Kılıç ve Ferman Arasında: Kurtuluş Savaşı’nın İç Savaş Dinamikleri


Bölüm 1: Kavramsal Çerçeve: Bağımsızlık Savaşı ve İç Savaş Nedir?

Tarihin büyük dönüm noktaları, genellikle kendilerini yalın ve kahramanca bir dille anlatır. Ulusların hafızasında yer eden bu anlatılar, karmaşık olayları anlaşılır, sembolik ve ilham verici birer mite dönüştürür. Türk Kurtuluş Savaşı, modern Türkiye’nin kurucu miti olarak, bu kuralın bir istisnası değildir. Nesiller boyunca anlatılan hikâye, çökmüş bir imparatorluğun küllerinden doğan bir milletin, yedi düvele karşı, tek bir yürek ve tek bir bilek olarak verdiği onurlu bir bağımsızlık mücadelesidir. Bu anlatı, dışarıdan gelen ve vatanın kalbine saplanmak istenen hançere karşı birleşen bir halkın destanıdır. İşgalci Yunan ordularına, entrikacı İngiliz siyasetine, kendi payını kapmaya çalışan Fransız ve İtalyan kuvvetlerine karşı, Mustafa Kemal Paşa’nın önderliğinde toplanan milletin yekvücut direnişini merkezine alır. Bu perspektif, hem tarihsel olarak doğrudur hem de bir ulus-devletin kimliğini inşa etmesi için elzem olan birleştirici bir çimentodur. Ancak, tarihin katmanları soyulduğunda, bu yekvücut görüntünün altında, en az dış düşmanla yapılan mücadele kadar şiddetli, kanlı ve belirleyici olan başka bir mücadelenin daha yattığı görülür. Bu, aynı vatanın evlatlarını, aynı dili konuşan, aynı dine inanan insanları karşı karşıya getiren, egemenliğin, meşruiyetin ve geleceğin tanımının yapıldığı derin bir iç çatışmadır. Bu makale serisinin amacı, Kurtuluş Savaşı’nın bu göz ardı edilen veya ikincil plana atılan doğasını, yani bir “iç savaş” olma niteliğini, bağımsızlık mücadelesi kimliğini yadsımadan, onunla iç içe geçmiş bir gerçeklik olarak analiz etmektir. Bu ilk bölümde, serinin temelini oluşturacak olan kavramsal zemini hazırlamak, “bağımsızlık savaşı” ile “iç savaş” tanımlarının sınırlarını çizmek ve bir tarihsel olayın bu iki tanımın kesişim kümesinde nasıl var olabileceğini teorik olarak ortaya koymak hedeflenmektedir. Bu, Kurtuluş Savaşı’nın değerini azaltma çabası değil, bilakis onu tüm trajik karmaşıklığı ve kurucu derinliğiyle anlama girişimidir.

Bir “bağımsızlık savaşı” ya da ulusal kurtuluş mücadelesi, en temel tanımıyla, bir halkın veya ulusun, kendi toprakları üzerindeki yabancı bir siyasi, askeri veya sömürgeci egemenliğe son vermek amacıyla yürüttüğü silahlı bir çatışmadır. Bu tür bir savaşın temel itici gücü, “kendi kaderini tayin hakkı” (self-determination) ilkesidir. Mücadelenin öznesi olan kolektif kimlik, kendisini yöneten “yabancı” veya “işgalci” güçten ayrı bir varlık olarak tanımlar ve kendi egemen devletini kurma ya da daha önce var olan egemenliğini yeniden tesis etme iradesini ortaya koyar. Bu savaşlarda “düşman” tanımı nettir ve coğrafi, etnik veya kültürel sınırlarla belirginleşmiştir. Düşman, “öteki”dir; dışarıdan gelendir. Bu net ayrım, mücadele eden halk arasında güçlü bir birlik ve beraberlik duygusu yaratır. Anlatı, “biz” ve “onlar” üzerine kuruludur ve bu, kitlelerin seferber edilmesinde, fedakârlıkların meşrulaştırılmasında ve ulusal bir kimliğin pekiştirilmesinde son derece etkili bir araçtır. Amerikan Bağımsızlık Savaşı’nda On Üç Koloni’nin Britanya İmparatorluğu’na karşı mücadelesi, Cezayir’in Fransa’ya karşı verdiği kanlı savaş veya Hindistan’ın sivil itaatsizlik ve siyasi mücadele yoluyla Britanya’dan ayrılması, bu modelin farklı coğrafyalardaki tezahürleridir.

Türk Kurtuluş Savaşı, bu tanımın neredeyse tüm unsurlarını bünyesinde barındırır. Birinci Dünya Savaşı’ndan yenik çıkan Osmanlı İmparatorluğu, 30 Ekim 1918’de imzaladığı Mondros Ateşkes Antlaşması ile fiilen egemenliğini kaybetmişti. Antlaşmanın 7. maddesi gibi muğlak ifadeler, İtilaf Devletleri’ne ülkenin herhangi bir stratejik noktasını “güvenliklerini tehdit eden bir durum” bahanesiyle işgal etme hakkı tanıyordu. Bu hakkın kullanılması gecikmedi. İstanbul, İzmir, Adana, Maraş, Antep, Urfa ve daha birçok vatan toprağı, İngiliz, Fransız, İtalyan ve en nihayetinde Yunan ordularının çizmeleri altında ezildi. Sevr Antlaşması ise bu fiili durumu hukuki bir çerçeveye oturtarak, Türk milletine Anadolu’nun ortasında küçük, denize çıkışı olmayan ve her türlü dış müdahaleye açık bir devletçiği reva gören bir ölüm fermanıydı. İşte bu noktada başlayan Milli Mücadele, tam anlamıyla bir bağımsızlık savaşıdır. Düşman, vatanı parçalamaya gelen dış güçlerdir. Hedef, Misak-ı Milli sınırları içinde, kayıtsız şartsız bağımsız yeni bir Türk devleti kurmaktır. Savaşın sloganı “Ya istiklal ya ölüm!”dür ve bu, bir ulusal kurtuluş mücadelesinin ruhunu mükemmel bir şekilde özetler. Halk, Kuvâ-yi Milliye ruhuyla, dışarıdan gelen bu topyekûn saldırıya karşı direnişe geçmiştir. Bu perspektiften bakıldığında, Kurtuluş Savaşı’nın bir bağımsızlık savaşı olduğu tartışmasız bir tarihsel gerçektir.

Ancak madalyonun diğer yüzü, “iç savaş” kavramının karmaşık ve çoğu zaman rahatsız edici tanımında yatmaktadır. Bir iç savaş, siyaset bilimci Stathis Kalyvas’ın ifadesiyle, “aynı devlet veya ülke içinde, organize olmuş gruplar arasında, devlet aygıtının kontrolü veya yeni bir devlet kurma amacıyla yürütülen silahlı bir çatışmadır.” Bağımsızlık savaşının aksine, iç savaşta düşman “içeriden”dir. Çatışmanın tarafları aynı milletin, aynı toplumun mensuplarıdır. Komşu komşuya, kardeş kardeşe silah doğrultabilir. Bu tür savaşlarda fay hatları coğrafi sınırlardan çok, ideolojik, siyasi, dini veya sınıfsal bağlılıklar üzerinden çizilir. Meşruiyet, en temel kavga konusudur. Hangi tarafın devleti veya milleti temsil etmeye hakkı vardır? Hangi otoriteye itaat edilecektir? İspanyol İç Savaşı’nda Cumhuriyetçiler ve Milliyetçiler, Amerikan İç Savaşı’nda Birlik ve Konfederasyon, Rus İç Savaşı’nda Bolşevikler (Kızıllar) ve monarşi yanlıları (Beyazlar) arasındaki mücadeleler, bu modelin klasik örnekleridir. İç savaşların en belirgin özelliklerinden biri, her iki tarafın da kendisini “vatansever,” karşı tarafı ise “hain” olarak yaftalamasıdır. Bu durum, toplumsal dokuda derin ve onarılması zor yaralar açar, çünkü zaferden sonra kazanan taraf, sadece bir düşmanı değil, kendi toplumunun bir parçasını yenmiş olur.

Türk Kurtuluş Savaşı’nı bu mercekle incelediğimizde, manzara dramatik bir şekilde değişir ve karmaşıklaşır. Mondros Mütarekesi sonrası Anadolu’da ortaya çıkan durum, sadece bir dış işgal değil, aynı zamanda bir otorite çöküşüydü. Yüzyıllardır süren Osmanlı hanedanının ve onun merkezi hükümetinin başkent İstanbul’daki varlığı devam ediyordu. Padişah VI. Mehmed Vahdettin, aynı zamanda tüm Sünni İslam dünyasının Halifesi olarak muazzam bir manevi otoriteye sahipti. Ancak bu otorite, işgal güçlerinin gölgesi altında, kendi bekasını milletin bağımsızlığına tercih eden teslimiyetçi bir politikaya yönelmişti. Damat Ferit Paşa hükümetleri, kurtuluşu İngiliz himayesinde veya İtilaf Devletleri ile uzlaşmada görüyordu. Bu hükümetler için Anadolu’da başlayan ve Mustafa Kemal Paşa’nın liderliğinde örgütlenen Milli Mücadele hareketi, devlete ve Padişah’a karşı bir “isyan”dı. Onlara göre asıl vatanseverlik, Padişah’ın iradesine boyun eğerek daha büyük bir felaketi önlemekti.

Diğer yanda ise, 19 Mayıs 1919’da Samsun’a çıkan Mustafa Kemal Paşa’nın etrafında şekillenen ve 23 Nisan 1920’de Ankara’da Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin (TBMM) açılmasıyla kurumsallaşan yeni bir otorite merkezi doğuyordu. Ankara Hükümeti, egemenliğin kaynağını Padişah’tan alıp, “kayıtsız şartsız millete” ait olduğunu ilan ediyordu. İstanbul Hükümeti’ni işgalcilerin esiri ve kuklası olarak görüyor, tek meşru temsil gücünün milletin iradesiyle seçilmiş olan TBMM olduğunu savunuyordu. Böylece, aynı vatan toprakları üzerinde, her ikisi de kendisinin tek meşru otorite olduğunu iddia eden iki ayrı hükümet ortaya çıkmıştı: İstanbul’daki Saltanat ve Hilafet Hükümeti ile Ankara’daki Millet Hükümeti. Bu, bir iç savaşın en temel tanımına, yani “devlet aygıtının kontrolü için organize gruplar arasında yürütülen mücadele” tanımına birebir uymaktadır. Ülkenin valileri, komutanları, memurları ve en önemlisi halkı, “Hangi otoriteye itaat edeceğim?” sorusuyla karşı karşıya kalmıştı. Bu bir tercih değil, bir ölüm kalım seçimiydi. Padişah’a sadakat mi, millete sadakat mi? Ferman mı, Meclis kararı mı? Bu ikilem, Kurtuluş Savaşı’nın iç savaş karakterinin belkemiğini oluşturur.

Peki, bir mücadele aynı anda hem bir bağımsızlık savaşı hem de bir iç savaş olabilir mi? Tarihsel ve teorik analiz, bunun sadece mümkün değil, aynı zamanda oldukça yaygın bir durum olduğunu göstermektedir. Bu tür “melez savaşlar,” genellikle bir dış müdahalenin veya işgalin, mevcut bir devletin içindeki latent veya aktif fay hatlarını tetiklemesiyle ortaya çıkar. Dış tehdit, bir katalizör görevi görerek içerdeki siyasi, ideolojik ve sosyal bölünmeleri su yüzüne çıkarır ve onları şiddetli bir çatışmaya dönüştürür. İşgalci güç, içerideki taraflar için bir referans noktası haline gelir. Taraflardan biri (genellikle mevcut iktidar), işgalciyle işbirliği yaparak veya uzlaşarak konumunu korumaya çalışırken, diğer taraf (genellikle devrimci veya isyancı grup), işgalciye karşı direnişi kendi meşruiyetinin temeli yapar.

Bu dinamik, “işbirlikçi” (collaborator) ve “direnişçi” (resister) arketiplerini yaratır. Direnişçi için işbirlikçi, vatan hainidir. İşbirlikçi için ise direnişçi, ülkeyi daha büyük bir kaosa ve yıkıma sürükleyen bir maceraperest veya isyankârdır. Rus İç Savaşı, bu duruma mükemmel bir örnektir. Bolşeviklere karşı savaşan Beyaz Ordu, aynı zamanda Almanya, Britanya, Fransa ve Japonya gibi dış güçlerin müdahalesi ve desteğiyle ayakta duruyordu. Bolşevikler, kendilerini hem içerideki karşı-devrimcilere hem de dışarıdaki emperyalist güçlere karşı savaşan bir hareket olarak konumlandırdılar. Benzer şekilde, İspanyol İç Savaşı’nda Milliyetçiler Nazi Almanyası ve Faşist İtalya’dan, Cumhuriyetçiler ise Sovyetler Birliği ve uluslararası gönüllülerden destek alarak savaşı uluslararası bir boyuta taşımışlardır.

Türk Kurtuluş Savaşı da bu melez savaş modeline tam olarak uymaktadır. Yunan işgali, bağımsızlık savaşının fitilini ateşleyen dış şoktur. Bu şok karşısında İstanbul ve Ankara’nın verdiği farklı tepkiler ise iç savaşı doğurmuştur. İstanbul Hükümeti, İtilaf Devletleri’nin, özellikle de İngiltere’nin desteğine ve lütfuna sığınarak varlığını sürdürmeye çalışırken, Ankara Hükümeti bu işbirliğini “ihanet” olarak nitelendirmiş ve meşruiyetini tam da bu işgale karşı direnmekten almıştır. İngilizler, Anadolu’daki iç isyanları kışkırtarak ve İstanbul Hükümeti’ni destekleyerek, “Türk’ü Türk’e kırdırma” politikasını aktif olarak gütmüştür. Onlar için Ankara’daki milliyetçi hareket, kendi bölgesel çıkarlarına ve Sevr düzenine yönelik en büyük tehditti ve bu tehdidi ortadan kaldırmak için içerideki Padişah yanlısı unsurları kullanmak akılcı bir stratejiydi. Dolayısıyla, Ankara’daki Milli Mücadele kadroları, bir yandan Batı Cephesi’nde Yunan ordusuyla ölüm kalım savaşı verirken, diğer yandan Anadolu’nun dört bir yanında patlak veren ve doğrudan İstanbul Hükümeti veya İngilizler tarafından desteklenen isyanlarla boğuşmak zorunda kalmıştır. Kuvâ-yi Milliye’nin, Padişah’ın emriyle kurulan Kuvâ-yi İnzibâtiyye (Hilafet Ordusu) ile Geyve Boğazı’nda ve İzmit civarında yaptığı savaşlar, bir bağımsızlık savaşının parçası değil, kelimenin tam anlamıyla bir iç savaş muharebesidir. Aynı şekilde, Anzavur, Düzce, Yozgat, Konya’da çıkan ve binlerce insanın hayatına mal olan büyük isyanlar, Ankara Hükümeti’nin otoritesini ve Milli Mücadele’nin geleceğini en az Yunan ilerleyişi kadar tehdit eden iç cephelerdi.

Bu kavramsal çerçeveyi oluştururken, “iç savaş” teriminin taşıdığı olumsuz çağrışımların farkında olmak gerekir. Genellikle bölünmüşlük, kardeş katli ve ulusal travma ile ilişkilendirilen bu kavram, bir ulusun kurucu mitinin kahramanca ve birleştirici doğasıyla çelişir gibi görünebilir. Bu nedenle, resmi tarih yazımları genellikle bu tür iç çatışmaları “ihanet,” “gericilik,” “isyan” gibi etiketlerle basitleştirerek ana anlatının dışında tutma eğilimindedir. Bu, ulusal birliği pekiştirme ve ortak bir kimlik inşa etme açısından anlaşılabilir bir reflekstir. Ancak, tarihin bilimsel bir disiplin olarak görevi, mitleri inşa etmek veya korumak değil, geçmişi tüm karmaşıklığı ve çıplaklığıyla anlamaya ve açıklamaya çalışmaktır. Kurtuluş Savaşı’nın aynı zamanda bir iç savaş olduğunu kabul etmek, onun bir bağımsızlık savaşı olarak kazandığı zaferin büyüklüğünü ve anlamını gölgelemez. Tam tersine, bu zaferin ne kadar zorlu koşullar altında, sadece dış düşmana karşı değil, aynı zamanda içerideki çok güçlü ve köklü bir dirence, farklı bir meşruiyet anlayışına ve bir o kadar samimi olabilecek farklı bir “vatanseverlik” tanımına karşı kazanıldığını göstererek onu daha da anlamlı kılar. Zafer, sadece işgalcinin denize dökülmesi değil, aynı zamanda egemenliğin teokratik bir monarktan alınıp seküler bir ulusa devredildiği, altı yüz yıllık bir imparatorluk paradigmasının yıkılıp yerine yepyeni bir ulus-devlet paradigmasının kurulduğu devrimci bir sürecin sonucudur. Bu devrim, doğası gereği, eski düzenin tasfiyesini ve bu tasfiyeye direnenlerle yaşanan çatışmayı da içermek zorundaydı.

Sonuç olarak, bu bölümde ortaya konan teorik zemin, Türk Kurtuluş Savaşı’nı tek boyutlu bir “düşmana karşı yekvücut mücadele” anlatısının ötesine taşımayı önermektedir. Onu, birbiriyle eş zamanlı ve iç içe geçmiş iki temel karakteristiği olan melez bir savaş olarak okumayı teklif etmektedir: Bir yanda, vatan topraklarını yabancı işgalinden kurtarmayı hedefleyen bir bağımsızlık savaşı; diğer yanda ise, çöken imparatorluğun enkazı üzerinde egemenliğin nihai sahibinin kim olacağını (Padişah-Halife mi, yoksa Türk Milleti mi?) belirlemeyi amaçlayan bir iç savaş. Bu iki savaş, birbirinden ayrılamaz bir bütündür ve biri olmadan diğerini tam olarak anlamak mümkün değildir. Bağımsızlık mücadelesi, iç savaşın koşullarını yaratmış; iç savaş ise bağımsızlık mücadelesinin seyrini, hızını ve nihai sonucunu derinden etkilemiştir.

Bu kavramsal çerçeveyi zihnimizde oturttuktan sonra, serinin ilerleyen bölümlerinde bu teorik modelin tarihsel gerçeklikte nasıl ete kemiğe büründüğünü inceleyeceğiz. Bir sonraki adım, bu iç savaş dinamiğinin en somut ve kurumsal tezahürü olan siyasi bölünmeyi mercek altına almak olacaktır. Yüzyılların başkenti, Halife’nin ve Sultan’ın makamı olan İstanbul ile Anadolu’nun bozkırında bir direniş merkezi olarak doğan Ankara arasındaki kopuşu, bu iki meşruiyet odağının birbirlerine karşı nasıl siyasi, hukuki ve ideolojik bir savaş yürüttüğünü ele alacağız. Zira Kurtuluş Savaşı’nın iç savaş karakteri, en belirgin şekilde, bir vatanın ikiye bölünmüş bu iki başkentinin mücadelesinde kendini göstermiştir. Bu, sadece iki şehir arasındaki bir rekabet değil, iki farklı dünya görüşünün, iki farklı gelecek tasavvurunun ve iki farklı meşruiyet anlayışının ölümcül çarpışmasıdır.


Bölüm 2: İki Başlı Yönetim: İstanbul ve Ankara Hükümetleri

Birinci bölümde ortaya konulan teorik çerçeve, bir tarihsel mücadelenin aynı anda hem dış işgale karşı bir bağımsızlık savaşı hem de ülke içindeki farklı egemenlik iddiaları arasında bir iç savaş olabileceğini göstermişti. Bu melez savaş modeli, soyut bir kavram olmaktan çıkıp, Kurtuluş Savaşı’nın somut gerçekliğinde, en dramatik ve kurumsal ifadesini bir ülkenin iki ayrı başkentten yönetilmesinde bulur. Mondros Ateşkes Antlaşması’nın imzalanmasının ardından yaşananlar, sadece bir askeri yenilginin sonuçları değil, aynı zamanda altı yüz yıllık bir siyasi düzenin ve meşruiyet anlayışının topyekûn çöküşüydü. Bu çöküşün yarattığı otorite boşluğu, Anadolu toprakları üzerinde birbiriyle taban tabana zıt iki iktidar odağının, iki ayrı hükümetin ve iki farklı kurtuluş reçetesinin doğmasına neden oldu: Biri, imparatorluğun asırlık başkenti İstanbul’da, işgal güçlerinin gölgesinde hayatta kalmaya çalışan Padişah-Halife Hükümeti; diğeri ise Anadolu’nun kalbinde, milletin iradesini yegâne dayanak olarak ilan eden Ankara Hükümeti. Bu iki başlı yönetim, sadece farklı politikaları savunan iki rakip siyasi grup değildi; onlar, aynı devletin mirası üzerinde hak iddia eden, birbirlerinin varlığını kendi varlıkları için ölümcül bir tehdit olarak gören ve nihayetinde birbirlerini yok etmeye yönelik siyasi, hukuki, ideolojik ve askeri bir mücadeleye girişen iki düşman kutuptu. İşte bu bölünme, Kurtuluş Savaşı’nın bir iç savaş olarak okunmasının temelini, siyasi ana gövdesini oluşturur.

30 Ekim 1918’de Mondros Ateşkesi imzalandığında, Osmanlı İmparatorluğu’nun başkenti İstanbul, derin bir şok ve travma içindeydi. Dört yıl süren Cihan Harbi’nin getirdiği yıkım, açlık ve kayıpların ardından gelen bu ağır yenilgi, halkın ve yönetici elitin moralini tamamen çökertmişti. Ancak asıl aşağılama, 13 Kasım 1918’de İtilaf Devletleri donanmasına ait gemilerin, muzaffer bir edayla Dolmabahçe Sarayı’nın önlerine demirlemesiyle yaşandı. Yüzyıllardır Fatih Sultan Mehmed’in yadigârı olan, bir imparatorluğun kalbi ve İslam dünyasının hilafet merkezi sayılan bu kadim şehir, fiilen işgal edilmişti. Sokaklarda devriye gezen yabancı askerler, şehrin kilit noktalarına yerleşen işgal komutanlıkları ve her kararı denetleyen Müttefik Yüksek Komiserleri, Osmanlı egemenliğinin artık kâğıt üzerinde kaldığının acı bir kanıtıydı. Bu işgal ortamı, Padişah VI. Mehmed Vahdettin ve onun atadığı hükümetlerin politika ve psikolojisini derinden şekillendirecekti.

Tahta, savaşın en karanlık günlerinde geçen Sultan Vahdettin, seleflerinin yaşadığı trajik sonlardan (Sultan Abdülaziz’in tahttan indirilip şüpheli ölümü, Sultan II. Abdülhamid’in sürgüne gönderilmesi) derin dersler çıkarmış, ihtiyatlı ve risk almaktan kaçınan bir karaktere sahipti. Onun için en temel öncelik, ne pahasına olursa olsun Osmanlı Hanedanı’nı ve Hilafet makamını korumaktı. İmparatorluğun savaşa girmesinden ve felakete sürüklenmesinden sorumlu tuttuğu İttihat ve Terakki Cemiyeti’ne karşı derin bir nefret besliyordu. Bu psikolojiyle Vahdettin, galip devletlerle, özellikle de dünya siyasetinin yeni hâkimi olarak gördüğü Britanya İmparatorluğu ile uzlaşmanın, onlara direnmeye çalışmaktan daha akılcı tek yol olduğuna inanıyordu. Direniş, ona göre, İttihatçı bir maceraperestlikti ve İngilizleri daha da öfkelendirerek Sevr’den bile daha kötü şartlara, belki de hanedanın tamamen yok edilmesine yol açabilirdi. Bu teslimiyetçi politika, Padişah’ın en güvendiği isimlerden biri olan ve defalarca sadrazamlığa getireceği Damat Ferit Paşa’nın şahsında somutlaştı. Bir Angloman, yani İngiliz hayranı olan Damat Ferit, kurtuluşun ancak İngiliz mandası veya himayesi altına girmekle mümkün olabileceğini savunuyordu.

İstanbul Hükümeti’nin bu temel stratejisi, Anadolu’da başlayan her türlü milli direniş hareketini, kendi varlığına ve uzlaşma politikasına yönelik bir tehdit olarak görmesine neden oldu. İzmir’in 15 Mayıs 1919’da Yunanlılar tarafından işgali, Anadolu’da büyük bir infiale yol açarken ve yerel direniş örgütlenmelerini (Kuvâ-yi Milliye) tetiklerken, Damat Ferit Hükümeti bu işgali protesto etmek yerine, halkı sükûnete davet ediyor, direnişin faydasız olduğunu telkin ediyordu. Onlara göre asıl düşman, Yunan işgalcisi değil, “maceraperest” ve “İttihatçı artığı” olarak gördükleri milliyetçi liderlerdi. İstanbul Hükümeti’nin gözünde vatanseverlik, Padişah’ın iradesine mutlak itaat etmek ve galip devletlerin merhametine sığınmaktı. Bu bakış açısı, onları kaçınılmaz olarak, Anadolu’da filizlenen ve tam bağımsızlığı hedefleyen Milli Mücadele hareketinin karşısında konumlandıracaktı. Artık aynı vatanın içinde, “kurtuluş” kelimesine tamamen zıt iki anlam yükleniyordu: İstanbul için kurtuluş “hanedanın ve devletin bir kısmının işgalcilerle uzlaşarak bekası” iken, Anadolu için kurtuluş “milletin iradesiyle tam bağımsızlığın kayıtsız şartsız sağlanması” demekti.

Bu derin ayrışmanın karşı kutbu, Mustafa Kemal Paşa’nın şahsında ve liderliğinde şekillendi. 19 Mayıs 1919’da 9. Ordu Müfettişi olarak Samsun’a ayak basması, görünürde Padişah tarafından verilen resmi bir görevdi: bölgedeki asayişi sağlamak ve dağınık haldeki direniş gruplarını silahlarından arındırmak. Ancak Paşa’nın gerçek niyeti, İstanbul’un iradesinin tam tersiydi. O, milleti örgütleyerek işgale karşı topyekûn bir direniş başlatmayı hedefliyordu. İstanbul Hükümeti’nin aciz ve işgalcilerin esiri olduğunu, kurtuluşun saraydan veya Bab-ı Âli’den gelemeyeceğini görmüştü. Bu noktadan itibaren Mustafa Kemal, sistemli bir şekilde İstanbul’un otoritesini yıkan ve yerine milletin iradesine dayalı yeni bir meşruiyet inşa eden devrimci bir süreç başlattı.

Bu yeni meşruiyetin ilk manifestosu, 22 Haziran 1919’da yayımlanan Amasya Tamimi (Genelgesi) oldu. Bu metin, siyasi tarihte bir dönüm noktasıdır. “Vatanın bütünlüğü, milletin istiklali tehlikededir” tespiti, mevcut durumu ortaya koyuyordu. “İstanbul Hükümeti, üzerine aldığı sorumluluğun gereklerini yerine getirememektedir. Bu durum, milletimizi yok olmuş gibi göstermektedir” cümlesi, İstanbul’un meşruiyetini açıkça sorguluyor ve onu gayrimeşru ilan ediyordu. Ancak en devrimci ifade şuydu: “Milletin istiklalini, yine milletin azim ve kararı kurtaracaktır.” Bu cümle, altı yüz yıllık bir siyasi geleneğin sonu demekti. Egemenliğin kaynağını Padişah’ın şahsından alıp, doğrudan doğruya milletin kendisine devrediyordu. Bu, Ankara’da kurulacak olan yeni rejimin temel felsefesi ve İstanbul ile olan kavganın ideolojik özüydü. Amasya Tamimi, aynı zamanda, bu yeni iradeyi temsil edecek bir “Milli Kurul”un Sivas’ta toplanmasını öngörerek, İstanbul Hükümeti’ne alternatif bir yönetim yapısının ilk kurumsal adımını da atıyordu.

İstanbul Hükümeti, bu gelişmeleri büyük bir tehlike olarak gördü ve derhal karşı hamleye geçti. Damat Ferit, Mustafa Kemal Paşa’yı görevden aldığını ve derhal İstanbul’a dönmesini emretti. Ancak Paşa, 8 Temmuz 1919 gecesi Erzurum’dan çektiği telgrafla hem görevinden hem de “sine-i millete dönerek” askerlik mesleğinden istifa ettiğini bildirdi. Bu, İstanbul ile tüm köprülerin atılması ve mücadelenin artık sivil bir halk lideri olarak yürütüleceğinin ilanıydı. Bu andan itibaren Mustafa Kemal, İstanbul Hükümeti’nin gözünde Padişah’a isyan etmiş bir “asi” idi.

Erzurum ve Sivas Kongreleri, Amasya’da ilan edilen yeni meşruiyet anlayışını somut bir örgütsel yapıya kavuşturdu. Bu kongrelerde, vatanın bölünmez bir bütün olduğu (Misak-ı Milli’nin temeli) ve manda ve himayenin kesinlikle kabul edilemeyeceği kararları alındı. En önemlisi, Sivas Kongresi’nde tüm yerel direniş cemiyetleri “Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti” adı altında birleştirildi ve bu cemiyeti temsil etmek üzere bir “Heyet-i Temsiliye” (Temsilciler Kurulu) seçildi. Mustafa Kemal Paşa’nın başkanlığındaki bu Heyet, artık fiilen Anadolu’nun yürütme organı gibi hareket eden, İstanbul’a alternatif bir hükümet çekirdeğiydi. Valilere, komutanlara ve mülki amirlere emirler gönderiyor, vergi topluyor, askere alma işlemlerini yönlendiriyordu. İstanbul Hükümeti ile olan tüm haberleşmenin kesilmesi emrini vererek, Anadolu’yu idari olarak İstanbul’dan kopardı. Bu, bir devletin kendi toprakları üzerindeki kontrolünü kaybetmesi ve o topraklar üzerinde rakip bir otoritenin fiilen egemenliğini kurması demekti ki bu da bir iç savaş durumunun ta kendisidir.

İstanbul Hükümeti’nin bu oldubittiye cevabı, Milli Mücadele’yi bastırmak için askeri ve siyasi girişimlerde bulunmak oldu. Sivas Kongresi’ni basması için Elazığ Valisi Ali Galip’i görevlendirmesi gibi girişimler başarısızlıkla sonuçlandı. Anadolu’daki askeri ve mülki bürokrasinin önemli bir kısmının Heyet-i Temsiliye’nin yanında yer alması, Damat Ferit Hükümeti’ni istifaya zorladı. Yerine kurulan daha ılımlı Ali Rıza Paşa Hükümeti, Anadolu hareketiyle temas kurmak zorunda kaldı ve Amasya Görüşmeleri yapıldı. Bu görüşmeler, İstanbul Hükümeti’nin Anadolu’daki yeni gücü resmen tanıması anlamına geliyordu. Ancak iki taraf arasındaki temel meşruiyet ve egemenlik anlayışı farkı o kadar derindi ki kalıcı bir uzlaşma mümkün olamadı.

İki başlı yönetim arasındaki nihai kopuşu ve Ankara’nın meşruiyetini perçinleyen olay, 16 Mart 1920’de İtilaf Devletleri’nin İstanbul’u resmen işgal etmesi ve son Osmanlı Mebusan Meclisi’ni basarak milliyetçi milletvekillerini tutuklayıp Malta’ya sürmesi oldu. Bu olay, Mustafa Kemal Paşa’nın en başından beri savunduğu tezi, yani İstanbul’un esir olduğu ve Padişah ile hükümetinin özgür iradeye sahip olmadığı tezini, tüm çıplaklığıyla kanıtladı. Artık milletin iradesini temsil edecek bir meclis İstanbul’da mevcut değildi. Bu durum, Ankara’ya tarihi bir fırsat sundu. Mustafa Kemal, derhal bir bildiri yayımlayarak “olağanüstü yetkilere sahip bir meclisin” Ankara’da toplanacağını duyurdu ve dağıtılan Mebusan Meclisi üyeleri ile yeniden yapılacak seçimlerle belirlenecek vekilleri Ankara’ya davet etti.

23 Nisan 1920’de, Hacı Bayram Camii’nde kılınan Cuma namazının ardından dualarla açılan Türkiye Büyük Millet Meclisi (TBMM), sadece yeni bir parlamento değil, aynı zamanda yeni bir devletin kurucu iradesiydi. Meclis, açılışından hemen sonra aldığı tarihi kararlarla, İstanbul ile olan tüm bağları hukuken de kopardı. Birinci maddesi, “Hâkimiyet bilâkaydüşart milletindir” (Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir) diyerek, teokratik monarşiyi temelden reddediyordu. İkinci maddesi, “Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin fevkinde bir kuvvet yoktur” (TBMM’nin üstünde bir güç yoktur) diyerek, Padişah ve Halife’nin otoritesini yok sayıyordu. Meclis, hem yasama hem de yürütme yetkilerini kendi bünyesinde toplayarak (güçler birliği ilkesi), savaş koşullarında hızlı karar alabilen devrimci bir organ olduğunu gösterdi. TBMM Hükümeti, kendisini milletin tek ve gerçek temsilcisi ilan etti ve 16 Mart 1920’den sonra İstanbul Hükümeti tarafından yapılan tüm antlaşmaları, sözleşmeleri ve atamaları geçersiz saydı. Bu, hukuki ve siyasi bir iç savaş ilanıydı. Artık ülkede birbirinin meşruiyetini tanımayan, birbirinin kanunlarını geçersiz sayan ve her ikisi de tüm ülke üzerinde egemenlik iddia eden iki ayrı devlet yapısı vardı.

Bu siyasi ve hukuki savaş, kısa sürede ideolojik bir savaşa dönüştü. İstanbul Hükümeti, elindeki en güçlü silah olan Padişah’ın Halifelik sıfatını kullanarak Ankara Hükümeti’ne karşı bir propaganda savaşı başlattı. 11 Nisan 1920’de, Şeyhülislam Dürrizade Abdullah Efendi’ye, Mustafa Kemal ve arkadaşlarını “Padişah’a isyan eden, fitne ve fesat çıkaran, halkı birbirine düşüren hainler (bağî)” olarak ilan eden ve “katillerinin vacip” olduğunu belirten bir fetva yayımlattı. Bu fetva, İtilaf Devletleri’nin uçaklarıyla Anadolu’nun en ücra köylerine kadar dağıtıldı. Amaç, dindar Anadolu halkını, Milli Mücadele’nin “dinsizlik” ve “Padişah’a isyan” olduğu yalanıyla kandırarak Ankara Hükümeti’ne karşı ayaklandırmaktı. Bu, bir devletin kendi vatandaşlarını, en kutsal dini duyguları istismar ederek, diğer vatandaşlarına karşı kışkırtmasıydı ve iç savaşın en acımasız yöntemlerinden biriydi.

Ankara, bu ölümcül hamleye aynı silahla karşılık vermekte gecikmedi. Ankara Müftüsü Rifat Börekçi başkanlığında, Anadolu ve Rumeli’nin dört bir yanından 150’den fazla müftü ve din âliminin imzasını taşıyan bir karşı fetva hazırlandı. 16 Nisan 1920’de yayımlanan bu fetvada, “Padişah ve Halife’nin esir olduğu, işgalcilerin baskısıyla yayımlanan fetvaların geçersiz olduğu, asıl cihadın vatanı kurtarmak için düşmana ve onlarla işbirliği yapan İstanbul Hükümeti’ne karşı savaşmak olduğu” ilan edildi. Bu “fetvalar savaşı”, mücadelenin sadece toprak ve egemenlik için değil, aynı zamanda kalpler, zihinler ve inançlar için de verildiğini gösteriyordu. Hangi otoritenin dini meşruiyete sahip olduğu sorusu, Anadolu köylüsünün zihninde bir iç savaş yaratmıştı. Camiler, bu ideolojik savaşın cephelerine dönüşmüş, imamlar ve müftüler ya İstanbul’un ya da Ankara’nın propagandasını yapar hale gelmişti.

İki başlı yönetimin bu çatışması, sadece siyasi bildiriler ve fetvalarla sınırlı kalmadı. İstanbul Hükümeti, Ankara’daki otoriteyi askeri olarak da yok etmek için harekete geçti. Bu amaçla, “Kuvâ-yi İnzibâtiyye” ya da halk arasındaki adıyla “Hilafet Ordusu” adı verilen bir askeri güç kurdu. Bu ordu, doğrudan Padişah’ın fermanıyla kurulmuş olup, görevi “asi” olarak nitelenen Kuvâ-yi Milliye güçlerini dağıtmak ve Ankara Hükümeti’ni ortadan kaldırmaktı. Bu ordunun Kuvâ-yi Milliye birlikleriyle İzmit, Adapazarı, Geyve hattında girdiği çatışmalar, Kurtuluş Savaşı’nın bir iç savaş olduğunun en somut ve kanlı delilleridir. Aynı milletin üniforma giyen evlatları, bir tarafta Padişah’a, diğer tarafta ise millete sadakat yemini ederek birbirlerine kurşun sıkmışlardır. Bu mücadeleler, sadece basit birer askeri çarpışma değil, aynı zamanda sadakat, meşruiyet ve vatanseverlik kavramlarının ölümcül bir testten geçtiği trajik anlardı.

Sonuç olarak, 1919-1922 yılları arasında Türkiye, fiilen ikiye bölünmüş bir ülke manzarası sergiliyordu. Bir yanda, meşruiyetini altı yüz yıllık hanedan geleneğinden ve Halifelik makamından alan, bekasını işgal güçleriyle uzlaşmada gören, Anadolu’daki direnişi bir isyan olarak yaftalayan ve onu bastırmak için her türlü siyasi, dini ve askeri aracı kullanan İstanbul Hükümeti vardı. Diğer yanda ise, meşruiyetini doğrudan milletin egemenlik hakkından alan, tam bağımsızlığı tek hedef olarak belirleyen, İstanbul’u düşmanla işbirliği yapan bir “hain” olarak gören ve hem dış işgalciye hem de içerideki bu rakip otoriteye karşı savaşan Ankara Hükümeti bulunuyordu. Bu iki başlı yönetim yapısı, ülkeyi bir siyasi şizofreni durumuna sokmuştu. Bir vali, bir komutan, bir memur veya sıradan bir vatandaş, aynı anda iki ayrı hükümetten birbiriyle çelişen emirler alabiliyordu. Bir tarafa itaat etmek, diğer taraf nazarında “vatan haini” olmak anlamına geliyordu. Bu ikilem, Kurtuluş Savaşı’nın sadece dışarıya karşı verilen bir mücadele olmadığını, aynı zamanda vatanın geleceğini ve ruhunu tanımlayacak olan egemenliğin nihai sahibini belirlemek için içeride yürütülen derin ve kanlı bir iç savaş olduğunu şüpheye yer bırakmayacak şekilde ortaya koymaktadır. Bu siyasi bölünme, ilerleyen bölümlerde ele alacağımız askeri çatışmaların, yani Kuvâ-yi Milliye’nin hem Hilafet Ordusu hem de Anadolu’daki iç isyanlarla mücadelesinin temelini hazırlayan ana dinamiktir.


Bölüm 3: Ordular Çatışıyor: Kuvâ-yi Milliye Karşısında Kuvâ-yi İnzibâtiyye

Önceki bölümde tahlil ettiğimiz siyasi şizofreni, yani aynı vatan toprakları üzerinde birbirinin meşruiyetini ve varlığını reddeden iki ayrı hükümetin ortaya çıkışı, kaçınılmaz olarak bir sonraki aşamaya gebeydi: siyasi ve ideolojik savaşın, silahların konuştuğu fiili bir çatışmaya dönüşmesi. Kelimelerin, fetvaların ve fermanların yetersiz kaldığı noktada, egemenliğin nihai belirleyicisi olan askeri güç sahneye çıkacaktı. Ankara’da Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin kuruluşu ve kendisini milletin tek meşru temsilcisi ilan etmesi, İstanbul’daki Damat Ferit Paşa Hükümeti ve Saray için bardağı taşıran son damla olmuştu. Artık Anadolu’daki bu “isyancı” hareketin siyasi manevralarla veya propaganda ile bastırılamayacağı, kökünün ancak kılıçla kazınabileceği acı bir gerçek olarak önlerinde duruyordu. Bu tespit, Kurtuluş Savaşı’nın iç savaş karakterini en somut, en kanlı ve en inkâr edilemez biçimde ortaya koyan hadisenin, yani bizzat Padişah’ın fermanıyla “asileri” yok etmek üzere kurulan Kuvâ-yi İnzibâtiyye’nin, ya da halkın zihnindeki adıyla “Hilafet Ordusu”nun doğuşuna yol açtı. Bu, artık iki farklı siyasi görüşün mücadelesi değil, aynı milletin evlatlarının farklı sadakatler adına birbirlerinin kanını döktüğü, bir yanda milletin bağrından doğan Kuvâ-yi Milliye’nin, diğer yanda ise Halife’nin sancağı altında toplanan ordunun karşı karşıya geldiği trajik bir kardeş kavgasının başlangıcıydı. Bu çatışma, iç savaş tezinin en somut askeri kanıtıdır.

Ankara’da TBMM’nin 23 Nisan 1920’de açılması, İstanbul için bir meydan okumadan çok daha fazlasıydı; bu, altı yüz yıllık saltanat ve hilafet otoritesine karşı bir darbeydi. Mustafa Kemal Paşa ve arkadaşlarının “Hâkimiyet bilâkaydüşart milletindir” ilkesi, Padişah’ın teokratik ve monarşik meşruiyetinin temelini dinamitliyordu. İstanbul Hükümeti, bu yeni gücün Anadolu’da giderek kök salmasını, kendi idari ve askeri yapısını kurmasını, vergi toplayıp asker almasını çaresizce izliyordu. Özellikle de Şeyhülislam Dürrizade Abdullah Efendi’nin milliyetçileri “asi” ve “katli vacip” ilan eden fetvasına karşılık, Ankara Müftüsü Rifat Börekçi önderliğindeki Anadolu ulemasının verdiği karşı fetva, mücadelenin ideolojik cephesinde İstanbul’un elindeki en büyük kozu, yani dini meşruiyeti de sarstığını göstermişti. Damat Ferit Paşa ve çevresi için durum açıktı: Ankara’daki bu hareket ezilmezse, sadece İtilaf Devletleri ile yapılacak barış görüşmelerinde kendi konumları zayıflamakla kalmayacak, aynı zamanda hanedanın ve saltanatın geleceği de tehlikeye girecekti.

Bu baskı altında, İstanbul Hükümeti, İngilizlerin de teşviki ve örtülü desteğiyle, nihai çözüme başvurdu: Askeri güç kullanmak. İngiliz Yüksek Komiserliği, uzun süredir Saray’a, Sevr Antlaşması’nı kabul ettirebilmek ve kendi çıkarlarını güvence altına alabilmek için Anadolu’daki “Kemalist isyanın” bastırılması yönünde telkinde bulunuyordu. “Türk’ü Türk’e kırdırma” politikası, İngiliz diplomasisi için hem maliyeti düşük hem de sonucu etkili bir stratejiydi. Bu birleşim, 18 Nisan 1920’de Kuvâ-yi İnzibâtiyye’nin kurulması kararını doğurdu. Resmi adı “Askeri Nizam ve Asayişi Koruma Kuvvetleri” gibi daha yumuşak bir ifade taşısa da, kuruluş amacı son derece netti: Kuvâ-yi Milliye’yi dağıtmak, liderlerini yakalamak veya öldürmek ve Ankara’daki TBMM’yi lağvederek Anadolu’da Padişah’ın otoritesini yeniden tesis etmek. Bu orduya halk arasında “Hilafet Ordusu” denmesi, onun kuruluş felsefesini ve propaganda gücünü özetliyordu. Bu, “asi”lara karşı Halife’nin ordusuydu; bu orduya katılmak dini bir görev, ona karşı savaşmak ise dine ve Halife’ye isyandı.

Ordunun başına Harbiye Nazırı (Savaş Bakanı) Süleyman Şefik Paşa getirildi, ancak sahadaki komuta, daha çok hırslı ve acımasızlığıyla tanınan, daha önce Gönen-Manyas bölgesinde çıkardığı isyanla Millî Mücadele’ye büyük zararlar vermiş olan Ahmet Anzavur’a emanet edilecekti. Ordunun insan kaynağı, İstanbul’un çaresizliğinin bir yansımasıydı. Terhis edilmiş, işsiz kalmış bazı subay ve askerler, Padişah’a ve Saray’a körü körüne bağlı kimseler, Milli Mücadele liderleriyle şahsi husumetleri olanlar ve en önemlisi, İngilizlerin sağladığı mali kaynaklarla tutulan paralı askerler bu ordunun belkemiğini oluşturuyordu. Bu yapı, ordunun motivasyon ve disiplin açısından ne kadar sorunlu olacağının da bir işaretiydi. Askerlere dolgun maaşlar, iyi teçhizat ve en önemlisi, Padişah-Halife adına savaşmanın getireceği manevi tatmin vaat ediliyordu. Üzerlerinde ay-yıldız yerine, saltanatı simgeleyen armaların bulunduğu üniformalar giyiyorlardı. Bu, görsel olarak dahi, kendilerini milletin ordusundan ayrıştıran, sadakatlerinin nereye olduğunu açıkça beyan eden bir semboldü.

Karşılarındaki güç ise, henüz düzenli bir ordu hüviyetine kavuşmamış olan Kuvâ-yi Milliye idi. Bu kuvvetler, dağınık bir yapıya sahipti. Bir yanda, Mustafa Kemal Paşa’ya bağlı, eski Osmanlı ordusundan kalan kolorduların (Ali Fuat Paşa komutasındaki 20. Kolordu gibi) disiplinli çekirdek birlikleri vardı. Diğer yanda ise, Çerkes Ethem ve Demirci Mehmet Efe gibi, kendi karizmatik liderlikleri etrafında toplanmış, son derece hareketli, vurucu gücü yüksek ancak merkezi otoriteyle ilişkileri zaman zaman sorunlu olan “Kuvâ-yi Seyyare” (Gezici Kuvvetler) bulunuyordu. Bu kuvvetlerin ortak paydası, maaş veya rütbe değil, vatanın bağımsızlığına olan sarsılmaz inançlarıydı. Lojistik imkânları kısıtlıydı; silahlarını, cephanelerini ve yiyeceklerini ya halkın bağışlarıyla ya da düşman depolarına yaptıkları baskınlarla temin ediyorlardı. Ancak bu yoksunluk, onların savaşma azmini ve kararlılığını daha da biliyordu. Onlar için karşılarındaki Kuvâ-yi İnzibâtiyye, sadece Padişah’ın ordusu değil, aynı zamanda İngiliz altınıyla beslenen, vatanı düşmana peşkeş çeken bir ihanet şebekesiydi.

İki ordunun çarpışacağı coğrafya, mücadelenin kaderi açısından hayati bir öneme sahipti: İstanbul’u Anadolu’ya bağlayan ana damar olan Kocaeli Yarımadası ve Geyve Boğazı. Demiryolu hattının ve ana karayolunun geçtiği bu dar boğaz, Ankara için bir nevi Termopil Geçidi’ydi. Eğer Hilafet Ordusu bu hattı yarıp geçerse, Ankara’ya giden yol açılacak ve genç Meclis Hükümeti daha doğmadan boğulma tehlikesiyle karşı karşıya kalacaktı. Bu nedenle, TBMM Hükümeti’nin Batı Cephesi Komutanı olarak atadığı Ali Fuat (Cebesoy) Paşa için bu hattı ne pahasına olursa olsun savunmak, en az Yunanlılarla savaşmak kadar önemli bir görevdi. Hilafet Ordusu’nun stratejisi ise basitti: İngilizlerin denizden ve havadan sağlayacağı destekle İzmit’i ele geçirmek, oradan Adapazarı’na ilerlemek ve son olarak Geyve Boğazı’nı aşarak Milli Mücadele’nin kalbine ulaşmak.

Çatışmalar, 1920 yılının Nisan ayı sonlarında başladı. Süleyman Şefik Paşa komutasındaki Kuvâ-yi İnzibâtiyye birlikleri, İngiliz savaş gemilerinin koruması altında İzmit’e girdi. Şehirdeki Kuvâ-yi Milliye birlikleri, bu organize ve teçhizatlı güç karşısında direnemeyerek geri çekilmek zorunda kaldı. İzmit’in düşmesi, İstanbul’da büyük bir zafer olarak kutlandı. Damat Ferit Hükümeti, “asilerin” ilk darbede nasıl da kaçtığını anlatan abartılı bildiriler yayımlayarak halkın ve Padişah’ın moralini yükseltmeye çalıştı. Bu ilk başarıdan cesaret alan Hilafet Ordusu, asıl hedefi olan Adapazarı’na doğru ilerlemeye başladı.

Ancak İzmit’ten uzaklaştıkça ve Anadolu’nun içlerine girdikçe, savaşın niteliği değişmeye başladı. Karşılarında artık dağınık yerel milisler değil, Ali Fuat Paşa’nın demir disipliniyle yönettiği 20. Kolordu’ya bağlı birlikler ve Çerkes Ethem’in gözü pek süvarileri vardı. Adapazarı ve Hendek çevresinde yaşanan çatışmalar, son derece şiddetli ve kanlı geçti. Bu, iki yabancı ordunun savaşı değildi. Aynı dili konuşan, aynı köylerden, aynı şehirlerden gelen insanlar, farklı bayraklar altında birbirlerine ateş ediyordu. Kuvâ-yi İnzibâtiyye subayları, askerlerine “Halife’nin emriyle din düşmanlarına karşı savaştıklarını” telkin ederken, Kuvâ-yi Milliye komutanları ise erlerine “İngiliz uşağı hainlere karşı vatanı savunduklarını” anlatıyordu. Bir askerin tüfeğinden çıkan kurşun, belki de birkaç yıl önce Çanakkale’de veya Galiçya’da omuz omuza savaştığı bir silah arkadaşının hayatına son veriyordu. Bu, bir iç savaşın yaşayabileceği en büyük trajedidir: Vatanseverliğin tanımının ikiye bölünmesi ve her iki tarafın da kendisini haklı, karşı tarafı ise mutlak bir hain olarak görmesi.

Savaşın dönüm noktası, Geyve Boğazı’nda yaşandı. Ali Fuat Paşa, coğrafyanın sağladığı savunma avantajını mükemmel bir şekilde kullandı. Demiryolu tünellerini ve köprüleri tahrip ederek Hilafet Ordusu’nun ilerleyişini yavaşlattı ve dar geçitlere mevzilenen birlikleriyle düşmanı pusuya düşürdü. Diğer yandan, Çerkes Ethem’in atlı birlikleri (Kuvâ-yi Seyyare), Hilafet Ordusu’nun kanatlarına ve ikmal kollarına ani baskınlar düzenleyerek onları sürekli yıpratıyordu. Ethem’in gerilla taktikleri, düzenli bir muharebeye alışkın olan ancak motivasyonu düşük Kuvâ-yi İnzibâtiyye birlikleri üzerinde yıkıcı bir etki yarattı.

Bu noktada, Hilafet Ordusu’nun yapısal zayıflıkları da gün yüzüne çıkmaya başladı. Parayla tutulmuş askerlerin birçoğu, ölümle burun buruna geldiklerinde savaşma hevesini kaybetti. Karşılarındakilerin “dinsiz, imansız asiler” değil, kendileri gibi bu vatanın evlatları olduğunu gördükçe, maneviyatları sarsıldı. Kuvâ-yi Milliye tarafından esir alınan askerler, kötü muamele görmek yerine, onlara durumun anlatılması, Padişah’ın esir olduğu ve asıl mücadelenin vatanı kurtarmak için verildiğinin telkin edilmesiyle sık sık taraf değiştirmeye başladılar. Toplu firarlar, Kuvâ-yi İnzibâtiyye saflarında yaygınlaştı. Komutanlar arasındaki anlaşmazlıklar ve özellikle Ahmet Anzavur’un disiplinsiz ve keyfi yönetimi, ordunun çöküşünü hızlandırdı. Anzavur’un birlikleri, Hendek civarında uğradıkları ağır bir yenilginin ardından dağılma sürecine girdi.

Mayıs 1920 sonlarına gelindiğinde, büyük umutlarla kurulan Hilafet Ordusu’ndan geriye pek bir şey kalmamıştı. Ağır kayıplar veren ve firarlarla eriyen ordu, düzensiz bir şekilde İzmit’e, İngilizlerin koruması altına geri çekilmek zorunda kaldı. Bu askeri hezimet, Damat Ferit Hükümeti için tam bir felaketti. Ankara’yı askeri yolla yok etme planı tamamen çökmüştü. Bu başarısızlık, sadece askeri bir yenilgi değil, aynı zamanda İstanbul Hükümeti’nin siyasi ve manevi otoritesine de indirilen ağır bir darbeydi. Padişah’ın fermanı ve Halife’nin sancağı, milletin bağımsızlık iradesi karşısında aciz kalmıştı. Bu yenilgi sonrası, 25 Haziran 1920’de Kuvâ-yi İnzibâtiyye resmen lağvedildi. Geriye kalan askerlerin bir kısmı terhis edildi, bir kısmı ise Kuvâ-yi Milliye saflarına katıldı.

Kuvâ-yi İnzibâtiyye’nin Kuvâ-yi Milliye karşısında aldığı bu kesin yenilginin sonuçları, Kurtuluş Savaşı’nın geleceği açısından son derece belirleyici oldu. İlk olarak, Ankara Hükümeti, kendisine karşı yöneltilen en ciddi ve organize iç tehdidi bertaraf ederek, Anadolu’daki otoritesini rakipsiz bir şekilde perçinledi. Bu zafer, hem Meclis’in hem de ordunun moralini olağanüstü derecede yükseltti. İkinci olarak, İstanbul Hükümeti’nin Anadolu üzerinde askeri bir operasyon yapma kabiliyetinin olmadığı, varlığını ancak işgal kuvvetlerinin himayesi altında sürdürebilen aciz bir yapı olduğu net bir şekilde ortaya çıktı. Bu durum, Anadolu’daki kararsız unsurların ve halkın Ankara’nın yanında yer almasını hızlandırdı. Üçüncü ve belki de en önemli sonuç, bu çatışmanın düzenli bir ordu kurma fikrini ne kadar acil ve hayati hale getirdiğini göstermesiydi. Ali Fuat Paşa’nın kolordusu ile Çerkes Ethem’in düzensiz kuvvetlerinin işbirliği zafere yetmişti, ancak dağınık ve disiplinsiz Kuvâ-yi Milliye yapısının, hem iç isyanları bastırmada hem de ilerlemekte olan Yunan ordusuna karşı koymada yetersiz kalacağı açıktı. Kuvâ-yi İnzibâtiyye tecrübesi, TBMM’yi, tüm milli güçleri tek bir komuta altında toplayan, modern, disiplinli bir “Milletin Ordusu” kurma çalışmalarına hız vermeye itti.

Son tahlilde, Kuvâ-yi İnzibâtiyye ve Kuvâ-yi Milliye arasındaki savaş, Kurtuluş Savaşı’nın bir iç savaş olduğunun en yalın, en somut ve en trajik delilidir. Bu, basit bir isyan bastırma harekâtı değil, meşruiyetini farklı kaynaklardan alan iki ayrı hükümetin, kendi ordularıyla, ülkenin siyasi geleceğine hükmetmek için giriştikleri bir savaştır. Bu savaşta cephenin bir tarafında “Padişahım çok yaşa!” nidaları, diğer tarafında ise “Ya istiklal ya ölüm!” yeminleri yankılanıyordu. Silahlar, yabancı bir düşmana değil, aynı kandan, aynı candan olan kardeşe çevrilmişti. Geyve Boğazı’nın yamaçlarında dökülen kan, sadece bir muharebenin değil, bir imparatorluğun iç kanamasının da göstergesiydi. Ankara’nın bu iç savaştan galip çıkması, onun sadece askeri bir zaferi değil, aynı zamanda temsil ettiği “milli egemenlik” fikrinin, Saray’ın temsil ettiği “ilahi egemenlik” fikrine karşı kazandığı ideolojik bir zaferdi. Ancak bu askeri zafer, Ankara’nın iç cephedeki mücadelesinin sona erdiği anlamına gelmiyordu. Siyasi ve dini propagandayla beslenen ve ülkenin dört bir yanına yayılan daha karmaşık, daha yerel ve belki de daha sinsi bir tehdit daha vardı: Doğrudan Ankara Hükümeti’nin varlığını hedef alan iç isyanlar. Bir sonraki bölümde, Milli Mücadele ordularının sadece Hilafet Ordusu ile değil, aynı zamanda Anadolu’nun bağrında alevlenen bu isyanlarla nasıl boğuşmak zorunda kaldığını ele alacağız.


Bölüm 4: Fetvalar Savaşı: Şeyhülislam Karşısında Ankara Müftüsü

Kuvâ-yi İnzibâtiyye’nin Geyve Boğazı’nın sarp yamaçlarında uğradığı hezimet, bir önceki bölümde ele alındığı üzere, İstanbul Hükümeti’nin Ankara’yı kaba kuvvetle ezme planını boşa çıkarmıştı. Padişah’ın kılıcı, milletin azmi karşısında körelmişti. Ancak bu askeri yenilgi, Saray ve Damat Ferit Paşa hükümetini mücadeleden vazgeçirmedi; tam tersine, onları daha sinsi, daha derine işleyen ve potansiyel olarak çok daha tehlikeli bir silaha sarılmaya itti. Eğer isyancıları top ve tüfekle yok edemiyorlarsa, o halde onları manevi olarak yok etmeli, halkın gözündeki meşruiyetlerini ortadan kaldırmalıydılar. Bu, savaşın cephesini, Geyve’nin çamurlu siperlerinden alıp, Anadolu’nun her köyündeki caminin minberine, her evin vicdanına ve her dindar yüreğin en derin inançlarına taşıyacak bir hamleydi. Bu yeni savaş, kılıçla değil, kalemle; orduyla değil, ulemayla yapılacaktı. Bu, Kurtuluş Savaşı’nın içindeki iç savaşın en kritik cephesiydi: Fetvalar Savaşı. Bu ideolojik muharebe, bir yanda altı yüz yıllık Halifelik makamının ezici ağırlığını arkasına alan Şeyhülislam Dürrizade Abdullah Efendi’nin ölüm fermanını, diğer yanda ise işgal altındaki bir vatanın onurunu ve inancını savunan Ankara Müftüsü Rifat Börekçi’nin ve Anadolu’nun isimsiz kahraman ulemasının direniş manifestosunu karşı karşıya getirdi. Bu, sadece iki hukuki metnin çarpışması değil, aynı zamanda egemenliğin kaynağının ilahi mi yoksa milli mi olduğunu tayin edecek olan, Türkiye’nin ruhu için verilen bir savaştı.

İstanbul Hükümeti’nin bu stratejiye yönelmesinin altında yatan nedenleri anlamak için, o dönemin Anadolu insanının sosyo-psikolojik yapısını göz önünde bulundurmak gerekir. Yüzyıllardır teokratik bir monarşi altında yaşamış olan halk için en temel sadakat bağı, Padişah’ın şahsında somutlaşan devlete ve onun uhdesinde bulunan Halifelik makamınaydı. Padişah, sadece bir hükümdar değil, aynı zamanda Allah’ın yeryüzündeki gölgesi (Zillullah-i fi’l-ard) ve Hz. Muhammed’in vekiliydi. Ona itaat, dini bir vecibe; ona isyan ise en büyük günahlardan biriydi. Okuma yazma oranının son derece düşük olduğu, haber akışının kulaktan dolma bilgilerle ve gezgin vaizlerin anlattıklarıyla sınırlı olduğu bir toplumda, Ankara’da toplanan bir meclisin “millet egemenliği” gibi soyut ve modern bir kavramı savunması, halkın büyük bir kesimi için anlaşılması güç, hatta şüphe uyandıran bir durumdu. Mustafa Kemal Paşa ve arkadaşları, ne kadar vatansever olurlarsa olsunlar, nihayetinde Padişah’ın birer kuluydu ve onun iradesine karşı gelmeleri, geleneksel zihin kodlarına göre bir anarşi ve fitne hareketi olarak algılanabilirdi.

İşte Damat Ferit Paşa ve İngilizlerin aklındaki plan, tam da bu hassas fay hattını kırmaktı. Amaçları, Milli Mücadele’yi siyasi bir muhalefet hareketi veya bir bağımsızlık savaşı olarak değil, dine ve Halife’ye karşı başlatılmış ahlaksız bir isyan olarak etiketlemekti. Eğer Anadolu halkı, Mustafa Kemal’in bir kurtarıcı değil, Padişah’a başkaldıran bir “bağî” (meşru İslami yöneticiye isyan eden asi) olduğuna ikna edilebilirse, o zaman Kuvâ-yi Milliye’nin en büyük gücü olan halk desteği kuruyacak, askerler ordudan firar edecek ve ülkenin dört bir yanında kendiliğinden Padişah yanlısı isyanlar patlak verecekti. Bu planı hayata geçirecek olan hukuki ve manevi silah ise fetvaydı. Şeyhülislam tarafından verilecek bir fetva, sıradan bir hükümet bildirisi veya kanun değildi. O, doğrudan doğruya şeriatın hükmünü beyan eden, her Müslüman için bağlayıcı olan kutsal bir karardı. Bu fetva, Ankara’daki harekete karşı yürütülecek her türlü askeri ve siyasi eylemi meşrulaştıracak, hatta bu eylemlere katılmayı dini bir görev (cihad) haline getirecekti.

Bu karanlık planın icracısı olarak seçilen isim, dönemin Şeyhülislamı Dürrizade Abdullah Efendi idi. Geleneksel medrese eğitiminden geçmiş, Osmanlı bürokrasisinde yükselmiş, Saray’a ve Padişah’a mutlak bir sadakatle bağlı olan Dürrizade, Anadolu’daki milliyetçi hareketi, İttihat ve Terakki’nin devleti felakete sürükleyen maceraperestliğinin bir devamı olarak görüyordu. Ona göre düzenin, asayişin ve en önemlisi de dinin korunması, ancak Halife’nin mutlak otoritesine kayıtsız şartsız biat etmekle mümkündü. Bu dünya görüşüyle, 10 Nisan 1920’de hükümetin talebi üzerine kaleme aldığı fetva metni, tarihe bir utanç vesikası olarak geçecekti.

Dürrizade’nin fetvası, son derece ustaca ve zehirli bir dille yazılmıştı. Doğrudan Mustafa Kemal veya Milli Mücadele isimlerini anmak yerine, “fesat şebekesi”, “elebaşılar”, “sahte milliyetçiler” gibi genelleyici ve şeytanlaştırıcı ifadeler kullanıyordu. Fetva, bu kişilerin Padişah’ın emirlerine karşı geldiklerini, Halife ile milletin arasını açmaya çalıştıklarını, halktan zorla para ve asker topladıklarını, böylece ülkede fitne, fesat ve anarşi çıkardıklarını iddia ediyordu. Bu eylemlerin şeriat hükümlerine göre “bağy” (isyan) suçunu oluşturduğunu belirtiyordu. İslam hukukunda “bağî” teriminin çok ağır bir anlamı vardır. Bu, sadece siyasi bir suçlu değil, aynı zamanda dini düzeni bozan, toplumun birliğini tehdit eden bir günahkârdır. Fetvanın can alıcı ve en korkunç kısmı ise bu tespitin ardından geliyordu. Şeriat hükümlerine göre, bu “elebaşıların” ve onlara uyanların tövbe etmedikleri takdirde “katillerinin vacip” olduğunu, yani onları öldürmenin dini bir zorunluluk ve sevap olduğunu ilan ediyordu. Bu, bir iç savaş için yapılabilecek en açık ve en kanlı çağrıydı. Artık Kuvâ-yi Milliyeci bir subayı, bir askeri veya bir memuru öldüren kişi, bir katil değil, Halife’nin emrini yerine getiren ve dinin bir gereğini yapan bir “gazi” olacaktı.

Bu ölüm fetvası, 11 Nisan 1920’de Padişah Vahdettin tarafından da bir “Hatt-ı Hümayun” (Padişah Fermanı) ile tasdik edilerek resmi devlet politikası haline getirildi. İstanbul Hükümeti, bu zehirli metni Anadolu’nun en ücra köşesine kadar ulaştırmak için devasa bir propaganda mekanizmasını harekete geçirdi. Fetva metinleri on binlerce kopya halinde basıldı. En etkili dağıtım yöntemi ise İngilizlerden geldi. İngiliz işgal kuvvetlerine ait uçaklar, Anadolu şehirlerinin ve kasabalarının üzerinden alçak uçuş yaparak bu fetva metinlerini halkın üzerine bir bela gibi yağdırdılar. Aynı zamanda, hükümete sadık valiler, mutasarrıflar ve imamlar aracılığıyla fetvanın camilerde okunması, kahvehanelerde anlatılması ve halk arasında yayılması sağlandı. Propaganda, basit bir metinle sınırlı kalmadı. Milliyetçilerin “Bolşeviklerle işbirliği yaptığı”, “dinsiz ve zındık oldukları”, “kadınları ve malları ortak kullanmayı hedefledikleri” gibi akıl almaz iftiralarla desteklendi. Amaç, halkın zihninde Kuvâ-yi Milliyecileri insanlıktan ve Müslümanlıktan çıkarmak, onları yok edilmesi gereken birer haşereye dönüştürmekti.

Bu fetva, Ankara’da, henüz açılışına on iki gün olan Büyük Millet Meclisi’nin hazırlıklarıyla meşgul olan Mustafa Kemal Paşa ve arkadaşları arasında bir şok dalgası yarattı. Bu, Kuvâ-yi İnzibâtiyye’nin askeri tehdidinden çok daha büyüktü. Bu, Milli Mücadele’nin kalbine, onun manevi ve toplumsal temellerine yöneltilmiş bir hançerdi. Eğer bu propaganda başarılı olursa, Anadolu halkı onlara sırtını dönebilir, askerler terhis olabilir ve en kötüsü, halk kendi içinde Padişahçılar ve Milliyetçiler olarak ikiye bölünüp kanlı bir boğazlaşmaya sürüklenebilirdi. Bu ölümcül tehlike karşısında derhal ve aynı derecede güçlü bir karşı hamle yapılması gerektiği açıktı. Ankara, İstanbul’un dini meşruiyet silahına, yine dinin ve meşruiyetin kendi kaynaklarıyla cevap vermek zorundaydı.

Bu tarihi görevi üstlenecek olan kişi, Milli Mücadele’nin başından beri Mustafa Kemal Paşa’nın yanında yer almış, cesareti ve vatanseverliğiyle tanınan Ankara Müftüsü Mehmet Rifat Efendi (Börekçi) idi. Rifat Börekçi, Dürrizade’nin aksine, Saray’ın koridorlarında yetişmiş bir bürokrat değil, halkın içinden gelen, onların dilini ve inancını anlayan, saygın bir din alimiydi. O, dinin, işgal altındaki bir vatanın kurtuluşu için bir engel değil, tam tersine en büyük ilham kaynağı olması gerektiğine inanıyordu. Mustafa Kemal Paşa’nın direktifleriyle, Rifat Börekçi ve Ankara’daki diğer vatansever din adamları, İstanbul’un fetvasını hukuken ve manen çürütecek bir karşı fetva hazırlamak için hummalı bir çalışmaya giriştiler.

Ankara Fetvası olarak tarihe geçen bu metin, hukuki dehası ve siyasi zekasıyla Dürrizade’nin fetvasını adeta paçavraya çeviriyordu. Metin, İstanbul’un argümanlarını basitçe reddetmek yerine, onları İslam hukukunun temel prensiplerini kullanarak bir bir çürütüyordu. Ankara Fetvası’nın temel dayanağı, son derece zekice ve sarsıcı bir tespitti: “Hilafet makamının ve Padişah’ın bulunduğu İstanbul, düşman işgali altındadır. Dolayısıyla Padişah, esir durumdadır ve iradesi özgür değildir.” İslam hukukuna (fıkıh) göre, bir yöneticinin (imam veya halife) emirlerinin ve kararlarının geçerli olabilmesi için temel şart, onun hür iradesiyle hareket etmesidir. Baskı ve zorlama (ikrah) altında verilen emirler veya imzalanan belgeler hukuken geçersizdir (batıldır). Bu argüman, İstanbul’un elindeki en büyük kozu, yani Halife’ye itaati, bir anda anlamsız kılıyordu. Ankara, “Biz Padişah’a isyan etmiyoruz, tam tersine, esir düşmüş Padişah’ı ve Halifelik makamını kurtarmak için savaşıyoruz” diyerek, sadakat kavramını yeniden tanımlıyordu. Bu mantığa göre, Dürrizade’nin fetvası da Padişah’ın özgür iradesiyle değil, işgalci İngilizlerin baskısıyla yazdırılmıştı ve dolayısıyla hiçbir dini ve hukuki geçerliliği yoktu. Asıl hainler, Padişah’a isyan edenler değil, onu düşman eline terk eden ve düşmanın emirlerini yerine getiren Damat Ferit Hükümeti’nin kendisiydi.

Karşı fetva, bununla da kalmıyordu. Cihad kavramını da yeniden yorumluyordu. İstanbul, cihadı, “isyancı” Müslümanlara karşı savaşmak olarak tanımlarken, Ankara, Kuran’ın ve Sünnet’in ruhuna daha uygun bir tanım getiriyordu: “Asıl cihad, vatan topraklarını çiğneyen yabancı işgalcilere (ehl-i salîb) ve onlarla işbirliği yaparak kendi milletine silah çeken hainlere karşı yapılan savaştır.” Bu yorumla, Kuvâ-yi Milliye bir isyan hareketi olmaktan çıkıp, her Müslüman için farz olan bir vatan savunması (cihad-ı ekber) mertebesine yükseltiliyordu. Bu uğurda ölmek “şehitlik”, savaşmak ise “gazilik”ti. Böylece, İstanbul’un “katli vacip” ilan ettiği mücahitler, Ankara tarafından dinin ve vatanın kahramanları olarak kutsanıyordu.

Ankara’nın siyasi dehası, sadece fetvanın içeriğinde değil, onun meşruiyetini sağlama biçiminde de kendini gösterdi. Dürrizade’nin fetvası, tek bir kişinin, işgal altındaki bir şehirde, bir hükümetin baskısıyla imzaladığı bir metindi. Ankara ise, kendi fetvasını kolektif bir iradenin ürünü olarak sundu. Rifat Börekçi’nin imzasının altına, telgraflarla ve kuryelerle ulaşılan, Anadolu ve Rumeli’nin dört bir yanındaki 150’den fazla müftünün, din aliminin ve medrese hocasının ismi eklendi. Denizli Müftüsü Ahmet Hulusi Efendi’den, Sivas Müftüsü’ne, Edirne Müftüsü’nden, Diyarbakır ulemasına kadar geniş bir coğrafyadan gelen bu destek, Dürrizade’nin fetvasının aslında münferit bir görüş olduğunu, buna karşılık Anadolu ulemasının ezici çoğunluğunun (icma) Milli Mücadele’nin yanında yer aldığını gösteriyordu. Bu, İstanbul’un dini otoritesine karşı vurulmuş en büyük darbeydi. Artık sıradan bir Anadolu köylüsü, İstanbul’dan gelen fetvaya baktığında Dürrizade’nin ve Padişah’ın mührünü, Ankara’dan gelen fetvaya baktığında ise kendi şehrinin, kendi güvendiği müftünün, hocanın imzasını görüyordu. Bu durum, tercihi büyük ölçüde Ankara lehine kolaylaştırıyordu.

16 Nisan 1920’den itibaren yayımlanmaya başlayan Ankara Fetvası da tıpkı İstanbul’unki gibi tüm yurda dağıtıldı. Milli Mücadele’ye bağlı memurlar, komutanlar ve özellikle de vatansever din adamları, bu metnin halka ulaşması için canla başla çalıştılar. Cuma hutbelerinde, cami avlularında, köy odalarında bu iki fetva tartışıldı. Bir yanda Halife’ye itaati emreden asırlık gelenek, diğer yanda vatanı kurtarmayı emreden vicdan ve iman vardı. Bu, her bireyin kendi içinde yaşadığı bir iç savaştı. Bazı yerlerde babayla oğul, kardeşle kardeş bu fetvalar yüzünden karşı karşıya geldi. Bir köyün imamı İstanbul’u, diğer köyün imamı Ankara’yı savunabiliyordu. Bu “fetvalar savaşı”, toplumun en temel hücresine kadar nüfuz eden derin bir yarılma yarattı ve Kurtuluş Savaşı’nın neden aynı zamanda bir iç savaş olduğunun en dokunaklı kanıtlarından birini oluşturdu.

Bu ideolojik savaşın somut sonuçları çok geçmeden görüldü. İstanbul’un fetvası ve propagandası, özellikle dini hassasiyetlerin yüksek olduğu ve merkezi otoritenin zayıf olduğu bölgelerde etkili oldu. Kuvâ-yi İnzibâtiyye’nin yenilgisinden hemen sonra patlak veren Düzce, Hendek, Adapazarı isyanları; Yozgat’ta Çapanoğullarının ayaklanması; Konya’da Delibaş Mehmed’in isyanı gibi Milli Mücadele’yi arkadan vuran en büyük iç isyanların tamamı, kendilerini “Padişah’ın ve Halife’nin emriyle din düşmanı asilere karşı savaşan mücahitler” olarak tanımlıyordu. Bu isyancılar, Dürrizade’nin fetvasını bayraklaştırarak eylemlerine dini bir meşruiyet kılıfı buldular. Bu durum, Ankara Hükümeti’ni son derece zor bir duruma soktu. Bir yandan Batı Cephesi’nde ilerleyen Yunan ordusuyla savaşırken, diğer yandan içeride, bu fetvanın motive ettiği binlerce isyancıyla mücadele etmek zorunda kaldı. Bu isyanları bastırmak için harcanan zaman, para, silah ve en acısı da insan kaynağı, Milli Mücadele’ye çok pahalıya mal oldu.

Ancak uzun vadede, Ankara’nın karşı hamlesi daha etkili oldu. Ankara Fetvası, Milli Mücadele saflarında tereddüt yaşayan veya kafası karışan dindar kesimi konsolide etti. Onlara, vatanseverlikle dindarlığın çelişmediğini, tam tersine, gerçek dindarlığın vatanı savunmayı gerektirdiğini gösterdi. Rifat Börekçi gibi saygın isimlerin varlığı, hareketin “dinsiz” olduğu yönündeki propagandayı boşa çıkardı. İstiklal Mahkemeleri’nin kurulması ve karşı propagandayı yayanların “vatan hainliği” suçundan sert bir şekilde cezalandırılması da İstanbul’un ideolojik saldırısını körelten bir başka faktör oldu.

Sonuç olarak, Fetvalar Savaşı, Kurtuluş Savaşı’nın sadece ordular arasında değil, fikirler, inançlar ve meşruiyetler arasında da geçtiğini ortaya koyan kritik bir evreydi. İstanbul, Halifelik makamının altı yüz yıllık manevi gücünü, kendi milletinin bağımsızlık hareketini boğmak için bir silah olarak kullandı ve bu silah, bir süreliğine de olsa, Anadolu’nun bağrında derin yaralar açan iç isyanları tetikledi. Ancak Ankara, siyasi ve hukuki bir dehayla, aynı silahı düşmanına karşı çevirmeyi başardı. Padişah’ın esir olduğu tezini ve cihadın vatan savunması olduğu yorumunu, Anadolu ulemasının kolektif desteğiyle birleştirerek, Milli Mücadele’ye paha biçilmez bir manevi zırh kazandırdı. Bu savaşın sonunda kazanan, sadece Ankara Hükümeti olmadı; aynı zamanda, dinin ve kutsal kavramların, bir kişinin veya hanedanın tekelinde olamayacağı, milletin vicdanında ve vatanın yüksek menfaatlerinde yeniden anlam bulabileceği fikri de zafer kazandı. Bu ideolojik zafer, ileride Saltanat’ın ve Hilafet’in kaldırılmasına giden yolun da ilk ve en önemli kilometre taşlarından birini döşeyecekti. Ancak bu zaferin bedeli, bir sonraki bölümde inceleyeceğimiz gibi, fetvaların kışkırttığı ve ülkeyi kan gölüne çeviren büyük Anadolu isyanlarının bastırılmasıyla ödenecekti.


Bölüm 5: Anadolu’da Alevlenen İsyanlar: Milli Mücadele’ye Karşı İç Ayaklanmalar

Bir önceki bölümde, Kurtuluş Savaşı’nın sadece kılıçla değil, aynı zamanda kalemle ve inançla da yürütülen bir mücadele olduğunu, İstanbul’daki Şeyhülislam’ın ölüm fetvasıyla Ankara’daki Müftü’nün direniş fetvasının nasıl amansız bir ideolojik savaşa dönüştüğünü incelemiştik. Ancak fetvalar, soyut metinler olarak kâğıt üzerinde kalmazlar; onlar, zihinlerde ve kalplerde kök saldıklarında, toprağı kana bulayan eylemlere dönüşürler. Şeyhülislam Dürrizade’nin, Milli Mücadele kadrolarını “katli vacip din düşmanları” ilan eden fetvası, tam da bunu yaptı. İstanbul Hükümeti’nin ve İngilizlerin propaganda makinesiyle Anadolu’nun en ücra köylerine kadar ulaştırılan bu zehirli metin, Kuvâ-yi İnzibâtiyye gibi merkezi orduların yenilgiye uğratıldığı bir ortamda bile, çok daha dağınık, öngörülemez ve bastırılması zor bir tehdidi ateşledi: İç isyanlar. Bu isyanlar, Ankara’daki genç Meclis Hükümeti’ni, varlığının en kritik döneminde, bir yandan Batı’da vatanın kalbine ilerleyen Yunan ordusuyla boğuşurken, diğer yandan kendi hinterlandında, kendi insanıyla savaşmak gibi korkunç bir ikilemle karşı karşıya bıraktı. Anzavur’un Marmara’daki teröründen Düzce’nin Halife’ye sadakat yeminine, Çapanoğullarının Yozgat’taki feodal direnişinden Delibaş Mehmed’in Konya’daki şeriat çığlığına kadar uzanan bu kanlı ayaklanmalar zinciri, resmi tarihin “yekvücut millet” anlatısının ardındaki trajik gerçeği gözler önüne serer. Bu, halkın tamamının Ankara’nın arkasında kenetlenmediğinin, tam tersine, Padişah’a bağlılık, İngiliz kışkırtması ve yerel çıkar çatışmaları gibi karmaşık nedenlerle beslenen ciddi bir iç muhalefetin var olduğunun ve bu muhalefetin, ülkeyi bir kardeş kavgasına sürüklediğinin en acı kanıtıdır.

Bu iç savaş cephesinin belki de en erken ve en sembolik habercisi, Ahmet Anzavur Ayaklanması’dır. Eski bir jandarma subayı olan, Çerkes kökenli, hırslı ve Padişah’a körü körüne bağlılığıyla bilinen Anzavur, Milli Mücadele’nin daha filizlenmeye başladığı 1919 sonlarında Marmara’nın güneyinde, Balıkesir, Biga, Gönen ve Manyas çevresinde ortaya çıktı. Onun hareketi, yerel bir hoşnutsuzluğun kendiliğinden bir patlaması değildi. Anzavur, başından itibaren İstanbul’daki Saray ve İngiliz İstihbaratı ile doğrudan bağlantı halindeydi. Kendisine verilen görev, Kuvâ-yi Milliye’yi “İttihatçı haydutların bir çetesi” olarak yaftalamak, halkı “Halife Hazretleri” adına bu “asiler”e karşı ayaklandırmak ve en önemlisi, Boğazlar bölgesinde Ankara’nın etkisini kırarak İngiliz çıkarlarına hizmet edecek bir tampon bölge oluşturmaktı. Anzavur, kendisini “Padişah’ın sadık bir kulu”, Kuvâ-yi Milliye’yi ise “dinsiz Bolşeviklerin uşakları” olarak tanıtıyordu. İngilizlerden aldığı altınlar ve silahlarla donattığı birlikleriyle kısa sürede önemli başarılar kazandı. Şehirleri basıyor, Kuvâ-yi Milliye taraftarı olarak bilinen memurları ve subayları öldürüyor, halka zulmediyordu. Anzavur’un ilk ayaklanması, Ali Fuat Paşa ve Çerkes Ethem gibi komutanların çabalarıyla bastırılsa da, Kuvâ-yi İnzibâtiyye’nin kurulmasıyla yeniden alevlendi. Bu ikinci isyanında, kendisini Hilafet Ordusu’nun bir parçası olarak konumlandırdı ve onunla eş zamanlı olarak Milli Mücadele kuvvetlerini arkadan vurdu. Anzavur’un varlığı, Ankara için sadece askeri bir sorun değil, aynı zamanda psikolojik bir kâbustu. O, İstanbul Hükümeti’nin Anadolu’da silahlı bir güç organize edebileceğinin ve halkın bir kesimini “din ve Halife” sloganlarıyla Milli Mücadele’ye karşı seferber edebileceğinin yaşayan kanıtıydı. Onun nihai olarak Çerkes Ethem’in kuvvetleri tarafından Nisan 1920’de kesin bir yenilgiye uğratılıp öldürülmesi, önemli bir zaferdi ancak onun yaktığı ateşin külleri, çok daha büyük yangınları haber veriyordu.

Anzavur’un Marmara’da estirdiği terör, Dürrizade fetvasının ilanıyla birlikte, İstanbul ile Ankara arasındaki stratejik koridor olan Bolu, Düzce, Hendek ve Adapazarı hattında devasa bir halk ayaklanmasına dönüştü. Tarihe Düzce İsyanları olarak geçen bu hareketler zinciri, belki de iç savaşın en karmaşık ve en kitlesel karakterini taşıyordu. Bu bölge, etnik olarak çeşitli (Abaza, Çerkes, Gürcü, Manav) ve geleneksel olarak Padişah ve Halifelik kurumuna son derece bağlı bir nüfusa sahipti. Şeyhülislam’ın fetvası, burada adeta kutsal bir emir gibi algılandı. Halk, Ankara’da kurulan yeni Meclis’in ve onun ordusunun, Padişah’a isyan eden, dini ortadan kaldırmayı hedefleyen bir “gâvur” komplosu olduğuna samimiyetle inanmıştı. Bu dini galeyana, bir dizi somut dünyevi neden de ekleniyordu. Savaşlardan bıkmış olan halk, Ankara Hükümeti’nin vergi, asker ve iaşe taleplerinden bunalmıştı. Kuvâ-yi Milliye’nin bazı düzensiz birliklerinin halka yönelik taşkınlıkları da tepkiyi artırıyordu. Ayrıca, bölgenin önde gelen bazı aileleri ve ağaları, Ankara’nın kurmaya çalıştığı merkezi otoritenin kendi nüfuzlarını tehdit ettiğini görüyor ve statükonun, yani Padişah düzeninin devamını istiyorlardı.

Bu nedenlerin birleşimiyle, 13 Nisan 1920’de başlayan ayaklanma, bir çığ gibi büyüdü. İsyancılar, “Şeriat isteriz, Padişah’ı isteriz!” sloganlarıyla Düzce, Hendek, Bolu, Gerede gibi şehirleri ele geçirdiler. Ankara’dan gönderilen nasihat heyetleri dinlenmedi, hükümetin atadığı kaymakamlar ve subaylar linç edildi veya hapsedildi. İsyan, Ankara’nın Batı Cephesi ile en temel iletişim ve ikmal hattını kesmişti. Başkent, bir anda doğudan ve batıdan bir isyan çemberiyle kuşatılma tehlikesiyle karşı karşıya kaldı. Bu, Ankara için bir ölüm kalım anıydı. Eğer bu isyan bastırılamazsa ve isyancılar Ankara’ya yürürse, Milli Mücadele daha başlamadan bitebilirdi. Bu existential tehdit karşısında TBMM Hükümeti, tüm gücüyle isyanın üzerine gitme kararı aldı. Ali Fuat Paşa komutasındaki 24. Tümen ve Çerkes Ethem’in Kuvâ-yi Seyyare’si isyanı bastırmakla görevlendirildi. Takip eden süreç, bir iç savaşın tüm acımasızlığını gözler önüne serdi. Çatışmalar son derece kanlı geçti. Milli kuvvetler, bir yandan isyancılarla savaşırken, diğer yandan onları kışkırtan propaganda yuvalarını dağıtıyor, isyan liderlerini ve onlara yardım edenleri Divan-ı Harp’lerde veya daha sonra kurulacak olan İstiklal Mahkemeleri’nde yargılıyordu. Cezalar, ibret olması için, son derece ağırdı. Çerkes Ethem’in kullandığı sert yöntemler, isyanın bastırılmasında etkili olduysa da, bölgede derin yaralar ve uzun sürecek bir güvensizlik bıraktı. Düzce İsyanı, Ankara Hükümeti’ne, kendi halkının bir bölümünü dahi ikna etmenin, Yunan ordusunu yenmek kadar zor ve kanlı bir süreç olacağını acı bir şekilde öğretti.

İç isyanlar, sadece İstanbul’a yakın, Padişah’a bağlılığı güçlü bölgelerle sınırlı kalmadı. Ateş, Milli Mücadele’nin kalbi sayılan Orta Anadolu’ya da sıçradı. Yozgat’ta patlak veren Çapanoğlu Ayaklanması, isyanların bir başka boyutunu, yani yerel feodal güçlerin merkezi otoriteye direnişini ortaya koyuyordu. Çapanoğulları, yüzlerce yıldır Yozgat ve çevresinde hüküm süren, Osmanlı Devleti içinde yarı-özerk bir statüye sahip olmuş güçlü bir derebeyi ailesiydi. Milli Mücadele’nin başlaması ve Ankara’da yeni bir merkezi hükümetin kurulması, onların asırlık nüfuz alanlarına doğrudan bir tehditti. Ankara’nın atadığı valiler, topladığı vergiler ve kurmaya çalıştığı ulusal ordu, Çapanoğulları’nın feodal düzenini sarsıyordu. Onlar için Padişah’a bağlılık, sadece dini veya siyasi bir tercih değil, aynı zamanda kendi yerel iktidarlarını korumanın ideolojik kılıfıydı. Şeyhülislam’ın fetvası, onlara Ankara’ya karşı harekete geçmek için aradıkları meşruiyet zeminini sundu. Mayıs 1920’de, Çapanoğlu kardeşler Edip, Celal, Salih ve Halit Beyler önderliğinde başlayan isyan, kısa sürede Yozgat ve çevresini etkisi altına aldı. İsyancılar, kendilerini “Padişah’ın sadık askerleri” olarak tanıtıyor, halkı “asi Kemalistlere” karşı cihada çağırıyorlardı. Ayaklanma, Ankara için özellikle tehlikeliydi, çünkü başkente bu kadar yakın bir mesafede, ülkenin tam ortasında patlak vermişti. Bu, Ankara’nın kendi hinterlandına bile tam olarak hâkim olamadığını gösteriyordu. İsyanın bastırılması görevi, bir kez daha, Ankara’nın “demir yumruğu” haline gelen Çerkes Ethem’e verildi. Ethem, Kuvâ-yi Seyyare ile Yozgat’a yürüdü. Haziran 1920’de yaşanan şiddetli çatışmaların ardından Yozgat’ı geri aldı. Çapanoğlu ailesinin liderleri yakalandı ve isyan acımasızca bastırıldı. Çerkes Ethem, burada da son derece sert yöntemler kullandı; isyanla bağlantılı gördüğü yüzlerce kişiyi yargısız infaz ettiği veya ağır cezalara çarptırdığı bilinmektedir. Yozgat Ayaklanması, Ankara Hükümeti’nin sadece Padişah yanlılarıyla değil, aynı zamanda yeni ulus-devletin merkeziyetçi yapısına direnen eski düzenin kalıntılarıyla da savaşmak zorunda olduğunu gösteren
klasik bir örnekti.

Anadolu’da yanan isyan ateşinin bir diğer önemli durağı ise, Selçuklu’nun başkenti, geleneksel olarak dindar ve muhafazakâr kimliğiyle bilinen Konya oldu. Konya’da Ekim 1920’de patlak veren ve Delibaş Mehmed adlı bir isyancı liderin adıyla anılan ayaklanma, motivasyon olarak belki de en saf haliyle dini karakterliydi. Delibaş Mehmed, Çapanoğulları gibi köklü bir aileden gelmiyordu; o, halkın dini duygularını harekete geçirme konusunda yetenekli, karizmatik bir demagogdu. Onun ve etrafındakilerin temel argümanı, Ankara’daki Meclis’in “dinden çıktığı”, “gavurlarla işbirliği yaptığı” ve Halifeliği kaldırmayı hedeflediği yönündeydi. Dürrizade’nin fetvası, Delibaş’ın elindeki en güçlü propaganda malzemesiydi. İsyan, “Şeriat isteriz, askere gitmeyiz, vergi vermeyiz!” sloganlarıyla başladı. Kısa sürede Konya şehrini ele geçiren isyancılar, Vali Haydar Bey’i ve diğer hükümet yetkililerini esir aldılar. Ayaklanma, sadece Konya ile sınırlı kalmayıp Bozkır, Seydişehir, Akseki gibi çevre ilçe ve kasabalara da yayıldı. Bu isyanın zamanlaması, Ankara için felaketti. Zira Batı Cephesi’nde Yunanlılar genel bir taarruza hazırlanıyordu ve Ankara’nın tüm askeri gücünü cepheye yığması gerekiyordu. Konya gibi stratejik bir şehrin, cephenin hemen gerisinde düşmesi, hem lojistik bir kâbus hem de büyük bir moral bozukluğu demekti. Milli Mücadele ordusu, bir kez daha ikiye bölünmek zorunda kaldı. Cepheden çekilen değerli birlikler, Albay Refet Bey (Bele) komutasında isyanı bastırmak üzere Konya’ya gönderildi. Şiddetli sokak çatışmalarının ardından milli kuvvetler Konya’yı geri aldı. Delibaş Mehmed kaçmayı başardı ancak isyan büyük ölçüde bastırıldı. Konya Ayaklanması, Milli Mücadele’nin sadece siyasi bir modernleşme projesine değil, aynı zamanda toplumsal ve kültürel olarak derinden muhafazakâr olan bir halk kesiminin direnişine karşı da verildiğini gösteriyordu.

Bu büyük isyanların dışında, Anadolu’nun dört bir yanında irili ufaklı onlarca başka ayaklanma daha yaşandı. Afyon’da Çopur Musa, Karadeniz’de Pontus çeteleri, Koçgiri’de aşiret isyanı, Urfa’da Milli Aşireti’nin ayaklanması gibi olaylar, Ankara Hükümeti’nin otoritesini sürekli olarak test etti. Bu isyanların her birinin kendine özgü nedenleri olsa da, hepsi bir noktada birleşiyordu: Ankara’da kurulan yeni otoriteyi reddetmek. Bu reddedişin arkasında bazen Padişah’a saf bir bağlılık, bazen İngiliz altını ve propagandası, bazen eski düzenin ayrıcalıklarını kaybetmek istemeyen yerel elitlerin çıkarları, bazen de sadece savaş yorgunu bir halkın anarşiye sürüklenmesi yatıyordu. Ancak sonuç değişmiyordu: Milli Mücadele orduları, enerjilerinin ve kaynaklarının çok büyük bir bölümünü, dış düşmanla savaşmak yerine, bu iç isyanları bastırmaya harcamak zorunda kaldılar.

Bu durumun yarattığı maliyet, korkunç boyutlardaydı. Askeri maliyet en bariz olanıydı. Yunan ordusunun Anadolu içlerine doğru ilerlediği en kritik anlarda, en tecrübeli birlikler ve en yetenekli komutanlar (Çerkes Ethem, Refet Bey, Ali Fuat Paşa gibi) cepheden çekilerek isyan bölgelerine gönderilmek zorunda kalındı. İsyanları bastırmak için harcanan her kurşun, her top mermisi, Batı Cephesi’nde eksikliği hissedilen bir mühimmattı. Birçok tarihçi, bu isyanların Yunan taarruzlarıyla eş zamanlı olarak patlak vermesinin bir tesadüf olmadığını, İstanbul Hükümeti ve İngilizlerin, Ankara’yı iki ateş arasında bırakmak için bilinçli bir koordinasyon içinde olduklarını savunur. Bu isyanlar olmasaydı, belki de Yunan ilerleyişi çok daha erken durdurulabilir ve Kurtuluş Savaşı daha az kayıpla ve daha kısa sürede kazanılabilirdi.

İnsani maliyet ise çok daha trajikti. Bu isyanlarda ölenler, Yunan askerleri değil, bu toprakların kendi insanlarıydı. Bir tarafta vatanın bağımsızlığı için savaştığına inanan Kuvâ-yi Milliyeciler, diğer tarafta Halife’nin ve dinin namusunu koruduğuna inanan isyancılar vardı. Binlerce Türk ve Kürt genci, bu kardeş kavgasında hayatını kaybetti. İsyanların bastırılması sırasında kullanılan sert yöntemler, yakılan köyler, yapılan yargısız infazlar ve İstiklal Mahkemeleri’nin verdiği idam kararları, bu bölgelerde on yıllar boyunca silinmeyecek acı hatıralar ve derin toplumsal travmalar bıraktı. “Vatan haini” ve “vatan kurtaran” damgaları, aynı köyde yaşayan aileleri bile birbirine düşman etti. Bu, bir iç savaşın en acımasız mirasıdır.

Siyasi maliyet de yadsınamazdı. Bu sürekli iç tehdit hali, Ankara’daki TBMM Hükümeti’ni giderek daha otoriter ve merkeziyetçi tedbirler almaya itti. 29 Nisan 1920’de çıkarılan Hıyanet-i Vataniye Kanunu (Vatana İhanet Yasası), Meclis’in otoritesine karşı gelen her türlü eylemi en ağır suç kapsamına alıyor ve idamla cezalandırıyordu. Bu kanunu uygulamak üzere kurulan ve üyeleri milletvekillerinden oluşan İstiklal Mahkemeleri, olağanüstü yetkilerle donatılmış devrim mahkemeleri olarak görev yaptı. Bu mahkemeler, sadece isyancıları değil, aynı zamanda asker kaçaklarını, casusları ve siyasi muhalifleri de yargılayarak, savaş koşullarında düzeni ve disiplini sağlamada kritik bir rol oynadılar. Ancak bu kurumlar, aynı zamanda, zaferden sonra kurulacak olan yeni rejimin karakterini de şekillendirdi. İç savaşın acımasız mantığı, muhalefete karşı hoşgörüsüzlüğü ve devletin bekası için her türlü sert tedbirin meşru görülebileceği anlayışını pekiştirdi.

Sonuç olarak, 1919-1922 arasında Anadolu’da alevlenen bu iç isyanlar, Kurtuluş Savaşı’nın bir iç savaş olduğu tezinin en somut ve en yaygın kanıtını oluşturur. Bu ayaklanmalar, Milli Mücadele’nin romantikleştirilmiş “milletçe kenetlenme” anlatısının aksine, o dönemdeki Türk toplumunun ne kadar derin siyasi, ideolojik ve sosyal fay hatlarıyla bölündüğünü gösterir. Ankara Hükümeti, sadece bir bağımsızlık savaşı kazanmakla kalmamış, aynı zamanda kendi halkının önemli bir kesimini de zorla, kanla ve ikna ile kendi otoritesine boyun eğdirmek zorunda kalmıştır. Bu, bir devleti işgalden kurtarmakla kalmayıp, aynı zamanda parçalanmış bir toplumu tek bir ulusal egemenlik potasında yeniden yoğuran devrimci bir sürecin sancılarıydı. Ancak bu iç savaş dinamiği, sadece Ankara ve muhalifleri arasında yaşanmadı. Bir sonraki bölümde göreceğimiz gibi, bizzat Milli Mücadele cephesinin kendi içinde de derin çatlaklar vardı. İsyanları bastıran kahramanların, kısa bir süre sonra nasıl birer “hain” haline gelebildiğini, Çerkes Ethem’in trajik öyküsü üzerinden inceleyeceğiz.


Bölüm 6: Bir Milli Kahramandan “Hain”e: Çerkes Ethem Vakası

Önceki bölümde, İstanbul’un fetvalarıyla tutuşturulan ve Anadolu’nun bağrında alevlenen iç isyanların, Milli Mücadele’yi nasıl arkadan hançerlediğini ve Ankara Hükümeti’ni kendi halkıyla savaşmak gibi trajik bir zorunluluğun içine ittiğini görmüştük. Bu kanlı isyanların bastırılmasında, konvansiyonel ordu birliklerinin hantal kaldığı noktalarda sahneye çıkan, hızları, acımasızlıkları ve liderlerine olan sarsılmaz bağlılıklarıyla bir isim öne çıkıyordu: Çerkes Ethem ve onun komutasındaki Kuvâ-yi Seyyare. Anzavur’u ezen, Düzce’yi yola getiren, Yozgat’ı titreten bu “demir yumruk”, genç Ankara Hükümeti için bir kurtarıcı, bir güvenceydi. Ancak devrimlerin ve iç savaşların en acımasız diyalektiği, çoğu zaman dünün kurtarıcısını yarının en büyük tehdidine dönüştürebilmesidir. Çerkes Ethem vakası, bu trajik diyalektiğin Kurtuluş Savaşı’ndaki en sarsıcı ve en öğretici örneğidir. Onun hikayesi, iç savaş dinamiğinin sadece meşruiyetini farklı kaynaklardan alan İstanbul ve Ankara hükümetleri arasında değil, aynı zamanda bizzat Milli Mücadele cephesinin kendi içinde, aynı amaç için yola çıkmış silah arkadaşları arasında da ne kadar derin ve ölümcül olabileceğini gösterir. Bu, otoritenin doğası, sadakatin kime ve neye olacağı ve liderliğin tanımı üzerine yaşanan, kişisel hırsların, ideolojik farklılıkların ve devrimci sürecin kaçınılmaz sancılarının iç içe geçtiği trajik bir kırılmadır. Çerkes Ethem’in bir “Milli Kahraman”dan, cumhuriyet tarihinin en lanetli yaftası olan “Hain”e dönüşümünün öyküsü, aslında kaotik bir halk direnişinden, merkeziyetçi bir ulus-devlete geçişin ne kadar kanlı ve sancılı olduğunun da öyküsüdür.

Çerkes Ethem’i ve onun trajedisini anlamak için, öncelikle onun ortaya çıktığı koşulları ve temsil ettiği gücün, yani Kuvâ-yi Milliye’nin ikili doğasını kavramak gerekir. Mondros sonrası işgaller başladığında, çökmüş Osmanlı ordusunun otoritesi de dağılmıştı. Bu boşlukta, vatanı savunma içgüdüsüyle ortaya çıkan Kuvâ-yi Milliye, yerel liderlerin, efelerin, eski subayların veya sadece karizmatik şahsiyetlerin etrafında örgütlenen, gönüllülük esasına dayalı, düzensiz, gerilla tipi silahlı gruplardı. Bu grupların en büyük gücü, esneklikleri, bölgeyi avuçlarının içi gibi bilmeleri ve halkla iç içe olmalarıydı. Düşmanın ikmal yollarını kesiyor, ani baskınlar düzenliyor, işgal kuvvetlerine nefes aldırmıyor ve en önemlisi, halkın direniş ruhunu canlı tutuyorlardı. Çerkes Ethem’in 1919’da kardeşleri Tevfik ve Reşit Beylerle birlikte Salihli-Demirci bölgesinde kurduğu Kuvâ-yi Seyyare (Gezici Kuvvetler), bu modelin en başarılı, en disiplinli ve en etkili örneğiydi. Çoğunluğu Çerkes ve Abaza gençlerinden oluşan, atlı ve piyade birlikleriyle son derece hareketli olan bu kuvvet, kısa sürede Batı Anadolu’da bir efsaneye dönüştü.

Ankara’da Heyet-i Temsiliye’nin ve ardından TBMM’nin kurulmasıyla birlikte, Mustafa Kemal Paşa bu dağınık Kuvâ-yi Milliye gruplarını merkezi bir otoriteye bağlama stratejisi güttü. Çerkes Ethem, bu çağrıya ilk ve en güçlü şekilde cevap veren liderlerden biri oldu. Ankara Hükümeti’nin otoritesini tanıdı ve onun emrine girdi. Bu ittifak, her iki taraf için de son derece verimliydi. Ankara, Ethem’in askeri gücünü, kendi otoritesini tanımayan iç ve dış düşmanlara karşı bir koçbaşı gibi kullanıyordu. Nitekim Ethem, bu görevi kusursuz bir şekilde yerine getirdi. 1919 sonu ve 1920 başlarında Balıkesir-Biga yöresinde Padişah ve İngilizler adına ayaklanan Anzavur Ahmet’i defalarca yenilgiye uğratarak Boğazlar bölgesinde Ankara için hayati bir nefes borusu açtı. Ardından, bir önceki bölümde detaylıca incelenen Düzce, Hendek ve Bolu isyanları patlak verdiğinde, düzenli ordu birliklerinin yetersiz kaldığı bir anda, Ethem’in süvarileri bir kasırga gibi bölgeye daldı ve isyanı kanla bastırdı. Hemen ardından, Ankara’yı kalbinden tehdit eden Yozgat Çapanoğlu Ayaklanması’nı ezmek için Orta Anadolu’ya geçti ve orada da benzer bir başarı gösterdi. Bu zaferler, Ethem’i Ankara’da ve halk nezdinde bir “Milli Kahraman” mertebesine yükseltti. TBMM kürsüsünden kendisine övgüler düzülüyor, Mustafa Kemal Paşa tarafından takdir telgrafları çekiliyordu. O artık sadece bir milis lideri değil, “Ankara Hükümeti’nin sadık kılıcı” idi.

Ancak Kuvâ-yi Milliye’nin ve onun en parlak örneği olan Kuvâ-yi Seyyare’nin bu parlak madalyonunun karanlık bir yüzü daha vardı. Bu kuvvetler, doğaları gereği, liderlerinin kişisel otoritesine dayanıyordu. Askerler, Ankara’daki Meclis’e değil, doğrudan Ethem’e sadıktı. Onun sözü kanundu. Kuvâ-yi Seyyare, girdiği yerlerde kendi vergisini topluyor, kendi mahkemesini kuruyor (“seyyar idam mangaları” olarak da anılan), yargılamaları keyfi bir şekilde yapıyor ve cezaları anında infaz ediyordu. İsyanları bastırırken kullandıkları aşırı şiddet ve zulüm, halk arasında korku ve tepki yaratıyordu. Disiplin anlayışları, merkezi bir ordunun hiyerarşik yapısından çok, bir liderin karizmasına dayalıydı. Bu durum, anarşiyi önlemek ve hukukun üstünlüğüne dayalı yeni bir devlet kurmak isteyen Ankara Hükümeti için uzun vadede kabul edilemezdi. En önemlisi, Kuvâ-yi Milliye’nin gerilla taktikleri, iç isyanları bastırmada ve düşmanı yıpratmada ne kadar etkili olursa olsun, karşıda düzenli, modern, topçu ve lojistik desteğe sahip bir ordu (Yunan Ordusu) varken, konvansiyonel bir meydan muharebesi kazanmaya yetmezdi. Bir ülkeyi savunmak ve kurtarmak için, tek bir merkezden komuta edilen, emir-komuta zinciri içinde hareket eden, lojistiği, eğitimi ve disiplini sağlanmış düzenli bir orduya mutlak bir ihtiyaç vardı.

İşte Milli Mücadele içindeki iç savaşın ikinci perdesi, tam da bu zorunlu dönüşüm noktasında, yani düzensiz Kuvâ-yi Milliye’den düzenli orduya geçiş sürecinde başladı. Mustafa Kemal Paşa, bu gerekliliği daha Sivas Kongresi’nden itibaren görmüş ve adımlarını buna göre atmıştı. Ali Fuat Paşa’nın Batı Cephesi Komutanlığı’na atanması, dağınık birlikleri bir araya getirme çabaları bu yöndeki ilk adımlardı. Ancak bu süreç, kendi otonom güç alanlarını yaratmış olan Kuvâ-yi Milliye şeflerinin direnişiyle karşılaştı. Onlar, düzenli orduya katılmayı, kendi liderliklerinin ve önemlerinin sonu olarak görüyorlardı. Rütbe sistemine girmeyi, Ankara’dan atanmış tanımadıkları bir subaydan emir almayı bir hakaret sayıyorlardı. Bu direnişin en güçlü, en kararlı ve en tehlikeli kalesi ise Çerkes Ethem’in kendisiydi.

Ethem, kendisini Ankara’daki paşalarla eşit görüyordu. O, masa başında plan yapan bir kurmay subay değil, savaşın içinde pişmiş, zaferleri kendi bileğinin hakkıyla kazanmış bir halk kahramanıydı. Ona göre, düzenli orduyu kurmaya çalışan subaylar, Birinci Dünya Savaşı’nda imparatorluğu felakete sürükleyen “beceriksiz” kadroların aynısıydı. Kendi hızlı ve etkili yöntemlerinin, ordunun hantal bürokrasisinden çok daha üstün olduğuna inanıyordu. Bu psikoloji, onun Batı Cephesi Komutanlığı ile olan ilişkilerini başından itibaren gerginleştirdi. Batı Cephesi Komutanı Ali Fuat Paşa ile aralarında sürekli bir yetki ve strateji çatışması yaşanıyordu. Ethem, Paşa’dan gelen emirleri sık sık dinlemiyor, kendi başına hareket ediyor, operasyonları kendi bildiği gibi yönetiyordu. Bu durum, cephede ciddi bir komuta ikiliğine yol açıyordu.

İplerin kopma noktasına geldiği olay, 24 Ekim 1920’de başlayan Gediz Taarruzu oldu. Ali Fuat Paşa’nın planıyla, Yunan işgal hatlarına karşı düzenli ordu birlikleri ve Kuvâ-yi Seyyare’nin ortak katılımıyla bir taarruz düzenlendi. Ancak operasyon, tam bir fiyaskoyla sonuçlandı. Birlikler arasındaki koordinasyonsuzluk, Ethem’in yine kendi başına buyruk hareket etmesi ve Yunan kuvvetlerinin beklenenden daha güçlü bir direniş göstermesi nedeniyle Türk kuvvetleri ağır kayıplar vererek geri çekilmek zorunda kaldı. Bu yenilgi, bardağı taşıran son damla oldu. Her iki taraf da başarısızlıktan birbirini sorumlu tuttu. Ali Fuat Paşa ve kurmayları, Ethem’in disiplinsizliğini ve emirleri dinlememesini suçlarken; Ethem, Meclis’e çektiği telgraflarda, düzenli ordu birliklerinin korkaklığını ve komutanların beceriksizliğini öne sürerek tüm suçu onlara yükledi.

Gediz hezimeti, Mustafa Kemal Paşa’ya, Batı Cephesi’ndeki bu dağınık ve ikili komuta yapısının daha fazla sürdürülemeyeceğini net bir şekilde gösterdi. Radikal bir karar alarak, Ali Fuat Paşa’yı Moskova Büyükelçiliği’ne atayarak görevden aldı ve Batı Cephesi’ni ikiye ayırarak, komutanlığına doğrudan kendisine bağlı, disiplin ve merkezi otoriteye sarsılmaz bir inançla bağlı olan iki kurmay subayı, Albay İsmet (İnönü) Bey’i ve Albay Refet (Bele) Bey’i atadı. Bu, Çerkes Ethem’e ve onun temsil ettiği düzensiz savaş anlayışına karşı yapılmış açık bir hamleydi. Artık cephede komuta, İttihatçı geçmişi olmayan, Padişah ordusunda yetişmiş ama Milli Mücadele’ye tam bir sadakatle bağlanmış, profesyonel askerlerin elindeydi. Yeni komutan İsmet Bey’in ilk görevi ise son derece netti: Tüm Kuvâ-yi Milliye birliklerini, Ethem’in Kuvâ-yi Seyyare’si de dâhil olmak üzere, terhis etmek veya düzenli ordu birliklerine entegre etmek.

Bu karar, Çerkes Ethem için bir savaş ilanı anlamına geliyordu. Kendi zaferleriyle yarattığı krallığının, Ankara’dan gelen bir albayın emriyle dağıtılmasını asla kabul etmeyecekti. O andan itibaren, Ethem’in sadakati Ankara’dan kopmaya ve kendi kişisel davasına yönelmeye başladı. İsmet Bey’in, birliklerini düzenli orduya katma yönündeki çağrılarını ve emirlerini reddetti. Bu reddedişini, siyasi bir zemine oturtmaya çalıştı. Ankara’daki Meclis’in, “beceriksiz paşaların” ve “masa başı bürokratlarının” eline geçtiğini, kendisinin ve arkadaşlarının ise “gerçek millet iradesini” temsil ettiğini iddia etmeye başladı. Kendisine bağlı bir gazete çıkararak ve Meclis’teki bazı muhalif vekillerle temas kurarak, hükümete karşı sert bir muhalefet başlattı. Mustafa Kemal Paşa ve İsmet Bey’i “diktatörlük” kurmaya çalışmakla suçladı. Bu, artık basit bir askeri itaatsizlik değil, Ankara Hükümeti’nin meşruiyetine doğrudan meydan okuyan siyasi bir isyandı. Milli Mücadele cephesi, tam da Yunan ordusunun yeni bir taarruza hazırlandığı en kritik anda, kendi içinde bölünmüştü.

Mustafa Kemal Paşa, durumu büyük bir endişe ve sabırla yönetmeye çalıştı. Ethem’in Milli Mücadele’ye yaptığı hizmetlerin farkındaydı ve bu değerli gücü kaybetmek istemiyordu. Ona defalarca nasihat heyetleri gönderdi, mektuplar yazdı, ikna etmeye çalıştı. Ancak Ethem, gururu, kibri ve etrafını saran danışmanlarının da kışkırtmasıyla uzlaşmaz bir tavır takındı. Kendi gücüne o kadar güveniyordu ki, Ankara’nın kendisine karşı askeri bir harekâta girişemeyeceğini, hatta girişse bile galip geleceğine inanıyordu. Sonunda, Ankara için seçenekler tükendi. Bir yanda, vatanı kurtarmak için kurulması elzem olan düzenli ordunun ve Meclis’in mutlak otoritesi; diğer yanda ise bu otoriteyi tanımayan, kendi başına bir güç odağı haline gelmiş karizmatik bir isyancı vardı. Yeni kurulan devlet, kendi içinde böyle bir ikiliğe izin veremezdi. Devlet olmanın temel şartı, şiddet kullanma tekelini (monopoly of legitimate violence) elinde bulundurmaktı. Ethem’in varlığı, bu tekele doğrudan bir meydan okumaydı. Bu nedenle, ne kadar acı ve riskli olursa olsun, bu “cerahatli urun” kesilip atılmasına karar verildi.

Aralık 1920’nin sonlarında, İsmet Bey komutasındaki düzenli ordu birlikleri, Ethem’in karargâh kurduğu Kütahya’ya doğru harekete geçti. Bu, Kurtuluş Savaşı’nın en trajik anlarından biriydi. Birkaç ay önce omuz omuza Düzce isyanını bastıran, Yozgat’ta aynı düşmana karşı savaşan Türk askerleri, şimdi namlularını birbirlerine çevirmişlerdi. Bir tarafta, Meclis’in ve milletin ordusu olduğuna inanan düzenli birlikler; diğer tarafta ise, kendilerini gerçek vatanseverler, karşılarındakileri ise “paşaların komplosuna” alet olanlar olarak gören Kuvâ-yi Seyyare vardı. 1. İnönü Muharebesi’ne giden günlerde, Batı Cephesi’nin en seçkin birlikleri Yunanlılarla savaşmak yerine, kendi içlerindeki bu isyanı bastırmakla meşguldü. Bu durum, Yunan ordusuna aradığı fırsatı da sunuyordu.

Çatışmalar, Ethem’in beklediği gibi gitmedi. Yıllardır iç isyanları bastıran, kendisinden daha zayıf ve düzensiz güçlere karşı savaşmaya alışkın olan Kuvâ-yi Seyyare, karşısında bu kez kendisi gibi kararlı, disiplinli ve daha önemlisi topçu desteğine sahip düzenli bir ordu buldu. Kısa süren çatışmaların ardından Ethem’in birlikleri dağılmaya başladı. Askerlerinin birçoğu, Milli Mücadele ordusuna karşı savaşmanın anlamsızlığını görerek taraf değiştirdi. Ethem, yanında kalan az sayıdaki sadık adamıyla birlikte sıkışmıştı. Önünde iki seçenek vardı: Ya teslim olup Ankara’da bir “asi” olarak yargılanmak ya da asla yapılmaması gerekeni yapmak.

Ve o, asla yapılmaması gerekeni yaptı. 29 Aralık 1920’de, Çerkes Ethem, kardeşleri ve yanında kalan birkaç yüz süvariyle birlikte, o güne kadar canı pahasına savaştığı düşmanın, Yunan ordusunun saflarına sığındı. Bu eylem, onun adını tarihten sonsuza dek silecek olan, geri dönülmez adımdı. O ana kadar haklı veya haksız bir davanın isyankâr lideri olabilirdi; ama o andan itibaren, o artık sadece bir “hain”di. Düşmanla işbirliği yapmış, kendi milletinin ordusuna arkadan vurmuş bir vatan haini. Bu sığınma, Ankara Hükümeti’nin eline muazzam bir propaganda kozu verdi. Ethem’in isyanının aslında kişisel bir hırs ve iktidar mücadelesi olduğu, “millet iradesi” söyleminin ise bir maskeden ibaret olduğu tezi, bu son eylemle kanıtlanmış oluyordu. Düşman saflarına geçen birinin, artık vatanseverlik adına söyleyebileceği hiçbir söz kalmamıştı.

Çerkes Ethem vakasının tasfiyesi, Ankara Hükümeti için askeri bir zaferden çok daha fazlasıydı. Bu, siyasi ve ilkesel bir zaferdi. Bu olayla birlikte TBMM, kendi içinden çıkan en büyük silahlı muhalefeti ezerek, Anadolu üzerindeki tek ve mutlak otorite olduğunu kanıtlamış oldu. Düzenli ordu projesi, en büyük sınavını başarıyla vererek meşruiyetini perçinledi. Artık hiçbir yerel güç veya karizmatik lider, Ankara’nın merkezi otoritesine meydan okumaya cesaret edemeyecekti. Bu olay, aynı zamanda, zaferden sonra kurulacak olan yeni Türkiye Cumhuriyeti’nin de temel bir karakteristiğini belirledi: Devletin birliği ve bütünlüğü, bireysel kahramanlıklardan ve kişisel sadakatlerden daha üstündür. Ordu, kişilere değil, milleti temsil eden kuruma, yani Meclis’e (ve daha sonra devlete) bağlı olmalıdır.

Ancak bu zaferin ardında, bir kahramanın trajedisi yatmaktadır. Çerkes Ethem, devrimin ilk, kaotik ve romantik evresinin bir ürünüydü. Onun kişisel cesareti, liderlik vasıfları ve acımasız yöntemleri, o evrede mutlak bir gereklilikti. Ancak devrim, kendi çocuklarını yeme eğilimindedir. Kurumsallaşma, devletleşme ve düzenin tesisi aşamasına gelindiğinde, Ethem gibi bireysel, kontrolsüz ve başına buyruk güçlere yer kalmamıştı. Onun en büyük trajedisi, bu değişimi görememesi, zamanın ruhunu okuyamaması ve kendi yarattığı efsanenin esiri olmasıydı. Kendisini vazgeçilmez sandı, ancak yeni devletin temel ilkesi, hiç kimsenin vazgeçilmez olmadığıydı. Onun “hain” damgası yemesi, bu ilkenin ne kadar acımasız bir şekilde tescil edildiğinin tarihsel kaydıdır. Çerkes Ethem olayı, Kurtuluş Savaşı’nın sadece dış düşmana karşı değil, aynı zamanda bizzat devrimin kendi dinamiklerine, kendi yarattığı güç odaklarına karşı da verilen çetin bir iç savaş olduğunu en dramatik biçimde ortaya koyar. Ancak bu iç savaş, sadece cephedeki aktörlerle sınırlı değildi. Dışarıdan bakan gözler, özellikle de işgalci güçler, bu iç çatışmayı sadece izlemekle kalmıyor, aynı zamanda kendi çıkarları doğrultusunda onu körüklüyorlardı. Bir sonraki bölüm, dış düşman faktörünün, bu iç yarılmayı nasıl derinleştirdiğini ve “Türk’ü Türk’e kırdırma” politikasının nasıl işlediğini analiz edecektir.


Bölüm 7: Dış Düşman Faktörü: İşgalin İç Çatışmayı Körüklemesi

Bir önceki bölümde, Milli Mücadele’nin kendi içinden doğan en trajik çatlaklardan birini, bir milli kahramanın nasıl bir “hain”e dönüştüğünü Çerkes Ethem vakası üzerinden incelemiştik. Bu hadise, devrimci sürecin kendi yarattığı güç odaklarıyla nasıl hesaplaşmak zorunda kaldığını ve merkezi otoritenin tesisi yolunda ne denli acımasız olabildiğini gözler önüne sermişti. Ancak ne Çerkes Ethem’in isyanı ne de daha önce ele aldığımız Anzavur, Düzce veya Konya’daki büyük halk ayaklanmaları, dış dünyadan yalıtılmış bir laboratuvar ortamında gerçekleşmedi. Bu iç kanamaların her bir damlasında, Anadolu’yu kendi çıkarları doğrultusunda şekillendirmek isteyen dış güçlerin, özellikle de Britanya İmparatorluğu’nun ve onun maşası olarak sahaya sürülen Yunanistan’ın parmak izleri vardı. Dış işgal, Kurtuluş Savaşı’nın sadece başlangıç nedeni değil, aynı zamanda iç savaş dinamiğinin en güçlü katalizörü, en acımasız körükleyicisi ve en mahir manipülatörüydü. İşgalci güçler, Anadolu’daki mevcut siyasi, dini ve sosyal fay hatlarını bir jeolog titizliğiyle tespit etmiş ve bu hatları kırmak, derinleştirmek ve bir iç çatışma depremi yaratmak için tüm diplomatik, mali ve askeri araçlarını kullanmışlardır. Dış düşmanın varlığı, ülkedeki tarafların pozisyonlarını bir kimyasal reaksiyon gibi netleştirdi: İstanbul Hükümeti ve destekçileri için işgalcilerle uzlaşmak, hayatta kalmanın tek rasyonel yolu olarak görülürken; Ankara Hükümeti için işgal, direnişin yegâne meşruiyet kaynağı ve varoluş nedeni haline geldi. Bu zıtlaşma, “Türk’ü Türk’e kırdırma” politikasının acımasız bir strateji olarak uygulanmasına zemin hazırladı ve Kurtuluş Savaşı’nı, sadece bir bağımsızlık mücadelesi olmaktan çıkarıp, aynı zamanda dışarıdan yönetilen ve beslenen bir kardeş kavgasına dönüştürdü.

Bu karmaşık dinamiğin başlangıç noktasını doğru tespit etmek gerekir: Mondros Mütarekesi sonrası yaşanan otorite çöküşü. Birinci Dünya Savaşı’ndan yenik çıkan Osmanlı Devleti, sadece toprak kaybetmemiş, aynı zamanda egemenlik iradesini de teslim etmişti. İtilaf Devletleri donanmasının İstanbul’a demirlemesi ve başkentin fiilen işgal edilmesi, Padişah ve hükümetini bir cenderenin içine soktu. Artık kararlar, Bab-ı Âli’nin koridorlarında değil, İngiliz, Fransız ve İtalyan Yüksek Komiserlerinin ofislerinde alınıyordu. Bu durum, Osmanlı yönetici eliti arasında kaçınılmaz bir yol ayrımını doğurdu. Birinci grup, ki bu grup Padişah Vahdettin ve Damat Ferit Paşa’nın şahsında temsil ediliyordu, durumu bir fait accompli, yani değiştirilemez bir gerçeklik olarak kabul etti. Onlara göre, dört yıl süren bir cihan harbinde dünyanın en büyük güçlerine yenilmiş bir imparatorluğun, bu galiplere karşı yeniden silaha sarılması, intiharla eşdeğer bir çılgınlıktı. Bu realpolitik bakış açısına göre, tek akılcı yol, galiplerin merhametine sığınmak, onlarla uzlaşarak mümkün olan en iyi şartlarda bir barış antlaşması imzalamak ve en azından Osmanlı hanedanının, Hilafet makamının ve Anadolu’da küçük de olsa bir Türk devletinin bekasını sağlamaktı. Bu stratejinin merkezinde ise Britanya İmparatorluğu vardı. Dünyanın yeni jandarması olan İngiltere’yi karşıya almak yerine onunla iyi geçinmek, hatta onun himayesine girmek (manda), bu grup için bir zillet değil, bir hayatta kalma stratejisiydi. Bu mantık silsilesi, onları, Anadolu’da başlayan ve İngilizleri en çok rahatsız eden Milli Mücadele hareketini, kendi uzlaşma politikalarına ve dolayısıyla devletin bekasına yönelik en büyük tehdit olarak görmeye itti.

İkinci grup ise, Mustafa Kemal Paşa’nın liderliğinde toplanan ve Ankara’da vücut bulan milliyetçi kadrolardı. Onlar için Mondros bir son değil, bir başlangıçtı. İşgal ve Padişah’ın teslimiyeti, onlara göre onursuz bir varoluşu kabul etmek demekti ki bu, yok olmaktan daha beterdi. Bu grup için meşruiyetin ve siyasetin tek bir kaynağı vardı: İşgale karşı direnmek ve milletin kendi kaderini kendi eline almasını sağlamak. Uzlaşma, onlar için sadece daha yavaş ve daha aşağılayıcı bir ölüm anlamına geliyordu. Dolayısıyla, Padişah’ın ve İstanbul Hükümeti’nin işgalcilerle yaptığı her temas, imzaladığı her anlaşma, bir ihanet vesikası olarak görüldü. İşte dış işgal faktörü, daha ilk andan itibaren, aynı milletin iki yönetici grubunu, “uzlaşmacı/teslimiyetçi” ve “direnişçi/isyancı” olarak birbirine düşman iki kampa ayırmıştı.

Bu iç bölünmeyi en stratejik şekilde kullanan güç, şüphesiz Britanya İmparatorluğu oldu. Başbakan Lloyd George ve Dışişleri Bakanı Lord Curzon’un liderliğindeki İngiliz savaş kabinesinin Türkiye politikası, birden fazla hedefe dayanıyordu. Öncelikle, Osmanlı İmparatorluğu’nun yeniden toparlanıp Ortadoğu’daki (özellikle Musul petrolleri ve Süveyş Kanalı yolu) İngiliz çıkarlarını tehdit etmesini engellemek. İkincisi, Boğazlar üzerinde tam bir kontrol kurmak. Üçüncüsü, Rusya’daki Bolşevik devrimin güneye, İslam dünyasına yayılmasını önlemek için bir tampon bölge oluşturmak. Ve son olarak, savaş sırasında kendilerine yardım eden Yunanistan gibi müttefiklerini ödüllendirmek. Bu hedeflere ulaşmanın en etkili yolu, Sevr Antlaşması’nda tasavvur edildiği gibi, Anadolu’yu etnik ve siyasi olarak parçalanmış, kendi içinde sürekli çatışan, ekonomik olarak Batı’ya bağımlı ve başkentinde İngiliz kontrolünde bir kukla Sultan’ın oturduğu bir yapıya dönüştürmekti.

Bu büyük stratejinin önündeki en büyük engel ise Ankara’da yükselen milliyetçi hareketti. Mustafa Kemal’in “Misak-ı Milli” hedefleri, İngilizlerin tüm planlarını altüst ediyordu. Dolayısıyla, İngiliz politikasının temel direği, bu milliyetçi hareketi yok etmek üzerine kuruldu. Ancak Birinci Dünya Savaşı’ndan yorgun ve bitkin çıkan İngiliz kamuoyu, Anadolu’ya on binlerce asker gönderip yeni ve kanlı bir savaşa girilmesine asla izin vermezdi. Bu durumda, en akılcı, en ucuz ve en etkili yöntem devreye girdi: “Türk’ü Türk’e kırdırmak”. Ankara’daki “isyancıları” yok etme işi, doğrudan İngiliz askerleri tarafından değil, İngilizlerin destekleyeceği yerli unsurlar tarafından yapılmalıydı. Bu stratejinin iki temel aracı vardı: Padişah-Halife ve Yunan Ordusu.

Padişah-Halife, İngilizler için paha biçilmez bir ideolojik silahtı. Britanya İmparatorluğu, Hindistan başta olmak üzere milyonlarca Müslüman sömürge nüfusuna sahipti. Bu nüfusun manevi lideri olan Halife’nin kontrol altında tutulması, imparatorluğun güvenliği için hayatiydi. İngilizler, Padişah Vahdettin’in ve Damat Ferit Hükümeti’nin “beka” kaygısını çok iyi anladılar ve bunu ustalıkla kullandılar. Onlara, “Eğer Anadolu’daki Kemalist isyanı bastırırsanız, barış şartları sizin için daha lehte olur. Aksi takdirde, bu isyancılar yüzünden ülkeniz tamamen parçalanır ve tahtınız da tehlikeye girer” mesajını verdiler. Bu telkin, İstanbul Hükümeti’nin zaten mevcut olan Milli Mücadele karşıtı tavrını daha da katılaştırdı ve onu, İngilizlerin taşeronu gibi hareket etmeye itti.

Bu işbirliğinin en somut örnekleri, daha önceki bölümlerde ele alınan iç isyanların doğrudan İngilizler tarafından desteklenmesinde görüldü. Ahmet Anzavur, sadece Padişah’a bağlı bir isyancı değil, aynı zamanda İngiliz istihbarat subayı Yüzbaşı Bennet gibi isimlerle doğrudan temas halinde olan, onlardan para, silah ve talimat alan bir İngiliz piyonuydu. Anzavur’un temel hedefi olan Boğazlar çevresini Kuvâ-yi Milliye’den temizleme görevi, aslında bölgedeki İngiliz hâkimiyetini güvence altına alma görevinden başka bir şey değildi. Benzer şekilde, Kuvâ-yi İnzibâtiyye’nin (Hilafet Ordusu) kurulması ve teçhiz edilmesinde de İngilizlerin mali ve lojistik desteği kritik bir rol oynadı. Bu ordunun üniformalarının ve silahlarının bir kısmının İngiliz depolarından temin edildiği, komutanlarının İngiliz subaylarıyla sık sık görüştüğü tarihi bir gerçektir. İngilizlerin bu desteği o kadar ileri gitti ki, Şeyhülislam Dürrizade’nin “katli vacip” fetvası, İngiliz savaş uçakları tarafından Anadolu kasabalarının üzerine atılarak dağıtıldı. Bu, ideolojik savaşın bile nasıl dış bir müdahale ile beslendiğinin en çarpıcı kanıtıydı. Dış düşman, iç savaşın bir tarafına sadece siyasi destek vermekle kalmıyor, aynı zamanda onun ordusunu donatıyor ve propagandasını yayıyordu.

İngilizlerin “böl ve yönet” politikası, sadece Padişah yanlılarını kullanmakla sınırlı kalmadı. Etnik ve dini azınlıklar da bu stratejinin birer piyonu haline getirildi. Karadeniz bölgesinde, bir Pontus Rum devleti kurma hayaliyle ayaklanan Rum çeteleri, İngiliz ve Yunan ajanları tarafından hem kışkırtıldı hem de silahlandırıldı. Bu çetelerin eylemleri, Ankara Hükümeti’ni, Batı Cephesi’ndeki en kritik anlarda bile, değerli birliklerini Karadeniz’e göndermek ve Merkez Ordusu gibi yeni bir askeri yapı kurmak zorunda bıraktı. Benzer şekilde, Doğu ve Güneydoğu’da, Sevr Antlaşması’nın kendilerine bir Kürdistan vaat etmesinden cesaret alan bazı Kürt aşiret liderleri, İngiliz ajanları (özellikle Binbaşı Noel) tarafından Ankara’ya karşı ayaklanmaları için teşvik edildi. Koçgiri İsyanı gibi olaylarda bu dış kışkırtmanın izleri açıkça görülmektedir. Dış düşman, böylece, sadece Türk’ü Türk’e değil, aynı zamanda Türk’ü Rum’a, Türk’ü Kürt’e kırdırarak Anadolu’daki direnişi topyekûn bir kaosa sürüklemeyi hedefliyordu.

“Türk’ü Türk’e kırdırma” stratejisinin diğer ve daha büyük askeri aracı ise Yunan Ordusu’ydu. 15 Mayıs 1919’da İzmir’in işgali, sadece bir toprak parçası ilhakı değil, aynı zamanda Anadolu’daki iç savaş dinamiklerini geri dönülmez bir şekilde ateşleyen bir kibrit çöpüydü. Bu işgal, bizzat İngiliz Başbakanı Lloyd George’un Paris Barış Konferansı’ndaki yoğun lobi faaliyetleri ve manevraları sonucunda gerçekleşmişti. İngiltere, Anadolu’daki hedeflerini kendi askeriyle gerçekleştiremeyeceği için, bu işi “Megali İdea” (Büyük Ülkü) hayaliyle yanıp tutuşan Yunanistan’a ihale etmişti. Yunanistan, İtilaf Devletleri adına Anadolu’da jandarmalık yapacak, Kemalist hareketi ezecek ve karşılığında da Batı Anadolu’yu ilhak edecekti.

Yunan işgali, iç çatışmayı iki yönden körükledi. Birincisi ve en belirgin olanı, işgalin yarattığı zulüm ve vahşetin, Anadolu halkı arasında muazzam bir infiale yol açarak Milli Mücadele saflarını sıklaştırmasıydı. Yunan ordusunun girdiği yerlerde yaptığı katliamlar, tecavüzler ve yağmalar, Ankara’nın “vatan elden gidiyor” söyleminin ne kadar haklı olduğunu en acı şekilde kanıtladı. Bu durum, kararsız kitlelerin ve daha önce Padişah’a bağlı olan birçok subay ve aydının yönünü Ankara’ya çevirmesine neden oldu. İşgal, Ankara’nın en büyük meşruiyet kaynağı ve en etkili propaganda aracı haline geldi. Mustafa Kemal, “Karşımızdaki düşman sadece Yunan değil, onun arkasındaki emperyalizmdir” diyerek, mücadeleyi daha evrensel bir anti-kolonyal direniş çerçevesine oturtmayı başardı.

Ancak madalyonun diğer yüzünde, Yunan işgalinin ilerleyişi, İstanbul Hükümeti’nin ve Padişah yanlılarının elindeki en büyük koz oldu. Onlar, Yunan ordusunun Bursa’yı alıp Ankara’ya doğru yürümesini, “İşte bu maceraperest İttihatçıların direnişi yüzünden başımıza bunlar geliyor. Eğer Padişah’ın sözünü dinleyip uslu dursaydık, galipler bize daha merhametli davranır, Yunanlıların bu kadar ileri gitmesine izin vermezlerdi” şeklinde yorumladılar. Bu argüman, özellikle savaş yorgunu ve daha fazla kan dökülmesini istemeyen halk kesimleri üzerinde etkili oluyordu. Onlara göre felaketin sorumlusu, Yunan ordusu veya İngilizler değil, onları kışkırtan Ankara’daki “asiler”di. Bu bakış açısı, Kuvâ-yi İnzibâtiyye’ye asker yazılmasını veya iç isyanlara katılımı meşrulaştırıyordu. İnsanlar, Yunan mezaliminden kurtulmanın yolunun, Yunanlıları kışkırtan Ankara Hükümeti’ni yok etmek olduğuna inanabiliyorlardı. Bu, dış düşmanın yarattığı korku ve çaresizliğin, öfkeyi nasıl içeriye, kendi kardeşine yöneltebildiğinin trajik bir örneğiydi.

Yunan ordusu da bu iç bölünmeyi kendi çıkarları için sonuna kadar kullandı. İşgal ettikleri bölgelerde, Kuvâ-yi Milliye’ye destek verenlere zulmederken, Padişah yanlısı olduğunu söyleyenlere veya isyancılara dokunmuyor, hatta onlara silah ve lojistik destek sağlıyordu. Çerkes Ethem’in, Ankara ile köprüleri attıktan sonra en sonunda Yunanlılara sığınması, bu kirli ittifakın en sembolik anıdır. Yunan komutanlığı, Ethem gibi güçlü bir figürü, Türk ordusunu içeriden bölmek ve moralini bozmak için kullanabileceğini düşünmüştü. Düşman, artık sadece coğrafi bir hat üzerinde değil, aynı zamanda ideolojik ve siyasi olarak da Türk toplumunun içine sızmıştı.

Sonuç olarak, dış düşman faktörü, Kurtuluş Savaşı’nın iç savaş boyutunu anlamak için anahtar bir rol oynar. O, sadece olayların yaşandığı bir sahne veya bir arka plan değil, oyunun bizzat kendisini kuran, kurallarını yazan ve oyuncuları birbirine karşı kışkırtan aktif bir özneydi. Britanya İmparatorluğu’nun “böl ve yönet” stratejisi ve Yunanistan’ın bu stratejinin askeri piyonu olarak kullanılması, Anadolu’da zaten var olan siyasi gerilimleri ölümcül bir kardeş kavgasına dönüştürdü. İşgal, bir turnusol kâğıdı gibi, herkesi bir tercih yapmaya zorladı: Onurlu bir mücadeleyle ölümü göze almak mı, yoksa onursuz bir uzlaşmayla hayatta kalmaya çalışmak mı? Bu temel soruya verilen farklı cevaplar, İstanbul ve Ankara’yı, Kuvâ-yi Milliye ve Kuvâ-yi İnzibâtiyye’yi, milli kahramanlar ve “hainleri” yarattı. Ancak ironik bir şekilde, dış düşmanın bu acımasız baskısı ve manipülasyonu, uzun vadede kendi sonunu hazırladı. Halk, Padişah’ın ordusunun İngiliz gemilerinin gölgesinde kendi insanına kurşun sıktığını, isyancıların Yunanlılarla işbirliği yaptığını gördükçe, kimin gerçekten vatan için savaştığını, kimin ise kişisel veya yabancı çıkarlara hizmet ettiğini daha net anladı. Dış tehdit, başlangıçta bir bölücü unsurken, zamanla Ankara’nın liderliğinde birleştirici bir çimentoya dönüştü. Zafer kazanıldığında, bu sadece Yunan ordusuna karşı kazanılmış bir zafer olmayacaktı. Bu, aynı zamanda, o orduyu Anadolu’ya süren emperyalist zihniyete ve o zihniyetle işbirliği yapan içerideki tüm unsurlara karşı kazanılmış topyekûn bir zaferdi. Bu zaferin ardından ise yeni bir soru ortaya çıkacaktı: Kazananlar, savaş sırasında kendilerine karşı savaşan bu iç düşmanlarla nasıl hesaplaşacaktı? Bu hesaplaşmanın aracı ise bir sonraki bölümde inceleyeceğimiz gibi, İstiklal Mahkemeleri olacaktı.


Bölüm 8: Muhalefetin Tasfiyesi: İstiklal Mahkemeleri ve Tek Adam Yönetimine Giden Yol

Önceki bölümde, dış düşman faktörünün, özellikle İngilizlerin ve onların piyonu olan Yunanlıların, Anadolu’daki iç fay hatlarını nasıl derinleştirdiğini ve “Türk’ü Türk’e kırdırma” politikasını nasıl acımasızca uyguladığını analiz ettik. Dış işgalin yarattığı bu amansız baskı, ironik bir şekilde, zamanla Ankara’nın meşruiyetini perçinlemiş ve ihanetle direniş arasındaki çizgiyi netleştirerek birleştirici bir rol oynamıştı. Ancak savaşlar sadece düşman yenildiğinde bitmez. Özellikle bir iç savaşın unsurlarını barındıran topyekûn bir mücadele, zaferden sonra en kritik ve en acımasız evresine girer: Kazanan tarafın kendi otoritesini mutlaklaştırma ve yeni düzeni kurma süreci. Dış düşmanın denize dökülmesi, içerdeki hesaplaşmanın bittiği anlamına gelmiyordu; tam tersine, asıl hesaplaşma şimdi başlıyordu. Savaş boyunca Padişah’a sadık kalanlar, isyanlara katılanlar, düşmanla işbirliği yapanlar ve hatta zaferi kazanan cephe içinde olup da kurulacak yeni düzenin felsefesine muhalif olanlar ne olacaktı? İşte bu soruya verilen cevap, yeni Türkiye’nin karakterini de belirleyecekti. Her iç savaş gibi, Kurtuluş Savaşı da kazanan tarafın kendi iradesini topluma dayattığı, muhalefeti ezdiği ve monolitik bir iktidar yapısı inşa ettiği bir tasfiye süreciyle sonuçlandı. Bu devrimci tasfiyenin ve otorite inşasının en keskin, en korkutucu ve en etkili aracı ise, adında “İstiklal” kelimesini taşısa da, çoğu zaman devrimin kendi evlatlarını dahi yiyen bir giyotine dönüşen İstiklal Mahkemeleri oldu. Bu mahkemeler, mücadelenin sadece dış düşmana karşı değil, aynı zamanda kurulacak yeni düzenin her türlü muhalifine, içerideki “öteki”ye karşı da verildiğini ve bu sürecin nihayetinde Tek Adam yönetimine giden yolu nasıl döşediğini en çıplak haliyle ortaya koyar.

İstiklal Mahkemeleri’nin doğuşunu anlamak için, 1920’lerin başındaki Anadolu’nun içinde bulunduğu kaosu ve anarşiyi gözler önüne sermek gerekir. Yıllar süren savaşlar (Trablusgarp, Balkan, Birinci Dünya Savaşı) toplumsal dokuyu paramparça etmişti. Devlet otoritesi çökmüş, asayiş ortadan kalkmıştı. Bu kaos ortamında, yeni kurulan Ankara Hükümeti’nin karşılaştığı en büyük sorunlardan biri, “firariler meselesi” idi. Savaşmaktan bıkmış, ailelerini ve tarlalarını özlemiş on binlerce asker, birliklerinden kaçarak köylerine dönüyor veya dağlara çıkarak eşkıyalık yapıyordu. Bu durum, düzenli ordunun kurulmasını ve cephelerin tutulmasını neredeyse imkânsız hale getiriyordu. Asker kaçakları, aynı zamanda iç isyanlar için de potansiyel bir insan kaynağı oluşturuyordu. Bunun yanı sıra, İstanbul Hükümeti’nin ve işgal güçlerinin casusluk faaliyetleri, Anadolu’nun her köşesinde cirit atıyor, ordunun hareketlerini düşmana bildiriyor, halk arasında bozgunculuk yapıyordu. Ülkenin dört bir yanında patlak veren ve Ankara’nın enerjisini tüketen iç isyanlar da bu tablonun en kanlı parçasını oluşturuyordu. Mevcut adli sistem, yani kadıların ve nizami mahkemelerin yavaş işleyen yapısı, bu olağanüstü ve devrimci krizle başa çıkmaktan acizdi. Bir isyancıyı veya bir casusu aylar süren bir yargılamayla mahkûm etmeye çalışmak, yangını su bardağıyla söndürmeye benziyordu.

İşte bu “devrimci zorunluluk” ortamında, Fransız İhtilali’nin “Devrim Mahkemeleri”nden esinlenerek, 11 Eylül 1920’de İstiklal Mahkemeleri kuruldu. Bu mahkemelerin kuruluşu, Ankara’daki Büyük Millet Meclisi’nin benimsediği “güçler birliği” (kuvvetler birliği) ilkesinin doğal bir sonucuydu. Egemenliğin kayıtsız şartsız millete ait olduğu ve bu egemenliğin tek temsilcisinin TBMM olduğu ilkesi gereği, Meclis hem yasama hem yürütme hem de yargı erkini kendi bünyesinde topluyordu. İstiklal Mahkemeleri, bu yargı erkinin, savaş koşullarında cepheye ve isyan bölgelerine taşınmış haliydi. Bu mahkemelerin en çarpıcı özelliği, üyelerinin hukukçu veya hâkimlerden değil, doğrudan doğruya Meclis içinden seçilen üç milletvekilinden oluşmasıydı. Bu durum, mahkemeleri başından itibaren hukuki bir organdan çok, siyasi bir organ haline getiriyordu. Yargılamaları yapanlar, Meclis’in siyasi iradesini temsil eden ve devrimin hedeflerine sarsılmaz bir inançla bağlı olan “fedailerdi”.

Bu mahkemelerin işleyişi, “devrimci adalet”in ne anlama geldiğini gösteriyordu: hızlı, sert ve caydırıcı. Genellikle “seyyar” (mobil) olan bu mahkemeler, bir isyan bölgesine veya bir cephe hattına gidiyor, orada karargâh kuruyor, sanıkları hızla yargılıyor ve kararlarını derhal uyguluyorlardı. Verdikleri kararlar kesindi; temyiz, Yargıtay veya af gibi mekanizmalar yoktu. Mahkemenin başkanı ve üyeleri, savcılık görevini de kendileri üstleniyor, delilleri topluyor, tanıkları dinliyor ve hükmü veriyorlardı. En sık verdikleri ceza ise idamdı. Ve bu idamlar, genellikle halkın gözü önünde, şehrin en işlek meydanında kurulan darağaçlarında infaz ediliyordu. Amaç sadece suçluyu cezalandırmak değil, aynı zamanda halka ve potansiyel suçlulara bir korku ve ibret mesajı vermekti: “Devletin otoritesine karşı gelmenin bedeli ölümdür.” Yasal dayanakları ise, yine Meclis’in çıkardığı olağanüstü bir kanun olan 29 Nisan 1920 tarihli Hıyanet-i Vataniye Kanunu (Vatana İhanet Yasası) idi. Bu kanun, “vatan hainliği” kavramını o kadar geniş ve muğlak bir şekilde tanımlıyordu ki, sadece isyan etmek veya casusluk yapmak değil, aynı zamanda “Meclis’in meşruiyetine karşı sözle veya eylemle muhalefet etmek”, “halkı hükümete karşı kışkırtmak” veya “askerlikten kaçmak” gibi fiiller de bu kapsama alınıyordu. Bu esnek tanım, mahkemelere neredeyse sınırsız bir takdir yetkisi veriyordu.

Savaş yıllarında (1920-1923) İstiklal Mahkemeleri, Ankara Hükümeti’nin otoritesini tesis etmede üç temel alanda hayati bir rol oynadı. Birincisi, asker kaçaklarıyla mücadeleydi. Cephe gerilerine gönderilen mahkemeler, binlerce firariyi yargıladı. Yüzlercesini idam etti, binlercesini ise kürek veya hapis cezasına çarptırdı ya da zorla birliklerine geri gönderdi. Özellikle Sakarya Meydan Muharebesi ve Büyük Taarruz öncesinde, ordunun saflarını sıklaştırmada ve disiplini sağlamada bu mahkemelerin yarattığı terör atmosferi belirleyici oldu. Birçok tarihçi, İstiklal Mahkemeleri’nin bu acımasız uygulamaları olmasaydı, düzenli ordunun o haliyle bir arada tutulmasının ve zaferi kazanmasının mümkün olamayacağını savunur. İkincisi, iç isyanların bastırılması ve isyan bölgelerinde devlet otoritesinin yeniden kurulmasıydı. Ordu isyanı askeri olarak bastırdıktan sonra, İstiklal Mahkemesi bölgeye geliyor, isyanın elebaşılarını, kışkırtıcılarını ve onlara yardım edenleri yargılayarak “temizlik” yapıyordu. Konya, Yozgat, Düzce gibi isyan merkezlerinde kurulan darağaçları, Ankara’nın affetmeyeceğinin ve unutmacağının sembolü haline geldi. Üçüncüsü ise casusluk ve bozgunculukla mücadeleydi. Özellikle İstanbul Hükümeti veya işgal güçleri adına çalışan ajanlar, bu mahkemeler tarafından yargılanıp ağır cezalara çarptırıldılar.

Ancak savaşın kazanılması ve 1923’te Lozan Antlaşması’nın imzalanmasıyla birlikte, İstiklal Mahkemeleri’nin bu “olağanüstü hal” misyonu da teorik olarak sona ermişti. Artık ne iç isyanlar ne de cepheden kaçan on binlerce asker vardı. Normal bir hukuk düzenine geçilmesi beklenirken, tam tersi oldu. Mahkemeler lağvedilmedi, bilakis, misyonları daha da genişletilerek devrimin siyasi ve ideolojik düşmanlarını tasfiye etmenin bir aracına dönüştürüldü. İç savaş, askeri evreden siyasi evreye geçmişti ve bu yeni savaşın silahı, İstiklal Mahkemeleri’ydi.

Bu dönüşümün zeminini, Birinci Meclis’in kendi içindeki derin siyasi bölünme hazırladı. Savaş yıllarında, “vatanın kurtarılması” ortak paydası altında bir araya gelen farklı görüşlerdeki milletvekilleri, zaferden sonra ülkenin nasıl bir rejimle yönetileceği konusunda ayrışmaya başladılar. Mustafa Kemal Paşa ve yakın çevresinden oluşan grup (sonradan “Birinci Grup” olarak anılacak olan çekirdek), sadece ülkeyi kurtarmakla kalmayıp, aynı zamanda Saltanat’ı, Hilafet’i ve eski düzenin tüm kalıntılarını ortadan kaldıracak köklü, laik ve merkeziyetçi bir devrim projesine sahipti. Onlara göre, zaferin kalıcı olması için bu devrimin hızla ve tavizsiz bir şekilde hayata geçirilmesi gerekiyordu.

Ancak Meclis içinde, bu radikal devrim programına karşı çıkan, daha muhafazakâr, daha liberal veya daha ademimerkeziyetçi görüşlere sahip güçlü bir muhalefet de vardı. “İkinci Grup” olarak adlandırılan bu muhalif kanat, Hüseyin Avni (Ulaş), Ali Şükrü Bey, Erzurum Mebusu Ziya Bey (Hoca Raif Efendi’nin kardeşi) gibi etkili isimlerden oluşuyordu. İkinci Grup’un üyeleri, Padişahçı veya vatan haini değillerdi; onlar da Milli Mücadele’nin kahramanlarıydı. Ancak onlar, savaş bittikten sonra güçler birliği ilkesinin terk edilmesini, Meclis’in yetkilerinin bir kişide veya küçük bir grupta toplanmasına karşı çıkılmasını, daha fazla tartışma ve demokrasi olmasını savunuyorlardı. Özellikle Mustafa Kemal Paşa’nın giderek artan kişisel otoritesinden ve “Başkumandanlık Yasası” gibi olağanüstü yetkilerle donatılmasından endişe duyuyorlardı. Onlar için egemenlik, kayıtsız şartsız milletindi ve bu egemenlik, Meclis kürsüsünde özgürce kullanılmalıydı; tek bir liderin iradesine tabi kılınmamalıydı.

Bu iki grup arasındaki mücadele, özellikle Saltanat’ın kaldırılması (1 Kasım 1922) ve Lozan görüşmeleri sırasında zirveye ulaştı. İkinci Grup, Mustafa Kemal’in politikalarını sert bir şekilde eleştiriyor, Meclis’te onu ve hükümetini sık sık zor durumda bırakıyordu. Bu durum, devrimi hızla ilerletmek isteyen Birinci Grup için kabul edilemez bir engeldi. Siyasi atmosfer giderek zehirlendi. Bu zehirli atmosferin en trajik sonucu, İkinci Grup’un en ateşli sözcülerinden biri olan Trabzon Mebusu Ali Şükrü Bey’in Mart 1923’te aniden ortadan kaybolması ve günler sonra cesedinin bulunması oldu. Cinayeti, Mustafa Kemal’in Muhafız Alayı Komutanı Topal Osman Ağa’nın işlediği ortaya çıktı. Bu olay, siyasi mücadelenin artık sadece kürsüde değil, sokakta ve şiddetle de yapılabileceğini gösteren korkunç bir işaretti. Ali Şükrü Bey’in cenazesi, Meclis’teki muhalefetin gövde gösterisine dönüştü ancak bu, aynı zamanda onların son büyük çıkışı olacaktı.

Mustafa Kemal, bu muhalif Meclis yapısıyla devrimleri gerçekleştirmenin imkânsız olduğunu görerek, Nisan 1923’te Meclis’in yenilenmesi için seçim kararı aldı. Kendi kurduğu Halk Fırkası’nın listelerinden aday olanlar dışındaki hemen hemen tüm İkinci Grup üyelerinin yeniden seçilmesi engellendi. Böylece, İkinci Meclis, devrimleri onaylayacak, daha homojen ve liderin iradesine sadık bir yapıya kavuştu. Ancak siyasetten tasfiye edilen muhalefet, toplumdan tamamen silinmemişti. Basın ve entelektüel çevrelerde hükümete yönelik eleştiriler devam ediyordu. İşte bu noktada, İstiklal Mahkemeleri yeniden sahneye çıktı. Ankara İstiklal Mahkemesi, artık sadece isyancıları değil, hükümetin politikalarını eleştiren gazetecileri, yazarları ve siyasetçileri de “Hıyanet-i Vataniye Kanunu” kapsamında yargılamaya başladı. “Vatan hainliği” suçlaması, “devrimin amaçlarına muhalefet etmek”, “halkın moralini bozmak” gibi son derece soyut gerekçelerle siyasi muhalifleri sindirmenin bir aracına dönüştü. İstanbul basınının önde gelen isimleri (Hüseyin Cahit, Velid Ebüzziya gibi) bu mahkemelerde yargılanıp ağır cezalara çarptırıldılar.

Muhalefetin tasfiyesindeki son ve en büyük perde ise 1926’daki İzmir Suikastı Girişimi davasıyla açıldı. Mustafa Kemal’e yönelik bu başarısız suikast girişimi, rejimin tüm muhaliflerinden kökten kurtulmak için bir bahane olarak kullanıldı. Suikastçılar hızla yakalanıp idam edildi, ancak dava bununla sınırlı kalmadı. Ankara’da yeniden kurulan ve başkanlığına “Kel Ali” lakaplı Ali Çetinkaya’nın getirildiği İstiklal Mahkemesi, suikastla hiçbir ilgisi olmayan, ancak rejime potansiyel bir tehdit olarak görülen herkesi kapsayacak şekilde genişletildi. Hedefte, bir yıl önce kurulmuş olan ilk muhalefet partisi Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası’nın lider kadrosu vardı. Bu parti, Milli Mücadele’nin en önemli komutanları olan Kazım Karabekir, Ali Fuat Cebesoy, Refet Bele ve Rauf Orbay tarafından kurulmuştu. Onlar, Tek Adam yönetimine ve devrimlerin tepeden inme yöntemlerine karşı “liberal” ve “daha demokratik” bir alternatif sunuyorlardı. Parti, Şeyh Said İsyanı bahane edilerek zaten kapatılmıştı, ancak liderleri hâlâ siyasi bir ağırlığa sahipti.

İzmir Suikastı davası, bu son muhalefet kalesini de yıkmak için bir fırsat olarak görüldü. Kurtuluş Savaşı’nın kahraman komutanları, “suikasttan haberdar olmak” gibi zorlama bir suçlamayla tutuklanarak sanık sandalyesine oturtuldu. Bu, bir hukuk tiyatrosuydu. Mahkeme Başkanı Ali Çetinkaya’nın ve savcı Necip Ali’nin (Küçüka) sanıklara yönelik tavrı, onların zaten suçlu ilan edildiğini gösteriyordu. Kazım Karabekir gibi bir komutanın, “Paşam, ben ki İstiklal Harbi’ni başlatmış bir komutanım, nasıl olur da vatanın kurtarıcısına suikast düzenleyenlerle bir tutulurum?” şeklindeki onurlu savunması, sağır kulaklara çarpıyordu. Amaç, adaleti bulmak değil, siyasi rakipleri ebediyen sindirmek ve itibarsızlaştırmaktı. Davanın sonunda, Karabekir ve diğer paşalar delil yetersizliğinden beraat etmek zorunda kalsalar da (Mustafa Kemal’in son andaki müdahalesinin de bunda etkili olduğu söylenir), siyasi olarak tamamen tasfiye edildiler. Yıllarca siyasetten uzaklaştırıldılar ve potansiyel bir lider alternatifi olmaktan çıkarıldılar. Ancak mahkeme, İttihat ve Terakki’nin eski Maliye Nazırı Cavid Bey gibi, muhalefetle bağlantılı görülen birçok önemli ismi idam etmekten çekinmedi.

1927’de son görevini de tamamlayarak lağvedildiğinde, İstiklal Mahkemeleri arkasında kanlı ve tartışmalı bir miras bırakmıştı. Onlar, bir yandan vatanın en zor günlerinde devlet otoritesini tesis ederek, orduyu ayakta tutarak ve isyanları bastırarak zaferin kazanılmasında yadsınamaz bir rol oynamışlardı. Ancak diğer yandan, aynı mahkemeler, zaferden sonra devrimin ve liderin mutlak otoritesini kurmak için birer tasfiye aracına dönüşmüş, hukuku siyasetin emrine vermiş ve her türlü muhalif sesi “vatan hainliği” damgasıyla susturmuşlardı. Bu süreç, Milli Mücadele’nin sadece dış düşmana karşı verilen bir savaş olmadığını, aynı zamanda yeni Türkiye’nin nasıl bir siyasi yapıya sahip olacağına dair içeride verilen çetin bir iktidar mücadelesi, bir iç savaş olduğunu kanıtlıyordu. Bu iç savaşın sonunda galip gelen, sadece Ankara Hükümeti değil, aynı zamanda o hükümetin liderinin temsil ettiği radikal, merkeziyetçi ve tek tipçi devrim anlayışıydı. İstiklal Mahkemeleri’nin temizlediği bu siyasi arenada, artık Tek Parti ve Tek Adam yönetimine giden yol tamamen açılmıştı. Bu durumun tarih yazımına ve ulusal hafızaya nasıl yansıyacağı ise, bir sonraki bölümün konusunu oluşturacaktır.


Bölüm 9: Hafıza ve Tarih Yazımı: Neden “İç Savaş” Olarak Adlandırılmıyor?

Bir önceki bölümde, devrimin kendi adaletini nasıl tesis ettiğini, İstiklal Mahkemeleri’nin keskin kılıcının sadece cephedeki düşmanın işbirlikçilerini değil, aynı zamanda zaferi kazanan cephenin içindeki siyasi muhalifleri de nasıl biçtiğini görmüştük. Bu tasfiye süreci, kazanan tarafın kendi mutlak otoritesini kurma ve kurulacak yeni düzenin ideolojik çerçevesini belirleme iradesini en çıplak haliyle ortaya koymuştu. Savaş meydanlarında kazanılan zafer, mahkeme salonlarında ve siyasetin koridorlarında perçinlenmişti. Bu makale serisi boyunca ortaya konan tüm kanıtlar—iki başlı yönetim, birbirine kılıç çeken ordular, birbirini tekfir eden fetvalar, kanlı iç isyanlar, Milli Mücadele saflarındaki iç kırılmalar ve nihayetinde muhalefetin topyekûn tasfiyesi—Kurtuluş Savaşı’nın, bir bağımsızlık mücadelesiyle iç içe geçmiş derin bir iç savaş karakteri taşıdığını şüpheye yer bırakmayacak şekilde göstermektedir. Peki, madem tarihsel gerçeklik bu kadar bariz, madem kardeşin kardeşe silah doğrulttuğu bu kadar çok ve kanlı olay yaşandı, o halde neden ulusun kolektif hafızasında, okullarda okutulan ders kitaplarında, resmi törenlerde yapılan konuşmalarda bu mücadele ısrarla bir “iç savaş” olarak adlandırılmıyor? Neden bu derin yarılma, genellikle “bir avuç hainin ve gericinin isyanı” gibi basitleştirici ve küçümseyici bir dille geçiştiriliyor? Bu sorunun cevabı, tarihsel olguların kendisinde değil, o olguların nasıl hatırlandığı, nasıl anlatıldığı ve bir ulusun kimliğini inşa etmek için nasıl yeniden kurgulandığı alanında, yani tarih yazımı ve hafıza politikalarında yatmaktadır. Ulus-devletler, temellerini genellikle “dış düşmana karşı kazanılmış ortak ve yekvücut bir zafer” miti üzerine atarlar. Kurtuluş Savaşı’nın bir iç savaş boyutunun olduğunu kabul etmek, Türkiye Cumhuriyeti’nin bu kurucu mitine ve onun temel direği olan “ulusal birlik” anlatısına doğrudan meydan okumak anlamına gelir. Bu nedenle, yeni rejimin resmi tarih tezi, ulusal birliği ve bütünlüğü pekiştirmek amacıyla bu iç çatışmaları minimize etmeyi, onları ahlaki olarak gayrimeşru kılmayı ve “ihanet” veya “gericilik” gibi etiketlerle ana kahramanlık anlatısının dışına itmeyi bilinçli bir strateji olarak benimsemiştir.

Bu stratejiyi anlamanın ilk adımı, modern ulus-devletlerin doğasını ve onların “kurucu mitlere” olan hayati ihtiyacını kavramaktır. Bir imparatorluğun tebaası olmaktan çıkıp bir ulusun eşit vatandaşları haline gelen topluluklar, kendilerini birbirine bağlayacak yeni ve güçlü bir tutkala ihtiyaç duyarlar. Bu tutkal, ortak bir dil, ortak bir kültür ve en önemlisi, ortak bir hafızadır. Kurucu mitler, bu ortak hafızanın en parlak, en sembolik ve en ilham verici hikâyeleridir. Onlar, bir ulusun “doğum anını” anlatır; o ulusun değerlerini, karakterini ve dünyadaki yerini tanımlayan bir nevi kutsal metinlerdir. Amerikan Bağımsızlık Bildirgesi ve George Washington’un mücadelesi, Fransızlar için Bastille Baskını ve “Özgürlük, Eşitlik, Kardeşlik” ilkesi ne anlama geliyorsa, Türk ulusu için de Kurtuluş Savaşı o anlama gelir. Bu mitlerin etkili olabilmesi için basit, anlaşılır ve ahlaki olarak net olmaları gerekir. Hikâye, iyiler ve kötüler, kahramanlar ve düşmanlar üzerine kurulu olmalıdır. “Biz”, yani ulusun tamamı, “onlara”, yani dışarıdan gelen ve bizim varlığımızı tehdit eden düşmana karşı birleşmişizdir. Bu “biz” ve “onlar” ayrımı, ulusal kimliğin temelini oluşturur.

İşte “iç savaş” kavramı, bu kurucu mitin yapısına temelden aykırıdır ve onu zehirleme potansiyeli taşır. “İç savaş” terimi, doğası gereği, birliği değil, bölünmeyi; kahramanlığı değil, trajediyi; ortak zaferi değil, kardeş katlini (fratricide) çağrıştırır. Bir iç savaşta “biz” ve “onlar” arasındaki çizgi bulanıklaşır, çünkü “onlar” da “bizim” bir parçamızdır. Düşman, yabancı bir üniforma giyen, farklı bir dil konuşan “öteki” değil, aynı mahallenin insanı, aynı dili konuşan, belki de aynı aileden biridir. Bu durum, ahlaki bir netlik yerine, rahatsız edici bir belirsizlik ve utanç yaratır. Bir ulus, “Düşmanı yendik!” diye gururla övünebilir ama “Kardeşimizi yendik!” diye övünemez. Bu, bir zafer değil, bir travmadır; kutlanacak bir bayram değil, unutulması veya üstü örtülmesi gereken bir aile sırrıdır. Bu nedenle, hiçbir ulus-devlet, kurucu mitini bir iç savaş üzerine inşa etmek istemez. Amerikan İç Savaşı bile, Amerikan ulusal anlatısında genellikle “Birliğin korunması” ve “köleliğin kaldırılması” gibi daha yüce ve ahlaki hedeflerle çerçevelenerek, kardeş kavgasının yarattığı travma yumuşatılmaya çalışılır.

Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucu kadroları, özellikle de Mustafa Kemal Atatürk, bu tarihsel ve sosyolojik gerçeğin derin bir farkındalığı içindeydi. Amaçları sadece askeri bir zafer kazanmak değil, aynı zamanda o zaferin üzerine, altı yüz yıllık Osmanlı-İslam kimliğinden farklı, modern, laik ve Türk ulusal kimliğine dayalı yepyeni bir toplum ve devlet inşa etmekti. Bu devasa projenin başarılı olabilmesi için, toplumun bu yeni kimlik etrafında kenetlenmesi, geçmişin bölünmüşlüklerini geride bırakarak ortak bir geleceğe inanması gerekiyordu. Bu inancı yaratacak olan en güçlü araç ise, Kurtuluş Savaşı’nın nasıl anlatılacağıydı. Eğer bu mücadele, Padişah’ı destekleyenlerle Meclis’i destekleyenler arasında, yani iki farklı meşruiyet anlayışına sahip Türkler arasında yaşanmış bir iktidar mücadelesi, bir “iç savaş” olarak anlatılsaydı, bu durum yeni rejimin temellerini dinamitlerdi. Bu, toplumdaki Padişah’a ve Hilafet’e bağlı olan milyonlarca insanı, yeni Cumhuriyet’in “yenilmiş düşmanları” olarak konumlandıracak ve onları potansiyel birer muhalif olarak sistemin dışına itecekti. Bu, ulusal birliği sağlamak yerine, kalıcı bir bölünmüşlüğü ve nefreti kurumsallaştırmak anlamına gelirdi.

Bu tehlikeyi bertaraf etmek için, resmi tarih tezi, yaşanan iç çatışmaları bir “iç savaş” olarak değil, bir “ihanet” anlatısı içinde çerçevelemeyi tercih etti. Bu strateji, son derece zeki ve çok katmanlıydı. Bu anlatıya göre, Türk milleti, liderinin etrafında yekvücut bir şekilde kenetlenerek dış düşmana karşı kutsal bir bağımsızlık savaşı vermekteydi. Ancak bu yekvücut yapının içinde, ulusun bir parçası olarak görülmeyen, adeta vücuda girmiş bir virüs gibi telakki edilen iki tür “hain” unsur vardı: Birincisi, “dış düşmanla işbirliği yapanlar”; ikincisi ise, “cehalet ve taassup içindeki gericiler”.

Bu kurguda, Padişah Vahdettin ve İstanbul Hükümeti, meşruiyetini ve halk desteğini yitirmiş, kendi tahtlarını ve çıkarlarını kurtarmak için ülkeyi düşmana peşkeş çeken bir “işbirlikçiler” zümresi olarak tasvir edildi. Onlar, artık Türk milletinin bir parçası değil, İngilizlerin birer kuklasıydılar. Dolayısıyla, onlara karşı verilen mücadele, bir iç savaş değil, dış düşmanın içerideki uzantılarına, bir nevi beşinci kol faaliyetlerine karşı verilen bir temizlik operasyonuydu. Kuvâ-yi İnzibâtiyye, “Hilafet Ordusu” değil, “İngiliz altınıyla beslenen hainler çetesi” idi. Bu etiketleme, onlara karşı yürütülen askeri mücadeleyi ahlaki olarak meşrulaştırıyor ve onu vatan savunmasının doğal bir parçası haline getiriyordu.

İkinci kategori olan “gericiler” (mürteciler) ise, Düzce, Konya, Yozgat gibi yerlerde patlak veren büyük halk ayaklanmalarını açıklamak için kullanıldı. Bu anlatıya göre, bu isyanlar, halkın Padişah’a olan samimi bağlılığının veya Ankara’nın politikalarına yönelik meşru tepkilerinin bir sonucu değildi. Tam tersine, bunlar, “dış mihraklar” ve “işbirlikçi Saray” tarafından kışkırtılan, dinin en temel gerçeklerinden habersiz, “cahil ve yobaz” kitlelerin, aydınlanmaya ve ilerlemeye karşı başlattığı anlamsız isyanlardı. Bu ayaklanmalara katılanlar, siyasi bir vizyona sahip özneler olarak değil, manipüle edilmiş, aklı çelinmiş, “gerici” ideolojinin kurbanları olarak görüldüler. Bu yaklaşım, Ankara Hükümeti’ne iki büyük avantaj sağlıyordu. Birincisi, kendi halkının önemli bir kesimiyle savaştığı gerçeğini örtbas ediyor, mücadeleyi “aydınlanmacı Cumhuriyet” ile “karanlık feodalite ve teokrasi” arasındaki evrensel bir ilerleme savaşı düzeyine yükseltiyordu. İkincisi, bu isyanları bastırırken kullanılan aşırı şiddeti ve İstiklal Mahkemeleri’nin acımasızlığını, “cehaleti ve gericiliği” ortadan kaldırmak için gereken devrimci bir zorunluluk olarak meşrulaştırıyordu.

Bu “ihanet” ve “gericilik” anlatısı, iç savaşın karmaşık ve çok nedenli yapısını (Padişah’a sadakat, yerel çıkarlar, savaş yorgunluğu, merkezi otoriteye direniş vb.) ortadan kaldırıyor, yerine ahlaki olarak basit ve net bir tablo koyuyordu: Bir tarafta vatanı kurtarmak için canını ortaya koyan “ilerici ve vatansever kahramanlar”, diğer tarafta ise onlara engel olmaya çalışan “hainler ve gericiler”. Bu siyah-beyaz ayrım, yeni nesillere verilecek ulusal kimlik eğitiminin temelini oluşturdu.

Bu resmi anlatının inşa ve yayılma süreci ise, bizzat devletin kurumları aracılığıyla, son derece sistemli bir şekilde yürütüldü. Bu sürecin en temel ve en güçlü metni, Mustafa Kemal Atatürk’ün 1927’de Cumhuriyet Halk Fırkası’nın İkinci Büyük Kongresi’nde altı gün boyunca okuduğu Nutuk’tur. Nutuk, sadece bir anı kitabı veya bir tarih anlatısı değildir; o, Kurtuluş Savaşı’nın ve Cumhuriyet’in kuruluşunun resmi, kanonik ve sorgulanamaz yorumunu sunan bir kurucu manifestodur. Mustafa Kemal, bu devasa metinde, 1919’da Samsun’a çıkışından başlayarak tüm süreci kendi perspektifinden, olayların merkezindeki baş aktör olarak anlatır. Nutuk’ta, tüm olaylar, liderin engin öngörüsü ve şaşmaz stratejisi etrafında örülür. Kendisine muhalefet eden herkes—Rauf Orbay’dan Kazım Karabekir’e, İstanbul Hükümeti’nden İkinci Grup’a kadar—ya dar görüşlü, ya yeteneksiz, ya kişisel hırs sahibi ya da doğrudan doğruya hain olarak tasvir edilir. İç çatışmalar, liderin büyük vizyonuna karşı çıkanların yarattığı küçük engeller olarak sunulur. Nutuk, adeta bir senaryo gibi, kimin kahraman, kimin hain olduğunu kesin çizgilerle belirlemiş ve sonraki tüm resmi tarih yazımı için bir “ana metin”, bir referans kaynağı haline gelmiştir. Ondan sapan yorumlar, “resmi teze aykırı” olarak damgalanmıştır.

Resmi anlatının kurumsallaşmasındaki bir diğer önemli adım, 1931’de kurulan Türk Tarih Kurumu (eski adıyla Türk Tarihi Tetkik Cemiyeti) oldu. Doğrudan Atatürk’ün direktifiyle kurulan bu kurumun temel görevi, yeni ulus-devletin tarih tezini yazmak ve bunu bilimsel bir temele oturtmaktı. Kurum tarafından hazırlanan ders kitapları, akademik yayınlar ve popüler tarih çalışmaları, Nutuk’ta çizilen çerçevenin dışına çıkmadı. Bu kitaplarda Kurtuluş Savaşı, dış düşmana karşı verilen şanlı bir mücadele olarak anlatılırken, iç isyanlar ve Padişah yanlısı hareketler, “İç Düşmanlarla Mücadele” gibi ayrı başlıklar altında, ana gövdeden kopuk birer “ur” gibi ele alındı. Kullanılan dil, analitik ve tarafsız bir tarih dilinden çok, ahlaki bir yargılama diliydi. Bu sayede, nesiller boyunca Türkiye’de eğitim gören her çocuk, Kurtuluş Savaşı’nı, milletin yekvücut bir kahramanlık destanı olarak öğrendi ve iç çatışmaları, bu destanı lekelemeye çalışan birkaç “kötü adamın” eseri olarak gördü.

Bu tarih yazımının yanı sıra, Halkevleri gibi kurumlar, milli bayramlar, anıtlar, heykeller ve hatta soyadı kanunu gibi sembolik araçlarla bu “ulusal birlik” miti sürekli olarak yeniden üretildi ve toplumsal hafızaya kazındı. Zafer, herkesin ortak zaferi olarak kutlandı. Zamanla, savaş sırasında karşı saflarda yer almış olanların çocukları ve torunları bile, bu kapsayıcı ulusal anlatının bir parçası haline geldi. Geçmişteki bölünmüşlüğü hatırlamak ve deşmek yerine, “stratejik bir unutuş” tercih edildi. Bu, toplumsal barışın ve yeni kimliğin kök salmasının bir bedeliydi. Bedel ise, tarihin karmaşık ve çok sesli doğasının feda edilmesi, onun tek sesli, monolitik bir kahramanlık hikâyesine indirgenmesiydi.

Sonuç olarak, Kurtuluş Savaşı’nın neden bir “iç savaş” olarak adlandırılmadığı sorusu, tarihsel olguların inkârından değil, o olgulara yüklenen anlamın siyasi ve ideolojik bir tercihinden kaynaklanmaktadır. Yeni bir ulus inşa etme projesi, birleştirici, kahramanca ve ahlaki olarak net bir kurucu mite ihtiyaç duyar. “İç savaş” kavramı, bu ihtiyacın tam tersi yönde, bölücü, trajik ve ahlaki olarak belirsiz bir çağrışıma sahiptir. Cumhuriyet’in kurucu kadroları, bu tehlikenin farkında olarak, yaşanan derin iç çatışmaları “ihanet” ve “gericilik” kavramlarıyla yeniden çerçeveleyerek, onları ana “bağımsızlık savaşı” anlatısının dışına itmişlerdir. Nutuk, Türk Tarih Kurumu ve eğitim sistemi gibi araçlarla inşa edilen bu resmi tarih tezi, “yekvücut bir milletin dış düşmana karşı zaferi” mitini ulusal kimliğin temeline yerleştirmiştir. Bu, bir hafıza politikasıdır; geçmişi, bugünün ve geleceğin ihtiyaçları doğrultusunda yeniden düzenleme sanatıdır. Bu sanat, Türkiye Cumhuriyeti’nin bir ulus-devlet olarak ayakta kalmasında ve modernleşme projesini hayata geçirmesinde şüphesiz hayati bir rol oynamıştır. Ancak bu tek sesli anlatı, madalyonun sadece bir yüzünü temsil etmektedir. Bir sonraki ve son bölümde, bu madalyonun iki yüzünü bir araya getirerek, Kurtuluş Savaşı’nın bu ikili doğasının—hem bir bağımsızlık savaşı hem de bir iç savaş olmasının—modern Türkiye’nin kuruluş dinamiklerini ve bugüne uzanan siyasi mirasını nasıl şekillendirdiğini bütünlüklü bir sentez ile ele alacağız.


Bölüm 10: Sonuç: İki Savaşın Tek Zaferi

Bir önceki bölümde, yeni kurulan Cumhuriyet’in kendi tarihini nasıl yazdığını, ulusal birliği pekiştirmek adına Kurtuluş Savaşı’nın içindeki derin çatlakları, bölünmüşlükleri ve kardeş kavgasını “ihanet” ve “gericilik” gibi basitleştirici etiketlerle nasıl yeniden çerçevelediğini ve bu sürecin bir “iç savaş” olarak adlandırılmaktan neden özenle kaçınıldığını irdelemiştik. Bu bilinçli hafıza politikası, yekvücut bir ulusun dış düşmana karşı kazandığı kahramanca bir zafer mitini, yeni devletin kurucu harcı olarak kullanmıştır. Bu makale serisinin amacı ise, bu kurucu mite gölge düşürmek veya onun değerini azaltmak değil, tam aksine, o parlak mermerin altındaki fay hatlarını, o destansı zaferin ardındaki trajediyi ve o yekvücut görüntünün içindeki çok sesliliği ortaya çıkararak, bu büyük tarihsel olayı tüm karmaşıklığı ve derinliğiyle anlamlandırmaktı. Artık, serinin sonuna geldiğimizde, tüm bu parçaları bir araya getirerek nihai sentezi yapma zamanıdır. Türk Kurtuluş Savaşı, birbirinden ayrılamaz, birbirini besleyen ve birbirini şekillendiren iki temel karakterin iç içe geçtiği çok katmanlı, melez bir mücadeledir. Bir yanda, vatan topraklarını emperyalist işgalden kurtarmak için verilen bir ulusal bağımsızlık savaşı varken; diğer yanda, çöken bir imparatorluğun enkazı üzerinde egemenliğin nihai sahibinin kim olacağını—ilahi hakka dayalı Padişah mı, yoksa kendi kaderine el koyan Millet mi?—belirlemek için verilen ölümcül bir iç savaş yaşanmıştır. Ve en nihayetinde kazanılan zafer, bu iki savaşın ayrı ayrı değil, tek ve bütünleşik bir sonucudur. Lozan’da tescil edilen zafer, sadece İnönü’de, Sakarya’da, Dumlupınar’da Yunan ordusuna karşı değil; aynı zamanda Geyve Boğazı’nda Hilafet Ordusu’na, Yozgat’ta Çapanoğulları’na, Konya’da Delibaş’a, Meclis kürsüsünde İkinci Grup’a ve son tahlilde altı yüz yıllık saltanat düzeninin kendisine karşı kazanılmış “Tek Bir Zafer”dir. Bu ikili doğayı kavramak, modern Türkiye’nin kuruluş dinamiklerini, siyasi DNA’sını ve bugüne dek süregelen bazı temel gerilimlerini anlamanın anahtarıdır.

Her şeyden önce, Kurtuluş Savaşı’nın bir anti-emperyalist bağımsızlık mücadelesi olduğu gerçeği, tartışılmaz bir tarihsel hakikattir ve bu serinin vardığı sonuçlar bu hakikati hiçbir şekilde zayıflatmaz. Mondros Mütarekesi ile fiilen, Sevr Antlaşması ile de hukuken ölüm fermanı imzalanan bir ulusun, “Ya istiklal ya ölüm!” parolasıyla küllerinden yeniden doğuşu, yirminci yüzyılın en ilham verici sömürgecilik karşıtı direnişlerinden biridir. Mustafa Kemal Paşa’nın liderliğindeki Ankara Hükümeti’nin mücadelesi, sadece Anadolu’yu Yunan çizmelerinden kurtarmakla kalmamış; aynı zamanda Britanya İmparatorluğu’nun Ortadoğu planlarını altüst etmiş, İtilaf Devletleri’nin Birinci Dünya Savaşı galipleri olarak sahip oldukları mutlak gücü sarsmış ve tüm mazlum milletlere kendi kaderlerini tayin edebileceklerine dair güçlü bir umut ışığı yakmıştır. Bu yönüyle Kurtuluş Savaşı, evrensel bir özgürlük mücadelesi karakteri taşır ve resmi tarihin bu konudaki vurgusu son derece yerindedir.

Ancak bu serinin ortaya koyduğu gibi, madalyonun diğer yüzü en az bu yüzü kadar gerçektir. Dış işgal, homojen bir kütleyi harekete geçirmekle kalmamış, aynı zamanda o kütlenin içindeki mevcut çatlakları birer uçuruma dönüştürmüştür. Aynı vatan toprakları üzerinde, biri meşruiyetini Padişah-Halife’nin ilahi ve tarihi otoritesinden alan İstanbul Hükümeti, diğeri ise meşruiyetini doğrudan milletin iradesinden aldığını ilan eden Ankara Hükümeti olmak üzere iki ayrı iktidar merkezi doğmuştur. Bu, sadece bir siyasi rekabet değil, egemenliğin tanımı üzerine kurulu bir meşruiyet savaşıydı. Bu savaş, Şeyhülislam’ın fetvasıyla Ankara’dakileri “katli vacip hainler”, Ankara Müftüsü’nün fetvasıyla da İstanbul’dakileri “düşmanla işbirliği yapan hainler” ilan ettiğinde, ideolojik ve manevi bir iç savaşa dönüştü. Aynı dine inanan insanlar, din adına birbirlerini tekfir ettiler. Bu ideolojik savaş, bizzat Padişah’ın fermanıyla kurulan Kuvâ-yi İnzibâtiyye’nin, yani Hilafet Ordusu’nun, milletin bağrından çıkan Kuvâ-yi Milliye’ye silah doğrultmasıyla fiili bir askeri iç savaşa evrildi. Aynı milletin evlatları, farklı sadakat yeminleriyle birbirlerinin kanını döktüler. Bu bölünme, Anadolu’nun dört bir yanında patlak veren ve Ankara Hükümeti’ni en az Yunan ordusu kadar zorlayan kanlı iç isyanlarla daha da derinleşti. Düzce’de, Konya’da, Yozgat’ta on binlerce insan, “Padişah’a ve dine hizmet ettiklerine” inanarak, vatanı kurtarmaya çalışan orduya arkadan saldırdı. Hatta zaferi kazanan cephenin kendi içinde bile, Çerkes Ethem’in isyanında görüldüğü gibi, otoritenin ve sadakatin tanımı üzerine yaşanan kırılmalar, bu iç savaş dinamiğinin ne kadar karmaşık ve çok katmanlı olduğunu gösterdi. Nihayetinde, zaferden sonra İstiklal Mahkemeleri aracılığıyla sadece düşman işbirlikçilerinin değil, aynı zamanda savaşın kahramanları arasında yer alan siyasi muhaliflerin de tasfiye edilmesi, bu mücadelenin aynı zamanda yeni rejimin kendi içindeki iktidar savaşı olduğunu kanıtladı.

Bu noktada, Kurtuluş Savaşı’nı sadece bir iç savaş veya sadece bir bağımsızlık savaşı olarak tanımlamanın yetersiz kalacağı açıktır. Asıl anahtar, bu iki sürecin birbirinden ayrı değil, diyalektik bir ilişki içinde olduğunu görmektir. Biri olmadan diğeri anlaşılamaz. Bağımsızlık savaşı, iç savaşın zeminini ve koşullarını yarattı. Eğer bir dış işgal olmasaydı, İstanbul’daki otorite bu denli zayıflamaz ve Anadolu’da alternatif bir iktidar merkezi doğmazdı. İç savaş ise, bağımsızlık savaşının seyrini, karakterini ve nihai sonucunu derinden etkiledi. İç isyanlar, Yunan ilerleyişini kolaylaştıran ve zaferi geciktiren en büyük etkenlerden biri oldu. İstanbul Hükümeti’nin teslimiyetçi politikaları, Ankara’nın direnişini meşrulaştıran en önemli propaganda malzemesi haline geldi. Çerkes Ethem gibi düzensiz güçlerin tasfiyesi, düzenli ordunun kurulmasını ve dolayısıyla Yunanlılara karşı nihai zaferin kazanılmasını mümkün kıldı. Bu iki savaş, adeta birbirine sarılmış iki yılan gibi, biri diğerini hem besleyerek hem de boğmaya çalışarak ilerledi.

Bu iç içe geçmişliğin en önemli sonucu ise, Kurtuluş Savaşı’nın basit bir askeri zaferin ötesinde, köklü bir “devrim” niteliği kazanmasıdır. Eğer mücadele sadece dış düşmana karşı verilmiş olsaydı, zafer kazanıldığında belki de Padişah anayasal bir monark olarak tahtında kalabilir ve eski toplumsal düzen küçük reformlarla devam edebilirdi. Ancak mücadelenin aynı zamanda Padişah’ın otoritesine, onun ordusuna ve onun ideolojisine karşı verilmiş bir iç savaş olması, zaferin kaçınılmaz olarak eski düzenin tamamen yıkılmasıyla sonuçlanmasını sağladı. Zafer, sadece işgalcileri yurttan atmakla kalmadı; aynı zamanda egemenliğin kaynağını değiştirdi. Artık egemenlik, Allah’ın yeryüzündeki gölgesi olan bir Sultan’dan alınıp, soyut ama o kadar da güçlü bir kavrama, yani “Millet”e devrediliyordu. “Hâkimiyet bilâkaydüşart milletindir” ilkesi, bu devrimin anayasasıydı. 1 Kasım 1922’de Saltanat’ın kaldırılması, bu iç savaşın askeri ve siyasi olarak kazanıldığının hukuki ilanıydı. Bu, altı yüz yıllık bir siyasi paradigmanın, teokratik bir imparatorluk fikrinin ölümü ve yerine seküler bir ulus-devlet fikrinin doğuşuydu. İşte bu yüzden, Lozan’da kazanılan zafer, sadece bir askeri zaferin diplomatik tescili değil, aynı zamanda bir devrimin uluslararası tanınmasıydı. Masada oturan İsmet Paşa, sadece Yunan’a galip gelmiş bir orduyu değil, aynı zamanda Padişah’a ve onun düzenine galip gelmiş bir devrimi temsil ediyordu.

Bu ikili doğayı, bu “İki Savaşın Tek Zaferi”ni anlamak, modern Türkiye Cumhuriyeti’nin siyasi karakterini ve kuruluşundan bugüne taşıdığı bazı temel dinamikleri kavramak açısından hayati bir önem taşır. Bu sancılı doğum süreci, Cumhuriyet’in siyasi genetiğine silinmez kodlar bırakmıştır.

Birincisi, “devletin bekası” ve “ülkenin bölünmez bütünlüğü” kavramlarının Türk siyasetindeki kutsal ve dokunulmaz yeridir. Bir yanda emperyalist paylaşım planları, diğer yanda içerideki isyanlar ve ayrılıkçı hareketlerle boğuşarak doğmuş bir devletin kurucu kadroları, en büyük korku olarak “iç ve dış düşmanlar” tarafından ülkenin yeniden parçalanması tehdidini görmüşlerdir. Bu “Sevr Sendromu”, devletin kendi vatandaşlarına karşı bile zaman zaman ne kadar güvensiz ve sert olabildiğini, en ufak bir muhalif sesi veya farklı bir kimlik talebini potansiyel bir “ihanet” veya “bölücülük” olarak algılama eğilimini açıklar.

İkincisi, güçlü ve merkeziyetçi devlet geleneğidir. Kurtuluş Savaşı, dağınık ve feodal direniş odaklarının (Kuvâ-yi Milliye şefleri, aşiretler, derebeyleri) tasfiye edilerek, otoritenin tek bir merkezde, Ankara’da toplanmasıyla kazanılmıştır. Bu tecrübe, ademimerkeziyetçi, liberal veya özerk yapılara karşı derin bir şüpheyi miras bırakmıştır. Devlet, toplumun üstünde, onu şekillendiren, modernleştiren ve gerektiğinde ona rağmen ilerleyen bir “öğretmen” ve “disiplin sağlayıcı” olarak konumlandırılmıştır.

Üçüncüsü, muhalefetin meşruiyetine dair süregelen sorunsaldır. Kurtuluş Savaşı sırasında muhalefet, sadece farklı bir fikir değil, aynı zamanda silahlı bir isyan, düşmanla işbirliği ve vatan hainliği anlamına gelebiliyordu. Bu travmatik deneyim, zaferden sonra kurulan Tek Parti rejiminde, farklı görüşlerin meşru bir zeminde var olmasına uzun süre izin vermemiştir. Bugün dahi Türk siyasetinde, iktidarların kendilerine yönelik sert muhalefeti “milli iradeye karşı komplo” veya “dış güçlerin oyunu” olarak etiketleme eğilimi, köklerini bu kurucu dönemdeki “hayatta kalma” mücadelesinden alır. Muhalefet, bir zenginlik değil, potansiyel bir tehdit olarak görülme eğilimindedir.

Sonuç olarak, Türk Kurtuluş Savaşı’nı sadece parlak bir bağımsızlık destanı olarak okumak, onun sadece yarısını anlamak demektir. Bu, zaferin büyüklüğünü takdir etmek için yeterli olabilir, ancak o zaferin üzerine inşa edilen devletin ve toplumun karmaşık yapısını, iç gerilimlerini ve tarihsel bagajını anlamak için yetersizdir. Onu, aynı zamanda bir kardeş kavgası, bir iktidar mücadelesi ve köklü bir rejim değişikliğiyle sonuçlanan bir iç savaş olarak da okumak, anlatıyı zayıflatmaz; tam tersine, onu daha insani, daha trajik ve bu yüzden daha gerçek kılar. Bu, zaferin ne kadar pamuk ipliğine bağlı olduğunu, ne kadar büyük bedeller ödenerek kazanıldığını ve o kaostan bir ulus-devlet yaratmanın ne denli olağanüstü bir siyasi irade ve kararlılık gerektirdiğini gösterir. Kılıç ve ferman arasında sıkışmış, bir yanda yedi düvele, diğer yanda kendi kardeşine karşı savaşarak doğmuş bir Cumhuriyet’in evlatları olarak, bu ikili mirası anlamak, sadece geçmişi doğru okumak için değil, aynı zamanda bugünü daha sağlıklı analiz etmek ve geleceği daha sağlam temeller üzerine inşa etmek için de bir zorunluluktur. Zafer tektir, ancak o zafere giden yol, iki kanlı ve sancılı savaşın içinden geçmiştir.

Yorum bırakın

Scroll to Top