Atlas’ın Düşüşü: Bir Padişahın İntikamı


Bölüm 1 – Ufuktaki Gölgeler

Atlas’ın Kalbindeki Ateş

Marakeş, Saadi Sarayı – 1552 Sonbaharı

Kızıl şehrin surları, akşam güneşinin altında erimiş bakır gibi parlıyordu. Marakeş, uzun bir uykudan uyanan bir dev misali geriniyor, yeni efendisinin iradesiyle yeniden şekilleniyordu. Kasbah’ın serin avlularında, suyun mermerle fısıldaştığı koridorlarda yeni bir gücün kokusu vardı; zafer, baharat ve kan kokusu. Muhammed eş-Şeyh, Saadi hanedanının kurucusu, Atlas Dağları’nın aslanı, taht odası olarak kullandığı geniş eyvanda tek başına duruyordu. Sırtı, sedir ağacından oyulmuş, ayetlerle bezenmiş görkemli kapıya dönüktü. Gözleri, avludaki portakal ağaçlarının yeşiline ve ötesinde, Koutoubia’nın gökyüzüne uzanan siluetine dalmıştı.
Zaferleri henüz tazeydi. Portekizli kâfirleri sahil şeritlerinden söküp atmış, Vattasi hanedanının son kalıntılarını Fes’te ezip geçmişti. Fas’ın dağınık kabilelerini tek bir sancak altında birleştiren adamdı o. Kendisine Şerif diyorlardı, Peygamber soyundan gelen kutlu lider. Halkı ona inanıyordu, ordusu ona itaat ediyordu. Yine de ruhunda bir huzursuzluk vardı. Batıdan gelen tehlikeyi savuşturmuştu, lakin doğudan yükselen gölge, Atlas’ın zirvelerini aşarak sarayının avlusuna kadar sızıyordu.
Osmanlı.
Bu kelime, dilinde acı bir tat bırakıyordu. Onlar da kendileri gibi Sünni’ydi, onlar da halifelik iddiasındaydılar. Fakat eş-Şeyh için onlar, Mağrip topraklarına göz diken yabancılardı. Tıpkı Portekizliler gibi, lakin çok daha tehlikeli, çok daha teşkilatlı. Cezayir’deki varlıkları, ensesinde hissettiği soğuk bir namlu gibiydi. Paşaları, beyleri, yeniçerileri… Topraklarının doğal sınırlarına dayanmış, doymak bilmez bir iştahla batıya bakan bir imparatorluk.
Kapı usulca gıcırdadı. Giren, en büyük oğlu ve veliahtı Mevlay Abdullah el-Galib’di. Babasının heybetli omuzlarına, düşünceli duruşuna saygıyla baktı. Babası, çöl rüzgârıyla sertleşmiş bir kaya gibiydi; kararlı, tavizsiz ve aşınmaz.
“Sultanım,” dedi el-Galib. Sesi, mermer zeminde yankılandı. “Tlemsen’den haberci ulaştı. Salah Reis’in kuvvetleri, sınırlarımızda yine hareketlenmiş. Gözcülerimiz, yeni birliklerin Cezayir’den bölgeye kaydırıldığını bildiriyor.”
Muhammed eş-Şeyh dönmedi. Bakışlarını ufuktan ayırmadan konuştu. Sesi, bir fırtına öncesindeki uğultu gibiydi.
“Salah Reis… O korsan bozuntusu. İstanbul’daki efendisinin tasmalı köpeği. Süleyman, balıkçılarını üzerimize salıyor. Gemileriyle denizlere hükmedebilir, adaları zapt edebilir. Lakin burası okyanus değil, Mevlay Abdullah. Burası kara. Burası bizim toprağımız.”
Elini, pencerenin pervazına koydu. Damarları belirginleşmiş, nasırlı parmakları mermeri sıkıca kavradı.
“Onlar suyun efendisi olabilir. Biz ise kumun, dağın ve vadinin sultanıyız. Onlar dalgalara hükmeder, biz ordulara.”
El-Galib bir adım yaklaştı. “Babam, güçleri küçümsenemez. Topları, tüfekleri… Yeniçerileri, dünyanın gördüğü en disiplinli askerler olduğu söylenir. Bir tedbir almamız gerekmez mi?”
Eş-Şeyh, nihayet oğluna döndü. Yüzünde, küçümsemeyle karışık bir ateş yanıyordu. Gözleri, bir şahinin avını süzen gözleri gibi keskindi.
“Tedbir mi? En büyük tedbir, imandır. Bizim davamız haktır. Biz, bu toprakların evlatlarıyız. Onlar ise çölün ortasında yolunu kaybetmiş bir kervan gibidir. Suları bittiğinde, güçleri de tükenecektir.”
Yürüdü ve oğlunun omzuna elini koydu. “Fes’i aldık. Meknes’i aldık. Agadir’den kâfiri kovduk. Şimdi sıra, doğudaki gölgeyi dağıtmaya geldi. Onlar bize bir elçi göndermeden, biz onlara en gürültülü mesajımızı göndereceğiz. Orduları topla. Tlemsen üzerine yürüyeceğiz. Salah Reis’e ve onun balıkçı sultanına, karada kimin hükmettiğini göstereceğiz. Onlara bir karış toprak vermeyeceğiz. Aksine, onların elindekini de alacağız.”
El-Galib’in gözleri parladı. Babasının cüretkârlığı, damarlarındaki kanı ateşlemişti. “Emriniz başım üstüne, Sultanım.”
“Unutma oğul,” diye devam etti eş-Şeyh, sesi şimdi daha sakin fakat bir o kadar da kesindi. “Bir yılanı başı ezilmeden durduramazsın. Yılanın başı ise İstanbul’da oturuyor. Lakin önce, toprağımıza uzanan kuyruğunu koparmalıyız.”
Sözleri, sarayın sessizliğinde asılı kaldı. Dışarıda, Marakeş’in kalabalık pazarlarında hayat her zamanki gibi akıyordu. Tüccarlar mallarını satıyor, zanaatkârlar atölyelerinde çalışıyor, çocuklar dar sokaklarda koşturuyordu. Henüz kimse, Atlas’ın zirvelerinde toplanan fırtına bulutlarının farkında değildi. Kimse, kızıl şehrin efendisinin, dünyanın en kudretli imparatorlarından birine meydan okumaya karar verdiğini bilmiyordu. O gün Marakeş’te batan güneş, Mağrip’in ufkunu kan kırmızısına boyamıştı.

Padişahın Satranç Tahtası

İstanbul, Topkapı Sarayı – 1553 Kışı

İstanbul’un üzerine kurşun rengi bir gökyüzü çökmüştü. Boğaz’dan esen poyraz, sarayın dış avlusundaki çınarların çıplak dallarını birer kamçı gibi savuruyordu. Arz Odası’nın loş ışığında, mangallardan yayılan sıcaklık, dışarıdaki ayazı kırmaya yetmiyordu. Kanuni Sultan Süleyman, yekpare zümrütten tespihini parmakları arasında yavaşça çekerken, önündeki masaya yayılmış haritaları inceliyordu. Bir eli Viyana kapılarında, bir gözü İran sınırındaydı. İmparatorluk, doğudan batıya uzanan devasa bir gövdeydi ve her bir uzvu, kendi sancılarını Padişah’ın önüne getiriyordu.
Karşısında, gün görmüş yüzü ve kurnaz bakışlarıyla Sadrazam Rüstem Paşa duruyordu. Paşa’nın elindeki tomar, imparatorluğun en batı ucundan, Cezayir-i Garp vilayetinden gelen son raporları içeriyordu.
“Hünkarım,” dedi Rüstem Paşa, sesi saygılı ama endişeli bir tını taşıyordu. “Cezayir Beylerbeyi Salah Reis’ten gelen mektuplar endişe verici. Mağrip’te ortaya çıkan Şerif, Muhammed eş-Şeyh isimli zat, Fes’i zapt ettikten sonra gözünü Tlemsen’e dikmiş. Ordusunu sınırlarımıza yığdığı, yerel kabileleri bize karşı kışkırttığı bildirilmekte.”
Süleyman, bakışlarını haritadan kaldırmadı. Parmağı, Akdeniz’in batı ucunda, Cebelitarık Boğazı’nın hemen güneyinde duran topraklarda gezindi. Fas. İspanyol kâfiriyle arasında bir tampon bölge. Lakin şimdi, o tampon bölgede yeni ve kontrol edilemez bir güç filizleniyordu.
“Bu Şerif,” dedi Padişah, sesi sakin ve derindi. “Kendini ne sanır? Ataları kimdir, gücü nereden gelir?”
“Soyunu Hazreti Peygamber’e dayandırdığını iddia ediyor, Hünkarım. Bu iddia, halk nezdinde ona büyük bir meşruiyet sağlıyor. Portekizlilere karşı kazandığı birkaç zaferle de şöhretini pekiştirdi. Şimdi bütün Fas kabileleri onun sancağı altında toplanmış görünüyor. Kibirli ve cüretkâr bir adammış. Hutbeyi sizin adınıza okutması için gönderilen tekliflerimizi yanıtsız bıraktığı gibi, elçilerimize hakaret ettiği de rivayet olunur.”
Süleyman tespihini çekmeyi bıraktı. Sessizlik, odadaki havayı ağırlaştırdı. Padişahın sessizliği, en şiddetli narasından daha korkutucuydu. O, dünyayı bir satranç tahtası olarak görürdü. Her piyonun, her kalenin, her atın bir yeri ve görevi vardı. Avusturya Arşidükü Ferdinand bir rakipti. Safevi Şahı Tahmasb başka bir rakipti. Lakin ikisi de öngörülebilir düşmanlardı. Bu Mağripli Şerif ise tahtanın üzerine dışarıdan konulmuş, ne yapacağı belli olmayan bir taştı. Üstelik İspanya Kralı Şarlken ile ittifak kurma potansiyeli taşıyordu. Böylesi bir ittifak, Osmanlı’nın Akdeniz’deki hâkimiyetini tehlikeye atabilirdi.
“Ona bir şans daha verin,” dedi Süleyman nihayet. “Yeni bir elçilik heyeti hazırlansın. En celalli, en ikna kabiliyeti yüksek adamlardan seçilsin. Ona, Devlet-i Aliyye’nin dostluğunun ne büyük bir nimet, düşmanlığının ise ne büyük bir felaket olduğunu anlatsınlar. Hutbeyi adımıza okutur, bağlılığını bildirirse, Mağrip Beylerbeyi olarak makamında kalmasına müsaade edilecektir. Toprakları bizim himayemizde, onun idaresinde olur.”
Rüstem Paşa başını eğdi. “Ferman sizindir Sultanım. Lakin… ya reddederse? Salah Reis’in raporlarına bakılırsa, bu ihtimal kuvvetlidir.”
Süleyman, gözlerini sadrazamının gözlerine dikti. O an bakışlarında ne merhamet ne de öfke vardı. Yalnızca bir cerrahın neşterini tutarken sahip olduğu soğuk ve mutlak bir kararlılık okunuyordu.
“Reddederse,” dedi Padişah, kelimeleri tane tane seçerek. “O vakit diplomatik nezaket dönemi biter, başka türlü bir ikna yöntemi devreye girer. Yılanın başı ezilmelidir, dedin. Bazen bir yılanı zehirlemek, onu ordularla ezmekten daha kolaydır. Cezayir’deki adamlarımızdan en yetenekli, en gözü pek olanları hazırda beklesin. Öyle adamlar ki, gölgelerin içinde yürüyebilsin, dilleri bal gibi tatlı, hançerleri zehir gibi keskin olsun.”
“Anlaşıldı Sultanım.”
“Bu Şerif, kendini karaların sultanı sanıyor olabilir. Ona, bizim gölgelerin de sultanı olduğumuzu hatırlatmanın vakti gelmiş demektir.”
Padişah yeniden önündeki haritaya döndü. Parmağı, Marakeş’in üzerini kapattı. Onun için Fas, büyük oyunun küçük bir parçasıydı. Lakin satrançta bazen en önemsiz görünen bir piyon, şahı mat edebilirdi. Ve Süleyman, oyununda sürprizlere yer bırakmazdı. Arz Odası’nın dışarısında, poyraz daha da şiddetlenmişti. İstanbul’un üzerinde toplanan bulutlar, binlerce kilometre batıda, Atlas Dağları’nın eteklerinde kurulmuş kızıl bir şehir için hiç de hayra alamet değildi.

Limandaki Kurt

Cezayir Limanı – 1553 Baharı

Cezayir, bir anafor gibiydi. Akdeniz’in dört bir yanından gelen ve giden her şeyi yutan ve kusan bir anafor. Liman, yan yana demirlemiş kalyonların, kadırgaların ve şebeklerin direklerinden oluşan bir ormanı andırıyordu. Havada tuz, katran, ter, kızarmış balık ve bilinmez diyarlardan getirilmiş baharatların kokusu birbirine karışmıştı. Rıhtımda, her dilden konuşan bir insan seli akıyordu: Berberi tüccarlar, Levanten gemiciler, İspanyol esirler, Trabluslu korsanlar ve şehrin efendileri olan Türk askerleri.
Salih, bu kalabalığın ortasındaki bir meyhanenin loş köşesinde oturuyordu. Önündeki kilden kupadan bir yudum daha aldı. Şarabın ekşi tadı, damağındaki bıkkınlığı gidermeye yetmiyordu. Yirmili yaşlarının sonundaydı. Anadolu’nun içlerinden, yoksul bir köyden kopup şan ve servet umuduyla Cezayir’e gelmişti. O zamandan beri, Salah Reis’in komutasında sayısız sefere katılmış, deniz savaşlarında canını ortaya koymuştu. Cesurdu, iyi kılıç kullanırdı, gözü pekti. Lakin hissettiği tek şey, yerinde saydığıydı. O, bir reis olmak, kendi gemisine komuta etmek istiyordu. Gelgelelim Cezayir’de yükselmek için ya soylu bir aileden gelmek ya da doğru kişilere yeterince rüşvet vermek gerekiyordu. Salih’in ikisi de yoktu.
Yan masada oturan bir grup yeniçeri, yüksek sesle Mağrip’teki yeni Şerif’ten bahsediyordu.
“Adam Fes’i almış diyorlar!” dedi içlerinden bıyıkları pala gibi olanı. “Vattasi soyunu kurutmuş.”
“Kurutur tabii,” diye atıldı bir diğeri. “Halk arkasında. Peygamber soyundanım diyor, bizim gibi yabancı değilim diyor. Yerli halkın kulağına hoş geliyor bu laflar.”
Salih, konuşmaları dinlerken yüzünü ekşitti. Bu Şerif meselesi, son zamanlarda herkesin dilindeydi. Eş-Şeyh’in kazandığı her zafer, Cezayir’deki Osmanlı garnizonunda bir huzursuzluk yaratıyordu. Adam, onların nüfuz alanını tehdit ediyor, onlara meydan okuyordu.
“Kibirli herifin teki,” diye homurdandı Salih, kendi kendine. “Kendini ne sanıyorsa… Paşamız yakında dersini verir.” Lakin içten içe, bu Şerif’in cüretine karşı bir tür hayranlık duyduğunu hissediyordu. Tek başına bir hanedan kurmak, bir ülkeyi birleştirmek… İşte bu, Salih’in hayalini kurduğu türden bir başarıydı.
Tam o sırada, meyhanenin kapısında beliren bir gölge, içeri süzüldü. Adam, sessiz adımlarla yürüyerek meyhanedeki kalabalığı süzdü. Üzerinde gösterişsiz lakin kaliteli kumaştan bir kaftan vardı. Yürüyüşünde ve duruşunda, sıradan bir askerde olmayan bir özgüven okunuyordu. Gözleri, bir an için Salih’in üzerinde durdu, sonra başka bir yöne döndü. Lakin Salih, o kısacık bakışın farkına varmıştı. Adam, bir avcı gibi etrafı tarıyordu.
Biraz sonra, pala bıyıklı yeniçeri, naralar atarak ayağa kalktı. Fazla içmişti. Salih’in masasına doğru sendeledi ve kupasına çarptı. Şarap, Salih’in yıpranmış mintanına döküldü.
“Hey! Önüne baksana be adam!” diye gürledi Salih, öfkeyle ayağa fırlayarak.
Yeniçeri, sarhoş bir kahkaha attı. “Ne o levent? Mintanın mı kirlendi? Anan sana yenisini dokur.”
Bu söz, Salih’in beynindeki bir teli kopardı. Annesi, o daha çocukken vefat etmişti. Hiç düşünmeden, sağ yumruğunu yeniçerinin suratının ortasına indirdi. Adam, bir çuval gibi yere yığıldı. Masadaki diğer yeniçeriler, anında ayaklanıp kılıçlarının kabzalarına sarıldılar. Meyhanede bir anda ölüm sessizliği oldu. Salih, şimdi dört kişiye karşı tek başınaydı. Öleceğini biliyordu, lakin pişman değildi.
Tam yeniçeriler üzerine atılacakken, kapıdaki o gizemli adam araya girdi. Sesi, sakin ve otoriterdi.
“Durun.”
Herkes ona döndü. Adam, elini kaftanının cebine attı ve küçük, parlak bir mühür çıkardı. Mührü gören yeniçerilerin yüzündeki öfke, bir anda korku ve saygıyla karışık bir ifadeye dönüştü. O mühür, Saray’dan, İstanbul’dan gelen bir yetkiliye aitti. Kapıkulu’ndan biriydi.
Adam, Salih’e döndü. “Senin adın ne, yiğit?”
“Salih,” dedi Salih, hâlâ soluk soluğa.
“Salih… Cesur adammışsın. Lakin öfken, aklının önüne geçiyor. Gel benimle. Seninle konuşacaklarım var.”
Yeniçerilere dönerek, “Dağılın,” dedi. Askerler, itiraz etmeden yerlerine oturdular. Adam, Salih’e bir işaret verip meyhaneden çıktı. Salih, bir an tereddüt ettikten sonra peşinden gitti.
Dışarıda, limanın gürültüsü onları tekrar yuttu. Adam, rıhtımın daha sakin bir köşesine yürüdü.
“Cezayir sana dar geliyor, değil mi Salih?” dedi, denize bakarak.
Salih şaşırmıştı. “Nereden…”
“Gözlerinden okunuyor. Hırs, hayal kırıklığı… ve potansiyel. Ben, potansiyeli olan adamları tanırım. Devlet-i Aliyye’nin, senin gibi adamlara ihtiyacı var. Yalnızca kılıç sallayan değil, aklını da kullanabilen adamlara.”
“Ne istiyorsunuz benden?”
Adam, Salih’e döndü. Gözleri, gecenin karanlığında parlıyordu. “Sana, bir reis olmaktan çok daha fazlasını vaat ediyorum. Sana tarih yazma fırsatı sunuyorum. Devletimize büyük bir hizmette bulunma şansı. Lakin bu yol, tehlikelidir. Bu yolda geri dönüş yoktur. Bu yolda, gölgelerde yürümen, kimliğini unutman, gerekirse bir hain gibi görünmen gerekebilir.”
Salih’in kalbi hızla çarpıyordu. Bu, beklediği fırsat mıydı? Yoksa bir tuzak mı?
“Mağrip’teki Şerif’i duydun mu?” diye sordu adam.
Salih başıyla onayladı.
“O adam, devletimiz için bir çıbanbaşıdır. Ve çıbanlar, cerrahi bir müdahale ile alınmalıdır. Bizim, o topraklara gidecek, o adamın güvenini kazanacak, onun en yakınına sızacak adamlara ihtiyacımız var.”
Adamın ne ima ettiği açıktı. Bu, bir casusluk, bir sızma operasyonuydu. Ve muhtemelen sonunda bir suikast görevi vardı. Salih’in kanı dondu, lakin aynı anda bir heyecan dalgası bütün vücudunu sardı. Bu, sıradan bir asker olarak asla elde edemeyeceği bir görevdi. Bu, onu ya bir kahraman yapacak ya da isimsiz bir mezara gönderecekti.
“Ne dersin Salih?” diye sordu adam. “Kurtlar sofrasında bir pay ister misin? Yoksa bu limanda, bir hiç olarak çürüyüp gitmek mi istersin?”
Salih, bir an uzaklardaki denize, bir an da adamın delici gözlerine baktı. Kupasındaki ekşi şarabın tadı hâlâ damağındaydı. O hayattan bıkmıştı. Kararını verdi.
“Sofrada yerim neresi?”

Kervan Yollarındaki Fısıltılar

Fes Medinası – 1553 yazı

Fes şehrinin labirenti andıran dar sokakları, bin yıllık bir tarihin fısıltılarını taşıyordu. Debbağların tabakhanelerinden yayılan keskin deri kokusu, attarların dükkânlarından taşan anason ve tarçın kokusuna karışıyordu. Karaviyyin Camii’nden yükselen ezan sesi, medinanın gürültüsünü bir anlığına bastırıyor, sonra yeniden kalabalığın uğultusuna teslim oluyordu.
Yusuf el-Fasi, dükkânının serin gölgesinde oturmuş, Sicilimase’den yeni gelen bir kervanın getirdiği hurmaları inceliyordu. Babasından devraldığı bu küçük dükkânda, Sahra’nın tuzunu, Timbuktu’nun altın tozunu ve Sudan’ın fildişini satardı. Onun için dünya, kervan yollarının bir haritasıydı. Siyaset, sultanlar, savaşlar… Bütün bunlar, kervan yollarını açık ya da kapalı kılan, malların fiyatını artıran ya da düşüren etkenlerdi.
Şehirde, yeni bir hava esiyordu. Vattasi sultanlarının uyuşuk yönetimi sona ermiş, güneyden gelen Şerif Muhammed eş-Şeyh, Fes’i ele geçirmişti. Bazı tüccarlar bu durumdan memnundu. Şerif, asayişi sağlamış, yolları daha güvenli hale getirmişti. Portekizlilere karşı kazandığı zaferler, bir gurur vesilesiydi. Ama Yusuf gibi daha temkinli olanlar, ufuktaki bulutları görebiliyordu.
Yan dükkânın sahibi, yaşlı kumaş tüccarı İbrahim, yanına yaklaştı. “Yusuf, duydun mu? Şerif’in ordusu Tlemsen’e doğru yola çıkmış.”
Yusuf, elindeki hurmayı bıraktı. “Allah sonunu hayreylesin. Türklerle dalaşmak akıl kârı mıdır, İbrahim Ağa?”
İbrahim, gür beyaz sakalını sıvazladı. “Kim bilir? Belki de Şerif haklıdır. Türkler de buraya gözlerini dikmiş. Onlar gelip bizi yönetmeden, biz kendi kaderimizi çizmeliyiz. Şerif, bizden biri. Bizim dilimizi konuşur, bizim gibi düşünür.”
“Lakin İstanbul’daki Padişah’ın gücü…” diye fısıldadı Yusuf. “Onun orduları Tuna’dan Fırat’a uzanıyor. Donanması bütün Akdeniz’i kontrol ediyor. Bizim Şerif, bir avuç mücahitle koca bir imparatorluğa nasıl kafa tutar?”
Bu konuşma, Fes’teki pek çok dükkânda, handa ve kahvehanede yapılan konuşmaların bir yansımasıydı. Şehir ikiye bölünmüştü. Bir yanda, Saadi zaferlerinin coşkusunu yaşayanlar ve milli bir uyanış hayali kuranlar vardı. Diğer yanda ise Osmanlı’nın gazabından korkanlar ve ticaretin bozulmasından endişe edenler.
Yusuf’un endişesi somuttu. Tlemsen yolu, onun en önemli ticaret hatlarından biriydi. Oradan gelen mallar ve oraya giden kervanlar, onun geçim kaynağıydı. Savaş, bu hattın kapanması demekti. Belirsizlik, fiyatların fırlaması, malların yolda yağmalanması demekti.
O gün öğleden sonra, dükkânına iki yabancı geldi. Üzerlerindeki kıyafetler, Mağrip tarzındaydı. Lakin konuşmalarındaki hafif bir aksan, onların buralı olmadığını belli ediyordu. Daha çok Mısır ya da Suriye taraflarından gelmiş gibiydiler.
“Selamünaleyküm, efendi,” dedi içlerinden daha uzun boylu olanı. “Bizler, hac yolundan dönen tüccarlarız. Lakin kervanımız Cezayir yakınlarında yağmalandı. Parasız pulsuz kaldık. Şerif’in adaletini ve cömertliğini duyduk. Marakeş’e, onun huzuruna çıkıp halimizi arz etmek niyetindeyiz. Bize yolu tarif edebilir misin?”
Yusuf, adamlara baktı. Yorgun ve bitkin görünüyorlardı. Hikâyeleri de akla yatkındı. O dönemde yollar tekinsizdi.
“Aleykümselam,” dedi. “Marakeş yolu şu yöndedir. Lakin yol uzun ve meşakkatlidir. Şerif’in ordusu şu an Tlemsen’de. Sarayda mıdır, değil midir, bilemem.”
“Biz yine de şansımızı deneyeceğiz,” dedi diğeri. “Allah kerimdir.”
Adamlar, Yusuf’a teşekkür edip kalabalığın içinde kayboldular. Yusuf, arkalarından baktı. İçinde nedensiz bir tuhaflık hissi vardı. O adamlarda, sıradan tüccarlarda olmayan bir şey vardı. Bakışları, normal bir tüccarın meraklı bakışları değildi; daha çok etrafı ölçüp biçen, her detayı hafızasına kazıyan bir avcının bakışlarıydı.
Yusuf, omuzlarını silkti. Belki de son zamanlardaki gerginlik yüzünden kuruntu yapıyordu. İşine geri döndü. Lakin o iki yabancının yüzünü unutamadı.
Fes’in kadim sokaklarında, hayatın akışı içinde kimse farkında değildi. İki gölge, şehrin kalbinden geçmiş, güneye, kızıl şehrin sultanına doğru yola çıkmıştı. Onların gelişi, ne bir savaş ilanıydı ne de bir diplomatik nota. Onlar, kervan yollarındaki fısıltılardan daha sessiz, daha ölümcül bir mesaj taşıyorlardı. Ve o mesaj, hedefine ulaşana dek kimse tarafından duyulmayacaktı.


Bölüm 2 – Fırtına Öncesi

Zaferin Bedeli

Tlemsen Surları, Saadi Ordugâhı – 1554 Kışı

Tlemsen şehri, yaralı bir hayvan gibi suskundu. Surlarının üzerinde, Vattasi ve Osmanlı sancaklarının yerini şimdi Saadi hanedanının yeşil bayrağı almıştı. Şehrin eteklerindeki ordugâhta ise zaferin gürültüsü, yerini yorgun bir sükûnete bırakmıştı. Çadırların arasından yükselen dumanlar, soğuk kış havasına karışıyor, yakılan tezek ve odun kokusu, kurumuş kanın metalik kokusunu bastırmaya çalışıyordu. Muhammed eş-Şeyh, komuta çadırının önünde durmuş, ele geçirdiği şehre bakıyordu. Üzerindeki zırhın çeliği, solgun kış güneşinde mat bir ışıkla parlıyordu. Yüzünde, haftalar süren kuşatmanın ve kanlı sokak savaşlarının yorgunluğu vardı. Fakat gözlerindeki ateş, yorgunluğunu gölgede bırakacak kadar parlaktı.
“Sana söylemiştim, Mevlay Abdullah!” dedi, yanına yaklaşan oğlu el-Galib’e dönerek. Sesi, bir zafer narası kadar coşkuluydu. “Balıkçılar, karada savaşamazlar. Salah Reis’in yeniçerileri, topçuları… Hepsi çöl kumunda boğuldu. Tlemsen artık bizimdir. Mağrip’in kapısı, bize açılmıştır.”
El-Galib, babasının coşkusuna temkinli bir saygıyla karşılık verdi. O da zaferden memnundu, lakin babasının aksine, kazanılan muharebenin sonuçlarını daha geniş bir çerçeveden görüyordu.
“Evet, Sultanım. Allah’ın yardımıyla büyük bir zafer kazandık. Askerlerimiz kahramanca dövüştü. Lakin Tlemsen’i almak, uyuyan bir devi dürtmek gibidir. İstanbul’daki Padişah, vilayetlerinden birinin düştüğü haberini aldığında, tepkisi sert olacaktır.”
Eş-Şeyh, oğlunun sözleriyle hafifçe güldü. Küçümseyici bir gülüştü o.
“Tepkisi ne olabilir ki? Ordularını mı gönderecek? Gelsinler. Onları Cezayir’den Tlemsen’e getiren yollar, bizim askerlerimiz için birer av sahası olur. Onlar bu toprakları bilmezler. Güneşlerini, suyunu, insanını tanımazlar. Biz ise bu toprağın ruhuyuz, Mevlay Abdullah. Her bir kaya, her bir vadi bizim müttefikimizdir.”
Çadırına doğru yürüdü. İçeride, yere serilmiş Fes halılarının üzerinde, ele geçirilen Osmanlı sancakları ve komutan sorguçları yığılıydı. Eş-Şeyh, ayağıyla sancaklardan birini kenara itti.
“Süleyman, Viyana’yı kuşatan adam olabilir. Safevilerle boğuşan bir dev olabilir. Ama onun gücü, uzak diyarlara ulaştıkça zayıflar. Biz, onun imparatorluğunun en uç noktasındayız. Buraya uzanan kolu, yorgun ve zayıftır. Biz o kolu kökünden koparacağız.”
El-Galib, babasının sarsılmaz özgüveni karşısında sessiz kaldı. Babası, imkansızı başarmış bir adamdı. Güneyin fakir bir Şerifiyken yola çıkmış, Portekizlileri yenmiş, bir hanedanı devirmiş ve şimdi de Osmanlı’ya ilk darbeyi vurmuştu. Onun inancını sorgulamak, bir dağı yerinden oynatmaya çalışmak gibiydi.
“Şimdi ne yapmayı düşünüyorsunuz, Sultanım?” diye sordu.
“Önce Tlemsen’de idareyi kuracağız. Bize sadık bir vali atayacağız. Sonra ordunun bir kısmıyla Marakeş’e döneceğiz. Askerlerin dinlenmesi gerek. Ama hazırlıklar devam edecek. Hedefimiz Cezayir’dir. Osmanlı’yı Mağrip’ten tamamen söküp atana dek durmayacağız.”
Eş-Şeyh, oğlunun omzunu sıktı. “Korkma oğul. Tarih, cüretkâr olanları yazar. Biz, kendi tarihimizi kendi kılıcımızla yazıyoruz. Süleyman’a bir mektup hazırlat. Tlemsen’in yeni sahibinin kim olduğunu bizzat benden duysun. Ona desinler ki, karaların sultanı, balıkçıların sultanına selam gönderdi.”
O an eş-Şeyh, kendini gücünün zirvesinde hissediyordu. Atlas Dağları’ndan Akdeniz’e uzanan toprakların tek hâkimi olduğuna inanıyordu. Kazanılan zafer, onun kibrini beslemiş, ihtiyat duygusunu köreltmişti. Bilmiyordu ki, en tehlikeli cevaplar, mektuplarla değil, gölgelerle gönderilirdi.

Kızılsakallı’nın Öfkesi

Cezayir, Salah Reis’in Divanı – 1554 Baharı

Cezayir limanına bakan divanhanenin pencerelerinden sızan bahar güneşi, içerideki kasvetli havayı dağıtamıyordu. Salah Reis, Barbaros Hayreddin Paşa’nın yadigârı olan makamında bir aşağı bir yukarı yürüyor, adımları yerdeki aslan postu üzerinde boğuk sesler çıkarıyordu. O, denizlerin kurduydu. Ömrü kadırgalarda, fırtınalarla ve gülle sesleriyle geçmişti. Karadaki bir yenilgi, onun için en büyük hakaretti. Tlemsen’in düşüşü, sadece bir toprak kaybı değil, kişisel bir aşağılanmaydı.
“O çöl sıçanı!” diye kükredi. Sesi, divanhanenin duvarlarında yankılandı. “Muhammed eş-Şeyh… Bir avuç çapulcuyla benim garnizonumu nasıl dağıtır! Komutanlarım nerede hata yaptı? Askerlerim neden direnemedi?”
Karşısında sakin bir şekilde oturan Cafer Ağa, Salah Reis’in öfkesinin dinmesini bekledi. Cafer, İstanbul’dan gönderilmişti. Resmi bir unvanı yoktu, lakin yetkisi, Salah Reis’in bile üzerinde bir yerden geliyordu. O, Padişah’ın gözü ve kulağıydı. Belki de hançeri.
“Paşam,” dedi Cafer Ağa’nın pürüzsüz sesi. “Yenilginin sebepleri çoktur. Askerlerimizin bir kısmı yerli halktan devşirmeydi, sadakatleri zayıftı. Şerif’in ordusu ise bir dava uğruna savaşıyor, ona körü körüne inanıyor. Bizim için Tlemsen uzak bir garnizon, onlar içinse ana vatanlarının bir parçası.”
Salah Reis, masasına bir yumruk indirdi. “Bana felsefe yapma Ağa! Bana çözüm göster! Donanmayı hazırlatacağım. Sahillerini ateşe vereceğim. Ordumu toplayıp Fes’in üzerine yürüyeceğim! O kibirli Şerif’in sarayını başına yıkacağım!”
Cafer Ağa yerinden kıpırdamadı. Yüzünde en ufak bir duygu belirtisi yoktu.
“Bir ordu toplamak aylar sürer, Paşam. O orduyu çölü aşırtmak ise bir servete mal olur. Ve sonuç, yine meçhuldür. Şerif’in beklediği tam olarak budur. Sizi kendi sahasına, kendi kurallarıyla oynayacağı bir oyuna çekmek istiyor.”
“O halde ne yapacağız? Elimiz kolumuz bağlı oturacak mıyız?”
Cafer Ağa, ağır hareketlerle ayağa kalktı. Pencereye yürüdü ve limandaki kadırgalara baktı.
“Aslan, en güçlü hayvandır. Lakin bir akrebin iğnesi, onu günlerce kıvrandırabilir, hatta öldürebilir. Padişahımızın iradesi, açık bir savaş yerine daha… cerrahi bir çözümden yanadır. Bir ordunun gürültüsü yerine, bir fısıltının sessizliği tercih edilir.”
Salah Reis, Cafer Ağa’nın ne demek istediğini anlamıştı. Yüzündeki öfke, yerini kurnaz bir meraka bıraktı.
“Adamların hazır mı?” diye sordu, sesini alçaltarak.
“Adamlarım her zaman hazırdır, Paşam,” diye cevapladı Cafer. “Bir süredir Marakeş’e sızmak için fırsat kolluyorlardı. Tlemsen’deki yenilgi, bize aradığımız fırsatı verdi. Artık ‘Osmanlı hizmetinden kaçan ve Şerif’e sığınmak isteyen kahraman askerler’ olmaları için mükemmel bir bahaneleri var. Zulüm gördüklerini, haklarının yendiğini söyleyecekler. Şerif’in kibiri, onların hikayesine inanmasını sağlayacaktır. Çünkü onun duymak istediği tam olarak budur: Osmanlı’nın içten içe çürüdüğü, en iyi askerlerinin bile ondan yüz çevirdiği.”
Salah Reis’in yüzüne vahşi bir gülümseme yayıldı. “Yılanı kendi zehriyle mi vuracaksınız?”
“Yılanın başını koparacağız, Paşam. Ve başsız kalan bir yılan, ne kadar uzun olursa olsun, zararsız bir ipten farksızdır. Sizden isteğim, birkaç asker arasında göstermelik bir kavga çıkarmanız, adamlarımı cezalandırıyormuş gibi yapmanız ve onların ‘kaçışını’ kolaylaştırmanızdır. Geri kalanıyla biz ilgileniriz.”
Salah Reis, makamına geri oturdu. Öfkesi dinmişti. Bu plan, bir şehri fethetmekten daha tatmin ediciydi. Düşmanını, en güvendiği anda, kendi evinde, kendi adamları gibi görünenler tarafından yok etmek… İşte gerçek zafer buydu.
“Emrinizdedir, Ağa,” dedi. “Akreplerinizi salın. O çöl sıçanının sonunu görmek için sabırsızlanıyorum.”

Kurtlar Şehirde

Marakeş, Djemaa el-Fna Meydanı – 1554 Yazı

Marakeş, kaynayan bir kazandı. Djemaa el-Fna Meydanı, şehrin atan kalbiydi. Yılan oynatıcılarının kavallarından çıkan tiz sesler, su satıcılarının pirinç taslarının şıngırtısına, hikâye anlatıcılarının coşkulu nidalarına ve kalabalığın dinmeyen uğultusuna karışıyordu. Baharat, pişen et, nane çayı ve ter kokuları, sıcak yaz havasında ağır bir bulut gibi asılı duruyordu.
Bu insan ve ses selinin ortasında, Salih ve yedi adamı, bir seyyar aşçının tezgâhının gölgesinde oturuyorlardı. Aylardır bu şehirdeydiler. Cezayir’den “kaçışları” planlandığı gibi gitmişti. Yolda birkaç küçük kervana katılmış, Fes’ten geçip nihayet Marakeş’e ulaşmışlardı. Şimdi ise, bir sonraki adımı atmak için doğru anı bekliyorlardı. Paraları tükenmek üzereydi ve Sultan’ın dikkatini çekmek için bir yol bulmaları gerekiyordu.
“Daha ne kadar bekleyeceğiz, Salih?” diye fısıldadı Murat. Murat, grubun en sessizi, lakin en ölümcülüydü. Yüzünde, duyguları gizleyen bir maske vardı. Gözleri, etrafı sürekli tarayan bir avcının gözleriydi.
“Sabret, Murat,” dedi Salih, ağzındaki zeytini çiğnerken. “Böyle işler aceleye gelmez. Yanlış bir hareket, hepimizin sonu olur. Sultan, Tlemsen zaferinin sarhoşluğu içinde. Sarayına her önüne geleni almaz. Bizim, sıradan sığıntılar olmadığımızı göstermemiz gerek.”
Salih, meydanın öbür ucunda toplanan bir kalabalığı işaret etti. Bir grup Berberi kabile savaşçısı, kendi aralarında kılıç ve mızrak talimi yapıyordu. Güçlü ve vahşiydiler, lakin hareketlerinde disiplin yoktu.
“Fırsat ayağımıza geldi,” dedi Salih, yüzünde bir gülümsemeyle. “İzleyin.”
Ayağa kalktı ve adamlara döndü. “Murat, sen ve diğerleri burada kalın. Gözünüz üzerimde olsun. Ama ben işaret vermeden kesinlikle karışmayın.”
Salih, yavaş ve kendinden emin adımlarla kalabalığa doğru yürüdü. Berberi savaşçıların talimini bir süre izledi. İçlerinden en iri olanı, bir lider olduğu belli olanı, gösterişli hareketlerle kılıcını savuruyor, etrafındakilerden övgü dolu naralar alıyordu.
Salih, kalabalığı yararak ortaya çıktı. “Maşallah, yiğitçe dövüşüyorsunuz,” dedi, saygılı bir ses tonuyla.
Berberi lideri, karşısına dikilen bu yabancıya tepeden baktı. “Sen de kimsin, şehirli?”
“Adım Salih. Ben de bir askerim. Sadece, kılıcın başka türlü de kullanılabileceğini düşünüyordum.”
Bu sözler, bir meydan okumaydı. Berberi savaşçının yüzü öfkeyle kasıldı. “Ne demek istiyorsun? Benim kılıç kullanmamı mı beğenmedin?”
“Beğenmemek ne haddime,” dedi Salih sakinliğini koruyarak. “Lakin güç, her şey değildir. Bazen hız ve akıl, kaba kuvvetten üstündür.”
“O zaman göster hünerini!” diye kükredi Berberi. “Al şu kılıcı!”
Kalabalık, heyecanla bir çember oluşturdu. Salih, kendisine uzatılan eğri Mağrip kılıcını eline aldı. Kendi alıştığı Osmanlı yatağanından farklıydı, lakin bir kılıç yine de bir kılıçtı.
İki adam karşı karşıya geldi. Berberi, bir boğa gibi saldırıya geçti. Kılıcını büyük bir güçle Salih’in üzerine indiriyordu. Salih, saldırmıyor, yalnızca geri çekiliyor, eğiliyor ve savuşturuyordu. Her bir hamlesi ölçülü ve israftan uzaktı. Rakibinin gücünü, ona karşı kullanıyordu. Berberi, vurdukça yoruluyor, öfkesi arttıkça dikkati dağılıyordu.
Bir anlık bir boşlukta, Salih yıldırım gibi bir hareketle öne atıldı. Kılıcını kullanmadı. Elinin tersiyle Berberinin kılıç tutan bileğine vurdu. Aynı anda ayağıyla adamın dizinin arkasına bir çelme taktı. İri yarı savaşçı, dengesini kaybedip gürültüyle yere düştü. Salih’in kılıcının ucu, adamın boğazına dayanmıştı.
Meydanda bir anlık bir sessizlik oldu. Sonra kalabalıktan şaşkınlık ve hayranlık dolu mırıltılar yükseldi. Salih, kılıcını indirdi ve yerdeki adama elini uzattı.
Tam o sırada, at üzerinde duran, üzerinde işlemeli bir kaftan olan bir adam, kalabalığı yararak yaklaştı. Adam, Sultan’ın muhafız alayı komutanlarından biriydi. Bütün olayı izlemişti.
“Sen,” dedi Salih’e. “Senin adın neydi?”
“Salih, efendim.”
“Dövüş tarzın bizimkilere benzemiyor. Nereden öğrendin?”
Salih, önceden hazırladığı hikâyeyi anlattı. “Osmanlı ordusunda, yeniçeri ocağında öğrendim, efendim. Lakin Cezayir Paşası’nın zulmünden kaçıp adil Sultan Muhammed eş-Şeyh’in hizmetine girmek için buraya geldim. Ben ve yedi arkadaşım, kılıcımızı hak edene hizmet etmek isteriz.”
Komutan, Salih’i ve biraz ötede bekleyen adamlarını süzdü. Yüzünde, merakla karışık bir ilgi vardı. “Türk müsünüz?”
“Evet, efendim. Ama kalbimiz, adalet neredeyse oradadır.”
Komutan bir an düşündü. Tlemsen’de Osmanlı askerlerinin ne kadar disiplinli olduğunu görmüşlerdi. Onların savaş usullerini bilen askerler, Saadi ordusu için kıymetli olabilirdi.
“Yarın sabah Kasbah kapısına gelin,” dedi komutan. “Sizi dinlemek istiyorum.”
Atını sürüp kalabalığın içinde kayboldu. Salih, derin bir nefes aldı. İlk adım atılmıştı. Kurtlar, sürüye giden patikayı bulmuştu.

Endülüs’ten Yükselen Göz

Oran Kalesi, İspanyol Garnizonu – 1554 Sonbaharı

Oran Kalesi, Afrika toprağına saplanmış bir Hristiyan hançeri gibiydi. Yüksek duvarları, Akdeniz’in mavi sularını ve içerideki toprağın kızıl tozunu birbirinden ayırıyordu. Kalede hayat, askeri bir disiplinle, çan sesleri ve nöbet değişimleriyle akıyordu. Garnizonun komutanı, Kont de Alcaudete, tecrübeli ve kurnaz bir askerdi. Yıllardır bu topraklarda, Müslüman emirlikler ve Osmanlı korsanları arasında İspanyol Krallığı’nın çıkarlarını koruyordu.
Divan odasında, önündeki haritaya eğilmiş, danışmanlarından gelen raporları dinliyordu.
“Ekselansları,” dedi genç bir kâtip. “Tlemsen’den gelen son haberler, Saadi Şerifi Muhammed eş-Şeyh’in şehri tamamen kontrol altına aldığını doğruluyor. Osmanlı Beylerbeyi Salah Reis’in karşı saldırı için hazırlık yaptığı, lakin İstanbul’dan gelen emirle durdurulduğu söyleniyor.”
Kont, bıyığını sıvazladı. “İlginç. Demek Sultan Süleyman, bu Mağripli için koca bir orduyu riske atmak istemiyor. Ya da başka bir planı var.”
Odadaki daha yaşlı bir danışman, bir Dominiken papazı, söze karıştı. “Bu Şerif, bizim için hem bir fırsat hem de bir tehdittir, Ekselansları. Osmanlı’yı Mağrip’te meşgul etmesi, bizim lehimizedir. Onların dikkatini batıya çekerek, Akdeniz’in merkezindeki baskıyı hafifletiyor.”
“Peki ya tehdit?” diye sordu Kont.
“Eğer başarılı olur ve tüm Mağrip’i birleştirirse, karşımızda Barbaros’tan beri görmediğimiz kadar güçlü bir Müslüman devleti bulabiliriz. Unutmayın, bu adamın meşruiyeti, Hristiyanlara karşı verilen cihada dayanıyor. Gözünü Osmanlı’dan çevirdiği gün, ilk bakacağı yer Oran ve bizim diğer kalelerimiz olacaktır.”
Kont de Alcaudete, haritanın üzerinde parmağını gezdirdi. Oran, Fes, Marakeş, Cezayir… Bütün bölge, bir güç boşluğu ve yeniden şekillenme içindeydi.
“Düşmanımın düşmanı, dostumdur,” diye mırıldandı Kont. “En azından bir süreliğine. Bu Şerif’in gücünü ve niyetini daha yakından öğrenmeliyiz. Osmanlı’ya karşı bir ittifak teklifine sıcak bakar mı? Ona silah ve altın versek, bizim için Türklerle daha ne kadar savaşır?”
Kâtibine döndü. “Don Luis de Zúñiga’yı hazırlayın. Tecrübeli bir elçidir. Yanına değerli hediyeler alsın. İpek kumaşlar, Toledo çeliğinden kılıçlar… Marakeş’e, Şerif’in huzuruna gidecek. Kralımız V. Felipe’nin dostluk mesajını iletecek. Onun gücünü ölçecek, zayıflıklarını arayacak. Ordusunun durumu, hazinesinin doluluğu, komutanlarının sadakati… Bize her detayı rapor etsin.”
Papaz, “Kâfir bir hükümdarla ittifak kurmak, Kutsal Kilise’nin hoşuna gitmeyebilir,” diye uyardı.
Kont, papaza soğuk bir bakış attı. “Peder, Kilise’nin işi ruhları kurtarmaktır. Benim işim ise kralımın topraklarını korumak. Gerekirse şeytanla bile masaya otururum. Bu Mağripli Şerif, şeytan olmasa da, tehlikeli bir oyuncu. Ve ben, onun elindeki kartları görmek istiyorum.”
Karar verilmişti. İspanya, oyuna dâhil oluyordu. Uzak bir kaleden kalkan bir elçi, Marakeş’e doğru yola çıkacaktı. Muhammed eş-Şeyh’in sarayı, farkında olmadan, dünyanın en büyük iki imparatorluğunun satranç hamlelerinin kesişim noktası haline geliyordu. Ve her iki imparatorluk da, kendi piyonlarını Şerif’in tahtına doğru sürüyordu.


Bölüm 3 – Güvenin Ağı

Sultan’ın Gölgesinde

Marakeş, Kasbah – 1555 Baharı

Salih ve adamları, artık Kasbah’ın, yani Saadi saray kompleksinin bir parçasıydı. Muhafız alayı komutanı, Salih’in Djemaa el-Fna’daki gösterisinden ve anlattığı hikayeden etkilenmiş, onlara bir şans vermeye karar vermişti. İlk başta, en basit ve en önemsiz görevlere verildiler: avluları süpürmek, ahırlarda atları tımarlamak, kışla duvarlarında nöbet tutmak. Bu, bir deneme süreciydi. Sadakatleri ve yetenekleri, en ince ayrıntısına kadar gözleniyordu. Sultan Muhammed eş-Şeyh’in sarayına girmek kolaydı, orada kalmak ise zordu.
Salih, adamlarına mutlak bir itaat ve sabır telkin etmişti. En angarya işleri bile şikâyet etmeden, kusursuz bir şekilde yapıyorlardı. Diğer Mağripli askerlerin küçümseyici bakışlarına ve alaylarına sessiz kalıyorlardı. Onların amacı, göze batmak değil, güvenilir ve işe yarar olduklarını kanıtlamaktı. Salih, bir avcının sabrıyla hareket ediyordu. Ormanın kurallarını öğrenmeden, avına yaklaşmaya çalışmazdı. Sarayın kurallarını, güç dengelerini, kimin kime dost, kimin kime düşman olduğunu öğreniyordu. Her fısıltıyı dinliyor, her bakışı analiz ediyordu.
Birkaç ay sonra, ilk fırsatlarını yakaladılar. Saraya vergi olarak gönderilen bir deve kervanı, Marakeş’e birkaç günlük mesafede, asi bir Berberi kabilesi tarafından pusuya düşürülmüştü. Sultan’ın gönderdiği küçük bir birlik, ağır kayıplar vererek geri püskürtülmüştü. Ordugâhta bir huzursuzluk ve karamsarlık havası vardı.
Salih, durumu fırsat bilerek komutanın huzuruna çıktı.
“Efendim,” dedi, saygıyla eğilerek. “Biz, Osmanlı ordusunda bu tür pusulara karşı eğitim aldık. Bu kabilelerin savaş taktiklerini tahmin edebiliyoruz. Bize bir şans verirseniz, o kervanı ve vergileri geri getirebiliriz.”
Komutan tereddüt etti. Bu Türkler, güvenilir miydi? Ya kaçıp giderlerse? Ya da daha kötüsü, asi kabileyle birleşirlerse?
Salih, komutanın zihnini okur gibiydi. “Bize en güvendiğiniz askerlerinizden bir manga verin. Onların komutası altında hareket edelim. Başarısız olursak, canımız sizindir. Ama başarırsak, Sultan’ın hazinesi zenginleşir, sizin de şanınız artar.”
Bu son cümle, komutanın hoşuna gitmişti. Risk vardı, ama ödül daha büyüktü. Teklifi kabul etti.
Salih, yanına yedi adamını ve otuz Mağripli askerden oluşan bir birliği alarak yola çıktı. Çölün ve dağların dilini, Mağripli askerler kadar iyi bilmiyordu. Lakin o, insan doğasını, askerin psikolojisini çok iyi biliyordu. Kabilenin, zafer sarhoşluğuyla gevşeyeceğini, ikinci bir saldırı beklemeyeceğini tahmin ediyordu.
Gece karanlığından faydalanarak, kabilenin kamp kurduğu vadiye sızdılar. Salih, birliği üç kola ayırdı. Klasik bir hilal taktiği uygulayacaktı. Mağripli askerleri, doğrudan bir saldırıyla Berberileri meşgul etmeleri için görevlendirdi. Kendisi ve Türk askerleri ise, vadinin iki yanındaki yamaçlara tırmanarak kabilenin geri çekilme yollarını tuttu.
Baskın, şafakla birlikte başladı. Mağripli askerlerin saldırısıyla neye uğradığını şaşıran Berberiler, kısa bir direnişin ardından kaçmaya çalıştılar. İşte o an, Salih ve adamları yamaçlardan ateş açarak ve naralar atarak ortaya çıktılar. Pusuya düştüklerini sanan ve sayıca çok daha üstün bir kuvvetle karşılaştıklarını düşünen kabile savaşçıları, tamamen dağıldılar. Çatışma, beklenenden çok daha kısa sürmüş, çok az kayıplarla sona ermişti. Sultan’ın kervanı ve hazinesi, eksiksiz bir şekilde geri alınmıştı.
Marakeş’e döndüklerinde, kahraman gibi karşılandılar. Bu başarı, Salih ve adamlarının kaderini değiştirdi. Artık onlar, basit sığıntılar değil, yetenekleri kanıtlanmış, cesur savaşçılardı. Sultan Muhammed eş-Şeyh, onları bizzat huzuruna kabul etti.
Sultan’ın taht odası, heybetli ve sadeydi. Eş-Şeyh, tahtında oturmuş, karşısında diz çöken Salih’i süzüyordu.
“Ayağa kalk, Salih,” dedi Sultan. Sesi, hem bir hükümdarın otoritesini hem de bir babanın şefkatini taşıyordu. “Başarını duydum. Bize, sadakatinle ve cesaretinle hizmet ettin. Devletimiz, yiğitliğe kıymet verir.”
Sultan, yanındaki komutanına bir işaret verdi. Komutan, elindeki işlemeli bir yatağanı Salih’e uzattı.
“Bu, benim sana hediyemdir,” dedi eş-Şeyh. “Bugünden itibaren, sen ve adamların, benim özel muhafız birliğimin bir parçasısınız. ‘Türk Bölüğü’ olarak anılacaksınız. Kışlanız, sarayın iç avlusunda olacak. Göreviniz, benim şahsımı ve ailemi korumaktır.”
Salih, kılıcı iki eliyle aldı ve alnına götürdü. “Canım, size ve hanedanınıza feda olsun, Sultanım. Size hizmet etmek, bizim için en büyük şereftir.”
Kalbi hızla çarpıyordu. Planın en zor kısmı başarılmıştı. Artık hedefin yanındaydılar. Sultan’ın gölgesine girmişlerdi. Onu korumakla görevliydiler. Ve bir gün, o gölgenin kendisi, en ölümcül tehdide dönüşecekti.

Babanın Vesayeti, Oğulun Hırsı

Saadi Sarayı, Harem Dairesi – 1555 Kışı

Lalla Mesuda, Saadi İmparatorluğu’nun perde arkasındaki gücüydü. Muhammed eş-Şeyh’in en gözde eşi ve veliaht Mevlay Abdullah el-Galib’in annesi olarak, saraydaki nüfuzu su götürmezdi. Zeki, hırslı ve siyasetin inceliklerini kocasından daha iyi bilen bir kadındı. Oğlu el-Galib’i geleceğin sultanı olarak görüyor ve onun yolunu açmak için her türlü entrikayı göze alıyordu.
Harem dairesinin sedirlerine oturmuş, oğluyla konuşuyordu. Dışarıdaki dünyanın fırtınaları, bu süslü duvarların ardına sızamıyor gibi görünse de, siyasetin soğuk rüzgârları en mahrem odalara bile ulaşıyordu.
“Baban, bu yeni Türk muhafızlara fazla güveniyor, Abdullah,” dedi Lalla Mesuda, elindeki şerbet kadehini yavaşça masaya bırakarak. “Onları en yakınına aldı. Kendi çadırının önünde nöbet tutuyorlar. Bu, akıllıca değil.”
El-Galib, babasına olan saygısı ile annesinin uyarıları arasında kalmıştı. “Anne, o adamlar sadakatlerini kanıtladı. Asi bir kabileyi dize getirdiler. Babam, onların savaş yeteneklerine hayran kaldı. Onları, ordumuzdaki diğer askerlere örnek olarak görüyor.”
“Savaş yeteneği, sadakat demek değildir,” diye karşılık verdi Lalla Mesuda. “Unutma ki onlar, bize düşman bir diyardan geldiler. Hikayeleri doğru olsa bile, kanları ve kökleri farklı. Bir yılan, ne kadar güzel görünürse görünsün, zehrini içinde taşır. Baban, zaferlerin getirdiği bir gurur içindedir. Etrafındaki tehlikeleri görmezden geliyor.”
Lalla Mesuda’nın endişesi yersiz değildi. O, Muhammed eş-Şeyh’in sadece güçlü yanlarını değil, zayıf yanlarını da biliyordu. Kocası, cesur bir savaşçı ve karizmatik bir liderdi. Ama aynı zamanda kibirliydi, kendisine yapılan övgülerden hoşlanırdı ve düşmanlarını küçümseme eğilimindeydi. Salih ve adamlarının anlattığı “Osmanlı zulmünden kaçış” hikayesi, eş-Şeyh’in duymak istediği şeydi ve bu yüzden sorgusuzca inanmıştı.
“Babamla konuştum,” dedi el-Galib. “Onu uyardım. Ama beni dinlemiyor. Kendini yenilmez sanıyor. Osmanlı elçisini nasıl kovduğunu, İspanyol elçisine nasıl ders verdiğini anlatıp duruyor.”
“İspanyol elçisi… İşte bir başka mesele,” dedi Lalla Mesuda. “Baban, kâfirlerle iş birliği yapmayı düşünüyor. Bu, ulemanın ve halkın gözünde onu zayıflatır. Bizim gücümüz, cihada olan bağlılığımızdan geliyor. İspanyollarla aynı safta görünmek, davamıza ihanettir.”
“Babam, ‘düşmanımın düşmanı dostumdur’ diyor. İspanyol altını ve silahıyla Osmanlı’yı yenebileceğini düşünüyor.”
“Ve sonra İspanyolların kendisi için daha büyük bir tehdit olacağını görmüyor mu?” Lalla Mesuda’nın sesi sertleşti. “Baban, büyük bir imparatorluk kurdu, Abdullah. Ama onu nasıl koruyacağını bilmiyor. Bazen bir devleti kurmaktan daha zoru, onu ayakta tutmaktır. Sen, ondan daha akıllı olmalısın. Gözlerini dört aç. Bu Türkleri izle. Her hareketlerini, her konuşmalarını takip et. Babana söyleyemediklerini, sen kendi önlemlerinle yap. Unutma, bu taht bir gün senin olacak. Ve sana, istikrarlı ve güvenli bir imparatorluk bırakmak istiyorum, entrikalar ve tehlikelerle dolu bir saray değil.”
El-Galib, annesinin sözlerinin ağırlığını hissediyordu. Babasının gölgesinde yaşamak zordu. Onun kararlarını sorgulamak, bir isyan gibi algılanabilirdi. Yine de, annesinin haklı olduğunu biliyordu. Sarayın koridorlarında, dost görünen yüzlerin arkasında gizlenen tehlikeler vardı. Ve o, babasının göremediği o tehlikeleri görmek zorundaydı. Tahta çıktığı gün, bu tehlikelerle tek başına yüzleşmek zorunda kalacaktı.

Masadaki İki Kral

Brüksel, Coudenberg Sarayı – 1555 Sonbaharı

Coudenberg Sarayı’nın devasa salonu, Avrupa’nın en güçlü adamlarından ikisinin tarihi bir anına tanıklık ediyordu. Kutsal Roma İmparatoru V. Karl (Şarlken), imparatorluk tacını ve İspanya Krallığı’nı, oğlu II. Felipe’ye devrediyordu. Yaşlı imparator, gut hastalığının ve yıllar süren savaşların yorgunluğunu taşıyan bedeniyle, oğlu ve halefinin omzuna yaslanarak ayakta duruyordu. Salon, Avrupa’nın dört bir yanından gelen soylular, elçiler ve din adamlarıyla doluydu.
Törenin resmi kısmı bittikten sonra, baba ve oğul daha özel bir odaya çekildiler. V. Karl, bir koltuğa bitkin bir şekilde çöktü. Yüzünde, bir devrin kapandığının hüznü vardı.
“Sana ağır bir miras bırakıyorum, Felipe,” dedi, sesi hırıltılıydı. “Fransa’nın bitmeyen hırsı, Almanya’daki Protestan isyanları ve… en büyük dert, Türk belası. Süleyman, yaşlandıkça daha da tehlikeli oluyor. Onun gücü, bütün Hristiyan dünyasını tehdit ediyor.”
II. Felipe, babasının aksine soğuk ve mesafeli bir adamdı. Derin bir dindarlığa ve sarsılmaz bir görev bilincine sahipti. Babasının duygusallığına karşılık, o bir hesap adamıydı.
“Biliyorum, babam,” dedi. “Politikalarınızı sürdüreceğim. Devletin çıkarları neyi gerektiriyorsa, onu yapacağım.”
“Mağrip’teki elçimiz Kont de Alcaudete’den gelen raporları okudun mu?” diye sordu Karl. “Orada yeni bir güç yükseliyor. Kendine Şerif diyen bir Berberi lider. Türklere kafa tutuyormuş.”
“Okudum,” dedi Felipe. “Don Luis de Zúñiga’nın gönderdiği raporları da inceledim. Bu Şerif, Muhammed eş-Şeyh, kibirli ve güvenilmez bir adam. Bize dostluk gösteriyor, çünkü Türklerden korkuyor. Ama asıl amacı, bütün Mağrip’i kendi sancağı altında birleştirmek. Ve onun gözünde biz de, Türkler kadar kâfiriz.”
“Yine de, onu kullanabiliriz,” dedi yaşlı imparator. “Ona altın ve arkebüz (bir tür tüfek) gönderin. Onu Türklere karşı kışkırtın. Bırakın iki Müslüman güç, birbirini yesin. Bu, bizim Akdeniz’deki yükümüzü hafifletir.”
Felipe, babasının bu pragmatik yaklaşımına katılmıyordu. Onun için mesele, siyasi manevralardan daha öte, dini bir mücadeleydi.
“Onları birbirine düşürmek bir çözümdür,” dedi. “Ama kalıcı çözüm, Mağrip’in tamamen kontrol altına alınmasıdır. Bu Şerif, zayıfladığı an, topraklarına el koymalıyız. Tıpkı dedem Ferdinand ve büyükannem İsabella’nın Granada’yı fethettiği gibi, biz de Afrika’da bir ‘Reconquista’ (Yeniden Fetih) başlatmalıyız. Oran’dan başlayarak, bütün sahil şeridini İspanyol sancağı altına almalıyız.”
V. Karl, oğlunun bu katı ve idealist tavrını endişeyle izledi. Felipe, dünyayı siyah ve beyaz olarak görüyordu: Katolikler ve kâfirler. Oysa Karl, yılların tecrübesiyle siyasetin grinin tonlarından oluştuğunu öğrenmişti.
“Dikkatli ol, oğlum,” diye uyardı. “Aşırı hırs, en büyük imparatorlukları bile yıkar. Süleyman’ı yenmek için onun gibi düşünmelisin. Bazen bir kâfirle ittifak yapmak, bir Hristiyan prensle savaşmaktan daha akıllıcadır. Bu Mağripli Şerif, satranç tahtasında önemli bir piyon. Onu hemen feda etme. Önce, onunla oynayabileceğin kadar oyna.”
Felipe, babasına itiraz etmedi. Ama zihninde, kararını çoktan vermişti. Mağripli Şerif, geçici bir araçtı. Asıl hedef, Osmanlı tehdidini ve İslam’ın Afrika’daki varlığını ortadan kaldırmaktı. O gün Brüksel’de, Avrupa’nın kaderi el değiştirirken, binlerce kilometre uzaktaki Marakeş’in sultanı, farkında olmadan, yeni İspanyol Kralı’nın uzun vadeli planlarının bir parçası haline gelmişti.

Fısıltı Köprüsü

Cezayir Limanı – 1556 Başı

Gece, Cezayir limanının üzerine bir örtü gibi serilmişti. Rıhtımdaki meyhanelerden sızan titrek ışıklar, denizin karanlık sularında yansımalar oluşturuyordu. Bir Venedikli tüccara ait olan ticaret gemisi, ertesi sabah Cenova’ya doğru yola çıkmak için son hazırlıklarını yapıyordu.
Geminin kaptanı, Jacopo, malların yüklenmesini denetlerken, yanına sessizce bir adam yaklaştı. Adam, limanın gediklilerindendi. Hamallık yapar, gemilere su taşır, küçük tefek işlerle geçinirdi. Ama Jacopo, onun asıl işinin farklı olduğunu biliyordu.
“Her şey hazır mı?” diye sordu Jacopo, alçak bir sesle.
“Hazır, Kaptan,” diye fısıldadı adam. Elindeki küçük, mühürlü bir deri keseyi Jacopo’ya uzattı. “Bu, Cafer Ağa’dan. İstanbul’a, Rüstem Paşa’ya bizzat teslim edilecek.”
Jacopo, keseyi aldı ve kuşağının arasına dikkatlice sakladı. “Marakeş’ten bir haber var mı?”
“Haber geldi,” dedi adam. “Balıkçı kılığında gelen bir ulak getirdi. ‘Kurtlar sürüye girmiş. Çobanın güvenini kazanmışlar. Şimdi doğru anı bekliyorlar.’ Mesaj bu kadar.”
Jacopo, başını salladı. Cafer Ağa’nın operasyonu, tıkır tıkır işliyordu. Venedik, resmi olarak Osmanlı ile barış içindeydi. Ama ticari çıkarları, onları gizli bir istihbarat ağı kurmaya itmişti. Venedikli tüccarlar, gemileriyle Akdeniz’in her limanına girip çıkabiliyor, kimsenin şüphesini çekmeden haber ve mesaj taşıyabiliyorlardı. Onlar, İstanbul ile Cezayir, Cezayir ile Marakeş arasındaki fısıltı köprüsüydü.
“Cafer Ağa başka bir şey söyledi mi?”
“Söyledi. İspanyolların da Marakeş’e bir elçi gönderdiğini duymuş. ‘Şerif, iki ateş arasında kalacak. Ve iki ateş arasında kalan, sonunda kül olur’ dedi.”
Jacopo, bu istihbaratın değerini biliyordu. İstanbul’daki Venedik elçisi (Balyos), bu bilgiyi Dük’e ulaştırdığında cömertçe ödüllendirilecekti. Akdeniz’deki güç dengeleri değişiyordu ve Venedik, bu değişimden kârlı çıkmak için her iki taraf hakkında da bilgi sahibi olmalıydı.
“Anlaşıldı,” dedi Jacopo. “Cafer Ağa’ya selamımı söyle. Gemim, her zaman onun hizmetindedir.”
Adam, geldiği gibi sessizce gecenin karanlığında kayboldu. Jacopo, gemisine döndü. Güvertede, Cenova’ya götüreceği ipek ve baharat balyaları yığılıydı. Ama kuşağının arasındaki o küçük kese, bütün o yükten daha değerli ve daha tehlikeliydi. O kesenin içinde, bir imparatorluğun kaderini değiştirebilecek bir sır saklıydı. Şafak söktüğünde, gemi demir alıp Akdeniz’in sularına açılacaktı. Ve o fısıltı, dalgaların üzerinde yol alarak, Padişah’ın satranç tahtasındaki bir sonraki hamleyi belirlemek üzere İstanbul’a doğru yola çıkacaktı.


Bölüm 4 – Maskelerin Altındaki Yüzler

Balıkçıların Sultanına Cevap

Marakeş, Saadi Sarayı – 1556 Yazı

Marakeş’in güneşi, öğle saatlerinde taş avluları yakıp kavuruyordu. Sarayın en serin köşelerinden biri olan El Badi Sarayı’nın inşası devam ederken, Sultan Muhammed eş-Şeyh, geçici olarak kullandığı kabul salonunda, gölgelerin loşluğunda oturuyordu. Karşısında, İstanbul’dan gelen elçilik heyeti duruyordu. Heyetin başındaki yaşlı ve vakur görünümlü paşa, Padişah Süleyman’ın mektubunu az önce okumuştu. Mektup, diplomatik bir dille yazılmış, dostluk ve iş birliği mesajları içeriyordu. Fakat satır aralarında, üstü kapalı bir tehdit, bir egemenlik iddiası gizliydi. Padişah, Şerif’i Mağrip’in meşru hükümdarı olarak tanımayı teklif ediyor, karşılığında ise hutbenin kendi adına okunmasını, yani siyasi hâkimiyetinin tanınmasını talep ediyordu.
Salonda ağır bir sessizlik vardı. Sultan’ın vezirleri ve komutanları, nefeslerini tutmuş, eş-Şeyh’in cevabını bekliyorlardı. Eş-Şeyh, bir süre sessiz kaldı. Gözleri, elçi paşanın yüzünde gezindi. Bu adamın gözlerinde, bir imparatorluğun asırlık kibrini ve gücünü görüyordu. Bu kibir, eş-Şeyh’in içindeki ateşi daha da harlıyordu. O, diz çökmek için doğmamıştı. O, kendi imparatorluğunu kuran bir adamdı.
Nihayet konuştu. Sesi, salondaki mermer zeminde yankılanacak kadar net ve kararlıydı.
“Paşa,” dedi. “Efendin Süleyman’a selamımı ilet. Onun dostluk teklifini takdirle karşılıyorum. Lakin, bilmesi gereken bazı gerçekler vardır.”
Ayağa kalktı ve pencereye doğru yürüdü. Dışarıda, Atlas Dağları’nın heybetli silueti görünüyordu.
“Efendin, gemileriyle denizlere hükmeden bir sultan olabilir. Adaları, limanları zapt edebilir. O, balıkçıların sultanıdır. Ona saygı duyarım. Ben ise,” dedi, elini dağları gösterecek şekilde açarak, “bu toprakların, dağların, çöllerin ve vadilerin sultanıyım. Ben, karaların sultanıyım.”
Elçiye döndü. Gözlerinde, meydan okumanın soğuk ateşi parlıyordu.
“Efendine söyle, balıkçılığı bıraksın da karaya çıksın. Donanmasıyla gelsin, ben de ordumla onu karşılayayım. O vakit görürüz, hangimiz daha büyük sultanmış.”
Bu sözler, salona bir bomba gibi düştü. Vezirler, dehşet içinde birbirlerine baktılar. Veliaht el-Galib, babasının bu pervasız cüreti karşısında donup kalmıştı. Bu, diplomatik bir cevap değildi. Bu, açık bir savaş ilanıydı.
Elçi paşanın yüzündeki vakur ifade, bir anlığına bozuldu. Gözlerinden, şaşkınlıkla karışık bir öfke geçti. Sonra kendini toparladı. Sultan’ın önünde eğildi.
“Cevabınız, Sultan Süleyman Han’a harfiyen iletilecektir, Sultanım,” dedi, sesindeki buz gibi bir tonlamayla. “İzninizle.”
Heyet, sessizlik içinde salonu terk etti. Onlar gittikten sonra, salondaki sessizliği el-Galib bozdu.
“Babam! Ne yaptınız?” diye atıldı. “Bu, Padişah’a hakarettir. Üzerimize bütün gücüyle gelecektir!”
Eş-Şeyh, oğluna döndü. Yüzünde, pişmanlıktan eser yoktu. Aksine, rahatlamış ve gururlu bir ifade vardı.
“Bırak gelsin,” dedi. “Bir aslan, başka bir aslanın inine girmez. Ben, bu toprakların aslanıyım. Süleyman, kendi ormanında kükreyebilir. Ama burası benim av saham. Ona, haddini bildirmenin vakti gelmişti. Yıllardır bize tepeden bakıyorlar, bizi bir vilayetleri gibi görüyorlar. Artık bilsinler ki, Mağrip’te onlara denk, hatta onlardan daha yüce bir güç var.”
Eş-Şeyh, tahtına geri oturdu. O an, tarihin en meşhur restleşmelerinden birine imza attığının farkında değildi. O an, sadece kendi gücüne ve kaderine olan sarsılmaz inancıyla hareket ediyordu. Verdiği cevabın, kılıçla değil, çok daha sinsi ve ölümcül bir yolla geleceğini aklının ucundan bile geçirmiyordu.

Sadakatin Sınavı

Sultan’ın Çadırı Önü, Türk Bölüğü Kışlası – 1556 Gecesi

Salih, kışlanın avlusunda oturmuş, yatağanını biliyordu. Çelikten çıkan kıvılcımlar, gece karanlığını anlık parıltılarla deliyordu. Diğer Türk muhafızlar, etrafına toplanmış, sessizce onu izliyorlardı. Sultan’ın Osmanlı elçisine verdiği cevap, sarayda ve ordugâhta kulaktan kulağa yayılmıştı. Herkes, yaklaşan fırtınayı hissediyordu.
“Sultan, aklını kaçırmış olmalı,” diye fısıldadı Murat. “Padişah’a böyle bir laf edilir mi? Bütün imparatorluğu karşısına aldı.”
Salih, işini bırakmadan cevap verdi. “Belki de aklını kaçırmadı. Belki de tam olarak ne yaptığını biliyor.”
“Ne yapıyor olabilir ki?” diye sordu bir başka muhafız, Ali. “Kendi ölüm fermanını imzaladı.”
Salih, yatağanını kınına soktu ve adamlara döndü. Yüzü, meşalenin titrek ışığında ciddi ve düşünceli görünüyordu.
“O, bir kurucu. Bir fatih. Böyle adamlar, risk almadan yaşayamazlar. O, ya her şey olmak istiyor ya da hiç. Süleyman’a boyun eğmek, onun için bir hiç olmaktı. Meydan okumak ise, her şey olma ihtimaliydi.”
Murat, “Bizim durumumuz ne olacak?” diye sordu. “Savaş çıktığında, bizden kendi soydaşlarımıza karşı savaşmamız beklenecek. Bu, bizim için bir ihanet olmaz mı?”
Bu, Salih’in zihnini aylardır meşgul eden soruydu. Onlar, Osmanlı’ya hizmet etmek için buradaydılar. Ama şimdi, hizmet ettikleri adam, Osmanlı’ya savaş ilan ediyordu. Bu, görevlerini daha da karmaşık ve tehlikeli hale getiriyordu. Onlar, iki ateş arasında kalmışlardı.
“Bizim görevimiz değişmedi,” dedi Salih, sesinde kesin bir ton vardı. “Bizim görevimiz, Sultan Muhammed eş-Şeyh’e hizmet etmektir. Onun güvenini kazanmaktır. Onun en yakını olmaktır. Savaş çıksın ya da çıkmasın, bizim yerimiz onun yanıdır. Sadakatimiz, sorgulanamaz olmalıdır. Öyle ki, bizden hiç kimse şüphelenmesin.”
Salih ayağa kalktı. “Unutmayın neden burada olduğumuzu. Biz, kişisel duygularımız için burada değiliz. Biz, Devlet-i Aliyye’nin bir görevi için buradayız. Ve o görev, her şeyden üstündür. Şüphelerinizi, korkularınızı kalbinize gömün. Yüzünüze, en sadık hizmetkârların maskesini takın. Çünkü bu maskeler düşerse, hepimiz ölürüz.”
Adamlar, liderlerinin kararlılığı karşısında sustular. Salih haklıydı. Geri dönüş yoktu. Onlar, artık bu oyunun bir parçasıydılar. Ve oyunun kuralları, şimdi daha da acımasız bir hal almıştı. O gece, Türk Bölüğü’nün kışlasında, sadakat yeminleri tazelendi. Ama bu, Saadi Sultanı’na edilen bir yemin değildi. Bu, çok daha uzaktaki bir sultana, gölgeler aracılığıyla fısıldanan kanlı bir yemindi.

İstanbul’da Çalınan Çanlar

Topkapı Sarayı, Divan-ı Hümayun – 1557 Kışı

İstanbul’a kış, Boğaz’ın dondurucu rüzgârlarıyla gelmişti. Divan-ı Hümayun’un toplandığı Kubbealtı, mangalların sıcaklığına rağmen serindi. Sadrazam Rüstem Paşa, Mağrip’ten dönen elçilik heyetinin başındaki paşanın raporunu, Padişah’ın oturduğu kafesin arkasındaki pencereden dinliyordu. Paşa, Muhammed eş-Şeyh’in cevabını, tek bir kelimesini bile atlamadan aktardığında, Kubbealtı’nda buz gibi bir sessizlik oldu. Vezirler, ağalar, kâtipler… herkes donup kalmıştı.
“Senin efendin balıkçıların sultanıdır, ben ise karaların sultanıyım…”
Bu sözler, bir hakaretten öteydi. Bu, Osmanlı’nın cihan hâkimiyeti iddiasına, Padişah’ın halifelik sıfatına yapılmış bir saldırıydı. Kimsenin, Padişah’ın yüzüne karşı söylemeye cüret edemeyeceği bir küstahlıktı.
Rapor bittiğinde, Rüstem Paşa, Padişah’ın bulunduğu pencereye doğru baktı. Oradan bir ses gelmiyordu. Ama herkes, kafesin ardındaki öfkeyi hissedebiliyordu. Sultan Süleyman’ın öfkesi, sessiz bir fırtına gibiydi. Yıkımı, geldiği zaman anlaşılırdı.
Divan dağıldıktan sonra, Rüstem Paşa, Padişah tarafından Has Oda’ya çağrıldı. Süleyman, odanın ortasında ayakta duruyordu. Yüzü, mermerden bir heykel gibi ifadesizdi. Ama gözlerinde, tehlikeli bir parıltı vardı.
“Duydun, Rüstem,” dedi Padişah. Sesi, sakin ama keskindi. “Mağrip’teki o bedevi, kendini bizimle denk tutuyor. Bize meydan okuyor.”
“Cüretinin cezasını bulacaktır, Hünkarım,” dedi Rüstem Paşa. “Ferman sizindir. Orduları hazırlatayım. Salah Reis, Cezayir’de emirlerinizi bekliyor. Bahara kalmaz, Fes’in surlarına sancağımızı dikeriz.”
Süleyman, yavaşça başını salladı. “Hayır. Ordu yok.”
Rüstem Paşa şaşırmıştı. “Ama Hünkarım… Bu hakaret, cezasız kalamaz.”
“Cezasız kalmayacak,” dedi Süleyman. “Lakin, bir fareyi yakalamak için sarayı ateşe vermem. Bu Şerif, bir orduyu hak etmiyor. O, bir ordunun karşısına çıkacak kadar onurlu bir düşman değil. O, bir çıbanbaşı. Ve çıbanbaşları, neşterle alınır.”
Padişah, masasına yürüdü ve bir tomar kağıt aldı. “Cafer Ağa’dan gelen son raporlar. Adamları, Şerif’in sarayına sızmış. Özel muhafızları olmuşlar. En yakınına girmişler.”
Rüstem Paşa’nın yüzü aydınlandı. “O halde…”
“O halde, vakit gelmiştir,” diye sözünü kesti Padişah. “Cafer Ağa’ya bir ferman yazılsın. En güvendiğin ulakla, en hızlı şekilde Cezayir’e gönderilsin. Ferman kısa ve net olacak.”
Süleyman, bir an durdu. Gözlerini kapattı. Sanki vereceği emrin ağırlığını tartıyor gibiydi. Sonra gözlerini açtı. Bakışları, çelik gibiydi.
“Mağrip’teki yılanın başı, ezilecektir. Baş, gövdeden ayrılacak ve bize bir hediye olarak gönderilecektir. Bu hakaretin bedelini, kendi kanıyla ödeyecektir.”
Bu, bir suikast emriydi. Açık, net ve geri dönülmez.
“Ona karaların sultanı kimmiş, göstereceğiz,” diye devam etti Süleyman. “Öldüğünde, toprağın altında kimin hüküm sürdüğünü daha iyi anlar. Balıkçıların sultanı, ona son hediyesini gönderiyor.”
Rüstem Paşa, “Ferman sizindir, Sultanım,” diyerek eğildi. Odadan çıktığında, verilecek emrin kan dondurucu niteliğini düşünüyordu. Bu, bir savaş değildi. Bu, devlet aklının en karanlık ve en acımasız yüzüydü. Ve Mağrip’teki Şerif, bu yüzle tanışmak üzereydi.

Altın ve Kılıç Arasında

Fes, İspanyol Elçiliği Konutu – 1557 Baharı

İspanyol elçisi Don Luis de Zúñiga, Fes’teki konutunun avlusunda, portakal ağaçlarının gölgesinde oturmuş, Kral II. Felipe’den gelen son mektubu okuyordu. Mektup, soğuk ve emirlerle doluydu. Kral, Şerif’le yapılan görüşmelerin somut bir sonuca bağlanmasını istiyordu. Osmanlı’ya karşı resmi bir ittifak anlaşması imzalanmalıydı. Karşılığında, İspanya cömert bir mali yardım ve modern silahlar vaat ediyordu.
Don Luis, içini çekti. Bu iş, Brüksel’deki bir saraydan göründüğü kadar kolay değildi. Muhammed eş-Şeyh, kurnaz ve gururlu bir adamdı. İspanyol yardımını istiyordu, ama bir Hristiyan kralla resmi bir ittifakın, kendi halkı ve ulema nezdinde yaratacağı tepkiden de çekiniyordu. Sürekli olarak oyalama taktikleri uyguluyor, sözler veriyor, ama hiçbir şeyi yazıya dökmüyordu.
“Sultan, iki arada bir derede kalmış gibi, efendim,” dedi yardımcısı, genç soylu Diego. “Hem bizim altınlarımızı istiyor, hem de halkının gözünde ‘kâfirlerle iş birliği yapan’ durumuna düşmekten korkuyor.”
“Haklısın, Diego,” dedi Don Luis. “Ama bizim zamanımız daralıyor. Sultan’ın Osmanlı elçisine verdiği cevap, bütün Mağrip’te duyuldu. Her an bir Osmanlı saldırısı başlayabilir. Eğer o saldırı başlamadan Şerif’i yanımıza çekemezsek, bu fırsatı kaçırırız. Osmanlı, Şerif’i ezer geçerse, sıradaki hedef biz oluruz.”
Don Luis, bir karar vermek zorundaydı. Kral’ın sabrı tükeniyordu. Şerif’i bir şekilde ikna etmeliydi.
“Yeni bir görüşme talep et,” dedi Diego’ya. “Bu sefer, Marakeş’e gideceğiz. Bizzat Sultan’la, yüz yüze konuşacağım. Ona, Kral Felipe’nin sabrının sınırları olduğunu anlatacağım. Ya bizimle bir anlaşma imzalar, ya da biz de desteğimizi çekeriz. O zaman, Türklerle tek başına yüzleşmek zorunda kalır.”
“Bu bir ültimatom gibi, efendim,” dedi Diego. “Sultan’ın gururunu incitebilir.”
“Bazen gururu incitmek, birini harekete geçirmenin en iyi yoludur,” diye karşılık verdi Don Luis. “O, kendini karaların sultanı sanıyor. Ama bilmeli ki, karalar, altın olmadan savunulamaz. Ve o altın, şu an bizim elimizde.”
Hazırlıklar başladı. İspanyol elçilik heyeti, değerli hediyeler ve net bir mesajla, Marakeş’e doğru yola çıkacaktı. Onlar da, kendi oyunlarını oynamak için Saadi sarayına gidiyorlardı. Farkında olmadan, İstanbul’dan gelen ölüm fermanıyla aynı hedefe doğru ilerliyorlardı. Marakeş, farklı niyetler taşıyan gölgelerin buluşma noktası haline geliyordu. Ve Sultan, etrafında örülen ağın iplerini, dostluk ve ittifak vaatleri sanıyordu.


Bölüm 5 – Ferman ve Fısıltı

Akrepten Gelen Mektup

Cezayir Limanı, Cafer Ağa’nın Gizli Karargâhı – 1557 Yazı

Cezayir limanının arka sokaklarından birinde, dışarıdan bakıldığında sıradan bir baharat deposu gibi görünen bir binanın alt katı, Cafer Ağa’nın Mağrip’teki operasyon merkeziydi. İçeride, keskin karanfil ve kimyon kokusu, parşömen ve mürekkep kokusuna karışıyordu. Cafer Ağa, küçük bir masanın başında oturmuş, İstanbul’dan gelen Padişah fermanını okuyordu. Ferman, Venedikli bir tüccarın gemisiyle gizlice getirilmiş, en güvendiği adamlarından biri tarafından kendisine ulaştırılmıştı.
Odanın loş ışığında, fermanın üzerindeki tuğra, bir güç sembolü gibi parlıyordu. Metin kısaydı, lakin her kelimesi bir kılıç kadar keskindi.
“…Mağrip’teki yılanın başı, ezilecektir. Baş, gövdeden ayrılacak ve bize bir hediye olarak gönderilecektir…”
Cafer Ağa, fermanı okuduktan sonra uzun bir süre sessiz kaldı. Bu, beklediği emirdi. Aylardır, hatta yıllardır ilmek ilmek dokuduğu planın son aşamasıydı. Salih ve adamları, hedefin en yakınına sızmış, güvenini kazanmış, adeta onun gölgesi olmuşlardı. Şimdi, o gölgenin hançere dönüşme vakti gelmişti.
Karşısında oturan yardımcısı Hasan’a döndü. “Vakit tamam, Hasan. İstanbul’dan emir geldi.”
Hasan, tecrübeli bir istihbaratçıydı. Yüzü, ifadesiz bir maske gibiydi. “Salih’e nasıl ulaştıracağız? Sarayda gözler sürekli üzerlerindedir.”
“Ulaştıracağız,” dedi Cafer Ağa. “Her zamanki gibi. Fısıltılarla. Bir sonraki kervanla Fes’e gidecek olan bir tüccar, mesajı oradaki bağlantımıza iletecek. Fes’teki bağlantımız, Marakeş’e giden bir sufi derviş kılığındaki adamımıza… O da mesajı, sarayın dışında, pazar yerinde Salih’in en güvendiği adamlardan biri olan Murat’a iletecek. Zincir sağlamdır. Kimse, mesajın asıl kaynağını ve hedefini bilmeyecek.”
Cafer Ağa, yeni bir parşömen aldı ve kamış kalemini mürekkebe batırdı. Mesajı, kendisi yazacaktı. Şifreli bir dille, sadece Salih’in anlayabileceği bir şekilde.
“Hasat zamanı geldi. Tarladaki en büyük başak, orakla biçilmelidir. Orak, en keskin olanıdır. Biçilen başak, bal ile tatlandırılarak sultanın sofrasına gönderilmelidir. Beklemeyin. Rüzgâr, lehinize esmektedir.”
Bu şifreli metinde, her kelimenin bir anlamı vardı. ‘Hasat zamanı’, operasyonun başlama emriydi. ‘En büyük başak’, Muhammed eş-Şeyh’ti. ‘Orak’, Salih ve adamlarıydı. ‘Bal ile tatlandırmak’, kesik başın bozulmaması için bal dolu bir küpün içine konulması talimatıydı. ‘Sultanın sofrası’ ise İstanbul’du.
“Bu mesaj, yarın şafakla yola çıkacak,” dedi Cafer Ağa, parşömeni katlayıp mühürlerken. “Allah, askerlerimizin yardımcısı olsun. Bu, onların en zor ve en şerefli görevi olacak.”
Hasan, “Şerif’in ordusu ne olacak? O ölünce bir isyan, bir iç savaş çıkmaz mı?” diye sordu.
Cafer Ağa’nın yüzünde, kurnaz bir gülümseme belirdi. “Çıkacak elbet. Zaten istediğimiz de o. Şerif öldüğünde, oğulları taht için birbirine girecek. Kabileler yeniden başlarına buyruk olacak. Mağrip, bizim için kolayca yutulacak bir lokma haline gelecek. Biz, sadece bir adamı öldürmüyoruz, Hasan. Biz, bir krallığı yıkıyoruz. Hem de tek bir ordu göndermeden, tek bir top atışı yapmadan.”
Cafer Ağa, ayağa kalktı ve odadaki küçük pencereden dışarı baktı. Cezayir’in gürültülü sokakları, yaklaşan kanlı sondan habersiz, kendi telaşı içinde kaynıyordu. Cafer Ağa, kendini bir kukla ustası gibi hissediyordu. İpleri, binlerce kilometre öteden oynatıyor, bir sultanın kaderini, mürekkebe batırdığı bir kamış kalemle çiziyordu.

Aslan İnindeki Tilkiler

Marakeş, Sultan’ın Ordugâhı – 1557 Sonbaharı

Muhammed eş-Şeyh, Marakeş’in sıcağından bunalmış, Atlas Dağları’nın serin eteklerinde kurduğu yazlık ordugâhında kalıyordu. Şehrin boğucu havası yerine, dağların temiz rüzgârını tercih ediyordu. Yönetim işlerini, ava gitmeyi ve askeri talimleri, bu hareketli ordugâhtan yürütüyordu. Yanında, en güvendiği komutanları, ailesinin bir kısmı ve elbette, gölgesi gibi onu takip eden Türk Bölüğü vardı.
Salih, Sultan’ın otağının önünde nöbet tutarken, içindeki fırtınayı bastırmaya çalışıyordu. Cafer Ağa’nın fermanı, şifreli mesaj, kendisine birkaç hafta önce ulaşmıştı. O günden beri, her an, her saniye o emrin ağırlığını omuzlarında hissediyordu. Yıllardır süren bekleyiş, sona ermişti. ‘Hasat zamanı’ gelmişti. Lakin, hasadı biçmek, hiç de kolay olmayacaktı.
Muhammed eş-Şeyh, onlara bir baba gibi davranıyordu. Onların yeteneklerini takdir ediyor, onlara güveniyor, hatta zaman zaman onlarla şakalaşıyordu. Salih ve adamları, onun sayesinde sarayda saygın bir yer edinmişlerdi. Şimdi, o güvene ihanet etmek, kendilerine uzatılan eli ısırmak zorundaydılar.
Murat, yanına yaklaştı. Yüzü, her zamanki gibi ifadesizdi. Ama gözlerinde, bir avcının hedefine kilitlenmiş kararlılığı vardı.
“Sultan, yarın büyük bir ava çıkacakmış,” diye fısıldadı. “Yanına sadece küçük bir maiyet alacak. Bizim bölükten de birkaç kişiyi seçecek. Bu, beklediğimiz fırsat olabilir. Ordugâhtan uzakta, gözlerden ırak…”
Salih, başını salladı. “Biliyorum. Ama nasıl? Sürekli etrafında adamları var. Oğlu el-Galib, bir an bile yanından ayrılmıyor. Bize güveniyor, ama yine de temkinli.”
El-Galib, gerçekten de onlar için en büyük engeldi. Veliaht Prens, babasının aksine, bu Türk muhafızlara karşı her zaman mesafeli ve şüpheci olmuştu. Onların her hareketini izliyor, babasını sürekli uyarıyordu.
“El-Galib’i bir şekilde oyalamalıyız,” dedi Salih. “Planı bu gece konuşacağız. Herkes hazır olsun. Bu iş bittiğinde, ya birer kahraman olarak Cezayir’e döneriz, ya da cesetlerimiz bu dağlarda akbabalara yem olur. Ortası yok.”
O akşam, Türk Bölüğü’nün çadırında, yedi adam bir araya geldi. Meşale ışığının aydınlattığı yüzlerde, gerilim ve kararlılık okunuyordu. Salih, planı anlattı.
“Yarın av sırasında, Sultan dinlenmek için mola verdiğinde, harekete geçeceğiz. Ali ve Ahmet, siz el-Galib’i bir bahaneyle oyalayacaksınız. Kaçan bir ceylan gördüğünüzü, izini takip etmeniz gerektiğini söyleyin. Onu Sultan’ın yanından uzaklaştırın. Yeterince uzaklaştığında, geri kalanımız işi bitirecek.”
“Ya diğer muhafızlar?” diye sordu birisi.
“Diğer muhafızlar, Mağripli. Bizim gibi değiller. Sultan düştüğü an, bir panik yaşanacak. O karmaşada, biz işimizi tamamlayıp atlarımıza atladığımız gibi dağlara doğru kaçacağız. Kuzeyde, bizi bekleyen bir bağlantımız olacak. Oradan, sahil şeridine, bizi Cezayir’e götürecek bir tekneye ulaşacağız.”
Plan, cüretkâr ve tehlikeliydi. En ufak bir hatada, her şey mahvolabilirdi. Ama başka çareleri yoktu. Ferman gelmişti. Geri adım atamazlardı.
“Unutmayın,” dedi Salih, son söz olarak. “Sultan’ı öldürmek yetmez. Cafer Ağa’nın emri açık. Başını almamız gerek. O baş, bizim görevimizin tamamlandığının kanıtı olacak. İstanbul’a o baş gidecek.”
Çadırdaki hava, kesif bir ölüm kokusuyla dolmuştu. Yedi adam, birbirlerinin yüzüne baktı. Onlar, bir imparatorluğun iradesini yerine getirmek için seçilmişlerdi. Ve yarın, o iradeyi, bir kılıç darbesiyle tarihe kazıyacaklardı.

Son Pazarlık

Sultan’ın Ordugâhı, Misafir Çadırı – 1557 Sonbaharı

İspanyol elçisi Don Luis de Zúñiga, Sultan’ın dağdaki ordugâhına geldiğinde, kendini bir aslan inine girmiş gibi hissetti. Her yer, silahlı askerler, kabile şefleri ve heybetli muhafızlarla doluydu. Muhammed eş-Şeyh, onu misafirler için ayrılan görkemli bir çadırda kabul etti.
Sultan, keyifli görünüyordu. İspanyol elçisinin ayağına kadar gelmesi, onun kibrini okşuyordu. Kendini, iki büyük imparatorluğun arasında denge kuran usta bir diplomat gibi görüyordu.
“Hoş geldiniz, Don Luis,” dedi eş-Şeyh. “Umarım dağ havası size yaramıştır. Şehrin gürültüsünden iyidir.”
“Misafirperverliğiniz için teşekkürler, Sultanım,” dedi Don Luis, diplomatik bir reveransla. “Kralım II. Felipe’nin selamlarını ve dostluk mesajlarını getirdim.”
Bir süre havadan sudan konuştular. Avdan, atlardan, dağların güzelliğinden bahsettiler. Sonunda, Don Luis asıl konuya girdi.
“Sultanım, Kralım, aramızdaki dostluğun somut bir adımla pekiştirilmesini arzu ediyor. Osmanlı tehdidi, kapımızdadır. Sizin cesur meydan okumanız, bütün Hristiyan âleminde takdirle karşılandı. Lakin takdir, orduları durdurmaz. Size, bu haklı mücadelenizde yardım etmek istiyoruz.”
Eş-Şeyh, elindeki gümüş kupadan bir yudum aldı. “Yardım teklifiniz için minnettarım, Don Luis. Altınlarınız ve silahlarınız, ordumu daha da güçlendirecektir.”
“Karşılığında,” diye devam etti Don Luis, sesini sertleştirerek. “Kralım, resmi bir ittifak anlaşması talep ediyor. Osmanlı İmparatorluğu’na karşı ortak bir savunma paktı. Bu anlaşma imzalanmadığı sürece, size vaat edilen yardım gönderilemez.”
Bu, bir ültimatomdu. Eş-Şeyh’in yüzündeki keyifli ifade, yerini sert bir çizgiye bıraktı.
“Anlıyorum,” dedi, sesinde soğuk bir ton vardı. “Kralınız, dostluk için bir bedel istiyor. Lakin ben, bir başka krala boyun eğmek için Osmanlı’ya meydan okumadım. Ben, bağımsız bir hükümdarım. Benim ittifakım, sözüme dayanır. Kâğıt parçalarına değil.”
“Sözler uçar, yazılar kalır, Sultanım,” dedi Don Luis. “Kralım, sizin sözünüze güvenmek ister. Lakin devletler arasındaki ilişkiler, güvene değil, garantilere dayanır.”
Pazarlık, kızışmıştı. Eş-Şeyh, İspanyol yardımını kaybetmek istemiyordu. Ama Hristiyan bir kralla resmi bir anlaşma imzalamak, onu kendi halkı nezdinde zor duruma sokacaktı. Don Luis ise, eli boş dönmek istemiyordu.
“Bana düşünmek için zaman verin, Don Luis,” dedi eş-Şeyh, sonunda. “Yarın, büyük bir ava çıkacağım. Döndüğümde, bu konuyu tekrar konuşuruz. Size nihai cevabımı o zaman veririm.”
Don Luis, başka çaresi olmadığını anlayarak teklifi kabul etti. Çadırdan ayrılırken, bu işin kolay olmayacağını bir kez daha anladı. Şerif, kurnaz bir tilkiydi. Onu kapana kıstırmak için, daha akıllıca bir hamle yapmaları gerekiyordu.
Bilmiyordu ki, o an Sultan’ın kaderiyle ilgili nihai karar, zaten çoktan verilmişti. Ve o karar, ne altınla ne de kılıçla, çok daha sinsi bir yolla uygulanmak üzereydi. Sultan, yarınki avdan döndüğünde, İspanyol elçisine verecek bir cevabı olmayacaktı.

Babanın Endişesi

Marakeş, Mevlay el-Galib’in Dairesi – 1557 Sonbaharı

Veliaht Prens Mevlay Abdullah el-Galib, Marakeş’teki sarayında kalmıştı. Babası, dağdaki ordugâha giderken, yönetimi ona bırakmıştı. Lakin el-Galib’in aklı, Marakeş’te değil, babasının yanındaydı. İçinde, bir türlü adını koyamadığı bir huzursuzluk vardı. Babasının pervasız özgüveni, etrafındaki tehlikeleri görmesini engelliyordu.
Özellikle, babasının Türk muhafızlara olan sarsılmaz güveni, onu endişelendiriyordu. O adamlarda, bir tuhaflık vardı. Fazla mükemmellerdi. Fazla sadık görünüyorlardı. Bir askerin doğal kusurlarından, gevezeliğinden, disiplinsizliğinden yoksundular. Birer makine gibiydiler. Soğuk, etkili ve duygusuz.
O gece, en güvendiği danışmanlarından biri olan yaşlı vezir Mansur’u yanına çağırdı.
“Mansur,” dedi, odasında bir aşağı bir yukarı yürüyerek. “Babam için endişeleniyorum. Dağdaki ordugâhta, etrafı düşmanlarla çevrili. İspanyol elçisi bir yanda, Osmanlı tehdidi öbür yanda… Ve o, en yakınına, köklerini bilmediğimiz bir grup Türk’ü almış.”
Vezir Mansur, bilge bir adamdı. “Şüphelerinizde haklı olabilirsiniz, Şehzadem. Lakin Sultanımız, kendi kararlarını kendi verir. Ona karşı çıkmak, fitne olarak yorumlanabilir.”
“Biliyorum,” dedi el-Galib. “Ama elim kolum bağlı oturamam. Bu Türkler hakkında bir şeyler öğrenmemiz gerek. Cezayir’den kaçtıklarını söylüyorlar. Bu hikâyenin doğruluğunu araştıracak bir yol var mı?”
“Zor, Şehzadem. Cezayir, düşman toprağıdır. Oraya göndereceğimiz bir casus, kolayca yakalanabilir. Lakin… bir yol olabilir. Ticaret kervanları, sınırlar arasında gidip gelir. Güvenilir bir tüccar aracılığıyla, Cezayir’deki durumu soruşturabiliriz. Salah Reis’in ordusundan gerçekten de böyle bir grup askerin kaçıp kaçmadığını, isimlerini vererek öğrenebiliriz.”
El-Galib’in yüzü aydınlandı. “Hemen yapalım. En güvendiğin tüccarlardan birini bul. Ona cömertçe ödeme yap. Gerekirse bir servet harca. Ama bana, bu Salih ve adamlarının kim olduğunu öğren. Hikayeleri doğru mu, yoksa bir yalan mı? Bunu bilmem gerek.”
“Emriniz olur, Şehzadem.”
Vezir odadan ayrıldıktan sonra, el-Galib pencereden dışarı baktı. Marakeş’in üzerinde, dolunay parlıyordu. Bir an önce babasının yanına, dağdaki ordugâha gitmek, onu bizzat korumak istiyordu. Ama görevi, başkenti idare etmekti. Elinden gelen tek şey, uzaktan önlem almaya çalışmaktı.
Bir kervan, Cezayir’e doğru yola çıkacaktı. Bir soru sorulacaktı. Ama o sorunun cevabı gelene kadar, çok geç olup olmayacağını kimse bilemezdi. El-Galib, babasının hayatının, bir kervanın hızına ve bir tüccarın sadakatine bağlı olduğunu hissediyordu. Ve bu, onu dehşete düşürüyordu.


Bölüm 6 – Aslanın Avı

Şafağın Kılıcı

Sultan’ın Ordugâhı, Atlas Dağları – 1557 Sonbahar Şafağı

Gecenin lacivert kadifesi, doğu ufkunda ince bir gümüş çizgiyle yırtılmaya başlamıştı. Atlas Dağları’nın zirveleri, henüz görünmeyen güneşin ilk müjdeleriyle solgun bir mora boyanmıştı. Ordugâhta hayat, yavaş yavaş uyanıyordu. Nöbetçilerin boğuk sesleri, atların kişnemeleri ve yakılmaya başlanan kamp ateşlerinin çıtırtıları, dağların görkemli sessizliğine karışıyordu. Sultan Muhammed eş-Şeyh, otağının önünde duruyordu. Üzerinde, av için giydiği sade ama sağlam deriden bir zırh vardı. Serin dağ havasını ciğerlerine çekti. Bu hava, ona Marakeş’in ağır ve entrika dolu atmosferinden daha iyi geliyordu. Burada, doğanın ve sadık askerlerinin ortasında, kendini yenilmez hissediyordu.
“Atım hazır mı?” diye sordu, yanına yaklaşan seyisine. Seyis, başını eğerek safkan bir Arap atını Sultan’ın önüne getirdi. Atın yeleleri örülmüş, gümüş işlemeli eyeri, şafağın ilk ışıklarında parlıyordu. Eş-Şeyh, atının boynunu okşadı. Hayvan, sahibinin elinin altındaki gücü hissetmiş gibi usulca kişnedi.
“Bugün büyük bir av olacak,” dedi Sultan, etrafına toplanan komutanlarına. “Dağların en yaşlı geyiğini, ya da belki bir Atlas aslanını getireceğiz. Bu toprakların sultanının kim olduğunu, ormanın hayvanları bile bilmeli.”
Komutanlar, Sultan’ın neşesine ortak olarak güldüler. Ama eş-Şeyh’in gözleri, biraz ötede sessizce bekleyen bir grubu arıyordu. Türk Bölüğü. Onun en güvendiği, en disiplinli askerleri.
“Salih!” diye seslendi. Salih, bir an bile beklemeden öne çıktı ve Sultan’ın önünde saygıyla eğildi.
“Emredin, Sultanım.”
“Bugün, benimle ava geliyorsun. Sen ve en iyi atıcılarından dört kişi. Sizin o meşhur Osmanlı yaylarınızın ne kadar isabetli olduğunu görmek isterim. Bizim Mağripli yiğitler, kılıçta ve mızrakta iyidir. Ama siz Türklerin okçuluktaki maharetinizi duydum.”
Bu, bir lütuftu. Bir onurdu. Sultan, en özel anlarından birine, en mahrem faaliyetine onları da dâhil ediyordu. Bu, onlara duyduğu güvenin en açık göstergesiydi. Oğlu el-Galib’in Marakeş’ten gönderdiği ve Türkler konusunda daha temkinli olmasını salık veren mektubu aklına geldi. Oğlunun endişelerini, gençliğine ve tecrübesizliğine verdi. El-Galib, saray entrikaları içinde büyümüştü. Bir askerin saf sadakatini ve bir fatihin içgüdülerini anlayamazdı.
“Bizim için en büyük şereftir, Sultanım,” dedi Salih. Sesi, en ufak bir duygu belirtisi taşımıyordu. Tam bir askerin sesiydi. “Yaylarımız ve oklarımız, sizin hizmetinizdedir.”
Eş-Şeyh, memnuniyetle başını salladı. Atına atladı. “O halde yola çıkalım! Güneş, bizi dağların zirvesinde selamlasın!”
Sultan ve küçük av maiyeti, ordugâhtan ayrılarak dağlara doğru yola çıktılar. Arkalarında bıraktıkları ordugâh, günlük işleyişine devam ediyordu. İspanyol elçisi Don Luis, çadırında sabırsızlıkla Sultan’ın dönüşünü bekliyordu. Kimse, o günkü avın, Mağrip’in tarihinde bir avdan çok daha fazlası olacağını tahmin etmiyordu. Aslan, avlanmaya gidiyordu. Lakin avcı, aslında avın ta kendisiydi.

Yüzlerdeki Maskeler

Türk Bölüğü’nün Hazırlık Alanı – Aynı Sabah

Salih, Sultan’dan emri aldıktan sonra, adamlarının yanına döndü. Yüzünde, Sultan’a gösterdiği saygılı ifadeden eser yoktu. Şimdi, bir komutanın soğuk ve keskin yüzü vardı. Murat, Ali, Ahmet ve iki adam daha, sessizce onun etrafında toplandılar. Hazırlanıyorlardı. Yaylarını geriyor, kirişlerini kontrol ediyor, sadaklarındaki okların her birinin ucunun zehirli olup olmadığını son bir kez denetliyorlardı. Bu, sıradan bir av hazırlığı değildi. Bu, bir infaz hazırlığıydı.
“Planı biliyorsunuz,” diye fısıldadı Salih, kimsenin duyamayacağı bir sesle. “Sultan’ın yanından bir an ayrılmayacağız. Fırsat, en beklemediği anda gelecek. Mola verdiğinde, dinlenmek için oturduğunda. O an, etrafındaki Mağripli muhafızların dikkati dağıldığında…”
Murat, “El-Galib burada yok. Planın o kısmını değiştirmemiz gerek,” dedi. Murat, grubun en soğukkanlısıydı. Bir cerrahın titizliğiyle düşünürdü.
“Doğru,” dedi Salih. “El-Galib yerine, Sultan’ın en güvendiği komutanı olan İdris’i hedef alacağız. Avın en heyecanlı yerinde, Ali ve sen, hayali bir yaban domuzu sürüsü gördüğünüzü söyleyip İdris’i ve yanındaki birkaç muhafızı peşinize takacaksınız. Onları, Sultan’ın bulunduğu yerden yeterince uzaklaştırmanız gerek. Geri kalan, bizde.”
Salih’in eli, atının yelesini okşarken bile, aslında belindeki yatağanın kabzasının soğukluğunu yokluyordu. Kalbinde, bir fırtına kopuyordu. Yıllardır hizmet ettiği, ekmeğini yediği, hatta bir baba gibi gördüğü adamı öldürecekti. Lakin bu duygu fırtınasını, iradesinin çelik duvarlarının ardına hapsetmişti. O, bir askerdi. Ve bu, ona verilen bir emirdi. Duygulara yer yoktu.
“Yüzünüzdeki ifadeye dikkat edin,” diye uyardı adamlarını. “Neşe, heyecan, sadakat. Bugün, hayatınızın rolünü oynayacaksınız. En ufak bir şüphe, hepimizin sonu olur. Sultan, size baktığında, ona hayranlıkla bakan, onunla ava çıkmaktan gurur duyan askerler görmeli. İçinizdeki kurdu, bir kuzu postunun altına gizleyin.”
Adamlar, sessizce başlarını salladılar. Maskelerini takmışlardı. Birkaç dakika sonra, Sultan’ın av maiyetine katıldıklarında, yüzlerinde gerçekten de neşeli bir heyecan okunuyordu. Şakalaşıyor, atlarını şaha kaldırıyor, avın coşkusunu yaşıyor gibiydiler. Onları gören biri, Sultan’a en sadık, en bağlı askerler olduklarına yemin edebilirdi. Kimse, o maskelerin altında, bir imparatorluk fermanının soğuk ağırlığını taşıyan yüzler olduğunu göremezdi.

Kervandaki Soru

Marakeş’ten Doğuya Giden Kervan Yolu – Aynı Gün

Güneş, gökyüzünde yükselirken, Marakeş’in doğu kapısından çıkan bir ticaret kervanı, yavaş yavaş Tafilalt’a doğru giden tozlu yolda ilerliyordu. Develerin çan sesleri, kervancıların bağırışlarına karışıyordu. Kervanın içinde, ipek ve baharat yüklü develerinin arasında, zengin bir tüccar olan Yakup el-Susi de vardı. Yakup, dün gece Vezir Mansur tarafından acilen saraya çağrılmış, kendisine çok gizli ve çok önemli bir görev verilmişti.
Görevi basitti: Tlemsen üzerinden Cezayir’e mal götüren başka bir kervanla buluşacak ve oradaki bağlantılar aracılığıyla, Cezayir’deki Osmanlı garnizonu hakkında bir soru soracaktı. Soru, birkaç isim içeriyordu: Salih, Murat, Ali… “Bu isimlerdeki askerler, son birkaç yıl içinde Cezayir garnizonundan firar etmişler midir? Haklarında bir soruşturma var mıdır? Paşalarıyla aralarında bir husumet yaşanmış mıdır?”
Yakup, bu görevin ne kadar tehlikeli olduğunun farkındaydı. Bu, basit bir ticari soruşturma değildi. Bu, bir devlet sırrını deşmekti. Yakalanırsa, sonu casus damgası yemek ve idam edilmek olurdu. Lakin Vezir Mansur’un vaat ettiği ödül, riski almaya değerdi. Bir de, Veliaht Prens el-Galib’e olan sadakati vardı.
Devesinin üzerinde ilerlerken, el-Galib’in endişeli yüzünü düşünüyordu. Genç şehzade, babası için gerçekten endişeleniyordu. Yakup, bir an önce bu sorunun cevabını alıp Marakeş’e dönmek istiyordu. Belki de şehzadenin şüpheleri yersizdi. Belki de o Türkler, gerçekten de zulümden kaçan masum askerlerdi. O zaman, herkes rahat bir nefes alırdı.
Fakat kervan yavaş ilerliyordu. Yol uzundu. Cezayir’e ulaşmak, haberi almak ve geri dönmek, haftalar, belki de aylar sürecekti. Yakup, elinden geldiğince hızlı olmaya çalışıyordu. Lakin kaderin, bir devenin adımlarından çok daha hızlı ilerlediğini bilmiyordu. O, tozlu bir yolda bir sorunun cevabını ararken, o sorunun öznesi olan adamlar, Atlas Dağları’nın zirvelerinde, bir imparatorluğun tarihini değiştirmek üzereydiler.

Ormandaki Gölgeler

Atlas Dağları, Av Sahası – Öğle Vakti

Av, tam da Sultan’ın istediği gibi heyecanlı geçiyordu. Borazan sesleri ve köpek havlamaları, vadilerde yankılanıyordu. Avcılar, ormanın içinde hızla hareket eden bir geyik sürüsünün peşine düşmüşlerdi. Muhammed eş-Şeyh, en öndeydi. Atını, bir fırtına gibi sürüyordu. Yüzünde, saf bir sevinç ve adrenalin vardı. Siyasetin ağırlığını, sarayın boğucu havasını unutmuştu. Burada, sadece bir avcıydı.
Salih ve adamları, Sultan’ın hemen arkasındaydılar. Yayları ellerinde, okları kirişlerinde, her an ateş etmeye hazır bir şekilde onu takip ediyorlardı. Görüntüde, Sultan’ı koruyorlardı. Gerçekte ise, doğru anı kolluyorlardı.
Öğleye doğru, avcılar sürüyü sıkıştırmayı başardılar. Birkaç geyik, oklarla vuruldu. Sultan, kendi attığı okla devirdiği büyük bir erkek geyiğin başında dururken, zafer naraları atıyordu.
“Gördünüz mü!” diye kükredi. “Karaların sultanı, ormanın da sultanıdır!”
Tam bu sırada, Salih’in işaretiyle Murat ve Ali, planın ikinci aşamasını devreye soktular.
“Sultanım! Orada! Ağaçların arasında!” diye bağırdı Murat, vadinin yamacını işaret ederek. “Bir yaban domuzu sürüsü! Çok büyükler!”
Herkes o yöne baktı. Bir hareketlilik vardı, ama ne olduğu tam seçilmiyordu.
Sultan’ın komutanı İdris, hemen heyecanlandı. “Hadi, peşlerinden gidelim! Domuz avı, geyikten daha zevklidir!”
“Siz gidin, İdris,” dedi Sultan, atından inerek. “Ben biraz soluklanacağım. Şu derenin kenarında beni bekleyin. Bu geyiğin hakkını verelim önce.”
İdris, Murat, Ali ve birkaç Mağripli muhafız, hızla atlarını yamaç yukarı sürdüler. Hayali domuz sürüsünün peşinden giderek, kısa sürede gözden kayboldular.
Sultan, şimdi derenin kenarında, dev bir sedir ağacının gölgesinde tek başınaydı. Yanında, sadece Salih ve diğer iki Türk muhafız kalmıştı. Bir de, biraz ötede atları tutan seyisi.
“Yoruldum,” dedi Sultan, yere oturarak. Miğferini çıkardı ve terli alnını sildi. “Su ver, Salih.”
Salih, mataradaki suyu bir kaba boşaltıp Sultan’a uzattı. Yüzünde, itaatkâr bir hizmetkârın ifadesi vardı. Ama gözleri, etrafı tarıyordu. İdris ve diğerleri, yeterince uzaklaşmışlardı. Burası, seslerini duyamayacakları kadar ıssızdı.
Sultan, suyu içti ve kabı Salih’e geri verdi. Arkasını, sedir ağacının gövdesine yasladı. Gözlerini bir anlığına kapattı. Avın ve güneşin verdiği tatlı yorgunluk, bütün vücuduna yayılmıştı. Savunmasızdı. Tamamen savunmasız.
Salih, diğer iki adamına baktı. Gözleriyle, anlaştılar.
Vakit, gelmişti.
Hasat zamanıydı.


Bölüm 7 – Sessizliğin Çığlığı

Kaçırılan An

Atlas Dağları, Sedir Ağacının Altı – 1557 Sonbahar Öğlesi

Zaman, bir anlığına dondu. Sedir ağacının gölgesinde, derenin şırıltısı ve yaprakların hışırtısından başka ses yoktu. Muhammed eş-Şeyh, gözleri kapalı, avın ve güneşin verdiği tatlı yorgunlukla arkasına yaslanmıştı. Savunmasızdı. Bir aslan, en güvendiği korumalarının yanında uyukluyordu. Salih’in kalbi, göğüs kafesini zorlayan bir tokmak gibi vuruyordu. İşaret verilmiş, diğer iki Türk muhafız, hançerlerinin kabzalarını fark ettirmeden kavramıştı. Yıllardır bekledikleri, uğruna kimliklerini sattıkları, gölgelerde yaşadıkları o an gelmişti.
Salih, bir adım attı. Sultan’a doğru eğildi. Eli, belindeki yatağana gitti. Çeliğin soğukluğu parmak uçlarına değdi. Bir saniye. Yalnızca bir saniyelik bir hareketle, Mağrip’in tarihi yeniden yazılacaktı. Ferman yerine getirilecekti.
Tam o anda, vadinin yukarısından bir borazan sesi yankılandı. Gür, neşeli ve zamansız.
Ardından, atların dörtnala gelişi ve Komutan İdris’in gür sesi duyuldu: “Sultanım! Geri döndük! Domuz falan yokmuş! Bizi oyalayan bir tilki sürüsüymüş anlaşılan!”
Salih’in bütün vücudu kaskatı kesildi. Eli, yatağanın kabzasında donakaldı. Diğer iki adam, yıldırım hızıyla ellerini çekip hiçbir şey olmamış gibi duruşlarını düzelttiler. Sultan, gözlerini açtı. Yüzünde, dinlenmişliğin verdiği bir tebessüm vardı. Gelenlere doğru baktı.
“Demek tilkiye aldandınız, ha İdris?” dedi, keyifli bir kahkahayla. “Olsun, avın şanındandır.”
İdris, Murat, Ali ve diğer muhafızlar, atlarından inip Sultan’ın etrafında toplandılar. O büyülü sessizlik, o mükemmel fırsat anı, bir sabun köpüğü gibi patlayıp yok olmuştu. Salih, yavaşça doğruldu. Kalbinin atışı hâlâ kulaklarında çınlıyordu. Yüzündeki maskeyi, sadık ve görevine bağlı muhafız maskesini bir an bile çıkarmadı.
“Sultanım, siz dinlenirken etrafı kolaçan ettim,” dedi, sesi olabildiğince sakindi. “Tehlike arz edecek bir durum yok. Lakin artık ordugâha dönme vakti geldi sanırım. Akşam olmadan dağdan inmek en doğrusu.”
Sultan, ayağa kalktı. Salih’in omzuna dostça vurdu. “İyi düşünürsün, Salih. Sen ve adamların, gerçekten de işinizi biliyorsunuz. Gözüm arkada kalmıyor.”
Bu sözler, Salih’in ruhuna bir kırbaç gibi indi. Güven. İhanet edeceği adamın sarsılmaz güveni, taşıdığı yükü bin kat daha ağırlaştırıyordu. Fırsat kaçmıştı. Hem de parmaklarının ucundan kayıp gitmişti. Şimdi, yeni bir fırsat yaratmak zorundaydılar. Ama nasıl? Sultan, bir daha ne zaman böyle savunmasız kalırdı? Bu olay, belki de veliaht el-Galib’in şüphelerini haklı çıkaracak bir dikkatsizlik olarak görülecek ve Sultan’ın etrafındaki güvenlik çemberi daha da daraltılacaktı.
Atlarına bindiklerinde, Salih, Murat ile göz göze geldi. Murat’ın gözlerinde, hayal kırıklığı ve bastırılmış bir öfke vardı. Salih, belli belirsiz bir şekilde başını salladı. ‘Sakın’ demekti o baş sallayış. ‘Sakın bir delilik yapma. Sabret. Oyun bitmedi.’
Ordugâha dönerken, Sultan ve Mağripli komutanlar, neşeyle av maceralarını anlatıyorlardı. Türk Bölüğü ise sessizdi. Onların sessizliği, yorgunluklarına verildi. Kimse, o sessizliğin içinde, kaçırılmış bir ölüm anının ve ertelenmiş bir fermanın çığlığının gizli olduğunu bilmiyordu.

Hubrisin Ziyafeti

Sultan’ın Otağı, Ordugâh – Aynı Akşam

Akşam, dağların üzerine çöktüğünde, ordugâh ateşlerin ışığıyla aydınlanmıştı. Sultan’ın otağında, küçük bir ziyafet veriliyordu. Avlanan geyik, parçalara ayrılmış, ateşin üzerinde çevriliyordu. Muhammed eş-Şeyh, günün zaferinin ve avın heyecanının sarhoşuydu. Yanında, İspanyol elçisi Don Luis de Zúñiga oturuyordu. Sultan, gündüzki pazarlığın gerginliğini unutmuş, şimdi elçiye gücünü ve zenginliğini sergiliyordu.
“Gördünüz mü, Don Luis,” dedi eş-Şeyh, elindeki et parçasından büyük bir lokma alarak. “Biz, böyle yaşarız. Doğayla iç içe. Kılıcımız keskin, okumuz isabetlidir. Sarayların kapalı kapıları ardında entrika çevirenlerden değiliz.”
Bu, İspanyol Kralı’na üstü kapalı bir göndermeydi. Don Luis, gülümsedi. “Cesaretiniz ve cömertliğiniz takdire şayan, Sultanım. Kralım, sizin gibi bir müttefike sahip olmaktan onur duyar.”
“Müttefiklik…” dedi Sultan, düşünceli bir şekilde. “Bana, kralınızın taleplerini içeren bir anlaşma metni hazırlayın. Yarın sabah, vezirlerimle birlikte inceleyeceğim. Şartlar, benim bağımsızlığıma ve onuruma halel getirmediği sürece, bir anlaşmaya varabiliriz. Süleyman’a karşı, birlikte durmalıyız.”
Don Luis, duyduklarına inanamıyordu. Gündüzki katı tutumundan sonra, Sultan şimdi anlaşmaya yeşil ışık yakıyordu. Av, Sultan’ı yumuşatmış, kendine olan güvenini artırmıştı. Don Luis, zaferin kapısını araladığını hissetti.
Tam o sırada, Salih, Sultan’a yeni bir kadeh şerbet sunmak için otağa girdi. Sultan, onu görünce gülümsedi.
“İşte benim sadık muhafızım!” dedi, Don Luis’e dönerek. “Salih. Bir Türk. Ama en sadık Mağripliden daha sadıktır bana. Bugün avda, bir an bile yanımdan ayrılmadı. Gözleri, bir şahin gibi etrafı kolluyordu. Değil mi, Salih?”
“Sizi korumak, benim görevim ve şerefimdir, Sultanım,” dedi Salih, başını eğerek. Göz ucuyla, İspanyol elçisini süzdü. Kâfir bir elçi, Sultan’ın sofrasında başköşeye oturtulmuştu. Sultan, Osmanlı’ya karşı Hristiyanlarla ittifak kurmanın eşiğindeydi. Salih, bir an için yaptığı işin haklılığına dair içinde bir kıvılcım hissetti. Bu adam, sadece Padişah’a meydan okumakla kalmıyor, İslam dünyasının düşmanlarıyla da iş tutuyordu. Bu düşünce, vicdanının üzerindeki yükü hafifleten soğuk bir merhem gibiydi.
Otağdan çıktığında, gece ayazı yüzüne vurdu. Otağın içindeki kahkahalar ve müzik sesi, dışarıdaki ölümcül sessizlikle tezat oluşturuyordu. Fırsat kaçmıştı. Lakin Sultan’sın kibri, onlara yeni bir fırsat sunacaktı. Salih, o fırsatı nasıl yaratacağını düşünmeye başladı. Av sahası, orman değildi. Asıl av sahası, Sultan’ın otağı, onun güveninin tam kalbiydi.

Şüphenin Ağırlığı

Marakeş, Mevlay el-Galib’in Çalışma Odası – Birkaç Gün Sonra

Mevlay Abdullah el-Galib, uyuyamıyordu. Geceleri, çalışma odasında volta atıyor, babasından gelen haberleri bekliyordu. Dağdaki ordugâhtan gelen ulaklar, hep aynı şeyleri söylüyordu: “Sultan’ın sağlığı ve keyfi yerindedir. Av başarılı geçmiştir. İspanyol elçisiyle görüşmeler olumlu ilerlemektedir.” Bu haberler, el-Galib’in içini rahatlatacağına, endişesini daha da artırıyordu. Babası, bir uçurumun kenarında neşeyle dans ediyor gibiydi.
O gece, Vezir Mansur, elinde bir mektupla huzuruna çıktı. Mektup, dağdaki ordugâhtan, el-Galib’in bizzat görevlendirdiği bir casustan geliyordu. Casus, sıradan bir asker kılığında ordugâha sızmıştı.
“Okuyun, Mansur,” dedi el-Galib, oturmaya bile mecali yoktu.
Vezir, mektubu açtı ve okumaya başladı: “Şehzadem, Sultanımız sıhhattedir. Lakin dikkatinizi çekmek istediğim bir husus vardır. Geçen günkü av sırasında, Türk muhafızların lideri Salih ve adamları, Sultan’a refakat etmiştir. Avın bir noktasında, Türklerden ikisi, bir domuz sürüsü gördüklerini iddia ederek Komutan İdris’i ve yanındaki muhafızları Sultan’ın yanından uzaklaştırmıştır. O sırada Sultan, derenin kenarında, yanında yalnızca Salih ve diğer iki Türk muhafızla yalnız kalmıştır. Bir süre sonra, İdris ve diğerleri geri dönmüş, bir domuz sürüsü bulamadıklarını bildirmişlerdir. Olay, av heyecanına verilmiş ve üzerinde durulmamıştır. Lakin, Sultan’ın bu kadar savunmasız bırakılması, endişe vericidir. Türkler, Sultan’ın mutlak güvenine sahiptir.”
Mektup bittiğinde, odada ölüm sessizliği vardı. El-Galib, buz kesmişti. Bu, onun en büyük korkusunun teyidiydi. Bir tesadüf değildi. Bu, planlı bir hareketti. Onu denemişlerdi. Sultan’ı yalnız bırakmayı, onu tecrit etmeyi denemişlerdi. Ve başarmışlardı. Neden o an saldırmadıklarını bilmiyordu, belki de İdris’in erken dönmesi planlarını bozmuştu. Ama niyetleri, gün gibi ortadaydı.
“Atımı hazırlatın, Mansur!” diye gürledi el-Galib. Sesi, öfke ve korkuyla titriyordu. “Hemen yola çıkıyorum! Babamın yanına gitmeliyim. Onu uyarmalıyım!”
“Durun, Şehzadem!” diye atıldı Vezir. “Böyle apar topar gitmeniz, bir paniğe yol açar. Babanız, sizi fitne çıkarmakla suçlayabilir. Elimizde, bir şüpheden başka bir şey yok. Bir askerin yorumu, delil sayılmaz.”
“Bu bir yorum değil, Mansur! Bu, bir suikast provası! O adamlar babamı öldürecekler!”
El-Galib, çaresizlik içinde yumruğunu masaya vurdu. Vezir haklıydı. Babası, onun bu şüphelerine inanmayacak, onu kendi otoritesine karşı bir tehdit olarak görecekti. El-Galib, tuzağa düşmüştü. Tehlikeyi görüyordu, ama müdahale edemiyordu.
“O halde… o halde ne yapacağız?” diye sordu, sesi şimdi bir fısıltı gibi çıkıyordu.
“Bekleyeceğiz, Şehzadem,” dedi Vezir Mansur, üzüntüyle. “Yakup’un kervanından gelecek haberi bekleyeceğiz. Cezayir’den gelecek olan o cevap, elimizdeki tek somut delil olabilir. O cevap gelene kadar, dua etmekten başka çaremiz yok.”
El-Galib, koltuğuna çöktü. Bütün bir imparatorluğun veliahtıydı, ama babasını korumaktan acizdi. Şüphenin ağırlığı, omuzlarına bir dağ gibi çökmüştü. Ve o dağın altında, yavaş yavaş ezildiğini hissediyordu.

Sabırsızlığın Fısıltısı

Cezayir, Salah Reis’in Divanı – Birkaç Hafta Sonra

Salah Reis, divanhanesinde bir aşağı bir yukarı yürüyordu. Öfkesi, yüzündeki yara izini daha da belirginleştiriyordu. Karşısında, sakinliğini korumaya çalışan Cafer Ağa duruyordu.
“Haftalar oldu, Ağa! Haftalar!” diye kükredi Salah Reis. “Senin o meşhur akreplerinden tık yok! Ne bir haber, ne bir ulak! Ya başardılar ve kaçıyorlar, ki o zaman şimdiye dek bir haberleri gelirdi! Ya da yakalandılar ve şu an Marakeş zindanlarında işkence görüyorlar! Her iki durumda da, biz burada elimiz böğrümüzde oturuyoruz!”
Cafer Ağa, Salah Reis’in öfke nöbetlerinin dinmesini sabırla bekledi. “Sabır, Paşam,” dedi. “Böyle işler, aceleye gelmez. Sessizlik, bazen iyiye işarettir. Belki de doğru anı kolluyorlardır. Unutmayın, hedefimiz sıradan bir adam değil. Bir sultan. Etrafı sürekli korunuyor.”
“Artık yeterince korunduğunu sanmıyorum!” diye gürledi Salah Reis. “Son gelen haberlere göre, İspanyol kâfiriyle ittifak anlaşması imzalamak üzereymiş! Biz burada beklerken, o düşmanlarımızla birleşip üzerimize gelecek! Senin planın yüzünden, başımıza daha büyük bir bela açtık!”
Tam o sırada, içeri bir asker girdi. “Paşam, Tlemsen tarafından gelen bir tüccar, sizinle acilen görüşmek istiyor. Önemli bir haber getirdiğini söylüyor.”
Salah Reis ve Cafer Ağa, birbirlerine baktılar. Tüccar, içeri alındı. Adam, yorgun ve toz içindeydi. Paşa’nın önünde eğildi.
“Paşam, Tlemsen’deki adamlarınızdan bir mesaj getirdim. Oradaki bir bağlantımız, Marakeş’ten gelen bir kervancıdan şüpheli bir soru almış.”
“Ne sorusu?” diye atıldı Cafer Ağa.
“Kervancı, bizim garnizonumuzdan Salih, Murat, Ali ismindeki askerlerin firar edip etmediğini soruşturuyormuş. Soruyu soran, Marakeş’teki Veliaht Prens el-Galib’in bizzat kendisiymiş.”
Odaya bir anlık bir sessizlik çöktü. Cafer Ağa’nın yüzündeki sakin ifade, ilk kez bozuldu. Gözlerinde, tehlikeli bir parıltı belirdi.
“Demek, şüphelenmişler,” diye fısıldadı. “Veliaht, babasından daha akıllı çıktı. Ağ, yırtılmak üzere.”
Salah Reis, “Ne yapacağız şimdi?” diye sordu. Endişesi, öfkesinin yerini almıştı. “Adamlarımız tehlikede!”
Cafer Ağa, bir an düşündü. Kararını vermişti. “Bu haber, lehimize de olabilir. Bu, Salih’in üzerindeki baskıyı artıracak. Artık bekleyecek zamanları kalmadığını anlayacaklar. Şüpheler, bir delile dönüşmeden harekete geçmek zorunda kalacaklar.”
Yardımcısı Hasan’a döndü. “Hemen bir ulak hazırla. En hızlı atlarla, en kestirme yollardan gidecek. Marakeş’teki bağlantımıza tek bir kelime iletecek. O da o kelimeyi Salih’e ulaştıracak.”
“Kelime nedir, Ağa?”
Cafer Ağa’nın dudaklarından, tek bir kelime döküldü. Soğuk, keskin ve emredici.
“ŞİMDİ.”


Bölüm 8 – Otağdaki Fırtına

Fısıldanan Kelime

Ordugâh, Marakeş Yakınları – 1557 Sonbaharı, Gece

Ordugâh, gecenin sessizliğine bürünmüştü. Ateşler köz haline gelmiş, nöbetçilerin ayak sesleri bile yorgun ve seyrek duyulur olmuştu. Muhammed eş-Şeyh, otağında uyuyordu. Gündüzki avın yorgunluğu ve İspanyol elçisiyle yaptığı başarılı pazarlığın verdiği rahatlıkla huzurlu bir uykudaydı. Otağın önündeki nöbet, o gece Türk Bölüğü’ne verilmişti. Salih ve Murat, otağın girişinde, iki heykel gibi hareketsiz duruyorlardı.
Gecenin en karanlık saatinde, ordugâhın dış çeperinden bir gölge süzüldü. Dilenci kılığındaki adam, nöbetçilerin dikkatini çekmeden, hayvan barınaklarının ve malzeme çadırlarının arasından ilerleyerek Türk Bölüğü’nün kışlasına yaklaştı. Orada, nöbetteki Ali’ye belli belirsiz bir işaret yaptı. Ali, nöbet yerini bir anlığına arkadaşına bırakıp gölgenin yanına gitti. Konuşma olmadı. Dilenci, avucunun içine gizlediği küçük bir kağıt parçasını Ali’ye verdi ve geldiği gibi sessizce karanlıkta kayboldu.
Ali, kalbi çarparak nöbet yerine döndü. Kağıdı kimsenin görmediğinden emin olduktan sonra, otağın önündeki Salih’in yanına gitti. Nöbet değişimi bahanesiyle, kağıdı ustaca Salih’in avucuna sıkıştırdı. Salih, hiçbir tepki vermeden kağıdı aldı. Bir süre sonra, Murat’la yer değiştirip kışlanın loş bir köşesine çekildi. Titreyen parmaklarla, meşalenin zayıf ışığında kağıdı açtı.
Kağıdın üzerinde, tek bir kelime yazıyordu.
ŞİMDİ.
Bu kelime, Salih’in zihninde bir şimşek gibi çaktı. Cezayir’den gelen emir, açıktı. Bekleyecek zaman kalmamıştı. Şüphe ağı, etraflarında daralıyordu. Veliaht el-Galib, peşlerindeydi. Kaçırılan av fırsatından sonra, yeni bir şans beklemek intihar olurdu. Fırsat yaratılmalıydı. Hem de hemen, o gece.
Salih, kâğıdı meşalenin ateşinde yakıp küllerini parmaklarının arasında ezdi. Sakin adımlarla, bölükteki diğer adamların uyuduğu çadıra gitti. Murat, Ali, Ahmet ve diğerlerini sessizce uyandırdı. Yedi adam, çadırın ortasında, loş ışıkta bir araya geldi.
“Emir geldi,” diye fısıldadı Salih. “Bu gece. Şafak sökmeden.”
Çadıra bir anlık ölüm sessizliği çöktü. Herkes, bu anın bir gün geleceğini biliyordu. Lakin yine de, o an geldiğinde, soğuk bir korku hepsinin yüreğini sardı.
“Ama nasıl?” diye sordu Ahmet. “Otağın içinde. Sultan uyuyor. Yanında her zaman iki harem ağası bulunur. En ufak bir seste, bütün ordugâh başımıza toplanır.”
“Gürültü olmayacak,” dedi Salih. Sesi, buz gibiydi. “Bu, bir baskın değil, bir sızma olacak. Sultan, bizi içeri kendisi alacak.”
Adamlar, şaşkınlıkla ona baktılar.
“Murat, sen ve ben gideceğiz,” diye devam etti Salih. “Sultan’a, veliaht el-Galib’den çok acil ve gizli bir haber geldiğini söyleyeceğiz. Marakeş’ten gelen bir ulak, canını zor kurtarmış. Haberin çok gizli olduğunu, Sultan’la yalnız görüşmesi gerektiğini söyleyeceğiz. Sultan, oğlundan gelen bir haber için bizi reddetmeyecektir. Bizi içeri alacak.”
“Peki ya harem ağaları?”
“Onları, Sultan dışarı çıkaracaktır. Oğlundan gelen gizli bir haberi, onların yanında dinlemek istemez. Sultan’la otağda yalnız kaldığımızda…”
Salih, cümlesini bitirmedi. Gerek yoktu. Herkes, o cümlenin nasıl biteceğini biliyordu.
“Diğerleri,” dedi Salih, Ali ve Ahmet’e dönerek. “Siz, otağın etrafındaki güvenliği sağlayacaksınız. Herhangi bir Mağripli nöbetçi yaklaşırsa, bir bahaneyle oyalayın. En hızlı atlarımızı, ordugâhın çıkışına yakın bir yerde hazır edin. İbrahim, sen de bal küpünü hazırla. Otağın arkasındaki malzeme çadırında buluşacağız.”
Plan, delice bir cüretti. Başarı, Sultan’ın onlara olan mutlak güvenine ve Salih’in soğukkanlı oyunculuğuna bağlıydı. En ufak bir tereddüt, en ufak bir yanlış kelime, hepsinin sonu demekti.
Yedi adam, birbirlerine baktılar. Gözlerinde, korku, kararlılık ve kaderlerine teslim olmuşluğun tuhaf bir karışımı vardı. Onlar, tarihin akışını değiştirecek bir fırtınayı, bir sultanın otağında koparmak üzereydiler.

Gecenin Ortasındaki Yalan

Muhammed eş-Şeyh’in Otağı – Aynı Gece

Salih ve Murat, otağın girişindeki iki Mağripli nöbetçiyi, acil bir durum olduğu bahanesiyle uzaklaştırdıktan sonra, otağın giriş perdesini usulca araladılar. İçeride, ipek yastıklar ve kalın halılarla döşenmiş odada, iki devasa harem ağası, ellerinde kılıçlarla nöbet tutuyordu. Sultan, odanın dip kısmındaki yatağında uyuyordu.
Harem ağalarından yaşlı olanı, Salih ve Murat’ı görünce kaşlarını çattı. “Ne işiniz var burada? Sultan’ı rahatsız etmeye nasıl cüret edersiniz?”
“Affedin, Ağa,” dedi Salih, sesi endişeli ve aceleci bir tını taşıyordu. “Durum çok acil. Marakeş’ten, Veliaht Prens el-Galib’den bir ulak geldi. Canını zor kurtarmış. Sultanımıza çok gizli ve önemli bir haber getirmiş. Hemen uyanması gerek.”
Harem ağaları, tereddüt ettiler. Veliaht’ın adı, onları duraksatmıştı. Salih’in yüzündeki endişeli ifade, o kadar gerçekçiydi ki, yaşlı ağa ikna oldu. Diğerine bir işaret verip, Sultan’ın yatağına yaklaştı ve onu nazikçe sarstı.
“Sultanım… Uyanın, Sultanım.”
Muhammed eş-Şeyh, uykusundan homurdanarak uyandı. “Ne var? Ne oluyor gecenin bu vaktinde?”
“Sultanım,” dedi Salih, öne çıkarak. “Beni bağışlayın. Veliaht Prens’ten acil bir haber var. Ulak, dışarıda bekliyor. Haber çok gizliymiş. Yalnızca sizinle konuşması emredilmiş.”
Eş-Şeyh, yatağında doğruldu. Uykusu, bir anda dağılmıştı. Oğlu el-Galib’ten gelen acil bir haber, iyiye işaret olamazdı. Marakeş’te bir isyan mı çıkmıştı? Yoksa İspanyollar bir ihanet mi etmişti?
“Nerede o ulak? Alın içeri!” diye emretti.
“Sultanım, ulak çok korkmuş. Haberin mahremiyeti konusunda yemin etmiş. Sizinle tamamen yalnız görüşmek istiyor,” dedi Salih, en inandırıcı yalanını söylerken.
Eş-Şeyh, bir an düşündü. Bu, tuhaf bir talepti. Ama oğlunun endişelerini ve temkinli yapısını biliyordu. Belki de gerçekten çok önemli bir devlet sırrıydı. Harem ağalarına döndü.
“Siz ikiniz, dışarı çıkın. Otağın önünde bekleyin. Kimseyi yaklaştırmayın.”
Ağalar, itiraz etmeden eğilip dışarı çıktılar. “Murat,” dedi Sultan. “Sen de çık. Salih, sen kal ve şu ulağı içeri al.”
Bu, planın beklemedikleri bir parçasıydı. Salih’in kalbi duracak gibi oldu. Yalnız kalması gerekiyordu. Ama şimdi Murat da dışarı çıkıyordu.
Murat, dışarı çıkarken, gözleriyle Salih’e bir mesaj verdi. ‘Ben dışarıyı hallederim. Sen işini bitir.’
Salih, yalnız kalmıştı. Hayır, Sultan’la yalnız kalmıştı. Yutkundu. Perdeyi araladı ve dışarı seslendi. “Gel!”
İçeri kimse girmedi.
Sultan, sabırsızlanmaya başlamıştı. “Hani nerede bu ulak, Salih? Neden girmiyor?”
Salih, yavaşça perdeyi kapattı. Sultan’a döndü. Yüzündeki endişeli maske, yavaşça düştü. Yerini, soğuk ve ifadesiz bir boşluk aldı.
“Ulak yok, Sultanım,” dedi, sesi fısıltı gibiydi.
Eş-Şeyh, bir an anlamadı. “Ne demek ulak yok?”
“Haber, Marakeş’ten değil,” dedi Salih, yavaşça ona doğru bir adım atarken. “Haber, İstanbul’dan. Balıkçıların sultanından.”
O an, Muhammed eş-Şeyh’in gözlerinde, şaşkınlığın yerini dehşet dolu bir anlayış aldı. Yıllardır en güvendiği adam, gölgesi gibi yanından ayırmadığı muhafızı, bir haindi. Bir katildi. Yatağından fırlayıp kılıcına uzanmaya çalıştı. Ama çok geçti.

Bal ve Kan

Otağın Arkası, Malzeme Çadırı – Aynı Anlar

İbrahim, malzeme çadırının loşluğunda bekliyordu. Yanında, orta boy bir bal küpü duruyordu. Küpün kapağı açıktı. İçindeki balın yoğun, tatlı kokusu, çadırın içini dolduruyordu. İbrahim, grubun en sessiziydi. Bir askerden çok, bir zanaatkâr gibiydi. Görevi, kanlı değildi. Ama en az diğerlerininki kadar mide bulandırıcıydı.
Dışarıdan gelen boğuk sesleri, bir anlık bir mücadele gürültüsünü ve ardından gelen derin sessizliği duydu. Kalbi, ağzında atıyordu. Birkaç dakika sonra, çadırın perdesi aralandı. İçeri, Salih ve Murat girdi. Murat’ın elinde, kanlı bir torba vardı. Torbadan, yere kan damlıyordu.
“İş tamam,” dedi Salih’in buz gibi sesi. “Hadi, çabuk olalım.”
Murat, torbanın ağzını açtı ve içindekini bal küpünün içine bıraktı. Küpün içinden, boğuk bir ses geldi. Muhammed eş-Şeyh’in kesik başı, balın yoğun kıvamının içinde yavaşça dibe çöktü. Bal, kanla karışarak rengini kızıla çevirdi. İbrahim, midesinin bulandığını hissetti. Gördüğü manzarayı hayatı boyunca unutamayacaktı.
Salih, küpün kapağını aldı ve sıkıca kapattı. “Bunu, atlardan birine dikkatlice yükleyin. Hiçbir sızıntı olmamalı. Bu, bizim hayat sigortamız.”
Dışarı çıktılar. Ordugâh hâlâ uykudaydı. Otağın önünde, iki harem ağasının ve iki Mağripli nöbetçinin cansız bedenleri yatıyordu. Murat ve Ali, işlerini sessizce halletmişlerdi.
Yedi adam, hazır bekleyen atlarına atladılar. Bir atın terkisine, dikkatlice bal küpü bağlanmıştı. Kimse konuşmuyordu. Atlarını, ordugâhın karanlık yollarından geçirerek, kuzeye, dağlara doğru sürdüler. Arkalarında, içinde başsız bir sultanın yattığı bir otağ ve ihanetin dondurucu sessizliğini bırakarak, gecenin karanlığında kayboldular.

Şafağın İlk Çığlığı

Ordugâh, Sultan’ın Otağı – Şafak Sökerken

Güneşin ilk ışıkları, Atlas Dağları’nın zirvelerini pembe bir renge boyarken, ordugâhta her zamanki hareketlilik başladı. Lakin Sultan’ın otağının önündeki sessizlik, dikkat çekiciydi. Nöbet değişimi için gelen askerler, yerde yatan dört cesedi gördüklerinde, donakaldılar.
Bir anda, ordugâhta bir panik ve kargaşa başladı. Çığlıklar, bağırışlar… Komutan İdris, kılıcını çekerek otağa koştu. Perdeyi yırttığında, gördüğü manzara karşısında kanı dondu.
Sultan’ın yatağı, kana bulanmıştı. Ve yatağın üzerinde, başsız bir beden yatıyordu.
İdris’in ağzından, bir acı ve öfke çığlığı koptu. Bu çığlık, bütün ordugâhta yankılandı. Sultan öldürülmüştü. Karaların Sultanı, kendi otağında, en güvendiği gecede katledilmişti.
“Türkler!” diye bağırdı İdris. “Türk Bölüğü nerede?”
Kimse cevap veremedi. Çünkü Türk Bölüğü, atları ve bütün eşyalarıyla birlikte, ortadan kaybolmuştu. Onların ihaneti, şimdi gün gibi ortadaydı.
Kargaşanın ortasında, İspanyol elçisi Don Luis de Zúñiga, çadırından çıktı. Neler olduğunu anlamaya çalışıyordu. Sultan’ın öldürüldüğünü öğrendiğinde, yüzü bembeyaz kesildi. Bütün planları, bütün umutları, o kanlı yatakta son bulmuştu. Mağrip’te kurmayı hayal ettiği İspanyol nüfuzu, bir anda çökmüştü.
Çok geçmeden, ordugâhta yeni bir söylenti yayıldı. Sultan’ı, Osmanlı casusları öldürmüştü. Padişah’ın intikamı, bir orduyla değil, yedi katilin hançeriyle gelmişti. Balıkçıların sultanı, karaların sultanını yenmişti. Ama bir savaş meydanında değil, bir yatak odasında.
O şafak, Atlas Dağları’na doğan güneş, bir imparatorluğun sonunu ve kanlı bir iç savaşın başlangıcını aydınlatıyordu.


Bölüm 9 – Taç ve Tabut

Acı Haber

Marakeş, Saadi Sarayı – 1557 Sonbaharı

Haber, Marakeş’e bir fırtına gibi ulaştı. Dağdaki ordugâhtan dörtnala gelen bir ulak, atından kendini atar gibi inip, kan ter içinde sarayın avlusuna daldığında, Mevlay Abdullah el-Galib, kalbine saplanan bir hançerle en büyük korkusunun gerçeğe dönüştüğünü anladı. Vezir Mansur, ulaktan aldığı haberi, titreyen bir sesle ve yüzü kireç gibi bembeyaz bir halde Şehzade’ye aktardığında, el-Galib’in dünyası başına yıkıldı.
Babası, Sultan Muhammed eş-Şeyh, öldürülmüştü. Başsız bedeni, kendi otağında, kanlı yatağında bulunmuştu. Katiller, o güvendiği, o uğruna oğlunun uyarılarını hiçe saydığı Türk muhafızlardı.
El-Galib, bir an nefes alamadı. Göğsüne, tonlarca ağırlıkta bir kaya oturmuş gibiydi. Önce, inkâr geldi. Olamazdı. Babası, Atlas’ın aslanı, yenilmezdi. Sonra, inkârın yerini, yakıcı bir öfke aldı. O hainlere, o yılanlara duyduğu bir öfke. Ama en çok, kendine kızıyordu. Babasını koruyamadığı için, şüphelerini daha gür bir sesle dile getirmediği için, onu o katillerin insafına terk ettiği için.
“Onları… onları yakaladılar mı?” diye sordu, sesi boğuk çıkıyordu.
Vezir Mansur, başını iki yana salladı. “Kaçmışlar, Sultanım. Bütün bölük, ortadan kaybolmuş. Kuzeye, dağlara doğru gittikleri sanılıyor. Komutan İdris, peşlerinden süvariler gönderdi. Lakin…”
“Lakin çok geç!” diye bağırdı el-Galib. Odadaki masayı, üzerindeki haritalar ve parşömenlerle birlikte devirdi. “Onları asla bulamayacaklar! O alçaklar şimdiye dek Cezayir’e ulaşmıştır bile! O balıkçı bozuntusunun, o korsan paşanın yanındadırlar!”
Yüzünü ellerinin arasına aldı. Gözlerinden, yaşlar boşanıyordu. Bu yaşlar, bir oğulun babasına duyduğu yastan çok, bir veliahtın çaresizliğinin ve öfkesinin yaşlarıydı. Babasının kanı, kendi ellerine bulaşmış gibi hissediyordu.
Vezir Mansur, saygıyla bekledi. Şehzadenin yasını ve öfkesini yaşayıp bitirmesine izin verdi. Sonra, usulca yaklaştı.
“Sultanım,” dedi, ilk kez ona ‘Sultanım’ diye hitap ediyordu. “Yas tutmak için vaktimiz yok. Babanız, Şerif Muhammed eş-Şeyh, artık aramızda değil. Lakin Saadi devleti yaşıyor. Ve o devletin, bir sultana ihtiyacı var. Başsız bir gövde, uzun süre ayakta kalamaz.”
El-Galib, başını kaldırdı. Gözleri, ağlamaktan kızarmış, ama içlerinde yeni ve soğuk bir ateş parlamaya başlamıştı. Yas, yerini yavaş yavaş sorumluluğun çelik gibi soğukluğuna bırakıyordu.
“Haklısın, Mansur,” dedi. “Hemen divanı topla. Bütün komutanları, kabile reislerini, ulemayı saraya çağır. Marakeş’te kim varsa, bana biat edecek. Fes’e, Meknes’e, bütün şehirlere ulaklar gönderilsin. Yeni sultanın, Mevlay Abdullah el-Galib olduğunu ilan etsinler. Hutbe, benim adıma okunacak.”
“Peki ya kardeşleriniz, Sultanım?” diye sordu Mansur, çekinerek. “Şehzade Abdülmümin ve Şehzade Abdülmelik… Onlar da Fes’te ve diğer şehirlerde güçlüdürler. Tahtta hak iddia edebilirler.”
El-Galib’in yüzü, bir kaya gibi sertleşti. “Onlar, benim kardeşlerimdir. Ama taht, tektir. Bana biat ederlerse, canları ve makamları bağışlanır. Etmezlerse… babamın kanı yerde kalmayacak. Bu devleti, onun kurduğu gibi tek bir sancak altında tutacağım. Gerekirse, kendi kanımdan olanlara karşı kılıç çekmekten çekinmem.”
O an, Mevlay Abdullah el-Galib, babasının gölgesinden çıkmıştı. O artık, endişeli bir şehzade değildi. O, babasının kanıyla yıkanmış bir tahta oturmaya hazırlanan, acımasız bir siyaset oyununun başrol oyuncusuydu. İlk emri, tahtını sağlamlaştırmak olacaktı. İkinci emri ise, intikam.

Kaçış

Atlas Dağları’nın Kuzey Geçitleri – Birkaç Gün Sonra

Salih ve adamları, atlarını durmaksızın sürüyorlardı. Gündüzleri, kimsenin görmeyeceği sarp vadilerde ve sık ormanlarda gizleniyor, geceleri ise ay ışığının altında yollarına devam ediyorlardı. Yorgunluk, açlık ve sürekli yakalanma korkusu, sinirlerini birer çelik tel gibi germişti. En değerli yükleri, atlardan birinin terkisindeki bal küpüydü. O küp, onların hem zaferlerinin sembolü hem de en büyük tehlike kaynağıydı.
“Daha ne kadar yolumuz var?” diye sordu Ali, bitkin bir sesle. “Peşimizdeki süvariler, izimizi bulmuş olabilirler.”
Salih, durup etrafı dinledi. Sadece rüzgârın ve gece hayvanlarının sesi vardı. “Sakin ol, Ali. İz bırakmadık. Nehir yataklarından gittik, kayalık zeminleri tercih ettik. Onlar, bizi güneye giden ana yollarda arıyorlardır. Biz ise, kimsenin aklına gelmeyecek bir yoldan, kuzeydeki gizli limana gidiyoruz.”
Murat, “O limanda bizi bekleyen tekne, gerçekten orada olacak mı?” diye sordu. Bu, hepsinin aklındaki soruydu. Ya Cafer Ağa’nın planı aksarsa? Ya onları bekleyen bir tekne yerine, bir tuzak olursa?
“Orada olacak,” dedi Salih, kendinden emin bir sesle. “Cafer Ağa, işini şansa bırakmaz. Plan, en ince ayrıntısına kadar hesaplanmıştır.”
Lakin Salih’in içini, başka bir şüphe kemiriyordu. Sultan’ı öldürmüşlerdi. Görevi tamamlamışlardı. Ama bu, gerçekten bir zafer miydi? Gözlerini her kapattığında, Muhammed eş-Şeyh’in son anındaki o şaşkın ve ihanete uğramış bakışını görüyordu. O bakış, bir hayalet gibi peşindeydi. O, bir Padişah fermanını yerine getirmişti. Ama bir yandan da, kendisine güvenen, ona bir baba gibi davranan bir adamı, en alçakça şekilde sırtından bıçaklamıştı. Bu, bir kahramanlık mıydı, yoksa bir katillik mi?
Bu düşünceleri, kafasından atmaya çalıştı. O, bir askerdi. Duygusallığa yer yoktu. Ama yine de, içindeki o kemirgen ses susmuyordu.
Birkaç gün daha süren zorlu bir yolculuktan sonra, nihayet bir gece, uzaktan denizin tuzlu kokusunu aldılar. Ve sonra, küçük, gizli bir koyda, ay ışığının altında parlayan tek bir teknenin siluetini gördüler.
Teknede, onları bekleyenler vardı. Cafer Ağa’nın adamları. Salih ve arkadaşları, atlarından indiler. Bitkin ama hayattaydılar. Bal küpü, dikkatlice teknenin ambarına indirildi.
Salih, son bir kez arkasına dönüp Mağrip’in karanlık dağlarına baktı. O topraklara, bir hiç olarak gelmişti. Şimdi, bir imparatorluğun kaderini değiştiren bir adam olarak ayrılıyordu. Ama geride, sadece kan ve ihanet bırakmıştı.
Tekne, sessizce denize açıldığında, Salih, ne hissetmesi gerektiğini bilmiyordu. Rahatlama mı? Gurur mu? Pişmanlık mı? Belki de hepsi birden. O, artık gölgelerin adamıydı. Ve gölgelerin, ne vatanı ne de huzuru olurdu.

Zaferin Acı Tadı

İstanbul, Topkapı Sarayı – Aylar Sonra, 1558 Kışı

Haber, İstanbul’a ulaştığında, kış bütün şiddetiyle hüküm sürüyordu. Önce, Cezayir’den gelen bir ulak, operasyonun başarıyla tamamlandığını fısıldadı. Ardından, haftalar sonra, Cezayir’den kalkan bir kalyon, Haliç’e demirledi. Kalyondan indirilen en önemli yük, dikkatlice mühürlenmiş bir bal küpüydü.
Küp, büyük bir gizlilik içinde Topkapı Sarayı’na getirildi. Sadrazam Rüstem Paşa’nın denetiminde, Has Oda’nın avlusunda açıldı. Küp açıldığında, etrafa yayılan yoğun bal kokusuna, başka bir koku daha karıştı. İçinden çıkarılan şey, görenlerin kanını dondurdu. Yüzü, balın içinde bir nebze olsun korunmuştu. Bu, bir zamanlar “Ben karaların sultanıyım” diyen Muhammed eş-Şeyh’in başıydı.
Baş, Padişah Kanuni Sultan Süleyman’ın huzuruna çıkarıldı. Süleyman, gümüş bir tepsinin üzerinde duran kanıta, uzun uzun baktı. Yüzünde, ne bir sevinç ne de bir zafer ifadesi vardı. Sadece, soğuk ve mesafeli bir tatmin okunuyordu.
“Adalet, yerini buldu,” dedi, alçak bir sesle. “Bize meydan okumanın bedeli, budur.”
Sonra, emrini verdi. “Bu baş, Divan-ı Hümayun’un kapısına asılsın. Bütün elçiler, paşalar, beyler görsün. Devlet-i Aliyye’ye kafa tutanların akıbetinin ne olduğunu anlasınlar. İbret olsun.”
O günlerde, sarayda sessiz bir zafer havası vardı. Mağrip’teki en büyük tehdit, ortadan kaldırılmıştı. Ama bu zaferin, acı bir tadı vardı. Bu, savaş meydanında, erlik ve şanla kazanılmış bir zafer değildi. Bu, gölgelerde, ihanetle, bir suikastla kazanılmış bir zaferdi.
Salih ve adamları, İstanbul’a getirilmişti. Cömertçe ödüllendirildiler. Altınlar, makamlar, mülkler… Ama hiçbiri, eskisi gibi değildi. Yaptıkları işin ağırlığı, bir ömür boyu taşıyacakları bir yük olmuştu. Geceleri, kâbuslarında hep aynı yüzü, Muhammed eş-Şeyh’in ihanete uğramış yüzünü görüyorlardı. Onlar, Padişah’ın kahramanlarıydılar. Ama kendi vicdanlarının mahkemesinde, birer katildiler.

Kardeş Kavgası

Fes, Saadi Sarayı – 1558 Baharı

Muhammed eş-Şeyh’in ölümü, Mağrip’i bir kaosa sürüklemişti. Yeni Sultan Mevlay Abdullah el-Galib, Marakeş’te tahtını sağlamlaştırmaya çalışırken, diğer kardeşleri, Fes’te ve Sicilimase’de baş kaldırdılar. Babalarının mirası, şimdi bir iç savaşın nedeni olmuştu.
Abdülmümin ve Abdülmelik, el-Galib’in sultanlığını tanımadılar. Kendi ordularını toplayıp, babalarının katillerinden intikam alma bahanesiyle, aslında tahtı ele geçirmek için harekete geçtiler. Ama en büyük darbe, hiç beklemedikleri bir yerden geldi.
Osmanlılar.
Salah Reis, Saadi Devleti’nin iç savaşa sürüklendiğini görünce, beklediği fırsatı yakaladı. Büyük bir orduyla Cezayir’den harekete geçti ve Fes üzerine yürüdü. İç savaşla zayıflamış olan Saadi orduları, direnemedi. Fes, Osmanlıların eline geçti. Osmanlılar, taht kavgası veren kardeşlerden Abdülmelik’i destekleyerek, onu kendi kuklaları olarak Fes tahtına oturttular.
Mevlay Abdullah el-Galib, Marakeş’e sıkışıp kalmıştı. Babasının birleştirdiği imparatorluk, gözlerinin önünde parçalanıyordu. Fes, en önemli şehirlerinden biri, şimdi ezeli düşmanının elindeydi. Babasının kanının intikamını almak yerine, şimdi kendi kardeşleriyle ve Osmanlılarla savaşmak zorundaydı.
Babası, “Ben karaların sultanıyım” demişti. Şimdi o karalar, kardeş kanıyla sulanıyordu. Babası, Osmanlı’ya meydan okumuştu. Şimdi Osmanlılar, onun saraylarından birinde oturuyor, onun oğullarını birbirine karşı kullanıyordu.
Cafer Ağa’nın planı, mükemmel bir şekilde işlemişti. Onlar, sadece bir adamı öldürmemişlerdi. Onlar, bir hançer darbesiyle, bir krallığı yıkmışlardı. Ve o krallığın yıkıntıları üzerinde, şimdi akbabalar gibi kendi paylarını topluyorlardı.


Bölüm 10 – Yıkımın Mirası

Marakeş’te Bir Sultan

Marakeş, Saadi Sarayı – 1558 Yazı

Mevlay Abdullah el-Galib, babasının tahtında oturuyordu. Lakin taht, ona rahatlık vermiyordu. Ateşten bir koltuk gibiydi. Babasının birleştirdiği imparatorluk, bir yıldan kısa bir sürede ellerinin arasından kum gibi akıp gitmişti. Fes, en zengin ve en önemli şehir, şimdi Osmanlı destekli kardeşi Abdülmelik’in kontrolündeydi. Diğer kardeşi Abdülmümin, güneyde kendi ordusunu toplamış, hem el-Galib’i hem de Osmanlıları tehdit ediyordu. Kabileler, merkezi otoritenin zayıflamasını fırsat bilip yeniden bağımsızlıklarını ilan etmeye başlamışlardı. Babasının mirası, bir kâbusa dönüşmüştü.
El-Galib, babasından farklı bir adamdı. Babası bir fatihti, bir cengâverdi. Cesur, karizmatik, lakin aynı zamanda kibirli ve pervasızdı. El-Galib ise daha temkinli, daha şüpheci ve daha çok bir siyasetçiydi. Babasının hatalarından ders çıkarmıştı. Osmanlı’ya kafa tutmanın bedelini, en acı şekilde görmüştü. Şimdi, hayatta kalmak için farklı bir oyun oynaması gerektiğini biliyordu. Bu oyun, kılıçla değil, diplomasi ve entrikayla oynanacaktı.
“İspanyol elçisi, hâlâ bir cevap bekliyor, Sultanım,” dedi Vezir Mansur. “Babanızın vaat ettiği ittifak anlaşması ne olacak?”
El-Galib, yorgun bir şekilde içini çekti. “İspanyollar… Onlara da güven olmaz, Mansur. Onlar, zayıflığımızı fırsat bilip Oran’dan çıkıp topraklarımızı işgal etmek için fırsat kolluyorlar. Ama şu an, onlara ihtiyacımız var. Onların altınına ve silahlarına.”
“Ne yapmayı düşünüyorsunuz?”
“Onları oyalayacağız,” dedi el-Galib. “Anlaşmayı imzalayacakmış gibi yapacağız. Onlardan silah ve para alacağız. Ama asıl hedefimiz, o silahları ve parayı, Fes’i geri almak için kullanmak olacak. Osmanlı’yı, bu topraklardan atmalıyız. Babamın kanının intikamını almalıyız. Ama bunu, kaba kuvvetle değil, akılla yapacağız.”
El-Galib, babasının aksine, düşmanının gücünü kabul ediyordu. Osmanlı’yı doğrudan bir savaşta yenemeyeceğini biliyordu. Ama onları yıpratabilir, Mağrip’teki varlıklarını onlar için pahalı ve zahmetli bir hale getirebilirdi. Kardeşleriyle de anlaşmanın bir yolunu bulmalıydı. Üç parçaya bölünmüş bir Saadi devleti, Osmanlı için kolay bir lokmaydı.
“Kardeşlerime mektuplar yazdır,” dedi Mansur’a. “Onlara, babamızın katillerine karşı birleşmemiz gerektiğini söyle. Osmanlı’nın asıl amacının, hepimizi birbirimize düşürüp Mağrip’i tamamen yutmak olduğunu anlat. Onlara, valilikler ve zengin topraklar vaat et. Yeter ki benim sultanlığımı tanısınlar ve ortak düşmana karşı birleşelim.”
Bu, zor bir mücadele olacaktı. Kardeşlerinin hırsı ve güvensizliği, en büyük engeldi. Ama el-Galib, denemek zorundaydı. Babasının mirasını, yıkımın küllerinden yeniden inşa etmek için, bir sultan gibi değil, bir satranç ustası gibi düşünmek zorundaydı. Her hamlesini, dikkatle hesaplamalıydı. Çünkü yapacağı tek bir yanlış hamle, sadece kendi sonunu değil, bütün bir hanedanın sonunu getirebilirdi.

Altın Zincirlerle Bağlı Bir Hain

İstanbul, Salih’in Konağı – 1558 Sonbaharı

Salih, Boğaz’a nazır, kendisine hediye edilen görkemli bir konakta yaşıyordu. Etrafı, hizmetkârlar, cariyeler ve muhafızlarla çevriliydi. Padişah, ona paşalık rütbesi vermiş, servete boğmuştu. O, artık Mağrip’teki isimsiz bir levent değil, İstanbul’da saygı duyulan, kudretli bir paşaydı. Lakin, bu zenginlik ve şatafat, ruhundaki boşluğu dolduramıyordu.
Geceleri, uyuyamıyordu. Uyuduğu zamanlarda ise, kâbuslarında sürekli aynı sahneyi görüyordu: Muhammed eş-Şeyh’in otağı, ihanete uğramış gözleri ve bal küpünün içindeki o korkunç yüz. Yaptığı işin ağırlığı, bir gölge gibi onu takip ediyordu. Murat, Ali ve diğerleri de aynı durumdaydı. Onlar da zenginliğe kavuşmuşlardı. Ama hiçbiri, huzuru bulamamıştı. Bir araya geldiklerinde, artık Mağrip’teki maceralarından bahsetmiyorlardı. Sessizce içiyor, birbirlerinin gözlerindeki aynı hayaleti görüyorlardı.
Bir gün, Sadrazam Rüstem Paşa, onu saraya çağırdı. Salih, Padişah’ın huzuruna çıkacağını sandı. Ama Rüstem Paşa, onu kendi has odasına aldı.
“Salih Paşa,” dedi Sadrazam, onu tepeden tırnağa süzerek. “Devlet-i Aliyye’ye büyük bir hizmette bulundun. Padişahımız, senden memnun. Lakin, hizmetin henüz bitmedi.”
Salih’in kalbi, buz kesti. “Emriniz nedir, Paşam?”
“Mağrip’teki durum, hâlâ karışık. O hain Şerif’in oğlu el-Galib, Marakeş’te tutunmaya çalışıyor. İspanyollarla iş birliği yaptığına dair duyumlar alıyoruz. Fes’teki beylerbeyimiz, durumu kontrol etmekte zorlanıyor. Bize, Mağrip’i avucunun içi gibi bilen, oradaki dengeleri anlayan bir adama ihtiyaç var.”
Salih, ne demek istediğini anlamıştı. Dehşete kapıldı. “Beni… beni oraya geri mi göndermek istiyorsunuz?”
“Evet,” dedi Rüstem Paşa, net bir şekilde. “Cezayir’e gideceksin. Salah Reis’in yanında, onun danışmanı olarak görev yapacaksın. Oradaki operasyonları sen yöneteceksin. O topraklara, yeniden istikrar getireceksin. Osmanlı’nın istikrarını.”
Bu, bir görevden çok, bir sürgündü. Salih, bunu biliyordu. Onu, İstanbul’un gözünden, sarayın entrikalarından uzaklaştırıyorlardı. O, artık yaşayan bir sırdı. Ve sırlar, göz önünde tutulmazdı. Onu, yeniden günahlarının işlendiği topraklara gönderiyorlardı.
“Ferman, Padişahımızındır,” dedi Salih, başka bir şey söyleyemezdi.
Konaktan ayrılıp Boğaz’ın serin rüzgârına çıktığında, kendini altın zincirlerle bağlanmış bir mahkûm gibi hissetti. Her şeye sahipti: para, güç, makam. Ama özgürlüğünü kaybetmişti. Ruhunu, bir bal küpünün içinde İstanbul’a göndermişti. Şimdi, ruhsuz bedenini, yeniden o kanlı topraklara, bitmeyen kâbuslarına geri gönderiyorlardı.

Parçalanmış Krallık

Fes Kırsalı, Saadi ve Osmanlı Ordugâhı – 1559 Kışı

Mağrip’in toprakları, kardeş kanıyla sulanmaya devam ediyordu. Mevlay Abdullah el-Galib, İspanyollardan aldığı destekle ordusunu güçlendirmiş ve Fes üzerine yürümüştü. Fes’te, Osmanlı destekli kardeşi Abdülmelik’in ordusuyla karşılaştı. Aynı soydan gelen, aynı dili konuşan iki ordu, bir kış sabahı, Fes’in dışındaki bir ovada karşı karşıya geldi.
Savaş, acımasız ve kanlıydı. Kardeş, kardeşi kılıçtan geçiriyordu. Saadi sancağı, yine Saadi sancağına karşı dalgalanıyordu. Savaşın en ironik yanı ise, her iki ordunun da saflarında, yabancı askerlerin bulunmasıydı. El-Galib’in ordusunda, İspanyol tüfekleriyle donatılmış Hristiyan paralı askerler vardı. Abdülmelik’in ordusunda ise, Osmanlı yeniçerileri ve topçuları, savaşın kaderini belirliyordu.
Savaşın ortasında, atının üzerinde duran Abdülmelik, karşısındaki orduya, ağabeyinin ordusuna baktı. İçinde, bir pişmanlık ve nefret karışımı vardı. Taht hırsı, onu bu noktaya getirmişti. Kendi halkına ve ailesine karşı, yabancı bir gücün desteğiyle savaşıyordu. Kendini, bir sultandan çok, bir kukla gibi hissediyordu. Ama artık geri dönüş yoktu. Kazanırsa, Fes’in efendisi olacaktı. Kaybederse, canından olacaktı.
Savaşın sonunda, Osmanlı topçusunun ezici üstünlüğü, sonucu belirledi. El-Galib’in ordusu, ağır kayıplar vererek geri çekilmek zorunda kaldı. Marakeş’e doğru, dağınık bir halde kaçtılar.
Zafer, Abdülmelik’indi. Ama otağına döndüğünde, zaferi kutlayacak gücü kendinde bulamadı. Savaş alanında, binlerce Saadi askerinin, binlerce Mağriplinin cesedi yatıyordu. Bu, bir zafer değildi. Bu, bir katliamdı. Ve o, bu katliamın baş sorumlusuydu.
O sırada, Osmanlı Beylerbeyi, çadırına girdi. Yüzünde, memnun bir ifade vardı. “Tebrikler, Sultan Abdülmelik. Ağabeyinize iyi bir ders verdiniz.”
Abdülmelik, Osmanlı paşasına nefretle baktı. “Bu, benim zaferim değil, sizin zaferiniz,” dedi, zehir gibi bir sesle. “Kardeşi kardeşe kırdırdınız. Ve şimdi, benim tahtımın gerçek sahibi sizsiniz.”
Paşa, gülümsedi. “Biz, sadece müttefikimize yardım ettik. Fes’in sultanı sizsiniz. Elbette, Padişahımızın himayesi ve dostluğu devam ettiği sürece.”
Abdülmelik, o an anladı. Babasının, “Ben karaların sultanıyım” derken ne kadar haklı, ama aynı zamanda ne kadar saf olduğunu. Güç, sadece topraktan ve ordudan ibaret değildi. Güç, aynı zamanda entrikaydı, diplomasiydi, ihanetti. Babası, oyunun birinci kuralını öğrenmiş, ama ikinci kuralını öğrenemeden ölmüştü. Ve şimdi, oğulları, babalarının ödeyemediği bedeli, kendi kanlarıyla ve vatanlarının parçalanmasıyla ödüyorlardı.

Kuklacı ve Kuklaları

Oran, İspanyol Garnizonu – 1559 Yazı

Kont de Alcaudete, kalesinin burcundan, Akdeniz’in parlak maviliğine bakıyordu. Yüzünde, memnun bir ifade vardı. Mağrip’ten gelen haberler, onun için daha iyi olamazdı. Saadi hanedanı, kendi içinde bir iç savaşa tutuşmuştu. Bir tarafta, kendilerinin desteklediği el-Galib. Diğer tarafta, Osmanlıların desteklediği Abdülmelik. İki Müslüman güç, birbirini yiyip bitiriyordu. Bu, İspanya için mükemmel bir senaryoydu.
“Planımız, işliyor,” dedi, yanındaki yardımcısına. “Onlar birbirlerini zayıflatırken, biz gücümüzü artırıyoruz. El-Galib, bizden daha fazla para ve silah istiyor. Ona istediğini verin. Ne kadar çok savaşırsa, o kadar çok zayıflar. Ve bize o kadar çok bağımlı hale gelir.”
“Peki ya Osmanlılar, Ekselansları? Fes’i ele geçirdiler. Bu, bizim için bir tehdit değil mi?”
Kont, güldü. “Fes’i ele geçirdiler, evet. Ama Fes’i ellerinde tutmak, onlar için pahalıya mal olacak. Sürekli isyanlarla, kabile ayaklanmalarıyla uğraşmak zorunda kalacaklar. Mağrip, Osmanlı için bir bataklığa dönüşüyor. Biz ise, güvenli kalemizde oturup, onların bataklıkta çırpınışını izliyoruz.”
Kont de Alcaudete, kendini bir kukla ustası gibi hissediyordu. Bir kuklası Marakeş’te, diğeri Fes’teydi. İpleri, iki farklı el tutuyordu. Biri Madrid’den, diğeri İstanbul’dan. Ama oyun, aynı sahnede, Mağrip’in kanlı toprakları üzerinde oynanıyordu.
“Kralımıza bir mektup yazın,” dedi Kont. “Mağrip’in durumu hakkında bilgi verin. Ve ona, zamanı geldiğinde, bu parçalanmış krallığın olgun bir meyve gibi kucağımıza düşeceğini söyleyin. Tek yapmamız gereken, sabırla beklemek.”
O, sabırla bekleyecekti. Çünkü biliyordu ki, kardeşlerin birbirini yediği bir ev, sonunda yabancılara kalırdı. Ve o, o evin yeni sahibi olmaya hazırlanıyordu. Muhammed eş-Şeyh’in hayalini kurduğu büyük Mağrip İmparatorluğu’nun enkazı üzerinde, şimdi iki Hristiyan ve Müslüman imparatorluk, kendi satranç oyunlarını oynuyorlardı. Ve piyonlar, yine Mağriplilerin kendisiydi.



Bölüm 11 – Kırık Taç, Kanlı Toprak

Zamanın Ötesinden Bir Bakış

Hikâyeler, başladıkları yerde bitmezler. Onlar, nehirler gibi akarak başka yataklar bulur, başka toprakları sular ve manzarayı geri dönülmez bir şekilde değiştirirler. Sultan Muhammed eş-Şeyh’in hikâyesi de, onun başsız bedeninin Atlas Dağları’ndaki otağında bulunduğu gün sona ermedi. Aksine, o gün, Mağrip’in ve hatta Akdeniz’in kaderini on yıllar boyunca etkileyecek yeni ve daha kanlı bir hikâyenin başlangıcı oldu. Anlatılanlar, bir sultanın ölümü ve bir suikastın soğuk mekaniğiydi. Anlatılacak olan ise, o suikastın ektiği tohumların nasıl devasa ve zehirli ağaçlara dönüştüğünün tarihidir.

Parçalanmış Aynanın Yansımasında Saadi Hanedanı

Mağrip, 1557 sonrası

Muhammed eş-Şeyh, bir fatihti. Dağınık kabileleri ve zayıf hanedanları ezip geçerek, Mağrip’i tek bir ayna gibi pürüzsüz ve parlak hale getirmeyi hayal etmişti. Ölümü, o aynayı binlerce parçaya ayırdı. Tahta geçen oğlu Mevlay Abdullah el-Galib, babasının aksine bir fatih değil, bir hayatta kalma ustasıydı. Onun saltanatı, bir fetih devri değil, bir beka mücadelesiydi. Bir yandan kardeşlerinin isyanlarıyla, bir yandan Fes’i ele geçiren Osmanlı baskısıyla, diğer yandan da sürekli fırsat kollayan İspanyollarla uğraşarak geçti. Babasının cüretkâr meydan okuması, ona bir ömür boyu sürecek temkinli bir diplomasi ve bitmeyen bir güvensizlik mirası bırakmıştı.

Taht kavgası veren kardeşlerin akıbeti, Saadi hanedanının trajedisini özetler nitelikteydi. Osmanlı himayesine giren Abdülmelik, bir gün ağabeyinin ölümüyle doğan boşluktan faydalanarak İstanbul’dan aldığı büyük bir orduyla geri dönecekti. Babasının kovduğu Osmanlı sancağı, bu kez oğlunun davetiyle Mağrip topraklarına girecekti. Babasının “karaların sultanı benim” dediği topraklarda, oğlu bir yabancı gücün piyonu olarak taht mücadelesi verecekti. O büyük imparatorluk hayali, kardeşlerin hırsı ve dış güçlerin entrikaları arasında eriyip gitmiş, geriye kanla sulanmış, parçalanmış topraklar kalmıştı.

Gölgelerdeki Hayaletler: Katillerin Akıbeti

İstanbul ve Cezayir, Yıllar Sonra

Tarih, galipleri yazar. Lakin zaferin bedelini ödeyen piyonların sessiz çığlıklarını nadiren duyar. Salih ve yedi adamı, İstanbul’da birer kahraman olarak karşılandılar. Servete ve makama boğuldular. Lakin onlar, artık yaşayan birer sırdılar. Yaptıkları işin niteliği, onları toplum içinde hem saygın hem de tehlikeli kılıyordu. Varlıkları, Devlet-i Aliyye’nin en karanlık operasyonlarından birinin canlı kanıtıydı.

Bu sebeple, onlara verilen zenginlik, bir ödülden çok, bir susturma bedeli, bir tür altın kafesti. Anlatılanlara göre, hiçbiri tam anlamıyla huzur bulamadı. Yaptıkları ihanetin gölgesi, en şatafatlı konaklarda bile onları takip etti. Salih’in bir süre sonra yeniden Cezayir’e, yani günahlarının beşiğine gönderilmesi, bu durumun en bariz göstergesiydi. O, artık İstanbul’un parlak sosyal hayatı için fazla kirli bir sırdı. Görevi bitmiş bir hançer gibi, yeniden kınına, yani gölgelerin başladığı yere konulmuştu. Onlar, bir Padişah fermanını yerine getirmişlerdi. Lakin kendi ruhlarını, ihanet ettikleri adamın kesik başıyla birlikte, o bal küpünün içinde ebediyen mühürlemişlerdi.

Büyük Satranç Tahtası: Vadi’üs Seyl’e Giden Yol

Mağrip ve Avrupa, 1578

Muhammed eş-Şeyh’in başının kesilmesiyle başlayan olaylar zinciri, yirmi bir yıl sonra, Akdeniz tarihinin en önemli savaşlarından birine yol açacaktı. Bu, bir olayın, kelebek etkisiyle nasıl kıtaları aşan sonuçlar doğurabileceğinin en çarpıcı örneklerinden biridir.
Mevlay Abdullah el-Galib’in ölümünden sonra, Saadi tahtında yine bir veraset krizi patlak verdi. Osmanlı’da sürgünde bekleyen Abdülmelik, büyük bir orduyla Mağrip’e dönüp tahtı ele geçirdi. Devrik Saadi sultanı ise, babasının yapmaktan çekindiği hatayı yaptı: Portekiz Krallığı’ndan yardım istedi.
Portekiz’in başında, genç, hırslı ve Haçlı ruhuyla yanıp tutuşan Kral I. Sebastião vardı. Bu yardım çağrısını, Afrika’da büyük bir zafer kazanmak ve şanını ölümsüzleştirmek için bir fırsat olarak gördü. Krallığının bütün gücünü, soylularını ve ordusunu toplayarak Mağrip’e sefere çıktı.
1578 yılında, Vadi’üs Seyl (Alkazarkivir) ovasında, tarihe “Üç Kral Harbi” olarak geçecek olan savaş yaşandı. Savaşın sonunda, üç kral da ölmüştü. Portekiz Kralı I. Sebastião, savaş alanında can verdi. Onunla iş birliği yapan devrik Saadi sultanı, nehri geçerken boğuldu. Ve onlara karşı zafer kazanan Osmanlı destekli Saadi Sultanı Abdülmelik ise, savaş sırasında hastalığından dolayı çadırında hayatını kaybetti.
Bu savaşın sonuçları, Muhammed eş-Şeyh’in suikastından bile daha büyük oldu. Portekiz, kralını ve bütün soylu sınıfını kaybettiği için büyük bir krize girdi ve kısa bir süre sonra İspanya tarafından ilhak edilerek bağımsızlığını altmış yıllığına yitirdi. Saadi Devleti ise, Abdülmelik’in kardeşi Ahmed el-Mansur döneminde, bu büyük zaferin getirdiği prestijle yeniden toparlanıp altın çağını yaşadı. Osmanlı’nın Mağrip’teki ilerleyişi durdurulmuş oldu.

Anlatıcının Son Sözü: Başın Ardındaki Miras

Sonsöz

Her şey, bir meydan okumayla başlamıştı. “Senin efendin balıkçıların sultanıdır, ben ise karaların sultanıyım.” Bu kibirli söz, sahibinin başının bir bal küpü içinde İstanbul’a gönderilmesine neden oldu. Lakin o baş, bir sondan çok, bir başlangıçtı. O baş, bir ihanetin, bir kardeş kavgasının, parçalanmış bir krallığın ve nihayetinde, bir başka krallığın (Portekiz) çöküşünün tohumlarını taşıyordu.
Muhammed eş-Şeyh’in hikâyesi, gücün doğasına dair zamansız bir meseldir. Kişisel karizmaya ve kılıcın keskinliğine dayanan güç, devlet aklının soğuk ve acımasız mekaniği karşısında ne kadar kırılgandır? Bir imparatorluk, sınırlarını korumak için ne kadar ileri gidebilir? Ve bir insanın kibri, kendisinin ve halkının kaderini nasıl felakete sürükleyebilir?
Son tahlilde, “balıkçıların sultanı”, karaların sultanını yenmişti. Ama bir savaş meydanında değil. Gölgelerin içinde yürüttüğü, fısıltılarla yönettiği, ihanetle sonuçlandırdığı bir operasyonla. Bu, kılıçların ve orduların gücünün yanında, istihbaratın, sabrın ve siyasi iradenin ne kadar ölümcül bir silah olabileceğinin, tarihin kanlı sayfalarına yazılmış en sarsıcı kanıtlarından biri olarak kalmıştır. Bir adamın kesik başı, bir imparatorluğun ne kadar uzun kollara ve ne kadar keskin hançerlere sahip olabileceğini bütün dünyaya ilan etmişti.

Yorum bırakın

Table of Contents

Scroll to Top