Ekşi Sözlük ve Haka Sınavı: Bir Sığlık Anatomisi


Bölüm 1: Kültürel Miyopluk: “Ragbi Sahasında Olur, Mecliste Olmaz” Yanılgısı

Modern insanın kültürel algısı, ne yazık ki ekranların çerçevelediği sınırlar ve popüler kültürün belirlediği tüketim alışkanlıklarıyla maluldür. Yeni Zelanda Parlamentosu’nda yaşanan ve dünyanın dört bir yanındaki izleyicilerde şok etkisi yaratan Haka performansı, aslında bir dansın veya bir ritüelin ötesinde, küresel izleyicinin zihnindeki kategorizasyon hatasını ifşa eden turnusol kağıdı işlevi görmüştür. Bu hatanın merkezinde, yerel ve kadim bir geleneğin sadece belirli bir bağlamda, yani eğlence endüstrisinin bir parçası olan spor müsabakalarında sergilendiğinde “makbul”, “estetik” ve “gaza getirici” bulunması; ancak asıl işlevi olan politik meydan okuma ve varoluşsal bir haykırış olarak en ciddi kamusal alan olan mecliste icra edildiğinde “itici”, “yersiz” ve hatta “utanç verici” olarak etiketlenmesi yatmaktadır. Bu durum, sadece bir estetik yargı farkı değil, derin bir kültürel miyopluk ve bağlam körlüğüdür.

İnsanlar, özellikle de sosyal medya çağının hızlı tüketim alışkanlıklarına hapsolmuş bireyler, kültürel fenomenleri paketlenmiş ürünler olarak görmeye eğilimlidirler. Yeni Zelanda denildiğinde akla gelen ilk imgelerden biri olan “All Blacks” ragbi takımı ve onların maç öncesi ritüeli olan Haka, on yıllardır küresel spor endüstrisinin en pazarlanabilir, en karizmatik ve en “erkeksi” ürünlerinden biri haline getirilmiştir. Bir stadyumda, on binlerce seyircinin önünde, devasa cüsseli sporcuların senkronize bir şekilde bağırarak, göğüslerini yumruklayarak ve dillerini çıkararak yaptıkları bu gösteri, izleyici için güvenli bir “egzotik heyecan” kaynağıdır. Güvenlidir, çünkü o an yaşanan şeyin sınırları bellidir; bu bir oyundur, bir şovdur ve düdük çaldığında bitecektir. İzleyici, koltuğunda otururken bu “vahşi” enerjiyi kontrollü bir dozda alır ve bunu takdir eder. Bu bağlamda Haka, Batı medeniyetinin kuralları içine hapsedilmiş, evcilleştirilmiş ve metalaştırılmış bir kültürel süs eşyasıdır.

Ancak Hana-Rawhiti Maipi-Clarke liderliğinde meclisin tam ortasında gerçekleşen eylem, bu güvenli cam fanusu tuzla buz etmiştir. İzleyicinin, özellikle de Türkiye gibi modernleşme sancıları çeken ve “devlet ciddiyeti” kavramını kutsallaştıran toplumların bireylerinin yaşadığı “cringe” olma yani başkası adına utanma hissi, tam da bu güvenlik alanının ihlal edilmesinden kaynaklanır. Ragbi sahasında hayranlıkla izlenen hareketlerin birebir aynısı, hatta daha tutkulu ve gerçekçi bir versiyonu, “kravatlı adamların ciddi işler konuştuğu” bir mekanda yapıldığında, izleyicinin zihnindeki şablonlar çöker. Çünkü spor sahasındaki Haka, bir performans iken; meclisteki Haka, bir müdahaledir. Biri izlenmek içindir, diğeri ise duyulmak ve hissedilmek içindir. İzleyici, spor sahasında Haka yapanları birer gladyatör, birer aktör olarak görürken, mecliste Haka yapan vekili “haddini bilmeyen”, “yerini şaşıran” ve “kuralları bozan” bir uyumsuz olarak kodlar. Oysa Haka’nın özü, tam da bu uyumsuzluk ve meydan okumadır.

Bu kültürel miyopluk, ritüelin ontolojik temellerini tamamen ıskalamaktadır. Haka, Batılı anlamda koreografisi yapılmış bir “dans” değildir. Haka, “Mana” adı verilen ruhsal gücün, ataların enerjisinin ve topluluğun ortak iradesinin bedensel bir dışavurumudur. Bu dışavurumun en temel amacı “Wero” yani meydan okumadır. Bir tehdit karşısında, bir haksızlık karşısında veya varoluşsal bir kriz anında, topluluğun “biz buradayız, ölmedik ve gücümüzü size gösteriyoruz” deme biçimidir. Eğer Haka bir meydan okuma ise, bunun yapılacağı en doğru, en otantik ve en gerekli yer, bir topun peşinde koşulan çim saha değil; o topluluğun kaderinin, topraklarının ve geleceğinin karara bağlandığı parlamento zeminidir. Dolayısıyla, “Ragbi sahasında güzel ama mecliste olmuyor” diyen zihniyet, aslında şunu söylemektedir: “Sizin kültürünüzü sadece bizi eğlendirdiği sürece seviyoruz, ancak siyasi bir talep içerdiğinde ve konfor alanımızı bozduğunda ondan tiksiniyoruz.” Bu, sömürgeci bakış açısının modern zamanlara uyarlanmış, bilinçaltına işlenmiş en sinsi halidir.

Eleştirilerin odağında yer alan “yerli yersizlik” vurgusu, aslında modernitenin mekanı kutsallaştırma biçimiyle ilgilidir. Parlamento, Batı siyaset felsefesinde rasyonel aklın, sakin tartışmanın ve bürokratik prosedürlerin mekanıdır. Bu mekanda duygulara, bedensel hareketlere, bağırmaya ve öfkeye yer yoktur; her şey steril, soğuk ve yazılı kurallar çerçevesinde olmalıdır. Haka ise tam tersine; gürültülü, bedensel, terli ve irrasyonel görünen bir enerji patlamasıdır. Bu iki dünyanın çarpışması, izleyicide bir anomali hissi yaratır. Ancak burada sorulması gereken soru şudur: Neden meclisin “steril” yapısı mutlak doğru, Haka’nın “canlı” yapısı ise yanlış kabul edilmektedir? Maoriler için politika, sadece kağıt üzerinde yapılan bir müzakere değil, ruhsal ve bedensel bir varoluş mücadelesidir. Onlar için meclis, sadece yasaların yapıldığı bir bina değil, halkın sesinin en gür çıktığı yer olmalıdır. Dolayısıyla Haka’yı meclise taşımak, meclise saygısızlık değil; aksine meclisi, yerli halkın kültürüne ve ifade biçimine açarak onu gerçekten demokratikleştirme çabasıdır. Ragbi sahasında Haka’yı alkışlayanların, mecliste yuhalamasının sebebi, “medeniyet” kavramını sadece takım elbise ve sessizlik ile özdeşleştirmiş olmalarıdır. Bu kişiler için medeniyet bir içerik değil, bir form meselesidir. İçeride konuşulan yasa tasarısı bir halkın haklarını elinden alıyor olsa bile, bu “kibarca” ve “prosedüre uygun” yapıldığı sürece medenidir; ancak buna karşı gösterilen haklı tepki “bağırarak” yapıldığı için ilkeldir. Bu, şekilci batıcılığın en uç örneğidir.

“Ragbi sahasında olur” argümanının bir diğer sığ tarafı, sporun apolitikleştirici etkisine duyulan güvendir. Spor, doğası gereği çatışmaları sembolik bir düzleme taşır ve zararsız hale getirir. Rakip takıma yapılan “kafa keseceğim” hareketi (ki Haka’nın bazı versiyonlarında bu metaforik hareket vardır) sahada bir şovdur, çünkü kimse gerçekten kimsenin kafasını kesmeyecektir. Ancak mecliste, siyasi bir muhataba karşı, gözlerinin içine bakarak yapılan meydan okuma gerçektir. Oradaki öfke gerçektir, talep gerçektir ve tarihsel arka plan (toprak gaspı, sömürgecilik) gerçektir. İzleyiciyi rahatsız eden şey, bu “gerçeklik” dozudur. Spor sahasında bir simülasyon izlerken rahattırlar, ancak mecliste gerçeğin yüzlerine çarpılması onları huzursuz eder. Bu huzursuzluğu da “cringe” veya “itici” diyerek savuşturmaya çalışırlar. “Şov yapıyor” eleştirisi burada devreye girer. Oysa asıl şov, binlerce biletli seyirciye karşı yapılan stadyum Haka’sıdır; meclisteki ise yüzyıllık bir acının ve öfkenin protokol kurallarını yırtıp atarak dışarı taşmasıdır. Yani “şov” olarak nitelendirilen meclis performansı, aslında Haka’nın en “şov olmayan”, en saf halidir.

Bu yanılgının bir başka boyutu da, Haka’nın içeriğine dair bilgisizliktir. Çoğu insan, özellikle de Türkiye’deki yorumcular, All Blacks sayesinde ezberledikleri “Ka Mate”nin sözlerini bilmezler, sadece ritmine ve görseline odaklanırlar. Oysa Haka, bir hikaye anlatımıdır. Mecliste icra edilen Haka, o anki yasa tasarısına (Treaty Principles Bill) özel olarak seçilmiş veya uyarlanmış, o anın ruhuna hitap eden bir manifestodur. Ragbi maçında yapılan Haka, rakibi psikolojik olarak baskılamayı hedeflerken; meclisteki Haka, bir yasa tasarısının meşruiyetini, onu yırtıp atarak, sesle ve bedenle reddetmeyi hedefler. İşlevsellik açısından bakıldığında, meclisteki Haka, amacına ragbi sahasındakinden çok daha fazla hizmet etmektedir. Çünkü ragbi maçını Haka yapmadan da kazanabilirsiniz, bu sadece bir motivasyon aracıdır; ancak kültürel haklarınızı savunurken kendi dilinizi, kendi beden dilinizi ve kendi ritüelinizi kullanmak, mücadelenin ta kendisidir. Maoriler için o tasarıyı “medeni” bir şekilde kürsüde İngilizce konuşarak eleştirmek, zaten sömürgecinin diline ve kurallarına teslim olmak demektir. Haka yaparak, “Ben senin kurallarınla değil, kendi atalarımın kurallarıyla sana cevap veriyorum” mesajı verilir. Bu nüansı göremeyip “Ne gerek vardı, konuşsana” demek, kültürel asimilasyonun ne kadar derinleştiğini gösterir.

Ayrıca, bu “spor sahası” kıyaslamasında gözden kaçırılan çok önemli bir cinsiyet boyutu da vardır. Ragbi, hiper-maskülen, testosteron yüklü, devasa erkeklerin alanıdır. Haka, bu alanda “erkekliğin” ve “savaşçılığın” bir göstergesi olarak kabul görür ve yüceltilir. Erkeklerin bağırıp çağırması, kaslarını göstermesi, tehditkar bakışlar atması, spor bağlamında “güçlü” ve “karizmatik” bulunur. Ancak meclisteki eylemin lideri genç bir kadındır, Hana-Rawhiti Maipi-Clarke’dır. Aynı sert mimikleri, aynı gür sesi, aynı tehditkar bakışları genç bir kadının, hem de meclis gibi patriyarkal bir düzenin merkezinde sergilemesi, izleyicideki bilinçaltı cinsiyet kodlarını tetikler. “Erkeğe yakışan” o savaşçı tavır, kadında görüldüğünde “histerik”, “kontrolsüz”, “çirkinleşmiş” veya “korkunç” olarak etiketlenir. “Gratis kuyruğundaki kız” gibi aşağılayıcı benzetmelerin kökeninde bu yatar. Ragbi sahasındaki erkeğin öfkesi “otorite” iken, meclisteki kadının öfkesi “kriz”dir. Haka’yı spora hapseden zihin, aynı zamanda onu erkekliğe de hapsetmiştir. Kadının bu ritüeli ele geçirip siyasi bir silaha dönüştürmesi, çifte bir rahatsızlık yaratır. Hem mekan (meclis) hem de özne (kadın) yanlıştır onlara göre. Oysa Maori kültüründe kadınların Haka’daki yeri ve rolü çok güçlüdür; Mana Wahine (kadın gücü) kavramı, en az erkeklerin gücü kadar belirleyicidir. Dolayısıyla meclisteki o görüntü, Haka’nın sadece kaslı erkeklerin bir sporu değil, bir halkın topyekûn (kadınıyla, erkeğiyle, yaşlısıyla, genciyle) ruhu olduğunu hatırlatır.

Bir diğer sığlık noktası, estetik beklentinin içeriğin önüne geçmesidir. Modern izleyici, izlediği her şeyin “güzel”, “uyumlu” ve “fotojenik” olmasını bekler. Ragbi Haka’sı, kameralar için mükemmel açılardan çekilen, provaları yapılmış, senkronizasyonu kusursuz bir görsel şölendir. Meclisteki olay ise spontane gelişen, ham, dağınık, içinde gerçek bir gerilimin olduğu, estetik kaygı gütmeyen bir eylemdir. Milletvekilinin yüzündeki ifade, o an rol yapmadığının, gerçekten içinden gelen bir öfkeyi kustuğunun kanıtıdır. Ancak izleyici bu “çirkin” gerçekliği (ugly truth) sevmez. Onlar, Hollywood filmlerindeki veya Nike reklamlarındaki gibi stilize edilmiş bir “yerli” imajı isterler. Gözleri pörtlemiş, damarları çıkmış, kendini kaybetmişçesine bağıran bir insan gördüklerinde, bu ham insanlıktan korkarlar. Çünkü medeniyet, bu hamlığı örtmek, maskelemek üzerine kuruludur. Haka, o maskeyi indirir. Ragbi sahasında o maske hala durur çünkü o bir performanstır; ama mecliste maske yoktur, sadece çıplak bir ruh vardır. Bu çıplaklık, giyinik zihinleri rahatsız eder.

Sonuç olarak, “Ragbi sahasında olur, mecliste olmaz” yargısı, masum bir estetik tercih değil, politik ve kültürel bir konumlanmadır. Bu yargı, yerli kültürlerin ancak egemen kültürün belirlediği sınırlar içinde (spor, turizm, müze) var olmasına izin veren, onların siyasi taleplerini ve özgün ifade biçimlerini ise kamusal alandan sürmeye çalışan sömürgeci refleksin bir uzantısıdır. Haka’yı bir “motivasyon müziği” veya “egzotik dans” seviyesine indiren bu sığ bakış açısı, onun yüzyıllardır taşıdığı direniş hafızasını silmeye çalışır. Mecliste yapılan Haka, bu silinmeye karşı bir isyandır. “Bizi sadece sizi eğlendirdiğimizde sevemezsiniz, bizi rahatsız ettiğimizde de kabul etmek, dinlemek ve ciddiye almak zorundasınız” demektir. Bu mesajı alamayıp hala “Ama çok cringe duruyor” diyenler, aslında olayın özünü değil, kendi zihinlerindeki dar kalıpları seyretmektedirler. Onların gördüğü şey bir “şov” olabilir, ancak orada yaşanan şey, bir halkın tarih sahnesinden silinmemek için attığı, etiyle kemiğiyle var olduğu bir çığlıktır. Ve tarih göstermiştir ki, hiçbir gerçek devrim veya hak arayışı, konforlu koltuklarında oturanları “cringe” etmeden, onları rahatsız etmeden başarıya ulaşmamıştır. Meclisler tam da bu rahatsızlığın, bu çatışmanın ve bu yüzleşmenin yaşanması gereken yerlerdir; eğer Haka oraya ait değilse, o zaman “halkın iradesi” kavramı da oraya ait değildir.


Bölüm 2: “Medeniyet”in Kravata İndirgenmesi: Şekilci Batıcılık

Yeni Zelanda Parlamentosu’nun o ağırbaşlı, gürültüyü emen halılarla kaplı, ahşap mobilyaların otoriteyi simgelediği ve yeşil deri koltukların bürokratik konforu vaat ettiği atmosferi, bir anda yırtılırcasına bozulduğunda, izleyicinin hissettiği o derin rahatsızlık, aslında siyaset bilimi veya diplomasi tarihiyle ilgili bir mesele değildir. Bu rahatsızlık, modern bireyin zihnine kazınmış olan “medeniyet” tanımının sarsılmasından kaynaklanan bir anksiyetedir. Ekşi Sözlük yazarlarının ve sosyal medya kullanıcılarının önemli bir kısmının, Hana-Rawhiti Maipi-Clarke’ın eylemi karşısında verdikleri “Mecliste böyle bağırılır mı?”, “Burası kabile çadırı mı?”, “Medeni insanlar konuşarak anlaşır” şeklindeki tepkiler, sadece bir görgü kuralı hatırlatması değil, yüzyıllardır süregelen Avrupa merkezci (Eurocentric) tarih ve medeniyet algısının, coğrafyalar ötesine taşınmış ve içselleştirilmiş bir tezahürüdür. Bu bölümde, bir önceki kısımda ele aldığımız bağlam körlüğünün daha derin katmanlarına inerek, “medeniyet” kavramının nasıl sadece bir şekle, bir kıyafete (takım elbise/kravat) ve belirli bir ses tonuna (sakin/monoton) indirgendiğini, bu indirgemenin altında yatan sömürgeci bilinçdışını ve “devlet ciddiyeti” fetişizmini inceleyeceğiz.

Batı medeniyetinin Aydınlanma çağından bu yana inşa ettiği en büyük illüzyonlardan biri, rasyonel aklın ancak ve ancak duygulardan arındırılmış, bedensel dürtüleri baskılanmış ve sterilize edilmiş bir ortamda var olabileceği inancıdır. Bu inanca göre, medeni insan, bedeniyle değil zihniyle var olandır. Beden; terleyen, titreyen, bağıran, kontrolsüz hareketler yapan, yani “doğa”ya ait olan o ilkel parçamızdır ve kamusal alana çıkmadan önce mutlaka disipline edilmeli, bir kumaşın (takım elbise) altına saklanmalı ve hareketsiz kılınmalıdır. Siyasetin yapıldığı yer olan parlamento ise, bu “saf aklın” tapınağıdır. Orada bedenler sadece birer taşıyıcıdır; asıl olan sözdür, metindir, prosedürdür. İşte Maipi-Clarke’ın Haka dansı, tam da bu ikiliği, yani zihin ile beden, medeniyet ile doğa, efendi ile köle arasındaki o yapay sınırı ortadan kaldırdığı için bu denli tepki çekmiştir. Çünkü o, meclise sadece fikriyle değil, tüm bedeniyle, öfkesiyle, atalarından aldığı ve damarlarında hissettiği o fiziksel enerjiyle girmiştir. Modern izleyici için bu, “ilkelliğin” geri dönüşüdür. Oysa bu bakış açısı, medeniyeti içerik (adalet, eşitlik, hakkaniyet) değil, biçim (kılık kıyafet, ses tonu, protokol) üzerinden tanımlayan sığ bir şekilcilikten ibarettir.

Bu şekilci batıcılığın en belirgin sembolü kravattır. Kravat ve takım elbise, modern dünyada sadece bir giysi tercihi değil, küresel bir üniformadır. Bu üniforma, giyen kişiye şu mesajı verir ve verdirir: “Ben duygularımı kontrol altına aldım, ben kurallara uyan biriyim, ben öngörülebilirim ve dolayısıyla ben tehlikesizim.” Bir meclis üyesinin kravat takması, onun oradaki bürokratik tanrılara biat ettiğinin göstergesidir. Hana-Rawhiti Maipi-Clarke, elindeki yasa tasarısını yırtıp Haka yapmaya başladığında, aslında sadece bir kağıt parçasını değil, o görünmez biat sözleşmesini de yırtmıştır. İzleyicinin “Burası meclis, burada böyle yapılmaz” derken kastettiği şey, “Sen o üniformayı giymeyi reddediyorsun, oyunun kurallarını bozuyorsun, öyleyse sen medeni değilsin” yargısıdır. Bu yargı, tarihsel olarak sömürgecilerin yerli halkları “disipline etme” ve “adam etme” misyonunun modern bir uzantısıdır. Sömürgeci, gittiği her yere önce kendi kıyafetlerini, kendi mimarisini ve kendi “oturup kalkma adabını” götürmüş; yerlilerin çıplaklığını veya geleneksel giysilerini “vahşilik”, kendi sıkı sıkıya iliklenmiş düğmelerini ise “üstünlük” alameti saymıştır. Bugün Yeni Zelanda’da veya Türkiye’de bir ekran başında bu videoyu izleyip “Ayıp oluyor ama” diyen kişi, farkında olmadan 19. yüzyılın o İngiliz valisinin gözlüklerini takmakta ve dünyayı onun gözünden yargılamaktadır.

“Medeni insanlar konuşarak anlaşır” argümanı, bu tartışmanın en riyakar ve en tehlikeli tuzağıdır. Çünkü bu argüman, konuşma zemininin eşit olduğu varsayımına dayanır. Oysa tarih bize göstermiştir ki, “sakin sakin konuşulan” o masalarda, tarihin en büyük katliamlarının, en büyük hak gasplarının ve en acımasız sömürü düzenlerinin imzaları atılmıştır. Bir soykırım emri verilirken kimse bağırmaz, kimse dilini çıkarmaz veya göğsünü yumruklamaz. O emirler, son derece şık ofislerde, klimalı odalarda, sinekkaydı tıraşlı, mis gibi parfüm kokan, ses tonu asla yükselmeyen “beyefendiler” tarafından, son derece nazik bir dille ve hukuki terminolojiye uygun olarak verilir. Medeniyet eğer sakinlikse, atom bombasını atan pilotlar veya gaz odalarının inşasını onaylayan bürokratlar, Haka yapan o genç kadından çok daha “medeni”dirler. İşte şekilci batıcılığın kör noktası burasıdır: Vahşetin bürokratize edilmiş, kravat takmış ve sakinleşmiş halini “medeniyet” sanmak; buna karşılık, yaşama hakkını ve onurunu savunan birinin çığlığını “vahşilik” olarak görmek. Maipi-Clarke’ın karşısındaki o “sakin” insanlar, bir halkın yüzyıllık kazanımlarını ellerinden alacak bir yasayı, hiç seslerini yükseltmeden, gülümseyerek ve prosedüre uygun bir şekilde geçirmeye çalışmaktadırlar. Bu durumda asıl vahşet, o sessizliğin ve prosedürün kendisinde gizlidir. Haka ise bu gizli şiddeti ifşa eden, o sahte sükuneti bozan bir hakikat haykırışıdır.

İzleyicilerin, özellikle de Türkiye gibi modernleşmesini “Batılılaşmak” ile eş tutmuş toplumların bireylerinin bu performansa duyduğu tepki, aynı zamanda bir “kontrol kaybı” korkusudur. Bizim gibi toplumlarda “devlet ciddiyeti” kavramı, neredeyse kutsal bir mertebede tutulur. Devlet, asık suratlı, duygusuz, mesafeli ve gri bir yapıdır. Bu yapının içinde neşeye, öfkeye, dansa veya herhangi bir insani duygu patlamasına yer yoktur. Bir milletvekilinin meclis kürsüsünde şiir okuması bile bazen “hafiflik” sayılırken, savaş dansı yapması tahammül sınırlarını zorlar. Çünkü devletin o soğuk duvarları, bizi kaostan koruyan yegane set olarak görülür. Haka yapan kadın, o duvarların aslında ne kadar geçirgen olduğunu, “düzen” dediğimiz şeyin ne kadar kırılgan bir mutabakata dayandığını gösterir. İzleyici, o kadının gözlerinde kendi bastırılmış duygularını, sisteme karşı içinde tuttuğu öfkeyi görür ve bundan korkar. “Ben bu kadar uyumluyken, ben bu kadar sessizken, o nasıl bu kadar cüretkar olabilir?” sorusu, bilinçaltında bir kıskançlık ve öfke yaratır. Bu öfke de “şov yapıyor”, “terbiyesiz” gibi ahlaki yargılarla rasyonalize edilerek dışa vurulur.

Ayrıca, “duygu”nun siyasetten dışlanması, aslında son derece cinsiyetçi bir medeniyet algısının ürünüdür. Batı düşünce tarihinde rasyonellik ve akıl genellikle “eril”, duygusallık ve bedensellik ise “dişil” olarak kodlanmıştır. Bir erkeğin mecliste masaya yumruğunu vurması “kararlılık” olarak alkışlanabilirken, bir kadının benzer bir şiddetle kendini ifade etmesi “histeri krizi” veya “duygusal dengesizlik” olarak yaftalanır. Hana-Rawhiti Maipi-Clarke’ın eylemine gelen “çocukça”, “şımarık”, “korkunç” gibi yorumlar, patriyarkal düzenin, kontrol edemediği kadın öfkesine karşı geliştirdiği savunma mekanizmalarıdır. Medeni olmak, bir kadın için “hanımefendi” olmakla, yani sesini fazla yükseltmemekle, itaatkar olmakla ve estetik olarak göze hoş gelmekle eşdeğer tutulur. Haka yapan kadın, bu “hanımefendi” kalıbını da yırtıp atmıştır. O, izlenmek için orada duran zarif bir obje değil, eyleyen, bağıran, rahatsız eden ve talep eden bir öznedir. Şekilci zihin, kadını bu rolde görmeye alışık değildir; o yüzden kadının yüzündeki savaş boyalarını veya öfkeli mimikleri “çirkinlik” olarak kodlar. Oysa o yüz ifadesi, estetik bir kaygının değil, politik bir kararlılığın resmidir.

Protestonun doğası üzerine düşünmek de bu noktada elzemdir. Ekşi Sözlük’teki yorumların çoğunda, protestonun “haklı” olabilmesi için “makul” olması gerektiğine dair gizli bir ön kabul vardır. “Tamam haklı olabilirsin ama yöntem yanlış”, “Böyle yaparak haklıyken haksız duruma düşüyorsun” gibi klişeler, konformist zihnin en sevdiği kaçış rampalarıdır. Oysa protesto, tanımı gereği rahatsız edicidir. Eğer bir eylem, iktidar sahiplerini koltuklarında huzursuz etmiyorsa, izleyiciyi şoke etmiyorsa, rutini bozmuyorsa, o bir protesto değil, ancak bir halkla ilişkiler çalışması veya bir karnaval olabilir. “Medeni protesto” beklentisi, aslında protestonun etkisizleştirilmesi talebidir. İzleyici istiyor ki, Maoriler haklarını ararken bizim pazar sabahı kahvaltımızın huzurunu bozmasınlar, meclisin o güzel estetiğini zedelemesinler, kravatlı adamların canını sıkmasınlar. Yani, “Lütfen bizi rahatsız etmeden ölün veya asimile olun” demek istenmektedir. Haka, bu konforlu talebe verilmiş en net cevaptır. “Sizin konforunuz, benim varoluşumdan daha değerli değil” der o dans. “Siz benim sesimi kısmak için meclis kuralları icat etmiş olabilirsiniz, ama ben o kuralların arasından sızan bir çatlak bulurum ve o çatlaktan üzerinize çığ gibi düşerim.” İşte medeniyetperverleri asıl korkutan, o çatlağın büyüme ihtimalidir.

Burada, Türkiye’nin kendi modernleşme travmasına da değinmek gerekir. Bizim toplumumuzda “Batılılaşmak”, yüzyılı aşkın bir süredir “Doğulu/Yerli” taraflarımızı törpülemek, saklamak ve onları “modern” kamusal alandan sürmek olarak algılanmıştır. Şalvarı çıkarıp pantolon giymek, yer sofrasından masaya geçmek, alaturka müzikten alafrangaya dönmek… Tüm bunlar birer “medeniyet projesi” olarak sunulmuştur. Dolayısıyla Türk izleyicisi, mecliste yerel kıyafetleriyle, yerel diliyle ve “ilkel” görünen hareketleriyle birini gördüğünde, kendi geçmişindeki o “kurtulmaya çalıştığı” hayaleti görür. “Biz bunları aşmak için ne çabalar verdik, şimdi elin Yeni Zelandalısı mecliste bunu yapıyor, olacak iş mi?” düşüncesi, bilinçaltında bir yerlerde yankılanır. Bu yüzden, Maorilerin eylemini “gericilik” veya “ilkellik” olarak etiketlemek, aslında kendi modernleşme serüvenimizi olumlama ve kendimizi “bak biz ne kadar medeniyiz, meclisimizde böyle şeyler olmuyor” diyerek tatmin etme çabasıdır. Bu, içselleştirilmiş oryantalizmin (self-orientalism) en kristalize halidir. Kendi kültürel kodlarını “köylülük” olarak gören bir zihin, başkasının kültürel direnişini de ancak “barbarlık” olarak görebilir.

Sonuç olarak, “medeniyetin kravata indirgenmesi”, sadece bir estetik tercih meselesi değil, derin bir politik körlüktür. Bu bakış açısı, insani değerleri (adalet, özgürlük, eşitlik) değil, egemen sınıfın kültürel kodlarını (sessizlik, itaat, hiyerarşi) medeniyetin yegane ölçütü sayar. O meclisteki Haka, bize medeniyetin ne giydiğimizle veya nasıl konuştuğumuzla değil, neyi savunduğumuzla ve haksızlık karşısında ne kadar dik durabildiğimizle ilgili olduğunu hatırlatan sarsıcı bir derstir. Kravatlı barbarların dünyayı yönettiği bir çağda, yüzü dövmeli, dili dışarıda, avazı çıktığı kadar bağıran o “ilkel” kadının, aslında insan onurunu ve gerçek medeniyeti savunan taraf olduğunu görememek, şekilciliğin zihinlerimize vurduğu en ağır prangadır. İzleyicinin hissettiği o rahatsızlık, aslında bu pranganın varlığını hissetmekten kaynaklanan bir huzursuzluktur. Belki de içten içe, o kadının sahip olduğu özgürlüğe ve cesarete, o kravatlı hayatlarımız içinde asla sahip olamayacağımızı bilmenin verdiği bir hasettir bu. Medeniyet, sesini kısmak değil; gerektiğinde en gür sesiyle haykırabilmektir. Ve o gün Yeni Zelanda meclisinde, medeniyet kravat takmıyordu.


Bölüm 3: İçselleştirilmiş Oryantalizm ve “Yamyam” Retoriği

Yeni Zelanda Parlamentosu’ndaki protesto görüntülerinin Türk sosyal medya kullanıcılarının önüne düşmesiyle birlikte, yorum alanlarında beliren dil, sadece basit bir hakaret veya beğenmeme durumunun çok ötesinde, kolektif bilinçaltımızın karanlık dehlizlerinde saklanan, tozlu ve aslında bize ait olmayan bir mirası gün yüzüne çıkarmıştır. Bu miras, on dokuzuncu yüzyılın sömürgeci beyaz adamının, dünyayı “medeni efendiler” ve “vahşi köleler” olarak ikiye ayırırken kullandığı sözlüğün ta kendisidir. Ekşi Sözlük gibi, Türkiye’nin eğitim seviyesi ortalamanın üzerinde kabul edilen, internet okuryazarlığı yüksek bir mecrada dahi, binlerce kilometre ötedeki bir halkın hak arama mücadelesi karşısında “yamyam”, “insan yiyenler”, “gulu gulu dansı”, “mağara adamları” ve “ilkel kabile” gibi ifadelerin havada uçuşması, sosyolojik açıdan dehşet verici olduğu kadar, psikopatik bir kimlik bunalımının da tezahürüdür. Bu bölümde, bir önceki kısımda incelediğimiz şekilci medeniyet algısının, nasıl olup da ırkçı bir nefret söylemine ve tarihsel bir körlüğe dönüştüğünü; daha da önemlisi, Batı’nın gözünde yüzyıllarca “barbar” ve “öteki” olarak kodlanmış bir milletin fertlerinin, nasıl olup da bugün o Batılı efendinin dilini ödünç alarak bir başka “öteki”ni aşağılamaya kalkıştığını, yani içselleştirilmiş oryantalizmin o trajikomik anatomisini masaya yatıracağız.

Öncelikle, “yamyam” (cannibal) kelimesinin seçimi üzerinde durmak gerekir. Bu kelime, rastgele seçilmiş bir hakaret değildir; sömürgecilik tarihinin en güçlü meşrulaştırma aracıdır. Avrupalı kaşifler, Afrika’ya, Amerika’ya veya Okyanusya’ya ayak bastıklarında, o toprakları gasp edebilmek, kaynaklarını sömürebilmek ve insanlarını köleleştirebilmek için ahlaki bir zemine ihtiyaç duymuşlardır. Hristiyan ahlakına göre “insan” öldürmek ve malını çalmak günahtır. Ancak, eğer karşınızdaki varlığın “insan” olmadığını, insan eti yiyen, ruhu olmayan, hayvandan hallice bir “yaratık” olduğunu iddia ederseniz, o zaman ona yaptığınız her türlü zulüm, hatta onu yok etmek bile “medeniyet getirmek” veya “dünyayı pislikten arındırmak” adına meşru hale gelir. James Cook ve ardılları, Maorileri ve diğer Polinezya halklarını “yamyam” olarak yaftalayarak, onların topraklarına el koymanın hukuki ve vicdani altyapısını hazırlamışlardır. Tarihsel veriler, ritüelistik yamyamlığın bazı kabilelerde çok sınırlı ve sembolik bağlamlarda var olduğunu gösterse de, sömürgeciler bunu bir halkın “doğal hali” olarak pazarlamış ve onları insanlık dairesinin dışına itmişlerdir.

Bugün, 2024 yılında, İstanbul’da, Ankara’da veya İzmir’de, elindeki akıllı telefonla bu görüntüleri izleyen bir Türk gencinin, hiçbir tarihsel okuma yapmadan, Maorilerin ne Waitangi Anlaşması’ndan ne de yaşadıkları soykırımdan haberdar olmadan, refleksif bir şekilde “bunlar zaten yamyam” demesi, sömürgeci propagandanın ne denli başarılı olduğunun kanıtıdır. Bu Türk kullanıcısı, aslında kendi gözleriyle bakmamaktadır; o, 1840 yılında Yeni Zelanda sahillerine çıkan bir İngiliz denizcisinin gözlüklerini takmış, onun önyargılarını ödünç almış ve dünyayı onun hiyerarşisi üzerinden yorumlamaktadır. Bu durum, zihinsel bir işgaldir. Kendi tarihine bakıldığında, Haçlı seferlerinden beri Batı literatüründe “barbar”, “kan içici”, “medeniyet yıkıcı” olarak tasvir edilen; “Midnight Express” gibi filmlerle, oryantalist resimlerle ve siyasi karikatürlerle yüzyıllarca “insanlık dışı” gösterilen bir milletin ferdinin, eline fırsat geçtiği anda, hiyerarşide kendisinden daha aşağıda gördüğü (veya Batı’nın aşağıda gösterdiği) bir halka aynı sıfatlarla saldırması, celladına aşık olan kurbanın trajedisidir. Bu kullanıcılar, Maorilere “yamyam” diyerek, bilinçaltlarında kendilerini “yemeyenler” tarafına, yani “medeni Batılılar”ın masasına oturtmaya çalışmaktadırlar. “Bakın, ben de sizin gibiyim, ben de onlardan tiksiniyorum, öyleyse beni de aranıza alın” yakarışıdır bu.

“Gulu gulu dansı” ifadesi ise, bu trajedinin mizah sosuna bulanmış, ancak bir o kadar da zehirli olan bir diğer boyutudur. Bu tabir, Türkiye’nin popüler kültüründe, özellikle 80’li ve 90’lı yılların karikatürize edilmiş Afrika kabileleri tasvirlerinden, “Tanrılar Çıldırmış Olmalı” tarzı filmlerin sığ dublajlarından ve Levent Kırca skeçlerinden miras kalan, ötekini “çocuksu” ve “anlamsız” kılan bir aşağılama biçimidir. Bir ritüeli “gulu gulu” olarak adlandırmak, onun bir dili, bir grameri, bir tarihi ve bir manası olduğunu reddetmek demektir. O sesi, bir iletişim biçimi olarak değil, bir “gürültü” olarak kodlamaktır. Haka’nın sözlerinde geçen, yaşam ve ölüm arasındaki ince çizgiyi, kurtuluşu ve güneşi anlatan o derin metaforları anlamaya çalışmak zihinsel bir emek gerektirir. Oysa “gulu gulu” deyip geçmek, konforludur. Bu ifade, karşıdakini infantilize eder, yani çocuklaştırır. Karşınızdaki koca bir milletvekilini, tarihsel bir dava uğruna haykıran bir kadını, “anlamsız sesler çıkaran bir şebek” seviyesine indirgediğinizde, onun davasını dinlemek zorunda kalmazsınız. Çünkü “gulu gulu” yapan birinin siyasi bir talebi olamaz, anayasal bir itirazı olamaz; o sadece komiklik yapıyordur. Bu tavır, cehaletin en konforlu sığınağıdır. Bilmediğiniz, anlamadığınız ve anlamak için çaba sarf etmek istemediğiniz bir kültürü, “karikatür” haline getirerek tehdit olmaktan çıkarırsınız.

Bu “gulu gulu” ve “yamyam” retoriği, aynı zamanda derin bir ırkçılık barındırır; ancak bu, klasik anlamda bir biyolojik ırkçılıktan ziyade, kültürel bir üstünlük taslama arzusudur. Türk modernleşmesi, yüzünü Batı’ya dönmüş, “muasır medeniyetler seviyesi”ni hedeflemiş bir projedir. Bu proje sürecinde, “Doğulu”, “yerel” ve “ilkel” görülen her şeyden utanma ve onlardan arınma refleksi geliştirilmiştir. Türk kullanıcısı, Maorilerin yüzlerindeki dövmeleri (Moko), dillerini çıkarmalarını ve böğürmelerini gördüğünde, kendi kültürel hafızasında bastırdığı, “köylülük” veya “geri kalmışlık” olarak kodladığı unsurların abartılı bir versiyonunu görür. Onlara saldırarak, aslında kendi modernliğini kanıtlama çabasına girer. “Ben artık takım elbise giyiyorum, ben artık plazalarda çalışıyorum, ben artık Starbucks içiyorum, dolayısıyla bu ‘ilkel’ hareketlerle hiçbir bağım yok” deme ihtiyacıdır bu. Maori vekilin o “ilkel” görüntüsü, Türk beyaz yakalısının veya kentli moderninin, binbir emekle inşa ettiği o kırılgan “medeni” kimliğine bir tehdittir. Çünkü o görüntü, medeniyetin sadece bir kabuk olduğunu, o kabuğun altında hala vahşi bir özün yatabileceğini hatırlatır. Bu hatırlatmayı susturmanın en kolay yolu da, o özü “yamyamlık” ile suçlayarak kriminalize etmektir.

Buradaki en acı ironi, Batı’nın gözünde Türk ile Maori arasında, özünde çok da büyük bir fark olmamasıdır. Oryantalist bakış açısı için Doğu, egzotik, irrasyonel, duygusal ve tehlikelidir. Bir İngiliz lordu için, mecliste Haka yapan Maori ile, Avrupa kapılarına dayanan “Barbar Türk” imgesi aynı kategoridedir. İkisi de “Evcilleştirilmesi gereken öteki”dir. Türk kullanıcısının bunu görememesi, celladının aynasına bakıp kendini prenses sanmasından farksızdır. Sosyal medyada “Bunlar mağara adamı” yazan bir Türk, aslında Avrupa aşırı sağının Türkler için kullandığı argümanların karbon kopyasını üretmektedir. Avrupalı ırkçı da Türk düğün konvoylarını, kurban kesim ritüellerini veya yüksek sesle konuşma alışkanlıklarını gördüğünde “Bunlar medenileşmemiş, ilkel kabileler” demektedir. Maoriye “yamyam” diyen Türk, aslında kendisine “barbar” diyen Avrupalıyı haklı çıkarmaktadır. Çünkü o da “farklı” olanı anlamak yerine, onu “insan dışı” ilan etme kolaycılığını seçmiştir. Bu, ezilenin, kendisinden daha çok ezildiğini düşündüğü kişiyi ezerek tatmin olması mekanizmasıdır. Sosyolojik hiyerarşide en altta olmamak için, birilerini kendi altına itme çabasıdır. “En azından biz insan yemiyoruz” cümlesi, bu çaresiz statü arayışının sloganıdır.

Ayrıca, “İlkel kabile” söylemi, modernite ve ilerleme mitine duyulan körü körüne inancı da ifşa eder. Bu yorumu yapanlara göre tarih, doğrusaldır ve tek bir yöne akar: İlkelden gelişmişe, kabileden devlete, duygudan akla. Bu çizginin en sonunda Batı tipi liberal demokrasi ve yaşam tarzı vardır. Maoriler, bu çizginin gerisinde kalmış, “evrimini tamamlayamamış” fosiller olarak görülür. Onların mecliste var olması, tarihin akışına bir hakaret gibi algılanır. “2024 yılındayız, hala ne yapıyorlar?” sorusu, zamanın sadece teknolojik ilerlemeyle ölçüldüğü sığ bir tarih algısının ürünüdür. Oysa Maorilerin o “ilkel” dedikleri kültürü, doğayla uyum, topluluk dayanışması (Whanau) ve manevi bütünlük (Mana) gibi, modern dünyanın kaybettiği ve şimdi mumla aradığı değerleri barındırır. “Gelişmiş” Türk kullanıcısı, antidepresanlarla ayakta durmaya çalışırken, o “ilkel” Maori, atalarının ruhuyla dans ederek varoluşsal bütünlüğünü korumaktadır. Ancak şekilci zihin, bu derinliği göremez; o sadece yüzdeki dövmeyi ve çıplak ayakları görür. Ve gördüğü şey, ona öğretilen “ilerleme” şablonuna uymadığı için, onu tarihin çöplüğüne, “mağara devrine” göndermeye çalışır.

Tarihsel bilgisizliğin ırkçı klişelerle örtbas edilmesi durumu, bu yorumlarda zirveye ulaşır. Yorumcuların çok büyük bir kısmı, Yeni Zelanda’nın demografik yapısını, Maorilerin ekonomik ve sosyal statüsünü, eğitim seviyelerini bilmez. Onları hala ormanda yaşayan, mızrak sallayan izole gruplar sanır. Oysa o meclisteki Hana-Rawhiti Maipi-Clarke, hukuk eğitimi almış, genç, donanımlı ve modern dünyanın dinamiklerini çok iyi bilen bir politikacıdır. Haka’yı yapması, medeniyeti bilmediğinden değil; medeniyetin o ikiyüzlü kurallarını reddettiğindendir. “İlkel” yaftası, bu bilinçli tercihi gölgelemek için kullanılır. Eğer onun “bilinçli bir politik eylemci” olduğunu kabul ederlerse, söylediklerini dinlemek zorunda kalacaklardır. Ama ona “cahil bir yerli” derlerse, onu görmezden gelme hakları doğar. Irkçılık, burada entelektüel tembelliğin bir kalkanı olarak işlev görür. “Araştırmama gerek yok, çünkü o bir yamyam ve yamyamların fikri olmaz, sadece içgüdüleri olur” mantığı işler. Bu mantık, insanı okumaktan, öğrenmekten ve empati kurmaktan kurtarır.

Bu “içselleştirilmiş oryantalizm”, aynı zamanda Türkiye’deki kutuplaşmanın da bir yansımasıdır. Kendisini “Beyaz Türk”, “Seküler” veya “Modern” olarak tanımlayan kesimler, bazen Anadolu’nun yerel kültürüne, dindarlara veya Kürtlere bakarken de benzer bir terminoloji kullanırlar. “Göbeğini kaşıyan adam”, “bidon kafalı”, “mağara adamı” gibi yerel aşağılama biçimleri, küresel ölçeğe taşındığında Maorilere “yamyam” demeye dönüşür. Yani, kendi ülkesindeki “öteki”ni aşağılamak için kullandığı zihinsel şablonu, Yeni Zelanda’daki “öteki”ne uyarlar. Bu zihniyet, dünyayı “bizim gibi olan makbuller” ve “bizim gibi olmayan cahiller” olarak ikiye böler. Maoriler, bu denklemde “cahiller” ve “eğitilemezler” kutbuna düşer. Onların hak mücadelesi, “medeniyete karşı bir isyan” olarak kodlanır. “Karnını doyurduk, meclise soktuk, hala dans ediyor” şeklindeki nankörlük temalı yorumlar, Türkiye’deki “Devlet size daha ne yapsın?” söyleminin okyanus ötesi versiyonudur. Devlet (Beyaz Adam), lütfedip onlara yaşam hakkı vermiştir, onlar ise minnettar olmak yerine “gulu gulu” yaparak huzur bozmaktadırlar. Bu bakış açısı, hak kavramını doğuştan gelen bir şey değil, otoritenin bahşettiği bir lütuf olarak gören, derin bir kölelik psikolojisidir.

Sonuç olarak, Ekşi Sözlük ve benzeri platformlarda Maorilere yönelik sergilenen o çirkin dil, aslında Maorilerden çok, o dili kullananların zihinsel haritasını ifşa etmektedir. Bu harita, sömürgeciliğin çizdiği sınırlarla doludur. “Yamyam” diyen dil, aslında kendi insanlığını yitirmiş, empati yeteneğini kaybetmiş ve güce tapmayı erdem sanan bir zihnin dilidir. 19. yüzyılda İngilizlerin “Yük” (White Man’s Burden) olarak gördüğü o ırkçı misyonu, 21. yüzyılda gönüllü olarak sırtlanan bu kullanıcılar, “Medeniyet” adını verdikleri o soğuk ve dışlayıcı kulübe kabul edilmek uğruna, insanlığın en renkli, en direngen ve en onurlu parçalarından birini çiğnemeyi göze almışlardır. Ancak tarih, “yamyam” denilenlerin onurlu direnişini yazacak; onlara bu sıfatı takanları ise, cellatlarının gardırobundan çaldıkları kıyafetlerle soytarılık yapan figüranlar olarak hatırlayacaktır. Maoriler insan eti yemeyi yüzyıllar önce bıraktı, ancak görünen o ki, bizim klavye başındaki “modern” insanlarımız, “öteki”nin itibarını ve onurunu çiğ çiğ yeme alışkanlığından hala vazgeçememiştir. Asıl ilkellik, asıl yamyamlık, işte bu dijital linç kültürünün tam merkezindedir.


Bölüm 4: Projeksiyon Hatası: “Yeni Zelanda’nın HDP’si” Analojisi

Türkiye’nin toplumsal ve siyasal bilinçaltı, on yıllardır süregelen iç çatışmaların, kimlik krizlerinin ve bitmek bilmeyen beka kaygılarının tortularıyla o kadar doludur ki, ortalama bir Türk vatandaşı için dünyayı kendi gerçekliğinden bağımsız, olduğu haliyle görebilmek neredeyse imkansız hale gelmiştir. Yeni Zelanda Parlamentosu’nda yaşanan Haka protestosu, bu görme bozukluğunun, yani projeksiyon hatasının en kristalize örneğini sunmuştur. Ekşi Sözlük’teki ve diğer sosyal medya platformlarındaki yorumlara bakıldığında, binlerce kilometre ötedeki, tarihsel, hukuki ve sosyolojik bağlamı Türkiye’den taban tabana zıt olan bir olayın, inatla ve ısrarla Türkiye’nin “Kürt Sorunu”, “HDP/DEM Parti siyaseti” ve “Terörle Mücadele” parantezine alınmaya çalışıldığı görülmektedir. Bu, sadece basit bir benzetme hatası değil, dünyadaki tüm etnik ve kültürel hak arayışlarını Türkiye’nin “Bölücü vs. Devlet” şablonuna zorla sığdırmaya çalışan patolojik bir refleksin tezahürüdür. Bu bölümde, Yeni Zelanda’daki olayın Türkiye’deki fay hatlarına nasıl yansıtıldığını, Waitangi Anlaşması’nın (Te Tiriti o Waitangi) özgün yapısının bilinmemesinin yarattığı kognitif körlüğü ve empati yeteneğini felç eden kolektif travmaların psikopolitiğini en ince ayrıntılarına kadar irdeleyeceğiz.

Türk siyasal zihniyeti, dünyayı ikili karşıtlıklar üzerinden okumaya programlanmıştır: Devlet ve ona kastedenler. Bu şablon, Cumhuriyet’in kuruluşundan itibaren, hatta Osmanlı’nın son dönemindeki dağılma travmalarından (Sévres Sendromu) beslenerek bugüne kadar gelmiştir. Bu zihniyet haritasında “gri alanlara”, “müzakereye dayalı ortaklıklara” veya “çok hukuklu yapılara” yer yoktur. Ya devletin mutlak hakimiyeti altındasınızdır ve “makbul vatandaş”sınızdır ya da devlete başkaldıran bir “bölücü”sünüzdür. Hana-Rawhiti Maipi-Clarke’ın meclis kürsüsünde sergilediği Haka performansı, Türk izleyicisinin zihnine düştüğü anda, beyindeki bu ikili kodlama sistemi devreye girmiş ve okyanus ötesindeki bu görüntüyü yerelleştirmiştir. İzleyici, Maipi-Clarke’ın yüzünde Maorilerin tarihsel acılarını değil, Türkiye Büyük Millet Meclisi kürsüsünde görmekten korktuğu veya öfke duyduğu figürlerin hayaletini görmüştür. Yorumlarda sıkça rastlanan “Yeni Zelanda’nın HDP’si”, “Bunlar da oranın PKK’sı”, “Bizde olsa meclisi başlarına yıkardık” şeklindeki ifadeler, olayın kendisine değil, izleyicinin kendi içindeki korkularına verdiği tepkilerdir. Yani izleyici, Yeni Zelanda’yı izlememekte, Yeni Zelanda ekranı üzerinden kendi ülkesinin kabuslarını seyretmektedir.

Bu projeksiyon hatasının temelinde, “Kurucu Anlaşma” kavramının Türkiye ve Yeni Zelanda’daki taban tabana zıt anlamları yatmaktadır. Türk izleyicisi, Maorilerin protestosunu, “devletin birliğine ve bütünlüğüne yönelik bir saldırı” olarak algılamaktadır çünkü Türkiye’de etnik temelli her türlü siyasi talep, üniter devlet yapısına bir tehdit olarak kodlanmıştır. Oysa Yeni Zelanda’daki durumun ontolojik temeli tamamen farklıdır. Yeni Zelanda devleti, 1840 yılında İngiliz Kraliyeti ile Maori şefleri arasında imzalanan Waitangi Anlaşması üzerine kuruludur. Bu anlaşma, bir tarafın diğerine lütfettiği haklar manzumesi değil, iki egemen gücün (Kraliyet ve Maoriler) birbiriyle ortaklık (partnership) kurduğu bir kontrattır. Maoriler, bu anlaşmayla belirli egemenlik haklarını devrederken, toprakları, ormanları, balıkçılık alanları ve kültürel varlıkları üzerindeki otoritelerini (Tino Rangatiratanga) koruma altına almışlardır. Dolayısıyla, mecliste yasa tasarısını yırtan vekil, “devleti yıkmaya” çalışmamakta; aksine devletin kurucu belgesine, yani o kontrata sadık kalınmasını talep etmektedir. Hükümetin getirdiği tasarı, bu kurucu ortaklık belgesini tek taraflı olarak yorumlayıp zayıflatmaya çalıştığı için, Maoriler “Sözünüzü tutun, altına imza attığınız kuruluş senedine ihanet etmeyin” demektedirler.

Türk izleyicisinin anlamadığı ve kendi siyasi kodlarıyla asla örtüştüremediği nokta tam da burasıdır. Türkiye’de anayasal vatandaşlık ve cumhuriyetin kurucu felsefesi, etnik kimliklerin kamusal alanda siyasi bir statüye sahip olmasını değil, “Türk milleti” üst kimliği altında erimesini veya eşitlenmesini öngörür. Türkiye’de bir milletvekilinin çıkıp “Benim etnik grubumla devlet arasında özel bir kontrat var, bunu uygulayın” demesi, anayasal düzene aykırı bir talep olarak görülür ve “bölücülük” sayılır. Bu yüzden, Türk izleyicisi Maorilerin “Biz ortağız, azınlık değiliz” çıkışını duyduğunda, bunu Türkiye’deki “Demokratik Özerklik” veya “Federasyon” tartışmalarıyla eşleştirir. Oysa Yeni Zelanda’da “Biculturalism” (İki kültürlülük) devletin resmi politikasıdır ve bu bir bölünme değil, birleşme modelidir. Türk yorumcuların “Haka yapan kız”ı bir terörist sempatizanı gibi görmelerinin sebebi, zihinlerindeki “Devlet” kavramının tekçil (monist) yapısıdır. Onlara göre devletin içinde “özel statülü” bir grup olamaz; eğer varsa ve bunu yüksek sesle dile getiriyorsa, o grup devletin bekasına kastetmiş demektir. Bu sığ analoji, Yeni Zelanda’nın kendine has “sömürgecilikle yüzleşme ve uzlaşma” pratiğini, Türkiye’nin “terörle mücadele” pratiğiyle karıştırmaktan başka bir işe yaramaz.

“Bizde olsa…” ile başlayan cümleler, bu projeksiyon hatasının en tehlikeli boyutunu gözler önüne serer. “Bizim mecliste halay çekilse…”, “Doğudaki vekiller zılgıt atsa…”, “Kürtçe marş söyleseler…” gibi varsayımlar üzerinden üretilen öfke, aslında Maorilere değil, Türkiye’deki olası bir senaryoya yöneliktir. Bu senaryolar, Türk milliyetçiliğinin en hassas sinir uçlarına dokunur. İzleyici, Maipi-Clarke’ın Haka yapmasını estetik veya politik bir eylem olarak değil, bir “yol açma” (precedent) tehlikesi olarak okur. “Eğer buna alkış tutarsak, yarın bizimkiler de ister” korkusu, evrensel bir hak mücadelesine destek vermeyi engeller. Bu durum, “Slippery Slope” (Kaygan Zemin) safsatasının sosyolojik bir örneğidir. Türk izleyicisi için Yeni Zelanda meclisindeki bir dans, Diyarbakır surlarında bir bayrak açılmasıyla aynı zincirleme reaksiyonun parçasıdır. Bu yüzden, o dansı bastırmak, o sesi kısmak, sadece Yeni Zelanda hükümetinin değil, Türk devletinin de manevi bir göreviymiş gibi algılanır. Sanki Maorilerin sesi ne kadar gür çıkarsa, Türkiye’deki fay hatları o kadar tetiklenecektir. Bu paranoid bakış açısı, dünyayı birbirine bağlı bir “bölücülük şebekesi” olarak görme eğilimindedir.

Analojinin (benzetmenin) bir diğer sakat ayağı, şiddet ve terör kavramlarının içinin boşaltılmasıdır. Ekşi Sözlük’teki yorumlarda Maorilerin eylemi sıklıkla “terörize” edilmektedir. Silahsız, şiddetsiz, tamamen kültürel bir ritüel olan Haka, “savaş ilanı”, “tehdit”, “kalkışma” gibi askeri terminolojiyle betimlenmektedir. Türkiye’de “terör” kelimesi o kadar geniş ve muğlak bir alana yayılmıştır ki, devletin resmi ideolojisiyle uyuşmayan her türlü protesto, sivil itaatsizlik veya kültürel talep, potansiyel bir terör faaliyeti olarak etiketlenebilmektedir. Bu genişletilmiş terör tanımı, Türk izleyicisinin Maorileri de aynı torbaya atmasına neden olur. Maipi-Clarke’ın elindeki kağıdı yırtması ile bir PKK militanının eylemi arasında, Türk izleyicisinin zihninde niteliksel bir fark kalmamıştır; ikisi de “devlete karşı gelmektedir”. Oysa terör, sivilleri hedef alan şiddet eylemidir. Meclis kürsüsünde atalarının dansını yapmak ise en radikal haliyle bile “sivil itaatsizlik”tir. Türk kamuoyu, sivil siyasetin sınırlarını o kadar daraltmıştır ki, bu sınırın dışına taşan her hareket, otomatik olarak “dağ kadrosu” muamelesi görmektedir. Yeni Zelanda’daki olayı “HDP benzetmesi” ile okumak, aslında Türkiye’de sivil siyasetin alanının ne kadar daraldığını ve kriminalize edildiğini itiraf etmektir.

Dahası, bu analoji yapılırken gözden kaçırılan devasa bir tarihsel gerçeklik vardır: Maoriler, o toprakların yerlisi (Indigenous People) olarak, dışarıdan gelen sömürgeci güce karşı haklarını savunmaktadır. Türkiye’deki Kürt meselesi veya diğer etnik meseleler ise, bin yıldır aynı coğrafyada yaşayan, imparatorluk bakiyesi bir toplumun ulus-devletleşme sürecindeki sancılarıdır. Yeni Zelanda’da “beyaz adam” sonradan gelip toprağa el koymuştur; Türkiye’de ise Türkler ve Kürtler, İslam kardeşliği ve ortak tarih üzerinden (Çanakkale, Kurtuluş Savaşı vb.) iç içe geçmiş, ancak Cumhuriyet’in uluslaşma politikalarıyla gerilim yaşamış halklardır. Maorilerin konumu ile Türkiye’deki azınlıkların veya kurucu unsurların konumu tarihsel olarak birbirine denk değildir. Ancak Türk izleyicisi, bu tarihsel nüansları “ayrılıkçı” etiketiyle dümdüz eder. Onlar için tek bir gerçek vardır: Üniter yapı kutsaldır ve bunu tartışmaya açan herkes haindir. Bu bakış açısı, Maorilerin İngiliz Kraliyeti ile olan “anlaşmalı” statüsünü kavrayamaz, çünkü kendi zihninde devletle vatandaş arasında pazarlık yapılamaz, sadece itaat ilişkisi olabilir.

Bu projeksiyon hatasının en ironik tarafı ise, Türk milliyetçilerinin çelişkili tutumudur. Aynı sosyal medya kullanıcıları, Doğu Türkistan’daki (Sincan) Uygur Türklerinin Çin devletine karşı yürüttüğü kültürel direnişi, anadillerini konuşma haklarını ve dini ritüellerini yapma taleplerini sonuna kadar desteklerler. Orada “devlet” (Çin), baskıcı ve asimilasyoncu bir güç olarak kodlanır ve direnen azınlık (Uygurlar) “kahraman” ilan edilir. Ancak konu Yeni Zelanda’ya geldiğinde, direnen azınlık (Maoriler) “bölücü”, baskılayan devlet (İngiliz/Pakeha sistemi) ise “düzeni sağlayan otorite” oluverir. Neden? Çünkü Uygurlar “bizdendir”, Maoriler ise “öteki”dir. Daha da önemlisi, Uygur meselesinde Türk izleyicisi kendini “ezilen millet” ile özdeşleştirirken; Maori meselesinde bilinçaltındaki “Kürt sorunu” analojisi devreye girdiği için kendini “devlet” ile özdeşleştirir. “Ya aynısı bizim başımıza gelirse” korkusu, adalet duygusunun önüne geçer. Bu yüzden, Çin meclisinde bir Uygur vekilin kağıt yırtıp Türkçe marş söylemesini (hayali bir senaryo olsa da) ayakta alkışlayacak olan kitle, Yeni Zelanda meclisindeki benzer hareketi “şımarıklık” ve “terbiyesizlik” olarak yaftalar. Bu, ilkeli bir duruş değil, konjonktürel ve kimlikçi bir reflekstir.

HDP/DEM Parti analojisi, aynı zamanda Türkiye’deki siyasi dilin zehirliliğini de ortaya koyar. Yorumlarda sıkça görülen “HDP’liler de mecliste şov yapıyor”, “Bunlara yüz verirsen tepene çıkarlar” söylemi, siyasetin bir müzakere sanatı değil, bir “haddini bildirme” arenası olarak görüldüğünü kanıtlar. Maipi-Clarke’ın eylemi, aslında parlamenter demokrasinin sınırlarını zorlayan ama onun içinde kalan bir eylemdir. O, silah alıp dağa çıkmamış, meclis kürsüsünü kullanmıştır. Demokratik olgunluğa erişmiş bir toplumda, bu eylem “sert bir muhalefet” olarak değerlendirilir. Ancak Türkiye’de meclis, “milli iradenin tecelligahı” olarak kutsallaştırıldığı için, orada yapılan her türlü “uyumsuz” hareket, mekana ve dolayısıyla millete yapılmış bir hakaret sayılır. “Yeni Zelanda’nın HDP’si” demek, o vekili meşru siyasetin dışına itmek, onu kriminalize etmektir. Bu bakış açısı, dünyadaki tüm parlamentoları tek tip, steril ve dikensiz gül bahçeleri zannetmekte; çatışmanın, gerilimin ve sert protestoların demokrasinin doğasında olduğunu reddetmektedir.

Analojinin sığlığı, “pozitif ayrımcılık” ve “eşit vatandaşlık” kavramlarının birbirine karıştırılmasında da görülür. Türk izleyicisi, Maorilere tanınan hakları (mecliste ayrılmış koltuklar, özel sağlık birimleri, dil okulları vb.) birer “imtiyaz” ve “şımarıklık” olarak görür. Hükümetin tasarısı “herkesi eşit yapmayı” vaat ettiği için, Türk izleyicisi içgüdüsel olarak hükümeti haklı bulur. “Neden onlara özel hak verilsin ki? Bizde herkes Türk vatandaşıdır, bitti.” mantığıyla yaklaşır. Oysa Yeni Zelanda bağlamında “eşitlik”, tarihsel eşitsizliklerin (toprak gaspı, kültürel soykırım) telafi edilmesini gerektirir. “Herkesi eşitliyoruz” diyen tasarı, aslında Maorilerin tarihsel olarak kazandıkları ve anayasallaşmış (Treaty) haklarını ellerinden alarak onları “sıradanlaştırmayı” amaçlamaktadır. Türk izleyicisi, “Eşitlik” kelimesinin arkasına saklanan bu asimilasyoncu hileyi göremez, çünkü kendi ülkesinde de “Kanun önünde herkes eşittir” prensibi, çoğu zaman farklılıkların yok sayılması aracı olarak kullanılmıştır. Bu yüzden, Maorilerin “eşitlenmeye” itiraz etmesini “üstünlük taslamak” sanır. Oysa onlar, “Bizi eşitleyerek yok edemezsiniz, biz farklıyız ve bu farklılığımız kurucu anlaşmayla teminat altındadır” demektedirler. Bu nuansı yakalamak, Türkiye’nin “tek millet, tek bayrak, tek vatan” ezberinin dışına çıkabilmeyi gerektirir ki bu da ortalama bir milliyetçi için neredeyse imkansızdır.

Empati yoksunluğu, bu projeksiyonun en acı sonucudur. İzleyici, Maipi-Clarke’ın gözlerindeki öfkeyi, dedesinin elinden alınan topraklara, yasaklanan diline ve aşağılanan kültürüne duyduğu haklı bir tepki olarak değil; “devlete kafa tutan ergenin şımarıklığı” olarak görür. Çünkü kendi ülkesinde, devlete kafa tutan herkesin “dış mihrakların maşası” veya “hain” olduğuna inandırılmıştır. Empati kurabilmek için, önce karşıdakini “düşman” veya “tehdit” kategorisinden çıkarmak gerekir. Ancak Türk zihniyeti, “yerel haklar” talep eden herkesi potansiyel bir tehdit olarak kodladığı için, empati kanalları tıkanmıştır. Okyanusun öbür ucundaki bir olaya bile bu kadar defansif, bu kadar öfkeli ve bu kadar “devletçi” yaklaşılmasının sebebi budur. Türk izleyicisi, Yeni Zelanda meclisindeki o sahnede, bilinçaltında bastırdığı kendi iç savaşını, kendi korkularını ve kendi çözümsüzlüklerini izlemektedir.

Sonuç olarak, “Yeni Zelanda’nın HDP’si” analojisi, Türk toplumunun dünyayı anlama kapasitesinin önündeki en büyük engellerden biri olan “Türkiye-merkezcilik” hastalığının bir semptomudur. Bu hastalık, her olayı kendi yerel travmalarının süzgecinden geçirerek çarpıtır, bağlamından koparır ve anlaşılmaz hale getirir. Waitangi Anlaşması’nı bilmeden, Maorilerin tarihini okumadan, Yeni Zelanda’nın hukuk sistemini tanımadan yapılan bu benzetmeler, sadece entelektüel bir tembellik değil, aynı zamanda trajik bir korkunun itirafıdır. Kendi ülkesinde barışı, çoğulculuğu ve uzlaşmayı tesis edememiş bir zihnin, dünyanın başka bir yerindeki hak mücadelesine tahammül edememesinin hikayesidir bu. Maorilere “terörist” muamelesi yapmak, aslında Türkiye’de farklılıklara ne kadar az tahammül edildiğinin ve demokrasinin ne kadar kırılgan temellere oturduğunun, binlerce kilometre öteden yankılanan hüzünlü bir itirafıdır.


Bölüm 5: “Cringe” Kültürü: Tutkuya Duyulan Yabancılık

Yeni Zelanda Parlamentosu’ndan yansıyan o sarsıcı görüntülerin, Türkiye’deki ve dünyanın pek çok yerindeki ekran başı izleyicisinde yarattığı en baskın duygu, öfkeden ya da nefretten ziyade, modern zamanların ruhunu ele veren, tarifi zor ama etkisi keskin bir histi: “Cringe”. Türkçeye tam olarak çevrilmesi güç olan, “başkası adına utanma”, “yerin dibine girme isteği” veya “tüylerin diken diken olmasıyla karışık bir tiksinti” olarak tarif edilebilecek bu his, Hana-Rawhiti Maipi-Clarke’ın gözlerini belerterek, damarları çatlayacakmışçasına bağırarak ve tüm bedeniyle titreyerek sergilediği Haka performansı karşısında, özellikle şehirli, seküler ve internet kültürüyle yoğrulmuş kitlelerin ortak paydası haline geldi. Bu bölümde, bir önceki kısımlarda irdelediğimiz politik ve tarihsel körlüklerin ötesine geçerek, meselenin psikolojik ve estetik boyutuna; modern bireyin “aşırı duygu” karşısında neden bu denli savunmasız kaldığına, samimiyetin neden bir utanç kaynağına dönüştüğüne ve politik bir varoluş mücadelesinin nasıl olup da sığ bir estetik yargılama seansına, bir “TikTok videosu” muamelesine maruz kaldığına odaklanacağız. Zira “cringe” demek, sadece bir beğenmeme durumu değil, tutkuya ve adanmışlığa duyulan derin bir yabancılığın itirafıdır.

Modernite, duyguların disipline edildiği, kamusal alandan sürüldüğü ve ancak “özel alan”ın mahremiyetinde yaşanmasına izin verildiği bir süreçtir. Şehir hayatı, bireylerin birbirine temas etmeden, göz göze gelmeden, sesini yükseltmeden, yani “nötr” bir şekilde akıp gitmesi üzerine kuruludur. Metroda, ofiste, sokakta ve en nihayetinde mecliste, ideal insan “cool” olandır. “Cool” olmak, yani serinkanlılık, sadece bir tavır değil, bir zırhtır. Bu zırh, bireyi dış dünyanın karmaşasından koruduğu gibi, duygularını da dondurarak onu incinmez kılar. Cool insan şaşırmaz, heyecanlanmaz, sesini titretmez ve asla kendini kaybetmez. İşte bu “serinlik” kültürünün hakim olduğu bir dünyada, Maipi-Clarke’ın sergilediği Haka, adeta bir magma patlaması gibidir. O, “cool” değildir; “sıcak”tır, yakıcıdır, terli ve gerçektir. İzleyicinin hissettiği o “cringe” duygusu, bu aşırı sıcaklığın, buz kesmiş modern zihinlere temas ettiği anda çıkardığı “cız” sesidir. İzleyici, kadının o kendinden geçmiş halini gördüğünde, kendi bastırdığı, “medenileşmek” adına kurban ettiği o ilkel ve tutkulu parçasıyla yüzleşir ve bu yüzleşmeden korkar. Çünkü o tutku, kontrolsüzdür ve modern insan için kontrolsüzlükten daha korkutucu bir şey yoktur.

Bu korku, kendisini “utanma” maskesi altında dışa vurur. İzleyici, sanki o hareketleri yapan kendisiymiş gibi, o an orada bulunuyormuş gibi bir rahatsızlık duyar. Ancak bu utanma, ahlaki bir utanma değildir; estetik ve normatif bir utanmadır. “Ben olsam asla böyle yapmazdım, ne kadar rezil bir durum” düşüncesi, izleyicinin kendi konformizmini kutsamasını sağlar. Haka yapan vekilin gözlerini pörtletmesi (Pūkana), dilini çıkarması ve gövdesini sarsması, modern estetik algısında “delilik” veya “histeri” sınırlarında dolaşan eylemlerdir. Instagram filtrelerinin, botokslu yüzlerin ve duygusuz “poker face” ifadelerin norm olduğu bir görsel dünyada, bir insanın yüz kaslarını bu denli deforme ederek, içindeki tüm enerjiyi dışarı vurması “çirkin” bulunur. Oysa Maori kültüründe o yüz ifadesi, ruhun (Wairua) ve gücün (Mana) bedenden taşmasıdır; güzellikle veya çirkinlikle ilgisi yoktur, sadece “güç”le ilgisi vardır. Ancak hayatı bir ekranın arkasından, sürekli “güzel” ve “kusursuz” olanı “like”layarak geçiren kitleler için bu ham güç, sindirilemez bir lokmadır. Onlar, politikayı da Netflix dizileri gibi “izlenebilir”, “şık” ve “temiz” görmek isterler. Haka ise kirlidir; içinde tükürük vardır, nefes nefese kalmak vardır, yani yaşamın o sterilize edilemeyen özü vardır.

“Cringe” kültürünün en belirgin özelliği, ironiyi bir yaşam biçimi haline getirmesidir. Post-modern birey, hiçbir şeyi ciddiye almamak üzerine kurulu bir savunma mekanizması geliştirmiştir. Her şeye bir mesafe koyar, her şeyle dalga geçer, en trajik olaylara bile bir “meme” (internet şakası) üzerinden yaklaşır. Çünkü bir şeye gerçekten inanmak, bir şey uğruna kendini paralamak, “enayi” yerine konmak riskini taşır. Samimiyet, savunmasızdır; ironi ise güvenlidir. Maipi-Clarke, elindeki kağıdı yırtarken ve o marşı söylerken, yüzde yüz samimidir. İroni yapmıyordur, şaka yapmıyordur, “trollemeye” çalışmıyordur. Atalarının acısını ve öfkesini iliklerinde hissediyordur. İşte bu “aşırı samimiyet”, ironi zırhına bürünmüş izleyiciye “aşırı” gelir. “Bu devirde bu kadar ciddiyet niye?” diye sorar içinden. Onlara göre bir insan ancak “ilgi çekmek” (clout chasing) veya “şov yapmak” için böyle davranabilir. Çünkü bir insanın, bir dava uğruna bu kadar “kendini kaybetmesi”, sinik (cynic) zihinler için inandırıcı değildir. “Kesin TikTok’ta takipçi kasmak için yapıyordur” yorumları, bu sinizmin tezahürüdür. İzleyici, kendi sığlığını ve inançsızlığını, eylemcinin niyetine yansıtarak (projeksiyon), o eylemi değersizleştirmeye çalışır.

Bu estetik yargılama süreci, politik olanın içeriğinin tamamen boşaltılmasına neden olur. Ekşi Sözlük’teki ve sosyal medyadaki binlerce yorum arasında, yasa tasarısının içeriğine, Maorilerin neyi kaybettiğine veya neyi talep ettiğine dair analizler yok denecek kadar azdır. Tartışma neredeyse tamamen “Kadının tipi nasıldı?”, “Çok korkunç bakıyordu”, “Sesi çok cırtlak çıkıyordu”, “Hareketleri çok abartılıydı” ekseninde dönmektedir. Bu, politikanın “magazinleşmesi” veya daha doğru bir tabirle “tiktoklaşması”dır. 15 saniyelik videolarla dünyayı algılayan bir zihin, önündeki olayın tarihsel derinliğini değil, “prodüksiyon kalitesini” ve “oyunculuğu” yargılar. Eğer performans “aşırıya kaçmışsa”, “cringe” etiketini yapıştırır ve geçer (“swipe”). Bu bakış açısı, Haka’yı bir direniş biçimi olarak değil, “kötü oynanmış bir tiyatro sahnesi” olarak görür. Oysa Haka bir tiyatro değildir; Haka’da “rol yapan” kimse yoktur. Oradaki öfke, senaryosu yazılmış bir replik değil, tarihsel bir birikimin patlamasıdır. Ancak her şeyi bir “içerik” (content) olarak tüketen modern zihin, gerçeklik ile kurgu arasındaki farkı yitirmiştir. Gerçek bir acı gördüğünde bile, “Bu sahne inandırıcı gelmedi, oyuncu çok abartmış” diyen bir film eleştirmeni edasıyla yaklaşır.

“Başkası adına utanma” hissinin altında yatan bir diğer dinamik, toplumsal normlara uyum sağlama (konformizm) baskısıdır. Toplum, bireylere “uyumlu olmayı”, “sürüden ayrılmamayı”, “tuhaf görünmemeyi” öğretir. Meclis gibi son derece kodifiye edilmiş, kuralları katı bir mekanda, birinin çıkıp bu kuralları yerle bir etmesi, izleyicide “sosyal anksiyete” yaratır. İzleyici, o kadının yerinde olduğunu hayal eder ve “Ben bunu yapsam herkes bana deli derdi, toplumdan dışlanırdım” korkusunu hisseder. Bu korku, o eylemi yapan kişiye karşı bir tepkiye dönüşür: “Sen neden kuralları bozup hepimizi geriyorsun?” Maipi-Clarke, sadece meclis kurallarını değil, modern bireyin “uslu durma” sözleşmesini de ihlal etmiştir. O, “deli” yaftası yemeyi göze almıştır. Konformist birey ise bu riski alamaz ve riski alan kişiyi aşağılayarak kendi korkaklığını rasyonalize eder. “Cringe” demek, aslında “Ben o kadar akıllıyım ve sosyal kodları o kadar iyi biliyorum ki, senin bu yaptığının ne kadar yanlış olduğunu görüp senin adına üzülüyorum” diyen kibirli bir üstten bakıştır.

Ayrıca, bu “itici bulma” hali, tutkunun “cool” olana yenilgisidir. Günümüz popüler kültüründe, duygularını minimal yaşayan, umursamaz görünen, her duruma hafif alaycı bir gülümsemeyle karşılık veren karakterler “havalı” bulunur. Bağırıp çağıran, ağlayan, titreyen karakterler ise “zayıf” veya “dengesiz” görülür. Haka, özü itibariyle maksimalisttir. Her şey uçtadır; ses en yüksek perdede, gözler en açık halde, kaslar en gergin durumdadır. Bu maksimalizm, minimalist modern estetiğe bir saldırıdır. İzleyici, “Biraz sakin olsana abla”, “Ne gerek var bu kadar tantanaya” diyerek, o yoğun duyguyu “vulgar” (bayağı) bulur. Oysa tarih boyunca büyük değişimler, devrimler ve hak arayışları, “cool” insanlar tarafından değil; tutkulu, öfkeli, kendinden geçen ve “başkalarının adına utandığı” insanlar tarafından gerçekleştirilmiştir. Rosa Parks otobüste yer vermediğinde, Gandi açlık grevine yattığında veya Emmeline Pankhurst kadınlara oy hakkı için camları indirdiğinde, o dönemin “makul” vatandaşları muhtemelen onları da “aşırı”, “dengesiz” ve “utanç verici” bulmuşlardı. Maipi-Clarke’a duyulan “cringe” hissi, tarihin bu tekerrüründen ibarettir: Statükonun konforunu bozan tutkuya duyulan o kadim alerji.

Burada, “bireysellik” ile “kolektivizm” arasındaki çatışmayı da görmek gerekir. Modern izleyici, Haka yapan kadını “bireysel bir şovmen” olarak algılar. “Kendini göstermeye çalışıyor” der. Oysa Haka, kolektif bir eylemdir. Videoda görüldüğü üzere, Maipi-Clarke başladığı anda, arkasındaki ve tribünlerdeki yüzlerce kişi ona katılır. O, kendi adına değil, bir “biz” adına konuşmaktadır; sesi, arkasındaki koronun sesidir. Ancak atomize olmuş, yalnızlaşmış modern birey, bu “kolektif ruh hali”ni (communitas) anlayamaz. Bir grubun aynı anda, aynı duyguyla, aynı hareketleri yapması ona “tarikatvari” veya “korkutucu” gelir. Bireyselliğini kutsayan modern insan için, bir bütünün parçası olarak erime fikri dehşet vericidir. Haka’daki senkronizasyon ve enerji birliği, ona kendi yalnızlığını ve amaçsızlığını hatırlatır. Bir dava uğruna, bir toplulukla birlikte tek vücut olup haykırmanın ne demek olduğunu bilmeyenler, bunu yapanları “zombileşmiş” veya “hipnotize olmuş” gibi görürler. Oysa oradaki durum hipnoz değil, uyanıştır. “Cringe” hissi, bu uyanışın yarattığı sarsıntının, uykudaki zihinlerdeki yansımasıdır.

Bu estetik yabancılaşma, aynı zamanda Batı merkezli “güzel” algısının bir sonucudur. Batı sanatında ve medyasında, kadın bedeni genellikle zarif, kırılgan ve baştan çıkarıcı olarak tasvir edilir. Kadın öfkesi bile “estetize” edilir; ağlarken bile güzel görünmesi beklenir. Haka yapan Maori kadını ise bu kalıpları reddeder. O, güzel görünmeye çalışmaz; korkunç görünmeye çalışır. Düşmanına korku salmak, dostuna güven vermek ister. Yüzündeki ifade, bir savaşçının ifadesidir. Modern erkek ve kadın izleyici, bir kadını bu “savaşçı” ve “yıkıcı” rolde gördüğünde, estetik algoritmaları hata verir. “Bir kadın neden kendini bu kadar çirkinleştirir?” diye sorarlar. Oysa o anki amaç, erkek bakışına (male gaze) veya toplumsal beğeniye hitap etmek değil; varoluşsal bir tehdidi savuşturmaktır. İzleyicinin hissettiği tiksinti, kadının “nesne” olmaktan çıkıp, kontrol edilemez bir “özne”ye dönüşmesine duyulan tepkidir. “Gratis kuyruğundaki kız” benzetmesi yapanlar, kadını sadece bir tüketici ve süs eşyası olarak kodladıkları için, onu bir savaşçı olarak gördüklerinde zihinleri bu görüntüyü reddeder ve onu aşağılayarak (“kezban”, “ergen” vb.) bildikleri o güvenli alana çekmeye çalışırlar.

Sonuç olarak, “cringe” kültürü, modern insanın duygusal sakatlığının bir nişanesidir. Samimiyetten, tutkudan, büyük anlatılardan ve kolektif eylemden korkan; her şeye ironi ve mesafe ile yaklaşarak kendini korumaya çalışan, politikayı bir estetik tüketim nesnesine indirgeyen sığ bir ruh halidir. Hana-Rawhiti Maipi-Clarke’ın meclisteki Haka performansı, bu sığlığa tutulmuş bir ayna gibidir. İzleyicinin o aynada gördüğü ve “utandığı” şey aslında Maorilerin dansı değil; kendi ruhsuzluğu, kendi inançsızlığı ve kendi eylemsizliğidir. Bir kağıdı yırtıp dünyaya meydan okuyan o “çılgın” kadının karşısında, elinde telefonla koltuğuna gömülmüş olan izleyici, içten içe kendi hayatının ne kadar “cool” ama ne kadar “boş” olduğunu hissetmiştir. “Cringe”, işte bu boşluğun yarattığı yankıdan başka bir şey değildir. O gün mecliste “itici” bulunan şey, aslında yaşamın ta kendisiydi; ve ne yazık ki modern insan, yaşama en çok yabancılaştığı çağını yaşamaktadır.


Bölüm 6: “Woke” ve “SJW” Etiketçiliği: Düşünmemenin Konforu

Yeni Zelanda Parlamentosu’nun o steril atmosferini yırtan Haka çığlığı, dijital dünyanın fiber optik kabloları üzerinden binlerce kilometre öteye, Türkiye’deki ekranlara ulaştığında, karşılaştığı tepkilerin en yaygın ve belki de en zehirli olanı, olayın üzerine yapıştırılan “Woke” ve “SJW” (Social Justice Warrior / Sosyal Adalet Savaşçısı) etiketleriydi. Önceki bölümlerde, bu tepkinin altındaki tarihsel cehaleti, kültürel miyopluğu ve estetik yabancılaşmayı derinlemesine irdelemiştik. Ancak bu bölümün konusu, tüm bu sığlıkların üzerine örtülen o sihirli ve tehlikeli kavramsal battaniyedir. Günümüzün dijital agoralarında, anlamak istemediğimiz, konforumuzu bozan veya ezberlerimizi sarsan her türlü hak talebini paketleyip çöpe atmamızı sağlayan, düşünceyi durduran o klişeler: “Woke kültürü”, “Pozitif ayrımcılık şımarıklığı” ve “Netflix dizisi gibi” benzetmeleri. Bu etiketler, sadece basit birer internet jargonu değildir; aksine, karmaşık sosyolojik ve tarihsel gerçeklikleri buharlaştıran, sömürgecilik gibi kanlı ve ağır bir mirası “moda bir akım” seviyesine indirgeyen ve bireye düşünmemenin, araştırmamanın, empati kurmamanın o dayanılmaz konforunu bahşeden entelektüel bir uyuşturucudur.

Hana-Rawhiti Maipi-Clarke’ın eylemi karşısında “Yine mi Woke saçmalığı?” veya “SJW şovu” diyen bir zihin, aslında olayı analiz etmemekte, tam tersine analizin bittiğini ilan etmektedir. Çünkü “Woke” kelimesi, günümüz sağ popülist söyleminde ve onun küresel çaptaki dijital yankılarında, bir “düşünceyi sonlandırma kılıcı” işlevi görür. Bu kelime telaffuz edildiği anda, artık 1840 Waitangi Anlaşması’nın maddelerini, Maorilerin mülkiyet haklarını, Pakeha (Avrupalı) yerleşimcilerin hukuksuzluklarını veya dilin kültürel aktarımdaki rolünü konuşmaya gerek kalmaz. Çünkü olay, “Woke” çekmecesine atılmıştır ve o çekmecede, cinsiyetsiz tuvalet tartışmaları, Hollywood filmlerindeki zorlama çeşitlilik kotaları veya üniversite kampüslerindeki aşırı duyarlı öğrenci hareketleri durmaktadır. Bir toprak ve egemenlik davasını, bu çekmeceye atarak, onu bir anda “şımarık bir kimlik siyaseti”ne dönüştürürsünüz. Maorilerin varoluş mücadelesi, bu etiket sayesinde, bir anda “saçını maviye boyayan üniversitelinin kaprisleri” ile eşitlenir. İşte bu, entelektüel tembelliğin zirvesidir. Tarihsel bir trajediyi (sömürgecilik), güncel bir kültür savaşı mezesine (culture war) indirgemek, vicdanı rahatlatmanın en kestirme yoludur.

Bu etiketleme çılgınlığının Türkiye ayağı ise, küresel fikir hareketlerinin nasıl bağlamından koparılarak ithal edildiğinin ve çarpıtıldığının hüzünlü bir örneğidir. “Woke” veya “SJW” kavramları, Amerikan siyasi tarihinin, ırk ilişkilerinin ve kampüs kültürünün kendine has dinamiklerinden doğmuş, zamanla anlam kaymasına uğramış terimlerdir. Ancak bir Türk kullanıcısı, Anadolu’nun veya İstanbul’un sosyolojisi içinden, Yeni Zelanda’daki yerli halkın davasına bu Amerikan gözlüğüyle baktığında, ortaya trajikomik bir tablo çıkar. Kendi ülkesindeki “devlet-toplum” ilişkisini bile tam çözememişken, Amerikan sağının (Alt-Right) argümanlarını kopyalayarak Maorilere “SJW” demek, zihinsel bir sömürgeleşmedir. Bu kullanıcılar, Batı’nın liberal değerlerine karşı çıkarken dahi, Batı’nın muhafazakar argümanlarını kullanmaktadırlar. Yani, “yerli ve milli” bir duruş sergilediklerini sanırken bile, aslında Amerikan kültür savaşlarının birer piyadesi, birer yankı odası operatörü gibi davranmaktadırlar. Maorilerin davası, özünde son derece “yerli ve milli”dir; kendi topraklarını, dillerini ve geleneklerini korumaya çalışmaktadırlar. Ancak paradoksal bir şekilde, Türkiye’deki milliyetçi veya muhafazakar refleksli kullanıcılar, bu “yerli” duruşu desteklemek yerine, onu “küreselci solun oyunu” olarak gören Amerikan sağının merceğinden yargılamaktadırlar.

“Netflix dizisi gibi” benzetmesi, bu sığlığın bir diğer önemli katmanını oluşturur. Modern birey, gerçekliği artık ekranlar aracılığıyla deneyimlediği için, gerçek hayatın kendisine dair referanslarını da kurgusal yapımlardan almaktadır. Netflix ve benzeri platformların, son yıllarda yapımlarında etnik çeşitliliğe, kadın karakterlerin gücüne ve azınlık hikayelerine yer vermesi (ki bu da ayrı bir tartışma konusudur), izleyicide bir “aşırı duyarlılık yorgunluğu” yaratmıştır. Bu yorgunluk öyle bir noktaya gelmiştir ki, gerçek hayatta, gerçek bir mecliste, gerçek bir etnik kimliğe sahip bir kadın, kendi gerçek kültürü adına bir eylem yaptığında, izleyici bunu “zorlama bir senaryo” olarak algılar. Maipi-Clarke’ın yüzündeki dövmeler, öfkeli bakışları ve liderliği, izleyiciye “yine mi güçlü kadın karakter dayatması?” dedirtir. Oysa orada bir senarist, bir yönetmen veya bir cast ajansı yoktur. Orada tarihsel bir gerçeklik vardır. Ancak “Woke” etiketi, gerçekliği kurgusallaştırır. İzleyici, karşısındakini kanlı canlı bir insan olarak değil, ideolojik bir ajandaya hizmet eden bir “karakter” olarak görür. Bu, “öteki”nin acısını ve mücadelesini, bir eğlence endüstrisi ürününe indirgeyerek değersizleştirme taktiğidir. Eğer o bir “Netflix karakteri” ise, ona üzülmeye veya hak vermeye gerek yoktur; sadece “oyunculuğunu” veya “senaryonun tutarlılığını” eleştirebilirsiniz. Nitekim yapılan yorumların çoğu da tam olarak bunu yapmaktadır.

“Pozitif ayrımcılık şımarıklığı” suçlaması ise, meselenin hukuki ve ekonomik boyutuna dair derin bir cehaleti, “eşitlik” kavramının içinin boşaltılmasıyla harmanlar. Anti-Woke söylemin en güçlü argümanı şudur: “Herkes eşit olmalıdır, kimseye ırkından dolayı ayrıcalık tanınmamalıdır.” Bu cümle, ilk bakışta son derece makul, demokratik ve adil görünür. Zaten Yeni Zelanda hükümetinin getirdiği yasa tasarısı da (Treaty Principles Bill) tam olarak bu söyleme yaslanmaktadır: “Waitangi Anlaşması’nın prensiplerini yeniden tanımlayalım ve herkese eşit uygulayalım.” Ancak bu “kör eşitlik” (blind equality), tarihsel eşitsizliklerin üzerini örten en büyük yalandır. Eğer bir tarafın toprağı diğer tarafça zorla veya hileyle elinden alınmışsa, dili yasaklanmışsa, kültürü aşağılanmışsa ve ekonomik kaynakları sömürülmüşse; yüzyıl sonra gelip “hadi şimdi her şeyi unutup eşit olalım, senin benden farkın kalmasın” demek, adaleti sağlamak değil, gaspı kalıcı hale getirmektir.

Ekşi Sözlük yazarlarının “Bunlara yüz verdikçe astarını istiyorlar”, “Ayrıcalık istiyorlar” şeklindeki yorumları, işte bu nüansı göremeyen (veya görmek istemeyen) bir zihnin ürünüdür. Maorilerin mecliste özel sandalyelere sahip olması veya belirli konularda veto haklarının bulunması, “Woke” bir lütuf veya “SJW” bir fantezi değildir; bu, 1840 yılında İngiliz Kraliyeti’nin altına imza attığı bir “mülkiyet ve egemenlik” sözleşmesinin gereğidir. Yani bu bir “insan hakları” meselesinden öte, bir “borçlar hukuku” meselesidir. Devlet, zamanında verdiği sözü tutmak zorundadır. Ancak olayı “SJW şımarıklığı” parantezine alanlar, bu hukuki zorunluluğu, sanki Maoriler durduk yere “biz özeliz, bizi sevin” diyormuş gibi lanse ederler. Bu çarpıtma, egemen sınıfın (beyazların veya devletin) vicdanını rahatlatır. Çünkü eğer mesele “şımarıklık” ise, o zaman o şımarıklığı bastırmak meşrudur. Ama mesele “gasp edilen hak” ise, o zaman iade etmek gerekir ki bu da işlerine gelmez. “Woke” etiketi, işte bu gaspı gizleyen bir sis bombasıdır.

Ayrıca, bu etiketleme refleksi, bireyin kendi düşünsel yetersizliğini örtbas etme aracıdır. Karmaşık sorunları anlamak zordur. Sömürge tarihini okumak, hukuk metinlerini incelemek, farklı kültürlerin adalet anlayışlarını (Maori’lerin “Tikanga” hukuku gibi) öğrenmek zahmetlidir. Oysa “SJW bunlar” deyip geçmek çok kolaydır, çok konforludur ve sosyal medyada anında beğeni (dopamin) getirir. Bu tavır, “bilgi sahibi olmadan fikir sahibi olmanın” dijital çağdaki versiyonudur. Bir konu hakkında hiçbir şey bilmemenin verdiği o güvensizliği, o konuyu küçümseyerek ve etiketleyerek aşmaya çalışırlar. “Ben bu konuyu anlamadım” demek yerine, “Bu konu zaten saçma, bunlar hep Woke zırvaları” demek, egoyu tatmin eder. Kişi, kendisini “bu saçmalıklara kanmayan, büyük resmi gören, akıllı ve realist” biri olarak konumlandırır. Bu sahte entelektüel üstünlük hissi, cehaletin en korunaklı kalesidir.

Bu “Woke karşıtlığı” (Anti-Woke) modası, aynı zamanda sağ popülist ideologların (Jordan Peterson, Andrew Tate, Ben Shapiro vb.) küresel etkisinin bir sonucudur. Bu figürler, dünyadaki tüm sorunları “aşırı solcu, feminist, postmodernist, woke” bir komplonun parçası olarak sunan, basit ve sindirilmesi kolay bir anlatı (narrative) kurmuşlardır. Türk internet kullanıcısı, bu anlatıyı YouTube videolarından, Instagram “reels”lerinden tüketerek zihinsel şemalarına yerleştirmiştir. Yeni Zelanda’daki olayı gördüğünde de, beyni otomatik olarak bu şemayı devreye sokar. Maipi-Clarke’ın genç bir kadın olması, etnik kimliğini öne çıkarması ve agresif bir tavır sergilemesi, Anti-Woke şablonundaki “Histerik Feminist SJW” profiline tam olarak uyar. İzleyici, kadının ne dediğini dinlemez bile; çünkü şablonu tanımıştır ve hükmünü vermiştir. O kadın, “Batı medeniyetini yıkmaya çalışan o virüs”ün bir parçasıdır onlara göre. Bu ezberci yaklaşım, dünyayı siyah ve beyaz olarak gören, nüanslara kapalı, faşizan bir zihin yapısını besler.

Dahası, “Woke” etiketi, merhamet ve adalet duygusunu “zayıflık” olarak kodlar. Bu zihniyete göre, ezilenin yanında durmak, tarihsel haksızlıkları dile getirmek veya azınlık haklarını savunmak, “duyar kasmak”tır (virtue signaling). Yani kimse gerçekten iyi veya adil olamaz; herkes sadece sosyal statü kazanmak için “iyiymiş gibi” yapıyordur. Bu sinik (cynic) bakış açısı, insana dair umudu tüketen bir zehirdir. Maipi-Clarke’ın gözyaşları veya öfkesi, bu bakış açısına göre “samimi” olamaz; mutlaka bir “ajanda”sı vardır, mutlaka bir “fon” alıyordur veya “şov” yapıyordur. Samimiyetin bu denli inkarı, aslında o etiketi yapıştıranların kendi iç dünyalarındaki kuraklığın itirafıdır. Kendileri hiçbir dava uğruna bu kadar tutkulu olamadıkları için, başkasının tutkusunu “rol” olarak görmek zorundadırlar. Aksi takdirde, kendi nihilist ve konformist yaşamlarının anlamsızlığıyla yüzleşmek zorunda kalacaklardır.

Sonuç olarak, Maorilerin meclisteki Haka eylemini “Woke”, “SJW” veya “Netflix şovu” diyerek küçümsemek, bir analiz değil, bir kaçıştır. Gerçeğin karmaşıklığından, tarihin ağırlığından ve insan olmanın sorumluluğundan bir kaçış. Bu etiketler, düşünen bir zihnin ürettiği kavramlar değil, düşünmeyi reddeden bir zihnin sığındığı barikatlardır. O barikatların arkasında, sömürgeciliği “medeniyet götürmek” sanan, eşitliği “aynılaşmak” zanneden, farklılığı “tehdit” olarak gören ve tutkuyu “hastalık” sayan korkak bir dünya görüşü saklanmaktadır. Yeni Zelanda’daki o genç kadın, elindeki kağıdı yırtarken, aslında sadece bir yasa tasarısını değil, aynı zamanda bu tembel, bu sığ ve bu ezberci zihniyetin konforlu yalanlarını da yırtıp atmıştır. Ve ekran başındaki “Anti-Woke” ordusunun duyduğu o büyük rahatsızlık, yırtılan o yalanların gürültüsünden başka bir şey değildir.


Bölüm 7: Devlet Fetişizmi ve Otoriteye Tapınma

Yeni Zelanda Parlamentosu’nda yankılanan Haka sesleri, dijital dünyanın fiber optik damarlarından geçip Türkiye’deki ekranlara ulaştığında, izleyicilerin önemli bir kısmında sadece estetik bir rahatsızlık veya tarihsel bir kafa karışıklığı yaratmakla kalmadı; aynı zamanda çok daha derin, çok daha köklü ve neredeyse genetik kodlara işlenmiş bir refleksi tetikledi: Devlet fetişizmi ve otoriteye duyulan o sarsılmaz, sorgusuz sualsiz tapınma arzusu. Sosyal medya platformlarında, haber sitelerinin yorum kısımlarında ve sözlüklerde, Hana-Rawhiti Maipi-Clarke’ın eylemine yönelik en sert, en acımasız ve en tahammülsüz tepkiler, genellikle şu minvaldeydi: “Burası devletin meclisi, dingonun ahırı değil”, “Derhal atın bunları dışarı”, “Devletin meclisinde devlete meydan okunmaz”, “Güvenlik nerede, neden müdahale etmiyor?”, “Bizde olsa o kürsüyü başına yıkarlar”. Bu cümleler, sadece anlık bir öfkenin dışavurumu değil, bireyin kendisini “vatandaş” olarak değil, “tebaa” olarak konumlandırdığı; devleti ise hizmet üreten bir organizasyon değil, gazabı ve şefkatiyle hükmeden kutsal bir “baba” olarak gördüğü bir zihniyetin röntgenidir. Bu bölümde, bir önceki kısımlarda ele aldığımız “Woke” etiketlemelerinin veya estetik yabancılaşmanın ötesine geçerek, bu tepkilerin altında yatan psikopolitik zemini; güce tapınmanın nasıl bir “devlet adamlığı” yanılsamasına dönüştüğünü ve protestonun neden bir hak arama yöntemi değil de “nizamı bozan bir suç” olarak algılandığını derinlemesine inceleyeceğiz.

Türk siyasi kültüründe ve benzeri otoriter eğilimli toplumlarda, “Devlet” kavramı (çoğu zaman büyük ‘D’ ile yazılır), hukuki ve idari bir mekanizma olmanın çok ötesinde, metafizik bir varlıktır. “Devlet-i Ebed Müddet” anlayışı, devleti sonsuza kadar yaşayacak, hatasız, kutsal ve dokunulmaz bir organizma olarak kodlar. Bu zihniyete göre bireyler fani, devlet ise bakidir. Bireylerin varoluş amacı, bu kutsal yapıyı yaşatmak ve ona hizmet etmektir. Dolayısıyla, bu kutsal yapının kalbi sayılan parlamento binası, halkın temsilcilerinin tartıştığı, kavga ettiği, uzlaştığı bir “meydan” değil; sessizliğin, huşunun ve itaatin hakim olması gereken bir “tapınak”tır. Maipi-Clarke’ın Haka dansı, bu tapınağın orta yerinde, o kutsal sessizliği yırtan, o ruhani ciddiyeti bozan bir “küfür” gibi algılanmıştır. Yorumlarda sıkça görülen “saygısızlık” vurgusu, aslında bir görgü kuralı ihlalinden ziyade, bir “kutsala saygısızlık” (blasphemy) suçlamasıdır. İzleyici, Maipi-Clarke’ın elindeki kağıdı (ki o kağıt yasa tasarısıdır, yani devletin iradesidir) yırttığını gördüğünde, sanki kutsal bir metnin yırtıldığını hissetmişçesine irkilir. Çünkü devlet fetişizminde, Resmi Gazete’de yayınlanan veya meclise sunulan her metin, tartışılmaz birer fermandır. Fermanı yırtmak, padişaha, yani babaya, yani Tanrı’nın yeryüzündeki gölgesine isyan etmektir. Bu isyanın içeriği, haklılığı veya haksızlığı önemli değildir; isyanın kendisi, yani “kaldırılan o baş”, ezilmesi gereken en büyük günahtır.

“Atın bunları dışarı” tepkisi, bu psikolojinin en somut tezahürüdür. Bu cümledeki “bunlar” ifadesi, Maorileri, yani o toprakların yerli halkını ve meclisin seçilmiş üyelerini, bir anda “dışarlıklı”, “yabancı” ve “istenmeyen unsur” statüsüne indirger. Meclis kime aittir? Demokratik teoride meclis, halka aittir. Ancak devlet fetişizmine sahip zihinlerde meclis, “Devlet”e aittir. Halk, oraya ancak devletin izin verdiği ölçüde, devletin belirlediği kılık kıyafetle ve devletin istediği dilde konuşmak üzere girebilen bir “misafir”dir. Misafir haddini aşarsa, ev sahibi (Devlet) onu kapı dışarı etme hakkına sahiptir. Türk izleyicisi, Yeni Zelanda meclis başkanının veya güvenlik güçlerinin Maipi-Clarke’a fiziksel müdahalede bulunmamasını, onu yaka paça dışarı atmamasını bir “demokratik tolerans” olarak değil, bir “devlet zafiyeti” (acziyet) olarak görür. Onlara göre “güçlü devlet”, masaya yumruğunu vuran, bağıranın sesini kesen, itiraz edeni ezen devlettir. Yeni Zelanda devletinin o anki pasifliği (veya demokratik sabrı), Türk izleyicisinin gözünde devleti “karizmasız” ve “iktidarsız” kılar. Çünkü bu zihniyet, otoriteyi “adalet dağıtma kapasitesi” ile değil, “şiddet uygulama kapasitesi” ile ölçer. Eğer devlet o an şiddet uygulamıyorsa, “yok” hükmündedir. “Nerede bu devlet?” serzenişi, aslında “Nerede o ezen el?” arzusunun dışavurumudur.

Bu noktada, “özdeşleşme” mekanizması devreye girer. Sosyal medyada asgari ücretle çalışan, kirasını ödemekte zorlanan, belki de devlet dairelerinde işini hallederken “bugün git yarın gel” denilerek azarlanan sıradan bir vatandaşın, Yeni Zelanda’daki olayda neden ezilen Maori vekiliyle değil de, onu ezen (veya ezmesi beklenen) devlet mekanizmasıyla özdeşleştiği sorusu, psikopolitiğin en can alıcı sorusudur. Buna “Celladına Aşık Olmak” veya “Stockholm Sendromu” denilebilir; ancak daha spesifik olarak bu, “Güçlünün Yanında Saf Tutma Konforu”dur. Birey, kendi hayatında ne kadar güçsüz, ne kadar etkisiz ve ne kadar ezilmişse; zihninde yarattığı “Devlet” imgesiyle bütünleşerek o kadar güç devşirir. Devletin gücü, onun gücü olur. Devlet birini “attığında”, o da atmış gibi hisseder; devlet birine “haddini bildirdiğinde”, o da bildirmiş gibi tatmin olur. Maipi-Clarke devlete meydan okuduğunda, bu vatandaşın “sanal iktidarına” da meydan okumuş olur. Kendi hayatında patronuna, ev sahibine veya memura ses çıkaramayan birey, okyanus ötesindeki kadının ses çıkarmasına öfkelenir. “Ben susuyorsam, ben itaat ediyorsam, o da etmeli” düşüncesi, kolektif bir haset ve hınç üretir. Maorilerin direnişi, ona kendi boyun eğmişliğini hatırlatır. Bu hatırlatmanın yarattığı utançtan kurtulmanın yolu, direneni “hain”, “terörist” veya “saygısız” ilan ederek ahlaken mahkum etmektir. Böylece kendi itaati, bir “erdem” ve “devlet adamlığı ciddiyeti” haline gelir.

“Devlet adamlığı ciddiyeti” kavramı da bu tartışmanın merkezinde yer alan bir diğer yanılsamadır. Yorumlarda sıkça “Meclisin bir ağırlığı var”, “Ciddiyet nerede?” gibi eleştiriler göze çarpar. Bu bakış açısına göre “devlet adamı”; asla gülmeyen, asla ağlamayan, robotik hareketlere sahip, koyu renk takım elbise giyen ve duygularından arınmış bir figürdür. Bu figürün en önemli özelliği “öngörülebilir” olması ve “düzen”i (nizam) temsil etmesidir. Haka yapan Maori vekil ise; terleyen, bağıran, gözlerini pörtleten, bedensel enerjisini saklamayan haliyle bu “bürokratik heykel” imajını yıkar. Devlet fetişisti için bu görüntü “gayri ciddidir”. Oysa gerçek devlet adamlığı veya siyaset, halkın taleplerini, acılarını ve öfkesini en doğru şekilde temsil edebilmektir. Eğer bir halkın kültüründe acı ve öfke Haka ile ifade ediliyorsa, o halkın vekilinin de Haka yapması en büyük ciddiyettir. Ancak şekilci zihin, ciddiyeti “içerik”te değil, “surat ifadesi”nde arar. Bir siyasetçinin, halkının haklarını gasp eden bir yasayı gülümseyerek ve sakin bir ses tonuyla savunması, bu zihniyete göre “devlet ciddiyeti”dir. Ancak aynı yasaya karşı halkının çığlığını meclise taşıyan vekil “soytarı”dır. Bu, değerlerin tepe taklak olduğu, celladın kravatının kurbandan daha saygın bulunduğu bir ahlak çöküşüdür.

“Nizam-ı Alem” (Düzenin Bekası) fikri, bu otorite tapınmasının tarihsel arka planını oluşturur. Osmanlı’dan Cumhuriyet’e devredilen bu kod, kaosun (fitne) en büyük düşman, düzenin (nizam) ise ne pahasına olursa olsun korunması gereken en yüce değer olduğunu fısıldar. Maipi-Clarke’ın eylemi, bir “kaos” çağrısı olarak algılanır. O bağırışlar, o ritmik ayak vuruşları, meclisin o “nizamlı” işleyişini bozar. Devlet fetişisti için adalet ikinci plandadır; asıl olan düzenin sürmesidir. “Tamam haklı olabilirler ama yolu bu değil” cümlesi, “Adalet istiyorsan bile bunu düzeni bozmadan, sessizce iste” demektir. Oysa tarih boyunca hiçbir büyük haksızlık, sessizce ve düzeni bozmadan giderilmemiştir. Düzenin kendisi haksızlık üzerine kurulduysa (ki Yeni Zelanda’daki sömürge düzeni böyledir), o düzeni bozmadan adaleti sağlamak imkansızdır. Ancak otoriteye tapan zihin, düzenin bozulmasını “kıyamet” gibi algılar. O an mecliste yasanın oylanması dursa, oturuma ara verilse, sanki devlet çökecekmiş gibi bir panik yaşar. Bu panik, onları en sert tedbirleri savunmaya iter. “Vurun, kırın, atın ama yeter ki o ses kesilsin ve biz o ‘huzurlu’ (aslında ölü) sessizliğimize geri dönelim.”

Protestonun “hak arama” değil, “suç” olarak kodlanması da bu zihniyetin bir ürünüdür. Demokratik toplumlarda protesto, sistemin sigortasıdır; hataların düzeltilmesi için bir uyarı mekanizmasıdır. Ancak otoriter toplumlarda ve devlet fetişizminde protesto, “devlete karşı gelmek”tir. Yorumlarda Maorilerin eylemi için “isyan”, “kalkışma”, “darbe girişimi” gibi abartılı ifadelerin kullanılması tesadüf değildir. İzleyici, sivil bir itaatsizlik eylemini (kağıt yırtmak ve dans etmek), devleti yıkmaya yönelik bir askeri harekatla aynı kefeye koyar. Çünkü devlet o kadar kutsaldır ki, ona “yanlış yapıyorsun” demek bile bir nevi vatana ihanettir. Bu bakış açısı, vatandaşı devletin “sahibi” değil, “kul”u olarak görür. Kul, efendisine itiraz edemez; ancak merhamet dileyebilir. Maipi-Clarke merhamet dilemek yerine “hesap sorduğu” için, haddini aşmış bir kul olarak cezalandırılmayı hak eder. Türk izleyicisinin “Bizde olsa…” diye başlayan fantezileri, aslında bu cezalandırma arzusunun tatmin edilmemiş halidir. Kendi ülkesinde protestoculara uygulanan şiddeti (toma, biber gazı, cop) içselleştirmiş ve normalleştirmiş olan birey, Yeni Zelanda’da bu şiddetin uygulanmadığını görünce bir “eksiklik” hisseder. Sanki şiddet, devletin varlığının yegane kanıtıdır.

Ayrıca, bu yorumlarda “Devlet Baba” metaforunun fallik ve patriyarkal boyutları da gözden kaçırılmamalıdır. Devlet “baba”dır, yasalar “babanın sözü”dür. Maipi-Clarke ise “asi kız çocuğu”dur. Baba bir kural koyduğunda (yasa tasarısı), kız çocuğunun buna itiraz etmesi, hele ki bağırıp çağırarak “şımarıklık” yapması, babanın otoritesini sarsar. Ataerkil aile yapısında babaya cevap verilmez, babanın sözü üstüne söz söylenmez. Meclisteki o sahne, bu ailevi hiyerarşinin kamusal alana yansımasıdır. İzleyicilerin “Saygısız”, “Terbiyesiz” gibi ahlaki yargılar kullanması, olayın siyasi değil, ahlaki/ailevi bir disiplin suçu olarak görüldüğünü kanıtlar. Onlara göre o kadın vekilin yapması gereken, babasının (devletin) kararını boynunu büküp kabul etmek, en fazla odasında (özel alanda) sessizce ağlamaktır. Herkesin ortasında babaya bağırmak, aile şerefine (devletin itibarına) leke sürmektir. Bu yüzden “Atın bunları evden (meclisten)” tepkisi verilir. Evden atılmak, babaya karşı gelmenin en eski cezasıdır.

Devlet fetişizminin en kör noktası, devletin “insan yapısı” olduğunu unutmasıdır. Devletler, insanlar tarafından kurulan, insanlar tarafından yönetilen ve hata yapabilen, hatta suç işleyebilen organizasyonlardır. Yeni Zelanda devleti, 19. yüzyılda Maorilere karşı suç işlemiştir (toprak gaspı, katliam). Bugün de o suçu örtbas etmeye veya kazanımları geri almaya çalışmaktadır. Maipi-Clarke’ın eylemi, devleti bu hatasıyla yüzleşmeye çağıran bir “ayna tutma” eylemidir. Ancak devleti “Tanrısal” ve “Hatasız” gören zihin, bu aynaya bakmayı reddeder. Çünkü aynada göreceği şey, taptığı o kutsal varlığın (devletin) aslında kanlı ellere sahip bir zalim olabileceğidir. Bu gerçekle yüzleşmek, bireyin tüm inanç dünyasını, güvenlik algısını ve kimliğini yıkabilir. Bu yüzden aynayı tutan eli kırmak, aynayı parçalamak ve “Yalan söylüyorsunuz, devletimiz (veya onların devleti) hep haklıdır” diye bağırmak daha kolaydır. “Woke”, “SJW”, “Terörist” gibi etiketler, işte bu aynayı kırmak için kullanılan taşlardır.

Sonuç olarak, “Devlet fetişizmi ve otoriteye tapınma”, bireyi özgürlüğünden vazgeçip güvenli bir köleliğe razı eden en güçlü uyuşturucudur. Bu uyuşturucunun etkisi altındaki zihinler, Yeni Zelanda meclisindeki o özgürlük çığlığını duyduklarında, kendi zincirlerinin şıngırtısını işitirler. O şıngırtı rahatsız edicidir. Maipi-Clarke’ın cesareti, onlara kendi korkaklıklarını hatırlatır. Devlete meydan okunabileceğini, otoritenin sarsılabileceğini, kralın çıplak olduğunu (veya kralın hırsız olduğunu) haykıran bu eylem, itaat kültürünün temellerini sarsar. İzleyicinin “Atın bunları dışarı” diye bağırması, aslında o sarsıntıyı durdurma çabasıdır. Onlar, meclisin kapılarının Maorilere kapatılmasını isterken, aslında kendi zihinlerinin kapılarını hakikate kapatmaktadırlar. Çünkü hakikat içeri girerse, o kutsal bildikleri devletin, aslında halkına hizmet etmesi gereken bir aygıttan ibaret olduğunu ve o aygıt bozulduğunda onu tekmelemenin (veya Haka yapmanın) bir hak olduğunu anlamak zorunda kalacaklardır. Ve bir ömür boyu diz çökerek yaşamış olanlar için, ayağa kalkanları izlemekten daha acı verici bir şey yoktur.


Bölüm 8: Mizojini ve Cinsiyetçi İndirgeme

Yeni Zelanda Parlamentosu’nun kalbinde patlak veren ve dijital ağlar üzerinden küresel bir yankı odasına dönüşen Haka protestosu, sadece sömürgecilik tarihiyle veya devlet otoritesiyle ilgili siyasi fay hatlarını değil, aynı zamanda toplumsal cinsiyet rollerine dair en köklü, en karanlık ve en tahammülsüz tortuları da yüzeye çıkarmıştır. Hana-Rawhiti Maipi-Clarke’ın sergilediği performansın ardından sosyal medya platformlarına, sözlüklere ve haber altı yorumlarına yağan tepkiler incelendiğinde, meselenin bir anda “yasa tasarısı” veya “etnik haklar” zemininden kayarak, tamamen o eylemi gerçekleştiren öznenin cinsiyetine, yaşına ve fiziksel görünümüne odaklandığı görülür. Bu odaklanma, masum bir estetik eleştiri veya kişisel bir beğeni beyanı değildir; aksine, binlerce yıldır süregelen patriyarkal düzenin, kamusal alanda sesini yükselten, öfkesini gizlemeyen ve “itaatkar kadın” şablonuna uymayan bir figür karşısında geliştirdiği o kadim savunma mekanizmasıdır: Mizojini (kadın düşmanlığı) ve cinsiyetçi indirgeme. Bu bölümde, Maipi-Clarke’a yönelik “Korkunç görünüyor”, “Evde de böyleyse kocası yandı”, “Gratis kuyruğundaki kız” gibi spesifik yorumların anatomisini çıkararak; güçlü ve öfkeli bir kadının nasıl sistematik bir şekilde “histerik”, “çirkinleşmiş” veya “evcilleştirilememiş” olarak kodlandığını, politik bir öznenin nasıl sadece “erkek gözüne hitap etme” (male gaze) kapasitesi üzerinden değerlendirilerek etkisizleştirilmeye çalışıldığını en ince ayrıntılarına kadar irdeleyeceğiz.

Siyaset, tarihsel olarak erkeklerin oyun alanı olarak kurgulanmış ve bu alanın kuralları, dili, estetiği eril kodlarla yazılmıştır. Bu kodlara göre, kamusal alanda var olma hakkı kazanan bir kadın, ancak belirli sınırlar dahilinde kabul görür: Ya “erkekleşerek” (Demir Leydi modeli) duygularını tamamen bastırmalıdır ya da “zarafetini” koruyarak sistemin estetik beklentilerini karşılamalıdır. Hana-Rawhiti Maipi-Clarke ise bu iki kabulü de yerle bir etmiştir. O, ne duygularını bastırmış ne de erkeklerin arzuladığı o “zarif, kırılgan ve göze hoş gelen” kadın imajını sürdürmüştür. Yüzündeki “Pūkana” (gözleri belertme) ifadesi, dilini çıkarması, gırtlağından gelen o vahşi ve hırıltılı ses, patriyarkanın “kadınsı” olarak tanımladığı her şeye bir saldırıdır. Yorumlarda sıkça rastlanan “Korkunç görünüyor”, “Böyle kadın mı olur?”, “Rüyama girse korkarım” şeklindeki ifadeler, aslında estetik bir tespitten ziyade, bir “sınır ihlali” uyarısıdır. Bu yorumlar şunu söyler: “Sen bir kadınsın, senin birincil görevin güzel görünmek, uysal olmak ve bize görsel haz vermektir. Eğer korkunç görünüyorsan, kadınlık görevini ihlal ediyorsun demektir ve bu yüzden seni reddediyoruz.”

Maori kültüründe, kadının gücünü ve öfkesini göstermesi (Mana Wahine), estetik normların ötesinde, ruhsal ve politik bir gerekliliktir. O anki yüz ifadesi, düşmana korku salmayı amaçlayan bir savaş ritüelidir. Ancak modern erkek izleyici, bir kadının yüzünü sadece iki bağlamda görmeye alışkındır: Ya cinsel bir arzu nesnesi olarak “baştan çıkarıcı” bakarken ya da şefkatli bir anne/eş olarak “yumuşak” bakarken. Üçüncü bir bakış, yani “tehdit eden”, “meydan okuyan” ve “öfke kusan” bir kadın bakışı, erkeğin bilinçaltındaki iğdiş edilme korkusunu (castration anxiety) tetikler. “Korkunç” kelimesi, bu korkunun itirafıdır. Erkek izleyici, o kadının karşısında iktidarını yitirdiğini hisseder. Çünkü o kadın, erkeğin onayına muhtaç değildir; erkeğe kendini beğendirmeye çalışmamaktadır. Tam tersine, erkeğin (ve temsil ettiği sömürgeci/eril düzenin) konforunu bozmak için oradadır. Bu “beğenilme arzusundan azade olma” hali, patriyarka için en büyük tehdittir. Eğer kadınlar, erkeklere güzel görünmek zorunda hissetmezlerse, erkeklerin kadınlar üzerindeki denetim mekanizmasının en güçlü ayağı çöker. Bu yüzden, Maipi-Clarke’ın yüzünü “çirkin” veya “korkunç” olarak etiketlemek, onu tekrar o denetim mekanizmasının içine çekme çabasıdır. “Bak, böyle yaparsan çirkin oluyorsun, kimse seni sevmez” diyerek, ona parmak sallayan bir toplumsal disiplin mekanizması işlemektedir.

Yorumların en dikkat çekici ve belki de en cinsiyetçi olanlarından biri, “Evde de böyleyse kocası yandı” veya “Allah kocasının yardımcısı olsun” minvalindeki ifadelerdir. Bu cümleler, bir milletvekilini, bir halk önderini ve tarihsel bir davanın sözcüsünü, saniyeler içinde “bir erkeğin karısı” statüsüne indirger. Bu bakış açısına göre, bir kadının kamusal alandaki başarısı, zekası veya cesareti ne olursa olsun, onun nihai değeri “ev içindeki performansı” ile ölçülür. Maipi-Clarke’ın meclisteki o tutkulu hali, yorumcunun zihninde hemen bir “evlilik senaryosu” canlandırır: “Bu kadın evde de bağırır, bu kadın evde de huzursuzluk çıkarır, bu kadın erkeğe itaat etmez.” Burada, politik bir eylem, aile içi bir geçimsizlik potansiyeline dönüştürülür. “Kocası yandı” demek, “Bu kadın yönetilemez” demektir. Patriyarkal zihin için “iyi kadın”, yönetilebilir kadındır. Öfkesini kontrol edebilen, erkeğin sözünü dinleyen, “dır dır etmeyen” kadındır. Mecliste hak arayan kadın, bu zihniyet için “evde dır dır eden kadın”ın bir projeksiyonudur.

Bu yorum aynı zamanda, kadının öfkesinin meşruiyetini de elinden alır. Eğer bir kadın bağırıyorsa, bu mutlaka “histerik” bir krizdir, “kapris”tir veya “geçimsizlik”tir. Onun tarihsel bir haksızlığa, toprak gaspına veya kültürel soykırıma isyan ediyor olması, “kocası yandı” diyen zihin için önemsiz bir detaydır. Çünkü o zihin, kadının “politik bir özne” olabileceğine ihtimal vermez. Kadın, doğası gereği “özel alan”a (eve) aittir. Kamusal alana çıktığında bile, üzerindeki o “ev hanımı/eş” gömleğini çıkaramaz. Maipi-Clarke’ın eylemi, aslında ev içi rollerin de bir tehdididir. Eğer kadınlar mecliste böyle bağırabiliyorsa, evde de bağırabilirler. Eğer kadınlar devlete kafa tutabiliyorsa, kocalarına da kafa tutabilirler. İşte Türk erkeğinin (veya bu yorumu yapan herhangi bir erkeğin) hissettiği asıl dehşet budur: Otoritenin mikro düzeyde (ailede) sarsılması ihtimali. Maipi-Clarke’a duyulan tepki, aslında evdeki otoritesini kaybetmekten korkan erkeğin, okyanus ötesindeki bir sembol üzerinden kendi karısına veya kızına verdiği bir gözdağıdır: “Böyle olma, yoksa kimse seni almaz, kocan senden bıkar.”

Bir diğer popüler ve son derece sığ benzetme olan “Gratis kuyruğundaki kız” ifadesi, mizojininin sınıfsal aşağılama ile harmanlandığı, çok katmanlı bir hakarettir. Gratis, Türkiye’de genellikle genç, orta-alt gelir grubuna mensup kadınların, indirim dönemlerinde kozmetik ürünleri almak için uzun kuyruklar oluşturduğu, popüler kültürde “kaotik”, “varoluşsal derinliği olmayan” ve “tüketim çılgını” bir kitleyle özdeşleştirilen bir mağazadır. Maipi-Clarke gibi, kendi halkının varoluş mücadelesini veren, meclis kürsüsünde anayasayı yırtan ve köklü bir geleneği (Haka) icra eden bir figürü, “Gratis kuyruğundaki kız”a benzetmek, onun tüm politik kimliğini silip atmak demektir. Bu benzetme şunu söyler: “Senin yüzündeki o dövmeler, o öfken, o bağırışın, tarihsel bir kökene dayanmıyor; sen sadece şımarık, ne istediğini bilmeyen, indirim kuyruğunda saç saça baş başa kavga eden o ‘banal’ kızlardan birisin.”

Bu benzetme, kadını “tüketici” konumuna hapseder. Maipi-Clarke bir “üretici”dir (politik söz üretir, eylem üretir), ancak yorumcu onu bir “tüketici” (kozmetik peşinde koşan) olarak kodlar. Ayrıca, bu yorumda genç kadınlara duyulan genel bir nefret de gizlidir. Genç kadınların tutkuları, heyecanları veya öfkeleri, toplum tarafından genellikle “ergenlik”, “şımarıklık” veya “kezbanlık” olarak küçümsenen birer parodi malzemesidir. Maipi-Clarke’ın 22 yaşında olması, bu “çoluk çocuk” algısını besler. Oysa tarihte 22 yaşında devrim yapan, ordular yöneten veya büyük eserler veren erkekler “dahi” olarak alkışlanırken; 22 yaşında bir kadın meclisi sarstığında “Gratis kuyruğundaki ergen” muamelesi görür. Bu, yaş ayrımcılığı (ageism) ile cinsiyetçiliğin kesiştiği noktadır. Genç bir erkeğin öfkesi “devrimci ateş”, genç bir kadının öfkesi “sinir krizi”dir.

“Histeri” kavramı, bu analizde kilit bir rol oynar. Tıp tarihinden silinmiş olsa da, toplumsal bilinçaltında hala canlılığını koruyan “kadın histerisi” miti, kadının rahmi (uterus) ile beyni arasında kurulan yanlış bir bağlantıya dayanır. Buna göre, kadınlar biyolojik olarak duygusal dengesizliğe yatkındır ve aşırı stres altında “akli melekelerini” yitirirler. Maipi-Clarke’ın titreyerek, kendinden geçerek yaptığı Haka, modern izleyiciye bir “histeri nöbeti” gibi görünür. “Deli bu”, “Tımarhanelik”, “İlaçlarını almamış” gibi yorumlar, politik bir öfkeyi patolojize etme (hastalık olarak görme) çabasıdır. Eğer kadının eylemi bir “hastalık” ise, o zaman onun söylediklerini ciddiye almaya gerek yoktur; onu sadece “tedavi etmek” veya “sakinleştirmek” gerekir. Bu, kadının sözünü (logos) geçersiz kılmanın en etkili yoludur. Erkek bağırınca “haklı bir isyan” olur, kadın bağırınca “kriz geçiriyor” olur. Bu çifte standart, kadınların siyasette var olabilmek için neden sürekli “sakin”, “güleryüzlü” ve “kontrollü” olmak zorunda hissettiklerinin de cevabıdır. Maipi-Clarke bu zorunluluğu reddettiği için “deli” ilan edilmiştir.

Estetik yargılamanın bir diğer boyutu, “çirkinleşme” korkusudur. Patriyarka, kadının öfkelendiğinde bile “güzel” kalmasını talep eder. Hollywood filmlerinde ağlayan kadınların makyajı akmaz, öfkelenen kadınlar seksi bir şekilde bağırır. Ancak Haka, gerçek, ham ve filtresiz bir öfkedir. Yüz kasları gerilir, boyun damarları şişer, gözler yuvalarından fırlar. Bu “grotesk” görüntü, kadının “süs bitkisi” olma işlevini bozar. Yorumlarda “Böyle yapınca çok çirkin oluyor”, “Hiç yakışıyor mu bir hanımefendiye?” denmesi, kadının birincil vasfının “göze hitap etmek” olduğu inancını pekiştirir. İzleyici, politik bir mesajı dinlemek yerine, kadının dış görünüşüne not vermeyi tercih eder. Bu sığlık noktası, bir politikacıyı argümanlarıyla değil, cinsel çekiciliğiyle veya estetik uyumuyla değerlendiren o yüzeysel bakış açısıdır. Maipi-Clarke, o an dünyanın en önemli anayasal tartışmalarından birini yürütüyor olabilir, ama izleyici için o sadece “ekranda kötü görünen bir kadın”dır. Bu indirgeme, kadının entelektüel varlığını yok sayar, onu sadece bir bedene hapseder.

Ayrıca, bu yorumlarda “evcilleştirilememiş kadın” (untamed woman) arketipine duyulan korku da sezilir. Mitolojilerde, masallarda ve modern anlatılarda, “vahşi kadın” hep tehlikelidir, ya cadıdır ya da canavardır (Medusa, Lilith). Otoriteye boyun eğmeyen, kendi kurallarını koyan, sesini kısmayan kadın, düzen için bir tehdittir. Maipi-Clarke’ın Haka’sı, bu vahşi arketipin modern bir tezahürüdür. O, takım elbiseli erkeklerin dünyasında, “medenileşmeyi” (yani sessizleşmeyi) reddeden bir figürdür. Yorumcuların ona duyduğu tepki, aslında “cadı avı” dürtüsünün dijital versiyonudur. “Atın bunu dışarı”, “Susturun şunu” çığlıkları, orta çağda “yakın şu cadıyı” diyen kalabalığın psikolojisiyle aynıdır. Çünkü o kadın, erkeklerin kurduğu düzenin (meclisin) ortasında, kontrol edilemez bir güç (doğa/kadınlık) sergilemektedir. Bu güç, erkeğin rasyonel dünyasında bir “arıza”dır.

Türk sosyal medya kullanıcılarının bu videoya verdiği tepkilerde, kendi ülkelerindeki siyasi figürlere bakış açılarındaki cinsiyetçilik de aynalanır. Türkiye’de de kadın siyasetçiler (Meral Akşener, Pervin Buldan, Tansu Çiller vb.) ne zaman seslerini yükseltseler veya sert bir çıkış yapsalar, benzer şekilde “şirret”, “çirkef”, “erkekleşmiş” veya “histerik” olarak yaftalanmışlardır. Maipi-Clarke olayı, bu yerel refleksin küresel bir figüre yansıtılmasından ibarettir. Erkek siyasetçilerin masaları yumruklaması, küfür etmesi veya birbirinin üzerine yürümesi “siyasetin cilvesi” veya “heyecan” olarak görülürken; bir kadının kültürel bir dansı icra etmesi “tahammül edilemez bir şımarıklık” sayılır. Bu, kamusal alanın hala ne kadar “erkek” olduğunun ve kadının oraya ancak “misafir” statüsünde kabul edildiğinin göstergesidir. Misafir, ev sahibinin (erkeğin) kurallarına uymalı, fazla gürültü yapmamalı ve göze hoş görünmelidir.

Sonuç olarak, Hana-Rawhiti Maipi-Clarke’a yönelik cinsiyetçi saldırılar, sadece bireysel bir hadsizlik değil, politik bir stratejidir. Bu strateji, kadının sözünü değersizleştirmek, eyleminin içeriğini boşaltmak ve onu “ciddi siyaset” arenasının dışına itmek için “güzellik”, “evlilik” ve “makuliyet” gibi kavramları silah olarak kullanır. “Kocası yandı” diyerek onu eve hapseden, “Gratis kızı” diyerek onu sınıfsal olarak aşağılayan ve “korkunç” diyerek onu estetik olarak mahkum eden bu dil, aslında Maorilerin hak davasından çok, kadınların özgürleşmesinden korkmaktadır. Çünkü o meclisteki görüntü, sadece Maorilerin değil, yüzyıllardır “uslu durması” öğütlenen tüm kadınların, patriyarkanın yüzüne karşı attığı en gürültülü kahkahadır. Ve mizojini, işte o kahkahanın yarattığı korkudan beslenen aciz bir savunma mekanizmasından başka bir şey değildir.


Bölüm 9: “Bizimkiler Yapsa…” Riyakarlığı

Yeni Zelanda Parlamentosu’ndaki o sarsıcı anların dijital ekranlardan Türkiye’nin politik ve sosyal atmosferine düşmesiyle birlikte, tartışmanın seyri şaşırtıcı olmayan bir biçimde, olayın kendi özgül ağırlığından sıyrılıp tamamen Türkiye’nin iç hesaplaşmalarına, bitmek bilmeyen kimlik krizlerine ve toplumsal şizofrenisine evrilmiştir. Bu evrilmenin merkezinde ise, sosyal medya literatürüne ve kahvehane sohbetlerine pelesenk olmuş, hem bir suçlama hem de bir itiraf niteliği taşıyan o meşhur kalıp cümle yer almaktadır: “Bizimkiler yapsa terörist dersiniz.” Ekşi Sözlük’teki girdilerin, Twitter’daki alıntıların ve Facebook’taki tartışmaların önemli bir kısmını domine eden bu söylem, aslında Hana-Rawhiti Maipi-Clarke’ın eylemiyle veya Maorilerin hak mücadelesiyle neredeyse hiç ilgilenmemekte; tamamen Türkiye’deki kutuplaşmış mahallelerin birbirine tuttuğu kirli bir aynaya işaret etmektedir. Bu bölümde, “Bizimkiler yapsa…” riyakarlığını, bu cümlenin altında yatan derin tutarsızlığı, okyanus ötesindeki bir “öteki”ne duyulan sempati ile yanı başındaki “öteki”ne duyulan tahammülsüzlük arasındaki uçurumu ve çifte standart eleştirisi yaparken kendi çifte standardını ifşa eden zihin yapısının anatomisini çıkaracağız. Zira bu cümle, sadece bir varsayım değil, Türk toplumunun demokrasi, çok kültürlülük ve devlet otoritesi konularındaki zihinsel fay hatlarının röntgenidir.

Bu riyakarlığın ilk katmanında, “uzaktaki isyancı”yı sevmenin dayanılmaz hafifliği yatar. İnsan psikolojisi, kendisine doğrudan tehdit oluşturmayan, çıkarlarına dokunmayan ve konfor alanını sarsmayan direniş öykülerini romantize etmeye meyillidir. Maoriler, coğrafi olarak Türkiye’ye en uzak noktadaki halklardan biridir. Onların toprak talebi, Anadolu’nun tek bir karışını ilgilendirmemekte; dillerinin resmiyet kazanması, Türkçenin egemenliğini tehdit etmemekte; özerklik istekleri, Türkiye’nin üniter yapısında bir gedik açmamaktadır. Bu “güvenli mesafe”, Türk izleyicisinin (özellikle de milliyetçi veya ulusalcı reflekslere sahip olanların) Maorilere “anti-emperyalist kahramanlar” olarak bakabilmesine olanak tanır. Onlar, “gaddar İngiliz sömürgeciliğine” karşı direnen mazlum bir millettir ve Türk tarihsel hafızasındaki “Kurtuluş Savaşı” koduyla örtüştükleri sürece alkışlanabilirler. Ancak, “Bizimkiler yapsa…” cümlesi kurulduğu anda, o güvenli mesafe ortadan kalkar ve sahneye Türkiye’nin kendi “yerli” meseleleri, özellikle de Kürt sorunu girer. İşte o noktada, Maorileri alkışlayan eller bir anda havada asılı kalır veya yumruğa dönüşür. Çünkü aynı hak talepleri, aynı kültürel dışavurumlar (dil, dans, ritüel) ve aynı “kurucu anlaşmaya sadakat” çağrıları Türkiye sınırları içinde dillendirildiğinde, bu artık “sempatik bir direniş” değil, “beka sorunu”dur.

“Bizimkiler yapsa terörist dersiniz” cümlesini kuranlar, aslında genellikle iki farklı motivasyonla hareket eden, ancak aynı riyakarlık düzleminde buluşan kitlelerdir. Birinci grup, Maorilerin eylemini beğenen, paylaşan ve “Helal olsun” diyen kitleye parmak sallayan gruptur. Bu grup, esasında şunu demektedir: “Siz şu an bu videoyu beğeniyorsunuz çünkü bu olay Yeni Zelanda’da geçiyor. Ama aynı şeyi Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde HDP/DEM Parti milletvekilleri yapsa, örneğin kürsüde halay çekip anayasa kitapçığını fırlatsa, onları linç ederdiniz. Dolayısıyla sizin bu beğeniniz sahte, demokratlığınız yalan.” Bu tespit, ilk bakışta haklı ve tutarlı bir eleştiri gibi görünebilir. Ancak bu eleştiriyi getiren zihin, aslında kendi otoriter bilinçaltını ifşa etmektedir. Çünkü bu cümleyi kuran kişi, zımnen şunu kabul etmektedir: “Türkiye’de böyle bir eylem terör olarak görülür ve görülmelidir.” Yani, karşı tarafı tutarsızlıkla suçlarken, aslında Türkiye’deki özgürlük alanının darlığını ve her türlü protestonun “terör” parantezine alınmasını normalleştirmekte, hatta bunu değişmez bir veri olarak kabul etmektedir. Onlar için Maorilerin eylemi de aslında bir suçtur, ancak Yeni Zelanda devleti “zayıf” veya “saf” olduğu için buna izin vermektedir. Dolayısıyla, “Bizimkiler yapsa…” diyen kişi, aslında demokrasi talep etmemekte; Yeni Zelanda’daki “başıbozukluğun” Türkiye’ye sıçramasından duyduğu endişeyi, karşı mahalleye saldırarak dile getirmektedir.

Riyakarlığın ikinci boyutu ise, “Seçici Anti-Emperyalizm”de gizlidir. Türkiye’deki pek çok kesim, kendini “anti-emperyalist” olarak tanımlamayı sever. İngiliz Kraliyeti’ne kafa tutan Maori vekili, bu çerçevede “bizden” sayılır. Ancak anti-emperyalizm, sadece dış güçlere karşı değil, her türlü tahakküm ilişkisine karşı bir duruşu gerektirir. Yeni Zelanda bağlamında “devlet”, sömürgeci bir güçtür ve ona karşı direnmek meşrudur. Ancak Türkiye bağlamında devlet, “emperyalizme karşı savaşarak kurulmuş” kutsal bir kaledir. Bu tarihsel anlatı farkı, Türk izleyicisinin zihninde bir kısa devre yaratır. Maorilerin devlete isyanını alkışlar, çünkü o devlet “kötü Batı”dır. Ama kendi ülkesinde devlete itiraz eden herhangi bir grubu “emperyalizmin maşası” olarak görür. Bu yüzden, “Bizimkiler yapsa…” kıyaslaması, aslında bu tarihsel şizofreninin bir sonucudur. Kendi devletini “mazlum milletlerin hamisi” olarak gören zihin, kendi içindeki “mazlum”ları göremez. Onları, dışarıdan (üst akıl, CIA, Mossad vb.) kışkırtılan hainler olarak kodlar. Dolayısıyla, Maori’nin Haka’sı “özgün bir direniş”, Türkiye’deki bir etnik grubun protestosu ise “dış güdümlü bir oyun”dur. Bu zihinsel akrobasi sayesinde, kişi hem Maorileri alkışlayıp hem de içerideki en sert güvenlikçi politikaları savunabilir ve bunda hiçbir çelişki görmez.

Tersi bir senaryoda, yani Türkiye’deki muhalif veya liberal kesimin tutumunda da benzer bir sığlık ve tutarsızlık gözlemlenebilir. Bu kesim, Maipi-Clarke’ın eylemini, Türkiye’deki mevcut iktidara ve devlet yapısına vurmak için bir “sopa” olarak kullanır. “Bakın elin memleketinde demokrasi var, vekil dans ediyor, kimse dokunmuyor, bizde olsa hapse atarlar” diyerek, Yeni Zelanda’yı bir “özgürlükler ütopyası” gibi sunarlar. Bu yaklaşım, Yeni Zelanda’daki derin ırkçılığı, Maorilerin hala istatistiksel olarak en yoksul, en çok tutuklanan ve en az eğitimli kesim olduğu gerçeğini ve bizzat o protestoya sebep olan yasa tasarısının varlığını (yani devletin hakları geri alma çabasını) görmezden gelir. Onlar için Maori vekili, sadece Türkiye’yi eleştirmek için kullanışlı bir enstrümandır. “Bizimkiler yapsa…” diyerek hayıflanırken, aslında Maorilerin neye itiraz ettiğini değil, Türkiye’deki “baskı rejimini” konuşmak isterler. Bu da bir tür araçsallaştırmadır. Eğer Türkiye’de benzer bir eylemi, kendi seküler/liberal yaşam tarzlarına ters düşen bir grup (örneğin radikal İslamcı bir grup mecliste tekbir getirip eylem yapsa) gerçekleştirseydi, aynı “özgürlükçü” kesim muhtemelen “Laiklik elden gidiyor, meclisin mehabeti bozuldu” diyerek en sert tepkiyi verecekti. Yani burada da özgürlük talebi ilkesel değil, “kime yapıldığına” göre değişen konjonktürel bir tutumdur.

“Bizde olsa terörist derdiniz” cümlesi, aynı zamanda “Terör” kavramının Türkiye’de ne kadar enflasyona uğradığının ve içinin boşaltıldığının da trajik bir itirafıdır. Haka, özü itibariyle silahsız, şiddetsiz, tamamen sembolik ve kültürel bir eylemdir. Bir dansın, bir şarkının veya bir kağıt yırtmanın “terör” ile aynı cümlede anılması, Türkiye’deki siyasi dilin zehirliliğini gösterir. Bu cümleyi kuran kişi, farkında olmadan şu gerçeği kabul etmektedir: “Bizim ülkemizde, devletin hoşuna gitmeyen her türlü sivil itaatsizlik, terör kapsamına sokulur.” Ve daha da vahimi, bunu bir eleştiri olarak değil, bir “realite tespiti” olarak, hatta bazen “olması gereken bu” imasıyla söyler. “Siz Maorilere alkış tutuyorsunuz ama burası Türkiye, burada o işler sökmez” tavrı, bir tür “coğrafya kaderdir” kabullenişi ve bu kaderin getirdiği otoriterliğe boyun eğiştir. Yeni Zelanda’daki demokratik olgunluğa (meclis başkanının sadece izlemesi, güvenliğin saldırmaması) özenmek yerine, “Onlar devlet olmayı bilmiyor, bizde olsa kafasını ezerdik” diyerek kendi otoriterliğiyle gurur duyan, garip bir mazoşizm söz konusudur.

Kültürel ve estetik önyargılar da bu riyakarlığın önemli bir parçasıdır. Türk izleyicisi için Haka, “cool”, “karizmatik” ve “sinematik” bir eylemdir. Yüzüklerin Efendisi filmlerinden, All Blacks maçlarından aşina olunan, “savaşçı” estetiğine sahip bir şovdur. Bu estetik, eylemi politikanın üzerine çıkarır, onu tüketilebilir bir ürüne dönüştürür. Ancak Türkiye’deki yerel protesto biçimleri (halay, zılgıt, oturma eylemi, slogan atma), Türk izleyicisinin zihninde “estetik” değil, “siyasi” ve “rahatsız edici” kodlara sahiptir. Halay çeken bir grup gördüğünde aklına düğün değil, haber bültenlerindeki çatışma görüntüleri gelir. Zılgıt duyduğunda aklına kültürel bir neşe değil, siyasi bir gerilim gelir. Dolayısıyla, Maipi-Clarke’ın Haka’sını alkışlarken, aslında onun “politik içeriğini” değil, “görsel şovunu” alkışlamaktadır. “Bizimkiler yapsa…” dendiğinde ise, aklına gelen imge “sinematik bir savaşçı” değil, “mahalledeki huzursuzluk çıkaran öteki”dir. Bu estetik çifte standart, kişinin kendine bile itiraf edemediği bir kültürel ırkçılıktır. Uzaktaki yerlinin “otantikliği” hoştur, ama yakındaki yerlinin “gerçekliği” batar.

Bu riyakarlık, “samimiyet testi” adı altında yapılan bir susturma taktiğidir de aynı zamanda. Sosyal medyada birisi Maorileri destekleyen bir paylaşım yaptığında, altına hemen “Yiyorsa aynısını Diyarbakır için de söyle”, “Hakkari’deki için de ağlasana” yazanlar, aslında o kişinin Maorilere duyduğu sempatiyi de zehirlemeyi amaçlarlar. Amaç, evrensel bir insan hakları duyarlılığını geliştirmek değil, “Ya hep ya hiç” mantığıyla kişiyi köşeye sıkıştırmaktır. “Eğer kendi ülkendeki ‘teröriste’ (onların tanımıyla) destek vermiyorsan, Maoriye de veremezsin” dayatması, insanların dünyanın başka yerlerindeki haksızlıklara karşı ses çıkarmasını engellemeye çalışan bir sansür mekanizmasıdır. Oysa bir insan, Türkiye’deki siyasi denkleme dair çekinceleri olsa bile, Yeni Zelanda’daki apaçık bir sömürgeci gaspı eleştirebilir. Bu iki durum arasında paralellikler olsa da, birebir aynılık yoktur. Ancak “Bizimkiler yapsa…” korosu, nüanslara izin vermez. Onlar için dünya, “Biz ve Onlar”dan ibarettir ve her olay bu süzgeçten geçmek zorundadır.

Dahası, bu tutum, “Türk olmak” ile “Empati kurmak” arasında yapay bir çelişki yaratır. Milliyetçi refleks, “Bizimkiler yapsa…” korkusuyla, empatiyi bir “zaaf” olarak görür. “Bugün Maoriye üzülürsem, yarın bizimkilere de hak vermeye başlarım, o zaman devlet zayıflar” korkusu, vicdanı köreltir. Bu, bir tür “önleyici sertlik” doktrinidir. Kendi içindeki potansiyel “isyanı” bastırmak için, dünyanın öbür ucundaki isyana bile mesafeli durmak, ona “terör” yaftası yapıştırmak gerekir. “Elin Maorisine alkış tutmak”, bu zihniyet için bir “gevşeklik” belirtisidir. Sıkı, disiplinli ve teyakkuzda olan bir Türk, her türlü etnik kalkışmaya, nerede olursa olsun “devlet gözüyle” bakmalıdır. Bu yüzden, Maorilerin eylemini “terörize” etmek, aslında kendi ideolojik tutarlılığını koruma çabasıdır. Eğer Haka’ya “hak arayışı” derse, kendi ideolojik kalesinde bir gedik açılacaktır. Bu gediğin açılmaması için, Haka’yı da “terör” torbasına atıp ağzını bağlamak zorundadır.

Sonuç olarak, “Bizimkiler yapsa terörist dersiniz” cümlesi ve etrafında dönen tartışmalar, Türk toplumunun kendi gölgesiyle yaptığı kavganın bir tezahürüdür. Bu cümle, bir yandan Türkiye’deki demokratik standartların düşüklüğünü ve tahammülsüzlük iklimini ifşa ederken, diğer yandan bu iklimi yaratan zihniyetin kendini yeniden üretmesine hizmet eder. Okyanus ötesindeki bir çığlık, Türkiye’deki sağır odalarda yankılandığında, duyulan ses Maorilerin sesi değil, bizim kendi iç sesimiz, kendi korkularımız ve kendi riyakarlığımızdır. Haka yapan kadına bakıp “terörist” gören göz, aslında nereye bakarsa baksın, sadece kendi düşmanını gören, dünyayı bir savaş alanı olarak algılayan ve barış fikrinden, uzlaşı ihtimalinden ve çok seslilikten ölesiye korkan, travmatize olmuş bir zihnin gözüdür. Ve bu göz, kendi çifte standardını “tutarlılık”, kendi acımasızlığını “vatanseverlik”, kendi sığlığını ise “gerçekçilik” sanmaya mahkumdur.


Bölüm 10: Sonuç: Bilgi Sahibi Olmadan Fikir Sahibi Olmanın Dayanılmaz Hafifliği

Yeni Zelanda Parlamentosu’ndan yükselen o gürültülü, sarsıcı ve modern dünyanın steril sessizliğini paramparça eden Haka çığlığı, okyanusları aşıp Türkiye’nin dijital kıyılarına vurduğunda, geride sadece politik bir tartışma veya kültürel bir şok değil, aynı zamanda çok daha vahim, çok daha yapısal ve entelektüel bir enkaz bırakmıştır. Bu yazı dizisi boyunca, dokuz bölüm halinde, Hana-Rawhiti Maipi-Clarke’ın eylemine verilen tepkilerin anatomisini çıkardık. Şekilci medeniyet algısından ırkçı reflekslere, devlet fetişizminden mizojiniye, içselleştirilmiş oryantalizmden sığ analojilere kadar pek çok patolojik katmanı tek tek soyduk. Ancak, tüm bu analizlerin nihayetinde vardığı, bütün o öfkeli yorumların, aşağılamaların ve “cringe” olma hallerinin birleştiği tek bir ana merkez, tek bir kara delik vardır: Bilgi sahibi olmadan fikir sahibi olmanın o dayanılmaz, o konforlu ve o yıkıcı hafifliği. Bu son bölümde, artık spesifik tepkilerden ziyade, bu tepkileri üreten zihinsel ekosisteme, yani “Google’da beş dakika araştırma yapmaya tenezzül etmeden” kanaat önderliğine soyunma cüretine ve Türk internetindeki o boğucu yüzeysellik hegemonyasına odaklanacağız. Zira Maipi-Clarke’ın yırttığı kağıdın ne olduğunu dahi bilmeden, o kağıt üzerinden jeopolitik analiz kasan binlerce insan, aslında yırtılanın sadece bir yasa tasarısı değil, hakikatle kurduğumuz ilişki olduğunu ispatlamıştır.

Olayın merkezinde, teknik adı “Treaty Principles Bill” (Anlaşma İlkeleri Yasa Tasarısı) olan son derece spesifik, hukuki ve tarihsel bir metin durmaktadır. Bu tasarı, David Seymour liderliğindeki ACT Partisi tarafından sunulan ve 1840 tarihli Waitangi Anlaşması’nın (Te Tiriti o Waitangi) yorumlanma biçimini değiştirmeyi hedefleyen bir girişimdir. Anlaşma, Maorilere sadece “eşit vatandaşlık” değil, aynı zamanda “Tino Rangatiratanga” yani toprakları ve kültürleri üzerinde mutlak bir egemenlik ve ortaklık hakkı tanımaktadır. Hükümetin getirdiği tasarı ise, bu özel ve tarihsel hakları “herkes eşittir” retoriği altında eritmeyi, yani Maorilerin “kurucu ortak” statüsünü elinden alıp onları sıradan bir “etnik azınlık” seviyesine indirmeyi amaçlamaktadır. Maipi-Clarke’ın isyanı, “beyaz adama” duyulan kör bir nefret değil, hukuki bir metnin içinin boşaltılmasına, kazanılmış anayasal hakların (ve mülkiyetin) gasp edilmesine karşı verilen somut bir cevaptır. Ancak, Ekşi Sözlük’teki, Twitter’daki veya haber sitelerindeki on binlerce yorumu taradığınızda, “Waitangi”, “David Seymour”, “ACT Party” veya “Tino Rangatiratanga” gibi anahtar kelimelerin neredeyse hiç geçmediğini görürsünüz. Yorumların yüzde doksan dokuzu, içerikten, bağlamdan ve olgudan tamamen kopuktur.

İzleyici, karşısında sadece “bağıran, gözlerini belerten ve dans eden bir kadın” görmüş ve beyni, bu görüntüyü analiz etmek için gerekli olan veri setine (bilgiye) sahip olmadığı için, boşlukları kendi önyargılarıyla, ezberleriyle ve korkularıyla doldurmuştur. “Neden bağırıyor?” sorusunun cevabını araştırmak yerine, “Şımarık olduğu için”, “İlkel olduğu için”, “Woke olduğu için” veya “Terörist olduğu için” gibi hazır şablonları yapıştırıp geçmiştir. İşte “bilgi sahibi olmadan fikir sahibi olmak” tam olarak budur. Olgusal gerçekliğin (Fact) yerini, algısal kanaatin (Opinion) alması ve bu kanaatin, gerçeğin kendisinden daha değerli, daha geçerli ve daha mutlak kabul edilmesidir. Türk internet kullanıcısı, Google’a girip “New Zealand parliament haka protest reason” (Yeni Zelanda parlamentosu haka protestosu nedeni) yazıp, çıkan ilk üç makaleyi okumak için harcayacağı beş dakikayı, kendine zül (ağır bir yük) saymıştır. Çünkü okumak, öğrenmek ve anlamaya çalışmak, zahmetli bir iştir. Öğrenmek, insanın peşin hükümlerini sarsabilir; oysa bilmemek, önyargıların konforlu kalesinde güvenle oturmayı sağlar.

Bu durum, modern çağın en büyük paradokslarından biri olan “Enformasyon Çağında Cehalet” olgusunun Türkiye simülasyonudur. Bilgiye erişimin tarihin en kolay seviyesinde olduğu bir dönemde, bilgiye olan bu kayıtsızlık, aslında bilinçli bir tercihtir. Bu tercih, “görselin diktatörlüğü” ile beslenir. Maipi-Clarke’ın videosu, 15 saniyelik bir görsel şölen (veya kimine göre rezalet) sunar. Bu görsel, o kadar güçlü, o kadar provokatif ve o kadar duygu yüklüdür ki, izleyicinin rasyonel sorgulama yeteneğini felç eder. İzleyici, gördüğü şeye o kadar odaklanır ki, arkasındaki metni merak etmez. Siyasetin “temaşa”ya (spectacle), yani bir gösteriye indirgendiği bu düzlemde, hakikatin hiçbir önemi yoktur. Önemli olan tek şey, o görüntünün izleyicide yarattığı histir. “Gıcık oldum”, “Tüylerim diken diken oldu”, “Utandım” gibi duygusal tepkiler, analitik düşüncenin yerini alır. Ve sosyal medya algoritmaları da bu duygusal tepkileri ödüllendirdiği için, cehalet bir kartopu gibi büyüyerek bir kanaat çığına dönüşür.

Bu yüzeysellik hegemonyasının en tehlikeli boyutu, herkesin her konuda “uzman” kesilmesidir. Türkiye’de bir kahvehanede oturduğunuzda, yan masadaki dayının size Amerikan Merkez Bankası’nın faiz kararından, Japonya’nın dış politikasına, oradan da genetik mühendisliğine kadar her konuda “kesin ve net” bilgiler verdiğini duyarsınız. Bu “kahvehane entelektüelliği”, internet çağıyla birlikte dijitalleşmiş ve anonimleşerek daha da pervasızlaşmıştır. Ekşi Sözlük yazarı, Yeni Zelanda’nın hukuk sistemini, meclis iç tüzüğünü veya Maori tarihini bilmemesine rağmen, o konuda hüküm vermekte bir saniye bile tereddüt etmez. “Bence” diye başlayan cümleler, bir süre sonra “Bu iş böyledir”e dönüşür. Uzmanlığa, bilgiye ve emeğe duyulan saygı sıfırlanmıştır. Bir konuyu yıllarca araştırmış bir akademisyen ile o videoyu tuvaletteyken izleyen bir troll’ün yorumu, aynı ekranda alt alta durur ve maalesef çoğu zaman troll’ün yorumu daha çok etkileşim alır. Çünkü cehalet, bilgiden daha cüretkardır; daha kesin konuşur, daha basittir ve kitlelerin duymak istediği sloganları atar.

Bu “araştırmama” hali, sadece bireysel bir tembellik değil, toplumsal bir narsisizmin de göstergesidir. Türk insanı (genelleme yapma pahasına), dünyayı kendisine öğretildiği gibi, yani “Türk’ün Türk’e propagandası” ekseninde algılamaya şartlanmıştır. Zihinlerdeki harita bellidir: Biz ve düşmanlar, devlet ve hainler, medeniler ve barbarlar. Yeni bir veri (örneğin Maorilerin haklı olabileceği ihtimali) geldiğinde, eğer bu haritaya uymuyorsa, veri reddedilir veya çarpıtılır. Maipi-Clarke’ın eylemi bu haritadaki “terörist” şablonuna uydurulur, çünkü aksi takdirde haritanın yeniden çizilmesi gerekecektir. Oysa araştırmak, tevazu gerektirir. “Ben bu konuyu bilmiyorum, acaba neymiş?” demek, egoyu küçültür. Bizim kültürümüzde ise “bilmiyorum” demek, bir zayıflık, bir yenilgi olarak görülür. Bu yüzden, bilmediğimiz konularda susmak yerine, bildiğimiz (veya bildiğimizi sandığımız) başka konular üzerinden (PKK, HDP, Woke vb.) analojiler kurarak konuşmaya devam ederiz. Bu, “cehaletin özgüveni”dir (Dunning-Kruger etkisi) ve bu özgüven, Türkiye’deki kamusal tartışma zeminini bir bataklığa çevirmektedir.

Ayrıca, “Google’da 5 dakika araştırma yapmayanlar”, aslında kendi zekalarına da hakaret etmektedirler. Önüne konulan yemeğin ne olduğunu sormadan yiyen, içeriğine bakmayan, sadece “tadı acı geldi” diye tabağı fırlatan bir çocuk tavrıdır bu. Maipi-Clarke’ın eylemine “şov” diyenler, aslında asıl şovun, bu eylemi yaratan yasa tasarısı olduğunu görememişlerdir. David Seymour’un popülist hamlesini, Maipi-Clarke’ın popülist cevabıyla karıştırmışlardır. Olayın çok katmanlı yapısını (koalisyon hükümetinin iç dengeleri, meclis başkanının tutumu, halkın desteği vb.) kaçırmışlardır. Ve bu kaçırılan her detay, yapılan yorumları birer “çöp”e dönüştürmüştür. İnternet, bilgi çöplüğü olmaktan ziyade, “fikir çöplüğü”ne dönüşmüştür. Milyonlarca fikir vardır, ama bunların dayandığı bilgi kırıntısı bir elin parmaklarını geçmez.

Bu sığlık, Türkiye’nin kendi sorunlarını çözme kapasitesini de felç etmektedir. Dünyayı bu kadar sığ, bu kadar şabloncu ve bu kadar önyargılı okuyan bir zihin, kendi ülkesindeki karmaşık sorunları (ekonomi, eğitim, hukuk, Kürt sorunu vb.) nasıl derinlikli okuyabilir? Yeni Zelanda’daki “anlaşma” kavramını anlamayan, Türkiye’deki “toplumsal sözleşme”yi anlayabilir mi? Maorilerin dil hassasiyetini “gulu gulu” diye aşağılayan, kendi ülkesindeki anadil tartışmalarına sağlıklı yaklaşabilir mi? “Woke” diyerek kestirip atan, dünyadaki sosyolojik dönüşümleri kavrayıp geleceğe hazırlanabilir mi? Hayır. Dışarıya kör olan, içeriye de kördür. Maipi-Clarke olayında sergilenen o kolektif cehalet, aslında Türkiye’nin entelektüel çoraklaşmasının, merak duygusunun ölümünün ve dogmatizmin zaferinin ilanıdır.

Nihayetinde, Hana-Rawhiti Maipi-Clarke’ın yırttığı o kağıt parçası, rüzgarın etkisiyle uçup gitmiş olabilir. Ancak o eylemin Türkiye’de yarattığı fırtına, bizim kendi maskemizi düşürmüştür. Biz, o videoda Yeni Zelanda’yı değil, kendimizi izledik. Ve gördüğümüz şey hiç de iç açıcı değildi. Gördüğümüz şey; okumayan ama yazan, dinlemeyen ama bağıran, anlamayan ama yargılayan, hissetmeyen ama tepki veren, merak etmeyen ama her şeyi bildiğini sanan, sığ, tahammülsüz ve derinliksiz bir kalabalıktı. Uğur Mumcu’nun yıllar önce söylediği “Bilgi sahibi olmadan fikir sahibi olunmaz” sözü, bugün bir uyarı levhası olmaktan çıkmış, adeta bir “mezar taşı yazısı”na dönüşmüştür. Çünkü Türk interneti, bilginin mezarlığı, fikirlerin ise zombi gibi ortalıkta dolaştığı bir kıyamet alanıdır.

Haka bitti, meclis dağıldı, tasarı belki geçecek belki geçmeyecek. Ama bizim o beş dakikalık araştırmayı yapmaya üşenen parmaklarımız, klavyelerin üzerinde yeni “hot take”ler, yeni aforizmalar ve yeni aşağılamalar yazmaya devam edecek. Ve biz, o dayanılmaz hafifliğin içinde, ağırlığımızı, ciddiyetimizi ve hakikatle olan bağımızı yavaş yavaş yitirmeye devam edeceğiz. Asıl trajedi, Maorilerin dansı değil; bizim bu bitmek bilmeyen dansımızdır: Cehaletle yaptığımız o toksik vals.

Yorum bırakın

Scroll to Top