NATO’nun Görünmeyen Maliyeti: “Derin Devlet” Bir Yan Etki Değil, Bir Zorunluluktur


Bölüm 1: Soğuk Savaş’ın Doğurduğu “Gereklilik” – Stay-Behind Ağları ve Gladio’nun Doğuşu

NATO’nun kuruluşu, çoğu zaman Batı medeniyetinin Sovyet totalitarizminin karanlık gölgesine karşı ördüğü bir savunma duvarı olarak, basit ve net bir tarihsel zorunlulukla açıklanır. Bu anlatı, İkinci Dünya Savaşı’nın enkazından doğan, özgürlüğü ve demokrasiyi korumak için bir araya gelmiş ulusların askeri birliği imgesini zihinlere kazır. Ancak bu parlak ve kahramanca portre, buzdağının yalnızca suyun üzerinde görünen kısmıdır; NATO’nun gerçek doğası, Soğuk Savaş’ın paranoyak ve acımasız mantığı içinde, suyun altındaki devasa ve karanlık kütlede gizlidir. İttifakın kuruluş felsefesi, basit bir askeri ittifakın çok ötesinde, topyekûn bir ideolojik savaşın başlangıç manifestosuydu. Sovyetler Birliği’nin yayılmacılığına karşı kurulan bu paktın temel korkusu, sadece Doğu Almanya ovalarında bekleyen binlerce Kızıl Ordu tankının Ren nehrini geçme olasılığı değildi. Bu somut ve konvansiyonel tehdit, NATO’nun vitrinini süsleyen, varlık nedenini meşrulaştıran açıktaki düşmandı. Asıl ve belki de daha derin korku, demir perdenin ardında değil, bizzat ittifakın kalbinde, Batı Avrupa’nın demokratik kurumlarının içinde filizleniyordu: Komünist partilerin, sandık yoluyla, yani bizzat demokrasinin kendi araçlarını kullanarak iktidara gelme ihtimali. Bu, Washington ve Brüksel’deki stratejistlerin uykularını kaçıran, konvansiyonel bir savaştan çok daha karmaşık, çok daha sinsi ve kontrol edilmesi zor bir tehdit algısıydı.

İkinci Dünya Savaşı sonrası Avrupa’sının siyasi ve sosyal manzarası, bu “iç tehdit” algısını besleyen verimli bir toprak sunuyordu. Savaşın yıktığı şehirler, dağılmış ekonomiler, milyonlarca evsiz ve aç insan, mevcut kapitalist düzenin iflas ettiği ve onarılamaz bir şekilde çöktüğü fikrini kitleler nezdinde güçlendiriyordu. Bu kaosun ortasında, komünist partiler umudun ve yeniden kuruluşun sembolü olarak parlıyordu. Özellikle İtalya ve Fransa’da, komünistlerin faşizme ve Nazizme karşı yürüttüğü direniş (partizan mücadelesi), onlara muazzam bir ahlaki meşruiyet ve halk desteği kazandırmıştı. Onlar, işgalcilere karşı savaşan kahramanlardı; savaş sonrası kurulacak yeni düzenin doğal ve hak sahibi ortakları olarak görülüyorlardı. İtalya Komünist Partisi (PCI), Palmiro Togliatti gibi karizmatik liderlerin önderliğinde, ülkenin en büyük ve en organize siyasi gücü haline gelmiş, oy oranı düzenli olarak yüzde yirmilerin, otuzların üzerine çıkıyordu. Fransa’da da durum farksızdı; Fransız Komünist Partisi (PCF), ülkenin siyasi denkleminde kilit bir rol oynuyordu. Bu partilerin seçimle iktidara gelmesi, NATO’nun Batı kanadının en önemli iki ülkesinin Moskova’nın etki alanına girmesi, dolayısıyla ittifakın daha doğmadan çökmesi anlamına geliyordu. Bu senaryo, Washington için bir kâbustu ve her ne pahasına olursa olsun engellenmeliydi. Truman Doktrini ve Marshall Planı gibi dışa dönük ve görünürdeki politikalar, bu komünist yükselişi ekonomik ve siyasi baskıyla durdurmayı amaçlayan “yumuşak güç” enstrümanlarıydı. Ancak bu enstrümanların yetersiz kalması veya başarısız olması durumunda devreye sokulacak, çok daha karanlık ve gizli bir mekanizmaya ihtiyaç vardı. Demokrasiyi, bizzat demokrasinin kendisinden korumak için tasarlanmış, anti-demokratik bir sigorta poliçesi gerekiyordu.

İşte bu stratejik ve ideolojik zorunluluklar temelinde, NATO şemsiyesi altında, tarihin en kapsamlı ve en gizli operasyonlarından biri olan “Stay-Behind” (Geride Kalma) ağları tasarlandı. Bu operasyonların kağıt üzerindeki, kamuoyuna bir gün sızması halinde sunulacak olan resmi amacı son derece mantıklı ve meşru bir savunma stratejisine dayanıyordu: Olası bir Sovyet işgali durumunda, işgal edilen topraklarda geride kalarak düşman hatlarının ardında bir direniş hareketini, bir gerilla savaşını örgütleyecek gizli hücreler yaratmak. Bu hücreler, sabotaj eylemleri düzenleyecek, istihbarat toplayacak ve sürgündeki bir hükümetle veya müttefik kuvvetlerle temas kurarak işgalin kırılmasına yardımcı olacaktı. Bu fikir, İkinci Dünya Savaşı sırasında İngilizlerin Özel Harekât İdaresi (SOE) tarafından işgal altındaki Avrupa’da başarıyla uygulanan partizan savaşı modelinden ilham alıyordu. Fikir teoride kusursuzdu ve vatanseverlik duygularına hitap ediyordu. Ancak bu resmi gerekçe, operasyonun asıl ve çok daha sık kullanılan işlevini örten bir paravandan ibaretti. Stay-Behind ağlarının gerçek misyonu, “dış düşman” olan Sovyetler Birliği’ne karşı değil, bizzat üye ülkelerin kendi vatandaşları olan ve “iç düşman” olarak kodlanan unsurlara karşı yürütülecek bir savaşı organize etmekti. Bu “iç düşman” listesinin en başında komünistler, sosyalistler, solcu entelektüeller, sendikacılar, öğrenci liderleri ve NATO’nun çıkarlarına aykırı bir siyasi duruş sergileyen herkes yer alıyordu. Bu gizli orduların temel görevi, siyasi istikrarı ne pahasına olursa olsun ABD-NATO ekseninde sabitlemek, solun iktidara yürümesini engellemek ve gerekirse, demokratik süreçler “yanlış” bir sonuç verdiğinde, bu sürece doğrudan ve şiddet kullanarak müdahale etmekti.

Bu gizli yapının en bilinen ve en kötü şöhretli halkası, varlığı ancak 1990 yılında İtalya Başbakanı Giulio Andreotti tarafından resmen kabul edilen “Gladio” idi. Latince’de “kılıç” anlamına gelen bu isim, İtalya’da devletin en derinlerinde yuvalanmış, görünmez bir ordunun kod adıydı. Ancak Gladio bir istisna değil, kuralın ta kendisiydi. Bu, Avrupa’yı bir örümcek ağı gibi saran, merkezi olarak koordine edilen, ancak ulusal düzeyde farklı isimler ve yapılar altında faaliyet gösteren devasa bir ağın sadece İtalya’daki koluydu. Türkiye’de bu yapı, doğrudan Genelkurmay Başkanlığı’na bağlı olan ve varlığı uzun yıllar boyunca bir sır gibi saklanan “Özel Harp Dairesi” olarak örgütlendi. Belçika’da “SDRA8”, Yunanistan’da “LOK” (Lochos Oreinon Katadromon) ya da diğer adıyla “Operation Sheepskin”, Almanya’da “Technischer Dienst des Bundes Deutscher Jugend” (TD BJD), Hollanda’da “Operaties & Inlichtingen”, Norveç’te “ROC” ve Fransa’da “Plan Bleu” ve “La Rose des Vents” gibi isimler altında benzer yapılar, Amerikan Merkezi Haberalma Teşkilatı (CIA) ve İngiliz Gizli İstihbarat Servisi’nin (MI6) yakın koordinasyonu, finansmanı ve eğitimiyle kurulmuştu. Bu ağların tamamı, NATO’nun Avrupa’daki en yüksek askeri otoritesi olan Avrupa Müttefik Kuvvetleri Yüksek Karargâhı’na (SHAPE) bağlı, ancak ulusal parlamentoların ve hükümetlerin bilgisi ve denetimi dışında çalışan gizli komiteler (Clandestine Planning Committee – CPC ve Allied Clandestine Committee – ACC) tarafından yönetiliyordu. Bu, kelimenin tam anlamıyla paralel bir devlet, bir gölge ordu yaratmak demekti. Bu yapılar, en başından itibaren, kuruluş felsefeleri gereği yasa dışı, anayasaya aykırı ve her türlü demokratik denetimin tamamen dışında tasarlanmıştı. Onların varlık nedeni, hukukun ve demokrasinin sınırlarının ötesinde, “yüksek devlet çıkarları” adına her türlü eylemi yapabilme kabiliyetine sahip olmaktı. Bu, devletin kendi içine yerleştirdiği bir saatli bombaydı ve patlayacağı günü bekliyordu.

Bu gizli orduların operasyonel mantığı, onları kaçınılmaz olarak toplumun en karanlık unsurlarıyla iş birliğine itti. Bir Sovyet işgaline karşı direnecek “vatanseverler” arayışı, çoğu zaman anti-komünizmin en fanatik, en şiddet yanlısı yorumunu benimseyen gruplara yöneldi. Bunlar, genellikle İkinci Dünya Savaşı’nın artığı olan faşist militanlar, neo-faşist terör örgütleri, monarşi yanlısı aşırı sağcılar ve hatta organize suç şebekelerinin üyeleriydi. Bu gruplar için komünizmle mücadele, ideolojik bir saplantı ve aynı zamanda yasa dışı faaliyetlerini meşrulaştıran bir kılıftı. Devletin gizli aygıtları, bu gruplara silah, eğitim, finansman ve en önemlisi dokunulmazlık zırhı sağladı. Onların işlediği suçlara, gerçekleştirdiği terör eylemlerine göz yumuldu, hatta çoğu zaman bu eylemler bizzat istihbarat servisleri tarafından teşvik edildi veya yönlendirildi. Böylece, “komünizmle mücadele” gibi soyut ve meşru görünen bir amaç, somutta, siyasi cinayetler işleyen, bombalı saldırılar düzenleyen, kaos ve korku yaratarak siyasi iklimi zehirleyen bir terör mekanizmasına dönüştü. İtalya’da Gladio’nun, Ordine Nuovo ve Avanguardia Nazionale gibi neo-faşist terör örgütleriyle olan kanıtlanmış bağları, bu kirli ittifakın en bariz örneğidir. Benzer şekilde, Türkiye’de Özel Harp Dairesi’nin himayesinde faaliyet gösteren “kontrgerilla” yapılanmasının, 12 Eylül 1980 darbesine giden süreçte ülkeyi kan gölüne çeviren sağ-sol çatışmasını körüklemedeki ve aydınlara, sendikacılara yönelik suikastlardaki rolü, yıllar sonra ortaya çıkan belgeler ve itiraflarla netleşecekti.

Bu yapıların en temel özelliklerinden biri, derin bir gizlilik perdesi altında ve mutlak bir inkâr mekanizmasıyla çalışmalarıydı. Operasyonlar, “bölümlere ayrılmış” (compartmentalized) bir hücre sistemiyle yürütülüyor, böylece bir hücre açığa çıksa bile ağın geri kalanının güvenliği sağlanıyordu. Üyeler, gerçek kimliklerini ve operasyonun nihai amacını çoğu zaman tam olarak bilmeden, kendilerine verilen emirleri “vatanseverlik” görevi olarak yerine getiriyorlardı. Bu sistem, herhangi bir sızıntı veya skandal durumunda hükümetlerin ve NATO yetkililerinin “haberimiz yoktu” demesine olanak tanıyan, kusursuz bir “makul inkâr” (plausible deniability) doktrini üzerine inşa edilmişti. Bu durum, bu gizli orduları zamanla kendi hükümetlerinden bile daha güçlü, kontrol edilemez ve kendi gündemini dayatan otonom güç merkezlerine dönüştürdü. Başlangıçta NATO’nun bir aracı olarak tasarlanan bu yapılar, zamanla kendi çıkarları, kendi finansal kaynakları ve kendi iktidar ağları olan, devleti içten içe kemiren parazitlere evrildiler. Onların varlığı, üye ülkelerdeki demokrasinin sadece kâğıt üzerinde kaldığının, gerçek iktidarın seçilmiş temsilcilerin elinde değil, Brüksel ve Washington’a bağlı, yüzü ve ismi olmayan gizli komitelerin ve onların sahadaki silahlı tetikçilerinin elinde olduğunun acı bir kanıtıydı.

Soğuk Savaş’ın bu ilk döneminde atılan tohumlar, ilerleyen on yıllarda zehirli meyvelerini verecekti. “İç düşmanla” mücadele adı altında kurulan bu gayrinizami harp mekanizmaları, devletin yasal güvenlik güçleri ile yasa dışı suç örgütleri arasındaki sınırı bilinçli olarak bulandırdı. Devlet, bir yandan hukuk ve düzeni sağlamakla yükümlü bir aygıtken, diğer yandan kendi vatandaşlarına karşı psikolojik harp yürüten, terör eylemleri düzenleyen ve mafyatik yapılarla iş birliği yapan karanlık bir organizasyona dönüşüyordu. Bu, şizofrenik bir devlet yapısıydı. NATO üyeliği, bu şizofrenik yapının kurulmasını sadece mümkün kılmakla kalmadı, aynı zamanda onu bir “gereklilik” olarak dayattı. Bu ağlar olmadan, Batı ittifakının siyasi ve ideolojik bütünlüğünün korunabileceğinden emin olunamıyordu. Dolayısıyla, bu kirli savaşın yürütülmesi için gerekli olan finansal ve insan kaynağının nereden bulunacağı sorusu, en başından itibaren sistemin merkezinde yer alıyordu. Resmi bütçelerle ve yasal prosedürlerle yürütülemeyecek bu gizli savaş, kaçınılmaz olarak kendi karanlık ekonomisini ve kendi kirli insan kaynağını yaratmak zorundaydı. Devletin yasal sınırlarının dışına çıkma kararı alındığı an, mafyayla, uyuşturucu kaçakçılarıyla ve siyasi tetikçilerle kurulacak ittifakın da temelleri atılmış oluyordu. Bu yapılar, hayatta kalabilmek ve kendilerine verilen görevleri yerine getirebilmek için ihtiyaç duydukları kaynakları nereden bulacaklardı? Bu “vatansever” katiller ve sabotajcılar kimlerden oluşacaktı? İşte bu sorular, bizi Soğuk Savaş’ın ve NATO’nun gizli tarihinin bir sonraki, çok daha kanlı ve kirli sayfasına, devletin organize suçla olan kaçınılmaz ve ölümcül birlikteliğinin anatomisine götürmektedir. Bu, bir yan etki değil, sistemin doğasında var olan, tasarımsal bir zorunluluktu.


Bölüm 2: Finansman, İnsan Kaynağı ve Kirlenmenin Anatomisi: Vatanseverlikten Mafyaya Geçiş

NATO’nun stratejik aklının, üye ülkelerin egemenlik dokusunun içine, parlamenter denetimden azade ve anayasal meşruiyetten muaf bir gölge ordu yerleştirme kararı, teorik bir plandan pratik bir uygulamaya geçtiği anda, kendini iki temel ve son derece dünyevi sorunla karşı karşıya buldu: Bu görünmez savaş nasıl finanse edilecek ve bu kirli savaşı yürütecek askerler kimler olacaktı? Soğuk Savaş’ın ideolojik perdesi altında alınan bu kararların ahlaki ve siyasi sonuçları ne denli karmaşık olursa olsun, operasyonel gerçeklik son derece basitti: Para ve insan olmadan hiçbir ordu, gizli ya da açık, varlığını sürdüremezdi. İşte bu iki temel gereksinim, NATO’nun anti-komünist mücadelesini, devlet koridorlarının steril ortamından çıkarıp, sokakların acımasız ve kanlı gerçekliğine taşıyan, ve bu süreçte devleti geri dönülmez bir şekilde kirleten kimyasal reaksiyonun katalizörleri oldu. “Vatanseverlik” adına atılan ilk adım, devleti kaçınılmaz olarak mafyanın ve organize suçun karanlık sularına doğru iten geri dönülmez bir yola sokmuştu. Bu, bir yozlaşma değil, sistemin kendi kendini beslemesi için tasarlanmış, öngörülebilir bir kirlenme süreciydi.

Bir gizli orduyu, yani Gladio ve onun kardeş yapılanmalarını, parlamentoların onayladığı resmi savunma bütçeleriyle finanse etme fikri, en başından itibaren imkânsızdı. Demokratik bir sistemin temel taşı olan bütçe şeffaflığı ve parlamenter denetim, doğası gereği gizli, yasa dışı ve inkâr edilebilir operasyonlar yürütmek üzere tasarlanmış bir yapının varlığıyla taban tabana zıttı. Bir milletvekilinin bütçe görüşmelerinde, “Genelkurmay’a bağlı, ancak kime hizmet ettiği belirsiz, neo-faşist militanlardan oluşan hücrelere ayrılan ödeneğin gerekçesi nedir?” diye sorması düşünülemezdi. Bu operasyonların ruhu gizlilikti ve para, her zaman bir iz bırakırdı. Dolayısıyla, bu Stay-Behind ağlarının finansmanı, devletin yasal ve denetlenebilir kanallarının tamamen dışında, kendi kendine yeterli ve izi sürülemez bir ekonomik model yaratmak zorundaydı. Bu durum, bu “vatansever” örgütleri, varlıklarını sürdürebilmek için kaçınılmaz olarak en kârlı, en karanlık ve en acımasız ekonomik faaliyetlerin içine itti. Bu kaynakların başında ise insanlık tarihinin en yıkıcı ve kârlı iki yasa dışı ticareti geliyordu: Uyuşturucu ve silah kaçakçılığı. Anti-komünizm mücadelesi, bu ölümcül ticaretin üzerine örtülen kutsal bir şal haline geldi. Bu “yüksek amaç” adına, devletin güvenlik ve istihbarat birimleri, kendi gizli ordularının yürüttüğü bu yasa dışı ekonomik faaliyetlere sadece göz yummakla kalmadı, çoğu zaman bu kirli mekanizmanın aktif bir parçası, bir ortağı haline geldi.

Uyuşturucu ticareti, bu gizli ağlar için adeta bir can damarıydı. Getirisi muazzamdı, nakit akışı sağlıyordu ve en önemlisi, zaten var olan, oturmuş ve küresel ölçekte faaliyet gösteren yeraltı ağları üzerinden yürütülebiliyordu. CIA’in, komünizmle mücadele adına dünyanın farklı coğrafyalarındaki uyuşturucu ticaretini nasıl kullandığına dair kanıtlar mevcuttu. Güneydoğu Asya’daki Altın Üçgen’de, komünist Pathet Lao’ya karşı savaşan Hmong kabilelerinin afyon ticaretini Air America isimli paravan havayolu şirketiyle desteklemesi veya Marsilya merkezli ünlü “Fransız Bağlantısı” (French Connection) eroin ağının, Fransız istihbarat servisleri tarafından limanlardaki komünist sendikaları kırmak için kullanılması, bu kirli iş birliğinin ilk örnekleriydi. NATO Avrupa’sında da aynı model, daha sistematik bir şekilde hayata geçirildi. Türkiye gibi, Asya’dan Avrupa’ya uzanan uyuşturucu rotalarının (Balkan Rotası) tam üzerinde bulunan jeostratejik bir ülke, bu sistem için biçilmiş kaftandı. Devletin en derinlerindeki unsurlar, anti-komünist mücadelede en ön safta yer alan aşırı sağcı militan grupların uyuşturucu ticaretine girmesine göz yumdu, hatta onları teşvik etti. Bu gruplar, elde ettikleri devasa gelirlerin bir kısmını “dava” için kullanırken, bir kısmıyla da kendi ekonomik imparatorluklarını kuruyorlardı. Bu süreçte gümrükler körleşiyor, polis operasyonları seçici hale geliyor, “bizden olan” kaçakçılara dokunulmazlık sağlanıyordu. Benzer bir durum, Sicilya mafyasının (Cosa Nostra) anavatanı olan İtalya için de geçerliydi. Mafya, doğası gereği komünizme düşmandı; zira komünist bir rejim, onların özel mülkiyete ve serbest (!) teşebbüse dayalı suç ekonomilerini yok ederdi. Bu ortak düşman, Amerikan istihbaratı ile Sicilya mafyası arasında İkinci Dünya Savaşı’ndaki Müttefik çıkarması sırasında kurulan pragmatik ittifakı, Soğuk Savaş boyunca kalıcı bir stratejik ortaklığa dönüştürdü. Mafyanın uluslararası eroin ağları, Gladio’nun operasyonları için bir finansman kaynağı haline gelirken, Gladio da mafyaya devlet içinde koruma ve dokunulmazlık sağlayan bir zırh sunuyordu. Bu, şeytani bir simbiyozdu: Devlet, kendi bekası için toplumu zehirleyen bir kanserin büyümesine izin veriyor, hatta onu besliyordu.

Finansman sorunu kadar kritik olan diğer mesele ise insan kaynağıydı. Bu gizli operasyonlar, sıradan, emir-komuta zincirine ve Cenevre Sözleşmesi gibi savaş hukukuna uymaya alışkın askerler veya kanunlara bağlı memurlar tarafından yürütülemezdi. İhtiyaç duyulan profil çok farklıydı: Soğukkanlılıkla adam öldürebilecek, sorgusuz sualsiz bombalı eylem yapabilecek, ahlaki sınırları olmayan, ideolojik olarak son derece motive ve en önemlisi, yakalandığında konuşmayacak veya kolayca feda edilebilecek “özel yeteneklere” sahip kişiler gerekiyordu. Bu “yetenekler”, toplumun saygın kesimleri arasında bulunamazdı. Bu nedenle, Stay-Behind ağlarının insan kaynağı havuzu, kaçınılmaz olarak toplumun en karanlık ve en marjinal kesimlerinden oluştu. Bu havuzun en verimli kaynağı, İkinci Dünya Savaşı sonrası Avrupa’sında hala varlığını sürdüren aşırı sağcı ve neo-faşist gruplardı. Mussolini’nin Kara Gömleklileri’nin veya Hitler’in SS birliklerinin ideolojik mirasçıları olan bu militanlar, komünizme karşı patolojik bir nefret duyuyorlardı. Savaşta kaybetmişlerdi ama davalarından vazgeçmemişlerdi. Onlar için komünizmle mücadele, kaybettikleri savaşı başka bir cephede sürdürmek anlamına geliyordu. CIA ve MI6, bu grupları son derece kullanışlı buldu. Onlar zaten motiveydiler, şiddete yatkındılar ve mevcut demokratik düzene düşmandılar. Onlara silah, eğitim ve meşruiyet hissi vermek yeterliydi. İtalya’daki Ordine Nuovo (Yeni Düzen) veya Avanguardia Nazionale (Ulusal Öncü) gibi terör örgütleri, Gladio’nun tetikçi ve bombacı ihtiyacını karşılayan ana kaynaklar haline geldi.

İkinci önemli insan kaynağı ise, finansman konusunda olduğu gibi, organize suç dünyası, yani mafyaydı. Mafya üyeleri, profesyonel suçlulardı. Şiddet, onlar için bir iş yapma biçimiydi. Cinayet, bombalama, kundaklama, adam kaçırma gibi eylemler, onların günlük rutinlerinin bir parçasıydı. Devletin gizli servisleri için bu, paha biçilmez bir operasyonel kabiliyet anlamına geliyordu. Devletin kendi eliyle yapamayacağı “pis işleri” taşeron olarak mafyaya gördürmek, mükemmel bir inkâr mekanizması sağlıyordu. Bir sendika lideri öldürüldüğünde, bu bir “siyasi cinayet” olarak değil, iki mafya ailesi arasındaki bir “hesaplaşma” olarak sunulabilirdi. Bir banka soygunuyla operasyon finanse edildiğinde, bu “devlet destekli bir kaynak yaratma operasyonu” değil, adi bir suç olarak kayıtlara geçebilirdi. Bu iş birliğinde herkes kazanıyordu: Devlet, inkâr edilebilir bir operasyonel güce kavuşuyor; mafya ise devlet koruması altında suç imparatorluğunu büyütme, rakiplerini devletin gücünü kullanarak ezme ve yasalara karşı dokunulmazlık elde etme imkânı buluyordu. İşte bu noktada, anti-komünizm ortak paydası, faşist bir militan ile bir mafya babasını, bir istihbarat subayı ile bir tetikçiyi, bir politikacı ile bir uyuşturucu baronunu aynı “kutsal” amaç uğruna bir araya getiren bir çimento işlevi gördü. Devletin koridorlarında, NATO karargâhlarında başlayan soyut anti-komünist mücadele, bu kirli ittifakın sonucunda, sokaklarda uyuşturucu satan, haraç kesen, dükkânları bombalayan ve siyasi cinayetler işleyen somut bir canavara dönüştü.

Bu kirlenmenin en karmaşık ve en kurumsallaşmış hali, belki de İtalya’daki Propaganda Due (P2) Mason Locası’nın şahsında vücut buldu. Dışarıdan bakıldığında sıradan bir mason locası gibi görünen P2, Licio Gelli’nin liderliğinde, İtalya’nın “derin devleti”nin sinir merkezi haline gelmişti. P2, sadece bir loca değil, bir kesişim kümesiydi. Devletin en tepesindeki generaller, istihbarat şefleri, bakanlar, emniyet müdürleri, hakimler, gazeteciler ve iş adamları ile Gladio’nun operasyonel unsurları, neo-faşist teröristler ve Sicilya mafyasının liderleri bu locanın çatısı altında bir araya geliyordu. P2 listeleri 1981’de ortaya çıktığında, İtalya Cumhuriyeti’nin adeta bir suç örgütü tarafından ele geçirildiği anlaşıldı. P2, devletin, mafyanın ve Gladio’nun arasındaki korkunç iş birliğinin sadece bir örneği değil, bu iş birliğini organize eden, planlayan ve yöneten beynin ta kendisiydi. Bologna Garı katliamı gibi onlarca masum insanın hayatını kaybettiği terör eylemlerinin soruşturmalarının nasıl saptırıldığı, Vatikan Bankası üzerinden yürütülen milyarlarca dolarlık kara para aklama operasyonları, siyasi rakiplerin nasıl şantajla saf dışı bırakıldığı, hepsi P2’nin karanlık koridorlarında planlanıyordu. P2 skandalı, NATO şemsiyesi altında kurulan bu gizli yapıların, zamanla kendi yaratıcılarını bile aşan, devleti içeriden fetheden ve kendi gündemini dayatan kontrolsüz bir güce nasıl dönüştüğünün en dehşet verici kanıtıydı.

Türkiye’deki Susurluk kazası da, bu kirlenme anatomisinin farklı bir coğrafyadaki, ancak aynı derecede sarsıcı bir tezahürüydü. 3 Kasım 1996’da Balıkesir’in Susurluk ilçesi yakınlarında meydana gelen bir trafik kazası, bir kamyonla çarpışan bir Mercedes’in içindekilerle birlikte, Türkiye Cumhuriyeti’nin en karanlık sırlarını da yolun ortasına saçtı. Arabanın içinde, dönemin bir emniyet müdürü, iktidar partisine mensup bir milletvekili ve en önemlisi, yıllardır uluslararası seviyede aranan, uyuşturucu kaçakçılığı, katliam ve sayısız siyasi cinayetten sorumlu aşırı sağcı bir tetikçi olan Abdullah Çatlı vardı. Çatlı, kazada ölmüştü ve üzerinden devletin en üst düzey yetkilileri tarafından verilmiş “yeşil pasaport” ve sahte kimlikler çıkmıştı. Susurluk kazası, bir kaza değil, bir ifşaydı. Yıllardır fısıltıyla konuşulan “derin devlet”in, “kontrgerilla”nın, siyasetçi-mafyapolis üçgeninin somut, inkâr edilemez bir fotoğrafıydı. Bu fotoğraf, devletin aranan bir katili ve uyuşturucu baronunu, kendi güvenlik müdürü ve milletvekiliyle aynı araçta seyahat ettirecek kadar koruduğunu, onunla iş birliği yaptığını kanıtlıyordu. Tıpkı P2 gibi, Susurluk da bu kirli yapıların bir kaza veya birkaç kötü yetkilinin işi olmadığını, aksine sistematik, yapısal ve Soğuk Savaş’tan miras kalan bir devlet politikasının doğal bir sonucu olduğunu gözler önüne serdi. “Vatanı korumak” adına yola çıkanların, zamanla vatanın kendisini bir suç organizasyonuna nasıl dönüştürdüğünün trajik bir hikayesiydi bu. Devlet, komünizmle mücadele etmek için çağırdığı şeytanları artık kontrol edemiyor, onlarla birlikte yaşamaya, onlara benzemeye başlıyordu. Bu yapıların varlığı, zamanla iktidarların da doğasını değiştirecek, demokratik ve şeffaf yönetimleri bir lüks, hatta bir tehdit haline getirecekti. Çünkü bu karanlık yapıların ve onların suç ortaklıklarının devam edebilmesi için, onlara göz yumacak, onlarla iş birliği yapacak, onlardan pay alacak “uygun” iktidarlara ihtiyaç vardı. Bu da bizi, “NATO’nun suçu yok, iktidarlarımız kötü” şeklindeki yaygın safsatayı ve bu tavuk-yumurta denkleminin ardındaki gerçeği sorgulamaya yöneltmektedir.


Bölüm 3: “Tavuk-Yumurta” Safsatası: NATO’nun Kötü İktidarları Seçmesi ve Yaratması

Devletin, kendi varlığını ve ideolojik yönelimini koruma güdüsüyle, gayrinizami harp doktrinleri uyarınca organize suçun ve aşırı ideolojik grupların karanlık dehlizlerine dalması, kendi ontolojisinde geri dönülmez bir yarılma yaratır. Bu yarılmanın ortaya çıkardığı kirli finansman ağları ve kanlı insan kaynakları havuzu, sistemin sadece bir parçası değil, zamanla onun kalbi haline gelir. Ancak bu yapısal kirlenme, siyasi iklimden bağımsız, steril bir laboratuvar ortamında gerçekleşmez. Tam aksine, bu yeraltı canavarının hayatta kalabilmesi, büyüyebilmesi ve kendisine verilen görevleri yerine getirebilmesi için, yer üstündeki resmi ve meşru siyasi iktidarın niteliği hayati bir önem taşır. İşte bu noktada, NATO üyesi ülkelerin siyasi tarihlerini anlamaya çalışırken sıkça başvurulan, rahatlatıcı ama temelde yanıltıcı bir argümanla karşılaşırız: “NATO’nun bir suçu yok, bizim siyasetçilerimiz, bizim iktidarlarımız kötüydü; yolsuzluğa ve yozlaşmaya onlar izin verdi.” Bu argüman, sorumluluğu uluslararası bir stratejik yapıdan alıp ulusal siyasetin içsel zaaflarına yıkan, klasik bir “tavuk-yumurta” safsatasıdır. Bu bakış açısı, temel bir mantık hatası içerir ve olayların neden-sonuç ilişkisini kasten ters yüz eder. Bu, “Sigara içtiğim için ciğerlerim kötüleşmiyor, zaten akciğerlerim doğuştan zayıf ve kötü olduğu için sigara bana dokunuyor, nefesimi daraltıyor ve öksürtüyor,” demekle eşdeğerdir. Oysa gerçek tam tersidir: Sigara, yani sistemin kendisi, sağlıklı bir organı dahi zamanla hastalandıran, onu patolojik bir duruma sürükleyen ve nihayetinde işlevsiz kılan bir zehirdir. Benzer şekilde, NATO’nun özellikle Soğuk Savaş döneminde benimsediği güvenlik mimarisi ve bu mimarinin ayrılmaz bir parçası olan gizli “Stay-Behind” ağları, üye ülkelerde tesadüfen “kötü iktidarların” ortaya çıkmasına zemin hazırlayan pasif bir etken değil, tam aksine, bu tür iktidarları aktif olarak seçen, yaratan, koruyan ve onlara alternatif olabilecek her türlü siyasi hareketi acımasızca ezen bir “siyasi seçilim” mekanizması olarak işlemiştir.

Bu mekanizmayı anlamak için öncelikle NATO’nun, daha doğrusu onun arkasındaki hegemon güç olan Amerika Birleşik Devletleri’nin, müttefiklerinden ne beklediğini doğru tahlil etmek gerekir. Washington’ın ve Brüksel’deki SHAPE karargâhının bir müttefikten beklediği birincil özellik, o ülkenin demokratik standartlarının yüksekliği, hukuk devletinin kusursuz işleyişi veya hükümetinin şeffaflığı değildi. Bunlar, kamuoyu önünde dile getirilen, vitrini süsleyen idealist söylemlerdi. Perde arkasındaki gerçek ve tek öncelik, “sadakat” ve “öngörülebilirlik” idi. Bir müttefik hükümet, ABD’nin küresel ve bölgesel jeopolitik çıkarlarına sorgusuz sualsiz hizmet etmeli, ittifakın stratejik kararlarına harfiyen uymalı ve en önemlisi, kendi toprakları üzerindeki Amerikan askeri ve istihbari operasyonlarına tam bir serbesti tanımalıydı. Bu perspektiften bakıldığında, tam anlamıyla demokratik, şeffaf, güçlü bir parlamentoya, bağımsız bir yargıya ve özgür bir basına sahip bir hükümet, ideal bir müttefik değil, tam tersine potansiyel bir baş belası, bir risk faktörüydü. Çünkü böyle bir hükümet, kamuoyu baskısına ve meclis denetimine açık olacaktı. Topraklarındaki Amerikan üslerinin statüsünü sorgulayabilir, nükleer silahların varlığına itiraz edebilir, CIA’in kendi vatandaşlarına yönelik operasyonlarına izin vermeyebilir veya Washington’ın istemediği bir ülkeyle (örneğin Sovyetler Birliği ile) ticari veya diplomatik ilişkiler geliştirmeye çalışabilirdi. Kısacası, egemenliğinin gereklerini yerine getirmeye kalkışabilirdi. Bu ise, Soğuk Savaş’ın sıfır toplamlı oyun mantığı içinde kabul edilemez bir sapmaydı.

Bu stratejik zorunluluk, NATO’nun müttefik ülkelerde nasıl bir siyasi yapıyı tercih ettiğini net bir şekilde ortaya koyar. İdeal müttefik rejim, milli iradeden çok Brüksel’in ve Washington’un telkinlerine açık olan, liderleri ve kilit bürokratları çeşitli bağlarla (eğitim, finansal destek, şantaj) kontrol altında tutulabilen, yolsuzluklara batmış olduğu için sürekli bir meşruiyet kriz yaşayan ve bu nedenle dış desteğe muhtaç olan, zayıf ve manipüle edilebilir bir rejimdi. Yolsuzluk, bu denklemde bir zaaf değil, bir kontrol mekanizmasıydı. Finansal veya ahlaki skandallara bulaşmış bir politikacı, her zaman “terbiye edilmesi” daha kolay bir müttefikti. Onun kirli çamaşırlarını içeren dosyalar, Langley’deki veya Brüksel’deki kasalarda, gerektiğinde kullanılmak üzere birer şantaj unsuru olarak bekletilirdi. Bu tür rejimler, topraklarında Gladio gibi gizli orduların varlığına, Özel Harp Dairesi gibi denetim dışı yapıların operasyonlarına veya mafya ile devlet arasındaki kirli ilişkilere göz yummakla kalmaz, bu yapıların devamını kendi iktidarlarının bir sigortası olarak görürlerdi. Onlar için bu “derin” mekanizmalar, hem komünist muhalefeti ezmek için kullanışlı bir araç, hem de Washington’a olan sadakatlerini ispatlamanın bir yoluydu. Dolayısıyla, İtalya’da Hristiyan Demokratların on yıllar süren ve yolsuzlukla özdeşleşen iktidarı veya Türkiye’de belirli dönemlerde sağ partilerin ordu ve istihbaratla kurduğu simbiyotik ilişki, birer tesadüf veya siyasi beceriksizlik ürünü değil, NATO’nun güvenlik mimarisinin doğal ve istenen bir sonucuydu. Onlar, sistemin aradığı “sadık müttefikler” idi.

Peki, bir ülkede halkın iradesi bu tasarlanmış denklemin dışına çıkmaya yeltendiğinde, yani sol eğilimli, bağımsızlıkçı, ittifakın çıkarlarını sorgulayan bir lider veya parti demokratik seçimlerle iktidara geldiğinde ya da gelme potansiyeli gösterdiğinde ne oluyordu? İşte o zaman, sistemin sigorta mekanizması, yani birinci ve ikinci bölümlerde anatomisini incelediğimiz o “derin” yapılar, bütün gücüyle devreye giriyordu. Bu noktada siyasi mühendislik, yerini kaba kuvvete, yani askeri darbelere bırakıyordu. NATO’nun gizli orduları ve onlarla iç içe geçmiş olan ulusal orduların NATO’ya sadık generalleri, anayasal düzenin koruyucusu rolünden çıkıp, bizzat o düzeni yıkan birer balyoza dönüşüyorlardı. Soğuk Savaş tarihi, bu tür müdahalelerin sayısız kanlı örneğiyle doludur.

Yunanistan’daki 1967 Albaylar Cuntası, bu mekanizmanın en çıplak ve en acımasız işleyiş biçimlerinden biridir. 1960’ların ortalarında Yunanistan, Yorgo Papandreu ve ardından oğlu Andreas Papandreu liderliğindeki Merkez Birliği Partisi’nin yükselişine tanık oluyordu. Papandreu’lar, daha bağımsız bir dış politika izlemekten, NATO içindeki Yunanistan’ın rolünü sorgulamaktan ve en önemlisi, ordunun ve istihbaratın üzerindeki sivil denetimi artırmaktan bahsediyorlardı. Bu söylemler, Washington’da ve NATO karargahında alarm zillerinin çalmasına neden oldu. Özellikle Andreas Papandreu, ABD için tehlikeli bir figür olarak görülüyordu. Yaklaşan seçimlerde Papandreu’ların büyük bir zafer kazanması bekleniyordu. Bu, “izin verilemez” bir sonuçtu. İşte bu noktada, 21 Nisan 1967 sabahı, Albay Yorgo Papadopulos liderliğindeki bir grup subay, “Prometheus Planı” adını verdikleri bir operasyonla yönetime el koydu. İşin en sarsıcı yanı, “Prometheus Planı”nın, albayların kendi icat ettiği bir plan olmamasıydı. Bu, bir Sovyet işgali durumunda komünistlerin ve solcuların kitlesel olarak tutuklanması için tasarlanmış, standart bir NATO acil durum planıydı. Yunan albaylar, NATO’nun “dış düşman” için hazırladığı bir planı, “iç düşmanı”, yani kendi halkının demokratik iradesini ezmek için kullanmışlardı. Darbe, anayasayı askıya aldı, siyasi partileri kapattı, binlerce solcuyu, aydını ve demokratı adalara sürgüne gönderdi veya işkenceden geçirdi. Peki, demokrasi beşiği sayılan Batı dünyasının ve onun askeri ittifakı NATO’nun bu duruma tepkisi ne oldu? Cılız kınamaların ötesinde, cunta yedi yıl boyunca iktidarda kalırken Batı’dan ve özellikle ABD’den tam destek görmeye devam etti. Çünkü cunta, Papandreu’nun aksine, Washington için “sadık” ve “öngörülebilir” bir müttefikti. Demokrasinin katledilmesi, jeostratejik çıkarların yanında önemsiz bir ayrıntıydı.

Türkiye’deki askeri darbeler de aynı karanlık mantığın ürünleridir. 12 Mart 1971 Muhtırası, 1960’ların sonlarında yükselen öğrenci hareketleri, işçi grevleri ve genel olarak sol muhalefetin güçlenmesi karşısında, ordunun “NATO’ya bağlı kanadının” sivil siyasete bir ayar verme operasyonuydu. Ordu, “parlamentonun ülkeyi anarşiye sürüklediğini” iddia ederek, Süleyman Demirel hükümetini istifaya zorladı ve “partiler üstü” adı altında, aslında kendi güdümünde olan teknokrat hükümetlerin kurulmasını sağladı. Bu süreçte solculara karşı “Balyoz Harekâtı” adı altında kitlesel bir cadı avı başlatıldı. Ancak en sistematik ve yıkıcı müdahale, 12 Eylül 1980’de gerçekleşti. 1970’ler boyunca Türkiye, birinci bölümde bahsedilen “Gerilim Stratejisi”nin en kanlı laboratuvarlarından birine dönüşmüştü. Özel Harp Dairesi’nin kontrolündeki kontrgerilla unsurları ve onlarla iş birliği içindeki aşırı sağcı militan gruplar, ülkeyi bilinçli bir iç savaş ortamına sürüklediler. Siyasi cinayetler, katliamlar (Maraş, Çorum, 1 Mayıs 1977), bombalamalar günlük hayatın bir parçası haline geldi. Toplum, bir korku ve kaos sarmalının içine hapsedildi. Amaç, halkı siyasetten ve demokrasiden soğutmak ve onları bir “kurtarıcı” olarak askeri darbeyi kabullenmeye hazır hale getirmekti. Plan tıkır tıkır işledi. 12 Eylül sabahı General Kenan Evren liderliğindeki ordu yönetime el koyduğunda, toplumun önemli bir kesimi bunu bir rahatlama olarak karşıladı.

Darbenin arkasındaki uluslararası destek ise sır değildi. Darbe gerçekleştiği sırada Washington’da bulunan CIA Türkiye Masası Şefi Paul Henze’nin, Başkan Jimmy Carter’a haberi “Our boys have done it” (“Bizim çocuklar başardı”) sözleriyle ilettiği, siyasi tarihin en bilinen ve en utanç verici anekdotlarından biridir. Bu üç kelimelik cümle, aslında her şeyi özetliyordu. Türk ordusu, Washington’dan bakıldığında, egemen bir ulusun ordusu değil, NATO hiyerarşisi içinde emirleri uygulayan, “bizim çocuklar” olarak görülen bir vekil gücüydü. 12 Eylül darbesi, sadece anayasayı ortadan kaldırmakla kalmadı, Türkiye’nin toplumsal ve siyasi genetiğini kalıcı olarak değiştirdi. 650.000 kişi gözaltına alındı, yüz binlercesi işkenceden geçti, 50 kişi idam edildi, bütün bir solcu ve demokrat kuşak yok edildi. Darbenin ardından hazırlanan 1982 Anayasası ise, sivil siyasetin alanını daraltan, orduya ve onunla bağlantılı kurumlara (Milli Güvenlik Kurulu gibi) devlet içinde olağanüstü yetkiler tanıyan, anti-demokratik bir zırh oluşturdu. Bu zırhın temel işlevi, bir daha asla 1970’lerdeki gibi “kontrol dışı” bir siyasi hareketliliğin yaşanmamasını garanti altına almaktı.

Dolayısıyla, “kötü iktidarlar” NATO’ya rağmen var olmadılar; tam aksine, NATO’nun stratejik gereklilikleri ve bu gereklilikleri hayata geçiren askeri darbeler ve müdahaleler nedeniyle var olabildiler, korundular ve adeta özel olarak yetiştirildiler. Darbeler, siyaset bahçesindeki “istenmeyen otları” temizledikten sonra, geriye sadece sistemin izin verdiği, onunla uyumlu, “ehlileştirilmiş” siyasetçilerin ve partilerin kalmasını sağladı. Bu yeni siyasi ekosistemde başarılı olmanın yolu, halkın taleplerini yerine getirmekten değil, ordunun ve onun arkasındaki uluslararası güç merkezlerinin kırmızı çizgilerini aşmamaktan geçiyordu. Bu ortamda yetişen politikacılar, doğal olarak, yolsuzluğa daha açık, omurgasız, pragmatist ve milliyetçilik söylemlerini sadece iç kamuoyunu tatmin etmek için kullanan, ancak perde arkasında ittifakın taleplerine boyun eğen bir karakter profili sergilediler. Onlar, darbeci generallerin ve NATO stratejistlerinin yarattığı sistemin ürünleriydi. Bu nedenle, daha sonraki yıllarda ortaya çıkan büyük yolsuzluk skandallarını, devlet-mafya ilişkilerinin (Susurluk gibi) pervasızca devam etmesini, NATO’dan bağımsız, münferit ahlaki çürümüşlükler olarak görmek, büyük resmi tamamen kaçırmak demektir. Bu çürümüşlük, sistemin kendisi tarafından, siyasi yelpazeyi istenen dar aralıkta tutmak için bir araç olarak tasarlanmış ve korunmuştu. Kötü iktidarlar, hastalığın nedeni değil, bizzat hastalığın bir belirtisi ve devamını sağlayan bir parçasıydılar. Bu hastalığın en akut ve acımasız kriz anları ise, toplumu terörize ederek askeri müdahalelere zemin hazırlayan o kanlı “Gerilim Stratejisi” uygulamaları olacaktı.


Bölüm 4: Gerilim Stratejisi (Strategy of Tension): Kaos Yaratarak Devleti Ele Geçirmek

Eğer NATO’nun Soğuk Savaş mimarisi, kendi jeopolitik çıkarlarına sadık, manipüle edilebilir ve ahlaki esneklik sahibi iktidarları bir seçilim mekanizmasıyla ayakta tutuyor ve bu denkleme uymayan demokratik iradeleri askeri darbelerle buduyorsa, o halde bu darbelerin meşruiyet zeminini hazırlayan toplumsal ve psikolojik koşulların da bir şekilde imal edilmesi gerekir. Hiçbir askeri cunta, tamamen barış ve istikrar içinde yaşayan bir toplumun ortasına bir sabah ansızın inip alkışlarla karşılanamaz. Otoriter bir müdahalenin, özellikle de demokrasi geleneği az ya da çok yerleşmiş bir ülkede halk tarafından bir “zorunluluk” veya daha da kötüsü bir “kurtuluş” olarak kabul edilebilmesi için, toplumun öncelikle demokrasinin kendisinden umudunu kesmesi, mevcut siyasi sistemin kaos ve şiddetten başka bir şey üretemeyeceğine ikna olması ve en nihayetinde, özgürlüklerini feda etme pahasına can güvenliğini tesis edecek “güçlü bir el” arayışına girmesi şarttır. İşte bu toplumsal histeri ve siyasi felç durumunu yaratmak için kullanılan, Soğuk Savaş’ın en şeytani ve en kanlı siyasi mühendislik projesinin adı “Gerilim Stratejisi”dir (La strategia della tensione). Bu strateji, Gladio ve onun Avrupa’daki kardeş yapılanmalarının temel operasyonel doktrini olup, devletin en temel varlık nedeni olan “vatandaşını iç ve dış tehditlere karşı koruma” ilkesini, tam tersine çevirerek, bizzat devletin gizli aygıtlarının kendi vatandaşlarına karşı bir terör ve korku kampanyası yürütmesi üzerine kuruludur. Bu, devletin sadece yozlaşması veya mafyayla iş birliği yapması değil, kendi meşruiyetini sağlamak için kendi toplumunu kurban eden, kendi halkının kanı üzerinden siyasi hesaplar yapan bir canavara dönüşmesinin en saf ve en korkunç halidir.

Gerilim Stratejisi’nin ardındaki psikolojik mantık, insanlığın en ilkel ve en güçlü duygusuna, yani korkuya dayanır. Özellikle de belirsiz, kaynağı bilinmeyen ve her an herkesin başına gelebilecek olan kolektif korku, bir toplumu rasyonel düşünme yetisinden alıkoyar, onu en basit ve en siyah-beyaz açıklamalara sığınmaya iter. Bir pazar yerinde patlayan bir bomba, bir tren istasyonunda parçalanan masum bedenler, kalabalık bir meydanda ateş açan keskin nişancılar; tüm bu eylemlerin ortak özelliği, hedeflerinin askeri veya siyasi değil, tamamen sivil olmasıdır. Amaç, belirli bir düşmanı yok etmek değil, toplumun tamamında bir dehşet ve güvensizlik iklimi yaratmaktır. Komşunun komşudan, öğrencinin öğrenciden şüphelendiği, en basit toplumsal etkileşimlerin bile bir tehdit potansiyeli taşıdığı bir ortamda, insanlar siyasi tartışmalardan, toplumsal taleplerden, grevlerden, gösterilerden uzaklaşır ve tek bir şeye odaklanır: Hayatta kalmak. İşte bu noktada, stratejinin ikinci ve en kritik aşaması devreye girer: Dezenformasyon ve suçun hedef saptırılarak belirlenmiş “iç düşman” üzerine yıkılması. Bu eylemler, devleti ve onun güvenlik aygıtını aciz göstererek değil, tam aksine onlara olan ihtiyacı artıracak şekilde tasarlanmıştır. Patlayan her bombanın ardından, sistemle iç içe geçmiş olan medya kuruluşları, istihbarat servislerinden sızdırılan “bilgilerle” ve “uzman” yorumcularla derhal sahneye çıkar ve suçu istisnasız bir şekilde sol grupların, anarşistlerin, komünistlerin veya ayrılıkçıların üzerine atar. “Ülkeyi kaosa sürüklemek istiyorlar”, “İç savaş çıkarmayı hedefliyorlar”, “Demokrasiyi yıkıp totaliter bir rejim kuracaklar” manşetleri, toplumun korkuyla beslenmiş zihnine, bu kaosun sorumlusunun kim olduğuna dair net ve basit bir resim çizer. Böylece toplum, kendisini terörize eden asıl failden habersiz, ona sunulan sahte düşmana karşı kin ve nefretle dolar. Bu, halkın kendi celladına aşık edilmesi sanatıdır.

Bu şeytani planın en sistemli ve en uzun soluklu uygulandığı laboratuvar, şüphesiz İtalya olmuştur. İkinci Dünya Savaşı sonrası dönemde Batı Avrupa’nın en güçlü Komünist Partisi’ne (PCI) ev sahipliği yapan İtalya, Washington için her zaman birincil endişe kaynağıydı. 1960’ların sonu ve 1970’ler boyunca, PCI’nin seçimlerdeki oy oranının istikrarlı bir şekilde artması ve Hristiyan Demokratlarla bir “Tarihi Uzlaşma” (Compromesso storico) arayışına girerek iktidar ortağı olma ihtimalinin belirmesi, NATO’nun gizli merkezlerindeki kırmızı alarmın en üst seviyeye çıkmasına neden oldu. Komünistlerin seçimle, demokratik yollarla iktidara gelmesi, Sovyet tanklarının Roma’ya girmesinden çok daha büyük bir stratejik yenilgi anlamına geliyordu. Bu senaryo, ne pahasına olursa olsun engellenmeliydi. İşte “Gerilim Stratejisi”, bu engellemenin anahtarı oldu. İtalya’nın “Kurşun Yılları” (Anni di piombo) olarak bilinen bu karanlık dönemi başlatan olay, 12 Aralık 1969’da Milano’daki Piazza Fontana’da bir bankanın havaya uçurulmasıyla gerçekleşen ve 17 kişinin ölümüne, 88 kişinin yaralanmasına neden olan katliamdır. Bu, İtalya’nın masumiyetini kaybettiği andı. Saldırının hemen ardından, devletin istihbarat ve emniyet birimleri, soruşturmayı kasıtlı olarak anarşist çevreler üzerine yönlendirdi. Giuseppe Pinelli ve Pietro Valpreda adlı iki anarşist günah keçisi olarak seçildi. Pinelli, sorgulanmak üzere götürüldüğü emniyet müdürlüğünün dördüncü katındaki pencereden “kazaen” düşerek hayatını kaybederken, Valpreda “canavar” olarak basına lanse edildi. Yıllar süren ve sayısız kez örtbas edilmeye çalışılan soruşturmaların sonunda ise gerçek ortaya çıktı: Saldırıyı düzenleyenler anarşistler değil, Ordine Nuovo (Yeni Düzen) adlı neo-faşist bir terör örgütüydü ve eylem, İtalyan askeri istihbarat servisi SID’in içindeki unsurların bilgisi ve yönlendirmesiyle gerçekleştirilmişti. Amaç tam olarak hedefine ulaşmıştı: Toplumda sol karşıtı bir histeri yaratmak, komünistlerin şiddet ve kaosla eş anlamlı olduğu algısını pekiştirmek ve halkı “düzeni sağlayacak” güçlü bir otoriteye sığınmaya teşvik etmek.

Piazza Fontana, bir başlangıçtı. Onu, Gioia Tauro tren katliamı (1970), Peteano bombalaması (1972), Milano Emniyet Müdürlüğü saldırısı (1973), Piazza della Loggia katliamı (1974) ve Italicus Ekspresi bombalaması (1974) gibi, hepsi de neo-faşist örgütler tarafından gerçekleştirilen ve sistematik olarak solun üzerine yıkılmaya çalışılan bir dizi terör eylemi izledi. Bu stratejinin zirve noktası ve en vahşi örneği ise 2 Ağustos 1980 sabahı Bologna tren istasyonunda patlayan bombaydı. Tatil başlangıcı nedeniyle tıklım tıklım olan istasyondaki bir bekleme salonuna yerleştirilen zaman ayarlı bomba, 85 masum insanın hayatını kaybetmesine ve 200’den fazla kişinin yaralanmasına neden oldu. Bu, İkinci Dünya Savaşı’ndan bu yana İtalya topraklarında yaşanan en büyük katliamdı. Saldırının hemen ardından yine aynı mekanizma işlemeye başladı. Hükümet yetkilileri ve onlara bağlı medya, olayın bir “kaza” olabileceğini ima ederek veya suçu uluslararası terör örgütlerine atarak hedef saptırmaya çalıştı. Ancak kamuoyu baskısı ve dürüst birkaç yargıcın çabalarıyla yürütülen soruşturmalar, bombayı yerleştirenlerin Nuclei Armati Rivoluzionari (NAR) adlı neo-faşist terör örgütünün üyeleri olduğunu kanıtladı. Daha da önemlisi, yargılama süreçleri, katillerin arkasındaki daha büyük gücü, yani Licio Gelli liderliğindeki P2 Mason Locası’nı ve İtalyan gizli servislerinin (o zamanki adıyla SISMI) üst düzey yöneticilerini işaret ediyordu. Bu yöneticiler, delilleri karartmak, soruşturmayı saptırmak ve katilleri korumakla suçlandılar ve bazıları mahkûm oldu. Bologna katliamının nihai amacı, tırmanan terör karşısında ülkenin yönetilemez hale geldiği algısını yaratarak, komünistlerin de içinde olacağı bir hükümet formülünü tamamen ortadan kaldırmak ve gerekirse bir askeri müdahaleye zemin hazırlamaktı. Bu eylemlerle toplum terörize edilirken, NATO’nun gizli ordusu Gladio ve onunla bağlantılı yapılar, kendilerini hem sorunun kaynağı hem de o sorunun tek çözüm adresi olarak konumlandırıyorlardı. Bu, kundakçının itfaiyeci kılığına girmesinden başka bir şey değildi.

Türkiye’nin 12 Eylül 1980 darbesine giden süreci de, Gerilim Stratejisi’nin farklı bir sosyo-politik bağlamda, ancak aynı temel mantıkla nasıl uygulandığının ders niteliğinde bir örneğidir. İtalya’daki strateji, daha çok şok etkisi yaratan, büyük ve tekil katliamlar üzerine kuruluyken, Türkiye’de ise toplumun kılcal damarlarına kadar işleyen, sistematik ve yaygın bir şiddet sarmalıyla, adeta düşük yoğunluklu bir iç savaş ortamı yaratma üzerine odaklanıldı. 1970’lerin ikinci yarısı, Türkiye’nin siyasi ve toplumsal hafızasına “sağ-sol çatışması” olarak kazınmış olsa da, bu tanım yaşananları basitleştiren ve asıl failleri gizleyen bir örtüdür. Yaşananlar, iki siyasi kampın kendiliğinden gelişen bir kavgası değil, devletin derinliklerinde yuvalanmış olan Özel Harp Dairesi’nin (Kontrgerilla) ve onun sahadaki uzantıları olan aşırı sağcı paramiliter grupların (özellikle Ülkü Ocakları ve Komando kamplarında yetişen militanların) bilinçli olarak tırmandırdığı, yönlendirdiği ve körüklediği bir terör kampanyasıydı. Bu kampanyanın temel amacı, İtalya’dakiyle aynıydı: Toplumda derin bir kaos, güvensizlik ve korku iklimi yaratarak, yaklaşmakta olan askeri darbenin bir “kurtarıcı” olarak karşılanmasını sağlamak. Darbenin lideri Kenan Evren’in yıllar sonra sarf edeceği “Biz darbe yapmak için şartların olgunlaşmasını bekledik” sözü, aslında bu stratejinin en tepeden bir itirafından başka bir anlama gelmiyordu. Şartlar kendi kendine olgunlaşmamış, bizzat olgunlaştırılmıştı.

Bu “olgunlaştırma” sürecinin en kritik taktiklerinden biri, provokasyon ve katliamlarla toplumsal fay hatlarını kırmaktı. 1 Mayıs 1977’de İstanbul Taksim Meydanı’nda toplanan yüz binlerce işçinin üzerine, o zamanlar Intercontinental Oteli (bugünkü The Marmara) ve Sular İdaresi binasının çatılarından kimliği belirsiz kişilerce ateş açılması, bu taktiğin en alçakça uygulamalarından biridir. Yüz binlerce insanın paniğe kapılarak kaçışmaya başladığı, onlarca kişinin kurşunlarla veya izdihamda ezilerek hayatını kaybettiği bu olay, tarihe “Kanlı 1 Mayıs” olarak geçti. Olayın hemen ardından resmi makamlar ve sağcı medya, katliamın sorumluluğunu alanda bulunan farklı sol gruplar arasındaki bir “iç çatışmaya” bağladı. Bu, kusursuz bir dezenformasyon operasyonuydu. Amaç, Türkiye’nin en büyük ve en organize toplumsal gücü olan sol hareketi, kendi içinde bile anlaşamayan, şiddete meyilli ve tehlikeli bir yapı olarak göstererek halkın gözünden düşürmek ve kriminalize etmekti. O gün o tetiği çekenlerin kimler olduğu, arkalarındaki gücün kimlerden oluştuğu ise hiçbir zaman tam olarak aydınlatılamadı; çünkü amaç zaten aydınlatmak değil, o karanlıktan beslenmekti.

Stratejinin bir diğer ayağı, mezhepsel ve etnik gerilimleri körükleyerek toplumu yatay olarak bölmekti. 1978’deki Maraş ve 1980’deki Çorum katliamları, bu şeytani planın en trajik sonuçlarıdır. Her iki olayda da, “Komünistler camiyi bombaladı” veya “Aleviler suyumuza zehir kattı” gibi bilinçli olarak yayılan yalan haberler ve provokasyonlarla galeyana getirilen Sünni ve sağcı kalabalıklar, Alevi ve solcu olarak bilinen mahallelere saldırdılar. Günlerce süren bu pogromlarda, yüzlerce insan (çoğunluğu kadın ve çocuk) vahşice katledildi, evleri ve iş yerleri yakılıp yıkıldı. Bu katliamlar sırasında en dikkat çekici nokta, devletin güvenlik güçlerinin olaylara ya seyirci kalması ya da saldırganlara zımni bir destek vermesiydi. Bu, devletin sadece aciz olmadığını, aynı zamanda bu kaosun bir parçası, hatta bir planlayıcısı olduğunu gösteriyordu. Amaç, toplumda onarılması güç yaralar açmak, komşuyu komşuya düşman etmek ve ülkenin bir iç savaşın eşiğinde olduğu algısını güçlendirerek, ordunun “kardeş kavgasını durdurmak için” yönetime el koymasını kaçınılmaz bir son olarak sunmaktı.

Aydın ve gazeteci cinayetleri ise Gerilim Stratejisi’nin en sofistike uygulamalarından biriydi. Abdi İpekçi, Doğan Öz, Bedrettin Cömert, Ümit Kaftancıoğlu gibi toplumun farklı kesimlerince saygı duyulan, aklıselimi ve uzlaşmayı savunan aydınların, yazarların ve akademisyenlerin peş peşe öldürülmesi, çok katmanlı bir amaca hizmet ediyordu. İlk olarak, bu cinayetler toplumdaki korku ve dehşet atmosferini daha da derinleştiriyordu. Eğer ülkenin en tanınmış gazetecisi evinin önünde öldürülebiliyorsa, sıradan bir vatandaş kendini nasıl güvende hissedebilirdi? İkinci olarak, bu cinayetler, toplumdaki diyalog ve uzlaşma kanallarını tıkıyordu. Aklıselimin sesleri susturulduğunda, geriye sadece sloganların ve silahların sesi kalıyordu. Üçüncü ve en önemli olarak, bu cinayetlerin failleri genellikle “yakalanamıyor” veya yakalanan tetikçilerin arkasındaki asıl güçler ortaya çıkarılamıyordu. Bu durum, devletin ve adaletin iflas ettiği hissini pekiştirerek, yine tek çözümün namlunun ucunda olduğu fikrini topluma pompalıyordu. Yıllar sonra ortaya çıkacaktı ki, bu tetikçilerin birçoğu, Abdullah Çatlı gibi, devletin derinliklerindeki Kontrgerilla yapılanmasıyla doğrudan veya dolaylı olarak bağlantılı isimlerdi.

Nihayetinde, İtalya’da ve Türkiye’de (ve daha az bilinen örnekleriyle Belçika, Yunanistan ve Almanya’da) uygulanan Gerilim Stratejisi, muazzam bir paradoks üzerine kuruludur: Devletin bekasını sağlamak ve onu komünist “tehditten” korumakla görevlendirilen gizli bir devlet aygıtı, bizzat devletin kendisini felç etmek, toplumu terörize etmek ve anayasal düzeni yıkmak için çalışıyordu. NATO’nun gizli orduları, bu süreçte kendilerini hem hastalığın sebebi hem de o hastalığın tek ilacı olarak pazarlamayı başardılar. Kendi yarattıkları kaosun üzerine, demir yumruklu bir kurtarıcı olarak oturmayı planladılar. Bu strateji, devletin sadece yozlaşmasının veya kirli işlere bulaşmasının çok ötesinde bir durumu ifade eder. Bu, devletin ontolojik bir dönüşüm geçirerek, kendi vatandaşlarına karşı gizli, acımasız ve psikolojik bir savaş yürüten bir aygıta dönüşmesidir. Bu savaşın bıraktığı enkaz ise sadece ölen binlerce insan ve yıkılan demokratik kurumlar değil, aynı zamanda nesiller boyu devam edecek olan derin bir toplumsal travma, siyasi kurumlara karşı onarılmaz bir güvensizlik ve devletin her zaman kendi halkına komplo kurabileceği yönündeki kalıcı bir paranoyadır. Soğuk Savaş bittiğinde dahi, bu stratejinin yarattığı canavar, yeni düşmanlar ve yeni gerekçeler bularak varlığını sürdürmeye devam edecekti.


Sonuç: Soğuk Savaş’ın Hayaleti – Miras Kalan Çürümüş Devlet Aygıtı

Bir önceki bölümde anatomisini incelediğimiz Gerilim Stratejisi’nin yarattığı kanlı kaos, sadece askeri darbelere zemin hazırlayan bir araç değil, aynı zamanda devletin kendi ruhunu zehirleyen, onu kendi vatandaşlarının katili haline getiren bir ahlaki çöküşün de ta kendisiydi. Devlet, komünizm tehdidine karşı kendini korumak adına çağırdığı bu şeytani güçlerle öylesine iç içe geçmiş, onlarla öylesine özdeşleşmişti ki, artık hangisinin devlet hangisinin ise onun paraziti olduğunu ayırt etmek imkânsızlaşmıştı. Kundakçının itfaiyeci rolünü oynadığı bu kanlı tiyatro, on yıllar boyunca devam etti. Ve sonra, bir gün, 1989’un soğuk bir Kasım gecesinde, Berlin’de bir duvar yıkıldı. Onu takip eden iki yıl içinde ise bu duvarın arkasındaki koca imparatorluk, Sovyetler Birliği, tarihin tozlu sayfaları arasındaki yerini aldı. Soğuk Savaş bitmişti. Batı’nın “Özgür Dünya”sı, tarih karşısında mutlak bir zafer kazanmıştı. Demokrasi ve kapitalizm, insanlığın ulaşabileceği nihai ve kusursuz sistemler olarak tescillenmişti. Peki, bu zaferin ve bu yeni barış çağının şafağında, on yıllardır “komünizmle mücadele” adı altında cinayetler işleyen, uyuşturucu ticareti yapan, bombalar patlatan ve tüm bir devlet aygıtını bir suç organizasyonuna dönüştüren o karanlık yapılara, Gladio’ya, Özel Harp Dairesi’ne ve onların sayısız isimsiz tetikçisine ne oldu? Zafer kazanılmış, düşman yok olmuştu. Mantıken, varlık nedenleri ortadan kalkan bu gizli orduların da sessizce kendilerini lağvetmesi, silahlarını gömmesi ve tarihin bir dipnotu olarak yerlerini alması gerekirdi. Ancak gerçek, bu naif beklentinin tam tersi yönde ve çok daha acımasız bir şekilde tecelli etti. Bu yapılar ortadan kalkmadılar. Çünkü onlar, hiçbir zaman sadece ideolojik birer araç olmamışlardı. Onlar, devletin bedenine yerleşmiş, kendi sinir sistemini, kendi kan dolaşımını ve kendi hayatta kalma içgüdüsünü geliştirmiş otonom bir organizmaya, bir kanser hücresine dönüşmüşlerdi. Ve bir kanserin temel amacı, hizmet ettiği bedeni yaşatmak değil, ne pahasına olursa olsun kendi varlığını sürdürmek ve yayılmaktır.

Soğuk Savaş’ın sona ermesi, bu yapılar için bir zafer anı değil, tam bir varoluşsal krizdi. Varlıklarını meşrulaştıran o devasa ve mutlak “komünist tehdit” bir anda buharlaşmıştı. Artık parlamentoların gizli ödeneklerinden aktarılan paraları, CIA’in sağladığı lojistik desteği veya işledikleri suçlara karşı sunulan dokunulmazlığı “vatanı koruyoruz” argümanıyla açıklamak mümkün değildi. Bu, onlar için bir ölüm kalım anıydı ve bu krizden çıkmak için iki temel strateji izlediler: Uyum sağlamak ve dönüşmek. İlk ve en acil görev, kendilerine yeni bir düşman, yeni bir varlık nedeni bulmaktı. Soğuk Savaş sonrası dünyanın kaotik ortamı, bu yeni düşmanları bulmak için onlara son derece verimli bir zemin sundu. Komünizmin yerini alacak yeni tehditler listesinin en başında, hızla tırmanan “etnik ayrılıkçılık” ve “terörizm” geliyordu. Türkiye’de, komünist tehdidin yerini neredeyse bir gecede PKK’nın başını çektiği Kürt ayrılıkçı hareketi aldı. 1990’lı yıllar boyunca “terörle mücadele” adı altında yürütülen savaş, Özel Harp Dairesi’nin ve onun sivil uzantılarının (JİTEM gibi) kendilerini yeniden konumlandırması ve eskisinden çok daha vahşi ve kontrolsüz bir güce dönüşmesi için mükemmel bir bahane oldu. Faili meçhul cinayetler, köy boşaltmalar, zorla kaybetmeler ve her türlü yasa dışı şiddet eylemi, bu kez “vatanın bölünmez bütünlüğünü korumak” adına meşrulaştırıldı. İtalya’da, Soğuk Savaş’ın bitişiyle birlikte Sicilya mafyasının devlete karşı başlattığı topyekûn savaş (ünlü yargıçlar Giovanni Falcone ve Paolo Borsellino’nun katledilmesi gibi), devlet içindeki derin unsurların “organize suçla mücadele” adı altında kendi karanlık operasyonlarını sürdürmeleri için yeni bir gerekçe yarattı. Aynı dönemde yükselen İslami köktendincilik ve daha sonra 11 Eylül saldırılarıyla küresel bir histeriye dönüşen “uluslararası terörizmle savaş” ise, bu yapılara adeta yeni bir altın çağ yaşattı. Artık düşman daha belirsiz, daha sinsi ve daha küreseldi. Bu yeni düşmanla mücadele, eskisinden çok daha fazla gizlilik, daha fazla yasa dışılık ve daha fazla denetimsizlik gerektiriyordu. Böylece, Soğuk Savaş’ın hayaletleri, yeni düşmanların gölgesinde, yeni kostümler giyerek varlıklarını sürdürmekle kalmadılar, aynı zamanda güçlerini ve meşruiyetlerini perçinlediler.

Ancak bu uyum sağlama sürecinin arkasında, çok daha derin ve yapısal bir dönüşüm yaşanıyordu. Anti-komünizm misyonu bittiğinde, bu yapıların içindeki ideolojik tutkal da erimişti. Başlangıçta, bu ağlara katılanların bir kısmı, ne kadar sapkın ve vahşi olursa olsun, bir “dava” uğruna hareket ettiklerine inanıyor olabilirdi. Ancak düşman ortadan kalktığında, geriye sadece çıplak ve vahşi bir güç ve bu gücün getirdiği devasa ekonomik çıkarlar kaldı. On yıllar boyunca uyuşturucu ve silah kaçakçılığından elde ettikleri, hiçbir kayda girmeyen milyarlarca dolarlık servet, P2 Locası gibi yapılar aracılığıyla bankacılık, medya ve sanayi gibi yasal ekonomik alanlara sızarak kendilerini aklamış ve devasa holdinglere dönüşmüştü. Soğuk Savaş sonrası dönemde, özellikle Doğu Bloku’nun çöküşüyle birlikte yaşanan özelleştirme dalgaları, bu karanlık sermayenin devletin en stratejik kurumlarını ele geçirmesi için tarihi bir fırsat sundu. Artık amaç, komünistlerin iktidara gelmesini engellemek değil, en kârlı devlet ihalelerini almak, en değerli kamu arazilerini kapatmak, rakip iş adamlarını tehdit veya şantajla ortadan kaldırmak ve kendi suç imparatorluklarını koruyacak siyasi ve yasal dokunulmazlığı garanti altına almaktı. Bu yapılar, artık devletin ideolojik bir aparatı olmaktan çıkıp, kendi bekalarını ve zenginliklerini korumayı ve artırmayı amaçlayan, devleti bir konak olarak kullanan kanserli hücrelere, birer süper-mafyaya dönüştüler. Abdullah Çatlı gibi bir figürün, “devlet için kurşun atan da yiyen de şereflidir” sloganı altında, aslında kumarhane ve uyuşturucu ticaretinden elde edilen milyonlarca dolarlık bir serveti yönetmesi, bu dönüşümün en somut kişileşmiş haliydi. “Vatanseverlik”, artık sadece bu devasa suç ekonomisinin üzerini örten yıpranmış bir bayraktan ibaretti.

Bu kaçınılmaz dönüşümün en yıkıcı sonucu ise, devletin kendisinin doğasında yarattığı kalıcı tahribat oldu. Bugün, Soğuk Savaş’ın “cephe” ülkeleri olarak en ağır bedeli ödeyen Türkiye, İtalya ve Yunanistan gibi NATO üyelerinde hala kronik bir şekilde devam eden siyasi istikrarsızlıkların, bir türlü kökü kazınamayan sistemik yolsuzluk skandallarının, hukukun üstünlüğünün ve yargı bağımsızlığının sürekli olarak zayıflamasının ve mafyanın siyasetle, bürokrasiyle ve sermayeyle bu denli iç içe geçmiş olmasının kökeninde, tesadüfler veya o ülkelerin kültürel zaafları değil, doğrudan doğruya NATO’nun Soğuk Savaş’tan miras bıraktığı bu çürümüş “derin” aygıt yatmaktadır. Bu, adeta hayaletli bir eve benzer. Evin eski sahibi gitmiş (Sovyetler Birliği), ancak evin temellerine, duvarlarına ve koridorlarına sinmiş olan hayaletler (Gladio ve türevleri) kalmıştır. Bu hayaletler, evin yeni sakinlerinin (demokratik hükümetlerin) hayatını sürekli olarak sabote eder, geceleri zincirlerini şakırdatarak huzur bırakmaz, en kritik anlarda ortaya çıkarak onları korkutur ve evin gerçek sahibinin her zaman kendileri olduğunu hatırlatırlar.

Bu mirasın en belirgin tezahürü, hukukun üstünlüğü ilkesinin sistematik olarak içinin boşaltılmasıdır. On yıllar boyunca, devletin bir parçasının yasaların tamamen dışında, hiçbir mahkemeye hesap vermeden operasyon yapmasına izin verildiğinde, “hukuk” kavramının kendisi anlamsızlaşır. Adalet, herkes için eşit işleyen bir mekanizma olmaktan çıkıp, güçlü olanın zayıfı ezdiği bir araca dönüşür. Bu “derin” yapıların mensupları veya onlarla iş birliği yapanlar için her zaman bir dokunulmazlık zırhı var olmuştur. Onlarca siyasi cinayetin, katliamın ve yolsuzluğun dosyası “faili meçhul” olarak rafa kaldırılırken veya zaman aşımına uğratılırken, bu yapılara karşı çıkan gazeteciler, aydınlar veya dürüst yargı mensupları kendilerini bir anda uydurma suçlamalarla demir parmaklıklar ardında bulabilmişlerdir. Bu durum, toplumda adalete karşı derin ve onarılması güç bir güvensizlik yaratır. İnsanlar, mahkemelerin gerçeği ortaya çıkarmak için değil, güçlülerin istediği kararları vermek için var olduğuna inanmaya başlar. Bu inanç bir kez yerleştiğinde ise, o toplumda demokrasinin ve hukuk devletinin temelleri çürümüş demektir.

Sistemik yolsuzluk da bu çürümüşlüğün bir diğer kaçınılmaz sonucudur. Bir sistem, kendi gizli operasyonlarını finanse etmek için on yıllar boyunca uyuşturucu ve silah kaçakçılığı gibi yasa dışı faaliyetlere göz yumduğunda, hatta bu faaliyetleri bizzat organize ettiğinde, “temiz para” ile “kara para”, “yasal ekonomi” ile “yeraltı ekonomisi” arasındaki ayrım ortadan kalkar. Yolsuzluk, birkaç kötü niyetli siyasetçinin veya bürokratın kişisel ahlaksızlığı olmaktan çıkar, sistemin kendini yeniden üretmesi ve finanse etmesi için gerekli olan yapısal bir mekanizmaya dönüşür. Siyasetin finansmanı bu kirli paralara bağımlı hale gelir, büyük ihaleler bu karanlık ağlarla bağlantılı şirketlere verilir, bürokrasideki atamalar liyakate göre değil, bu suç şebekesine olan sadakate göre yapılır. Susurluk’ta aynı arabanın içinde bir milletvekilinin, bir emniyet müdürünün ve uluslararası bir uyuşturucu kaçakçısının birlikte ölmesi, bu sistemik çürümenin bir fotoğrafından başka bir şey değildi. O fotoğraf, siyaset, güvenlik ve mafya arasındaki ayrım çizgilerinin tamamen ortadan kalktığını, bu üç gücün tek ve aynı organizmanın farklı kolları olarak çalıştığını gösteriyordu.

Nihayetinde, tüm bu analiz bizi başlangıçtaki temel soruya geri getirir: NATO üyesi olmak, otomatikman mafyatik gruplarla içli dışlı bir “derin devlet” yapısının kurulmasını gerektirir mi? Bu uzun ve kanlı tarihsel yolculuğun sonunda verilecek cevap, ne yazık ki tereddütsüz bir “evet”tir. NATO üyeliğinin, özellikle ittifakın en stratejik ve en kırılgan kanadında yer alan ülkeler için getirdiği “derin devlet” yapılanması, bir kaza, bir komplo teorisi veya birkaç aşırı hırslı generalin işlediği bir suç değildir. Bu, Batı ittifakına olan siyasi ve askeri sadakati, gerekirse o ülkenin kendi demokratik iradesine rağmen, her ne pahasına olursa olsun sağlama almak için tasarlanmış bir sistemin öngörülebilir, mantıksal ve kaçınılmaz bir sonucudur. Komünistlerin seçimle iktidara gelme ihtimalini ortadan kaldırmak için demokrasiyi askıya almayı göze alan bir sistem, bu anti-demokratik müdahaleyi gerçekleştirecek yasa dışı araçları da yaratmak zorundaydı. Bu yasa dışı araçları finanse etmek için suç ekonomilerine göz yummak, bu araçları kullanacak tetikçileri faşist militanlar ve mafya üyeleri arasından devşirmek ve tüm bu kirli yapıyı koruyacak iş birlikçi ve yolsuz siyasi iktidarları teşvik etmek, bu mantık silsilesinin doğal ve zorunlu halkalarıdır. Bu zincirin bir halkasını kabul ettiğinizde, diğerlerini de kabul etmek zorunda kalırsınız. Bu nedenle, Soğuk Savaş’ın hayaleti, biten bir dönemin anısı olarak müzelerde kalmamış, devletlerin DNA’sına işlemiş, onun bağışıklık sistemini çökertmiş ve onu sürekli olarak kendi kendini yok etmeye programlanmış bir otoimmün hastalığa mahkûm etmiştir. NATO’ya üye olup da, bu karanlık mirasın yarattığı kirlenmeden, bu derin devletin kanserli dokusundan tamamen arınmış bir şekilde kalabilmek, gerçekten de Binali Yıldırım’ın usta bir hattat olması kadar olasıdır.

Yorum bırakın

Scroll to Top