BÖLÜM 1: ÇELİKTEN BİR TEZ – “DEMOGRAFİ KADERDİR” (Afyoncu’nun Haklılığı)
Tarihin devasa ve karmaşık çarklarının nasıl döndüğüne dair sayısız teori ortaya atılmıştır. Kimileri iklim değişikliklerini, kimileri dâhilerin tesadüfi doğumlarını, kimileri ise coğrafyanın merhametsiz diktalarını tarihin ana motoru olarak kabul eder. Ancak sanayi devriminin isli bacaları gökyüzünü kaplayana kadar, insanlık tarihinin tartışmasız, evrensel ve sarsılmaz tek bir fizik kanunu vardı. Bu kanun, yerçekimi kadar gerçek, suyun kaldırma kuvveti kadar kesin bir kaideydi: Bir devletin, bir imparatorluğun veya basit bir kabilenin kaderi, sahip olduğu insan sayısıyla doğrudan ve matematiksel bir orantı içindeydi. Erhan Afyoncu’nun nüfusu artmayan devletlerin eninde sonunda çökeceğine dair ortaya koyduğu tez, modern zamanların teknolojik illüzyonlarına kapılmış bizler için belki bir nebze arkaik veya indirgemeci görünebilir. Ancak klasik çağların, orta çağın ve erken modern dönemin o acımasız dünyasına bu tezin penceresinden baktığımızda, ortada çelikten bir gerçeklik olduğunu görürüz. Bu dönemin dünyasında insan, henüz yerini buhar makinelerine, içten yanmalı motorlara veya yapay zeka algoritmalarına bırakmamış mutlak bir enerji kaynağıydı. Demografi, salt bir istatistik bilimi değil, varoluşun ta kendisiydi.
Bir klasik çağ imparatorluğunu modern bir devletten ziyade devasa, organik bir canavar gibi hayal etmek meseleyi anlamamızı kolaylaştıracaktır. Bu canavarın hayatta kalabilmesi, nefes alabilmesi, büyüyebilmesi ve rakiplerini alt edebilmesi için sürekli bir enerji akışına ihtiyacı vardı. Bu enerji, toprağın işlenmesinden elde edilen kaloriden başka bir şey değildi. Toprağı işlemek, tohumu ekmek, hasadı toplamak ve tüm bu zenginliği merkeze taşımak için tek bir motor mevcuttu: İnsan kası. Hayvan gücü elbette kullanılıyordu ancak o hayvanları evcilleştirecek, besleyecek ve yönlendirecek olan yine insandı. Dolayısıyla bir imparatorluğun gayrisafi milli hasılası, bugün olduğu gibi sahip olunan patentlere, yazılım endüstrisine veya finansal piyasaların derinliğine değil, doğrudan doğruya tarlalarda ter döken insan sayısına eşitti. İnsan yoksa buğday yoktu. Buğday yoksa ekmek yoktu. Ekmek yoksa hayat ve devlet yoktu. Erhan Afyoncu’nun dikkat çektiği nüfus durgunluğunun bir devleti nasıl içten içe kemirdiğini anlamak için, bu tarım, ordu ve vergi üçgeninin nasıl çalıştığına mikroskobik bir düzeyde bakmak zorundayız.
Bu üçgenin ilk ve en temel ayağı tarımdır. Modern tarımda bir çiftçi devasa traktörler ve biçerdöverler kullanarak binlerce dönüm araziyi tek başına ekip biçebilir ve binlerce insanı besleyecek ürün elde edebilir. Ancak bin yıl önce, bir köylü ailesinin tüm gün güneşin altında, ilkel sabanlarla toprakla boğuşarak elde edebileceği ürün, zar zor kendi hayatta kalmalarını ve devlete verecekleri asgari vergiyi karşılayacak düzeydeydi. Üretim fazlası dediğimiz o kritik eşik, ancak binlerce, on binlerce, milyonlarca köylünün eşzamanlı olarak toprağı işlemesiyle yaratılabilirdi. Eğer bir bölgede nüfus artmıyorsa, yeni ormanlar açılamaz, yeni bataklıklar kurutulamaz, yeni tarlalar sürülemezdi. Nüfusun durgunlaşması, üretimin durgunlaşması demekti. Üretimi durgunlaşan bir devlet, büyüme potansiyelini kaybeder, sınırlarına hapsolur ve yavaş yavaş kendi bünyesini tüketmeye başlardı. Bence tarihçilerin sıkça düştüğü hatalardan biri, imparatorlukların sadece cephelerde kaybedildiğini düşünmeleridir. Oysa sessiz bir köydeki beşikte ağlayan çocuk sayısının azalması, yüz yıl sonraki bir meydan muharebesinin kaybedileceğinin ilk fermanıdır.
Tarım ayağından elde edilen bu insan gücü, doğrudan üçgenin ikinci ayağını, yani devleti ayakta tutan vergiyi oluşturuyordu. Antik ve orta çağ dünyasında zenginlik, altın ve gümüş sikke stoklarından ziyade, o sikkeleri üretecek ve dolaşıma sokacak insan emeğinin vergilendirilmesiydi. Hükümdarların ve imparatorların tebaalarını saydırmalarının, yani nüfus sayımları yapmalarının nedeni asla onlara daha iyi eğitim veya sağlık hizmeti sunmak değildi. Bu sayımlar tamamen soğuk, acımasız bir ekonomik tespitten ibaretti: Kaç kişi var, her biri ne kadar üretiyor ve bu üretimin ne kadarına devlet el koyabilir? Vergi demek, sarayların inşa edilmesi, yolların yapılması ve en önemlisi orduların donatılması demekti. Nüfus azaldığında vergi tabanı daralır. Vergi tabanı daraldığında, devlet aynı geliri elde etmek için kalan nüfusun üzerindeki vergi yükünü artırmak zorunda kalır. Bu durum köylüyü ezer, isyanlara yol açar, üretimi daha da düşürür ve devletin mali yapısını bir ölüm sarmalına sokar. Nüfus durgunluğu sadece bir sayının aynı kalması değil, aynı zamanda devletin nefes borusunun giderek daralmasıdır.
Üçgenin son ve en vahşi ayağı ise ordudur. Endüstri devrimi öncesi savaşlar, ezici bir çoğunlukla matematiksel bir kasaplık oyunuydu. Barutun icadından önce ve hatta erken barut çağında, savaş meydanlarında kimin daha fazla insanı yan yana dizebildiği, kimin düşman saflarına daha fazla ok atabildiği, kimin daha kalabalık bir şekilde hücum edebildiği kaderi belirlerdi. Taktik deha, coğrafi avantaj ve moral gibi faktörler elbette önemliydi, ancak bunlar ancak orduların boyutları birbirine yakın olduğunda fark yaratabilirdi. Roma lejyonlarını yenilmez kılan şey sadece disiplinleri veya kısa kılıçları değildi. Romalıları asıl yenilmez yapan şey, Cannae Muharebesi’nde Kartacalı Hannibal’a karşı on binlerce askerini bir günde kaybetmesine rağmen, sadece birkaç ay içinde aynı büyüklükte yeni bir orduyu sahaya sürebilecek demografik derinliğe sahip olmalarıydı. Hannibal taktiksel bir dâhiydi ama Roma demografik bir devdi. Ve tarihin o döneminde demografi her zaman taktiği döverdi. Nüfusu artmayan bir devletin ordu kurması, sınırlarını koruması ve yeni fetihler yapması imkansızdır. Bir savaşta kaybedilen askerlerin yerine yenilerinin konamaması, o devletin yavaş yavaş kanayarak ölmesi anlamına gelir. Asker demek, yirmi yıl önce doğmuş, büyütülmüş, tarladan alınmış genç bir erkek demektir. Nüfusun artmadığı bir coğrafyada genç erkek bulmak, çölde su bulmak kadar zordur.
Bu çelikten tezin tarihteki en dramatik, en trajik ve en somut kanıtlarından birini, insanlığın gördüğü en büyük medeniyetlerden biri olan Roma İmparatorluğu’nun tarihinde buluruz. Milattan sonra ikinci yüzyılın ortalarında, Marcus Aurelius döneminde Roma, altın çağını yaşıyordu. Sınırlar İskoçya’dan Mezopotamya’ya, Ren nehrinden Sahra çölüne kadar uzanıyordu. Pax Romana, yani Roma Barışı, tüm Akdeniz havzasına eşi benzeri görülmemiş bir istikrar ve refah getirmişti. Bu ihtişamın ardındaki asıl güç, imparatorluğun o dönem için devasa sayılan, yaklaşık altmış ila yetmiş milyonluk nüfusuydu. Bu nüfus; tarlaları ekiyor, vergisini ödüyor ve sınır boylarındaki lejyonlara sürekli bir taze kan akışı sağlıyordu. Ta ki milattan sonra 165 yılında doğudan, Part İmparatorluğu’na karşı savaşan lejyonlarla birlikte, gözle görülemeyen, kılıçla kesilemeyen ve kalkanla durdurulamayan bir düşman gelene kadar. Tarihe Antonine Vebası (muhtemelen çiçek veya kızamık virüsü) olarak geçen bu salgın hastalık, demografinin sadece bir güç değil, aynı zamanda en büyük zayıflık olduğunu kanıtlayacaktı.
Antonine Vebası Roma topraklarına yayıldığında, ölüm oranları dehşet verici boyutlara ulaştı. Antik tarihçilerin anlattığına göre Roma şehrinde günde binlerce insan ölüyordu. İmparatorluğun toplam nüfusunun tahminen yüzde on beşi ile yüzde yirmisi, bazı yoğun yerleşim bölgelerinde ise üçte biri bu görünmez düşman tarafından yok edildi. Peki bu devasa nüfus kaybı, Erhan Afyoncu’nun dikkat çektiği türden bir devlet çöküşünü nasıl tetikledi? Hastalığın ilk ve en yıkıcı etkisi tarlalarda görüldü. Toprağı sürecek, tohumu ekecek çiftçiler ölmüştü. Hasat zamanı tarlalarda çürüyen buğdaylar, yaklaşan kıtlığın habercisiydi. Tarımsal üretim aniden çakıldı. Şehirleri besleyecek gıda bulunamıyor, enflasyon kontrolden çıkıyordu. Üretim düşünce, üçgenin ikinci ayağı olan vergi sistemi çöktü. Roma maliyesi, devasa bürokrasiyi ve lejyonları finanse edecek gümüşü toplayamaz hale geldi.
Mali çöküş, askeri bir felaketi beraberinde getirdi. Lejyonların asker kaynağı kurumuştu. Salgın hem sivil nüfusu hem de kışlalardaki askerleri kırıp geçirmişti. Marcus Aurelius, azalan asker sayısını telafi etmek için gladyatörleri, köleleri ve hatta haydutları bile orduya almak zorunda kaldı. Roma ordusu ilk defa niceliksel üstünlüğünü kaybetmişti. Sınır boylarındaki garnizonlar boşalmış, devasa surlar savunmasız kalmıştı. Bu demografik zayıflığı fark eden Cermen kabileleri, barbar akınları halinde Ren ve Tuna nehirlerini geçerek imparatorluğun kalbine doğru ilerlemeye başladılar. Roma, sırf asker eksikliği nedeniyle, bu barbar kabileleri yenmek yerine onlara toprak vererek “foederati” yani müttefik askerler olarak sınırlarına yerleştirmek gibi ölümcül bir taviz vermek zorunda kaldı. Bu durum, Roma ordusunun barbarlaşmasının ve nihayetinde Batı Roma’nın çöküşünün başlangıcıydı. Antonine Vebası’nın yarattığı nüfus kaybı, sadece bir sağlık krizine değil, varoluşsal bir jeopolitik felakete dönüşmüştü. Roma’nın ihtişamlı mermer binaları yerinde duruyordu, hukuku yerindeydi, teknolojisi kaybolmamıştı ama onu yaşatacak “insanı” eksilmişti. Bir devletin nüfusu düştüğünde, onu ne kadar parlak yasalarla veya büyük anıtlarla donatırsanız donatın, çöküş kaçınılmazdır.
Nüfusun mukadderat olduğuna dair bir başka vurucu ve tam tersi yönden çalışan örnek ise Asya steplerinden, Moğol fırtınasından gelir. Eğer nüfus güç demekse, nasıl oldu da sayıları bir milyonu bile bulmayan Moğollar, Çin gibi, Harzemşahlar gibi devasa ve milyonlarca nüfusa sahip imparatorlukları dize getirebildi? Moğolların tarihi, demografik zayıflığın farkında olan bir askeri dehanın, bu zayıflığı kapatmak için başvurduğu dehşet verici yöntemlerin tarihidir. Cengiz Han ve ardılları, devasa nüfuslu yerleşik medeniyetlerin karşısında demografik olarak bir hiç hükmünde olduklarının çok iyi farkındaydılar. Sahaya sürebilecekleri süvari sayısı sınırlıydı. Moğollar, her bir savaşçının hayatına altından daha fazla değer vermek zorundaydı. Bu küçük ve hareketli nüfus, Çin Seddi’ni aşıp ya da Orta Asya’nın dev şehirlerinin önüne geldiğinde, karşılarında duran devasa insan yığınlarını klasik yöntemlerle, yani göğüs göğüse çarpışarak yenemeyeceklerini biliyorlardı.
İşte bu noktada Moğollar, dünya tarihinin gördüğü en acımasız demografik terör stratejisini devreye soktular. Onların fetih stratejisi, sadece düşman ordularını yenmek üzerine değil, düşmanın “demografik avantajını” fiziksel olarak ortadan kaldırmak üzerine kuruluydu. Bir şehri kuşattıklarında, eğer şehir direnirse, içeri girdiklerinde sadece askerleri değil, tüm sivilleri, zanaatkarları, köylüleri sistemli bir şekilde katlediyorlardı. Bu bir kana susamışlık değildi; bu, soğukkanlı ve rasyonel bir demografik eşitleme politikasıydı. Merv, Nişabur, Bağdat veya Pekin gibi milyonlarca insanın yaşadığı medeniyet merkezleri aylar içinde birer hayalet şehre dönüştürüldü. Moğollar kendi nüfuslarını artıramıyorlardı ama karşılarındaki devasa nüfusları kılıçtan geçirerek matematiksel dengeyi kendi lehlerine bozuyorlardı. Düşmanın tarlalarını yakan, sulama kanallarını yok eden Moğollar, yerleşik tarım toplumlarının tekrar toparlanıp yeni bir nesil yetiştirmesinin, yani o klasik tarım-ordu-vergi üçgenini yeniden kurmasının önüne geçtiler.
Moğolların uyguladığı bu vahşet, aslında Erhan Afyoncu’nun tezini tersten doğrular niteliktedir. Cengiz Han, nüfusun ne kadar muazzam bir güç potansiyeli taşıdığını bildiği için onu beşiğinde boğma yolunu seçmiştir. Dahası, Moğollar ele geçirdikleri o devasa topraklarda çok uzun süre tutunamadılar. Neden mi? Çünkü fethedecek askeri yeteneğe sahip olsalar da, o kadar geniş topraklara kendi soylarından insan yerleştirecek, asimile olmalarını engelleyecek demografik kütleye sahip değillerdi. Milyonlarca Çinlinin arasına karışan birkaç yüz bin Moğol, bir süre sonra Çinlileşti; milyonlarca Farsın veya Türkün arasına karışanlar ise İslamlaşıp yerel kültürlerin içinde eridi gitti. Nüfusunuz yoksa, kazandığınız zaferler kalıcı olmaz. Bir coğrafyayı askeri olarak fethedebilirsiniz ama o coğrafyayı ancak kendi insanınızı oraya yerleştirerek ve o insanların orada çoğalmasını sağlayarak “vatan” yapabilirsiniz. Nüfusu artmayan, insan ihraç edemeyen bir imparatorluğun fetihleri, kumsala yazılmış yazılar gibidir; ilk büyük dalgada silinmeye mahkumdur.
Bu tarihsel manzaralar ışığında, 19. yüzyılın o kırılma anına kadar devletlerin kaderinin neden rahimlerde şekillendiğini çok daha net görebiliyoruz. Bir kralın veya padişahın gece yastığa başını koyduğunda düşündüğü en büyük beka meselesi sınırların ötesindeki düşmanlar kadar, kendi topraklarındaki doğum ve ölüm oranlarıydı. Devletlerin büyüme modeli tamamen insana dayalı olduğu için, insanı üretemeyen devletlerin üretimi de biterdi. Endüstri devrimi öncesi dönemde teknoloji o kadar yavaş ilerliyordu ki, on asır önceki bir tarım aleti ile on asır sonraki arasında dramatik bir verimlilik farkı yoktu. Bir kişinin üretebileceği değerin üst sınırı aşağı yukarı belliydi. O halde gücü artırmanın tek yolu “bir kişiyi” geliştirmek değil, o kişinin sayısını artırmaktı. Daha fazla kas, daha fazla buğday, daha fazla vergi, daha fazla asker demekti.
Bir toplumun nüfusu durgunlaştığında, bu sadece bir sayısal takılma değil, toplumun tüm hücrelerine yayılan bir metastazın başlangıcıdır. Çünkü nüfusu artmayan bir toplum, yaşlanmaya başlar. Genç enerjinin, yeni fikirlerin, cesaretin ve risk alma iştahının yerini, mevcudu koruma kaygısı, muhafazakarlık ve fiziksel yorgunluk alır. Savaşlar gençler tarafından yapılır, ancak yaşlılar tarafından kararlaştırılır. Toplum yaşlandıkça, savaşa gidecek kol gücü azalırken, o orduyu cephede tutacak olan tarımsal arka plan da çöker. İnsanlığın varoluşundan buharlı makinenin icadına kadar geçen binlerce yıllık süreçte “Demografi Kaderdir” sözü edebi bir abartı değil, acımasız bir matematik denklemiydi. İnsan, imparatorluğun tuğlasıydı ve tuğlası biten hiçbir usta şato inşa edemezdi.
Bu uzun ve meşakkatli tarihsel süreç, bize bir devletin çöküşünün genellikle çok sesli, görkemli savaş meydanlarında değil, sessiz ve ıssız köylerdeki çocuk ölümleriyle, salgın hastalıklarla ve nüfusun yavaş yavaş erimesiyle başladığını gösteriyor. Görünüşte sapasağlam duran ordular ve bürokrasiler, altlarındaki o devasa demografik okyanus kuruduğunda, kendi ağırlıkları altında ezilerek çökmüşlerdir. İnsan gücünün yerini alabilecek herhangi bir alternatifin olmadığı o uzun çağlar boyunca, nüfusu artmayan bir devletin akıbeti, yakıtı bitmekte olan bir yıldızın akıbetiyle aynıydı: Önce kendi içine çökmek, sonra sessizce sönüp gitmek. Erhan Afyoncu’nun bu tezi bir kurgu veya varsayım değil, insanın doğayla ve diğer insanlarla verdiği hayatta kalma mücadelesinin en temel kanunudur. Bu kanunun nasıl işlediğini anladığımızda, ilerleyen süreçlerde bu kuralların ne tür ihanetlere uğrayacağını, coğrafyaların ve sayıların nasıl yetersiz kalacağını da kavramaya başlarız. Ancak şu an için, o büyük kırılma anına kadar tarladaki çiftçinin, kışladaki askerin ve beşiklerdeki bebeğin oluşturduğu o kutsal ve yıkılmaz üçgenin, tarihin ta kendisi olduğunu idrak etmemiz elzemdir. İnsanı çoğaltabilen yaşamış, çoğaltamayan ise imparatorluklar mezarlığında sadece bir isim olarak kalmıştır. Zira insanlıgın o karanlık ve uzun sabahında, kimin ne kadar büyük olduğu, sadece ve sadece kaç nefesin o devlete hizmet ettiğiyle ölçülüyordu. Devlet demek insandı ve insan yoksa devlet denen efsane sadece rüzgarın savurduğu bir yalandan ibaretti.
BÖLÜM 2: RUS KARI VE OSMANLI KUMU – BİR SESSİZ ÇÖKÜŞÜN MATEMATİĞİ
Tarihin akışı içinde bazı yüzyıllar vardır ki, devasa coğrafyaların ve asırlık imparatorlukların kaderleri, savaş meydanlarındaki kılıç şakırtılarından ziyade, sessiz köylerdeki doğum ve ölüm kayıtlarında, vergi defterlerinin sararmış sayfalarında belirlenir. On altıncı yüzyılın o ihtişamlı günlerinde, Kanuni Sultan Süleyman’ın orduları Avrupa’nın kalbine doğru yürürken, Osmanlı İmparatorluğu sadece askeri bir dev değil, aynı zamanda muazzam bir demografik okyanustu. O dönemde yirmi beş milyon civarında bir nüfusa hükmeden Osmanlı, Avrupa’nın en kalabalık, en dinamik ve en üretken devletlerinden biriydi. Karşısında diz çöken Avrupa krallıkları, parçalanmış siyasi yapıları ve cılız nüfuslarıyla bu devasa insan makinesinin karşısında çaresiz kalıyordu. Kuzeyin soğuk ve karanlık steplerinde ise Rusya, henüz bir imparatorluk olmaktan çok uzak, kendi iç kavgalarıyla boğuşan, boyarların tiranlığı altında ezilen ve nüfusu Osmanlı’nın ancak küçük bir kesri kadar olan, yalıtılmış bir prenslikler bütünüydü. O günlerde bir gözlemciye, birkaç asır sonra kuzeyin bu dondurucu steplerinden kopup gelecek bir demografik çığın, güneyin sıcak kumlarına ve verimli ovalarına hükmeden bu cihan imparatorluğunu yutacağını söyleseydiniz, muhtemelen size aklını yitirmiş bir meczup gözüyle bakardı. Ancak tarih, o görünmez çarklarını insan bedeni ve üreme katsayıları üzerinden çevirmeye çoktan başlamıştı.
On dokuzuncu yüzyıla gelindiğinde dünya bambaşka bir sahneye dönüşmüştü. Osmanlı İmparatorluğu’nun nüfusu, aradan geçen üç yüz yıla rağmen hala o sihirli ve lanetli yirmi beş milyon bandında sıkışıp kalmıştı. Bu bir durağanlıktan ziyade, bir ulusun, bir imparatorluğun biyolojik ve sosyolojik olarak kilitlenmesiydi. Buna karşılık, on altıncı yüzyılda esamesi bile okunmayan Rusya, o dondurucu soğuklarına, acımasız coğrafyasına ve sert iklimine rağmen, demografik bir patlama yaşayarak yüz milyon barajını çoktan aşmış ve dünyanın en kalabalık güçlerinden biri haline gelmişti. Bir tarafta üç asır boyunca yerinde sayan, her yeni savaşta elindeki kıt insan sermayesini biraz daha tüketen, köyleri boşalan, tarlaları çoraklaşan bir Osmanlı; diğer tarafta ise sınırlarını her genişlettiğinde o topraklara milyonlarca yeni Slav köylüsünü yerleştiren, her bir kadının ortalama yedi sekiz çocuk doğurduğu, insan kaynağı adeta tükenmez bir nehir gibi akan bir Rus İmparatorluğu vardı. Bu iki gücün çarpışması, artık sadece iki farklı inancın, iki farklı ordunun veya iki farklı padişah ve çarın çarpışması değildi. Bu, yirmi beş milyon ile yüz milyonun, tükenmişlik ile taşkınlığın, Osmanlı kumu ile Rus karının matematiksel, soğuk ve acımasız bir çarpışmasıydı. Bir önceki bölümde devletlerin varoluşunu sağlayan o temel insan gücü matematiğinin, nüfusu artmayan bir devleti nasıl içten içe çürüttüğünü incelemiştik. Şimdi bu teorik çürümenin, Karadeniz’in iki yakasında nasıl devasa bir jeopolitik trajediye dönüştüğüne mikroskobik bir mercekle bakacağız.
Rusya’nın bu inanılmaz demografik genişlemesi, sadece doğal bir üreme sürecinin sonucu değildi; bu, devlet eliyle orkestre edilen, acımasız ama son derece pragmatik bir “insan yetiştirme” ve “toprak kolonize etme” projesinin ürünüydü. Büyük Petro ve ardından Çariçe Katerina dönemlerinde Rusya, gözünü sadece sıcak denizlere değil, o denizlere ulaşmasını sağlayacak verimli topraklara, özellikle de Ukrayna steplerine ve Kırım’a dikmişti. Bu bölgeler ele geçirildikçe, Rus devleti bu yeni topraklara milyonlarca serfi (toprağa bağlı köylüyü) zorla veya teşviklerle yerleştirdi. Toprak o kadar verimli ve genişti ki, Rus köylüsü için tek sınır, toprağı işleyecek insan sayısıydı. Tarımsal üretim arttıkça nüfus arttı, nüfus arttıkça yeni ordular kuruldu, yeni ordular kuruldukça yeni topraklar fethedildi ve bu topraklara yine o artan nüfus yerleştirildi. Bu, kendi kendini besleyen, korkunç derecede verimli bir emperyal döngüydü. Rus devleti köylüsüne acımasız davranabilirdi, onları köle gibi çalıştırabilirdi, ancak onları biyolojik olarak çoğaltmayı ve bu çoğalan kitleyi devletin yayılmacı hedefleri için bir koçbaşı gibi kullanmayı mükemmel bir şekilde başarmıştı.
Osmanlı cephesinde ise manzara kelimenin tam anlamıyla bir demografik kuraklık haliydi. Nüfusun neden artmadığı sorusu, Osmanlı tarihinin en kanayan ve üzerinde belki de en az durulan yaralarından biridir. Bizler tarihi genellikle zaferler, mağlubiyetler, padişah fermanları ve saray entrikaları üzerinden okumayı severiz. Ancak bir Anadolu köylüsünün, bir Rumeli çiftçisinin dramı, bu büyük anlatıların gölgesinde kaybolup gider. Osmanlı nüfusu artmıyordu, çünkü devletin o devasa sınırlarını korumak için uyguladığı askere alma sistemi, üretken çağdaki genç erkekleri tarlalarından koparıp geri dönüşü olmayan cephelere yolluyordu. Yemen’e, Galiçya’ya, Kafkaslara, Balkanlara giden ve bir daha asla evine dönemeyen milyonlarca genç erkek, sadece kaybedilmiş birer asker değil; aynı zamanda sürülememiş tarlalar, doğmamış çocuklar, kurulamamış yuvalar ve devlete ödenememiş vergiler demekti. Anadolu’nun demografik yapısı, sürekli kanayan bir yara gibiydi. Askeri kayıpların yanı sıra, Anadolu’yu yüzyıllarca kasıp kavuran sıtma, kolera ve frengi gibi hastalıklar, bebek ölüm oranlarını dehşet verici seviyelerde tutuyordu. Doğan her on çocuktan beşi veya altısı daha yetişkinlik çağına ulaşamadan toprağa veriliyordu. Üstüne üstlük, tıpkı geçmişte Roma’nın başına gelenleri incelediğimiz o sarmaldaki gibi, devlet azalan nüfus üzerinden aynı oranda vergi toplamaya çalıştıkça köylünün beli bükülüyor, toprağını terk eden köylü ya eşkıya oluyor ya da şehirlere göçerek üretim zincirinden tamamen kopuyordu.
Bu sessiz çöküşün matematiği en acı şekilde on dokuzuncu yüzyılın o büyük felaket yıllarında, özellikle 1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşı’nda, nam-ı diğer 93 Harbi’nde gün yüzüne çıktı. Bu savaş, Türk tarihinin gördüğü en büyük kırılmalardan biridir. Ancak bu kırılma sadece Edirne’nin, Sofya’nın veya Kars’ın düşmesiyle ilgili değildir. Bu kırılma, devasa bir Rus ordusunun karşısında, cepheye sürecek insan bulamayan, bulduklarını da açlık ve mühimmatsızlık içinde ölüme terk eden bir imparatorluğun demografik iflasının ilanıdır. Plevne Savunması’nı düşünelim. Gazi Osman Paşa’nın Plevne’deki şanlı direnişi, askeri okullarda bir taktik dehası, bir savunma harikası olarak okutulur ve övülür. Osman Paşa ve askerleri, kendilerinden sayıca katbekat üstün Rus ve Romen ordularına karşı aylarca direnmiş, düşmana ağır kayıplar verdirmiştir. Ancak bu şanlı direnişin ardındaki o soğuk demografik gerçeği göz ardı etmemek gerekir. Plevne’de Osman Paşa’nın emrinde kırk bin civarında asker varken, şehri kuşatan Rus ve Romen kuvvetlerinin sayısı yüz elli bin ile iki yüz bin arasındaydı. Daha da önemlisi, Rus çarı cephedeki kayıplarını telafi etmek için arkasındaki o yüz milyonluk insan okyanusundan sürekli yeni taburlar, yeni tümenler sevk edebiliyordu. Rusya için orada ölen on bin veya yirmi bin askerin demografik bir maliyeti yoktu; bu kayıplar o devasa nüfus havuzunda sadece bir damlaydı.
Oysa Osmanlı için Plevne’de kaybedilen her bir asker, yerine yenisi konulamayacak kadar kıymetliydi. Plevne düştüğünde, Osmanlı Devleti sadece bir kaleyi değil, Balkanları savunabilecek son nitelikli insan rezervini de kaybetmiş oldu. Rus orduları Yeşilköy’e (Ayastefanos) kadar ilerlerken, önlerinde durabilecek kayda değer hiçbir askeri güç kalmamıştı. Çünkü asker yoktu. Silah bulunabilirdi, borç parayla İngiltere’den veya Almanya’dan tüfek alınabilirdi, ama o tüfeği tutacak on sekiz yaşındaki Anadolu veya Rumeli delikanlısı, yıllar süren demografik durgunluğun ve ardı ardına gelen savaşların yuttuğu o kara deliğin içinde yok olup gitmişti. Bana göre tarihsel analizlerdeki en büyük yanılgımız, savaşları komutanların zekası veya askerlerin cesareti üzerinden okumaya olan saplantımızdır. Oysa bir savaş uzadığında, cesaretin yerini matematik alır. Yüz milyonluk bir ulus, yirmi beş milyonluk bir ulusla bir yıpratma savaşına girdiğinde, yirmi beş milyonluk ulusun ordusu ne kadar kahraman olursa olsun, er ya da geç kendi kanında boğulmaya mahkumdur. Osmanlı’nın 19. yüzyılda Rusya’ya karşı aldığı yenilgiler, kahramanlık eksikliğinden değil, açık ve net bir insan sermayesi eksikliğinden kaynaklanmıştır.
Bu sessiz çöküşün bir başka ve belki de en trajik boyutu, sınır boylarında kaybedilen topraklardan çok daha fazlasının, yani doğrudan doğruya “insan kaynağının” kaybedilmesiydi. 19. yüzyılda Balkanlarda ve Kafkaslarda yaşananlar sadece toprak kayıpları değil, tarihin en büyük ve en acımasız etnik temizlik ve demografik sürgün operasyonlarıydı. Kırım’ın düşmesinden başlayıp, 93 Harbi ve ardından Balkan Savaşları ile zirveye ulaşan süreçte, milyonlarca Türk ve Müslüman evlerinden, yurtlarından sökülüp atıldı. Rusların Kuzey Kafkasya’da Çerkeslere ve diğer Kafkas halklarına uyguladığı sürgün (Büyük Çerkes Sürgünü), Osmanlı’nın demografik krizine tuz biber ekti. Yüz binlerce, belki de bir milyonu aşkın insan, hastalıklı gemilerle, derme çatma sandallarla Karadeniz’i aşarak Osmanlı limanlarına yığıldı. Aynı şekilde Balkanlar’dan, kaybedilen her şehirden, her vadiden yüz binlerce “Muhacir” kağnılarla, yaya olarak, açlık ve hastalıkla boğuşarak Anadolu’ya doğru yola çıktı.
Dışarıdan bakıldığında, sınırların daralmasıyla birlikte merkeze doğru akan bu mülteci dalgasının Anadolu’nun nüfusunu artıracağı ve devlete yeni bir insan kaynağı sağlayacağı düşünülebilir. Ancak dönemin ekonomik ve altyapısal gerçekliği bu demografik dalgayı bir güce değil, devasa bir krize dönüştürdü. Gelen bu insanların büyük bir kısmı yolculuk sırasında veya sığındıkları derme çatma kamplarda kolera, tifo ve açlıktan hayatını kaybetti. Devletin bu devasa kitleleri iskan edecek, onlara tohum, saban ve toprak verecek mali gücü yoktu. Yani sınır boylarında sadece toprak kaybedilmedi; o toprakları işleyen, oranın kültürünü yaşatan ve savaş zamanı ordunun belkemiğini oluşturan muazzam bir insan birikimi de karların içinde, çamurlu yollarda veya kolera hastanelerinde eriyip gitti. Rumeli, Osmanlı’nın sadece en zengin vilayetlerini barındırmakla kalmıyor, aynı zamanda askeri insan kaynağının en verimli damarlarından birini oluşturuyordu. Bu damarın kesilmesi, Osmanlı’nın kalbine giden ana atardamarlardan birinin koparılması demekti. Geriye kalan Anadolu, tek başına bu devasa yükü taşıyacak demografik derinliğe sahip değildi. Zaten yüzyıllardır ihmal edilmiş, hastalıklarla boğuşmuş ve fakirleşmiş bir coğrafya, şimdi sırtına binen muhacir dalgaları ve ardı arkası kesilmeyen asker talepleriyle kelimenin tam anlamıyla çöküyordu.
İmparatorluğun son demlerine, Birinci Dünya Savaşı’na yaklaştığımızda, bu demografik tükenmişlik artık saklanamaz bir çığlık halini almıştı. Sarıkamış Harekatı, bu çığlığın karlar altında donduğu yerdir. Sarıkamış genellikle Enver Paşa’nın hayalperestliği, komutanların hataları veya kış şartlarının acımasızlığı üzerinden tartışılır. Elbette bunların hepsi tarihsel birer gerçektir. Ancak demografik perspektiften bakıldığında Sarıkamış, çok daha derin bir travmanın adıdır. O dağlarda donarak ölen on binlerce asker, sadece bir harekatın başarısızlığı değil, Doğu Anadolu’nun ve imparatorluğun o bölgedeki “son demografik rezervlerinin” tek bir kalemde yok edilmesidir. Rus ordusu Sarıkamış’ta başarılı bir savunma yapıp ardından karşı taarruza geçtiğinde, Doğu Anadolu içlerine kadar çok rahat ilerleyebildi. Çünkü onları durduracak ne bir ordu kalmıştı, ne de arkadan gelebilecek yeni bir nesil. Dağlarda yitip giden o gençler, geri dönüp tarlalarını süremeyecek, evlenip çocuk sahibi olamayacak ve o bölgenin demografik omurgasını oluşturamayacaklardı. Ermeni çetelerinin isyanları ve ardından yaşanan karşılıklı katliamlar ve tehcir olaylarıyla birleştiğinde, Doğu Anadolu kelimenin tam anlamıyla insansızlaştı. Karşıda ise hala arkasından sürekli taze kan pompalayabilen, devasa bir Rus nüfus makinesi çalışmaya devam ediyordu.
Bu eşitsiz denge, savaşın bir diğer cephesinde, Çanakkale’de çok daha dramatik ve paradoksal bir hal aldı. Çanakkale Savaşları, Türk tarihinin varoluş destanıdır. Düşmanın donanması ve üstün orduları durdurulmuş, payitaht İstanbul kurtarılmıştır. Ancak Çanakkale’nin demografik maliyeti, bir imparatorluğun tabutuna çakılan son çivilerden biridir. Osmanlı devleti cephedeki o devasa kıyımı durdurabilmek için, elinde kalan son nitelikli insan kaynağını, yani tıbbiyelileri, mülkiyelileri, liseli çocukları, öğretmenleri ve eğitimli gençleri siperlere sürmek zorunda kaldı. Çanakkale’de düşman geçemedi ama o siperlerde sadece bir savaş değil, bir ulusun “geleceği” de kaybedildi. Çanakkale Savaşları sırasındaki kayıplarımız salt bir rakamdan ibaret değildi; o kayıplar imparatorluğun en nitelikli, gelecekte devleti yönetecek, yeni okullar açacak, hastalıkları tedavi edecek doktorları olacak o müstesna neslin yok olmasıydı. Rusya gibi geniş ve eğitimsiz köylü kitleleriyle savaşan bir devlet değildik; biz hem azdık, hem de elimizdeki o azınlığın en eğitimli kaymağını makineli tüfek ateşinin önüne atmak zorundaydık. Bir savaşın sadece cephede kaybedilmediğinin, bir neslin yok olmasının o ülkeyi on yıllarca geriye götürdüğünün en büyük kanıtı Çanakkale’den sonra kurulan Cumhuriyet’in ilk yıllarında çekilen o derin insan kaynağı sıkıntısıdır. Anadolu köylerinde okuma yazma bilen tek bir kişi bile kalmamıştı. Fabrika kuracak mühendis, hastaya bakacak hekim, çocuğu eğitecek muallim yoktu. Bütün bu nitelikli insanlar, bitmek bilmeyen savaşların ve o kapanmayan demografik açığın kurbanı olmuşlardı.
Bu sessiz çöküş matematiğinin en büyük mağdurları ise şüphesiz geride kalan kadınlar, çocuklar ve yaşlılardı. Erkeklerin cephelere gidip bir daha dönmediği on yıllar boyunca, Anadolu coğrafyası bir “kadınlar cumhuriyetine” dönüştü. Toprağı sürmek, hasadı kaldırmak, kağnılarla cepheye mermi taşımak, çocukları büyütmek hep kadınların omuzlarına yıkıldı. Klasik imparatorluklarda tarımın nasıl bedensel bir kas gücü gerektirdiğinden daha önce bahsetmiştik. Kadınların ve yaşlıların fiziksel gücü, o ilkel tarım aletleriyle devasa imparatorlukları besleyecek kadar mahsul üretmeye yetmiyordu. Üretim düştükçe açlık baş gösterdi, açlık baş gösterdikçe salgın hastalıklar daha ölümcül hale geldi. Bu, aşağı doğru inen korkunç bir sarmaldı. Bir asker Yemen’de öldüğünde sadece o asker ölmüyordu; onun Anadolu’daki köyünde toprağı işlenmediği için ailesi açlıktan kırılıyor, vergi verilemediği için devletin maliyesi biraz daha çöküyordu. Demografik kan kaybı, bütün bir ülkenin sinir sistemini felç eden zehirli bir ok gibiydi.
Rusya cephesinden baktığımızda ise, onların da çok büyük kayıplar verdiğini biliyoruz. Ancak Rusya’nın bu demografik oyundaki hile kodu, kayıplarını hızla yerine koyabilme kapasitesiydi. Bir Rus generali, cephede kaybettiği yüz bin askerin acısını çekmezdi; çünkü geride tarlaları işleyen, yeni askerler doğuran milyonlarca köylü kadın vardı. Rus edebiyatında Tolstov veya Dostoyevski okuduğunuzda, o devasa Rus ruhunun ve trajedisinin arka planında her zaman bu bitmek bilmeyen, karınca sürüsü gibi çoğalan mujiklerin (Rus köylüsünün) varlığını hissedersiniz. Onların trajedisi fakirlik ve ezilmişlikti, Osmanlı’nın trajedisi ise yavaş yavaş “yok olmak”tı. Rusların karları altındaki köyler soğuktu ama kalabalıktı. Osmanlı’nın kumları ve sıcak güneşinin altındaki köyleri ise ıssızlığa terk edilmişti.
Demografik gücün sadece sayılarla ilgili olmadığını, o sayıların devlet yapısıyla nasıl birleştiği gerçeğini de bu noktada anlıyoruz. Rusya, artan nüfusunu yeni toprakları kolonize etmek için bir araç olarak kullanırken, Osmanlı var olan ve artmayan nüfusunu elindeki topraklarda tutabilmek için savunma savaşlarında bir kum torbası gibi kullandı. Sürekli savunmada kalan, toprak kaybeden ve geri çekilen bir ordunun moral ve psikolojik çöküntüsü, sivil halka da yansır. Ümitlerini yitirmiş, geleceğe dair bir inancı kalmamış bir halk, çocuk yapmaz. Osmanlı’nın son yüzyılında halk arasında yayılan o derin karamsarlık ve tevekkül hali, aslında bilinçaltına yerleşmiş bir tükenişin yansımasıdır. “Nasıl olsa doğan çocuk askere gidecek ve ölecek” düşüncesi, o dönemin türkülerine, ağıtlarına işlemiştir. “Burası Huş’tur, yolu yokuştur / Giden gelmiyor, acep ne iştir” dizeleri, sadece Yemen’de ölenlere yakılmış bir ağıt değil; bir imparatorluğun demografik iflas belgesidir. Gidenin gelmediği, yerine yenisinin doğmadığı bir düzenin ayakta kalması eşyanın tabiatına aykırıdır.
Bu bağlamda Erhan Afyoncu’nun Osmanlı’nın nüfus artmadığı için çöktüğü yönündeki tespiti, 18. ve 19. yüzyıl bağlamında tamamen hedefi on ikiden vuran bir tespittir. Rus ordusu Türk ordusunun beş misli büyüklüğüne ulaştığında, savaşların sonucunu taktikler veya stratejiler değil, komutanların elindeki bu “insan bütçesi” belirlemiştir. Osmanlı Devleti, teknolojik olarak geri kaldığı için silah üretememiş olabilir, donanmasını Haliç’te çürütmüş olabilir, bürokrasisi rüşvet ve liyakatsizlikle çürümüş olabilir. Ancak bütün bu kurumsal çürümenin temelinde ve onunla iç içe geçmiş bir şekilde duran asıl canavar, o kurumsal yapıyı ayakta tutacak, üretecek, vergi verecek ve savaşacak olan “insan hammaddesinin” tükenmiş olmasıdır. İnsan hammaddesi tükenen bir fabrika, en iyi makinelere de sahip olsa üretim yapamaz. Osmanlı’nın trajedisi, fabrikanın duvarları çökerken, içeride çalışacak işçinin de çoktan ölmüş olmasıydı.
İlerleyen süreçlerde, bu demografik niceliğin nasıl olup da her zaman zafer getirmediğini, sanayi ve teknolojinin bu ilkel “kalabalık eşittir güç” denklemini nasıl darmadağın ettiğini göreceğiz. Çin’in veya Hindistan’ın devasa nüfuslarına rağmen nasıl sömürgeleştirildiklerine şahit olacağız. Ancak Rusya ve Osmanlı örneğinde gördüğümüz tablo, teknoloji seviyesi aşağı yukarı birbirine yakın olan, ikisi de henüz tam bir sanayi toplumu olamamış, tarıma ve toprak genişliğine dayalı iki klasik imparatorluğun çarpışmasıdır. Böyle bir çarpışmada, nüfusun belirleyiciliği mutlak ve tartışılmazdır. Rus karı çığ gibi büyüyerek güneye inerken, Osmanlı kumu rüzgarda savrularak, azalarak ve dağılarak o çığın altında kalmıştır. Bu sadece bir siyasi tarih dersi değil; devletlerin varlık mücadelesinde insan bedeni ve üreme kapasitesinin ne kadar merhametsiz bir silah olduğunun, kullanılmadığında ise devleti kendi içinden yiyip bitiren bir kansere dönüştüğünün en çıplak göstergesidir. Savaşlar toplarla, tüfeklerle ve antlaşmalarla biter; ama aslında o savaşlar, çok daha öncesinde, tarlalarda, hastalıklı köylerde ve çocuksuz evlerde sessizce kaybedilmiştir. Osmanlı’nın çöküşü gürültülü bir yıkım gibi görünse de, temelde bu çok uzun sürmüş, yavaş ve sessiz bir demografik ölümün kaçınılmaz sonucundan ibaretti.
BÖLÜM 3: NİCELİĞİN İHANETİ – “ÇOK İNSAN” NEDEN HER ZAMAN KAZANDIRMAZ?
İnsan zihni, evrimsel süreçte niceliği her zaman güçle eşdeğer tutacak şekilde programlanmıştır. İlkel kabile çatışmalarından klasik çağların devasa meydan muharebelerine kadar, ufuk çizgisini kaplayan kalabalık bir ordunun görüntüsü, her zaman korku ve çaresizlik yaratmıştır. Önceki kısımlarda, devletlerin varoluşsal omurgasının insan kasına dayandığı o uzun asırları ve demografik bir çığın, tıpkı Rusların Osmanlı kumu üzerinde yarattığı gibi, nasıl durdurulamaz bir güç olduğunu derinlemesine inceledik. Bu denklem öylesine sağlam, öylesine mutlak ve öylesine sarsılmaz görünüyordu ki, hiçbir filozof, imparator veya komutan bunun bir gün değişebileceğini aklının ucundan bile geçirmemişti. Ne kadar çoksanız, o kadar güçlüydünüz. Ancak tarih, kurallarını en çok güvendiğimiz anlarda acımasızca yıkan o ironik senaristtir. On dokuzuncu yüzyıla gelindiğinde, insanlığın o binlerce yıllık değişmez fizik kanunu, İngiltere’nin yağmurlu ve isli vadilerinde icat edilen buharlı makinelerin çarkları arasında paramparça olacaktı. Eğer Erhan Afyoncu’nun “nüfus eşittir güç” tezi, tarihin her döneminde geçerli, evrensel ve mutlak bir gerçeklik olsaydı, on dokuzuncu yüzyılın tartışmasız süper güçlerinin Çin ve Hindistan olması gerekirdi. Ancak insanlık tarihinin bu en büyük demografik devleri, kendilerinden sayıca katbekat küçük, haritada zorlukla seçilen puslu bir ada ülkesinin karşısında diz çökecek, sömürgeleştirilecek ve kelimenin tam anlamıyla aşağılanacaktı. İşte bu bölüm, sayının teknoloji karşısındaki o trajik çaresizliğinin, niceliğin kendi sahiplerine nasıl ihanet ettiğinin ve gücün formülünün sonsuza dek nasıl değiştiğinin epik hikayesidir.
On sekizinci yüzyılın sonlarında dünyayı uzaydan izleme şansımız olsaydı, gezegenin tartışmasız en görkemli, en kalabalık ve en zengin siyasi organizasyonlarının Asya kıtasında nefes aldığını görürdük. Qing Hanedanlığı yönetimindeki Çin İmparatorluğu, üç yüz milyonun üzerinde devasa bir nüfusa sahipti. Bu rakam, o dönemdeki tüm Avrupa nüfusunun toplamından bile fazlaydı. Hindistan yarımadası, Babür İmparatorluğu’nun ve yerel Mihracelerin kontrolü altında yaklaşık iki yüz milyon insanı barındırıyordu. Bu iki devasa coğrafya, sadece dünya nüfusunun yarısından fazlasını oluşturmakla kalmıyor, aynı zamanda küresel ekonomik üretimin de yarısından fazlasını tek başlarına gerçekleştiriyordu. Çin’in ipeği, porseleni ve çayı, Hindistan’ın baharatları ve pamukluları tüm dünyanın iştahını kabartıyordu. Çin İmparatoru, kendisini kelimenin tam anlamıyla “Cennetin Oğlu” ve Çin’i de “Merkez Krallık” olarak görüyordu. Onlara göre dünyanın geri kalanı, onlara haraç sunması gereken barbarlardan ibaretti. Bu devasa insan okyanusları, geçmiş çağların o klasik kuralına göre yenilmez olmalıydı. Eğer güç sadece toprağı işleyen çiftçi ve silah tutan asker sayısıyla ölçülüyorsa, Çin ve Hindistan’ın gezegeni yönetmesi kaçınılmaz bir matematiksel sonuçtu.
Fakat madalyonun diğer yüzünde, Kuzey Denizi’nin soğuk sularıyla çevrili, kömür dumanlarına boğulmuş ve nüfusu on sekizinci yüzyılın başlarında sadece sekiz on milyon civarında olan İngiltere vardı. Çin’in sadece tek bir eyaletindeki insan sayısı, bütün Britanya adasındaki insan sayısından fazlaydı. Eğer geçmişin o acımasız demografik kanunları hala işliyor olsaydı, İngiltere’nin bu Asya devlerinin karşısında siyasi veya ekonomik bir üstünlük kurması bırakın mümkün olmayı, tahayyül bile edilemezdi. Ancak İngiltere, insanlık tarihinde daha önce hiçbir toplumun yapamadığı bir şeyi başarmıştı: Gücün kaynağını insan kasından alıp, ölü maddeye aktarmayı keşfetmişti. Sanayi Devrimi dediğimiz bu eşi benzeri görülmemiş kırılma, aslında basit bir icatlar silsilesi değil, insanın doğayla olan ilişkisinin kökten bir mutasyonuydu. Yüz binlerce yıldır bir taşı hareket ettirmek, bir gemiyi yüzdürmek veya bir mermiyi fırlatmak için insan veya hayvan kasına, ya da rüzgar gibi istikrarsız doğal güçlere muhtaçtık. Kömürün yakılmasıyla elde edilen buhar gücü, bir anda on binlerce insanın yapabileceği işi tek bir makinenin yapmasını sağladı. İngiltere’nin fiziksel nüfusu on milyon olabilirdi, ancak o buhar makinelerinin, kömür madenlerinin ve çelik fırınlarının yarattığı “mekanik nüfus”, yüz milyonlarca görünmez kölenin hiç yorulmadan, hiç hastalanmadan ve hiç isyan etmeden günde yirmi dört saat çalışmasına eşdeğerdi. İngiltere, demografik dezavantajını teknolojik bir büyü ile aşmıştı.
Bu kırılmanın ilk ve en sarsıcı sonuçlarından biri Hindistan’da yaşandı. Babür İmparatorluğu’nun devasa orduları ve yüz binlerce askeri, İngiliz Doğu Hindistan Şirketi adında, aslında bir devlet bile olmayan, hissedarları ve yönetim kurulu bulunan kapitalist bir şirketin paralı askerleri karşısında iskambil kağıtlarından yapılmış kuleler gibi yıkıldı. Plassey Muharebesi gibi çatışmalarda, birkaç bin İngiliz askeri ve onların modern yöntemlerle eğittiği yerel birlikler, on binlerce askerden ve savaş fillerinden oluşan devasa Hint ordularını darmadağın etti. Hintlilerin cesaret eksikliği yoktu, sayıları da fazlaydı. Ancak karşılarındaki güç, savaş meydanına sadece asker değil, amansız bir disiplin, dakikada üç mermi atabilen standartlaştırılmış tüfekler, şarapnel mermisi atan hafif ve hareketli sahra topları ve mükemmel işleyen bir lojistik zinciri getirmişti. Hint ordusu hala orta çağın o hantal, feodal ve insan yığınlarına dayalı yapısıyla hareket ederken, İngilizler savaşı bir endüstri mühendisliği problemi olarak çözüyorlardı. Hindistan’ın o muazzam nüfusu, modern ateş gücünün karşısında bir avantaja değil, top mermilerinin ve tüfek ateşinin daha fazla kayıp verdirmesini sağlayan devasa bir açık hedefe dönüşmüştü. Çok insan olmak, düşmanın teknolojisine karşı sadece daha fazla kan akmasına yarıyordu.
Ancak niceliğin teknoloji karşısındaki asıl trajik, en görkemli ve en ibretlik çöküşü şüphesiz Çin’de, tarihe Afyon Savaşları olarak geçen o utanç verici savaşlar dizisinde yaşandı. On dokuzuncu yüzyılın ilk yarısına gelindiğinde İngiltere ile Çin arasındaki ticaret, Çin’in lehine korkunç bir dengesizlik içindeydi. İngilizler Çin’den tonlarca çay, ipek ve porselen alıyor, ancak Çinliler “Merkez Krallıklarında” her şeyin en iyisi olduğuna inandıkları için İngilizlerin ürettiği hiçbir sanayi ürününü satın almıyorlardı. Bu durum, İngiltere’nin gümüş rezervlerinin hızla Çin’e akmasına neden oluyordu. Çaresiz kalan ve ticari bir krizin eşiğine gelen İngilizler, bu dengeyi tersine çevirmek için tarihin en büyük devlet destekli uyuşturucu kaçakçılığı operasyonunu başlattılar. Hindistan’da yetiştirdikleri afyonu kaçak yollarla Çin’e sokarak milyonlarca Çinliyi bağımlı hale getirdiler. Afyon bağımlılığı Çin toplumunu içten içe çürütürken, gümüş akışı bu kez Çin’den İngiltere’ye doğru tersine döndü. Çin İmparatoru Daoguang, bu yıkımı durdurmak için dirayetli bir bürokrat olan Lin Zexu’yu görevlendirdi. Lin, Guangzhou (Kanton) limanındaki İngiliz tüccarların afyon depolarına el koydu ve devasa miktardaki uyuşturucuyu denize döktü. Çin İmparatorluğu, kâğıt üzerinde son derece haklı ve kendi topraklarında egemen bir devletin yapması gerekeni yapmıştı. Ne de olsa arkalarında üç yüz milyonluk devasa bir halk, binlerce yıllık yenilmezlik hissi ve devasa bir ordu vardı. Birkaç bin kilometre ötedeki o küçük adadan kim onlara meydan okuyabilirdi ki?
İşte bu kibir, sadece demografik büyüklüğe güvenmenin ne kadar ölümcül bir yanılsama olduğunu kanıtlayacak o meşhur olaylar silsilesini başlattı. İngiltere, “serbest ticareti” korumak bahanesiyle, aslında Çin’i teknolojik bir balyozla ezmek için donanmasını yola çıkardı. Çin ordusu sayısal olarak devasaydı; kâğıt üzerinde sekiz yüz bin civarında düzenli askere sahiplerdi. Ancak bu askerlerin durumu, geçmişin demografik gücünün geleceğin teknolojisi karşısında ne kadar aciz kalacağının mükemmel bir özetiydi. Çin askerlerinin büyük bir kısmı hala kılıç, mızrak ve tatar yayı kullanıyordu. Ateşli silah taşıyan azınlık ise yedi yüz yıl önce icat edilmiş, yağmur yağdığında ateşlenemeyen, doldurması dakikalar alan ilkel fitilli tüfeklere (matchlock) sahipti. Çin donanması binlerce savaş gemisinden oluşuyordu, ancak bu gemiler rüzgar ve kürek gücüyle hareket eden, ince ahşaptan yapılmış, topları sabit olan ve açık deniz muharebesi için değil, korsan avlamak için tasarlanmış klasik Çin junk’larıydı. Çin İmparatorluğu’nun devasa bir nüfusu vardı ama bu nüfusu besleyecek, donatacak ve onlara o dönemin modern gereçlerini sağlayacak hiçbir endüstriyel altyapısı yoktu.
İngiliz donanması Çin sularına ulaştığında, insanlık tarihinin en orantısız güç gösterilerinden biri sahnelendi. Bu gösterinin başrolünde İngilizlerin Asya’ya getirdiği teknolojik bir dehşet abidesi, Doğu Hindistan Şirketi’ne ait Nemesis adlı savaş gemisi vardı. Nemesis, sadece bir gemi değil, Sanayi Devrimi’nin deniz üzerinde vücut bulmuş haliydi. Demir gövdeli, sığ sularda yüzebilen ve gücünü yelkenlerden değil kalbindeki devasa buhar kazanından alan bu canavar, Çin junk’larının karşısına çıktığında, Çinliler için bu durum kelimenin tam anlamıyla bir uzaylı istilasından farksızdı. Rüzgarın esmesine ihtiyaç duymayan, akıntıya karşı kendi başına ilerleyebilen, bacasından kara dumanlar kusan ve yan taraflarındaki devasa pervanelerle suları döven bu demir ejderha, Çin askerlerinin zihnindeki bütün evren tasavvurunu yerle bir etti. Nemesis ve ona eşlik eden İngiliz yelkenlileri, Çin gemilerini teker teker değil, filolar halinde okyanusun dibine yolladı. Çin gemilerinin topları İngiliz gemilerine ulaşamadan, İngilizlerin modern ve patlayıcı mermiler atan ağır topları ahşap junk’ları kıymık parçalarına ayırıyordu. Birkaç saat içinde binlerce Çinli denizci sulara gömülürken, İngilizlerin verdiği kayıp genellikle sıfıra yakındı.
Karadaki durum da deniz esaretinden farklı değildi. Çin’in o devasa üç yüz milyonluk nüfusu ve yüz binlerce askeri, devasa bir coğrafyaya yayılmış durumdaydı ve onları hızla bir araya getirecek ne bir demiryolu ağı ne de modern bir iletişim sistemi (telgraf) mevcuttu. İngilizler, buhar gücünün verdiği olağanüstü hareket kabiliyetiyle Çin kıyılarında istedikleri noktaya saldırıyor, karaya birkaç bin tam donanımlı, yivli tüfeklere sahip deniz piyadesi çıkarıyor, savunmayı yok ediyor ve Çin ordusunun o devasa ana gövdesi bölgeye yürüyerek ulaşamadan gemilerine binip başka bir şehre saldırıyorlardı. Çinli generaller çaresizlik içindeydi. Ellerindeki asker sayısı o kadar fazlaydı ki, askerlerin birbirini ezmeden yürümesi bile bir lojistik kabusa dönüşüyordu. Ancak bu devasa asker yığınları, menzili Çin tüfeklerinden çok daha uzun olan İngiliz tüfekleri ve şarapnel kusan sahra topları karşısında ekin gibi biçiliyordu. Binlerce askerin hep bir ağızdan savaş naraları atarak İngiliz hatlarına yaptığı o korkunç süngü hücumları, İngiliz piyadesinin soğukkanlılıkla oluşturduğu atış hatlarında eriyip gidiyordu. İnsan kası, demirin ve barutun sistematik kullanımına karşı hiçbir şey ifade etmiyordu. Savaş meydanında kan gövdeyi götürürken, çok insana sahip olmak bir lütuf değil, açık ve net bir ölüm cezasıydı.
Çin İmparatoru’nun ve devasa Qing bürokrasisinin yaşadığı o psikolojik çöküntü, imparatorlukların sadece askerlerini değil, gerçeklik algılarını da kaybettikleri andır. Çinliler başlangıçta İngilizleri insan bile saymıyor, onların dizleri bükülmediği için karada savaşamayacaklarına, Çin çayı ve ravent otu olmadan yaşayamayacakları için eninde sonunda teslim olacaklarına inanıyorlardı. Kendilerini evrenin merkezi olarak gören bir zihniyet, kendilerinden sayıca bu kadar küçük bir düşman karşısında nasıl bu kadar aciz düştüğünü bir türlü açıklayamıyordu. Savaşın sonunda imzalanan Nanking Antlaşması, Asya’nın bu devasa imparatorluğunun İngiltere’nin şartlarına kayıtsız şartsız teslim olması demekti. Hong Kong İngilizlere bırakıldı, limanlar açıldı, devasa savaş tazminatları ödendi ve afyon ticareti serbest bırakıldı. Üç yüz milyon insan, on milyon insanın ürettiği teknolojiye boyun eğmişti.
İşte bu tarihi olay, Erhan Afyoncu’nun ve klasik demografik tarihçilerin tezine konulması gereken o devasa şerhin ta kendisidir. Evet, nüfusun artmaması bir devletin çöküşüne yol açabilirdi, ancak Sanayi Devrimi ile birlikte “nüfusun tek başına gücü” efsanesi de çökmüştü. Artık dünyayı yöneten formül “Demografi = Güç” değildi. Yeni dünya düzeninin şifresi; “Demografi x Teknoloji = Güç” şeklindeydi. Bu bir çarpma işlemiydi. Eğer teknolojik kapasiteniz sıfırsa, endüstriyel üretiminiz yoksa, bilimsel devrimi ıskalamışsanız, nüfusunuzun bir milyon ya da bir milyar olmasının hiçbir önemi kalmıyordu. Çünkü matematiksel olarak her sayının sıfırla çarpımı sıfırdır. Çin ve Hindistan o dönemde devasa sayılara sahipti ama teknolojik çarpanları sıfıra yakındı. İngiltere ise düşük bir nüfusa sahip olmasına rağmen, oharika bir endüstriyel çarpanı elinde tuttuğu için dünyayı dize getirebilmişti. Çin’in veya Hindistan’ın askerleri İngiliz askerlerinden daha az cesur veya daha az sadık değildi. Sadece çağın gerisinde kalmışlardı. İngiliz askeri fabrikalardan sızan modern bir ölüm makinesinin uzantısı iken, Çinli asker toprağın ve geleneklerin yorgun bir temsilcisiydi.
Bu noktada geçmişte ele aldığımız Osmanlı-Rus örneğine farklı bir gözle bakmak elzemdir. Eğer Osmanlı Devleti, o şikayet edilen nüfus artışını gerçekleştirip, 19. yüzyılda 25 milyon yerine 100 milyonluk bir nüfusa ulaşmış olsaydı, kaderi değişir miydi? Bu bölümde incelediğimiz o acımasız teknolojik çarpma işlemi ışığında bu soruya verilecek cevap, maalesef hayırdır. Eğer 100 milyonluk bir Osmanlı nüfusu, fabrikalar kuramamış, demiryolları inşa edememiş, üniversitelerden mühendis yetiştirememiş ve çelik dökememiş olsaydı; sadece daha kalabalık bir Çin ya da daha kalabalık bir Hindistan olurdu. Belki Rusların ilerleyişini sayısal kalabalıkla biraz daha yavaşlatabilir, Balkanlardan çekilme sürecini birkaç on yıl daha uzatabilirdi. Ancak o modern İngiliz, Fransız ve sanayileşmekte olan Rus topçusunun karşısına sadece elinde derme çatma tüfekler olan milyonlarca silahsız ve eğitimsiz köylü sürmek, çöküşü durdurmayacak, sadece bu çöküşün daha fazla kanlı, daha fazla ölümcül ve daha fazla trajik olmasına yol açacaktı. Nüfusun niceliği, nitelikle beslenmediği sürece bir devletin kurtuluşu değil, aksine en büyük yüküdür. 100 milyon cahil ve fakir insanı beslemek, giydirmek ve kontrol etmek, 25 milyon insanı kontrol etmekten çok daha zordur ve devletin iç isyanlarla parçalanmasını hızlandırır.
Sanayi Devrimi, insan bedenini üretim sürecinin merkezinden çıkarıp, onu makinenin bir uzantısı, bir operatörü haline getirdiğinde, devletlerin asker ve sivil profilinde de radikal bir değişim talebi doğdu. Artık sadece itaat eden ve tarlada çapa sallayan kalabalıklara ihtiyaç yoktu. Artık top mermilerinin yörüngesini hesaplayacak matematik bilgisine, buharlı gemilerin kazan basıncını ayarlayacak fizik bilgisine, devasa orduları binlerce kilometre öteye sevk edecek tren tarifelerini yönetecek organizasyon yeteneğine sahip eğitimli bireylere ihtiyaç vardı. Nicelik, yerini niteliğe bırakıyordu. Çin ordusundaki okçuların ne kadar isabetli atış yaptığının bir önemi kalmamıştı, çünkü hedeflerini göremeden bir mil öteden gelen şarapnel mermileriyle parçalanıyorlardı. Hindistan’daki kılıç ustalarının ne kadar çevik olduğunun bir önemi yoktu, çünkü üzerlerine dakikada yüzlerce mermi yağan Maxim makineli tüfekleriyle karşılaşıyorlardı. Teknoloji, insanın bedensel cesaretini ve bireysel yeteneğini savaş meydanlarından silip atmıştı.
Bu niceliğin ihaneti, sadece askeri sahalarda değil, ekonomik arenalarda da yaşandı. El dokuma tezgahlarında üretim yapan milyonlarca Hintli dokumacı, İngiltere’nin Manchester kentindeki devasa buhar gücüyle çalışan fabrikaların ürettiği ucuz ve kaliteli pamuklu kumaşlar karşısında iflas etti. Hindistan, yüzyıllardır dünyanın en büyük tekstil ihracatçısıyken, aniden İngiliz tekstil ürünlerinin zorunlu bir ithalatçısına dönüştü. Hintli dokumacıların parmakları koptu, tezgahları kırıldı. Yüz milyonlarca insanın ürettiği ekonomik değer, birkaç bin makinenin ürettiği değerin altında ezilip yok oldu. Kendi insanını birer vasıflı işçiye, birer mühendise veya modern birer askere dönüştüremeyen her devlet, nüfusu ne kadar kalabalık olursa olsun, sanayileşmiş ülkelerin hammadde deposu ve pazarı olmaya mahkum edildi. Bu, demografinin tek başına hiçbir işe yaramadığının, aksine teknolojik gerilikle birleştiğinde devasa ve sömürülebilir bir pazar yaratarak düşmanların iştahını daha da kabarttığının göstergesiydi.
Niceliğin bu tarihi ihaneti, aynı zamanda insan algısının nasıl kırıldığının da hikayesidir. Çinlilerin ve Hintlilerin yaşadığı o ontolojik şok, kendilerini dünyanın ve medeniyetin merkezi sanan devasa yığınların, okyanusun ötesinden gelen ve ateş kusarak ilerleyen demir gemiler karşısında yaşadığı derin travmadır. Bir ulusun kendi büyüklüğüne, kendi kalabalığına ve kendi tarihine duyduğu aşırı güven, o büyüklüğü koruyacak modern araçlardan yoksunsa, intiharla eşdeğerdir. Bu yüzyıl, kalabalıkların değil, organize olmuş, bilimle zırhlanmış ve çeliğe hükmeden azınlıkların dünyayı yönettiği bir yüzyıl oldu. Avrupa’nın küçük milletleri, teknolojik çarpanları sayesinde Afrika’yı, Asya’yı ve Ortadoğu’yu bir pasta gibi dilimlediler. Belçika gibi Avrupa’nın haritasında zar zor görünen minicik bir devlet bile, sadece ateşli silahları ve organize bir şirketi olduğu için, Afrika’nın kalbindeki devasa Kongo havzasını ve milyonlarca Afrikalıyı akıl almaz bir vahşetle sömürgeleştirebildi. Demografi artık kader değildi; demografi, sadece teknolojinin şekillendirdiği bir ham maddeydi.
İşte bu yüzden, geçmişteki nüfus durgunluğu eleştirilerini modern zamanlara uyarlarken çok dikkatli olmak zorundayız. Çin’in, Hindistan’ın veya Afrika’nın o devasa nüfuslarına rağmen sömürgeleştiği bu dönem, bize bir devletin bekasının artık kaç çocuğun doğduğuyla değil, o çocukların eline ne verildiğiyle ilgili olduğunu tartışılmaz bir biçimde kanıtlamıştır. Eğer o doğan çocuklara çağı yakalayacak bir eğitim veremiyorsanız, onlara birer saban ya da ok tutturmakla o devleti kurtaramazsınız. Çünkü düşmanınız o çocukların karşısına, tek bir düğmeye basarak binlercesini yok edebilecek bir buharlı makine veya modern bir topla çıkacaktır. Nüfusun, eğer doğru altyapıyla desteklenmezse nasıl bir tuzağa dönüştüğünü, Asya’nın o hüzünlü ve boyun eğmiş devlerinden daha iyi anlatan hiçbir tarihi gerçeklik yoktur. Nicelik, ona hak ettiği aklı ve bilimi vermediğinizde, size ihanet etmek için sadece uygun düşmanın gelmesini bekler. İngiliz gemisi Nemesis Çin kıyılarına yanaştığında, yanan sadece ahşap Çin junk’ları değildi; aynı zamanda “çok insan her zaman kazanır” yalanının, tarihin çöplüğüne gönderildiği o devasa ateşin ta kendisiydi. Artık kalabalıkların çağı kapanmış, makinelerin ve o makineleri icat eden eğitimli beyinlerin çağı başlamıştı. Ve o günden sonra, dünyayı hiçbir zaman sadece “en kalabalık olan” yönetmedi.
BÖLÜM 4: NÜFUS NEDEN ARTAR, NEDEN DURUR? – GÖRÜNMEZ DİNAMİKLER
Tarihin o devasa ve tozlu sayfalarını karıştırırken genellikle güç yanılsamasına düşeriz. İmparatorların yaldızlı tahtlarından verdikleri emirlerin, orduları harekete geçirdiği gibi doğanın kanunlarını da şekillendirebileceğine inanma eğilimindeyizdir. Ancak insan biyolojisi, üreme içgüdüsü ve hayatta kalma mekanizması, fermanlarla veya padişah iradeleriyle yönetilemeyecek kadar karmaşık, inatçı ve sessiz bir ekosistemdir. Erhan Afyoncu’nun ve pek çok tarihçinin haklı olarak altını çizdiği o meşhur demografik kilitlenmeyi, yani Osmanlı nüfusunun asırlar boyunca yerinde saymasını sadece siyasi bir basiretsizlik veya halkın isteksizliği olarak okumak, tarihin en büyük kör noktalarından birine düşmektir. İnsanlar sadece padişah çok asker istiyor diye daha fazla çocuk yapmazlar; ya da sırf devlet zayıflıyor diye üremeyi durdurmazlar. Bir ailenin çocuk yapma, o çocuğu yaşatma ve büyütme serüveni, doğrudan doğruya o devletin sunduğu altyapı, ekonomi, iklim koşulları ve mikrobiyolojik çevre ile ilgilidir. Nüfus, bir devletin gücünün sebebi gibi görünse de, aslında o devletin halkına sunduğu yaşanabilirlik seviyesinin en acımasız, en şeffaf ve en dürüst termometresidir. Eğer bir coğrafyada nüfus artmıyorsa, orada fermanlar değil, doğanın ve ekonominin görünmez dinamikleri iflas etmiş demektir.
Bu görünmez dinamiklerin nasıl çalıştığını anlamak için öncelikle Avrupa’nın o muazzam nüfus patlamasını yaratan sihirli formülün ne olduğuna bakmamız gerekir. Avrupa’nın on altıncı yüzyıldan on dokuzuncu yüzyıla kadar nüfusunu ikiye, üçe katlaması durduk yere, ilahi bir lütufla gerçekleşmemiştir. Bu patlamanın ardında kılıç seslerinden çok daha sessiz ama çok daha devrimci bir süreç yatıyordu. Bu sürecin ilk ve en hayati ayağı toprağın altından, kelimenin tam anlamıyla çamurun içinden geliyordu. Coğrafi Keşifler sonrasında Yeni Dünya’dan, yani Amerika kıtasından Avrupa’ya getirilen bitkiler, özellikle de patates, Avrupa’nın demografik kaderini baştan yazan en büyük biyolojik silah olmuştur. Patatesin Avrupa topraklarına girişi, sıradan bir tarımsal yenilik değil, bir medeniyetin kalori krizini çözen bir mucizeydi. Buğday, arpa veya çavdar gibi geleneksel tahıllar, geniş arazilere, uygun iklime ve hasat edilmek için uzun ve meşakkatli bir güneşlenmeye ihtiyaç duyuyordu. Üstelik bir ordu tarlaların üzerinden geçtiğinde veya bir don olayı yaşandığında, bütün bir yılın tahıl hasadı yok olabiliyor ve bunu kaçınılmaz olarak devasa kıtlıklar, ardından da kitlesel ölümler izliyordu. Oysa patates, yerin altında büyüyen, soğuğa inanılmaz derecede dayanıklı, küçücük bir toprak parçasında bile ailenin tüm yıllık kalori ihtiyacını karşılayabilecek kadar yoğun bir enerji deposuydu. Düşman orduları köyleri yakıp yıksa bile, toprağın altındaki patatesler güvendeydi. Avrupa köylüsü, tarihte ilk defa açlık korkusunu yenmeye başladı. İnsan bedeninin en temel kısıtlaması olan kalori sınırı aşıldığında, kadınların doğurganlık süreleri uzadı, yetersiz beslenmeden kaynaklanan bebek ölümleri azaldı ve Avrupa’nın o soğuk, sisli coğrafyası aniden insan fışkıran devasa bir kuluçka makinesine dönüştü. İrlanda’dan Rus steplerine kadar, o devasa nüfus artışının mimarı krallar değil, mütevazı ve sessiz patatesti.
Ancak sadece insanları beslemek yetmez; o insanları hayatta tutmak zorundasınızdır. Çoğalan nüfus, eğer şehirlerin ve köylerin altyapısı bu kalabalığı kaldıracak seviyede değilse, kendi dışkısında, kendi çöpünde ve kendi yarattığı mikropların içinde boğulmaya mahkumdur. Avrupa’nın nüfus patlamasını kalıcı kılan ikinci büyük devrim, sanitasyon, yani halk sağlığı ve hijyen devrimiydi. Orta Çağ ve Yeni Çağ başlarında Londra, Paris, Viyana gibi şehirler, sokaklarında lağım sularının aktığı, insanların dışkılarını pencerelerden sokaklara döktüğü, ölümcül salgınların periyodik olarak on binlerce insanı yok ettiği devasa mikrop yuvalarıydı. Kolera ve tifo, su kaynaklarına karışan insan atıkları yüzünden engellenemez bir şekilde yayılıyordu. Fakat on dokuzuncu yüzyıla gelindiğinde, bilimsel düşüncenin ve mühendisliğin uyanışıyla birlikte Avrupa şehirleri yerin altından ikinci bir fetih yaşadı. Devlete ve yerel yönetimlere düşen görevin sadece vergi toplamak değil, insanı yaşatmak olduğu anlaşıldığında, devasa kanalizasyon sistemleri inşa edilmeye başlandı. Londra’da Thames Nehri’nin yaydığı o meşhur “Büyük Koku” (Great Stink) krizinin ardından mühendis Joseph Bazalgette’in inşa ettiği devasa kanalizasyon ağı, koleranın belini kıran en büyük hamleydi. Temiz içme suyunun evlere ulaşması, lağım sularının izole edilmesi, insan ömrünü aniden on yıllarca uzattı.
Buna paralel olarak, kimya sanayisindeki gelişmeler sayesinde sabun, sadece soyluların kullanabildiği lüks bir tüketim maddesi olmaktan çıkıp, sıradan işçinin ve köylünün de ulaşabildiği ucuz bir emtiaya dönüştü. Sabunun kitleselleşmesi, insanlık tarihinin gördüğü en büyük hayat kurtarma operasyonlarından biridir. İnsanlar ellerini, bedenlerini ve kıyafetlerini düzenli olarak yıkamaya başladıklarında, enfeksiyon oranları olağanüstü bir hızla düştü. Ardından tıp devrimi geldi. Louis Pasteur ve Robert Koch gibi bilim insanlarının mikrop teorisini (Germ Theory) kanıtlamasıyla, insanlık görünmez düşmanlarının cinler, periler veya kötü havalar (miasma) değil, bakteriler ve virüsler olduğunu öğrendi. Edward Jenner’ın çiçek aşısını bulması ve bu aşının devletler tarafından sistematik olarak halka uygulanması, milyonlarca çocuğun yüzlerinde ölümcül yaralarla can vermesini engelledi. Bir annenin doğurduğu altı çocuktan beşinin hayatta kalması, nüfusun geometrik bir şekilde katlanmasını sağladı. Avrupa devleti, vatandaşının bağırsaklarındaki mikrobik floradan, evinin içindeki suyun temizliğine kadar her detayı bilimsel bir ciddiyetle ele alan, yaşatıcı bir mekanizmaya dönüşmüştü. İnsanlar çocuk yapıyor ve o çocuklar, devletin sunduğu hijyenik altyapı ve bilimsel kalkan sayesinde yaşayıp, büyüyüp, fabrikalara işçi veya ordulara asker oluyorlardı. Demografi, bilimin ve mühendisliğin itici gücüyle şaha kalkmıştı.
Şimdi merceğimizi bu aydınlık, kaloriye doymuş ve mikroplarla savaşmayı öğrenmiş Avrupa’dan çevirip, aynı dönemlerde Osmanlı Anadolusuna ve Rumeli coğrafyasına odaklayalım. Erhan Afyoncu’nun bahsettiği o demografik durgunluğun, o tükenişin neden sadece padişahların askeri mağlubiyetlerinden değil, doğrudan doğruya topraktan ve mikrobiyolojiden kaynaklandığını burada en çıplak haliyle görürüz. Osmanlı coğrafyasında nüfusun kilitlenmesi, birbiriyle iç içe geçmiş devasa felaketlerin kusursuz bir fırtınaya dönüşmesinin sonucuydu. Bu fırtınanın ilk rüzgarı, Avrupa’yı besleyen patates mucizesinin aksine, Anadolu’yu kasıp kavuran iklim krizleri ve sosyo-ekonomik isyanlardı. Tarihçilerin “Küçük Buzul Çağı” olarak adlandırdıkları, on altıncı yüzyılın sonlarından on yedinci yüzyılın ortalarına kadar süren o uzun ve dondurucu iklim anomalisinde, Anadolu coğrafyasında ardı ardına yaşanan kuraklıklar ve sert kışlar, tarımsal üretimi adeta felç etti. Klasik buğday ve arpa tarımı çöktü. Köylü tarlasından mahsul alamıyor, ambarlar boş kalıyor ama devletin vergi talebi, yaklaşan uzun savaşların finansmanı için sürekli artıyordu.
Bu ağır ekonomik çöküş, Osmanlı tarihinin gördüğü en kanlı, en yıkıcı ve demografiyi en çok tahrip eden sosyal patlamalardan birini, Celali İsyanlarını doğurdu. Celali İsyanları, basit birer eşkıyalık hareketi değildi; bu, toprağıyla bağını koparmış, aç kalmış, vergi yükü altında ezilmiş ve iklimin ihanetine uğramış milyonlarca köylünün ve işsiz kalmış medrese öğrencilerinin devlete ve düzene karşı açtığı devasa bir hayatta kalma savaşıydı. Anadolu, on yıllar boyunca on binlerce atlıdan oluşan silahlı levent ve sekban gruplarının yağma alanına dönüştü. Bu yağma öylesine dehşet verici boyutlara ulaştı ki, Osmanlı tarihinde bu döneme “Büyük Kaçgun” (Büyük Kaçış) adı verildi. Yüz binlerce, belki milyonlarca köylü, köylerini, tarlalarını, yüzyıllardır işledikleri ata topraklarını terk ederek yüksek dağ başlarına, ulaşılması zor orman içlerine sığındı ya da büyük şehirlerin surlarının arkasına yığıldı. Toprak terk edildiğinde, üretim durur. Üretim durduğunda açlık başlar. Dağ başlarında, eşkıya korkusuyla derme çatma barınaklarda titreyerek yaşamaya çalışan, yeterli gıda bulamayan ve sürekli ölüm korkusu içinde olan bir ailenin nüfusunu artırması, biyolojik olarak mümkün değildir. Stres, açlık ve yerinden edilme, kadınların doğurganlığını bıçak gibi kesmiş, var olan çocukların da yetersiz beslenmeden ölmesine neden olmuştur. Anadolu, daha hiçbir yabancı ordu sınırlarına dayanmadan, kendi içinde yaşadığı bu sosyo-ekonomik çöküşle demografik olarak kanamaya başlamıştı. Avrupa tarlalarını bilimle yeşertirken, Anadolu köylüsü eşkıya ateşlerinde kendi sabanını yakıyordu.
Büyük Kaçgun’un yarattığı tarımsal boşluk ve altyapı çöküşü, çok daha sinsi, çok daha ölümcül ve çok daha kalıcı başka düşmanların Anadolu’ya yerleşmesine zemin hazırladı. Osmanlı coğrafyasının sessiz, görünmez ama en çok can alan katili sıtmaydı. Sıtma, Anadolu’nun ve Rumeli’nin o geniş ovalarında, terk edilmiş sulama kanallarının, bataklığa dönüşmüş göl kenarlarının ve bakımsız nehir yataklarının etrafında üreyen anofel cinsi sivrisineklerin taşıdığı ölümcül bir parazitti. Tarım sisteminin çökmesiyle birlikte su yolları ve drenaj kanalları bakımsız kaldı. Anadolu’nun verimli ovaları olan Çukurova, Söke, Büyük ve Küçük Menderes havzaları, yaz ayları geldiğinde devasa ölüm bataklıklarına dönüşüyordu. Sıtma genellikle insanı anında öldürmez; önce onu yatağa düşürür, ateşler içinde titretir, dalağını büyütür, kanını emer ve onu çalışamaz hale getirir. Hasat zamanı geldiğinde, tam da insan gücüne en çok ihtiyaç duyulan o kritik günlerde, bütün bir köy halkının sıtmadan yorgan döşek yattığını düşünün. Ürün tarlada çürür, açlık başlar, zayıf düşen bedenler, özellikle çocuklar ve hamile kadınlar, hastalığa yenik düşer. Sıtma, Osmanlı nüfusunun artmasının önündeki en kalın biyolojik duvardı. Genç erkekler askere gitmeden önce daha çocukken sıtmayla tanışıyor, hayatta kalanların bedensel gelişimi eksik kalıyordu. Sıtma, sadece bireyleri öldürmedi; o verimli toprakların işlenmesini engelleyerek bütün bir medeniyetin kalori üretimini yıllarca baskıladı.
Sıtmanın yanı sıra, ticaret yolları ve asker hareketliliğiyle imparatorluğun her köşesine yayılan frengi, kolera ve verem gibi hastalıklar, Osmanlı demografisini adeta bir mengene gibi sıkıyordu. Avrupa’nın kanalizasyon sistemleri inşa edip suyu temizlediği dönemlerde, Osmanlı şehirleri altyapısal bir modernleşmeyi yakalayamamıştı. Şehir içi su şebekelerinin eski olması, atık yönetimi eksikliği ve dar sokaklar, her birkaç yılda bir on binlerce insanı yok eden kolera salgınlarına davetiye çıkarıyordu. Frengi ise, uzun süren askerlik hizmetlerinden köylerine dönen askerler vasıtasıyla Anadolu’nun en ücra köşelerine kadar yayılmıştı. Bu hastalık sadece ölümcül olmakla kalmıyor, aynı zamanda düşüklere, ölü doğumlara ve kör veya engelli bebeklerin dünyaya gelmesine neden olarak doğurganlık oranlarını derinden vuruyordu. Bütün bu hastalıkların yarattığı en korkunç, en travmatik sonuç ise bebek ve çocuk ölümlerindeki o akıl almaz oranlardı. Ondokuzuncu yüzyılın sonlarına kadar Osmanlı coğrafyasında doğan bebeklerin yarıya yakını, daha beş yaşına gelmeden toprağa veriliyordu.
Bebek ölüm oranlarının yüzde ellileri bulduğu bir toplumun psikolojisini anlamadan, nüfusun neden artmadığını tam olarak kavrayamayız. Bu salt bir istatistik değil, on binlerce, yüz binlerce annenin ve babanın her gün yaşadığı derin bir ruhsal çöküntüdür. Bir annenin altı yedi defa hamile kalıp, bu çocuklardan sadece birinin veya ikisinin yetişkinliğe ulaştığını görmesi, o toplumun genlerine işlemiş bir yas ve tükenmişlik hali yaratır. Ebeveynler, çocuklarına bağlanmaktan korkar hale gelirler. Sürekli ölümün kol gezdiği, her ateşlenmenin mutlak bir ölüm fermanı gibi algılandığı bir ortamda, nüfus patlaması beklemek eşyanın tabiatına aykırıdır. Üstelik hayatta kalmayı başaran o şanslı azınlığın erkek olanları da, biraz palazlandıklarında devlet tarafından alınıp bitmek bilmeyen savaşlara, Yemen’in çöllerine, Balkanların karlı dağlarına gönderiliyor ve bir daha geri dönmüyordu. Kız çocukları ise, tarlayı sürecek erkeğin kalmadığı bir düzende ağır fiziksel işlerin altına giriyor, erken yaşta, zayıf düşmüş bedenleriyle anne olmaya zorlanıyor ve genellikle doğum sırasında hayatlarını kaybediyorlardı. Bu, doğanın ve ekonominin el ele verip bir milleti nasıl öğüttüğünün kusursuz bir anatomisidir.
İşte bu noktada kilit fikrimizi, o sarsıcı gerçeği tarihin yüzüne haykırmamız gerekir: Nüfus, bir devletin gücünün sebebi değil, devletin ürettiği medeniyetin, kurduğu altyapının ve bilime verdiği değerin bir sonucudur. Osmanlı İmparatorluğu nüfusu artmadığı için çökmüş gibi görünebilir, ancak aslında çöküşün kökleri, devletin o nüfusu büyütecek, besleyecek ve yaşatacak olan ekosistemi kuramamış olmasında yatmaktadır. Devlet, vatandaşına vergi ödeyen bir cüzdan ve savaşan bir tüfek gözüyle bakıp, onu hastalıklara, eşkıyalara ve açlığa karşı koruyamadığında, insan bedeni bir reaksiyon gösterir ve çoğalmayı durdurur. İnsan yavrusu, doğadaki en aciz, en uzun süre bakıma muhtaç canlıdır. Eğer dışarıdaki dünya o yavruyu yaşatacak bir güven vermiyorsa, biyoloji frene basar.
Avrupa devletleri, vatandaşlarını sadece savaş meydanlarında değil, mikroskop camlarının altında, laboratuvarlarda, kanalizasyon tünellerinde ve tarım alanlarında da koruyan, yaşatan ve geliştiren organizasyonlara dönüşmüşlerdi. Toplumun refahı arttıkça, beslenme kalitesi yükseldikçe ve hastalıklar yenildikçe nüfus doğal olarak, şelale gibi akarak arttı. Osmanlı ise, on dördüncü yüzyılın o ilkel tarım ve fetih ekonomisinde saplanıp kalmıştı. Devleti yönetenler, askerin sayısının azaldığından yakınıyorlardı ancak o askeri doğuracak olan köylü kadınının sıtmadan yandığını, o askerin çocukluğunda veremden ciğerlerinin çürüdüğünü, tarlasının eşkıyalar tarafından yakıldığını göremiyorlardı. Bir liderin veya bir aydının çıkıp “nüfusumuz artmıyor” diye feryat etmesi kolaydır. Zor olan, “nüfusumuz neden bizim sunduğumuz bu düzende yaşamak istemiyor?” sorusunu sorabilmektir. Hayat, sadece emredildiği için var olmaz; hayat, ona sunulan şartların içinde filizlenir. Bir saksının içine hiç su dökmez, güneş ışığı almasını engeller ve toprağını zehirlerseniz, o bitkinin büyümemesini bitkinin tembelliği olarak açıklayamazsınız.
Bütün bu sessiz ve görünmez dinamikler bize gösteriyor ki, demografiyi rakamlardan ibaret soğuk bir tablo gibi okumak eksiktir. Demografi, bir toplumun tarihsel acılarının, hastalıklarının, açlıklarının ve devletle olan sözleşmesinin en net özetidir. Avrupa’nın o kalabalık orduları, fabrikaları dolduran milyonlarca işçisi, sadece devletlerinin emperyal vizyonunun bir parçası değildiler; aynı zamanda patatesin kalorisiyle, sabunun köpüğüyle ve aşıların koruyuculuğuyla inşa edilmiş biyolojik birer zaferdiler. Osmanlı’nın o boş kalan tarlaları, asker bekleyen ama gelmeyen kışlaları ve issız köyleri ise, sadece düşmanların silahlarıyla değil, sivrisineklerin kanat çırpışlarıyla, kuraklıkların kavuruculuğuyla ve isyanların ateşiyle yaratılmış devasa bir yenilginin tablosuydu. Bir devleti yönetenlerin asıl görevi çocuk yapılmasını emretmek değil; o doğacak çocuğun sağlıklı içebileceği suyu, hastalanmadan yürüyeceği sokağı, tok yatacağı evi ve geleceğe umutla bakabileceği o iklimi inşa etmektir. Altyapısı çökmüş, bilimi geride kalmış ve toprağı bereketsizleşmiş bir coğrafyada nüfus sadece kağıt üzerinde duran, her an silinmeye mahkum bir hayalden ibarettir. Osmanlı, kılıçla kaybettiği toprakları konuşurken, aslında suyu, mikrobu ve toprağı anlamadığı için insanını kaybetmişti. Ve insanı kaybettiğiniz yerde, tarihin size sunacağı tek şey ihtişamlı bir mezar taşıdır.
BÖLÜM 5: DEMOGRAFİK FIRSAT PENCERESİ – ALTIN ÇAĞ YAKALANIRKEN
İnsanlık tarihini incelerken genellikle toplumları yekpare, homojen ve zamansız kütleler olarak tahayyül etme hatasına düşeriz. Bir devletin nüfusundan bahsederken sanki o nüfusun tamamı aynı anda doğmuş, aynı anda çalışmış ve aynı anda savaşmış gibi bir algıya kapılırız. Oysa bir ulusun demografik yapısı, tıpkı insan bedeni gibi doğan, büyüyen, gençlik ateşinde yanan, olgunlaşan ve nihayetinde yaşlanan biyolojik bir saattir. Geçmiş kısımlarda niceliğin tek başına nasıl bir illüzyona dönüştüğünü, teknolojinin o devasa insan yığınlarını nasıl anlamsız kıldığını devasa sarsıntılarla gördük. Ancak tarih, kurallarını yeniden yazarken eski yasalarını tamamen çöpe atmaz; onları evrimleştirir. Sanayi ve teknoloji çağında nüfusun hala bir kader, hala bir mucize yaratma potansiyeli taşıdığı o çok özel, çok nadir ve kelimenin tam anlamıyla “büyülü” bir zaman dilimi vardır. İktisatçıların ve sosyologların “Demografik Temettü” veya “Demografik Fırsat Penceresi” adını verdikleri bu an, bir devletin kaderinde tıpkı kuyruklu yıldızların geçişi gibi ancak yüzyılda bir görülen, yakalandığında o ülkeyi yoksulluğun çamurundan alıp yıldızlara fırlatan, kaçırıldığında ise o ülkeyi telafisi imkansız bir bataklığa gömen yaklaşık otuz veya kırk yıllık, son derece dar bir zaman aralığıdır.
Bu demografik fırsat penceresinin ne anlama geldiğini kavramak için, insan toplumlarının ekonomik mekaniğine çok temel, hatta acımasız derecede biyolojik bir perspektiften bakmak zorundayız. Bir toplumdaki bireyleri ekonomik işlevlerine göre kabaca üç ana kategoriye ayırabiliriz: Henüz üretemeyen ve sürekli tüketerek bakıma muhtaç olan çocuklar; yaşlandığı için üretimden çekilmiş, hastalıklarla ve fiziksel yorgunlukla boğuşan, yine bakıma muhtaç olan yaşlılar; ve son olarak, hem çocuklara hem yaşlılara hem de bizzat kendisine bakmak, çalışmak, vergi vermek ve üretmek zorunda olan on beş ile altmış beş yaş arasındaki aktif, üretken nesil. Çocuklar ve yaşlılar ekonominin “bağımlı” sınıfını, ortadaki çalışan kitle ise o toplumu sırtında taşıyan “motor” gücünü oluşturur. Tarih boyunca, özellikle tarım toplumlarında ve sanayileşmenin erken evrelerinde, doğum oranları çok yüksek olduğu için toplumların alt tabanı devasa bir çocuk nüfusuyla şişkin durumdaydı. İnsanlar çocuk yapıyor ama o çocuklar ekonomik birer varlığa dönüşene kadar ailenin ve devletin kıt kaynaklarını tüketiyordu. Yani bağımlı nüfus oranı daima korkutucu derecede yüksekti.
Ancak bir toplumda bebek ölüm oranları düşmeye başladığında ve devlet o halkı yaşatacak sağlık altyapısını kurduğunda, önce devasa bir genç nesil hayatta kalır. Bunun hemen ardından, insanlar artık çocuklarının ölmeyeceğinden emin olduklarında ve sanayileşmenin getirdiği şehirleşme ile birlikte çocuk bir “tarım işçisi” olmaktan çıkıp bir “eğitim maliyetine” dönüştüğünde, doğum oranları aniden ve keskin bir şekilde düşmeye başlar. İşte o an, gökyüzündeki gezegenlerin kusursuz bir hizalanması gibi demografik bir tutulma yaşanır. Doğumların azalmasıyla birlikte alttan gelen “tüketici çocuk” sayısı hızla düşer. Modern tıbbın ömrü uzatıcı etkileri henüz yeni yeni başladığı için, üst taraftaki “tüketici yaşlı” sayısı da henüz tehlikeli boyutlara ulaşmamıştır. Geriye ne kalır? Geriye, ortada devasa, tarihte eşi benzeri görülmemiş bir “genç ve üretken yetişkin” okyanusu kalır. Toplumdaki herkesin çalışabilir yaşta olduğu, kimsenin sırtında bakmakla yükümlü olduğu beş altı çocuk veya yatalak yaşlıların bulunmadığı bu emsalsiz dönem, demografik fırsat penceresinin ta kendisidir. Bu pencere açıldığında, o toplumun içindeki bağımlılık oranı tarihin en düşük seviyesine, üretkenlik potansiyeli ise tarihin en yüksek zirvesine ulaşır.
Bu devasa genç nüfus, devletlerin eline verilmiş, evrenin en güçlü ama en tehlikeli elementi olan işlenmemiş bir uranyum gibidir. Uranyum doğada kendi haline bırakıldığında çevresine radyasyon yayan, temas edeni zehirleyen ve yavaş yavaş çürüyen ağır bir metaldir. Onu zenginleştirip, kontrol çubuklarıyla donatılmış devasa ve yüksek teknolojili bir nükleer reaktörün kalbine yerleştirirseniz, size on yıllar boyunca bir kıtayı aydınlatacak kadar muazzam ve kesintisiz bir enerji verir. O enerjiyle fabrikalarınızı çalıştırır, şehirlerinizi inşa eder, medeniyetinizi şaha kaldırırsınız. Ancak, eğer elinizdeki bu uranyumu reaktöre koymazsanız, ya da reaktörünüz arızalıysa, o muazzam enerji kendi içine çöker, ısınıp kontrolden çıkar ve nihayetinde Çernobil misali devasa bir patlamayla sadece kendisini değil, etrafındaki bütün bir geleceği radyasyona boğarak yok eder.
İşte genç nüfus da tam olarak bu nükleer metaforun biyolojik karşılığıdır. Demografik fırsat penceresi açıldığında, sokaklara dökülen o milyonlarca genç insan, içlerinde akıl almaz bir fiziksel enerji, dünyayı değiştirme arzusu, çalışıp kazanma hırsı ve yeniliklere açlık taşır. Eğer bir devlet, o gençleri alıp yüksek nitelikli okullara, modern üniversitelere, teknoloji üreten laboratuvarlara ve küresel rekabete açık fabrikalara (yani reaktöre) yerleştirmeyi başarırsa, ortaya çıkan ekonomik enerji bir mucize yaratır. Ancak, eğer o milyonlarca gence verecek kaliteli bir eğitiminiz, onları sokacağınız bir sanayi altyapınız yoksa, bu devasa kitle sokaklarda işsiz güçsüz dolaşmaya, umutsuzluğa kapılmaya başlar. İşlenmemiş ve yönlendirilmemiş o gençlik enerjisi öfkeye, radikalizme, mafyalaşmaya ve nihayetinde devleti yıkacak bir sosyal patlamaya dönüşür. Bu yüzden demografik temettü bir hediye değil, zaman ayarlı devasa bir sınavdır.
Bu sınavı insanlık tarihinde en parlak, en kusursuz ve en nefes kesici şekilde veren ülkeler, yirminci yüzyılın ikinci yarısında dünya sahnesine çıkan Asya Kaplanları, bilhassa da Güney Kore ve Tayvan olmuştur. Güney Kore’nin hikayesi, bu uranyumun nasıl zenginleştirildiğinin ve bir ülkenin makus talihinin sadece otuz yılda nasıl tersyüz edildiğinin evrensel başyapıtıdır. 1950’li yılların başına gidelim. İkinci Dünya Savaşı’nın yıkımından henüz çıkmışken, kendi içinde yaşadığı o vahşi ve kanlı Kore Savaşı ile kelimenin tam anlamıyla taş devrine dönmüş bir coğrafya. Seul sokakları moloz yığınlarından ibaret, ormanları yanmış, sanayisi tamamen sıfırlanmış ve kişi başına düşen milli geliri o dönemdeki pek çok Afrika ülkesinin bile altında olan, uluslararası yardımlarla ayakta durabilen bir sefalet çukuru. O yıllarda hiçbir batılı ekonomist veya siyaset bilimci, bu çorak topraklardan bir dünya devi çıkabileceğine ihtimal vermiyordu. Kore’nin yeraltı kaynağı yoktu, petrolü yoktu, altın madenleri yoktu. Ellerinde sadece tek bir şey kalmıştı: Savaştan sağ çıkmış, yoksulluktan kemikleri sayılan ama hayatta kalma arzusuyla yanıp tutuşan devasa bir insan kütlesi.
1960’lara gelindiğinde Güney Kore’de doğum oranları zirve yapmış ve ardından hızla düşmeye başlamıştı. Demografik fırsat penceresi büyük bir gıcırtıyla açılıyordu. Kore devleti, ellerindeki tek sermayenin bu insan kütlesi olduğunu o kadar acı, o kadar ontolojik bir gerçeklikle kavramıştı ki, bu insanı “işlenebilir bir madene” dönüştürmek için adeta bir ulusal seferberlik, hatta yarı-dini bir inanç sistemi inşa ettiler. Bu inancın adı eğitimdi. Güney Koreliler, çocuklarını eğitmenin sadece bireysel bir kurtuluş değil, ulusal bir beka meselesi olduğuna karar verdiler. Aileler, kendi boğazlarından kesip, günde on altı saat tarlalarda veya derme çatma atölyelerde karın tokluğuna çalışarak kazandıkları her kuruşu çocuklarının okul masraflarına yatırdılar. Devlet de bütçesinin aslan payını altyapıdan ziyade okul inşasına, öğretmen yetiştirmeye ve yurt dışına mühendis göndermeye ayırdı. Bu, basit bir okuma yazma seferberliği değildi. Bu, o demografik uranyumu en ince ayrıntısına kadar işlemeye yönelik muazzam bir zihin mühendisliğiydi.
Eğitilen bu milyonlarca genç, mezun olduklarında sokakta kalmadılar. Çünkü Kore devleti (ve onun yönlendirdiği Chaebol adı verilen devasa aile şirketleri kurgusu), aynı anda bu çocukların çalışacağı sanayi reaktörünü de inşa ediyordu. Gençler ilkokuldan çıkıp fabrikalardaki montaj hatlarına, liseden çıkıp teknik tezgahlara, üniversitelerden çıkıp AR-GE laboratuvarlarına yerleştirildiler. Önceleri ucuz işgücüne dayalı tekstil ve ayakkabı ürettiler. Ancak buradan kazandıkları her doları teknoloji transferine, demir çelik fabrikalarına ve gemi inşa tersanelerine yatırdılar. Demografik fırsat penceresinin o sihirli mekaniği burada işlemeye başladı: Ailelerin bakmak zorunda olduğu çocuk sayısı azaldığı için insanların cebinde para kalmaya başladı. Koreliler bu parayı tüketmek yerine bankalara yatırdılar. Ulusal tasarruf oranları tarihte görülmemiş seviyelere, yüzde kırklara fırladı. Bankalarda biriken bu devasa ulusal sermaye, devlet eliyle sanayicilere ucuz kredi olarak dağıtıldı ve bu sayede ülkenin dört bir yanı fabrikalarla donatıldı. Çok çocuk yapmayan ve yaşlısı olmayan bir toplumun nasıl devasa bir sermaye biriktirme makinesine dönüştüğünün en büyük kanıtı budur.
Yetmişli ve seksenli yıllara gelindiğinde o fakir, açlıktan nefesi kokan gençlerin oluşturduğu devasa kütle, artık Samsung, Hyundai, LG gibi küresel markaların fabrikalarında mikroçip lehimleyen, otomobil motoru tasarlayan ve dünyanın en büyük petrol tankerlerini inşa eden hiper-nitelikli bir orduya dönüşmüştü. Erhan Afyoncu’nun bahsettiği o “kalabalık orduların” yerini, sanayi bantlarında saniyelerle yarışan mühendisler almıştı. Güney Kore, demografik fırsat penceresini tam da açık olduğu o otuz kırk yıl boyunca öyle bir acımasız disiplinle, öyle bir eğitime tapınma psikolojisiyle kullandı ki, pencere 2000’li yıllarda yavaş yavaş kapanmaya başladığında ülke çoktan zenginleşmiş, dünya ekonomisinin zirvelerine yerleşmişti. Onlar uranyumu reaktörde yaktılar ve ortaya çıkan enerjiyle küresel bir imparatorluk kurdular. Sınırlarını bir santimetre bile genişletmeden, komşularına tek bir kurşun bile atmadan, sadece kendi gençlerinin beyin kıvrımlarını fethederek dünyayı dize getirdiler. Bu, niceliğin niteliğe dönüşmesinin insanlık tarihindeki en estetik, en vurucu metamorfozudur.
Aynı dönemde, biraz daha güneyde Tayvan adasında da benzer bir mucize, tamamen aynı demografik mekaniklerle sahneleniyordu. Çin anakarasından kaçıp bu küçük adaya sığınan milliyetçi güçler, ellerindeki kısıtlı toprakta tarımla hayatta kalamayacaklarını çok iyi biliyorlardı. Tayvan’ın demografik penceresi de altmışlarda açıldığında, onlar da tıpkı Koreliler gibi yüzlerini vahşi bir iştahla sanayiye ve teknolojiye döndüler. Ancak Tayvan, devasa holdingler (Chaeboller) yerine, binlerce esnek, dinamik ve yüksek teknoloji üreten küçük ve orta boy işletmeler (KOBİ’ler) ağı kurmayı seçti. Tayvanlı gençler okullardan mezun olduklarında, Amerikan teknoloji firmalarının taşeronluğunu yaparak işe başladılar. Ancak yavaş yavaş bu teknolojiyi kopyalayıp, geliştirip kendi üretim bantlarını kurdular. Tayvan, o devasa genç insan enerjisini öylesine spesifik, öylesine stratejik bir alana, yani yarı iletken (semiconductor) endüstrisine yönlendirdi ki, bugün o küçük ada, dünyanın bütün dijital beynini üreten, Amerika ve Çin’i kendisine muhtaç bırakan bir teknoloji kalesine dönüşmüştür. Eğer Tayvan, elindeki o genç nüfusu sadece tarlalara veya ucuz giyim atölyelerine sürseydi, bugün o demografik pencere kapandığında ucuz işçiliğin bittiği, yoksul ve yaşlanan sıradan bir Asya adası olacaktı. Ancak onlar, gençlerinin beynini silikon vadilerine entegre ederek o demografik temettüyü ebedi bir zenginliğe tahvil ettiler.
Fakat tüm bu örneklerin içinde öyle bir dev vardır ki, onun yarattığı dönüşümün büyüklüğü karşısında insan aklı adeta felç olur. Bu devasa fırtına, tarihin gördüğü en büyük, en şiddetli ve en kalabalık demografik fırsat penceresi, elbette ki Çin’in uyanışıdır. Bir önceki bölümde Çin’in üç yüz milyonluk devasa nüfusuna rağmen on dokuzuncu yüzyılda İngiliz teknolojisi karşısında nasıl un ufak olduğunu, niceliğin tek başına nasıl bir zayıflığa dönüştüğünü anlatmıştık. Çin, bu travmayı yüzyıldan fazla bir süre yaşadı. Yirminci yüzyılın ortalarında Mao Zedong döneminde bile Çin, devasa nüfusunu ideolojik hezeyanlar, Kültür Devrimi ve Büyük İleri Atılım gibi irrasyonel deneyler uğruna heba eden, milyonlarca insanın açlıktan öldüğü devasa bir kapalı hapishaneydi. Mao döneminde nüfus hızla artmış, Çin bir milyar barajına dayanmıştı. Ancak bu artan nüfus, okullarda modern bilim öğrenmek yerine tarlalarda kızıl kitap okutulan, fabrikalar yerine arka bahçelerdeki ilkel fırınlarda demir eritmeye zorlanan devasa bir heder olmuş kitleydi.
Ancak 1970’lerin sonlarında, Mao’nun ölümünün ardından Deng Xiaoping iktidara geldiğinde, Çin’in demografik saati tam da o sihirli “Fırsat Penceresi” çizgisini gösteriyordu. Mao’nun uyguladığı sert politikalar ve ardından gelen tek çocuk politikası nedeniyle doğum hızları aniden bıçak gibi kesilmişti. Bağımlı çocuk sayısı hızla düşüyor, geçmişte doğan o devasa kalabalıklar ise tam da on sekiz, yirmi yaşlarına gelmiş, çalışmaya aç bir şekilde bekliyordu. Deng Xiaoping, bu devasa biyolojik uranyumu gördü ve “Farklı sistemlerin rengi önemli değildir, önemli olan kedinin fareyi tutmasıdır” diyerek Çin’in kapılarını küresel kapitalizme, yabancı sermayeye ve teknolojiye ardına kadar açtı.
İşte o an, insanlık tarihinin gördüğü en büyük kitlesel insan hareketi ve en devasa ekonomik patlama başladı. Kırsal kesimde sefalet içinde yaşayan, karın tokluğuna pirinç eken tam dört yüz milyon genç insan, valizlerini toplayarak doğudaki sahil şehirlerine, Shenzhen’e, Guangzhou’ya, Şanghay’a aktı. Bu, Avrupa’nın toplam nüfusundan daha büyük bir genç kitlesinin sadece birkaç on yıl içinde köylüden fabrika işçisine dönüşmesi demekti. Batılı şirketler, Çin’deki bu bitmek tükenmek bilmeyen, disiplinli, sendikasız ve çalışmaya inanılmaz derecede aç bu genç nüfus denizini gördüklerinde fabrikalarını akın akın bu ülkeye taşıdılar. Dünyanın bütün oyuncakları, bütün ayakkabıları, bütün elektronik eşyaları bu devasa genç ordusunun ellerinden çıkmaya başladı. Çin, demografik temettüsünün yarattığı o sınırsız enerjiyi kullanarak on yıllar boyunca her yıl yüzde onların üzerinde büyüdü. Bu büyüme, sadece çok insanları olduğu için değil, o çok insanın tamamının “üretken yaşta” olduğu ve hepsinin küresel bir sanayi makinesinin dişlisi haline getirildiği için mümkün olabildi. Çin, uranyumu reaktöre koydu ve dünyanın “fabrikası” oldu. Zamanla sadece kopyalayan ve ucuza üreten bir ülke olmaktan çıkıp, o devasa gençliğin bir kısmını dünyanın en iyi üniversitelerine göndererek, yapay zeka, uzay teknolojileri ve telekomünikasyon (5G) alanlarında Amerika ile kafa kafaya çarpışan bir teknoloji devine dönüştü. Niceliğin nitelikle, yani o eksik olan teknoloji çarpanıyla buluştuğunda ortaya nasıl bir küresel canavar çıkardığının ispatıdır bugünkü Çin.
Şimdi bu devasa başarı hikayelerinden çıkarıp, olayın kalbine, o kilit felsefeye dönelim. Fırsat penceresi açıldığında devletlerin neden bu kadar olağanüstü büyüdüğünü sadece “ellerinde çok işçi olmasıyla” açıklayamayız. Burada çok daha derin, mikroskobik bir sosyolojik ve psikolojik dönüşüm vardır. Çok çocuklu, geniş tarım ailelerinde bireyin bir değeri yoktur. Çocuklar tarlanın birer uzantısı, yaşlılıktaki birer sigorta poliçesi olarak görülürler. Ailenin kısıtlı kaynakları, o kadar çok boğaza bölünür ki, hiçbir çocuğa yeterli kalori, kaliteli eğitim veya özel bir ihtimam verilemez. Ancak demografik pencere açılıp da aileler iki, hatta tek çocuk yapmaya başladığında, ailenin bütün ekonomik, psikolojik ve duygusal sermayesi o tek çocuğun üzerinde toplanır. İşte o an, insanlık tarihinde “insan sermayesi” (human capital) kavramı fiziksel sermayenin önüne geçer. Bir babanın beş çocuğuna miras bırakacağı beş dönüm tarla onları sadece fakir birer köylü yapar. Ancak o baba tek bir çocuk yapar ve o beş dönüm tarlayı satarak o çocuğun mühendislik eğitimini karşılarsa, o çocuk devlete bir tarım arazisinin binlerce katı katma değer üreten bir zihinsel güç merkezine dönüşür. Altın çağı yakalayan uluslar, niceliksel üremeden niteliksel üretime geçen, çocuklarını saymak yerine onları tartmaya, onların zihinlerini işlemeye başlayan uluslardır.
Kendi düşüncem odur ki; demografik temettü kavramı, bize insan hayatının ve zamanın ne kadar affetmez olduğunu gösteren en trajik iktisadi kuraldır. Çünkü bu pencere, bir ülkenin hayatında sadece ve sadece bir kez açılır. Üç yüz yıl, beş yüz yıl beklemezsiniz. Sadece otuz, en fazla kırk yıllık bir süreniz vardır. Nüfusun yapısı yaşlanmaya doğru evrilirken yakaladığınız o muazzam genç dalga, dalgakıranı aşıp limanınıza ulaştığı andır. O suyu ya barajlara doldurup türbinleri döndürürsünüz, ya da o su ellerinizin arasından kayıp toprağa karışır ve geriye sadece kuraklık kalır. Bu otuz yıllık süre içinde ülkenin başında vizyonsuz yöneticiler varsa, o ülke eğitim sistemini kuramamışsa, kaynaklarını fabrikalar veya teknoloji laboratuvarları yerine betona, popülist harcamalara veya anlamsız iç savaşlara harcıyorsa, o altın fırsat parmaklarınızın ucundan sonsuza dek uçar gider. Uranyum ziyan olur.
Eğer bu gençler, o en verimli yaşlarında üretime katılamazlarsa, beyin göçüyle başka ülkelerin, daha vizyoner devletlerin reaktörlerine enerji sağlamak üzere topraklarınızı terk ederler. Kendi vatanında iş bulamayan, niteliksiz bırakılan veya yeteneği kullanılamayan her bir genç, rakip ülkelerin gücüne güç katan bedava bir beyin transferidir. Almanya’nın veya Amerika’nın bugün hala güçlü olmasının sebeplerinden biri, dünyanın dört bir yanından, kendi ülkelerinde reaktör bulamamış bu “demografik mültecileri” devasa bir ustalıkla kendi sanayilerine ve akademilerine entegre edebilmeleridir.
Demografik fırsat penceresini doğru kullanamayan ülkelerin sonu, yaşlanmadan önce zenginleşme fırsatını ebediyen kaçırmalarıdır. Bu, bir insanın üniversite okuması gereken çağlarda kahve köşelerinde vakit öldürüp, altmış yaşına geldiğinde parasız, mesleksiz ve hastalıklı bir şekilde ortada kalmasına benzer. Asya Kaplanları, o gençlik yıllarında günde on sekiz saat çalışıp, ders çalışıp servet biriktiren azimli ve hırslı birer öğrenci gibiydiler. Bugün yaşlanıyorlar, nüfusları azalıyor, tıpkı geçmişin Osmanlı’sı gibi doğum oranları yerlerde sürünüyor. Ama aralarındaki o devasa, o okyanuslar kadar büyük fark şudur: Onlar yaşlandılar ama zengin olarak, yüksek teknolojiye sahip olarak, dünyanın bütün finans kapitalini ellerinde tutarak yaşlandılar. Onların fabrikalarında artık gençler değil, kendi ürettikleri yapay zekalı robotlar çalışıyor. Onların tarlalarında artık ter döken köylüler değil, uydudan yönetilen otonom biçerdöverler hasat yapıyor.
Erhan Afyoncu’nun “nüfus eşittir güç” tezine bu bölümün penceresinden baktığımızda tezin eksik parçasını bir kez daha çok net bir şekilde buluyoruz. Evet, genç ve dinamik bir nüfus devletleri imparatorluğa dönüştürebilir. Ancak bu dönüşüm biyolojik değil, tamamen stratejiktir. Nüfus sadece potansiyeldir, güç ise o potansiyelin kinetiğe dönüşmüş halidir. Bir devletin büyüklüğü, sokaklarındaki gençlerin çokluğuyla değil, o gençlerin zihinlerinde parlayan ışıkla, ellerindeki hünerle ve devlete duydukları güvenle inşa ettikleri katma değerle ölçülür. Güney Kore, Tayvan ve Çin mucizesi bize haykırarak şunu söyler: İnsanı çoğaltmak kolaydır; tarihte bütün ilkel kavimler, bütün krallıklar bunu başarmıştır. Asıl mucize, o çoğalan insanı bir daha geri dönmemek üzere yoksulluk çemberinden çıkarıp, onlara aklın, bilimin ve teknolojinin tanrısallığını bahşedebilmektir. Fırsat penceresi açıldığında oradan içeri süzülen güneş ışığı, eğer bir prizmadan geçip renklere ayrılamıyorsa, sadece çorak toprakları biraz daha kurutmaya yarar. Altın çağı yakalamak şans işi değil, o gelen devasa dalganın üzerine çıkıp sörf yapabilecek bir medeniyet tahtasını önceden oymuş olmanın, aklın ve vizyonun mutlak bir ödülüdür. Zira tarih, kalabalıkların değil, zamanın ruhunu okuyup o enerjiyi çeliğe ve silikona dönüştürenlerin yazdığı bir destandır.
BÖLÜM 6: DEMOGRAFİK TUZAK VE SAATLİ BOMBALAR
Bir önceki kısımda, insanlığın o nadir yakaladığı sihirli anı, genç nüfusun doğru ellerde nasıl evrensel bir güce ve devasa bir ekonomik reaktöre dönüştüğünü incelemiştik. Ancak tarihin ve doğanın o acımasız diyalektiği, her büyük potansiyelin içinde aynı büyüklükte bir yıkım tohumu barındırdığını bize sürekli hatırlatır. Eğer demografik temettü, yani genç nüfusun şaha kalktığı o dar pencere, Asya Kaplanları’nın elinde ülkeleri yoksulluktan kurtaran bir uranyum reaktörüne dönüştüyse; aynı pencere, vizyonsuz, hazırlıksız ve altyapısız coğrafyalarda pimleri çekilmiş, patlamaya hazır ve on milyonlarca insan ruhundan oluşan devasa saatli bombalara dönüşmüştür. Erhan Afyoncu’nun argümanını inşa ettiği o klasik çağlara ait “nüfusu artmayan devlet çöker” korkusu, yirmi birinci yüzyılın karanlık coğrafyalarında tam tersi bir kabusa evrilmiştir. Bugün devletleri yıkan, parçalayan ve onları birer başarısız devlet (failed state) statüsüne indirgeyen asıl canavar, nüfusun yetersizliği değil, kontrolsüz, eğitimsiz ve umutsuz bir şekilde kontrolden çıkmış “kalabalıktır”. Devletlerin kalabalıklaşarak çöktüğü, kendi insanının ağırlığı altında ezilerek ufalandığı bu yeni dönemin anatomisi, tarihteki hiçbir yenilgiye, hiçbir askeri bozguna benzemeyen, yavaş, sessiz ama mutlak bir intihar biçimidir.
Bu çöküşün teorik köklerini anlamak için, on sekizinci yüzyılın sonlarına, İngiliz din adamı ve karamsar iktisatçı Thomas Robert Malthus’un o ürkütücü kehanetlerine geri dönmemiz gerekir. Malthus, insanlık tarihinin en rahatsız edici ama bir o kadar da sarsılmaz görünen demografik yasasını ortaya atmıştı. Ona göre insan nüfusu geometrik olarak, yani katlanarak artma eğilimindeydi; oysa o nüfusu besleyecek olan gıda üretimi ve doğal kaynaklar sadece aritmetik, yani sabit bir hızda artabilirdi. Bu korkunç asimetrinin kaçınılmaz sonucu olarak Malthus, insanlığın er ya da geç devasa kıtlıklarla, salgın hastalıklarla veya savaşlarla kendi nüfusunu vahşice budayacağı o karanlık eşiğe, yani “Malthus Tuzağına” çarpacağını öngörmüştü. Daha önceki bölümlerde Avrupa’nın Sanayi ve Tarım devrimleriyle, teknolojiyi bir çarpan olarak kullanarak bu tuzaktan nasıl kıl payı kurtulduğunu, Malthus’un kehanetinin buharlı makineler ve kimyasal gübrelerle nasıl boşa çıkarıldığını görmüştük. Avrupa, teknolojisi sayesinde doğanın o acımasız budama makasını kendi üzerinden uzaklaştırmayı başarmıştı.
Fakat tarihin o zalim ironisi şudur ki; Avrupa’nın icat ettiği ve Malthus’u haksız çıkaran o modern tıp devrimi, aşılar, antibiyotikler ve temel sanitasyon kuralları, yirminci yüzyılın ortalarından itibaren post-kolonyal dünyaya, Afrika’ya, Orta Doğu’ya ve Güney Asya’ya ihraç edildiğinde, Malthus’un hayaleti bu topraklarda çok daha vahşi, çok daha yıkıcı bir formda yeniden dirildi. Zira Batı dünyası bu yoksul coğrafyalara bebekleri hayatta tutacak aşıları, sıtmayı önleyecek ilaçları ve temiz suyu ihraç etmişti ama o hayatta kalan milyonlarca çocuğu besleyecek, eğitecek ve onlara iş verecek olan “ekonomik ve endüstriyel altyapıyı” ihraç etmemişti. Sonuç, insanlık tarihinin gördüğü en devasa, en eşitsiz ve en tehlikeli biyolojik deney oldu. Yüzlerce yıldır yüksek ölüm oranlarıyla dengede kalan bu geleneksel tarım toplumlarında, ölüm oranları aniden bıçak gibi kesildi. Bebekler artık ölmüyordu, insan ömrü uzuyordu ama doğum oranları, o eski alışkanlıkların ve kültürel kodların etkisiyle hala Orta Çağ seviyelerindeydi. Bir kadının yedi sekiz çocuk doğurduğu ve artık bu çocukların neredeyse tamamının hayatta kaldığı bu coğrafyalar, kelimenin tam anlamıyla kontrolsüz bir hücresel çoğalma, devletin bünyesini saran demografik bir kanser sarmalına girdiler. Bu, modern dünyanın gördüğü en büyük trajedilerden biridir: İnsanı yaşatmak gibi kutsal bir biyolojik başarı, onu içine sokacağınız bir medeniyet tasavvurunuz yoksa, o insanı ebedi bir cehenneme mahkum etmek anlamına gelmektedir.
Bugün Malthus’un o unutulmuş kabusunu en canlı, en kan dondurucu haliyle yaşayan sahnelerin başında Afrika kıtası, özellikle de kıtanın demografik devi Nijerya gelmektedir. Sadece Nijerya’nın nüfus projeksiyonlarına bakmak bile, niceliğin nasıl devasa bir jeopolitik kara deliğe dönüştüğünü anlamak için yeterlidir. Bugün iki yüz yirmi milyonu aşan nüfusuyla zaten altyapısı çökmüş, devasa yolsuzluklarla boğuşan ve gelir dağılımı uçurumlarının kenarında gezinen bu ülke, yüzyılın sonuna doğru dört yüz milyon bandını aşarak Amerika Birleşik Devletleri’ni bile geride bırakma yolunda ilerlemektedir. Ancak bu kalabalık, Asya Kaplanları’nın o eğitimli, disiplinli, fabrikalarda çip üreten ordularına benzememektedir. Lagos şehri, sınırları belli olmayan, kanalizasyon sisteminden yoksun, temiz suyun lüks sayıldığı, elektriğin günde sadece birkaç saat verilebildiği, on milyonlarca umutsuz insanın üst üste yığıldığı distopik bir mega-gecekonduya dönüşmüştür. Nijerya devleti, sınırları içindeki petrol zenginliğine rağmen bu devasa insan kütlesini eğitecek okullar inşa edemez, hastalandıklarında onlara bakacak hastaneler kuramaz ve en önemlisi onlara insan onuruna yaraşır bir istihdam sağlayamaz.
Bu çaresizliğin, bu devasa ve işsiz kalabalığın yarattığı boşluğu ise doğa asla affetmez; devletin çekildiği veya ulaşamadığı o boşlukları anında şiddet, kaos ve radikalizm doldurur. Boko Haram gibi terör örgütlerinin veya ülkenin güneyindeki devasa silahlı mafya gruplarının on binlerce genci nasıl bu kadar kolay silah altına alabildiğini düşünmek için derin sosyolojik analizlere gerek yoktur. Karnı aç, hiçbir eğitimi olmayan, devleti tarafından tamamen unutulmuş ve geleceğe dair en ufak bir umut kırıntısı bile taşımayan on beş yaşındaki bir çocuğun eline bir kalaşnikof tutuşturup ona küçük bir maaş ve biraz güç vaat ettiğinizde, o çocuğu tarihin en acımasız katiline dönüştürmek son derece kolaydır. Nijerya’nın kalabalıklaşması ona yeni bir imparatorluk vizyonu kazandırmamış, aksine devleti kendi vatandaşlarından korunan, sadece başkentte ve petrol bölgelerinde varlık gösterebilen korkak ve felçli bir organizmaya indirgemiştir. Nüfusun artması, burada sadece ve sadece acının, sefaletin ve terörün potansiyel müşteri tabanının artması anlamına gelmektedir.
Bu demografik tuzağın bir başka boyutu, çok daha tehlikeli ve nükleer silahlarla donatılmış bir jeopolitik fay hattı üzerinde duran Pakistan’da sahnelenmektedir. Pakistan, kuruluşundan bu yana Hindistan ile olan ezeli rekabeti nedeniyle tüm kaynaklarını askeri harcamalara, nükleer silahlara ve stratejik derinlik doktrinlerine ayırırken, kendi içindeki o sessiz biyolojik saatli bombanın tik taklarını duymazdan gelmiştir. İki yüz kırk milyonluk devasa bir nüfus, çökmüş bir eğitim sistemi ve iklim değişikliğinin pençesinde her geçen yıl biraz daha kuruyan, sel sularıyla boğuşan bir tarım altyapısı. Pakistan’daki milyonlarca genç, devletin onlara sağlayamadığı eğitimi almak için tek çare olarak köktendinci medreselere sığınmaktadır. Bu medreseler, gençlere modern fiziği, matematiği veya kod yazmayı değil, salt dogmayı, itaat etmeyi ve ötekine karşı nefreti öğretmektedir. Demografik temettüsünü laboratuvarlarda değerlendiremeyen bir devlet, o gençleri kendi elleriyle devasa bir radikalleşme makinesinin içine atmaktadır. Pakistan toplumu, ürettiği bu devasa genç nüfusa verecek bir fabrikası olmadığı için onları sadece ideolojik savaşların cephelerine, Keşmir’in dağlarına veya Afganistan’ın çöllerine birer piyon olarak sürebilmiştir. Ancak o silahlı piyonlar er ya da geç geri dönmekte ve namlularını kendi devletlerine çevirmektedirler. Devlet otoritesinin her gün biraz daha ufalandığı, yoksulluğun bir kaderden ziyade bir yönetim biçimine dönüştüğü bu coğrafyada, “nüfus eşittir güç” demek, açıkça intihara güzelleme yapmaktan farksızdır. Ordu sayısal olarak devasa olabilir ama o orduyu besleyen halk açlıktan kırılırken, elde tutulan o gücün hiçbir jeopolitik kıymeti harbiyesi yoktur.
Orta Doğu ve Kuzey Afrika coğrafyasına, özellikle de Mısır’a baktığımızda ise bu demografik tuzağın tamamen şehirleşmiş, üniversite okumuş ama yine de duvara toslamış çok daha trajik bir versiyonunu görürüz. Arap Baharı adı verilen, Batı medyasının romantik bir demokrasi arayışı olarak pazarladığı o devasa toplumsal infilakın köklerinde, aslında demokrasiye olan tutkudan ziyade patlama noktasına gelmiş devasa bir “genç nüfus şişkinliği” (youth bulge) ve bu nüfusun ekonomik sisteme entegre edilememesi yatmaktadır. Mısır gibi ülkeler, yirminci yüzyılın ortalarından itibaren eğitim sistemlerini niceliksel olarak genişlettiler. Milyonlarca genç üniversitelerden mühendis, edebiyatçı, tarihçi veya ekonomist diplomalarıyla mezun oldu. Ancak Ortadoğu’nun o hantal, ranta dayalı, devletçi ve yolsuzluğa batmış ekonomik modeli, bu diplomalı gençlere verecek tek bir nitelikli iş bile yaratamadı.
Kahire sokaklarını hayal edin. Nüfusu her gün çılgınca artan, altyapısı iflas etmiş, trafiği felç olmuş devasa bir metropol. Yirmi beş yaşına gelmiş, üniversite mezunu bir genç adam, hayata atılmak, evlenmek, kendi ayakları üzerinde durmak istemektedir. Ancak devlet ona iş veremez, özel sektör ise kronik sermaye yetersizliği ve liyakatsizlik yüzünden gelişemez. Bu genç adam, fizik bölümünden veya hukuk fakültesinden mezun olmasına rağmen hayatta kalabilmek için ya derme çatma bir taksinin direksiyonuna geçecek, ya da sokak aralarında kaçak meyve tezgahı açacaktır. Sosyologların “Bekleme Çağı” (Waithood) adını verdikleri bu süreç, bir insanın gençliği ile yetişkinliği arasına çekilmiş görünmez, aşılmaz ve onur kırıcı bir duvardır. Geleneksel ve muhafazakar Ortadoğu toplumlarında bir erkeğin evlenebilmesi için bir ev tutması, ekonomik bağımsızlığını kazanması ve belli bir statüye ulaşması şarttır. Ancak işsizliğin yüzde otuzları, genç işsizliğinin ise yüzde ellileri aştığı bu demografik çıkmazda, o gençler otuz, otuz beş yaşlarına gelmelerine rağmen hala ailelerinin evinde birer çocuk gibi, harçlığa muhtaç bir halde yaşamaya mahkum edilmişlerdir.
Biyolojik olarak en yüksek testosteron seviyesine sahip, enerjisi zirvede, dünyayı değiştirme arzusuyla yanıp tutuşan milyonlarca genç erkeğin; cinsellikten, ekonomik bağımsızlıktan, toplumsal statüden ve gelecek umudundan mahrum bırakılarak küçücük kahvehanelere, karanlık sokaklara ve işsizlik kuyruklarına hapsedilmesi, bir toplumun kendi altına döşeyebileceği en yıkıcı C4 patlayıcısıdır. Tunus’ta Muhammed Buazizi adındaki o üniversite mezunu işsiz gencin, zabıtalar tarafından seyyar tezgahına el konulması ve tokatlanması üzerine kendini yakması, işte bu devasa demografik barut fıçısını ateşleyen küçük bir kıvılcımdan ibaretti. Meydanları dolduran o milyonlar, sadece diktatörlere karşı değil, aslında onlara bu “aşağılayıcı ve işsiz hayatı” dayatan o çarpık ekonomik düzene karşı bir isyan çığlığı atıyorlardı. Onlar, Asya’daki akranları gibi demografik bir temettü yaratmak üzere fabrikalara değil, demografik bir yıkım yaratmak üzere Tahrir Meydanı’na yürümek zorunda kalmışlardı.
Devletlerin kalabalıklaşarak çökmesinin temel anatomisi tam da bu noktada gizlidir. Nüfus sürekli artarken, devletin o nüfusa sunduğu pasta büyümez. Aksine, artan nüfus mevcut pastayı daha da küçük dilimlere böler. Su kaynakları yetmez, barajlar kurur, elektrik şebekeleri çöker. Eskiden bir litre suyu on kişi paylaşırken, artık elli kişi paylaşmak zorunda kalır. Devlet, bu devasa kalabalığın sadece güvenlik ve asayişini sağlamak için bile bütçesinin neredeyse tamamını polise, askeriyeye ve hapishanelere ayırmak zorunda kalır. Eğitim, sağlık ve bilim gibi geleceği inşa edecek alanlara ayrılacak hiçbir kaynak kalmaz. Altyapı yatırımları yapılmadıkça yabancı sermaye ülkeye girmez, sermaye girmedikçe yeni fabrikalar kurulmaz, fabrikalar kurulmadıkça işsizlik daha da artar. Bu, kelimenin tam anlamıyla kendi kuyruğunu yiyen bir yılan, kendi hücrelerinin amansız ve düzensiz çoğalmasıyla ölen bir kanser hastasının trajedisidir.
Bu trajedinin ulusal sınırlar içindeki patlaması iç savaşlar ve devrimlerle sonuçlanırken, o sınırları aştığında ise karşımıza çağımızın en büyük küresel krizi, yani “demografik göç silahı” çıkar. İnsan doğası, çürüyen ve umutsuzluğa batan bir bedende kalmayı reddeder. Kendi vatanında hiçbir geleceği olmayan, devleti tarafından bir çöp gibi kenara atılmış o milyonlarca genç, gözlerini zenginliğin, düzenin ve fırsatların kıtası olan yaşlı Avrupa’ya çevirirler. Bugün Akdeniz’in karanlık sularında veya Sahra Çölü’nün yakıcı kumlarında hayatını kaybeden, derme çatma botlarla okyanusları aşmaya çalışan o kitleler, aslında kendi ülkelerinin değerlendiremediği, patlamış demografik reaktörlerin etrafa saçtığı biyolojik şarapnel parçalarıdır. Göç, bu ülkelerdeki o korkunç demografik basıncın, o sıkışmışlık hissinin tek tahliye subabıdır.
Batılı ülkeler bu göç dalgalarını durdurmak için milyarlarca dolarlık duvarlar örerken, tel örgüler çekerken aslında meselenin özünü tamamen ıskalamaktadırlar. Siz suyu yokuş yukarı akmaya ne kadar zorlarsanız zorlayın, eğer kaynağında milyonlarca yeni insan doğuyor ve o insanlara verecek bir damla su, bir dilim ekmek yoksa, o demografik sel eninde sonunda bütün duvarları yıkacak, bütün tel örgüleri aşacaktır. İşte bu durum, nüfusun nasıl sadece bir ulusal beka meselesi olmaktan çıkıp, yirmi birinci yüzyılda tamamen asimetrik bir kitle imha silahına, küresel bir istikrarsızlık motoruna dönüştüğünü gösterir. Kendi gençlerini eğitemeyen ve onlara iş veremeyen bir devlet, sadece kendi sonunu hazırlamakla kalmaz, aynı zamanda yarattığı o kaotik göç dalgalarıyla komşularının ve hatta bütün bir dünyanın jeopolitik dengesini altüst eden bir enfeksiyon kaynağına dönüşür.
Eğer Erhan Afyoncu’nun “artmayan nüfus çöker” söylemini günümüzün bu yoksul ve eğitimsiz coğrafyalarına bakarak yeniden yorumlayacak olursak, karşımıza çıkan manzara bu klasik ezberin ne kadar tehlikeli ve eksik olduğudur. Mısır, nüfusu durduğu için mi çökmektedir? Nijerya veya Pakistan, çocuk yapmadıkları için mi dünya sahnesinde birer piyon olarak ezilmektedirler? Tam aksine. Bu devletler tarihlerinin hiçbir döneminde bu kadar çok insana sahip olmamışlardı. Onların orduları devasa, sokakları insan seli, şehirleri iğne atsanız yere düşmeyecek kadar kalabalıktır. Ancak bu devletler çürümekte, ufalanmakta ve yok olmaktadırlar. Çünkü içini dolduramadığınız, beynini eğitemediğiniz ve cebine para koyamadığınız her bir fazla insan, devletin omuzlarına binen ekstra bir kurşun ağırlığından başka bir şey değildir. Nicelik, nitelikle terbiye edilmediğinde vahşileşir. Kalabalık, medeniyetin aklıyla organize edilmediğinde bir sürüye dönüşür. Ve sürüler medeniyet kurmazlar; sadece buldukları her kaynağı tüketir, sonra da birbirlerini parçalayarak yok olurlar.
Bir devletin kendi vatandaşına düşman olması için despot bir lider tarafından yönetilmesine gerek yoktur. Eğer o devlet, doğan milyonlarca çocuğuna temiz bir gelecek vizyonu çizemiyor, onları küresel ekonominin acımasız dişlileri arasında rekabet edebilecek donanımla kuşatamıyorsa, o devlet en büyük ihaneti kendi eliyle, o şişirdiği demografik balonla yapmış olur. Saatli bomba metaforu tam da bu çaresizliğin sesidir. Bomba tıklar; her yeni doğan çocukla, mezun olup iş bulamayan her gençle, bir damla su için kuyrukta bekleyen her insanla birlikte o saniye ibresi kıyamete bir adım daha yaklaşır. Bugün dünyanın güney yarımküresinde devletlerin çöküşü gürültülü savaş meydanlarında değil; sessiz, işsiz ve umutsuz milyonlarca gencin o karanlık boşluğunda, birbirlerini çürütmeleriyle gerçekleşmektedir. Ve eğer o bombaların fitili, eğitimle, üretimle ve aydınlanmayla kesilmezse, kalabalıkların yarattığı bu sağır edici patlama, insanlığın sadece bugününü değil, çok daha geniş çaplı bir jeopolitik savrulmayla bütün bir geleceğini yutmaya hazırlanan en büyük kara delik olarak tarihe geçecektir. Kalabalıklaşarak çökmek, nüfusun ebedi bir güce değil, en vahşi, en merhametsiz bir intihara dönüştüğü, demografinin karanlık yüzünün nihai zaferidir.
BÖLÜM 7: GRİLEŞEN DEVLER – YAŞLANAN DÜNYANIN YENİ DÜZENİ
Dünya haritasını demografik bir ısı kamerasıyla izleme şansımız olsaydı, gezegenin güney yarımküresinin ve ekvator kuşağının ateşli, kırmızı ve kaotik bir gençlik enerjisiyle fokurdadığını, kuzeyin ve uzak doğunun ise giderek soğuyan, sakinleşen, mavi ve gri tonlara bürünen devasa bir sessizliğe gömüldüğünü görürdük. Bir önceki aşamada, genç nüfusun nasıl patlamaya hazır bir saatli bombaya dönüştüğünü, eğitilemeyen ve istihdam edilemeyen o devasa kitlelerin kendi devletlerini nasıl içten içe kemirerek çökerttiğini bütün çıplaklığıyla incelemiştik. Şimdi ise tarihin ve sosyolojinin sarkaçını tam zıt yöne, insanlık serüveninin daha önce hiç tecrübe etmediği, hiçbir klasik imparatorluğun hayal bile edemeyeceği yepyeni ve bir o kadar da paradoksal bir evreye, yani “zenginleşerek yaşlananların” dünyasına doğru savuruyoruz. Klasik çağların o acımasız kuralı olan “nüfusu artmayan devlet çöker” tezi, tarihin tozlu sahnelerinden çıkıp günümüzün süper güçlerinin kapısına dayandığında, karşısında kılıç kuşanmış askerler veya tarlada çapa sallayan köylüler yerine, silikon çipleri, yapay zeka algoritmalarını ve okyanus ötesi sermaye ağlarını bulmuştur. Bugün Japonya, Almanya, İtalya ve hatta giderek Çin, insanlık tarihinin gördüğü en keskin demografik kışlardan birini yaşamaktadırlar. Nüfusları artmamakta, yaşlanmakta, hatta her yıl yüz binlerce kişi eksilmektedir. Ancak bu devletler çökmüyor, haritadan silinmiyor veya eski dünyanın imparatorlukları gibi barbarların istilasına uğrayıp un ufak olmuyorlar. Aksine, kendi yarattıkları o eşsiz teknolojik zırhın içinde, insan eksikliğini metalin, kodun ve küresel zekanın gücüyle telafi ederek yepyeni bir varoluşsal evrim geçiriyorlar. Bu, klasik tarihin bittiği ve post-demografik çağın başladığı o inanılmaz kırılma anıdır.
Bu yeni düzenin ve yaşlanan dünyanın tartışmasız öncüsü, sismik bir demografik çöküşün merkez üssü konumundaki Japonya’dır. Japonya’nın bugünkü durumuna sadece istatistiksel bir tablo olarak değil, adeta melankolik bir sosyolojik sanat eseri, geleceğin dünyasının nasıl görüneceğine dair devasa bir laboratuvar olarak bakmak gerekir. Japonya’da bir ulusun yaşlanması sadece rakamların değişmesi değil, fiziksel, kültürel ve psikolojik coğrafyanın baştan aşağı yeniden şekillenmesidir. Bugün Japonya’da insanı derinden sarsan, distopik bir bilimkurgu romanından fırlamış gibi duran ama tamamen gerçek olan bazı sembolik dönüm noktaları yaşanmaktadır. Mesela, uzun yıllardır Japon pazarında yetişkin hastalar ve yaşlılar için üretilen hasta bezlerinin satış rakamları, bebekler için üretilen bebek bezlerinin satış rakamlarını çoktan geride bırakmıştır. Bu tek başına bile, bir toplumun geleceğe değil, geçmişe doğru yaşamaya başladığının en somut kanıtıdır. Ülkenin dört bir yanında, bir zamanlar çocuk cıvıltılarıyla yankılanan, koridorlarında gençlerin koşuşturduğu binlerce ilkokul ve ortaokul, öğrenci yokluğundan dolayı teker teker kapatılmakta ve mimari yapıları ufak dokunuşlarla değiştirilerek yaşlı bakım evlerine, demans hastaları için rehabilitasyon merkezlerine dönüştürülmektedir. Toplumun omurgası, beşiklerden tekerlekli sandalyelere doğru geri dönülmez bir şekilde bükülmüştür.
Japon kırsalına doğru uzandığımızda bu melankolik tablonun çok daha sarsıcı fiziksel yansımalarını görürüz. Japonca’da “Akiya” adı verilen ve kelime anlamı “boş ev” olan milyonlarca terk edilmiş konut, ülkenin dört bir yanına hayalet bir doku gibi yayılmıştır. Gençlerin büyük şehirlere, Tokyo’ya veya Osaka’ya göç etmesi ve geride kalan yaşlı neslin teker teker hayata veda etmesiyle birlikte, binlerce yıllık bir kültürel mirasa sahip olan o muazzam Japon köyleri, tarlaları ve orman kasabaları kelimenin tam anlamıyla insansızlıktan silinmektedir. Öyle köyler vardır ki, yaşayan sadece on veya on beş yaşlı kalmıştır ve sokakların ıssızlığını kırmak, yalnızlık hissini bastırmak için köylüler eski komşularının, çocukların ve gençlerin boyutlarında bez bebekler dikerek onları otobüs duraklarına, okul bahçelerine ve tarlalara yerleştirmişlerdir. Bu, doğanın ve zamanın insanı nasıl sessizce mağlup ettiğinin en dramatik anıtıdır. İnsan yok olmakta, yerine sadece onun anısını taşıyan cansız kumaş parçaları kalmaktadır. Gençlerin dünyasında ise bambaşka bir sosyal kilitlenme mevcuttur. “Hikikomori” olarak adlandırılan, odasına kapanıp yıllarca dışarı çıkmayan, toplumla, karşı cinsle ve gerçek dünya ile tüm bağlarını koparmış milyonlarca genç, aşırı rekabetçi iş dünyasının ve umutsuzluğun yarattığı birer sosyal hayalet gibi yaşamaktadır. Evlilik oranları tarihin en düşük seviyelerindedir, cinsellik büyük ölçüde sanal ortamlara kaymış, bir aile kurup çocuk büyütme fikri, modern Japon gencinin zihninde ulaşılamaz, zahmetli ve gereksiz bir yüke dönüşmüştür.
Eğer klasik çağın o demografik lensiyle, geçmişte defalarca ele aldığımız o acımasız tarihsel kurallarla bu tabloya bakacak olursak, Japonya’nın çoktan çökmüş, parçalanmış ve başka devletlerin sömürgesi haline gelmiş olması gerekirdi. Tıpkı tarlalarını sürecek, sınırlarını koruyacak genç erkek bulamayan ve içten içe çürüyerek haritadan silinen o devasa tarım imparatorlukları gibi, Japonya’nın da bu “insan eksikliği” karşısında diz çökmesi beklenirdi. Ancak tarihin gördüğü en büyük paradoks işte tam bu noktada başlar. Japonya yaşlanıyor, köyleri boşalıyor, nüfusu her yıl yüz binlerce kişi azalıyor ama Japonya devleti çökmüyor. Aksine dünyanın en büyük üçüncü veya dördüncü ekonomisi olma özelliğini inatla koruyor. Dünyanın en gelişmiş altyapısına sahip, sokaklarında suç oranının sıfıra yakın olduğu, yüksek hızlı trenlerin saniyelik sapmalarla işlediği, teknolojik icatların arka arkaya patladığı ve vatandaşlarına devasa bir refah standardı sunan bir devlet olarak varlığını sürdürüyor. İşte bu durum, “nüfus eşittir güç” denkleminin tabutuna çakılan en parlak ve en modern çividir.
Bu paradoksun temel nedeni, Japonların ve benzer demografik kışları yaşayan Almanlar gibi Avrupa devlerinin, zenginleşme süreçlerini nüfusları yaşlanmadan önce tamamlamış olmalarıdır. Zengin yaşlanmak ile fakir yaşlanmak arasında, uçurumlar kadar büyük bir varoluşsal fark vardır. Bir önceki dönemde incelediğimiz fırsat penceresini mükemmel kullanarak devasa bir sermaye birikimi sağlayan bu ülkeler, insan bedeni ile ekonomik üretim arasındaki o binlerce yıllık ilkel bağı, teknolojinin keskin kılıcıyla geri dönülmez bir şekilde koparmayı başarmışlardır. Klasik bir imparatorlukta tarlayı sürmek için yirmi gence ihtiyacınız vardı; yirmi genciniz yoksa aç kalırdınız. Ancak modern Japonya’da devasa bir tarım arazisini işlemek için bir gence bile ihtiyacınız yoktur. Uydu bağlantılı, yapay zeka ile kendi rotasını çizen, toprağın nem oranını sensörlerle ölçüp tam gerektiği kadar suyu ve gübreyi damlatan otonom traktörler, yirmi insanın haftalarca sürecek işini tek bir damla ter dökmeden, hata yapmadan ve yorulmadan saatler içinde tamamlamaktadır. Bu yüzden Japonya’da kırsal nüfusun yok olması bir açlık krizine veya devletin çöküşüne yol açmaz; sadece doğanın ve mekaniğin yeni bir dengesi kurulmuş olur.
Japonya’nın, yaşlanan bedenlere karşı geliştirdiği bu teknolojik evrim, sanayiden günlük hayata kadar her alana nüfuz etmiş durumdadır. Fabrikalarda azalan genç işçi sayısını kapatmak için Japonlar uzun yıllardır dünyanın en gelişmiş endüstriyel robotik sistemlerini inşa etmektedirler. Otomotiv fabrikalarında, elektronik montaj hatlarında binlerce robot kol, karanlıkta, ısıtmaya, soğutmaya veya havalandırmaya ihtiyaç duymadan, tatil istemeden, sendika kurmadan ve yaşlanmadan yirmi dört saat boyunca üretim yapmaktadır. Bir robot kolun maliyeti başlangıçta yüksektir, ancak onun on yıl boyunca kesintisiz üreteceği katma değer, o robotu icat eden yaşlanan topluma devasa bir zenginlik olarak geri döner. Üstelik teknoloji, sadece üretimi değil, doğrudan doğruya yaşlı nüfusun bakımını da üstlenmeye başlamıştır. Japon mühendisler, fiziki güçleri azalan yaşlıların veya onlara bakmakla yükümlü olan az sayıdaki genç bakıcının kullanması için giyilebilir dış iskeletler (exoskeletons) üretmektedir. Beline ve bacaklarına bu hidrolik destekli mekanik iskeleti takan altmış beş yaşındaki bir işçi, yirmi yaşındaki bir gencin fiziksel gücüne sahip olarak ağır yükleri kaldırabilmekte, tarlada veya fabrikada üretime katılmaya devam edebilmektedir. Japon kültüründeki “animizm” inancının bir yansıması olarak, batıdaki o yapay zekaya ve robota duyulan korkunun aksine, Japonlar robotları birer yardımcı, birer dost ve eksilen insan gücünün metalik birer uzantısı olarak kucaklamışlardır. Hastanelerde yaşlı hastalarla sohbet eden, onların ilaç saatlerini hatırlatan, onları yataklarından nazikçe kaldırıp tekerlekli sandalyeye oturtan robotlar, insan eksikliğinin yarattığı o devasa boşluğu doldurmak için tasarlanmış şaheserlerdir.
Ancak mesele sadece ülke içindeki teknolojik otomasyonla sınırlı değildir. Grileşen devleri ayakta tutan asıl sihirli formül, “Küresel Sermaye Yönetimi” dediğimiz ve eski dünyanın toprağa dayalı imparatorluklarının anlayamayacağı kadar karmaşık ve derin bir sömürü, daha doğrusu bir değer transferi mekanizmasıdır. Japonya veya Almanya, içerdeki nüfusu azalsa da dünyadaki finansal sistemin ve üretim ağlarının zirvesinde oturmaktadır. Bugün Güneydoğu Asya’da, Afrika’da, Latin Amerika’da patlayan o devasa genç nüfusların, o ucuz işgücü ordularının çalıştığı binlerce fabrikanın ardındaki sermaye, teknoloji lisansı ve marka sahipliği bu grileşen devlere aittir. Yani Japonya, kendi ülkesinde ayakkabı veya televizyon üretecek genç bulamadığında çökmüyor; sadece elindeki devasa serveti kullanarak o televizyonu Vietnam’daki, Endonezya’daki veya Hindistan’daki yirmi yaşındaki gençlere ürettiriyor. Eski Roma veya Osmanlı, başka milletleri ancak ordularıyla işgal edip onları köleleştirerek veya vergiye bağlayarak merkeze zenginlik aktarabiliyordu ve bunun için kendi nüfusundan devasa ordular kurmak zorundaydı. Modern Japonya veya Almanya ise, tek bir asker dahi göndermeden, sadece “sermaye ihraç ederek” dünya nüfusunun o genç ve dinamik enerjisini kendi refahını finanse etmek için kullanmaktadır. Küresel sistemin tepesinde oturan bir rantiyeci devlet (rentier state) konumundadırlar. Onlar artık “kendi gençleriyle” değil, “dünyanın gençleriyle” değer üretmektedirler.
Avrupa’nın grileşen devi Almanya’ya baktığımızda ise, yaşlanan nüfusun yarattığı baskıyı teknoloji kadar, çok stratejik, çok acımasız ve son derece seçici bir demografik enjeksiyonla, yani “Nitelikli Göçmen Beyinlerle” çözdüğünü görürüz. Almanya’nın nüfusu da tıpkı Japonya gibi doğal yollarla erime eğilimindedir. Ölüm oranları doğum oranlarından yüksektir. Ancak Almanya, bir önceki bölümde bahsettiğimiz Malthus tuzağına düşmüş, kalabalıklaşarak çöken o yoksul ülkelerin içindeki en parlak zihinleri devasa bir vakum makinesi gibi çekip alarak bu erimeyi telafi etmektedir. Bu, kitlesel, kaotik ve kontrolsüz bir mülteci akını değildir. Bu, modern dünyanın gördüğü en sistematik ve pragmatik “insan madenciliğidir.” Almanya, nüfusu patlayan Suriye’den, Türkiye’den, Hindistan’dan veya Kuzey Afrika’dan vasıfsız milyonları değil; o vasıfsız milyonların arasından sıyrılıp çıkmış, tıp fakültelerini birincilikle bitirmiş doktorları, en karmaşık yazılımları kodlayan mühendisleri, yapay zeka uzmanlarını kendi ülkelerine davet eder. Kendi ülkesinin yetiştirmek için milyonlarca dolar harcaması gereken o hazır, eğitilmiş, genç ve üretken beyni, “Mavi Kart” (Blue Card) gibi uygulamalarla tek bir kuruş eğitim masrafı yapmadan sınırlarından içeri alır.
Bu noktada küresel sistemin o eşitsiz ve merhametsiz yapısı bir kez daha ortaya çıkar. Hindistan veya Mısır, o devasa genç kalabalığının içinden ancak çok küçük bir azınlığa kaliteli bir eğitim verebilir. Ancak o kaliteli eğitim alan azınlık, kendi ülkesindeki çürümüşlüğe, işsizliğe ve liyakatsizliğe dayanamayarak, Alman fabrikalarına, hastanelerine ve teknoloji laboratuvarlarına göç eder. Geriye kalan o devasa eğitimsiz yığınlar ise kendi ülkelerinde birer saatli bomba olarak kalır. Almanya yaşlanıyor gibi görünse de, biyolojik eksikliğini dünyanın en seçkin beyin hücreleriyle yamadığı için asla zihinsel veya ekonomik bir yaşlanma yaşamaz. Alman devleti, o grileşen bedeni, dışarıdan ithal ettiği yüksek oktanlı beyin kanıyla sürekli yenileyen bir vampir gibidir. Ama bu vampir, kanını emdiği insanlara refah, hukuk, düzen ve insan onuruna yaraşır bir hayat sunduğu için kurbanları ona kendi rızalarıyla, seve seve ve uzun kuyruklar oluşturarak koşarlar.
İşte bütün bu süreçler, yaşlanan dünyanın o yeni düzeninde, nüfusun azalmasının artık mutlak bir zafiyet değil, medeniyetin geldiği yeni evrenin doğal bir uyum süreci olduğunu göstermektedir. İnsanlık, tarihinin büyük bir kısmını doğaya karşı hayatta kalmak, çoğalmak, yayılmak ve dünyayı fiziksel olarak fethetmek güdüsüyle geçirmiştir. Ancak bu güdü, gezegenin kaynakları sınırlı olduğu için sürdürülebilir değildir. Gelişmiş ülkelerde gördüğümüz bu demografik durgunluk, aslında doğanın kendi içinde bir denge arayışıdır. İnsanlar zenginleştikçe, eğitim seviyeleri yükseldikçe, kadınlar iş hayatında ve toplumda erkeklerle eşit söz hakkına sahip oldukça ve çocuk sahibi olmanın maliyeti salt bir zaman kaybı olmaktan çıkıp yüz binlerce dolarlık bir ekonomik projeye dönüştükçe, bilinçli olarak daha az üremeyi tercih etmektedirler. Bu bir hastalıktan veya zayıflıktan değil, aşırı bireyselleşmeden, refahın korunması kaygısından ve hayatın merkezine “çoğalmayı” değil “kaliteli yaşamayı” koyan felsefi bir sıçramadan kaynaklanır.
Osmanlı İmparatorluğu’nun o sancılı son yüzyılında nüfusunun artmaması, yokluktan, hastalıktan, savaştan ve cehaletten kaynaklanan, devletin vatandaşını koruyamamasıyla oluşan patolojik bir çöküştü. Bugün İtalya’nın veya Japonya’nın nüfusunun azalması ise bolluktan, refahtan, uzun yaşam beklentisinden ve bireysel özgürlüklerin en tepe noktasına ulaşmasından kaynaklanan sosyolojik bir lükstür. İkisi aynı matematiksel sonuca (nüfusun durmasına) işaret etse de, arkalarındaki tarihi dinamikler ve sonuçlar birbirinin taban tabana zıddıdır. Biri veremden, sıtmadan ve cephelerde kurşun yemekten dolayı ölüp azalan bir halktır; diğeri ise seksen beş yaşına kadar kaliteli bir şekilde yaşayıp, tatil yapan, sanatla ilgilenen, çocuğa bakmak yerine dünyayı gezen refah toplumunun bilinçli küçülmesidir. Nüfusun azalmasının tek başına bir ülkeyi çökerteceğini iddia etmek, bu iki farklı tarihsel gerçeği aynı kefeye koymak gibi devasa bir analitik hataya yol açar. Eski imparatorluklarda insan bir ham maddeydi, modern demokrasilerde ise insan, uğruna o devasa sistemin kurulduğu nihai amaçtır. Amacın sayısı azaldığında, elinizdeki araçlar gelişmişse o amacı yaşatmanız çok daha kolaydır.
Bu denklemde Çin’in konumu ise çok daha nev-i şahsına münhasır, oldukça kaygı verici ve benzersiz bir demografik laboratuvar niteliği taşımaktadır. Çin, ne Japonya gibi tamamen zenginleştikten sonra yaşlanmış bir ülkedir, ne de Hindistan gibi hala demografik patlamalarla boğuşan genç bir ülkedir. Çin, dünya tarihinde belki de bir ilk olarak, “zenginleşmeden önce yaşlanmak” (getting old before getting rich) gibi eşi benzeri görülmemiş bir tehditle karşı karşıyadır. Bir önceki bölümde Çin’in demografik fırsat penceresini nasıl ustalıkla kullandığını, o devasa genç nüfusu küresel sermayeyle nasıl evlendirip dünyanın fabrikası olduğunu anlatmıştık. Ancak Çin Komünist Partisi’nin 1970’lerin sonunda uygulamaya koyduğu o acımasız ve katı “Tek Çocuk Politikası”, doğanın akışına o kadar derin bir müdahaleydi ki, bugün Çin toplumu bunun bedelini o fırsat penceresinin şiddetle ve büyük bir gürültüyle kapanmasıyla ödemektedir.
Çin’de yıllarca tek çocuk yapan aileler, geleneksel olarak erkek çocuk tercih ettikleri için milyonlarca kız çocuğu ya doğmadan kürtajla alınmış ya da terk edilmiştir. Bugün Çin’de, kendisine eş bulma ihtimali matematiksel olarak sıfır olan, otuz milyonun üzerinde genç, öfkeli ve yalnız erkek yaşamaktadır. Daha da kötüsü, o devasa fırsat penceresini yaratan tek çocuklu yapı, şimdi tam tersine dönmüş bir ölüm tuzağı yaratmıştır. Tek bir çalışan genç, hem kendi iki ebeveynine, hem de evlendiği eşinin iki ebeveynine, yani dört yaşlıya birden bakmak zorundadır (meşhur 4-2-1 problemi). Çin hızla yaşlanırken, henüz Batılı ülkeler veya Japonya seviyesinde bir kişi başına düşen milli gelire ulaşamamıştır. Yaşlılarını rahat ettirecek devasa bir sosyal güvenlik ağı, emeklilik fonları veya mükemmel işleyen bir sağlık altyapısı yoktur. Bu yüzden Çin, zamanla yarışmaktadır. Yaşlanan nüfusunun altında ezilmeden önce otonom teknolojilere, yapay zekaya ve robotik üretime Japonlar kadar mükemmel bir şekilde hakim olmak zorundadır. Ancak Çin’in bu yarışı kazanıp kazanamayacağı, yirmi birinci yüzyılın siyasi kaderini belirleyecek en büyük bilinmezlerden biridir. Zira Çin, kendi içindeki bu demografik basıncı dışarıya askeri bir saldırganlık olarak mı yansıtacak, yoksa içe kapanıp yavaş yavaş grileşen bir başka yalnız deve mi dönüşecek, bunu sadece zaman gösterecektir.
Toparlamak gerekirse, grileşen devlerin dünyası bize, insanlığın varoluş mücadelesinde zekanın bedeni, silikonun ise eti nasıl yendiğinin o sarsılmaz zaferini anlatır. Devletlerin gücünün, kaç milyon insanın o topraklarda nefes aldığıyla değil, o nefesin ne kadar katma değer, ne kadar inovasyon ve ne kadar teknoloji ürettiğiyle ölçüldüğü bu yeni çağ, niceliğe tapınan eski dünya zihniyetinin sonudur. Grileşen devletler bir çöküş yaşamıyorlar; aksine, daha az insanla daha yüksek bir refah standardını sürdürebilecekleri “post-demografik” bir dengeye evriliyorlar. Nüfusun azalmasının bir kabus olduğu fikri, arkasından gelen sanayi ve teknolojinin o eksikliği kapatamayacağı fakir ülkeler için hala bir fizik kanunu kadar geçerlidir. Ancak bir toplum, tarlasını uyduyla, fabrikasını robotla, laboratuvarını ithal ettiği seçkin beyinlerle yönetebilecek o teknolojik tanrısallığa ulaşmışsa, onun için azalan nüfus bir kıyamet senaryosu değil, kalabalıkların yarattığı trafikten, gürültüden ve karbon emisyonundan kurtulup daha huzurlu, daha yeşil ve daha sürdürülebilir bir medeniyet kurmanın ilk adımıdır.
Erhan Afyoncu ve benzer argümanları savunan tarihçiler, Osmanlı İmparatorluğu’nun nüfusunun artmadığı için çöktüğünü söylerken tamamen haklıdırlar; çünkü Osmanlı’nın o yaşlanan bedeni taşıyacak ne bir robotu, ne ihraç edeceği bir sermayesi, ne de dışarıdan çekeceği parlak beyinleri vardı. O sadece çürüyen, tarıma dayalı, insan kanıyla çalışan ilkel bir makineydi ve yakıtı bittiğinde durdu. Oysa bugünün dünyasında Japonya’nın veya Almanya’nın makinesi insan kanıyla değil, bilgiyle ve akılla çalışmaktadır. İnsanın fiziksel varlığı geri çekilirken, insan aklının yarattığı o ölümsüz teknolojik sistemler, ulusların bekasını sağlamaya devam etmektedir. Yaşlanan dünya, aslında çürüyen bir dünya değil; kalabalıkların cehaletinden ve niceliğin tiranlığından kurtularak aklın ve niteliğin dingin sularına yelken açan, evrimini tamamlamış bir dünyadır. Zengin yaşlanmak, tarih sahnesinden silinmek değil, ölümsüzlüğün o soğuk ama kusursuz metalik yüzüyle tanışmaktır.
BÖLÜM 8: TÜRKİYE’NİN “ORTA YAŞ VE ORTA GELİR” TUZAĞI
Ulusların zihninde kendilerine dair inşa ettikleri imajlar ile demografik gerçeklikler arasındaki makas açıldığında, ortaya çıkan o devasa illüzyon genellikle çok acı verici bir toplumsal şokla paramparça olur. Türkiye, on yıllar boyunca kendisini, bitmek tükenmek bilmeyen bir gençlik enerjisine sahip, dinamik, kabına sığmayan ve nüfusu durmadan artan bir ülke olarak tanımladı. Sokaklarımızdaki çocuk sesleri, okullarımızdaki kalabalık sınıflar ve her köşe başında karşımıza çıkan o umutlu ya da umutsuz genç yüzler, bu “Genç Türkiye” efsanesini öylesine derin bir şekilde bilinçaltımıza kazıdı ki, ülkeyi yönetenler ve aydınlar uzun bir süre boyunca bu kaynağın sonsuz ve tükenmez bir pınar olduğuna inandılar. Ancak zamanın o merhametsiz ve sessiz aşındırması, tıpkı geçmişin imparatorluklarını yıktığı gibi, bizim de kapımıza dayandı. Bugüne kadar incelediğimiz o keskin tarihsel kırılmaların, nüfus tuzaklarının ve fırsat pencerelerinin ışığında kendi coğrafyamıza, Türkiye’ye merceği çevirdiğimizde, karşımızda duran tablo ne Asya Kaplanları’nın o ihtişamlı zaferine ne de klasik çöküş dönemlerindeki o mutlak sayısal yok oluşa benzemektedir. Türkiye, kendi elleriyle inşa ettiği, hem sosyolojik hem de ekonomik açıdan eşine az rastlanır, devasa ve boğucu bir “Orta Yaş ve Orta Gelir” tuzağının tam kalbine, kelimenin tam anlamıyla kendi demografik kışına doğru hızla sürüklenmektedir.
Bu savrulmayı tam olarak idrak edebilmek için, yakın geçmişimize, özellikle 2000’li yılların başından 2020’lere kadar uzanan o yirmi yıllık kritik periyoda, çok daha önce Asya mucizesini açıklarken kullandığımız “Demografik Fırsat Penceresi” merceğinden bakmamız elzemdir. Hatırlanacağı üzere, bir toplumda doğum oranlarının aniden düşmeye başlamasıyla alttan gelen bağımlı çocuk sayısının azaldığı, modern tıbbın etkilerinin henüz yaşlı nüfusu devasa boyutlara ulaştırmadığı o sihirli “genç ve üretken kitle” okyanusu, devletlerin kaderini belirleyen o nadir anı işaret ediyordu. Türkiye, tam da bu milenyumun başında, 2000’li yıllara girerken bu muazzam demografik fırsat penceresini sonuna kadar aralamıştı. Nüfusun çok büyük bir kısmı çalışabilir yaştaydı. Bağımlılık oranları tarihin en düşük seviyelerine inmişti. Köylerden kentlere göç etmiş, çalışmaya, üretmeye ve zenginleşmeye inanılmaz derecede aç milyonlarca genç insan, Türkiye ekonomisinin motoruna yakıt olmak üzere hazır bekliyordu. Üstelik bu dönem, Soğuk Savaş’ın bitmiş olduğu, küresel sermayenin gelişmekte olan ülkelere bir sel gibi aktığı, dünyanın ekonomik anlamda en bol likiditeye sahip olduğu bir altın çağdı. Türkiye’nin elinde, doğru reaktöre konulduğunda ülkeyi ebedi bir zenginliğe taşıyacak devasa bir biyolojik uranyum ve o uranyumu işleyecek küresel finansal olanaklar mevcuttu.
Ancak Türkiye, bu eşsiz ve tarihte sadece bir kez ele geçecek olan fırsat penceresini, geleceği inşa etmek yerine betona gömmeyi tercih etti. Asya devletlerinin gençlerini otonom sistemler tasarlayan, çip üreten ve biyoteknoloji laboratuvarlarında ter döken hiper-nitelikli birer zihinsel güce dönüştürme stratejisinin aksine; Türkiye, elindeki o devasa genç kitleyi ve yurt dışından akan o muazzam ucuz sıcak parayı, inşaat sektörünün o hantal, üretkenlikten uzak ve teknoloji barındırmayan çarkları arasında eritti. Dünyanın en büyük havalimanlarını, devasa şehir hastanelerini, dağları delen tünelleri ve ufuk çizgisini kapatan milyonlarca lüks konutu inşa ettik. Dışarıdan bakıldığında bu devasa şantiyeler bir büyüme, bir güç ve bir refah göstergesi olarak algılandı. Siyaset mekanizması, gözle görülür, elle tutulur, açılışı kurdelelerle yapılabilen bu devasa betonarme kütleleri kalkınmanın ta kendisi zannetti. Oysa inşaata dayalı büyüme, demografik fırsat penceresinin içini oyan devasa bir yanılsamadır. İnşaat sektörü milyonlarca gence geçici bir istihdam sağladı; onları şantiyelerde demir bağlayan, çimento karan, avm’lerde tezgahtarlık yapan düşük vasıflı yığınlara dönüştürdü. Fakat bir bina, bir otoyol veya bir alışveriş merkezi tamamlandığında, ülkeye teknolojik bir patent kazandırmaz. Küresel pazarda yüksek katma değer yaratıp ülkenize milyarlarca dolar ihracat geliri sağlamaz. Güney Koreliler o demografik pencere açıkken devasa bir sermaye biriktirip dünya devleri yaratırken, Türkiye o pencereden giren bütün enerjiyi ve parayı, asfaltın altına ve binaların temeline gömdü.
Bu stratejik tercihin sonucunda, 2020’lere yaklaştığımızda o büyülü pencere yavaş yavaş ve acımasız bir gıcırtıyla kapanmaya başladığında, Türkiye kendisini korkunç bir gerçekle yüz yüze buldu. Gençliğimizin en verimli, en enerjik yıllarını yüksek teknoloji üretimine, nitelikli eğitime ve kalıcı endüstriyel kapasiteye aktaramamıştık. Fırsat penceresi boyunca üretilen zenginlik, kalıcı bir bilimsel veya sanayi altyapısına değil, kısa vadeli rant ve tüketime dayalı bir sahte refah illüzyonuna harcanmıştı. Türkiye’nin uluslararası pazarlarda rekabet edebileceği, kendi gençlerine yüksek maaşlar ödeyebileceği ve onları refaha kavuşturabileceği yüksek katma değerli küresel markaları yok denecek kadar azdı. Şimdi ise o gençler otuzlu, kırklı yaşlarına gelmeye başladılar; demografik dalga dalgakıranı aşıyor ancak geride suyu tutacak, onu sürekli bir enerjiye dönüştürecek o modern ve teknolojik baraj inşa edilememiş durumda. Türkiye, fırsat penceresini kaçırmış, elindeki uranyumu reaktöre değil, asfalta dökmüştür.
Bunun yarattığı ekonomik çöküntünün doğrudan bir sonucu olarak, bugün Türkiye insanlık tarihinin en keskin, en travmatik ve en sessiz sosyolojik depremlerinden birini deneyimlemektedir: Doğurganlık hızının korkunç çöküşü. Türkiye İstatistik Kurumu’nun verilerine göre kadın başına düşen doğurganlık hızı 1.51 seviyelerine kadar inmiştir. Bu rakam, sadece “az çocuk yapılıyor” demek değildir; bu rakam, bir nüfusun kendini yenilemesi için gereken 2.1 barajının fersah fersah altına inildiğini, toplumun net bir şekilde erimeye, küçülmeye ve yaşlanmaya başladığını gösteren kesin bir alarm zilidir. Cumhurbaşkanı’nın veya devletin zirvesindeki diğer isimlerin bu duruma dikkat çekmesi, “en az üç çocuk” çağrıları yapması bu yüzden tamamen haklı ve reel bir beka kaygısına dayanmaktadır. Ancak mesele, bu çöküşün teşhisinde değil, bu çöküşün “neden” yaşandığının sosyolojik ve ekonomik derinliğinde, o karanlık kör noktada yatmaktadır. Klasik çağların tarlada sıtmayla boğuşan Osmanlı köylüsünün çocuk yapamaması nasıl ki devletin tarım ve sağlık altyapısındaki çöküşünün bir sonucuysa; bugünün plazalarında, apartman dairelerinde veya sanayi sitelerinde çalışan modern Türk gencinin çocuk yapmaması da salt bir tercih değil, devletin yarattığı makroekonomik iklimin doğrudan ve acımasız bir sonucudur. Gençler “Padişah istiyor” diye çocuk yapmadıkları gibi, “Cumhurbaşkanı istiyor” diye de çocuk yapmazlar. Biyoloji, ekonominin emrindedir.
Bu sessiz düşüşün temelinde yatan en büyük fay hattı, kelimenin tam anlamıyla barınma ve hayatta kalma krizidir. Türkiye’nin uyguladığı o betona dayalı büyüme modeli, bir noktada kendi kendini yiyen bir enflasyon sarmalına ve vahşi bir rant ekonomisine dönüştü. Bugün büyük şehirlerde, İstanbul’da, Ankara’da veya İzmir’de hayata yeni atılan, üniversiteyi bitirmiş bir gencin veya yeni evlenmiş bir çiftin sadece başlarını sokabilecekleri ortalama bir evi satın alabilmeleri, artık matematiksel bir olasılık olmaktan çıkmış, bir hayale, bir ütopyaya dönüşmüştür. Satın almayı bir kenara bırakın, bir evin aylık kirası bile iki genç profesyonelin toplam maaşının yarısından fazlasını, bazen çok daha fazlasını yutmaktadır. Geçmişte, kırsal toplumlarda veya sanayileşmenin erken evrelerinde, çocuğun maliyeti sadece boğazından geçecek bir tas çorbadan ibaretti; ancak modern ve vahşi kapitalist şehir hayatında bir çocuğun maliyeti, devasa bir barınma faturası, ucu bucağı görünmeyen bir eğitim masrafı ve sağlık giderleri anlamına gelmektedir. Kendi kirasını öderken zorlanan, mutfak enflasyonu karşısında her gün biraz daha yoksullaştığını hisseden ve yarın işini kaybederse sokakta kalma korkusu yaşayan bir nesilden, nüfusu artırmasını, üç çocuk yapıp o çocukları bu kaotik ve güvencesiz düzene fırlatmasını beklemek, insan doğasına, biyolojinin kendini koruma içgüdüsüne tamamen aykırıdır. Doğurganlığın 1.5’e düşmesi, gençlerin devlete ve sisteme karşı başlattıkları çok sessiz, çok derinden gelen organik bir grevdir. Üretemeyen, barınamayan ve geleceği göremeyen bir nesil, üremeyi durdurmuştur.
Bu ekonomik sıkışmışlığın yanı sıra, Türkiye’nin son yirmi otuz yılda yaşadığı devasa kültürel ve sosyolojik metamorfozu hesaba katmadan bu demografik düşüşü okuyamayız. Türkiye, son çeyrek asırda köylerinden tamamen kopmuş, yüzde doksanlara varan oranda şehirleşmiş bir toplumdur. Şehirleşme, kadınların eğitim seviyesinin artmasını ve iş hayatına katılmalarını beraberinde getirmiştir. Kadının sadece evde çocuk bakan, tarlada ücretsiz aile işçisi olarak çalışan geleneksel rolü, modern Türkiye’de büyük ölçüde yıkılmıştır. Kadınlar artık üniversitelerde daha yüksek oranda temsil edilmekte, kariyer yapmakta ve ekonomik özgürlüklerini ellerinde tutmaktadırlar. Ancak burada devasa bir sistemik çelişki vardır: Türkiye, kadını iş hayatına sokmuş, ona modern dünyanın kapılarını açmış ama arka planda o kadının hem çalışıp hem de anne olabilmesini sağlayacak sosyal devlet altyapısını inşa etmemiştir. Avrupa’da devlet, çalışan annelere devasa kreş imkanları, uzun ve ücretli doğum izinleri, esnek çalışma saatleri ve ekonomik güvenceler sunarken; Türkiye’deki vahşi çalışma hayatı, kadını adeta kariyeri ile anneliği arasında ölümcül bir seçime zorlamaktadır. Sabahın erken saatlerinden akşamın karanlığına kadar yorucu ve stresli bir işte çalışan, üzerine bir de büyük şehrin felç edici trafiğinde ömrünü tüketen bir kadının, eve döndüğünde birden fazla çocuğa bakacak fiziksel ve psikolojik enerjiyi bulması imkansızdır. Toplumsal cinsiyet rollerinin hala kadına yüklediği o ağır ev içi mesai ile acımasız iş dünyasının talepleri arasında sıkışan modern Türk kadını, çözümü doğurganlığı ertelemekte ve nihayetinde tek bir çocukla sınırlandırmakta veya hiç çocuk yapmamakta bulmuştur. Bu bir bencillik değil, dayatılan şartlar altında psikolojik bütünlüğü koruma çabasıdır.
İşte bu sosyo-ekonomik sıkışmışlık ve kaçırılan fırsat penceresi, Türkiye’yi o korkunç kâbus senaryosuna, yani “zenginleşemeden yaşlanan” ülke tuzağına doğru hızla çekmektedir. Bir önceki bölümde Japonya veya Almanya gibi ülkelerin yaşlandığını ama zengin oldukları için, devasa bir sermaye biriktirdikleri ve robotik teknolojiye sahip oldukları için bu krizi yönetebildiklerini uzun uzadıya anlatmıştık. Türkiye’nin yaşlanması ise, Japonya’nın o sakin, refah dolu ve yüksek teknolojili yaşlanmasına benzemeyecektir; Türkiye’nin yaşlanması, altyapısı eksik, emekli maaşları ödenemeyen, sosyal patlamalara gebe, son derece sarsıntılı ve fakir bir yaşlanma olma tehlikesiyle karşı karşıyadır.
Orta yaş ve orta gelir tuzağının en ölümcül semptomları ilk olarak ülkenin sosyal güvenlik ve emeklilik sisteminde ortaya çıkmaktadır. Bir sosyal güvenlik sisteminin sağlıklı işleyebilmesi için, çalışan sayısının emekli sayısından çok daha fazla olması gerekir; yani o piramidin tabanının geniş, genç ve üretken olması şarttır. Ancak Türkiye, henüz demografik fırsat penceresini tam olarak kapatmadan, popülist siyasi kararlarla bu piramidi kendi elleriyle dinamitlemiştir. Özellikle genç yaşta emekliliğin önünü açan ve milyonlarca insanı en üretken çağlarında (kırklı veya ellili yaşların başlarında) üretimden çekip maaşa bağlayan sistemik hatalar, devasa bir kara delik yaratmıştır. Bugün Türkiye’de bir emekliye düşen çalışan sayısı, Avrupa’nın iflas etmiş sayılan ekonomilerinden bile daha tehlikeli, kritik bir eşiğin altındadır. Üstelik alttan gelen genç nüfus, doğurganlık oranlarının çakılmasıyla birlikte giderek daralmaktadır.
Bu durumun, geleceğin Türkiye’sinde yaratacağı tablo kelimenin tam anlamıyla bir kabustur. Yirmi veya otuz yıl sonrasını, yani 2050’leri hayal edelim. Ülkenin dört bir yanı, o inşaat furyasında yapılmış ama şimdilerde asansörleri bozulan, yavaş yavaş çürüyen devasa sitelerde yaşayan yalnız ve düşük maaşlı yaşlılarla dolacak. O yaşlıların maaşlarını ödeyebilmek, onların sağlık ve bakım masraflarını karşılayabilmek için devlet, mecburen vergi oranlarını artırmak zorunda kalacak. Ancak kimden vergi alacak? Alttan gelen o az sayıdaki genç, çalışan, üreten neslin sırtına öylesine devasa bir vergi yükü, öylesine korkunç bir SGK primi binecek ki, o gençler kazandıkları her üç liranın ikisini, sistemin ayakta kalması için, devletin devasa ve obez emekli ordusuna transfer etmek zorunda kalacaklar. Böyle bir ekonomik cenderede, o gençlerin ev alması, araba alması, birikim yapması ve hatta çocuk yapması tamamen imkansızlaşacaktır. Gençler, sadece ve sadece yaşlıları hayatta tutan birer köleye dönüşecek, ülkenin tüm ekonomik enerjisi yeni fabrikalar, yapay zeka laboratuvarları veya uzay araştırmaları kurmak için değil, geçmişin popülist hatalarının faturası olan o devasa emekli ordusunun asgari yaşam masraflarını ödemek için tüketilecektir. Orta yaş tuzağı tam olarak budur: Geleceği besleyecek enerjinin, geçmişin ağırlığı altında ezilerek yok olmasıdır.
Bu kâbus senaryosunun, Türkiye’nin beka meselesini doğrudan tehdit eden en sarsıcı aşaması ise demografik erimenin yarattığı nitelik krizinde, yani korkunç “Beyin Göçü” tsunamisinde gizlidir. Demografinin matematiği çok basittir: Eğer nüfusunuzun niceliği (sayısı) azalıyorsa, hayatta kalmak ve küresel rekabette var olabilmek için elinizde kalan o az sayıdaki insanın “niteliğini” yani eğitimini, teknolojik kapasitesini ve üretkenliğini hiper seviyelere çıkarmak zorundasınızdır. Nüfusunuz yavaş artıyorsa, her bir ferdinizin bir Alman mühendisi, bir Güney Koreli yazılımcı kapasitesinde çalışması gerekir. Ancak Türkiye’de yaşanan durum, niceliğin erimesiyle birlikte, eldeki en kaliteli niteliğin de sistematik olarak kaybedilmesidir. Ülkenin en köklü, en kaliteli üniversitelerinden mezun olan o parlak gençler, cerrahlar, veri analistleri, makine ve havacılık mühendisleri, genetik uzmanları; ülkedeki liyakatsizlikten, ekonomik krizden, gelecek kaygısından ve o boğucu politik atmosferden kaçarak akın akın yurt dışına gitmektedir.
Bir önceki bölümde grileşen devlerin, Almanya’nın veya Hollanda’nın, zengin yaşlanan yapılarını dışarıdan ithal ettikleri yüksek nitelikli beyinlerle nasıl kompanse ettiklerini görmüştük. İşte o Alman reaktörüne giren yüksek nitelikli uranyum, maalesef ki Türkiye’nin kendi üniversitelerinde yetiştirip elinde tutamadığı o eşsiz çocuklardır. Bu, tarihin gördüğü en acımasız ve en devasa servet transferlerinden biridir. Türkiye Cumhuriyeti, bir genci doğduğu günden itibaren yirmi beş yaşına kadar beslemekte, ona yollar yapmakta, hastanelerinde bakmakta, devlet üniversitelerinde milyonlarca lira harcayarak ona tıp veya mühendislik eğitimi vermektedir. Ancak tam o genç devlete ve millete o yatırımı geri ödeyecek, katma değer üretecek, vergi verecek veya ameliyat yapacak kıvama geldiğinde; Almanya veya Amerika tek bir kuruş masraf etmeden, sadece onuruna yaraşır bir maaş, liyakata dayalı bir çalışma ortamı ve adil bir sistem sunarak o genci bünyesine katmaktadır. Türkiye, bedelini ödeyip kan ter içinde yetiştirdiği en verimli fidanlarını, küresel devlerin bahçesine bedavaya diken fakir bir bahçivana dönüşmüştür.
Eğer 1.5’lik doğurganlık hızıyla genç nüfusunuz zaten eriyorsa ve o az sayıdaki gençliğin içinden çıkardığınız o en parlak zihinleri de Batı’nın cazibe merkezlerine kaptırıyorsanız, geriye kim kalacaktır? Geriye kalan nüfus; vasıfsız işgücü, giderek kalitesizleşen bir eğitim sisteminin kurbanı olmuş yığınlar ve Türkiye’nin sınırlarından içeri kontrolsüz bir şekilde giren, kültürel entegrasyonu olmayan ucuz göçmen dalgaları olacaktır. İşte bu, Erhan Afyoncu’nun Osmanlı’nın çöküşü ile kurduğu o temel paralelliğin yeniden, ama bu kez çok daha modern, çok daha sinsi ve yıkıcı bir formda karşımıza çıkmasıdır. Osmanlı İmparatorluğu, nüfusu artmadığı ve cepheye gönderecek asker, tarlayı sürecek çiftçi bulamadığı için teknolojik olarak çoktan geri kalmışken bir de fiziki tükenmişlik yaşayarak çökmüştü. Savaşlarda kaybettiğimiz o milyonlarca nitelikli insan, lise öğrencileri, tıbbiyeliler bizim belimizi bükmüştü. Bugünün Türkiye’si de, Osmanlı’nın kaderini nicelikten değil ama nitelikten tekrar yaşama tehlikesiyle karşı karşıyadır. Bugün sınırlarımızı korumak için siperlere göndereceğimiz askerimiz veya silah tutacak insanımız eksik değildir. Ancak 21. yüzyılın o acımasız ekonomik cephesinde, yüksek teknoloji, yapay zeka, yarı iletkenler ve küresel finans savaşlarında bizi ayakta tutacak olan o modern askerleri, yani en parlak bilim insanlarımızı, girişimcilerimizi ve mühendislerimizi, mermilerle değil ama umutsuzlukla kaybediyoruz.
Bir devletin beka meselesi, sadece sınırlarına çekilen duvarlarla veya üretilen yerli savunma sanayii ürünleriyle sağlanamaz. Savunma sanayiinde atılan o muazzam adımlar, İHA’lar ve SİHA’lar, Türkiye’nin elindeki o son nitelikli mühendislik kırıntılarının ve devlet aklının bir başarısıdır ve niceliğin niteliğe dönüştüğünde ne kadar büyük bir güç olduğunun somut bir kanıtıdır. Ancak o sistemleri tasarlayacak olan mühendisleri yurt içinde tutacak bir ekosistem kuramazsanız, o parlak beyinlerin arkasından gelecek yeni nesilleri yetiştirecek liyakatli ve bilimsel eğitim yuvalarını inşa edemezseniz, bu başarılar yalıtılmış birer vaha olarak kalmaya mahkumdur. Osmanlı ordusu da zaman zaman dünyanın en modern tüfeklerini ithal etmiş, donanmasını yenilemişti ama o teçhizatı sürekli ve yerli bir şekilde üretecek, bakımını yapacak zihinsel ve sivil altyapı olmadığı için uzun vadeli çöküş engellenememişti.
Türkiye’nin Orta Yaş ve Orta Gelir tuzağı, demografinin intikamının en acı reçetesidir. Gençliğinin kıymetini bilmeyen, o coşkun enerjiyi betona, gösterişe ve ranta kurban eden bir ülkenin, aniden aynaya baktığında saçlarına aklar düştüğünü, kaslarının eridiğini ve yüzünün kırıştığını görmesidir. Artık nüfusu hızla artan, dünyanın gözbebeği olan o dinamik pazar değiliz. Aksine, Avrupa’nın yaşlılık hastalıklarına yakalanmış ama Avrupa’nın zenginliğine ve kurumsal oturmuşluğuna asla erişememiş, arafta kalmış bir coğrafyayız. Zenginleşmeden yaşlanmak, bir ülkenin başına gelebilecek en büyük stratejik felakettir. Çünkü yaşlanan bir toplumu yeniden gençleştiremezsiniz. Demografik saat geriye doğru işlemez. Doğurganlığı 1.5’ten alıp tekrar 3’e çıkarmak için yapılacak her türlü teşvik, verilecek her türlü para, modern şehirli toplumların doğası gereği genellikle sonuçsuz kalır. Bugün Japonya’nın veya Güney Kore’nin doğum oranlarını artırmak için harcadığı milyarlarca dolarlık devasa bütçelere rağmen doğurganlık oranlarının kıl payı bile yükselmemesi, Türkiye’nin de bu düşüşü bir daha asla tersine çeviremeyeceğinin matematiksel ispatıdır.
Bu durum, Erhan Afyoncu’nun Osmanlı için çizdiği o haklı vizyonu alır ve onu teknoloji çağının duvarlarına çarpar. Evet, “nüfusu artmayan ülke çöker” sözü, bir ülkenin hayatta kalma enerjisinin çekilmesi anlamında sembolik olarak hala çok geçerlidir. Ancak bugün çöküşün adı cephede toprak kaybetmek değildir. Bugün çöküşün adı, vatandaşınızın satın alma gücünün her gün biraz daha erimesidir. Çöküşün adı, asgari ücretin toplumun ortalama ücretine dönüşerek herkesi fakirlikte eşitlemesidir. Çöküşün adı, dünyanın yapay zekayı ve uzay madenciliğini konuştuğu bir çağda, yaşlanan ve yoksullaşan kitlelerin ucuz ekmek kuyruklarında veya hastane randevularında ömür tüketmesidir. Eğer Türkiye bu girdaptan çıkmak istiyorsa, artık niceliksel bir nüfus artışı fantezisi kurmaktan vazgeçmeli, elinde kalan o giderek azalan ama hala çok kıymetli olan son genç neslini kurtarmanın, onları burada tutmanın ve onlara dünyanın en iyi eğitimini vermenin bir “milli güvenlik politikası” olduğunu idrak etmelidir. Betonun ve asfaltın vadesi dolmuştur. Şimdi devir, azalan her bir beyni, azalan her bir insanı altın gibi işleme devridir. Aksi takdirde, imparatorluklar mezarlığına gömülen Osmanlı’nın o acımasız kaderi, yirmi birinci yüzyılda bu kez sınırlarımız daralarak değil, ruhumuz, umudumuz ve refahımız daralarak bizi bir kez daha yutmaya hazırdır. Zira tarih, elindeki potansiyeli heba eden hiçbir ulusu affetmemiş, onların üzerine ya karları yağdırmış ya da onları kendi betonlarının altında sessizce yaşlanmaya terk etmiştir.
BÖLÜM 9: DEMOGRAFİK SİLAHLAR VE YENİ GÖÇ KAVRAMI
Savaş, insanlık tarihi boyunca hep metalin, barutun, ateşin ve kılıcın etrafında şekillenen, devletlerin sahip oldukları maddi gücü birbirlerinin üzerine büyük bir gürültüyle fırlattıkları, sınırları net, cepheleri belirgin bir satranç oyunu olmuştur. Daha önceki incelemelerimizde de şahit olduğumuz gibi, ordular karşılıklı dizilir, komutanlar taktiklerini belirler ve kimin insan kaynağı ile teknolojisi daha üstünse, zafer tacını o takardı. Ancak yirmi birinci yüzyılın o karmaşık, birbirine siber ağlarla, küresel tedarik zincirleriyle ve nükleer caydırıcılık doktrinleriyle sımsıkı bağlanmış dünyasında, klasik anlamdaki topyekûn savaşlar artık devletler için katlanılamaz derecede pahalı, riskli ve mantıksız bir hale gelmiştir. Nükleer silahlara sahip iki süper gücün veya birbirinin en büyük ticari ortağı olan iki bloğun tanklarla, uçaklarla birbirine girmesi, her iki tarafın da mutlak yıkımı anlamına gelmektedir. İşte tam bu stratejik kilitlenme noktasında, savaşın doğası kabuk değiştirmiş, şekil değiştirmiş ve tarihin en eski, en ilkel unsurunu, yani bizzat “insan bedenini” yepyeni ve dehşet verici bir kitle imha silahına dönüştürmüştür. Bugün, devletlerin birbirlerini dize getirmek, iç yapılarını çökertmek ve siyasi iradelerini felç etmek için kullandıkları en etkili, en ucuz ve savunulması en zor silah, kıtalararası balistik füzeler değil; umutsuzlukla donanmış, çaresizlikle itilmiş ve yollara dökülmüş milyonlarca sivil insandır. Nüfus, artık sadece bir ülkenin sınırları içinde ne kadar ürettiğini veya ne kadar vergi verdiğini belirleyen pasif bir istatistik değil; ülkeler arasında akan, akışkan, durdurulamaz ve hedefine ulaştığında o ülkenin tüm sosyal genetiğini parçalayan devasa bir hibrit savaş aracıdır.
Bu yeni savaş konseptinin nasıl çalıştığını anlayabilmek için, gezegenin demografik termodinamik yasalarına bakmak zorundayız. Fizik kuralları bize, yüksek basınçlı bir alan ile alçak basınçlı bir alan arasındaki engeller kalktığında, akışkanların her zaman alçak basınca doğru şiddetli bir şekilde hareket edeceğini söyler. Gezegenimizin şu anki durumu da tam olarak bu sarsılmaz fizik kanununun sosyolojik bir izdüşümüdür. Küresel Güney dediğimiz; daha önce detaylarıyla işlediğimiz o işsizlikten, radikalleşmeden, ekonomik çöküntülerden ve iklim krizlerinden kavrulan, devasa bir genç nüfusla kaynayan, patlamaya hazır o yüksek basınç alanı, hemen yanı başında duran Kuzey’in o zengin, huzurlu, hukukun üstünlüğüne sahip ama bir o kadar da yaşlanmış, ıssızlaşmış ve demografik olarak bir alçak basınç merkezine dönüşmüş coğrafyalarına doğru korkunç bir çekim gücü hissetmektedir. Batı’nın o grileşen, refah içindeki yalnızlığı, Güney’in o çaresiz, aç ve milyonlarca genci için bir kara delik gibi çekicidir. Sınırlar, bu iki devasa gücün arasına çekilmiş incecik, suni ve doğanın akışına aykırı kağıttan duvarlar gibidir. Ve bazı zeki, pragmatik ve acımasız devlet aklına sahip aktörler, bu basınç farkını fark ettiklerinde, o incecik kağıt duvarları yıkmak için milyonlarca dolarlık füzeler üretmeye gerek olmadığını; sadece o çaresiz insan selinin yönünü ufak dokunuşlarla rakiplerinin üzerine çevirmenin yeterli olduğunu keşfetmişlerdir.
Tarihsel bir perspektiften baktığımızda göç, her zaman medeniyetleri şekillendiren doğal bir süreç olmuştur. Kavimler Göçü Roma’yı yıkmış, Avrupa’nın etnik haritasını yeniden çizmiştir. Ancak günümüzdeki bu yeni göç kavramı, o eski çağların doğal afetlerinden, kıtlıklarından veya bozkırın kurumasından kaçan kitlelerin rastgele hareketlerinden çok daha farklı, son derece modern ve “mühendislik ürünü” bir karakter taşımaktadır. Strateji uzmanlarının “Silahlandırılmış Göç” (Weaponized Migration) veya “Mühendislik Harikası Göç” (Engineered Migration) adını verdikleri bu yeni doktrinde, göçmen dalgaları kendiliğinden oluşmaz; düşman veya rakip olarak görülen hedef ülkenin sosyolojik zayıflıklarını, demokratik fay hatlarını ve siyasi çatlaklarını kanırtmak üzere bizzat bir devlet aklı tarafından orkestre edilir, teşvik edilir, yönlendirilir ve bir mızrak ucu gibi hedef ülkenin kalbine saplanır. Bu stratejinin en büyük ve en sinsi avantajı ise, klasik savaşın aksine, saldıran tarafın hiçbir zaman açıkça savaş ilan etmiş sayılmaması ve hedef ülkenin bu saldırıya askeri bir karşılık vermesinin uluslararası hukuk ve evrensel insan hakları normları tarafından kesinlikle engellenmiş olmasıdır. Bir tank birliğine füzeyle karşılık verebilirsiniz; ancak sınırınıza dayanmış, kucağında bebek taşıyan binlerce sivilin üzerine savaş uçakları gönderemezsiniz. Batı’nın o asırlardır inşa ettiği, üzerine titrediği, evrenselleştiğini iddia ettiği tüm o insan hakları, sığınma hakkı ve hümanizm konsepti, düşmanları tarafından bizzat Batı’nın kendi boğazını sıkan bir kement olarak kullanılmaktadır.
Bu hibrit savaşın en kusursuz, en acımasız ve en laboratuvar ortamında hazırlanmış örneklerinden birine, yakın geçmişte Doğu Avrupa’nın soğuk ve karanlık ormanlarında, Beyaz Rusya (Belarus) ile Polonya sınırında bütün dünya nefesini tutarak şahit oldu. Bu olay, demografinin sadece sayılarla ilgili değil, devletlerin elinde nasıl korkunç bir şantaj aracına dönüştüğünün en kristalize halidir. Belarus’un otokratik lideri Aleksandr Lukaşenko ve onun arkasındaki asıl stratejik deha olan Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin, Avrupa Birliği’nin kendilerine uyguladığı ekonomik yaptırımlara ve siyasi izolasyona karşılık vermek istiyorlardı. Ancak bunu tankları sınira yığarak veya doğalgazı tamamen kesip topyekûn bir ekonomik savaşı göze alarak yapmak yerine, çok daha ucuz, çok daha kurnazca ve Avrupa’nın o pamuk ipliğine bağlı iç siyasi dengesini darmadağın edecek bir yöntem seçtiler. Belarus devleti, resmi seyahat acenteleri ve havayolları aracılığıyla, Orta Doğu’da, özellikle Irak’ta, Suriye’de ve Afganistan’da, o cehennemden kaçmak için her şeyini vermeye hazır olan çaresiz gençlere “Avrupa’ya kolay geçiş” vaadiyle binlerce vize dağıttı. Uçaklar dolusu göçmen, tamamen yasal yollarla Belarus’un başkenti Minsk’e indirildi. Ardından bu kitleler, Belarus devletinin kolluk kuvvetlerinin bizzat eşliğinde, otobüslerle Polonya, Litvanya ve Letonya sınırlarına taşındı. Onlara tel örgüleri kesmeleri için aletler verildi, nereye gitmeleri gerektiği gösterildi ve sıfırın altındaki o dondurucu kış soğuğunda, Avrupa Birliği’nin dış sınırlarına doğru acımasızca itildiler.
Bu stratejinin asıl amacı, birkaç bin Orta Doğulu göçmeni Polonya’ya yerleştirmek değildi elbet. Amaç, Avrupa Birliği’ni tam da kendi savunduğu değerler ile kendi ulusal güvenliği arasında imkansız ve ahlaken çökertici bir seçime zorlamaktı. Eğer Polonya ve Avrupa Birliği sınırları açıp bu insanları içeri alsaydı, Lukaşenko ve Putin “Bakın, sınırlarınızı istediğimiz an kevgire çevirebiliyoruz” mesajını vermiş olacaklar, Avrupa içindeki aşırı sağcı partiler bu göçmen dalgasını kullanarak iktidarları sarsacak, birlik içindeki ülkeler sığınmacı kotaları yüzünden birbirine düşecek ve Avrupa’nın o hassas iç barışı paramparça olacaktı. Yok eğer sınırlar kapatılır, bu insanlar dondurucu soğukta ölüme terk edilirse – ki büyük ölçüde böyle oldu – bu kez de Batı’nın o meşhur insan hakları savunuculuğunun, medeniyet retoriğinin sadece bir ikiyüzlülükten ibaret olduğu tüm dünyaya teşhir edilecek, Avrupa ahlaki üstünlüğünü kaybedecekti. Belarus sınırındaki o tel örgülerin ardında donarak ölen çocukların fotoğrafları, aslında Rus aklının Avrupa’nın sosyolojik karnına indirdiği en ağır, en kanlı ve sivil kayıplı balyoz darbesiydi. Savaş, tankla değil, donan bir mültecinin çaresizliği üzerinden Avrupa’nın kalbine taşınmıştı. Hedef alınan şey toprak değil, Avrupa’nın zihniyeti, vicdanı ve siyasi istikrarıydı. Demografi, sınırları eriten bir asit gibi kullanılmıştı.
Bu mikro ölçekli laboratuvar deneyinin çok daha devasa, jeopolitik dengeleri temelinden sarsan ve uzun vadeli versiyonu ise, Türkiye ile Avrupa Birliği arasında, Doğu Akdeniz’in ve Ege’nin mavi sularında, sınır kapılarında ve kapalı kapılar ardındaki diplomatik masalarda oynanan o devasa göçmen satrancıdır. Suriye iç savaşının patlak vermesiyle birlikte, Türkiye’nin açık kapı politikası sonucu ülkeye dolan milyonlarca sığınmacı, başlangıçta insani bir kriz olarak değerlendirilmişti. Ancak savaş uzadıkça, gelenlerin sayısı milyonları bulup bir daha geri dönmeyecekleri anlaşıldığında ve bu devasa kitle yavaş yavaş Avrupa’ya doğru akmaya başladığında, Ege Denizi’nden Yunan adalarına geçen yüz binlerce insanın yarattığı görüntü, Avrupa başkentlerinde kelimenin tam anlamıyla varoluşsal bir panik yarattı. 2015 yılında yaşanan o büyük göç krizinde Almanya Başbakanı Angela Merkel’in insiyatifiyle kapıların kısa süreliğine açılması, Avrupa iç siyasetinde bir depreme yol açtı. İngiltere’nin Avrupa Birliği’nden çıkışını (Brexit) tetikleyen en büyük psikolojik korku faktörlerinden biri, sınırların kontrol edilemediği ve milyonlarca Ortadoğulunun adaya doluşacağı yalanıyla harmanlanmış bu devasa demografik anksiyeteydi. Fransa’da, İtalya’da, Hollanda’da aşırı sağ partiler, o güne kadar marjinal görülen ırkçı söylemlerini ana akım siyasete taşıdılar. Sadece bir milyon civarındaki sığınmacının kıtaya ayak basması bile, Avrupa Birliği gibi dünyanın en büyük ekonomik ve siyasi organizasyonlarından birinin omurgasını çatırdattı.
İşte tam bu panik anında, Türkiye’nin elindeki o devasa nüfus bloğu, bir anda sıradan bir sığınmacı krizi olmaktan çıkıp, Türkiye Cumhuriyeti’nin Batı’ya karşı kullanabileceği, tarihin gördüğü en büyük, en caydırıcı demografik kalkana ve aynı zamanda örtülü bir jeopolitik silaha dönüştü. 2016 yılında imzalanan Türkiye-AB Mülteci Mutabakatı, aslında diplomatik bir dille yazılmış devasa bir rehin tutma sözleşmesidir. Avrupa Birliği, kendi grileşen, rahatına düşkün ve göçmen karşıtlığı ile sarsılan toplumlarını koruyabilmek adına, sınır güvenliğini kendi topraklarının dışında, Türkiye’nin sınırlarında sağlama yoluna gitmiştir. Milyarlarca avro para teklif edilmiş, siyasi tavizler vaat edilmiş ve karşılığında Türkiye’den tek bir şey istenmiştir: “O kapıları kapalı tut.” Avrupa, kendi savunduğu insan hakları değerlerini çöpe atmamak için, o insanlık dramının kirli ve maliyetli yüzünü Türkiye’ye ihale etmiştir.
Bunun Türkiye açısından yarattığı sonuç ise iki yönlüdür. Bir yandan, ülkeyi yönetenler, Avrupa Birliği’ne karşı her siyasi krizde “Kapıları açarız, mültecileri göndeririz” restini çekerek eşi benzeri görülmemiş bir asimetrik şantaj gücü elde etmişlerdir. Bu şantaj öylesine etkilidir ki, Avrupa ülkeleri Türkiye’nin pek çok dış politika hamlesine, Doğu Akdeniz’deki veya Suriye’nin kuzeyindeki operasyonlarına, sırf bu göçmen barajı yıkılmasın diye cılız tepkiler vermek zorunda kalmışlardır. Erhan Afyoncu’nun bahsettiği klasik çağlarda Osmanlı’nın Avrupa’yı titretmesi devasa topçularıyla, akıncılarıyla olurken; günümüzde Türkiye’nin Avrupa başkentlerinde soğuk terler döktürmesi, sınır kapılarındaki bariyerleri kaldırma ihtimaliyle olmaktadır. Bu, gücün ve tehdidin evriminin en çarpıcı kanıtıdır.
Ancak madalyonun diğer ve çok daha karanlık yüzünde, bu silahı elinde tutan devletin, o silahın yaydığı devasa sosyolojik radyasyondan nasıl zehirlendiği gerçeği yatmaktadır. Milyonlarca eğitimsiz, travmatize olmuş, farklı bir kültürel koddan gelen ve hiçbir asimilasyon veya entegrasyon programından geçirilmeden ülke sathına dağılmış bu sığınmacı kitlesini bir jeopolitik koz olarak elinizde tuttuğunuzda, aslında kendi ülkenizin içine de devasa bir demografik saatli bomba yerleştirmiş olursunuz. Bir önceki bölümde Türkiye’nin zaten bir orta gelir ve orta yaş tuzağıyla boğuştuğunu, kendi gençlerine iş ve gelecek sağlayamadığı için doğurganlığının düştüğünü tartışmıştık. Ülkenin kendi öz nüfusu erirken, sınırların içindeki o devasa yabancı kitlenin kendi yüksek doğum oranlarıyla hızla çoğalması, ekonominin o daralan pastasına ortak olması, ucuz ve kayıtsız işgücü olarak Türk işçisinin maaşlarını aşağı çekmesi ve kira fiyatlarını patlatması, Türkiye’nin sosyal dokusunu darmadağın etmektedir. Bu durum, silahlandırılmış göçün çift tarafı keskin bir kılıç olduğunu gösterir. Komşunuzu tehdit etmek için kılıcın kabzasından değil, keskin ucundan tutmak zorundasınızdır ve tuttuğunuz o uç, düşmandan çok sizin kendi ellerinizi, kendi toplumunuzun damarlarını kesmektedir. Nüfus, bir silah olarak kullanıldığında o kadar akışkan ve kontrol edilemez bir doğaya sahiptir ki, hedef aldığınız ülkeden önce sizin kendi iç barışınızı, kendi ekonomik dengelerinizi yerle bir edebilir.
Bu yeni jeopolitik düzende, sınırların erimesi kavramı sadece fiziksel tel örgülerin kesilmesi anlamına gelmez; asıl eriyen şey, ulus-devletlerin kendi kaderlerini tayin etme yetilerinin, kültürel homojenliklerinin ve devlet ile vatandaş arasındaki o kutsal “sosyal sözleşmenin” erimesidir. Demografik silahlarla vurulan bir ülkede binalar yıkılmaz, yollar bombalanmaz, köprüler havaya uçmaz. Her şey yerli yerindedir ama sokağa çıktığınızda duyduğunuz dil değişmiştir. Hastanelerin bekleme salonlarında, okulların sınıflarında, parklarda ve meydanlarda, o ülkenin vatandaşları kendilerini birer azınlık, birer yabancı gibi hissetmeye başlarlar. Bu yabancılaşma hissi, ekonomik krizlerle birleştiğinde toplumun içindeki o tehlikeli milliyetçi fay hatlarını harekete geçirir. Devlet, sınırları dışından gelen bu kitleleri yönetmeye, onlara kaynak ayırmaya çalışırken, kendi vergisini veren, sistemin kurallarına uyan öz vatandaşının ihtiyaçlarını görmezden gelmek zorunda kalır. Vatandaş, devletin kendisini koruyamadığını, kendi parasının ve geleceğinin başka coğrafyaların sorunlarına harcandığını gördüğünde devlete olan sadakatini kaybeder. Klasik bir savaşta düşman ordusu ülkenizi işgal ettiğinde, halk devletin etrafında kenetlenir, ortak bir direniş cephesi oluşur. Ancak demografik bir savaşla, yani kontrolsüz bir göç dalgasıyla vurulduğunuzda halk devletin etrafında kenetlenmez; aksine devlete öfkelenir, toplum kendi içinde kamplara bölünür, siyaset aşırılıkların esiri olur. Silahlandırılmış göçün asıl yok edici gücü, tankların değil, güven duygusunun, toplumsal uyumun ve devlet otoritesinin görünmez bir asitle eritilmesidir.
Olayı daha geniş bir küresel perspektife, “Küresel Güney” ile “Küresel Kuzey”in o kaçınılmaz ve devasa çarpışmasına taşıdığımızda, karşımıza çıkan manzara çok daha apokaliptiktir. Sadece savaşlardan kaçan mülteciler değil, doğrudan doğruya iklim değişikliğinin, su kıtlığının ve bir önceki bölümlerde bahsettiğimiz o demografik kapanların (işsizlik, eğitimsizlik) yarattığı umutsuzluğun yollara döktüğü on milyonlarca insan, yirmi birinci yüzyılın o devasa ve sessiz ordularını oluşturmaktadır. Bu orduların bir genelkurmay başkanı, bir bayrağı veya belirli bir ideolojisi yoktur. Onları harekete geçiren tek şey hayatta kalma içgüdüsü, akıllı telefon ekranlarında gördükleri o refah dolu Batı dünyasına ulaşma arzusudur. Afrika’nın giderek çölleşen Sahel bölgesinden, kurumuş Çad Gölü’nün etrafından veya siyasi çöküş yaşayan Güney Amerika ülkelerinden yola çıkan bu devasa insan nehirleri, insan hakları anlaşmalarıyla ve modern hukukun ince kurallarıyla sınırlandırılmış, yaşlanan ve kendini savunmaktan aciz Batı ülkelerinin üzerine doğru amansızca akmaktadır.
Batı dünyası, kendi yarattığı evrensel değerler sisteminin içine hapsolmuş durumdadır. Eğer sınırlarını tamamen kapatır, yaklaşan botları okyanusun dibine batırır, telleri aşanları kurşuna dizerse, asırlardır savunduğu ve üzerine kendi medeniyetini inşa ettiği o “insan hakları” efsanesi çökecek, kendi içindeki liberal, demokratik düzen kendi vicdan azabından parçalanacaktır. Ancak eğer kapıları açar, o devasa, akın akın gelen, farklı kültürel kodlara sahip milyonları sınırlarından içeri alırsa, bu kez de asırlardır inşa ettiği o refah devleti, sosyal güvenlik ağı, bedava sağlık ve eğitim sistemi o korkunç sayısal yükün altında ezilecek, kültürel dokusu parçalanacak ve yükselen aşırı sağcı diktatörlükler tarafından içeriden teslim alınacaktır. İşte “Silah Olarak Demografi” kavramının yarattığı o çıkışsız labirent burasıdır. Klasik düşman sizi öldürmek ister; ancak demografik silah sizi kendi ahlakınızla, kendi yasalarınızla, kendi merhametinizle vurur. Sizi “ya zalim bir katil ya da kendi kendini yok eden bir enayi” olma seçenekleri arasında sıkıştırır.
Rusya’nın, Suriye iç savaşında sivillerin yaşadığı İdlib veya Halep gibi devasa şehirleri kasten, acımasızca ve sistematik olarak bombalamasının ardındaki stratejinin sadece teröristleri veya muhalifleri yok etmek olduğunu düşünmek büyük bir saflık olur. Putin’in savaş uçakları o şehirleri bombalarken, füzelerin asıl hedefi Suriye’deki binalar değil, Berlin’deki, Paris’teki veya Ankara’daki siyasi istikrardı. Rusya, o şehirleri yaşanmaz hale getirerek kasıtlı olarak milyonlarca insanı yerinden etti ve bu devasa insan dalgasını önce Türkiye’nin, ardından da Avrupa’nın üzerine sürdü. Kendi ülkesinde yaşlanan, nüfusu azalan ve demografik bir kış yaşayan Rusya, rakiplerinin çok daha hassas olduğu “göçmen baskısını” eşsiz bir enstrüman gibi kullandı. Savaş uçaklarının attığı her bomba, sınır tellerine dayanan on binlerce yeni mülteci demekti. Ve o mülteciler, Batı’nın o hantal demokrasilerine ulaştıklarında, Rusya’nın kıtalararası balistik füzelerinden bile daha fazla hasar veriyorlardı. Avrupa Birliği’ni felç ediyor, İngiltere’yi birlikten koparıyor, Amerikan seçimlerinde dahi “sınıra duvar örme” histerisi yaratarak toplumsal fay hatlarını kırıyordu. Savaşın bu yeni yüzü, demografinin sadece içeride tutulması gereken bir güç değil, düşmanın üzerine boşaltılması gereken zehirli bir su gibi kullanıldığı o karanlık stratejik devrimdir.
Geçmişe, bütün bu tezin başladığı o kök fikre, Erhan Afyoncu’nun Osmanlı’nın nüfus artmadığı için çöktüğü tezine geri dönecek olursak; bu tarihi doğrunun, günümüz dünyasının bu yepyeni ve akışkan savaş arenasında nasıl tersyüz olduğunu, nasıl farklı bir jeopolitik frekansta titreştiğini görürüz. Osmanlı, topraklarını savunacak kendi insanı olmadığı için çökmüştü. Savaş meydanlarında fiziken “yokluktan” kaybetmişti. Bugünün devletleri ise, sınırlarını aşarak içeri dolan o devasa “yabancı varlıktan” dolayı çökme tehlikesi yaşamaktadırlar. Bir devletin bekası, geçmişte kendi kadınlarının kaç çocuk doğurduğuna bağlıyken; bugün o beka, komşu ülkedeki diktatörün ne kadar acımasız olduğuna, oradaki ekonominin ne kadar çöktüğüne ve oradaki kadınların ne kadar çocuk doğurduğuna da aynı oranda bağımlı hale gelmiştir. Küreselleşme, dünyayı birbirine öyle bir bağlamıştır ki, binlerce kilometre ötedeki bir savaşın veya kuraklığın faturası, gelip sizin şehrinizin varoşlarında, sizin sınır kapılarınızda demografik bir tahribat olarak kesilmektedir.
Sınırların eridiği, insanın ve göçün en ölümcül silaha dönüştüğü bu yirmi birinci yüzyıl sahnesinde, devletleri ayakta tutacak olan şey artık sadece askeri güç, yüksek teknoloji veya sağlam bir ekonomi değildir. Bütün bunlar, bir gecede kapınıza dayanan yüz binlerce çaresiz insanın yarattığı asimetrik kriz karşısında anlamsızlaşabilir. Gerçek güvenlik, sadece kendi demografik reaktörünüzü çalıştırmakla değil, komşu coğrafyalarınızdaki o saatli bombaların patlamasını engellemekle, o ülkelerde de refahın ve aklın egemen olmasını sağlamakla mümkündür. Aksi takdirde, siz kendi kalenizin duvarlarını ne kadar yüksek, ne kadar kalın örerseniz örün; dışarıda yükselen o devasa, karanlık ve umutsuz insan seli, eninde sonunda o duvarlardan çatlaklar bulup sızacak, o duvarların altını oyacak ve en görkemli medeniyetleri bile kendi kaotik akıntısının içinde boğacaktır. Nüfus, geçmişte devletleri var eden toprağın ve terin gücüyken; bugün o devletleri kendi değerleriyle, kendi ahlaklarıyla ve kendi sistemleriyle sınayan, onlara karşı kullanılan en merhametsiz, en esnek ve en yenilmez silaha evrilmiştir. Bu silah bir kez ateşlendiğinde, hedef alınan ülkenin sadece sınırları değil, yüzyıllardır taşıdığı ruhu, adaleti ve geleceği o grileşen göçmen kalabalıklarının ayak sesleri arasında eriyip gitmeye mahkumdur.
BÖLÜM 10: İNSANSIZ GELECEK VE “KULLANIŞSIZ SINIF” (POST-DEMOGRAFİ)
İnsanlık tarihi, en temelde, türümüzün doğaya, diğer canlılara ve birbirine karşı verdiği amansız bir hayatta kalma ve çoğalma mücadelesinin destanıdır. Bütün o imparatorlukların yükselişi, devasa orduların çarpışması, tarım devrimleri ve coğrafi keşifler, hep aynı biyolojik hedefin etrafında dönen birer araçtan ibaretti: Daha fazla insanı beslemek, daha fazla alanı kontrol etmek ve daha kalabalık bir şekilde yarına kalabilmek. Ancak zamanın o görünmez sarkaçı, şimdiye kadar hiç bilmediğimiz, hiç tecrübe etmediğimiz ve belki de insanın varoluşsal anlamını kökünden sarsacak yepyeni bir eşiğe doğru büyük bir hızla savruluyor. Artık ne klasik çağların o toprağa ve kas gücüne dayalı demografik kanunlarının, ne Sanayi Devrimi’nin makineyi insanla bütünleştiren fabrikalarının, ne de Asya Kaplanları’nın o devasa genç kitleleri kullanarak yarattığı ekonomik mucizelerin bir geçerliliği kalmak üzere. Tarih, kurallarını bir kez daha ve bu sefer geri dönülmez bir biçimde yeniden yazıyor. Yapay zekanın algoritmik soğukluğu, robotik teknolojilerin kusursuz mekaniği ve transhümanizmin insan bedenini aşmayı vadeden o ürkütücü ama büyüleyici ufku, “nüfus” kavramını sadece eski bir istatistiksel veriye, demografiyi ise tarihin tozlu sayfalarında kalmış arkaik bir bilim dalına dönüştürmek üzeredir. Bizler, insanın sayısal varlığının bir güç unsuru olmaktan çıkıp, tarihte ilk defa bir “yüke”, hatta devasa bir “gereksizliğe” dönüştüğü o ürpertici post-demografi çağının şafağındayız.
Bu devasa kopuşu anlayabilmek için insanın tarihsel üretim sürecindeki rolüne ve bu rolün nasıl adım adım elinden alındığına mikroskobik bir ciddiyetle bakmamız gerekir. İnsan, binlerce yıl boyunca ekonomik ve askeri üretim sistemine iki temel donanımıyla katıldı: Kas gücü ve zihinsel kapasite. Tarım devriminden Sanayi Devrimi’ne kadar geçen o uzun asırlarda insanın birincil değeri kas gücüydü. Tarlaları sürmek, piramitleri inşa etmek, kılıç sallamak ve yelkenli gemilerde kürek çekmek doğrudan doğruya fiziksel enerji gerektiriyordu. Buhar makinesinin icadı ve ardından gelen o devasa mekanizasyon süreci, insanın “kas gücü” tekelini yıktı. Bir vinç veya bir traktör, binlerce insanın fiziksel gücünü tek başına ve hiç yorulmadan sağlayabiliyordu. Ancak insanlık bu devasa şoku atlatmayı başardı; çünkü makinelerin kas gücü vardı ama o makineleri yönetecek, tasarlayacak, hesaplamalar yapacak, verileri işleyecek ve kararlar alacak “zihinsel güce”, yani insanın bilişsel kapasitesine olan ihtiyaç tarihte hiç olmadığı kadar büyük bir patlama yaşadı. İnsan, üretim hattından ofislere, tasarım masalarına, laboratuvarlara ve yönetim katlarına terfi etti. Bizler, kas gücümüzün makineler tarafından elimizden alınmasını bir yenilgi olarak değil, bir “özgürleşme” olarak kutladık. İnsan zihni, makinenin kasıyla birleştiğinde ortaya o eşsiz modern medeniyet çıktı.
Fakat yirmi birinci yüzyılın bu ilk çeyreğinde, silikon vadilerinin devasa sunucu tarlalarında ve gizli araştırma laboratuvarlarında uyanan o yeni zeka, oyunun kurallarını tamamen ve ebediyen değiştiriyor. Tarihçi ve düşünür Yuval Noah Harari’nin o son derece sarsıcı ve rahatsız edici “Gereksizler Sınıfı” (Useless Class) kavramı, tam da bu zihinsel devrimin kalbine saplanan bir hançer gibidir. Bugün karşımızda duran ve her geçen gün kendi kendini eğiterek katlanarak büyüyen Yapay Zeka (AI), basit bir hesap makinesi veya bir otomasyon yazılımı değildir. Bu yeni güç, insanın o bugüne kadar dokunulmaz sanılan, bizi hayvanlardan ve makinelerden ayırdığına inandığımız o kutsal alana, “bilişsel ve zihinsel” kapasitemize doğrudan bir saldırıdır. Artık sadece fabrikalardaki ağır yükleri taşıyan veya kaynak yapan robotlardan bahsetmiyoruz. Karşımızda insan dillerini mükemmel konuşan, milyonlarca sayfalık tıbbi makaleyi saniyeler içinde okuyup en tecrübeli doktordan daha isabetli teşhisler koyabilen, kusursuz kod yazan, hukuki içtihatları tarayıp savunma hazırlayan, beste yapan, şiir yazan ve stratejik kararlar alabilen bir zeka formu var. Kas gücümüzden sonra, şimdi de zihinsel emeğimiz makinelere devrediliyor. Peki, hem fiziksel olarak bir robottan daha zayıf ve yavaşsanız, hem de zihinsel ve bilişsel olarak bir yapay zeka algoritmasından daha yetersiz, daha unutkan ve daha yavaşsanız, ekonomik ve siyasi sistemin içinde sizin “işleviniz” nedir?
İşte post-demografi çağının o karanlık kalbi bu sorunun cevabında atmaktadır. İnsanlık tarihinde sömürülmek, köleleştirilmek veya ezilmek korkunç trajedilerdi; ancak sömürülmek, sistemin size hala “ihtiyaç duyduğu” anlamına geliyordu. Karın tokluğuna da olsa tarlada çalıştırılan köylü, madende öksürerek kömür çıkaran işçi, emperyalist devletler tarafından sömürülen o devasa Hint veya Çin nüfusu, sistemin çalışması için mecburi birer dişliydiler. Ancak yapay zeka ve gelişmiş robotik çağında, insanın karşılaşacağı en büyük tehlike sömürülmek değil, kelimenin tam anlamıyla “ilgisiz” (irrelevant) hale gelmek, yani sistem için tamamen gereksizleşmektir. Eğer devasa tarlaları otonom traktörler ekiyorsa, ürünleri robotlar topluyorsa, fabrikalarda üretimi yapay zeka yönetiyorsa, tedarik zinciri sürücüsüz tırlarla sağlanıyorsa ve bütün bu döngü insan hatası olmadan, yedi gün yirmi dört saat, grevsiz, hastalıksız ve maaşsız işliyorsa; devasa ve artan bir nüfusun devlet için hiçbir ekonomik değeri kalmaz. Aksine, artan her bir insan, devletin o devasa teknolojik üretimden elde ettiği pastayı bölmek zorunda kaldığı, ona asgari gelir sağlamak, onu hastalıklardan korumak, onun psikolojik krizleriyle baş etmek ve en kötüsü onun potansiyel isyanlarını bastırmak için enerji harcamak zorunda olduğu devasa bir maliyet kalemine dönüşür. Harari’nin öngördüğü bu gereksizler sınıfı, tarihte eşi benzeri olmayan bir varoluşsal boşluğa düşecek olan milyarlarca insandır. Devletler artık vatandaşlarının “emeğine” ihtiyaç duymayacaklar, vatandaşlar devlete mutlak surette bağımlı hale gelirken, devletler devasa teknoloji şirketlerinin ve o yapay zeka algoritmalarının insafına kalacaktır.
Bu ontolojik şokun ve demografinin tamamen anlamsızlaşmasının en kanlı, en çıplak ve en acımasız provasını ise şüphesiz savaş meydanlarında, “Askeriyede Devrim” (Revolution in Military Affairs) dediğimiz o sarsıcı kırılmada yaşayacağız. Geçmişte ele aldığımız o devasa Osmanlı-Rus savaşlarını, yüz milyonluk imparatorlukların yirmi beş milyonluk olanları nasıl demografik bir ağırlıkla ezdiğini, cephelere akın akın sürülen o kalabalık piyade ordularını hatırlayalım. Bir ülkenin askeri gücü, o ülkenin kadınlarının doğurduğu sağlıklı genç erkek sayısıyla doğrudan orantılıydı. O askerlerin cesareti, vatan sevgisi, komutanlarının zekası ve fiziksel dayanıklılıkları savaşın kaderini belirlerdi. Ancak yapay zeka çağının o görünmez, sessiz ve sinir bozucu derecede kusursuz savaş simülasyonlarında, insanın yeri, eti, kemiği ve ruhu, artık sadece bir “zayıflık” göstergesidir. Bir insanı savaşa hazırlamak yirmi yıl sürer. Onu beslemek, eğitmek, inandırmak, ideolojik olarak motive etmek zorundasınızdır. Savaş alanında o asker korkabilir, yorulabilir, panik yapabilir, emirlere itaatsizlik edebilir veya karanlıkta hedefi ıskalayabilir. Oysa yeni savaş düzeninde bir İHA (İnsansız Hava Aracı), bir SİHA veya yapay zeka tarafından koordine edilen otonom bir drone sürüsü için bu insani zaafların hiçbirisi geçerli değildir.
Bugün bir an için, hala o klasik “çok nüfuslu ve çok askerli” ordu doktrinine inanan, elinde bir milyonluk devasa ve fanatik bir piyade ordusu olan bir devleti hayal edelim. Karşısında ise nüfusu son derece az, insanlarını cepheye göndermeyen ancak gelişmiş silikon vadilerinde kuantum bilgisayarlarla desteklenmiş yapay zeka algoritmalarına ve otonom üretim tesislerine sahip bir teknoloji devleti olsun. O devasa milyonluk ordu, marşlar söyleyerek, bayraklar dalgalandırarak sınırı geçmeye kalktığında karşılarına çıkacak olan şey, kendi dengi başka bir insan ordusu olmayacaktır. Gökyüzü bir anda, her biri sadece birkaç yüz dolar maliyetinde olan, üç boyutlu yazıcılarda günde on binlerce adet üretilebilen, güneş enerjisiyle veya gelişmiş bataryalarla çalışan elli bin adetlik bir otonom drone sürüsüyle kararacaktır. Bu drone’lar merkezden tek tek kumanda edilmezler; tıpkı devasa bir arı sürüsü veya kuş sürüsü gibi, kendi aralarında ışık hızında veri alışverişi yaparak ortak bir yapay zeka bilinciyle hareket ederler. Sürüden biri vurulduğunda, diğer on bini anında o boşluğu kapatacak şekilde formasyon değiştirir. Askerlerin kalp atışlarını, vücut ısılarını, yüz hatlarını termal ve kızılötesi kameralarla saniyeler içinde tarayıp, milyarlarca olasılığı aynı anda hesaplayan bu sentetik ölüm melekleri, üzerlerine mermi yağdırılan değil, lazer işaretlemeleriyle milimetrik hesaplarla kamikaze dalışları yapan birer çelik fırtınaya dönüşür.
O bir milyonluk devasa insan ordusu, bu sessiz, ruhsuz ve acımasız algoritma karşısında ne kadar cesur olursa olsun, sadece daha fazla “hedef kütlesi” olmaktan öteye gidemeyecektir. Mermiler drone sürüsünün içinden geçip gidecek, düşen her drone’un yerine yenileri yapay zeka destekli fabrikalarda o an saniyeler içinde üretilip gökyüzüne fırlatılacaktır. Korkusu olmayan, merhamet bilmeyen, yorulmayan ve hatasız bir koordinasyonla hareket eden elli binlik bir algoritmanın, milyonlarca et ve kemikten oluşan, iletişim ağları kesildiğinde paniğe kapılan bir insan yığınını yok etmesi sadece birkaç saatlik soğuk ve matematiksel bir işlemden ibarettir. İnsanın cesaretinin, fedakarlığının ve şehadet inancının, bir mikroçipin saniyede gerçekleştirdiği trilyonlarca işlemin karşısında hiçbir askeri veya stratejik anlamı kalmamıştır. Demografi, modern ateş gücü karşısında 19. yüzyılda nasıl ilk sarsıntısını yaşadıysa, yapay zeka karşısında da artık tamamen tasfiye olmuş, bitmiş ve kapanmış bir defterdir. Savaşlar artık generallerin çadırlarda harita üzerinde yaptığı planlarla değil, birbirlerine siber uzayda saldıran, rakibin elektrik şebekesini, iletişim uydularını ve otonom silah ağlarını saniyeler içinde felç etmeye programlanmış yapay zeka algoritmalarının sessiz çarpışmalarıyla kazanılacaktır. Kimin daha iyi algoritması, kimin daha fazla işlemci gücü varsa, savaşı o kazanacaktır. İnsana düşen tek rol, bu devasa teknolojik kıyameti güvenli sığınaklardaki ekranlardan korku içinde izlemektir.
İşte tam bu devasa idrak noktasında, bu uzun fikir yolculuğunun başlangıç motivasyonu olan Erhan Afyoncu’nun o çelikten tezine geri dönmek ve o tezi bu modern dünyanın devasa laboratuvarında büyük bir senteze kavuşturmak zorundayız. Afyoncu tezinde son derece haklıydı; çünkü onun analiz ettiği tarihsel kesit, yani Osmanlı İmparatorluğu’nun o uzun ve acı verici çöküş yüzyılları, yukarıda bahsettiğimiz gibi insanın “kas gücünün” devletin mutlak beka unsuru olduğu o eski dünyanın kalbiydi. Osmanlı nüfusu artmadığı için, tarlalarını sürecek, vergilerini verecek ve en önemlisi Balkanlar’dan Kafkaslara uzanan o devasa coğrafyayı savunacak “insan enerjisini” üretemediği için çöktü ve savaşları kaybetti. Rusya’nın o devasa nüfus dalgası karşısında Osmanlı kumu kelimenin tam anlamıyla ezildi. Afyoncu’nun tarihsel tespiti kusursuz bir analitik isabettir. Ancak bu tarihsel isabeti alıp, onu içinden geçtiğimiz şu yapay zeka ve post-demografi çağına bir “reçete” olarak sunmak, geçmişin pusulasıyla uzay çağında yön bulmaya çalışmak gibi devasa ve ulusların intiharına yol açabilecek korkunç bir illüzyondur.
Bugünün Türkiye’si için, veya dünyanın herhangi bir ülkesi için, karşısındaki “yeni Rusya”, sınırın ötesinde on milyonlarca insan üreten kalabalık bir düşman ordusu değildir. Bugünün rakibi, o devasa tehdit, Kaliforniya’nın silikon vadilerindeki klimalı sunucu odalarında, Şanghay’ın kuantum araştırma enstitülerinde veya Tel Aviv’in siber güvenlik laboratuvarlarında dönen soğutucu fanların sessiz vızıltısında gizlidir. Sizin kendi ülkenizde milyonlarca yeni çocuk doğurmanız, o çocukları beslemek ve giydirmek için devasa ekonomik kaynakları tüketmeniz, eğer o çocukları dünyanın en iyi yapay zeka geliştiricileri, en vizyoner genetik mühendisleri olarak yetiştiremiyorsanız, devleti güçlendiren değil, devleti kendi vatandaşının ağırlığı altında boğan bir zayıflıktır. Nicelik, yirmi birinci yüzyılın ikinci yarısına girerken artık sıfıra yakınsayan bir değere sahiptir. Osmanlı’yı kalabalık ordular eksikliği yıkmıştı; bugünün devletlerini ise, o kalabalıkların yaratacağı devasa ekonomik enflasyon, ekolojik yıkım ve teknolojik cehalet yıkacaktır.
Bu durum, insanlık tarihindeki o büyük kapanış vuruşuna, o nihai varoluşsal stratejiye kapı aralamaktadır. Bir devletin bekasını, gücünü ve yarına kalma ihtimalini garanti altına alacak olan şey, hastane odalarında “çok çocuk” doğurtmak gibi biyolojik bir ilkel refleks değildir. Devletleri kurtaracak olan şey, var olan, nefes alan, o sokağımızda oynayan her bir çocuğun beynini, adeta dünyanın en değerli, en nadide mücevheriymiş gibi işlemektir. Çünkü artık insan, sadece biyolojik bir taşıyıcı değil; doğru veri setiyle eğitildiğinde yapay zekayı yönetecek olan, biyoteknoloji ile kendi genetiğini hastalıklara karşı yeniden programlayacak olan ve insanlık sınırlarını Dünya’nın yörüngesinin ötesine, yıldızlara taşıyacak olan o hiper-nitelikli zihinsel kıvılcımın kendisidir.
Geleceğin süper gücü, nüfusu üç yüz milyon olan ama hepsi asgari ücretle çalışan veya devlet yardımı bekleyen ülkeler olmayacaktır. Geleceğin süper gücü, belki sadece yirmi veya otuz milyon nüfusa sahip olan, ancak o nüfusun her bir ferdinin bir yapay zeka komutanı olduğu, milyarlarca otonom robotu yönettiği, uzay madenciliğinden elde edilen trilyonlarca dolarlık serveti kontrol ettiği ve yaşlanmayı durduran genetik tedavilerle insan ömrünü sınırların ötesine taşıdığı teknoloji-devletleri (techno-states) olacaktır. Kalabalık, yoksulluğun ve çaresizliğin demografik formudur; nitelik ise tanrısallığa atılan o teknolojik adımın ta kendisidir. Türkiye’nin veya vizyon sahibi herhangi bir devletin bugün yapması gereken şey, geçmişin demografik kabuslarından korkarak kontrolsüz bir çoğalma histerisine kapılmak yerine; eğitim sistemini baştan aşağıya, algoritma yazabilen, analitik düşünebilen, makinelerle konuşabilen ve yapay zekanın o amansız zihinsel dalgası altında ezilmek yerine o dalganın üzerinde sörf yapabilen bir süper-insan nesli (transhümanizm ufku) yetiştirmek üzere kurgulamasıdır.
Nicelik çağı, kılıçların çarpıştığı, kasların yorulduğu ve çok olanın hayatta kaldığı o kanlı, çamurlu ve uzun insanlık tarihi artık büyük bir gürültüyle kapandı. Kapılar o eski dünyanın üzerine bir daha açılmamak üzere kilitlendi. Şimdi, sadece akıl sahibi olanların, makinelere hükmedenlerin ve zekasını çeliğe ve silikona aktarabilenlerin hayatta kalacağı o sonsuz hiper-nitelik çağı başladı. Bu yeni çağda gücün adı nüfus sayımlarındaki milyonlar değil; patent sayılarıdır, gigabaytlarca işlenmiş veridir, saniyede yapılan kuantum hesaplama kapasitesidir. İnsanı çoğaltmak doğanın işidir, ama o insanı evrenin efendisi yapacak olan şey medeniyetin, aklın ve vizyonun ta kendisidir. Tarih boyunca kalabalıklar hep yenildi, sonunda yine akıl kazandı. Ve bu yeni çağda, aklı silikonla birleştirenler, o kalabalıkların çok ötesinde, yepyeni bir evrenin efendileri olarak tarihin o büyük ve son sahnesini kendileri için baştan yazacaklardır. Demografi öldü; yaşasın akıl, yaşasın teknoloji, yaşasın niteliğin o mutlak ve sarsılmaz tiranlığı!
