Saraybosna Suikastı’ndaki İnanılmaz Tesadüfler Zinciri (1914)


BÖLÜM 1: KADERİN GÖLGESİNDEKİ NEHİR

Barut ve Gülsuyu
Saraybosna, Haziran 1914

Güneş, Trebević Dağı’nın yamaçlarından yavaşça süzülürken, Saraybosna uyanıyordu. Şehir, asırlardır biriktirdiği sesleri, kokuları ve hayalleri yeni bir güne daha taşıyan yorgun bir bilge gibiydi. Minarelerden yankılanan sabah ezanının nağmeleri, Katolik ve Ortodoks kiliselerinin çan seslerinin ağırbaşlı uğultusuna karışıyor, Miljacka Nehri’nin ikiye ayırdığı şehrin farklı ruhlarını birbirine bağlıyordu. Nehrin bir yakasında, Başçarşı’nın labirentimsi sokakları, geceden kalma közlerin ve taze çekilmiş kahvenin kesif kokusuyla doluydu. Bakırcıların çekiç sesleri, henüz başlamamış günün ritmini dövüyordu. Dükkânlarının kepenklerini gıcırdatarak açan esnafın yüzlerinde, atalarından miras kalma bir tevekkül ile geleceğe dair belirsiz bir endişe okunuyordu. O daracık sokaklar, Fatih Sultan Mehmed’in fermanıyla bahşedilen bir hoşgörünün ve yüzyıllar süren bir birlikte yaşama kültürünün taşlaşmış tanıklarıydı. Fesli, sarıklı, şapkalı başlar, birbirine omuz değdirerek, kendi dillerinde mırıldanarak telaşsız bir akış içindeydi. Burası, Doğu’nun ağırkanlı ve mistik ruhunun son kalesiydi.

Nehrin öte yakasında ise Viyana’dan esen bir rüzgârın şekillendirdiği bambaşka bir dünya uzanıyordu. Geniş caddeler, Avusturya-Macaristan İmparatorluğu’nun gücünü ve nizamını yansıtan Secession tarzı binalarla çevriliydi. Simetrik cepheler, süslü balkon demirleri ve büyük cam pencereler, şehrin yeni efendilerinin estetik anlayışını ve kibrini sessizce ilan ediyordu. Burada atlı tramvayların zilleri, subayların çizmelerinin kaldırım taşlarındaki ritmik sesiyle yarışıyordu. Almanca konuşmaların, kahkahaların ve emirlerin yankılandığı kafeler, imparatorluğun dört bir yanından gelmiş memurlarla, subaylarla ve onların zarif eşleriyle dolup taşıyordu. Bu iki dünya, Miljacka’nın üzerindeki köprülerle fiziken birbirine bağlıydı; fakat ruhları arasında görünmez, aşılamaz duvarlar vardı. Saraybosna, iki başlı bir kartalın gölgesinde yaşayan, iki ayrı medeniyetin dikiş iziydi. Geçmiş, bir hayalet gibi şehrin sokaklarında dolaşıyor, geleceğin ne getireceğini ise kimse bilmiyordu.

Bu gerilimli sükûnetin ortasında, şehrin dört bir yanına dağılmış küçücük, havasız odalarda, bambaşka bir ateş yanıyordu. O odalarda yaşayanlar için ne Başçarşı’nın ticari telaşı ne de Viyana tarzı binaların görkemi bir anlam ifade ediyordu. Onların kalpleri, Sırp milliyetçiliğinin körüklediği bir isyan ateşiyle tutuşuyordu. Onlar, kendilerini “Genç Bosna” (Mlada Bosna) olarak adlandıran, çoğu yirmili yaşlarının başında, tüberküloza yakalanmış ciğerlerinde özgürlük hayalleri taşıyan bir avuç gençti. Okudukları yasaklı kitaplar, gizlice dinledikleri ateşli nutuklar ve atalarından duydukları kahramanlık hikâyeleri, zihinlerinde tek bir amaca kilitlenmelerine neden olmuştu: Bosna’yı Avusturya-Macaristan boyunduruğundan kurtarıp, tüm Güney Slavlarını birleştirecek büyük Sırbistan’a katmak. Onlar için İmparatorluk, halklarının ruhunu ezen, dillerini ve kültürlerini yok etmeye çalışan acımasız bir işgalciydi. Ve işgalciye karşı verilecek tek bir cevap vardı: Kan.

O sabah, kiraladığı küçük ve rutubetli odanın penceresinden dışarıyı seyreden Danilo Ilić, yirmi dört yaşında olmasına rağmen omuzlarında bir asırlık yük taşıyor gibiydi. Bir ilkokul öğretmeniydi; çocuklara harfleri, sayıları öğretmesi gerekirken, kendisini tarihin akışını değiştirecek bir komplonun merkezinde bulmuştu. Yüzü solgun, gözleri uykusuzluktan ve endişeden çukurlaşmıştı. Bakışları, sokaktaki kayıtsız kalabalığa değil, onların ötesindeki bir fikre, bir ideale takılıp kalmıştı. Belgrad’dan gelen emir kesindi: Avusturya-Macaristan tahtının veliahtı Arşidük Franz Ferdinand, askeri manevraları denetlemek üzere Saraybosna’ya gelecekti. Bu ziyaret, “Kara El” (Crna Ruka) örgütünün liderleri için bir fırsattı. Onlar için Arşidük, Slav halklarına karşı yürütülen baskının ve asimilasyon politikasının yaşayan sembolüydü. Onun ortadan kaldırılması, Viyana’ya verilecek en güçlü mesaj olacak, belki de Güney Slavlarının beklediği o büyük isyan kıvılcımını çakacaktı.

Ilić, bu tehlikeli görevin yerel organizatörüydü. Belgrad’dan gönderilen üç tetikçiyi – Gavrilo Princip, Trifko Grabež ve Nedeljko Čabrinović – şehre sokmuş, onlara silah ve bomba temin etmiş, yerel gönüllüleri örgüte katmıştı. Plan basitti, fakat her adımı ölümcül risklerle doluydu. Arşidük’ün geçeceği güzergâh boyunca, Appel Rıhtımı’nda, farklı noktalara yedi suikastçı yerleştirilecekti. Birisi başarısız olursa, diğeri devreye girecekti. Yedi genç adam, bir imparatorluğun veliahtını yok etmek için pusuya yatacaktı.

Ilić masanın üzerindeki buruşuk kâğıda bir kez daha baktı. Üzerinde şehrin bir haritası ve kurşun kalemle çizilmiş yedi tane çarpı işareti vardı. Her bir çarpı, bir gencin hayatını ve bir ulusun kaderini temsil ediyordu. O gençlerin yüzleri bir bir gözünün önünden geçti. Čabrinović… Matbaada çalışan, anarşist fikirlere sahip, heyecanlı ve güvenilmez bir genç. Konuşmayı çok severdi, sır tutma konusunda ise zayıftı. Grabež… Babası Ortodoks bir papaz olan, daha sakin ama bir o kadar kararlı bir çocuk. Tüberküloz onu yiyip bitiriyordu, kaybedecek pek bir şeyi yoktu. Ve Princip… O sessiz, içine kapanık, ateşli gözleriyle bakan on dokuz yaşındaki şair ruhlu komplocu. Diğerlerinden farklıydı. Fanatizmi, neredeyse dini bir vecd halini almıştı. Vatanı için ölmeyi, bir köle olarak yaşamaya tercih ettiğini her fırsatta dile getiriyordu. Ilić, en çok ona güveniyordu. Princip’in titreyen elleri, bir silahı en sağlam tutan eller olabilirdi.

Dışarıdan gelen bir tramvayın zili, Ilić’i düşüncelerinden kopardı. Zaman daralıyordu. Arşidük’ün gelişi yaklaşıyordu. Silahlar, bombalar ve en önemlisi siyanür kapsülleri dağıtılmalıydı. Planın bir parçası da buydu: Eylemden sonra kimse canlı yakalanmayacaktı. Siyanürü içip ölecekler, örgütün sırlarını da kendileriyle birlikte mezara götüreceklerdi. Bu, bir fedakarlık yeminiydi. Genç Bosna’nın üyeleri, kendilerini birer kurban olarak görüyorlardı; halklarının özgürlüğü uğruna sunulacak birer adak. Ilić, derin bir nefes aldı. Havanın ağırlığı ciğerlerine değil, ruhuna çöküyordu. Öğretmenlik yaptığı günleri, çocukların masum yüzlerini düşündü. O masumiyetin yerini, şimdi barut kokusu ve kan hayalleri almıştı. Geri dönüşü olmayan bir yola girmişti ve o yolun sonunda ya bir kahramanlık destanı ya da bir darağacı vardı.

Aynı saatlerde, Saraybosna’dan yüzlerce kilometre uzakta, Konopiště Şatosu’nun yemyeşil bahçelerinde çok farklı bir atmosfer hâkimdi. Avusturya-Macaristan İmparatorluğu’nun Veliahtı Arşidük Franz Ferdinand, sevgili eşi Düşes Sophie von Chotek ile birlikte sabah yürüyüşündeydi. Burası onların sığınağı, Viyana sarayının boğucu protokolünden ve bitmek bilmeyen entrikalarından kaçtıkları cennetleriydi. Franz Ferdinand, kamuoyunda bilinenin aksine, sert ve mesafeli görüntüsünün altında tutkulu bir aile babası ve reformist bir düşünürdü. İmparatorluğun mevcut yapısıyla ayakta kalamayacağının farkındaydı. Macarların artan gücünden ve imparatorluk içindeki Slav halklarının hoşnutsuzluğundan rahatsızdı. Kafasında, imparatorluğu bir “trializm” yapısına dönüştürme fikri vardı: Avusturya ve Macaristan’ın yanına, Güney Slavlarının oluşturacağı üçüncü bir özerk birim eklemek. Böylece hem Sırbistan’ın bölgedeki etkisini kıracak hem de milyonlarca Slav tebaanın sadakatini yeniden kazanacaktı.

Sarajevo ziyareti, onun için bu planın bir parçasıydı. Bosna-Hersek, imparatorluğun en yeni ve en sorunlu toprağıydı. Oraya giderek, bir yandan ordunun gücünü gösterecek, bir yandan da halka imparatorluğun onlara kucak açtığı mesajını verecekti. Eşini de yanında götürmesi, kişisel bir zaferdi. Sophie, soylu bir aileden gelmesine rağmen kraliyet kanı taşımıyordu. Bu “eşit olmayan” evlilik, İmparator Franz Joseph tarafından büyük bir hoşnutsuzlukla karşılanmış, Sophie’nin resmi törenlerde eşinin yanında yer alması yasaklanmıştı. Saray protokolü, ona aşağılayıcı bir statü dayatıyordu. Fakat Saraybosna’da, askeri bir gezi sırasında protokol daha esnekti. Sophie, ilk kez bir resmi ziyarette eşinin yanında, bir veliahtın eşi olarak hak ettiği saygıyı görebilecekti. Franz Ferdinand için, bu ziyaret hem siyasi bir hamle hem de sevdiği kadının onurunu iade etme fırsatıydı.

“Endişeli misin, Franz?” diye sordu Sophie, eşinin koluna girerken. Sesindeki titremeyi gizleyememişti. Saraybosna’ya yapılacak ziyaretle ilgili Viyana’da dolaşan uğursuz söylentiler onun da kulağına gelmişti. Sırp gazetelerindeki tehditkâr yazılar, polis raporlarındaki uyarılar…

Franz Ferdinand, eşinin elini sıktı. Yüzünde, kendine güvenen bir gülümseme vardı. “Neden endişeleneyim ki, Soph? Onlar benim halkım. Onlara imparatorluğun geleceğinde bir yerleri olduğunu göstermeye gidiyorum. Göreceksin, bizi çiçeklerle karşılayacaklar. O Sırp fanatiklerinin gürültüsü, boş bir teneke kutunun sesinden farksızdır.”

“Fakat polis şefi, güvenliğin yeterli olmayabileceğini söylemiş. Sokakların çok dar olduğunu, kalabalığı kontrol etmenin zor olacağını…”

“Saçmalık!” diye kesti sözünü Arşidük, sesinde hafif bir öfkeyle. “Ben bir askerim. Kendi toprağımda, kendi halkımın arasında birkaç paçavralı teröristten mi korkacağım? Korku, imparatorlara yakışmaz. Cesaret, onlara yol gösterir. Üstelik bu bizim günümüz olacak. Çocuklarımızın annesinin, hak ettiği yerde, benim yanımda olduğu gün. Bunu hiçbir şeyin gölgelemesine izin vermeyeceğim.”

Sophie sustu. Eşinin inatçılığını ve cesaretini biliyordu. Belki de haklıydı. Belki de bütün korkuları yersizdi. Gözlerini şatonun kulelerine çevirdi. Çocukları Max, Ernst ve Sophie orada, güvendeydiler. Onları geride bırakıp bu tehlikeli yolculuğa çıkma fikri, yüreğini bir mengene gibi sıkıyordu. Bir anlığına, Saraybosna’nın o dar sokaklarında, yüzü görünmeyen bir kalabalığın içinde kaybolduklarını hayal etti. İçini bir ürperti kapladı. Güneşin parlaklığına rağmen, üzerine soğuk bir gölgenin düştüğünü hissetti. Kaderin gölgesiydi o; Viyana’dan Saraybosna’ya uzanan, görünmez bir ağ gibi onları sarmalayan o uğursuz gölge.

Şehirde ise hazırlıklar son sürat devam ediyordu. Appel Rıhtımı boyunca Avusturya-Macaristan ve Bosna bayrakları asılıyor, belediye binası temizleniyor, karşılama komitesi son provalarını yapıyordu. Vali Oskar Potiorek, her detayın kusursuz olması için çırpınıyordu. Potiorek, hırslı ve otoriter bir generaldi. Arşidük’ün ziyaretini, kendi kariyeri için bir sıçrama tahtası olarak görüyordu. Güvenlik endişelerini dile getiren alt rütbeli memurları azarlamış, abartılı bulmuştu. Ona göre, imparatorluğun gücü, birkaç anarşistin tehdidini bertaraf etmeye yeterdi. Askeri manevraların yapılacağı gün olan 28 Haziran’ın aynı zamanda Sırplar için kutsal bir gün olan Vidovdan’a (Aziz Vitus Günü) denk gelmesi ise talihsiz bir tesadüften ibaretti. Sırpların 1389’da Osmanlı’ya karşı kaybettiği Kosova Meydan Muharebesi’nin yıl dönümü olan o günün, bazı aşırı milliyetçiler için taşıdığı sembolik anlamı küçümsüyordu. Potiorek’in zihninde, veliahtın üstü açık bir arabada, halkı selamlayarak ilerlediği muhteşem bir tablo vardı. O tablodaki tek bir karanlık lekeye bile tahammülü yoktu.

Ancak şehrin damarlarında dolaşan kan, Potiorek’in hayal ettiğinden daha zehirliydi. Danilo Ilić, o gün son bir toplantı için komplocuları bir araya getirdi. Küçük bir kahvehanenin arka odasında, sigara dumanının ve gerilimin içinde son talimatları verdi. Her birinin gözlerinin içine baktı. Gördüğü şey, korkuyla harmanlanmış bir kararlılıktı. Onlar, tarihin kendilerine bir rol biçtiğine inanan çocuklardı.

“Unutmayın,” dedi Ilić, fısıltıya yakın bir sesle. “Bu kişisel bir mesele değil. Franz Ferdinand’ı değil, bir tiranlığı hedef alıyoruz. Başarısız olursak, halkımız bir yüzyıl daha köle kalır. Başarırsak… Dünya değişir. Yakalandığınızda, tek kelime etmeyeceksiniz. Kapsüller dişlerinizin arasında olacak. Biz şehit olacağız, fakat Sırbistan özgür olacak.”

Odanın köşesinde oturan Gavrilo Princip, konuşulanları sessizce dinliyordu. Eli, ceketinin iç cebindeki Belçika yapımı Browning marka tabancanın soğuk kabzasındaydı. O silah, onun için bir metal parçasından fazlasıydı. O, ezilmiş bir halkın intikam yemini, tarihin mahkemesinde okunacak bir karardı. Gözlerini kapattığında, ne annesini ne babasını ne de köyünü görüyordu. Sadece tek bir anı görüyordu: Appel Rıhtımı’nda yavaşça ilerleyen bir araba, içinde oturan üniformalı bir adam ve o adama çevrilmiş bir namlu. O an, onun bütün hayatının anlamı olacaktı. Geri kalan her şey, o ana giden bir yoldan ibaretti.

Günler, ağır ve gergin bir bekleyişle geçti. Şehir, yaklaşan ziyaretin heyecanı ve endişesiyle ikiye bölünmüştü. Bir yanda bayrak sallamaya hazırlananlar, bir yanda ise o bayrakları yakmayı hayal edenler vardı. 27 Haziran akşamı, Arşidük ve eşini taşıyan tren, Saraybosna yakınlarındaki Ilidža kaplıca kasabasına ulaştı. Onları şerefine verilen ziyafet, müzik ve kahkahalarla doluydu. Franz Ferdinand, keyifliydi. Eşi Sophie, etrafındaki saygıdan ve ilgiden memnundu. O gece, onlar için bir peri masalının son sahnesi gibiydi.

Aynı gece, Saraybosna’nın karanlık sokaklarındaki farklı odalarda, yedi genç adam uyumaya çalışıyordu. Yarın, hayatlarının en uzun ve belki de en son günü olacaktı. Bazıları ailelerine veda mektupları yazdı, bazıları sessizce dua etti, bazıları ise tavanı seyrederek sabahın olmasını bekledi. Miljacka Nehri, ay ışığının altında gümüş bir yılan gibi kıvrılarak akmaya devam ediyordu. Şehrin bütün sırlarını, bütün acılarını ve bütün umutlarını bilerek, sessizce akıyordu. Nehir biliyordu ki, yarın sabah güneş doğduğunda, sularına sadece şehrin yansıması değil, bütün bir dünyanın kaderi düşecekti. O gün, barutun kokusu, gülsuyunun kokusuna galip gelecekti. Ve o nehir, tarihin akışının geri dönülmez bir biçimde değiştiğine tanıklık edecekti. Çarklar dönmeye başlamıştı. Kader, ağlarını örmüştü. Saraybosna, nefesini tutmuş, kaçınılmaz olanı bekliyordu.

Elbette, serinin üçüncü ve en gerilimli anlarından birine geçiyoruz. Hikayenin akışını, karakterlerin psikolojisini ve tesadüflerin nasıl bir faciaya dönüştüğünü kılavuzdaki ilkelere sadık kalarak anlatmaya devam ediyorum.


BÖLÜM 2: KARA KUŞLARIN GÜNÜ

Kıvılcım ve Kibir
Saraybosna, 28 Haziran 1914, Sabah

Vidovdan sabahı, gökyüzü solgun ve kararsız bir mavilikteydi. Güneşin cılız mızrakları, şehrin üzerine sinmiş olan nemli ve ağır havayı delmeye yetmiyordu. O gün, Sırpların asırlardır yasını tuttuğu bir gündü. Kosova Ovası’nda bir imparatorluğun doğuşuna kurban giden Sırp krallarının ve Kara Kuşlar’ın anıldığı, milliyetçi ağıtların ve intikam yeminlerinin fısıltıyla tekrarlandığı o kutsal gündü. O gün, tarih sadece anılmayacak, yeniden yazılmak istenecekti. Saraybosna’nın farklı köşelerinde, yedi genç adam, bu tarihi yeniden yazacak mürekkebin kendi kanları olacağına inanarak uyandı. Yatakları, aslında birer mezardı; uykuları, ölüme yapılan son bir provaydı.

Gavrilo Princip, gözlerini açtığında odanın loşluğunda tavanın çatlaklarını gördü. Bir anlığına nerede olduğunu unuttu. Köyündeki evlerinin ahşap tavanı geldi aklına; rüzgârlı gecelerde gıcırdayan, ona güven veren o tavan. Sonra hafızası, bir şimşek gibi çakarak onu Saraybosna’nın bu isimsiz, ruhsuz odasına geri getirdi. Bugün o gündü. Kalbi, göğüs kafesine vuran küçük bir kuş gibi çırpınmaya başladı. Yatağından kalktı, titreyen elleriyle yüzünü yıkadı. Aynadaki yansıması, ona yabancı birinin yüzü gibiydi. On dokuz yıllık hayatının tortusu, gözlerinin altındaki mor halkalarda birikmişti. O, artık bir köylü çocuğu, bir şair adayı değildi. O, bir fikrin silahı, bir ulusun öfkesinin parmağıydı. Ceketinin iç cebine yerleştirdiği Browning tabancanın ağırlığı, ona kim olduğunu hatırlattı. O ağırlık, onun varoluşunun tek kanıtıydı.

Birkaç sokak ötede, Nedeljko Čabrinović daha hareketliydi. Odasında bir aşağı bir yukarı yürüyor, kendi kendine bir şeyler mırıldanıyordu. O, Princip’in aksine, sessizliğe dayanamayan bir yapıya sahipti. Eylemin getireceği şöhreti, gazetelerde çıkacak ismini, Sırp halkının onu bir kahraman olarak anacağı günleri hayal ediyordu. Cebindeki bomba, ona korkudan çok bir heyecan veriyordu. Danilo Ilić’in tembihlerini aklından geçiriyordu: “Araba tam önüne geldiğinde, pimi çek, dörde kadar say ve fırlat. Sonra siyanür.” Dört saniye. Bir imparatorluğun kaderini belirlemek için ne kadar kısa, bir hayatı sonlandırmak için ne kadar uzun bir süreydi. Čabrinović, korkusunu coşkunun altına gizlemeye çalışıyordu. O, sahneye çıkacak bir aktör gibiydi; rolünü ezberlemişti ama alkışları duyup duyamayacağını bilmiyordu.

Danilo Ilić, şafakla birlikte yollara düşmüştü. Bir hayalet gibi şehrin sokaklarında süzülerek, komplocuları son bir kez kontrol ediyordu. Her birine yerini, görevini ve o ölümcül kapsülü bir kez daha hatırlattı. Yüzlerinde gördüğü ifade, onu hem gururlandırıyor hem de dehşete düşürüyordu. Onlar, onun çocukları gibiydi. Onları ölüme gönderen bir baba gibi hissediyordu kendini. İlk suikastçı olarak seçilen Muhamed Mehmedbašić’e yaklaştığında, gencin bembeyaz kesilmiş yüzünü gördü. Mehmedbašić, bir Müslüman olarak bu Sırp davasına katılmış, birleşik bir Güney Slav idealine inanmıştı. Fakat şimdi, eylem anı yaklaştıkça, soğuk bir ter vücudunu kaplamıştı. Ilić, omzunu sıktı. “Cesur ol, Muhamed. Tarih seni unutmayacak.” dedi. O kelimelerin, bir teselliden çok bir yük olduğunu ikisi de biliyordu. Yedi adam, yedi bomba, yedi tabanca ve yedi siyanür kapsülü, Appel Rıhtımı boyunca, kaderin görünmez noktalarına yerleştirilmiş birer saatli bombaydı. Artık tek yapmaları gereken, zamanın akmasını beklemekti.

Aynı saatlerde, Ilidža’daki lüks otelde, Arşidük Franz Ferdinand ve Düşes Sophie, güne keyifli bir başlangıç yapmışlardı. Saraybosna’nın merkezindeki gerilimden habersiz, şehrin kendilerini coşkuyla karşılayacağına dair inançları tamdı. Franz Ferdinand, askeri üniformasını giyerken, aynadaki aksine memnuniyetle baktı. Üzerindeki mareşal üniforması, imparatorluğun gücünü ve istikrarını temsil ediyordu. O, bu gücün varisiydi ve bunu göstermekten çekinmiyordu.

“Sophie, hazır mısın?” diye seslendi. “Saraybosna bizi bekliyor.”

Sophie, zarif beyaz bir elbise ve geniş kenarlı bir şapka giymişti. Yüzünde, endişeyle karışık bir heyecan vardı. Dün geceki ziyafet ne kadar güzel geçmiş olsa da, içindeki o kötü his bir türlü dağılmamıştı. “Elbisem uygun mu, Franz? Halkın arasında fazla şatafatlı durmasından korkuyorum.”

Arşidük, eşinin yanına geldi ve ellerini tuttu. “Harika görünüyorsun, sevgilim. Sen bir Düşessin. Halkının, seni en güzel halinle görmeye hakkı var. Unutma, bugün senin günün. Viyana’daki o suratsız bürokratların olmadığı, benim yanımda, hak ettiğin yerde durduğun gün.” Bu sözler, Sophie’nin yüreğine su serpmişti. Eşinin sevgisi, onun en büyük zırhıydı.

Saat on sularında, altı arabalık konvoy, Saraybosna’ya doğru hareket etti. Arşidük ve eşi, Vali Oskar Potiorek ile birlikte, üstü açık, görkemli bir Gräf & Stift marka otomobile bindiler. Arabanın tentesi, halkın veliahtlarını daha iyi görebilmesi için Potiorek’in özel emriyle açılmıştı. Güvenlik önlemleri ise şaşırtıcı derecede zayıftı. Konvoyun güzergâhı gazetelerde günler öncesinden ilan edilmiş, sokaklarda ise olağanüstü bir polis veya asker yığınağı yapılmamıştı. Potiorek, aşırı güvenliğin halkı provoke edebileceğini ve Arşidük’ün “halkıyla iç içe” olduğu imajını zedeleyeceğini düşünüyordu. Kibir, en tehlikeli zırhtı ve Vali Potiorek, o zırhı kuşanmış bir halde, veliahtın yanında gururla oturuyordu.

Konvoy, şehrin dış mahallelerinden geçerek Appel Rıhtımı’na girdiğinde, onları bir kalabalık karşıladı. Yolun kenarlarına dizilmiş insanlar, ellerindeki küçük bayrakları sallıyordu. Birçok dükkân kepenk indirmiş, Sırp nüfusun yoğun olduğu bölgelerde ise sokaklar tekinsiz bir sessizliğe bürünmüştü. Araba yavaşça ilerlerken, Franz Ferdinand ayağa kalkarak halkı selamlıyordu. Yüzündeki gülümseme, kendisine yönelen meraklı ve bazen de anlamsız bakışları görmezden geliyordu.

Appel Rıhtımı, Miljacka Nehri boyunca uzanan geniş bir caddeydi. Suikastçılar, o kalabalığın içine dağılmış, görünmez hale gelmişlerdi. Kalpleri, yaklaşan arabanın motor sesiyle aynı ritimde atıyordu. İlk sırada, Čumurija Köprüsü’nün başında Muhamed Mehmedbašić bekliyordu. Konvoy yaklaştı. Arşidük’ün arabası tam önüne geldi. İşte o andı. Tarihin ona sunduğu o tek an. Eli, ceketinin altındaki bombaya gitti. Parmakları, metalin soğuk yüzeyine dokundu. Gözleri, arabadaki üniformalı figüre kilitlendi. Fakat bir şey oldu. Bedenini bir felç hali kapladı. Parmakları hareket etmedi. Yanında duran bir polisin bakışlarını üzerinde hissettiğini sandı. Belki de korku, damarlarındaki kanı dondurmuştu. Araba, yavaşça yanından geçip gitti. Fırsat kaçmıştı. Mehmedbašić, kalabalığın içinde donakaldı; bir korkak mıydı, yoksa kaderin bir piyonu mu? Bilmiyordu. Sadece, üzerine çöken o ezici utanç ve başarısızlık hissini biliyordu.

Konvoy ilerlemeye devam etti. Arabadakiler, saniyeler önce ölümün ne kadar yakınından geçtiklerinden habersiz, sohbetlerine devam ediyorlardı. Potiorek, şehrin yeni binalarını gururla gösteriyordu. Franz Ferdinand, Bosna’nın ekonomik potansiyeli hakkında sorular soruyordu. Sophie ise, etrafındaki kadınların ve çocukların yüzlerindeki ifadeyi okumaya çalışıyordu.

Sıra, Nedeljko Čabrinović’e gelmişti. O, bir önceki suikastçının başarısız olduğundan habersiz, Lateiner Köprüsü’nün yakınında bekliyordu. Kalbi, bir çekiç gibi vuruyordu. Gözleri, yolda bir an bile ayrılmıyordu. Sonunda, yeşil renkli, üstü açık arabayı gördü. İşte oradaydı. Tiran. Halkının düşmanı. Zihninde, Ilić’in sözleri yankılandı: “Dörde kadar say.” Araba tam hizasına geldiğinde, terli avucunun içinde tuttuğu bombanın pimini çekti. Metalin o tiz sesi, beyninin içinde bir çığlık gibiydi. Bir… İki… Üç… Dört saymaya vakti olmadı. Paniklemişti. Bombayı, arabanın arkasına doğru fırlattı.

Koyu renkli, küçük bir nesne, havada kısa bir kavis çizdi. Arşidük, üzerine doğru gelen karaltıyı fark etti. Bir asker refleksiyle kolunu kaldırdı. Bomba, arabanın katlanmış tentesine çarpıp sekerek yere, konvoydaki bir sonraki arabanın altına düştü. Bir anlık sessizliği, kulakları sağır eden bir patlama yırttı. Siyah bir duman bulutu gökyüzüne yükseldi, etrafa şarapnel parçaları ve kaldırım taşları saçıldı. Bir anda ortalık cehenneme döndü. Çığlıklar, inlemeler, panik içinde kaçışan insanların sesleri birbirine karıştı.

Patlamanın olduğu yerde, yirmiye yakın kişi yaralanmıştı. Arşidük’ün arabası, birkaç şarapnel deliği dışında hasar görmemişti. Franz Ferdinand, şaşırtıcı bir soğukkanlılıkla ayağa kalktı. “Ne oldu?” diye bağırdı. “O alçak ne fırlattı?” Yüzü bembeyaz kesilmiş olan Sophie, içgüdüsel olarak eşine sarılmaya çalıştı. Franz Ferdinand, onu nazikçe itti. “Merak etme, Soph. Sadece birkaç çatapat.” Ama gözleri, arkadaki arabadan yükselen dumanı ve yaralıları görünce öfkeyle parladı. Özellikle Potiorek’in yaveri Yarbay Erik von Merizzi’nin başından kanlar sızdığını gördü.

Bu sırada Čabrinović, planın ikinci aşamasını uygulamaya çalışıyordu. Kalabalığın paniğinden faydalanarak nehir kenarına koştu. Cebindeki siyanür kapsülünü ağzına atıp kendini Miljacka’nın sığ sularına bıraktı. Fakat kaderin onun için başka planları vardı. Belgrad’da temin edilen siyanür, ya kalitesizdi ya da zamanla etkisini yitirmişti. Midesini yakan acı bir tattan ve şiddetli bir kusma isteğinden başka bir işe yaramadı. Nehir suyu ise, yaz kuraklığı yüzünden diz boyunu geçmiyordu. Čabrinović, çamurlu suyun içinde çırpınırken, öfkeli bir kalabalık ve polisler tarafından yakalandı. Linç edilmekten son anda kurtarılarak karakola götürüldü. İlk girişim, kanlı bir fiyaskoyla sonuçlanmıştı.

Arşidük’ün arabası durmuştu. Potiorek, şok içinde ne yapacağını bilemez haldeydi. “Majesteleri, derhal buradan ayrılmalıyız! Sizi güvenli bir yere götürmeliyiz!”

Franz Ferdinand’ın yüzü öfkeyle kasılmıştı. Sesinde, buz gibi bir ton vardı. “Siz misafirlerinizi böyle mi karşılarsınız, General? Geliyorum ve bana bomba atılıyor! Bu bir rezalet!” Sonra yaralılara baktı. “Önce Belediye Binası’na gidelim. Programı değiştirmeyeceğiz. Oraya gidip bu Saraybosnalıların yüzüne ne düşündüğümü söyleyeceğim. Sonra da hastaneye, yaralılarımızı ziyarete gideceğiz.”

Bu, ölümcül bir karardı. Mantık, konvoyun en hızlı şekilde şehri terk etmesini gerektiriyordu. Fakat Arşidük’ün yaralanan gururu ve bir askerin tehlikeye meydan okuma içgüdüsü, mantığa galip gelmişti. Şoföre, “Devam et!” emrini verdi.

Konvoy, yavaşça yeniden hareket etti. Rıhtım boyunca diğer suikastçılar, patlama sesini duymuştu. Planın işlediğini, Arşidük’ün öldüğünü sandılar. Bir kargaşa yaşandı. Bazıları sessizce kalabalığın içinde eriyip kayboldu. Gavrilo Princip de patlamayı duymuştu. Kalbi, bir anlığına durdu. Başardılar, diye düşündü. Čabrinović başarmıştı. Bir anlık bir sevinç, ardından derin bir hayal kırıklığı hissetti. O şerefli görev, ona nasip olmamıştı. Tarih, onun ismini yazmayacaktı. Üzerine bir umutsuzluk çöktü. Her şey bitmişti. Yapacak bir şey kalmamıştı. Yavaşça, kalabalığın arasından sıyrılarak, rıhtımdan ayrıldı ve Franz Joseph Sokağı’na doğru yürümeye başladı. Belki bir sandviç yer, sonra ne yapacağına karar verirdi. Kaderin dişlileri, o anda beklenmedik bir şekilde dönmüş, plan rayından çıkmıştı. Fakat oyun henüz bitmemişti. Tarihin en büyük tesadüfü, birkaç dakika sonra, o önemsiz sokağın köşesinde, umudunu yitirmiş bir suikastçı ile yolunu şaşırmış bir veliahtı karşı karşıya getirmek için ağlarını örmeye devam ediyordu.

BÖLÜM 3: YANLIŞ SOKAKTAKİ KADER

An ve Sonsuzluk
Saraybosna, 28 Haziran 1914, Saat 10:45

Belediye Binası, Mağribi ve Neo-Gotik mimarinin tuhaf bir birleşimiydi; İmparatorluğun, Doğu’nun egzotizmini kendi gücüyle ehlileştirme arzusunun taştan bir ifadesi gibiydi. Binanın önünde bekleyen karşılama komitesi, patlama sesini duymuş, fakat ne olduğunu tam olarak anlayamamıştı. Endişeli fısıltılar, törensel bekleyişin yerini almıştı. Konvoy nihayet göründüğünde, Arşidük’ün aracının hızla yaklaşıp durmasıyla ortama ağır bir sessizlik çöktü. Franz Ferdinand, arabadan hışımla indi. Yüzü, kireç gibiydi; gözleri, bastırılmış bir volkanın krateri gibi öfkeyle parlıyordu. Onu karşılamak için öne atılan Belediye Başkanı Fehim Čurčić, elindeki karşılama metnini tutarken elleri titriyordu.

Čurčić, ezberlediği tumturaklı cümlelerle konuşmasına başladı: “Majesteleri, Saraybosna şehri adına size en içten hoş geldiniz dileklerimizi sunmaktan onur duyarız. Ziyaretiniz, halkımızın kalbini imparatorluk tahtına olan sarsılmaz sadakat ve sevgiyle doldurmuştur…”

Franz Ferdinand, daha fazla dayanamadı. Belediye Başkanı’nın sözünü, bir kırbaç gibi şaklayan sesiyle kesti. “Belediye Başkanı, bu ne saçmalık! Saraybosna’ya bir dost olarak geliyorum, halkınız beni bombalarla karşılıyor! Bu inanılır gibi değil! Bu kadar misafirperverlik yeter!”

O an, zamanın donduğu anlardan biriydi. Düşes Sophie, eşinin koluna dokunarak onu sakinleştirmeye çalıştı. Vali Potiorek, yerin dibine girmek istiyordu. Belediye Başkanı, elindeki kâğıt parçasıyla ne yapacağını bilemez halde kalakalmıştı. Buz gibi havayı, Sophie’nin yumuşak sesi bozdu: “Franz, lütfen. Bu beyefendinin bir suçu yok. Sakin olalım.”

Arşidük, derin bir nefes aldı. Haklıydı. Öfkesini yanlış kişiden çıkarıyordu. Birkaç saniyelik bir sessizlikten sonra, Belediye Başkanı’na dönerek daha sakin ama hala sert bir sesle konuştu: “Pekâlâ, konuşmanıza devam edebilirsiniz.” Zavallı adam, kaldığı yerden, titrek bir sesle o anlamsız sadakat cümlelerini okumaya devam etti. Konuşma bittiğinde, Franz Ferdinand, kendi hazırladığı metni okumak yerine doğaçlama bir cevap verdi. Teşekkür etti, fakat sesindeki sitem ve öfke gizlenemiyordu. Tören, buz gibi bir atmosferde sona erdi.

Binanın içinde, kriz toplantısı başladı. Potiorek, Arşidük ve maiyeti, ne yapacaklarını tartışıyorlardı. Potiorek’in ilk önerisi, planlandığı gibi müzeyi ziyaret etmekti. Franz Ferdinand bu fikre şiddetle karşı çıktı. Aklı, patlamada yaralanan yaverindeydi.

“Hayır, General!” dedi kararlılıkla. “Müze bekleyebilir. Önce hastaneye gideceğiz. Yaralı askerlerimi görmem gerekiyor. Onları bu haldeyken yalnız bırakamam.”

Bu karar, odadaki herkesi şaşırttı. Bu, planın tamamen değişmesi demekti. Potiorek, bu asil jest karşısında itiraz edemedi. Fakat yeni bir sorun vardı: Güzergâh. Hastaneye gitmek için, tekrar şehrin kalabalık ve dar sokaklarından geçmek gerekiyordu. General, en güvenli rotanın, Appel Rıhtımı boyunca hızla geri dönmek olduğunu düşündü. Rıhtım genişti, olası bir saldırganın saklanması daha zordu ve konvoy burada sürat yapabilirdi. Bu karar alındı. Rota değiştirilecekti. Konvoy, geldiği yoldan, Appel Rıhtımı’ndan geri dönecek ve hastaneye sapacaktı.

Fakat bu kritik bilgi, kaderin en acımasız cilvesiyle, zincirin en önemli halkasına ulaşmadı. O kargaşa ve panik anında, hiç kimse konvoyun başındaki arabanın şoförü Leopold Lojka’ya güzergâhın değiştiğini söylemeyi akıl edemedi. Lojka, hala orijinal planın geçerli olduğunu sanıyordu: Belediye Binası’ndan sonra Franz Joseph Sokağı’na dönülecek ve oradan müzeye gidilecekti.

Bu sırada, umudunu tamamen yitirmiş olan Gavrilo Princip, Franz Joseph Sokağı’nın köşesindeki Moritz Schiller’in şarküterisine girmişti. Kalbinde, başarısızlığın ve hayal kırıklığının ağır yükü vardı. Čabrinović’in bombası patlamış, fakat veliahtı öldürememişti. Diğerleri de bir şey yapamamıştı. Planları suya düşmüştü. Kendisini bir hiç gibi hissediyordu. Tarihin akışını değiştirecek kahraman olmak yerine, kenarda kalmış bir figürandı. Bir sandviç aldı. O an ne düşündüğünü kimse bilemez. Belki de her şeyi bırakıp köyüne dönmeyi, belki de silahını kendi şakağına dayamayı düşünüyordu. O, artık bir suikastçı değil, sadece karnı acıkmış, yorgun ve yenilmiş on dokuz yaşında bir gençti. Dükkândan çıktı ve sokağın köşesinde, kaldırımda durarak sandviçini yemeye başladı. Gözleri, boş ve anlamsız bir şekilde sokağın karşısına bakıyordu.

Belediye Binası’ndan ayrılma vakti gelmişti. Arşidük, eşinin arabaya binmesine yardım etti. Sophie, tereddüt içindeydi. “Franz, gerçekten gitmeli miyiz? Belki de dönmeliyiz.” diye fısıldadı. Bu, tehlikeyi sezen bir kadının son yakarışıydı.

Franz Ferdinand, karısının elini tuttu. “Korkma, Soph. Bu sefer daha dikkatli olurlar. Hem yaralılarımızı görmeliyim.” Arabaya bindi ve Vali Potiorek de yanlarına oturdu. Arşidük’ün bu jesti, tarihin bir başka ironisiydi. Düşes Sophie, kraliyet protokolü gereği normalde bu arabada olmamalıydı. Fakat patlamadan sonraki kargaşada, protokol unutulmuş, Arşidük, eşinin yanında olmasını istemişti. Onu korumak için yanına almıştı.

Konvoy hareket etti. Öndeki araba, Belediye Binası’nın önündeki meydandan ayrılarak Appel Rıhtımı’na yöneldi. Arkasından, Arşidük’ün arabası geliyordu. Şoför Leopold Lojka, önündeki aracı takip etti. Fakat tam Lateiner Köprüsü’nü geçtikten sonra, orijinal plana göre sağa, Franz Joseph Sokağı’na sapması gerektiğini düşünerek direksiyonu kırdı.

Arabanın içinde oturan Potiorek, hatayı anında fark etti. Dehşet içinde bağırdı: “Dur! Yanlış yol! Buradan gitmemeliyiz! Rıhtımda kalacaktık!”

Lojka, ani bir frenle arabayı durdurdu. Üç metrelik daracık sokağa yeni girmişlerdi. Araba, yavaş ve hantal bir şekilde duraksadı. Lojka, geri manevra yapmak için vitesi değiştirmeye çalıştı. Motor gürültüyle sarsıldı. O an, o birkaç saniyelik duraksama, yirminci yüzyılın en uzun anıydı. Araba, yavaşça geri geri gitmeye çalışırken, tam olarak Moritz Schiller’in şarküterisinin önünde durmuştu.

Kaldırımda duran Gavrilo Princip, gözlerine inanamadı. Başarısızlığın ve umutsuzluğun en dibindeyken, kader, avını gümüş bir tepside önüne sunmuştu. Oradaydı. Üniformalı adam. Yanında beyaz elbiseli kadın. Üstü açık bir arabada, ondan sadece bir buçuk metre uzakta, hareketsiz bir hedef olarak duruyorlardı. Bu bir rüya mıydı? Bir halüsinasyon mu? Princip’in beynindeki bütün düşünceler sustu. Artık ne başarısızlık vardı, ne hayal kırıklığı. Sadece görev vardı. Yıllardır içinde biriktirdiği bütün öfke, bütün nefret, bütün idealizm, o tek ana yoğunlaştı.

Hiç tereddüt etmedi. Sandviçini yere attı. Sağ elini, ceketinin iç cebine soktu. Browning marka tabancanın soğuk kabzası, avucuna tam oturdu. Bir adım öne çıktı. Kimse onu fark etmedi. Herkesin dikkati, geri manevra yapmaya çalışan arabaya ve Potiorek’in bağırışlarına kilitlenmişti.

Princip, kolunu kaldırdı. Zaman yavaşladı. Kalabalığın uğultusu, motorun gürültüsü, Potiorek’in sesi, hepsi uzak bir uğultuya dönüştü. Sadece hedefini görüyordu.

İlk kurşun, Düşes Sophie’ye isabet etti. Kadın, acıyla inleyerek öne doğru yığıldı ve başı, eşinin dizlerine düştü. Franz Ferdinand, eşinin bayıldığını sandı. Ona doğru eğilirken, “Sophie, Sophie! Ölme! Çocuklarımız için yaşa!” diye fısıldadı.

Princip, ikinci kez tetiğe bastı.

İkinci kurşun, Arşidük’ün boynuna, şah damarına isabet etti. Üniformasının yakası, anında koyu kırmızı bir renge boyandı. Gözleri şaşkınlıkla açıldı. Ağzından, kanla karışık birkaç kelime döküldü: “Bu… bir hiç…” Cümlesini tamamlayamadı. Bedeni, yanındaki koltuğa yığıldı.

Her şey, on saniyeden daha kısa sürmüştü.

Sokağı, bir anlık ölüm sessizliği kapladı. Sonra cehennem koptu. İnsanlar çığlık çığlığa kaçışırken, polisler ve askerler Princip’in üzerine atladı. Elindeki silahı aldılar, onu yere yatırıp acımasızca tekmelemeye başladılar. Princip, karşı koymadı. Siyanür kapsülünü yutmaya çalıştı ama başaramadı. Yüzü kan içinde kalırken, kalabalığın linç girişiminden zorlukla kurtarıldı. O, görevini yapmıştı. O, artık bir hiç değil, tarihin kendisiydi.

Araba, son bir gayretle hızla oradan uzaklaşarak Konak’a, valinin rezidansına doğru yol aldı. Arabanın içinde, Potiorek ve Kont Harrach, kanlar içindeki iki bedene ne yapacaklarını bilemez halde bakıyorlardı. Sophie, daha yoldayken son nefesini vermişti. Franz Ferdinand, Konak’a ulaştıktan birkaç dakika sonra hayatını kaybetti.

Yanlış bir sokak. Duraksayan bir araba. Umudunu yitirmiş bir suikastçı. Birbirine değmemesi gereken üç kader çizgisi, o daracık sokak köşesinde kesişmiş ve dünyayı ateşe verecek kıvılcımı çakmıştı. O an, bir imparatorluğun değil, bütün bir eski dünyanın ölüm anıydı. Saraybosna’dan yükselecek duman, çok yakında bütün Avrupa’yı kaplayacaktı. Oyun bitmişti. Ve en kanlı perde, şimdi açılıyordu.


BÖLÜM 4: KIRILAN MÜHÜR

Sessizlik ve Fırtına
Saraybosna ve Viyana, 28 Haziran 1914, Öğleden Sonra

Kurşunların sesi, Appel Rıhtımı’nın taş duvarlarında yankılanıp Miljacka Nehri’nin durgun sularında boğulduğunda, Saraybosna’nın üzerine bir ölünün pelerini gibi ağır bir sessizlik çöktü. O sessizlik, patlayan bir bombanın değil, kırılan bir mührün sessizliğiydi. Yüzyıllardır bastırılmış öfkelerin, gizli anlaşmaların, kırılgan ittifakların ve uyuyan orduların üzerine vurulmuş olan o eski dünyanın mührü, Franz Joseph Sokağı’nın köşesinde, kanlı bir kaldırım taşının üzerinde paramparça olmuştu.

Vali Potiorek’in Konak’ına son bir hızla ulaşan Gräf & Stift marka otomobil, artık bir cenaze arabasıydı. Askerler, kanla lekelenmiş iki bedeni, bir zamanlar İmparatorluğun gücünü temsil eden o binanın mermer merdivenlerinden yukarı taşıdılar. Düşes Sophie’nin beyaz elbisesi, karnına isabet eden kurşunun açtığı yaradan sızan kanla kızıla boyanmıştı. Gözleri, çocuklarını son bir kez görememenin tarifsiz kederiyle açık kalmıştı. Arşidük Franz Ferdinand, üniformasının içinde küçülmüş gibiydi. Boynundaki yara, mavi kanlı bir aristokratla sıradan bir askerin ölüm karşısındaki aciz eşitliğini haykırıyordu. Hekimler nafile bir çabayla müdahale etmeye çalıştılar, fakat yapacak bir şey yoktu. İki ruh, o binanın soğuk duvarları arasında, Viyana’dan ve sevdikleri çocuklarından çok uzakta, bu isyankâr topraklarda bedenlerini terk etmişti.

Konak’ın içinde Vali Potiorek, bir odada bir o kadar volta atıyordu. Yüzü, utanç, öfke ve dehşetin bir maskesiydi. Onun sorumluluğundaydı. Onun şehrinde, onun güvencesi altında, İmparatorluğun geleceği katledilmişti. Kendi kariyerinin sonu gelmekle kalmamış, belki de bir çağın sonuna tanıklık etmişti. Telefon hatları, telgraf makineleri çılgınca çalışmaya başladı. “Veliaht ve eşi öldürüldü.” Bu kısa ve soğuk cümle, metal teller üzerinden bir zehir gibi Avrupa’nın damarlarına yayılıyordu. İlk şok, yerini bir dizi soruya bıraktı: Kim? Neden? Ve en önemlisi: Şimdi ne olacak?

Saraybosna sokaklarında ise kaos, yerini organize bir nefrete bırakmaya başlamıştı. Suikastçının Gavrilo Princip adında bir Sırp olduğunun haberi, barut fıçısına atılan bir kibrit gibiydi. Şehrin Avusturyalı ve Hırvat sakinleri, öfkelerini şehrin Sırp nüfusuna yönelttiler. Akşam çökmeden, Sırplara ait dükkânların camları indirilmeye, evleri ve iş yerleri yağmalanmaya başlandı. Sırp Okulu, Sırp bankası, Sırp otelleri ateşe verildi. Yüzyıllardır bir arada yaşayan komşular, bir anda birbirine düşman kesilmişti. Potiorek’in yetersiz polisi, bu öfke selini durdurmakta aciz kaldı ya da durdurmak istemedi. Belki de bu kontrolü şiddet, Viyana’ya gönderilecek raporda “halkın haklı galeyanı” olarak sunulacak, Sırp barbarlığının bir kanıtı olarak kullanılacaktı. O gece Saraybosna’da sadece iki kişi ölmemişti; hoşgörü ve bir arada yaşama umudu da can çekişiyordu.

Bu sırada, şehrin başka bir köşesindeki bir hapishane hücresinde, Gavrilo Princip, kan ve çamur içindeki bedeninin acısını hissetmiyordu. Sorgu memurlarının sorularına tek kelimeyle cevap vermiyordu. Gözleri, bu dünyadan kopmuş gibiydi. O, amacına ulaşmıştı. Bir hiçken, bir tarih yazıcısı olmuştu. Hücresinin demir parmaklıkları arasından sızan alacakaranlıkta, kendisini bir şehit olarak görüyordu. Ölecekti, fakat fikri yaşayacaktı. Büyük Sırbistan hayali, onun kanıyla sulanacaktı. O, diğer yakalanan komplocular gibi, örgütün arkasındaki asıl güç olan “Kara El” ve Sırp devleti bağlantısı hakkında tek kelime etmemeye yeminliydi. Onların sessizliği, Sırbistan hükümetinin olayı “birkaç fanatik gencin kontrolsüz eylemi” olarak sunmasına olanak tanıyacaktı. Fakat o sessizlik, yaklaşan fırtınayı durdurmaya yetmeyecekti.

Haber Viyana’ya ulaştığında, şehir bir yaz pazarının rehaveti içindeydi. Hofburg Sarayı’nın koridorlarında dolaşan dedikodu, önce bir fısıltı, sonra inanılmaz bir söylenti, en sonunda ise acı bir gerçek olarak yankılandı. İmparatorluğun yaşlı hükümdarı Franz Joseph, haberi Bad Ischl’deki yazlık sarayında aldı. 84 yaşındaki İmparator, hayatı boyunca pek çok trajediye tanıklık etmişti: Kardeşi Meksika’da kurşuna dizilmiş, tek oğlu intihar etmiş, karısı bir anarşist tarafından bıçaklanarak öldürülmüştü. Şimdi ise sevmediği ama yine de veliahtı olan yeğeni, bir suikasta kurban gitmişti.

Yaveri, haberi titrek bir sesle İmparator’a ilettiğinde, Franz Joseph’in ilk tepkisi, beklenmedik bir soğukkanlılıktı. “Korkunç,” diye mırıldandı. “Yüce Tanrı, kendisinin bozulamayacağını sandığı düzene meydan okunmasına izin vermez. Üstün bir güç, benim koruyamadığım o düzeni yeniden tesis etti.” Bu sözlerde, sevilmeyen bir yeğenin ölümünden duyulan gizli bir rahatlama mı, yoksa kaderciliğin getirdiği yorgun bir teslimiyet mi vardı, kimse tam olarak bilemedi. Fakat bu ilk tepkinin altında, bir hükümdarın onurunun ve devletin otoritesinin ne kadar ağır bir yara aldığı gerçeği yatıyordu. Bu, sadece bir aile trajedisi değil, Avusturya-Macaristan İmparatorluğu’nun egemenliğine yapılmış doğrudan bir saldırıydı.

Viyana’daki asıl fırtına, Dışişleri Bakanlığı (Ballhausplatz) ve Genelkurmay Başkanlığı’nda koptu. Dışişleri Bakanı Leopold von Berchtold ve Genelkurmay Başkanı Conrad von Hötzendorf için bu suikast, bekledikleri fırsattı. Özellikle Hötzendorf, yıllardır Sırbistan’a karşı bir “önleyici savaş” açılması gerektiğini savunuyordu. Ona göre Sırbistan, İmparatorluğun güney kanadını kemiren bir kanserdi ve bu kanser, cerrahi bir müdahale ile kesilip atılmalıydı. Şimdi, ellerinde mükemmel bir gerekçe, bir “casus belli” vardı. Arşidük’ün kanı, Sırbistan’ın üzerine sürülecek meşru bir leke olacaktı.

Berchtold, daha diplomatik ama bir o kadar kararlıydı. O, olayın arkasında kesinlikle Belgrad hükümetinin olduğuna inanıyordu. Suikast, Sırp milliyetçiliğinin ne kadar büyük bir tehdit olduğunu tüm dünyaya göstermişti. Avusturya-Macaristan, ya şimdi Sırbistan’ı ezerek gücünü gösterecek ya da yavaş yavaş parçalanmaya mahkûm olacaktı. Viyana’daki “şahinler” olarak bilinen savaş yanlısı grup, o öğleden sonra harekete geçti. Toplantılar yapıldı, memorandumlar hazırlandı, telgraflar çekildi. Soru artık “Sırbistan’a savaş açılmalı mı?” değil, “Savaşa nasıl ve ne zaman başlanmalı?” idi.

Fakat devasa Avusturya-Macaristan savaş makinesinin tek başına hareket etmesi mümkün değildi. Herkesin gözü, kuzeydeki büyük müttefike, Alman İmparatorluğu’na çevrildi. Berlin ne diyecekti? Alman Kayzeri II. Wilhelm, bu saldırgan politikayı destekleyecek miydi? Rusya’nın, Sırbistan’ın koruyucusu olarak bilinen “Slavların Büyük Ağabeyi”nin, Avusturya’nın Sırbistan’a saldırmasına seyirci kalması düşünülemezdi. Bir Avusturya-Sırbistan savaşı, kolaylıkla bir Avusturya-Rusya savaşına, bu da Almanya ve Fransa’yı içine çeken bir kıta savaşına dönüşebilirdi.

O öğleden sonra Viyana’da alınan kararlar, satranç tahtasındaki ilk hamleler gibiydi. Her hamle, karşı hamleyi doğuracak, her karar, bir sonraki krizi tetikleyecekti. Franz Ferdinand’ın ölümü, sadece bir başlangıçtı. O, yaklaşan büyük fırtınanın ilk kurbanıydı. Olayın şokuyla sarsılan Avrupa başkentleri, telgraf başında birbirlerinden haber beklerken, Viyana’daki bir grup adam, milyonlarca insanın hayatını değiştirecek bir kumar oynamaya karar vermişti. Sırbistan’a öyle bir ültimatom verilecekti ki, reddetmeleri imkânsız olacaktı. Bu ültimatom, bir diplomatik nota değil, bir savaş ilanı olacaktı.

Saraybosna’da iki cansız beden bir katafalka yatırılırken, Viyana’da savaş planları masaya yatırılıyordu. Bir yanda yas, bir yanda ise intikam hırsı vardı. Dünya, nefesini tutmuş, kırılan mührün ardından kutudan ne çıkacağını bekliyordu. O kutudan çıkacak olan şey, barışın son kırıntılarını da silip süpürecek olan bir cehennem rüzgârıydı. Ve o rüzgâr, yönünü çoktan belirlemişti.


BÖLÜM 5: ŞAHİNLERİN FISILTISI

Boş Çek ve Kör Sadakat
Viyana, Berlin, St. Petersburg, Temmuz 1914

Temmuz ayı, Avrupa’nın üzerine bir tül gibi serilmişti. Çiftçiler tarlalarında hasada hazırlanıyor, aristokratlar yazlık malikanelerine çekiliyor, şehirlerdeki işçiler ise her zamanki gündelik hayatın tekdüzeliği içinde kayboluyordu. Saraybosna’daki o iki kurşunun sesi, kıtanın büyük bir bölümünde hala uzak bir yankı gibiydi; rahatsız edici ama henüz kişisel bir tehdit olarak algılanmayan bir gürültü. Barış, kırk yılı aşkın bir süredir Avrupa’nın alışkanlığı haline gelmişti. Kimse, o alışkanlığın ne kadar kırılgan olduğunu ve o rehavet dolu yaz göğünün altında nasıl bir fırtınanın biriktiğini tam olarak idrak edemiyordu.

Fakat Viyana’daki Ballhausplatz’ın mermer koridorlarında hava elektrik yüklüydü. Dışişleri Bakanı Leopold von Berchtold ve onun etrafında kümelenmiş “şahinler” için zaman, bir düşman gibiydi. Onlar için suikastın yarattığı ahlaki öfke ve şok dalgası soğumadan harekete geçmek hayati önem taşıyordu. Sırbistan’a karşı askeri bir müdahale kaçınılmazdı, fakat bu müdahalenin bedeli ne olacaktı? Avusturya-Macaristan İmparatorluğu, tek başına Rusya gibi bir deve karşı duramazdı. Bütün gözler, kuzeydeki kudretli müttefik Berlin’e çevrilmişti. Almanya’nın desteği olmadan atılacak her adım, intihar demekti.

5 Temmuz 1914 günü, Viyana’dan Berlin’e özel bir elçi, Kont Alexander von Hoyos gönderildi. Hoyos, çantasında sadece resmi bir mektup değil, bir imparatorluğun kaderini taşıyordu. İmparator Franz Joseph tarafından bizzat imzalanan mektupta, Saraybosna olaylarının arkasındaki Sırp komplosundan bahsediliyor ve Sırbistan’ın bir güç olarak Balkanlar’dan silinmesi gerektiği vurgulanıyordu. Mektup, diplomatik bir dille yazılmıştı ama satır aralarındaki mesaj açıktı: “Sırbistan’a savaş açacağız. Arkamızda duracak mısınız?”

Berlin’de, Kayzer II. Wilhelm, Potsdam’daki sarayında Avusturya elçisini kabul etti. Kayzer, öngörülemez, fevri ve teatral bir liderdi. Saraybosna suikastı onu kişisel olarak öfkelendirmişti. Sadece bir dostu ve müttefiki olan Franz Ferdinand’ın öldürülmesine değil, monarşi ilkesine, kralların ve imparatorların kutsal hakkına yapılmış bir saldırı olarak görüyordu. Ona göre Sırplar, “katiller ve haydutlar” sürüsüydü ve en ağır şekilde cezalandırılmalıydılar.

Hoyos, Viyana’nın niyetini açıkça ortaya koyduğunda, Kayzer II. Wilhelm, danışmanlarına başvurma gereği bile duymadan, tarihin akışını değiştirecek o meşhur cevabı verdi. Almanya, Avusturya-Macaristan’ın alacağı her kararın arkasında duracaktı. Viyana ne yaparsa yapsın, Berlin’in tam desteğine sahip olacaktı. Bu, tarihe “boş çek” (blank cheque) olarak geçecek olan kör bir sadakat yeminiydi. Kayzer, Avusturya’nın Sırbistan’ı hızla ezeceğini, Rusya’nın ise olaya müdahale etmeye cesaret edemeyeceğini düşünüyordu. Ona göre bu, yerel bir cezalandırma operasyonu olacak ve Avrupa’nın geri kalanı meseleye karışmayacaktı. Bu, yirminci yüzyılın en büyük ve en ölümcül yanlış hesaplarından biriydi.

Kayzer, bu tarihi kararı verdikten sonra, hiçbir şey olmamış gibi yıllık Kuzey Denizi gezisine çıkmak üzere yatına bindi. Onun bu davranışı, Avrupa’daki diğer liderlere krizin ciddiye alınmadığı mesajını vererek sahte bir güvenlik hissi yarattı. Fırtına bulutları toplanırken, kaptan köşkündeki adam dümenden ayrılmıştı.

“Boş çek” haberi Viyana’ya ulaştığında, Berchtold ve savaş yanlısı grup zafer sarhoşluğu yaşadı. Artık Sırbistan’a karşı harekete geçmek için hiçbir engelleri kalmamıştı. Fakat Macaristan Başbakanı Kont István Tisza, bu savaşçı koroya katılan tek uyumsuz sesti. Tisza, pragmatik bir devlet adamıydı. Sırbistan’a karşı bir savaşın, Romanya’nın ve en önemlisi Rusya’nın müdahalesine yol açacağından ve bunun da çok uluslu Avusturya-Macaristan İmparatorluğu’nun sonu olabileceğinden endişe ediyordu. Günler süren kapalı kapılar ardındaki tartışmalarda, Tisza savaşa karşı direndi. Ancak sonunda, Sırbistan’a askeri bir müdahale yerine, kabul edilmesi neredeyse imkânsız olan maddeler içeren çok sert bir ültimatom gönderilmesi şartıyla ikna edildi. Tisza, Sırpların bu ültimatomu reddedeceğini ve savaşın kaçınılmaz olacağını biliyordu, fakat bu diplomatik oyunun, en azından Macaristan’ın savaşa sürüklenmediği görüntüsü vermesini umuyordu.

Artık plan hazırdı. Sırbistan’a, egemenliğini fiilen yok edecek kadar ağır şartlar içeren bir ültimatom hazırlanacaktı. Ültimatomun dili, kasıtlı olarak aşağılayıcı ve provokatif olacaktı. Metin, gizlilik içinde, sanki bir savaş planıymış gibi hazırlandı. Amaç, diplomasi yoluyla bir çözüm bulmak değil, savaşa meşru bir zemin yaratmaktı. Ültimatomun Sırbistan’a sunulması için ise kasıtlı olarak beklenildi. Fransız Cumhurbaşkanı Raymond Poincaré ve Başbakanı René Viviani’nin, müttefikleri Rusya’ya yapacakları resmi ziyaretin bitmesi beklenecekti. Viyana, iki müttefik lider St. Petersburg’dayken krizi tırmandırmak ve onların anında ortak bir tepki vermesini sağlamak istemiyordu. Her şey, soğuk bir hesaplamayla, bir satranç ustasının titizliğiyle planlanıyordu.

Bu sırada St. Petersburg’da, Çar II. Nikolay, Fransız misafirlerini ağırlamanın keyfini çıkarıyordu. Yaz saraylarının şatafatlı balolarında, askeri geçit törenlerinde dostluk ve ittifak yeminleri ediliyordu. Rusya, kendisini “Slavların Koruyucusu” olarak görüyordu ve Sırbistan’a yönelik herhangi bir Avusturya saldırganlığını, kendi onuruna ve nüfuzuna yapılmış bir saldırı olarak kabul edecekti. Dışişleri Bakanı Sergey Sazonov, Avusturya’nın Saraybosna’yı bahane ederek Sırbistan’ı ezmeye çalışacağından emindi. Fransız müttefiklerine, böyle bir durumda Rusya’nın seyirci kalmayacağını, Sırbistan’ı yalnız bırakmayacağını net bir şekilde ifade etti. Poincaré de, Almanya’nın Avusturya’yı desteklemesi durumunda, Fransa’nın Rusya’ya olan ittifak yükümlülüklerini yerine getireceğini garanti etti.

Bu konuşmalar, henüz bir savaş kararı değildi. Fakat ittifaklar sisteminin ölümcül mantığını ortaya koyuyordu. Sistem, barışı korumak için tasarlanmıştı; bir ülkeye saldırmanın, o ülkenin müttefikleriyle de savaşmak anlamına geleceğini göstererek caydırıcılık yaratması umuluyordu. Ne var ki şimdi, tam tersi bir etki yaratıyordu. Bir kıvılcım, zincirleme bir reaksiyonla bütün kıtayı ateşe verebilecek bir mekanizmaya dönüşmüştü. Avusturya, Almanya’ya güveniyordu. Rusya, Fransa’ya güveniyordu. Sırbistan, Rusya’ya güveniyordu. Herkes, arkasındaki güce güvenerek blöf yapıyor, rest çekiyordu. Fakat kimse, karşı tarafın elindeki kartları tam olarak göremiyordu.

Temmuz ayının sonlarına doğru, Fransız liderler gemiyle Rusya’dan ayrılırken, Viyana’daki şahinler için doğru an gelmişti. 23 Temmuz 1914, saat tam 18:00’de, Avusturya-Macaristan’ın Belgrad elçisi, Sırbistan Dışişleri Bakanlığı’na o meşhur ültimatomu sundu. Sırp hükümetine, on maddelik listeyi kabul etmek için tam 48 saat süre tanındı. O on madde, bir devletin diğerine sunabileceği en aşağılayıcı talepleri içeriyordu. Sırp hükümetinin, topraklarındaki Avusturya karşıtı tüm yayınları ve örgütleri yasaklaması, suikasta karışanları tutuklaması ve en önemlisi, Avusturyalı yetkililerin Sırbistan topraklarında bu soruşturmayı bizzat yürütmesine izin vermesi isteniyordu. Bu son madde, Sırp egemenliğinin fiilen ortadan kaldırılması demekti.

Ültimatomun metni Belgrad’a ulaştığında, Sırp hükümeti şoka uğradı. Başbakan Nikola Pašić, metni okuduğunda, “Bunun bir savaş ilanı olduğunu biliyordum,” diyecekti. 48 saatlik süre dolmaya başlarken, Belgrad’daki telgraf hatları yeniden alev aldı. Pašić, çaresizlik içinde Avrupa başkentlerinden, özellikle de St. Petersburg’dan yardım istedi.

Saat işlemeye başlamıştı. 48 saatlik geri sayım, sadece Sırbistan’ın değil, bütün bir kıtanın kaderi için işliyordu. Viyana’daki şahinler, istediklerini elde etmişti. Ya Sırbistan tamamen teslim olacak ve bir Avusturya kuklasına dönüşecekti ya da savaşa meşru bir gerekçe doğacaktı. Her iki sonuç da onlar için bir zaferdi. Onların hesaplayamadığı tek şey, bu yerel zaferin bedelinin, milyonlarca insanın hayatı ve dört büyük imparatorluğun yıkılışı olacağıydı. O fısıltılarla dolu odalarda, sadece bir savaşın değil, bir dünyanın sonunun kararı verilmişti.


BÖLÜM 6: KUM SAATİNİN SON TANELERİ

Belgrad’daki Can Pazarı
Belgrad, 23-25 Temmuz 1914

Avusturya-Macaristan elçisi Baron Giesl von Gieslingen, ültimatom metnini Sırbistan Maliye Bakanlığı binasının loş bir odasında, geçici olarak Başbakanlık görevini yürüten Maliye Bakanı’nın önüne bir zehir kadehi gibi koyup gittiğinde, Belgrad’ın üzerine çöken ağırlık, yaz güneşinin boğucu sıcaklığından çok daha fazlasıydı. O on maddelik metin, mürekkepten değil, kibirden ve çelikten dökülmüş bir ferman gibiydi. Metni okuyan Sırp bakanların yüzlerindeki renk, tebeşir beyazına dönüyordu. Her bir madde, Sırp ulusal onuruna indirilmiş bir kamçı darbesiydi. Gazetelerin kapatılması, örgütlerin lağvedilmesi, öğretmenlerin ve subayların Viyana’nın onayıyla tasfiye edilmesi… Bunlar bile yutulması zor lokmalardı. Fakat onuncu madde, bir ülkenin egemenlik ruhuna saplanmış bir hançerdi: Avusturya-Macaristan İmparatorluğu’nun organlarının, suikastın bastırılmasına yönelik soruşturmalara Sırp toprakları üzerinde katılması. O cümle, Sırbistan’ı bir devlet olmaktan çıkarıp, Viyana’nın bir vilayetine dönüştürmek anlamına geliyordu.

Başbakan Nikola Pašić, haberi aldığında seçim gezisindeydi. Aceleyle başkente döndüğünde, onu bekleyen şey, bir hükümet krizi değil, bir ulusun varoluş kriziydi. Pašić, yetmişine merdiven dayamış, uzun beyaz sakalı ve hafifçe öne eğik duruşuyla bir köy papazını andıran, kurnaz ve deneyimli bir politikacıydı. Balkan Savaşları’nın ateşinde pişmiş, Osmanlı’nın ve Avusturya’nın entrikalarıyla dolu bir siyaset denizinde gemisini yüzdürmeyi başarmıştı. Fakat karşısındaki fırtına, daha önce gördüklerinin hiçbirine benzemiyordu. Kabinesini topladığında, odadaki hava nefes alınamayacak kadar yoğundu. Bakanların yüzlerinde, korku, öfke ve çaresizliğin bir karışımı okunuyordu.

“Ne yapacağız?” diye sordu genç bir bakan, sesi titreyerek. “Kabul edersek, onurumuzu kaybederiz. Reddedersek, ülkemizi.”

Oda, bir anlığına mezar sessizliğine büründü. Pašić, pencereye doğru yürüdü. Dışarıda, Sava Nehri’nin Tuna’yla birleştiği yerde, güneş yavaşça batıyordu. Belgrad, bir sınır şehriydi. Karşı kıyı, düşman toprağıydı; Avusturya-Macaristan’ın devasa askeri gücünün toplandığı Zemun kentiydi. Oradan kalkan bir top mermisinin sarayı vurması, dakikalar meselesiydi. Pašić’in zihninde, Sırp köylerinin yandığı, kadınların ve çocukların yollara düştüğü, genç erkeklerin Belgrad Kalesi’nin duvarları dibinde can verdiği korkunç tablolar canlanıyordu. Sırbistan yorgundu. Balkan Savaşları, ülkenin kaynaklarını tüketmiş, en yiğit evlatlarını toprağa vermişti. Viyana’daki şahinler, o gerçeği çok iyi biliyorlardı. Zamanlamaları kusursuzdu.

“Rusya’ya telgraf çekin,” dedi Pašić, pencereden gözlerini ayırmadan. Sesi, yorgun ve boğuktu. “Çar’a, Slav kardeşlerinin imdat çığlığını iletin. Durumu anlatın. Bize ne yapmamızı tavsiye ettiklerini sorun. Onların desteği olmadan, bir hiçiz.”

Telgraf makineleri, o gece hiç susmadı. Şifreli mesajlar, Belgrad ile St. Petersburg arasında gidip geldi. Bekleyiş, işkencenin kendisiydi. Kum saati, acımasızca akmaya devam ediyordu. Pašić, o gece neredeyse hiç uyumadı. Odasında tek başına oturdu, önündeki kâğıtlara baktı. Kâğıtlarda kelimeler yoktu; şehirlerin, nehirlerin ve demiryollarının haritası vardı. Avusturya ordusunun olası ilerleme hatlarını, Sırp ordusunun zayıf savunma mevzilerini inceliyordu. O, bir başbakandan çok, yenileceğini bildiği bir savaşa hazırlanan bir komutan gibiydi.

Halk, bir şeylerin ters gittiğini seziyordu. Kahvehanelerde, sokak köşelerinde fısıltılar dolaşıyordu. “Švabe (Almanlar) ültimatom vermiş.” “Savaş kapıda.” Milliyetçi bir gurur, korkuyla karışık bir şekilde sokaklara yayılıyordu. Kimse, Viyana’nın önünde diz çökmek istemiyordu. Kosova’dan beri Sırp ruhuna işlemiş olan o mağrur ve isyankâr damar, yeniden atmaya başlamıştı. Fakat o gururun bedelinin ne olacağını pek az kişi tahayyül edebiliyordu.

Nihayet, St. Petersburg’dan beklenen cevap geldi. Telgraf, Pašić’in titreyen ellerine tutuşturuldu. Rusya Dışişleri Bakanı Sazonov, Avusturya’nın taleplerinin alçakça olduğunu belirtiyor, Sırbistan’ı küçük düşürmeyi amaçladığını söylüyordu. Rusya’nın, Sırbistan’a yönelik bir saldırıya kayıtsız kalmayacağını ifade ediyordu. Son cümle ise kilit önemdeydi: “Eğer savaş çıkarsa, Sırbistan yalnız kalmayacaktır.”

Pašić, telgrafı birkaç kez okudu. O cümle, bir rahatlama mıydı, yoksa daha büyük bir felaketin habercisi mi? Rusya, yanlarında duracaktı. Fakat o destek, Avusturya’yı durdurmaya yetecek miydi? Yoksa sadece yerel bir çatışmayı, bir dünya savaşına mı dönüştürecekti? Rusya’nın garantisi, Sırbistan’ı kurtuluşa değil, daha büyük bir yangının içine sürüklüyordu. Ne var ki, Pašić’in başka seçeneği yoktu. Tam teslimiyet, siyasi ve manevi bir ölümdü. Savaş ise fiziksel bir ölüm riski taşıyordu ama içinde bir umut kırıntısı barındırıyordu.

Son karar anı gelmişti. Pašić, kabinesini yeniden topladı. Zekice bir strateji izlemeye karar verdiler. Ültimatoma bir cevap yazacaklardı. O cevap, bir ret olmayacaktı. Tam tersine, bir kabul manifestosu gibi görünecekti. Viyana’nın on maddesinden dokuzunu, küçük diplomatik çekincelerle birlikte kabul edeceklerdi. Sırbistan, barış için onurunu ayaklar altına alıyor gibi görünecekti. Tek bir maddeyi, o onuncu maddeyi, egemenlik haklarına ve anayasaya aykırı olduğu gerekçesiyle reddedecekler, o konunun Lahey Adalet Divanı’na veya Büyük Güçlerin hakemliğine sunulmasını önereceklerdi.

Bu, bir diplomatik deha ürünüydü. Cevap, Sırbistan’ı dünya kamuoyunun gözünde makul, barışçıl ve uzlaşmacı bir konuma getirecekti. Avusturya ise, neredeyse tüm talepleri karşılanmasına rağmen savaşı seçen, saldırgan ve uzlaşmaz taraf olarak görünecekti. Pašić, savaşı engelleyemeyeceğini biliyordu. Amacı, savaşın ahlaki sorumluluğunu Viyana’nın omuzlarına yıkmaktı.

25 Temmuz, saat 17:45. Sürenin dolmasına on beş dakika kalmıştı. Nikola Pašić, siyah takım elbisesi içinde, omuzları çökmüş, yaşlı bir adam olarak Avusturya-Macaristan elçiliğinin merdivenlerini tırmandı. Elinde, bir ulusun kaderini taşıyan o zarf vardı. Elçilik binası, tekinsiz bir sessizliğe bürünmüştü. Personel, çoktan eşyalarını toplamış, yola çıkmaya hazırlanıyordu.

Baron Giesl, Pašić’i soğuk bir nezaketle karşıladı. Pašić, zarfı uzattı. “Umarım, cevabımız sizi tatmin eder ve barışçıl bir çözüm bulunur,” dedi yorgun bir sesle.

Giesl, zarfı aldı, açıp metne sadece bir göz gezdirdi. İçeriğini okumasına gerek yoktu. Talimatları kesindi: Ültimatomun tek bir harfi bile değiştirilmeden, koşulsuz kabul edilmemesi durumunda, diplomatik ilişkileri derhal kesip ülkeyi terk edecekti. Onuncu maddedeki çekinceyi gördüğü an, kararını verdi.

“Üzgünüm, Ekselansları,” dedi buz gibi bir sesle. “Hükümetiniz, talep edilen koşulsuz kabulü sağlamamıştır. Bu andan itibaren, Avusturya-Macaristan İmparatorluğu ile Sırbistan Krallığı arasındaki diplomatik ilişkiler kesilmiştir.”

Pašić, hiçbir şey söylemeden arkasını döndü ve binadan ayrıldı. Dışarı çıktığında, yüzünde ne bir zafer ne de bir yenilgi ifadesi vardı. Sadece kaçınılmaz olanın gerçekleştiğini bilen bir adamın yorgunluğu vardı. Arabasına binerken, yaverine tek bir emir verdi: “Genel seferberlik ilan edin. Bütün birlikler sınıra. Tanrı Sırpları korusun.”

Birkaç dakika sonra, Avusturya-Macaristan elçiliğinin gönderindeki çift başlı kartal amblemli sarı-siyah bayrak yavaşça indirildi. Baron Giesl ve personeli, tren istasyonuna doğru yola çıktı. Saat tam 18:30’da, Belgrad’dan ayrılan son tren, Viyana’nın elçisini taşıyordu. Trenin düdüğü, şehrin üzerinde bir ağıt gibi yankılanırken, Belgrad’daki kiliselerin çanları hep bir ağızdan çalmaya başladı. O çan sesleri, bir dini bayramı değil, bir ulusun savaşa çağrısını haber veriyordu. Kum saati devrilmiş, son tane de düşmüştü.

Viyana’daki Sabırsız Bekleyiş
Viyana ve Bad Ischl, 25 Temmuz 1914

Viyana’da, o 48 saatlik süre, bir cenaze evindeki sessizlik ile bir avcının pusudaki sabırsızlığı arasında gidip gelen tuhaf bir gerilimle geçti. Sokaklarda hayat normal akışında gibiydi. Prater’deki dönme dolap dönüyor, Ringstrasse’deki kafeler piyano tınıları ve kahve kokusuyla doluyordu. Fakat şehrin siyasi kalbinin attığı Ballhausplatz’da, atmosfer tamamen farklıydı. Dışişleri Bakanı Berchtold, ofisindeki geniş masanın başında oturmuş, telgrafları okuyordu. Yüzünde, bir kumarbazın son kartın açılmasını bekleyen ifadesi vardı. O, Sırpların ültimatomu reddedeceğinden emindi. Planı, bir saat mekanizması gibi tıkır tıkır işliyordu.

Genelkurmay Başkanı Conrad von Hötzendorf, Berchtold’dan daha da sabırsızdı. O, bir askerdi. Diplomatik manevraları, zaman kaybı olarak görüyordu. Günlerdir ofisindeki devasa haritaların üzerinde, Sırbistan’a yönelik işgal planlarını, “Plan B”yi (Balkanlar için) gözden geçiriyordu. Renkli iğnelerle orduların konumlarını, ilerleme hatlarını, ikmal yollarını işaretliyordu. Onun için Sırbistan, harita üzerinde ezilmesi gereken bir hedeften ibaretti.

“Hala bekliyor muyuz, Leopold?” diye sordu Hötzendorf, Berchtold’un odasına girdiğinde. Sesinde, dizginlenemeyen bir enerji vardı. “O haydutlar cevabını verdi mi? Ordular hazır. Tek bir emir bekliyorlar.”

Berchtold, purosunun dumanını yavaşça üfledi. Sakin görünmeye çalışıyordu ama ellerinin hafifçe titrediği fark ediliyordu. “Sakin ol, Conrad. Her şeyin usulüne uygun olması gerekir. Dünyaya, barış için her yolu denediğimizi göstermeliyiz. Savaş, son çaremiz olmalı. Ve o son çareye başvurmamız için, Sırpların bize istediğimiz gerekçeyi vermesi gerekiyor. Sürenin dolmasını bekleyeceğiz.”

Bu bekleyiş, Viyana’daki savaş yanlısı çevrelerde bir tür vatanseverlik sarhoşluğu yaratmıştı. Gazeteler, Sırp barbarlığı ve Arşidük’ün intikamının alınması gerektiği yönünde ateşli yazılarla doluydu. Askeri marşlar çalan bandolar, sokaklarda yürüyüşler düzenliyor, genç subaylar kılıçlarını şakırdatarak yakın zamanda kazanacakları zaferlerin hayalini kuruyordu. Bu, onurun ve prestijin her şey demek olduğu bir çağdı. Ve İmparatorluğun onuru, Saraybosna’da lekelenmişti. O leke, kanla temizlenmeliydi.

İmparatorluğun yaşlı kalbi ise, Bad Ischl’deki yazlık villasında, Kaiservilla’da atıyordu. İmparator Franz Joseph, hayatının alacakaranlığındaydı. O, barışın adamı olarak bilinirdi. Saltanatı boyunca büyük savaşlardan kaçınmıştı. Fakat şimdi, etrafı şahinlerle çevriliydi. Berchtold ve Hötzendorf, ona suikastın arkasında büyük bir Pan-Slav komplosu olduğunu, Sırbistan’ın İmparatorluğu içeriden çökertmeyi hedeflediğini, şimdi harekete geçilmezse her şeyin kaybedileceğini telkin etmişlerdi. Yaşlı İmparator, bu baskıya direnecek gücü kendinde bulamıyordu. O da, devletin onurunun her şeyden önemli olduğuna inanıyordu.

25 Temmuz akşamı, Belgrad’dan gelen telgraf Kaiservilla’ya ulaştı. Baron Giesl, Sırpların cevabının tatmin edici olmadığını ve diplomatik ilişkilerin kesildiğini bildiriyordu. Yaveri, haberi İmparator’a sunduğunda, Franz Joseph’in yorgun gözlerinde bir anlık bir tereddüt belirdi. Sırpların cevabının neredeyse tam bir teslimiyet olduğunu, sadece tek bir noktada direndiklerini öğrendiğinde, bir anlığına umutlanmış olabilirdi. Fakat danışmanları onu hemen ikna etti. O tek noktanın, aslında her şey demek olduğunu, Sırpların samimiyetsiz olduğunu ve zaman kazanmaya çalıştıklarını söylediler.

“Öyleyse,” dedi Franz Joseph, kaderine boyun eğmiş bir sesle. “İlişkilerin kesilmesi, savaşın ilanıyla sonuçlanmalıdır.” O cümle, bir onaydan çok, bir teslimiyetti. Yıllardır korumaya çalıştığı barış, parmaklarının arasından kayıp gitmişti.

Birkaç gün sonra, 28 Temmuz’da, önüne son bir belge getirildi. Sırbistan Krallığı’na savaş ilanını bildiren o tarihi metindi. Franz Joseph, titreyen eliyle imzasını attı. O imza, sadece bir savaşı başlatmıyordu. Kendi hanedanının, Habsburgların altı yüz yıllık hükümranlığının ve uğruna bir ömür harcadığı o çok uluslu, eski ve yorgun imparatorluğun ölüm fermanını imzaladığının farkında mıydı? Belki de evet. Belki de o an, her şeyin bittiğini hissetmişti.

Savaş ilanı haberi Viyana’ya ulaştığında, sokaklarda çılgınca bir sevinç gösterisi başladı. Kalabalıklar, Hofburg Sarayı’nın önünde toplandı, marşlar söyledi, bayraklar salladı. Sanki bir savaşa değil, bir festivale gidiyorlardı. “Noel’e kadar evde oluruz!” en popüler slogandı. Savaşın, birkaç haftalık şanlı bir macera olacağına, Sırpların kolayca ezileceğine ve askerlerin kahraman olarak döneceğine inanıyorlardı.

O kalabalığın içinde, geleceğin ne getireceğini sezenler de vardı. Viyanalı yazar Karl Kraus, o günlerde günlüğüne şöyle yazacaktı: “Tanrım, beni dostlarımdan koru, düşmanlarımla ben başa çıkarım.” O, şahinlerin fısıltısının, yakında milyonların çığlığına dönüşeceğini gören az sayıdaki insandan biriydi. Ve fırtına, artık kopmuştu. Viyana’dan kalkan ilk savaş uçağı, Tuna Nehri üzerinden Belgrad’ı bombalamaya giderken, sadece bir şehri değil, bir çağı da hedef alıyordu. Eski Dünya’nın ışıkları, birer birer sönüyordu.


BÖLÜM 7: DOMİNO TAŞLARI DEVRİLİRKEN

Telgraf Hatlarındaki Panik
St. Petersburg ve Berlin, 28-31 Temmuz 1914

Avusturya-Macaristan İmparatorluğu’nun Sırbistan’a savaş ilanı, Avrupa’nın başkentlerine bir şok dalgası gibi yayıldı. O ana kadar pek çok diplomat, krizin yerel bir mesele olarak kalacağına, büyük güçlerin araya girerek bir şekilde yatıştırılacağına dair cılız bir umut taşıyordu. Fakat Tuna Nehri üzerindeki ilk top sesleri, o umudun son kırıntılarını da silip süpürdü. Şimdi oyunun kuralları değişmişti. Diplomasi masası devrilmiş, söz askeri planlamacılara ve generallere geçmişti. Ve bütün gözler, iki devin, Rusya ve Almanya’nın ne yapacağına kilitlenmişti.

St. Petersburg’daki Kışlık Saray’ın yaldızlı salonlarında, hava buz gibiydi. Çar II. Nikolay, derin bir ahlaki ve siyasi ikilemle karşı karşıyaydı. O, otokratik gücüne rağmen, kararsız, mistisizme eğilimli ve ailesine düşkün bir adamdı. Savaş fikri, onu dehşete düşürüyordu. Milyonlarca tebaasının kanının döküleceği, ülkesinin kaynaklarının tükeneceği bir felaketin sorumluluğunu almak istemiyordu. Fakat diğer yanda, Rusya’nın onuru, prestiji ve “Slavların Koruyucusu” rolü vardı. Sırbistan’ı, o küçük Slav kardeşini, Avusturya’nın pençelerine terk etmek, Rusya’nın Balkanlar’daki nüfuzunun sonu demekti. Bu, aynı zamanda Çar’ın kendi otokratik rejimi için de ölümcül bir zayıflık göstergesi olurdu. Saraydaki ve ordudaki Pan-Slavist şahinler, Sırbistan’a yardım edilmemesi durumunda, bunun bir ihanet olacağını ve hanedana karşı büyük bir hoşnutsuzluk yaratacağını fısıldıyorlardı.

28 Temmuz gecesi, Çar’ın etrafı generalleri ve bakanları tarafından sarılmıştı. Genelkurmay Başkanı Nikolay Yanuşkeviç, durumu askeri bir netlikle ortaya koydu: “Majesteleri, Avusturya ordusu Sırbistan’a karşı harekete geçti. Eğer biz de ordumuzu harekete geçirmezsek, çok geç kalırız. Seferberlik haftalar sürer. Avusturya, biz hazır olana kadar Sırbistan’ı ezer geçer. Bu durumda, müdahale etmemizin bir anlamı kalmaz.”

“Seferberlik” kelimesi, odanın ortasına bırakılmış bir bomba gibiydi. O çağda, genel seferberlik ilanı, fiili bir savaş ilanıyla eşdeğer görülüyordu. Milyonlarca askerin silah altına alınması, trenlerin askeri amaçlarla kullanılması, sanayinin savaş moduna geçirilmesi geri döndürülmesi neredeyse imkânsız, devasa bir adımdı. Bir ülke genel seferberlik ilan ettiğinde, komşu ülkeler bunu kendi güvenliklerine yönelik doğrudan bir tehdit olarak algılar ve onlar da kendi seferberliklerini başlatırlardı. Bu, domino etkisinin ta kendisiydi.

Dışişleri Bakanı Sergey Sazonov, daha temkinli bir çözüm önerdi. “Belki de sadece kısmi bir seferberlik ilan etmeliyiz, Majesteleri. Sadece Avusturya sınırındaki askeri bölgeleri harekete geçirelim. Bu, Viyana’ya bir uyarı olur, fakat Almanya’yı doğrudan provoke etmez. Berlin’e, niyetimizin onlarla savaşmak olmadığını, sadece Avusturya’yı durdurmak istediğimizi gösteririz.”

Bu fikir, mantıklı görünüyordu. Fakat generaller hemen itiraz etti. Rusya’nın askeri planları, kısmi bir seferberlik için tasarlanmamıştı. Bütün planlar, olası bir savaşın hem Avusturya hem de onun müttefiki Almanya’ya karşı olacağı varsayımına dayanıyordu. Kısmi seferberlik, demiryolu hatlarında, ikmal zincirlerinde ve komuta yapısında tam bir kaosa yol açabilirdi. Yanuşkeviç, “Majesteleri, bu imkânsız. Planlarımız bir bütündür. Ya hep ya hiç. Kısmi seferberlik, ordumuzu felç eder,” diye diretti.

Çar, iki ateş arasında kalmıştı. Bir yanda savaşın dehşeti, diğer yanda ise hareketsiz kalmanın getireceği utanç ve tehlike vardı. Sonunda, bir ara yol bulmaya çalıştı. 29 Temmuz’da, Sazonov’un önerisini kabul ederek kısmi seferberlik emrini imzaladı. Fakat bu karar, daha imzası kurumadan, askeri ve siyasi gerçeklerin duvarına çarptı.

Aynı saatlerde, Berlin’de de panik havası hâkimdi. Kayzer II. Wilhelm, yıllık Norveç gezisinden apar topar geri dönmüştü. Krizin bu kadar hızlı tırmanması, onu hem şaşırtmış hem de endişelendirmişti. Onun kafasındaki senaryo, Avusturya’nın Sırbistan’ı hızla cezalandıracağı ve diğer güçlerin olaya karışmayacağı yönündeydi. Fakat şimdi Rusya’nın harekete geçme ihtimali, bütün hesapları altüst etmişti. Kayzer, kuzeni olan Çar II. Nikolay’a (“Nicky”) kişisel telgraflar çekmeye başladı. Bu meşhur “Willy-Nicky Telgrafları”, iki imparatorun savaşı durdurmak için yaptığı son, çaresiz ve nafile bir çabaydı.

“Sevgili Nicky,” diye yazıyordu Wilhelm. “Saraybosna’daki alçakça cinayet beni dehşete düşürdü. Sırpların bu iğrenç eylemlerinin cezasız kalmaması gerektiğini anlıyorum. Fakat senden, Avusturya’nın Sırbistan’a karşı eylemlerini, bir kralın onurunu koruma çabası olarak görmeni ve Avrupa barışını tehlikeye atacak askeri adımlardan kaçınmanı rica ediyorum.”

Nikolay ise cevap veriyordu: “Sevgili Willy, haksız bir savaşa sürüklenen Hıristiyan bir ülkeye yapılan bu saldırı beni öfkelendiriyor. Senden, Avusturya üzerinde baskı kurarak bu utanç verici savaşı durdurmanı istiyorum. Bu felaketi önlemek için elimden geleni yapacağım.”

Bu telgraflar, samimi bir endişeyi yansıtıyor olabilirdi. Fakat iki kuzen, aslında kuklacılar değil, kendi askeri ve siyasi sistemlerinin kuklaları haline gelmişlerdi. Onlar kişisel mesajlarla barışı kurtarmaya çalışırken, generalleri ve bakanları, kendi ittifaklarının ve savaş planlarının mantığına göre hareket ediyorlardı.

Rusya’nın kısmi seferberlik kararı Berlin’e ulaştığında, Genelkurmay Başkanı Helmuth von Moltke için bardağı taşıran son damla oldu. Moltke, ünlü amcasının gölgesinde yaşayan, karamsar ve kaderci bir askerdi. O, Almanya’nın iki cepheli bir savaşa (doğuda Rusya, batıda Fransa) mahkûm olduğuna inanıyordu. Ve bu savaşı kazanmanın tek bir yolu vardı: Schlieffen Planı. Bu plan, askeri dehanın ve aynı zamanda kibrin bir ürünüydü. Plana göre, Rusya’nın devasa ordusunun tam olarak seferber olması haftalar sürecekti. Bu süreden faydalanan Almanya, ordusunun büyük bir kısmını batıya yöneltecek, Belçika’nın tarafsızlığını ihlal ederek Fransa’yı altı hafta içinde ezip geçecek, ardından bütün gücüyle doğuya dönerek Rus ordusuyla hesaplaşacaktı.

Planın işlemesi için tek bir şeye ihtiyaç vardı: Hız. Her saat, her dakika önemliydi. Rusya seferberliğe ne kadar erken başlarsa, Almanya’nın Fransa’yı yenmek için o kadar az zamanı kalırdı. Moltke için, Rusya’nın kısmi seferberliği bile kabul edilemez bir tehditti. Bu, Schlieffen Planı’nın hassas zamanlamasını bozuyordu.

30 Temmuz’da Moltke, Kayzer’in huzuruna çıktı. Neredeyse sinir krizi geçiren bir haldeydi. “Majesteleri, durum kritik. Rusya seferber oluyor. Eğer biz de derhal genel seferberlik ilan etmezsek, savaşı daha başlamadan kaybederiz. Schlieffen Planı’nı uygulamalıyız. Bu tek şansımız.”

Aynı gün St. Petersburg’da, Çar’ın kısmi seferberlik kararı, generallerin yoğun baskısı altında çöktü. Bakanlar ve komutanlar, Çar’ı genel seferberliğin kaçınılmaz olduğuna ikna ettiler. Sonunda, 30 Temmuz akşamı, II. Nikolay, hayatının en zor kararını verdi ve Rusya İmparatorluğu’nun genel seferberlik emrini imzaladı. O an, geri dönüşü olmayan noktaydı. Domino taşları, artık durdurulamaz bir hızla devriliyordu.

Genel seferberlik haberi 31 Temmuz’da Berlin’e ulaştığında, Alman hükümeti Rusya’ya bir ültimatom gönderdi. Rusya’ya, seferberliğini 12 saat içinde durdurması, aksi takdirde Almanya’nın da genel seferberlik ilan edeceği bildirildi. Bu, fiilen bir savaş tehdidiydi. Aynı zamanda, Almanya, Fransa’ya da bir nota göndererek, olası bir Alman-Rus savaşında tarafsız kalıp kalmayacağını sordu. Bu, Fransa’yı imkânsız bir seçime zorlayan küstahça bir soruydu. Fransa’nın cevabı netti: “Fransa, kendi çıkarları neyi gerektiriyorsa onu yapacaktır.” Bu, ittifakına sadık kalacağı anlamına geliyordu.

Çar Nikolay, Alman ültimatomuna cevap vermedi. 12 saatlik süre dolduğunda, 1 Ağustos günü, Almanya, Rusya’ya resmen savaş ilan etti. Schlieffen Planı’nın dişlileri dönmeye başlamıştı. Alman orduları, sadece doğu sınırına değil, batı sınırına da yığılmaya başladı. Plan gereği, ilk hedef Fransa’ydı.

Londra’daki Tereddüt
Londra, 1-3 Ağustos 1914

Avrupa cehenneme doğru son sürat ilerlerken, Manş Denizi’nin öte yakasında, Britanya İmparatorluğu, kararsızlık içinde kıvranıyordu. Dışişleri Bakanı Sir Edward Grey, barışı kurtarmak için son bir diplomatik çaba gösteriyor, bir uluslararası konferans toplanmasını öneriyordu. Fakat bu çabalar, top seslerinin ve seferberlik emirlerinin gürültüsü içinde duyulmuyordu.

Britanya kabinesi, derin bir bölünme yaşıyordu. Bir yanda, Winston Churchill gibi “müdahaleciler”, Almanya’nın Avrupa’da hegemonya kurmasına izin verilemeyeceğini, Fransa’nın yenilgisinin Britanya’nın güvenliği için ölümcül bir tehdit oluşturacağını savunuyordu. Fransa ve Rusya ile yapılan “Üçlü İtilaf” (Triple Entente), resmi bir askeri ittifak değildi, ama ahlaki bir yükümlülük getiriyordu. Diğer yanda ise, “izolasyonistler”, bunun bir kıta Avrupası savaşı olduğunu ve Britanya’nın kendi imparatorluk meselelerine odaklanması gerektiğini, bu kanlı ve anlamsız çatışmaya bulaşmaması gerektiğini savunuyordu.

Başbakan H. H. Asquith, bu iki grup arasında denge kurmaya çalışıyordu. Kamuoyu da bölünmüştü. Kimse, Belgrad’daki bir suikast yüzünden Britanyalı askerlerin ölmesini istemiyordu. Herkes, Almanya’nın Belçika’nın tarafsızlığına saygı göstereceğini umuyordu. 1839’da imzalanan Londra Antlaşması, Britanya’yı Belçika’nın tarafsızlığının garantörü yapmıştı. Bu, “bir paçavra” olarak görülen eski bir antlaşmaydı, ama Britanya’nın onuru için sembolik bir önemi vardı.

Sir Edward Grey, 3 Ağustos akşamı Avam Kamarası’nda o tarihi konuşmasını yaptı. Sesinde, bir çağın sonunu gören bir adamın hüznü vardı. Almanya’nın Fransa’ya ültimatom verdiğini, Belçika’ya da ordularının geçişi için izin vermesi yönünde baskı yaptığını anlattı. Konuşmasının sonunda, o meşhur ve peygamberane cümleyi söyledi: “Bütün Avrupa’da lambalar sönüyor. Bizim hayatımız boyunca, onların yeniden yandığını göremeyeceğiz.”

Ertesi gün, 4 Ağustos sabahı, haber geldi: Alman orduları, Belçika sınırını geçmişti.

Bu, Britanya için karar anıydı. Schlieffen Planı’nın acımasız mantığı, Britanya’nın tereddüdünü sona erdirmişti. Belçika’nın işgali, sadece stratejik bir tehdit değil, aynı zamanda uluslararası hukukun ve Britanya’nın onurunun çiğnenmesiydi. O gün, Britanya, Almanya’ya bir ültimatom göndererek Belçika’dan derhal çekilmesini talep etti. Süre, o gece yarısı dolacaktı.

Berlin’deki Britanya elçisi, Alman Şansölyesi Theobald von Bethmann-Hollweg’e ültimatomu sunduğunda, Şansölye öfke ve hayal kırıklığı içinde patladı. “Siz, sadece bir kelime yüzünden, ‘tarafsızlık’ kelimesi yüzünden mi bize savaş açacaksınız? Sırf bir paçavra için mi?” diye bağırdı.

O “paçavra”, Britanya’yı savaşa sokan son kıvılcım oldu. Gece yarısı süre dolduğunda ve Almanya’dan bir cevap gelmediğinde, Britanya İmparatorluğu, Almanya’ya savaş ilan etti.

Bir suikastla başlayan yerel bir kriz, bir ay içinde, dünyanın daha önce hiç görmediği büyüklükte bir küresel çatışmaya dönüşmüştü. Domino taşlarının sonuncusu da devrilmişti. Avusturya, Sırbistan’a; Almanya, Rusya ve Fransa’ya; Britanya, Almanya’ya savaş ilan etmişti. Milyonlarca genç adam, ülkelerinin kendilerini çağırdığına inanarak, neşeyle ve marşlarla cephelere doğru yola çıktı. Hiçbiri, kendilerini bekleyen çamur, kan ve sanayi tipi ölüm cehenneminden haberdar değildi. Telgraf hatlarındaki panik bitmişti. Şimdi, makineli tüfeklerin ve topların ölümcül konuşması başlıyordu.


BÖLÜM 8: YANILSAMALARIN AĞUSTOSU

Zafer Sarhoşluğu ve İlk Kan
Avrupa Cepheleri, Ağustos 1914

Ağustos 1914, Avrupa tarihinin en garip ve en aldatıcı ayıydı. Bir yanda şehirlerde, kasabalarda ve köylerde eşi benzeri görülmemiş bir vatanseverlik coşkusu, bir zafer sarhoşluğu yaşanırken; diğer yanda kıtanın dört bir yanındaki cephelerde, modern savaşın acımasız ve mekanik yüzü ilk kurbanlarını almaya başlıyordu. İki dünya arasında, bir yanılsama perdesi vardı. O perde, henüz top mermileriyle, makineli tüfek ateşiyle ve milyonların çığlığıyla yırtılmamıştı.

Paris’te, Gare de l’Est (Doğu Garı) insan selinden geçilmiyordu. Askere alınan genç erkekler, üniformaları içinde dimdik durmaya çalışarak, onları uğurlamaya gelen sevgilileri, eşleri ve anneleriyle vedalaşıyordu. Havada, gözyaşlarının tuzlu kokusu, ucuz şarabın keskin kokusu ve trenlerin buharının isli kokusu birbirine karışmıştı. Fakat hâkim olan duygu, yas değil, coşkuydu. Vagonların pencerelerinden sarkan askerler, “À Berlin!” (Berlin’e!) diye bağırıyor, kalabalık onlara çiçekler atıyor, mendiller sallıyordu. Kırmızı pantolonları ve mavi ceketleriyle Fransız piyadeleri, bir savaşa değil, bir geçit törenine gidiyor gibiydiler. Onlar için bu savaş, 1870’teki Alman yenilgisinin utancını silmek, Alsace-Lorraine’i geri almak için bir fırsattı. Savaşın, cesaretin ve süngü hücumlarının (élan vital) kazanacağı romantik bir macera olacağına inanıyorlardı. Makineli tüfeğin, o çelik ölüm oraklarının, cesareti ve kahramanlığı nasıl anlamsız kılacağını henüz bilmiyorlardı.

Berlin’de de manzara farksızdı. Unter den Linden bulvarı, bayrak sallayan, marşlar söyleyen kalabalıklarla dolup taşıyordu. Askere alınanlar, kahramanlar gibi omuzlarda taşınıyordu. Onlar için bu savaş, Almanya’nın “güneşin altındaki yerini” alması, kıskanç ve komplocu komşuları Fransa ve Rusya’ya haddini bildirmesi için bir savunma savaşıydı. Kayzer’in o meşhur konuşması, herkesin dilindeydi: “Artık siyasi partileri tanımıyorum, sadece Almanları tanıyorum!” Savaş, ulusu birleştirmiş, sosyalistleri, liberalleri ve muhafazakârları aynı bayrak altında bir araya getirmişti. Herkes, Schlieffen Planı’nın dehasına güveniyordu. Paris, birkaç hafta içinde düşecekti. Rus ayısı, daha kış uykusundan tam uyanamadan yenilgiye uğratılacaktı. Askerler, yapraklar dökülmeden, zaferle evlerine döneceklerdi. Kimse, dört yıl boyunca siperlerin çamurunda yaşayacaklarını, bitlerin ve farelerin yoldaşı olacaklarını, daha önce hayal bile edilememiş bir endüstriyel kıyıma tanıklık edeceklerini aklının ucundan geçirmiyordu.

Londra’daki Victoria İstasyonu’nda, atmosfer biraz daha ölçülü ama bir o kadar kararlıydı. Britanya’nın küçük ama profesyonel ordusu (İngiliz Seferi Kuvveti – BEF), Manş’ı geçerek Fransa’ya yardıma gidiyordu. Onlar, kendilerini Avrupa’nın kurtarıcısı olarak görüyorlardı. “Hunların” (Almanların) barbarlığına, küçük Belçika’ya yaptıkları zulme karşı medeniyeti savunmaya gidiyorlardı. Gönüllü kayıt bürolarının önünde uzun kuyruklar oluşmuştu. Gençler, savaş bitmeden bu “büyük oyuna” katılamamaktan, bu tarihi macerayı kaçırmaktan korkuyorlardı. Savaş, soylu bir görev, karakteri güçlendiren bir deneyim, sıkıcı gündelik hayattan bir kaçış olarak görülüyordu.

Bu coşku dalgasının ardında, çok az kişinin duyabildiği endişeli sesler de vardı. Sosyalist lider Jean Jaurès, savaş çığlıkları en yüksek perdeden atılırken barış için son bir çaba gösterdiği için, 31 Temmuz’da bir milliyetçi fanatik tarafından Paris’te bir kafede vurularak öldürülmüştü. Onun ölümü, barış umudunun da ölümüydü. Savaş ateşi, bütün muhalif sesleri yutmuştu.

Schlieffen Planı’nın İlk Adımları ve Belçika’nın Direnişi

Sahada ise gerçeklik, propaganda posterlerindeki parlak renklerden çok farklıydı. Schlieffen Planı’nın devasa sağ kanadını oluşturan Alman Birinci ve İkinci Orduları, 4 Ağustos’ta Belçika sınırını geçti. Alman Genelkurmayı, Belçika’nın ya hiç direnmeyeceğini ya da birkaç saat içinde teslim olacağını varsaymıştı. Bu, planın bir başka ölümcül yanlış hesabından biriydi. Küçük Belçika ordusu, sayıca ve teçhizatça çok zayıf olmasına rağmen, beklenmedik bir kahramanlıkla direndi. Özellikle Liège kentini çevreleyen modern kaleler, Alman ilerleyişini günlerce durdurdu.

Alman komutanlar, bu gecikme karşısında hem şaşkın hem de öfkeliydi. Zaman, onların en büyük düşmanıydı. Planın hassas takvimi işlemeliydi. Liège kalelerini susturmak için, Almanya’dan devasa kuşatma topları, “Büyük Bertha”lar getirildi. Bu canavarların 42 cm çapındaki bir tonluk mermileri, kalelerin beton tavanlarını bir kâğıt gibi delip geçiyor, içerideki garnizonları diri diri gömüyordu. Liège düştüğünde, gecikmenin bedelini Belçikalı siviller ödedi. Alman ordusu, arkalarında direnişçi (“francs-tireurs”) bırakmaktan korkarak, bir terör politikası uygulamaya başladı. Köyler yakıldı, binlerce sivil kurşuna dizildi, rehineler alındı. Louvain şehrinin tarihi kütüphanesi, içindeki paha biçilmez el yazmalarıyla birlikte kasten yakıldı. Bu vahşet, Müttefik propagandası için paha biçilmez bir malzeme oldu ve “Belçika’ya Tecavüz” imajını yaratarak dünya kamuoyunu Almanya’ya karşı daha da keskinleştirdi.

Fakat Belçika direnişi, ne kadar kahramanca olursa olsun, Alman savaş makinesini sadece yavaşlatabildi, durduramadı. Ağustos ayının sonlarına doğru, gri üniformalı Alman orduları, Belçika’yı aşıp Fransa’nın kuzeyine sel gibi akmaya başladı. Onları karşılayanlar, Fransız ordusunun yanı sıra, Manş’ı yeni geçmiş olan küçük İngiliz Seferi Kuvveti’ydi (BEF).

Sınırlar Muharebesi ve İlk Şok

Fransız Genelkurmayı da kendi saldırı planını, “Plan XVII”yi uygulamaya koymuştu. Bu plan, Almanların Belçika üzerinden geniş bir kuşatma harekâtı yapacağı istihbaratını büyük ölçüde göz ardı ediyor ve Fransız ordusunun bütün gücüyle, kayıp topraklar olan Alsace-Lorraine’e doğrudan saldırmasını öngörüyordu. Bu, süngü hücumuna ve Fransız askerinin saldırma ruhuna (élan) dayanan, neredeyse mistik bir plandı.

Sonuç, tam bir felaket oldu. Ağustos ayında, Sınırlar Muharebesi olarak bilinen bir dizi çatışmada, parlak kırmızı pantolonlarıyla açık arazide hücuma kalkan Fransız piyadeleri, Almanların gizlenmiş makineli tüfek yuvaları tarafından biçildi. Makineli tüfek, eski savaş tanrılarını tahtından indirmişti. Cesaret, süngü, süvari hücumları, hepsi o çelik yağmuru karşısında anlamsız kalıyordu. Tek bir makineli tüfek, bir alay askeri dakikalar içinde yok edebiliyordu. Fransızlar, inanılmaz kayıplar vererek geri çekilmek zorunda kaldılar. Sadece 22 Ağustos günü, Fransız ordusu yaklaşık 27.000 askerini kaybetti. Bu, Fransız askeri tarihinin en kanlı günüydü.

Aynı şekilde, Mons’ta ve Le Cateau’da, Almanların ilerleyişini durdurmaya çalışan İngiliz Seferi Kuvveti de kendisinden kat kat üstün Alman kuvvetleri karşısında ezilme tehlikesi geçirdi. İngiliz askerlerinin profesyonelliği ve özellikle isabetli ve hızlı tüfek atışları (Almanlar bunu makineli tüfek ateşi sanmıştı), Almanları bir anlığına şaşırttı. Fakat sayısal üstünlük eziciydi. BEF, Fransız ordularıyla birlikte, Paris’e doğru uzun ve yorucu bir geri çekilmeye başladı. “Noel’e kadar evde oluruz” diyen o askerler, şimdi hayatlarını kurtarmak için savaşıyorlardı.

Doğudaki Dev ve Beklenmedik Darbe

Schlieffen Planı’nın temel varsayımı, Rusya’nın yavaş seferber olacağıydı. Fakat Rusya, beklenenden çok daha hızlı hareket etti. Alman Genelkurmayı’nı şoka uğratan bir kararla, daha tam olarak seferber olmadan, iki büyük orduyla Doğu Prusya’ya, Alman anavatanına saldırdı. Bu, Fransa’ya yardım etmek ve Almanların üzerindeki baskıyı azaltmak için yapılmış bir fedakârlıktı.

Rus Birinci ve İkinci Orduları, devasa bir kıskaç harekâtıyla Doğu Prusya’yı istila etmeye başladı. Bölgedeki zayıf Alman Sekizinci Ordusu, panik içinde geri çekiliyordu. Berlin’de alarm zilleri çalmaya başladı. Rusların Berlin’e yürüme ihtimali, küçük de olsa bir olasılıktı. Bu panik, Batı Cephesi’ndeki Alman komutanı Moltke’nin ölümcül bir hata yapmasına neden oldu. Schlieffen Planı’nın en temel ilkesini, sağ kanadın asla zayıflatılmaması ilkesini ihlal etti. Paris’e yürüyen ordularından iki kolorduyu çekerek, trenle Doğu Cephesi’ne, Ruslara karşı yardıma gönderdi. O iki kolordu, hiçbir zaman doğudaki savaşa zamanında yetişemedi. Fakat onların Batı Cephesi’nden ayrılması, Paris önlerindeki Alman saldırı gücünü kritik bir anda zayıflatacaktı.

Doğu Prusya’daki krizi çözmek için, emeklilikten geri çağrılan yaşlı ama saygın general Paul von Hindenburg ve onun zeki kurmay başkanı Erich Ludendorff bölgeye gönderildi. Bu ikili, tarihin en ünlü askeri ortaklıklarından birini oluşturacaktı. Onlar, Rus ordularının birbiriyle iletişiminin zayıf olmasından ve komutanları arasındaki kişisel rekabetten faydalanarak dahice bir plan yaptılar. Alman ordusunu, Tannenberg kasabası yakınlarında, Rus İkinci Ordusu’nun etrafında topladılar.

Ağustos sonlarında gerçekleşen Tannenberg Muharebesi, bir imha savaşı oldu. Almanlar, Rus İkinci Ordusu’nu tamamen kuşattı ve yok etti. 90.000’den fazla Rus askeri esir alındı, on binlercesi öldü veya yaralandı. Rus komutan General Samsonov, bu utanca dayanamayarak ormanda tek başına intihar etti. Tannenberg, Almanya için muazzam bir moral zaferiydi. Hindenburg ve Ludendorff, bir gecede ulusal kahramanlara dönüştü. Fakat bu zafer, büyük bir bedelle kazanılmıştı: Batı Cephesi’nden çekilen o iki kolordu, birkaç gün sonra, savaşın kaderini belirleyecek olan Marne Nehri kıyılarında çok ama çok aranacaktı.

Ağustos ayı biterken, yanılsamalar perdesi yırtılmaya başlamıştı. Savaş, kısa ve şanlı bir macera değildi. Endüstriyel ölçekte bir kıyımdı. Paris ve Berlin’deki zafer sarhoşluğu, cephelerden gelen ilk yaralı trenleri ve uzun kayıp listeleriyle yerini sessiz bir endişeye bırakıyordu. Geri çekilen Müttefik orduları, Paris’in kapılarına dayanmıştı. Herkes, nefesini tutmuş, Almanların son ve nihai darbeyi vurmasını bekliyordu. Savaşın ilk ve belki de en kritik anı yaklaşmaktaydı. Her şey, Marne Nehri’nin kaderine bağlıydı.


BÖLÜM 9: MARNE KIYISINDAKİ MUCİZE

Çöküşün Eşiğindeki Paris
Paris ve Marne Nehri, 1-5 Eylül 1914

Eylül ayının ilk günlerinde Paris, korkuyla yaşayan bir şehirdi. Ağustos ayının o coşkulu, vatansever atmosferi buharlaşmış, yerini fısıltılarla yayılan bir paniğe bırakmıştı. Şehrin duvarlarına asılan kısa ve muğlak askeri bildiriler, kimseyi tatmin etmiyordu. Fakat gerçek, saklanamayacak kadar büyüktü: Fransız ordusu geri çekiliyordu. İngiliz müttefikleri de onlarla birlikte geri çekiliyordu. Ve gri üniformalı Alman orduları, bir sel gibi, durdurulamaz bir şekilde Paris’e yaklaşıyordu. Şehrin zenginleri, otomobilleri ve trenlerle güneye kaçarken, sokaklarda kalan sıradan Parisliler, 1870’teki o utanç verici kuşatmanın ve Prusya çizmelerinin Champs-Élysées’deki yankısının anılarıyla titreşiyordu. Hükümet, 2 Eylül’de şehri terk ederek Bordeaux’ya taşınmıştı. Paris, kaderiyle baş başa bırakılmıştı.

Bu kaosun ortasında, tek bir adam sarsılmaz bir iradeyle ayakta duruyordu: Paris’in askeri valisi General Joseph Gallieni. Altmış beş yaşında, emekliliğin eşiğinde olan bu eski koloni subayı, beklenmedik bir şekilde şehrin savunmasının başına getirilmişti. Gallieni, sakin, metodik ve acımasız bir kararlılığa sahipti. Ofisindeki devasa haritanın üzerinde, kırmızı ve mavi iğnelerle düşman ve dost birliklerinin hareketlerini gece gündüz takip ediyordu. O, umutsuzluğa kapılmayı reddediyordu. Ona göre, bir ordu en tehlikeli anında, yani zaferin eşiğinde olduğuna inandığı anda en savunmasız olurdu. Ve Almanlar, zaferin eşiğindeydi.

Schlieffen Planı’nın sağ kanadını oluşturan Alman Birinci Ordusu’nun komutanı General Alexander von Kluck, tam da Gallieni’nin teşhis ettiği o zafer sarhoşluğu içindeydi. Kluck, hırslı ve agresif bir komutandı. Ordusu, haftalardır durmaksızın yürüyor, savaşıyor ve ilerliyordu. Askerler yorgun, ikmal hatları tehlikeli bir şekilde uzamıştı. Fakat Paris, sadece birkaç günlük mesafedeydi. Kluck, Fransız ve İngiliz ordularının tamamen dağıldığına, son bir darbeyle onları yok edebileceğine inanıyordu. Geri çekilen Müttefik kuvvetlerinin peşine düşme hırsıyla, Schlieffen Planı’nın en temel kuralını ihlal eden o ölümcül kararı verdi.

Plan, Alman sağ kanadının Paris’in batısından geniş bir kavisle dönerek, şehri arkadan kuşatmasını ve Fransız ordusunu Alpler’e doğru sıkıştırmasını öngörüyordu. Fakat Kluck, bu geniş kavisi tamamlamak yerine, yolunu kısalttı. Ordusuna, Paris’in batısından değil, doğusundan geçerek, geri çekilen Fransız Beşinci Ordusu’nun peşine düşmesi emrini verdi. Bunu yaparken, ordusunun sağ kanadını, yani en uçtaki birliklerini, Paris’in savunmasına tehlikeli bir şekilde açık bıraktığının farkında değildi. O, Paris’te ciddi bir direniş beklemiyordu.

Bu manevra, Paris semalarında keşif uçuşu yapan bir Fransız pilotu tarafından fark edildi. Pilotun getirdiği rapor, Gallieni’nin masasına ulaştığında, yaşlı general fırsatı anında gördü. Kluck, ona yan tarafını dönmüştü. Bu, bir boksörün gardını indirip çenesini açıkta bırakması gibiydi. Alman Birinci Ordusu’nun sağ kanadına yapılacak ani bir saldırı, sadece o orduyu değil, bütün Alman ilerleyişini durdurabilirdi.

Gallieni, derhal Fransız ordularının başkomutanı General Joseph Joffre’a bir mesaj gönderdi. Joffre, o ana kadar kriz karşısında ağır ve tepkisiz kalmakla eleştirilen, iri yarı, sessiz bir adamdı. Geri çekilme emrini o vermişti, fakat bu, bir panik kaçışı değil, ordularını yeniden toparlamak ve doğru zamanda karşı saldırıya geçmek için yapılmış stratejik bir hareketti. Gallieni’nin mesajı, Joffre’un beklediği o andı. Joffre, tereddüt etmedi. 4 Eylül akşamı, o meşhur emrini yayınladı: “Paris’in kapılarında, ulusun onuru için bir muharebeye girişmek üzereyiz. Geri çekilmeye müsamaha gösterilmeyecektir. Herkes bulunduğu mevziyi korumalı ve gerekirse orada ölmelidir.”

Emir, yorgun ve morali bozuk Fransız birliklerine ulaştığında, sihirli bir etki yarattı. Haftalardır geri çekilen, yenilgiye uğrayan o askerler, bir anda arkalarını döndüler. Artık kaçmayacaklardı. Arkalarında Paris vardı. Arkalarında Fransa vardı. Sonuna kadar savaşacaklardı.

Marne Taksi Şoförleri ve Ulusal Birlik Ruhu

Karşı saldırı planı basitti ama riskliydi. Paris’in savunması için yeni oluşturulan Fransız Altıncı Ordusu, Kluck’un açıkta bıraktığı sağ kanada, Ourcq Nehri boyunca saldıracaktı. Bu saldırı Kluck’u duraksamaya ve Paris’e yönelmeye zorlarken, Marne Nehri boyunca mevzilenmiş olan Fransız Beşinci Ordusu ve İngiliz Seferi Kuvveti (BEF), Alman Birinci ve İkinci Orduları arasına açılan boşluğa hücum edecekti.

Saldırı 6 Eylül’de başladı. Fransız Altıncı Ordusu, şiddetli bir direnişle karşılaşsa da, Kluck’u tam da Gallieni’nin öngördüğü gibi tuzağa düşürdü. Kluck, Paris’ten gelen bu beklenmedik saldırı karşısında şaşkına döndü ve ordusunun büyük bir kısmını güneyden kuzeye, Altıncı Ordu’yu ezmek için çevirmek zorunda kaldı. Bu, planın ikinci ölümcül hatasıydı. Bunu yaparken, kendi sol kanadıyla, General von Bülow’un komutasındaki Alman İkinci Ordusu arasında yaklaşık 50 kilometrelik devasa bir boşluk yarattı.

Bu boşluk, Müttefiklerin zafer kapısıydı. Fakat o kapıdan içeri girmek için asker gerekiyordu. Fransız Altıncı Ordusu, takviyeye şiddetle ihtiyaç duyuyordu. İşte o an, savaşın en ikonik olaylarından biri yaşandı. General Gallieni, Paris’teki bütün taksilerin derhal réquisition (zorla el konulması) emrini verdi. O gece, yaklaşık 600 Paris taksisi, farları açık bir şekilde şehrin meydanlarında toplandı. Bu gürültücü, kırmızı Renault taksileri, her birine dörder beşer asker bindirilerek, gece boyunca cepheye yaklaşık 6.000 asker taşıdı.

Askeri açıdan bakıldığında, 6.000 asker savaşın gidişatını değiştirecek bir sayı değildi. Fakat “Marne Taksileri”nin yarattığı psikolojik etki paha biçilmezdi. Bu olay, cephe ile sivil halk arasındaki birliğin, bütün ulusun tek bir vücut gibi savaştığı inancının sembolü haline geldi. O taksi şoförleri, o gece sadece asker değil, Fransa’nın sarsılmaz direniş ruhunu taşıyorlardı.

Boşluktaki Yürüyüş ve Alman Paniği

Kluck’un yarattığı boşluğu ilk fark edenler, yine havadan keşif yapan Müttefik pilotları oldu. Raporlar, İngiliz Seferi Kuvveti’nin (BEF) komutanı Sir John French’e ulaştığında, o da tereddüt etti. BEF, haftalardır geri çekiliyor, ağır kayıplar veriyordu. French, ordusunun tamamen yok olmasından korkuyordu ve temkinliydi. Fakat Fransız komutanı Joffre’un ısrarları ve Fransız Beşinci Ordusu’nun komutanı Franchet d’Espèrey’nin cesur ilerleyişi, onu harekete geçmeye ikna etti.

BEF ve Fransız Beşinci Ordusu, 7 ve 8 Eylül günlerinde, o devasa boşluğa doğru temkinli bir şekilde ilerlemeye başladı. Bu, savaşın en tuhaf anlarındandı. Askerler, saatlerce yürüyor ama neredeyse hiç düşmanla karşılaşmıyorlardı. Sadece terk edilmiş Alman kampları, yorgunluktan geride kalmış askerler ve savaşın bıraktığı enkazı görüyorlardı. Sanki bir hayalet ordunun içine yürüyorlardı. Fakat bu ilerleyiş, Alman cephe hattını tam kalbinden yarma tehdidi taşıyordu.

Haber, Alman Genelkurmay Karargâhı’na ulaştığında, panik havası yarattı. Lüksemburg’daki karargâhında, Genelkurmay Başkanı Helmuth von Moltke, sinirsel bir çöküntünün eşiğindeydi. Cepheden gelen raporlar çelişkili ve kafa karıştırıcıydı. İletişim hatları zayıftı. Moltke, cephede tam olarak ne olup bittiğini anlayamıyordu. Olayların kontrolünü tamamen kaybetmişti.

Bu kriz anında, durumu yerinde değerlendirmesi için yaveri Yarbay Richard Hentsch’i cepheye gönderdi. Hentsch’e, eğer cephenin bir bölümünde yarılma tehlikesi varsa, geri çekilme emri verme yetkisi de verilmişti. Bu, bir komutanın sorumluluğu astına devrettiği, zafiyet gösteren bir karardı.

Hentsch, 9 Eylül’de Alman ordularının karargâhlarını ziyaret etti. Önce Bülow’un İkinci Ordusu’na gitti. Bülow, zaten Kluck ile kendi arasına giren Müttefik birliklerinden endişeliydi ve Hentsch’e durumun kritik olduğunu söyledi. Ardından Kluck’un karargâhına geçti. Kluck, hala Fransız Altıncı Ordusu’nu yenmekle meşguldü ve geri çekilme fikrine şiddetle karşı çıkıyordu. Fakat Hentsch, Bülow’un geri çekilme ihtimaliyle birlikte, Kluck’un ordusunun tamamen kuşatılma riski altında olduğuna karar verdi. Kendi inisiyatifiyle, o ölümcül emri verdi: Bütün Alman orduları, Marne Nehri’nden çekilerek, kuzeydeki Aisne Nehri hattına kadar düzenli bir şekilde geri çekilecekti.

Bu, Schlieffen Planı’nın fiilen öldüğü andı.

Siperlerin Doğuşu

Alman ordularının geri çekilme emri, askerler arasında şaşkınlık ve inançsızlık yarattı. Onlar, zaferden emin bir şekilde Paris’e yürürken, şimdi neden geri çekildiklerini anlayamıyorlardı. Pek çok Alman askeri, hayatlarının sonuna kadar Marne’de yenilmediklerine, ihanete uğradıklarına inanacaktı. Bu, gelecekte Almanya’da yeşerecek olan “arkadan hançerlenme” efsanesinin ilk tohumuydu.

Almanlar, Aisne Nehri’nin kuzeyindeki yüksek ve savunmaya elverişli araziye çekildiler. Ve orada, kendilerini Müttefiklerin karşı saldırılarından korumak için, daha önce savaş tarihinde pek görülmemiş bir şey yaptılar: Kazmaya başladılar. Önce basit çukurlar, sonra o çukurları birbirine bağlayan siperler, sonra dikenli tel engelleri, makineli tüfek yuvaları…

Müttefikler, geri çekilen Almanları takip edip onları tamamen yok etme fırsatını kaçırdılar. Onlar da yorgundu ve Almanların yeni savunma hattının ne kadar güçlü olduğunu fark edemediler. Aisne Nehri boyunca yaptıkları saldırılar, Almanların siperlerinden açtığı yoğun ateş karşısında kanlı bir şekilde püskürtüldü. Müttefikler de, kendilerini korumak için kazmaya başladılar.

Eylül ayının sonlarına doğru, her iki taraf da diğerini yarma umuduyla, cephe hattını kuzeye, denize doğru uzatmaya başladı. Bu, “Denize Yarış” olarak bilinen bir dizi manevraydı. Fakat kimse yarışı kazanamadı. Sonunda, siper hattı, İsviçre sınırından Manş Denizi’ne kadar yaklaşık 700 kilometre boyunca uzanan, kesintisiz bir yara izi gibi Avrupa’nın yüzüne çizildi.

Marne Muharebesi, bir mucize olarak adlandırıldı. Paris’i kurtarmış, Schlieffen Planı’nı bozguna uğratmış ve Almanya’nın hızlı zafer umutlarını yok etmişti. Fakat bu mucizenin bedeli, çok daha uzun, çok daha kanlı ve çok daha anlamsız bir savaş türünün doğuşu oldu. Ağustos ayının hareketli savaşı bitmişti. Şimdi, dört yıl sürecek olan siperlerin, çamurun, gazın ve yıpratma savaşının acımasız ve durağan cehennemi başlıyordu. Savaş, Noel’e kadar bitmemişti. Aslında, daha yeni başlıyordu.


BÖLÜM 10: ESKİ DÜNYANIN ENKAZI

Yitik Kuşak ve Değişen Harita
Versay, Moskova, İstanbul ve Ötesi, 1918 ve Sonrası

Marne kıyılarında siperlerin kazılmasıyla birlikte, savaşın karakteri tamamen değişti. Ağustos ayının o romantik, hareketli ve kısa süreceğine inanılan macerası, yerini dört yıl sürecek mekanik, endüstriyel ve durağan bir cehenneme bıraktı. O 700 kilometrelik siper hattı, sadece bir askeri cephe değil, bir medeniyetin kendi kendini imha ettiği bir mezbaha, bir çağın kapandığı bir mezarlıktı. Artık süngü hücumlarının, süvari akınlarının veya bireysel kahramanlıkların bir anlamı kalmamıştı. Savaş, bir matematik problemine dönüşmüştü: top mermilerinin, makineli tüfek kurşunlarının ve insan bedenlerinin acımasız bir aritmetiği.

Batı Cephesi, bir yıpratma savaşı bataklığına saplandı. Generaller, düşman hattını yarmak için aylarca süren devasa taarruzlar planladılar. Somme, Verdun, Passchendaele… Bu isimler, artık coğrafi birer mekân değil, insanlık tarihinin en korkunç katliamlarının eş anlamlısı haline geldi. Günler süren topçu bombardımanları, yeryüzünü bir ay manzarasına çeviriyor, ardından on binlerce asker, “düdük çaldığında” siperlerinden çıkarak, dikenli tellerin ve makineli tüfek yuvalarının bulunduğu o “sahipsiz topraklara” (No Man’s Land) doğru ölüme koşuyordu. Birkaç yüz metrelik bir toprak parçası kazanmak için yüz binlerce insan hayatını kaybediyordu. Askerler, çamurun, suyun ve cesetlerin içinde, fareler, bitler ve hiç bitmeyen bir bombardıman sesiyle yaşıyorlardı. Zehirli gazın (önce klor, sonra fosgen ve hardal gazı) kullanılması, savaşın dehşetine yeni bir boyut kattı. O sarı-yeşil bulutlar, siperlere sessizce süzülerek, insanların ciğerlerini yakıyor, derilerini kabartıyor ve onları kör ediyordu. Bu, onurun ve şanın olmadığı, sadece hayatta kalma mücadelesinin verildiği bir savaştı.

Doğu Cephesi daha hareketliydi, fakat daha az acımasız değildi. Devasa mesafeler, sert kış koşulları ve Rus ordusunun yetersiz ikmali, buradaki savaşı farklı bir cehenneme çeviriyordu. Tannenberg’deki yenilgiye rağmen, Rus ordusu muazzam insan kaynaklarıyla Avusturya-Macaristan’a karşı üstünlük kurmayı başardı. Fakat Almanya’nın müdahaleleri, cepheyi sürekli bir gelgit halinde tuttu. Milyonlarca asker, donarak, açlıktan veya hastalıktan öldü. Savaş, Rusya’nın zaten kırılgan olan toplumsal ve siyasi yapısını temelden sarstı. Yiyecek kıtlığı, askeri yenilgiler ve Çar rejimine duyulan güvensizlik, sonunda 1917’de patlama noktasına ulaştı.

Saraybosna’daki suikastçıların hayal ettiği o Pan-Slav birliği yerine, savaş, Rusya’yı bir devrime sürükledi. 1917 Şubat Devrimi ile Çar II. Nikolay tahttan feragat etti. O meşhur “Willy-Nicky” telgraflarının sahibi, ailesiyle birlikte ev hapsine alındı ve bir yıl sonra Bolşevikler tarafından vahşice katledildi. Romanov Hanedanı, tarih sahnesinden silinmişti. Geçici hükümetin savaşı sürdürme kararı ise bir başka devrime, Ekim Devrimi’ne yol açtı. Vladimir Lenin liderliğindeki Bolşevikler, “Barış, Toprak ve Ekmek” vaadiyle iktidarı ele geçirdi. Lenin’in ilk işlerinden biri, savaştan çekilmek oldu. 1918’de imzalanan Brest-Litovsk Antlaşması ile Rusya, Almanya’ya devasa topraklar vererek savaştan ayrıldı. Saraybosna’da bir Sırp milliyetçisinin attığı kurşun, ironik bir şekilde, dünyanın ilk komünist devletinin doğuşuna zemin hazırlamıştı.

Savaş, sadece Avrupa ile sınırlı kalmadı. Osmanlı İmparatorluğu, Almanya’nın yanında savaşa girerek cepheleri Kafkasya’ya, Mezopotamya’ya ve Filistin’e yaydı. Çanakkale’de, Mustafa Kemal liderliğindeki Türk askerleri, Müttefik donanmasına ve ordularına karşı tarihin en büyük savunma zaferlerinden birini kazandı. Bu zafer, Britanya ve Fransa’nın Rusya’ya yardım ulaştırmasını engelleyerek savaşın uzamasına neden olurken, aynı zamanda gelecekteki Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusunun bir ulusal kahraman olarak doğuşunu sağladı. Fakat savaşın sonunda, yüzyıllardır ayakta duran “hasta adam”, tamamen çöktü. Ortadoğu’nun haritası, İngiliz ve Fransız diplomatlar (Sykes ve Picot) tarafından cetvelle çizilerek, bugüne kadar devam eden pek çok sorunun temeli atıldı.

1917, savaşın dönüm noktası oldu. Rusya savaştan çekilirken, bir başka dev, Amerika Birleşik Devletleri, uykusundan uyandı. Almanya’nın sınırsız denizaltı savaşı ilan etmesi (Amerikan yolcu gemilerini de batırması) ve Meksika’ya, ABD’ye savaş açması karşılığında toprak vaat eden Zimmermann Telgrafı’nın ortaya çıkması, Başkan Woodrow Wilson’ı savaşa girmeye ikna etti. Taze, dinamik ve iyi beslenmiş Amerikan askerlerinin Avrupa’ya gelişi, dengeleri Müttefikler lehine kesin olarak değiştirdi.

1918 sonbaharında, Almanya’nın son bir umutla yaptığı Bahar Taarruzu’nun başarısız olmasının ardından, İttifak Devletleri bir bir çöktü. Bulgaristan, Osmanlı İmparatorluğu, Avusturya-Macaristan ateşkes istedi. Almanya’da ise halk ve ordu bitmişti. Kiel’deki denizcilerin isyanı, bütün ülkeye yayıldı. Kayzer II. Wilhelm, kuzeni Nicky gibi bir sona uğramaktan korkarak, tahtını terk edip Hollanda’ya kaçtı. 11 Kasım 1918’de, saat 11:00’de, bir ormanın içindeki bir tren vagonunda, ateşkes imzalandı. Dört yıl, üç ay ve on dört gün süren büyük kıyım, sona ermişti. Topların susmasıyla cepheye çöken o tuhaf sessizlik, hayatta kalanların kulaklarında bir çığlık gibiydi.

Versay’daki Hayaletler ve İkinci Raundun Tohumları

Savaş bitmişti, ama barış gelmemişti. 1919’da Paris’in hemen dışındaki Versay Sarayı’nda toplanan galip devletler, yeni bir dünya düzeni kurmaya çalıştılar. Fakat o yaldızlı salonlarda, sadece diplomatlar değil, milyonlarca ölünün hayaleti ve intikam hırsı da dolaşıyordu. Başkan Wilson, “ulusların kendi kaderini tayin etme hakkı” ve gelecekteki savaşları önleyecek bir Milletler Cemiyeti gibi idealist on dört ilkesiyle gelmişti. Fakat Fransa Başbakanı Georges Clemenceau (“Kaplan”) ve Britanya Başbakanı David Lloyd George’un tek bir amacı vardı: Almanya’yı cezalandırmak ve bir daha asla ayağa kalkamayacak şekilde ezmek.

Versay Antlaşması, bir barış antlaşmasından çok, bir diktaydı. Almanya, savaşın tek sorumlusu ilan edildi. Ordusu 100.000 kişiyle sınırlandırıldı, donanmasına el konuldu, Ren bölgesi askerden arındırıldı, bütün kolonilerini kaybetti ve en önemlisi, ödeyemeyeceği kadar ağır bir savaş tazminatı ödemeye mahkûm edildi. Alman delegeleri, antlaşmayı protesto etmelerine rağmen, ülkelerinin işgal edilmesi tehdidi altında, metni imzalamak zorunda kaldılar. O imza, Alman ulusunun onuruna vurulmuş son bir darbeydi.

Saraybosna’da her şeyin başlamasına neden olan o imparatorluklar da artık yoktu. Avusturya-Macaristan İmparatorluğu, paramparça olmuştu. Yerinde Avusturya, Macaristan, Çekoslovakya gibi küçük ve zayıf devletler kurulmuştu. Habsburg Hanedanı, altı yüz yıllık saltanatın ardından tarihe karışmıştı. Osmanlı İmparatorluğu da aynı kaderi paylaşmış, toprakları galipler arasında paylaşılmıştı. Sadece Anadolu’da, Mustafa Kemal Paşa’nın liderliğinde başlayan bir ulusal kurtuluş mücadelesi, Sevr Antlaşması’nı yırtıp atacak ve küllerinden yeni ve modern bir Türkiye Cumhuriyeti’ni doğuracaktı.

Savaş, yaklaşık 10 milyon askerin ve bir o kadar da sivilin hayatına mal olmuştu. Bir kuşak, “yitik kuşak”, siperlerde yok olmuştu. Hayatta kalanlar ise, bedenlerinde ve ruhlarında taşıdıkları yaralarla evlerine döndüler. O parlak üniformalarla, marşlarla savaşa giden gençler, artık yaşlanmış, hayal kırıklığına uğramış, gördükleri dehşeti asla unutamayacak adamlardı. Dünya, artık tanıdıkları dünya değildi. Kadınlar, erkekler cephedeyken fabrikalarda çalışmış, toplumsal hayatta daha fazla yer almış ve pek çok ülkede oy hakkı kazanmışlardı. Sınıf yapıları sarsılmış, eski aristokrasinin yerini yeni zenginler ve savaş vurguncuları almıştı.

En önemlisi, Saraybosna’daki o tek kurşun, Avrupa’nın dünya üzerindeki mutlak egemenliğinin sonunu getirmişti. Savaş, Avrupa’yı ekonomik ve manevi olarak iflas ettirmiş, gücü Atlantik’in ötesine, Amerika Birleşik Devletleri’ne kaydırmıştı.

Versay’da kurulan o kırılgan barış, sadece yirmi yıl sürdü. Antlaşmanın Almanya’ya yüklediği utanç ve ekonomik yıkım, aşırı milliyetçi ve intikamcı bir ideolojinin yeşermesi için verimli bir zemin hazırladı. O kalabalıkların içinde, savaşa gönüllü katılmış, gaz yemiş ve Almanya’nın “arkadan hançerlendiğine” inanan Avusturya doğumlu bir onbaşı da vardı. Adı, Adolf Hitler’di. O, Versay’ın utancını silme ve Almanya’yı yeniden büyük yapma vaadiyle, yirmi yıl sonra dünyayı çok daha büyük ve yıkıcı bir felakete sürükleyecekti.

Gavrilo Princip, amacına ulaşıp ulaşmadığını hiçbir zaman tam olarak bilemedi. Tüberkülozdan zayıf düşmüş bedeni, savaşın bitiminden birkaç ay önce, 1918 Nisan’ında, Theresienstadt zindanlarının nemli bir hücresinde son nefesini verdi. O, Güney Slavlarını birleştirecek büyük Sırbistan’ı hayal etmişti. Savaşın sonunda, Yugoslavya (Güney Slavlarının Ülkesi) adıyla bir devlet kuruldu. Fakat o devlet, onun hayal ettiği gibi kardeşliğe değil, etnik gerilimlere ve kanlı bir geleceğe gebeydi. Onun attığı kurşun, bir imparatorluğu yıkmış, ama yerine daha istikrarlı bir dünya getirmemişti. Sadece eski dünyanın enkazını yaratmıştı.

Ve her şey, o güneşli Haziran sabahında, Saraybosna’da, kaderin inanılmaz tesadüflerle bir araya getirdiği bir arşidük, bir düşes ve umutsuz bir gencin yolunun kesiştiği o daracık sokak köşesinde başlamıştı. O an, sadece bir an değil, bir çağın sonu ve gelecek kâbusların başlangıcıydı. Tarih, bazen bir kelebeğin kanat çırpışıyla değil, bir tabancanın patlamasıyla yön değiştirirdi.


SONSÖZ: KIRIK PARÇALAR VE YANKILAR

Kaderin Dipnotları
Tarihin Koridorları

Bir hikâye bittiğinde, geriye karakterlerin kaderleri ve cevaplanmamış sorular kalır. Büyük Savaş, imparatorlukları yutmuş, haritaları yeniden çizmiş ve milyonları toprağa gömmüştü. Fakat o büyük makinenin içindeki küçük, insani dişlilerin akıbeti ne olmuştu? Saraybosna’daki o güneşli günde, kaderin sahnesine çıkan oyuncular, tarihin onlara biçtiği rolü oynadıktan sonra hangi karanlık kulislere çekildiler?

Suikastçının Mirası:
Gavrilo Princip, hayalini kurduğu birleşik Güney Slav ülkesi olan Yugoslavya’nın kuruluşunu göremedi. Savaşın sonunu getiremeden, 28 Nisan 1918’de, Theresienstadt (bugünkü Terezín) kalesinin nemli ve soğuk bir hücresinde tüberkülozdan öldü. Kemiklerini yiyip bitiren hastalık, kolunu da çürütmüş ve ampüte edilmesine neden olmuştu. Yirmi üç yaşındaydı. Ölümünden kısa bir süre önce, hücresinin duvarına şu sözleri kazıdığı söylenir: “Hayaletlerimiz Viyana’da dolaşacak, saraylarda gezinecek ve efendileri korkutacak.”
Princip, attığı kurşunun bir dünya savaşını tetikleyeceğini öngörmemişti. O, sadece bir “tiranı” hedef alan bir özgürlük savaşçısı olduğuna inanıyordu. Ölümünden sonra mirası, Balkanlar’ın çalkantılı tarihi boyunca sürekli yeniden yorumlandı. Yugoslavya’da bir ulusal kahraman olarak anıtları dikildi, okullara ismi verildi. 1990’lardaki kanlı iç savaşta ise, Sırp milliyetçiliğinin bir sembolü olarak görülerek Boşnaklar ve Hırvatlar tarafından bir terörist olarak damgalandı. Lateiner Köprüsü’nün adı önce Princip Köprüsü oldu, sonra yeniden eski ismine döndü. Onun kaderi, Balkanlar’ın birleşme ve parçalanma kaderinin bir mikrokozmosu haline geldi.

Diğer Komplocular:
Planın organizatörü Danilo Ilić ve bombayı ilk fırlatmaya cesaret edemeyen Muhamed Mehmedbašić dışındaki diğer suikastçılar, yargılandılar. Yaşları yirmiyi geçmediği için idam cezası alamadılar, ancak ağır hapis cezalarına çarptırıldılar. Trifko Grabež ve Nedeljko Čabrinović de Princip gibi Theresienstadt’ın korkunç koşullarında, hapishanede tüberkülozdan öldüler. Onların fedakarlığı, hayalini kurdukları özgürlüğü değil, daha büyük bir esareti ve ölümü getirmişti. Onlar, bir fikrin hem kahramanı hem de kurbanı oldular.

Yıkılan Tahtlar ve Sürgünler:
Savaşın başlamasına isteksizce onay veren yaşlı İmparator Franz Joseph, imparatorluğunun çöküşünü görmeden, 1916’da, savaşın ortasında öldü. O, eski dünyanın son hükümdarıydı; onun ölümüyle birlikte Habsburgların altı yüz yıllık saltanatı da fiilen sona erdi.
Avusturya’ya o meşhur “boş çeki” veren Kayzer II. Wilhelm, 1918’de tahtını kaybederek Hollanda’ya sürgüne gitti. Hayatının geri kalanını, anılarını yazarak, ağaç keserek ve kaybettiği gücün yasını tutarak geçirdi. İngiltere Kraliçesi Victoria’nın torunu olan bu adam, kuzenleri Çar Nikolay ve Kral V. George ile oynadığı tehlikeli oyunun sonunda her şeyini kaybetmiş, tarihin en nefret edilen figürlerinden birine dönüşmüştü. Ironik bir şekilde, Hitler’in iktidara gelip Versay’ın intikamını almaya başladığını görecek kadar uzun yaşadı.
Saraybosna’nın kibirli valisi General Oskar Potiorek, sadece Arşidük’ü koruyamamakla kalmadı, aynı zamanda savaşın başında Sırbistan’a karşı giriştiği ilk askeri harekâtı da yüzüne gözüne bulaştırdı. Küçük Sırp ordusu, Potiorek’in komutasındaki devasa Avusturya-Macaristan ordusunu iki kez yenilgiye uğrattı. Bu utancın ardından görevden alındı ve bir daha asla aktif bir komuta görevi alamadı. Kariyeri, korumaya yemin ettiği veliahtın kanıyla birlikte, Saraybosna sokaklarında sona ermişti.

Kader Anının Küçük Figürü:
Ve Arşidük’ün arabasının şoförü Leopold Lojka… O yanlış sokağa sapan adam. Hayatı boyunca o anın lanetiyle yaşadı. Savaştan sonra Saraybosna’da bir pansiyon işletti ve ziyaretçilere, o kader gününü, yaptığı o ölümcül hatayı tekrar tekrar anlattı. O, tarihin büyük planında adı geçmeyen, fakat istemeden de olsa akışı değiştiren milyonlarca sıradan insandan biriydi. Onun yanlış bir dönüşü, belki de yirminci yüzyılın en önemli trafik hatasıydı.

“Eğer”lerin Gölgesinde Tarih:
Peki ya “eğer”ler? Tarih, “eğer”lerle yazılamaz, ama onlar üzerine düşünmek, olayların ne kadar pamuk ipliğine bağlı olduğunu gösterir.

  • Eğer Arşidük’ün şoförüne rota değişikliği bilgisi doğru iletilseydi? Konvoy, Appel Rıhtımı’ndan devam edecek ve Princip’in olduğu sokağa hiç girmeyecekti.
  • Eğer Čabrinović’in attığı bomba hedefini bulsaydı veya Princip, planın işlediğini sanıp o köşeden ayrılsaydı? Suikast yine gerçekleşmiş olacaktı, ama belki de o inanılmaz tesadüfler zinciri yaşanmayacak, olay farklı yorumlanacaktı.
  • Eğer Arşidük Franz Ferdinand hayatta kalsaydı? O, İmparatorluk içindeki Slavlara daha fazla hak vererek bir “trializm” (Avusturya-Macaristan-Slav) yapısı kurmayı planlıyordu. Belki de onun reformları, Sırp milliyetçiliğinin ateşini söndürebilir ve İmparatorluğu bir arada tutabilirdi. Belki de onun ölümü, barış için son umudun da ölümüydü.

Fakat en büyük “eğer”, suikastın kendisinden daha derindedir. Eğer Saraybosna’da hiçbir şey olmasaydı, Avrupa barış içinde yaşamaya devam eder miydi? Muhtemelen hayır. O yaz, Avrupa barut fıçısı gibiydi. Milliyetçilik, emperyalizm, silahlanma yarışı ve kemikleşmiş ittifaklar sistemi, fıçının içindeki baruttu. Saraybosna’daki suikast ise o fıçıyı ateşe veren kıvılcımdı. Kıvılcım o gün Saraybosna’da çıkmasaydı, başka bir gün, başka bir yerde, başka bir krizle (Fas’ta, Balkanlar’da, denizlerde) mutlaka çıkacaktı. Suikast, savaşı kaçınılmaz kılmadı; sadece onun zamanını, şeklini ve gerekçesini belirledi.

O bir aylık süreç, insanlığın kolektif bir deliliğe nasıl sürüklenebileceğinin, onurun, prestijin ve yanlış hesapların milyonlarca hayatı nasıl yok edebileceğinin en trajik dersidir. Saraybosna’da atılan o iki kurşun, sadece iki insanı değil, bir çağı, bir medeniyet anlayışını ve rasyonel insana duyulan o sarsılmaz inancı öldürdü. Geriye, eski dünyanın enkazı üzerinde, daha acımasız, daha ideolojik ve daha tehlikeli yeni bir dünya bıraktı. Ve o dünyanın yankıları, bugün bile kulaklarımızda çınlamaya devam ediyor.


Yorum bırakın

Scroll to Top