Bölüm 1: Kıvılcım – Basit Bir Fikrin Ateş Topuna Dönüşü
Her şey yönetmen Ezel Akay’ın, “İlk Göktürk” filminin fragmanı üzerine attığı bir tweet ile başladı. Akay, “Türklerin kökeni” temalı anlatıların sinemada sürekli olarak “kan, erkeklik, şefe itaat ve savaş” gibi dar bir kalıba sıkıştırıldığını, oysa tarihin çok daha zengin ve çeşitli karakterler barındırdığını ifade etti. Bu, özünde sanatsal ve entelektüel bir eleştiriydi; bir anlatı biçiminin tekdüzeliğine yönelik bir sitemdi. Ancak dijital kamusal alanda bu kıvılcım, saniyeler içinde kontrol edilemez bir orman yangınına dönüştü. Bu olay, basit bir fikir ayrılığının ötesinde, Türkiye’nin dijital çağdaki tartışma kültürünün nasıl işlediğini, toplumsal fay hatlarını ve iletişimdeki çöküşü gözler önüne seren mükemmel bir laboratuvar gibidir. Bu yazıda, bu vaka üzerinden modern tartışmaların nasıl anlamını yitirip bir kimlik savaşına evrildiğini beş aşamada inceleyeceğiz. Bu ilk bölüm, yangının kendisinden ziyade, o yangını mümkün kılan koşulları, yani kıvılcımın düştüğü kuru otlarla dolu araziyi ve esen şiddetli rüzgarı analiz etmeye odaklanacaktır. Çünkü bir fikrin bir ateş topuna dönüşmesi, fikrin kendisinden daha çok, içinde yankılandığı ortamın doğasıyla ilgilidir. Modern dijital ekosistem, nüansları buharlaştırmak, karmaşıklığı yok etmek ve her türlü ifadeyi en kaba, en ilkel haline indirgemek üzere tasarlanmış bir makineye dönüşmüştür. Ezel Akay’ın birkaç satırlık metni, bu makinenin dişlileri arasına düştüğünde, orijinal niyetinden ve anlamından tamamen soyutlanarak, önceden hazırlanmış bir savaşın yeni bir mühimmatı haline geldi.
Öncelikle, kıvılcımın kendisini, yani Akay’ın ifadesini tüm katmanlarıyla anlamak gerekir. Bu ifade, bir sanatçının kendi alanına, yani sinematografik anlatıya dair bir gözlemiydi. Eleştirinin hedefi, bir milletin tarihi veya kimliği değil, o tarihin popüler kültürdeki temsil biçimiydi. “Kan, erkeklik, şefe itaat ve savaş” gibi kavramlar, bir aşağılama niyetiyle değil, belirli bir epik anlatı türünün temel bileşenlerini tanımlayan analitik terimler olarak kullanılmıştı. Dünya sineması, benzer temalarla dolu sayısız örnek sunar; Viking sagalarından Japon samuray hikayelerine, Hollywood’un antik Yunan veya Roma destanlarından Orta Çağ şövalye anlatılarına kadar, kahramanlık mitleri genellikle bu dört sütun üzerine inşa edilir. Akay’ın sitemi, bu evrensel şablonun Türkiye’deki yansımalarının neden neredeyse tek ve alternatifsiz bir anlatı biçimine dönüştüğüydü. Tarihin sadece savaş meydanlarında değil, aynı zamanda bir zanaatkarın atölyesinde, bir şairin dilinde, bir kadının gündelik direnişinde, bir tüccarın kervan yolunda veya bir düşünürün sessiz sorgulamalarında da yattığını hatırlatan bir çağrıydı bu. Dolayısıyla, ifadenin kendisi, doğası gereği yıkıcı değil, yapıcı bir potansiyel taşıyordu: “Hikayelerimizi daha zengin, daha çeşitli ve daha insani anlatamaz mıyız?” sorusunu soruyordu. Ancak bu soru, sorulduğu ortamın doğası gereği duyulmaz kılındı.
Dijital kamusal alan, özellikle Twitter gibi platformlar, bu türden nüanslı ve katmanlı bir tartışmayı yürütmek için tasarlanmamıştır. Aksine, bu ortamlar bağlamı yok eden, metni orijinal çerçevesinden koparan ve onu sayısız farklı izleyicinin kendi ön yargılarıyla yeniden yorumlamasına olanak tanıyan bir yapıya sahiptir. Bu olguya “bağlam çöküşü” (context collapse) adını verebiliriz. Ezel Akay, bu tweet’i muhtemelen kendi entelektüel çevresi, yani sinemacılar, sanat eleştirmenleri, tarih meraklıları ve benzer düşünce yapısındaki takipçileri için yazmıştı. Bu dar çevrede, onun filmografisi, sanatsal duruşu ve eleştirel yaklaşımı biliniyordu. Özellikle, Türk tarihini alışılagelmiş kahramanlık destanlarının dışında, sosyolojik ve kültürel bir derinlikle ele alan “Hacivat Karagöz Neden Öldürüldü?” gibi bir başyapıta imza atmış bir yönetmenin bu sözleri, kendi tutarlılığı içinde anlam kazanıyordu. O, sadece eleştiren değil, aynı zamanda eleştirisine bir alternatif üreten bir sanatçıydı. Ancak tweet, bu korunaklı bağlamdan çıkarak platformun acımasız ve herkese açık akışına düştüğü an, tüm bu arka plan bilgisi buharlaştı. Artık metin, Akay’ın kimliğinden, geçmişinden ve sanatsal niyetinden bağımsız, tek başına ve savunmasız bir veri parçasıydı. Onu gören on binlerce insan için Akay, bir yönetmen değil, sadece bir profil fotoğrafı ve birkaç satırlık yazıydı. Bu izleyicilerin her biri, metni kendi dünya görüşlerinin, siyasi aidiyetlerinin, kişisel hassasiyetlerinin ve toplumsal kaygılarının filtresinden geçirerek yeniden anlamlandırdı. İşte bu noktada, yapıcı bir eleştiri, bir hakaret beyanına dönüşmeye başladı.
Bu dönüşümü hızlandıran en önemli faktör, dijital platformların işleyiş mantığıdır. Sosyal medya algoritmaları, sükunet, anlayış veya uzlaşıyı değil, etkileşimi ödüllendirir. Etkileşimin en garantili yolu ise güçlü duyguları tetiklemektir ve bu duyguların en başında öfke gelir. Bir ifadenin en kışkırtıcı, en saldırgan veya en basite indirgenmiş yorumu, genellikle en fazla yanıtı, yeniden paylaşımı ve beğeniyi alır. Algoritma, bu yüksek etkileşimli yorumu bir “başarı” olarak kodlar ve onu daha fazla insanın önüne çıkarır. Bu, bir kartopu etkisidir: Küçük bir yanlış anlama, öfkeli bir yorumla büyütülür; bu öfkeli yorum, benzer şekilde düşünen yüzlerce kişiyi çeker; bu kalabalığın gürültüsü, konuya daha ılımlı yaklaşabilecek olanları sindirir ve kısa sürede, en aşırı ve en saldırgan yorum, tartışmanın ana tonunu belirler hale gelir. Ezel Akay’ın tweet’i de tam olarak bu süreci yaşadı. Nüanslı bir sinema eleştirisi, birkaç “outrage entrepreneur” (öfke girişimcisi) tarafından “Türk tarihine hakaret” olarak etiketlendiğinde, algoritma bu yangını körüklemek için gereken her şeyi yaptı. Tweet, Akay’ın takipçilerinden çok, ona zaten ideolojik olarak karşı olan veya kimlik meselelerinde yüksek hassasiyete sahip olan kullanıcıların zaman tünellerine düşürüldü. Böylece, bir diyalog potansiyeli daha doğmadan yok edildi ve yerini kolektif bir linç performansı aldı.
Bu dijital mekanizmaların yanı sıra, kıvılcımın bir yangına dönüşmesini sağlayan asıl yanıcı madde, toplumun kendisinde mevcuttu. Türkiye, uzun bir süredir derin bir toplumsal kutuplaşmanın ve kimlik siyasetinin etkisi altındadır. Ulusal kimlik, özellikle “Türklük” kavramı, sürekli bir müzakere ve çatışma alanıdır. Bu kavram, bazıları için birleştirici bir kültürel ve tarihsel mirası ifade ederken, diğerleri için siyasi bir projenin, dışlayıcı bir milliyetçiliğin veya hamasi bir kahramanlık anlatısının adı haline gelmiştir. Bu gerilim dolu atmosferde, kimliğe dair yapılan her yorum, bir sadakat testine tabi tutulur. Eleştirel bir yaklaşım, entelektüel bir sorgulama olarak değil, doğrudan kimliğe yönelik bir saldırı, bir ihanet olarak algılanma riski taşır. “İlk Göktürk” gibi bir yapım, bu bağlamda sadece bir film değil, aynı zamanda ulusal kimliğin ve tarihsel anlatının yeniden üretildiği bir kültürel savaş cephesidir. Bu cepheye yönelik herhangi bir eleştiri, karşı cepheden gelen bir top atışı olarak yorumlanır. Ezel Akay’ın tweet’i, bu hassas fay hattının tam üzerine düştü. Onun sözleri, sinematografik bir tercih veya estetik bir kaygı olarak değil, “milli davaya” karşı “yıkıcı” bir eylem olarak kodlandı.
Bu noktada, modern toplumda entelektüele ve sanatçıya yönelik genel güvensizlik ve anti-entelektüalizm iklimi de devreye girer. Popülist söylemin yükselişiyle birlikte, karmaşık düşünen, sorgulayan, nüanslı ifadeler kullanan aydınlar, “halktan kopuk”, “elitist” ve “halkın değerlerini küçümseyen” figürler olarak yaftalanmaya son derece müsaittir. Akay’ın eleştirisi, bu ön yargı filtresinden geçtiğinde, “daha iyi bir sanat yapalım” çağrısı olarak değil, “sizin basit kahramanlık hikayelerinizden sıkıldım” şeklinde küçümseyici bir beyan olarak tercüme edildi. Bu, entelektüel emeğin ve eleştirel düşüncenin değersizleştirildiği, bunun yerine ham duygunun ve kolektif aidiyetin yüceltildiği bir iklimin doğal bir sonucudur. Bir sanatçının kendi uzmanlık alanında yaptığı bir yorum bile, eğer kolektif kimliğin hassas tellerine dokunuyorsa, uzmanlık olarak değil, bir hadsizlik olarak görülür. Tartışma, “bu konuda ne düşünüyoruz?” sorusundan, “bu adam kim oluyor da bizim tarihimiz hakkında konuşuyor?” sorusuna evrilir. Bu, rasyonel zeminin tamamen terk edildiği ve konunun tamamen kişiselleştirildiği andır.
Sonuç olarak, Ezel Akay’ın tweet’iyle başlayan süreç, tek bir kişinin hatası veya tek bir grubun aşırı tepkisi olarak açıklanamayacak kadar karmaşık ve katmanlı bir olgudur. Bu, dijital çağın iletişim dinamiklerinin, toplumsal kutuplaşmanın ve anti-entelektüel iklimin bir araya gelerek yarattığı “mükemmel fırtına”nın bir tezahürüdür. Kıvılcım, son derece masum ve hatta yapıcı bir niyetle atılmış olabilir; ancak düştüğü zemin, yıllardır biriken kuru otlardan, yani çözülmemiş toplumsal gerilimlerden, kimlik kaygılarından ve iletişim bozukluklarından oluşuyordu. Sosyal medya algoritmaları ise bu yangını söndürmek yerine, üzerine benzin döken bir rüzgar işlevi gördü. Basit bir fikir, bu koşullar altında kaçınılmaz olarak bir ateş topuna dönüştü. Çünkü içinde yaşadığımız dijital ekosistem, fikirlerin özgürce tartışılabileceği bir agoradan çok, kabilelerin kendi kimliklerini korumak için birbirlerine saldırdığı bir arenaya benzemektedir. Bu arenada amaç anlamak değil, galip gelmektir; ikna etmek değil, susturmaktır; diyalog kurmak değil, yok etmektir. Ezel Akay vakası, bu trajik dönüşümün sadece küçük bir örneğidir. İlerleyen bölümlerde, bu ateş topunun nasıl büyüdüğünü, metnin nasıl kasıtlı olarak tahrif edildiğini, kimliklerin nasıl birer silaha dönüştürüldüğünü ve bu sürecin sonunda geriye anlamdan ve insani bağlardan ne kadar az şey kaldığını daha detaylı bir şekilde inceleyeceğiz. Ancak her şey, bu ilk bölümde analiz ettiğimiz o başlangıç anında, yani nüanslı bir fikrin, onu anlamaya ne niyeti ne de yetisi olan bir ortamda savunmasızca yankılandığı o talihsiz anda gizlidir. Modern tartışma kültürünün trajedisi, en iyi niyetli kıvılcımların bile en yıkıcı yangınları başlatma potansiyeli taşımasıdır. Çünkü artık mesele ateşin ne kadar parlak olduğu değil, ormanın ne kadar kuru olduğudur. Ve bizim dijital ormanımız, ne yazık ki, son derece kurudur.
Bu kuru ormanın yapısını daha derinden anlamak, gelecekteki benzer yangınları öngörmek ve belki de önlemek için kritik bir öneme sahiptir. Dijital platformların mimarisi, insan psikolojisinin en zayıf noktalarını hedef alacak şekilde optimize edilmiştir. Anlık tatmin, sosyal onay ihtiyacı, aidiyet duygusu ve dışlanma korkusu gibi temel güdülerimiz, bu platformlar tarafından sürekli olarak manipüle edilir. Bir linç kampanyasına katılmak, bireye anlık bir ahlaki üstünlük hissi ve bir gruba ait olma duygusu verir. “Doğru tarafta” yer alarak, “yanlış” olarak etiketlenen düşmana karşı kolektif bir zafer kazanma yanılsaması, bireyin kendi kaygılarını ve yetersizlik hislerini geçici olarak bastırmasına yardımcı olur. Ezel Akay’ın tweet’ine verilen tepkilerde, bu psikolojik dinamiklerin izlerini sürmek mümkündür. Yorumların birçoğu, metnin analitik bir eleştirisinden çok, “bizim değerlerimize saldıran bu kişiye haddini bildirelim” motivasyonuyla yazılmıştır. Bu, bir fikir tartışması değil, bir güç gösterisidir. Katılımcılar, kendi sosyal çevrelerine ve takipçilerine ne kadar “sadık”, ne kadar “milli” ve ne kadar “hassas” olduklarını ispatlama yarışına girerler. Bu performatif vatanseverlik, bireyin sosyal sermayesini artırmanın bir yolu haline gelirken, tartışmanın kendisi anlamını tamamen yitirir.
Ayrıca, bu tür olayların bir laboratuvar niteliği taşıması, onların tekrarlanabilir ve öngörülebilir kalıplar izlemesinden kaynaklanır. Önce bir “tetikleyici olay” yaşanır; bu, genellikle kamusal bir figürün nüanslı veya yanlış anlaşılabilecek bir beyanıdır. Ardından, “öfke girişimcileri” olarak adlandırabileceğimiz belirli aktörler sahneye çıkar. Bu aktörler, genellikle yüksek takipçili sosyal medya hesapları veya belirli ideolojik yayın organlarıdır. Onların işlevi, olayı en kışkırtıcı şekilde çerçevelemek, hedef kişiyi demonize etmek ve ilk öfke dalgasını organize etmektir. Bu ilk dalga, algoritmanın dikkatini çeker ve olayın viral hale gelmesini sağlar. Sonrasında, “sürü” devreye girer. Artık kendi başlarına düşünmek yerine, kolektif öfkenin akıntısına kapılan binlerce kullanıcı, olayın aslını araştırmadan veya anlamaya çalışmadan linç korosuna katılır. Bu süreçte, karşıt görüş bildirmeye cesaret edenler veya hedef kişiyi savunmaya çalışanlar, “ikincil hedef” haline gelir ve onlara yönelik de bir saldırı dalgası başlar. Sonunda, olay kendi kendini tüketen bir öfke döngüsüne dönüşür ve birkaç gün sonra, yeni bir “tetikleyici olay” bulunana kadar küllenir. Ezel Akay’ın yaşadığı süreç, bu şablonun neredeyse kusursuz bir uygulamasıdır. Bu kalıbın farkında olmak, dijital alandaki manipülasyonlara karşı daha dirençli olmamızı sağlayabilir, ancak bu farkındalık tek başına yeterli değildir. Çünkü sorunun kökleri, sadece teknolojide değil, aynı zamanda o teknolojiyi besleyen toplumsal ve kültürel dinamiklerde yatmaktadır.
Bu kültürel dinamiklerden biri de, “tarihin bir hazine değil, bir silah olarak görülmesi” eğilimidir. Tarih, geçmişi anlama, dersler çıkarma ve insanlık durumunun karmaşıklığını kavrama aracı olmaktan çıkıp, günümüzdeki siyasi ve kültürel savaşları meşrulaştırmak için kullanılan bir cephaneliğe dönüştüğünde, ona yönelik her türlü eleştirel veya alternatif yaklaşım, bu silahı elimizden alma girişimi olarak algılanır. Popüler tarih anlatıları, genellikle ulusal kimliği pekiştiren, kolektif gururu okşayan ve basitleştirilmiş bir “iyi biz, kötü onlar” ikilemi sunan mitolojik bir yapıya bürünür. Ezel Akay’ın “tarih bundan daha fazlasıdır” demesi, bu konforlu ve işlevsel mitin büyüsünü bozma tehdidi taşır. O, tarihin sadece parlak zaferlerden değil, aynı zamanda acı verici yenilgilerden, ahlaki ikilemlerden, iç çatışmalardan, sıradan insanların trajedilerinden ve beklenmedik kültürel sentezlerden oluştuğunu ima eder. Bu karmaşıklık, kimliğini basit ve net kahramanlık hikayeleri üzerine inşa etmiş bir kolektif bilinç için rahatsız edicidir. Çünkü karmaşıklık, sorgulamayı gerektirir; sorgulama ise aidiyetin temelindeki mutlak inançları sarsabilir. Bu nedenle, Akay’ın entelektüel çağrısı, bir zenginleştirme teklifi olarak değil, kutsal bir yapıyı dinamitleme girişimi olarak püskürtülmüştür. Kıvılcımın bu denli büyük bir patlamaya yol açmasının ardındaki en derin nedenlerden biri, belki de, günümüz kimliklerinin karmaşıklığa ve belirsizliğe karşı duyduğu bu derin tahammülsüzlüktür. Bu tahammülsüzlük, dijital çağın anlık ve basitleştirici doğasıyla birleştiğinde, her türlü nüanslı düşünceyi boğan zehirli bir atmosfer yaratır. İşte bu atmosfer, basit bir fikrin bir ateş topuna dönüşmesinin ardındaki asıl hikayedir.
Bölüm 2: Metnin Tahrifi ve Niyet Okuma Sanatı
Kutuplaşmanın ilk adımı, söylenen sözün bağlamından koparılıp kasıtlı olarak tahrif edilmesidir. Akay’ın **”bu ‘türklerin kökeni’ hikayeleri…”** ifadesindeki tırnak işaretleri, eleştirinin doğrudan bir halka değil, belirli bir anlatı türüne yönelik olduğunu açıkça belirtiyordu. Ancak karşı kamp, bu nüansı yok sayarak ifadeyi **”bu türkler…”** şeklinde basitleştirdi ve kişisel bir saldırı olarak yeniden çerçeveledi. Bu noktada tartışma, “ne söylendiği” zemininden hızla “aslında ne kastedildiği” zeminine kaydı. Niyet okuma, kanıtın ve mantığın yerini aldı. “Kıskançlık”, “aşağılama”, “gizli ajanda” gibi kanıtlanamayan motivasyonlar, somut cümlenin önüne geçti. Artık önemli olan metin değil, konuşan kişinin zihninde olduğu varsayılan art niyetti. Bu aşama, yapıcı bir diyaloğun temel şartı olan “iyi niyet varsayımı”nı ortadan kaldırır ve karşı tarafı peşinen “düşman” ilan eder.
Birinci bölümde analiz ettiğimiz gibi, dijital ortamın kendisi, nüanslı bir fikrin hayatta kalması için son derece elverişsiz bir zemin sunar. Ancak yangının asıl şiddetlendiği an, metnin kendisinin bilinçli bir şekilde manipüle edildiği, bir tür semantik sabotaja uğradığı bu ikinci aşamada başlar. Bu, basit bir yanlış anlama veya okuma hatasının çok ötesinde, bir iletişim eyleminin doğasına yönelik kasıtlı bir saldırıdır. Akay’ın cümlesindeki tırnak işaretlerinin kaldırılması, küçük bir tipografik değişiklik gibi görünebilir, ancak aslında ifadenin ruhunu ve niyetini tamamen yok eden cerrahi bir müdahaledir. Bu müdahale, bir fikrin değil, bir kişinin yargılanmasının önünü açan kilit hamledir. Tırnak işaretleri, dilin içinde bir mesafe yaratır; bir kavramı, bir başlığı, bir kategoriyi işaret eder. Akay, “türklerin kökeni’ hikayeleri” derken, zihnimizde bir film janrını, bir kitap kategorisini, belirli bir kültürel üretim kalıbını canlandırmamızı ister. Bu, soyut bir kavram üzerine yapılan bir yorumdur. Ancak o iki küçük noktalama işareti kaldırıldığında, soyutlama ortadan kalkar, mesafe kapanır ve ifade, doğrudan ve kişisel bir hale bürünür. Artık eleştirilen şey bir “hikaye türü” değil, yaşayan, nefes alan, tarihsel bir kimliğe sahip olan “Türkler”dir. Bu, bir akademisyenin “Osmanlı Divan Şiiri’ndeki mazmunların tekrarı” üzerine bir eleştiri yapmasıyla, sokaktaki birine “Sizin şiirleriniz ne kadar sıkıcı” demesi arasındaki fark kadar büyüktür. İlki entelektüel bir tartışmanın kapısını aralarken, ikincisi bir kavganın fitilini ateşler. İşte Akay’ın metnine yapılan müdahale, onu entelektüel bir tartışma zemininden çekip alarak, bir sokak kavgasının ortasına fırlatmıştır.
Bu tahrifat eyleminin kendisi, dijital çağdaki okuryazarlık krizinin de bir yansımasıdır. Dijital iletişim, hıza ve görselliğe dayalıdır; metinler taranır, okunmaz; başlıklar ve anahtar kelimeler, cümlenin bütününden daha önemli hale gelir. Bu aceleci tüketim kültüründe, tırnak işareti gibi dilbilgisel incelikler, çoğu kullanıcı için görünmez hale gelir veya anlamı kavranamaz. Ancak bu durumda, meselenin sadece bir okuma hatası olduğunu varsaymak fazla iyimser bir yaklaşım olur. Tahrifat, genellikle, metni kendi ideolojik amaçları için bir silaha dönüştürmek isteyen “öfke girişimcileri” tarafından bilinçli olarak başlatılır. Bu aktörler, ifadenin orijinal halinin daha az kışkırtıcı, dolayısıyla kendi kitlelerini harekete geçirmek için daha az elverişli olduğunu bilirler. Bu nedenle, metni “daha kullanışlı” hale getirmek için onu basitleştirir, çarpıtır ve en saldırgan yorumuna indirgerler. “Akay, Türk kökenli filmlerin anlatı kalıplarını eleştirdi” demek yerine, “Akay, Türklere laf etti” demek, hem daha kolay anlaşılır hem de çok daha fazla öfke üretir. Bu öfke, onların sosyal medya üzerindeki etkileşimlerini, dolayısıyla güçlerini ve görünürlüklerini artırır. Bu, gerçeğin değil, algının ve duygunun para ettiği bir ekonomidir ve metnin tahrif edilmesi, bu ekonomideki en karlı yatırımlardan biridir.
Metin bir kez tahrif edildikten sonra, tartışma kaçınılmaz olarak ikinci ve daha tehlikeli bir aşamaya geçer: Niyet okuma sanatı. Artık “Akay ne dedi?” sorusu önemini yitirmiş, yerine “Akay aslında ne demek istedi?” sorusu geçmiştir. Bu, kanıt ve mantık dünyasından çıkıp, spekülasyon ve komplo teorileri dünyasına girilen andır. Karşı taraf, Akay’ın zihninin içine girme, onun en gizli düşüncelerini ve motivasyonlarını “ifşa etme” iddiasındadır. Bu süreçte, somut kanıtların yerini, karşı tarafın kimliğine ve varsayılan karakterine dayalı çıkarımlar alır. Tartışmada öne sürülen üç temel “niyet” vardı: Kıskançlık, aşağılama ve gizli bir etnik ajanda. Bu üç suçlama da, rasyonel bir tartışmayı imkansız kılmak ve hedef kişiyi itibarsızlaştırmak için özenle seçilmiş silahlardır.
“Kıskançlık” suçlaması, en yaygın ve en etkili itibarsızlaştırma taktiklerinden biridir. Bu iddia, yapılan eleştirinin entelektüel veya sanatsal bir temelinin olmadığını, tamamen kişisel ve mesleki bir hırstan kaynaklandığını ima eder. “O da böyle bir film yapmak istedi ama yapamadı, şimdi yapanları kıskanıyor” argümanı, Akay’ın eleştirisini ciddiye alma, üzerine düşünme ve belki de haklı olup olmadığını sorgulama zorunluluğunu ortadan kaldırır. Eleştiri, bir fikir olmaktan çıkıp, basit bir psikolojik zayıflığın belirtisine indirgenir. Bu taktik son derece işlevseldir, çünkü kanıtlanması veya çürütülmesi imkansızdır. Bir insanın kalbinin derinliklerindeki kıskançlık duygusunu kim ölçebilir? Bu suçlama, tartışmayı bir fikir mücadelesi olmaktan çıkarıp, bir karakter tahliline dönüştürür ve bu tahlilde yargıç da, savcı da suçlayan tarafın kendisidir. Böylece, “Acaba Türk sinemasındaki tarih anlatılarında gerçekten bir tekdüzelik var mı?” gibi verimli bir soru, “Ezel Akay, Alper Çağlar’ı kıskanıyor mu?” gibi kısır ve dedikodu düzeyinde bir soruyla yer değiştirir.
İkinci niyet olan “aşağılama” veya “küçümseme”, konuyu daha da tehlikeli bir boyuta taşır. Bu iddia, Akay’ın eleştirisini, “elitist bir aydının halkın değerlerini ve zevklerini hor görmesi” olarak çerçeveler. Bu, özellikle popülist siyasetin hakim olduğu toplumlarda çok güçlü bir silahtır. Bu anlatıya göre, Akay ve onun gibi “sözde entelektüeller”, halkın sevdiği, gurur duyduğu kahramanlık hikayelerinden rahatsızdırlar, çünkü kendilerini halktan üstün görürler. Bu çerçeve, Akay’ın bireysel kimliğini aşarak, onu bütün bir “elit” sınıfın temsilcisi haline getirir. Tartışma artık Akay’ın tweet’i hakkında değil, “halk” ile “halka yabancılaşmış elitler” arasındaki kadim kültürel savaş hakkındadır. Bu, son derece etkili bir kutuplaştırma aracıdır. Çünkü insanları, kendi kimliklerini ve ait oldukları toplumsal grubu savunma pozisyonuna iter. “Bu adam sadece bir filmi değil, bizim değerlerimizi, bizim tarihe bakışımızı, bizim kim olduğumuzu aşağılıyor” mesajı, bireyleri kişisel olarak savunmaya geçirir. Bu noktadan sonra, Akay’ın ne dediğinin hiçbir önemi kalmaz; önemli olan, onun “bizden” mi, yoksa “bize karşı” mı olduğudur. Ve bir kez “halkı aşağılayan elit” olarak etiketlendiğinizde, bu damgadan kurtulmanız neredeyse imkansızdır.
Üçüncü ve en yıkıcı niyet okuma biçimi ise, eleştirinin arkasında “gizli bir ajanda” olduğu iddiasıdır. Bu, tartışmayı tamamen komplo teorileri alanına taşır. Akay’ın Çerkes kimliğinin bazı yorumcular tarafından ısrarla vurgulanması, bu mekanizmanın bir parçasıdır. Bu imaya göre, Akay’ın eleştirisi sanatsal bir kaygıdan değil, kendi etnik kimliğinden kaynaklanan bir “Türk karşıtlığı”ndan beslenmektedir. O, bir sinemacı olarak değil, bir “Çerkes” olarak konuşmaktadır ve asıl amacı, Türk tarihini ve kimliğini zayıflatmaktır. Bu, en alçakça ama aynı zamanda en etkili taktiktir. Çünkü bir insanın argümanlarını, onun doğuştan gelen ve değiştiremeyeceği bir kimliğine bağlayarak, onu ömür boyu “şüpheli” ve “güvenilmez” ilan eder. Artık Akay’ın söylediği hiçbir şey, kendi değeri üzerinden yargılanamaz; her sözü, bu varsayılan “gizli ajanda”nın bir kanıtı olarak okunacaktır. Bu, diyaloğun ve aklın tamamen bittiği yerdir. Çünkü bir komplo teorisiyle mantık yürüterek başa çıkamazsınız. Komplo teorileri, kanıtların yokluğuyla beslenir; her çürütme girişimi, komplonun ne kadar derin ve iyi gizlendiğinin bir kanıtı olarak yeniden yorumlanır. “Hayır, benim öyle bir ajandam yok” demek, “Tabii ki öyle diyeceksin, ajandanı gizlemek zorundasın” şeklinde bir karşı argümanla geçiştirilir. Bu, aklın bir karadeliğidir; içine giren her türlü mantık ve kanıt yok olur.
Tüm bu niyet okuma pratiklerinin temelinde yatan şey, yapıcı bir diyaloğun olmazsa olmaz şartı olan “iyi niyet varsayımı”nın (principle of charity) tamamen ortadan kalkmasıdır. Felsefede ve retorikte bu ilke, bir başkasının argümanını yorumlarken, ona mümkün olan en güçlü, en mantıklı ve en ikna edici yorumu atfetmemiz gerektiğini söyler. Yani, bir argümanı eleştirmeden önce, onu en iyi haliyle anlamaya çalışmalıyız. Bu, entelektüel dürüstlüğün ve verimli bir tartışmanın temelidir. Çünkü ancak bir fikrin en güçlü halini çürütebilirseniz, o fikri gerçekten yenmiş olursunuz. Ancak kutuplaşmış dijital ortamlarda, bu ilkenin tam tersi işler: “Kötü niyet varsayımı” (principle of malevolence). Bu ilkeye göre, karşı tarafın argümanını mümkün olan en zayıf, en aptalca, en kötü niyetli haliyle yorumlamalısınız. Onun sözlerini kasıtlı olarak yanlış anlamalı, en kötü motivasyonları ona atfetmeli ve onu bir argüman sahibi olarak değil, yok edilmesi gereken bir düşman olarak görmelisiniz. Ezel Akay vakasında, tam olarak bu yaşanmıştır. Onun sanatsal bir eleştiri içeren cümlesi, “iyi niyet varsayımı” ile okunduğunda, “sinemamızda tarihsel anlatıları nasıl zenginleştirebiliriz?” şeklinde yapıcı bir soruya dönüşürken, “kötü niyet varsayımı” ile okunduğunda, “Türkler barbar ve ilkel bir millettir” şeklinde şeytani bir beyana dönüşmüştür.
Bu varsayım bir kez benimsendiğinde, konuşan kişi peşinen “düşman” ilan edilir. Artık onunla bir diyalog kurma, onu anlama veya onu ikna etme gibi bir amaç kalmaz. Tek amaç, bu düşmanı susturmak, itibarsızlaştırmak ve kamusal alandaki meşruiyetini yok etmektir. Tartışma, bir hakikat arayışından, bir imha operasyonuna dönüşür. Bu operasyonda, metnin orijinal anlamı, ilk kurbandır. Çünkü düşmanın ne dediği değil, onun düşman olduğu gerçeği önemlidir. Onun sözleri, sadece bu “düşmanlık” halini kanıtlamak için kullanılacak delillerdir. Eğer deliller yetersizse, tahrif edilir; eğer niyet açık değilse, en kötü niyetler ona atfedilir. Bu süreçte, Akay’ın kendisi de bir insandan, bir sanatçıdan çok, üzerine her türlü olumsuzluğun yansıtılabileceği bir sembole, bir günah keçisine dönüşür. O artık sadece Ezel Akay değildir; o, “halkına yabancılaşmış elit”tir, “ulusal değerleri küçümseyen sanatçı”dır, “gizli ajandaları olan etnik milliyetçi”dir. Bu sembolik kimlik, onun gerçek kimliğinin ve niyetlerinin üzerini örter ve kalabalıkların ona karşı birleşmesini kolaylaştırır.
Sonuç olarak, metnin tahrif edilmesi ve niyet okuma sanatı, dijital çağdaki kutuplaşmanın motorunu oluşturur. Bu iki mekanizma, herhangi bir yapıcı tartışma potansiyelini daha en başında yok eder. Bir cümlenin içindeki iki küçük noktalama işaretinin silinmesiyle başlayan süreç, bir insanın karakterinin, motivasyonlarının ve kimliğinin tamamen yeniden yazıldığı bir cadı avına dönüşür. Mantığın yerini psikolojik spekülasyon, kanıtın yerini komplo teorisi, anlama çabasının yerini ise yok etme arzusu alır. Bu, sadece o anki tartışmayı zehirlemekle kalmaz, aynı zamanda kamusal alandaki güveni de temelden sarsar. İnsanlar, sözlerinin kasıtlı olarak çarpıtılacağından ve en kötü niyetlerin kendilerine atfedileceğinden korkarak fikirlerini ifade etmekten çekinir hale gelirler. Bu, ifade özgürlüğünün önündeki en sinsi tehditlerden biridir: Yasal bir sansür değil, kitlesel bir kötü niyetin yarattığı toplumsal bir otosansür. Ezel Akay vakası, bu sürecin ne kadar hızlı ve acımasız işleyebileceğinin bir dersi niteliğindedir. Bir fikrin, nasıl olup da sahibinin elinden alınıp, ona karşı bir silaha dönüştürüldüğünün trajik bir hikayesidir. İlerleyen bölümde, bu silahın nasıl daha da keskinleştirildiğini, yani konunun tamamen kimlik siyasetinin kutsal ve dokunulmaz alanına nasıl çekildiğini ve bunun sonuçlarını ele alacağız. Ancak o aşamaya gelmeden önce anlaşılması gereken en temel gerçek şudur: Bir tartışmada “iyi niyet varsayımı” öldüğünde, geriye sadece savaş kalır. Ve bu savaşta, ilk kaybeden daima hakikattir. Metnin tahrifi, hakikate sıkılan ilk kurşundur ve niyet okuma, o kurşunun hedefi asla şaşırmamasını sağlayan nişangah sistemidir.
Bölüm 3: Kimlik Siyasetinin Kutsal Alanı ve Sadakat Testi
Metin tahrif edildikten sonra, tartışma hızla kimlik siyasetinin mayınlı tarlasına çekildi. Konu artık sinema veya tarih anlatımı değil, doğrudan “Türklük” kimliğinin kendisiydi. Bu tür kimlikler, dijital çağda rasyonel eleştiriye kapalı, dokunulmaz ve “kutsal” alanlara dönüşmüştür. Akay’ın eleştirisi, bir fikre karşı fikir olarak değil, “bizim” kimliğimize yapılmış bir saldırı olarak algılandı. Bu algı, anında bir sadakat testi başlattı: Ya “bizden” olup bu saldırıyı püskürtürsün ya da “onlardan” olup kimliğine ihanet edersin. Ezel Akay’ın Çerkes kimliğinin bazı yorumcular tarafından gündeme getirilmesi, bu dinamiğin en net göstergesidir. Tartışma “fikirlerin doğruluğu”ndan, “konuşan kişinin kim olduğu ve kimin tarafında durduğu” meselesine indirgendi. Bu, diyaloğun bittiği ve kabile savaşının başladığı andır.
Önceki bölümde, bir metnin anlamının nasıl kasıtlı olarak bozularak bir saldırı aracına dönüştürüldüğünü ve niyet okuma pratiğinin, kanıtın ve mantığın yerini nasıl aldığını detaylıca incelemiştik. Ancak metnin tahrif edilmesi ve kötü niyet atfedilmesi, savaşın kendisi değil, yalnızca savaş alanını hazırlayan bir istihkam faaliyetidir. Asıl muharebe, tartışmanın kimlik siyasetinin kutsal ve dokunulmaz kabul edilen alanına çekilmesiyle başlar. Bu, entelektüel bir anlaşmazlığın, varoluşsal bir tehdit algısına dönüştüğü, aklın yerini içgüdülerin aldığı kritik bir eşiktir. Ezel Akay vakası, bu eşiğin ne kadar hızlı ve geri döndürülemez bir şekilde aşıldığının ders niteliğinde bir örneğidir. Tartışma, bir sinema filminin anlatısal tercihlerini sorgulayan bir yönetmenin düşüncelerini ele almaktan çıkıp, kolektif kimliğin sınırlarının yeniden çizildiği, “biz” ve “onlar” arasındaki ayrımın kanla yazıldığı bir kabile meclisine dönüşmüştür.
Bu dönüşümü anlamak için öncelikle modern dünyada kolektif kimliklerin nasıl “kutsallaştırıldığını” kavramak gerekir. Sosyolog Émile Durkheim’ın klasik anlamdaki “kutsal” kavramı, genellikle dini objeler veya ritüeller için kullanılır; bunlar, gündelik hayatın (“profan” alanın) dışında tutulan, özel bir saygı ve dokunulmazlık atfedilen şeylerdir. Sekülerleşen modern toplumlarda ise bu kutsallık atfı, dinin alanından ulusun alanına kaymıştır. Ulusal tarih, bayrak, milli marş, kurucu atalar ve ulusal kimliğin kendisi, yeni kutsal objelere dönüşmüştür. Bu objeler, bir topluluğu bir arada tutan çimentodur; onlara yönelik bir eleştiri, sadece bir fikre karşı çıkmak değil, topluluğun varoluşsal temellerine, yani kutsalına yönelik bir saygısızlık, bir tür dine küfretme (blasphemy) eylemi olarak algılanır. Türkiye’de “Türklük” kimliği ve onunla ilintili tarih anlatısı, özellikle travmatik bir imparatorluk çöküşü ve zorlu bir ulus-devlet kuruluş sürecinin mirası üzerine inşa edildiği için, bu kutsallık zırhını daha da kalın bir şekilde kuşanmıştır. O, sadece bir etnik veya kültürel tanım değil, aynı zamanda jeopolitik bir beka mücadelesinin, sürekli bir “iç ve dış düşmanlar” anlatısının merkezindeki varoluşsal bir kaledir.
Ezel Akay’ın eleştirisi, bu kalenin duvarlarına çarptığı anda, içeriği ne olursa olsun, bir “saldırı” olarak kodlanmıştır. Onun “Türklerin kökeni hikayeleri tekdüze anlatılıyor” şeklindeki sanatsal gözlemi, bu kutsal alanda “Türklerin tarihi yetersizdir” veya “Türk kimliği sorunludur” şeklinde bir varoluşsal tehdide tercüme edilmiştir. Bu noktada, eleştirinin rasyonel bir analize tabi tutulması imkansız hale gelir. Kutsal bir objeye yönelik bir saldırı algılandığında, topluluğun ilk tepkisi anlamaya çalışmak değil, savunmaya geçmektir. Bu, bir düşünce süreci değil, bir reflekstir. Beynin mantıksal analizden sorumlu prefrontal korteksi devre dışı kalır ve en ilkel, en kabileci içgüdülerin merkezi olan amigdala kontrolü ele alır. Artık soru “Bu adam haklı mı?” değil, “Bu saldırıyı nasıl püskürtebiliriz?”dir. Tartışma, bir hakikat arayışı olmaktan çıkıp, bir toprak savunmasına dönüşür. Fikirler, mermilerdir; kelimeler, silahlardır ve dijital platform, bir savaş cephesidir.
Bu savaş hali, kaçınılmaz olarak bir “sadakat testi”ni beraberinde getirir. Kabile, bir tehdit algıladığında, safları sıklaştırmak ve içindeki potansiyel zayıf halkaları veya hainleri tespit etmek zorundadır. Bu, hayatta kalma içgüdüsünün bir gereğidir. Ezel Akay’ın tweet’i, bu sadakat testinin turnusol kağıdı işlevi görmüştür. Artık ortada gri bir alan yoktur; dünya siyah ve beyaza, yani “biz” ve “onlar”a bölünmüştür. Bu testin kuralları son derece basittir: Ya Ezel Akay’ı ve onun temsil ettiği “saldırıyı” net bir şekilde kınarsın ve böylece “bizden” olduğunu, kabilenin sadık bir üyesi olduğunu ispatlarsın; ya da bu saldırıyı anlamaya çalışır, Akay’ın ifade özgürlüğünü savunur, eleştirisinde haklılık payı olabileceğini ima eder veya en kötüsü, sessiz kalırsın. Bu ikinci yollardan herhangi birini seçtiğin an, testi geçememiş ve otomatik olarak “onlardan” biri olarak damgalanmış olursun.
Bu noktada, modern bireyin içine düştüğü trajik bir ironiyi gözlemlemek mümkündür. Bireyselliğin ve eleştirel düşüncenin yüceltildiği bir çağda, bir kriz anında bireyden beklenen ilk şey, bireyselliğini ve eleştirel aklını bir kenara bırakıp, sorgusuz sualsiz kabilenin yanında yer almasıdır. Ekşi Sözlük’teki tartışma akışı, bu dinamiği kusursuz bir şekilde sergiler. Akay’ı savunan veya sadece “arkadaşlar, adamın ne dediğini yanlış anladınız” demeye çalışan yazarlar, argümanlarının içeriğiyle değerlendirilmediler. Onların argümanları, sadakat testini geçemediklerinin bir kanıtı olarak görüldü. Onlar, “karşı tarafın” argümanlarını dillendiren, dolayısıyla “düşmanın” kendisi veya en iyi ihtimalle “içimizdeki işbirlikçisi” olan hainlerdi. Bu suçlama karşısında, “Ama bakın, tırnak işareti var” gibi mantıksal bir savunmanın hiçbir değeri yoktur. Çünkü mesele artık dilbilgisi veya mantık değildir; mesele, aidiyet ve ihanettir. Bu, Orta Çağ’daki engizisyon mahkemelerinin mantığına benzer: Suçlanan kişinin masumiyetini kanıtlaması imkansızdır, çünkü suçlamanın kendisi zaten onun şeytanla işbirliği içinde olduğunun bir göstergesidir. Aynı şekilde, Akay’ı savunmak da, onun “Türk düşmanı” olduğu varsayılan kampına dahil olduğunuzun reddedilemez bir kanıtı olarak sunulur.
Bu sadakat testinin en acımasız silahı ise, konuşan kişinin kimliğinin, söylediği sözün önüne geçirilmesidir. Tartışma, “ne söylendiği” zemininden tamamen koparak, “kimin söylediği” zeminine kilitlenir. İşte bu aşamada, Ezel Akay’ın Çerkes kimliği, karşı kamp için paha biçilmez bir cephaneye dönüşmüştür. Bu, önceki bölümde bahsettiğimiz “gizli ajanda” imasının somutlaştırıldığı andır. Artık Akay, sadece eleştiri yapan bir yönetmen değildir; o, “bir Çerkes olarak” konuşan biridir. Bu ifade, onun tüm bireyselliğini, sanatçı kimliğini, entelektüel birikimini yok eder ve onu tek bir kolektif kimliğin temsilcisine indirger. Bu indirgemeci mantığa göre, bir bireyin düşünceleri, onun özgür aklının ürünleri değil, ait olduğu grubun çıkarlarının ve tarihsel kinlerinin bir yansımasıdır. Dolayısıyla, Akay’ın sinema eleştirisi, aslında Çerkes kimliğinin tarihsel bilinçaltından gelen bir “Türk karşıtlığı”nın sofistike bir ifadesi olarak okunmalıdır.
Bu, son derece tehlikeli ve zehirli bir argüman biçimidir, çünkü hem çürütülmesi imkansızdır hem de toplumdaki tüm fay hatlarını derinleştirir. Bir insanın argümanını, onun kontrolü dışındaki bir kimliğe hapsettiğinizde, o kişiyi rasyonel bir muhatap olmaktan çıkarırsınız. Onunla artık bir fikir alışverişi yapmanıza gerek yoktur, çünkü ne söylerse söylesin, bunun “gerçek” nedeninin ne olduğunu zaten “bildiğinizi” varsayarsınız. Bu, bir tür etnik kökene dayalı zihin okumadır. Bu yaklaşım, sadece Akay’ı değil, potansiyel olarak Türkiye’de farklı etnik, dini veya kültürel kimliklere sahip olan herkesi “potansiyel şüpheli” konumuna sokar. Bir Kürt’ün, bir Alevi’nin, bir Ermeni’nin veya bir Çerkes’in yaptığı herhangi bir eleştiri, içeriğinden bağımsız olarak, her zaman kendi “grup çıkarı” veya “tarihsel rövanşizmi” süzgecinden geçirilecektir. Bu, bir toplumun birlikte yaşama ve ortak bir kamusal alan oluşturma idealine indirilen en ağır darbelerden biridir. Çünkü ortak bir kamusal alan, bireylerin kimliklerinden soyutlanarak, sadece argümanlarının gücüyle var olabildikleri bir zemini gerektirir. Tartışma, “bir Çerkes olarak sen bunu nasıl söylersin?” noktasına geldiğinde, o ortak zemin çoktan dinamitlenmiş demektir.
Bu kimlik silahının bir diğer işlevi de, “otantiklik” ve “konuşma hakkı” üzerinde bir tekel kurmaktır. Bu imaya göre, “Türklük” veya “Türk tarihi” gibi konular hakkında konuşma, eleştiri yapma veya yorumda bulunma hakkı, sadece bu kimliği “doğru” bir şekilde temsil ettiği varsayılan “otantik” üyelere aittir. Ezel Akay, Çerkes kimliği öne sürülerek, bu “iç çemberin” dışına itilir ve onun konuşma hakkı gayrimeşru ilan edilir. “Sen kim oluyorsun da bizim tarihimiz hakkında konuşuyorsun?” sorusu, aslında bir soru değil, bir hükümdür. Bu, entelektüel bir alana pasaport ve vize kontrolü getirmektir. Bu mantığa göre, bir konuyu eleştirebilmek için, o konunun ait olduğu kolektif kimliğe sarsılmaz bir sadakatle bağlı olduğunuzu peşinen ispatlamanız gerekir. Bu da, eleştirinin kendisini doğası gereği imkansız kılar. Çünkü gerçek eleştiri, tam da bu sarsılmaz sadakat bağlarını sorgulayan, konforlu kabullere meydan okuyan bir eylemdir. Sadakat yemini ederek başlayacağınız bir eleştiri, en başından hadım edilmiş bir eleştiridir.
Böylece, diyalog tamamen biter ve yerini bir kabile savaşı alır. Bu savaşın kuralları, medeni bir tartışmanın kurallarından tamamen farklıdır. Amaç artık ikna etmek değil, galebe çalmaktır. Rakibin argümanını çürütmek değil, rakibin kendisini itibarsızlaştırmak, susturmak ve mümkünse kamusal alandan silmektir. Bu savaşta dil, bir iletişim aracı değil, bir silahtır. Sloganlar, argümanların yerini alır. “Vatan haini”, “milli düşman”, “beşinci kol faaliyeti” gibi yaftalar, karşı tarafı insanlıktan çıkaran, onu rasyonel bir muhatap olmaktan çıkarıp yok edilmesi gereken bir hedefe dönüştüren psikolojik savaş araçlarıdır. Bu dil, aynı zamanda kabilenin içindeki bağlılığı da artırır. Ortak bir düşmana karşı birlikte savaşmak, grup içi dayanışmayı pekiştirir ve bireylere bir amaç ve anlam duygusu verir. Özellikle gündelik hayatlarında güçsüz ve etkisiz hisseden bireyler için, dijital bir klavyenin başında “milli kimliği savunmak” gibi “kahramanca” bir eyleme katılmak, güçlü bir psikolojik tatmin kaynağı olabilir. Bu, onların sanal bir ordunun neferleri olmalarını, dijital bir savaşta zaferler kazanmalarını sağlar.
Bu sürecin sonunda, Ezel Akay’ın orijinal tweet’inin içeriği tamamen unutulur. Tartışma, kendi kendini besleyen bir öfke ve kimlik performansı döngüsüne girer. Artık kimse sinemada tarih anlatımının estetik sorunlarını konuşmamaktadır. Herkes, kendi kimliğinin saflığını, kendi kabilesine olan sadakatini ve düşman olarak bellediği diğer kabileye olan nefretini haykırmaktadır. Bu, bir fikir alışverişi değil, bir kimlik mitingidir. Ve her miting gibi, amacı düşünmek değil, hissetmek ve hissettirmektir. Bu, rasyonel kamusal alanın çöküşü ve duygusal kabile alanının zaferidir.
Sonuç olarak, metnin tahrif edilmesiyle başlayan sürecin bu üçüncü aşaması, tartışmayı geri dönülmez bir yola sokar. Kimlik, bir kez kutsal bir obje ve bir sadakat testi aracı olarak masaya sürüldüğünde, artık mantığın ve sağduyunun işleyebileceği bir zemin kalmaz. Tartışma, bir “haklı-haksız” meselesi olmaktan çıkıp, bir “bizden-onlardan” savaşına dönüşür. Bu savaşta, bireylerin kimlikleri, onların en temel insan hakkı olan birey olma ve kendi aklıyla düşünme hakkını gasp eden birer zırha veya prangaya dönüşür. Ezel Akay’ın Çerkes olması, onun düşüncelerini geçersiz kılan bir ilk günah gibi sunulur. Onu savunanlar, bu günaha ortak olan aforoz edilmiş hainler olarak damgalanır. Bu, sadece Ezel Akay’a veya o anki tartışmaya yönelik bir saldırı değildir. Bu, farklılıkların bir zenginlik değil, bir tehdit olarak görüldüğü, eleştirinin bir gelişim aracı değil, bir ihanet eylemi olarak kodlandığı, paranoyak ve boğucu bir toplumsal iklimin dışavurumudur. Bu iklimde, hiçbir yapıcı diyalog filizlenemez. İlerleyen bölümde, bu kabile savaşının, sosyal medya algoritmaları tarafından nasıl körüklendiğini ve öfkenin nasıl bir endüstriye dönüştüğünü ele alacağız. Ancak o mekanizmaların ne kadar etkili olduğunu anlamak için, öncelikle bu bölümde incelediğimiz o derin ve tehlikeli fay hattını, yani kimliğin bir sığınak olmaktan çıkıp bir silaha dönüştüğü o trajik anı kavramak zorundayız. Çünkü dijital çağın en büyük tehlikesi, bizi birbirimize bağlayan teknolojilerin, aynı zamanda bizi birbirimizden ayıran en ilkel duvarları inşa etmek için kullanılmasıdır. Ve bu duvarlar, tuğla ve harçla değil, kimlik, sadakat ve ihanet gibi soyut ama çok daha yıkıcı malzemelerle örülmektedir.
Bölüm 4: Algoritmanın Motoru – Öfkenin Yükselişi ve Sessizliğin Bedeli
Bu kimlik savaşı, sosyal medyanın yapısıyla beslenerek büyüdü. Platform algoritmaları, en çok etkileşim alan içeriği öne çıkarır ve en çok etkileşimi yaratan duygu da öfkedir. En sert, en suçlayıcı ve en kutulaştırıcı yorumlar (“hain”, “Türk düşmanı”) en fazla beğeniyi ve yanıtı alarak görünürlük kazandı. Bu durum, saldırgan grubun sesinin olduğundan çok daha yüksek ve yaygın çıkmasına neden oldu. Aynı zamanda, bu gürültülü azınlık, bir “susturucu etki” (chilling effect) yarattı. Konuya daha ılımlı yaklaşan, Akay’ın ne demek istediğini anlayan veya sadece linç kültüründen rahatsız olan insanlar, “vatan haini” damgası yememek için sessiz kalmayı tercih etti. Sonuçta, dijital meydanda sadece iki tarafın en uç sesleri kaldı ve sanki toplum tamamen bu iki kutuptan ibaretmiş gibi bir yanılsama oluştu.
Önceki bölümlerde, bir kıvılcımın nasıl bir yangına dönüştüğünü, metnin nasıl tahrif edildiğini ve tartışmanın nasıl bir kimlik savaşına evrildiğini analiz ettik. Toplumsal fay hatları, kimliklerin kutsallığı ve sadakat testleri, bu yangının yanıcı maddelerini, yani yakıtını oluşturuyordu. Ancak yakıt tek başına bir yangını bu denli hızlı ve geniş bir alana yayamayaz. Bunun için bir motora, bir hızlandırıcıya, yangını her yöne savuran güçlü bir rüzgara ihtiyaç vardır. İşte bu dördüncü bölümde, o motorun, yani modern sosyal medya platformlarının altında yatan algoritmik yapının, bu kimlik savaşını nasıl beslediğini, öfkeyi nasıl bir para birimine dönüştürdüğünü ve bu sürecin sonunda sessiz çoğunluğun nasıl susturulduğunu derinlemesine inceleyeceğiz. Ezel Akay vakası, bu mekanizmanın ne kadar acımasız ve verimli çalıştığını gösteren, adeta ders kitaplarına girecek nitelikte bir örnektir. Çünkü bu savaşta taraflar kadar, savaşın yapıldığı meydanın kendisi de aktif bir rol oynamıştır. Ve bu meydan, asla tarafsız değildir.
Sosyal medya platformlarının temel iş modelini anlamadan, bu mekanizmayı çözmek imkansızdır. Facebook, Twitter (X), Instagram gibi platformlar, bize ücretsiz hizmetler sunan hayır kurumları değildir. Onlar, tarihin en sofistike dikkat toplama ve satma makineleridir. Ürün, bize sundukları içerik değil, bizim dikkatimizdir. Bizler, kullanıcılar, aslında ürünün kendisiyiz. Platformun temel amacı, bizi mümkün olan en uzun süre boyunca ekran başında tutmaktır, çünkü ekranda geçirdiğimiz her saniye, onlara reklamverenlere satabilecekleri değerli bir veri ve dikkat envanteri sağlar. Bu ekonomik modele “dikkat ekonomisi” adı verilir. Bu ekonomideki tek hedef, kullanıcı etkileşimini (engagement) maksimize etmektir. Etkileşim, sadece bir beğeniden veya yeniden paylaşımdan ibaret değildir; bir gönderiye bakarak geçirdiğiniz süre, üzerine tıklamanız, yorumları okumanız, bir yanıt yazmanız, hatta bir yanıtı yazmaktan vazgeçmeniz bile birer etkileşim verisidir. Algoritma, bu milyonlarca mikro etkileşimi sürekli olarak ölçen ve amacı yalnızca bu etkileşim toplamını bir sonraki saniye daha da artırmak olan, ahlaki yargıdan tamamen yoksun, pragmatist bir hesaplama makinesidir.
Peki, bu makine, insan etkileşimini en çok neyin tetiklediğini nasıl öğrendi? Milyarlarca kullanıcının trilyonlarca verisini analiz ederek. Ve bu analizlerin sonucunda ortaya çıkan gerçek, insanlık adına pek de gurur verici değildir: İnsanları en çok harekete geçiren, en çok yorum yazmaya, en çok tartışmaya iten duygu, neşe, hüzün veya merhamet değil, öfkedir. Öfke, diğer duygulardan farklı olarak, acil bir eylem ve tepki verme dürtüsü yaratır. Bir haksızlığa uğradığınızı, değerlerinizin saldırıya uğradığını veya kutsal bildiğiniz bir şeye saygısızlık edildiğini düşündüğünüzde, içinizde bir şeyler yapma, sesinizi çıkarma, yanlışı düzeltme veya saldırganı cezalandırma arzusu uyanır. Diğer duygular daha pasif olabilir; güzel bir manzaraya bakar ve beğenir geçersiniz, hüzünlü bir hikayeyi okur ve üzülürsünüz. Ama öfkeli bir içerik gördüğünüzde, kan basıncınız yükselir, parmaklarınız klavyeye gitmek için kaşınır. İşte algoritmanın keşfettiği ve sömürdüğü şey, bu biyolojik ve psikolojik gerçekliktir. Öfke, etkileşimin yüksek oktanlı yakıtıdır.
Ezel Akay vakasında, bu motorun nasıl çalıştığını adım adım görebiliriz. Akay’ın tweet’i ilk atıldığında, muhtemelen onu destekleyen veya eleştirisini ilginç bulan ılımlı yorumlar da yapılmıştır. Ancak önceki bölümde bahsettiğimiz “öfke girişimcileri”, metni tahrif ederek ve Akay’a “hain”, “Türk düşmanı”, “kıskanç” gibi yaftalar yapıştırarak ilk öfke kıvılcımını çaktılar. Algoritma için bu an, bir altın madeni bulmak gibiydi. “Ezel Akay’ın sinematografik anlatı eleştirisi üzerine bir tartışma” başlığı, algoritma için düşük etkileşimli, sıkıcı bir konuydu. Ama “Ünlü yönetmen Türk tarihine hakaret etti!” başlığı, bir anda binlerce insanın dikkatini çeken, on binlerce yorum ve tepki üretebilecek bir potansiyele sahipti. Algoritma, ahlaki bir yargıda bulunmaz; sadece hangi içeriğin daha fazla “etkileşim puanı” getireceğine bakar. Dolayısıyla, en sert, en suçlayıcı, en kutuplaştırıcı yorumları sistematik olarak diğerlerinden daha fazla öne çıkarmaya başladı. Bir kullanıcının zaman tüneline, Akay’ı savunan on ılımlı yorum yerine, ona en ağır hakaretleri eden bir yorumun düşme olasılığı, algoritmik olarak çok daha yüksekti.
Bu durum, bir “görünürlük hiyerarşisi” yaratır. Dijital kamusal alanda her ses eşit değildir. En öfkeli sesler, algoritma tarafından bir megafonla donatılırken, en sakin ve makul sesler fısıltıya mahkum edilir. Bu, sadece bir algı meselesi değildir; platformun mimarisinin doğrudan bir sonucudur. Saldırgan grubun sesi, bu algoritmik destek sayesinde, gerçek sayısal gücünün çok ötesinde bir oranda duyulur hale gelir. Belki de Akay’ın tweet’ini gören insanların önemli bir kısmı ona hak vermiş veya konuyu umursamamış olabilir. Ancak zaman tünellerini dolduran şey, onların sessizliği veya ılımlı desteği değil, organize ve öfkeli azınlığın gürültüsüydü. Bu, bir tür algoritmik zorbalıktır. Platform, en saldırgan olanı ödüllendirerek, kamusal tartışmanın tonunu belirleme gücünü onlara teslim eder. Sonuçta, ortalama bir kullanıcı platforma girdiğinde, karşılaştığı manzara şudur: Ezel Akay’a karşı ezici bir çoğunluğun öfkesi. Bu manzara, kullanıcının kendi algısını ve hatta fikrini bile şekillendirmeye başlar. “Eğer herkes bu kadar öfkeliyse, herhalde bir bildikleri vardır” düşüncesi, insanın sürü psikolojisine ne kadar yatkın olduğunun bir kanıtıdır.
Algoritmanın bu yükseltici etkisinin bir de madalyonun diğer yüzü vardır: “Susturucu etki” (chilling effect). Öfkenin yükselişi, aynı zamanda sessizliğin bedelini de belirler. Algoritma, en öfkeli sesleri ödüllendirirken, aynı zamanda onlara karşı çıkan veya onlarla aynı tonda konuşmayan sesleri de dolaylı olarak cezalandırır. Bu ceza, sadece görünürlüğün azalması değildir; aynı zamanda o öfkeli kalabalığın hedefi haline gelme riskidir. Ezel Akay vakasında, konuya daha ılımlı yaklaşmak isteyen bir bireyin karşısındaki seçenekler son derece sınırlı ve maliyetliydi.
Bu sessiz kalmayı tercih eden insanları birkaç gruba ayırabiliriz. Birincisi, Akay’ın ne demek istediğini anlayan ve ona hak veren, ancak bu düşüncelerini kamuya açık bir şekilde ifade etmekten çekinen gruptur. Bu insanlar, “Ezel Akay aslında şunu demek istedi…” şeklinde bir açıklama yapmanın, kendilerini anında “vatan haini” veya “elitist” olarak damgalanma riskiyle karşı karşıya bırakacağını bilirler. Onlar için bu tartışmaya girmenin potansiyel bedeli (hedef gösterilme, hakarete uğrama, sosyal çevreden dışlanma) elde edilecek potansiyel faydadan (bir fikri savunmanın getireceği entelektüel tatmin) çok daha yüksektir. Bu, rasyonel bir maliyet-fayda analizidir. Bir trol ordusuyla saatlerce sürecek anlamsız bir kavgaya girmek yerine, sessiz kalmak ve zihinsel sağlıklarını korumak, çok daha mantıklı bir seçenek olarak görünür. Bu insanlar, Akay’a belki özel mesajla destek olurlar, belki de arkadaşlar arasında onun haklılığından bahsederler, ama kamusal alanda susarlar.
İkinci grup ise, Akay’ın fikrine katılmayan, ancak linç kültürünün kendisine ve kullanılan dile şiddetle karşı çıkanlardır. Bu insanlar, “Akay’ın eleştirisine katılmıyorum ama ona ‘hain’ demek de neyin nesi?” diye düşünürler. Ancak onların durumu daha da zordur. Çünkü onlar, iki ateş arasında kalmışlardır. Akay’ı eleştiren kampa katılsalar, kendi vicdanlarıyla çelişecek ve linç kültürüne ortak olacaklardır. Linç kültürünü eleştirseler, bu sefer de dolaylı olarak Akay’ı savunuyor gibi görünecek ve “hainin destekçisi” olarak damgalanacaklardır. Gri alanda durmanın imkansız hale geldiği bu ortamda, en güvenli seçenek yine sessiz kalmaktır. Onların sessizliği, kamusal tartışmadaki ahlaki ve etik çıpanın kaybolmasına neden olur. Çünkü onlar, “Tartışabiliriz ama birbirimize hakaret edemeyiz” demesi gereken gruptur. Onlar sustuğunda, meydan sadece hakaret edenlere kalır.
Üçüncü ve belki de en büyük grup ise, konuya ilgisiz veya kararsız olan, ancak tartışmanın şiddetinden ürkerek geri çekilenlerdir. Bu insanlar, belki de hayatlarında ilk defa Ezel Akay’ın adını duymuşlardır. Konunun ne olduğunu anlamaya çalışırken karşılaştıkları şey, mantıklı argümanlar değil, karşılıklı küfürleşen, birbirini tehdit eden öfkeli kalabalıklardır. Bu toksik atmosfer, onları doğal olarak iter. “Bu anlamsız kavgada benim yerim yok” diyerek geri çekilirler. Onların geri çekilmesi, kamusal alanın giderek daha fazla radikalleşmesine ve normal insanların terk ettiği bir savaş alanına dönüşmesine neden olur. Meydan, en uçtakilere kaldıkça, daha da yaşanmaz hale gelir ve bu da daha fazla normal insanın kaçmasına yol açan bir kısır döngü yaratır.
Bu susturucu etkinin bedeli, sadece bireylerin ifade özgürlüğünün kısıtlanması değildir. Bedel, toplumun kolektif aklının ve sağduyusunun felce uğramasıdır. Bir toplumun en sağlıklı tartışmaları, genellikle sessiz çoğunluğun ve ılımlı merkezin katılımıyla yapılır. En uçtaki sesler, genellikle en az rasyonel olanlardır. Algoritma, bu dengeyi altüst ederek, en uçtaki sesleri merkeze taşır ve merkezi sessizliğe iter. Bunun sonucunda, dijital meydanda gördüğümüz manzara, toplumun gerçek bir yansıması olmaktan çıkar. Karşımızda, toplumun kendisi değil, onun en öfkeli, en kutuplaşmış ve en gürültülü kesimlerinin bir karikatürü durur. Ve en büyük tehlike, bu karikatürü gerçeğin kendisi sanmaya başlamamızdır.
İşte bu, sürecin son aşaması olan “yanılsama”nın doğduğu andır. Ezel Akay’a karşı yürütülen kampanyaya bakan bir kişi, Türkiye’deki herkesin veya en azından büyük bir çoğunluğun bu şekilde düşündüğünü zannedebilir. Bu, “çoğulcu cehalet” (pluralistic ignorance) olarak bilinen bir sosyal psikoloji fenomenine yol açar. Bu fenomende, bir grubun üyeleri özelde bir inancı reddederken, diğer üyelerin çoğunun bu inancı kabul ettiğini varsayarlar. Herkes aslında aynı şeyi düşünse bile, kimse sesini çıkarmadığı için, herkes diğerlerinin farklı düşündüğünü zanneder ve kolektif bir yanılgı ortaya çıkar. Belki de tweet’i görenlerin yüzde yetmişi, bu linç kampanyasının saçma olduğunu düşünüyordu. Ama bu yüzde yetmişin neredeyse tamamı sessiz kaldığı için, her biri kendisinin azınlıkta olduğunu, toplumun geri kalanının bu öfkeyi paylaştığını sandı. Bu yanılsama, mevcut durumu daha da pekiştirir. Çünkü azınlıkta olduğunu düşünen bir bireyin, fikrini beyan etme olasılığı daha da düşer.
Bu yanılsamanın siyasi ve toplumsal sonuçları ise yıkıcıdır. Siyasetçiler, gazeteciler ve kamuoyu liderleri, bu algoritmik olarak şişirilmiş öfkeyi “halkın sesi” olarak yorumlama hatasına düşebilirler. En gürültülü olanın, en haklı veya en kalabalık olduğu varsayımı, popülist politikaların ve kutuplaştırıcı söylemlerin daha da prim yapmasına neden olur. Toplumun aslında olduğundan çok daha bölünmüş ve öfkeli olduğuna dair bu sahte resim, bir süre sonra kendi kendini gerçekleştiren bir kehanete dönüşür. İnsanlar, dijital alanda gördükleri bu “gerçekliğe” göre pozisyon almaya başlarlar ve toplum, gerçekten de o dijital karikatüre benzemeye başlar.
Sonuç olarak, algoritmanın motoru, basit bir teknolojik mekanizmadan çok daha fazlasıdır. O, modern kamusal hayatı yeniden şekillendiren, toplumsal hiyerarşileri altüst eden ve diyaloğun doğasını temelden değiştiren güçlü bir sosyo-politik güçtür. Öfkeyi bir yakıt olarak kullanarak, en uç ve en saldırgan sesleri yükseltir; bu yükseliş, bir korku ve sindirme iklimi yaratarak ılımlı ve makul sesleri susturur; ve bu sürecin sonunda, toplumun gerçek halinden tamamen kopuk, kutuplaşmış bir yanılsama yaratır. Ezel Akay vakası, bu motorun ne kadar verimli çalıştığının bir kanıtıdır. Bir sanatçının birkaç satırlık eleştirisi, bu motorun dişlileri arasında öğütülerek, bir ulusal güvenlik meselesine, bir sadakat testine ve bir kimlik savaşına dönüştürülmüştür. Bu süreçte kazanan, ne Akay’ı eleştirenler ne de savunanlardır. Kazanan, her iki tarafın öfkesinden ve etkileşiminden beslenen, dikkatimizi toplayıp reklamverenlere satan platformun kendisidir. Bizler ise, bu algoritmik tiyatroda, kendi kutuplaşmamızın hem aktörleri hem de seyircileri olmaya devam ederiz. İlerleyen son bölümde, bu tüm sürecin sonunda geriye ne kaldığını, yani anlamın nasıl tamamen çöktüğünü ve bu dijital enkazın altından yapıcı bir diyalog çıkarmanın neden neredeyse imkansız hale geldiğini ele alacağız. Çünkü motor bir kez çalıştığında ve meydan sadece savaşçılara kaldığında, geriye sadece anlamsız bir gürültü ve kaybedilmiş bir ortak gelecek ihtimali kalır.
Bölüm 5: Anlamın Çöküşü ve Kaybedilen Ortak Zemin
Tüm bu sürecin sonunda gelinen nokta, tam bir anlam çöküşüdür. Başlangıçtaki konu –tarihin sinemada nasıl daha zengin temsil edilebileceği– tamamen buharlaşmıştır. “Eleştiri” kelimesi “hakaret” ile, “farklı bakış açısı” ise “ihanet” ile eş anlamlı hale gelmiştir. Taraflar artık birbirini anlamak veya ikna etmek için değil, yalnızca susturmak, itibarsızlaştırmak ve dijital alandan silmek için mücadele eder. Ortak bir gerçeklik veya tartışma zemini kalmamıştır. Ezel Akay vakası, bu tehlikeli döngünün küçük ama mükemmel bir örneğidir. Fikirlerin değil kimliklerin, argümanların değil sloganların çarpıştığı bu ortam, sadece o anki tartışmayı zehirlemekle kalmaz, aynı zamanda toplumun birlikte düşünme ve ortak sorunlara çözüm bulma yeteneğini de temelden aşındırır. Geriye ise sadece gürültü, öfke ve kaybedilmiş bir diyalog fırsatı kalır.
Önceki dört bölümde, bir kıvılcımın nasıl ateş topuna dönüştüğünü, metnin nasıl tahrif edildiğini, tartışmanın nasıl bir kimlik savaşına evrildiğini ve bu savaşın algoritmalar tarafından nasıl körüklendiğini bir vaka analizi üzerinden, yani Ezel Akay tartışması özelinde, detaylı bir şekilde inceledik. Şimdi, bu yolculuğun son durağına, yani enkaz alanına geldik. Bu son bölüm, sürecin nihai sonucunu, yani tam bir anlam çöküşünü ve bunun toplumsal sonuçlarını ele alacaktır. Bu, sadece bir tartışmanın nasıl kötü bittiğinin hikayesi değil, aynı zamanda kamusal aklın ve kolektif anlam dünyamızın nasıl erozyona uğradığının, geriye sadece anlamsız bir gürültünün ve onarılamaz bir güvensizliğin kaldığının hikayesidir. Bu, enkazın altından çıkarılacak dersleri ve bu enkazın altında yatan daha derin, varoluşsal krizi anlama çabasıdır.
Sürecin sonunda gelinen noktayı tanımlamak için en uygun terim “anlam çöküşü”dür. Bu, sadece bir konuda anlaşamamaktan çok daha fazlasını ifade eder. Anlam çöküşü, tartışmanın taraflarının artık aynı dili konuşmadığı, aynı kavramlara aynı anlamları yüklemediği ve hatta aynı gerçeklik üzerinde hemfikir olmadığı bir durumu tanımlar. Ezel Akay vakasında, başlangıçtaki tüm kavramlar buharlaşmış veya tanınmaz hale gelmiştir. Tartışmanın merkezindeki konu, yani “tarihin sinematografik temsili”, artık kimsenin umurunda değildir. Kimse, “Göktürkler dönemindeki gündelik hayatı anlatan bir film ilginç olur muydu?” veya “Epik anlatıların dışında ne gibi tarihsel hikayeler anlatılabilir?” gibi sorular sormamaktadır. Başlangıçtaki entelektüel potansiyel, tamamen yok olmuştur. Bu, bir nehrin yatağının tamamen kumla dolması ve suyun artık akamaması gibidir. Fikirler artık akmaz, çünkü onları taşıyacak ortak bir anlam yatağı kalmamıştır.
Bu çöküşün en net göstergesi, anahtar kavramların anlamlarının ters yüz edilmesidir. “Eleştiri” kelimesi, bu savaşın ilk kurbanıdır. Normal şartlarda eleştiri, bir konuyu daha iyi anlamak, geliştirmek veya farklı bir bakış açısı sunmak için yapılan zihinsel bir eylemdir. Yapıcı eleştiri, bir toplumun entelektüel ve sanatsal gelişiminin motorudur. Ancak bu vakada, “eleştiri” kelimesi, “saldırı”, “hakaret” ve “aşağılama” ile eş anlamlı hale gelmiştir. Ezel Akay bir eleştiri yapmamış, bir “saldırıda” bulunmuştur. Onu savunanlar bir fikri değil, bir “saldırganı” savunmuşlardır. Bu semantik kayma, son derece tehlikelidir. Çünkü bir toplumda eleştiri, doğası gereği bir saldırı olarak kodlandığında, o toplumda düşünce özgürlüğünün ve entelektüel gelişimin alanı sıfıra iner. Her yeni fikir, her sorgulama, her alternatif bakış açısı, mevcut düzene ve kutsal kabul edilen kimliklere yönelik bir tehdit olarak algılanır ve daha doğmadan bastırılır. Bu, aklın donduğu, dogmanın zafer kazandığı bir zihinsel kış halidir.
Aynı şekilde, “farklı bakış açısı” kavramı da “ihanet” ile eşdeğer kılınmıştır. Bir topluluğun gücü, genellikle içindeki farklı sesleri ve bakış açılarını ne kadar tolere edebildiğiyle ölçülür. Farklılık, bir zenginlik ve dinamizm kaynağıdır. Ancak kimlik siyasetinin kutsal alanına girildiğinde, farklılık bir zenginlik değil, bir saflık bozulması, bir “iç tehdit” olarak görülür. Kabilenin birliği, herkesin aynı şekilde düşünmesi ve hissetmesiyle sağlanır. Bu birliğe uymayan her ses, bir çatlak ses, bir ihanet belirtisi olarak algılanır. Ezel Akay’ın sunduğu farklı bakış açısı, yani tarihe sadece kahramanların gözünden değil, belki de sıradan insanların veya muhaliflerin gözünden de bakılabileceği iması, bu monolitik birlik anlayışına bir meydan okumaydı. Bu nedenle, onun fikri bir “alternatif” olarak değil, bir “ihanet” olarak etiketlendi. Onu savunan veya anlamaya çalışan herkes de bu ihanet suçuna ortak oldu. Bir toplumda farklı düşünmek ihanetle eşdeğer hale geldiğinde, o toplum totaliter bir zihniyete doğru tehlikeli bir şekilde yol alıyor demektir. Çünkü totalitarizmin özü, tek bir doğrunun, tek bir kimliğin ve tek bir sesin varlığını dayatmasıdır.
Anlamlar bu şekilde çöktüğünde ve temel kavramlar bu denli zehirlendiğinde, taraflar arasındaki amaç da kökten değişir. Artık kimsenin amacı, karşı tarafı anlamak, ikna etmek veya ortak bir noktada buluşmak değildir. Bu hedefler, artık naif ve imkansız görünür. Tek amaç, karşı tarafı susturmak, itibarsızlaştırmak, dijital alandaki varlığını gayrimeşru kılmak ve nihayetinde onu yok etmektir. Bu, bir tartışma değil, bir “kültür iptali” (cancel culture) operasyonudur. Amaç, Akay’ın argümanını çürütmek değil, Akay’ın kendisini “iptal etmek”tir. Onun güvenilirliğini, sanatsal meşruiyetini ve kamusal alanda söz söyleme hakkını elinden almaktır. Bu savaşta kullanılan silahlar, artık mantıksal argümanlar veya kanıtlar değil, itibar suikastı, trol saldırıları, yanlış bilgi yayma ve kitlesel şikayet kampanyalarıdır. Bu, medeni bir diyalogdan çok, bir mafya hesaplaşmasının dijital versiyonuna benzer. Karşı tarafın “işini bitirmek” esastır.
Bu yok etme arzusunun altında yatan en temel neden, ortak bir gerçeklik veya tartışma zemininin tamamen ortadan kalkmasıdır. Post-truth (gerçek-ötesi) çağ olarak adlandırılan bu dönemde, nesnel gerçekler, kişisel inançlar, duygular ve ait olunan grubun anlatıları karşısında önemini yitirmiştir. Taraflar, artık aynı olaya veya aynı metne bakıp tamamen farklı şeyler görmekle kalmaz, aynı zamanda karşı tarafın gördüğü gerçekliğin kasıtlı bir yalan ve manipülasyon olduğuna inanır. Akay’ı savunanlar için gerçeklik, bir sanatçının yanlış anlaşılan ve tahrif edilen bir eleştirisidir. Onu eleştirenler için ise gerçeklik, bir “Türk düşmanının” bilinçli bir provokasyonudur. Bu iki gerçeklik arasında bir köprü kurmak imkansızdır, çünkü her iki taraf da diğerini kötü niyetli ve yalancı olarak görmektedir. Bir taraf “Bakın, metinde tırnak işareti var” derken, diğer taraf “O tırnak işaretini bir kılıf olarak kullanıyorsun, asıl niyetini biliyoruz” diye cevap verir. Biri “Bu bir sinema eleştirisi” derken, diğeri “Sinemayı kullanarak siyasi propaganda yapıyorsun” der. Bu, epistemolojik bir kopuştur. Taraflar, artık sadece farklı sonuçlara varmıyorlar; gerçeğe ulaşmak için kullandıkları yöntemler, güvendikleri kaynaklar ve temel varsayımları tamamen farklılaşmıştır. Bu, bir “ortak zemin” kalmadığının en net işaretidir. Ve ortak zemin olmadan, hiçbir anlamlı diyalog veya müzakere mümkün değildir. Geriye sadece birbirine bağıran, birbirini asla duymayan iki ayrı evren kalır.
Ezel Akay vakası, bu tehlikeli döngünün, bu anlam çöküşü sarmalının küçük ama mükemmel bir laboratuvarıdır. Bu vaka bize, modern kamusal alanın ne kadar kırılgan olduğunu ve yapıcı bir tartışma için gerekli olan temel koşulların (iyi niyet varsayımı, ortak bir dil, ortak bir gerçeklik algısı) ne kadar kolayca yok edilebileceğini gösterir. Fikirlerin değil kimliklerin, argümanların değil sloganların çarpıştığı bu ortam, sadece o anki tartışmayı zehirlemekle kalmaz, çok daha derin ve uzun vadeli zararlara yol açar. Bu zararların en büyüğü, toplumun birlikte düşünme ve ortak sorunlara çözüm bulma yeteneğini temelden aşındırmasıdır.
Bir toplumun en değerli sermayelerinden biri, karmaşık sorunları medeni bir şekilde tartışabilme, farklı görüşleri dinleyebilme, kanıta dayalı argümanlar üretebilme ve nihayetinde bir uzlaşıya varabilme kapasitesidir. Bu kapasite, demokratik bir toplumun can damarıdır. Ezel Akay vakası gibi olaylar, bu can damarına atılan birer neşterdir. Her linç kampanyası, her anlam çöküşü vakası, bu kolektif düşünme kasımızı biraz daha zayıflatır. Bir süre sonra, en basit konularda bile konuşamaz hale geliriz, çünkü her konu anında bir kimlik savaşına, bir sadakat testine dönüşme potansiyeli taşır. Ekonomi, eğitim, çevre sorunları, dış politika gibi hayati konular bile, bu kutuplaşma dinamiğinin içine çekilir ve rasyonel bir şekilde tartışılamaz hale gelir. Bir ekonomik politikayı eleştirmek, “vatan hainliği” olarak damgalanabilir; bir eğitim reformunu sorgulamak, “milli değerlere saldırı” olarak kodlanabilir. Bu, toplumsal bir felç halidir. Sorunları teşhis edemez, çözümleri tartışamaz ve ortak bir gelecek inşa edemez hale geliriz.
Geriye ise sadece gürültü, öfke ve kaybedilmiş bir diyalog fırsatı kalır. Gürültü, anlamsız sloganların, hakaretlerin ve suçlamaların bitmek bilmeyen kakofonisidir. Bu gürültü, derin düşünmeyi, sakin analizi ve empatiyi imkansız kılar. Öfke, bu gürültünün yakıtıdır; sürekli olarak yeni düşmanlar, yeni ihanetler ve yeni haksızlıklar bularak kendini yeniden üretir. Ve kaybedilmiş diyalog fırsatı, bu sürecin en trajik sonucudur. Ezel Akay’ın tweet’i, aslında çok verimli bir tartışmanın başlangıcı olabilirdi. Türkiye’de tarih bilinci, popüler kültürün tarihi nasıl şekillendirdiği, sinemanın bir ulusal kimlik inşa aracı olarak rolü, kahramanlık mitlerinin ötesinde ne gibi hikayelerimizin olduğu gibi onlarca önemli konuyu masaya yatırma fırsatı sunuyordu. Bu fırsat, daha doğduğu anda, kutuplaşmanın, tahrifatın ve kötü niyetin çorak topraklarında boğuldu. Bu, sadece Ezel Akay’ın veya o anki tartışmanın bir kaybı değildir; bu, bütün bir toplumun entelektüel ve kültürel birikiminin kaybıdır.
Sonuç olarak, bu beş bölümlük analiz boyunca takip ettiğimiz süreç, dijital çağda kamusal aklın nasıl bir erozyona uğradığını gözler önüne sermektedir. Bir kıvılcımla başlayan, metnin tahrifiyle devam eden, kimlik siyasetiyle alevlenen ve algoritmalarla körüklenen bu yangın, geride bir anlam enkazı bırakmıştır. Bu enkazın altında, sadece bir yönetmenin yanlış anlaşılan tweet’i değil, aynı zamanda birlikte konuşma, birbirimizi anlama ve ortak bir gelecek kurma umudumuz da yatmaktadır. Ezel Akay vakası, bu tehlikenin ne kadar gerçek ve yakın olduğunu bize hatırlatan bir uyarı zilidir. Bu zili duymazdan gelmek, gürültünün içinde kaybolmayı seçmek, bizi daha da derin bir anlamsızlığa ve daha da onarılamaz bir bölünmüşlüğe sürükleyecektir. Bu enkazdan çıkarılacak en önemli ders, belki de, kaybettiğimiz ortak zemini yeniden inşa etmenin, dijital çağın en acil ve en zorlu görevi olduğudur. Bu inşa süreci ise, her şeyden önce, birbirimizin sözlerine tırnak işaretlerini geri koymayı, yani niyet okumak yerine anlamaya çalışmayı ve en temel insani erdem olan “iyi niyet varsayımı”nı yeniden hatırlamayı gerektirir. Aksi takdirde, geriye sadece birbirine bağıran kabilelerin anlamsız gürültüsü kalacaktır. Ve bu gürültünün ortasında, ne sanatın ne de aklın sesi duyulacaktır. Bu, hepimiz için en büyük kayıp olacaktır.
