Tanrı Devleti mi, Kaos Ütopyası mı? Deliliğin Başkenti: Münster İsyanı

Bölüm 1: Çatlayan Dünya ve Fısıldanan Kehanetler

Avrupa’nın Ateşli Ruhu
Kutsal Roma İmparatorluğu, 1520’ler

On altıncı yüzyılın ilk çeyreği, toprağın ayaklar altından kaydığı bir zamandı. Yüzyıllardır sarsılmaz görünen bir dünya düzeni, Wittenberg’deki bir kilisenin kapısına çakılan doksan beş maddelik bir metnin çekiç sesleriyle çatlamaya başlamıştı. Martin Luther adında bir keşiş, Tanrı ile insan arasına örülmüş kadim duvarları sorguladığında, yalnızca ruhların kurtuluşu üzerine bir tartışma başlatmamıştı. O, farkında olmadan, bir kıtanın toplumsal, siyasi ve ruhani dokusunu parça parça sökecek bir ipliği çekmişti. O iplik, bir kere çekildiğinde, kimsenin tahmin edemeyeceği desenler ortaya çıkaracak, beklenmedik canavarlar ve azizler yaratacaktı.

Hava, yeni fikirlerin keskin kokusuyla doluydu. Gutenberg’in hareketli matbaası, bir zamanlar manastırların loş odalarına hapsedilmiş bilgiyi, şehirlerin kalabalık pazar yerlerine, hanların gürültülü masalarına ve zanaatkârların mütevazı atölyelerine taşıyordu. İncil, Latincenin kutsal parmaklıkları ardından kurtarılıp halkın diline çevrildiğinde, okuma bilen her tüccar, her lonca üyesi, kendi ruhunun efendisi olma ihtimaliyle tanıştı. Papazların ve piskoposların yorumlarına muhtaç olmadan, doğrudan Tanrı’nın sözüne ulaşma fikri, baş döndürücü bir özgürlük vaadiydi. O vaat, binlerce insan için bir umut ışığı olurken, binlercesi için sonu belirsiz bir karanlığın başlangıcıydı.

Kutsal Roma İmparatorluğu, adındaki kutsallığa ve bütünlüğe tezat bir biçimde, yüzlerce küçük prensliğin, dükalığın, özgür şehrin ve piskoposluk toprağının oluşturduğu kırılgan bir mozaikti. İmparator V. Karl’ın güneşi batmayan imparatorluğu, kendi coğrafyasının kalbindeki dini ve siyasi isyan ateşini söndürmekte zorlanıyordu. Luther’in reformu, prensler için Roma’nın vergi yükünden ve siyasi baskısından kurtulmak adına bir fırsattı. Onlar için yeni inanç, manevi bir aydınlanma olduğu kadar, kilisenin devasa mülklerine el koymak için ilahi bir bahaneydi. Şehirlerdeki zengin tüccar sınıfları, loncalar, kendilerine daha fazla özerklik sağlayacak bir düzenin hayalini kuruyorlardı. En altta, toprağa zincirlenmiş köylüler ise İncil’in yeni yorumlarında, feodal beylerin ve ruhban sınıfının sırtlarına yüklediği adaletsizliğe karşı ilahi bir isyan çağrısı duyuyorlardı.

Toplumun farklı katmanları, aynı metinlere bakıp bambaşka şeyler okuyorlardı. Prensler güç, tüccarlar özgürlük, köylüler adalet arıyordu. O arayışların kesişim kümesi, kan ve ateşle çizilecekti. 1524 yılında patlak veren Köylüler Savaşı, o kesişimin ilk ve en kanlı sonucuydu. Thomas Müntzer gibi ateşli vaizler, Luther’in ruhani isyanını dünyevi bir devrime dönüştürmeye çalıştılar. “Tanrı’nın krallığı yeryüzünde kurulmalıdır ve kılıç, günahkâr yöneticilerin başını kesmek için peygamberlere verilmiştir!” diye gürlüyorlardı. On binlerce köylü, tırpanlarını ve dirgenlerini kuşanıp şatolara ve manastırlara yürüdü. Onlar için kıyamet gelmişti ve yeryüzünde cenneti kuracak olanlar, Tanrı’nın seçilmiş yoksul halkıydı.

Fakat cennetin kapıları onlara açılmadı. Prenslerin birleşik orduları, zırhları ve toplarıyla, tırpanlı orduları ezip geçti. Luther, başlattığı hareketin kontrolden çıkmasından dehşete düşerek, isyancı köylülerin “kuduz köpekler gibi” katledilmesi için prensleri teşvik etti. Yüz bin insan toprağa kanını akıttı. Köylüler Savaşı’nın bastırılması, Almanya toprakları üzerine ağır bir hayal kırıklığı ve korku sisi çökertti. Umut, yerini derin bir güvensizliğe bıraktı. Yoksullar ve ezilenler, yalnızca prensler ve piskoposlar tarafından değil, kendilerine kurtuluş vaat eden reformcular tarafından da ihanete uğradıklarını hissettiler. O ihanet hissi, onları daha radikal, daha tavizsiz ve dünyadan elini eteğini çekmiş bir inancın kollarına itecekti. O inancın adı Anabaptizm’di. O inancın vaadi, dünyayı değiştirmek değil, ondan tamamen kopup Tanrı’nın seçilmişleri için yeni bir dünya kurmaktı. O yeni dünyanın kurulacağı yerin bir gün Münster şehri olacağını ise henüz kimse bilmiyordu. Rüzgâr, felaketin tohumlarını dört bir yana savuruyordu ve Münster’in verimli toprakları, o tohumların yeşermesi için fazlasıyla müsaitti.

Sudaki İsyan
Zürih, Strazburg, Hollanda, 1525-1533

Anabaptizm, Köylüler Savaşı’nın külleri arasından doğan bir Zümrüdüanka kuşu değildi; o, yangın devam ederken alevlerin arasından sessizce süzülen bir gölgeydi. Adları “yeniden vaftiz edenler” anlamına geliyordu ve inançlarının temeli, basit olduğu kadar sarsıcı bir fikre dayanıyordu: Vaftiz, bir bebeğe bilinçsizce uygulanan bir ayin olamazdı. O, yetişkin bir bireyin, günahlarını anlayıp tövbe ettikten sonra, kendi özgür iradesiyle Tanrı ile yaptığı kişisel bir sözleşmeydi. O basit fikir, kurulu düzenin temellerine yerleştirilmiş bir bombaydı.

Bebek vaftizi, bir insanın doğduğu andan itibaren bir cemaate, bir kiliseye ve dolayısıyla bir devlete ait olduğunun ilanıydı. Kişinin toplumsal kimliği, alnına sürülen kutsal suyla mühürleniyordu. Anabaptistler, o mühürü reddederek, aslında devleti ve onun kilisesini de reddetmiş oluyorlardı. Onlara göre gerçek kilise, binalardan ve hiyerarşiden oluşmuyordu. Gerçek kilise, dünyevi olandan arınmış, kendi iradeleriyle bir araya gelmiş “seçilmişlerin” oluşturduğu görünmez bir topluluktu. O topluluğa girişin tek yolu, yetişkin vaftiziydi. O vaftiz, yalnızca sembolik bir eylem değildi. O, eski hayatı nehirde boğup, sudan yeni bir insan olarak çıkmaktı. O, kişinin ailesiyle, toplumuyla, devletiyle olan bağlarını koparıp, kendisini yalnızca Tanrı’nın cemaatine adamasıydı.

Zürih’te, Ulrich Zwingli’nin reform hareketinin gölgesinde ortaya çıkan ilk Anabaptistler, kendilerini “İsviçreli Kardeşler” olarak adlandırdılar. Conrad Grebel ve Felix Manz gibi isimler, Zwingli’yi reformda yeterince ileri gitmemekle suçladılar. Onlar için İncil’in sözü mutlak ve tavizsizdi. Eğer İncil’de bebek vaftizine dair bir emir yoksa, o uygulama ortadan kaldırılmalıydı. Eğer İsa, “kılıç çeken kılıçla ölecek” diyorsa, bir Hristiyan ne askerlik yapabilir ne de mahkemede yemin edebilirdi. O pasifist ve dünyadan kopuk duruş, onları hem Katoliklerin hem de Protestanların gözünde tehlikeli radikaller haline getirdi.

Zürih şehir meclisi, yeniden vaftiz etmeyi ölümle cezalandırılacak bir suç ilan etti. Felix Manz, 1527 yılında elleri ve ayakları bağlı bir şekilde Limmat Nehri’ne atılarak boğuldu. Yetkililerin ironisi acımasızdı: “Suyu o kadar çok seviyordu ki, onu suya kavuşturalım.” O idam, bir başlangıç oldu. Kutsal Roma İmparatorluğu’nun dört bir yanında Anabaptist avı başladı. Onlar, sapkın olarak görüldüler. Toplumsal düzeni yıkan anarşistler olarak damgalandılar. Binlercesi yakıldı, asıldı, kılıçtan geçirildi veya boğuldu.

Fakat baskı, hareketi yok etmek yerine onu daha da güçlendirdi ve dönüştürdü. Hayatta kalmak için yeraltına çekildiler. Gezgin vaizler, kılık değiştirerek kasabadan kasabaya, köyden köye dolaşıp gizli toplantılar düzenlediler. Gecenin bir yarısı, bir ormanın içinde ya da bir çiftçinin ahırında toplanıp, fısıltılarla ilahiler söylediler, birbirlerini vaftiz ettiler ve komünyon ekmeğini paylaştılar. O sürekli takip edilme ve zulüm görme hali, kimliklerini şekillendirdi. Kendilerini, Roma İmparatorluğu dönemindeki ilk Hristiyanlarla özdeşleştirdiler. Onlar, yozlaşmış dünyanın ortasında Tanrı’nın gerçek kilisesini temsil eden küçük, kutsal bir azınlıktı. Dünya onlardan nefret ediyordu, çünkü onlar dünyaya ait değillerdi.

O tecrit edilmişlik ve kıyamet beklentisi, hareketin içinde yeni ve daha karanlık bir damarın filizlenmesine yol açtı. İsviçreli Kardeşler’in pasifist öğretileri, bazı gruplar için yeterli gelmemeye başladı. Eğer dünya bu kadar yozlaşmışsa ve son günler yaklaştıysa, Tanrı’nın seçilmiş halkı pasif bir şekilde beklemeli miydi? Yoksa Tanrı’nın krallığının yeryüzüne inişini hızlandırmak için kılıca sarılmalı mıydılar?

O sorunun cevabını arayanlardan biri de Melchior Hoffman’dı. Strazburg’da ortaya çıkan bir kürkçü ve kendini peygamber ilan eden bir vaizdi. Hoffman, İncil’in Vahiy kitabını saplantılı bir şekilde inceliyor ve dünyanın sonunun yaklaştığına dair kehanetlerde bulunuyordu. Onun öğretileri, pasifist Anabaptizm ile apokaliptik bir militanlığın tehlikeli bir karışımıydı. Hoffman’a göre, 1533 yılında İsa Mesih yeryüzüne dönecek ve Strazburg, “Yeni Kudüs” olacaktı. O şehir, dünyanın dört bir yanından gelen 144.000 seçilmişin toplanacağı yerdi. O dönüşten önce, seçilmişler, Tanrı’nın düşmanlarını, yani “dinsizleri” kılıçtan geçirecek ve yeryüzünü Mesih’in bin yıllık krallığına hazırlayacaklardı.

Hoffman’ın ateşli vaazları, zulümden ve yoksulluktan bıkmış binlerce Anabaptist arasında yankı buldu. Hollanda’da, Haarlem’li bir fırıncı olan Jan Matthys ve Leiden’li bir terzi olan Jan van Leiden gibi isimler, onun en sadık müritleri haline geldiler. Onlar için Hoffman, İlyas peygamberin yeniden beden bulmuş haliydi. 1533 yılı geldiğinde, yüzlerce Anabaptist, kehanetin gerçekleşmesini beklemek üzere Strazburg’a akın etti. Fakat yılsonunda ne Mesih geldi ne de gökten melekler indi. Strazburg şehir meclisi, kargaşadan endişelenerek Hoffman’ı tutuklayıp zindana attı.

Kehanet boşa çıkmış, peygamber hapsedilmişti. Hareketin dağılması beklenirdi. Tam tersi oldu. Peygamberin yokluğunda sahneye çıkan Jan Matthys, Hoffman’ın kehanetinin yanlış yorumlandığını iddia etti. Evet, bir Yeni Kudüs olacaktı, ama o yer Strazburg değildi. Tanrı, onlara yeni bir yer işaret ediyordu. O yer, Batı Almanya’nın Westphalia bölgesinde, surlarla çevrili, zengin bir piskoposluk şehriydi. O yerin adı Münster’di. Orada, Bernhard Rothmann adında bir vaiz, şehrin efendilerine kafa tutuyor ve Tanrı’nın sözünü korkusuzca yayıyordu. Rüzgâr yön değiştirmişti. Hollanda’dan ve Almanya’nın kuzeyinden yola çıkan Anabaptist gruplar, yeni bir umutla, yeni bir hedefe doğru yürümeye başladılar. Gözlerinde, Tanrı’nın krallığını kurma ateşi yanıyordu. Bellerinde ise artık yalnızca İncil değil, kılıç da vardı.

Sur İçindeki Şehir
Münster, 1532

Münster, sakin ve kendi halinde bir şehir gibi görünürdü. Aa Nehri’nin kıvrımları boyunca uzanan, kalın surlarla çevrili, kuleleri ve kiliseleriyle gururla yükselen bir refah adasıydı. Westphalia’nın kalbinde yer alan konumu, onu önemli bir ticaret merkezi haline getirmişti. Prinzipalmarkt adıyla bilinen ana pazar meydanı, gotik tarzda inşa edilmiş sivri çatılı, kemerli tüccar evleriyle çevriliydi. O evlerin alt katlarındaki dükkânlarda Flaman kumaşları, Baltık balığı, İngiliz yünü ve yerel olarak üretilen bira ve et ürünleri alınıp satılırdı. Meydan, günün her saati hareketliydi. Lonca ustaları, zengin tüccarlar, pazarlık yapan köylüler, emir taşıyan ulaklar ve dua etmeye giden dindar kadınlarla dolup taşardı.

Şehrin siluetine iki büyük yapı hükmediyordu: Aziz Paulus Katedrali ve Aziz Lamberti Kilisesi. Katedral, şehrin dünyevi ve ruhani efendisi olan Prens-Piskopos’un gücünün anıtsal bir sembolüydü. Münster, özgür bir imparatorluk şehri değildi; o, Franz von Waldeck adında, hem bir din adamı hem de bir feodal bey olan bir piskopos tarafından yönetiliyordu. Von Waldeck, avlanmayı ve şatafatlı ziyafetleri teolojik tartışmalara tercih eden, aristokrat bir savaşçı-piskopostu. Şehre nadiren uğrar, genellikle çevredeki şatolarında yaşardı. Onun için Münster, yönetilmesi gereken bir halktan çok, vergi alınması gereken bir mülktü.

Şehrin kalbi ise Aziz Lamberti Kilisesi’nde atıyordu. Prinzipalmarkt’ın hemen köşesinde yükselen o kilise, şehrin en büyük ve en önemli cemaat kilisesiydi. Münster’in zanaatkârları, tüccarları ve sıradan vatandaşları, pazar ayinleri için orada toplanırlardı. O kilisenin minberinden söylenen sözler, pazar meydanındaki dedikodulardan daha hızlı yayılırdı. 1530’ların başında o minber, Bernhard Rothmann adında genç, karizmatik ve tehlikeli fikirleri olan bir papazın evi haline gelmişti.

Rothmann, bir demircinin oğluydu. Münster’in sıradan insanlarından biriydi ve onların dilini konuşuyordu. Eğitimli, zeki ve ateşli bir hatipti. Başlangıçta Luther’in fikirlerinden etkilenmiş, Katolik Kilisesi’nin yozlaşmış uygulamalarını, endüljans satışını ve ruhban sınıfının zenginliğini eleştirmeye başlamıştı. Onun vaazları, şehirde büyük bir heyecan yarattı. Özellikle loncalar ve zanaatkârlar arasında güçlü bir destekçi kitlesi buldu. O insanlar, Prens-Piskopos’un ve Katedral’i kontrol eden zengin kanonların (üst düzey rahipler) hem siyasi hem de ekonomik baskısından bıkmışlardı. Rothmann’ın Lutherci reform çağrısı, onlar için yalnızca dini bir aydınlanma değil, şehrin yönetiminde daha fazla söz sahibi olmak için bir fırsattı.

Şehir konseyi, büyük ölçüde zengin tüccar ailelerinin ve lonca liderlerinin kontrolündeydi. Onlar, Prens-Piskopos’a karşı dikkatli bir denge politikası güdüyorlardı. Rothmann’ın popülaritesi arttıkça, konsey kendisini iki ateş arasında buldu. Bir yanda, reformist vaizi destekleyen ve daha fazla özerklik talep eden halk vardı. Diğer yanda ise Rothmann’ı bir sapkın olarak gören ve otoritesinin sarsılmasına izin vermeyecek olan Prens-Piskopos Franz von Waldeck.

1532 yılına gelindiğinde, gerilim doruk noktasına ulaştı. Rothmann, vaazlarında giderek daha da radikalleşiyordu. Artık yalnızca Katolik Kilisesi’ni değil, Lutherci reformun kendisini de eleştirmeye başlamıştı. Luther’in, devletle ittifak kurarak devrimci ruhunu kaybettiğini savunuyordu. O, daha saf, daha tavizsiz bir Hristiyanlık arayışındaydı. O arayış, onu Anabaptistlerin fikirlerine yaklaştırdı. Henüz kendisi yeniden vaftiz olmamıştı, fakat vaazlarında bebek vaftizinin Kutsal Kitap’ta yeri olmadığını açıkça söylemeye başladı.

Prens-Piskopos, sabrının sonuna gelmişti. Rothmann’ın kiliselerden men edilmesini ve vaaz vermesinin yasaklanmasını emretti. Fakat o emir, yangına körükle gitmekten başka bir işe yaramadı. Rothmann’ın destekçileri, yani şehrin güçlü loncaları, ona sahip çıktılar. Prens-Piskopos’un emrine karşı gelerek, Aziz Lamberti Kilisesi’nin kapılarını zorla açtılar ve Rothmann’ı koruma altına aldılar. Şehir fiilen ikiye bölünmüştü. Bir tarafta Katedral ve piskoposun sadık adamları, diğer tarafta ise Aziz Lamberti Kilisesi ve Rothmann’ın etrafında toplanan halk vardı.

Münster, bir barut fıçısına dönüşmüştü. Şehir konseyi, kontrolü kaybetmek üzereydi. Prens-Piskopos, şehrin surlarının dışında bir ordu toplamaya başladı. Şehir içindeki Rothmann destekçileri ise silahlanıyor, geceleri sokaklarda devriye geziyorlardı. Şehir, kendi içine kapanmış, nefesini tutmuş bir halde bekliyordu. O bekleyiş sırasında, Hollanda’dan ve civar bölgelerden gelen fısıltılar şehre ulaşmaya başladı. Melchior Hoffman’ın kehanetlerini, Jan Matthys’in yeni çağrısını ve Tanrı’nın seçilmişleri için hazırlanan yeni bir sığınak, bir Yeni Kudüs söylentisini getiren fısıltılar.

Bernhard Rothmann ve destekçileri, piskoposun ordusuna karşı tek başlarına direnemeyeceklerini biliyorlardı. Dışarıdan gelecek müttefiklere ihtiyaçları vardı. O müttefikler, inançlı, adanmış ve savaşmaya hazır insanlardı. Rothmann, Hollandalı Anabaptistlere haberciler gönderdi. Mesaj basitti: “Münster, Tanrı’nın sözünün özgürce yayıldığı bir şehirdir. Gelin. Burada güvende olacaksınız. Burada, Tanrı’nın krallığını birlikte kurabiliriz.”

O davet, karanlıkta yolunu arayan binlerce insan için bir işaret fişeğiydi. Zulümden kaçanlar, yoksulluktan bunalanlar, dünyanın sonunun geldiğine inananlar, hepsi gözlerini Münster’e çevirdi. Onlar için Münster, artık yalnızca bir Westphalia şehri değildi. O, Tanrı’nın yeryüzündeki son sığınağı, kıyametten önceki son kale, kurulacak yeni cennetin başkentiydi. Ve onlar, o cennete ulaşmak için her şeyi göze alarak yollara düştüler. Münster’in surları, farkında olmadan, bir mıknatısa dönüşmüştü. Avrupa’nın en radikal, en umutlu ve en tehlikeli hayallerini kendine çekiyordu. Şehrin sakinleri, kapılarına dayanan şeyin ne olduğunu tam olarak anlamıyorlardı. Onlar bir devrim başlattıklarını sanırken, aslında bir kıyameti davet etmişlerdi. Fırtına yaklaşıyordu ve merkez üssü, Münster olacaktı.

Bölüm 2: Tanrı’nın Elçileri ve Demir Ferman

Kıyametin Habercileri
Münster, Kış 1533

Kış, Münster’i demir bir eldivenle kavramıştı. Aa Nehri’nin yüzeyi donuk bir cam tabakasıyla kaplanmış, Prinzipalmarkt’ın arnavutkaldırımları ince bir buz katmanıyla parıldıyordu. Bacalardan tüten dumanlar, ağır ve gri bir gökyüzüne doğru tembelce yükseliyor, sanki şehrin üzerine çöken endişeyi dağıtmaya güçleri yetmiyormuş gibi havada asılı kalıyordu. Surların içinde bir bekleyiş vardı; hem umutlu hem de korku dolu bir bekleyiş. Bernhard Rothmann’ın çağrısı, rüzgârın taşıdığı tohumlar gibi etrafa yayılmıştı ve şimdi, o tohumların ilk filizleri şehrin kapılarında beliriyordu.

Önce tek tük geldiler. Ardından küçük gruplar halinde. Hollanda’dan, Friesland’dan, Jülich’ten yola çıkan, yüzleri soğuktan ve yorgunluktan çatlamış, gözleri ise uhrevi bir ateşle parlayan insanlar. Onlar, Melchior Hoffman’ın hayal kırıklığına uğramış müritleri, Jan Matthys’in yeni kehanetiyle canlanmış gezginlerdi. Çoğu yoksuldu; yanlarında getirebildikleri birkaç parça eşyayı sırtlarında taşıyan zanaatkârlar, çiftliklerinden kovulmuş köylüler, her şeyini geride bırakmış aileler. Onları bir araya getiren şey, ortak bir inanç ve ortak bir kaçıştı. Yozlaşmış olduğuna inandıkları bir dünyadan kaçıyor, Tanrı’nın kendileri için hazırladığına inandıkları son sığınağa koşuyorlardı.

Ocak ayının ortalarında, şehre çok daha önemli bir grup ulaştı. Onlar sıradan mülteciler değildi. Onlar, Jan Matthys’in bizzat görevlendirdiği “elçilerdi”. Başlarında, Haarlem’li fırıncının en güvendiği iki adam vardı. Biri, Bartholomeus van der Halle adında, sert ve sözünü sakınmayan bir adamdı. Diğeri ise çok daha dikkat çekiciydi: Leiden’li genç terzi Jan Bockelson, namıdiğer Jan van Leiden.

Jan van Leiden, yirmili yaşlarının ortasında, uzun boylu, yakışıklı ve doğal bir sahne hâkimiyetine sahip bir adamdı. Bir terzinin gayrimeşru oğlu olarak hayata başlamış, gençliğinde Portekiz’e ve İngiltere’ye seyahat etmiş, aktörlük yapmış, şiirler yazmıştı. Onun duruşunda bir zanaatkârın alçakgönüllülüğü yoktu; bir kralın zarafeti, bir aktörün dramatik yeteneği ve bir peygamberin manyetizması vardı. Konuştuğu zaman sesi, en kalabalık meydanları bile susturacak bir tınıya sahipti. Gözleri, konuştuğu kişinin ruhunun derinliklerine işliyor, onlara hem korku hem de mutlak bir güven aşılıyordu. O, Tanrı’nın onu büyük işler için seçtiğine tüm kalbiyle inanıyordu ve o inanç, etrafına karşı konulmaz bir aura yaymasına sebep oluyordu.

Bu elçiler, doğruca Bernhard Rothmann’ı buldular. Rothmann ve onun en zengin ve en hırslı destekçisi olan kumaş tüccarı Bernhard Knipperdolling, Hollandalı misafirlerini Knipperdolling’in Prinzipalmarkt’a bakan görkemli evinde ağırladılar. O buluşma, Münster’in kaderini mühürleyen bir andı.

Odun ateşinin çıtırtılarla yandığı geniş salonda, iki farklı devrimci ruh karşı karşıya geldi. Rothmann, bir entelektüeldi. İnancını kitaplar, teolojik tartışmalar ve mantıksal argümanlar üzerine kurmuştu. Onun için reform, aklın ve Kutsal Kitap’ın ışığında, adım adım ilerleyen bir süreçti. Knipperdolling ise bir fırsatçıydı. Zengin, güçlü ve şehirde saygı gören bir isimdi. Prens-Piskopos’a karşı duruşu, dini inancından çok, şehrin yönetiminde aristokratların ve ruhban sınıfının yerini kendisi gibi zengin tüccarların alması arzusundan kaynaklanıyordu.

Hollandalılar ise bambaşka bir kumaştan yapılmışlardı. Onların dünyasında teolojik inceliklere veya siyasi manevralara yer yoktu. Onlar için tek bir gerçek vardı: Tanrı, peygamberi Jan Matthys aracılığıyla konuşmuştu. Dünya sona eriyordu. Münster, seçilmişlerin toplanacağı Yeni Kudüs’tü. Ve onların görevi, o şehri Mesih’in dönüşüne hazırlamaktı.

Jan van Leiden, o akşam bütün karizmasını ortaya koydu. “Peygamberimiz Enoch, yani Jan Matthys, bize Tanrı’nın iradesini bildirdi,” dedi, sesi odayı dolduruyordu. “Tanrı, bu şehri seçti. Burası, O’nun halkının tufandan kurtulacağı Nuh’un Gemisi’dir. Dışarıdaki dünya, Sodom ve Gomorra gibi ateşle yargılanacak. Ama siz, Münster halkı, eğer Tanrı’nın çağrısına kulak verirseniz, kurtulanlar arasında olacaksınız.”

Rothmann, duydukları karşısında hem büyülenmiş hem de rahatsız olmuştu. O, bir reform başlatmıştı, bir kıyamet kültü değil. Fakat Hollandalıların getirdiği mesajın gücünün farkındaydı. Kendi takipçileri, piskoposun tehdidi altında korku içindeydiler. Bu yeni gelenlerin mutlak inancı ve adanmışlığı, onlara ihtiyaç duydukları cesareti verebilirdi.

Knipperdolling ise durumu daha pragmatik bir açıdan değerlendiriyordu. Bu ateşli yabancılar, piskoposa karşı mücadelesinde paha biçilmez müttefikler olabilirdi. Onların getirdiği yüzlerce, belki de binlerce takipçi, şehirdeki güç dengesini tamamen değiştirebilirdi. Kendi kişisel hırsı için o ittifakı kurmaya hazırdı.

O gece, görünmez bir el değiştirme yaşandı. Münster’in yerel reform hareketinin liderliği, farkında olmadan, Hollanda’dan gelen o karizmatik ve acımasız adamlara doğru kaymaya başladı. Rothmann, bir kapı açtığını sanıyordu; oysa bir selin kapaklarını kaldırmıştı. Ve o sel, çok yakında bütün şehri yutacaktı.

Buzlu Nehirdeki Tövbe
Münster, Ocak 1534

Hollandalı elçilerin gelişi, şehirdeki dini atmosferi bir anda elektriklendirdi. Onların vaazları, Rothmann’ın entelektüel söylemlerinden çok farklıydı. Onlar, ilahiyat tartışmıyor, kehanetler aktarıyorlardı. Jan van Leiden, şehrin çeşitli yerlerinde, özellikle de zanaatkârların ve yoksulların yaşadığı mahallelerde halka seslenmeye başladı. Onun anlattığı dünya, basit ve netti: Bir yanda Tanrı’nın seçilmişleri, diğer yanda ise lanetlenmiş günahkârlar vardı. Gri alanlara yer yoktu. Yaklaşan kıyamette hayatta kalmanın tek bir yolu vardı: Eski günahkâr hayatı reddetmek, Tanrı’ya tövbe etmek ve yeniden doğuşun simgesi olan yetişkin vaftizini kabul etmek.

Mesajları, özellikle zulümden kaçıp şehre sığınan yüzlerce Anabaptist mülteci arasında anında karşılık buldu. Onlar zaten bu inanç için evlerini, ailelerini terk etmişlerdi. Şimdi, peygamberin elçileri onlara somut bir hedef ve ilahi bir onay sunuyordu. Rothmann’ın kendi takipçileri de o coşkudan etkilendi. Aylardır piskoposun tehdidi altında yaşayan o insanlar, Hollandalıların sarsılmaz özgüveninde bir kurtuluş vaadi gördüler.

İlk kitlesel vaftiz töreni, bir devrim ilanı gibiydi. 8 Ocak 1534 günü, Jan van Leiden ve diğer elçiler, yüzlerce kişilik bir kalabalığı donmuş Aa Nehri’nin kıyısına götürdüler. Hava dondurucuydu. Elçiler, baltalarla nehrin yüzeyindeki kalın buz tabakasını kırdılar ve buzlu suyun içinde bir havuz oluşturdular.

O sahne, görenlerin hafızasına kazınacak türdendi. İlk olarak, hareketin yerel liderleri adım attı. Bernhard Rothmann, bir zamanlar şüpheyle yaklaştığı o ayini kabul ederek, buzlu suya girdi ve Jan van Leiden tarafından vaftiz edildi. Onun ardından, şehrin en zengin adamlarından Bernhard Knipperdolling geldi. O güçlü tüccar, kürk yakalı pahalı paltosunu çıkarıp basit bir gömlekle titreyerek suya girdiğinde, bu, eski düzenin sembolik bir yıkılışıydı. Liderlerin o adımı, tereddüt eden diğerlerini cesaretlendirdi.

Ardından, insanlar akın akın gelmeye başladı. Erkekler, kadınlar, yaşlılar, gençler… Hepsi sıraya girip, titreyerek, dua ederek, bazıları ise vecd içinde ağlayarak buzlu suya girdiler. Elçiler, her birini suya batırırken, “Baba, Oğul ve Kutsal Ruh adına, günahlarından arınman için seni vaftiz ediyorum” diyorlardı. Sudan çıkanların yüzünde, soğuğun yarattığı şok ile ruhani bir aydınlanmanın getirdiği coşku iç içe geçmişti. Onlar için o eylem, yalnızca bir dini ritüel değildi. O, Katolik Kilisesi’ni, Lutherci Reformu, Prens-Piskopos’u ve onlara baskı yapan tüm dünyevi otoriteleri reddetmekti. Onlar, artık Münster şehrinin değil, doğrudan Tanrı’nın tebaası olduklarını ilan ediyorlardı.

Günler içinde vaftiz olanların sayısı binleri aştı. Şehrin sokakları, yeni inancın coşkusuyla çalkalanıyordu. İnsanlar evlerinin önünde toplanıyor, ilahiler söylüyor, birbirlerine sarılıp yaklaşan kurtuluşu kutluyorlardı. Anabaptistler, artık saklanan, yeraltında toplanan bir grup değildi. Onlar, Münster’in yeni efendileri olma yolunda ilerleyen, kendinden emin ve örgütlü bir güçtü.

Fakat o coşku, şehrin diğer yarısında derin bir korkuya yol açıyordu. Vaftizi reddeden Katolikler ve ılımlı Lutherciler, olayları dehşet içinde izliyorlardı. Onlar için bu, kutsal bir ayinin lekelenmesi, bir toplu delilik haliydi. Lonca üyesi komşuları, tanıdıkları zanaatkârlar, bir anda onlara “dinsizler”, “günahkârlar” gözüyle bakmaya başlamıştı. Şehir, görünmez duvarlarla ikiye bölünmüştü: Vaftiz olanlar ve olmayanlar. “Seçilmişler” ve “lanetliler”.

Şehir konseyi, kontrolü tamamen yitirmişti. Konseyin ılımlı üyeleri, özellikle de loncaları temsil eden bazı pragmatik tüccarlar, bir felakete doğru sürüklendiklerinin farkındaydı. Başlattıkları reform hareketi, Hollanda’dan gelen radikaller tarafından gasp edilmişti. Bu gidişata bir dur demezlerse, yalnızca piskoposun gazabını değil, şehir içinde bir iç savaşı da tetikleyeceklerdi. Bir şeyler yapılmalıydı ve çabuk yapılmalıydı. Ama ne yapabilirlerdi ki? Karşılarındaki güç, mantıkla veya yasa ile ikna edilebilecek bir güç değildi. O, ilahi bir emirle hareket ettiğine inanan, tavizsiz bir inanç ordusuydu. Ve o ordu, her geçen gün daha da büyüyordu.

Demir Ferman
Münster, Şubat 1534

Şehirdeki gerilim, kopma noktasına gelmiş bir teli andırıyordu. Her an kırılabilecek, kırıldığında ise ölümcül bir kamçı gibi savrulacak bir tel. Şehir konseyinin ılımlı kanadı, son bir hamleyle inisiyatifi geri almaya karar verdi. Başını, şehrin saygıdeğer lonca ustalarından ve zengin tüccarlarından oluşan bir grubun çektiği o kanat, Anabaptistlerin hem şehir içindeki düzeni hem de şehrin dış dünyayla olan kırılgan ilişkilerini yok ettiğini görüyordu. Prens-Piskopos Franz von Waldeck, surların dışında ordusunu büyütüyor ve şehre giden yolları yavaş yavaş kapatıyordu. Anabaptistlerin radikal eylemleri, piskoposa şehre saldırmak için aradığı meşru zemini sunuyordu.

Şubat ayının başlarında, şehir konseyi olağanüstü bir toplantı için bir araya geldi. Toplantı salonundaki hava buz gibiydi. Bir tarafta, şehrin eski düzenini temsil eden, korku ve öfke dolu ılımlı üyeler oturuyordu. Diğer tarafta ise Bernhard Knipperdolling’in liderliğindeki, yüzlerinde kendinden emin bir sükûnet olan Anabaptist sempatizanı yeni üyeler.

Uzun ve ateşli tartışmaların ardından, ılımlı kanat istediğini almayı başardı. Konsey, “Demir Ferman” olarak anılacak bir kararname yayınladı. Ferman, son derece net ve sertti. Şehirdeki tüm “yabancıların”, yani Münster’e son haftalarda gelmiş olan Hollandalı ve diğer Anabaptistlerin, yirmi dört saat içinde şehri terk etmesini emrediyordu. Şehirde doğmuş olan Anabaptistler ise inançlarından vazgeçmedikleri takdirde vatandaşlık haklarını kaybedecek ve mülklerine el konulacaktı. Ferman, esasen bir ültimatomdu: Ya eski düzene dönersiniz ya da her şeyinizi kaybedersiniz.

Karar, şehirde bir şok dalgası yarattı. Anabaptistler için o ferman, Firavun’un İsrailoğullarına yaptığı zulmün bir tekrarıydı. Onlar, Tanrı’nın emriyle geldikleri Yeni Kudüs’ten kovuluyorlardı. Jan van Leiden ve diğer elçiler, hemen karşı atağa geçtiler. Takipçilerini Aziz Lamberti Kilisesi’nin önündeki meydanda topladılar. Jan van Leiden, minberin basamaklarına çıkarak, o gün belki de hayatının en etkili konuşmasını yaptı.

“Ey Tanrı’nın seçilmiş halkı!” diye gürledi sesi. “Bu şehrin günahkâr yöneticileri, Babil’in yöneticileri gibi, sizi korkutmaya çalışıyorlar! Sizi Tanrı’nın vaat ettiği topraklardan sürmek istiyorlar! Ama korkmayın! Davut, dev Golyat’tan korkmuş muydu? Daniel, aslanların ininde titriyor muydu? Hayır! Çünkü Tanrı onlarlaydı! Ve Tanrı, şimdi bizimle!”

Kalabalıktan coşkulu bir haykırış yükseldi. Jan van Leiden, anı yakalamıştı. Elini gökyüzüne kaldırarak devam etti: “Peygamberimiz Jan Matthys, Tanrı’nın ona bildirdiği bir kehaneti bizimle paylaştı! Dedi ki, ‘Gidin ve Münster’i hazırlayın. Düşmanlarınız size karşı geldiğinde, korkmayın. Zira ben, tam zamanında, Tanrı’nın belirlediği saatte, aranızda olacağım!’ O saat yaklaşıyor! O saat, şimdi!”

O sözler, kalabalığı bir vecd haline soktu. Anabaptistler, konseyin fermanını yırtıp atmaya, evlerine gitmeyi reddetmeye ve gerekirse silahla direnmeye karar verdiler. Şehir, bir iç savaşın eşiğine gelmişti. Konseyin muhafızları, belediye binasının önünde mevzilenirken, Knipperdolling’in liderliğindeki silahlı Anabaptist gruplar da pazar meydanının kontrolünü ele geçirdi. İki taraf, aralarında birkaç yüz metrelik bir mesafe olan Prinzipalmarkt’ın iki ucunda, birbirlerini öfke ve kararlılıkla süzerek beklemeye başladı. Bütün şehir, nefesini tutmuştu.

Fermanın tanıdığı yirmi dört saatlik süre dolmak üzereydi. Ilımlı konsey üyeleri, zafer kazandıklarını düşünmeye başlamışlardı. Yabancılar şehri terk etmemişti, ama bir isyan da patlak vermemişti. Belki de Anabaptistlerin cesareti kırılmıştı. Belki de blöfleri görülmüştü.

Tam o sırada, şehrin kuzey kapısından bir haber geldi. Bir grup atlı, kapıya dayanmıştı. Liderleri, uzun sakallı, saçı başı dağılmış, gözleri bir şahininki gibi delici bakan, yaşlıca bir adamdı. Yorgunluktan bitap düşmüş atının üzerinde, bir kral gibi değil, bir doğa gücü gibi duruyordu. Yanındakilere dönüp tek bir soru sordu: “Tanrı’nın halkı nerede?”

Haberi alan Jan van Leiden’in yüzünde zafer dolu bir gülümseme belirdi. Kalabalığa döndü ve olanca gücüyle bağırdı: “Peygamber geldi! Enoch aramızda! Jan Matthys geldi!”

O isim, meydanda bir bomba gibi patladı. Anabaptistlerin morali bir anda gökyüzüne fırladı. Konsey üyelerinin ve muhafızların yüzleri ise kireç gibi oldu. Onlar, bir grup isyancıya karşı üstünlük kurduklarını sanarken, şimdi karşılarında hareketin efsanevi ve acımasız lideri, kendini Tanrı’nın peygamberi ilan eden adamın kendisi duruyordu.

Jan Matthys, atını kalabalığın arasından ağır ağır sürerek pazar meydanının ortasına geldi. Durdu. Etrafındaki binlerce insana, konsey üyelerine, silahlı muhafızlara baktı. Yüzünde ne bir korku ne de bir tereddüt vardı. Yalnızca mutlak bir otorite ve ilahi bir öfke okunuyordu. Sessizliği bozan, onun derin ve gümbürtülü sesi oldu:

“Bu şehir, artık insanların yasalarıyla yönetilmeyecek. Bu şehir, Tanrı’nın şehridir. Ve ben, O’nun iradesini yerine getirmek için buradayım.”

Demir Ferman, daha uygulanmaya konamadan, peygamberin ayakları altında ezilip gitmişti. Artık müzakere dönemi bitmiş, kehanet dönemi başlamıştı. Münster’in kaderi, artık konsey salonlarında değil, o an pazar meydanının ortasında duran o tek adamın ellerindeydi.

Bölüm 3: Cennetin Kapıları ve Cehennemin Başlangıcı

Yeni Kudüs’ün Doğuşu
Münster, 24 Şubat 1534

Jan Matthys’in gelişi, Münster’in siyasi ve ruhani iklimini bir gecede değiştirdi. O, Jan van Leiden gibi bir diplomat ya da Bernhard Rothmann gibi bir entelektüel değildi. O, Eski Ahit’ten fırlamış bir peygamber figürüydü; tavizsiz, öfkeli ve Tanrı ile doğrudan bir iletişim hattı olduğuna zerre şüphe duymayan bir adamdı. Onun varlığı, Anabaptist harekete yalnızca moral bir destek sağlamadı; hareketi tamamen yeni bir yörüngeye oturttu. Artık amaç, şehirde reform yapmak ya da özerklik kazanmak değildi. Amaç, Eski Dünya’nın külleri üzerine Yeni Kudüs’ü inşa etmekti.

Matthys’in ilk işi, şehirdeki güç boşluğunu doldurmak oldu. Şehir konseyi, onun gelişiyle birlikte fiilen işlevsiz kalmıştı. Ilımlı üyeler, ya korkuyla evlerine çekilmiş ya da şehrin kaderi hakkında endişeyle fısıldaşarak ne yapacaklarını bilemez bir halde bekleşiyorlardı. Matthys, o iktidar boşluğunu şiddetle değil, ilahi bir otorite gösterisiyle doldurdu. Knipperdolling ve Jan van Leiden’i yanına alarak belediye binasına yürüdü. Kapıda onları karşılayan muhafızlara tek bir emir verdi: “Silahlarınızı bırakın. Artık şehrin koruyucusu insan değil, Tanrı’dır.” Şaşırtıcı bir şekilde, muhafızların çoğu, bu karizmatik ve korkutucu liderin emrine karşı gelmeye cesaret edemeyerek silahlarını yere bıraktı.

O günden sonra, şehir konseyinin yerini on iki kişilik bir “İhtiyarlar Meclisi” aldı. Bu meclis, İsrail’in on iki kabilesini temsil ediyordu ve üyeleri doğrudan Jan Matthys tarafından atanmıştı. Listenin başında elbette Jan van Leiden, Bernhard Knipperdolling ve Bernhard Rothmann vardı. Rothmann, artık hareketin teolojik beyni değil, yeni rejimin resmi sözcüsü konumuna gelmişti. Knipperdolling ise zenginliği ve şehirdeki bağlantıları sayesinde lojistik ve idari işleri yürütüyordu. Fakat nihai karar mercii, her zaman Jan Matthys’ti. Onun sözü, Tanrı’nın sözüydü ve sorgulanamazdı.

Şehirde yeni bir düzen kuruluyordu ve o düzenin ilk adımı, “arınma” oldu. Matthys, Münster’in gerçek bir Yeni Kudüs olabilmesi için, içindeki tüm “dinsiz” ve “günahkâr” unsurlardan temizlenmesi gerektiğine inanıyordu. 27 Şubat sabahı, şehrin dört bir yanına tellallar gönderildi. Tellalların okuduğu ferman, kan dondurucuydu: Yeniden vaftiz olmayı reddeden her erkek, kadın ve çocuk, gün batımına kadar şehri terk etmek zorundaydı. Yanlarına hiçbir eşya, para veya yiyecek almalarına izin verilmeyecekti. Yalnızca üzerlerindeki kıyafetlerle, kışın ortasında, şehirden sürgün edileceklerdi. Direnenler, Tanrı’nın düşmanı olarak kabul edilecek ve anında idam edilecekti.

O ferman, şehirde bir panik ve kaos dalgası yarattı. Yüzyıllardır aynı topraklarda yaşayan aileler, bir günde evlerinden, yurtlarından, tüm birikimlerinden koparılıyordu. Vaftizi reddeden ılımlı Lutherciler ve Katolikler, hayatlarının en zor kararıyla yüzleşmek zorunda kaldılar. Ya inançlarından vazgeçip Anabaptistlerin saflarına katılacaklar ya da her şeylerini geride bırakıp, dışarıda onları bekleyen Prens-Piskopos’un ordusunun belirsiz merhametine sığınacaklardı.

Sürgün sahnesi, acımasız ve yürek parçalayıcıydı. Anabaptist milisler, kapı kapı dolaşarak insanları evlerinden zorla çıkarıyordu. Ağlayan çocuklar annelerine sarılıyor, yaşlılar yürümekte zorlanıyor, insanlar ömürlerini geçirdikleri evlere son bir kez çaresizce bakıyorlardı. Bir zamanlar komşu olanlar, şimdi birbirlerine düşman kesilmişti. Bir yanda “seçilmişlerin” zafer dolu ve acımasız bakışları, diğer yanda “lanetlilerin” korku ve nefret dolu gözleri vardı. Şehrin kapılarından dışarıya doğru uzanan insan seli, bir cenaze alayını andırıyordu. Onlar, yalnızca evlerini değil, bir dünyayı geride bırakıyorlardı. Onlar giderken, Anabaptistler evlerine giriyor, geride kalan yiyeceklere, mobilyalara, her türlü değerli eşyaya el koyuyorlardı. Çünkü onlara göre, dinsizlerin malı, artık Tanrı’nın halkına aitti.

Gün batarken Münster’in kapıları büyük bir gürültüyle kapandı. Şehir, sessizliğe bürünmüştü. Ama bu, huzurun sessizliği değildi. Bu, bir arınmanın, bir ameliyatın ardından gelen tekinsiz sessizlikti. Şehir, artık yalnızca Anabaptistlerden oluşan homojen bir topluluğa dönüşmüştü. Dışarıdaki dünya tamamen kesilmişti. İçeride ise yeni bir toplumun, yeni bir ahlakın ve yeni kuralların inşası başlıyordu. Jan Matthys, surların üzerine çıkıp boşalan topraklara, yaklaşan piskopos ordusuna ve batan güneşe baktı. Yüzünde tatmin olmuş bir ifade vardı. Yeni Kudüs doğmuştu. Ama o doğum, kan ve gözyaşıyla gerçekleşmişti.

Kitapların Yakılışı ve Altının Lağvedilmesi
Münster, Mart 1534

Şehir “dinsizlerden” arındırıldıktan sonra, Jan Matthys ikinci aşamaya geçti: Zihinlerin ve ruhların arındırılması. Ona göre, eski dünyanın tüm izleri silinmeliydi. Geçmişe ait her şey, yozlaşmanın ve günahın bir parçasıydı. O yozlaşmanın en büyük kaynağı ise, Kutsal Kitap dışındaki tüm kitaplardı.

Mart ayının ilk günlerinde, Matthys yeni bir ferman yayınladı. Şehirdeki her evde bulunan, İncil dışındaki tüm kitapların, yazıların ve belgelerin derhal toplanıp Katedral meydanına getirilmesini emretti. O emir, Münster’in entelektüel ve kültürel hafızasına indirilen bir darbeydi. Şehrin zengin tüccarlarının kütüphanelerinde bulunan klasik Yunan ve Roma metinleri, piskoposluk arşivindeki yüzlerce yıllık tapu kayıtları ve tarihi belgeler, manastırlardaki teolojik eserler, hatta insanların kişisel mektupları ve günlükleri bile toplandı.

Anabaptist milisler, evleri titizlikle aradılar. İnsanların yataklarının altından, sandıklarının dibinden çıkardıkları kitapları çuvallara doldurdular. Birkaç gün içinde Katedral meydanında devasa bir kitap yığını oluşmuştu. Klasik felsefe, şiir, tarih, hukuk, tıp; insanlığın binlerce yıllık birikimi, o meydanda odun bekleyen bir kurban gibi yatıyordu.

Yakma töreni, büyük bir dini ayin gibi düzenlendi. Jan Matthys, Jan van Leiden ve Bernhard Rothmann, yığının önünde durdular. Rothmann, kalabalığa bir vaaz verdi. “Bu harfler, insan aklının kibrinden doğmuştur!” diye bağırdı. “Onlar, sizi Tanrı’nın saf sözünden uzaklaştıran zehirli yılanlardır! Bugün, o yılanların başını eziyoruz! Artık tek bir kitabımız, tek bir rehberimiz var: O da Tanrı’nın bize vahyettiği Kutsal Kitap’tır!”

Konuşmanın ardından, meşalelerle devasa yığın ateşe verildi. Alevler gökyüzüne doğru yükselirken, kalabalıktan coşkulu bir ilahi sesi yükseldi. Yüzlerce yıllık el yazmaları, nadide baskılar, parşömenler kıvrılıp karardı ve küle dönüştü. O an, Münster’in geçmişiyle olan tüm bağları sembolik olarak koparılıyordu. Artık tarih, o gün, o meydanda yeniden başlıyordu.

Fakat Matthys’in devrimi, yalnızca fikirlerle sınırlı kalmadı. O, toplumun en temel yapı taşlarından birini, özel mülkiyeti ve parayı hedef aldı. Anabaptist öğretinin temelinde, ilk Hristiyan cemaatleri gibi komünal bir yaşam ideali yatıyordu. “İnananların tümü bir aradaydı ve her şeyleri ortaktı,” diyordu Elçilerin İşleri kitabında. Matthys, o sözü harfi harfine uygulamaya karar verdi.

Yeni bir fermanla, şehirdeki tüm özel mülkiyet lağvedildi. Altın, gümüş, mücevherat ve para, tamamen yasaklandı. Herkesin sahip olduğu tüm değerli eşyaları, paraları ve hatta fazla yiyecek ve giysileri, topluluk adına görevlendirilen “diyakonlara” teslim etmesi emredildi. Knipperdolling’in evinde kurulan merkezde, dağlar gibi altın ve gümüş eşya birikti. Şehrin zengin tüccarlarının ve sürgün edilenlerin geride bıraktığı servet, şimdi tek bir merkezde toplanmıştı.

O eylem, radikal bir eşitlikçilik hamlesi gibi görünüyordu. Artık zengin ya da fakir yoktu. Herkes, Tanrı’nın cemaatinin eşit bir üyesiydi. İhtiyaçlar, ortak depolardan karşılanacaktı. Kimse aç kalmayacak, kimse lüks içinde yaşamayacaktı. O ütopik vizyon, özellikle hareketin yoksul tabanı tarafından büyük bir coşkuyla karşılandı. Yıllarca zenginlerin baskısı altında ezildiklerini düşünen insanlar, şimdi onlarla eşit bir statüye geldiklerini görüyorlardı.

Ancak o uygulamanın karanlık bir yüzü vardı. Özel mülkiyetin lağvedilmesi, bireyin özerkliğinin de lağvedilmesi anlamına geliyordu. İnsanlar, artık kendi hayatlarını idame ettirme gücünden yoksundu. Hayatta kalmak için tamamen yeni rejimin insafına kalmışlardı. Yiyecek, barınma, giyim; her şey liderlerin kontrolündeki diyakonlar tarafından dağıtılıyordu. O sistem, Matthys ve dar çevresine, halk üzerinde mutlak bir kontrol gücü verdi. İtaat edenler ödüllendiriliyor, en ufak bir muhalefet gösterenler ise açlıkla veya tecritle cezalandırılıyordu.

Şehir, dev bir manastıra dönüşmüştü. Ama o manastırın kurallarını keşişler değil, peygamberler ve onların silahlı adamları belirliyordu. Bireysellik yok olmuş, yerini kolektif bir kimlik almıştı. Herkes aynı basit kıyafetleri giyiyor, aynı yemekleri yiyor ve aynı ilahileri söylüyordu. Kapıların kilitlenmesi yasaklanmıştı, çünkü “Tanrı’nın halkının birbirinden saklayacak bir şeyi olamazdı.” Münster, surlarla çevrili, dış dünyadan izole, totaliter bir teokrasiye dönüşüyordu. Her şey ortaktı, evet. Ama her şeyin sahibi, aslında hiç kimse değil, tepedeki bir avuç adamdı. Cennet vaadi, bir demir kafese dönüşmeye başlamıştı.

Demir Kuşatma
Münster Çevresi, Bahar 1534

Münster’in kapılarından kovulan binlerce mülteci, kışın ayazında perişan bir halde Prens-Piskopos Franz von Waldeck’in karargâhına ulaştığında, piskopos hem öfkeli hem de bir bakıma memnundu. Öfkeliydi, çünkü kendi şehrinden, kendi tebaası tarafından kovulmuştu ve otoritesi yerle bir edilmişti. Memnundu, çünkü Anabaptistlerin bu acımasız eylemi, ona Kutsal Roma İmparatorluğu’ndaki diğer prenslerin ve hatta İmparator’un gözünde tam bir meşruiyet sağlamıştı. Artık bu, bir piskopos ile isyankâr şehri arasındaki bir anlaşmazlık değildi. Bu, medeniyetin ve düzenin, sapkınlık ve anarşiye karşı verdiği bir savaştı.

Von Waldeck, zaman kaybetmedi. Ordusunu, şehrin etrafında demir bir çember oluşturacak şekilde konuşlandırdı. O ordu, profesyonel paralı askerlerden (Landsknecht) oluşuyordu. Renkli, yırtık pırtık kıyafetleri, devasa kılıçları ve uzun mızraklarıyla tanınan bu askerler, savaşın acımasız ustalarıydı. Onlar için bu kuşatma, dini bir görevden çok, iyi para getiren bir işti. Şehir düştüğünde yapılacak yağma vaadi, en büyük motivasyon kaynaklarıydı.

Kuşatmanın ilk aşaması, şehrin dış dünyayla olan tüm bağlantısını kesmekti. Yollar tutuldu, nehir trafiği engellendi. Piskoposun amacı, şehri yavaş yavaş açlığa mahkûm ederek teslim olmaya zorlamaktı. Surların önüne siperler kazıldı, topçu bataryaları yerleştirildi ve kuşatma kuleleri inşa edilmeye başlandı. Her gün, piskoposun topları surları dövüyor, ama kalın ve iyi inşa edilmiş duvarlar, bu ilk saldırılara karşı direniyordu.

Surların içinde ise bambaşka bir atmosfer hâkimdi. Kuşatma, Anabaptistleri korkutmak yerine, onların inancını daha da pekiştirmişti. Onlar için surların dışındaki ordu, Vahiy kitabında bahsedilen “Canavar’ın” ordusuydu. Dışarıdaki dünya, günahkâr ve lanetliydi. İçerideki Yeni Kudüs ise Tanrı’nın koruması altındaydı. Jan Matthys, halka sürekli olarak Tanrı’nın onları koruyacağına dair vaazlar veriyordu. “Bırakın toplarını ateşlesinler!” diyordu. “Onların gülleleri, meleklerin kanatlarından sekecektir! Bırakın ordularıyla gelsinler! Tanrı, düşmanlarımızı bir Gidyon gibi, bir avuç sadık kuluyla yok edecektir!”

Şehrin savunması, son derece etkili bir şekilde organize edilmişti. Her sağlıklı erkek, milis gücüne katılmış ve surların belirli bir bölümünden sorumlu tutulmuştu. Kadınlar da savunmada aktif rol alıyorlardı. Onlar, askerlere yiyecek ve su taşıyor, yaraları sarıyor, hatta surlardan aşağı kızgın yağ ve taş dökerek saldırganları püskürtüyorlardı. Şehir, tek bir vücut gibi hareket eden, adanmış bir savaş makinesine dönüşmüştü.

Saldırılar ve karşı saldırılar, günlük bir rutin haline gelmişti. Geceleri, Anabaptistlerin küçük ve cesur grupları, sürpriz baskınlar (sorti) düzenlemek için surlardan dışarı sızıyor, piskoposun kampına saldırıp, birkaç askeri öldürüp, erzak çalarak geri dönüyorlardı. O baskınlar, askeri açıdan büyük bir etki yaratmasa da içeridekilerin moralini yüksek tutuyordu. Onlar, pasif bir şekilde bekleyen kurbanlar değil, Tanrı’nın aktif savaşçılarıydı.

Ancak Jan Matthys, bu küçük zaferlerle yetinecek bir adam değildi. O, savunmada kalmaktan sıkılmıştı. O, Tanrı’nın ona büyük ve görkemli bir zafer vaat ettiğine inanıyordu. Her geçen gün daha sabırsız, daha öfkeli bir hale geliyordu. Kuşatmanın uzaması, onun peygamberlik karizmasını sarsabilirdi. Halkına sürekli olarak ilahi bir müdahalenin yakın olduğunu söylüyordu. O müdahale bir an önce gelmeliydi.

Aklında, cüretkâr, delice ve tek bir adama dayanan bir plan şekillenmeye başlamıştı. O, Tanrı’nın kendisini, tıpkı Gidyon gibi, tek başına düşman ordusunu dağıtmak için seçtiğine inanıyordu. O, pasif bir şekilde beklemeyecek, kaderi kendi elleriyle yazacaktı. Ve o karar, Yeni Kudüs’ün kısa tarihinin en dramatik anlarından birine zemin hazırlayacaktı. Herkes surların arkasında Tanrı’dan bir mucize beklerken, peygamberin kendisi, o mucize olmaya karar vermişti.

Bölüm 4: Peygamberin Son Kehaneti ve Terzinin Yükselişi

Gidyon’un Kılıcı
Münster, Paskalya Pazarı, 5 Nisan 1534

Kuşatmanın altıncı haftası dolmuştu. Bahar, Westphalia topraklarına yavaş yavaş gelirken, Münster’in surları hem içeriden hem dışarıdan bir sabırsızlık ateşiyle yanıyordu. Dışarıda, Prens-Piskopos Franz von Waldeck’in paralı askerleri, uzun süren hareketsizlikten ve çamurlu siperlerde beklemekten sıkılmıştı. İçeride ise, ilk haftaların coşkulu direniş ruhu, yerini yavaş yavaş gergin bir bekleyişe bırakmıştı. Yiyecek stokları henüz kritik seviyede değildi ama herkes, özellikle de diyakonlar, depoların sonsuz olmadığını biliyordu. En önemlisi, Tanrı’dan beklenen o görkemli ve anlık zafer bir türlü gelmiyordu.

Bu durum, en çok Jan Matthys’i rahatsız ediyordu. Onun otoritesi, Tanrı ile olan doğrudan bağına ve kehanetlerinin gücüne dayanıyordu. Kuşatmanın uzaması, o gücü aşındıran sessiz bir şüphe tohumu ekiyordu. Onun peygamberliği, durağanlığı kaldıramazdı; sürekli bir hareket, bir mucize, bir ilahi eylem gerektiriyordu. Günlerdir odasına kapanmış, durmaksızın dua ediyor, oruç tutuyor ve Vahiy kitabını okuyordu. Onu görenler, yüzünde artan bir gerginlik, gözlerinde ise uhrevi bir ateşle dünyevi bir sabırsızlığın tehlikeli bir karışımını fark ediyorlardı.

Paskalya arifesinde, Matthys odasından fırtına gibi çıktı. Yüzü solgun ama kararlıydı. Doğrudan İhtiyarlar Meclisi’ni topladı. Jan van Leiden, Knipperdolling ve diğerleri onun etrafında toplandığında, Matthys derin ve titreşen bir sesle konuştu. Sesi, bir trans halinden yeni çıkmış gibiydi.

“Kardeşlerim, Tanrı benimle konuştu,” dedi. “O, halkının acı çektiğini gördü ve sabrı taştı. Bana, tıpkı Gidyon’a emrettiği gibi, kılıcımı kuşanıp O’nun adına yürümemi emretti. Paskalya günü, Mesih’in dirilişinin kutlandığı o kutsal günde, ben, O’nun seçilmiş kulu, tek başıma bu şehrin kapılarından çıkacağım. Tanrı, bana görünmez bir kalkan ve yenilmez bir güç vaat etti. Dinsizlerin ordusunu tek başıma darmadağın edeceğim. Onların kılıçları ve mızrakları bana dokunamayacak. Bu, Tanrı’nın size vaat ettiği mucize olacak. Bu, Yeni Kudüs’ün nihai zaferinin ilanıdır.”

Odadaki sessizlik, mezar sessizliği gibiydi. Meclis üyeleri, donakalmıştı. Bu, bir askeri strateji değildi; bu, aklın sınırlarını zorlayan bir inanç eylemi, bir intihar göreviydi. Jan van Leiden, ustasına ve peygamberine hayranlık duyan bir mürit olarak bile, bu plandaki deliliği görmüştü. Ustasını ikna etmeye çalıştı.

“Peygamberim,” dedi usulca. “Tanrı’nın gücünden şüphemiz yok. Ama belki de bu bir imtihandır? Belki de Tanrı, sizin bilgeliğinizi ve sabrınızı sınıyordur. Sizin hayatınız, bu şehir için her şeyden daha değerlidir. İzin verin, sizin yerinize biz gidelim. Bir grup seçilmiş savaşçıyla bir baskın düzenleyelim.”

Matthys’in gözleri öfkeyle parladı. Jan van Leiden’a döndü ve sesi bir kamçı gibi şakladı. “İnancın ne kadar zayıfmış, Enoch’un çırağı! Sen, Tanrı’nın doğrudan emrini mi sorguluyorsun? Bu, benim görevimdir. Yalnızca benim. Tanrı, Gidyon’a ‘ordunu al’ demedi. ‘Git’ dedi. Bana da aynısını söyledi. Şüphe duyanlar, Tanrı’dan şüphe duymuş olur ve onların sonu, dinsizlerinki gibi olacaktır!”

O sert çıkış, tüm itirazları susturdu. Kimse, peygamberin gazabını üzerine çekmeye cesaret edemedi. Plan kabul edildi. Haber, şehirde hızla yayıldı. Halk, ikiye bölünmüştü. Bir kısmı, peygamberlerinin mutlak gücüne inanıyor ve Paskalya sabahı gerçekleşecek büyük mucizeyi heyecanla bekliyordu. Diğerleri ise, kalplerinin derinliklerinde bir korku ve şüpheyle, liderlerinin aklını yitirmiş olabileceğinden endişeleniyordu. Ama kimse o şüpheyi yüksek sesle dile getiremedi.

Paskalya sabahı, güneş doğarken, Münster’in ana kapılarının önünde bir kalabalık toplandı. Jan Matthys, en iyi zırhını kuşanmış, elinde bir mızrak, belinde bir kılıçla göründü. Yanında, ona eşlik etmek için gönüllü olan yirmi kadar en sadık savaşçısı vardı. Kalabalığın arasından geçerken, yüzünde bir vecd ifadesi vardı. Gözleri uzaklara, piskoposun kampına kilitlenmişti.

Kapılar gıcırtıyla açıldı. Matthys ve küçük birliği, iki ordu arasındaki sahipsiz toprağa doğru atlarını sürdüler. Surların üzerindeki yüzlerce Anabaptist, nefeslerini tutmuş, olacakları izliyordu. Piskoposun siperlerindeki askerler ise, karşıdan gelen bu küçük ve anlamsız grubu ilk gördüklerinde şaşırdılar. Bunun bir teslim olma heyeti ya da bir müzakere girişimi olduğunu düşündüler.

Fakat Matthys’in niyeti müzakere değildi. Atını mahmuzlayıp, tek başına, mızrağını ileri uzatarak, “Tanrı’nın düşmanları! Sonunuz geldi!” diye bağırarak Landsknecht siperlerine doğru dörtnala koşmaya başladı.

Piskoposun askerleri, bir anlık şaşkınlığın ardından durumu kavradılar. Bir subayın emriyle, bir düzine arkebüzcü (ilkel tüfek kullanan asker) siperlerin üzerine çıktı. Nişan aldılar. Surların üzerinden izleyen Anabaptistlerin yürekleri ağızlarına geldi. Dualar, fısıltılara dönüştü.

Tüfeklerin gümbürtüsü, ovada yankılandı.

Jan Matthys, atının üzerinde bir an sendeledi. Ardından, sanki görünmez bir el tarafından itilmiş gibi, ağır çekimde yana doğru devrildi ve cansız bir şekilde yere düştü. Ona eşlik eden yirmi savaşçı, liderlerinin düştüğünü görünce bir anlık panik yaşadı ve ardından öfkeyle saldırıya geçti. Ama sayıları çok azdı. Paralı askerler, siperlerinden çıkarak onları bir çember içine aldılar. Kısa ve acımasız bir çatışmanın ardından, hepsi kılıçtan geçirildi.

Surların üzerindeki Anabaptistler, donakalmışlardı. Sessizlik, o kadar yoğundu ki, herkes kendi kalp atışını duyabiliyordu. İnanamıyorlardı. Mucize gerçekleşmemişti. Peygamber ölmüştü. Tanrı’nın yenilmez kulu, sıradan bir asker tarafından, sıradan bir kurşunla öldürülmüştü. Onları Yeni Kudüs’e getiren, onlara mutlak zafer vaat eden adam, şimdi düşman siperlerinin önünde cansız bir et yığını olarak yatıyordu.

Piskoposun askerleri, zafer çığlıkları atarak Matthys’in cesedine koştular. Zırhını ve silahlarını soydular. Ardından bir subay, cesedin başının kesilmesini emretti. Bir asker, kılıcıyla peygamberin başını gövdesinden ayırdı. Başı bir mızrağın ucuna taktılar ve surların önündeki sahipsiz toprağa, herkesin görebileceği bir yere diktiler. Gövdesini ise parçalara ayırıp, mancınıklarla surların üzerinden şehrin içine fırlattılar.

O gün, Münster’in üzerine yalnızca peygamberin parçalanmış bedeni değil, umutsuzluk ve dehşet yağdı. İnançlarının temeli olan kaya, bir anda tuzla buz olmuştu. Tanrı onları terk mi etmişti? Her şey bir yalan mıydı? Şehir, en derin krizini yaşıyordu. Lidersiz, peygambersiz ve umutsuz kalmışlardı. Tam o kaos ve çaresizlik anında, bir adım öne çıktı. Jan Matthys’in en sadık çırağı. Genç, karizmatik ve şimdiye kadar hep ikinci planda kalmış olan adam. Jan van Leiden.

Yeni Peygamber, Yeni Vizyon
Münster, Nisan 1534

Jan Matthys’in korkunç sonu, Münster’de bir şok ve panik dalgası yarattı. Surların üzerine dikilen mızraktaki o tanıdık yüz, şehrin üzerine bir kâbus gibi çökmüştü. Halk, evlerine ve kiliselere kapanmış, ağlayarak ve dua ederek ne olacağını bekliyordu. İnançları sarsılmıştı. Liderleri, Tanrı’nın seçilmiş kulu, feci bir şekilde ölmüştü. Bu, Tanrı’nın onlardan yüz çevirdiği anlamına mı geliyordu? Piskoposun ordusu her an surlara tırmanıp herkesi kılıçtan geçirebilir miydi? İhtiyarlar Meclisi’ndeki liderler bile ne yapacaklarını bilemez bir haldeydi. Knipperdolling gibi pragmatik olanlar, teslim olma seçeneklerini fısıltıyla tartışmaya başlamışlardı.

Tam o kırılma anında, Jan van Leiden sahneye çıktı. O, Matthys’in ölümünün yarattığı liderlik boşluğunu ve ruhani krizi herkesten daha iyi görmüştü. O, bir felaketi, bir fırsata çevirme konusunda doğuştan bir yeteneğe sahipti. Üç gün boyunca ortadan kayboldu. Kimse onu görmedi. Herkes onun da ya korkup saklandığını ya da yas tuttuğunu düşündü.

Üçüncü günün sonunda, Aziz Lamberti Kilisesi’nin önündeki meydana çıktı. Bitkin, saçı başı dağınık ve gözleri uykusuzluktan kızarmıştı. Ama duruşu mağrur, sesi ise her zamankinden daha güçlüydü. Büyük bir kalabalık, ne diyeceğini merak ederek etrafında toplandı.

Jan van Leiden, kollarını iki yana açarak konuşmaya başladı. Sesi, bir fısıltıdan başlayıp giderek bir gümbürtüye dönüştü. “Ey Tanrı’nın halkı! Üç gündür karanlıktaydım! Üç gündür yas tuttum! Ama bu gece, Tanrı bana göründü ve her şeyi aydınlattı!”

Kalabalıktan bir mırıltı yükseldi. Herkes pürdikkat kesilmişti.

“Tanrı bana dedi ki,” diye devam etti Leiden, “Sevgili kulum Jan Matthys, bir hata yaptı. O, sabırsız davrandı. O, Tanrı’nın zamanından önce davrandı. Onun görevi, sizi bu şehre getirmek ve burayı arındırmaktı. O görevini tamamladı. Ama onun ölümü, bir yenilgi değildir! Onun ölümü, bir imtihandı! Tanrı, sizin inancınızı sınıyordu! Tıpkı İbrahim’den oğlu İshak’ı kurban etmesini istediği gibi, sizden de peygamberinizi kurban etmenizi istedi! Ve siz, bu imtihandan geçtiniz!”

Bu, dâhiyane bir teolojik manevraydı. Leiden, Matthys’in feci başarısızlığını, ilahi planın bir parçası, bir sadakat testi olarak yeniden yorumluyordu. Kalabalık, o açıklamayı bir can simidi gibi kavradı. Liderlerinin ölümü, bir utanç değil, bir onur mertebesine yükseltilmişti.

Leiden, kalabalığın ruh halini hissetmişti. Sesini daha da yükseltti. “Ve Tanrı bana dedi ki, ‘Eski peygamber gitti. Şimdi yeni bir dönem başlıyor. Ve ben, bu yeni dönem için yeni bir lider seçtim.’ Tanrı, bu kutsal görevi, bu ağır yükü, benim, kulu Jan Bockelson’un omuzlarına yükledi!”

Ardından, en dramatik hamlesini yaptı. Yere kapandı ve bir trans haline girdi. Vücudu kasılıyor, ağzından anlaşılmaz sesler çıkıyordu. Bir süre sonra sarsılarak durdu ve ayağa kalktı. Gözleri, sanki başka bir dünyayı görmüş gibi parlıyordu.

“Tanrı’dan on iki yeni ferman aldım!” diye bağırdı. “Bu fermanlar, Yeni Kudüs’ün yeni yasalarıdır! Bu yasalar, bizi zafere taşıyacak olan yasalardır!”

O andan itibaren, Jan van Leiden, Münster’in tek ve mutlak lideri haline geldi. Onun liderliği, Matthys’inkinden farklı olacaktı. Matthys, sert, öfkeli ve tek boyutlu bir liderdi. Leiden ise bir aktör, bir psikolog ve bir şovmendi. İnsanların korkularını, umutlarını ve arzularını nasıl yöneteceğini çok iyi biliyordu. Şehri, demir bir yumrukla ama aynı zamanda sürekli bir tiyatro sahnesiyle yönetecekti.

Onun ilk icraatlarından biri, toplumsal yapıyı tamamen yeniden şekillendirmek oldu. Erkekler, savunma ve kamu işleri için on iki loncaya ayrıldı. Her loncanın başına, kendisine sadık bir “dük” atadı. Bu, eski lonca yapısını yıkan ve tüm ekonomik ve askeri gücü doğrudan kendisine bağlayan bir hamleydi. Şehirdeki en önemli ve hassas görev olan yiyecek dağıtımının başına, yani baş diyakonluğa, en güvendiği adamlardan birini getirdi.

Fakat onun en radikal ve en tartışmalı kararı, henüz gelmemişti. Şehirdeki demografik bir sorunu, yani kuşatma ve sürgünler nedeniyle erkek sayısının kadın sayısından çok daha az olmasını, teolojik bir kılıfla birleştirerek, Münster’i ve tüm Hristiyan dünyasını şoka uğratacak bir uygulamayı hayata geçirecekti. O karar, Jan van Leiden’in saltanatını tanımlayacak ve Yeni Kudüs’ü, tarihin en kötü şöhretli toplumsal deneylerinden birine dönüştürecekti. Şehir, yeni peygamberinin liderliğinde, umutsuzluktan kurtulmuş ama çok daha karanlık ve bilinmez bir yola girmişti.

Davut’un Tahtı ve Çok Eşlilik Fermanı
Münster, Yaz 1534

Jan van Leiden’in iktidarı pekiştikçe, şehrin atmosferi de değişti. Matthys döneminin sert ve sade dindarlığının yerini, giderek daha gösterişli, daha mistik ve daha apokaliptik bir hava alıyordu. Leiden, kendisini yalnızca bir peygamber olarak değil, Eski Ahit krallarının bir devamı olarak görmeye başlamıştı. Özellikle Kral Davut’a karşı özel bir hayranlığı vardı; Davut da bir çobanken Tanrı tarafından seçilmiş, krallığa yükselmiş, şiirler yazmış ve birden fazla eşe sahip olmuştu. Leiden, kendi hayatında bu paralellikleri görüyordu.

Bu yeni vizyonun en çarpıcı sonucu, çok eşlilik (poligami) fermanı oldu. Leiden, bu kararı teolojik ve pragmatik gerekçelerin bir karışımıyla meşrulaştırdı. Teolojik olarak, Eski Ahit’teki ataerkil liderlerin (İbrahim, Yakup, Davut, Süleyman) birden fazla eşe sahip olduğunu ve Tanrı’nın bunu kınamadığını savundu. Bernhard Rothmann’a, bu konuyu meşrulaştıran risaleler yazdırdı. Rothmann, Yeni Ahit’in bu konuda sessiz kaldığını, dolayısıyla Eski Ahit’teki uygulamanın geçerli olduğunu iddia etti.

Pragmatik gerekçe ise çok daha belirgindi. Savaşlar, sürgünler ve Matthys’in son baskınındaki kayıplar nedeniyle, şehirdeki kadın sayısı erkek sayısının en az üç katına çıkmıştı. Binlerce kadın; bekâr, dul, korumasız ve bir erkeğin himayesine muhtaç durumdaydı. Leiden’e göre, bu durum ahlaki bir tehlike arz ediyordu. Her kadının bir erkeğin “koruması” altında olması, bir haneye ait olması gerekiyordu. Çözüm basitti: Her erkek, birden fazla kadınla evlenmeliydi.

Ferman, Temmuz ayında ilan edildiğinde, şehirde Matthys’in ölümünden bile daha büyük bir şok yarattı. Bu, bin beş yüz yıllık Hristiyan geleneğinin tamamen reddi anlamına geliyordu. Özellikle hareketin ilkelerine sadık olan ve tek eşliliği ailenin kutsal temeli olarak gören birçok Anabaptist için bu, kabul edilemez bir sapkınlıktı. Şehrin içinde ilk kez ciddi bir muhalefet dalgası yükseldi. Mollenheck adında bir demirci ustasının liderliğindeki bir grup saygın zanaatkâr, bu fermanı “şeytanın işi” olarak nitelendirerek isyan başlattı.

İsyancılar, Jan van Leiden, Knipperdolling ve diğer liderleri pusuya düşürerek yakalamayı başardılar. Birkaç saatliğine, şehrin kontrolünü ele geçirmiş gibi göründüler. Ama Leiden’in sadık milisleri ve Hollanda’dan gelen fanatik taraftarları, hızla organize olarak karşı saldırıya geçti. Kısa ama kanlı bir sokak savaşının ardından isyan bastırıldı.

Leiden, bu isyanı, otoritesini mutlak bir şekilde tesis etmek için bir fırsat olarak kullandı. Yakalanan yaklaşık elli isyancı, Katedral meydanına getirildi. Leiden, bir kürsüye çıktı ve onlara karşı bir konuşma yaptı. Ardından, Tanrı’nın kendisine isyancıları affetmesini emrettiğini söyledi. Kalabalık rahat bir nefes alırken, Leiden ekledi: “Ama önce, Tanrı’ya karşı işledikleri günah için tövbe etmeli ve cezalarını çekmelidirler.”

Ve ceza, acımasızdı. İsyancıların lideri Mollenheck ve diğer birkaç kişi, bizzat Jan van Leiden tarafından kılıçla idam edildi. Leiden, ilk darbeyi vurduktan sonra kılıcını Knipperdolling’e verdi ve ondan da bir isyancıyı öldürmesini istedi. Bu, liderlik kademesindeki herkesi kana bulayarak, geri dönülmez bir şekilde kendisine bağlama yöntemiydi. Diğer isyancılar, halkın gözü önünde işkenceyle öldürüldü. O gün, Münster’de muhalefetin sesi tamamen kesildi. Artık kimse, peygamberin iradesini sorgulamaya cesaret edemeyecekti.

Çok eşlilik fermanı, demir bir yumrukla uygulamaya konuldu. Evlenmeyi reddeden kadınlar, topluma karşı geldikleri için cezalandırılıyor, hatta bazıları idam ediliyordu. Liderler, en genç ve en güzel kadınları kendilerine eş olarak seçerek kendi haremlerini kurdular. Jan van Leiden, ilk olarak Jan Matthys’in güzel dul eşi Divara van Haarlem ile evlenerek ustasının mirasına sembolik olarak sahip çıktı. Kısa süre içinde eşlerinin sayısı on altıyı bulacaktı.

Şehir, tuhaf ve gergin bir sosyal yapıya bürünmüştü. Aynı evde yaşayan rakip eşler, kıskançlık krizleri ve sürekli bir gerilim hakimdi. Fakat dışarıya karşı herkes mutlu ve itaatkâr görünmek zorundaydı. Jan van Leiden, kendini yalnızca peygamber değil, aynı zamanda “Yeni İsrail’in Kralı” ilan etmeye hazırlanıyordu. Terzi, şimdi bir taç giymek üzereydi. Ve kurduğu krallık, tarihin en tuhaf ve en acımasız teokrasilerinden biri olacaktı.

Bölüm 5: Altın Taç ve Kırmızı İdam Kürsüsü

Kral Davut’un Gösterişi
Münster, Eylül 1534

Yaz mevsimi sona ererken, Münster’in içindeki hayat, dışarıdaki kuşatmanın sıkıcı ve ölümcül rutininden tamamen farklı bir ritme bürünmüştü. Dışarıda çamur, hastalık ve paralı askerlerin homurtuları varken, surların içinde Jan van Leiden, yeni krallığının temellerini atıyor ve bunu akıl almaz bir gösterişle yapıyordu. Peygamberlik iddiası, yerini krallık iddiasına bırakmıştı. O artık yalnızca Tanrı’nın sözcüsü değil, yeryüzündeki vekili, Yeni İsrail’in meshedilmiş hükümdarıydı.

Bu dönüşüm, teatral bir törenle resmileştirildi. Eylül ayının başlarında, şehirdeki en yetenekli kuyumculardan biri olan Johann Dusentschuer, herkesin önünde bir kehanette bulundu. Dusentschuer, Tanrı’nın kendisine göründüğünü ve Jan van Leiden’in, tüm dünyayı yönetecek olan yeni Kral Davut olarak seçildiğini bildirdiğini ilan etti. Tanrı, ona bu yeni kral için bir taç, bir asa ve diğer kraliyet nişanlarını yapmasını emretmişti. Bu, elbette, Leiden tarafından dikkatle planlanmış bir tiyatroydu.

Kuyumcu, diyakonların kontrolündeki depolardan alınan altın ve mücevherleri kullanarak işe koyuldu. Şehrin eski zenginlerinin ve kiliselerin el konulan serveti, şimdi yeni kralın ihtişamını yaratmak için eritiliyordu. Kısa sürede, iki görkemli taç yapıldı: Biri, kralın dünyevi gücünü simgeleyen saf altından bir taç; diğeri ise ruhani gücünü simgeleyen, mücevherlerle süslü daha büyük bir taç. Altın bir küre, üzerinde “Bir Kral, Bir Tanrı, Bir İnanç, Bir Vaftiz” yazan bir adalet kılıcı ve işlemeli bir asa da kraliyet sembolleri arasındaydı.

Taç giyme töreni, Prinzipalmarkt’ta, Knipperdolling’in eski evinin balkonunda değil, meydanın ortasına özel olarak inşa edilmiş, görkemli, üç katlı bir taht üzerinde gerçekleştirildi. Jan van Leiden, en iyi ipeklerden ve kadifelerden yapılmış, mor ve kırmızı renklerde, gösterişli bir cübbe giymişti. Onu, on altı eşi takip ediyordu. Başlarında, Kraliçe olarak ilan edilen Divara van Haarlem vardı. Her biri, en güzel elbiseleri giymiş ve mücevherlerle süslenmişti. Onların arkasından ise, yeni rejimin aristokrasisi geliyordu: Leiden’in atadığı “dükler”, saray görevlileri ve baş diyakonlar.

Bernhard Rothmann, töreni yönetti. Kalabalığa, Leiden’in krallığının ilahi kökenini anlatan uzun bir vaaz verdi. Ardından Dusentschuer, taçları ve asayı getirerek Leiden’i takdis etti. Jan van Leiden, tacı başına yerleştirdiğinde, kalabalıktan organize bir “Yaşasın Kral Davut!” haykırışı yükseldi.

O andan itibaren, Münster’deki hayat tamamen değişti. Şehir, bir kraliyet sarayına dönüştü. Leiden, eski piskoposluk sarayına yerleşti ve kendine bir saray teşkilatı kurdu. Sarayda her gün ziyafetler düzenleniyor, müzisyenler ilahiler ve kralı öven şarkılar çalıyordu. Kral ve maiyeti, ortak depolardaki en iyi yiyecekleri tüketiyor, en iyi şarapları içiyor ve en lüks kumaşlardan yapılmış giysiler giyiyorlardı. Oysa sıradan halkın tayınları giderek küçülüyor, ekmekler daha fazla talaşla karıştırılıyordu. Matthys döneminin komünal eşitlik ideali, yerini katı bir hiyerarşiye bırakmıştı. En tepede Kral ve sarayı, onların altında askeri ve sivil bürokrasi, en altta ise itaat etmek ve çalışmak zorunda olan sıradan halk vardı.

Leiden, krallığının propagandasını yapmak için her türlü aracı kullandı. Şehrin parası lağvedilmişti, ama o, üzerinde kendi resminin ve kraliyet unvanının bulunduğu özel madalyonlar bastırıp sadık adamlarına dağıttı. Bu madalyonlar, yeni bir tür para birimi ve bir statü sembolü haline geldi. Bernhard Rothmann, kralın emirlerini ve teolojik meşruiyetini anlatan risaleler yazmaya devam etti. Bu risaleler matbaada basılıp, geceleri küçük balonlarla veya oklara bağlanarak surların dışına, piskoposun kampına ve diğer şehirlere gönderiliyordu. Mesaj açıktı: Münster’deki krallık, yakında tüm dünyayı fethedecekti. Diğer şehirlerdeki Anabaptistler, isyan edip kendi yöneticilerini devirmeye ve Kral Davut’un ordusuna katılmaya çağrılıyordu.

Bu şatafat ve gösteriş, içerideki halkın bir kısmını büyülerken, bir kısmının da sessiz öfkesini artırıyordu. Liderleri lüks içinde yaşarken, kendi çocukları açlık çekmeye başlıyordu. Ancak muhalefetin kanla bastırıldığı o günden sonra kimse sesini çıkaramıyordu. Herkes, Kral’ın her şeyi gören gözleri ve her şeyi duyan kulakları olduğuna inanıyordu. Şehir, bir yandan açlık ve kuşatmanın yarattığı fiziksel baskı, diğer yandan kraliyet propagandasının ve korkunun yarattığı psikolojik baskı altında, gerçeklikten kopuk bir tiyatro sahnesine dönüşmüştü. Ve o sahnenin başrol oyuncusu, Leiden’li terzi, şimdi altın bir tahtta oturmuş, tüm dünyanın önünde diz çökmesini bekliyordu.

Kırmızı İdam Kürsüsü ve Knipperdolling’in Düşüşü
Münster, Sonbahar 1534

Kral Jan van Leiden’in saltanatı, yalnızca gösteriş ve ziyafetlerden ibaret değildi. O saltanatın diğer yüzü, acımasız bir adalet sistemi ve sürekli bir terör iklimiydi. Muhalefetin en ufak bir fısıltısı bile kanla bastırılıyordu. Bu yeni düzenin en korkutucu sembolü, pazar meydanına kurulan kırmızıya boyanmış idam kürsüsüydü.

Leiden, adaletin hızlı ve ibret verici olması gerektiğine inanıyordu. Mahkemeler lağvedilmişti. Suçlamalar doğrudan Kral’a veya onun atadığı “dükler”e yapılıyor, yargılama anında ve genellikle halkın önünde gerçekleşiyordu. Cezalar ise orantısız bir şekilde sertti. Yalan söylemek, itaatsizlik, eşler arasında kavga etmek, tayınlar hakkında şikâyet etmek gibi suçlar bile ölümle cezalandırılabiliyordu. İdamlar, birer törene dönüştürülmüştü. Suçlu, kırmızı kürsüye çıkarılıyor, Bernhard Rothmann tarafından günahları yüzüne okunuyor ve ardından cellat tarafından infaz ediliyordu. Cellat, genellikle şehrin eski düzenindeki en önemli figürlerden biri olan Bernhard Knipperdolling’di.

Knipperdolling’in hikayesi, Münster’deki iktidar dinamiklerinin trajik bir özetiydi. O, hareketin en başından beri en zengin ve en etkili yerel destekçisiydi. Rothmann’ı himaye etmiş, Hollandalılara kapılarını açmış ve devrimin maddi yükünü sırtlamıştı. Bir zamanlar kendisini şehrin yeni lideri olarak hayal etmişti. Ancak Jan van Leiden’in karşı konulmaz yükselişi, onu ikinci plana itmişti. Leiden, Knipperdolling’in gücünden ve potansiyel rakip olmasından her zaman rahatsızlık duymuştu. Onu kontrol altında tutmak için zekice bir yöntem buldu: Onu, rejimin en kirli ve en nefret edilen işini yapmaya zorlayarak onurunu kırdı ve halkın gözündeki itibarını yok etti.

Knipperdolling, Kral’ın yardımcısı (Stadholder) ve baş celladı olarak atanmıştı. Bir zamanlar şehrin en saygın tüccarı olan bu adam, şimdi elinde kanlı bir kılıçla, eski dostlarını ve komşularını idam etmek zorundaydı. Bu rol, onun ruhunu yavaş yavaş kemiriyordu. Zaman zaman, bu baskıya dayanamayıp tuhaf davranışlar sergilemeye başladı. Bir gün, sokaklarda bir çocuk gibi zıplayarak, “Benim olana sevinin, sizinkine de ben sevinirim!” diye bağırmaya başladı. Başka bir zaman, kendisinin gerçek kral olduğunu iddia ederek Leiden’in tahtına oturmaya kalkıştı.

Bu tür davranışlar, Leiden için birer fırsattı. Knipperdolling’i halkın önünde küçük düşürüyor, onu “Tanrı tarafından aklı alınmış bir zavallı” olarak nitelendiriyordu. Knipperdolling, birkaç gün zindana atılıp “tövbe ettikten” sonra serbest bırakıldı, ama artık eski gücünden ve itibarından eser kalmamıştı. O, Kral’ın iradesiyle yükselip, yine onun iradesiyle bir paçavraya dönüştürülmüş, yaşayan bir ibret abidesiydi.

Korku rejimi, en çok kadınları etkiliyordu. Çok eşlilik fermanı, onları birer mülk statüsüne indirgemişti. Kocalarına mutlak itaat etmek zorundaydılar. En ufak bir itaatsizlik, “toplumun ahlaki düzenini bozmak” olarak görülüyor ve şiddetle cezalandırılıyordu. Bu trajedinin en bilinen örneği, Elisabeth Wandscherer adında bir kadının hikayesidir. Leiden’in eşlerinden biri olan Elisabeth, saraydaki lüks ve şatafat içinde yaşarken, şehirdeki halkın çektiği açlığa daha fazla dayanamadı. Bir ziyafet sırasında, mücevherlerini çıkarıp Kral’ın önüne atarak, “Halk açlıktan ölürken bizim bu lüks içinde yaşamamız doğru değil!” diye isyan etti.

Leiden, bu başkaldırı karşısında buz kesti. Elisabeth’i saçlarından sürükleyerek pazar meydanına götürdü. Tüm halkı ve diğer eşlerini meydanda topladı. Orada, Elisabeth’i Tanrı’ya ve kocasına isyan etmekle suçladı. Ardından, kimsenin beklemediği bir şey yaptı. Kılıcını çekti ve herkesin gözü önünde, bizzat kendi elleriyle karısının kafasını kesti. Cansız bedeni yere yığılırken, diğer eşlerine döndü ve onlarla birlikte ilahi söyleyerek dans etmeye başladı. Mesaj, dehşet verici bir şekilde netti: Kral’a, hatta düşüncelerinde bile karşı gelmenin bedeli ölümdü.

Münster, bir korku ve paranoya cumhuriyetine dönüşmüştü. Komşu komşuyu, eş eşi gözetliyordu. Her an bir ihanetle suçlanma ve kırmızı kürsüye çıkarılma korkusu, insanların ruhunu esir almıştı. Cennet vaadi, yerini cehennemin ta kendisine bırakmıştı. Ve bütün bu deliliğin merkezinde, altın tacı ve kanlı kılıcıyla, Leiden’li terzi oturuyordu.

Açlık ve Veba
Münster, Kış 1534-1535

Kış, Münster’in üzerine bir kefen gibi çöktü. Kuşatma çemberi, her geçen gün daha da daralıyor, Prens-Piskopos’un ordusu yeni takviyelerle güçleniyordu. Surların içindeki durum ise artık felaket boyutuna ulaşmıştı. Kraliyet sarayındaki ziyafetler sona ermişti. Ortak depolar boşalmıştı. Halk, hayatta kalmak için akla hayale gelmeyecek şeyleri yemeye başlamıştı.

İlk olarak atlar, köpekler ve kediler kesildi. Onlar bitince, fareler ve sıçanlar avlanmaya başlandı. Ardından sıra derilere, ayakkabılara, eski parşömenlere geldi. İnsanlar, otları, yaprakları ve ağaç kabuklarını kaynatarak çorba yapıyorlardı. Şehrin sokaklarında, açlıktan bir deri bir kemik kalmış, hayalet gibi dolaşan insanlar belirmişti. Her gün onlarca kişi, evlerinde ya da sokak ortasında sessizce açlıktan ölüyordu. Toplu mezarlar kazılıyor, cesetler alelacele gömülüyordu.

Açlığın yanına, onun ikiz kardeşi olan hastalık da eklenmişti. Kirli su, yetersiz beslenme ve kalabalık yaşam koşulları, veba ve dizanteri gibi salgınların yayılması için mükemmel bir ortam yaratmıştı. Şehir, dev bir revire dönmüştü. İnsanların inlemeleri, ilahilerin sesini bastırır olmuştu.

Bu korkunç koşullar altında bile, Jan van Leiden’in otoritesi sarsılmaz görünüyordu. O ve en yakın çevresi, gizli depolarda sakladıkları son erzaklarla halktan daha iyi besleniyorlardı. Ama o bile, durumun vahametinin farkındaydı. Halkın moralini yüksek tutmak için sürekli yeni kehanetlerde bulunuyordu. Paskalya’da, Tanrı’nın onları kurtaracağına dair söz veriyordu. “Sabredin!” diyordu vaazlarında. “Tanrı, altını ateşte sınadığı gibi, bizim de inancımızı açlıkla sınıyor! Bu imtihanı geçenler, sonsuz bir ziyafete kavuşacaklar!”

Ancak sözler, boş mideleri doldurmuyordu. Umutsuzluk, en sadık inananların bile kalbini kemirmeye başlamıştı. İnsanlar, surların dışındaki piskoposun ordusundan çok, içerideki açlıktan korkar hale gelmişlerdi. Bazıları, gecenin karanlığından faydalanarak surlardan atlayıp kaçmaya ve piskoposun merhametine sığınmaya çalışıyordu. Yakalananlar, ibret olsun diye halkın gözü önünde idam ediliyordu.

Şehir, kendi kendini yiyen bir canavara dönüşmüştü. Başlangıçtaki o saf, ütopik inançtan geriye hiçbir şey kalmamıştı. Yalnızca hayatta kalma içgüdüsü, korku ve liderlerinin bir sonraki vaadine tutunma çabası vardı. Kral Jan, tacını ve cübbesini giymeye devam ediyordu, ama krallığı, iskeletlerden ve hayaletlerden oluşan bir ölüler diyarına dönmüştü. Paskalya yaklaşıyordu ve herkes, hem korkuyla hem de son bir umut kırıntısıyla, Kral’ın son kehanetinin gerçekleşip gerçekleşmeyeceğini bekliyordu. Dışarıdaki düşman sabırlıydı. İçerideki düşman ise, yani açlık, her gün yeni bir zafer kazanıyordu. Yeni Kudüs, son nefesini vermek üzereydi.

Bölüm 6: Hainin Fısıltısı ve Son Saldırı

Paskalya’nın Boş Vaadi
Münster, Nisan 1535

Paskalya sabahı, Münster’e bir kurtuluş değil, acı bir sükûnet getirdi. Güneş, açlıktan zayıf düşmüş şehrin üzerine solgun ışıklarını gönderirken, surların üzerinde nöbet tutan bitkin milislerin gözleri umutla değil, boş bir beklentiyle doğuya çevrilmişti. Kral Jan’ın kehaneti, şehrin üzerine asılı duran son umut ipliğiydi. O gün, Tanrı’nın melek ordularıyla ineceğini, piskoposun kampını ateş ve kükürtle yok edeceğini, Yeni Kudüs’ü kuşatmanın zincirlerinden kurtaracağını vaat etmişti. Fakat saatler ilerledikçe, gökyüzünde melek kanatlarının sesinden çok, açlıktan kıvranan midelerin gurultusu ve hastaların iniltileri duyuluyordu.

Öğle vakti geldiğinde, hiçbir ilahi müdahale gerçekleşmedi. Akşam olduğunda, umut ipliği kopmuş, yerine ağır bir hayal kırıklığı ve sessiz bir dehşet çökmüştü. Halk, pazar meydanında toplanmıştı. Gözler, Kral’ın sarayına çevrilmişti. Bir açıklama bekliyorlardı. Bir teselli, yeni bir kehanet, herhangi bir şey. Onları bir arada tutan inanç yapısının en temel taşı, herkesin gözü önünde çatlamıştı.

Jan van Leiden, o anın kariyerinin en zor anı olduğunun farkındaydı. O, bir peygamberin başarısız olamayacağını, bir kralın yanılmayacağını biliyordu. Meydana çıktığında, yüzünde bir mağlubiyet ifadesi yoktu. Tam tersine, acı çeken bir babanın ve ilahi bir sırra vakıf olmuş bir bilgenin kederli ifadesi vardı. Üzerinde en sade cübbelerinden biri vardı; gösterişten arınmış, halkıyla birlikte yas tutan bir lider imajı çiziyordu.

Kürsüye yavaşça çıktı ve bir süre sessizce kalabalığa baktı. O sessizlik, meydandaki tüm fısıltıları kesti. Sonunda, sesi yorgun ama net bir şekilde duyuldu. “Ey benim sevgili halkım, ey Tanrı’nın sabırlı kulları,” diye söze başladı. “Gözlerinizdeki soruyu görüyorum. Kalbinizdeki şüpheyi hissediyorum. ‘Kralımız bize bir vaatte bulundu, Tanrı bir söz verdi, neden gerçekleşmedi?’ diye soruyorsunuz.”

Bir an duraksadı, kalabalığın tepkisini ölçtü. “Dün gece, dizlerimin üzerinde, gözyaşları içinde Tanrı’ya yakardım. O’na sizin acınızı, benim kederimi anlattım. Ve O, bana sırrını açıkladı.” Sesi şimdi daha gizemli, daha etkileyici bir tona bürünmüştü. “Tanrı dedi ki: ‘Kulum, halkımın inancı güçlüdür, ama aralarında hala zayıflar var. Hala kalplerinde eski dünyaya ait bir özlem taşıyanlar, zorluk karşısında imanı titreyenler var. Ben, ordularımı göndermeden önce, Yeni Kudüs’ün içindeki son çürük meyvelerin de dökülmesini bekliyorum. Bu sessizlik, bir terk ediş değil, bir arınmadır. Bu, son imtihandır. Bu açlık, bu bekleyiş, bu hayal kırıklığı, altını cürufundan ayıran ateştir. O ateşten saf bir şekilde çıkanlar, yakında gelecek olan zafere layık olacaklardır. Sabredin! Zira kurtuluş, hiç beklemediğiniz bir anda, bir hırsız gibi sessizce gelecektir.’”

O konuşma, zehri bala dönüştüren bir simyacının maharetiyle yapılmıştı. Başarısızlık, ilahi planın daha da karmaşık ve daha da yüce bir parçası olarak sunulmuştu. Hayal kırıklığı, bir sadakat testine dönüştürülmüştü. Kalabalığın bir kısmı, o sözlere dört elle sarıldı. İnançları o kadar mutlak, alternatif bir gerçekliğe olan ihtiyaçları o kadar yoğundu ki, Kral’ın her sözünü şüphesiz kabul etmeye hazırdılar. Onlar için bu, acılarını anlamlandıran bir açıklamaydı. Coşkuyla “Yaşasın Kral Davut! Yaşasın Tanrı’nın Peygamberi!” diye bağırmaya başladılar.

Fakat kalabalığın diğer yarısı sessiz kaldı. Onların yüzlerinde bir rahatlama değil, duygusuz bir boşluk vardı. Onlar, artık kehanetlere doymuş, vaatlere karşı sağırlaşmışlardı. Açlık, teolojiden daha güçlü bir argümandı. Ölen bir çocuğun görüntüsü, en etkili vaazdan daha sarsıcıydı. O sessiz kalabalığın içinde, Heinrich Gresbeck adında bir marangoz da vardı. Gresbeck, Münster’e ilk gelenlerdendi. Anabaptistlerin eşitlikçi ve adil toplum vaadine tüm kalbiyle inanmıştı. Jan Matthys’in ateşli bir takipçisi olmuş, Yeni Kudüs’ün kuruluşunda coşkuyla çalışmıştı. Fakat gördükleri, hayallerini paramparça etmişti. Önce Matthys’in anlamsız ölümü, ardından Leiden’in kendini kral ilan edip kurduğu lüks ve adaletsiz düzen, çok eşliliğin getirdiği ahlaki çöküntü ve şimdi de dayanılmaz bir açlık…

Gresbeck, Kral’ın konuşmasını dinlerken, içinde bir şeylerin koptuğunu hissetti. Bu adam, halkın acısını kendi gücünü pekiştirmek için kullanan bir sahtekârdı. Bu şehir, bir cennet değil, bir delinin yönettiği bir cehenneme dönüşmüştü. Etrafındaki iskelete dönmüş yüzlere, umutsuz gözlere baktı. Bir şeyler yapmalıydı. Bu kâbusu bitirmenin bir yolunu bulmalıydı. O an, pazar meydanının ortasında, sessiz kalabalığın içinde, ihanetin ilk tohumu çatladı. Heinrich Gresbeck, kendi kurtuluşunu ve belki de şehrin kurtuluşunu, Tanrı’nın meleklerinden değil, piskoposun askerlerinden beklemeye karar vermişti. O, sessizce kalabalığın arasından sıyrılıp, karanlık ara sokaklarda kayboldu. Aklında tek bir düşünce vardı: Buradan nasıl çıkılır?

Karanlıktaki Fısıltı
Münster ve Piskopos’un Kampı, Mayıs 1535

Mayıs ayı, şehre ölümcül bir sıcaklık ve daha fazla umutsuzluk getirdi. Heinrich Gresbeck, kararını verdikten sonraki haftaları, bir avcı sabrıyla plan yaparak geçirdi. Tek başına hareket edemeyeceğini biliyordu. Güvenebileceği, kendisi gibi düşünen birini bulmalıydı. Ama kime güvenebilirdi ki? Şehir, Kral’ın casuslarıyla doluydu. En ufak bir yanlış kelime, kırmızı idam kürsüsünde son bulabilirdi.

Gresbeck, aradığı müttefiki, Hans von der Wieck adında başka bir hayal kırıklığına uğramış Anabaptist’te buldu. Von der Wieck, Gresbeck gibi bir idealist değildi; o, daha çok bir pragmatistti. Kuşatmanın başından beri durumun matematiksel olarak umutsuz olduğunu görmüş, ancak sürüye uymaktan başka çaresi kalmamıştı. Şimdi, açlık ve anarşinin son safhaya geldiğini görünce, kendi canını kurtarmak için her şeyi yapmaya hazırdı.

İkili, geceleri, terk edilmiş bir evin bodrumunda gizlice buluşmaya başladılar. Fısıltılarla konuşuyor, şehrin savunma planlarını, nöbetçi değişim saatlerini, surların en zayıf noktalarını tartışıyorlardı. Gresbeck, bir marangoz olarak, surların ve kapıların yapımı ve onarımı işlerinde çalışmıştı. Duvarların nerede daha eski ve dayanıksız olduğunu, hangi kulelerin daha az nöbetçi tarafından korunduğunu biliyordu. Planları basitti ama son derece tehlikeliydi: Gecenin bir yarısı, kimsenin beklemediği bir anda surlardan kaçacak, piskoposun kampına ulaşacak ve bildikleri her şeyi anlatacaklardı.

Kaçış gecesi, fırtınalı bir gece seçildi. Rüzgârın uğultusu ve yağmurun sesi, olası bir gürültüyü bastıracaktı. Gresbeck ve von der Wieck, yanlarına birkaç parça peksimet ve bir matara su alarak, şehrin en az korunan kuzeydoğu surlarına doğru ilerlediler. Her gölge, bir nöbetçi; her ses, bir alarm gibi geliyordu. Kalpleri, göğüs kafeslerini delecek gibi atıyordu.

Surların dibine ulaştıklarında, Gresbeck yanında getirdiği kancalı bir ipi yukarı fırlattı. Birkaç denemenin ardından kanca, mazgallardan birine takıldı. Önce von der Wieck, ardından Gresbeck, titreyen kollarıyla sessizce yukarı tırmandılar. Surların üzerinde bir an durup, aşağıda uyuyan şehre baktılar. Bir zamanlar cennetleri olacağına inandıkları şehir, şimdi kaçtıkları bir hapishaneydi.

Aşağıya, surların dış tarafına inmek daha da zordu. Karanlıkta, kaygan taşlara tutunarak yavaş yavaş indiler. Ayakları toprağa değdiğinde, bir an durup özgürlüğün garip hissini yaşadılar. Ama tehlike henüz geçmemişti. Şimdi, iki ordu arasındaki sahipsiz, ölümcül toprağı geçmek zorundaydılar. Sürünerek, çalılıkların arkasına saklanarak, piskoposun kampının dış siperlerine doğru ilerlediler.

Birkaç saat sonra, çamur ve yorgunluk içinde, bir Landsknecht devriyesinin önüne çıktılar. Ellerini havaya kaldırıp, “Teslim oluyoruz! Piskoposla konuşmak istiyoruz!” diye bağırdılar.

Devriye askerleri, bu iki perişan görünümlü adama şüpheyle yaklaştılar. Onların casus olabileceğinden şüpheleniyorlardı. İkilinin ellerini bağlayıp, ite kaka kampın merkezine, komutanların çadırına götürdüler.

Prens-Piskopos Franz von Waldeck ve kurmayları, gece yarısı uyandırıldıklarında pek de memnun değillerdi. Karşılarında duran iki sefil adama küçümsemeyle baktılar. Von Waldeck, “Siz kimsiniz ve ne istiyorsunuz?” diye sordu, sesi uykusuzluktan ve bıkkınlıktan kabaydı.

Heinrich Gresbeck, bir adım öne çıktı. Bütün cesaretini topladı ve konuşmaya başladı. Şehrin içindeki durumu, açlığı, hastalığı, Kral Jan’ın deliliğini ve halkın umutsuzluğunu anlattı. Anlattıkları, piskoposun casuslarının getirdiği raporlarla örtüşüyordu. Ama bu yeterli değildi. Onlara somut bir şey vermesi gerekiyordu.

“Efendim,” dedi Gresbeck, sesi kararlıydı. “Biz size yalnızca haber getirmedik. Size şehrin anahtarını getirdik. Kral Jan, tüm savunmayı güney ve batı kapılarına yığmış durumda. Oradan yapılacak bir saldırıyı bekliyor. Ama Kreuztor, yani Haç Kapısı, neredeyse savunmasız. Oradaki surlar eski ve zayıf. Nöbetçiler ise açlıktan ayakta duramayan, tecrübesiz gençler. Eğer gece, küçük ve seçkin bir birlikle o kapıya sessizce yaklaşırsanız, direnişle karşılaşmadan içeri sızabilirsiniz. Kapıyı bir kez açtığınızda, bütün ordu şehre girebilir.”

Odada bir sessizlik oldu. Komutanlar, birbirlerine baktılar. Bu, bir tuzak olabilir miydi? Ama adamın anlattığı detaylar, surların yapısı hakkındaki bilgisi, inandırıcı geliyordu. Bir yıldan fazladır süren bu masraflı ve yıpratıcı kuşatmayı bitirmek için bir şanstı. Kaybedecek ne vardı ki?

Piskoposun en tecrübeli komutanlarından biri, Georg von Korf, Gresbeck’in gözlerinin içine baktı. “Eğer bu bir tuzaksa,” dedi buz gibi bir sesle, “seni kendi ellerimle surların en yüksek kulesinden aşağı atarım. Ama eğer doğruyu söylüyorsan, hayatın boyunca yetecek kadar altınla ödüllendirilirsin.”

Gresbeck yutkundu. “Doğruyu söylüyorum,” dedi. “Tek istediğim, o kâbusun bitmesi.”

O gece, Münster’in kaderi, bir marangozun fısıltısıyla mühürlendi. Piskopos ve komutanları, sabaha kadar uyumayıp, son ve ölümcül saldırının planını yapmaya başladılar.

Fırtına Toplanıyor
Münster Dışındaki Kuşatma Hatları, 24 Haziran 1535

Haziran ayının son haftası, hava bunaltıcı bir hal almıştı. Gökyüzü, sanki yaklaşan fırtınanın ağırlığıyla alçalmış gibi, kurşuni bulutlarla kaplıydı. Piskoposun kampında, aylardır süren uyuşukluğun yerini gizli ve hummalı bir faaliyet almıştı. Saldırı planı, en ince detayına kadar hazırlanmıştı. Tarih olarak, 24 Haziran’ı 25’ine bağlayan gece seçilmişti. Fırtınalı bir gece olması bekleniyordu; bu, saldırının gizliliğine yardımcı olacaktı.

Saldırı gücü, yaklaşık dört yüz kişilik, en tecrübeli ve en gözü pek Landsknecht askerlerinden oluşuyordu. Başlarına, en yetenekli ve acımasız komutanlardan birkaçı verilmişti. Plan, iki aşamalıydı. İlk olarak, yüz kişilik bir öncü grup, Heinrich Gresbeck’in rehberliğinde, karanlıktan faydalanarak Haç Kapısı’na (Kreuztor) sessizce yaklaşacaktı. Onların görevi, nöbetçileri etkisiz hale getirmek, surlara tırmanmak ve kapıyı içeriden açmaktı. Kapı açılır açılmaz, geride bekleyen üç yüz asker içeri dolacak ve şehir merkezine doğru ilerleyerek kargaşa yaratacaktı. Bu kargaşa, diğer kapılardaki Anabaptist savunmasını zayıflatacak ve ana ordunun şehre girmesi için bir fırsat yaratacaktı.

Saldırıdan önceki gün, kampta gergin bir sessizlik hâkimdi. Seçilen askerler, teçhizatlarını son bir kez kontrol ediyorlardı. Kılıçlar bileniyor, arkebüzlerin ateşleme mekanizmaları temizleniyor, merdivenler ve tırmanma kancaları hazırlanıyordu. Askerlerin yüzlerinde, hem savaşın getireceği adrenalin dolu heyecan hem de ölümün soğuk ihtimali okunuyordu. Onlar için bu, aylardır bekledikleri andı. Şehrin içindeki yağma hayalleri, onlara cesaret veriyordu.

Heinrich Gresbeck ise, komutanların çadırında, bir mahkûm ile bir rehber arasında bir yerde tutuluyordu. Hayatı, planın başarısına bağlıydı. Eğer saldırı başarılı olursa, bir kurtarıcı olacaktı. Eğer başarısız olursa, bir hain olarak ölecekti. İçinde, birbiriyle savaşan duygular vardı. Bir yandan, başlattığı bu kanlı olayın ağırlığı altında eziliyordu. İçeride ölecek olan insanlar, bir zamanlar komşuları, inanç kardeşleriydi. Diğer yandan, Kral Jan’ın tiranlığının ve yarattığı cehennemin sona erecek olmasından dolayı bir rahatlama hissediyordu. O, bir canavarı yok etmek için başka bir canavarı serbest bırakmak üzereydi.

Surların içinde ise, yaklaşan kıyametten kimsenin haberi yoktu. Kral Jan van Leiden, halkın moralini yüksek tutmak için yeni bir tiyatro sahneliyordu. Pazar meydanında, kendisinin başrolde olduğu, piskoposun ordusunun yenilgisini ve kendi dünya krallığının kuruluşunu anlatan dini bir oyun sergileniyordu. Oyuncular, açlıktan ayakta durmakta zorlanan, yanakları çökmüş, gözleri ferini kaybetmiş gençlerdi. Ama Kral’ın emriyle, coşkuyla rollerini oynuyorlardı. Jan, en gösterişli cübbesiyle tahtında oturmuş, oyunu keyifle izliyordu. Onun gerçeklik algısı, artık tamamen kopmuştu. O, kendi yarattığı fantezi dünyasında yaşıyordu ve o dünyada yenilgiye yer yoktu.

O akşam, Jan van Leiden, sarayında en yakın çevresiyle birlikte, gizli depolardan çıkarılan son fıçı şaraplardan birini açarak küçük bir kutlama yaptı. Dışarıda başlayan fırtınayı ve yağmuru, Tanrı’nın yeryüzünü günahkârlardan temizlemesinin bir işareti olarak yorumladı. “Bakın,” dedi etrafındakilere. “Gökyüzü bile bizim zaferimiz için ağlıyor. Yakında, bu yağmur gibi, Tanrı’nın gazabı da düşmanlarımızın üzerine yağacak.”

Gece yarısı olduğunda, fırtına doruk noktasına ulaşmıştı. Rüzgâr, surların üzerinde bir canavar gibi uluyor, şimşekler gökyüzünü anlık olarak aydınlatıyordu. Piskoposun kampında, dört yüz asker, çamurun içinde sessizce toplandı. Yüzlerine savaş boyaları sürmüş, silahlarını sıkıca kavramışlardı. Komutanları, son emirleri fısıltıyla verdi.

Heinrich Gresbeck, en öndeki grubun içindeydi. Kalbi, fırtınanın gök gürültüsüyle yarışır gibi atıyordu. Başını kaldırıp, şimşeklerin aydınlattığı silüete baktı. Bir zamanlar ona umut veren, şimdi ise laneti olan şehrin kuleleri, karanlığa karşı hayaletler gibi dikiliyordu.

Komutanın işaretiyle, öncü birlik, çamurun içinde dizlerine kadar bata çıka, Haç Kapısı’na doğru ilerlemeye başladı. Her adım, tarihin akışını değiştirecek bir adımdı. Her nefes, bir kâbusun sonunu ve başka bir kâbusun başlangıcını haber veriyordu. Fırtına, onların ayak seslerini ve hainin fısıltısını gizliyordu. Yeni Kudüs, son uykusunu uyuyordu ve uyandığında, her şey bitmiş olacaktı.

Bölüm 7: Düşen Surlar, Yükselen Alevler

Haç Kapısı’ndaki Sessiz Ölüm
Münster Surları, 25 Haziran 1535, Gece Yarısından Sonra

Fırtına, Tanrı’nın öfkesi gibi şehrin üzerine inmişti. Rüzgâr, dar sokaklarda bir hayalet gibi uluyor, çatı kiremitlerini yerinden sökmekle tehdit ediyor, yağmur ise aralıksız bir perde gibi her şeyi ıslatıyordu. Haç Kapısı’nın (Kreuztor) hemen dışındaki çamurlu arazide, dört yüz adamlık bir gölge ordusu, doğanın kaosunu bir pelerin gibi kullanarak ilerliyordu. En önde, Heinrich Gresbeck vardı. Her adımda, çamur sanki vicdanı gibi ayaklarına yapışıyor, onu yavaşlatmaya çalışıyordu. Kalbi, fırtınanın gök gürültüsüyle uyum içinde, düzensiz ve şiddetli bir ritimle atıyordu. Yanında yürüyen Landsknecht askerlerinin yüzlerinde, yağmurun ve terin karışımı parlıyordu. Gözleri, surların karanlık silüetine kilitlenmişti; avını gözetleyen kurtların sabırlı ve ölümcül bakışlarıydı bunlar.

Gresbeck, komutan Georg von Korf’un kulağına eğilerek fısıldadı: “Burası. Surların en eski bölümü. Nöbetçi kulesi hemen yukarıda, ama oradaki adamlar açlıktan ve yorgunluktan bitap düşmüş olmalı. Fırtına yüzünden sesimizi duymaları olanaksız.”

Von Korf, başıyla onayladı. Elini kaldırıp, önceden belirlenmiş on askere işaret etti. Bu adamlar, birliğin en çevik, en sessiz ve en acımasız olanlarıydı. Yanlarında getirdikleri hafif ahşap merdivenleri ve kancalı ipleri hazırladılar. Her hareketleri, yılların tecrübesiyle şekillenmiş, ekonomik ve ölümcüldü. Merdivenler, sur duvarına neredeyse hiç ses çıkarmadan yaslandı.

İlk asker, bir kedi sessizliğiyle tırmanmaya başladı. Yağmur, taşları ayna gibi kayganlaştırmıştı. Her tutunuş, bir irade savaşıydı. Gresbeck, nefesini tutmuş, yukarıdaki karanlığı izliyordu. Orada bir yerde, bir zamanlar inanç kardeşi olan bir adam, belki de tanıdığı bir yüz, son nöbetini tutuyordu. O adamın habersizliği, Gresbeck’in midesine bir kramp gibi saplandı.

Birkaç dakika sonra, yukarıdan belli belirsiz bir boğuşma sesi geldi, rüzgârın uğultusu içinde anında kayboldu. Ardından, kısa, kesik bir hırıltı. Bir anlık sessizlikten sonra, yukarıdaki karanlıktan bir ip sarkıtıldı. Bu, ‘yol temiz’ işaretiydi.

Diğer askerler, hızla tırmanmaya başladılar. Gresbeck de onlarla birlikte tırmandı. Surların üzerine çıktığında, gördüğü manzara hafızasına kazınacaktı. İki Anabaptist nöbetçi, yerde yatıyordu. Biri, boğazına saplanmış bir hançerle son nefesini vermişti. Diğeri, boğularak öldürülmüştü; şişmiş yüzü, fırtınalı gökyüzüne doğru anlamsız bir ifadeyle bakıyordu. Bu, savaşın gürültülü kahramanlığı değildi. Bu, sessiz, kişisel ve acımasız bir cinayetti. Gresbeck, gözlerini kaçırdı. Geri dönüşü olmayan bir yola girdiğini, o an tüm çıplaklığıyla anladı.

Von Korf ve yaklaşık otuz asker daha surların üzerine çıktığında, operasyonun ikinci aşaması başladı. Bir grup, surlar boyunca ilerleyerek yakındaki diğer nöbetçi kulelerini sessizce ‘temizlemeye’ giderken, diğer grup Haç Kapısı’nın mekanizmasına yöneldi. Kapıyı içeriden açan ağır, demir sürgü, aylardır kullanılmadığı için paslanmış ve yerine kaynamış gibiydi.

Askerler, omuzlarıyla ve levyelerle sürgüyü ittirmeye başladılar. Paslı metal, korkunç bir gıcırtıyla protesto etti. O ses, Gresbeck’e bir idam mahkûmunun son çığlığı gibi geldi. Her gıcırtı, içeride uyuyan binlerce insanın ölüm fermanıydı. Askerler, dişlerini sıkarak, tüm güçleriyle yüklendiler. Nihayet, büyük bir gümbürtüyle sürgü yerinden oynadı ve geriye doğru kaydı.

Şimdi sıra, kapının kendisindeydi. Ağır meşe kanatları, yavaşça ve gıcırdayarak aralandı. Dışarıda, çamurun içinde sabırsızlıkla bekleyen yüzlerce Landsknecht askeri, o aralıktan sızan umut ve yağma vaadiyle dolu karanlığı gördü. Von Korf, dışarıdaki birliğe meşaleyle işaret verdi.

İşte o an, cehennemin kapıları aralanmıştı. İlk Landsknecht dalgası, dar kapıdan bir sel gibi içeri akmaya başladı. Ayaklarının altındaki arnavutkaldırımlarında çıkardıkları ses, artık fırtınanın gürültüsünü bastırıyordu. Sessizlik bitmişti. Ölüm, artık fısıldamıyor, bağırıyordu.

İlk çığlık, kapının hemen ardındaki bir evden geldi. Kapıdaki gürültüye uyanan bir Anabaptist, ne olduğunu anlamak için dışarı çıkmış ve kendini bir kılıç ve mızrak ormanının içinde bulmuştu. Onun çığlığı, şehrin ölüm çığlığıydı. O çığlığı, bir diğeri takip etti. Sonra bir başkası. Ardından, şehrin dört bir yanındaki kiliselerin çanları, düzensiz ve panik içinde çalmaya başladı. Bu, planlı bir alarm değil, dehşetin anlık ve kaotik bir yankısıydı.

Münster uyanmıştı. Ama çok geçti. Canavar, çoktan içeri girmişti.

Kral’ın Kâbusu ve Şehrin Uyanışı
Münster Sokakları, 25 Haziran 1535, Şafaktan Önce

Jan van Leiden, ipek yastıklar ve kürk örtüler arasında, bir zafer rüyası görüyordu. Rüyasında, Roma’da, İmparator’un tahtında oturuyordu. Papalar ve krallar, önünde diz çökmüş, ondan af diliyorlardı. Tam o sırada, uzaklardan gelen bir çan sesi, rüyasının kusursuz dokusunu yırttı. Gözlerini araladı. Önce sesin rüyasına ait olduğunu düşündü. Fakat çanlar susmadı. Aksine, daha da çılgınca, daha da umutsuzca çalmaya başladılar. Aziz Lamberti’nin çanı, Katedral’in çanı, diğer küçük kiliselerin çanları… Hepsi birbiriyle yarışan bir panik korosu oluşturmuştu.

Yatağından fırladı. O, düzeni ve kontrolü seven bir adamdı. İzinsiz çalınan çanlar, onun krallığında düşünülemezdi. Odasının penceresine koştu ve dışarı baktı. Gördüğü manzara, rüyasındaki zaferi değil, en korkunç kâbusunu gerçeğe dönüştürüyordu. Meşaleler, karanlık sokaklarda yılanlar gibi kıvrılıyordu. Kılıçların şakırtısı, çığlıklar, küfürler ve emirler, fırtınanın sesine karışıyordu.

“İhanet!” diye bağırdı. Sesi, odanın duvarlarında yankılandı. “Bize ihanet edildi!”

Saray bir anda bir arı kovanına döndü. Kraliçe Divara ve diğer eşleri, ağlayarak ve çığlık atarak odalarından fırladılar. Muhafızlar, ne yapacaklarını bilemez bir halde koridorlarda koşuşturuyorlardı. Jan van Leiden, bir anlık paniğin ardından, üzerindeki aktörlük cübbesini yeniden giydi. Korkusunu, ilahi bir öfkenin arkasına sakladı.

“Silah başına!” diye kükredi. “Kralınız burada! Tanrı bizimle! Dinsizleri cehenneme geri göndereceğiz!”

En iyi zırhını üzerine geçirirken, kurmayları ve dükleri etrafına toplandı. Plan yapacak zaman yoktu. Düşman zaten içerideydi. Tek yapabilecekleri, karşı saldırıya geçmek ve istilacıları, geldikleri Haç Kapısı’ndan geri püskürtmekti. Leiden, en sadık ve en iyi beslenmiş muhafızlarından oluşan yaklaşık iki yüz kişilik birliği toplayarak saraydan çıktı ve Haç Kapısı’na doğru ilerlemeye başladı.

Şehrin başka bir yerinde, Bernhard Knipperdolling de gürültüye uyanmıştı. O, Leiden gibi bir hayalperest değildi. Durumu anında kavramıştı. Son gelmişti. Ama o, bir zamanlar bu şehrin en güçlü adamlarından biriydi. Öylece pes etmeyecekti. Kılıcını kaptığı gibi sokağa fırladı ve etrafına toplayabildiği birkaç adamla birlikte, düşmanın ilerleyişini yavaşlatmak için bir barikat kurmaya çalıştı. Yüzünde, yorgun bir savaşçının kaderci kararlılığı vardı. Bu, onun son savaşı olacaktı ve onurunu geri kazanmak için son şansıydı.

Sıradan Anabaptist halk için ise durum, tam bir kaostu. Aylardır açlık ve hastalıkla mücadele eden, liderlerinin vaatleriyle uyutulan o insanlar, şimdi evlerinin kapılarında ölümle yüzleşiyorlardı. Bir aile, babanın elinde bir dirgen, annenin kucağında ağlayan bir bebekle, kapılarını kırarak içeri dalan Landsknecht askerlerine karşı çaresizce direnmeye çalışıyordu. Askerlerin gözlerinde ne merhamet ne de tereddüt vardı. Onlar için bu insanlar, sapkın canavarlardı ve evleri, içinde yağmalanacak ganimetler barındıran kutulardı.

Savaş, artık organize bir çatışma değil, binlerce küçük ve vahşi mücadeleye dönüşmüştü. Dar ve karanlık sokaklar, ölümcül tuzaklardı. Bir evin çatısından atılan bir taş, ağır zırhlı bir askeri yere serebiliyordu. Bir ara sokaktan aniden fırlayan birkaç fanatik Anabaptist, bir grup askeri gafil avlayabiliyordu. Anabaptistler, sayıca az ve teçhizat olarak zayıf olmalarına karşın, bir köşeye sıkıştırılmış hayvanların umutsuz cesaretiyle dövüşüyorlardı. Onlar için bu, yalnızca bir savaş değil, kıyametin kendisiydi. Kaybederlerse, yalnızca hayatlarını değil, ruhlarını da kaybedeceklerdi.

Jan van Leiden ve birliği, pazar meydanına ulaştığında, düşmanın sandığından çok daha hızlı ilerlediğini gördü. Landsknechtler, küçük gruplara ayrılarak şehre yayılmış, yangınlar çıkararak ve terör estirerek savunmayı tamamen dağıtmışlardı. Leiden’in birliği, ana istilacı gücüyle karşılaştığında, şiddetli bir çatışma başladı. Zırhlı ve iyi beslenmiş Kraliyet Muhafızları, ilk başta aç ve yorgun Landsknechtlere karşı üstünlük kurar gibi oldular.

Fakat tam o sırada, şehrin diğer kapılarından da gümbürtüler gelmeye başladı. Piskoposun ana ordusu, Haç Kapısı’ndaki kargaşayı bir işaret olarak alıp, tüm kapılara aynı anda genel bir taarruz başlatmıştı. Savunmaları zayıflayan ve moralleri çöken Anabaptist nöbetçiler, bu büyük saldırıya karşı koyamadılar. Birbiri ardına, Münster’in diğer kapıları da düştü.

Şehir, artık her yönden istila ediliyordu. Binlerce Landsknecht askeri, zafer çığlıkları atarak sokaklara doluştu. Jan van Leiden, durumun umutsuz olduğunu anladı. Birliği eriyordu. Etrafı sarılmak üzereydi. Geri çekilme emri verdi. Amacı, en sadık adamlarıyla birlikte, şehrin en iyi tahkim edilmiş noktalarından birine, Katedral yakınlarındaki bir kuleye sığınmaktı.

Kral, kaçıyordu. Onun kaçışı, direnişin bel kemiğinin kırıldığı andı. Onun peşinden gitmeyen, sokaklarda savaşmaya devam edenler ise, artık bir ordu değil, ölüme yürüyen münferit şehitlerdi.

Son Sığınak ve Kırılan Direnç
Prinzipalmarkt ve Şehir Merkezi, 25 Haziran 1535, Şafak

Şafak sökerken, gökyüzü, şehrin içinden yükselen alevlerin kırmızılığıyla boyanmıştı. Yağmur dinmiş, yerini dumanın geniz yakan kokusuna ve ölümün metalik tadına bırakmıştı. Prinzipalmarkt, Yeni Kudüs’ün kalbi, şimdi onun mezarlığına dönüşmüştü. Meydan, cesetlerle doluydu. Anabaptistlerin basit giysileri ve Landsknechtlerin renkli üniformaları, kan ve çamurdan oluşan korkunç bir desende birbirine karışmıştı. Knipperdolling’in kurduğu barikat, cesetlerden oluşan bir tepeciğe dönüşmüştü. Kendisi ise, ağır yaralı bir halde, bir grup asker tarafından yakalanmış, elleri arkadan bağlanmış, bir zamanlar gururla yürüdüğü meydanın ortasında diz çöktürülmüştü. Gözleri, boş ve anlamsız bir şekilde, yanan evlere bakıyordu.

Direniş, artık yalnızca münferit ceplerde devam ediyordu. Bir grup fanatik, Aziz Lamberti Kilisesi’ne sığınmış, kapıları içeriden barikatlamıştı. Landsknechtler, kilisenin devasa meşe kapısını bir koçbaşıyla kırarak içeri daldılar. İçeride, sunağın önünde, bir avuç Anabaptist, ilahiler söyleyerek onları bekliyordu. Kılıçlarını ve mızraklarını kuşandılar ve son bir umutsuz saldırıya geçtiler. O kutsal mekân, saniyeler içinde bir mezbahaya döndü.

Heinrich Gresbeck, bir grup askerin arkasında, olan biteni bir transta gibi izliyordu. Şehir, onun hayal ettiğinden çok daha büyük bir vahşetle yanıyordu. Askerler, kontrolden çıkmıştı. Savaş bitmiş, yağma ve katliam başlamıştı. Evlerin kapıları kırılıyor, içerideki her türlü değerli eşya alınıyor, direnen herkes, kadın, çocuk, yaşlı demeden katlediliyordu. Gresbeck, bir zamanlar komşusu olan bir tüccarın evinin ateşe verildiğini gördü. İçeriden gelen çığlıklar, kulaklarında yankılandı. Yaptığı şeyin bedelini, o an tüm ruhuyla hissetti. O, şehri bir tirandan kurtarmamış, onu bir iblisler ordusuna teslim etmişti. Yüzünü ellerinin arasına alıp, olduğu yere çöktü ve hıçkırarak ağlamaya başladı. Yanından geçen bir subay, ona tiksintiyle baktı. “Ağlamayı bırak, hain,” dedi. “İşini yaptın. Şimdi sefaletinin tadını çıkar.”

Tüm bu kaosun ortasında, tek bir yer hala direniyordu. Jan van Leiden, Kraliçe Divara ve yaklaşık elli sadık savaşçısı, Katedral meydanının köşesindeki güçlü bir kuleye sığınmayı başarmışlardı. Burası, onların son kalesi, son sığınağıydı. Piskoposun askerleri, kuleyi tamamen kuşatmışlardı. Ama kuleye doğrudan saldırmak zordu ve daha fazla kayıp vermek istemiyorlardı.

Georg von Korf, kulenin dibine yaklaştı ve yukarıya doğru bağırdı: “Jan Bockelson! Teslim ol! Savaş bitti. Kralın için daha fazla insanın ölmesine izin verme. Eğer teslim olursan, sana ve yanındakilere adil bir yargılama sözü veriyorum.”

Kulenin tepesinden, Jan van Leiden’in sesi duyuldu. Sesi, yorgun olmasına karşın hala meydan okuyucuydu. “Ben, yalnızca Tanrı’ya teslim olurum! Siz, şeytanın uşakları, benimle pazarlık edemezsiniz! Burası Davut’un Kalesi’dir ve Tanrı, onu koruyacaktır!”

Fakat yanındaki adamların yüzünde aynı inanç yoktu. Onlar, durumu görüyorlardı. Cephaneleri ve yiyecekleri tükenmek üzereydi. Kaçacak bir yerleri kalmamıştı. Birkaç saat süren bir bekleyişin ve pazarlığın ardından, içeriden beyaz bir bez parçası sallandı. Savunmacılar, Kral’ın emrine karşı gelerek teslim olmaya karar vermişlerdi.

Askerler, temkinli bir şekilde kuleye girdiler. Jan van Leiden, en köşede, tahtından indirilmiş bir kralın mağrur ama yenik haliyle duruyordu. Elinde hala kılıcı vardı ama onu kullanmadı. Zırhı ve kraliyet cübbesi, kan ve kir içindeydi. Gözleri, onu yakalamaya gelen askerlere değil, onların arkasındaki bir boşluğa bakıyordu.

Onu ve diğer liderleri bağlayarak dışarı çıkardıklarında, güneş artık tamamen yükselmişti. Jan van Leiden, bir yıldan uzun bir süredir hükmettiği şehrine baktı. Gördüğü şey, bir zamanlar kurmayı hayal ettiği Yeni Kudüs değildi. Gördüğü şey, yanan binalar, cesetlerle dolu sokaklar ve yağmacı askerlerin zafer çığlıklarıydı.

Bir Landsknecht askeri, alaycı bir şekilde Aziz Lamberti Kilisesi’nin kulesindeki Anabaptist bayrağını indirdi ve yerine Prens-Piskopos’un sancağını çekti. O an, bir devrin resmen kapandığı andı. Münster İsyanı bitmişti. Cennet vaadi, bir cehennem ateşinde son bulmuştu. Ama hikâye, henüz bitmemişti. Krallar ve peygamberler düştüğünde, hesap günü yeni başlıyordu.

Bölüm 8: Mahşerin Dört Atlısı: Hesap, İntikam, Politika ve Teoloji

Küller ve Sessizlik
Yıkılmış Münster, Haziran 1535 Sonu

Zaferin sabahı, bir cenaze sabahı gibiydi. Prens-Piskopos Franz von Waldeck, atının üzerinde, maiyetindeki diğer soylu komutanlar ve zırhlı muhafızlarla birlikte, bir zamanlar isyankâr olan şehrinin kapılarından içeri girdiğinde, yüzünde bir fatihin gururundan çok, mülkünü harap halde bulan bir toprak sahibinin ekşi tiksintisi vardı. Hava, hala geniz yakan bir duman, çürümeye başlayan cesetlerin ağır, tatlımsı kokusu ve dinmeyen bir sefaletin nemli kokusuyla doluydu. Prinzipalmarkt, o görkemli pazar meydanı, şimdi kırık mobilyaların, yanmış kirişlerin ve kimliği belirsiz cesetlerin oluşturduğu bir enkaz yığınıydı. Gotik tüccar evlerinin narin cepheleri, alevlerin isli parmak izleriyle kararmıştı.

Von Waldeck, etrafına bakındı. Aylardır süren kuşatmanın, harcanan onca paranın ve kaybedilen onca askerin sonucu, bu çürüyen, kokuşan enkazdı. Zaferin tadı, küllü ve acıydı. Onun için bu, teolojik bir zaferden öte, feodal otoritenin yeniden tesisiydi. Bu şehir, onun toprağıydı ve bu insanlar, onun tebaasıydı. Onlar, ilahi ve dünyevi düzene başkaldırmışlardı ve şimdi, o düzenin ne kadar acımasız olabileceğini öğreniyorlardı.

Piskoposun ilk emri, şehrin “temizlenmesi” oldu. Bu, iki anlama geliyordu: fiziksel ve ruhani temizlik. Landsknecht askerleri, yağmayı ve katliamı durdurmaları için isteksizce kontrol altına alınmaya çalışıldı. Artık rastgele öldürmeler yerine, sistematik bir toplama operasyonu başlamıştı. Askerler, kapı kapı dolaşıyor, bodrumlarda, tavan aralarında, kiliselerin mahzenlerinde saklanan Anabaptistleri gün ışığına çıkarıyorlardı. Erkekler, kadınlar ve hatta on iki yaşından büyük erkek çocukları, elleri arkalarından bağlanarak gruplar halinde pazar meydanına sürüklendi.

O insanların hali, insanlık onurunun bir enkazı gibiydi. Aylarca süren açlık, onları birer iskelete dönüştürmüştü. Yanakları içlerine çökmüş, gözleri yuvalarında kaybolmuş, derileri kemiklerinin üzerine gerilmiş sarı bir parşömen gibiydi. İnançlarının ateşinden geriye, gözlerinde yalnızca donuk bir korku ve kayıtsızlık kalmıştı. Onlar, artık ne Tanrı’nın seçilmiş halkı ne de Kral Jan’ın sadık tebaasıydı. Onlar, yalnızca hayatta kalmaya çalışan, yenilmiş yaratıklardı.

Kadınların durumu, belki de en trajik olanıydı. Çok eşlilik fermanı altında yaşadıkları travmalar, şimdi yerini yeni bir kâbusa bırakmıştı. Zafer sarhoşu askerlerin şehvetli bakışları altında bir araya toplanmışlardı. Bazıları, askerler tarafından kocalarının veya babalarının gözü önünde istismara uğramıştı. Diğerleri, çocuklarına ne olacağını bilmemenin dehşetiyle titriyordu. Divara van Haarlem, o mağrur Kraliçe, şimdi diğer kadınların arasında, yüzünde hiçbir ifade olmadan, kaderini bekleyen sıradan bir dula dönüşmüştü. Onun kraliyet giysileri yırtılmış, mücevherleri çalınmıştı. Geriye yalnızca yenilginin çıplaklığı kalmıştı.

Von Waldeck, askeri bir yönetim kurdu. Şehrin her köşesine muhafızlar yerleştirildi. Cesetlerin toplanıp, surların dışındaki büyük çukurlara atılması emredildi. Bu, salgın hastalıkları önlemek için gerekli bir adımdı, ama aynı zamanda isyanın tüm izlerini toprağın altına gömme eylemiydi. Münster, yeniden piskoposun şehri olacaktı ve o isyandan geriye, ibretlik bir hikâye dışında hiçbir şey kalmamalıydı.

Hayatta kalan Anabaptist erkekler, sorgulanmak ve sınıflandırılmak üzere kiliselere ve boş binalara dolduruldular. Liderlik kademesinde yer alanlar, daha tehlikeli görülenler ve savaşta aktif rol oynayanlar ayrıldı. Onların kaderi, hızlı ve acımasız olacaktı. Piskoposun kurduğu askeri mahkemeler, yargılamadan çok bir infaz listesi hazırlama mekanizması gibi işliyordu. Her gün, küçük gruplar halinde insanlar, şehrin çeşitli yerlerinde kurulan derme çatma darağaçlarında asılıyor veya kılıçla idam ediliyordu. İntikam, şehrin sokaklarında soğuk ve metodik bir şekilde kol geziyordu.

Heinrich Gresbeck, bu manzarayı, kendisine tahsis edilen küçük ve güvenli bir odanın penceresinden izliyordu. Piskopos, ona vaat ettiği altını vermişti. O, artık zengin bir adamdı. Ama ruhu, iflas etmişti. Dışarıdaki her çığlık, her idam, onun vicdanına saplanan yeni bir hançerdi. O, bu insanları kurtarmak istemişti. Onları bir tiranın elinden almak istemişti. Ama şimdi, onların ölümlerinin ortağı olmuştu. O, Münster’in hem haini hem de kurbanıydı. Geceleri, uyuduğunda, tanıdığı yüzleri, kendisini kurtarıcı olarak gören ama şimdi onun yüzünden ölen insanların hayaletlerini görüyordu. O, hayatını kurtarmıştı, ama geri kalanını bir cehennemde yaşamaya mahkûmdu.

Altın Zincirler ve Demir Parmaklıklar
Çeşitli Zindanlar, Yaz 1535

Münster’in sıradan halkı, hızlı ve kitlesel bir “adaletle” yüzleşirken, isyanın üç büyük liderinin kaderi, çok daha karmaşık bir siyasi ve teolojik oyunun parçası haline gelmişti. Jan van Leiden, Bernhard Knipperdolling ve Bernhard Krechting (Knipperdolling’den sonraki en önemli yerel lider), piskopos için sıradan isyancılardan çok daha değerliydi. Onlar, yenilmiş sapkınlığın yaşayan sembolleriydi. Onları basitçe idam etmek, bir fırsatı harcamak olurdu. Onların utancı, gezdirilmeli, sergilenmeli ve tüm Kutsal Roma İmparatorluğu’na bir ibret dersi olarak sunulmalıydı.

Üç lider, Münster’in düşüşünden birkaç gün sonra, ağır zincirlerle birbirlerine bağlanarak, piskoposun ordusunun bir zafer alayı eşliğinde şehirden çıkarıldılar. Bu, onların onur kırıcı turnesinin başlangıcıydı. Aylar boyunca, Westphalia ve civar bölgelerdeki onlarca kasaba ve şehirde gezdirildiler. Gittikleri her yerde, halk onları görmek için meydanlara toplanıyordu. Bu, bir tür gezici sirk, bir canavar gösterisiydi. İnsanlar, bir zamanlar tüm dünyayı titreteceğine inanan bu adamların sefil halini görmek için birbirlerini eziyorlardı. Yüzlerine tükürüyor, çürük sebzeler atıyor, onlara küfürler yağdırıyorlardı.

Her bir lider, bu aşağılanmaya farklı bir tepki veriyordu. Bernhard Knipperdolling, artık tamamen çökmüştü. Bir zamanların o gururlu ve hırslı tüccarı, şimdi boş gözlerle etrafına bakan, söylenenleri zar zor anlayan bir kabuğa dönüşmüştü. Yüzündeki kaslar seyiriyor, zaman zaman anlaşılmaz şeyler mırıldanıyordu. O, bu dünyadan çoktan gitmiş gibiydi; bedeni, ruhunun terk ettiği bir harabeydi.

Bernhard Krechting, bir pragmatistti. Sakin ve hesapçı bir şekilde durumu değerlendiriyordu. Kalabalıklara karşı kayıtsız kalıyor, gözlerini kaçırıyor, hayatta kalma şansını artıracak en doğru anı ve en doğru kelimeleri arıyordu. O, bir fanatik değildi; o, yanlış ata oynamış bir politikacıydı ve şimdi, en az zararla bu işten nasıl sıyrılabileceğini düşünüyordu.

Ancak Jan van Leiden, bambaşkaydı. O, bu turneyi bir aşağılanma olarak görmüyordu. O, bunu son performansı, İsa’nın Çilesi’nin (Passion) kendi versiyonu olarak yaşıyordu. Zincirler içinde bile, o hala bir kraldı. Kalabalığın hakaretlerine, mağrur bir sükûnetle katlanıyordu. Bazen, onu dinleyecek birilerini bulduğunda, onlara vaaz vermeye çalışıyor, kendisinin Tanrı’nın seçilmiş kulu olduğunu, bu çilelerin onun cennetteki ödülünü daha da büyüteceğini anlatıyordu. Gözlerinde, bir delinin sarsılmaz inancı vardı. O, gerçeği kendi lehine bükme yeteneğini kaybetmemişti.

Hapishanede, tek başına kaldığı anlarda bile bu rolü oynamaya devam ediyordu. Onu sorgulayan gardiyanlara ve din adamlarına, sanki onlar kendi tebaasıymış gibi davranıyordu. Onların sorularını, bir kralın lütfuyla cevaplıyordu. İnancından bir an bile şüphe duymadı. Ona göre, olan her şey, ilahi planın bir parçasıydı. Matthys’in ölümü bir imtihandı. Şehrin düşüşü, imanı zayıf olanların elenmesiydi. Kendi yakalanışı ise, şehitliğe giden son, kutsal yolculuktu. O, kendi zihninin duvarları içinde, hala yenilmezdi. O, hikâyenin kahramanıydı ve bu, yalnızca son perdeydi.

Bu gezici gösteri, Franz von Waldeck için bir halkla ilişkiler zaferiydi. Her gittiği yerde, feodal beyler ve piskoposlar onu bir kahraman gibi karşılıyor, Anabaptist sapkınlığını yok ettiği için onu tebrik ediyorlardı. Münster’in düşüşü, tüm Almanya’daki Anabaptist topluluklar üzerinde bir şok etkisi yaratmıştı. Onların militan ve apokaliptik kanadı, ağır bir darbe almıştı. Bundan sonra Anabaptizm, yeraltına çekilecek ve Menno Simons gibi liderlerin öncülüğünde, pasifist ve dünyadan elini eteğini çekmiş bir harekete dönüşecekti. Münster, bir vaat olduğu kadar, bir uyarıya dönüşmüştü.

Ancak bu siyasi zaferin ortasında, beklenmedik bir oyuncu sahneye çıktı ve liderlerin kaderini daha da karmaşık hale getirdi. O oyuncu, Kutsal Roma İmparatorluğu’nun en güçlü Protestan prenslerinden biri olan Hesse’li Philip’ti.

Prenslerin Satrancı ve Teologların Kılıçları
Kutsal Roma İmparatorluğu’nun Şehirleri, Sonbahar-Kış 1535

Hesse’li Philip, zeki, hırslı ve politik bir satranç ustasıydı. O, Anabaptistlerden Katolikler kadar nefret ediyordu. Onların radikal fikirleri, toplumsal düzeni ve prenslerin otoritesini tehdit ediyordu. Ancak Philip, Münster’in düşüşünün, Katolik tarafın, özellikle de Prens-Piskopos von Waldeck’in elini aşırı güçlendirmesinden de rahatsızdı. O, bu durumu kendi lehine çevirmek için bir fırsat gördü. Amacı, Jan van Leiden ve arkadaşlarını kullanarak, kendi Lutherci Protestanlığının, hem Katolik sapkınlığından hem de Anabaptist radikalizminden üstün, tek doğru ve düzenli inanç olduğunu kanıtlamaktı.

Bu amaçla, von Waldeck’e bir teklifte bulundu. Mahkûmların, idam edilmeden önce, en yetkin Protestan teologlar tarafından sorgulanmasını istedi. Bu, kamuya açık bir teolojik hesaplaşma olacaktı. Jan van Leiden’in sapkınlıkları, Kutsal Kitap’ın ışığında, herkesin önünde çürütülecek ve Lutherciliğin entelektüel ve ruhani üstünlüğü kanıtlanacaktı. Von Waldeck, başta isteksiz olsa da Philip gibi güçlü bir prensin talebini geri çeviremedi.

Böylece, Jan van Leiden ve diğer iki lider, zincirler içinde, Hesse’li Philip’in görevlendirdiği bir grup teoloğun karşısına çıkarıldı. Bu grubun başında, Anton Corvinus gibi dönemin en saygın Lutherci ilahiyatçılarından bazıları vardı. Bu, kılıçların değil, kelimelerin ve fikirlerin savaşı olacaktı.

Sorgulamalar, aylar sürdü ve farklı şehirlerdeki zindanlarda veya toplantı salonlarında yapıldı. Bu, bir engizisyon mahkemesi değildi; daha çok, entelektüel bir düelloydu. Teologlar, Leiden’in karşısına oturduklarında, onun cahil bir fanatik olmadığını, Kutsal Kitap’a şaşırtıcı derecede hâkim, zeki ve kelimeleri ustaca kullanan bir demagog olduğunu gördüler.

Bir sorgulama seansında, Corvinus doğrudan konuya girdi. “Bay Bockelson,” dedi, ona kral unvanıyla hitap etmeyi reddederek. “Siz, Tanrı’nın emrine karşı gelerek, kendinize birden fazla eş aldınız. Hristiyanlığın binlerce yıllık kutsal evlilik kurumunu lekelediniz. Bu büyük günahı hangi hakla işlediniz?”

Jan van Leiden, zincirlerinin içinde bile dimdik duruyordu. Yüzünde alaycı bir gülümseme belirdi. “Saygıdeğer teolog,” dedi, sesi odayı dolduruyordu. “Siz, Kutsal Kitap’ı okumuyor musunuz? Atamız İbrahim’in, Yakup’un kaç eşi vardı? Tanrı tarafından en çok sevilen kul, Kral Davut, kaç kadınla evlendi? Ve onun bilge oğlu Süleyman’ın yüzlerce eşi ve cariyesi yok muydu? Tanrı, onları bu yüzden kınadı mı? Hayır! Onları kutsadı ve soylarını çoğalttı. Siz, Luther’in yeni icat ettiği kuralları, Tanrı’nın ebedi sözünün üzerine mi koyuyorsunuz? Ben, Roma’nın değil, İbrahim’in geleneğini takip ettim.”

Teologlar, bu cevaba hazırlıklıydılar. “O, Eski Ahit’in yasasıydı,” diye karşı çıktı başka bir teolog. “Mesih, yeni bir ahit, yeni bir yasa getirdi. O, evliliğin bir erkek ve bir kadın arasında olduğunu söyledi. Siz, Mesih’i değil, eski gölgeleri takip ediyorsunuz.”

Leiden güldü. “Mesih, çok eşliliği nerede yasakladı? Bana o ayeti gösterin. Gösteremezsiniz, çünkü öyle bir ayet yok! Siz, kendi yorumlarınızı Tanrı’nın emri gibi sunuyorsunuz. Oysa ben, hem Kutsal Kitap’ın açık örneklerini hem de Tanrı’nın bana doğrudan vahyini takip ettim. Münster’de, erkeklerden çok kadın vardı. Onları kim koruyacaktı? Onları günaha ve sefalete mi terk etmeliydik? Hayır! Biz, onlara bir yuva, bir koca, bir koruma verdik. Bizim yaptığımız, bir merhamet eylemiydi.”

Tartışmalar, her konuda aynı şekilde devam etti. Kraliyet iddiası, özel mülkiyetin lağvedilmesi, bebek vaftizinin reddi… Leiden, her suçlamaya karşı, Kutsal Kitap’tan çarpıtılmış da olsa bir ayetle, zekice bir argümanla veya doğrudan ilahi bir vahiy iddiasıyla cevap verdi. O, geri adım atmıyordu. Tövbe etmiyordu. Aksine, sorgucularını kendi inancına çekmeye çalışıyordu.

Bu durum, Hesse’li Philip için bir hayal kırıklığıydı. O, Leiden’in teologlar karşısında entelektüel olarak ezilip tövbe edeceğini ummuştu. O olmayınca, en azından bu tartışmaların metinlerini yayınlayarak bir propaganda zaferi elde etmeye çalıştı. Teologlar, Leiden’in “sapkın” cevaplarını ve kendi “doğru” karşı argümanlarını içeren risaleler bastırıp dağıttılar.

Aylar süren bu entelektüel satranç oyununun sonunda, siyasi amaçlar tükenmişti. Leiden ve arkadaşları, teolojik olarak “çürütülmüş” ama ruhsal olarak kırılmamıştı. Artık onların varlığı, prensler için bir faydadan çok bir yük haline gelmişti. Hesse’li Philip, onlardan istediğini almıştı. Franz von Waldeck ise, sabırsızlanıyordu. O, teolojik tartışmalarla değil, kan ve demirle verilecek bir dersle ilgileniyordu.

1535 yılının son günlerinde, karar verildi. Mahkûmlar, yargılanmak ve idam edilmek üzere, her şeyin başladığı ve bittiği yere, Münster’e geri gönderilecekti. Siyasi oyun bitmişti. Teolojik düello sona ermişti. Şimdi, yalnızca intikam kalmıştı. Ve o intikam, tarihin en korkunç ve en ibretlik infazlarından biri olacaktı. Mahşerin son atlısı, elinde celladın kılıcıyla, Münster’e doğru yola çıkmıştı.

Bölüm 9: Demir Kafesler ve Susturulan Bedenler

Son Tiyatro: Yargılama
Münster Belediye Binası, 21 Ocak 1536

Ocak ayının kemikleri donduran soğuğu, Münster’in yaralı sokaklarına çökmüştü. Şehir, aylar süren temizlik ve onarım çalışmalarına rağmen, hala bir hayalet şehir gibiydi. Yanık binaların boş gözleri, sessizce olan biteni izliyor, arnavutkaldırımları, dökülen kanın ve gözyaşının silinmez anısıyla lekelenmiş gibi duruyordu. Ama o gün, şehirde korku dolu bir canlılık vardı. Prens-Piskopos Franz von Waldeck, isyanın son perdesini, liderlerin yargılanmasını ve infazını, mümkün olan en büyük ve en dehşet verici gösteriye dönüştürmeye kararlıydı.

Jan van Leiden, Bernhard Knipperdolling ve Bernhard Krechting, aylar süren aşağılayıcı turneden ve teolojik sorgulamalardan sonra, son kez Münster’e getirilmişlerdi. Onları, şehrin en karanlık ve en rutubetli zindanlarından birine atmışlardı. O gün, Pazar meydanına bakan Belediye Binası’nın (Rathaus) büyük salonunda, özel olarak kurulmuş bir mahkemenin önüne çıkarıldılar.

Salon, tıklım tıklımdı. Westphalia’nın ve komşu bölgelerin en önemli soyluları, şövalyeleri, piskoposları ve zengin tüccarları, bu tarihi ana tanıklık etmek için en gösterişli kıyafetleriyle oradaydılar. Onlar için bu, yalnızca bir mahkeme değil, feodal düzenin sapkınlık üzerindeki mutlak zaferinin kutlandığı bir festivaldi. Salondaki ağır kadife perdeler, parıldayan zırhlar ve mücevherler, zindandan yeni çıkarılmış üç mahkûmun sefil haliyle korkunç bir tezat oluşturuyordu.

Üç lider, ağır zincirlerle birbirlerine bağlı bir şekilde, yargıçların önüne getirildiler. Yargıç kürsüsünde, von Waldeck’in atadığı, bölgenin en sadık ve en acımasız hukukçuları oturuyordu. Bu bir yargılama değildi; bu, önceden yazılmış bir kararın resmi ilanı için sahnelenen bir tiyatroydu.

İlk olarak Bernhard Krechting sorguya çekildi. O, son bir hayatta kalma hamlesiyle, her şeyi inkâr etme ve suçu diğerlerinin üzerine atma yolunu seçti. Kendisinin yalnızca bir kurban olduğunu, Leiden ve Matthys tarafından zorlandığını, her zaman ılımlı olmaya çalıştığını iddia etti. Sesi zayıf ve yalvarır gibiydi. Ama kimseyi ikna edemedi. Yargıçlar, onun yalanlarını alaycı bir gülümsemeyle dinlediler.

Ardından sıra Bernhard Knipperdolling’e geldi. Bir zamanların o güçlü adamı, artık tamamen aklını yitirmiş gibiydi. Sorulan sorulara anlamsız cevaplar veriyor, kendi kendine mırıldanıyor, zaman zaman kahkahalar atıyordu. Bir ara, ayağa fırlayıp kendisinin gerçek kral olduğunu haykırmaya çalıştı, ama muhafızlar onu sertçe yerine oturttu. Onun trajedisi, salondaki soylular için bir eğlence kaynağına dönüşmüştü. Onun deliliği, isyanın kendisinin ne kadar akıl dışı olduğunun bir kanıtı gibiydi.

Son olarak, Jan van Leiden sahneye çıktı. Herkes, onun da ya yalvaracağını ya da Knipperdolling gibi deliliğe sığınacağını bekliyordu. Ama Leiden, son anına kadar bir kral olarak kalmaya kararlıydı. Zincirlerine rağmen dimdik duruyordu. Kirli ve yırtık pırtık giysilerinin içinde bile, bir mağruriyet aurası yaymayı başarıyordu.

Başyargıç, gür bir sesle suçlamaları okumaya başladı: “Jan Bockelson, namıdiğer Leiden’li Jan! Sen, Tanrı’ya ve onun kutsal kilisesine karşı gelmekle, Kutsal Roma İmparatoru’na ve efendimiz Prens-Piskopos’a isyan etmekle, kendini sahtekârca kral ilan etmekle, cinayet, hırsızlık, zina ve sayılamayacak kadar çok sapkınlık ve günah işlemekle suçlanıyorsun! Bu suçlamalara karşı ne diyeceksin?”

Jan van Leiden, bir anlık sessizlikten sonra, gözlerini doğrudan yargıçlara dikti. Sesi, zayıf düşmüş bedenine tezat bir şekilde, güçlü ve meydan okuyucuydu. “Beni yargılayacak olan sizler değilsiniz,” dedi. “Beni yargılayacak olan, beni bu göreve atayan Yüce Tanrı’dır. Ben, O’nun emirlerini yerine getirdim. Ben, O’nun yeryüzündeki krallığını kurmaya çalıştım. Sizler, dünyevi gücün kör ettiği zavallılarsınız. Benim işlediğimi iddia ettiğiniz her eylem, Kutsal Kitap’ta meşru kılınmıştır. Benim krallığım, sizinkinden daha adil ve daha kutsaldı.”

Ardından, kimsenin beklemediği bir şey yaptı. Yargıçlara, piskoposlara ve soylulara dönerek, onları tövbe etmeye ve Anabaptist inancını kabul etmeye çağırdı. “Hala vaktiniz varken, gerçek inanca dönün!” diye bağırdı. “Yoksa Tanrı’nın gazabı, Münster’in üzerine indiği gibi, sizin de üzerinize inecektir! Ben, bir şehit olarak öleceğim ve cennetteki tahtıma kavuşacağım. Ama siz, cehennemin ateşinde sonsuza dek yanacaksınız!”

Salonda bir uğultu yükseldi. Bu cüretkârlık, bu son ana kadar süren meydan okuma, herkesi şaşırtmıştı. Prens-Piskopos von Waldeck, öfkeyle ayağa kalktı. “Yeter!” diye kükredi. “Bu sapkının zırvalarını daha fazla dinlemeyeceğiz!”

Karar, anında açıklandı. Üç mahkûm da, en ağır suçlardan, yani vatana ihanet ve dine küfürden suçlu bulunmuştu. Cezaları, mümkün olan en acı verici ve en ibretlik şekilde ölüm olacaktı. İnfaz, ertesi gün, 22 Ocak 1536’da, tüm halkın gözü önünde, Pazar meydanında gerçekleştirilecekti.

Mahkûmlar, zincirler içinde salondan çıkarılırken, Jan van Leiden son bir kez arkasına dönüp kalabalığa baktı. Yüzünde ne bir korku ne de bir pişmanlık vardı. Yüzünde, son perdesini oynamış bir aktörün tatmini ve bir şehidin uhrevi sükûneti vardı. Tiyatro bitmişti. Ertesi gün, et ve kanın konuşacağı gerçek başlayacaktı.

Kızgın Maşalar ve Celladın Bıçağı
Prinzipalmarkt, 22 Ocak 1536

22 Ocak sabahı, Münster, tarihinin en karanlık günlerinden birine uyandı. Gökyüzü, gri ve acımasız bir demir levha gibiydi. Pazar meydanının ortasına, büyük ve yüksek bir iskele kurulmuştu. İskelenin üzerinde, üç tane direk ve her birinin dibinde yanan bir mangal vardı. Mangalların içinde, demirci maşaları ve kerpetenler, akkor haline gelene kadar ısıtılıyordu. Bu, basit bir idam olmayacaktı. Bu, bir işkence ritüeli, bedeni parça parça yok ederek ruhu ezmeyi amaçlayan bir törendi.

Tüm şehir halkına, infazı izlemeleri emredilmişti. Reddedenler, isyan sempatizanı olarak kabul edilecekti. Meydan, sabahın erken saatlerinden itibaren, korku ve hastalıklı bir merakla dolmuş bir kalabalıkla çevriliydi. Piskoposun askerleri, olası bir kargaşayı önlemek için meydanın etrafında sıkı bir kordon oluşturmuştu. Yakındaki binaların çatıları ve pencereleri, bu korkunç gösteriyi daha iyi bir yerden izlemek isteyenlerle doluydu.

Öğleye doğru, mahkûmlar, zindandan çıkarılıp bir at arabasına bindirildi. Şehrin sokaklarında yavaş yavaş gezdirilerek iskeleye getirildiler. Bu, onların son geçit töreniydi. Kalabalık, onlara hakaretler yağdırıyor, üzerlerine çöp ve pislik atıyordu. Knipperdolling, artık etrafında olan bitenden tamamen habersiz gibiydi. Krechting, başı önde, kaderine razı olmuş bir şekilde duruyordu. Jan van Leiden ise, son ana kadar rolünü oynamaya devam ediyordu. Başı dikti. Gözleri, kalabalığın üzerinde, sanki onları değil, tarihin kendisini süzüyormuş gibi geziniyordu.

İskeleye çıkarıldıklarında, üçü de çırılçıplak soyuldu ve direklere sıkıca bağlandı. Piskoposun görevlendirdiği bir rahip, onlara son bir kez tövbe etme şansı sundu. Krechting, fısıltıyla birkaç kelime mırıldandı. Knipperdolling, sessiz kaldı. Jan van Leiden ise, rahibi reddetti. “Benim günah çıkaracağım tek kişi Tanrı’dır,” dedi net bir sesle.

Ardından, işkence başladı.

İki cellat, yüzleri siyah kukuletalarla kaplı bir şekilde, mangallardan aldıkları kızgın demir maşalarla mahkûmlara yaklaştı. İlk olarak Krechting’e yöneldiler. Maşalar, adamın etine değdiği an, havayı yanan et kokusu ve insanlık dışı bir çığlık kapladı. Cellatlar, metodik ve soğukkanlı bir şekilde, yaklaşık bir saat boyunca, üç adamın da bedenlerinden parçalar kopardılar. Göğüslerinden, kollarından, bacaklarından yavaş yavaş etlerini söktüler. Kalabalıktan yükselen uğultu, dehşet, tiksinti ve bastırılmış bir vahşet zevkinin korkunç bir karışımıydı.

Krechting ve Knipperdolling, işkencenin ilk yarım saatinde bilinçlerini kaybettiler. Bedenleri, acıya daha fazla dayanamayarak onları terk etmişti. Ama Jan van Leiden, insanüstü bir iradeyle, son ana kadar bilincini açık tuttu. Acıdan çığlık atmadı. Yalnızca, dişlerini sıktı ve arada bir, acı dolu bir inilti koyverdi. Gözleri, hala meydan okurcasına açıktı. O, acının bile kendisini yenmesine izin vermiyordu. O, bedeninin yok edilişini, ruhunun zaferi olarak yorumluyordu.

Bir saatten fazla süren bu korkunç işkencenin ardından, Prens-Piskopos, sonun gelmesi için işaret verdi. Cellatlardan biri, eline büyük ve keskin bir hançer aldı. Önce, hala yaşayan ama bilinci kapalı olan Krechting ve Knipperdolling’in kalplerine hançeri saplayarak onların acısına son verdi.

Sonra, Jan van Leiden’a döndü. Leiden, başını kaldırdı ve son bir kez celladın gözlerinin içine baktı. Cellat, hançerini kaldırdı ve bir an tereddüt etti. Ardından, hançeri Leiden’in göğsüne, tam kalbinin üzerine indirdi. Leiden’in bedeni son bir kez kasıldı. Ağzından, kanla karışık bir nefes çıktı. Ve sonra, sessizlik.

Yeni İsrail’in Kralı, Tanrı’nın yeryüzündeki vekili, Leiden’li terzi Jan Bockelson, ölmüştü.

Ama gösteri henüz bitmemişti. Üçünün de dilleri, bedenlerinden kerpetenlerle sökülüp alındı. Bu, onların sapkın sözlerinin ve kehanetlerinin sembolik olarak susturulmasıydı. Bedenleri, direklerden çözülmedi. Orada, herkesin görmesi için bırakıldılar. İntikam, en korkunç ve en somut haliyle, pazar meydanının ortasında duruyordu.

Aziz Lamberti’nin Sessiz Tanıkları
Münster, Günümüz ve Tarihin Yankıları

İnfazdan sonra, Prens-Piskopos von Waldeck’in emriyle, son ve en kalıcı ibret dersi hazırlandı. Şehrin en iyi demircilerine, üç tane büyük, demir kafes yapmaları emredildi. Jan van Leiden, Bernhard Knipperdolling ve Bernhard Krechting’in parçalanmış cesetleri, bu kafeslerin içine konuldu.

Ardından, bu üç demir kafes, şehrin en yüksek ve en görünür noktasına, Aziz Lamberti Kilisesi’nin kulesine vinçlerle çekildi. Her şeyin başladığı kilisenin, Bernhard Rothmann’ın ilk vaazlarını verdiği, Anabaptistlerin zaferlerini kutladığı o kilisenin kulesine.

Orada, Münster halkının ve şehri ziyaret eden herkesin görebileceği şekilde asılı bırakıldılar. Rüzgârda sallanan o kafeslerin içinde, cesetler yavaş yavaş çürüdü. Etleri, kuşlar tarafından gagalandı. Geriye, yalnızca kemikleri ve demir parmaklıkların arasından sarkan iskeletleri kaldı. Yıllarca, on yıllarca, hatta yüzyıllarca orada asılı kaldılar. Güneşin altında beyazlayan o kemikler, Münster semalarında sessiz bir çığlık gibiydi. Başkaldırmanın, ütopyanın peşinden gitmenin ve kurulu düzene meydan okumanın bedelini anlatan korkunç bir vaaz veriyorlardı.

Zamanla, kemikler toza dönüştü ve yok oldu. Ama kafesler, orada kaldı. İkinci Dünya Savaşı’ndaki bombardımanlarda kilise hasar gördüğünde bile, kafesler indirildi, onarıldı ve sonra tekrar yerine asıldı.

Bugün, Münster’i ziyaret edenler, Prinzipalmarkt’ın o canlı ve neşeli atmosferinde kahvelerini yudumlarken, başlarını kaldırdıklarında, Aziz Lamberti Kilisesi’nin kulesine asılı o üç boş demir kafesi görebilirler. Çoğu turist, onların ne olduğunu bilmez. Ama o kafesler, tarihin en tuhaf ve en trajik toplumsal deneylerinden birinin son tanıkları olarak, orada durmaya devam ederler.

Onlar, bir zamanlar cenneti yeryüzünde kurmaya çalışan, ama sonunda kendi cehennemlerini yaratan insanların hikâyesini anlatırlar. Onlar, inancın nasıl umuda, umudun nasıl fanatizme, fanatizmin nasıl tiranlığa ve tiranlığın nasıl topyekûn bir yıkıma dönüşebileceğinin sessiz bir kanıtıdır. Onlar, ütopyaların ne kadar tehlikeli olabileceğini ve mutlak gücün, en saf idealleri bile nasıl yozlaştırabileceğini fısıldarlar.

Ve o fısıltı, beş yüz yıl sonra bile, rüzgâr Münster’in sokaklarında estiğinde, hala duyulabilir. Bu, tarihin unutmayan belleğinin, demir ve boşlukla yazılmış, sonsuz bir yankısıdır.

Bölüm 10: Miras ve Yankılar

Tuzla Sürülen Topraklar
Münster ve Westphalia, 1536-1550

Zafer, bir fethin ardından gelen coşkuyla değil, bir salgın hastalığın ardından gelen yorgun bir bitkinlikle Münster’in üzerine çöktü. Prens-Piskopos Franz von Waldeck, yeniden ele geçirdiği şehrin sokaklarında atını sürerken, bir fatihten çok bir iflas yöneticisini andırıyordu. Kuşatma, onun hazinesini tüketmiş, onu diğer prenslerden borç almak zorunda bırakmıştı. Şimdi elinde olan şey, nüfusu yarıdan aza inmiş, ticareti durmuş, tarlaları ekilmemiş ve en önemlisi, ruhu parçalanmış bir şehirdi. Onun ilk ve en acil görevi, yalnızca binaları değil, zihinleri de yeniden inşa etmekti; Anabaptist sapkınlığının yeşerdiği toprakları, bir daha hiçbir şeyin bitmeyeceği şekilde tuzla sürmekti.

“Temizlik” operasyonu, infazların ardından yeni bir safhaya geçti. Artık amaç öldürmek değil, dönüştürmekti. Şehirde hayatta kalan binlerce kadın, çocuk ve pasif Anabaptist, sistematik bir yeniden eğitim ve Katolikleştirme programına tabi tutuldu. Herkesin, piskoposun atadığı din adamlarının önünde tek tek günah çıkarması, Anabaptist inancını lanetlemesi ve yeniden Katolik Kilisesi’ne bağlılık yemini etmesi zorunlu kılındı. Bu törenler, halka açık bir şekilde, genellikle Aziz Lamberti Kilisesi’nin önünde, kulenin tepesindeki demir kafeslerin gölgesi altında yapılıyordu. Bu, hem bir ruhani arınma hem de onur kırıcı bir teslimiyet eylemiydi.

Divara van Haarlem, bir zamanların Kraliçesi, bu törenlerden birinde, sıradan bir kadın olarak diz çöktü. Üzerinde, kendisine verilen kaba, gri bir elbise vardı. Güzel yüzü, açlık ve kederle solmuştu. Gözlerinde ne bir isyan ne de bir pişmanlık, yalnızca derin ve dipsiz bir yorgunluk okunuyordu. Rahibin sorduğu sorulara, mekanik bir sesle, ezberletilmiş cevapları verdi. Anabaptizmi lanetledi, Jan van Leiden’i bir sahtekâr ve şeytanın uşağı olarak tanımladı, Katolik inancına geri döndüğünü beyan etti. O, hayatta kalmanın bedelini, geçmişini ve kimliğini herkesin önünde inkâr ederek ödüyordu. Onun gibi binlerce kadın, ya manastırlara kapatıldı ya da piskoposun sadık askerleriyle veya yerel çiftçilerle evlendirilerek topluma yeniden “entegre edildi”. Amaç, Anabaptist kanını ve hafızasını, yeni ve sadık bir nesil içinde eritip yok etmekti.

Şehrin entelektüel hafızası da aynı acımasızlıkla hedef alındı. Tıpkı Jan Matthys’in Kutsal Kitap dışındaki her şeyi yaktığı gibi, şimdi de piskoposun adamları, Anabaptistlere ait tüm yazıları, risaleleri, ilahi kitaplarını ve mektupları topladılar. Bernhard Rothmann’ın matbaada bastırdığı binlerce metin, pazar meydanında, bu kez Katolik rahiplerin duaları eşliğinde yakıldı. Bir ateşin bitirdiği yerde, başka bir ateş başlıyordu. Tarih, kazananlar tarafından yeniden yazılıyordu ve o yeni tarihte, Münster İsyanı, aklın ve inancın bir sapması, Tanrı’nın ve insanın düzenine karşı işlenmiş affedilemez bir günah olarak anlatılacaktı.

Franz von Waldeck’in otoritesi yeniden kurulmuştu, fakat şehrin ekonomik çöküşü, onun zaferini gölgede bıraktı. Tüccarlar gitmiş, zanaatkârlar ölmüş, loncalar dağılmıştı. Şehri yeniden canlandırmak için, piskopos yeni yerleşimcilere ve tüccarlara büyük imtiyazlar tanımak zorunda kaldı. Ama Münster’in adı, artık lanetliydi. Yıllarca, insanlar o şehre yerleşmekten çekindiler. O toprakların, dökülen kan ve yaşanan sapkınlık yüzünden uğursuz olduğuna inanılıyordu.

Münster’in dışında, Westphalia’nın kırsal bölgelerinde ise acımasız bir Anabaptist avı başlamıştı. Piskoposun askerleri, isyan sırasında şehre gelememiş ya da şehirden kaçmayı başarmış Anabaptistleri bulmak için çiftlikleri, köyleri ve ormanları taradılar. Yakalananlar, en yakın kasabanın meydanında, genellikle sorgusuz sualsiz idam edildi. Bu dönem, “Münster Terörü”nün tüm bölgeye yayıldığı, şüphe ve ihbarın kol gezdiği bir paranoya zamanıydı. Komşusuna kin besleyen bir çiftçi, onu Anabaptist olmakla suçlayarak ondan kurtulabiliyordu. Münster’in hayaleti, tüm Westphalia’nın üzerine bir karabasan gibi çökmüştü.

Bu kanlı temizliğin ortasında, hikâyenin bir başka trajik figürü, Heinrich Gresbeck, kendisine verilen altınlarla Münster’den ayrıldı. Köln’e yerleşmeye çalıştı, ama geçmişi peşini bırakmadı. Bir yandan piskoposun casusları tarafından gözetleniyor, bir yandan da hayatta kalan Anabaptistler tarafından bir hain olarak görülüyordu. Geceleri uyuyamıyor, gündüzleri ise sürekli arkasını kolluyordu. Sonunda, yaşadıklarını ve bildiklerini, kendini aklamak ve belki de ruhunu kurtarmak için kaleme almaya karar verdi. Onun yazdığı anılar, Münster İsyanı’nı içeriden birinin gözünden anlatan en önemli kaynaklardan biri olacaktı. Ama o anılar, ona huzur getirmedi. Tarih, onu ne bir kahraman ne de bir canavar olarak yazacaktı. O, yalnızca, iyi niyetlerle başlayan bir yolculuğun sonunda, hem kurban hem de fail olan, arada kalmış, trajik bir figür olarak hatırlanacaktı. Topraklar tuzla sürülmüştü, ama anılar, en çorak topraklarda bile yeşermenin bir yolunu bulurdu.

Şiddetin Reddi ve Sessiz Krallık
Hollanda, İsviçre ve Almanya, 1536 Sonrası

Münster’in düşüş haberi, Avrupa’daki dağınık Anabaptist cemaatleri arasında bir şok dalgası gibi yayıldı. O haber, yalnızca askeri bir yenilginin değil, bir teolojinin, bir dünya görüşünün ve bir mesih beklentisinin de çöküşünün haberiydi. Yıllardır yeraltında yaşayan, zulüm gören ve kurtuluşu Münster’de kurulacak Yeni Kudüs’te arayan binlerce insan için bu, inançlarının temelden sarsılması demekti. Jan van Leiden’in apokaliptik ve militan krallığı, onlara bir umut ışığı sunmuştu. Şimdi o ışık, kanlı bir şekilde sönmüştü ve geriye yalnızca karanlık ve kafa karışıklığı kalmıştı.

Bu yenilgi, Anabaptist hareketin düşmanlarının eline muazzam bir propaganda kozu verdi. Hem Katolikler hem de Lutherci Protestanlar, Münster’i, radikal reformun kaçınılmaz sonucu olarak gösterdiler. “İşte,” diyorlardı, “devletin ve kilisenin otoritesini reddettiğinizde, her bireyin kendi vahyiyle hareket etmesine izin verdiğinizde olacak olan budur: kaos, tiranlık, ahlaksızlık ve topyekûn yıkım.” Münster adı, “Anabaptist” kelimesiyle eş anlamlı hale geldi. Artık her Anabaptist, potansiyel bir isyancı, bir katil, çok eşliliği savunan bir sapkın olarak görülüyordu. Bu damga, bütün barışçıl Anabaptist grupların üzerine de yapıştı ve onlara yönelik zulmün daha da şiddetlenmesine neden oldu.

Hareket, tarihinin en büyük kriziyle yüzleşiyordu. Bir yol ayrımına gelmişlerdi. Ya Münster’in şiddet ve kıyamet yolunu takip ederek yok olacaklar ya da tamamen farklı bir yol seçeceklerdi. İşte o kritik anda, Hollanda’nın Friesland bölgesindeki küçük bir köyde görev yapan, Menno Simons adında bir Katolik papazı sahneye çıktı.

Menno, yıllardır ruhani bir kriz içindeydi. Katolik Kilisesi’nin öğretilerinden şüphe duyuyor, ama aynı zamanda Anabaptistlerin radikalizmini de tehlikeli buluyordu. Münster olaylarını, büyük bir keder ve korkuyla takip etmişti. Hem piskoposun acımasız şiddetinden hem de Anabaptistlerin kanlı tiranlığından tiksinmişti. Onun için iki taraf da, Mesih’in sevgi ve barış mesajından sapmıştı. Münster’in düşüşü, onun için bir son değil, bir başlangıç oldu. Anabaptistlerin içindeki o masum, barışçıl ve İncil’e sadık çekirdeğin, Münster’in şiddet mirasından kurtarılması gerektiğine karar verdi.

1536 yılında, yani liderlerin infaz edildiği yıl, Menno Simons, Katolik Kilisesi’ni terk etti. Papazlık cübbesini çıkardı ve yeniden vaftiz olarak, aradığı gerçeği bulduğuna inandığı Anabaptist harekete katıldı. Fakat o, sıradan bir mürit olmadı. O, hareketin yeni lideri, yeni teorisyeni ve yeni vicdanı olacaktı.

Menno, hayatını, dağınık ve morali bozuk Anabaptist cemaatlerini yeniden organize etmeye adadı. Kılık değiştirerek, sürekli bir yerden bir yere seyahat ederek, gizli toplantılarda vaazlar verdi ve yazılar yazdı. Onun mesajı, Münster’in tam zıttıydı. O, şiddetin her türlüsünü, ister devletten gelsin ister isyancıdan, mutlak bir şekilde reddediyordu. Ona göre, bir Hristiyan’ın kılıcı, dünyevi bir silah değil, Tanrı’nın sözü olmalıydı. Gerçek Hristiyanlar, devlet işlerine karışmamalı, askerlik yapmamalı, yemin etmemeliydiler. Onların krallığı, bu dünyada değildi. Onlar, dünyadan ayrılmış, kendi aralarında barış, sadelik ve yardımlaşma ilkelerine göre yaşayan “lekesiz bir cemaat” oluşturmalıydılar.

Menno Simons, Anabaptizmi, Jan van Leiden’in siyasi ve militan yorumundan arındırarak, onu yeniden ruhani ve pasifist köklerine döndürdü. O, Münster’in ateşli ve dışa dönük krallığının yerine, sessiz, içe dönük ve ahlaki bir krallık ideali koydu. Onun takipçileri, zamanla “Mennonitler” olarak anılmaya başlandı. Onlar, Münster’in hatasını tekrarlamamak için, kendilerini dünyadan titizlikle soyutladılar.

Bu, Anabaptist hareketin hayatta kalmasını sağlayan dâhiyane bir stratejiydi. Şiddeti ve siyaseti reddederek, devletler için bir tehdit olmaktan çıktılar. Onlar, artık devrilmesi gereken isyancılar değil, kendi halinde yaşayan, çalışkan, dürüst ama biraz “tuhaf” topluluklar olarak görülmeye başlandılar. Zulüm tamamen bitmedi, ama en azından kitlesel katliamlar ve avlar sona erdi.

Münster’in mirası, Anabaptizm için çift yönlü oldu. Bir yandan, hareketin adını lekeleyen, üzerine silinmez bir kan ve delilik damgası vuran bir felaketti. Diğer yandan, bir aşı görevi gördü. Hareketin, kendi içindeki en tehlikeli virüsü, yani şiddet ve dünyevi iktidar arzusunu tanımasını ve onu bünyesinden atmasını sağladı. Mennonitler, Amişler ve Hutteritler gibi bugün varlığını sürdüren tüm barışçıl Anabaptist gruplar, bir anlamda Menno Simons’un çocuklarıdır. Ve onların varlığı, Münster’in külleri arasından doğan en kalıcı ve en beklenmedik miraslardan biridir. Onlar, cenneti yeryüzünde kılıçla kurmaya çalışmanın felaketle sonuçlanacağını, gerçek krallığın sessizlikte, sabırda ve şiddetin reddinde yattığını öğrenmişlerdi.

Demir Hafıza ve Modern Kâbuslar
Tarihin Uzun Koridoru, 1536 – Günümüz

Zaman, Münster’in yaralarını yavaş yavaş kabuk bağlattı. Şehir yeniden inşa edildi, ticari hayat canlandı, yeni nesiller doğdu ve eski kâbuslar, masallara ve yerel efsanelere dönüştü. Fakat tarih, unutmaz. Özellikle de demir ve taşla yazıldığında. Aziz Lamberti Kilisesi’nin kulesine asılan o üç demir kafes, zamanın aşındırıcı gücüne karşı direndi. Onlar, şehrin vicdanına asılı kalmış bir utanç ve bir uyarı olarak, yüzyıllar boyunca orada durdular. Rüzgârda sallandılar, yağmurda ıslandılar, güneşte parladılar. Napolyon’un askerlerini gördüler, Prusya’nın yükselişine tanıklık ettiler ve iki dünya savaşının dehşetini izlediler. 1944 ve 1945’teki Müttefik bombardımanları Münster’i bir harabeye çevirdiğinde ve Aziz Lamberti’nin kulesi ağır hasar aldığında bile, o kafesler bir şekilde hayatta kaldı. Savaştan sonra, şehir yeniden inşa edilirken, kafesler de onarıldı ve titizlikle eski yerlerine, kulenin güney duvarına asıldı. Onları oradan kaldırmak, hafızayı silmeye çalışmak gibi olurdu. Ve Münster, unutmak istemiyordu.

Münster İsyanı’nın hikayesi, zamanla farklı ideolojiler ve farklı çağlar tarafından yeniden keşfedildi ve yeniden yorumlandı. Uzun bir süre, yalnızca dini fanatizmin ve toplu deliliğin korkunç bir örneği olarak anlatıldı. O, aydınlanmış ve rasyonel modern dünyanın geride bıraktığı karanlık çağların bir ürünüydü.

Ancak on dokuzuncu yüzyılda, Karl Marx’ın yakın dostu Friedrich Engels, Köylüler Savaşı üzerine yazdığı eserde, Münster İsyanı’na farklı bir gözle baktı. O, dini söylemin arkasındaki sınıfsal mücadeleyi gördü. Jan van Leiden’in özel mülkiyeti ve parayı lağvetmesini, tarihteki ilk proto-komünist deneylerden biri olarak yorumladı. Bu bakış açısına göre, Anabaptistler, dini bir cemaatten çok, feodalizmin ve erken kapitalizmin baskısına karşı ayaklanan, mülksüzleştirilmiş bir proletaryaydı. Onların krallığı, dini bir fantezi olduğu kadar, sınıfsız bir toplum ütopyasıydı. Bu yorum, hikâyeyi dini bir trajedi olmaktan çıkarıp, devrimci bir siyasi destana dönüştürdü. Münster, artık yalnızca sapkınların değil, aynı zamanda ezilenlerin de şehriydi.

Yirminci yüzyıl, Münster’in hayaletini yeniden canlandırdı. Totaliter rejimlerin yükselişi, karizmatik liderlerin (Führer, Duce, Lider) kitleleri hipnotize etmesi, propagandanın bir devlet aygıtı olarak kullanılması ve bireyin kolektif irade içinde eritilmesi, Jan van Leiden’in krallığında yaşananların modern ve çok daha büyük ölçekli yankıları gibiydi. Münster, bir anda, tarihin tozlu bir sayfası olmaktan çıkıp, modern dünyanın en karanlık eğilimlerini anlamak için bir laboratuvara dönüştü.

Yüzyılın ikinci yarısında, Jim Jones’un Guyana’daki Jonestown’u veya David Koresh’in Teksas’taki Waco Çiftliği gibi modern kült trajedileri yaşandığında, insanlar yeniden Münster’i hatırladılar. Dış dünyadan izole edilmiş, karizmatik ve kendini mesih ilan eden bir liderin mutlak kontrolü altındaki bir cemaat. Topluluğun, liderin en akıl dışı emirlerine bile sorgusuz sualsiz itaat etmesi. Ve sonun, genellikle şiddet, ateş ve toplu ölümle gelmesi… Hikâye, farklı kostümlerle ve farklı zamanlarda, kendini tekrar ediyor gibiydi.

Bugün, o üç boş demir kafes, Aziz Lamberti Kilisesi’nin kulesinde asılı dururken, bize sordukları sorular beş yüz yıl önceki kadar geçerli ve rahatsız edicidir. Belirsizlik ve kaos zamanlarında, insanlar mutlak kesinlik vaat eden liderlere ne kadar kolay inanabilir? Cenneti yeryüzünde kurma arzusu, ne kadar çabuk bir cehennem yaratma aracına dönüşebilir? Bir topluluk, kendi aklını ve vicdanını tek bir adama teslim ettiğinde, insanlık onurundan geriye ne kalır?

Münster’in hikayesi, belirli bir zamanın ve mekânın ötesine uzanır. O, insan ruhunun en derinlerinde yatan iki temel arzu arasındaki ebedi gerilimin hikâyesidir: Güvenli bir topluluğa ait olma arzusu ve bireysel özgürlüğünü koruma arzusu. O, inancın hem en yüce yaratıcı hem de en korkunç yıkıcı güç olabileceğinin sarsıcı bir hatırlatıcısıdır.

Ve o boş kafesler, kulenin tepesinde, rüzgârda sessizce sallanırken, bize en ürkütücü gerçeği fısıldarlar: Tarihin en korkunç canavarları, dışarıdan gelen işgalciler değil, çoğu zaman kendi içimizde yarattığımız, en iyi niyetlerle beslediğimiz ve en saf umutlarla taçlandırdığımız canavarlardır.

Bölüm 11: Demir Yankılar ve Kâğıt Hayaletler

Marangozun Atölyesi
Köln, 1550’ler

Yirmi yıl, bir insanın saçlarına aklar düşürmek, yüzüne derin çizgiler kazımak, ellerini nasırla kaplamak için yeterli bir zamandı. Heinrich Gresbeck için yirmi yıl, bir ömür demekti. Köln’ün işlek bir sokağındaki marangoz atölyesi, onun sığınağı, onun manastırı, onun kendi elleriyle inşa ettiği hapishanesiydi. Atölyedeki hava, taze kesilmiş çamın reçineli kokusu, meşe talaşının topraksı kokusu ve sıcak tutkalın keskin kokusuyla doluydu. O kokular, temiz kokulardı. Dürüst, somut, yaşayan ağacın kokuları. Gresbeck, o kokuları her sabah ciğerlerine çektiğinde, bir anlığına, zihnini yirmi yıldır istila eden diğer kokuyu bastırmaya çalışırdı: yanık etin, çürüyen bedenin ve dinmeyen korkunun o mide bulandırıcı, tatlımsı kokusunu.

O, artık usta bir marangozdu. Şehrin zengin tüccarları, onun yaptığı dolapların sağlamlığını, kilise yetkilileri, onun oyduğu minberlerin zarafetini takdir ederdi. Elindeki rende, ahşabın yüzeyinde bir su gibi akıp giderken, zihni de çoğu zaman geçmişin pürüzlü yüzeyinde takılıp kalırdı. Bir çekicin demir bir çiviye inen her vuruşu, kulağında bir mancınığın fırlattığı taşın surlara çarpma sesini, bir askerin çelik miğferinin yere düşme sesini, bir celladın kılıcının kemiğe dayanma sesini yankılatırdı.

Atölyesinin arkasında, kimsenin girmediği küçük bir odası vardı. Orada, kilitli bir sandığın içinde, iki şey saklardı. Biri, Prens-Piskopos’un ona verdiği, artık kararmaya yüz tutmuş altın sikkelerle dolu ağır bir deri kese. O keseye yirmi yıldır dokunmamıştı. O, bir ödül değil, bir lanetti. O, kanın ve ihanetin ağırlığıydı.

Diğeri ise, çok daha tehlikeli, çok daha kıymetli bir şeydi. Sararmış, kenarları yıpranmış kâğıt tomarı. Kendi el yazısıyla doldurduğu, geceler boyu, titreyen bir mum ışığında, ruhunu kâğıda döktüğü anıları. Münster’in hikâyesi. Onun hikâyesi. O, bir tarih yazmıyordu. O, bir günah çıkarıyordu. O, unutmak için yazıyordu, ama yazdıkça daha çok hatırlıyordu. Kâğıdın üzerindeki mürekkep, kurumuş kan gibiydi. Kelimeler, mezarlarından çıkıp ona musallat olan hayaletlerdi.

O gün, atölyeye genç bir adam geldi. Şık giyimli, meraklı gözlü bir seyyah. Elindeki bir sandalyenin kırık bacağını onartmak istiyordu. Gresbeck, işi incelerken, genç adam etrafa bakındı. “Usta işçilik,” dedi, duvarda asılı duran oyma bir paneli göstererek. “Sanki Köln’de değil de, daha güneyde, belki Bavyera’da öğrenmişsiniz gibi bir tarzınız var.”

Gresbeck, başını kaldırmadan cevap verdi. “Çok yer gezdim.”

Genç adam, sohbete devam etmekte kararlıydı. “Ben de öyle. Geçen ay Westphalia’daydım. Münster’den geçtim. Ne kadar değişmiş! Neredeyse yirmi yıl önceki o korkunç olaylardan eser kalmamış gibi. Yeni binalar, hareketli bir pazar yeri… Ama sonra başınızı kaldırıyorsunuz ve onları görüyorsunuz.”

Gresbeck’in elindeki rende, bir anlığına durdu. Kanı çekilmiş gibi hissetti. “Neleri görüyorsunuz?” diye sordu, sesi fısıltı gibi çıkmıştı.

“Demir kafesleri, usta!” dedi genç adam, gözleri parlayarak. “Aziz Lamberti’nin kulesinde. Üç tane. İçleri boş şimdi, Tanrı’ya şükür. Ama hala oradalar. İnsanın kanını donduruyor. Şeytan Kral’ın ve iki yardımcısının kemiklerinin orada yıllarca sallandığını anlattılar. İbret-i âlem için. İnsanın aklına geldikçe tüyleri diken diken oluyor. O şehirde nasıl bir delilik yaşanmış, hayal bile edemiyorum.”

Heinrich Gresbeck, rendeyi tezgâhın üzerine yavaşça bıraktı. Elleri titriyordu. Yirmi yıldır, o şehre geri dönmemişti. O kuleyi, o kafesleri görmemek için kendine yemin etmişti. Ama onlar, onu bulmuştu. Genç bir seyyahın ağzından çıkan kelimelerle, atölyesinin huzurlu sessizliğine sızmışlardı. O demir kafesler, yalnızca Jan van Leiden’in kemiklerini değil, Heinrich Gresbeck’in ruhunu da hapsetmişti.

“Delilik…” diye mırıldandı Gresbeck, kendi kendine konuşur gibi. “Hayır. Keşke yalnızca delilik olsaydı. Delilik basit olurdu. O, delilikten daha korkunç bir şeydi. O, umutla başlamıştı.”

Genç adam, marangozun tuhaf tepkisi karşısında şaşırmıştı. Ama Gresbeck, artık onu görmüyordu. Gözleri, atölyenin loş ışığında, geçmişin bir noktasını delip geçiyordu. Ve zihninde, kilitli sandıktaki kâğıt hayaletler, bir bir canlanmaya başlamıştı.

Cennetin Planları, Cehennemin Tuğlaları
Gresbeck’in Anılarından Bir Parça

“Başlangıcı hatırlıyorum. Kelimelerin gücünü hatırlıyorum. Bernhard Rothmann konuştuğunda, onun sesi yalnızca kulaklarımıza değil, ruhlarımıza da ulaşıyordu. O, bize yalnızca yeni bir inanç değil, yeni bir dünya vaat ediyordu. Zenginlerin fakirleri ezmediği, din adamlarının ruhlarımızı para karşılığı satmadığı, herkesin kardeş olduğu, Tanrı’nın sofrasında herkesin eşit bir yerinin olduğu bir dünya. O kelimeler, aç bir insanın önüne konmuş somun ekmek gibiydi. Onlara sarıldık. Onları yedik. Onlarla doyduk.”

“Hollandalılar geldiğinde, o umut, bir coşkuya dönüştü. Jan Matthys, bir fırtına gibiydi. Onun inancı o kadar mutlaktı ki, şüpheye yer bırakmıyordu. Jan van Leiden… Ah, Leiden… O, bir peygamber gibi konuşur, bir kral gibi yürür, bir aktör gibi baştan çıkarırdı. Bize, dünyanın sonunun geldiğini ve Münster’in Nuh’un Gemisi olduğunu söylediğinde, ona inandık. Çünkü inanmak istiyorduk. Dışarıdaki dünya, zulüm, adaletsizlik ve yoksullukla doluydu. O geminin içinde olmak, seçilmiş olmak, kurtulacak olmak… Bundan daha tatlı bir vaat olabilir miydi?”

“Şehri ‘dinsizlerden’ arındırdığımızda, bir anlık bir tereddüt yaşadım. Kapılardan kovulanların yüzündeki korkuyu gördüm. Çocukların ağlayışını duydum. Ama sonra kendimizi teselli ettik. Bu, Tanrı’nın iradesiydi. Bu, kutsal bir ameliyattı. Kangren olmuş bir uzvu kesmek gibiydi. Acı vericiydi, evet. Ama bedenin geri kalanının kurtuluşu için gerekliydi. Kendimizi böyle ikna ettik. Her zulmü, daha büyük bir iyilik adına yapılmış bir fedakârlık olarak meşrulaştırdık. Cehennemin tuğlalarını, cennetin harcıyla ördük.”

“Özel mülkiyet kalktığında sevindik. Artık benim evim, senin altının yoktu. Her şey, Tanrı’nın halkınındı. Ne kadar safmışız. Her şeyin ortak olması, aslında her şeyin liderlerin kontrolünde olması demekti. Kendi ekmeğimizin, kendi geleceğimizin sahibi olmaktan çıkmıştık. Bize lütfedilenle yaşar hale gelmiştik. Özgürleştiğimizi sanırken, kendimizi çok daha güçlü bir efendiye, her şeyi kontrol eden bir devlete teslim etmiştik. O devletin başı, kendini Tanrı sanan bir adamdı.”

“Leiden kral olduğunda, o gösterişli törenlerde, o şatafatlı ziyafetlerde, içimdeki o ilk şüphe kök salmaya başladı. Biz, sadelik ve eşitlik için yola çıkmamış mıydık? Biz, ruhban sınıfının lüksüne ve israfına karşı değil miydik? Ama şimdi, kendi ruhban sınıfımızı, kendi krallarımızı, kendi aristokrasimizi yaratmıştık. Hem de çok daha tiran, çok daha acımasız bir tanesini. Eleştirdiğimiz her şeye dönüşmüştük. Hatta onlardan daha beterine.”

“Çok eşlilik fermanı geldiğinde, artık bunun Tanrı’nın iradesi olamayacağını anladım. Bu, düpedüz şehvetti. Bu, kadınları birer mal gibi gören, erkeğin kibrini ve gücünü tatmin etmeye yönelik bir yasaydı. Ama sesimizi çıkaramadık. Mollenheck ve arkadaşlarının pazar meydanında nasıl katledildiğini görmüştük. Korku, inancın yerini almıştı. Artık kardeşlik yoktu. Yalnızca gözetleme, şüphe ve hayatta kalma içgüdüsü vardı. Gemimiz, bir sığınak değil, bir hapishaneye dönüşmüştü. Ve kaptanımız, bir peygamber değil, bir canavardı.”

Heinrich Gresbeck, atölyesinin arkasındaki o küçük odada, sandığın kapağını açtı. Kâğıt tomarını eline aldı. Parmakları, kendi yazdığı kelimelerin üzerinde gezindi. Yirmi yıl, o kelimelerin anlamını değiştirmemişti. Ama o kelimelere olan bakışını değiştirmişti. Gençken, bu satırları kendini aklamak için yazmıştı. O, haklıydı. O, aldatılmıştı. O, bir kurbandı. Şimdi, yaşlı bir adam olarak, o satırlarda kendi suç ortaklığını görüyordu.

O, Rothmann’ı dinlerken alkışlayan kalabalığın içindeydi. O, “dinsizlerin” şehirden kovulmasına sessiz kalanlardandı. O, Leiden kral olduğunda, korkuyla da olsa biat edenlerdendi. Canavar, bir gecede ortaya çıkmamıştı. Onu, kendi sessizlikleriyle, kendi korkularıyla, kendi umutlarıyla, hep birlikte beslemişlerdi. Canavar, onların eseriydi. Ve o, en sonunda, o canavardan kurtulmak için, başka bir canavarı, piskoposun ordusunu şehre davet etmişti.

Bir canavarı, başka bir canavarla yok etmenin bedelini, en ağır şekilde öğrenmişti.

Boş Kafesler, Dolu Mezarlar
Tarihin Uzun Yankısı

Genç seyyah, sandalyesinin tamir edilmesini beklerken, marangozun neden bu kadar dalgınlaştığını anlamaya çalışıyordu. “Usta,” dedi, sessizliği bozarak. “İyi misiniz? Münster lafı sizi üzmüş gibi görünüyor. Belki orada tanıdıklarınız vardı?”

Heinrich Gresbeck, başını kaldırdı. Gözleri, yaşlı ve yorgundu. Ama içinde, bir anlığına, genç adamın ürpermesine neden olan bir ışık parladı. “Orada herkesi tanırdım,” dedi usulca. “Ben, o şehirdenim.”

O itiraf, atölyenin sessizliğinde asılı kaldı. Genç adamın ağzı açık kalmıştı. Karşısında duran bu yaşlı, titrek marangoz, tarihin en korkunç olaylarından birinin tanığı, belki de bir parçasıydı. Ne diyeceğini bilemedi.

Gresbeck, konuşmaya devam etti. Sesi, artık bir fısıltı değil, bir anıtın ağırlığına sahip bir sesti. “İnsanlar o kafeslere bakıp, üç adamın deliliğini görüyorlar. Yanılıyorlar. O kafeslerde yalnızca üç kişinin kemikleri çürümedi. Orada, bir şehrin umutları çürüdü. Kardeşlik hayalleri, adalet arayışları, daha iyi bir dünya kurma inancı… Hepsi, o demir parmaklıkların ardında can verdi.”

“Onlar, bize şunu anlatır,” dedi, eliyle sanki görünmez bir şeyi işaret eder gibi. “Cenneti yeryüzünde zorla kurmaya kalkanlar, eninde sonunda cehennemi inşa ederler. Mutlak doğruya sahip olduğunu iddia edenler, en büyük yalanların taşıyıcısı olurlar. Ve halkını kurtaracağını vaat eden liderler, onları en korkunç köleliğe mahkûm edebilirler. O kafesler, bir kralın değil, bir fikrin iskeletidir. O fikir, her çağda, farklı bir isimle, farklı bir yüzle yeniden ortaya çıkabilir. Bazen bir peygamberin cübbesiyle, bazen bir devrimcinin bayrağıyla, bazen de bir kurtarıcının tatlı vaatleriyle.”

Gresbeck, tezgâhın üzerindeki aletlerine döndü. Kırık sandalyeyi eline aldı. “Ama insanlar unutur,” diye bitirdi sözlerini. “Her zaman unuturlar. Ta ki yeni kafesler için yeni kemikler gerekene kadar.”

Genç seyyah, o gün o atölyeden ayrıldığında, yalnızca tamir edilmiş bir sandalye değil, ruhuna işlenmiş bir hikâye götürüyordu. O, hayatının geri kalanında ne zaman bir kilise kulesi görse, ne zaman mutlak bir inançla konuşan bir lider dinlese, Köln’deki o yaşlı marangozu ve onun titreyen sesini hatırlayacaktı.

Heinrich Gresbeck ise, o gece, yirmi yıldır ilk defa, kilitli sandıktaki altın kesesini çıkardı. Onu, atölyedeki ocağın en harlı ateşine attı. Altınlar eriyip, cürufa dönüşürken, o, ne bir rahatlama ne de bir pişmanlık hissetti. Yalnızca boşluk.

Ardından, anılarının yazılı olduğu kâğıt tomarını aldı. Onu yakmadı. Çünkü o anıların yanıp kül olamayacak kadar ağır, unutulamayacak kadar gerçek olduğunu biliyordu. Onları, dikkatlice, yeni ve sağlam bir meşe sandığın içine koydu. Ve kapağını kilitledi. Hayaletlerini bir kez daha hapsetmişti. Ama biliyordu ki, ne kadar sağlam olursa olsun, hiçbir kilit, hafızanın demir parmaklıklarından daha güçlü olamazdı.

Dışarıda, Köln’ün üzerinde akşam güneşi batarken, Heinrich Gresbeck, atölyesinin penceresinden dışarı baktı. Batı ufkunda, yüzlerce kilometre ötede, Aziz Lamberti Kilisesi’nin kulesi, hayalinde bir silüet gibi yükseldi. Üzerindeki üç boş kafes, batan güneşe karşı, tarihin sonunu getirmeyen bir hikâyenin bitmemiş son cümlesi, üç karanlık nokta gibi asılı duruyordu. Sonsuza dek.

Yorum bırakın

Scroll to Top