KIRIK AYNALAR ÇAĞI: Okul Koridorlarından Toplumsal Çürümeye Türkiye’nin Şiddet Fenomenolojisi


BÖLÜM 1: Çatlayan İllüzyon ve “Küçük Amerika” Sendromu

Türkiye’nin sosyolojik hafızası, on yıllar boyunca sayısız travmayı, siyasi çalkantıyı ve ekonomik krizi yutarak sindirmeyi başarmış devasa bir organizma gibi işlemiştir. Ancak toplumların kendi kendilerine anlattıkları bazı koruyucu masallar vardır. Bu masalların en köklü ve en sarsılmaz olanı, okulun kutsallığı ve mutlak güvenliğidir. Evin kapısından çıkıp okulun demir kapısından içeri giren bir çocuğun, artık devletin, eğitimin ve medeniyetin görünmez kalkanı altında olduğuna dair o naif inanç, Nisan 2026’nın o karanlık iki gününde, Şanlıurfa ve Kahramanmaraş’ta ardı ardına yankılanan silah sesleriyle paramparça olmuştur. Bu iki olay, sadece bölgesel bir asayiş zafiyeti yahut cinnet geçiren ergenlerin fevri eylemleri olarak okunamayacak kadar derin bir ontolojik şoku barındırmaktadır. Yaşadığımız şey, kelimenin tam anlamıyla bir kırılma anıdır; aynanın sırrının döküldüğü ve ardındaki çürümüşlüğün tüm çıplaklığıyla yüzümüze çarptığı o dehşet verici saniyedir.

Yıllar yılı televizyon ekranlarından, haber bültenlerinin dış haberler kuşaklarından tuhaf bir yabancılaşma hissiyle izlediğimiz bir kavramdı “School Shooting” yani okul katliamları. Columbine Lisesi, Sandy Hook, Uvalde gibi isimler bize coğrafi olarak uzak olduğu kadar, sosyolojik olarak da başka bir galaksiye aitmiş gibi gelirdi. Bu eylemleri, vahşi batı kültürünün modern bir tezahürü, bireysel silahlanmayı bir din gibi benimsemiş Amerikan toplumunun kaçınılmaz distopyası olarak kodlamıştık. Kendimizi, kültürel kodlarımızı ve toplumsal dokumuzu bu tür bir vahşetten muaf tutan gizli bir kibrimiz vardı. Bizde cinayet işlenirdi, evet; kavgalar kanlı biterdi, mafya hesaplaşırdı, töre can alırdı ama masum çocukların sıralarında otururken bir akranları tarafından askeri bir disiplinle taranması, bizim topraklarımızın kötülük lügatinde yer almıyordu. İşte Şanlıurfa’da ve sadece yirmi dört saat sonra Kahramanmaraş’ta yaşananlar, bu coğrafi ve sosyolojik bağışıklık illüzyonunun korkunç bir gürültüyle çöküşüdür. Bu çöküş, toplumun “en güvenli” kalesinin düşmesidir. Bir toplum, sokaklarındaki tekinsizliği kabullenebilir, gece yarısı tenha parklarda yürümekten korkmayı öğrenebilir; fakat tehlike sabahın sekizinde, kara tahtanın önüne, elinde beş farklı silah ve sayısız şarjörle dikildiğinde, artık o toplumda varoluşsal bir güvenlikten söz etmek imkansızdır.

Şahsi kanaatimce, bu trajediyi anlamlandırmaya çalışırken düşülen en büyük hata, meseleyi kriminolojik bir vaka düzeyine indirgemektir. Karşımızdaki manzara, bir suçlunun cezalandırılmasıyla çözülecek bir denklem değildir. Bu, Türkiye’nin son yıllarda geçirdiği sosyolojik mutasyonun, “Amerikanlaşmasının” en somut, en kanlı kanıtıdır. Soğuk Savaş döneminden bu yana siyasi ve ekonomik bir hedef olarak önümüze konan “Küçük Amerika olma” ideali, görünüşe göre kültürel ve patolojik boyutlarıyla nihayet gerçekleşmiştir. Ancak bu gerçekleşme, gökdelenler, geniş otoyollar ve refah seviyesi üzerinden değil; hiper-bireyselleşme, kurumsal çöküş, silah fetişizmi ve nihilizm üzerinden olmuştur. Bir çocuğun, ergenliğin getirdiği o karanlık kargaşayı, varoluşsal sancılarını ve belki de maruz kaldığı görünmez travmaları bir katliam projesine dönüştürebilmesi, toplumsal bağların tamamen koptuğunun göstergesidir. Amerika’da gördüğümüz o yalnızlaşmış, sistem tarafından yutulmuş ve sesini duyurmak için en vahşi yıkımı seçen “anti-kahraman” profili, artık bizim sınırlarımız içindedir.

Toplumlar, kendi içlerinde filizlenen çürümeyi genellikle çok geç fark ederler. Gündelik hayatın akışı, ekonomik hayatta kalma mücadelesi ve medyanın uyuşturucu etkisi, alttan alta kaynayan sosyolojik irini gizler. Çürüme, önce kenar mahallelerde, sonra sokaklarda, ardından aile içinde başlar. Fakat toplum, tüm bu aşamalarda kafasını çevirmeyi, görmezden gelmeyi başarır. Ta ki o çürüme, toplumun geleceğini inşa ettiği, en steril ve dokunulmaz kabul ettiği okullara sızana kadar. Şanlıurfa ve Kahramanmaraş olayları, işte bu irinin patladığı, inkarın artık imkansız hale geldiği anlardır. Bir ortaokul öğrencisinin, babasının beylik silahlarını, adeta bir cephaneliği sırt çantasına doldurup, hiçbir güvenlik bariyerine takılmadan okul koridorlarında ölüm dağıtabilmesi, salt bir güvenlik görevlisi eksikliği ile açıklanamaz. Bu, devletin, ailenin ve eğitim sisteminin eşzamanlı iflasıdır. Kurumsal çöküş tam da budur. Aile, çocuğunun odasındaki o karanlık metamorfozu görememiş, devlet okulu koruyamamış, eğitim sistemi ise o çocuğu bir katile dönüşmeden önce yakalayamamıştır. Leviathan çökmüştür ve Thomas Hobbes’un bahsettiği o “herkesin herkesle savaştığı” doğa durumunun en vahşi hali, yedinci sınıf şubelerinde sahnelenmiştir.

Bu noktada fenomenolojik bir okuma yapmak kaçınılmazdır. Şiddetin doğası değişmiştir. Geleneksel suçlar genellikle bir amaç, bir çıkar veya somut bir husumet barındırır. Ancak okul katliamları, yapıları gereği anlamsızlığın ve nihilizmin şiddetidir. Kurbanlar seçilmemiştir, kurbanlar sadece o anda, o mekanda bulundukları için hedef haline gelmişlerdir. Bu durum, şiddeti bir “gösteri”ye dönüştürür. Fail, eylemini gerçekleştirirken aslında kendi yıkık varoluşunu tüm dünyaya kanıtlamaya çalışmaktadır. “Ben buradayım, acı çekiyorum ve size de bu acıyı yaşatacak kadar güçlüyüm” çığlığıdır bu. Türkiye’nin bu Amerikan tarzı hiper-bireysellik ile tanışması, sosyal medyanın ve dijital yankı odalarının zehirli etkisiyle birleştiğinde ortaya böylesi canavarlar çıkarmıştır. Eskinin mahalle kültüründe, toplumsal otokontrol mekanizmalarının içinde eriyip gidecek olan öfke, bugün dijital yalnızlığın içinde bir nükleer reaktör gibi beslenip büyümekte ve en zayıf noktadan patlamaktadır.

Beni en çok dehşete düşüren boyutlardan biri de bu iki olayın arasına sıkışan yirmi dört saatlik zaman dilimidir. Şanlıurfa’daki haberlerin sıcaklığı henüz düşmemişken, görüntülerin ve panik halinin yarattığı o karanlık auranın dumanı tüterken, Kahramanmaraş’taki tetiğin çekilmesi kesinlikle tesadüf değildir. Bu, kötülüğün bulaşıcılığıdır. Modern medya düzeninin ve dijital çağın hızının, şiddeti nasıl bir kopyalama (copycat) etkisine dönüştürdüğünün kanıtıdır. Biri diğerini cesaretlendirmiş, biri diğerinin açtığı o lanetli kapıdan geçmeye karar vermiştir. Türkiye’nin şiddet fenomenolojisi artık yerel dinamiklerden kopmuş, küresel bir karanlığın yerel şubesi gibi işlemeye başlamıştır. Bireysel silahlanmanın geldiği nokta, evlerdeki o denetimsiz cephanelikler, silahın bir güç sembolü olarak kutsanması ve adalete olan inancın sarsılması, bu “Küçük Amerika” sendromunun altyapısını hazırlamıştır. Bizler, yıllarca Amerika’daki okul katliamlarına bakıp “Onların kültüründe sorun var” derken, kendi kültürümüzün nasıl sessizce dönüştüğünü, o yabancılaştığımız vahşetin tohumlarının kendi evlerimizde, kendi sınırlarımızda nasıl filizlendiğini göremedik.

Bu çatlayan illüzyonun altında hepimiz kalıyoruz. Artık hiçbir ebeveyn çocuğunu okula gönderirken o eski mutlak iç huzuruna sahip olamayacak. Hiçbir öğretmen, sınıfa girdiğinde sırtını kapıya tam anlamıyla güvenerek dönemeyecek. Okullar, eğitim yuvaları olmaktan çıkıp, güvenlik protokollerinin, metal dedektörlerinin ve travma sonrası stres bozukluklarının merkezleri olma tehlikesiyle karşı karşıya. Bize çok uzak sandığımız o distopya, kapıyı kırmadı; biz o kapıyı cehaletimizle, kibrimizle ve sosyolojik körlüğümüzle kendi ellerimizle açtık. Bu, sadece kanlı bir hafta sonu değil, Türkiye’nin masumiyetini, kendi kalesinde, kendi silahıyla vurduğu o geri döndürülemez andır. Toplumsal çürümenin en dip noktası, çocukların çocukları öldürdüğü yerdir ve biz maalesef ulusça o dipsiz kuyuya bakmaktayız. Düşüşümüz devam ediyor ve korkarım ki bu sadece ilk çarpma anıydı.


BÖLÜM 2: Günah Keçisi Üretimi: Pikseller ve Kurşunlar Arasındaki Yanılsama

Bir önceki bölümde detaylıca ele aldığımız o büyük kurumsal çöküşün ve güvenlik illüzyonunun paramparça olmasının hemen ardından, toplumsal psikolojinin ve devlet aygıtının içine girdiği o tanıdık, refleksif savunma mekanizmasını incelemek elzemdir. Zira kan henüz kurumadan, ambulans sirenleri sokaklarda yankılanmaya devam ederken ve toplum neyle karşı karşıya kaldığının ontolojik şokunu atlatamamışken, devasa bir medya ve bürokrasi makinesi büyük bir hızla çalışmaya başlar. Bu makinenin yegane amacı, gerçeği bulmak ya da yaraları sarmak değil; krizin faturasını kesebileceği, toplumsal öfkeyi yönlendirebileceği ve en önemlisi kendi yapısal iflasını gizleyebileceği bir “günah keçisi” üretmektir. Türkiye’de yaşanan bu eşi benzeri görülmemiş dehşet anlarının hemen sonrasında da senaryo şaşmamış, televizyon ekranlarına dizilen takım elbiseli uzmanlar, bürokratlar ve yorumcular, adeta gizli bir anlaşma yapmışçasına namluların ucundan çıkan gerçek kurşunların sorumluluğunu, monitörlerdeki piksellere, yani bilgisayar oyunlarına yükleme yarışına girmişlerdir. PUBG, Counter-Strike veya benzeri rekabetçi nişancı oyunları, bir anda bütün bu sosyolojik enkazın tek müsebbibi ilan edilmiştir. Bu durum, sadece entelektüel bir tembellik değil, aynı zamanda iktidar odaklarının kendi krizlerini örtbas etme stratejilerinin en kurnazca ve en tehlikeli tezahürüdür.

Toplumların büyük kriz anlarında neden bir günah keçisine ihtiyaç duyduklarını anlamak için, kötülüğün doğasıyla yüzleşmenin ne kadar dehşet verici olduğunu idrak etmek gerekir. Ebeveynler, öğretmenler, politikacılar ve genel anlamda yetişkin dünyası, bir çocuğun neden diğer çocukları öldürmek istediği sorusunun gerçek ve çıplak cevabıyla yüzleşmekten korkar. Çünkü bu yüzleşme, az önce bahsettiğimiz o büyük sistemik çöküşü, ailenin ihmalini, eğitimin iflasını, liyakatsizliği ve her sokağa, her eve sızan o reel şiddet iklimini kabul etmeyi gerektirir. Kendimizi suçlamak, inşa ettiğimiz toplumun bir canavar yarattığını itiraf etmek tahammül edilemez bir psikolojik yüktür. İşte tam bu noktada, dışarıdan gelen, yabancı, kontrol edilemez ve soyut bir düşman yaratmak en kolay kaçış yoludur. Bilgisayar oyunları, bu bağlamda kusursuz bir günah keçisidir. Onlar cansızdır, kendilerini savunamazlar, ebeveynlerin anlamadığı “yabancı” bir dili (kodları, pikselleri) konuşurlar ve en önemlisi, devletin veya ailenin somut sorumluluk alanının dışındaymış gibi bir illüzyon yaratırlar.

Bu günah keçisi üretimi refleksinin tarihsel kökenlerine baktığımızda, karşımıza Amerikan medya tarihinin en histerik dönemlerinden biri, 1999 yılındaki Columbine Lisesi Katliamı çıkar. Eric Harris ve Dylan Klebold adlı iki lise öğrencisinin gerçekleştirdiği bu kanlı eylemin ardından, tıpkı bugün Türkiye’de yaşandığı gibi, Amerikan toplumu da derin bir varoluşsal krize girmişti. Silah lobilerinin gücü, okullardaki zorbalık kültürü, ebeveyn ihmali gibi yakıcı gerçeklerle yüzleşmek yerine, o dönemin politikacıları ve medyası hedefe derhal rock müzisyeni Marilyn Manson’ı ve şiddet içerikli “Doom” adlı video oyununu koymuştu. “Bu çocuklar Doom oynuyordu ve Marilyn Manson dinliyordu, bu yüzden katil oldular” şeklindeki o sığ, nedensellik bağından yoksun ve histerik argüman, aylarca Amerikan kamuoyunu meşgul etti. Oysa gerçek çok daha basitti ve bir o kadar da korkunçtu; sorun çocukların sanal alemde şeytan avlamaları değil, gerçek hayatta ebeveynlerinin garajlarında yarı otomatik silahlar biriktirebilmeleri ve toplumun onları tamamen yalnızlığa itmiş olmasıydı. Bugün Türkiye’de televizyon ekranlarında PUBG veya Counter-Strike’ı suçlayanların, aslında 1999 yılındaki o başarısız ve vizyonsuz Amerikan ahlak bekçiliğinin yirmi yedi yıl sonraki kötü bir kopyasını sergilediklerini görmek, trajikomik bir tarihsel tekerrürden ibarettir.

Bu noktada, Fransız düşünür Michel Foucault’nun iktidar ve söylem analizleri, devlet aygıtının ve medyanın neden bu kadar ısrarla sanal dünyayı suçladığını anlamamız için bize kusursuz bir felsefi mercek sunar. Foucault’ya göre iktidar, sadece baskı kuran bir güç değil, aynı zamanda “gerçekliği inşa eden”, söylem üreten ve neyin normal neyin anormal olduğunu belirleyen bir mekanizmadır. Bir kriz anında, özellikle de devletin temel varlık sebebi olan “güvenliği sağlama” (biyopolitika) işlevi çöktüğünde, iktidar kendi meşruiyetini korumak zorundadır. Fiziksel dünyada, gerçek silahlara erişimi engelleyemeyen, 14 yaşındaki bir çocuğun evden beş tabancayla çıkıp gitmesini denetleyemeyen, okulun kapısına etkin bir güvenlik prosedürü koyamayan aygıt, fiziksel gerçeklikteki bu mutlak mağlubiyetini örtbas etmek için “sanal gerçeklikte” sahte bir zafer kurgular. Gerçek namlunun (fiziksel silahın) sorumluluğunu alamayan iktidar, sanal namlunun (oyun kodlarının) üzerine yürür. Oyunları yasaklamayı tartışmak, sansür kurulları oluşturmak, e-spor kafelerini denetlemek gibi eylemler, devlete “bir şeyler yapıyoruz, durumu kontrol altına alıyoruz” imajı verir. Foucault’nun perspektifinden bakarsak, oyunları suçlamak bir cehalet değil, son derece bilinçli bir örtbas etme stratejisidir. Gücünü fiziksel şiddet tekelini korumaktan alan devlet, bu tekeli kaybettiği anda dikkatleri piksellerden oluşan sahte bir savaş alanına çeker.

Bu illüzyonun en tehlikeli yanı, fiziksel bir nesne olan silah ile sanal bir nesne olan kod arasındaki ontolojik farkı kasıtlı olarak silikleştirmesidir. Bilgisayar faresine tıklayarak ekrandaki bir piksel yığınını yok etmek ile, soğuk bir tetiği ezerek barutun patlamasını hissetmek, geri tepmeyi omuzlamak ve kanlı bir gerçekliğe sebep olmak arasında nörolojik, psikolojik ve ontolojik uçurumlar vardır. Bir bilgisayar oyunu, kuralları önceden belirlenmiş, kapalı bir sistemdir. Oyuncu, o evrene girdiğinde kuralları kabul eder ve eylemlerinin sonuçlarının gerçek dünya ile bağdaşmadığını bilerek hareket eder. Bu bir simülasyondur. Oysa fiziksel bir silahı eline almak ve onu başka bir canlıya doğrultmak, kuralların yıkıldığı, geri dönüşün olmadığı bir gerçeklik inşasıdır. Medyanın ve devletin, bu iki tamamen farklı eylemi aynı kefeye koyması ve “oyunda adam vurmaya alıştı, gidip okulda vurdu” gibi sığ bir indirgemecilik yapması, insan zihninin karmaşıklığına hakarettir. Şahsi kanaatimce, bu tür argümanları savunan yetişkinlerin, ellerine gerçek bir silah alıp o soğuk metali hissettiklerinde yaşayacakları ter ile, bir oyun kolunu tuttuklarındaki hissi ayırt edemeyecek kadar gerçeklikten koptuklarını izlemek, meselenin vahametini daha da artırmaktadır. Orada katledilen çocuklar, birer oyun karakteri değildi; yeniden doğma (respawn) şansları yoktu ve bu vahşeti yaratan şey bir yazılım hatası (glitch) değil, toplumsal çürümenin ta kendisiydi.

Oyunların şiddeti yarattığı safsatasına karşı en güçlü argümanı, Antik Yunan’dan, Aristoteles’in “Poetika” adlı eserinden çıkarabiliriz. Aristoteles, tragedyanın işlevini açıklarken “katharsis” kavramını kullanır. Ona göre sahnede sergilenen acı, şiddet ve trajedi, seyircide korku ve acıma duyguları uyandırarak, bu olumsuz duyguların ruhsal bir arınmaya (katharsis’e) dönüşmesini sağlar. Yani seyirci, şiddeti sahnede izleyerek kendi içindeki potansiyel şiddet dürtülerini tatmin eder, boşaltır ve tiyatrodan daha uysal, daha arınmış bir birey olarak ayrılır. Günümüzün rekabetçi ve şiddet içerikli bilgisayar oyunları, Aristotelesçi tragedyanın modern, interaktif ve dijital versiyonlarıdır. İnsanoğlu, evrimsel sürecinden getirdiği agresif dürtüleri, avlanma içgüdülerini ve rekabet arzusunu modern toplumun steril sınırları içinde yaşayamaz. İşte video oyunları, bu bastırılmış karanlık enerjinin fiziksel dünyaya zarar vermeden boşaltılabileceği güvenli simülasyon alanlarıdır. Oyunlar şiddeti yaratmaz; tam aksine, toplumdaki mevcut, kökleri çok daha derinlerde yatan o primitif şiddet potansiyelini bir ekrana hapseder. Eğer iddia edildiği gibi şiddet içerikli oyunlar insanları katile dönüştürseydi, bugün milyonlarca insanın aynı anda birbirini doğradığı, sokaklarda tanklarla gezdiği küresel bir kıyamet senaryosunun içinde yaşıyor olurduk. Zira istatistikler, video oyunlarının satış ve oynanma oranlarının tarihin en yüksek seviyelerinde olduğu dönemlerde (özellikle batı toplumlarında genel olarak), gençlik suç oranlarında aksine bir düşüş trendi olduğunu gösteren sayısız kriminolojik veriyle doludur. Oyunlar bir neden değil; çoğunlukla yalnızlaştırılmış, geleceksiz bırakılmış ve sistem tarafından terk edilmiş gençlerin tek sığınağı, yegane sosyalleşme ve katharsis alanıdır.

Medyanın “oyunlar tetikledi” manşetlerini atarken gözden kaçırdığı (veya bilinçli olarak gizlediği) asıl gerçek, bu eylemleri gerçekleştiren faillerin profilleridir. Karşımızda sadece “çok oyun oynayan” sıradan gençler yoktur. Karşımızda, gerçek hayatında akran zorbalığına uğramış, aile içi iletişim kopukluğu yaşayan, dijital dünyanın karanlık dehlizlerinde radikal ideolojilerle zehirlenmiş, psikolojik destek ağlarından tamamen mahrum bırakılmış ve en önemlisi, evinin çekmecesinde devletin kolluk kuvvetine ait silahlara kolayca erişebilen “yıkık” profiller vardır. Eğer bir tetikleyiciden bahsedeceksek, bu tetikleyici PUBG’nin sunucuları değil; adaletsizliğin, liyakatsizliğin ve sevgisizliğin hüküm sürdüğü reel Türkiye’nin sosyolojik atmosferidir. Genç bir zihni radikal bir şiddet eylemine iten şey, sanal bir haritada kaybettiği bir maç değil; gerçek hayatta “kaybeden” olduğuna dair hissettiği o derin, çaresiz ve geri dönülemez ontolojik ezilmişliktir.

Sonuç olarak, pikseller ve kurşunlar arasında kurulan bu sahte yanılsama, kanayan bir yaraya yara bandı değil, zehir sürmektir. Toplumsal bir infial anında, sorumluluğu cansız kod bloklarına atmak, ne ölen masumların hatırasına saygı duymaktır ne de gelecekteki potansiyel faciaları engelleyecek vizyona sahip olmaktır. Bu, iktidarın ve toplumun, kendi aynadaki canavarlaşmış yüzüne bakmaya cesaret edemeyip, aynayı kırma çabasıdır. Silahı tutan eli, o eli o silaha götüren toplumsal çürümeyi, o silahı o eve sokan hukuki boşlukları ve o çocuğu o cinnete sürükleyen derin sevgisizliği konuşmadığımız sürece; ekranları karartmak, sunucuları kapatmak veya kodları yasaklamak hiçbir işe yaramayacaktır. Zira bir toplumu içeriden bitiren şey simüle edilmiş şiddet değil, sokağa, eve ve en nihayetinde okul koridorlarına taşmış olan, cezasızlıkla beslenen ve her gün yeniden üretilen gerçek kötülüktür. Bizler sanal düşmanlarla gölge boksu yaparken, gerçek canavarlar şarjörlerine yeni mermiler basmaya devam etmektedir.


BÖLÜM 3: Tele-Vandalizm: Mafya Estetiği ve Kötülüğün Sıradanlaşması

Bir önceki bölümde, kriz anlarında devletin ve medyanın sorumluluğu nasıl sanal hedeflere, piksellere ve bilgisayar oyunlarına yönlendirerek bir günah keçisi yarattığını detaylıca incelemiştik. Şimdi ise namluyu, toplumun kendi rızasıyla her akşam evinin başköşesinde ağırladığı, izlerken büyülendiği ve kendi çürümesini bir estetik şölen olarak tükettiği bir başka ekrana, televizyon dizilerine ve bu dizilerin yarattığı “tele-vandalizm” evrenine çevirmeliyiz. Toplumsal bir infial yaşandığında, tıpkı oyunların suçlanması gibi, televizyon ekranlarını işgal eden “mafya dizilerinin” de şiddeti yaratan yegane unsur olarak şeytanlaştırılması sıkça karşılaştığımız bir reflekstir. Ancak bu refleks, son derece sığ ve yanıltıcı bir okumadır. Televizyon dizilerindeki takım elbiseli, tespihli, ağır abi figürleri ve onların etrafında şekillenen mafya estetiği, bu toplumu zehirleyen bir “neden” değil; halihazırda zehirlenmiş, çürümüş ve adalet duygusunu yitirmiş bir toplumun kaçınılmaz “sonucudur”. Sanatın ve popüler kültürün hayatı taklit ettiği tezi hiçbir yerde, Türkiye’nin son yirmi yılındaki mafya dizisi furyasında olduğu kadar kanlı ve berrak bir şekilde ispatlanmamıştır. Bizler, ekranlarda kendi yozlaşmamızın kusursuz bir simülasyonunu izliyoruz ve işin en trajik yanı, bundan büyük bir haz duyuyoruz.

Kötülüğün ekrandaki tezahürünü anlamlandırmak için Hannah Arendt’in o sarsıcı felsefi mirasına, “Kötülüğün Sıradanlığı” (Banality of Evil) kavramına geri dönmemiz gerekir. Arendt, Nazi savaş suçlusu Adolf Eichmann’ın Kudüs’teki yargılanmasını izlerken, karşısında şeytani, kan içici, boynuzlu bir canavar değil; sadece üstlerinden aldığı emirleri yerine getiren, bürokratik, silik, memur zihniyetli ve son derece “sıradan” bir adam bulmuştu. Kötülük, radikal ya da mistik bir şey değildi Arendt için; düşünme yetisini kaybetmiş, sistemin bir dişlisi haline gelmiş insanların gündelik bir eylemiydi. Ancak bugün dijital ve görsel medya çağında, Türkiye’nin sosyolojik gerçekliğinde Arendt’in bu tezi korkunç bir mutasyona uğramıştır. Kötülük artık sıradan değildir; kötülük, sistemli bir şekilde “karizmatize” edilmiştir. Televizyon ekranlarından evlerimize sızan mafya babaları, tetikçiler ve karanlık iş adamları, Eichmann gibi silik bürokratlar değil; son model arabalara binen, jilet gibi takım elbiseler giyen, ağır ve felsefi aforizmalarla konuşan, onur ve racon kavramlarını tekelinde tutan modern zaman mitleridir. Kötülüğün Karizmatizasyonu, izleyicide “kötü olmayı” arzulanabilir, estetik ve prestijli bir varoluş biçimi olarak kodlar. Bu karakterler, şiddeti uygularken terlemezler, elleri titremez, vicdan azabı çekmezler; silahı çektiklerinde bir bale gösterisi sunar gibi estetik bir koreografi sergilerler. Ölüm ve cinayet, bir insanın hayatının son bulması trajedisinden çıkarılıp, “ağır abinin” karizmasını tahkim eden bir aksesuara dönüştürülmüştür.

Peki ama neden kitleler, kan döken, hukuk tanımayan, haraç kesen bu figürleri birer idol olarak benimser? Neden milyonlarca insan, akşamları televizyon karşısında, normal şartlarda sokakta karşılaşsa korkudan yolunu değiştireceği katillerin hayatta kalması ve zafer kazanması için dua eder? Bu sorunun cevabı, izleyicinin psikopatolojik eğilimlerinde değil, devletin ve hukukun çöktüğü toplumsal yapının tam kalbinde yatar. Hukukun üstünlüğünün kaybolduğu, adaletin sarayların dehlizlerinde kaybolduğu, liyakatin yerini adam kayırmacılığın aldığı ve sıradan vatandaşın devlet aygıtı karşısında kendini tamamen çaresiz, ezilmiş ve “kimsesiz” hissettiği toplumlarda devasa bir güç boşluğu doğar. Vatandaş, hakkını aramak için mahkemeye gittiğinde yıllarca süren davalarla, rüşvetle ya da güçlülerin kayrılmasıyla yüzleştiğinde, sistemin yasal yollarından umudunu keser. İşte tam bu umutsuzluk anında, kitlelerin bilinçdışında bir “Robin Hood kompleksi” uyanır. İnsanlar, yozlaşmış, yavaş ve adaletsiz işleyen bu meşru sistemi baypas edecek, kendi adaletini kendi silahıyla, kendi kurallarıyla ve kendi “raconuyla” anında sağlayacak figürlere ihtiyaç duyarlar. Ekranda izledikleri mafya babası, aslında izleyicinin kendi hayatında patronuna, devlet memuruna, kendisini ezen sisteme karşı yapamadığını yapan bir “karanlık kurtarıcıdır”. O, bürokrasinin işlemeyen çarklarını tek bir kurşunla kırar geçer. Dolayısıyla izleyici, mafya babasının şiddetini bir suç olarak değil, sistemin adaletsizliğine karşı haklı bir “isyan” ve “ilahi bir ceza” olarak okur.

Bu bağlamda mafya dizileri, aslında seyircinin çaresizliğinin ve sisteme duyduğu derin öfkenin katartik bir dışavurumudur. Ekranda kafasına sıkılan, boğulan ya da işkence gören kurbanlar, çoğunlukla sistemin yozlaşmış aktörleri, hainler veya daha büyük kötüler olarak resmedilir. Böylece başkarakterin işlediği cinayetler ahlaki bir meşruiyet zemini kazanır. “Kötüleri öldüren kötü”, kitlelerin gözünde bir anda ulu bir adalet savaşçısına dönüşür. Bu, son derece asimetrik ve tehlikeli bir ahlak felsefesidir. Devletin şiddet kullanma tekelini bir sözleşmeyle elinde tuttuğu o meşhur yapının çöküşü (ki buna önceki bölümlerde Leviathan’ın ölümü bağlamında değinmiştik), sokakta olduğu kadar ekranlarda da yankılanmaktadır. İnsanlar artık adaleti cübbeli hakimlerden değil, tespihli ve silahlı kabadayılardan beklemekte, bu figürleri içselleştirmektedir. Sokaktaki sıradan bir genç, işsizlikle, geleceksizlikle ve görünmezlikle boğuşurken, televizyonda gördüğü o “ağır abi” modelinde kestirme bir varoluş ve saygı görme formülü keşfeder. Saygı görmek için okumaya, çalışmaya, erdemli bir vatandaş olmaya gerek yoktur; saygı, korkuyla eşanlamlı hale gelmiştir ve korku yaratmanın en kolay yolu cebinde bir namlu taşımak, racon kesmek ve şiddet potansiyelini her an hissettirmektir.

Televizyon yapımcıları, senaristler ve medya patronları bu sosyolojik çürümeyi çok iyi okuyan, adeta toplumun nabzındaki o hastalıklı atışı paraya çeviren son derece pragmatik tüccarlardır. Tele-vandalizm dediğimiz bu endüstri, izleyicinin bu gizli arzusunu keşfetmiş ve onu ambalajlayarak prime-time’da satmaya başlamıştır. Mafya dizileri, toplumu bozmak gibi bir misyonla yola çıkmazlar; sermaye, sadece alıcısı olan malı üretir. Türkiye’de toplum bozulmuş, hukuka inanç sarsılmış, güç fetişizmi tavan yapmış olduğu için bu diziler reyting rekorları kırmaktadır. Bozulmuş bir toplum, ekranda ahlaklı, dürüst ve kurallara uyan bir karakter izlemek istemez. Çünkü o dürüst karakter, gerçek hayatta kaybedenlerin ta kendisidir. Toplum, ekranda “kazananları”, yani gücü ve şiddeti fütursuzca kullananları izleyerek kendi ezilmişliğini geçici bir süreliğine uyuşturur. Aynaya bakıp kendi çaresizliğini görmek yerine, ekrana bakıp o sahte kudretin cazibesinde kaybolmayı seçer. Bu, toplumsal bir şizofrenidir. Gündüz vakti trafikte, iş yerinde, devlet dairesinde her türlü haksızlığa boyun eğen, sesini çıkaramayan sinmiş kalabalıklar, gece olduğunda ekran karşısında tetiği çeken elin psikolojik bir ortağına dönüşerek sahte bir iktidar hissi yaşarlar.

Burada şiddetin estetikleştirilmesinin (aestheticization of violence) ne kadar derin bir etki yarattığını analiz etmek zorundayız. Klasik edebiyatta veya sinemanın ilk dönemlerinde şiddet, genellikle rahatsız edici, mide bulandırıcı ve kaçınılması gereken bir olgu olarak sunulurdu. Ölüm acı verici, cinayet ise ruhu kirleten ağır bir yük olarak resmedilirdi. Oysa günümüz Türk televizyonlarındaki mafya anlatılarında şiddet, epik bir müzik eşliğinde, ağır çekimlerle (slow-motion), havalı repliklerin hemen ardından gelen estetik bir performans sanatına dönüşmüştür. Karakterler birilerini öldürdükten sonra şık restoranlarda yemek yer, lüks villalarında viskilerini yudumlar ve aile babası rolüne sorunsuzca geri dönerler. Kanın kokusu, kurbanın acısı, geride kalan yetimlerin trajedisi ekranda yer almaz. Sadece failin o sarsılmaz karizması, gücü ve otoritesi vurgulanır. Bu durum, özellikle zihinsel gelişimini henüz tamamlamamış, kimlik arayışı içindeki genç kuşaklar üzerinde yıkıcı bir illüzyon yaratır. Genç beyin, eylem (cinayet) ile sonuç (hapishane, acı, vicdan azabı) arasındaki gerçek dünyadaki o mutlak bağı kaybeder. Ekranda gördüğü şey, şiddetin hiçbir bedeli olmadığı, aksine lüks, saygı ve itibar getirdiği yönünde sahte bir hiper-gerçekliktir.

Şahsi kanaatim odur ki, bu estetik illüzyon, Türkiye’deki sokak çetelerinin, lise koridorlarındaki zorbalıkların ve nihayetinde o korkunç okul katliamlarının arkasındaki psikolojik zemini ilmek ilmek dokumuştur. Elbette hiçbir çocuk sadece televizyonda bir mafya babasını gördüğü için eline silah alıp okul taramaz. Bu son derece indirgemeci bir yaklaşımdır. Ancak o çocuk, o televizyon dizilerinin şekillendirdiği, şiddetin kutsandığı, acımanın zayıflık, merhametin ise ahmaklık sayıldığı bir “kültürel iklimin” içine doğar. Bu diziler, havaya salınan toksik bir gaz gibidir; tek bir nefeste öldürmez, ancak yıllar boyunca o havayı soluyan bir neslin beyin hücrelerini yavaş yavaş zehirler, ahlaki referans noktalarını felç eder. Evde babasının her akşam huşu içinde izlediği o ağır abilerin dünyasında, anlaşmazlıklar diyalogla, empatiyle ya da hukukla değil, namlunun ucuyla çözülmektedir. Bu kültürel kodlamaya maruz kalan bir genç, okulda yaşadığı bir reddediliş, bir aşağılanma ya da bir varoluşsal kriz karşısında, sorunu çözmek için aklına gelen ilk yöntemin şiddet olması şaşırtıcı değildir. Çünkü ona öğretilen tek “saygı görme” ve “sorun çözme” mekanizması budur.

Bunun yanı sıra, bu dizilerin pompaladığı “aile” ve “sadakat” kavramlarının içinin nasıl boşaltıldığını ve hastalıklı bir formda yeniden üretildiğini de görmek gerekir. Ekranda sunulan mafya örgütlenmeleri, genellikle kan bağına ya da mutlak itaate dayanan, dış dünyaya tamamen kapalı ve kendi içinde katı kuralları olan kabileci (tribalist) yapılardır. Bu yapılarda “bizden olanlar” ve “düşmanlar” vardır. Bizden olanın yaptığı her türlü vahşet mubah, düşmanın varlığı ise yeryüzünden silinmesi gereken bir hastalıktır. Bu kutuplaştırıcı, ötekileştirici ve mutlak sadakat talep eden anlatı, modern ve çoğulcu bir toplum inşasının tam zıttıdır. Birey olmayı, bağımsız düşünmeyi ve evrensel ahlak ilkelerini reddeder. Bunun yerine sürünün bir parçası olmayı, “abilerin” emrine girmeyi ve “dava” (ki bu dava çoğu zaman rantsal bir çıkar paylaşımıdır) uğruna ölmeyi ve öldürmeyi yüceltir. İşte bu hastalıklı kabilecilik, yalnızlaşmış, sisteme entegre olamamış, modern dünyanın karmaşası içinde kaybolmuş gençler için inanılmaz derecede çekici bir sığınaktır. Bir çeteye dahil olmak, o ağır abi jargonunu kullanmak, tespih sallayıp siyah takım elbise giymek, hiçbir vasfı olmayan bir gence anında sahte bir aidiyet, sahte bir statü ve sahte bir “önemlilik” hissi verir.

Devlet aygıtının ve sığ ahlakçıların bu durumu engellemek için başvurdukları “sansür” veya “yasaklama” refleksleri ise trajikomik bir çaresizlik örneğidir. Sansür kurullarının dizilerdeki silahların üzerini buzlaması, kan damlalarını siyah-beyaz yapması ya da argo kelimeleri biplemesi, meselenin ontolojik derinliğini zerre kadar anlayamamış bürokratik bir tiyatrodur. Karakterin elindeki silahı buzlamak, o karakterin temsil ettiği o devasa şiddet ideolojisini, güce tapınmayı ve hukuku hiçe sayan felsefeyi yok etmez. İzleyici, o buzlu piksellerin arkasındaki namluyu da, o namlunun temsil ettiği “karanlık adaleti” de gayet net görür ve içselleştirir. Yasaklamak da çözüm değildir, zira bu diziler bir hastalık değil, semptomdur. Vücuttaki enfeksiyonu (adaletsizliği, gelir eşitsizliğini, liyakatsizliği) tedavi etmeden, sadece ciltte çıkan kızarıklığı (mafya dizilerini) pudrayla örtmeye çalışmak, hastanın ölümünü hızlandırmaktan başka bir işe yaramaz.

Toplum, kendi çürümesini izlemekten haz almaktadır çünkü bu çürüme, ona kendi pasifliğini ve ahlaki çöküşünü unutturacak kadar şatafatlı bir paketle sunulmaktadır. Karşımızda devasa bir “tele-vandalizm” ekonomisi vardır. Vandalizm, kelime anlamıyla güzeli, yapılı olanı, medeniyeti nedensizce tahrip etmektir. Ekrandaki bu mafya estetiği de tam olarak budur; binlerce yıllık insanlık tarihinin büyük bedeller ödeyerek inşa ettiği “hukuk”, “adalet”, “eşitlik”, “merhamet” ve “insan hakları” gibi kavramların, takım elbiseli bir kabadayının tek bir emriyle paramparça edilmesinin estetize edilmiş tahribatıdır. Bu, ahlaki bir vandalizmdir. Ve bu vandalizm, her akşam saat sekizde, milyonlarca evin oturma odasında, ailece oturulup çay içilirken, olağanüstü bir normallik içinde tüketilmektedir. Kötülük sıradanlaşmamış, kötülük evcilleştirilmiş, evimizin başköşesine oturtulmuş ve bizim adımıza intikam alan bir aile ferdine dönüştürülmüştür.

Nihayetinde, Türkiye’nin okul koridorlarında yankılanan o kurşun sesleri, gökten zembille inmiş bir cinnetin sesleri değildir. O sesler, yıllarca televizyon ekranlarından evlerin içine, oradan sokaklara, mahallelere ve en nihayetinde okullara kadar sızan, gücü kutsayan, hukuku aşağılayan, şiddeti karizmatize eden o devasa çürüme makinesinin fiziksel dünyadaki son yankısıdır. Mafya dizileri toplumu bozmamıştır; adalete inancını kaybetmiş, Leviathan’ı çökmüş, kurumsallığı iflas etmiş bir toplum, kendi içindeki o vahşi karanlığı ekranda bir “kahramanlık destanı” olarak izlemeyi seçmiş ve böylece kendi yıkımını kendi elleriyle, kendi ekranlarından finanse etmiştir. Bu, kötülüğün en sinsi, en satılabilir ve en ölümcül halidir. Bizler ekranda o havalı katilleri alkışlarken, o katillerin ruhunun, kendi çocuklarımızın zihinlerini adım adım ele geçirdiğini göremeyecek kadar büyük bir illüzyonun esiri olduk. Aynanın sırrı döküldüğünde ise geriye sadece kan, gözyaşı ve koca bir sosyolojik enkaz kaldı.


BÖLÜM 4: Cezasızlık İklimi ve Hobbes’un Leviathan’ının Ölümü

İnsanlık tarihi, doğanın o vahşi, kural tanımaz ve acımasız kucağından kopup, medeniyet dediğimiz o karmaşık ve kırılgan yapıyı inşa etme çabasının tarihidir. Bu çabanın felsefi ve politik temelini anlamadan, bugün Türkiye’nin okul koridorlarında yankılanan silah seslerinin sosyolojik derinliğini kavramak imkansızdır. Toplumsal yaşamın nasıl var olduğu ve devlet aygıtının meşruiyetini nereden aldığı sorusu, on yedinci yüzyılda İngiliz filozof Thomas Hobbes tarafından öylesine sarsıcı ve net bir biçimde yanıtlanmıştır ki, aradan geçen yüzyıllara rağmen bu analizin geçerliliği, özellikle kriz anlarında tüm çıplaklığıyla yüzümüze çarpmaktadır. Hobbes, ünlü eseri Leviathan’da insan doğasına dair son derece karamsar ama bir o kadar da rasyonel bir tablo çizer. Ona göre, herhangi bir siyasi otoritenin, hukukun ve devletin olmadığı o hipotetik duruma “doğa durumu” denir. Doğa durumunda her insan, kendi hayatta kalmasını sağlamak için her şeye, hatta başkasının bedenine ve hayatına bile hakkı olduğunu düşünür. Kaynaklar kısıtlı, insan arzuları ise sınırsızdır. Bu durum, Hobbes’un o meşhur tasviriyle “herkesin herkesle savaşı” (bellum omnium contra omnes) anlamına gelir. Doğa durumunda sanat, bilim, ticaret veya kültür gelişemez; çünkü sürekli bir şiddetli ölüm korkusu ve tehlikesi vardır. İnsanın hayatı “ıssız, yoksul, iğrenç, vahşi ve kısadır.”

İşte insan aklı, bu sürekli ölüm korkusundan ve kaos halinden kurtulmak için devasa bir fedakarlık yapmayı seçmiştir. İnsanlar, aralarında zımni bir “toplum sözleşmesi” yaparak, doğa durumunda sahip oldukları o sınırsız özgürlükten ve en önemlisi “şiddet kullanma hakkından” feragat etmişlerdir. Bu hakları, herkesin üzerinde olan, mutlak bir güce, bir egemene devretmişlerdir. Hobbes bu devasa ve korkutucu güce, adını mitolojik bir deniz canavarından alan “Leviathan” demiştir. Leviathan, yani Devlet, artık toplumdaki tek meşru şiddet tekelidir. Bireyler birbirlerine zarar vermeyeceklerine, adaleti kendi elleriyle sağlamayacaklarına dair söz verirler; bunun karşılığında Leviathan, oluşturduğu kanunlar, mahkemeler ve kolluk kuvvetleriyle onların can ve mal güvenliğini, en önemlisi de huzurunu garanti altına alır. Bu sözleşme, modern medeniyetin, sokaklarda rahatça yürüyebilmemizin, gece uyurken kapımızı kilitleyip güvende hissetmemizin ve çocuklarımızı okullara gönderirken akşam sağ salim döneceklerine inanmamızın yegane temelidir. Ancak bu sözleşme, tek taraflı bir itaat belgesi değildir. Leviathan, güvenliği sağlama ve suçluyu cezalandırma işlevini yerine getiremediği an, sözleşme çatırdamaya başlar. Bugün Türkiye’de deneyimlediğimiz ve en kanlı tezahürünü 14 yaşındaki bir çocuğun omuzlarında beş silahla bir eğitim yuvasına girmesinde gördüğümüz fenomen, sıradan bir asayiş zafiyeti değil, Leviathan’ın ontolojik olarak ölümü ve toplumun büyük bir hızla “doğa durumuna” geri dönüşüdür.

Devletin şiddet tekelini kaybetmesi ve hukukun üstünlüğünün yerini “güçlünün haklılığına” bırakması, bir gecede gerçekleşen bir felaket değildir. Bu, yıllara yayılan, yavaş yavaş normlara sızan, mikro düzeydeki adaletsizliklerin makro düzeyde bir cezasızlık iklimine dönüşmesiyle yaşanan kronik bir çürümedir. Türkiye’nin adalet sistemi, uzunca bir süredir suçluları cezalandırmak, toplumu korumak ve caydırıcılık sağlamak gibi temel fonksiyonlarını yitirmiş, bunun yerine suçluyu tolere eden, mağduru ise kendi kaderiyle baş başa bırakan devasa bir bürokratik öğütücüye dönüşmüştür. Sürekli olarak çıkarılan örtülü veya açık aflar, infaz düzenlemeleri adı altında cezaevlerinin boşaltılıp sokağa yeni bir suç dalgasının salınması, mahkemelerde “iyi hal”, “haksız tahrik”, “saygın tutum” gibi soyut ve manipülasyona son derece açık kavramlarla cinayet, gasp, tecavüz gibi en ağır suçların bile komik cezalara indirilmesi, Leviathan’ın kendi dişlerini kendi elleriyle sökmesidir. Bir toplumda suç işleyen kişi, eyleminin sonucunda özgürlüğünden mahrum kalmayacağını, bir şekilde sistemin arka kapılarından sızarak tekrar sokaklara döneceğini biliyorsa, orada hukuktan değil, ancak bir hukuk simülasyonundan bahsedilebilir. Caydırıcılığın olmadığı yerde, suç bir risk olmaktan çıkar ve bazıları için gündelik bir eylem, bir sorun çözme aracı, hatta bir kariyer planı haline gelir.

Bu cezasızlık iklimi, toplumun kolektif bilinçdışına çok tehlikeli bir mesaj kazır: “Seni koruyamıyorum, kendi başının çaresine bak.” Leviathan’ın bu zımni itirafı, bireyleri o dehşet verici doğa durumuna doğru iter. Eğer devlet benim güvenliğimi sağlayamıyorsa, eğer bana zarar veren kişi birkaç ay sonra yan sokağımda elini kolunu sallayarak gezecekse, o halde sözleşme iptal olmuştur ve ben kendi şiddet hakkımı geri alırım. Bireysel silahlanmadaki o korkunç patlamanın, trafikteki en basit tartışmanın bile saniyeler içinde kanlı bir infaza dönüşmesinin, insanların evlerini adeta birer cephaneliğe çevirmesinin ardında yatan temel psikoloji budur. İnsanlar artık devlete değil, kendi bellerindeki namluya güvenmektedirler. Hukukun ve kuralların işlemediği yerde, en ilkel yasa devreye girer: Orman kanunları. Kim daha güçlüyse, kim daha acımasızsa, kim tetiği çekmekte daha tereddütsüzse, “haklı” olan odur. Haklılık, ahlaki veya evrensel bir norm olmaktan çıkmış, namlunun ucundan çıkan fiziksel bir güce indirgenmiştir. Önceki bölümlerde değindiğim o mafyatik kültürün toplumda bir rol model olarak benimsenmesinin kökleri de tam olarak bu çorak topraklarda yatmaktadır. Adaletin olmadığı yerde, insanlar kendi adaletlerini dağıtan o karanlık figürleri yüceltirler.

Kahramanmaraş’ta yaşanan o kan dondurucu hadise, bu felsefi ve sosyolojik çöküşün en somut, en trajik ve en reddedilemez manifestosudur. 14 yaşındaki bir çocuğun, sırt çantasında beş adet ateşli silah, yedi adet dolu şarjör ve yüzlerce mermi ile, sabahın erken saatlerinde, toplumun en güvenli kabul edilen mekânı olan bir okula girebilmesi, herhangi bir güvenlik bariyerine takılmaması ve soğukkanlılıkla iki sınıfı tarayarak dokuz canı alması, Hobbes’un Leviathan’ının ölüm belgesidir. Bu olay, sistemin tüm noktalarından aynı anda kanadığını gösterir. Öncelikle, o evde o kadar silahın ve mühimmatın bulunması, şiddet araçlarının nasıl sıradanlaştığının ve devlet memuriyetinin (babanın polis olmasının) sağladığı yetkinin nasıl bir güç fetişizmine dönüştüğünün göstergesidir. İkinci olarak, 14 yaşındaki bir çocuk, o silahları alıp okula gitme kararını verirken, eyleminin sonucunda karşılaşacağı devlet otoritesine dair hiçbir korku, hiçbir içsel fren mekanizması taşımamaktadır. Onun zihninde devlet, cezalandırıcı ve caydırıcı bir güç değil, muhtemelen etrafında gördüğü cezasızlık örneklerinden dolayı önemsiz bir detaydır. Kendi narsistik öfkesi, Leviathan’ın gücünden çok daha büyüktür.

Daha da vahimi, okul dediğimiz mekânın ontolojik dönüşümüdür. Okul, modern devletin kendi ideolojisini, ahlakını ve güvenlik hissini yeni nesillere aktardığı en kutsal tapınaktır. Bir çocuğun okul sınırları içinde vurulması, devletin tam kalbinden vurulması demektir. Çünkü okul, sözleşmenin en görünür olduğu yerdir. Aileler çocuklarını devlete emanet ederler. Fakat o sabah Kahramanmaraş’taki o okul, bir eğitim yuvası olmaktan çıkmış, Hobbes’un bahsettiği o korkunç doğa durumunun en vahşi sahnelerinden birine dönüşmüştür. Bir çocuğun bir başka çocuğu, öğretmeni, yani sistemi var eden aktörleri rastgele öldürmesi, kurumsallığın mutlak iflasıdır. Failin yaşı, olayın vahametini azaltmaz, aksine sonsuz derecede çoğaltır. Eğer 14 yaşındaki bir zihin, sorunlarını veya varoluşsal krizlerini çözmek için diyalog, rehberlik, hukuki yollar yerine doğrudan katliam yapmayı seçiyorsa, bu sadece ailenin ihmali değildir. Bu, o çocuğun içine doğduğu ve soluduğu iklimin ona öğrettiği tek dilin şiddet olmasıdır. Çocuklar sünger gibidir; toplumun görünmez kurallarını, ahlaki çelişkilerini ve ikiyüzlülüklerini emerler. O çocuk, büyük ihtimalle bilinçaltında şu denklemi kurmuştur: “Bu toplumda sorunlar silahla çözülür, gücü yeten yetene zarar verir ve sonunda bir yolunu bulup ceza almadan kurtulurlar.” İşte bu denklem, cezasızlık ikliminin yarattığı canavarın ta kendisidir.

Şahsi kanaatim odur ki, bir toplumun yaşayabileceği en büyük travma, düşman ordularının işgali veya devasa ekonomik krizler değildir. En büyük ve onarılması en zor travma, bireylerin o toplumun adaletine, düzenine ve koruyucu gücüne olan inançlarını kaybetmeleridir. Bugün sokakta yürüyen, otobüse binen veya çocuğunu okula bırakan her bir vatandaşın gözlerinde o derin, sessiz paranoyayı görebilirsiniz. Kimse yanındaki yabancıya güvenmemekte, en ufak bir omuz çarpmasında bile elini beline veya cebine atmaktadır. Bu, medeniyetten barbarlığa doğru atılmış dev bir geri adımdır. Leviathan öldüğünde, yerine daha iyisi gelmez; yerine kaos, kan davası, linç kültürü ve herkesin kendi adaletini aradığı karanlık bir çağ gelir. O sınıfın ortasında şarjör değiştiren çocuk, aslında toplumun yüzüne şu gerçeği haykırmaktadır: “Kurduğunuz o medeniyet yalan, sözleşmeniz iptal, güvende değilsiniz ve ben bu gerçeği size en acı şekilde, çocuklarınızı vurarak gösteriyorum.” Bu eylem, anlamsızlığın ve nihilizmin en uç noktasıdır; devletin otorite boşluğunu, vahşi bir gösteriyle doldurmaktır.

Hobbes’un felsefesi üzerinden ilerlediğimizde, cezanın sadece suçluya verilen bir karşılık olmadığını, aynı zamanda topluma verilen bir mesaj, bir “eğitim” olduğunu görürüz. Ceza, Leviathan’ın varoluşunu sürekli olarak kanıtlama biçimidir. “Ben buradayım, kuralları ben koydum ve bu kuralları ihlal edeni ezerim.” Eğer o kurallar ihlal ediliyor ve ihlal eden kişi ezilmiyorsa, kurallara uyan namuslu ve dürüst vatandaşlar kendilerini kandırılmış, aptal yerine konulmuş hissederler. Dürüstlüğün cezalandırıldığı, suçluluğun ve kurnazlığın ise ödüllendirildiği bir sistem, kendi kendini yok etmeye mahkûmdur. Türkiye’de son yıllarda gelişen kriminolojik haritaya baktığımızda, suç profillerinin giderek daha genç, daha acımasız ve daha “hiçbir şeyi umursamaz” (reckless) bir hale geldiğini görüyoruz. Katiller cinayet işledikten sonra sosyal medyada gururla poz verebilmekte, şiddet eylemlerini birer kahramanlık destanı gibi sunabilmektedirler. Çünkü bilirler ki, onlara gerçek anlamda hesap soracak, o sahte kahramanlık illüzyonlarını paramparça edecek devasa, soğuk ve tavizsiz bir hukuk duvarı yoktur. Karşılarında esnek, rüşvete, torpile, siyasi baskıya ya da medya rüzgarına göre eğilip bükülen çürük bir çit vardır. Ve bir canavar, karşısında sadece çürük bir çit olduğunu anladığında, onu yıkmak için saniye bile tereddüt etmez.

Kahramanmaraş saldırısı, “SSÇ” (Suça Sürüklenen Çocuk) kavramının masumane kılıfının da parçalandığı yerdir. Hukukun çocukları korumak, onlara ikinci bir şans vermek üzerine kurduğu o merhametli yapı, karşısında beş silahla profesyonel bir katil gibi hareket eden bir ergeni gördüğünde felç olmuştur. Aydınlanma çağının, Rousseau’nun o “insan doğuştan iyidir, toplum onu bozar” şeklindeki naif varsayımı, okul koridorlarındaki kan havuzunda boğulmuştur. Evet, toplum o çocuğu bozmuş olabilir, sistem onu zehirlemiş olabilir; fakat bu ontolojik açıklamalar, o tetiğin çekildiği gerçeğini, o acımasızlığı ve kurbanların ailesinin yaşadığı cehennemi ortadan kaldırmaz. Leviathan, felsefi tartışmalar yapmak için değil, o tetiğin çekilmesini fiziksel ve hukuki gücüyle engellemek için vardır. Engelleyemediğinde, kurbanlarına sadece taziye dilekleri sunan bir kurum, egemen değil, ancak bir cenaze levazımatçısı olabilir.

Kırık aynalar çağında, her gün ekranlarda, sokaklarda veya okullarda şahit olduğumuz bu şiddet sarmalı, sadece kötü insanların artmasıyla açıklanamaz. Bu, kötülüğün maliyetinin sıfıra inmesiyle, şiddetin risksiz bir yatırım haline gelmesiyle ilgilidir. Cezasızlık, toplumsal vücudu kemiren bir kanser hücresidir; başlangıçta küçük bir adaletsizlik olarak belirir, sonra “bir kereden bir şey olmaz” denilerek görmezden gelinir, aflarla beslenir, indirimlerle büyütülür ve nihayetinde o hücre tüm organizmayı ele geçirerek sistemi öldürür. 14 yaşındaki bir tetikçi, bu kanserin son evresidir. Thomas Hobbes bugün yaşasaydı ve o sınıftaki mermi kovanlarını görseydi, kendi teorisinin ne kadar acımasızca haklı çıktığını izlerdi. Bizler, “Küçük Amerika” olma yolunda ilerlerken, aslında vahşi batının bile gerisine düşüp, doğa durumunun o karanlık ve kanlı ormanında yolumuzu tamamen kaybettik. Leviathan’ın cesedi okul koridorlarında yatıyor ve toplum, kendi elleriyle yarattığı bu boşlukta birbirini parçalamaya, kendi çocuklarını kurban vermeye devam ediyor. Güçlünün haklılığının tek geçer akçe olduğu bu yeni düzende, medeniyetin üzerine çöken karanlık, artık hiçbir sahte aydınlatmayla gizlenemeyecek kadar gerçektir.


BÖLÜM 5: Modern Ebeveynlik Krizi: “Proje Çocuk” ile “İhmal Edilmiş Varlık” Arasındaki Sarkaç

Bir önceki bölümde Leviathan’ın çöküşünü ve devletin şiddet tekelini kaybederek toplumu nasıl karanlık bir doğa durumuna terk ettiğini incelemiştik. Ancak makro düzeyde yaşanan bu kurumsal iflasın tohumları, aslında toplumun en küçük, en temel ve en mahrem hücresi olan aile kurumunun içinde, o görünmez duvarların ardında çoktan atılmıştı. Bir toplumda şiddet, sokaklara ve okul koridorlarına taşmadan çok önce, evlerin oturma odalarında, yemek masalarında ve çocuk odalarında sessizce kuluçkaya yatar. Şanlıurfa ve Kahramanmaraş’ta yaşanan, failinin henüz on dört yaşında bir çocuk olduğu o kan dondurucu okul katliamlarını salt bir asayiş zafiyeti ya da daha önce değindiğimiz gibi şiddetin dijital veya görsel medyada estetize edilmesiyle açıklamak, resmin en hayati parçasını eksik bırakmak olacaktır. Karşımızdaki tablo, ailenin bir otorite, bir ahlak inşa merkezi ve bir sosyalleşme filtresi olarak ontolojik iflasının kanlı bir faturasıdır. Modern ebeveynlik krizi, çocuğu ya narsistik bir “proje” olarak kutsallaştıran ya da onu ekranların soğukluğuna terk edilmiş bir “ihmal edilmiş varlık” olarak unutan o tehlikeli sarkacın iki ucu arasında gidip gelmektedir. Ve bu sarkaç her sallandığında, toplumun ahlaki fren mekanizmaları biraz daha aşınmakta, sınırı olmayan, “hayır” kelimesini hiç duymamış ve narsisizmi evrensel bir gerçeklik sanan bir nesil inşa edilmektedir.

Bu patolojik dönüşümü felsefi ve tarihsel bir perspektiften okumak için Antik Roma’nın aile yapısına, “Pater Familias” kavramına uzanmamız gerekir. Roma hukukunda ve toplumsal düzeninde Pater Familias, hanenin mutlak hakimi, en yaşlı erkek üyesidir. Bu figür sadece ekonomik bir sağlayıcı değil; ailenin rahipliğini üstlenen, ahlaki yasayı belirleyen ve hukuken ailesindeki bireyler (çocuklar, köleler, eş) üzerinde yaşam ve ölüm hakkına (vitae necisque potestas) sahip olan mutlak bir otoritedir. Elbette modern dünyada böylesi despotik ve tek adamcı bir aile modelini savunmak rasyonel değildir; insan hakları ve çocuk psikolojisi alanındaki gelişmeler, bu mutlak otoriteyi haklı olarak tarihin tozlu raflarına kaldırmıştır. Ancak insanlık, bu despotik yapıdan kurtulmaya çalışırken sarkacın diğer ucuna öylesine şiddetli bir şekilde savrulmuştur ki, otoritenin demokratikleşmesi yerine, otoritenin tamamen yer değiştirmesine ve yozlaşmasına şahit olunmuştur. Günümüz modern Türkiye’sinin (ve aslında genel olarak Batı odaklı modernitenin) evlerinde artık Pater Familias’ın esamesi okunmaz; onun yerini tüm görkemi, kaprisi ve yıkıcılığıyla “Pater Filius”, yani mutlak çocuk otoritesi almıştır.

Bugün pek çok evde, ailenin yaşam ritmini, tatil planlarını, akşam yemeği menüsünü, izlenecek televizyon kanalını ve hatta eve alınacak mobilyanın rengini belirleyen yegane karar mercii çocuklardır. Ebeveynler, kendi çocukluklarında çektikleri yoksunlukları veya maruz kaldıkları baskıcı tutumları telafi etme telaşıyla, çocuklarına hiçbir ahlaki, toplumsal veya psikolojik sınır çizmeyi reddetmektedirler. “Benim çocuğum hiçbir şeyden eksik kalmasın”, “Benim çocuğum özgür olsun”, “Benim çocuğumun psikolojisi bozulmasın” gibi kulağa son derece modern ve hümanist gelen ama altı tamamen boşaltılmış sloganlar eşliğinde, çocuklar evlerin içinde küçük, tiranik tanrılar olarak yetiştirilmektedir. Oysa psikoloji bilimi bize çok temel bir gerçeği söyler: Sınır, çocuğu kısıtlayan bir pranga değil, onu güvende hissettiren koruyucu bir kucaktır. Sınırların olmadığı, her isteğinin anında yerine getirildiği, hiçbir eyleminin olumsuz bir yaptırımla karşılaşmadığı bir ortamda büyüyen çocuk, özgür değil, aksine derin bir varoluşsal dehşet içindedir. Çünkü kendi içsel dürtülerini kontrol edemediğini bilir ve dışarıda da onu durduracak, ona “dur” diyecek sarsılmaz bir duvar, bir otorite bulamadığında, dünyayı tekinsiz, kaotik ve kendi yıkıcı arzularının insafına kalmış bir yer olarak algılar.

Bu bağlamda modern ebeveynlerin içine düştüğü en büyük tuzak, “Proje Çocuk” illüzyonudur. Kapitalist sistemin rekabetçi doğası ve ebeveynlerin kendi gerçekleştirilmemiş hayallerinin ağırlığı, çocuğu başlı başına bir yatırım aracına, bir sosyal statü projesine dönüştürmüştür. Daha anne karnındayken dinletilen klasik müziklerle başlayan, üç yaşında İngilizce, beş yaşında piyano, yedi yaşında kodlama dersleriyle devam eden bu hiper-ebeveynlik (helicopter parenting) modeli, dışarıdan bakıldığında kusursuz bir ilgi ve sevgi seli gibi görünür. Oysa şahsi gözlemim ve analizim odur ki, bu durum aslında çocuk istismarının modern, kravatlı ve sterilize edilmiş bir versiyonudur. Çocuğun kendisi, kendi bireyselliği, zaafları ve otantik varoluşu ebeveyn tarafından görülmez. Ebeveynin gördüğü tek şey, kendi narsisizminin bir uzantısı, toplum içinde gururla sergileyeceği bir madalya, bir başarı makinesidir. Bu kusursuzluk beklentisi içinde çocuğa yüklenen en büyük yük, “yanlış yapma” veya “sıradan olma” hakkının elinden alınmasıdır. Ancak bir yandan ona bu devasa sorumluluk yüklenirken, diğer yandan önüne çıkan en ufak engel ebeveyn tarafından bir buldozer gibi (snowplow parenting) anında temizlenir. Çocuk hiçbir zaman bir zorlukla mücadele etmek, bir yenilgiyi sindirmek veya bir şeyden mahrum kalıp sabretmek zorunda bırakılmaz. Tüm dünyası onun etrafında, onun konforu ve “başarısı” için dizayn edilmiştir.

Sarkacın diğer ucunda ise “ihmal edilmiş varlık” durmaktadır. Proje çocuk ile ihmal edilmiş çocuk kavramları birbirinin zıttı gibi görünse de, günümüz aile yapısında aynı bedende, aynı zihinde vücut bulabilen paradoksal bir ikilidir. Ebeveyn, çocuğun akademik veya sosyal becerileri için tüm maddi imkanlarını seferber ederken, onun ruhsal ihtiyaçlarını, ahlaki pusulasını ve duygusal gelişimini tamamen ihmal edebilir. Modern hayatın hızı, ekonomik hayatta kalma mücadelesi veya ebeveynlerin kendi dijital bağımlılıkları, çocukları evin içinde yalnızlığa mahkum etmiştir. Fiziksel olarak aynı çatı altında yaşayan ama birbirinin gözünün içine bakmayan, duygusal olarak kopuk aileler inşa edilmiştir. Bu duygusal boşluk, ebeveynler tarafından genellikle daha fazla oyuncak, daha son model bir telefon, limitsiz internet erişimi veya çocuğun her taşkınlığına göz yumma şeklinde rüşvetlerle doldurulmaya çalışılır. Çocuğun eline tutuşturulan bir tablet, ebeveynin vicdanını rahatlatan bir susturucuya, dijital bir emziğe dönüşür. Çocuk, evin içinde her şeye sahip ama aslında kimsesizdir. Onu ahlaki olarak şekillendirecek, ona empatiyi, vicdanı ve başkasının sınırlarına saygı duymayı öğretecek bir rehberden yoksundur.

İşte tam bu noktada, evdeki o steril, her şeyin ona hizmet ettiği, narsistik kalkanlarla örülü fanustan çıkan çocuk, okul dediğimiz gerçek dünyanın arenasına adım atar. Okul, çocuğun hayatındaki en kritik eşiktir; çünkü okul, ailenin aksine, çocuğun dünyanın merkezinde olmadığını, kendisi gibi onlarca başka merkezin bulunduğunu ve toplumun belirli kurallarla işlediğini ona gösteren ilk kurumdur. Evinde “Pater Filius” olan, anne ve babasını parmağında oynatan, en ufak bir ağlama krizinde tüm isteklerini elde eden bu narsistik yapı, okul koridorlarında hayatının ilk büyük ontolojik şokuyla karşılaşır. Bir öğretmenin ona “hayır” demesi, bir arkadaşının oyuncağını onunla paylaşmaması, girdiği bir sınavda başarısız olması veya istediği dikkati anında üzerine çekememesi, normal şartlarda, sağlıklı sınırlar içinde büyümüş bir çocuk için aşılması gereken gelişimsel bir basamaktır. Ancak bizim bahsettiğimiz bu hiper-narsistik, fren mekanizmasından yoksun, kutsallaştırılmış nesil için bu basit olaylar, sıradan bir hayal kırıklığı değil; devasa bir narsistik yaralanma, adeta psikotik bir kırılmadır.

Çünkü evde inşa edilen o sahte “kudretli” kimlik, okulun gerçekçi ve eşitlikçi duvarlarına çarparak paramparça olmuştur. Dış dünya, onun tanrısallığını reddetmiştir. Bu reddediliş anında çocuğun hissettiği duygu sadece üzüntü veya öfke değildir; bu duygu tam anlamıyla bir varoluşsal tehdittir, bir yok olma korkusudur. Eğer ben her şeyin merkezi değilsem, o halde bir hiçim. Bu tahammül edilemez hiçlik duygusuyla başa çıkacak hiçbir psikolojik donanıma, hiçbir ahlaki filtreye veya duygusal esnekliğe sahip olmayan zihin, savunma mekanizması olarak en ilkel ve en vahşi güdüye, yani “yok etme” güdüsüne sığınır. Madem dış dünya benim kusursuzluğumu reddediyor, madem bu öğretmen bana sınırlarımı hatırlatıyor, madem bu okul benim tanrısallığıma boyun eğmiyor; o halde bu gerçeği bana dayatan herkesi ve her şeyi yok etmeliyim. İşte on dört yaşındaki bir zihnin okula beş adet silahla gitmesinin arkasındaki psikodinamik süreç tam olarak budur. Karşımızda sadece “sinirlenmiş” bir çocuk yoktur; karşımızda, evde yaratılmış o devasa narsistik balonun dış dünyada patlamasının yarattığı şok dalgasıyla etrafındaki her şeyi bir kara delik gibi yutmaya, yok etmeye çalışan psikotik bir patlama vardır.

Bu yok etme eylemi, ailenin çizmediği o sınırın, en kanlı şekilde, bizzat çocuğun kendisi tarafından aranmasıdır. Sınır tanımayan insan, aslında ne kadar ileri gidebileceğini, dünyanın onun bu bitmek bilmez arzularına nerede dur diyeceğini test eden bir boşluktadır. Kahramanmaraş’taki saldırgan, sırt çantasındaki silahlarla sınıfa girip tetiği çektiğinde, bilinçdışında aslında evde, toplumda ve hukukta bulamadığı o otoriteyi, o “Pater Familias”ı, o Leviathan’ı çağırmaktadır. “Beni durdurun, bakın ne kadar korkunç şeyler yapabiliyorum, gücümün bir sınırı olmalı” şeklindeki o çarpık ve kanlı yardım çığlığıdır bu. Ancak ebeveynler, çocuklarına zamanında küçük, sağlıklı sınırlar (hayır demek, kurallar koymak, sorumluluk vermek) koymaktan kaçındıkları için, çocuk o sınırı bulabilmek adına kendi hayatını ve masum insanların hayatlarını yok edeceği en uç, en trajik sınıra kadar yürümek zorunda bırakılmıştır.

Bana kalırsa, günümüz ebeveynlerinin çocuklarıyla “arkadaş” olma sevdası, pedagojik tarihin gördüğü en büyük yanılgılardan biridir. Çocuğun arkadaşa ihtiyacı yoktur; onun yaşıtları, okulda oynayacağı dostları zaten vardır. Çocuğun acil ve elzem olarak bir anneye ve bir babaya ihtiyacı vardır. Arkadaşlık, yatay bir ilişkidir, eşitlik içerir, kuralların esnediği bir alandır. Oysa ebeveynlik dikey bir ilişkidir; şefkatli, kapsayıcı ama kesinlikle otorite barındıran, yönlendiren ve gerektiğinde hayır deme cesaretini gösteren bir yapıdır. Ebeveyn, çocuğun önüne dünyanın gerçeklerini, zorluklarını ve sınırlarını koyan bir tampon bölge olmalıdır. Çocuğu dünyadan korumak adına tüm zorlukları onun önünden kaldıran “arkadaş ebeveynler”, aslında çocuklarını gerçek dünyaya karşı tamamen savunmasız, çıplak ve kırılgın bırakmaktadırlar. Ve kırılgınlık, narsisizm ile birleştiğinde ortaya çıkan yegane ürün, saf şiddettir. Narsist kırıldığında ağlamaz, narsist kırıldığında kan döker.

Modern ebeveynlerin düştüğü bir diğer vahim hata ise, çocuklarının eylemlerinin sorumluluğunu kendi üzerlerine alma veya bu sorumluluğu tamamen dışsallaştırma eğilimidir. Daha ilkokul çağlarında, çocuğunun yapmadığı ödevi onun yerine yapan, okulda arkadaşıyla kavga eden çocuğunu uyarmak yerine gidip diğer çocuğu veya öğretmeni azarlayan, çocuğunun aldığı düşük not için sistemi veya eğitimciyi suçlayan aile profili, aslında o meşhur katliam gününün görünmez hazırlayıcılarıdır. Çocuğa, eylemlerinin bir sonucu olduğu, başkalarına zarar verdiğinde bedel ödemesi gerektiği öğretilmediğinde, çocuk zihninde bir “dokunulmazlık” algısı inşa edilir. “Ben ne yaparsam yapayım, arkamda beni haklı çıkaracak, beni kurtaracak birileri (ailem) var.” Önceki bölümlerde Leviathan’ın ölümü ve cezasızlık iklimi üzerinden tartıştığımız o makro düzeydeki çürüme, işte tam olarak evin içindeki bu mikro düzeydeki “bireysel dokunulmazlık” illüzyonu ile beslenir. Babanın polis kimliğine veya evdeki silahlara güvenen, ailesinin onu her koşulda “haklı” göreceğinden emin olan bir çocuk için tetiği çekmek, bilgisayar oyununda yeni bir seviyeye geçmek kadar risksiz ve eylemsel bir basitliğe indirgenir.

Bu noktada suçluluk duygusunun (guilt) psikolojik inşasından da bahsetmek elzemdir. Sağlıklı bir birey, ötekine zarar verdiğinde veya toplumsal bir kuralı çiğnediğinde suçluluk duyar. Suçluluk, insanın kendi içsel mahkemesidir, vicdanın sesidir ve medeniyetin yapı taşıdır. Ancak sınırların olmadığı, her eylemin kutsandığı ve ebeveynin sürekli çocuğun tarafında yer alarak dış dünyayı suçladığı bir “Pater Filius” evreninde, suçluluk duygusu gelişemez. Çocuğun superegosu (üstbeni), ahlaki normları içselleştirebilecek kadar güçlenmez. Çünkü ona sınır çizen bir “dış ses”, yasaklayıcı ama koruyucu bir yasa yoktur. Suçluluk duymayan, eylemlerinin ahlaki ağırlığını taşıyamayan bir birey, psikopatik eğilimlere tamamen açıktır. Okul katliamlarının faillerinin genellikle olay anında ve sonrasında sergiledikleri o ürpertici soğukkanlılık, hissizlik ve pişmanlık yoksunluğu, doğuştan gelen bir canavarlığın değil, evde inşa edilememiş o vicdan mekanizmasının, yani süperegonun boşluğudur. Onlar, yok ettikleri kurbanları birer “insan” olarak değil, kendi narsistik evrenlerinde onlara engel olan cansız pikseller, ortadan kaldırılması gereken engeller olarak görürler.

Nihayetinde Şanlıurfa ve Kahramanmaraş’ta tanık olduğumuz o distopik sahneler, sadece on dört yaşındaki bir çocuğun tetiği çekmesiyle başlamamıştır. O tetiğin geriye doğru çekilme süreci; yıllar önce o eve giren kuralsızlıkla, çocuğa söylenemeyen her “hayır” kelimesiyle, onun narsisizmini besleyen her aşırı övgüyle, öğretmenin otoritesini çocuğun yanında ezen her veli diyaloğuyla ve en nihayetinde çocuğu kendi vicdansızlığıyla baş başa bırakan o devasa ihmalkarlıkla ilmek ilmek örülmüştür. “Proje Çocuk” yaratma hırsıyla yola çıkan modern ebeveynlik, çocuğun ruhunu ihmal etmiş, ona nasıl başarılı olacağını öğretirken, nasıl “insan” olacağını, nasıl bir başkasının acısına saygı duyacağını öğretmeyi unutmuştur. Kırık aynalar çağında, okullarımızın koridorlarında yankılanan o silah sesleri, ebeveynlik otoritesinin tabutuna çakılan son çivilerdir. Toplum olarak yüzleşmemiz gereken en acı gerçek şudur ki; bizler çocuklarımızı çok severek, onları kutsayarak, onlara her şeyin en iyisini vererek kötülükten koruduğumuzu zannederken, aslında kendi evlerimizin içinde, kendi ellerimizle, dokunulmazlığına inanan, sınırı olmayan ve hayal kırıklığına uğradığında dünyayı yakmaktan çekinmeyecek küçük canavarlar yarattık. Bu sarkaç, “Pater Familias”ın despotizminden “Pater Filius”un tiranlığına doğru savrulurken ortadaki o sağlıklı denge noktasını, yani ahlaklı, empatik ve sınırlarını bilen birey yetiştirme hedefini tamamen ıskalamış, faturayı ise en ağır şekilde, okul sıralarında kanla ödemiştir.


BÖLÜM 6: Devlet Memuriyetinden Tetikçiliğe: Evdeki Cephanelikler

Kahramanmaraş’ta gerçekleşen ve toplumsal hafızamıza silinmez bir kan lekesi olarak kazınan o dehşet verici sabahın detaylarına inildiğinde, karşımıza çıkan tablo basit bir kriminolojik vakanın çok ötesinde, devletin, gücün ve şiddetin ontolojik olarak nasıl yozlaştığını gösteren korkunç bir sembolizm barındırmaktadır. On dört yaşındaki bir ortaokul öğrencisinin, normal şartlar altında defter, kitap, kalem kutusu ve belki de bir elma taşıması gereken sırt çantasının içinde tam beş adet ateşli silah, yedi adet tam dolu şarjör ve yüzlerce mermi ile okula girmiş olması, üzerinde günlerce, aylarca düşünülmesi gereken devasa bir sosyolojik anomalidir. Ancak bu anomalinin asıl kalbi, o silahların menşeinde atmaktadır. Failin babasının bir emniyet müdürü olması, bu katliamı sıradan bir bireysel silahlanma felaketinden çıkarıp, doğrudan doğruya devleti, devletin şiddet tekelini ve o şiddeti uygulayan aygıtların içsel çürümesini tartışmamızı zorunlu kılan bir boyuta taşımaktadır. Daha önceki bölümlerde Leviathan’ın çöküşünü ve şiddet tekelinin sokağa inmesini tartışmıştık; şimdi ise o tekelin fiziken korunduğu evlerin içindeki o karanlık militarizasyonu, koruyucuların kendi silahlarına nasıl tapındığını ve bu hastalıklı auranın bir çocuğun zihnine nasıl sızdığını fenomenolojik bir derinlikle incelemek zorundayız.

Öncelikle şu gerçeği en başından, en net haliyle ortaya koymak gerekir: Bir emniyet mensubunun evinde, ergenlik çağındaki bir çocuğun erişimine tamamen açık bir şekilde beş farklı silahın ve yedi şarjörün bulunması, bürokratik bir dille geçiştirilebilecek, sıradan bir “asayiş ihmali” veya “görev kusuru” değildir. Bu durum, yanlışlıkla kilidi açık unutulmuş bir çekmece hikayesi olamaz. Karşımızdaki manzara, gücün ve şiddetin araçlarının ev ortamında nasıl fetişize edildiğinin, adeta tapınılan birer kült nesnesine dönüştürüldüğünün kanıtıdır. Modern devlet yapılanmasında polis veya kolluk kuvveti, Max Weber’in tanımıyla devletin meşru şiddet tekelini kullanma yetkisi verdiği memurlardır. Silah, bu memuriyetin bir aracıdır; tıpkı bir cerrahın neşteri veya bir itfaiyecinin hortumu gibi, sadece görev anında ve belirli katı kurallar çerçevesinde kullanılması gereken soğuk, işlevsel bir metal parçası olmalıdır. Ancak Türkiye’nin sosyolojik ikliminde, özellikle son yıllarda giderek artan o “ağır abi” kültürel zehirlenmesinin (ki bunu mafya estetiği bağlamında daha önce işlemiştik) devlet kademelerine de sızmasıyla birlikte, silah bir görev aracı olmaktan çıkmış, memurun kendi ontolojik varoluşunu, erkekliğini, iktidarını ve dokunulmazlığını kanıtladığı bir “kutsal emanet” halini almıştır.

Bir evde neden beş adet silah bulunur? Bir emniyet müdürü, devletin kendisine tahsis ettiği beylik tabancasının ötesinde, neden evini adeta bir ileri karakola, küçük çaplı bir cephaneliğe çevirme ihtiyacı hisseder? Bu sorunun cevabı, mesleki bir gereklilikte değil, derin bir psikolojik patolojide yatmaktadır. Bu durum, gücü elinde tutanların aslında ne kadar büyük bir içsel güvensizlik, paranoya ve güç zehirlenmesi yaşadıklarının göstergesidir. Sürekli olarak suçla, karanlıkla ve tehlikeyle iç içe olan kolluk kuvvetleri, bir süre sonra dış dünyayı tamamen düşmanca bir savaş alanı olarak algılamaya başlarlar. Ev, modern insan için dünyanın kaosundan kaçıp sığındığı, huzur bulduğu, silahlardan ve şiddetten arınmış bir sığınak olmalıdır. Ancak silah fetişizmine yakalanmış bir zihin için ev, her an saldırıya uğranabilecek bir cephedir. Bu paranoya, evdeki silah sayısının artmasıyla, silahların evin çeşitli köşelerine, yatak odasındaki komodinlere, dolaplara, adeta birer biblo gibi yerleştirilmesiyle sonuçlanır. Silah, artık sadece bir savunma aracı değil; o evin “Pater Familias”ının (daha önce ailenin otorite krizinde bahsettiğimiz mutlak babanın) mutlak iktidarının sembolüdür. Baba, evdeki varlığını ve otoritesini sevgisiyle, bilgeliğiyle veya şefkatiyle değil; belindeki, çekmecesindeki, dolabındaki o soğuk metallerin yaydığı sessiz ama sürekli bir tehdit aurasıyla tesis eder.

İşte tam bu noktada, o evin içine doğan, o evin havasını soluyan on dört yaşındaki bir çocuğun psikolojik gelişimini mercek altına almalıyız. Zira çocuk, dünyayı ebeveynlerinin ona sunduğu gerçeklik prizmasından görerek anlamlandırır. Bu evde büyüyen bir çocuk için silah, televizyonda gördüğü uzak bir tehlike, kaçınılması gereken ölümcül bir alet veya sadece devletin tekelinde olan ulaşılamaz bir nesne değildir. Silah, o evde gündelik hayatın bir parçasıdır. Babasının işten geldiğinde masanın üzerine bıraktığı, temizlediği, belki de arkadaşlarına gururla gösterdiği, evdeki en değerli, en “kudretli” objedir. Çocuk, silahın babasına toplum içinde nasıl bir saygı, korku ve statü kazandırdığını gözlemler. Babasının polis kimliği ve o kimliğin ayrılmaz bir parçası olan silahları, aileye dış dünyada görünmez bir zırh, bir tür dokunulmazlık illüzyonu sağlar. Daha önceki bölümlerde “Proje Çocuk” ve “İhmal Edilmiş Varlık” sarkacında sıkışan modern ebeveynlik krizini tartışırken, çocukların nasıl narsistik bir boşluğa düştüklerinden ve dış dünyadan aldıkları ilk darbede nasıl psikotik bir kırılma yaşadıklarından bahsetmiştik. Şimdi bu narsistik boşluğun, evdeki o devasa militarist aurayla, o silah fetişizmiyle nasıl doldurulduğunu, nasıl zehirli bir bileşene dönüştüğünü düşünün.

Çocuk, okulda akranlarıyla yaşadığı bir sorunda, akademik bir başarısızlıkta veya sadece ergenliğin getirdiği o karanlık varoluşsal sancılarda kendini zayıf, önemsiz ve görünmez hissettiğinde, zihnindeki o narsistik yara kanamaya başlar. Sağlıklı bir aile ortamında büyüyen bir çocuk, bu zayıflık hissini konuşarak, destek alarak veya sanata, spora yönelerek onarmaya çalışır. Ancak evinde beş silahla, sürekli bir güç ve şiddet güzellemesiyle büyüyen, sorunların iletişimle değil otoriteyle ve namluyla çözüldüğünü bilinçaltına kazımış bir çocuk için, gücün yegane kaynağı bellidir. Babasının o ulu, sarsılmaz, korku uyandıran otoritesi, masanın üzerinde duran o metal parçasının içindedir. Çocuk, o silahı eline aldığı an, sadece mekanik bir aleti değil; babasının gücünü, devletin o devasa otoritesini ve toplumun şiddete duyduğu o hastalıklı saygıyı da kopyalamış olur. Silahı çantasına koyduğu o sabah, çocuk artık sıradan, zayıf, zorbalığa uğrayan veya görmezden gelinen bir öğrenci değildir. O artık, kendi evreninin mutlak hakimi, bir ölüm tanrısıdır. Evdeki cephanelik, çocuğun narsistik kırılganlığını bir anda hiper-agresif bir tümgüçlülük (omnipotence) hezeyanına dönüştüren o sihirli değnektir.

Burada, emniyet mensubu babanın düştüğü o trajik ve ölümcül yanılgıya değinmek mecburiyetindeyiz. Güvenlik güçleri, doğaları gereği her şeyi kontrol edebileceklerine, dışarıdaki tehlikeleri kapıda bırakabileceklerine ve kendi evlerinin mutlak hakimi olduklarına dair bir mesleki deformasyon yaşarlar. Baba, muhtemelen evdeki o beş silahın kendi kontrolünde olduğunu, çocuğunun o silahlara dokunmaya cesaret edemeyeceğini, çünkü kendisinin o evde devleti temsil ettiğini düşünmekteydi. Bu, otoritenin kibridir. Ancak baba, kendi yarattığı o militarist auranın çocuğun zihnine nasıl yavaş yavaş sızdığını, o silahların çocuk için bir tehlike değil, bir cazibe merkezi haline geldiğini göremeyecek kadar büyük bir körlük içindedir. Kibrin körlüğüdür bu. Baba, silahları birer “kutsal emanet” gibi evin içine yerleştirirken, aslında kendi çocuğunun zihnine saatli bir bomba yerleştirdiğinin farkında değildir. O silahların kilit altında olmaması, şifreli bir kasada saklanmaması salt bir ihmal değil, “Benim evimde benim kurallarım geçerlidir, benim iznim olmadan o silahlara kimse dokunamaz” şeklindeki o hastalıklı ve gerçek dışı özgüvenin sonucudur. Oysa ergenlik, tam da otoritenin reddedildiği, kuralların yıkıldığı ve babanın o mutlak iktidarının yerle bir edildiği o fırtınalı dönemdir. Çocuk, o silahları alarak aslında sadece arkadaşlarını veya öğretmenlerini hedef almamış; ontolojik olarak babasının otoritesini çalmış, onun gücünü gasp etmiş ve o gücü babasının temsil ettiği sistemi (devletin okulunu) yıkmak için kullanmıştır. Bu, Freudyen bir perspektiften okunduğunda, babanın fallik gücünün çocuk tarafından ele geçirilip, babaya ait dünyaya karşı devasa ve kanlı bir başkaldırıya dönüştürülmesidir.

O sabah çantaya giren o silahlar, devlet memuriyetinden tetikçiliğe geçişin en somut, en mekanik anıdır. Düşünün ki, o silahlar, devletin kolluk kuvvetine, o şehrin sokaklarında adaleti sağlasın, masumları korusun, suçluyla mücadele etsin diye verilmiş veya edinilmesine müsaade edilmiş araçlardır. O silahların varoluş amacı, yaşamı korumaktır. Ancak evdeki o fetişist atmosfer, devletin ve hukukun o rasyonel çerçevesini eritip yok etmiştir. Silah, devletin bir aracı olmaktan çıkıp, babanın kişisel eşyasına, oradan da çocuğun intikam makinesine dönüşmüştür. Bu dönüşüm, Türkiye’de devlet aygıtı ile birey arasındaki sınırların nasıl flulaştığını, kamu gücünün nasıl kişiselleştiğini gösteren makro bir sorunun mikro bir evde yaşanan patlamasıdır. Eğer devleti temsil eden bireyler, devlete ait olan şiddet kullanma yetkisini ve bu yetkinin araçlarını evlerine, kişisel alanlarına bu kadar fütursuzca taşıyabiliyorlarsa, orada kurumsal bir devletten değil, ancak derebeyliklerden, klanlardan ve kendi cephaneliğini kuran milislerden bahsedebiliriz. Bir emniyet müdürünün evinin cephanelik olması, o devletin kendi vatandaşından korktuğunun, kendi memurunun bile yasalara değil, elindeki namluya güvendiğinin en acı itirafıdır.

Bu trajediyi daha da derinleştiren şey, failin eylemini gerçekleştirirken sergilediği o korkunç soğukkanlılıktır. Görüntülerde veya anlatımlarda ortaya çıkan, on dört yaşındaki bir çocuğun nizami bir şekilde şarjör değiştirebilmesi, silahın tepmesine karşı duruş alabilmesi, namluyu doğrulturken tereddüt etmemesi gibi detaylar, bize o evdeki militarist eğitimin boyutlarını göstermektedir. Bu çocuk o silahları o sabah ilk defa eline almamıştır. Bu çocuk, o silahların ağırlığına, mekaniğine, metaliğine çok uzun süredir aşinadır. Belki baba, kırsal bir alanda çocuğuna atış talimi yaptırmış, belki silah temizlerken ona parçaları öğretmiş, belki de “erkek adam silah tutmayı bilir” şeklindeki o hastalıklı, toksik maskülen kültürün bir parçası olarak çocuğunu bu şiddet aletiyle tanıştırmıştır. Sevgiyi, empatiyi, kitap okumayı, bir enstrüman çalmayı çocuğuna aktarması gereken eller, ona nasıl daha hızlı şarjör değiştirileceğini aktarmıştır. Bu durum, koruyucuların sadece silaha tapınmakla kalmadığını, kendi evlatlarını da bu kanlı dinin birer müridi olarak yetiştirdiklerini kanıtlar. Babanın devlet memuriyeti kimliği, babalık kimliğini yutmuş ve geriye sadece bir “silah ustası” ile onun “çırağı” kalmıştır. Çırak, ustasının silahlarını alıp, o silahların asıl sahiplerine, yani bu toplumun masum çocuklarına doğrulttuğunda, ustasının ona öğrettiği o kanlı zanaatı en acımasız şekliyle icra etmiştir.

Şahsi kanaatim, bu olayın sadece o aileye veya sadece o emniyet mensubuna has izole bir durum olmadığı yönündedir. Bu olay, devleti korumakla görevli devasa bir aygıtın içinde sessizce yayılan bir virüsün, bir patolojinin gün yüzüne çıkmış halidir. Devletin bekası, milletin güvenliği gibi ulvi kavramların arkasına sığınılarak, şiddetin, silahın, kaba kuvvetin nasıl kutsandığına, nasıl hayatın tam merkezine yerleştirildiğine dair bir alarm zilidir. Bizler, sokaktaki mafyöz tiplerden, dizilerdeki ağır abilerden şikayet ederken, asıl tehlikenin devleti temsil eden o resmi üniformaların altında büyüyen güç zehirlenmesinde yattığını görmezden gelemeyiz. Hukukun ve kuralların sadece sıradan vatandaşlar için geçerli olduğu, devleti temsil edenlerin ise kendilerini her türlü kuralın, her türlü denetimin üzerinde, “dokunulmaz” gördükleri bir sistemde, o evlerdeki cephaneliklerin bir gün mutlaka patlayacağı matematiksel bir kesinlikti. Kahramanmaraş’taki o okul koridorlarında dökülen kan, işte o dokunulmazlık kibrinin, o silaha tapınma sendromunun ve o ev içi militarizmin bedelidir.

Failin on dört yaşında olması, modern hukukun ve toplumun vicdanını derinden sarsarken, aslında suçun failden çok o fetişist iklime ait olduğunu da haykırmaktadır. Beş silahı kuşanıp okula giden bir zihin, kendi karanlığından çok, içine doğduğu o karanlık odanın yansımasıdır. Bir devlet memurunun evinden çıkan mermilerin, yine o devletin okulundaki sıralarda oturan çocukların bedenlerine saplanması, bir toplumun yaşayabileceği en büyük sistemik iflaslardan biridir. Leviathan kendi kendini vurmuş, koruyucu mekanizma bir imha makinesine dönüşmüştür. Bu noktada sorulması gereken soru, o çocuğun o silahları nasıl aldığı değil, o silahların o eve nasıl ve neden o kadar pervasızca, o kadar “kutsal” bir edayla yerleştiğidir. Bu fetişizm tedavi edilmeden, devleti temsil edenlerin silaha değil sadece ve sadece hukuka güvenmeleri gerektiği onlara bir tokat gibi hatırlatılmadan, ne okullarımız güvende olacak ne de evlerimizin içindeki o sessiz, o soğuk, o namlulu tehdit sona erecektir. O çanta, sadece bir ortaokul öğrencisinin değil, güce tapan ve şiddetle beslenen koca bir kurumsal yozlaşmanın sırtımıza yüklediği, içi ölüm dolu bir yüktür. Ve bu yük, o gün o koridorlarda açılarak, Türkiye’nin masumiyetini bir kez daha, ama bu kez en içeriden, en güvendiği yerden katletmiştir.


BÖLÜM 7: Yeni Nesil Nihilizm: Geleceksizlik ve Şiddetin Anlam Arayışı

Daha önceki bölümlerde, Leviathan’ın çöküşüyle sokağa inen şiddet tekelini, evlerin içindeki militarist auranın çocuk zihnine nasıl sızdığını ve mafya estetiği ile aile kurumundaki otorite krizinin toplumsal çürümeyi nasıl hızlandırdığını ayrıntılı bir biçimde ele almıştık. Ancak tüm bu kurumsal ve kültürel çöküşlerin ötesinde, genci o tetiği çekmeye iten en nihai, en derin ve en yakıcı boşluk, kendi varoluşsal zeminini kaybettiği o devasa ontolojik krizdir. Bu kriz, salt psikolojik bir bunalım veya ergenlik sancısı değil; makro düzeydeki ekonomik çöküşün, derinleşen gelir adaletsizliğinin ve liyakatsizliğin doğrudan bir sonucu olarak ortaya çıkan, yeni neslin tabiri caizse geleceğinin iptal edilmesidir. Şanlıurfa ve Kahramanmaraş’ta tanık olduğumuz o kan dondurucu eylemlerin faillerini salt birer “suçlu” veya “psikopat” olarak etiketleyip dosyayı kapatmak, içinde bulunduğumuz sosyolojik enkazı görmezden gelmektir. Karşımızda duran tablo, hiçbir umudu kalmamış, hiçbir geleceği olmayan ve bu “geleceksizlik” (no-future) algısı içinde boğulurken, kendi yok oluşunu bir şiddet şölenine dönüştürerek topluma “ben de buradayım ve sizin eserinizim” diye haykıran yeni nesil bir nihilizmin en kanlı tezahürüdür.

Bu ontolojik çöküşü ve anlam kaybını felsefi bir zemine oturtabilmek için, Fransız düşünür Jean-François Lyotard’ın “Postmodern Durum” adlı eserinde ortaya attığı “Büyük Anlatıların Çöküşü” teorisine bakmamız elzemdir. Lyotard, modernitenin ve aydınlanmanın insanlığa sunduğu o devasa, kapsayıcı ve umut vaat eden ideolojik veya toplumsal hikayelerin artık inandırıcılığını yitirdiğini savunur. Eskiden toplumları bir arada tutan, bireylere bir varoluş amacı veren bu büyük anlatılar vardı. Türkiye bağlamında bu büyük anlatıların en güçlüsü, en köklüsü “okuyup adam olmak” mitiydi. Cumhuriyetin kuruluşundan itibaren nesilden nesile aktarılan bu sarsılmaz inanca göre; eğer bir genç çalışkansa, dürüstse ve eğitimine önem veriyorsa, kökeni, ailesinin maddi durumu veya sosyal statüsü ne olursa olsun sistem onu ödüllendirirdi. Üniversite diploması, sadece bir kağıt parçası değil, sınıflar arası dikey hareketliliğin altın anahtarıydı. Yoksul bir ailenin çocuğu okuyarak doktor, mühendis, hakim veya öğretmen olabilir, hem kendi hayatını kurtarabilir hem de “topluma faydalı bir birey” olma gibi ulvi bir amaca hizmet edebilirdi. “Vatanı kurtarmak”, “devlete hizmet etmek”, “ailenin gururu olmak” gibi alt anlatılarla desteklenen bu sistem, gence o meşakkatli eğitim süreci boyunca sabretmesi için gereken ruhsal yakıtı sağlardı.

Ancak bugün geldiğimiz noktada, 2026 Türkiye’sinin o yakıcı, o boğucu ekonomik ve sosyal gerçekliği içinde, bu büyük anlatıların tamamı korkunç bir gürültüyle çökmüş, enkazı ise bizzat gençliğin üzerine yıkılmıştır. Liyakatin yerini adam kayırmacılığın, yani torpilin aldığı, mülakat sistemlerinin milyonlarca gencin hayallerini bir çırpıda çöpe attığı, üniversite diplomasının bir vasıf belgesinden ziyade ertelenmiş bir işsizlik sertifikasına dönüştüğü bu yeni düzende, gençlere sunulacak hiçbir “anlatı” kalmamıştır. Sistem, gence açıkça şunu söylemektedir: Ne kadar zeki olduğun, ne kadar çalıştığın veya ne kadar ahlaklı olduğun önemli değil; kimin tanıdığı olduğun, hangi güç odağına biat ettiğin önemlidir. Bu, adaletin sadece mahkeme salonlarında değil, hayatın tam merkezinde, fırsat eşitliğinde katledilmesidir. Diplomanın işsizlik, alın terinin ise asgari ücretli bir kölelik karşısında ezildiği bu ortamda, gençlik devasa bir ontolojik boşluğa düşmüştür. Gelecek, artık ulaşılması için çabalanan aydınlık bir ufuk değil; korkulan, kaçınılan ve karanlık bir tehdittir. Enflasyonun, hayat pahalılığının ve barınma krizinin yarattığı o boğucu atmosferde, bir gencin otuz yıl boyunca durmaksızın çalışsa bile kendi başını sokabileceği bir ev veya hayatını idame ettirebileceği standart bir araba alamayacağı matematiksel bir gerçeklik olarak karşısında durmaktadır.

İşte “geleceksizlik” (no-future) algısı tam da burada kristalize olur. Bir insanın, özellikle de kanı deli akan, hayata atılma arzusundaki bir gencin elinden geleceğini aldığınızda, ondan sadece yarınını değil, bugününü de çalmış olursunuz. Umut, insan zihnini dengede tutan, acıya ve zorluğa katlanmayı sağlayan en temel psikolojik amortisördür. Umudun olmadığı yerde, şimdiki zaman tahammül edilemez bir ıstıraba dönüşür. Büyük anlatıların sunduğu “topluma faydalı olma” idealinin yerini, vahşi bir hayatta kalma güdüsü ve sisteme karşı duyulan derin bir öfke alır. Şahsi olarak beni en çok yaralayan ve düşündüren şey, bu çocukların gözlerindeki o donuk, o yaşlı, o inançsız ifadedir. Bir zamanlar umutla parlaması gereken o gözlerde artık sadece derin bir hiçlik ve bu hiçliğin doğurduğu yıkıcı bir kin görüyoruz. Toplum olarak onların ceplerindeki parayı, sınavlarındaki hakkını gasp etmekle kalmadık; onların zaman algısını, gelecek tahayyüllerini ve varoluşsal zeminlerini de gasp ettik. Çalınmış bir zamanın içine hapsedilmiş bir nesil, o zamanı bizzat bir silaha dönüştürerek bizden intikam almaktadır.

Bu ontolojik boşluk ve umutsuzluk, gençleri önce pasif bir nihilizme, bir tür toplumsal geri çekilmeye (depresyon, dijital izolasyon) iter. Ancak bu pasif durum, adaletsizliğin o keskin yüzüyle her gün yeniden karşılaşıldığında, sosyal medyada sergilenen o şatafatlı, haksız kazançlara dayalı hayatlar gözlerine sokulduğunda hızla aktif ve radikal bir nihilizme evrilir. Nietzsche’nin tarif ettiği o karanlık güç, yani hiçbir değerin, hiçbir kuralın ve hiçbir hayatın anlam taşımadığı inancı zihni ele geçirir. Eğer benim hayatımın bir anlamı yoksa, eğer benim bir geleceğim, bu toplumda saygın bir yerim olmayacaksa, o halde hiçbir şeyin anlamı yoktur. Bu noktada şiddet, sadece bir öfke patlaması değil, sapkın bir “anlam arayışı” ritüeline dönüşür. Genç, kurallarına göre oynadığında kaybedeceğini bildiği bu hileli oyunu oynamayı reddeder ve oyunun masasını devirmeyi seçer. Şiddet, onun için artık bir suç değil, kendi varlığını dış dünyaya kanıtlayabileceği tek geçer akçe, yegane eylem biçimidir.

Siverek ve Kahramanmaraş’taki o kanlı okul koridorlarına giden failin psikolojisini bu perspektiften okumak zorundayız. Okul, sadece betonarme bir bina değil, o çökmüş “büyük anlatının” ta kendisidir. Okul, gence “buraya gel, kurallara uy, çalış ve başarılı bir hayatın olsun” yalanını söyleyen sistemin en somut, en kurumsal temsilcisidir. Fail, o okula elinde silahlarla girdiğinde, sadece rastgele insanları öldürmemektedir; o, kendisine yalan söyleyen, onu dışlayan, ona bir gelecek sunamayan o kurumun kalbine ateş etmektedir. Eylem, son derece sembolik ve ontolojik bir eylemdir. “Siz bana diplomanın, başarının, iyi bir insan olmanın sahte değerlerini sattınız; ama dışarıdaki gerçek dünyada liyakatsizliği, torpili ve parayı kutsadınız. Madem ben sizin bu yozlaşmış sisteminizde ‘hiçkimse’ olarak var olmaya mahkum edildim, o halde ben de bu sistemi yıkarak ‘birisi’ olacağım.” Saldırganın zihnindeki o karanlık manifesto aşağı yukarı bu şekildedir. Şiddet, burada bir yadsıma, bir inkar pratiğidir; varoluşsal bir çığlıktır. Modern dünyanın o görünmez, önemsiz ve geleceksiz bireyi, eline o silahı aldığı an, tüm toplumun, medyanın ve devletin odak noktası haline gelir. Yok ederek var olur. Ölüm saçarak, kendi ölü (geleceksiz) hayatına sahte ve kanlı bir anlam katar.

Ekonomik çöküşün ve gelir adaletsizliğinin yarattığı bu radikalleşme, sadece okulları değil, toplumun tüm kılcal damarlarını tehdit eden bir virüstür. Sosyal medya platformlarında, ekranların ardında izole olmuş, gerçek hayatta hiçbir başarı şansı bırakılmamış bu gençler, kendi içlerinde devasa bir öfke topu biriktirirler. Kendi yoksullukları, liyakatsizlik yüzünden kaybettikleri mülakatlar, alamadıkları ayakkabılar, gidemedikleri tatiller, ödeyemedikleri kiralar… Tüm bunlar birikir, birikir ve en zayıf noktada, en beklenmedik anda patlar. İşin daha da korkunç yanı, bu eylemleri gerçekleştiren faillerin, diğer “geleceksiz” gençler tarafından gizli veya açık bir şekilde kahramanlaştırılma tehlikesidir. Ortak bir çaresizliği paylaşan, aynı sistem tarafından ezilen zihinler, eylemin vahşetini görmezden gelerek, failin o sistemi “cezalandıran” başkaldırısıyla hastalıklı bir empati kurabilirler. Çünkü şiddet, çaresizliğin en primitif, en kestirme panzehiridir.

Lyotard’ın büyük anlatılarının çöküşü, bizi paramparça olmuş, herkesin kendi küçük, bencil ve hayatta kalma odaklı anlatısını yazdığı bir kaosa sürüklemiştir. Eskiden bir genci yoldan çıkmaktan alıkoyan o görünmez bağlar; mahçubiyet duygusu, aileye layık olma isteği, devlete saygı veya ahiret inancı gibi fren mekanizmaları, bugün bu devasa adaletsizlik çarkı içinde un ufak olmuştur. Bir genç neden ahlaklı olsun? Neden kurallara uysun? Eğer kuralları koyanlar bizzat o kuralları çiğneyerek zenginleşiyor, eğer liyakat sadece kağıt üzerinde kalan süslü bir kelimeye dönüşmüşse, ahlaklı olmak sadece “aptallık” veya “zayıflık” olarak algılanır hale gelir. Bu yeni nesil nihilizm, ahlakı bir zayıflık göstergesi olarak reddeder. Güçlünün haklı olduğu, paranın ve statünün her türlü suçu örttüğü bir toplumda, erdemli olmak, kurban olmayı peşinen kabul etmektir. Dolayısıyla genç, kurban olmamak için zalim olmayı, sistemin onu ezmesine izin vermeden önce sistemi veya sistemin parçalarını (okulu, öğretmeni, akranlarını) ezmeyi bir varoluş stratejisi olarak benimser.

Bu stratejinin en dehşet verici yanı, eylemin sonucunun fail tarafından tamamen önemsenmemesidir. Eskiden bir suçlu, suçu işledikten sonra kaçmayı, hayatına devam etmeyi planlardı. Oysa bu okul saldırılarında gördüğümüz profil, geleceği zaten kafasında yok etmiş bir profildir. Hapse girmek veya ölmek onun için bir caydırıcılık unsuru taşımaz; zira o, dışarıdaki hayatının da zaten bir hapishane, bir mezar olduğuna çoktan ikna olmuştur. Geleceksizliğin getirdiği o mutlak boşluk hissi, ölüm korkusunu bile silip süpürür. Kahramanmaraş’ta o tetiği çeken çocuğun gözlerinde ne bir pişmanlık ne de geleceğe dair bir korku emareleri olmasının sebebi, onun zaman çizgisinin o an, o koridorda bitmiş olmasıdır. Onun için “sonrası” yoktur. Eylemin kendisi, onun varoluşunun hem zirvesi hem de sonudur. Bu yüzden klasik adalet anlayışının hapis cezaları, bu tür bir ontolojik şiddet karşısında tamamen anlamsız, tamamen işlevsiz kalır. Kaybedecek hiçbir şeyi olmayan bir insanı, elindeki o “hiçliği” alarak korkutamazsınız.

Toplum olarak içine düştüğümüz bu şizofrenik durum, bir yandan gençlere sürekli olarak “başarılı olmalısın”, “bir numara olmalısın” mesajını dayatırken, diğer yandan o başarının önündeki tüm liyakat yollarını tıkayarak onları imkansız bir denkleme mahkum etmemizden kaynaklanmaktadır. Tüketim kültürü onlara sürekli olarak yeni telefonları, lüks hayatları, giysileri, arabaları arzulamayı emreder. Sosyal medya, bu ulaşılamaz hayatların 7/24 kesintisiz bir şovudur. Genç, bu arzularla zehirlenirken, cebindeki harçlık veya alacağı asgari ücretle bu arzuların binde birini bile karşılayamayacağının o acı gerçeğiyle her gün yüzleşir. Arzu ile gerçeklik arasındaki bu devasa uçurum, bir süre sonra derin bir hınç, bir “ressentiment” doğurur. Bu hınç, zengine, başarılıya, sisteme veya o an için karşısına çıkan ve onun o ulaşılamaz hayata ulaşmasına engel olduğunu düşündüğü herkese yönelebilir. Öğretmen, bu hıncın en kolay hedeflerinden biri haline gelir. Çünkü öğretmen, o çökmüş sistemin, o ulaşılamaz idealin sınıf içindeki temsilcisidir. Öğretmen, gence disiplini ve çalışmayı öğütlerken, genç içinden öğretmenin aldığı maaşın yoksulluk sınırının altında olduğunu, sistemin öğretmeni de ezdiğini bilerek bu otoriteyi içten içe alaya alır ve reddeder.

Liyakatin yok edilmesi, bir toplumun sadece bugünkü işleyişini bozmaz; o toplumun geleceğe dair tüm umut genetiğini mutasyona uğratır. Torpilin, kayırmacılığın ve nepotizmin sıradanlaştığı bir yapıda, yetenek ve çaba değersizleşir. Yeteneğinin değersiz olduğunu hisseden genç, kendi varlığından iğrenmeye başlar. Bu iğrenme, dışarıya yöneldiğinde katliama, içeriye yöneldiğinde ise intihara dönüşür. Her iki eylem de aynı no-future (geleceksizlik) algısının iki farklı yüzüdür. Gencin, kendi potansiyelini gerçekleştirebileceği, “ben” diyebileceği alanlar ellerinden alındığında, o kendi “ben”liğini kan ve şiddet üzerinden yeniden tanımlamaya girişir. “Ben buradayım, sizin torpillerinizle, adaletsizliklerinizle beni yok saydığınız bu dünyada, sizin en kıymetlilerinizi elinizden alarak varlığımı size ispat ediyorum.” Bu, kanlı, dehşet verici ama kendi içinde, o radikal nihilizmin hastalıklı mantığı içinde tutarlı bir manifestodur.

Sonuç itibarıyla, bu yeni nesil nihilizm, gökten zembille inmiş bir lanet değildir. Bizim kendi ellerimizle, omuz omuza vererek inşa ettiğimiz o liyakatsiz, adaletsiz, sadece parayı ve gücü kutsayan sosyolojik çölümüzün yarattığı canavarlardır bunlar. Büyük anlatıların çöküşüyle birlikte, gençlerin sığınabileceği hiçbir ideolojik veya ahlaki gölgelik bırakmadık. Onları, vahşi kapitalizmin ve kurumsal yozlaşmanın o kavurucu güneşi altında, ellerinde hiçbir işe yaramayan diplomaları ve çalınmış umutlarıyla yapayalnız bıraktık. Şiddet, bu yalnızlığın ve bu çaresizliğin son, çaresiz ve en yıkıcı dışavurumudur. Okul koridorlarındaki o kovanlar temizlenebilir, kan lekeleri silinebilir, kırık camlar değiştirilebilir; ancak o genç zihinlerdeki “geleceksizlik” algısını, o derin ontolojik boşluğu, liyakati ve adaleti yeniden tesis etmeden asla onaramayız. Adaletin olmadığı yerde umut, umudun olmadığı yerde gelecek, geleceğin olmadığı yerde ise sadece ve sadece şiddetin o sağır edici ve anlamsız yankısı kalır. Bu çığlık, Türkiye’nin çalınmış geleceğinin okullarda yankılanan ağıdıdır.


BÖLÜM 8: Kopyalama Etkisi (Werther Sendromu) ve Kanlı Algoritmalar

Şanlıurfa’daki bir lisede yankılanan silah seslerinin üzerinden henüz tam bir gün bile geçmemişken, toplum henüz bu ontolojik şokun idrakine varamamış, ölülerin kanı kurumamış ve devlet aygıtı ne yapacağını bilemez bir halde donakalmışken, sadece yirmi dört saat sonra Kahramanmaraş’taki bir ortaokuldan benzer bir katliam haberinin gelmesi, olağan dışı bir tesadüf veya birbirine paralel gelişen bağımsız iki cinnet hali olarak asla okunamaz. Bu iki kanlı eylem arasındaki o dehşet verici derecede kısa zaman dilimi, şiddetin doğasının değiştiğini, onun artık lokal bir asayiş problemi olmaktan çıkıp, görünmez ağlar üzerinden saniyeler içinde bulaşan, kopyalanan ve mutasyona uğrayan epidemiyolojik bir virüse dönüştüğünü kanıtlamaktadır. Daha önceki bölümlerde köklerini, ailesel temellerini ve makro çöküşlerini incelediğimiz bu yeni nesil şiddet, artık kendi kendini üreten, kendi kendini besleyen ve her yeni eylemle bir sonrakinin zeminini hazırlayan bir “kopyalama” (copycat) mekanizmasıyla işlemektedir. Kahramanmaraş saldırganı, o sabah okula giderken sırt çantasında sadece babasına ait o beş silahı değil; aynı zamanda bir gün önce Şanlıurfa’da tetiği çeken failin açtığı o psikolojik yarığın, o yıkılmış tabunun ve o kanlı ilhamın tüm ağırlığını da taşıyordu. Şiddet artık bireysel bir öfke patlaması değil, mimetik (taklitçi) bir arzunun dijital çağdaki en vahşi tezahürüdür.

Bu bulaşıcılığın tarihsel ve psikolojik kökenlerini anlayabilmek için, psikoloji literatürüne “Werther Sendromu” olarak geçen ve edebiyat tarihinin en ilginç sosyolojik kırılmalarından birine yol açan o meşhur döneme, on sekizinci yüzyıl Avrupa’sına gitmemiz gerekir. Alman edebiyatının dehası Johann Wolfgang von Goethe, 1774 yılında “Genç Werther’in Acıları” adlı romanını yayımladığında, amacının bir kuşağı intihara sürüklemek olmadığı açıktı. Eser, sevdiği kadına kavuşamayan, dünyanın rasyonelliği ve katı kuralları içinde boğulan, aşırı duygusal ve melankolik bir gencin, Werther’in, kendi canına kıymasıyla son buluyordu. Ancak romanın yayımlanmasının ardından Avrupa’yı saran dalga, edebiyat tarihini aşıp kriminolojinin ve kitle psikolojisinin alanına girdi. Yüzlerce genç, tıpkı Werther gibi mavi frak ve sarı yelek giyerek, aynı melankolik notları bırakarak ve aynı yöntemleri kullanarak peş peşe intihar etmeye başladı. Durum o kadar kontrolden çıktı ki, birçok Avrupa ülkesi kitabın basımını ve dağıtımını yasaklamak zorunda kaldı. Peki, basit bir edebi metin nasıl olmuştu da böylesine devasa bir ölüm salgınına yol açmıştı? Çünkü Goethe, farkında olmadan o dönemin gençliğinin içinde bulunduğu, o henüz tanımlanamamış varoluşsal sancıya, o derin melankoliye ve aidiyetsizliğe bir “form”, bir “estetik” ve en önemlisi bir “çıkış yolu” sunmuştu. İntihar eden gençler, Werther’in ölümünü değil, onun o trajik, romantik ve sarsılmaz görünürlüğünü kopyalıyorlardı. Eylem bir hedefe dönüşmüş, acı estetize edilmiş ve yıkım, çaresiz zihinler için arzulanabilir bir modele evrilmişti.

Bugün, 2026 Türkiye’sinin dijital dehlizlerinde ve okul koridorlarında tanık olduğumuz kopyalama etkisi, Werther Sendromu’nun çok daha kanlı, dışa dönük ve teknolojik olarak hızlandırılmış bir mutasyonudur. İntihar eden kişinin şiddeti kendi bedenine yöneliktir; oysa okul saldırganının (shooter) şiddeti tüm topluma, sisteme ve masum kurbanlara yöneliktir. Ancak her ikisinin temelinde yatan o karanlık mekanizma aynıdır: Zihinsel olarak eşikte bekleyen, daha önce bahsettiğimiz o derin geleceksizlik, hiçlik ve narsistik kırılganlık içinde boğulan bir bireyin, kendi durumundaki bir başkasının eylemini görerek “tetiklenmesi” (trigger). Şanlıurfa’daki eylem, Kahramanmaraş’taki fail için sadece bir haber bülteni detayı değildi; o, kendi kafasının içinde yıllardır, aylardır veya günlerdir kurguladığı o karanlık fantezinin fiziksel dünyada vücut bulmuş, “mümkün kılınmış” haliydi. İnsan zihni, ne kadar öfkeli veya psikopatik olursa olsun, cinayet gibi devasa bir evrensel tabuyu yıkmadan önce görünmez bir engele, ağır bir ahlaki ve eylemsel duvara çarpar. Eşiği geçmek zordur. Ancak bir başkası, sizinle aynı yaşta, aynı toplumda, aynı çıkmazların içindeki bir başkası o duvarı yıktığında, o cam tavanı tuzla buz ettiğinde, eşik aniden ortadan kalkar. Birinci fail yolu açar, ikinci fail ise açılan o yoldan, eylemin yapılabilirliğinin (feasibility) verdiği o korkunç cesaretle dümdüz yürür. “O yaptıysa ben de yapabilirim, o sesini duyurduysa ben de duyurabilirim.” Bu, şiddetin normalizasyonunun ilk ve en ölümcül aşamasıdır.

Şahsi gözlemim odur ki, bu noktada aradaki yirmi dört saatlik sürenin kısalığı, modern teknolojinin ve dijital algoritmaların insan psikolojisi üzerindeki o vahşi hızlandırıcı etkisini gözler önüne sermektedir. Goethe’nin döneminde bir kitabın basılması, elden ele dolaşması, okunması ve taklit edilmesi aylara, yıllara yayılan bir süreçti. Zamanın yavaşlığı, insan zihnine düşünme, vazgeçme veya o melankolik buhrandan çıkma payı bırakıyordu. Ancak günümüzde bilgi, özellikle de kanlı, şoke edici ve sansasyonel bilgi, ışık hızında yayılmaktadır. Şanlıurfa’daki olayın görüntüleri, failin kullandığı silahlar, bıraktığı mesajlar, olayın yarattığı panik ve hatta kurbanların görüntüleri saniyeler içinde sosyal medyanın kanlı algoritmalarının dişlileri arasına düşmüştür. Kahramanmaraş’taki failin bu verileri sindirmesi, bu karanlık ilhamı alması ve harekete geçmesi için aylara ihtiyacı yoktu; algoritmalar bu ilhamı onun beynine, doğrudan cebindeki ekrana zaten saniyeler içinde zerk etmişti. İşte “kanlı algoritmalar” dediğimiz kavram tam da burada devreye girmektedir.

Sosyal medya platformlarının (özellikle TikTok, X, Instagram gibi ağların ve Telegram, Discord gibi kapalı ekosistemlerin) temel varoluş amacı, kullanıcıyı mümkün olan en uzun süre ekranda tutmak, yani onun dikkatini sömürmektir. Algoritma, ahlakı, hukuku veya toplumsal sağlığı umursamaz; onun tek besini “etkileşim”dir (engagement). İnsan psikolojisi ise evrimsel olarak tehlikeye, şiddete, anomaliye ve kana karşı aşırı duyarlıdır; çünkü hayatta kalmak için tehlikeyi bilmek zorundadır. Algoritma bu evrimsel zaafı keşfetmiştir. Bu nedenle, şiddet içeren, şoke eden, infial yaratan bir içerik, sıradan bir içerikten binlerce kat daha hızlı yayılır, daha çok tıklanır, daha çok paylaşılır. Şanlıurfa’daki olay patlak verdiğinde, algoritmalar bu eylemi anında bir “trend” haline getirmiş, eylemin failini (isteyerek veya istemeyerek) milyonların konuştuğu, izlediği, nefret de etse odak noktasına aldığı bir “kara yıldıza” dönüştürmüştür. Karanlık ağlarda, yalnızlaşmış gençlerin (incellerin, nihilizme saplanmış grupların) bulunduğu Telegram kanallarında bu olay bir vahşet haberi olarak değil, sisteme karşı kazanılmış bir zafer, sahte bir “kahramanlık” destanı olarak pazarlanır.

Kahramanmaraş’taki eşikte bekleyen o on dört yaşındaki çocuk, elindeki telefonda Şanlıurfa’daki failin nasıl bir anda Türkiye’nin tek gündemi haline geldiğini izledi. Hiç kimseken, görünmezken, sıradanken, sadece tetiği çekerek ülkenin en ünlü kişisi (infamous) olunduğunu gördü. Fransız düşünür René Girard’ın “Mimetik Arzu” (Mimetic Desire) teorisi burada kusursuz bir şekilde işler. Girard’a göre bizler bir nesneyi kendi başımıza arzulamayız; o nesneyi bir başkası arzuladığı, ona sahip olduğu için arzularız. Taklit ettiğimiz şey o kişinin sahip olduğu eşya değil, o kişinin “varoluşudur”. Şiddet bağlamında bu teori bize şunu söyler: İkinci fail, birinci failin şiddetini değil, o şiddet sayesinde elde ettiği o mutlak gücü, görünürlüğü, toplum üzerinde yarattığı o devasa korkuyu ve kontrolü arzulamaktadır. Kendisini okulda, evde veya toplumda tamamen güçsüz hisseden bir zihin, dünkü eylemcinin ekranlardan taşan o sınırsız, yıkıcı ve herkesi dize getiren kudretini gördüğünde, mimetik bir arzuyla o kudreti taklit etmek ister. O an, Şanlıurfa’daki fail onun için bir model, bir “rol model” haline gelir. Kopyalama etkisi, aslında güçsüzlüğün, bir başkasının şiddet eylemi üzerinden güce tahvil edilme çabasıdır.

Bu kanlı ekosistemin en tehlikeli organları ise Telegram gibi uçtan uca şifreli çalışan, moderasyonun neredeyse hiç olmadığı ve her türlü radikal fikrin, karanlık fantezinin tamamen fütursuzca tartışılabildiği kapalı dijital hücrelerdir. Bu platformlar, geçmişin fiziksel yeraltı örgütlerinin, tarikatlarının yerini almış devasa, global kuluçka makineleridir. Bir genç, kendi okulundaki akranlarıyla anlaşamadığında, dışlandığında, yalnız kaldığında, eskiden bu acıyı kendi içinde yaşar veya en fazla bir günlüğe yazardı. Ancak bugün, cep telefonunu açtığı anda kendisiyle aynı nefreti paylaşan, topluma, okula, öğretmene, kadınlara, başarılı insanlara düşman olan binlerce başka yalnız ruhla saniyeler içinde bağlantı kurabilmektedir. Bu gruplarda empati, merhamet veya sağduyu zayıflık belirtisi olarak alaya alınır; şiddet, yıkım ve acımasızlık ise yüceltilir. Karanlık bir yankı odasıdır bu. Herkes birbirinin nefretini büyütür, herkes birbirinin karanlık fantezilerini sular. “Okulu taramak”, “insanları cezalandırmak”, “kendi adaletini sağlamak” gibi uçuk ve psikopatik düşünceler, bu hücrelerin içinde günlük, sıradan sohbet konularına dönüşür. Kelimelerle oynanan bu ölümcül oyun, içlerinden biri (örneğin Şanlıurfa saldırganı) bu fanteziyi gerçeğe dönüştürdüğünde, aniden bir boyut atlar. O ana kadar sadece sanal bir karanlık oyun olan şey, aniden somut bir eylem planına evrilir.

İşte Kahramanmaraş saldırısının ardındaki o yirmi dört saatlik sessizlik, failin zihninde bu mimetik sıçramanın, bu radikal kararın alındığı o karanlık dehlizdir. Görüntüler gelmeye devam ettikçe, ana akım medya failin fotoğraflarını, varsa manifestosunu, nasıl silah bulduğunu gün boyu ekranlarda döndürdükçe, kopyalama mekanizması kusursuzca işler. Medya, habercilik refleksi ile şiddetin pornografisi arasındaki o ince çizgiyi (ki bu durumun sansür ve teşhir bağlamındaki analizini daha önce değerlendirmiştik) çoktan ihlal etmiştir. Eşikteki zihin, ekranlarda yansıtılan detaylardan sadece ilham almaz, aynı zamanda bir tür “operasyonel eğitim” de alır. Hangi saatte girdiği, silahı nasıl sakladığı, ne tür bir dirençle karşılaştığı gibi detaylar, kopyacı (copycat) için birer taktiksel veridir. Birinci eylemdeki hataları tekrarlamamak, daha fazla ses getirmek, skoru (maalesef bu hastalıklı zihinlerde bir skor tablosu vardır) daha yüksek tutmak için zihinsel bir yarışa girer. Werther Sendromu’nun bu yirmi birinci yüzyıl versiyonunda, taklit eden kişi sadece kopyalamakla yetinmez, aynı zamanda kopyaladığı modeli “aşmaya”, daha görkemli, daha yıkıcı ve daha akılda kalıcı bir eylem yapmaya güdülenir. Kötülüğün bir tür rekabete, kanlı bir spor müsabakasına dönüştüğü andır bu.

Bu algoritmaların ve dijital ağların yarattığı en büyük illüzyon ise “görünürlük” fetişizmidir. Modern insanın, özellikle de henüz kimliğini bulamamış, daha önce irdelediğimiz gibi ailesi tarafından sağlıklı sınırlar içinde yetiştirilememiş, okulda liyakatsiz bir sistemin içinde erimiş bir gencin en büyük kabusu “hiç kimse” (nobody) olmaktır. Kapitalist ve gösteri odaklı toplum, varoluşu tamamen görünür olmaya endekslemiştir. Sosyal medyada beğeni almayan, takipçisi olmayan, hayatı parlak olmayan kişi, adeta ölü kabul edilir. Şiddet, bu görünmezlik lanetini saniyeler içinde kıran en güçlü büyüdür. Tetiği çektiğiniz an, sistemin kameraları, devletin bakanları, güvenlik güçleri, milyonlarca vatandaşın dikkati anında sizin üzerinize odaklanır. O kısacık an için, dünya sadece sizin etrafınızda döner. Kahramanmaraş’taki çocuk, sırtındaki beş silahla o sınıfa adım attığında, aslında yalnızlıktan, görünmezlikten ve hiçlikten, mutlak bir görünürlüğe, kanlı bir şöhrete doğru adım atıyordu. Dünkü failin başardığı o “hiçlikten tanrısallığa geçiş” eylemini, o da kopyalayarak başarmak istedi. Algoritmaların ona vaat ettiği sahte ebediyet buydu: Eylemini yap, görüntülerin internete düşsün, adın trend listelerine girsin ve toplum seni asla unutamasın. Kendi hayatından çoktan vazgeçmiş, geleceği iptal edilmiş bir zihin için bu sahte ebediyet vaadi, ölümün veya hapsin çok ötesinde, reddedilemez bir tekliftir.

Bir başka kritik nokta da, kopyalama etkisinin yarattığı o toplumsal paralizidir. Peş peşe gelen saldırılar, devletin, okulların ve velilerin sadece güvenlik zafiyetini ortaya çıkarmakla kalmaz, aynı zamanda toplumun kriz yönetme kapasitesini de çökertir. İlk olayda yaşanan panik ve şok henüz yatışmamışken, ikincisinin gelmesi, “artık hiçbir yer güvenli değil, hiçbir şeyi kontrol edemiyoruz” şeklindeki o defetist (bozguncu) psikolojiyi kalıcı hale getirir. Bu, tam da eşikte bekleyen diğer potansiyel faillerin görmek istediği manzaradır. Toplumun çaresizliği, devlet aygıtının çaresizliği, o faillerin güç hissini katlayarak artırır. Şiddet eyleminin kopyalanması, aynı zamanda şiddetin yarattığı dehşetin de katlanarak çoğalması demektir. Bu noktada, Telegram gruplarında veya derin ağlarda konuşlanan o izole gençler, dış dünyada yarattıkları bu kaosu adeta bir bilgisayar oyununda bölüm geçmiş gibi, bir sinema filmini izler gibi keyifle takip ederler. Gerçek kan, gerçek gözyaşı ve gerçek feryatlar, onların ekranlarında sadece dijital birer veriye, birer “başarı” göstergesine dönüşür. Gerçeklik algısının bu denli parçalanmış olması, şiddetin neden bu kadar kolay kopyalanabildiğinin de psikolojik zeminini açıklar. Fail için vurduğu insanlar gerçek birer can, etten kemikten insanlar değil; o, kendi dijital performansının figüranlarını ortadan kaldırmaktadır. O, aslında fiziksel bir okulda değil, kendi zihnindeki sanal bir haritada eylem yapmaktadır.

Algoritmaların bu şiddet döngüsündeki rolünü sadece içerik yayılımı ile sınırlamak da eksik olur. Algoritmalar aynı zamanda bir “filtre balonu” (filter bubble) yaratarak eşikteki bireyi tamamen radikalleştirir. Bir genç, öfke hissettiği, yalnız kaldığı veya nihilist düşüncelere kapıldığı bir dönemde bu tarz bir içeriğe (örneğin eski okul baskınlarının videolarına, silah incelemelerine, insanlardan nefret eden ideolojilerin konuşmalarına) sadece birkaç saniye fazla baktığında, algoritma onun bu eğilimini hemen kaydeder. Ve o andan itibaren, onu sürekli olarak aynı karanlık, kanlı ve umutsuz içeriklerle beslemeye başlar. Çocuğun ana sayfası, dünyanın sadece kötülükten, nefretten, intikamdan ve şiddetten ibaret olduğu devasa bir distopyaya dönüşür. Aylar boyunca bu filtrenin içinde yaşayan bir zihin için, dışarıdaki gerçek dünya da bu sanal distopyanın bir uzantısı gibi algılanmaya başlar. Şanlıurfa saldırısı yaşandığında, bu çocuğun ekranına düşen binlerce içerik, bu eylemin ne kadar korkunç olduğunu anlatan haberlerden ziyade, bu eylemi gizliden gizliye öven, failin profilini yücelten, silahları estetize eden o spesifik, algoritma tarafından seçilmiş zehirli içeriklerdir. Kopyalama etkisi, failin kendi kendine aldığı bir karar olmaktan çok, algoritmanın onu aylarca besleyerek, adım adım hazırlayarak getirdiği o son, kanlı durağın kaçınılmaz sonucudur. Algoritma tetiği çektirmez, ancak silahı doldurur, hedefi gösterir ve zamanı geldiğinde failin kulağına o ölümcül “şimdi” fısıltısını iletir.

Son tahlilde, yirmi dört saat arayla yaşanan bu iki trajedi, bize şiddetin artık konvansiyonel yöntemlerle engellenemeyecek bir virüs haline geldiğini göstermektedir. Bizler, okulların kapısına metal dedektörü koymayı, x-ray cihazları kurmayı veya güvenlik görevlisi sayısını artırmayı tartışırken, asıl tehdit o okulun içine, o çocukların ceplerindeki ekranlardan sızmaya, onların beyin kıvrımlarında kuluçkaya yatmaya çoktan devam etmektedir. Werther Sendromu, on sekizinci yüzyılda matbaanın hızıyla Avrupa’yı kasıp kavururken, bugün 5G teknolojisiyle, yapay zeka destekli algoritmalarla ve uçtan uca şifreli karanlık odalarla tüm bir nesli kuşatmış durumdadır. Bir fail tetiği çektiğinde, çıkan kurşun sadece o sınıftaki kurbanları vurmakla kalmaz; o merminin sesi, dijital ağlar üzerinden binlerce kilometre ötedeki, aynı yalnızlığı, aynı öfkeyi, aynı geleceksizliği ve narsistik kırılganlığı paylaşan başka bir gencin zihninde yankılanır, orada yeni bir silah ateşlenene kadar bir bekleyişe, karanlık bir kuluçkaya dönüşür. Kırık aynalar çağının bu en dehşet verici özelliğini, yani şiddetin bu kanlı kopyalanabilme yeteneğini ve dijital ağların bu virüsü nasıl beslediğini anlamadan atılacak her adım, sadece kanayan devasa bir atardamarı yara bandıyla kapatmaya çalışmaktan öteye gitmeyecektir. Toplum, sadece elinde silah tutan o bireyle değil; o bireyi modele dönüştüren, o ilhamı yayan ve o tetiğin çekilmesini karanlık odalarda bir eglenceye, algoritmaların çarklarında bir etkileşim rekoruna dönüştüren bu devasa dijital canavarla da yüzleşmek, bu sanal Leviathan’ı dizginlemek zorundadır. Aksi takdirde, her eylem bir sonrakinin sadece fragmanı olmaya, her ölen kurban yeni kurbanların habercisi olmaya devam edecektir.


BÖLÜM 9: İncel Kültürü, Discord Tarikatları ve Dijital Yalnızlık

Daha önceki bölümlerde şiddetin estetize edilmesini, cezasızlık iklimini, ebeveynlik krizini ve gençliğin içine düştüğü o devasa ontolojik boşluğu, yani yeni nesil nihilizmi detaylıca irdelemiştik. Tüm bu sosyolojik, psikolojik ve kurumsal çöküşlerin bir araya gelerek oluşturduğu o karanlık zemin, nihayetinde kendi mimarisini, kendi sığınağını ve kendi ordusunu yaratmak zorundaydı. Klasik kriminoloji ve terör uzmanlarının günümüzde düştüğü en büyük yanılgı, şiddeti ve radikalleşmeyi hala yirminci yüzyılın parametreleriyle, yani hiyerarşik örgütler, belirli siyasi manifestolar ve coğrafi kamplar üzerinden okumaya çalışmalarıdır. Oysa yirmi birinci yüzyılın ve özellikle Türkiye’nin son yıllarda yüzleştiği şiddet fenomenolojisi, fiziksel mekanlardan tamamen kopmuş, görünmez dijital hücrelere taşınmış ve klasik terör örgütlerinin çok ötesinde, tanımlanamaz, ele geçirilemez ve ideolojisiz bir “yıkım ağına” dönüşmüştür. Şanlıurfa ve Kahramanmaraş’ta okul koridorlarını kana bulayan faillerin zihinsel kodlarını çözebilmek için, onların gerçekte nerede yaşadıklarını, kimlerle konuştuklarını ve hangi görünmez tarikatların müridi olduklarını anlamak zorundayız. Bu bağlamda karşımıza çıkan en ürpertici tablo; yalnızlaşmış, sosyal hayattan tamamen dışlanmış, İncel (Involuntary Celibate) kültürünün zehriyle yoğrulmuş ve Discord, Telegram gibi platformların karanlık odalarında sahte bir aidiyet duygusuyla radikalleşen genç erkeklerin oluşturduğu o devasa, sessiz ordudur.

Dijital yalnızlık, modern çağın en sinsi ve en ölümcül vebasıdır. Eskiden yalnızlık, fiziksel bir izolasyon, bir dağ evine çekilme veya toplumdan uzaklaşma olarak algılanırdı. Ancak günümüzün hiper-bağlantılı dünyasında yalnızlık, milyonlarca insanın içinde, her an çevrimiçi (online) olup da hiç kimseyle gerçek, sahici ve derin bir bağ kuramama halidir. Ekranların o soğuk, mavi ışığı altında saatlerini harcayan, odasının kapısını kapatıp dış dünyayla olan tüm fiziksel temasını kesen bir genç, aslında devasa bir kalabalığın içinde boğulmaktadır. Bu boğulma hissi, onu gerçek dünyadaki başarısızlıklarından, okulda uğradığı zorbalıklardan, aile içindeki iletişimsizlikten (ki bu konuyu ebeveynlik krizinde işlemiştik) ve ekonomik çaresizlikten kaçabileceği alternatif evrenlere iter. İnternetin derinlikleri, Dark Web’in arka sokakları veya yüzeydeki Telegram grupları ile Discord sunucuları, bu kaçışın son durağıdır. Bu platformlar başlangıçta sadece oyun oynamak, sohbet etmek veya ortak ilgi alanlarını paylaşmak için tasarlanmış masum araçlar gibi görünse de, algoritmaların vahşi doğası ve insan psikolojisinin karanlık dehlizleri bu mekanları hızla birer radikalleşme kampına dönüştürmüştür.

İşte bu dijital kuluçka makinelerinin en tehlikeli ve en yaygın ürünlerinden biri İncel kültürüdür. Involuntary Celibate, yani “İstemsiz Bekar” kelimelerinin kısaltılmasından oluşan bu kavram, yüzeyde sadece romantik veya cinsel bir partner bulamayan erkeklerin oluşturduğu bir alt kültür gibi görünse de, fenomenolojik derinliğine inildiğinde karşımıza devasa bir kadın düşmanlığı, toplum nefreti ve biyolojik determinizm çıkar. İncel felsefesi, dünyayı son derece acımasız, hiyerarşik ve değiştirilemez bir genetik piyango olarak okur. Onlara göre toplum, genetik olarak şanslı olan “Chad”ler (yakışıklı, başarılı, alfa erkekler) ve onlara koşulsuz çekilen “Stacy”ler (güzel, popüler kadınlar) tarafından yönetilmektedir. İncel ise genetik olarak kusurlu, çirkin, boyu kısa veya sosyal becerilerden yoksun olduğu için bu sistemin en dibine, mutlak bir yalnızlığa ve değersizliğe mahkum edilmiş kişidir. Bu düşünce yapısı, bireyin kendi başarısızlıklarının, yalnızlığının veya mutsuzluğunun suçunu tamamen dışsallaştırmasına, genetiğe, kadınların doğasına ve genel olarak “yozlaşmış modern topluma” atmasına olanak tanır. İncel için kendisini geliştirmek, çabalamak veya sosyalleşmeye çalışmak beyhude bir eylemdir; çünkü sistem zaten ona karşı hilelidir. Bu mutlak çaresizlik ve kurban psikolojisi, başlangıçta derin bir depresyona, ardından ise dış dünyaya karşı inanılmaz bir hınca, bir öfkeye dönüşür.

Şahsi kanaatim odur ki, Türkiye’nin kendi sosyolojik dinamikleri, ekonomik buhranı ve liyakatsizlikle beslenen “geleceksizlik” algısı, bu küresel İncel zehrinin bu topraklarda çok daha hızlı ve ölümcül bir şekilde yayılmasına neden olmuştur. Sadece fiziksel görünüm veya romantik başarısızlık değil; cebinde parası olmayan, geleceğe dair hiçbir umut taşımayan, okulda statü elde edemeyen ve evde otorite kuramayan o genç erkek, tüm bu “iktidarsızlığını” kadınlara, popüler akranlarına ve sisteme yönelttiği saf bir nefretle telafi etmeye çalışır. Nefret, çaresizliğin en güçlü panzehiridir. Ve bu nefret, o genç odasında tek başınayken sadece bir duygu durumudur. Ancak o genç, Discord’un veya Telegram’ın şifreli odalarına girdiğinde, kendisi gibi düşünen, aynı acıları çeken, aynı nefreti kusan yüzlerce, binlerce başka gençle karşılaşır. İşte o an, yalnızlık biter ve “tarikat” başlar.

Bu dijital hücrelerin işleyişini tarihsel bir perspektife oturtmak, karşımızdaki tehlikenin boyutunu anlamak açısından hayati bir önem taşır. On birinci yüzyılda Hasan Sabbah’ın Alamut Kalesi’nde kurduğu Haşhaşi tarikatı, terör tarihinin en kusursuz ve en ölümcül manipülasyon sistemlerinden biridir. Sabbah, genç müritlerini siyasi bir manifesto ile değil, onlara tattırdığı sahte bir cennet vaadiyle ölüm makinelerine dönüştürmüştü. Haşhaş ile uyuşturulan, sahte cennet bahçelerinde huri illüzyonlarıyla kandırılan bu gençler, uyandıklarında o cennete kalıcı olarak geri dönebilmek için Sabbah’ın gösterdiği her hedefi, kendi ölümlerini zerre kadar umursamadan yok ediyorlardı. Bugünün Discord sunucuları, Telegram grupları ve karanlık forumları, modern zamanların Alamut Kaleleridir. Bu sunucuları yöneten, genellikle anonim, karizmatik ve manipülatif figürler ise dijital çağın Hasan Sabbah’larıdır. Onlar gençlere haşhaş değil, çok daha bağımlılık yapıcı bir madde olan “görünürlük”, “onaylanma” ve “sahte bir aidiyet” verirler.

Gerçek hayatta okul koridorlarında görünmez olan, kimsenin fikrini sormadığı, kızların yüzüne bakmadığı, öğretmenlerin ciddiye almadığı o çocuk, Discord sunucusuna girdiği anda bir anda “birisi” olur. Orada kendi kuralları, kendi jargonu, kendi hiyerarşisi olan bir evren vardır. Bu karanlık evrende, toplumun ahlaki kuralları tamamen tersine çevrilmiştir. Dışarıda suç, ayıp veya günah olan her şey, bu hücrelerde yüceltilir. Kadınlara hakaret etmek, azınlıklarla alay etmek, şiddeti övmek, seri katilleri ve eski okul saldırganlarını (school shooters) birer “aziz” veya “kahraman” ilan etmek, bu tarikatın günlük ayinleridir. Grup içindeki statü, ne kadar “karanlık”, ne kadar acımasız ve ne kadar nihilist olabildiğinize göre belirlenir. Bu, kötülüğün bir oyunlaştırma (gamification) sürecidir. Tıpkı bir bilgisayar oyununda seviye atlar gibi, grupta daha vahşi şeyler paylaştıkça, daha uçuk şiddet fantezileri kurdukça diğer üyeler tarafından alkışlanırsınız, onaylanırsınız. Bu onaylanma hissi, genç bir beynin dopamin reseptörleri için sahte bir cennet gibidir. İşte Hasan Sabbah’ın uyuşturucusunun günümüzdeki karşılığı tam olarak budur: Yalnızlıktan delirmek üzere olan bir zihne enjekte edilen o zehirli “bizden birisin” illüzyonu.

Ancak bu sahte cennetin bir bedeli vardır. Tıpkı Haşhaşilerin o cennete kavuşmak için hançerlerini çekip vezirlerin veya sultanların üzerine atılmaları gibi, dijital tarikatların müritleri de bu karanlık onayın zirvesine ulaşmak, “efsaneye” dönüşmek için fiziksel dünyaya saldırmak zorunda hissederler. Onları yönlendiren şey siyasi bir ideoloji, devleti yıkma veya yeni bir rejim kurma hedefi değildir. İdeoloji, yerini saf, katıksız ve yıkıcı bir “toplumdan intikam alma” kültüne bırakmıştır. Onlar, kendilerini reddeden, onlara bir yer açmayan, onları görünmez kılan o yapıyı, yani okulu, sınıfı, sokağı yakmak isterler. Okul, bu nihilist tarikatlar için en ideal, en sembolik hedeftir. Çünkü okul; zorbaların, popüler kızların, liyakatsiz otoritenin ve onları ezen o sosyal hiyerarşinin mikro kozmosudur. Şanlıurfa’da ve hemen ardından Kahramanmaraş’ta o tetiği çeken eller, sadece kişisel bir öfkenin değil, yüzlerce saatlik o dijital beyin yıkama seanslarının, o karanlık sunuculardaki gazlamaların, sahte kahramanlık vaatlerinin bir sonucuydu. Eylem anında veya sonrasında gösterdikleri o ürpertici soğukkanlılık, hissizlik, aslında eylemi fiziksel dünyadaki insanlara değil, kendi kafalarındaki o dijital simülasyonun figüranlarına karşı yapıyor olmalarından kaynaklanır. Kurbanlar, onların gözünde insan değil, sistemin onlara haksızlık yapan NPC’leridir (Non-Player Character / Oyuncu Olmayan Karakter).

Bu radikalleşme süreci, genellikle “ironi” ve “kara mizah” maskesi altında başlar. Klasik bir terör örgütü sizi açıkça saflarına çağırırken, dijital hücreler sizi mizahla zehirler. Yeni katılan bir üye, önceleri paylaşılan vahşet videolarını, ırkçı veya kadın düşmanı söylemleri birer “şaka”, birer “trol” faaliyeti olarak algılar. Sistemin tabularıyla alay etmek, tabuları yıkmak gence cazip gelir. “Biz aslında böyle değiliz, sadece toplumun ikiyüzlülüğüyle dalga geçiyoruz” kılıfı, ahlaki çöküşün ilk basamağıdır. Ancak aylar süren bu maruz kalma süreci, insan zihnindeki eşikleri yavaş yavaş aşındırır. İroni yavaş yavaş ciddiyete, şaka yavaş yavaş inanca dönüşür. Psikolojide “yankı odası” (echo chamber) olarak adlandırılan bu fenomen, bireyin sadece kendi düşüncelerini onaylayan sesleri duyduğu, her türlü karşıt görüşün anında aforoz edildiği mutlak bir izolasyon yaratır. Dışarıdaki dünya tamamen “düşman”, “anlayışsız” ve “yok edilmesi gereken” bir öteki haline gelir. Radikalleşme tamamlandığında, genç artık kendi ailesine, kendi toplumuna yabancılaşmış, sadece o dijital tarikattaki anonim silüetlerin onayını önemseyen canlı bir bombaya dönüşmüştür. İşin en korkunç yanı, bu bombaların nerede, ne zaman ve nasıl patlayacağını kestirmenin klasik istihbarat yöntemleriyle neredeyse imkansız olmasıdır. Ortada bir emir komuta zinciri, bir para trafiği veya silah sevkiyatı yoktur; sadece babasının çekmecesinden silahı alıp “ben gidiyorum” diyen, bir gün öncesine kadar odasında sessizce bilgisayar oynayan bir çocuk vardır.

Bu noktada, devletin ve toplumun güvenlik aygıtlarının içine düştüğü o büyük acizliği de masaya yatırmak gerekir. Kolluk kuvvetleri, meydanlarda slogan atan, yürüyüş yapan veya fiziksel olarak örgütlenen yapıları tespit edip dağıtmakta ustadır. Ancak düşman; on dört yaşında, yatağında pijamasıyla yatan, kulağında kulaklıkla Discord üzerinden dünyanın öbür ucundaki bir başka nihilistle “kim daha fazla hasar verebilir” yarışına giren bir çocuk olduğunda, o devasa Leviathan (ki çöküşünü önceden belirtmiştik) kör ve sağır kalır. Bu görünmez hücreler, fiziksel mekana ihtiyaç duymazlar. Kapatılan bir Telegram grubu, saniyeler içinde başka bir isimle tekrar açılır. Yasaklanan bir forum, Dark Web’in daha derin bir katmanına taşınır. Bizler, sınırlarımızdaki fiziksel düşmanlarla savaşmaya odaklanmışken, asıl işgal evlerimizin tam içine, çocuklarımızın zihinlerine, o fiber optik kablolar aracılığıyla çoktan gerçekleşmiştir. İncel kültürü ve dijital nefret tarikatları, Türkiye’nin o geleneksel aile yapısını, ahlaki kodlarını ve toplumsal dayanışma mitini adeta içeriden kemiren bir termit sürüsü gibi çalışmaktadır. Ebeveynler çocuklarının “uslu uslu evde bilgisayar başında” olduğunu düşünerek rahatlarken, o bilgisayar ekranının ardında çocuğun ruhu, sanal bir Hasan Sabbah tarafından lime lime edilmekte, nefretle doldurulmakta ve nihayetinde o kanlı eylem için programlanmaktadır.

Toplumdan intikam alma kültünün bu denli cazip hale gelmesi, aslında modern toplumun kendi çocuklarına sunduğu o acımasız ve liyakatsiz gerçekliğin bir yansımasıdır. Dijital yalnızlık, sadece teknolojinin değil, aynı zamanda merhametsiz bir kapitalizmin, başarının sadece gösterişle ölçüldüğü bir sistemin sonucudur. Eğer bir gence gerçek dünyada anlamlı bir varoluş, saygı görebileceği bir iş, yeteneklerini sergileyebileceği bir alan sunamazsanız; o genç, anlamı yıkımda, saygıyı korkuda, gücü ise namlunun ucunda arayacaktır. İncel felsefesinin o karanlık “siyah hap” (blackpill) teorisi, her ne kadar bilim dışı ve hastalıklı bir kurban psikolojisi olsa da, o gence içinde bulunduğu o mutlak başarısızlık hissini açıklayan, onu rahatlatan bir mazeret sunar. “Ben başarısız değilim, sistem bana karşı hileli” demek, sorumluluğu almaktan kaçmanın en kolay yoludur. Ve sorumluluk kalktığında, vicdan da kalkar. Kendi acısını dünyanın en büyük acısı, kendi yalnızlığını mutlak bir haksızlık olarak gören bu narsistik yapı, başkalarının hayatını sonlandırmayı da kendisine verilmiş bir “hak” olarak görmeye başlar.

Kahramanmaraş’ta dokuz canı alan o çocuğun sırt çantasındaki silahlar, sadece kurşun atmadı; o silahlar, aylarca karanlık odalarda biriktirilen, Discord sunucularında kutsanan, Telegram gruplarında alkışlanan o devasa nefretin, o “biz ezildik, şimdi onlar ölecek” felsefesinin fiziksel dünyaya kusulmasıydı. Bizler o an sadece tetiği çeken tek bir çocuğu gördük; ancak o tetiği çeken parmağın arkasında, ona cesaret veren, onu bir kahraman gibi bekleyen binlerce anonim, yüzsüz, karanlık avatar vardı. Dijital yalnızlık, bireyleri birleştirerek yalnızlıklarını bitirmedi; aksine, onların yalnızlıklarını silaha, yabancılaşmalarını ise kitlesel bir ölüm tarikatına dönüştürdü. Bu, insanlık tarihinde benzeri görülmemiş bir kötülük organizasyonudur. Sınırları olmayan, lideri olmayan, amacı sadece “yakmak” olan bu yeni nesil terör, kırık aynalar çağının en net, en dehşet verici görüntüsüdür. Bu çocukları o karanlık odalardan, o zehirli yankı odalarından ve o dijital Haşhaşi tarikatlarından çekip çıkaracak yeni, kapsayıcı, liyakatli ve sevgi dolu bir toplumsal inşa gerçekleşmediği sürece, okullarımız bu görünmez hücrelerin tatbikat alanları olmaya devam edecektir. Ekranda başlayan kötülük, asla ekranda kalmaz; eninde sonunda kan, asfaltı ve okul koridorlarını bulur.


BÖLÜM 10: “Suça Sürüklenen Çocuk” Kavramının İflası ve Yeni Kriminoloji

Modern hukuk sistemlerinin ve kriminoloji biliminin üzerinde yükseldiği en temel felsefi sütunlardan biri, aydınlanma çağının rasyonel ve hümanist rüzgarlarıyla şekillenmiş olan “masum çocuk” imgesidir. Bu imgenin entelektüel mimarı, büyük ölçüde Jean-Jacques Rousseau’dur. Rousseau, ünlü eseri Emile’de çocuğun doğuştan iyi ve saf olduğunu, onu bozan, yozlaştıran ve suça iten yegane unsurun hastalıklı toplum yapısı olduğunu savunur. Bu aydınlanmacı varsayım, yüzyıllar içinde evrilerek modern ceza hukukunun temel doktrinlerinden biri haline gelmiş ve Türk hukuk sistemine de “Suça Sürüklenen Çocuk” (SSÇ) şeklindeki o son derece naif, korumacı ve merhametli terimle entegre olmuştur. Bu terim kendi içinde devasa bir ön kabul barındırır: Çocuk özne değildir, nesnedir; suç işleme iradesine kendi başına sahip olamaz, ancak dışsal bir güç, bozuk bir aile, yozlaşmış bir çevre veya sokağın karanlığı tarafından o suçun içine “sürüklenir”. Dolayısıyla cezalandırılması değil, rehabilite edilmesi, kurtarılması ve topluma geri kazandırılması gerekir. Ancak Kahramanmaraş ve Şanlıurfa’da peş peşe tanık olduğumuz, okul koridorlarını birer mezbahaya çeviren o soğukkanlı katliamlar, Rousseau’nun bu romantik varsayımını paramparça etmiş, “Suça Sürüklenen Çocuk” kavramının günümüzün hiper-şiddet çağında ne kadar yetersiz, ne kadar kör ve hatta ne kadar tehlikeli bir illüzyona dönüştüğünü tüm çıplaklığıyla ortaya koymuştur.

Bir önceki bölümlerde bu çocukların nasıl dijital hücrelerde radikalleştiklerini, evlerindeki o militarist atmosferden nasıl beslendiklerini ve narsistik bir nihilizmle nasıl bilendiklerini uzun uzadıya tartışmıştık. Tüm bu sosyolojik ve psikolojik altyapıyı bir kenara bırakıp meseleye salt kriminolojik ve hukuki bir mercekten baktığımızda, karşımıza dehşet verici bir ontolojik kriz çıkar. Sabahın erken saatlerinde, sırt çantasında beş adet ateşli silah ve yedi dolu şarjörle okula giren, rastgele seçtiği sınıflardaki akranlarını ve öğretmenlerini gözünü kırpmadan tarayan, mermisi bittiğinde büyük bir profesyonellikle şarjör değiştiren ve tüm bu eylemi aylar öncesinden planladığı anlaşılan 14 yaşındaki bir biyolojik ergen, hukukun tarif ettiği o “suça sürüklenen, masum, iradesiz” çocuk mudur? Yoksa karşımızda, eyleminin sonuçlarını, ölümün geri döndürülemezliğini ve yaratacağı toplumsal dehşeti çok iyi bilen, kronolojik olarak çocuk ama kriminolojik olarak tam teşekküllü, yetişkin bir fail mi durmaktadır? Modern hukuk, bu can yakıcı soruyla yüzleşmekten korktuğu için, meseleyi failin doğum tarihine indirgeyerek devasa bir adaletsizliğin kapısını aralamaktadır. Bir bireyin eline silah alıp sistematik bir katliam yapabilme kapasitesi ile onun biyolojik yaşı arasındaki o doğrusal bağ, dijital çağın getirdiği erken olgunlaşma ve radikalleşme pratikleri yüzünden çoktan kopmuştur.

Adaletin en temel işlevi, bozulan toplumsal düzeni onarmak, mağdurun acısını dindirmek ve potansiyel suçlular için aşılmaz bir caydırıcılık duvarı örmektir. Ancak SSÇ kavramı gibi katı ve esnemez yaş sınırlarına dayalı hukuki zırhlar, adaletin “merhamet” kisvesi altında zalimleşmesine yol açmaktadır. Bu, felsefi anlamda inanılmaz derecede derin bir paradokstur. Devlet, failin “çocuk” olduğunu öne sürerek ona merhamet gösterdiğinde, ona indirimler uyguladığında ve onu koruma altına aldığında, aslında kurbanlara, kurbanların ailelerine ve tüm topluma karşı korkunç bir zalimlik sergilemektedir. Çocuğunu okula gönderen ve akşam onun kanlı cansız bedenini teslim alan bir anne baba için, tetiği çeken parmağın on dört yaşında olması acıyı hafifleten bir unsur mudur? Katilin yaşının küçük olması, dökülen kanın miktarını, kaybedilen hayatların değerini veya eylemin vahşetini azaltır mı? Hukuk, kurbanın yaşam hakkından ziyade failin “çocukluk hakkını” kutsadığında, adalet terazisi geri dönülemez bir biçimde kırılır. Toplum, devletin kendi koyduğu yasalara ve cezalandırma gücüne olan inancını yitirir. Daha önce bahsettiğimiz Leviathan’ın çöküşü ve cezasızlık iklimi, tam da bu merhamet illüzyonunun içinde beslenerek büyür. Zira adalet, failin kimliğinden bağımsız olarak, fiilin ağırlığıyla orantılı bir karşılık bulduğu zaman tecelli eder.

Bugün karşı karşıya olduğumuz tablo, elma çalan, sokakta kavgaya karışan veya kötü arkadaş kurbanı olup uyuşturucu taşıyan klasik çocuk suçluluğu (juvenile delinquency) değildir. Karşımızdaki profil, hedef gözetmeksizin kitlesel yok edişi (mass shooting) bir varoluşsal gösteri haline getiren, bunu yaparken de sistemin ona tanıyacağı o hukuki toleransı, yani “çocuk olduğu için cezaevinde fazla yatmayacağı” gerçeğini çok iyi bilen yeni nesil bir kriminolojik fenomendir. Bu çocuklar eylemlerini gerçekleştirirken sadece kurbanlarıyla değil, aynı zamanda ceza kanunlarıyla da alay etmektedirler. Zihinlerinde, yaşlarının onlara sağladığı bir tür diplomatik dokunulmazlık vardır. Kendi radikal çevrelerinde veya dijital hücrelerinde bu durumu bir övünç kaynağı olarak kullanırlar. “Nasıl olsa çocuğum, bana bir şey yapamazlar” şeklindeki o zehirli düşünce, tetiği çeken parmağı rahatlatan en büyük psikolojik yastıktır. Hukukun, aydınlanma çağından kalma o naif “çocuğu kurtarma” refleksi, modern çağın bu hiper-bilinçli, nihilist gençleri için kurtarılacak bir liman değil, arkasına saklanıp katliam yapacakları yasal bir siper işlevi görmektedir.

Bu nedenle, kriminolojinin ve ceza hukukunun acilen bir paradigma değişikliğine gitmesi zorunludur. Yeni kriminoloji, faili sadece nüfus cüzdanındaki doğum tarihiyle değil, eylemin niteliği, planlama evresi, kullanılan silahların ölümcüllüğü ve eylem sırasındaki psikolojik soğukkanlılığı ile değerlendirmelidir. Biyolojik yaş, eylemin ağırlığı karşısında mutlak bir hafifletici neden olmaktan çıkarılmalıdır. Planlı bir kitlesel katliam gerçekleştiren on dört yaşındaki bir bireyin zihni, sokakta cinayet işleyen otuz yaşındaki bir bireyin zihninden daha az “yetişkin” değildir. Şiddetin boyutunun belirli bir sınırı aştığı, insanlığa karşı suç veya kitle katliamı niteliği taşıdığı durumlarda, “Suça Sürüklenen Çocuk” kavramı askıya alınmalı ve fail, eyleminin ciddiyetine uygun, yetişkinlerin yargılandığı ağır ceza standartlarında yargılanabilmelidir. Amerika Birleşik Devletleri gibi bazı ülkelerde uygulanan ve istisnai suçlarda çocukların yetişkin gibi yargılanmasına olanak tanıyan (tried as an adult) mekanizmaların, bu tür varoluşsal tehditler karşısında Türk hukuk sistemine entegre edilmesi kaçınılmaz bir felsefi zorunluluktur.

Bu yaklaşımı eleştirenler, devletin intikamcı bir aygıta dönüşeceğini ve çocuk haklarının ihlal edileceğini iddia edebilirler. Ancak burada söz konusu olan intikam değil, saf adaletin ve toplumsal savunmanın ta kendisidir. Şahsi kanaatim odur ki, beş silahı profesyonel bir tetikçi gibi kuşanıp, hiçbir vicdani belirti göstermeden arkadaşlarını katleden birini “çocuk” olarak tanımlamakta ısrar etmek, kavramların içini boşaltmak ve dili gerçeklikten koparmaktır. Bu kavramsal inat, toplumu daha da güvensiz hale getirmekten başka bir işe yaramaz. Eğer biz toplum olarak çocukluğu, masumiyetin, korunmaya muhtaçlığın ve saflığın bir sembolü olarak kabul ediyorsak; o halde bu masumiyeti silahla, kanla ve ölümle kendi elleriyle katleden birine aynı sıfatı bahşetmek, masum çocuklara yapılabilecek en büyük hakarettir. Hukuk, gerçeklikle temasını kaybettiğinde bir ritüele dönüşür. Şu an uygulanan “çocuk adalet sistemi”, bu tür ekstrem vakalar karşısında işlevini yitirmiş, ezberlenmiş bir merhamet ritüelinden ibarettir.

Sonuç itibarıyla, “Suça Sürüklenen Çocuk” kavramı, Kahramanmaraş ve Şanlıurfa’daki o kanlı okul zeminlerinde iflas etmiştir. Aydınlanmanın o güzel, umut dolu “iyi çocuk” miti, yerini karanlık web’den beslenen, silah fetişizmiyle büyüyen ve nihilizmi bir din gibi benimseyen yeni nesil bir yıkım makinesine bırakmıştır. Hukuk sistemimiz, bu yeni canavarı eski yüzyılın merhametli kavramlarıyla evcilleştiremez. Yeni kriminoloji, kötülüğün yaşının olmadığını, zalimliğin bir ergenin zihninde de tıpkı bir yetişkinin zihninde olduğu gibi soğukkanlılıkla filizlenebileceğini kabul etmek zorundadır. Adalet, kurbanların kanı yerde dururken, failin yaşı üzerinden sahte bir vicdan rahatlatması yapamaz. Merhametin zalimliğe dönüştüğü o ince çizgiyi fark edip, suçu ve suçluyu gerçek ağırlığıyla tartacak, faile “sen çocuk değilsin, sen bir katilsin” diyebilecek cesur ve yeni bir hukuki ontoloji inşa edilmediği sürece, okullarımız yaş sınırlarının arkasına saklanan o dokunulmaz çocukların açık hedefi olmaya devam edecektir. Geleceğimizi korumak istiyorsak, önce masumiyetin ne olduğunu ve kimin o masumiyet şemsiyesinin altına girmeyi hak ettiğini yeniden tanımlamakla işe başlamalıyız.


BÖLÜM 11: Panoptikonun Çöküşü: Okul Mimarisinin ve Güvenliğinin Ontolojisi

Daha önceki bölümlerde ailenin iflasına, hukukun “suça sürüklenen çocuk” illüzyonuyla nasıl felç olduğuna ve dijital yankı odalarındaki görünmez radikalleşme süreçlerine detaylıca değinmiştik. Bütün bu sosyolojik, kriminolojik ve psikolojik fay hatlarının kırıldığı, o devasa yıkımın nihai olarak sahnelendiği fiziksel mekana, yani okul binasına odaklanmanın vakti artık gelmiştir. Okul, sadece beton, tuğla ve demirden müteşekkil basit bir mimari yapı değildir; modern devletin, aydınlanma ideallerinin ve toplumsal geleceğin inşa edildiği en kutsal, en sembolik ontolojik mekandır. Ancak Şanlıurfa ve Kahramanmaraş’ta peş peşe yaşanan o kan dondurucu katliamlar, sadece masum bedenleri değil, aynı zamanda okul dediğimiz mekanın ontolojik güvenliğini, onun bir “eğitim yuvası” olduğu yönündeki asırlık inancımızı da paramparça etmiştir. Bugün Türkiye’de okul binaları, çocukların zihinsel olarak beslendiği ve korunduğu kaleler olmaktan çıkmış, her türlü nihilist öfkenin, toplumsal hıncın ve şiddet fantezisinin kolayca yönelebileceği, sınırları ihlal edilebilir birer “açık hedefe” (soft target) dönüşmüştür. Bu mekansal çöküşü felsefi bir derinlikle okuyabilmek için, modern gözetim ve disiplin toplumunun mimari şablonu olan Jeremy Bentham’ın “Panoptikon” fikrine ve bu fikrin günümüz eğitim sisteminde nasıl dehşet verici bir biçimde tersyüz olduğuna bakmamız gerekmektedir.

On sekizinci yüzyılın sonlarında İngiliz filozof ve toplum kuramcısı Jeremy Bentham, kusursuz bir hapishane (ve genel anlamda bir kurum) mimarisi olarak Panoptikon’u tasarlamıştı. Bu tasarımın merkezinde yüksek bir gözetleme kulesi, kulenin etrafında ise dairesel bir şekilde dizilmiş, içleri tamamen ışıklandırılmış ve şeffaf hücreler yer alıyordu. Sistemin dehası ve ürkütücülüğü şuradaydı: Merkezdeki kulede bulunan gardiyan (veya otorite), hücrelerdeki mahkumları her an görebiliyor, ancak mahkumlar kuledeki gardiyanın o an kime baktığını, hatta kulede olup olmadığını dahi kesin olarak bilemiyordu. Bu sürekli, asimetrik ve görünmez gözetlenme ihtimali, mahkumun bir süre sonra gardiyanın fiziksel varlığına ihtiyaç duymadan kendi kendini disipline etmesini, kurallara uymasını sağlıyordu. Fransız düşünür Michel Foucault, “Hapishanenin Doğuşu” adlı eserinde bu modeli modern toplumun tüm disiplin kurumlarına (okullara, hastanelere, fabrikalara) uyarlamış ve iktidarın, bireyleri bu görünmez bakış açısıyla nasıl hizaya soktuğunu anlatmıştır. Geleneksel okul mimarisi ve işleyişi de tam olarak bir Panoptikon mantığıyla inşa edilmiştir. Öğretmen masasının sınıfın en önünde ve genellikle hafifçe yüksek bir platformda yer alması, müdür odasının koridorların kesişim noktasına konumlandırılması, zil sesleri ve kurallar bütünü, öğrencinin üzerinde sürekli bir “otoritenin gözü” olduğu hissini yaratmak ve bu sayede içsel bir disiplin mekanizması kurmak içindir.

Ancak günümüz Türkiye’sinin eğitim sisteminde ve toplumsal yapısında, bu asırlık Panoptikon modeli bütünüyle çökmüş, daha da kötüsü korkunç bir şekilde tersyüz olmuştur. Artık o merkezi kulede oturan, her şeyi gören ve disiplini sağlayan görünmez otorite figürü öğretmen veya okul idaresi değildir. Modern çağda, özellikle dijitalleşmenin, akıllı telefonların ve daha önce değindiğimiz o “proje çocuk” kibrinin bir sonucu olarak öğretmen, kuledeki gardiyan olmaktan çıkarılıp, hücredeki şeffaf ve her an yargılanan savunmasız mahkum konumuna itilmiştir. Gözetleyen ve yargılayan o devasa, mutlak güç artık velilerin ve öğrencilerin ta kendisidir. CİMER (Cumhurbaşkanlığı İletişim Merkezi) gibi şikayet mekanizmalarının birer tehdit aracına dönüştürülmesi, öğrencinin elindeki cep telefonunun her an bir kayıt ve ifşa cihazı olarak öğretmenin üzerinde Demokles’in kılıcı gibi sallanması, okul idaresini ve eğitimciyi kör, sağır ve dilsiz bırakmıştır. Otorite felç edilmiştir. Öğretmen, sınıfta pedagojik bir sınır çizmeye, bir kuralı uygulamaya veya bir taşkınlığı önlemeye kalkıştığında, anında “benim çocuğuma dokunamazsın, sesini yükseltemezsin” histerisiyle donanmış veli ordusunun dijital ve bürokratik lincine uğrama korkusuyla eylemsizliğe mahkum edilmiştir.

Bu eylemsizlik, sadece öğretmenin mesleki itibarını zedelemekle kalmaz; okul dediğimiz mekanın ontolojik dokusunda devasa bir otorite boşluğu, bir kara delik yaratır. Ve doğa boşluk kabul etmez. Öğretmenin, idarenin, yani yasal ve rasyonel otoritenin geri çekildiği o koridorlarda ve sınıflarda, gücün yeni sahipleri, kuralsızlığı ve şiddeti bir iletişim biçimi olarak benimseyen, dijital çağın o nihilist, sınır tanımayan çocukları olmuştur. Kule boşaldığında, hücrelerdeki mahkumlar kendi aralarında en ilkel, en vahşi orman kanunlarını devreye sokarlar. Kahramanmaraş’ta o sırt çantasındaki silahlarla okula elini kolunu sallayarak giren çocuğun zihninde, karşısına çıkıp onu durduracak, ondan hesap soracak veya ona nüfuz edecek bir “otorite” figürü zaten çoktan ölmüştür. O, okula bir eğitim yuvasına, kuralları olan kutsal bir mekana girer gibi değil; kendi kuralsızlığını, kendi ölümcül narsisizmini ilan edeceği, fethedilmiş ve sahipsiz bırakılmış bir açık araziye girer gibi girmiştir. Panoptikonun çöküşü, kötülüğün saklanma gereği duymadan, güpegündüz, sırt çantasında beş silahla ana kapıdan içeri süzülebilmesi demektir.

Bu ontolojik çöküş karşısında devlet aygıtının ve toplumun refleksif olarak başvurduğu çözüm ise tam bir trajedidir: Fiziksel güvenliği artırmak. Katliamların ardından ekranları dolduran sözde uzmanların ve bürokratların ağzından dökülen “okulların etrafındaki duvarları yükseltelim, kapılara x-ray cihazları koyalım, çanta aramalarını sıkılaştıralım, okullara silahlı güvenlik güçleri yerleştirelim” şeklindeki o mekanik öneriler, sorunun ne kadar yanlış anlaşıldığının en net kanıtıdır. Bizler, ruhu ölmüş, otoritesi felç edilmiş, ahlaki pusulasını kaybetmiş bir binayı, sadece metal dedektörleriyle ve turnikelerle koruyabileceğimizi zannediyoruz. Oysa mimari ve güvenlik felsefesinin bize öğrettiği çok temel bir yasa vardır: İçsel bir ahlak yasası, bir toplumsal mutabakat ve ruhsal bir disiplin olmadıkça; duvarlar, kameralar veya dedektörler sadece aşılması gereken basit birer teknik detaydan ibarettir. Şahsi fikrim odur ki, bir eğitim yuvasını yüksek güvenlikli bir cezaevine dönüştürmek, o çocukları şiddetten korumaz; aksine, onlara her gün, her sabah okula girerken potansiyel birer suçlu olduklarını, dünyanın tekinsiz, güvenilmez ve sürekli bir savaş halinde olduğunu fısıldar.

İmmanuel Kant, ahlak felsefesini temellendirirken “Kategorik İmperatif” (Kesin Buyruk) kavramından bahseder. İnsan, bir eylemi gerçekleştirirken, o eylemin evrensel bir doğa yasası olmasını isteyecek şekilde davranmalıdır. Bu, dışarıdan dayatılan bir korku değil, bireyin kendi içinden gelen rasyonel ve ahlaki bir zorunluluktur. Eski okul modelimizde, eksikliklerine rağmen, öğrenciyi o sıralarda tutan, arkadaşına veya öğretmenine zarar vermesini engelleyen şey x-ray cihazları değil, işte bu içsel ahlak yasasının, toplumsal utanma duygusunun ve saygının görünmez kalkanıydı. Çocuk okula silahla girmiyordu çünkü okulun kapısında dedektör vardı diye değil; okula silahla girmenin, birini öldürmenin tahayyül dahi edilemez, evrensel olarak korkunç ve ahlak dışı bir eylem olduğunu biliyordu. Günümüzde ise o görünmez ahlaki kalkan tamamen buharlaşmıştır. Daha önceki bölümlerde işlediğimiz o mafya estetiğinin yüceltilmesi, ebeveynlerin çocuklarına hiçbir ahlaki sınır çizmemesi ve cezasızlık iklimi, çocuğun içindeki o Kantçı ahlak yasasını söküp atmıştır. İçsel bariyerlerin yıkıldığı bir zihni, dışsal bariyerlerle durduramazsınız. On dört yaşındaki o saldırgan, şayet kapıda bir x-ray cihazı olsaydı, muhtemelen planını değiştirecek, silahları arka pencereden sokacak, güvenlik görevlisini ilk hedef olarak seçecek ya da eylemini okulun çıkış saatinde sokağa taşıyacaktı. Çünkü sorun, binanın geçirgenliği değil; o çocuğun zihnindeki “yok etme” arzusunun mutlak geçirgenliğidir.

Okul mimarisinin fenomenolojisine indiğimizde, bu mekanların aslında doğaları gereği son derece kırılgan ve savunmasız olduklarını görürüz. Okul; açık alanları, geniş koridorları, kalabalık sınıfları, teneffüs saatlerindeki o devasa insan yoğunluğu ve en önemlisi “güven” üzerine kurulu yapısıyla, sivil yaşamın en sivil olduğu yerdir. Bir askeri kışlayı veya bir hapishaneyi silahlı saldırıya karşı korumak kolaydır, çünkü bu mekanlar ontolojik olarak “tehdit” algısı üzerine inşa edilmişlerdir. Ancak bir okul, “barış” algısı üzerine inşa edilir. Sınıftaki tahta, bilginin merkezidir; sıralar, öğrenmeye açık zihinlerin dizildiği düzeneklerdir; koridorlar, çocukların sosyalleştiği, kahkaha attığı nefes alma damarlarıdır. Bir saldırgan, hele ki bu saldırgan o okulun kendi öğrencisiyse, bu barışçıl mimariyi bir anda ölümcül bir tuzağa, kusursuz bir avlak alanına dönüştürür. Koridorlar kaçışın imkansızlaştığı ölüm tünellerine, öğrenmek için oturulan o incecik suntadan sıralar ise mermilere karşı hiçbir koruma sağlamayan çaresiz siperlere dönüşür. Okulun ontolojisi, şiddet karşısında bir anda kurbanın ontolojisine evrilir.

Şanlıurfa ve Kahramanmaraş saldırılarının bizde yarattığı o derin şokun mekansal boyutu da budur. Fail, sadece insanları öldürmemiş; o insanların içinde bulundukları, kendilerini en güvende hissettikleri mekanın ruhuna tecavüz etmiştir. Silah seslerinin bir sınıfta yankılanması, sadece akustik bir dehşet değil; medeniyetin o sınıfta üretilen tüm değerlerinin (bilim, sanat, felsefe, insanlık) o kurşunlarla delik deşik edilmesidir. Okul, dışarıdaki vahşi dünyadan, orman kanunlarından soyutlanmış steril bir fanus olmalıydı. Biz çocuklarımızı o fanusun içine, güvende olduklarına inanarak bırakıyorduk. Ancak Panoptikonun çöküşüyle birlikte, o fanusun camları çoktan çatlamış, dışarıdaki sokakların tüm zehri, tüm kirliliği, tüm şiddeti o çatlaklardan içeri sızmıştır. Bugün velilerin en büyük kabusu, çocuklarının akademik başarısızlığı değil, o binanın içinde fiziksel olarak hayatta kalıp kalamayacaklarıdır. Bu, modern bir toplum için aklın ve medeniyetin iflasını ilan eden en net cümledir.

Güvenliğin ontolojisi, sadece tehlikeyi dışarıda tutmak değil, aynı zamanda içeridekilerin “güvende olduklarına dair inancını” sağlamaktır. İnanç kaybolduğunda, mekan da anlamını yitirir. Bir öğretmen, tahtaya arkasını dönüp matematik denklemi çözerken, bilinçaltında kapıdan içeri elinde pompalı tüfekle bir ergenin girebileceği ihtimalini düşünmeye başladığı an, o sınıf artık bir eğitim mekanı olmaktan çıkar. O andan itibaren öğretmen bir rehber değil, potansiyel bir kurban; öğrenci ise bir bilim aşığı değil, potansiyel bir rehinedir. Sürekli tetikte olma (hypervigilance) hali, eğitimin gerektirdiği o rahat, huzurlu ve açık zihinsel atmosferi zehirler. Türkiye’de okulların içine düştüğü bu varoluşsal kriz, fiziki güvenlik önlemleriyle (kameralar, duvarlar) aşılamaz; çünkü bu önlemlerin kendisi de o tekinsizlik hissini besleyen, tehlikenin her an kapıda olduğunu hatırlatan anıtsal yapılardır. Turnikeden geçerek, üzeri aranarak, x-ray cihazına çantasını bırakarak sınıfına giren bir çocuk, okulda değil, bir ceza infaz kurumunda olduğu psikolojisine bürünür. Ve bir gence sürekli potansiyel suçlu muamelesi yapmak, eninde sonunda onun o suçlu kimliğini benimsemesine yol açan kendini gerçekleştiren bir kehanete (self-fulfilling prophecy) dönüşür.

Panoptikonun yeniden inşası, Bentham’ın o otoriter kulesini yeniden inşa etmek anlamına gelmemelidir. Eskiye, o sopalı öğretmenin, korkuya dayalı disiplinin olduğu günlere dönmek ne mümkündür ne de arzu edilmelidir. Modern dünyada ihtiyaç duyduğumuz şey, yeni, şeffaf, demokratik ama kesinlikle sınırları olan ve ahlaki bir temele oturan yeni bir gözetim, daha doğrusu bir “öz-denetim” (self-regulation) mimarisidir. Öğretmenin otoritesinin, velilerin histerik müdahalelerinden ve dijital linç kültüründen yasal olarak korunması, okul idaresine bozulan düzeni sağlama konusunda gerçek, caydırıcı ve pedagojik yetkilerin geri verilmesi gerekmektedir. Ancak bundan da önemlisi, o binaların içine giren çocukların, okulun sadece akademik bilgi kusulan bir yer olmadığını; birlikte yaşamanın, tahammülün, empatinin ve ahlakın pratik edildiği bir “toplum provası” olduğunu yeniden idrak etmeleridir. Bu idrak, kapıdaki metal dedektörüyle değil, evde başlayan, toplumda devam eden ve okulda pekişen o görünmez ahlak yasasının, o içsel Kantçı buyruğun yeniden diriltilmesiyle mümkündür.

Aksi takdirde, biz okullarımızın duvarlarını ne kadar yükseltirsek yükseltelim, kapılarına orduları da yığsak, o binaların içindeki ruh çürümeye devam ettiği sürece, dışarıdan gelen bir mermiye bile gerek kalmadan, bina kendi içindeki çocukların hıncıyla ve nefretiyle içeriden havaya uçacaktır. Kahramanmaraş’ta o sabah sırt çantasından çıkan silahlar, kapıdaki görünmez güvenlik zafiyetinin değil; o kapıdan giren çocuğun kalbindeki ve zihnindeki o devasa ahlaki ve insani boşluğun, otoritesizliğin ve narsistik yalnızlığın eseridir. Panoptikon çökmüştür ve bizler, kuleleri yıkılmış, duvarları delinmiş, kendi çocukları tarafından rehin alınmış o karanlık koridorlarda, kaybettiğimiz güvenliğin, masumiyetin ve geleceğin yasını tutarak, kırık aynaların üzerinde çıplak ayakla yürümeye devam ediyoruz. Mekanın ruhu canice öldürülmüştür ve bir mekanı yeniden diriltmek, ölü bir bedeni diriltmekten çok daha zordur.


BÖLÜM 12: Öğretmenin Düşüşü: Bilgi Aktarıcısından Şamar Oğlanına

Toplumların medeniyet tasavvurları, o toplumun eğitimcilere biçtiği rol ve onlara atfettiği ontolojik değer üzerinden okunabilir. Bir toplumun geleceğe dair kurduğu hayallerin, inşa etmek istediği ahlaki zeminin ve yaratmak istediği ideal vatandaş profilinin yegane mimarı tarih boyunca öğretmenler olmuştur. Ancak Türkiye’nin son çeyrek asrında yaşanan ve en kanlı, en trajik meyvelerini Kahramanmaraş ile Şanlıurfa’daki okul koridorlarında toplayan o büyük sosyolojik çöküş, belki de en yıkıcı darbesini öğretmenin ontolojik varlığına indirmiştir. Bir zamanlar cumhuriyetin aydınlanma meşalesini taşıyan, köyün, kasabanın veya mahallenin en saygın, en dokunulmaz ve en bilge figürü olarak kabul edilen öğretmen; bugün neoliberal politikaların, vahşi kapitalizmin ve narsistik bir ebeveynlik hezeyanının ortaklaşa yarattığı o karanlık dehlizde, saygın bir bilgi aktarıcısından, sistemin tüm günahlarının üzerine yıkıldığı bir “şamar oğlanına” dönüştürülmüştür. Bu düşüş, sadece bir meslek grubunun itibar kaybı değil, aynı zamanda toplumun kendi geleceğini kendi elleriyle boğmasının, ahlaki ve pedagojik hiyerarşiyi tamamen tersyüz etmesinin en dramatik kanıtıdır.

Bu trajik dönüşümün felsefi ve sosyolojik köklerine inebilmek için, öncelikle eğitimin nasıl bir “hizmet sektörüne”, okulun bir “ticarethaneye” ve velinin ise mutlak haklılığa sahip bir “müşteriye” dönüştüğünü analiz etmek zorundayız. Kapitalist ahlakın temel düsturu olan “müşteri her zaman haklıdır” mottosu, ticari ilişkilerde müşteri memnuniyetini sağlamak ve kar marjını artırmak için işlevsel olabilir. Bir restoranda yemeğinizi beğenmediğinizde veya bir mağazadan aldığınız tişört defolu çıktığında bu kuralı işletebilirsiniz. Ancak bu vahşi ve tamamen tüketime odaklı ahlak anlayışı, doğası gereği ticari olmayan, ontolojik olarak bir inşa ve disiplin süreci olan eğitime entegre edildiğinde, sistemin tüm şirazesi geri döndürülemez biçimde kayar. Eğitim, doğası gereği asimetrik bir ilişkidir. Öğretmen bilen, yönlendiren ve sınır çizendir; öğrenci ise öğrenen, şekillenen ve o sınırlara uymakla yükümlü olandır. Oysa eğitimin metalaştırılması, öğretmeni bilgiyi satan sıradan bir tezgahtara, öğrenciyi o bilgiyi tüketen bir müşteriye, veliyi ise o hizmetin parasını ödeyen (ister vergileriyle devlet okulunda, ister doğrudan cebinden özel okulda) mutlak bir patrona dönüştürmüştür. Müşterinin her zaman haklı olduğu bir denklemde, öğretmenin pedagojik bir otorite kurması, öğrenciye yanlışını göstermesi veya ona bir ahlaki sınır çizmesi imkansızlaşır. Çünkü müşteri eleştirilemez, müşteri disipline edilemez; müşteri sadece memnun edilmek zorundadır.

Şahsi kanaatim odur ki, bu müşteri-hizmetkar dinamiği, Türkiye’deki eğitim sisteminin kalbine saplanmış en zehirli hançerdir. Daha önceki bölümlerde “proje çocuk” ve “ihmal edilmiş varlık” sarkacında gidip gelen modern ebeveynlik krizini incelerken, ailenin çocuğuna sınır çizememe halinden ve onu küçük bir tiran gibi yetiştirmesinden bahsetmiştik. İşte o evde “Pater Filius” (mutlak çocuk otoritesi) olarak büyütülen, narsisizmi arşa çıkarılmış çocuk, okul denen o hizmet sektörüne adım attığında, velisi de onunla birlikte okula bir “tüketici hakları savunucusu” edasıyla girer. Velinin gözünde öğretmen, çocuğunun zihinsel ve ahlaki gelişimine katkıda bulunacak saygın bir rehber değil, devlete veya özel kuruma ödediği bedelin karşılığında çocuğuna “kusursuz bir hizmet” sunmakla, onu eğlendirmekle ve onun egosunu tatmin etmekle yükümlü, alt kademe bir bürokratik bakıcıdır. Bu çarpık bakış açısı, öğretmenin elinden tüm pedagojik yaptırım gücünü, sınıftaki hakimiyetini ve en önemlisi mesleki onurunu çekip alır. Öğretmen, çocuğun akademik başarısızlığını veya davranış bozukluğunu veliye iletmek istediğinde, veli bunu çocuğunun gelişimine dair yapıcı bir eleştiri olarak değil, satın aldığı hizmetin “kusurlu” olduğuna dair bir saldırı olarak algılar ve anında savunmaya, hatta saldırıya geçer. “Benim çocuğuma dokunma”, “benim çocuğuma sesini yükseltemezsin”, “benim çocuğum yapmaz” şeklindeki o kitlesel histeri, öğretmenin etrafına örülmüş ve onu tamamen felç eden görünmez bir hapishane duvarıdır.

Bu hapishane duvarının en sağlam, en acımasız ve devlet eliyle kurumsallaştırılmış harcı ise hiç şüphesiz CİMER (Cumhurbaşkanlığı İletişim Merkezi) ve benzeri şikayet mekanizmalarıdır. Daha önce okulların mimari ontolojisini ve Panoptikon’un çöküşünü tartışırken, gözetleyen iktidarın nasıl yer değiştirdiğini belirtmiştik. Bugün Türkiye’de devlet, kendi memurunu, kendi eğitimcisini bizzat kendi kurduğu mekanizmalarla velinin ve öğrencinin insafına, daha doğru bir tabirle lincine terk etmiştir. CİMER, vatandaşın devletle olan meşru ve büyük sorunlarını çözmek için tasarlanmış bir araçken, okul bağlamında tamamen silahsallaştırılmış, öğretmeni sürekli bir tehdit altında tutan bir terör aygıtına dönüştürülmüştür. Öğrenci sınıfta dersi kaynattığında, arkadaşlarına zorbalık yaptığında veya öğretmene saygısızlık ettiğinde, öğretmen en ufak bir ses yükseltmesinde, en ufak bir uyarıda bulunduğunda ertesi gün hakkında açılacak bir soruşturmanın soğu nefesini ensesinde hisseder. Veli, öğretmenin yüzüne söyleyemediği her türlü iftirayı, çarpıtılmış gerçeği veya narsistik hezeyanı, klavye başında isimsiz veya isimli şikayet dilekçelerine dökerek doğrudan devletin en üst kademesine iletme gücüne sahiptir. Ve ne yazık ki sistem, öğretmenini korumak, onun mesleki itibarını savunmak yerine, “müşteri şikayetini” anında işleme koyan pragmatik bir şirket gibi davranarak öğretmeni savunma masasına, sorgu odasına çeker.

Bu durumun öğretmen psikolojisi üzerinde yarattığı tahribat, kelimenin tam anlamıyla bir “pedagojik iğdiş edilmedir”. Sürekli olarak asılsız şikayetlerle, soruşturmalarla, veli baskınlarıyla ve hatta fiziksel şiddet tehditleriyle boğuşan bir eğitimci, bir süre sonra “eylemsizlik” (inaction) dediğimiz o karanlık savunma mekanizmasına sığınır. Madem kural koyduğunda şikayet ediliyor, madem disiplini sağlamaya çalıştığında soruşturma geçiriyor, madem öğrenciye “hayır” dediğinde veli tarafından darp edilme riskiyle karşı karşıya kalıyor; o halde en rasyonel hayatta kalma stratejisi “hiçbir şeye karışmamaktır”. Öğretmen, sınıfa girer, mekanik bir şekilde müfredatı anlatır, tahtaya birkaç formül yazar ve zilin çalmasını bekler. Arka sırada birbirini zorbalayan öğrencileri görmezden gelir, saygısızlık edenlere gülüp geçer, ödevini yapmayana notunu bol keseden verir. Çünkü sistem ondan eğitim yapmasını değil, “sorun çıkarmamasını” istemektedir. İyi öğretmen, çocuğu hayata hazırlayan, ona erdemi ve ahlakı öğreten değil; veliden şikayet almayan, idarenin başını ağrıtmayan, suça sürüklenen veya radikalleşen çocuklara göz yuman, yani tamamen “sterilize edilmiş” olandır. Öğretmen, o yüce bilgi aktarıcısı konumundan, sadece çocukların belirli saatler arasında fiziksel olarak aynı odada tutulmasını sağlayan bir bürokratik bakıcıya, bir gözetmene indirgenmiştir. Eğitimin ruhu işte tam da öğretmenin sessizliğe büründüğü, pes ettiği bu eylemsizlik anlarında teslim edilmiştir.

Bu eylemsizliğin ve öğretmenin otoritesizleştirilmesinin yarattığı boşluğun bedeli ise sandığımızdan çok daha ağır, çok daha kanlı olmuştur. Öğretmenin sınıftaki yasal ve ahlaki otoritesi yok edildiğinde, sınıf bir anda güçlünün zayıfı ezdiği, zorbalığın kutsandığı ve daha önce uzun uzun anlattığımız o orman kanunlarının (doğa durumu) geçerli olduğu bir vahşi doğa simülasyonuna dönüşür. Otoritenin olmadığı yerde anarşi başlar. Kahramanmaraş ve Şanlıurfa’da o okulları kana bulayan çocukların zihninde öğretmen, saygı duyulması gereken, kendisinden üstün bir figür değildi. Nasıl olsun ki? O çocuklar, yıllar boyunca evde kendi anne babalarının öğretmeni nasıl aşağıladıklarına, “sen benim kim olduğumu biliyor musun” kibriyle nasıl ezdiklerine, en ufak bir sorunda CİMER’e şikayet ederek öğretmeni nasıl diz çöktürdüklerine bizzat şahit olarak büyümüşlerdi. Veli, öğretmeni kendi çocuğu karşısında sıradanlaştırıp bir “hizmetçiye” indirgediğinde, çocuğun zihninde öğretmenin ontolojik dokunulmazlığı da tamamen ortadan kalkmıştır.

Bir çocuğu eline silah alıp okul taramaktan alıkoyan o görünmez psikolojik bariyerlerden biri de öğretmene duyulan o kadim, içsel saygıydı. Ancak sistem, öğretmeni o kadar değersizleştirdi, o kadar hedefe koydu ve o kadar yalnızlaştırdı ki, şiddete meyyal bir ergenin gözünde öğretmen, ortadan kaldırılması gereken sıradan bir nesneye, hedefe konulabilecek en zayıf figüre dönüştü. Çünkü toplum öğretmeni korumaktan çoktan vazgeçmişti; o halde bir saldırganın öğretmeni koruması, ona merhamet etmesi beklenebilir miydi? Nitekim Kahramanmaraş’taki o korkunç olayda hayatını kaybedenler arasında bir öğretmenin de bulunması, tesadüfi bir kaza değil, bu sosyolojik çöküşün, öğretmenin bir “şamar oğlanından” fiziksel bir kurbana, bir atış tahtasına dönüşmesinin o acımasız nihayetidir. O kurşun, sadece o öğretmenin bedenine değil, binlerce yıllık eğitim geleneğine, “Bana bir harf öğretenin kırk yıl kölesi olurum” felsefesinden, “Benim çocuğuma yan bakamazsın” nobranlığına evrilen Türkiye’nin o çürümüş ahlaki omurgasına sıkılmıştır.

Öğretmenin düşüşü, aynı zamanda toplumun liyakate ve bilgiye açtığı savaşın da bir cephesidir. Daha önce yeni nesil nihilizm ve geleceksizlik bağlamında ele aldığımız gibi, diplomanın ve emeğin değersizleştiği bir ülkede, o diplomanın ve emeğin temsilcisi olan öğretmenin değerli kalması sosyolojik olarak imkansızdır. Toplum, parayı, gücü, mafyatik ilişkileri ve siyasi torpili yücelttikçe, sadece aklıyla, bilgisiyle ve emeğiyle var olan öğretmeni bilinçaltında bir “kaybeden” olarak kodlamaya başlamıştır. Gündüz kuşağı programlarındaki cehaletin şatafatına, mafya dizilerindeki cezasızlığın kudretine tapan bir kitle için, ay sonunu zor getiren, yırtık ceketiyle sınıfa giren ama dürüstlüğü ve çalışmayı öğütleyen bir öğretmen figürü, saygı duyulacak bir model değil, acınacak veya alay edilecek bir anakronizmdir (çağ dışılıktır). Öğrenci, öğretmenin anlattığı fizik yasalarından, tarihsel gerçeklerden veya ahlaki erdemlerden ziyade, onun giydiği ayakkabının markasına, bindiği arabaya ve toplumdaki ekonomik güçsüzlüğüne bakar. Paranın ve gücün tek geçer akçe olduğu bu vahşi kapitalist simülasyonda, yoksullaştırılmış ve itibarsızlaştırılmış öğretmenin sözü, o şatafatlı ve gürültülü yozlaşmanın karşısında bir fısıltı kadar bile etki yaratmaz.

Bazen meselenin sadece veli kibri veya ekonomik yoksullaşma ile sınırlı olmadığını, devletin kendi eğitim ordusuna bakışındaki o yapısal güvensizliği de derinden hissetmekteyim. Eğitim sisteminin sürekli değişen politikaları, sözleşmeli öğretmenlik, ücretli öğretmenlik gibi icatlarla öğretmenin emeğinin taşeronlaştırılması ve iş güvencesinin pamuk ipliğine bağlanması, öğretmenin sınıftaki duruşunu tamamen iğreti bir hale getirmiştir. Statüsü her an elinden alınabilecek, asgari ücretin bile altında rakamlarla çalıştırılan “ücretli” bir öğretmenin, o zenginleşmiş, her istediğini elde etmeye alışmış, lüks markalar giyinen ve arkasında devasa bir veli/avukat ordusu bulunan öğrenci kitlesi karşısında ontolojik bir ağırlık kurmasını beklemek, akla ve mantığa sığmayan bir hayalperestliktir. Öğretmen, sınıfa sadece bilgisini değil, varoluşsal kaygılarını, geçim sıkıntısını ve devlet karşısındaki o güvencesiz, kırılgan statüsünü de taşır. Bu kırılganlık, tıpkı kan kokusunu alan köpekbalıkları gibi, otorite boşluğunu anında sezen ve kullanan o sınır tanımayan yeni nesil tarafından anında fark edilir ve acımasızca sömürülür. Öğretmen, sistemin en altında, tüm o yapısal sorunların, veli kaprislerinin, idari baskıların ve çocukların yıkıcı öfkesinin üzerine boşaltıldığı o devasa çöplüğün tam ortasında, yapayalnız bir günah keçisidir.

Bu noktada, öğretmenin bir şamar oğlanına dönüşmesinin yarattığı o derin epistemolojik krizi (bilgi krizini) de görmek zorundayız. Otoritenin olmadığı bir yerde bilgi aktarılamaz. Hannah Arendt’in “Eğitimde Kriz” adlı denemesinde mükemmel bir şekilde teşhis ettiği gibi; eğitim, yetişkinlerin dünyasının sorumluluğunu almak ve bu dünyayı yeni gelenlere (çocuklara) aktarmak üzerine kuruludur. Bu aktarım, ancak öğretmenin sahip olduğu otoritenin öğrenci tarafından kabul edilmesiyle mümkündür. Otorite, zorbalık veya diktatörlük demek değildir; otorite, öğretmenin dünyaya dair bilgisinin ve ahlaki duruşunun, öğrencinin gözünde meşru ve saygıdeğer kabul edilmesidir. Bizler, “öğrenci merkezli eğitim”, “özgürlükçü okul” gibi neokapitalist ve içi tamamen boşaltılmış sloganlarla öğretmenin bu meşru otoritesini yıktığımızda, aslında çocukları özgürleştirmedik; onları, rehbersiz, pusulasız ve koca bir kültürel mirasın dışında, kendi vahşi karanlıklarına terk ettik. Öğretmenin düşüşü, sadece bir memurun itibar kaybı değil; koca bir medeniyetin birikiminin, o birikimi devralacak olan nesle aktarılamaması, o köprünün dinamitlenmesidir. Köprü yıkıldığında, geçmişin bilgeliğiyle bağını koparan o yeni nesil, kendi doğrularını, kendi kanlı felsefesini Discord sunucularında, Telegram gruplarında (önceki bölümlerde detaylandırıldığı gibi) o dijital tarikatların dehlizlerinde inşa etmeye başlar. Bilgi aktarıcısı olan öğretmen devreden çıkarıldığında, o boşluğu cehaletin, nefretin ve nihilizmin kanlı aktarıcıları doldurur.

Velilerin o hastalıklı “benim çocuğuma dokunma” histerisinin arkasında yatan psikolojik dinamik ise, kendi yetersizliklerinin ve suçluluk duygularının öğretmene yansıtılmasıdır. Modern yaşamın koşturmacası içinde çocuğuna nitelikli zaman ayıramayan, ona evde ahlaki bir çerçeve çizemeyen, onunla sadece “tüketim” üzerinden ilişki kuran ebeveyn, çocuğunun okulda sergilediği başarısızlık veya uyumsuzlukla yüzleştiğinde, kendi ebeveynlik iflasını kabul etmek yerine suçu anında dışsallaştırır. “Benim çocuğum zeki ama öğretmen anlatamıyor”, “Benim çocuğum çok uysal ama öğretmen ona taktı” şeklindeki o klasik, hezeyan dolu cümleler, aslında velinin aynaya bakmaktan kaçma çabasıdır. Öğretmen, velinin kendi başarısızlığını örtebileceği en uygun, en savunmasız, devlet tarafından elleri kolları bağlanmış o kusursuz kum torbasıdır. Veli, öğretmeni ezerek, onu şikayet ederek, okul basıp ona bağırarak aslında bilinçaltında kendi ebeveynlik vicdanını rahatlatmakta, çocuğuna “bak ben senin için savaşıyorum, seni koruyorum” şeklindeki o sahte kahramanlık mesajını vermektedir. Oysa gerçekte koruduğu şey çocuğu değil, kendi narsisizmi ve ebeveynlik illüzyonudur. Bu hastalıklı döngü her tekrardığında, çocuk biraz daha sınır tanımaz hale gelir, öğretmen biraz daha siner ve o tetiği çektirecek olan o devasa kuralsızlık ortamı bir tuğla daha yükselir.

Şanlıurfa ve Kahramanmaraş katliamlarının ardından toplumda ve medyada yükselen “öğretmenler nerede, neden müdahale etmediler, çocukların psikolojisini neden anlamadılar” şeklindeki o ikiyüzlü, o küstah sorgulamalar da öğretmenin nasıl bir şamar oğlanına dönüştüğünün en son, en acı kanıtıdır. Yıllar boyunca öğretmenin elinden tüm yetkileri al, ona bir öğrencinin çantasını arama, ona sert bir dille uyarıda bulunma hakkını bile çok gör, onu her fırsatta CİMER’e şikayet et, maaşını asgari ücret seviyesinde tutarak toplum içinde itibarını yerle bir et; sonra okula sırtında beş silahla bir canavar girdiğinde, öğretmenden o canavarı çıplak elleriyle durdurmasını, onun sorunlu psikolojisini rehabilite edecek bir süper kahraman olmasını bekle. Bu, sadece sosyolojik bir körlük değil, aynı zamanda korkunç bir ahlaki çürümedir. Bizler öğretmeni hem silahsızlandırdık, hem onu aslanların önüne attık, hem de neden bizi aslanlardan korumadın diye onu yargılamaya kalktık. Bu beklenti, sistemin kendi yarattığı o vahşi ucubeyle yüzleşmekten kaçıp, faturayı yine en zayıf halkaya, en sahipsiz olana kesme kurnazlığından başka bir şey değildir.

Öğretmenin bu derin ontolojik ve mesleki düşüşü durdurulmadığı sürece, Türkiye’nin eğitim sisteminde veya toplumsal şiddet sarmalında en ufak bir iyileşme beklemek rasyonel değildir. Bir ülkenin okulları, ancak ve ancak o okullardaki öğretmenlerin gözlerindeki umut, duruşlarındaki otorite ve toplumdan gördükleri saygı kadar güvenlidir. Öğretmenin sadece bilgi veren bir memur değil, toplumu inşa eden, sınır çizen ve gerektiğinde veliye de, öğrenciye de o ahlaki duruşuyla “dur” diyebilen bir otorite figürü olduğu gerçeğini, o kapitalist müşteri-hizmetkar illüzyonunu yıkarak yeniden tesis etmek zorundayız. Aksi takdirde, kulelerin yıkıldığı, gardiyanların mahkumlar tarafından linç edildiği, velilerin tribünlerden o lincini alkışladığı bu Panoptikon enkazında, daha çok öğretmenimiz o sınıfların ortasında, kendi öğrencilerinin kurşunlarıyla fiziksel birer kurbana dönüşmeye devam edecektir. Öğretmenin düşüşü, sıradan bir mesleki kriz değil; bir toplumun, kendi geleceğine giden o tek köprüyü kendi elleriyle, kibriyle ve narsisizmiyle dinamitlemesinin o sağır edici, kanlı gürültüsüdür. Ve bu gürültü, o okulların koridorlarında sonsuza dek yankılanacak bir utanç vesikası olarak tarihe geçmiştir.


BÖLÜM 13: Gündüz Kuşağı Distopyası ve Toplumsal Şizofreni

Bir önceki bölümde, aydınlanma meşalesini taşıyan öğretmenin nasıl itibarsızlaştırıldığını, eğitimin nasıl bir müşteri-hizmetkar ilişkisine indirgendiğini ve okul koridorlarında pedagojik otoritenin nasıl yok edildiğini tüm çıplaklığıyla ele almıştık. Otoritenin, bilginin ve ahlaki sınırların örgün eğitim kurumlarında çöküşü, toplumsal çürümenin sadece bir yüzüdür. Bu devasa sosyolojik enkazın asıl mimarisi, okul duvarlarının dışında, her evin tam kalbine yerleştirilmiş o ışıklı kutunun, yani televizyon ekranının içinde her gün yeniden ve yeniden inşa edilmektedir. Mafya estetiğinin akşam kuşağındaki yıkıcı etkilerini ve şiddetin nasıl karizmatize edildiğini daha önce incelemiştik. Ancak asıl ontolojik felaket, akşamın o karanlık, kurgusal şiddetinden çok daha sinsi, çok daha “gerçek” görünümlü ve doğrudan doğruya toplumun en derin sinir uçlarına dokunan gündüz kuşağı yayınlarında yaşanmaktadır. Müge Anlı, Esra Erol ve benzeri formatların temsil ettiği bu yeni nesil sabah programları, ilk bakışta masum birer “kayıp bulma” veya “sosyal sorumluluk” projesi gibi pazarlansa da, fenomenolojik bir derinlikle incelendiğinde karşımıza korkunç bir “gündüz kuşağı distopyası” çıkar. Bu programlar, ensestin, akılalmaz cinayetlerin, çarpık ilişkilerin ve insanın içindeki en karanlık, en ilkel kötülüğün sabahtan akşama kadar milyonlarca evin oturma odasına pazarlandığı, kötülüğün evcilleştirilerek bir tüketim nesnesine dönüştürüldüğü devasa bir toplumsal şizofreni makinesidir.

Bu akılalmaz medya düzenini ve onun toplum üzerindeki yıkıcı etkisini kavrayabilmek için, Fransız düşünür Jean Baudrillard’ın “Simülakr ve Simülasyon” teorisine başvurmak entelektüel bir zorunluluktur. Baudrillard’a göre postmodern çağda toplum, gerçeğin kendisiyle değil, gerçeğin yerini almış olan işaretler, semboller ve kopyalarla (simülakrlarla) ilişki kurar. Bir süre sonra bu kopyalar öylesine çoğalır ve öylesine inandırıcı bir hal alır ki, “gerçek” tamamen buharlaşır ve yerini “hiper-gerçekliğe” (hyperreality) bırakır. Hiper-gerçeklik, gerçeğin hiçbir referansı olmayan, doğrudan doğruya medyanın ve ekranların ürettiği, gerçekten daha gerçekmiş gibi algılanan o hastalıklı illüzyondur. Gündüz kuşağı programları, Baudrillard’ın bu teorisinin ete kemiğe bürünmüş, en kanlı ve en grotesk tezahürüdür. Ekrana çıkarılan o “sıradan” köylüler, kent varoşlarında yaşayan aileler, kayıp eşler veya cinayet şüphelileri, aslında Türkiye’nin sosyolojik gerçekliğini yansıtmazlar; onlar, programın formatı içinde yeniden kurgulanan, dramatik müziklerle desteklenen, alt yazılarla yönlendirilen ve stüdyonun o yargılayıcı ışıkları altında “performans sergileyen” birer simülakra dönüşürler. İzleyici, ekranda vahşi bir cinayetin detaylarını izlerken, gerçek bir insanın ölümünün yarattığı o soğuk, sarsıcı ve ontolojik acıyı hissetmez. O ölüm, artık bir televizyon dizisinin sezon finalindeki heyecanlı bir düğüme, kimin kimi kestiğinin tartışıldığı bir tür interaktif “katil kim” oyununa dönüşmüştür.

İşte bu durum, cinayetin, hilenin ve vahşetin sabahtan akşama kadar tüketilen bir “eğlence içeriği” haline gelmesidir. Eskiden bir mahallede, bir köyde yaşanan bir cinayet veya ahlaki bir çöküş (örneğin ensest veya ihanet), o toplumun yıllarca etkisinden çıkamayacağı, üzerine konuşmaktan bile haya edeceği devasa bir travma, bir tabu yaratırdı. Ölümün ve kötülüğün bir ağırlığı, bir ciddiyeti vardı. Oysa bugün, sabah kahvaltısını yaparken veya çayını yudumlarken, bir kadının kocasını sevgilisiyle bir olup nasıl parçalara ayırdığını, bir babanın kendi öz kızına nasıl istismarda bulunduğunu çerez yer gibi izleyen, bunu komşularıyla bir dedikodu malzemesi veya bir dizi kritiği gibi tartışan bir toplumla karşı karşıyayız. Ölümün, kanın ve ahlaksızlığın gerçek hayattaki dehşeti ortadan kalkmış, kötülük “reyting” denen o acımasız tanrının sunağında sıradanlaştırılmıştır. Gerçek hayat ile ekrandaki hiper-gerçeklik arasındaki sınırın tamamen kaybolması, toplumun ahlaki pusulasını kalıcı olarak felç etmiştir. İzleyici için ekrandaki kurbanlar etten kemikten insanlar değil, günlük can sıkıntısını gideren, kendi tekdüze hayatına bir “heyecan” katan medya figürleridir.

Bu programların formatı, toplumdaki adaletsizlik hissini ve daha önceki bölümlerde “Leviathan’ın çöküşü” olarak adlandırdığımız devletin kurumsal otorite kaybını son derece kurnazca istismar eder. Hukuk sisteminin yavaş işlediği, mahkemelerin yıllarca sürdüğü ve cezasızlık ikliminin kol gezdiği bir ülkede, gündüz kuşağı sunucuları kendilerini yeni, hızlı ve mutlak adaletin temsilcileri olarak konumlandırırlar. Stüdyo, modern bir engizisyon mahkemesine, sunucu ise hem savcı, hem hakim, hem de infaz memuruna dönüşür. İzleyici, devletin adalet saraylarında bulamadığı o kesinliği, suçlunun köşeye sıkıştırılmasını, itiraf ettirilmesini ve kameralar önünde rezil edilmesini bu programlarda bulur. Bu, adaletin devletin elinden alınıp bir medya şovuna, reyting getiren bir sirk gösterisine dönüştürülmesidir. İzleyici, ekran başında bir cinayetin çözülmesini beklerken aslında adalet duygusunu değil, kendi röntgenci (voyeuristic) dürtülerini tatmin etmektedir. O karanlık sırlara, başkalarının en kirli, en iğrenç mahremiyetlerine tanık olma arzusu, insan doğasının o alt benliğinden (id) gelen en hastalıklı zevklerden biridir. Sunucu, kurbanın acısını veya failin sapkınlığını deşerken, aslında izleyicinin bu ilkel röntgencilik arzusunu beslemekte, acıyı bir pornografiye dönüştürmektedir.

Toplumsal şizofreni tam da bu noktada başlar. Türkiye gibi, kağıt üzerinde muhafazakar, ahlaki değerlere, aile kutsallığına ve geleneklere sıkı sıkıya bağlı olduğunu iddia eden bir toplum; nasıl olur da her gün, günün en aydınlık saatlerinde, aile kurumunun en rezil, en sapkın ve en kanlı çöküş hikayelerini milyonlarca kişiyle birlikte izleyip bundan haz duyabilir? Bir yanda siyasi ve sosyal söylemlerde ailenin kutsallığı üzerinden nutuklar atılırken, diğer yanda aynı ailenin fertleri stüdyolarda birbirlerinin yüzüne tükürmekte, gayrimeşru çocukların DNA testleri canlı yayında bir piyango çekilişi gibi alkışlar eşliğinde açıklanmakta, en mahrem ihanetler milyonların gözü önünde en ince ayrıntısına kadar sergilenmektedir. Bu, muazzam bir bilişsel çelişki (cognitive dissonance) ve toplumsal bir yarılmadır. Toplum, kendi içindeki çürümeyle yüzleşmekten korktuğu için, bu çürümeyi ekrandaki “ötekilerin” hayatıymış gibi izleyerek sahte bir arınma yaşar. İzleyici, ekrandaki sapkın ilişkilere bakarak “çok şükür biz böyle değiliz” diyerek kendi sahte ahlaki üstünlüğünü onaylar. Oysa o programlar, uzaylıların değil, bizzat o toplumun, o mahallelerin, o köylerin ve o şehirlerin içinden çıkan insanların belgeselidir. Toplum, kendi yarattığı canavarı, bir sirk hayvanı gibi kafese kapatıp ekrandan izlerken, aslında aynadaki kendi korkunç yansımasına bakmaktadır. Ancak şizofreni, o yansımayı kendisi olarak kabul etmeme hastalığıdır.

Şiddetin ve ahlaksızlığın bu denli yoğun, sürekli ve kesintisiz bir biçimde tüketilmesi, insan zihnindeki “eşik” kavramını tamamen yok eder. İnsan psikolojisi, sürekli maruz kaldığı bir uyarana karşı duyarsızlaşır. İlk duyduğunuzda kanınızı donduran bir cinayet veya bir çocuk istismarı haberi, bunu her sabah, her programda, farklı varyasyonlarla, bağırış çağırış ve gerilim müzikleri eşliğinde yüzlerce kez izlediğinizde sıradanlaşır. Kötülük evcilleşir. Bu duyarsızlaşma (desensitization) süreci, toplumun ahlaki savunma mekanizmalarının çöküşüdür. Bir toplum, ensesti, vahşeti ve ihaneti olağan bir “gündelik mesele” olarak algılamaya başladığında, o toplumun temelini oluşturan güven, merhamet ve empati duyguları buharlaşır. Gündüz kuşağı distopyası, bizi birbirimize bağlayan o görünmez ahlaki ipleri her gün kesmekte, dünyayı tamamen tekinsiz, herkesin potansiyel bir katil veya sapık olduğu, kimsenin kimseye güvenemeyeceği karanlık bir ormana dönüştürmektedir.

Böylesi bir distopyanın, o evin içinde büyüyen, o ekranın ışığı altında şekillenen genç zihinler üzerindeki etkisini düşünmek zorundayız. Daha önceki bölümlerde tartıştığımız, okul koridorlarına silahla giden, akranlarını acımasızca katleden o nihilist çocukların doğduğu iklim işte bu iklimdir. Bizler, cinayeti, vahşeti ve insan hayatının ucuzluğunu her sabah evimizin baş köşesinden onlara canlı yayınla izlettik. Eğer bir çocuğun annesi, ekranda parçalara ayrılmış bir cesedin nerede bulunacağına dair yürütülen tartışmayı örgü örerek büyük bir sükunetle izliyorsa, o çocuğun bilinçaltına “insan hayatı değersizdir, ölüm sadece bir içeriktir, cinayet ise sıradan bir eylemdir” mesajı çoktan kazınmış demektir. Ölümün ve acının o kutsal, o dokunulmaz ağırlığı ortadan kalkmıştır. Hiper-gerçeklik evreninde her şey geçicidir, her şey bir gösteriden ibarettir. Genç bir zihin, bu gösteri toplumunda (spectacle society) kendi öfkesini veya varoluşsal krizini ifade etmek için şiddete başvurduğunda, aslında sadece o yıllarca izlediği, normalleştirilmiş hiper-gerçekliği fiziksel dünyaya taşıyordur. “Madem ekranlarda insanlar birbirini doğuruyor ve bu sadece reyting malzemesi oluyor, madem kanın ve canın hiçbir ontolojik değeri kalmamış; o halde benim de tetiği çekmemin, kendi hikayemi kanla yazmamın önünde hiçbir ahlaki engel yoktur.” Bu karanlık rasyonelleştirme, o sabah programlarının toplumsal bilinçdışına ektiği zehirli tohumların bizzat kendisidir.

Daha da vahimi, bu programların sunduğu o çarpık “insan doğası” tasviridir. Bu yayınlarda insan, sadece kendi çıkarları için hareket eden, yalan söyleyen, ihanet eden, zerre kadar utanma duygusu barındırmayan ilkel bir yaratık olarak resmedilir. İyilik, fedakarlık, dürüstlük veya onur gibi kavramların bu ekosistemde hiçbir yeri yoktur; çünkü bu erdemler reyting getirmez. Çatışma, iğrençlik ve rezalet reyting getirir. Toplum, sabahtan akşama kadar insanın en çukur, en sefil hallerini izledikçe, “insan olmaya” dair inancını yitirir. Modern felsefenin insanı aydınlığa, erdeme ve aklın yüceliğine taşıma ideali, bu stüdyoların pespaye dekorları arasında paramparça edilir. İnsanın sadece dürtülerinden ibaret, güvenilmez bir varlık olduğu inancı, toplumsal sözleşmeyi temelinden yıkar. Okulda, sokakta, iş yerinde karşılaştığımız herkese şüpheyle, nefretle veya korkuyla bakmamızın ardında, zihnimize her gün zerk edilen bu “herkes potansiyel suçludur” şeklindeki şizofrenik paranoya yatmaktadır. Leviathan’ın çöküşü nasıl devletin şiddet tekelini sokağa indirdiyse, gündüz kuşağı distopyası da ahlaki çöküşü evlerimizin içine, sofralarımızın tam ortasına indirmiştir.

Programların sunucularının takındığı o kibirli, yukarıdan bakan ve adeta yarı-tanrısal otorite figürü, daha önce ele aldığımız aile içi otorite krizinin ve öğretmenin düşüşünün bıraktığı boşluğa yerleşir. Devletin adaletine güvenmeyen, okulun eğitimine saygı duymayan, evde kendi çocuğuna söz geçiremeyen sıradan vatandaş, ahlaki referans noktası olarak ekrandaki o sunucuyu alır. Sunucunun azarlamaları, kınamaları, bağırıp çağırmaları, o çarpık toplum simülasyonu içinde yegane “doğru” kabul edilir. Ancak bu doğru, felsefi bir erdem veya evrensel bir ahlak yasası değil; sadece o günkü bölümün akışına uygun, reyting makinesini besleyecek popülist bir yargı dağıtma şovudur. Böylesine sığ, böylesine manipülatif ve böylesine ticari bir otorite figürünün toplumun vicdanını temsil etmesi, o toplumun aklının ve ruhunun tamamen iflas ettiğinin göstergesidir. İnsanlar, kendi sorunlarını çözme yetilerini, empati kurma becerilerini ve hukuka olan inançlarını bu programların kapısında bırakarak, zihinsel bir vesayeti gönüllü olarak kabul etmişlerdir.

Bu programlarda “beden”in ve “mahremiyetin” nasıl metalaştırıldığına da dikkat çekmek gerekir. Cinayet kurbanlarının nasıl öldürüldüğü, cesetlerin nerede saklandığı, hatta bazen cinsel şiddetin iğrenç detayları, adeta bir kasabın eti sergilemesi gibi izleyicinin önüne serilir. Baudrillard’ın ifadesiyle bu bir “pornografidir”; ancak cinsel bir pornografi değil, acının, ölümün ve trajedinin pornografisidir. Her şey tamamen görünür olmalı, hiçbir gizem, hiçbir mahremiyet kalmamalıdır. Bir annenin çocuğunun ölüm haberini canlı yayında aldığı o an, kameralar anında o kadının yüzüne zum yapar, gözyaşları sömürülür, stüdyodaki seyircilerin sahte vahlanmaları eşliğinde o kutsal ve mahrem yas anı, milyonların tükettiği bir “duygu pornografisine” dönüştürülür. İnsani acının bu kadar ucuzlatıldığı, bu kadar tüketilebilir bir nesneye dönüştürüldüğü bir toplumda, şefkat ve merhamet duyguları barınamaz. Merhametin olmadığı bir toplumda ise çocuklar tetiği çekerken tereddüt etmez. Şanlıurfa’da, Kahramanmaraş’ta kurbanların yere düşen bedenleri, o çocukların gözünde belki de televizyonda her gün gördükleri o reyting malzemesi cesetlerden farksızdı. Kanın ve ölümün gerçekliği, ekranın o pikselli, hiper-gerçek evreninde çoktan yitip gitmişti.

Sonuç olarak, gündüz kuşağı distopyası, sadece zaman geçirmek için izlenen “boş” televizyon programları değildir. Onlar, toplumsal bilinçdışımızı şekillendiren, ahlaki referanslarımızı yok eden, ölümü ve vahşeti sıradanlaştıran, adaleti bir sirk gösterisine çeviren devasa bir simülasyon makinesidir. Bu makine her gün çalıştıkça, Türkiye’nin sosyolojik dokusu daha da çürümekte, o çürüme evlerin içinden sokağa, sokaktan okulların içine kadar sızmaktadır. Bizler, çocuklarımızın neden bu kadar öfkeli, neden bu kadar hissiz ve neden şiddete bu kadar meyilli olduğunu sorarken, aynayı önce akşamları izlediğimiz o mafya dizilerine, sonra da sabahtan akşama kadar tükettiğimiz o vahşet ve ahlaksızlık pornografisine çevirmek zorundayız. Toplumsal şizofreni, o ekranın karşısında başlar ve o ekran kapanana kadar, gerçeği tamamen yutana kadar devam eder. Cinnetin tohumları sabah atılır, akşam sulanır ve en nihayetinde okul koridorlarında patlayarak kanlı hasadını verir. O ekranlardaki sahte mahkemeler kapandığında, geriye sadece kaybettiğimiz çocuklarımızın, yıkılan okullarımızın ve kendi ellerimizle paramparça ettiğimiz o gerçek hayatın sessiz, sağır edici ve soğuk dehşeti kalır. Hiper-gerçekliğin zaferi, toplumun kendi ahlaki ve ontolojik ölümünün ilanıdır.


BÖLÜM 14: Kutuplaştırma Siyasetinin Kanlı Mahsulü

Siyaset, en temel ve asil tanımıyla, bir toplumun ortak sorunlarını diyalog, müzakere ve uzlaşı yoluyla çözme sanatıdır. İnsanlar, doğa durumunun vahşetinden kurtulup bir sözleşme etrafında birleştiklerinde (ki bu kurumsal inşanın çöküşünü Leviathan bağlamında daha önce incelemiştik), şiddetin yerini sözün, kaba kuvvetin yerini ise hukukun alacağı bir mekanizma kurmayı hedeflemişlerdir. Ancak Türkiye’nin son yirmi yılı aşkın süredir içine sürüklendiği, her geçen gün daha da keskinleşen ve toplumsal dokuyu adeta bir asit gibi eriten siyasal iklim, siyasetin bu temel problem çözme işlevini tamamen yok etmiştir. Bunun yerine siyaset, kendi varlığını sürdürebilmek, krizleri yönetmek yerine krizlerden beslenmek ve kitleleri konsolide etmek amacıyla devasa bir “düşman yaratma mekanizmasına” dönüşmüştür. Şanlıurfa ve Kahramanmaraş’ta okul koridorlarında yankılanan o dehşet verici silah sesleri, bu yirmi yıllık çatışmacı ve ötekileştirici dilin, yukarıdan aşağıya doğru süzülerek sokağa ve nihayetinde o masum çocukların zihinlerine sızmasının en kanlı, en somut mahsulüdür. Yukarıda, meclis kürsülerinde, miting meydanlarında ve televizyon ekranlarında kurulan o “biz ve onlar”, “hainler ve vatanseverler” şeklindeki zehirli retorik, mikro seviyeye indiğinde metaforik anlamını yitirir ve saf, fiziksel bir şiddete dönüşür.

Bu durumu derinlemesine anlayabilmek için, dilin sadece bir iletişim aracı olmadığını, aynı zamanda gerçekliği inşa eden, meşruiyet sınırlarını çizen ve insan eylemlerine yön veren ontolojik bir güç olduğunu kabul etmemiz gerekir. Bir ülkenin siyasi elitleri, kendileri gibi düşünmeyen, kendileri gibi yaşamayan veya kendi politik ajandalarına itiraz eden her türlü toplumsal grubu sistematik olarak “düşman”, “hain”, “terörist” veya “illet” olarak yaftaladığında, aslında sadece bir seçim stratejisi yürütmezler; koca bir toplumun bilinçaltına “kendinden olmayanı yok etme” meşruiyetini aşılarlar. Sağlıklı bir demokraside siyasi rakip, sadece sandıkta yenilmesi gereken bir alternatiftir. Oysa kutuplaştırma siyasetinin hüküm sürdüğü bir iklimde rakip, ortadan kaldırılması, susturulması ve ontolojik olarak yok edilmesi gereken varoluşsal bir tehdide dönüşür. Yıllar boyunca her seçimin bir “beka mücadelesi”, her siyasi tartışmanın bir “istiklal harbi” illüzyonuyla topluma sunulması, kitleleri sürekli bir savaş psikolojisi içinde tutmuştur. Savaş psikolojisinde merhamete, empatiye ve tahammüle yer yoktur. Savaşta sadece dostlar ve yokedilmesi gereken düşmanlar vardır. İşte Türkiye’nin makro siyasetinde kurulan bu acımasız savaş simülasyonu, mahalle aralarına, apartman toplantılarına, trafikteki tartışmalara ve en nihayetinde lise ve ortaokul sınıflarına kadar sirayet etmiştir.

Çocuklar ve gençler, yetişkinlerin dünyasını onların söyledikleri sözlerden ziyade, o sözlerin arkasındaki duygusal ve eylemsel frekanslardan öğrenirler. Bir çocuk, evinde televizyon izlerken ülkenin en yetkili ağızlarından sürekli olarak öfke, tehdit ve aşağılama dolu bir dil duyduğunda; babasının farklı siyasi görüşten komşusuna nasıl nefretle baktığına şahit olduğunda veya sosyal medyada en ufak bir fikir ayrılığının nasıl acımasız bir linç kampanyasına dönüştüğünü gördüğünde, zihninde dünyanın işleyişine dair çok temel bir şablon oluşturur. Bu şablon, “güçlü olanın kendinden farklı olanı ezmeye hakkı olduğu” şablonudur. Daha önceki bölümlerde gençlerin içine düştüğü o narsistik boşluktan ve anlam arayışından bahsetmiştik. Bu narsistik ve nihilist zihin yapısı, yukarıdan pompalanan bu “ötekini yok etme” meşruiyetiyle birleştiğinde ortaya durdurulamaz bir yıkım makinesi çıkar. Kahramanmaraş’ta sınıf arkadaşlarına ve öğretmenlerine kurşun yağdıran o on dört yaşındaki çocuk, büyük ihtimalle siyasi bir manifesto yazacak veya ideolojik bir saflaşma güdecek entelektüel olgunlukta değildi. Ancak o, içine doğduğu toplumun ona öğrettiği yegane sorun çözme yöntemini, yani “senin gibi düşünmeyeni, sana engel olanı veya seni rahatsız edeni düşman ilan et ve onu acımasızca ortadan kaldır” felsefesini kelimenin tam anlamıyla içselleştirmiş ve eyleme dökmüştü.

Kutuplaştırma siyaseti, toplumun ortak değerler zeminini mayınlamıştır. Eskiden bir mahalleyi, bir okulu veya bir ülkeyi bir arada tutan görünmez bağlar vardı. Bu bağlar, insanların siyasi görüşlerinden, inançlarından veya etnik kökenlerinden bağımsız olarak “aynı gemide” olduklarına dair o kadim inançtı. Ancak “biz ve onlar” retoriği bu gemiyi tam ortasından ikiye bölmüştür. “Biz” kusursuz, ahlaklı, yerli ve milliyizdir; “onlar” ise ahlaksız, dış güçlerin maşası, tehlikeli ve yozlaşmıştır. Bu keskin ikilik, bireylerin kendi içlerindeki kötülükle yüzleşmelerini engellerken, tüm kötülüğü “ötekinin” üzerine yansıtmalarına olanak tanır. Kendi günahlarını ötekinin varlığında aklayan bir toplum, linç kültürünü sıradanlaştırır. Lise koridorlarında akran zorbalığının (bullying) bu kadar vahşi bir boyuta ulaşmasının, öğrencilerin birbirlerine karşı en ufak bir tahammül göstermemesinin temelinde yatan şey, yetişkinlerin dünyasındaki bu kurumsallaşmış linç kültürünün çocukların dünyasına bir rol model olarak yansımasıdır. Bir genç, kendisinden farklı giyinen, farklı bir müzik dinleyen veya farklı bir sosyoekonomik arka plandan gelen sınıf arkadaşını sadece bir “arkadaş” olarak değil, yok edilmesi veya ezilmesi gereken bir “öteki” olarak kodlar. Çünkü devletin ve siyasetin dili ona, ötekinin varlığının kendi varlığına bir tehdit olduğunu her gün bilinçaltı düzeyinde fısıldamaktadır.

Bu noktada siyasetin, kendi yarattığı sosyoekonomik enkazı gizlemek için kutuplaştırmayı nasıl bir sis perdesi olarak kullandığını da görmek elzemdir. Gelir adaletsizliğinin uçuruma dönüştüğü, liyakatsizliğin kurumsallaştığı ve gençlerin geleceksizlik algısıyla boğulduğu (ki bu konulara detaylıca değinmiştik) bir yapıda, siyasi iktidarların kitleleri kendi arkalarında tutabilmelerinin tek yolu, suni ama son derece yakıcı kimlik savaşları yaratmaktır. Gerçek sorunların (yoksulluk, eğitimsizlik, adaletsizlik) konuşulmasını engellemek için, sürekli olarak “değerler” üzerinden bir kriz üretilir. İnsanlar açlıklarını, işsizliklerini veya çocuklarının umutsuzluğunu, onlara sunulan o sahte “vatan savunması” veya “din elden gidiyor” hezeyanları içinde unutmaya zorlanır. Bu sürekli kriz hali, toplumsal sinir sistemini tamamen çökertir. Herkesin herkesle görünmez bir savaş içinde olduğu bu histeri ikliminde, en ufak bir kıvılcım devasa bir yangına dönüşebilir. Okul katliamları, işte bu toplumsal sinir krizinin en zayıf, en kırılgan ve en kontrolsüz noktalardan, yani ergen zihinlerden patlak vermesidir. Şiddet, yukarıda takım elbiseler içinde kravatlı kelimelerle estetize edilirken, aşağıya indiğinde namluların ucundan çıkan saf kana dönüşür. Yukarıdaki siyasetçi “hainleri temizleyeceğiz” derken soyut bir siyasi konsolidasyon hedefler; ancak aşağıda o dili kopyalayan nihilist bir genç, bunu sırt çantasına koyduğu beş silahla kendi sınıfındaki “hainleri” (kendisini dışlayanları, ona düşük not verenleri) fiziken temizlemek olarak tercüme eder.

Şahsi kanaatim odur ki, kutuplaştırma dilinin yarattığı en büyük ontolojik tahribat, “insan” kavramının içinin boşaltılmasıdır. Kutuplaşmış bir toplumda karşımızdaki kişi artık etten, kemikten, acıları, hayalleri ve zaafları olan bir birey değildir; o sadece karşıt cephenin bir askeri, bir istatistik, bir semboldür. Empati, ancak karşımızdakini insan olarak görebildiğimizde mümkündür. Ötekileştirme dili, empati köprülerini yıkarak insanı nesneleştirir (objectification). İnsanın nesneleştiği yerde vicdan devreden çıkar. Kahramanmaraş saldırganının o kan donduran soğukkanlılığı, mermileri peş peşe akranlarının üzerine boşaltırken zerre kadar tereddüt etmemesi, aslında kurbanlarını insan olarak değil, kendi kafasında yarattığı o karanlık ve dışlayıcı evrenin “yok edilmesi gereken nesneleri” olarak görmesinden kaynaklanır. Siyaset, insanları kategorilere ayırıp etiketlediğinde, sokaktaki insan da aynısını yapar. “O bizden değil, o halde ölmeyi hak ediyor” şeklindeki o ilkel, o vahşi ve kabileci dürtü, medeniyetin üzerine çekilen ince cilayı kazıyarak altındaki o ilkel barbarlığı ortaya çıkarır. Bu barbarlık, siyasi mitinglerde atılan sloganlardan beslenir, televizyon ekranlarındaki tartışma programlarında büyür ve nihayetinde okul zillerinin sesiyle kanlı bir gösteriye dönüşür.

Söz konusu siyasi dilin bir başka yıkıcı etkisi ise “kurban psikolojisini” (victimhood) bir iktidar aracına dönüştürmesidir. Kutuplaştırıcı siyaset, kendi kitlesine sürekli olarak birileri tarafından tehdit edildiklerini, mağdur edildiklerini ve varlıklarının tehlikede olduğunu aşılar. “Bizi yok edecekler, bizi ezecekler” şeklindeki bu kitlesel paranoya, aslında gücü elinde tutanların kendi kitlelerini konsolide etmek için kullandıkları bir manipülasyon taktiğidir. Ancak bu kurban psikolojisi tabana yayıldığında, her birey kendi kişisel hayatındaki başarısızlıkları, mutsuzlukları ve yalnızlıkları için dışarıda bir “suçlu” aramaya başlar. Okulda arkadaşlarıyla geçinemeyen, akademik olarak başarısız olan veya platonik reddedilişler yaşayan bir genç, kendi içsel hesaplaşmasını yapmak yerine, tıpkı siyasi liderlerin yaptığı gibi kendini mutlak bir “mağdur”, etrafındakileri ise ona komplo kuran “zalimler” olarak kodlar. Bu kurban psikolojisi, saldırgana inanılmaz bir ahlaki meşruiyet sağlar. Saldırgan, eylemini masum insanlara karşı yapılmış haksız bir katliam olarak değil, kendi mağduriyetini gidermek için yapılmış “haklı bir öz savunma” veya “ilahi bir adalet” eylemi olarak görür. Siyasetin sürekli mağduriyet üreten dili, şiddeti bir hak arama biçimi olarak meşrulaştırmış ve okul katliamcısının zihnindeki o hastalıklı manifestonun mürekkebi olmuştur.

Bu zehirli iklimin eğitim sistemine yansıması, okulları birer bilim ve irfan yuvası olmaktan çıkarıp, farklı kimliklerin birbiriyle rekabet ettiği, birbirini ezmeye çalıştığı mikro çatışma alanlarına dönüştürmüştür. Daha önce öğretmenlerin otorite kaybından bahsederken değindiğimiz gibi, veliler ve öğrenciler okula adım attıklarında sadece bireysel kimliklerini değil, o kutuplaşmış siyasi aidiyetlerini de yanlarında taşırlar. Öğretmenin en ufak bir davranışı, en ufak bir uyarısı veya ders kitabındaki bir cümlenin yorumu, anında ideolojik bir filtreyle taranır ve siyasi bir lince dönüştürülme potansiyeli taşır. “Bu öğretmen bizden değil, bu idareci öteki taraftan” şeklindeki dedikodular ve fişlemeler, okulların koridorlarında zehirli bir sarmaşık gibi dolaşır. Öğrenciler, ailelerinden duydukları bu ayrıştırıcı dili teneffüslerde birbirlerine karşı kullanırlar. Eğitim, çocukları farklılıklarıyla bir arada yaşamayı öğreten, onlara evrensel değerleri aşılayan o birleştirici gücünü tamamen kaybetmiştir. Parçalanmış, birbirine şüpheyle ve nefretle bakan, asgari müştereklerini yitirmiş bir toplumun okullarında barışın ve güvenliğin tesis edilmesi ontolojik olarak imkansızdır. Okul, toplumun aynasıdır; toplum paramparçaysa, ayna da kırık demektir ve biz şu an o kırık aynaların çağında, kanayan ayaklarla yürümeye çalışıyoruz.

Devletin en tepesinden başlayarak topluma yayılan bu “sertlik ve tavizsizlik” fetişizmi de şiddet fenomenolojisinin ayrılmaz bir parçasıdır. Kutuplaştırma siyasetinde uzlaşmak, geri adım atmak veya karşı tarafı anlamaya çalışmak zayıflık, hatta ihanet olarak kabul edilir. Makbul olan siyasi figür; masaya yumruğunu vuran, bağırıp çağıran, rakiplerini ezip geçen ve hiçbir şekilde esnemeyen figürdür. Bu toksik maskülen ve otoriter model, toplumun bütün hücrelerine, bilhassa da kimlik arayışındaki genç erkeklerin zihinlerine ideal bir varoluş biçimi olarak kazınır. Şiddeti ve sertliği gücün yegane göstergesi olarak kabul eden bu siyasi iklim, mahalledeki çeteleşmelerden mafya dizilerine, oradan da okul koridorlarındaki zorbalıklara kadar her alanda kendine taraftar bulur. Bir genç, anlaşmazlıklarını konuşarak çözdüğünde veya empati gösterdiğinde “ezik” olarak yaftalanacağını bilir. Ona öğretilen tek şey, tıpkı televizyondaki liderler gibi, kendisinden farklı düşünene veya kendisine karşı gelene mutlak bir şiddetle, bağırarak veya namluyla cevap vermesidir. Şanlıurfa ve Kahramanmaraş saldırganları, bu uzlaşmaz, kavgacı ve yok edici siyasal kültürün en “başarılı”, en mükemmel öğrencileridir. Onlar, toplumun onlara yirmi yıldır izlettiği o kanlı ve tavizsiz siyaset tiyatrosunun repliklerini, bu kez gerçek mermilerle sahneye koymuşlardır.

Dahası, bu siyasi retorik adaletin terazisini de kendi lehine bükerek o daha önce bahsettiğimiz cezasızlık iklimini derinleştirir. Kutuplaşmış bir sistemde adalet, yasalara göre değil, kişinin hangi “cephede” yer aldığına göre işler. “Bizden” olanın işlediği suç örtbas edilir, hafifletilir veya görmezden gelinir; “onlardan” olanın en masum hareketi ise en ağır şekilde cezalandırılır. Hukukun bu şekilde siyasallaşması ve çifte standart üretmesi, toplumun adalete olan inancını kökünden kazır. Adaletin taraflı olduğuna inanan birey, kendi adaletini kendi sağlamaya girişir. Okulda zorbalığa uğrayan, dışlanan veya haksızlığa uğradığını düşünen bir çocuk, sistemi (öğretmeni, idareyi) sorunu çözecek tarafsız bir hakem olarak görmez. Sistemin her halükarda güçlüden, popülerden veya statü sahibinden yana olacağına dair o yerleşik toplumsal inanç, çocuğu sistem dışı, radikal çözümlere iter. Tetiği çekmek, aslında iflas etmiş, taraflı ve yozlaşmış olduğuna inanılan o sözde adalet sistemine karşı yapılmış en vahşi, en ilkel “kendi işini kendi görme” eylemidir. Siyasetin adaleti esir aldığı bir ülkede, şiddet sokakların ve okulların kaçınılmaz adaleti haline gelir.

Velhasıl, yirmi yılı aşkın süredir Türkiye’nin üzerine kabus gibi çöken bu “biz ve onlar” siyaseti, sadece seçim kazandıran pragmatik bir strateji değil; aynı zamanda bir ulusun ruhunu, vicdanını ve gelecek tahayyülünü zehirleyen devasa bir sosyolojik ihanettir. Siyasetçiler ekranlarda bağırarak, kalabalıkları birbirine düşman ederek, toplumun fay hatlarını her gün biraz daha kanatarak elde ettikleri o geçici iktidar zaferlerinin bedelini hiçbir zaman kendileri ödemezler. O bedel; Şanlıurfa’da, Kahramanmaraş’ta, sabahın erken saatlerinde okula giderken hayatları ellerinden alınan, hayalleri yarım kalan masum çocukların ve onları korumaya çalışırken can veren öğretmenlerin kanıyla ödenir. Siyasetin problem çözme değil, kriz ve düşman üretme mekanizması olarak çalışması, toplumun her hücresine “kendinden olmayanı yok etme” meşruiyetini aşılamış, okulları ise bu meşruiyetin test edildiği açık mezbahalara çevirmiştir. Bir toplum, siyasetteki o nefret dolu kelimelerin, gün gelip okul koridorlarında soğuk kurşunlara dönüşeceği gerçeğiyle yüzleşmeden, kendi çocuklarını bu siyasi kibrin, bu bitmek bilmez kimlik savaşlarının kurbanı olmaktan asla kurtaramayacaktır. Kutuplaştırma siyasetinin ektiği rüzgar, bugün okullarımızda ölümcül bir fırtına, kanlı bir mahsul olarak biçilmektedir. Ve bu kan, sadece tetiği çeken parmakların değil, o parmakları yirmi yıldır öfkeyle, nefretle ve düşmanlıkla besleyen o devasa siyasi kibrin de ellerindedir.


BÖLÜM 15: Zorunlu Eğitimin Paradoksu ve Hapishane Olarak Okul

Daha önceki bölümlerde okul mimarisinin ontolojik çöküşünü, Panoptikon modelinin nasıl tersyüz olduğunu ve öğretmenin otoritesinin nasıl felç edildiğini mekansal ve ilişkisel boyutlarıyla derinlemesine irdelemiştik. Ancak okul denen o devasa aygıtın ürettiği şiddetin kökenlerini tam anlamıyla kavrayabilmek için, meselenin sadece mekanla veya otoriteyle sınırlı olmadığını; bizatihi sistemin zamanı ve insan doğasını nasıl zorla kalıplara soktuğunu, yani “zorunlu eğitim” dogmasının kendisini sorgulamamız gerekmektedir. Günümüz modern devletlerinin en büyük ve en sorgulanamaz kutsallarından biri olan, evrensel bir insan hakkı olarak ambalajlanıp topluma sunulan 12 yıllık kesintisiz ve tek tip zorunlu eğitim modeli, felsefi ve sosyolojik bir mercekle incelendiğinde, Türkiye özelinde devasa bir sosyal mühendislik fiyaskosuna ve karanlık bir hapishane simülasyonuna dönüşmüştür. Herkesi, istisnasız her çocuğu, yetenekleri, eğilimleri, zekâ türleri ve psikolojik yapıları ne olursa olsun tam on iki yıl boyunca aynı betonarme binaların içinde, aynı sıralarda, aynı soyut müfredata maruz bırakarak zorla tutmanın yarattığı o görünmez yıkıcı etki, bugün koridorlarımızda yankılanan silah seslerinin en temel itici güçlerinden biridir. Bu durum, çocukları “ehlileştiren” bir medeniyet projesi değil; onları kendi doğalarına yabancılaştıran, akademik olarak yetersiz hissedenleri her gün sistematik olarak aşağılayan ve okulları, içindeki basıncın her an patlamaya hazır olduğu devasa birer “sosyal düdüklü tencereye” çeviren bir ontolojik işkencedir.

İnsan doğası, fabrikadan çıkmış tek tip bir makine parçası değildir. Howard Gardner’ın çoklu zekâ kuramının da açıkça ortaya koyduğu üzere; kimi insan soyut matematiği zihninde bir şölen gibi yaşarken, kimi insanın zekâsı ellerindedir, mekaniktir, kinetiktir veya sadece bedensel bir enerji patlamasından ibarettir. Modern eğitim sisteminin en büyük ve en acımasız kibri, sadece logiko-matematiksel ve sözel zekâyı kutsayarak, diğer tüm varoluş biçimlerini yok sayması ve onları “başarısızlık” olarak etiketlemesidir. Düşünün ki, akademik eğitime en ufak bir yatkınlığı olmayan, uzun süre sabit oturmaktan fiziksel ve ruhsal bir acı duyan, elleriyle bir şeyler üretmeye, onarmaya veya bedensel olarak hareket etmeye programlanmış ergenlik çağındaki bir genci alıyorsunuz; onu haftanın beş günü, günde sekiz saat boyunca daracık bir tahta sıraya hapsediyorsunuz. Bu çocuğun beyni, tahtada anlatılan trigonometrik fonksiyonları veya divan edebiyatı aruz kalıplarını reddetmektedir. Anlamadığı her dakika, çözemediği her test ve aldığı her düşük not, o çocuğun zihnine “sen yetersizsin, sen aptalsın, sen bu sistemin defolu bir ürünüsün” mesajını kazır. İnsan psikolojisi, sürekli olarak yetersizlik ve aşağılanma hissiyle başa çıkamaz. Egosu her gün, her ders saatinde sistem tarafından ezilen, akademik arenada var olma şansı elinden alınan bu çocuk, yok olan özdeğerini yeniden inşa edebilmek için okulun sunduğu o meşru, aydınlık yolların dışında karanlık bir yola sapmak zorundadır. İşte okullardaki akran zorbalığının, vandalizmin ve en nihayetinde o kanlı şiddet patlamalarının psikodinamik kökeni, bu zorunlu kapatılmanın yarattığı o derin narsistik yaralanmada yatmaktadır.

Bu noktada okul ile hapishane arasındaki o tekinsiz felsefi benzerliğe değinmek kaçınılmazdır. Fransız düşünür Michel Foucault, modern toplumun kurumlarını analiz ederken okul, hapishane, kışla ve akıl hastanesinin mimari ve işleyiş olarak birbirinin kopyası olduğunu söyler. Her birinde zaman katı kurallarla bölünmüştür (ziller), beden disiplin altına alınmıştır (sıraya girme, sessiz oturma) ve birey sürekli bir itaat testine tabi tutulur. Akademik hedefleri olan, bu disiplini gelecekteki beyaz yakalı bir hayatın bedeli olarak gören çocuklar için bu hapishane modeli katlanılabilirdir; çünkü ucunda bir ödül vardır. Ancak o ödüle (üniversiteye ve o hayali statüye) ulaşamayacağını çok erken yaşlarda, daha ortaokul sıralarında fark eden, sistemin onu çoktan elediğini bilen bir çocuk için okul, ucunda hiçbir umut ışığı olmayan, sadece yaşını doldurana kadar içinde tutulacağı zorunlu bir cezaevinden, bir toplama kampından farksızdır. Zaman onun için akmaz, mekan onu boğar. 12 yıllık kesintisiz eğitim yasası, bu çocuğu 18 yaşına kadar o binanın içine fiziksel olarak zincirlemiştir. Dışarı çıkıp çalışması, bir meslek öğrenmesi, bir çırak olup o kaynayan fiziksel enerjisini ve öfkesini bir zanaata dönüştürmesi yasaktır. Sistem ona “hayır, burada oturacak ve anlamadığın o formüllere bakmaya devam edeceksin” der. Bu, kelimenin tam anlamıyla bir sosyal düdüklü tencere inşa etmektir. İçeride hormonların, ergenlik öfkesinin, anlamsızlığın ve geleceksizliğin ateşi harlanırken, zorunlu eğitimin kapağı o tencerenin üzerine sımsıkı kapatılmıştır. Tahliye vanası (mesleki eğitime yönlendirme, erken iş hayatı) kasıtlı olarak tıkandığında, o tencerenin eninde sonunda bir öğretmenin yüzünde, bir arkadaşının bedeninde veya sınıfın ortasında namludan çıkan bir kurşunla patlaması sadece bir zaman ve istatistik meselesidir.

Türkiye’nin bu cinnet haline sürüklenmesinin temelinde, tüm toplumun sanki istisnasız herkes üniversite okuyacakmış, herkes masa başı bir işe girecekmiş gibi devasa ve hastalıklı bir kurguya mahkum edilmesi yatmaktadır. Bu kurgu, Cumhuriyet’in ilk yıllarındaki o haklı ve gerekli “okuyup adam olma” vizyonunun, neoliberal çağda nasıl zehirli bir statü fetişizmine dönüştüğünün göstergesidir. İsviçre veya Almanya gibi endüstriyel ve sosyal olarak olgunlaşmış toplumlar, insan doğasının bu farklılıklarını çok erken yaşlarda, genellikle 10 ila 12 yaşları arasında tespit ederler. Akademik eğilimi olmayan bir çocuğu lise sonuna kadar o cenderenin içinde tutarak ona işkence etmezler. Onu “Ausbildung” (mesleki eğitim) dediğimiz, ustalıkla, zanaatla, pratik zekâyla yoğrulan ve en önemlisi ona çok erken yaşta ekonomik bağımsızlık ve “saygınlık” kazandıran bir yola yönlendirirler. O çocuk, 15 yaşına geldiğinde bir motor bloğunu söküp takabilen, bir ahşaba şekil verebilen, toplumda işe yaradığını ve bir değer ürettiğini hisseden, cebinde kendi kazandığı parası olan onurlu bir bireye dönüşür. Ürettiği için öfkesi yatışır, yetenekli olduğu alanda takdir gördüğü için o narsistik yaraları hiç açılmaz. Oysa biz, o erken yaşta mesleğe yönlendirmeyi, o çocuğun ellerini kullanarak dünyayı inşa etme hakkını bir “fırsat eşitsizliği” ve “sınıfsal ayrımcılık” safsatasıyla elimizin tersiyle ittik. Herkesi eşit yapacağımız illüzyonuyla, herkesi aynı akademik kıyma makinesinin içine attık. Sonuç; üniversite mezunu milyonlarca işsiz, yetkinliğini kaybetmiş bir beyaz yakalı ordusu ve lise koridorlarında 18 yaşına kadar tutsak edilmiş, ne bir mesleği ne bir umudu ne de o enerjiyi boşaltacak bir alanı olan, öfkeden gözü dönmüş ergen çeteleridir.

Bu gizli şiddet, her gün okullarımızda mikrodan makroya doğru sinsi sinsi büyümektedir. Akademik olarak başarısız bir öğrenci, sınıfta öğretmenin gözdesi olan, yüksek notlar alan “çalışkan” öğrenciye karşı inanılmaz bir hınç besler. Çünkü o çalışkan çocuk, onun her gün yaşadığı yetersizlik hissinin canlı, nefes alan bir kanıtıdır. Sistemin dışladığı bu öfkeli gençler, kendi aralarında bir alt kültür, bir “başarısızlar koalisyonu” kurarlar. Bu koalisyonun tek varoluş amacı, o anlamsız buldukları sistemi sabote etmek, kuralları çiğnemek ve akademik olarak başarılı olanları fiziksel veya psikolojik şiddetle ezerek, o “düdüklü tencerenin” içinde kendi sahte iktidarlarını kurmaktır. Dersin işlenmesini engellemek, okul eşyalarına zarar vermek (vandalizm), tuvaletlerde veya kuytu köşelerde terör estirmek, bu çocukların anlamsızlığa karşı geliştirdikleri bir hayatta kalma stratejisidir. Zorunlu eğitim, onları o binada tutarak aslında sadece onların eğitim hakkını korumuyordu; onları, diğer çocukların eğitim hakkını gasp eden, okulun huzurunu bozan ve öğretmenlerin psikolojisini çökerten birer iç düşmana dönüştürüyordu.

Şahsi bir gözlem ve yorum olarak şunu söylemeliyim ki; adaleti ve eşitliği, herkesi aynı cendereden geçirmek sanmak, eşitlik kavramına yapılabilecek en büyük ihanettir. Gerçek eşitlik, her bireyin kendi potansiyelini en üst düzeye çıkarabileceği, kendi doğasına uygun yolu seçebilme özgürlüğüdür. Bizler, sözde bir eşitlik uğruna, çocukların en verimli, en enerjik yıllarını beton binalarda, anlamadıkları derslerin karşısında heba ediyoruz. Bu sadece bireysel bir zulüm değil, aynı zamanda devasa bir toplumsal israftır. O çocuğun dışarıda, gerçek hayatta bir ustanın yanında edineceği o terbiye, o ahilik geleneği, o iş disiplini, okulun ona asla veremeyeceği kadar değerli bir “ehlileştirme” sürecidir. Çünkü iş hayatı, gerçek dünyanın somut ve acımasız sınırlarını öğretir. Yaptığınız hata anında sonuç verir; patron uyarır, müşteri kızar, ürün bozulur. Bu gerçek ve somut sınırlar, çocuğu gerçeklikle yüzleştirerek olgunlaştırır. Oysa okulun soyut ve ertelenmiş sınırları, sadece notlardan ve zillerden ibaret olduğu için, bu tarz çocuklarda hiçbir ahlaki veya disipliner karşılık bulmaz. Okul, onlar için sonuçları gerçek hayata yansımayan, ciddiye alınmaması gereken büyük bir tiyatro oyunudur. Tiyatroda sıkılan seyirci sahneye taş atar; okulda sıkılan ve oraya hapsedilen çocuk ise zorbalık yapar, tetiği çeker.

Şanlıurfa ve Kahramanmaraş katliamlarının faillerini bu “zorunlu kapatılma” perspektifinden okuduğumuzda, olayın bir başka trajik boyutu daha aydınlanır. Bu tür kitlesel eylemlere girişen çocuklar, genellikle okul sistemi içinde tamamen izole olmuş, sistemin ne akademik ne de sosyal ödüllerinden pay alamamış, görünmezliğe itilmiş profillerdir. Onların okula sırtlarında silahlarla girmesi, aslında kendilerini yıllarca rehin tutan, onlara “hiçbir işe yaramaz” olduklarını her gün sessizce fısıldayan o devasa, soyut düşmana (sisteme) karşı yapılmış kanlı bir hapishane isyanıdır. Eğer bu çocuklar, 13-14 yaşlarında o binadan çıkma, bir meslek lisesinin atölyesinde metalle, kaynak makinesiyle veya motor yağıyla tanışma, o yıkıcı enerjilerini fiziksel bir yaratım sürecine dönüştürme şansına sahip olsalardı, o silahlar o çantalara belki de hiç girmeyecekti. Erken mesleki yönlendirmenin eksikliği, çocukları sadece beceriksizleştirmez; onları hayata karşı derin bir “hınç” (ressentiment) duygusuyla doldurur. Nietzsche’nin tarif ettiği o hınç duygusu, elinden bir şey gelmeyen, güçsüz bırakılan insanın, kendinden daha iyi durumda olanlara karşı beslediği o zehirli, sinsi intikam arzusudur. 12 yıl boyunca zorla aynı sistemin içinde tutulan o başarısız çocuk, sistemin başarılı çocuklarına karşı içten içe bu hıncı biriktirir.

Bu kurgunun sürdürülmesindeki en büyük pay sahiplerinden biri de yine o hastalıklı ebeveynlik kibridir. Hiçbir anne baba, çocuğunun “sanayide çırak” veya “tesisatçı” olmasını kabullenmek istemez. Herkesin çocuğu zekidir, herkesin çocuğu mühendis veya doktor olacaktır. Bu devasa yalan, toplumun her katmanında zımni bir anlaşma ile kabul görmüştür. Devlet, bu veli baskısına boyun eğerek mesleki eğitimi bir “ikinci sınıf” vatandaşlık kampına indirgemiş, tüm ağırlığı o hayali üniversite hazırlığına vermiştir. Sonuç olarak, meslek liseleri bile gerçek anlamda bir meslek öğretmekten ziyade, akademik liselere gidememiş, tamamen umutsuzluğa kapılmış çocukların istiflendiği birer suç ve şiddet gettosuna dönüşmüştür. Aile, kendi statü kaygısını çocuğunun omuzlarına yükleyerek, onu yapamayacağı bir şeye 12 yıl boyunca zorlarken, aslında çocuğunun ruhunu yavaş yavaş paramparça ettiğini göremeyecek kadar kördür. Çocuğun başarısızlığı evde şiddete veya psikolojik baskıya, okulda ise dışlanmaya yol açar. Gidecek hiçbir yeri, tutunacak hiçbir başarı dalı kalmayan bu zihin, kurtuluşu nihilizmin o karanlık dijital hücrelerinde (önceki bölümlerde detaylandırılan Discord tarikatları gibi) ve nihayetinde saf şiddette bulur. Şiddet, bu hapishane sisteminde öğrencinin elinde kalan son “kendini ifade etme” aracıdır.

Zorunlu eğitimin paradoksu şudur: Toplumu suçtan arındırmak, cehaleti yenmek ve medeni bireyler yetiştirmek amacıyla kurulan bu devasa tektipleştirme makinesi; doğasına aykırı şekilde zorlandığı için arıza veren, bozulan ve etrafına ölüm saçan bireyler üretmeye başlamıştır. Okul, bir zamanlar toplumun entegre olma, sosyalleşme ve fırsat eşitliği yakalama mekanizmasıyken, bugün herkesi aynı kalıba dökmeye çalıştığı için farklı olanı dışlayan, ezen ve radikalleştiren bir fabrikaya dönüşmüştür. Bir ağacı ne kadar sularsanız sulayın, eğer o ağaç o toprağa ait değilse çürür ve etrafındaki toprağı da zehirler. Biz, milyonlarca çocuğu ait olmadıkları o akademik topraklara kök salmaları için zorla, kelepçeyle, yasalarla hapsettik. 12 yıllık bu zorunlu kapatılma süreci bitip de lise diplomaları ellerine tutuşturulduğunda, ortaya çıkan manzara; ne iş yapacağını bilmeyen, okuduğu metni anlamayan, elleri hiçbir zanaata yatkın olmayan, bolca öfkeli, sisteme düşman ve kendi geleceğini çoktan kaybetmiş devasa bir kayıp nesildir.

Düdüklü tencerenin kapağı artık patlamıştır. Şanlıurfa ve Kahramanmaraş, bu patlamanın sadece manşetlere çıkan, fiziksel olarak kan dökülen en uç örnekleridir. Ancak o okulların içinde her gün, sessiz sedasız binlerce psikolojik cinayet işlenmekte, binlerce yetenek heba edilmekte, öğretmenler şiddete uğramakta ve çocuklar birbirlerinin hayatlarını karartmaktadır. İsviçre ve Almanya’nın pragmatik ve insan doğasına saygılı o erken mesleki ayrım sistemini “bize uymaz” diyerek reddeden kibirli eğitim politikalarımız, bugün bize o çok övündüğümüz okullarımızı birer korku evine dönüştürerek en ağır bedeli ödetmektedir. Zorunlu eğitimin bu katı, esnemez ve 12 yıla yayılmış hapishane mimarisi yıkılmadan; çocuklara yeteneklerine, kapasitelerine ve isteklerine göre farklı çıkış kapıları, farklı onurlu yaşam yolları sunulmadan, o tencerenin altındaki ateşi söndürmemiz imkansızdır. Bir çocuğu okulda zorla tutabilirsiniz, ama zihnini ve ruhunu o sıraya bağlayamazsınız. Zincire vurulmuş bir ruh, eninde sonunda o zincirleri tutan eli parçalamak için fırsat kollayacaktır. Eğitimin bir insan hakkı olmaktan çıkıp bir hapis cezasına dönüştüğü bu kırık aynalar çağında, diplomalarımız kan lekesi taşımakta, okullarımız ise kendi yarattığı esirlerin isyanıyla içten içe yanmaktadır.


BÖLÜM 16: Medyanın Sorumluluğu: Sansür ve Teşhir Arasındaki İnce Çizgi

Modern çağda toplumsal bir trajedi, sadece fiziksel mekanda gerçekleştiği anda bitmez; asıl sarsıcı ve dönüştürücü boyutuna, medyanın o olayı nasıl çerçevelediği, nasıl sunduğu veya nasıl gizlediği üzerinden ulaşır. Şanlıurfa ve Kahramanmaraş’ta peş peşe patlayan o silah sesleri okul koridorlarında fiziken yankılandığında, eşzamanlı olarak Türkiye’nin bilgi ekosisteminde de devasa, kaotik ve bir o kadar da toksik bir şok dalgası yaratmıştır. Toplumun, kendi içinden çıkardığı bu karanlık şiddetle yüzleşme biçimi, haber alma hakkı ile devletin güvenlik refleksi arasındaki o son derece kırılgan fay hattında paramparça olmuştur. Bir yanda, kriz anlarında refleksif olarak devreye sokulan, gerçeği yönetmekten ziyade devleti ve kurumları korumayı amaçlayan katı bir sansür mekanizması; diğer yanda ise sansürün yarattığı o devasa bilgi vakumunu saniyeler içinde dolduran, teyitsiz, spekülatif ve çoğu zaman kanlı bir teşhir yarışına giren fısıltı gazetesi ile sosyal medya distopyası durmaktadır. Bu iki uç arasında sıkışan Türkiye, haber alma hakkı ile “şiddetin pornografisi” arasındaki o hayati etik sınırı tamamen yitirmiş, medyanın bir bilgilendirme aracı olmaktan çıkıp, bizzat şiddeti yeniden üreten, katilleri birer “anti-kahraman”a dönüştüren ve toplumsal travmayı derinleştiren bir histeri makinesine dönüştüğüne şahit olmuştur.

Devlet aygıtının, özellikle böylesine sarsıcı kitle katliamları veya terör eylemleri sonrasında başvurduğu ilk ve en keskin refleks, “yayın yasağı” kararı almaktır. Bu refleks, yüzeyde toplumun psikolojisini korumak, infiali önlemek ve soruşturmanın gizliliğini sağlamak gibi son derece rasyonel ve hukuki gerekçelere dayandırılır. Ancak olayın fenomenolojik derinliğine indiğimizde, yayın yasağının asıl işlevinin, daha önceki kısımlarda detaylandırdığımız o çökmekte olan “güvenlik illüzyonunu” (Leviathan’ın zedelenen imajını) koruma çabası olduğunu görürüz. Devlet, okul gibi mutlak egemenliği altında olması gereken bir mekanda, on dört yaşındaki bir çocuğun silahlarla katliam yapabilmesini kendi ontolojik varlığına yönelik bir aşağılanma olarak algılar. Bu utancı, bu sistemik iflası kitlelerin gözünden saklamak, olayın vahametini minimize etmek ve “durum kontrol altında” mesajını verebilmek için ekranları karartır. Fakat dijital çağda, bilginin ışık hızında yayıldığı, herkesin cebindeki cihazlarla birer potansiyel yayıncıya dönüştüğü bu yeni evrende, devletin o hantal, yirminci yüzyıldan kalma sansür kılıcı sadece havayı keser. Gerçeği yasaklamak, gerçeği yok etmez; sadece onu yeraltına, kontrol edilemez ve çok daha tehlikeli bir formata, fısıltı gazetesinin o zehirli dehlizlerine iter.

Sansürün uygulandığı o sessizlik anı, aslında toplumsal paniğin en çok büyüdüğü, en çok mutasyona uğradığı andır. Doğa nasıl boşluğu sevmezse, insan zihni ve bilgi ekosistemi de boşluğu sevmez. Resmi kanallardan, güvenilir ve teyitli haber akışı kesildiği anda, kitleler kendi korkularıyla, paranoyalarıyla ve sosyal medyanın algoritmik kaosuyla baş başa kalırlar. Şanlıurfa ve Kahramanmaraş saldırıları sırasında, ana akım medyanın saatlerce süren o felç edici suskunluğu, olayın boyutlarını aydınlatmak yerine karanlığı daha da koyulaştırmıştır. İnsanlar, çocuklarının güvende olup olmadığını öğrenmek için ekranlara baktıklarında sıradan gündüz kuşağı programlarıyla karşılaşmış, bu absürt tezatlık, devletin ve medyanın topluma yabancılaşmasının en somut karesi olarak hafızalara kazınmıştır. Ana akım sustuğunda, X (eski adıyla Twitter), Telegram ve TikTok gibi platformlar anında gayri resmi haber ajanslarına dönüşür. Ancak bu platformların derdi gerçeği bulmak değil, etkileşim (engagement) yaratmaktır. “Ölü sayısı gizleniyor”, “Saldırganlar birden fazla ve hala okulda”, “Başka okullara da saldırılacak” şeklindeki teyitsiz, panik yaratmaya yönelik spekülasyonlar, sansürün yarattığı o karanlık boşlukta milyonlarca kez paylaşılarak devasa bir bilgi kirliliği hortumuna dönüşmüştür. Devlet, paniği önlemek için koyduğu yayın yasağıyla, aslında tarihin en büyük, en kontrolsüz dijital paniğinin fitilini kendi elleriyle ateşlemiştir.

İşte tam bu kaosun içinde, medyanın (hem ana akımın yasağı deldiği anlarda hem de dijital medyanın sürekli işleyişinde) düştüğü en ölümcül etik tuzak, kriminoloji literatüründe “Shooter’s Bias” (Saldırgan Yanlılığı) olarak adlandırılan o korkunç illüzyondur. Bir katliam gerçekleştiğinde, medyanın tüm kameraları, tüm manşetleri ve tüm dikkati kurbanlardan ziyade tetiği çeken faile odaklanır. Fail kimdir? Ne giymiştir? Nasıl bir silah kullanmıştır? Eylemi neden yapmıştır? Medya, failin psikolojik arka planını, ailesini, okuduğu kitapları, bıraktığı notları öylesine detaylı, öylesine dramatik bir kurguyla topluma sunar ki, katil bir anda karanlık bir “anti-kahraman” statüsüne yükselir. Daha önceki bölümlerde gençlerin içine düştüğü o narsistik görünmezlik krizini ve eylemlerinin bir tür “varoluş çığlığı” olduğunu analiz etmiştik. Medya, failin manifestosunu kelimesi kelimesine yayınlayarak, onun havalı silahlarla çekilmiş fotoğraflarını manşetlere taşıyarak, aslında o narsistik ve nihilist zihnin en büyük arzusunu, yani “şöhret ve kalıcılık” arzusunu ona altın tepside sunmaktadır. Saldırgan, eylemini yaparken zaten o manşetleri hayal etmiştir. Medya ise, haber verme kisvesi altında, katilin bu kanlı halkla ilişkiler (PR) çalışmasının gönüllü ve ücretsiz taşeronluğuna soyunmuştur.

Bir katilin manifestosunun, onun topluma, sisteme veya belirli gruplara duyduğu o zehirli nefreti rasyonalize etmeye çalıştığı metinlerin geniş kitlelere ulaştırılması, sıradan bir gazetecilik faaliyeti olarak savunulamaz. O metinler, failin kendi hastalıklı eylemine meşruiyet kazandırma çabasıdır. Medya bu metinleri yayınladığında, failin zihnindeki o karanlık tohumları, toplumdaki diğer potansiyel faillerin (eşikte bekleyenlerin) beyinlerine de ekmiş olur. Kahramanmaraş saldırganının kullandığı silahlar, taktiksel kıyafetleri veya sosyal medyada bıraktığı izler, ekranlarda adeta bir aksiyon filmi fragmanı gibi, gerilim müzikleri eşliğinde analiz edildiğinde, bu durum izleyici üzerinde “bu çocuk bir canavar” etkisinden ziyade, özellikle dışlanmış, öfkeli ve yalnız gençler üzerinde “bu çocuk sisteme başkaldıran güçlü bir isyankar” illüzyonu yaratır. “Anti-kahraman” miti böyle doğar. İyilerin (kurbanların) sessiz sedasız toprağa verildiği, ancak kötünün (failin) günlerce, haftalarca ana haber bültenlerini, tartışma programlarını ve sosyal medya trendlerini işgal ettiği bir ekosistemde, ahlaki pusula paramparça olur. Eşikteki genç zihin, medyanın bu tutumundan şu acımasız dersi çıkarır: “Eğer uslu, sıradan ve kurallara uyan biri olursan görünmez kalır ve unutulursun; ama eline bir silah alıp katliam yaparsan, tüm dünya senin adını ezberler, sözlerini okur ve senin karşında titrer.” Medyanın teşhirci dili, şiddetin bir sonraki sürümünü (copycat effect) kendi elleriyle kodlar.

Şahsi bir eleştiri olarak belirtmeliyim ki; Türkiye’de medyanın reyting ve tıklanma uğruna insan acısını nasıl bir tüketim nesnesine dönüştürdüğünü görmek, medeniyet adına utanç vericidir. Haber verme hakkı, kamuoyunu bilgilendirme ödevi, kurbanların kanlı bedenlerini sansürsüzce paylaşmayı, feryat eden annelerin yüzlerine kameraları dayamayı gerektirmez. Ancak bizde, “şiddetin pornografisi” dediğimiz o etik sınır tamamen aşınmıştır. Nasıl ki cinsel pornografi, cinselliği insani bağlamından koparıp mekanik bir seyirlik nesneye dönüştürüyorsa; şiddetin pornografisi de ölümü, acıyı ve trajediyi insani bağlamından, yasından ve vakarından koparıp, izleyicinin o karanlık, röntgenci dürtülerini tatmin eden bir şov malzemesine dönüştürür. Okul önünde feryat eden bir ailenin o en mahrem, en savunmasız anını reyting makinesine odun olarak atmak, gazetecilik değil, leş kargalığıdır. Kan ne kadar kırmızı, çığlık ne kadar yüksekse, haberin “değeri” de o kadar artmaktadır. İzleyici, bir süre sonra bu hiper-gerçek şiddet sunumlarına öylesine bağışıklık kazanır ki, okulda katledilen çocukların haberlerini akşam yemeğini yerken sıradan bir istatistikmiş gibi izleyip, anında kanal değiştirerek bir eğlence programına geçiş yapabilir. Acının sıradanlaşması, ölümün bu kadar ucuz bir seyirliğe dönüşmesi, toplumun vicdanını kalıcı olarak nasırlaştırır.

Sansür ile teşhir arasındaki bu marazi salınım, gerçeğin kendisine, yani “bu çocuklar neden katil oldu?” sorusunun yapısal cevabına ulaşmamızı kasıtlı olarak engeller. Devlet sansür uygulayarak, medya ise olayı sadece “kan, silah ve aksiyon” boyutunda, polisiye bir dizi yüzeyselliğinde teşhir ederek asıl tartışılması gereken o devasa sosyolojik çürümeyi, eğitim sisteminin iflasını, cezasızlık iklimini ve liyakatsizliği ustaca hasıraltı ederler. Ana akım medya saatlerce failin silahı nasıl temin ettiğini, kaç mermi sıktığını, o gün ne giydiğini konuşur; ancak o silahın o eve nasıl o kadar kolay girebildiğini, o çocuğun okul sisteminde nasıl kaybolduğunu, ebeveynlerin ve devletin sorumluluğunu asla masaya yatırmaz. Olay, sistemik bir kriz olmaktan çıkarılıp, “psikopat bir çocuğun anlık cinneti” düzeyine indirgenerek bireyselleştirilir. Bu, medyanın ve sistemin ortaklaşa oynadığı bir aklanma oyunudur. Çürümüş yapı (sistem) kendini temize çıkarmak için, failin canavarlığını mümkün olan en yüksek sesle, en detaylı şekilde teşhir eder ki, kimse dönüp de o canavarı yaratan sisteme, okullara, siyasete veya topluma hesap sormasın. Katil ne kadar radikal, ne kadar şeytani gösterilirse, toplum ve sistem kendi ellerini o kadar kolay yıkar.

Batı medyasında, özellikle son yıllardaki acı tecrübelerden sonra geliştirilen “No Notoriety” (Şöhrete Hayır) gibi etik protokollerin Türkiye’de zerre kadar karşılık bulmaması da bu bağlamda son derece trajiktir. Bu tür sorumlu gazetecilik ilkeleri, failin adının mümkün olduğunca az anılmasını, fotoğraflarının ve manifestosunun asla yayınlanmamasını, olayın tamamen kurbanların hayatları, kaybedilen değerler ve alınması gereken güvenlik önlemleri üzerinden haberleştirilmesini savunur. Amaç, katili “hiç kimse” (nobody) statüsünde bırakarak, eylemin motivasyonunu oluşturan o narsistik şöhret ödülünü onun elinden almaktır. Fakat Türkiye’de dijital tıklanma ekonomisi ve algoritmaların vahşi doğası, bu tür etik frenleri anında ezip geçer. Bir haber sitesi failin kan donduran manifestosunu yayınlamayıp etik davransa bile, rakip site bunu “Kan donduran itiraflar, katilin gizli günlüğü!” manşetiyle yayınlayıp tüm trafiği, tüm geliri kendine çekecektir. Medyanın ahlaki kuralları, kapitalizmin ve sosyal medya algoritmalarının o acımasız kuralları karşısında tamamen savunmasızdır. Gerçeklik, tıklanma oranlarına kurban edilmiştir.

Bu bilgi kirliliği ve sansür cenderesi içinde en büyük bedeli yine kurbanlar ve onların aileleri öder. Devletin koyduğu yayın yasağı yüzünden doğru bilgiye ulaşamayan aileler, sosyal medyada dolaşan “cesetler tanınmaz halde”, “saldırganlar esir aldı” gibi spekülatif, çoğu kasten üretilmiş yalan haberlerin (dezenformasyon) hedefi haline gelerek psikolojik bir işkenceye maruz kalırlar. Fail, teşhir edilerek sahte bir efsaneye dönüştürülürken; kurbanlar sadece rakamlara, isimsiz istatistiklere ve birkaç saniyelik bulanık vesikalık fotoğraflara indirgenir. Medya, kurbanın kim olduğunu, hayallerini, o gün okulda ne yapmak istediğini anlatmaz; çünkü iyilik, sıradanlık ve masumiyet, kötülük kadar “ilgi çekici” değildir. Toplum, bu medya düzeni aracılığıyla, kötülüğün ödüllendirildiği (görünürlükle, şöhretle), iyiliğin ve masumiyetin ise anında unutulup bir kenara atıldığı çarpık bir ahlak felsefesini içselleştirir. Şiddet sarmalını kıramamamızın en büyük sebeplerinden biri de budur; zira medyamız, şiddeti bir sorun olarak değil, kârlı bir ürün olarak görmekte ve onu sürekli, bıkıp usanmadan pazarlamaktadır.

Sözün özü, medya, bir toplumun kendi yaralarına, kendi hastalıklarına ve kendi gerçekliğine tuttuğu devasa bir aynadır. Devletin o aynanın üzerine çektiği o kalın, anlamsız sansür örtüsü, altındaki çürümeyi gizleyemez; sadece örtünün altında o irinin daha da büyümesine, fısıltıların çığlığa dönüşmesine neden olur. Öte yandan örtü kalktığında medyanın benimsediği o reyting odaklı, teşhirci, faili merkezine alan ve kanı estetize eden yayın politikası da, o yarayı iyileştirmek yerine ona tuz basar, onu kanatır ve yeni yaraların açılması için gereken o karanlık ilhamı topluma pompalar. Türkiye, haber verme hakkı ile sansür, gazetecilik etiği ile şiddet pornografisi arasındaki o ince çizgiyi kalıcı olarak kaybetmiştir. Şanlıurfa ve Kahramanmaraş katliamlarının failleri fiziken o lise ve ortaokul öğrencileri olabilir; ancak o silahların sesini Türkiye’nin en ücra köşesindeki yalnız ve öfkeli bir gencin kulaklarına bir “zafer melodisi” gibi ulaştıran, o katilleri birkaç saat içinde tüm ülkenin gündemine oturtan ve kötülüğü bu denli cazip, bu denli görünür kılan şey, medyanın o çürümüş, ilkesiz ve kan emici işleyişidir. Gerçeği aramak, anlamak ve toplumsal bir yüzleşme sağlamak yerine; gerçeği saklayanlarla, gerçeği pazarlayanlar arasında sıkışan bir ülkede, yeni katliamların manşetleri çoktan, büyük harflerle dizilmeye başlanmıştır bile.


BÖLÜM 17: Mekansal Psikoloji: “Mahalle”nin Ölümü ve Beton Yalnızlığı

İnsan, sadece zamanın değil, aynı zamanda mekanın da ürünüdür. İçine doğduğumuz, nefes aldığımız, adımladığımız ve ufkumuzu sınırlayan fiziksel yapılar, yalnızca barınma ihtiyacımızı karşılayan pasif birer beton yığını değil; aksine, bilincimizi, toplumsal ilişkilerimizi ve ahlaki referanslarımızı şekillendiren aktif ve ontolojik birer inşadır. Türkiye’nin son kırk yılda, ancak özellikle son yirmi yılda yaşadığı devasa ve vahşi kentleşme serüveni, sadece bir inşaat rantı veya demografik bir yer değiştirme hadisesi olarak okunamaz. Bu serüven, aynı zamanda insanın insanla, insanın toplumla ve insanın kendi iç dünyasıyla kurduğu temasın, yatay mimariden dikey mimariye, sokak kültüründen rezidans kültürüne geçişle birlikte nasıl paramparça olduğunun mekansal tarihidir. Şanlıurfa ve Kahramanmaraş gibi geleneksel olarak komşuluk ve mahalle kültürünün, toplumsal dayanışmanın en yoğun yaşandığı kadim şehirlerimizde dahi okul koridorlarını kana bulayan o nihilist şiddetin filizlenebilmesi, mekansal psikolojinin iflasının, o meşhur “mahalle” kavramının ölümünün ve yerini alan “beton yalnızlığının” en acımasız sonuçlarından biridir.

Eskinin yatay mimarisine ve sokak dokusuna dayalı mahalle kültürü, salt nostaljik ve romantik bir anımsamadan ibaret değildir; o, kriminolojik ve sosyolojik açıdan devasa bir “otokontrol” ve “sosyal denetim” mekanizmasıydı. Mahalle, sınırları belli, herkesin herkesi tanıdığı, çocukların sadece kendi ebeveynleri tarafından değil, o sokağın tüm sakinleri tarafından ortaklaşa büyütüldüğü organik ve yaşayan bir ekosistemdi. Bir çocuk sokağa çıktığında, sadece oyun oynamaz, aynı zamanda o toplumun yazısız ahlak yasalarını, sınırları ve kuralları öğrenirdi. Bakkal amcanın, yan komşunun, sokaktan geçen yaşlı teyzenin bakışları, o görünmez “mahalle baskısı”, aslında çocuğun üzerinde son derece koruyucu, eğiticive suçtan alıkoyucu bir şemsiye işlevi görürdü. Mahalle baskısı kavramı bugün genellikle bireysel özgürlükleri kısıtlayan negatif bir anlamda kullanılsa da, fenomenolojik kökeninde bu baskı, çocuğu suça, taşkınlığa veya şiddete karşı frenleyen, ona “gözetlendiğini” ve “bir topluluğa ait olduğunu” hatırlatan olumlu bir disiplin ağıydı. Çocuk bir camı kırdığında, bir kediye eziyet ettiğinde veya kendinden küçük birine zorbalık yaptığında, mahallenin o görünmez Leviathan’ı devreye girer, çocuğu uyarır, yanlışını düzeltir ve eyleminin bir bedeli olduğunu ona anında hissettirirdi. Bu, çocuğun sosyalleşme sürecindeki ilk ve en hayati süperego inşasıydı.

Ancak vahşi kapitalizmin kentleri birer rant makinesine çevirmesiyle birlikte yatay mimari yerini, insanı topraktan, sokaktan ve komşusundan koparan devasa dikey kulelere, güvenlikli sitelere ve rezidans kültürüne bıraktı. Mimari, toplumsal sınıfları birbirinden keskin çizgilerle, yüksek duvarlarla ve şifreli kapılarla ayırdı. Bu yeni mekansal düzenlemede “sokak”, artık çocukların oyun oynadığı, sosyalleştiği ve hayatı öğrendiği güvenli bir yaşam alanı olmaktan çıkıp; sadece arabalarla bir noktadan diğerine gitmek için hızla geçilen, tekinsiz, tehlikeli ve “yabancı” bir transit geçiş güzergahına dönüştürüldü. Dikey mimarinin o soğuk, steril ve yüzsüz beton blokları içine hapsedilen modern aile, “güvenlik” adı altında aslında kendi mutlak yalıtılmışlığını satın aldı. Kapısındaki güvenlik görevlisi, etrafını saran dikenli teller ve her köşeyi izleyen kameralarıyla bu yeni konut tipleri, insanı dış dünyanın kötülüklerinden koruduğunu vaat ederken, içeride çok daha karanlık, çok daha sinsi bir kötülüğün, yani mutlak yalnızlığın ve yabancılaşmanın tohumlarını ekti.

Bu yalıtılmış rezidans veya apartman dairesi, daha önceki bölümlerde “proje çocuk” ve “ihmal edilmiş varlık” bağlamında detaylandırdığımız o modern ebeveynlik krizinin mekansal sahnesidir. Sokağa çıkması yasaklanan, komşu çocuğuyla kaynaşması “tehlikeli” veya “gereksiz” görülen, toprağa dokunmayan ve mahallenin o terbiye edici organik gözetiminden tamamen mahrum bırakılan çocuk, kendi odasının dört duvarı arasına hapsedilmiştir. Bu fiziksel hapis hali, çocuğun sosyolojik olarak ölümü, dijital olarak ise yeniden doğuşudur. Dış dünyayla, mahalleyle, sokakla organik bağları kesilen zihin, o devasa boşluğu doldurmak için ekranların o sahte, parıltılı ve daha önce uzun uzun işlediğimiz o “kanlı algoritmaların” hüküm sürdüğü dijital evrene çekilir. Beton yalnızlığı, bireyi sadece fiziksel olarak tekilleştirmekle kalmaz; onun empati kurma, yüz yüze iletişim yeteneklerini geliştirme ve bir başkasının varlığına saygı duyma gibi temel insani melekelerini de köreltir. Yan dairede kimin yaşadığını bilmeyen, apartman boşluğunda yankılanan bir yardım çığlığına kapısını kapatan, asansörde karşılaştığı insana selam vermeyen bu yeni “kentli” birey modeli, çocuğuna da dünyanın tekinsiz, herkesin potansiyel bir düşman olduğu ve “öteki”nden her zaman uzak durulması gerektiği şeklindeki o hastalıklı, şizofrenik paranoyayı aktarır.

Gaston Bachelard, “Mekanın Poetikası” adlı o muazzam eserinde ev kavramının insan ruhunu nasıl barındırdığını, evin köşelerinin, mahzenlerinin ve tavan aralarının zihnimizin farklı katmanlarını nasıl yansıttığını anlatır. Ancak günümüzün kutuplaşmış, yalıtılmış beton bloklarında “ev”, ruhu barındıran şiirsel bir sığınak değil; sadece bedenin tüketim faaliyetlerini (yemek yeme, uyuma, internete girme) gerçekleştirdiği steril bir hücredir. Bu hücrenin içinde büyüyen genç, dünyanın geri kalanıyla olan temasını tamamen pikseller üzerinden sağlar. Mahallenin o sıcak, insanı sarıp sarmalayan, hataları tolere eden ama aynı zamanda ahlaki sınırlar çizen organik dokusu kaybolduğunda, genç kendini devasa bir boşluğun, milyarlarca insanın yaşadığı ama kimsenin birbirini gerçekten görmediği dev bir metropolisin içinde zerre kadar önemi olmayan, sıradan bir “hiçkimse” olarak hisseder. Georg Simmel’in “Metropol ve Tınlamayan (Blasé) İnsan” kavramsallaştırmasında belirttiği gibi; aşırı uyarana, kalabalığa ve beton yığınlarına maruz kalan kentli insan, ruhsal sağlığını korumak için çevresine karşı derin bir kayıtsızlık, bir hissizleşme geliştirir. Kimse kimseyi umursamaz. Sokakta yere düşen birini kaldırmak, ağlayan bir çocuğa nedenini sormak gibi temel insani refleksler, bu beton cangılında zayıflık veya tehlikeli bir işgüzarlık olarak kodlanır.

İşte bu mutlak kayıtsızlık ve “görünmezlik” hissi, şiddete giden yolun mekansal taşlarını döşer. On dört yaşındaki bir ergen için, o hormonların, varoluşsal sancıların ve kimlik inşasının en yoğun yaşandığı dönemde “görünmez” olmak, tahammül edilemez bir acıdır. Eskiden bir genç, mahallede bir kahramanlık yaparak, iyi top oynayarak, büyüklere saygı göstererek veya bir zanaatta ustalaşarak görünürlük ve takdir kazanırdı. Onun varlığı, komşunun bir aferiniyle, bakkalın başını okşamasıyla onaylanırdı. Ancak bugün, milyonluk şehrin o devasa kulelerinden birinde, onuncu kattaki odasında sabahlara kadar internetin karanlık dehlizlerinde gezinen bir çocuğun fiziksel dünyada görünür olmak için hiçbir organik yolu, hiçbir mahalle sahnesi kalmamıştır. Sistem onu akademik başarısızlıkla (daha önce zorunlu eğitimin paradoksu bölümünde işlediğimiz gibi) elediğinde ve onu bir “kaybeden” ilan ettiğinde, o devasa beton bloklar onun üzerine üzerine gelmeye başlar. Varlığının bu dünyada hiçbir fiziksel iz, hiçbir anlam bırakmadığına ikna olan o nihilist zihin, görünmezlik lanetini kırabilmek için en ilkel, en kestirme ve en yıkıcı yola başvurur. Eğer dünya beni iyiliğimle, yeteneğimle veya varlığımla görmüyorsa; ben de onlara benim varlığımı zorla, kanla, dehşetle ve ölümle fark ettiririm.

Şiddet, bu bağlamda bir tür sapkın “kendini kanıtlama” ritüeline, vahşi bir varoluşsal gösteriye dönüşür. Okul saldırganının eylemini gerçekleştirmek için seçtiği mekanın okul olması da bu mekansal psikolojinin bir sonucudur. Zira modern kent hayatında mahalle ölmüş, sokak tehlikeli bir geçiş alanına dönüştürülmüş, evler izole hücreler halini almıştır. Gençlerin “toplu halde” bulundukları, sosyalleşmeye çalıştıkları ve toplumun küçük bir simülasyonunu yaşadıkları yegane ve son ortak fiziksel mekan okuldur. Okul, sokağın ve mahallenin o kaybettiği “sahne” olma özelliğini tek başına yüklenmek zorunda kalmıştır. Görünmez olduğunu hisseden, beton yalnızlığının içinde deliren bir birey, eylemini gerçekleştirmek, o devasa öfkesini kusmak ve arzuladığı o hastalıklı “görünürlüğü” elde etmek için toplumun en kalabalık, en masum ve dikkatlerin en çok odaklandığı o son kaleyi hedefler. Tetiği çektiğinde yankılanan ses, sadece barutun patlaması değil; yalıtılmış odalardan, komşusuz apartmanlardan ve ruhsuz rezidanslardan dışarı fırlayan o bastırılmış “ben buradayım” çığlığıdır.

Şahsi bir analizle belirtmek isterim ki; mimarinin insanı topraktan koparıp gökyüzüne doğru beton kafeslere istiflemesi, insanın içindeki o karanlık, anarşik dürtüleri besleyen en temel çevresel faktörlerden biridir. İnsan biyo-psiko-sosyal bir varlıktır; toprağa basmaya, ağaca dokunmaya, yüz yüze iletişime, gökyüzünü bir ekranın ardından değil, sokağın ortasından görmeye programlanmıştır. Bizler, “daha iyi bir yaşam standardı” ve “prestij” yalanıyla kentleri devasa dikey mezarlıklara çevirdik. Çocukları bu mezarlıkların lüks hücrelerine kapattık. “Güvende” olduklarını sandığımız o çocuklar, dış dünyadaki fiziksel tehlikelerden (trafik kazası, sokak kavgası) belki uzak kaldılar; ancak odalarının içine kadar sızan, daha önce işlediğimiz o Discord tarikatlarının, incel kültürünün ve şiddet pornografisinin o devasa, karanlık radikalleşme mekanizmalarının kucağına itildiler. Dışarıdaki organik hayattan, mahallenin o koruyucu kalkanından koparılan çocuk, internetin vahşi doğasında tamamen savunmasız, yapayalnız ve hedefsiz kaldı.

Bir mahallenin yok oluşu, sadece eski, cumbalı evlerin yıkılıp yerine gökdelenlerin dikilmesi demek değildir. Bir mahallenin yok oluşu, o topluluğu bir arada tutan ortak hafızanın, “biz” duygusunun, yardımlaşmanın ve o görünmez ahlaki sözleşmenin (Hobbes’un Leviathan’ında bireylerin birbirine verdiği o zımni sözün, sokak seviyesindeki tezahürünün) çöpe atılmasıdır. Bir mahallede suç işlemek zordur; çünkü herkes sizi bilir, ailenizi tanır, suçun getireceği “utanç” (shame) duygusu, hapishane korkusundan çok daha güçlü bir caydırıcıdır. Oysa anonimleşmiş, kimsenin kimseyi tanımadığı, üst komşunun alt komşunun cenazesinden haberdar olmadığı o devasa rezidans kulelerinde veya dev beton bloklarında “utanılacak” bir topluluk, bir “göz” yoktur. Utancın, mahcubiyetin ve toplumsal denetimin olmadığı bir mekanda, ahlak sadece soyut bir kavrama dönüşür. Ahlakın soyutlaşıp buharlaştığı bu kentsel boşlukta ise, kuralları sadece güç, silah ve nihilizm belirler.

Kahramanmaraş’ta, bir zamanlar sıcak komşuluk ilişkilerinin, geniş avlulu evlerin ve mahalle dayanışmasının kalesi olan o kadim şehirde bile bu kentsel yabancılaşmanın, bu soğuk betonlaşmanın sonuçlarını bu kadar kanlı bir şekilde görüyorsak; bu, kentleşme ve mimari politikalarımızın sadece estetik bir hata değil, sosyolojik bir intihar olduğunun da ispatıdır. İnsanı mekanından, sokağından ve komşusundan kopardığınızda, onu önce kendine, sonra da kendi türüne düşman edersiniz. Yatay mimarinin, geniş sokakların, çocukların bir arada oynayabildiği parkların ve mahalle kültürünün ölümü; içsel denetimini yitirmiş, empati duygusunu piksellere teslim etmiş ve yalnızlığın o dondurucu soğuğunda kendi vicdanını da dondurmuş bir neslin inşasıyla eş anlamlıdır. Kırık aynalar çağında, o milyonlarca liralık rezidansların lüks, yalıtımlı camlarından dışarıya baktığımızda gördüğümüz şey, gelişmiş bir medeniyetin manzarası değil; kendi içinde paramparça olmuş, birbirinden ölümüne korkan ve kendi çocuklarının zihnindeki o karanlık odaya hapsolmuş çaresiz bir toplumun acıklı silüetidir. Beton yalnızlığı, en sonunda o silahın soğuk metalinde kendi kanlı anlamını bulmuş ve bizi en korumasız olduğumuz yerden, inkar ettiğimiz o yabancılaşmanın tam kalbinden vurmuştur.


BÖLÜM 18: Makro Ekonomi ve Mikro Vahşet

Ekonomik krizleri, enflasyon oranlarını ve gelir adaletsizliğini yalnızca Merkez Bankası raporlarında, borsa endekslerinde veya haber bültenlerindeki soğuk istatistiklerde var olan soyut rakamlar olarak okumak, modern insanın ve devlet aygıtının içine düştüğü en büyük yanılgılardan biridir. Makro ekonomi, hiçbir zaman sadece paranın dolaşımıyla ilgili bir bilim dalı olmamıştır; o, doğrudan doğruya insan davranışını, toplumsal huzuru ve bireyin ontolojik güvenliğini belirleyen, kanlı ve canlı bir mekanizmadır. Bir ülkede para birimi değer kaybettiğinde, sadece cüzdanlardaki banknotlar buharlaşmaz; insan onuru, tahammül eşiği, ahlaki bariyerler ve toplumsal barış da aynı hızla eriyip gider. Şanlıurfa ve Kahramanmaraş’ta okul koridorlarına kadar sıçrayan, faillerinin yaşı ne olursa olsun tüm toplumu dehşete düşüren o vahşet sarmalını, ülkenin içinde bulunduğu devasa makro ekonomik çöküşten bağımsız bir şekilde salt kriminolojik bir vakaymış gibi incelemek, semptomu görüp hastalığı inkar etmektir. Karşımızdaki kanlı tablo, geçim sıkıntısının, derin yoksulluğun ve enflasyonist yıkımın, hane içinden başlayarak sokağa ve oradan da okul sıralarına kadar uzanan “mikro vahşet” pratiğine nasıl dönüştüğünün en acımasız kanıtıdır.

Bu sosyo-ekonomik çöküşün insan psikolojisi üzerindeki yıkıcı etkisini kavrayabilmek için, psikoloji biliminin en temel yapıtaşlarından biri olan Abraham Maslow’un İhtiyaçlar Hiyerarşisi teorisine felsefi bir derinlikle yeniden bakmamız elzemdir. Maslow, insanın motivasyonunu ve eylemlerini bir piramit modeliyle açıklar. Bu piramidin en geniş ve en temel alt basamağında fizyolojik ihtiyaçlar (açlık, susuzluk, barınma) ve hemen onun üzerinde güvenlik ihtiyaçları yer alır. İnsan, evrimsel doğası gereği, bu en temel iki basamaktaki ihtiyaçlarını asgari düzeyde karşılamadan, piramidin üst katmanlarında yer alan sevgi, aidiyet, saygı, estetik, sanat ve kendini gerçekleştirme gibi “medeni” değerlere ulaşamaz. Türkiye’nin son yıllarda içine sürüklendiği o boğucu enflasyon sarmalı ve hiper-hayat pahalılığı, toplumun çok büyük bir kesimini, piramidin o en üst, aydınlık ve erdemli basamaklarından söküp alarak, vahşi bir hayatta kalma mücadelesinin verildiği en alt basamağa, o karanlık bodrum katına fırlatmıştır. Temel gıdaya ulaşmanın, kirayı ödemenin ve kışı üşümeden geçirmenin devasa bir varoluşsal krize dönüştüğü bir toplumda; empati, nezaket, başkasının hakkına saygı gösterme ve hukuka riayet etme gibi kavramlar, lüks ve hatta “zayıflık” olarak algılanmaya başlar. Midesi guruldayan, yarın ne yiyeceğini bilemeyen veya çocuğunun en temel okul masrafını karşılayamadığı için insanlık onuru her gün zedelenen bir bireyden, piramidin zirvesindeki o “kâmil insan” erdemlerini beklemenin hiçbir rasyonel temeli yoktur. Yoksulluk, insanın içindeki o ilkel hayatta kalma güdüsünü tetikler ve hayatta kalma güdüsünün devrede olduğu her an, medeniyetin üzerine çekilmiş o ince cila hızla dökülerek altındaki vahşi doğayı ortaya çıkarır.

Daha önceki bölümlerde “geleceksizlik” (no-future) kavramı üzerinden gençlerin nasıl nihilist bir radikalleşmeye sürüklendiğini tartışmıştık. Ancak bu geleceksizlik algısının kök hücresi, doğrudan doğruya makro ekonominin iflasıdır. Ekonomik istikrar, bireye “bugün kurallara uyarsan, namusunla çalışırsan, yarın refaha ulaşırsın” şeklinde zımni bir toplumsal sözleşme sunar. Enflasyon ise bu sözleşmenin alenen yırtılıp atılmasıdır. Emeğin, alın terinin ve dürüst çalışmanın her gün biraz daha değersizleştiği, buna karşılık spekülasyonun, rantın ve gayrimeşru kazancın devasa servetler yarattığı bir ekonomik düzende, ahlaki bariyerler tamamen çöker. Birey, sistemin kendisine hile yaptığını, dürüstlüğün aslında bir “aptallık” olduğunu acı bir şekilde tecrübe eder. Eğer bir toplumda çalışmak ve kurallara uymak bireyi yoksulluktan kurtarmıyorsa, o toplumda suça, şiddete ve gaspa yönelmek, ahlaki bir sapma olmaktan çıkıp rasyonel bir hayatta kalma stratejisine dönüşür. İşte sokaklarda tanık olduğumuz o nedensiz öfke patlamalarının, trafikte saniyeler içinde cinayetle sonuçlanan tartışmaların ve mafyatik özenmelerin altında, cebi boşaltılmış ve onuru kırılmış insanın sisteme karşı duyduğu bu derin, dizginlenemez öfke yatmaktadır.

Makro ekonomideki bu şiddetli sarsıntının en yıkıcı hasarı bıraktığı alan ise, toplumun en küçük ve en mahrem yapı taşı olan hane içidir. Enflasyon, sadece market raflarındaki etiketleri değiştirmez; o, akşam yemeği masasına, ebeveynlerin yatak odasına ve çocukların zihnine sızan görünmez bir zehirdir. Geçim sıkıntısı çeken, ay sonunu getiremeyen, borç batağında çırpınan anne ve babaların sinir sistemleri sürekli bir “savaş ya da kaç” alarmı durumundadır. Kronik stres altındaki bir zihin, toleransını, sabrını ve şefkat gösterme yetisini kaybeder. Evin kapısından içeri giren ebeveyn, çocuğuna sarılacak, onun dertlerini dinleyecek veya onun psikolojik gelişimini gözlemleyecek duygusal enerjiden tamamen yoksundur. Daha önce aile içi otorite krizini ve ebeveynlik sarkacını incelerken değindiğimiz o “ihmal edilmiş çocuk” profili, çoğu zaman bilinçli bir kötülüğün değil, işte bu ekonomik tükenmişliğin (burnout) zorunlu bir sonucudur. Ebeveynin beyni, faturaları nasıl ödeyeceğini hesaplamaktan, çocuğunun okulda yaşadığı akran zorbalığını veya iç dünyasındaki o karanlık narsistik kırılmaları fark edemez hale gelir. Sevgi, zaman ve dikkat ister; yoksulluk ise insanın elinden en çok zamanını ve dikkatini çalar. Bu nedenle ekonomik stres, çocuğun dünyasına doğrudan “sevgisizlik, görünmezlik ve ihmal” olarak çevrilir. Çocuk, evdeki o gerginliği, o sürekli bağırış çağırışı veya o kahredici sessizliği, kendi varlığının bir yük olduğu şeklinde kodlar ve derin bir değersizlik hissiyle baş başa kalır.

Bu değersizlik hissi, okul denen o acımasız mikro kozmosa taşındığında devasa bir patlayıcıya dönüşür. Okul, çocukların sadece akademik bilgi aldıkları değil, aynı zamanda ailelerinin sosyo-ekonomik statülerini yarıştırdıkları, kıyasıya bir statü mücadelesi verdikleri hiper-kapitalist bir arenadır. Marka ayakkabılar, son model akıllı telefonlar, tatil anıları ve harçlık miktarları, çocukların o vahşi hiyerarşideki yerlerini belirler. Evinde yoksulluğun o soğuk ve utanç verici yükünü omuzlayan bir çocuk, okula gittiğinde bu eşitsizliği en acımasız, en çıplak haliyle hisseder. Yırtık bir ayakkabı veya eski bir okul çantası, bir ergenin zihninde sıradan bir ekonomik eksiklik değil, devasa bir sosyal aşağılanma vesilesidir. Modern tüketim kültürü, insan değerini sahip olunan nesnelere eşitlediği için, bu nesnelere sahip olamayan çocuk ontolojik bir “hiçlik” yaşar. Karl Marx’ın yabancılaşma teorisinde bahsettiği gibi, birey sadece kendi emeğine değil, kendi varlığına da yabancılaşır. Ancak bir ergen, bu aşağılanmayı pasif bir şekilde kabullenmez. O utanç, o eziklik duygusu içselleştirilip sindirilemediği için, çok hızlı bir biçimde agresyona, yani şiddete dönüşür. Çocuğun evde hissettiği görünmezlik ile okulda hissettiği sosyo-ekonomik utanç birleştiğinde, karşısındakini ezmek, ona zarar vermek ve okulun o hiyerarşik düzenini kaba kuvvetle yıkmak, yegane telafi mekanizması haline gelir.

Şahsi bir gözlem olarak ifade etmeliyim ki; yoksulluğun yarattığı utanç, insan ruhunu en hızlı çürüten duygulardan biridir. Utanç, öfkeye; öfke ise şiddete gebedir. Şanlıurfa ve Kahramanmaraş saldırılarında o tetiği çeken çocukların (özellikle daha önce analiz ettiğimiz kopyalama etkisi ve dijital tarikatların da etkisiyle) zihinlerinde, bu devasa sosyo-ekonomik adaletsizliğin biriktirdiği hıncın izlerini sürmek zorunludur. Belki fail bizzat mutlak bir yoksulluk içinde değildi (örneğin emniyet mensubu babanın evindeki o cephanelikten bahsetmiştik), ancak o failin içinde nefes aldığı toplum, öğretmeni, arkadaşı, kantincisi ve sokağı bu ağır ekonomik depresyonun altında ezilmekteydi. Yoksulluğun ve geçim derdinin yarattığı o gergin, tahammülsüz, her an patlamaya hazır “toplumsal aura”, ekonomik durumu görece iyi olan ailelerin çocuklarına da bulaşır. Toplum, birleşik kaplar misali çalışır; bir taraftaki çürüme ve öfke, izole sitelerin, korunaklı duvarların (ki mimari iflas bölümünde buna değindik) üzerinden aşıp herkesin sinir sistemini zehirler. Etraftaki herkesin mutsuz, herkesin öfkeli ve herkesin geleceğe dair umutsuz olduğu bir atmosferde büyüyen bir genç, dünyanın yaşanmaya değer, güvenli bir yer olduğuna inanamaz. Bu genel umutsuzluk hali, “kaybedecek hiçbir şeyim yok” şeklindeki o ölümcül nihilist felsefenin en bereketli toprağıdır. Kaybedecek bir geleceği, bir statüsü, bir umudu olmayan birey; eline silahı alırken vicdanının sesini çok kolay susturur.

Kaldı ki, makro ekonominin çöküşü sadece hane içini değil, devletin eğitim, sağlık ve güvenlik gibi temel kamu hizmetlerini de kalitesizleştirir, içini boşaltır. Eğitime ayrılan bütçenin reel olarak erimesi, kalabalıklaşan sınıflar, okullarda yeterli rehberlik ve psikolojik danışmanlık hizmetinin sunulamaması, tamamen ekonomik yetersizliklerin bir sonucudur. Bir rehber öğretmenin yüzlerce öğrenciyle ilgilenmek zorunda kaldığı, okulun fiziki koşullarının yetersiz olduğu bir ortamda; içine kapanan, şiddet eğilimi gösteren veya aile içi ihmal yaşayan bir çocuğun zamanında fark edilip kurtarılması imkansızlaşır. Sistem, o çocuğu bir dosya numarası olarak görür ve kalabalıkların içinde kaybeder. Makro ekonomi, o çocuğu kurtaracak olan pedagojik ağı yırtmıştır. Vahşet, işte o yırtık ağdan sızanların, karanlık dehlizlerde kendi başlarının çaresine bakmaya çalışırken kendi elleriyle yarattıkları bir cehennemdir.

Son tahlilde, enflasyonist politikaların, derinleşen gelir eşitsizliğinin ve emeğin değersizleşmesinin toplumda yarattığı fay kırıkları, sadece ekonomik kriz dönemleriyle sınırlı kalacak geçici birer hasar değildir; bu kırıklar, nesiller boyu sürecek derin ahlaki ve ontolojik yaralardır. Türkiye’nin okul koridorlarında tanık olduğu o kanlı sabahlar, Maslow’un o en alt basamağında can çekişen, evdeki çaresizliği ve ihmali okulda şiddete dönüştüren, geleceği çalınmış bir kuşağın cinnet halidir. Bizler, o masum çocukların dökülen kanlarını sadece birer asayiş sorunu, dijital medyanın bir yan etkisi veya ailenin bireysel bir kusuru olarak gördüğümüz sürece; o cinneti besleyen ana damarı, yani insan onurunu ayaklar altına alan bu acımasız makro ekonomik yoksullaştırmayı ve bunun getirdiği ahlaki çürümeyi asla durduramayacağız. Yoksulluk sadece cüzdanları değil, ruhları ve vicdanları da iflas ettirdiğinde, geriye sadece birbirini parçalayan çaresiz insanların oluşturduğu, hiçbir metal dedektörünün veya okul güvenlik görevlisinin durduramayacağı o devasa, kanlı mikro vahşet arenası kalır. Ekonomi bir bilimden çıkıp bir yıkım silahına dönüştüğünde, o silahın eninde sonunda dönüp kendi toplumunun kalbini, yani okullarını vurması, kaçınılmaz bir sosyolojik kaderdir.


BÖLÜM 19: Çöküşten Kurtuluş Mümkün Mü? Hukuk, Liyakat ve Yeniden İnşa

Bir toplum, kendi varoluşsal köklerinden, ahlaki zemininden ve kurumsal hafızasından kanamaya başladığında, bu devasa ontolojik kanamayı yüzeysel güvenlik önlemleriyle durdurmaya çalışmak sadece naif bir çaba değil, aynı zamanda son derece tehlikeli bir kendini kandırma halidir. Şanlıurfa ve Kahramanmaraş’ta eğitim yuvalarını birer katliam sahnesine çeviren o korkunç olayların hemen ardından, siyasi ve bürokratik aklın refleksif olarak okulların girişlerine x-ray cihazları kurmayı, metal dedektörlerini artırmayı, duvarları yükseltmeyi veya silahlı güvenlik görevlileri yerleştirmeyi tartışmaya başlaması, yüzleştiğimiz krizin doğasının ne kadar yanlış anlaşıldığının en somut kanıtıdır. Mekansal psikoloji ve mimari çöküş bağlamında daha önce üstü kapalı olarak değindiğimiz üzere, bir eğitim kurumunu yüksek güvenlikli bir cezaevi simülasyonuna dönüştürmek, zihni çoktan nihilizme teslim olmuş, aidiyet duygusunu yitirmiş ve ölüm korkusunu aşmış bir genci durdurmaya yetmez. Metal dedektörü, sadece soğuk bir çeliğin varlığını tespit edebilir; ancak o çeliği okula sokma kararı verdiren o derin ahlaki çürümeyi, içselleştirilmiş nefreti, liyakatsizliğin yarattığı hıncı ve geleceksizliğin getirdiği o mutlak umutsuzluğu asla saptayamaz. Karşı karşıya olduğumuz tablo, basit bir güvenlik zafiyeti veya protokol ihlali değildir; bu, bir medeniyet tasavvurunun, bir toplumsal düzenin terminal dönemdeki iflasıdır. Dolayısıyla bu çok katmanlı çöküşten kurtuluş, güvenlik kataloglarında satılan teknolojik cihazlarla veya palyatif pansuman tedbirleriyle değil; ancak ve ancak devletin, hukukun ve eğitimin temel felsefesini kapsayan radikal, tavizsiz ve kökten bir sistem restorasyonu ile mümkündür.

Bu sistemik yeniden inşanın tam kalbinde, soyut bir ideal olmaktan çıkıp toplumun her hücresinde hissedilmesi gereken adalet mefhumu yatmaktadır. Sağlıklı ve işleyen bir medeniyette adaletin tartışılmaz üç temel niteliği olmak zorundadır: Adalet hızlı olmalıdır, kesin olmalıdır ve caydırıcı olmalıdır. Adaletin geciktiği, yıllara yayılan mahkeme koridorlarında buharlaştığı bir sistem, adalet dağıtmaktan ziyade mağdur için uzatılmış bir psikolojik işkenceye, fail için ise bir nevi ödüllendirilmiş bir cezasızlık illüzyonuna dönüşür. Daha önce devletin şiddet tekelini kaybetmesi bağlamında incelediğimiz o cezasızlık iklimi, vatandaşın ve özellikle de yetişkinlerin dünyasını gözlemleyen genç zihinlerin psikolojik hesaplamalarını temelden değiştirir. Bir genç, yolsuzluktan fiziksel şiddete kadar her türlü suçun sistemin arka kapılarından, siyasi bağlantılardan, sonu gelmez aflardan veya “iyi hal” gibi absürt indirimlerden faydalanarak cezasız kaldığını gördüğünde, hukukun caydırıcı gücü bir anda sıfırlanır. Kanunlar, aşılması imkansız mutlak bariyerler olmaktan çıkıp, etrafından kolayca dolanılabilecek basit tavsiyelere dönüşür. Kesinlik, hukuk sisteminin yerçekimidir; bu yerçekimi kaybolduğunda, toplum kaosun ve doğa durumunun o karanlık boşluğuna doğru savrulur. Gerçek bir restorasyonun başlayabilmesi için, yargı mekanizmasının her türlü siyasi etkiden, bürokratik ataletten ve suçluyu rehabilite etme fantezisini masumun mutlak korunmasının önüne koyan o trajik alışkanlıktan tamamen arındırılması şarttır. Çocuklarını korumaktan acizken katillerine sonsuz bir merhamet gösteren bir toplum, ahlaki pusulasını kalıcı olarak yitirmiş demektir. Adalet, kılıcını kınından çıkarmalı ve bu kılıcın keskinliği, suça yeltenen her zihinde tereddütsüz bir korku yaratmalıdır.

Devletin bu hızlı ve kesin adaleti tesis edememesinin birey psikolojisinde yarattığı o yıkıcı metamorfozu çok derinlemesine analiz etmek zorundayız. Modern medeniyetin üzerine inşa edildiği en temel varsayım, bireyin kişisel intikam ve şiddet kullanma hakkından feragat ederek bu yetkiyi devlete devretmesi ve bunun karşılığında devletin onu her koşulda koruyacağı, ona zarar verenleri ise adil bir şekilde cezalandıracağı garantisidir. Bu sarsılmaz garanti çatladığında, birey kendisini korkunç bir varoluşsal boşluğun içinde bulur. “Eğer devlet beni, hakkımı ve canımı korumuyorsa, o halde beni kim koruyacak?” şeklindeki bu mutlak güvensizlik hali, iki farklı ama aynı derecede yıkıcı psikolojik tepkiyi tetikler. Bunlardan ilki, bireyin kendi adaletini kendi sağlama çabası, yani ilkel bir kanunsuzluğa (vigilantizm) gerilemesidir. Bireysel silahlanmadaki kontrolsüz artış, evlerin birer cephaneliğe dönüşmesi ve mafyatik figürlerin toplumda gizli birer kahraman gibi yüceltilmesi, bireyin kendi Leviathan’ını yaratma zorunluluğu hissetmesindendir. İkinci tepki ise, özellikle bu tür örgütlü kanunsuzluklar için ideolojik veya maddi donanıma sahip olmayan, kendisini tamamen korumasız ve yalnız hisseden gençlerde görülen saf, nihilist saldırganlıktır. Bir çocuk, kuralların keyfi işlediğini, otoritelerin yolsuz veya aciz olduğunu ve düşmanca bir dünyada tamamen savunmasız bırakıldığını idrak ettiğinde, içindeki o derin korku hızla önleyici ve yıkıcı bir öfkeye mutasyona uğrar. Okul koridorlarında tetiği çeken saldırgan, aslında kendi ontolojik güvenliğini sağlayamayan, onu sahipsiz bırakan o ikiyüzlü sisteme karşı, sistemin anladığını düşündüğü tek dili, yani saf şiddeti kullanarak cevap veren bir psiko-patolojik vakadır. Dolayısıyla devletin cezalandırıcı ve koruyucu kapasitesine olan inancın yeniden tesisi, sadece hukuki bir gereklilik değil; gelecek nesillerin zihinlerindeki o silahları kendi kendilerine bırakmalarını sağlayacak en hayati psikolojik zorunluluktur.

Ancak hukuki çerçeveyi onarmak, bu devasa restorasyon sürecinin sadece bir yarısıdır. Diğer ve belki de çok daha sancılı olan görev, liyakat sisteminin, özellikle de eğitim politikalarının tam kalbinde mutlak bir şekilde yeniden inşa edilmesidir. Okul koridorlarında şahit olduğumuz o kanlı çürüme, idari odalarda yıllardır süregelen sessiz çürümenin doğrudan bir yansımasıdır. Uzun yıllardır eğitim yönetimi, geleceği aydınlatacak kutsal bir görev olarak değil; siyasi ganimetlerin paylaşıldığı, kadrolaşmanın ve ideolojik mühendisliğin bir aracı olarak görülmüştür. Pedagojik formasyondan, entelektüel birikimden ve ahlaki bütünlükten yoksun kişilerin, sırf belirli bir siyasi fraksiyona, bir sendikaya veya ideolojik bir gruba sadakatleri nedeniyle kritik eğitim yöneticiliklerine atanmaları, sistemi baştan aşağı zehirlemiştir. Liyakatsiz bir yönetici, okulda oluşabilecek sosyo-psikolojik krizleri önceden sezme vizyonuna, bu krizleri yönetecek mesleki yetkinliğe ve ne öğretmenlere ne de öğrencilere ilham verecek bir ahlaki otoriteye sahip değildir. Kendi koltuğunu torpile ve nepotizme borçlu olan bir müdürün veya bürokratın, öğrencilere adaleti, çalışkanlığı ve dürüstlüğü aşılaması ontolojik bir imkansızlıktır. Gençler, haksızlığa ve ikiyüzlülüğe karşı inanılmaz derecede hassas radarlara sahiptirler; bu riyakarlığı anında fark eder ve sisteme karşı derin bir kin beslemeye başlarlar. Bu hastalıklı yapıyı kurtarmak için, eğitim politikalarından ve okul yönetimlerinden liyakatsiz, siyasi atanmış tüm aktörlerin acımasızca ve derhal el çektirilmesi gerekmektedir. Okulların yönetimi, müfredatın hazırlanması ve öğretmenlerin yetiştirilmesi süreçleri, her türlü siyasi virüsten arındırılarak sadece ve sadece eğitim biliminin, rasyonel aklın ve tartışılmaz bir ehliyetin ellerine teslim edilmelidir. Liyakat, gençliğin zihnine çöken o felç edici sinizmi ve umutsuzluğu dağıtabilecek tek ve en güçlü panzehirdir.

Hukukun restorasyonu ve liyakatin tesisi gibi devasa adımlar, nihayetinde çok daha büyük ve felsefi bir hedefin zeminini oluşturmalıdır: Yeni bir “Toplum Sözleşmesi”nin yazılması. Jean-Jacques Rousseau’nun o meşhur eserinde ortaya koyduğu kavramsal çerçeve, 2026 Türkiye’sinin kanayan gerçeklikleri ışığında yeniden ele alınmak, yeniden yorumlanmak zorundadır. Ekonomik hareketlilik, kurumsal güven ve devletin tartışılmaz ahlaki otoritesi üzerine kurulu olan o eski, yazılı olmayan sözleşme artık geri dönülemez bir biçimde yırtılmıştır. Bugünün gençleri, içine doğdukları topluma baktıklarında adil bir mutabakat değil; kurallara uymaları, sınavlarda ter dökmeleri ve itaat etmeleri beklenen, ancak kaymağın, liyakatsiz elitler ve hukukun üstünde hareket eden ayrıcalıklı zümreler tarafından yendiği devasa bir dolandırıcılık şebekesi görmektedirler. Bu asimetrik ve zalim gerçeklik daha fazla sürdürülemez. Birey ile devlet, ve daha da önemlisi bireylerin kendi aralarındaki karşılıklı yükümlülükleri en baştan, dürüstçe ve radikal bir şeffaflıkla yeniden tanımlayacak yeni bir mutabakata ihtiyacımız vardır. Bu yeni toplum sözleşmesi, vatandaşına sadece sınırları içinde hayatta kalmayı değil, ontolojik bir haysiyetle yaşamayı garanti etmelidir. Bu sözleşme; liyakatin toplumsal yükselişin tek geçer akçesi olduğu, adaletin kör, sağır ve anında tecelli ettiği, en zayıf halkanın—yani çocukların—fiziksel duvarlarla değil, sarsılmaz bir kolektif ahlak ve tavizsiz bir hukuk zırhıyla korunduğu bir düzen vaat etmelidir. Böylesine köklü bir sözleşmeyi yeniden yazmak, devasa bir toplumsal yüzleşmeyi, kendi yarattığımız canavarlarla göz göze gelme cesaretini ve bizi bu kanlı uçuruma sürükleyen tüm yozlaşmış yapıları acımadan yıkma iradesini gerektirir.

Şahsi bir perspektiften bakıldığında, çöküşten kurtuluşun mümkün olup olmadığı sorusu, aslında kaderin değil, toplumsal iradenin bir sınamasıdır. Okul katliamlarının yarattığı o tarif edilemez trajedi, mevcut toplumsal mimarimizin ölümcül derecede çürüdüğünü gösteren bir ayna işlevi görmektedir. O aynaya bakıp gördüğümüz dehşeti inkar edemez, o manzarayı sığ güvenlik tiyatrolarıyla, kameralarla veya göstermelik x-ray cihazlarıyla görünmez kılamayız. Kurtuluşa giden yol son derece dik, sarp ve acı vericidir; çünkü siyasi, hukuki ve pedagojik sistemimizin en karanlık, en konforlu ve en yozlaşmış alışkanlıklarına savaş açmayı zorunlu kılar. Semptomları tedavi etme kolaycılığından vazgeçip, hastalığın kendisine radikal bir neşter vurmadığımız sürece bu kanama durmayacaktır. Caydırıcı bir adalet sistemi kuramadığımız, liyakati devlete geri döndüremediğimiz ve bizi karşılıklı saygı ve güvenlik içinde bir arada tutacak o yeni ahlaki sözleşmeyi imzalayamadığımız takdirde; şiddet sadece devam etmekle kalmayacak, aynı zamanda evrimleşecek, normalleşecek ve toplumun tüm kılcal damarlarına yayılarak çok daha yıkıcı bir boyuta ulaşacaktır. Önümüzdeki seçenekler son derece nettir: Ya topyekün ve tavizsiz bir sistemik yeniden inşa sürecini göze alacağız ya da kendi ahlaki korkaklığımızın bedelini, masum çocuklarımızın okul koridorlarında kurban edildiği kalıcı bir barbarlık çağını kabullenerek ödeyeceğiz. Hukukun ve liyakatin restorasyonu, siyasi bir tercih veya bürokratik bir reform meselesi değildir; bu, uçurumun kenarında sendileyen bir medeniyetin, kendi ruhunu kurtarmak için vermek zorunda olduğu en son ve en hayati varoluş mücadelesidir.


BÖLÜM 20: Sonuç: Kanayan Kurumlar ve Yas Tutan Bir Ulusun Aynadaki Yüzü

Zaman, bazı coğrafyalarda lineer bir ilerleme çizgisi olarak değil, kendi üzerine kapanan, ağır, kanlı ve boğucu bir sarmal olarak yaşanır. Şanlıurfa ve Kahramanmaraş’ta sadece yirmi dört saat arayla, en güvenli addettiğimiz okul koridorlarında yankılanan o sağır edici silah sesleri, sarmalın kendi kuyruğunu yutmaya başladığı o dehşet verici kopuş anıdır. Toplumlar, yaşanılan travmaların büyüklüğünü olayın sıcaklığıyla değil, o olayların ardında bıraktığı ontolojik sessizlikle ölçerler. Bugün Türkiye, ardında bıraktığı o gencecik bedenlerin, kara tahtanın önüne yığılan o idealist öğretmenlerin ve kanla yıkanmış okul sıralarının önünde, tarihindeki en derin, en karanlık ve en çözümsüz sessizliklerinden birini yaşamaktadır. Bu sessizlik, basit bir asayiş zafiyetinin ardından gelen bir şaşkınlık değil; tüm toplumsal sözleşmelerin, tüm kurumsal yapıların ve tüm ahlaki dayanakların çöktüğünü fark eden bir ulusun, aynadaki kendi korkunç yansımasıyla ilk kez bu kadar çıplak, bu kadar filtresiz bir şekilde yüzleşmesinin getirdiği o dondurucu paralizidir.

Daha önceki bölümlerde ilmek ilmek işlediğimiz, Leviathan’ın ölümünden ailenin iflasına, medyanın yarattığı simülasyon evreninden eğitimin bir hapishaneye dönüşmesine, dijital tarikatların karanlığından kutuplaştırma siyasetinin zehrine kadar tüm o makro ve mikro fay hatları, nihayetinde bu iki güne sığan devasa katliamlarla birlikte kırılmıştır. Ortaya çıkan enkaz, sadece beton binaların veya güvenlik protokollerinin enkazı değil; bir medeniyet tasavvurunun, “biz” olma tahayyülünün ve geleceğe dair kurulan o büyük, aydınlık anlatıların enkazıdır. Bizler, yıllarca kötülüğü dışarıda, sınırlarımızın ötesinde, yabancı diyarlarda veya en fazla karanlık arka sokaklarda aradık. Kötülüğün, kendi evlerimizin içinde, kendi sofralarımızda, izlediğimiz dizilerde, kullandığımız dilde ve en nihayetinde kendi çocuklarımızın zihinlerinde sessizce kuluçkaya yattığını göremedik. Göremedik, çünkü görmek, o güne kadar inşa ettiğimiz tüm o sahte güvenlik illüzyonlarını kendi ellerimizle yıkmayı gerektiriyordu.

Friedrich Nietzsche, “İyinin ve Kötünün Ötesinde” adlı o sarsıcı eserinde, insan ruhunun ve toplumların karanlıkla kurduğu ilişkiyi özetleyen o ölümsüz aforizmayı dile getirir: “Canavarlarla savaşan kişi, bu süreçte kendisinin de bir canavara dönüşmemesine dikkat etmelidir. Ve eğer uçuruma uzun süre bakarsan, uçurum da sana bakar.” Türkiye’nin son yirmi yılı aşkın serüveni, kelimenin tam anlamıyla bu felsefi uyarının, bu ontolojik kehanetin en acımasız biçimde gerçekleştiği bir tarihsel kesittir. Bizler, bu coğrafyada on yıllar boyunca uçuruma baktık. Uçurumun adı bazen Ortadoğu’nun o bitmek bilmez, kanlı ve irrasyonel şiddet sarmalıydı. O şiddeti ekranlardan izledik, o şiddetin dilini siyasete taşıdık, o şiddetin estetiğini gündelik hayatımızın bir parçası kıldık. Uçurumun adı bazen, adaletin ve hukukun yerine kaba kuvveti, mafyatik raconları ve lümpen bir gücü kutsayan o devasa tele-vandalizm kültürüydü. Uçurumun adı, cehaletin bir erdemmiş gibi pazarlandığı, liyakatin ayaklar altına alındığı, paranın ve gücün tek geçer akçe olduğu o çürümüş toplumsal iklimdi. Biz o uçuruma öylesine uzun, öylesine büyülenmiş ve öylesine fütursuzca baktık ki; o karanlığın bizim içimize sızdığını, bizim ahlaki dokumuzu zehirlediğini fark edemedik.

Ve şimdi, o uçurum bizim gözlerimizin içine bakıyor. Siverek’teki o lisenin bahçesinde, Onikişubat’taki o ortaokulun sınıfında, namluyu akranlarına, öğretmenlerine doğrultan o çocukların gözlerinde parlayan şey, dışarıdan gelmiş bir cinnet hali değildir; o, yıllarca beslediğimiz, büyüttüğümüz ve normalize ettiğimiz o devasa uçurumun bizzat kendisidir. Uçurum artık sınırlarımızda, televizyonlarımızda veya karanlık sokaklarımızda değil; uçurum, okullarımızın camından içeriye süzülmüş, evlatlarımızın omuzlarına birer cephanelik olarak yüklenmiş ve onların ellerinden tetiği çekmiştir. “Canavar dışarıda değil, bizim içimizde” gerçeği, tam da bu noktada tüm çıplaklığıyla yüzümüze çarpar. Bir toplum, kendi içinden 14 yaşında, beş silahla okul tarayacak kadar nihilist, soğukkanlı ve insan hayatına zerre kadar değer vermeyen biyolojik ergenler ama kriminolojik canavarlar çıkarabiliyorsa, o toplumun artık dışarıda bir düşman aramasına gerek yoktur. O toplum, kendi iç organlarını yiyerek beslenen, otoimmün bir hastalığa yakalanmış devasa bir hastaya dönüşmüştür.

Şahsi bir felsefi okumayla belirtmeliyim ki, bu iki günlük felaketin ardından yaşanan toplumsal yas süreci de kendi içinde büyük bir şizofreni barındırmaktadır. Yas tutmak, sadece gözyaşı dökmek veya ekranlarda siyah kurdeleler paylaşmak değildir. Hakiki bir yas, kaybedilenin ardından duyulan acının yanı sıra, o kaybı yaratan koşullarla derin, tavizsiz ve acımasız bir yüzleşmeyi gerektirir. Ancak biz, yas tutarken bile sorumluluğu dışsallaştırma hastalığımızdan kurtulamıyoruz. Medya, suçu sadece o çocukların oynadığı oyunlara, girdikleri sitelere veya kullandıkları uygulamalara atarak o kanlı algoritmaları tek günah keçisi ilan ederken; devlet, okulların etrafındaki duvarları bir metre daha yükseltmeyi yegane çözüm olarak sunarak sorumluluktan kaçmaktadır. Oysa kanayan kurumlarımızın başında aile, eğitim, adalet ve siyaset gelmektedir. Leviathan’ın çöküşüyle birlikte şiddet tekelini kaybeden devlet, liyakati yok eden eğitim sistemi, çocuğuna sınır çizmeyi reddeden narsistik aile modeli ve adaleti bir çadır tiyatrosuna çeviren bürokrasi; bu katliamların birinci derece asli ve müşterek failleridir. Bizler, aynadaki bu kanlı yüzümüze bakmaya cesaret edemediğimiz için, suçu hala piksellere, cansız nesnelere veya soyut kavramlara yükleyerek kendi ahlaki iflasımızı örtbas etmeye çalışıyoruz.

Bu meseleyi basit bir “asayiş sorunu” olarak okumak, hastalığı reddedip sadece ateşi düşürmeye çalışmaktır. Asayiş sorunları, polisajla, devriyeyle, kameralarla veya x-ray cihazlarıyla çözülebilir. Ancak bir çocuğun, kendisine hiçbir fiziksel zarar vermemiş, sadece onunla aynı havayı soluyan arkadaşlarını ve ona bir şeyler öğretmeye çalışan öğretmenini sistematik bir şekilde, şarjör değiştirerek ve hiçbir merhamet belirtisi göstermeden katletmesi, asayişin çok ötesinde, kelimenin tam anlamıyla bir “medeniyet ve ontoloji krizidir.” Medeniyet, insanın içindeki o vahşi, yok edici dürtüleri sanatla, felsefeyle, hukukla ve eğitimle süblime etme, dönüştürme ve ehlileştirme sürecidir. Okul koridorlarında yankılanan o silah sesleri, bu ehlileştirme sürecinin, bu asırlık medeniyet projesinin tamamen çöktüğünün, insanın yeniden o ilkel doğa durumuna, o vahşi ormana geri döndüğünün ilanıdır. Ontolojik krizdir, çünkü şiddet artık bir çıkar elde etmek, bir intikam almak veya bir ideolojiyi savunmak için değil; doğrudan doğruya “var olmak”, o görünmezliği kırmak ve o devasa hiçlik hissini kanla doldurmak için bir araç, bir performans sanatına dönüşmüştür. Eylemin kendisi, bir hiçlik manifestosudur.

Türkiye’nin bu çürümüşlük sarmalından, bu kırık aynalar çağından çıkabilmesi için, pansuman tedbirlerini bir kenara bırakıp kendi karanlığıyla büyük bir felsefi savaşa girmesi şarttır. Bu savaş, metal dedektörleriyle veya güvenlik görevlileriyle kazanılmaz. Bu savaş; kutuplaştırıcı ve ötekileştirici siyaset dilinin tamamen terk edilmesiyle, adaletin tereddütsüz ve hızlı bir şekilde yeniden tesis edilmesiyle, öğretmenin o gasp edilen ahlaki ve pedagojik otoritesinin ona geri verilmesiyle kazanılır. Bu savaş; çocukları 12 yıl boyunca akademik bir hapishanede zorla tutan o katı zorunlu eğitim dogmasının kırılarak, onlara yeteneklerine göre nefes alabilecekleri alanlar açılmasıyla kazanılır. Ve en önemlisi bu savaş; evlerimizin içine kadar sızan, o gündüz kuşağı distopyasının ve mafya estetiğinin yarattığı o hiper-gerçeklikten sıyrılıp, hakikatin o sert, sarsıcı ama iyileştirici zeminine yeniden ayak basmamızla kazanılır.

Bizler, “Küçük Amerika” olma hayaliyle yola çıkıp, vahşi batının o anlamsız, köksüz ve nihilist şiddetini kendi kılcal damarlarımıza kadar ithal ettik. Oysa bizim kültürümüz, komşusu açken tok yatmamayı, öğretmeni ana baba yarısı saymayı, adaleti mülkün temeli olarak görmeyi vazeden kadim bir birikime sahipti. Bu birikimi, kapitalizmin vahşi tüketim arzularına, siyasi kibre ve kentsel yalnızlığa kurban verdik. Şimdi, o okulların kapılarında, o kanlı koridorlarda kaybettiğimiz sadece çocuklarımız değil; aynı zamanda o kadim geçmişimiz, insanlığımız ve geleceğe dair tüm umutlarımızdır. Aynadaki yüze bakmanın vakti gelmiştir. O yüz, bizim ektiğimiz rüzgarların biçtiği fırtınanın, bizim göz yumduğumuz adaletsizliklerin, bizim beslediğimiz cehaletin yüzüdür. Canavar biziz ve bu canavarı, kendi içimizdeki o ahlaki, vicdani ve felsefi aydınlanmayı yeniden başlatmadan, o kurumsal çöküşü kökten restore etmeden, sadece kapılara kilit vurarak dışarıda tutamayız. Çünkü kapıların arkasındaki tehlike artık sokakta değil, tam da evin, sınıfın, zihnin ta içindedir. Bu, Türkiye’nin kendi ruhunu kurtarmak için vermek zorunda olduğu en son ve en acımasız sınavdır; zira bu sınavdan da kalırsak, bir daha ders anlatacak ne bir öğretmenimiz ne de o sıralarda oturacak masum bir çocuğumuz kalacaktır. Uçurum bize bakıyor ve biz, o uçuruma teslim olmamak için kendi aydınlığımızı en baştan, en dipten, en kökten yeniden yaratmak zorundayız.

Table of Contents

Scroll to Top