerinde, kuyumcu Charles Auguste Boehmer ve ortağı Paul Bassenge’in dükkânı, bir mücevher tapınağı gibiydi. Vitrinlerinde sergilenen pırlantalar, yakutlar, zümrütler, şehrin en zengin ve en güçlü insanlarının hayallerini süslüyordu. Lakin dükkânın arkasındaki kadife kaplı özel odada, iki ortak, hayallerden çok bir kâbusun pençesindeydi. Masanın üzerindeki siyah kadife kutunun içinde, tarihin gördüğü en olağanüstü mücevher yatıyordu.

Ona basitçe “gerdanlık” demek, bir şatoya kulübe demek gibiydi. O, bir elmas nehriydi. Yüzlerce pırlanta, irili ufaklı, en kusursuz kesimlerle işlenmiş, bir şelale gibi akıyordu. İki sıra halinde dizilmiş devasa taşlardan sarkan püsküller, pandantifler ve kurdeleler, ışığı binlerce parçaya bölerek göz kamaştırıcı bir cümbüş yaratıyordu. Tam 647 elmas, toplamda 2800 karat ağırlığındaydı. Değeri, iki milyon livre’yi aşıyordu; küçük bir Alman prensliğinin yıllık gelirine eşdeğer bir servet.

Bu şaheser, Kral XV. Louis tarafından, gözdesi Madame du Barry için sipariş edilmişti. Kral, sevgilisinin boynunu süsleyecek, eşi benzeri görülmemiş bir hediye istemişti. Boehmer ve Bassenge, yıllarını ve servetlerini bu projeye yatırmış, Avrupa’nın dört bir yanından en iyi elmasları toplamışlardı. Lakin gerdanlık tamamlanamadan Kral çiçek hastalığından ölmüş, Madame du Barry ise saraydan sürülmüştü. Gerdanlık, iki kuyumcunun elinde kalmıştı.

Şimdi, yeni Kral XVI. Louis ve Kraliçe Marie Antoinette’in hüküm sürdüğü dönemde, Boehmer ve Bassenge bu paha biçilmez yükten kurtulmaya çalışıyorlardı. Gerdanlığı defalarca Kraliçe’ye sunmuşlardı. Marie Antoinette, mücevherlere olan düşkünlüğüyle tanınıyordu. Lakin gerdanlığı gördüğünde, onun ihtişamından etkilenmekle birlikte, fiyatını duyunca tereddüt etmişti. Fransa’nın mali durumu zaten kırılgandı ve halk arasında Kraliçe’nin savurganlığına dair hoşnutsuz fısıltılar dolaşıyordu. Kral’a danıştığında, XVI. Louis de aynı fikirdeydi. “Bir savaş gemisi almak için paraya daha çok ihtiyacımız var,” demişti. Kraliçe de bu kararı destekleyerek, “Bu parayla Fransa Donanması’na bir gemi kazandırabiliriz. Gerdanlığa ihtiyacım yok,” diyerek kuyumcuları geri çevirmişti.

Bu ret, Boehmer ve Bassenge için bir felaketti. Servetlerinin tamamı, o siyah kadife kutunun içinde atıl duruyordu. Diğer Avrupa saraylarına teklif götürmüşler, lakin kimse bu kadar büyük bir meblağı tek bir mücevhere bağlamaya yanaşmamıştı. Borçları birikiyor, alacaklılar kapılarını aşındırıyordu. Gerdanlık, bir sanat eseri olmaktan çıkmış, onları iflasa sürükleyen bir lanete dönüşmüştü.

Boehmer, çaresizlik içinde başını ellerinin arasına aldı. “Ne yapacağız Paul? Bittik. Bu taşlar bizi de kendileriyle birlikte mezara götürecek.”

Bassenge, masadaki kutuya baktı. Elmaslar, odadaki solgun ışıkta bile haince parıldıyordu. “Bir alıcı olmalı. Fransa Kraliçesi’nden daha zengin, daha gösterişli bir alıcı olamaz. Onu bir şekilde ikna etmeliyiz. Belki fikrini değiştirir.”

Boehmer umutsuzca güldü. “Nasıl? Kraliçe kararını verdi. Gururlu bir kadın. Geri adım atmaz.” Bir keresinde, çaresizlikten kendini Kraliçe’nin ayaklarına atmış, borçlarını anlatarak ağlamış, hatta intiharla tehdit etmişti. Kraliçe onu sakinleştirmiş lakin kararından dönmemişti.

İki ortak, sessizlik içinde oturdular. O an farkında değillerdi, lakin onların bu çaresizliği, Paris’in başka bir köşesinde kurulan karanlık bir planın en önemli parçası olacaktı. Onların laneti, bir başkasının en büyük fırsatına dönüşmek üzereydi. Gerdanlık, kendi kaderini yazacak bir entrikanın merkezine yerleşmişti. O, artık bir mücevher değildi; bir krallığı sarsacak, bir kraliçenin adını lekeleyecek ve bir devrimin ateşine odun taşıyacak bir komplo nesnesiydi.

Jeanne de la Motte, Versay Sarayı’nın mermer zeminlerinde bir hayalet gibi dolaşıyordu. Üzerindeki mütevazı lakin temiz elbisesi, soylu duruşu ve hüzünlü güzelliğiyle dikkat çekiyordu. O, sarayın kalabalığı içinde kaybolmuyor, aksine kendine özgü bir yer ediniyordu. Gözleri sürekli etrafı tarıyor, kulakları en ufak bir fısıltıyı, bir dedikoduyu yakalamak için tetikte bekliyordu. Saray, devasa bir organizma gibiydi; damarlarında güç, entrika ve dedikodu akıyordu. Jeanne, bu organizmanın nasıl çalıştığını çözmeye, zayıf noktalarını tespit etmeye çalışıyordu.

Zamanla, saray koridorlarında küçük bir ün kazandı. Valois soyundan gelen, talihsizliğe uğramış Kontes. Hikayesi, bazı merhametli soyluların ilgisini çekmişti. Polignac Düşesi gibi Kraliçe’ye yakın isimlerin çevresinde görünmeyi başarmış, onlardan küçük yardımlar koparmıştı. Lakin Jeanne’in hedefi, sadaka almak değildi. O, sisteme sızmak istiyordu.

Bir öğleden sonra, sarayın en işlek yerlerinden biri olan Œil-de-bœuf salonunda, bekleme odasında dururken, aradığı fırsatın habercisiyle karşılaştı. Kalabalığın arasından görkemli bir piskopos cübbesi içinde geçen Kardinal de Rohan’ı gördü. Kardinal’in yüzünde, kibir ile gizlenmeye çalışılan bir endişe ve umutsuzluk ifadesi vardı. Etrafındaki insanlar ona saygıyla eğiliyor, lakin kimse onunla samimi bir sohbete girmiyordu. Kraliçe’nin gözünden düşmüş olmanın getirdiği o görünmez karantina, Kardinal’i adeta bir cüzzamlı gibi tecrit ediyordu.

Jeanne, onu izlerken zihnindeki planın parçaları yerine oturmaya başladı. İşte aradığı adam buydu. Zengin, güçlü, nüfuzlu ve Kraliçe’nin lütfuna aç. Öyle bir açlık ki, bu açlık onun muhakeme yeteneğini köreltmişti. Bir insan, bir şeyi çok istediğinde, ona ulaşmasını sağlayacak en olmayacak yalanlara bile inanmaya hazır olurdu. Jeanne, Kardinal’e tam da bunu sunacaktı: bir yalan. Ama öylesine ustaca örülmüş, öylesine gerçekçi bir yalan ki, Kardinal onu bir kurtuluş ipi gibi görecekti.

Jeanne, Kardinal’in çevresindeki insanları incelemeye başladı. Kimlerle konuşuyor, kimlere güveniyordu? Yakın çevresine sızmanın bir yolunu bulmalıydı. Kardinal’in simyaya ve gizemli ilimlere olan merakını öğrenmesi uzun sürmedi. Bu, işini kolaylaştıracaktı. Mantık dışı şeylere inanmaya zaten yatkın bir zihin, daha büyük yalanları da sorgulamadan kabul edebilirdi.

Stratejisini belirledi. Doğrudan Kardinal’e gitmeyecekti. Bu, şüphe uyandırırdı. Bunun yerine, kendisini Kraliçe Marie Antoinette’in gizli bir sırdaşı, bir aracı olarak tanıtacaktı. Kraliçe’nin, politik nedenlerle açıkça yapamadığı bazı işleri, gizlice yürüttüğü bir gölge figür olacaktı. Bu kimlik, Jeanne’e hayal bile edemeyeceği bir güç verecekti. Kraliçe adına konuşacak, Kraliçe adına isteklerde bulunacaktı. Ve kim, Fransa Kraliçesi’nin gizli bir emrine karşı gelmeye cesaret edebilirdi?

İlk adım, Kardinal’e ulaşmaktı. Onunla “tesadüfen” tanışacağı bir ortam yaratmalıydı. Strasbourg’daki sarayına bir mektup yazarak, Valois soyundan gelen yoksul bir kontes olarak yardımını istemekle işe başladı. Mektubun tonu, gururlu lakin çaresiz bir soylunun feryadı gibiydi. Bu, Rohan gibi cömertliğiyle tanınan bir adamın dikkatini çekecek bir yemdi.

Mektuba cevap gecikmedi. Kardinal, Paris’e geldiğinde kendisiyle görüşmek istediğini bildiren nazik bir not gönderdi. Jeanne, notu okurken zaferin ilk tadını hissetti. Kurt, güvercinin yuvasına doğru ilk adımını atmıştı. Şimdi, onu tuzağa çekecek ağı örme zamanıydı. Bu ağ, sahte mektuplardan, gizli buluşmalardan, fısıltılardan ve Kraliçe’nin adıyla söylenen yalanlardan oluşacaktı. Ve ağın merkezinde, parlaklığıyla herkesi kör eden, lanetli bir elmas gerdanlık olacaktı. Jeanne, masasına oturdu ve bir tüy kalemi mürekkebe batırdı. Yazacağı bir sonraki mektup, Kardinal’e değil, Kardinal’in Kraliçe’den geldiğine inanacağı ilk sahte not olacaktı. Oyun başlamıştı. Paris’in karanlık sokaklarında doğan bir plan, Versay’ın ışıltılı salonlarını sarsmak üzere harekete geçmişti.

Bölüm 2

Fısıltı ve Mühür
Strasbourg ve Paris, 1784 Sonbaharı

Kardinal de Rohan, Saverne Şatosu’ndaki çalışma odasının devasa penceresinin önünde duruyordu. Dışarıda, sonbaharın melankolik fırçası bahçenin yeşilini paslı bir kızıla boyamıştı. Yapraklar, rüzgârın bestelediği hüzünlü bir valsle dans ederek toprağa düşüyordu. Kardinal’in elinde, kenarları zarifçe yaldızlanmış, ince bir parşömen duruyordu. Kontes Jeanne de la Motte’tan gelen ikinci mektuptu. İlk mektup, Valois soyunun unutulmuş bir dalının, yoksulluk içindeki çığlığıydı. Bu ikinci mektup ise, Paris’e geldiğini ve kendisiyle görüşme lütfunu beklediğini bildiren, ölçülü bir zarafetle yazılmış bir nottu.

Rohan, mektubu okumaktan çok, kelimelerin ardındaki gölgeleri görmeye çalışıyordu. Valois. Bu isim, zihninde bir çan gibi çalıyordu. Fransa’nın eski hükümdarlarının adı. Bourbonların gölgesinde kalmış, lakin hâlâ tarihi bir ağırlık taşıyan bir isim. Bir Valois’ya yardım etmek, sadece bir hayır işi değil, aynı zamanda siyasi bir jestti. Monarşinin ihmal ettiği bir mirasa sahip çıkmak, kendi itibarını parlatabilirdi.

Düşünceleri, odanın loş köşesinde oturan bir başka figüre kaydı. Kont Alessandro di Cagliostro, kendisini Mısır’ın kadim sırlarına vakıf bir büyücü, bir şifacı ve bir kâhin olarak tanıtıyordu. Gizemli geçmişi, etkileyici tavırları ve geleceğe dair yaptığı cüretkâr kehanetlerle Rohan’ın aklını ve güvenini kazanmıştı. Cagliostro, Kardinal’in en büyük arzusunu, Kraliçe’nin lütfunu kazanma isteğini biliyor ve bu arzuyu kendi amaçları için ustalıkla kullanıyordu.

“Majesteleri ne düşünüyor?” diye sordu Cagliostro, sesi odanın sessizliğinde bir yılan gibi tısladı. Gözleri, karanlıkta parlayan iki kömür parçası gibiydi.

Rohan içini çekti. “Bir kontes. Valois kanından geldiğini söylüyor. Talihsizliğe uğramış, Paris’te yardım arıyor.”

Cagliostro yavaşça ayağa kalktı. Uzun, siyah cübbesi yerde hışırdadı. Kardinal’in yanına geldi ve pencereden dışarı, dökülen yapraklara baktı. “Kader,” diye fısıldadı. “Bazen en büyük fırsatları, en acınası kılıklar içinde gönderir. Yıldızlar, sizin için bir dönüm noktasının yaklaştığını söylüyor, Prens. Yükselişiniz, beklenmedik bir el tarafından tetiklenecek. Zayıf görünen lakin asil bir el.”

Rohan, bu gizemli sözlerin cazibesine kapılmıştı. Cagliostro’nun kehanetleri, onun umutlarını besleyen bir nektar gibiydi. Mantığı, bu kadının sıradan bir dilenci olabileceğini söylese de, kalbi başka bir şeye inanmak istiyordu. Kraliçe’nin soğuk duvarlarını aşacak bir anahtar, bir mucize arıyordu. Belki de bu Valois Kontesi, o mucizenin ilk işaretiydi.

“Onunla Paris’te görüşeceğim,” dedi Rohan, kararını vermişti. Sesinde yeni bir kesinlik vardı. “Hôtel de Rohan’a gelmesini söyleyin. Kim olduğunu, ne istediğini kendi gözlerimle göreceğim.”

Cagliostro’nun yüzünde belli belirsiz bir gülümseme belirdi. “Bilgece bir karar, Majesteleri. Unutmayın, en güçlü kilitler, en beklenmedik anahtarlarla açılır. Ve sizin kilidiniz, Versay’ın kalbinde paslanmaya yüz tuttu.”

Kardinal, elindeki mektubu masanın üzerine bıraktı. Mektubun üzerindeki zarif el yazısı, ona nedense umut veriyordu. Bu kadının hikâyesinde, kendi dışlanmışlığının bir yansımasını görüyordu. İkisi de hak ettikleri yerde değildi. Belki de birbirlerine yardım edebilirlerdi. Bu düşünce, Rohan’ın zihninde tehlikeli bir şekilde kök salmaya başladı. Paris’e yapacağı yolculuk, artık basit bir görev seyahati değil, kaderiyle randevusuna doğru atılmış bir adımdı. Habersizdi ki, kendisini bekleyen kader, bir kurtarıcı değil, sabırla ağını örmüş bir avcıydı. Ve o, avcının ağına kendi arzularıyla, kendi umutlarıyla koşarak gidiyordu.

Jeanne de la Motte, Hôtel de Rohan’dan gelen cevabı okuduğunda, kalbi göğüs kafesini zorlayan bir kuş gibi çırpındı. Kardinal, onu kabul ediyordu. Oyunun en kritik sahnesi başlamak üzereydi. Günlerce, bu an için hazırlık yaptı. Sefil dairesinin rutubetli havasında, bir tiyatro oyuncusunun en önemli rolüne hazırlanması gibi bir titizlikle çalıştı.

İlk işi, görünüşüydü. Borçla aldığı koyu renk, lakin kaliteli kumaştan dikilmiş bir elbise seçti. Elbise, gösterişten uzaktı; yas tutan, gururlu bir soylunun sadeliğini yansıtmalıydı. Mücevher kullanmadı. Tek süsü, boynuna astığı, ailesinden kaldığını iddia ettiği küçük, kararmış bir gümüş madalyondu. Yüzüne, acı ve yorgunlukla yoğrulmuş, lakin asaletini kaybetmemiş bir ifade yerleştirdi. Aynanın karşısında saatlerce duruşunu, bakışlarını, sesinin tonunu ayarladı. Acınası görünmeliydi, lakin asla bayağı olmamalıydı. Muhtaç görünmeliydi, lakin onurundan taviz vermemeliydi.

En önemli hazırlık ise, zihninde kurduğu senaryoydu. Kardinal’in karşısında ne söyleyeceğini, olası sorulara nasıl cevap vereceğini defalarca prova etti. Hikâyesi hazırdı: Valois kanının trajedisi, ailesinin yoksulluğa itilişi, monarşinin vefasızlığı. Lakin bu, hikâyenin sadece ilk perdesiydi. Asıl darbeyi, en hassas anda vuracaktı.

Hazırlıklarının bir parçası olarak, küçük bir servet harcayarak aldığı en kaliteli, krem rengi parşömen kâğıtlarından birini masanın üzerine koydu. Kraliçe Marie Antoinette’in mektuplarından ele geçirdiği bir kopyayı dikkatle inceledi. Kraliçe’nin zarif, hafifçe sağa yatık el yazısını, harfleri birleştirme şeklini, imzasındaki o karakteristik kıvrımı saatlerce taklit etti. Sonunda, tüy kalemini özenle yonttu ve mürekkebe batırdı. Yazacağı birkaç satır, bir krallığın kaderini etkileyebilirdi.

Kâğıdın üzerine, Kraliçe’nin ağzından yazılmış gibi görünen kısa ve muğlak bir not düştü:

Sevgili Kontes, size olan merhametim ve ailenizin asil adına duyduğum saygı, mevcut koşullarda açıkça gösteremeyeceğim kadar fazladır. Sabrınız ve sadakatiniz, zamanı geldiğinde karşılığını bulacaktır. Sarayın entrikalarından uzakta, sizin gibi dürüst bir ruha güvenebilmek, benim için bir tesellidir. İhtiyatlı olun. A.

Son harfi, Marie Antoinette’in imzasını andıran bir kıvrımla bitirdi. Sonra, Kraliçe’nin en sevdiği koku olan menekşe esansından bir damlayı kâğıdın kenarına damlattı. Mektubu katlayıp küçük bir mühürsüz zarfa koydu. Bu kâğıt parçası, onun en güçlü silahı olacaktı. Bir yalandı, evet. Ama umutsuz bir adamın gerçek olmasını arzulayacağı kadar güzel bir yalandı.

Kardinal ile buluşacağı gün, Paris’in üzerine gri bir sis çökmüştü. Jeanne, kiralık bir faytonla Hôtel de Rohan’ın devasa kapısına geldiğinde, kalbinin atışları yavaşlamış, yerini buz gibi bir sükûnete bırakmıştı. Rolüne tamamen girmişti. O artık Rue Saint-Gilles’in sefil dairesinde yaşayan Jeanne de la Motte değildi. O, kaderin sillesini yemiş lakin ruhu kırılmamış Valois Kontesi’ydi. Ve birazdan, Fransa’nın en güçlü adamlarından birinin ruhuna, zehirli bir fısıltı ekecekti. Kapıdan içeri adım atarken, arkasında bıraktığı sefalete ve önünde uzanan ihtişam olasılığına baktı. Aradaki köprüyü, yalanlardan inşa edecekti.

Hôtel de Rohan’ın kabul salonu, Jeanne’in sefil dairesiyle kıyaslandığında başka bir evrene aitti. Yüksek tavanlar mitolojik sahneleri betimleyen fresklerle süslüydü. Duvarları kaplayan ipek duvar kâğıtları, altın yaldızlı mobilyalar ve Venedik kristalinden yapılmış avizeler, Kardinal’in zenginliğini ve zevkini sessizce haykırıyordu. Odanın ortasındaki şöminede yanan ateşin çıtırtıları, Jeanne’in adımlarının mermer zeminde çıkardığı sesi bastırıyordu.

Kardinal Louis de Rohan, onu şöminenin başında bekliyordu. Üzerinde mor ipekten, sade bir piskopos cübbesi vardı. Jeanne’i gördüğünde, yüzünde merhamet ile merak karışımı bir ifadeyle ona doğru birkaç adım attı.

“Kontes de la Motte,” dedi, sesi sıcak ve babacan bir tını taşıyordu. “Hoş geldiniz. Mektuplarınız beni etkiledi. Lütfen oturun.”

Jeanne, hafifçe reverans yaparak gösterilen koltuğa oturdu. Gözlerini bir an bile Kardinal’den ayırmadı. Ona, minnettar lakin ezik olmayan bir ifadeyle bakıyordu. “Majesteleri,” diye fısıldadı. “Bu lütfunuz, karanlıkta kalmış bir ruha ışık tutmak gibidir. Size minnettarım.”

Konuşma, beklendiği gibi başladı. Jeanne, ailesinin trajik hikâyesini, Valois kanı taşımanın gururunu ve bu gururun sefaletle nasıl cezalandırıldığını anlattı. Sesini bir enstrüman gibi kullanıyor, doğru yerlerde titretip doğru yerlerde güçlendiriyordu. Anlattığı her kelime, dikkatle seçilmişti. Kardinal, onu sessizce, yüzünde artan bir sempati ifadesiyle dinledi. Hikâye, onun kendi dışlanmışlık hisleriyle örtüşüyordu. O da kendini, hak ettiği değeri görmeyen soylu bir ruh olarak görüyordu.

Sohbetin bir noktasında, Rohan sordu: “Peki, Versay’da hiç şansınızı denediniz mi? Kraliçe… O, cömertliğiyle tanınır. Belki durumunuzu ona arz etseniz…”

Bu, Jeanne’in beklediği pas idi. Bir an duraksadı, yüzüne kederli bir gölge düştü. Gözlerini yere indirdi. “Ah, Majesteleri,” dedi fısıltıyla. “Kraliçe… O, melek kalpli bir hükümdar. Lakin etrafı, onun iyi niyetini engelleyen danışmanlarla, düşmanlarla dolu. Polignac kliği… Onlar, Kraliçe’ye ulaşmak isteyen herkesin önünde bir duvar gibi duruyor.”

Bu sözler, Rohan’ın kalbine bir ok gibi saplandı. Kraliçe’nin etrafındaki düşmanlar… Bunu herkesten iyi biliyordu. Jeanne, onun en hassas noktasına dokunmuştu.

Jeanne, zamanın geldiğini hissetti. Elini yavaşça cüppesinin cebine attı. Tereddüt ediyormuş gibi bir ifade takındı. “Aslında… Majesteleri, size bunu göstermeye cüret edebilir miyim, bilmiyorum. Bu büyük bir sır. Bana emanet edilmiş bir güven.”

Rohan’ın merakı doruğa çıkmıştı. “Lütfen, Kontes. Çekinmeyin. Burada güvendesiniz.”

Jeanne, küçük, mühürsüz zarfı çıkardı ve titreyen ellerle Kardinal’e uzattı. “Kraliçe Hazretleri, benim durumumdan haberdar. Bana gizlice ulaştı. Lakin açıkça yardım edemiyor. Düşmanlarından çekiniyor.”

Kardinal, zarfı aldı. Kalbi, göğsünde bir çekiç gibi vuruyordu. Kâğıdı çıkardığında, burnuna dolan o tanıdık menekşe kokusu başını döndürdü. Kraliçe’nin kokusuydu. Gözleri satırların üzerinde gezindi. “Sabrınız ve sadakatiniz… Zamanı geldiğinde karşılığını bulacaktır… Sizin gibi dürüst bir ruha güvenebilmek… A.

Kâğıttaki el yazısı, Kraliçe’ninkine benziyordu. Sondaki “A” harfi, Antoinette’i simgeliyor olmalıydı. Aklı, bunun bir sahtekârlık olabileceği ihtimalini fısıldasa da, kalbi ve arzuları bu fısıltıyı bastırdı. Bu mektup, onun en çılgın hayallerinin bir yansımasıydı. Kraliçe, ona düşman olan Polignac’ların arkasından iş çeviriyordu. Kraliçe, aslında onu takdir ediyordu. Kraliçe, ona güveniyordu. Bu düşünce, Rohan’ı mest etti.

Gözlerini kâğıttan kaldırıp Jeanne’e baktı. Artık karşısında acınası bir kontes görmüyordu. Karşısında, Kraliçe’nin gizli sırdaşını, Versay’ın buzlu duvarlarını aşmasını sağlayacak anahtarı görüyordu. “Bu… Bu inanılmaz,” diye kekeledi.

Jeanne, zaferini gizleyen mütevazı bir tebessümle başını eğdi. “Kraliçe Hazretleri, sizin de haksızlığa uğradığınızı biliyor, Majesteleri. Sizin gibi sadık bir hizmetkârın saraydan uzak tutulmasından üzüntü duyuyor. Belki de… Belki de benim aracılığımla, aranızdaki bu talihsiz yanlış anlaşılma düzeltilebilir.”

Zehir, damara enjekte edilmişti. Rohan, yemi yutmuştu. O andan itibaren Jeanne de la Motte, onun için sadece bir Valois Kontesi değil, Kraliçe Marie Antoinette’e giden gizli bir yoldu. Ona maddi yardımda bulunmayı, onu himayesine almayı hemen teklif etti. Jeanne, bu teklifi minnetle, lakin bir lütuf değil, müttefikler arasında doğal bir jestmiş gibi kabul etti.

Jeanne, Hôtel de Rohan’dan ayrıldığında, Paris’in gri sisi dağılmaya başlamıştı. Faytonun penceresinden dışarı bakarken, yüzünde artık hüzünlü bir maske yoktu. Soğuk, hesapçı bir zafer ifadesi vardı. Kardinal’in ruhuna ektiği fısıltı, yakında bir fırtınaya dönüşecekti. Ve o fırtınanın merkezinde, Boehmer ve Bassenge’in dükkânında, alıcısını bekleyen lanetli bir gerdanlık duruyordu. Jeanne, gerdanlığın ve Kardinal’in kaderini, kendi elleriyle yazdığı birkaç sahte mektupla birbirine bağlamıştı.

Kardinal de Rohan, Kontes gittikten sonra uzun bir süre çalışma odasında tek başına oturdu. Elinde, menekşe kokulu kâğıt parçası duruyordu. Onu tekrar tekrar okudu. Her okuyuşunda, umudu daha da büyüyor, şüpheleri daha da küçülüyordu. Bu mektup, yıllardır beklediği işaretti. Kraliçe onu affetmişti. Hatta ona güveniyordu. Bu, her şey demekti.

O gece, Cagliostro ile yeniden görüştü. Olanları anlattı, mektubu gösterdi. Büyük Kopht, mektubu eline almadı, sadece uzaktan baktı. Gözlerini kapattı ve bir süre transa geçmiş gibi durdu. Sonra, derin ve gizemli bir sesle konuştu: “Yıldızlar yalan söylemez, Prens. Size söylemiştim. Yükselişinizin anahtarı, asil kan taşıyan bir kadın eliyle gelecekti. Bu o eldir. Bu kadın, sizin ve Kraliçe arasındaki köprüdür. Ona güvenin. Ona yardım edin. Çünkü ona yapılan yardım, aslında Kraliçe’ye yapılmış bir hizmettir. Ve hizmetinizin karşılığını, hayal bile edemeyeceğiniz bir şekilde alacaksınız.”

Cagliostro’nun sözleri, Rohan’ın son tereddüt kırıntılarını da silip süpürdü. Artık emindi. Jeanne de la Motte, Tanrı’nın veya yıldızların, ona gönderdiği bir elçiydi. Ona para yağdırmaya başladı. Kontesin borçlarını kapattı, ona lüks bir ev tuttu, gardırobunu yeniledi. Jeanne, bir anda sefaletten ihtişama terfi etmişti.

Lakin Rohan’ın cömertliği karşılıksız değildi. Tek bir şey istiyordu: Kraliçe’den daha fazla mektup. Jeanne, bu talebi memnuniyetle karşıladı. Sahte mektuplar, düzenli aralıklarla Kardinal’e ulaşmaya başladı. Her mektup, bir öncekinden daha samimi, daha kişisel bir tonda yazılıyordu. Kraliçe, “mektuplarında” Kardinal’e olan güveninden, saraydaki yalnızlığından, siyasi konulardaki fikirlerine duyduğu ihtiyaçtan bahsediyordu. Rohan, bu mektuplarla yaşıyor, onlarla nefes alıyordu. Jeanne’in yarattığı bu hayal dünyasında, Kraliçe’nin en yakın sırdaşı, en güvendiği danışmanı olmuştu.

Gerçekte ise, Marie Antoinette’in bu sahte yazışmalardan, hatta Jeanne de la Motte adında bir kontesin varlığından bile haberi yoktu. O, Versay’da kendi dertleriyle, çocuklarıyla ve Avusturya’daki ailesiyle meşguldü. Halkın gözünde giderek artan sevimsizliğinin farkında olmadan, kendi küçük, yaldızlı dünyasında yaşıyordu. Bilmiyordu ki Paris’in gölgelerinde, onun adı kullanılarak, tarihin en cüretkâr dolandırıcılıklarından biri için zemin hazırlanıyordu. Ve bu dolandırıcılığın son perdesi, paha biçilmez bir elmas gerdanlıkla oynanacaktı.

Bölüm 3

Gece Bahçesi
Versay ve Paris, 1784 Kışı / 1785 Başı

Aylar, bir dolandırıcının sabrıyla, yavaş ve istikrarlı bir şekilde ilerledi. Jeanne de la Motte, sefaletin küllerinden bir anka kuşu gibi yeniden doğmuştu. Artık Rue Saint-Gilles’in rutubetli odasında değil, Paris’in gözde semtlerinden birinde, zevkle döşenmiş, hizmetkârların sessizce hareket ettiği lüks bir konakta yaşıyordu. Gardırobu en iyi terzilerin elinden çıkma elbiselerle, mücevher kutusu ise Kardinal’in cömertliğinin parlak kanıtlarıyla doluydu. Kocası, Kont de la Motte, tembel doğasına uygun bir şekilde, bu ani zenginliğin keyfini sorgusuzca çıkarıyordu. Jeanne, toplumda kendine bir yer edinmişti; Valois soyundan gelen, Kraliçe’nin gizli himayesindeki gizemli ve etkileyici Kontes.

Lakin bu yaldızlı hayatın temeli, çürük bir zemine, Kardinal de Rohan’ın giderek artan sabırsızlığına dayanıyordu. Rohan, Jeanne’in getirdiği menekşe kokulu mektuplarla aylardır avunuyordu. Bu kâğıt parçaları, onun için kutsal emanetler gibiydi. Onları okuyor, ezberliyor, Kraliçe’nin sözde sıcaklığını ve güvenini ruhunda hissediyordu. Jeanne’e akıttığı parayı, Kraliçe’ye sunduğu bir hizmet, gelecekteki konumuna yaptığı bir yatırım olarak görüyordu.

Yine de mektuplar, bir süre sonra yetersiz kalmaya başladı. Umudun zehri, Rohan’ın damarlarında yavaş yavaş etkisini gösteriyor, onu daha fazlasını istemeye itiyordu. Bir akşam, Jeanne’i konağına davet ettiğinde, yüzündeki o alışıldık hayranlık ve minnet ifadesinin yerini, endişeli bir beklenti almıştı.

“Kontes,” dedi Kardinal, odanın içinde volta atarken. Ateşin ışığı, yüzündeki gergin çizgileri ortaya çıkarıyordu. “Aylardır Kraliçe Hazretleri’nin lütufkâr sözleriyle teselli buluyorum. Sizin aracılığınız, benim için ilahi bir armağan oldu. Fakat… kağıt ve mürekkep, etten ve kemikten bir varlığın sıcaklığının yerini tutmuyor. Kraliçe’yi görmeliyim. Sizin aracılığınızla, gizli bir anlığına bile olsa, onunla konuşmalı, şükranlarımı bizzat sunmalıyım. Ona olan sadakatimi kendi gözleriyle görmeli.”

Jeanne, bu talebi bekliyordu. Planının en zayıf, en tehlikeli halkası buydu. Soğukkanlılığını korumaya çalışarak cevap verdi. “Majesteleri, isteğinizin ateşini anlıyorum. Lakin bu inanılmaz bir risk. Kraliçe, sarayda adeta bir mahpustur. Her adımı izleniyor, her sözü dinleniyor. Böyle bir buluşma, ikinizin de sonu olabilir.”

“Bir anlığına,” diye ısrar etti Rohan. “Gecenin bir vaktinde, Versay’ın tenha bir köşesinde. Kimsenin olmadığı bir yerde. Birkaç kelime… Bir bakış… Bana yeter. Lütfen Kontes. Bunu benim için Kraliçe’ye iletin. Artık bekleyemem.”

Kardinal’in sesindeki o çaresiz kararlılık, Jeanne’e geri adım atma şansı bırakmıyordu. Bu isteği reddetmek, kurduğu bütün yapıyı temelinden sarsabilirdi. Rohan, şüphelenmeye başlayabilirdi. Yalanın mimarisi, en ufak bir çatlakta çökebilecek kadar kırılgandı. Jeanne, başını öne eğerek, imkânsızı deneyeceğine söz verdi. O an, zihninde tarihin en cüretkâr tiyatro oyunlarından birinin perdesi aralanıyordu. Bir Kraliçe yaratmak zorundaydı.

Jeanne de la Motte için imkânsız diye bir kelime yoktu, çözülmesi gereken problemler vardı. Kardinal’in talebi, bir felaket olabileceği gibi, onu hedefine ulaştıracak son ve en güçlü hamle de olabilirdi. Rohan, Kraliçe’yi kendi gözleriyle gördüğüne bir kez inandırılırsa, sorgulama yetisini tamamen yitirecekti. Ondan sonra, ondan istenebilecek hiçbir fedakârlığın, hiçbir meblağın sınırı kalmayacaktı.

Plan basitti, lakin uygulaması şeytani bir zekâ gerektiriyordu. Gerçek Kraliçe’ye ulaşılamayacağına göre, sahte bir Kraliçe bulunmalıydı. Marie Antoinette’e yeterince benzeyen, birkaç anlık bir aldatmaca için rol yapabilecek bir kadın. Buluşma, gece karanlığında, Versay bahçelerinin labirent gibi koridorlarından birinde gerçekleşmeliydi. Işık az, mesafe kontrollü ve süre son derece kısa olmalıydı. Kardinal’in arzusu ve hayal gücü, geriye kalan boşlukları dolduracaktı.

Arayışı onu, Paris’in kalbindeki günah ve eğlence merkezi olan Palais-Royal’e götürdü. Kemerli avluları, lüks dükkânları, kumarhaneleri ve tiyatrolarıyla Palais-Royal, geceleri şehrin her kesiminden insanın buluştuğu bir yerdi. Soylular, fahişelerle; devrimci fikirler, en pespaye entrikalarla yan yana var oluyordu. Jeanne, akşamları, yüzünü bir peçeyle örterek kalabalığın arasına karışıyor, avını arayan bir avcı gibi etrafını süzüyordu.

Haftalar süren arayışın ardından, bir akşamüstü, bir kafenin önünden geçen genç bir kadında aradığını buldu. Kadının adı Nicole le Guay d’Oliva idi. Yirmi yaşlarında, mesleği fahişelik olan, lakin yüzünde masumiyetini tam kaybetmemiş bir ifade taşıyan bir kızdı. Boyu, endamı ve profilden duruşu, şaşırtıcı bir şekilde Kraliçe Marie Antoinette’i andırıyordu. Özellikle Avusturya kökenli Kraliçe’ye özgü o hafif çıkık alt dudağı, Nicole’de de mevcuttu. Kaderin tuhaf bir cilvesiydi.

Jeanne, Nicole’ü takip etti, hakkında bilgi topladı. Kızın saf, paraya ihtiyacı olan ve kolayca etki altına alınabilecek biri olduğunu anladı. Birkaç gün sonra, onunla tanışmak için bir bahane yarattı. Kendisini, yüksek mevkideki bir hanımefendinin hizmetinde olan soylu bir kontes olarak tanıttı. Nicole, karşısındaki zarif ve zengin kadından öylesine etkilendi ki, Jeanne’in anlattığı her şeye inanmaya hazırdı.

Jeanne, ona bir teklifte bulundu. “Senden küçük bir oyun oynamanı istiyorum, sevgili Nicole,” dedi, sesi şefkatli ve ikna ediciydi. “Çok önemli bir beyefendi için, kısa bir rol yapacaksın. Birkaç dakikalığına, önemli bir hanımefendinin kılığına gireceksin. Karşılığında, hayatının sonuna kadar rahat yaşamanı sağlayacak bir servet kazanacaksın.”

Nicole’ün gözleri parladı. Servet kelimesi, onun dünyasında sihirli bir anlama sahipti. “Ne yapmam gerekiyor, Madam Kontes?”

“Çok basit,” diye açıkladı Jeanne. “Sana vereceğim beyaz bir elbiseyi giyeceksin. Gecenin bir vakti, bir bahçede, senden birkaç adım uzakta duran bir beyefendiye yaklaşacaksın. Ona tek bir kırmızı gül uzatıp, sadece şu sözleri fısıldayacaksın: ‘Bunun ne anlama geldiğini biliyorsunuz.’ Başka hiçbir şey söylemeyeceksin. Sonra arkandan bir işaret geldiğinde, hemen oradan ayrılacaksın.”

Plan, Nicole’e tuhaf gelmişti, lakin sorgulamadı. Böylesine zengin ve güçlü insanların kendilerine özgü eğlenceleri olabileceğini düşündü. Jeanne, ona cömert bir avans verdiğinde, kızın son tereddütleri de ortadan kalktı.

Hazırlıklar başladı. Jeanne, Nicole için Kraliçe’nin sıkça giydiği modellere benzer, sade beyaz bir elbise ve geniş kenarlı bir şapka diktirdi. Şapka, yüzünü gölgede bırakacak, kimliğinin tam olarak seçilmesini engelleyecekti. Defalarca prova yaptılar. Jeanne, Nicole’e Kraliçe gibi yürümesini, başını hafifçe eğik tutmasını, elini zarafetle uzatmasını öğretti. Her detayı, bir yönetmenin titizliğiyle işledi.

Bu sırada, Kardinal’e müjdeyi verdi. “Majesteleri, Kraliçe Hazretleri büyük bir risk alarak talebinizi kabul etti. Sizi Versay bahçelerinde, Venüs Korusu’nda gece yarısı bekleyecek. Ama unutmayın, bir anlık bir görüşme olacak. En ufak bir tehlike anında, buluşma sona erecek. Ve ona asla doğrudan hitap etmeyeceksiniz. Sadece dinleyeceksiniz.”

Rohan, bu haberi aldığında sevinçten kendinden geçti. Yıllardır hayalini kurduğu an gerçekleşiyordu. Aklına, bunun bir tuzak olabileceği ihtimali bir an bile gelmedi. Jeanne’e olan güveni tamdı. Ona duyduğu minnet, devasa boyutlara ulaşmıştı.

Buluşma gecesi, gökyüzü bulutlarla kaplıydı. Ay ışığı, Versay’ın devasa bahçelerine zar zor sızıyordu. Her şey hazırdı. Nicole, beyaz elbisesi ve şapkasıyla, korku ve heyecan içinde bekliyordu. Jeanne ve kocası, gölgelerde pusuya yatmış, sahneyi kontrol ediyorlardı. Ve Kardinal de Rohan, kalbi bir kuş gibi çırparak, hayatının en önemli randevusuna doğru ilerliyordu. Kaderin sahnesi kurulmuş, oyuncular yerlerini almıştı. Birkaç dakika içinde, bir yalan, bir adamın gözünde inkâr edilemez bir gerçeğe dönüşecekti.

Venüs Korusu, Versay bahçelerinin en tenha ve romantik köşelerinden biriydi. Mermer heykeller, gecenin karanlığında beyaz hayaletler gibi duruyor, etrafa yayılan çiçeklerin kokusu havayı ağırlaştırıyordu. Kardinal de Rohan, randevu yerine geldiğinde nefesini tuttu. Üzerinde en şık saray kıyafetleri vardı. Kalbi o kadar hızlı atıyordu ki, sesini yakındaki korularda saklanan Jeanne’in bile duyabileceğini sandı.

Dakikalar asırlar gibi geçti. Sonra, korunun diğer ucunda, beyaz bir silüet belirdi. Figür, yavaş ve zarif adımlarla ona doğru yaklaşıyordu. Gecenin loş ışığında bile, o duruşu, o endamı tanıdığını düşündü. Kraliçe’ydi. Beyaz elbisesi ve yüzünü gölgeleyen şapkasıyla, bir rüyadan çıkıp gelmiş gibiydi.

Rohan, içgüdüsel olarak dizlerinin üzerine çökmek istedi, lakin Jeanne’in tembihini hatırladı. Ayakta, saygıyla eğilmiş, bekledi. Figür, aralarında birkaç adım kala durdu. Kalbinin duracağını hissetti. Nicole, Jeanne’in öğrettiği gibi, elindeki tek kırmızı gülü yavaşça ona doğru uzattı. Yüzü şapkanın gölgesinde tam seçilmiyordu, lakin Rohan, Kraliçe’nin gözlerinin parladığını hayal etti.

“Bunun ne anlama geldiğini biliyorsunuz,” diye fısıldadı Nicole. Sesi, korkudan titriyordu. Lakin bu titreme, Rohan’a gizli bir buluşmanın heyecanı gibi geldi.

Kardinal, titreyen bir elle gülü aldı. Tam cevap vermek için ağzını açmıştı ki, çalılıkların arasından bir ses geldi. “Acele edin! Madame de Polignac’ın hizmetkârları geliyor!” Bu, planın bir parçası olarak pusuya yatmış olan Kont de la Motte’un sesiydi.

Nicole, rolü gereği paniklemiş gibi yaparak arkasını döndü ve geldiği gibi hızla karanlıkta kayboldu. Her şey on beş saniye içinde olup bitmişti. Rohan, elinde bir kırmızı gül, şaşkınlık ve mutluluk içinde tek başına kalmıştı.

O an, onun için bir aydınlanmaydı. Bütün şüpheler, bütün korkular silinmişti. Kraliçe gelmişti. Onu görmüştü. Ona bir gül vermiş ve gizemli bir söz söylemişti. Bu, aralarındaki buzların tamamen eridiğinin, gizli bir ittifakın başladığının kanıtıydı. Kısa ve kesintiye uğrayan buluşma, planlanmış uzun bir görüşmeden çok daha etkili olmuştu. Gizem, romantizm ve tehlike hissi, olayı Rohan’ın zihninde unutulmaz bir destana dönüştürdü.

Jeanne’e döndüğünde, Kardinal bambaşka bir adamdı. Artık minnettar değil, taparcasına bağlıydı. “Kontes,” dedi, gözleri parlıyordu. “Siz bir mucizesiniz. Bana hayatımın en mutlu anını yaşattınız. Kraliçe Hazretleri’nin bana olan güvenini kazandım. Size olan borcumu asla ödeyemem. Ne isterseniz, ne dilerseniz emrinize amadedir.”

Jeanne, zaferini mütevazı bir gülümsemenin ardına gizledi. Oyunun en tehlikeli perdesi başarıyla tamamlanmıştı. Kardinal, artık onun elinde bir kukladan farksızdı. Onu, istediği her şeye ikna edebilirdi.

O gece, konağına döndüğünde, Nicole’e vaat ettiği paranın kat kat fazlasını verdi ve onu Paris’ten uzakta bir yere göndererek sırrını güvence altına aldı. Yalnız kaldığında, Kardinal’in verdiği kırmızı gülü eline aldı. Gül, bir aşkın değil, kusursuz bir aldatmacanın sembolüydü. Onu yavaşça parmaklarının arasında ezdi. Kırmızı taç yaprakları, avucuna kan gibi bulaştı.

Zihninde, Boehmer ve Bassenge’in dükkânındaki o paha biçilmez gerdanlığın hayali canlandı. Şimdi tam zamanıydı. Kardinal, Kraliçe için her şeyi yapmaya hazırdı. Hatta onun için, Fransa’nın en pahalı mücevherini, bir savaş gemisi değerindeki o elmas şelalesini satın almayı bile… Planının son ve en görkemli aşamasına geçmek için her şey hazırdı. Gece bahçesinde ekilen yalan tohumu, yakında bir krallığı sarsacak kadar büyük ve zehirli bir meyve verecekti.

Bölüm 4

Elmas Nehir
Paris, 1785 Baharı

Kuyumcu Charles Boehmer, Rue Saint-Honoré’deki dükkânının arka odasında, kadife kaplı masanın başında oturuyordu. Gözleri, önündeki açık kutunun içinde yatan elmas gerdanlığa sabitlenmişti. O, artık bir mücevher değildi. O, donmuş bir gözyaşı nehriydi. Her bir pırlanta, Boehmer’in ve ortağı Paul Bassenge’in iflasa giden yolda döktüğü bir umut damlasıydı. Işık, elmasların yüzeyinde binlerce küçük kılıç gibi parlıyor, kuyumcunun kalbine saplanıyordu.

Gerdanlık, bir şaheser olmaktan çıkmış, bir lanete dönüşmüştü. Onu yaratmak için harcanan servet, Avrupa’nın dört bir yanındaki alacaklıları bir kurt sürüsü gibi kapılarına yığmıştı. Her geçen gün, borç faizleri bir kar yığını gibi büyüyor, onları altında eziyordu. Kraliyetin reddi, son umutlarını da tüketmişti. Diğer Avrupa monarşileri, Fransa Kraliçesi’nin reddettiği bir mücevhere talip olmaya yanaşmamıştı. Gerdanlık, onların boynuna asılmış görünmez bir ilmekti.

“Artık dayanamıyorum, Paul,” dedi Boehmer, sesi yorgun ve kırıktı. “Bu taşlar, bizim mezar taşımız olacak. Onu parçalara ayırıp satmaktan başka çaremiz kalmadı.”

Bassenge, pencerenin önünde durmuş, dışarıdaki kalabalığı izliyordu. Paris’in canlılığı, onların içindeki ölü toprağıyla tezat oluşturuyordu. “Parçalara ayırmak mı? Yıllarımızı verdik, Charles. Bu, bir sanat eserini katletmek olur. Üstelik, taşları tek tek satsak bile, borcumuzun yarısını bile karşılamaz. Bütün değeri, bir bütün olmasında.”

Boehmer başını ellerinin arasına aldı. “O vakit ne yapacağız? Kaderimize razı mı olacağız? Hapse düşmeyi mi bekleyeceğiz?”

Tam o anda, dükkânın ön kapısının zili çaldı. Sıradan bir müşteriydi belki. Lakin ikisinin de sinirleri o kadar gergindi ki, en ufak bir ses bile yerlerinden sıçramalarına neden oluyordu. Bir çırak, birkaç dakika sonra özel odanın kapısını ürkekçe tıklattı.

“Efendim,” dedi çırak. “Fransa’nın Büyük Sadaka Sorumlusu, Prens Kardinal de Rohan Hazretleri sizi görmek istiyor.”

Boehmer ve Bassenge, donakalmış bir halde birbirlerine baktılar. Kardinal de Rohan. Fransa’nın en zengin, en güçlü adamlarından biri. Ne isteyebilirdi ki? Zihinlerinde cılız bir umut ışığı belirdi. Belki küçük bir mücevher alacaktı. Belki de bir piskoposluk yüzüğü sipariş edecekti. Bu, batmakta olan gemilerinde küçük bir yama olurdu. Lakin ikisi de, kaderin onlar için hazırladığı oyunun büyüklüğünü hayal bile edemezdi.

Bassenge, kendini toparlayarak ceketini düzeltti. “Hemen içeri alın,” dedi çırağa. Sonra Boehmer’e döndü. Yüzünde, uzun zamandır görülmeyen bir canlılık vardı. “Kim bilir, Charles? Belki de Tanrı dualarımızı duymuştur.”

Onlar, Kardinal’i karşılamak için dükkânın ön kısmına geçerken, masanın üzerindeki elmas nehir, sessizce parıldamaya devam etti. Kendi kaderini bekleyen, soğuk ve kayıtsız bir tanrıça gibiydi. Ve kurtarıcı sandıkları adam, aslında bir başkasının komplosunun kurbanı olarak kapılarına geliyordu.

Jeanne de la Motte, yeni konağının lüks çalışma odasında, yanan şöminenin karşısında oturuyordu. Ateşin alevleri, elindeki konyak kadehinde dans ediyordu. Gece bahçesindeki zafer, onu planının son aşamasına taşımıştı. Kardinal artık tamamen onun avucunun içindeydi. Zihni, bir saat ustasının titizliğiyle, son ve en büyük darbeyi planlıyordu. Hedef, Boehmer ve Bassenge’in elindeki o muazzam gerdanlıktı.

Gerdanlık, komplonun sadece bir aracı değildi. O, Jeanne için bir semboldü. Kraliçe’nin reddettiği, lakin kendisinin elde edeceği bir zafer nişanıydı. Monarşinin gücünü ve zenginliğini temsil eden o elmas yığınını ele geçirmek, Jeanne’in Valois kanından gelen intikam arzusunu tatmin edecekti.

Lakin Kardinal’i, iki milyon livre değerindeki bir gerdanlığı almaya nasıl ikna edecekti? Bu, basit bir mektupla veya fısıltıyla olacak iş değildi. Daha fazlası gerekiyordu. Somut, resmi görünen, inkâr edilemez bir kanıt. Yalanı, gerçeğin bütün kisvelerine büründürmeliydi.

Fikri, bir şimşek gibi çaktı. Bir satış sözleşmesi. Kraliçe ile kuyumcular arasında yapılmış gibi görünen, lakin ödeme için bir garantöre ihtiyaç duyan gizli bir anlaşma. Bu anlaşmada, Kraliçe’nin gerdanlığı taksitle almayı kabul ettiği, lakin siyasi nedenlerle adının gizli kalmasını istediği belirtilecekti. Kardinal’den istenen ise, bu gizli anlaşmaya kefil olması, Kraliçe adına ilk ödemeyi yapması ve gerdanlığı teslim alıp Kraliçe’nin gizli elçisine, yani Jeanne’e vermesi olacaktı.

Bu plan, şeytani bir deha barındırıyordu. Kardinal’i sadece bir aracı yapmıyor, onu Kraliçe’nin en mahrem finansal sırrının ortağı konumuna yükseltiyordu. Bu, Rohan’ın gururunu okşayacak, onu reddedemeyeceği bir onur mertebesine çıkaracaktı. Kraliçe’ye olan hizmeti, artık sadece romantik jestlerden ibaret olmayacak, devlet sırrı niteliğinde bir göreve dönüşecekti.

Jeanne, günlerce bu sahte sözleşme üzerinde çalıştı. Paris’in en iyi kâğıt tüccarlarından, kraliyet belgelerinde kullanılan türden ağır ve dokulu bir parşömen satın aldı. Dönemin hukuki dilini ve anlaşma formatlarını inceledi. Maddeleri özenle yazdı: Gerdanlığın fiyatı, taksitlerin tutarı ve ödeme tarihleri… Her detay, kusursuz bir gerçeklik hissi yaratmak için tasarlanmıştı.

En kritik nokta ise imzaydı. Parşömenin altına, “Onaylandı, Marie Antoinette de France” ifadesini, Kraliçe’nin el yazısını mükemmel bir şekilde taklit ederek yazdı. Bu, onun en cüretkâr sahtekârlığıydı. Bir Kraliçe’nin imzasını taklit etmek, vatana ihanetle eşdeğer bir suçtu. Yakalanırsa sonu giyotindi. Lakin risk ne kadar büyükse, potansiyel ödül de o kadar büyüktü. Bu imza, iki milyon livre değerindeydi.

Belgeyi tamamladığında, onu katlayıp kraliyet ailesinin kullandığına benzer kırmızı bir kurdeleyle bağladı. Lakin mühür eksikti. Kraliyet mührünü basamazdı. Bu, zekice bir boşluk bırakmaktı. Kardinal’e, Kraliçe’nin mührü basmaya korktuğunu, çünkü bu kadar önemli bir belgenin yanlış ellere geçmesinden çekindiğini söyleyecekti. Mühürsüz bir kraliyet belgesi, gizliliğin ve tehlikenin en büyük kanıtı olacaktı.

Elindeki sahte belgeye baktı. Bu, bir kâğıt parçasından fazlasıydı. Bu, bir adamın aklını, bir kraliçenin itibarını ve bir krallığın servetini çalacak bir anahtardı. Jeanne, kadehinden son yudumu aldı. Artık her şey hazırdı. Kardinal’i çağırıp, ona hayatının en onurlu, en gizli ve en tehlikeli görevini sunma zamanı gelmişti.

Kardinal de Rohan, Jeanne’in konağına geldiğinde, yüzünde bulutların üzerinde yürüyen bir adamın mutluluğu vardı. Gece bahçesindeki buluşmadan sonra, kendini Kraliçe’nin gizli şövalyesi olarak görüyordu. Jeanne onu karşıladığında, her zamanki neşeli ve rahat tavrının yerinde, ciddi ve neredeyse endişeli bir ifade olduğunu fark etti.

“Majesteleri,” dedi Jeanne, onu çalışma odasına alırken. Sesi alçak ve gizemliydi. “Size aktarmam gereken çok hassas bir konu var. Kraliçe Hazretleri’nin başı büyük bir dertte ve size her zamankinden çok ihtiyacı var.”

Rohan’ın yüzündeki gülümseme anında silindi. “Ne oldu? Kraliçe iyi mi? Emrindeyim, Kontes. Ne gerekiyorsa yaparım.”

Jeanne, masanın üzerindeki kırmızı kurdeleli parşömeni işaret etti. “Kraliçe, uzun zamandır bir arzusunun esiri. Boehmer ve Bassenge’in elindeki o meşhur gerdanlık… Onu ne kadar istediğini tahmin bile edemezsiniz. Lakin ülkenin mali durumu ve kendi imajı yüzünden, onu açıkça alması imkânsız. Bu durum, onu geceleri uyutmayan bir takıntıya dönüştü.”

Rohan dikkatle dinliyordu. Jeanne devam etti: “Kraliçe, bir plan yaptı. Kuyumcularla gizli bir anlaşmaya vardı. Gerdanlığı taksitle alacak. Lakin bu anlaşmada adının geçmemesi gerekiyor. Bir garantöre, onun adına bu işi yürütecek, mutlak sadakatine güvendiği birine ihtiyacı var.”

Jeanne bir an durdu ve Kardinal’in gözlerinin içine baktı. “Bu kişi için tek bir isim düşündü, Majesteleri. Sizin isminizi.”

Kardinal’in nefesi kesildi. Kraliçe, ona en mahrem arzusunu, en tehlikeli sırrını emanet ediyordu. Bu, mektuplardan, hatta gece bahçesindeki buluşmadan bile daha büyük bir güven göstergesiydi. Bu, onun Versay’a, gücün merkezine zaferle dönüşünün habercisiydi.

“Elbette,” dedi tereddütsüz. “Onun için her şeyi yaparım. Bu benim için bir onurdur.”

Jeanne, beklediği cevabı almıştı. Rolünün en dokunaklı kısmına geçti. Parşömeni eline aldı. “İşte anlaşma burada. Lakin bir sorun var. Kraliçe, son anda imzalamasına rağmen, korkuya kapıldı. Bu kadar büyük bir meblağ için yapılan bir anlaşmada, ‘Marie Antoinette de France’ ifadesinin yeterince bağlayıcı olmayacağından endişeleniyor. Sizin gibi köklü bir aileden gelen bir Prens’in, bir Rohan’ın imzasının ise, kuyumcuları ikna etmek için yeterli olacağına inanıyor. Sizden istediği, bu anlaşmaya kendi adınıza kefil olmanız, gerdanlığı teslim almanız ve bana, yani onun gizli elçisine, teslim etmeniz. Ödemeleri, kraliyet hazinesinden gizlice size aktaracak.”

Plan mükemmeldi. Rohan, sadece bir aracı değil, Kraliçe’nin yerine geçen, onun imzasından bile daha güçlü bir figür oluyordu. Bu, onun kibrini ve gururunu okşayan en tatlı melodiydi.

Parşömeni aldı ve açtı. Maddeleri okudu. Fiyat, iki milyon livre. İlk taksit, 500.000 livre. Ve en altta, o sihirli imza: Onaylandı, Marie Antoinette de France. Rohan’ın gözleri bu imzada takılı kaldı. Hiçbir şüphe duymadı. Aklı, kalbinin ve arzusunun yarattığı yoğun sisin içinde tamamen kaybolmuştu.

“Derhal kuyumculara gideceğim,” dedi kararlılıkla. “Kraliçe’nin arzusunu yerine getireceğim. Bu meseleyi bugün halledeceğim.”

Jeanne, başını minnetle eğdi. “Kraliçe, sadakatinizi asla unutmayacak, Majesteleri. Bu hizmetiniz, sizi hak ettiğiniz yere, Kral’ın ve Kraliçe’nin yanına taşıyacaktır.”

Kardinal, elinde sahte sözleşmeyle konaktan ayrılırken, kendini Fransa’nın en önemli adamı gibi hissediyordu. Kraliçe’ye, kimsenin sunamadığı bir hizmet sunacaktı. O, bir kurtarıcıydı. Habersizdi ki, aslında kurban rolünü oynuyordu. Ve Jeanne, arkasından kapanan kapıya bakarken, yüzünde soğuk bir tebessümle kadehini kaldırdı. Zafer, hiç bu kadar yakın olmamıştı. Oyunun son piyonu da yerine konmuştu.

Kardinal de Rohan, görkemli faytonu Boehmer ve Bassenge’in dükkânının önünde durduğunda, iki ortak onu kapıda, endişe ve umut karışımı bir ifadeyle karşıladı. Onu, arka odadaki o kasvetli mabede aldılar. Rohan, odaya girer girmez masanın üzerindeki elmas gerdanlığı gördü. Işığı, ihtişamı, neredeyse ilahi bir gücü vardı. Bu mücevherin, Kraliçe’nin takıntısı olmasına şaşmamalıydı.

“Baylar,” dedi Rohan, otoriter bir sesle. “Buraya çok gizli ve önemli bir mesele için geldim. Konu, önünüzde duran bu şaheserle ilgili.”

Boehmer ve Bassenge’in kalpleri duracak gibi oldu.

Rohan, elindeki parşömeni masanın üzerine yaydı. “Bu gerdanlık için, çok yüksek mevkiden bir alıcı adına buradayım. Alıcının kimliği mutlak bir sır olarak kalmalıdır. Anlaşma şartları burada yazılı. İki milyon livre, dört taksitle ödenecek. İlk ödeme yakında yapılacak. Ben, Rohan Prensi, bu anlaşmanın tamamına şahsen kefilim.”

İki kuyumcu, parşömene eğildi. Rohan’ın imzasını, maddeleri ve en altta, Kraliçe’nin adıyla atılmış o onayı gördüler. Gözlerine inanamıyorlardı. Bir an, bunun bir rüya olduğunu düşündüler. Aylardır süren kâbus, bir anda bitmişti. Kurtarıcıları, Fransa’nın en zengin adamlarından biri olarak karşılarında duruyordu.

Bassenge, titreyen bir sesle sordu. “Majesteleri… Bu… Bu inanılmaz bir lütuf. Alıcının… alıcının kim olduğunu sormak haddimiz değil, lakin…”

Rohan, gizemli bir gülümsemeyle onu susturdu. “Sadece şunu bilin ki, bu gerdanlık layık olduğu boynu bulacak. Anlaşmayı kabul ediyor musunuz?”

Boehmer, sevinç gözyaşları içinde başını salladı. “Kabul etmek mi? Majesteleri, siz bizi iflastan, zindandan kurtardınız. Elbette kabul ediyoruz!”

Anlaşma imzalandı. Kardinal, gerdanlığın özenle paketlenmesini istedi. Birkaç gün içinde, ilk ödemeyi yapmak ve gerdanlığı teslim almak için geri döneceğini söyledi.

Rohan dükkândan ayrıldığında, Boehmer ve Bassenge birbirlerine sarıldılar. Yıllardır omuzlarında taşıdıkları o devasa yük, sihirli bir şekilde kalkmıştı. Onlar için Kardinal de Rohan, gökten inmiş bir melekti.

Faytonunda Versay’a doğru yol alan Kardinal ise, kendini tarihin akışını değiştiren bir kahraman gibi hissediyordu. Kraliçe’ye olan hizmeti, yakında meyvelerini verecekti. Elmas nehir, artık lanetli bir mücevher değildi. O, Rohan’ın zaferinin ve Kraliçe’nin lütfunun en parlak sembolü olacaktı. Ve komplonun merkezinde, her iki tarafı da bir kukla ustası gibi oynatan Jeanne de la Motte, en büyük avını yakalamanın keyfini çıkarıyordu. Gerdanlık, yakında onun elinde olacaktı.

Bölüm 5

Kefaret ve Ganimet
Paris, 1785 Kışı

Kardinal de Rohan, zafer sarhoşluğu içinde Hôtel de Rohan’a döndüğünde, gerçekliğin soğuk yüzüyle karşılaştı. Kraliçe’ye hizmet etmenin onuru bir yana, somut bir problem vardı: 500.000 livre. O dönem için astronomik bir meblağdı. Rohan, Fransa’nın en zengin adamlarından biriydi, evet. Toprakları, unvanları, kiliseden gelen gelirleri vardı. Lakin serveti, nakit paradan çok, gayrimenkullerde ve uzun vadeli yatırımlarda yatıyordu. Böylesine büyük bir meblağı kısa sürede nakit olarak toplamak, bir prens için bile zorlu bir işti.

Çalışma odasına kapandı. Finans yöneticisini, vekillerini acil olarak çağırdı. Toplantı salonunun masasına yayılan defterler, mülk tapuları ve gelir-gider tabloları, Rohan ailesinin nesillerdir birikmiş zenginliğini sergiliyordu. Lakin Kardinal’in gözü, bu rakamlarda değil, Kraliçe’nin hayali gülümsemesindeydi.

“Acilen 500.000 livreye ihtiyacım var,” dedi Kardinal, sesinde emrin ağırlığı vardı. “Mümkün olan en kısa sürede.”

Yöneticisi, yaşlı ve sadık bir adam olan Monsieur de Vigny, şaşkınlıkla başını kaldırdı. Gözlüklerinin üzerinden Kardinal’e baktı. “Majesteleri, af buyurun lakin… Bu miktarda bir nakit çıkışı, mülklerimizin bir kısmını satmamızı veya çok yüksek faizle borçlanmamızı gerektirir. Böylesine acele bir harcamanın sebebini sormak haddim değilse…”

Rohan, gerçeği söyleyemezdi. Kraliçe’nin gizli mücevher tutkusunu, kimseye emanet edemeyeceği bir sırdı. Bir bahane uydurmak zorundaydı. “Alsace’da stratejik bir arazi alımı söz konusu. Çok gizli bir yatırım. Rakip bir Alman prensi de peşinde, o yüzden acele etmeliyiz. Konu, devlet meselesi kadar önemlidir ve gizli kalmalıdır.”

Bu açıklama, yöneticilerini tatmin etmiş gibi göründü. Devlet meselesi, her türlü olağandışı harcamayı meşrulaştıran sihirli bir kelimeydi. Hemen çalışmaya başladılar. Kardinal’in bazı küçük mülkleri satışa çıkarıldı, bazı alacakları vadesinden önce tahsil edildi. Lakin gereken meblağın tamamı toplanamadı. Geriye kalan açık için, Paris’in Yahudi bankerlerinden birine başvurmak zorunda kaldılar. Rohan’ın adı, en sağlam teminattı. Yüksek faiz oranını sorgusuzca kabul etti. Kraliçe’nin lütfunun yanında, birkaç bin livre faizin ne önemi olabilirdi ki?

Haftalar süren hummalı bir çalışmanın sonunda, para toplandı. Kâğıt banknotlar, altın ve gümüş sikkelerle dolu ağır sandıklar, Hôtel de Rohan’ın mahzenlerinde, Kardinal’in son talimatını bekliyordu. Rohan, bu finansal operasyonu, Kraliçe’ye olan sadakatinin bir testi, bir kefareti olarak görüyordu. Yıllar önce Viyana’da işlediği diplomatik günahların bedelini ödüyor, lütuf ve affı satın alıyordu. Oysa aslında, bir dolandırıcının ihtirasını finanse ediyordu. Sandıklardaki her bir sikke, Jeanne de la Motte’un zaferine eklenen bir tuğlaydı.

Gerdanlığın teslim alınacağı gün, Paris’in üzerine kurşuni bir gökyüzü çökmüştü. Boehmer ve Bassenge, dükkânlarında bir mahkûmun infazını beklemesi gibi bir gerilimle bekliyorlardı. Gelecek miydi? Kardinal fikrini değiştirmiş olabilir miydi? Her kapı zili, kalplerini yerinden zıplatıyordu. Onlar için bugün, yeniden doğuş veya nihai çöküş günü olacaktı.

Öğleden sonra, sokağın başında Kardinal’in armasıyla süslü fayton göründü. Faytonu, silahlı muhafızların eşlik ettiği, üzerinde ağır yük bulunan iki ayrı at arabası takip ediyordu. Bütün sokak, bu olağandışı konvoyu izlemek için durmuştu. Boehmer ve Bassenge, koşarak dükkânın kapısına çıktılar.

Kardinal, mağrur bir ifadeyle faytondan indi. “Baylar,” dedi tok bir sesle. “Anlaşmamızın gereğini yerine getirmeye geldim.”

Muhafızlar, ağır para sandıklarını dükkânın arka odasına taşımaya başladılar. Her sandığın yere konulurken çıkardığı o tok ses, iki kuyumcunun kulaklarına bir ilahi gibi geliyordu. Sandıkların kapakları açıldığında, içindeki servetin parıltısı, odadaki kasvetli havayı bir anda dağıttı. Altın Louis’ler, gümüş écu’ler ve tomar tomar banknotlar… Yıllardır hayalini kurdukları an, gözlerinin önündeydi.

Para, saatler süren bir titizlikle sayıldı. Her bir sikke, her bir banknot kontrol edildi. Odanın içinde, kâğıt hışırtıları ve madeni para şıkırtılarından başka ses duyulmuyordu. Sayım bittiğinde, rakam tamdı: 500.000 livre.

Boehmer, gözyaşlarını tutamadı. Kardinal’in eline uzanıp öpmeye yeltendi. “Majesteleri,” diye kekeledi. “Siz… siz bizim kurtarıcımızsınız. Size olan minnetimizi ifade edecek kelime bulamıyoruz.”

Rohan, bu minnet gösterisini babacan bir tebessümle karşıladı. “Görevinizi yapın yeter,” dedi. “Gerdanlığı hazırlayın.”

Bassenge, titreyen ellerle, gerdanlığın bulunduğu, kırmızı kadife kaplı, devasa mücevher kutusunu getirdi. Kutuyu masanın üzerine koydu ve kapağını yavaşça açtı. Elmas nehir, bütün ihtişamıyla bir kez daha ortaya çıktı. O an, odadaki herkes nefesini tuttu. Gerdanlık, sadece bir mücevher değil, bir güç sembolüydü. Bir krallığın servetini ve bir kraliçenin arzusunu temsil ediyordu.

Rohan, kutuya doğru bir adım attı. Gerdanlığa, bir âşığın sevgilisinin portresine baktığı gibi baktı. Bu taşların, yakında Kraliçe’nin boynunu süsleyeceğini düşündü. Onun mutluluğunu, minnetini hayal etti. Bu hayal, ödediği bedelin ne kadar küçük olduğunu ona bir kez daha hatırlattı.

“Özenle paketleyin,” diye emretti. “En ufak bir zarar görmemeli.”

Kutu kapatıldı, ipek kumaşlara sarıldı ve Kardinal’in özel mührüyle mühürlenmiş daha büyük bir sandığa yerleştirildi. İki muhafız, kutsal bir emanet taşır gibi, sandığı omuzladı. Rohan, kuyumculara son bir baş selamı vererek dükkândan ayrıldı. Arkasında, sevinçten kendinden geçmiş iki adam ve boşalmış para sandıkları bırakmıştı.

Fayton, Kardinal’i Jeanne de la Motte’un konağına doğru götürürken, Rohan hayatının en büyük tatminini yaşıyordu. Görev tamamlanmıştı. Kefaret ödenmişti. Şimdi, zaferinin meyvelerini toplama, Kraliçe’nin lütfunu kazanma zamanıydı. Elmas nehir, artık ait olduğu yere doğru akıyordu.

Jeanne de la Motte, Kardinal’in geleceği haberini aldığında, konağında her şeyin kusursuz olması için son talimatlarını verdi. Kendisi, Kraliçe’nin sırrını taşıyan bir elçiye yakışır şekilde, sade lakin son derece zarif, koyu mavi kadifeden bir elbise giydi. Yüzünde, görevinin ağırlığı altında ezilen, lakin gururlu bir ifade vardı. Heyecanını, buz gibi bir sükûnet maskesinin altına gizlemişti.

Kardinal, konağa girdiğinde, Jeanne onu büyük bir saygı ifadesiyle karşıladı. Onu, şöminenin yandığı, loş bir şekilde aydınlatılmış salona aldı. Dışarıdaki dünyanın gürültüsü, kalın perdelerin arkasında kalmıştı. Ortam, bir devlet sırrının teslim edileceği o kutsal an için özel olarak tasarlanmış gibiydi.

Rohan’ın emriyle, muhafızlar mücevher sandığını salonun ortasına bıraktılar ve sessizce geri çekildiler. Odada ikisi yalnız kalmıştı.

“Kontes,” dedi Rohan, sesi zaferin ve duygunun etkisiyle titriyordu. “Kraliçe Hazretleri’nin arzusu, yerine getirilmiştir.”

Bu sözler, bir tiyatro oyununun son repliği gibiydi. Jeanne, gözlerini minnetle doldurarak Kardinal’e baktı. “Majesteleri… Ne diyeceğimi bilemiyorum. Kraliçe’nin, sizin bu eşsiz sadakatiniz karşısında ne kadar müteşekkir olacağını hayal bile edemezsiniz. Siz, sadece bir mücevher teslim etmiyorsunuz. Siz, onun kalbine giden yolu açıyorsunuz.”

Jeanne, bu sözleri söylerken, Kraliçe’den geldiğini iddia ettiği yeni bir mektubu Kardinal’e uzattı. Mektupta, “Kraliçe”, bu büyük hizmet için Rohan’a olan sonsuz güvenini ve minnetini dile getiriyor, yakında onu Versay’da, hak ettiği şekilde ağırlayacağına söz veriyordu. Bu son dokunuş, Rohan’ın aklındaki son şüphe kırıntısını da yok etti.

Kardinal, sandığa yaklaştı. Mührü kırdı ve kapağını açtı. Kırmızı kadife kutuyu çıkardı ve Jeanne’e uzattı. “Lütfen,” dedi. “Bunu Kraliçe’ye en kısa sürede ulaştırın. Ve ona, Rohan Prensi’nin, onun en sadık hizmetkârı olduğunu söyleyin.”

Jeanne, kutuyu alırken elleri titriyormuş gibi yaptı. Ağırlığı, sadece elmasların değil, başarının da ağırlığıydı. “Gözüm gibi koruyacağım, Majesteleri. Bu gece, bu kutsal emanet Kraliçe Hazretleri’ne ulaşacak. Ve sizin adınız, onun hafızasına altın harflerle yazılacak.”

Kardinal de Rohan, o gece konaktan ayrılırken, ruhu huzur ve zafer hissiyle doluydu. Yıllardır süren dışlanmışlığı sona ermişti. Kraliçe’nin lütfunu, en parlak şekilde kazanmıştı. Artık Versay’a dönüşünü, eski itibarının iadesini bekleyecekti. Hayatının en büyük kumarını oynamış ve kazandığını düşünmüştü.

O gittikten sonra, Jeanne bir süre elinde mücevher kutusuyla hareketsiz durdu. Kapının kapanma sesi, bir devrin sonunu ve yeni bir devrin başlangıcını ilan ediyordu. Salondaki sessizliği, yan odadan gelen bir ses bozdu. Kocası, Kont Nicolas de la Motte, sabırsızlıkla içeri daldı.

“Gitti mi?” diye sordu, gözleri Jeanne’in elindeki kutuya kilitlenmişti. “Başardın mı? İçinde mi?”

Jeanne, yüzündeki o ciddi ve saygılı maskeyi çıkardı. Yerine, soğuk, hesapçı ve yırtıcı bir ifade geldi. Başıyla onayladı.

Birlikte, kutuyu masanın üzerine koydular. Nicolas, heyecanla kapağı açmaya yeltendi, lakin Jeanne onun elini tuttu. “Yavaş ol, budala,” dedi. “Bu bir kutlama anı değil. Bu, işin başlangıcı.”

Kapağı kendisi açtı. Elmas nehir, şöminenin alevlerinin ışığında, sanki kendi içinde bir yangın varmış gibi parladı. Güzelliği, ihtişamı baş döndürücüydü. Nicolas, hayranlıkla bir nefes verdi. Lakin Jeanne, ona bir sanat eseri olarak bakmıyordu. O, bir madenci gibi, damardaki cevherin değerini ölçüyordu. Güzellik değil, servet görüyordu.

Hiç tereddüt etmeden, masanın çekmecesinden küçük, sağlam bir kuyumcu pensesi çıkardı. Nicolas şaşkınlıkla ona baktı. “Ne yapıyorsun?”

“Ne yapmam gerekiyorsa onu,” diye cevapladı Jeanne soğuk bir sesle. Gerdanlığın en ucundaki büyük, armut şeklindeki pırlantayı pensenin ucuyla yakaladı. Bir anlık bir güç uygulamasıyla, pırlantayı tutan altın yuvayı eğdi. Tık diye bir ses duyuldu. Elmas, yuvasından kurtulup masanın üzerindeki siyah kadife örtünün üzerine düştü.

Bu, bir kutsala yapılan saygısızlıktı. Bir sanat eserinin katledilişiydi. Nicolas bile bu vahşet karşısında irkildi. Lakin Jeanne durmadı. Metodik bir soğukkanlılıkla, tek tek bütün pırlantaları, bütün elmasları yuvalarından sökmeye başladı. Tık. Tık. Tık. Her ses, gerdanlığın ruhundan bir parça koparıyordu. Bir zamanlar bir nehir gibi akan o muhteşem mücevher, şimdi parçalanmış bir iskelete, işe yaramaz bir altın yığınına dönüşüyordu.

Yaklaşık bir saat sonra, işi bitmişti. Masanın üzerinde, bir zamanların görkemli gerdanlığından geriye kalan, bükülmüş bir altın iskelet ve yanında, bir korsanın hazinesi gibi parlayan bir yığın halinde duran yüzlerce çıplak elmas vardı. Kefaret ödenmişti. Ganimet, masanın üzerine serilmişti. Jeanne, avucuna aldığı en büyük pırlantalardan birini ışığa doğru tuttu. Taşın içindeki buzlu ateş, gözlerinde yansıdı. Zafer, soğuk, sert ve parlaktı. Şimdi, bu serveti paraya çevirme ve izlerini kaybettirme zamanıydı. Oyunun en tehlikeli kısmı yeni başlıyordu.

Bölüm 6

Dağılan Yıldızlar
Paris ve Londra, 1785 Kışı ve Baharı

Paris, komplonun sessiz sahnesiydi. Jeanne de la Motte’un lüks konağının çalışma odasında, bir zamanların görkemli gerdanlığı, artık bir katliamın kurbanı gibi yatıyordu. Masanın üzerindeki siyah kadife örtü, üzerine saçılmış yüzlerce elmasla, sanki bir parça gece gökyüzü yeryüzüne inmiş ve yıldızları dağılmış gibi bir manzara sunuyordu. Lakin ortada romantik bir görüntü yoktu. Yalnızca soğuk, hesaplanmış bir servet ve onu çevreleyen tehlikenin keskin kokusu vardı.

Jeanne, bir cerrahın soğukkanlılığıyla, elmasları boyutlarına ve kalitelerine göre küçük yığınlara ayırıyordu. Parmağının ucuyla bir taşı itiyor, ışık altındaki kesimlerini, berraklığını inceliyor, sonra ait olduğu gruba yerleştiriyordu. Yüzünde en ufak bir duygu belirtisi yoktu. Bu taşlar, onun için güzellik nesneleri değil, özgürlüğe, güce ve intikama giden yolda döşenecek parke taşlarıydı. Onlar, rakamlardan, potansiyel alıcılardan ve kaçış planlarından ibaretti.

Odanın diğer köşesinde, kocası Kont Nicolas de la Motte, bir kafesteki kaplan gibi volta atıyordu. Elleri sürekli terliyor, soluk benzi, şöminenin alevlerinin ışığında daha da hastalıklı görünüyordu. Gözleri masadaki elmas yığınına kilitlenmişti. Lakin o, karısının gördüğü gibi stratejik varlıklar görmüyordu. Nicolas, sarhoş edici bir zenginlik, anında tatmin edilecek arzular, kumar masaları, pahalı şaraplar ve kolay kadınlar görüyordu. Sabırsızlığı, odadaki havayı zehirleyen bir gaz gibiydi.

“Ne kadar bekleyeceğiz, Jeanne?” diye sordu nihayet, sesindeki sızlanmayı gizleyemiyordu. “Elimizde bir krallık serveti var ve biz burada oturmuş taş sayıyoruz. Onları satalım! Hemen! Paris’te onlarca alıcı bulabiliriz.”

Jeanne, başını kaldırmadan, buz gibi bir sesle cevap verdi. “Aptal olma. Bu taşların ünü, Fransa’daki tüm kuyumcuların hafızasına kazınmış durumda. Bunlar sıradan elmaslar değil. Bunlar, Kraliçe’nin gerdanlığının parçaları. Onları Paris’te satmaya kalkışmak, giyotine kendi ellerinle bilet almak demektir. Her bir taş, bizi ele verecek birer tanıktır.”

Nicolas duraksadı, karısının mantığı karşısında siniri daha da bozuldu. “O vakit ne yapacağız? Sonsuza dek bu odada mı saklayacağız?”

“Sen hiçbir şey yapmayacaksın,” dedi Jeanne, nihayet işini bitirip arkasına yaslandı. Gözlerini kocasına dikti. Bakışları, bir yırtıcının avına kenetlenen bakışlarıydı. “Sen, benim söylediklerimi yapacaksın. Elmasların en büyük ve en tanınmış olanlarını ayırdım. Onlar en tehlikelileri. Onları sen alacaksın. Ve yarın sabah, ilk ışıklarla birlikte Londra’ya giden bir gemiye bineceksin.”

Londra. Kelime, odada bir anlığına asılı kaldı. Manş Denizi’nin ötesindeki o sisli, kalabalık şehir. Fransa’nın rakibi, farklı kanunların ve farklı fırsatların olduğu bir dünya. Nicolas’ın yüzünde korku ile açgözlülük arasında bir ifade belirdi. “Londra mı? Orada ne yapacağım? Kimseyi tanımam.”

“Tanıman gerekmiyor,” diye devam etti Jeanne. “Londra, Paris’ten daha büyüktür ve hafızası daha zayıftır. Oradaki tüccarlar, taşın nereden geldiğiyle değil, ne kadar kâr getireceğiyle ilgilenir. Ucuza satacaksın. Hızlı satacaksın. Soru sormayan alıcılar bulacaksın. Ve asla tek bir alıcıya büyük miktarda satış yapmayacaksın. Küçük parçalar halinde, farklı yerlere dağıtacaksın. Anlaşıldı mı?”

Jeanne, masanın üzerinden küçük bir kadife kese aldı. İçine, en büyük ve en kusursuz birkaç elması koydu. Keseyi Nicolas’a fırlattı. Kont, keseyi havada yakaladı. Avucunun içindeki ağırlık, ona hem heyecan hem de dehşet veriyordu.

“Dikkat çekme,” diye uyardı Jeanne. “Sıradan bir gezgin gibi davran. Ve sakın parayı kumarda ya da kadınlarla harcama. O parayla geri döneceksin. Geriye kalan taşları satmak için o paraya ihtiyacımız var. Ve unutma Nicolas,” diye ekledi, sesi bir yılan tıslaması kadar tehlikeliydi, “beni hayal kırıklığına uğratırsan, seni kendi ellerimle polise teslim ederim. Valois Kontesi’nin masum kocasını yoldan çıkaran bir hırsız olarak. Anladın mı?”

Nicolas, karısının gözlerindeki ölümcül ciddiyeti gördü. Yutkundu ve başını salladı. O an, kimin efendi, kimin köle olduğu bir kez daha tescillenmişti. O, sadece bir piyondu. Oyunu kuran, riskleri hesaplayan ve ganimeti yöneten, Jeanne idi.

Ertesi sabah, gün doğmadan, Kont de la Motte, içinde Fransa’nın en değerli mücevherlerinden bazıları bulunan bir keseyle, sessizce konaktan ayrıldı. Londra’ya giden yolda, zihninde korku ve hırs birbiriyle savaşıyordu. Paris’te kalan Jeanne ise, masanın üzerindeki geri kalan elmas yığınına baktı. Onlar, onun sabrını ve zekâsını bekleyecekti. Oyunun ilk hamlesi yapılmıştı. Şimdi, bekleme ve perde arkasındaki ipleri oynamaya devam etme zamanıydı.

Nicolas de la Motte için Manş Denizi’ni geçmek, bir dünyadan diğerine geçmek gibiydi. Fransa’nın düzenli, aristokratik havasından sonra, Londra’nın kaotik, ticari ve gürültülü atmosferi ona yabancı ve tekinsiz geldi. Thames Nehri’nin çamurlu suları üzerinde yükselen sis, şehrin bacalarından tüten kömür dumanıyla birleşerek, her yeri gri bir tülle kaplıyordu. Faytonu onu şehrin kalbine, Cheapside ve Lombard Street gibi ticaretin nabzının attığı dar ve kalabalık sokaklara götürdüğünde, Nicolas kendini kaybolmuş hissetti.

Jeanne’in talimatları zihninde çınlıyordu: “Dikkat çekme. Soru sormayan alıcılar bul.” Lakin nereye gidecekti? Kimin kapısını çalacaktı? Elindeki kese, cebinde yanan bir kömür gibiydi. Her bakışın, her fısıltının onunla ilgili olduğunu sanıyor, her an birinin onu durdurup kim olduğunu soracağından korkuyordu.

Birkaç gün boyunca, sefil bir handa kalarak, şehrin kuyumcu dükkânlarını ve mücevher tüccarlarını uzaktan gözlemledi. Bond Street’in şık vitrinleri, kraliyet armalı dükkânlar onu korkuttu. Buralar, Paris’teki gibiydi. Soru sorarlardı. Geçmişi, kökeni olmayan taşları almazlardı. Ona, daha karanlık, daha az resmi yerler lazımdı.

Arayışı onu, şehrin daha eski ve daha tekinsiz bölgelerine, Holborn ve Fleet Street’in ara sokaklarına sürükledi. Burada, dükkânlar daha küçük, vitrinler daha tozluydu. Kapılarında, zengin müşterileri çeken armalar yerine, sadece “Rehinci” veya “Değerli Maden Alınır” yazan tabelalar vardı. İşte burasıydı. Riskli işlerin yapıldığı, geçmişin pek sorgulanmadığı yerler.

Cesaretini toplayıp, böyle bir dükkândan içeri girdi. İçerisi, naftalin ve eski kâğıt kokuyordu. Tezgahın arkasında oturan, gözlüklü, kambur bir adam, Nicolas’ı baştan aşağı süzdü. Nicolas, Fransız aksanını gizlemeye çalışarak, elindeki en küçük taşlardan birini tezgâhın üzerine bıraktı.

“Bunun değerini öğrenmek istiyorum,” diye mırıldandı.

Adam, taşı eline alıp bir büyüteçle inceledi. Yüzünde hiçbir ifade yoktu. Birkaç dakika sonra, “İyi bir parça,” dedi. “Kesimi güzel. Nereden buldun?”

İşte o an gelmişti. Jeanne’in hazırladığı hikâye aklına geldi. “Aile yadigârı. Fransa’daki karışıklıklardan kaçarken yanıma alabildiğim birkaç parçadan biri. Acil paraya ihtiyacım var.”

Adam, hikâyeyi dinlerken başını salladı. Belki inandı, belki de umursamadı. Bir fiyat söyledi. Söylediği rakam, taşın gerçek değerinin üçte biri bile değildi. Nicolas, itiraz etmek istedi. Bu bir soygundu. Lakin Jeanne’in sesi zihninde yankılandı: “Hızlı sat. Ucuza sat.” Pazarlık yapmadı. Teklifi kabul etti.

Adam, tezgâhın altındaki bir kasadan bir avuç altın ve gümüş sikke çıkardı. Parayı sayarken, Nicolas’ın gözleri parlıyordu. Bu kolaydı. Çok kolaydı. Korkusu, yerini kendine güvene ve açgözlülüğe bırakmaya başladı.

O gün, üç farklı dükkâna daha girdi. Her birinde aynı hikâyeyi anlattı, her birinde gerçek değerinin çok altında teklifleri kabul etti. Akşam olduğunda, cebindeki kese boşalmış, lakin para çantası ağırlaşmıştı. Handaki odasına döndüğünde, parayı yatağın üzerine döktü. Altın ve gümüş paraların şıkırtısı, kulağına dünyanın en güzel müziği gibi geliyordu.

Jeanne’in uyarısını unutmuştu. O parayla hemen geri dönmesi gerektiğini, bunun sadece bir başlangıç olduğunu aklından çıkarmıştı. O, zaferi tatmıştı. Kendi başına başarmıştı. Bu para, onundu. O gece, Londra’nın en lüks tavernalarından birine gitti. En pahalı şarabı ısmarladı, en yüksek bahisli kart oyunlarına oturdu. Etrafını saran dalkavuklara, kolay kadınlara cömertçe para dağıttı. Bir gecede, Kont Nicolas de la Motte, sefil bir piyon olmaktan çıkmış, kendi hayal dünyasında bir prens olmuştu.

Lakin o bilmese de, attığı her adım izleniyordu. Farklı dükkânlara aynı gün içinde giren, Fransız aksanlı, aniden zenginleşmiş bu gizemli yabancı, Londra’nın yeraltı dünyasının dikkatini çekmişti. Tüccarlar birbirleriyle konuşur, fısıltılar yayılırdı. Olağanüstü kalitedeki elmasların, piyasa değerinin çok altında satıldığı haberi, daha büyük ve daha tehlikeli avcıların kulağına gitmekte gecikmeyecekti. Nicolas, kutlamasının ortasında, aslında etrafındaki ağı kendi elleriyle örüyordu. Ve Paris’te bekleyen karısının gazabından, çok daha yakın bir tehlike onu bekliyordu.

Nicolas Londra’da kendi kaderini çizerken, Jeanne Paris’te bambaşka bir oyun oynuyordu. O, sabırlı bir örümcek gibi ağının merkezinde bekliyor, her bir ipliğin titreşimini kontrol ediyordu. Kardinal de Rohan, onun en önemli ipliğiydi.

Rohan, gerdanlığı teslim ettikten sonraki haftalarda, bir beklenti ateşiyle yanıp tutuşuyordu. Her gün, Versay’dan gelecek bir haberi, Kraliçe’nin onu huzuruna çağıracağı o anı bekliyordu. Lakin günler geçiyor, saraydan bir ses çıkmıyordu. Kraliçe’nin halka açık gezintilerinde, davetlerde gözü hep üzerindeydi. Lakin Marie Antoinette, ona karşı her zamanki gibi soğuk ve mesafeliydi. Bazen göz göze geldiklerinde, Kraliçe’nin bakışlarında en ufak bir tanışıklık, bir sırdaşlık ifadesi arıyor, lakin bulamıyordu.

Bu durum, yavaş yavaş Rohan’ın huzurunu kaçırmaya başladı. Şüphe değil, lakin bir endişe, bir hayal kırıklığı ruhunu kemiriyordu. Jeanne’in konağını daha sık ziyaret etmeye başladı.

“Kontes, bir sorun mu var?” diye sordu bir gün, sesindeki gerginliği gizleyemiyordu. “Kraliçe gerdanlığı aldı, değil mi? Memnun kaldı mı? Neden… neden hâlâ bir işaret yok?”

Jeanne, bu sorulara hazırlıklıydı. Yüzüne, Kraliçe’nin zor durumdaki bir sırdaşının kederli ifadesini takındı. “Ah, Majesteleri,” diye iç çekti. “Sabırlı olmalısınız. Kraliçe, size minnettar. Hem de nasıl! Lakin gerdanlık, şu an için onun en büyük sırrı ve en büyük tehlikesi. Onu takamıyor. Kocası Kral, bu kadar büyük bir harcamayı fark ederse diye ödü kopuyor. Saraydaki düşmanları, Polignac’lar, böyle bir kozu ellerine geçirirlerse onu mahvederler. Kraliçe, doğru zamanı bekliyor. Finansal durumu düzeltecek, düşmanlarını zayıflatacak ve size olan minnetini herkesin önünde gösterebileceği o anı kolluyor.”

Bu açıklama, Rohan’ın endişelerini yatıştırdı. Mantıklı geliyordu. Kraliçe, ne kadar güçlü olursa olsun, bir kadındı ve kocasından, saray entrikalarından çekiniyordu. Bu durum, Kraliçe’yi onun gözünde daha insani, daha savunmasız kıldı. Ona olan koruma ve yardım etme isteği daha da arttı.

“Anlıyorum,” dedi Rohan, biraz daha rahatlamıştı. “Zavallı Kraliçe’miz… Ne kadar zor bir durumda. Peki, yapabileceğim başka bir şey var mı? Ona nasıl destek olabilirim?”

Bu, Jeanne’in duymak istediği soruydu. “Aslında var, Majesteleri,” dedi fısıltıyla. “Kraliçe’nin, Avusturya’daki ailesine yardım etmek için gizlice yürüttüğü bazı hayır işleri var. Lakin hazineden para çekemiyor. Bu işler için küçük, acil fonlara ihtiyacı oluyor.”

Ve böylece, yeni bir para akışı başladı. Kardinal, Kraliçe’nin “gizli hayır işlerini” finanse etmek için on binlerce livre daha Jeanne’e aktardı. Her ödeme, Rohan’ın Kraliçe’ye olan hizmetinin bir başka kanıtı, Jeanne’in ise giderek büyüyen servetinin bir başka kaynağı oldu. Jeanne, bu parayla Paris’in en lüks mağazalarından alışveriş yapıyor, evini paha biçilmez sanat eserleriyle donatıyor, kendi küçük sarayını yaratıyordu. Toplumdaki konumu giderek yükseliyordu. Artık o, sadece Valois soyundan gelen talihsiz bir kontes değil, aynı zamanda gizemli bir zenginliğe sahip, güçlü ve etkili bir kadındı.

Lakin her yalan gibi, Jeanne’in kurduğu yalan da kendi içinde çelişkiler barındırıyordu. Bir yandan Kardinal’e Kraliçe’nin ne kadar zor durumda olduğunu anlatırken, diğer yandan kendisi dillere destan bir hayat yaşıyordu. Bu durum, bazı dikkatli gözlerden kaçmadı. Paris salonlarında, Kontes de la Motte’un bu ani ve açıklanamayan zenginliğinin kaynağı hakkında fısıltılar dolaşmaya başladı. Kimdi bu kadın? Servetini nereden bulmuştu? Bu sorular, henüz yüksek sesle sorulmuyordu. Lakin bir barut fıçısının etrafında biriken kıvılcımlar gibiydi.

Oyun devam ediyordu. Jeanne, birbiriyle çelişen iki hayatı, inanılmaz bir beceriyle dengede tutuyordu. Bir eliyle Kardinal’in umutlarını ve cüzdanını sağarken, diğer eliyle Paris sosyetesindeki yerini sağlamlaştırıyordu. Bekliyordu. Nicolas’ın Londra’dan getireceği büyük parayı, kalan elmasları satıp Fransa’dan tamamen ayrılacağı o son günü bekliyordu. Lakin bilmediği bir şey vardı: Kaderin çarkları, onun kontrolü dışında dönmeye başlamıştı. Ve attığı her adım, söylediği her yalan, onu kaçınılmaz sona doğru biraz daha yaklaştırıyordu.

Boehmer ve Bassenge için ilk 500.000 livrenin gelişi, bir mucizeydi. Borçlarının en acil olanlarını kapattılar, alacaklılarını susturdular, yeniden nefes almaya başladılar. Kardinal de Rohan, onların gözünde bir aziz mertebesindeydi. Bir sonraki taksit olan ikinci 500.000 livre’nin ödeme tarihi yaklaştıkça, yine de içlerini hafif bir endişe kaplamaya başladı.

Kardinal, onlara ödemenin Kraliçe tarafından gizlice yapılacağını söylemişti. Onlar da sabırla beklediler. Saraydan gelen haberleri, dedikoduları dikkatle takip ediyorlardı. Gözleri hep Kraliçe’nin üzerindeydi. Büyük balolarda, resmi törenlerde, tiyatro localarında… Kraliçe’nin boynunda, o muhteşem gerdanlığın parıltısını görmeyi umuyorlardı. Bu, onlar için en büyük güvence olacaktı.

Lakin gerdanlık, bir türlü ortaya çıkmıyordu. Marie Antoinette, her zamanki gibi zarif ve görkemliydi, lakin boynunu süsleyen mücevherler, onların sattığı o eşsiz şaheser değildi. Başlangıçta, Jeanne’in Kardinal’e söylediği gibi, Kraliçe’nin gizlilik nedeniyle gerdanlığı takmadığını düşündüler. Mantıklıydı.

Fakat haftalar ayları kovaladıkça, bu durum tuhaflaşmaya başladı. Ödeme tarihi gelip geçmişti ve hazineden onlara ulaşan bir ödeme yoktu. İlk başta Kardinal’i rahatsız etmek istemediler. Bu kadar büyük bir iyilik yapmış bir adamı, birkaç haftalık bir gecikme için sorgulamak, büyük bir saygısızlık olurdu.

Bir gün, Bassenge’in sabrı taştı. Ortağına döndü. “Charles, bir şeyler doğru değil. Kraliçe, gerdanlığı almış olsaydı, en azından özel bir davette, yakın çevresine göstermek için bile olsa bir kez takmaz mıydı? Ve ödememiz neden gecikti? Kardinal Hazretleri’yle konuşmalıyız.”

Boehmer tereddüt etti. Kardinal’i gücendirmekten korkuyordu. “Belki de bir sorun vardır, Paul. Saray işleri yavaş yürür. Biraz daha bekleyelim.”

Lakin Bassenge’in içine bir kurt düşmüştü. Bir sonraki adım olarak, doğrudan Kraliçe’ye ulaşmanın bir yolunu aramaya karar verdi. Bu, inanılmaz bir cüretti. Kraliçe’nin özel bir meselesi hakkında, aradaki garantörü, yani Kardinal’i atlayarak ona gitmek, bütün saray protokollerini çiğnemek demekti. Yine de, iki milyon livre’lik bir servet söz konusuydu.

Bassenge, Kraliçe’nin nedimelerinden birine, Madame Campan’a ulaştı. Ona, Kraliçe’ye iletmek üzere bir not verdi. Notta, kelimeler özenle seçilmişti. Doğrudan gerdanlıktan veya borçtan bahsedilmiyordu. Yalnızca, Kraliçe’nin son “satın alımından” memnun olup olmadığını ve lütfedip kendileriyle bir an görüşüp görüşemeyeceğini soran, üstü kapalı bir ifade vardı.

Bu not, Versay Sarayı’nın koridorlarında, patlamaya hazır bir bomba gibi ilerlemeye başladı. Madame Campan, notu aldığında anlam veremedi. Kraliçe’nin son zamanlarda kuyumculardan büyük bir alım yaptığını hatırlamıyordu. Yine de, görevi gereği notu Marie Antoinette’e sundu.

Kraliçe, notu okuduğunda kaşlarını çattı. “Satın alım mı?” diye sordu nedimesine. “Boehmer’den son alışverişimin üzerinden aylar geçti. Neden bahsediyorlar?”

Madame Campan omuz silkti. Kraliçe, notu bir kenara bıraktı. Onu, borçlarını ödeyemeyen kuyumcuların, dikkatini çekmek için bulduğu garip bir yöntem olarak gördü. O an için meseleyi unuttu.

Fakat o küçük, masum not, komplonun zırhındaki ilk çatlaktı. Farkında olmadan, kuyumcular, yalan ağının bir ipliğini çekmişlerdi. Ve o iplik, yavaş yavaş bütün ağı çözmeye başlayacaktı. Paris’in farklı köşelerinde, birbirinden habersiz insanlar – bir dolandırıcı kontes, hayalperest bir kardinal, açgözlü bir kont, endişeli kuyumcular ve olaylardan bihaber bir kraliçe – görünmez iplerle birbirine bağlıydı. Ve bir yerlerde, o iplerden biri kopmak üzereydi. O koptuğunda, yaşanacak olan skandal, sadece birkaç kişinin değil, bütün bir monarşinin kaderini sarsacaktı.

Bölüm 7

Kırılan Mühür
Paris ve Versay, 1785 Yazı

Yaz, Paris’in üzerine ağır, nemli bir battaniye gibi serilmişti. Şehrin zenginleri, malikânelerinin serin gölgelerine veya kırsaldaki şatolarına çekilirken, Boehmer ve Bassenge için mevsimin bir önemi kalmamıştı. Onlar, kendi yarattıkları bir cehennemin içinde, iflasın ateşiyle yanıyorlardı. Dükkânlarının arka odası, bir zamanlar umudun yeşerdiği bir yerken, şimdi hayal kırıklığının ve artan bir paniğin mezarlığına dönüşmüştü.

Gerdanlık anlaşmasının ikinci taksitinin vadesi çoktan geçmişti. Üçüncü taksitin tarihi de yaklaşıyordu. Lakin ne Kardinal’den ne de saraydan tek bir kuruş gelmişti. Alacaklıların sabrı tükenmişti. Önceleri nazik hatırlatma mektupları gönderen tüccarlar, şimdi açık tehditler savuran, icra memurlarından bahseden notlar yolluyorlardı. Her kapı zili, her beklenmedik ziyaretçi, iki ortağın yüreğini ağzına getiriyordu. Onları kurtaran o anlaşma, şimdi onları boğmak üzere olan bir zincire dönüşmüştü.

“Dayanacak gücüm kalmadı, Charles,” dedi Bassenge, bir gece yarısı odanın içinde volta atarken. Yüzü, haftalardır uyumamış bir adamın yorgunluğunu taşıyordu. “Kardinal bizi oyalıyor. Ya da daha kötüsü, o da oyalanıyor. Bir şeyler korkunç bir şekilde yanlış gidiyor. Bunu hissedebiliyorum.”

Boehmer, masanın başına çökmüş, boş gözlerle önündeki hesap defterine bakıyordu. “Ne yapabiliriz ki Paul? Kardinal’in kapısına dayanıp, ‘Paramızı verin Prens Hazretleri’ mi diyeceğiz? Bizi mahveder. Bütün itibarımızı, geleceğimizi yok eder.”

“İtibar mı?” diye acı bir kahkaha attı Bassenge. “Hangi itibardan bahsediyorsun? Birkaç hafta sonra hapse düştüğümüzde, itibarımızın ne önemi kalacak? Borçlular zindanında çürürken, kimse bizim ne kadar saygılı olduğumuzu hatırlamayacak.”

Bu tartışmayı yüzlerce kez yapmışlardı. Her seferinde aynı çaresizlik duvarına çarpıyorlardı. Boehmer, aristokrasiye olan kökleşmiş saygısı ve korkusuyla felç olmuş durumdaydı. Rohan gibi bir güce kafa tutma düşüncesi bile onu titretiyordu. Bassenge ise, daha pragmatik ve daha umutsuzdu. Onlar için tek bir gerçek vardı: Para. Ve o para gelmiyordu.

Kaderin cilvesi, son darbeyi en beklenmedik yerden vurdu. Bir sabah, dükkâna gelen bir haberci, onlara Amsterdam’daki en büyük elmas tedarikçilerinden birinin iflas erteleme başvurusunda bulunduğunu bildirdi. Bu tedarikçi, gerdanlığın en büyük taşlarından bazılarını onlara borçla satan firmaydı. Hollandalı avukatlar, alacaklarını tahsil etmek için Fransız mahkemelerine başvurmak üzereydi. Bu, sonun başlangıcıydı. Artık mesele, yerel alacaklıları oyalamak değildi. Mesele, uluslararası bir skandala ve kaçınılmaz bir yıkıma dönüşmek üzereydi.

O an, Boehmer’in içindeki bir şeyler koptu. Korkusu, yerini daha büyük bir korkuya, mutlak yok oluş dehşetine bıraktı. Başını kaldırdığında, gözlerinde artık tereddüt yoktu. Yıllardır biriktirdiği bütün öfke, bütün hayal kırıklığı, tek bir kararda yoğunlaşmıştı.

“Yarın Versay’a gidiyorum,” dedi, sesi sakin lakin geri dönülmez bir kesinlik taşıyordu.

Bassenge duraksadı. “Ne için? Kardinal’i şikâyet etmek için mi?”

“Hayır,” dedi Boehmer. “Kardinal’i aradan çıkarmak için. Doğrudan kaynağa gideceğim. Bu işin arkasında kim varsa, onunla yüzleşeceğim. Kraliçe Hazretleri ile konuşacağım.”

Bu sözler, odadaki havayı dondurdu. Kraliçe ile konuşmak. Bu, protokolün, görgünün ve aklın sınırlarını aşan bir cüretti. Lakin başka çareleri kalmamıştı. Boehmer, masanın çekmecesini açtı ve içinden özenle katlanmış bir parşömen çıkardı. Kardinal’in onlara verdiği, altında “Marie Antoinette de France” yazan o lanetli sözleşmeydi.

“Bu belge,” dedi Boehmer, parşömeni elinde tutarken, “ya bizim kurtuluşumuz ya da giyotinimiz olacak. Ama artık bekleyemem. Gerçeği öğrenmem gerekiyor.”

Bassenge, ortağının yüzündeki ifadeyi gördü. O, artık korkak bir esnaf değildi. O, hayatını kurtarmak için son bir hamle yapan, köşeye sıkışmış bir adamdı. Ve köşeye sıkışmış bir adamdan daha tehlikeli bir şey yoktu.

Kardinal de Rohan, kendi kişisel arafında yaşıyordu. Jeanne de la Motte’un anlattığı hikâyeler, Kraliçe’nin içinde bulunduğu sözde zorluklar, onu bir süre tatmin etmişti. Lakin zaman geçtikçe, bu hikâyeler inandırıcılığını yitirmeye başlamamıştı, hayır. Rohan’ın inancı tamdı. Sorun, bu inancın karşılığını görememekti. Kraliçe’nin lütfunu kazanmak için bir servet harcamıştı. Ailesinin mülklerini satmış, bankerlere faizle borçlanmıştı. Lakin karşılığında aldığı tek şey, menekşe kokulu birkaç kâğıt parçası ve Kontes’in fısıldadığı tesellilerdi.

Versay’daki soğukluk devam ediyordu. Sarayda adı geçtiğinde, hâlâ bir sessizlik oluyordu. Kraliçe, onu görmezden gelmeyi sürdürüyordu. Bu durum, Rohan’ın ruhunda bir çatlak yaratmaya başlamıştı. Şüphe değil, daha çok bir tür varoluşsal endişeydi bu. Ya Kraliçe’nin düşmanları, onun hayal ettiğinden bile güçlüyse? Ya Kraliçe, ona yardım etme gücünü asla bulamayacaksa? Bu düşünceler, geceleri onu uyanık tutuyordu.

Bir akşam, yine Jeanne’in konağının yolunu tuttu. Bu defa, her zamankinden daha kararlıydı. “Kontes,” dedi, içeri girer girmez. “Artık somut bir adım atılmalı. Kuyumculara ikinci ödemeyi yapacak durumda değilim. Kraliçe Hazretleri’nin bana söz verdiği gibi hazineden bir ödeme yapması gerekiyor. Yoksa Boehmer ve Bassenge kapıma dayanacak. Ve o vakit, bu sırrı saklamak imkânsız hale gelecek.”

Jeanne, Kardinal’in yüzündeki bu yeni kararlılığı gördü. Panikledi, lakin bunu asla belli etmedi. Aklı, bir fırtınanın ortasında kalmış bir geminin kaptanı gibi, hızla bir çıkış yolu arıyordu. Daha güçlü bir yalan, daha karmaşık bir bahane bulmalıydı.

Yüzüne, en trajik ifadelerinden birini takındı. Gözleri dolmuş gibi yaptı. “Majesteleri, size kötü haberlerim var. Korktuğumuz başımıza geldi. Kraliçe’nin düşmanları, Maliye Bakanlığı’ndaki casusları aracılığıyla, onun gizli harcamalarından şüphelenmeye başladı. Kral’ın kulağına bazı fısıltılar gitmiş. Kraliçe, şu an sarayda adeta bir ev hapsinde. Her adımı izleniyor, her mektubu okunuyor. Hazineden size tek bir kuruş bile aktarması, intihar etmesiyle aynı anlama gelir.”

Kardinal’in yüzü bembeyaz oldu. “Ne diyorsunuz? Bu… bu bir felaket.”

“Öyle,” diye fısıldadı Jeanne. “Kraliçe, size haber gönderdi. Sizin için endişeleniyor. Kuyumcular konusunda sabırlı olmanızı rica ediyor. Bu fırtına dindiğinde, her şeyi telafi edeceğine yemin ediyor. Size olan borcunu, sadece parayla değil, sizi Fransa’nın en güçlü adamı yaparak ödeyeceğini söylüyor. Ama şimdilik… şimdilik sessiz kalmalıyız. Sizin de, benim de. En ufak bir yanlış hareketimiz, sadece bizi değil, Kraliçe’yi de ateşe atar.”

Bu hikâye, Rohan’ın en derin korkularını ve en büyük umutlarını aynı anda hedef alıyordu. O, artık sadece bir hizmetkâr değil, Kraliçe ile birlikte büyük bir komplonun kurbanıydı. Düşmanları ortaktı. Kaderleri birbirine bağlıydı. Bu düşünce, onu yeniden Jeanne’in yörüngesine soktu. Acizliği, onu daha da sadık bir müttefik haline getirdi.

“Anlıyorum,” dedi, yenilmiş bir sesle. “Kraliçe için bu riski alacağım. Kuyumcuları bir şekilde oyalayacağım. Ama bu durum ne kadar sürecek, Kontes? Ne kadar daha bekleyeceğiz?”

“Fırtına dinene kadar, Prens Hazretleri,” dedi Jeanne. “Fırtına dinene kadar.”

Kardinal konaktan ayrıldığında, Jeanne derin bir nefes aldı. Bir krizi daha atlatmıştı. Lakin bu yalanların ne kadar sürdürülebilir olduğunun farkındaydı. Kurduğu yapı, her geçen gün daha fazla çatırdıyordu. Nicolas’tan gelecek parayla bir an önce kaçıp gitmekten başka çaresi kalmamıştı. Ama Nicolas’tan da bir haber yoktu. Londra’dan gelen son mektubu, birkaç taşı sattığını, lakin alıcıların çok temkinli olduğunu yazıyordu. Jeanne, farkında olmadan, kendi komplosunun mahkûmu haline gelmişti. Etrafındaki duvarlar yavaş yavaş üzerine doğru kapanıyordu. Ve o duvarların dışında, Versay’a doğru yola çıkmış, elinde her şeyi yıkacak bir belge taşıyan bir kuyumcu vardı.

Boehmer’in Versay’a yaptığı yolculuk, bir hac ziyareti kadar kutsal ve bir idama gidiş kadar korkutucuydu. Faytonu, sarayın devasa kapılarından geçerken, kendini bir cüce gibi hissetti. Avludaki her mermer taşı, her altın yaldızlı pencere, onun küçüklüğüyle ve cüretiyle alay ediyor gibiydi. O, buraya ait değildi. O, bu dünyaya bir yabancıydı.

Kraliçe ile görüşme talebi, bir dizi bürokratik engelle karşılaştı. Günler süren bekleyişin, ricaların ve küçük rüşvetlerin ardından, nihayet Kraliçe’nin baş nedimesi Madame Campan’ın dikkatini çekmeyi başardı. Boehmer, ona meselenin Kraliçe’nin kişisel onurunu ilgilendiren, son derece acil ve gizli bir konu olduğunu fısıldadığında, nedimenin merakı uyanmıştı. Madame Campan, Kraliçe’nin kuyumculara karşı her zaman nazik olduğunu bilirdi. Bu ısrarın altında yatan nedeni öğrenmek istedi.

Ve sonunda, o gün geldi. Charles Boehmer, Versay Sarayı’nın kalbine, Kraliçe’nin özel kabul salonlarından birine alındı. Oda, zarafetin ve lüksün bir özeti gibiydi. Duvarlar açık mavi ipekle kaplıydı, mobilyalar beyaz ve altın rengindeydi. Pencerelerden sızan öğleden sonra güneşi, odadaki porselen bibloların üzerinde parlıyordu. Her şey o kadar sakin, o kadar düzenliydi ki, Boehmer’in içindeki fırtına daha da şiddetlendi.

Birkaç dakika sonra, kapı açıldı ve Kraliçe Marie Antoinette içeri girdi. Yanında sadece Madame Campan vardı. Kraliçe, her zamanki gibi kusursuzdu. Üzerindeki açık renk ipek elbise, pudralı saçları ve asil duruşuyla, adeta bu dünyaya ait değilmiş gibi bir havası vardı. Yüzünde, bu beklenmedik ve usulsüz görüşmeden kaynaklanan hafif bir merak ve sabırsızlık ifadesi vardı.

“Monsieur Boehmer,” dedi Kraliçe, sesi kristal bir çan gibi netti. “Beni görmek için bu kadar ısrar etmenizin sebebini merak ediyorum. Umarım ciddi bir sorun yoktur.”

Boehmer, hayatının en zor anını yaşıyordu. Dizleri titriyor, dili damağına yapışmıştı. Bütün cesaretini toplayarak, derin bir reverans yaptı. “Haşmetmeapları,” diye kekeledi. “Sizi rahatsız ettiğim için binlerce kez af dilerim. Lakin mesele, hem benim hayatımı hem de, cüretimi bağışlarsanız, sizin de onurunuzu ilgilendiriyor.”

Kraliçe’nin kaşları hafifçe çatıldı. “Onurumu mu? Neden bahsediyorsunuz?”

Boehmer, titreyen ellerle ceketinin iç cebinden o katlanmış parşömeni çıkardı. Yavaşça masanın üzerine koydu. Bu, onun son kozuydu. “Haşmetmeapları… Gerdanlık meselesi… Anlaşmamızın şartları gereği, ödemelerin yapılması gerekiyordu. Aksi takdirde…”

Marie Antoinette’in yüzündeki merak ifadesi, yerini tam bir anlamsızlığa bıraktı. “Gerdanlık mı? Hangi gerdanlıktan bahsediyorsunuz, mösyö? Size defalarca o gerdanlığı istemediğimi söylemiştim. Fransa’nın bir gerdanlığa değil, bir savaş gemisine ihtiyacı var, hatırlamıyor musunuz?”

Boehmer’in kanı çekildi. “Ama… ama Haşmetmeapları… Anlaşma… Onu satın aldınız. Gizlice. Kardinal de Rohan aracılığıyla.”

Kraliçe’nin yüzünde, hayatında belki de ilk kez, tam bir şok ifadesi belirdi. Rohan. O nefret ettiği, saraydan uzak tutmak için her şeyi yaptığı adamın adı, bu akıl almaz hikâyede nasıl geçebilirdi? “Kardinal mi? Siz aklınızı mı kaçırdınız? Benim o adamla ne işim olabilir?”

Boehmer’in dünyası başına yıkılıyordu. Ya Kraliçe yalan söylüyordu ya da… ya da kendisi, tarihin en büyük dolandırıcılıklarından birinin kurbanı olmuştu. Titreyen bir parmakla, masanın üzerindeki belgeyi işaret etti. “Ama… imzanız… Bu anlaşmayı onayladınız.”

Kraliçe, küçümseyen bir ifadeyle parşömene uzandı. Kâğıdı eline aldı ve satırlara göz gezdirdi. Okudukça, yüzündeki şok ifadesi, yerini önce buz gibi bir öfkeye, sonra da derin bir hakarete uğramış bir kadının yaralı gururuna bıraktı. En alttaki imzaya geldiğinde, dudaklarından küçümseyici bir ses çıktı.

Marie Antoinette de France,” diye okudu, kelimelerin üzerine basarak. Sonra başını kaldırıp Boehmer’e baktı. Gözleri, iki buz parçası gibiydi. “Mösyö, sahtekârlığınız cehaletinizle yarışıyor. Ben Fransa Kraliçesi’yim. Valois prensesi değil. Ben kan bağıyla kraliyet ailesinden gelmiyorum. Ben, ‘de France’ unvanını asla kullanmam. Sadece kraliyet kanından olanlar bu şekilde imza atar. Ben, ‘Marie Antoinette’ olarak imza atarım. Bu, acemice bir sahtekârlıktır. Ve siz, buna inanacak kadar aptal oldunuz.”

O an, Boehmer için her şey bitti. Bacakları artık onu taşımıyordu. Yakınındaki bir koltuğa yığıldı. Zihninde, Kardinal’in kendinden emin tavrı, anlaşmayı sunuşu, her şey bir film şeridi gibi geçti. Aldatılmıştı. Korkunç bir şekilde aldatılmıştı. Ve bu aldatmaca, onu mahvetmişti.

“O… o bana yalan söyledi,” diye inledi. “Kardinal… her şeyi o ayarladı. Sizin adınıza konuştu. Bize bu belgeyi getirdi. Bizi ikna etti.”

Marie Antoinette, ayağa kalktı. Öfkesi, artık kontrol edilemez bir boyuta ulaşmıştı. Bu, sadece bir para meselesi değildi. Bu, onun onuruna, adına, kimliğine yapılmış bir saldırıydı. Ve bu saldırının arkasında, en çok nefret ettiği adamlardan biri olan Rohan vardı. Kardinal, onun adını kullanarak, onu rezil bir mücevher pazarlığının içine çekmişti. Bu, affedilemez bir suçtu.

“Madame Campan!” diye seslendi, sesi çelik gibiydi. “Derhal Kral Hazretleri’ne haber verin. Onunla hemen görüşmek istiyorum. Fransa’da, bir Kardinal’in, Kraliçe’nin imzasını taklit ederek dolandırıcılık yapabileceğini ve kimsenin bundan haberi olmayacağını sanması, artık son bulmalı. Bu mühür, bugün kırılacak.”

Boehmer, koltukta büzülmüş, kendi yıkımının enkazı altında kalmıştı. Kraliçe’nin öfkesi, odadan bir kasırga gibi geçmişti. O, sadece gerçeği öğrenmek için gelmişti. Lakin farkında olmadan, bir skandalın fitilini ateşlemişti. Ve bu skandalın alevleri, sadece onu ve Kardinal’i değil, Versay’ın yaldızlı duvarlarını ve altındaki monarşinin temellerini de sarsacaktı. Mühür kırılmıştı. Ve içinden çıkanlar, bütün Fransa’yı zehirleyecek bir yılan sürüsüydü.

Kral XVI. Louis, avdan yeni dönmüştü. Yüzünde, açık havada geçen bir günün getirdiği sağlıklı bir kırmızılık vardı. Versay’daki atölyelerinden birinde, kendi elleriyle yaptığı bir kilit mekanizması üzerinde çalışmayı planlıyordu. Kral, devlet işlerinin karmaşasından ve saray hayatının yapaylığından, bu basit, mekanik uğraşlarla kaçardı. Lakin o gün, huzuru uzun sürmeyecekti.

Kapısı çalındığında ve Kraliçe’nin onu acilen görmek istediği söylendiğinde, bir şeylerin ters gittiğini anladı. Marie Antoinette, nadiren onun çalışma odasına bu şekilde habersiz gelirdi. Birkaç dakika sonra Kraliçe içeri daldığında, Kral onu daha önce hiç böyle görmemişti. Yüzü bembeyazdı, gözleri öfkeyle parlıyordu ve elleri titriyordu.

“Ne oldu, Antoinette?” diye sordu Kral, endişeyle ayağa kalkarak. “Kötü bir haber mi var?”

Marie Antoinette, konuşmakta zorlanıyordu. Öfkesi, kelimelerini boğuyordu. Elindeki sahte sözleşmeyi, kocasının çalışma masasının üzerine fırlattı. “Buna bak!” diye tısladı. “Fransa’da neler olduğuna bak! Benim adıma, benim onuruma, senin krallığında ne cüretle hakaret edildiğine bak!”

XVI. Louis, sakin bir adamdı. Karısının aksine, fevri kararlar vermez, önce durumu anlamaya çalışırdı. Parşömeni eline aldı ve dikkatle okumaya başladı. Yüzündeki ifade, okudukça yavaş yavaş değişti. Avcının yorgun memnuniyeti, yerini bir hükümdarın ciddiyetine, sonra da derin bir öfkeye bıraktı. Gerdanlık, iki milyon livre, taksitler… ve en altta, o iki isim: Kardinal de Rohan ve sahte bir Marie Antoinette de France imzası.

Kral, belgeyi bitirdiğinde başını kaldırdı. Gözleri, karısınınki kadar öfkeliydi, lakin onunkinden daha soğuk ve hesaplıydı. “Bunu sana kim getirdi?”

“Boehmer. Kuyumcu. Az önce buradaydı. Bütün hikâyeyi anlattı. Rohan, benim adıma onunla pazarlık yapmış. Benim bu gerdanlığı gizlice almak istediğimi söylemiş. Onlara bu sahte belgeyi vermiş. O adam… o aşağılık adam, benim adımı kullanarak, beni bir hırsız, bir dolandırıcı gibi göstermiş!”

XVI. Louis, karısının omzuna elini koydu. “Sakin ol. Bu, seninle ilgili değil. Bu, benimle ilgili. Bu, Fransa Tacı ile ilgili. Bir Rohan Prensi, bir Kardinal, Kraliyet’in onuruna bu şekilde leke süremez. Bu, sadece bir dolandırıcılık değil. Bu, bir isyan eylemidir. Bu, vatana ihanettir.”

Kral, odanın içinde yavaşça volta atmaya başladı. Zihni, bir saat mekanizması gibi çalışıyordu. Bu olayın potansiyel sonuçlarını tartıyordu. Rohan, güçlü bir aileden geliyordu. Onu karşısına almak, aristokrasinin önemli bir kesimini karşısına almak demekti. Lakin sessiz kalmak, daha büyük bir tehlikeydi. Sessiz kalmak, zayıflık demekti. Bir Kardinal’in, Kraliçe’nin adını bu şekilde kirletmesine göz yummak, monarşinin otoritesinin ne kadar zayıfladığını itiraf etmek olurdu.

“Bunu sessizce halledemeyiz,” dedi Kral, kararını vermişti. “Bu leke, kamuoyunun önünde temizlenmeli. Rohan, herkesin önünde hesap vermeli. Suçluysa, herkesin önünde cezalandırılmalı. Suçsuzsa, ki buna ihtimal vermiyorum, herkesin önünde aklanmalı. Ama bu sır olarak kalamaz.”

Kraliçe, kocasının kararlılığı karşısında biraz rahatlamıştı. “Ne yapacaksın?”

Kral, masasına döndü ve bir zil çaldı. “Baron de Breteuil’ü çağırın,” dedi içeri giren hizmetkâra. Baron de Breteuil, Kraliyet Hanesi Bakanı ve Kardinal de Rohan’ın en büyük siyasi düşmanıydı. “Ve Saray Muhafızları Komutanı’na, yarın sabah için hazır olmasını söyleyin.”

Karar verilmişti. Mühür kırılmıştı ve şimdi, parçaları toplayıp sorumluyu bulma zamanıydı. Ertesi gün, Kutsal Meryem’in Göğe Kabulü Günü’ydü. Versay Sarayı, Fransa’nın bütün soylularının katılacağı büyük bir ayin için toplanacaktı. Kardinal de Rohan da, görkemli ayin cübbesi içinde, orada olacaktı. Kral, onu en kalabalık, en görkemli anda, bütün sarayın gözü önünde alaşağı etmeye karar vermişti. Skandal, artık kişisel bir hakaret olmaktan çıkmış, bir devlet gösterisine, bir güç gösterisine dönüşmüştü. Ve bu gösterinin başrol oyuncusu, her şeyden habersiz, hâlâ Kraliçe’den gelecek bir teşekkür notunu bekleyen Kardinal de Rohan olacaktı.

Bölüm 8

Aynalar Salonu’nda Düşüş
Versay Sarayı, 15 Ağustos 1785

15 Ağustos, Fransa için sıradan bir yaz günü değildi. Kutsal Meryem’in Göğe Kabulü Günü (L’Assomption), krallığın en önemli dini bayramlarından biriydi. O gün, Versay Sarayı, normaldeki ihtişamını bile aşan bir görkeme bürünürdü. Sarayın Şapeli’nde düzenlenecek büyük ayin için, Fransa’nın dört bir yanından dükler, markiler, kontlar, baronlar ve onların zarif eşleri akın ederdi. Bu, sadece dini bir görev değil, aynı zamanda bir güç gösterisi, bir sosyal ritüeldi. En yeni moda elbiseler, en pırıltılı mücevherler ve en taze dedikodular, mermer zeminler üzerinde ve yaldızlı tavanların altında geçit yapardı.

O sabah, Kardinal Louis de Rohan, hayatının en önemli günlerinden birine uyandığını düşünüyordu. Aylardır süren bekleyişin, belirsizliğin ve Jeanne de la Motte’un fısıldadığı bahanelerin ardından, içinde yeni bir umut yeşermişti. Bugün, bu kutsal günde, Kraliçe’nin nihayet ona bir işaret vereceğine, belki de ayinden sonra onu özel olarak kabul edeceğine inanıyordu. Kutsal Meryem’in merhameti, belki de Kraliçe Marie Antoinette’in kalbini yumuşatır ve ona karşı olan bu anlamsız soğukluğa bir son verirdi.

Gardırobunun en görkemli ayin cübbesini seçti. Saf beyaz keten üzerine, altın sırmalarla işlenmiş, yakut kırmızısı ipekle astarlanmış cübbesi, bir prensin ve bir din adamının gücünü aynı anda simgeliyordu. Boynuna, devasa bir zümrütle süslü piskoposluk haçını taktı. Aynadaki yansımasına baktığında, mağrur ve kendinden emin bir adam gördü. Rohan ailesinin asaletini, Kilise’nin kudretini ve yakında yeniden kazanacağına inandığı kraliyet lütfunun parıltısını taşıyordu.

Hizmetkârları etrafında dört dönerken, zihni ayinden sonra olacaklara odaklanmıştı. Kraliçe’ye ne söyleyeceğini, ona olan sadakatini nasıl ifade edeceğini, gerdanlık meselesini ne kadar gizlilikle yürüttüğünü nasıl anlatacağını prova ediyordu. Kuyumcuların artan baskısı onu endişelendiriyordu, lakin bugün her şeyin çözüleceğine dair sarsılmaz bir inancı vardı. Her şey yoluna girecekti. Girmeliydi.

Faytonu onu Versay’ın avlusuna getirdiğinde, sarayın her zamankinden daha kalabalık, daha hareketli olduğunu fark etti. Lakin havada, tarif edemediği bir gerginlik vardı. İnsanlar gruplar halinde fısıldaşıyor, ona doğru atılan bakışlarda normaldeki saygıdan farklı, meraklı ve neredeyse acıyan bir ifade seziyordu. Bunu, kendi kuruntusuna, aylardır süren stresin bir yansımasına bağladı. Saray, her zaman bir dedikodu kazanıydı.

Görkemli cübbesi içinde, mermer merdivenleri tırmanırken, başı dik, adımları kendinden emindi. Aynalar Salonu’na (Galerie des Glaces) doğru ilerledi. Ayinden önce Kral ve Kraliçe’nin, saray erkanını selamlayacağı yer burasıydı. Salon, adını aldığı devasa aynaları ve pencereleri sayesinde, sabah güneşinin ışığıyla yıkanıyordu. Kristal avizelerden yansıyan ışıklar, yerdeki cilalı parkelerde dans ediyor, soyluların ipekli elbiseleri ve mücevherleri üzerinde binlerce küçük gökkuşağı yaratıyordu. O an, Fransa monarşisinin gücünün ve zenginliğinin somutlaşmış hali gibiydi. Ve bu salon, birazdan, Kardinal de Rohan’ın kişisel trajedisinin sahnesi olacaktı.

Kral XVI. Louis ve Kraliçe Marie Antoinette, o sabah özel dairelerinde, hayatlarının en zorlu performanslarından birine hazırlanıyorlardı. Kral, her zamanki gibi sakin görünmeye çalışsa da, yüzündeki sert ifade, içindeki fırtınanın bir yansımasıydı. Bu, onun için sadece bir aile meselesi değil, bir devlet meselesiydi. Monarşinin otoritesi, onun vereceği karara bağlıydı. Bir Kardinal’i, bütün sarayın önünde tutuklatma emri vermek, geri dönüşü olmayan bir adımdı. Bu hamle, onu ya güçlü bir hükümdar yapacak ya da onu aristokrasiyle tehlikeli bir savaşa sürükleyecekti.

Kraliçe ise, öfke ve incinmişlik arasında gidip geliyordu. Dün Boehmer ile yaptığı görüşmeden beri, aşağılanmanın acısını ruhunun derinliklerinde hissediyordu. Adı, bir dolandırıcılık entrikasına karışmıştı. Ve bu entrikanın merkezinde, hor gördüğü Kardinal de Rohan vardı. Onun için bu, kişisel bir intikam anıydı. Rohan’ın, herkesin önünde rezil olduğunu görmek, onurunun bir nebze olsun tamir edilmesi anlamına gelecekti. Lakin bir yandan da korkuyordu. Bu skandalın nereye varacağını, monarşiye ne kadar zarar vereceğini kestiremiyordu. Olayın kamuoyuna yansıması, zaten savurganlığıyla eleştirilen imajını daha da zedeleyebilirdi.

“Emin misin, Louis?” diye sordu Kraliçe, kocasının koluna dokunarak. “Belki de bunu daha sessiz bir şekilde halledebiliriz. Onu sürgüne gönderebilir, Roma’ya şikâyet edebiliriz.”

Kral, karısına döndü. Gözlerinde, nadiren görülen çelik gibi bir kararlılık vardı. “Hayır, Antoinette. Sessizlik, suçu kabul etmektir. Bu leke, ancak herkesin gözü önünde, adaletle temizlenebilir. Rohan, ya bir hain ya da bir aptal. Her iki durumda da, Kilise’de veya sarayda yeri yoktur. Bu mesele, bugün burada, herkesin şahitliğinde çözülecek.”

Kraliyet çifti, dairelerinden ayrılıp Aynalar Salonu’na doğru ilerlerken, arkalarından gelen birkaç kişi dikkat çekiyordu. Bunlardan biri, Kraliyet Hanesi Bakanı Baron de Breteuil idi. Yüzünde, hayatının en büyük zaferini kazanmak üzere olan bir adamın gizleyemediği bir memnuniyet ifadesi vardı. Yıllardır siyasi rakibi olan Kardinal de Rohan’ın düşüşüne tanıklık etmek, onun için en büyük zevkti. Diğeri ise, Saray Muhafızları Komutanı’ydı. Askeri disiplin içinde, ifadesiz bir yüzle Kral’ı takip ediyordu. Lakin belindeki kılıcın varlığı, o günün sıradan bir bayram günü olmayacağının en somut işaretiydi.

Aynalar Salonu’na girdiklerinde, salondaki bütün fısıltılar anında kesildi. Yüzlerce soylu, aynı anda eğilerek kraliyet çiftini selamladı. Hava, saygı ve beklentiyle elektriklenmişti. Kral ve Kraliçe, salonun ortasına doğru ilerledi. Kraliçe, gözleriyle kalabalığı taradı ve aradığını buldu. Kardinal de Rohan, en ön sıralarda, mağrur bir ifadeyle duruyordu. Gözleri Kraliçe’ninkilerle bir anlığına kesişti. Rohan, bu bakışta bir davet, bir umut ışığı aradı. Lakin bulduğu tek şey, daha önce hiç görmediği kadar soğuk, neredeyse ölümcül bir nefretti. Kardinal’in içini, ilk kez gerçek bir korku kapladı. Bir şeyler fena halde yanlıştı.

Kral, salonun ortasında durdu. Bütün gözler onun üzerindeydi. Bir anlık bir sessizlik oldu. Bu, fırtınadan önceki o tekinsiz sessizlikti. Sonra, Kral konuştu. Sesi, salondaki devasa avizeleri titretecek kadar güçlü ve netti.

“Prens Kardinal de Rohan, lütfen öne çıkın.”

Bu, beklenmedik bir davetti. Rohan, bir an tereddüt etti. Kalbi, göğüs kafesinde bir kuş gibi çırpınıyordu. Belki de yanılmıştı. Belki de bu, onurlandırılacağı o andı. Yavaş adımlarla, yüzlerce meraklı gözün odağında, Kral’ın önüne doğru ilerledi. Kral’ın ve Kraliçe’nin önünde durduğunda, usulen eğildi.

Kral, ona eğilmesi için zaman tanımadı. Elindeki sahte sözleşmeyi, herkesin görebileceği şekilde kaldırdı. “Mösyö,” dedi, sesindeki öfke artık gizlenemiyordu. “Size iki soru soracağım ve dürüst cevaplar vermenizi bekliyorum. Birincisi, bu gerdanlığı Kraliçe adına, onun emriyle mi satın aldınız?”

Rohan, donakaldı. Beyni çalışmıyordu. Bu da ne demekti? Bu gizli anlaşma, burada, herkesin önünde nasıl ortaya çıkabilirdi? Jeanne ona yalan mı söylemişti? Panik içinde Kraliçe’ye baktı. Marie Antoinette’in yüzündeki ifade, her şeyi anlatıyordu. Bu bir tuzaktı. Korkunç bir tuzağın içine düşmüştü.

“Haşmetmeapları…” diye kekeledi. “Ben… ben kandırıldığımdan korkuyorum.”

“Kandırıldınız mı?” diye gürledi Kral. “O vakit ikinci soruma cevap verin. Fransa Kraliçesi’nin imzasını taşıyan bu belgeyi, kuyumculara siz mi verdiniz?” Kral, parmağıyla sahte imzayı işaret etti. “Marie Antoinette de France imzasını taşıyan bu belgeyi tanıyor musunuz?”

Rohan, belgeye baktı. Kendi sonunu hazırlayan o kâğıt parçasına. Artık kaçış yoktu. Bütün salon, nefesini tutmuş, onun cevabını bekliyordu. Etrafındaki yüzler, birer karabasana dönüşmüştü. Baron de Breteuil’ün yüzündeki zafer ifadesini, diğer soyluların yüzündeki şoku ve küçümsemeyi gördü.

“Ben… evet,” diye fısıldadı. Sesini kendisi bile zor duydu. “Ama Kraliçe Hazretleri’nin emriyle hareket ettiğime inanıyordum.”

Bu bir itiraftı.

Kral, bir an durdu. Bütün salon, bir mezarlık kadar sessizdi. Sonra, Saray Muhafızları Komutanı’na döndü. Sesi, bir idam hükmü kadar kesindi.

“Komutan, Kardinal’i tutuklayın. Sahtekârlık ve Majesteleri’ne hakaretten, vatana ihanetten yargılanmak üzere derhal Bastille’e götürün.”

Bu emir, salona bir bomba gibi düştü. Bir uğultu, bir şok dalgası kalabalığın arasından geçti. Bir Kardinal mi? Bir Rohan Prensi mi? Bütün sarayın önünde tutuklanıyor mu? Bu, akıl almaz bir şeydi. Fransa tarihinde eşi benzeri görülmemiş bir andı.

İki muhafız, öne çıktı. Kardinal de Rohan, şok içinde kaskatı kesilmişti. Ne olduğunu idrak edemiyordu. Bir an önce sarayın en güçlü adamlarından biriyken, şimdi bir suçluydu. Muhafızlar, kollarından tuttular. O görkemli ayin cübbesi, şimdi bir kefen gibi üzerine yapışmıştı. Üzerindeki piskoposluk haçı, bu utanç anında anlamsız bir biblo gibi sallanıyordu.

Muhafızlar onu kalabalığın arasından geçirirken, kimse gözünü ondan ayırmıyordu. Yüzlerce ayna, onun düşüşünü, utancını, şaşkınlığını yansıtıyor, sonsuzluğa çoğaltıyordu. O, Aynalar Salonu’nda, kendi yansımasının binlerce kopyası tarafından yargılanarak yürüyordu.

Tam salondan çıkmak üzereyken, son bir gayretle aklı başına geldi. Yanında yürüyen bir hizmetkârına doğru eğildi ve Almanca fısıldadı – bu, etraftakilerin anlamayacağı bir dildi. “Hôtel de Rohan’a git. Sekreterime söyle. Bütün yazışmaları… Kontes ile olan bütün yazışmaları yaksın! Derhal!”

Bu, onun son hamlesiydi. Kendini kurtaramasa bile, belki de delilleri yok ederek, hikâyenin kendi versiyonunu anlatma şansı bulabilirdi. Lakin artık çok geçti. Muhafızlar, onu sarayın kapısına doğru sürüklediler. Dışarıda, onu bekleyen fayton, artık bir prensin değil, bir mahkûmun aracıydı.

Kardinal de Rohan, Versay’ın avlusundan ayrılırken, arkasında bir kaos bırakmıştı. Aynalar Salonu, bir arı kovanı gibi uğulduyordu. Skandal patlak vermişti. Herkes, bu inanılmaz olayı, nedenlerini, sonuçlarını konuşuyordu. Kral ve Kraliçe, görevlerini yapmış bir şekilde, özel dairelerine çekildiler. Lakin onlar da biliyordu ki, bu sadece başlangıçtı.

Bu sırada, Paris’te, Rue Saint-Gilles’deki eski apartmanın yakınlarında bir konakta, Jeanne de la Motte, olan bitenden habersiz, Londra’dan gelecek parayı bekliyordu. Lakin Versay’da patlayan fırtınanın rüzgârları, çok yakında onun da kapısını çalacaktı. Kardinal’in düşüşü, komplonun ilk ve en büyük domino taşıydı. Ve o taş devrildiğinde, diğerlerinin de peşi sıra devrilmesi kaçınılmazdı.

Kardinal’in tutuklanma haberi, Paris’e bir orman yangını gibi yayıldı. Kahvehanelerde, salonlarda, sokaklarda herkes bunu konuşuyordu. Haber, Jeanne de la Motte’un konağına ulaştığında, Jeanne ilk başta inanmadı. Bu, olamayacak kadar korkunç bir felaketti. Lakin haberler teyit edildikçe, gerçeğin buz gibi soğukluğu içine işledi. Oyun bitmişti. Ve o, kaybeden taraftaydı.

Panik içinde, evdeki bütün mücevherleri, paraları ve en önemlisi, Kardinal’e yazdığı sahte mektupların kopyalarını toplamaya başladı. Kaçmalıydı. Hemen. Lakin nereye gidecekti? Nicolas Londra’daydı. Tek başınaydı.

Tam eşyalarını toplamaya çalışırken, kapı sertçe çalındı. Kapıyı açtığında, karşısında Kral’ın muhafızlarını ve soğuk yüzlü bir polis müfettişini buldu. Müfettiş, elindeki tutuklama emrini gösterdi. “Kontes de la Motte, Kardinal de Rohan ile birlikte Kraliçe Hazretleri’ne karşı komplo kurmak ve dolandırıcılık suçundan tutuklusunuz.”

Jeanne, bir an bile direnemedi. Bütün gücü, bütün kurnazlığı tükenmişti. Yere yığıldı. Birkaç ay önce Fransa’nın en güçlü adamlarından birini parmağında oynatan o zeki kadın gitmiş, yerine korku içinde titreyen, yenilmiş bir varlık gelmişti.

Muhafızlar onu kollarından tutup kaldırırken, gözü, şöminenin üzerindeki bir portreye takıldı. Bu, Valois hanedanının kurucusu Kral II. Henri’nin bir kopyasıydı. Atası, ona hüzünlü bir şekilde bakıyor gibiydi. Jeanne de Valois-Saint-Rémy, Valois kanını onurlandırmak, hak ettiğini almak için yola çıkmıştı. Lakin sonunda, adını tarihin en büyük skandallarından birine karıştırmış, sefil bir suçlu olarak son bulmuştu. Onu da, Kardinal gibi, Bastille’in karanlık ve nemli hücreleri bekliyordu. Komplonun mimarı da, kurbanı gibi, kendi yarattığı tuzağa düşmüştü.

Bölüm 9

Bastille’in Gölgeleri ve Halkın Öfkesi
Paris, 1785 Sonbaharı – 1786 Baharı

Bastille. Bu kelime, Paris halkının zihninde tek bir anlama geliyordu: mutlakiyetin karanlık kalbi. Yüksek, kasvetli kuleleri, kalın ve yosunlu duvarlarıyla Seine Nehri’nin kıyısında bir canavar gibi yükselen bu kale, sadece bir hapishane değil, aynı zamanda kraliyet adaletsizliğinin, keyfi tutuklamaların ve unutulmuş mahkumların sembolüydü. Oraya girenlerin çoğu bir daha gün ışığı göremez, isimleri bile fısıltıyla anılırdı. Şimdi, bu korku kalesinin iki yeni ve beklenmedik misafiri vardı: Fransa’nın en güçlü din adamlarından biri olan Kardinal Louis de Rohan ve birkaç ay öncesine kadar kimsenin tanımadığı, lakin şimdi bütün şehrin dilinde olan Kontes Jeanne de la Motte.

Kardinal de Rohan için Bastille’e giriş, ruhunun ölümüydü. Aynalar Salonu’ndaki o görkemli düşüşün ardından, onu bekleyen fayton, onu Versay’ın yaldızlı dünyasından alıp Paris’in en karanlık köşesine tükürmüştü. Prens statüsü, ona diğer mahkumlardan biraz daha iyi koşullar sağlamıştı. Kendi mobilyalarını, kitaplarını ve hatta bir hizmetkârını getirmesine izin verilmişti. Lakin en konforlu hücre bile, bir hücreydi. Penceresinin demir parmaklıkları arasından sızan solgun ışık, onun için özgürlüğün ne kadar uzak olduğunun sürekli bir hatırlatıcısıydı.

Günleri, birbiri ardına, monoton bir acı içinde geçiyordu. Artık ne Kraliçe’nin lütfunu ne de saraydaki konumunu düşünüyordu. Aklında tek bir soru vardı: Nasıl bu kadar kör olabilmişti? Jeanne’in her yalanına nasıl bu kadar kolay inanmıştı? Hafızası, bir mahkeme salonu gibiydi. Her bir anıyı, her bir konuşmayı, her bir mektubu tekrar tekrar yargılıyor, kendi aptallığının kanıtlarını arıyordu. Gece bahçesindeki o sahte buluşma, menekşe kokulu mektuplar, Kraliçe’nin sözde sırları… Hepsi şimdi, birer aldatmaca olarak zihninde acı bir şekilde parlıyordu.

Rohan, kurban olduğuna inanıyordu. Lakin bir prensin, bir kardinalin bu kadar safça kandırılması, onu halkın gözünde bir kurbandan çok, bir soytarıya dönüştürüyordu. Onurunu kurtarmak için tek bir yolu vardı: Mahkemede, kendisinin de Kraliçe kadar masum olduğunu, Jeanne de la Motte adlı o şeytani kadının tek suçlu olduğunu kanıtlamak. Avukatlarıyla yaptığı uzun görüşmelerde, savunma stratejisi bu temel üzerine kuruldu. O, komplonun bir parçası değil, en büyük mağduruydu. Bu, onun tek kurtuluş umuduydu.

Jeanne de la Motte için Bastille, bambaşka bir deneyimdi. O, bir prens değildi. Ona hiçbir ayrıcalık tanınmadı. Onu, kalenin en derin, en nemli ve en karanlık hücrelerinden birine attılar. Hücresi, taştan bir mezar gibiydi. Yerde çürümüş samandan bir yatak, bir kösede bir su testisi ve başka hiçbir şey yoktu. Gün ışığını asla görmüyor, zaman kavramını yitiriyordu.

Lakin Jeanne, Rohan gibi umutsuzluğa kapılmadı. Onun ruhu, farklı bir malzemeden yapılmıştı. Korku ve sefalet, onun içindeki mücadele ateşini söndürmek yerine daha da harladı. O, bir Valois’ydı. Hayatı boyunca mücadele etmişti. Şimdi de pes etmeyecekti. Hücresinin karanlığında, zihni bir kılıç gibi keskindi. O da kendi savunmasını hazırlıyordu.

Jeanne, kendisini basit bir dolandırıcı olarak sunmayacaktı. Bu, çok kolay ve sıradan olurdu. Hayır, o hikâyeyi daha büyük, daha sansasyonel bir şeye dönüştürecekti. Savunması, üç temel direk üzerine oturacaktı. Birincisi, evet, Kardinal’i kandırmıştı. Lakin bunu tek başına yapmamıştı. O, sadece bir aracıydı. Asıl komplocu, kendisi de bir kurbandı. İkincisi, bu komplonun arkasındaki asıl güç, Cagliostro gibi gizemli figürler ve saraydaki diğer karanlık odaklardı. Bu, davaya bir gizem ve büyü havası katacak, halkın hayal gücünü harekete geçirecekti.

Ve üçüncü, en tehlikeli, en cüretkâr direk: Kraliçe Marie Antoinette. Jeanne, mahkemede Kraliçe’nin tamamen masum olmadığını ima edecekti. Belki gerdanlığı gerçekten istemiş, lakin sonra korkup geri adım atmıştı. Belki de Jeanne ile arasında, Rohan’ın bilmediği gizli bir ilişki vardı. Bu iddiaları kanıtlayamazdı, lakin bu önemli değildi. Önemli olan, şüphe tohumlarını ekmekti. Halkın, zaten savurganlığı ve Avusturyalı kimliği yüzünden sevmediği Kraliçe’ye karşı olan öfkesini ve güvensizliğini kullanacaktı. Kendi suçunu, Kraliçe’nin itibarına bulaştırarak hafifletecekti. O, artık bir dolandırıcı değil, saray entrikalarının ortasında kalmış, günah keçisi ilan edilmiş bir kurban olacaktı. Jeanne, kendisini değil, monarşiyi yargılatmayı planlıyordu.

Böylece, Bastille’in iki farklı hücresinde, iki farklı gerçeklik inşa ediliyordu. Rohan, onurunu kurtarmaya çalışan saf bir aristokratın hikâyesini yazarken; Jeanne, yozlaşmış bir monarşiye karşı savaşan, halkın içinden çıkmış trajik bir kahramanın destanını kurguluyordu. Dışarıda ise, Paris halkı, bu iki hikâyeden hangisine inanacağını seçmek için sabırsızlıkla bekliyordu. Ve seçimleri, sadece birkaç kişinin değil, bütün bir ülkenin kaderini belirleyecekti.

Gerdanlık Skandalı, Paris’in üzerine bir bomba gibi düşmüştü. Lakin patlamanın etkisi, sarayın beklediğinden çok farklı oldu. Kral ve Kraliçe, Rohan’ı herkesin önünde tutuklatarak, monarşinin gücünü ve adaletin tecelli edeceğini göstermeyi ummuşlardı. Böylece Kraliçe’nin adı temize çıkacak, olay kapanacaktı. Lakin tam tersi oldu. Olay, sarayın kontrolünden çıkıp, halkın malı haline geldi.

Paris’in dört bir yanındaki matbaalar, tam kapasite çalışmaya başladı. Skandal hakkında yazılan yüzlerce broşür, hiciv, karikatür ve gazete haberi, şehrin her köşesine yayıldı. Bu yayınlar, olayları iki ana kampa bölünmüş bir şekilde anlatıyordu.

Birinci kamp, aristokrasinin ve saraya yakın çevrelerin sesiydi. Onlara göre olay basitti: Kardinal de Rohan, ya Kraliçe’ye olan saplantısı yüzünden aklını yitirmiş bir ahmaktı ya da Jeanne de la Motte adlı aşağılık bir kadının oyuncağı olmuş bir zavallıydı. Her iki durumda da, Kraliçe tamamen masumdu. O, adının bu pespaye entrikaya karıştırılmasının en büyük kurbanıydı. Bu yayınlar, Rohan’ı ve Jeanne’i şeytanlaştırırken, monarşiyi aklamaya çalışıyordu.

Lakin halkın büyük bir kesimi, bu hikâyeye inanmadı. Onlar, ikinci kampın yayınlarını, yani yeraltı matbaalarında basılan, daha kaba, daha isyankâr broşürleri okuyorlardı. Bu yayınlar için olay, bir ahlaksızlık ve yolsuzluk destanıydı. Onların gözünde, bütün karakterler suçluydu.

Kardinal de Rohan, Kilise’nin ne kadar yozlaştığının bir kanıtıydı. Halk açlık çekerken, bir din adamının iki milyon livre’lik bir mücevher peşinde koşması, kabul edilemez bir ahlaksızlıktı.

Jeanne de la Motte, bazıları için bir şeytandı. Lakin pek çoğu için, sisteme kafa tutan, zekâsıyla aristokratları ve din adamlarını parmağında oynatan, halktan biri, bir tür Robin Hood figürüydü. Onun cüreti, halkın monarşiye duyduğu gizli öfkenin bir yansımasıydı.

Ve Kraliçe Marie Antoinette… Halkın öfkesinin asıl hedefi oydu. Halk, onun masumiyetine bir an bile inanmadı. “Ateş olmayan yerden duman çıkmaz,” diye fısıldıyorlardı. Kraliçe’nin savurganlığı, mücevherlere olan düşkünlüğü zaten biliniyordu. Gerdanlığı gizlice almak istemiş, lakin yakalanınca suçu Kardinal’in üzerine atmıştı. Bu, halkın büyük çoğunluğunun inandığı “gerçek”ti. Onlar için Kraliçe, sadece savurgan değil, aynı zamanda yalancı ve komplocuydu. Onu, “L’Autrichienne” (Avusturyalı Kadın) diye aşağılayarak anıyorlar, onu Fransa’nın servetini kendi zevkleri ve Avusturya’daki ailesi için sömüren bir yabancı olarak görüyorlardı.

Karikatürler, bu öfkenin en etkili silahıydı. Bir karikatürde, Kraliçe, obur bir harpi (mitolojik yaratık) olarak çizilmiş, bir elinde gerdanlık, diğer elinde Fransız hazinesinin kasasıyla kaçarken resmedilmişti. Bir diğerinde, Kardinal, Kraliçe’nin önünde diz çökmüş bir köpek gibi tasvir edilirken, Jeanne arka planda ipleri elinde tutan bir kukla ustası olarak çizilmişti. Bu görseller, okuma yazma bilmeyen halk kitleleri üzerinde, yazılı metinlerden çok daha güçlü bir etki bırakıyordu.

Gerdanlık Skandalı, artık basit bir dolandırıcılık davası olmaktan çıkmıştı. O, halkın monarşiye, aristokrasiye ve kiliseye karşı birikmiş bütün öfkesini, güvensizliğini ve nefretini kustuğu bir kanala dönüşmüştü. Dava, sadece Rohan’ı ve Jeanne’i değil, bütün bir sistemi yargılayacaktı. Kral, skandalı kamuoyunun önünde çözerek otoritesini pekiştireceğini sanmıştı. Oysa farkında olmadan, kendi rejiminin tabutuna son çivilerden birini çakıyordu. Halk, artık sarayın anlattığı masallara inanmıyordu. Onlar, kendi gerçeğini yaratmıştı. Ve bu gerçek, çok yakında Bastille’in duvarlarını bile yıkacak kadar güçlü bir devrimin habercisiydi.

Dava, Fransa’nın en yüksek adli organı olan Paris Parlamentosu’nda görülecekti. Bu, Kral için ilk büyük hataydı. Davayı kendi özel konseyinde, kapalı kapılar ardında görebilirdi. Lakin adaletin şeffaflığına olan naif inancıyla, davanın parlamentoya gitmesine izin verdi. Parlamento ise, kraliyet otoritesine karşı kendi gücünü göstermek için fırsat kollayan, soylulardan ve yüksek burjuvaziden oluşan bir kurumdu. Onlar için bu dava, Kral’a karşı bir güç gösterisi yapma fırsatıydı.

Aylar süren soruşturma ve hazırlıkların ardından, 1786 baharında, “Yüzyılın Davası” başladı. Bütün Paris, nefesini tutmuş, bu tarihi anı izliyordu. Duruşmalar, halka kapalıydı, lakin içeriden sızan her bilgi, her ifade, ertesi gün broşürlerde ve gazetelerde yer alıyordu.

Savcılık, Kral’ın ve Kraliçe’nin tezini savunuyordu: Kardinal de Rohan, ya Jeanne de la Motte tarafından aldatılmış ya da onunla işbirliği yapmış bir suçluydu. Jeanne, komplonun beyniydi. Kraliçe ise tamamen masumdu.

Rohan’ın avukatları, müvekkillerinin mutlak saflığını, Kraliçe’ye olan körü körüne bağlılığını ve Jeanne’in şeytani zekâsının kurbanı olduğunu savundular. Rohan, duruşmalarda mağrur lakin kırılgan bir portre çizdi. İnandırılmış bir âşık, onurlu bir aristokrat, lakin kötü niyetli bir komplocu değildi.

Jeanne de la Motte ise, duruşma salonunun yıldızı oldu. Beklenenin aksine, çökük ve yenilmiş bir halde değil, cüretkâr, zeki ve meydan okuyan bir tavırla ortaya çıktı. Zincire vurulmuş olmasına rağmen, duruşu bir kraliçeninki kadar asildi. Savcının ve yargıçların sorularına, kıvrak bir zekâyla, imalarla ve üstü kapalı suçlamalarla cevap verdi. Kraliçe ile olan sözde yakınlığını, aralarındaki gizli yazışmaları anlattı. Kanıtı yoktu, lakin anlattığı hikâye o kadar tutarlı ve detaylıydı ki, dinleyenlerin zihninde bir şüphe bulutu yarattı. O, yargılanan bir sanık gibi değil, yozlaşmış bir sistemi ifşa eden bir tanık gibi davranıyordu.

Duruşmalar sırasında, komplonun diğer figürleri de sahneye çıktı. Londra’da yakalanıp Paris’e getirilen Kont de la Motte, korkak ve tutarsız ifadeleriyle karısının hikâyesini daha da karmaşık hale getirdi. Gece bahçesindeki sahte Kraliçe Nicole d’Oliva, masum ve kandırılmış bir kız olarak her şeyi itiraf etti. Ve en gizemli figür, Büyük Kopht Cagliostro, etkileyici tavırları ve mistik konuşmalarıyla mahkemeyi bir tiyatro sahnesine çevirdi. Herkesin bir hikâyesi, herkesin bir gerçeği vardı.

Paris Parlamentosu’ndaki yargıçlar, zor bir durumdaydı. Hukuki olarak, kanıtlar Jeanne’in ve dolaylı olarak Rohan’ın aleyhindeydi. Lakin siyasi olarak, durum çok daha karmaşıktı. Halkın ezici çoğunluğu, Rohan’ın en azından ahmaklık derecesinde masum olduğuna ve Kraliçe’nin bir şekilde işin içinde olduğuna inanıyordu. Kardinal’i mahkûm etmek, halkın gözünde Kraliçe’yi aklamak anlamına gelecekti ki bu, son derece popüler olmayan bir karar olurdu. Kraliçe’yi suçlamak ise, imkânsızdı. O, yasanın üzerindeydi.

Yargıçlar, hukuki bir karar vermekten çok, siyasi bir denge kurmaya çalıştılar. Hem halkın gazabından korunmalı hem de Kral’ı tamamen karşılarına almamalıydılar. Karar günü geldiğinde, bütün Paris adeta durmuştu. Parlamento binasının önünde on binlerce insan toplanmış, sonucu bekliyordu.

31 Mayıs 1786 gecesi, uzun süren bir müzakerenin ardından karar açıklandı. Bu karar, Fransa’yı sarsacak bir şok dalgası yaratacaktı.

Öncelikle, Kardinal de Rohan, bütün suçlamalardan beraat etti. Parlamento, onun kötü niyetle hareket etmediğine, sadece aldatılmış olduğuna karar verdi. Bu, Kral ve Kraliçe’ye atılmış açık bir tokattı. Parlamento, Kral’ın “hain” dediği adamı aklamıştı. Bu, monarşinin adalet sistemini kontrol edemediğinin, otoritesinin sarsıldığının en net göstergesiydi.

Halk, bu kararı sevinçle karşıladı. Onlar için bu, Kraliçe’nin dolaylı olarak suçlu bulunması demekti. Rohan, bir kahraman gibi Bastille’den çıktı. Lakin Kral, onu hemen bütün görevlerinden azlederek Normandiya’daki bir manastıra sürgüne gönderdi. Beraat etmişti, lakin gözden düşmüştü.

Komplonun diğer küçük figürleri, Cagliostro ve Nicole d’Oliva da beraat etti. Mahkeme, onları komplonun masum piyonları olarak gördü.

Bütün suç ise, tek bir kişinin üzerine yıkıldı: Jeanne de la Motte. Parlamento, bütün öfkesini ve cezasını ona yöneltti. Jeanne, Kraliçe’nin adını kullanarak sahtekârlık ve dolandırıcılık yapmaktan suçlu bulundu. Cezası, acımasız ve ibretlikti. Ömür boyu hapse mahkûm edildi. Lakin bundan önce, halkın önünde alçaltılacaktı. Vücudu, “Voleuse” (Hırsız) kelimesinin baş harfi olan “V” harfiyle, kızgın demirle dağlanacaktı.

Bu karar, Jeanne için bir yıkımdı. Lakin o, son ana kadar direndi. Dağlanma işlemi sırasında cellatlarla boğuştuğu, çığlıklarının bütün Adalet Sarayı’nı inlettiği söylenir. Cellatlar onu zapt etmeye çalışırken, kızgın demir göğsüne değil, omzuna isabet etti.

Jeanne de la Motte, Salpêtrière hapishanesine, fahişelerin, akıl hastalarının ve en adi suçluların atıldığı o korkunç yere gönderildi. Lakin onun hikâyesi, henüz bitmemişti. Mahkeme, onu günah keçisi ilan ederek skandalı bitirdiğini sanmıştı. Oysa Jeanne’nin sessizliği, hapishane duvarlarının arkasından bile, monarşiyi rahatsız etmeye devam edecekti.

Gerdanlık Davası, hukuki olarak sona ermişti. Lakin siyasi sonuçları, yeni başlıyordu. Kraliçe Marie Antoinette, yasal olarak aklanmış olsa da, halkın mahkemesinde mahkûm edilmişti. İtibarı, bir daha asla tamir edilemeyecek şekilde lekelenmişti. O artık, halkın gözünde “Madame Deficit” (Bayan Bütçe Açığı), ülkenin servetini çarçur eden, ahlaksız ve yalancı bir yabancıydı. Bu imaj, devrime giden yolda, ona karşı olan nefreti körükleyen en büyük etkenlerden biri olacaktı.

Kral, otoritesini kanıtlamak isterken, acizliğini ve adalet sistemini kontrol edemediğini göstermişti. Parlamento, Kral’a karşı kazandığı bu zaferle daha da cesaretlenmiş, gelecekteki reform taleplerinde daha cüretkâr olacaktı.

Ve halk… Halk, gücünü görmüştü. Kamuoyunun, broşürlerin, karikatürlerin, yani basının, en yüksek mevkilerdeki insanları bile etkileyebileceğini, mahkemelerin kararlarını şekillendirebileceğini fark etmişti. Gerdanlık Skandalı, onlara, yozlaşmış olduğuna inandıkları bir rejime karşı seslerini yükseltebileceklerini öğretmişti.

Gerdanlık, çoktan parçalanıp satılmıştı. Lakin onun hayaleti, Fransa’nın üzerinde dolaşmaya devam ediyordu. Dağılan yıldızlar, sadece elmas parçaları değildi. Onlar, mutlak monarşinin yıkılmaz sanılan temelindeki çatlaklardı. Ve o çatlaklardan, üç yıl sonra patlak verecek olan büyük devrimin ilk ışıkları sızmaya başlamıştı.

Bölüm 10

Dağılan Yankılar ve Giyotinin Gölgesi
Paris, Londra ve St. Petersburg, 1787 – 1793

Salpêtrière Hapishanesi, bir umutsuzluk okyanusuydu. Paris’in kenar mahallelerinden birinde, yüksek duvarların ardında, toplumun dışladığı, unuttuğu binlerce kadın ruhu barındırıyordu. Akıl hastaları, yoksulluktan fahişeliğe sürüklenmiş genç kızlar, küçük hırsızlar ve katiller… Hepsi, bu devasa taş yapının içinde, sefalet ve hastalıkla yoğrulmuş bir hayat sürüyorlardı. Jeanne de la Motte, omzunda kızgın demirin bıraktığı “V” harfinin acısı ve ruhunda mahkemenin adaletsizliğinin yarasıyla bu okyanusun en derinliklerine atılmıştı.

O, diğer mahkumlardan farklıydı. Gözlerinde, kaderine boyun eğmiş bir boşluk değil, sönmemiş bir öfke ateşi vardı. Hücresinin pisliği, yediği bayat ekmek, gardiyanların hakaretleri, onun Valois gururunu kırmak yerine daha da biliyordu. O, burada çürümeyecekti. O, bu yaşayan mezardan çıkacak ve hikâyesinin sonunu kendi elleriyle yazacaktı.

Kaçış planı, zihninde bir satranç oyunu gibi, her hamlesi hesaplanarak şekillendi. Salpêtrière, aşılması imkânsız bir kale değildi. Disiplin gevşek, gardiyanlar rüşvete açıktı. Jeanne, sakladığı birkaç küçük mücevher parçasını ve dışarıdaki sadık dostları aracılığıyla ulaştırdığı parayı kullanarak, kendine bir yol açmaya başladı. Bir gardiyanı satın aldı, diğerinin zafiyetlerini öğrendi. Kendisine acıyan, masumiyetine inanan bir rahibenin güvenini kazandı.

Yaklaşık iki yıl süren sabırlı bir çalışmanın ardından, 1787 yılının yazında, bir fırtınalı gecede, Jeanne de la Motte imkânsızı başardı. Erkek kılığına girerek, satın aldığı gardiyanın yardımıyla duvarları aştı ve Paris’in karanlık sokaklarında kayboldu. Kaçışı, ertesi gün fark edildiğinde, sarayda bir şok dalgası yarattı. Kral ve Kraliçe, bu kadının hayaletinin onları bir türlü terk etmediğini anladılar. Onu durdurmak için bütün Fransa’ya arama emirleri çıkarıldı. Lakin Jeanne, çoktan Manş Denizi’ne doğru yola çıkmıştı. Hedefi, düşmanlarının elinin uzanamayacağı, lakin sesinin en gür çıkacağı yerdi: Londra.

Jeanne, Londra’ya vardığında, artık intikam ateşiyle yanan bir sürgündü. Parasızdı, yalnızdı, ama elinde en güçlü silahı vardı: Hikâyesi. Ve bu hikâyeyi satacak bir pazar arayışına girdi. Kısa sürede, Fransız monarşisine muhalif olan radikal gazeteciler, yayıncılar ve siyasi gruplarla temas kurdu. Onlar için Jeanne, gökten inmiş bir lütuftu. O, Kraliçe’ye ve Versay’daki yozlaşmış sisteme karşı yürütülen propaganda savaşının en etkili mühimmatı olabilirdi.

Jeanne, “Mémoires Justificatifs de la Comtesse de Valois de la Motte” (Kontes de Valois de la Motte’un Haklı Gerekçelerini Sunan Anıları) adıyla bir otobiyografi yazmaya başladı. Lakin bu, sıradan bir anı kitabı değildi. Bu, gerçekle kurgunun, iftira ile imanın iç içe geçtiği, skandal ve sansasyon dolu bir manifestoydu. Kitabında, daha önce mahkemede sadece ima ettiği şeyleri, artık açıkça yazıyordu. Kraliçe Marie Antoinette ile olan sözde lezbiyen ilişkisini, saraydaki cinsel partileri, Kraliçe’nin Avusturya hesabına yaptığı gizli harcamaları ve gerdanlık komplosunun arkasındaki “gerçekleri” en müstehcen ve en şok edici detaylarıyla anlatıyordu.

Kitap, Fransa’da yasa dışı olmasına rağmen, yeraltı ağları aracılığıyla binlerce kopya halinde ülkeye sokuldu. Paris’in kahvehanelerinde, gizli okuma gruplarında elden ele dolaştı. Her bir sayfası, halkın Kraliçe’ye olan nefretini daha da körükledi. Jeanne’in yazdıkları, kanıtlanamaz yalanlar olabilirdi. Lakin halk, inanmak istediği şeye inandı. Bu kitap, Marie Antoinette’in halkın gözündeki ahlaki giyotini oldu. Onu, devrim mahkemesinden yıllar önce, kamuoyu nezdinde mahkûm etti.

Jeanne, bir anda Londra’da bir anti-kahramana dönüştü. Lakin bu ün, ona mutluluk getirmedi. Hayatı, sürekli bir korku ve paranoya içinde geçiyordu. Fransız ajanlarının onu kaçırmaya veya öldürmeye çalışacağından emindi. Sürekli adres değiştiriyor, kimseye güvenmiyordu. Kazandığı parayı, alkol ve lüks harcamalarla tüketiyordu. Geçmişin hayaletleri, onu bir an bile rahat bırakmıyordu.

Sonunda, 1791 yılında, sadece 35 yaşındayken, gizemli bir şekilde öldü. Resmi kayıtlara göre, alacaklılarından kaçarken bir otel odasının üçüncü kat penceresinden düşmüştü. Lakin pek çok kişi, bunun bir kaza değil, Fransız gizli servisinin bir suikastı olduğuna inandı. Ölümü bile, hayatı gibi bir skandal ve gizem perdesiyle örtülüydü. Jeanne de la Motte, Valois kanını onurlandırmak istemişti. Başaramadı. Lakin farkında olmadan, Bourbon hanedanının yıkılışına giden yolu döşeyen en önemli taşlardan biri oldu. Onun kişisel intikamı, bir devrimin katalizörüne dönüştü.

Kardinal de Rohan, Normandiya’daki La Chaise-Dieu Manastırı’nın sessiz koridorlarında, kendi vicdanıyla baş başa kalmıştı. Beraat etmişti, lakin bu bir zafer değildi. Kral tarafından affedilmemiş, bütün unvanları ve gelir kaynakları elinden alınmıştı. O artık bir Prens Kardinal değil, gözden düşmüş, sürgüne gönderilmiş bir din adamıydı.

Günleri, dua etmek, tefekkür etmek ve manastırın geniş kütüphanesinde okumakla geçiyordu. Başlangıçta, bu sessizlik ona işkence gibi gelmişti. Sarayın gürültüsüne, entrikalarına, gücün getirdiği o baş döndürücü tempoya alışkın olan ruhu, bu manastır hayatının monotonluğu içinde boğuluyordu. Lakin zamanla, bu sessizlik bir ilaca dönüştü. İlk kez, hayatını, hırslarını, hatalarını dışarıdan bir gözle görme fırsatı buldu.

Kraliçe’ye olan saplantılı tutkusunun ne kadar anlamsız, ne kadar boş olduğunu anladı. Güç ve itibar peşinde koşarken, ruhunun asıl ihtiyaçlarını, bir din adamı olarak asıl görevlerini nasıl ihmal ettiğini gördü. Jeanne’in onu nasıl bu kadar kolay kandırabildiğini anladı: Çünkü Jeanne, ona duymak istediği şeyleri söylemişti. Kibri, hırsı ve onur takıntısı, onu kör etmişti. O, Jeanne’in olduğu kadar, kendi zaaflarının da kurbanıydı.

Bu içsel yolculuk, Rohan’ı değiştirdi. Mağrur Prens gitmiş, yerine daha alçakgönüllü, daha bilge bir adam gelmişti. Artık Kraliçe’nin lütfunu değil, Tanrı’nın affını arıyordu. Paris’ten gelen haberler, ona dünyanın ne kadar değiştiğini gösteriyordu. Devrimin patlak verdiğini, Bastille’in yıkıldığını, soyluların ayrıcalıklarının kaldırıldığını duyduğunda, şaşırmadı. Gerdanlık Skandalı sırasında halkın öfkesine bizzat tanıklık etmişti. Bu fırtınanın geleceğini görmüştü.

Devrim, onun için beklenmedik bir fırsat yarattı. Yeni rejim, Kilise’nin mallarına el koyduğunda ve din adamlarını devlete bağlılık yemini etmeye zorladığında, Rohan bu yemini reddetti. Bu, onun için bir onur meselesiydi. Artık dünyevi bir krala değil, sadece Tanrı’ya hizmet edecekti. Bu kararı, onu devrim hükümetinin düşmanı yaptı.

Fransa’da kalmasının tehlikeli olacağını anlayarak, 1791 yılında, kendisine bağlı olan ve o zamanlar Kutsal Roma İmparatorluğu’na ait olan Alsace’daki topraklarına kaçtı. Ettenheim’da, Ren Nehri’nin öte yakasında, devrimin kanlı kaosundan uzakta, sürgündeki diğer Fransız soylularıyla birlikte yeni bir hayat kurdu. Orada, artık bir komplonun saf kurbanı olarak değil, devrime karşı direnen, Kilise’nin haklarını savunan saygın bir figür olarak görüldü.

Hayatının son yıllarını, siyasi entrikalardan uzakta, hayır işlerine ve ruhani görevlerine adayarak geçirdi. 1803 yılında, Napolyon’un Avrupa’yı yeniden şekillendirdiği bir dönemde, 68 yaşında öldü. Hayatı, bir Yunan trajedisi gibiydi: Yüksekten uçan, kibri ve hırsı yüzünden düşen, lakin sürgünde ve acı içinde bilgeliği bulan bir kahraman. Gerdanlık Skandalı, onun adını tarihe bir leke olarak yazmıştı. Lakin hayatının son perdesi, bu lekeyi bir nebze olsun temizlemeyi başardı.

Gerdanlık Skandalı’nın asıl ve en trajik kurbanı, şüphesiz Kraliçe Marie Antoinette idi. Mahkeme onu aklamıştı, lakin halkın vicdanı onu asla affetmedi. Skandal, zaten pamuk ipliğine bağlı olan itibarını tamamen yok etti. O, artık Fransa Kraliçesi değil, ülkenin bütün sorunlarının günah keçisiydi.

Devrim patlak verdiğinde, Kraliçe’ye yönelik nefret, devrimci propagandanın ana motorlarından biri haline geldi. O, karşı-devrimin, yabancı komploların ve monarşinin yozlaşmışlığının sembolüydü. Jeanne de la Motte’un yazdığı iftiralar, artık birer gerçek olarak kabul ediliyor, halk arasında dilden dile dolaşıyordu. “Bırakın pasta yesinler” sözünü asla söylememişti, lakin bu söz, onun halktan ne kadar kopuk olduğunun bir kanıtı olarak ona yapıştırıldı.

Kraliyet ailesi, 1789’da Versay’dan zorla alınıp Paris’teki Tuileries Sarayı’na getirildiğinde, adeta birer mahkûm haline geldiler. Kraliçe, bu dönemde inanılmaz bir metanet ve cesaret gösterdi. Eskinin havai, eğlence düşkünü genç kadını gitmiş, yerine ailesini ve monarşiyi kurtarmak için çırpınan, siyasi entrikalara karışan, yabancı güçlerle gizlice mektuplaşan olgun bir kadın gelmişti. Lakin her hamlesi, halkın nefretini daha da artırdı.

1791’deki Varennes’e kaçış girişimi, sonun başlangıcı oldu. Kraliyet ailesi yakalanıp Paris’e geri getirildiğinde, monarşiye olan son güven kırıntıları da yok oldu. Onlar artık sadece istenmeyen hükümdarlar değil, aynı zamanda uluslarına ihanet eden kaçaklardı.

1792’de monarşi tamamen lağvedildi ve Fransa bir cumhuriyet oldu. “Vatandaş Louis Capet” olarak yargılanan Kral XVI. Louis, Ocak 1793’te giyotinle idam edildi. Marie Antoinette, kocasının ölümünden sonra, Temple Hapishanesi’nde, çocuklarından ayrı, daha da kötü koşullarda tutuldu.

Ekim 1793’te, sıra ona geldi. Devrim Mahkemesi’nin önüne çıkarıldığında, ondan geriye sadece solgun bir gölge kalmıştı. Saçları acıdan bir gecede ağarmıştı. Lakin duruşu hâlâ bir kraliçeninki gibiydi. Ona yöneltilen suçlamalar arasında, Fransa’nın servetini tüketmek, Avusturya ile komplo kurmak ve hatta kendi oğluna cinsel istismarda bulunmak gibi akıl almaz iftiralar vardı. Bu son suçlama o kadar korkunçtu ki, salondaki kadınlar bile Kraliçe’nin lehine seslerini yükselttiler. Marie Antoinette, bu suçlamaya karşı, tarihe geçecek bir cevap verdi: “Doğa, böyle bir suçlamaya cevap vermeyi reddeder. Burada bulunan bütün annelere sesleniyorum.”

Lakin sonuç zaten belliydi. Mahkeme, onu vatana ihanetten suçlu buldu ve idama mahkûm etti. 16 Ekim 1793 sabahı, beyaz bir elbise giymiş, elleri arkadan bağlı bir şekilde, sıradan bir suçlu gibi açık bir at arabasıyla idam edileceği Devrim Meydanı’na (bugünkü Concorde Meydanı) götürüldü. Yol boyunca, bir zamanlar onu alkışlayan Paris halkı, şimdi ona hakaretler yağdırıyor, yüzüne tükürüyordu.

Giyotinin platformuna çıktığında, son bir asalet gösterisiyle, yanlışlıkla ayağına bastığı cellattan özür diledi. Son sözleri bunlar oldu. Birkaç saniye sonra, bir zamanlar Fransa’nın en güçlü kadını olan Marie Antoinette, giyotinin keskin bıçağı altında can verdi.

Onun ölümü, Gerdanlık Skandalı’nın son ve en kanlı yankısıydı. Bir elmas gerdanlık uğruna başlayan bir dolandırıcılık, bir Kraliçe’nin başını almış, bir monarşinin yıkılmasına yardımcı olmuştu. Tarih, bazen en küçük, en önemsiz gibi görünen olayların, nasıl devasa ve trajik sonuçlara yol açabileceğinin en acımasız kanıtıdır. Gerdanlık, çoktan dağılmış, sahipleri ölmüştü. Lakin onun yarattığı skandalın gölgesi, Fransa’nın ve dünyanın tarihini sonsuza dek değiştirmişti.

Gerdanlık Skandalı, basit bir suç hikâyesinden çok daha fazlasıydı. O, çökmekte olan bir rejimin, Ancien Régime’in bir otopsisiydi. Skandal, Fransız toplumunun bütün katmanlarındaki çürümeyi, ahlaki iflası ve derin ayrılıkları su yüzüne çıkardı.

Saray ve aristokrasi, gerçeklikten ne kadar kopuk olduklarını, halkın çektiği sıkıntılara ne kadar kayıtsız kaldıklarını gösterdiler. Kraliçe’nin, ülkesi açlık sınırındayken bile, iki milyon livre’lik bir mücevheri alabileceğine inanılması, bu kopukluğun en acı kanıtıydı.

Kilise, Kardinal de Rohan’ın şahsında, ruhani görevlerinden ne kadar uzaklaştığını, dünyevi güç ve zenginlik peşinde nasıl yozlaştığını ortaya koydu. Halkın gözünde, Kilise artık bir ahlak pusulası değil, aristokrasinin bir parçasıydı.

Adalet sistemi, Paris Parlamentosu’nun verdiği kararla, hukuka göre değil, siyasi çıkarlara ve kamuoyu baskısına göre hareket ettiğini gösterdi. Kral’ın otoritesine karşı bir Kardinal’i aklarken, bütün suçu tek bir kadının üzerine yıkarak, adaletin ne kadar esnek ve adaletsiz olabileceğini kanıtladı.

Ve halk… Halk, bu skandalda kendi gücünü keşfetti. Kamuoyu, yani o zamanki adıyla “l’opinion publique”, artık sarayın görmezden gelemeyeceği bir güç haline geldi. Broşürler, karikatürler ve fısıltı gazeteleri, resmi otoriteye karşı alternatif bir gerçeklik yaratmış ve kitleleri harekete geçirebilecek bir silah olduğunu kanıtlamıştı. Jeanne de la Motte’un anıları gibi yayınlar, basının, bir rejimi istikrarsızlaştırma potansiyelini ilk kez bu kadar net bir şekilde ortaya koydu.

Tarihçiler, Gerdanlık Skandalı’nın Fransız Devrimi’nin doğrudan bir nedeni olmadığını, lakin en önemli katalizörlerinden biri olduğunu söylerler. O, zaten var olan hoşnutsuzlukları, öfkeleri ve güvensizlikleri kristalize etti. Monarşinin dokunulmazlığına ve ilahi haklarına olan inancı sarstı. Kral ve Kraliçe’yi, kutsal figürler olmaktan çıkarıp, halkın alay edebileceği, eleştirebileceği, hatta nefret edebileceği ölümlülere dönüştürdü.

Bir zamanlar Boehmer ve Bassenge’in atölyesinde, bir kralın metresi için yaratılan o elmas nehir, beklenmedik bir yöne akmıştı. O, bir Kraliçe’nin boynunu süslemek yerine, onun giyotine giden yolunu döşedi. Bir Kardinal’in itibarını kurtarmak yerine, onu sürgüne gönderdi. Bir dolandırıcının hayallerini gerçekleştirmek yerine, onu önce hapse, sonra da sefil bir ölüme sürükledi.

Gerdanlığın kendisi, tarihin en ironik nesnelerinden biri olarak kaldı. O kadar değerliydi ki, hiç kimse onu bir bütün olarak takamadı. O kadar ünlüydü ki, parçaları bile tanınır hale geldi. Ve o kadar çok arzulandı ki, sonunda dokunduğu herkesi mahvetti. Dağılan yıldızlar, sadece elmas parçaları değil, aynı zamanda bir dönemin sonunu ve yeni, kanlı bir dönemin başlangıcını simgeleyen umutlar, hırslar ve hayallerdi. Ve yankıları, giyotinin gölgesinde, tarihin koridorlarında sonsuza dek çınlamaya devam edecekti.

Yorum bırakın

Scroll to Top