Bölüm 1: Giriş – Bir Ulusun Doğuşu ve Tarihin Yeniden Yazılma İhtiyacı
Cihan Harbi’nin ardından çöken bir imparatorluğun dumanı tüten enkazı üzerinde, yepyeni bir siyasi ve toplumsal varlık olarak sahneye çıkan Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş öyküsü, yalnızca silahların gücüyle kazanılmış zaferlerin ve meclis kürsülerinden ilan edilen devrimlerin bir dökümü olarak anlaşılamaz. Bu, çok daha köklü, çok daha sancılı bir dönüşümün, altı yüz yıllık bir kimlik tanımının iflasıyla yüzleşen bir toplumun, kendi varlığını yeniden anlamlandırma, tarihini yeni baştan yazma ve geleceğini üzerine inşa edeceği sağlam bir zemin bulma yolundaki destansı çabasının anlatısıdır. Yüzyıllar boyunca tebaasını etnik köken veya dil birliğinden ziyade, evrensel bir din olan İslam ve o dinin dünyevi koruyucusu olan Padişah-Halife’ye sadakat temelinde birleştiren Osmanlı Devleti, “ümmet” adı verilen aşkın bir cemaat fikrine dayanıyordu. Bu kozmopolit yapı içerisinde “Türk” kimliği, devletin kurucu unsuru olmasına karşın, saray ve aydınlar nezdinde çoğu vakit ikincil bir anlam taşırdı; kimi zaman Anadolu ve Rumeli’nin kırsalında yaşayan, tahsilsiz, göçebe geleneklerini sürdüren kitleleri tanımlamak için kullanılan, hatta yer yer küçümseyici bir tınıya bürünen bir sıfattı. Yönetici sınıf kendisini “Osmanlı” olarak tanımlar, aidiyetini hanedana ve dine bağlarken, imparatorluğun gayrimüslim tebaası da kendi dini cemaatleri (millet sistemi) içinde varlığını sürdürürdü. Bu karmaşık ve çok katmanlı kimlik yapısı, on dokuzuncu yüzyıl boyunca Avrupa’dan yayılan ve bir kasırga gibi imparatorluğun önce Balkanlar’daki Hristiyan topraklarını, ardından Arap vilayetlerini koparan milliyetçilik akımları karşısında savunmasız kalmıştı.
Milliyetçilik ideolojisi, her “milletin” kendi kaderini tayin etme ve kendi ulus-devletini kurma hakkına sahip olduğu fikrini vaaz ediyordu. Bu fikir, Osmanlı’nın Hristiyan tebaası arasında hızla yayılarak Yunan, Sırp, Bulgar, Rumen isyanlarına ve bağımsızlık hareketlerine yol açtı. İmparatorluk, kendi bağrından kopan o yeni ulusların ateşiyle yanarken, devletin asli unsuru olan Türkler, kimliklerini ve tarihteki yerlerini sorgulamaya başladılar. Özellikle 1912-1913 Balkan Savaşları’nda yaşanan hezimet, o sorgulamayı varoluşsal bir krize dönüştürdü. Yüzyıllardır vatan toprağı olan Rumeli’nin birkaç hafta içinde elden çıkması, yüz binlerce insanın katledilmesi ve milyonlarca Müslüman-Türk’ün (muhacirlerin) perişan halde Anadolu’ya sığınması, “Osmanlıcılık” idealinin, yani farklı unsurları bir arada tutma politikasının ne denli büyük bir yanılsama olduğunu acı bir gerçeklikle ortaya koydu. Bu travma, Ziya Gökalp, Yusuf Akçura gibi düşünürlerin öncülüğünü yaptığı Türkçülük akımının, imparatorluğu kurtaracak son çare olarak aydınlar arasında güç kazanmasına neden oldu. Artık sadakat, soyut bir “Osmanlılık” ya da çökmekte olan bir “halifelik” makamına değil, somut bir “Türk milletine” yönelmeliydi.
Birinci Dünya Savaşı’na İttifak Devletleri safında katılan Osmanlı İmparatorluğu’nun aldığı yenilgi ve 30 Ekim 1918’de imzalanan Mondros Mütarekesi, o kimlik krizini bir ölüm kalım mücadelesi seviyesine çıkardı. Mütareke koşulları, galip İtilaf Devletleri’ne imparatorluğun herhangi bir stratejik noktasını “güvenliklerini tehdit eden bir durum” bahanesiyle işgal etme hakkı veriyordu. Kısa süre içinde başkent İstanbul fiilen, Anadolu’nun pek çok bölgesi ise resmen işgal edildi. Burdu terhis edilmiş, donanmaya el konulmuş, milletin onuru ve istiklali Batılı güçlerin insafına terk edilmişti. Bu askeri ve siyasi çöküşe, Batı kamuoyunda ve tarih yazımında yüzyıllardır kök salmış olan aşağılayıcı bir “Türk” imajı eşlik ediyordu. Buryantalist bakış açısının şekillendirdiği o imaja göre Türk, medeniyet kurma yeteneğinden mahrum, girdiği yerlere yalnızca yıkım ve sefalet getiren, Asya steplerinden kopup gelmiş barbar bir göçebe sürüsüydü. Edward Gibbon gibi on sekizinci yüzyıl tarihçilerinden başlayarak, on dokuzuncu yüzyılın sömürgeci ve ırkçı teorileriyle beslenen o anlatı, Türklerin tarihini Bizans gibi büyük bir medeniyeti yıkan ve fethettiği toprakları çoraklaştıran bir “anti-medeniyet” unsuru olarak sunuyordu. “Hasta Adam” tabiri, yalnızca imparatorluğun siyasi zayıflığına değil, Türk milletinin doğası gereği ilerlemeye ve modernleşmeye kapalı olduğu yönündeki ırkçı bir ön yargıya işaret ediyordu.
Ağustos 1920’de Osmanlı Hükümeti’ne dayatılan Sevr Antlaşması, işte o barbarlık ve yönetme ehliyetsizliği anlatısının ete kemiğe bürünmüş, hukuki bir belgeye dönüşmüş haliydi. Bu antlaşma, Türklere Anadolu’nun ortasında, denize çıkışı olmayan, komşularının ekonomik ve siyasi vesayeti altında, ordusuz ve savunmasız, küçük bir kara parçası bırakıyordu. İzmir ve çevresi Yunanistan’a, güney vilayetleri Fransız ve İtalyan nüfuz bölgelerine, Doğu Anadolu’da ise bir Ermeni ve bir Kürt devleti kurulması öngörülüyordu. Boğazlar uluslararası bir komisyonun yönetimine terk ediliyor, maliye tamamen yabancıların denetimine giriyordu. Kısacası Sevr, bir milleti tarih sahnesinden silmeyi amaçlayan bir ölüm fermanıydı. Bu ferman, Anadolu’da Mustafa Kemal Paşa’nın liderliğinde filizlenen Milli Mücadele’nin ne denli haklı ve zorunlu bir direniş olduğunu ortaya koyuyordu. Kurtuluş Savaşı, yalnızca vatan topraklarını düşman işgalinden kurtarmak için verilmiş bir savaş değildi; o, aynı zamanda Batı’nın dayattığı o aşağılayıcı kimliği ve tarihsel rolü reddetme, bir milletin kendi kaderini kendi ellerine alma ve onurunu yeniden kazanma mücadelesiydi.
Lozan Antlaşması ile askeri ve siyasi zafer tescillenip, 29 Ekim 1923’te Cumhuriyet ilan edildiğinde, bağımsızlık kağıt üzerinde sağlanmıştı. Fakat asıl zorlu mücadele yeni başlıyordu: kültürel ve zihinsel bağımsızlığın inşası. Yeni kurulan ulus-devlet, meşruiyetini ve geleceğini güvence altına almak için, farklı sosyal ve etnik kökenlerden gelen yurttaşlarına ortak, birleştirici ve gurur duyacakları yeni bir kolektif kimlik sunmak zorundaydı. Saltanatın ve hilafetin kaldırılmasıyla birlikte, tebaayı birleştiren o iki kadim kurum ve onlara bağlı “ümmet” kimliği tarihe karışmıştı. Artık aidiyetin temelinde “ulus” olacaktı. Peki, o ulusun sınırları, tanımı, karakteri ne olacaktı? Tarihsel kökleri nereye uzanacaktı? Yakın geçmiş, yani Osmanlı tarihi, çöküşün, geri kalmışlığın, Batı karşısındaki yenilgilerin bir simgesi olarak görülüyor, hatta inkılapların radikalliği içinde bilinçli bir şekilde ötekileştiriliyordu. Dolayısıyla, yeni ve dinamik Türkiye Cumhuriyeti’nin tarihi 1923’te başlayamazdı. Bir ağacın geleceğe uzanabilmesi için köklerinin toprağın derinliklerinde olması gerektiği gibi, bir ulusun da kendine güvenebilmesi ve geleceğe umutla bakabilmesi için geçmişinde dayanabileceği parlak ve köklü bir mirasa ihtiyacı vardı.
İşte tam o noktada, Batı’nın “barbar istilacı” yaftasına karşı, Türklerin aslında dünya medeniyetinin kurucu unsurlarından biri olan, kadim, soylu ve yaratıcı bir millet olduğu fikrini temel alan yeni bir tarih tezi yaratma ihtiyacı, bir zorunluluk olarak ortaya çıktı. Bu ihtiyaç, soğuk ve mesafeli bir akademik arayışın ürünü değil, doğrudan doğruya bir “milli dava” olarak benimsendi. Bu davanın en ön saflarında ise Cumhuriyet’in kurucusu ve ilk Cumhurbaşkanı Mustafa Kemal Atatürk yer alıyordu. Atatürk, yalnızca bir asker ve devlet adamı değil, tarih ve dil konularına tutkuyla bağlı bir entelektüeldi. Bu, milletlerin hayatında tarihin oynadığı rolün farkındaydı. Bir millete geçmişini unutturmanın, onu köksüz ve özgüvensiz bırakmanın, geleceğini çalmakla eşdeğer olduğuna inanıyordu. Geceleri Çankaya’daki sofrasında dönemin önde gelen aydınları, tarihçileri ve dilbilimcileriyle yaptığı, sabahlara kadar süren tartışmalar, onun o konuya ne denli önem verdiğinin kanıtıydı. Yabancı dillerden, özellikle Fransızcadan okuduğu H.G. Wells’in “Medeniyetin Ana Hatları” gibi dünya tarihi kitaplarının kenarlarına düştüğü notlar, Batı merkezli tarih anlatısını nasıl eleştirel bir süzgeçten geçirdiğini ve kendi alternatifini aradığını gösteriyordu. Bu, Batılıların yazdığı tarihi edilgen bir şekilde kabul etmenin, onların Türklere biçtiği ikincil rolü de peşinen kabullenmek anlamına geleceğini biliyordu. Buna karşı, aktif, özne olan, tarihi yazan ve yapan bir Türk kimliği inşa edilmeliydi. Bu kimlik, Anadolu’ya 1071’de Malazgirt Savaşı ile gelmiş bir “yabancı” değil, binlerce yıldır o toprakların ve hatta daha geniş bir coğrafyanın medeniyet birikimine katkı sağlamış otokton, yani yerli bir unsur olmalıydı. Bu arayış, yalnızca ulusal gururu okşamakla kalmayacak, Misak-ı Milli sınırları içinde yaşayan ve farklı dilsel ve etnik kökenlere sahip olan bütün yurttaşları, ortak bir “Türk” üst kimliğinin şemsiyesi altında birleştirecek en güçlü harç olacaktı.
O büyük projenin hayata geçirilmesi için kurumsal adımlar atılmakta gecikilmedi. Devlet, bütün imkanlarını o milli davanın hizmetine sundu. 1931 yılında, bizzat Atatürk’ün himayesinde ve direktifleriyle Türk Tarihini Tetkik Cemiyeti kuruldu. Bu cemiyetin amacı, okul kitaplarından akademik yayınlara kadar bütün alanlarda geçerli olacak, Türklerin medeniyet tarihindeki yerini merkeze alan yeni bir tarih anlatısı oluşturmaktı. Bir yıl sonra, 1932’de ise, onu tamamlayan bir diğer devrimci adım atılarak Türk Dilini Tetkik Cemiyeti hayata geçirildi. Bu kurumun görevi ise, yüzyıllardır Arapça ve Farsçanın yoğun etkisi altında kalan, saray ve aydın dili olan Osmanlıcadan arınmış, halkın konuştuğu dile dayanan, kökleri Orta Asya’da olduğu varsayılan saf bir “Öztürkçe” yaratmaktı. Daha sonra isimleri Türk Tarih Kurumu (TTK) ve Türk Dil Kurumu (TDK) olarak kalıcılaşacak o iki yapı, Cumhuriyet rejiminin ideolojik ve kültürel inşasının adeta iki temel direği haline geldi. Bu kurumların çalışmaları, sıradan akademik faaliyetler olarak görülmüyor, Cumhurbaşkanı tarafından anbean takip edilen, bütçeden en büyük payların ayrıldığı, sonuçları büyük bir heyecanla beklenen birer milli seferberlik olarak yürütülüyordu. Artık tarih ve dil, birkaç uzmanın kapalı odalarda tartıştığı konular olmaktan çıkmış, milletin tamamının geleceğini şekillendirecek, okullardaki müfredattan gazetelerin manşetlerine, radyo anonslarından halkevlerinde verilen konferanslara kadar yaşamın bütün dokusuna nüfuz etmesi hedeflenen bir bilinçlendirme hareketine dönüşmüştü.
Yeni tarih anlayışının toplum önündeki ilk büyük ve görkemli sunumu, 2-11 Temmuz 1932 tarihleri arasında Ankara Halkevi’nde toplanan Birinci Türk Tarih Kongresi oldu. Bu kongre, akademik bir toplantıdan çok, yeni rejimin tarih alanındaki manifestosunun ilanıydı. Bizzat Atatürk’ün de oturumlarına katıldığı ve tartıştığı kongrede, dönemin önde gelen aydınları ve tarihçileri (Afet İnan, Reşit Galip, Samih Rıfat, Yusuf Ziya Özer gibi isimler) tarafından sunulan tebliğler, daha sonraları “Türk Tarih Tezi” olarak adlandırılacak olan ana çerçevenin temel taşlarını döşedi. Bu tezin özü, oldukça iddialı ve devrimciydi: Dünya medeniyetinin beşiği, sanıldığı gibi Mezopotamya veya Mısır değil, Orta Asya’da, bir iç denizin kıyılarında gelişmiş olan yüksek bir kültürdü. Bu yüksek kültürün yaratıcısı ise “brakisefal” (kısa kafatasına sahip) Alpin ırkına mensup olan Türklerdi. Tarih öncesi çağlarda yaşanan büyük kuraklık ve iklim değişiklikleri nedeniyle, o anayurttan dünyanın dört bir yanına büyük göç dalgaları yaşanmıştı. Bu göçler sonucunda Türkler, gittikleri her yere, yani Çin’e, Hindistan’a, Mezopotamya’ya, Mısır’a, Anadolu’ya ve Ege kıyılarına medeniyeti de beraberlerinde taşımışlardı. Bu cüretkar iddiaya göre, yazıyı, astronomiyi, hukuku icat eden Sümerler; Anadolu’da büyük bir imparatorluk kuran Hititler (kongredeki adıyla Etiler); Ege medeniyetinin önemli bir parçası olan Truvalılar ve hatta İtalya’daki Etrüskler gibi kadim medeniyetler, ya doğrudan doğruya o Orta Asyalı göçmenlerin torunlarıydı, yani Türk kökenliydi, ya da o yüksek Türk medeniyetinden kuvvetle etkilenmişlerdi.
O tez, Batı’nın tarih anlatısını tam anlamıyla baş aşağı çeviriyordu. Türklerin Anadolu’daki varlığını 1071 Malazgirt Savaşı’ndan binlerce yıl öncesine götürüyor, onları o toprakların en eski ve en medeni halklarından biri haline getiriyordu. Böylece Türkler, Anadolu’ya sonradan gelmiş bir “fatih” ya da “işgalci” değil, o toprakların binlerce yıllık hafızasının bir parçası, hatta sahibi konumuna yükseliyordu. Batı medeniyetinin temeli sayılan Yunan ve Roma kültürlerinden çok daha önce, Mezopotamya ve Anadolu’da parlak medeniyetler kurmuş bir halkın mirasçısı olmak, Batı’nın “medeniyet yıkıcı barbar” yaftasına verilebilecek en güçlü cevaptı. Türk, bir anda tarihin nesnesi olmaktan çıkıp öznesi haline geliyor; medeniyeti yıkan değil, kuran ve yayan bir “ata” kimliğine bürünüyordu. Bu tarih tezi, elbette dönemin sınırlı arkeolojik bulgularının ve dilbilimsel verilerinin oldukça zorlayıcı ve ideolojik bir yorumuna dayanmaktaydı. Fakat temel amacı, yüzde yüz bilimsel ve nesnel bir gerçekliği ispatlamaktan ziyade, siyasi ve psikolojik bir hedefe ulaşmaktı. Bu hedef, yüzyıllardır süren askeri yenilgilerin, toprak kayıplarının ve en son Sevr Antlaşması ile zirveye ulaşan ulusal aşağılanmanın yarattığı kolektif travmayı tedavi etmekti. Yeni nesillere, atalarının şanlı geçmişiyle gurur duyacakları, kendilerini dünyanın en kadim ve en soylu milletlerinden birinin ferdi olarak görecekleri bir bilinç aşılamaktı. Atatürk’ün veciz bir şekilde ifade ettiği “Ne mutlu Türküm diyene!” sözü, içi boş bir slogan olmaktan çıkarılıp, arkası binlerce yıllık bir medeniyet kuruculuğu mirasıyla doldurulmuş somut bir özgüven manifestosuna dönüştürülmek isteniyordu. Bu yeni ve görkemli tarih anlatısı, ulus-devletin çimentosu olacak, Misak-ı Milli sınırları içindeki farklılıkları “ortak ata” ve “ortak köken” miti etrafında birleştirerek ulusal bütünleşmeyi pekiştirecekti.
İşte tam da o tarihsel, siyasi ve psikolojik zemin, ilerleyen bölümlerde ayrıntılarıyla ele alacağımız, ilk bakışta birbirinden kopuk, hatta bilimkurgu romanlarından fırlamış gibi görünen fantastik teorilerin neden ve nasıl böylesine büyük bir ciddiyetle ve devlet desteğiyle araştırıldığını anlamak için vazgeçilmez bir anahtar sunmaktadır. Türk kimliğine evrensel ve mümkün olan en eski kökeni bulma arzusu, araştırmacıları ve bizzat Atatürk’ü, Pasifik Okyanusu’nda battığı rivayet edilen efsanevi kayıp kıta Mu’ya ve onun ileri medeniyetine yöneltecekti. Medeniyetin başlangıcını Orta Asya’dan bile daha eskiye, bütün insanlığın ortak atası olduğu iddia edilen bir anavatana dayandırma fikri, o projenin nihai hedefiyle kusursuz bir uyum içindeydi. Yazıyı icat eden ve kökenleri hala bir sır perdesiyle örtülü olan Sümerlerin, dillerinin yapısal olarak Türkçe gibi eklemeli (bitişken) bir karaktere sahip olması, onların binlerce yıl önce Orta Asya’dan Mezopotamya’ya göç etmiş bir Türk kavmi olduğu tezini ateşleyecekti. Bu bağlantı, Türkleri “medeniyetin beşiği” olarak kabul edilen bir coğrafyanın kurucu aktörü yapacaktı. Bilimsel olarak Asya kökenli oldukları bilinen Amerikan yerlilerinin, yani Kızılderililerin, binlerce yıl önce Bering Boğazı’nı aşarak yeni kıtaya geçen Türklerin torunları olduğu iddiası gündeme gelecekti. Bu tez, Türklerin yayılma coğrafyasını ve tarihsel derinliğini okyanusları aşan, küresel bir boyuta taşıyacaktı. Batı medeniyetinin temel taşı ve kurucu metni sayılan Homeros’un İlyada destanında anlatılan, Akalara (Yunanlara) karşı kahramanca savaşan Truvalıların, Anadolu’nun kadim bir halkı olarak aslında Türk oldukları fikri, Batı’nın kültürel temeline bir Türk damgası vurma arzusunun en şiirsel yansımalarından biri olacaktı. Ve bütün o birbirinden farklı coğrafyaları, zamanları ve medeniyetleri tek bir potada eritecek olan nihai, en kapsayıcı ve en cüretkar teori, dünyadaki bütün dillerin, ilkel insanın güneşe olan hayranlığından doğan tek bir heceden (“ağ”) türediği ve o kök dilin en saf halini Türkçenin muhafaza ettiği iddiasını taşıyan Güneş Dil Teorisi olacaktı.
Netice itibarıyla, yirminci yüzyılın ilk yarısında Türkiye’de yaşanan tarih ve dil devrimi, basit bir akademik merakın veya entelektüel bir fantezinin ürünü değildi. Bu, yıkılmış bir cihan imparatorluğunun külleri üzerinde, çağdaş, laik ve dinamik bir ulus yaratma projesinin en hayati, en stratejik bileşenlerinden birini teşkil ediyordu. Bu, Batı’nın oryantalist ve kibirli bakışına karşı onurlu bir başkaldırı, ümmet kimliğinden ulus kimliğine geçişin yarattığı boşluğu dolduracak birleştirici bir harç ve yeni nesillerin damarlarına enjekte edilmek istenen sarsılmaz bir özgüven ve gurur iksiriydi. Sonraki bölümlerde incelenecek olan Mu Kıtası ve Atatürk, Sümerlerin Türklüğü, Kızılderililerin Türklüğü, Truvalıların Türklüğü ve Güneş Dil Teorisi gibi başlıklar, o büyük kimlik inşası projesinin, o görkemli ve romantik tarih yazımı serüveninin en çarpıcı, en tartışmalı ve en unutulmaz durakları olarak karşımıza çıkacaktır. Bunların her biri, kendi başına birer teori olmanın çok ötesinde, bir milletin kendi köklerini ararken ne kadar uzak diyarlara, ne kadar eski çağlara ve ne kadar cesur hayallere uzanabildiğinin eşsiz birer vesikasıdır. Bu arayışın bizzat kendisi, ulaştığı sonuçların bilimsel geçerliliğinden bağımsız olarak, modern Türkiye Cumhuriyeti’nin entelektüel, kültürel ve ruhsal DNA’sının nasıl şekillendiğini kavramak için çıkılması zorunlu, aydınlatıcı bir yolculuktur. Bu yolculuğun ilk adımı, bir imparatorluğun can çekiştiği, bir cumhuriyetin doğum sancıları çektiği o dramatik kavşakta, tarihin yeniden yazılmak üzere bembeyaz bir sayfa gibi önlerinde durduğunu gören bir avuç vatanseverin sarsılmaz iradesiyle atılmıştı. Bu boş sayfayı, şanlı ve kadim bir geçmişin hikayesiyle doldurma görevi, bir milletin geleceğini kurtarmak kadar kutsal ve önemli bir görev olarak kabul edilmişti.
Bölüm 2: Kayıp Anavatan – Mu Kıtası ve Atatürk’ün Merakı
Türk Tarih Tezi’nin Orta Asya’da parlayan yüksek bir medeniyeti ve o medeniyetin kurucusu olan Türkleri tarihin başlangıç noktasına yerleştirme çabası, kendi içinde devrimci ve cüretkar bir adımdı. Fakat genç Cumhuriyet’in kurucu kadrosunun ve bizzat Mustafa Kemal Atatürk’ün zihnini meşgul eden kimlik arayışı, o coğrafi ve zamansal sınırlarla yetinmeyecekti. Eğer Batı’nın oryantalist tarih yazımı, Türkleri medeniyet sahnesine sonradan çıkmış, ikincil bir aktör olarak konumlandırıyorsa, ona verilecek nihai cevap, Türk kökenlerini bilinen bütün medeniyetlerin öncesine, tarihin sislerle kaplı şafağına, hatta mitolojik bir başlangıca taşımak olmalıydı. Burta Asya’daki yüksek kültürün kendisi nereden gelmişti? O medeniyetin tohumları hangi topraklarda filizlenmişti? O sorular, tarihsel bir arayışın ötesinde, bir milletin kolektif bilinçaltına yerleştirilecek en kadim, en sarsılmaz ve en görkemli köken mitini bulma arzusunu yansıtıyordu. İşte o arayış, Ankara’nın bozkırında kurulan yeni başkenti, Pasifik Okyanusu’nun engin maviliklerinde yattığı söylenen efsanevi bir kıtaya, bütün kayıp anavatanların en büyüğü olan Mu’ya bağlayacaktı.
Kayıp bir kıta, batık bir medeniyet fikri, insanlık hafızasında güçlü bir arketiptir. Platon’un diyaloglarında anlattığı, ahlaki yozlaşması nedeniyle tanrılar tarafından sulara gömülen teknolojik ve askeri olarak ileri medeniyet Atlantis’ten beri, o fikir insanlığın hayal gücünü meşgul etmiştir. Kayıp bir anavatan, yitirilmiş bir “altın çağı”, günümüzün kusurlu dünyasına bir alternatif sunar; aynı zamanda o yitik cennetin mirasçısı olma iddiası, bir topluluğa seçilmişlik ve soyluluk payesi kazandırır. Yirminci yüzyılın başlarında, Türk aydınlarının ve bizzat Atatürk’ün ilgisini çeken Mu efsanesi de, tam olarak o psikolojik ihtiyaca cevap veren, hazır bir mitolojik çerçeve sunuyordu. Bu çerçevenin mimarı, ne bir arkeolog ne de bir tarihçiydi. Bu, Viktorya dönemi İngiltere’sinde doğmuş, Hindistan’da görev yapmış bir albay, bir gezgin, bir avcı ve en önemlisi, dönemin teozofi ve okültizm akımlarından etkilenmiş bir amatör araştırmacı olan James Churchward’dan başkası değildi. Churchward’ın ortaya attığı anlatı, bilimsel metodolojinin katı kurallarından ziyade, mistik bir keşfin ve kişisel bir yorumun ürünüydü; fakat sunduğu vizyon, yeni bir ulusun kimlik arayışıyla o kadar mükemmel bir şekilde örtüşecekti ki, bilimsel temelinin zayıflığı bir engel teşkil etmeyecekti.
Churchward, yirminci yüzyılın ilk çeyreğinde yayımladığı bir dizi kitapla (“Kayıp Kıta Mu”, “Mu’nun Çocukları”, “Mu’nun Kutsal Sembolleri” gibi) teorisini dünyaya duyurdu. Anlatısına göre, bütün macerası Hindistan’da görev yaparken, bir tapınak rahibiyle kurduğu dostluk sayesinde başlamıştı. Bu yaşlı rahip, ona tapınağın gizli mahzenlerinde saklanan, binlerce yıllık, kimsenin okuyamadığı “Naacal Tabletleri”nden bahsetmişti. Churchward, o rahibin yardımıyla, ölü bir dil olduğuna inanılan o tabletlerin dilini çözmeyi başardığını iddia ediyordu. Tabletler, günümüzden on binlerce yıl önce Pasifik Okyanusu’nda var olmuş, devasa bir kıta olan Mu’nun hikayesini anlatıyordu. Churchward’a göre Mu, Hawaii adalarının kuzeyinden güneyde Fiji ve Paskalya Adası’na kadar uzanan, üç büyük kara parçasından oluşan cennet gibi bir vatandı. Geniş ovaları, gür ormanları, sakin nehirleri ve yedi büyük şehriyle Mu, yaklaşık altmış dört milyonluk bir nüfusa ev sahipliği yapıyordu.
Churchward’ın tasvir ettiği Mu medeniyeti, kelimenin tam anlamıyla bir ütopyaydı. Toplum, on farklı kabileden oluşmasına rağmen, “Ra-Mu” adını taşıyan, hem imparator hem de başrahip olan tek bir hükümdarın bilge yönetimi altında tam bir uyum içinde yaşıyordu. Mu’da özel mülkiyet, kıskançlık, suç veya savaş yoktu. İnsanlar, doğayla ve evrenle barışık, ruhsal olarak son derece gelişmiş varlıklardı. Bilimleri, günümüzün materyalist biliminden farklıydı; onlar, evreni yöneten kozmik güçleri, yaşam enerjisini ve insan ruhunun potansiyelini anlamaya odaklanmışlardı. Mimari dehaları, günümüz teknolojisiyle bile açıklanamayan, devasa taş blokları kullanarak inşa ettikleri tapınaklarda ve saraylarda kendini gösteriyordu. En önemlisi, Mu halkı tek bir Tanrı’ya inanıyordu. Güneş, o tanrının bir sembolüydü ve “Ra” olarak adlandırılıyordu, fakat taptıkları şey Güneş’in kendisi değil, onun temsil ettiği yaratıcı, ilahi güçtü. Bu inanç sistemi, “Mu’nun Kutsal Sembolleri” adını verdiği, evrenin dört temel gücünü temsil eden geometrik şekillerle ifade ediliyordu.
Churchward’ın anlatısına göre o görkemli medeniyetin sonu, trajik bir felaketle geldi. Yaklaşık 12.000 yıl önce, kıtanın altında bulunan devasa gaz odacıklarının çökmesiyle başlayan bir dizi deprem ve volkanik patlama, bütün kıtayı alevler içinde bıraktı ve sonunda Pasifik Okyanusu’nun sularına gömdü. Bu büyük tufandan yalnızca dünyanın çeşitli yerlerine daha önceden gönderilmiş olan koloniler ve felaketten gemilerle kaçmayı başaran küçük gruplar kurtulabildi. İşte Churchward’ın teorisinin kilit noktası tam da o noktada başlıyordu: Mu, yalnızca kayıp bir kıta değil, “Anavatan”dı. Dünya üzerindeki bütün büyük medeniyetler, Mısır, Sümer, Babil, Hindistan, Çin ve hatta Orta Amerika’daki Maya ve Aztek medeniyetleri, o felaketten kurtulan Mu’lu bilgelerin veya “Naacal Rahipleri”nin kurduğu kolonilerdi. Bunlar, gittikleri yerlere Mu’nun yüksek dinini, bilimini, alfabesini ve sembollerini taşımışlardı. Dolayısıyla, Mısır’daki Güneş tanrısı Ra, Mu’nun Ra’sının bir devamıydı. Mısır ve Maya piramitleri, Mu’daki mimari geleneğin bir kopyasıydı. Farklı medeniyetlerde görülen ortak semboller (gamalı haç, yılan, hayat ağacı gibi) onların ortak kökeninin, yani Mu’nun kanıtıydı.
O fantastik ve bütüncül anlatının, 1930’ların Türkiye’sinde neden böylesine bir heyecan yarattığını anlamak zor değildir. Türk Tarih Tezi, Türklerin kökenini Orta Asya’ya dayandırarak önemli bir adım atmıştı; fakat Churchward’ın Mu teorisi, o kökeni çok daha eskiye, çok daha evrensel bir başlangıç noktasına taşıma potansiyeli sunuyordu. Eğer dünya medeniyetinin kaynağı Mu ise ve Türkler de bir şekilde Mu’ya bağlanabilirse, o takdirde Türkler, yalnızca Orta Asya’da bir medeniyet kuran bir halk değil, bütün dünya medeniyetlerinin tohumunu atan “ana-ulus” konumuna yükselecekti. Bu fikir, Batı’nın “barbar” yaftasına karşı verilebilecek en radikal ve en kapsayıcı cevaptı. Türkler, Anadolu’ya sonradan gelmiş göçebeler olmak yerine, medeniyet ateşini Pasifik’teki anavatanlarından alıp dünyanın dört bir yanına, Mısır’a, Mezopotamya’ya ve en nihayetinde Orta Asya üzerinden Anadolu’ya taşıyan kutsal bir misyonun taşıyıcıları haline geliyorlardı. Bu anlatı, ulusal gururu okşamanın ötesinde, yeni kurulan ulus-devlete evrensel bir tarihsel önem atfediyordu.
Mustafa Kemal Atatürk’ün o teoriyle nasıl tanıştığına dair kesin bilgiler sınırlı olsa da, onun dünya meselelerine ve yeni yayınlara olan yoğun ilgisi göz önüne alındığında, Churchward’ın o dönemde Avrupa’da da popüler olan kitaplarının Fransızca çevirilerinden veya yabancı diplomatlar aracılığıyla haberdar olduğu düşünülmektedir. Konu, onun zihninde öylesine güçlü bir yankı uyandırmıştı ki, meseleyi kişisel bir merak konusu olmaktan çıkarıp, bir devlet projesi haline getirdi. Bu, Churchward’ın başlıca eserlerinin acilen Türkçeye çevrilmesi talimatını verdi. Bu talimat, sıradan bir kültürel faaliyet değil, bir istihbarat operasyonu hassasiyetiyle yürütülen, devletin en üst düzeyde öncelik verdiği bir görevdi. Kitaplar kısa sürede Türkçeye kazandırıldı ve Atatürk tarafından büyük bir dikkatle, satır satır okundu. Çankaya Köşkü’ndeki kütüphanesinde bulunan o çevirilerin kenarlarına aldığı notlar, altını çizdiği paragraflar, onun o konuyu nasıl bir ciddiyetle ele aldığını, anlatılanlarla Türk tarihi arasında nasıl bağlantılar kurmaya çalıştığını açıkça göstermektedir. Bu, bir ulusun lideri olarak, halkının köklerini efsanevi bir kıtada aramanın getireceği psikolojik ve siyasi faydaların farkındaydı.
Fakat Atatürk, yalnızca kitapları okumakla yetinmedi. Bu, konunun daha sistemli bir şekilde araştırılması için özel ekipler görevlendirdi. Bu araştırmaların merkezinde, o dönemde Türkiye’nin Meksika Büyükelçisi olarak görev yapan Tahsin Mayatepek bulunuyordu. Mayatepek’e verilen görev, Churchward’ın iddialarını yerinde incelemek, yani Mu’nun en önemli kolonilerinden biri olduğu varsayılan Maya medeniyetinin kalıntıları arasında, Türk kültürü ve diliyle ortak noktalar aramaktı. Atatürk ile Mayatepek arasında yıllarca süren yazışmalar, o araştırmanın ne kadar ayrıntılı bir şekilde yürütüldüğünü ortaya koymaktadır. Mayatepek, Meksika’daki müzeleri, arkeolojik alanları geziyor, Maya dili, sembolleri ve mitolojisi üzerine çalışmalar yapıyor ve bulgularını düzenli olarak raporlar halinde Ankara’ya, doğrudan Cumhurbaşkanı’na gönderiyordu. Bu raporlar, Çankaya’da büyük bir heyecanla bekleniyor ve Atatürk tarafından titizlikle inceleniyordu.
Peki, o araştırmalar sonucunda Mu ile Türkler arasında nasıl bir bağ kuruldu? Oluşturulan hipotez, mantıksal bir silsile takip ediyordu ve Türk Tarih Tezi’nin boş bıraktığı “başlangıç” halkasını dolduruyordu. Bu hipoteze göre, Mu kıtası battıktan sonra kurtulan gruplardan biri, gemilerle batıya doğru yola çıkmış ve Asya kıtasına ulaşmıştı. Bu Mu kökenli grup, Orta Asya’nın verimli topraklarına yerleşerek, daha sonra Türklerin atası kabul edilecek olan yüksek bir medeniyetin, Uygur medeniyetinin temelini atmıştı. Dolayısıyla, Türk Tarih Tezi’nde medeniyetin beşiği olarak sunulan Orta Asya, aslında Mu’dan gelen medeniyet ışığının parladığı ikincil bir merkezdi. Gerçek anavatan, Pasifik’teki batık kıtaydı. Uygurlar ve dolayısıyla bütün Türkler, Mu’nun çocuklarıydı.
O iddiayı desteklemek için en çok dil ve sembol benzerlikleri üzerinde duruldu. Tahsin Mayatepek, raporlarında Maya dili ile Türkçe arasında olduğunu düşündüğü onlarca kelime benzerliğine dikkat çekiyordu. Örneğin, Maya dilinde “yüksek yer, tepe” anlamına gelen “tepek” kelimesinin, Türkçedeki “tepe” ile aynı kökten geldiğini öne sürüyordu. Balık anlamına gelen “kay” kelimesi, Türkçedeki “kayık” ile ilişkilendiriliyordu. Bu türden onlarca yüzeysel ve bilimsel dayanaktan yoksun benzerlik, Maya dili ile Türkçenin, aynı ana dilden, yani Mu dilinden türediğinin kanıtı olarak sunuluyordu. Semboller alanında da benzer bir yol izlendi. Maya kabartmalarında görülen geometrik desenler, Orta Asya Türk halı ve kilimlerindeki motiflerle karşılaştırılıyordu. Mu’nun temel inancı olan Güneş kültü, Türklerin İslamiyet öncesi inancı olan Tengricilik (Gök Tanrı inancı) ile özdeşleştiriliyordu. Her iki inanç sisteminin de tek bir yaratıcı güce dayanması ve doğa unsurlarını kutsal sayması, ortak bir Mu mirasından kaynaklandığı şeklinde yorumlanıyordu. Hatta Türk mitolojisinin en önemli unsuru olan “kurt” (Bozkurt) figürünün bile kökeninin Mu’ya dayandığı iddia ediliyordu.
Böylece, parça parça birleştirilen bir yapboz gibi, yeni ve görkemli bir köken miti ortaya çıkmış oldu. Türklerin tarihsel yolculuğu, artık 1071’de Anadolu’ya giren bir kavmin hikayesi değildi. Bu yolculuk, on binlerce yıl önce, Pasifik’teki cennet vatan Mu’da başlıyor, o vatanın sulara gömülmesinin ardından bir grup seçilmiş bilgenin medeniyet meşalesini Orta Asya’ya taşımasıyla devam ediyor, orada kurulan parlak medeniyetin zamanla dünyanın dört bir yanına yayılması ve nihayet bir kolunun da “ebedi vatan” olarak görülen Anadolu’ya ulaşmasıyla son buluyordu. Bu anlatı, Türklere yalnızca kadim bir geçmiş değil, aynı zamanda evrensel bir misyon yüklüyordu: medeniyeti korumak ve yaymak. Bu, bir ulusun özgüvenini yeniden inşa etmek için tasarlanmış, romantik, destansı ve son derece etkili bir anlatıydı.
Sonuç olarak, Mu Kıtası efsanesinin 1930’ların Türkiye’sinde bulduğu yankı, basit bir egzotik merakın veya komplo teorisine duyulan ilginin çok ötesinde anlamlar taşımaktadır. Bu, yıkılmış bir imparatorluğun külleri üzerinde yeni bir kimlik arayan bir ulusun, köklerini tarihin en eski, en derin ve en şanlı noktasına bağlama arzusunun bir yansımasıydı. James Churchward’ın okültizm ve teozofiyle harmanlanmış fantastik anlatısı, Atatürk ve dönemin aydınları için bilimsel bir gerçeklikten ziyade, ulusal bir mitoloji yaratmak için kullanılabilecek mükemmel bir hammaddeydi. Devletin en üst düzeyde gösterdiği ilgi, yaptırılan çeviriler, görevlendirilen özel elçiler, o konunun bir “milli dava” olarak ne kadar ciddiye alındığını göstermektedir. Mu tezi, Türk Tarih Tezi’nin eksik parçasını tamamlayan, onu evrensel bir boyuta taşıyan bir “ana kaynak”, bir “sıfır noktası” işlevi görmüştür. Bu, takip eden bölümlerde ele alacağımız Sümerlerin, Kızılderililerin ve Truvalıların Türklüğü gibi iddiaların da beslendiği ana damar olacaktı. Çünkü eğer bütün medeniyetler Mu’dan geldiyse ve Türkler de Mu’nun asli mirasçılarıysa, o takdirde dünyanın bütün kadim medeniyetlerinde bir Türk izi aramak, o büyük mitolojinin doğal bir uzantısı haline gelecekti. Bilimsel olarak bir temeli olmasa da Mu Kıtası, genç Türkiye Cumhuriyeti’nin entelektüel ufkunda parlayan, bir nesle ilham veren ve bir ulusun kendi tarihini yazma iradesinin sınırlarını ne kadar genişletebileceğini gösteren unutulmaz bir hayal olarak kalacaktı.
Bölüm 3: Medeniyetin Şafağındaki Atalar – Sümerler Türk müydü?
Türk kimliğine evrensel ve kadim bir köken arama yolculuğu, Pasifik Okyanusu’nun efsanevi sularında yatan Mu kıtasının mistik ve uhrevi ufuklarından, insanlık tarihinin somut, yazılı ve arkeolojik olarak kanıtlanmış şafağına doğru yönelmek zorundaydı. Kayıp Anavatan Mu, görkemli bir başlangıç miti, bir “Altın Çağ” rüyası sunmuştu; fakat genç Cumhuriyet’in entelektüel kurmayları, o mitolojik kökeni, tarihsel gerçekliğin katı zeminine basan, elle tutulur, gözle görülür bir medeniyetle taçlandırma ihtiyacı hissediyorlardı. Eğer Mu, medeniyetin ilahi kaynağı ise, o kaynaktan yeryüzüne akan ilk ve en parlak ırmak hangisiydi? Medeniyet meşalesini batık anavatandan alıp insanlığın geri kalanına ulaştıran ilk kolonistler, ilk uygarlık kurucuları kimlerdi? O soruların cevabı, Batı medeniyetinin kendi başlangıç noktası olarak kabul ettiği coğrafyada, Dicle ile Fırat nehirlerinin arasındaki bereketli topraklarda, Mezopotamya’da aranacaktı. Bu arayışın odağında, tarihin en gizemli ve en çığır açıcı halklarından biri olan Sümerler vardı. Sümerlerin Türklüğü tezi, Mu efsanesinin fantastik boyutunu, tarih bilimiyle temellendirilen, akademik bir iddiaya dönüştürme ve Türkleri dünya medeniyetinin tartışmasız merkezine yerleştirme projesinin en önemli ve en etkili ayağını oluşturacaktı.
On dokuzuncu yüzyılın ortalarından itibaren Mezopotamya’da yapılan arkeolojik kazılar, Batılı bilim dünyasını hayrete düşüren bir gerçeği ortaya çıkarmıştı. Bölgenin bilinen en eski medeniyetleri olan Akadlar, Babilliler ve Asurluların öncesinde, milattan önce dördüncü binyılda, onlardan tamamen farklı bir dil konuşan ve eşsiz bir kültür yaratan bir halk yaşamıştı. Kendilerine “Karabaşlı Halk” diyen o kavim, insanlık tarihinde ilk kez yazıyı (çivi yazısını) icat etmiş, tekerleği bulmuş, ilk şehir devletlerini (Ur, Uruk, Lagaş, Kiş gibi) kurmuş, ilk yazılı kanunları (Ur-Nammu Kanunları) oluşturmuş, astronomi ve matematikte temel keşifler yapmış, sulama kanallarıyla tarımda devrim yaratmış ve karmaşık bir mitoloji geliştirmişti. Kısacası, “medeniyet” olarak adlandırdığımız toplumsal organizasyonun neredeyse bütün temel unsurlarını onlar icat etmişti. Bu halka, yaşadıkları bölge olan Sümer’den (Shumer) yola çıkarak “Sümerler” adı verildi. Fakat o muazzam keşif, beraberinde devasa bir bilmeceyi de getirmişti: Sümerler kimdi ve nereden gelmişlerdi?
Sümerlerin kökeni, Asuroloji (Assyriology) biliminin en büyük muammalarından biri haline geldi. Bunların dili, Mezopotamya’da daha sonra egemen olacak olan Akadca, Babilce gibi Semitik dillere veya bölgeye komşu coğrafyalardaki Hint-Avrupa dillerine hiç benzemiyordu. Dilleri, bilinen hiçbir dil ailesine tam olarak yerleştirilemeyen, izole bir dildi. Fiziksel özellikleri, heykellerde ve kabartmalarda tasvir edildiği şekliyle, bölgenin Semitik halklarından farklılıklar gösteriyordu. Kendi metinlerinde, atalarının doğudaki bir dağlık bölgeden geldiklerine dair belirsiz ipuçları vardı. Bu gizem, Sümerleri, bilim dünyası için bir “problem” haline getirdi. Batı merkezli tarih yazımı, medeniyetin kökenini Semitik veya Hint-Avrupa (Aryan) halklarına bağlamaya alışkındı. Sümerler, o şemaya uymayan, köksüz ve yabancı bir unsur olarak kalıyordu. İşte tam da o “boşluk”, o “bilinmezlik”, 1930’ların Türkiye’sindeki tarihçiler için inanılmaz bir fırsat penceresi açtı. Eğer Sümerlerin kökeni bilinmiyorsa, o köken pekala Orta Asya olabilir, o halk da Türklerin ataları olabilirdi.
O ihtimali bir iddiaya, bir teze dönüştüren en güçlü kanıt, dilbilimsel alanda bulundu. Sümercenin çözülen yapısı incelendiğinde, onun “eklemeli” veya “bitişken” (agglutinative) bir dil olduğu anlaşıldı. Eklemeli diller, kelime kökünün değişmeden kalması ve anlamın, kökün sonuna eklenen bir dizi yapım ve çekim ekiyle oluşturulması prensibine dayanır. Bu yapı, Türkçenin de mensubu olduğu Ural-Altay dil ailesinin en temel ve en belirgin özelliğiydi. Örneğin, Türkçede “göz” kökünden “göz-lük”, “göz-lük-çü”, “göz-lük-çü-lük” gibi yeni kelimeler türetilirken kök sabit kalır. Sümercenin de benzer bir mantıkla işlemesi, Türk tarihçileri için bir şimşek çakması etkisi yarattı. Bu, bir tesadüf olamazdı. Bu yapısal benzerlik, Sümerce ile Türkçe arasında kökensel bir akrabalığın, bir kan bağının en güçlü delili olarak kabul edildi. Bu andan itibaren tez şekillenmeye başladı: Sümerler, Mu’dan veya doğrudan Orta Asya’daki anayurttan yola çıkarak, binlerce yıl önce güneye inen ve Mezopotamya’nın bereketli topraklarına medeniyeti getiren bir Türk kavmiydi.
O tezin Cumhuriyet’in kurucu ideolojisi için neden bu kadar hayati bir önem taşıdığı açıktı. Bu iddia, bir anda pek çok amaca birden hizmet ediyordu. İlk olarak, Batı’nın yüzyıllardır Türkler için kullandığı “medeniyet yıkıcı barbar” yaftasını kökünden söküp atıyordu. Eğer Sümerler Türk ise, o takdirde Türkler, medeniyeti yıkmak bir yana, bizzat icat eden bir milletin mirasçılarıydı. İnsanlığın en büyük devrimi olan yazının bulunması, artık bir Türk başarısıydı. Toplumsal yaşamı düzenleyen ilk kanunlar, bir Türk kralı tarafından yazdırılmıştı. Şehirleri, tapınakları, sarayları inşa eden ilk mimarlar, gök cisimlerinin hareketlerini hesaplayan ilk astronomlar, zamanı 60’lık sisteme göre (dakika, saniye) bölen ilk matematikçiler Türk’tü. Bu iddia, Türk milletine özgüvenini yeniden kazandırmakla kalmıyor, onu dünya tarihinin en onurlu, en yaratıcı basamağına yerleştiriyordu. Savaşçılık ve fetih gibi özelliklerin yanına, kuruculuk, bilgelik ve yaratıcılık gibi vasıflar ekleniyordu.
İkinci olarak, o tez, Türklerin tarihsel coğrafyasını ve Anadolu üzerindeki hak iddiasını güçlendiriyordu. Batılı tarihçiler Türkleri Anadolu’ya 1071’de gelmiş bir “istilacı” olarak gösterirken, Sümer tezi o anlatıyı yerle bir ediyordu. Eğer Türkler M.Ö. 4000’lerde Mezopotamya’ya gelmişlerse, onların bir kolunun komşu coğrafya olan Anadolu’ya da çok daha erken tarihlerde yerleşmiş olması son derece mantıklıydı. Böylece, Hititler (Etiler), Truvalılar gibi diğer Anadolu medeniyetlerinin de Türk kökenli olduğu iddiası için sağlam bir zemin oluşturuluyordu. Türkler, Anadolu’nun sonradan geleni değil, en az dört bin yıllık, hatta altı bin yıllık otokton, yani yerli halkı haline geliyordu. Bu iddia, Lozan’da çizilen Misak-ı Milli sınırlarının yalnızca siyasi değil, tarihsel ve kültürel bir derinliğe sahip olduğunu da kanıtlamayı amaçlıyordu.
Üçüncü olarak, Sümerlerin Türklüğü iddiası, Batı medeniyetinin kendisini Türk mirasına borçlu olduğu gibi devrimci bir sonucu beraberinde getiriyordu. Batı medeniyeti, köklerini Antik Yunan ve Roma’ya dayandırırdı. Yunan medeniyeti ise pek çok unsurunu (alfabe, mitoloji, bilim) Mezopotamya ve Mısır’dan almıştı. Eğer Mezopotamya medeniyetinin temelini Sümerler, yani Türkler atmışsa, o takdirde Batı medeniyeti, dolaylı olarak bir Türk icadı üzerine kurulmuş oluyordu. Bu fikir, kültürel ve entelektüel bir rövanş niteliği taşıyordu. Artık Türkler, Batı’yı taklit etmesi gereken geri kalmış bir Doğu toplumu değil, Batı’nın kendisine ilham veren kadim bir atası konumuna yükseliyordu. Bu, kültürel bağımsızlık ve ulusal onur için atılmış dev bir adımdı.
Peki, o cüretkar tezi kanıtlamak için hangi deliller öne sürüldü? Araştırmalar, üç ana eksen üzerinde yoğunlaştı: Dilbilim, arkeoloji ve mitoloji. Bu kanıtları toplama ve yorumlama görevi, bizzat Atatürk’ün teşvikiyle Türk Tarih Kurumu’nun ve dönemin önde gelen aydınlarının omuzlarındaydı.
Dilbilimsel kanıtlar, tezin belkemiğini oluşturuyordu. Sümercenin eklemeli bir dil olması ve Ural-Altay dilleri gibi ünlü uyumuna (vowel harmony) sahip olması temel hareket noktasıydı. Bu yapısal benzerliğin ötesinde, Sümerce ve Türkçe arasında yüzlerce kelime benzerliği bulunduğu iddia edildi. Dönemin Türkologları ve amatör dilbilimcileri, Sümerce sözlükleri büyük bir heyecanla tarayarak, Türkçe kelimelerle ses ve anlam açısından benzeşen kelimeleri listelemeye başladılar. Bu listeler, raporlar halinde Atatürk’e sunuluyor, gazetelerde ve dergilerde yayımlanarak kamuoyunda büyük bir yankı uyandırıyordu. Bu iddia edilen benzerliklerden bazıları şunlardı:
Sümerce “dingir” (tanrı) kelimesi, Türklerin İslamiyet öncesi inancındaki “Tengri” (Gök Tanrı) ile doğrudan bağlantılı görülüyordu. Bu benzerlik, tezin en güçlü kozlarından biriydi. Sümerce “gud” (öküz, sığır) kelimesinin, Türkçedeki “öküz” kelimesinin atası olduğu ileri sürülüyordu. Sümerce “erim” veya “erin” (asker, köle) kelimesi, Türkçedeki “er” (asker, adam) kelimesiyle eşleştiriliyordu. Sümerce “baba” kelimesinin Türkçedeki “baba” ile, “ama” (anne) kelimesinin “ana” ile aynı olması, aile yapısındaki devamlılığın bir kanıtı olarak sunuluyordu. Sümerce “ush” (baba, erkek) kelimesi ile “üç” rakamı arasında zorlama bir bağlantı kurulmaya çalışılıyordu. Sümerce “gish” (ağaç, odun) kelimesinin “ağaç” kelimesiyle, “dim” (direk, sütun) kelimesinin “dam” kelimesiyle ilişkili olduğu iddia ediliyordu. Sümerce “tukul” (taşımak) fiili, Türkçe “takmak” ile ilişkilendiriliyordu. “Kap” kelimesinin her iki dilde de benzer anlamda kullanıldığı, “ush” (temel atmak) kelimesinin “üs” (temel, merkez) kelimesiyle aynı kökten geldiği gibi onlarca, hatta yüzlerce örnek sıralanıyordu.
O kelime karşılaştırmaları, günümüz modern dilbiliminin katı kurallarına (ses denklikleri, sistematik değişimler gibi) göre oldukça keyfi ve bilimsel dayanaktan yoksundu. Pek çoğu basit ses benzerliklerine veya zorlama anlam kaydırmalarına dayanıyordu. Fakat 1930’ların coşkulu ve milliyetçi atmosferinde, o listeler, kayıp atalarla yeniden buluşmanın, binlerce yıllık bir sessizliğin ardından akrabaların sesini duymanın heyecan verici bir kanıtı olarak kabul ediliyordu. Bu kelimeler, Sümerlerin bir Türk kavmi olduğunun yaşayan fosilleriydi.
Arkeolojik ve kültürel kanıtlar, dilbilimsel iddiaları desteklemek için kullanıldı. Sümer kabartmalarında ve mühürlerinde görülen bazı figürlerin, Orta Asya Türk sanatında ve şamanistik inançlarda bulunan figürlerle benzerlik gösterdiği öne sürüldü. Örneğin, Sümer mitolojisindeki kartal başlı aslan gövdeli “İmdugud” figürü ile Türk mitolojisindeki kartal ve diğer kutsal hayvan motifleri arasında bir paralellik kuruldu. Sümerlerin kullandığı geometrik desenlerin ve süslemelerin, binlerce yıl sonra Orta Asya’da dokunan Türk halı ve kilimlerindeki motiflerle şaşırtıcı bir benzerlik taşıdığı iddia edildi. Bu iddiaya göre, o motifler, kuşaktan kuşağa aktarılan bir kültürel hafızanın, ortak bir estetik anlayışın ürünüydü.
Sümerlerin en ünlü destanı olan Gılgamış (Türkçeleştirilmiş adıyla Gılgameş), bir proto-Türk destanı olarak yeniden yorumlandı. Gılgamış’ın ölümsüzlüğü arayışı, yoldaşı Enkidu ile olan dostluğu, tufan hikayesi gibi temaların, Dede Korkut Hikayeleri ve diğer Türk destanlarındaki motiflerle ortak ruhu paylaştığı savunuldu. Özellikle Gılgamış Destanı’nda anlatılan Tufan hikayesinin, hem Tevrat’taki Nuh Tufanı’na hem de Türk mitolojisindeki Tufan anlatılarına kaynaklık etmesi, o anlatının kökeninin Türk atalara dayandığının bir kanıtı olarak görüldü.
Fiziksel antropoloji de tezi desteklemek için devreye sokuldu. Türk Tarih Tezi’nin temel aldığı, insanları kafa yapılarına göre (brakisefal/kısa kafalı, dolikosefal/uzun kafalı) sınıflandıran ve Türkleri “brakisefal Alpin ırkı”na mensup sayan dönemin ırkçı antropoloji teorileri, Sümerlere de uyarlandı. Mezopotamya’da bulunan bazı Sümer iskeletlerinin brakisefal özellikler taşıdığı iddia edilerek, Sümerlerin fiziksel olarak da Orta Asyalı Türklere benzediği kanıtlanmaya çalışıldı.
Bütün o dilsel, arkeolojik, mitolojik ve antropolojik “kanıtlar” bir araya getirildiğinde, ortaya son derece tutarlı ve güçlü bir anlatı çıkıyordu. Bu anlatı, Birinci Türk Tarih Kongresi’nde ve daha sonraki kongrelerde büyük bir özgüvenle sunuldu. Bukul kitapları, o yeni bilgiye göre yeniden yazıldı. 1930’larda ve 1940’larda okullarda okuyan bir nesil, atalarının Mezopotamya’da yazıyı icat ettiğini öğrenerek büyüdü. Atatürk, o araştırmaları büyük bir ilgiyle takip ediyor, Tahsin Mayatepek gibi diplomatlar aracılığıyla Sümer-Maya bağlantısını araştırıyor, Sümerce-Türkçe kelime listelerini bizzat inceliyor ve konunun canlı tutulması için sürekli teşvikte bulunuyordu. Sümeroloji, Türkiye’de bir “milli bilim” haline geldi ve ilk Sümerologların (örneğin, o teze önemli katkılar sunan ve Atatürk’ün manevi kızı olan Muazzez İlmiye Çığ’ın hocası olan Benno Landsberger gibi Nazi Almanyası’ndan kaçıp Türkiye’ye sığınan bilim insanlarının da katkılarıyla) yetişmesi için kurumlar oluşturuldu.
Sonuç olarak, “Sümerler Türk müydü?” sorusuna verilen olumlu cevap, 1930’lar Türkiye’sinin en temel tarih tezlerinden biri haline geldi. Bu tez, Mu Kıtası’nın mitolojik anlatısını, tarihin somut verileriyle toprağa basan bir köprü işlevi gördü. Sümerler, Mu’dan yayılan medeniyetin yeryüzündeki ilk ve en parlak tezahürü, Türklerin ise o medeniyetin doğrudan mirasçısı olarak kabul edildi. Bu iddia, Türk milletine yalnızca şanlı ve kadim bir geçmiş sunmakla kalmadı; ona medeniyetin kurucusu olma payesini, Anadolu toprakları üzerinde binlerce yıllık bir hak sahipliğini ve Batı medeniyeti karşısında entelektüel bir üstünlüğü de vadetti. Bilimsel açıdan pek çok zayıflık ve zorlama yorum barındırsa da, Sümer-Türk akrabalığı tezi, bir ulusun kendini yeniden tanımlama ve tarihini yeniden yazma sürecinde ne kadar yaratıcı ve cüretkar olabileceğinin en çarpıcı örneklerinden biridir. Bu tez, Mezopotamya’nın çorak topraklarında bulunan kil tabletlerin üzerine yazılmış ölü bir dilin, binlerce kilometre uzakta ve binlerce yıl sonra, yeni bir ulusun doğuşuna nasıl ilham verebileceğinin ve bir kimlik inşasının nasıl en güçlü harcı haline gelebileceğinin unutulmaz bir kanıtıdır. Sümerlerin mirası, Ankara’da, bir milletin geleceğini şekillendiren en önemli ideolojik yapı taşlarından birine dönüşmüştü.
Bölüm 4: Tüm Dillerin Anası – Güneş Dil Teorisi’nin Yükselişi
Türk Tarih Tezi’nin, medeniyetin kökenlerini Orta Asya’ya ve oradan da batık kıta Mu’ya bağlayan görkemli yapısı, birbiriyle ilişkili fakat henüz tam olarak bütünleşmemiş bir dizi iddiadan oluşuyordu. Mu Kıtası, efsanevi bir anavatan sunmuştu. Sümerlerin Türklüğü tezi, o efsaneyi tarihin somut zeminine, Mezopotamya’ya taşımıştı. Kızılderililer ve Truvalılar gibi diğer halklarla kurulacak akrabalık iddiaları da ufukta belirmişti. Ne var ki bütün o birbirinden uzak coğrafyaları, farklı zaman dilimlerini ve apayrı medeniyetleri birbirine bağlayacak olan nihai birleştirici güce, bir tür “alan teorisine” ihtiyaç vardı. Eğer Türkler, Sümerler, Mayalar ve diğer kadim halklar aynı kökenden geliyorlarsa, o ortaklığın en temel ve en kalıcı kanıtı nerede bulunabilirdi? O kanıt, dilde gizli olmalıydı. Farklı coğrafyalara dağılan o halkların dilleri arasında kurulmaya çalışılan tekil kelime benzerlikleri, büyük resmi açıklamada yetersiz kalıyordu. Gereken şey, bütün dünya dillerinin kökenini tek bir mantığa ve tek bir ana kaynağa bağlayan, ve o ana kaynağın merkezine de Türkçeyi yerleştiren evrensel bir dilbilim kuramıydı. İşte o arayışın sonunda ortaya çıkan ve Cumhuriyet’in entelektüel projesinin en cüretkar, en fantastik ve en tartışmalı halkasını oluşturan yapı, Güneş Dil Teorisi’ydi. Bu teori, diğer bütün tarih tezlerini bir potada eriten, onlara “bilimsel” bir meşruiyet kazandıran ve Türk dilini ilelebet evrensel kültürün başlangıç noktasına yerleştirmeyi vadeden nihai bir manifestoydu.
Güneş Dil Teorisi’nin ortaya çıkışını, o dönemde Türkiye’de yaşanan bir diğer büyük devrimden, yani Dil Devrimi’nden bağımsız düşünmek imkansızdır. 1928’deki Harf Devrimi’nin ardından, Türk Dil Kurumu’nun öncülüğünde, dili Arapça ve Farsça kökenli kelimelerin ve gramer kurallarının boyunduruğundan kurtarmayı amaçlayan büyük bir “arılaştırma” (tasfiye) hareketi başlatılmıştı. Yüzyıllardır Osmanlı aydınlarının ve saray çevresinin kullandığı, halkın anlamakta zorlandığı Osmanlıca, yeni ulus-devletin idealleriyle bağdaşmıyordu. Amaç, halkın konuştuğu dile dayanan, anlaşılır, ulusal ve modern bir “Öztürkçe” yaratmaktı. Bu amaçla binlerce Arapça ve Farsça kelime dilden atılıyor, yerlerine ya halk ağızlarından, ya eski Türk lehçelerinden bulunan kelimeler ya da tamamen yeni türetilen sözcükler öneriliyordu. Ne var ki o radikal arılaştırma hareketi, kısa sürede kendi krizini yarattı. Dilden atılan binlerce kelimenin yeri, bir anda doldurulamıyordu. Türetilen yeni kelimeler (“okul”, “sınav”, “görev” gibi bazı başarılı örnekler dışında) halk tarafından yadırganıyor, yapay ve köksüz bulunuyordu. Dil, bir anda fakirleşme ve anlamsızlaşma tehlikesiyle karşı karşıya kalmıştı. Atatürk, o tehlikeyi fark eden ilk kişilerden biriydi. Dil Devrimi’nin bir çıkmaza doğru sürüklendiğini görüyor, daha kapsayıcı, daha “bilimsel” ve daha az yıkıcı bir çözüm yolu arıyordu.
İşte tam o kritik kavşakta, Viyana’dan gelen ve pek tanınmayan Avusturyalı bir amatör dilbilimci olan Dr. Hermann Feodor Kvergić tarafından yazılmış kırk yedi sayfalık bir Fransızca tez, Atatürk’ün eline ulaştı. “Türk Dillerindeki Bazı Unsurların Psikolojisi” (La psychologie de quelques éléments des langues turques) adını taşıyan o mütevazı çalışma, Atatürk’ün zihninde bir şimşek çakmasına neden olacaktı. Kvergić, o tezinde, bütün dillerin kökenine dair son derece özgün bir hipotez öne sürüyordu. Buna göre, insan zihninde oluşan ilk soyut kavram, hayatın, ışığın, ısının ve gücün kaynağı olan Güneş’ti. Henüz konuşma yetisi tam gelişmemiş olan ilkel insan, o muazzam ve korkutucu gök cismini gördüğünde, içinden gelen en doğal ve en temel sesi çıkarmıştı: Boğazdan gelen, hayret, korku ve hayranlık bildiren gırtlaksı bir ses olan “ağ”. Bu “ağ” sesi, yalnızca bir nida değil, insanlığın ilk kelimesi, ilk anlam taşıyan birimi, bir “proto-morfem”di. Bu tek heceli kök, kendi içinde Güneş ile ilgili bütün temel kavramları barındırıyordu: yükseklik, büyüklük, güç, ışık, ısı, tanrı, efendi, hayatın kaynağı. Kvergić’e göre, dünyadaki bütün diller, o tek “ağ” kökünden ve onun çeşitli ses değişimlerine uğramış versiyonlarından türemişti.
Atatürk, Kvergić’in o tezini büyük bir heyecanla okudu. Bu fikir, kendi sezgileriyle ve Türk Tarih Tezi’nin temel felsefesiyle mükemmel bir uyum içindeydi. Türklerin İslamiyet öncesi inancında Güneş’e ve Gök Tanrı’ya (Tengri) atfedilen önem, Mu medeniyetinin Güneş kültüne dayalı olması ve Sümerlerin de “Dingir” (Tanrı) kavramını bir yıldız sembolüyle göstermesi, o teorinin tarihsel verilerle desteklenebileceği umudunu doğuruyordu. Atatürk, o tezin üzerinde bizzat çalışmaya başladı. Bunu geliştirdi, genişletti ve ona “Güneş Dil Teorisi” adını verdi. Bu artık Kvergić’in mütevazı hipotezi değil, Türk Dil ve Tarih tezlerinin zirvesini oluşturan, devlet destekli resmi bir kuram haline geliyordu. Kuramın temel varsayımı şuydu: Bütün diller, Güneş kavramını ifade eden bir kökten türemişti; ve o kök dilin en saf, en bozulmamış halini, coğrafi konumu ve tarihsel özellikleri nedeniyle Türkçe korumuştu. Dolayısıyla Türkçe, dünya dillerinin “anası” idi.
O iddia, Türk dilini ve kültürünü, dünya medeniyetinin mutlak merkezine yerleştiriyordu. Bu, yalnızca Sümercenin veya Mayacanın değil, Latincenin, Yunancanın, İngilizcenin, Fransızcanın, yani bütün Hint-Avrupa dillerinin de kökeninde Türkçenin yattığı anlamına geliyordu. Bu, Batı’ya karşı verilebilecek en büyük kültürel ve entelektüel cevaptı. Batı dilleri, artık öğrenilmesi ve taklit edilmesi gereken üstün diller değil, ana kaynak olan Türkçeden zamanla bozulmuş ve uzaklaşmış ikincil lehçelerdi. Bu teori, aynı zamanda Dil Devrimi’nin içinde bulunduğu çıkmaza da dahiyane bir çözüm sunuyordu. Eğer bütün dillerin kökeni zaten Türkçe ise, o takdirde Arapça ve Farsça gibi dillerden Türkçeye girmiş olan kelimeleri “yabancı” diye dilden atmaya gerek yoktu. Bu kelimeler, zaten binlerce yıl önce Türkçeden o dillere geçmiş ve zamanla kılık değiştirerek geri dönmüş “öz evlatlar”dı. Yapılması gereken, o kelimeleri atmak değil, onların Türkçe kökenlerini “bilimsel” olarak ispatlamak ve onları yeniden Türkçeye mal etmekti. Böylece, “mektep” (Arapça) veya “merci” (Fransızca) gibi kelimelerin atılmasına gerek kalmayacak, onların kökenlerinin de bir şekilde “ağ” sesine ve Güneş’e dayandığı gösterilerek “Öztürkçe” oldukları ilan edilecekti. Bu, hem arılaştırma hareketinin yarattığı kaosu durduran pragmatik bir hamle, hem de ulusal gururu en üst düzeye çıkaran ideolojik bir zaferdi.
Peki, Güneş Dil Teorisi’nin o akıl almaz görünen iddiaları kanıtlamak için kullandığı yöntem neydi? Kuramın kendine özgü bir iç mantığı ve etimolojik (kökenbilimsel) bir metodu vardı. Bu metot, günümüz tarihsel dilbiliminin ses denklikleri ve düzenli değişim yasalarına değil, tamamen serbest çağrışıma ve anlamsal ilişkilendirmeye dayanıyordu. Herhangi bir kelimenin kökeni, ne kadar dolambaçlı olursa olsun, bir dizi anlamsal sıçramayla mutlaka “Güneş” ana kavramına bağlanabilirdi. Bu yöntemin işleyişini, dönemin dil kurultaylarında sunulan veya Atatürk’ün kendi notlarında yer alan örnekler üzerinden görmek mümkündür.
Kuramın temel mantığına göre, “ağ” kökü, ilk anlamıyla “Güneş”i ifade ettikten sonra, ondan türeyen ikincil ve üçüncül anlamlar kazanmıştı. Örneğin:
“Ağ” -> Yüksekte olan, yukarıda olan. (Güneş gibi)
“Ağ” -> Büyük, ulu, efendi. (Güneş gibi)
“Ağ” -> Işık, aydınlık, beyazlık (Türkçedeki “ak”).
“Ağ” -> Ateş, ısı (Türkçedeki “od”).
“Ağ” -> Hareket, akış, yaşam (Güneş hayat verdiği için, Türkçedeki “akmak”).
“Ağ” -> Zihin, akıl, bilinç (Işık ve aydınlanma metaforuyla, Türkçedeki “akıl”).
“Ağ” -> Su (Yaşam kaynağı olması bakımından, Türkçedeki “akarsu”).
O temel anlamlar belirlendikten sonra, herhangi bir kelimeyi analiz etmek bir tür zihin jimnastiğine dönüşüyordu. Örneğin, Dil Devrimi sırasında dilden atılması düşünülen Arapça kökenli “mektep” kelimesini ele alalım. Güneş Dil Teorisi’ne göre, “mektep” kelimesi atılmamalıydı, çünkü o zaten Türkçeydi. İspatı ise şöyle yapılıyordu: Kelimenin kökü olan “k-t-b” (yazmak), aslında ilkel insanın çamur tabletler üzerine bir şeyler “kazıması” eyleminden geliyordu. Kazımak için kullanılan sivri alet, “ok” gibiydi. “Ok” ise, Türkçede hem bir silah hem de bir işaret, bir yön belirtme aracıydı. “Ok” kelimesinin kendisi, “ağ” kökünden gelen “akıl” ve “anlama” ile ilişkiliydi. Dolayısıyla “yazmak”, “akılla bir şeyi işaretlemek” anlamına geliyordu. “Mektep” de “akıl ile işaretlemenin yapıldığı yer” demekti ve kökeni itibarıyla Güneş’e, yani “ağ”a dayanıyordu. Bu mantıkla, “mektep” kelimesi aklanıyor ve Öztürkçe kabul ediliyordu.
O yöntem, yalnızca Arapça ve Farsça kelimeler için değil, Avrupa dillerindeki kelimeler için de cömertçe kullanılıyordu. Bu, Türkçenin dünya dillerine yaptığı “katkıları” göstermenin bir yoluydu. Örneğin, Fransızca “école” veya İngilizce “school” (okul) kelimeleri. Bu kelimeler, Latince “schola”dan geliyordu. “Schola”nın kökeni ise, Güneş Dil Teorisyenlerine göre, Türkçedeki “ok-ul” veya “ak-ıl” (aklın yeri) kelimesinin bozulmuş bir şekliydi. Elektrik kelimesi bile Türkçeydi. Yunanca “elektron” (amber, kehribar) kelimesinden türediği biliniyordu. Kehribar, sürtüldüğünde kıvılcım çıkarırdı. Kıvılcım, ateş, ışık demekti. Işığın ve ateşin nihai kaynağı Güneş’ti. Ayrıca Türkçedeki “yalaz” (alev) kelimesinin başındaki “el” sesi ile “elektrik” kelimesinin başındaki “el” arasında bir bağlantı kuruluyor ve böylece “elektrik” kelimesinin de Güneş kültüne dayalı bir Türkçe kökenden geldiği “ispatlanmış” oluyordu.
Amazon nehri, o fantastik etimolojilerin en ünlülerinden biridir. Teoriye göre, “Amazon” adı, “ama-uzun”, yani “uzun ana” veya “ana gibi uzun” anlamına gelen bir tamlamadan bozulmuştu. Nehirler, besleyici ve hayat verici oldukları için “ana” olarak kabul edilirdi. “But” kelimesi (Fransızca ve İngilizce’de bacak, kalça anlamında) zaten Türkçedeki “but” (bacak) kelimesinin aynısıydı. Hatta dinler tarihinin en temel kavramları bile o analize tabi tutuluyordu. “Allah” kelimesi, Arapça kökenli olmasına rağmen, Güneş Dil Teorisi’ne göre onun da nihai kökeni, en büyük gücün, en ulu varlığın sembolü olan Güneş’e, yani “ağ” köküne dayanıyordu. Bu, son derece radikal bir iddiaydı ve dinin en kutsal kavramını bile ulusal dil potasında eritmeyi amaçlıyordu.
O kuram, 1935 yılından itibaren devletin resmi dil politikası haline geldi. Atatürk, o teorinin en büyük savunucusu ve uygulayıcısıydı. Çankaya’daki sofrasında yaptığı dil tartışmaları, artık tamamen Güneş Dil Teorisi ekseninde dönüyordu. Kendisi bizzat kelimelerin kökenleri üzerine analizler yapıyor, yeni etimolojiler üretiyor ve bunları çevresindeki aydınlarla paylaşıyordu. Bu teori, ilk kez kamuoyuna büyük bir şaşaa ile 1936 yılında Dolmabahçe Sarayı’nda toplanan Üçüncü Türk Dil Kurultayı’nda sunuldu. Bu kurultay, bir bilimsel toplantıdan çok, yeni bir dinin ilan edildiği bir ayin atmosferinde geçti. Kurultaya katılan yerli ve yabancı bütün delegelere, Güneş Dil Teorisi’nin temel ilkelerini anlatan broşürler dağıtıldı. Kürsüye çıkan Türk Dil Kurumu yöneticileri ve teorisyenler (İbrahim Necmi Dilmen, Saim Ali Dilemre gibi), büyük bir özgüvenle kuramın “bilimsel” temellerini anlattılar, onlarca kelimenin Türkçe kökenini “ispatladılar” ve o devrimci buluşun dünya dilbilim tarihinde yeni bir çığır açacağını ilan ettiler. Kurultay, baştan sona Atatürk’ün denetiminde ve yönlendirmesinde geçti. Bu, tartışmalara bizzat katılıyor, sorular soruyor, açıklamalar yapıyor ve kuramın doğruluğuna olan sarsılmaz inancını her fırsatta dile getiriyordu.
Güneş Dil Teorisi’nin resmi olarak kabul edilmesiyle birlikte, Türk Dil Kurumu’nun bütün çalışmaları o yeni paradigmaya göre yeniden şekillendirildi. Sözlük çalışmaları, kelime türetme faaliyetleri, yabancı kelimelere karşılık bulma çabaları, hep o teorinin filtresinden geçirildi. Artık amaç, yabancı kelimeleri atmak değil, onların Türkçe kökenlerini bularak onları “millileştirmek”ti. Ankara Üniversitesi bünyesinde, o teoriyi öğretmek ve geliştirmek üzere bir fakülte, Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi’nin kurulması kararlaştırıldı. Bu fakülte, Cumhuriyet ideolojisinin kalesi olacak ve yeni nesil tarihçileri ve dilbilimcileri o yeni anlayışa göre yetiştirecekti.
Ne var ki, o görkemli ve her şeyi açıklama iddiasındaki teorinin ömrü, mimarının ömrüyle sınırlı kalacaktı. Güneş Dil Teorisi, bilimsel bir temelden çok, Atatürk’ün kişisel karizmasına ve sarsılmaz iradesine dayanıyordu. Bu, bilim insanlarının ve aydınların bir kısmının şüpheyle yaklaştığı veya özel sohbetlerde eleştirdiği o kuramı, kendi otoritesiyle ayakta tutuyordu. Atatürk’ün 1938’de vefat etmesinin ardından, teori hızla gözden düştü. Bunu ayakta tutan siyasi irade ve karizma ortadan kalkınca, bilimsel temellerinin ne kadar zayıf olduğu daha net bir şekilde görüldü. Dilbilimciler, o teorinin tarihsel dilbilimin en temel yöntem ve kurallarını hiçe saydığını, tamamen keyfi ve kanıtlanamaz bağlantılara dayandığını biliyorlardı. 1938’den sonraki dil kurultaylarında Güneş Dil Teorisi’nden hiç bahsedilmedi. Teori, resmi olarak hiçbir zaman “yanlış” ilan edilmedi veya reddedilmedi; yalnızca sessizce, yavaş yavaş terk edildi ve unutulmaya bırakıldı.
Sonuç olarak, Güneş Dil Teorisi, Türk ulus-devletinin kuruluş yıllarındaki entelektüel serüvenin en zirve noktasını ve aynı zamanda en aşırıya kaçan örneğini temsil eder. Bu, bir dil teorisi olmanın çok ötesinde, bir kimlik inşa projesinin nihai manifestosuydu. Mu Kıtası ile başlayan, Sümerlerle devam eden tarih yolculuğunu, evrensel bir dilbilimsel yasayla taçlandırma girişimiydi. Bu, Türk dilini ve kültürünü, Batı karşısında savunmacı bir konumdan çıkarıp, evrensel medeniyetin saldırgan ve kurucu öznesi haline getirme arzusunun en saf ifadesiydi. Dil Devrimi’nin yarattığı pratik sorunlara pragmatik bir çözüm sunarken, aynı zamanda ulusal gururu en üst seviyeye taşıyan büyülü bir formül gibi görülmüştü. Bilimsel olarak bir değeri olmasa da, doğduğu tarihsel bağlam içinde değerlendirildiğinde, Güneş Dil Teorisi, bir milletin kendi kimliğini ve tarihini yazarken ne denli büyük hayaller kurabileceğinin, ne kadar cüretkar olabileceğinin ve kendi merkezinde olduğu bir evren tasavvurunu nasıl yaratabileceğinin eşsiz bir örneği olarak Türkiye’nin entelektüel tarihinde unutulmaz bir yer edinmiştir. Bu, Ankara’da doğan Güneş’in, yalnızca Anadolu’yu değil, bütün insanlık tarihini ve dilini aydınlattığına dair sarsılmaz bir inancın ürünüydü.
Bölüm 5: Okyanusun Ötesindeki Akrabalar – Kızılderililer ve Türkler
Cumhuriyet’in kurucu ideolojisinin yürüttüğü büyük tarih yazımı projesi, köklerini önce Orta Asya’nın kadim topraklarına, ardından Pasifik’in mitolojik derinliklerindeki Mu kıtasına ve nihayet medeniyetin şafağının attığı Mezopotamya’ya uzatarak, Eski Dünya’nın bilinen coğrafyasını bütünüyle kapsayan bir tarihsel ağ örmüştü. Bu ağ, Türk kimliğine, Batı’nın dayattığı “barbar” ve “yıkıcı” sıfatlarına karşı “kurucu” ve “medeniyet taşıyıcı” bir kimlik sunuyordu. Ne var ki o büyük vizyonun coğrafi sınırları, Eski Dünya ile kısıtlı kalamazdı. Yirminci yüzyılın küresel ufkunda, okyanusun ötesinde kalan devasa bir kıta, Amerika, o tarihsel anlatının dışında bırakılamayacak kadar önemliydi. Eğer Türkler, Mu’dan veya Orta Asya’dan yola çıkarak medeniyeti dünyaya yayan bir “ata-ulus” ise, o yayılımın yalnızca batıya (Mezopotamya, Anadolu, Avrupa) doğru tek yönlü olması mantıksal bir eksiklikti. Bu büyük göç hareketinin bir kolunun da doğuya yönelerek okyanusu aşmış ve Yeni Dünya’nın gizemli medeniyetlerinin temelini atmış olması, o küresel köken mitinin tamamlanması için zorunlu bir adımdı. İşte o zorunluluk, Türk tarih tezinin en uzak, en egzotik ve en iddialı dallarından birini filizlendirecekti: Amerikan yerlilerinin, yani Kızılderililerin de aslında Türklerin kayıp akrabaları, hatta doğrudan doğruya bir Türk kolu olduğu tezi.
O tezin ortaya atılabilmesi için gerekli olan bilimsel zemin, on dokuzuncu yüzyılın sonlarından itibaren Batılı bilim insanları tarafından zaten hazırlanmıştı. Antropologlar, arkeologlar ve dilbilimciler, Amerika kıtasının yerli halklarının kökenlerini araştırırken, onların fiziksel özellikleri, dilleri ve arkeolojik buluntuları itibarıyla Asya halklarıyla şaşırtıcı bir akrabalık içinde oldukları sonucuna varmışlardı. Jeolojik veriler, son Buzul Çağı sırasında deniz seviyesinin çok daha alçak olduğunu ve Asya ile Kuzey Amerika arasında, günümüzdeki Bering Boğazı’nın yerinde, “Beringia” adı verilen geniş bir kara köprüsünün bulunduğunu ortaya koymuştu. Bilimsel olarak genel kabul gören teoriye göre, günümüzden on binlerce yıl önce, avcı-toplayıcı Asyalı gruplar, av hayvanlarının peşinden o kara köprüsünü kullanarak farkında olmadan yeni bir kıtaya geçmişler ve zamanla güneye yayılarak bütün Amerika’ya yerleşmişlerdi. Bu bilimsel gerçek, Türk tarihçileri için adeta gökten inmiş bir armağan niteliğindeydi. Zira cevaplanması gereken tek bir soru kalıyordu: Bering Boğazı’nı geçen o “Asyalı” avcılar kimdi?
Türk Tarih Tezi’nin temel mantığına göre, o sorunun yanıtı açıktı. Eğer medeniyetin anayurdu Orta Asya ise ve o dönemde dünyanın dört bir yanına göçler o merkezden yapılıyorsa, Amerika’ya geçen o Asyalıların da Orta Asyalı olması gerekirdi. Ve eğer Orta Asya’nın asli halkı Türkler ise, o takdirde Amerika’ya göç edenler de şüphesiz bir Türk boyuydu. Bu mantıksal çıkarım, bir anda Türklerin tarihsel yayılım coğrafyasını akıl almaz ölçüde genişletiyordu. Türkler, yalnızca Avrasya steplerinde at koşturan bir halk olmaktan çıkıyor, okyanusları aşan, iki kıtaya yayılan, insanlık tarihinin en büyük göç hareketlerinden birinin kahramanı haline geliyordu. Bu iddia, Mu kıtası anlatısıyla da mükemmel bir simetri oluşturuyordu. Mu battıktan sonra kurtulanlar, iki ana kola ayrılmışlardı: Batıya gidenler, Orta Asya üzerinden Sümer ve Hitit gibi medeniyetleri kurarken, doğuya gidenler de Amerika kıtasına ulaşarak Maya, Aztek ve İnka gibi görkemli uygarlıkların tohumlarını atmışlardı. Bu, dünya tarihini bir Türk ekseni etrafında yeniden okuyan, bütüncül ve son derece tatmin edici bir küresel senaryoydu.
O büyük senaryoyu kanıtlarla donatma görevi, yine bizzat Atatürk’ün kişisel ilgisi ve yönlendirmesiyle başlatıldı. Bu araştırmanın merkez üssü, bir önceki bölümde gördüğümüz gibi, Atatürk’ün Meksika Büyükelçisi olarak atadığı Tahsin Mayatepek’in yürüttüğü çalışmalardı. Mayatepek, yalnızca Sümerler ile Mayalar arasında değil, genel olarak Türk kültürü ile Amerikan yerli kültürleri arasında bir köprü kurmakla görevlendirilmişti. Bunun Ankara’ya gönderdiği raporlar, Atatürk’ün sofrasında büyük bir ilgiyle okunuyor, o raporlardaki “kanıtlar”, Güneş Dil Teorisi ve Türk Tarih Tezi’nin genel çerçevesine entegre ediliyordu. Bu kanıtlar, tıpkı Sümer tezinde olduğu gibi, dilbilimsel, kültürel, sanatsal ve antropolojik olmak üzere birkaç ana başlık altında toplanıyordu.
Dilbilimsel kanıtlar, yine en heyecan verici ve en çok üzerinde durulan alanı oluşturuyordu. Tahsin Mayatepek, Maya ve diğer yerli dillerdeki kelimeleri, Türkçedeki sesdeşleriyle karşılaştırarak uzun listeler oluşturuyordu. Bu karşılaştırmaların en ünlüsü ve en sık tekrarlananı, Mayacada “yüksek yer, zirve” anlamına geldiği söylenen “tepek” kelimesi ile Türkçedeki “tepe” kelimesi arasındaki kusursuz benzerlikti. Bu tek kelime, binlerce yıllık bir ayrılığa rağmen korunan bir dil mirasının, ortak bir anavatanın inkâr edilemez kanıtı olarak sunuluyordu. Benzer şekilde, Orta Amerika’da yaygın olarak kullanılan mızrak atma aleti olan “atlatl”, Güneş Dil Teorisi’nin serbest çağrışım yöntemleriyle analiz ediliyor ve onun kökeninin Türkçe “atıl-ata” veya “atlı-ata” gibi bir tamlamadan geldiği iddia ediliyordu. Bu yorum, “atan ata” veya “mızraklı ata” gibi anlamlara geliyor ve aletin işleviyle uyumlu görülüyordu. Mayacada “aşağı” anlamına gelen “aşak” kelimesi, Türkçedeki “aşağı” ile; “güneş” anlamına gelen “kin” kelimesi, Türkçedeki “gün” ile; “yol” kelimesi, Türkçedeki “yol” ile; “koç” (güçlü erkek anlamında) kelimesi, Türkçedeki “koç” ile karşılaştırılıyordu. Bu türden yüzeysel ses benzerlikleri, iki dil ailesi arasında bilimsel bir akrabalık kurmak için yeterli olmaktan çok uzak olsa da, dönemin atmosferinde, okyanusun ötesindeki kayıp kardeşlerle aynı dili konuştuklarına dair duygusal ve güçlü bir inanç yaratıyordu.
Kültürel ve mitolojik kanıtlar, dilsel iddiaları destekleyen en zengin malzemeyi sunuyordu. En temel ortak nokta, her iki kültür coğrafyasında da yaygın olan Şamanizm’di. Burta Asya Türklerinin İslamiyet öncesi inanç sistemi olan Tengricilik ve onun pratik uygulaması olan Şamanizm (veya Kamlık), doğaya saygıya, ruhlar dünyasıyla iletişim kurmaya ve bir Gök Tanrı inancına dayanıyordu. Şaman veya Kam, davulunu çalarak transa geçer, ruhlar alemine yolculuk yapar ve toplumun sağlık, bereket gibi sorunlarına çare arardı. Araştırmacılar, Amerikan yerlilerinin inanç sistemlerinde de aynı temel unsurları bulduklarını iddia ettiler. Pek çok Kızılderili kabilesinde davulun ve trans halinin ritüellerdeki merkezi rolü, ruhlar dünyasına olan inanç, hayvanların “güç hayvanı” veya “rehber ruh” olarak görülmesi ve “Büyük Ruh” (Great Spirit) olarak adlandırılan yüce bir varlığa duyulan saygı, Orta Asya Şamanizmi ile neredeyse birebir aynıydı. Bu benzerlik, bir tesadüf olamazdı; o, Bering Boğazı’nı geçen ataların, yanlarında yalnızca av aletlerini değil, inançlarını ve dünya görüşlerini de getirdiklerinin kanıtıydı.
Mitolojik anlatılardaki paralellikler de önemli bir kanıt olarak öne sürüldü. Türk mitolojisinin temel direği olan Bozkurt efsanesi, yani bir kurdun soyun tükenmekte olduğu bir anda Türkleri kurtarıp onlara yol göstermesi, pek çok Kızılderili kabilesinin kurda ve onun akrabası olan kır kurduna (coyote) atfettiği kutsallık ve yaratıcı/yol gösterici rolle karşılaştırılıyordu. Her iki kültürde de kartalın, göklerin hakimi, gücün ve bilgeliğin sembolü olarak görülmesi bir diğer ortak noktaydı. Dünyanın yaratılışına ve Tufan’a dair anlatılan efsanelerdeki benzerlikler, ortak bir köken mitolojisinin farklı coğrafyalardaki yansımaları olarak yorumlanıyordu. Bu mitolojik devamlılık, binlerce yıllık ayrılığa rağmen kolektif hafızanın ne kadar dirençli olabileceğinin bir ispatı olarak görülüyordu.
Sanatsal ve maddi kültür alanındaki kanıtlar, o teze görsel bir boyut kazandırıyordu. Burta Asya Türklerinin en karakteristik sanat ürünlerinden olan halı ve kilimlerdeki geometrik motifler, Amerikan yerlilerinin sanat eserleriyle karşılaştırıldığında şaşırtıcı benzerlikler ortaya koyuyordu. Türk kilimlerindeki “koçboynuzu”, “eli belinde”, “hayat ağacı” gibi stilize desenlerin, Arizona ve New Mexico’daki Pueblo veya Navajo halklarının çömlekleri, dokumaları ve sepetleri üzerindeki geometrik süslemelerle aynı estetik anlayışın ürünü olduğu iddia ediliyordu. Meksika’daki Maya ve Aztek tapınaklarının duvarlarındaki kabartmalarda ve frizlerde yer alan stilize yılan, kartal ve diğer figürlerin, Orta Asya’daki kurganlardan çıkan sanat eserlerindeki hayvan üslubuyla (animal style) akraba olduğu savunuluyordu. Bu iddiaya göre, o desenler ve motifler, yalnızca birer süsleme unsuru değil, ortak bir kozmolojinin, ortak bir semboller dünyasının ve ortak bir atadan miras kalan bir “görsel dilin” farklı coğrafyalardaki lehçeleriydi. Hatta on iki hayvanlı Türk takviminin, Mayaların kullandığı karmaşık takvim sistemiyle ilişkili olabileceği bile öne sürülüyordu.
Fiziksel antropoloji, o kültürel kanıtları “biyolojik” bir temele oturtmak için kullanıldı. Zaten bilimsel olarak kabul gören bir gerçek olan Amerikan yerlilerinin Asya kökenli olduğu bilgisi, Türk Tarih Tezi’nin ırkçı sınıflandırmasıyla birleştirildi. Türklerin “brakisefal Alpin ırkı”na mensup olduğu tezinden yola çıkarak, Amerikan yerlilerinin de fiziksel özelliklerinin (çekik göz yapısı, düz ve siyah saçlar, belirgin elmacık kemikleri, bakırımsı ten rengi) Orta Asyalı halklarla büyük bir benzerlik gösterdiği vurgulanıyordu. Bu fiziksel benzerlik, sıradan bir insan için en kolay anlaşılır ve en ikna edici kanıttı. Gazetelerde ve dergilerde yayınlanan, bir Orta Asyalı Türk ile bir Siyu (Sioux) şefinin yan yana konulduğu fotoğraflar, aradaki binlerce yıllık ve binlerce kilometrelik mesafeye rağmen “kan bağının” ne kadar açık olduğunu göstermeyi amaçlıyordu. Bu, teoriyi entelektüel bir tartışma olmaktan çıkarıp, halkın gözünde somut ve “görünür” bir gerçekliğe dönüştürüyordu.
Bütün o dilsel, kültürel, sanatsal ve antropolojik “deliller” bir araya getirildiğinde, ortaya son derece tutarlı ve kapsamlı bir anlatı çıkıyordu. Bu anlatı, Türklerin tarihini küresel bir destana dönüştürüyordu. Bu destana göre, Türkler, yalnızca Eski Dünya’nın değil, Yeni Dünya’nın da medeniyet kurucu atalarıydı. Bu iddia, genç Türkiye Cumhuriyeti’ne ve onun yurttaşlarına pek çok açıdan büyük bir moral ve özgüven sağlıyordu. Birincisi, Türklerin yayılma alanını ve tarihsel etkisini, bilinen bütün imparatorlukların ötesine taşıyordu. Ne Roma ne de Britanya İmparatorluğu, böylesine geniş bir coğrafyaya ve böylesine eski bir tarihe sahip olma iddiasında bulunabilirdi. Bu, Türk milletini, tarihin en küresel ve en köklü halkı konumuna getiriyordu.
İkincisi, o tez, Batı’nın Amerika kıtasını “keşfetmesi” anlatısına karşı güçlü bir anti-tez sunuyordu. Eğer Amerika’ya ilk gidenler ve oradaki medeniyetleri kuranlar Türkler ise, Kristof Kolomb bir “kaşif” değil, binlerce yıl sonra atalarının yurdunu yeniden bulan geç kalmış bir ziyaretçiydi. Bu, Batı’nın sömürgeci ve kibirli “keşif” anlatısını ters yüz eden, tarihsel bir öncelik iddiasıydı. Türkler, Batılılardan binlerce yıl önce o topraklardaydı ve oraya yıkım değil, medeniyet götürmüşlerdi. Bu fikir, Batı karşısında duyulan tarihsel bir kompleksi onarmayı amaçlıyordu.
Üçüncüsü, o tez, o dönemde Batı sinemasında ve popüler kültüründe “vahşi” ve “ilkel” olarak tasvir edilen Kızılderililere onurlarını iade etme gibi bir misyon da üstleniyordu. Eğer onlar Türklerin kayıp akrabaları ise, onlar “vahşi” değil, kökleri Mu’ya ve Orta Asya’ya dayanan soylu bir medeniyetin mirasçılarıydı. Bunların Batılılar tarafından uğradığı soykırım ve asimilasyon, Türk milletinin kendi kardeşlerine yapılmış bir haksızlık olarak görülebilirdi. Bu, mazlum halklarla bir kader birliği kurma, anti-emperyalist bir duruş sergileme potansiyeli taşıyan romantik bir yaklaşımdı.
Atatürk, o araştırmaları son günlerine kadar büyük bir ilgiyle takip etti. Tahsin Mayatepek’in raporları, onun için yalnızca birer diplomatik not değil, kayıp bir dünyanın kapılarını aralayan anahtarlardı. Bu raporlar, Çankaya’daki tarih ve dil çalışmalarının en önemli kaynakları arasında yer aldı. Kızılderililerin Türklüğü tezi, Türk Tarih Tezi’nin ve Güneş Dil Teorisi’nin ayrılmaz bir parçası olarak okullarda öğretildi, popüler yayınlarda işlendi ve bir neslin dünya görüşünü şekillendirdi. Bu, bir milletin kendi kimliğini ararken coğrafi sınırları, okyanusları ve zamanı nasıl aşabildiğinin, en uzak ve en beklenmedik yerlerde bile kendine bir akraba, bir yansıma bulabildiğinin en dokunaklı örneklerinden biriydi.
Sonuç olarak, “Kızılderililer Türkmüş” tezi, Cumhuriyet’in kuruluş yıllarındaki büyük kimlik inşa projesinin en uzak ufuklara uzanan halkasıdır. Bu, bilimsel olarak kanıtlanması imkansız olan, pek çok zorlama yoruma ve yüzeysel benzerliğe dayanan bir iddia olsa da, onu ortaya çıkaran tarihsel ve psikolojik nedenler son derece anlamlıdır. Bu, Türk Tarih Tezi’nin küresel tutarlılığını sağlamak, Mu kıtası mitini tamamlamak ve Türklerin yayılım coğrafyasını bütün dünyayı kapsayacak şekilde genişletmek gibi stratejik amaçlara hizmet etmiştir. Bu, yalnızca bir tarih tezi değil, bir coğrafya, bir antropoloji ve bir mitoloji teziydi. Bu, bir milletin, Bering Boğazı’nın buzlu sularından Meksika’nın sıcak piramitlerine, Orta Asya’nın bozkırlarından And Dağları’nın zirvelerine kadar bütün dünyayı kendi atalarının yurdu olarak görme arzusunun, o romantik ve cüretkar hayalin en çarpıcı ifadesidir. Bukyanusun ötesinde bulunan o kayıp akrabalar, Ankara’da inşa edilen yeni ulusal kimliğin en uzak, ama bir o kadar da vazgeçilmez bir parçası haline gelmişlerdi.
Bölüm 6: Batı Medeniyetinin Eşiğinde – Truvalılar Türk müydü?
Türk ulus-devletinin kimlik inşası projesi, coğrafi ve zamansal sınırları zorlayan bir cüretkarlıkla ilerlemiş, kökenlerini Pasifik’in mitolojik sularından Mezopotamya’nın bereketli hilaline, oradan da Bering Boğazı’nın buzlu geçitlerine kadar uzanan devasa bir ağla örmüştü. Bu ağ, Türk kimliğini dünyanın en kadim ve en yaygın medeniyet kurucu gücü olarak konumlandırıyordu. Ne var ki o büyük tarihsel anlatının tamamlanması için fethedilmesi gereken son bir kale, aşılması gereken son bir psikolojik eşik kalmıştı: Batı medeniyetinin kendisini üzerine inşa ettiği, başlangıç noktası olarak gördüğü o kutsal ve parlak coğrafya, yani Antik Yunan ve Ege dünyası. Yüzyıllardır Batı tarih yazımının merkezinde yer alan, felsefenin, demokrasinin, tiyatronun ve bilimin beşiği olarak sunulan Helen medeniyeti karşısında Türkler, sürekli olarak bir “öteki”, bir “barbar”, bir “tehdit” olarak konumlandırılmıştı. Bu anlatıyı kökünden değiştirecek, Batı’nın kendi kurucu metninin içine sızarak onu bir Türk anlatısına dönüştürecek nihai bir hamleye ihtiyaç vardı. Bu hamle, bütün gözlerin Anadolu’nun kuzeybatı köşesindeki küçük bir tepeye, Homeros’un İlyada destanıyla ölümsüzleşen, efsanevi Truva şehrine çevrilmesiyle atılacaktı. Truvalıların aslında bir Türk kavmi olduğu tezi, diğer bütün tarih iddialarını taçlandıran, Türklerin Anadolu’daki varlığını binlerce yıllık bir meşruiyete kavuşturan ve Batı medeniyetinin temeline bir Türk damgası vuran en sembolik ve en romantik girişim olacaktı.
O tezin ortaya çıkışındaki itici gücü anlamak için, o dönemin siyasi ve psikolojik iklimine bakmak gerekir. Kurtuluş Savaşı, yalnızca bir askeri mücadele değil, aynı zamanda Anadolu’yu işgal eden Yunan ordularına karşı verilmiş bir ölüm kalım savaşıydı. Lozan’da kazanılan siyasi zafere rağmen, Yunanistan ile Türkiye arasındaki tarihsel rekabet, kültürel ve ideolojik alanda devam ediyordu. Yunan tarafı, Batı kamuoyunun da desteğiyle, kendisini Anadolu’nun batı kıyılarındaki antik İyonya medeniyetinin ve dolayısıyla Batı medeniyetinin asli mirasçısı olarak sunuyor, Türkleri ise o parlak mirası yok eden “Asyalı istilacılar” olarak tasvir ediyordu. Bu Helen merkezli (Hellenocentric) bakış açısına karşı, ondan daha eski, daha köklü ve daha otantik bir “Anadolu medeniyeti” tezi geliştirmek, bir zorunluluktu. Bu tez, Anadolu’nun Yunan değil, binlerce yıldır farklı isimler altında varlığını sürdüren yerli halklara ait olduğunu ve Türklerin de o yerli halkların son ve en güçlü temsilcisi olduğunu kanıtlamalıydı. İşte Truva, o Anadolu medeniyeti tezinin en parlak ve en dokunaklı sembolüydü.
Homeros’un İlyada destanı, Batı kanonunun temel taşı, adeta seküler bir kutsal kitaptı. Bu destanda anlatılan Truva Savaşı, on yıl süren bir kahramanlık, ihanet, aşk ve trajedi öyküsüydü. Bir tarafta Agamemnon’un liderliğindeki Akalar (Yunanlar), diğer tarafta Kral Priamos ve onun kahraman oğlu Hektor’un savunduğu Truvalılar vardı. Geleneksel Batı yorumunda Akalar, ne kadar kusurlu olurlarsa olsunlar, medeniyetin ve Batı ruhunun temsilcileriydi. Truvalılar ise Doğulu, egzotik ve nihayetinde yenilmeye mahkum olan “öteki”ydi. Türk tarihçileri, o anlatıyı tam tersine çevirmeyi amaçladılar. Bunların okumasında, yağma ve talan için denizi aşıp gelen Akalar, barbar ve saldırgan korsanlardı. Asıl medeni, onurlu ve vatanını sonuna kadar savunan halk ise Truvalılardı. Kahraman Hektor, ailesi ve şehri için savaşan bir vatanseverin timsaliydi. Bu yeni yorumda Truva, istilacı Batı’ya karşı Anadolu’yu savunan ilk kaleydi. Eğer o kalenin savunucularının Türk olduğu kanıtlanabilirse, o takdirde Türkler, Batı’nın kendi kurucu metninin kahramanlarını kendi ataları olarak sahiplenmiş olacaklardı. Bu, hayal edilebilecek en büyük kültürel zaferdi.
O tezin en tutkulu ve en etkili savunucularından biri, bir tarihçiden çok bir edebiyatçı, bir düşünür ve bir Anadolu aşığı olan Cevat Şakir Kabaağaçlı, namıdiğer Halikarnas Balıkçısı’ydı. Siyasi görüşleri nedeniyle Bodrum’a sürgün edilen Cevat Şakir, o Ege kasabasında Batı Anadolu’nun antik tarihiyle ve mitolojisiyle iç içe yaşamaya başlamış ve o coğrafyaya derin bir sevgiyle bağlanmıştı. Bu, Yunan merkezli tarih anlatısına karşı, “Mavi Anadolu” adını verdiği alternatif bir medeniyet tezi geliştirdi. Bu teze göre, Ege ve Akdeniz kıyılarında doğan asıl büyük medeniyet, Yunan medeniyeti değil, ondan çok daha eski ve köklü olan Anadolu medeniyetiydi. İyonya, Karya, Likya gibi bölgelerde yaşayan halklar, Yunan değil, Anadoluluydu. Yunanlar, o yüksek Anadolu kültüründen beslenmiş, onun pek çok unsurunu (mitoloji, sanat, felsefe) almış ve kendine mal etmişti. Halikarnas Balıkçısı’na göre Türkler, o kadim Anadolu medeniyetinin son mirasçılarıydı. Bunlar, 1071’de Anadolu’ya geldiklerinde yabancı bir toprağa değil, binlerce yıldır farklı isimler altında var olan kendi kültürel atalarının yurduna, bir nevi “öz vatanlarına” geri dönmüşlerdi. Bu bakış açısıyla Truva, o Anadolu medeniyeti zincirinin en önemli halkalarından biriydi.
Peki, Truvalıların Türk olduğunu kanıtlamak için hangi yollar izlendi? Doğrudan bir kanıt bulmak imkansızdı, zira Truvalıların diline ve etnik kimliğine dair kesin bilgiler yoktu. Bu nedenle, tezi savunanlar, dolaylı ve karmaşık bir kanıtlama zinciri kurmak zorunda kaldılar. Bu zincirin en kilit halkası, İtalya’da yaşamış olan gizemli bir halk, Etrüsklerdi.
Etrüskler, Roma’dan önce İtalya’da parlak bir medeniyet kurmuş, fakat daha sonra Romalılar tarafından asimile edilmiş bir halktı. Kökenleri ve dilleri, tıpkı Sümerler gibi, tarihçiler için büyük bir muammaydı. Fakat antik dünyanın en büyük tarihçisi sayılan Herodotos, M.Ö. beşinci yüzyılda yazdığı tarihinde, Etrüsklerin kökenine dair çok net bir iddiada bulunmuştu. Herodotos’a göre, Anadolu’daki Lidya ülkesinde (günümüz Batı Anadolu’su) büyük bir kıtlık yaşanınca, Kral, halkın yarısını oğlu Tyrrhenos’un liderliğinde gemilere bindirerek yeni bir yurt bulmaları için denize göndermişti. Bu Lidyalı grup, İtalya’ya yerleşmiş ve orada Etrüsk medeniyetini kurmuştu. Herodotos’un o anlatısı, Türk tarihçileri için altın değerinde bir ipucuydu. Eğer Etrüskler Anadolu kökenli ise, o takdirde onların kimliğini çözmek, antik Anadolu’nun etnik yapısını da aydınlatabilirdi.
İkinci adım, Etrüsk dilinin yapısını incelemekti. Etrüsk dili, Hint-Avrupa veya Semitik dillere benzemiyordu. Tıpkı Sümerce ve Türkçe gibi, eklemeli bir yapıya sahip olduğuna dair güçlü emareler taşıyordu. Bu yapısal benzerlik, Türk tezini savunanlar için büyük bir heyecan kaynağı oldu. Etrüsk dilinin de Ural-Altay dil ailesine mensup bir “proto-Türk” dili olabileceği fikri ortaya atıldı. Bu fikri güçlendiren en önemli arkeolojik keşiflerden biri, Ege’deki Limni (Lemnos) adasında bulunan ve M.Ö. altıncı yüzyıla tarihlenen bir mezar taşıydı. Limni Steli olarak bilinen o taşın üzerinde, Etrüsk alfabesiyle yazılmış, fakat Etrüskçe olmayan ama ona çok benzeyen bir dil kullanılmıştı. Bu keşif, Etrüsk dilinin veya ona çok yakın bir akraba dilin, İtalya’dan önce Ege dünyasında, yani Anadolu’ya çok yakın bir coğrafyada konuşulduğunu gösteriyordu. Bu, Herodotos’un “Anadolu’dan göç” tezini destekleyen somut bir kanıt olarak yorumlandı.
Artık yapılması gereken, Etrüskçe ile Türkçe arasında, Sümercede yapıldığı gibi, kelime benzerlikleri bulmaktı. Bu konuda pek çok amatör ve profesyonel araştırmacı çalıştı. Etrüskçe “clan” (oğul) kelimesi, Türkçedeki “oğlan” ile, “sec” (kız) kelimesi, Türkçedeki “seki” (kadınlara özgü yer) ile, “avil” (yıl) kelimesi, Türkçedeki “yıl” ile karşılaştırıldı. Bu türden yüzeysel ve bilimsel olarak sorunlu karşılaştırmalar, Etrüsklerin Türk kökenli olduğu inancını pekiştirdi.
O noktada, kanıtlama zincirinin son halkası devreye girdi: Roma’nın kuruluş efsanesi. Ünlü Latin şairi Vergilius’un kaleme aldığı “Aeneis” destanı, Roma’nın kökenini Truva’nın düşüşüne bağlar. Bu destana göre, şehir alevler içindeyken, kahraman prens Aeneas, babasını sırtlayıp oğluyla birlikte bir grup Truvalı ile kaçmayı başarır. Uzun ve maceralı bir yolculuktan sonra İtalya’ya, tam da Etrüsklerin yaşadığı bölgeye ulaşır. Aeneas’ın soyundan gelen Romulus ve Remus ise daha sonra Roma şehrini kurar. Bu efsane, Türk tarihçileri için yapbozun eksik parçasını tamamlıyordu. Mantık silsilesi şöyleydi:
Roma’nın kurucuları, Aeneas önderliğindeki Truvalılardır.
Aeneas ve halkı, İtalya’da Etrüsk topraklarına yerleşmiş ve onlarla karışmıştır.
Etrüskler, Herodotos’a göre Anadolu kökenlidir.
Etrüsk dili, yapısal olarak ve bazı kelimeler itibarıyla Türkçeye benzemektedir.
O halde, Etrüskler bir proto-Türk kavmidir.
Eğer Etrüskler proto-Türk ise, onlarla aynı coğrafyadan (Anadolu) gelen ve onların topraklarına yerleşen Truvalıların da aynı soydan, yani Türk soyundan gelmesi gerekir.
O karmaşık fakat kendi içinde tutarlı görünen mantık zinciri, Truva’nın bir Türk şehri olduğunun “ispatı” olarak sunuldu. Artık İlyada destanı, bir Yunan destanı değil, bir Türk-Yunan savaşının Türkler tarafından unutulmuş ama Yunanlar tarafından kaydedilmiş bir anlatısıydı. Bu tez, kültürel ve arkeolojik başka “kanıtlarla” da desteklenmeye çalışıldı. Truva’nın coğrafi konumu, Çanakkale Boğazı’nı kontrol eden stratejik bir noktada olması, Türklerin tarih boyunca boğazlara verdiği önemle paralellik gösteriyordu. Truva’da yapılan kazılarda ortaya çıkan bazı çanak çömlekler üzerindeki desenler ile Orta Asya’daki kurganlarda bulunan eşyalar üzerindeki motifler arasında benzerlikler arandı. Truva toplumunun ataerkil yapısı ve savaşçı karakteri, göçebe Türk toplumlarının özellikleriyle özdeşleştirildi. Hatta Homeros’un kendisinin bile bir Anadolulu, bir İyonyalı (İzmirli) olduğu gerçeği, onun destanı yazarken aslında Yunanlardan çok Anadolu halklarının bakış açısına yakın durduğunun bir kanıtı olarak yorumlandı.
O tezin en güçlü ve en sembolik ifadesi, bizzat Mustafa Kemal Atatürk’ten geldi. Kurtuluş Savaşı’nın en kritik anlarından biri olan Dumlupınar Meydan Muharebesi’nin zaferle sonuçlanmasının ardından, ordularına İzmir’i hedef gösterirken, Atatürk’ün çevresindekilere, “Dumlupınar’da Truvalı Hektor’un öcünü aldık” dediği rivayet edilir. Bu söz, bir askeri zaferin çok ötesinde, binlerce yıllık bir tarihsel hesabın kapatıldığı anlamına geliyordu. Bu, modern Türkiye Cumhuriyeti’nin ordusunu, Anadolu’yu savunan Truvalıların mirasçısı, işgalci Yunan ordusunu ise binlerce yıl önceki Akaların devamı olarak gören bir tarih bilincinin dışavurumuydu. Bu tek cümle, Truvalıların Türklüğü tezinin, yalnızca aydınlar arasında tartışılan bir fikir olmaktan çıkıp, ulusal kimliğin ve kolektif hafızanın bir parçası haline geldiğini gösteriyordu.
O tezin, Cumhuriyet’in kimlik inşası projesi içindeki yeri ve önemi çok katmanlıydı. Her şeyden önce, o tez, Türklerin Anadolu’daki varlığını Malazgirt’ten binlerce yıl öncesine taşıyarak, “sonradan gelen istilacı” suçlamasını tamamen boşa çıkarıyordu. Türkler, o toprakların en az Yunanlar kadar, hatta onlardan daha eski ve daha asli bir unsuruydu. Bu, Misak-ı Milli sınırlarının yalnızca siyasi değil, tarihsel ve kültürel bir haklılığa dayandığının en güçlü ilanıydı.
İkinci olarak, o tez, Helen medeniyetinin mutlak üstünlüğü mitine karşı güçlü bir alternatif sunuyordu. Batı, kendi kökenini Yunanistan’a dayandırırken, Truva tezi, Yunan medeniyetinden önce Anadolu’da ondan hiç de aşağı kalmayan, hatta daha köklü bir medeniyetin var olduğunu iddia ediyordu. Bu, Batı’nın kültürel hegemonyasına karşı bir başkaldırı, bir “Anadolu Rönesansı” çağrısıydı.
Üçüncü olarak, o tez, bir ulusun kahraman ihtiyacına cevap veriyordu. Yeni kurulan Cumhuriyet, kendi ulusal panteonunu yaratırken, Osmanlı padişahlarının yerine yeni figürler koymak zorundaydı. Buğuz Kağan, Alparslan gibi Orta Asya ve Selçuklu figürlerinin yanına, Batı dünyasının bile hayranlık duyduğu, soyluluğun ve vatanseverliğin simgesi olan Hektor gibi evrensel bir kahramanı eklemek, ulusal özgüvene paha biçilmez bir katkı sağlıyordu. Hektor, artık yalnızca bir destan kahramanı değil, Anadolu’yu savunan ilk Türk şehidiydi.
Sonuç olarak, “Truvalılar Türkmüş” tezi, Türk Tarih Tezi’nin en şiirsel, en sembolik ve en Batı’ya dönük halkasıdır. Bu, bilimsel olarak kanıtlanması mümkün olmayan, pek çok dolaylı ve zorlama bağlantıya dayanan bir kurgu olsa da, onu yaratan tarihsel koşullar ve hizmet ettiği ideolojik amaçlar açısından son derece anlamlıdır. Bu, Sümerler ve Mu Kıtası ile Doğu’ya ve en derindeki geçmişe uzanan kimlik arayışının, yüzünü Batı’ya dönerek, onun en merkezi mitosunu fethetme ve yeniden yorumlama girişimidir. Bu, Halikarnas Balıkçısı gibi romantik düşünürlerin Anadoluculuk felsefesiyle, devletin resmi tarih tezinin ihtiyaçlarının birleştiği noktada doğmuştur. Atatürk’ün Dumlupınar’da Hektor’un öcünü aldığını söylemesi, o tezin ne kadar içselleştirildiğinin ve bir milletin kolektif ruhunu nasıl şekillendirdiğinin en çarpıcı kanıtıdır. Bilimsel gerçekliğin ötesinde, Truva’nın Türklüğü, bir ulusun, düşman olarak gördüğü bir medeniyetin bile en değerli kültürel hazinesini alıp, onu kendi tarihinin bir parçası haline getirebilecek kadar kendine güvendiği bir anın, o özgüven patlamasının unutulmaz bir sembolüdür. Bu, Çanakkale Boğazı’nın kıyısında yatan antik taşların, binlerce yıl sonra, Ankara’da kurulan yeni bir devletin kimlik mücadelesinde nasıl en güçlü silahlardan birine dönüşebileceğinin hikayesidir.
Bölüm 7: Tarihin Mimarı – Atatürk’ün Bu Tezlerdeki Rolü ve Motivasyonu
Yirminci yüzyılın başlarında küllerinden doğan bir ulusun tarihini yeniden yazma projesi, bir dizi fantastik ve cüretkar teorinin filizlendiği entelektüel bir seferberlikti. Pasifik’in sularına gömülmüş Mu kıtası, medeniyetin beşiği Sümerler, okyanusun ötesindeki Kızılderili akrabalar, Batı’nın kurucu metnindeki Truvalı atalar ve bütün dilleri tek bir güneşe bağlayan evrensel bir dil kuramı; bütün o iddialar, birbirinden kopuk ve rastgele ortaya atılmış romantik fanteziler değildi. Bunlar, tek bir merkezden beslenen, tek bir irade tarafından yönlendirilen ve tek bir büyük amaca hizmet eden, birbiriyle girift bir şekilde örülmüş büyük bir yapının parçalarıydı. Bu yapının mimarı, o seferberliğin başkomutanı ve o projenin arkasındaki sarsılmaz itici güç, yalnızca yeni devletin kurucusu ve Cumhurbaşkanı değil, aynı zamanda o tarih ve dil tezlerinin en tutkulu, en bilgili ve en aktif katılımcısı olan Mustafa Kemal Atatürk’ün ta kendisiydi. Bu teorileri anlamak, Atatürk’ün o konulardaki kişisel rolünü, derin motivasyonunu ve vizyonunu anlamadan imkansızdır. Zira o tezler, onun için akademik birer merak konusu değil, bir ulusu yeniden yaratma, ona yeni bir ruh ve sarsılmaz bir özgüven aşılama davasının en temel silahlarıydı.
Atatürk’ün portresi, dünya kamuoyunda genellikle üniformalı bir asker, karizmatik bir devrimci ve modern bir devlet adamı olarak çizilir. Bu imaj doğru olmakla birlikte eksiktir. Bu, üniformanın ve devlet adamı kimliğinin altında, hayatı boyunca okumaktan, öğrenmekten ve tartışmaktan vazgeçmeyen, gecelerini kitaplar ve haritalar başında geçiren, bir entelektüeldi. Tarih ve dil konularına olan ilgisi, Cumhuriyet’in kuruluş yıllarında ortaya çıkmış anlık bir heves değildi; kökleri, onun gençliğine, askeri eğitim yıllarına kadar uzanıyordu. Selanik ve Manastır’daki askeri okullarda okurken, Osmanlı İmparatorluğu’nun çöküşünü ve Batı’nın yükselişini bizzat gözlemlemişti. Bu dönemde, Fransızcasını ilerleterek okuduğu Voltaire, Rousseau, Montesquieu gibi Aydınlanma düşünürlerinin eserleri, onun zihninde millet, egemenlik, vatan ve tarih gibi kavramları şekillendirmişti. Bu, imparatorlukların ve hanedanların değil, ulusların ve onların kolektif iradelerinin tarihi şekillendirdiği yeni bir çağa girildiğini görmüştü. Bir milletin var olabilmesi için, kendi tarihini bilmesi ve yazması gerektiği fikri, onun zihnine o yıllarda yerleşmişti. Bu, yalnızca orduların nasıl yönetileceğini değil, milletlerin nasıl inşa edileceğini de düşünüyordu.
O kişisel entelektüel birikim, Kurtuluş Savaşı’nın ve Cumhuriyet’in kuruluşunun ardından, bir devlet projesine dönüştü. Atatürk’ün o tarih ve dil tezlerinin arkasındaki temel motivasyonunu anlamak için, onun bir lider olarak çözmek zorunda olduğu devasa sorunları görmek gerekir. Bu motivasyon, üç ana eksen üzerinde şekilleniyordu: psikolojik onarım, yeni bir yurttaş kimliği inşası ve ulusal birliği pekiştirme.
İlk ve en acil motivasyon, psikolojik bir onarımdı. Türk milleti, Balkan Savaşları’ndan Birinci Dünya Savaşı’na, oradan da Sevr Antlaşması’na uzanan bir süreçte, tarihin en ağır yenilgilerinden ve aşağılanmalarından birini yaşamıştı. Yüzyıllardır hükmettiği toprakları kaybetmiş, anavatanı işgal edilmiş ve Batılı güçler tarafından medeniyet kurma yetisinden yoksun, yönetilmeye muhtaç bir “barbar” sürüsü olarak damgalanmıştı. Bu “barbar Türk” anlatısı, yalnızca oryantalist bir fantezi değil, Sevr’de somutlaştığı gibi, Türkiye’yi parçalamayı meşrulaştıran siyasi bir silahtı. Atatürk, askeri zaferle o silahın namlusunu kırmıştı; fakat o silahın zihinlerde ve ruhlarda açtığı yaraları sarmak zorundaydı. İşte bütün o tarih tezleri, o yaraları sarmak için tasarlanmış birer ideolojik merhemdi. Eğer Türkler, medeniyetin beşiği Sümerlerin mirasçısıysa, medeniyet ateşini dünyaya yayan Mu’nun çocuklarıysa, okyanusları aşıp Amerika’da uygarlık kurmuşsa ve Batı’nın kendi destanındaki kahraman Truvalıların soyundansa, o zaman kim onlara “barbar” diyebilirdi? O tezler, bir savunma mekanizması olmanın ötesinde, karşı bir taarruzdu. Bu, Batı’nın tarih anlatısını kabul etmeyi reddetmek ve onun yerine, Türkleri merkeze alan, onlara şanlı ve onurlu bir geçmiş iade eden alternatif bir evrensel tarih sunmaktı. Bu, bir milletin özgüvenini yeniden inşa etmenin, “Aşağılık kompleksinden” kurtulup geleceğe umutla bakmasını sağlamanın en etkili yoluydu.
İkinci temel motivasyon, yeni bir yurttaş kimliği yaratmaktı. Cumhuriyet, ümmet toplumundan ulus toplumuna geçişi temsil ediyordu. Saltanat ve hilafetin kaldırılmasıyla, insanları birbirine bağlayan temel kimlik olan “padişaha kulluk” ve “Müslümanlık” ortadan kalkmıştı. Bunun yerine, laik ve demokratik bir cumhuriyetin eşit yurttaşları olan “Türk milleti” kimliği konulmalıydı. Peki, o kimliğin içi neyle doldurulacaktı? Atatürk, o kimliğin temel harcının, ortak bir dil ve ortak bir tarih bilinci olduğuna inanıyordu. Busmanlı geçmişi, çöküş ve geri kalmışlıkla özdeşleştirildiği için, yeni bir başlangıç noktası gerekiyordu. Bu tarih, İslamiyet öncesi köklere, hatta insanlık tarihinin şafağına uzanmalıydı. Sümerler, Hititler, Mu gibi İslam öncesi ve büyük ölçüde seküler medeniyetleri “ata” olarak benimsemek, yeni kimliği din ekseninden çıkarıp, onu kültürel ve tarihsel bir eksene oturtuyordu. Bu, laik cumhuriyetin ideolojik temellerini güçlendiren hayati bir hamleydi. Bir yurttaş, kendini artık Halife’nin bir tebaası olarak değil, yazıyı icat eden Sümerlerin, Anadolu’da büyük bir imparatorluk kuran Hititlerin, vatanını savunan Truvalıların torunu olarak görecekti. Bu, bireye modern ve dünyevi bir gurur kaynağı sunan bir kimlik tanımıydı.
Üçüncü motivasyon, ulusal birliği sağlamaktı. Misak-ı Milli sınırları içinde, farklı etnik ve kültürel kökenlerden gelen milyonlarca insan yaşıyordu. Bunları “Türk” üst kimliği altında birleştirecek güçlü bir çimentoya ihtiyaç vardı. Türk Tarih Tezi, o çimentoyu sağlıyordu. Bu teze göre, Anadolu’da yaşayan pek çok kadim halk (Hititler, Frigler, Lidyalılar vb.) zaten birer proto-Türk kavmiydi. Dolayısıyla, o topraklarda yaşayan herkes, şu ya da bu şekilde, o ortak büyük medeniyet nehrinin bir parçasıydı. Bu, kan bağına veya ırka dayalı dışlayıcı bir milliyetçilikten ziyade, ortak bir kültürel ve tarihsel mirasa dayalı kapsayıcı bir yurttaşlık tanımı sunma potansiyeli taşıyordu. Atatürk’ün “Ne mutlu Türküm diyene!” sözü, etnik bir kökene değil, o büyük tarihsel ve kültürel mirası benimseyen ve kendini o milletin bir ferdi olarak hisseden herkesi kucaklayan bir anlayışın ifadesiydi.
Atatürk, o büyük vizyonu hayata geçirmek için yalnızca bir fikir babası veya bir ilham kaynağı olarak kalmadı. Bu, projenin her aşamasında bizzat yer alan bir mimar, bir şantiye şefi gibi çalıştı. Bu rolü nasıl oynadığını, onun çalışma yöntemlerinde ve kurduğu mekanizmalarda açıkça görebiliriz. Bu yöntemlerin en ünlüsü ve en etkilisi, Çankaya Köşkü’ndeki efsanevi “sofra”sıydı.
Atatürk’ün sofrası, bir akşam yemeği meclisinden çok, bir akademi, bir beyin fırtınası platformuydu. Bu sofraya, dönemin önde gelen tarihçileri, dilbilimcileri, yazarları, siyasetçileri ve yabancı uzmanları davet edilirdi. Bu sohbetler, çoğu zaman sabahlara kadar sürerdi. Atatürk, o sofrada pasif bir dinleyici değil, tartışmanın yöneticisi ve merkezindeki kişiydi. Elinde tebeşirle kara tahtanın başına geçer, haritalar üzerinde göç yollarını çizer, kelimelerin kökenlerine dair kendi teorilerini anlatır, misafirlerine sorular sorar, onları itiraz etmeye, fikirlerini savunmaya teşvik ederdi. Afet İnan, Reşit Galip, Hasan Cemil Çambel, Yusuf Ziya Özer gibi isimler, o sofranın müdavimleriydi ve tarih ve dil tezlerinin şekillendiği o entelektüel atölyenin katılımcılarıydı. Güneş Dil Teorisi’nin en fantastik etimolojileri, Sümerlerle Türkler arasındaki bağlantılar, Mu kıtasından gelen göç yolları, ilk kez o sofrada ateşli bir şekilde tartışılmış, geliştirilmiş ve son şeklini almıştır. Bu sofra, Atatürk’ün fikirlerini test ettiği, başkalarının bilgisiyle kendi vizyonunu harmanladığı ve ulusal bir politika haline getireceği tezlerin ilk provalarını yaptığı bir laboratuvardı.
Onun kişisel rolünü gösteren bir diğer somut kanıt, Anıtkabir’de korunan muazzam kütüphanesidir. Bu kütüphane, onun entelektüel dünyasının bir haritası gibidir. Binlerce kitaptan oluşan koleksiyonunda, tarih, dil, antropoloji, sosyoloji ve felsefe üzerine yazılmış pek çok temel eser bulunur. Bu, o kitapların pasif bir okuyucusu değildi. Bukuduğu kitapların, özellikle Fransızca olanların kenarlarına notlar alır, önemli gördüğü paragrafların altını farklı renklerde kalemlerle çizer, ünlem ve soru işaretleri koyardı. Bu notlar, onun zihninin nasıl çalıştığını, bir bilgiyi nasıl işlediğini, eleştirel bir süzgeçten nasıl geçirdiğini ve kendi tezleriyle nasıl ilişkilendirdiğini gösteren paha biçilmez belgelerdir. Örneğin, H.G. Wells’in dünya tarihini okurken, Batı merkezli yorumlara itiraz eden notlar düştüğü görülür. James Churchward’ın Mu Kıtası kitaplarını okurken, Mu’dan Orta Asya’ya göç yollarını gösteren yerleri işaretlediği, Uygur medeniyetiyle ilgili iddiaların altını çizdiği bilinir. Tahsin Mayatepek’in Meksika’dan gönderdiği raporları ve ekindeki kelime listelerini incelerken, hangi kelimelerin kendisine daha ikna edici geldiğini belirttiği, yeni bağlantılar önerdiği yazışmalarından anlaşılır. Bu kütüphane, onun yalnızca bir lider değil, aynı zamanda projesinin en çalışkan araştırmacısı olduğunun sessiz tanığıdır.
Atatürk, fikirlerini ve vizyonunu hayata geçirmek için yalnızca kişisel çabasıyla ve entelektüel çevresiyle yetinmedi. Bu, o projeyi kurumsallaştırarak devletin resmi politikası haline getirdi. 1931’de Türk Tarihini Tetkik Cemiyeti’ni (daha sonra Türk Tarih Kurumu) ve 1932’de Türk Dilini Tetkik Cemiyeti’ni (daha sonra Türk Dil Kurumu) bizzat kendi talimatıyla kurdurdu. Bu kurumlar, bağımsız akademik kuruluşlar değildi; onlar, doğrudan doğruya Cumhurbaşkanı’na bağlı, onun vizyonunu hayata geçirmekle görevli ideolojik aygıtlardı. Atatürk, o kurumların çalışmalarını yakından takip eder, başkanlarını ve üyelerini bizzat belirler, onlara araştırma konularını ve hedefleri gösterirdi. Hatta vasiyetinde, kendi kişisel mal varlığının önemli bir kısmını o iki kuruma bırakarak, onların geleceğini de güvence altına almıştır. Bu, davasına ne kadar inandığının en somut göstergesidir. Düzenlenen Tarih ve Dil Kurultayları, onun başkanlığında ve denetiminde geçerdi. Özellikle Üçüncü Türk Dil Kurultayı’nda Güneş Dil Teorisi’ni yabancı bilim insanlarına karşı bizzat kendisinin savunması, tartışmalara katılması, o teoriyi ne kadar benimsediğini ve onun arkasında nasıl bir güçle durduğunu göstermiştir. Bu, fikirlerini kurumlar aracılığıyla topluma yayan, okul kitaplarından gazetelere kadar bütün eğitim ve medya kanallarını o amaca hizmet edecek şekilde yönlendiren bir stratejistti.
Sonuç olarak, Atatürk’ün o tarih ve dil tezlerindeki rolü, basit bir himayenin veya siyasi desteğin çok ötesindedir. Bu, projenin hem fikir babası, hem baş araştırmacısı, hem yöneticisi, hem de en ateşli savunucusudur. Bu, o tezleri, çökmüş bir imparatorluğun enkazından aldığı bir milleti, modern, kendine güvenen, kökleriyle barışık ve geleceğe umutla bakan bir ulus haline getirmenin en temel aracı olarak görmüştür. Bu motivasyon, akademik bir doğruluk arayışından ziyade, siyasi, sosyal ve psikolojik bir yeniden inşa arzusundan kaynaklanıyordu. Bu, tarih ve dili, bir ulusun ruhunu şekillendiren birer mühendislik aracı gibi kullanmıştır. Bugün o tezlerin bilimsel geçerliliği sorgulanabilir, pek çoğu modern bilim tarafından reddedilmiş olabilir. Fakat Atatürk’ü ve onun motivasyonunu, bugünün akademik standartlarıyla yargılamak, anakronik bir yaklaşım olur. Bunu ve projesini, kendi zamanının olağanüstü koşulları içinde, bir ölüm kalım mücadelesi veren bir milletin liderinin, halkına yeni bir hayat ve yeni bir kimlik sunma çabası olarak görmek gerekir. Bu, Çankaya’daki sofrasında, kütüphanesindeki kitapların arasında ve kurduğu kurumların başında, yalnızca bir devletin değil, bir milletin hafızasının ve geleceğinin de mimarlığını yapıyordu. Bu teoriler, o büyük mimarinin en cüretkar ve en unutulmaz sütunları olarak tarihteki yerini almıştır.
Bölüm 8: Yöntem ve Eleştiri – Bilim mi, Milli Mitoloji mi?
Cumhuriyet’in kuruluş yıllarında filizlenen ve devletin en üst düzeyde desteğini alan tarih ve dil tezleri, bir araya geldiklerinde, Türk kimliğini insanlık tarihinin merkezine yerleştiren görkemli ve bütüncül bir anlatı inşa ettiler. Mu’dan Sümer’e, Kızılderililerden Truva’ya uzanan o destansı yolculuk, Güneş Dil Teorisi’nin evrensel çatısı altında birleşerek, bir ulusa sarsılmaz bir özgüven ve şanlı bir geçmiş vadediyordu. Bu tezler, sunuldukları dönemde, dönemin en saygın aydınları tarafından “bilimsel gerçekler” olarak savunulmuş, kurultaylarda alkışlanmış, okul kitaplarına girmiş ve bir neslin dünya görüşünü şekillendirmişti. Ne var ki, o coşkulu ve milliyetçi atmosferin dağılmasının ardından, yirminci yüzyılın ikinci yarısından itibaren gelişen modern tarih, arkeoloji ve dilbilim metodolojileri ışığında geriye dönüp bakıldığında, o iddiaların üzerine inşa edildiği temellerin ne kadar sağlam olduğu sorusu kaçınılmaz olarak gündeme gelmektedir. Bu büyük anlatı, bilimsel keşiflerin bir ürünü müydü, yoksa bir ulusun ihtiyaçları doğrultusunda inşa edilmiş, modern bir “milli mitoloji” miydi? O sorunun cevabı, o tezlerin kullandığı yöntemleri, dayandığı kanıtları ve o kanıtları yorumlama biçimini eleştirel bir süzgeçten geçirmeyi gerektirir. Bu analiz, o tezlerin neden ana akım bilim dünyası tarafından hiçbir zaman kabul görmediğini ve bilimsel yöntem ile ideolojik amaçlar doğrultusunda “kanıt yaratma” arasındaki hassas çizgiyi ortaya koyacaktır.
O teorilerin temelindeki en belirgin metodolojik zaaf, “önce hipotez, sonra kanıt” ilkesiyle hareket etmeleridir. Bilimsel yöntemde, veriler toplanır, analiz edilir ve o verilerin işaret ettiği en makul sonuçlar üzerinden bir hipotez veya teori geliştirilir. Bu hipotez, yeni verilerle sürekli olarak test edilir ve yanlışlanmaya açıktır. Buysa Türk Tarih ve Dil tezlerinde süreç tam tersi işlemiştir. Önce, ulaşılması hedeflenen sonuçlar, yani “milli davaya” hizmet edecek olan ana fikirler belirlenmiştir: “Türkler medeniyet kurucu, kadim bir millettir” ve “Türkçe dünya dillerinin anasıdır”. Ardından, bütün araştırmalar, o önceden belirlenmiş sonuçları doğrulayacak “kanıtları” bulmak ve toplamak üzerine kurgulanmıştır. Bu yaklaşım, doğası gereği, kanıtların nesnel bir şekilde değerlendirilmesini engeller. Araştırmacı, hipotezini yanlışlayabilecek veya ona uymayan verileri görmezden gelme, küçümseme veya yanlış yorumlama eğilimindedir. Bu, bir keşif süreci değil, bir meşrulaştırma sürecidir. Bütün o tezler, o temel mantık üzerine inşa edildiği için, sonuçları da baştan belli birer “kendini gerçekleştiren kehanet” halini almıştır.
O metodolojik çerçevenin en bariz yansıması, “seçici kanıt kullanımı”nda görülür. Bu tezleri savunanlar, iddialarını destekleyen her türlü veriyi, ne kadar zayıf veya tesadüfi olursa olsun, büyük bir coşkuyla benimserken, onlarla çelişen devasa miktardaki kanıtı sistematik olarak göz ardı etmişlerdir. Örneğin, Sümerlerin Türklüğü tezini ele alalım. Kanıt olarak sunulan en önemli argüman, Sümercenin de Türkçe gibi eklemeli (agglutinative) bir dil olmasıdır. Bu, doğru bir gözlemdir. Fakat dünyada eklemeli yapıya sahip olan tek dil ailesi Ural-Altay dilleri değildir. Japonca, Korece, Macarca, Fince, Baskça ve pek çok Kafkas dili de eklemelidir. Tez savunucuları, o dillerle olan yapısal benzerliği bir kenara bırakıp, yalnızca Türkçe ile olan benzerliğe odaklanmışlardır. Dahası, Sümerce ile Türkçe arasında, bir akrabalık ilişkisini kanıtlamak için zorunlu olan temel kelime dağarcığında (sayılar, vücut organları, temel fiiller gibi) ve gramer yapısında (zamirler, çekim ekleri) hiçbir sistematik ve düzenli denklik bulunamamıştır. İki dil arasında ortak olduğu iddia edilen yüzlerce kelime, ya tesadüfi ses benzerlikleridir, ya da anlamları zorlama yoluyla benzetilmiş kelimelerdir. Örneğin Sümerce “dingir” (tanrı) ile Türkçe “Tengri” arasındaki benzerlik çarpıcıdır, fakat o tek bir kelime, iki dil arasında bir aile bağı kurmaya yetmez. Bilim, tekil ve parlak örneklere değil, sistematik ve tekrarlanabilir örüntülere dayanır.
Aynı seçici yaklaşım, Kızılderililerin Türklüğü tezinde de geçerlidir. Mayaca “tepek” ile Türkçe “tepe” arasındaki benzerlik, tezin adeta bir sloganı haline gelmiştir. Fakat binlerce kelimeden oluşan iki ayrı dil ailesi arasında, salt tesadüf eseri ortaya çıkabilecek birkaç sesdeş kelime bulmak istatistiksel olarak mümkündür. Dilbilimciler, iki dil arasında genetik bir bağ kurmak için, “tepe” gibi tekil örnekler yerine, düzenli ses denkliklerini ararlar. Yani, bir dildeki belirli bir sesin (örneğin “p” sesi), diğer dilde sistematik olarak başka bir sese (örneğin “f” sesi) dönüşüp dönüşmediğini incelerler. Bu türden düzenli denklikler, Türkçe ile Amerika yerli dilleri arasında hiçbir zaman kanıtlanamamıştır. Ayrıca, Amerikan yerli dilleri kendi içlerinde yüzlerce farklı dil ailesine ayrılır ve son derece çeşitlidir; onları tek bir “Kızılderili dili” olarak ele almak, bilimsel olarak hatalıdır. Tezi savunanlar, o çeşitliliği görmezden gelerek, farklı kabilelerin dillerinden cımbızla çektikleri birkaç kelimeyi, bütün bir kıtanın Türklüğü için kanıt olarak sunmuşlardır.
Teorilerin kullandığı en sorunlu ve en gayri-bilimsel yöntem ise, şüphesiz Güneş Dil Teorisi’nin etimolojik analizleridir. Bu analizler, tarihsel dilbilimin en temel ilkelerini tamamen hiçe sayan, serbest çağrışıma ve anlamsal fanteziye dayalı birer zihin egzersizidir. Bir kelimenin kökenini, ses değişim yasalarını, tarihsel bağlamı ve diğer dillerle olan ilişkisini göz ardı ederek, yalnızca anlamsal sıçramalarla “Güneş” kavramına bağlama çabası, bir bilimsel yöntem değil, bir kelime oyunudur. “Mektep” kelimesinin kökenini “ok”tan yola çıkarak Güneş’e bağlamak veya “Amazon” nehrinin adını “ama-uzun” tamlamasına dayandırmak, bilimsel bir etimoloji değil, bir tür halk etimolojisi veya “bilimsel” kılığa büründürülmüş bir şakadır. Bu yöntemin kendisi, yanlışlanmaya tamamen kapalıdır. Çünkü yeterince yaratıcılıkla, herhangi bir kelime, bir dizi anlamsal takla attırılarak herhangi bir başka kavrama bağlanabilir. Bu, bilimin temel taşı olan nesnellik ve test edilebilirlik ilkelerini ortadan kaldırır. Güneş Dil Teorisi’nin, Atatürk’ün vefatının hemen ardından neden bu kadar hızlı bir şekilde terk edildiğinin temel nedeni, onun bilimsel bir temelden çok, siyasi bir iradeye ve keyfi bir yoruma dayanmasıdır. Bu, bir bilimsel kuram değil, bir “milli dil felsefesi”ydi ve onu ayakta tutan felsefi irade ortadan kalkınca, yapı kendi ağırlığıyla çökmüştür.
Bir diğer önemli metodolojik sorun, “varsayımlar üzerine hipotezler inşa etme” eğilimidir. Bu teoriler, kanıtlanmış gerçekler üzerine değil, birbiri üzerine eklenen bir dizi kanıtlanmamış varsayım üzerine kurulmuş bir kartlar evi gibidir. Örneğin, Truvalıların Türklüğü tezini ele alalım. Bu tezin mantık zinciri şöyledir: Varsayım 1: Vergilius’un anlattığı Aeneis destanı, tarihsel bir gerçektir. (Oysa o, edebi bir kurgudur). Varsayım 2: Herodotos’un Etrüsklerin Anadolu kökenli olduğu iddiası kesindir. (O, antik dünyadaki pek çok teoriden yalnızca biridir ve hala tartışmalıdır). Varsayım 3: Etrüsk dili, eklemeli olduğu için kesinlikle Ural-Altay kökenlidir. (O, bir olasılıktır, fakat kanıtlanmamıştır). Varsayım 4: Etrüskçe ile Türkçe arasında kurulan birkaç kelime benzerliği, akrabalığı ispatlar. (O, dilbilimsel olarak yetersizdir). İşte o dört kanıtlanmamış varsayım, bir araya getirilerek, beşinci ve en büyük varsayım olan “Truvalılar Türktür” sonucuna ulaşmak için kullanılır. Bu zincirdeki halkalardan herhangi biri koptuğunda, bütün yapı çöker. Bilimsel bir argüman, kanıtlanmış gerçekler üzerine inşa edilir; birbiri ardına dizilmiş zayıf ihtimaller üzerine değil.
Arkeolojik ve antropolojik verilerin yorumlanmasında da benzer bir abartı ve zorlama söz konusudur. Dönemin sınırlı arkeolojik bulguları, önceden belirlenmiş olan tezi desteklemek için aşırı yorumlanmıştır. Bir Sümer kabartmasındaki geometrik desen ile bir Türk kilimindeki motif arasındaki yüzeysel bir benzerlik, binlerce yıllık bir kültürel devamlılığın mutlak kanıtı olarak sunulmuştur. Buysa benzer geometrik desenler (spiraller, zikzaklar, gamalı haçlar), birbirinden tamamen bağımsız pek çok ilkel kültürde, insan zihninin ortak estetik eğilimlerinin bir ürünü olarak ortaya çıkabilir. Bu türden bir benzerlik, bir akrabalık ilişkisinden çok, bir “kültürel yakınsama” (convergence) örneği olabilir. Aynı şekilde, Türkleri “brakisefal Alpin ırkı” olarak tanımlayan ve Sümer veya Kızılderili iskeletlerinde de aynı özellikleri arayan antropolojik yaklaşım, günümüzde tamamen terk edilmiş olan, on dokuzuncu yüzyıla ait ırkçı ve bilim dışı kafa tası ölçümü (kreniyometri) yöntemlerine dayanıyordu. İnsan topluluklarını birkaç basit fiziksel özelliğe göre “ırk”lara ayırmanın ve o “ırk”lara üstün veya aşağı nitelikler atfetmenin bilimsel bir geçerliliği yoktur. Genetik biliminin ilerlemesi, insanlığın tek bir kökenden geldiğini ve “ırk”ların sosyal ve kültürel birer inşa olduğunu göstermiştir.
Son olarak, o tezlerin en temel dayanaklarından biri olan Mu Kıtası efsanesinin kendisi, tamamen bilim dışı bir temel üzerine kuruludur. James Churchward’ın anlatısı, tarihsel veya arkeolojik hiçbir kanıta dayanmaz. Bu, Hindistan’da gördüğünü iddia ettiği, fakat kendisinden başka hiç kimsenin görmediği gizemli “Naacal Tabletleri”ne dayanan, tamamen kişisel ve mistik bir iddiadır. Modern jeoloji bilimi, Pasifik Okyanusu’nun altında, yakın bir jeolojik geçmişte batmış, o büyüklükte bir kıtanın varlığına dair hiçbir kanıt bulamamıştır. Bukyanus tabanının haritası çıkarılmış ve böyle bir yapının olmadığı kesin olarak kanıtlanmıştır. Dolayısıyla, bütün tarih tezlerinin “ana kaynağı” veya “sıfır noktası” olarak kabul edilen Mu Kıtası’nın kendisi, Platon’un Atlantis’i gibi, bilimsel bir gerçeklik değil, bir efsanedir. Temeli bir efsaneye dayanan bir tarih anlatısının, bilimsel olma iddiası taşıması mümkün değildir.
Bütün o eleştiriler, o tezleri savunanların art niyetli veya sahtekar olduğu anlamına gelmez. Bunlar, kendi zamanlarının bilimsel paradigmaları içinde, büyük bir vatanseverlik coşkusuyla ve liderlerinin vizyonu doğrultusunda, bir ulusun kimliğini ve onurunu kurtarmak için samimiyetle çabalayan aydınlardı. Sorun, onların niyetinde değil, kullandıkları yöntemde ve “bilim” kavramına yükledikleri anlamdaydı. Bunlar için bilim, nesnel ve evrensel gerçekliği arayan bir süreçten çok, ulusal davayı meşrulaştıran ve destekleyen bir araçtı. Bu, bilimin ideolojiye hizmet ettiği, sonuçların baştan belli olduğu bir “milli bilim” anlayışıydı.
Sonuç olarak, Türk Tarih ve Dil tezleri, bilimsel birer teori olmaktan çok, bir “milli mitoloji” inşasının parçalarıdır. Mitolojiler, kelimenin olumsuz anlamıyla “yalan” veya “saçmalık” demek değildir. Mitolojiler, bir toplumun kökenini, kimliğini, değerlerini ve dünyadaki yerini açıklayan, sembolik ve güçlü anlatılardır. Her ulusun, kendi kuruluş döneminde o türden köken mitlerine ihtiyacı olmuştur. Romalıların kendilerini Truvalı Aeneas’a dayandırması veya İngilizlerin Kral Arthur efsanesini yaratması gibi. Türkiye Cumhuriyeti de, o zorlu kuruluş yıllarında, Batı’nın dayattığı aşağılayıcı kimliğe karşı kendi görkemli ve kahramanca köken mitini yaratmıştır. Bu mitoloji, bilimsel olarak “yanlış” olabilir; fakat doğduğu tarihsel bağlam içinde, bir milleti bir araya getiren, ona özgüven aşılayan ve geleceğe hazırlayan “doğru” bir işlev görmüştür. Bunları bugün eleştirirken, o işlevsel doğruluğu ve tarihsel gerekliliği göz ardı etmemek gerekir. Ancak o tezleri, günümüzün bilimsel gerçekleri olarak sunmaya devam etmek, bilime de, tarihe de, o tezleri yaratanların anısına da haksızlık olur. Bunların asıl değeri, bilimsel doğruluklarında değil, bir ulusun en zor zamanında, kendi tarihini yazma ve kendi kaderini eline alma iradesini nasıl ortaya koyduğunun unutulmaz bir kanıtı olmalarında yatar. Bunlar, bir laboratuvarda değil, bir savaş meydanında ve bir milletin yeniden doğuş sancıları içinde şekillenmiş, bilimin değil, tarihin ve ruhun ürünleridir.
Bölüm 9: Teorilerin Zayıflaması ve Günümüzdeki Yankıları
Atatürk’ün kişisel karizması ve sarsılmaz iradesiyle himaye edilen, devletin bütün kurumları tarafından bir “milli dava” olarak benimsenen radikal tarih ve dil tezleri, 1930’lu yıllar boyunca Türkiye’nin entelektüel ve kültürel hayatına mutlak bir şekilde egemen olmuştu. Mu kıtasından Sümerlere, Güneş Dil Teorisi’nden Truvalı atalara uzanan o görkemli anlatı, bir neslin kimlik bilincini şekillendirmiş, okul kitaplarından radyo yayınlarına kadar her alanda resmi söylemin temelini oluşturmuştu. Bu yapı, o kadar sağlam ve o kadar heybetli görünüyordu ki, sonsuza dek sürecekmiş gibi bir izlenim bırakıyordu. Ne var ki, o devasa yapının taşıyıcı kolonu, yani bizzat Atatürk’ün varlığı, 10 Kasım 1938’de ortadan kalktığında, yapı sarsılmaya, çatırdamaya ve nihayetinde yavaş yavaş kendi ağırlığı altında çökmeye başladı. Bu çöküş, ani bir yıkım şeklinde olmadı. Bu, bir gecede alınan bir kararla veya bir manifestoyla ilan edilmedi. Bu, daha çok, 1940’lı yıllar boyunca devam eden sessiz, kademeli ve büyük ölçüde üstü örtük bir geri çekilme süreciydi. Bu geri çekilme, o tezlerin kamusal alandaki mirasını tamamen yok etmedi; aksine, onları resmi tarih yazımının dışına iterken, popüler kültürün ve alternatif tarih anlatılarının verimli topraklarında yeni bir hayata başlamalarına neden oldu. Bu sürecin nedenlerini ve sonuçlarını anlamak, Cumhuriyet’in kuruluş ideolojisinin nasıl evrildiğini ve o “altın çağ” arayışının günümüzdeki yankılarının ne olduğunu kavramak açısından hayati bir önem taşır.
O radikal tezlerin zayıflamasının ve resmi söylemden çekilmesinin ardında yatan nedenler, tek bir faktöre indirgenemeyecek kadar karmaşıktır. Bu, siyasi, ideolojik ve akademik dinamiklerin bir araya geldiği çok katmanlı bir dönüşümün sonucuydu. İlk ve en önemli neden, şüphesiz, projenin mimarı ve en büyük koruyucusu olan Atatürk’ün artık hayatta olmamasıydı. Bu tezler, bilimsel temellerinin sağlamlığından çok, Atatürk’ün kişisel inancına ve otoritesine dayanıyordu. Bu, o tezlere yönelik iç ve dış eleştirilere karşı bir kalkan görevi görmüş, kendi coşkusu ve enerjisiyle bütün bir aydınlar kuşağını o projenin etrafında kenetlemişti. Bunun vefatıyla birlikte, o birleştirici ve koruyucu irade ortadan kalktı. Yerine geçen İsmet İnönü liderliğindeki yeni yönetim, Atatürk’ün devrimlerine bağlı olmakla birlikte, o devrimlerin en aşırı ve en savunulması güç unsurlarını törpüleme ve rejimi daha “normal” ve “ölçülü” bir çizgiye çekme eğilimindeydi. Özellikle Güneş Dil Teorisi gibi fantastik boyutlara ulaşan iddialar, yeni dönemde birer “aşırılık” ve hatta birer “utanç” kaynağı olarak görülmeye başlandı. Bu tezleri, Atatürk’ün dehasının bir ürünü olarak değil, onun son yıllarında etrafını saran “dalkavukların” bir icadı olarak sunan yeni bir anlatı bile geliştirildi. Bu, hem Atatürk’ün mirasına saygısızlık etmeden hem de o tezlerden kurtulmayı sağlayan pragmatik bir formüldü.
İkinci önemli neden, uluslararası siyasi konjonktürün dramatik bir şekilde değişmesiydi. 1930’lu yılların tarih tezleri, büyük ölçüde, o dönemin Avrupa’sında yükselen totaliter ve ırkçı ideolojilerin ruhunu yansıtıyordu. İtalya’da Mussolini’nin Roma İmparatorluğu’nu yeniden canlandırma hayalleri, Almanya’da Nazilerin “saf Aryan ırkı” mitolojisi gibi, Türk Tarih Tezi de, kendi ulusunu tarihin merkezine yerleştiren, ırksal özelliklere (brakisefal kafa yapısı gibi) vurgu yapan ve yayılmacı bir geçmişi yücelten bir karaktere sahipti. Bu, o dönemin “zeitgeist”ı, yani zamanın ruhuyla uyumluydu. Ne var ki, İkinci Dünya Savaşı’nın patlak vermesi ve ardından gelen süreç, o türden aşırı milliyetçi ve ırkçı tezleri dünya çapında gözden düşürdü. Türkiye, savaşta tarafsız kalmaya çalışsa da, savaşın sonunda galip gelen demokratik Batı bloğuna (ABD ve İngiltere) yakınlaşma politikası izledi. Bu yeni dış politika yönelimi, iç politikada ve ideolojik söylemde de bir yumuşamayı beraberinde getirdi. Savaş sonrası kurulan yeni dünya düzeninde (Birleşmiş Milletler, NATO gibi), artık diğer milletleri küçümseyen veya kendi milletini bütün medeniyetlerin atası ilan eden saldırgan tarih tezlerine yer yoktu. Türkiye’nin Batı dünyasıyla bütünleşme çabası, o “aykırı” ve “bilim dışı” görünen iddialardan sessizce vazgeçmesini gerektiriyordu.
Üçüncü ve belki de entelektüel açıdan en önemli neden, bilimsel eleştirilerin artık daha yüksek sesle dile getirilmeye başlanmasıydı. Atatürk hayattayken, o tezlere açıkça karşı çıkmak neredeyse imkansızdı. Eleştiriler, ya özel sohbetlerde dile getiriliyor ya da üstü kapalı bir dille yapılıyordu. Fakat 1940’lardan itibaren, hem Türkiye içinde hem de dışarıda, o tezlerin bilimsel temellerinin zayıflığına dikkat çeken sesler yükselmeye başladı. Özellikle Güneş Dil Teorisi, Batılı dilbilimciler tarafından bir “şaka” veya “bilimsel bir tuhaflık” olarak görülüyordu. Türkiye’de yetişen yeni nesil tarihçiler ve dilbilimciler de, Batı’daki modern bilimsel metodolojilerle eğitim aldıkça, o eski tezlerin ne kadar keyfi ve zorlama yorumlara dayandığını fark etmeye başladılar. Örneğin, Nazi Almanyası’ndan kaçarak Türkiye’ye sığınan ve modern Sümerolojinin ve Hititolojinin Türkiye’de kurulmasına öncülük eden Benno Landsberger, Hans Gustav Güterbock gibi dünya çapında saygın bilim insanları, Atatürk’e duydukları saygıdan ötürü o dönemde açıkça eleştiri yapmaktan kaçınmış olsalar da, onların öğrencileri ve takipçileri, Sümerce-Türkçe veya Hititçe-Türkçe akrabalığı gibi iddiaların hiçbir bilimsel temeli olmadığını biliyorlardı. Bilimsel camianın içinden gelen o sessiz fakat etkili direniş, o tezlerin akademik dünyadaki meşruiyetini zamanla tamamen yok etti.
O geri çekilme süreci, en belirgin şekilde Türk Tarih Kurumu ve Türk Dil Kurumu’nun çalışmalarında ve yayınlarında görüldü. 1940’lardan itibaren, kurumların yayınlarında Güneş Dil Teorisi’nden veya Mu Kıtası’ndan neredeyse hiç bahsedilmemeye başlandı. Tarih kongrelerinin gündemleri değişti; radikal ve kapsamlı köken teorileri yerine, daha spesifik, daha belgelere dayalı Selçuklu ve Osmanlı tarihi araştırmalarına ağırlık verildi. Bukul kitaplarındaki müfredat, yavaş yavaş değiştirildi. “Sümerler ve Hititler bizim atalarımızdır” gibi kesin ifadeler, yerini “Anadolu’da yaşamış büyük medeniyetler” gibi daha nötr ve bilimsel ifadelere bıraktı. Dil Devrimi de, radikal arılaştırma ve Güneş Dil Teorisi’nin fantastik etimolojileri çizgisinden uzaklaşarak, daha ılımlı ve pragmatik bir yola girdi. Bu, bir inkâr veya reddediş süreci değildi; daha çok, bir “yok sayma” ve “unutturma” stratejisiydi. Bu tezler, Cumhuriyet tarihinin bir dönemine ait, saygı duyulması gereken ama artık aşılmış bir “gençlik hatası” gibi görülerek, sessizce rafa kaldırıldı.
Ne var ki, resmi söylemin ve akademik dünyanın rafa kaldırdığı o teoriler, toplumun hafızasından ve hayal gücünden tamamen silinmedi. Aksine, onlar, ana akım tarih yazımının dışında, yeni bir yaşam alanı bularak varlıklarını sürdürmeye devam ettiler. Bu yeni yaşam alanı, “alternatif tarih” veya “popüler tarih” olarak adlandırılan, akademik disiplinin katı kurallarından ziyade, merak, gizem ve milliyetçi duygulara hitap eden bir alandı. Bu alanda, o tezler artık birer “devlet sırrı”, “üstü örtülen gerçekler” veya “Batılıların kıskandığı için inkâr ettiği hakikatler” olarak yeniden çerçevelendi. Bu, o teorilere yeni bir romantizm ve bir “muhalif” kimlik kazandırdı.
O teorilerin popüler kültürdeki yankıları, birkaç farklı kanaldan beslenerek günümüze kadar ulaştı. Birinci kanal, popüler tarih dergileri ve kitapları oldu. Akademik tarihçiliğin sıkıcı ve kuru diline bir alternatif sunan o yayınlar, Mu Kıtası’nın gizemleri, Sümerlerin bilinmeyen kökenleri, Kızılderililerle olan şaşırtıcı benzerlikler gibi konuları, sansasyonel başlıklar ve bol görsellerle okuyucuya sundular. Bu yayınlarda, o tezlerin bilimsel olarak çürütüldüğü gerçeği ya görmezden gelindi ya da bir “komplo teorisi”nin parçası olarak sunuldu. Bukuyucular için o anlatılar, sıkıcı tarih derslerinden çok daha heyecan verici ve ilgi çekiciydi.
İkinci ve günümüzde en etkili olan kanal, internetin yükselişi oldu. İnternet forumları, bloglar, sosyal medya grupları ve video paylaşım siteleri, o “alternatif tarih” anlatılarının yayılması için mükemmel bir zemin oluşturdu. Herhangi bir akademik filtreden veya editöryal denetimden geçmeyen o platformlarda, en fantastik iddialar bile birer “gerçek” olarak sunulabildi. Birbirinden alıntı yaparak ve birbirini referans göstererek büyüyen o dijital ekosistem, kendi kendine yeten, kapalı bir bilgi evreni yarattı. Bu evrende, “Sümerler Türk müydü?” sorusu, artık bilimsel bir tartışma konusu değil, bir inanç meselesi, bir kimlik beyanı haline geldi. Bu teorilere inanan insanlar, internette kendileri gibi düşünen on binlerce kişiyle bir araya gelerek, bir “yankı odası” içinde kendi inançlarını pekiştirdiler.
Üçüncü kanal, belirli milliyetçi ve Türkçü siyasi çevreler oldu. Bu çevreler için, Cumhuriyet’in ilk yıllarındaki o radikal tezler, daha sonraki yıllarda “taviz verildiği” veya “vazgeçildiği” için kaybedilmiş bir “altın çağı” temsil ediyordu. Bunlar için, o tezlere yeniden sahip çıkmak, Atatürk’ün “orijinal” ve “tavizsiz” milliyetçilik anlayışına geri dönmek anlamına geliyordu. Bu teoriler, siyasi bir kimliğin ve ideolojik bir duruşun parçası olarak canlı tutuldu. Bu çevrelerde, o tezleri eleştirmek, yalnızca bilimsel bir itirazda bulunmak değil, “milli değerlere” ve “Atatürk’ün mirasına” hakaret etmekle eşdeğer görüldü.
Bugün gelinen noktada, o teoriler, Türkiye toplumunda ilginç bir ikili hayat sürmektedir. Bir yanda, akademik tarih ve dilbilim dünyası vardır ki, o dünya için o tezler, tarihin bir dönemine ait, incelenmesi gereken ama bilimsel bir değeri olmayan birer vakadır. Üniversitelerde, bilimsel yayınlarda ve ciddi tarih kitaplarında o iddialara yer verilmez. Diğer yanda ise, geniş bir popüler kültür alanı vardır ki, o alanda o tezler hala canlı, heyecan verici ve milyonlarca insan için birer “gerçek” olarak kabul edilmektedir. Televizyonlardaki tarih programlarında, internetteki videolarda veya çok satan popüler tarih kitaplarında, Sümer kamalarının üzerinde “Tanrı Türk’ü Korusun” yazdığı veya Amazon ormanlarında Orta Asya damgalı tabletler bulunduğu gibi tamamen kurgusal iddialar, birer gerçekmiş gibi dolaşıma sokulabilmektedir.
Sonuç olarak, 1930’ların radikal tarih ve dil tezlerinin zayıflaması ve resmi söylemden çekilmesi, Atatürk sonrası dönemin siyasi ve ideolojik dönüşümünün kaçınılmaz bir sonucuydu. Değişen dünya konjonktürü ve artan bilimsel eleştiriler, o tezlerin savunulmasını imkansız kılmıştı. Ne var ki, o tezlerin “resmi” alandan “gayriresmi” alana çekilmesi, onların ölümü anlamına gelmedi. Aksine, onlar, akademik dünyanın sıkı denetiminden kurtularak, popüler kültürün ve internetin sınırsız dünyasında daha da serpilip yayılma imkanı buldular. Bugün, bir yanda bilimsel tarih anlayışı ile diğer yanda popüler-mitolojik tarih anlatısı arasında derinleşen bir uçurum bulunmaktadır. Bu uçurum, Türkiye’deki eğitim, kültür ve kimlik tartışmalarının en temel dinamiklerinden birini oluşturmaktadır. Cumhuriyet’in kuruluşunda bir ulusu birleştirmek ve ona özgüven aşılamak için yaratılan o büyük mitoloji, bugün, farklı gerçekliklere inanan, farklı tarih anlatılarına sahip toplumsal kesimler arasında bir ayrışma unsuru haline gelme riski taşımaktadır. Bu, bir zamanlar bütün yaraları sarması umulan bir ilacın, zamanla nasıl farklı ve beklenmedik yan etkiler yaratabileceğinin çarpıcı bir örneğidir.
Bölüm 10: Sonuç – Bir Kimlik İnşasının Panoraması: Miras, Mit ve Gerçeklik
Yirminci yüzyılın ilk çeyreğinde, altı yüz yıllık bir cihan imparatorluğunun külleri üzerinde yükselen genç Türkiye Cumhuriyeti’nin entelektüel serüveni, yalnızca bir devlet kurma eylemi değil, aynı zamanda bir milletin kendi ruhunu ve hafızasını yeniden inşa etme yolundaki destansı bir mücadelesinin panoramasıdır. Bu mücadelenin en ön saflarında, birbiriyle girift bir şekilde örülmüş, her biri bir diğerini tamamlayan ve destekleyen bir dizi cüretkar tarih ve dil tezi yer alıyordu. Pasifik’in derinliklerindeki kayıp anavatan Mu, medeniyetin şafağındaki Sümerli atalar, okyanusun ötesindeki Kızılderili akrabalar, Batı’nın kurucu destanındaki kahraman Truvalılar ve bütün dilleri tek bir kökene, Güneş’e bağlayan evrensel dil kuramı; bütün o iddialar, tek tek ele alındıklarında birer romantik fantezi veya dönemsel bir aşırılık gibi görünebilir. Ne var ki, o beş ana tezin oluşturduğu büyük resme bakıldığında, onların rastgele ve birbirinden kopuk fikirler olmadığı, aksine, tek bir büyük vizyonun, bir kimlik inşası projesinin son derece tutarlı ve bütüncül parçaları olduğu ortaya çıkar. Bu büyük resim, modern Türkiye’nin entelektüel ve kültürel tarihindeki en sarsıcı, en yaratıcı ve en anlamlı dönemlerden birini temsil eder. Bu, bir milletin, tarihin kendisine biçtiği edilgen rolü reddederek, kendi destanını kendi kaleminden yazma iradesinin en somut ifadesidir.
O beş ana tezin oluşturduğu büyük resim, her şeyden önce, bir “evrensel Türk tarihi” külliyatı, bir tür “kutsal soyağacı”dır. Bu soyağacının en tepesinde, bütün insanlığın ve medeniyetin yitirilmiş cenneti, “Anavatan” Mu yer alır. Mu, yalnızca bir başlangıç noktası değil, aynı zamanda bütün sonraki iddiaları meşrulaştıran ilahi bir kaynaktır. Bu kaynaktan çıkan iki ana nehir, dünya tarihini şekillendirir. Batıya akan nehir, Orta Asya’da birikir, orada parlak bir medeniyet (Uygur medeniyeti) oluşturur ve oradan da güneye, Mezopotamya’ya inerek insanlığın ilk büyük devrimini gerçekleştiren Sümer medeniyetini kurar. Bu nehrin bir başka kolu, Anadolu’ya yönelir ve Batılı istilacılara karşı vatan toprağını savunan onurlu Truvalıların kimliğinde tecessüm eder. Doğudaki diğer ana nehir ise, Bering Boğazı’nı aşarak Yeni Dünya’ya ulaşır ve orada Maya, Aztek gibi görkemli uygarlıkları kuran Kızılderililerin atalarını oluşturur. Bütün o kollara ayrılmış, farklı coğrafyalara yayılmış nehirlerin aynı kaynaktan geldiğinin ispatı ise, onların taşıdığı “su”yun kimyasal yapısında, yani dilde gizlidir. Güneş Dil Teorisi, işte o farklı nehirlerdeki suyun aslında aynı “H2O” formülüne sahip olduğunu, yani bütün o dillerin, en saf halini Türkçenin koruduğu tek bir Güneş-merkezli kök dilden türediğini iddia eden evrensel bir anahtardır. Bu anahtar, Sümercenin, Mayacanın ve hatta Latincenin kapılarını açarak, onların hepsinin aynı eve, aynı Türk anayurduna çıktığını “kanıtlar”. Bu, kusursuz bir şekilde tasarlanmış, kendi içinde tutarlı, hiçbir boşluk bırakmayan, bütün dünya tarihini bir Türk ekseninde yeniden yorumlayan, nefes kesici bir entelektüel yapıdır.
O yapının Türkiye Cumhuriyeti’nin entelektüel ve kültürel tarihinde taşıdığı anlam, devrimci bir kopuş ve yeniden kuruluştur. Bu, Osmanlı’nın ümmetçi ve İslam merkezli tarih anlayışından radikal bir kopuşu temsil eder. Tarihin başlangıcı artık Hz. Adem veya İslam peygamberi değil, Mu kıtası ve Sümerlerdir. Bu, kimliği din ekseninden çıkarıp, onu seküler, etno-kültürel ve coğrafi bir eksene oturtur. Bu, aynı zamanda, Batı’nın oryantalist ve Helen merkezli tarih yazımına karşı bir başkaldırıdır. Bu, tarihin nesnesi olmayı reddedip, öznesi olma ilanıdır. Batı’nın “barbar” dediği Türk, bir anda medeniyetin kurucusu ve yayıcısı haline gelir. Batı’nın “keşfettiği” Amerika, binlerce yıl önce Türklerin yerleştiği bir kıtadır. Batı’nın “kurucu metni” İlyada, bir Türk-Yunan savaşının destanıdır. Bu, entelektüel bir bağımsızlık savaşı, kültürel bir rövanştır. Bu dönemde yaratılan o bütüncül anlatı, Cumhuriyet’in yalnızca siyasi ve askeri değil, kültürel ve zihinsel olarak da tam bağımsız bir ulus-devlet olma idealinin en somut ve en cüretkar ifadesi olarak tarihe geçmiştir.
O tarih yazımı serüveninin neden o şekilde geliştiği sorusu, bizi ulusların ve ulus-devletlerin doğasına dair daha temel bir gerçeğe götürür. Uluslar, ezeli ve ebedi varlıklar değildir; onlar, belirli tarihsel koşullar içinde inşa edilen, hayal edilen topluluklardır. Bu inşa sürecinin en önemli harcı ise, mitler, semboller ve İngiliz tarihçi Eric Hobsbawm’ın deyimiyle “icat edilmiş gelenekler”dir. Bir topluluğu “millet” yapan şey, ortak bir kan bağından çok, ortak bir geçmişe, ortak kahramanlara ve ortak bir geleceğe dair paylaştıkları ortak inançlar, yani ortak bir anlatıdır. Yıkılmış bir imparatorluğun enkazı üzerinde, Sevr Antlaşması’nın yarattığı derin bir travma ve aşağılanma hissiyle doğan Türkiye Cumhuriyeti, kendi varlığını meşrulaştırmak ve yurttaşlarına yeni bir aidiyet duygusu sunmak için, acilen yeni ve güçlü bir anlatıya, bir “kuruluş mitosu”na ihtiyaç duyuyordu.
İşte Mu’dan Truva’ya uzanan bütün o tezler, o büyük kuruluş mitosunun yapı taşlarıdır. Bunlar, modern bir ulus-devletin ihtiyaç duyduğu bütün sembolik unsurları sağlarlar: Bir “Altın Çağ” ve kayıp bir anavatan (Mu), insanlığa büyük armağanlar vermiş bilge atalar (Sümerler), dünyanın dört bir yanına yayılmış kayıp kabileler ve akrabalar (Kızılderililer), vatanı için canını feda eden kahraman şehitler (Truvalılar) ve bütün o büyük aileyi birbirine bağlayan kutsal bir dil (Güneş Dil Teorisi’nin proto-Türkçesi). Bu anlatı, bir dinin temel unsurlarına benzer bir yapı gösterir. Bu, bir milletin nereden geldiğini, kim olduğunu, dünyadaki misyonunun ne olduğunu ve nereye gitmesi gerektiğini açıklayan seküler bir inanç sistemidir. Bu, bilimsel bir tarih olmaktan çok, bir “milli teoloji”dir. Bu serüven, bir ulusun, en zor zamanında, hayatta kalmak ve kendine bir gelecek inşa etmek için, mitlerin, sembollerin ve kahramanca bir geçmiş anlatısının ne kadar güçlü ve hayat verici bir kaynak olabileceğini gösteren, derslerle dolu bir örnektir.
Bugünün bilimsel standartlarının soğuk ve mesafeli ışığı altında o tezleri yargılamak, onları yalnızca “yanlış” veya “bilim dışı” olarak damgalamak, hem kolay hem de anakronik bir yaklaşımdır. Bu, o teorileri doğuran olağanüstü tarihsel bağlamı ve onların hizmet ettiği hayati psikolojik ve siyasi işlevi göz ardı etmek anlamına gelir. Bu tezleri, bir laboratuvarın steril ortamında değil, bir milletin varlık mücadelesi verdiği bir savaş meydanının toz dumanı içinde değerlendirmek gerekir. Yüzyıllardır süren yenilgilerle onuru kırılmış, anavatanı işgal edilmiş, geleceği elinden alınmak istenmiş bir halka, “Atalarınız Orta Asya’da yaşayan, okuma yazma bilmeyen göçebe bir kavimdi” demek, bilimsel olarak “doğru” olabilir; fakat o anda o halkın ruhunu ayağa kaldırmaya, ona umut ve özgüven aşılamaya yetmezdi. Buysa, “Ataların yazıyı icat etti, piramitleri inşa edenlere ilham verdi ve bütün dünya dillerinin temelini attı” demek, bilimsel olarak “yanlış” olsa bile, o anda o ulusun ihtiyaç duyduğu psikolojik enerjiyi ve kolektif gururu sağlayan, belki de “gerekli” bir adımdı.
O tezler, bir ulusun kendini kandırdığı bir afyon değil, ayağa kalkmak için kullandığı birer koltuk değneği gibiydi. Bunlar, Atatürk gibi pragmatik ve vizyoner bir liderin, elindeki malzemeyle, bir ulusun ruhunu tamir etmek ve ona yeni bir kimlik elbisesi dikmek için giriştiği, coşkulu, romantik ve son derece cesur bir mühendislik projesiydi. Bu elbise, belki bugünün gözüyle bakıldığında biraz abartılı, biraz fazla parlak ve süslü görünebilir. Fakat unutmamak gerekir ki, o elbise, üzerinde “kefen” yazan Sevr paçavrasını yırtıp atmak için dikilmişti. Bu açıdan bakıldığında, o tezlerin ortaya atılması, bir zayıflık veya cehalet göstergesi değil, tam tersine, sarsılmaz bir yaşama iradesinin, muazzam bir yaratıcılığın ve kendine güvenin bir ifadesiydi.
Bugün gelinen noktada, o büyük kimlik inşası projesinin mirası, mit ve gerçeklik arasındaki karmaşık ve gerilimli bir ilişki içinde yaşamaya devam etmektedir. Akademik dünya, bilimsel gerçekliğin peşinde, o mitolojik anlatıyı çoktan geride bırakmış, Türk tarihini ve dilini daha nesnel, daha ölçülü ve daha karmaşık bir şekilde ele alan zengin bir birikim oluşturmuştur. Türklerin tarihinin, o fantastik iddialara ihtiyaç duymayacak kadar zengin, köklü ve saygın olduğu artık bir gerçektir. Ne var ki, o tezlerin yarattığı mitolojik anlatı, popüler kültürün ve kolektif hafızanın derinliklerinde hala canlıdır. Bu, bir yandan, bir ulusun en zor zamanında kendine nasıl bir umut ve gurur kaynağı yaratabildiğinin ilham verici bir hikayesi olarak varlığını sürdürürken, diğer yandan, bilimsel düşünceye ve eleştirel akla karşı bir direnç noktası oluşturma, kendi içine kapalı, dogmatik bir tarih anlayışını besleme riski de taşımaktadır.
Nihayetinde, bir milletin olgunlaşma süreci, kendi kuruluş mitleriyle yüzleşme ve onları aşma sürecidir. Bu mitleri, bir utanç kaynağı olarak reddetmek veya inkâr etmek yerine, onları doğuran tarihsel koşulları anlamak, onlara o koşullar içinde hak ettikleri saygıyı göstermek, fakat aynı zamanda onların bilimsel gerçeklik olmadığını cesurca kabul etmek gerekir. Bu, bir bireyin, çocukluk hayallerinin ve kahramanlarının aslında birer hayal olduğunu fark etse bile, o hayallerin kendisini bugünkü insan yapan ne kadar önemli bir rol oynadığını bilmesi gibidir. Türkiye Cumhuriyeti’nin o coşkulu ve romantik tarih yazımı serüveni, bize, bilimsel gerçeklik ile ulusal kimlik arasındaki ilişkinin hiçbir zaman basit ve doğrusal olmadığını öğretir. Bir ulusun var olabilmek için anlattığı hikayeler ile, olgunlaştıkça yüzleşmek zorunda kaldığı gerçekler arasındaki o hassas denge, belki de tarihin en kalıcı ve en evrensel diyalektiğidir. Bu büyük panorama, bize, bir kimliğin nasıl inşa edildiğini gösterdiği kadar, o kimliğin zamanla nasıl değişmesi, dönüşmesi ve kendi mitlerini aşarak kendini yeniden yaratması gerektiği gerçeğini de hatırlatmaktadır.
