Bölüm 1: İstatistiksel Anomali ve Hızlı Sermaye Birikimi
Modern Türkiye’nin iktisadi ve sosyolojik dönüşümünü, belki de hiçbir figür, sıradan bir spor muhabirliğinden uluslararası bir medya ve futbol imparatorluğuna uzanan o baş döndürücü dikey hareketlilik kadar net bir şekilde sembolize edemez. Bu hikaye, yüzeyde bir “Amerikan Rüyası”nın yerli ve milli versiyonu gibi pazarlansa da, ekonomi politiğin soğuk ve rasyonel merceğinden bakıldığında, standart serbest piyasa dinamikleriyle açıklanması neredeyse imkansız olan istatistiksel bir anomali barındırmaktadır. Bir bireyin, sermaye birikim süreçlerinin doğal akışına, yani emek-değer teorisine veyahut ticari kârlılık marjlarına meydan okuyan bir hızla, logaritmik bir servet artışı yaşaması, sadece bireysel bir başarı öyküsü değil, aynı zamanda o coğrafyanın sermaye el değiştirme mekanizmalarının da bir röntgenidir. Bu bölümde, söz konusu medya figürünün mal varlığındaki ve nüfuz alanındaki bu akıl almaz genişlemeyi, sadece “yüksek reyting alan programlar yapmak” veya “halkın dilinden anlamak” gibi romantik argümanlarla açıklamaya çalışmanın, iktisadi gerçekliği nasıl perdelediğini ve bu hızlı yükselişin arkasında yatması muhtemel finansal kaldıraç etkilerini, görünmeyen elleri ve vitrin mekanizmalarını derinlemesine irdeleyeceğiz.
Öncelikle, bu yükselişin başlangıç noktasındaki matematiksel imkansızlığı masaya yatırmak gerekir. Doksanlı yılların ortalarında, elinde mikrofonla futbolcuların peşinden koşan, stadyum önlerinde taraftarın nabzını tutmaya çalışan, kılık kıyafeti ve tavırlarıyla o dönemin “televole” kültürünün neşeli ama ekonomik hiyerarşideki yeri belli olan bir figüründen bahsediyoruz. O dönemde bir televizyon muhabirinin kazancı, ne kadar popüler olursa olsun, belli bir maaş skalasının ve prim sisteminin ötesine geçemezdi. Bu, bir memurun veya orta düzey bir beyaz yakalının yaşam standartlarının belki bir tık üzerinde, ancak sermaye birikimi yapıp üretim araçlarına sahip olmaktan fersah fersah uzak bir gelir modelidir. Kapitalist sistemde servet edinmenin temel kuralı, paranın parayı çekmesi prensibine dayanır; yani büyük bir servet inşa etmek için, başlangıçta hatırı sayılır bir sermayeye veya bu sermayeye erişim sağlayan bir kredibiliteye sahip olmanız gerekir. Ancak vakamızda, bu ilk sermaye birikimi aşamasının, yani “primitive accumulation” denen ilkel birikim sürecinin, şeffaf olmayan bir hızla atlandığı görülmektedir.
Bir gezi programı ile başlayan popülarite, şüphesiz ki kişiye yüksek bir tanınırlık ve reklam gelirlerinden pay alma şansı verir. Ancak dünyanın hiçbir yerinde, sadece bir gezi programı sunucusu veya yapımcısı, sadece bu işten elde ettiği gelirle, ulusal yayın yapan bir televizyon kanalını satın alabilecek, ardından dijital platform kurabilecek ve İngiltere gibi futbol endüstrisinin kalbi olan bir ülkede kulüp sahibi olabilecek bir likiditeye ulaşamaz. Burada karşımıza çıkan ilk soru şudur: Bu devasa sermaye transferi için gereken kaldıraç etkisi nereden sağlanmıştır? Standart bir girişimcinin, bankalardan kredi alabilmesi veya yatırımcı bulabilmesi için sunması gereken teminatlar, iş planları ve geçmiş finansal tablolar, bu vakada sanki sihirli bir değnekle ortadan kalkmış gibidir. Sanki finansal yerçekimi kuralları, bu figür için geçici olarak askıya alınmıştır. Medya sektörünün maliyetli yapısı, prodüksiyon giderleri, telif hakları, personel maaşları ve uydu kiraları gibi devasa gider kalemleri düşünüldüğünde, sadece “format uyarlaması” yaparak elde edilen kâr marjının, bu imparatorluğu finanse etmeye yetmeyeceği, basit bir bakkal hesabıyla bile ortaya çıkmaktadır.
Bu noktada, “görünmez el” teorisini devreye sokmak, bir komplo teorisyenliği değil, iktisadi bir zorunluluktur. Türkiye gibi, sermayenin siyaset ve cemaat yapılarıyla iç içe geçtiği, ihale ve imtiyaz dağıtımının merkezi bir otorite tarafından yönetildiği ülkelerde, bazı figürlerin “seçilmiş” olması ve onlara “yürü ya kulum” denmesi, sıkça rastlanan bir durumdur. Bu figür, belki de belirli bir sermaye grubunun, siyasi bir odağın veya uluslararası bir ağın, medya üzerindeki kontrolünü sağlamak ve toplumu dizayn etmek amacıyla kullandığı bir “vitrin” olabilir mi? Bu soru, sadece onun şahsi zenginliğiyle ilgili değil, aynı zamanda Türkiye’deki medya sahipliği yapısının değişimiyle de doğrudan ilgilidir. Geleneksel medya patronlarının (basın kökenli aileler veya sanayici kökenli holdingler) tasfiye edildiği veya köşeye sıkıştırıldığı bir dönemde, hiçbir sermaye geçmişi olmayan bir figürün, en değerli frekanslardan birine sahip olması ve bu kanalı, haberden, siyasetten, gerçeklikten tamamen arındırılmış bir “eğlence gettosuna” dönüştürmesi, tesadüf olamaz.
Finansal verilerin şeffaflığı konusundaki bulanıklık da bu tezi güçlendirmektedir. Söz konusu şahsın şirketlerinin vergi beyanları, kârlılık oranları ve borçlanma yapıları, genellikle kamuoyunun detaylı incelemesinden uzaktır. Ara sıra basına yansıyan “vergi rekortmeni” haberleri, aslında buzdağının görünen yüzüdür ve çoğu zaman bir meşruiyet aracı olarak kullanılır. Ancak asıl mesele, vergi ödeyip ödemediği değil, o vergiyi doğuran devasa gelirin kaynağının ve bu gelirin sürdürülebilirliğinin mantıklı bir izahının olup olmadığıdır. Örneğin, bir kanal satın alımı sırasında ödenen on milyonlarca doların kaynağı nedir? Kendi ifadesiyle “alacaklarına karşılık” mı almıştır, yoksa arkasında, ismi zikredilmeyen “gölge ortaklar” mı vardır? Medya sektöründe, özellikle de reklam pastasının daraldığı ve dijitalleşmenin geleneksel TV’yi tehdit ettiği bir dönemde, bu kadar agresif bir büyüme stratejisi izlemek ve sürekli olarak nakit akışı sağlamak, arkada sınırsız bir kredi musluğu veya kara para aklama mekanizması olmaksızın mümkün müdür? Bu sorular, bir dedektif titizliğiyle sorulmalı ve cevapları, magazinel dedikoduların ötesinde, finansal raporların satır aralarında aranmalıdır.
Sektör normları açısından bakıldığında da durum gariptir. Dünyanın en büyük medya patronlarına baktığımızda (Murdoch, Berlusconi, Turner vb.), ya arkalarında devasa bir aile serveti, ya başka sektörlerden gelen (inşaat, enerji, telekomünikasyon) bir sermaye gücü ya da on yıllara yayılan, yavaş ve sancılı bir büyüme süreci görürüz. Hiçbiri, mikrofon tutan bir muhabirken, on sene içinde sektörün en büyük oyuncularından biri haline gelmemiştir. Bu hız, “organik” büyüme kavramına terstir. Organik büyüme, hatalar yapmayı, ders çıkarmayı, bazen küçülmeyi, piyasa koşullarına göre şekil almayı gerektirir. Oysa vakamızdaki büyüme, adeta bir laboratuvar ortamında, dış etkenlerden yalıtılmış, her hamlesi önceden garanti altına alınmış, steril ve yapay bir büyümedir. Formatların hepsi tutmakta, riskler hep bertaraf edilmekte, krizler teğet geçmektedir. Bu “yanılmazlık” ve “batmazlık” hali, serbest piyasanın kaotik doğasına aykırıdır ve ancak piyasa dışı bir müdahale veya koruma kalkanı ile açıklanabilir.
Bir diğer önemli nokta, bu sermaye birikiminin sadece yerel değil, uluslararası bir boyuta taşınmasıdır. İngiltere’de bir futbol kulübü satın almak, sadece bir sportif yatırım değil, aynı zamanda ciddi bir sermaye ihracı ve varlık transferidir. İngiltere gibi, mali denetimlerin (Financial Fair Play) ve kara para aklama yasalarının son derece sıkı olduğu bir ülkede, kaynağı belirsiz paralarla at koşturmak zordur. Bu durum, iki ihtimali akla getirir: Ya söz konusu şahsın arkasındaki finansal yapı, uluslararası finans sistemine entegre olmuş, son derece sofistike ve “temiz” görünen bir yapıdır; ya da bu satın alma işlemi, Türkiye’den çıkarılmak istenen sermayenin, “futbol yatırımı” kılıfı altında, güvenli bir limana park edilmesi operasyonudur. Futbol endüstrisi, doğası gereği, yüksek nakit akışının olduğu, oyuncu transferleri ve menajerlik ücretleri üzerinden büyük paraların denetimden kaçırılabildiği gri bir alandır. Bir medya patronunun, bu gri alana bu kadar hevesli bir şekilde girmesi, sadece futbol sevgisiyle açıklanamayacak kadar stratejik bir hamledir.
Bu dikey hiyerarşi geçişinde, “format uyarlaması” başarısının da abartıldığını, hatta bir paravan olarak kullanıldığını iddia etmek yanlış olmayacaktır. Evet, doğru formatları seçmek bir yetenektir. Ancak bu formatların (Survivor, O Ses, Yetenek Sizsiniz vb.) yayın hakları, prodüksiyon maliyetleri ve lisans ücretleri döviz bazındadır ve son derece yüksektir. Türkiye gibi, reklam gelirlerinin TL bazında olduğu ve kurun sürekli dalgalandığı bir ülkede, dövizle borçlanıp TL ile kazanarak bu çarkı döndürmek, matematiksel olarak sürdürülebilir değildir. Bir noktada, bu sistemin tıkanması, iflas etmesi veya küçülmesi gerekirdi. Ancak tam tersine, sistem büyümeye, yeni yatırımlar yapmaya, yeni platformlar kurmaya (Exxen gibi) devam etmektedir. Bu, sistemin içeriden, yani reklam gelirlerinden değil, dışarıdan, yani kaynağı belirsiz bir fondan sürekli olarak beslendiğini (subvanse edildiğini) düşündürmektedir. Bu fon, belki de siyasi iktidarın, toplumu apolitize etmek ve “eğlendirerek uyutmak” misyonunu yüklediği bu medya organını ayakta tutmak için aktardığı dolaylı kaynaklardır. Kamu bankalarının kredileri, vergi afları, teşvikler veya yandaş şirketlerin verdiği astronomik reklamlar, bu dışsal beslemenin araçları olabilir.
Ayrıca, şahsın ilişkiler ağına da dikkat çekmek gerekir. İlk sermaye birikimi döneminde adı geçen bazı karanlık yapılarla (örneğin, 90’lı yıllarda popüler olan ve daha sonra suç örgütü olduğu tescillenen bazı kültler veya cemaatler) olan temasları, medyadaki yükselişinde bir basamak teşkil etmiş olabilir mi? Bu yapıların, kendi üyelerini veya sempatizanlarını, medya, yargı, emniyet ve bürokrasi gibi kilit noktalara yerleştirmek ve onları finansal olarak desteklemek gibi bir stratejisi olduğu bilinmektedir. Acaba bu figür, o dönemde bu ağların sağladığı imkanlarla, rakiplerinin önüne geçirilmiş, kapılar ona sonuna kadar açılmış ve bugünlere gelmesi için bir “proje” olarak desteklenmiş olabilir mi? Eğer böyleyse, bugünkü serveti ve gücü, aslında ona ait değil, onu oraya getiren yapının bir emanetidir. Ve bu emanet, gerektiğinde geri alınabilir veya başka amaçlar için kullanılabilir. Bu ilişki ağları, şahsın neden bazı dönemlerde dokunulmaz olduğunu, neden bazı skandalların (özel hayat, iş etiği vb.) üzerine yapışmadığını ve neden her devrin adamı olarak kalabildiğini de açıklar niteliktedir.
Bir diğer önemli husus, bu hızlı zenginleşmenin toplum nezdindeki meşruiyetidir. Toplum, normal şartlarda, kaynağı belirsiz ve aşırı hızlı zenginleşmelere şüpheyle ve tepkiyle yaklaşır. Ancak bu figür, “bizden biri” imajını o kadar başarılı bir şekilde kullanmıştır ki, zenginliği bir “hırsızlık” veya “yolsuzluk” sonucu değil, bir “başarı” ve “zekâ” ürünü olarak kodlanmıştır. “O yaptı, helal olsun,” “Adam işini biliyor,” “Zeki adam vesselam” gibi söylemler, bu meşruiyetin halk tabanındaki yansımalarıdır. Bu durum, şahsın sadece finansal bir operasyonun değil, aynı zamanda çok başarılı bir algı yönetimi operasyonunun da öznesi olduğunu gösterir. Zenginliğini gizlemek yerine, onu (uçaklar, arabalar, yatlar) bir şov unsuru olarak sergilemesi, paradoksal bir şekilde onu halktan koparmamış, aksine halkın “yırtma” hayallerinin bir projeksiyonu haline getirmiştir. Bu da, sermayenin kaynağının sorgulanmasını engelleyen en güçlü psikolojik bariyerdir.
Sonuç olarak, bu bölümde ele aldığımız “istatistiksel anomali”, basit bir şans veya yetenek hikayesi değildir. Bu, Türkiye’nin son yirmi yılda geçirdiği ekonomik ve politik dönüşümün, medya ve eğlence sektörü üzerinden kristalize olmuş halidir. Spor muhabirliğinden medya imparatorluğuna uzanan bu yol, aslında kayıt dışı ekonominin, siyasi himayeciliğin, kültürel yozlaşmanın ve toplumsal mühendisliğin döşediği taşlarla örülmüştür. Bu servet, bir bireyin değil, bir sistemin, bir dönemin ve o dönemin yarattığı “yeni tip insan” modelinin servetidir. Bu nedenle, bu figürü analiz etmek, aslında Türkiye’nin “karanlık” ve “parıltılı” yüzünü aynı anda analiz etmek demektir. Görünen o ki, bu hızlı yükselişin bedeli, sadece finansal değil, aynı zamanda toplumsal ve kültürel bir borçlanmadır ve bu borcun vadesi henüz gelmemiştir. Önümüzdeki bölümlerde, bu borcun nasıl tahsil edildiğini ve bu illüzyonun nasıl sürdürüldüğünü daha detaylı bir şekilde, özellikle “bizden biri” illüzyonu üzerinden inceleyeceğiz. Bu figür, sadece bir sonuç değil, aynı zamanda devam eden bir sürecin en işlevsel aracıdır. Sermaye, medya ve siyaset üçgenindeki bu konumlanış, standart piyasa kurallarının ötesinde, kendine has, yerli ve belki de “karanlık” bir başarı modelini temsil etmektedir. Bu modelin sürdürülebilirliği ise, sadece şahsın yeteneklerine değil, onu var eden sistemin bekasına bağlıdır. Eğer sistem çökerse veya yön değiştirirse, bu “anomali”nin de normalleşmesi, yani balonun sönmesi kaçınılmaz olacaktır. Ancak şimdilik, bu logaritmik artış devam etmekte ve sorgulayan gözlerden ustaca saklanmaktadır. Bu saklambaç oyununda, en büyük saklanma yeri ise, ironik bir şekilde, herkesin gözü önündeki o parlak ekranlardır.
Bölüm 2: “Bizden Biri” İlüzyonu ve Parasosyal İlişkiler
Toplum mühendisliğinin en ince ve en başarılı örneklerinden biri, kitlelerin, kendilerinden fersah fersah uzaklaşmış, ekonomik ve sosyal sınıf olarak tamamen farklı bir stratosfere yerleşmiş bir bireyi, hala inatla ve ısrarla “evin oğlu” olarak kodlamaya devam etmesidir. Bu durum, basit bir sempati veya hayranlık ilişkisinin çok ötesinde, derinlemesine incelenmesi gereken sosyopsikolojik bir fenomendir. Söz konusu medya figürünün, bir imparatorluk yönetmesine, özel jetlerle kıtalararası seyahat etmesine ve servetinin büyüklüğüyle dudak uçuklatmasına rağmen, halkın gözünde hala “mahalledeki fırlama ama iyi kalpli çocuk” imajını koruyabilmesi, tesadüfi bir karizmanın değil, laboratuvar ortamında damıtılmışçasına hassas bir iletişim stratejisinin ürünüdür. Bu bölümde, bu stratejinin nasıl inşa edildiğini, hangi toplumsal kodları hacklediğini ve siyah tişört ile parmak arası terliğin nasıl olup da dünyanın en pahalı smokininden daha etkili bir güç kalkanına dönüştüğünü irdeleyeceğiz. Önceki bölümde ele aldığımız finansal anomalinin sürdürülebilirliği, büyük ölçüde bu bölümde detaylandıracağımız “rıza üretimi” mekanizmasına bağlıdır. Çünkü halk, kaynağını sorgulamadığı zenginliği değil, kendinden bildiği zenginliği meşrulaştırır.
Bu illüzyonun temel taşı, “erişilebilirlik paradoksu” üzerine kuruludur. Normal şartlarda, ultra zenginler ve medya patronları, toplumdan izole, cam kulelerde yaşayan, ulaşılmaz ve soğuk figürler olarak algılanır. Bu mesafe, hem bir saygı hem de bir nefret/kıskançlık (resentment) duygusu yaratır. Ancak vakamızdaki figür, bu mesafeyi fiziksel olarak korurken, algısal olarak tamamen ortadan kaldırmayı başarmıştır. O, ekranın içinden çıkıp salonun ortasındaki kanepeye oturmuş, elinde çay bardağıyla sizinle sohbet eden birisi gibidir. Bu hissi yaratan en önemli enstrüman, şüphesiz ki kostüm seçimidir. Siyah, markasız (veya kendi markası olsa bile minimalist) tişört ve rahat ayakkabılar, Türkiye gibi şekilciliğin ve hiyerarşinin kıyafet üzerinden okunduğu bir toplumda devrimci bir mesaj taşır: “Ben değişmedim, para beni bozmadı, bu kıyafetler benim değil, sizin temsilinizdir.” Takım elbise, bu coğrafyanın bilinçaltında devleti, bürokrasiyi, soğuk bankacıları, haciz memurlarını veya tepeden bakan patronları simgeler. Takım elbise, bir bariyerdir; resmiyet ve mesafe içerir. Oysa tişört, savunmasızlık, samimiyet ve bizdenlik göstergesidir. Bu figür, en üst düzey protokollerde, uluslararası pazarlıklarda veya milyon dolarlık anlaşmalarda bile bu “üniformayı” üzerinden çıkarmayarak, kitlelere şu subliminal mesajı vermektedir: “Ben onların masasında oturuyorum ama hala sizin tarafınızdayım.” Bu, kitlelerin ona duyabileceği sınıf nefretini nötralize eden en güçlü paratönerdir.
Bu “halk adamı” PR çalışmasının bir diğer ayağı, dil ve üslup mühendisliğidir. Medya patronlarının veya büyük sermayedarların kullandığı o ağdalı, kurumsal, mesafeli ve didaktik dil, bu figürde yerini sokak jargonuna, “abi”, “kardeşim”, “kanka” gibi hitaplara bırakmıştır. Kullandığı kelime dağarcığı, ortalama bir lise öğrencisinin veya kahvehane müdaviminin dağarcığıyla neredeyse birebir örtüşür. Bu, bir yetersizlik değil, bilinçli bir tercihtir. Karmaşık cümleler kurmamak, entelektüel referanslardan kaçınmak ve olayları en basit, en ilkel duygularla (sevinç, şaşkınlık, öfke, heyecan) ifade etmek, izleyici ile arasında zihinsel bir bariyer oluşmasını engeller. İzleyici, onu dinlerken kendini yetersiz veya cahil hissetmez; aksine, “aynı benim gibi düşünüyor” hissine kapılır. Bu zihinsel aynalama (mirroring), parasosyal ilişkinin temelini oluşturur. Parasosyal ilişki, izleyicinin medya figürüyle karşılıklı olmayan ama son derece gerçekçi hissettiren bir bağ kurmasıdır. İzleyici, onu o kadar çok ve o kadar “doğal” halleriyle (yemek yerken, oyun oynarken, gülerken, kızarken) görür ki, onu ailesinden biri, yakın bir arkadaşı zannetmeye başlar. Bu sahte yakınlık, eleştirel düşünceyi felç eden en etkili uyuşturucudur. İnsan, tanımadığı bir patronu acımasızca eleştirebilir ama “evin oğlunu” eleştirirken hep bir tolerans payı bırakır. İşte bu figürün dokunulmazlığının sırrı buradadır; o, eleştirilemez bir patron değil, hatalarıyla sevilen bir evin oğludur.
“Firari” döneminden miras kalan “gegin/seyyah” arketipi de bu illüzyonun inşasında kritik bir rol oynamıştır. 90’ların ve 2000’lerin başında, Türkiye’nin büyük bir kısmı ekonomik ve vize engelleri nedeniyle yurt dışına çıkamazken, bu figür onların gözü, kulağı ve avatarı olmuştur. O, Miami sahillerinde, Rio karnavallarında veya Afrika savanlarında gezerken, izleyici de onunla birlikte gezmiş, onunla birlikte şaşırmış, onunla birlikte (veya onun üzerinden) o ulaşılamaz “Batılı/Egzotik” dünyaya dokunmuştur. Bu süreçte, o sadece bir sunucu değil, Türk halkının kolektif bilinçaltındaki “dünyaya açılma” arzusunun ve aşağılık kompleksinin tatmin edicisi olmuştur. Yabancı kadınlarla kurduğu o hafif flörtöz, biraz mahcup ama özgüvenli diyaloglar, ortalama Türk erkeğinin fantezi dünyasını beslemiş ve ona “bizim oğlan gidiyor, görüyor ve alıyor” duygusunu yaşatmıştır. Bu geçmiş, onun bugünkü imparatorluğunun harcıdır. O günlerde kurulan “bizim oğlan” bağı, bugün o oğlan bir deve dönüşse bile kopmamaktadır. Çünkü o devleşme hikayesi, izleyicinin gözü önünde, adım adım, kare kare gerçekleşmiştir. Bu şeffaflık illüzyonu (her anının ekranda olması), izleyicide “onun nasıl zengin olduğunu biliyoruz, bizden saklısı gizlisi yok” algısı yaratır. Oysa önceki bölümde tartıştığımız finansal anomaliler ve karanlık noktalar, tam da bu aşırı görünürlüğün yarattığı kör nokta sayesinde gizlenmektedir.
Ayrıca, bu figürün uyguladığı “Truva Atı” stratejisinde, kendi kırılganlıklarını ve zaaflarını bir pazarlama aracı olarak kullanması da dikkate değerdir. Yetim kalma hikayesi, yaşadığı büyük travmalar, başarısızlıkları (okul hayatı, iflaslar vb.) sürekli olarak, bir başarı öyküsünün dramatik sosu olarak sunulur. Bu, klasik kahramanın yolculuğu (hero’s journey) şablonuna birebir uyar. Kitleler, mükemmel ve kusursuz kahramanları sevmezler; onlar yaralı, düşüp kalkmış, acı çekmiş ama sonunda zafer kazanmış kahramanları severler. Bu figür, kendi acılarını ve travmalarını kamusallaştırarak, izleyiciyle arasında sarsılmaz bir duygusal köprü kurmuştur. Bir yarışma programında bir yarışmacının hikayesine ağlarken veya bir yardım gecesinde duygulanırken sergilediği o “insani” tavır, onun arkasındaki soğuk, hesapçı ve acımasız iş insanı kimliğini maskeler. İzleyici, “bu kadar duygusal bir adam kötü olamaz, haksızlık yapamaz, karanlık işler çeviremez” diye düşünmeye şartlandırılır. Bu, duygusal manipülasyonun en üst seviyesidir. Merhamet ve vicdan, bu imparatorlukta birer meta haline gelmiş, reyting ve itibar devşirmek için kullanılan birer enstrümana dönüşmüştür.
Bu illüzyonun bir diğer tehlikeli boyutu, “liyakat” kavramının içini boşaltarak yeni bir başarı modeli dayatmasıdır. “Bizden biri” olmak, eğitimli, donanımlı, kültürlü olmak demek değildir bu anlatıda. Aksine, “bizden biri” olmak; sokak zekasına sahip olmak, “yırtık” olmak, hazırcevap olmak ve fırsatları değerlendirmeyi bilmek demektir. Akademik başarının, derinlemesine bilginin veya sanatsal üretimin aşağılandığı veya en azından önemsizleştirildiği bir “anti-entelektüel” duruş, bu figürün personasında cisimleşir. “Ben okumadım ama bak nerelere geldim” alt metni, okumuş ama işsiz, eğitimli ama umutsuz milyonlarca gence zehirli bir mesaj verir: “Sistemde yükselmek için o kitaplara ihtiyacın yok, ihtiyacın olan şey benim gibi olmak, benim gibi düşünmek ve benim kurduğum oyunda (yarışmalarda) rol kapmak.” Bu, kitleleri pasifize eden, sisteme karşı eleştirel bir duruş geliştirmek yerine sistemin boşluklarından sızarak bireysel kurtuluş aramaya yönelten bir ideolojik aygıttır. “Bizden biri” illüzyonu, aslında kitlelere “siz de benim gibi olabilirsiniz” yalanını satarak, onları kendi sömürü düzenine gönüllü olarak dahil etmektedir.
Parasocial ilişkinin gücü, kriz anlarında daha net ortaya çıkar. Şahsın özel hayatındaki çalkantılar, boşanmalar, genç sevgililer veya lüks harcamalar normalde bir halk figürünü bitirebilecekken, vakamızda bu durumlar birer “magazinel macera” olarak tüketilip normalleştirilmektedir. Çünkü izleyici, onunla kurduğu o hayali dostluk sayesinde, onun hatalarını da “bizim oğlan yine yaptı yapacağını” hoşgörüsüyle karşılar. Hatta bu lüks yaşam ve hovardalık, izleyicinin kendi bastırılmış arzularının bir yansıması, bir vekaleten tatmin (vicarious satisfaction) aracı olarak işlev görür. O, pahalı arabalara binerken, izleyici de onunla birlikte biniyormuş gibi hisseder; o, güzel kadınlarla birlikteyken, izleyici de kendi erkeklik fantezisini onun üzerinden tatmin eder. Bu nedenle, onun zenginliği kıskanılan değil, gurur duyulan, “bizim mahalleden çıkan çocuğun başarısı” olarak sahiplenilen bir olguya dönüşür. Bu sahiplenme, sermayenin kaynağının sorgulanmasını imkansız hale getirir. Çünkü insan, kendinden bir parça olarak gördüğü şeyi sorgulamaz, onu korur.
Bu stratejinin politik yansımaları da göz ardı edilemez. “Ben siyasetten anlamam, ben sadece halkımı eğlendirmek istiyorum” söylemi, aslında son derece politik bir tavırdır. Bu tavır, mevcut düzenin sorunlarını, adaletsizliklerini ve çelişkilerini görmezden gelmeyi, bunları “sıkıcı” ve “gereksiz” konular olarak etiketlemeyi içerir. “Bizden biri” olan bu figür, halka, siyasetin ve düşünmenin yorucu olduğunu, asıl mutluluğun o anki eğlencede, o anki yarışmada, o anki dedikoduda olduğunu vaaz eder. Bu, kitlelerin depolitizasyonu için mükemmel bir araçtır. Eğer “bizden biri” olan, bu kadar zengin ve başarılı olan bu adam, ülkenin gidişatından memnunsa ve sadece gülüp eğleniyorsa, demek ki ortada dert edecek büyük bir sorun yoktur; varsa da bu sorunlar “sıkıcı siyasetçilerin” işidir. Bu yaklaşım, toplumsal muhalefetin enerjisini sönümler ve statükonun devamlılığını sağlar. Dolayısıyla, bu “halk adamı” PR çalışması, sadece ticari bir pazarlama stratejisi değil, aynı zamanda bir toplumsal kontrol mekanizmasıdır.
Ayrıca, bu figürün etrafında oluşturulan “ekip” veya “aile” görüntüsü de “bizden biri” illüzyonunu besler. Yıllardır yanında olan, “kamera arkası” diye tanıttığı, şakalaştığı, bazen azarladığı ama hep yanında tuttuğu o kadro, izleyiciye bir “vefa” mesajı verir. “Bak, parayı buldu ama arkadaşlarını satmadı, hala aynı ekiple yiyor içiyor” dedirtir. Bu sadakat gösterisi, feodal değerlerin güçlü olduğu Türk toplumunda büyük bir kredi sağlar. Oysa bu ekip, aslında o devasa çarkın dişlileri, o illüzyonun sürdürülebilirliğini sağlayan, patronun her dediğini onaylayan, onun egosunu besleyen ve gerektiğinde kalkan olan bir “saray maiyeti”dir. Ancak ekrana yansıyan, neşeli bir arkadaş grubu, hiyerarşisiz bir dost meclisi görüntüsüdür. Bu da izleyicinin o yapıya duyduğu sempatiyi artırır ve o yapının içindeki güç ilişkilerini, mobbing iddialarını veya sömürü düzenini görmesini engeller.
Sonuç olarak, bu bölümde irdelediğimiz “bizden biri” imajı, spontane gelişen bir durum değil, her detayıyla kurgulanmış, sosyolojik verilerle desteklenmiş ve profesyonelce yönetilen bir “algı operasyonu”dur. Bu operasyon, söz konusu figürü, toplumun eleştirel filtrelerinden geçirerek, onu dokunulmaz, sorgulanamaz ve yargılanamaz bir konuma yükseltmiştir. Siyah tişört, sadece bir kıyafet değil, bir zırhtır. Sokak ağzı, sadece bir konuşma tarzı değil, bir şifredir. Bu şifreler sayesinde, sermayenin ve gücün o soğuk, o ezici yüzü maskelenmiş, yerine sıcak, samimi ve zararsız görünen bir “medya fenomeni” yüzü monte edilmiştir. Ancak bu maskenin altında, piyasa kurallarını, insan psikolojisini ve toplumsal zaafları çok iyi bilen, bunları kendi çıkarı (veya temsil ettiği gücün çıkarı) için kullanmaktan çekinmeyen, son derece rasyonel ve hesapçı bir akıl yatmaktadır. Halkın “evin oğlu” sandığı kişi, aslında evin anahtarlarını elinde tutan, evin kurallarını koyan ve o evde kimin neyi izleyeceğine, neye güleceğine, neye ağlayacağına karar veren, görünmez bir otoritedir. Bu otoritenin gücü, tam da otorite gibi görünmemesinden gelmektedir. Ve bu, modern zamanların en etkili, en sinsi iktidar kurma biçimidir. Bir sonraki bölümde, bu iktidarın kriz anlarında nasıl bir “emniyet sübabı” olarak devreye girdiğini ve toplumsal öfkeyi nasıl nötralize ettiğini, “Panem et Circenses” kavramı üzerinden daha detaylı inceleyeceğiz.
Bölüm 3: Panem et Circenses (Ekmek ve Oyunlar) – Modern Afyon
Tarih, muktedirlerin kitleleri yönetmek için başvurduğu yöntemlerin, teknolojinin ve çağın getirdiği yeniliklere rağmen özünde ne kadar değişmez kaldığının kanıtlarıyla doludur. Roma İmparatorluğu’nun çöküş dönemine girerken, halkın yoksulluğunu, açlığını ve sisteme olan öfkesini bastırmak için kullandığı “Panem et Circenses”, yani “Ekmek ve Oyunlar” stratejisi, bugün modern Türkiye’nin sosyo-politik atmosferinde, söz konusu medya figürünün yönettiği imparatorluk üzerinden yeniden hayat bulmaktadır. Bu bölümde, önceki kısımlarda incelediğimiz finansal anomalinin ve “bizden biri” illüzyonunun, toplumsal işlevsellik boyutuna odaklanacağız. Zira bu figürün ve ürettiği içeriğin, sadece ticari bir meta olmanın ötesinde, ülkenin en çalkantılı dönemlerinde devreye giren, toplumsal patlamaları önleyen, kitlelerin öfkesini emen ve onları sanal bir gerçeklik fanusuna hapseden devasa bir “narkoz ünitesi” işlevi gördüğü tezi, üzerinde ciddiyetle durulması gereken bir hakikattir. İzlenme oranlarının (rating) ülkenin sefalet endeksiyle paralel bir şekilde yükselmesi, bir tesadüf değil, umutsuzluğun yarattığı kaçış psikolojisinin matematiksel bir sonucudur.
Roma’da Kolezyum ne ise, bugün Türkiye’de bu şahsın kanalı odur. Gladyatörlerin yerini, modern zamanların açlık ve dayanıklılık oyunlarında birbirini yiyen, hakaret eden, fiziksel ve psikolojik sınırları zorlanan yarışmacılar almıştır. İmparatorun halka fırlattığı somun ekmeklerin yerini ise, ekran başındaki izleyiciye sunulan “büyük ödül” hayalleri, SMS ile kader belirleme ilüzyonu ve “bir gün ben de orada olabilirim” umudu almıştır. Bu mekanizma, toplumsal travmaların, ekonomik krizlerin ve politik gerilimlerin en yoğun olduğu anlarda, bir emniyet sübabı gibi çalışır. Ülke, enflasyon canavarıyla boğuşurken, işsizlik rakamları tavan yaparken veya siyasi kutuplaşma sokaklara taşma noktasına gelirken, milyonlarca insanın aynı anda, aynı saatte, Dominik Cumhuriyeti’ndeki bir parkurda kimin kazandığına veya kimin kimin arkasından dedikodu yaptığına kilitlenmesi, sistemin devamlılığı açısından hayati bir fonksiyondur. Bu durum, Karl Marx’ın din için kullandığı “kitlelerin afyonu” tabirinin, 21. yüzyılda “medya” ve “reality show”lar üzerinden yeniden tanımlanmasını zorunlu kılar.
Burada işleyen psikolojik mekanizma, “yer değiştirme” (displacement) ve “yansıtma” (projection) süreçleri üzerinden ilerler. Günlük hayatında patronuna, ev sahibine, siyasi otoriteye veya ekonomik adaletsizliğe karşı sesini çıkaramayan, öfkesini içinde biriktiren birey, bu birikmiş agresyonu, ekran karşısında risksiz bir alana kanalize eder. Mavi takımın “tembel” oyuncusuna duyduğu öfke, aslında kendi hayatındaki adaletsizliklere duyduğu öfkenin bir yansımasıdır. Kırmızı takımın “haksızlığa uğrayan” yarışmacısı için döktüğü gözyaşı, aslında kendi mağduriyetine ağlayışıdır. Medya figürü, bu deşarj alanını kurarak, toplumun gazını alan baş mühendis konumundadır. Eğer bu sanal arenalar olmasaydı, bu devasa öfke ve enerji birikimi, muhtemelen sokaklara, meydanlara veya sandıklara, sistemin istemediği bir şekilde yansıyabilirdi. Dolayısıyla, bu programların varlığı, sadece bir eğlence sektörü başarısı değil, aynı zamanda bir “rejim güvenliği” meselesidir.
Programların zamanlaması ve süreleri de bu tezi destekler niteliktedir. Dikkat edilirse, bu yapımlar “prime time” denilen en değerli zaman dilimini sadece kapsamakla kalmaz, onu adeta işgal eder. Akşam haberlerinden hemen sonra başlayan ve gece yarısını geçene kadar devam eden, bazen beş-altı saati bulan yayın maratonları, izleyicinin “düşünme”, “sorgulama” veya “aile içi iletişim kurma” gibi eylemlerine fiziksel olarak zaman bırakmaz. Bu, “zihinsel işgal” stratejisidir. Birey, işten yorgun argın eve geldiğinde, beynini dinlendirmek bahanesiyle açtığı ekranın karşısında, yüksek desibelli tartışmaların, dramatik müziklerin ve bitmek bilmeyen reklam kuşaklarının bombardımanına tutulur. Bu süreçte, dışarıdaki gerçek dünyanın (zamların, yolsuzlukların, hukuksuzlukların) sesi kısılır, yerine adadaki konseyin, mutfaktaki jürinin veya sahnedeki yeteneğin sesi açılır. Gerçeklik, kurgusal bir gerçeklik (simulakr) tarafından ikame edilir. Jean Baudrillard’ın simülasyon kuramı, tam da bu noktada, bu medya imparatorluğunun işlevini anlamak için bir anahtar sunar: Artık gerçeğin kendisi yok olmuş, gerçeğin yerini onun kusursuz bir kopyası olan simülasyon almıştır. İzleyici için adadaki açlık, kendi buzdolabındaki boşluktan daha gerçektir; çünkü adadaki açlık dramatize edilmiş, estetikleştirilmiş ve bir anlatıya (narrative) dönüştürülmüştür.
Bu noktada, şahsın “milletimiz eğlenmeyi seviyor, biz sadece halkın istediğini veriyoruz” şeklindeki savunması, aslında büyük bir manipülasyonu gizleyen bir maskedir. Halk, bu tür içerikleri “istediği” için değil, başka bir alternatifi kalmadığı, kültürel ve entelektüel damarları kurutulduğu ve en önemlisi, gerçek hayatın acımasızlığından kaçacak bir sığınak aradığı için bu içeriklere yönelmektedir. Bu bir tercih değil, bir çaresizliktir. Medya figürü, bu çaresizliği paraya ve güce tahvil eden kişidir. Ekonomik kriz derinleşip alım gücü düştükçe, insanların dışarıda sosyalleşme, sinemaya gitme, tatile çıkma imkanları azalır. Evdeki televizyon, en ucuz ve en erişilebilir eğlence aracı haline gelir. Dolayısıyla, ülkenin ekonomik göstergeleri kötüleştiğinde, bu yapımların reytinglerinin artması ters orantılı bir korelasyon değil, doğrudan bir nedensellik ilişkisidir. Yoksulluk arttıkça, hayal satıcılarının işleri açılır. Bu figür, sattığı hayallerle (ünlü olmak, zengin olmak, büyük ödülü kazanmak) yoksullaşan kitlelere sanal bir dikey hareketlilik vaadi sunar.
Yarışma formatlarının içeriği de bu “uyuşturma” ve “yönlendirme” işlevine göre dizayn edilmiştir. Özellikle “adalet” kavramının işlenişi, sosyolojik açıdan son derece kritiktir. Gerçek hayatta mahkemelere, hukuka ve liyakate olan inancını yitirmiş kitleler, bu programlarda “ilahi adaletin” veya “halkın adaletinin” tecelli ettiği bir simülasyon ararlar. SMS oylamaları, bu açıdan sahte bir demokrasi şölenidir. Vatandaş, ülkenin kaderini belirleme konusundaki çaresizliğini, bir yarışmacıyı eleyerek veya şampiyon yaparak telafi eder. “Benim oyumla birinci oldu” hissi, bireye kaybettiği “özne olma” (agency) duygusunu geçici olarak geri verir. Medya figürü, bu oylama ritüellerini, noter tasdikli zarfları ve gerilimli bekleyiş anlarını o kadar ustaca kurgular ki, izleyici bunun bir ticari işlem (her SMS bir gelir kapısıdır) olduğunu unutur ve bunu bir demokrasi mücadelesi zanneder. Aslında olan biten, kitlelerin kendi paralarıyla kendi kendilerini eğlendirmesi ve bu süreçte medya patronunu daha da zengin etmesidir. Bu, kapitalizmin en parlak zaferlerinden biridir.
Ayrıca, bu programlarda yaratılan yapay kutuplaşmalar (Gönüllüler vs. Ünlüler, Kırmızı vs. Mavi), toplumsal kutuplaşmanın bir mikro kozmosunu sunar. Toplum, zaten siyasi, etnik veya kültürel fay hatlarıyla bölünmüşken, bu programlar bu bölünmüşlük halini zararsız (!) bir alana taşır. İnsanlar, siyasi partilerini savunur gibi yarışmacılarını savunur, fan sayfaları kurar, sosyal medyada linç kampanyaları düzenler. Bu fanatizm, gerçek dünyadaki sorunlara karşı örgütlenmesi gereken enerjiyi emer ve yok eder. Şahıs, bu kutuplaşmayı bilinçli olarak körükler; konseylerde yarışmacıları birbirine düşürür, dedikodu mekanizmasını çalıştırır ve izleyiciyi taraf olmaya zorlar. Çünkü taraf olmayan izlemez, izlemeyen para kazandırmaz. Bu kaosun moderatörü olarak kendisini “tarafsız, adil ve babacan” bir hakem konumuna yerleştirmesi de (önceki bölümde bahsettiğimiz “evin oğlu” imajıyla uyumlu olarak) stratejinin bir parçasıdır. O, kaosun içindeki düzen, kavganın içindeki uzlaştırıcıdır. Bu konum, ona bilinçaltı düzeyde bir “devlet baba” veya “kabile reisi” otoritesi sağlar.
Kriz dönemlerinde bu programların “hafıza silici” (amnezi) etkisi de göz ardı edilemez. Büyük bir maden kazası, bir terör saldırısı veya sarsıcı bir yolsuzluk haberi gündeme düştüğünde, medya figürünün kanalı genellikle yayın akışını bozmaz veya çok kısa bir “duyarlılık” molasından sonra “şov devam etmeli” prensibiyle kaldığı yerden devam eder. Hatta bazen, gündemin en sıcak olduğu saatlerde, programın en heyecanlı, en tartışmalı bölümleri yayına sürülür. Bu, kitlelerin dikkatini dağıtmak, acıyı ve öfkeyi unutturmak ve gündemi değiştirmek için kullanılan klasik bir manipülasyon tekniğidir. Toplumsal hafızanın silinmesi, yerine sabun köpüğü gibi geçici ve yapay gündemlerin (kim kime ne dedi, kim kimi yazdı) yerleştirilmesi, iktidar mekanizmalarının en çok arzu ettiği şeydir. Ve bu medya figürü, bu hizmeti en profesyonel, en renkli ve en izlenebilir şekilde sunan tedarikçidir.
Ekmek ve Oyunlar stratejisinin modern versiyonunda, “ekmek” kısmı giderek küçülürken, “oyunlar” kısmı giderek büyümektedir, zira fiziksel açlığı bastırmanın en ucuz yolu zihinsel tokluk (ya da sarhoşluk) yaratmaktır. Bu figürün sunduğu içerikler, besleyici değeri olmayan, bol kalorili, bağımlılık yapan ve insanı uyuşturan “fast-food” içeriklerdir. Ancak aç bir insan için fast-food, hiç yoktan iyidir. Bu nedenle, ekonomik krizin derinleştiği dönemlerde, bu programlara yönelik eleştiriler, elitist bir yaklaşım olarak görülüp püskürtülür. “Milletin derdi başından aşkın, bırakın iki dakika kafa dağıtsınlar” argümanı, aslında sistemin devamını sağlayan en güçlü savunma mekanizmasıdır. Evet, millet kafa dağıtmalıdır, çünkü kafasını toplarsa, göreceği gerçeklik çok can yakıcı olacaktır.
Sonuç olarak, bu bölümde ele aldığımız “Panem et Circenses” benzetmesi, basit bir metafor değil, somut bir yönetim teknolojisidir. Söz konusu medya figürü, bu teknolojinin operatörüdür. O, Roma İmparatorları gibi kolezyumda halkı selamlamaz belki ama Instagram canlı yayınlarında, Survivor konseylerinde ve yılbaşı özel programlarında aynı işlevi yerine getirir. Kitleleri, kendi sefaletlerine yabancılaştırır. Onlara, asla sahip olamayacakları hayatları izletirken, o hayatların bir parçasıymış gibi hissettirir. Bu illüzyon, toplumsal patlamayı geciktirir, statükoyu tahkim eder ve sermayenin el değiştirmesi sürecinde gereken sessizliği ve rızayı sağlar. Ancak tarih göstermiştir ki, oyunlar sonsuza kadar süremez ve ekmek tamamen bittiğinde, en görkemli sirkler bile kitlelerin öfkesini durdurmaya yetmez. Bu figürün imparatorluğu, şu an için bu hassas denge üzerinde yükselmektedir; ancak bu denge, ülkenin makro-ekonomik ve sosyo-politik dengeleri kadar kırılgandır. Gelecek bölümlerde, bu yapının temel taşlarından biri olan “format ithalatı”nın, sadece bir içerik transferi değil, aynı zamanda bir kültürel deformasyon aracı olarak nasıl kullanıldığını, yani oyunun kurallarının toplumun genetiğini nasıl değiştirdiğini inceleyeceğiz. Bu, sadece bir televizyonculuk başarısı değil, bir kültürel kolonizasyon hikayesidir.
Bölüm 4: Format İthalatı ve Kültürel Deformasyon
Küreselleşen medya endüstrisinin en belirgin özelliklerinden biri, televizyon formatlarının ulus-devlet sınırlarını aşarak ticari birer meta gibi dolaşıma girmesidir. Hollanda’da, İngiltere’de veya Amerika Birleşik Devletleri’nde yaratılan bir yarışma formatı, lisans hakları satın alınarak dünyanın dört bir yanına ihraç edilir. Teorik olarak, bu bir “teknoloji transferi”ne benzer; çalışan bir mekanizmayı alır ve kendi ülkenizde kurarsınız. Ancak, vakamızda incelediğimiz medya figürünün imparatorluğunda gerçekleşen süreç, basit bir ithalat veya tercüme faaliyeti olmanın çok ötesine geçmiştir. Burada yaşanan durum, bir adaptasyondan ziyade, bilinçli ve sistematik bir “kültürel deformasyon” ve “içerik mutasyonu” sürecidir. Orijinalinde yeteneğe, performansa, stratejik zekaya veya saf şansa dayalı olan formatlar, Türkiye gümrüğünden geçerken genetiği değiştirilmiş organizmalara dönüştürülmüş; Türk toplumunun sosyolojik fay hatları, duygusal zaafları ve kültürel kodları üzerine yeniden inşa edilmiştir. Bu bölümde, bu mutasyonun anatomisini, ithal edilen formatların neden orijinalinden çok daha agresif, kaotik ve arabesk bir kimliğe büründürüldüğünü ve bu durumun toplumun ahlaki pusulasını, başarı algısını ve insan ilişkilerini nasıl geri dönülemez bir biçimde dönüştürdüğünü derinlemesine analiz edeceğiz.
Batı menşeli “reality show” formatlarının genetiğinde, genellikle oyunun kuralları, rekabetin çerçevesi ve nihai hedefe ulaşma süreci ön plandadır. Örneğin, bir hayatta kalma yarışmasının Amerikan versiyonunu izlediğinizde, odağın büyük ölçüde fiziksel dayanıklılık, oyun stratejisi ve doğa ile mücadele üzerinde olduğunu görürsünüz. Yarışmacıların kişisel hayatları, travmaları veya birbirlerine ettikleri hakaretler, oyunun akışını süsleyen yan unsurlardır; ana omurga değildir. Ancak bu formatlar, söz konusu medya figürünün editoryal süzgecinden geçtiğinde, bambaşka bir kimliğe bürünür. Türkiye versiyonlarında “oyun”, sadece bir dekordur; asıl içerik “kaos”tur. Yarışma parkuru, bir spor müsabakası alanı olmaktan çıkarak, bir psikolojik harp sahasına, bir mahalle kavgası arenasına ve bitmek bilmeyen bir dedikodu meclisine dönüşür. Bu dönüşümün arkasındaki temel motivasyon, şüphesiz ki ticaridir. Türkiye’nin televizyon izleme alışkanlıkları, özellikle de “prime time” sürelerinin dünyada eşi benzeri görülmemiş uzunlukta olması (reklamlarla birlikte 4-5 saati bulan kuşaklar), saf oyun ve performansa dayalı bir içeriğin izleyiciyi ekran başında tutmaya yetmemesine neden olmaktadır. Bir insanı dört saat boyunca bir ipin üzerinde dengede dururken izletemezsiniz; ancak o insanın, o ipin üzerinde dururken rakibine, takım arkadaşına veya kaderine isyan etmesini, ağlamasını, kavga etmesini ve mağduriyet devşirmesini izletebilirsiniz. Dolayısıyla, formatların deformasyonu, aslında ekonomik bir zorunluluğun, sosyolojik bir manipülasyonla birleşmesidir.
Bu deformasyonun en belirgin aracı, “mağduriyet pornografisi”dir. Türk toplumu, tarihsel ve kültürel kodları gereği, acıya, hüzne ve mağduriyete karşı aşırı duyarlıdır. “Arabesk” kültürünün damarlarında dolaştığı bu coğrafyada, “kazanan” olmanın yolu, çoğu zaman “en çok ezilen” olmaktan geçer. Medya figürü, bu kültürel kodu o kadar iyi analiz etmiştir ki, ithal ettiği formatların hepsini birer “acıların çocuğu” anlatısına dönüştürmüştür. Yetenek yarışmalarında sahneye çıkan birinin yeteneğinden önce, ne kadar zor şartlarda yaşadığı, annesini nasıl kaybettiği, babasının onu nasıl terk ettiği veya maddi imkansızlıklar içinde nasıl boğuştuğu, dramatize edilmiş VTR’ler, hüzünlü müzikler ve ağır çekim görüntülerle izleyicinin retinasına kazınır. Orijinal formatta jüri, performansa odaklanırken; buradaki versiyonda jüri, yarışmacının acısına odaklanır, onunla ağlar ve izleyiciyi de ağlamaya davet eder. Bu durum, yeteneğin kendisini önemsizleştirir. Artık önemli olan ne kadar iyi şarkı söylediğiniz veya ne kadar iyi dans ettiğiniz değil, ne kadar “acıklı” bir hikayeye sahip olduğunuzdur. Başarı, çalışmanın ve yeteneğin bir ödülü olmaktan çıkar; acının ve mağduriyetin bir tazminatı haline gelir. Bu, topluma verilen en tehlikeli mesajlardan biridir: “Yükselmek istiyorsan çalışmana gerek yok, yeterince ağlarsan ve mağduriyetini yeterince iyi pazarlarsan, bu sistem seni ödüllendirir.” Liyakatin yerini “duygu sömürüsü”nün aldığı bu yeni başarı modeli, toplumsal gelişim dinamiklerini temelden sarsan bir zehirdir.
Formatların deformasyonundaki ikinci kritik unsur, “kaos ve kavga” kültünün yüceltilmesidir. Batı toplumlarında “antisosyal davranış” olarak görülebilecek, ayıplanacak veya diskalifiye sebebi sayılabilecek hareketler, bu figürün formatlarında “reytingin yakıtı” olarak görülür ve teşvik edilir. Sesini yükseltmek, masa yumruklamak, rakibinin üzerine yürümek, hakaret etmek, dedikodu yapmak ve sürekli bir “kulis” faaliyeti içinde olmak, bu mikro-toplum simülasyonlarında hayatta kalmanın temel şartlarıdır. Orijinal formatlarda “strateji” olarak adlandırılan oyun hamleleri, burada “kumpas”, “ihanet” ve “satış” olarak kodlanır. Ancak paradoksal bir şekilde, bu kumpasları kuranlar, en çok bağıranlar ve en agresif olanlar, programın “yıldızları” haline getirilir. “Yırtık olmak”, “dobra olmak” adı altında kabalığın ve saldırganlığın meşrulaştırıldığı bir atmosfer yaratılır. Bu durum, toplumun bilinçaltına şu mesajı işler: “Efendi olursan ezilirsin, sesini çıkarmazsan hakkını yerler, kazanmak için her yol mübahtır.” Sokakta, trafikte, iş yerinde veya okulda gördüğümüz şiddet eğiliminin ve tahammülsüzlüğün, her akşam televizyonda milyonlarca kişiye izletilen bu simülasyonlarla beslendiğini ve normalleştirildiğini inkar etmek imkansızdır. Medya figürü, bu kaosu yöneten kişi olarak, aslında toplumun en ilkel dürtülerini (hayatta kalma, saldırganlık, dominasyon) gıdıklamakta ve bunu paraya çevirmektedir. Kavga ne kadar büyükse, SMS gelirleri o kadar artar. Dolayısıyla, barış ve huzur, bu formatların en büyük düşmanıdır. Huzurlu bir ada, reytingin ölümüdür. Bu nedenle, prodüksiyon ekibi, kurgu ve müdahalelerle, sönen ateşi sürekli harlamak, biten kavgayı yeniden başlatmak ve yapay gerilim hatları oluşturmak zorundadır.
Bu kültürel deformasyonun bir diğer ayağı, “dedikodu” ve “gözetleme” kültürünün kurumsallaştırılmasıdır. Türk toplumunun mahalle kültüründen gelen “başkalarının hayatını merak etme” dürtüsü, bu formatlarda endüstriyel bir boyuta taşınır. Yarışmacıların birbirleri hakkında arkadan konuşmaları, fısıldaşmaları, kimin kimle ne konuştuğunun saatlerce analiz edildiği konsey toplantıları, aslında devasa bir “altın günü” simülasyonudur. Orijinal formatlarda 10 dakika süren oylama süreci, burada saatlerce süren bir hesaplaşma ritüeline, bir tür “halk mahkemesi”ne dönüştürülür. Bu mahkemede deliller, kanıtlar veya hukuk kuralları geçerli değildir; sadece algılar, hisler ve en önemlisi “hitabet gücü” geçerlidir. Kim daha iyi bağırırsa, kim karşısındakini daha iyi manipüle ederse, o haklıdır. Bu durum, toplumdaki “adalet” algısını da zedeler. Haklının değil, güçlü olanın; doğrunun değil, sesi çok çıkanın kazandığı bir dünya tasviri sunulur. Bu tasvir, ne yazık ki, Türkiye’nin reel politik ve sosyal atmosferiyle de ürkütücü bir uyum içindedir. Medya figürü, bu uyumu ticari bir fırsata çevirerek, toplumun aynasını topluma tutmakla kalmaz, o aynayı daha da çarpıtarak toplumu o çarpık görüntüye benzetmeye çalışır.
Ayrıca, bu formatların “kadınlık” ve “erkeklik” rollerini yeniden üretme biçimi de deformasyonun önemli bir parçasıdır. Yarışmalarda kadınlar genellikle “entrikacı”, “zayıf”, “korunmaya muhtaç” veya “histerik” karakterler olarak kurgulanırken; erkekler “güçlü”, “otoriter”, “lider” veya “agresif” figürler olarak öne çıkarılır. “Adam gibi adam olmak”, “delikanlılık” gibi içi boşaltılmış kavramlar, yarışmaların temel jargonunu oluşturur. Bir yarışmacının performansı kadar, “adamlığı” da sorgulanır. Bu “adamlık” kriteri ise evrensel etik değerlere değil, feodal, maskülen ve çoğu zaman mafyavari bir racon kültürüne dayanır. Bu durum, toplumsal cinsiyet eşitliği mücadelesine vurulmuş büyük bir darbedir. Genç nesiller, rol model olarak bilim insanlarını, sanatçıları veya sporcuları değil; bu yarışmalarda “racon kesen”, kadınlara bağıran, gücünü fiziksel ve sözel şiddetle gösteren tipleri benimsemeye başlar. Bu, kültürel bir gerilemedir. Formatlar batıdan gelmiştir ama içerik, orta doğunun en karanlık, en maço ve en geri kalmış kültürel kodlarıyla doldurulmuştur.
Bu süreçte dilin deformasyonu da gözden kaçırılmamalıdır. Programlarda kullanılan dil, yarı Türkçe yarı İngilizce, plaza diliyle sokak argosunun garip bir karışımıdır. “Olayı domine etmek”, “konsantrasyonu kaybetmemek”, “full motive olmak” gibi kalıplar, dilin fakirleşmesine ve düşünce dünyasının sığlaşmasına yol açar. Kavramların içi boşaltılır. “Strateji” demek, yalan söylemek demektir; “taktik” demek, arkadan iş çevirmek demektir; “samimiyet” demek, her aklına geleni filtresizce kusmak demektir. Bu yeni sözlük, toplumun iletişim kodlarını bozar. İnsanlar artık anlaşmak için değil, birbirini “gömmek”, “ayar vermek” ve “kapak yapmak” için konuşmaya başlar. Medya figürü, bu dilin başöğretmenidir. Onun kullandığı kalıplar, ertesi gün sokakta, okulda, iş yerinde milyonlarca insan tarafından taklit edilir. Bu, bir kültürel hegemonya kurma biçimidir.
Deformasyonun bir diğer boyutu, “mahremiyetin” metalaştırılmasıdır. Yemek yarışmalarında insanların evlerinin en mahrem köşelerine girilmesi, kıyafet dolaplarının karıştırılması, sofradaki yemeğe yapılan saygısız yorumlar; hepsi “eleştiri” adı altında sunulan birer tacizdir. Orijinal formatlarda yemek ve lezzet ön plandayken, yerli versiyonda “gelin-kaynana çatışması”, “misafirperverliğin yargılanması” ve “kişisel alanın ihlali” ön plandadır. Yemek sadece bir bahanedir; asıl amaç, insanların birbirini aşağılamasını izleyerek sadistik bir haz (schadenfreude) yaşamaktır. Bu haz, toplumun ahlaki dokusunu çürütür. Bir başkasının evinde, onun yemeğini yerken ona hakaret etmenin “dobralık” veya “gurme eleştirisi” olarak pazarlandığı bir dünyada, nezaket, saygı ve görgü kuralları tedavülden kalkar. Bu figürün kanalı, bu nezaketsizliğin ve saygısızlığın meşrulaştığı bir “serbest bölge” gibidir.
Sonuç olarak, “format ithalatı” olarak başlayan bu süreç, aslında bir “kültürel kolonizasyon” ve “içerik mutasyonu” operasyonudur. Medya figürü, Batı’nın eğlence kalıplarını alıp, içine Türk toplumunun en patolojik, en zayıf ve en karanlık yönlerini doldurarak, ortaya bir “Frankenstein” canavarı çıkarmıştır. Bu canavar, reytingle beslenir, SMS ile büyür ve toplumun zihinsel sağlığını kemirerek hayatta kalır. Bu, sadece bir televizyonculuk başarısı olarak okunamaz; bu, bir toplumun değer yargılarının, ahlak anlayışının ve başarı kriterlerinin sistematik olarak dönüştürülmesi projesidir. “Biz sadece halkın istediğini veriyoruz” savunması, bu dönüşümün sorumluluğunu halka yükleyerek, faili gizleme çabasından ibarettir. Oysa halk, kendisine sunulan seçenekler arasından seçim yapar. Eğer tüm menü fast-food ve zehirli içeriklerden oluşuyorsa, halkın sağlıklı beslenme şansı yoktur. Bu figür, halkın önüne başka bir seçenek koymamış, aksine, halkın en düşük ortak paydasını (kavga, dedikodu, mağduriyet) standart hale getirmiştir. Bu durum, kısa vadede medya patronuna ve reklamverene kazandırsa da, uzun vadede toplumun kültürel ve ahlaki sermayesini iflasa sürükleyen bir süreçtir. Bir sonraki bölümde, bu deformasyonun sonucunda ortaya çıkan yeni “başarı” modelini ve liyakatsizliğin nasıl kutsandığını daha yakından inceleyeceğiz. Çünkü bu yeni dünyada, “okumuş adam” olmak değil, “işini bilen adam” olmak, en büyük erdem haline gelmiştir.
Bölüm 5: Liyakatsizliğin Kutsanması ve Yeni Başarı Modeli
Bir toplumun geleceğini tayin eden en kritik mekanizmalardan biri, o toplumun “başarı” kavramını nasıl tanımladığı ve bu başarıyı hangi kriterlere göre ödüllendirdiğidir. Geleneksel, aydınlanmacı ve meritokratik toplum yapılarında başarı formülü bellidir: Eğitim, disiplinli çalışma, sebat, yetenek geliştirme ve ahlaki bütünlük, bireyi sosyal merdivende yukarı taşıyan temel basamaklardır. Bu denklemde, bir doktorun, bir mühendisin, bir sanatçının veya bir zanaatkarın toplumsal statüsü, harcadığı emek ve biriktirdiği bilgiyle doğru orantılıdır. Ancak, söz konusu medya figürünün inşa ettiği ve yıllardır ilmek ilmek dokuduğu imparatorluğun sınırları içinde, bu evrensel denklem sadece geçersiz kılınmamış, aynı zamanda tersyüz edilerek alay konusu haline getirilmiştir. Bu bölümde, önceki bölümlerde ele aldığımız kültürel deformasyonun kaçınılmaz bir sonucu olarak ortaya çıkan, liyakatin değersizleştirilmesi ve vasatlığın, hatta vasatın altının sistematik bir şekilde kutsanması sürecini irdeleyeceğiz. Bu, sadece bir televizyonculuk stratejisi değil, bir neslin zihin haritasını yeniden çizen, “yırtma” kültürünü kurumsallaştıran ve eğitimin içini boşaltan tehlikeli bir sosyal mühendislik projesidir.
Bu yeni başarı modelinin laboratuvarı, şüphesiz ki o çok izlenen yarışma programlarıdır. Bu programların cast yapısına (oyuncu seçimine) dikkatlice bakıldığında, belirli bir desenin ısrarla tekrarlandığı görülür. Eğitimli, donanımlı, dilini düzgün kullanan, analitik düşünen, sakin ve uzlaşmacı bireyler, genellikle “sıkıcı”, “reyting getirmeyen” ve “ekran ışığı olmayan” figürler olarak etiketlenir ve sistemin dışına itilir veya program içinde pasifize edilir. Buna karşılık; eğitimi, mesleki birikimi veya herhangi bir sanatsal yeteneği olmamasına rağmen, sadece sesi çok çıktığı, agresif tavırlar sergilediği, manipülatif davrandığı ve en önemlisi “olay çıkardığı” için parlatılan karakterler, sistemin yeni yıldızları olarak sunulur. Bu karakterler, genellikle sokak jargonunu kullanan, kaba kuvveti veya sözel şiddeti bir iletişim aracı olarak gören, strateji adı altında her türlü entrikayı çevirmeyi mübah sayan tiplerdir. Medya figürü, bu tipleri alıp prime-time kuşağında milyonların önüne koyduğunda, aslında topluma çok net ve zehirli bir mesaj vermektedir: “Görünür olmak için nitelikli olmana gerek yok, gürültülü olman yeterli.”
Bu mesajın alıcısı olan kitleler, özellikle de gençler ve çocuklar, bu simülasyonu gerçek hayatın bir provası olarak algılar. Bir tarafta yıllarını eğitime vermiş, dirsek çürütmüş, sınavlarla boğuşmuş ama ay sonunu zor getiren, toplumsal saygınlığı erozyona uğramış öğretmenler, akademisyenler, doktorlar dururken; diğer tarafta hiçbir vasfı olmayan ama sadece bir yarışma programında “iyi kavga ettiği” veya “mağduru oynadığı” için bir gecede şöhrete kavuşan, altına lüks arabalar çeken, takipçi sayıları milyonlara ulaşan ve “influencer” (etkileyici) sıfatıyla kanaat önderliğine soyunan tipler durmaktadır. Bu tablo, genç zihinlerde korkunç bir kıyaslamaya ve değer yargısı çöküşüne yol açar. “Neden okuyayım?” sorusu, bu tablonun doğal sonucudur. Eğer başarı, para ve şöhretle ölçülüyorsa ve bu hedeflere ulaşmanın en kısa yolu bir reality show’da “arıza çıkarmak”tan geçiyorsa, uzun, meşakkatli ve sonu belirsiz olan eğitim yolu, rasyonel bir tercih olmaktan çıkar. Bu, eğitimin ve emeğin sistematik olarak değersizleştirilmesidir. Medya figürü, bu değersizleştirmeyi sadece programlarıyla değil, kendi hayat hikayesiyle de besler. “Okulda başarısızdım, dersleri sevmezdim ama şimdi hepsini cebimden çıkarırım” minvalindeki anlatılar, anti-entelektüel bir duruşun manifestosu gibidir. Bu anlatı, “okumuş ama adam olamamış” klişesini beslerken, “okumamış ama işini bilen” kurnaz tüccar tipolojisini idealize eder.
Bu sistemde kutsanan “yırtık olmak” kavramı, üzerinde özellikle durulması gereken sosyolojik bir virüstür. “Yırtık olmak”, geleneksel ahlak kodlarında ayıplanan; yüzsüzlük, arsızlık, hadsizlik ve kural tanımazlık gibi özelliklerin, modern hayatta kalma becerisi olarak yeniden paketlenip pazarlanmasıdır. Yarışma programlarında jüriye veya rakiplerine karşı saygısızca konuşan, kuralları esneten, yalan söyleyen yarışmacılar, “dobra”, “gerçek”, “samimi” veya “lider ruhlu” olarak etiketlenir. Bu etiketleme, ahlaki bir inversiyondur (tersine çevirme). Kötü olan iyi, ayıp olan makbul hale getirilmiştir. Bir insan ne kadar “yırtık” ise, o kadar “televizyon kumaşına” sahiptir. Bu kumaş, aslında toplumsal dokuyu bir arada tutan nezaket, saygı ve empati gibi değerlerin yırtılıp atılmasıyla dokunmuştur. Medya figürü, bu “yırtık” karakterleri ödüllendirerek, onlara iş vererek, onları programdan programa taşıyarak, toplumun geri kalanına şunu dikte eder: “Eğer hayatta kalmak ve yükselmek istiyorsanız, tevazuyu ve efendiliği bir kenara bırakın, yırtık olun, saldırın ve alın.” Bu, bir orman kanunu çağrısıdır ve bu çağrı, ne yazık ki karşılık bulmaktadır. Sokaktaki trafikte, hastanedeki sırada, iş yerindeki rekabette gördüğümüz tahammülsüzlük ve saldırganlık, bu ekranlardan yayılan “yırtıklık” kültürünün reel hayattaki yansımasıdır.
Bu liyakatsizlik düzeninin bir diğer boyutu, “şöhretin demokratikleşmesi” adı altında sunulan, aslında “vasatlığın iktidarı”dır. Eskiden şöhret olmak, bir yeteneğin, bir üretimin veya bir başarının sonucuydu. Bir insan iyi bir oyuncu, iyi bir şarkıcı veya iyi bir sporcu olduğu için ünlü olurdu. Ancak bu medya imparatorluğunun kurduğu düzende, şöhret bir “sebep” değil, bir “süreç”tir. İnsanlar ünlü oldukları için bir şey yapmazlar; hiçbir şey yapmadıkları halde ünlü olurlar ve sonra bu şöhreti paraya çevirmenin yollarını ararlar. “Famous for being famous” (ünlü olduğu için ünlü olmak) kavramı, Türkiye’de bu figürün programlarıyla zirve yapmıştır. Bir adada hindistan cevizi kırmak, bir şarkı yarışmasında detone olmak veya bir yemek yarışmasında tabağı yere fırlatmak, ulusal şöhretin kapılarını açan anahtarlar haline gelmiştir. Bu durum, toplumsal hafızayı ve kültürel birikimi çöplüğe çevirir. Hiçbir derinliği olmayan, sabun köpüğü gibi karakterler, toplumun gündemini işgal eder, tartışma programlarında “uzman” gibi ağırlanır, gençlere “rol model” olarak sunulur. Gerçek bilim insanlarının, sanatçıların ve düşünürlerin sesinin kısıldığı, yerini bu “televole” artığı yeni nesil şöhretlerin gürültüsünün aldığı bir ortamda, toplumsal ilerlemeden bahsetmek imkansızdır.
Medya figürünün bu konudaki sorumluluğu, sadece “halk bunu istiyor” diyerek geçiştirilemez. Çünkü medya, sadece talebi karşılayan değil, aynı zamanda talebi yaratan ve şekillendiren bir güçtür. Eğer siz, prime-time kuşağında sürekli olarak cahilliği, kabalığı ve liyakatsizliği ödüllendiren içerikler sunarsanız, halkın talebini de bu yönde evriltirsiniz. Bu, bir nevi “Gresham Yasası”nın kültürel versiyonudur: “Kötü para iyi parayı kovduğu gibi, kötü içerik de iyi içeriği kovar.” Bu figür, televizyonculuk kariyeri boyunca, nitelikli içeriği sistematik olarak ekranlardan kovmuş, yerine ucuz, maliyetsiz ama yüksek getiri sağlayan bu “insanlık sirki”ni yerleştirmiştir. Bu sirkte, en ucube, en garip, en agresif olan en çok alkışı alır. Eğitimli ve donanımlı birey ise bu sirkte “sıkıcı” bulunur ve dışlanır. Bu durum, toplumdaki entelektüel sermayenin küstürülmesine, içe kapanmasına veya ülkeyi terk etmesine (beyin göçü) neden olan atmosferin en önemli bileşenlerinden biridir. Genç bir mühendis veya doktor adayı, televizyonu açtığında gördüğü manzara karşısında, harcadığı emeğin bu ülkede bir karşılığı olup olmadığını sorgulamaya başlar. Gördüğü şey, emeğin değil, “şovun” para ettiğidir.
Bu sürecin bilinçli bir toplum mühendisliği projesi olma ihtimali ise oldukça yüksektir. Düşünen, sorgulayan, neden-sonuç ilişkisi kurabilen, liyakati ve adaleti talep eden bir toplum, her türlü otoriter rejim ve sömürü düzeni için bir tehdittir. Ancak, kafası “kim elendi?”, “kim kime ne dedi?”, “kimin takipçisi arttı?” gibi sorularla meşgul edilen, başarı kriteri olarak “köşeyi dönmeyi” benimseyen, liyakati değil “adamını bulmayı” veya “yırtık olmayı” önemseyen bir toplum, yönetilmesi en kolay toplumdur. Bu kitle, ekonomik krizleri, siyasi çalkantıları veya hukuksuzlukları sorgulamaz; çünkü zihinsel enerjisi, sanal bir adadaki kurgusal çatışmalara kanalize edilmiştir. Ayrıca, bu liyakatsizlik kültürü, iktidarın kendi kadrolarını kurarken uyguladığı nepotizm (akraba kayırmacılığı) ve partizanlık politikalarıyla da mükemmel bir uyum içindedir. Televizyonda izlediği yarışmada hakedenin değil, “birilerinin adamı olanın” veya “sesi çok çıkanın” kazandığını gören vatandaş, devlet dairesinde veya işe alımlarda torpilin ve kayırmacılığın dönmesini de garipsemez, bunu hayatın doğal bir akışı olarak kabul eder. Medya figürü, bu programlarla, aslında ülkedeki genel liyakatsizlik ve adaletsizlik iklimini meşrulaştıran bir “kültürel rıza” üretmektedir.
Yeni başarı modelinin bir diğer ayağı, “bedensel sermaye”nin (body capital) zihinsel sermayenin önüne geçmesidir. Bu programlarda fiziksel görünüm, kas gücü veya estetik çekicilik, zeka ve bilgi birikiminden çok daha fazla prim yapar. Bu durum, özellikle genç kızlar ve erkekler üzerinde, bedenlerini bir “yatırım aracı” olarak görme baskısı yaratır. Okuyup kendini geliştirmek yerine, spor salonlarında vakit harcamak, estetik operasyonlarla “ekran yüzü” olmaya çalışmak veya sosyal medyada bedenini sergileyerek takipçi kasmak, geçerli bir kariyer planı haline gelir. Medya figürünün özel hayatındaki tercihleri de (genç ve estetikli partnerler) bu algıyı pekiştirir. Mesaj açıktır: “Eğer güzel/yakışıklı ve seksiysen, zengin ve güçlü olabilirsin.” Bu, insanı metalaştıran, ruhu ve zihni ikinci plana atan sığ bir materyalizmin zaferidir.
Bu bölümde incelediğimiz “liyakatsizliğin kutsanması”, bir toplumun başına gelebilecek en büyük felaketlerden biridir. Çünkü bir toplum, adalet duygusunu ve başarı-emek dengesini kaybettiğinde, içten içe çürümeye başlar. Çalışanın cezalandırıldığı, çalışmayanın, kurnazın ve cazgırın ödüllendirildiği bir sistemde, üretim durur, inovasyon biter, ahlaki yozlaşma bir norm haline gelir. Söz konusu medya figürü, kurduğu bu parıltılı ama içi çürük imparatorlukla, Türkiye’nin bu çürüme sürecini hızlandıran bir katalizör görevi görmektedir. Onun “başarı hikayesi” olarak pazarlanan yükselişi, aslında liyakatin çöküşünün hikayesidir. “Ben yapmadım, halk istedi” savunması, bu büyük tahribatın sorumluluğundan kaçmak için yetersizdir. Çünkü bir bahçıvan, bahçesinde ayrık otlarının ve dikenlerin gülleri boğmasına izin veriyorsa, hatta o dikenleri bizzat sulayıp gübreliyorsa, “doğa böyle istedi” diyemez. Bu bahçenin bugünkü hali, o bahçıvanın tercihidir. Ve bu tercih, maalesef, gelecek nesillerin zihninde telafisi zor hasarlar bırakmaktadır. Bir sonraki bölümde, bu yapının siyasi iktidarla kurduğu simbiyotik ilişkiyi ve bu ilişkinin sağladığı dokunulmazlık zırhını inceleyerek, bu çarkın nasıl döndüğünü daha net bir şekilde ortaya koyacağız. Çünkü liyakatsizliğin bu kadar pervasızca sergilenebilmesi, ancak çok güçlü bir siyasi koruma kalkanı ile mümkündür.
Bölüm 6: Politik Simbiyotik İlişki ve Dokunulmazlık Zırhı
Modern ulus-devletlerin ve bilhassa geç kapitalistleşen, demokratik kurumları tam anlamıyla oturmamış, otoriterleşme eğilimi gösteren rejimlerin medya ile kurduğu ilişki, tarihsel süreç içerisinde daima sancılı ve karmaşık olmuştur. Geleneksel medya patronları, ellerinde tuttukları gazete manşetleri ve haber bültenleri aracılığıyla siyasi iktidarlar üzerinde bir denetim mekanizması, zaman zaman bir tehdit unsuru, zaman zaman ise bir pazarlık aracı olarak işlev görmüşlerdir. Bu eski tip patronaj ilişkisinde, medya sahibi ile siyasetçi arasında sürekli bir gerilim, bir bilek güreşi ve nihayetinde bir çıkar çatışması yahut uzlaşısı mevcuttur. Ancak, vakamızda incelediğimiz medya figürünün mevcut siyasi erk ile kurduğu ilişki, bu klasik tanımların ve tarihsel örneklerin tamamen dışında, literatürde nadir rastlanan, kendine özgü ve son derece pürüzsüz bir yapı arz etmektedir. Bu ilişki, bir tarafın diğerine tahakküm ettiği dikey bir hiyerarşiden ziyade, iki organizmanın hayatta kalmak ve büyümek için birbirine muhtaç olduğu biyolojik bir “simbiyoz” halini andırmaktadır. Söz konusu figür, sadece iktidara yakın duran bir iş insanı, bir “yandaş” değildir; o, rejimin kültürel hegemonyasını tesis etme ve toplumsal rızayı üretme sürecinde, en az güvenlik bürokrasisi veya maliye teşkilatı kadar hayati bir işlev gören, organik bir “rejim aparatı”na dönüşmüştür. Bu bölümde, bu simbiyotik ilişkinin anatomisini, karşılıklı fayda prensibinin nasıl işlediğini ve bu ilişkinin şahsa sağladığı görünmez ama delinmez dokunulmazlık zırhını, siyaset bilimi ve medya ekonomisi perspektifinden irdeleyeceğiz.
Öncelikle, bu figürün medya sahnesindeki yükselişi ile ülkedeki siyasi iktidarın konsolidasyon süreci arasındaki tarihsel eşzamanlılık, basit bir tesadüfle açıklanamayacak kadar manidardır. İktidarın, “Eski Türkiye” olarak adlandırdığı yapıyı tasfiye edip kendi elitlerini, kendi burjuvazisini ve kendi kültürel iklimini yaratma projesi, tam da bu figürün “firari” bir muhabirden bir medya imparatoruna evrildiği döneme denk düşmektedir. Bu süreçte, eski medya baronları; ellerindeki haber gücü, siyasi nüfuzları ve manipülasyon kapasiteleri nedeniyle iktidar için birer “tehdit” olarak algılanmış ve çeşitli yöntemlerle (vergi cezaları, el koymalar, davalar) sahadan silinmiş veya evcilleştirilmiştir. Ancak vakamızdaki figür, başından itibaren iktidar için bir tehdit değil, aksine bulunmaz bir “fırsat” olarak kodlanmıştır. Çünkü onun medya anlayışı, haberden, yorumdan, eleştiriden, siyasetten ve hatta gerçeğin kendisinden tamamen arındırılmış, steril bir “saf eğlence” üzerine kuruludur. Bir televizyon kanalını satın alır almaz yaptığı ilk işin, o kanalın haber merkezini kapatmak, tartışma programlarını kaldırmak ve kanalı 7/24 dönen bir “oyun parkına” çevirmek olması, bu stratejik ortaklığın en somut ilanıdır. İktidar için en makbul medya, kendisini öven medya değil, siyaseti ve gerçekliği tamamen gündemden düşüren medyadır. Çünkü övgü, her zaman bir karşıtlık ve şüphe doğurur; ancak “yok sayma” ve “başka yere baktırma”, kitleleri pasifize etmenin en etkili yoludur. İşte bu figür, iktidara bu “büyük yok sayma” hizmetini sunan baş müteahhittir.
Bu hizmetin karşılığı olarak, siyasi erk tarafından şahsa sunulan alan, sadece ticari bir kolaylık değil, adeta bir “devlet koruması” niteliğindedir. Normal şartlarda, rekabet kurullarının, yayın denetleme organlarının (RTÜK gibi) veya mali denetim mekanizmalarının radarına takılması gereken birçok hamle, bu figür söz konusu olduğunda görünmez hale gelmektedir. İhalesiz frekans tahsisleri, kamu bankalarından sağlanan uygun koşullu krediler, vergi yapılandırmalarındaki esneklikler ve en önemlisi, rakip medya gruplarının maruz kaldığı baskılardan muaf tutulma ayrıcalığı, bu “dokunulmazlık zırhı”nın bileşenleridir. Diğer medya patronları attıkları her manşet için hesap vermek zorunda kalırken, bu figürün kanalı, adeta özerk bir bölge, bir “serbest ticaret limanı” gibi işlemekte, siyasi konjonktür ne kadar gerilirse gerilsin, onun yayın akışı bu gerilimden etkilenmemektedir. Bu durum, ona ticari rakipleri karşısında haksız ve devasa bir rekabet üstünlüğü sağlamaktadır. Rakipler, siyasi dengeleri gözetmek, editoryal bağımsızlık ile ticari çıkarlar arasında cambazlık yapmak zorundayken, o sadece “eğlendirme” misyonuna odaklanarak, pazar payını agresif bir şekilde büyütebilmektedir. Bu, devlet destekli bir tekelleşme modelidir.
Siyasi erk ile kurulan bu ilişkinin doğası, klasik anlamda bir “emir-komuta” zinciri de değildir. Daha sofistike, daha zımni bir anlaşma söz konusudur. İktidarın ona “şunu yayınla, bunu yayınlama” demesine gerek yoktur; çünkü o, iktidarın neye ihtiyacı olduğunu sezgisel bir zekayla (veya iyi danışmanlarla) zaten bilmektedir. Ülke ekonomisinin dar boğaza girdiği, döviz kurlarını patladığı veya büyük bir dış politika krizinin yaşandığı günlerde, onun kanalında yayınlanan programların dozajının artması, ödüllerin büyümesi, yapay gündemlerin (bir yarışmacının diskalifiyesi, bir aşk dedikodusu vb.) köpürtülmesi, bu zımni anlaşmanın işlediğinin göstergesidir. O, iktidarın “algı yönetimi” departmanının, dışarıdan hizmet alımı yapan (outsourcing) en büyük taşeronudur. İktidar, “halka kemer sıkın” derken, o ekranda “lüksü, şatafatı ve harcamayı” pompalayarak, halkın yoksulluk gerçeğiyle yüzleşmesini engeller. Bir nevi, ekonomik krizin psikolojik etkilerini hafifleten bir “tampon bölge” görevi görür. Bu hizmet, herhangi bir yandaş gazetenin manşetinden çok daha değerlidir; çünkü gazeteyi kimse okumaz ama onun programlarını herkes izler.
Bu simbiyotik ilişkinin bir diğer boyutu, “yeni tip insan” inşasındaki ortaklıktır. Mevcut siyasi rejim, sadece kurumları değil, toplumsal değerleri ve insan tipolojisini de dönüştürmeyi hedefler. Sorgulayan, örgütlenen, hak talep eden yurttaş yerine; tüketen, biat eden, kaderine razı olan ama bir yandan da “yırtma” hayalleri kuran bir kitle arzular. Medya figürünün programları, tam da bu insan modelinin üretim bandıdır. Orada, hak aramak “arıza çıkarmak” olarak, biat etmek “uyumlu olmak” olarak, kurnazlık “zeka” olarak kodlanır. Bu değerler seti, iktidarın arzuladığı toplumsal dokuyla birebir örtüşür. Dolayısıyla, bu figürün varlığı ve başarısı, rejimin kültürel hegemonyasının bir zaferi olarak görülür ve bu yüzden desteklenir. O, “Yeni Türkiye”nin vitrin mankenidir; hem yerli ve milli olduğunu iddia eden hem de global tüketim kalıplarını sonuna kadar benimseyen, muhafazakar görünümlü ama pragmatist, kökleri olmayan ama her yere uyum sağlayan bir melez kimlik. Bu kimlik, iktidarın tabanını konsolide etmek ve modernleşme arzusunu kontrol altında tutmak için mükemmel bir araçtır.
Dokunulmazlık zırhının en net görüldüğü alanlardan biri de, şahsın özel hayatı ve ticari ilişkileri üzerindeki “medya karartması”dır. Normal bir ülkede veya normal bir medya düzeninde, bu kadar göz önünde olan, bu kadar hızlı zenginleşen ve ilişkiler ağı bu kadar karmaşık olan bir figür, araştırmacı gazeteciliğin bir numaralı hedefi olurdu. Servetinin kaynağı, vergi cennetlerindeki şirketleri, geçmişteki tarikat bağlantıları veya özel hayatındaki sansasyonel olaylar, manşetlerden inmezdi. Ancak Türkiye’de, ana akım medyanın neredeyse tamamı (ki büyük kısmı iktidar kontrolündedir), bu şahıs hakkında “omerta” (sessizlik yemini) kuralını uygular gibidir. Onunla ilgili haberler sadece magazin sayfalarında, “yeni sevgilisiyle görüntülendi” veya “yeni uçağıyla uçtu” seviyesinde kalır. Hiçbir ciddi gazete veya televizyon, onun ticari defterlerini, siyasi bağlantılarını veya etik dışı uygulamalarını (örneğin çalışan hakları, telif sorunları) gündeme getirmez, getiremez. Çünkü ona dokunmak, dolaylı yoldan iktidarın kurduğu o “mutluluk ve istikrar” simülasyonuna dokunmak demektir. O, sistemin “altın çocuğu”dur ve altın çocukların dokunulmazlığı vardır. Hatta, muhalif medya bile, reyting ve tiraj kaygısıyla veya onun popülaritesinden korktuğu için, bu figüre karşı temkinli yaklaşır, onu doğrudan hedef almaktan kaçınır. Bu durum, onun sadece iktidar tarafından değil, sistemin bütünü tarafından korunan bir “sistem bug’ı” olduğunu gösterir.
İlişkinin “simbiyotik” olması, her iki tarafın da birbirine hayati derecede muhtaç olduğu anlamına gelir. Eğer iktidar desteğini çekerse, bu medya imparatorluğunun, arkasındaki devasa maliyetler ve borç yüküyle (ki bu büyüklükteki bir yapının borçsuz dönmesi imkansızdır) ayakta kalması çok zordur. Öte yandan, eğer bu medya figürü çökerse veya taraf değiştirirse, iktidar, kitleleri uyuşturmak ve yönlendirmek için kullandığı en etkili silahını, en büyük “dikkat dağıtıcısını” kaybeder. Bu karşılıklı bağımlılık, ilişkinin sürekliliğini garanti altına alır. Ancak aynı zamanda, büyük bir risk de barındırır. Siyasi iktidarın zayıfladığı veya değiştiği bir senaryoda, bu figürün de pozisyonunu koruması imkansız hale gelebilir. Tıpkı Uzan Grubu’nun siyasi hırsları ve iktidarla çatışması sonucu tasfiye edilmesi gibi, bu figürün de iktidarla olan göbek bağı, onun yumuşak karnıdır. Bu yüzden, o da sürekli olarak iktidara olan sadakatini tazelemek, “ben buradayım ve hizmete devam ediyorum” mesajını vermek zorundadır. Sık sık Cumhurbaşkanı ile verdiği fotoğraflar, “siyasetten anlamam ama Reis’i çok severim” şeklindeki beyanatları, bu sadakat tazeleme ritüelleridir. Bu beyanatlar, bir siyasi görüş açıklamasından ziyade, bir “teminat mektubu” niteliğindedir.
Bu ilişkinin bir diğer ilginç boyutu, “sınıfsal geçirgenlik” ilüzyonudur. Siyasi iktidar, kendi tabanına “bakın, içinizden biri, bizim mahallenin çocuğu, eski Türkiye’nin elitlerine kafa tuttu ve medya patronu oldu” hikayesini satar. Bu hikaye, tabandaki sınıfsal öfkeyi yatıştırır. Acun Ilıcalı, beyaz Türklerin, Boğaziçi mezunu elitlerin, köklü ailelerin tekelinde olan bir sektörü (medya), “halk tipi” bir yaklaşımla ele geçirmiştir. Bu durum, iktidarın “vesayetle mücadele” ve “milletin iktidarı” söylemleriyle örtüşür. O, kültürel iktidarın el değiştirmesinin sembolüdür. Artık ekranlarda Shakespeare’den bahseden enteller değil, Dominik’te kokonat kıran delikanlılar vardır. Bu kültürel popülizm, siyasi popülizmin en büyük destekçisidir. Dolayısıyla, iktidar onu korurken, aslında kendi kültürel zaferini ve kendi seçmeninin hayallerini korumaktadır.
Ancak bu simbiyozun maliyeti, toplumsal çürümeyle ödenmektedir. Denetimsiz, hesapsız ve sınırsız bir güç alanına sahip olan bu medya yapısı, hukukun ve etiğin üzerinde bir konuma yerleşmiştir. Radyo Televizyon Üst Kurulu’nun (RTÜK), muhalif kanallara en ufak bir eleştiride yağdırdığı cezaları, bu kanaldaki hakaretlere, aşağılamalara, gizli reklamlara ve kumar teşviklerine (yasadışı bahis sitelerinin reklamlarının maç yayınlarında görülmesi gibi skandallar) karşı uygulamaması veya göstermelik cezalarla geçiştirmesi, bu çürümenin kurumsal kanıtıdır. Devletin denetleyici kurumları, bu figür söz konusu olduğunda “görmedim, duymadım, bilmiyorum” moduna geçmektedir. Çünkü o, “bizim oğlan”dır ve “bizim oğlan”ın yaramazlıkları hoş görülür. Bu cezasızlık kültürü, figürün daha da pervasızlaşmasına, ticari ve yayıncılık kurallarını daha da esnetmesine yol açar. Nasıl olsa “arkası sağlamdır.”
Sonuç olarak, bu bölümde ele aldığımız “politik simbiyotik ilişki”, basit bir çıkar ortaklığının ötesinde, Türkiye’nin mevcut rejiminin yapısal bir özelliğidir. Bu medya figürü, rejimin “yumuşak gücü” (soft power), propaganda bakanlığının eğlence şubesi ve toplumsal mühendislik laboratuvarının baş teknisyenidir. Dokunulmazlık zırhı, ona bu hizmetleri karşılığında verilmiş bir imtiyazdır. Ancak her zırhın bir ağırlığı vardır. Bu zırh, onu dış saldırılardan korurken, aynı zamanda hareket kabiliyetini kısıtlar ve onu, zırhı veren güce bağımlı kılar. O, artık özgür bir girişimci değil, bir sistemin parçası, bir “devlet müteahhidi”dir; ancak inşa ettiği şey köprü veya yol değil, “algı” ve “rıza”dır. Bu ilişkinin geleceği, ülkenin politik geleceğiyle göbekten bağlıdır. Siyasi rüzgarların yön değiştirmesi durumunda, bu zırhın bir anda en büyük yüke dönüşmesi ve sahibini dibe çekmesi, tarihsel bir tekerrür olarak karşımıza çıkabilir. Çünkü siyasetle yatağa giren medya, eninde sonunda o yatakta boğulma riskiyle karşı karşıyadır. Ancak şimdilik, ışıklar parlak, müzik yüksek ve dans devam etmektedir; ta ki şalteri indirme yetkisine sahip olan el, buna karar verene kadar.
Bölüm 7: Geçmişin Gölgeleri: Bağlantılar ve Aklanan İtibar
Bir toplumun kolektif hafızası, sadece neleri hatırladığıyla değil, neleri sistematik bir biçimde unuttuğu veya unutmaya zorlandığıyla da şekillenir. Türkiye’nin yakın medya tarihi, bu unutma ve unutturma sanatının en rafine örnekleriyle doludur. Özellikle sermaye ve güç ilişkilerinin iç içe geçtiği, kimin elinin kimin cebinde olduğunun belirsizleştiği o gri alanda, geçmiş; bir tarihsel gerçeklik olmaktan çıkıp, yeniden kurgulanabilir, silinebilir, hatta tamamen yok sayılabilir bir “tasarım nesnesi” haline gelir. Vakamızda incelediğimiz medya figürü, bu tasarımın şaheseridir. Bugün milyonların gözünde “sempatik, başarılı, kendi çabasıyla yükselmiş” bir ikon olarak parlatılan bu şahsın biyografisinde, normal şartlar altında herhangi bir kamusal figürün kariyerini bitirebilecek, en azından ömür boyu peşini bırakmayacak karanlık noktalar, soru işaretleri ve tartışmalı bağlantılar mevcuttur. Ancak ne hikmetse, bu bağlantılar ana akım medyanın spot ışıkları altında asla incelenmemiş, derinlemesine sorgulanmamış, adeta görünmez bir el tarafından tarihin tozlu raflarına, bir daha açılmamak üzere kaldırılmıştır. Bu bölümde, bu “temizlenme” operasyonunun nasıl yürütüldüğünü, geçmişteki tartışmalı yapıların (özellikle 90’lı yılların ve 2000’lerin başındaki belirli kült ve cemaat yapılanmalarının) bu yükseliş hikayesindeki olası rolünü ve bu eski bağların bugün dahi perde arkasında devam edip etmediğini, bir diyet ödeme mekanizmasının işleyip işlemediğini sosyopolitik ve kriminolojik bir perspektifle analiz edeceğiz.
Öncelikle, söz konusu şahsın isminin 1990’lı yıllarda, Türkiye’nin en tartışmalı, en karanlık ve manipülatif suç örgütlerinden biri olarak kabul edilen, dini bir cemaat kisvesi altında faaliyet gösteren, ancak özünde şantaj, fişleme ve nüfuz casusluğu üzerine kurulu bir yapıyla (kamuoyunda bilinen adıyla Adnan Oktar grubu) anılmış olması gerçeği üzerinde durmak gerekir. Bu, basit bir “gençlik hatası” veya “ortamda bulunma” durumu olarak geçiştirilemeyecek kadar ciddi bir iddiadır. Zira bahsi geçen örgüt, stratejisini tam da medya, sanat ve iş dünyasındaki parlak, gelecek vaat eden veya hali hazırda popüler olan isimleri devşirmek, onları kendi ağlarına katmak ve bu isimler üzerinden toplumsal meşruiyet kazanmak üzerine kurmuş bir yapıdır. Şahsın o dönemde bu yapıyla olan temasları, fotoğrafları ve tanıklıklarla sabit olan ilişkileri, bugün neden ana akım medyada bir tabu gibi korunmaktadır? Normalde bir siyasetçinin veya iş insanının yirmi yıl önceki en ufak bir falsosunu manşetlere taşıyan, seceresini döken “araştırmacı gazetecilik”, konu bu medya patronu olduğunda neden kör, sağır ve dilsiz kesilmektedir?
Bu sessizliğin, yani “omerta”nın arkasında yatan temel sebep, bu figürün sistem için taşıdığı “kullanışlılık” değeridir. Eğer bir figür, mevcut iktidar yapısı ve sermaye düzeni için vazgeçilmez bir işlev görüyorsa (ki önceki bölümlerde bu işlevin toplumu uyuşturmak ve rıza üretmek olduğunu detaylandırmıştık), onun geçmişi, ne kadar karanlık olursa olsun, “devlet sırrı” muamelesi görür. Bu yapıların, özellikle 90’lı yıllarda devletin derin dehlizleriyle, istihbarat örgütleriyle ve uluslararası güç odaklarıyla olan karmaşık ilişkileri düşünüldüğünde, şahsın o dönemdeki konumunun sadece “sempatik bir mürit” olmanın ötesinde, belki de bir “proje”nin parçası olduğu ihtimali güçlenmektedir. Acaba bu şahıs, o yapının medya ayağını oluşturmak, insan kaynağı (özellikle manken ve ünlü dünyasından örgüte eleman temini) sağlamak veya örgütün PR faaliyetlerini yürütmek gibi misyonlar üstlenmiş olabilir mi? Eğer böyle bir misyon üstlendiyse, bu durum onun bugünkü medya imparatorluğunun temellerinin atılmasında, o yapının sağladığı finansal, lojistik ve istihbari desteğin ne kadar belirleyici olduğu sorusunu gündeme getirir.
İlk sermaye birikimi, yani o ilk “kıvılcım” anı, kapitalizmin en büyük sırrıdır. Hiçbir sermaye, boşluktan doğmaz. Şahsın muhabirlikten yapımcılığa, oradan kanal sahipliğine geçiş sürecindeki o muazzam finansal sıçramanın arkasında, bu tür “karanlık network”lerin kaldıraç etkisi olması kuvvetle muhtemeldir. Tarikatlar ve cemaatler, sadece dini yapılar değil, aynı zamanda devasa birer ekonomik ve sosyal sermaye havuzudur. Üyelerine veya işbirlikçilerine, piyasa koşullarında erişemeyecekleri kapıları açar, ihalesiz işler verir, bürokratik engelleri kaldırır ve en önemlisi, “faizsiz” ve “teminatsız” sermaye akışı sağlarlar. Şahsın, kariyerinin o kritik dönemeçlerinde, bu tür bir “görünmez el” tarafından yukarı itildiği, rakiplerinin önüne geçirildiği ve medya dünyasında kendisine özel bir koridor açıldığı tezi, hayatın olağan akışına, onun yeteneklerinden çok daha uygundur. Bu yapılar, yatırım yaptıkları kişileri asla tesadüfen seçmezler; potansiyeli olan, manipüle edilebilir, hırslı ve “vefa borcu” ile bağlanabilecek profilleri tercih ederler.
Buradaki asıl kritik soru şudur: Bu borç ödendi mi, yoksa hala ödeniyor mu? Bu tür karanlık yapılarda, “ilişkiyi kesmek” veya “ayrılmak” diye bir kavram, genellikle illüzyondan ibarettir. Yapının şekli değişir, lideri değişir, tabelası değişir ama “bağlılık” ve “diyet” mekanizması baki kalır. Şahsın, söz konusu örgütle olan ilişkisi, o örgüt devlet tarafından tasfiye edilmeye başlandığında veya siyasi konjonktür değiştiğinde “bitmiş gibi” gösterilmiş olabilir. Bu, stratejik bir geri çekilmedir. Şahıs, kendini kurtarmak ve sistemin yeni sahiplerine (AKP iktidarı ve o dönemki ortağı olan Gülen cemaati gibi yapılar) eklemlenmek için, eski gömleğini çıkarmış gibi yapmış olabilir. Hatta, belki de o eski yapının içindeki bilgileri, yeni güç odaklarına sunarak (itirafçılık veya işbirliği yoluyla) kendisine bir “dokunulmazlık beratı” satın almıştır. Bu, istihbarat dünyasında sıkça görülen bir yöntemdir; kullanışlı elemanlar, patron değiştirerek varlıklarını sürdürürler. Dolayısıyla, bugünkü gücü, sadece kendi başarısı değil, aynı zamanda bu “bilgi ve ilişki transferi”nin bir ödülü olabilir.
İtibarın aklanması süreci ise, tam anlamıyla bir “medya sihirbazlığı” örneğidir. Şahıs, geçmişindeki bu lekeleri silmek için, bilinçli bir “aşırı görünürlük” ve “aşırı pozitiflik” stratejisi izlemiştir. Sürekli yardım kampanyaları düzenlemesi, engellilere, şehit ailelerine, depremzedelere milyonlarca lira toplaması, aslında bir vicdan temizliği değil, bir “hafıza yıkama” operasyonudur. Toplumun önüne her çıktığında “iyilik meleği” kostümü giymesi, geçmişteki “karanlık prens” imajının üzerini örten en kalın örtüdür. Halk, ona baktığında, eski bir tarikat bağlantısını değil, Elazığ depreminde ağlayan, Somali’ye yardım götüren, kanserli çocukları sevindiren “Acun Abi”yi görmektedir. Bu, günah çıkarmanın modern ve kapitalist versiyonudur. Parayla satın alınan sevaplar, geçmişin günahlarını nötralize etmek için kullanılır. Ana akım medyanın bu konudaki suç ortaklığı da buradadır. Medya, onun bu “hayırsever” yüzünü parlatırken, karanlık geçmişini bilerek ve isteyerek karartmaktadır. Çünkü medya patronları, birbirlerinin kirli çamaşırlarını ortaya dökerlerse, tüm sistemin çökeceğini bilirler. Bu bir “karşılıklı dehşet dengesi”dir.
Ayrıca, 2000’li yılların başından itibaren yükselen bir diğer güç odağı olan Gülen Hareketi (FETÖ) ile olan ilişkileri de, üzerinde spekülasyon yapılması gereken bir diğer gri alandır. O dönemde, medyanın, yargının ve emniyetin bu örgüt tarafından ele geçirildiği bir süreçte, bir medya figürünün bu kadar hızlı yükselmesi ve hiçbir engele takılmaması, o yapıyla da bir “dirsek teması” veya “saldırmazlık paktı” kurduğunu düşündürmektedir. Programlarında o yapının okullarını, organizasyonlarını (Türkçe Olimpiyatları vb.) öven, o yapının mensuplarını (komedyenler, şarkıcılar) parlatıp ekran yüzü yapan bir strateji izlemesi, tesadüf olamaz. Belki de o dönemde, o yapının “seküler yüzü” olarak işlev görmüş, ılımlı İslam projesinin “eğlence” ayağını temsil etmiştir. Bu yapı tasfiye edildiğinde ise, bukalemun yeteneği sayesinde, anında rengini değiştirip, mevcut iktidarın en sadık savunucusu pozisyonuna geçerek, yine “kazanan” tarafta kalmayı başarmıştır. Bu esneklik, omurgasızlık değil, bir “hayatta kalma sanatı”dır. Ancak bu sanatın bedeli, sürekli olarak birilerine “diyet” ödemek zorunda kalmaktır.
Bu “diyet”, bugün hangi formda ödenmektedir? Belki de kanalının, iktidarın istediği zaman istediği propagandayı yapması (veya yapmaması gerekeni yapmaması) şeklinde ödenmektedir. Belki de yurt dışındaki futbol yatırımları, aslında belirli sermaye gruplarının paralarını uluslararası sisteme sokma (aklama) operasyonunun bir parçasıdır. Hull City gibi yatırımlar, sadece bir hobi değil, aynı zamanda geçmişten gelen bu karmaşık finansal ve ilişkisel ağların, uluslararası arenada devam ettirilmesi için birer “istasyon” olabilir. İngiltere’nin finansal sistemi, dünyanın en büyük kara para aklama merkezlerinden biri olarak bilinir (Londra – Londongrad). Bu figürün, İngiltere’ye bu kadar hevesli bir şekilde girmesi, geçmişteki bağlantıların, artık global bir boyutta, daha sofistike yöntemlerle sürdürüldüğünün işareti olabilir.
Ana akım medyanın bu konuları “derinlemesine sorgulamaması”nın bir diğer sebebi de, korkudur. Bu şahıs, artık sadece bir medya patronu değil, aynı zamanda devasa bir reklam verendir. Hangi gazete, hangi televizyon, yıllık reklam bütçesinin önemli bir kısmını ondan alırken, onun geçmişini eşelemeye cesaret edebilir? Ayrıca, toplumda yarattığı o “sevgi seli”, ona dokunanın yanacağı bir atmosfer yaratmıştır. Onu eleştirmek, halkı karşısına almak, “kıskançlık” ve “fesatlık”la suçlanmak demektir. Bu da, gazeteciler ve kanaat önderleri üzerinde güçlü bir otosansür mekanizması oluşturur. Herkes bilir, herkes konuşur ama kimse yazmaz. Bu, Türkiye’deki “açık sır” (public secret) kültürünün en çarpıcı örneğidir.
Sonuç olarak, bu bölümde ele aldığımız “geçmişin gölgeleri”, şahsın bugünkü imparatorluğunun temellerindeki harcın ne kadar karmaşık ve muhtemelen kirli olduğunu göstermektedir. O, bugün bembeyaz dişleriyle gülümseyen, steril bir başarı abidesi gibi dursa da, gölgesi hala 90’ların karanlık sokaklarına, tarikat evlerine ve derin devlet dehlizlerine uzanmaktadır. Bu gölgeler, tamamen silinmemiştir; sadece çok güçlü spot ışıklarıyla (medya gücüyle) görünmez kılınmıştır. Ancak ışıklar bir gün sönerse veya yön değiştirirse, o gölgelerin tekrar canlanıp sahibini yutması işten bile değildir. Çünkü karanlık yapılarla yapılan anlaşmaların, yazılı olmayan bir kuralı vardır: Giriş serbesttir ama çıkış yoktur. Şahıs, belki de ömrünün sonuna kadar, o yapıların (eski veya yeni, yerli veya yabancı) ona biçtiği rolü oynamak, o diyeti ödemek ve o maskeyi takmak zorundadır. Onun trajedisi, belki de sahip olduğu onca güce rağmen, aslında kendi hayatının sahibi olamamasında, iplerinin hala o görünmez ellerde olmasında yatmaktadır. Bir sonraki bölümde, bu yapının en güncel ve en popüler enstrümanı olan “futbol”un, nasıl bir kitle imha (veya inşa) silahına dönüştürüldüğünü inceleyeceğiz.
Bölüm 8: Futbolun Araçsallaştırılması ve Popülizm
Türkiye’nin sosyo-kültürel ve politik atmosferini analiz eden herhangi bir çalışma, futbolun bu coğrafyada işgal ettiği devasa ve orantısız alanı görmezden gelirse eksik kalmaya mahkumdur. Futbol, bu topraklarda sadece bir spor dalı, bir hafta sonu eğlencesi veya bir endüstriyel sektör değildir; futbol, Türkiye’de kimlik inşasının temel harcı, toplumsal öfkenin paratoneri, sınıfsal farklılıkların silindiği yegane düzlem ve kitleleri en hızlı, en keskin ve en irrasyonel şekilde mobilize edebilen yegane güçtür. Vakamızın merkezindeki medya figürünün, televizyon ekranlarındaki tartışılmaz hakimiyetini ve servetini pekiştirdikten sonra rotasını bu mayınlı ama bir o kadar da verimli sahaya çevirmesi, bir emeklilik hobisi veya çocukluk aşkının tatmini olarak okunamaz. Bu hamle, hayatta kalma içgüdüsü son derece gelişmiş, kitle psikolojisini bir cerrah hassasiyetiyle analiz edebilen ve gücün doğası gereği sürekli form değiştirmesi gerektiğini bilen bir aklın, stratejik bir manevrasıdır. Bu bölümde, bir medya patronunun neden ve nasıl futbol yöneticiliğine soyunduğunu, yeşil sahaları nasıl bir “dokunulmazlık kalkanı”na dönüştürdüğünü ve Hull City gibi uluslararası yatırımların arka planındaki “sermaye güvenliği” arayışını, popülizmin en saf ve en tehlikeli hali üzerinden irdeleyeceğiz.
Öncelikle, medya endüstrisinin küresel ve yerel çapta yaşadığı yapısal krizi anlamak gerekir. Televizyon, her ne kadar Türkiye’de hala güçlü olsa da, dijitalleşmenin ve yeni medyanın yükselişiyle birlikte eski “hipnotize edici” gücünü yavaş yavaş kaybetmektedir. Yarışma programları, formatlar, reality showlar bir noktada doygunluğa ulaşır; izleyici aynı kurgulardan, aynı yüzlerden ve aynı yapay dramalardan sıkılmaya başlar. Reytingler, doğası gereği dalgalıdır ve hiçbir format sonsuza kadar zirvede kalamaz. Ancak futbol, bu kuralın istisnasıdır. Futbolun reytingi asla düşmez, taraftarın sadakati (bir müşteri sadakatinin çok ötesinde) asla bitmez ve futbolun yarattığı heyecan, kurgusal bir senaryoya ihtiyaç duymadan, kendiliğinden ve her hafta yenilenen bir dramadır. Medya figürü, kendi imparatorluğunun geleceğini sadece televizyon kumandasına bağlamanın riskli olduğunu görmüş, kitlelerle kurduğu bağı “izleyici-programcı” ilişkisinden “taraftar-yönetici” ilişkisine evirerek, bu bağı çok daha organik, çok daha tutkulu ve çok daha sarsılmaz bir zemine oturtmayı hedeflemiştir. Bir televizyon programını izlemeyi bırakabilirsiniz, ama tuttuğunuz takımı bırakamazsınız. İşte bu, müşteriyi “mürit”e dönüştürme stratejisidir.
Bu stratejik geçişin en kritik unsuru, “dokunulmazlık kalkanı” inşasıdır. Türkiye gibi hukukun, siyasetin ve ekonominin pamuk ipliğine bağlı olduğu, güç dengelerinin bir gecede değişebildiği ülkelerde, sadece paraya sahip olmak sizi korumaya yetmez. Uzan Grubu örneği, bu hafızanın en canlı kanıtıdır. Medya gücü bile tek başına yeterli bir zırh değildir. Ancak arkanızda, sizinle ağlayıp sizinle gülen, size yapılan bir saldırıyı kendi kimliğine yapılmış sayan, sorgusuz sualsiz biat eden yirmi-otuz milyonluk bir taraftar kitlesi varsa, işte o zaman gerçek bir dokunulmazlık kazanırsınız. Bu figürün Fenerbahçe gibi, ülkenin en büyük, en organize ve en reaktif sivil toplum örgütü sayılabilecek bir camianın yönetimine girmesi, hatta fiili olarak “ikinci adam” konumuna yükselmesi, ona devlet başkanlarının bile sahip olmadığı bir koruma sağlar. Herhangi bir savcının, herhangi bir denetim kurumunun veya siyasi rakibin, arkasında bu kadar büyük bir fanatik kitlenin desteği olan bir isme dokunması, toplumsal bir infiali göze almasını gerektirir. Dolayısıyla, futbol yöneticiliği, bu figür için bir “kariyer basamağı” değil, varlığını garanti altına alan bir “sigorta poliçesi”dir.
Futbolun araçsallaştırılmasında kullanılan dil ve yöntemler, önceki bölümlerde analiz ettiğimiz “popülist” stratejilerin bir devamı niteliğindedir. Televizyon programlarında “halkın çocuğu” maskesini takan figür, futbol arenasında “camianın fedaisi” rolüne bürünmüştür. Söylemleri, rasyonel bir spor yöneticisinden ziyade, bir tribün amigosunu andırmaktadır. Sürekli olarak “dış güçler”, “karanlık yapılar”, “bizi engellemeye çalışanlar” gibi, somut kanıtı olmayan ama kitleleri mobilize etmekte son derece etkili olan komplo teorilerine başvurması, klasik bir popülist taktiktir. “Yapı” söylemi, bu stratejinin zirve noktasıdır. Başarısızlığı, yanlış transferleri, teknik hataları veya idari zafiyetleri örtmek için, her zaman, her yerde ve her şeye kadir olan, görünmez bir düşman yaratmak zorundadır. Bu düşman (yapı), hem taraftarın öfkesini kulüp yönetiminden uzaklaştırıp dışarıya yönlendirir hem de yöneticiyi (kendisini) bu karanlık güçlerle savaşan bir “kahraman” statüsüne yükseltir. Bu anlatıda o, sadece bir yönetici değildir; o, camianın haklarını savunan, gerekirse kendini feda eden, sistemle çatışan bir “direnişçi”dir. Oysa gerçekte, sistemin en büyük kazananı, sistemin en büyük parçası ve sistemin en sadık hizmetkarı kendisidir. Bu paradoks, kitlelerin fanatizm perdesiyle örtülür ve görünmez kılınır.
Bu süreçte, medyadaki gücünü futbol için, futboldaki gücünü de medya için kullanarak, daha önce eşi görülmemiş bir “çapraz promosyon” ve manipülasyon mekanizması kurmuştur. Kendi kanalındaki spor programları, tartışma programları ve hatta magazin programları, tamamen bu futbol anlatısını desteklemek, rakipleri yıpratmak ve kendi yönetimini aklamak üzerine kurgulanmıştır. Hakem hatalarını, rakip takımın (özellikle Galatasaray’ın) lehine olan pozisyonları büyüteçle gösterip, kendi lehlerine olanları görmezden gelmek veya “basit hata” olarak geçiştirmek, bu manipülasyonun parçasıdır. Kendisine ait dijital platformun (Exxen) Avrupa maçlarının yayın haklarını alması, bu tekelleşmenin ticari boyutudur. Taraftarı, takımının maçını izlemek için kendi platformuna üye olmaya mecbur bırakmak, “takım aşkını” nakde çevirmenin en vahşi örneğidir. Teknik altyapı yetersizliğinden dolayı maçların izlenememesi, yayınların çökmesi gibi skandallar bile, “yoğun ilgi” veya “dış kaynaklı sorunlar” gibi bahanelerle geçiştirilir. Çünkü taraftar, rasyonel bir müşteri değildir; o, ne kadar kötü hizmet alırsa alsın, takımını izlemek için o bedeli ödemeye ve o eziyeti çekmeye hazırdır. Bu figür, bu “esnek olmayan talebi” (inelastic demand) sonuna kadar sömürmektedir.
Hull City yatırımı ise, bu vaka analizinin en karanlık ve en stratejik boyutlarından birini oluşturur. Bir Türk medya patronunun, İngiltere Championship (ikinci lig) ekibini satın alması, ilk bakışta bir “vizyon projesi” veya “globalleşme adımı” olarak sunulabilir. Ancak satır araları okunduğunda, bu yatırımın çok daha derin, çok daha hayati bir işlevi olduğu görülmektedir: “Sermaye Transferi” ve “Güvenli Liman Arayışı”. Türkiye ekonomisinin kırılganlığı, hukuk sisteminin öngörülemezliği ve siyasi iklimin belirsizliği, büyük sermaye sahiplerini her zaman yurt dışında varlık edinmeye itmiştir. Ancak bu figürün yatırımı, sıradan bir gayrimenkul alımının veya borsa yatırımının ötesindedir. Bir futbol kulübü, devasa nakit akışının olduğu, oyuncu alım-satımları, menajerlik ücretleri, sponsorluk anlaşmaları ve yayın gelirleri üzerinden milyonlarca sterlinin döndüğü bir ticari işletmedir. İngiltere gibi hukukun ve mülkiyet haklarının son derece güçlü olduğu bir ülkede böyle bir varlığa sahip olmak, Türkiye’deki olası bir “çöküş” veya “el koyma” senaryosunda, şahsa ve sermayesine dokunulmaz bir alan açar.
Bu yatırım, aynı zamanda bir “itibar aklama” (reputation laundering) projesidir. İngiltere’de kulüp sahibi olmak, sizi uluslararası jet-setin, global sermayenin ve batılı elitlerin bir parçası yapar. Türkiye’deki “yandaş”, “şaibeli” veya “sonradan görme” etiketleri, Hull City locasında ağırlanan İngiliz bürokratlar ve iş insanları nezdinde geçerliliğini yitirir. Orada o, saygın bir yatırımcı, futbolu seven bir patron ve şehri kalkındıran bir hayırseverdir. Bu uluslararası meşruiyet, Türkiye içindeki gücünü de pekiştirir. “Bakın, dünya onu tanıyor, İngilizler onu seviyor” algısı, içerideki eleştirileri bastırmak için kullanılır. Ayrıca, Hull City üzerinden Türkiye’den İngiltere’ye (veya tam tersi) yapılan oyuncu transferleri, hazırlık maçları ve sponsorluklar, sermayenin uluslararası dolaşımı için gri ve denetimi zor bir koridor yaratır. Ozan Tufan, Abdülkadir Ömür gibi isimlerin transferleri, sadece sportif bir tercih değil, aynı zamanda bu finansal trafiğin birer enstrümanı olarak da okunabilir. Kulübün sportif başarısızlığı, ligin dibine demir atması veya sürekli hoca değiştirmesi, bu büyük stratejik resmin yanında önemsiz detaylardır. Asıl amaç, o yapının orada var olması, o para trafiğinin akması ve o “kaçış kapsülünün” her an hazır beklemesidir.
Şahsın futbol yöneticiliğindeki performansı, aslında onun genel yönetim anlayışının ve karakterinin de bir özetidir. Sabırsız, fevri, uzun vadeli planlama yerine anlık “şov”lara odaklı, popülist ve manipülatif. Teknik direktör seçimlerinden transferlere kadar her hamlesi, “ses getirmek”, “gündem olmak” ve “taraftarı o anlık mutlu etmek” üzerine kuruludur. Sürdürülebilir bir başarı, altyapı, kurumsallaşma gibi kavramlar, onun lügatında yoktur. Çünkü o bir yapımcıdır ve onun için önemli olan, filmin sonunun mutlu bitmesi değil, filmin izlenmesidir. Fenerbahçe’yi de bir Survivor sezonu gibi yönetmektedir. Her hafta bir kriz, her hafta bir düşman, her hafta bir “büyük olay” yaratılmalı ki, heyecan diri kalsın. Mourinho gibi, kariyeri düşüşte olan ama “şov değeri” hala çok yüksek olan bir ismin getirilmesi, tam da bu zihniyetin ürünüdür. Futbol aklı değil, reyting aklı devrededir. En-Nesyri veya Saint-Maximin gibi maliyetli ve riskli transferler, taraftara “bakın ne büyük paralar harcıyoruz” mesajı vermek içindir. Oysa sahadaki oyun, ligdeki puan durumu ve Avrupa’daki hezimetler, bu makyajın altındaki çürümeyi her geçen gün daha net ortaya koymaktadır. Ancak o, bu başarısızlığı kabul etmek yerine, suçu “yapı”ya atarak, kendi yetersizliğini bir “mağduriyet destanına” dönüştürmeyi tercih eder. Bu, narsistik bir savunma mekanizmasıdır.
Galatasaray camiasını ve yöneticilerini sürekli hedef alması, onlarla polemiğe girmesi ve bunu yaparken son derece agresif, hatta hakarete varan bir dil kullanması da tesadüf değildir. Bu, “düşman yaratarak safları sıklaştırma” taktiğidir. Eğer bir dış düşman (bu durumda Galatasaray ve onu kolladığı iddia edilen Yapı) varsa, içerideki başarısızlıklar, hatalar ve beceriksizlikler sorgulanamaz. Çünkü “savaş” zamanıdır ve savaşta komutan sorgulanmaz. O, Fenerbahçe taraftarını, kendisinin ve Ali Koç’un komuta ettiği bir “kutsal savaşın” neferleri olarak konumlandırır. Bu savaşta gerçeklerin, istatistiklerin veya mantığın bir önemi yoktur; tek önemli olan “biz ve onlar”dır. Bu dil, Türk futbolunu zehirleyen, stadyumları birer nefret arenasına çeviren ve toplumsal barışı tehdit eden en büyük unsurlardan biridir. Ancak bu figür için toplumsal barış değil, kendi iktidarının devamı esastır.
Sonuç olarak, bu bölümde incelediğimiz “futbolun araçsallaştırılması”, söz konusu medya figürünün kariyerindeki en riskli ama en stratejik kumardır. O, futbolu, azalan medya gücünü ikame etmek, servetini güvence altına almak ve kendisine dokunulmaz bir alan yaratmak için bir kaldıraç olarak kullanmaktadır. Ancak futbol, televizyon stüdyosuna benzemez. Orada kurgu yapamazsınız, skoru değiştiremezsiniz ve taraftarın öfkesini, bir yarışmacıyı diskalifiye ederek dindiremezsiniz. Sahadaki gerçeklik, eninde sonunda en usta manipülatörü bile yener. Hull City’nin küme düşme potasında olması, Fenerbahçe’nin şampiyonluk yarışından kopması veya Avrupa’da alınan yenilgiler, bu illüzyonun çatladığı noktalardır. Şimdilik “yapı” masalıyla bu çatlakları sıvamaya çalışsa da, futbolun kendi doğal adalet mekanizması (skor tabelası), bu popülist rüyanın sonunu getirecek en büyük tehdittir. Eğer başarı gelmezse, o çok güvendiği, sırtını dayadığı taraftar kitlesi, bir anda en büyük kabusuna dönüşebilir. Tarih, tribünlere oynayan yöneticilerin, yine o tribünler tarafından nasıl alaşağı edildiğinin örnekleriyle doludur. Bu figür, şu an bir ip cambazı gibi, medya gücü ile futbol fanatizmi arasında gerilen ipte yürümektedir. Aşağıda ise ne bir ağ ne de bir yastık vardır; sadece öfkeli bir kalabalık ve sert bir zemin beklemektedir. Bir sonraki bölümde, bu yapının teknik ve teknolojik yüzü olan dijital platform fiyaskosunu ve bunun ardındaki “tekelci zihniyeti” inceleyerek, bu imparatorluğun aslında ne kadar kırılgan temeller üzerine kurulu olduğunu göreceğiz.
Bölüm 9: Dijital Platform Fiyaskosu ve Tekelci Zihniyet
Dijital çağın şafağında, geleneksel televizyonculuğun can çekiştiği ve izleyici alışkanlıklarının radikal bir biçimde dönüştüğü bir dönemde, söz konusu medya figürünün dijital dünyaya attığı adım, sadece ticari bir teşebbüs olarak değil, aynı zamanda onun iş yapış ahlakının, vizyonunun ve kitlelere bakış açısının en kristalize olduğu laboratuvar ortamı olarak okunmalıdır. Büyük vaatlerle, agresif pazarlama stratejileriyle ve “Türkiye’nin Netflix’i” olma iddiasıyla lanse edilen bu dijital platform, kuruluşundan çok kısa bir süre sonra, teknik bir fiyaskonun, içeriksel bir sığlığın ve tüketiciye saygısızlığın anıtına dönüşmüştür. Ancak bu başarısızlık, basit bir “iş bilmezlik” veya “acemilik” ile açıklanıp geçiştirilemez. Aksine, bu platformun yaşadığı krizler, arkasındaki zihniyetin, serbest piyasa rekabetine, inovasyona ve müşteri memnuniyetine değil; “zoraki abonelik” modeline, tekelci tahakküme ve “mecbur bırakarak sömürme” stratejisine dayandığını ifşa eden somut kanıtlardır. Bu bölümde, bu dijital girişimin neden bir teknoloji yatırımı olmaktan çok bir “haraç toplama mekanizması”na benzediğini, teknik çöküşlerin ardındaki maliyet hesabını ve bu sürecin, figürün “tüccar” kimliğinin en vahşi yüzünü nasıl ortaya çıkardığını derinlemesine analiz edeceğiz.
Öncelikle, platformun kuruluş felsefesine bakıldığında, küresel rakiplerinin (Netflix, Amazon Prime, Disney+ vb.) aksine, “içerik kalitesiyle abone çekme” stratejisi yerine, “içeriği rehin alarak abone zorlama” stratejisinin benimsendiği görülür. Global platformlar, devasa bütçeli orijinal yapımlar, sinematografik kalitesi yüksek diziler ve belgeseller üreterek, izleyiciyi bir “değer” karşılığında bünyelerine katmaya çalışırlar. Bu, rekabetçi piyasanın doğasıdır; iyi olan kazanır. Ancak vakamızdaki figür, bu zorlu ve maliyetli yolu seçmek yerine, Türk izleyicisinin “yumuşak karnı” ve “zaafı” olan futbolu bir kaldıraç olarak kullanmayı tercih etmiştir. Avrupa kupalarının yayın haklarını astronomik bedellerle satın alması, bir spor sevgisinin veya yayıncılık vizyonunun değil, kitleleri platforma mecbur bırakma planının bir parçasıdır. Futbol, Türkiye’de “esnek olmayan talep” (inelastic demand) kategorisindedir. Yani fiyat ne olursa olsun, hizmet kalitesi ne kadar düşük olursa olsun, taraftar o maçı izlemek zorundadır. Medya figürü, bu sosyo-ekonomik gerçeği acımasızca sömürmüş, futbolseveri adeta bir “rehine” pozisyonuna düşürmüştür. Platforma üye olan milyonlarca insan, oradaki “Gibi” veya “Konuşanlar” gibi birkaç istisna dışında, içerik kütüphanesinin zenginliği için değil, sadece ve sadece rehin alınan maçları izleyebilmek için cüzdanlarını açmışlardır. Bu model, bir hizmet sektörü modeli değil, bir “köprübaşı haraç” modelidir.
Bu “mecbur bırakma” stratejisi, platformun teknik altyapısına yapılan (daha doğrusu yapılmayan) yatırımlarda kendini en çıplak haliyle göstermiştir. Dijital yayıncılık, içerik kadar, hatta ondan daha fazla, güçlü bir teknolojik altyapı, sunucu (server) kapasitesi, veri akış optimizasyonu ve siber güvenlik yatırımı gerektirir. Ancak, milyonlarca aboneyi futbol maçları üzerinden platforma çeken bu yapı, o kitleyi taşıyacak dijital otoyolları inşa etmeye tenezzül etmemiştir. Önemli maç gecelerinde, özellikle de Galatasaray, Fenerbahçe veya Beşiktaş’ın Avrupa sınavlarında platformun çökmesi, yayınların donması, milyonlarca insanın siyah ekranla baş başa kalması, bir “teknik arıza” değil, bile isteye yapılmış bir “maliyet optimizasyonu” tercihidir. Çünkü bu figürün zihniyetinde, yatırım sadece “görünen” ve “şov değeri olan” şeye yapılır. Ünlü bir futbolcuya, popüler bir şarkıcıya veya lüks bir dekorasyona milyonlar harcanabilir; çünkü bunlar ekranda görünür ve PR malzemesi olur. Ancak sunucu kapasitesi, fiber optik kablolar veya yazılım mühendisliği, “görünmez” yatırımlardır. Ve bu tüccar zihniyeti için, görünmeyen şeye para harcamak, “ölü yatırım”dır. Nasıl olsa müşteri mecburdur, nasıl olsa başka alternatifi yoktur, nasıl olsa parasını peşin ödemiştir. O halde, neden daha fazla harcama yapılsın ki? Bu düşünce yapısı, müşteriyi “velinimet” olarak değil, “yolunacak kaz” olarak gören ilkel kapitalizmin dijital çağdaki tezahürüdür.
Bu teknik rezaletlerin yaşandığı gecelerde, sosyal medyada yükselen infiale karşı takınılan tavır da son derece öğreticidir. Normal bir şirkette, bu çapta bir hizmet kusuru, CEO’nun istifasına, devasa tazminatlara ve samimi özürlere yol açardı. Ancak bu figür, bu krizleri ya görmezden gelmiş, ya “yoğunluktan oldu” diyerek başarısızlığını bir başarı göstergesi (bakın ne kadar çok talep var) gibi sunmaya çalışmış ya da suçu dışsal faktörlere (Avrupalı yayıncılar, siber saldırılar vb.) atarak sorumluluktan kaçmıştır. Para iadesi veya tazminat gibi modern tüketici hakları kavramları, bu platformun lügatında yer almamaktadır. Bu pişkinlik, sadece şahsın karakteriyle ilgili değil, aynı zamanda sırtını dayadığı “tekelci güç” ve “siyasi koruma” ile de ilgilidir. Denetleyici kurumların (RTÜK, BTK, Ticaret Bakanlığı) bu tüketici mağduriyetleri karşısındaki sessizliği, figürün ne kadar korunaklı bir alanda at koşturduğunun kanıtıdır. Eğer bu platform muhalif bir iş insanına ait olsaydı, yaşatılan bu mağduriyetlerin bedeli çok ağır olurdu. Ancak “bizim oğlan”ın platformu çöktüğünde, devlet mekanizması da sağır ve dilsiz kesilmektedir.
İçerik stratejisi açısından bakıldığında da, platformun bir “vizyon projesi” olmadığı, aksine televizyondaki “fast-food” üretim modelinin dijitale taşınmış, daha da ucuzlatılmış bir versiyonu olduğu görülmektedir. Platformun amiral gemisi olan içerikler, büyük prodüksiyonlu, senaryosu ve rejisi üzerine kafa yorulmuş orijinal yapımlar değil; YouTube’dan devşirilen, maliyeti düşük, prodüksiyon kalitesi zayıf ama “tık” garantili işlerdir. YouTuber’ları, sosyal medya fenomenlerini toplayıp, onlara televizyonculuk oynatmak, bir dijital yayıncılık vizyonu değil, bir “izleyici transferi” kurnazlığıdır. Bu strateji, YouTube’un bedava ve demokratik ortamında büyüyen içerik üreticilerini, ödeme duvarının (paywall) arkasına hapsederek, onların kitlesini de haraca bağlamayı hedefler. Hasan Can Kaya gibi örneklerde görüldüğü üzere, bu transferler kısa vadede platforma abone kazandırsa da, uzun vadede hem o içerik üreticilerinin kimyasını bozmakta hem de platformun “kalite” algısını yerle bir etmektedir. Dijital platformlar, özgürlüğün, sansürsüzlüğün ve yaratıcılığın alanı olması gerekirken; bu platform, televizyonun o boğucu, sansürcü ve sığ atmosferini dijitale taşımıştır. Küfürlerin biplendiği, konuların yüzeysel geçildiği, estetik kaygının güdülmediği bu içerikler, dijitalin ruhuna ihanettir.
Platformun “tekelci zihniyeti”, sadece spor yayıncılığında değil, eğlence sektörünün diğer alanlarında da kendini göstermektedir. Şahıs, popüler olan her şeyi bünyesine katıp, rakiplerini (YouTube dahil) kurutarak büyümeyi hedefler. Bu, inovasyonla rekabet etmek değil, parayla rekabeti yok etmektir. “Leyla ile Mecnun”, “Sihirli Annem” gibi geçmişin kült yapımlarını, nostalji rüzgarını arkasına alarak yeniden ısıtıp sunma çabası da, yaratıcılık kısırlığının bir itirafıdır. Yeni bir hikaye anlatamayan, yeni bir dünya kuramayan, sadece geçmişin mirasını ve bugünün popüler figürlerini “satın alarak” var olmaya çalışan bir yapı söz konusudur. Bu yapı, kültürel bir üretim merkezi değil, bir “içerik mezarlığı”dır. Oraya giren her özgün fikir, reyting ve para hırsının çarkları arasında öğütülerek, standart, ruhsuz ve tüketilebilir bir ürüne dönüştürülmektedir.
Bu fiyaskonun en karanlık ve skandal boyutu ise, yasa dışı bahis reklamları meselesidir. Platformun yayınladığı Avrupa maçlarında, saha kenarındaki reklam panolarına (sanal reklam teknolojisiyle) Türkiye’de yasak olan yasa dışı bahis sitelerinin reklamlarının yerleştirilmesi, basit bir “teknik hata” veya “yurt dışı kaynaklı yayın” mazeretiyle açıklanamayacak kadar organize bir eylemdir. Şahsın, bu reklamların yayınlanmasından “haberim yoktu” savunması, hayatın olağan akışına ve iş zekasına hakarettir. Kendi kanalındaki her detayı, her virgülü kontrol eden bir medya patronunun, milyonların izlediği ve milyonlarca liralık reklam gelirinin döndüğü bir alanda, ekranın yarısını kaplayan yasa dışı reklamlardan habersiz olması veya buna engel olamaması mümkün değildir. Burada çok daha vahim bir ihtimal, yani “gri alanlardan gelir elde etme” stratejisi gündeme gelmektedir. Yasa dışı bahis endüstrisi, devasa bir kara para havuzudur. Acaba bu platform, bilerek veya göz yumarak, bu havuzun legalleşmesine veya bu havuzdan pay alınmasına aracılık etmiş olabilir mi? Bu reklamların, teknik bir “arıza” sonucu değil, ticari bir “anlaşma” sonucu oraya konulduğu, tepkiler gelince de “Hollandalı yayıncı yaptı” denilerek işin içinden sıyrılmaya çalışıldığı tezi, üzerinde durulması gereken en ciddi iddialardan biridir. Bu durum, şahsın para kazanma hırsının, yasaların ve etik değerlerin ne kadar önüne geçebileceğinin en somut göstergesidir. Hem “korsan yayına hayır, bu hırsızlıktır” diyeceksiniz, hem de kendi platformunuzda yasa dışı bahisin (ki bu da bir tür hırsızlık ve suçtur) reklamını yapacaksınız. Bu ikiyüzlülük, sistemin ahlaki çöküşünün resmidir.
Dijital platformun kullanıcı arayüzü (UI) ve kullanıcı deneyimi (UX) konusundaki ilkel yapısı da, zihniyetin bir başka tezahürüdür. Yıllardır yayında olmasına rağmen, hala en temel özelliklerden yoksun, kullanımı zor, estetikten uzak, sürekli hata veren bir uygulama ile hizmet vermek, “müşteri velinimettir” anlayışının bu yapıda geçerli olmadığının kanıtıdır. Müşteri, velinimet değil, sağılacak inektir. “İçeriği verdim, gerisine karışmam” mantığı, esnaf lokantası vizyonunun teknoloji şirketine uyarlanmış halidir. Netflix veya Amazon gibi şirketler, teknolojiyi ve kullanıcı deneyimini işin merkezine koyarken, bu platform teknolojiyi sadece bir “tahsilat aracı” olarak görmektedir. Yatırımın büyük kısmı pazarlamaya, reklama, ünlü transferine giderken; altyapıya, yazılıma ve müşteri hizmetlerine ayrılan payın minimumda tutulması, “vur-kaç” ekonomisinin bir yansımasıdır. Amaç kalıcı bir değer yaratmak, global bir marka olmak değil; o anki rüzgarı yakalayıp, toplanabildiği kadar parayı toplamaktır.
Bu süreçte, “yerli ve milli platform” söyleminin bir kalkan olarak kullanılması da dikkat çekicidir. Eleştiriler karşısında “biz Türk markasıyız, bize sahip çıkın, Netflix’e değil bize para verin” şeklindeki milliyetçi ajitasyon, beceriksizliğin ve kalitesizliğin üzerini örtmek için kullanılan klasik bir yöntemdir. Kalitesiz malı “yerli” diye pazarlamak, vatanseverlik değil, fırsatçılıktır. İzleyici, sırf yerli olduğu için kötü hizmete katlanmak zorunda bırakılmaktadır. Bu durum, Türkiye’deki “yerli ve milli” kavramının, sermaye grupları tarafından nasıl içini boşaltıldığının ve bir sömürü aracına dönüştürüldüğünün mikro ölçekli bir örneğidir.
Sonuç olarak, bu dijital platform fiyaskosu, sadece teknik bir yetersizlik veya ticari bir başarısızlık değildir. Bu, bir zihniyetin iflasıdır. Güce, tekele, zorlamaya ve manipülasyona dayalı iş yapma modelinin, rekabetçi ve teknoloji odaklı bir dünyada nasıl duvara tosladığının hikayesidir. Şahıs, televizyonda kurduğu o kapalı devre, rekabetsiz ve denetimsiz krallığı, dijital dünyada da kurabileceğini sanmış, ancak dijitalin doğası gereği daha talepkar, daha özgür ve daha eleştirel olan tüketicisiyle karşılaştığında, o “büyülü” imajı ilk kez bu kadar derin bir yara almıştır. Platform, belki hala ayaktadır (futbol sayesinde), ancak marka değeri, güvenilirlik ve prestij açısından onarılmaz hasarlar görmüştür. “Yaparsa o yapar” miti, yerini “yaptı ama eline yüzüne bulaştırdı” gerçeğine bırakmıştır. Bu durum, onun “yanılmazlık” zırhında açılan en büyük gediklerden biridir ve imparatorluğun geleceği açısından ciddi bir alarm zilidir. Bir sonraki bölümde, bu ticari ve teknolojik kaosun yanında, şahsın özel hayatını nasıl bir pazarlama ve dikkat dağıtma enstrümanı olarak kullandığını, ilişkilerini nasıl birer “reality show”a dönüştürdüğünü inceleyerek, analizin psikolojik katmanlarına ineceğiz.
Bölüm 10: Özel Hayatın Bir Pazarlama Enstrümanı Olarak Kullanımı
Kapitalizmin en ileri aşaması olarak nitelendirilebilecek gösteri toplumunda, sadece üretilen metalar değil, o metaları üreten öznelerin bizzat kendileri, bedenleri, duyguları ve mahremiyetleri de birer tüketim nesnesine dönüşür. Vakamızda mercek altına aldığımız medya figürü, bu dönüşümün Türkiye’deki en çarpıcı ve en uç örneğini teşkil etmektedir. Geleneksel iş dünyasında patronlar, sermayedarlar veya medya sahipleri, özel hayatlarını kalın perdelerin ardında yaşamayı, aile mahremiyetini korumayı ve iş kimlikleri ile şahsi kimlikleri arasına kesin bir sınır çizmeyi tercih ederlerdi. Bu, bir saygınlık ve ciddiyet göstergesiydi. Ancak söz konusu şahıs, bu paradigmayı tamamen tersyüz ederek, özel hayatını, evliliklerini, boşanmalarını, flörtlerini ve babalık rollerini, medya imparatorluğunun en çok reyting getiren, en çok konuşulan ve en stratejik “yapımlarından” biri haline getirmiştir. Bu bölümde, bu figürün özel hayatının neden ve nasıl bir “Hollywood prodüksiyonu” tadında kurgulandığını, ilişkilerin zamanlamasındaki manidar tesadüfleri, genç partner seçiminin ardındaki güç gösterisini ve bu yaşam tarzının toplumsal ahlak üzerindeki dönüştürücü etkisini, bir magazin haberi sığlığında değil, bir sosyolojik vaka analizi derinliğinde irdeleyeceğiz.
Öncelikle tespit edilmesi gereken husus, bu figürün hayatında “özel” diye bir alanın kalmadığı, daha doğrusu bu alanın bilinçli olarak kamusallaştırıldığı gerçeğidir. Onun ilişkileri, sadece iki insan arasında yaşanan duygusal bir süreç değil, milyonların izlemesi için sahneye konulan, senaryosu, rejisi, kostümleri ve dekoru özenle seçilmiş birer “reality show” epizodudur. Evlilik tekliflerinin, düğün törenlerinin veya boşanma süreçlerinin medyaya servis edilme biçimi, tıpkı Survivor’daki bir eleme gecesi veya O Ses Türkiye’deki bir final gecesi gibi kurgulanmaktadır. Düğünler, St. Tropez gibi “setlerde” gerçekleşmekte, ulaşım özel uçaklar ve helikopterlerle sağlanmakta, konuklar ise bu prodüksiyonun figüranları olarak seçilmektedir. Bu mizansen, izleyiciye “masalsı” bir hayatı dikte ederken, aslında şahsın marka değerini (brand value) maksimize etmeye yaramaktadır. İzleyici, onun programlarını izlerken aslında dolaylı olarak onun hayatını finanse ettiğini bilmekte, ancak bu hayatın parıltısı karşısında büyülenerek bu finansörlüğü gönüllü bir biata dönüştürmektedir. Özel hayat, burada bir “yan ürün” değil, ana ürünün pazarlamasını güçlendiren en etkili “promosyon” malzemesidir.
İlişkilerin ve skandalların zamanlaması, bu stratejinin ne kadar hesaplı olduğunu gözler önüne seren en önemli veridir. Şahsın özel hayatındaki en büyük çalkantıların, yeni bir sevgilinin ortaya çıkışının veya sansasyonel bir boşanmanın, genellikle medya grubunun reytinglerinin düştüğü, yeni bir platformun (örneğin dijital girişimin) lansmanının yapıldığı veya ticari bir krizin yaşandığı dönemlere denk gelmesi istatistiksel bir tesadüf olamaz. Bu durum, “gündem değiştirme mühendisliği”nin (agenda setting) en kurnazca uygulamalarından biridir. İşler kötüye gittiğinde, yatırımlar beklenen sonucu vermediğinde veya toplumsal bir tepki oluştuğunda, şahıs “aşk hayatı” kartını masaya sürerek, kamuoyunun dikkatini anında ticari başarısızlıklarından alıp, yatak odası dedikodularına kaydırmayı başarmaktadır. Bu, bir sihirbazın illüzyon yaparken seyircinin dikkatini başka yöne çekmesi gibidir. Şirket zarar ederken, platform çökerken veya futbol takımı küme düşerken, halkın “Acun yeni sevgilisine ne hediye aldı?” veya “Eski eşine ne kadar nafaka ödeyecek?” sorularıyla meşgul edilmesi, kriz yönetiminin magazinel bir varyasyonudur. Özel hayat, burada bir “can simidi” işlevi görerek, şahsın ticari itibarını, magazinel popülaritesinin gölgesinde koruma altına almaktadır.
Partner seçimlerindeki ısrarlı örüntü, yani kendisinden yaşça çok genç (bazen kendi kızlarıyla yaşıt), estetik olarak belirli bir kalıba uyan ve genellikle şöhret basamaklarını tırmanma arzusunda olan kadınlarla birlikte olması, sadece bir “erkeklik dürtüsü” veya “zevk meselesi” olarak okunmamalıdır. Bu tercih, son derece güçlü bir “imaj yönetimi” ve “güç projeksiyonu” hamlesidir. Yaşlanan, fiziksel olarak yıpranan bir erkeğin, yanındaki genç ve dinamik partnerler aracılığıyla kendisine bir “sonsuz gençlik” ve “tükenmez virilite” (erkeklik gücü) aşısı yapmasıdır. Bu, toplumun bilinçaltına “Ben hala güçlüyüm, ben hala arzu nesnesiyim, ben hala oyun kurucuyum” mesajını vermenin en kestirme yoludur. “Alfa erkek” imajı, bu coğrafyada sadece iş başarısıyla değil, aynı zamanda kadına erişim gücüyle de ölçülür. Şahıs, yanındaki genç kadınları adeta birer “başarı kupası” (trophy wife/girlfriend) gibi taşıyarak, hem iş dünyasındaki rakiplerine hem de onu izleyen ortalama Türk erkeğine, sahip olduğu iktidarın sınırlarını göstermektedir. Bu durum, narsistik bir tatminin ötesinde, markasının “dinamizm” ve “enerji” üzerine kurulu olan kimliğini besleyen bir yakıttır. Eğer o yaşlanırsa, eğer o durulursa, markası da yaşlanacak ve durulacaktır. Bu yüzden, sürekli “aşık”, sürekli “hareketli” ve sürekli “genç” kalmak zorundadır. Bu zorunluluk, ilişkilerini de birer “proje” haline getirir.
Bu ilişkilerin doğasındaki “kullan-at” mantığı ve “süreklilik arz eden değişim”, aynı zamanda şahsın kurduğu “fast-food” medya düzeniyle de tam bir uyum içindedir. Nasıl ki Survivor yarışmacıları bir sezon kullanılıp, posası çıkarılıp bir kenara atılıyor ve yerine yenileri geliyorsa; özel hayattaki partnerler de belirli bir miadı doldurduktan sonra, belirli bir tazminat (nafaka/popülarite) karşılığında sistemden tahliye edilmekte ve yerlerine “yeni sezon oyuncuları” gelmektedir. Bu döngü, izleyicide sürekli bir “yeni” beklentisi yaratır. “Acaba sıradaki kim olacak?” sorusu, tıpkı “Survivor şampiyonu kim olacak?” sorusu gibi, kitleyi diri tutan bir merak unsurudur. Şahıs, kendi hayatını da bir format gibi yönetmekte, reyting düştüğünde “cast” değişikliğine gitmektedir. Bu durum, insani ilişkilerin, duyguların ve bağların, tamamen metalaştığı, alınıp satılabilir, değiştirilebilir ve sözleşmeye bağlanabilir birer ticari unsura dönüştüğü korkunç bir yabancılaşma tablosudur.
Bu yaşam tarzının toplumsal etkileri ve “ahlaki yozlaşmayı normalleştirme” işlevi ise, konunun en can alıcı ve en tehlikeli boyutudur. Muhafazakar olduğu iddia edilen, aile değerlerine vurgu yapan bir siyasi iktidarla bu kadar yakın ilişki içinde olan bir figürün, evlilik dışı ilişkiler yaşaması, evliyken başka kadınlardan çocuk sahibi olması, partnerlerini sürekli değiştirmesi ve bunu hiç saklamadan, hatta göze sokarak yaşaması, toplumda derin bir değerler erozyonuna ve kafa karışıklığına yol açmaktadır. Normalde toplum tarafından ayıplanacak, dışlanacak veya skandal olarak nitelendirilecek eylemler, bu şahıs tarafından yapıldığında “sempatik”, “başarılı erkeğin hakkı” veya “modern hayatın cilvesi” olarak kodlanmaktadır. “Zenginsen her şey mübahtır” algısı, bu figür üzerinden tabana yayılmaktadır. Genç kadınlara verilen mesaj; eğitimin, kariyerin veya kişiliğin değil, güzelliğin ve doğru erkeği bulmanın sınıf atlamanın en kolay yolu olduğudur. Genç erkeklere verilen mesaj ise; parayı bulduğun an her türlü ahlaki sorumluluktan muaf olacağın, kadını bir mülk gibi elde edebileceğin ve istediğin zaman değiştirebileceğindir. Bu, toplumsal ahlakın, paranın gücü karşısında iflas etmesidir. Şahsın, boşandığı eşlerine ödediği astronomik nafakaları veya onlara açtığı iş yerlerini bir “cömertlik” ve “babalık” gösterisi olarak sunması da bu normalleştirme sürecinin bir parçasıdır. “Aldatıyor ama parasını veriyor, mağdur etmiyor” şeklindeki çarpık mantık, sadakatin ve dürüstlüğün yerini, “tazminatın ödendiği sürece her türlü ihanet serbesttir” anlayışına bırakmasına neden olmaktadır. Bu, ilişkilerin ticarileşmesinin zirvesidir.
Magazin basınıyla kurulan ilişki de bu prodüksiyonun vazgeçilmez bir parçasıdır. Şahsın özel hayatı, paparazziler tarafından “yakalanan” bir şey değil, bizzat şahsın ekibi tarafından “servis edilen” bir içeriktir. Hangi mekanda yemek yendiği, hangi tekneye binildiği, sevgilisine hangi hediyenin alındığı, milimetrik hesaplarla basına sızdırılır. Bu, karşılıklı bir “kazan-kazan” ilişkisidir. Magazin basını bedava ve çok okunan içerik bulur, şahıs ise sürekli gündemde kalarak markasını parlatır. Bu figürasyonun içinde yer alan kadınlar da (sevgililer, eşler), bu oyunun kurallarını en başından kabul etmiş görünmektedir. Onlar için de bu ilişki, bir “kariyer basamağı”, bir şöhret olma ve sosyal medyada fenomenleşme fırsatıdır. Şahsın hayatına giren kadınların, ayrıldıktan sonra birer “sosyal medya ünlüsü”ne dönüşmesi, kafeler açması, markalarla işbirliği yapması, bu ilişkinin aslında duygusal bir bağdan ziyade, bir “iş ortaklığı” veya “imaj transferi” anlaşması olduğunu düşündürmektedir.
Şahsın “iyi baba” rolünü de bu prodüksiyonun içinde ustaca kullandığına değinmek gerekir. Çocuklarıyla geçirdiği vakitleri, onlarla olan diyaloglarını sosyal medyada sıkça paylaşarak, çalkantılı aşk hayatının getirdiği “sorumsuz erkek” imajını, “şefkatli ve ilgili baba” imajıyla dengelemektedir. Bu, Türk toplumunun “aile babası” figürüne duyduğu saygıyı sömüren bir taktiktir. İzleyici, “Tamam çapkınlık yapıyor ama çocuklarına da çok düşkün, onlara krallar gibi bakıyor” diyerek, şahsı kendi vicdanında aklama yoluna gider. Oysa bu “bakım”, genellikle maddi olanakların sunulmasıyla sınırlı bir gösteridir. Çocuklar da bu şovun birer parçası, babalarının “insani” yüzünü gösteren sevimli figüranlar haline getirilmektedir. Bu durum, mahremiyetin ihlali açısından çocuk hakları bağlamında da ciddi bir etik sorun teşkil etmektedir.
Özetle, bu bölümde analiz ettiğimiz “özel hayatın pazarlanması”, söz konusu medya figürünün imparatorluğunu ayakta tutan en önemli sütunlardan biridir. O, sadece televizyon programları satmaz; o, kendi hayatını, kendi bedenini, kendi ilişkilerini de birer içerik olarak paketleyip satar. Bu süreçte, aşk, evlilik, sadakat, mahremiyet gibi kavramların içi boşaltılır, hepsi birer reyting malzemesine, birer PR çalışmasına indirgenir. Toplum, bu şaşalı hayatı izlerken, kendi değer yargılarının nasıl aşındığını, ahlaki sınırların nasıl silikleştiğini ve paranın her türlü kusuru örten bir “süper güç” olarak nasıl kutsandığını fark etmez. Şahsın ilişkileri birer prodüksiyondur, çünkü onun dünyasında “gerçek” diye bir şey yoktur; sadece “gösterilen” vardır. Ve gösteri, ne pahasına olursa olsun devam etmek zorundadır. Çünkü gösteri biterse, büyü bozulur ve kralın çıplak olduğu, o parıltılı dünyanın aslında bir dekordan ibaret olduğu ortaya çıkar. Bir sonraki bölümde, bu dekorun arkasındaki coğrafi üs olan Dominik Cumhuriyeti’ni, sadece bir çekim mekanı olarak değil, finansal ve hukuki bir “arka bahçe” olarak inceleyerek, küresel para trafiğinin izlerini süreceğiz.
Bölüm 11: Dominik Cumhuriyeti: Prodüksiyon Üssü mü, Güvenli Liman mı?
Küresel medya imparatorluklarının ve ulus-aşırı sermaye hareketlerinin haritasını çıkaran ekonomi-politik uzmanları, coğrafyanın sadece fiziki bir mekan değil, aynı zamanda hukuki ve finansal bir strateji olduğunu çok iyi bilirler. Vakamızın merkezindeki medya figürünün, yıllardır ısrarla, inatla ve devasa yatırımlarla ana üretim üssü olarak Dominik Cumhuriyeti’ni seçmiş olması, sadece tropikal iklimin, beyaz kumsalların veya egzotik palmiyelerin sunduğu görsel avantajlarla açıklanamayacak kadar karmaşık ve çok katmanlı bir tercihtir. Eğer mesele sadece güneş, kum ve deniz olsaydı, Türkiye’nin güney sahilleri veya lojistik olarak çok daha yakın ve maliyet etkin olan Akdeniz havzasındaki diğer alternatifler pekala bu ihtiyacı karşılayabilirdi. Ancak bu ısrarlı tercihin arka planında, prodüksiyon gerekliliklerinin çok ötesine geçen, uluslararası finans sisteminin gri alanlarında gezinen, vergi optimizasyonundan varlık korumasına, olası bir siyasi veya hukuki türbülans anında devreye girecek acil çıkış planlarından sermaye transferine kadar uzanan stratejik bir derinlik yatmaktadır. Bu bölümde, Dominik Cumhuriyeti’nin bu medya imparatorluğu için sadece bir çekim platosu değil, aynı zamanda bir “finansal kale”, bir “bürokratik sığınak” ve belki de en önemlisi, geleceğe dair belirsizliklere karşı inşa edilmiş bir “B Planı” olma ihtimalini, küresel off-shore sisteminin dinamikleri ışığında mercek altına alacağız.
Dominik Cumhuriyeti, Karayipler’deki konumu itibarıyla, sadece turizm cenneti olarak değil, aynı zamanda uluslararası sermaye için sağladığı esnek mevzuat, düşük vergi oranları ve bankacılık gizliliği konusundaki gri siciliyle de tanınan bir yargı bölgesidir (jurisdiction). Medya figürünün burayı operasyonlarının kalbi haline getirmesi, aslında Türkiye’deki katı mali denetimlerden ve vergi yükümlülüklerinden kaçınarak, sermayenin daha serbest dolaşabileceği bir alan yaratma arzusunun bir tezahürü olarak okunabilir. Bu ada ülkesi, dışarıdan gelen yatırımcıya sağladığı imtiyazlarla bilinir. Şahsın burada kurduğu devasa prodüksiyon altyapısı, binlerce çalışanı, kiraladığı veya satın aldığı araziler ve yerel hükümetle kurduğu üst düzey ilişkiler, ona sıradan bir yabancı yatırımcının çok ötesinde, adeta bir “devlet içinde devlet” statüsü kazandırmıştır. Bu statü, sadece işlerin hızlı yürümesini sağlamakla kalmaz, aynı zamanda finansal hareketlerin şeffaflıktan uzak bir şekilde, yerel otoritenin koruması altında gerçekleştirilmesine olanak tanır. Türkiye’de kazanılan paranın, prodüksiyon masrafları, telif hakları, lojistik giderler ve hizmet alımları adı altında bu ülkeye transfer edilmesi, vergilendirilebilir kârın minimize edilmesi ve sermayenin yurt dışına, daha güvenli ve denetimsiz bir alana park edilmesi için mükemmel bir kılıf sunar.
Bu noktada “transfer fiyatlandırması” kavramı devreye girer. Türkiye’deki ana şirketin, Dominik’teki (muhtemelen vergi avantajlı bir bölgede kurulu olan) iştirakine veya paravan şirketlerine, hizmet veya mal alımı karşılığında yüksek bedeller ödemesi, kağıt üzerinde yasal görünse de, özünde sermayenin Türkiye dışına kaçırılması ve burada vergilendirilmemesi anlamına gelir. Survivor gibi devasa bütçeli bir organizasyonun harcama kalemlerinin denetlenmesi son derece güçtür. Hangi hizmetin ne kadara alındığı, yerel tedarikçilere ne kadar ödendiği, lojistik maliyetlerin gerçek boyutu gibi detaylar, bu uzak ada ülkesinin sağladığı opaklık zırhı altında gizlenir. Dolayısıyla Dominik, sadece yarışmacıların açlıkla imtihan edildiği bir ada değil, aynı zamanda Türkiye’deki kazancın “buharlaştığı” ve başka bir formda yeniden yoğunlaştığı bir finansal simya laboratuvarıdır. Bu durum, daha önceki bölümlerde değindiğimiz “sermaye birikiminin kaynağı” ve “hızlı zenginleşme” anomalisi ile doğrudan bağlantılıdır. Kaynağı veya akıbeti gizlenmek istenen sermaye için, binlerce kilometrelik okyanus mesafesi ve farklı bir hukuk sistemi, en güvenli sığınaktır.
Şahsın Dominik Cumhuriyeti devleti ve bürokrasisi ile kurduğu ilişki biçimi de bu stratejinin önemli bir parçasıdır. O, adada sadece bir iş insanı değil, adeta bir diplomat, bir misyon şefi gibi ağırlanmaktadır. Devlet başkanlarıyla görüşmesi, yerel bakanlıklarla doğrudan temas kurması ve kendisine sağlanan özel imtiyazlar, onun bu ülke için taşıdığı ekonomik önemi gösterir. Ancak bu ilişkinin asimetrik yapısı, şahsa, Türkiye’de sahip olamayacağı türden bir “hukuki dokunulmazlık” ve “hareket serbestisi” sağlar. Olası bir kriz senaryosunda, Türkiye’deki mal varlığına tedbir konulması veya hukuki bir takibat başlatılması durumunda, Dominik’teki varlıklarına ve operasyonlarına erişimin engellenmesi, uluslararası hukukun karmaşık prosedürleri nedeniyle son derece zordur. Bu da Dominik’i, sadece bir iş yeri değil, aynı zamanda bir “varlık koruma kalesi” (asset protection stronghold) haline getirir. Şahsın, Türkiye’deki siyasi ve ekonomik riskleri dağıtmak (diversification) amacıyla, yumurtaların hepsini aynı sepete koymamak stratejisini, coğrafi ve hukuki bir bariyerle tahkim ettiği açıktır.
Bu “B Planı” veya “Acil Çıkış” senaryosu, Türkiye’nin çalkantılı siyasi tarihi düşünüldüğünde, büyük sermaye sahipleri için her zaman masada olan bir seçenektir. Ancak bu medya figürünün durumu, diğerlerinden farklıdır. Çünkü o, servetini ve gücünü tamamen mevcut siyasi iktidarla kurduğu simbiyotik ilişkiye borçludur. Bu ilişkinin bozulması veya iktidarın değişmesi durumunda, en kırılgan ve en açık hedef haline gelecek kişilerin başında o gelmektedir. Uzan Grubu örneğinde olduğu gibi, medya patronlarının siyasi güçle ters düştüklerinde nasıl bir gecede her şeylerini kaybedebilecekleri ve ülkeyi terk etmek zorunda kalabilecekleri hafızalarda tazeyken, bu figürün kendine binlerce kilometre ötede, iade anlaşmalarının ve hukuki işbirliğinin zayıf olduğu, kendi kurallarını koyabildiği bir “kurtarılmış bölge” yaratması, son derece rasyonel bir hayatta kalma refleksidir. Dominik, onun için sadece bir set değil, olası bir “sürgün” yerinin ön hazırlığıdır. Bu hazırlık, sadece fiziksel bir kaçışı değil, aynı zamanda finansal varlığın güvenliğe alınmasını da kapsar.
Ayrıca, Dominik Cumhuriyeti üzerinden yürütülen lojistik operasyonun devasa boyutu, başka şüpheleri ve olasılıkları da beraberinde getirmektedir. Her yıl yüzlerce yarışmacı, teknik ekip, prodüksiyon malzemesi ve özel kargoların Türkiye ile bu ada arasında mekik dokuması, denetimi son derece zor bir “insan ve mal trafiği” koridoru yaratır. Bu koridorun, sadece televizyonculuk faaliyetleri için kullanıldığını varsaymak, iyi niyetli bir yaklaşım olabilir. Ancak küresel suç ekonomisinin ve kara para trafiğinin, genellikle bu tür yoğun ve karmaşık yasal ticari faaliyetlerin gölgesinde kendine yer bulduğu bilinen bir gerçektir. Karayipler’in, uyuşturucu trafiği ve kara para aklama konusundaki tarihsel ve güncel konumu düşünüldüğünde, bu kadar büyük bir operasyonel hacmin, istenmeyen veya kayıt dışı unsurların taşınması veya aklanması için bir “paravan” veya “taşıyıcı” olarak kullanılma riski teorik olarak mevcuttur. Şahsın bu tür bir faaliyete doğrudan dahil olup olmadığı bir yana, kurduğu bu devasa mekanizmanın, üçüncü şahıslar veya arkasındaki görünmez güçler tarafından bu amaçla “istismar edilmeye” veya “kullanılmaya” müsait bir yapı arz ettiği göz ardı edilemez. Özel jetlerin, kargo uçaklarının ve gemilerin sürekli hareket halinde olduğu, gümrük denetimlerinin “hatır gönül” ilişkileriyle esnetilebildiği bir ortam, gri faaliyetler için ideal bir habitattır.
Dominik seçiminin bir diğer boyutu da “izole edilmişlik” ve “kontrol” arzusudur. Türkiye’de yapılan bir programda, setten bilgi sızması, yarışmacıların dış dünyayla temas etmesi veya prodüksiyon hilelerinin ifşa olması riski her zaman vardır. Ancak bir adada, pasaportlarına el konulmuş (veya idari olarak kontrol altında tutulan), iletişim araçlarından tecrit edilmiş, sadece prodüksiyon ekibinin insafına kalmış yarışmacılar üzerinde mutlak bir hakimiyet kurmak mümkündür. Bu, şahsın “tanrısal” bir yönetmen koltuğuna oturmasını sağlar. Orada hukuk, Türkiye Cumhuriyeti kanunları değil, “Acun Medya” kanunlarıdır. Yarışmacıların iş güvenliği, sağlık koşulları, psikolojik baskı altındaki durumları ve sözleşme şartları, Türk iş hukukunun denetiminden uzaktır. Bu durum, ona, insan kaynağını en vahşi ve en maliyetsiz şekilde sömürme imkanı tanır. Önceki bölümlerde bahsettiğimiz “liyakatsizliğin kutsanması” ve “insan harcama” kültürü, bu izole adada, hukuki bir yaptırım korkusu olmadan en uç noktada yaşanabilir. Dominik, bu anlamda, etik ve hukuki sınırların askıya alındığı bir “istisna hali” mekanıdır (Agamben’in terminolojisiyle).
Bu ada üssü, aynı zamanda şahsın “uluslararası bir medya baronu” imajını da besleyen bir dekordur. Farklı ülkelerin (Yunanistan, Romanya, Meksika, ABD vb.) Survivor formatlarını da burada çekerek, kendisini global bir prodüksiyon merkezi sahibi gibi konumlandırmaktadır. Ancak bu uluslararası açılımın ekonomik rasyonalitesi de sorgulanmaya muhtaçtır. Birçok ülkede yapılan bu prodüksiyonların kârlılık oranları, döviz kurları ve yerel reklam gelirleri karşılaştırıldığında, bazen ekonomik mantıkla açıklanamayan bir ısrar göze çarpar. Bu durum, amacın sadece kâr etmek değil, aynı zamanda “uluslararası para trafiği” içinde meşru bir hacim yaratmak olduğu şüphesini doğurur. Farklı ülkelerden gelen paraların, farklı şirketler üzerinden dolaştırılarak nihai hedefe (ki bu hedef vergisiz bir hesap veya aklanmış bir servet olabilir) ulaştırılması sürecinde, bu çok uluslu prodüksiyon ağı mükemmel bir “karıştırıcı” (mixer) işlevi görebilir. Para, o kadar çok el ve ülke değiştirir ki, kaynağını ve akışını takip etmek imkansız hale gelir.
Hull City yatırımı ile Dominik üssü arasındaki bağlantı da bu bağlamda anlam kazanır. Biri (Hull City) paranın aklanıp meşru ve saygın bir statüye (İngiliz futbolu) kavuşturulduğu vitrin, diğeri (Dominik) ise o paranın üretildiği, transfer edildiği ve operasyonel karmaşanın içinde gizlendiği mutfaktır. Biri kuzeyin soğuk ve kurallı dünyasında bir prestij abidesi, diğeri güneyin sıcak ve kuralsız dünyasında bir operasyon merkezidir. Şahıs, bu iki uç arasında kurduğu köprü ile, servetini hem büyütmekte hem de korumaktadır. Türkiye ise bu denklemin sadece “kaynak” ve “tüketici” tarafındadır; para Türkiye’den kazanılır (veya Türkiye üzerinden sisteme girer), ancak birikim ve yatırım Türkiye dışına, bu güvenli limanlara ve prestij merkezlerine akar. Bu, klasik bir “merkez-çevre” sömürü modelinin, medya ve eğlence sektörü üzerinden yeniden üretimidir.
Sonuç olarak, Dominik Cumhuriyeti tercihi, sadece bir coğrafi seçim değil, şahsın tüm imparatorluğunu üzerine kurduğu stratejik bir mimaridir. Bu mimari, vergi avantajlarından hukuki korumaya, operasyonel gizlilikten psikolojik tahakküme kadar geniş bir yelpazede avantajlar sağlar. Ancak en önemlisi, Türkiye’deki kaygan zeminde her an her şeyin olabileceğini bilen, geçmişteki tecrübelerden ve başkalarının hatalarından ders çıkarmış bir aklın, kendine inşa ettiği “panik odası”dır. Eğer Türkiye’de ışıklar sönerse, jeneratörler Dominik’te çalışmaya devam edecektir. Bu ada, onun sadece yarışma çektiği yer değil, aynı zamanda kendi kişisel “kurtuluş adası”dır. Ancak bu kurtuluş planı, aynı zamanda onun Türkiye ile olan bağının ne kadar pamuk ipliğine bağlı olduğunun ve “yerli ve milli” söyleminin altındaki o kozmopolit, köksüz ve pragmatist tüccar ruhunun da en net itirafıdır.
Bölüm 12: “Hayırseverlik” Kalkanı ve Vergi Optimizasyonu
Kapitalizmin en vahşi ve denetimsiz formlarında, sermaye birikiminin meşruiyet krizine girdiği anlarda devreye giren en eski ve en etkili mekanizma, hayırseverlik adı altında yürütülen itibar yönetimidir. Tarih boyunca, servetinin kaynağı tartışmalı olan, piyasa koşullarını manipüle ederek veya siyasi erk ile kurduğu simbiyotik ilişkilerle zenginleşen figürler, toplumsal öfkeyi dindirmek ve varlıklarını ahlaki bir zemine oturtmak için her zaman sadaka kültürünün modern versiyonlarına başvurmuşlardır. Vakamızda incelediğimiz medya figürü, bu stratejiyi Türkiye’nin sosyolojik ve ekonomik gerçeklerine o kadar kusursuz bir şekilde uyarlamıştır ki, yardım kampanyaları ve bağış geceleri, onun medya imparatorluğunun bir yan faaliyeti olmaktan çıkıp, ana omurgasını destekleyen, onu her türlü hukuki, mali ve toplumsal eleştiriden koruyan çelikten bir zırha dönüşmüştür. Bu bölümde, milyonlarca liralık bağışların, canlı yayınlarda toplanan yardımların ve “Türkiye’nin yardımsever abisi” imajının, saf bir vicdani sorumluluktan ziyade, son derece rasyonel, hesaplı ve çok katmanlı bir “dokunulmazlık satın alma” ve “vergi optimizasyonu” projesi olduğu gerçeğini, duygusallıktan arındırılmış bir analizle masaya yatıracağız.
Öncelikle, bu figürün hayırseverlik faaliyetlerinin zamanlamasına ve sunum biçimine odaklanmak, stratejinin kodlarını çözmek açısından hayati önem taşır. Dikkat edilirse, bu büyük yardım kampanyaları genellikle ülkenin büyük bir travma yaşadığı (deprem, sel, şehit haberleri gibi) veya şahsın kendi ticari ve özel hayatıyla ilgili tartışmaların alevlendiği dönemlere denk gelir veya bu dönemlerde dozajı artırılır. Bu zamanlama, bir “kriz yönetimi” refleksidir. Toplumun acı, korku ve belirsizlik içinde olduğu anlarda, devlet mekanizmasının hantallığı veya yetersizliği karşısında, bu figürün sahibi olduğu televizyon kanalını bir anda bir “sivil toplum örgütü” merkezine, kendisini de bir “kurtarıcı”ya dönüştürmesi, kitlelerin ona duyduğu minnet duygusunu maksimize eder. Ancak burada gözden kaçırılan temel nokta, bu yardımın bir “gösteri” (spectacle) olarak sunulmasıdır. Geleneksel ahlak anlayışında “sağ elin verdiğini sol el görmesin” düsturu hakimken, bu yeni nesil hayırseverlik modelinde, verilen her kuruşun, yapılan her yardımın, gözyaşları, dramatik müzikler ve alkış efektleri eşliğinde, milyonların gözüne sokulması esastır. Çünkü burada amaç sadece mağdurun yarasına merhem olmak değil, o merhemi süren elin kim olduğunu herkesin görmesini sağlamaktır. Bu, yardımın metalaştırılması ve bir “reyting” malzemesine dönüştürülmesidir. İzleyici, ekran başında ağlarken ve cebindeki son kuruşu SMS ile gönderirken, aslında bu devasa “duygu sömürüsü endüstrisi”nin bir parçası haline gelir ve bu endüstrinin patronunu, bilinçaltında “dokunulmaz” bir yere, adeta bir aziz mertebesine yükseltir.
Bu “azizlik” mertebesi, şahsa yönelik her türlü eleştiriyi anında nötralize eden bir kalkan işlevi görür. Birisi çıkıp da bu şahsın servetinin kaynağını, vergi ödeme alışkanlıklarını, çalışanlarına (özellikle kamera arkasındaki emekçilere) davranışlarını veya özel hayatındaki ahlaki çelişkileri sorgulamaya kalktığında, toplumun önemli bir kesimi ve medya tarafından anında “nankörlükle” suçlanır. “Adam o kadar yardım yapıyor, elini taşın altına koyuyor, sen ne yapıyorsun?” savunması, rasyonel her türlü soruşturmanın önüne çekilen, aşılması imkansız bir duygusal bariyerdir. Bu kalkan, sadece halk nezdinde değil, devlet nezdinde de geçerlidir. Bu kadar “hayırsever”, bu kadar “milletini düşünen” ve kriz anlarında devletin yardımına koşan (veya devletin yapması gerekeni üstlenen) bir figürün üzerine gitmek, mali denetim yapmak veya hukuki soruşturma açmak, siyasi iktidar için de riskli ve maliyetli bir hamle haline gelir. Çünkü o artık sadece bir iş adamı değil, “kamu yararına çalışan” bir kurum gibidir. Dolayısıyla, yaptığı bağışlar, aslında gelecekteki olası denetimlere ve cezalara karşı ödenmiş bir “peşin sigorta primi” niteliğindedir.
Meselenin finansal ve vergisel boyutu ise, işin en az konuşulan ama en stratejik kısmıdır. Türkiye’deki vergi mevzuatı, belirli vakıflara, kamu yararına çalışan derneklere ve Cumhurbaşkanlığı’nca başlatılan yardım kampanyalarına yapılan bağışların, kurumlar vergisi matrahından düşülmesine olanak tanır. Yani, bir şirket sahibi, kazandığı paranın vergisini devlete ödemek yerine, bu parayı bir yardım kampanyasına bağışlayarak hem vergi yükünden kurtulmakta hem de bu parayı kendi PR (halkla ilişkiler) çalışması için kullanmaktadır. Şahsın canlı yayınlarda “şirketim adına şu kadar bağışlıyorum” diyerek telaffuz ettiği o büyük rakamlar, aslında cebinden çıkan net bir kayıp değil, zaten devlete ödemekle yükümlü olduğu verginin, bir “hayırseverlik şovu”na dönüştürülerek el değiştirmesidir. Devlet kasasına “vergi” olarak girecek ve anonimleşecek olan para, “bağış” adı altında şahsın hesabından çıktığında, ona devasa bir itibar, sosyal sermaye ve siyasi kredi olarak geri dönmektedir. Bu, finansal bir sihirbazlıktır. Devletin parasıyla (çünkü vergi, kamunun parasıdır), devlete ve millete hava atma sanatıdır. Bu mekanizma, şahsın “yerli ve milli sermaye” olarak kodlanmasını sağlar. Vergi vermek yasal bir zorunluluktur ve genellikle alkışlanmaz; ancak bağış yapmak gönüllü bir erdem olarak görülür ve alkışlanır. Oysa ekonomik sonuç, şirket bilançosu açısından hemen hemen aynıdır. Bu figür, bu finansal mühendisliği en iyi kullanan aktörlerden biridir.
Ayrıca, bu yardım kampanyalarının bir diğer finansal boyutu da “nakit akışı yönetimi”dir. Canlı yayınlarda toplanan paraların büyük bir kısmı, aslında halktan gelen SMS’ler ve diğer iş insanlarının taahhütleridir. Medya figürü, burada bir “aracı” (intermediary) konumundadır. Kendi cebinden verdiği miktar, toplanan toplam meblağın içinde genellikle küçük bir orandır; ancak kampanyayı o düzenlediği, sunuculuğunu o yaptığı ve ekranını o açtığı için, toplanan tüm paranın manevi kredisi ve itibarı onun hanesine yazılır. Yani başkasının (halkın ve diğer zenginlerin) parasıyla hayırseverlik yapmaktadır. Bu süreçte, toplanan paraların hesaplarda ne kadar süre beklediği, nasıl nemalandırıldığı veya hangi kanallar üzerinden ihtiyaç sahiplerine ulaştırıldığı gibi detaylar genellikle şeffaf değildir. Ancak kesin olan şudur ki, bu organizasyon yeteneği, ona devlet nezdinde “operasyonel bir ortak” statüsü kazandırır. Devlet, afet yönetiminde veya kriz anlarında, halkla iletişim kurmak ve kaynak yaratmak için bu figürün medya gücüne ihtiyaç duyar hale gelmiştir. Bu ihtiyaç, şahsın sistem içindeki vazgeçilmezliğini perçinler.
Hayırseverlik kalkanının bir diğer işlevi, şahsın sahip olduğu lüks ve şatafatlı yaşam tarzının yarattığı sınıfsal öfkeyi (class resentment) yumuşatmaktır. Özel uçaklar, milyon dolarlık arabalar, yurt dışındaki malikaneler ve sürekli tatil modundaki bir hayat, normal şartlarda, ekonomik krizle boğuşan bir halkta büyük bir tepki yaratır. Ancak “hayırsever” kimliği, bu tepkiyi absorbe eder. “Adam yiyor ama yediriyor da”, “Kazaniyor ama paylaşıyor” algısı, zenginliğin meşruiyetini sağlar. Bu, Robin Hood mitinin tersine çevrilmiş halidir. Robin Hood zenginden alıp fakire verirdi; bu figür ise fakirin izlediği programlardan kazandığı paranın (reklam gelirleri) ve yine fakirden topladığı SMS gelirlerinin bir kısmını, yine fakire “lütuf” gibi dağıtarak, kendi zenginliğini ahlaki bir zemine oturtur. Bu sayede, sahip olduğu servet bir “sömürü” aracı olarak değil, “tanrısal bir lütuf” ve “hak edilmiş bir ödül” olarak görülür. Fakir halk, kendi cebinden çıkan paralarla zengin olan bu adamı, kendilerine yardım ettiği için minnetle izler. Bu, Stockholm sendromunun toplumsal ve ekonomik bir varyasyonudur.
Bu stratejinin bir başka boyutu da, “sosyal sorumluluk” adı altında yürütülen projelerin, aslında birer “yetenek avcılığı” ve “içerik üretimi” sahası olmasıdır. Engellilerle, çocuklarla veya dezavantajlı gruplarla yapılan programlar, bir yandan yardım amacı taşırken, diğer yandan televizyon kanalı için bedava, duygusal dozu yüksek ve reyting garantili içerik sağlar. İzleyicinin merhamet duygusu, ticari bir meta haline getirilir. Bir engellinin hayalini gerçekleştirmek, şüphesiz güzel bir eylemdir; ancak bu eylemin, kameralar önünde, sponsor logoları arasında ve reklam kuşaklarıyla bölünerek yapılması, eylemin ahlaki niteliğini tartışmalı hale getirir. Burada özne, yardım edilen kişi değil, yardımı yapan kişidir. Kameralar, mağdurun sevincinden çok, hayırseverin “yüce gönüllülüğüne” odaklanır. Bu, narsistik bir hayırseverliktir.
Hayırseverlik faaliyetlerinin, şahsın geçmişindeki veya bugünkü karanlık bağlantıları (önceki bölümlerde değinilen kült ilişkileri veya off-shore para trafikleri) perdelemek için bir “sis bombası” olarak kullanıldığı ihtimali de göz ardı edilemez. Toplumun hafızası zayıftır ve duygusaldır. Bir insanı ağlarken veya bir çocuğun başını okşarken gördüğünde, onun geçmişteki hatalarını veya şaibeli işlerini unutmaya meyleder. “Bu kadar iyi kalpli bir adam, o tür karanlık işlere bulaşmaz” önyargısı, en güçlü savunma mekanizmasıdır. Şahıs, bu mekanizmayı bilinçli olarak kullanmakta, ne zaman başı sıkışsa veya hakkında bir dedikodu çıksa, hemen bir yardım kampanyası veya sosyal sorumluluk projesi ile gündeme gelerek, üzerindeki kara bulutları dağıtmaktadır. Bu, itibar yönetiminin en temel kuralıdır: “Hikayeyi sen yazmazsan, başkaları yazar.” O, kendi hikayesini “hayırsever iş insanı” olarak yazmakta ve bu hikayenin dışına çıkan her türlü gerçeği, bu güçlü anlatının altında ezmektedir.
Ayrıca, bu yardım kampanyalarının siyasi iktidarla olan ilişkileri pekiştirme aracı olduğu da açıktır. Devletin yetemediği veya geç kaldığı durumlarda devreye giren bu figür, aslında devletin bir nevi “taşeronu” gibi hareket eder. Ancak bunu yaparken, asla devleti eleştirmez veya devletin aczini yüzüne vurmaz. Aksine, her cümlesinde devlete, cumhurbaşkanına ve bakanlara teşekkür ederek, yaptığı işi devletin himayesinde ve izniyle yaptığını vurgular. Bu, “devlete rağmen” değil, “devletle birlikte” ve hatta “devletin uzantısı olarak” yapılan bir hayırseverliktir. Bu duruş, ona siyasi arenada büyük bir kredi kazandırır. İktidar sahipleri, kriz anlarında halkın gazını alan, onlardan para toplayıp yine onlara dağıtan ve bu sırada devlete sadakatini bildiren bu figürü, doğal bir müttefik olarak görürler. Bu müttefiklik, ona ticari hayatında, ihale süreçlerinde veya bürokratik engellerin aşılmasında büyük kolaylıklar sağlar. Yani verilen “hayır”, aslında ticari ve siyasi bir “yatırım”dır ve geri dönüşü (ROI) son derece yüksektir.
Sonuç olarak, “Hayırseverlik Kalkanı”, bu medya imparatorluğunun en stratejik savunma hattıdır. Bu kalkan sayesinde şahıs, sadece vicdanları rahatlatmakla kalmaz, aynı zamanda vergi yükünü hafifletir, servetinin kaynağını sorgulanamaz hale getirir, siyasi iktidarla bağlarını güçlendirir ve toplumsal meşruiyetini sarsılmaz bir zemine oturtur. Ancak bu kalkanın altında yatan gerçeklik, merhamet ve iyilikten çok, hesap, kitap ve stratejidir. Yardım edilenler, bu büyük oyunun figüranları; yardım eden ise oyunun kurucusu ve en büyük kazananıdır. Bu sistemde, yoksulluk ve felaketler bile, birer “fırsat” ve “sermaye birikim aracı” olarak işlev görür. Şahsın, bir elinde mikrofon diğer elinde yardım çekiyle durduğu o kare, aslında modern Türkiye’nin “duygusal kapitalizm”inin en net fotoğrafıdır. Bu fotoğrafta, yardım alanın minneti ile yardım edenin kibri, iç içe geçerek, eşitsizliğin ve adaletsizliğin üzerini örten kalın bir sis perdesi oluşturur. Gelecek bölümde, bu yapının, toplumsal fay hatlarını nasıl manipüle ettiğini ve kitleleri “fanatizm” üzerinden nasıl yönettiğini, futbol ve taraftarlık olgusu üzerinden daha da derinleştirerek inceleyeceğiz.
Bölüm 13: Fanatizmin Yönetimi ve Toplumsal Kutuplaşma
Türkiye’nin yakın dönem popüler kültür tarihi incelendiğinde, toplumun sinir uçlarına dokunmadan, kimseyi ürkütmeden ve herkesin oturma odasına o meşhur “siyah tişörtlü, güler yüzlü, zararsız evin oğlu” olarak sızmayı başaran o figürün, keskin ve radikal bir dönüşümle toplumun yarısını diğer yarısına düşman eden bir “cephe komutanı”na evrilmesi, sosyolojik açıdan incelenmesi gereken en dramatik kırılmalardan biridir. Yıllarca “siyaset üstü” ve “tarafsız” bir eğlence makinesi olarak konumlanan, her kesimden insanın sempatisini ticari bir sermayeye dönüştüren bu medya patronunun, Fenerbahçe yöneticiliği kimliği altına büründüğü an itibarıyla takındığı agresif, dışlayıcı ve komplo teorileriyle beslenen tavır, ilk bakışta bir “iletişim kazası” veya “duygusal bir savrulma” gibi görülebilir. Ancak bu dönüşüm, duygusal bir refleksin değil, soğukkanlı, hesaplı ve son derece pragmatist bir stratejinin, yani “fanatizmin yönetimi” projesinin bir sonucudur. “Herkesin sevgilisi” olmanın getirdiği ticari marjinal faydanın tükendiği, genel izleyici kitlesinin ekonomik kriz ve içerik yorgunluğuyla eridiği bir noktada, şahıs; daha dar ama çok daha sadık, çok daha tutkulu ve sömürüye çok daha açık bir kitleyi, yani “fanatikleri” konsolide etme yolunu seçmiştir. Bu bölümde, bu bilinçli taraf seçiminin anatomisini, “Yapı” söyleminin politik kökenlerini ve futbolun nasıl bir toplumsal kutuplaşma ve dokunulmazlık aracı olarak kullanıldığını, kitle psikolojisi ve siyaset bilimi merceğinden detaylandıracağız.
Öncelikle, bu stratejik makas değişiminin iktisadi ve psikolojik zeminini anlamak gerekir. Medya figürünün kariyerinin ilk yirmi yılı, “ortak payda” yaratmak üzerine kuruluydu. Survivor’da, O Ses Türkiye’de veya Yetenek Sizsiniz’de yaratılan atmosfer, siyasi veya sosyal görüşü ne olursa olsun herkesin tüketebileceği, steril ve apolitik bir eğlence vaadiydi. Ancak zamanla, bu “herkesi kucaklama” stratejisi, pazarın doygunluğa ulaşması ve dijitalleşmenin getirdiği alternatifler nedeniyle sürdürülemez hale geldi. Artık herkesi aynı anda memnun etmek ve ekran başına kilitlemek imkansızdı. Bu noktada, pazarlama stratejilerinde bilinen “niş pazara odaklanma” veya “çekirdek kitleyi radikalleştirme” taktiği devreye girdi. Futbol, doğası gereği rasyonel aklın devre dışı kaldığı, aidiyet duygusunun en ilkel ve en güçlü şekilde yaşandığı bir alandır. Bir insan, izlediği yarışma programını değiştirebilir, ancak tuttuğu takımı değiştirmez. Şahıs, bu sarsılmaz sadakati gördü ve rotasını, “izleyici müşteri”den “mürit taraftar”a çevirdi. Fenerbahçe camiası, Türkiye’nin en büyük, en organize ve son yıllardaki başarısızlıklar nedeniyle en “yaralı” ve dolayısıyla manipülasyona en açık kitlesiydi. Şahıs, bu yarayı iyileştirmek yerine, bu yarayı kaşıyarak, kanatarak ve bu kan üzerinden bir “beka mücadelesi” anlatısı kurarak, kendi iktidarını bu kitlenin öfkesi üzerine inşa etmeyi tercih etti. Bu, bir hata değil, bir tercihtir; çünkü öfkeli bir kitle, mutlu bir kitleden çok daha kolay yönetilir ve çok daha fazla para harcar.
Bu yeni stratejinin söylem düzeyindeki en belirgin aracı, “Yapı” retoriğidir. Şahsın, kulüp yöneticisi olduğu günden beri ısrarla, bıkmadan ve her türlü başarısızlığın ardından piyasaya sürdüğü “Bize karşı kurulmuş karanlık bir yapı var”, “Bizi şampiyon yapmayacaklar”, “Organize bir kötülükle savaşıyoruz” şeklindeki argümanlar, aslında Türkiye siyasetinin son on yılına damgasını vuran “Dış Güçler”, “Üst Akıl” veya “Beka Sorunu” söylemlerinin yeşil sahalara uyarlanmış, futbol terminolojisine tercüme edilmiş halidir. Siyasi iktidar, ekonomik krizleri veya yönetimsel zafiyetleri nasıl ki dışsal ve gizemli düşmanlara atfederek kendi tabanını konsolide ediyorsa; bu medya figürü de yanlış transferleri, teknik direktör hatalarını veya sahadaki yetersizliği, adı konulmayan, ne olduğu belirsiz ama her şeye kadir bir “Yapı”ya havale ederek, hem kendini hem de kulüp başkanını eleştirilerden muaf tutmaktadır. Bu söylem, Carl Schmitt’in “Dost-Düşman” ayrımı üzerine kurulu siyaset teorisinin futboldaki tezahürüdür. Schmitt’e göre, siyasal bir varlık oluşturmanın en etkili yolu, bir düşman tanımlamaktır. Düşman ne kadar büyük, ne kadar gizemli ve ne kadar tehlikeli gösterilirse, içerideki birlik (ve lidere itaat) o kadar güçlenir. Şahıs, Fenerbahçe taraftarına “Siz sadece bir futbol takımı değilsiniz, siz kuşatılmış bir kalesiniz ve biz (yönetim) bu kaleyi savunan son muhafızlarız” mesajını vermektedir. Bu mesaj, taraftarı bir “izleyici” olmaktan çıkarıp bir “nefer”e dönüştürür. Neferler soru sormaz, neferler sadece savaşır ve komutanlarını korur.
Bu kutuplaşma stratejisi, aynı zamanda şahsın kendisine yöneltilen her türlü eleştiriyi “düşmanlık” olarak etiketleyip savuşturmasına olanak tanır. Eğer bir gazeteci, bir rakip yönetici veya hatta kendi camiasından muhalif bir ses, yapılan transferleri veya harcanan paraları sorgularsa, bu kişi otomatik olarak o “karanlık yapının” bir parçası, bir maşası veya “Fenerbahçe düşmanı” olarak yaftalanır. Bu, mükemmel bir dokunulmazlık kalkanıdır. Rasyonel eleştiri, bu duygusal ve paranoyak atmosferde buharlaşır. “Şu oyuncu neden kötü oynuyor?” sorusunun cevabı, “Çünkü hakemler bizi doğruyor” olduğunda, futbol konuşmak imkansız hale gelir. Şahıs, futbolu konuşulamaz hale getirerek, aslında kendi yetersizliğini konuşulamaz hale getirmektedir. Kendi medya gücünü de bu anlatıyı yaymak için sonuna kadar kullanır. Sahibi olduğu kanallardaki spor programları, tartışma masaları ve yorumcular, bu “mağduriyet destanını” her gece yeniden yazmakta, en ufak bir hakem hatasını (veya hatası olmayan bir pozisyonu) saatlerce tartışarak, kitlelerin beynine “hakkımız yeniyor” algısını çivi gibi çakmaktadır. Bu, Joseph Goebbels’in propaganda tekniklerinin, modern spor medyasına uyarlanmış halidir: “Bir yalanı yeterince sık ve yüksek sesle tekrarlarsanız, o yalan bir süre sonra gerçeğin yerini alır.” Ve bugün, milyonlarca insan, sahadaki oyundan çok, o görünmez “yapı”nın varlığına inanmaktadır.
“Herkesin sevgilisi” imajından vazgeçmenin maliyeti, yani Galatasaray veya Beşiktaşlı taraftarların (veya genel izleyicinin) sempatisini kaybetmek, şahıs tarafından göze alınmış hesaplı bir risktir. Bu, ticari bir “Pareto İlkesi” uygulamasıdır. Şahıs fark etmiştir ki; kendisine sempati duyan ama para harcamayan, programlarına şöyle bir bakıp geçen %80’lik ılımlı kitle yerine; kendisi için ölmeye hazır, her dediğini yapan, dijital platformuna sorgusuz sualsiz üye olan, lisanslı ürünleri kapışan ve onu her platformda ölümüne savunan %20’lik fanatik kitle, ticari ve siyasi açıdan çok daha kârlı ve sürdürülebilirdir. Fanatizm, ekonomik krizden etkilenmeyen bir tüketim motivasyonudur. İnsanlar ekmekten keser ama formadan kesmez, çocuğunun rızkından keser ama maç yayınından kesmez. Şahıs, bu “irrasyonel ekonomiyi” keşfetmiş ve tüm yatırımını bu fanatizmi körüklemeye yapmıştır. Galatasaraylıların veya diğerlerinin onu sevmemesi, hatta ondan nefret etmesi, artık onun için bir kayıp değil, aksine Fenerbahçeli kitle nezdindeki itibarını artıran bir madalyadır. “Bakın, düşmanlar beni sevmiyor, demek ki ben doğru yoldayım, demek ki ben Fenerbahçe’nin hakkını en iyi savunan adamım” algısı, bu nefreti de bir yakıta dönüştürür. Negatif polarizasyon, yani karşı taraftan nefret ettirerek kendi tarafını bir arada tutma stratejisi, bugün hem Türk siyasetinin hem de bu medya figürünün en temel yönetim aracıdır.
Bu agresif savunuculuk ve kutuplaştırma stratejisinin bir diğer işlevi de, şahsın kendi geçmişindeki ve bugünkü ticari ilişkilerindeki gri alanları (önceki bölümlerde değinilen off-shore hesaplar, tarikat bağlantıları, vb.) gündemden düşürmesidir. Kitleler, “bizim hakkımızı yiyorlar” diye bağırırken, kimse dönüp de “bu kulübün paraları nereye gidiyor?”, “bu transferlerdeki menajerlik ücretleri ne kadar?” veya “bu yöneticinin servetinin kaynağı nedir?” diye sormaz. Kavga gürültü, toz duman, her türlü şaibeyi örter. Şahıs, stadyumlardaki ve ekranlardaki tansiyonu sürekli yüksek tutarak, aslında kendi üzerindeki spot ışıklarını karartmaktadır. Ne zaman hakkında bir iddia ortaya atılsa, ne zaman işleri zora girse, hemen bir “hakem skandalı” veya “rakip takım atışması” patlak verir. Bu zamanlamalar, tesadüf olamayacak kadar senkronizedir. O, kaostan beslenen bir organizmadır. Barış, huzur ve şeffaflık, onun kurduğu bu düzenin en büyük düşmanıdır. Çünkü huzurlu bir ortamda insanlar soru sormaya, hesap yapmaya ve düşünmeye başlar. Düşünen bir taraftar ise, bu tür bir popülist yönetici için en büyük tehlikedir.
Şahsın kullandığı dilin, sokak ağzıyla, kabadayı jargonuyla ve tehditkar imalarla dolu olması da, “bizden biri” illüzyonunun bu yeni ve karanlık versiyonudur. Artık “sempatik, komik Acun” değil, “masaya yumruğunu vuran, racon kesen Acun” vardır. Bu yeni persona, Türk toplumunda giderek yükselen şiddet eğilimi ve güç tapıncına hitap eder. Hukukun işlemediği yerde, insanlar kendi hakkını “söke söke” alan, bağırıp çağıran liderlere sığınır. Şahıs, bu sosyolojik boşluğu doldurmakta, tribünlerin ve sosyal medyanın en agresif unsurlarının sözcülüğünü üstlenmektedir. Ancak bu dil, toplumsal barışı dinamitleyen, gençleri şiddete ve nefrete yönlendiren, sporu bir savaş alanına çeviren toksik bir atıktır. Bir medya patronunun, milyonlara hitap eden bir figürün, sorumlu davranmak yerine ateşe benzin dökmesi, yangından mal kaçırma niyetinin bir göstergesidir. O, yanan evin (Türk futbolu veya toplumun kendisi) değil, o yangın sırasında yağmalayacağı ganimetin derdindedir.
Bu kutuplaşma stratejisi, aynı zamanda siyasi iktidarla olan ilişkisini de tahkim eder. İktidarın en sevdiği oyun sahası olan “kutuplaşmış toplum”, futbol üzerinden yeniden üretilmektedir. Fenerbahçe camiasını, sanki muhalif bir odakmış gibi, sanki sistemin mağduruymuş gibi konsolide etmek, aslında muhalif enerjiyi futbolun dehlizlerinde eritip yok etme işlevi görür. İnsanlar, ülkedeki adaletsizliğe, yoksulluğa veya yolsuzluğa değil, hakemin çaldığı düdüğe veya VAR odasındaki çizgiye isyan ederler. Bu, sistem için mükemmel bir paratonerdir. Şahıs, bu paratoneri tutan el olarak, sisteme paha biçilemez bir hizmet sunmaktadır. O, tribünlerdeki “Hükümet İstifa” seslerini, “Yönetim İstifa” veya “Federasyon İstifa” seslerine dönüştüren bir simyacıdır. Bu dönüşüm, onun siyasi koruma kalkanını daha da güçlendirir.
Sonuç olarak, “herkesin sevgilisi” rolünden “fanatiklerin lideri” rolüne geçiş, bir kariyer kazası değil, son derece iyi kurgulanmış, riskleri ve getirileri hesaplanmış bir “pivot” (eksen değişimi) hareketidir. Bu hareket, şahsın medya gücünü futbolun kitle gücüyle birleştirerek, kendisine dokunulmaz, sorgulanamaz ve yıkılamaz bir iktidar alanı açmasını sağlamıştır. Ancak bu alan, nefretin, öfkenin ve düşmanlığın tuğlalarıyla örülmüştür. Bu duvarların arkasında, şahıs kendini güvende hissedebilir; ancak dışarıda bıraktığı toplum, bu kutuplaşmanın bedelini ağır ödemektedir. Fanatizmin yönetimi, kısa vadede kazandırsa da, uzun vadede hem yöneteni hem de yönetileni tüketen bir süreçtir. Çünkü nefret, eninde sonunda döner ve sahibini de vurur. Şahsın şu an üzerinde sörf yaptığı o büyük öfke dalgası, bir gün kontrolden çıktığında, ilk yutacağı kişi yine o dalgayı yaratanın kendisi olabilir. Bir sonraki bölümde, bu yapının ekonomik ayağındaki bir diğer karanlık noktayı, bahis endüstrisi ile olan dolaylı ama derin ilişkisini ve “korsan yayın” söyleminin arkasındaki ikiyüzlülüğü inceleyerek, analizin finansal boyutunu derinleştireceğiz.
Bölüm 14: Bahis Endüstrisi ve “Korsan” Yayın Paradoksu
Küresel kapitalizmin en gri, en kaygan ve en yüksek nakit akışına sahip damarlarından biri olan bahis endüstrisi ile spor medyasının kurduğu ensest ilişki, modern zamanların en büyük ikiyüzlülüklerinden birini barındırır. Vakamızın merkezindeki medya figürünün, bir yandan “korsan yayın hırsızlıktır, kulüplerin kanını emmektir, emeğe saygısızlıktır” diyerek ahlaki bir haçlı seferi başlatması, diğer yandan ise kendi dijital platformunda yayınladığı milyonlarca izleyicili maçlarda, Türkiye Cumhuriyeti yasalarına göre suç teşkil eden yasa dışı bahis sitelerinin reklamlarına “ev sahipliği” yapması, basit bir ihmal veya teknik bir yol kazası olarak açıklanamaz. Bu durum, medya ekonomisinin karanlık yüzünü, sporun nasıl bir kumar masasına dönüştüğünü ve söz konusu figürün bu devasa çarkın içindeki rolünü ifşa eden bir paradokstur. Bu bölümde, bu paradoksun anatomisini, korsan yayınla mücadelenin ardındaki gerçek ekonomik motivasyonları ve yasa dışı bahis reklamlarının ekranları işgal etmesinin, aslında sistemin bir “bug”ı (hatası) değil, bilakis bir “feature”ı (özelliği) olduğu gerçeğini, finansal, hukuki ve etik boyutlarıyla derinlemesine irdeleyeceğiz.
Öncelikle, spor yayıncılığının geldiği ekonomik darboğazı anlamak gerekir. Avrupa futbolunun yayın hakları, özellikle Şampiyonlar Ligi gibi organizasyonlar, astronomik bedellerle pazarlanmaktadır. Türkiye gibi döviz kurunun istikrarsız, alım gücünün düşük olduğu bir pazarda, bu hakları satın alıp sadece abone gelirleriyle kâra geçmek, matematiksel olarak neredeyse imkansızdır. Bu figürün dijital platformu, daha kuruluş aşamasında bu ağır maliyetin altına girmiş ve agresif bir büyüme stratejisi izlemiştir. Ancak, önceki bölümde değindiğimiz teknik yetersizlikler ve içerik fakirliği, beklenen abone sayısına ulaşılmasını veya ulaşılan sayının korunmasını zorlaştırmıştır. İşte tam bu noktada, sistemin “gizli sübvansiyon” mekanizması devreye girer. Yasa dışı bahis endüstrisi, bugün dünya futbolunun en büyük, en görünmez ve en nakit zengini sponsorudur. Bu endüstri, legal yollardan giremediği pazarlara (Türkiye gibi bahis tekelinin devlet kontrolünde olduğu ülkeler), “saha içi sanal reklam panoları” teknolojisiyle sızar.
Şahsın platformunda yayınlanan maçlarda, saha kenarındaki reklam panolarının üzerinde, Türkiye’den erişimi yasak olan, vergi vermeyen ve kara para trafiğinin merkezinde yer alan bahis sitelerinin Türkçe sloganlarla reklamlarının dönmesi, tesadüf olamaz. Şahıs, bu durumu genellikle “yayın sinyalini yurt dışından alıyoruz, oradaki yayıncı kuruluşun koyduğu reklamlar bunlar, müdahale edemiyoruz” savunmasıyla geçiştirmeye çalışır. Ancak bu savunma, medya teknolojilerine hakim olan herkes için gülünçtür. Kendi kanalında bir sineğin vızıltısını bile montajla atabilecek teknolojiye ve ekibe sahip olan, canlı yayınlarda saniyelik sansürler uygulayabilen bir medya patronunun, ekranın yarısını kaplayan ve dakikalarca dönen bu yasa dışı içeriği “teknik olarak engelleyememesi” hayatın olağan akışına aykırıdır. Burada teknik bir imkansızlık değil, ticari bir “görmezden gelme” veya “işbirliği” söz konusudur.
Bu “görmezden gelme”nin ardındaki ekonomik rasyonalite şudur: Yasa dışı bahis siteleri, bu reklam alanları için, legal markaların ödeyebileceğinin çok üzerinde, kayıt dışı ve nakit ödemeler yaparlar. Bu paralar, yayın hakkını elinde bulunduran aracı kurumlar üzerinden dolaştırılarak, nihayetinde yayıncı kuruluşun bilançosuna (veya patronun off-shore hesaplarına) “telif indirimi”, “teknik hizmet bedeli” veya “reklam payı” adı altında girebilir. Şahsın, platformunun maliyetlerini karşılamak ve o devasa çarkı döndürmek için, bu gri gelire “muhtaç” olduğu veya bu geliri bir “hak” olarak gördüğü tezi, son derece güçlüdür. Yani, izleyiciye “korsan izlemeyin, hırsızlık yapmayın” diye vaaz veren figür, kendi platformunda “hırsızların” (yasa dışı bahis baronlarının) reklamını yaparak, aslında o hırsızlık düzeninden pay almaktadır. Bu, ahlaki bir iflastır. Korsan yayın izleyen genç, cebindeki harçlığı yetmediği için buna mecbur kalırken; medya patronu, daha fazla kâr etmek için yasa dışı bahisin taşeronluğunu yapmaktadır. Buradaki asimetri, kapitalist ahlakın en çarpıcı özetidir.
Bu paradoksun bir diğer boyutu, şahsın İngiltere’deki yatırımlarıyla (Hull City) bağlantılıdır. İngiltere, bahis endüstrisinin en serbest, en kurumsal ve futbolla en iç içe olduğu ülkedir. Takımların formalarından stadyum isimlerine kadar her yer bahis şirketlerinin logolarıyla doludur. Şahıs, İngiltere’de bu kültürün bir parçası olarak “normal” bir iş insanı gibi davranırken, Türkiye’ye döndüğünde “bahis illetiyle mücadele eden” veya en azından “haberim yoktu” diyen masum yayıncı rolünü oynamaktadır. Bu, bir “kültürel arbitraj”dır. İngiltere’deki serbestliği, Türkiye’deki yasakları delmek için bir mazeret ve bir kaldıraç olarak kullanmaktadır. “Dünyada bu işler böyle yürüyor” diyerek, Türkiye’nin hukuk sistemini ve toplumsal hassasiyetlerini by-pass etmeye çalışmaktadır. Hull City, sadece bir futbol yatırımı değil, aynı zamanda bu global bahis ağının içine meşru bir kapıdan girme biletidir. O kulüp sayesinde kurulan ilişkiler, o localarda yapılan görüşmeler, Türkiye’deki ekranlara yansıyan o “sanal reklamların” pazarlığının yapıldığı masalar olabilir.
Ayrıca, “korsan yayın” ile mücadelenin, sadece ticari bir kaygıdan ibaret olmadığı, aynı zamanda bir “tekel koruma” refleksi olduğu da görülmelidir. Korsan yayın, merkezi otoritenin ve sermaye tekelinin kontrolü dışındaki bir alandır. Şahıs, kendi platformunu kurarak, futbol izleyicisini bir “çitle çevrili alan”a (walled garden) hapsetmek istemektedir. Korsan yayıncılar, bu çiti delen, tekelin kârını düşüren ve en önemlisi, sistemin “kontrolünü” zayıflatan unsurlardır. Şahsın korsana karşı bu kadar agresif olmasının sebebi, sadece abone kaybı değil, aynı zamanda kurduğu o kapalı devre sömürü düzenine (kötü hizmet, yüksek fiyat, yasa dışı reklam) alternatif sunulmasıdır. Korsan yayın, bir nevi “sivil itaatsizlik” veya “piyasa düzeltmesi” işlevi görürken, şahıs bunu “ahlaksızlık” olarak çerçeveleyerek, kendi ahlaksızlığını (yasa dışı bahis reklamları) gizlemeye çalışmaktadır. “Hırsız var!” diye bağıranın, aslında evdeki en değerli gümüşleri cebine indiren kişi olması, suç psikolojisinin klasik bir yansımasıdır.
Bu süreçte devletin ve denetleyici kurumların (RTÜK, BTK, Savcılıklar) tavrı da son derece manidardır. Normalde bir YouTuber veya bağımsız bir gazeteci, yasa dışı bahisle ilgili en ufak bir imada bulunduğunda kapısına polis dayanırken; milyonların izlediği bir platformda, saatlerce, gözün içine soka soka yasa dışı bahis reklamı yapılmasına karşı sergilenen bu “ağırkanlılık” ve “görmezden gelme” hali, şahsın sahip olduğu o “dokunulmazlık zırhının” (Bölüm 6’da bahsedilen) ne kadar güçlü olduğunu kanıtlar. Cezalar kesilse bile, bu cezalar, o reklamlardan elde edilen gelirin yanında “çerez parası” hükmündedir. Bu da, suçun bedelinin ödenebilir bir maliyet kalemi (cost of doing business) olarak görülmesine neden olur. Devlet, belki de futbol ekonomisinin dönmesi için bu gri alana, bu “kirli paraya” ihtiyaç duyulduğunu bildiği için, bu duruma zımni bir onay vermektedir. Medya figürü, bu onayı bildiği için bu kadar rahattır.
Bahis endüstrisinin spor üzerindeki hakimiyeti, sadece reklamlarla sınırlı değildir. Şike, maç ayarlama, manipülasyon gibi unsurlar, bahisin olduğu her yerde bir gölge gibi dolaşır. Şahsın, futbol dünyasının bu kadar içine girmesi, kulüp sahibi olması, federasyonla ve hakemlerle ilgili sürekli polemik yaratması, onu bu karanlık ve şaibeli dünyanın da bir parçası haline getirme riskini taşır. “Yapı” dediği şey, belki de tam olarak budur: Futbolu, bahsi, medyayı ve siyaseti birbirine bağlayan, kimin kazanıp kimin kaybedeceğine sahadaki performanstan ziyade masadaki pazarlıkların karar verdiği o devasa çıkar ağı. Şahıs, bu ağın mağduru değil, operatörlerinden biridir. “Yapı var” diye bağırması, aslında o yapının içindeki kendi pozisyonunu güçlendirmek veya rakiplerini o yapı üzerinden ekarte etmek için bir taktiktir.
Toplumsal açıdan bakıldığında, bu durumun yarattığı tahribat büyüktür. Gençler, bir yanda hayatta kalmak için çabalarken, diğer yanda ekranlarda sürekli “kolay para” vaat eden bahis sitelerinin reklamlarına maruz kalmaktadır. Medya figürü, bir yandan yarışmalarında “emek”, “alın teri” güzellemesi yaparken, diğer yandan kumarı ve kısa yoldan zengin olmayı teşvik eden bir endüstrinin taşıyıcılığını yapmaktadır. Bu çelişki, toplumun ahlaki kodlarını altüst eder. Emek değersizleşir, şans ve kumar kutsanır. “Bahis oynamak” bir eğlence değil, bir “çıkış yolu”, bir “umut” olarak pazarlanır. Ve bu pazarlamanın en büyük vitrini, maalesef yine futbol ve o futbolu yöneten medya figürüdür.
Sonuç olarak, bu bölümde incelediğimiz “bahis ve korsan paradoksu”, şahsın sadece bir medya patronu değil, aynı zamanda küresel finansal akışların gri bölgelerinde sörf yapan bir “cambaz” olduğunu göstermektedir. Korsan yayına karşı açtığı savaş, telif haklarını koruma mücadelesi değil, kendi tekelini ve o tekelin içindeki karanlık gelir kalemlerini koruma mücadelesidir. Yasa dışı bahis reklamları, bir kaza değil, bir tercihtir; sistemin açığını kapatan, çarkı döndüren bir yakıttır. Şahıs, hem yasal alanda (medya patronu, kulüp başkanı) hem de yasa dışı alanda (bahis reklamcılığı, gri ilişkiler) aynı anda var olarak, modern zamanların “hibrit” güç odaklarından birini temsil etmektedir. Ancak bu ipin üzerinde yürümek, her zaman düşme riskini barındırır. Bahis baronları, siyasi hamiler ve öfkeli taraftarlar arasındaki bu hassas denge bozulduğunda, o reklam panolarının altında kalacak ilk kişi, yine o panoları oraya koyan (veya konulmasına göz yuman) kişi olacaktır. Bu, Faustyen bir pazarlıktır; ruhunu (itibarını ve meşruiyetini) satarak elde edilen güç, eninde sonunda sahibinden bir bedel talep edecektir. Bir sonraki bölümde, bu sistemin insan kaynağını nasıl öğüttüğünü, yarışmalardan çıkan “kullan-at” şöhretlerin dramını inceleyerek, imparatorluğun insani maliyetine odaklanacağız.
Bölüm 15: İnsan Kaynağı Sömürüsü ve “Kullan-At” Şöhretler
Modern medya endüstrisinin en parlak ve aynı zamanda en karanlık çarklarından biri, insan hikayelerinin ve bizzat insan hayatının bir hammadde olarak işlenip metalaştırılması sürecidir. Vakamızın merkezindeki medya figürünün kurduğu imparatorluk, dışarıdan bakıldığında bir eğlence fabrikası gibi görünse de, işleyiş mekaniği ve üretim bandı analiz edildiğinde, aslında devasa bir insan öğütme makinesi olduğu gerçeğiyle yüzleşilir. Bu makine, toplumun alt ve orta sınıflarından devşirdiği, şöhret açlığıyla, sınıf atlama hırsıyla veya sadece varoluşsal bir boşlukla kıvranan bireyleri alır, onları kısa bir süreliğine spot ışıklarının altında parlatır, en mahrem duygularını, öfkelerini, gözyaşlarını ve zaaflarını reyting denen yakıta dönüştürür ve posaları çıktığında, yani ticari değerleri tükendiğinde onları sistemin dışına, acımasız bir hiçliğin ortasına fırlatır atar. Bu bölümde, yarışmalardan çıkan yüzlerce “ünlümsü” figürün yaşadığı dramatik yükseliş ve çöküş döngüsünün, sistemin bir yan etkisi veya bir iş kazası değil, bilakis sistemin yakıtı ve temel çalışma prensibi olduğu gerçeğini; umut tacirliğinin sosyolojik boyutlarını ve bu “kullan-at” insan modelinin toplumsal dokuda yarattığı onulmaz tahribatı, psikopolitik bir derinlikle inceleyeceğiz.
Bu sistemin temel yakıtı, ham petrolden veya elektrikten ziyade, “umut”tur. Türkiye gibi sosyal mobilitenin (sınıf değiştirme imkanının) giderek donduğu, liyakatin çöktüğü ve geleneksel başarı yollarının (eğitim, çok çalışma, kariyer yapma) tıkandığı bir ülkede, bu medya figürü, kitlelere “kısa yoldan yırtma” vaadini satan bir “hayal tüccarı” olarak konumlanır. Anadolu’nun ücra bir köşesindeki genç, büyükşehir varoşlarındaki işsiz veya beyaz yakalı cenderesinde sıkışmış bir birey için, bu yarışma programları, gri ve umutsuz bir hayattan kaçışın yegane kapısı, “sihirli bir bilet” olarak görülür. Figür, bu çaresizliği çok iyi analiz etmiş ve imparatorluğunu, bu umutsuz kitlelerin “ben de yapabilirim, ben de oraya çıkabilirim” hayali üzerine inşa etmiştir. Başvuru kuyruklarında bekleyen on binlerce insan, aslında sadece bir yarışmaya katılmak için değil, var olduklarını kanıtlamak, sistemde bir gedik açıp yukarı tırmanmak için oradadır. Ancak bu umut, sistem için bedava ve sonsuz bir hammadde kaynağından başka bir şey değildir.
Seçilen yarışmacıların profili, bu sömürü mekanizmasının ne kadar hesaplı olduğunu gösterir. Genellikle narsistik kişilik bozukluğuna yatkın, duygusal kontrolü zayıf, manipülasyona açık, kaybetme korkusu yüksek ve şöhret için her şeyi yapabilecek karakterler, yani “televizyon kumaşı” olanlar özenle seçilir. Bu seçim, bir yetenek avcılığı değil, bir “kurban” seçimidir. Çünkü reyting, huzurdan değil, kaostan; yetenekten değil, çatışmadan beslenir. Bu bireyler, sözleşmeler imzalanıp prodüksiyon sürecine girdikleri andan itibaren, artık kendi hayatlarının öznesi değil, medya patronunun kurguladığı büyük bir senaryonun nesnesi haline gelirler. Onlara, kısa bir süreliğine “önemli” oldukları, milyonların onları izlediği, Türkiye’nin onları konuştuğu illüzyonu yaşatılır. Bu, bir dopamin bombardımanıdır. Sokakta yürürken tanınmak, sosyal medyada takipçi sayısının artması, fan sayfalarının açılması, bu sıradan insanlar için baş döndürücü bir uyuşturucu etkisi yaratır. Medya figürü, bu uyuşturucuyu onlara gıdım gıdım vererek, onları kendisine ve sisteme bağımlı hale getirir. Yarışmacı, o ışıkların altında kalabilmek için, daha çok bağırması, daha çok ağlaması, daha çok entrika çevirmesi gerektiğini içgüdüsel olarak anlar ve patronun istediği “oyuncu”ya dönüşür.
Ancak bu parıltılı yükselişin arkasında, korkunç bir ekonomik sömürü yatar. Televizyon dünyasının en pahalı prodüksiyonlarında, milyonlarca liralık reklam gelirlerinin döndüğü saatlerde başrolü oynayan bu yarışmacılar, aslında sektörün en ucuz işçileridir (marabalarıdır). Profesyonel oyunculara, senaristlere veya sunuculara ödenmesi gereken devasa kaşeler yerine, bu “gönüllü” kölelere verilen cüzi harcırahlar veya sadece “görünürlük” vaadi, medya patronunun kâr marjını maksimize etmesini sağlar. Onlar, karın tokluğuna çalışan, üstelik çalıştıkları için (yani ekrana çıktıkları için) patrona minnet duyan garip bir işçi sınıfıdır. Emeğin bu kadar değersizleştiği, insanın kendi sömürüsüne bu kadar gönüllü olduğu başka bir sektör bulmak zordur. Şahıs, bu sistemi kurarak, prodüksiyon maliyetlerinin en büyük kalemi olan “insan kaynağı” maliyetini neredeyse sıfıra indirmiştir. Yarışmacılar, kendi hayatlarını, kendi itibarlarını ve kendi psikolojilerini sermaye olarak koyarken, kârın tamamını medya patronu toplar. Bu, modern zamanların en vahşi “ilkel birikim” yöntemlerinden biridir.
Asıl trajedi, ışıklar söndüğünde ve program bittiğinde başlar. “Kullan-at” şöhretlerin raf ömrü, bir sonraki sezonun başlamasına kadardır. Yeni yüzler, yeni dramalar ve yeni kavgalar piyasaya sürüldüğünde, eskiler bir anda ıskartaya çıkarılır. Bu ani düşüş, yarışmacılar üzerinde derin bir “dekompresyon” (vurgun) etkisi yaratır. Milyonların ilgisine alışmış, egosu şişirilmiş, normal hayatla bağları kopmuş bu bireyler, bir anda kendilerini boşlukta bulurlar. Telefonlar susar, davetler kesilir, sosyal medyadaki ilgi azalır. Şahıs, işi biten yarışmacıyla olan ilişkisini, bir peçeteyi buruşturup atar gibi kesip atar. Onların yaşadığı psikolojik çöküş, depresyon, intihar eğilimleri veya ekonomik krizler, medya patronunun umurunda değildir; çünkü onun deposunda sırada bekleyen binlerce yeni “aday” vardır. Bu süreçte, yarışmacıların çoğu, o kısa süreli şöhreti sürdürebilmek için acınası hallere düşer. Kimisi TikTok’ta garip yayınlar açar, kimisi üçüncü sınıf mekanlarda açılışlara gider, kimisi de yasa dışı bahis sitelerinin reklamını yaparak hayatta kalmaya çalışır. Onlar artık toplumun gözünde birer “düşmüş yıldız” değil, birer “ucube”dir. Ve bu ucubeleşme süreci de, ironik bir şekilde, yine sosyal medyada bir “içerik” olarak tüketilmeye devam eder. Sistem, kurbanının posasından bile reyting çıkarmayı başarır.
Bu “posa” haline gelen yarışmacıların yaşadığı travma, sadece bireysel değil, toplumsaldır da. Çünkü toplum, bu figürler üzerinden “başarı” ve “mutluluk” kavramlarını yeniden tanımlamıştır. Genç bir birey, yıllarca dirsek çürütüp mühendis veya doktor olduğunda elde edeceği geliri ve saygınlığı, bu yarışmalardan çıkan ve hiçbir vasfı olmayan birinin bir gecede elde ettiğini (veya elde etmiş gibi göründüğünü) gördüğünde, çalışmaya ve eğitime olan inancını kaybeder. “Neden okuyayım ki, gider Survivor’a iki bağırır, bir mağduriyet yaratır, sonra da influencer olur parayı kırarım” düşüncesi, bir virüs gibi gençliğin zihnine yerleşir. Medya figürü, bu zehirli düşünceyi besleyerek, aslında ülkenin beşeri sermayesini baltalamaktadır. Liyakatin, emeğin ve birikimin yerini; kurnazlığın, arsızlığın ve şovun aldığı bu yeni düzen, toplumun “çalışma etiğini” kökünden dinamitlemektedir.
Sistem içinde bir de “geri dönüşüm” (recycling) mekanizması vardır ki, bu da sömürünün sürdürülebilirliğini sağlar. “All-Star” veya “Best Of” adı altında, daha önce kullanılmış, posası tam çıkmamış veya hala reyting potansiyeli olan yarışmacılar, tekrar sisteme dahil edilir. Bu, onlara sunulan bir “ikinci şans” gibi görünse de, aslında onların bağımlılığını pekiştiren ve onları medya patronuna ebediyen muhtaç kılan bir prangadır. Bu “kadrolu yarışmacılar”, artık normal bir meslek sahibi olamayacak kadar dejenere olmuş, sadece bu ekosistemde nefes alabilen mutantlara dönüşmüşlerdir. Onlar, patronun “kapıkulu askerleri”dir. Patron ne derse onu yaparlar, kime saldır derse ona saldırırlar, hangi projede dolgu malzemesi olmaları gerekirse orada dururlar. Bu patronaj ilişkisi, feodal bir bey ile marabaları arasındaki ilişkiye benzer. Maraba, beyin toprağını (ekranını) işler, karnını doyurur ama asla toprak sahibi olamaz ve beyin lütfu olmadan aç kalmaya mahkumdur.
Bu sürecin ekonomik boyutu incelendiğinde, şahsın “insan harcama” konusundaki cömertliği ile “para harcama” konusundaki cimriliği arasındaki tezat dikkat çeker. Yarışmalarda verilen ödüller (araba, ev, para), programın elde ettiği reklam gelirleri ve SMS hasılatı yanında devede kulak kalır. Üstelik bu ödüllerin çoğu zaman sponsorlar tarafından karşılandığı, yani patronun cebinden bir kuruş bile çıkmadığı bilinmektedir. Buna rağmen, ödül verirken takındığı o “ulufe dağıtan padişah” tavrı, yarışmacıların ona duyduğu minneti artırır. Yarışmacılar, hak ettikleri bir emeğin karşılığını değil, patronun bir lütfunu aldıklarını düşünürler. Bu psikoloji, sömürünün görünmez kılınmasını sağlar. “Acun Abi bize ekmek verdi” söylemi, aslında “Acun Abi bizim sırtımızdan imparatorluk kurdu, bize de kırıntılarını attı” gerçeğinin üzerini örter.
Şahsın, yarışmacıları diskalifiye ederken veya onlara ceza verirken takındığı otoriter tavır da bu sömürü düzeninin bir parçasıdır. O, sadece bir yapımcı değil, aynı zamanda yargıç, savcı ve infaz memurudur. Yarışmacının kaderi, onun iki dudağı arasındadır. Bu mutlak güç, yarışmacıları sindirir, itiraz etme veya hak arama iradelerini kırar. Sistem dışına itilen, “aforoz edilen” bir yarışmacının, başka bir kanalda veya mecrada iş bulma şansı da neredeyse yoktur; çünkü medya figürü, sektördeki tekelci gücüyle, o kişiyi “persona non grata” (istenmeyen kişi) ilan edebilir. Bu korku, yarışmacıların sessizce sömürülmeye razı olmalarının en büyük nedenidir.
Ayrıca, bu sistemin toplumsal bir “gaz alma” işlevi de vardır. Halk, ekran karşısında bu “ünlümsülerin” rezil olmasını, aç kalmasını, birbirini yemesini izleyerek, kendi hayatındaki başarısızlıkları ve tatminsizlikleri unutur. “Bak, ünlü oldular ama ne hallere düştüler” düşüncesi, izleyiciye sadistik bir tatmin sağlar. Şahıs, bu “sosyal linç” mekanizmasını çok iyi yönetir. Yarışmacıları, halkın önüne atılacak birer “gladyatör” veya “kurban” olarak hazırlar. Halkın öfkesini bu kurbanlara yönlendirerek, asıl sorumlu olan sistemin ve kendisinin sorgulanmasını engeller. Bir yarışmacı “hata” yaptığında, tüm toplum ona saldırır, onu linç eder; ama kimse “bu insanı bu hale getiren, onu bu şartlarda yarıştıran, onun psikolojisini bozan bu formatı kim yarattı?” diye sormaz. Günah keçisi her zaman yarışmacıdır; patron ise her zaman “adaleti sağlayan”, “kuralları uygulayan” tarafsız otoritedir.
Sonuç olarak, bu bölümde irdelediğimiz “insan kaynağı sömürüsü”, söz konusu medya imparatorluğunun en kirli yakıtıdır. Bu sistem, insan onurunu, emeğini ve umudunu öğüterek paraya çeviren bir değirmendir. “Kullan-at” şöhretler, bu değirmenin atıklarıdır. Onların yaşadığı çöküşler, intiharlar, skandallar, sistemin bir hatası değil, sistemin tıkır tıkır işlediğinin kanıtıdır. Çünkü sistem, sürekli taze kan ister, sürekli yeni kurbanlar talep eder. Eski kurbanlar sahneden çekilmelidir ki, yenilerine yer açılsın. Medya figürü, bu döngüyü “Türkiye’nin yeteneklerini keşfediyoruz” veya “Hayalleri gerçekleştiriyoruz” ambalajıyla sunsa da, paketin içinden çıkan şey, parçalanmış hayatlar, bozulmuş psikolojiler ve dejenere olmuş bir toplumsal ahlaktır. Bu, bir “rüya fabrikası” değil, bir “kabus üretim merkezi”dir. Ve bu kabustan uyanmak, sadece o yarışmacıların değil, o yarışmaları izleyerek beyni uyuşturulan tüm toplumun sorunudur. Gelecek bölümde, bu sömürüden elde edilen devasa sermayenin, neden Türkiye içinde değil de, ısrarla yurt dışında (özellikle Avrupa kulüpleri üzerinden) değerlendirildiğini, yani “sermaye kaçışı” ve “güvenli liman” arayışını, ekonomik ve politik bir perspektifle analiz edeceğiz. Bu kaçış, aslında “bizden biri” masalının da sonudur.
Bölüm 16: Yurt Dışı Yatırımları ve Sermaye Kaçışı (Capital Flight)
Sermayenin vatanı yoktur derler, ancak sermayedarın her zaman bir sığınağa ihtiyacı vardır. Özellikle gelişmekte olan, makroekonomik dengeleri pamuk ipliğine bağlı, hukuk sistemi siyasi konjonktüre göre şekillenebilen ve mülkiyet haklarının güvencesi konusunda tarihsel travmalar yaşayan ülkelerde, büyük servet sahiplerinin en temel içgüdüsü büyüme değil, korumadır. Vakamızın merkezindeki medya figürünün, Türkiye’deki ticari faaliyetlerinden elde ettiği devasa likiditeyi ısrarla, inatla ve büyük bir aceleyle yurt dışındaki futbol kulüplerine (Hull City, Maribor vb.) yatırması, ana akım medyanın pazarladığı gibi salt bir “global vizyon genişlemesi” veya “Türk bayrağını Avrupa’da dalgalandırma” romantizmi ile açıklanamaz. Bu hamleler, ekonomi politiğin soğuk rasyonelliğiyle okunduğunda, aslında sistematik bir “sermaye kaçışı” (capital flight), varlıkları döviz bazlı ve hukuki açıdan daha korunaklı alanlara taşıma (hedging) ve olası bir rejim değişikliği ya da siyasi türbülans senaryosuna karşı hazırlanmış son derece sofistike bir “acil çıkış planı” (exit strategy) olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu bölümde, bu uluslararası yatırımların vitrinindeki sportif hedeflerin arkasına gizlenmiş finansal ve siyasi hayatta kalma stratejilerini, İngiltere ve Avrupa hukuk sisteminin sağladığı kalkanı ve “yerli ve milli” söylemiyle zenginleşen bir figürün servetini neden “küresel ve yabancı” limanlara park ettiğini derinlemesine bir analizle inceleyeceğiz.
Türkiye ekonomisinin son on yılda girdiği türbülans, Türk Lirası’nın dramatik değer kaybı ve enflasyonist ortam, yerel para birimiyle kazanç sağlayan her sermayedar için varoluşsal bir tehdit oluşturur. Söz konusu şahsın gelir modeli, büyük ölçüde Türkiye iç pazarına, TL bazlı reklam gelirlerine ve halkın SMS harcamalarına dayanmaktadır. Ancak servetin korunması ve sürdürülebilirliği, bu kazancın hızla “sert para birimlerine” (hard currency – Sterlin, Euro, Dolar) dönüştürülmesini zorunlu kılar. Şahsın İngiltere Championship ekibi Hull City’i satın alması, bu dönüşümün en büyük ve en stratejik adımıdır. Bir futbol kulübü, dışarıdan bakıldığında riskli bir sportif yatırım gibi görünse de, uluslararası finans sistemi içinde bir “varlık deposu” işlevi görür. Türkiye’de kazanılan ve her geçen gün erime riski taşıyan TL, İngiltere’ye transfer edilerek Sterlin bazında bir gayrimenkule (stadyum), insan kaynağına (futbolcular) ve marka değerine dönüştürülür. Bu işlem, paranın sadece cinsini değiştirmekle kalmaz, aynı zamanda paranın “uyruğunu” da değiştirir. Artık o sermaye, Türk maliyesinin veya siyasi otoritesinin doğrudan erişim alanından çıkmış, İngiliz ticaret hukukunun ve mülkiyet güvencesinin koruması altına girmiştir.
Bu stratejinin arkasındaki temel motivasyonlardan biri, “yumurtaları aynı sepete koymama” prensibidir. Şahıs, tüm servetini ve gücünü Türkiye’deki siyasi iktidarla kurduğu simbiyotik ilişkiye dayandırmıştır. Ancak bu ilişki, ne kadar kazançlı olursa olsun, doğası gereği risklidir. Siyasi rüzgarların tersine dönmesi, iktidar bloğu içindeki güç dengelerinin değişmesi veya tamamen farklı bir siyasi yapının yönetime gelmesi durumunda, Türkiye’deki tüm varlıklar bir gecede “riskli varlık” statüsüne düşebilir. Geçmişte Uzan Grubu, İpek Medya veya Doğan Grubu gibi devasa yapıların nasıl tasfiye edildiği, el değiştirdiği veya yok olduğu hafızalarda tazeyken, bu figürün de benzer bir senaryoya hazırlıksız yakalanması düşünülemez. Hull City, İrlanda macerası veya Slovenya’daki Maribor yatırımları, işte bu “kıyamet günü” senaryosu için inşa edilmiş sığınaklardır. Eğer Türkiye’de işler sarpa sararsa, şahsın elinde, uluslararası arenada tanınan, meşru, İngiliz hukukuna tabi ve Türkiye’deki siyasi çalkantılardan bağımsız işleyen bir ticari yapı hazırda beklemektedir. Bu, sadece bir yatırım değil, bir “yaşam sigortası”dır.
Hull City özelinde İngiltere seçiminin de tesadüf olmadığını vurgulamak gerekir. İngiltere, dünyanın en köklü hukuk sistemlerinden birine sahip olmasının yanı sıra, “Londongrad” lakabıyla anılacak kadar, kaynağı ne olursa olsun küresel sermayeyi kendine çeken, mülkiyet haklarını sonuna kadar koruyan ve siyasi baskılara karşı dirençli bir yargı sistemine sahiptir. Rus oligarkların, Arap şeyhlerinin veya Asyalı milyarderlerin servetlerini Londra’ya taşımasının sebebi neyse, bizim medya figürünün sebebi de odur. Türkiye’den bir savcının veya bir TMSF (Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonu) yetkilisinin, Hull City’nin kasasına veya şahsın oradaki mal varlığına el koyması, uluslararası hukuk normları çerçevesinde neredeyse imkansızdır. Bu coğrafi ve hukuki arbitraj, şahsa Türkiye’de sahip olamayacağı bir “dokunulmazlık” alanı sağlar. O, Türkiye’de ne kadar sıkışırsa sıkışsın, İngiltere’de “saygın bir kulüp başkanı” ve “yabancı yatırımcı” statüsündedir. Bu statü, ona gerektiğinde kullanabileceği bir oturum izni, vatandaşlık veya iltica hakkı kapısını da aralar.
Bu yatırımların finansman modeli de sermaye kaçışının (capital flight) niteliğini anlamak açısından ipuçları verir. Hull City’nin sponsorlarına bakıldığında, büyük çoğunluğunun Türkiye menşeli şirketler olduğu, hatta bir kısmının şahsın Türkiye’deki ticari partnerleri veya yine siyasi iktidara yakın şirketler olduğu görülür. Bu durum, Türkiye’den İngiltere’ye doğru akan bir “sermaye ırmağı” yaratır. Reklam, sponsorluk, locaa satışı gibi kalemler üzerinden, Türkiye’deki paralar İngiltere’deki kulübün kasasına, oradan da dolaylı olarak şahsın İngiltere’deki varlık havuzuna aktarılır. Bu, son derece zekice kurgulanmış bir “transfer” mekanizmasıdır. Para, bavullarla kaçırılmaz; “sponsorluk bedeli” adı altında, bankacılık sistemi üzerinden, faturalı ve resmi bir şekilde ülke dışına çıkarılır. Bu sayede, hem Türkiye’deki şirketler (sponsorlar) vergi avantajı sağlar veya şahsa olan diyetlerini öder, hem de şahıs İngiltere’deki operasyonunu Türkiye’nin kaynaklarıyla finanse etmiş olur. Bir nevi, Anadolu’nun parasıyla Yorkshire’da lordluk taslama durumu söz konusudur. Ancak bu lordluk, bir hobi değil, bir stratejik tahkimattır.
Şahsın Slovenya (Maribor) ve daha önce İrlanda (Shelbourne) gibi ülkelere yönelmesi de, bu “çoklu çıkış” stratejisinin bir parçasıdır. Bu ülkeler, Avrupa Birliği üyesidir ve Schengen bölgesinin birer parçasıdır (İrlanda hariç, ancak AB hukukuna tabidir). Bu kulüpler üzerinden elde edilecek oturum izinleri, çalışma vizeleri ve ticari bağlantılar, şahsa ve yakın çevresine Avrupa kapılarını sonuna kadar açar. Ayrıca, tek bir ülkeye (İngiltere) bağımlı kalmamak, riskleri dağıtmak (diversification) açısından da finansal aklın bir gereğidir. Eğer İngiltere ile Türkiye arasında siyasi bir pazarlık olur da işler zora girerse, Slovenya veya başka bir Avrupa ülkesi alternatif bir güvenli liman olarak devreye girebilir. Bu, satranç tahtasında veziri, kaleyi ve fili farklı karelere yerleştirerek şahı koruma stratejisidir.
Bu yatırımların kamuoyuna sunuluş biçimi ise, popülist milliyetçiliğin en rafine örneklerinden biridir. Şahıs, parayı yurt dışına kaçırıyormuş gibi değil, “Türk’ün gücünü Avrupa’ya gösteriyormuş” gibi bir algı yaratır. Hull City tribünlerinde açılan Türk bayrakları, “Ilıcalı Türklerin gururu” manşetleri, stadyumda çalan Mehter Marşları veya Türkçe şarkılar, bu sermaye transferinin üzerini örten “milli” bir perdedir. Halka, “Biz orayı fethettik” hissi verilirken, aslında yapılan şey, buradaki varlıkların oraya “tahliye” edilmesidir. Bu algı yönetimi, şahsın Türkiye’deki tabanını (müşterisini/taraftarını) konsolide etmeye devam etmesini sağlar. Anadolu’daki asgari ücretli vatandaş, Hull City’nin maçını izlerken, oraya aktarılan paranın aslında kendi cebinden (izlediği reklamlardan, attığı SMS’lerden) çıktığını düşünmez; aksine, bir Türk’ün İngilizlere patronluk taslamasından gurur duyar. Şahıs, bu gururu satarak, kendi kaçış planını finanse etmektedir. Bu, rızaya dayalı bir sömürü modelinin uluslararası boyutudur.
Futbolcu transferleri de bu sermaye hareketliliğinin önemli bir aracıdır. Türkiye’den alınan oyuncuların (Ozan Tufan, Abdülkadir Ömür vb.) Hull City’ye transferi, bonservis bedelleri ve menajerlik ücretleri üzerinden para transferi yapmanın en meşru yollarından biridir. Bir oyuncuya ödenen 3 milyon Euro, Türkiye’den çıkıp İngiltere’ye giren temiz paradır. Aynı şekilde, Hull City’den Türkiye’ye veya başka kulüplere yapılan satışlar da, paranın dolaşımını ve izini kaybettirmeyi kolaylaştırır. Futbol piyasasının sübjektif değerlemeye açık yapısı (bir oyuncunun değeri 1 milyon da olabilir, 5 milyon da), bu tür finansal manevralar için ideal bir gri alan yaratır. Şahsın hem Türkiye’de (Fenerbahçe yöneticiliği) hem de İngiltere’de (kulüp sahipliği) aktif olması, bu transfer trafiğini kontrol etmesini ve yönlendirmesini kolaylaştırır.
Ancak bu stratejinin de zayıf noktaları vardır. İngiliz futbol endüstrisi, son derece rekabetçi ve maliyetli bir yapıdır. Premier Lig hayaliyle yapılan devasa harcamalar, eğer sportif başarı gelmezse, bir kara deliğe dönüşebilir. Kulübün sürekli zarar etmesi, Türkiye’den aktarılan kaynakların yetersiz kalması durumunda, bu “güvenli liman” bir anda finansal bir bataklığa dönüşebilir. Ancak şahsın zihniyetinde, bu zarar, “varlık koruma maliyeti” (cost of protection) olarak görülmektedir. Yani, servetinin bir kısmını İngiltere’de yakmak pahasına, ana gövdeyi Türkiye’nin risklerinden uzak tutmak, rasyonel bir tercihtir. 100 birimlik servetin 20 birimini futbolda kaybetmek, tamamını Türkiye’deki olası bir siyasi depremde kaybetmekten iyidir. Bu, bir nevi servet sigortasıdır ve ödenen primler (transferler, maaşlar, işletme giderleri) bu sigortanın bedelidir.
Ayrıca, bu yatırımların şahsın “global bir figür” olma arzusunu tatmin ettiği de bir gerçektir. Türkiye sınırlarına hapsolmuş bir şöhret, onun egosunu tatmin etmeye yetmemektedir. İngiltere’de basının ilgisini çekmek, global futbol aktörleriyle aynı masaya oturmak, ona Türkiye’de sahip olamayacağı bir prestij sağlar. Bu prestij, Türkiye’ye döndüğünde tekrar güce tahvil edilir. “Dünya çapında iş adamı” etiketi, yerel bürokrasi ve siyaset karşısında elini güçlendirir. “Bana dokunursanız, uluslararası bir yatırımcıya dokunmuş olursunuz” mesajı, alt metin olarak her zaman oradadır.
Sonuç olarak, bu bölümde incelediğimiz yurt dışı yatırımları, bir vizyon genişlemesinden ziyade, bir “güvenlik arayışı” ve “kaçış mimarisi”dir. Söz konusu medya figürü, Türkiye’deki kazanımlarını, Türkiye’nin geleceğine duyduğu güvensizlik nedeniyle yurt dışına taşımakta, bunu yaparken de “futbol yatırımı” maskesini kullanmaktadır. Bu strateji, hem varlıklarını hukuki güvence altına almasını, hem sermayesini dövize endekslemesini, hem de olası bir “istenmeyen adam” ilan edilme durumunda yaşayacağı alternatif bir hayat kurmasını sağlamaktadır. O, gemisini yüzdürdüğü denizin (Türkiye ekonomisi ve siyaseti) her an fırtınaya yakalanabileceğinin farkındadır ve bu yüzden filikalarını başka limanlarda (İngiltere, Avrupa) hazır bekletmektedir. Geminin batması durumunda, o çoktan Hull City locasında çayını yudumluyor olacaktır; geride kalanlar ise, batan geminin enkazıyla baş başa kalacaktır. Bu, küreselleşmiş sermaye sahibinin, ulusal sınırlara ve kader birliğine ne kadar yabancılaştığının, “vatan” kavramının yerini “portföy yönetimi” kavramının aldığının en çarpıcı göstergesidir. Gelecek bölümde, şahsın karakterinin en belirgin özelliklerinden biri olan ve bu imparatorluğun yönetim tarzını belirleyen “eleştiriye tahammülsüzlük” ve “narsistik kırılma” konularını, psikolojik bir derinlikle ele alacağız. Çünkü kendini yanılmaz sanan bir güç, en büyük hatalarını bu sanrı yüzünden yapar.
Bölüm 17: Eleştiriye Tahammülsüzlük ve Narsistik Kırılma
Güç ve iktidar, sadece siyasi bir olgu değil, aynı zamanda insan psikolojisini derinden dönüştüren, algı filtrelerini çarpıtan ve bireyin gerçeklikle olan bağını zayıflatan nörolojik bir süreçtir. “Hybris” sendromu olarak da bilinen bu güç zehirlenmesi, tarih boyunca imparatorlardan CEO’lara, diktatörlerden medya patronlarına kadar pek çok muktedirin sonunu hazırlayan temel patolojidir. Vakamızın merkezindeki medya figürü, kurduğu devasa imparatorluğun tepesinde, sadece ticari bir başarıyı değil, aynı zamanda mutlak bir haklılık sanrısını da temsil etmektedir. Sıradan bir muhabirlikten uluslararası bir medya baronuna dönüşen bu şahsın, en ufak bir eleştiri karşısında takındığı orantısız, agresif, aşağılayıcı ve kimi zaman tehditkar tavır, basit bir öfke kontrolü sorunu değildir. Bu tavır, “sıfırdan zirveye” mitinin yarattığı narsistik zırhın, gerçekliğin sert darbeleri karşısında aldığı hasara verdiği patolojik bir reflekstir. Bu bölümde, şahsın psikopolitik profilini, eleştiriyi neden bir “varoluşsal tehdit” olarak algıladığını, kendisini eleştirenlere yapıştırdığı “başarısız” ve “kıskanç” etiketlerinin altındaki savunma mekanizmalarını ve bu “yanılmazlık” inancının, rasyonel karar alma süreçlerini (futboldan dijital yatırımlara kadar) nasıl körleştirerek imparatorluğu bir uçuruma sürüklediğini, klinik psikoloji ve yönetim biliminin verileriyle analiz edeceğiz.
Bu psikolojik profilin temelinde, şahsın kendi hayat hikayesini, ilahi bir müdahale veya insanüstü bir yeteneğin kanıtı olarak okuması yatar. “Ben yaptım, ben başardım, kimse inanmazken ben oradaydım” anlatısı, zamanla bir özgüvenden çıkıp, tehlikeli bir “mesyanik” (kurtarıcı/seçilmiş kişi) kompleksine dönüşmüştür. Şahıs, başarısını kolektif bir çabanın, konjonktürel şansın veya (önceki bölümlerde değindiğimiz) karanlık desteklerin bir ürünü olarak değil, tamamen kendi “dehasının” bir sonucu olarak görmektedir. Bu bakış açısı, onu “hata yapmaz” bir konuma yükseltir. Eğer o hata yapmazsa, o zaman yapılan her eleştiri, haksız, kötü niyetli ve düşmanca bir saldırıdır. Sosyal medyada bir kullanıcının, bir köşe yazarının veya rakip bir yöneticinin getirdiği en makul, en rasyonel eleştiri bile, onun zihninde bir “geri bildirim” olarak değil, kişiliğine yapılmış bir suikast olarak kodlanır. Çünkü narsistik kişilik yapısında, “iş” ve “benlik” arasında bir sınır yoktur. Dijital platformunun çökmesi, onun için teknik bir arıza değil, “benliğinin” yetersizliğinin yüzüne vurulmasıdır. Bu yüzden, teknik bir soruna bile, bir mühendis gibi değil, gururu incinmiş bir kabadayı gibi cevap verir. “Platform çöktü çünkü çok talep var, bu benim başarımdır” şeklindeki akıl almaz savunma, narsistik kırılmayı onarma çabasından başka bir şey değildir. Gerçeklik (hizmet verilememesi) inkar edilir, yerine egoyu tatmin eden alternatif bir gerçeklik (aşırı popülarite) ikame edilir.
Eleştiriye karşı geliştirilen en yaygın savunma mekanizması, eleştirinin içeriğiyle değil, eleştirenin kimliğiyle ilgilenmektir. “Ad hominem” (kişiye saldırı) safsatası, bu figürün en sık başvurduğu retorik silahtır. Kendisini eleştiren bir gazeteciyi, bir taraftarı veya bir sanatçıyı, anında “başarısız”, “kıskanç”, “vizyonsuz” veya “hayatında bir şey başaramamış” olarak etiketlemesi, aslında bilinçaltındaki derin bir korkunun tezahürüdür. Bu korku, “maskenin düşmesi” korkusudur. Karşısındakini değersizleştirerek, onun sözlerini de değersizleştirmeye çalışır. “Sen kimsin ki beni eleştiriyorsun, senin uçağın var mı, senin kanalın var mı, sen kaç kişi çalıştırıyorsun?” minvalindeki, bazen açıkça söylenen bazen de ima edilen bu kibirli tavır, parayı ve gücü tek “doğruluk” ölçütü sayan hastalıklı bir zihniyetin ürünüdür. Bu zihniyete göre, zengin olan haklıdır, güçlü olan doğrudur. Eleştiri hakkı, sadece daha zengin ve daha güçlü olana aittir. Ancak kendisinden daha zengin ve güçlü çok az kişi olduğu için (ve onlar da sistemin ortağı olduğu için), pratikte kimsenin onu eleştirme hakkı yoktur. Bu, entelektüel bir faşizmdir.
Bu “yanılmazlık” sanrısı, karar alma mekanizmalarında ölümcül körlüklere yol açar. Etrafını, sadece onu onaylayan, ona “haklısınız efendim”, “büyüksünüz patron” diyen, eleştirel düşünce yeteneği olmayan veya korkudan bunu dile getiremeyen bir “evet efendimci” (yes-men) ordusuyla çevirmiştir. Bu yankı odası (echo chamber), onun gerçeklikle bağını tamamen koparır. Futbol kulübü yönetimindeki fiyaskolar, bu durumun en net örneğidir. Futbolun içinden gelmeyen, teknik bilgisi sınırlı olan bu şahıs, sırf “ben bilirim, ben insan sarrafıyım” sanrısıyla, milyonlarca euroluk transferlere, teknik direktör seçimlerine tek başına veya liyakatsiz danışmanlarıyla karar verir. Bir futbolcunun istatistiklerine, karakter analizine veya takım kimyasına uyumuna bakmak yerine, “bunu alırsam çok sükse yapar, herkes beni konuşur” motivasyonuyla hareket eder. Transfer edilen oyuncuların (ünlü ama bitik yıldızlar) sahada tel tel dökülmesi, takımın başarısız olması, onun için bir “hata” değil, “şanssızlık” veya “dış güçlerin (yapının) oyunu”dur. Çünkü o hata yapmaz; o seçtiyse o oyuncu iyidir, eğer oynamıyorsa suç hocadadır, hakemdedir veya zemindedir. Bu inkar mekanizması, hatalardan ders çıkarılmasını engeller ve kulübü (veya şirketi) bir felaket döngüsüne sokar. Hull City’de bir sezonda üç hoca değiştirip, yine de kendi bildiğini okuması, bu “öğrenmeme” ısrarının kanıtıdır.
Dijital platformun teknik altyapısındaki çöküşler de aynı zihniyetin ürünüdür. Platform kurulurken, işin uzmanı mühendislerin “bu altyapı bu yükü kaldırmaz, yatırım lazım, test lazım” uyarılarının (eğer yapıldıysa), “bir şey olmaz, hallederiz, biz neleri hallettik” şeklindeki, Türk tipi, alaylı ve aşırı özgüvenli patron tavrıyla kulak ardı edildiği kuvvetle muhtemeldir. Çünkü onun dünyasında teknik detaylar, mühendislik hesapları veya bilimsel veriler, “vizyoner liderin” sezgileri ve şansı karşısında teferruattır. O, riski sever ve şimdiye kadar aldığı risklerin (büyük ölçüde arkasındaki destek sayesinde) tutmuş olması, onda bir “kumarbaz yanılgısı” yaratmıştır. “Hep kazandım, yine kazanacağım” inancı, rasyonel risk analizinin yerini almıştır. Ancak teknoloji, hamasetle veya şansla çalışmaz; kodlarla ve kapasiteyle çalışır. Maç yayını çöktüğünde, o “yanılmaz lider” imajı, milyonların gözü önünde, dönen bir yükleme ikonuna yenik düşmüştür. Bu anlarda yaşadığı öfke, aslında teknolojiye değil, kendi acizliğine duyduğu öfkedir.
Şahsın eleştirilere verdiği tepkilerdeki “agresyon”, aynı zamanda toplumsal bir sindirme politikasıdır. Kendi medya gücünü kullanarak, kendisini eleştiren köşe yazarlarını işinden ettirmesi, sosyal medyada trollerini devreye sokarak linç kampanyaları başlatması veya canlı yayınlarda isim vererek insanları hedef göstermesi, bir “güç gösterisi”dir. Bu, “bana dokunan yanar” mesajıdır. Bu tavır, toplumdaki eleştirel sesleri kısmayı, korku iklimi yaratmayı hedefler. Ancak bu agresiflik, aslında içsel bir zayıflığın işaretidir. Kendinden, yaptığından ve konumundan emin olan bir insan, eleştiri karşısında bu kadar hırçınlaşmaz. Bağırıp çağırması, hakaret etmesi, aslında içindeki o “yetersizlik hissini” bastırma çabasıdır. Çünkü o da içten içe biliyordur ki; bu imparatorluk, bu servet ve bu şöhret, sağlam temeller (üretim, inovasyon, sanat) üzerine değil, kaygan zeminler (ilişkiler, manipülasyon, konjonktür) üzerine kuruludur. Birisi o zemini işaret ettiğinde, tüm binanın çökme ihtimali onu dehşete düşürür. Narsistik öfke, bu dehşetin çığlığıdır.
Ayrıca, bu psikolojik profil, şahsın “mağduriyet” devşirme yeteneğiyle de birleşir. En güçlü olduğu, en zalimce davrandığı anlarda bile, kendisini “kıskanılan”, “önü kesilmeye çalışılan”, “yerli ve milli olduğu için saldırılan” bir mağdur olarak sunmayı başarır. Bu, narsistik kişilerin en tipik özelliğidir: Hem cellat hem kurban rolünü aynı anda oynamak. Eleştirileri “bana değil, Türkiye’nin başarısına saldırıyorlar” diyerek millileştirmesi, kendisini ülkeyle özdeşleştirmesi, megalomaninin zirvesidir. “Devlet benim” (L’État, c’est moi) diyen Fransız kralı gibi, o da “Medya benim, eğlence benim, başarı benim” demektedir. Bu özdeşleşme, ona yönelik her eleştiriyi, vatana ihanetle eşdeğer bir suç gibi göstermesine olanak tanır.
Bu güç zehirlenmesi, şahsın insani ilişkilerini de zehirler. Uzun süreli dostluklar kuramaması, yola çıktığı insanları (muhabirlik günlerinden arkadaşları, eski ortakları) birer birer harcaması ve etrafında sadece ona biat eden, maaşlı çalışanlardan oluşan bir çember kalması, yalnızlığının göstergesidir. Narsist, eşiti olan bir ilişki kuramaz; sadece hayranlar ve hizmetkarlar ister. Ancak bu yalnızlık, karar alma süreçlerindeki hataları daha da artırır. Çünkü krala “çıplaksın” diyecek çocuk, o saraydan çoktan kovulmuştur. Kendi sesinden başka ses duymayan bir yönetici, uçuruma doğru giderken gaz pedalına daha sert basar.
Sonuç olarak, bu bölümde analiz ettiğimiz “eleştiriye tahammülsüzlük ve narsistik kırılma”, söz konusu medya imparatorluğunun en büyük yapısal zaafıdır. Bu imparatorluk, dışarıdan gelen saldırılarla değil, içeriden, tepedeki o “yanılmazlık sanrısı”nın getirdiği körlükle çökme riski taşımaktadır. Şahıs, kendi efsanesine o kadar inanmıştır ki, gerçeğin uyarı sinyallerini (düşen reytingler, artan tepkiler, batan yatırımlar) duyamaz hale gelmiştir. Güç, onu kör etmiş, sağır etmiş ve hissizleştirmiştir. O, artık toplumun nabzını tutan o zeki muhabir değil, fildişi kulesinde kendi yankısına aşık bir patrondur. Ve tarih kitapları, kendi yankısına aşık olup, gerçeğin sesine kulak tıkayan imparatorların hazin sonlarıyla doludur. Bir sonraki bölümde, bu zihniyetin kültürel alandaki yansımasını, yani dilin, estetiğin ve tartışma kültürünün nasıl yozlaştırıldığını inceleyerek, bu vakanın toplumsal maliyetinin en kalıcı hasarını, “kültürel çölleşmeyi” masaya yatıracağız.
Bölüm 18: Kültürel Çölleşme ve Dilin Yozlaşması
Dil, sadece bir iletişim aracı değil, bir milletin düşünce dünyasının mimarisi, hafızası ve varoluş evidir. Bir toplumun nasıl düşündüğü, nasıl hissettiği ve dünyayı nasıl algıladığı, konuştuğu dilin sınırları ve derinliği ile doğrudan ilintilidir. Vakamızın merkezindeki medya figürünün inşa ettiği imparatorluğun, Türkiye’nin ekonomik ve politik yapısında yarattığı tahribatlar önceki bölümlerde detaylandırıldı; ancak belki de en kalıcı, en sinsi ve telafisi en zor hasar, kültürel alanda ve dilin kullanımında meydana getirdiği çölleşmedir. Bu figür, yirmi yılı aşkın süredir ekranları işgal eden programlarıyla, sadece bir eğlence anlayışını değil, aynı zamanda bir konuşma biçimini, bir tartışma usulünü ve bir estetik algıyı da dayatmıştır. Bu bölümde, Türkçe’nin maruz kaldığı yapısal bozulmayı, “Survivor Türkçesi” olarak adlandırılabilecek o melez ve sığ dilin toplumun zihinsel kapasitesini nasıl daralttığını, tartışma kültürünün nasıl bir gürültü kirliliğine dönüştüğünü ve estetik değerlerin nasıl bayağılaştırılarak yok edildiğini, dilbilimsel ve kültürel sosyoloji perspektifinden derinlemesine analiz edeceğiz. Bu, bir dil bilgisi eleştirisi değil, bir zihniyet arkeolojisidir.
Öncelikle, bu medya imparatorluğunun ürettiği ve yaygınlaştırdığı dilin yapısına odaklanmak gerekir. Bu dil, ne tam Türkçe ne de tam İngilizcedir; plaza diliyle sokak argosunun, lümpenlikle sözde kurumsallığın nikahsız birlikteliğinden doğmuş, garip, köksüz ve sentetik bir “pidgin”dir (karışık dil). Programlarda duyulan “Full konsantre olduk”, “Olayı domine ettik”, “Agresif oynadık”, “Mental olarak düştüm”, “Beni ekarte etti”, “Potaya girdim” gibi ifadeler, dilin doğal akışını bozan, kelimelerin anlam derinliğini yok eden ve düşünceyi mekanik bir süreç haline getiren kalıplardır. Bu dil, nüanslara, inceliklere, dolaylı anlatımlara veya edebi sanatlara kapalıdır. Her şey, sonuca odaklı, kaba ve direkttir. “Üzgünüm” veya “kırıldım” demek yerine “modum düştü” denilen bir dünyada, duyguların çeşitliliği ve derinliği kaybolur. İnsan ruhunun karmaşık halleri, “mod” gibi tek bir kelimenin içine hapsedilir. Bu, duygusal zekanın körelmesidir. Medya figürü, bu dili bizzat kullanarak ve kullandırarak, topluma “düşünme, sadece tepki ver” emrini aşılamaktadır. Çünkü bu sığ dil ile felsefe yapılamaz, şiir yazılamaz, derinlikli bir siyasi analiz üretilemez; bu dille ancak kavga edilir, dedikodu yapılır ve strateji kurulur.
Programlardaki tartışma kültürü, veya daha doğru bir tabirle “tartışamama kültürü”, Türkiye’nin toplumsal diyaloğuna vurulmuş en ağır darbelerden biridir. “Konsey” adı verilen o ritüelistik toplanmalar, demokratik bir tartışma platformu değil, birer “linç ayini” simülasyonudur. Orada, karşıdakini dinlemek, anlamak veya ortak bir noktada buluşmak gibi medeni hedefler yoktur. Amaç, rakibi susturmak, onu psikolojik olarak çökertmek, en yüksek sesle bağırarak haklı çıkmak ve izleyici (halk) nezdinde onu “bitirmektir”. Ses desibelinin mantığın önüne geçtiği, parmak sallamanın bir hitabet sanatı sayıldığı, söz kesmenin ve laf sokmanın zeka göstergesi olarak alkışlandığı bu ortam, sokaktaki vatandaşa zehirli bir rol model sunmaktadır. Trafikte yol verme kavgasında birbirine levyeyle saldıran insanlar, apartman toplantısında birbirine giren komşular veya mecliste yumruklaşan vekiller, aslında her akşam televizyonda izledikleri o “konsey”in birer replikasını canlandırmaktadır. Şahıs, bu kaotik ortamın moderatörü olarak, kavgayı yatıştırmak yerine, “Peki sen ne diyorsun?”, “Sence o samimi mi?” gibi kışkırtıcı sorularla ateşe benzin dökerek, çatışmayı bir gösteri sanatına dönüştürmektedir. Bu, diyalog kültürünün idamıdır.
“Samimiyet” kavramının içinin boşaltılması ve yozlaştırılması da bu kültürel çölleşmenin önemli bir parçasıdır. Bu programlarda “samimi olmak”, aklına geleni filtrelemeden söylemek, kabalık yapmak, patavatsızlık etmek ve karşısındakinin duygularını hiçe saymakla eşdeğer tutulmaktadır. “Ben dobrayım, içim dışım bir” savunması, her türlü hakaretin ve saygısızlığın meşrulaştırıcısı haline gelmiştir. Nezaket, “yapmacıklık” veya “sinsilik” olarak yaftalanırken; kabalık, “gerçeklik” olarak kutsanır. Oysa medeniyet, insanın içinden gelen her dürtüyü dışa vurmaması, bir arada yaşamanın gerektirdiği filtreleri kullanması üzerine kuruludur. Medya figürünün inşa ettiği dünyada ise medeniyet bir zayıflık, ilkellik ise bir güçtür. Bu “yeni samimiyet” anlayışı, toplumsal ilişkilerdeki zarafeti, saygıyı ve mesafeyi yok ederek, herkesin birbirinin boğazına sarıldığı vıcık vıcık bir laubalilik ortamı yaratmıştır. “Abi” kültürü, bu laubaliliğin hiyerarşik adıdır. 20 yaşındaki yarışmacının 50 yaşındaki patrona “Acun Abi” demesi, bir yakınlık göstergesi değil, kurumsal ve profesyonel sınırların silikleştiği, feodal bir biat ilişkisinin modern maskesidir.
Estetik değerler açısından bakıldığında, imparatorluğun sunduğu manzara tam bir “kitsch” (bayağılık) şölenidir. Işıltılı ama ucuz dekorlar, abartılı kostümler, sürekli dönen renkli ışıklar, her duyguya eşlik eden ajitatif müzikler ve yavaş çekim gözyaşları… Bu estetik, derinlikten, sadelikten ve sanatsal kaygıdan tamamen uzaktır. Her şey, göze batmak, dikkat çekmek ve o anlık hazzı tatmin etmek üzerine kuruludur. Bu, bir “pavyon estetiği”dir. Güzelliğin yerini şatafatın, sanatın yerini şovun aldığı bu dünyada, izleyicinin estetik algısı da körleşir. İnce bir espri, zarif bir jest veya sanatsal bir performans, bu gürültülü ve parlak karnavalın içinde kaybolur gider. Yetenek yarışmalarında birinci seçilenlerin genellikle en çok gürültü çıkaranlar veya en çok acındıranlar olması, estetik kriterlerin yerini “etki” kriterlerinin aldığını gösterir. Şahsın kendi giyim tarzı (siyah tişört, terlik) bile, bir sadelikten ziyade, “ben kuralları takmam, estetik kaygım yok, gücüm bana yeter” diyen bir nobranlığın simgesidir. Bu “anti-estetik” duruş, toplumun güzele, iyiye ve doğruya olan yönelimini baltalar, vasatlığı ve çirkinliği standart haline getirir.
Bu kültürel erozyonun en tehlikeli sonucu, “başarı” kavramının dilsel ve zihinsel dönüşümüdür. Eski Türkiye’de başarı; “kazanmak”, “elde etmek”, “hak etmek” gibi fiillerle tanımlanırken, bu yeni dünyada “yırtmak”, “köşeyi dönmek”, “kapağı atmak”, “olayı çözmek” gibi fırsatçı ve lümpen fiillerle tanımlanmaktadır. Başarı, uzun vadeli bir birikimin değil, anlık bir kurnazlığın, doğru zamanda doğru yerde olmanın ve “işini bilmenin” sonucudur. “Gemisini yürüten kaptan” ahlakı, bu dilin temelidir. Bir yarışmacının takım arkadaşını satarak oyun kazanması, “strateji dehası” olarak övülür. Yalan söyleyerek rakibini ekarte eden kişi, “oyunu okuyan adam” olarak takdir edilir. Bu dil, ahlaki yozlaşmayı sadece normalleştirmez, aynı zamanda onu bir “beceri” olarak kodlar. Genç nesiller, bu dili ve bu zihniyeti içselleştirerek büyümektedir. Onlar için hayat, bir Survivor parkurudur ve bu parkurda hayatta kalmak için her yol mübahtır.
Eğitim sistemi, bu kültürel bombardıman karşısında çaresiz kalmaktadır. Okulda öğretilen Türkçe ile akşam televizyonda duyulan Türkçe arasında uçurum vardır. Öğretmen, öğrencisine “düşüncelerini ifade et” derken, öğrenci televizyondan öğrendiği “bana mobbing yapılıyor”, “beni linç ediyorlar”, “aura meselesi” gibi, anlamını tam bilmediği ama havalı duran kalıplarla konuşmaktadır. Kelime dağarcığı 300-400 kelimeye sıkışmış, soyut düşünme yeteneğini kaybetmiş, okuduğunu anlamakta zorlanan bir nesil, bu medya düzeninin en büyük kurbanıdır. Çünkü dil, düşüncenin aracıdır. Dili fakirleşen insanın düşüncesi de fakirleşir, dünyayı algılama kapasitesi daralır. Medya figürü, bu fakirleşmeden beslenir; çünkü sorgulamayan, derinlemesine düşünemeyen, sadece önüne konulanı tüketen sığ bir kitle, onun ideal müşterisidir. O, kitlelerin zihnini çölleştirerek, kendi vahasını (kanalını) tek su kaynağı haline getirmektedir.
Ayrıca, bu programların “milliyetçilik” ve “yerlilik” kavramlarını kullanma biçimi de kültürel bir deformasyondur. Yunanistan ile yapılan Survivor oyunlarında veya yabancı rakiplerle karşılaşıldığında takınılan o hamasi, şovenist ve saldırgan tutum, milliyetçiliği bir “futbol holiganlığına” indirger. “Koyduk mu?”, “Gömdük mü?” seviyesindeki bu dil, milli duyguları birleştirici bir unsur olmaktan çıkarıp, ötekine duyulan nefret üzerinden kendini tanımlayan toksik bir kimliğe dönüştürür. Medya figürü, bu ilkel milliyetçiliği reyting için pompalar, bayrakları, marşları birer dekor malzemesi olarak kullanır. Bu durum, toplumun evrensel değerlerle, dünyayla ve farklı kültürlerle sağlıklı bir ilişki kurmasını engeller, içe kapalı, kompleksli ve agresif bir toplum yapısını besler.
Sonuç olarak, bu bölümde ele aldığımız “kültürel çölleşme”, söz konusu medya imparatorluğunun Türkiye’ye bıraktığı en ağır mirastır. Ekonomik krizler atlatılabilir, siyasi iktidarlar değişebilir, ancak dilin ve kültürün uğradığı bu tahribatın onarılması nesiller sürecektir. Şahıs, Türkçeyi bir “iletişim aracı” olmaktan çıkarıp bir “savaş aleti”ne ve “satış enstrümanı”na dönüştürmüştür. Nezaket, zarafet, derinlik ve estetik, bu imparatorluğun sınırları içinde “sıkıcı” bulunarak sürgüne gönderilmiştir. Geriye kalan; bağıran, çağıran, birbirini ezen, kelimeleri değil yumrukları (mecazen) konuşan, sığ, kaba ve mutsuz bir kalabalıktır. Bu kalabalık, artık bir “toplum” olma vasfını yitirmekte, sadece aynı programı izleyen ve aynı kelimelerle (kelimesizlikle) anlaşmaya çalışan bir “izleyici kitlesi”ne dönüşmektedir. Bu, bir milletin ruhunun, reyting uğruna kurban edilmesidir. Bir sonraki bölümde, tüm bu yapının, siyasi ve ekonomik konjonktür değiştiğinde nasıl bir sınav vereceğini, olası çöküş veya dönüşüm senaryolarını “gelecek projeksiyonu” üzerinden inceleyeceğiz. Çünkü her imparatorluk, kendi çöküş tohumlarını içinde taşır ve bu dilsel/kültürel çoraklık, o tohumların yeşermesi için en uygun zemindir.
Bölüm 19: Olası Senaryolar: Çöküş mü, Dönüşüm mü?
Her iktidar dönemi, kendi sermaye sınıfını, kendi kültürel ikonlarını ve kendi medya düzenini yaratır. Ancak tarih, bu yapıların sonsuz olmadığını, “zamanın ruhu” (Zeitgeist) değiştiğinde, o ruhla vücut bulmuş devasa imparatorlukların da bir anda iskambil kağıtlarından yapılmış kuleler gibi savrulabildiğini defalarca göstermiştir. Vakamızın merkezindeki medya figürü, son yirmi yılın siyasi, ekonomik ve kültürel ikliminin en kusursuz ürünü, adeta o dönemin bir avatarı olarak yükselmiştir. Onun başarısı, bireysel yeteneklerinden ziyade, mevcut rejimin ihtiyaçlarıyla (toplumu depolitize etme, tüketimi körükleme, yapay gündemlerle oyalama) tam bir uyum içinde olmasından kaynaklanmaktadır. Peki, bu uyum bozulduğunda, konjonktür değiştiğinde, siyasi rüzgarlar tersine döndüğünde veya ekonomik model iflas ettiğinde bu imparatorluğa ne olacaktır? Bu bölüm, bir gelecek projeksiyonu denemesidir. Şahsın kaderinin, Türkiye’nin makro-politik kaderiyle ne denli iç içe geçtiğini, olası bir iktidar değişikliğinde karşılaşabileceği “tasfiye” veya “yargılanma” risklerini, buna karşılık geliştirebileceği “bukalemun” stratejilerini ve sistemin onu kusup kusmayacağını, siyaset bilimi ve tarihsel analojiler ışığında, duygusallıktan uzak, soğuk bir gerçekçilikle irdeleyeceğiz.
Öncelikle masaya yatırılması gereken senaryo, “Çöküş ve Tasfiye” senaryosudur. Türkiye tarihinde medya patronları ile siyasi iktidarlar arasındaki ilişki, her zaman bıçak sırtında yürümüştür. Cem Uzan örneği, bu hafızanın en travmatik ve en öğretici vakasıdır. Uzan, hem ekonomik gücü hem de medya gücüyle iktidara ortak olmaya, hatta iktidarın kendisine talip olmaya kalkıştığında, devlet aygıtının o ezici yumruğuyla tanışmış ve imparatorluğu bir gecede yerle bir edilmiştir. Mevcut medya figürü, Uzan’dan farklı olarak siyasi bir rakip olma iddiası taşımamakta, aksine iktidarın “eğlence şubesi” gibi çalışarak sadakatini her fırsatta göstermektedir. Ancak bu sadakat, onu olası bir rejim değişikliğinde “olağan şüpheli” ve “ilk hedef” haline getiren faktörün ta kendisidir. Eğer Türkiye’de siyasi iktidar el değiştirir ve yeni yönetim, geçmiş dönemin (Ancien Régime) bakiyeleriyle bir hesaplaşma sürecine girerse, bu hesaplaşmanın sembolik kurbanlarından birinin bu şahıs olması kuvvetle muhtemeldir. Çünkü o, halkın gözünde sadece bir televizyoncu değil, o dönemin şatafatının, gelir adaletsizliğinin, liyakatsiz yükselişin ve kültürel çürümenin en görünür yüzüdür. Yeni bir iktidarın, topluma “temiz eller” mesajı vermek için, bu kadar göz önünde olan, servetinin kaynağı hakkında (önceki bölümlerde değindiğimiz) ciddi soru işaretleri bulunan ve geçmiş dönemle bu kadar özdeşleşmiş bir figürün üzerine gitmesi, siyasi bir kazanç kapısı olacaktır.
Bu senaryoda, şahsın “dokunulmazlık zırhı” bir anda eriyecek ve o güne kadar hasıraltı edilen tüm dosyalar (vergi, yasa dışı bahis reklamları, yurt dışı para transferleri, şaibeli ilişkiler) yargının önüne dökülecektir. Devletin denetim mekanizmaları (MASAK, Vergi Müfettişleri, RTÜK), o güne kadar “görmezden geldikleri” ne varsa, o gün en ince detayına kadar incelemeye başlayacaklardır. Bu süreç, bir intikamdan ziyade, devletin kendi arşivini açmasıdır. Çünkü devlet, hiçbir şeyi unutmaz, sadece zamanı gelene kadar not eder. Şahsın İngiltere’deki kulübü veya Dominik’teki yatırımları, bu noktada bir “kaçış planı” olarak devreye girse de, uluslararası hukukun kara para aklama ve organize suçlarla mücadele konusundaki işbirlikleri, onun bu limanlarda da huzur bulmasını engelleyebilir. Eğer Türkiye’deki yeni yönetim, dosyaları sağlam bir hukuki zemine oturtur ve uluslararası mercilere “bu servet, kamu kaynaklarının veya yasa dışı faaliyetlerin ürünüdür” şeklinde bir dosya sunarsa, İngiltere’deki varlıklarına tedbir konulması veya iade süreçlerinin başlaması işten bile değildir. Bu, imparatorluğun domino taşları gibi yıkılması anlamına gelir.
Ancak, Türkiye gibi pragmatizmin ve oportünizmin (fırsatçılığın) temel değer olduğu bir coğrafyada, ikinci ve belki de daha yüksek olasılıklı senaryo olan “Dönüşüm ve Uyum” (Adaptasyon) senaryosunu da göz ardı etmemek gerekir. Şahsın en belirgin özelliği, ideolojik bir duruşunun olmaması, daha doğrusu tek ideolojisinin “kazanmak” ve “güçlü olanın yanında durmak” olmasıdır. O, bir dava adamı değil, bir tüccardır. Rüzgarın nereden estiğini herkesten önce hisseden, yelkenlerini ona göre ayarlayan ve gemisini her türlü fırtınada yüzdürmeyi başaran bir “hayatta kalma uzmanı”dır. Olası bir iktidar değişikliğinde, şahsın bukalemun gibi renk değiştirerek, yeni muktedirlere yanaşması, onlara “ben sadece işimi yaptım, ekmeğimin peşindeydim, bana baskı yapıldı” şeklinde bir mağduriyet hikayesi anlatması ve medya gücünü yeni yönetimin hizmetine sunması şaşırtıcı olmayacaktır. Yeni iktidarlar da, genellikle devraldıkları medya gücünü yok etmek yerine, o gücü kendi lehlerine kullanmayı tercih ederler. Acun Ilıcalı’nın kanalı, milyonlarca insanı ekran başına kilitleme kapasitesine sahiptir. Yeni bir yönetimin, bu kadar etkili bir “uyuşturma ve yönlendirme” aracını, sırf geçmişteki günahları yüzünden kapatmak yerine, “tövbe ettirip” (veya diyetini alıp) kullanmaya devam etmesi, reel politiğin doğasına daha uygundur.
Bu dönüşüm senaryosunda, şahsın retoriğinin de hızla değişeceğini öngörebiliriz. “Yerli ve milli” söyleminden, “demokratik, çağdaş, evrensel değerler” söylemine geçişi, muhtemelen bir reklam arası kadar kısa sürecektir. Programlarındaki içeriklerin, jüri üyelerinin, hatta kıyafet tarzının bile yeni dönemin ruhuna (Zeitgeist) uygun olarak revize edildiğini görebiliriz. Şahıs, geçmişte Cemaat ile ilişkili olduğu iddiaları ayyuka çıktığında nasıl tereyağından kıl çeker gibi sıyrılıp AKP’nin en has adamı olduysa, AKP sonrası dönemde de “aslında ben de çok mağdur oldum, zorla yaptırdılar” diyerek kendini yeni dönemin “mağduru” ve “demokratı” olarak pazarlayabilir. Bu esneklik, onun en büyük sermayesidir. Omurgasızlık olarak nitelendirilebilecek bu tavır, biyolojik evrimde hayatta kalmayı sağlayan adaptasyon yeteneğinin sosyal hayattaki karşılığıdır. Kemikleri olmayanlar, en dar deliklerden bile geçebilirler.
Ekonomik konjonktürün değişmesi ise, bu imparatorluk için siyasi değişimden daha büyük bir tehdit oluşturabilir. Türkiye ekonomisinin yapısal bir çöküşe girmesi, alım gücünün tamamen erimesi ve reklam pastasının küçülmesi durumunda, şahsın kurduğu o yüksek maliyetli çarkın dönmesi fiziksel olarak imkansız hale gelebilir. Survivor gibi milyonlarca dolarlık prodüksiyonlar, ancak tüketen, harcayan ve reklam veren bir ekonomi varken sürdürülebilir. Halkın temel gıda maddesine erişmekte zorlandığı bir senaryoda, SMS atıp yarışmacı desteklemek veya Exxen’e üye olup maç izlemek, lüks ötesi bir eyleme dönüşür. Bu durumda, şahsın “dışarıdan kaynak getirme” (yurt dışı yatırımlarından Türkiye’yi finanse etme) kapasitesi test edilecektir. Ancak genellikle sermaye, kriz anlarında merkezden çevreye değil, çevreden merkeze (güvenli limanlara) kaçar. Şahsın, Türkiye’deki operasyonlarını küçültüp, hatta tasfiye edip, varlığını tamamen yurt dışına (Hull City, Maribor vb.) taşıması ve Türkiye defterini kapatması da olası bir senaryodur. “Ülkemize hizmet ettik ama şartlar elvermedi” diyerek, Londra’daki malikanesinden Türkiye’ye el sallaması, onun pragmatist doğasına ters düşmez. Bu, bir çöküş değil, stratejik bir geri çekilme ve “tahliye” operasyonu olacaktır.
Bir diğer risk faktörü ise, şahsın yönettiği “insan kaynağı”nın (yarışmacılar, çalışanlar, eski ortaklar) bir gün konuşmaya başlamasıdır. Güçlüyken herkes susar, ancak güçten düştüğü veya sendelediği an, o güne kadar biriktirilmiş tüm öfkeler, tüm haksızlıklar ve tüm sırlar ortalığa saçılır. Mobbing davaları, vergi ihbarları, yasa dışı bahis ifşaları ve özel hayata dair skandallar, birbiri ardına patlayabilir. “Fear Factor” (Korku Faktörü) ortadan kalktığında, imparatorluğun “sessizlik duvarı” yıkılır. Şahsın en büyük korkusu, muhtemelen bu “içeriden çöküş”tür. Çünkü imparatorluğu, sadece parayla değil, aynı zamanda korku ve menfaat üzerine kurulu bir sadakatle ayakta durmaktadır. Menfaat bittiğinde veya korku azaldığında, o sadakat de buharlaşacaktır.
Sonuç olarak, bu medya imparatorluğunun geleceği, pamuk ipliğine bağlı bir dengede durmaktadır. “Çöküş” ile “Dönüşüm” arasındaki çizgi, Türkiye’nin sandıkta veya sokakta vereceği karara, ekonominin gidişatına ve küresel güç odaklarının bölgedeki planlarına göre belirlenecektir. Şahıs, şu an için “batmaz” (too big to fail) gibi görünse de, Titanik de batmaz denilen bir gemiydi. Buzdağı, bazen siyasi bir değişim, bazen ekonomik bir kriz, bazen de hiç beklenmedik bir skandal kılığında karşına çıkabilir. Ancak kesin olan bir şey var ki; bu hikaye, başladığı gibi sessiz sedasız bitmeyecektir. Ya büyük bir gürültüyle çökecek ve altında birçok şeyi de sürükleyecektir ya da şaşırtıcı bir manevrayla şekil değiştirip, başka bir formda, başka bir isimle ama aynı özle varlığını sürdürecektir. Tarih, bu tür figürlerin genellikle ikinci yolu (dönüşümü) denediğini, ancak bazen de kendi yarattıkları canavarın (güç zehirlenmesi) kurbanı olduklarını göstermektedir. Şahsın kaderi, sadece kendi ellerinde değil, hizmet ettiği ve parçası olduğu o büyük, karmaşık ve acımasız “yapı”nın ellerindedir. O yapı çökerse, Acun da altında kalır; o yapı dönüşürse, Acun da dönüşür. Çünkü o, sistemin kendisi değil, sistemin en parlak, en kullanışlı ama nihayetinde vazgeçilebilir bir “arayüzü”dür.
Bölüm 20: Sonuç: Bir Dönemin Aynası Olarak “Vaka”
Tarih yazımı, bireylerin eylemlerini kaydederken genellikle iki farklı metodoloji arasında gidip gelir. Birincisi, “Büyük Adam Teorisi” olarak bilinen ve tarihi, karizmatik liderlerin, dâhilerin veya kötülerin şahsi iradeleriyle şekillendirdiğini savunan yaklaşımdır. İkincisi ise, bireyleri sadece içinde bulundukları sosyo-ekonomik ve kültürel koşulların birer tezahürü, o dönemin ruhunun (Zeitgeist) ete kemiğe bürünmüş halleri olarak gören yapısalcı yaklaşımdır. Vakamızın merkezindeki medya figürünü ve onun inşa ettiği imparatorluğu nihai bir değerlendirmeye tabi tuttuğumuzda, ikinci yaklaşımın çok daha açıklayıcı ve ürkütücü bir doğruluk payına sahip olduğunu görürüz. Geleceğin tarihçileri, sosyologları ve siyaset bilimcileri bu dönemi yazarken, bu şahsı sadece başarılı bir televizyoncu, zeki bir tüccar veya popüler bir figür olarak anmayacaklardır. O, Türkiye Cumhuriyeti’nin son yirmi yılında geçirdiği neo-liberal, popülist, muhafazakar görünümlü ama özünde materyalist ve tüketim odaklı büyük dönüşümün kusursuz bir “avatarı”, bir “sembolü” ve belki de en net “semptomu” olarak kayıtlara geçecektir. Onun hikayesi, bir bireyin yükselişinden ziyade, bir toplumun değerler sisteminin çöküşünün, liyakatin buharlaşmasının, paranın tek geçer akçe haline gelişinin ve en önemlisi, hakikatin yerini kurgunun (simülasyonun) alışının hazin hikayesidir.
Bu figürü bir dönemin aynası olarak konumlandırmak, aslında Türkiye’nin yaşadığı yapısal metamorfozu anlamak demektir. Son çeyrek asırda Türkiye, üretim ekonomisinden tüketim ve inşaat ekonomisine, eleştirel düşünceden biat kültürüne, kurumsal devlet yapısından kişiselleştirilmiş yönetim anlayışına doğru savrulmuştur. Bu savrulma sürecinde, toplumun ihtiyaç duyduğu rol modeller de değişmiştir. Cumhuriyetin ilk dönemlerinde idealize edilen öğretmen, mühendis veya aydın tipi, yerini “işini bilen”, “köşeyi dönen”, “yırtık” ve pragmatist tüccar tipine bırakmıştır. İşte bu medya figürü, bu yeni tipolojinin zirvesidir. O, eğitim sisteminin çöküşüyle eş zamanlı olarak yükselen, diplomanın değil girişkenliğin, bilginin değil kurnazlığın, derinliğin değil yüzeyselliğin kutsandığı bir dönemin bayrak taşıyıcısıdır. Onun başarısı, sistemin başarısızlığının bir kanıtıdır. Eğer bir ülkede, hiçbir sanatsal veya entelektüel üretim yapmadan, sadece başkalarının ürettiği formatları, başkalarının hayatlarını ve başkalarının duygularını pazarlayarak bir insan bu denli büyük bir servete ve güce kavuşabiliyorsa, o ülkenin değer üretim mekanizmalarında onulmaz bir arıza var demektir. Tarih, onu bu arızanın hem mimarı hem de en büyük yararlanıcısı olarak yazacaktır.
Bu vakanın en can alıcı noktası, “gerçeklik” ile kurduğu ilişkidir. Jean Baudrillard’ın “simülasyon” teorisinde bahsettiği, gerçeğin yitimi ve yerini gerçeğin kopyalarının alması durumu, bu figürün imparatorluğunda en somut halini almıştır. O, Türk toplumunu, gerçekliğin (yoksulluk, adaletsizlik, gelecek kaygısı) acı verici soğukluğundan koparıp, kurgusal bir gerçekliğin (Survivor adası, yetenek sahnesi, futbol stadyumu) sıcak ve uyuşturucu atmosferine hapsetmiştir. Yarattığı dünya, gerçek dünyadan daha renkli, daha heyecanlı ve paradoksal bir şekilde kitleler için daha “gerçek” hale gelmiştir. İnsanlar, komşularının açlığını görmezden gelirken, ekrandaki yarışmacının açlığına ağlar hale gelmiştir. Ülkenin sınırlarında savaş varken, ada konseyindeki kavga ülke gündeminin ilk sırasına oturmuştur. Bu, toplumsal şizofreninin kurumsallaşmasıdır. Tarih bu dönemi incelerken, bir toplumun nasıl olup da kendi gerçekliğine bu kadar yabancılaştığını, nasıl olup da kendi felaketine körleşip bir ekranın içindeki hayal dünyasında yaşamayı seçtiğini anlamak için bu figürün programlarına bakacaktır. O programlar, bir dönemin “kitlesel halüsinasyon” seanslarıdır. Ve bu figür, o halüsinasyonu yöneten baş hipnozcu olarak anılacaktır.
Liyakatin çöküşü ve “yırtma kültürü”nün inşası, bu vakanın en kalıcı toplumsal mirasıdır. Gelecek nesiller, bu dönemi analiz ederken, çalışmanın, üretmenin ve erdemli olmanın nasıl değersizleştirildiğini, buna karşılık kurnazlığın, agresifliğin ve şov yapmanın nasıl ödüllendirildiğini hayretle göreceklerdir. Medya figürünün hayat hikayesi ve parlatığı karakterler, bu değersizleşmenin canlı kanıtlarıdır. “Okumadım ama başardım” söylemi, bir tevazu değil, bir meydan okumadır. Bu meydan okuma, binlerce yıllık medeniyet birikimine, bilgiye, bilime ve emeğe karşı yapılmıştır. O, gençlere, kütüphanelerin değil, stüdyoların yolunu göstermiştir. Laboratuvarların değil, sahnelerin ışığını parlatmıştır. Bu durum, Türkiye’nin beşeri sermayesinde, telafisi on yıllar sürecek bir tahribata yol açmıştır. Bir toplumun kahramanları bilim insanları, yazarlar, düşünürler değil de, bir adada birbirine hakaret eden yarışmacılar veya bir kutudan çıkacak paraya kaderini bağlayan insanlar olmuşsa, o toplumun geleceği ipotek altındadır. Tarih, bu figürü, bu ipoteği koyan sistemin en parlak vitrin mankeni olarak kaydedecektir.
Paranın tek ve mutlak değer haline gelişi, bu vakanın bir diğer temel sütunudur. Onun dünyasında her şeyin bir fiyatı vardır, ama hiçbir şeyin değeri yoktur. Duygular, sırlar, yetenekler, dostluklar, aşklar ve hatta acılar, reyting borsasında işlem gören birer emtiadır. İnsan onuru, bir SMS oylamasına, bir reklam anlaşmasına veya bir şampiyonluk kupasına tahvil edilebilir. Bu aşırı ticarileşme, toplumun ahlaki dokusunu çürütmüştür. Zenginliğin kaynağının sorgulanmadığı, sadece varlığının kutsandığı bir ahlak anlayışı yerleşmiştir. “Çalıyor ama çalışıyor” zihniyetinin medya versiyonu, “Sömürüyor ama eğlendiriyor” veya “Görgüsüz ama bizden biri” şeklinde tezahür etmiştir. Bu figür, zenginliği bir görgü ve sorumluluk alanı olmaktan çıkarıp, bir güç ve tahakküm aracı, bir şov malzemesi haline getirmiştir. Özel uçaklar, lüks arabalar ve milyon dolarlık saatler, sadece birer tüketim nesnesi değil, kitlelere “ben başardım, siz de bana itaat edin” mesajını veren iktidar asalarıdır. Tarih, bu dönemi, “ahlaki olanın” yerini “kârlı olanın” aldığı bir fetret devri olarak yazacaktır.
Ayrıca, bu figürün siyasetle kurduğu ilişki, Türkiye’de medyanın nasıl bir “rıza üretim makinesi”ne dönüştüğünün en net örneğidir. O, hiçbir zaman açıkça bir siyasi partinin rozetini takmamış olabilir, ancak yaptığı işin doğası, mevcut hegemonik yapının en büyük destekçisidir. Toplumu depolitize etmek, sorunları görünmez kılmak, kitleleri yapay gündemlerle oyalamak ve “her şey yolunda, eğlenmenize bakın” mesajını vermek, en sofistike propaganda yöntemidir. O, iktidarın “yumuşak gücü”dür. Baskı ve sansürle susturulamayan kitleler, onun programlarıyla uyuşturulmuş ve sessizleştirilmiştir. Bu anlamda, o sadece bir televizyoncu değil, rejimin “kültürel komiseri”dir. Tarih, otoriterleşen rejimlerin nasıl ayakta kaldığını incelerken, polis copu ve gazının yanında, bu tür “eğlence endüstrisi” figürlerinin kitleleri nasıl pasifize ettiğini de not edecektir. Onun imparatorluğu, aslında bir “unutma bahçesi”dir; halkın dertlerini, yoksulluğunu ve haklarını unuttuğu bir bahçe.
Şahsın futbol dünyasındaki serüveni ise, bu büyük resmin en kaotik ve en öğretici final bölümüdür. Medyada kurduğu o kontrollü, kurgulanmış ve riskten arındırılmış dünyayı, futbolun o vahşi, kontrolsüz ve gerçekçi arenasına taşıdığında yaşadığı bocalama, aslında onun gücünün sınırlarını da göstermiştir. Kurgu yapamadığı, montajla düzeltemediği, SMS ile sonucunu belirleyemediği bir alanda (futbol sahası), o “yanılmazlık” ve “başarı” miti çökmeye başlamıştır. Bu, sanal ile gerçeğin çarpışmasıdır. Ve tarih, her zaman gerçeğin, eninde sonunda kurguyu yendiğini gösterir. Onun futbol yöneticiliği macerası, belki de bu illüzyonun sonunu getirecek olan, büyüyü bozacak olan o kritik hatadır. Çünkü futbol, kitleleri uyuttuğu gibi, aynı hızla uyandırabilen ve o öfkeyi yöneticiye yöneltebilen iki ucu keskin bir bıçaktır.
Bu vaka analizi, sadece bir kişinin biyografisi değildir; bu, bir dönemin otopsisidir. Bu şahıs, Türkiye’nin son yirmi yılındaki ruh halinin, o sıkışmışlığın, o arayışın ve o yozlaşmanın bir ürünüdür. Toplum, onda kendi suretini görmüş, kendi hayallerini ve kendi zaaflarını onda bulmuştur. O, toplumun bilinçaltındaki “yırtma” arzusunun, “kısa yoldan zengin olma” hayalinin ve “güce tapma” eğiliminin bir yansımasıdır. Bu yüzden bu kadar sevilmiş, bu yüzden bu kadar korunmuştur. Ancak her ayna, bir gün kırılır veya puslanır. Toplum, bir gün kendi suretinden tiksinmeye başladığında, ilk taşlayacağı kişi de yine kendi yarattığı bu suret, yani bu medya figürü olacaktır. Tarih onu bir “eğlence dahisi” olarak mı yazacak? Belki, teknik anlamda ve ticari başarı açısından evet. Ancak ahlaki, kültürel ve toplumsal açıdan, onu bir “çürüme döneminin mimarı” ve aynı zamanda o çürümenin en parlak “ürünü” olarak kaydedecektir. O, bir boşluktan doğdu, bir boşluğu sattı ve geriye, değerleri, dili ve hayalleri boşaltılmış bir toplum bıraktı. Gelecek nesiller, arşivleri açıp bu döneme baktıklarında, milyonlarca insanın ekran başında hipnotize olmuş bir şekilde, hiçbir anlamı olmayan kutuların açılmasını izlediğini gördüklerinde, muhtemelen dehşete düşecekler ve “Neden?” diye soracaklardır. İşte o “Neden?” sorusunun cevabı, bu şahsın hikayesinde değil, o hikayeye izin veren, onu besleyen ve onu baş tacı eden bir ülkenin kolektif tarihinde saklıdır. Bu vaka, bir kişinin değil, bir ulusun “kendi gerçeğinden kaçış” hikayesidir. Ve her kaçışın bir sonu, her uykunun bir uyanışı vardır. Uyanışın bedeli ise, rüyanın uzunluğuyla doğru orantılı olarak, her zaman ağır olur.
