Bölüm 1: Giriş – Geri Kafalılığın Diyalektiği
Tarih, galipler tarafından yazılan bir masaldan çok, çocukların ebeveynlerinin mezar taşlarına yazdığı bir ithamnamedir. Her nesil, kendinden bir öncekini affedilmez bir günahla suçlar: Zamanın ruhunu ıskalamış olmak. Bu, insanlık durumunun en temel ve en trajik diyalektiğidir. Her kuşak, kendi varoluşunun şafağında, tarihin zirvesinde durduğuna, kendinden öncekilerin körlüğünü ve hatalarını nihayet aşan o seçilmiş anın tanığı olduğuna yürekten inanır. Kendi çağının en parlak fikirlerini, en cesur eylemlerini “ilericilik” olarak kutsarken, babalarının inançlarını, dedelerinin alışkanlıklarını ise küçümseyen bir tebessümle “geri kafalılık” olarak yaftalar. Ancak zamanın mahkemesi acımasızdır ve dün hüküm verenler, yarın sanık sandalyesine oturmaya mahkûmdur. Bir sonraki perde açıldığında, sahneye çıkan yeni ve daha öfkeli bir gençlik, onların bir zamanlar uğruna ölüp öldürdüğü o “ilerici” davaları, modası geçmiş birer dogmatizm, anlamsız birer fanatizm veya utanç verici birer gaflet olarak mahkûm edecektir. Bu, kendini sürekli yeniden üreten, ironik ve sancılı bir döngüdür. İşte Türkiye’nin son iki yüz yıllık modernleşme serüveni, bu geri kafalılık diyalektiğinin en şiddetli, en kanlı ve en kesintisiz yaşandığı sahnelerden biridir.
Bu yazı, basit bir kuşak çatışması analizinin ötesine geçerek, bu döngünün aslında Türkiye’nin siyasi ve entelektüel evriminin temel motoru, onun bir türlü istikrara kavuşamayan ruhunun ana dinamiği olduğunu iddia etmektedir. II. Mahmud’un Batılılaşma fermanlarından bugünün dijital çağının yankı odalarına uzanan bu uzun ve çalkantılı yolculuk, aslında tek bir sorunun etrafında dönen bir dizi umutsuz ve kibirli cevabın hikâyesidir: “Bu devlet ve bu millet nasıl kurtulur?” Her nesil, bu sorunun nihai ve mutlak doğru cevabını bulduğuna inanmış, bir öncekini “devleti batıranlar” olarak suçlamış ve kendi kurtuluş reçetesini, gerekirse zorla, kanla ve gözyaşıyla dayatmaktan çekinmemiştir. Ancak her reçete, bir sonraki nesil için yeni bir hastalığın başlangıcı olmuştur. Padişahın mutlak otoritesine sığınarak devleti modernleştirebileceğine inanan “fesli modernistler”in o sadık ilericiliği, bir sonraki kuşağın gözünde istibdat yandaşlığının ta kendisiydi. “Hürriyet” kelimesinin tek başına imparatorluğu kurtaracağına inanan Jön Türk romantizmi, İttihatçıların pragmatik ve acımasız gerçekçiliği karşısında naif bir ahmaklık olarak görüldü. İmparatorluğu Turan hayalleriyle ateşe atan İttihatçıların maceraperestliği, Cumhuriyet’i kuran kuşağın gözünde affedilmez bir sorumsuzluktu. Geçmişle tüm bağları koparıp yüzünü sadece Batı’ya dönen Kemalist devrimcilerin katı seçkinciliği, 1960’ların ve 70’lerin idealist gençliği için halktan kopuk bir dogmatizmdi. Dünyayı sosyalizm veya milliyetçilikle kurtaracağına inanan barikatlar kuşağının kanlı fanatizmi, 12 Eylül sonrası büyüyen apolitik ve pragmatist nesil için anlamsız bir yıkımdı. Kendi bireysel refahını her şeyin üstünde tutan o “köşeyi dönmeci” kuşağın bencilliği, 2000’lerin kimlik siyasetiyle uyanan yeni nesil için toplumsal sorunlara karşı ahlaki bir körlüktü. Ve nihayet, o kimlik siyasetinin yarattığı “açılım” ve “özgürlük” söylemleri, bugünün “edit milliyetçileri” tarafından ülkeyi zayıflatan bir gaflet olarak mahkûm edildi.
Bu kesintisiz itham zinciri, bize basit bir gerçeği gösterir: Türkiye’de “ilericilik” ve “geri kafalılık”, sabit ve evrensel kavramlar değil, her neslin kendi tarihsel koşulları, travmaları ve hayal kırıklıkları içinde yeniden tanımladığı, son derece göreceli ve geçici etiketlerdir. Her neslin kahramanı, bir sonrakinin haini; her neslin kutsal davası, bir sonrakinin alay konusudur. Bu yazı, bu sancılı yolculuğun arkeolojisini yapmayı, her dönemin kendi “ilericilik” iddiasının ardındaki motivasyonları anlamayı ve zamanın mahkemesinde nasıl ve neden mahkûm olduğunu ortaya koymayı amaçlamaktadır. II. Mahmud’un titrek adımlarla Batı’ya açtığı kapıdan girip, Z kuşağının öfkeli parmaklarıyla tıkladığı dijital evrene kadar uzanan bu hikâye, sadece geçmişin bir analizi değil, aynı zamanda bugünün ve geleceğin de şifrelerini barındıran bir zihniyet haritasıdır. Çünkü bugün en ileri, en doğru, en “uyanmış” olduğuna inanan bizler de, farkında olalım ya da olmayalım, geleceğin mahkemesinde yargılanmayı bekleyen potansiyel “geri kafalılar”dan başka bir şey değiliz. Bu döngüyü anlamak, belki de ondan kurtulmanın değil ama onun yıkıcılığını azaltmanın, entelektüel kibrimizden sıyrılıp daha alçakgönüllü ve daha anlayışlı bir tarih bilincine ulaşmanın ilk adımı olabilir. Şimdi, bu mahkemenin ilk celsesiyle, her şeyin başladığı o ana, imparatorluğun eskiyen bedenine yeni bir ruh üflemeye çalışan o ilk “ilericilerin” ve onların trajik kaderinin hikâyesiyle başlayalım.
Bölüm 2: Padişahın Sadık İlericileri (1820-1860)
Her şey bir korkuyla başladı. İmparatorluğun kalbine, İstanbul’un sur diplerine kadar dayanmış bir korkuydu bu. Rus ordularının zafer naraları, Mısır Valisi Kavalalı Mehmet Ali Paşa’nın isyanının yarattığı aşağılanma, Yunanistan’ın kanlı bir bağımsızlık savaşıyla kopuşunun getirdiği çaresizlik… Osmanlı İmparatorluğu, 19. yüzyılın ilk çeyreğinde, altı yüz yıllık görkemli tarihinin en derin varoluşsal kriziyle yüzleşiyordu. Devlet-i Aliyye, artık ne yenilmezdi ne de ebedi. Yavaş yavaş çürüyen, her uzvu ayrı bir tarafa çekiştirilen yaşlı bir devi andırıyordu. İşte bu mutlak çöküş korkusunun ve topyekûn bir aşağılanma hissinin ortasında, Türkiye’nin modernleşme serüveninin ilk perdesi açıldı ve sahneye ilk “ilericiler” kuşağı çıktı. Onlar, ne hürriyet aşığı romantiklerdi ne de devrimci komplocular. Onlar, her şeyden önce, Padişah’ın en sadık kulları, devletin yılmaz bekçileriydi. Onların zihnindeki “ilericilik”, babalarının ve dedelerinin anlamakta zorlandığı, hatta küfür saydığı radikal bir fikirdi: Kurtuluş, “kâfir” olarak gördükleri düşmanın silahıyla, onun nizamıyla ve onun bilgisiyle kuşanmaktan geçiyordu. Bu, bir teslimiyet değil, hayatta kalmak için icra edilen acımasız bir pragmatizmdi. Bu kuşağın dramı, imparatorluğu kurtarmak için attıkları her cesur adımın, farkında olmadan, o imparatorluğun temel direklerini, yani geleneksel askeri yapıyı, toplumsal hiyerarşiyi ve hatta gündelik hayatın dokusunu dinamitlemesiydi. Onlar, kendilerini bir restorasyonun mimarları olarak görürken, aslında sonunu göremedikleri bir devrimin ilk ameleleriydiler.
Bu dönemin ruhunu ve o neslin zihin dünyasını şekillendiren tek bir olay ve tek bir irade vardı: Sultan II. Mahmud ve onun 1826’da gerçekleştirdiği Vaka-i Hayriyye, yani Yeniçeri Ocağı’nın kanlı bir şekilde ortadan kaldırılması. Yeniçeriler, bir zamanlar imparatorluğun çelik yumruğu, Viyana kapılarına dayanmış o şanlı ordunun belkemiğiydi. Ancak zamanla, savaş meydanlarında zafer kazanan bir güç olmaktan çıkıp, saray kapılarında isyan çıkaran, padişahları tahttan indirip katleden, her türlü yeniliğe “istemezük” diyerek karşı çıkan, devletin sırtında bir ur haline gelmişlerdi. Onlar, geçmişin paslanmış ama hala korkulan sembolüydüler. II. Mahmud için ve onun etrafında kenetlenen yeni nesil bürokrat ve subaylar için ilerlemenin önündeki en büyük, en somut engel bu ocaktı. Bu yüzden, ocağın topa tutularak yok edilmesi, sadece askeri bir reform değil, aynı zamanda psikolojik bir devrimdi. Bu eylemle devlet, kendi kutsal sayılan geçmişinin bir parçasını, geleceği kurtarmak adına acımasızca feda edebileceğini ilan ediyordu. Bu, “eski” olan her şeye karşı açılmış bir savaşın ilk ve en kanlı muharebesiydi.
Yeniçerilerin cesetleri ve külleri üzerine kurulan yeni ordunun adı bile, bu kuşağın zihniyetini özetliyordu: Asakir-i Mansure-i Muhammediyye, yani “Muhammed’in Muzaffer Askerleri”. Bu isimde derin bir ikilem saklıydı. Ordu, Prusyalı subayların talimnameleriyle eğitilecek, Fransız askeri nizamına göre yapılandırılacak, Avrupa’dan ithal edilmiş üniformaları giyecekti; ancak adı, hala İslam peygamberine bir gönderme yaparak, bu radikal Batılılaşma hamlesini geleneksel bir meşruiyet zeminine oturtmaya çalışıyordu. Bu, o neslin temel karakteridir: Onlar, Batı’nın formunu alırken, ruhunu ve içeriğini reddettiklerine, kendi özlerini koruduklarına inanıyorlardı. Onlar için Batı, bir medeniyet projesi değil, içinden işe yarar aletlerin (tüfekler, toplar, talimnameler, idari şemalar) seçilip alınacağı devasa bir alet çantasıydı.
Bu “alet çantası”ndan alınan en görünür ve en sembolik alet ise fes oldu. II. Mahmud’un, yüzyıllardır kullanılan sarığı ve kavuğu yasaklayıp yerine, o dönemde Kuzey Afrika’da yaygın olan ama Osmanlı için tamamen yeni bir başlık olan fesi zorunlu kılması, Şapka Devrimi’nin bir provası niteliğindeydi. Bu, sadece bir kıyafet değişikliği değil, derin bir toplumsal ve siyasi mesajdı. Sarık ve kavuk, ulemayı askerden, esnafı bürokrattan ayıran, toplumdaki hiyerarşiyi ve farklı zümreleri görsel olarak belirleyen bir sistemin parçasıydı. Fes ise, herkesi, en azından kafa hizasında, eşitleyen bir semboldü. Padişahından en alt rütbedeki memuruna kadar herkesin aynı başlığı giymesi, eski, parçalı toplum yapısının yerine, doğrudan padişaha bağlı, homojen bir “tebaa” yaratma arzusunun bir ifadesiydi. Bu nesil için fes giymek, modernliğin, yeniliğin ve en önemlisi, Padişah’ın iradesine mutlak sadakatin bir nişanesiydi. Fese karşı çıkanlar, sadece bir geleneği savunmuyor, aynı zamanda devletin merkezileşme ve modernleşme projesine de karşı çıkmış oluyorlardı. Dolayısıyla, bir “fesli modernist” olmak, o dönemin en büyük ilericilik beyanıydı.
Bu yeni orduyu ve yeni bürokrasiyi yönetecek insanları yetiştirmek için, Batı tarzı okulların açılması da bu dönemin en devrimci adımlarından biriydi. Mekteb-i Harbiye (Harp Okulu) ve Mekteb-i Tıbbiye (Tıp Okulu) gibi kurumlar, sadece modern bilgi üreten merkezler değil, aynı zamanda yeni bir insan tipinin, yani “mektepli aydının” doğduğu laboratuvarlardı. Bu okulların koridorlarında, medresenin ezberci ve dini eğitiminden farklı bir dünya ile tanışan gençler yetişiyordu. Fransızca öğreniyorlar, Batılı bilim ve felsefe metinleriyle tanışıyorlar, dünyada kendilerinden başka medeniyetler olduğunu fark ediyorlardı. Ancak bu tanışma, henüz eleştirel bir sorgulama düzeyinde değildi. Onlar, bu bilgiyi, yine devleti kurtarmak için kullanılması gereken birer silah olarak görüyorlardı. Bir Fransızca gramer kitabı, bir Rus zırhlısını batıracak bir top kadar önemli bir “mühimmat”tı. Bu kuşağın aydınları, kendilerini birer entelektüel olarak değil, devletin daha donanımlı, daha bilgili neferleri olarak tanımlıyorlardı. Onların ilericiliği, devleti sorgulayan bir ilericilik değil, devlete daha iyi hizmet etmeyi amaçlayan bir ilericilikti.
Bu neslin en büyük trajedisi, açtıkları kapıdan içeri sadece kendilerinin istediği şeylerin girmediğini fark edememeleriydi. Onlar, Batı’dan sadece askeri nizam ve idari şemalar ithal ettiklerini sanarken, bu formların içine gizlenmiş olan ruhu, yani Batı’nın siyasi fikirlerini de farkında olmadan ülkeye taşıyorlardı. Fransızca öğrenen bir subay adayı, sadece askeri talimatları değil, aynı zamanda o talimatların yazıldığı dildeki “liberté, égalité, fraternité” (özgürlük, eşitlik, kardeşlik) gibi kavramları da öğreniyordu. Paris’e, Londra’ya gönderilen ilk öğrenciler ve elçiler, sadece gözlem yapmakla kalmıyor, aynı zamanda parlamentoların, gazetelerin, anayasaların olduğu bir siyasi atmosferin havasını da soluyorlardı. Bu hava, yavaş yavaş, II. Mahmud’un ve onun sadık ilericilerinin asla niyet etmediği bir şeye yol açacaktı: Padişah’ın otoritesinin kendisinin sorgulanması. Onlar, devleti kurtarmak için bir pencere açmışlardı, ancak o pencereden içeri, devleti temelden dönüştürecek, hatta yıkacak fikir rüzgârları esmeye başlamıştı.
İşte bu noktada, zamanın mahkemesi kuruldu ve bir sonraki nesil, yani Tanzimat Fermanı (1839) ve Islahat Fermanı (1856) ile büyüyen yeni kuşak, babalarının kuşağını yargılamaya başladı. Namık Kemal, Ziya Paşa, Şinasi gibi Genç Osmanlılar kuşağı, II. Mahmud döneminin “ilericileri”ne baktıklarında, bir restorasyon kahramanları değil, yarım kalmış bir devrimin ürkek ve vizyonsuz aktörlerini gördüler. Onların gözünde, bir önceki neslin en büyük günahı, yüzeysellikleri ve korkaklıklarıydı.
Geleceğin mahkemesinde, bu ilk ilericiler şu ithamlarla suçlandılar:
1. “Geri Kafalı bir Taklitçilik”: Genç Osmanlılara göre, bir önceki nesil, Batı’nın sadece dış görünüşünü, kabuğunu taklit etmişti. Fes giymenin, pantolon giymenin, Fransızca birkaç kelime bilmenin medeniyet olmadığını haykırıyorlardı. Onlara göre asıl medeniyet, Batı’nın kurumlarında ve fikirlerinde saklıydı. Bir önceki nesil, Avrupa’nın güçlü ordularını görüp aynısını kurmaya çalışmış ama o orduların arkasındaki güçlü millet bilincini, anayasal düzeni ve vatandaşlık hukukunu görememişti. Bu, ruhu olmayan bir bedeni kopyalamaya benziyordu ve bu yüzden de başarısız olmaya mahkûmdu.
2. “Padişahın Kölesi Olmak”: Yeni nesil için en affedilmez günah, bir önceki kuşağın ilerleme adına attığı her adımı, Padişah’ın mutlak otoritesini pekiştirmek için atmasıydı. Onlar, devleti modernleştirirken, aynı zamanda Padişah’ı eskisinden çok daha güçlü, çok daha merkezi bir despot haline getirmişlerdi. Genç Osmanlılar, gerçek ilerlemenin, Padişah’ın yetkilerini sınırlayan, halka söz hakkı veren bir anayasal düzen (meşrutiyet) ile mümkün olacağına inanıyorlardı. Bu yüzden, bir önceki neslin “Padişahım çok yaşa” diyerek yaptığı her reform, onların gözünde, halkı ve devleti asıl geri bırakan istibdat rejimini güçlendiren “geri kafalı” bir yandaşlıktı.
3. “Vizyonsuzluk”: Son olarak, onlar, bir önceki kuşağı, sadece teknik sorunlara odaklanıp, imparatorluğun asıl felsefi ve siyasi krizini görememekle suçladılar. Sorun sadece ordunun zayıflığı değildi; sorun, bu çok uluslu, çok dinli imparatorluğu bir arada tutacak yeni bir ortak kimliğin, yeni bir “devlet fikrinin” olmamasıydı. Bir önceki nesil bu soruyla hiç ilgilenmemişti. Genç Osmanlılar ise bu soruya cevap aradılar ve “Osmanlıcılık” gibi yeni bir ideoloji üretmeye çalıştılar. Bu, doğru ya da yanlış, ama en azından felsefi bir arayıştı. Bir önceki neslin bu tür arayışlardan tamamen yoksun, sadece “devleti nasıl ayakta tutarız” pragmatizmine sıkışmış olması, onların gözünde en büyük entelektüel zaaftı.
Sonuç olarak, Türkiye’nin ilk “ilericileri”, kendilerini en zor zamanda devleti kurtarmak için en radikal adımları atan kahramanlar olarak gördüler. Ve kendi zamanlarının ölçütlerine göre haklıydılar da. Ancak onların açtığı yoldan yürüyen ve onların yetiştirdiği okullarda okuyan kendi çocukları, onlara bambaşka bir gözle baktı. Onların cesareti, yeni neslin gözünde bir korkaklığa; onların sadakati, bir köleliğe; onların pragmatizmi ise bir vizyonsuzluğa dönüştü. Padişah’ın sadık ilericilerinin trajedisi, ektikleri tohumların, kendi hayal bile edemedikleri, hatta korktukları yepyeni ve isyankâr bir orman yaratacağını görememeleriydi. Tarihin ironik döngüsü başlamıştı ve bir sonraki perde, “hürriyet” kelimesini bir kutsal metin gibi dilinden düşürmeyen o yeni, romantik ve isyankâr kuşağın sahneye çıkmasıyla açılacaktı.
Bölüm 3: Hürriyet Aşkına Ölen Romantikler (1870-1908)
Bir önceki nesil, imparatorluğu kurtarmak için Batı’nın kapısını korkak adımlarla aralamış ve içeri sadece askeri talimnamelerle idari şemaların gireceğini ummuştu. Ancak o kapıdan içeri sızan fikir rüzgârları, onların yetiştirdiği yeni kuşak için bir fırtınaya, bir kasırgaya dönüştü. Artık mesele, devleti daha iyi silahlarla donatmak değil, devletin ruhunu, bizzat varlık sebebini değiştirmekti. Padişahın sadık ilericilerinin pragmatik ve teknokrat dünyası, yerini ateşli şairlerin, komplocu aydınların ve her şeyi tek bir sihirli kelimeyle çözebileceğine inanan bir neslin romantik idealizmine bırakmıştı: “Hürriyet”. Bu kuşak, yani Genç Osmanlılar ve onların mirasçısı olan Jön Türkler, Türkiye’nin entelektüel sahnesine çıktığında, ellerinde ne ordular ne de hazineler vardı; sadece kelimeleri, hayalleri ve uğruna ölmeye hazır oldukları sarsılmaz bir inançları bulunuyordu. Onlara göre, imparatorluğun tüm hastalıklarının tek bir ilacı vardı: Anayasal düzen ve parlamenter sistem. Eğer padişahın mutlak gücü bir anayasa ile sınırlanır, imparatorluğun tüm unsurları (Türk, Rum, Ermeni, Arnavut, Arap) bir meclis çatısı altında temsil edilirse, bu çürüyen dev gövde yeniden canlanacak, bir “ittihad-ı anasır” (unsurların birliği) mucizesi yaşanacaktı. Bu, sadece siyasi bir proje değil, aynı zamanda ahlaki ve felsefi bir imandı. Bu imanın en karanlık sınavı, Sultan II. Abdülhamid’in otuz yılı aşan ve tarihe “İstibdat Dönemi” olarak geçen baskıcı rejiminin gölgesinde verildi. Bu karanlık yıllar, bu neslin hem kahramanlık destanını hem de trajik yanılgılarını döven bir örs işlevi gördü.
Bu dönemin ruhunu anlamak için, o tek sihirli kelimenin, “hürriyet”in, o nesil için ne anlama geldiğini kavramak gerekir. Bugün bizim için temel bir insan hakkı olan, kanıksadığımız bu kavram, onlar için ulaşılması gereken bir cennet, bir ütopya idi. Abdülhamid rejiminin boğucu atmosferinde, her sözün dinlendiği, her yazının sansürlendiği, en küçük bir muhalif fısıltının bile Fizan’a sürgünle sonuçlandığı bir ortamda “hürriyet”, sadece politik bir talep değil, aynı zamanda nefes almak gibi biyolojik bir ihtiyaçtı. Bu yüzden, bu kelime etrafında devasa bir mitoloji örüldü. Namık Kemal’in “Vatan Yahut Silistre” piyesi sahnelendiğinde, seyircilerin tiyatroyu “Yaşasın Vatan! Yaşasın Namık Kemal!” sloganlarıyla inletmesi, onun “Hürriyet Kasidesi”nin gizlice elden ele dolaşması, bu mitolojinin en canlı kanıtlarıydı. Namık Kemal, bu nesil için sadece bir şair değil, bir peygamberdi. Onun şiirleri, yasaklanmış kutsal metinler gibi ezberleniyor, vatan ve hürriyet aşkını bir din gibi yayıyordu. Bu kuşak, siyaseti şiirle, komployu edebiyatla yapıyordu. Onların ilericiliği, bir önceki neslin teknokratik ve ruhsuz ilericiliğinin tam zıddıydı; duygusal, tutkulu, ahlakçı ve son derece romantikti.
Onların ilerleme tanımı, imparatorluğun siyasi yapısını temelden değiştirmek üzerine kuruluydu. Padişahın sadık ilericileri, sorunu “kötü yönetim”de görüyor ve daha iyi bürokratlar yetiştirerek, daha verimli bir idare kurarak devleti kurtarabileceklerine inanıyorlardı. Genç Osmanlılar ise sorunun “yönetimin kendisinde”, yani sistemin özünde olduğunu iddia ediyorlardı. Onlara göre sorun, padişahın iyi veya kötü olması değil, padişahlık kurumunun denetimsiz ve mutlak olmasıydı. Çözüm, “şahs-ı manevi-i millet”in, yani milletin tüzel kişiliğinin, bir meclis aracılığıyla yönetime ortak olmasıydı. Bu, Osmanlı siyasi geleneği için devrimci bir fikirdi. Bu fikir, onların “Osmanlıcılık” adını verdikleri bir ideolojiyle tamamlanıyordu. Bu ideolojiye göre, imparatorluk içindeki tüm etnik ve dini gruplar, din ve dil farkı gözetilmeksizin, “Osmanlı” üst kimliği altında eşit vatandaşlar olarak bir araya gelebilirdi. Bir Rum’un sadakati de bir Türk’ünki kadar değerliydi; bir Ermeni’nin meclisteki oyu da bir Arnavut’unki kadar önemliydi. Bu, Balkanlar’da milliyetçilik ateşinin alev alev yandığı bir dönemde, imparatorluğu bir arada tutmak için son bir umut, son bir hayaldi. Onlar, “hürriyet, adalet, musavat (eşitlik)” ilkeleriyle donatılmış anayasal bir Osmanlı Devleti’nin, tüm bu ayrılıkçı hareketleri anlamsız kılacağına ve herkesi yeniden ortak bir vatan idealinde birleştireceğine yürekten inanıyorlardı.
Bu inanç, onları hayatlarını tehlikeye atmaya itti. Paris’te, Cenevre’de, Kahire’de sürgün hayatı yaşayarak, kurdukları gizli cemiyetler ve çıkardıkları gazetelerle (Meşveret, Mizan vb.) otuz yıl boyunca Abdülhamid rejimine karşı amansız bir propaganda savaşı yürüttüler. Bu Jön Türk hareketi, heterojen bir yapıdaydı. İçinde Prens Sabahattin gibi adem-i merkeziyetçiliği ve bireysel girişimi savunan liberaller de, Ahmet Rıza gibi daha merkeziyetçi ve pozitivist düşünenler de vardı. Ancak hepsini birleştiren ortak payda, Kanun-i Esasi’nin (Anayasa) yeniden yürürlüğe konması ve Meclis-i Mebusan’ın açılması hedefiydi. Bu hedef, 1908 yılında, Makedonya’da isyan eden Niyazi ve Enver Bey gibi genç ve idealist subayların da katılımıyla gerçekleşti. II. Abdülhamid, bir iç savaş riskini göze alamayarak meşrutiyeti yeniden ilan etmek zorunda kaldı.
İşte o an, bu neslin zafer anı, aynı zamanda trajedisinin de başlangıcı oldu. 1908 Hürriyet Devrimi, tüm imparatorlukta inanılmaz bir coşku ve kardeşlik havası yarattı. İstanbul sokaklarında Türkler, Rumlar, Ermeniler kol kola girip “Yaşasın Hürriyet!” diye bağırıyor, birbirlerine sarılıp ağlıyorlardı. Papazlar ve imamlar birlikte halkı kutsuyordu. Sanki o sihirli kelime, “hürriyet”, tüm tarihsel düşmanlıkları, tüm etnik ve dini gerilimleri bir anda ortadan kaldırmıştı. Bu, Genç Osmanlı kuşağının en büyük hayalinin gerçekleştiği o anlık, o parlak ve o aldatıcı aydınlanmaydı. Onlar, hedefe ulaştıklarını, imparatorluğu kurtardıklarını sandılar.
Ancak zamanın mahkemesi, onların bu zafer sarhoşluğunu acımasızca yargılamak için çoktan toplanmıştı. Sahneye, onlardan daha genç, daha pragmatik, daha acımasız ve onların romantizmini bir zayıflık olarak gören yeni bir kuşak çıkıyordu: İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin radikal ve Türkçü kanadı. Bu yeni nesil, 1908 Devrimi’ni yapan kadroların içinden çıksa da, onların hayalperestliğinden hızla koptu. Balkan Savaşları’nın (1912-1913) yarattığı devasa travma, bu kopuşu kesinleştirdi. O savaşlarda, “Osmanlı kardeşi” dedikleri Bulgarlar, Sırplar, Yunanlar birleşerek, imparatorluğun Avrupa’daki son topraklarını da acımasızca söküp almışlardı. Yüz binlerce Müslüman Türk, Balkanlar’dan katledilerek veya sürülerek Anadolu’ya sığınmıştı. Bu felaket, “Osmanlıcılık” ve “ittihad-ı anasır” gibi ideallerin ne kadar boş bir hayal olduğunu en kanlı şekilde gösterdi. O “eşit” ve “kardeş” unsurlar, ilk fırsatta kendi ulus-devletlerini kurmak için Osmanlı’ya ihanet etmişlerdi.
Bu büyük hayal kırıklığının ortasında, İttihatçıların yeni nesli, babaları saydıkları Genç Osmanlı kuşağını ve onların fikirlerini mahkûm etti. Geleceğin mahkemesinde, bu hürriyet aşığı romantikler şu ağır suçlamalarla yargılandılar:
1. “Geri Kafalı bir Hayalperestlik”: Yeni kuşağa göre, Genç Osmanlılar, çağın en temel gerçeğini, yani etnik milliyetçiliğin yükselişini görememişlerdi. Onlar, Paris salonlarında “özgürlük” ve “kardeşlik” üzerine felsefi tartışmalar yaparken, Balkanlar’daki her etnik grup kendi ulus-devletini kurmak için kanlı planlar yapıyordu. İmparatorluk içindeki Hristiyan unsurların, sadece anayasal haklar verilerek imparatorluğa sadık kalacaklarına inanmak, siyasi bir körlüktü. İttihatçılara göre bu, düşmanın niyetini okuyamayan, dünyadan bihaber bir saflıktı. Bu naif “Osmanlıcılık” ideali, devleti Balkanlar’da savunmasız bırakan ve hezimete uğratan “geri kafalı” bir romantizmdi.
2. “Boş Sloganlarla Devleti Tehlikeye Atmak”: İttihatçıların gözünde, “hürriyet, eşitlik, kardeşlik” gibi sloganlar, devleti yönetmek için değil, ancak edebiyat dergilerinde güzel duracak boş laflardı. 1908 Devrimi sonrası gelen aşırı özgürlük ortamı, onlara göre bir kaosa yol açmıştı. Her etnik grup kendi derneğini kurmuş, kendi gazetesini çıkarmış, kendi siyasi taleplerini daha yüksek sesle dile getirmeye başlamıştı. Bu “özgürlük”, imparatorluğun birliğini güçlendirmek yerine, tam tersine, onun parçalanmasını hızlandıran bir katalizör olmuştu. İttihatçılar, devletin bu tür “liberal zafiyetlere” değil, demir bir iradeye ve merkezi bir kontrole ihtiyacı olduğuna inanıyorlardı. Onlara göre, bir önceki neslin bu liberal ve çoğulcu anayasacılık sevdası, devletin otoritesini zayıflatan ve düşmanlara fırsat veren bir lükstü.
3. “Çözüm Olarak Yanlış İdeoloji”: En temel suçlama ise, çözüm olarak sundukları “Osmanlıcılık” ideolojisinin kendisinin yanlış olmasıydı. Balkan bozgunu, İttihatçılara tek bir gerçeği öğretmişti: Bu imparatorluğun asıl ve tek kurucu unsuru Türklerdi ve devlet ancak Türk kimliği etrafında yeniden örgütlenirse kurtulabilirdi. Bu, Türkçülük ideolojisinin doğuşuydu. Onlara göre, diğer unsurlara eşit haklar vererek onları memnun etmeye çalışmak, bir ihanet ve bir zayıflıktı. Yapılması gereken, devletin yönetimini, ordusunu ve ekonomisini tamamen “millileştirmek”, yani Türkleştirmekti. Bu yüzden, bir önceki neslin o çok uluslu, kozmopolit imparatorluk hayali, onların gözünde sadece bir hata değil, aynı zamanda milli kimliğe ihanet anlamına gelen bir sapkınlıktı.
Sonuçta, hürriyet aşığı romantiklerin trajedisi, en büyük zaferlerinin, aynı zamanda en büyük yanılgılarının kanıtı olmasıydı. Onlar, otuz yıllık bir mücadele sonunda “hürriyeti” getirdiklerine inandılar, ancak getirdikleri şey, imparatorluğun sonunu hızlandıran bir parçalanma süreci oldu. Onların idealizmi, çağın acımasız gerçekleri tarafından ezildi. Onların ektiği özgürlük tohumları, bir kardeşlik ormanı değil, milliyetçilik dikenleri yeşertti. Zamanın mahkemesi, onları “iyi niyetli ama saf” olarak yargıladı ve sahneden indirdi. Artık sahne, onların romantizmini küçümseyen, “vatan” kelimesini fısıldayarak değil, “emir” vererek telaffuz eden, ellerinde şiir kitapları değil, askeri haritalar tutan o yeni, sert ve pragmatik kuşağa, İttihat ve Terakki’nin demir yumruğuna aitti. Tarihin döngüsü bir kez daha dönmüş, bir neslin ilericiliği, bir sonrakinin gözünde affedilmez bir geri kafalılığa dönüşmüştü.
Bölüm 4: Demir ve Kanla Vatan Kurtaranlar (1908-1922)
Bir önceki neslin “hürriyet, eşitlik, kardeşlik” üzerine kurduğu o kırılgan ve romantik hayal, Balkan Savaşları’nın acımasız gerçekliği altında tuzla buz olmuştu. Edirne’nin düştüğü, yüz binlerce Müslüman Türk’ün katledilerek veya sürülerek anavatan bildikleri topraklardan sökülüp atıldığı o kara günlerde, İstanbul sokaklarında yankılanan şey artık özgürlük şarkıları değil, öfke, utanç ve intikam yeminleriydi. Bu büyük travma, imparatorluğun siyasi ve entelektüel sahnesine yeni bir aktör kuşağını, yeni bir zihniyeti taşıdı. Onlar, babaları saydıkları Jön Türklerin şiirsel ve liberal dünyasından tiksintiyle kopmuşlardı. Onlar için siyaset, Paris salonlarında felsefi risaleler yazmak değil, Sofya’da askeri ataşe olarak düşmanın gücünü analiz etmek, Trablusgarp çöllerinde İtalyanlara karşı gerilla savaşı vermekti. Onlar kelimelerin değil, eylemin insanlarıydı. Onlar için vatan, uğruna güzel şiirler yazılacak soyut bir kavram değil, sınırları kanla çizilecek, düşmanları demirle ezilecek somut, etten ve kemikten bir varlıktı. Bu kuşak, yani İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin Enver, Talat ve Cemal Paşalar liderliğindeki radikal kanadı, Türkiye’nin modernleşme tarihindeki en cüretkâr, en pragmatik ve en trajik “ilericiler”iydi. Onların ilericilik tanımı, romantizmi ve ahlaki tereddütleri bir kenara bırakıp, devletin bekası için, Bismarck’ın deyişiyle, “demir ve kanla” hareket etmekti. Bu, ülkeyi son bir büyük kumarla kurtarmaya veya tamamen batırmaya ant içmiş, gözü pek bir neslin hikâyesidir.
Bu kuşağın zihin dünyasını şekillendiren temel duygu, “zafiyet”e karşı duyulan patolojik bir nefretti. Onlara göre, Balkan hezimetinin ve imparatorluğun çöküşünün asıl sebebi, askeri yetersizlikten çok, bir önceki neslin liberal, çok uluslu ve tavizkâr politikalarının yarattığı “zafiyet”ti. Onlar, farklı unsurları memnun ederek imparatorluğun bir arada tutulabileceğine dair o naif inancı, bir ihanet olarak görüyorlardı. Bu zafiyetten kurtulmanın yolu, 1913’teki Bab-ı Ali Baskını ile bulundu. Enver ve Talat Beylerin başını çektiği bir grup fedai, hükümet binasını basarak sadrazamı istifaya zorlamış ve yönetime fiilen el koymuştu. Bu olay, sadece bir hükümet darbesi değil, bir zihniyet devrimiydi. Artık yönetimde, mecliste uzun tartışmalar yapan, diplomatik nezaket kurallarına uyan “efendiler” değil, hedefe ulaşmak için şiddet kullanmaktan çekinmeyen “fedailer” vardı. Bu, parlamenter sistemin fiilen askıya alındığı, kararların İttihat ve Terakki’nin merkez komitesinde dar bir kadro tarafından alındığı bir tek parti diktatörlüğünün başlangıcıydı. Bu nesil için ilericilik, demokrasi veya özgürlükler değil, “merkezi ve güçlü bir idare” kurmaktı. Devletin bekası, bireysel özgürlüklerden ve demokratik prosedürlerden çok daha önemli ve kutsaldı.
Bu yeni, sert ve merkeziyetçi devlet aklının ideolojik yakıtı ise Türkçülüktü. Balkan faciası, onlara imparatorluğun gayrimüslim unsurlarına güvenilemeyeceğini, hatta Müslüman Arnavutlar gibi unsurların bile kendi milli yollarına gittiğini göstermişti. Geriye, devletin asıl sahibi ve sigortası olarak gördükleri tek bir unsur kalıyordu: Türkler. Ziya Gökalp gibi düşünürlerin formüle ettiği Türkçülük ideolojisi, bu siyasi ihtiyaca entelektüel bir çerçeve sundu. Artık hedef, farklı unsurları bir arada tutan gevşek bir imparatorluk değil, kültürel, ekonomik ve siyasi olarak Türklüğün hâkim olduğu, homojen bir ulus-devlet yaratmaktı. Bu, devrimci bir hedefti ve bu hedefe ulaşmak için atılan adımlar da bir o kadar devrimci ve acımasız olacaktı. Ekonomide, “Milli İktisat” politikası adı altında, o güne kadar ekonomiyi domine eden gayrimüslim (özellikle Rum ve Ermeni) tüccarların tasfiyesi ve yerlerine devlete sadık bir “milli burjuvazi” yaratma projesi başlatıldı. Bu, devlet eliyle yapılan, etnik temelli bir sermaye transferi operasyonuydu. Dilde, kültürde ve eğitimde Türkçenin ve Türk kimliğinin mutlak hâkimiyetini savunan politikalar benimsendi. Bir önceki neslin o kozmopolit “Osmanlıcılık” ideali, artık modası geçmiş, hatta tehlikeli bir hayal olarak görülüyordu.
Bu yeni ilericilik anlayışının en karanlık ve en yıkıcı sonucu, I. Dünya Savaşı’nın kaos ortamında, devletin bekasına yönelik bir “iç tehdit” olarak kodlanan Ermeni nüfusuna karşı uygulanan 1915 Tehcir (Zorunlu Göç) Kanunu ve ardından gelen soykırım oldu. İttihatçı liderlere göre, Rus ordularıyla işbirliği yapma potansiyeli taşıyan ve Doğu Anadolu’da bağımsız bir devlet kurma hayali güden Ermeniler, savaş sırasında cephe gerisini güvencesiz kılan bir “beşinci kol” faaliyeti yürütüyordu. Onların “Realpolitik” zihniyetine göre, devletin bekası tehlikedeyken, ahlaki ve insani kaygılara yer yoktu. Çözüm, bu “tehlikeli” nüfusun, savaş bölgesinden ve stratejik hatlardan uzaklaştırılarak Suriye çöllerine sürülmesiydi. Ancak bu karar, kâğıt üzerinde bir güvenlik önlemi gibi görünse de, uygulamada bir imha operasyonuna dönüştü. Yüz binlerce masum insan; kadınlar, çocuklar, yaşlılar, evlerinden, yurtlarından sökülerek, Teşkilat-ı Mahsusa’nın kontrolündeki çetelerin saldırıları, açlık ve hastalık eşliğinde ölüm yürüyüşlerine zorlandı. Bu, imparatorluğun bin yıllık bir parçasının, Anadolu’nun en kadim halklarından birinin, devletin soğuk ve acımasız beka mantığı adına feda edilmesiydi. Bu nesil için bu eylem, “vatanı kurtarmak” için yapılması zorunlu, acı ama gerekli bir “ameliyat”tı. Onlar, kendilerini birer katil olarak değil, vatanın geleceği için en zor kararı almaktan çekinmeyen, sorumluluk sahibi devlet adamları olarak görüyorlardı.
Bu pragmatik ve sonuç odaklı zihniyet, onları I. Dünya Savaşı’na girmeye de itti. Onlara göre, tarafsız kalmak bir “zafiyet” ve yavaş bir intihar anlamına geliyordu. Avrupa’nın iki büyük kampa bölündüğü bu tarihsel anda, doğru ata oynamak, savaşı kazanan tarafta yer almak, imparatorluğun sadece hayatta kalmasını değil, aynı zamanda Balkanlar’da ve Kafkaslar’da kaybettiği toprakları geri alarak yeniden bir dünya gücü haline gelmesini sağlayabilirdi. Almanların askeri disiplinine ve sanayi gücüne duydukları hayranlık, onları İttifak Devletleri safında savaşa girmeye yöneltti. Bu, devasa bir kumardı. Kahramanları olan Enver Paşa’nın zihnindeki büyük hayal, sadece imparatorluğu kurtarmak değil, aynı zamanda Kafkaslar üzerinden Orta Asya’ya uzanarak, tüm dünya Türklerini birleştirecek bir “Turan” imparatorluğu kurmaktı. Bu, Türkçülük ideolojisinin en romantik ve en maceraperest zirvesiydi. Onların ilericiliği, bir yandan son derece pragmatik ve acımasız (iç politikada), diğer yandan ise inanılmaz derecede hayalperest ve maceracı (dış politikada) bir karakter taşıyordu. Sarıkamış’ta doksan bin askerin donarak ölmesine neden olan o trajik harekât, bu maceracı ruhun en acı bedeliydi.
Ancak tarih, bu büyük kumarın kaybedildiğini ilan ettiğinde, zamanın mahkemesi de onlar için kuruldu. Savaş kaybedilmiş, imparatorluk tamamen dağılmış, anavatanın kendisi, yani Anadolu, galip devletler tarafından işgal edilmişti. Bir zamanların kudretli paşaları, Enver, Talat ve Cemal, bir Alman denizaltısıyla ülkeden kaçmak zorunda kalmış, gıyaplarında Divan-ı Harb-i Örfi tarafından idama mahkûm edilmişlerdi. Onların demir ve kanla kurtarmaya çalıştığı vatan, şimdi bir enkaz yığınıydı. İşte bu enkazın içinden, onların kuşağından olan ama onların maceraperestliğine ve Alman hayranlığına her zaman mesafeli durmuş yeni bir lider ve yeni bir nesil doğuyordu: Mustafa Kemal ve onun etrafında kenetlenen Kuvâ-yi Milliyeciler. Bu yeni kuşak, İttihatçıların mirasına baktığında, bir kahramanlık destanı değil, bir yıkım ve sorumsuzluk tablosu gördü.
Geleceğin mahkemesinde, bu demir ve kanla vatan kurtarmaya yeminli ilericiler, şu ölümcül suçlamalarla yargılandılar:
1. “Geri Kafalı bir Maceraperestlik”: Erken Cumhuriyet’in kurucu kadrosuna göre, İttihatçı liderler, özellikle de Enver Paşa, kişisel hırsları ve gerçeklikten kopuk hayalleri (Turan) uğruna koca bir imparatorluğu ateşe atmışlardı. Ülkenin ve ordunun içinde bulunduğu zayıf durumu görmezden gelerek, Almanların peşine takılıp girilen I. Dünya Savaşı, bir vatan savunması değil, intiharla eşdeğer bir maceraydı. Mustafa Kemal, Nutuk’ta bu liderleri sürekli olarak “hayalperest” ve “maceracı” olarak niteleyerek, kendi gerçekçi ve rasyonel liderlik anlayışının altını çiziyordu. Bir önceki neslin o büyük ve yayılmacı hedefleri, yeni kuşak için ülkeyi felakete sürükleyen “geri kafalı” bir sorumsuzluktu.
2. “Yanlış İttifak ve Siyasi Körlük”: Yeni kuşağa göre, İttihatçıların Alman hayranlığı, stratejik bir hatadan öte, siyasi bir körlüktü. Almanya’nın savaşı kazanacağına dair körü körüne bir inançla hareket etmişler, İngiltere ve Fransa gibi diğer güçlerle diplomatik bir denge kurma seçeneğini tamamen göz ardı etmişlerdi. Bu tek taraflı ve saplantılı ittifak politikası, Osmanlı’nın manevra alanını sıfırlamış ve onu tamamen Almanya’nın bir uydusu haline getirmişti. Bu durum, onların dünyayı okumaktaki yetersizliğini ve diplomatik vizyonsuzluğunu gösteriyordu.
3. “Ülkeyi Batıran Liderlik”: En ağır suçlama ise, sonuçla ilgiliydi. Tüm o demir yumruk, tüm o acımasız kararlar ve tüm o büyük iddialara rağmen, sonuç tam bir hezimetti. Onlar, devleti kurtarmak için yola çıkmışlar ama sonunda onu tamamen batırmışlardı. İmparatorluk dağılmış, milyonlarca insan ölmüş, vatan işgal edilmişti. Yeni kuşak için bu sonuç, onların tüm yöntemlerinin, tüm ideolojilerinin ve tüm liderliklerinin iflas ettiğinin en net kanıtıydı. Onlar, “vatan kurtaran” değil, “vatan batıran” bir kadroydu. Bu yüzden, Cumhuriyet kurulduğunda, İttihatçıların mirası büyük ölçüde reddedildi ve onların liderleri, resmi tarihte “maceraperest hainler” olarak anıldı.
Sonuçta, İttihatçıların trajedisi, kendilerinden önceki neslin romantizmini ve zafiyetini aşmaya çalışırken, bambaşka bir aşırılığa, yani acımasız bir pragmatizmle kör bir maceraperestliğin tehlikeli bir birleşimine savrulmalarıydı. Onlar, devleti kurtarmak için her şeyi feda etmeye hazırdılar ve sonunda her şeyi feda ettiler. Zamanın mahkemesi, onları niyetlerinden değil, getirdikleri yıkıcı sonuçlardan dolayı mahkûm etti. Sahne, onların yarattığı enkazı temizlemek ve o enkazdan yepyeni, daha mütevazı ama daha gerçekçi bir yapı, bir ulus-devlet kurmak zorunda olan yeni bir kuşağa kalmıştı. Tarihin döngüsü, belki de en keskin ve en kanlı virajını almış, bir neslin en büyük “ilericilik” iddiası, bir sonrakinin gözünde en affedilmez “geri kafalılık” olarak tarihe geçmişti.
Bölüm 5: Devrimin Yılmaz Bekçileri (1923-1950)
Bir önceki neslin demir ve kanla oynadığı o büyük kumar, tam bir felaketle sonuçlanmış, altı yüz yıllık imparatorluğun enkazı galip devletlerin çizmeleri altında ezilmişti. O mutlak yıkımın ve umutsuzluğun içinden, küllerinden doğan yeni bir ruh, yeni bir irade ve yepyeni bir proje yükseldi: Anadolu merkezli, mütevazı ama kararlı bir ulus-devlet. Bu yeni projenin mimarları ve onun ilk sadık neferleri olan kuşak, kendilerinden önceki İttihatçıların maceraperest hayallerinden ders çıkarmışlardı. Onların ilericilik tanımı, Turan illerine uzanan romantik bir fetih değil, Misak-ı Milli sınırları içinde, Batı medeniyetini referans alan, laik ve modern bir toplum yaratma üzerine kurulu, soğukkanlı bir inşa projesiydi. Bu kuşak, yani Erken Cumhuriyet’in kurucu kadroları ve onların yetiştirdiği ilk nesiller, kendilerini sadece bir vatan kurtarıcısı değil, aynı zamanda bir medeniyet kurucusu olarak görüyorlardı. Onlar için “ilericilik”, sadece bir siyasi tercih değil, bir varoluş biçimi, bir iman meselesiydi. Bu imanın tek ve mutlak bir peygamberi vardı: Mustafa Kemal Atatürk. Bu imanın kutsal kitabı, Nutuk; tapınakları ise Halkevleri, Köy Enstitüleri ve yeni kurulan fabrikalardı. Onlara göre tarih, 1923’te yeniden başlıyordu ve kendilerinden önceki her şey, yani Osmanlı ve İslam mirası, kurtulunması gereken bir pranga, bir karanlık çağdı. Bu, Türkiye tarihinin en radikal, en özgüvenli ve en tepeden inmeci “ilericiler” kuşağının hikâyesidir; devrimi korumak adına her türlü muhalefeti ezmeyi meşru gören, kendilerini tarihin doğru tarafında olduklarına sarsılmaz bir inançla ikna etmiş yılmaz bekçilerin öyküsüdür.
Bu neslin zihin dünyasını şekillendiren temel kavram, “kopuş”tur. Onlar, bir önceki İttihatçı nesil gibi, eskiyi reforme ederek kurtarmaya çalışmıyorlardı; eskiyi tamamen reddedip, onun yerine sıfırdan, yepyeni bir yapı inşa etmeyi hedefliyorlardı. Bu, sadece siyasi bir kopuş (saltanatın ve halifeliğin kaldırılması) değil, aynı zamanda kültürel, sosyal ve zihinsel bir kopuştu. İlericiliğin en temel ölçütü, geçmişle olan bağları ne kadar cesurca ve ne kadar kökten koparabildiğinizdi. Bu yüzden, Cumhuriyet devrimleri, sadece birer yasal düzenleme değil, aynı zamanda bu kopuşu simgeleyen birer ritüeldi. Şapka, sadece bir başlık değil, feodal ve dini bir sembol olan festen kopuşun nişanesiydi. Latin harfleri, sadece bir alfabe değil, bin yıllık Arap-İslam yazı geleneğinden ve onun taşıdığı medeniyet tasavvurundan kopuşun ilanıydı. Medeni Kanun, sadece bir hukuk metni değil, şeriat hukukundan ve onun ataerkil toplum yapısından kopuşun belgesiydi. Bu kuşak için bu devrimlere inanmak ve onları hayatının her alanında uygulamak, modern ve “ileri” bir birey olmanın ön koşuluydu. Bu devrimleri eleştirmek veya onlara direnmek ise, sadece farklı bir görüşe sahip olmak değil, doğrudan doğruya “mürteci” (gerici), “yobaz” ve potansiyel bir “vatan haini” olmaktı.
Bu yeni ilericilik anlayışı, kendi insan ini de yarattı: “Cumhuriyet Aydını”. Bu aydın tipi, eleştiren, sorgulayan bir entelektüel değil, devrimin ilkelerini halka benimsetmekle ve onu “cehaletten” kurtarmakla görevli bir misyonerdi. Özellikle öğretmenler ve doktorlar, bu misyonerlik görevinin en ön saflarındaydı. Onlar, Anadolu’nun en ücra köşelerine sadece okuma yazma veya sağlık hizmeti götürmüyor, aynı zamanda yeni rejimin değerlerini, laik yaşam biçimini ve Atatürk sevgisini de taşıyorlardı. Köy Enstitüleri, bu insan ini seri üretimle yaratmak için tasarlanmış en özgün ve en idealist projeydi. Orada yetişen gençler, hem klasik Batı eserlerini okuyor hem de tarım ve zanaat öğrenerek, köylüye kendi içinden çıkan bir “aydınlanma” lideri oluyorlardı. Bu kuşak için vatanseverlik, sadece toprak bütünlüğünü savunmak değil, aynı zamanda “Cumhuriyet’in faziletini” ve “devrimin ateşini” her ne pahasına olursa olsun korumaktı. Onlar, kendilerini bir inşa sürecinin parçası olarak görüyorlar ve bu kutsal görevde en küçük bir sapmaya, en ufak bir tereddüde bile izin vermiyorlardı.
Bu sarsılmaz inanç ve “davaya” adanmışlık, kendi karanlık yüzünü, yani muhalefete karşı gösterilen mutlak tahammülsüzlüğü de beraberinde getirdi. Onlara göre, bu kadar büyük ve hayati bir devrim yapılırken, “demokratik lükslere” veya “farklı seslere” yer yoktu. Proje o kadar kutsaldı ki, ona engel olmaya çalışan her türlü unsur, bir an önce ezilmesi gereken birer “iç düşman”dı. Bu zihniyet, tek parti rejimini, İstiklal Mahkemelerini ve Takrir-i Sükûn Kanunu gibi baskı mekanizmalarını meşrulaştırdı. Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası gibi muhalefet partilerinin kapatılması, Şapka Kanunu’na direnenlerin meydanlarda asılması veya Dersim gibi isyanların en kanlı şekilde bastırılması, bu neslin büyük çoğunluğunun gözünde, “devrimin bekası” için yapılması zorunlu, acı ama gerekli eylemlerdi. Onlar, kendilerini bir diktatörlüğün uygulayıcıları olarak değil, genç ve kırılgan Cumhuriyeti, hem dış düşmanlardan hem de içerideki “gericiliğin karanlığından” koruyan yılmaz bekçiler olarak görüyorlardı. Bu, Fransız Devrimi’ndeki Jakobenlerin “halka rağmen halk için” şiarının bir yansımasıydı. Halkın neyin iyi olduğunu bilemeyeceğine, bu yüzden aydınlanmış bir seçkin kadronun, onu gerekirse zorla “medeniyet” yoluna sokması gerektiğine inanıyorlardı.
Ancak bu demir irade ve sarsılmaz özgüven, zamanla kendi panzehirini de üretti. İkinci Dünya Savaşı’nın sonu, dünyada faşist ve tek parti rejimlerinin çöküşüne, demokratik rüzgârların esmesine neden oldu. Türkiye de bu yeni dünya düzeninin dışında kalamazdı ve 1946’da çok partili hayata geçildi. Bu, o güne kadar bastırılmış, görmezden gelinmiş tüm seslerin, tüm kimliklerin ve tüm taleplerin yavaş yavaş yeniden su yüzüne çıkmaya başladığı bir dönemin başlangıcıydı. Tek parti rejiminin baskısı altında büyümüş, onun yarattığı ekonomik sıkıntıları (karneyle ekmek gibi) yaşamış ve en önemlisi, onun tepeden inmeci, seçkinci kültürüne yabancılaşmış yeni bir nesil yetişiyordu. Bu yeni nesil, 1950’lerde Demokrat Parti’nin zaferiyle ilk siyasi gücünü gösterdi. 1960’larda ise dünyayı saran yeni fikir akımlarıyla (Marksizm, varoluşçuluk, anti-emperyalizm) tanışarak, kendinden önceki o monolitik Kemalist kuşağı en köklü şekilde sorgulamaya başladı.
Zamanın mahkemesi, 1960’ların ve 70’lerin kutuplaşmış ama entelektüel olarak son derece canlı gençliği tarafından kuruldu. Bu yeni nesil, babaları saydıkları o “devrimin yılmaz bekçileri”ne baktığında, birer aydınlanma kahramanı değil, halkından kopmuş, dogmatik ve yüzeysel birer taklitçi gördü. Geleceğin mahkemesinde, bu Kemalist ilericiler şu ağır ithamlarla yargılandılar:
1. “Geri Kafalı bir Jakobenlik”: Yeni nesil için en temel eleştiri, bir önceki kuşağın “ilericiliği” halka rağmen, zorla ve tepeden inme bir şekilde dayatmasıydı. Onlara göre bu, gerçek bir aydınlanma değil, halkın kültürüne, inancına ve yaşam tarzına düşman, seçkinci bir projeydi. Halkı “cahil” ve “gerici” olarak kodlayan bu zihniyet, devlet ile toplum arasında derin bir uçurum yaratmıştı. 1960’ların solu, bu durumu “halktan kopuk bürokratik aydın despotizmi” olarak tanımlarken, sağı ise “milletin bin yıllık manevi değerlerine savaş açan köksüzlük” olarak niteledi. Her iki durumda da, bir önceki neslin o “halka rağmen halk için” tavrı, ülkeyi gerçek bir demokrasiye ulaştırmayan, tam tersine, sürekli olarak halkın iradesini baskı altında tutan “geri kafalı” bir elitizmdi.
2. “Şekilsel ve Yüzeysel bir Batılılaşma”: Yeni kuşağa göre, Kemalist neslin “Batılılaşma” anlayışı, son derece yüzeyseldi. Onlar, Batı’nın sadece dış görünüşünü (kıyafet, alfabe, müzik) taklit etmişler, ancak Batı medeniyetinin ardındaki eleştirel düşünceyi, felsefi derinliği ve en önemlisi, onun kapitalist ve emperyalist karakterini görememişlerdi. Solcu gençler için bu, Türkiye’yi Batı emperyalizminin bir yarı-sömürgesi haline getiren bir “komprador” aydın tavrıydı. Sağcı gençler içinse bu, kendi manevi ve ahlaki üstünlüğümüzü bırakıp, Batı’nın “çökmüş ve ahlaksız” kültürüne özenmekti. Her iki eleştiri de, bir önceki neslin Batılılaşma projesini, özünü ıskalayan, sadece şekle odaklanan bir taklitçilik olarak mahkûm ediyordu.
3. “Ülkenin Gerçek Sorunlarına Körlük”: Son ve en ağır suçlama ise, Kemalist kuşağın, kendi “laiklik ve modernleşme” takıntıları yüzünden, ülkenin asıl somut ve yapısal sorunlarını görmezden gelmesiydi. Onlar, “irtica” tehlikesiyle uğraşırken, Anadolu’daki milyonlarca topraksız köylünün, fabrikalardaki işçilerin sömürüsünü, bölgeler arası eşitsizliği ve en önemlisi, Kürt meselesi gibi etnik sorunların varlığını görmezden gelmişlerdi. Resmi ideoloji, bu sorunların üzerini “sınıfsız, imtiyazsız, kaynaşmış bir kitleyiz” gibi içi boş sloganlarla örtmeye çalışmıştı. 1960’ların politikleşen gençliği için bu, kabul edilemez bir körlüktü. Onlar, ülkeyi kurtarmanın yolunun, bu “suni” laiklik kavgalarını bırakıp, “gerçek” sorunlara, yani sınıf mücadelesine, emperyalizme veya milli ve manevi kalkınmaya odaklanmaktan geçtiğine inanıyorlardı. Bu yüzden, bir önceki neslin tüm o devrim coşkusu, onların gözünde, ülkenin asıl dertlerini perdeleyen bir oyalama taktiğiydi.
Sonuçta, kendilerini tarihin en ileri noktasında gören, devrimin yılmaz bekçileri olan o nesil, zamanın mahkemesinde, halkından kopuk, dogmatik ve ülkenin gerçek sorunlarına kör kalmış birer “geri kafalı” olarak yargılandı. Onların sarsılmaz inancı, yeni neslin gözünde birer ezbere; onların devrimciliği ise birer statükoculuğa dönüştü. Onların açtığı yoldan yürüdüklerini iddia eden ordu, 12 Mart ve 12 Eylül’de yönetime el koyduğunda, bu “bekçilik” görevi artık bir aydın misyonu olmaktan çıkıp, postal ve dipçik zoruyla dayatılan bir devlet ideolojisine dönüşecekti. Tarihin döngüsü bir kez daha hızlanmış, sahne, babalarının “sahte” devrimini aşıp, ülkeyi “gerçek” bir devrimle (ister sosyalist, ister milliyetçi olsun) kurtaracağına inanan o yeni, idealist, öfkeli ve son derece tehlikeli kuşağa, yani barikatların çocuklarına kalmıştı.
Bölüm 6: Barikatların İdealist Çocukları (1960-1980)
Bir önceki neslin, yani devrimin yılmaz bekçilerinin o steril, seçkinci ve halka tepeden bakan dünyası, kendi mezar kazıcılarını yaratmıştı. Onların bastırdığı, görmezden geldiği her sorun; topraksız köylülerin öfkesi, fabrikalardaki işçilerin çaresizliği, taşranın manevi boşluğu ve en önemlisi, dünyayı saran yeni ve radikal fikir rüzgârları, bir araya gelerek 1960’ların ve 70’lerin Türkiye’sinde patlamaya hazır bir barut fıçısı oluşturdu. Bu fıçıyı ateşleyen ise yepyeni bir “ilericiler” kuşağı oldu. Onlar, babalarının o takım elbiseli, kravatlı ve devlet memuru zihniyetli “ilericiliği”nden nefret ediyorlardı. Onlar için ilerleme, Ankara’daki bürokratik koridorlarda değil, üniversite amfilerinde, fabrika grevlerinde, köy kahvelerinde ve en nihayetinde, sokaklardaki barikatların arkasında kazanılacak bir kavgaydı. Bu kuşak, Cumhuriyet tarihinin en politize, en idealist, en fedakâr ve aynı zamanda en trajik nesliydi. Onlar, kendilerinden önceki herkesi, mevcut “kokuşmuş düzenin” bir parçası veya savunucusu olmakla suçluyorlardı. Onların amacı, babaları gibi düzeni korumak veya reforme etmek değil, onu kökünden yıkıp, yerine hayallerindeki o kusursuz, adil ve “gerçekten bağımsız” Türkiye’yi kurmaktı. Ancak bu kurtuluş hayali, tek bir hayal değildi; birbirine düşman iki ana kampa bölünmüştü. Bir yanda “sosyalist bir devrim” ile sınıfsız ve sömürüsüz bir toplum yaratacağına inanan solcular, diğer yanda ise “komünizm tehlikesine” karşı milli ve manevi değerlerle donanmış “Büyük Türkiye”yi kuracağına inanan sağcılar/ülkücüler vardı. Bu iki “ilericilik” iddiası, yirmi yıl boyunca Türkiye sokaklarını bir savaş alanına çevirecek, binlerce gencin hayatına mal olacak ve en sonunda, ülkeyi tarihinin en karanlık askeri darbesine sürükleyecekti.
Bu dönemin ruhunu anlamak için, o neslin “ideoloji” ile kurduğu ilişkiyi kavramak gerekir. Onlardan önceki kuşaklar için ideoloji (Kemalizm), devlete sadakatin ve modern olmanın bir aracıydı. Bu yeni nesil için ise ideoloji, hayatın kendisiydi. O, dünyayı anlamlandıran bir anahtar, uğruna yaşanılan ve uğruna ölünen mutlak bir hakikatti. İster Marksizm-Leninizm’in diyalektik materyalizmi olsun, ister Türk-İslam sentezinin manevi milliyetçiliği; bu ideolojiler, onlara sadece siyasi bir program değil, aynı zamanda bir kimlik, bir aidiyet ve en önemlisi, ahlaki bir üstünlük duygusu sunuyordu. Bir devrimci genç için, babasının burjuva zevkleri, apolitik kaygıları (ev almak, iyi bir iş bulmak gibi) anlamsız ve aşağılık şeylerdi. Onun için değerli olan, bir bildiri dağıtırken polisten kaçmak, bir fabrika işgaline öncülük etmek, dağlarda gerilla eğitimi hayalleri kurmaktı. Aynı şekilde, bir ülkücü genç için, Batı müziği dinleyen, “kozmopolit” zevkleri olan akranları, milli ruhunu kaybetmiş birer “mankurt”tu. Onun için değerli olan, bir “ocak” sohbetine katılmak, komünistlerin astığı bir afişi yırtmak ve “Tanrı Dağı kadar Türk, Hira Dağı kadar Müslüman” bir neslin neferi olmaktı.
Bu mutlak hakikat inancı, kaçınılmaz olarak bir “biz ve onlar” ayrımını, derin bir kutuplaşmayı beraberinde getirdi. Artık siyasi rakipler, farklı fikirlere sahip vatandaşlar değil, yok edilmesi gereken “düşmanlar”dı. Solcu bir genç için her sağcı “faşist”ti; sağcı bir genç için ise her solcu “Moskof uşağı” veya “vatan haini”ydi. Bu siyah-beyaz dünya görüşü, her türlü diyaloğu ve uzlaşmayı imkânsız kılıyordu. Üniversite kampüsleri, amfilerin ve kütüphanelerin değil, kurtarılmış bölgelerin, sopaların, zincirlerin ve silahların konuştuğu savaş alanlarına dönüştü. İlericilik, artık daha iyi argümanlar sunmak değil, karşı tarafı fiziksel olarak sindirmek ve kendi “kurtarılmış” alanını genişletmek anlamına geliyordu. Kahramanları, artık şairler veya devlet adamları değil, Deniz Gezmiş, Mahir Çayan gibi “idam sehpasında bile devrime olan inancını haykıran” anti-emperyalist liderler veya Abdullah Çatlı, Haluk Kırcı gibi “komünizme karşı devletin ve milletin bekası için mücadele eden” ülkücü eylemcilerdi. Bu isimler, kendi kampları için birer aziz, birer şehit mertebesine yükseltilirken, karşı kamp için birer “terörist” veya “katil” olarak görülüyordu.
Bu neslin ilericilik tanımı, “bağımsızlık” fikrine saplantılı bir şekilde bağlıydı. Ancak bu bağımsızlık, bir önceki Kemalist neslin anladığı gibi sadece siyasi bir bağımsızlık değildi. Solcular için bu, “Amerikan emperyalizmine” ve “NATO’ya” karşı tam bağımsızlıktı. Onlara göre, Türkiye, Amerika’nın bir yarı-sömürgesiydi ve ülkedeki tüm sorunların (yoksulluk, adaletsizlik) kaynağı bu emperyalist ilişkiydi. Gerçek kurtuluş, bu bağları koparıp, “işbirlikçi burjuvaziyi” devirerek, halkın kendi iktidarını kuracağı bir sosyalist devrimle mümkündü. Sağcılar için ise bağımsızlık, “komünizm tehlikesine” ve onun içerideki uzantılarına karşı milli birliği ve manevi değerleri korumaktı. Onlara göre asıl tehdit, Moskova’dan yönetilen, Türk’ün dinini, dilini ve töresini yok etmeyi amaçlayan komünist ideolojiydi. Bu iki kamp, birbirlerini taban tabana zıt “dış güçlerin” içerideki piyonları olmakla suçluyordu. Bu durum, siyasi mücadeleyi, aslında küresel bir satranç oyununun Türkiye’deki yerel bir muharebesine dönüştürüyordu.
Bu idealizm ve fedakârlık ruhu, aynı zamanda büyük bir trajedinin de tohumlarını ekiyordu. Dünyayı kurtarmak gibi devasa bir misyonu omuzlarına yüklenen bu gençler, gerçek siyasi ve toplumsal dinamikleri okumakta çoğu zaman aciz kalıyorlardı. Sol hareket, kendi içinde onlarca farklı fraksiyona bölünmüş, birbiriyle anlamsız teorik tartışmalar yüzünden kavga eden, halkın gerçek taleplerinden kopuk bir hale gelmişti. “Proletarya devrimi” yapmaya çalıştıkları ülkenin proletaryası, çoğu zaman onların radikal söylemlerinden korkuyor ve muhafazakâr partilere oy veriyordu. Sağ hareket ise, “devletin bekası” adına hareket ettiğini iddia ederken, çoğu zaman devletin içindeki karanlık odaklar (kontrgerilla vb.) tarafından kendi “düşman” kardeşlerine karşı kullanılan bir tetikçi gücüne dönüşüyordu. Her iki taraf da, farkında olmadan, ülkeyi istikrarsızlaştırarak, bir askeri darbeye zemin hazırlayan o kanlı sarmalın birer parçası haline geliyordu. Kahvehanelerin tarandığı, evlerin bombalandığı, profesörlerin, gazetecilerin, sendikacıların sokak ortasında katledildiği o terör ortamı, her iki tarafın da “devrim” veya “karşı-devrim” adına döktüğü kanla besleniyordu.
Ve sonunda, beklenen oldu. 12 Eylül 1980 sabahı, ordu yönetime el koyduğunda, bu neslin trajedisi tamamlanmış oldu. Generaller, darbenin gerekçesini, “kardeş kavgasını durdurmak” ve “ülkeyi iç savaşın eşiğinden kurtarmak” olarak açıkladılar. Bir zamanlar dünyayı değiştireceklerine inanan o on binlerce idealist genç, şimdi aynı işkencehanelerde, aynı cezaevlerinde yan yana yatıyordu. Onların “ilerici” davaları, bir askeri diktatörlüğün kurulmasının bahanesi olmuştu. Onların döktüğü kan, demokrasiyi değil, baskıyı ve apolitikleşmeyi getirmişti. Onların trajedisi, kurtarmaya çalıştıkları ülkeyi, kendi elleriyle bir felakete sürüklemiş olmalarıydı.
Zamanın mahkemesi, 12 Eylül darbesinin yarattığı o büyük sessizlik ve korku ikliminde büyüyen yeni bir nesil tarafından kuruldu. Bu yeni kuşak, yani 80’lerin ve 90’ların “apolotik” gençliği, babalarının ve abilerinin o kanlı mirasına baktığında, bir kahramanlık destanı değil, anlamsız bir delilik ve israf edilmiş hayatlar gördü. Geleceğin mahkemesinde, bu barikatların idealist çocukları şu ağır ithamlarla yargılandılar:
1. “Geri Kafalı bir Fanatizm”: Yeni kuşağa göre, 70’lerin gençliği, soyut ve anlamsız ideolojiler uğruna hayatlarını ve ülkenin geleceğini mahvetmişti. Onların “devrim” veya “dava” dedikleri şey, aslında kör bir fanatizmdi. Farklı düşüncelere sahip insanlarla konuşmak yerine birbirlerini öldürmeleri, en büyük ahmaklıktı. Yeni nesil için, sağcı veya solcu olmanın bir önemi yoktu; onların gözünde hepsi, ülkeyi kan gölüne çeviren aynı tehlikeli oyunun parçalarıydı. Bir önceki neslin o aşırı politize, kavgacı ve ideolojik katılığı, onlar için ülkeyi felakete sürükleyen “geri kafalı” bir akıl tutulmasıydı.
2. “Hayattan ve Gerçeklikten Kopukluk”: 12 Eylül sonrası büyüyen ve Özal’ın liberalizmiyle tanışan pragmatist kuşak, bir önceki nesli, hayatın gerçeklerinden tamamen kopuk olmakla suçladı. Onlar “tam bağımsızlık” veya “Turan” gibi büyük hayaller peşinde koşarken, insanlar kuyruklarda yağ, şeker bekliyordu. Onlar dünyayı kurtarmaya çalışırken, kendi hayatlarını kurmayı, bir iş sahibi olmayı, aile geçindirmeyi becerememişlerdi. Yeni nesil için asıl başarı, ideolojik sloganlar atmak değil, “köşeyi dönmek”, iyi bir hayat standardına ulaşmaktı. Bu yüzden, bir önceki neslin o “fedakâr” ve “idealist” duruşu, onların gözünde aslında bir tür beceriksizlik ve hayatı ıskalamaktı.
3. “Darbeye Zemin Hazırlamak”: En ağır suçlama ise, tüm bu “devrimci” faaliyetlerin sonucunda, ülkeyi daha özgür bir yere değil, tam tersine, 12 Eylül gibi karanlık bir askeri diktatörlüğe teslim etmiş olmalarıydı. Onların yarattığı kaos ve şiddet ortamı, generallere darbe yapmak için aradıkları “meşru” zemini sunmuştu. Yani onlar, “faşizme” veya “komünizme” karşı savaştıklarını zannederken, aslında her ikisinden de daha kötü bir rejimin, yani askeri bir cuntanın yolunu açmışlardı. Bu, onların tüm mücadelesini anlamsız kılan en büyük ironi ve en affedilmez hataydı.
Sonuçta, kendilerini Türkiye tarihinin en “ilerici”, en “devrimci” kuşağı olarak gören o nesil, zamanın mahkemesinde, ülkeyi bir felakete sürükleyen, anlamsız ideolojiler uğruna kardeş kanı döken birer “geri kafalı” olarak yargılandı. Onların ateşli idealizmi, bir sonraki neslin gözünde tehlikeli bir fanatizme; onların fedakârlığı ise anlamsız bir israfa dönüştü. Sahne, onların yarattığı o kanlı ve yorgun enkazın üzerine, ideolojilerden tiksinmiş, siyasete küsmüş, tek hedefi bireysel kurtuluş ve refah olan o yeni, pragmatist ve “apolotik” kuşağa kalmıştı. Tarihin sarkacı, bir aşırı uçtan diğerine savrulmuş, bir neslin en kutsal davası, bir sonrakinin en büyük tabusu haline gelmişti.
Bölüm 7: Köşeyi Dönen Apolitikler (1980-2000)
Bir önceki neslin barikatlarda döktüğü kan ve gözyaşı, ardında sadece binlerce gencin mezarını değil, aynı zamanda yanmış bir hayali, travma geçirmiş bir toplumu ve en önemlisi, “ideoloji” kelimesinin kendisine karşı duyulan derin bir tiksintiyi bırakmıştı. 12 Eylül 1980 sabahı tankların paletleri altında ezilen, sadece sol ve sağ hareketler değil, aynı zamanda o kuşağın tüm o ateşli, kolektivist ve “dünyayı kurtarma” iddiası taşıyan ruhuydu. Bu büyük enkazın üzerine doğan yeni bir Türkiye’de, sahneye çıkan yeni “ilericiler” kuşağı, babalarının ve abilerinin kanlı mirasını reddederek kendi yolunu çizdi. Onlar ne devrim hayalleri kuruyorlardı ne de barikatların arkasında ölmeye niyetliydiler. Onların kutsal metinleri Marx’ın Kapital’i veya Seyyid Kutub’un fıkıh kitapları değil, Turgut Özal’ın serbest piyasa vaatleriydi. Onlar için ilerleme, toplumu kökten değiştirmek değil, o toplumun içinde birey olarak yükselmekti. İdealleri “tam bağımsız Türkiye” değil, “ithal ikamesinden ihracata dayalı büyüme” idi. Bu, Türkiye tarihinin en pragmatist, en bireyci ve siyasetten en çok uzaklaşmış “ilericiler” kuşağının hikâyesidir. Onlar, bir önceki neslin fanatizmini “geri kafalılık” olarak mahkûm ederken, farkında olmadan, ülkenin en derin yaralarının üzerini bir tüketim kültürü ve apolitikleşme şalıyla örterek, bir sonraki ve belki de daha sancılı bir kimlik patlamasına zemin hazırlıyorlardı.
Bu kuşağın, yani 1980’lerde ve 90’larda yetişen X kuşağının ruhunu şekillendiren temel deneyim, 12 Eylül rejiminin yarattığı depolitizasyon ve Özal’lı yılların getirdiği liberalleşme rüzgârıydı. Askeri cunta, siyaseti tehlikeli ve kirli bir alan olarak kodlamış, gençleri siyasi tartışmalardan uzak tutmak için her türlü baskı aracını kullanmıştı. Bu baskı, Özal’ın açtığı yeni ekonomik ve kültürel kapılarla birleşince, ortaya benzersiz bir zihniyet çıktı. Enerjisini siyasete aktaramayan bu nesil, tüm arzu ve hayallerini yeni yeni filizlenen tüketim toplumuna yöneltti. Onların “ilericilik” tanımı, bir önceki neslin kolektif kurtuluş vaatlerinin tam zıddıydı: Bireysel kurtuluş. Kurtuluş, bir ideolojiye adanmakla değil, iyi bir İngilizce öğrenip özel sektörde iyi bir işe girmekle, Blue Jean giymekle, Walkman dinlemekle, video kasetten Hollywood filmleri izlemekle ve en nihayetinde, “köşeyi dönmekle” mümkündü. “Benim memurum işini bilir” veya “İş bitiricilik” gibi kavramlar, o dönemin ahlaki kodları haline geldi. Dürüstlük veya idealizm gibi “modası geçmiş” değerler yerine, pragmatizm ve sonuç odaklılık en büyük erdemdi.
Siyaset, bu kuşak için kaçınılması gereken bir bataklıktı. Bir önceki neslin ideolojik kavgalarının ülkeyi ne hale getirdiğini görmüşlerdi. Bu yüzden, “apolitiğim” demek, bir cehalet itirafı değil, bir bilgelik beyanı, bir akıl sağlığı göstergesiydi. Bu, “Ben o anlamsız kavgaların bir parçası değilim, ben hayatımı yaşamaya bakıyorum” demenin bir yoluydu. Bu apolitikleşme, sadece bir duruş değil, aynı zamanda bir hayatta kalma stratejisiydi. Siyasete bulaşmak, fişlenmek, başını belaya sokmak demekti. En güvenli liman, kendi küçük dünyana, ailene ve kariyerine sığınmaktı. Bu durum, toplumda derin bir sivil toplum ve örgütlenme zafiyeti yarattı. İnsanlar, ortak sorunlara karşı birlikte hareket etmek yerine, bireysel çözümler aramaya yöneldiler. Bu, devletin ve yeni yükselen sermaye sınıfının toplumu şekillendirmesini son derece kolaylaştıran bir atmosferdi.
Bu bireyci ve tüketim odaklı “ilericilik”, kendi kahramanlarını ve kültürel ikonlarını da yarattı. Siyasi lider olarak Turgut Özal, bu kuşağın ruhunu en iyi yansıtan figürdü. O, ideolojik katılığı reddeden, “bir koyup üç almayı” hedefleyen, teknolojiye (bilgisayar, faks) ve dünyaya açık, tombul ve sevimli bir “baba” figürüydü. Sanatta, arabesk müziğin isyanı yerini, bireysel aşkları ve acıları anlatan pop müziğin pırıltılı dünyasına bıraktı. Sezen Aksu, Tarkan gibi isimler, bir kuşağın siyaset dışı hayallerinin ve duygusal dünyasının sözcüleri oldular. Özel televizyon kanallarının kurulmasıyla birlikte, bu kültür daha da kitleselleşti. Artık gençler, devletin sıkıcı TRT ekranları yerine, rengârenk video kliplerin, dizilerin ve yarışma programlarının olduğu bir dünyada yaşıyorlardı. Bu, Türkiye’nin ilk defa küresel popüler kültürle bu kadar yoğun bir şekilde bütünleştiği bir dönemdi. Bu yeni dünya, o kadar çekiciydi ki, ülkenin arka planında kaynamakta olan derin sorunları görünmez kılıyordu.
Ancak bu pırıltılı vitrinin arkasında, Türkiye’nin en karanlık ve en kanlı dönemlerinden biri yaşanıyordu. 1980’lerin ortasından itibaren tırmanışa geçen PKK terörü ve devletin buna karşı yürüttüğü kirli savaş, Güneydoğu’yu bir ateş çemberine çevirmişti. Binlerce insan ölüyor, köyler boşaltılıyor, faili meçhul cinayetler işleniyordu. Ancak bu savaş, ülkenin batısında yaşayan bu yeni “apolotik” kuşak için, televizyon haberlerinde geçen birkaç dakikalık bir altyazıdan ibaretti. Onların bireysel refah ve mutluluk arayışları, onları ülkenin en büyük toplumsal ve siyasi trajedisine karşı duyarsızlaştırmıştı. Aynı şekilde, 12 Eylül’ün yarattığı baskı rejimi, insan hakları ihlalleri, işkenceler, başörtüsü yasağı gibi sorunlar da bu kuşağın büyük bir kısmının ilgi alanı dışındaydı. Onlara göre bunlar, “siyasete bulaşanların” başına gelen talihsizliklerdi. Kendi “temiz” ve “modern” hayatlarını yaşadıkları sürece, bu kirli savaşın ve bu baskıcı rejimin bir parçası olmadıklarına inanıyorlardı. Onların “ilericiliği”, ahlaki bir körlükle maluldü.
İşte bu körlük, zamanın mahkemesinde yargılanmalarına neden olacaktı. 2000’li yıllara gelindiğinde, Türkiye’de ve dünyada rüzgâr yeniden dönmeye başlamıştı. İnternetin yaygınlaşması, küresel bilgi akışını hızlandırmış, insanları kendi küçük dünyalarının dışındaki gerçeklerle yüzleştirmişti. Avrupa Birliği’ne üyelik süreci, Türkiye’yi insan hakları, demokrasi ve azınlık hakları gibi konularda kendi geçmişiyle ve bugünüyle yüzleşmeye zorluyordu. Bu yeni atmosferde, 1980’lerin ve 90’ların bastırılmış tüm kimlikleri (Kürtler, İslamcılar, Aleviler, feministler) yeniden siyasallaşıyor, kendi haklarını ve tanınma taleplerini yüksek sesle dile getirmeye başlıyorlardı. Bu yeni, politikleşmiş ve kimlik odaklı kuşak, kendinden önceki o “apolotik” nesle baktığında, bir bilgelik değil, bir korkaklık ve bir bencillik gördü.
Geleceğin mahkemesinde, bu köşeyi dönen apolitikler şu ağır ithamlarla yargılandılar:
1. “Geri Kafalı bir Bencillik”: Yeni politikleşen kuşağa göre, 80’ler ve 90’lar nesli, sadece kendi bireysel çıkarlarını ve konforunu düşünerek yaşamıştı. Onların “apolitiğim” demesi, aslında “ülkenin sorunları umurumda değil” demenin kibar bir yoluydu. Bu bireycilikleri, onları toplumsal adaletsizliklere, insan hakları ihlallerine ve ülkenin en yakıcı sorunlarına karşı körleştirmişti. Onlar kendi “küçük Amerikalarını” yaşarken, ülkenin bir bölümü kan ve ateş içindeydi. Bu duyarsızlık, yeni kuşak için affedilmez bir ahlaki suçtu. Bir önceki neslin o bireyci ve tüketim odaklı yaşam tarzı, onların gözünde, toplumsal sorumluluktan kaçan “geri kafalı” bir egoizmdi.
2. “Toplumsal Sorunlara Körlük”: Yeni kuşağa göre, apolitik nesil, 12 Eylül rejiminin ve onun devamı olan sistemin yarattığı sorunları görmezden gelerek, aslında o sistemin sessiz bir suç ortağı olmuştu. Kürt meselesinin bu kadar derinleşmesinde, başörtüsü yasağının yarattığı travmalarda, devlet içindeki “derin” yapıların güçlenmesinde, onların bu ilgisizliğinin ve sessizliğinin büyük bir payı vardı. Onlar, “aman bana dokunmasın” diyerek, aslında o sorunların daha da büyümesine ve kangren haline gelmesine izin vermişlerdi. Bu, sadece bir ilgisizlik değil, aynı zamanda tarihi bir sorumluluktu.
3. “Entelektüel ve Siyasi Çoraklık”: Son olarak, yeni nesil, bir önceki kuşağı, ülkeyi entelektüel ve siyasi olarak çoraklaştırmakla suçladı. Onların ideolojilerden kaçışı, aslında eleştirel düşünceden, sorgulamadan ve büyük toplumsal projeler üretmekten de kaçış anlamına geliyordu. Bu dönemde, Türkiye’nin geleceğine dair büyük fikirler, derinlikli tartışmalar üretilememiş, her şey yüzeysel bir tüketim kültürü ve popüler kültürün parıltısı içinde eritilmişti. Bu entelektüel çoraklık, ülkeyi 2000’li yılların yeni ve karmaşık sorunlarına hazırlıksız yakalatan en büyük zaafiyetti.
Sonuçta, kendilerini bir önceki neslin kanlı fanatizminden kurtaran, akıllı ve pragmatist bir kuşak olarak gören o nesil, zamanın mahkemesinde, ülkenin en derin yaraları kanarken gözünü kapatan, bencil ve duyarsız birer “geri kafalı” olarak yargılandı. Onların “apolotik” sığınağı, bir sonraki neslin gözünde ahlaki bir korkaklığa; onların bireysel başarı öyküleri ise toplumsal bir ihanete dönüştü. Sahne, onların görmezden geldiği tüm o bastırılmış kimliklerin, tüm o birikmiş öfkelerin ve taleplerin bir patlamasıyla yeniden politikleşen, bu kez kurtuluşu “sınıf”ta değil, “kimlik”te arayan o yeni, parçalı ve çok daha karmaşık kuşağa kalmıştı. Tarihin sarkacı, apolitikleşmenin en uç noktasından, kimlik siyasetinin en ateşli merkezine doğru savruluyordu.
Bölüm 8: Kimlik Savaşları Çağı (2002-2015)
Bir önceki neslin, 12 Eylül’ün külleri üzerine inşa ettiği o apolitik, bireyci ve tüketim odaklı cennet, aslında bir yanılsamaydı. O pırıltılı vitrinin arkasında, Cumhuriyet tarihi boyunca bastırılmış, görmezden gelinmiş ne kadar fay hattı varsa, hepsi tehlikeli bir enerji biriktiriyordu. Kürtlerin inkar edilen kimliği, dindar ve muhafazakâr kesimin kamusal alandan dışlanmışlığının yarattığı öfke, Alevilerin bitmeyen ayrımcılık acısı ve kadınların ataerkil düzene karşı yükselen itirazı… 2000’li yıllara gelindiğinde, bu bastırılmış kimliklerin baraj kapakları, hem küresel hem de yerel dinamiklerin etkisiyle ardına kadar açıldı. Sahneye çıkan yeni “ilericiler” kuşağı, babalarının o “bana dokunmayan yılan bin yaşasın”cı pragmatizminden tiksiniyordu. Onlar için ilerleme, artık bireysel bir “köşeyi dönme” hikâyesi değil, ait oldukları kolektif kimliğin tanınması, özgürleşmesi ve iktidara ortak olması mücadelesiydi. Ancak bu dönem, Türkiye’nin önceki tüm dönemlerinden farklı olarak, tek bir “ilericilik” tanımının hegemonyasında geçmedi. Tam tersine, “ilericilik” kavramının kendisi ortadan ikiye bölündü ve birbirine düşman iki ana kampa ayrıldı. Bir yanda, Adalet ve Kalkınma Partisi’nin (AKP) yükselişiyle birlikte, askeri vesayeti geriletmeyi, başörtüsü gibi yasakları kaldırmayı ve “milletin değerlerini” iktidara taşımayı “ilericilik” olarak gören muhafazakâr-demokrat bir blok vardı. Diğer yanda ise, aynı AKP’nin giderek artan otoriterliğine, hayat tarzlarına müdahalesine ve neoliberal talanına karşı, bireysel özgürlükleri, seküler yaşamı ve çoğulculuğu savunan, Gezi Parkı direnişinde zirvesini bulan seküler-liberal bir blok şekillendi. Bu iki “ilericilik” iddiası, on beş yıl boyunca Türkiye’nin siyasi ve toplumsal hayatını bir kimlik savaşı alanına çevirdi. Her iki taraf da kendisini “gerçek demokrasiyi” savunan ilerici güç olarak görürken, karşı tarafı ülkeyi bir felakete sürükleyen bir tehdit olarak kodladı. Onların bu mücadelesi, farkında olmadan, bir sonraki ve belki de her ikisinden de nefret eden daha öfkeli bir neslin, yani “edit milliyetçileri”nin doğuşuna zemin hazırlıyordu.
Bu dönemin ilk ve en baskın “ilericilik” anlatısı, şüphesiz AKP’nin ve onu destekleyen muhafazakâr entelijansiyanın dilinden dökülüyordu. Onlar için Türkiye’nin en temel sorunu, Cumhuriyet’in kuruluşundan beri devam eden ve “halkın” iradesini baskı altında tutan “Kemalist vesayet rejimi”ydi. Bu rejimin en somut göstergeleri, ordunun siyasete müdahalesi, yargının ideolojik kararları ve en sembolik olanı, kamusal alandaki başörtüsü yasağıydı. Bu kuşak için ilerlemenin tanımı, bu vesayet kurumlarını geriletmek, ordunun gücünü kırmak (Ergenekon ve Balyoz davaları bu mücadelenin en sert araçları oldu) ve dindar insanların da bu ülkenin “birinci sınıf” vatandaşı olduğunu tescil etmekti. Avrupa Birliği’ne üyelik süreci, bu mücadelenin en önemli dış meşruiyet kaynağı oldu. AB’nin talep ettiği demokratikleşme reformları, aynı zamanda vesayet rejimini zayıflatan adımlar olarak görüldü. Bu dönemde “Yetmez ama Evet” sloganıyla 2010 Anayasa Referandumu’na destek veren liberallerle muhafazakârların kurduğu ittifak, bu “ilericilik” anlatısının en parlak anıydı. Onlara göre, Türkiye nihayet “normalleşiyor”, askeri darbeler dönemi kapanıyor ve “milletin” iradesi tam anlamıyla iktidara geliyordu. Bu, bir devrimdi; “sessiz devrim”. Bu mücadelenin bir parçası olmak, tabuları yıkmak, resmi tarihin yalanlarını sorgulamak (Dersim özrü gibi), o dönemin muhafazakâr ve liberal gençliği için en büyük ilericilikti.
Ancak madalyonun bir de diğer yüzü vardı. AKP, bir yandan “vesayetle mücadele” ederken, diğer yandan kendi otoriterliğini, kendi yandaş sermaye sınıfını ve kendi muhafazakâr toplum projesini inşa ediyordu. Hükümetin alkol düzenlemeleri, kürtaj tartışmaları, “dindar ve kindar nesil” yetiştirme hedefleri, özel hayata ve hayat tarzlarına yönelik artan müdahaleleri, ülkenin seküler kesimlerinde derin bir kaygı ve tepki yaratmaya başladı. İşte bu tepki, ikinci ve karşıt bir “ilericilik” tanımını doğurdu. Bu yeni muhalif kuşak için ilerleme, artık devletin tepesindeki soyut “vesayet” kurumlarıyla savaşmak değil, bizzat hükümetin kendisinin gündelik hayata yayılan somut baskılarına karşı direnmekti. Onlar için ilericilik, bir AVM uğruna kesilmek istenen bir parktaki ağaçlara sahip çıkmak, sevdikleri rock festivalinin yasaklanmasına isyan etmek, internetin sansürlenmesine karşı çıkmak ve en önemlisi, “kimse bana nasıl yaşayacağımı, ne içeceğimi, kaç çocuk yapacağımı söyleyemez” diyerek bireysel özerkliği savunmaktı.
Bu karşıt ilericilik anlayışının en muhteşem ve en beklenmedik patlaması, 2013’teki Gezi Parkı direnişi oldu. Birkaç ağacın kesilmesine karşı başlayan küçük bir eylem, bir anda tüm ülkeye yayılan, milyonlarca insanın katıldığı, tarihin en yaratıcı, en mizahi ve en çoğulcu isyanına dönüştü. Gezi, tek bir ideolojinin veya partinin hareketi değildi. İçinde, birbirleriyle normalde yan yana gelmeyecek herkes vardı: Atatürk posteri taşıyan Kemalist gençler, “antikafeptalist Müslümanlar”, LGBTİ+ bireyler, Kürt hareketinden aktivistler, beyaz yakalı plaza çalışanları… Onları birleştiren şey, ortak bir ideoloji değil, Başbakan Erdoğan’ın şahsında somutlaşan otoriter, kibirli ve “bize hayatı dar eden” bir iktidara karşı duyulan ortak bir “artık yeter” hissiyatıydı. Gezi kuşağı için ilerleme, hiyerarşik örgütler kurmak değil, sosyal medya üzerinden yatay bir şekilde organize olmak; sert ideolojik sloganlar atmak değil, zekice ve komik duvar yazıları yazmak; tek bir liderin peşinden gitmek değil, lidersiz ve kendiliğinden bir hareket yaratmaktı. Bu, bir önceki neslin o ağır, ciddi ve kanlı siyaset yapma biçimine karşı, hayatı, neşeyi ve bireyselliği savunan yepyeni bir “ilericilik” manifestosuydu.
Böylece, 2015’e gelindiğinde Türkiye, iki ayrı “ilericilik” iddiasının birbiriyle ölümüne savaştığı bir ülke haline gelmişti. Bir taraf, “milli iradeyi” temsil ettiğini, ülkeyi darbelerden ve vesayetten kurtardığını iddia ediyor, karşı tarafı ise “darbeci”, “elitist” ve “halk düşmanı” olmakla suçluyordu. Diğer taraf ise, “özgürlüğü” ve “çoğulculuğu” savunduğunu, ülkeyi tek adam rejimine ve bir din devletine dönüşmekten koruduğunu iddia ediyor, karşı tarafı ise “otoriter”, “yobaz” ve “hırsız” olmakla suçluyordu. Her iki taraf da kendisini mutlak iyinin, karşı tarafı ise mutlak kötünün temsilcisi olarak görüyordu. Bu kimlik savaşı, ülkeyi o kadar keskin bir şekilde kutuplaştırdı ki, ortada hiçbir gri alan, hiçbir diyalog zemini kalmadı.
İşte bu cehennemi kutuplaşmanın ve bitmeyen kavganın içine doğan yeni bir nesil, yani bugünün gençleri, zamanın mahkemesini kurmak için hazırlanıyordu. Onlar, 15 Temmuz darbe girişiminin travmasıyla büyümüş, “beka” söylemini her gün duymuş, Suriye iç savaşının tetiklediği mülteci akınına ilk elden tanıklık etmişlerdi. Onlar için ne AKP’nin “vesayetle mücadele” hikâyesi ne de Gezi’nin “özgürlükçü” romantizmi bir anlam ifade ediyordu. Onlar, her iki tarafın da ülkeyi bir felakete sürüklediğine inanıyorlardı.
Geleceğin mahkemesinde, yani günümüzün “edit milliyetçisi” kuşağının zihninde, bu kimlik savaşları çağının iki ilerici kampı da aynı ağır suçlamayla yargılandı:
1. “Geri Kafalı bir Gaflet”: Yeni kuşağa göre, 2000’lerin her iki kampı da, kendi küçük kimlik kavgalarına o kadar dalmışlardı ki, ülkenin en temel ve en hayati sorununu, yani milli birliğin ve demografik yapının tehlikeye girmesini görememişlerdi.
Muhafazakâr Kampa Yönelik Suçlama: Onlar, “ümmet kardeşliği” gibi boş bir hayal uğruna, “açık kapı politikası” ile ülkeyi milyonlarca Suriyeli ve Afgan mülteciyle doldurmuşlardı. Bu, ülkenin kültürel dokusunu bozan, güvenliğini tehdit eden ve geleceğini ipotek altına alan affedilmez bir hataydı. Onların bu politikası, yeni neslin gözünde, milli çıkarları hiçe sayan “geri kafalı bir ümmetçilikti.” Ayrıca, “Kürt Açılımı” gibi süreçlerle, devletin terörle mücadelesini zafiyete uğratmışlar, “bölücülere” taviz vermişlerdi.
Seküler-Liberal Kampa Yönelik Suçlama: Onlar ise, “insan hakları”, “özgürlükçülük”, “yetmez ama evet” gibi naif sloganlarla, hem muhafazakârların bu tehlikeli politikalarına dolaylı olarak destek olmuşlar hem de Kürt siyasi hareketine ve diğer ayrılıkçı unsurlara karşı gerekli milli duruşu gösterememişlerdi. Onların devleti ve orduyu sürekli eleştirmesi, “derin devlet” paranoyaları, yeni neslin gözünde ülkenin savunma reflekslerini zayıflatan bir “mankurtluk”tu. Gezi’deki o “çok renkli”, “çoğulcu” duruş, aslında milli kimliği belirsizleştiren, ülkeyi zayıflatan “geri kafalı bir liberal zafiyetti.”
Sonuçta, kendilerini Türkiye’nin en büyük demokratikleşme mücadelesini veren iki ayrı ilerici kamp olarak gören o nesil, zamanın mahkemesinde, ülkenin bekasını tehlikeye atan, iki ayrı türde ama aynı derecede tehlikeli birer “gafil” olarak yargılandı. Onların bitmeyen kimlik kavgası, bir sonraki neslin gözünde, ülkenin asıl sorunlarını perdeleyen anlamsız bir iç savaştı. Sahne, onların yarattığı bu enkazdan ve hayal kırıklığından beslenen, ne muhafazakârların “ümmetine” ne de liberallerin “özgürlüğüne” inanan, tek kutsalı “Türk kimliği” ve tek çözümü “devletin sert gücü” olan o yeni, öfkeli ve son derece pragmatik kuşağa, yani ekranın acımasız savaşçılarına kalmıştı. Tarihin sarkacı, bir kez daha, bu kez kimlik siyasetinin karmaşasından, etnik milliyetçiliğin yalın ve sert gerçekliğine doğru savruluyordu.
Bölüm 9: Ekranın Öfkeli Savaşçıları (2016-Günümüz)
Bir önceki neslin bitmeyen kimlik savaşları, ülkeyi bir yanda “vesayeti yendik” diyen muhafazakâr bir zafer sarhoşluğuna, diğer yanda ise Gezi’nin “özgürlükçü” ruhuyla direnen seküler bir hayal kırıklığına boğmuştu. Ancak bu iki kampın da hesaba katmadığı bir şey vardı: Onların bu gürültülü ve bitimsiz kavgası, alttan alta yepyeni ve çok daha öfkeli bir neslin mayalanmasına neden oluyordu. Bu yeni kuşak, ne AKP’nin “ümmet” kardeşliğine ne de Gezi’nin “çok kültürlü” romantizmine inanıyordu. Onlar, 15 Temmuz 2016’daki kanlı darbe girişiminin yarattığı derin güvensizlik ve “beka” paranoyasıyla büyümüşlerdi. Onlar, Suriye iç savaşının Türkiye sokaklarına taşıdığı milyonlarca mültecinin yarattığı demografik ve kültürel kaygıyı her gün iliklerinde hissetmişlerdi. Ve en önemlisi, onlar, siyaseti ve tarihi kitaplardan veya gazete köşelerinden değil, algoritmaların onları kendi yankı odalarına hapsettiği, gerçekliğin saniyeler içinde üretilip tüketildiği, öfkenin ve hamasetin en hızlı yayılan içerik olduğu dijital bir evrenden öğrendiler. İşte bu üç büyük travmanın – darbe, mülteci krizi ve dijital çağın kaosu – kesişim kümesinde, Türkiye’nin en yeni “ilericiler” kuşağı doğdu: Ekranın Öfkeli Savaşçıları.
Bu neslin ilericilik tanımı, kendinden önceki tüm nesillerin bir reddiyesi üzerine kuruludur. Onlar için ilerleme, artık daha fazla demokrasi, daha fazla özgürlük veya daha fazla adalet talep etmek değildir. Tam tersine, bu kavramların ülkeyi zayıflatan, düşmanların içeri sızmasına olanak tanıyan “liberal zafiyetler” olduğuna inanırlar. Onların gözünde, bir önceki neslin muhafazakârları “gafil ümmetçiler”, sekülerleri ise “hain liboşlar”dır. Her iki kamp da, kendi “saçma” idealleri uğruna ülkenin en temel çıkarını, yani Türk kimliğinin ve devletin mutlak egemenliğini tehlikeye atmıştır. Bu yüzden, bu yeni kuşağın ilericilik anlayışı, son derece yalın, pragmatik ve acımasızdır: İlericilik, tavizsiz bir Türk milliyetçiliğidir. Bu milliyetçilik, Atsız’ın romantik ırkçılığından veya 70’lerin ülkücülerinin ideolojik katılığından farklı bir karakter taşır; daha seküler, daha Batı’ya dönük (ama Batı’nın liberal değerlerine düşman) ve en önemlisi, tamamen estetikleştirilmiş bir milliyetçiliktir.
Onların kahramanları, karmaşık ideolojileri olan düşünürler değil, “güç” ve “kararlılık” imajı veren tarihsel figürlerdir. Bu figürlerin birbiriyle olan tarihsel çelişkilerinin (örneğin Atatürk’ün Enver Paşa’yı sürgüne göndermesi gibi) hiçbir önemi yoktur. Onlar için Atatürk, Enver Paşa, Fatih Sultan Mehmet ve hatta Diyarbakır Cezaevi’nin işkenceci komutanı Esat Oktay Yıldıran, aynı panteonun farklı tanrılarıdır. Onları birleştiren şey, ideolojileri değil, “düşmanlarına” karşı gösterdikleri iddia edilen o tavizsiz ve acımasız duruştur. Tarih, onlar için anlaşılması gereken karmaşık bir süreç değil, içinden “cool” ve “güçlü” anların cımbızla çekilip, hızlı kurgu ve ritmik bir “phonk” müziği eşliğinde bir dakikalık bir TikTok “edit”ine dönüştürüldüğü bir görsel malzeme deposudur. Bu “edit” kültürü, onların zihin dünyasının anahtarını sunar: Mesele tarihsel gerçeklik değil, yarattığı anlık duygusal etkidir; güç, gurur ve aidiyet hissidir. Bu, tarihin bir bilgi kaynağı olmaktan çıkıp, bir uyuşturucu, bir dijital adrenalin olarak tüketildiği yeni bir çağdır.
Bu yeni ilericilik anlayışının temel taşı, “güçlü olmak haklı olmaktır” ilkesidir. Demokrasi, insan hakları, hukuk devleti gibi kavramlar, onlara göre “zayıf” toplumların lüksüdür. Kuşatılmış ve beka sorunu yaşayan bir ülke için aslolan, devletin demir yumruğudur. Bu yüzden, devletin kendi vatandaşlarına karşı uyguladığı en sert eylemleri bile, “devletin bir bildiği vardır” diyerek meşrulaştırma eğilimindedirler. Eleştirel düşünce, onlar için bir erdem değil, milli birliği bozan bir fitnedir. Bu zihniyet, kendisini en çok mülteci karşıtlığında gösterir. Onlar için mülteciler, sadece ekonomik bir yük veya bir güvenlik sorunu değil, aynı zamanda Türk kimliğini ve demografik yapısını bozan biyolojik bir tehdittir. Bu konudaki en ırkçı ve en insanlık dışı söylemler, onlar tarafından “politik doğruculuktan korkmayan, gerçekleri söyleyen cesur bir duruş” olarak alkışlanır. Bu, bir önceki neslin en azından bir kısmında var olan o “mazluma sahip çıkma” veya “insan hakları” duyarlılığının tamamen yok olduğu, acımasız bir sosyal Darwinizmin egemen olduğu bir ahlak anlayışıdır.
Bu kuşağın siyaset yapma biçimi de tamamen dijitaldir. Onlar, parti binalarında veya derneklerde örgütlenmezler. Onların örgütü, Twitter’daki “hashtag” kampanyaları, Discord’daki sesli sohbet odaları ve YouTube’daki propaganda kanallarıdır. “Jahrein”, “Erlik” gibi sosyal medya fenomenleri, onlar için geleneksel siyasi liderlerden çok daha etkili ve güvenilir birer “kanaat önderi”dir. Bu fenomenler, karmaşık siyasi ve tarihsel konuları basitleştirerek, mizahla ve bolca küfürle harmanlayarak, bu kuşağın kolayca tüketebileceği bir formatta sunarlar. Onların en büyük gücü, kendilerinden olmayan herkesi (liberaller, İslamcılar, Kürtler, mülteciler) aynı “düşman” torbasına doldurup, takipçilerine ortak bir nefret nesnesi sunarak, bir kabile aidiyeti yaratmalarıdır. Bu dijital kabileler, belirledikleri hedeflere karşı inanılmaz bir hızla mobilize olup, linç kampanyaları düzenleyebilir, bir siyasetçiyi istifaya zorlayabilir veya bir markaya boykot başlatabilirler. Bu, geleneksel siyasetin ve medyanın anlamakta zorlandığı, kuralsız ve son derece öngörülemez yeni bir güçtür.
Ancak her nesil gibi, onların da zamanın mahkemesinde yargılanacağı gün gelecektir. Onların bu içe kapanık, öfkeli ve sanal gerçekliğe hapsolmuş “ilericiliği”, bir sonraki kuşağın gözünde nasıl görünecektir? Tarihin diyalektiği işlemeye devam ederse, geleceğin mahkemesi onlar için de kurulacak ve muhtemelen çok ağır bir hüküm verecektir.
Geleceğin mahkemesinde, yani belki de 2040’lı, 2050’li yıllarda yetişecek olan yeni bir neslin gözünde, bu ekranın öfkeli savaşçıları şu ithamlarla yargılanacaktır:
1. “Geri Kafalı bir Dijital Narsisizm”: Geleceğin kuşağı, büyük ihtimalle, bugünün gençlerinin hayal bile edemeyeceği küresel krizlerle (ilerlemiş iklim felaketleri, yapay zekanın toplumu kökten dönüştürmesi, yeni ve daha ölümcül salgınlar, kaynak savaşları) boğuşuyor olacak. Onlar, bu devasa ve insanlığın ortak kaderini belirleyen sorunlarla yüzleşirken, babalarının ve dedelerinin gençliğine, yani bizim bugünkü çağımıza baktıklarında, akıl almaz bir sorumsuzluk ve narsisizm görecekler. Şöyle diyecekler: “Gelen en büyük fırtınayı görmezden gelip, kendi küçük ve sanal teknelerinde, 100 yıl önce ölmüş paşaların resimleriyle birbirlerine caka satarak, hayali düşmanlarla savaşarak vakit kaybediyorlardı.” Onlar için, bugünün gençlerinin bu içe kapanık, ulusalcı ve sanal kimlik savaşları, Titanic batarken güvertede vals yapmaya benzeyen, inanılmaz bir aymazlık olacaktır. Bu, onların gözünde, insanlığın ortak geleceğine karşı işlenmiş “geri kafalı” bir bencillik, bir dijital narsisizm olacaktır.
2. “Tarihsel ve Entelektüel Tembellik”: Geleceğin kuşağı, bilgiye bugünkünden çok daha kolay ve anlık olarak ulaşacak, ancak belki de eleştirel düşünce ve derinlikli okuma becerisini daha fazla önemseyecektir. Onlar, bugünün “edit” kültürüne baktıklarında, tarihi ve fikirleri anlamak için en küçük bir çaba bile göstermeyen, her şeyi bir dakikalık, sloganik ve duygusal paketler halinde tüketmeye alışmış entelektüel olarak tembel bir nesil görecekler. Karmaşık tarihsel figürleri birer çizgi film karakterine indirgemeleri, birbirleriyle çelişen ideolojileri sırf “güçlü” göründüğü için bir araya getirmeleri, onlara akıl almaz bir cehalet ve yüzeysellik olarak görünecektir.
3. “Empati ve İnsanlık Yoksunluğu”: Gelecekte, küresel sorunlar nedeniyle sınırlar belki daha anlamsızlaşacak, insanlığın ortak kaderi olduğu fikri daha fazla önem kazanacaktır. O gelecekten bugüne baktıklarında, mültecilere veya farklı kimliklere karşı gösterilen o katı nefreti, o dışlayıcılığı, insanlık suçuna yakın bir barbarlık olarak görebilirler. “Nasıl olur da savaştan kaçan insanlara ‘istilacı’ diyebilmişler?”, “Nasıl olur da farklı düşünen herkesi anında ‘vatan haini’ ilan edebilmişler?” diyeceklerdir. Bugünün “sert” ve “tavizsiz” duruşu, yarının ahlaki standartlarına göre, bir erdem değil, bir empati yoksunluğu ve bir insanlık kusuru olarak yargılanacaktır.
Sonuçta, kendilerini önceki nesillerin tüm hatalarından ders çıkarmış, en uyanık, en pragmatik ve en vatansever kuşak olarak gören bu ekranın öfkeli savaşçıları, büyük ihtimalle, zamanın mahkemesinde, en büyük küresel krizlerin arifesinde, kendi küçük dijital kum havuzlarında anlamsız kavgalar veren, narsist, tembel ve empati yoksunu birer “geri kafalı” olarak mahkûm edileceklerdir. Tarihin ironik sarkacı, bir kez daha, bu kez en dijital, en hızlı ve en öfkeli durağından, belki de en yavaş, en küresel ve en insani durağına doğru savrulmak için hazırlanıyor olacaktır. Ve sahne, onların yarattığı bu dijital gürültünün enkazı üzerinde, belki de ilk defa gerçekten küresel düşünen, yeni bir kuşağa kalacaktır.
Bölüm 10: Sonuç – Tarihin Döngüsünü Kırmak Mümkün mü?
II. Mahmud’un ürkek adımlarla araladığı o Batı kapısından, bugünün gençlerinin öfkeli parmaklarıyla tıkladığı dijital evrene uzanan iki yüz yıllık bu sancılı yolculuk, bize tek bir acı gerçeği tekrar tekrar fısıldar: Tarih, bir ilerleme hikâyesi değil, bir kibir ve hayal kırıklığı döngüsüdür. Bu topraklarda her nesil, kendinden bir öncekinin mezar taşına “geri kafalı” yazarak kendi iktidarını ilan etmiş, kendi zamanının en mutlak, en nihai “ilericilik” formülünü bulduğuna sarsılmaz bir inançla sarılmıştır. Padişahın sadık modernistleri, hürriyet aşığı romantikler, demir ve kanla vatan kurtaran pragmatistler, devrimin yılmaz bekçileri, barikatların idealist çocukları, köşeyi dönen apolitikler, kimlik savaşlarının tarafları ve nihayet ekranın öfkeli savaşçıları… Hepsi, ama hepsi, tarihin akışını doğru okuyan o seçilmiş kuşak olduklarına inandılar. Ve hepsi, ama hepsi, zamanın bir sonraki perdesinde, kendi çocukları tarafından aynı küçümseyen tebessümle, aynı acımasız ithamla yargılandılar. Bu döngü, Türkiye’nin modernleşme serüveninin bir yan ürünü değil, bizzat ana motorudur; bitmeyen bir oedipal çatışma, babayı (önceki nesli) öldürerek kendini var etme ama sonunda kaçınılmaz olarak o babaya dönüşme trajedisidir.
Bu uzun ve kanlı diyalektiğin sonunda elimizde kalan en temel ders, “ilericilik” ve “geri kafalılık” kavramlarının ne kadar kaygan, ne kadar göreceli ve ne kadar zalimce geçici olduğudur. Bir zamanın en devrimci eylemi olan fes giymek, bir sonraki nesil için bir istibdat sembolüne dönüştü. Uğruna ölünen “hürriyet” ideali, bir sonrakinin gözünde ülkeyi parçalayan bir gaflet oldu. Devleti kurtarmak için alınan en “gerçekçi” kararlar, bir sonraki için felakete sürükleyen bir maceraperestlikti. Geçmişle tüm bağları koparan o radikal devrimcilik, yerini o devrimleri halktan kopuk bir dogmatizm olarak gören yeni bir kuşağa bıraktı. Ve bu böyle devam etti. Her neslin mutlak doğrusu, bir sonrakinin affedilmez yanlışı oldu. Bu durum, bize, kendi zamanımızın doğrularına, kendi kuşağımızın kutsallarına mutlak bir imanla sarılmanın ne kadar tehlikeli ve ne kadar beyhude bir çaba olduğunu göstermelidir. Çünkü tarih, mutlak doğruların değil, zamanla çürüyen geçici hakikatlerin mezarlığıdır.
Öyleyse, bu kendini tekrar eden, nesilleri birbirine düşman eden ve ülkenin enerjisini sürekli olarak kendi içine dönük bir iç savaşta tüketen bu lanetli döngüyü kırmak mümkün müdür? Belki de “kırmak” doğru kelime değildir. Bu, insan doğasının ve tarihin akışının temel bir dinamiğidir; ondan tamamen kaçmak imkânsız olabilir. Ancak belki de onu daha az yıkıcı, daha az kanlı ve daha yapıcı bir hale getirmek mümkündür. Bunun yolu, yeni ve daha parlak bir “ilericilik” formülü icat etmekten değil, tam tersine, “ilericilik” iddiasının kendisine şüpheyle yaklaşmaktan geçer.
Bu döngüyü yavaşlatmanın ilk adımı, entelektüel alçakgönüllülüktür. Yani, kendi fikirlerimizin, kendi inançlarımızın ve kendi kuşağımızın da yanılabilir olduğunu, zamanın mahkemesinde bir gün bizim de yargılanacağımızı peşinen kabul etmektir. Kendi durduğumuz yerin, tarihin nihai zirvesi değil, sadece bir anlık, geçici bir basamağı olduğunu idrak etmektir. Bu alçakgönüllülük, bizi kendi hakikatimize körü körüne bir imanla bağlanmaktan alıkoyar, bizi dinlemeye, anlamaya ve kendi düşüncelerimizi sorgulamaya daha açık hale getirir. Kendi fikirlerimizi birer kimlik zırhı gibi kuşanmak yerine, onları doğrulanmaya veya yanlışlanmaya açık hipotezler olarak görmek, fanatizme karşı en etkili panzehirdir.
İkinci ve belki de daha zor olan adım, tarihsel empati geliştirmektir. Yani, bizden önceki nesilleri, bugünün ahlaki ve entelektüel standartlarıyla yargılamaktan vazgeçip, onları kendi zamanlarının koşulları, korkuları, umutları ve imkânsızlıkları içinde anlamaya çalışmaktır. “Ben olsaydım asla böyle yapmazdım” demenin kibirli kolaycılığından sıyrılıp, “O günün koşullarında, o bilgi ve o travmalarla, acaba ben ne yapardım?” sorusunu dürüstçe sormaktır. Balkanlar’da ailesi katledilmiş bir İttihatçı subayın radikal milliyetçiliğini, tek parti rejiminin baskısı altında büyümüş bir Demokrat Partili gencin özgürlük özlemini veya 12 Eylül işkencehanelerinden geçmiş birinin apolitikleşmesini anlamaya çalışmak, onları haklı çıkarmak anlamına gelmez. Ama bu, onların eylemlerinin ardındaki insani motivasyonları kavramamızı, onları birer karikatür veya canavar olarak değil, kendi zamanlarının trajik kahramanları veya kurbanları olarak görmemizi sağlar. Bu empati, nesiller arasındaki o derin nefret uçurumlarının üzerine ince de olsa bir köprü kurma potansiyeli taşır.
Sonuçta, bu iki yüz yıllık hikâye bize gösteriyor ki, asıl ilerleme, bir önceki nesli “geri kafalı” ilan ederek değil, o neslin neden o şekilde düşündüğünü ve davrandığını anlayarak başlar. Asıl ilerleme, kendi inançlarımızı mutlak doğru olarak dayatmak değil, kendi inançlarımızın da bir gün “geri kafalı” olarak görülebileceği gerçeğiyle barışık yaşamaktır. Her neslin, zamanın mahkemesinden kaçamayacağı gerçeğiyle yüzleşmek, bir yenilgi veya bir çaresizlik değil, belki de ulaşılabilecek en yüksek bilgelik seviyesidir. Bu, bizi daha az iddialı, daha az öfkeli ama belki de daha bilge, daha merhametli ve daha insan kılabilir.
Geleceğin mahkemesi, şu an bu satırları okuyan bizler için de kaçınılmaz olarak kurulacak. Torunlarımız, bizim bugünkü en ateşli davalarımıza, en sarsılmaz inançlarımıza ve en “ilerici” duruşlarımıza bakıp, bizim göremediğimiz kör noktalarımızı, bizim fark edemediğimiz geri kafalılıklarımızı tespit edecekler. Onların bizi neyle suçlayacağını bugünden bilemeyiz. Ama belki de bize yöneltecekleri en ağır itham, bizim de atalarımız gibi, bu trajik döngünün farkına varamadan, aynı kibrin ve aynı körlüğün esiri olarak yaşamış olmamız olacaktır. Belki de bu döngüyü kırmanın tek yolu, o mahkemenin bir gün kurulacağını bilerek yaşamak ve ardımızda, en azından, “Onlar denediler. Onlar, kendilerinden öncekileri anlamaya ve kendilerinden sonrakiler tarafından anlaşılmaya çalıştılar” diye fısıldanacak bir miras bırakmaktır. Belki de en büyük ilericilik, budur.
