Bölüm 1: “%25’in Esareti: Laiklik Kalesindeki Yalnızlık”
Türkiye Cumhuriyeti’nin siyasi tarihi, derin fay hatları üzerine kurulmuş bir yapının sarsıntılarıyla doludur. 3 Kasım 2002 seçimleri, bu fay hatlarının en şiddetli şekilde kırıldığı, eski siyasi coğrafyanın haritasını tanınmaz hale getiren tektonik bir şoktu. Sandıktan, tek başına iktidar gücüne ulaşan Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) çıkarken, siyaset sahnesinin geleneksel devleri olan ANAP, DYP, MHP ve DSP, tarihin en ağır yenilgilerinden birini alarak meclis dışında kalmıştı. Bu enkazın ortasında, ana muhalefet göreviyle ayakta kalabilen tek bir yapı vardı: Deniz Baykal liderliğindeki Cumhuriyet Halk Partisi (CHP). Ancak bu ayakta kalış, bir zaferin değil, yaklaşmakta olan uzun ve yıpratıcı bir mücadelenin, bir tür ideolojik esaretin başlangıcıydı. 2002-2010 arasındaki bu sekiz yıllık dönem, CHP’nin kendisini “laiklik kalesi” olarak tanımladığı, ancak bu kalenin duvarları arasında giderek yalnızlaştığı, Türkiye’nin geri kalanından koptuğu ve siyasi potansiyelini yüzde yirmi beşlik bir cam tavanın altına hapsettiği bir dönemin hikayesidir. Bu, sadece bir partinin değil, bir zihniyetin, kendini cumhuriyetin tek ve meşru varisi olarak gören bir aydın elitinin, değişen Türkiye’yi okuyamamasının ve bu okuyamamanın getirdiği stratejik körlüğün trajedisidir.
Deniz Baykal’ın CHP’si, 2002 sonrası siyasi iklimde kendisini tarihsel bir misyonun taşıyıcısı olarak konumlandırdı. Bu misyon, partinin programından veya seçim vaatlerinden çok daha derin, neredeyse kutsal bir göreve işaret ediyordu: Atatürk devrimlerinin ve laik cumhuriyetin, kökleri “irtica” olarak adlandırılan siyasal İslam geleneğinden gelen bir iktidara karşı korunması. Parti politikalarının tamamı, bu tek ve ezici kaygının etrafında şekillendi. Ekonomi, sosyal adalet, dış politika veya tarım gibi alanlardaki tüm söylemler, en nihayetinde “rejim elden gidiyor mu?” sorusunun gölgesinde kaldı. CHP için siyaset, farklı toplum kesimlerinin refahını artırmaya yönelik bir rekabet alanı değil, bir medeniyet mücadelesiydi. AKP iktidarı, sadece bir siyasi rakip olarak görülmüyor, cumhuriyetin kurucu felsefesine yönelik varoluşsal bir tehdit olarak algılanıyordu. Bu algı, partinin tüm reflekslerini, dilini ve stratejisini belirleyen ana kod haline geldi. Siyaset, Meclis koridorlarından veya seçim meydanlarından çok, Anayasa Mahkemesi’nin kapılarında, Yargıtay’ın kararlarında ve Genelkurmay Başkanlığı’nın koridorlarında yankı bulan bir “devlet mücadelesi” olarak icra ediliyordu.
Bu mücadelenin en sembolik ve en sert cephesi, hiç şüphesiz başörtüsü meselesiydi. Baykal CHP’si için başörtüsü, masum bir dini simge veya kişisel bir tercih değil, siyasal İslam’ın kamusal alana sızmasının, laikliğin kalbine saplanmış bir hançerin en görünür simgesiydi. Üniversitelerde başörtüsü yasağının kaldırılmasına yönelik her girişim, rejime karşı bir hamle olarak kodlandı ve en sert şekilde karşılık buldu. Bu tutum, parti tabanında ve laik-seküler kentli orta sınıflar nezdinde güçlü bir karşılık buluyor, onları CHP’nin koruyucu kalkanı altında mobilize ediyordu. Ancak bu kalkan, madalyonun sadece bir yüzüydü. Diğer yüzünde ise bu katı ve uzlaşmaz tutumun yarattığı derin bir toplumsal kırılma vardı. Anadolu’nun geniş muhafazakâr kesimleri, merkez sağ geleneğe mensup dindar aileler ve siyasete mesafeli duran milyonlarca insan için CHP’nin bu tavrı, kendi yaşam tarzlarına, inançlarına ve en temel insani değerlerine yönelik bir saldırı olarak algılandı. Mesele artık sadece siyasi bir tartışma olmaktan çıkmış, “kızlarımızın eğitimi” gibi son derece kişisel ve duygusal bir zemine inmişti. AKP, bu zemini siyasi bir sermayeye dönüştürmekte ustalık gösterirken, CHP, savunduğu soyut “laiklik” ilkesinin, milyonlarca insanın somut hayatına nasıl dokunduğunu ve onları nasıl yaraladığını görmekte aciz kalıyordu. Parti, laikliği koruduğunu düşünürken, aslında kendisini Türkiye’nin en büyük sosyolojik gerçekliklerinden birine karşı konumlandırıyor ve aradaki köprüleri bir bir atıyordu.
Bu kopuş sadece başörtüsü meselesiyle sınırlı değildi. CHP’nin dili, seçkinci, buyurgan ve halkın değerleriyle arasına mesafe koyan bir nitelik taşıyordu. Parti yöneticilerinin ve sözcülerinin kullandığı terminoloji, halkın gündelik hayatının sorunlarından çok, anayasa hukuku ve devlet felsefesi üzerine kurulu teknik bir dildi. Bu dil, Ankara’nın siyasi koridorlarında, üniversite amfilerinde veya sahil şeridindeki aydın çevrelerinde bir anlam ifade ediyor olabilirdi, ancak Yozgat’taki bir çiftçi, Konya’daki bir esnaf veya Erzurum’daki bir ev hanımı için hiçbir şey ifade etmiyordu. AKP, “milletin iradesi”, “vesayete karşı mücadele”, “halka hizmet” gibi sıcak ve mobilize edici kavramlarla kitlelerle duygusal bir bağ kurarken, CHP “üniter devlet”, “hukukun üstünlüğü”, “laiklik ilkesi” gibi soğuk ve mesafeli kavramların arkasına sığınıyordu. Bu durum, partiyi sadece siyaseten değil, kültürel olarak da izole etti. CHP, Anadolu’da giderek “yabancı” bir parti olarak algılanmaya başlandı. Onlar, halkın inançlarına saygı duymayan, değerlerini küçümseyen, sadece belirli bir zümrenin çıkarlarını koruyan bir “seçkinler kulübü” olarak etiketlendi. AKP’nin ustalıkla kullandığı “Beyaz Türkler” ve “milletin kendisi” ayrımı, tam da bu kültürel fay hattı üzerinde inşa edildi ve CHP, bu denklemde her zaman “öteki” tarafında kaldı.
Partinin stratejisi de bu ideolojik katılık ve kültürel kopukluk üzerine kuruluydu. Seçim kazanmak için halkı ikna etmek ve yeni seçmen kitlelerine ulaşmak yerine, mevcut iktidarın meşruiyetini hukuk ve bürokrasi yoluyla sarsmak temel yöntem olarak benimsendi. AKP’nin çıkardığı neredeyse her yasa, attığı her adım, Anayasa Mahkemesi’ne taşındı. CHP, kendisini bir iktidar alternatifi olarak değil, devletin kurucu ilkelerinin Anayasa Mahkemesi’ndeki avukatı olarak konumlandırdı. Bu strateji, partiyi sürekli olarak savunmada ve reaktif bir pozisyonda tuttu. Gündemi belirleyen, ülkenin geleceğine dair pozitif bir vizyon sunan taraf olmak yerine, sürekli olarak iktidarın hamlelerine karşı hukuki barikatlar kurmaya çalışan bir yapıya dönüştü. Bu durum, partinin siyasi enerjisini tüketirken, seçmen nezdindeki imajını da zedeliyordu. Milyonlarca seçmen, CHP’yi ülkenin önünü tıkayan, her türlü değişime ve reforma karşı çıkan, statükocu bir parti olarak görmeye başladı. AKP’nin yaptığı yollar, hastaneler, toplu konutlar gibi somut hizmetler karşısında, CHP’nin sunduğu tek şey soyut “rejim” kaygıları ve hukuki itirazlardı. Bu asimetrik mücadelede, somut olan her zaman soyut olana galip geldi.
2007 yılı, bu stratejinin iflas ettiğinin en net görüldüğü bir dönüm noktası oldu. Abdullah Gül’ün cumhurbaşkanlığı adaylığı, CHP için bardağı taşıran son damlaydı. Eşi başörtülü bir ismin Çankaya Köşkü’ne çıkması, “laiklik kalesinin” son burcunun da düşmesi olarak yorumlandı ve parti, tüm gücüyle bu adaylığı engellemeye odaklandı. Meclis’teki oylamaları boykot ederek ortaya atılan “367 krizi”, siyasi mücadelenin demokratik süreçler yerine hukuki zorlamalarla yürütülmesinin en bariz örneğiydi. Bu kriz, Genelkurmay Başkanlığı’nın internet sitesinden yayınlanan ve tarihe “e-muhtıra” olarak geçen bildiriyle zirveye ulaştı. CHP, bu anti-demokratik müdahaleye açıkça karşı çıkmak yerine, onu AKP iktidarına karşı verilen mücadelenin bir parçası olarak görme eğiliminde oldu. Ancak sonuç, tam bir siyasi felaketti. AKP, bu durumu bir “vesayet darbesi” olarak lanse ederek mağduriyetini pekiştirdi ve erken seçime gitti. 22 Temmuz 2007 seçimlerinde halk, CHP’nin ve arkasındaki devletçi güçlerin stratejisine en sert cevabı sandıkta verdi. AKP, oylarını yüzde 34’ten yüzde 47’ye çıkararak tarihi bir zafer kazanırken, CHP yüzde 20’lerde kalarak büyük bir hezimet yaşadı. Millet, siyasetin Meclis’te yapılması gerektiğini, cumhurbaşkanını kendi seçtiği vekillerin belirlemesi gerektiğini net bir şekilde ortaya koymuştu. 367 krizi, CHP’nin halkın iradesinden ne kadar koptuğunun ve siyasi öngörü yeteneğini ne denli yitirdiğinin acı bir kanıtı olarak tarihe geçti.
Bu dönemin bir diğer önemli dinamiği ise “Cumhuriyet Mitingleri” idi. 2007 baharında Ankara, İstanbul ve İzmir gibi büyük şehirlerde milyonlarca insanın katıldığı bu mitingler, CHP’nin temsil ettiği laik-seküler tabanın canlılığını ve mobilize olabilme kapasitesini gösteriyordu. Ellerinde Türk bayrakları ve Atatürk posterleriyle “Türkiye laiktir, laik kalacak” sloganları atan bu kalabalıklar, CHP yönetimine büyük bir moral ve destek verdi. Ancak bu mitingler, aynı zamanda partinin içine düştüğü yankı odasının da bir yansımasıydı. Miting alanını dolduranlar, zaten CHP’nin çekirdek seçmeniydi. Bu eylemler, partinin kendi tabanını konsolide etmesine yardımcı olurken, partiye mesafeli duran Anadolu’daki muhafazakâr ve merkez sağ seçmenle arasındaki duvarları daha da yükseltti. Mitinglerdeki atmosfer, dil ve sloganlar, karşı mahalle tarafından bir güç gösterisi ve bir tehdit olarak algılandı. Bu durum, Türkiye’nin zaten var olan kutuplaşmasını daha da derinleştirdi ve AKP’nin kendi tabanını “laikçi tehdide” karşı bir arada tutmasını kolaylaştırdı. CHP, kendi kalesinin içinde büyük bir coşku yaşarken, kalenin dışındaki dünyanın kendisinden ne kadar uzaklaştığını fark edemiyordu.
Bu sekiz yıllık dönemin sonunda ortaya çıkan tablo netti: CHP, kendi inşa ettiği ideolojik kalenin esiri olmuştu. Laiklik ve rejim kaygıları, bir politika olmaktan çıkıp, partinin varlık nedenini tanımlayan bir dogmaya dönüşmüştü. Bu dogma, partiyi Türkiye’nin sosyolojik gerçekliğinden, ekonomik sorunlarından ve toplumsal taleplerinden kopardı. Onu, sadece belirli bir yaşam tarzını benimseyen, belirli bir eğitim seviyesine sahip, ağırlıklı olarak sahil şeridinde yaşayan bir azınlığın temsilcisi konumuna indirgedi. Yüzde yirmi beşlik oy oranı, bir başarı eşiği değil, aşılamayan bir cam tavan, bir tür siyasi karantina bölgesi haline geldi. Parti, bu oranın üzerine çıkmak için ne yapması gerektiğini bilmiyor, hatta böyle bir arayışa girmeyi bile “cumhuriyetin temel değerlerinden taviz vermek” olarak görüyordu. Deniz Baykal, bu katı ve uzlaşmaz duruşun mimarı ve sembolüydü. Onun liderliğinde CHP, ana muhalefet partisi olmanın getirdiği sorumlulukla ülkenin sorunlarına çözüm üreten bir alternatif olmak yerine, kendisini rejimin bekçisi olarak gören bir garnizona dönüştü.
Bu dönemin sonu da başlangıcı gibi sarsıcı oldu. 2010 yılının Mayıs ayında ortaya çıkan bir kaset skandalı, Deniz Baykal’ın 15 yıllık genel başkanlık kariyerini bir anda sona erdirdi. Bu, ideolojik bir hesaplaşmanın veya parti içi bir mücadelenin sonucu değildi; beklenmedik, şok edici ve kişisel bir olaydı. Ancak bu şok, aynı zamanda kilitlenmiş olan kapıyı da araladı. Baykal’ın ani ayrılışı, CHP’nin on yıllardır içinde bulunduğu ideolojik ve stratejik kısırdöngüden çıkabilmesi için bir fırsat penceresi açtı. Kale duvarlarında ilk büyük çatlak belirmişti. Ancak bu çatlaktan sızacak olan şeyin yeni bir umut mu, yoksa daha büyük bir kaos mu olacağı belirsizdi. Kesin olan tek şey, CHP’nin “%25’in Esareti” altında geçirdiği bu uzun ve yalnız dönemin, partinin gelecekteki tüm dönüşüm sancılarının, arayışlarının ve iç mücadelelerinin temelini oluşturduğuydu. O kale, hem bir sığınak hem de bir hapishaneydi ve içinden çıkışın yolu, kalenin kendisini sorgulamaktan geçiyordu. Bu, partinin henüz yüzleşmeye hazır olmadığı en zorlu sınav olacaktı.
Bölüm 2: “Partinin ‘Devletçi’ Ruhu: Ulusalcı Damar ve Kırmızı Çizgiler”
Cumhuriyet Halk Partisi’nin siyasi kimliğini anlamak için, onun sadece bir siyasi parti olmadığını, aynı zamanda kendisini Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucu ideolojisinin ve devlet aklının koruyucusu olarak gören bir geleneğin taşıyıcısı olduğunu kavramak gerekir. Bu geleneğin kalbinde, partinin en derin katmanlarına işlemiş, zaman zaman yüzeye çıkan, zaman zaman ise bilinçaltında tüm refleksleri yöneten güçlü bir “ulusalcı damar” yatar. Bu damar, basit bir vatanseverliğin veya milliyetçiliğin ötesinde, tarihsel kökleri, kendine özgü bir dünya görüşü ve asla aşılamayacağına inanılan kırmızı çizgileri olan, bütüncül bir ideolojik yapıdır. 2002 sonrası dönemde, özellikle AKP iktidarının cumhuriyetin temel niteliklerini dönüştürdüğü algısının güçlenmesiyle birlikte, bu ulusalcı-Kemalist kanat, CHP’nin siyasi duruşunu ve stratejisini belirleyen en dominant güçlerden biri haline geldi. Onların dünya görüşünü anlamak, partinin Ergenekon ve Balyoz davalarındaki sarsılmaz tutumundan Kürt sorunundaki katı duruşuna, dış politikadaki şahin tavrından “ihanet” olarak kodladığı her türlü adıma kadar, CHP’nin ruh haritasını deşifre etmek demektir.
Bu ulusalcı ruhun temelinde, “devletin bekası” olarak formüle edilen, her şeyin üzerinde ve ötesinde bir ilke yatar. Bu ilke, bir siyasi tercih değil, varoluşsal bir zorunluluktur. Bu zihniyet için devlet, toplumun farklı kesimlerinin uzlaşısıyla ortaya çıkmış bir sözleşme aygıtı değil, tarihsel bir mücadelenin sonunda, kanla ve ateşle kurulmuş, içeriden ve dışarıdan gelen tehditlere karşı sürekli olarak korunması gereken kutsal bir emanettir. Bu bakış açısının kökenleri, Osmanlı İmparatorluğu’nun son dönemlerindeki parçalanma korkusuna, Sevr Antlaşması’nın yarattığı travmaya ve Kurtuluş Savaşı’nın o zorlu koşullarına dayanır. “Sevr Sendromu” olarak da adlandırılan bu derin paranoya, Batılı emperyalist güçlerin ve onların yerli işbirlikçilerinin Türkiye’yi bölmek ve zayıflatmak için sürekli komplo kurduğu inancını besler. Bu nedenle, ulusalcı damar için siyaset, bir hizmet yarışı veya bir müzakere süreci değil, bu ebedi ve ezeli düşmanlara karşı verilen kesintisiz bir istiklal mücadelesidir. Bu mücadelede demokrasi, insan hakları, özgürlükler gibi kavramlar önemlidir, ancak devletin bekası tehlikeye girdiğinde ikinci plana atılabilecek lükslerdir.
Bu ideolojik çerçevenin en somut ve en sarsıcı sınavı, şüphesiz Ergenekon ve Balyoz davaları sürecinde yaşandı. AKP iktidarı ve o dönemdeki ortağı olan Fethullah Gülen Cemaati tarafından yürütülen bu operasyonlar, onlara göre Türkiye’nin “derin devletiyle” ve “askeri vesayetiyle” bir hesaplaşmaydı. Ancak CHP’nin ulusalcı kanadı için bu davalar, basit bir hukuki süreç değil, doğrudan Türk ordusuna, cumhuriyetin aydınlarına ve ulusalcı vatanseverlere karşı yürütülen, dış destekli bir imha operasyonuydu. Tutuklanan generaller, subaylar, gazeteciler, yazarlar ve akademisyenler, bu zihniyet için suçlu değil, tam tersine, ülkenin milli ve laik kimliğinin en önemli savunucuları, AKP’nin “karşı devrim” hamlelerine karşı direnen son kaleydiler. Özellikle Türk Silahlı Kuvvetleri (TSK), onlar için sıradan bir ordu değil, “Peygamber Ocağı” olarak kutsanan, cumhuriyetin kurucu felsefesinin ve laikliğin en sarsılmaz teminatıydı. Dolayısıyla, TSK’nın komuta kademesinin hedef alınması, doğrudan devletin omurgasına yönelik bir saldırı olarak algılandı.
Bu algı, CHP’nin bu davalardaki tutumunu şekillendirdi. Deniz Baykal, ve daha sonra Kemal Kılıçdaroğlu döneminin ilk yıllarında parti, kendisini sanıkların siyasi bir savunucusuna dönüştürdü. Parti yöneticileri ve milletvekilleri, Silivri’deki duruşma salonlarının daimi müdavimleri oldular. Deniz Baykal’ın o meşhur “Bu davanın savcısıyım” diyen Başbakan Erdoğan’a karşı “Ben de avukatıyım” çıkışı, sadece bir polemik değil, bu ideolojik sahiplenmenin en net ilanıydı. CHP için bu, bir hukuk devletini savunma meselesinden çok daha fazlasıydı; bu, kendi ideolojik soydaşlarını, kendi zihniyet dünyasının kahramanlarını bir “kumpasa” karşı savunma göreviydi. Davalardaki delillerin sahteliği, dijital verilerin manipüle edilmesi gibi hukuki argümanlar, zaten var olan siyasi inancı pekiştiren teknik detaylardı. Aslolan, bu operasyonun Türkiye’nin milli direncini kırmak, ordusunu itibarsızlaştırmak ve ülkeyi Batı emperyalizminin ve siyasal İslam’ın emellerine açık hale getirmek için tasarlandığına dair sarsılmaz inançtı. Bu nedenle, bu süreçte AKP ile en ufak bir diyalog kurmak, davaların meşruiyetini sorgulamadan kabul etmek veya tutuklu generallere yeterince sahip çıkmamak, ulusalcı damar için affedilmez bir “ihanet” olarak görüldü.
Bu “devletin bekası” penceresi, partinin en kemikleşmiş ve en hassas olduğu alan olan Kürt sorununa bakışını da tamamen belirler. Ulusalcı-Kemalist zihniyet için Türkiye’de bir “Kürt sorunu” yoktur; esasen bir “terör sorunu” ve bu sorunu besleyen bir “dış güçler sorunu” vardır. Bu bakış açısına göre, PKK terörü, Kürt vatandaşların sosyo-ekonomik veya kültürel taleplerinden doğan bir isyan değil, Türkiye’nin üniter yapısını hedef alan, emperyalist güçler tarafından maşa olarak kullanılan bir ayrılıkçı harekettir. Dolayısıyla, sorunun çözümü, daha fazla demokrasi, kültürel hakların tanınması veya siyasi diyalog gibi kanallarda değil, terörün kökü kazınıncaya kadar verilecek kesintisiz ve tavizsiz bir askeri mücadelede yatar. Bu çerçevede, “üniter devlet yapısı” ve “vatanın bölünmez bütünlüğü” en kutsal ve dokunulmaz kırmızı çizgilerdir.
Bu kırmızı çizgiler, Kürt sorununa dair her türlü siyasi adımı bir ihanet potansiyeli olarak görmelerine neden olur. Anadilde eğitim talebi, ülkeyi federasyona götürecek ilk adım olarak görülür. Yerel yönetimlerin güçlendirilmesi veya özerklik tartışmaları, bölünmenin provası olarak algılanır. HDP gibi Kürt siyasi hareketinin yasal temsilcileriyle diyalog kurmak, terörle müzakere etmekle eşdeğer tutulur. Devletin, terör örgütüyle veya onun siyasi uzantılarıyla aynı masaya oturması, devletin acziyetinin ve teröre teslimiyetinin bir kanıtı olarak kabul edilir. Bu nedenle, AKP hükümetinin başlattığı “Çözüm Süreci” gibi girişimler, ulusalcı kanat tarafından en başından beri bir “ihanet süreci” olarak adlandırılmıştır. Onlara göre bu süreç, terör örgütüne meşruiyet kazandırmış, devletin caydırıcılığını zayıflatmış ve ülkeyi bölünmenin eşiğine getirmiştir. CHP içinde bu katı tutumdan en ufak bir sapma gösteren, Kürtlerin haklarından veya siyasi diyalogdan bahseden her siyasetçi, anında “bölücü”, “PKK işbirlikçisi” veya “ulusal güvenlikten bihaber” olmakla suçlanır. Bu, parti içindeki en derin ve en kolay tetiklenebilen fay hattıdır.
Aynı devletçi ve güvenlikçi refleks, dış politikadaki duruşlarını da şekillendirir. Ulusalcı kanadın dış politika vizyonu, romantik ideallerden veya evrensel değerlerden çok, katı bir realizm ve ulusal çıkar odaklılık üzerine kuruludur. Dünya, potansiyel tehditlerle dolu bir arenadır ve Türkiye, bu arenada kendi çıkarlarını korumak için her zaman güçlü ve tetikte olmak zorundadır. Bu görüşte, “Yurtta sulh, cihanda sulh” ilkesi, bir pasiflik veya maceradan kaçınma politikası değil, ulusal çıkarların gerektirdiği yerde sert güç kullanmaktan çekinmeyen, onurlu ve bağımsız bir duruşun ifadesidir.
Bu bağlamda, birkaç konu onlar için dokunulmaz “milli dava” statüsündedir. Bunların başında Kıbrıs gelir. Kıbrıs, sadece bir ada değil, Türkiye’nin Doğu Akdeniz’deki stratejik çıkarlarının, jeopolitik gücünün ve ulusal onurunun bir sembolüdür. Kıbrıs’ta Türk askerinin varlığını sorgulamak, garantörlük haklarından vazgeçmek veya Annan Planı gibi birleşik bir devlete yol açacak çözümleri savunmak, ulusalcılar için Ege’deki egemenlik haklarından taviz vermek kadar büyük bir ihanettir. Benzer şekilde, Yunanistan ile Ege’deki kıta sahanlığı, karasuları ve adaların silahlandırılması gibi konularda en şahin tutumu benimserler. Onlara göre Yunanistan, Batı tarafından sürekli şımartılan ve Türkiye’nin meşru haklarını gasp etmeye çalışan tarihi bir rakiptir ve bu konuda verilecek en küçük taviz, arkası gelecek daha büyük taleplerin kapısını aralar.
Avrupa Birliği ile ilişkiler de bu şüpheci ve mesafeli perspektiften değerlendirilir. AB, bir değerler bütünü veya bir medeniyet projesi olarak değil, Türkiye’nin ulusal egemenliğini aşındırmaya çalışan, Hristiyan kulübü kimliğini gizleyen ve Kıbrıs, Ermeni iddiaları gibi konularda Türkiye’ye dayatmalarda bulunan bir yapı olarak görülür. AB üyelik sürecinin getirdiği reformlar, özellikle de sivil-asker ilişkilerini dönüştüren veya azınlık haklarını genişleten adımlar, ülkenin milli kimliğini ve güvenlik reflekslerini zayıflatan “dış müdahaleler” olarak algılanır. Benzer bir anti-emperyalist duruş, Amerika Birleşik Devletleri’ne karşı da sergilenir. ABD, özellikle Irak’ın işgali ve sonrasında Suriye’de YPG/PKK’ya verdiği destek nedeniyle, Türkiye’nin güvenliğine yönelik en büyük tehditlerden birinin kaynağı olarak görülür. ABD’nin bölgedeki her hamlesinin arkasında, Türkiye’yi çevrelemek ve bir “Kürt koridoru” oluşturmak gibi gizli bir ajandanın yattığına inanılır.
Sonuç olarak, CHP içindeki ve çevresindeki geleneksel ulusalcı-Kemalist damarın ideolojik yapısı, bir dizi sarsılmaz kırmızı çizgiyle tanımlanır. Bu kırmızı çizgiler, onların siyasi kimliğinin sınırlarını ve “ihanet” tanımını belirler. İhanet, onlara göre, devletin üniter yapısını tartışmaya açmaktır. İhanet, terörle veya onun siyasi uzantılarıyla müzakere etmektir. İhanet, Türk ordusunun onurunu ve gücünü zedeleyecek her türlü adıma göz yummaktır. İhanet, Kıbrıs ve Ege gibi milli davalarda taviz vermektir. İhanet, Batılı güçlerin dayatmalarına boyun eğerek tam bağımsızlıktan ödün vermektir. Ve ihanet, cumhuriyetin kurucu babası Atatürk’ün mirasını ve onun laik, ulus-devlet idealini sorgulamaktır. Bu katı ve dogmatik çerçeve, bu kanadın hem en büyük gücü hem de en büyük zayıflığıdır. Gücüdür, çünkü onlara zor zamanlarda bir arada durmalarını sağlayan, tavizsiz ve net bir ideolojik omurga verir. Zayıflığıdır, çünkü onları değişen dünyanın ve Türkiye’nin yeni gerçekliklerine karşı körleştirir, esnekliklerini yok eder ve diyalog kanallarını kapatır. Bu devletçi ruh, partinin laiklik kalesinin en kalın ve en yüksek duvarlarını örer. Ancak ilerleyen yıllarda görüleceği üzere, bu duvarlar partiyi dış tehditlerden korurken, aynı zamanda onu içeride boğan, büyümesini ve nefes almasını engelleyen bir hapishaneye de dönüştürecektir. Partinin gelecekteki dönüşüm sancıları, tam da bu duvarlarda açılacak çatlaklar üzerinden şekillenecektir.
Bölüm 3: “Yeni Bir Umut mu? ‘Yeni CHP’nin Doğuş Sancıları”
Siyasette bazen en büyük değişimler, planlanmış stratejilerden veya ideolojik devrimlerden değil, beklenmedik anlarda açılan boşluklardan doğar. 2010 yılının Mayıs ayında Deniz Baykal’ın siyaset sahnesinden ani ve sarsıcı bir şekilde çekilmesi, Cumhuriyet Halk Partisi’nde tam olarak böyle bir boşluk yarattı. Bu, bir liderin devrildiği bir kurultay yenilgisi değildi; partinin on yıllardır etrafında döndüğü ağırlık merkezinin aniden ortadan kaybolmasıydı. Parti, tarihinde nadir görülen bir şok, bir belirsizlik ve bir arayış anıyla yüzleşti. Yıllardır “laiklik kalesinin” komutanı olarak görülen, partinin katı ve uzlaşmaz devletçi kimliğiyle özdeşleşmiş lider gitmişti. Peki, yerine kim gelecekti ve daha da önemlisi, nasıl bir CHP vaat edecekti? İşte bu kaos ve arayış anında, siyaset sahnesinin en beklenmedik figürlerinden biri, sakin tavrı, mütevazı duruşu ve yolsuzluk dosyalarıyla tanınan Kemal Kılıçdaroğlu, partinin dümenine geçmeye hazırlanıyordu. Onun liderliğiyle başlayan süreç, sadece bir genel başkan değişikliği değil, partinin ruhunu, dilini ve yönünü temelden değiştirme iddiası taşıyan, sancılı ve çelişkilerle dolu “Yeni CHP” projesinin de başlangıcı olacaktı. Bu, partinin kendi içine dönük en büyük mücadelesinin, kendi kimliğiyle yüzleşmesinin ve bu yüzleşmenin getirdiği derin sancıların hikayesidir.
Kemal Kılıçdaroğlu, Deniz Baykal’ın tam bir antiteziydi. Baykal ne kadar karizmatik, sert ve polemikçi ise, Kılıçdaroğlu o kadar sakin, teknokrat ve uzlaşmacı bir imaj çiziyordu. O, Meclis kürsüsünden ateşli nutuklar atan bir hatip değil, elindeki dosyalarla, rakamlarla ve belgelerle konuşan bir bürokrattı. Kamuoyunda “Gandi Kemal” lakabıyla anılması, onun bu çatışmadan uzak, barışçıl ve halkçı imajını pekiştiriyordu. Onun genel başkanlığa yürüdüğü 2010 kurultayı, bir yarıştan çok bir taç giyme törenini andırıyordu. Parti delegeleri ve tabanı, Baykal döneminin yarattığı siyasi sıkışmışlıktan ve toplumsal izolasyondan o kadar yorulmuştu ki, Kılıçdaroğlu’nun şahsında bir kurtuluş, bir yenilenme umudu gördüler. Bu umudun adı “Yeni CHP” olarak konuldu. Bu slogan, basit bir pazarlama taktiğinin ötesinde, derin bir dönüşüm vaadini içeriyordu. Bu vaat, CHP’yi artık devletin soğuk ve mesafeli bir partisi olmaktan çıkarıp, halkın sıcak ve dokunulabilir bir partisi haline getirmekti.
“Yeni CHP” projesinin temel felsefesi, partinin siyasi eksenini radikal bir şekilde değiştirmek üzerine kuruluydu. On yıllardır CHP siyasetini domine eden “rejim kaygısı”, “laiklik” ve “üniter devlet” gibi soyut ve güvenlikçi kavramların yerini, halkın gündelik hayatına dokunan somut sorunlar alacaktı. Yeni stratejinin anahtarı, gündemi “rejim” tartışmalarından “geçim” tartışmalarına çekmekti. Artık mesele, Çankaya Köşkü’ne kimin çıkacağı veya üniversitelerde başörtüsünün serbest olup olmayacağı değil, mutfaktaki tencerenin nasıl kaynayacağı, işsiz gencin nasıl iş bulacağı, yoksul ailenin kışın nasıl ısınacağıydı. Bu, CHP’nin tarihinde devrim niteliğinde bir zihniyet değişimiydi. Parti, kendisini rejimin bekçisi olarak konumlandırmaktan vazgeçip, sosyal devletin savunucusu ve ekonomik adaletin garantörü olma iddiasını ortaya koyuyordu. Bu, klasik bir Avrupa sosyal demokrat partisi olma yolunda atılan en ciddi adımdı.
Bu yeni söylemin en somut projesi, Kılıçdaroğlu’nun her platformda dile getirdiği “Aile Sigortası” oldu. Bu proje, yoksulluk sınırının altındaki her aileye devlet tarafından asgari bir gelir güvencesi sağlanmasını, paranın doğrudan evin kadınının banka hesabına yatırılmasını öngörüyordu. Aile Sigortası, sadece bir sosyal yardım projesi değildi; aynı zamanda derin bir siyasi mesaj taşıyordu. Bu, AKP’nin yıllardır “sadaka kültürü” olarak eleştirilen kömür, gıda paketi gibi yardımlarına karşı, vatandaşın onurunu koruyan, onu bir lütfa muhtaç bırakmayan, hak temelli bir sosyal devlet anlayışını temsil ediyordu. CHP, ilk defa AKP’nin en güçlü olduğu alanda, yani sosyal politikalarda ona meydan okuyor ve daha çağdaş, daha kurumsal bir alternatif sunuyordu. Kılıçdaroğlu, miting meydanlarında artık Anayasa Mahkemesi kararlarından veya laikliğin tehlikelerinden değil, yoksulluktan, işsizlikten ve ailelerin dramından bahsediyordu. Bu dil, partinin daha önce hiç ulaşamadığı kitlelerle bir bağ kurma potansiyeli taşıyordu.
Ancak bu radikal dönüşüm, partinin kendi içindeki fay hatlarını da şiddetle sarsmaya başladı. CHP’nin omurgasını oluşturan, kendisini partinin ve cumhuriyetin asıl sahibi olarak gören geleneksel ulusalcı-Kemalist kanat, bu yeni gidişatı derin bir şüphe ve endişeyle izliyordu. Onlar için Kılıçdaroğlu’nun başlattığı bu süreç, partiyi güçlendirecek bir açılım değil, onu kuruluş felsefesinden koparacak, kimliksizleştirecek ve hatta düşmanlarının çizgisine getirecek tehlikeli bir “eksen kayması” idi. Bu kanat için CHP’nin varlık nedeni, ekonomik vaatlerde bulunmak veya yoksullukla mücadele etmek değil, her şeyden önce Atatürk’ün kurduğu laik ve üniter cumhuriyeti korumaktı. Onlara göre, “geçim” derdine düşmek, asıl ve en büyük tehlike olan “rejim” sorununu göz ardı etmek, iktidarın Siyasal İslamcı gündemine teslim olmak anlamına geliyordu.
Ulusalcı kanadın huzursuzluğu, birkaç temel noktada kristalize oluyordu. Bunlardan ilki, partinin Ergenekon ve Balyoz davalarındaki tutumunun yumuşadığı algısıydı. Kılıçdaroğlu ve yeni yönetimi, bu davalardaki sanıklara destek vermeye devam etse de, meseleyi Baykal dönemi gibi bir “ordu-millet” dayanışması veya bir “vatan savunması” olarak değil, daha çok bir “hukuksuzluk” ve “adaletsizlik” sorunu olarak çerçeveliyordu. Söylem, “kahraman subaylarımıza kumpas kuruluyor”dan, “özel yetkili mahkemeler adil değildir, herkes için adalet istiyoruz”a evrilmişti. Bu nüans farkı, ulusalcılar için kabul edilemezdi. Onlar, TSK’ya yönelik bu operasyonlara karşı daha sert, daha koşulsuz ve daha militan bir duruş bekliyorlardı. Partinin odağını ekonomiye kaydırması, Silivri’deki “vatanseverlerin” mücadelesinin ikinci plana atıldığı şeklinde yorumlanıyor ve bu bir vefasızlık olarak görülüyordu.
İkinci ve belki de en büyük rahatsızlık konusu, Kürt sorununa yönelik değişen dildi. Kılıçdaroğlu, Baykal’ın aksine “Kürt sorunu” ifadesini kullanmaktan çekinmiyor, sorunun sadece bir terör meselesi olmadığını, ekonomik, sosyal ve demokratik boyutları olduğunu dile getiriyordu. Çözüm adresi olarak Meclis’i işaret etmesi, diyalog kanallarının açık tutulması gerektiğini ima etmesi, ulusalcı damar için kırmızı çizgilerin ihlal edilmesi demekti. Onların zihin dünyasında, bu tür bir söylem, terör örgütü PKK’yı meşrulaştırmak, devletin terörle mücadelesini zayıflatmak ve en nihayetinde ülkenin bölünmesine giden yolu açmaktı. “Yeni CHP”nin Kürtlere daha sıcak mesajlar vermeye çalışması, bölgeye yönelik özel projeler açıklaması, ulusalcılar tarafından partinin milli güvenlik konusundaki geleneksel hassasiyetlerinden taviz verdiği şeklinde algılandı. Onlara göre parti, Batılı güçlerin ve bölücülerin tuzağına düşüyor, üç beş oy uğruna vatanın bölünmez bütünlüğünü riske atıyordu.
Bu iç gerilim, Kılıçdaroğlu’nun parti yönetimini kendi ekibiyle şekillendirmeye başlamasıyla daha da su yüzüne çıktı. Baykal döneminin güçlü isimleri, ulusalcı kanadın sözcüleri olarak bilinen Önder Sav, Hakkı Süha Okay gibi siyasetçiler, yavaş yavaş tasfiye edildi. Onların yerine, Gürsel Tekin, Sezgin Tanrıkulu gibi daha halkçı, sol ve özgürlükçü kimlikleriyle bilinen yeni isimler getirildi. Özellikle Sezgin Tanrıkulu’nun insan hakları savunucusu kimliği ve Kürt sorununa dair geçmişteki açıklamaları, ulusalcı kanat için bir bardağı taşıran damla oldu. Tanrıkulu’nun varlığı, partinin “bölücülere” teslim olduğu yönündeki endişelerin ve eleştirilerin somut bir kanıtı olarak sunuldu. Parti içindeki bu sessiz ve derinden ilerleyen iktidar mücadelesi, kurultaylarda ve parti meclisi toplantılarında sert tartışmalara neden oluyor, ancak Kılıçdaroğlu, tabandan aldığı değişim rüzgarıyla bu direnişi kırmayı başarıyordu.
Yeni CHP projesinin yarattığı sancı, sadece parti içi bir iktidar mücadelesi değildi; aynı zamanda partinin ruhunda yaşanan derin bir çatışmaydı. Bir yanda, Türkiye’nin değişen toplumsal dinamiklerini okumaya çalışan, partiyi dar ideolojik kalıplarından kurtarıp geniş kitlelere açmayı hedefleyen, evrensel sol ve sosyal demokrat değerlere yakınlaşan bir arayış vardı. Diğer yanda ise, devletin bekasını her şeyin önüne koyan, güvenlikçi refleksleri güçlü, cumhuriyeti koruma misyonunu her türlü siyasi esnekliğin önünde tutan köklü bir devletçi gelenek direniyordu. Kılıçdaroğlu, bu iki fay hattı arasında son derece hassas bir denge kurmaya çalışıyordu. Bir yandan “herkesin cumhurbaşkanı olacağım” diyen Abdullah Gül’e “Hayır, sen bizim cumhurbaşkanımız değilsin” diyerek ulusalcı tabana selam gönderiyor, diğer yandan “Dersim katliamı” için özür dilenmesi gerektiğini söyleyerek partinin tabularıyla yüzleşiyordu. Bu ikili oyun, hem partiyi bir arada tutma hem de yeni seçmenlere ulaşma stratejisinin bir parçasıydı, ancak aynı zamanda partinin kimlik bunalımını ve kafa karışıklığını da gözler önüne seriyordu.
Sonuç olarak, Kemal Kılıçdaroğlu’nun genel başkanlığa gelişiyle başlayan dönem, CHP için bir umut kapısı aralamıştı. Parti, yıllardır içinde hapsolduğu “%25’lik cam tavanı” kırma, Anadolu’ya açılma ve bir iktidar alternatifi olma potansiyelini ilk defa bu kadar ciddiyetle ortaya koyuyordu. Söylemini sert kimlik siyasetinden ekonomik adalete ve sosyal demokrasiye kaydırma çabası, teoride doğru ve gerekli bir stratejiydi. Ancak bu stratejinin hayata geçirilmesi, partinin kendi genetik kodlarına, kendi derin devletçi ruhuna karşı verilen sancılı bir mücadeleyi gerektiriyordu. Ulusalcı kanadın şüpheleri ve direnişi, bu doğumun ne kadar zorlu olacağının ilk işaretleriydi. “Yeni CHP”, bir yanda yoksul halk kitlelerine umut vaat ederken, diğer yanda kendi çekirdek tabanını “taviz veriliyor” endişesiyle huzursuz ediyordu. Bu proje, bir umut ışığı yakmıştı, ancak bu ışığın kalıcı bir aydınlığa mı, yoksa kısa süren bir parlamanın ardından daha derin bir karanlığa mı dönüşeceği, henüz belirsizdi. Partinin yeni kaptanı, gemiyi hem fırtınalı denizlerde yüzdürmek hem de geminin içindeki isyanı bastırmak gibi zorlu bir görevle karşı karşıyaydı. Bu projenin ilk büyük sınavı, yaklaşan 2011 genel seçimleri olacaktı ve o sınav, bu sancılı doğumun ne kadar başarılı olduğunu gösterecekti.
Bölüm 4: “Stratejinin İlk Sınavı: 2011 Seçimleri ve Duvara Toslamak”
Her yeni başlangıç, kendi vaatleriyle birlikte kendi sınavını da getirir. Kemal Kılıçdaroğlu’nun liderliğinde yola çıkan “Yeni CHP” projesi için bu kaçınılmaz sınav, 12 Haziran 2011 genel seçimleriydi. Bu seçim, bir yıldan kısa bir süredir partinin dümeninde olan yeni liderliğin ve onun getirdiği radikal söylem değişikliğinin halk nezdindeki ilk ve en acımasız testi olacaktı. Atmosfer, uzun yıllardır CHP koridorlarında hissedilmeyen bir iyimserlik ve umutla doluydu. “Gandi Kemal” imajı, yolsuzlukla mücadeledeki kararlılığı ve en önemlisi, partinin eksenini rejim kaygılarından halkın geçim derdine kaydıran yeni stratejisi, sadece parti tabanında değil, AKP iktidarından memnuniyetsiz geniş kesimlerde de bir heyecan dalgası yaratmıştı. Artık CHP, sadece eleştiren, engelleyen, statükoyu savunan bir parti değil; çözüm üreten, proje sunan ve iktidara talip olduğunu somut vaatlerle gösteren bir alternatif olarak sahnedeydi. Bu yeni ruhla girilen seçim kampanyası, partinin tarihinde bir ilkti. Ancak seçim gecesi sandıklar açıldığında, bu büyük umut dalgası, siyasetin soğuk ve sert duvarına çarpacaktı. Sonuçlar, Yeni CHP projesinin sadece bir söylem değişikliğinden ibaret kalamayacağını, partinin toplumsal tabanını genişletmek için çok daha derin, sancılı ve uzun bir yolculuğa çıkması gerektiğini acı bir şekilde ortaya koyan bir hayal kırıklığıydı.
2011 seçim kampanyası, CHP’nin önceki seçim pratikleriyle kıyaslandığında bir devrim niteliğindeydi. Partinin stratejisi, AKP’yi kendi en güçlü olduğu alanda, yani ekonomi ve sosyal politikalarda vurmak üzerine kuruluydu. Bu stratejinin amiral gemisi, Kılıçdaroğlu’nun her mitingde, her televizyon programında sabırla anlattığı “Aile Sigortası” projesiydi. Bu, sadece bir seçim vaadi değil, partinin yeni kimliğinin bir manifestosuydu. Proje, yoksulluğu sadaka kültürüyle değil, hak temelli bir sosyal devlet anlayışıyla çözmeyi vaat ediyordu. CHP, ilk defa Anadolu’daki yoksul ve muhafazakâr seçmenin kapısını, onları laiklik dersi vermek için değil, “Geçim derdinizi biliyoruz ve çözüm bizde” demek için çalıyordu. Kampanyanın dili de bu yeni yaklaşıma uygun olarak tamamen değişmişti. Sert, kutuplaştırıcı ve seçkinci dil terk edilmiş, yerine daha kucaklayıcı, pozitif ve halkın anlayacağı basitlikte bir dil benimsenmişti. Miting meydanları, “rejim elden gidiyor” sloganlarının atıldığı gergin platformlar olmaktan çıkmış, Kılıçdaroğlu’nun “Hiçbir çocuk yatağa aç girmeyecek” dediği, umut ve çözüm vaatlerinin yankılandığı alanlara dönüşmüştü.
Bu dönüşüm sadece söylemle sınırlı değildi. Aday listeleri de “Yeni CHP” ruhunu yansıtacak şekilde büyük bir titizlikle hazırlandı. Baykal döneminin ulusalcı ve katı devletçi kimliğiyle öne çıkan birçok ismi liste dışı bırakılırken, yerlerine kamuoyunda saygınlığı olan akademisyenler, insan hakları savunucuları, ekonomistler ve farklı toplumsal kesimlerden gelen yeni yüzler dahil edildi. Ergenekon ve Balyoz davalarından tutuklu bulunan Mustafa Balbay ve Mehmet Haberal gibi isimlerin aday gösterilmesi, ulusalcı tabana yönelik bir denge hamlesi olarak görülse de, listenin genel karakteri partinin sola, sosyal demokrasiye ve özgürlükçü bir çizgiye kaydığını net bir şekilde gösteriyordu. Bu, partinin artık sadece kendi çekirdek seçmenine değil, merkezdeki kararsızlara, küskün solculara ve hatta AKP’nin ekonomi politikalarından rahatsız olan muhafazakâr seçmene bile hitap etme arzusunun bir kanıtıydı. Parti, kendi kalesinin duvarlarından dışarı çıkıp, daha önce hiç girmediği mahallelere girmeye cüret ediyordu.
Kampanya süresince yaratılan pozitif hava ve anketlerdeki yükseliş trendi, CHP genel merkezinde zafer beklentisini doruğa çıkarmıştı. Oy oranının en azından yüzde 30’u aşacağı, AKP’nin tek başına iktidarını sona erdirecek bir aritmetiğin ortaya çıkacağı umudu yaygındı. Kılıçdaroğlu’nun sakin gücü ve projeleri, AKP’nin yıpranmışlığı ve Başbakan Erdoğan’ın giderek artan otoriter üslubuyla birleşince, siyasi iklimin CHP lehine döndüğüne dair güçlü bir inanç oluşmuştu. Parti, tarihinde hiç olmadığı kadar organize, motive ve kazanmaya odaklı bir görüntü veriyordu.
Ancak siyaset, sadece vaatlerin ve projelerin değil, aynı zamanda algıların ve kökleşmiş kimliklerin de arenasıdır. AKP ve Başbakan Erdoğan, CHP’nin bu stratejik hamlesine, onun seçtiği zeminde, yani ekonomi projelerini tartışarak yanıt vermedi. Bunun yerine, AKP karşı hamlesini çok daha derin ve etkili bir alanda, yani kimlikler ve güvenilirlik üzerinden kurdu. Erdoğan ve kurmayları, “Yeni CHP” söyleminin samimiyetini sorgulatan, bunun sadece bir seçim taktiği, bir “tak-iye” olduğunu iddia eden bir kampanya yürüttüler. Onlara göre, Kılıçdaroğlu’nun güler yüzünün ve sosyal demokrat söylemlerinin arkasında, halkın değerlerine düşman, yasakçı, seçkinci ve vesayetçi “eski CHP” zihniyeti saklıydı. Bu iddiayı güçlendirmek için, CHP’nin tek parti döneminden 28 Şubat sürecine uzanan tarihsel bagajı sürekli olarak seçmene hatırlatıldı. Başörtüsü yasağını en sert şekilde savunan, imam hatip okullarını “arka bahçe” olarak gören, halkın inancını küçümseyen bir partinin, bir gecede halkçı ve özgürlükçü olabileceğine kimsenin inanmaması gerektiği mesajı işlendi.
AKP’nin bu karşı propagandası, özellikle Anadolu’daki muhafazakâr seçmen nezdinde son derece etkili oldu. Bu seçmen kitlesi için CHP, sadece bir siyasi parti değil, aynı zamanda kendi yaşam tarzlarını, inançlarını ve kimliklerini tehdit eden bir tarihsel hafızanın adıydı. Kılıçdaroğlu ne kadar samimi bir şekilde yoksulluktan bahsederse bahsetsin, bu seçmenin zihnindeki “CHP” algısı, başörtülü kızların üniversite kapılarından geri çevrildiği, din eğitiminin engellendiği, seçkinlerin halka tepeden baktığı bir yapıydı. On yıllar boyunca inşa edilmiş bu derin güvensizlik duvarını, bir yıllık bir kampanya döneminde yıkmak neredeyse imkansızdı. CHP’nin yeni elbisesi, seçmenin gözünde hala eski ve güvensizlik yaratan bedene tam oturmuyordu. Parti, ne kadar değiştiğini söylerse söylesin, rakibi onun hiç değişmediğini ve değişmeyeceğini çok daha güçlü bir dille anlatıyordu.
Seçim gecesi gelen sonuçlar, bu acı gerçeği tüm çıplaklığıyla ortaya koydu. AKP, yüzde 49.8 oy oranıyla tarihinin en büyük zaferlerinden birini kazanırken, CHP yüzde 25.98’de kaldı. Bu, 2007 seçimlerine göre yaklaşık yüzde 5’lik bir artış anlamına geliyordu ve partinin oylarını son on yılda ilk defa bu kadar yükseltmesi, matematiksel olarak bir başarı olarak görülebilirdi. Ancak siyaset, sadece rakamlardan ibaret değildir; aynı zamanda beklentiler, umutlar ve psikolojik eşiklerle ilgilidir. Yaratılan devasa beklenti ve “iktidara yürüyoruz” havasının ardından gelen yüzde 26’lık sonuç, partide ve muhalif kamuoyunda bir zafer olarak değil, ağır bir yenilgi, bir duvara toslama olarak yaşandı. Cam tavan, kırılmak bir yana, sadece hafifçe çizilmişti. CHP, yine kendi geleneksel sosyolojik sınırlarının içine hapsolmuş, Anadolu’nun geniş kesimlerine nüfuz etme hedefine ulaşamamıştı.
Bu sonuçların altında yatan nedenler karmaşıktı. Her şeyden önce, “kredibilite” sorunu en temel faktördü. CHP, seçmeni yeni projelerine ikna etmiş olabilir, ancak kendisinin bu projeleri uygulayabilecek güvenilir bir aktör olduğuna ikna edememişti. Seçmen, bir partinin geçmişiyle bugünü arasındaki tutarlılığa bakar. CHP’nin geçmişi, yeni söylemleriyle derin bir çelişki içindeydi ve AKP, bu çelişkiyi ustalıkla seçmenin gözüne soktu. İkinci olarak, 2011 Türkiye’sinde AKP hala çok güçlüydü. Ekonomi büyüyor, kişi başına düşen milli gelir artıyor ve ülkede bir istikrar algısı hakimdi. Bu koşullar altında, seçmenlerin büyük bir kısmı, kendilerine refah getirdiğine inandıkları bir iktidarı, geçmişi başarısızlıklarla dolu olarak kodlanan bir muhalefet partisi için terk etme riskini göze almadı. CHP’nin vaatleri ne kadar iyi olursa olsun, AKP’nin somut icraatlarının yarattığı güvenle rekabet edemedi.
Dahası, “Yeni CHP” projesi, parti içinde bile tam olarak içselleştirilememişti. Liderlik düzeyinde benimsenen bu yeni dil ve strateji, partinin en ücra köşelerindeki teşkilatlara, milletvekili adaylarına ve üyelerine ne kadar sinmişti? Pek çok yerde, eski alışkanlıklar, eski refleksler ve eski dil devam ediyordu. Kampanya, merkezi düzeyde ne kadar profesyonel yürütülürse yürütülsün, yereldeki bir adayın veya bir parti yöneticisinin yapacağı talihsiz bir açıklama, AKP’nin “bunlar hiç değişmedi” propagandasını doğrulamaya yetiyordu. Parti, henüz bu dönüşümü tam bir organizasyon kültürü haline getirememiş, yekvücut bir şekilde hareket etme becerisini gösterememişti.
2011 seçimlerinin sonucu, CHP için bir uyanış çağrısıydı. Bu, projenin tamamen yanlış olduğu anlamına gelmiyordu. Aksine, partiyi kimlik siyasetinden çıkarıp ekonomik ve sosyal adalet zeminine çekme stratejisinin ne kadar zorunlu, ancak bir o kadar da yetersiz olduğunu gösterdi. Sadece lideri ve vitrini değiştirmek, sadece doğru projeler sunmak, on yılların birikimi olan bir güvensizliği ve önyargıyı kırmak için yeterli değildi. Bu duvarı aşmak için çok daha fazlası gerekiyordu: uzun vadeli bir sabır, söylemde ve eylemde mutlak bir tutarlılık, parti içindeki direncin tamamen kırılması ve en önemlisi, seçmenle sadece seçim dönemlerinde değil, her an temas kuracak, onların güvenini yavaş yavaş inşa edecek yeni bir siyaset yapma biçimi.
Duvara toslamak acı vericiydi, ancak aynı zamanda öğreticiydi. CHP, bu seçimle birlikte, dönüşümün bir sprint değil, bir maraton olduğunu anladı. İktidar yolu, parlak seçim kampanyalarından veya dahi projelerden geçmiyordu; toplumun farklı kesimleriyle, özellikle de kendisinden korkan ve şüphe duyan kesimlerle, sabırlı ve samimi bir diyalog kurmaktan geçiyordu. 2011 yenilgisi, “Yeni CHP” projesinin sonu değil, tam aksine, onun ikinci ve çok daha zorlu bir evresinin başlangıcı oldu. Parti artık biliyordu ki, kaledeki çatlağı büyütmek ve oradan dışarıya gerçekten çıkabilmek için sadece kapıyı zorlamak yetmeyecekti; o kapının kilidini açacak olan güven anahtarını, halkın kalbinde yeniden inşa etmek gerekiyordu. Bu, yıllar sürecek, yeni krizler, yeni arayışlar ve beklenmedik toplumsal olaylarla şekillenecek bir mücadelenin sadece ilk adımıydı.
Bölüm 6: “Gezi’nin Mirası: ‘Biz’ Kimiz? Yeni Muhalvefet Dilinin Keşfi”
Her büyük toplumsal sarsıntı, ardında sadece yıkıntılar ve anılar bırakmaz; aynı zamanda yeni bir dil, yeni bir düşünme biçimi ve yeni bir kimlik tanımı miras bırakır. Gezi Parkı direnişi, şiddetle bastırılmış ve siyasi hedeflerine ulaşamamış olsa da, Türkiye muhalefetinin zihinsel coğrafyasında tam olarak böyle kalıcı bir iz bıraktı. Gaz bulutları dağılıp barikatlar kaldırıldığında, geriye kalan en önemli şey, siyasetin sözlüğüne eklenen yeni kelimeler ve eskisinin anlamsızlaştığı bir siyasi gramerdi. Gezi, Cumhuriyet Halk Partisi’ne ve genel olarak muhalefete, on yıllardır içinde debelendiği kimlik hapishanesinin anahtarlarını sunan bir manifestoydu. Bu, katı, savunmacı ve dışlayıcı “laiklik” eksenli muhalefet dilinin iflas ettiği ve onun yerine “adalet, demokrasi, özgürlük” gibi evrensel, kapsayıcı ve ahlaki bir üstünlüğe sahip yeni bir dilin doğduğu bir dönüm noktasıydı. CHP’nin bir iktidar alternatifi olabilme yolundaki en kritik adımı, bu yeni dili konuşmayı öğrenme zorunluluğunu fark etmesi ve bu dilin etrafında yeni bir “biz” tanımı inşa etme çabası olacaktı. Bu, sadece bir söylem değişikliği değil, bir ruh ve kimlik dönüşümünün sancılı başlangıcıydı.
Gezi öncesi CHP’nin ve temsil ettiği muhalefet geleneğinin dili, temelde bir korku ve savunma diliydi. Bu dilin merkezinde “laiklik” kavramı, bir yaşam biçimi veya bir özgürlük alanı olarak değil, sürekli tehdit altında olan, korunması gereken bir kale olarak konumlanıyordu. Muhalefet yapmak, bu kalenin duvarlarını tahkim etmek, içeri sızmaya çalışan “irticai” unsurlara karşı set çekmek anlamına geliyordu. Bu dil, doğası gereği negatifti; neyi istediğinden çok, neyi istemediğini anlatıyordu. Başörtüsünün kamusal alanda olmasını istemiyordu, imam hatiplerin yaygınlaşmasını istemiyordu, dindar bir cumhurbaşkanını istemiyordu. Bu “istemezük” siyaseti, partiyi sürekli olarak reaktif ve statükocu bir pozisyona mahkûm ediyordu. Daha da önemlisi, bu dil son derece dışlayıcıydı. “Biz” ve “onlar” ayrımını çok keskin bir şekilde çiziyordu. “Biz”, cumhuriyetin değerlerine bağlı, aydınlanmacı, modern ve Batılı yaşam tarzını benimsemiş kesimlerdik. “Onlar” ise bu değerlere düşman, cumhuriyetle hesaplaşmak isteyen, geri kalmış ve dinin esiri olmuş kitlelerdi. Bu dil, Türkiye nüfusunun önemli bir bölümünü oluşturan muhafazakârları, dindarları ve merkez sağ seçmeni peşinen “karşı mahalle” olarak kodluyor ve onlarla diyalog kurma ihtimalini daha baştan ortadan kaldırıyordu. CHP, bu dille siyaset yaparak aslında kendi sosyolojik sınırlarını kendi elleriyle çiziyor ve yüzde 25’lik cam tavanını kendi kendine inşa ediyordu.
Gezi Parkı, bu dilin ve bu kimlik tanımının ne kadar yetersiz ve çağ dışı kaldığını bir anlığına gözler önüne serdi. Parkta bir araya gelen yüz binlerce insan, kendilerini CHP’nin dar “laikçi” kimliğiyle tanımlamıyordu. Oradaki Anti-kapitalist Müslüman, laikliğin CHP yorumu için değil, polis şiddetine ve haksızlığa karşı direnmek için oradaydı. Oradaki Kürt genci, üniter devletin bekası için değil, kendi varlığının ve kimliğinin tanındığı, onurlu bir yaşam için oradaydı. Oradaki liberal aydın, devletin otoriterliğine karşı bireysel özgürlükleri savunmak için oradaydı. Gezi’de ortaya çıkan ortak kimlik, bir ideoloji veya bir yaşam tarzı değil, bir mağduriyet ve bir talep ortaklığıydı. İnsanları birleştiren şey, iktidarın adaletsizliği, kibri ve şiddetiydi. Bu yeni ve beklenmedik koalisyon, CHP’nin eski dilinin kavramlarıyla anlaşılamaz ve kuşatılamazdı. Bu insanlara “laiklik elden gidiyor” demek anlamsızdı, çünkü onların derdi çok daha temel ve çok daha evrenseldi.
İşte CHP’nin bu noktada fark ettiği veya fark etmek zorunda kaldığı şey buydu: İktidar alternatifi olabilmek için, bu farklı kimlikleri bir araya getirebilen, onların ortak paydasını yakalayabilen yeni bir dile ihtiyaç vardı. Gezi, bu dilin temel kavramlarını adeta hediye etmişti. Bu kavramların en başında “adalet” geliyordu. Adalet, laiklik gibi belirli bir kesime hitap eden, diğerlerini dışlayan bir kavram değildi. Adalet, evrensel bir insanlık arayışıydı. Haksız yere işinden atılan bir işçi de, siyasi görüşleri nedeniyle tutuklanan bir gazeteci de, tarlası elinden alınan bir köylü de, inancı nedeniyle ayrımcılığa uğrayan bir dindar da adalete muhtaçtı. CHP’nin muhalefetini “adaletsizliğe karşı mücadele” olarak yeniden çerçevelemesi, ona daha önce hiç ulaşamadığı kapıları açma potansiyeli sunuyordu. Artık mesele, AKP’nin “dindar” olup olmadığı değil, “adil” olup olmadığıydı. Bu, oyunun kurallarını temelden değiştiren bir hamleydi. Çünkü bir iktidarın dindarlığını veya laikliğini sorgulamak sizi toplumun bir kesimiyle karşı karşıya getirirdi, ancak adaletini sorgulamak, sizi toplumun vicdanıyla aynı safta buluşturabilirdi.
Yeni dilin ikinci temel taşı “özgürlük”tü. CHP’nin geleneksel kodlarında özgürlük, genellikle “laik yaşam tarzı özgürlüğü” ile sınırlıydı ve bu, başörtüsü gibi başka özgürlük taleplerini dışlama eğilimindeydi. Gezi ise özgürlüğün bölünemez bir bütün olduğunu gösterdi. Parkta direnenler, sadece kendi yaşam tarzı özgürlüklerini değil, aynı zamanda ifade özgürlüğünü, toplanma ve gösteri yapma özgürlüğünü, basın özgürlüğünü ve en temelde “farklı olma” özgürlüğünü savunuyorlardı. Bu yeni özgürlük tanımı, çok daha kapsayıcıydı. CHP’nin bu dili benimsemesi, onu yasakçı ve seçkinci imajından kurtarıp, tüm farklılıkların bir arada yaşamasını savunan liberal ve demokrat bir parti konumuna taşıma fırsatı veriyordu. Artık muhalefet, “Bizim gibi yaşayacaksınız” demek yerine, “Herkesin istediği gibi yaşayabildiği bir Türkiye istiyoruz” diyebilirdi. Bu, partinin on yıllardır taşıdığı en ağır yüklerden birini sırtından atması anlamına geliyordu.
Üçüncü sihirli kelime ise “demokrasi”nin yeniden tanımlanmasıydı. Gezi öncesi siyasi tartışmalarda demokrasi, genellikle sandığa indirgenmiş bir kavramdı. AKP, yüzde 50 oy aldığını söyleyerek her türlü dayatmayı meşrulaştırıyor, muhalefet ise bu çoğunlukçuluğa karşı genellikle hukukun üstünlüğü ve kurumların özerkliği gibi teknik argümanlarla karşı çıkıyordu. Gezi, demokrasiyi sandıktan çıkarıp sokağa, parka, foruma, yani halkın hayatına taşıdı. Demokrasinin sadece seçmek değil, aynı zamanda katılmak, söz söylemek, denetlemek ve yönetime etki etmek olduğunu gösterdi. Bu “katılımcı demokrasi” ruhu, CHP’ye çoğunlukçu iktidar anlayışına karşı güçlü bir ahlaki ve siyasi argüman sundu. Artık CHP, “Sandıktan çıktın diye her şeyi yapamazsın, halka sormak, dinlemek zorundasın” diyebilirdi. Bu, partiyi sadece bir seçim mekanizmasının parçası olmaktan çıkarıp, sivil toplumun ve halkın taleplerinin siyasi temsilcisi olma iddiasına taşıyordu.
CHP yönetiminin, özellikle de Kemal Kılıçdaroğlu’nun, bu yeni dili ve siyaset yapma biçimini benimseme zorunluluğunu fark etmesi, bir aydınlanma anından çok, pragmatik bir zorunluluğun sonucuydu. 2011 seçimlerindeki hayal kırıklığı, sadece söylem değişikliğinin yetmediğini, partinin ruhunda ve kimliğinde daha derin bir dönüşüme ihtiyaç olduğunu göstermişti. Gezi, bu dönüşümün nasıl yapılabileceğine dair somut bir yol haritası sundu. Kılıçdaroğlu ve ekibi, Gezi’de ortaya çıkan devasa enerjinin, kendi partilerinin kontrolü dışında, kendi dillerinin dışında aktığını gördüler. Bu enerjiyi ya görmezden gelip marjinalleşecekler ya da onun dilini öğrenip o dalganın üzerine çıkmaya çalışacaklardı. Seçimlerini ikincisinden yana kullandılar. Bu, partinin geleneksel ulusalcı-Kemalist kanadında büyük bir rahatsızlık yaratsa da, partinin sıkıştığı yerden çıkabilmesi için başka bir yol görünmüyordu.
Bu farkındalığın ilk somut adımları, Gezi sonrası dönemde atılmaya başlandı. Kılıçdaroğlu’nun konuşmalarında “laiklik” ve “rejim” kelimeleri giderek daha az yer tutarken, “adalet”, “hak”, “hukuk”, “özgürlük” ve “demokrasi” kelimeleri anahtar kavramlar haline geldi. Parti, artık iktidarı Siyasal İslamcı gündemi üzerinden değil, yolsuzlukları, hukuksuzlukları ve otoriterleşmesi üzerinden eleştiriyordu. 17-25 Aralık yolsuzluk operasyonları patlak verdiğinde, CHP bu olayı bir rejim meselesi olarak değil, bir “kul hakkı yeme” ve “adaletsizlik” meselesi olarak çerçeveledi. Bu dil, muhafazakâr seçmenin de anlayabileceği ve vicdanen karşılık bulabileceği bir dildi.
“Biz” tanımının genişletilmesi, bu sürecin en önemli ve en zorlu parçasıydı. CHP, artık “biz” derken sadece kendi çekirdek tabanını değil, iktidarın politikalarından mağdur olan herkesi kastetmeye çalışıyordu. Bu yeni “biz”in içinde, KHK ile işinden atılan bir memur da, Soma’da hayatını kaybeden bir madenci de, baskı gören bir gazeteci de, çocuğuna iş bulamayan bir anne de vardı. Bu, kimlikler ve ideolojiler üstü, ortak bir “mağduriyet” ve “adalet arayışı” kimliğiydi. Partinin, tarihinde ilk defa, kendisinden olmayanların acısına ortak olmaya, onların hikayesini dinlemeye ve onların sesi olmaya çalıştığı bir döneme girildi. Bu, partinin kendi içine kapalı, elitist dünyasından çıkıp, toplumun farklı kesimlerinin gerçek dertleriyle hemhal olma çabasıydı.
Ancak bu dilsel ve zihinsel dönüşüm, ne kolay ne de pürüzsüz oldu. Parti içinde, bu yeni dili bir “taviz”, bir “kimliksizleşme”, Atatürk’ün ilkelerinden bir “sapma” olarak gören güçlü bir direnç vardı. Ulusalcı kanat, “adalet, özgürlük” gibi “yumuşak” kavramların, ülkenin milli güvenliği ve üniter yapısı gibi “sert” gerçeklerin önüne geçmesinden endişe duyuyordu. Onlara göre parti, “evrensel değerler” uğruna kendi tarihsel misyonunu ve kırmızı çizgilerini feda ediyordu. Bu iç gerilim, partinin sonraki yıllardaki siyasetini sürekli olarak etkileyecek, onu zaman zaman ileri adımlar atmaktan alıkoyacak ve söylemlerinde çelişkiler yaratacaktı.
Sonuç olarak, Gezi’nin mirası, CHP’ye ve Türkiye muhalefetine yeni bir siyasi ufuk açtı. Onu, 20. yüzyılın kısır kimlik çatışmalarından çıkarıp, 21. yüzyılın evrensel değerler siyasetine taşıma potansiyeli sundu. CHP, bir iktidar alternatifi olabilmek için bu yeni dili benimsemek, bu yeni “biz” tanımını içselleştirmek zorunda olduğunu acı bir şekilde de olsa fark etti. Çünkü Gezi göstermişti ki, toplum, artık kendisine tepeden bakan, onu dizayn etmeye çalışan kurtarıcılar değil, kendisini dinleyen, anlayan ve onunla birlikte yürüyen yol arkadaşları arıyordu. CHP’nin bu yeni rolü ne kadar başarıyla oynayabileceği, bu yeni dili ne kadar samimiyetle konuşabileceği, gelecekteki en büyük sınavı olacaktı. Bu keşif, yolun sonu değil, daha engebeli ve zorlu bir yolculuğun sadece başlangıcıydı.
Bölüm 8: “Darbe ve Demokrasi İkilemi: 15 Temmuz’un Siyasi Sonuçları”
Tarih, bazen bir ulusun tüm siyasi denklemlerini, tüm yerleşik kodlarını ve tüm ezberlenmiş rollerini bir gecede yerle bir etme gücüne sahiptir. 15 Temmuz 2016 gecesi, Türkiye için tam olarak böyle bir geceydi. Boğaz Köprüsü’nü kesen tanklar, alçak uçuş yapan F-16’lar, Meclis’i vuran bombalar ve bir Cumhurbaşkanı’nın cep telefonu ekranından halkını sokağa çağırdığı o sureal anlar, ülkenin kolektif hafızasına bir kâbus gibi kazındı. Ancak bu, Türkiye’nin daha önce tecrübe ettiği askeri müdahalelere hiç benzemiyordu. Bu, ordunun laik ve Kemalist refleksleriyle hareket eden geleneksel komuta zincirinin bir darbesi değildi. Bu, devletin en mahrem kılcal damarlarına kadar sızmış, dini bir cemaat kimliği taşıyan, karanlık ve melez bir yapının, Fethullahçı Terör Örgütü’nün (FETÖ) kanlı ve vahşi bir isyanıydı. Bu eşi benzeri görülmemiş tehdit, siyasi haritanın tüm renklerini bir anda anlamsızlaştırdı. O gece ve sonrasında yaşananlar, Türkiye’nin siyasi fay hatlarını yeniden çizecek, en amansız düşmanları aynı safta buluşturacak ve muhalefetin, özellikle de CHP’nin stratejilerini geri dönülmez bir şekilde değiştirecek bir süreç başlattı. 15 Temmuz, “demokrasi” kavramını, tüm ideolojik farklılıkların üzerinde, zorunlu bir ittifakın ve acı dolu bir ikilemin ortak paydası haline getirdi.
Darbe girişiminin ilk saatlerinde yaşanan şok ve belirsizlik, tüm siyasi aktörleri tarihî bir sınavla karşı karşıya bıraktı. Özellikle ana muhalefet partisi CHP için bu, varoluşsal bir andı. Partinin DNA’sında, askeri müdahalelere karşı karmaşık ve çelişkili bir hafıza vardı. 27 Mayıs 1960 darbesi, parti tarafından bir “devrim” olarak selamlanmış, 12 Eylül 1980 darbesi partinin kapatılmasına yol açmış, 28 Şubat süreci ise “irticaya karşı” ordunun meşru bir müdahalesi olarak görülmüştü. Partinin ulusalcı-devletçi kanadı için ordu, her zaman laik cumhuriyetin son ve en güvenilir kalesiydi. Ancak 15 Temmuz’da sahnedeki aktör, bu bildik ve güvenilir kale değildi. Tam tersine, bu kanadın yıllardır “devlet için en büyük tehdit” olarak gördüğü, ordunun içine sızmış bir cemaat yapılanmasıydı. Bu durum, eski refleksleri ve ezberleri tamamen işlevsiz kıldı.
Bu kritik anda CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu, tereddütsüz ve net bir tavır sergiledi. Gecenin ilerleyen saatlerinde yaptığı açıklamayla, bu girişimin “kabul edilemez” olduğunu, Türkiye’nin darbelerden çok çektiğini ve CHP’nin parlamenter demokrasiye sonuna kadar sahip çıkacağını ilan etti. Bu, basit bir siyasi açıklamanın çok ötesinde bir anlam taşıyordu. Kılıçdaroğlu, “ama”sız, “fakat”sız bir şekilde, sevmedikleri ve on üç yıldır mücadele ettikleri bir iktidara karşı yapılmış olsa bile, darbenin her türlüsüne karşı olduğunu ilan ediyordu. Bu tavır, Türkiye siyasetinde bir ilkti. “Bizim darbeciler” ve “onların darbecileri” ayrımını reddeden bu ilkesel duruş, 15 Temmuz sonrası siyasi iklimi şekillendirecek olan o meşhur “demokrasi paydası”nın da temelini attı. CHP, ilk defa kendisini devletin bekçisi olarak değil, bizatihi demokrasinin savunucusu olarak konumlandırıyordu. Bu, Gezi ruhuyla başlayan ve partiyi evrensel değerler siyasetine yaklaştıran dönüşümün en somut ve en riskli sınavıydı.
Darbe girişiminin halkın ve güvenlik güçlerinin direnişiyle bastırılmasının ardından, Türkiye’de daha önce hiç görülmemiş bir siyasi atmosfer oluştu. Toplumun tüm kesimlerinde darbecilere karşı ortak bir öfke ve seçilmiş hükümete yönelik, partizanlığın ötesinde bir sahiplenme duygusu hakimdi. İktidar, bu atmosferi bir “milli birlik ve beraberlik” ruhuna dönüştürmek için harekete geçti. Bu ruhun en zirve noktası, 7 Ağustos 2016’da İstanbul Yenikapı’da düzenlenen “Demokrasi ve Şehitler Mitingi” oldu. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın çağrısıyla düzenlenen mitinge, AKP ve MHP liderlerinin yanı sıra, başlangıçta katılmaya mesafeli duran CHP lideri Kemal Kılıçdaroğlu da Başbakan Binali Yıldırım’ın kişisel daveti ve ısrarıyla katılma kararı aldı. Bu, Türk siyasi tarihinde bir milattı. Yıllardır birbirlerine en ağır sözlerle hitap eden, ideolojik olarak birbirinin tam zıddı konumda olan liderler, milyonların önünde aynı platformda, aynı sahnedeydi. Bu, 15 Temmuz’un yarattığı “zorunlu ittifak” zemininin en görünür, en sembolik anıydı.
Ancak bu birliktelik tablosu, ne kadar güçlü görünürse görünsün, kendi içinde derin çelişkiler ve gerilimler barındırıyordu. Her şeyden önce, bu yeni “milli birlik” tanımı, Kürt siyasi hareketini ve onun temsilcisi HDP’yi dışlıyordu. HDP de darbeye net bir şekilde karşı çıkmış olmasına rağmen, Yenikapı’daki mitinge davet edilmemişti. Bu, kurulmakta olan yeni ittifakın sınırlarının, “terörle mücadele” adı altında Kürtleri dışarıda bırakacak şekilde çizildiğinin ilk işaretiydi. İkincisi, Kılıçdaroğlu’nun bu mitinge katılması, CHP içinde ve partiye yakın seküler-ulusalcı çevrelerde büyük bir tartışma yarattı. Bir kesim, bu katılımı demokrasinin selameti için atılmış doğru ve sorumlu bir adım olarak görürken, diğer ve daha sesli bir kesim bunu “Erdoğan’ın otoriter rejimini meşrulaştırmak”, “saraya teslim olmak” ve “partinin ilkelerinden taviz vermek” olarak yorumladı. Onlara göre Kılıçdaroğlu, 15 Temmuz’u kendi tek adam rejimini pekiştirmek için bir fırsata çeviren Erdoğan’ın oyununa gelmişti. Bu tartışma, CHP’nin “demokrasi”yi savunmak ile “otoriterleşmeye direnmek” arasındaki o ince çizgide ne kadar zorlu bir yürüyüş yapacağının habercisiydi.
“Yenikapı Ruhu” adı verilen bu kırılgan birliktelik, çok uzun ömürlü olmadı. Darbe girişiminden sadece beş gün sonra, 20 Temmuz’da hükümet, ülke genelinde Olağanüstü Hal (OHAL) ilan etti. Gerekçe, devletin içine sızmış FETÖ unsurlarını hızlı ve etkin bir şekilde temizlemekti. Başlangıçta muhalefet, bu gerekçeyi anlayışla karşılasa da, OHAL rejiminin uygulamaları kısa sürede amacını aşan bir nitelik kazandı. Kanun Hükmünde Kararnameler (KHK) ile sadece darbeciler ve FETÖ üyeleri değil, aynı zamanda solcu akademisyenler, Kürt siyasetçiler, muhalif gazeteciler, sendikacılar, yani iktidara muhalif olan hemen her kesimden on binlerce insan kamudan ihraç edildi, tutuklandı veya soruşturmaya uğradı. OHAL, FETÖ ile mücadele aracı olmaktan çıkıp, iktidarın tüm toplumsal muhalefeti susturduğu, Meclis’i devre dışı bıraktığı ve hukukun üstünlüğünü askıya aldığı bir rejime dönüştü.
İşte bu noktada, CHP’nin 15 Temmuz sonrası içine girdiği en büyük ikilem ortaya çıktı: “Darbe ve Demokrasi İkilemi”. Parti, bir yandan devletin bekasına yönelik en büyük tehditlerden biri olarak gördüğü FETÖ ile mücadeleyi sonuna kadar desteklemek zorundaydı. Bu, partinin devletçi reflekslerinin ve ulusalcı tabanının bir gereğiydi. Ancak diğer yandan, bu mücadelenin bir “cadı avı”na dönüşmesine, hukukun ve demokrasinin ayaklar altına alınmasına ve ülkenin bir KHK rejimine teslim edilmesine de karşı çıkmak zorundaydı. Bu, partinin Gezi sonrası benimsediği yeni özgürlükçü ve demokrat kimliğinin bir gereğiydi. CHP, aynı anda hem devletin yanında hem de devletin uygulamalarına karşı olmak gibi son derece zor bir pozisyonda sıkışıp kaldı. İktidar, bu ikilemi ustalıkla kullandı. CHP, OHAL’i veya KHK’ları eleştirdiğinde, iktidar tarafından anında “FETÖ’yü savunmakla”, “darbecilerin yanında yer almakla” suçlandı. Bu propaganda, Yenikapı’da oluşan milli mutabakat havasında oldukça etkili oldu ve CHP’yi siyaseten zora soktu.
Bu sıkışmışlık, CHP’yi yeni bir strateji arayışına itti. Yenikapı’daki uzlaşmacı rolün işe yaramadığı, iktidarın bu ruhu kendi otoriter gündemi için kullandığı anlaşılmıştı. Partinin, hem FETÖ ile mücadeleyi destekleyip hem de OHAL rejiminin hukuksuzluklarına karşı çıkabileceği yeni bir dil ve yeni bir eylem biçimi bulması gerekiyordu. Bu arayış, partiyi giderek Yenikapı’daki ortaklıktan uzaklaştırıp, OHAL rejiminin en kararlı muhalifi konumuna getirdi. Bu süreçte en büyük kırılma, iktidarın 15 Temmuz sonrası oluşan “milli birlik” atmosferini kullanarak gündeme getirdiği Anayasa değişikliği ve başkanlık sistemi referandumu oldu. MHP lideri Devlet Bahçeli’nin de desteğini alan bu teklif, Türkiye’nin yönetim sistemini kökten değiştirmeyi ve Cumhurbaşkanı Erdoğan’a çok geniş yetkiler vermeyi hedefliyordu.
2017 Anayasa Referandumu süreci, 15 Temmuz’un siyasi haritayı nasıl yeniden çizdiğinin en somut kanıtı oldu. Yenikapı’da aynı safta duran CHP ve AKP-MHP bloğu, bu kez karşı karşıyaydı. Daha da önemlisi, referandumdaki “Hayır” cephesi, 15 Temmuz’un yarattığı “demokrasi” paydasında birleşen, ideolojik olarak birbirinden çok farklı kesimleri bir araya getiren yeni bir “zorunlu ittifak”ın doğuşuna sahne oldu. Bu cephede, CHP’nin seküler ve sol tabanı, MHP’den kopan ve daha sonra İYİ Parti’yi kuracak olan ülkücü-milliyetçi kanat, HDP’nin temsil ettiği Kürt seçmenler, Saadet Partisi’nin temsil ettiği Milli Görüş geleneği ve çeşitli liberal-demokrat çevreler vardı. Bu grupların normal şartlarda aynı siyasi hedef için bir araya gelmesi hayal bile edilemezdi. Ancak 15 Temmuz sonrası inşa edilen OHAL rejiminin ve başkanlık sisteminin yarattığı “tek adam yönetimi” tehdidi, tüm bu farklılıkları aşan ortak bir payda yaratmıştı. Artık mesele laiklik, milliyetçilik veya Kürt sorunu değil, gücün tek bir kişide toplanmasına karşı denge ve denetleme mekanizmalarını, yani cumhuriyetin demokratik karakterini korumaktı.
CHP, bu “Hayır” kampanyasının doğal lideri konumundaydı ve bu süreçte dilini tamamen Gezi ve 15 Temmuz sonrası dönemin ruhuna uygun olarak yeniden şekillendirdi. Kampanya, korku ve kutuplaşma üzerine değil, “tek adam rejiminin ülkeye getireceği tehlikeler” ve “bir arada yaşama iradesi” üzerine kuruldu. “Geleceğimiz için Hayır” gibi pozitif ve kucaklayıcı sloganlar kullanıldı. Referandum, yüzde 51.4 “Evet”e karşı yüzde 48.6 “Hayır” ile sonuçlansa da, bu sonuç muhalefet için psikolojik bir zaferdi. Çünkü tüm devlet imkanlarına, medyanın ezici gücüne ve OHAL koşullarına rağmen, ülkenin neredeyse yarısının bu dayatmaya direndiğini göstermişti. Daha da önemlisi, bu sonuç, İstanbul, Ankara, İzmir, Adana, Antalya gibi Türkiye’nin en büyük metropollerinde “Hayır” oylarının önde çıktığını göstererek, gelecekteki zaferlerin mümkün olabileceğine dair bir umut ışığı yaktı. Bu, 15 Temmuz’un yarattığı “zorunlu ittifak” zemininin ilk büyük seçim başarısıydı ve gelecekte kurulacak olan Millet İttifakı’nın da fiili bir provası niteliğindeydi.
Sonuç olarak, 15 Temmuz darbe girişimi, Türkiye’nin siyasi DNA’sını kalıcı olarak değiştirdi. Başarısız olan bu kanlı girişim, paradoksal bir şekilde, en büyük hedefi olan iktidarı daha da güçlendirdi ve otoriter bir rejimin kapılarını araladı. Ancak aynı zamanda, bu yeni tehdit karşısında, Türkiye tarihinde daha önce hiç görülmemiş genişlikte bir demokrasi bloğunun da mayasını çaldı. CHP için 15 Temmuz, hem bir ikilem hem de bir dönüşüm vesilesi oldu. Parti, devletçi ve güvenlikçi geçmişiyle, evrensel demokrasi ve hukuk ilkelerine dayalı yeni kimliği arasında gidip geldi. Bu süreçte, Yenikapı’daki kırılgan ortaklıktan OHAL rejiminin en sert muhalifliğine evrildi. En önemlisi, partiyi on yıllardır esir alan laik-muhafazakâr çatışmasının yerine, otoriterlik-demokrasi eksenini siyasetinin merkezine koymak zorunda kaldı. 15 Temmuz, CHP’nin kalesindeki çatlakları derinleştirirken, aynı zamanda o kaleden dışarıya, daha geniş ittifaklara ve yeni bir siyaset anlayışına uzanan bir köprünün de temellerini attı. Bu köprüden ilk büyük geçiş denemesi, çok yakında, adaleti aramak için çıkılacak uzun bir yürüyüşle başlayacaktı.
Bölüm 9: “Adalet Yürüyüşü: Sivil Muhalefetin Liderliği”
Siyasi tarihin akışı, bazen tek bir insanın attığı tek bir adımla değişebilir. Bu adım, planlanmış bir stratejinin değil, birikmiş bir çaresizliğin, ahlaki bir isyanın ve artık kaybedecek bir şey kalmadığına dair derin bir farkındalığın ürünüdür. 15 Haziran 2017’de, Ankara’daki Güvenpark’ın serin sabahında, Cumhuriyet Halk Partisi Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’nun attığı o ilk adım, tam olarak böyle bir andı. Elinde sadece “Adalet” yazan bir dövizle, ne bir parti bayrağı ne de kalabalık bir kortej olmadan, tek başına başlattığı bu eylem, bir siyasi protestonun çok ötesinde, modern Türkiye tarihinde eşi benzeri görülmemiş bir sivil itaatsizlik manifestosuna dönüşecekti. Ankara’dan İstanbul’a uzanan 25 günlük, 420 kilometrelik bu destansı yolculuk, sadece bir yürüyüş değil, bir arayış, bir arınma ve bir yeniden doğuş hikayesiydi. Bu, Kemal Kılıçdaroğlu’nun teknokrat ve bürokrat kimliğinden sıyrılıp, bir halk liderine dönüştüğü bir yolculuktu. Ve en önemlisi, bu, CHP’nin Meclis kürsülerinin, kapalı grup toplantılarının ve Anayasa Mahkemesi koridorlarının boğucu atmosferinden çıkarak, Gezi’nin isyankâr ve çoğulcu ruhunu sahiplenen, sivil ve kapsayıcı bir direnişin liderliğine soyunduğu, tarihî bir dönüm noktasıydı.
Adalet Yürüyüşü’nü tetikleyen kıvılcım, CHP Milletvekili Enis Berberoğlu’nun MİT Tırları davasında “devlet sırlarını ifşa etmek” suçundan 25 yıl hapis cezasına çarptırılıp anında tutuklanması oldu. Bu karar, 15 Temmuz sonrası OHAL rejiminin geldiği noktanın en somut ve en sarsıcı göstergesiydi. Artık hukuk, sadece muhalif gazetecileri, akademisyenleri veya Kürt siyasetçileri değil, ana muhalefet partisinin seçilmiş bir milletvekilini de hedef alabiliyordu. Bu, parlamentonun ve siyaset kurumunun fiilen anlamsızlaştırıldığı, adaletin tamamen iktidarın bir aygıtına dönüştüğü algısını perçinledi. CHP için bu, bir bardağı taşıran son damlaydı. Parti, aylardır OHAL’in hukuksuzluklarına karşı Meclis’te mücadele ediyor, raporlar yayınlıyor, uluslararası kurumlara şikayette bulunuyordu. Ancak tüm bu klasik muhalefet yöntemleri, iktidarın KHK’larla ördüğü duvarlara çarpıp etkisiz kalıyordu. Siyasetin kanalları tıkanmıştı. İşte bu tam bir tükenmişlik ve çaresizlik anında, Kılıçdaroğlu kimsenin beklemediği bir hamle yaptı: Siyaseti Meclis’in dışına, sokağa, halkın yanına taşımaya karar verdi.
Bu karar, Kılıçdaroğlu’nun ve CHP’nin o güne kadarki siyaset yapma biçimine tamamen aykırı, radikal bir kopuştu. O güne kadar Kılıçdaroğlu, her zaman hukukun ve meşru zeminlerin altını çizen, sokağı bir risk alanı olarak gören, temkinli ve kuralcı bir lider profili çizmişti. Onun için siyaset, dosyalarla, belgelerle ve kurumsal kanallar üzerinden yapılan bir akıl oyunuydu. Ancak o gün, aklın ve kuralların tükendiği yerde, bedenin ve vicdanın devreye girmesi gerektiğini anladı. Yürümek, en temel, en insani ve en barışçıl eylem biçimiydi. Bu, bir isyan çağrısı değil, bir adalet feryadıydı. Bu, bir güç gösterisi değil, bir ahlaki duruştu. Kılıçdaroğlu, takım elbisesini ve siyasetçi zırhını çıkarıp, ayağında spor ayakkabıları, sırtında terli gömleğiyle, sıradan bir vatandaş gibi, herkes için adalet talep eden bir “yolcu”ya dönüştü. Bu kişisel dönüşüm, yürüyüşün ruhunu ve başarısını belirleyen en temel faktör olacaktı.
Yürüyüşün ilk günleri, yalnız ve belirsizliklerle doluydu. İktidar medyası ve sözcüleri, eylemi küçümsüyor, “terör örgütlerine destek yürüyüşü” olarak karalıyor, Kılıçdaroğlu’nu “FETÖ’nün talimatıyla sokağa çıkmakla” suçluyordu. Ancak yol uzadıkça, adımlar çoğaldıkça, bu karalama kampanyası etkisini yitirmeye başladı. Çünkü yolda yürüyen insan profili, bu iddiaları yalanlıyordu. Yürüyüş, yavaş yavaş, Türkiye’nin adalet arayan tüm mağdurlarının buluştuğu bir umut nehrine dönüştü. KHK ile haksız yere işinden atılmış bir öğretmen, çocuğunu kanserden kaybeden ve adalet arayan bir anne, Soma’da kardeşini kaybetmiş bir madenci, barış bildirisini imzaladığı için üniversiteden atılmış bir akademisyen, Ergenekon-Balyoz kumpaslarında yargılanmış emekli bir subay, tarlasını termik santrale kaptırmış bir köylü… İdeolojileri, kimlikleri, yaşam tarzları ne olursa olsun, hayatlarının bir noktasında adaletsizliğin soğuk yüzüyle karşılaşmış herkes, bu yürüyüşte kendi hikayesinin bir parçasını buldu.
İşte bu, Adalet Yürüyüşü’nün Gezi ruhunu sahiplendiği noktaydı. Tıpkı Gezi gibi, bu yürüyüş de farklı kimlikleri, ortak ve evrensel bir talep etrafında bir araya getiriyordu. Yürüyüş kortejinde, Türk bayrağı taşıyan bir ülkücü ile zafer işareti yapan bir sosyalist yan yana yürüyebiliyordu. Başörtülü bir ev hanımı ile dövmeli bir genç, aynı su şişesini paylaşabiliyordu. Bu, CHP’nin on yıllardır başaramadığı bir şeydi: Partinin dar ideolojik sınırlarını aşan, toplumsal bir koalisyonu fiilen ve bedenen inşa etmek. Yürüyüş boyunca Kılıçdaroğlu, bu kapsayıcılığı korumak için olağanüstü bir çaba gösterdi. Parti bayrakları ve sloganları yasaklandı. Tek sembol, Türk bayrağı ve tek slogan, “Hak, Hukuk, Adalet”ti. Bu basit ama güçlü slogan, yürüyüşün evrensel ve partisiz karakterini vurguluyor, kimseyi dışarıda bırakmıyordu. Bu, Gezi’nin lidersiz ve kendiliğinden ruhunun, bu kez sorumlu bir liderlikle, belirli bir hedefe doğru, barışçıl bir disiplin içinde kanalize edilmesiydi. Kılıçdaroğlu, Gezi’nin lideri değildi, ama Gezi’nin mirasının taşıyıcısı ve uygulayıcısı rolüne soyunuyordu.
Yürüyüş, aynı zamanda CHP’nin muhalefet dilini ve stratejisini de kökten değiştirdi. Parti, artık mağduriyetleri sadece Meclis kürsüsünden dile getiren, raporlar yazan pasif bir gözlemci değildi. Bizzat mağdurların yanına gidiyor, onların acısını dinliyor, onlarla birlikte yol yürüyor, onların sesi oluyordu. Bu, siyasetin merkezini Ankara’dan, halkın hayatına, yollara, tarlalara, kasabalara taşıyan bir devrimdi. Kılıçdaroğlu, Bolu Dağı’nı tırmanırken veya Sakarya’nın sıcağında yürürken, aslında partinin kendi içine ördüğü o görünmez duvarları da yıkıyordu. Bu eylem, partinin seçkinci ve halktan kopuk imajına vurulmuş en büyük darbeydi. 69 yaşındaki bir liderin, tüm sağlık risklerine ve tehditlere rağmen, adalet için günlerce yürümesi, ona daha önce hiçbir siyasi söylemin kazandıramayacağı bir ahlaki meşruiyet ve samimiyet kazandırdı. O artık dosyalara boğulmuş bir bürokrat değil, halkın derdiyle dertlenen, inandığı bir dava uğruna bedenini ortaya koyan bir direniş sembolüydü.
Günler geçtikçe ve yürüyüş İstanbul’a yaklaştıkça, katılım çığ gibi büyüdü. Başta tereddütle yaklaşanlar, yürüyüşün barışçıl ve kararlı doğasını gördükçe korteje katıldılar. Yürüyüş, iktidarın tüm karalama çabalarına rağmen, toplumda büyük bir sempati ve saygı dalgası yarattı. Bu, muhalif kesimler için 16 Nisan referandum yenilgisinin ardından yaşanan moral bozukluğunu ve umutsuzluğu dağıtan bir can suyu oldu. İnsanlar, yalnız olmadıklarını, kendileri gibi düşünen milyonların var olduğunu gördüler. Adalet Yürüyüşü, dağınık ve moralsiz bir muhalefete yeniden ortak bir amaç, ortak bir ruh ve en önemlisi, ortak bir umut verdi.
Bu destansı yolculuğun zirvesi, 9 Temmuz 2017’de İstanbul Maltepe’de düzenlenen ve milyonların katıldığı tarihi miting oldu. O gün Maltepe miting alanı, Türkiye’nin adalet arayan vicdanının buluştuğu bir meydana dönüştü. Sahneye tek başına çıkan Kemal Kılıçdaroğlu, elinde hiçbir parti amblemi olmadan, sadece bir Türk bayrağının önünde, tarihi bir konuşma yaptı. Bu konuşma, bir parti liderinin seçim konuşması değil, bir sivil direniş liderinin manifestosuydu. Okuduğu 10 maddelik metin, sadece Enis Berberoğlu için değil, OHAL rejiminin tüm mağdurları için, bağımsız bir yargı, özgür bir medya, tarafsız bir parlamento ve liyakate dayalı bir devlet için bir adalet çağrısıydı. Bu manifesto, Gezi’nin ve 16 Nisan Hayır cephesinin taleplerini somutlaştıran, gelecekte kurulacak olan Millet İttifakı’nın da ideolojik çerçevesini çizen bir metindi.
Sonuç olarak, Adalet Yürüyüşü, CHP tarihinde ve Türkiye muhalefet tarihinde bir sayfanın kapandığı, yeni bir sayfanın açıldığı bir dönüm noktasıdır. Bu eylemle birlikte CHP, kendisini rejimin bekçisi olarak gören geleneksel, devletçi ve reaktif muhalefet anlayışını terk etmiştir. Onun yerine, toplumun farklı kesimlerinin adalet talebini merkezine alan, proaktif, sivil ve kapsayıcı bir muhalefet anlayışını benimseme yolunda en büyük adımını atmıştır. Bu, partinin kendi kalesinden çıkarak, toplumla yeniden bağ kurma, onun güvenini ve liderliğini kazanma yolundaki en samimi ve en cesur denemesiydi. Yürüyüş, iktidarı devirmedi veya OHAL rejimini hemen sona erdirmedi. Ancak çok daha önemli bir şeyi başardı: Muhalefetin psikolojik üstünlüğü ele geçirmesini sağladı, umudu yeniden yeşertti ve en önemlisi, ideolojik olarak birbirinden fersah fersah uzak olan kesimleri ortak bir “adalet” paydasında birleştirebilecek geniş bir demokrasi ittifakının mümkün olduğunu fiilen gösterdi. O gün Ankara’dan atılan o ilk adım, sadece İstanbul’a değil, aynı zamanda 2018’de kurulacak olan Millet İttifakı’na ve 2019’da kazanılacak olan büyükşehir belediyelerine giden yolun da başlangıcıydı. Adalet Yürüyüşü, kaledeki çatlağı onarmak yerine, o çatlaktan dışarıya doğru cesurca yürümeyi seçen bir partinin hikayesiydi.
Bölüm 10: “Masanın Temelleri: Millet İttifakı’nın Doğuşu”
Siyasette bazen en devrimci fikirler, en parlak ideolojilerden değil, en acımasız matematiksel zorunluluklardan doğar. 2017 Anayasa Referandumu ile Türkiye’nin siyasi rejimi, fiilen bir Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’ne dönüşmüştü. Bu yeni sistem, sadece yetkileri tek bir kişide toplamakla kalmıyor, aynı zamanda siyasetin aritmetiğini de kökten değiştiriyordu. Artık seçimleri kazanmak için yüzde 30 veya yüzde 40 oy almak yetmiyordu; iktidarın anahtarını ele geçirmek için sihirli bir eşiğin, “yüzde 50+1”in aşılması gerekiyordu. Bu basit ama acımasız kural, muhalefetteki tüm partileri, özellikle de ana muhalefet partisi CHP’yi, kendi tarihsel kimlikleriyle, ideolojik kırmızı çizgileriyle ve sosyolojik tabanlarıyla yüzleşmeye zorlayan bir varoluşsal meydan okumaydı. 2018’de ufukta beliren erken seçimlere giderken, CHP lideri Kemal Kılıçdaroğlu ve kurmaylarının zihninde tek bir soru vardı: Yüzde 25’lik cam tavanına sıkışmış bir parti, bu sihirli eşiği tek başına nasıl aşabilirdi? Cevap basitti: Aşamazdı. İşte bu acı gerçeklikten, Türk siyasi tarihinde o güne kadar “akıl almaz”, “hayal edilemez” olarak nitelendirilecek bir strateji doğdu: Millet İttifakı. Bu, CHP’nin, tarihinde ilk defa, kendisini en keskin çizgilerle ayırdığı merkez sağ ve muhafazakâr gelenekten gelen partilerle, yani İYİ Parti ve Saadet Partisi ile aynı masa etrafında buluşma cüretini göstermesiydi. Bu ittifak, sadece bir seçim işbirliği değil, aynı zamanda partinin kendi ulusalcı-seküler tabanının en derin korkularıyla ve önyargılarıyla giriştiği sancılı bir hesaplaşmanın da başlangıcıydı.
Millet İttifakı’nın doğuşunu hazırlayan zemin, aslında 16 Nisan 2017 referandumundaki “Hayır” cephesinin fiili birlikteliğiyle örülmüştü. O referandum, ideolojik olarak birbirine taban tabana zıt olan kesimlerin, “tek adam rejimi” olarak adlandırdıkları ortak bir tehdit karşısında bir araya gelebildiğini göstermişti. Adalet Yürüyüşü ise bu birlikteliğe ahlaki bir ruh ve sivil bir meşruiyet kazandırmıştı. Ancak bu gayriresmi birlikteliği, resmi ve somut bir seçim ittifakına dönüştürme fikri, yine de devrimci bir adımdı. Çünkü bu, CHP’nin sadece siyasi bir risk alması değil, aynı zamanda kendi kimliğinin temel direklerinden birini, yani “sağ” ve “dindar” siyasete karşı konumlanma halini sorgulaması anlamına geliyordu. CHP için Saadet Partisi, laik cumhuriyete karşı en büyük tehdit olarak görülen Milli Görüş hareketinin devamıydı; İYİ Parti ise kökleri 12 Eylül öncesinin kanlı çatışmalarına dayanan, kendisiyle derin bir tarihsel husumeti olan milliyetçi-ülkücü geleneğin bir parçasıydı. Bu partilerle aynı masaya oturmak, CHP’nin çekirdek tabanı için sadece bir strateji hatası değil, bir tür “düşmanla işbirliği”, bir “kimlik ihaneti” olarak algılanma potansiyeli taşıyordu.
Ancak Kemal Kılıçdaroğlu’nun vizyonu, bu ideolojik ve duygusal engellerin ötesinde, katı bir siyasi rasyonaliteye dayanıyordu. Bu rasyonalitenin birinci ilkesi, yeni sistemin dayattığı yüzde 50+1 kuralıydı. Kılıçdaroğlu, CHP’nin tek başına bu oranı bulmasının imkansız olduğunu, AKP ve MHP’nin kurduğu Cumhur İttifakı’na karşı, muhalefetin de kendi oylarını maksimize edecek, fire vermeyecek bir formül bulmak zorunda olduğunu görüyordu. Bu formül, her partinin kendi kimliğini koruyarak, ortak bir amaç etrafında güçlerini birleştirmesinden geçiyordu. İttifak, partilerin birleşmesi veya birbirine benzemesi değil, farklılıklarını koruyarak ortak bir demokratik paydada buluşması anlamına geliyordu. Bu payda, 16 Nisan ve Adalet Yürüyüşü ile zaten tanımlanmıştı: Güçlendirilmiş Parlamenter Sisteme geri dönmek, hukukun üstünlüğünü ve kuvvetler ayrılığını yeniden tesis etmek. Bu, ittifakın ideolojik tutkalı olacaktı.
Rasyonalitenin ikinci ilkesi, seçmen psikolojisiyle ilgiliydi. Kılıçdaroğlu ve strateji ekibi, CHP’nin Anadolu’daki muhafazakâr ve milliyetçi seçmen nezdindeki derin güvensizlik duvarını biliyordu. Bu duvarı yıkmanın en etkili yolu, o seçmenlerin güvendiği, onların dilinden konuşan liderleri ve partileri yanına almaktı. İYİ Parti lideri Meral Akşener, milliyetçi ve merkez sağ seçmen üzerinde, Saadet Partisi lideri Temel Karamollaoğlu ise Milli Görüş tabanı ve AKP’den rahatsız muhafazakârlar üzerinde bir etkiye sahipti. Bu liderlerle kurulacak bir ittifak, CHP’nin o mahallelere giriş vizesi olabilirdi. CHP’li bir adaya asla oy vermeyecek bir seçmen, Akşener’in veya Karamollaoğlu’nun onayladığı bir ortak adaya veya ittifak listesine oy vermeye ikna edilebilirdi. Bu, CHP’nin kendi kimliğinden taviz vermeden, “ittifak hukuku” içinde yeni seçmen kitlelerine ulaşmasını sağlayacak bir köprü stratejisiydi.
Bu stratejinin hayata geçirilmesindeki en somut ve en dramatik adımlardan biri, hiç şüphesiz “15 milletvekili hamlesi” oldu. Yeni kurulan İYİ Parti’nin, Yüksek Seçim Kurulu tarafından seçime sokulmama riski ortaya çıktığında, Kılıçdaroğlu tarihe geçecek bir karar aldı. 15 CHP milletvekili, partilerinden istifa edip İYİ Parti’ye katılarak, onun Meclis’te grup kurmasını ve böylece seçime girme hakkını garantilemesini sağladı. Bu, sadece teknik bir manevra değil, derin bir siyasi mesajdı. Kılıçdaroğlu, “Bu bir demokrasi meselesidir, demokrasiye pusu kurulmasını engelleyeceğiz” diyerek, bu hamleyi partizan çıkarların ötesinde, sistemin selameti için atılmış bir adım olarak çerçeveledi. Bu jest, ittifakın temellerini atan, özellikle de Meral Akşener ve İYİ Parti tabanı nezdinde büyük bir güven ve sempati yaratan bir “demokrasi dayanışması” eylemiydi. Ancak bu hamle, aynı zamanda parti içindeki ilk büyük fırtınayı da kopardı.
CHP’nin ulusalcı-Kemalist kanadı için bu olay, bir şok ve bir aşağılanma olarak yaşandı. Onlara göre, Atatürk’ün partisinin milletvekilleri, “dün ülkücü katil” olarak gördükleri bir geleneğin devamı olan bir partiye, adeta “ödünç” veriliyordu. Bu, partinin onurunun ve tarihsel kimliğinin ayaklar altına alınması demekti. Parti içinde ve ulusalcı medyada, “Bu nasıl bir stratejidir?”, “CHP, MHP’nin artıklarına payanda mı olacak?”, “Kılıçdaroğlu partiyi sağa çekiyor” gibi sert eleştiriler yükseldi. Bu, ittifak projesinin parti tabanında ne kadar zorlu bir ikna süreci gerektireceğinin ilk işaretiydi. Ulusalcılar için bu, siyasi rasyonalitenin değil, ideolojik teslimiyetin bir göstergesiydi. Onlar, partinin kendi kimliğiyle, tek başına ve onurlu bir şekilde mücadele etmesi gerektiğine, “sağ”dan medet ummanın partiyi kendi özünden koparacağına inanıyorlardı.
Bu iç gerilimlere rağmen Kılıçdaroğlu, stratejisinden taviz vermedi. İttifak görüşmeleri hızlandı ve CHP, İYİ Parti, Saadet Partisi ve Demokrat Parti’nin katılımıyla Millet İttifakı resmen kuruldu. İttifakın cumhurbaşkanı adayı olarak, her partinin kendi adayını çıkarması, ancak ikinci turda en çok oyu alan adayın arkasında birleşilmesi kararlaştırıldı. CHP, kendi adayı olarak Yalova Milletvekili Muharrem İnce’yi gösterdi. İnce, parti içindeki ulusalcı kanada daha yakın, hitabeti güçlü, enerjik ve halkla kolay bağ kurabilen bir isimdi. Bu aday tercihi, aynı zamanda ittifak stratejisinin yarattığı ulusalcı tepkiyi dengelemeye yönelik bir hamle olarak da okunabilir. İnce’nin adaylığı, partinin çekirdek tabanını mobilize etmeyi ve “CHP sağlaşıyor” eleştirilerini boşa çıkarmayı hedefliyordu.
Millet İttifakı’nın kuruluşu, Türk siyasetinde yeni bir dönemin kapısını araladı. Bu, kutuplaşma ve kimlik siyaseti üzerine kurulu bir iktidar anlayışına karşı, farklılıkları bir kenara bırakarak ortak demokratik ilkeler etrafında birleşme iradesinin bir ilanıydı. İttifakın temel vaadi, basit ve netti: Türkiye’yi yeniden parlamenter demokrasiye döndürmek. Bu, laik bir CHP’liyi, milliyetçi bir İYİ Partiliyi ve dindar bir Saadet Partiliyi aynı masada tutan ortak hayaldi. Bu birliktelik, özellikle kararsız seçmenler ve AKP iktidarından umudunu kesmiş merkez sağ kitleler üzerinde, “artık bir alternatif var” algısını yarattı. İktidarın yıllardır kullandığı “muhalefet dağınık, bunların bir projesi yok” argümanı, ilk defa bu kadar güçlü bir şekilde boşa çıkarılıyordu. Karşılarında artık sadece tek tek partiler değil, birleşik bir siyasi akıl ve irade vardı.
Ancak bu “akıl almaz” ittifakın yarattığı sinerji, kendi içindeki çelişkileri ve zorlukları da barındırıyordu. Ulusalcı kanadın tepkisi, buzdağının sadece görünen kısmıydı. İttifakın en hassas ve en kırılgan noktası, HDP ile olan ilişkisiydi. Millet İttifakı, resmi olarak HDP’yi dışarıda bırakmıştı. Bunun en temel nedeni, İYİ Parti’nin HDP ile aynı çatı altında bulunmaya yönelik kategorik ve sert itirazıydı. Bu, ittifakın milliyetçi seçmen nezdindeki meşruiyetini korumak için ödenen bir bedeldi. Ancak herkes biliyordu ki, cumhurbaşkanlığı seçiminin ikinci tura kalması durumunda, HDP seçmeninin oyları olmadan muhalefetin adayının kazanma şansı yoktu. Bu durum, ittifakı adeta iki arada bir derede bırakan bir stratejik ikileme soktu. Bir yandan milliyetçi tabanı küstürmemek için HDP ile araya mesafe koymak, diğer yandan Kürt seçmenin desteğini kaybetmemek için onlara göz kırpmak gerekiyordu. Bu hassas denge, 2018 seçim kampanyası boyunca ittifakın en çok zorlandığı ve en çok eleştirildiği konu oldu.
Sonuç olarak, Millet İttifakı’nın doğuşu, Kemal Kılıçdaroğlu’nun liderliğindeki CHP’nin, partiyi geleneksel ideolojik kalıplarının dışına çıkarma ve onu bir iktidar alternatifi haline getirme yolundaki en cüretkâr ve en riskli hamlesiydi. Bu, siyasi romantizmin değil, soğuk ve rasyonel bir aklın ürünüydü. Bu akıl, yeni sistemin dayattığı matematiksel zorunlulukları ve seçmen sosyolojisinin gerçeklerini temel alıyordu. Bu ittifak, CHP’yi on yıllardır kendisini hapsettiği kimlik siyasetinin dar koridorlarından çıkarıp, geniş tabanlı bir demokrasi cephesinin öncüsü olma potansiyeline taşıdı. Ancak bu stratejik açılım, aynı zamanda partinin kendi içindeki en derin fay hattını, yani ulusalcı-devletçi ruh ile evrensel-demokrat arayış arasındaki çatışmayı da tetikledi. Millet İttifakı, CHP’nin kalesindeki çatlağın artık geri dönülmez bir şekilde büyüdüğünün, partinin ya bu yeni yolda yürüyerek kendini yeniden inşa edeceğinin ya da eski kimliğine geri dönerek marjinalleşme riskiyle yüzleşeceğinin ilanıydı. 2018 seçimlerinin sonuçları ne olursa olsun, bu ittifakla birlikte masanın temelleri atılmış, Türkiye siyasetinde yeni bir oyun başlamıştı.
Bölüm 11: “Ulusalcıların Yeni Evi: İYİ Parti Fenomeni”
Siyasi haritalar, tektonik plakalar gibidir; uzun süre sabit ve değişmez görünürler, ancak yüzeyin altında biriken gerilim, zamanı geldiğinde tüm coğrafyayı yeniden şekillendiren şiddetli kırılmalara yol açar. 15 Temmuz 2016 darbe girişimi ve sonrasında yaşananlar, Türkiye’nin milliyetçi-muhafazakâr plakasında tam olarak böyle bir kırılma yarattı. Bu kırılmanın en belirgin sonucu, Milliyetçi Hareket Partisi (MHP) içinde başlayan ve nihayetinde yeni bir siyasi hareketin doğuşuyla sonuçlanan derin bir yarılmaydı. 25 Ekim 2017’de Meral Akşener liderliğinde kurulan İYİ Parti, sadece MHP’den kopan öfkeli ve hayal kırıklığına uğramış ülkücülerin bir sığınağı olmadı. Çok daha fazlasıydı. İYİ Parti, siyasetin merkezinde oluşan devasa bir boşluğu doldurmaya aday, çift yönlü bir çekim merkezi olarak ortaya çıktı. Bir yandan, partilerinin Cumhurbaşkanı Erdoğan ile kurduğu “beka” ittifakını bir “teslimiyet” olarak gören milliyetçilere seslenirken, diğer ve belki de daha önemli yandan, Cumhuriyet Halk Partisi’nin Kemal Kılıçdaroğlu liderliğinde girdiği yeni “kapsayıcı” ve “helalleşmeci” çizgiden rahatsız olan, kendilerini öksüz hisseden ulusalcı-seküler seçmen için de umut vadeden yeni bir ev haline geldi. İYİ Parti fenomeni, sadece bir parti kurma hikayesi değil, aynı zamanda Türkiye’de milliyetçiliğin ve merkez sağın yeniden tanımlanma çabasının ve CHP’nin kendi içindeki çatlağın nasıl yeni bir siyasi yapıya hayat verdiğinin en çarpıcı örneğidir.
İYİ Parti’nin doğuşunu anlamak için, MHP’nin 15 Temmuz sonrası geçirdiği radikal eksen kaymasını kavramak gerekir. Darbe girişiminden önce MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli, Erdoğan’ın ve AKP iktidarının en sert, en tavizsiz muhaliflerinden biriydi. Özellikle başkanlık sistemine kategorik olarak karşı çıkıyor, Erdoğan’ı “tek adamlık” hevesiyle suçluyordu. Ancak 15 Temmuz gecesi, Bahçeli’nin sergilediği “devletin yanında” duruşu, zamanla partinin tüm siyasi kimliğini yeniden tanımlayan, AKP ile koşulsuz bir ittifaka dönüştü. Bu yeni strateji, “devletin bekası” ve “terörle mücadele” gibi gerekçelerle meşrulaştırılıyordu. Bahçeli’ye göre, ülke içeriden ve dışarıdan büyük bir saldırı altındayken, partizan çekişmeler bir kenara bırakılmalı ve devletin liderinin arkasında saf tutulmalıydı. Bu U dönüşü, özellikle Erdoğan’ın başkanlık sistemine verdiği destekle zirveye ulaştı. Düne kadar en büyük tehdit olarak gördüğü sistemi, şimdi devletin bekasının garantisi olarak sunuyordu.
Bu radikal değişim, MHP tabanında ve teşkilatlarında derin bir sarsıntı yarattı. Partinin önemli bir kesimi için bu durum, ülkücü hareketin tarihsel misyonuna ve anti-emperyalist, bağımsızlıkçı karakterine bir ihanetti. Onlara göre MHP, AKP’nin ve Saray’ın bir payandası, bir stepnesi haline getiriliyor, partinin onuru ve kimliği tek bir adamın siyasi geleceğine feda ediliyordu. Bu hoşnutsuzluk, Meral Akşener, Ümit Özdağ, Sinan Oğan ve Koray Aydın gibi partinin önde gelen isimlerinin liderliğinde bir muhalif harekete dönüştü. 2016’da partiyi olağanüstü kurultaya götürme çabaları, mahkeme kararları ve siyasi manevralarla engellendi. Bu süreç, parti içindeki ayrışmayı geri dönülmez bir noktaya getirdi. Kurultay yapma hakları ellerinden alınan bu muhalif kanat, artık MHP içinde bir değişim yaratma umudunu yitirdi ve kendi yollarını çizmeye karar verdi. İYİ Parti, işte bu dışlanmışlık, öfke ve ihanete uğramışlık hissi üzerine inşa edildi. Bu yeni parti, MHP’den kopan milliyetçiler için, Bahçeli’nin “teslimiyetçi” çizgisine karşı, “gerçek” ve “onurlu” milliyetçiliğin yeni kalesiydi.
Ancak İYİ Parti’nin vizyonu, sadece bir “alternatif MHP” olmanın çok ötesindeydi. Meral Akşener ve kurmayları, Türkiye siyasetinde sadece milliyetçi oyların değil, aynı zamanda AKP ve CHP arasına sıkışmış, kendisini temsil edilmemiş hisseden devasa bir merkez sağ boşluğunun da farkındaydı. Bu nedenle parti, kendisini etnik milliyetçiliğin dar kalıplarına hapsetmek yerine, daha kucaklayıcı bir “vatanseverlik” ve “merkez sağ” kimliğiyle tanımladı. Partinin ismi, logosu ve sloganları bu stratejiyi yansıtıyordu. “İYİ” kelimesi hem ahlaki bir duruşu hem de Oğuzların Kayı boyunun sembolünü çağrıştırarak tarihsel bir köke işaret ediyordu. “Türkiye İyi Olacak” sloganı, kutuplaşmış ve karamsar siyasi atmosfere karşı pozitif ve umut dolu bir mesaj veriyordu. Bu, klasik ülkücü hareketin sert, çatışmacı ve maskülen dilinden belirgin bir kopuştu. İYİ Parti, sadece Bozkurt işareti yapan erkeklerin değil, aynı zamanda modern, şehirli kadınların, demokrat muhafazakârların ve liberal vatanseverlerin de oy verebileceği bir parti olma iddiasındaydı.
İşte bu noktada İYİ Parti, ikinci ve belki de daha kritik seçmen kitlesi için bir çekim merkezi haline geldi: CHP’nin yeni çizgisinden rahatsız olan ulusalcı-sekülerler. Kemal Kılıçdaroğlu’nun liderliğindeki CHP, özellikle Gezi sonrası dönemde, partiyi geleneksel katı devletçi ve laikçi kimliğinden uzaklaştırıp, daha evrensel, özgürlükçü ve kapsayıcı bir sosyal demokrat çizgiye çekmeye çalışıyordu. Adalet Yürüyüşü, HDP ile kurulan dolaylı diyalog, “helalleşme” söylemi ve “iktidar için herkesle ittifak yapılabilir” pragmatizmi, bu dönüşümün en somut adımlarıydı. Bu strateji, partiyi yüzde 25’lik cam tavanından kurtarma potansiyeli taşısa da, CHP’nin çekirdek tabanının önemli bir parçasını oluşturan ulusalcı-Kemalistler için bir kimlik krizine ve derin bir güvensizliğe yol açtı.
Bu ulusalcı kanat için Kılıçdaroğlu’nun yeni politikaları, partinin kurucu ilkelerinden, özellikle de “terörle mücadele” ve “üniter devletin korunması” gibi kırmızı çizgilerden verilmiş bir tavizdi. HDP’nin “meşru bir siyasi aktör” olarak görülmesi, Kürt sorununun çözümünde siyasi diyalogdan bahsedilmesi, onlar için affedilmez bir sapmaydı. Kendi partilerinin, ülkenin milli güvenliğini tehlikeye atan, “bölücü” olarak gördükleri bir çizgiye kaydığını düşünüyorlardı. Aynı zamanda, CHP’nin ekonomik adalet ve sosyal politika odaklı yeni söylemi, onların “rejim” ve “beka” kaygılarını ikinci plana atıyor gibiydi. Onlar, daha sert, daha tavizsiz, milli güvenlik konularında şahin bir muhalefet istiyorlardı. Kılıçdaroğlu’nun sakin ve uzlaşmacı üslubu yerine, Erdoğan’a aynı sertlikte cevap verebilecek, masaya yumruğunu vuracak bir lider arayışındaydılar.
İYİ Parti ve Meral Akşener, bu arayış içindeki ulusalcı-seküler CHP’liler için mükemmel bir alternatif sundu. İYİ Parti, CHP’nin “fazla yumuşak” ve “fazla sola kaymış” olarak gördükleri çizgisine karşı, aradıkları o “milli” ve “sert” duruşu temsil ediyordu. Akşener, hem terörle mücadele konusunda en şahin söylemleri kullanmaktan çekinmiyor hem de HDP ile arasına net bir kırmızı çizgi çekiyordu. Bu, ulusalcı CHP seçmeninin duymak istediği güvenceydi. Aynı zamanda, İYİ Parti’nin kadroları ve lideri Meral Akşener’in kendisi, son derece seküler bir profildeydi. Bu, partiyi Saadet Partisi gibi diğer muhafazakâr alternatiflerden ayırıyordu. İYİ Parti, hem “laik” hem de “milliyetçi” kimliği aynı anda tatmin edebilen, ender bir siyasi bileşim sunuyordu. Bu seçmenler için İYİ Parti’ye oy vermek, CHP’ye bir ders vermek, partiyi yeniden “fabrika ayarlarına” dönmeye zorlamak için bir uyarı ateşiydi.
Böylece İYİ Parti, Türk siyasetinde benzersiz bir köprü rolü üstlendi. Bir ayağı MHP’den kopan Anadolulu, muhafazakâr-milliyetçi tabana basarken, diğer ayağı CHP’den rahatsız olan İzmirli, Ankaralı, seküler-ulusalcı seçmene uzanıyordu. Bu iki farklı sosyolojik tabanı bir araya getiren ortak payda, Erdoğan karşıtlığı ve güçlü bir ulusalcı refleksti. 2018 seçimlerinde yüzde 10’a yakın bir oy alarak Meclis’e girmesi, bu melez kimliğin siyaseten bir karşılığı olduğunu kanıtladı. Millet İttifakı içindeki varlığı ise, bu rolünü daha da pekiştirdi. İYİ Parti, ittifakın “sağ kanadı” ve “milli güvenlik sigortası” haline geldi. CHP’nin HDP ile yakınlaşma ihtimaline karşı bir fren mekanizması görevi gördü. Bu durum, bir yandan ittifakın merkez sağ ve milliyetçi seçmenlere ulaşmasını kolaylaştırırken, diğer yandan ittifak içinde sürekli bir gerilim ve kriz potansiyeli yarattı. İYİ Parti’nin varlığı, Millet İttifakı’nın en büyük gücü ve aynı zamanda en büyük zaafıydı.
Sonuç olarak, İYİ Parti fenomeni, tek bir liderin veya bir grup siyasetçinin başarısından çok, Türkiye siyasetinin yapısal dönüşümünün bir ürünüdür. MHP’nin iktidar bloğuna dahil olmasıyla milliyetçi muhalefet alanında doğan boşluk ve CHP’nin kendi içindeki ideolojik dönüşümün yarattığı temsil krizi, İYİ Parti’nin yeşereceği verimli toprağı hazırladı. Parti, hem MHP’nin terk ettiği “muhalif milliyetçilik” kalesine yerleşti hem de CHP’nin artık yeterince temsil etmediğini düşünen ulusalcı-sekülerlerin sığınabileceği yeni bir ev inşa etti. Bu melez ve zorlu koalisyon, partiyi Türk siyasetinin kilit aktörlerinden biri haline getirdi. Ancak bu durum, aynı zamanda partiyi sürekli bir kimlik arayışına ve iç denge mücadelesine de mahkûm etti. İYİ Parti, bir yanda köklerinden gelen sert milliyetçi reflekslerle, diğer yanda merkez parti olma iddiasının gerektirdiği daha liberal ve kucaklayıcı siyaset arasında gidip geldi. Bu hassas denge, partinin gelecekteki yolculuğunun ve Türkiye siyasetindeki yerinin belirleyicisi olacaktı.
Bölüm 12: “Zafere Giden Yol: 2019 İstanbul ve Ankara Mucizesi”
Yirmi beş yıl, bir şehrin hafızasında nesillerin değiştiği, sokakların ve silüetlerin tanınmaz hale geldiği, iktidarın adeta şehrin DNA’sına işlediği uzun bir süredir. 1994’ten beri, önce Refah Partisi, sonra da onun devamı olan Adalet ve Kalkınma Partisi tarafından yönetilen İstanbul ve Ankara, sadece Türkiye’nin en büyük iki metropolü değil, aynı zamanda AKP iktidarının doğduğu, büyüdüğü ve kök saldığı sembolik kalelerdi. Bu kalelerin fethedilemez olduğu, muhalefetin bu şehirlerde kazanmasının bir hayalden ibaret olduğu inancı, siyasetin en yerleşik dogmalarından biri haline gelmişti. Ancak 31 Mart 2019 yerel seçimleri gecesi, bu dogma yerle bir oldu. O gece ve ardından gelen sancılı süreç, sadece bir yerel seçim zaferi değil, Türk siyasi tarihinde bir “mucize” olarak anılacak, on yedi yıllık tek adam iktidarının yenilmezlik zırhında açılan ilk büyük ve derin gedik olacaktı. Millet İttifakı’nın, Ekrem İmamoğlu ile İstanbul’u, Mansur Yavaş ile Ankara’yı kazanması, doğru stratejinin, doğru adayların ve en önemlisi, siyasetin tüm tabularını yıkan cesur bir toplumsal koalisyonun neleri başarabileceğinin en somut kanıtıydı. Ancak bu zaferin arkasında, ittifakın en büyük gücü ve aynı zamanda en büyük Aşil topuğu olan, adı konulmamış, örtülü ama bir o kadar da belirleyici bir gerçek yatıyordu: Kürt seçmenin kritik desteği. Bu “gizli ortaklık”, zaferi mümkün kılarken, aynı zamanda ittifak içindeki ulusalcı kanadın en derin korkularını tetikleyecek ve “HDP ittifakı” eleştirilerini bir daha hiç susmamak üzere alevlendirecekti.
2018 genel seçimlerinde yaşanan yenilgi, muhalefet cephesinde derin bir moral bozukluğu yaratmış olsa da, aslında 2019 zaferinin tohumlarını da içinde barındırıyordu. O seçim, Millet İttifakı’nın bir seçim kazanmak için yeterli olmasa da, AKP-MHP blokuna karşı ciddi bir direnç odağı oluşturabildiğini göstermişti. Kemal Kılıçdaroğlu ve Meral Akşener, bu yenilgiden ders çıkararak, 2019 yerel seçimlerine çok daha akılcı ve pragmatik bir stratejiyle hazırlanma kararı aldılar. Bu stratejinin temelinde, ittifakı sadece partiler arası bir işbirliği olmaktan çıkarıp, tabanda, sandıkta bir güç birliğine dönüştürme fikri yatıyordu. Bu, “kazan-kazan” formülü olarak da bilinen, her partinin güçlü olduğu yerlerde diğerlerinin onu desteklemesi esasına dayanıyordu. Özellikle büyükşehirlerde, Cumhur İttifakı’nın adayları karşısına tek ve en güçlü adayla çıkmak, oyların bölünmesini engellemek ve zafer şansını maksimize etmek hayati önem taşıyordu.
Bu stratejinin en kritik halkası, doğru adayların belirlenmesiydi. CHP lideri Kılıçdaroğlu, bu konuda kişisel riskler alarak, parti içindeki geleneksel dengeleri ve beklentileri bir kenara bırakan, cesur tercihler yaptı. Ankara için, MHP kökenli, milliyetçi kimliğiyle bilinen, ancak 2014’te de CHP’nin adayı olarak başarılı bir performans sergilemiş olan Mansur Yavaş’ı aday gösterdi. Bu, Ankara’nın demografik yapısını, yani milliyetçi ve merkez sağ seçmenin ağırlığını doğru okuyan bir hamleydi. Yavaş, CHP’nin sol-seküler tabanından oy alırken, aynı zamanda İYİ Parti ve hatta MHP tabanından da ciddi bir destek çekme potansiyeline sahipti. İstanbul için ise, o dönemde adı kamuoyunda çok fazla bilinmeyen, Beylikdüzü Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu tercih edildi. İmamoğlu, Karadenizli kökeni, muhafazakâr bir aileden gelmesi, sakin ve kucaklayıcı üslubuyla, klasik CHP’li siyasetçi profiline hiç uymuyordu. O, hem partinin sosyal demokrat seçmenine hem de AKP’li veya kararsız muhafazakâr seçmene aynı anda hitap edebilme potansiyeli taşıyan, “herkesin başkanı” olabilecek bir figürdü. Bu iki aday, aslında Millet İttifakı’nın ruhunu, yani farklı kimlikleri ortak bir amaçta birleştirme stratejisini mükemmel bir şekilde temsil ediyordu.
Ancak adaylar ne kadar doğru olursa olsun, İstanbul ve Ankara gibi devasa metropollerde sadece CHP ve İYİ Parti oylarının toplamı, seçimi kazanmaya yetmiyordu. Matematik basitti: Zaferin anahtarı, yaklaşık yüzde 10-12’lik bir oy potansiyeline sahip olan Kürt seçmenin elindeydi. İşte bu noktada, Türk siyasetinin en hassas ve en riskli oyunu sahneye konuldu. HDP, 31 Mart seçimlerine giderken, özellikle Batı’daki büyükşehirlerde aday çıkarmama ve Millet İttifakı’nın adaylarını “AKP-MHP faşizmine kaybettirme” stratejisiyle destekleme kararı aldı. Bu, resmi, yazılı bir ittifak değildi. CHP ve İYİ Parti liderleri, HDP ile kamuoyu önünde hiçbir görüşme yapmadı, hiçbir ortak açıklama yayınlamadı. Her şey, adeta görünmez bir el tarafından, örtülü mesajlar, dolaylı çağrılar ve tabandaki fiili bir uzlaşıyla yürütüldü. HDP Eş Genel Başkanı Sezai Temelli’nin “Kürdistan’da kazanacağız, Batı’da AKP ve MHP’ye kaybettireceğiz” sözü, bu stratejinin en net ifadesiydi.
Bu “adı konulmamış ittifak”, son derece kırılgan ve riskli bir denge üzerine kuruluydu. CHP ve özellikle Ekrem İmamoğlu, bir yandan Kürt seçmene sıcak mesajlar vermek, onların demokratik taleplerine göz kırpmak zorundaydı. İmamoğlu’nun kampanyası boyunca kullandığı “radikal sevgi”, “israf düzenine son”, “her şey çok güzel olacak” gibi pozitif ve evrensel sloganlar, kimlik siyasetinin ötesinde, herkesi kucaklayan bir dil sunuyordu. Bu dil, Kürt seçmenin de kendisini dışlanmış hissetmeden destek verebileceği bir zemin yaratıyordu. Ancak diğer yandan, ittifakın diğer ortağı İYİ Parti’nin ve kendi içlerindeki ulusalcı seçmenin hassasiyetlerini de gözetmek zorundaydılar. İktidar kanadı, bu zayıf noktayı çok iyi biliyordu ve kampanya boyunca muhalefeti sürekli olarak “PKK ile işbirliği yapmakla”, “terörün siyasi uzantılarından destek almakla” suçladı. Bu propaganda, özellikle İYİ Parti tabanında ve CHP’nin ulusalcı kanadında ciddi bir rahatsızlık ve kafa karışıklığı yaratıyordu. Mansur Yavaş, bu dengeyi Ankara’da daha milliyetçi bir söylem benimseyerek ve HDP ile arasına net bir mesafe koyarak kurmaya çalışırken, İmamoğlu İstanbul’da daha riskli ama daha kapsayıcı bir dil kullanmayı tercih etti.
31 Mart gecesi sandıklar açıldığında, Türkiye nefesini tuttu. Ankara’da Mansur Yavaş’ın zaferi nispeten net bir şekilde ortaya çıkarken, İstanbul’da tarihin en çekişmeli ve en gerilimli seçimlerinden biri yaşandı. Anadolu Ajansı’nın veri akışını kesmesi, AKP adayı Binali Yıldırım’ın “seçimi kazandık” açıklaması ve ardından İmamoğlu’nun “elimizdeki verilere göre biz öndeyiz” diyerek halkı sandıklara sahip çıkmaya çağırması, gecenin tansiyonunu zirveye taşıdı. Günler süren sayımların ve itirazların ardından, Ekrem İmamoğlu’nun seçimi yaklaşık 13 bin oy farkla kazandığı kesinleşti. Bu, çeyrek asır sonra gelen, inanılmaz bir zaferdi. Rakamlar incelendiğinde, bu zaferin arkasındaki gizli formül de net bir şekilde ortaya çıkıyordu: Özellikle Kürt seçmenin yoğun olarak yaşadığı Esenyurt, Bağcılar, Sultanbeyli gibi ilçelerde HDP seçmeninin blok halinde İmamoğlu’na oy vermesi, o kritik 13 bin oyluk farkı yaratan ana faktördü. Kürtler olmadan bu mucize gerçekleşemezdi.
Ancak iktidar, bu yenilgiyi kabullenmeye niyetli değildi. Yüksek Seçim Kurulu’na yapılan olağanüstü itirazlar sonucunda, son derece tartışmalı bir kararla ve sudan gerekçelerle İstanbul seçimleri iptal edildi ve 23 Haziran’da yenilenmesine karar verildi. Bu karar, muhalefet cephesinde bir şok ve öfke dalgası yaratsa da, paradoksal bir şekilde, İmamoğlu’nun zaferini perçinleyecek bir sürecin de fitilini ateşledi. Seçimin iptal edilmesi, sadece İmamoğlu’nun değil, aynı zamanda milyonlarca insanın iradesinin de gasp edildiği algısını yarattı. Mesele artık bir parti meselesi olmaktan çıkıp, bir “demokrasi ve adalet” mücadelesine dönüştü. “Mazbatamı verin” sloganı, bir hak arayışının sembolü haline geldi. Bu süreçte, sadece CHP’liler veya HDP’liler değil, muhafazakârlar, milliyetçiler, hatta ilk seçimde AKP’ye oy vermiş vicdan sahibi insanlar bile bu haksızlığa karşı İmamoğlu’nun yanında saf tuttu.
23 Haziran’a giden yolda Ekrem İmamoğlu, artık sadece bir belediye başkan adayı değil, bir halk kahramanıydı. “Her şey çok güzel olacak” sloganı, bir seçim vaadinden çıkıp, ülkenin geleceğine dair bir umut manifestosuna dönüştü. Bu süreçte, ilk seçimde gizli yürütülen Kürt seçmenle diyalog, daha açık bir hal aldı. Sanatçılar, aydınlar ve kanaat önderleri, Kürt seçmeni bu demokrasi mücadelesinde İmamoğlu’na destek vermeye çağırdı. HDP, stratejisini daha da netleştirdi. İmralı’dan Abdullah Öcalan’ın Kürt seçmeni “tarafsız kalmaya” çağıran mektubunun iktidar medyası tarafından servis edilmesi bile bu dalgayı durduramadı. Tam tersine, bu hamle iktidarın çaresizliğinin bir göstergesi olarak algılandı ve Kürt seçmenin İmamoğlu etrafında daha da kenetlenmesine yol açtı.
23 Haziran’da sandıktan çıkan sonuç, bir zaferden çok bir hezimetti. Ekrem İmamoğlu, ilk seçimdeki 13 binlik farkı, 806 bin gibi ezici bir farka çıkararak İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı seçildi. Bu, sadece Binali Yıldırım’ın değil, aynı zamanda Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın siyasi kariyerindeki en ağır yenilgilerden biriydi. Bu zafer, muhalefetin üzerindeki ölü toprağını atmış, AKP’nin yenilmezlik mitini yıkmış ve “bu iktidar sandıkta gitmez” karamsarlığını dağıtmıştı. Artık her şeyin mümkün olabileceğine dair güçlü bir inanç doğmuştu.
Ancak bu büyük zaferin sarhoşluğu, aynı zamanda Millet İttifakı içindeki çatlakları da daha görünür hale getirdi. Özellikle İYİ Parti içindeki ve CHP’nin ulusalcı kanadındaki rahatsızlık, zaferin ardından daha yüksek sesle dile getirilmeye başlandı. Onlara göre, İstanbul ve Ankara zaferleri, HDP’ye verilen kabul edilemez bir tavizin, bir “meşruiyet” hediyesinin sonucuydu. Bu “örtülü ittifak”ın, gelecekte Türkiye’nin milli güvenliği ve üniter yapısı için büyük bir tehdit oluşturacağını savunuyorlardı. “PKK’nın siyasi uzantısıyla kazanılan bir zafer, meşru bir zafer değildir” argümanı, bu kanadın temel eleştirisiydi. Onlar, bu işbirliğinin Millet İttifakı’nı milliyetçi ve vatansever çizgiden uzaklaştırarak, “bölücülerin” yörüngesine soktuğunu iddia ediyorlardı. Bu eleştiriler, özellikle Meral Akşener üzerinde büyük bir baskı oluşturdu ve onu gelecekte HDP ile arasına daha net ve daha kalın bir duvar örmeye itti. 2019 mucizesini yaratan o hassas ve kırılgan denge, zaferin hemen ardından, ittifakın geleceğini tehdit eden en büyük kriz potansiyeli haline geldi. Zaferin mimarlarından biri olan HDP, aynı zamanda ittifakın bir arada kalmasının önündeki en büyük engele dönüşüyordu. Bu, Türkiye siyasetinin çözülmesi en zor ve en trajik paradokslarından biriydi.
Bölüm 13: “Sessiz Çoğunluğun Öfkesi: Sığınmacı Krizi ve Milliyetçiliğin Yeni Dili”
Toplumsal fay hatları, bazen yavaş yavaş biriken, gözle görülmeyen ancak yüzeyin altında muazzam bir enerji depolayan gerilimlerle oluşur. 2011’de başlayan Suriye iç savaşı ve ardından Türkiye’ye yönelik tarihin en büyük kitlesel göç dalgalarından biri, tam olarak böyle bir fay hattını, yıllar içinde yavaş yavaş ama geri dönülmez bir şekilde yarattı. Başlangıçta “misafir”, “ensar-muhacir kardeşliği” gibi dini ve insani söylemlerle karşılanan milyonlarca Suriyeli sığınmacının varlığı, zamanla kalıcı hale gelip Türkiye’nin demografik, sosyal ve ekonomik dokusuna derinlemesine işledikçe, toplumun alt katmanlarında sessiz ama giderek büyüyen bir öfkeyi beslemeye başladı. Bu öfke, ne MHP’nin geleneksel devletçi milliyetçiliğine ne de İYİ Parti’nin merkez sağ vatanseverliğine sığıyordu. Bu, çok daha ham, çok daha doğrudan ve çok daha sert, yeni bir milliyetçiliğin diliydi. Bu yeni dil, sadece iktidarın “açık kapı” politikasını değil, aynı zamanda ana muhalefet partisi CHP’nin “insan hakları” temelli, temkinli ve ılımlı yaklaşımını da hedef alıyordu. Sığınmacı krizi, CHP’yi kendi içindeki en derin çelişkilerden biriyle yüzleşmeye zorladı: Bir yanda partinin evrensel sol ve sosyal demokrat değerleri, diğer yanda ise bu “sessiz çoğunluğun” giderek yükselen ve siyaseti domine etmeye başlayan öfkesi.
Sığınmacı krizinin ilk yıllarında, konu Türkiye’nin siyasi gündeminde nispeten geri plandaydı. AKP iktidarı, meseleyi büyük ölçüde bir “insani yardım” ve “İslam kardeşliği” çerçevesinde sunuyor, Suriyelilerin kısa süre içinde ülkelerine döneceği beklentisini canlı tutuyordu. Muhalefet partileri ise iktidarın Suriye politikasını eleştiriyor, ancak sığınmacıların kendisini doğrudan hedef alan bir söylemden genellikle kaçınıyordu. CHP de bu süreçte, konuya ağırlıklı olarak insan hakları ve uluslararası hukuk penceresinden baktı. Partinin söylemi, sığınmacıların kamplardaki kötü yaşam koşulları, kayıt dışı çalıştırılmaları, çocukların eğitim sorunları ve kadınların maruz kaldığı istismar gibi konulara odaklanıyordu. Bu, evrensel sosyal demokrat ilkelerle ve partinin Gezi sonrası benimsediği daha özgürlükçü kimlikle tutarlı bir yaklaşımdı. CHP, bir yandan iktidarın plansız ve kontrolsüz göç politikasını eleştirirken, diğer yandan sığınmacıların mağduriyetine dikkat çekerek, ırkçı ve yabancı düşmanı olarak etiketlenmekten özenle kaçınıyordu. Bu, ahlaki olarak doğru, ancak siyasi olarak giderek sürdürülemez hale gelecek bir denge arayışıydı.
Zaman ilerledikçe ve sığınmacıların sayısının milyoları bulup şehirlerin ayrılmaz bir parçası haline gelmesiyle, toplumsal algı da kökten değişmeye başladı. Mesele artık kamplarda yaşayan bir avuç “misafir” meselesi olmaktan çıkıp, mahalledeki komşu, iş yerindeki rakip, hastanedeki sıra, okuldaki sınıf arkadaşı meselesine dönüştü. Özellikle ekonomik krizin derinleştiği, işsizliğin arttığı, kiraların fahiş seviyelere ulaştığı bir ortamda, sığınmacılar, pek çok Türk vatandaşı için bu sorunların hem nedeni hem de sembolü olarak görülmeye başlandı. Düşük ücretle, sigortasız çalıştırılan Suriyeli işçiler, yerli işçiler için bir “haksız rekabet” unsuru haline geldi. Devletin sığınmacılara yaptığı iddia edilen yardımlar (elektrik, su faturası ödemeleri, maaş bağlanması gibi çoğu şehir efsanesine dayanan söylentiler), “kendi vatandaşına bakmıyor, Suriyeliye bakıyor” şeklinde özetlenebilecek derin bir toplumsal kıskançlık ve öfke yarattı. Getto tipi mahallelerde yaşanan kültürel çatışmalar, asayiş sorunları ve Arapça tabelaların artması, “ülkemizin demografik yapısı değişiyor”, “kendi vatanımızda yabancı olduk” gibi kaygıları tetikledi.
Bu kaygılar, sadece alt gelir gruplarında değil, aynı zamanda eğitimli, seküler orta sınıflar arasında da güçlü bir şekilde yankı buldu. Onlar için mesele sadece ekonomik değil, aynı zamanda kültürel ve kimlikle ilgiliydi. Sığınmacı akını, onlara göre, Türkiye’nin laik ve Batılı kimliğini aşındıran, ülkeyi giderek bir Ortadoğu ülkesine dönüştüren bir “gizli istila” projesiydi. Bu kaygılar, internet forumlarında, sosyal medya gruplarında ve WhatsApp zincirlerinde, çoğu zaman dezenformasyon ve abartılı iddialarla beslenerek, bir kartopu gibi büyüdü. Bu, organize bir siyasi hareketin yönlendirmediği, tamamen organik, tabandan gelen ve siyaset kurumuna karşı derin bir güvensizlik duyan bir tepkiydi. Bu “sessiz çoğunluk”, ne iktidarın “ensar” söyleminde ne de muhalefetin “insan hakları” dilinde kendi korkularının ve öfkesinin bir karşılığını bulabiliyordu. Onlar, siyasetçilerin “politik doğruculuk” adına gerçekleri söylemekten korktuğuna, ülkenin en büyük sorununu görmezden geldiğine inanıyorlardı.
İşte bu boşlukta, yeni ve radikal bir milliyetçi dil doğdu. Bu dil, klasik milliyetçiliğin soyut “vatan, millet, Sakarya” edebiyatından çok farklıydı. Çok daha somut, çok daha doğrudan ve çok daha acımasızdı. Bu dilin temel argümanları şunlardı: Sığınmacılar bir “işgal” gücüdür, Türkiye’nin demografik yapısını değiştirmek için bilinçli olarak yerleştirilmiş bir “Truva atı”dır; onlar mülteci değil, ülkelerindeki savaştan kaçan “korkak”lardır; devletin kaynaklarını sömüren birer “asalak”tırlar ve derhal, gerekirse zorla, ülkelerine geri gönderilmelidirler. Bu söylem, hiçbir ahlaki veya hukuki filtreye takılmıyor, doğrudan toplumun en temel korkularına ve önyargılarına hitap ediyordu. Bu dilin en etkili taşıyıcılarından biri, Bolu Belediye Başkanı Tanju Özcan oldu. CHP’li olmasına rağmen partisinin genel çizgisinden tamamen kopan Özcan, yabancılara yönelik su faturalarını fahiş oranda artırma, iş yeri açma ruhsatlarını zorlaştırma gibi popülist ve ayrımcı kararlarıyla, bu sessiz öfkenin siyasi bir sözcüsüne dönüştü. Özcan’ın eylemleri, CHP içinde büyük bir krize neden olsa da, toplumun önemli bir kesiminde “işte bizim sesimizi duyan tek siyasetçi” şeklinde bir karşılık buldu.
Bu yeni ve sert milliyetçi dalga, CHP’yi tarihinin en zorlu siyasi ve ahlaki ikilemlerinden biriyle karşı karşıya bıraktı. Parti bir yol ayrımındaydı. Ya evrensel insan hakları ve sosyal demokrat ilkeler çizgisinde kalacak, bu nedenle ırkçı ve popülist olarak görülme riskini göze alacak ve tabandan gelen bu büyük öfke dalgasını karşısına alacaktı. Ya da bu dalganın üzerine çıkmaya çalışacak, söylemini sertleştirecek, sığınmacıları geri gönderme vaadini daha güçlü bir şekilde dile getirecek, ancak bu kez de kendi sol ve liberal seçmenini küstürme, partisinin ahlaki üstünlüğünü kaybetme ve en önemlisi, iktidarın “bunlar da bizim gibi düşünüyor” propagandasına malzeme verme riskiyle yüzleşecekti.
Kemal Kılıçdaroğlu ve parti yönetimi, bu iki uç arasında son derece hassas bir denge kurmaya çalıştı. Bir yandan, “kimseyi denize dökmeyeceğiz”, “ırkçılık bizim kitabımızda yazmaz” gibi açıklamalarla partinin insancıl çizgisini korumaya çalıştılar. Diğer yandan ise, bu toplumsal tepkiyi tamamen görmezden gelemeyeceklerini anladılar. Partinin söylemi, yavaş yavaş “Suriyeliler bizim kardeşimizdir” noktasından, “İktidara geldiğimizde, Suriyeli kardeşlerimizi davul zurnayla, kendi rızalarıyla, güvenli bir şekilde ülkelerine geri göndereceğiz” noktasına evrildi. Bu, bir uzlaşma formülüydü. Bu formül, hem “geri gönderme” vaadiyle milliyetçi kaygıları gidermeyi hem de “davul zurnayla, kendi rızalarıyla” ifadeleriyle bu sürecin insancıl ve hukuk kuralları içinde yapılacağını vurgulayarak partinin ahlaki duruşunu korumayı hedefliyordu. Ayrıca, sorunun kaynağı olarak sığınmacıların kendisini değil, iktidarın yanlış politikalarını işaret ederek, hedefi doğru yere yönlendirmeye çalışıyorlardı.
Ancak bu ılımlı ve dengeli dil, sığınmacı karşıtı öfkenin ulaştığı radikal seviye karşısında giderek yetersiz kalmaya başladı. Bu öfkeyi temsil eden yeni siyasi aktörler için CHP’nin “davul zurnalı” formülü, bir oyalama taktiği, bir samimiyetsizlik göstergesiydi. Onlar çok daha net, çok daha sert ve çok daha hızlı bir çözüm istiyorlardı. Bu durum, CHP içinde de derin bir tartışma yarattı. Tanju Özcan gibi isimler, partinin genel merkezini “gerçeklerden kopuk olmakla”, “halkın sesini duymamakla” suçlarken, partinin sol ve liberal kanadı ise bu tür popülist söylemlerin partiyi ırkçı bir çizgiye çekmesinden endişe duyuyordu. Sığınmacı krizi, partinin farklı kanatları arasındaki ideolojik ve kültürel farklılıkları bir kez daha su yüzüne çıkaran bir turnusol kağıdı işlevi gördü.
Sonuç olarak, Suriye iç savaşının yarattığı sığınmacı krizi, Türkiye’de sadece demografik bir dönüşüme değil, aynı zamanda siyasi bir dönüşüme de yol açtı. Klasik milliyetçiliğin ötesinde, ekonomik kaygılar, kültürel endişeler ve demografik korkularla beslenen yeni, daha sert ve daha tabana yayılmış bir milliyetçilik türü doğdu. Bu yeni dalga, hem iktidarın hem de muhalefetin yerleşik siyaset dilini ve stratejilerini altüst etti. CHP, bu süreçte en zorlu sınavlardan birini verdi. Partinin “insan hakları” ve “evrensel değerler” temelindeki ılımlı ve sorumlu yaklaşımı, toplumun derinliklerinden gelen bu büyük ve kontrolsüz öfke dalgasıyla çatıştı. Parti, bu iki güç arasında bir denge kurmaya çalışsa da, bu dengenin ne kadar kırılgan olduğu ve siyasi olarak ne kadar maliyetli olabileceği ilerleyen yıllarda daha net görülecekti. Sığınmacı meselesi, artık Türkiye siyasetinin görmezden gelinemeyecek, ertelenemeyecek ve popülizme en açık ana gündem maddesi haline gelmişti. Ve bu mesele, çok yakında, bu öfkeyi kendi siyasi varlığının merkezine koyan yeni ve radikal partilerin de doğuşuna zemin hazırlayacaktı.
Bölüm 14: “Daha Sert Bir Çizgi: Memleket ve Zafer Partileri’nin Doğuşu”
Siyasi ittifaklar, doğaları gereği, farklılıkları bir arada tutma sanatı üzerine kuruludur. Ancak bir ittifak ne kadar genişler ve kapsayıcı hale gelirse, kendi içindeki en uç noktaları o kadar gerer ve kopma riskini o kadar artırır. 2018’de kurulan Millet İttifakı, Cumhuriyet Halk Partisi ve İYİ Parti’nin öncülüğünde, Türkiye’nin merkez solundan merkez sağına, muhafazakârlarından demokrat milliyetçilerine kadar geniş bir yelpazeyi “tek adam rejimine karşı demokrasi” ortak paydasında buluşturma iddiasındaydı. Ancak bu genişleme, aynı zamanda her iki partinin de en katı, en tavizsiz ulusalcı kanatları için bir alarm zilinin çalmasına neden oldu. Onlara göre, bu ittifak stratejisi, özellikle HDP ile kurulan dolaylı ilişki ve sığınmacı krizine yönelik “ılımlı” tavır nedeniyle, partilerini “milli” çizgiden saptıran, onları kimliksizleştiren bir tavizler silsilesiydi. Bu derin hoşnutsuzluk ve ihanete uğramışlık hissi, zamanla iki önemli kopuşa ve iki yeni partinin doğuşuna zemin hazırladı: Muharrem İnce’nin liderliğindeki Memleket Partisi ve Ümit Özdağ’ın liderliğindeki Zafer Partisi. Bu iki hareket, sadece kişisel hırsların veya siyasi çekişmelerin bir sonucu değil, aynı zamanda Millet İttifakı’nın “yumuşak” ve “kapsayıcı” siyasetini reddeden, çok daha sert, çok daha net ve çok daha radikal bir ulusalcı tepkinin siyasi birer çığlığıydı.
Memleket Partisi’nin doğuşunu anlamak için, 2018 Cumhurbaşkanlığı seçimlerinin yarattığı travmaya ve Muharrem İnce’nin kişisel hikayesine geri dönmek gerekir. İnce, o seçimlerde CHP’nin adayı olarak yüzde 30’u aşan bir oy oranıyla, partinin son yıllardaki en başarılı performanslarından birini sergilemişti. Miting meydanlarındaki enerjisi, halkla kurduğu doğrudan iletişim ve sert muhalif söylemi, özellikle CHP’nin ulusalcı-Kemalist tabanında büyük bir heyecan yaratmıştı. Ancak seçim gecesi yaşananlar ve İnce’nin sonuçlar netleşmeden önce yaptığı “Adam kazandı” açıklaması, bu büyük umudu derin bir hayal kırıklığına dönüştürdü. Bu olay, İnce ile CHP Genel Merkezi, özellikle de Kemal Kılıçdaroğlu arasında onarılması zor bir güven bunalımına yol açtı. İnce ve destekçilerine göre, parti örgütü seçim gecesi sandıklara yeterince sahip çıkmamış, kendisi yalnız bırakılmıştı. Genel Merkez’e göre ise İnce, yenilgiyi kabul etmekte aceleci davranmış ve mücadeleden erken vazgeçmişti.
Bu kişisel kırılma, zamanla ideolojik bir ayrışmaya dönüştü. İnce, 2018 sonrası dönemde, Kılıçdaroğlu’nun yürüttüğü ittifak siyasetinin en sert eleştirmenlerinden biri haline geldi. Ona göre CHP, İYİ Parti ve Saadet Partisi ile kurduğu ittifakla “sağa kayıyor”, HDP’ye göz kırparak “terörle arasına mesafe koymuyor” ve en önemlisi, Atatürk’ün kurucu ilkelerinden, yani altı oktan uzaklaşıyordu. İnce’nin söylemi, partinin geleneksel ulusalcı-laikçi damarının tüm endişelerini yansıtıyordu. O, daha net, daha Atatürkçü, daha anti-emperyalist ve HDP konusunda çok daha tavizsiz bir CHP istiyordu. Bu görüşleri parti içinde yeterince karşılık bulamayınca ve bir sonraki cumhurbaşkanlığı seçimlerinde yeniden aday gösterilme ihtimali zayıflayınca, kendi yolunu çizmeye karar verdi. 2021’de kurduğu Memleket Partisi, bu ideolojik çerçeve üzerine inşa edildi. Parti, kendisini ne iktidardaki Cumhur İttifakı’na ne de muhalefetteki Millet İttifakı’na ait gören, “üçüncü bir yol” alternatifi olarak sundu. Temel vaadi, Türkiye’yi yeniden “fabrika ayarlarına”, yani Atatürk’ün kurduğu laik, üniter ve tam bağımsız cumhuriyete döndürmekti. Bu, CHP’nin yeni çizgisini “yeterince Atatürkçü” ve “yeterince milli” bulmayan, Kılıçdaroğlu’nun pragmatik ittifaklarından rahatsız olan Kemalist seçmen için bir sığınma limanıydı.
Millet İttifakı bloğundan ikinci ve çok daha gürültülü kopuş ise İYİ Parti içinden geldi. Bu kopuşun merkezinde, Türk milliyetçiliğinin en entelektüel, en stratejik ama aynı zamanda en sert ve en radikal isimlerinden biri olan Ümit Özdağ vardı. Özdağ, İYİ Parti’nin kurucularından olmasına rağmen, partinin lideri Meral Akşener ile en başından beri derin bir stratejik ve ideolojik ayrılık içindeydi. Özdağ, İYİ Parti’nin bir “merkez sağ” partisine dönüşme çabasına, CHP ile kurulan yakın ittifaka ve özellikle de HDP’nin dolaylı da olsa desteklediği bir siyasi denklemin içinde yer almaya kategorik olarak karşıydı. Ona göre İYİ Parti, misyonundan sapmış, kendisini var eden anti-PKK ve anti-HDP duruşunu yumuşatmış ve CHP’nin yörüngesine girerek kimliğini kaybetmişti. Özellikle İstanbul seçimlerinde HDP oylarıyla kazanılan zaferi bir “Pirus zaferi” olarak görüyor, bu durumun Türk milliyetçiliği için uzun vadede bir beka sorunu yaratacağına inanıyordu.
Özdağ’ın partisiyle olan ipleri koparan asıl olay, sığınmacı krizi konusundaki tavrı oldu. Özdağ, daha İYİ Parti içindeyken bile, Türkiye’deki sığınmacıların bir “stratejik göç mühendisliği” projesi olduğunu, bunun ülkenin demografik yapısını Türkler aleyhine değiştirmeyi hedefleyen bir “sessiz istila” olduğunu en sert dille savunan isimdi. Akşener ve parti yönetimi, bu söylemi fazla radikal, ırkçı ve partinin merkezdeki imajına zarar verici buluyordu. İYİ Parti, sığınmacıların geri gönderilmesini savunsa da, bunu daha diplomatik ve “insani” bir dille yapmaya çalışıyordu. Özdağ için bu ılımlı dil, sorunun vahametini anlamamak, halkın öfkesine kulak tıkamak demekti. Bu konudaki görüş ayrılıkları derinleşince, Özdağ İYİ Parti’den ihraç edildi ve 2021’de kendi partisi olan Zafer Partisi’ni kurdu.
Zafer Partisi, Türk siyaset sahnesine daha önce görülmemiş bir netlik ve tek bir ana gündem maddesiyle çıktı: Türkiye’deki tüm sığınmacı ve kaçakların, bir yıl içinde, ne pahasına olursa olsun, gerekirse zorla geri gönderilmesi. Bu, partinin varlık nedeni, alfa ve omegasıydı. Ümit Özdağ, bu tek ve basit mesajı, son derece etkili bir sosyal medya stratejisi ve provokatif eylemlerle, toplumun en derin kaygılarına ve öfkesine zerk etti. Zafer Partisi, klasik parti propagandası yerine, sığınmacıların karıştığı iddia edilen suçları, yarattığı ekonomik sorunları ve kültürel çatışmaları gösteren videolar, grafikler ve “gerçekler” ile kamuoyunu adeta bombardımana tuttu. Bu dil, politik doğruculuktan tamamen arınmış, ham ve acımasız bir dildi. Bu dil, sığınmacı sorunundan bunalmış, siyasetçilerin bu sorunu görmezden geldiğine inanan milyonlarca insan için bir yankı odası yarattı. Zafer Partisi, sadece bir siyasi parti değil, sığınmacı karşıtı öfkenin organize olmuş bir toplumsal hareketi haline geldi.
Hem Memleket Partisi hem de Zafer Partisi, Millet İttifakı’nın yarattığı bir boşluktan doğmuş olsalar da, temsil ettikleri tepki ve hedef kitleleri açısından farklılaşıyorlardı. Muharrem İnce’nin Memleket Partisi, daha çok CHP’nin klasik, laikçi-Kemalist tabanına sesleniyordu. Onun temel derdi, CHP’nin Atatürkçülükten ve altı oktan uzaklaşması, HDP ile yakınlaşması ve sağ partilerle ittifak kurmasıydı. Sığınmacı meselesi onun için önemli bir gündem olsa da, temel kimliği “Atatürkçülük” üzerine kuruluydu. Ümit Özdağ’ın Zafer Partisi ise, çok daha geniş ve ideolojik olarak daha heterojen bir kitleye hitap ediyordu. Zafer Partisi’ne destek verenler arasında CHP’den kopan ulusalcılar, MHP ve İYİ Parti’den kopan ülkücüler, hatta daha önce AKP’ye oy vermiş ancak sığınmacı sorunundan rahatsız olan muhafazakârlar ve hiçbir siyasi kimliği olmayan apolitik gençler bile vardı. Onları birleştiren şey, Atatürkçülük veya laiklik değil, çok daha ilkel ve güçlü bir duygu olan “istila edilme” korkusu ve sığınmacılara yönelik derin bir öfkeydi. Zafer Partisi, bu tek konulu ve obsesif siyasetiyle, Türkiye’deki tüm siyasi fay hatlarını kesen, yeni bir “yerli ve milli” kimlik tanımı yaratmaya çalışıyordu.
Bu iki partinin doğuşu, Millet İttifakı, özellikle de CHP ve İYİ Parti için ciddi bir meydan okuma oldu. Artık sağlarından sadece Cumhur İttifakı’nın değil, aynı zamanda kendilerinden daha “milli”, daha “Atatürkçü” ve daha “sert” olduğunu iddia eden yeni rakiplerin de baskısı altındaydılar. Bu durum, Kılıçdaroğlu ve Akşener’i söylemlerini gözden geçirmeye, sığınmacılar ve HDP konularında daha net ve daha sert pozisyonlar almaya zorladı. Özellikle Zafer Partisi’nin yarattığı kamuoyu baskısı, Millet İttifakı’nın da sığınmacıları geri gönderme vaadini daha sık ve daha güçlü bir şekilde dile getirmesine neden oldu. Ümit Özdağ, oy oranı düşük bir parti olmasına rağmen, ülkenin en temel gündem maddelerinden birini belirleme ve daha büyük partileri kendi çizgisine çekme konusunda kayda değer bir başarı elde etti.
Sonuç olarak, Memleket ve Zafer Partileri’nin kuruluşu, Millet İttifakı’nın kapsayıcı ve merkezci stratejisinin doğal bir yan ürünü, bir antitezi olarak okunmalıdır. Onlar, bu ittifakın “gri” alanlarına, “belirsizliklerine” ve “tavizlerine” karşı, “siyah ve beyaz” netliğinde bir siyaset vaat ettiler. Bir yanda Muharrem İnce’nin temsil ettiği, partinin ideolojik saflığını koruma arzusundaki klasik Kemalist tepki; diğer yanda ise Ümit Özdağ’ın temsil ettiği, sığınmacı krizinin yarattığı varoluşsal korkular üzerinden yükselen yeni ve radikal biyo-politik milliyetçilik. Her iki hareket de, CHP ve İYİ Parti’yi “yeterince milli” bulmayan, ihanete uğradığını düşünen ve daha sert bir çizgi arayan milyonların sesi oldu. Bu partilerin 2023 seçimlerinde alacakları oy oranı ne olursa olsun, ortaya çıkışları bile, Türkiye’de ulusalcılığın ne kadar derin ve ne kadar farklı katmanlara sahip olduğunu ve muhalefetin en geniş ittifakının bile bu karmaşık denklemin tüm unsurlarını bir arada tutmasının ne kadar zor olduğunu acı bir şekilde gösteriyordu.
Bölüm 15: “Helalleşme: Geçmişle Yleşme Hamlesi”
Siyasette kelimeler, bazen en güçlü silahlardan daha keskin, en kalın duvarlardan daha yıkıcı olabilir. 2021 yılının sonlarına doğru, Cumhuriyet Halk Partisi Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’nun beklenmedik bir anda siyasetin gündemine soktuğu o tek kelime, tam olarak böyle bir etki yarattı: “Helalleşme.” Bu, Türk siyasi lügatinde daha önce hiç duyulmamış, derin bir kültürel ve dini çağrışıma sahip, riskli ve cüretkâr bir kelimeydi. Bu çıkış, basit bir siyasi manevra veya bir seçim sloganı değildi. Bu, Kılıçdaroğlu’nun on yılı aşkın süredir ilmek ilmek ördüğü “Yeni CHP” projesinin en zirve noktası, en radikal adımıydı. “Helalleşme”, CHP’nin ve onun temsil ettiği devletçi geleneğin, sadece bugünkü rakipleriyle değil, aynı zamanda kendi tarihinin karanlık sayfalarıyla, yarattığı acılarla ve mağduriyetlerle yüzleşme, bir nevi günah çıkarma ve af dileme iradesinin ilanıydı. Bu, sadece başörtüsü yasağının mağduru muhafazakârlarla değil, Roboski’de bombalanan Kürt köylüleriyle, 28 Şubat’ta fişlenen dindarlarla, Sivas’ta yakılan Alevilerle, Diyarbakır Cezaevi’nde işkence gören devrimcilerle, yani “devlet”in ve onun partisi olarak görülen CHP’nin şu veya bu şekilde yaraladığı herkesle barışma, onlardan helallik isteme çabasıydı. Ancak bu cesur ve kapsayıcı hamle, tam da bu nedenlerle, partinin ve Türkiye’nin ulusalcı damarı için bir barışma değil, bir “teslimiyet”, bir “taviz” ve en kötüsü, cumhuriyetin onurlu tarihini bir “inkâr” olarak algılandı.
“Helalleşme” söyleminin ortaya çıkışını anlamak için, Kılıçdaroğlu’nun siyasi yolculuğunun temelindeki ana stratejiyi hatırlamak gerekir: CHP’yi, kendi yarattığı kimlik hapishanesinden çıkarmak. Yıllar boyunca CHP, AKP’nin ve genel olarak sağ siyasetin elindeki en güçlü koz olan “CHP zihniyeti” suçlamasıyla mücadele etmek zorunda kalmıştı. Bu suçlama, CHP’yi halkın değerlerine düşman, yasakçı, seçkinci ve tek parti döneminin günahlarının taşıyıcısı olarak resmediyordu. AKP, bu tarihsel hafızayı sürekli canlı tutarak, muhafazakâr kitleleri CHP’ye karşı bir korku ve güvensizlik duvarının arkasında konsolide ediyordu. Kılıçdaroğlu, bu duvarı yıkmadan, bu güvensizliği aşmadan CHP’nin asla bir iktidar alternatifi olamayacağını biliyordu. Bugüne kadar atılan tüm adımlar, yani partinin dilini yumuşatması, ekonomi odaklı bir siyasete geçmesi, sağ partilerle ittifak kurması, bu duvarı aşmaya yönelik rasyonel ve pragmatik hamlelerdi. Ancak “helalleşme”, bu pragmatizmin ötesinde, çok daha derin, ahlaki ve duygusal bir adımdı. Bu, artık duvarı dışarıdan zorlamak yerine, içeriye dönüp o duvarın inşasındaki kendi sorumluluğunu kabul etme cesaretini göstermekti.
Kılıçdaroğlu, bu hamleyle siyasetin dilini ve zeminini temelden değiştiriyordu. Siyaseti, bir haklı-haksız mücadelesi, bir güç yarışı olmaktan çıkarıp, bir yara sarma, bir onarma, bir toplumsal barış inşa etme sürecine dönüştürüyordu. “Helalleşme” kelimesinin kendisi, bilinçli bir seçimdi. Bu, hukuki bir terim olan “yüzleşme” veya siyasi bir terim olan “özür dileme”den farklıydı. “Helalleşme”, Anadolu’nun vicdanına, inanç dünyasına ve kültürel kodlarına hitap eden, sıcak, samimi ve karşılıklı bir eylemi ifade ediyordu. Bu, tepeden inme bir lütuf değil, eşitler arasında, karşılıklı rızaya dayalı bir barışma arayışıydı. Bu dille Kılıçdaroğlu, bir yandan muhafazakâr seçmenin kalbine giden bir kapıyı aralarken, diğer yandan siyaseti kimliklerin çatışma alanı olmaktan çıkarıp, ortak bir vicdan ve ahlak zeminine taşımaya çalışıyordu.
Bu çağrının hedef kitlesi son derece genişti. Kılıçdaroğlu, yaptığı konuşmalarda bu kesimleri tek tek sayarak, niyetinin ne kadar kapsamlı olduğunu gösterdi. Hedefte, 28 Şubat sürecinde ikna odalarına alınan başörtülü genç kızlar ve ordudan atılan dindar subaylar vardı. Bu, CHP’nin en büyük tarihsel günahlarından biriyle doğrudan yüzleşmesi, o dönemin mağdurlarından helallik istemesi anlamına geliyordu. Hedefte, Roboski’de (Uludere) savaş uçakları tarafından bombalanarak öldürülen 34 sivil Kürt köylüsü vardı. Bu, devletin Kürt meselesindeki en büyük trajedilerinden ve faili meçhul olaylarından birini sahiplenmek, Kürt halkının en derin yaralarından birine dokunmak demekti. Hedefte, Sivas Madımak Oteli’nde yakılarak katledilen Alevi aydınlar ve sanatçılar vardı. Bu, devletin o katliamdaki ihmalini ve sonrasındaki adaletsizliği kabul etmek, Alevi toplumunun on yıllardır süren adalet arayışına omuz vermekti. Hedefte, Diyarbakır Cezaevi’nde insanlık dışı işkencelere maruz kalanlar, 6-7 Eylül olaylarında evleri ve dükkanları yağmalanan Rumlar, Varlık Vergisi ile hayatları karartılan gayrimüslimler vardı. Bu, sadece AKP döneminin değil, cumhuriyet tarihinin tamamının, devletin şu veya bu şekilde mağdur ettiği tüm ötekilerin acısını tanıma ve onlarla barışma iradesiydi.
Bu, şüphesiz, Türkiye siyasi tarihinde bir ana muhalefet lideri tarafından yapılmış en cesur, en radikal ve en devrimci çıkıştı. Bu, sadece bir partinin değil, devletin kendisinin de kolektif bir vicdan muhasebesi yapması gerektiğine dair bir çağrıydı. Ancak bu çağrının devrimci niteliği, aynı zamanda en büyük riskini de içinde barındırıyordu. Çünkü bu yüzleşme, Türkiye’nin en derin fay hattını, yani ulusalcı-devletçi zihniyetin kırmızı çizgilerini doğrudan hedef alıyordu.
Ulusalcılar için, hem CHP içindeki hem de dışındaki, “helalleşme” söylemi bir dizi kabul edilemez anlam taşıyordu. Birincisi, bu söylem onlara göre bir “tarihi inkâr”dı. Onların zihin dünyasında cumhuriyet tarihi, bir aydınlanma, bir modernleşme ve bir ulus yaratma projesinin onurlu ve kahramanca hikayesiydi. Elbette hatalar yapılmış olabilirdi, ancak bu hatalar, büyük bir ideal uğruna verilmiş mücadelenin kaçınılmaz yan ürünleriydi. Kılıçdaroğlu’nun bu “günah çıkarma” seansı ise, bu onurlu tarihi, bir zulüm, bir baskı ve bir mağduriyetler silsilesi olarak yeniden yazma çabasıydı. Bu, cumhuriyetin kurucu babalarına, Atatürk’e ve onun devrimlerine yönelik bir saygısızlık, hatta bir ihanetti. Onlara göre, 28 Şubat’ta başörtüsü yasağını savunmak bir hata değil, laik cumhuriyeti irticaya karşı korumak için yapılmış meşru bir savunmaydı. Roboski’de yaşananlar bir katliam değil, terörle mücadelede yaşanmış trajik bir operasyon hatasıydı. Bu olaylar için “helallik istemek”, devleti ve orduyu “katil” ve “zalim” konumuna düşürmek, terör örgütlerinin ve cumhuriyet düşmanlarının ekmeğine yağ sürmek anlamına geliyordu.
İkincisi, ulusalcılar için bu söylem, affedilmez bir “taviz”di. Özellikle Kürt meselesi ve HDP ile olan ilişki bağlamında, “helalleşme” çağrısı, PKK’ya ve bölücü siyasete verilmiş bir ödün olarak algılandı. Devletin Kürtlere yönelik geçmişteki hatalarını bu kadar açıkça kabul etmek, onlara göre, Kürt milliyetçiliğinin taleplerini meşrulaştırıyor, özerklik ve federasyon gibi üniter devleti tehdit eden tartışmaların kapısını aralıyordu. Bu, terörle mücadelenin altını oyan, devletin caydırıcılığını zayıflatan ve ülkeyi bölünmeye götürecek tehlikeli bir yoldu. Ulusalcılar, Kılıçdaroğlu’nun bu hamleyi HDP’nin ve Kürt seçmenin oyunu almak için yaptığını, üç beş oy uğruna ülkenin bekasını tehlikeye attığını düşünüyorlardı. Bu, siyasi pragmatizmin, milli ilkelerin önüne geçtiği, kabul edilemez bir durumdu.
Bu tepki, sadece parti dışındaki ulusalcı çevrelerden gelmedi. CHP içinde de, sessiz ama derin bir rahatsızlık yarattı. Partinin geleneksel Kemalist tabanı, kendilerini on yıllardır cumhuriyetin ve laikliğin yılmaz savunucuları olarak görmüşlerdi. Şimdi ise kendi genel başkanları, bu savunmanın yarattığı “mağduriyetler” için özür diliyordu. Bu, kendi kimlikleriyle ve tarihsel duruşlarıyla çelişen, onları adeta “suçlu” konumuna düşüren bir söylemdi. Bu durum, pek çok eski kuşak CHP’linin partiye yabancılaşmasına, Kılıçdaroğlu’nun partiyi tanınmaz hale getirdiği yönündeki endişelerinin artmasına neden oldu. Memleket Partisi ve Zafer Partisi gibi yeni oluşumlar, tam da bu hayal kırıklığı ve öfke üzerine kendi siyasetlerini inşa etme fırsatı buldular. Onlar, “helalleşme” adı altında cumhuriyetin değerlerinden taviz verildiğini, CHP’nin “milli güvenlik sorunu” haline geldiğini iddia ederek, bu rahatsız seçmen kitlesi için bir alternatif haline geldiler.
Sonuç olarak, Kemal Kılıçdaroğlu’nun “helalleşme” çıkışı, onun siyasi kariyerinin en cüretkâr, en vizyoner ama aynı zamanda en riskli hamlesiydi. Bu, Türkiye’nin on yıllardır birikmiş toplumsal yaralarını sarmak, kutuplaşmış toplumu ortak bir vicdan zemininde yeniden buluşturmak için yapılmış samimi ve ahlaki bir çağrıydı. Bu söylem, CHP’yi “yasakçı zihniyet” prangasından kurtarıp, onu toplumun tüm farklı kesimleriyle konuşabilen, birleştirici ve demokrat bir güce dönüştürme potansiyeli taşıyordu. Ancak bu hamle, aynı zamanda, Türkiye’nin ve bizzat CHP’nin içindeki en derin fay hattını, yani devletin bekasını her şeyin üzerinde tutan ulusalcı refleks ile bireyin hak ve özgürlüklerini merkeze alan evrensel demokratik değerler arasındaki gerilimi de en keskin haliyle ortaya çıkardı. Ulusalcılar için bu bir barışma değil, bir teslimiyetti; bir yüzleşme değil, bir inkârdı. “Helalleşme”, kaledeki en büyük ve en derin çatlağı açan, partiyi ya tarihsel bir sıçramayla geleceğe taşıyacak ya da kendi içindeki çelişkilerle boğuşarak bölecek olan, geri dönüşü olmayan bir adımdı. Bu adımın siyasi sonuçları, yaklaşan 2023 seçimlerinde, tüm Türkiye’nin kaderini belirleyecekti.
Bölüm 16: “Altılı Masa Kuruluyor: Umut ve Beklenti”
Her büyük siyasi dönüşüm, bir umut anıyla başlar. 2023 seçimlerine giden yolda, Türkiye muhalefeti için bu umut anı, tek bir masa etrafında, yan yana oturan altı farklı liderin fotoğrafıyla somutlaştı. 12 Şubat 2022’de, CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’nun ev sahipliğinde, İYİ Parti, Saadet Partisi, Demokrat Parti, DEVA Partisi ve Gelecek Partisi liderlerinin bir araya gelmesiyle başlayan bu süreç, sadece bir seçim ittifakının ötesinde, Türkiye Cumhuriyeti tarihinde eşi benzeri görülmemiş bir siyasi deneyin, bir “demokrasi koalisyonu”nun doğuşuydu. “Altılı Masa” olarak adlandırılan bu yapı, ideolojik olarak birbirine fersah fersah uzak olan, geçmişte en sert kavgaları vermiş siyasi gelenekleri, tek ve büyük bir ortak hedef etrafında birleştirme iddiasındaydı: Recep Tayyip Erdoğan’ın yirmi yıllık iktidarını sandıkta sonlandırmak ve Türkiye’yi “Güçlendirilmiş Parlamenter Sistem” adını verdikleri yeni bir demokratik rejime taşımak. Bu masa, iktidardan umudunu kesmiş milyonlarca insan için bir kurtuluş reçetesi, bir yeniden başlangıç vaadiydi. Kamuoyunda yarattığı devasa umut ve beklenti dalgası, muhalefetin uzun yıllardır hasret kaldığı bir zafer inancını körükledi. Ancak bu büyük umut, aynı zamanda kendi ağırlığı altında ezilme riski taşıyan, kırılgan ve karmaşık bir beklentinin de habercisiydi.
Altılı Masa’nın kuruluşunu sadece bir seçim stratejisi olarak okumak, onun tarihsel ve sosyolojik derinliğini gözden kaçırmak olur. Bu masanın temelleri, yıllar içinde, farklı kriz anlarında ve ortak direniş pratiklerinde yavaş yavaş atılmıştı. 2017 Referandumundaki “Hayır” cephesi, bu farklı kimliklerin ortak bir tehdide karşı bir araya gelebileceğini gösteren ilk provaydı. 2018’de kurulan Millet İttifakı, bu birlikteliği ilk defa resmi bir seçim işbirliğine dönüştürdü. 2019’daki İstanbul ve Ankara zaferleri ise, bu stratejinin doğru uygulandığında iktidarın en güçlü kalelerini bile fethedebileceğini kanıtladı. Altılı Masa, tüm bu birikimin, bu öğrenme sürecinin bir sonucuydu. Ancak onu önceki denemelerden ayıran temel bir fark vardı: Bu kez masada, sadece geleneksel muhalefet partileri değil, aynı zamanda bizzat AKP’nin içinden doğmuş, iktidarın eski ağır topları olan Ali Babacan ve Ahmet Davutoğlu’nun liderliğindeki DEVA ve Gelecek Partileri de vardı. Bu, ittifakın siyasi yelpazesini merkez sağdan alıp, muhafazakâr-demokrat bir alana kadar genişletmesi anlamına geliyordu. Bu durum, masaya iki önemli avantaj sağlıyordu. Birincisi, AKP tabanına yönelik doğrudan bir mesaj verme, “biz de sizdeniz ama bu gidişat yanlış” diyebilme ve oradan oy koparma potansiyeli taşıyordu. İkincisi, masanın “intikamcı değil, onarıcı” bir vizyona sahip olduğu, AKP sonrası dönemde bir kaos ve hesaplaşma değil, bir normalleşme ve uzlaşma vaat ettiği algısını güçlendiriyordu.
Masanın ideolojik tutkalı, üzerine aylarca, hatta yıllarca çalışılmış tek bir kavram etrafında şekillendi: “Güçlendirilmiş Parlamenter Sistem.” Bu, sadece eski parlamenter sisteme bir geri dönüş vaadi değildi. Bu, geçmişin hatalarından ders çıkarmış, yürütmenin istikrarlı ama meclisin denetiminin güçlü olduğu, kuvvetler ayrılığının, hukukun üstünlüğünün, temel hak ve özgürlüklerin anayasal güvence altına alındığı, yeni bir toplumsal sözleşme önerisiydi. Liderler, aylarca süren toplantılar, komisyon çalışmaları ve akademik istişareler sonucunda, bu yeni sistemin anayasal çerçevesini ortaya koyan ortak bir metin üzerinde anlaştılar. Bu, Türk siyasi tarihinde bir ilkti. Muhalefet, sadece “Erdoğan gitsin” demenin ötesine geçiyor, yerine ne koyacağını somut, detaylı ve yazılı bir programla halkın önüne seriyordu. Bu, masanın sadece bir seçim kazanma aygıtı değil, aynı zamanda bir ülke yönetme projesi, bir rejim inşa etme iradesi olduğunu gösteriyordu. Bu ortak anayasa çalışması, masaya entelektüel bir derinlik, siyasi bir ciddiyet ve kamuoyu nezdinde büyük bir meşruiyet kazandırdı. Artık muhalefetin bir “yol haritası” vardı.
Bu kurumsal ve programatik ciddiyet, toplumda büyük bir karşılık buldu. Ekonomik krizin derinleştiği, yoksulluğun ve hayat pahalılığının halkın belini büktüğü, adalete olan güvenin sıfırlandığı, kurumların içinin boşaltıldığı bir ortamda, Altılı Masa’nın vaat ettiği “normalleşme”, “istikrar” ve “kurumsallık” söylemi, bir can simidi gibi göründü. Masa, farklılıklarına rağmen bir arada durabilme, ortak bir metin üretebilme ve medeni bir şekilde tartışabilme becerisiyle, iktidarın sürekli kutuplaştırıcı, çatışmacı ve tek sesli üslubuna karşı bir panzehir sundu. Liderlerin her ay farklı bir partinin ev sahipliğinde toplanması, toplantı sonrası yapılan ortak, diplomatik ve özenle seçilmiş kelimelerle dolu açıklamalar, kamuoyunda “ülkeyi yönetecek akıl bu” algısını güçlendirdi. Bu, özellikle kentli, eğitimli ve merkezdeki kararsız seçmenler için son derece çekici bir tabloydu. İktidarın “bunlar daha kendi aralarında anlaşamıyor, ülkeyi nasıl yönetecekler?” propagandası, masanın sergilediği bu kurumsal uyum karşısında etkisiz kalıyor gibiydi.
Yaratılan bu umut ve beklenti dalgası, anketlere de yansımaya başladı. Muhalefet bloğunun toplam oyu, pek çok araştırmada Cumhur İttifakı’nı geçiyor, potansiyel cumhurbaşkanı adayları anketlerinde hem Mansur Yavaş hem de Ekrem İmamoğlu, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın önünde görünüyordu. Bu veriler, zaferin artık sadece bir umut değil, ulaşılabilir bir hedef olduğu inancını pekiştirdi. Muhalif kamuoyu, aydınlar, sanatçılar ve medya, bu umut dalgasını daha da büyüttü. Altılı Masa, adeta bir “kurtarıcılar meclisi” olarak görülmeye başlandı. Ancak bu devasa beklenti, aynı zamanda masanın üzerine binen muazzam bir baskı anlamına geliyordu. Her bir toplantı, her bir açıklama, milyonlarca insan tarafından nefesler tutularak izleniyor, her bir kelime, her bir virgül analiz ediliyordu. Bu durum, liderlerin hareket alanını daraltıyor, onları hata yapmaktan korkan, risk almaktan çekinen, aşırı temkinli bir pozisyona itiyordu.
Bu aşırı temkinlilik ve kurumsallık vurgusu, masanın en büyük gücü olduğu kadar, zamanla en büyük zayıflığına da dönüştü. Süreç ilerledikçe, masanın “nasıl” yöneteceği konusundaki detaylı çalışmaları, “kiminle” yöneteceği sorusunu gölgede bırakmaya başladı. Kamuoyu, anayasa metinlerinden, mutabakat raporlarından çok, masanın cumhurbaşkanı adayının kim olacağını merak ediyordu. Ancak liderler, bu en kritik soruyu sürekli ertelediler. Gerekçeleri mantıklıydı: Adayın erken yıpratılmasını önlemek, iktidarın hedefi haline gelmesini engellemek ve önce ortak programda anlaşarak adayın bu programa sadık kalmasını garanti altına almak. Ancak bu strateji, kamuoyunda bir belirsizlik ve sabırsızlık yaratmaya başladı. Toplantılar uzadıkça ve aday bir türlü açıklanmadıkça, “masa toplanıyor, dağılıyor, başka bir şey yapmıyor” şeklinde bir eleştiri yükselmeye başladı. Masanın yavaşlığı, bürokratik ve elitist yapısı, halkın enerjisinden ve sokağın dinamizminden koptuğu yönündeki algıyı güçlendirdi. Oysa 2019 zaferini getiren şey, tam da Ekrem İmamoğlu gibi halkla doğrudan bağ kuran, enerjik ve dinamik bir figürdü. Altılı Masa ise, bu dinamizm yerine, kapalı kapılar ardında yürütülen, soğuk ve mesafeli bir müzakere süreci görüntüsü veriyordu.
Dahası, masanın sergilediği “mükemmel uyum” görüntüsünün altında, aslında derin ve sancılı pazarlıkların, ideolojik farklılıkların ve liderler arası ego çatışmalarının yattığına dair sızıntılar ve spekülasyonlar artmaya başladı. Masanın altı farklı ortağı, aslında altı farklı önceliğe sahipti. CHP, en büyük parti olarak süreci yönetme ve kendi liderini aday yapma arzusundaydı. İYİ Parti, kendisini ittifakın milliyetçi sigortası olarak görüyor ve HDP ile araya net bir mesafe konulmasını istiyordu. DEVA ve Gelecek Partileri, yeni anayasal düzende kendilerine güçlü ve etkili pozisyonlar garanti altına almaya çalışıyorlardı. Saadet Partisi ise, kendi ahlaki ve ilkeli duruşunu koruma derdindeydi. Bu farklı öncelikler, özellikle adaylık ve seçim sonrası güç paylaşımı gibi kritik konularda, sürecin kilitlenmesine neden oluyordu. Liderlerin, her açıklamasında “altı liderin ortak iradesi” vurgusunu bu kadar sık yapması, aslında içeride bir irade birliği oluşturmanın ne kadar zor olduğunun da bir itirafı gibiydi.
Sonuç olarak, Altılı Masa’nın kuruluşu, Türkiye muhalefeti için tarihî bir umut ve beklenti anıydı. Yirmi yıllık bir iktidara karşı, toplumun en farklı kesimlerini ortak bir demokratik program etrafında bir araya getirme cüreti, başlı başına takdire şayan bir siyasi başarıydı. Masanın ortaya koyduğu “Güçlendirilmiş Parlamenter Sistem” projesi, ülkenin geleceğine dair somut ve rasyonel bir alternatif sunarak, muhalefeti “sadece eleştiren” konumundan “çözüm üreten” konumuna taşıdı. Bu süreçte yaratılan pozitif atmosfer ve zafer inancı, muhalif seçmen kitlesini uzun yıllardır olmadığı kadar mobilize etti ve umutlandırdı. Ancak bu büyük beklenti, masanın omuzlarına taşıması zor bir yük bindirdi. Sürecin yavaşlığı, adaylık konusundaki belirsizlik ve liderler arasındaki potansiyel çıkar çatışmaları, bu büyük umudun parlaklığını zamanla gölgelemeye başladı. Altılı Masa, mükemmel bir teorik proje olarak kağıt üzerinde duruyordu. Ancak siyaset, sadece teorilerin değil, aynı zamanda kişiliklerin, hırsların ve beklenmedik krizlerin de arenasıydı. Masanın en büyük sınavı, bu kusursuz teoriyi, siyasetin acımasız gerçekliğiyle yüzleştireceği o kaçınılmaz an, yani cumhurbaşkanı adayını belirleme anı olacaktı. Ve o an geldiğinde, bu büyük umut gemisinin, ne kadar sağlam inşa edildiği ya da ne kadar kırılgan olduğu ortaya çıkacaktı.
Bölüm 17: “Adaylık Krizi: İttifak İçindeki Gerilim”
Her ittifakın bir balayı dönemi vardır; ortak hedeflerin coşkusu, farklılıkları önemsizleştirir ve uyum görüntüsü, altta yatan gerilimleri perdeler. Altılı Masa için bu balayı dönemi, ortak anayasa metinlerinin yazıldığı, “Güçlendirilmiş Parlamenter Sistem” hayalinin kolektif bir umuda dönüştüğü aylardı. Ancak her balayı biter ve siyasetin en soğuk, en acımasız gerçeği kapıyı çalar: Güç ve o gücü kimin kullanacağı sorusu. 2023 seçimleri yaklaşırken, Altılı Masa’nın aylardır ertelediği, halının altına süpürdüğü bu kaçınılmaz soru, bir hayalet gibi masanın üzerine çöktü: Cumhurbaşkanı adayı kim olacaktı? Bu soru, sadece bir isim belirleme meselesi değildi; bu, ittifakın ruhunu, dengelerini ve geleceğini belirleyecek, varoluşsal bir sınavdı. Adayın belirlenmesi süreci, masanın o güne kadar özenle inşa ettiği kurumsal uyum ve sükûnet maskesini düşürdü ve altındaki derin çatlakları, kişisel hırsları ve stratejik ayrılıkları tüm çıplaklığıyla gözler önüne serdi. Özellikle Kemal Kılıçdaroğlu’nun kendi adaylığı yönündeki sarsılmaz iradesi ile kamuoyunun ve İYİ Parti’nin favorileri olan Ekrem İmamoğlu ve Mansur Yavaş’ın potansiyel adaylıkları etrafında yaşanan sancılı ve giderek kamuoyuna yansıyan gerilim, Altılı Masa’yı kuruluşundan bu yana en büyük, en yıkıcı krizinin eşiğine getirdi.
Adaylık krizinin temelinde, birbiriyle çatışan iki farklı rasyonalite yatıyordu. Bir yanda, Kemal Kılıçdaroğlu’nun temsil ettiği “siyasi ve ahlaki meşruiyet” rasyonalitesi vardı. Diğer yanda ise, Meral Akşener ve İYİ Parti’nin savunduğu “kazanabilirlik” ve “sosyolojik gerçeklik” rasyonalitesi. Bu iki farklı bakış açısı, krizi anlamanın anahtarını oluşturur.
Kemal Kılıçdaroğlu için cumhurbaşkanlığı adaylığı, kişisel bir hırstan çok, on üç yıldır ilmek ilmek ördüğü siyasi projenin doğal ve mantıksal bir sonucuydu. Bu projenin adı, Türkiye’yi “tek adam rejimi”nden kurtarıp, güçlendirilmiş bir parlamenter demokrasiye taşımaktı. Bu vizyonun mimarı, bu farklı partileri bir araya getiren siyasi aklın sahibi, bu zorlu sürecin sabırlı ve uzlaşmacı lideri kendisiydi. Dolayısıyla, bu geçiş sürecini yönetecek, ülkeyi normalleştirecek ve yeni sistemi inşa edecek kişinin de kendisi olması gerektiğine inanıyordu. Bu, bir hak ediş, bir tür ahlaki sorumluluktu. Ona göre aday, sadece popüler bir figür değil, aynı zamanda bu derin ve karmaşık dönüşüm sürecini yönetecek liyakate, deneyime ve en önemlisi, masadaki tüm liderlerin güvenine sahip bir “devlet adamı” olmalıydı. Bu tanıma en uygun ismin de kendisi olduğu konusunda şüphesi yoktu. Ayrıca, Kılıçdaroğlu ve kurmayları, Ekrem İmamoğlu veya Mansur Yavaş gibi belediye başkanlarının aday gösterilmesi durumunda, AKP’nin onların yerine anında kayyum atayarak, muhalefetin en büyük kaleleri olan İstanbul ve Ankara’yı yeniden ele geçireceğinden ve bunun seçim öncesi büyük bir moral bozukluğu yaratacağından endişe ediyorlardı. Kılıçdaroğlu’nun adaylığı, bu riski ortadan kaldıran “güvenli” bir seçenek olarak görülüyordu.
Ancak bu siyasi mantığın karşısında, kamuoyunun ve anketlerin acımasız gerçekliği duruyordu. Aylardır yapılan tüm kamuoyu araştırmaları, istisnasız bir şekilde, hem Ekrem İmamoğlu’nun hem de Mansur Yavaş’ın, Cumhurbaşkanı Erdoğan karşısında Kemal Kılıçdaroğlu’ndan çok daha yüksek bir kazanma potansiyeline sahip olduğunu gösteriyordu. Bu veriler, özellikle İYİ Parti ve onun lideri Meral Akşener için, aday belirleme sürecinin en temel ve en vazgeçilmez kriteriydi. Akşener’in rasyonalitesi basitti: Bu seçim, tarihi bir referandum niteliğindeydi ve tek amaç, ne pahasına olursa olsun Erdoğan’ı yenmekti. Dolayısıyla, aday belirlerken kişisel vefalar, ahlaki sorumluluklar veya siyasi projelerin mimarlığı değil, tek bir ölçüt esas alınmalıydı: “Kazanacak aday.” Akşener ve partisi, Kılıçdaroğlu’nun adaylığının, özellikle milliyetçi, muhafazakâr ve merkez sağ seçmen nezdinde bir karşılığı olmadığını, onun Alevi kimliğinin ve bürokratik imajının iktidar tarafından kolayca istismar edileceğini ve seçimi riske atacağını düşünüyordu. Onlara göre Kılıçdaroğlu, iyi bir lider, iyi bir uzlaştırıcıydı ama “kazanacak aday” değildi.
İmamoğlu ve Yavaş ise, bu denklemin en popüler ama aynı zamanda en pasif aktörleriydi. Her ikisi de 2019’da kazandıkları zaferlerle birer “kahraman” haline gelmişlerdi. Mansur Yavaş, sakin, devlet adamı tavrı, yolsuzlukla mücadelesi ve milliyetçi kimliğiyle, özellikle merkez sağ ve milliyetçi seçmen için ideal bir aday profili çiziyordu. Ekrem İmamoğlu ise, enerjisi, kucaklayıcı üslubu ve İstanbul gibi bir metropolü yönetme becerisiyle, daha geniş kitlelere hitap etme potansiyeli taşıyordu. Ancak her iki isim de, CHP Genel Başkanı’na karşı açıkça bir adaylık yarışına girmekten, bir isyan görüntüsü vermekten özenle kaçındılar. Sürekli olarak “Genel Başkanımız ne derse o olur”, “Altılı Masa kimi işaret ederse onun arkasında dururuz” gibi sadakat mesajları verdiler. Bu durum, onların adaylık potansiyelini canlı tutarken, aynı zamanda Kılıçdaroğlu’nun elini güçlendiriyor ve masadaki pazarlıklarda “belediye başkanları benim kontrolümde” mesajı vermesini sağlıyordu.
Gerilim, uzun süre kapalı kapılar ardında, dolaylı mesajlarla ve medya üzerinden yürütülen bir vekalet savaşı şeklinde ilerledi. İYİ Parti’ye yakın gazeteciler ve yorumcular, sürekli olarak “kazanacak aday” vurgusu yaparak İmamoğlu ve Yavaş’ı öne çıkarırken, CHP’ye yakın isimler Kılıçdaroğlu’nun liderliğinin ve projesinin önemini vurguluyor, anketlerin yanıltıcı olabileceğini savunuyorlardı. Bu süreç, masanın en temel vaatlerinden biri olan “istişare ve uzlaşı” kültürünün ne kadar kırılgan olduğunu gösterdi. Mesele en kritik noktaya, yani adaylık meselesine geldiğinde, istişarenin yerini dayatmanın, uzlaşının yerini ise güç mücadelesinin aldığına dair işaretler belirginleşmeye başladı.
Krizi derinleştiren en önemli faktörlerden biri de Kılıçdaroğlu’nun adaylık niyetini masaya resmi olarak getirmek yerine, bunu bir oldu bittiye getirmeye çalıştığı algısı oldu. CHP’li siyasetçilerin ve parti medyasının “Adayımız Kılıçdaroğlu’dur, bunun tartışması olmaz” şeklindeki kategorik açıklamaları, diğer masa ortakları, özellikle de İYİ Parti tarafından bir “dayatma” olarak algılandı. Meral Akşener, defalarca “Masa noter değildir” diyerek, adayın tek bir parti tarafından belirlenip diğerlerine onaylatılmasını kabul etmeyeceklerinin altını çizdi. Bu durum, liderler arasında kişisel bir güvensizlik ve kırgınlık ortamı da yarattı. Kılıçdaroğlu’nun, Akşener’in “kazanacak aday” ısrarını, kendi liderliğine ve projesine yönelik bir güvensizlik olarak, Akşener’in ise Kılıçdaroğlu’nun kendi adaylığındaki ısrarını, milyonların umudunu kişisel bir hırs uğruna riske atma olarak gördüğü bir kilitlenme yaşandı.
Gerilimi zirveye taşıyan olay ise, Ekrem İmamoğlu’na Yüksek Seçim Kurulu üyelerine hakaret ettiği gerekçesiyle verilen hapis cezası ve siyasi yasak kararı oldu. Bu karar, muhalif kamuoyunda bir infial yarattı ve İmamoğlu’na yönelik büyük bir destek dalgası oluşturdu. O gün, Kılıçdaroğlu Almanya’da bir programdayken, Meral Akşener’in anında uçağa atlayıp İstanbul Saraçhane’ye, İmamoğlu’nun yanına gitmesi ve orada onunla birlikte zafer işareti yaparak halkı selamlaması, krizin en sembolik ve en dramatik anıydı. Bu, Akşener’in sadece İmamoğlu’na sahip çıkması değil, aynı zamanda Kılıçdaroğlu’na karşı adaylık denkleminde İmamoğlu’nu kendi yanına çektiğini gösteren, çok güçlü bir siyasi hamleydi. Ertesi gün Kılıçdaroğlu’nun da katıldığı Saraçhane mitingi, bir yandan muhalefetin iktidarın yargı darbesine karşı birleştiği bir güç gösterisi olurken, diğer yandan liderler arasındaki rekabetin ve güvensizliğin ne kadar derinleştiğini de gözler önüne serdi. Saraçhane, bir birliktelik sahnesi olduğu kadar, bir ayrışmanın da provası gibiydi.
Sonuç olarak, Altılı Masa içindeki adaylık krizi, bir ittifakın en zorlu sınavının, kişisel hırslar ve stratejik farklılıklar karşısında ortak aklı ve kolektif çıkarı koruyabilme becerisi olduğunu acı bir şekilde gösterdi. Aylarca süren kurumsal çalışmalar ve ortak program hazırlıkları, “kim olacak?” sorusu karşısında anlamsızlaşma riskiyle karşı karşıya kaldı. Kemal Kılıçdaroğlu’nun projesine olan inancı ve adaylıktaki kararlılığı, Meral Akşener’in anketlere ve sosyolojik gerçeklere dayalı “kazanacak aday” ısrarıyla çarpıştı. Bu çarpışma, sadece iki liderin değil, iki farklı siyasi rasyonalitenin mücadelesiydi. Sürecin şeffaf bir şekilde yürütülmemesi, kararın sürekli ertelenmesi ve liderlerin birbirlerine karşı açık oynamak yerine dolaylı yolları tercih etmesi, kamuoyunda büyük bir beklenti yaratan masaya yönelik güveni ve umudu ciddi şekilde zedeledi. Milyonların umudu, birkaç liderin kapalı kapılar ardında yürüttüğü, şeffaf olmayan ve giderek bir ego savaşına dönüşen bir sürece kurban ediliyor gibiydi. Bu kriz, henüz tam olarak patlamamıştı, ancak fitili ateşlenmişti. Ve çok yakında, bu gerilim, masayı devirecek, Türkiye muhalefetini tarihinin en büyük şoklarından birine sürükleyecek o kaçınılmaz patlamaya yol açacaktı.
Böl-m 18: “Masanın Devrilmesi: Akşener’in Çıkışı”
Siyasette bazı anlar vardır ki, bir deprem gibi tüm zemini sarsar, tüm dengeleri altüst eder ve o ana kadar inşa edilen her şeyi bir anda yerle bir eder. 3 Mart 2023 Cuma günü, Türkiye muhalefeti için tam olarak böyle bir gündü. O gün, İYİ Parti Genel Başkanı Meral Akşener’in partisinin Genel İdare Kurulu toplantısı sonrası kameraların karşısına geçerek yaptığı o öfkeli, o sert ve o geri dönülmez açıklamalar, Altılı Masa’nın bir yıldan uzun süredir ilmek ilmek ördüğü umut ve birliktelik halısını, milyonların ayağının altından çekip aldı. Akşener’in, masayı bir “kumar masası”na ve bir “noter” makamına benzetmesi, Kemal Kılıçdaroğlu’nun adaylığının bir “dayatma” olduğunu ilan etmesi ve Ekrem İmamoğlu ile Mansur Yavaş’a “millete ses verme” çağrısı yapması, sadece bir siyasi kriz değil, bir ihanet, bir isyan ve bir boşanma ilanıydı. Bu, aylardır biriken gerilimin, bastırılmış öfkelerin ve uzlaşmaz çelişkilerin en yıkıcı şekilde patladığı andı. O gün masa devrilmişti ve altında sadece kırık sandalyeler değil, aynı zamanda milyonlarca insanın kırılmış umutları ve hayalleri kalmıştı. Bu çıkışın nedenlerini, perde arkasını ve ittifakın aldığı bu ölümcül yarayı anlamak, 2023 seçimlerinin kaderini belirleyen en kritik anı deşifre etmek demektir.
Masanın devrilmesine giden süreç, aslında birikimli bir gerilimin sonucuydu, ancak son perde, 2 Mart Perşembe günü Saadet Partisi ev sahipliğinde yapılan Altılı Masa’nın o kader toplantısında oynandı. Aylardır süren belirsizliğin ardından, liderler nihayet cumhurbaşkanı adayını netleştirmek üzere bir araya gelmişlerdi. Toplantıdan önce beklenti, Kemal Kılıçdaroğlu’nun adaylığının masadaki diğer beş lider tarafından da onaylanacağı ve ismin kamuoyuna açıklanacağı yönündeydi. Ancak toplantı başladığında, Meral Akşener, bu beklentinin aksine, masaya son ve en net itirazını koydu. Kamuoyu araştırmalarının ısrarla işaret ettiği gibi, Ekrem İmamoğlu veya Mansur Yavaş’tan birinin aday gösterilmesi gerektiğini, aksi takdirde seçimin kazanılma şansının büyük bir riske atılacağını savundu. Bu, onun aylardır savunduğu “kazanacak aday” tezinin masadaki son ve en kararlı savunmasıydı.
Ancak Akşener’in bu çıkışı, masadaki diğer beş liderden destek bulmadı. Kemal Kılıçdaroğlu, kendi adaylığının bu projenin doğal bir sonucu olduğu konusundaki kararlılığını korudu. Daha da önemlisi, DEVA, Gelecek, Saadet ve Demokrat Parti liderleri, bir yıldır bu masanın liderliğini ve mimarlığını yapan, kendilerini bu ittifakın içine dahil eden Kılıçdaroğlu’na karşı bir vefasızlık olarak görülebilecek bir hamle yapmaktan çekindiler. Onlar için Kılıçdaroğlu, masanın birliğini ve projenin devamlılığını temsil eden bir “sigorta”ydı. Ayrıca, belediye başkanlarının adaylığı fikrine, onların CHP’nin iç meselesi olduğu ve genel başkanlarına karşı bir isyan görüntüsü vermelerinin doğru olmayacağı gerekçesiyle mesafeli durdular. Toplantı uzadıkça, Akşener’in yalnızlaştığı ve tezlerinin masanın ortak aklı tarafından reddedildiği bir tablo ortaya çıktı. Beş lider Kılıçdaroğlu’nun adaylığında mutabık kalırken, Akşener bu mutabakata şerh koydu ve konuyu partisinin yetkili kurullarına götüreceğini söyleyerek masadan ayrıldı.
Bu, aslında ipin koptuğu andı. Akşener, masada siyasi bir yenilgiye uğramıştı. Onun rasyonalitesi, yani anketlere ve sosyolojik gerçeklere dayalı “kazanabilirlik” ilkesi, masanın diğer üyelerinin “siyasi vefa” ve “projenin liderliği” ilkesi karşısında mağlup olmuştu. Bu noktada Akşener, kendisini bir yol ayrımında buldu. Ya bu yenilgiyi sineye çekecek, partisinin ve kendi siyasi itibarının zedelenmesi pahasına, inanmadığı bir adayı destekleyecekti. Ya da masayı dağıtma, hatta ittifakı havaya uçurma riskini göze alarak, son ve en büyük kumarını oynayacaktı. O, ikinci ve en yıkıcı yolu seçti.
3 Mart günü yaptığı açıklama, sadece bir siyasi metin değil, bir öfke patlamasıydı. Kullandığı dil, diplomatik bir ayrılığın çok ötesinde, köprüleri tamamen yakan, kişisel ve duygusal bir hesaplaşmanın dilini taşıyordu. Masayı bir “kumar masası”na benzetmesi, orada yürütülen sürecin milletin çıkarına değil, kişisel hırslara ve küçük hesaplara dayandığı imasını taşıyordu. Kılıçdaroğlu’nun adaylığının, beş liderin ortak kararıyla bir “dayatma”ya dönüştüğünü söylemesi, kendisinin ve partisinin iradesinin hiçe sayıldığını, masanın bir “noter” makamı olmadığını aylar önce söylemesine rağmen tam olarak buna dönüştürüldüğünü iddia ediyordu. Bu ifadeler, masanın o güne kadar savunduğu “istişare”, “uzlaşı” ve “ortak akıl” gibi tüm değerleri dinamitleyen, ittifakın kalbine saplanmış bir hançer gibiydi.
Açıklamanın en dramatik ve en stratejik hamlesi ise, Ekrem İmamoğlu ve Mansur Yavaş’a yaptığı doğrudan çağrıydı. “Siz, milletimizin sesiyle, reddedilemez bir biçimde göreve çağrılıyorsunuz. Bu vazifeden kaçamazsınız” diyerek, bu iki ismi adeta kendi genel başkanlarına karşı bir isyana, bir başkaldırıya davet ediyordu. Bu, sadece masayı değil, aynı zamanda ana muhalefet partisi CHP’yi de içeriden karıştırmayı, bir iç savaş çıkarmayı hedefleyen, son derece riskli bir manevraydı. Akşener, bu hamleyle kendisini “milletin iradesinin” sözcüsü, Kılıçdaroğlu ve diğer beş lideri ise bu iradeye karşı duran, kapalı kapılar ardında pazarlık yapan bir “küçük oligarşi” olarak konumlandırıyordu. Kendisini masadan dışlayan beş lidere karşı, halkın en sevdiği iki figürü yanına çekerek oyunu yeniden kurmaya çalışıyordu.
Bu açıklamanın muhalefet cephesinde yarattığı şok dalgası, tarif edilemezdi. Yıllardır beklenen, uğruna büyük fedakarlıklar yapılan, ülkenin son umudu olarak görülen ittifak, seçime sadece iki ay kala, en kritik anda dağılmıştı. Sosyal medyada, televizyonlarda ve sokakta, bir yanda Akşener’i “tarihi bir duruş sergileyen kahraman” olarak görenler, diğer yanda ise onu “masayı deviren hain”, “iktidarın gizli ortağı” olarak suçlayanlar arasında büyük bir kutuplaşma ve linç kampanyası başladı. Özellikle CHP’li ve HDP’li seçmenler, Akşener’in bu hamlesini, Erdoğan’a seçimi altın tepside sunan bir “ihanet” olarak yorumlarken, pek çok İYİ Partili ve kararsız seçmen, onun “milletin sesini dinleyen tek lider” olduğunu savundu. Muhalefet, tarihinde hiç olmadığı kadar derin ve acı bir şekilde kendi içinde bölünmüştü. İktidar cephesi ise, bu tarihi krizi büyük bir keyifle izliyor, “biz dememiş miydik, bunlar daha kendi aralarında anlaşamıyor” propagandasını en haklı olduğu anda yapma fırsatı buluyordu.
Peki, Akşener’i bu kadar sert ve geri dönülmez bir adımı atmaya iten gerçek nedenler neydi? Bu, sadece “kazanacak aday” ilkesine olan sarsılmaz inancından mı kaynaklanıyordu, yoksa perde arkasında başka dinamikler mi vardı? Bu sorunun cevabı muhtemelen çok katmanlıdır. Birincisi ve en belirgin olanı, Akşener’in siyasi rasyonalitesinin masada karşılık bulamaması ve kendisini siyasi olarak yenilmiş hissetmesiydi. İkincisi, kendi partisi içindeki, özellikle de milliyetçi ve ulusalcı kanattan gelen yoğun baskıydı. Bu kanat, en başından beri Kılıçdaroğlu’nun adaylığına ve HDP ile olan dolaylı ilişkiye karşıydı. Akşener, Kılıçdaroğlu’nun adaylığına evet demesi durumunda, partisinin bölüneceği, Ümit Özdağ’ın Zafer Partisi’ne doğru büyük bir kayış yaşanacağı endişesini taşıyor olabilirdi. Masadan kalkmak, aynı zamanda kendi tabanını konsolide etmeye yönelik bir hamleydi. Üçüncüsü, kişisel faktörler ve liderler arası güvensizlik de önemli bir rol oynamış olabilir. Akşener’in, Kılıçdaroğlu’nun adaylık sürecini şeffaf bir şekilde yürütmediğine, kendisini ve masayı bir oldu bittiye getirmeye çalıştığına dair derin bir kırgınlık ve öfke biriktirdiği açıktı. Yaptığı konuşmanın tonu, bunun sadece siyasi bir ayrılık değil, kişisel bir kopuş olduğunu da gösteriyordu.
Sonuç olarak, Meral Akşener’in 3 Mart’taki çıkışı, Altılı Masa’nın ve Türkiye muhalefetinin en karanlık günü olarak tarihe geçti. Bir yıldır milyonlarca insana umut aşılayan, ülkenin geleceğine dair ortak bir hayal kurduran o masa, tek bir konuşmayla, bir “kumar masası” enkazına dönüştü. Bu olay, ittifakın sadece siyasi bir proje değil, aynı zamanda ne kadar kırılgan, ne kadar insani ve ne kadar egolara dayalı bir yapı olduğunu da acı bir şekilde gösterdi. Alınan yara derindi ve onarılması neredeyse imkansız görünüyordu. Muhalefet, seçime giderken en büyük silahı olan “birliktelik” ve “umut” kozunu kaybetmiş, kendi içinde bir iç savaşın eşiğine gelmişti. Herkesin aklındaki soru aynıydı: Bu enkazın altından kalkmak, bu büyük ihanet ve hayal kırıklığının ardından yeniden bir araya gelmek mümkün müydü? Yoksa bu, Erdoğan’ın yirmi yıllık iktidarını perçinleyecek tarihi bir hatanın başlangıcı mıydı? Cevap, Akşener’in isyana davet ettiği o iki ismin, yani Ekrem İmamoğlu ve Mansur Yavaş’ın atacağı adımlara bağlıydı.
Bölüm 19: “Krizin Aşilması ve Geri Dönüş”
Siyasette 72 saat, bazen 72 yıl kadar uzun sürebilir. Meral Akşener’in 3 Mart Cuma günü Altılı Masa’yı deviren o sarsıcı açıklamasının ardından geçen üç gün, Türkiye muhalefeti için tam olarak böyle, zamanın adeta donduğu, umudun yerini derin bir kedere ve çaresizliğe bıraktığı bir kara delik gibiydi. Milyonların hayali, bir anda kişisel hırsların ve stratejik körlüğün enkazı altında kalmış gibi görünüyordu. Ancak siyaset, aynı zamanda beklenmedik geri dönüşlerin, zoraki uzlaşmaların ve kriz anlarında bulunan yaratıcı formüllerin de sanatıdır. 6 Mart Pazartesi akşamı, Saadet Partisi Genel Merkezi’nin önünde, altı liderin bir kez daha, bu kez yüzlerindeki zoraki tebessümlerle yan yana poz vermesi, bu enkazın altından mucizevi bir şekilde çıkıldığının ilanıydı. Meral Akşener masaya geri dönmüştü. Bu geri dönüşü sağlayan sihirli formül, Ekrem İmamoğlu ve Mansur Yavaş’ın, Kılıçdaroğlu’nun kazanması durumunda “cumhurbaşkanı yardımcısı” olarak atanacaklarının ilan edilmesiydi. Kağıt üzerinde kriz aşılmış, ittifak yeniden kurulmuştu. Ancak bu, bir zaferin değil, bir yara bandının hikayesiydi. Masa yeniden birleşmişti, ancak devrildiğinde aldığı o derin yara, o büyük güven kaybı, seçmenin zihninde ve kalbinde onarılması zor bir iz bırakmıştı. Bu geri dönüşün perde arkasını ve siyasi maliyetini anlamak, 2023 seçimlerinin neden kaybedildiğine dair en önemli ipuçlarını barındırır.
Akşener’in masadan kalkışının yarattığı şok ve kaos, ilk 24 saat boyunca tüm muhalefet cephesini adeta felç etti. Ancak bu ilk şok atlatıldıktan sonra, hem kamuoyu tabanından hem de siyasetin derinliklerinden, bu tarihi hatayı onarmaya yönelik hummalı bir faaliyet başladı. Bu sürecin kilit aktörleri, Akşener’in isyana davet ettiği iki isimdi: Ekrem İmamoğlu ve Mansur Yavaş. Akşener’in hamlesi, bu iki belediye başkanını kariyerlerinin en zorlu kararıyla karşı karşıya bırakmıştı. Ya Akşener’in çağrısına uyacaklar, kendi genel başkanlarına karşı bayrak açacaklar ve potansiyel bir bölünmenin parçası olacaklardı. Ya da genel başkanlarına sadık kalacaklar, Akşener’in davetini reddedecekler ve ittifakın tamamen dağılmasını göze alacaklardı. Her iki yol da büyük riskler barındırıyordu.
İmamoğlu ve Yavaş, bu kriz anında son derece akıllı ve sorumlu bir strateji izlediler. Akşener’in çağrısını ne tamamen reddettiler ne de ona tamamen teslim oldular. Bunun yerine, kendilerini krizin tarafları olarak değil, çözümün aracıları olarak konumlandırdılar. Yaptıkları ilk açıklamalarda, hem genel başkanlarına olan bağlılıklarını vurguladılar hem de Altılı Masa’nın birliğinin korunması gerektiğinin altını çizdiler. Bu, Akşener’in CHP içinde bir isyan çıkarma planını boşa düşüren ilk ve en önemli hamleydi. İmamoğlu ve Yavaş, partilerini bölmek yerine, ittifakı birleştirmek için köprü olma rolünü üstlendiler.
Bu süreçte perde arkasında yoğun bir telefon diplomasisi ve mekik dokuma süreci işledi. İmamoğlu ve Yavaş, bir yandan kendi genel başkanları Kılıçdaroğlu ile, diğer yandan da masadan kalkan Akşener ile sürekli temas halindeydiler. Bu görüşmelerin merkezinde, krizi aşacak, her tarafın onurunu koruyacak ve ittifakı yeniden bir araya getirecek bir “orta yol” formülü arayışı vardı. Bu arayışta, masanın diğer liderleri, özellikle de Saadet Partisi lideri Temel Karamollaoğlu ve Gelece Partisi lideri Ahmet Davutoğlu gibi daha tecrübeli ve uzlaştırıcı isimler de kilit rol oynadılar. Herkes, bu kopuşun sadece bir seçimi değil, Türkiye’nin geleceğini kaybettirecek bir intihar olduğunun farkındaydı.
Bu yoğun pazarlıkların sonucunda, o meşhur “cumhurbaşkanı yardımcılığı” formülü ortaya çıktı. Bu formül, aslında her iki tarafın da temel tezlerini birleştiren, zekice tasarlanmış bir siyasi mühendislik ürünüydü. Bir yandan, Kılıçdaroğlu’nun adaylığı konusundaki ısrarı kabul ediliyor, onun projenin lideri olduğu ve cumhurbaşkanı adayı olma hakkı teslim ediliyordu. Bu, Kılıçdaroğlu’nun ve masadaki diğer dört liderin onurunu koruyan bir adımdı. Diğer yandan, Akşener’in “kazanacak aday” ve “milletin sesi” olarak işaret ettiği İmamoğlu ve Yavaş, seçim sürecine ve daha da önemlisi, seçim sonrası yönetime en üst düzeyde dahil ediliyordu. Onların “cumhurbaşkanı yardımcısı” olarak ilan edilmesi, hem onların popülaritesinden ve seçmen nezdindeki kredisinden faydalanmayı hem de Akşener’in masaya dönebilmesi için ihtiyaç duyduğu siyasi gerekçeyi ona sunmayı hedefliyordu. Akşener, bu formül sayesinde, “Benim istediğim oldu, milletin sevdiği iki ismi yönetime taşıdım, dayatmayı kırdım” diyerek, masadan kalkışını bir yenilgi değil, bir zafer olarak kendi tabanına sunabilecekti.
Pazartesi günü, İmamoğlu ve Yavaş’ın birlikte Ankara’ya giderek önce Kılıçdaroğlu ile, ardından da Meral Akşener ile görüşmeleri, bu formül üzerinde nihai mutabakatın sağlandığının işaretiydi. Akşener, partisinin yetkili kurullarını yeniden topladı ve bu yeni formülü onaya sunarak masaya geri dönme kararı aldı. Akşam saatlerinde, altı liderin Saadet Partisi Genel Merkezi’nde yeniden bir araya gelmesi ve Kılıçdaroğlu’nun adaylığının, İmamoğlu ve Yavaş’ın da cumhurbaşkanı yardımcısı adayı olacağının resmen ilan edilmesiyle, 72 saatlik kâbus sona ermiş gibiydi. Muhalif kamuoyunda büyük bir rahatlama ve sevinç dalgası yaşandı. Kriz aşılmış, ittifak kurtarılmıştı.
Ancak bu, mutlu sonla biten bir masal değildi. Bu, derin yaralar almış, dikiş izleri her yerinden belli olan, zoraki bir barışmaydı. Masanın devrilip yeniden kurulduğu bu 72 saatlik süreç, seçmen nezdinde onarılması çok zor olan üç büyük hasar yaratmıştı.
Birincisi ve en önemlisi, “güven” duygusunun yıkılmasıydı. Altılı Masa’nın en büyük sermayesi, farklılıklarına rağmen bir arada durabilme, ortak akılla hareket edebilme ve ülkeyi istikrarla yönetebilme vaadiydi. 3 Mart krizi, bu vaadin ne kadar kırılgan olduğunu, liderler arasındaki kişisel çekişmelerin ve parti çıkarlarının her an ülkenin çıkarının önüne geçebileceğini acı bir şekilde gösterdi. Seçmen, “Bunlar daha aday belirlerken birbirine girdi, yarın ülkeyi nasıl yönetecekler?” sorusunu sormaya başladı. Akşener’in masaya yönelik “kumar masası”, “noter” gibi ağır ithamları, geri dönmüş olsa bile, hafızalardan silinmedi. Bu, ittifakın inandırıcılığına ve samimiyetine vurulmuş en büyük darbeydi.
İkincisi, “liderlik” algısının zedelenmesiydi. Kriz, hem Kılıçdaroğlu’nun hem de Akşener’in liderlik vasıflarını ciddi şekilde sorgulattı. Kılıçdaroğlu, en önemli ortağının itirazlarını görmezden gelerek adaylığını dayattığı, süreci iyi yönetemediği ve ittifakı dağılmanın eşiğine getirdiği eleştirileriyle karşılaştı. Akşener ise, en kritik anda masayı devirerek sorumsuz davrandığı, kişisel hırsları uğruna milyonların umudunu tehlikeye attığı ve güvenilmez bir siyasetçi olduğu yönünde ağır suçlamaların hedefi oldu. Bulunan uzlaşma formülü, bu zedelenmiş liderlik imajlarını tamir etmeye yetmedi. Tam tersine, Kılıçdaroğlu’nun iki belediye başkanının “vesayeti” altına girdiği, Akşener’in ise tükürdüğünü yalayarak masaya geri döndüğü şeklinde yorumlandı.
Üçüncüsü ve en yıkıcısı ise, muhalif seçmenin moral ve motivasyonunun kırılmasıydı. 3 Mart’a kadar, muhalefet cephesinde güçlü bir zafer inancı ve kenetlenme vardı. Kriz, bu inancın yerine derin bir hayal kırıklığı, öfke ve karamsarlık getirdi. Seçmenler, kendi liderlerinin iktidarla değil, birbirleriyle savaştığını gördüler. Bu durum, özellikle kararsız seçmenlerin ve ilk kez oy kullanacak gençlerin ittifaka olan sempatisini azalttı. İktidar, bu krizi bir propaganda malzemesi olarak sonuna kadar kullandı ve “kaos”, “kavga”, “beceriksizlik” temalarını işleyerek, kendi istikrar vaadini seçmenin gözünde daha çekici hale getirdi. Muhalefet, seçime giderken en değerli varlığı olan psikolojik üstünlüğü ve pozitif enerjiyi, bu üç günlük anlamsız krizde heba etmişti.
Sonuç olarak, Meral Akşener’in masaya geri dönüşü, siyasi bir mühendislik başarısı olarak görülebilir. Kriz, dağılmadan, daha da büyük bir parçalanmaya yol açmadan, yaratıcı bir formülle aşıldı. Ancak bu, sadece teknik bir çözümdü. Siyasi olarak, ittifak o masadan kalktığı andaki ittifak değildi artık. Kalbi kırılmış, güveni sarsılmış ve ruhu yaralanmıştı. O 72 saatte yaşananlar, bir aile içi kavganın tüm çirkinliğiyle kamuoyunun önünde sergilenmesi gibiydi. Sonrasında barışılmış olsa bile, söylenen o ağır sözler, atılan o sert adımlar unutulmadı. Altılı Masa, 2023 seçimlerine, bu büyük travmanın gölgesinde, enerjisi düşmüş, inandırıcılığı zedelenmiş ve liderleri yara almış bir şekilde girmek zorunda kaldı. Kriz aşıldı, ama bedeli çok ağır oldu. Ve bu bedel, 14 Mayıs gecesi, sandıkta ödenecekti.
Bölüm 20: “Büyük Sınav: 2023 Seçim Kampanyası”
Her seçim kampanyası, bir ulusun ruh halinin, korkularının ve umutlarının bir aynasıdır. 2023 seçim kampanyası ise, bu aynanın ikiye bölünmüş, bir tarafı aydınlık ve umut dolu bir geleceğe, diğer tarafı ise karanlık ve korku dolu bir geçmişe bakan, şizofrenik bir yansıması gibiydi. Bir yanda, Altılı Masa’nın adayı Kemal Kılıçdaroğlu’nun liderliğinde yürütülen, “Sana Söz” ve “Birleşe Birleşe Kazanacağız” sloganlarıyla özetlenen, pozitif, birleştirici ve rasyonel bir kampanya vardı. Bu kampanya, Türkiye’ye normalleşme, ekonomik refah ve toplumsal barış vaat ediyordu. Diğer yanda ise, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ve Cumhur İttifakı’nın yürüttüğü, tarihin en sert, en acımasız ve en kutuplaştırıcı kimlik siyasetine dayalı bir kampanya duruyordu. Bu kampanya, muhalefeti “terörist”, “dinsiz”, “LGBT’ci” ve “dış güçlerin piyonu” olarak şeytanlaştırarak, seçmeni bir beka ve varoluş mücadelesine davet ediyordu. Bu iki zıt dünyanın çarpışması, sadece bir seçim yarışından çok, Türkiye’nin ruhu için verilen bir mücadeleydi. Akıl ve vaatler mi, yoksa korku ve kimlik mi galip gelecekti? 2023 kampanyası, bu temel sorunun cevabını arayan, gerilim dolu bir siyasi drama olarak tarihe geçti.
Kemal Kılıçdaroğlu’nun adaylığının, o sancılı krizin ardından ilan edilmesiyle birlikte, Millet İttifakı kampanyasını hızla başlatmak zorunda kaldı. Zaman kısıtlıydı ve en önemlisi, masanın devrilip yeniden kurulmasının yarattığı negatif havayı dağıtacak, seçmene yeniden umut ve güven aşılayacak güçlü bir başlangıca ihtiyaç vardı. Muhalefetin kampanya stratejisi, iki temel sütun üzerine inşa edildi. Birincisi, pozitif ve birleştirici bir dil kullanmak. İkincisi ise, somut, akılcı ve halkın cebine dokunan projeler sunmak. Bu strateji, iktidarın gerilim ve kutuplaşma tuzağına düşmeyi reddeden, bilinçli bir tercihti.
Kampanyanın ana sloganı olan “Sana Söz”, bu pozitif dilin en net ifadesiydi. Bu, sadece bir vaat değil, aynı zamanda bir güvenceydi. Gençlere, kadınlara, emeklilere, çiftçilere, yani toplumun her kesimine, daha iyi bir gelecek için verilmiş bir sözdü. Bu sloganın devamı niteliğindeki “Bahar gelecek” ve “Birleşe Birleşe Kazanacağız” gibi ifadeler, karamsar atmosferi dağıtmayı, ortak bir zafer inancını ve kolektif bir iyimserliği körüklemeyi hedefliyordu. Kemal Kılıçdaroğlu, bu kampanyada kendisini yeniden icat etti. Sakin, teknokrat ve biraz da sıkıcı bulunan “Gandi Kemal” imajının yerine, sosyal medyayı ustalıkla kullanan, mutfağından samimi videolar çeken, kalp işareti yapan, halkla doğrudan ve sıcak bir bağ kuran yeni bir lider profili koydu. Bu “Piro” ve “demokrat dede” imajı, özellikle genç seçmenler ve kararsızlar nezdinde büyük bir sempati topladı. Kılıçdaroğlu, miting meydanlarında bağıran, çağıran, polemiğe giren bir lider olmak yerine, sabırla projelerini anlatan, herkesi kucaklayan ve en önemlisi, asla öfkenin diline teslim olmayan bir “bilge” rolünü üstlendi.
Kampanyanın ikinci ayağı olan somut projeler ise, özellikle ekonomik krizden bunalmış kitlelere hitap ediyordu. Muhalefet, alanında uzman, Ali Babacan gibi uluslararası piyasalarda kredibilitesi olan isimlerin de desteğiyle, ülkeyi ekonomik darboğazdan nasıl çıkaracağına dair detaylı bir yol haritası sundu. Enflasyonla mücadele, Merkez Bankası’nın bağımsızlığı, yabancı sermayeyi yeniden ülkeye çekme, yoksullukla mücadele ve israfı önleme gibi vaatler, kampanyanın merkezinde yer aldı. Kılıçdaroğlu, artık soyut demokrasi ve hukuk devleti kavramlarından çok, “bayramda emekliye 15 bin lira ikramiye”, “çiftçinin mazotundan ÖTV’yi kaldırma”, “gençlere vergisiz telefon” gibi halkın gündelik hayatına dokunan, somut ve anlaşılır vaatlerle seçmenin karşısına çıktı. Bu, rasyonel seçmenin aklına ve cüzdanına hitap eden, modern ve program odaklı bir kampanyaydı.
Bu pozitif ve akılcı kampanyaya karşı, Cumhur İttifakı ve Cumhurbaşkanı Erdoğan, tam tersi bir strateji izledi. Onlar, muhalefetle ekonomi veya somut projeler zemininde tartışmaya girmekten özenle kaçındılar. Çünkü biliyorlardı ki, yirmi yıllık iktidarın sonunda gelinen derin ekonomik kriz, onların en zayıf karnıydı. Bunun yerine, tüm enerjilerini, muhalefeti gayri meşru, gayri milli ve tehlikeli bir yapı olarak kodlamaya harcadılar. Bu, bir “korku ve beka” kampanyasıydı.
Bu kampanyanın merkezinde, Millet İttifakı ile HDP arasındaki “adı konulmamış” ilişki vardı. HDP’nin, cumhurbaşkanlığı seçiminde Kılıçdaroğlu’nu destekleyeceğini açıklaması, iktidar için bulunmaz bir nimetti. Bu andan itibaren, iktidar medyası ve sözcüleri, Millet İttifakı’nı “PKK ile işbirliği yapmakla”, “Kandil’den talimat almakla” ve “teröristlerle aynı masada oturmakla” suçlayan, aralıksız bir karalama kampanyası başlattı. Kılıçdaroğlu’nun ve muhalefet liderlerinin görüntüleri, PKK liderlerinin görüntüleriyle birleştirilerek hazırlanan montaj videolar, miting meydanlarında dev ekranlarda gösterildi. Bu, siyasi bir eleştirinin çok ötesinde, muhalefeti doğrudan bir terör destekçisi ve vatan haini olarak damgalayan, son derece tehlikeli ve acımasız bir psikolojik savaştı. Amaç, özellikle milliyetçi ve muhafazakâr seçmenin zihninde, “muhalefete oy vermek, teröre oy vermektir” denklemini kurmaktı.
İkinci olarak, iktidar kampanyasını sert bir din ve kimlik siyaseti üzerine inşa etti. Erdoğan, kendisini ve ittifakını “yerli ve milli” değerlerin, inancın ve ailenin tek savunucusu olarak konumlandırırken, muhalefeti “dinsiz”, “kitapsız”, “maneviyattan yoksun” ve “Batı’nın ajanı” olarak resmetti. Özellikle muhalefetin LGBTİ+ haklarına yönelik ılımlı ve özgürlükçü tutumu, bu kampanyanın en temel malzemelerinden biri haline geldi. Erdoğan, her mitinginde, “Bizim ittifakımızda LGBT’ye yer yoktur” diyerek, muhalefeti aileyi ve nesli tehdit eden “sapkın” bir ideolojinin destekçisi olarak lanse etti. Bu, muhafazakâr ve dindar seçmenin en derin ahlaki ve kültürel kaygılarını kaşıyan, onları bir “ahlak paniği”ne sürükleyerek konsolide etmeyi hedefleyen bir stratejiydi.
Üçüncü olarak, kampanya boyunca devletin tüm imkanları, iktidarın hizmetine sunuldu. Kamu televizyonu TRT, Erdoğan’ın mitinglerini saatlerce canlı yayınlarken, Kılıçdaroğlu’na yok denecek kadar az yer verdi. Bakanlar, valiler, bürokratlar, adeta birer parti görevlisi gibi kampanya yürüttüler. İktidar, seçim ekonomisi uygulayarak, doğal gaz indirimi, maaş zamları, EYT düzenlemesi gibi adımlarla seçmene ekonomik vaatlerde bulundu. Aynı zamanda, TOGG yerli otomobili, TCG Anadolu savaş gemisi, İHA’lar ve SİHA’lar gibi milli savunma sanayii ürünleri, birer kampanya malzemesi olarak kullanıldı. Bu, “güçlü ve büyük Türkiye” imajını pekiştirerek, seçmene “istikrarın devamı için bize oy verin” mesajını veren bir güç gösterisiydi.
Bu iki zıt kampanya, seçime doğru giderken ülkeyi adeta iki farklı gerçekliğe böldü. Muhalefet seçmeni, Kılıçdaroğlu’nun mutfak videolarını izleyip, “Sana Söz” şarkısını dinleyerek umutlanırken; iktidar seçmeni, miting meydanlarında montaj videoları izleyip, ülkenin bir “beka tehdidi” altında olduğuna inanarak endişeleniyordu. Muhalefet, akla ve vicdana seslenirken, iktidar korkulara ve kimliklere sesleniyordu. Bu, modern bir seçim kampanyası ile post-truth (gerçek-ötesi) bir propaganda savaşının çarpışmasıydı.
Muhalefetin bu süreçteki en büyük handikaplarından biri, iktidarın bu acımasız kimlik siyasetine karşı etkili bir panzehir üretememesi oldu. Kılıçdaroğlu ve ekibi, bu karalama kampanyalarını görmezden gelme, kendi pozitif gündemlerine odaklanma ve “onların seviyesine inmeyeceğiz” stratejisini benimsedi. Bu, ahlaki olarak onurlu bir duruştu, ancak siyasi olarak ne kadar doğru olduğu tartışmalıydı. Çünkü bu sessizlik, iktidarın yalanlarının ve iftiralarının, özellikle dezenformasyona açık olan Anadolu’daki seçmen kitleleri nezdinde “doğru” olarak kabul edilmesine zemin hazırladı. Muhalefet, “PKK ile işbirliği” suçlamasına karşı net, güçlü ve sürekli bir karşı argüman geliştirmekte zorlandı. Bu durum, özellikle İYİ Parti tabanında ve kararsız milliyetçi seçmenlerde ciddi bir kafa karışıklığı ve güvensizlik yarattı.
Sonuç olarak, 2023 seçim kampanyası, Türkiye’nin siyasi ve toplumsal ruh halinin ne kadar derinden bölündüğünü gösteren bir ayna oldu. Bir yanda, ülkeyi normalleştirmeyi, ekonomiyi düzeltmeyi ve toplumsal barışı sağlamayı vaat eden, rasyonel, umut dolu ve birleştirici bir kampanya vardı. Diğer yanda ise, ülkenin bir beka tehdidi altında olduğu algısını yaratan, muhalefeti şeytanlaştıran ve en temel kimliksel korkuları kaşıyan, acımasız bir propaganda makinesi işliyordu. Kemal Kılıçdaroğlu, kişisel olarak kariyerinin en iyi performansını sergiledi ve milyonlara umut aşıladı. Ancak onun bu pozitif ve akılcı çabası, karşısındaki devasa devlet gücü, medya hegemonyası ve sınırsız dezenformasyon duvarını aşmaya yetecek miydi? Seçmen, sandığa giderken cüzdanına ve vicdanına mı, yoksa korkularına ve kimliğine mi kulak verecekti? Bu büyük sınavın sonucu, sadece bir sonraki cumhurbaşkanını değil, aynı zamanda Türkiye’de siyasetin hangi dille ve hangi değerler üzerinden yapılacağını da belirleyecekti. 14 Mayıs gecesi, bu iki dünyanın hangisinin galip geldiği acı bir şekilde ortaya çıkacaktı.
Bölüm 21: “En Uzun Gece: 14 Mayıs 2023”
Bazı geceler vardır ki, zamanın akışı yavaşlar, saatler dakikalara, dakikalar saniyelere sığmaz. 14 Mayıs 2023 gecesi, Türkiye’deki milyonlarca muhalif seçmen için tam olarak böyle, tarihin en uzun, en gerilimli ve en sonunda en kalp kırıcı gecelerinden biri olarak hafızalara kazındı. Aylardır süren hummalı bir çalışmanın, birleşe birleşe büyütülen bir umudun ve “bu kez tamam” inancının nihai sınavının verileceği o gece, bir zafer şöleni beklentisiyle başlamış, ancak saatler ilerledikçe yerini derin bir belirsizliğe, ardından endişeye ve nihayetinde katlanılması zor bir hayal kırıklığına bırakmıştı. Devletin resmi haber ajansı Anadolu Ajansı (AA) ile muhalefetin güvendiği ANKA Haber Ajansı arasındaki akıl almaz veri akışı gerilimi, muhalefet liderlerinin saatler süren esrarengiz sessizliği ve sandıktan çıkan, tüm beklentileri altüst eden ilk tur sonuçları, o geceyi bir siyasi dramanın en karanlık perdesine dönüştürdü. Bu, sadece bir seçimin kaybedildiği bir gece değil, aynı zamanda bir umudun söndüğü, bir güvenin sarsıldığı ve milyonlarca insanın kendisini aldatılmış ve yalnız hissettiği bir gecenin hikayesidir.
Seçim günü, aslında büyük bir umut ve sivil katılım coşkusuyla başlamıştı. Yurt içinde ve yurt dışında rekor düzeyde bir katılımın gerçekleşmesi, sandıklara sahip çıkmak için on binlerce gönüllünün müşahit olarak görev alması, muhalefet cephesinde zafer inancını doruğa çıkarmıştı. Tüm kamuoyu anketleri, Kemal Kılıçdaroğlu’nun ya ilk turda kıl payı kazanacağını ya da seçimi çok avantajlı bir konumda ikinci tura taşıyacağını öngörüyordu. Muhalefetin kampanya boyunca yarattığı pozitif ve birleştirici hava, sandık gününde somut bir zafere dönüşecek gibiydi. Saat 17.00’de sandıklar kapandığında, milyonlarca insan, televizyon ekranlarının ve sosyal medyanın başına kilitlenmiş, yirmi bir yıllık bir iktidarın son bulacağı o tarihi anı beklemeye başlamıştı.
Ancak ilk sonuçlar gelmeye başladığında, bu iyimser hava yerini tuhaf bir anormalliğe bıraktı. Devletin resmi haber ajansı olan AA, saat 18.00 sularında ilk verileri servis etmeye başladığında, ekranda beliren tablo akıl alır gibi değildi. Cumhurbaşkanı Erdoğan, yüzde 60’ların üzerinde bir oy oranıyla ezici bir şekilde önde görünüyordu. Bu, sadece anketlerle değil, siyasetin temel sosyolojisiyle de çelişen, absürt bir tabloydu. Bu durum, tecrübeli seçmenler için tanıdık bir senaryonun tekrarıydı: AA’nın, iktidar partisinin güçlü olduğu illerdeki sandık sonuçlarını öncelikli olarak sisteme girerek, ilk saatlerde psikolojik bir üstünlük yaratma ve muhalif seçmenin moralini bozma taktiği. Bu taktik daha önceki seçimlerde de uygulanmıştı, ancak bu kez çok daha agresif ve manipülatif bir şekilde sahneye konuluyordu.
Bu manipülasyon girişimine karşı, muhalefetin en büyük güvencesi, kendi kurdukları ve güvendikleri veri akış sistemiydi. CHP’nin öncülüğünde, ANKA Haber Ajansı ve binlerce gönüllünün ıslak imzalı tutanaklarla beslediği bu alternatif sistem, gerçeğin sesi olacaktı. Nitekim ANKA’nın verileri, AA’nın tam tersi bir tablo sunuyor, Kılıçdaroğlu’nu önde veya başa baş bir yarışın içinde gösteriyordu. Bu durum, seçim gecesini bir veri savaşına, bir algı operasyonları arenasına dönüştürdü. Bir yanda, iktidar yanlısı kanallar AA’nın verileriyle zafer naraları atarken, diğer yanda muhalif kanallar ANKA’nın verileriyle umudu canlı tutmaya çalışıyordu. Seçmenler, hangi ekrana, hangi veriye inanacağını şaşırmış bir halde, iki farklı gerçeklik arasında savrulup duruyordu.
İşte bu kaos ve belirsizlik anında, muhalefetin en çok ihtiyaç duyduğu şey, liderlerinin ortaya çıkarak duruma vaziyet etmesi, seçmenine güven vermesi ve bilgi kirliliğini ortadan kaldıracak net bir açıklama yapmasıydı. Ancak o kritik saatlerde, muhalefet liderliğinden derin ve anlaşılmaz bir sessizlik geldi. Saatler 18.00’den 21.00’e, 22.00’ye doğru ilerlerken, ne Kemal Kılıçdaroğlu’ndan ne de Altılı Masa’nın diğer liderlerinden kapsamlı, sakinleştirici ve yol gösterici bir açıklama yapılmadı. Bu sessizlik, sosyal medyada ve seçmen tabanında büyük bir paniğe ve öfkeye yol açtı. “Neredesiniz?”, “Neden konuşmuyorsunuz?”, “Yine mi aynı senaryo?”, “Seçim mi çalınıyor?” gibi sorular, bir çığ gibi büyüdü. Bu boşluğu, partilerin alt düzey yöneticilerinin veya belediye başkanlarının yaptığı cılız ve birbiriyle çelişen açıklamalar doldurmaya çalıştı, ancak bu, paniği yatıştırmaya yetmedi. Özellikle 2018 seçimlerinde Muharrem İnce’nin yaşadığı “kaybolma” travmasını hala atlatamamış olan seçmen için, bu sessizlik en kötü anıların canlanması, bir “déjà vu” hissi anlamına geliyordu.
Gecenin ilerleyen saatlerinde, Ekrem İmamoğlu ve Mansur Yavaş’ın kameraların karşısına geçerek, “Kılıçdaroğlu önde, manipülasyonlara inanmayın” açıklaması, bir anlık bir rahatlama yaratsa da, bu açıklamanın bizzat adayın kendisi tarafından değil de yardımcıları tarafından yapılması, liderlik boşluğu algısını daha da güçlendirdi. Nihayet gece yarısına doğru Kemal Kılıçdaroğlu, Altılı Masa liderleriyle birlikte kameraların karşısına geçtiğinde, artık çok geçti. Yaptığı kısa ve gergin açıklamada, “Öndeyiz, seçim ikinci tura kalacak gibi görünüyor” mesajını verdi. Ancak bu açıklama, saatlerdir bekleyen ve umudunu yitirmeye başlayan milyonlar için tatmin edici olmaktan uzaktı. Yüzlerdeki endişeli ve yorgun ifadeler, bir zafer coşkusunu değil, beklenmedik bir darbe yemiş olmanın şokunu yansıtıyordu.
Sabaha karşı sandıkların tamamına yakını açıldığında, o acı gerçek tüm çıplaklığıyla ortaya çıktı. Ne AA’nın ne de ANKA’nın ilk saatlerdeki verileri tam olarak doğruydu. Sonuç, bir hayal kırıklığının tablosuydu: Recep Tayyip Erdoğan yüzde 49.5, Kemal Kılıçdaroğlu yüzde 44.8 oy almıştı. Seçim ikinci tura kalmıştı, ancak bu, muhalefet için bir başarı değil, ağır bir yenilgiydi. Çünkü tüm beklentiler, tüm anketler ve tüm kampanya atmosferi, Kılıçdaroğlu’nu en azından birkaç puan önde bir sonuç almaya işaret ediyordu. Bu sonuç, sadece matematiksel bir yenilgi değil, çok daha derin, psikolojik bir yıkımdı.
Bu şok ve toplumsal hayal kırıklığının birkaç temel nedeni vardı. Birincisi, kamuoyu araştırmalarına yönelik sarsılan güvendi. Seçimden önceki son haftalarda, neredeyse tüm saygın anket şirketleri Kılıçdaroğlu’nu önde gösterirken, sandıktan çıkan sonuç bu öngörülerin ne kadar hatalı olduğunu ortaya koydu. Bu durum, muhalif seçmenin gerçeklik algısını altüst etti. Onlar, bilimsel verilere dayanarak kazanacaklarına inanmışlardı, ancak sandık, onlara bilmedikleri veya görmek istemedikleri başka bir Türkiye sosyolojisinin varlığını acı bir şekilde hatırlattı. Ya anketçiler beceriksizdi ya da iktidarın yarattığı “korku ve beka” söylemi, anketlere yansımayan, “gizli” bir seçmen kitlesini mobilize etmeyi başarmıştı.
İkincisi, muhalefetin seçim gecesi kriz yönetimindeki bariz başarısızlığıydı. Liderlerin saatler süren sessizliği, veri akışındaki kaos ve seçmene net bir yol haritası sunulamaması, örgüte ve liderliğe yönelik derin bir güvensizlik yarattı. Seçmen, en kritik anda kendisini yalnız ve sahipsiz hissetti. Kazanılan bir seçimin masada kaybedildiği, sandıklara yeterince sahip çıkılamadığı yönünde, doğruluğu kanıtlanamasa da, yaygın bir kanı oluştu. Bu, muhalefetin sadece seçim kazanma değil, aynı zamanda kazandığı seçimi koruma becerisine yönelik inancı da temelden sarstı.
Üçüncüsü ve belki de en önemlisi, muhalefetin, iktidarın yürüttüğü kimlik siyasetinin gücünü ve seçmen üzerindeki etkisini hafife almış olmasıydı. Muhalefet, kampanyasını akıl, mantık ve ekonomi üzerine kurmuştu. Ancak sandık sonuçları gösterdi ki, seçmenin önemli bir bölümü, oy verirken cüzdanından çok kimliğine, inancına ve liderine olan sadakatine göre hareket etmişti. Erdoğan’ın “terörle işbirliği”, “LGBT sapkınlığı”, “dış güçler” gibi söylemleri, rasyonel argümanlardan çok daha etkili olmuş, özellikle Anadolu’daki muhafazakâr ve milliyetçi seçmeni konsolide etmeyi başarmıştı. Muhalefetin pozitif kampanyası, bu derin korku ve beka duvarına çarpıp etkisiz kalmıştı.
O en uzun gecenin sonunda, geriye sadece rakamlar değil, aynı zamanda derin bir psikolojik enkaz kaldı. Kazanacağına mutlak gözüyle bakılan bir seçim, beklenmedik bir şekilde ikinci tura, hem de psikolojik ve matematiksel olarak dezavantajlı bir konumda taşınmıştı. Milyonların umudu, yerini öfkeye, suçlamalara ve derin bir karamsarlığa bıraktı. O gece, sadece bir seçim turu kaybedilmedi; aynı zamanda bir motivasyon, bir inanç ve bir güven kaybedildi. Ve bu kayıplar, iki hafta sonra yapılacak olan ikinci tur seçimlerinin kaderini, daha sandıklar kurulmadan belirlemişti. 14 Mayıs, zaferin kutlanması beklenen bir bahar akşamı olarak başlamış, ancak muhalefetin en uzun ve en karanlık kışının başlangıcı olarak sona ermişti.
Bölüm 22: “İki Tur Arası: Milliyetçiliğin Yükselişi”
Siyasette panik, en tehlikeli ve en akıl dışı kararların alındığı bir ruh halidir. 14 Mayıs gecesi yaşanan şok ve hayal kırıklığı, Cumhuriyet Halk Partisi’ni ve Millet İttifakı’nı tam olarak böyle bir paniğin içine sürükledi. Kazanılması neredeyse kesin görülen bir seçim, beklenmedik bir şekilde ikinci tura kalmış, üstelik psikolojik üstünlük tamamen rakibe geçmişti. Bu yeni ve acımasız denklemin ortasında, kimsenin beklemediği bir aktör, yüzde 5.17’lik oy oranıyla seçimin kaderini belirleyecek “kral yapıcı” konumuna yükselmişti: ATA İttifakı’nın adayı Sinan Oğan. Oğan’ın ve onu destekleyen milliyetçi seçmenin oyları, artık seçimin anahtarıydı. İşte bu matematiksel zorunluluk, muhalefetin iki haftalık o kısa ve umutsuz zaman dilimindeki tüm stratejisini altüst etti. Kemal Kılıçdaroğlu ve kurmayları, ilk turda özenle inşa ettikleri “birleştirici demokrat dede” kimliğini bir kenara bırakarak, radikal bir U dönüşüyle, sert ve tavizsiz bir milliyetçi söylemi benimsediler. Bu stratejik savrulmanın zirve noktası ise, Zafer Partisi Genel Başkanı Ümit Özdağ ile imzalanan ve içeriği ancak aylar sonra ortaya çıkacak olan o gizli sığınmacı protokolü oldu. İki tur arasındaki o kısa süreç, muhalefetin ideolojik omurgasının nasıl bir anda bükülebildiğini, kazanma umudunun en temel ilkelerin bile önüne nasıl geçebildiğini ve Türkiye siyasetinde milliyetçiliğin ne kadar derin ve belirleyici bir akıntı olduğunu en çarpıcı şekilde gözler önüne serdi.
14 Mayıs gecesinin sonuçları, sadece Erdoğan’ın beklenenin üzerinde oy almasıyla değil, aynı zamanda milliyetçi oyların toplamda yüzde 20’yi aşan bir orana ulaşmasıyla da şaşırtıcıydı. Hem Cumhur İttifakı içindeki MHP’nin anketlerin çok üzerinde bir performans sergilemesi hem de Sinan Oğan’ın aldığı 2.8 milyon oy, Türkiye’de yükselen ve siyasete yön veren bir milliyetçi dalganın varlığını tescilledi. Bu tablo, Millet İttifakı stratejistleri için tek bir anlama geliyordu: İlk turda denedikleri kapsayıcı, sol-liberal ve Kürt seçmene göz kırpan dil, milliyetçi ve kararsız seçmen nezdinde karşılık bulmamış, hatta belki de tepki çekmişti. Erdoğan’ın “PKK ile işbirliği” propagandası, bu kitle üzerinde etkili olmuştu. Dolayısıyla, ikinci turu kazanmanın tek bir yolu vardı: Sinan Oğan’a oy veren o 2.8 milyon seçmeni ve ilk turda sandığa gitmeyen protesto milliyetçi oyları kendi saflarına çekmek. Bu, bir tercih değil, bir zorunluluktu.
Bu zorunluluk, Kemal Kılıçdaroğlu’nun siyasi kimliğinde ve kampanya dilinde 180 derecelik bir dönüşü beraberinde getirdi. İlk turun “birleştirici”, “sakin” ve “sevgi” dolu lideri gitmiş, yerine öfkeli, sert ve masaya yumruğunu vuran bir “milliyetçi” lider gelmişti. Kılıçdaroğlu, ikinci tur kampanyasının açılışını yaptığı konuşmada, bu yeni tonun işaretlerini net bir şekilde verdi. “Buradayım, sonuna kadar mücadele edeceğim” diyerek kararlılık mesajı verirken, konuşmasının merkezine daha önce pek de önceliklendirmediği iki konuyu koydu: Terörle mücadele ve sığınmacılar. “Tüm terör örgütleriyle sonuna kadar mücadele edeceğim, nokta!” diyerek, ilk turda kendisine yöneltilen “teröre karşı yumuşak” eleştirilerine cevap veriyordu. Ama asıl bomba, sığınmacılar konusundaydı. İlk turdaki “davul zurnayla, kendi rızalarıyla göndereceğiz” şeklindeki ılımlı dil, yerini “İktidara gelir gelmez, 10 milyondan fazla sığınmacıyı evlerine göndereceğim, nokta!” gibi keskin ve tavizsiz bir ifadeye bıraktı. Bu, sadece bir politika değişikliği değil, bir paradigma değişikliğiydi.
Bu yeni strateji, kampanyanın tüm görsel ve işitsel unsurlarına da yansıdı. Kalp işaretleri ve “Sana Söz” şarkısının yerini, daha hamasi, daha askeri tınılar taşıyan müzikler ve “Vatan sana emanet” gibi sloganlar aldı. Sosyal medyada paylaşılan videolarda, Kılıçdaroğlu’nun arkasında Türk bayrakları ve Atatürk portreleri daha belirgin hale geldi. Söylem, Türkiye’nin bir “işgal” ve “demografik değişim” tehdidi altında olduğu, ülkenin sınırlarının yol geçen hanına döndüğü ve kendisinin bu gidişata “dur” diyecek tek lider olduğu üzerine kuruldu. Bu, kelimesi kelimesine, aylardır Ümit Özdağ ve Zafer Partisi’nin kullandığı dildi. Kılıçdaroğlu, adeta bir Zafer Partisi adayı gibi konuşmaya başlamıştı.
Bu radikal değişimin arkasında, Sinan Oğan ve onu destekleyen Zafer Partisi lideri Ümit Özdağ ile yürütülen yoğun perde arkası pazarlıklar yatıyordu. Oğan, ikinci turda kimi destekleyeceğini açıklamak için hem Cumhur İttifakı hem de Millet İttifakı ile masaya oturdu. Kendi şartlarını, yani “terörle arasına net mesafe konulması, anayasanın ilk dört maddesinin tartışmaya açılmaması ve sığınmacıların geri gönderilmesi için bir takvim oluşturulması” gibi kırmızı çizgilerini her iki tarafa da sundu. Cumhurbaşkanı Erdoğan, Oğan ile Dolmabahçe Sarayı’nda bir görüşme gerçekleştirirken, Kılıçdaroğlu ve kurmayları da Özdağ ve Oğan ile bir dizi gizli toplantı yaptı.
Bu pazarlık süreci, muhalefet için tam bir ideolojik ve ahlaki bir sınavdı. Çünkü Oğan ve Özdağ’ın desteğini almanın bedeli, ilk turda kendilerine destek vermiş olan HDP’nin ve milyonlarca Kürt seçmenin hassasiyetlerini ve taleplerini tamamen görmezden gelmek, hatta onlara sırtını dönmek anlamına geliyordu. İlk turda Kürtlerin oylarıyla ikinci tura kalmayı başaran Kılıçdaroğlu, şimdi ikinci turu kazanmak için Kürtlerin en çok tepki duyduğu, en radikal milliyetçi figürlerle ittifak kurmaya çalışıyordu. Bu, siyasi pragmatizmin en acımasız ve en çelişkili hallerinden biriydi. Ancak kazanma umudu o kadar azalmıştı ki, ittifak bu “şeytanla pazarlık” olarak görülebilecek adımı atmaktan çekinmedi.
Nihayetinde Sinan Oğan, tercihini Cumhurbaşkanı Erdoğan’dan yana kullandı. Bu karar, muhalefet cephesinde zaten zayıf olan umutları daha da azalttı. Ancak Ümit Özdağ, Oğan’dan ayrılarak sürpriz bir hamleyle Kemal Kılıçdaroğlu’nu destekleyeceğini açıkladı. Bu destek, basit bir basın açıklamasıyla değil, iki liderin kameraların karşısına geçerek imzaladığı bir protokolle resmileştirildi. O gün kamuoyuna açıklanan yedi maddelik protokol, terörle mücadele ve sığınmacıların geri gönderilmesi gibi bilinen konuları içeriyordu. Ancak bu ittifakın asıl ve en sarsıcı bedeli, o gün gizli tutulan ikinci bir protokolle ödenmişti.
Bu gizli protokolün varlığı, Ümit Özdağ tarafından seçimlerden aylar sonra açıklandı ve Türk siyasetinde bir bomba etkisi yarattı. Protokole göre, Kılıçdaroğlu’nun seçimi kazanması durumunda, Zafer Partisi’ne üç bakanlık verilecekti: İçişleri Bakanlığı, Milli Eğitim Bakanlığı ve Kültür ve Turizm Bakanlığı. Bu, sadece basit bir bakanlık paylaşımı değildi. İçişleri Bakanlığı’nın, yani ülkenin tüm güvenlik bürokrasisinin ve sığınmacı politikalarının kontrolünün, Türkiye’nin en radikal sığınmacı karşıtı ve en sert milliyetçisi olarak bilinen Ümit Özdağ’a ve onun partisine teslim edilmesi anlamına geliyordu. Bu, aynı zamanda, “helalleşme” ve “toplumsal barış” vaadiyle yola çıkan, Kürtlerden ve solculardan oy isteyen bir adayın, seçimi kazandığı takdirde ülkenin iç güvenliğini, eğitimini ve kültür politikalarını en katı ulusalcı bir zihniyete emanet edeceği sözünü vermesi demekti.
Bu gizli protokolün aylar sonra ortaya çıkması, Kılıçdaroğlu’nun ve muhalefetin ikinci tur stratejisinin arkasındaki çaresizliği ve ilkesel savrulmayı en net şekilde gözler önüne serdi. Kazanmak için her yolun mübah görüldüğü, dün “ırkçı” olarak nitelendirilebilecek bir siyasi anlayışla, kapalı kapılar ardında en kritik devlet kurumlarının pazarlandığı bir tablo ortaya çıkmıştı. Bu durum, sadece bir siyasi hata değil, aynı zamanda muhalefetin seçmenine karşı sergilediği bir samimiyetsizlikti. İlk turda farklı bir kimlikle oy istenen seçmenden, ikinci turda tam tersi bir kimlikle, üstelik bu kirli pazarlıklar gizlenerek oy istenmişti.
Bu stratejik U dönüşü, ikinci turda beklenen sonucu getirmedi. Tam tersine, muhalefeti her iki cepheden de vuran bir intihar hamlesine dönüştü. Bir yanda, ilk turda Kılıçdaroğlu’na umut bağlamış milyonlarca Kürt ve sol-liberal seçmen, bu radikal milliyetçi söylem karşısında büyük bir hayal kırıklığına uğradı ve sandığa gitme motivasyonunu kaybetti. Kendi oylarıyla ikinci tura kalan adayın, şimdi kendilerini “terörist” olarak gören bir zihniyetle işbirliği yapmasını bir ihanet olarak gördüler. Diğer yanda ise, hedeflenen milliyetçi seçmen kitlesi, Kılıçdaroğlu’nun bu ani ve samimiyetsiz dönüşümüne ikna olmadı. Onlar için Kılıçdaroğlu, hala HDP ile işbirliği yapan, güvenilmez bir figürdü. Bu iki haftalık “milliyetçilik pozu”, onlara inandırıcı gelmedi ve oylarını büyük ölçüde Erdoğan’a veya sandığa gitmemeye yönelttiler.
Sonuç olarak, iki tur arasındaki o iki haftalık süreç, muhalefetin stratejik aklının iflas ettiği bir panik dönemi olarak tarihe geçti. İlk turda alınan sonuçların doğru bir analizi yapılmadan, sadece Sinan Oğan’ın oylarına odaklanarak yapılan bu radikal söylem değişikliği, muhalefetin ideolojik pusulasını tamamen kaybetmesine neden oldu. Ümit Özdağ ile imzalanan gizli protokol ise, bu savrulmanın en utanç verici ve en ilkesiz zirvesiydi. Muhalefet, ikinci turu kazanmak uğruna, hem kendisini var eden temel ilkelerle çelişmiş hem de en önemli destekçilerinden biri olan Kürt seçmeni küstürmüştü. Bu, ne yardan ne serden geçememe, her iki tarafı da memnun etmeye çalışırken her iki tarafı da kaybetme hikayesiydi. 28 Mayıs akşamı sandıktan çıkan sonuç, bu hatalı stratejinin kaçınılmaz bir faturası olacaktı.
Bölüm 23: “Son Perde: 28 Mayıs ve Büyük Yenilgi”
Her büyük beklenti, kendi hayal kırıklığının tohumlarını içinde taşır. 28 Mayıs 2023 akşamı, Türkiye’deki milyonlarca muhalif seçmen için, aylardır, hatta yıllardır biriken o devasa beklentinin, acı ve geri dönülmez bir yenilgiyle sonuçlandığı bir son perdenin kapanışıydı. İkinci tur seçimlerinin sonuçları, sadece matematiksel bir mağlubiyet değil, aynı zamanda bir umudun, bir projenin ve bir araya gelme iradesinin de yenilgisiydi. Recep Tayyip Erdoğan’ın yüzde 52.18’lik bir oy oranıyla yeniden cumhurbaşkanı seçilmesi, Kemal Kılıçdaroğlu’nun ise yüzde 47.82’de kalması, muhalefetin yirmi bir yıllık bir iktidarı değiştirme yönündeki en kapsamlı ve en organize girişiminin nihai başarısızlığını tescilledi. Bu büyük yenilgi, tek bir nedene bağlanamayacak kadar karmaşık, çok katmanlı ve derin köklere sahip bir sonuçtu. Bu, sadece son iki haftada yapılan hataların değil, aday belirleme sürecinden kampanya stratejisine, söylem tutarsızlıklarından seçmen psikolojisini doğru okuyamamaya kadar uzanan, bir dizi yanlış kararın ve yapısal zafiyetin kaçınılmaz bir faturasıydı. 28 Mayıs, bir devrin kapandığı değil, bir devrin daha devam ettiğini ve muhalefetin kendi kalesindeki çatlaklarla yüzleşmek zorunda olduğunu gösteren, acı bir hakikat anıydı.
Yenilginin en temel ve en yapısal nedeni, muhalefetin adayı Kemal Kılıçdaroğlu’nun, Türkiye’nin geniş muhafazakâr ve milliyetçi seçmen kitlesi nezdindeki kronik “güven” ve “kredibilite” sorununu aşamamasıydı. Kılıçdaroğlu, on üç yıllık genel başkanlığı boyunca partisini dönüştürmek, daha kapsayıcı ve demokrat bir çizgiye çekmek için takdire şayan bir çaba göstermişti. “Helalleşme” gibi radikal açılımlarla geçmişin günahlarıyla yüzleşme cesareti göstermiş, Altılı Masa’yı kurarak farklı kimlikleri bir araya getiren bir liderlik sergilemişti. Ancak on yıllar boyunca inşa edilmiş, hem iktidar propagandasıyla hem de CHP’nin kendi tarihsel bagajıyla beslenmiş olan o derin önyargı duvarını yıkmaya, bu çabalar yetmedi. Seçmenin önemli bir bölümünün zihninde Kılıçdaroğlu, hala Alevi kimliğiyle, HDP ile olan dolaylı ilişkisiyle ve bürokratik geçmişiyle, ülkeyi yönetebilecek, özellikle de milli güvenlik ve beka gibi konularda devlete liderlik edebilecek “güçlü” bir lider olarak görülmüyordu. İktidarın seçim boyunca yürüttüğü acımasız kimlik siyaseti, bu önyargıları kaşımak ve derinleştirmek üzerine kuruluydu ve ne yazık ki, bu strateji, özellikle Anadolu’nun iç kesimlerinde ve Karadeniz’de son derece etkili oldu.
Bu kişisel algı sorunu, aday belirleme sürecinde yapılan stratejik hatayla birleşince, yenilginin temelleri atılmış oldu. Meral Akşener’in masayı devirmesine neden olan o meşhur “kazanacak aday” tartışması, sadece bir siyasi polemik değildi; sosyolojik bir gerçeğe dayanıyordu. Kamuoyu araştırmaları, istikrarlı bir şekilde Ekrem İmamoğlu ve Mansur Yavaş’ın Erdoğan karşısında daha yüksek bir kazanma potansiyeline sahip olduğunu gösteriyordu. Bu, onların kişisel meziyetlerinden çok, seçmen nezdindeki kimliksel ve sosyolojik kodlarıyla ilgiliydi. Mansur Yavaş, milliyetçi ve muhafazakâr seçmenin “devlet adamı” olarak güvenebileceği bir profildeydi. Ekrem İmamoğlu ise, Karadenizli kimliği ve muhafazakâr aile yapısıyla, AKP tabanından da oy koparabilecek bir “halk adamı” imajı çiziyordu. Kılıçdaroğlu’nun kendi adaylığındaki ısrarı, bu sosyolojik gerçekliği göz ardı eden, siyasi aklın yerine ahlaki bir hak edişi koyan bir tercih olarak görüldü. Masanın devrilip yeniden kurulmasıyla bulunan “cumhurbaşkanı yardımcılığı” formülü ise, bu temel hatayı telafi etmeye yetmedi. Seçmen, en tepeye, yani cumhurbaşkanlığı koltuğuna kimin oturacağına odaklanmıştı ve o koltuk için Kılıçdaroğlu’nun “kazanabilirliği”ne ikna olmamıştı.
Yenilginin ikinci büyük nedeni, kampanya boyunca sergilenen ölümcül söylem tutarsızlığıydı. Muhalefet, ilk turda ve ikinci turda, adeta iki farklı parti, iki farklı aday gibi davrandı. İlk turda kampanya, “sevgi”, “birleşme”, “bahar”, “helalleşme” gibi pozitif ve evrensel kavramlar üzerine kurulmuş, Kürt seçmene ve sol-liberallere sıcak mesajlar verilmişti. Ancak 14 Mayıs’ta alınan sonuçların şokuyla, ikinci turda bu dil 180 derece değişti. Sevginin yerini öfke, birleşmenin yerini milliyetçilik, helalleşmenin yerini ise “hesap sorma” ve “sığınmacıları gönderme” söylemi aldı. Bu radikal U dönüşü, muhalefetin ideolojik omurgasının ne kadar zayıf, ilkelerinin ne kadar konjonktürel ve stratejisinin ne kadar panik içinde olduğunu gösterdi. Bu tutarsızlık, seçmen nezdinde büyük bir kafa karışıklığı ve samimiyetsizlik algısı yarattı. İlk turda “Piro”nun birleştirici diline inanarak oy veren Kürt ve sol seçmen, ikinci turda karşılarında adeta bir Ümit Özdağ klonu görünce, büyük bir ihanete uğramışlık hissi yaşadı ve sandığa gitme motivasyonunu kaybetti. Hedeflenen milliyetçi seçmen ise, bu son dakika milliyetçiliğini inandırıcı bulmadı ve liderine, yani Erdoğan’a olan sadakatini korudu. Muhalefet, her iki kitleyi de memnun etmeye çalışırken, aslında her ikisini de kendinden uzaklaştırdı.
Stratejik hatalar silsilesi, sadece söylemle sınırlı kalmadı. İttifakın en büyük ortağı olan partilerin kendi seçim stratejileri de ciddi zafiyetler barındırıyordu. Özellikle CHP’nin, DEVA, Gelecek, Saadet ve Demokrat Parti’ye kendi listelerinden toplam 39 milletvekili hediye etmesi, kendi tabanında büyük bir tepki ve moral bozukluğu yarattı. Bu partilerin toplam oy oranının yüzde 2-3’ü bile bulmadığı bir ortamda, bu kadar cömert bir kontenjan ayrılması, “kazanmak için her şey mübah” anlayışının parti içi adaleti ve liyakati yok ettiği şeklinde yorumlandı. Bu durum, seçim gününde CHP örgütlerinin motivasyonunu düşüren, sandıklara sahip çıkma enerjisini zayıflatan önemli bir faktör oldu. Aynı şekilde, İYİ Parti’nin bazı seçim bölgelerinde CHP ile ayrı listelerle seçime girmesi, muhalefetin oylarının bölünmesine ve Cumhur İttifakı’nın hak etmediği milletvekilliklerini kazanmasına yol açtı. İttifak, cumhurbaşkanlığında ortak hareket ederken, milletvekilliği seçimlerinde bir akıl birliği ve stratejik planlama sergileyemedi.
Seçmen psikolojisini doğru okuyamamak, belki de bu yenilginin en derin ve en öğretici boyutuydu. Muhalefet, kampanyasını büyük ölçüde ülkedeki derin ekonomik krize odakladı. Mantık basitti: Mutfakta yangın varsa, halk iktidarı cezalandırır. Ancak 2023 seçimleri, Türkiye’de seçmen davranışının sadece rasyonel ve ekonomik saiklerle açıklanamayacağını bir kez daha gösterdi. Seçmenin önemli bir bölümü için, kimlik, inanç, beka kaygıları ve lidere olan duygusal bağlılık, boş tencereden daha ağır bastı. Erdoğan, yirmi yıldır inşa ettiği “milletin adamı” imajı, savunma sanayiindeki hamlelerle yarattığı “güçlü Türkiye” algısı ve muhalefeti terörle özdeşleştiren propagandasıyla, seçmenin ekonomik sıkıntılarını ikinci plana itmesini sağlayan bir “duygusal kalkan” oluşturmayı başardı. Muhalefetin rasyonel ekonomik vaatleri, bu duygusal kalkanı delip geçemedi. İnsanlar, belki daha yoksul ama “güvenli” ve “onurlu” bir Türkiye’de yaşamayı, “teröristlerin” ve “dış güçlerin” yönettiği “belirsiz” bir geleceğe tercih ettiler. Bu, muhalefetin anlamakta zorlandığı veya anlamak istemediği bir psikolojik gerçeklikti.
Son olarak, 14 Mayıs gecesi yaşanan kriz yönetimi fiyaskosu ve ikinci tura taşınan derin moral bozukluğu, yenilgiyi kaçınılmaz kılan son çiviyi çaktı. İlk turda kıl payı kaçan zaferin ardından, muhalefet cephesinde bir “kazanabiliriz” enerjisi yerine, bir “bu iş bitti” karamsarlığı hakim oldu. Liderler, tabanı yeniden motive edecek, umudu yeniden yeşertecek bir psikolojik liderlik sergileyemediler. İki tur arasındaki o iki haftalık süreç, bir geri dönüş hikayesi yazmak yerine, bir çöküşün ve dağılmanın hazin bir seyri gibiydi.
Sonuç olarak, 28 Mayıs’taki büyük yenilgi, bir kaza veya bir şanssızlık değildi. Bu, muhalefetin yapısal zafiyetlerinin, stratejik hatalarının ve Türkiye’nin karmaşık sosyolojisini doğru okuyamamasının birikimli bir sonucuydu. Yanlış adayda ısrar edilmesi, kampanya boyunca sergilenen ideolojik savrulma, iktidarın kimlik siyasetine karşı etkisiz kalınması ve seçmen psikolojisinin hafife alınması, bu tarihi fırsatın heba edilmesine yol açtı. Altılı Masa projesi, kağıt üzerinde ne kadar akılcı ve umut verici olursa olsun, siyasetin acımasız gerçekleri karşısında sınavı geçemedi. Bu yenilgi, sadece bir seçimin kaybedilmesi değil, aynı zamanda muhalefetin kendi içinde derin bir hesaplaşmaya, bir özeleştiri sürecine ve kaçınılmaz bir yeniden yapılanmaya girmesi gerektiğinin de acı bir ilanıydı. Son perde kapanmıştı ve sahnede, neden kaybettiklerini anlamaya çalışan, hayal kırıklığı içindeki bir muhalefet kalmıştı.
Bölüm 24: “Dağılma: İttifakların Sonu”
Zaferin bin babası vardır, ama yenilgi yetimdir. 28 Mayıs 2023 akşamı, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın zaferini ilan ettiği o an, sadece bir seçimin değil, aynı zamanda Türkiye muhalefetinin yıllardır büyük umutlarla inşa ettiği en geniş koalisyon projesinin de fiili ölüm anıydı. Millet İttifakı ve onun daha geniş versiyonu olan Altılı Masa, tek ve büyük bir hedef uğruna, yani seçimi kazanmak için bir araya gelmişti. O hedef ortadan kalktığında, ittifakı bir arada tutan o incecik ideolojik tutkal da bir anda eriyip gitti. Yenilginin yarattığı derin travma ve hayal kırıklığı, yerini hızla acımasız bir günah keçisi arayışına, karşılıklı suçlamalara ve kaçınılmaz bir dağılma sürecine bıraktı. O güne kadar “birleşe birleşe kazanacağız” diyenler, şimdi “ayrışa ayrışa” birbirlerini suçluyor, büyük umudun enkazı altında kendi siyasi geleceklerini kurtarmaya çalışıyorlardı. Bu dağılma süreci, sadece bir ittifakın sonu değil, aynı zamanda muhalefet bloğunun geleceğini uzun yıllar boyunca etkileyecek, derin bir güvensizlik, parçalanmışlık ve stratejik kafa karışıklığı döneminin de başlangıcıydı.
Yenilginin hemen ardından gelen ilk tepkiler, aslında yaklaşan fırtınanın habercisiydi. Kemal Kılıçdaroğlu’nun seçim gecesi yaptığı, yenilgiyi net bir şekilde kabul etmek yerine “mücadeleye devam” mesajı verdiği o kısa ve yorgun konuşma, bir özeleştiri ve sorumluluk üstlenmeden çok, bir savunma mekanizması gibiydi. Bu durum, aylardır bu adaylık için her türlü riski göze almış, ancak şimdi ağır bir yenilgiyle yüzleşen milyonlarca seçmen nezdinde büyük bir öfke ve hayal kırıklığı yarattı. “Hesap vermesi gerekenler, hesap sormaya kalkıyor” algısı, özellikle sosyal medyada ve parti tabanlarında hızla yayıldı. Seçmen, bir liderlik, bir özeleştiri ve en önemlisi, bu büyük başarısızlığın sorumluluğunu üstlenecek bir irade bekliyordu. Ancak ilk günlerde gelen açıklamalar, bu beklentinin karşılanmayacağını gösteriyordu.
Dağılmanın ilk ve en gürültülü perdesi, beklendiği gibi, İYİ Parti cephesinden açıldı. Meral Akşener ve partinin önde gelen isimleri, daha yenilginin dumanı üzerindeyken, faturayı doğrudan Kemal Kılıçdaroğlu’nun adaylığına kesen bir söylem geliştirmeye başladılar. Onlara göre, yenilginin tek ve yegane sorumlusu, tüm uyarılara rağmen kendi adaylığında ısrar eden, anketleri ve sosyolojik gerçekleri görmezden gelen Kılıçdaroğlu’ydu. Akşener’in masayı devirmesine neden olan o meşhur “kazanacak aday” tezi, şimdi yenilginin en temel açıklaması olarak yeniden tedavüle sokuluyordu. İYİ Partili yöneticiler, “Biz demiştik”, “Milletin sesini dinlemediler”, “Kişisel hırslar, ülkenin geleceğinin önüne geçti” gibi açıklamalarla, kendilerini bu yenilginin sorumluluğundan sıyırmaya ve faturayı tamamen CHP’ye ve onun liderine yıkmaya çalıştılar. Bu, bir yandan kendi tabanlarına karşı bir meşruiyet savunması, diğer yandan ise gelecekteki siyasi pozisyonlarını CHP’den ayrıştırarak yeniden inşa etme stratejisiydi.
CHP kanadından bu suçlamalara gelen yanıt ise, genellikle savunmacı ve karşı suçlamalar içeren bir nitelikteydi. CHP’liler, yenilginin tek bir kişiye yıkılamayacağını, bunun kolektif bir başarısızlık olduğunu savunurken, bir yandan da Akşener’in masayı devirmesinin yarattığı travmanın ve güven kaybının, seçim sonucunu belirleyen en kritik faktörlerden biri olduğunu ima ediyorlardı. Onlara göre, o üç günlük kriz olmasaydı, muhalefetin morali bozulmasaydı ve iktidarın eline bu kadar büyük bir propaganda kozu verilmeseydi, sonuç çok farklı olabilirdi. Bu, bir tür “kazanabileceğimiz seçimi, Akşener’in sorumsuzluğu yüzünden kaybettik” alt metnini taşıyordu. Böylece, dünün iki büyük ortağı, şimdi birbirlerini “seçimi kaybettiren” olarak yaftalayan iki düşman kampa dönüşüyordu. Ortak bir gelecek hayali kuranlar, şimdi ortak bir geçmişin enkazını paylaşmayı reddediyorlardı.
Masadaki diğer küçük ortaklar olan DEVA, Gelecek, Saadet ve Demokrat Parti ise, bu büyük kavganın ortasında daha sessiz ve derinden bir hayatta kalma mücadelesi veriyorlardı. CHP listelerinden Meclis’e taşıdıkları 39 milletvekili, onlara siyasi bir varlık kazandırmış, ancak aynı zamanda kendi tabanları nezdinde bir “asalaklık” ve “CHP’nin payandası olma” suçlamasıyla karşı karşıya bırakmıştı. Seçim sonrası bu partiler, bir yandan CHP ile olan bu “mecburi” birlikteliğin diyetini öderken, diğer yandan da kendi bağımsız kimliklerini ve siyasi geleceklerini nasıl inşa edeceklerinin sancısını yaşıyorlardı. Yenilginin faturası kesilirken, onların bu süreçteki rolü ve sorumluluğu genellikle göz ardı ediliyor, ancak onlar da bu büyük enkazın altında kalan aktörlerdi.
Bu karşılıklı suçlama oyunu, ittifakın sadece siyasi değil, aynı zamanda ahlaki ve duygusal temelini de çökertti. Yıllardır farklı kimlikleri bir araya getiren o “ortak akıl” ve “uzlaşı kültürü” söylemi, yerini ham bir siyasi pragmatizme ve hayatta kalma içgüdüsüne bıraktı. Liderler, artık kameraların karşısına geçip birbirlerine övgüler düzen, ortak metinler okuyan müttefikler değil, kapalı kapılar ardında birbirlerinin kuyusunu kazan, medya üzerinden birbirlerine mesaj gönderen rakiplerdi. Bu durum, muhalif seçmenin siyasete ve siyasetçiye olan güvenini tarihin en dip noktasına indirdi. Seçmen, kendi liderlerinin, ülkenin geleceğinden çok kendi siyasi kariyerlerini düşündüğünü, en zor anda bile bir araya gelip ortak bir özeleştiri yapma erdemini gösteremediklerini acı bir şekilde gördü. Bu, sadece bir ittifakın değil, bir siyaset yapma biçiminin de iflasıydı.
Dağılmanın en somut ve en nihai adımı ise, Meral Akşener’in 2024 yerel seçimlerine “hür ve müstakil” bir şekilde, yani herhangi bir ittifak yapmadan tek başlarına gireceklerini ilan etmesi oldu. Bu, Millet İttifakı’nın sadece fiilen değil, resmen de bittiğinin ilanıydı. Bu karar, 2019’da İstanbul ve Ankara gibi metropolleri muhalefete kazandıran o başarılı işbirliği modelinin de sonu anlamına geliyordu. Akşener, bu kararı, “CHP’den sürekli diyet ödemekten bıktık”, “Kendi kimliğimizle, kendi gücümüzle yola devam edeceğiz” gibi gerekçelerle savundu. Bu, bir yandan İYİ Parti’nin kendi kimliğini yeniden inşa etme ve seçmenine “artık CHP’nin yörüngesinde değiliz” mesajı verme çabasıydı. Diğer yandan ise, 2023’teki yenilginin faturasını tamamen CHP’ye yıkarak, yerel seçimlerde yaşanacak olası bir başarısızlıktan da peşinen kendini sorumlu tutmama stratejisiydi. Ancak bu “hür ve müstakil” siyaset, aynı zamanda iktidarın en çok istediği şeydi: Bölünmüş, parçalanmış ve birbirleriyle rekabet eden bir muhalefet.
Bu dağılmanın, muhalefet bloğunun geleceği üzerindeki etkileri derin ve yıkıcı oldu. Birincisi, en temel düzeyde, aritmetik bir zayıflama yarattı. Yüzde 50+1 sisteminde, dağınık bir muhalefetin Cumhur İttifakı gibi monolitik bir yapı karşısında başarılı olma şansı neredeyse sıfırdı. İttifak ruhunun kaybolması, her partinin kendi küçük çıkarlarının peşine düşmesi, muhalefetin kolektif gücünü tüketti.
İkincisi, stratejik bir kafa karışıklığı ve vizyonsuzluk yarattı. İttifak dağıldıktan sonra, muhalefetin ülkenin geleceğine dair ortak bir projesi, ortak bir hikayesi kalmadı. Her parti, kendi küçük dünyasına çekildi. Bu durum, muhalefeti iktidar karşısında proaktif ve gündem belirleyen bir güç olmaktan çıkarıp, yeniden reaktif ve edilgen bir konuma itti.
Üçüncüsü ve en önemlisi ise, psikolojik bir çöküntü ve umutsuzluk yarattı. 2023 seçimleri, pek çok muhalif seçmen için “son şans” olarak görülüyordu. Bu şansın, kendi liderlerinin hataları ve kavgaları yüzünden heba edildiğini görmek, siyasete karşı derin bir küskünlük, bir apati ve bir yabancılaşma yarattı. “Bunlardan bir şey olmaz” duygusu, muhalif mahallede yaygın bir kanaat haline geldi. Bu, gelecekteki seçimlerde sandığa katılımı ve sivil toplumsal mobilizasyonu olumsuz etkileyecek, en tehlikeli sonuçtu.
Sonuç olarak, 2023 seçim yenilgisi sonrası yaşanan dağılma süreci, bir siyasi projenin nasıl doğduğunu, nasıl umut yarattığını ve en sonunda nasıl kendi iç çelişkileri ve hataları yüzünden çöktüğünü gösteren trajik bir örnek oldu. Karşılıklı suçlamalar, günah keçisi arayışları ve stratejik ayrışmalar, Millet İttifakı’nın enkazını daha da dağıttı. Bu süreç, muhalefetin sadece bir seçimi değil, aynı zamanda birbirine olan güvenini, ortak bir gelecek hayali kurma yeteneğini ve en önemlisi, seçmeninin umudunu da kaybettiğini gösterdi. Bu enkazın altından yeni bir başlangıç yapmak, yeni bir umut yeşertmek, artık çok daha zor, çok daha sancılı ve çok daha uzun bir yolculuğu gerektirecekti. Ve bu yolculuğun ilk adımı, muhalefetin en büyük gemisi olan CHP’de yaşanacak, sancılı bir kaptan değişimiyle atılacaktı.
Bölüm 25: “Kurultay: CHP’de Tarihi Değişim”
Her büyük yenilgi, kendi hesaplaşmasını doğurur. 28 Mayıs 2023’te yaşanan tarihi seçim hezimeti, Cumhuriyet Halk Partisi’nin yüz yıllık tarihinde biriken tüm gerilimleri, bastırılmış tüm öfkeleri ve ertelenmiş tüm değişim taleplerini bir volkan gibi yüzeye püskürttü. Partinin tabanından tavanına yayılan o derin hayal kırıklığı ve öfke dalgası, tek bir kelimede somutlaştı: “Değişim.” Bu, sadece bir slogan değil, partinin ruhunu, liderliğini ve geleceğini kurtarmak için atılması gerektiğine inanılan, kaçınılmaz bir adımdı. Bu değişim talebinin merkezinde ise, on üç yıldır partiyi yöneten, onu dönüştüren ama en sonunda en büyük zaferin kapısından döndüren Kemal Kılıçdaroğlu vardı. 2023 sonbaharında toplanan 38. Olağan Kurultay, işte bu tarihî hesaplaşmanın arenası oldu. İki gün süren, nefeslerin tutulduğu, delegelerin iradesinin son ana kadar bir o yana bir bu yana dalgalandığı o gerilimli kurultay, sadece bir genel başkan seçimi değil, bir devrin kapanıp yeni bir devrin açıldığı, CHP’nin kendi kalesi içindeki en büyük ve en sancılı dönüşüm anlarından biriydi. Partinin Grup Başkanı Özgür Özel’in, Kılıçdaroğlu’nu mağlup ederek genel başkanlık koltuğuna oturması, bu “değişim” arzusunun nihai zaferiydi. Ancak bu zafer, aynı zamanda kendi içinde yeni soruları, yeni dengeleri ve yeni belirsizlikleri de barındırıyordu.
Seçim yenilgisinin hemen ardından, CHP içinde başlayan “değişim” tartışması, başlangıçta belirsiz ve lidersiz bir fısıltı gibiydi. Herkes değişimin gerekliliğinden bahsediyor, ancak kimse bu değişimin nasıl ve kiminle yapılacağına dair net bir yol haritası sunamıyordu. Gözler, doğal olarak, partinin en popüler ve en güçlü figürü, İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu’na çevrilmişti. İmamoğlu, 2019 zaferinin mimarı olarak, bu değişime liderlik edebilecek en potansiyelli isimdi. Nitekim yaptığı ilk açıklamalarda, “değişim” çağrısını en net şekilde dile getiren, “aynı şeyleri yaparak farklı sonuçlar bekleyemeyiz” diyerek genel merkezi hedef alan ilk isim de o oldu. Ancak İmamoğlu, doğrudan genel başkanlığa aday olmak gibi riskli bir hamle yapmak yerine, daha temkinli ve stratejik bir yol izledi. Hem önündeki İstanbul seçimlerini riske atmamak hem de partiyi bölen bir figür olarak görülmemek için, kendisi aday olmak yerine, değişimi yönetecek bir ekibin ve bir vizyonun arkasında durmayı tercih etti. Bu, “değişimin mimarı ama uygulayıcısı değil” rolüydü.
Bu noktada, sahneye kimsenin beklemediği bir aktör çıktı: Partinin uzun yıllardır Meclis’teki en çalışkan, en etkili ve en hitabeti güçlü isimlerinden biri olan Grup Başkanı Özgür Özel. Özel, o güne kadar Kılıçdaroğlu’nun en yakın çalışma arkadaşlarından, en sadık savunucularından biri olarak biliniyordu. Ancak o da yenilginin ardından, partinin bir özeleştiri yapması ve yenilenmesi gerektiğine dair güçlü bir inanç taşıyordu. İmamoğlu’nun açtığı yoldan ilerleyerek ve onun örtülü desteğini alarak, bu değişim hareketinin liderliğine, yani genel başkan adaylığına talip olduğunu açıkladı. Bu, Kılıçdaroğlu için en beklenmedik ve en yıkıcı darbeydi. Çünkü bu, sadece bir rakibin değil, en güvendiği “evlatlarından” birinin isyanıydı. Özgür Özel’in adaylığı, değişim talebini somut, meşru ve parti içinden bir alternatife dönüştürdü. Artık “değişim” soyut bir talep değil, somut bir isimdi.
Kurultay süreci, iki ana kamp arasındaki kıyasıya bir mücadeleye sahne oldu. Bir yanda, Kemal Kılıçdaroğlu’nu ve onun on üç yıllık mirasını savunan “devam”cı kanat vardı. Bu kanadın temel argümanı, yenilginin faturasının tek bir kişiye kesilemeyeceği, Kılıçdaroğlu’nun partiyi dönüştürme ve bir araya getirme başarısının göz ardı edilmemesi gerektiğiydi. Onlara göre, Kılıçdaroğlu, partiyi en zorlu dönemlerden geçirmiş, Altılı Masa gibi tarihi bir projeyi hayata geçirmiş tecrübeli bir liderdi ve yaklaşan yerel seçimler öncesinde partiyi bir liderlik krizine sürüklemek, en büyük hata olurdu. Bu kanat, parti delegeleri üzerinde on yıllardır kurulmuş olan organik bağları, yerel örgütlerdeki gücü ve genel merkez bürokrasisinin desteğini arkasına almıştı. Kılıçdaroğlu, son ana kadar, delege yapısına olan bu güveniyle, kurultayı kazanacağından emin bir görüntü çizdi.
Diğer yanda ise, Özgür Özel’in liderliğinde birleşen “değişimci” kanat vardı. Bu kanadın arkasındaki en büyük güç, partinin tabanından ve kamuoyundan gelen yoğun değişim baskısıydı. Değişimciler, Kılıçdaroğlu’na saygı duyduklarını, ancak 12 seçim kaybetmiş bir liderle yeni bir seçime gitmenin, seçmende bir umut ve motivasyon yaratmayacağını savunuyorlardı. Onlara göre parti, yeni bir yüze, yeni bir enerjiye ve yeni bir hikayeye ihtiyaç duyuyordu. Bu kanadın en büyük kozu, Ekrem İmamoğlu’nun ve dolayısıyla İstanbul örgütünün fiili desteğiydi. Ayrıca, partinin entelektüel birikimini, gençlik ve kadın kollarını ve Kılıçdaroğlu’nun ittifak politikalarından rahatsız olan ulusalcı kanadın bir bölümünü de yanlarına çekmeyi başardılar. Onların mücadelesi, delege aritmetiğinden çok, “tarihin doğru tarafında olma” ve “partinin vicdanına seslenme” üzerine kuruluydu.
Kurultay salonu, bu iki kampın mücadelesinin yarattığı elektriklenmeyle doluydu. Bir yanda Kılıçdaroğlu’nun sakin, deneyimli ve biraz da yorgun vedası, diğer yanda Özel’in enerjik, tutkulu ve geleceğe dönük konuşması vardı. Konuşmalar, aslında iki farklı CHP vizyonunun çarpışmasıydı. Kılıçdaroğlu, geçmişin mirasına sahip çıkmayı ve istikrarı temsil ederken, Özel geleceğin umudunu ve yenilenmeyi vaat ediyordu. Delege iradesinin kilitlendiği ilk tur oylamasında hiçbir adayın salt çoğunluğu sağlayamaması, mücadelenin ne kadar başa baş geçtiğini gösterdi. Kılıçdaroğlu 664 oy alırken, Özel 623 oyda kalmıştı. Bu sonuç, aslında Kılıçdaroğlu için bir yenilgiydi, çünkü on üç yıllık bir genel başkanın, karşısındaki ilk ciddi rakip karşısında bu kadar zorlanması, delege nezdindeki desteğinin ne kadar eridiğinin bir kanıtıydı.
İkinci tur oylamasına gidilirken salonun atmosferi tamamen değişmişti. Değişim rüzgarının artık durdurulamayacağı, delegelerin tabandan gelen baskıya daha fazla direnemeyeceği hissi hakimdi. İkinci turda yapılan oylama sonucunda Özgür Özel, 812 oyla CHP’nin 8. Genel Başkanı seçilirken, Kılıçdaroğlu 536 oyda kaldı. Bu, sadece bir seçim sonucu değil, bir devrin sonuydu. Kemal Kılıçdaroğlu’nun partiyi dönüştürme, merkezileştirme ve farklı kimliklere açma projesiyle geçen on üç yıllık dönemi, ironik bir şekilde, en büyük iddiası olan seçimi kazanamadığı için, kendi delegeleri tarafından sonlandırılmıştı.
Özgür Özel’in seçilmesiyle sonuçlanan bu tarihi değişim, birkaç temel dinamik üzerine oturuyordu. Birincisi, seçmenin ve parti tabanının başarısızlığa karşı gösterdiği net ve tavizsiz tepkiydi. Parti delegeleri, tüm kişisel bağlarına ve sadakatlerine rağmen, seçim kaybetmiş bir liderle yola devam etmenin siyasi maliyetini daha fazla taşıyamayacaklarını anladılar. Bu, CHP’nin tarihinde nadir görülen, tabandan gelen bir hesap sorma iradesinin bir zaferiydi.
İkincisi, Ekrem İmamoğlu faktörüydü. İmamoğlu, kendisi aday olmasa da, kurultayın arkasındaki en güçlü “kral yapıcı” (kingmaker) olarak süreci yönetti. İstanbul gibi devasa bir örgütün gücünü ve kendi kişisel karizmasını değişimden yana koyarak, dengeleri altüst eden ana aktör oldu. Bu, aynı zamanda, CHP içinde gücün artık sadece genel merkezde değil, aynı zamanda büyükşehirleri kazanan başarılı belediye başkanlarında da olduğunu gösteren, yeni bir güç denkleminin ilanıydı.
Üçüncüsü, partinin kendi içindeki ideolojik ve kuşaksal bir yenilenme arzusuydu. Özgür Özel ve ekibi, daha genç, daha dinamik ve siyasete daha modern bir perspektiften bakan bir kuşağı temsil ediyordu. Onların zaferi, partinin artık sadece geçmişin referanslarıyla değil, geleceğin sorunlarına ve diline odaklanması gerektiğine dair bir irade beyanıydı. Bu, partinin sadece liderini değil, aynı zamanda siyaset yapma tarzını ve vizyonunu da değiştirme potansiyeli taşıyordu.
Ancak bu değişim, kendi içinde güllerle dolu bir yol vaat etmiyordu. Özgür Özel’in önünde, enkaz halinde bir parti ve son derece zorlu görevler vardı. Öncelikle, kurultayda derin bir şekilde bölünmüş olan partiyi yeniden birleştirmek, Kılıçdaroğlu’na oy veren delegelerin ve örgütlerin gönlünü kazanmak zorundaydı. İkincisi, sadece dört ay sonra yapılacak olan ve siyasi geleceğini belirleyecek olan yerel seçimlere partiyi hazırlamak gibi devasa bir görevle karşı karşıyaydı. Üçüncüsü ve en önemlisi, partinin yeni liderlik yapısındaki güç dengelerini yönetmek zorundaydı. Kendisinin genel başkan seçilmesinde kilit rol oynayan Ekrem İmamoğlu ile nasıl bir ilişki kuracağı, partide “çift başlılık” görüntüsü oluşup oluşmayacağı, en büyük sınavı olacaktı.
Sonuç olarak, 38. Olağan Kurultay, CHP için bir dönüm noktası oldu. Kemal Kılıçdaroğlu’nun on üç yıllık dönemi, büyük dönüşümler, cesur adımlar ama en sonunda büyük bir yenilgiyle kapandı. Özgür Özel’in seçilmesi, partinin tabanından gelen güçlü bir değişim ve yenilenme arzusunun bir sonucuydu. Bu, CHP’nin kendi hatalarıyla yüzleşme ve geleceğe yeni bir umutla bakma iradesini göstermesi açısından son derece önemli ve sağlıklı bir adımdı. Ancak bu, yolun sonu değil, daha engebeli ve belirsizliklerle dolu yeni bir yolculuğun sadece başlangıcıydı. Yeni kaptan, gemiyi enkazın içinden çıkarıp, fırtınalı denizlerde yüzdürmek gibi zorlu bir görevle baş başaydı. Bu değişimin gerçek bir başarıya dönüşüp dönüşmeyeceğini ise zaman ve yaklaşan ilk büyük sınav, yani 2024 yerel seçimleri gösterecekti.
Bölüm 26: “Yeni Kaptanlar: Özel, İmamoğlu ve Yavaş”
Her devrim, kendi iktidar denklemini yaratır. CHP’nin 38. Kurultayı’nda yaşanan “değişim” devrimi, sadece Kemal Kılıçdaroğlu’nun on üç yıllık liderliğini sona erdirmekle kalmadı, aynı zamanda partinin geleneksel güç merkezlerini de temelden sarstı. Yıllardır tüm gücün genel merkezde, tek bir kişinin elinde toplandığı o monolitik yapı yıkılmış, yerine çok daha karmaşık, çok merkezli ve hassas dengeler üzerine kurulu yeni bir liderlik üçgeni ortaya çıkmıştı. Bu üçgenin bir köşesinde, kurultaydan zaferle çıkan, partinin yeni ve meşru Genel Başkanı Özgür Özel vardı. Diğer iki köşesinde ise, sadece yönettikleri şehirlerin değil, aynı zamanda partinin ve ülkenin siyasi geleceğinin de en güçlü aktörleri haline gelen iki popüler belediye başkanı duruyordu: Değişim sürecinin arkasındaki stratejik akıl olan İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu ve milliyetçi-merkez sağ seçmen nezdindeki sarsılmaz kalesi Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı Mansur Yavaş. Artık CHP gemisinin tek bir kaptanı yoktu; biri dümende, diğer ikisi ise yelkenleri ve rotayı belirleyen, üç güçlü kaptanı vardı. Bu yeni güç denkleminin nasıl işleyeceği, bu üç lider arasındaki ilişkinin uyum mu yoksa rekabet mi üzerine kurulacağı, sadece CHP’nin değil, tüm Türkiye muhalefetinin de kaderini belirleyecek en kritik soru haline geldi.
Bu yeni liderlik yapısını anlamak için, her bir aktörün gücünün kaynaklarını ve rollerini doğru analiz etmek gerekir. Özgür Özel, genel başkanlık koltuğuna oturarak partinin en tepesindeki resmi ve meşru otoriteyi ele geçirmişti. Parti örgütünü yönetme, milletvekili listelerini belirleme, partinin siyasi söylemini ve stratejisini oluşturma gibi en temel yetkiler ondaydı. Ancak Özel, bu koltuğa sadece kendi gücüyle gelmemişti. Onun zaferinin arkasındaki en büyük itici güç, hiç şüphesiz Ekrem İmamoğlu ve onun kontrolündeki İstanbul örgütünün desteğiydi. Bu durum, Özel’in liderliğini en başından itibaren bir “borçluluk” ve “bağımlılık” ilişkisiyle malul kılıyordu. O, bir yandan genel başkanlığının getirdiği otoriteyi tesis etmeye çalışırken, diğer yandan da kendisini o koltuğa taşıyan iradeyle, yani İmamoğlu ile uyum içinde çalışmak zorundaydı. Bu, son derece hassas bir dengeydi. Özel’in liderliği, Kılıçdaroğlu’nun veya Baykal’ınki gibi tartışmasız ve mutlak bir liderlik değil, gücünü sürekli olarak paydaşlarıyla müzakere etmek ve meşruiyetini her gün yeniden kanıtlamak zorunda olan, daha “yatay” ve “kolektif” bir liderlik olmak durumundaydı.
Ekrem İmamoğlu ise, bu yeni denklemin belki de en güçlü ama en az resmi unvana sahip aktörüydü. O, bir genel başkan veya bir parti yöneticisi değildi, ancak elinde onlardan çok daha güçlü bir silah vardı: Halk desteği ve karizma. İstanbul gibi devasa bir metropolü, çeyrek asır sonra AKP’den alması ve 23 Haziran’daki tarihi zaferi, onu sadece bir belediye başkanı olmaktan çıkarıp, ulusal bir lider, bir “umut” figürü haline getirmişti. Kurultay sürecinde sergilediği “kral yapıcı” rolü, onun parti içindeki gücünü ve stratejik aklını da tescilledi. Artık herkes biliyordu ki, CHP’de İmamoğlu’nun onayı olmadan atılacak önemli bir adımın başarılı olma şansı çok azdı. Onun nihai hedefinin cumhurbaşkanlığı olduğu, siyasetle ilgilenen herkes için bir sır değildi. Dolayısıyla, genel başkanlık koltuğunu Özgür Özel’e “emanet” ederken, aslında kendi gelecekteki siyasi yolculuğunun en önemli partnerini ve en güvenilir müttefikini de seçmiş oluyordu. Bu nedenle, Özel ile İmamoğlu arasındaki ilişki, bir ast-üst ilişkisi değil, ortak hedefleri olan, simbiyotik bir “stratejik ortaklık” ilişkisiydi. Özel’in başarısı, İmamoğlu’nun gelecekteki cumhurbaşkanlığı adaylığının yolunu açacak, İmamoğlu’nun İstanbul’daki başarısı ise Özel’in genel başkanlığını güçlendirecekti. Bu, kazan-kazan formülüne dayalı, ancak kendi içinde derin rekabet ve gerilim potansiyelleri barındıran, karmaşık bir ortaklıktı.
Bu denklemin üçüncü ve daha sessiz ama bir o kadar da önemli köşesinde ise Mansur Yavaş duruyordu. Yavaş, ne Özel gibi parti örgütünün içinden gelen bir siyasetçi ne de İmamoğlu gibi karizmatik ve hırslı bir lider profili çiziyordu. Onun gücü, tamamen farklı bir kaynaktan besleniyordu: Siyasi yelpazenin merkezindeki ve sağındaki seçmen nezdindeki sarsılmaz popülaritesi. MHP kökenli kimliği, sakin ve devlet adamı tavrı, yolsuzlukla mücadeledeki kararlılığı ve Ankara’da yarattığı “halkçı belediyecilik” modeli, onu CHP’nin geleneksel tabanının çok ötesinde, partinin asla ulaşamadığı kitleler için de kabul edilebilir, hatta sevilen bir figür haline getirmişti. O, CHP’nin “sağa açılan penceresi”, milliyetçi ve muhafazakâr seçmenle kurulabilecek bir köprünün en sağlam ayağıydı. Yavaş, parti içi siyasi çekişmelerden, delege pazarlıklarından genellikle uzak duran bir yapıya sahipti. Kurultayda da taraf olmamış, nötr bir pozisyonda kalmıştı. Ancak bu “tarafsızlık”, onu güçsüz kılmıyordu. Tam tersine, her iki kampın da saygı duymak ve desteğini almak zorunda olduğu, bir tür “denge unsuru” haline getiriyordu. Özgür Özel ve Ekrem İmamoğlu’nun temsil ettiği daha sol-liberal ve kentli çizgiye karşı, Yavaş, partinin ulusalcı ve merkez sağ damarının doğal bir temsilcisiydi. Onun varlığı, partinin aşırı sola kaymasını engelleyen, ittifak siyasetinde merkez sağ partilerle diyaloğu kolaylaştıran bir sigorta işlevi görüyordu.
Bu üçlü liderlik yapısının ilk ve en büyük sınavı, kurultaydan sadece dört ay sonra yapılacak olan 2024 yerel seçimleriydi. Bu seçimler, yeni yönetimin sadece bir beka sınavı değil, aynı zamanda bu yeni güç denkleminin ne kadar uyumlu çalışabildiğinin de bir testi olacaktı. Süreç, başlangıçta sancılı ve zorlu geçti. Özellikle aday belirleme sürecinde, genel merkez ile belediye başkanları arasında, özellikle de İmamoğlu arasında, ciddi yetki ve irade çatışmaları yaşandığına dair haberler basına yansıdı. İmamoğlu’nun, sadece İstanbul’da değil, Trakya’dan Karadeniz’e kadar pek çok il ve ilçede adayların belirlenmesinde doğrudan müdahil olmak istemesi, genel başkan Özgür Özel’in otoritesini sorgulatan bir durum olarak yorumlandı. Bu, “çift başlılık” endişelerini körükleyen bir gerilimdi.
Ancak tüm bu gerilimlere rağmen, üç lider, en azından kamuoyu önünde, bir uyum ve işbirliği görüntüsü vermeyi başardı. Krizler, kapalı kapılar ardında, uzlaşma ve pazarlık yoluyla aşıldı. Özel, genel başkan olarak nihai kararı veren kişi olma otoritesini korurken, İmamoğlu ve Yavaş’ın kendi bölgelerindeki ve etki alanlarındaki talepleri büyük ölçüde dikkate alındı. Bu, eski dönemin tepeden inmeci ve tek sesli liderlik anlayışından, daha müzakereci ve çok sesli bir yönetim anlayışına geçildiğinin en somut göstergesiydi. Kampanya sürecinde de bu işbirliği devam etti. Özgür Özel, Türkiye’nin dört bir yanında mitingler düzenleyerek genel başkanlık görevini yerine getirirken, İmamoğlu ve Yavaş, kendi şehirlerindeki kampanyaları yürüttüler ve aynı zamanda popülerliklerini kullanarak diğer illerdeki adaylara da destek verdiler. Bu, adeta üç koldan yürütülen, senkronize bir operasyondu.
Bu yeni liderlik modelinin başarısı, üç liderin kişisel egolarını ve hırslarını, partinin ve ülkenin ortak çıkarının arkasına koyabilme becerisine bağlıydı. Bu ilişkinin en büyük riski, gelecekteki cumhurbaşkanlığı adaylığı konusunda İmamoğlu ile Yavaş arasında veya bu ikili ile Özel arasında yaşanabilecek bir rekabetti. 2023’te yaşanan adaylık krizinin travması, hala çok tazeydi ve benzer bir krizin yeniden yaşanması, partiyi bu kez onarılamaz bir şekilde bölebilirdi. Ancak en azından 2024 yerel seçimleri sürecinde, bu potansiyel rekabet bir kenara bırakılmış, tüm enerji ortak bir zafere odaklanmıştı.
Sonuç olarak, CHP’deki tarihi kurultay, partinin liderlik yapısında devrim niteliğinde bir değişime yol açtı. Tek adam yönetiminden, üçlü bir güç merkezine dayalı, daha kolektif ama aynı zamanda daha karmaşık bir modele geçildi. Genel Başkan Özgür Özel, partinin resmi lideri ve stratejisini belirleyen dümencisiydi. Ekrem İmamoğlu, partinin en karizmatik figürü, geleceğe yönelik en büyük umudu ve değişimin arkasındaki stratejik aklıydı. Mansur Yavaş ise, partinin merkez sağa ve milliyetçi tabana açılan kapısı, bir denge ve güven unsuruydu. Bu üç kaptanın gemiyi birlikte, uyum içinde yüzdürüp yüzdüremeyeceği, en büyük merak konusuydu. 2024 yerel seçimleri, bu yeni modelin ilk büyük sınavı oldu ve bu sınavdan alınan sonuç, sadece onların kişisel geleceklerini değil, aynı zamanda Türkiye siyasetinin yakın gelecekteki rotasını da belirleyecekti. Bu, risklerle dolu ama aynı zamanda büyük fırsatlar barındıran, yeni bir dönemin başlangıcıydı.
Bölüm 27: “2024 Yerel Seçimleri: Değişimin İlk Testi”
Siyasette bazen en derin yenilgiler, en büyük zaferlerin mayasını çalar. 2023’teki büyük hezimetin ardından kendi içinde sancılı bir liderlik değişimi yaşayan, müttefikleri tarafından terk edilen ve kamuoyunda “artık bitti” gözüyle bakılan Cumhuriyet Halk Partisi, 31 Mart 2024 yerel seçimlerine işte böyle bir enkazın altından giriyordu. Bu seçim, sadece bir belediye başkanlığı yarışı değil, aynı zamanda Özgür Özel’in yeni genel başkanlığının, Ekrem İmamoğlu ve Mansur Yavaş’ın liderlik potansiyelinin ve en önemlisi, “değişim” iradesinin halk nezdindeki ilk ve en acımasız testiydi. Beklentiler son derece düşüktü; mevcut büyükşehirleri korumak bile büyük bir başarı sayılacaktı. Ancak 31 Mart gecesi sandıklar açıldığında, ortaya çıkan tablo, en iyimser muhalifin bile hayallerini aşan, Türkiye siyasi tarihinde bir devrim niteliğinde, tarihi bir sonuçtu. CHP, tam 47 yıl sonra, ilk defa bir seçimi ülke genelinde birinci parti olarak tamamlıyordu. Sadece İstanbul, Ankara ve İzmir gibi kalelerini korumakla kalmamış, Bursa, Balıkesir, Manisa gibi milliyetçi-muhafazakâr kaleleri fethetmiş, Adıyaman gibi bir deprem şehrinde bile zafer kazanarak Anadolu’nun derinliklerine nüfuz etmişti. Bu, sadece bir yerel seçim zaferi değil, aynı zamanda siyasi haritanın yeniden çizildiği, iktidarın yenilmezlik algısının yerle bir olduğu ve Türkiye’de yeni bir siyasi dönemin kapılarının aralandığı bir “kırmızı dalga”ydı. Bu beklenmedik zaferin nedenlerini ve siyasi anlamını deşifre etmek, Türkiye’nin geleceğine dair en önemli ipuçlarını barındırır.
Bu tarihi zaferin arkasındaki nedenler, tek bir faktöre indirgenemeyecek kadar karmaşık ve çok katmanlıdır. Ancak en temel ve en belirleyici faktör, hiç şüphesiz, ülkeyi kasıp kavuran derin ekonomik kriz ve bu krizin en çok vurduğu kesim olan emeklilerin sandıkta iktidara kestiği ağır faturaydı. 2023 genel seçimlerinde, beka ve kimlik söylemleri ekonomik sıkıntıların önüne geçmişti. Ancak aradan geçen bir yıl içinde, hayat pahalılığı, dizginlenemeyen enflasyon ve özellikle emekli maaşlarının alım gücünün erimesi, bardağı taşıran son damla oldu. Milyonlarca emekli, kendilerini iktidar tarafından yok sayılmış, yoksulluğa ve onursuz bir yaşama mahkûm edilmiş hissetti. Bu, sadece ekonomik bir sorun değil, aynı zamanda derin bir duygusal kopuştu. AKP’nin en sadık ve en vefalı seçmen kitlelerinden biri olan emekliler, bu seçimde ilk defa bu kadar kitlesel bir şekilde partilerine sırtlarını döndüler. Ya sandığa gitmeyerek ya da protesto oyu kullanarak, iktidara “artık yeter” mesajını en net şekilde verdiler. CHP’nin bu zaferi, büyük ölçüde, iktidardan kopan bu hayal kırıklığı ve öfke dalgasının üzerine oturarak elde edildi. CHP kazanmadı; AKP kaybetti argümanının en güçlü dayanağı buydu.
Ancak zaferi sadece iktidarın başarısızlığına bağlamak, CHP’nin kendi doğrularını ve yeni yönetiminin sergilediği başarılı stratejiyi görmezden gelmek olur. Özgür Özel liderliğindeki yeni CHP yönetimi, o kısa ve sancılı dört aylık süreçte, partiyi seçime hazırlarken bir dizi doğru hamle yaptı. Bunların en başında, doğru aday belirleme stratejisi geliyordu. 2023’teki yenilginin en büyük nedenlerinden biri olan “yanlış aday” travmasını yaşamamak için, bu kez adaylar büyük ölçüde ön seçim, anketler ve yerel dinamikler göz önünde bulundurularak, daha tabana dayalı bir yöntemle belirlendi. Özellikle mevcut belediye başkanlarının başarılı performansı, onların yeniden aday gösterilmesini kolaylaştırdı. Ekrem İmamoğlu’nun İstanbul’da, Mansur Yavaş’ın Ankara’da, Vahap Seçer’in Mersin’de, Zeydan Karalar’ın Adana’da yarattığı “halkçı ve hizmet odaklı belediyecilik” modeli, seçmen nezdinde bir güven ve memnuniyet yaratmıştı. Bu başkanlar, sadece CHP’li değil, aynı zamanda farklı partilerden seçmenlerin de oyunu alabilen, birer “şehir ittifakı” adayı haline gelmişlerdi. CHP, bu başarılı markalarını koruyarak ve onların popülaritesini tüm ülkeye yayarak, seçime 1-0 önde başlama avantajını kullandı.
Yeni yönetimin ikinci başarısı, 2023’ün aksine, son derece odaklı, pozitif ve halkın gündemine dokunan bir kampanya yürütmesiydi. Özgür Özel, genel başkan olarak ülkenin dört bir yanını dolaşırken, polemikten ve sert siyasi tartışmalardan kaçındı. Söylemini, tamamen emeklilerin, gençlerin, çiftçilerin sorunlarına, yani ekonomik krize odakladı. Bu, halkın gerçek gündemiyle örtüşen, samimi ve etkili bir dildi. Diğer yandan, İmamoğlu ve Yavaş gibi popüler figürler, birer “devlet adamı” gibi davranarak, sadece kendi şehirlerinin değil, tüm Türkiye’nin sorunlarına dair vizyonlarını ortaya koydular. Kampanyanın genel tonu, kavgacı değil, birleştiriciydi; yıkıcı değil, yapıcıydı. Bu, seçmende bir yorgunluk yaratan iktidarın kutuplaştırıcı diline karşı, bir rahatlama ve normalleşme vaadi olarak algılandı.
Üçüncü ve belki de en önemli stratejik başarı, İYİ Parti’nin ittifaktan ayrılarak “hür ve müstakil” bir şekilde seçime girme kararını, bir krize değil, bir fırsata dönüştürme becerisiydi. Başlangıçta bu durum, muhalefet oylarının bölüneceği ve AKP’nin pek çok yerde aradan sıyrılarak kazanacağı şeklinde bir endişe yaratmıştı. Ancak CHP, bu duruma karşı akıllı bir oyun kurdu. İYİ Parti’ye ve onun lideri Meral Akşener’e karşı hiçbir olumsuz dil kullanmadı. Tam tersine, onların tabanına yönelik kucaklayıcı ve “biz yine de aynı cephedeyiz” mesajları verdi. Daha da önemlisi, ittifakın dağılması, CHP’yi 2023’te ayağına pranga olan HDP (yeni adıyla DEM Parti) ile olan “gizli ortaklık” suçlamasından da büyük ölçüde kurtardı. Artık CHP, kendi başına, kendi adaylarıyla ve kendi kimliğiyle seçime giriyordu. Bu durum, partinin özellikle milliyetçi ve merkez sağ seçmen nezdindeki elini rahatlattı. İYİ Parti’ye tepkili olan veya onu artık bir alternatif olarak görmeyen pek çok milliyetçi seçmen, Erdoğan’a bir ders vermek için, bu kez doğrudan CHP’nin adaylarına, özellikle de Mansur Yavaş gibi kendilerine yakın buldukları isimlere yöneldi. İttifakın dağılması, paradoksal bir şekilde, CHP’nin kendi “Türkiye İttifakı”nı sandıkta, tabanda kurmasını sağladı.
Bu zaferin siyasi anlamı, sadece belediye sayılarının artmasından veya oy oranının yükselmesinden çok daha derindir. Birincisi, bu sonuç, AKP’nin ve Recep Tayyip Erdoğan’ın yirmi iki yıllık siyasi kariyerindeki en ağır ve en sembolik yenilgidir. Bu, iktidarın artık toplumsal desteğinin çoğunluğunu kaybettiğini, bir “metal yorgunluğu” yaşadığını ve seçmenle arasındaki o güçlü duygusal bağın koptuğunu tescilleyen bir referandum niteliğindedir. Bu, Erdoğan sonrası dönemin siyasi senaryolarının artık daha yüksek sesle konuşulmaya başlanacağı, yeni bir siyasi dönemin başlangıcıdır.
İkincisi, bu zafer, CHP’deki “değişim” iradesinin halk tarafından onaylandığını ve meşruiyet kazandığını göstermiştir. Özgür Özel, bu sonuçla birlikte genel başkanlığını perçinlemiş, partisi üzerindeki otoritesini tartışmasız hale getirmiştir. Kurultaydaki zaferi bir “saray operasyonu” olarak yaftalamaya çalışanlara en net cevabı, bizzat halk sandıkta vermiştir. Aynı şekilde, Ekrem İmamoğlu ve Mansur Yavaş, sadece kendi şehirlerini değil, tüm Türkiye’yi yönetebilecek potansiyele sahip ulusal liderler olduklarını bir kez daha kanıtlamışlardır. Bu sonuç, CHP’nin yeni liderlik üçgeninin uyumlu çalıştığını ve başarılı olduğunu tescillemiştir.
Üçüncüsü, bu seçim, Türkiye’de siyasetin coğrafyasını ve sosyolojisini değiştirmiştir. CHP, artık sadece bir sahil partisi, sadece belirli bir yaşam tarzının temsilcisi değildir. Bursa, Balıkesir, Manisa, Afyonkarahisar, Kütahya gibi şehirlerde kazanarak, Ege’nin ve Marmara’nın içlerine, yani milliyetçi ve muhafazakâr tabanın kalbine girmiştir. Adıyaman, Kırşehir, Kilis gibi şehirlerdeki zaferler, partinin Anadolu’daki merkez sağ boşluğunu doldurmaya başladığını göstermektedir. Bu, CHP’nin on yıllardır hayalini kurduğu ancak bir türlü başaramadığı “Anadolu’ya açılma” projesinin, bu kez hizmet ve proje odaklı bir belediyecilik anlayışıyla gerçekleştiğinin bir kanıtıdır. Türkiye haritası, artık sadece üç beş sahil kenti dışında kırmızıya boyanmış, bu da ülkedeki o keskin siyasi kutuplaşmanın aşılabileceğine dair bir umut ışığı yakmıştır.
Sonuç olarak, 31 Mart 2024 yerel seçimleri, CHP için tarihi bir zafer, yeni yönetim için parlak bir başlangıç ve Türkiye siyaseti için bir dönüm noktasıdır. Bu zafer, ekonomik krizin yarattığı toplumsal öfke ile CHP’nin doğru adaylar, doğru kampanya ve akıllı bir stratejiyle buluşmasının bir ürünüdür. Ancak bu, yolun sonu değil, daha zorlu bir yolculuğun sadece başlangıcıdır. CHP, artık sadece bir muhalefet partisi değil, aynı zamanda ülkenin en büyük siyasi gücü ve bir sonraki genel seçimlerin en favori iktidar adayıdır. Bu, partinin omuzlarına çok daha büyük bir sorumluluk yüklemektedir. Kazanılan belediyelerde sergilenecek başarılı ve adil bir yönetim performansı, bu tarihi zaferi kalıcı bir iktidar yürüyüşüne dönüştürebilir. Ancak yaşanacak bir başarısızlık, kibir veya kendi içindeki güç mücadelelerine teslim olma durumu, bu büyük umut dalgasını bir sonraki seçimde tam tersi bir hayal kırıklığına da çevirebilir. Değişimin ilk testi başarıyla geçilmiştir, ancak asıl sınav şimdi başlamaktadır.
Bölüm 28: “Parçalanmış Milliyetçilik: İYİ Parti ve Zafer Partisi’nin Yolu”
Her büyük siyasi deprem, ardında sadece enkaz değil, aynı zamanda yeniden şekillenmek zorunda olan bir coğrafya bırakır. 2023 seçim yenilgisi ve ardından Millet İttifakı’nın dağılması, Türkiye’nin muhalif milliyetçi kanadında tam olarak böyle bir tektonik kırılmaya yol açtı. Bu kırılmanın ardından ortaya çıkan manzarada, bir yanda ittifak siyasetinin yarattığı hayal kırıklığı ve kimlik bunalımından kurtulmak için “hür ve müstakil” bir yola çıkan, ancak bu yolda tarihinin en ağır yenilgilerinden birini alan bir İYİ Parti vardı. Diğer yanda ise, sığınmacı karşıtlığı üzerine inşa ettiği tek konulu ve radikal siyasetiyle, seçimlerde beklediği patlamayı yapamasa da, kendine sadık ve kemikleşmiş bir taban yaratan bir Zafer Partisi duruyordu. Bu iki partinin 2024 yerel seçimlerinde izlediği farklı yollar ve aldığı sonuçlar, sadece kendi siyasi geleceklerini değil, aynı zamanda Türkiye’de AKP ve MHP dışındaki milliyetçi muhalefetin geleceğini, parçalanmışlığını ve potansiyel yeniden birleşme senaryolarını da tartışmaya açan, kritik bir laboratuvar işlevi gördü.
İYİ Parti için 2023 yenilgisi, bir seçim mağlubiyetinden çok daha fazlası, bir varoluşsal krizdi. Parti, kuruluşundan itibaren kendisini Millet İttifakı’nın “merkez sağ” ve “milliyetçi” kanadı olarak tanımlamış, siyasi varlığını büyük ölçüde CHP ile olan bu simbiyotik ilişki üzerine kurmuştu. Ancak bu ilişki, partiye bir yandan siyasi bir ağırlık kazandırırken, diğer yandan da onu sürekli bir kimlik aşınması ve “CHP’lileşme” eleştirisiyle karşı karşıya bırakmıştı. Özellikle 2023 seçim sürecinde HDP’nin Kılıçdaroğlu’na verdiği destek ve bunun yarattığı “terörle işbirliği” algısı, İYİ Parti’nin milliyetçi tabanında onarılması zor bir yara açmıştı. Meral Akşener’in seçimin hemen ardından ittifaktan koparak “hür ve müstakil” siyaset ilan etmesi, işte bu yarayı sarmaya, partinin kimliğini yeniden inşa etmeye ve tabanına “artık kendi yolumuzdayız, kimsenin payandası değiliz” mesajını vermeye yönelik, radikal bir arınma çabasıydı.
Bu strateji, teoride mantıklı görünüyordu. Akşener ve kurmayları, Türkiye’de hem iktidardan hem de ana muhalefetten memnun olmayan, yeni bir “üçüncü yol” arayışındaki merkez sağ ve milliyetçi seçmen kitlesinin var olduğuna inanıyorlardı. İYİ Parti, bu boşluğu dolduracak, hem Erdoğan’a hem de CHP’ye eşit mesafede duran, “ne cumhur ne millet, tek yol memleket” diyen yeni bir alternatif olacaktı. 2024 yerel seçimleri, bu yeni ve iddialı stratejinin ilk büyük sınavı olacaktı. Parti, İstanbul ve Ankara dahil olmak üzere, ülkenin neredeyse tamamında kendi adaylarıyla seçime girme kararı aldı. Amaç, partisizleşen ve adaya göre oy veren seçmenin desteğiyle belediyeler kazanmak ve en önemlisi, partinin gerçek oy potansiyelini, ittifakların gölgesi olmadan görmekti.
Ancak siyaset, her zaman teorideki planlara göre işlemez. İYİ Parti’nin “hür ve müstakil” yolculuğu, daha en başından itibaren ciddi zorluklarla karşılaştı. Birincisi, partinin en güçlü olduğu iddia edilen merkez sağ seçmen, yerel seçimlerde genellikle stratejik oy kullanma eğilimindedir. Bu seçmen için, ideolojik kimlikten çok, “kazanacak adaya” oy vererek mevcut iktidarı dengelemek veya cezalandırmak daha önceliklidir. 2024 seçimlerinde, bu rolü oynayan aktör, açıkça CHP ve onun popüler belediye başkanlarıydı. İYİ Parti’nin adayları, ne kadar liyakatli olursa olsun, seçmenin gözünde “oyları bölen”, “AKP’ye kazandıran” aktörler olarak görüldü. Bu “stratejik oy” baskısı, İYİ Parti’nin potansiyel oylarının önemli bir bölümünün, özellikle büyükşehirlerde, CHP’ye kaymasına neden oldu.
İkincisi, partinin kendi içindeki tutarsızlık ve dağınıklıktı. “Hür ve müstakil” kararı, parti içinde bile tam bir fikir birliğiyle alınmamıştı. Partinin kurucularından, 2019 zaferlerinin mimarlarından olan pek çok önemli isim, bu stratejinin bir intihar olduğunu, muhalefetin gücünü böleceğini savunarak ya partiden istifa etti ya da pasif direnişe geçti. Bu durum, partinin en yetkin ve en tanınmış kadrolarını kaybetmesine, seçim sürecinde zayıf ve tecrübesiz adaylarla yola çıkmasına neden oldu. Kamuoyu, bir yandan liderlerinin “tek başımıza gireceğiz” dediği, diğer yandan milletvekillerinin ve belediye başkanlarının “ittifak olmazsa kazanamayız” diye feryat ettiği, kendi içinde bölünmüş bir parti görüntüsüyle karşılaştı.
Sonuç olarak, 31 Mart gecesi sandıktan çıkan tablo, İYİ Parti için tam bir hezimetti. Parti, ülke genelinde sadece yüzde 3.77 oy alarak altıncı parti konumuna geriledi. Bir önceki genel seçimde aldığı yüzde 9.7’lik oyun üçte ikisini kaybetmişti. Kazandığı tek il belediyesi Nevşehir oldu ve elindeki pek çok önemli ilçe belediyesini de kaybetti. Bu sonuç, “hür ve müstakil” siyaset denemesinin, en azından bu konjonktürde, seçmen nezdinde hiçbir karşılığının olmadığını acı bir şekilde gösterdi. Bu ağır yenilgi, Meral Akşener’in siyasi kariyerinin de sonu oldu. Seçimden hemen sonra olağanüstü kurultay kararı alan Akşener, aday olmayarak aktif siyasetten çekildi ve partinin liderliği, daha genç ve daha az bilinen bir isim olan Müsavat Dervişoğlu’na geçti. İYİ Parti, artık sadece bir seçim kaybetmiş değil, aynı zamanda kurucu liderini, kuruluş hikayesini ve siyasi iddiasını da büyük ölçüde yitirmiş, bir yol ayrımında savrulan bir yapıya dönüştü.
İYİ Parti bu tarihî çöküşü yaşarken, muhalif milliyetçiliğin diğer kutbunda yer alan Zafer Partisi ise, çok daha farklı bir sınav verdi. Ümit Özdağ’ın liderliğindeki parti, 2023 seçimlerinde yüzde 2.2’lik bir oy alarak beklentilerin altında kalmıştı. Ancak bu sonuç, Özdağ’ı ve partisini yıldırmadı. Tam tersine, onlar tek konulu ve radikal siyasetlerini daha da keskinleştirerek yola devam ettiler. 2024 yerel seçimleri, Zafer Partisi için belediyeler kazanmaktan çok, sığınmacı karşıtı söylemlerini gündemde tutmak, bu konudaki toplumsal öfkeyi kendi siyasi tabanına dönüştürmek ve en önemlisi, İYİ Parti’nin zayıfladığı bir ortamda, muhalif milliyetçiliğin yeni ve tek lideri olma iddiasını güçlendirmek için bir fırsattı.
Zafer Partisi’nin stratejisi, büyükşehirlerde güçlü ve tanınmış adaylar göstermek üzerine kuruluydu. İstanbul’da Azmi Karamahmutoğlu, Ankara’da Hüseyin Bartu Soral gibi isimler, partinin sadece sığınmacı karşıtlığından ibaret olmadığını, aynı zamanda liyakatli kadrolara da sahip olduğunu göstermeyi hedefliyordu. Ancak Zafer Partisi de, tıpkı İYİ Parti gibi, “stratejik oy” baskısıyla karşılaştı. Sığınmacı sorununa duyarlı olan pek çok seçmen bile, oylarının boşa gitmemesi ve AKP adayının kazanmaması için, gönülsüz de olsa CHP adaylarına yöneldi. Sonuç olarak Zafer Partisi, ülke genelinde yüzde 1.74 oy alarak bir başarı gösteremedi ve hiçbir belediye kazanamadı.
Ancak bu rakamsal başarısızlığın arkasında, Zafer Partisi için daha umut verici bir gerçek yatıyordu. Parti, belki seçim kazanamadı, ancak kendine ait, son derece sadık ve kemikleşmiş bir taban yarattığını kanıtladı. Bu taban, konjonktürel olarak başka partilere oy kaydırsa bile, gönülden Zafer Partisi’ne ve Ümit Özdağ’ın liderliğine bağlıydı. Onlar için Zafer Partisi, Türkiye’nin en temel beka sorununu, yani “sessiz istila”yı dile getiren tek ve meşru adresti. Bu durum, Zafer Partisi’ne, seçim sonuçlarından bağımsız, uzun vadeli bir siyasi varlık ve gündem belirleme gücü kazandırdı. İYİ Parti’nin dağılma ve kimlik krizi yaşadığı bir ortamda, Zafer Partisi, muhalif milliyetçiliğin en net, en tutarlı ve en dinamik gücü olarak öne çıkmaya başladı.
Bu iki partinin 2024’te yaşadığı bu farklı deneyimler, Türkiye’deki muhalif milliyetçiliğin geleceğine dair önemli ipuçları sunuyor. Manzara, parçalanmış, lidersiz ve stratejik bir yol ayrımında olan bir milliyetçilik tablosudur. Bu tablodaki olası senaryolar şunlardır:
Birincisi, İYİ Parti’nin dağılma sürecinin devam etmesi ve milliyetçi oyların üç ana adrese, yani MHP, CHP ve Zafer Partisi’ne doğru kaymasıdır. Bu senaryoda, İYİ Parti’nin merkez sağ olma iddiası tamamen çöker ve parti marjinal bir yapıya dönüşür.
İkincisi, İYİ Parti’nin yeni liderliği altında, hatalarından ders çıkararak yeniden bir merkez sağ parti olarak kendisini konumlandırması ve özellikle CHP’nin sol kanadından rahatsız olan veya AKP’den kopan yeni seçmenler için bir alternatif oluşturmasıdır. Bu, zorlu ama imkansız olmayan bir yeniden inşa sürecini gerektirir.
Üçüncüsü, Zafer Partisi’nin, İYİ Parti’nin zayıflığından faydalanarak, sığınmacı karşıtlığının ötesine geçen, daha kapsamlı bir milliyetçi programla tüm muhalif milliyetçilerin çatı partisi haline gelmesidir. Bu, Ümit Özdağ’ın söylemini yumuşatmasını ve daha geniş kitlelere hitap edecek yeni bir dil bulmasını gerektirir.
Son ve en spekülatif senaryo ise, bu parçalanmışlığın içinden, belki de mevcut partilerin birleşmesi veya yeni bir liderin ortaya çıkmasıyla, tüm bu farklı milliyetçi damarları (merkez sağ, ulusalcı, ülkücü) bir araya getirebilecek yeni ve büyük bir milliyetçi partinin doğmasıdır.
Hangi senaryo gerçekleşirse gerçekleşsin, kesin olan bir şey var: Türkiye’de muhalif milliyetçilik, derin bir arayış ve yeniden yapılanma sürecine girmiştir. İYİ Parti’nin “hür ve müstakil” denemesinin çöküşü ve Zafer Partisi’nin kemikleşen ama büyüyemeyen tabanı, bu arayışın sancılı duraklarıdır. Bu parçalanmış yapı, bir yandan iktidarın ve CHP’nin işini kolaylaştırırken, diğer yandan da Türkiye siyasetinin merkezinde, doldurulmayı bekleyen devasa bir siyasi boşluğun varlığına işaret etmektedir. Bu boşluğu kimin, nasıl ve ne zaman dolduracağı, Türkiye’nin gelecekteki siyasi dengelerini belirleyecek en önemli sorulardan biri olmaya devam edecektir.
Böl-m 29: “Kale ve Yeni Çatlaklar: Yeni CHP’nin Dengeleri”
Her zafer, kendi imtihanını beraberinde getirir. 31 Mart 2024 gecesi, Cumhuriyet Halk Partisi için tarihi bir zaferdi, ancak aynı zamanda partinin yeni yönetimini, on yıllardır çözülemeyen en derin ve en sancılı ikilemiyle yeniden yüzleşmeye zorlayan bir imtihanın da başlangıcıydı. Bu zafer, iki temel ve görünüşte birbiriyle çelişen seçmen kitlesinin oylarının bir araya gelmesiyle mümkün olmuştu. Bir yanda, 2023’teki radikal milliyetçi savrulmadan sonra partiye geri dönen, hatta İYİ Parti ve MHP’den koparak CHP’ye sığınan ulusalcı-milliyetçi seçmen vardı. Diğer yanda ise, iktidarın kayyum politikalarına ve DEM Parti’nin (eski HDP) zayıf adaylarına karşı, yine stratejik bir kararla, özellikle Batı’daki metropollerde CHP’nin adaylarına destek veren Kürt seçmen duruyordu. Özgür Özel liderliğindeki yeni CHP yönetimi, şimdi bu iki ateş arasında, ip üzerinde yürüyen bir cambazın hassasiyetiyle, imkansız bir dengeyi kurmak zorundaydı: Bir yandan, partinin geleneksel kalesi olan ve son yıllarda kaybedilmeye başlanan ulusalcı tabanı geri kazanmak, onların “milli güvenlik” ve “üniter devlet” kaygılarını gidermek. Diğer yandan ise, 2019 ve 2024 zaferlerinin gizli ama en kritik mimarı olan Kürt seçmeni küstürmemek, onların demokratik taleplerine ve adalet arayışlarına sırtını dönmemek. Bu, sadece bir siyasi strateji meselesi değil, CHP’nin ruhunda, kimliğinde ve geleceğinde yeni çatlaklar yaratma potansiyeli taşıyan, varoluşsal bir denge arayışıdır.
Bu hassas dengeyi anlamak için, 2024 zaferinin aritmetiğini ve sosyolojisini doğru okumak gerekir. CHP’nin oylarını ülke genelinde yüzde 37.7’ye çıkarması, sadece kendi çekirdek tabanını konsolide etmesiyle açıklanamazdı. Bu artışın önemli bir bölümü, 2023’te Millet İttifakı’nın diğer ortaklarına, özellikle de İYİ Parti’ye oy vermiş olan merkez sağ ve milliyetçi seçmenlerden geldi. Bu seçmenler, İYİ Parti’nin “hür ve müstakil” siyasetinin bir maceradan ibaret olduğunu görmüş, iktidara bir ders vermek için en güçlü alternatif olarak gördükleri CHP’ye yönelmişlerdi. Özellikle Mansur Yavaş’ın Ankara’daki ezici zaferi ve CHP’nin Bursa, Balıkesir, Manisa gibi milliyetçi seçmenin kalesi olan şehirleri kazanması, bu sosyolojik geçişin en somut kanıtıydı. Bu, CHP için tarihi bir fırsattı; parti, on yıllardır ilk defa, ulusalcı ve merkez sağ seçmen için yeniden “güvenilir” bir sığınak olma potansiyelini yakalamıştı. Yeni yönetimin önündeki en temel görevlerden biri, bu yeni kazanılan seçmeni kalıcı hale getirmek, onların güvenini boşa çıkarmamaktı.
Ancak madalyonun diğer yüzünde, zaferin bir diğer kilit ortağı olan Kürt seçmen vardı. DEM Parti, İstanbul, Adana, Mersin gibi Kürt nüfusun yoğun olduğu metropollerde, bilinçli olarak seçimi kazanamayacakları bilinen zayıf adaylar çıkarmıştı. Bu, tabanlarına “AKP’ye kaybettirin, CHP’ye kazandırın” mesajını veren, örtülü bir stratejiydi. Nitekim sandık analizleri, bu şehirlerde DEM Parti seçmeninin çok büyük bir oranla CHP’nin adaylarına, özellikle de Ekrem İmamoğlu’na oy verdiğini gösterdi. Eğer bu stratejik destek olmasaydı, CHP’nin İstanbul gibi sembolik bir kaleyi koruması, hatta Adana ve Mersin’de yeniden kazanması neredeyse imkansızdı. Bu, CHP’nin görmezden gelemeyeceği, inkar edemeyeceği bir siyasi gerçekti. Kürt seçmen, bir kez daha, hiçbir karşılık beklemeden, sadece “demokrasi” ve “AKP karşıtlığı” ortak paydasında, CHP’nin zaferine kritik bir omuz vermişti.
İşte yeni CHP yönetimi, bu iki seçmen kitlesinin birbiriyle taban tabana zıt olan beklentilerini aynı anda yönetmek gibi Herkülvari bir görevle karşı karşıya kaldı. Ulusalcı taban, partiden ne bekliyordu? Terörle mücadelede daha sert, daha tavizsiz bir duruş. DEM Parti ile araya net ve kalın bir kırmızı çizgi çekilmesi. “Üniter devlet” ve “vatanın bölünmez bütünlüğü” gibi kavramların daha sık ve daha güçlü bir şekilde vurgulanması. Sığınmacılar konusunda daha katı politikalar izlenmesi. Onlar için, partinin DEM Parti ile en ufak bir teması, en dolaylı bir diyaloğu bile, 2023’teki “ihanet” algısının yeniden canlanması, partinin yine “bölücülerin yörüngesine girmesi” anlamına geliyordu.
Peki, Kürt seçmen partiden ne bekliyordu? Öncelikle, verdikleri desteğin yok sayılmaması, bir “minnet” duygusuyla karşılanması. İktidarın Kürtlere yönelik baskıcı politikalarına, özellikle de seçilmiş belediye başkanlarının yerine kayyum atanması uygulamasına karşı net ve kararlı bir duruş sergilenmesi. Kürt sorununun sadece bir güvenlik meselesi olmadığının, demokratik ve barışçıl bir çözüme ihtiyaç duyduğunun kabul edilmesi. Ve en önemlisi, kendilerini temsil eden DEM Parti’nin şeytanlaştırılmaması, meşru bir siyasi aktör olarak muhatap alınması. Onlar için, CHP’nin ulusalcı kaygılarla kendilerine sırtını dönmesi, kayyum politikalarına sessiz kalması, en büyük hayal kırıklığı ve ihanet olurdu.
Özgür Özel, Ekrem İmamoğlu ve Mansur Yavaş’tan oluşan yeni liderlik üçgeni, bu imkansız dengeyi kurmak için son derece dikkatli ve çok katmanlı bir strateji izlemeye başladı. Bu strateji, adeta her iki tarafa da farklı mesajlar veren, bir “yapıcı muğlaklık” sanatı üzerine kuruluydu.
Bir yandan, ulusalcı tabanın gönlünü kazanmaya yönelik bir dizi sembolik ve söylemsel adım atıldı. Özgür Özel, genel başkan seçildikten sonra, partisinin grup toplantılarında ve mitinglerinde Türk bayrağını ve Atatürk vurgusunu daha sık kullanmaya başladı. Terörle mücadele konusunda, devletin meşru operasyonlarına destek veren, şehit cenazelerine katılan, daha “devlet adamı” bir profil çizdi. Özellikle Mansur Yavaş, bu kanadın en büyük güvencesi olarak öne çıkarıldı. Yavaş’ın milliyetçi kimliği, DEM Parti ile arasına koyduğu net mesafe ve sığınmacılar konusundaki sert tutumu, partinin “milli güvenlik” konusundaki karnesini düzeltmeye yönelik bir mesajdı. CHP, bu hamlelerle, “Biz değiştik ama köklerimizden, kurucu ilkelerimizden kopmadık. Biz hala Atatürk’ün partisiyiz” demeye çalışıyordu.
Diğer yandan ise, Kürt seçmenin gönlünü kırmamaya yönelik, daha sessiz ama bir o kadar da önemli adımlar atılıyordu. Zaferin hemen ardından Özgür Özel ve Ekrem İmamoğlu, DEM Parti’ye bir “teşekkür” ve “tebrik” ziyareti gerçekleştirdi. Bu, basit bir nezaket ziyaretinin ötesinde, DEM Parti’yi meşru bir siyasi muhatap olarak tanıdıklarını gösteren, son derece önemli ve cesur bir adımdı. Bu ziyaret, ulusalcı kanattan büyük tepki çekse de, yeni yönetim bu konuda geri adım atmadı. Daha da önemlisi, seçim sonrası Hakkari Belediyesi’ne kayyum atanması karşısında, CHP tarihindeki en net ve en kararlı duruşu sergiledi. Özgür Özel, bir CHP heyetini derhal Hakkari’ye göndererek, seçilmiş iradenin gasp edilmesine karşı çıktı. Bu, “milletin iradesi sandıktır ve sandıktan çıkan iradeye saygı duyulmalıdır” ilkesinin, sadece kendileri için değil, Kürtler için de geçerli olduğunu gösteren, ahlaki ve tutarlı bir duruştu. Bu, Kürt seçmene verilen en güçlü mesajdı: “Verdiğiniz desteği unutmadık ve en zor gününüzde yanınızdayız.”
Bu iki yönlü strateji, partinin yeni liderlik üçgeninin farklı rolleriyle de desteklendi. Özgür Özel, genel başkan olarak daha merkezde, her iki kanadı da dengeleyen bir “orkestra şefi” rolünü üstlendi. Ekrem İmamoğlu, İstanbul gibi bir mega-kentte, hem milliyetçilerle hem de Kürtlerle aynı anda diyalog kurabilen, daha kozmopolit ve “kucaklayıcı” bir lider profili çizdi. O, DEM Parti ile de görüşebiliyor, aynı zamanda bir şehit cenazesine de katılabiliyordu. Mansur Yavaş ise, daha önce de belirtildiği gibi, denklemin “ulusalcı” ve “devletçi” kanadını temsil ederek, partinin bu alandaki zafiyetlerini kapatan bir “dengeleyici” işlevi gördü. Bu rol dağılımı, partinin farklı seçmen kitlelerine, farklı yüzlerle, farklı dillerle ama ortak bir hedef doğrultusunda seslenmesini sağladı.
Ancak bu hassas denge, ne kadar ustalıkla yönetilirse yönetilsin, son derece kırılgandır ve her an yeni çatlaklar yaratma potansiyeli taşır. İktidar, CHP’nin bu en zayıf karnını, bu Aşil topuğunu çok iyi bilmektedir ve gelecekteki siyasi hamlelerini, bu dengeyi bozmak, bu iki seçmen kitlesini birbirine düşürmek üzerine kuracaktır. Terörle mücadelede yaşanacak bir gerilim, Güneydoğu’da atılacak yeni siyasi adımlar veya sığınmacı kriziyle ilgili yeni bir gelişme, CHP’yi yeniden zorlu tercihler yapmaya itebilir. O noktada, bugünkü “yapıcı muğlaklık” stratejisi yetersiz kalabilir ve parti, iki taraftan birini seçmek zorunda kalabilir.
Sonuç olarak, yeni CHP yönetimi, 2024 zaferinin ardından, partinin tarihsel ikilemiyle, yani ulusalcılar ve Kürtler arasındaki o ince çizgide yürüme sanatıyla yeniden yüzleşmiştir. Şu ana kadar izlenen strateji, her iki tarafın da temel beklentilerine cevap vermeye çalışan, akılcı ve dengeli bir stratejidir. Ancak bu, sürekli bir gerilim ve risk yönetimi gerektirir. CHP’nin gelecekteki iktidar yürüyüşünün başarısı, bu iki büyük ve önemli toplumsal gücü, ortak bir demokrasi ve adalet paydasında, birbirine düşman etmeden bir arada tutabilme becerisine bağlıdır. Bu, sadece bir siyasi mühendislik değil, aynı zamanda derin bir toplumsal barış projesidir. Kale, yani partinin geleneksel ulusalcı tabanı, tamir edilmeye çalışılırken, o kalenin dışında, zaferin kazanılmasını sağlayan yeni ve güçlü müttefiklerin yarattığı yeni çatlakları görmezden gelmek, gelecekteki en büyük hata olacaktır. Yeni CHP’nin en büyük sınavı, hem kalenin içinde hem de dışında, aynı anda hem güçlü hem de adil olmayı başarabilmektir.
Bölüm 30: “Yumuşama ve Normalleşme: İktidar-Muhalefet İlişkileri”
Siyasette bazen en sert fırtınalardan sonra, beklenmedik bir sükûnet anı gelir. 31 Mart 2024 yerel seçimlerinde yaşanan tarihi deprem ve CHP’nin 47 yıl sonra sandıktan birinci parti olarak çıkması, Türkiye’nin on yıllardır alışık olduğu o gergin, kutuplaşmış ve kavgacı siyasi ikliminde tam olarak böyle bir etki yarattı. Seçim gecesi, sandıktan sadece bir kazanan ve bir kaybeden çıkmamıştı; aynı zamanda siyasetin dilini, tonunu ve kurallarını yeniden yazma zorunluluğu da ortaya çıkmıştı. Bu yeni ve zorunlu denklemin en somut, en şaşırtıcı ve en çok tartışılan sonucu ise, seçimlerden sadece birkaç hafta sonra, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ile CHP’nin yeni Genel Başkanı Özgür Özel arasında başlayan ve siyasi literatüre “yumuşama” veya “normalleşme” olarak geçen diyalog süreci oldu. Yıllardır birbirlerine en ağır sözlerle hitap eden, birbirlerini “hain”, “diktatör”, “terörist destekçisi” olarak yaftalayan iki ezeli rakibin, önce AK Parti Genel Merkezi’nde, ardından da tam 18 yıl sonra CHP Genel Merkezi’nde iadeiziyaretle bir araya gelmesi, sadece bir fotoğraf karesinden ibaret değildi. Bu, her iki tarafın da kendi siyasi çıkarları, hedefleri ve zorunlulukları doğrultusunda attığı, son derece hesaplı, riskli ve çok katmanlı bir satranç hamlesiydi. Bu sürecin gerçek nedenlerini, gizli hedeflerini ve olası siyasi sonuçlarını deşifre etmek, Türkiye’nin yeni siyasi denklemini ve gelecekteki güç mücadelelerinin kodlarını anlamak demektir.
Bu beklenmedik “yumuşama” sürecini başlatan temel dinamik, 31 Mart seçimlerinin ortaya çıkardığı yeni güç dengesidir. Cumhurbaşkanı Erdoğan ve partisi, siyasi tarihlerinin en ağır yenilgisini almış, İstanbul ve Ankara başta olmak üzere ülkenin ekonomik ve demografik olarak en büyük merkezlerindeki kontrolünü kaybetmişti. Daha da önemlisi, emekliler ve ekonomik krizden bunalan yoksul kitleler gibi geleneksel tabanından ciddi bir kopuş yaşamıştı. Bu, Erdoğan için bir alarm ziliydi. Seçmen, partisine sarı kart göstermiş, “kendine çeki düzen ver” mesajını en net şekilde iletmişti. Bu mesajı doğru okumak zorunda olan Erdoğan, sadece kendi partisi içinde bir “değişim” görüntüsü vermekle kalamazdı; aynı zamanda topluma, ülkenin genel atmosferine yönelik bir “normalleşme” sinyali vererek, seçmenin öfkesini yatıştırmak, kaybettiği merkezdeki seçmeni yeniden kazanmak zorundaydı. Ana muhalefet lideriyle diyalog kurmak, ona randevu vermek, onu devletin meşru bir muhatabı olarak kabul etmek, Erdoğan’ın bu yeni stratejisinin en sembolik ve en etkili adımıydı. Bu, bir yandan “ben herkesin cumhurbaşkanıyım, kutuplaşmayı bitiriyorum” mesajıyla topluma bir zeytin dalı uzatmak, diğer yandan ise muhalefet bloğunun kendi içindeki potansiyel çatlakları derinleştirmek için bir fırsattı.
Özgür Özel ve CHP için ise bu diyalog çağrısını kabul etmek, çok daha karmaşık ve riskli bir denklemin parçasıydı. Bir yanda, 31 Mart’ta sandıktan birinci parti olarak çıkmanın getirdiği özgüven ve meşruiyet vardı. Artık CHP, sadece bir muhalefet partisi değil, ülkenin en büyük siyasi gücüydü ve bu gücün sorumluluğuyla hareket etmek, ülkenin temel sorunlarının çözümü için iktidarla görüşmekten kaçınmamak zorundaydı. Diyalogdan kaçmak, “sorumsuz muhalefet” olarak etiketlenmelerine, seçmenin kendilerine verdiği “ülkeyi yönetme” kredisini daha baştan kaybetmelerine neden olabilirdi. Özgür Özel, bu görüşmelerle kendisini ve partisini, sadece eleştiren değil, aynı zamanda çözüm öneren, ülkenin sorunlarını en üst düzeyde dile getiren bir “iktidar alternatifi” olarak konumlandırma fırsatı yakaladı. Emekli maaşları, asgari ücret, kayyum atamaları, Gezi tutukluları gibi toplumun en acil ve en yakıcı sorunlarını doğrudan Erdoğan’ın masasına koymak, CHP’nin halkın gerçek gündeminin sahibi olduğu algısını güçlendirecekti.
Ancak madalyonun diğer yüzünde, bu diyaloğun taşıdığı devasa riskler vardı. CHP’nin en temel varlık nedeni, Erdoğan’ın otoriter rejimine karşı mücadele etmekti. Yıllardır “tek adam”, “diktatör” olarak nitelendirdikleri bir liderle aynı masaya oturmak, onunla el sıkışmak, partinin en sert, en muhalif tabanında bir “ihanet” ve “teslimiyet” olarak algılanma potansiyeli taşıyordu. “Muhalefet, sarayın yörüngesine giriyor”, “AKP’nin bitmiş olan siyasi ömrünü uzatıyorlar”, “Bu bir normalleşme değil, muhalefeti normalleştirme, yani evcilleştirme operasyonudur” gibi eleştiriler, hem parti içinden hem de muhalif aydınlar ve gazetecilerden anında yükselmeye başladı. Özellikle, Erdoğan’ın bu yumuşama hamlesini, kendi siyasi gündemi olan yeni anayasa tartışmalarına zemin hazırlamak için kullandığına dair endişeler hakimdi. CHP’nin bu diyalogla, iktidarın anayasa tuzağına çekileceği, rejimin meşrulaştırılmasına alet olacağı korkusu, bu sürece yönelik en temel eleştiriyi oluşturuyordu.
Bu iki zıt dinamiğin ortasında, Özgür Özel son derece hassas ve ustalık gerektiren bir strateji izledi. Bir yandan diyaloğa kapıları sonuna kadar açarken, diğer yandan da bunun bir “müzakere” değil, bir “mücadele” olduğunun altını sürekli çizdi. Yaptığı her açıklamada, bu görüşmelerin kapalı kapılar ardında bir pazarlık olmadığını, halkın taleplerini iktidara iletmek için bir kanal olduğunu vurguladı. Görüşmelerden sonra tüm detayları şeffaf bir şekilde kamuoyuyla paylaşarak, “gizli ajanda” iddialarını boşa çıkarmaya çalıştı. Kendisini, Erdoğan’la eşit koşullarda konuşan, onun karşısında ezilmeyen, tam tersine ona ülkenin gerçeklerini hatırlatan özgüvenli bir lider olarak sundu. Bu, “hem mücadele hem müzakere” olarak özetlenebilecek, son derece zorlu bir denge arayışıydı.
Bu sürecin hedefleri, her iki taraf için de farklıydı. Erdoğan için temel hedefler şunlardı: Birincisi, kaybettiği kamuoyu desteğini yeniden kazanmak ve partisindeki çözülmeyi durdurmak için bir “normalleşme” hikayesi yazmak. İkincisi, CHP ile diyalog kurarak, muhalefet bloğunun diğer aktörlerini (İYİ Parti, DEM Parti, vb.) yalnızlaştırmak ve aralarındaki güvensizliği artırmak. Üçüncüsü, en büyük hedefi olan yeni anayasa için CHP’nin en azından tartışmaya katılmasını sağlayarak, süreci meşrulaştırmak.
Özgür Özel için ise hedefler şunlardı: Birincisi, partisinin “ülkeyi yönetebilecek sorumlu ana muhalefet partisi” imajını pekiştirmek. İkincisi, emekli maaşları gibi somut konularda iktidarı adım atmaya zorlayarak, halk nezdinde somut kazanımlar elde etmek ve partisinin etkinliğini göstermek. Üçüncüsü, Gezi ve diğer siyasi davalardaki hukuksuzlukları doğrudan en üst düzeyde dile getirerek, bu konuda bir kamuoyu baskısı oluşturmak ve partisinin “adalet” arayışındaki liderliğini sürdürmek. Ve son olarak, Erdoğan’ın yeni anayasa tuzağına düşmeden, bu konudaki kırmızı çizgilerini net bir şekilde ortaya koyarak, diyaloğu kendi belirlediği zeminde tutmak.
Peki, bu “yumuşama” ve “normalleşme” sürecinin somut siyasi sonuçları ne oldu? Kısa vadede, sürecin her iki lidere de belirli kazanımlar sağladığı söylenebilir. Erdoğan, ülkedeki gerilimi bir nebze düşürerek, kendisine yönelik öfkeyi yatıştırmayı ve siyasi inisiyatifi yeniden ele geçirmeyi başardı. Özgür Özel ise, genel başkan olarak profilini yükseltti, kendisini Kılıçdaroğlu döneminden ayrıştıran, daha proaktif ve etkili bir lider imajı çizdi. Ancak sürecin daha derin ve uzun vadeli sonuçları, henüz belirsizliğini koruyor.
Bu diyaloğun en büyük testi, hiç şüphesiz, somut sonuçlar üretip üretemeyeceği olacak. Eğer bu görüşmeler, sadece fotoğraf vermekten ibaret kalır, emekli maaşları, hayat pahalılığı, siyasi tutuklular gibi temel sorunlarda hiçbir somut ilerleme sağlanamazsa, süreç hızla anlamsızlaşacak ve her iki lider de kendi tabanları nezdinde “boşuna konuştular” eleştirisiyle karşı karşıya kalacaktır. Özellikle CHP için, bu diyaloğun bir “oyalama taktiği”ne dönüşmesine izin vermek, en büyük risk olacaktır.
Sürecin bir diğer önemli sonucu, muhalefet bloğunun geri kalanındaki etkisidir. CHP’nin iktidarla bu kadar yakın bir diyalog içine girmesi, doğal olarak diğer muhalefet partilerinde bir rahatsızlık ve dışlanmışlık hissi yarattı. Bu durum, muhalefet partileri arasındaki koordinasyonu ve işbirliğini zorlaştırabilir, onları birbirleriyle rekabete itebilir. Erdoğan’ın en temel hedeflerinden birinin de bu olduğu düşünüldüğünde, CHP’nin bu dengeyi de dikkatle yönetmesi, diğer muhalefet partilerini süreç hakkında bilgilendirerek, “tek başına hareket ediyor” algısını kırması gerekmektedir.
Sonuç olarak, 2024 seçimleri sonrası başlayan “yumuşama” ve “normalleşme” süreci, Türkiye siyasetinin yeni ve belirsiz bir evresidir. Bu, ne tam bir barışma ne de eski kavganın devamıdır. Bu, yeni güç dengelerinin dayattığı, her iki tarafın da kendi çıkarları doğrultusunda, son derece dikkatli adımlar attığı, taktiksel bir manevralar dönemidir. Bu sürecin kalıcı bir normalleşmeye mi, yoksa daha büyük bir fırtına öncesi sessizliğe mi evrileceğini zaman gösterecektir. Ancak kesin olan bir şey var ki, 31 Mart seçimleri, Türkiye’de siyasetin kurallarını değiştirmiştir. Artık ne iktidar eski gücündedir ne de muhalefet eski zayıflığındadır. Bu yeni denklem, en azından bir süreliğine, en sert düşmanları bile aynı masada konuşmaya zorlamıştır. Bu diyaloğun kendisi, sonucundan bağımsız olarak, kutuplaşmadan yorulmuş Türkiye toplumu için küçük de olsa bir nefes alma imkânı sunmuştur.
Bölüm 31: “Ekonomik Krizin Gölgesinde Siyaset”
Siyasetin tüm büyük anlatıları, tüm kimlik kavgaları, tüm beka söylemleri, eninde sonunda tek ve yalın bir gerçeğin duvarına çarpar: Halkın mutfağındaki tencere. Türkiye’nin 2018’den itibaren içine girdiği ve 2023 seçimleri sonrası daha da derinleşen ekonomik kriz, işte bu yalın gerçeği, siyasetin merkezine bir daha hiç çıkmamak üzere yerleştirdi. Yüksek enflasyonun yarattığı hayat pahalılığı, eriyen alım gücü, artan yoksulluk ve geleceğe dair kararan umutlar, artık sadece bir ekonomi haberi değil, aynı zamanda ülkenin en büyük toplumsal ve siyasi fay hattı haline geldi. Bu derin ve uzun süreli kriz, sadece vatandaşın cebini değil, aynı zamanda siyasi tercihlerini, liderlere olan güvenini ve partilere olan sadakatini de kökünden sarstı. 2024 yerel seçimlerinde iktidarın yaşadığı tarihi hezimetin arkasındaki ana motivasyon olan bu ekonomik buhran, hem iktidarı hem de muhalefeti yeni stratejiler geliştirmeye, eski ezberlerini bozmaya zorladı. Artık Türkiye’de siyaset, büyük ölçüde, bu ekonomik krizin gölgesinde, bu krizin yarattığı öfke ve umutsuzluk dalgaları üzerinde yapılıyordu. Muhalefetin bu krize karşı sunduğu çözüm önerileri ve iktidarın krizi yönetme biçimi, ülkenin yakın gelecekteki siyasi kaderini belirleyecek en temel mücadele alanı haline geldi.
Bu ekonomik krizin kökenleri, aslında 2018’de Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’ne geçişle birlikte uygulanan heterodoks, yani alışılmışın dışındaki ekonomi politikalarına dayanıyordu. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın “faiz sebep, enflasyon sonuçtur” şeklindeki kişisel ve bilimsel temelden yoksun tezi, Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası’nın bağımsızlığını fiilen ortadan kaldırdı ve ülkeyi bir faiz indirimi sarmalına soktu. Enflasyonun yükseldiği bir dönemde faizleri indirmek, ekonomi biliminin temel kurallarına aykırıydı ve sonuçları da tam bir felaket oldu. Türk Lirası, dolar ve euro karşısında hızla değer kaybetti, ithal ürünlerin maliyeti fırladı ve bu durum, iğneden ipliğe her şeye yansıyan bir enflasyon tsunamisi yarattı. Kur Korumalı Mevduat (KKM) gibi palyatif ve Hazine’ye devasa yükler getiren çözümler, krizi sadece bir süreliğine ertelemeye yaradı. Bu süreçte, liyakatsiz atamalar, şeffaflıktan uzak kamu harcamaları ve devlet kurumlarına yönelik güvenin aşınması, ekonomik tabloyu daha da ağırlaştırdı.
2023 genel seçimlerinde, iktidar bu ağır ekonomik tabloya rağmen, bir “beka” ve kimlik siyaseti yürüterek, seçmenin ekonomik kaygılarını ikinci plana itmeyi başardı. Ancak seçim sonrası, artık bu irrasyonel politikaları sürdürmenin imkanı kalmamıştı. Hazine’nin kasası boşalmış, ülkenin kredi notu tarihin en düşük seviyelerine inmişti. Erdoğan, büyük bir U dönüşü yaparak, Hazine ve Maliye Bakanlığı’na uluslararası piyasaların güvendiği bir isim olan Mehmet Şimşek’i, Merkez Bankası’nın başına ise yine piyasa dostu olarak bilinen Hafize Gaye Erkan’ı (daha sonra Fatih Karahan) getirdi. Bu, “rasyonel politikalara geri dönüş”ün ilanıydı. Yeni ekonomi yönetimi, faizleri hızla ve keskin bir şekilde artırmaya, sıkı para politikası uygulamaya ve bütçe disiplinini sağlamaya yönelik bir program başlattı. Amaç, enflasyonu kontrol altına almak, yabancı yatırımcıyı yeniden ülkeye çekmek ve ekonomideki güveni yeniden tesis etmekti.
Ancak bu “rasyonel” politikaların, halk için son derece acı bir reçetesi vardı. Sıkı para politikası, kredi kanallarının daralması, iç talebin baskılanması ve ekonomik büyümenin yavaşlaması anlamına geliyordu. Faiz artışları, enflasyonu hemen düşürmüyor, tam tersine bir süre daha yüksek seyretmesine neden oluyordu. Bu durum, maaşlı çalışanlar, emekliler, küçük esnaf ve çiftçiler gibi sabit ve dar gelirli kesimler için hayatın daha da zorlaşması demekti. İktidar, bir yandan “acı reçeteyi” uygularken, diğer yandan da bu reçetenin faturasını ödeyen milyonlarca insanın öfkesiyle karşı karşıya kaldı. 2024 yerel seçimlerindeki yenilgi, tam da bu acı reçetenin sandığa yansımasıydı. Emekliler, kendilerine reva görülen sefalet zammına, asgari ücretliler ise eriyen maaşlarına sandıkta isyan etmişlerdi.
Bu yeni ve zorlu denklemde, muhalefetin, özellikle de CHP’nin rolü ve stratejisi de yeniden şekillendi. Artık muhalefetin temel görevi, sadece iktidarın ekonomi politikalarını eleştirmek değil, aynı zamanda bu krizin faturasının adil bir şekilde paylaşılmasını sağlamak ve halkın sesi olmaktı. CHP, bu yeni dönemde, kendisini “halkın ekonomik avukatı” olarak konumlandırdı. Özgür Özel ve partisinin ekonomi kurmayları, iktidarın uyguladığı sıkı para politikasının teoride doğru, ancak sosyal adalet boyutunun eksik olduğunu savundular. Onlara göre, enflasyonla mücadelenin tüm yükü, dar gelirlinin sırtına yıkılamazdı. Bu nedenle, bir yandan iktidarın rasyonel adımlarını destekler gibi görünürken, diğer yandan da asgari ücrete ara zam yapılması, emekli maaşlarının insanca bir seviyeye çekilmesi, tarımsal desteklerin artırılması ve en zengin kesimden daha fazla vergi alınması gibi talepleri sürekli gündemde tuttular.
CHP’nin bu stratejisinin en somut ve en etkili eylemleri, düzenlediği tematik mitingler oldu. “Büyük Emekli Mitingi”, “Geçinemiyoruz Mitingi” gibi eylemlerle, toplumun en çok ezilen kesimlerinin sesini sokağa taşıdılar. Bu mitingler, sadece bir protesto değil, aynı zamanda CHP’nin bu kesimlerin meşru ve tek temsilcisi olduğu algısını güçlendiren, siyasi bir gövde gösterisiydi. Aynı şekilde, CHP’li belediyeler, özellikle İstanbul ve Ankara, kendi bütçeleri dahilinde, emeklilere pazar desteği, öğrencilere ulaşım yardımı, dar gelirlilere sosyal konut gibi projelerle, merkezi hükümetin yarattığı boşluğu doldurmaya, bir “sosyal belediyecilik” modeli sunmaya çalıştılar. Bu, “iktidar yapmıyorsa, biz yapıyoruz” mesajını veren, etkili bir siyasi hamleydi.
Muhalefetin ekonomi politikalarındaki bir diğer önemli vurgu ise, “israf” ve “yolsuzluk”la mücadeleydi. Ekrem İmamoğlu ve Mansur Yavaş, kendi belediyelerinde iktidar döneminden kalan israfı ve usulsüzlükleri kamuoyuna açıklayarak, bu konudaki hassasiyetlerini gösterdiler. CHP, genel olarak, ülkenin kaynaklarının yanlış ve verimsiz kullanıldığını, Kur Korumalı Mevduat, Kamu-Özel İşbirliği projeleri gibi uygulamalarla bir avuç zengine servet transferi yapıldığını, bu israf ve soygun düzeni sona erdirilmeden hiçbir ekonomik programın başarılı olamayacağını savundu. Bu, sadece bir ekonomik eleştiri değil, aynı zamanda güçlü bir ahlaki ve vicdani argümandı.
Ancak muhalefetin bu krizi yönetme biçimi de kendi içinde riskler ve zorluklar barındırıyordu. Bir yandan, sürekli olarak maaş artışı ve sosyal yardım talep etmek, onları iktidar tarafından “popülizm yapmakla”, “enflasyonu körüklemekle” ve “sorumsuz davranmakla” suçlanma riskine açık hale getiriyordu. Mehmet Şimşek’in yürüttüğü programın başarısız olması durumunda, iktidarın “muhalefet yüzünden oldu, popülist talepleriyle programı sabote ettiler” deme ihtimali her zaman vardı. Diğer yandan, muhalefetin sunduğu alternatif ekonomi programının, halk nezdinde ne kadar somut ve inandırıcı olduğu da bir soru işaretiydi. CHP’nin liyakatli kadroları ve rasyonel program vurgusu, eğitimli kesimlerde karşılık bulsa da, daha geniş kitlelere bu güveni ne kadar aşılayabildiği tartışmalıydı.
Sonuç olarak, Türkiye’nin derinleşen ekonomik krizi, siyasetin ana oyun sahası haline gelmiştir. Bu kriz, iktidarı en güvendiği seçmen kitlesiyle karşı karşıya getirmiş, onu acı reçeteler uygulamaya ve popülist kimliğinden taviz vermeye zorlamıştır. Muhalefet ise, bu krizi bir fırsata çevirerek, kendisini halkın ezilen kesimlerinin savunucusu olarak konumlandırmış, hem iktidarın politikalarını eleştirmiş hem de kendi sosyal adalet odaklı alternatifini sunmaya çalışmıştır. Bu mücadele, sadece rakamların ve faiz oranlarının değil, aynı zamanda umudun ve öfkenin de mücadelesidir. İktidar, “sabredin, tünelin ucu aydınlık” diyerek zaman kazanmaya çalışırken, muhalefet “artık sabredecek gücümüz kalmadı, hemen şimdi adalet” diyerek halkın öfkesini mobilize etmektedir. Bu ekonomik savaşın galibi, sadece bir sonraki seçimi değil, aynı zamanda Türkiye’nin gelecekteki sosyal ve ekonomik modelini de belirleyecektir. Tencere, artık siyasetin en güçlü ve en acımasız hakemi haline gelmiştir.
Bölüm 32: “Kürt Sorununda Yeni Perde”
Türkiye Cumhuriyeti’nin yüz yıllık tarihi, adeta çözülemeyen, ertelenen ve her defasında daha da kangrenleşerek geri dönen bir sorunun etrafında dönmüştür: Kürt sorunu. Bu sorun, sadece bir güvenlik veya terör meselesi değil, aynı zamanda ülkenin en derin kimlik, demokrasi ve adalet krizidir. Cumhuriyet Halk Partisi için ise bu sorun, her zaman en büyük Aşil topuğu, en sancılı iç çelişkisi olmuştur. Partinin devletçi, üniter ve ulusalcı refleksleri ile sol, demokrat ve insan haklarına duyarlı kimliği arasındaki o bitmeyen gerilim, en çok bu meselede su yüzüne çıkmıştır. Ancak 2023 sonrası Özgür Özel liderliğinde başlayan “yeni” CHP dönemi, partinin bu tarihsel tabuyla yüzleşmesinde, ürkek de olsa, yeni bir perdenin aralandığına işaret etmektedir. Özellikle 31 Mart 2024 seçimlerinde Kürt seçmenin verdiği kritik destek ve sonrasında Hakkari Belediyesi’ne kayyum atanması karşısında sergilenen net ve ilkeli duruş, yeni yönetimin bu soruna geleneksel CHP ezberlerinin dışında, daha demokratik ve daha cesur bir yerden bakma arayışında olduğunu göstermektedir. Ancak bu yeni arayış, aynı zamanda partinin kendi içindeki ulusalcı fay hatlarını yeniden tetikleme ve iktidarın “bölücülük” suçlamalarına hedef olma riskini de beraberinde getiren, mayınlarla dolu bir arazide yürümek gibidir.
Yeni CHP yönetiminin Kürt sorununa yaklaşımını anlamak için, Kemal Kılıçdaroğlu döneminin mirasını ve onun yarattığı çelişkileri kavramak gerekir. Kılıçdaroğlu, “helalleşme” söylemi ve Kürt sorununun çözüm adresi olarak Meclis’i işaret etmesiyle, partiyi geleneksel inkârcı ve güvenlikçi politikalardan uzaklaştıran tarihi adımlar atmıştı. Hatta bu uğurda kendi partisinin ulusalcı kanadıyla karşı karşıya gelmeyi göze almış, 2023 seçimlerinde HDP’nin (DEM Parti) desteğini alabilmek için önemli riskler üstlenmişti. Ancak bu açılım, iki temel zafiyetle maluldü. Birincisi, son derece pragmatik ve seçim endeksliydi. Kürtlere yönelik bu sıcak mesajlar, büyük ölçüde yüzde 50+1’i bulma zorunluluğundan kaynaklanıyordu ve bu durum, Kürt seçmen nezdinde bir samimiyet sorgulamasına neden oluyordu. İkincisi, 2023 seçimlerinin ikinci turunda yaşanan o radikal milliyetçi U dönüşü ve Ümit Özdağ ile imzalanan gizli protokol, bu pragmatizmin ne kadar ilkesiz olabileceğini ve en zor anda Kürtlerin nasıl kolayca feda edilebileceğini acı bir şekilde göstermişti. Bu, Kürt seçmenin hafızasında derin bir yara ve güvensizlik bırakmıştı.
Özgür Özel ve ekibi, işte böyle bir enkazın üzerine, yani hem bir açılım mirası hem de bir ihanet travması üzerine yeni bir ilişki inşa etmek zorundaydı. Yeni yönetimin ilk ve en temel stratejisi, bu ilişkiyi seçim pragmatizminin ötesine taşıyıp, daha ilkeli ve daha tutarlı bir zemine oturtmak oldu. Bu yeni yaklaşımın anahtarı, Kürt sorununu spesifik olarak Kürtlerin bir sorunu olarak değil, Türkiye’nin genel bir “demokrasi ve hukuk devleti” sorununun en yakıcı parçası olarak ele almaktı. Bu çerçeve, CHP’ye iki önemli avantaj sağlıyordu. Birincisi, meseleyi etnik bir kimlik tartışması olmaktan çıkarıp, evrensel hukuk ve demokrasi normları üzerinden savunulabilir bir alana taşıyordu. Bu, partinin kendi ulusalcı tabanına ve genel kamuoyuna bu politikayı daha kolay anlatmasını sağlıyordu. İkincisi, DEM Parti ile olan ilişkiyi, bir “ittifak” veya “pazarlık” ilişkisi olarak değil, Türkiye’deki tüm demokrasi güçleriyle kurulması gereken doğal bir “diyalog” ilişkisi olarak tanımlıyordu.
Bu yeni stratejinin en somut ve en cesur sınavı, 2024 yerel seçimlerinin hemen ardından, Hakkari’nin DEM Partili Belediye Başkanı’nın bir terör davası gerekçe gösterilerek görevden alınıp yerine kayyum atanmasıyla yaşandı. Geçmişte CHP, kayyum atamaları karşısında genellikle cılız, gecikmeli ve “terörle arasına mesafe koysunlar” gibi şartlı tepkiler verirdi. Bu tavır, Kürt seçmen nezdinde büyük bir hayal kırıklığı yaratıyor ve CHP’nin demokrasi konusundaki samimiyetini sorgulatıyordu. Ancak bu kez, Özgür Özel liderliğindeki CHP, tarihinin en net, en hızlı ve en koşulsuz tepkisini verdi. Özel, kararı “millet iradesine darbe” olarak nitelendirdi ve derhal bir grup başkanvekili ve milletvekilinden oluşan bir heyeti, dayanışma göstermek üzere Hakkari’ye gönderdi. Bu, sadece bir kınama mesajı değildi; fiili ve bedensel bir sahiplenmeydi. CHP’nin bu duruşunun temel argümanı şuydu: “Bugün Hakkari’de seçilmiş belediye başkanına yapılan hukuksuzluk, yarın İstanbul’da Ekrem İmamoğlu’na da yapılabilir. Milletin sandıkta verdiği irade, mahkeme kararlarıyla veya idari tasarruflarla gasp edilemez. Mesele, DEM Partili bir belediye başkanı olması değil, meselenin kendisi, demokrasi ve seçme seçilme hakkıdır.”
Bu duruş, birkaç açıdan devrimci bir nitelik taşıyordu. Birincisi, CHP’nin demokrasi anlayışının artık seçici ve çifte standartlı olmadığını, evrensel bir ilke olarak herkes için geçerli olduğunu gösteriyordu. Bu, partinin Kürt seçmen nezdindeki zedelenmiş kredisini onarmak için atılmış en güçlü adımdı. İkincisi, iktidarın muhalefeti “terör” ve “güvenlik” ekseninde bölme ve yalnızlaştırma stratejisine karşı, “demokrasi” ve “hukuk” ekseninde yeni ve geniş bir direniş cephesi kurma iradesiydi. CHP, bu hamleyle, sadece DEM Parti’nin değil, hukuksuzluğa uğrayan herkesin doğal savunucusu ve lideri olma iddiasını ortaya koyuyordu.
Ancak bu ilkeli duruş, beklendiği gibi, partinin kendi içindeki ve dışındaki ulusalcı çevrelerden sert tepkilerle karşılaştı. “CHP, PKK’nın siyasi uzantısına kalkan oluyor”, “Atatürk’ün partisi, bölücülerle aynı safta yer alamaz”, “Kayyum kararı hukuki bir süreçtir, siyasi bir darbe değildir” gibi eleştiriler yükseldi. Özellikle İYİ Parti’den ve Zafer Partisi’nden, CHP’nin bu tavrını “milli güvenlikten taviz vermek” olarak niteleyen açıklamalar geldi. Bu, yeni yönetimin, Kürt sorununda atacağı her demokratik adımın, kendisini nasıl bir ateş çemberinin içinde bulacağının da bir provasıydı. Özgür Özel ve kurmayları, bu eleştirilere karşı, duruşlarının terörü değil, demokrasiyi savunmak olduğunu, asıl bölücülüğün halkın iradesini yok saymak olduğunu sabırla anlatmaya çalıştılar. Ancak bu, Türkiye’nin derin kutuplaşmış ikliminde duyulması ve anlaşılması son derece zor bir argümandı.
Kayyum meselesinin ötesinde, yeni yönetimin Kürt sorununa dair olası yeni çözüm arayışları da siyasetin en merak edilen ve en hassas konularından birini oluşturuyor. Şu ana kadar CHP, sorunun çözümü için somut bir yol haritası veya bir “Kürt Raporu” açıklamış değil. Ancak liderlerin yaptığı açıklamalarda, sorunun çözüm adresinin Türkiye Büyük Millet Meclisi olduğu, tüm siyasi partilerin katılımıyla, toplumsal bir uzlaşıyla ve şeffaf bir şekilde yürütülmesi gerektiği sürekli vurgulanıyor. Bu, Kılıçdaroğlu döneminin “Meclis” vurgusunun bir devamı niteliğinde. Ancak yeni dönemde, bu vurguya ek olarak, sorunun sadece siyasi değil, aynı zamanda ekonomik ve sosyal boyutlarının da altı çiziliyor. Bölgedeki yoksulluk, işsizlik, eşitsizlik gibi sorunların çözülmeden, kalıcı bir barışın sağlanamayacağı tezi işleniyor. Bu, sorunu “terör” ve “kimlik” parantezinden çıkarıp, bir “kalkınma” ve “sosyal adalet” meselesi olarak da ele alma çabasıdır. Bu yaklaşım, hem daha az tepki çekme hem de bölge halkının somut sorunlarına dokunma potansiyeli taşıyor.
DEM Parti ile olan ilişkiler de, bu yeni dönemde daha şeffaf, daha kurumsal ve daha mesafeli ama saygılı bir zeminde yürütülüyor. 2023’teki gibi kapalı kapılar ardında yürütülen, seçmenden gizlenen bir pazarlık ilişkisi yerine, iki partinin genel başkanlarının ve heyetlerinin kamuoyunun önünde, meşru bir diyalog zemininde görüşmesi tercih ediliyor. Bu, ilişkinin normalleşmesi ve şeytanlaştırılmasının önüne geçilmesi açısından önemli bir adım. Ancak her iki taraf da, bunun bir “ittifak” olmadığının, sadece belirli konularda (örneğin kayyumlar, demokrasi, adalet) ortak hareket eden iki muhalefet partisi olduklarının altını özenle çiziyor. Bu “mesafeli diyalog” stratejisi, her iki partinin de kendi tabanlarının hassasiyetlerini gözetme ve birbirlerinin alanına fazla müdahale etmeme çabasının bir sonucu.
Sonuç olarak, yeni CHP yönetimi, Türkiye’nin en köklü ve en karmaşık sorunu olan Kürt sorununda, yeni bir perde açma arayışındadır. Bu yeni perde, Kılıçdaroğlu döneminin açılımcı mirasını devralırken, onun pragmatik ve tutarsız hatalarından ders çıkarmayı hedefliyor. Temel strateji, sorunu etnik bir çatışma olarak değil, evrensel bir demokrasi ve hukuk mücadelesi olarak çerçevelemek, DEM Parti ile olan ilişkiyi şeffaf bir diyalog zeminine oturtmak ve en önemlisi, kayyum gibi antidemokratik uygulamalar karşısında ilkeli ve tutarlı bir duruş sergilemektir. Bu, son derece riskli, cesaret isteyen ama Türkiye’nin normalleşmesi için de kaçınılmaz bir yoldur. Bu yolda atılacak her adım, partinin kendi içindeki ulusalcı duvarlara ve iktidarın acımasız propagandasına çarpacaktır. Ancak CHP, bu zorlu dengeyi kurmayı başarabilirse, sadece Kürt seçmenin kalıcı güvenini kazanmakla kalmayacak, aynı zamanda Türkiye’de on yıllardır özlemi çekilen toplumsal barışın ve gerçek bir demokrasinin de öncü gücü olma potansiyelini taşıyacaktır. Bu, yeni CHP’nin ve onun yeni kaptanlarının önündeki en büyük ve en anlamlı sınavdır.
Bölüm 33: “Sığınmacı Politikaları ve Geleceği”
Türkiye’nin son on yılına damgasını vuran ve toplumun en derin katmanlarında sessiz bir tsunami etkisi yaratan sığınmacı krizi, 2023 seçimleri sonrasında yeni ve kritik bir evreye girmiştir. Yıllardır “açık kapı” politikası ve “ensar-muhacir” söylemiyle milyonlarca sığınmacının ülkeye girişine ve kalışına zemin hazırlayan Adalet ve Kalkınma Partisi iktidarı, özellikle 2024 yerel seçimlerinde yediği ağır darbenin ardından, bu konudaki katı duruşunu gözden geçirmeye zorlanmıştır. Diğer yanda, Zafer Partisi’nin radikal çıkışlarından CHP’nin daha ılımlı ama kararlı “geri gönderme” vaadine kadar uzanan geniş bir yelpazede, muhalefetin yıllardır sürdürdüğü amansız baskı, nihayet sonuç vermeye başlamış, sığınmacı meselesini iktidarın da görmezden gelemeyeceği bir “milli güvenlik” sorununa dönüştürmüştür. Artık soru, sığınmacıların gidip gitmeyeceği değil, ne zaman, nasıl ve hangi koşullarda gideceğidir. Ancak bu politika değişikliği sinyalleri, Türkiye’nin çoktan yüzleşmeye başladığı derin demografik, sosyal ve kültürel dönüşümleri geri çevirmeye yetecek midir? Sığınmacı sorununun Türkiye’nin geleceği üzerindeki kalıcı ve uzun vadeli etkileri, siyasi çekişmelerin çok ötesinde, ülkenin kaderini şekillendirecek en temel meselelerden biri olarak karşımızda durmaktadır.
İktidarın sığınmacı politikasındaki değişimin kökenlerini anlamak için, 2023 genel seçimleri ve 2024 yerel seçimleri arasındaki bir yıllık süreci analiz etmek gerekir. 2023 seçimlerinde iktidar, muhalefetin sığınmacı karşıtı söylemlerini “ırkçılık” ve “faşizm” olarak yaftalayarak, kendi insani ve dini temelli politikasını savunmuş ve bu strateji muhafazakâr tabanında büyük ölçüde karşılık bulmuştu. Ancak seçimden sonra, özellikle büyükşehirlerdeki gettolaşma, artan asayiş sorunları ve ekonomik krizin derinleşmesiyle birlikte, sığınmacılara yönelik toplumsal tepki, artık sadece belirli bir siyasi kesimin değil, AKP tabanı da dahil olmak üzere, toplumun neredeyse tamamının ortak bir endişesi haline geldi. Özellikle Zafer Partisi’nin yürüttüğü aralıksız ve etkili sosyal medya kampanyası, bu endişeleri sürekli canlı tutarak, iktidar üzerinde muazzam bir kamuoyu baskısı oluşturdu.
Bu baskının sandıktaki ilk somut yansıması, 31 Mart 2024 yerel seçimlerinde görüldü. Pek çok sandık analizine göre, daha önce AKP’ye veya MHP’ye oy vermiş olan ancak sığınmacı sorunundan rahatsız olan önemli bir milliyetçi-muhafazakâr seçmen kitlesi, ya sandığa gitmeyerek ya da protesto oylarıyla (başta Yeniden Refah Partisi ve Zafer Partisi olmak üzere) iktidarı cezalandırdı. Bu, AKP için bir uyanış çağrısıydı. Artık sığınmacı meselesi, kendilerine oy kaybettiren, tabanlarını eriten ve muhalefetin elini güçlendiren bir Aşil topuğuna dönüşmüştü. İşte bu noktada, iktidar söyleminde yavaş ama belirgin bir değişim gözlemlenmeye başlandı.
İçişleri Bakanı Ali Yerlikaya’nın göreve gelmesiyle birlikte, “düzensiz göçle mücadele” adı altında operasyonlar sıklaştırıldı. Sınır güvenliğinin artırıldığı, vize politikalarının sıkılaştırıldığı ve kaçak olduğu tespit edilen yabancıların geri gönderme merkezlerine yollandığına dair haberler, daha sık ve daha görünür bir şekilde kamuoyuyla paylaşılmaya başlandı. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın konuşmalarında, “ensar-muhacir” söyleminin yerini, “kimsenin ülkemizde süresiz kalma hakkı yoktur”, “düzensiz göçü mutlaka engelleyeceğiz” gibi daha sert ve kararlı ifadeler aldı. Bu, bir politika değişikliğinin itirafından çok, değişen toplumsal hassasiyetlere ve siyasi rüzgara uyum sağlama çabası, bir tür “hasar kontrol” operasyonuydu. İktidar, muhalefetin yıllardır dile getirdiği argümanları, şimdi kendisi, kendi diliyle ve kendi kontrolünde uygulamaya koyarak, bu konudaki inisiyatifi yeniden ele geçirmeye, muhalefetin elindeki en güçlü siyasi kozlardan birini etkisizleştirmeye çalışıyordu.
Muhalefet ise, iktidarın bu yeni manevralarını temkinli bir memnuniyet ama aynı zamanda derin bir şüpheyle karşıladı. Bir yandan, yıllardır verdikleri mücadelenin iktidarı bir politika değişikliğine zorlamış olmasını bir “başarı” olarak gördüler. CHP lideri Özgür Özel, “Bizim baskılarımız sonuç verdi, sonunda bizim çizgimize geldiler” diyerek, bu durumu partisinin bir kazanımı olarak sundu. Ümit Özdağ ise, bunu kendi kişisel zaferi olarak ilan etti. Ancak diğer yandan, muhalefet iktidarın bu adımlarının samimiyetini ve yeterliliğini de sorguladı. Onlara göre, yapılanlar sadece bir “göz boyama” ve “algı yönetimi” idi. Asıl sorun olan Geçici Koruma Statüsü’ndeki milyonlarca Suriyelinin geri gönderilmesine yönelik somut, takvimlendirilmiş bir planın olmaması, iktidarın bu konuda hala kararsız ve isteksiz olduğunun bir göstergesiydi. Muhalefete göre, çözüm, birkaç bin kaçağı yakalamakla değil, Suriye yönetimiyle doğrudan diplomatik temas kurarak, sığınmacıların ülkelerine güvenli ve onurlu bir şekilde geri dönüşünü sağlayacak kapsamlı bir anlaşma yapmakla mümkündü.
Bu siyasi çekişmelerin gölgesinde, sığınmacı sorununun Türkiye’nin demografik ve sosyal yapısı üzerindeki uzun vadeli ve muhtemelen geri döndürülemez etkileri ise giderek daha belirgin hale geliyordu. On yılı aşkın bir sürede, Türkiye’de doğan Suriyeli çocukların sayısı bir milyonu aşmıştı. Bu, artık Türkçe’den başka dil bilmeyen, Suriye’yi hiç görmemiş, kendisini bu topraklara ait hisseden yeni bir neslin yetiştiği anlamına geliyordu. Bu neslin geleceği, eğitimi, vatandaşlık durumu ve topluma entegrasyonu, Türkiye’nin önündeki en büyük sosyal meselelerden birini oluşturuyordu.
Büyükşehirlerde ve sınır illerinde oluşan etnik gettolar, sosyal uyumu zorlaştıran, kültürel çatışmalara ve güvenlik sorunlarına zemin hazırlayan birer gerilim adacığına dönüşmüştü. Okullarda, hastanelerde ve kamu hizmetlerinde artan yük, yerli halk ile sığınmacılar arasında bir kaynak rekabeti ve gerginlik yaratıyordu. İş gücü piyasasında, kayıt dışı ve ucuz işçi olarak çalıştırılan milyonlarca sığınmacı, hem yerli işçilerin ücretlerini baskılıyor hem de genel olarak çalışma koşullarının kötüleşmesine neden oluyordu. Bu durum, sadece bir ekonomik sorun değil, aynı zamanda derin bir sosyal adalet ve sömürü sorunu yaratıyordu.
Daha da endişe verici olan ise, bu demografik dönüşümün, ülkenin uzun vadeli ulusal kimliği ve siyasi dengeleri üzerindeki potansiyel etkileriydi. Vatandaşlık verilen sığınmacıların sayısı ve bunların gelecekteki seçimlerde nasıl bir siyasi tercih kullanacağı, tüm siyasi partiler için büyük bir bilinmezlikti. Bu durum, “demografik mühendislik” ve “seçmen ithali” gibi komplo teorilerini besliyor, toplumdaki kaygıları daha da artırıyordu.
Bu karmaşık ve çok boyutlu sorun karşısında, Türkiye’nin gelecekte izleyebileceği birkaç temel senaryo bulunmaktadır. Birincisi, mevcut “hasar kontrol” politikalarının devam etmesi, yani düzensiz göçle mücadelenin sıkılaştırılması ancak Geçici Koruma altındaki Suriyelilerin büyük bölümünün ülkede kalmaya devam etmesidir. Bu, sorunu çözmeyen, sadece yönetmeye çalışan, en olası ama aynı zamanda en sorunlu senaryodur. Bu senaryo, uzun vadede Türkiye’nin Lübnan gibi, etnik ve mezhepsel olarak bölünmüş, sürekli bir iç gerilimle yaşayan bir topluma dönüşme riskini barındırır.
İkinci senaryo, muhalefetin savunduğu gibi, Suriye’deki Esad yönetimiyle kapsamlı bir anlaşma yapılarak, sığınmacıların büyük bölümünün belirli bir takvim içinde, uluslararası garantiler altında ülkelerine geri gönderilmesidir. Bu, teoride en çok arzu edilen senaryo olsa da, pratikte önünde ciddi engeller bulunmaktadır. Suriye’deki iç savaşın tam olarak bitmemiş olması, geri dönecek insanların can ve mal güvenliğinin nasıl sağlanacağı, bu devasa lojistik operasyonun maliyeti ve uluslararası toplumun bu sürece ne kadar destek vereceği gibi sorular, bu senaryonun uygulanabilirliğini zorlaştırmaktadır.
Üçüncü ve en az konuşulan senaryo ise, bu gerçeği kabullenip, Türkiye’de kalıcı olacağı anlaşılan milyonlarca sığınmacının topluma başarılı bir şekilde entegrasyonunu sağlayacak, uzun vadeli, kapsamlı ve cesur bir “uyum” politikası geliştirilmesidir. Bu, dil eğitiminden mesleki kurslara, kültürel uyum programlarından ayrımcılıkla mücadeleye kadar, devletin tüm kurumlarının ve sivil toplumun katılımını gerektiren, devasa bir sosyal mühendislik projesidir. Ancak bu senaryo, mevcut siyasi iklimde ve toplumsal tepkinin yüksek olduğu bir ortamda, hiçbir siyasi aktörün yüksek sesle savunmaya cesaret edemediği, en idealist ama en imkansız görünen yoldur.
Sonuç olarak, sığınmacı sorunu, Türkiye’nin geleceğini on yıllar boyunca şekillendirecek, en temel ve en karmaşık meydan okumadır. Muhalefetin aralıksız baskısı, iktidarı yıllardır sürdürdüğü politikada bir değişime zorlamış olsa da, bu değişim henüz sorunun kökenine inen, kalıcı ve sürdürülebilir bir çözüm sunmaktan uzaktır. Siyasi çekişmeler devam ederken, Türkiye’nin sosyal ve demografik dokusu her geçen gün geri dönülmez bir şekilde değişmektedir. Bu değişimi yönetmek, sadece bugünün siyasetçilerinin değil, gelecek nesillerin de omuzlarındaki en ağır yük olacaktır. Türkiye, bu tarihi sınavda, ya farklılıklarıyla bir arada yaşayabilen, kapsayıcı ve güçlü bir toplum olmayı başaracak ya da kendi içinde çatışan, bölünmüş ve istikrarsız bir geleceğe sürüklenecektir. Sığınmacıların geleceği, aslında bir yönüyle Türkiye’nin de kendi geleceğidir.
Bölüm 34: “Dış Politikada Dönüşümler”
Bir ulusun dış politikası, onun sadece dünyadaki yerini değil, aynı zamanda kendi ruhunu, kimliğini ve kendine dair anlatısını da yansıtan bir pusuladır. Türkiye Cumhuriyeti’nin geleneksel dış politika pusulası, on yıllar boyunca istikrarlı bir şekilde Batı’yı, yani NATO ittifakını ve Avrupa Birliği hedefini göstermişti. Bu, devletin kurucu felsefesinin, yani Kemalist modernleşme projesinin doğal bir sonucuydu. Ancak Adalet ve Kalkınma Partisi’nin yirmi yılı aşan iktidarı, özellikle de Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’ne geçişle birlikte, bu pusulayı adeta yerinden söktü. Türkiye, Batı’daki geleneksel limanından demir alarak, bir yandan Rusya ve Çin gibi Doğu’nun yükselen güçleriyle flört eden, diğer yandan Türk dünyasından Afrika’ya uzanan yeni etki alanları arayan, öngörülemez, pragmatik ve çoğu zaman da yalnız bir seyre çıktı. İktidarın bu “çok eksenli” ama bir o kadar da “ekseni kaymış” olarak nitelendirilen denge arayışı, sadece uluslararası alanda değil, iç siyasette de derin bir fay hattı yarattı. Bu yeni ve karmaşık denklem, Türkiye muhalefetini, özellikle de ana muhalefet partisi CHP’yi, kendi tarihsel kodlarıyla, iç çelişkileriyle ve geleceğe dair vizyonuyla yüzleşmeye zorladı. CHP’nin, partiyi geleneksel devletçi çizgiden çıkarıp evrensel demokratik değerlere dayalı yeni bir dış politika vizyonuna taşıma çabası, partinin kendi içindeki en derin ve en güçlü damar olan ulusalcı kanadın sert eleştirileri ve “ihanet” suçlamalarıyla karşılaştı. Bu, sadece bir politika tartışması değil, Türkiye’nin dünyadaki yerinin ne olması gerektiğine dair, ruh ve kimlik düzeyinde yaşanan sancılı bir mücadelenin yansımasıdır.
AKP iktidarının, özellikle de Recep Tayyip Erdoğan’ın kişisel liderliğinin şekillendirdiği dış politika, birkaç temel karakteristik üzerine kuruludur. Bunlardan ilki, “stratejik otonomi” arayışıdır. Bu, Türkiye’nin artık Batı’nın stratejik yörüngesinde pasif bir uydu olmak yerine, kendi ulusal çıkarları doğrultusunda, gerektiğinde müttefikleriyle bile ters düşme pahasına, bağımsız kararlar alabilen bir bölgesel güç olma iddiasıdır. Bu iddianın en somut ve en sarsıcı sembolü, hiç şüphesiz, NATO ittifakının tüm itirazlarına rağmen Rusya’dan S-400 hava savunma sistemlerinin alınması oldu. Bu, sadece bir silah alımı değil, Türkiye’nin Batı güvenlik mimarisinden kopabileceğinin, alternatif ortaklıklar kurabileceğinin en net mesajıydı. İkincisi, politikanın son derece “transactional”, yani ilişkisel ve pazarlık odaklı olmasıdır. İlişkiler, ortak değerler veya uzun vadeli ittifaklar üzerine değil, anlık çıkarlar, karşılıklı al-verler ve liderler arası kişisel diyaloglar üzerine kuruludur. Bu durum, Türk dış politikasına bir yandan esneklik ve manevra kabiliyeti kazandırırken, diğer yandan da onu son derece öngörülemez, istikrarsız ve güvenilmez kılmıştır. Üçüncüsü ise, dış politikanın iç siyasetin bir aracı olarak, yoğun bir şekilde kullanılmasıdır. Özellikle seçim dönemlerinde Batı’ya, Avrupa’ya ve ABD’ye yönelik sert, anti-emperyalist ve meydan okuyan bir dil kullanmak, milliyetçi ve muhafazakâr tabanı konsolide etmenin en etkili yollarından biri haline gelmiştir.
İşte muhalefet partileri, bu karmaşık ve çok katmanlı dış politika pratiğini eleştirirken, kendilerini zorlu bir ikilem içinde buldular. Eğer iktidarın Batı karşıtı söylemlerine karşı, geleneksel Batıcı çizgiyi savunurlarsa, anında “mandacı”, “dış güçlerin piyonu” ve “gayri milli” olarak yaftalanma riskiyle karşı karşıya kalıyorlardı. Eğer iktidarın milliyetçi ve “otonom” söylemlerine prim verirlerse, bu kez de onun yarattığı diplomatik izolasyona ve ekonomik maliyetlere ortak olma, bir alternatif sunamama tehlikesiyle yüzleşiyorlardı.
Cumhuriyet Halk Partisi, bu ikilemi aşmak için, özellikle Kemal Kılıçdaroğlu’nun son döneminde ve Özgür Özel’in yeni liderliğinde, dış politika vizyonunda devrim niteliğinde bir dönüşüm geçirmeye çalıştı. Bu dönüşümün temel felsefesi, dış politikayı “beka” ve “güvenlik” gibi dar ve askeri kavramların parantezinden çıkarıp, “değerler”, “demokrasi” ve “hukukun üstünlüğü” gibi evrensel ilkeler zeminine oturtmaktı. Bu yeni vizyona göre, Türkiye’nin dünyadaki en büyük sorunu, askeri bir zafiyet veya jeopolitik bir kuşatılmışlık değil, içerideki otoriterleşme, demokrasiden uzaklaşma ve hukukun üstünlüğünün yok edilmesi nedeniyle kaybettiği uluslararası itibarı ve güvenilirliğiydi. Dolayısıyla, dış politikayı düzeltmenin yolu, yeni maceralara atılmaktan veya yeni eksenler aramaktan değil, öncelikle “içerideki evi düzene sokmaktan” geçiyordu.
Bu çerçevede, CHP’nin yeni dış politika vizyonunun birinci önceliği, Batı ile, özellikle de Avrupa Birliği ile ilişkileri onarmak ve tam üyelik hedefini yeniden canlandırmaktı. Ancak bu, 90’ların koşulsuz AB’ciliğinden farklıydı. Bu yeni yaklaşım, AB’yi sadece bir ekonomik refah kapısı olarak değil, aynı zamanda Türkiye’nin demokratikleşmesi, kurumlarının güçlenmesi ve hukuk devletinin yeniden tesis edilmesi için bir “çıpa” olarak görüyordu. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) kararlarına uyulması, Osman Kavala ve Selahattin Demirtaş gibi siyasi tutukluların serbest bırakılması, sadece bir iç hukuk meselesi değil, aynı zamanda Türkiye’nin yeniden Avrupa ailesinin saygın bir üyesi olabilmesinin bir ön koşulu olarak sunuluyordu. Bu, dış politikayı, içerdeki demokrasi mücadelesinin bir uzantısı haline getiren, son derece modern ve ilkesel bir duruştu. Amaç, Türkiye’yi Batı’ya yeniden entegre ederek, ülkeye sadece siyasi bir meşruiyet değil, aynı zamanda yabancı sermaye, teknoloji ve ekonomik istikrar da kazandırmaktı.
Ancak CHP’nin bu “değerler eksenli” ve “Batı’ya dönüş” vizyonu, partinin kendi içindeki en güçlü ve en köklü damar olan ulusalcı-Kemalist kanadın en derin endişelerini ve en sert eleştirilerini tetikledi. Bu kanat için, CHP’nin yeni dış politika arayışı, bir onarım değil, bir “teslimiyet”, onurlu bir yalnızlıktan, aşağılayıcı bir bağımlılığa geri dönüştü. Onların eleştirileri birkaç temel noktada toplanıyordu.
Birincisi, Batı’ya yönelik derin bir güvensizlikti. Ulusalcılara göre Batı, özellikle de ABD ve bazı AB ülkeleri, Türkiye’nin dostu değil, stratejik bir rakibi, hatta gizli bir düşmanıydı. ABD’nin Suriye’de PKK’nın uzantısı olan YPG’ye verdiği askeri ve siyasi destek, onlar için bu düşmanlığın en somut ve affedilmez kanıtıydı. Onlara göre, Türkiye’nin güney sınırında bir “terör koridoru” oluşturmaya çalışan bir ülkeye, yeniden “stratejik ortak” muamelesi yapmak, en hafif tabirle saflıktı. Aynı şekilde, AB’nin Kıbrıs, Doğu Akdeniz ve Ermeni iddiaları gibi konularda sürekli olarak Yunanistan ve Rum kesiminin yanında yer alması, Türkiye’ye karşı çifte standartlı ve ikiyüzlü bir politika izlediğinin göstergesiydi. Bu koşullar altında, AB tam üyelik hedefini yeniden canlandırmaya çalışmak, bu ikiyüzlülüğü ve dayatmaları kabul etmek, milli onurdan taviz vermek anlamına geliyordu.
İkincisi, dünyanın değişen güç dengelerini yanlış okuma eleştirisiydi. Ulusalcılara göre, dünya artık tek kutuplu bir dünya değildi. Batı’nın ekonomik ve siyasi hegemonyası gerilerken, Çin, Rusya ve Hindistan gibi Asya güçlerinin yükseldiği, yeni bir çok kutuplu dünya düzeni kuruluyordu. Bu yeni düzende, Türkiye’nin kendisini tek bir kampa, yani Batı kampına hapsetmesi, tarihi bir stratejik hata olurdu. Onlara göre Erdoğan’ın, tüm hatalarına ve tutarsızlıklarına rağmen, Rusya ile denge kurma, Türk dünyasıyla ilişkileri geliştirme ve Avrasya’da bir oyuncu olma politikası, temelde doğru bir yöne işaret ediyordu. CHP’nin bu denge politikasını terk edip, yeniden tek boyutlu bir Batıcılığa dönme arzusu, Türkiye’yi bu yeni dünyanın fırsatlarından mahrum bırakacak, onu yeniden Batı’nın bir piyonu haline getirecekti. Özellikle “Mavi Vatan” gibi, Türkiye’nin denizlerdeki egemenlik haklarını en üst düzeyde savunan ve bu uğurda Batı ile çatışmayı göze alan milliyetçi doktrinler, bu kanat için vazgeçilmez kırmızı çizgilerdi.
Üçüncüsü ve en temelde, dış politikanın “değerler” üzerinden değil, “ulusal çıkarlar” üzerinden yapılması gerektiği inancıydı. Ulusalcı zihniyet için, dış politika ahlaki bir alan değil, güç ve çıkar mücadelesinin acımasız bir arenasıdır. Bu arenada, “demokrasi”, “insan hakları” gibi kavramlar, genellikle Batılı güçlerin kendi emperyalist çıkarlarını gizlemek için kullandıkları birer maskedir. Dolayısıyla, CHP’nin dış politikasını bu “yumuşak” kavramlar üzerine inşa etmeye çalışması, ülkenin somut güvenlik çıkarlarını, yani “beka”sını ikinci plana atması anlamına geliyordu. Onlara göre, bir devletin önceliği, AİHM kararlarına uymak değil, sınırlarının güvenliğini sağlamak, terörle mücadele etmek ve ekonomik bağımsızlığını korumaktır.
Bu derin ideolojik ayrışma, yeni CHP yönetimini, dış politikada da, tıpkı Kürt sorununda olduğu gibi, son derece hassas bir denge kurmaya zorlamaktadır. Özgür Özel ve kurmayları, bir yandan partinin yeni, demokratik ve Batı yanlısı vizyonunu sürdürmek, uluslararası alanda Türkiye’nin güvenilir bir ortak olacağı mesajını vermek zorundadır. Ancak diğer yandan, kendi içlerindeki ve genel kamuoyundaki bu güçlü ulusalcı damarı küstürmemek, “gayri milli” olarak etiketlenmemek için, milli güvenlik, terörle mücadele ve Ege’deki egemenlik hakları gibi konularda da en az iktidar kadar, hatta ondan daha “şahin” bir duruş sergilemek mecburiyetindedirler. Bu, adeta aynı anda hem bir güvercin hem de bir şahin olmaya çalışmak gibi, son derece zorlu bir görevdir. Bu yeni sentez arayışı, CHP’nin dış politika söyleminde, Batı ile ilişkileri onarma vaadi ile “Mavi Vatan” doktrinine sahip çıkma, Rusya’nın Ukrayna’yı işgalini kınama ile Montrö Boğazlar Sözleşmesi’nin önemini vurgulama gibi, farklı unsurları bir araya getirme çabası olarak kendini göstermektedir.
Sonuç olarak, Türkiye’nin dış politikadaki pusulası, sadece iktidar ve muhalefet arasında değil, bizzat muhalefetin kendi içinde de farklı yönleri göstermektedir. CHP’nin, geleneksel Kemalist devletçilikten, evrensel değerlere dayalı bir demokratik enternasyonalizme doğru evrilme çabası, partinin kendi tarihsel kimliği ve ulusalcı refleksleriyle sancılı bir hesaplaşma içindedir. Bu hesaplaşmanın sonucu, sadece CHP’nin gelecekteki dış politika vizyonunu değil, aynı zamanda Türkiye’nin 21. yüzyıldaki yerini de belirleyecektir. Ülke, yeniden Batı’nın güvenilir bir parçası mı olacak, yoksa Doğu ile Batı arasında salınan, öngörülemez bir denge oyuncusu olmaya devam mı edecek? Bu sorunun cevabı, büyük ölçüde, muhalefetin kendi içindeki bu derin ideolojik mücadeleyi nasıl sonuçlandıracağına ve topluma hangi hikayenin daha inandırıcı ve daha umut verici olduğunu anlatabileceğine bağlıdır.
Bölüm 35: “Yeni Anayasa Tartışmaları”
Anayasalar, bir toplumun birlikte yaşama iradesini, temel hak ve özgürlüklerin sınırlarını ve devletin güç dengelerini belirleyen, en temel toplumsal sözleşmelerdir. Ancak Türkiye’de anayasa yapım süreçleri, ne yazık ki, hiçbir zaman toplumsal bir uzlaşıdan çok, siyasi güç mücadelelerinin, ideolojik dayatmaların ve kriz anlarının bir ürünü olmuştur. 1982 Anayasası’nın bir darbe anayasası olması ve yıllar içinde yapılan sayısız değişiklikle bir “yamalı bohça”ya dönüşmesi, yeni ve sivil bir anayasa ihtiyacını her zaman gündemde tutmuştur. 2024 yerel seçimlerinde aldığı ağır yenilginin ardından, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın bu “yeni anayasa” çağrısını yeniden ve daha güçlü bir şekilde gündeme getirmesi, işte bu tarihsel arka plan üzerinde, siyasetin tüm aktörlerini yeni ve son derece riskli bir oyunun içine çekmiştir. İktidar için bu hamle, hem siyasi gündemi değiştirme hem de kendi rejimini kalıcı hale getirme stratejisinin bir parçasıyken, muhalefet için ise tam bir mayın tarlasıdır. Bu tartışmaya nasıl yaklaşacakları, hangi kırmızı çizgileri çekecekleri ve bu süreçte hangi ittifakları kuracakları, sadece kendi siyasi geleceklerini değil, aynı zamanda Türkiye Cumhuriyeti’nin temel niteliklerini ve geleceğini de belirleyecek, tarihi bir sınav niteliğindedir.
Erdoğan’ın ve Cumhur İttifakı’nın “yeni anayasa” çağrısının arkasında, birden fazla ve birbiriyle iç içe geçmiş hedef bulunmaktadır. Bunlardan ilki ve en görünür olanı, siyasi gündemi ekonomik kriz, hayat pahalılığı ve yerel seçim yenilgisi gibi olumsuz konulardan uzaklaştırıp, daha soyut, daha ideolojik ve daha kutuplaştırıcı bir alana çekmektir. Anayasa tartışmaları, doğası gereği, ülkenin en temel fay hatlarını (laiklik, milliyetçilik, Kürt sorunu vb.) yeniden kaşıma potansiyeli taşır. İktidar, bu tartışmayı başlatarak, muhalefet bloğunu kendi içinde bölmeyi, onları birbirine düşürmeyi ve kendisini “ülkeyi darbe anayasasından kurtaracak sivil iradenin temsilcisi” olarak konumlandırmayı hedeflemektedir.
İkinci ve daha derindeki hedef ise, 2017’de referandumla getirilen Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’ni, anayasal düzeyde daha da sağlamlaştırmak, geri dönülmez kılmak ve potansiyel zafiyetlerini kendi lehine gidermektir. Mevcut sistemde cumhurbaşkanının iki dönem seçilebilme kuralı, Erdoğan’ın siyasi geleceği önündeki en büyük anayasal engeldir. Yeni bir anayasa ile bu kuralın değiştirilmesi veya “sıfırlanması”, Erdoğan’a yeniden aday olabilme yolunu açabilir. Ayrıca, Anayasa Mahkemesi gibi denge ve denetleme mekanizmalarının yetkilerinin daha da tırpanlanması, iktidarın “tek adam” rejimini anayasal bir güvenceye kavuşturması, bu sürecin gizli ajandasını oluşturmaktadır.
Bu karmaşık ve çok katmanlı hamle karşısında, muhalefet partileri kendilerini son derece zorlu bir pozisyonda buldular. Eğer bu tartışmaya tamamen kapıları kapatır, “sizinle anayasa konuşmayız” derlerse, “darbeci anayasayı savunan”, “sivil iradeye karşı çıkan”, “çözümsüz” ve “statükocu” bir muhalefet olarak yaftalanma riskiyle karşı karşıya kalacaklardı. Eğer tartışmaya katılır, masaya otururlarsa, bu kez de Erdoğan’ın otoriter rejimini meşrulaştırmakla, onun siyasi oyununa alet olmakla ve en önemlisi, cumhuriyetin temel ilkelerinden taviz vermekle suçlanma tehlikesiyle yüzleşeceklerdi. Her yol, kendi içinde bir tuzak barındırıyordu. Bu nedenle, muhalefet partilerinin bu sürece yaklaşımları, kendi ideolojik kimliklerine, kırmızı çizgilerine ve siyasi stratejilerine göre farklılıklar gösterdi.
Ana muhalefet partisi CHP, bu süreçte en dengeli ve en temkinli duruşu sergilemeye çalıştı. Yeni Genel Başkan Özgür Özel, partisinin yeni anayasa fikrine kategorik olarak karşı olmadığını, ancak mevcut iktidarın ve siyasi koşulların, toplumsal bir uzlaşıyla yeni bir anayasa yapmaya uygun olmadığını savundu. CHP’nin bu tartışmaya katılmak için öne sürdüğü ön şartlar, bir dizi kırmızı çizgi içeriyordu. Bunların en başında, “mevcut anayasaya uyulması” geliyordu. CHP’ye göre, AİHM ve Anayasa Mahkemesi kararlarını tanımayan, mevcut anayasayı bile hiçe sayan bir iktidarla, yeni bir anayasa konuşmak anlamsız ve samimiyetsizdi. İkinci kırmızı çizgi, anayasanın değiştirilemez ilkeleri, yani Türkiye’nin laik, demokratik, sosyal bir hukuk devleti olduğu ve üniter yapısıydı. CHP, bu ilkelerin tartışmaya açılmasını dahi kabul etmeyeceğini net bir şekilde ilan etti. Üçüncü olarak, CHP, yeni bir anayasa yapılacaksa, bunun hedefinin Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’ni tahkim etmek değil, tam tersine, Altılı Masa’nın da savunduğu gibi, Güçlendirilmiş Parlamenter Sisteme geri dönmek olması gerektiğini savundu. Bu ön şartlar, aslında CHP’nin bu tartışmaya fiilen kapıyı kapatması, ancak bunu yaparken “anayasa karşıtı” olarak görünmemeye çalışan, akıllı bir taktiksel manevrasıydı.
Muhalefet bloğunun diğer önemli aktörleri ise, bu tartışmada daha farklı pozisyonlar aldılar. İYİ Parti, CHP’ye benzer şekilde, parlamenter sisteme dönüş hedefini ve anayasanın ilk dört maddesini kırmızı çizgi olarak ilan etti. Ancak İYİ Parti’nin vurgusu, daha çok “milli kimlik” ve “üniter devlet” üzerineydi. Onlar için, yeni anayasa tartışmalarının en büyük riski, bu sürecin Kürt sorununa ilişkin özerklik veya anadilde eğitim gibi taleplerin pazarlık konusu yapılmasına zemin hazırlamasıydı. Bu nedenle, DEM Parti’nin de içinde olacağı bir anayasa yapım sürecine kategorik olarak karşı çıktılar.
DEM Parti ise, bu tartışmayı kendi tarihsel taleplerini gündeme getirmek için bir fırsat olarak gördü. Onlar için yeni anayasa, sadece bir sistem değişikliği değil, aynı zamanda cumhuriyetin kuruluşundan bu yana süregelen “inkârcı” ve “tekçi” devlet anlayışıyla bir yüzleşme, bir hesaplaşma anlamına geliyordu. DEM Parti’nin temel talepleri arasında, anayasal vatandaşlık tanımının etnik kimliklerden arındırılması, anadilde eğitimin anayasal bir hak olarak tanınması, yerel yönetimlerin güçlendirilerek ademimerkeziyetçi bir yapıya geçilmesi ve Kürt kimliğinin anayasal güvence altına alınması gibi radikal öneriler vardı. Bu talepler, doğal olarak, hem Cumhur İttifakı’nın hem de Millet İttifakı’nın milliyetçi kanatlarının en temel kırmızı çizgileriyle doğrudan çatışıyordu.
Bu farklı pozisyonlar, yeni anayasa tartışmasının, Türkiye’nin en temel fay hatlarını nasıl yeniden harekete geçirdiğini net bir şekilde gösteriyor. Bu süreçte, eski ittifakların sınırları anlamsızlaşabilir ve yeni, beklenmedik saflaşmalar ortaya çıkabilir. Örneğin, CHP ve İYİ Parti, parlamenter sistem hedefinde ortaklaşırken, DEM Parti’nin sürece dahil edilmesi konusunda derin bir ayrılık yaşayabilirler. Diğer yandan, iktidar, anayasanın laiklik ilkesini yumuşatacak veya dini referansları güçlendirecek bir değişiklik önermesi durumunda, CHP ve İYİ Parti gibi seküler partileri ortak bir “cumhuriyeti savunma” cephesinde birleştirebilir. İktidar, DEM Parti’nin bazı kültürel taleplerine göz kırparak, CHP ile DEM Parti arasına bir kama sokmaya, CHP’yi ulusalcı tabanı nezdinde zora sokmaya çalışabilir.
Bu sürecin Türkiye’nin geleceği için ne anlama geldiği sorusu ise, sürecin nasıl işleyeceğine bağlıdır. Eğer bu tartışma, iktidarın kendi gündemini dayattığı, muhalefetin bölündüğü ve toplumun geniş kesimlerinin dışlandığı, tepeden inmeci bir süreç olarak ilerlerse, sonucu muhtemelen daha otoriter, daha kutuplaşmış ve daha istikrarsız bir Türkiye olacaktır. Böyle bir anayasa, toplumsal bir sözleşme değil, bir siyasi dayatma olacağı için, ülkedeki meşruiyet krizini daha da derinleştirecektir.
Ancak, eğer bu süreç, bir şekilde, tüm siyasi partilerin, sivil toplum kuruluşlarının, akademinin ve en önemlisi, halkın katılımıyla, şeffaf ve kapsayıcı bir şekilde yürütülebilirse, bu Türkiye için tarihi bir fırsata dönüşebilir. Böyle bir süreç, toplumun farklı kesimlerinin birbirlerinin kırmızı çizgilerini anlamasını, ortak bir gelecek için asgari müştereklerde buluşmasını ve Türkiye’nin yüz yıllık sorunlarıyla yüzleşerek, gerçekten demokratik ve sivil bir toplumsal sözleşme yaratmasını sağlayabilir. Ancak mevcut siyasi iklim, liderler arasındaki derin güvensizlik ve toplumdaki keskin kutuplaşma, bu ikinci ve idealist senaryonun gerçekleşme ihtimalini ne yazık ki son derece zayıf kılmaktadır.
Sonuç olarak, yeni anayasa tartışmaları, Türkiye’yi yeni bir belirsizlik ve gerilim dönemine sokmuştur. İktidar için bu, siyasi bir manevra ve rejimini tahkim etme aracıdır. Muhalefet için ise, hem bir tuzak hem de potansiyel bir fırsattır. Partilerin bu süreçte çizeceği kırmızı çizgiler, kuracakları geçici veya kalıcı ittifaklar ve en önemlisi, topluma anlatacakları hikaye, sadece bir anayasa metnini değil, Türkiye Cumhuriyeti’nin ikinci yüzyıldaki rotasını da belirleyecektir. Bu, bir yanda daha otoriter, daha merkeziyetçi ve daha kimlik odaklı bir Türkiye hayali ile diğer yanda daha demokratik, daha ademimerkeziyetçi ve daha çoğulcu bir Türkiye hayalinin çarpışmasıdır. Bu çarpışmanın galibi, ülkenin kaderini tayin edecektir.
Bölüm 36: “Kültür Savaşları: Kimlikler ve Çatışmalar”
Bir toplumun siyaseti, sadece ekonomik çıkarların veya rasyonel tercihlerin bir yansıması değildir; aynı zamanda, yüzeyin altında sürekli kaynayan, kimliklere, değerlere, yaşam tarzlarına ve sembollere dair derin ve çoğu zaman sessiz bir mücadelenin, bir “kültür savaşı”nın da sahnesidir. Türkiye Cumhuriyeti’nin yüz yıllık tarihi, belki de en temelde, bu kültür savaşlarının tarihidir. Bir yanda, devleti ve toplumu Batılı, seküler ve modern bir çizgide inşa etmeye çalışan “laik” kimlik; diğer yanda ise bu projeye direnen, kendi dini, geleneksel ve ahlaki değerlerini korumaya ve kamusal alanda görünür kılmaya çalışan “muhafazakâr” kimlik. Bu ana fay hattının yanı sıra, ülkenin bölünmez bütünlüğünü ve Türk kimliğini her şeyin üzerinde tutan “milliyetçi” kimlik ile evrensel insan haklarını, bireysel özgürlükleri ve farklılıkların tanınmasını savunan “evrenselci-liberal” kimlik arasındaki gerilim de, bu savaşın diğer önemli cephesini oluşturur. Adalet ve Kalkınma Partisi’nin yirmi yılı aşan iktidarı, bu kültür savaşlarını siyasetin merkezine taşımış, kendi siyasi projesini bu çatışmaları körükleyerek ve muhafazakâr kimliğin zaferi üzerine inşa etmiştir. Bu durum, muhalefeti, özellikle de CHP’yi, bu derin fay hatlarını aşmak veya en azından yönetmek gibi, son derece zorlu ve karmaşık bir stratejik meydan okumayla karşı karşıya bırakmıştır. Muhalefetin bu savaştaki başarısı, sadece seçim kazanmaktan çok daha fazlasını, yani kutuplaşmış bir toplumu yeniden bir arada yaşatabilme ve ortak bir gelecek hayali kurabilme iradesini de belirleyecektir.
Bu kültür savaşlarının en eski ve en derin cephesi, hiç şüphesiz laik-muhafazakâr çatışmasıdır. Bu çatışma, sadece bir siyasi veya hukuki bir tartışma değil, aynı zamanda iki farklı medeniyet tasavvurunun, iki farklı yaşam tarzının mücadelesidir. Cumhuriyetin ilk yıllarından itibaren, devletin laikleştirici politikaları (harf devrimi, kılık kıyafet kanunları, tekke ve zaviyelerin kapatılması vb.), toplumun önemli bir bölümü tarafından kendi kimliklerine, inançlarına ve geleneklerine yönelik bir saldırı, bir “tepeden inmeci” dayatma olarak algılanmıştır. Bu tarihsel hafıza, muhafazakâr kesimde devlete ve onun kurucu partisi olarak görülen CHP’ye karşı derin bir güvensizlik ve Geleneksel olarak CHP ve onun temsil ettiği laik-seküler elit, bu mücadelede kendisini “aydınlanmanın”, “ilericiliğin” ve “çağdaşlığın” temsilcisi olarak görmüş, karşı tarafı ise “gericilik”, “yobazlık” ve “karanlık” olarak yaftalamıştır. Bu kibirli ve dışlayıcı dil, iki mahalle arasındaki duvarları daha da yükseltmiştir.
AKP iktidarı, işte bu tarihsel mağduriyet ve güvensizlik üzerine kendi siyasi hegemonyasını kurmuştur. Recep Tayyip Erdoğan, kendisini bu “sessiz çoğunluğun”, bu “hor görülmüş muhafazakârların” sesi olarak konumlandırmış, siyasi mücadelesini, vesayetçi, seçkinci “laikçi zihniyete” karşı verilmiş bir “ikinci kurtuluş savaşı” olarak sunmuştur. Başörtüsü yasağının kaldırılması, imam hatip okullarının yaygınlaştırılması, Ayasofya’nın yeniden ibadete açılması gibi adımlar, sadece birer idari karar değil, aynı zamanda bu kültür savaşında kazanılmış sembolik zaferlerdir. AKP, bu adımlarla muhafazakâr tabanına, “artık bu ülkede biz varız, bizim değerlerimiz iktidarda” mesajını vermiş, onları kendi kimlikleri etrafında güçlü bir şekilde konsolide etmiştir.
Muhalefetin, özellikle de CHP’nin bu fay hattını aşma stratejisi, uzun ve sancılı bir evrim geçirmiştir. Deniz Baykal döneminin katı, yasakçı ve uzlaşmaz laikçiliğinden, Kemal Kılıçdaroğlu döneminin “helalleşme” ve “kapsayıcılık” arayışına uzanan bu evrim, partinin bu savaştaki pozisyonunu temelden değiştirmiştir. Kılıçdaroğlu, partinin geçmişteki hatalarını, özellikle de başörtüsü yasağı gibi konulardaki katı tutumunu kabul ederek, muhafazakâr kesimle barışma, onların yaşam tarzlarına ve inançlarına saygı duyduğunu gösterme yolunda önemli adımlar atmıştır. Altılı Masa’da Saadet Partisi ve Gelecek Partisi gibi İslami kökenli partilerle aynı masaya oturması, bu stratejinin en somut ve en cesur adımıdır. Bu, “laiklik elden gidiyor” korkusunu bir kenara bırakıp, farklı kimliklerin ortak demokratik değerler etrafında bir araya gelebileceğini gösterme çabasıdır. Özgür Özel liderliğindeki yeni CHP de, bu kapsayıcı ve diyalog odaklı çizgiyi sürdürmektedir. Artık CHP, dini sembollerle veya yaşam tarzlarıyla kavga eden bir parti değil, tam tersine, herkesin inancını özgürce yaşayabildiği bir Türkiye’yi savunan bir parti imajı çizmeye çalışmaktadır. Ancak bu dönüşüm, ne kadar samimi olursa olsun, on yılların birikimi olan o derin güvensizliği bir anda ortadan kaldırmaya yetmemektedir. İktidar, her fırsatta CHP’nin “eski fabrika ayarlarına” döneceği, “takiyye” yaptığı korkusunu pompalayarak, bu fay hattını canlı tutmaya devam etmektedir.
Kültür savaşlarının ikinci önemli cephesi ise, milliyetçi-evrenselci çatışmasıdır. Bu fay hattı, “biz kimiz?” ve “dünyadaki yerimiz neresi?” sorularına verilen farklı cevaplar etrafında şekillenir. Milliyetçi kimlik için Türkiye, her şeyden önce bir Türk ulus-devletidir. Vatanın bölünmez bütünlüğü, devletin üniter yapısı ve milli güvenlik, her türlü bireysel hak ve özgürlüğün üzerindedir. Dış politika, onurlu ve bağımsız bir duruş sergilemeli, “dış güçlerin” ve onların “içerideki uzantılarının” oyunlarına karşı sürekli teyakkuzda olunmalıdır. Bu kimlik için, farklı etnik ve kültürel grupların talepleri (örneğin Kürtlerin anadilde eğitim talebi), ülkenin birliğini tehdit eden “bölücü” faaliyetlerdir.
Evrenselci-liberal kimlik ise, Türkiye’yi daha çoğulcu, daha kozmopolit bir perspektiften görür. Bu kimlik için, devletin değil, bireyin hak ve özgürlükleri esastır. Türkiye, sadece Türklerden oluşan bir ulus değil, içinde Kürtlerin, Alevilerin, gayrimüslimlerin ve daha pek çok farklı kimliğin bir arada yaşadığı bir mozaiktir. Bu farklılıklar bir tehdit değil, bir zenginliktir ve her kimliğin kendisini özgürce ifade etme ve kendi kültürünü yaşatma hakkı tanınmalıdır. Dış politikada ise, Batılı demokratik değerler, insan hakları ve uluslararası hukuk temel alınmalı, Türkiye’nin yeri Batı ittifakı içinde olmalıdır.
Bu iki kimlik arasındaki çatışma, en çok Kürt sorunu, dış politika ve sığınmacı krizi gibi konularda kendini gösterir. İktidar, özellikle 2015 sonrası MHP ile kurduğu ittifakla, siyasetini tamamen bu milliyetçi-güvenlikçi eksene oturtmuştur. Muhalefet ise, bu fay hattı üzerinde adeta ikiye bölünmüş durumdadır. İYİ Parti ve Zafer Partisi gibi partiler, bu milliyetçi kimliğin en net temsilcileridir. CHP ise, kendi içinde bu iki kimliğin de güçlü bir şekilde temsil edildiği, en çelişkili ve en karmaşık yapıdır. Partinin ulusalcı kanadı, milliyetçi kimliğin pek çok argümanını paylaşırken, partinin sol-liberal ve sosyal demokrat kanadı ise evrenselci kimliğe daha yakındır.
Muhalefetin, özellikle de CHP’nin bu fay hattını yönetme stratejisi, son derece hassas bir denge üzerine kuruludur. Parti, bir yandan, özellikle 2024 seçimlerinde kendisine yönelen milliyetçi seçmeni kaybetmemek için, terörle mücadele ve üniter devlet gibi konularda “şahin” bir duruş sergilemek, DEM Parti ile arasına dikkatli bir mesafe koymak zorundadır. Ancak diğer yandan, zaferlerinin kilit ortağı olan Kürt seçmeni ve kendi içindeki demokrat tabanı küstürmemek için, insan hakları, demokrasi ve adalet gibi evrensel değerleri de savunmaya devam etmek mecburiyetindedir. Bu, adeta bir ayağı milliyetçi kampta, diğer ayağı evrenselci kampta, sürekli bir denge arayışıdır. Özgür Özel’in Hakkari’ye kayyum atanmasına karşı çıkarken, aynı zamanda şehit cenazelerine katılması, bu zorlu denge stratejisinin en tipik örneğidir.
Sonuç olarak, Türkiye’deki kültür savaşları, siyasetin sadece bir yan unsuru değil, bizzat ana motorudur. Laik-muhafazakâr ve milliyetçi-evrenselci fay hatları, partilerin kimliklerini, seçmenlerin tercihlerini ve ülkenin genel siyasi iklimini belirleyen en temel dinamiklerdir. İktidar, bu çatışmaları derinleştirerek kendi hegemonyasını sürdürmeye çalışırken, muhalefet bu fay hatlarını aşacak veya en azından yönetebilecek yeni bir siyaset dili ve stratejisi arayışındadır. Bu arayış, CHP’yi geleneksel kimliğinden uzaklaştırarak daha kapsayıcı, daha diyalog odaklı ve daha çoğulcu bir yapıya dönüştürmektedir. Ancak bu dönüşüm, ne pürüzsüz ne de risksizdir. Atılan her adım, kendi içindeki ve dışındaki farklı kimlik gruplarından tepki çekme potansiyeli taşımaktadır. Muhalefetin gelecekteki başarısı, bu kültür savaşlarının tuzağına düşmeden, bu farklı kimlikleri ortak bir “adalet”, “demokrasi” ve “refah” paydasında birleştirebilecek, yeni ve umut verici bir “biz” anlatısı yaratabilme becerisine bağlıdır. Bu, sadece bir siyasi görev değil, aynı zamanda kutuplaşmış bir toplumu yeniden bir araya getirme, bir toplumsal barış inşa etme sorumluluğudur.
Bölüm 37: “Yerel Yönetimler: Muhalafetin İktidar Alanı”
Devlet gücünün tek bir merkezde, tek bir kişinin elinde toplandığı otoriter rejimlerde, iktidarın kontrolü dışındaki her alan, birer direniş adacığına, birer alternatif yaşam alanına ve geleceğe dair bir umut laboratuvarına dönüşme potansiyeli taşır. 2019 ve 2024 yerel seçimlerinde, Cumhuriyet Halk Partisi’nin kazandığı, başta İstanbul ve Ankara olmak üzere, Türkiye’nin en büyük metropolleri, tam olarak böyle bir işlev görmeye başlamıştır. Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi ile yasama ve yargının büyük ölçüde yürütmenin tahakkümü altına girdiği bir ortamda, muhalefetin elindeki bu büyükşehir belediyeleri, sadece yerel hizmet üreten kurumlar olmanın çok ötesine geçmiş; genel iktidara karşı güçlü bir denge ve denetleme unsuru, muhalefetin iktidar olabileceğine dair somut bir kanıt ve bir sonraki genel seçimler için en önemli sıçrama tahtası haline gelmiştir. Bu belediyelerin, merkezi hükümetin tüm engellemelerine ve mali kısıtlamalarına rağmen sergiledikleri performans, yürüttükleri sosyal projeler ve yarattıkları yeni yönetim anlayışı, sadece yönettikleri şehirlerin değil, tüm Türkiye’nin siyasi geleceğini şekillendiren en kritik dinamiklerden biri haline gelmiştir.
Muhalefet belediyelerinin bu kritik rolünü anlamak için, öncelikle 2019’da devraldıkları enkazı ve karşılaştıkları zorlukları hatırlamak gerekir. Yirmi beş yıllık AKP yönetiminin ardından devralınan belediyeler, devasa borç yükü, yandaşlara peşkeş çekilmiş kaynaklar, liyakatsiz kadrolar ve en önemlisi, israf ve yolsuzluğa dayalı bir yönetim kültürüyle adeta birer batık şirketi andırıyordu. Yeni seçilen CHP’li başkanların ilk işi, bu enkazı temizlemek, israfı önlemek ve belediyenin kaynaklarını yeniden halkın hizmetine sunmak oldu. Ekrem İmamoğlu’nun İstanbul’da “israf dönemi bitti, hizmet dönemi başladı” sloganıyla başlattığı, makam araçlarının Yenikapı’da sergilenmesi gibi sembolik eylemler, bu yeni yönetim anlayışının manifestosu niteliğindeydi. Mansur Yavaş’ın Ankara’da, belediyenin tüm ihalelerini canlı yayınlayarak şeffaflığı bir yönetim ilkesi haline getirmesi, on yıllardır kapalı kapılar ardında yürütülen rant düzenine vurulmuş en büyük darbeydi. Bu “şeffaflık” ve “hesap verebilirlik” devrimi, halk nezdinde büyük bir takdir topladı ve muhalefet belediyelerine yönelik ilk ve en önemli güven kredisini oluşturdu.
Ancak asıl mücadele, bu enkazı temizledikten sonra başladı. Merkezi iktidar, kaybettiği bu kaleleri geri almak ve muhalefet belediyelerini başarısız kılmak için, elindeki tüm devlet gücünü acımasızca kullandı. Belediyelerin borçlanma yetkileri kısıtlandı, merkezi bütçeden aldıkları paylar azaltıldı, projeleri için gerekli olan bakanlık onayları yıllarca bekletildi. İktidar medyası, bu belediyeler aleyhine aralıksız bir karalama kampanyası yürüttü; en küçük bir aksaklık abartıldı, en başarılı projeler ise görmezden gelindi. Hatta Ekrem İmamoğlu gibi en popüler başkanlar, sudan gerekçelerle açılan davalar ve siyasi yasak tehditleriyle sürekli olarak baskı altında tutuldu. Bu, adeta bir “siyasi ve ekonomik abluka”ydı. Amaç, muhalefet belediyelerini “hizmet üretemez” hale getirerek, seçmenin gözünde itibarsızlaştırmak ve “bakın, bunlar daha bir şehri yönetemiyor, ülkeyi nasıl yönetecekler?” algısını yaratmaktı.
Ancak bu abluka stratejisi, beklenenin tam tersi bir sonuç doğurdu. Muhalefet belediyeleri, bu engellemeler karşısında pes etmek yerine, daha yaratıcı, daha dirençli ve daha halka dayalı bir yönetim modeli geliştirdiler. Kaynakları kısıtlandıkça, israfı önleme ve verimliliği artırma konusunda daha da ustalaştılar. Merkezi hükümetten destek alamadıkça, uluslararası finans kuruluşlarından uygun koşullu krediler bularak veya kendi öz kaynaklarını yaratarak projelerini hayata geçirdiler. En önemlisi, iktidarın bu baskıcı tutumunu, halk nezdinde bir “mağduriyet” hikayesine dönüştürmeyi başardılar. Seçmen, “engelleniyoruz ama yine de hizmet ediyoruz” anlatısını satın aldı ve bu durum, belediye başkanlarına yönelik sempatiyi ve desteği daha da artırdı.
Bu zorlu koşullar altında, muhalefet belediyelerinin sergilediği performans ve hayata geçirdiği projeler, onların bir sonraki genel seçimler için ne anlama geldiğini gösteren en somut veriler oldu. Bu performans, birkaç temel alanda kristalize oldu.
Birincisi, “sosyal belediyecilik” alanında yaratılan devrimdi. Özellikle pandemi ve derinleşen ekonomik kriz dönemlerinde, CHP’li belediyeler, merkezi hükümetin yetersiz kaldığı alanlarda, adeta bir “sosyal devlet” gibi davrandılar. İstanbul’da “Askıda Fatura”, Ankara’da “Veresiye Defteri Kapatma” gibi dayanışma kampanyaları, halkın en zor zamanında yanında olduklarını gösterdi. Dar gelirlilere yönelik ucuz ekmek (Halk Ekmek) fabrikalarının kapasitesi artırıldı, yeni doğan bebeklere “süt desteği”, öğrencilere “eğitim ve ulaşım yardımı”, ihtiyaç sahibi ailelere “gıda kolileri” dağıtıldı. Kent Lokantaları gibi projelerle, yoksul vatandaşlara son derece ucuz ve kaliteli yemek imkanı sunuldu. Bu projeler, sadece birer yardım faaliyeti değil, aynı zamanda iktidarın neoliberal ve sadaka kültürüne dayalı sosyal politikalarına karşı, hak temelli, onurlu ve kapsayıcı bir sosyal adalet modelinin de birer örneğiydi. Bu, CHP’nin “halkın partisi” olma iddiasını, somut ve dokunulabilir hizmetlerle kanıtlaması anlamına geliyordu.
İkincisi, kentsel altyapı ve ulaşım alanında atılan dev adımlardı. Yirmi beş yıldır ihmal edilen, plansız büyüyen ve trafik sorunu kangrenleşen metropollerde, CHP’li belediyeler raylı sistemlere ve toplu taşımaya devasa yatırımlar yaptılar. Ekrem İmamoğlu’nun İstanbul’da aynı anda on metro hattı inşaatını birden başlatması, bir dünya rekoru olarak tarihe geçti. Mansur Yavaş’ın Ankara’da yıllardır bitirilemeyen metro hatlarını tamamlaması, şehrin ulaşımına nefes aldırdı. Bu yatırımlar, sadece birer mühendislik projesi değil, aynı zamanda iktidarın “yol, köprü, tünel” gibi ranta ve betona dayalı kalkınma modeline karşı, insanı, çevreyi ve kamusal faydayı önceleyen, daha sürdürülebilir ve daha modern bir şehircilik anlayışının da birer sembolüydü.
Üçüncüsü ise, kültür, sanat ve yeşil alanlar konusunda yaratılan yeni vizyondu. İktidarın tek tip, muhafazakâr ve gri bir estetik anlayışını dayattığı şehirlere, CHP’li belediyeler yeniden renk, canlılık ve çoğulculuk getirdiler. Kapatılan veya atıl bırakılan tarihi mekanlar (Yedikule Gazhanesi, Feshane vb.) restore edilerek, birer kültür ve sanat merkezine dönüştürüldü. Şehrin dört bir yanında yeni parklar, yaşam vadileri ve yeşil alanlar yaratılarak, betonlaşmaya karşı bir direniş hattı örüldü. Düzenlenen ücretsiz konserler, festivaller, tiyatro gösterileri, şehrin kültürel hayatını canlandırdı ve özellikle gençlerin ve seküler orta sınıfların belediyelerle olan bağını güçlendirdi. Bu, iktidarın kültür savaşlarına karşı, sanatı, özgürlüğü ve bir arada yaşamı savunan bir “kültürel iktidar” alanı inşa etme çabasıydı.
Tüm bu başarılı performansın, bir sonraki genel seçimler için anlamı ve etkisi ise çok büyüktür. Her şeyden önce, bu belediyeler, muhalefetin “yönetme kabiliyeti”ne dair en somut ve en güçlü kanıtıdır. Yıllardır iktidarın “bunlar daha bir belediyeyi yönetemez, ülkeyi batırırlar” şeklindeki propagandası, bu başarılı örnekler karşısında tamamen boşa çıkmıştır. Seçmen, muhalefetin sadece eleştirmediğini, aynı zamanda en zor koşullarda bile hizmet üretebildiğini, proje geliştirebildiğini ve bütçe yönetebildiğini bizzat yaşayarak görmüştür. Bu, bir sonraki genel seçimlerde, seçmenin muhalefete “ülkeyi yönetme” kredisini vermesini çok daha kolaylaştıracak bir güven sermayesidir.
Dahası, bu belediyeler, muhalefetin gelecekteki lider kadrolarının yetiştiği birer “okul” işlevi görmektedir. Ekrem İmamoğlu ve Mansur Yavaş, bu süreçte sadece birer belediye başkanı olmaktan çıkmış, ulusal ve hatta uluslararası düzeyde tanınan, cumhurbaşkanlığı potansiyeli taşıyan birer devlet adamına dönüşmüşlerdir. Onların başarısı, muhalefetin Erdoğan karşısına çıkarabileceği güçlü, tecrübeli ve halk nezdinde karşılığı olan alternatiflere sahip olduğunu göstermektedir. Bu, muhalefetin liderlik krizini aşması ve seçmenin karşısına güven veren bir kadroyla çıkması açısından hayati önem taşımaktadır.
Sonuç olarak, muhalefetin elindeki yerel yönetimler, sadece birer idari birim değil, aynı zamanda genel iktidara karşı kurulmuş en güçlü mevzilerdir. Bu mevzilerde sergilenen başarılı yönetim, şeffaflık, sosyal adalet ve hizmet odaklılık, iktidarın yıpranmış ve yorulmuş modeline karşı, taze, dinamik ve umut veren bir alternatif sunmaktadır. Bu belediyeler, bir yandan halkın gündelik hayatına dokunarak somut faydalar sağlarken, diğer yandan da gelecekteki bir muhalefet iktidarının nasıl bir Türkiye vaat ettiğinin küçük bir modelini, bir fragmanını sergilemektedir. Elbette bu süreç, zorluklarla, engellemelerle ve risklerle doludur. Ancak muhalefet, bu iktidar alanlarını korumayı ve buradaki başarı hikayesini tüm Türkiye’ye yaymayı başarabilirse, bir sonraki genel seçimlere, tarihinde hiç olmadığı kadar hazır, hiç olmadığı kadar iddialı ve hiç olmadığı kadar inandırıcı bir şekilde girecektir. Yerel yönetimler, muhalefetin kalesindeki en sağlam burçlar ve zafere giden yoldaki en önemli köprübaşlarıdır.
Bölüm 38: “Medya ve Propaganda: Algı Savaşları”
Modern siyaset, sadece sandıkta kazanılan bir güç mücadelesi değil, aynı zamanda zihinlerde ve kalplerde kazanılan bir algı savaşıdır. 21. yüzyıl Türkiye’sinde bu savaşın ana cephesi, hiç şüphesiz, medyanın kendisidir. Adalet ve Kalkınma Partisi’nin yirmi yılı aşan iktidarı boyunca, geleneksel medya (televizyonlar, gazeteler, radyolar) üzerinde kurduğu ezici hegemonya, siyasi mücadelenin şartlarını temelden değiştirmiş, oyun alanını kendi lehine eşitsiz bir şekilde eğmiştir. Bu devasa propaganda makinesi karşısında, ana akımdan dışlanan, sesini duyurmakta zorlanan muhalefet ise, hayatta kalmak ve kendi anlatısını topluma ulaştırmak için yeni ve alternatif mecralara, özellikle de sosyal medyanın denetimsiz ve dinamik dünyasına sığınmak zorunda kalmıştır. Bu durum, Türkiye’yi adeta iki farklı medya evrenine, iki farklı gerçeklik algısına bölmüştür. Bir yanda iktidarın kontrolündeki medyanın yarattığı “yankı odası”, diğer yanda ise muhalefetin ve sivil toplumun nefes almaya çalıştığı sosyal medyanın kaotik arenası. Bu iki dünya arasındaki amansız mücadele, dezenformasyonun, algı yönetiminin ve manipülasyonun seçmen davranışları üzerindeki etkisini, daha önce hiç olmadığı kadar kritik ve belirleyici bir hale getirmiştir.
İktidarın medya üzerindeki hegemonyasının inşası, uzun, planlı ve çok katmanlı bir sürecin sonucudur. Bu süreç, sadece siyasi baskı ve sansürle değil, aynı zamanda ekonomik ve yapısal bir dönüşümle gerçekleştirilmiştir. İktidar, ilk yıllarında kendisine eleştirel yaklaşan medya gruplarını, vergi denetimleri, lisans iptalleri ve hukuki davalar gibi devletin zorlayıcı gücünü kullanarak sindirmeye veya hizaya getirmeye çalışmıştır. Ancak asıl büyük dönüşüm, medya sahipliğinin el değiştirmesiyle yaşanmıştır. İnşaat, enerji, madencilik gibi sektörlerde faaliyet gösteren ve en büyük müşterisi devlet olan iktidara yakın iş insanları, kamu bankalarından sağlanan kredilerle, Türkiye’nin en büyük ve en köklü medya gruplarını (Doğan Medya, Sabah-ATV Grubu vb.) birer birer satın almışlardır. Bu durum, medyanın sadece siyasi olarak değil, ekonomik olarak da tamamen iktidara bağımlı hale gelmesine yol açmıştır. Artık medya patronlarının önceliği, kamuoyunu bilgilendirmek veya iktidarı denetlemek değil, kendi ticari çıkarlarını korumak için iktidarla iyi geçinmek olmuştur.
Bu yapısal dönüşümün sonucunda, Türkiye’de ana akım medya olarak adlandırılan alanın yüzde 90’ından fazlası, doğrudan veya dolaylı olarak iktidarın kontrolüne geçmiştir. Bu, bir “propaganda ekosistemi” yaratmıştır. Bu ekosistemde, gazetelerin manşetleri, televizyon kanallarının ana haber bültenleri ve tartışma programları, adeta tek bir merkezden, Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanlığı’ndan yönetilen, senkronize bir orkestra gibi çalışmaya başlamıştır. Bu medyanın temel işlevi, iktidarın başarılarını abartarak sunmak, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ı hatasız ve kahraman bir lider olarak yüceltmek, muhalefeti ise sürekli olarak şeytanlaştırmak, karalamak ve gayri meşru göstermektir. Muhalefet liderlerinin konuşmalarına ya hiç yer verilmez ya da cımbızlanarak, bağlamından koparılarak, olumsuz bir algı yaratacak şekilde sunulur. Ekonomik kriz, yoksulluk, yolsuzluk gibi ülkenin en temel sorunları ise ya tamamen görmezden gelinir ya da “dış güçlerin saldırısı” olarak çarpıtılarak anlatılır. Bu, bir haber verme faaliyeti değil, sistematik bir beyin yıkama, bir “gerçekliği bükme” operasyonudur.
Bu medyanın yarattığı en tehlikeli sonuç, “yankı odaları”nın (echo chambers) oluşmasıdır. Milyonlarca iktidar seçmeni, sadece bu kontrol altındaki kanalları izleyerek ve gazeteleri okuyarak, alternatif hiçbir bilgiye veya yoruma maruz kalmadan, kendi inançlarını ve önyargılarını pekiştiren, kapalı bir enformasyon döngüsünün içine hapsolmaktadır. Bu odanın içinde, ekonomi aslında gayet iyidir, Türkiye bir dünya lideridir, muhalefet ise vatan hainleri ve teröristlerden oluşan bir güruhtur. Bu seçmen kitlesi için, muhalefetin sunduğu hiçbir rasyonel argümanın, hiçbir somut projenin bir anlamı yoktur, çünkü onlar, muhalefetin sesini duymamakta, duysalar bile o sesin “yalan” ve “propaganda” olduğuna baştan inandırılmış durumdadırlar. 2023 seçimlerinde, ekonomik krize rağmen Erdoğan’ın hala yüksek oy alabilmesinin arkasındaki en temel nedenlerden biri, işte bu propaganda makinesinin yarattığı bu sarsılmaz algı duvarıdır.
Bu devasa ve eşitsiz güç karşısında, muhalefetin ve eleştirel seslerin sığınabildiği tek bir alan kalmıştır: İnternet ve özellikle sosyal medya platformları (Twitter/X, YouTube, Instagram, TikTok vb.). Sosyal medya, iktidarın tam olarak kontrol edemediği, sansür yasalarına rağmen hala görece özgür ve çoğulcu bir kamusal alan sunmaktadır. Bağımsız gazeteciler, YouTube kanalları üzerinden, ana akımda yer bulamayan haberleri, yolsuzluk dosyalarını ve eleştirel yorumları milyonlarca insana ulaştırabilmektedir. Muhalefet liderleri, kendi sosyal medya hesapları üzerinden, aracı olmadan, doğrudan halkla iletişim kurabilmekte, kendi anlatılarını ve projelerini paylaşabilmektedirler. Sıradan vatandaşlar, çektikleri bir video veya attıkları bir tweet ile, bir anda ülkenin en çok konuşulan gündemini yaratabilmektedirler. Kemal Kılıçdaroğlu’nun mutfağından yaptığı samimi yayınlar veya Ekrem İmamoğlu’nun sosyal medyayı bir “halkla ilişkiler” aracı olarak ustalıkla kullanması, bu yeni mecranın siyasetteki gücünün en somut örnekleridir.
Ancak sosyal medya, muhalefet için bir kurtuluş alanı olduğu kadar, aynı zamanda kendi içinde büyük tehlikeler ve tuzaklar barındıran, kaotik bir ormandır. Bu ormanın en tehlikeli yırtıcısı, “dezenformasyon” yani kasıtlı olarak yayılan yanlış bilgidir. Özellikle iktidara bağlı olan ve “trol orduları” olarak bilinen binlerce sahte ve anonim hesap, sistematik bir şekilde, muhalefet liderleri hakkında yalan haberler üretmekte, montajlanmış videolar yaymakta ve toplumu manipüle etmeye yönelik algı operasyonları yürütmektedir. 2023 seçimlerinde Kılıçdaroğlu’nun PKK liderleriyle aynı videoda gösterildiği montaj kaset, bu dezenformasyon savaşının ne kadar acımasız ve etkili olabileceğinin en trajik örneği olmuştur. Bu yalanlar, ne kadar çürütülürse çürütülsün, ilk yayıldığı andaki etkisini asla tam olarak kaybetmemekte, seçmenin zihninde bir şüphe ve güvensizlik tortusu bırakmaktadır.
Sosyal medyanın bir diğer tehlikesi ise, muhalefetin de kendi “yankı odaları”nı yaratmasıdır. Muhalif seçmenler, sadece kendi görüşlerini yansıtan gazetecileri, yorumcuları ve siyasetçileri takip ederek, tıpkı iktidar seçmeni gibi, bir “onaylanma balonu”nun (filter bubble) içine hapsolma riskiyle karşı karşıyadır. Bu durum, kendi aralarında sürekli olarak aynı fikirleri tekrarlayarak, ülkenin genel sosyolojisinden kopmalarına, karşı mahallenin düşüncelerini ve kaygılarını anlamakta zorlanmalarına neden olmaktadır. 2023 seçimleri öncesinde muhalif kamuoyunda hakim olan aşırı iyimserlik ve “bu seçim kesin kazanıldı” havası, büyük ölçüde, bu sosyal medya yankı odasının yarattığı yanıltıcı bir algının sonucuydu. Bu, kendi sesinin yankısını, halkın sesi zannetme yanılgısıydı.
Sonuç olarak, Türkiye’de siyaset, iki farklı medya evreni arasında giderek derinleşen bir algı savaşına dönüşmüştür. İktidar, ana akım medya üzerindeki mutlak hegemonyasıyla, kendi seçmenini bir propaganda fanusu içinde tutarak, gerçeklerden yalıtılmış bir sadakat ve inanç dünyası yaratmaktadır. Muhalefet ise, bu kuşatmayı yarmak için sığındığı sosyal medyanın hem nimetlerinden faydalanmakta hem de dezenformasyon ve kendi içine kapanma gibi lanetleriyle mücadele etmek zorundadır. Bu asimetrik savaş, rasyonel tartışmayı, uzlaşıyı ve ortak bir hakikat zemininde buluşmayı giderek imkansız hale getirmektedir. Seçmenler, artık aynı olaylara bakıp, tamamen farklı sonuçlar çıkaran, birbirlerinin dilini ve gerçekliğini anlamayan iki ayrı kampa bölünmüştür. Bu algısal kopuş, Türkiye demokrasisinin önündeki en büyük tehditlerden biridir. Bu savaşı kazanmanın yolu, sadece daha iyi propaganda yapmak veya daha fazla trol ordusu beslemekten geçmemektedir. Asıl yol, bu yankı odalarının duvarlarını yıkacak, farklı mahalleler arasında yeniden güven ve diyalog köprüleri kuracak, sabırlı, samimi ve insana dokunan yeni bir siyaset ve iletişim dili bulmaktan geçmektedir. Bu, sadece bir medya stratejisi değil, aynı zamanda bir toplumsal barış projesidir.
Bölüm 39: “Geleceğin Liderleri: Yeni Nesil Siyasetçiler”
Her nesil, kendi siyasetini ve kendi liderlerini yaratır. Türkiye siyasetinin on yıllardır hakim olan, soğuk savaş döneminin katı ideolojik kalıplarıyla şekillenmiş, çatışmacı, erkek egemen ve mesafeli liderlik anlayışı, 21. yüzyılın yeni dinamikleri ve yeni seçmen profili karşısında giderek anlamsızlaşmaktadır. Özellikle 2023 seçimlerinin yarattığı büyük sarsıntı ve ardından gelen değişim dalgaları, siyaset sahnesine yeni bir kuşağın, yeni bir siyaset anlayışının ve yeni lider profillerinin çıkışını hızlandırmıştır. Cumhuriyet Halk Partisi’ndeki “değişim” devriminin öncüleri olan Ekrem İmamoğlu ve Özgür Özel bu yeni kuşağın en parlak ve en güçlü temsilcileri olarak öne çıkarken, onların karşısında ve yanında, iktidar ve diğer muhalefet partilerinde de, eski nesilden farklılaşan, kendi hikayelerini yazmaya çalışan yeni figürler belirginleşmektedir. Bu yeni nesil siyasetçileri ve temsil ettikleri siyaset anlayışını analiz etmek, sadece bugünün güç dengelerini değil, aynı zamanda Türkiye’nin gelecekteki siyasi rotasını ve liderlik kodlarını da anlamak için kritik bir öneme sahiptir.
Bu yeni nesil siyasetçileri, kendilerinden önceki kuşaktan ayıran birkaç temel karakteristik bulunmaktadır. Bunlardan ilki, ideolojik katılık yerine pragmatizmin ve çözüm odaklılığın öne çıkmasıdır. Eski nesil liderler, genellikle kendilerini katı ideolojik kimliklerle (Kemalist, İslamcı, Ülkücü, Devrimci vb.) tanımlar ve siyaseti bu kimliklerin bir mücadelesi olarak görürlerdi. Yeni kuşak ise, bu ideolojik bagajlardan büyük ölçüde arınmış durumdadır. Elbette bir dünya görüşleri ve siyasi gelenekleri vardır, ancak onlar için siyaset, soyut idealleri savunmaktan çok, halkın somut sorunlarına (ekonomi, ulaşım, çevre, yoksulluk vb.) pratik ve akılcı çözümler üretme sanatıdır. Bu nedenle, daha esnek, daha müzakereci ve farklı siyasi görüşlerden insanlarla diyalog kurmaya daha açık bir yapıya sahiptirler. Onlar için önemli olan, bir projenin hangi ideolojiye hizmet ettiği değil, halka ne kadar fayda sağladığıdır.
İkinci temel fark, kutuplaştırıcı ve çatışmacı dilin yerine, birleştirici ve pozitif bir dilin benimsenmesidir. Yıllardır Türk siyasetine hakim olan “biz” ve “onlar” ayrımı, hakaret ve aşağılamaya dayalı polemik kültürü, yeni kuşak tarafından büyük ölçüde reddedilmektedir. Onlar, siyaseti bir savaş olarak değil, bir hizmet yarışı olarak görme eğilimindedirler. Rakiplerini “düşman” olarak değil, farklı düşünen ama aynı ülkenin vatandaşı olan meşru aktörler olarak kabul ederler. Kullandıkları dil, daha sakin, daha saygılı ve daha çok ortak noktalara vurgu yapan bir dildir. Bu, özellikle siyasi gerilimden yorulmuş, normalleşme ve uzlaşı arayan yeni seçmen kitlesi nezdinde son derece pozitif bir karşılık bulmaktadır.
Üçüncü ve en belirgin fark ise, sosyal medyanın ve modern iletişim teknolojilerinin ustalıkla kullanılmasıdır. Eski nesil liderler için medya, genellikle kontrol edilmesi gereken, mesafeli bir ilişki kurdukları bir alandı. Yeni kuşak ise, adeta sosyal medyanın içinde doğmuş, bu mecranın dilini, dinamiklerini ve gücünü çok iyi bilen bir nesildir. Onlar için sosyal medya, sadece bir propaganda aracı değil, aynı zamanda halkla doğrudan, aracısız ve samimi bir bağ kurmanın, şeffaflığı sağlamanın ve kendi anlatılarını inşa etmenin en etkili yoludur. Çektikleri samimi bir video, attıkları esprili bir tweet veya başlattıkları bir online kampanya ile, geleneksel medyanın yarattığı tüm algı duvarlarını bir anda yıkabilme potansiyeline sahiptirler.
Bu yeni siyaset anlayışının en güçlü ve en başarılı temsilcisi, hiç şüphesiz, İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu’dur. İmamoğlu, adeta bu yeni nesil lider profilinin bir prototipi gibidir. Siyasi kökeni merkez sağa dayansa da, kendisini katı bir ideolojik kalıba hapsetmez. Bir yandan CHP’nin sosyal demokrat değerlerini savunurken, diğer yandan muhafazakâr seçmenin hassasiyetlerine saygı duyan, milliyetçi refleksleri olan ve liberal aydınlarla da diyalog kurabilen, son derece esnek ve “kapsayıcı” bir kimliğe sahiptir. Kullandığı “radikal sevgi”, “her şey çok güzel olacak” gibi sloganlar, tamamen pozitif ve birleştirici bir dil üzerine kuruludur. En sert saldırılar karşısında bile öfkesine yenik düşmeyen, sakin ve esprili cevaplar veren tavrı, onu eski neslin kavgacı liderlerinden ayırır. Sosyal medyayı bir virtüöz gibi kullanması, ailesiyle birlikte verdiği samimi pozlar, onu halkın gözünde daha “insani”, daha “bizden biri” yapmaktadır. En önemlisi, İstanbul gibi devasa bir metropolü, tüm engellemelere rağmen başarılı bir şekilde yönetmesi, onun sadece popüler bir figür değil, aynı zamanda bir “icraatçı”, bir “proje adamı” olduğunu kanıtlamıştır. İmamoğlu, bu özellikleriyle, sadece CHP’nin değil, tüm muhalefetin en güçlü cumhurbaşkanı adayı olarak, geleceğin en önemli lider figürü konumundadır.
CHP’nin yeni Genel Başkanı Özgür Özel de, bu yeni kuşağın bir diğer önemli temsilcisidir. Eczacı kökenli olan Özel, yıllardır Meclis’in en çalışkan ve en hazırlıklı hatiplerinden biri olarak, pragmatik ve çözüm odaklı siyasetin bir örneğini sergilemiştir. Genel başkanlık sürecinde ve sonrasında kullandığı dil, Kılıçdaroğlu’nun sakinliğinden farklı olarak daha enerjik ve tutkulu, ancak Erdoğan’ınki gibi saldırgan ve kutuplaştırıcı olmayan, yapıcı bir muhalefet dilidir. İmamoğlu kadar karizmatik bir halk lideri olmasa da, onun gücü, parti örgütüne hakimiyeti, parlamenter tecrübesi ve uzlaşmacı karakterinden gelmektedir. Özel, kendisini “orkestra şefi” olarak tanımlayarak, liderliğin tek bir kişiden ibaret olmadığına, kolektif bir akla ve işbirliğine dayandığına inanan, daha modern ve daha demokratik bir liderlik anlayışını temsil etmektedir.
Bu yeni nesil, sadece muhalefetle sınırlı değildir. İktidar kanadında da, eski neslin gölgesinden çıkarak kendi hikayelerini yazmaya çalışan yeni figürler yükselmektedir. Bunların en başında, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın damadı ve T3 Vakfı Mütevelli Heyeti Başkanı Selçuk Bayraktar gelmektedir. Bayraktar, siyasi bir unvanı olmamasına rağmen, Türkiye’nin milli savunma sanayiinde, özellikle de İHA ve SİHA teknolojilerinde yarattığı devrimle, toplumun geniş kesimlerinde, partiler üstü bir “milli kahraman” statüsü kazanmıştır. Teknokrat kimliği, mütevazı ve dindar yaşam tarzı, siyasi polemiklerden uzak duran tavrı, onu klasik AKP’li siyasetçi profilinden ayırmaktadır. O, siyasetin yıpratıcı dilinden uzak durarak, “icraat” ve “milli teknoloji hamlesi” üzerinden, özellikle genç ve milliyetçi seçmen nezdinde büyük bir popülariteye ulaşmıştır. Pek çok kişi tarafından Erdoğan sonrası dönemin en potansiyelli lider adayı olarak görülen Bayraktar, gelecekte siyasete girmesi durumunda, tüm siyasi dengeleri altüst etme potansiyeli taşımaktadır.
İktidar kanadındaki bir diğer yükselen figür ise, Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’dır. Uzun yıllar MİT Başkanlığı gibi devletin en kritik görevlerinden birini yürüten Fidan, sessiz, gizemli ve derin bir “devlet aklı” imajına sahiptir. Dışişleri Bakanı olduktan sonra sergilediği diplomatik performans, onu sadece bir bürokrat olmaktan çıkarıp, uluslararası alanda tanınan ve saygı duyulan bir siyasi aktöre dönüştürmüştür. O, Erdoğan gibi meydanlarda bağıran bir lider değil, kapalı kapılar ardında stratejik hamleler yapan, rasyonel ve soğukkanlı bir oyuncudur. Bu özellikleri, onu özellikle devletçi ve milliyetçi çevreler için güvenilir bir lider adayı yapmaktadır.
Diğer partilerde de benzer bir nesil değişimi gözlemlenmektedir. İYİ Parti’de Meral Akşener’in çekilmesiyle partinin başına geçen Müsavat Dervişoğlu, her ne kadar eski kuşak siyasetin içinden gelse de, partiyi daha kolektif bir akılla yönetme ve daha merkezde konumlandırma arayışındadır. Yeniden Refah Partisi lideri Fatih Erbakan, babasının mirasını modern bir dille ve yeni sorunlara odaklanarak (ekonomi, ahlaki yozlaşma vb.) yeniden yorumlamakta ve muhafazakâr seçmen içinde yeni bir çekim merkezi oluşturmaktadır.
Sonuç olarak, Türk siyaseti, sancılı ama kaçınılmaz bir nesil değişiminin eşiğindedir. Erdoğan, Kılıçdaroğlu, Bahçeli gibi, siyasetin son otuz yılına damgasını vurmuş olan lider kuşağı, biyolojik ve siyasi olarak yavaş yavaş sahneden çekilirken, yerlerini yeni bir kuşak almaktadır. Bu yeni kuşak, eski neslin ideolojik katılıklarından, kutuplaştırıcı dilinden ve mesafeli liderlik anlayışından büyük ölçüde kopmuştur. Onlar, daha pragmatik, daha birleştirici, daha teknolojiye hakim ve daha çok halkın somut sorunlarına odaklı bir siyaset anlayışını temsil etmektedirler. Elbette bu, siyasetin tamamen kimliklerden ve ideolojilerden arınacağı anlamına gelmemektedir. Ancak mücadelenin üslubu, yöntemi ve öncelikleri değişmektedir. Ekrem İmamoğlu’nun kapsayıcılığı, Özgür Özel’in kolektif liderlik anlayışı, Selçuk Bayraktar’ın teknokrat milliyetçiliği ve Hakan Fidan’ın stratejik derinliği, geleceğin Türkiye’sini yönetecek olan liderlik prototiplerinin farklı veçheleridir. Bu yeni neslin mücadelesi, sadece kimin iktidar olacağını değil, aynı zamanda Türkiye’nin 21. yüzyılda nasıl bir ülke olacağını, nasıl bir siyaset kültürüyle yönetileceğini de belirleyecektir. Bu, eski dünyanın külleri üzerinden yeni bir siyasetin doğuş hikayesidir.
Bölüm 40: “Geleceğin Muhalefeti: Dönüşüm Tamamlandı mı?”
Bir kale vardı; duvarları katı ideolojilerden, harcı tarihsel korkulardan ve pencereleri sadece kendi içine bakan bir kale. Bu, yirmi birinci yüzyılın başında, Cumhuriyet Halk Partisi’nin kendi kendine inşa ettiği, onu hem koruyan hem de hapseden “laiklik kalesiydi.” Bu serüven, bu kalenin duvarlarında beliren ilk ince çatlakla başladı; Deniz Baykal’ın donuk ve gururlu yalnızlığından, Kemal Kılıçdaroğlu’nun o kaleyi içeriden dönüştürmek için vurduğu sabırlı ve inatçı çekiç darbelerine uzandı. Gezi’nin beklenmedik dinamitiyle sarsıldı, ittifakların zorunlu pragmatizmiyle esnedi, Adalet Yürüyüşü’yle ilk defa dış dünyayla gerçekten temas kurdu. Altılı Masa gibi en iddialı projesiyle kendini aşmaya çalışırken, 2023’ün büyük yenilgisiyle kendi enkazının altında kaldı. Ve en sonunda, kimsenin beklemediği bir anda, o enkazın küllerinden, 2024’ün şafağında, yeni bir liderlik ve yeni bir umutla yeniden doğdu. “Kaledeki Çatlak” serisinin bu son bölümünde, geride bıraktığımız bu sancılı ve dönüştürücü yolculuğun bir muhasebesini yaparak geleceğe bakıyoruz. CHP’nin başlattığı bu devrimci dönüşüm kalıcı mı, yoksa sadece konjonktürel bir bahar mı? Türkiye siyasetini on yıllardır esir alan o keskin kimlik fay hatları, yerini hangi yeni ve daha karmaşık mücadele alanlarına bırakıyor? Geleceğin muhalefeti, bu yeni denklemin neresinde duracak?
Bu uzun ve meşakkatli yolculuğun sonunda sorulması gereken ilk ve en temel soru şudur: CHP’nin dönüşümü tamamlandı mı ve bu dönüşüm geri döndürülemez mi? Bu soruya verilecek basit bir evet ya da hayır cevabı, siyasetin karmaşık doğasını ve partinin kendi içindeki derin çelişkileri göz ardı etmek olur. Ancak bugünden bakıldığında, bu dönüşümün sadece bir makyaj veya bir vitrin değişikliği değil, partinin genetik kodlarına işleyen, yapısal ve muhtemelen kalıcı bir değişim olduğuna dair güçlü işaretler bulunmaktadır.
Bu kalıcılığın en önemli teminatı, partide yaşanan kuşak ve zihniyet devrimidir. Özgür Özel, Ekrem İmamoğlu ve Mansur Yavaş üçgeninde somutlaşan yeni liderlik, sadece isimlerin değil, aynı zamanda siyaset yapma biçiminin de değiştiğinin bir kanıtıdır. Bu kuşak, Soğuk Savaş’ın ve 90’ların katı ideolojik kavgalarının travmalarını taşımayan, siyaseti bir beka mücadelesi olarak değil, bir kamu hizmeti ve sorun çözme sanatı olarak gören bir nesildir. Onlar için başarı, soyut idealleri savunmaktan çok, halkın somut dertlerine (ekonomi, ulaşım, barınma, çevre) dokunabilmekle, liyakatli ve şeffaf bir yönetim sergileyebilmekle ölçülmektedir. 2024 yerel seçimlerindeki zafer, tam da bu yeni siyaset anlayışının, yani “hizmet siyasetinin”, “kimlik siyasetine” karşı kazandığı bir zaferdir. Parti, bu yeni formülle kazanmanın tadını bir kez almıştır ve seçmenin de bu modeli onayladığını görmüştür. Bu nedenle, eski, katı ve seçmen nezdinde karşılığı olmayan bir kimlik siyasetine geri dönmek, artık siyasi bir intihar olacaktır.
Dönüşümün kalıcılığına dair ikinci önemli kanıt, partinin güç merkezlerinin değişmesidir. Eskiden CHP, gücün tamamen genel merkezde toplandığı, Ankara’daki bürokratik bir aklın tüm ülkeye siyaset dayattığı, son derece merkeziyetçi bir yapıydı. 2019 ve 2024 zaferleri, bu yapıyı temelden sarsmıştır. Artık partinin en büyük güç merkezleri, kazandıkları büyükşehir belediyeleridir. İstanbul, Ankara, İzmir, Bursa, Adana gibi metropoller, sadece birer yerel yönetim değil, aynı zamanda muhalefetin iktidar olduğu, kendi kaynaklarını yaratan, kendi projelerini üreten ve milyonlarca insanla her gün doğrudan temas kuran birer “iktidar adacığı”dır. Bu belediyelerde yetişen yeni nesil siyasetçiler, uygulanan başarılı sosyal politikalar ve yaratılan yeni yönetim kültürü, partinin genel merkezdeki dönüşümünü sürekli olarak besleyen ve geri dönülmez kılan birer dinamo işlevi görmektedir. Artık genel merkez, belediyelere değil, belediyeler genel merkeze ilham ve meşruiyet vermektedir.
Ancak, tüm bu olumlu göstergelere rağmen, dönüşümün hala ne kadar kırılgan olduğunu ve eski reflekslerin ne kadar derinde yattığını da unutmamak gerekir. Kalenin temellerindeki o eski, ulusalcı ve devletçi taşlar hala yerli yerindedir. Partinin DNA’sına işlemiş olan bu damar, özellikle ülkenin bir milli güvenlik kriziyle (büyük bir terör saldırısı, bir dış politika gerilimi vb.) karşılaştığı anlarda, yeniden ve güçlü bir şekilde yüzeye çıkma potansiyeli taşımaktadır. Kürt sorunu, bu fay hattının en zayıf ve en kolay kırılabilecek noktası olmaya devam etmektedir. Yeni yönetimin şu ana kadar bu konuda sergilediği dengeli ve demokratik duruş, yarın daha sert bir milliyetçi rüzgarın esmesiyle, bir anda yerini eski, güvenlikçi ve inkarcı reflekslere bırakabilir. Bu, partinin önündeki en büyük samimiyet testidir.
Aynı şekilde, yeni liderlik üçgeni arasındaki hassas denge de bu dönüşümün bir diğer kırılgan noktasıdır. Şu an için ortak bir zaferin coşkusuyla bir arada duran Özel, İmamoğlu ve Yavaş arasındaki ilişki, gelecekteki cumhurbaşkanlığı adaylığı gibi kişisel hırsların ve güç mücadelelerinin devreye girmesiyle, bir uyumdan bir rekabete evrilebilir. Böyle bir iç savaş, partinin onca zorlukla inşa ettiği yeni imajını bir anda yerle bir etme, onu yeniden kendi içine kapanan, kavgalı bir yapıya dönüştürme riski taşır.
Bu dönüşüm tartışmasının ötesinde, asıl büyük soru, Türkiye siyasetinin gelecekte hangi fay hatları üzerinde şekilleneceğidir. On yıllardır siyaseti domine eden laik-muhafazakâr, Alevi-Sünni, Türk-Kürt gibi keskin kimlik ayrımları, önemini tamamen yitirmese de, artık tek başına seçmen davranışını açıklamakta yetersiz kalmaktadır. Yeni ve daha karmaşık fay hatları belirginleşmektedir.
Bunların en başında ve en belirleyici olanı, hiç şüphesiz, “ekonomik fay hattı”dır. Bu, klasik Marksist anlamda bir sınıf çatışmasından çok, “geçinenler ve geçinemeyenler”, “sistemin kazananları ve kaybedenleri” arasındaki derin uçurumdur. Yüksek enflasyonun ve adaletsiz gelir dağılımının yarattığı bu fay hattı, eski kimlikleri ve sadakatleri anlamsızlaştırmaktadır. Yıllardır AKP’ye oy veren bir emekli, artık boş tenceresinin sesini, liderinin beka söyleminden daha fazla duymaktadır. Bu durum, siyaseti daha pragmatik, daha somut ve daha çok cüzdana odaklı bir hale getirmektedir. Geleceğin siyasetinde başarılı olacak olanlar, bu ekonomik adaletsizliğe en ikna edici ve en somut çözümleri sunabilenler olacaktır.
İkinci olarak, bir “yönetişim fay hattı” ortaya çıkmaktadır. Bu, liyakat, şeffaflık ve hesap verebilirlik gibi kavramlar üzerine kurulu “iyi yönetim” ile israf, yolsuzluk ve keyfilik üzerine kurulu “kötü yönetim” arasındaki bir mücadeledir. Özellikle genç ve eğitimli seçmenler, artık partilerin ideolojik sloganlarından çok, yöneticilerin performansına, projelerin kalitesine ve kaynakların nasıl kullanıldığına bakmaktadır. CHP’li belediyelerin yarattığı en büyük etki, tam da bu alanda, daha rasyonel, daha katılımcı ve daha şeffaf bir yönetim modelinin mümkün olduğunu göstermeleridir. Gelecekte, seçmenler giderek daha fazla, kendilerine hizmet eden, sorunlarını çözen “yöneticilere” oy verecek, kendilerine bağıran, onları kutuplaştıran “liderlere” ise sırtını dönecektir.
Üçüncü ve giderek daha da keskinleşecek olan fay hattı ise, “demografik ve kültürel beka” fay hattıdır. Bu, büyük ölçüde sığınmacı krizi etrafında şekillenen, ancak onun da ötesine geçen, ülkenin kimliğine, kültürüne ve geleceğine dair derin bir endişeden beslenmektedir. Bu, ne sağ ne de sol olan, tüm siyasi yelpazeyi kesen, yeni ve radikal bir milliyetçilik türüdür. Bu fay hattı, bir yanda “kozmopolit”, “evrenselci” ve “insan hakları odaklı” bir dünya görüşü ile diğer yanda “yerli”, “milli” ve “güvenlik odaklı” bir dünya görüşünü karşı karşıya getirmektedir. Bu, gelecekte siyasetin en hararetli ve en tehlikeli mücadele alanlarından biri olmaya adaydır.
Sonuç olarak, CHP’nin başlattığı dönüşüm tamamlanmamıştır; çünkü siyasi dönüşümler hiçbir zaman bitmeyen, sürekli evrilen süreçlerdir. Kale yıkılmıştır, ancak yerine inşa edilecek olan yeni yapının ne kadar sağlam, ne kadar kapsayıcı ve ne kadar fırtınalara dayanıklı olacağı henüz belli değildir. Geleceğin muhalefeti, artık sadece iktidarı eleştiren bir yapı olamaz; aynı zamanda, bu yeni fay hatları üzerinde, Türkiye’nin tüm farklı renklerini ve seslerini bir araya getirecek, yeni bir toplumsal sözleşme, yeni bir ortak gelecek hayali sunmak zorundadır. Bu hayal, ekonomik adaleti, demokratik yönetişimi ve toplumsal barışı merkeze alan bir hayal olmalıdır. Türkiye’nin geleceği, bu çatlaklardan sızan ışığın kalıcı bir şafağa mı, yoksa eski karanlığın geri dönüşünden önceki son parıltıya mı dönüşeceğini, bu yeni neslin ve onların liderliğinin vereceği cevaplar belirleyecektir. Yol uzun, sınav çetindir, ancak on yıllardır ilk defa, kalenin dışında umutlu bir başlangıç için bir imkân doğmuştur.
