Bölüm 1 – Kırılgan Cumhuriyet ve Genç Hırslar
Babadan Oğula
Günzburg, Mengele Aile Konağı, 1930
Karl Mengele, purosunun ucundan yükselen mavi dumanı seyrederken, ofisinin penceresinden fabrikasının bacalarına bakıyordu. O bacalar, düzenin, çalışkanlığın ve ailenin gücünün birer sembolüydü. Dışarıda, Weimar Cumhuriyeti’nin çatırdıyan duvarlarının gürültüsü vardı; işsizlik, enflasyon, sokaklarda birbirine giren komünistler ve o yeni palazlanan, kahverengi gömlekli Nasyonal Sosyalistler. Lakin o duvarların içinde, Karl Mengele’nin dünyasında, her şey tıkır tıkır işleyen bir makine gibiydi. Ve o makinenin en parlak, en değerli parçası, karşısındaki koltukta oturan en büyük oğluydu.
Josef, babasının aksine, dışarıdaki manzarayla ilgilenmiyordu. Gözleri, önündeki masif meşe masanın üzerindeki damarlarda, doğanın kusursuz geometrisinde geziyordu. Yirmi yaşına yaklaşan bir genç adamın duruşundan çok, sabırlı bir avcının sakinliğine sahipti. Yüzünde, babasının pragmatik sertliği ile annesinin daha narin, aristokratik hatlarının bir karışımı vardı.
“Abitur sınavların yaklaşıyor,” dedi Karl, purosunu küllüğe bastırarak. Sesi, fabrikanın gürültüsüne alışkın bir adamın sesiydi; emir vermeye alışkın, sorgulanmaya değil. “Münih Üniversitesi’ne gitme konusunda kararlı mısın? Tıp, uzun bir yol. Zorlu bir yol.”
“Zorluk, değerli olanı, olmayandan ayırır, baba,” dedi Josef, gözlerini masadan kaldırmadan. Sesi, babasınınki kadar gür olmasa da, içinde çelikten bir öz barındırıyordu. “Tıp okumak istiyorum. Lakin ilgim, yalnızca hastalıkları iyileştirmek değil. İlgim, insanı anlamak. Onu neyin oluşturduğunu, kalıtımın, kanın, soyun, bir bireyin kaderini nasıl belirlediğini anlamak.”
Karl, oğlunun bu tuhaf, felsefi konuşmalarına alışkındı. O, rakamların adamıydı. Kâr, zarar, üretim kapasitesi. Josef ise, fikirlerin dünyasında yaşıyordu. Yine de, oğlunun hırsından memnundu. O hırs, Mengele ismini, bir tarım makineleri üreticisinin adından daha öteye taşıyacaktı. Bir doktor, bir profesör Mengele. Bu, kulağa hoş geliyordu.
“İyi bir seçim,” dedi Karl. “Bu ülke çöküşün eşiğinde. Ekonomi bir felaket. Berlin’deki o soytarılar, ülkeyi komünistlere peşkeş çekiyorlar. Güçlü, eğitimli, vatansever adamlara ihtiyacımız olacak. Almanya’yı yeniden ayağa kaldıracak adamlara. Senin gibi.” Pencereden, sokaktan geçen bir grup üniformalı gencin attığı sloganları duydu. “O çocuklar, en azından bir şeyler yapmaya çalışıyorlar. Belki yöntemleri kaba. Lakin fikirlerinde bir haklılık payı var.”
Josef, ilk defa babasına baktı. Gözlerinde, bir anlığına, o soğuk ilgisizliğin yerini bir ilgi pırıltısı aldı. “Fikirler, her şeydir, baba. Doğru fikir, doğru zamanda, dünyayı değiştirebilir. Kötü kanı temizleyebilir, zayıf olanı eleyebilir, güçlü olanın yükselmesini sağlayabilir. Doğa, bunu milyonlarca yıldır yapıyor. Biz neden yapmayalım?”
Karl, oğlunun sözlerindeki o acımasız mantığı tam olarak anlamasa da, o mantığın arkasındaki gücü hissetti. Oğlu, farklıydı. Diğer çocukları gibi değildi. Onun içinde, hem kendisini rahatsız eden hem de gizlice gurur duymasına neden olan, soğuk bir ateş yanıyordu. “Okuluna odaklan sen,” dedi, konuyu değiştirerek. “Masrafların için endişelenme. Mengele ailesi, senin gibi parlak bir zihnin parlaması için gereken her türlü imkânı sağlayacaktır.”
Josef, hafifçe başını eğdi. Bu, bir minnet işareti değil, bir anlaşmanın onayıydı. O, ailesinin parasını ve gücünü kullanacaktı. Karşılığında ise, o aileye, kendi vizyonunun ve hırsının getireceği o karanlık şöhreti hediye edecekti. Henüz ikisi de, o şöhretin neye mal olacağını bilmiyordu.
Işıklar Şehri
Bir Kitapçı Kafe, Kurfürstendamm, Berlin, 1930
Leah, elindeki Stefan Zweig romanının sayfalarını çevirirken, kahvesinin buharı gözlüğünü hafifçe buğulandırıyordu. Dışarıda, Berlin’in nabzı atıyordu. Otomobillerin kornaları, tramvayların zilleri, gazete satan çocukların bağırışları ve insanların bitmek bilmeyen uğultusu, bir senfoni gibiydi. Weimar Cumhuriyeti’nin başkenti, bir çöküşün ve bir rönesansın aynı anda yaşandığı, ateşli, nevrotik bir şehirdi. Her köşe başında bir tiyatro, bir galeri, bir kabare vardı. Fikirler, bir nehir gibi akıyordu.
“Zweig, ruhun en karanlık köşelerine bakmaktan korkmuyor,” dedi karşısında oturan Jakob, gülümseyerek. Jakob’un gözleri, okuduğu her kitabın bilgeliğiyle parlıyordu. O, babasının kumaş dükkanında çalışıyordu. Lakin ruhu, o top kumaşların arasında değil, kitapların sayfaları arasında yaşıyordu.
“Belki de hepimiz, o karanlık köşelerden bir parçaya sahibizdir,” dedi Leah. “Önemli olan, o karanlığın bizi ele geçirmesine izin vermemek.”
Onlar, Berlin’in o entelektüel, umut dolu yüzüne aittiler. Üniversiteye gidiyor, Einstein’ın görelilik teorisini, Freud’un psikanalizini, Bauhaus’un yeni estetiğini tartışıyorlardı. Antisemitizm, elbette vardı. Gazetelerin köşelerinde, bazı siyasetçilerin çirkin nutuklarında kendini gösteriyordu. Lakin onlar için o, geçmişe ait, cahil bir hastalıktı. Aydınlanmanın ışığının, o karanlığı eninde sonunda yeneceğine inanıyorlardı. O kahverengi gömlekli, bağırıp çağıran serseriler, ciddiye alınacak bir tehdit değil, geçici bir anomaliydi.
“Dün gece Marlene Dietrich’in yeni filmini izledim,” dedi masalarına katılan arkadaşları Hannah. “Mavi Melek. Büyüleyiciydi. Bu şehir, kadınlara bir ses veriyor. Bir özgürlük veriyor.”
O özgürlük, havadaki elektrik gibi hissediliyordu. Kadınlar oy kullanıyor, üniversiteye gidiyor, kendi hayatlarını kuruyorlardı. Leah, kendini o yeni dünyanın bir parçası olarak görüyordu. O, babasının ya da annesinin kuşağı gibi olmayacaktı. O, kendi kaderini çizecekti.
Jakob, Leah’ın elini tuttu. “Bir gün,” diye fısıldadı. “Bizim de kendi dükkanımız olacak, Leah. Kitaplar ve kumaşlar. Şiir ve ipek. Ne dersin?”
Leah, o düşünceyle gülümsedi. O, mükemmel bir hayaldi. Aşk, sanat ve akılla dolu, aydınlık bir gelecek hayali. Dışarıda, bir grup genç, tempo tutarak bir marş söylüyordu. “Deutschland, erwache!” (Almanya, uyan!). Onların gürültüsü, kafenin camlarını titretiyordu. Leah, bir an irkildi. Lakin sonra, Jakob’un sıcak elini hissetti ve o sesi duymamaya çalıştı. O gürültü, onların dünyasına ait değildi. Onların dünyası, kitapların fısıltısı ve kahvenin kokusuyla doluydu. O an için, o fısıltının, dışarıdaki çığlıktan daha güçlü olacağına inanmak istiyorlardı.
Kahverengi Gömlekli Umut
Bir Münih Birahanesi, 1931
Friedrich, birasının köpüğüne bakarken, içindeki o tanıdık, ekşi öfkenin yeniden kabardığını hissediyordu. Sol bacağındaki ağrı, havanın nemiyle birlikte artmıştı. Somme’da, bir şarapnel parçasının bıraktığı o kalıcı hatıra. O, vatanı için savaşmış, kanını dökmüştü. Karşılığında ne almıştı? İşsizlik, yoksulluk ve aşağılanma. Versailles’daki o hainlerin imzaladığı o utanç anlaşması, yalnızca Alman ordusunu değil, onun gibi milyonlarca askerin ruhunu da sakat bırakmıştı.
Biranenin havası, ekşi lahana, tütün ve yenilginin kokusuyla ağırdı. Etrafındaki adamlar, onun gibiydi. Kayıp bir nesil. Geçmişin onuru ile geleceğin belirsizliği arasında sıkışıp kalmışlardı.
Kapı açıldı ve içeriye bir grup genç adam girdi. Üzerlerinde, o artık tanıdık hale gelen kahverengi gömlekler vardı. Yürüyüşleri dik, bakışları kararlıydı. Birahanenin en gürültülü köşesine oturdular. Onlar, diğerleri gibi şikâyet etmiyorlardı. Onlar, marşlar söylüyor, sloganlar atıyorlardı. Onların gözlerinde, yenilgi değil, bir amaç pırıltısı vardı.
Friedrich, onları bir süre izledi. İçlerinden biri, masasına yaklaştı. Yirmili yaşlarında, yüzünde bir düello yarasının izini taşıyan, sert görünümlü bir gençti. “Yalnız mısınız, yoldaş?” diye sordu. Savaş gazilerinin birbirine kullandığı o kelimeyi kullanmıştı.
“Gördüğün gibi,” diye homurdandı Friedrich.
Genç adam, gülümsedi. “Yalnız olmak zorunda değilsin. Bizimle oturmaz mısın? Biz hepimiz, aynı davanın askerleriyiz.”
Friedrich, bir an tereddüt etti. Lakin o gençlerin enerjisi, onu bir mıknatıs gibi çekiyordu. Masalarına katıldı. Onlar, siyasetin karmaşık teorilerinden bahsetmiyorlardı. Onlar, basit, net cevaplar sunuyorlardı. Sorun, Yahudilerdi. Sorun, komünistlerdi. Sorun, onlara ihanet eden politikacılardı. Çözüm ise, güçlü bir liderdi. Bütün ulusu tek bir bayrak altında birleştirecek, Almanya’nın onurunu geri verecek bir lider. Führer.
O gece, Friedrich hayatında ilk defa, yıllardır hissetmediği bir şeyi hissetti. Ait olmak. Bir ailenin, bir ordunun parçası olmak. O kahverengi gömlekli çocuklar, ona kaybettiği yoldaşlığı, kaybettiği amacı geri vaat ediyorlardı.
Birkaç hafta sonra, Friedrich de o kahverengi gömleklerden birini giyiyordu. Sokaklarda, onlarla birlikte yürüyor, komünistlerle kavga ediyor, partinin toplantılarına katılıyordu. Bir akşam, devasa bir mitingde, o adamı ilk defa kendi gözleriyle gördü. Adolf Hitler. Kürsüye çıktığında, sıradan, hatta biraz komik görünen bir adamdı. Lakin konuşmaya başladığında, bir şeyler değişti. Sesi, bir fısıltıyla başlıyor, sonra bir fırtınaya, bir çığlığa dönüşüyordu. Friedrich’in içindeki bütün öfkeyi, bütün hayal kırıklığını alıyor, onlara bir anlam, bir yön veriyordu. O konuşurken, Friedrich kendini yeniden bir asker gibi hissetti. Lakin bu kez, siperlerde değil, tarihin en ön saflarında savaşan bir asker. O gece, Friedrich ruhunu, o adama ve onun vaat ettiği o kahverengi umuda sattı.
Kürsüdeki Fikirler
Münih Üniversitesi, Anatomi Amfisi, 1932
Amfinin havası, formol ve toz kokuyordu. Yükselen sıralarda oturan yüzlerce öğrencinin mırıltısı, kürsüye çıkan profesörle birlikte kesildi. Profesör Alfred Baumler, Nasyonal Sosyalist ideolojiye henüz tam olarak angaje olmamış, lakin fikirleri o yöne doğru tehlikeli bir şekilde evrilen, saygın bir filozoftu. O günkü dersi, Nietzsche ve politik irade üzerineydi.
Josef Mengele, en ön sıralardan birinde oturmuş, not defteri açık bir şekilde bekliyordu. O, diğer öğrenciler gibi değildi. O, dersi geçmek için değil, dünyayı anlamak ve onu değiştirecek araçları bulmak için oradaydı. Tıp eğitiminin yanı sıra, felsefe ve antropoloji derslerini de takip ediyordu. Çünkü insan bedenini anlamanın, insan ruhunu anlamadan eksik kalacağına inanıyordu.
“Nietzsche,” diye başladı Baumler, sesi amfide yankılanıyordu. “Bize, ahlakın göreceli olduğunu öğretti. İyi ve kötü, sabit, evrensel kavramlar değildir. Onlar, gücün ve iradenin birer ürünüdür. Efendi ahlakı ve köle ahlakı. Efendi, kendi değerlerini yaratır. O, ‘iyi’ olanı, kendi gücünün, kendi sağlığının, kendi yaşam iradesinin bir yansıması olarak tanımlar. Köle ise, efendinin değerlerine bir tepki olarak, kendi ahlakını yaratır. Zayıflığın, acımanın, eşitliğin ahlakını. Bugünün Avrupa’sı, iki bin yıldır, o köle ahlakının, o Yahudi-Hıristiyan ahlakının boyunduruğu altındadır.”
Josef, not alırken, kelimelerin içindeki o tehlikeli gücü hissediyordu. Bu, yalnızca bir felsefe dersi değildi. Bu, bir eylem çağrısıydı. Bu, mevcut düzenin ahlaki temellerini dinamitleyen bir manifestoydu.
“Nietzsche’nin Übermensch’i, yani Üstinsan’ı,” diye devam etti Profesör Baumler. “İşte o köle ahlakını aşan, kendi değerlerini yeniden yaratan, yeryüzüne sadık kalan insandır. O, acımayı, zayıflığı, sürünün ahlakını reddeder. O, tehlikeli yaşamayı seçer. O, bir yaratıcıdır. Bir yasa koyucudur. Geleceğin insanı, bir politikacı ya da bir tüccar olmayacaktır. Geleceğin insanı, bir sanatçı-doktor, bir filozof-asker olacaktır. İnsan malzemesini, bir heykeltıraşın mermeri yonttuğu gibi yontacak, yeni, daha güçlü, daha güzel bir insan tipi yaratacaktır.”
O an, Josef’in zihninde bir şimşek çaktı. Sanatçı-doktor. O iki kelime, onun bütün hırslarını, bütün arayışlarını tek bir potada eritiyordu. Tıbbi bilgisi, biyolojiye olan tutkusu ve o üstün olana, o mükemmel olana duyduğu estetik arzu… Hepsi, o kavramın içinde birleşiyordu. O, yalnızca hastalıkları tedavi eden biri olmayacaktı. O, insanlığın kendisini tedavi edecekti. Zayıf olanı kesip atacak, güçlü olanı yüceltecekti. O, insanlığın heykeltıraşı olacaktı.
Ders bittiğinde, öğrenciler amfiyi boşaltırken, Josef yerinde kaldı. Profesör Baumler, notlarını toplarken, ön sırada oturan o zeki, yoğun bakışlı genç adamı fark etti.
“Bir sorunuz mu var, genç adam?” diye sordu.
“Bir soru değil, bir tespit, Herr Professor,” dedi Josef, ayağa kalkarak. Sesi, saygılı lakin kendinden emindi. “Eğer Üstinsan, geleceğin yasa koyucusu olacaksa, o yasaların biyolojik gerçeklere dayanması gerekmez mi? Yani, yalnızca felsefi bir irade değil, aynı zamanda genetik bir zorunluluk da söz konusu değil midir? Değersiz olanın elenmesi, yalnızca ahlaki bir seçim değil, biyolojik bir temizlik eylemi olmalıdır.”
Profesör Baumler, bir an duraksadı. Öğrencisinin, kendi fikirlerini, kendisinin bile telaffuz etmeye henüz cesaret edemediği bir mantıksal sonuca taşımasından etkilenmişti. O genç adamın gözlerinde, tehlikeli bir zekâ ve acımasız bir tutarlılık gördü. “İsminiz nedir, genç adam?”
“Mengele. Josef Mengele.”
“Sizi hatırlayacağım, Herr Mengele,” dedi Baumler. “Sizin gibi zihinlere, Almanya’nın geleceğinde büyük bir ihtiyaç olacak.”
Josef, amfiden çıkarken, kendini artık yalnızca bir öğrenci gibi hissetmiyordu. O, bir misyonun parçasıydı. Bir seçkindi. Fikirlerin, eyleme dönüştüğü o tehlikeli eşikte duruyordu. Ve o eşiği geçmek için, sabırsızlanıyordu. Münih’in sokaklarında yürürken, şehrin gürültüsü ona farklı geliyordu. Artık bir kaosun değil, yakında başlayacak büyük bir temizliğin, büyük bir yaratım sürecinin habercisiydi o gürültü. Ve o, o yaratım sürecinin baş aktörlerinden biri olmaya yeminliydi.
Bölüm 2 – Yükselen Gölgeler ve Kırılan Aynalar
Safkanın Peşinde
Frankfurt Antropoloji Enstitüsü, 1937
Soğuk metalin teması, Josef’in parmak uçlarında tanıdık bir his bırakıyordu. Pirinçten mamul kumpasın ayar vidasını yavaşça çevirirken, gözleri önündeki masaya dizilmiş çene kemiklerinden ayrılmıyordu. Odanın havası formol ve eski kağıt kokuyordu; sessizliği bozan tek ses, kumpasın milimetrik tıkırtıları ile dışarıdaki avludan gelen öğrencilerin boğuk uğultusuydu. Josef Mengele, kendini bildi bileli aradığı o mutlak düzeni, o kusursuz simetriyi, insan iskeletinin en temel yapılarında arıyordu.
Masif meşe masanın üzerine yayılmış olan kafatasları ve kemikler, farklı coğrafyalardan, farklı “ırklardan” gelmişti. Lakin onun ilgisi, yalnızca bir gruba odaklanmıştı. Yahudi olarak etiketlenmiş numuneler. Kumpası bir çenenin köşesine dikkatle yerleştirdi, ölçümü aldı ve parşömen kağıdına uzanıp not düştü. Rakamlar, onun için harflerden daha anlamlıydı. Rakamlar yalan söylemezdi; onlar, doğanın şifreli kanunlarının birer yansımasıydı. Ve o, o şifreleri çözecek kişi olacağına inanıyordu.
Kapı gıcırtıyla açıldığında, başını kaldırmadan kimin geldiğini anlamıştı. Odaya giren kişinin adımları ölçülüydü, otoriterdi. Profesör Otmar von Verschuer’in odaya getirdiği akademik ağırlık, havadaki formol kokusunu bile bastırırdı.
“Yine mi o kemiklerle meşgulsün, Josef?” dedi Profesör. Sesi, bir miktar babacanlık ile keskin bir beklentinin karışımıydı.
Josef, ayağa kalkıp başıyla hafif bir selam verdi. “Sayın Profesörüm. Mandibular yapıdaki ırksal farklılıklar üzerine olan tezimi ilerletiyorum. Bulgularım, kayda değer bir tutarlılık gösteriyor.”
Verschuer, masaya yaklaştı, elini bir kafatasının üzerinde gezdirdi. Gözlerinde ne tiksinti ne de merhamet vardı; yalnızca saf, soğuk bir bilimsel merak okunuyordu. “Tutarlılık, evet. Bilim tutarlılığı sever, Josef. Lakin Reich’ın bilime ihtiyacı olduğu kadar, eyleme de ihtiyacı var. Frankfurt’ta elde ettiğin veriler önemli. Fakat Berlin’de konuşulanlar, senin gibi genç ve parlak zihinlerin sahada olması gerektiğini gösteriyor. Teori, pratiğe hizmet etmeli.”
Josef’in kalbi hafifçe hızlandı. Berlin. Sahanın kendisi. Politikanın ve bilimin iç içe geçtiği, geleceğin şekillendiği yer. Orada olmak, yalnızca bir akademisyen olmaktan öte, yeni Almanya’nın bir mimarı olmak anlamına geliyordu. “Emrinizdeyim, Profesörüm. Bilimin, milletimize hizmet etmesi benim yegâne amacımdır.”
Verschuer gülümsedi. O gülümseme, Josef’in içindeki hırs ateşini körüklemeye yetmişti. “Güzel,” dedi. “SS içerisindeki bağlantılarım, senin gibi genetik ve antropoloji alanında yetkin bir hekime ihtiyaç duyulduğunu fısıldıyor. Gelecek, safkan olanın ve onu koruyanın olacak. Senin gibi adanmış zihinler, o geleceği inşa edecek olanlardır. Şimdi çalışmana devam et. Yakında daha büyük sorumluluklar için çağrılacaksın.”
Profesör odadan çıktığında, Josef bir anlığına pencereye döndü. Dışarıda, gamalı haçlı bayraklar rüzgârda dalgalanıyordu. O bayraklar, ona göre, karmaşanın yerini düzenin, zayıflığın yerini gücün, melezliğin yerini saflığın alacağının vaadiydi. Tekrar masasına yöneldi. Elindeki kumpas, artık bir ölçüm aletinden fazlasıydı. O, geleceğin şekilleneceği bir keskindi ve Josef, o keskiyi tutan el olmaya hazırdı.
Kristal Gecenin Kıyameti
Berlin, Kasım 1938
Leah Rosenbaum, sekiz yaşındaki ikizleri Eva ve Miriam’a masal okurken, dışarıdaki dünyanın uğursuz fısıltılarını duymamaya çalışıyordu. Şöminede çıtırdayan odunların sesi, pencere camına vuran hafif yağmur ve kendi sesinin yatıştırıcı tınısı… Kurmaya çalıştığı o küçük, korunaklı dünya, pamuk ipliğine bağlıydı. Kocası Jakob, alt kattaki kumaş dükkanını çoktan kapatmış, kepenkleri sıkıca indirmişti. Son haftalarda kepenkler daha erken iniyor, sokaklar daha erken sessizleşiyordu.
Eva, annesinin dizine başını yaslamış, gözleri yarı kapalıydı. Miriam ise parmağını masal kitabındaki prensesin resminde gezdiriyordu. “Anne,” diye fısıldadı. “Prensesin saçları neden altın gibi parlıyor?”
Leah gülümsedi. “Çünkü o, masallardaki bütün prensesler gibi iyi kalpli ve cesurdur, benim güzel kızım.”
O anda, dışarıdan gelen ilk ses duyuldu. Bir çığlık değildi. Daha çok, bir hayvanın boğulurcasına çıkardığı hırıltılı bir sesti. Ardından, bir camın tuzla buz olma sesi geldi. Şiddetli, kulak tırmalayan bir şangırtı. Jakob, oturduğu sandalyeden fırladı. Gözleri endişeyle kararmıştı.
“Jakob, o ses neydi?” diye sordu Leah, sesi titriyordu. Kızlarını kendine daha çok çekti.
Jakob cevap vermeden pencereye yürüdü, perdenin kenarından sokağa baktı. Gördüğü manzara, kanını dondurmaya yetti. Komşuları Herr Schmidt’in fırınının vitrini paramparçaydı. İçerideki ekmekler, pastalar sokağa saçılmıştı. Bir grup üniformalı genç adam, ellerindeki sopalarla fırının tabelasına vuruyordu. Kahkahaları, kırdıkları camların sesine karışıyordu.
“Leah, ışıkları söndür. Çocukları al ve arka odaya geçin. Ses çıkarmayın.” Jakob’un sesi, daha önce hiç duymadıkları kadar sert ve keskindi.
Tam o anda, kendi dükkanlarının kepenklerine inen ilk darbenin gümbürtüsü bütün evi sarstı. Metalin bükülme sesi, sanki evlerinin kemikleri kırılıyormuş gibiydi. Kızlar korkuyla ağlamaya başladılar. Leah, onların ağızlarını elleriyle kapattı, gözyaşları içinde arka odaya doğru sürükledi.
GÜM. GÜM. GÜM.
Her darbede duvarlar titriyordu. Dışarıdan gelen bağırışlar artmıştı. “Jude! Pis Yahudi! Dışarı çık!”
Kepenkler dayanamadı. Kumaş dükkanının cam vitrininin patlama sesi, bir bomba infilak etmiş gibiydi. Kırılan camların şırıltısını, içeri dolan kalabalığın haykırışları ve top kumaşların yerlere devrilme sesleri takip etti. Jakob, eline şömineden aldığı demir maşayı sımsıkı kavramış, kapının önünde bir heykel gibi duruyordu. Koruyabileceği hiçbir şey kalmamıştı, lakin ailesinin olduğu merdivenlere giden yolu canı pahasına savunacaktı.
Leah, dolabın içine sakladığı ikizlerine sarılmış, onların titremelerini kendi vücudunda hissediyordu. Kumaşların yırtılma sesini, porselenlerin kırılmasını, babasından kalma saatin duvardan düşüp parçalanmasını duyuyordu. O gece, yalnızca camlar kırılmıyordu. Hayatları, umutları, anıları ve insanlığa olan o cılız inançları da paramparça oluyordu. Dışarıdaki alevlerin ışığı, perdelerin arasından içeri sızıp odanın duvarlarında uğursuz gölgeler gibi dans ederken, Leah, masaldaki prensesin altın sarısı saçlarının artık bir anlamı kalmadığını anladı. Gerçek dünya, masallardaki canavarlardan çok daha korkunçtu.
Hukukun Sessiz Ölümü
Münih Adalet Sarayı, 1939
Klaus Richter, mahkeme salonunun ağır ahşap kapısını yavaşça kapattı. İçerideki havanın yerini, koridorun bayat ve tozlu kokusu almıştı. Az önce tanık olduğu şey, midesinde bir düğüm oluşturmuştu. Sanık sandalyesindeki yaşlı saat ustası Samuel Lieberman’ın titreyen elleri, korku dolu gözleri zihninden çıkmıyordu. Suçu, dükkanının kirasını bir hafta geciktirmek ve ev sahibine “saygısızlık” etmekti. Ev sahibi, parti üyesiydi. Karar, duruşma başlamadan belliydi. Lieberman, üç ayını bir çalışma kampında geçirecekti. Dükkanına ise el konulmuştu.
Klaus, hukuk fakültesinden birincilikle mezun olduğunda, adaletin terazisinin şaşmaz olduğuna inanırdı. Kanunlar, toplumun temel direkleriydi; herkesi eşit şekilde koruyan ve yargılayan kutsal metinlerdi. Şimdi ise o direklerin nasıl çürütüldüğünü, adaletin terazisinin nasıl bilinçli olarak bir tarafa eğildiğini görüyordu.
Koridorun sonundaki odasına doğru yürürken, Başsavcı Yardımcısı Herr Schmidt ile karşılaştı. Schmidt, ellili yaşlarında, yorgun yüzlü, her şeye tanık olmuş ama hiçbir şeye müdahale etmemeyi öğrenmiş bir adamdı.
“Zor bir davaydı, değil mi Richter?” dedi Schmidt, sesinde alaycılığa yakın bir ton vardı.
Klaus yutkundu. “Dava mıydı, efendim? Yoksa bir tiyatro mu?” diye mervdivenlerden indi. İçindeki öfke, kelimelere dökülmek için can atıyordu.
Schmidt, etrafına bir an göz gezdirdikten sonra sesini alçalttı. “Bak evlat,” dedi. “Senin gibi genç ve idealist olanları gördüm. Onlar ikiye ayrılırlar. Rüzgârla birlikte eğilmeyi öğrenenler ve kırılanlar. O yaşlı saatçinin bir önemi yok. Kanunların da pek bir önemi kalmadı. Mühim olan, düzenin devam etmesi. Yeni bir düzen bu. Ve yeni düzen, eski kurallarla işlemiyor.”
“Peki ya adalet?” diye sordu Klaus. “İnandığımız, uğruna yemin ettiğimiz şey?”
Schmidt acı bir şekilde gülümsedi. “Adalet, gücü elinde tutanın tanımladığı şeydir. Bunu ne kadar çabuk kabul edersen, o kadar uzun yaşarsın. Şimdi git, raporunu yaz. Lieberman davasının ‘hukuka uygun’ şekilde sonuçlandığını belirtmeyi unutma. Kelimeleri doğru seç. Kelimeler, bugünlerde yasalardan daha tehlikeli olabilir.”
Schmidt, yanından geçip giderken Klaus, koridorun mermer zeminine baktı. Kendi yansıması, çarpık ve solgun görünüyordu. Giydiği cübbe, artık adaletin bir sembolü değil, işlenen bir suça ortaklığın üniforması gibi geliyordu. O gün, Klaus Richter, hukukun yalnızca gürültülü bir şekilde çiğnenmediğini anladı. Hukuk, bazen en çok, görkemli adalet saraylarının sessiz koridorlarında, korkak fısıltılar ve isteksiz imzalarla ölürdü. Ve o, o ölüme her gün tanıklık ediyordu. Gelecekte bir gün, bu sessizliğin hesabını soracak birileri çıkacak mıydı? O an için, o kişinin kendisi olabileceğine dair inancı, paramparça olmuş bir cam gibi dağılmıştı.
Bölüm 3 – Demir ve Kan Yemini
Çamur ve Çelik
Rostov Yakınları, Doğu Cephesi, Kış 1942
Josef Mengele, kan ve çamur kokusuna alışmıştı. Çadır hastanesinin isli havası, donmuş toprağın metalik kokusu, antiseptiklerin keskinliği ve yaralı bedenlerden yayılan o tatlımsı, çürük koku, artık onun için iş yerinin sıradan bir parçasıydı. Dışarıda, topçu ateşinin uğultusu hiç kesilmiyordu; uzaktaki bir dünyanın gümbürtüsü gibi, yaşamın ve ölümün ritmini belirleyen amansız bir davul sesiydi. İçeride ise o ritim, daha kişisel, daha acil bir hal alıyordu. Sedye üzerindeki askerin göğsünden sızan kan, beyaz örtüyü bir coğrafya haritası gibi lekeliyordu. Askerin hırıltılı nefesi, çadırın bez duvarlarında yankılanıyordu.
Josef, lastik eldivenlerini çekerken gözleri bir an bile tereddüt etmedi. Bakışları, bir hekimin şefkatinden çok, değerli bir mekanizmayı onarmaya hazırlanan bir mühendisin soğuk dikkatini taşıyordu. Önündeki beden, bir insan olmaktan önce, Reich’ın savaş makinesinin hasar görmüş bir parçasıydı. Ve onun görevi, o parçayı tamir etmek ya da onarılamaz olduğuna karar verip bir kenara ayırmaktı. Verimlilik, her şeydi. Duygusallık ise verimliliğin düşmanıydı.
“Tansiyonu düşüyor, Hauptsturmführer,” dedi genç hemşire Helga, sesi yorgunluk ve korkuyla titrekti. Gözleri, sürekli bir endişeyle sedyeler arasında mekik dokuyordu.
“Plazma takviyesini artırın,” diye emretti Josef, sesi sakin ve netti. Elindeki pensle yarayı yoklarken, şarapnel parçasının yerini tespit etmeye çalışıyordu. Metal, bir kaburganın altına saplanmıştı, akciğere tehlikeli biçimde yakındı. “Morfin hazırlayın. On miligram.”
Askerin inlemesi, morfinin etkisiyle yavaşça kesildi. Josef, bir neşter alıp kararlı bir hareketle yarayı genişletti. Kan, daha yoğun bir şekilde akmaya başladı. Hemşirenin yüzündeki ifadeyi görmüyordu, görmesine gerek de yoktu. Onun işi, hayat kurtarmaktan ziyade, işlevselliği geri kazandırmaktı. O felsefe, onu cephenin cehenneminde ayakta tutan zırhtı. Frankfurt’taki enstitüde kemikleri ölçerken hissettiği o bilimsel tatmin, şimdi yerini daha vahşi, daha somut bir amaca bırakmıştı. Orada ırkın teorik saflığını arıyordu; burada, savaş alanında, o saflığın en seçkin örneklerinin hayatta kalmasını sağlıyordu. Seçkin olan yaşamalı, zayıf olan ise yerini daha güçlüsüne bırakmalıydı. Doğa kanunu buydu. Savaş, o kanunun en acımasız laboratuvarıydı.
Çadırın kapısı aniden aralandı ve içeriye buz gibi bir rüzgârla birlikte bir onbaşı daldı. Nefes nefeseydi, yüzü çamur ve barut isiyle kaplıydı. “Hauptsturmführer Mengele! Komutan Siebert’in tankı isabet aldı! Onu çıkarmayı başardık ama durumu ağır!”
Josef, elindeki işi bırakmadan başını çevirdi. “Nerede o?”
“Dışarıda, sedyede bekletiyoruz.”
“İçeri alın.” Sedyedeki askere son bir bakış attı. Şarapnel parçası tehlikeli bir yerdeydi, operasyon uzun sürecekti ve başarı şansı zayıftı. Komutan Siebert ise bir tank komutanıydı, tecrübeli bir subaydı. Değerli bir varlıktı. Karar anı saniyeler sürmüştü. “Helga,” dedi, sesinde en ufak bir duygu kırıntısı olmadan. “Yaralı askere yüksek dozda morfin verin. Acısını dindirin. Masayı komutan için hazırlayın.”
Hemşirenin gözleri dehşetle açıldı. Anlamıştı. Yüksek dozda morfin, bir ötenazi emriydi. “Ama, efendim… Belki…”
Josef’in bakışları çelik gibi sertleşti. “Emirleri sorgulama, Hemşire. Savaşta öncelikler vardır. Bir teğmenin hayatı, on erden daha değerlidir. Komutanı getirin.”
Helga, donakalmış bir halde başını eğdi ve emri yerine getirmek için uzaklaştı. Josef, kanlı eldivenlerini çıkarıp yeni bir çift takarken, az önce ölüme mahkûm ettiği askerin yüzüne bakmadı. O, istatistikten ibaretti. Bir kayıptı, lakin telafi edilebilir bir kayıp. Komutan Siebert ise kritik bir kazanç olabilirdi.
Komutanın yanıklarla kaplı bedeni masaya yatırıldığında, Josef yine o tanıdık, soğuk odaklanmanın içine daldı. Saatler süren bir operasyonla, komutanın vücuduna saplanmış metal parçalarını tek tek çıkardı, kanamayı durdurdu, yanıkları temizledi. Elleri, yorgunluk nedir bilmeyen bir makinenin hassasiyetiyle çalışıyordu. Çadırın dışındaki dünya yok olmuştu. Yalnızca önündeki görev vardı: Değerli olanı kurtarmak.
Günler sonra, Komutan Siebert’in hayati tehlikeyi atlattığı haberi geldiğinde, Josef, tümen komutanlığından bir takdirname aldı. Bir hafta sonra ise o takdirname, göğsüne takılan bir madalyaya dönüştü: Birinci Sınıf Demir Haç. Birliğindeki diğer subaylar onu tebrik ederken, o madalyanın soğuk metalini parmaklarıyla yokladı. Bu, onun için bir kahramanlık nişanı değildi. O, görevin doğru ve mantıklı bir şekilde yerine getirildiğinin bir onayıydı. Bir formülün doğru çözüldüğünün kanıtıydı. Profesör Verschuer’in sözleri kulaklarında çınladı: “Teori, pratiğe hizmet etmeli.”
Frankfurt’taki temiz laboratuvarın yerini, kan ve çamurla yoğrulmuş bu çadır almıştı. Lakin amaç değişmemişti. Biyolojik materyalin en iyisini seçmek, zayıf olanı elemek ve ırkın gücünü korumak. Savaş, onun için en büyük deney alanıydı. Ve o, deneyin gidişatından oldukça memnudu. Gece çökerken, çadırdan dışarı çıktı. Kar taneleri, donmuş çamurun üzerine sessizce iniyordu. Uzaktaki topçu ateşi bir anlığına sustu. O ürkütücü sessizlikte Josef Mengele, kendisini kaderinin efendisi gibi hissetti. O, kaosun ortasında düzeni kuran adamdı. Ölümün ve yaşamın kararını veren adamdı.
Sarı Yıldızın Altında
Berlin, Bir Gettoda Kiralık Oda, Kış 1941
Soğuk, odanın içindeki her şeye sinmişti. Kırık pencere camının yerine çakılmış tahta parçasının aralıklarından sızan rüzgâr, incecik bir bıçak gibi içeri süzülüyor, Leah Rosenbaum’un kemiklerine işliyordu. Şömineleri yoktu. Tek ısı kaynakları, üçünün birbirine sokulmuş bedenleri ve üzerlerine örttükleri, bir zamanlar dükkânlarında sattıkları kaliteli kumaşlardan arta kalmış ince battaniyelerdi. Artık on yaşındaki ikizleri Eva ve Miriam, annelerinin iki yanına sığınmış, sessizce uyuyorlardı. Uykularında bile, açlığın ve korkunun gerginliği küçük yüzlerinden okunuyordu.
Leah uyuyamıyordu. Gözleri karanlığa sabitlenmişti. Dışarıda, sokağın sessizliği, gündüzün gürültüsünden daha korkutucuydu. Gündüzleri, en azından hayatın acı dolu bir taklidi vardı: Ekşi çorba alabilmek için saatler süren kuyruklar, devriye gezen askerlerin çizmelerinin asfaltta çıkardığı ritmik sesler, komşuların fısıltıyla yaptığı konuşmalar, her an bir sonraki emrin, bir sonraki felaketin habercisi olabilecek o gergin bekleyiş… Geceleri ise yalnızca soğuk, karanlık ve anılar kalıyordu.
Jakob’un yüzü, aklından bir an olsun çıkmıyordu. Bir yıl önce, bir gece yarısı Gestapo kapılarına dayandığında, onu alıp götürdüklerinde, Jakob’un ona son bakışını unutamıyordu. O bakışta ne korku ne de teslimiyet vardı. Yalnızca derin bir keder ve koruyamadığı ailesi için duyduğu sonsuz bir acı okunuyordu. “Çocuklara iyi bak, Leah’ım,” olmuştu son sözleri. O günden sonra ondan hiçbir haber alamamışlardı. O şimdi nerede, ne haldeydi? Yaşıyor muydu? Bilmemek, bilmekten daha ağır bir yüktü.
Yanında uyuyan Miriam hafifçe kıpırdandı, uykusunda sayıklıyordu. “Kurabiye… anne… tarçınlı kurabiye…”
Leah’ın gözlerinden sessiz bir yaş süzüldü ve yastığa dönüştürdüğü bez torbasına damladı. Tarçınlı kurabiyeler. Jakob’un dükkânından döndüğü cuma akşamları, fırından aldığı taze, sıcak kurabiyeler. O zamanlar ne kadar basit, ne kadar sıradan bir mutluluktu. Şimdi ise ulaşılmaz bir hayaldi. Çocuklarının zihninde o eski dünya, yavaş yavaş bir masala dönüşüyordu. Gerçeklik, giysilerine dikmek zorunda oldukları sarı yıldızdı. Gerçeklik, midelerindeki sürekli kazıntaydı. Gerçeklik, her kapı vuruşunda yüreklerinin ağızlarına gelmesiydi.
Leah, kızlarının hayatını normalleştirmek için insanüstü bir çaba harcıyordu. Gündüzleri onlara eski kitaplardan okuma yazma öğretiyor, geceleri ise zihninde kalan masalları anlatıyordu. Lakin masalların sonu hep değişiyordu. Prensesler artık prensleriyle mutlu sona ulaşmıyor, bunun yerine ormanın içinde daha güvenli bir sığınak buluyorlardı. Canavarlar ise alt edilmiyor, onlardan saklanmayı öğreniyorlardı.
Eva, daha sessiz, daha içe dönük olanıydı. Saatlerce tek bir noktaya bakabilir, kendi küçük dünyasına çekilirdi. Gözleri, yaşından beklenmeyecek bir bilgelik ve hüzünle doluydu. Miriam ise daha dışa dönüktü; öfkesini ve korkusunu küçük isyanlarla gösterirdi. Bazen yemek sırasında ağlar, bazen de annesine neden eski evlerine dönemediklerini sorardı. Leah’ın o sorulara verecek bir cevabı yoktu.
Bir sabah, odanın kapısı sertçe çalındı. Üçü de yataklarında donakaldı. O ses, her zaman kötü haber demekti. Leah, titreyen elleriyle kızlarının üzerine battaniyeyi çekti, onlara susmaları için işaret etti. Kapı tekrar, daha şiddetli bir şekilde vuruldu.
“Açın! Yahudi Konseyi’nden! Sayım var!”
Leah, biraz olsun rahatlamıştı. Gestapo değildi. Yavaşça yataktan kalktı, paçavralardan farksız elbisesini düzeltti ve kapıyı araladı. Kapıda, kolunda Davut Yıldızı bandı olan, yorgun ve bitkin yüzlü iki adam duruyordu. Biri, elindeki listeye bir şeyler karalıyordu.
“Leah Rosenbaum?” diye sordu listeyi tutan adam, gözlerini kaldırmadan.
“Benim.”
“İki çocuk. Eva ve Miriam Rosenbaum. On yaşında. İkizler.” Adamın sesi mekanikti.
“Evet.”
Adam sonunda başını kaldırdı. Gözlerinde ne bir acıma ne de bir kötülük vardı. Yalnızca tükenmişlik. “Yeni bir emir var. On altı yaş altındaki bütün çocuklar, yarın sabah merkez meydanda toplanacak. Oradan, kırsaldaki bir yetimhaneye götürülecekler. Daha iyi koşullar, daha iyi yemek verileceği söyleniyor.”
Leah’ın kanı çekildi. Bütün vücudu buz kesmişti. “Ne? Hayır. Çocuklarımı benden alamazsınız. Onlar bensiz yapamaz.”
Diğer adam, daha yaşlı olanı, acıyla yüzünü buruşturdu. “Hanımefendi, itiraz etmeyin. Direnmek her şeyi daha kötü yapar. Belki de doğru söylüyorlardır. Belki de çocuklar için daha iyi olur. Buradaki hayattan daha kötü ne olabilir ki?”
“Hayır!” diye fısıldadı Leah. “Onlar benim her şeyim. Onları vermem.”
Listeyi tutan adam içini çekti. “Karar bizim değil. Biz yalnızca emirleri iletiyoruz. Yarın sabah saat sekizde meydanda olun. Olmazsanız, askerler gelip zorla alır. O zaman çok daha fena olur.”
İki adam arkalarını dönüp merdivenlerden inmeye başladılar. Leah, kapının eşiğinde öylece kalakaldı. Dünya ayaklarının altından kayıp gitmişti. İçeri döndüğünde, yatakta oturmuş, korku dolu gözlerle ona bakan iki çift gözle karşılaştı. Eva ve Miriam her şeyi duymuşlardı.
O gece kimse uyumadı. Leah, kızlarına sıkıca sarıldı. Onların saçlarının kokusunu içine çekti, küçük ellerini avuçlarının içinde tuttu. Onlara masallar anlatmadı. Onun yerine, babalarını anlattı. Dükkanlarını, eski evlerini, parkta yaptıkları gezintileri, yedikleri dondurmaları anlattı. Sanki anıları kelimelere dökerek, o kayıp dünyayı bir geceliğine de olsa geri getirebileceğine inanıyordu.
Sabahın ilk ışıkları odaya sızdığında, Leah kararını vermişti. Çocuklarını o meydana götürmeyecekti. Onları vermeyecekti. Bir yolunu bulmalıydı. Kaçmalıydılar. Lakin nereye? Gettodan dışarı çıkmak imkansızdı. Her köşe başı asker kaynıyordu. Duvarlar, tel örgüler, silahlı nöbetçiler… Sarı yıldız, onların üzerine vurulmuş bir damgaydı, bir kafesin görünmez parmaklıklarıydı. Yine de denemek zorundaydı. Jakob’a söz vermişti. Onlara iyi bakacaktı. Ve iyi bakmak, onları cellatlarına kendi elleriyle teslim etmemek demekti. O gün, Leah Rosenbaum, bir annenin çaresizliğinin, en organize kötülükten bile daha inatçı olabileceğini kanıtlamak için sessiz bir yemin etti.
Kâğıttan Duvarlar
Varşova, Genel Hükümet İdari Binası, 1941
Onbaşı Klaus Richter, hayatının en anlamlı yıllarını, insan ruhunun derinliklerini ve adaletin karmaşık yapısını anlamak için harcamıştı. Şimdi ise günleri, mürekkep, damga ve sonsuz bir kâğıt yığını arasında geçiyordu. Bulunduğu oda genişti, yüksek tavanlıydı ve bir zamanlar Polonyalı bir aristokrata ait olduğu belli olan oymalı mobilyalarla doluydu. Lakin şimdi o mobilyaların üzerine, işgalin sıkıcı bürokrasisi çökmüştü. Dosya dolapları, emirnameler, talep formları, listeler… Klaus’un işi, o listeleri düzenlemek, dosyalamak ve ilgili birimlere göndermekti.
Her bir kâğıt parçası, görünüşte masum bir idari işlemi temsil ediyordu. “Mülk Müsaderesi Formu 7B”. “İşgücü Tahsisi Emri 12C”. “Yer Değiştirme Listesi – Bölge 4”. Klaus, o kelimelerin arkasında yatan gerçekliği biliyordu. Müsadere, bir ailenin nesillerdir yaşadığı evden atılması demekti. İşgücü tahsisi, insanların köle gibi fabrikalarda çalıştırılması demekti. Yer değiştirme ise, yüzlerce, binlerce insanın hayvan vagonlarına doldurulup bilinmeyen bir geleceğe gönderilmesi anlamına geliyordu. O, kötülüğün muhasebecisi olmuştu.
Münih’teki o mahkeme salonunda hissettiği tiksinti, burada kronik bir mide bulantısına dönüşmüştü. Orada en azından bir yüz vardı, bir kurban, bir zalim. Burada ise her şey soyuttu. İnsanlar, birer rakama, birer isme indirgenmişti. Ve o, o isimleri her gün damgalıyordu. Çektiği her fotokopi, vurduğu her mühür, o devasa suç makinesinin bir parçasının daha yerine oturmasına yardım ediyordu.
Masasının karşısında oturan Çavuş Bauer, işini büyük bir şevkle yapıyordu. Kalın parmakları damgayı ustalıkla kavrıyor, her vuruşunda tatmin olmuş bir ses çıkarıyordu. Bauer için o kâğıtlar, birer görevdi. Düzen ve verimlilik demekti. “Richter, uyuyor musun?” diye homurdandı Bauer, Klaus’un elindeki listeye boş boş baktığını fark edince. “O liste öğleden önce Lojistik Departmanı’nda olmalı. Reich’ın tekerlekleri bizim sayemizde dönüyor, unutma.”
Klaus irkildi. “Dalmışım, Çavuş.” Listeye göz gezdirdi. Polonya’nın kırsal bölgelerindeki köylerden toplanacak tarım ürünlerinin listesiydi. Her köyün yanına, teslim etmesi gereken miktar yazılmıştı: Tonlarca buğday, patates, çavdar… O miktarların, köylüleri açlığa mahkûm edeceğini biliyordu. O tahıl, Almanya’daki askerleri ve sivilleri besleyecekti. Bir ulusun hayatta kalması için, bir başkasının açlıktan ölmesi gerekiyordu. Bürokrasi, o acımasız denklemi meşrulaştıran bir araçtı.
Öğle yemeği için kantine indiğinde, subayların masalarından yükselen kahkahaları duydu. Şnitzellerini yiyor, biralarını içiyor ve cepheden gelen zafer haberlerini konuşuyorlardı. Onlar için savaş, harita üzerinde ilerleyen renkli oklardan ibaretti. Klaus, yemeğini tek başına yedi. Yediği her lokma boğazında düğümleniyordu. O, bir zamanlar adalete inanan bir adamdı. Şimdi ise inandığı hiçbir şey kalmamıştı. Tanrı’ya inanmıyordu, insanlığa inanmıyordu, kendi ülkesine bile inanmıyordu. Yalnızca kâğıdın ezici gücüne inanıyordu. Kâğıt, vicdanı sustururdu. Kâğıt, sorumluluğu dağıtırdı. Kâğıt, en korkunç suçları bile sıradan birer idari göreve dönüştürürdü.
O akşam odasına döndüğünde, masasının üzerine bırakılmış yeni bir dosya yığını buldu. En üstteki dosyanın üzerinde kırmızı harflerle “Sonderbehandlung” (Özel Muamele) yazıyordu. Merakına yenik düşüp dosyayı açtı. İçindeki belgeler, diğerlerinden farklıydı. Bunlar müsadere ya da tahsis listeleri değildi. Bunlar, belirli kişilerin isimlerini, yaşlarını, mesleklerini ve “politik olarak güvenilmez” ya da “ırksal olarak aşağı” gibi notları içeriyordu. Listenin sonunda, bir trenin hareket saati ve varış yeri olarak belirtilen, daha önce hiç duymadığı bir kampın adı vardı. Belgenin altında, bir SS subayının imzası ve bir talimat notu bulunuyordu: “Listenin kopyaları oluşturulacak ve imha edilecek. Orijinal kayıt tutulmayacak.”
Klaus’un elleri titremeye başladı. Anlamıştı. O kelime, “Özel Muamele”, ölüm demekti. Ve o an, elinde, yüzlerce insanın ölüm fermanını tutuyordu. Bir anlığına, dosyayı alıp yakmayı düşündü. Onu kaybedebilir, yanlış yere gönderebilirdi. Lakin sonra ne olacaktı? Yerine başka bir onbaşı gelir, aynı işi yapardı. Belki de kendisi de o listelerden birine eklenirdi. Korku, iliklerine işledi. O, bir kahraman değildi. Münih’te sustuğu gibi, burada da susacaktı.
Dosyayı kapattı. Kalktı, odanın penceresine yürüdü. Dışarıda, Varşova’nın kararmış silüeti uzanıyordu. Bir yerlerde, o listelerdeki insanlar, hiçbir şeyden habersiz, belki de aileleriyle akşam yemeği yiyorlardı. Klaus, pencerenin camındaki yansımasına baktı. Gördüğü yüz, bir yabancıya aitti. Gözlerinde ne bir umut ne de bir isyan vardı. Yalnızca kâğıttan duvarların arkasına hapsolmuş bir ruhun boşluğu okunuyordu. O gece, Klaus Richter, kötülüğün en tehlikeli halinin, üniformalı canavarlar değil, masalarının başında sessizce görevlerini yapan sıradan insanlar olduğunu anladı. Ve kendisi de onlardan biriydi.
İsimler ve Fısıltılar
Bloomsbury, Londra, 1942
Oda küçük ve nemliydi. Tek penceresi, Londra’nın sisli ve gri gökyüzüne açılıyordu. Havada bayat çay, ıslak kağıt ve tütün kokusu hakimdi. Duvarlar, Avrupa haritaları, gazete kupürleri ve el yazısıyla doldurulmuş notlarla kaplıydı. O notların merkezinde, masasında oturan genç bir adam vardı. Simon Horowitz, yirmi dört yaşındaydı lakin gözleri, çok daha yaşlı bir adama aitti. O gözler, tanıklık ettiği ve dinlediği acıların ağırlığını taşıyordu.
Simon, üç yıl önce Hamburg’dan kaçmayı başarmış bir mülteciydi. Ailesi o kadar şanslı olamamıştı. Şimdi, Mültecilere Yardım Komitesi’nin bu küçük ofisinde gönüllü olarak çalışıyordu. Görevi, kıta Avrupası’ndan bir şekilde kaçmayı başaranların anlattıklarını kaydetmek, tercüme etmek ve ilgili birimlere raporlamaktı. Her gün, insanlığın en karanlık yüzüyle ilgili hikayeler dinliyordu. Her hikaye, kalbine yeni bir yara açıyor, lakin intikam ve adalet arzusunu daha da biliyordu.
O günkü misafiri, Polonya’dan kaçmış yaşlı bir kadındı. Bayan Anya Nowakowska. Yolculuğu aylar sürmüştü; yeraltı direniş ağları, sahte kimlikler, tehlikeli sınır geçişleri… Zayıf düşmüş bedeni titriyor, lakin gözlerindeki ateş sönmemişti. Simon, ona bir fincan sıcak çay uzattı ve not defterini önüne açtı.
“Lütfen,” dedi Simon, yumuşak bir Almanca ile. “Bana tanık olduğunuz her şeyi anlatın. En küçük detay bile önemli olabilir.”
Bayan Nowakowska, çay fincanını tutan ellerine baktı. “Nereden başlayayım, evlat? Cehennemin neresinden başlanır ki?” diye fısıldadı. Gettodaki yaşamı, açlığı, hastalıkları anlattı. Sonra sesi daha da kısıldı. “Sonra trenler gelmeye başladı. Bizi ‘doğuya, çalışmaya’ götüreceklerini söylediler. Lakin kimse geri dönmüyordu.”
Kadın, bindirildikleri hayvan vagonlarını, günlerce süren susuz ve havasız yolculuğu tarif etti. Sonunda vardıkları yeri tarif etmeye çalıştığında kelimeler boğazında düğümlendi. “Bir kamp… Adını tam hatırlamıyorum. Etrafı elektrikli tellerle çevriliydi. Bacalardan sürekli siyah bir duman tütüyordu. Kötü, tatlımsı bir koku vardı havada.”
Simon, kalemini kâğıdın üzerinde gezdirerek not alıyordu. “İsimler,” dedi yavaşça. “Orada görevli olanların isimlerini hatırlıyor musunuz? Herhangi bir subay, bir gardiyan?”
Bayan Nowakowska gözlerini kapattı, zihninin derinliklerine inmeye çalıştı. “Çok fazla yüz var… Hepsi birbirine karışıyor. Lakin bir tanesi… Diğerlerinden farklıydı.” Duraksadı. “Gençti. Yakışıklı bile denilebilirdi. Tertemiz bir üniforması, parlak çizmeleri vardı. Diğerleri bağırıp çağırırken o sakindi. Elinde bir eldiven olurdu, bazen de bir cop. İnsanları trenden inerken o seçerdi. Sağa… sola… Parmağının bir işaretiyle kimin yaşayacağına, kimin öleceğine karar verirdi.”
Simon’un kalemi durdu. Başını kaldırdı. “Seçim mi yapıyordu? Neye göre?”
“Anlayamadık. Bazen güçlü görünenleri bir tarafa, zayıfları diğer tarafa ayırırdı. Bazen de aileleri ayırırdı. Lakin bir şeye özel bir ilgisi vardı.” Kadının sesi bir fısıltıya dönüştü. “İkiz çocuklar. Trende ikiz gördüğünde gözleri parlardı. Onları annelerinden ayırır, başka bir yere götürürdü. Onları gören bir daha olmadı. Herkes ondan korkardı. Ona ‘Ölüm Meleği’ diyorlardı.”
“Ölüm Meleği,” diye tekrar etti Simon. Bu, daha önce duyduğu bir lakaptı, farklı tanıklıklarda üstü kapalı olarak geçmişti. Lakin ilk defa bu kadar net bir tanım duyuyordu. “Peki ya bir ismi? Hiç duydunuz mu?”
Yaşlı kadın başını iki yana salladı. “Hayır. Rütbesini söylüyorlardı. Sanırım yüzbaşıydı. Bir doktordu. Onu diğer doktorlarla konuşurken gördüm. Herkes ondan çekinirdi.”
Simon, defterine şunları yazdı: “Polonya’da bir kamp. Adı belirsiz. Seçim yapan SS doktor subay. Genç, yakışıklı. ‘Ölüm Meleği’ olarak biliniyor. İkiz çocuklara özel ilgi gösteriyor.”
O an için elindeki, bir fısıltıdan, bir gölgenin tarifinden ibaretti. Lakin Simon, o fısıltıların biriktiğini biliyordu. Bir gün, o fısıltılar bir araya gelip bir çığlığa dönüşecekti. Bir gün, o gölgenin bir ismi olacaktı. Ve o isim, onun listesinin en başına yazılacaktı.
Bayan Nowakowska gittikten sonra Simon, uzun bir süre pencereden dışarı baktı. Londra’ya bombalar yağıyordu. Savaş, kapılarına dayanmıştı. Lakin onun zihnindeki savaş, çok daha farklıydı. O, hafızanın ve adaletin savaşını veriyordu. Unutulmaya karşı bir savaştı bu. Her bir isim, her bir detay, o canavarların bir gün tarihin karanlığında kaybolup gitmemesi için atılmış bir çentikti. Elindeki deftere baktı. İçinde yüzlerce isim, yüzlerce acı vardı. Defterin kapağını kapattı. Henüz bilmiyordu ama o gün, Josef Mengele ile arasındaki görünmez ipin ilk düğümü atılmıştı. Biri, insanları rakamlara indirgerken; diğeri, rakamların arkasındaki insanları kurtarmak için isimleri biriktiriyordu. Kaçış ve kovalayış, farklı kıtalarda, birbirlerinden habersiz başlamıştı.
Bölüm 4 – Küllerin Krallığı ve Kırık Pusulalar
Rampanın Efendisi
Auschwitz-Birkenau, Polonya, Mayıs 1943
Josef Mengele için koku, ilk fark ettiği şeydi. Cephedeki kan ve çamur kokusuna benzemiyordu. Rostov’un donmuş topraklarının metalik ayazı gibi değildi. O koku, daha organik, daha endüstriyel bir karışımdı. Yanık etin o rahatsız edici tatlımsı kokusu, insan dışkısının ve dezenfektan olarak kullanılan klorun keskinliğiyle birleşip geniz yakan, kalıcı bir bulut oluşturuyordu. O koku, kampın kendisiydi. Auschwitz-Birkenau’nun nefesiydi.
Trenden indiğinde, parlak çizmeleri peronun çakıllarında hafif bir ses çıkardı. Üniforması kusursuzdu, ütü çizgisi jilet gibiydi. Hava, baharın ilk sıcaklığını taşıyordu lakin kampın üzerine çökmüş olan gölge, mevsimleri anlamsız kılıyordu. Gözlerini kampın üzerinde gezdirdi. Ufka kadar uzanan ahşap barakalar, birbiriyle kesişen dikenli tel örgüleri ve her şeyi bir gözetleme kulesi gibi izleyen, bacasından durmaksızın siyah bir duman salan devasa krematoryum binası. Burası bir kamp değildi. Burası bir fabrika idi. Hammaddesi insan, ürünü ise ölüm ve küldü.
Josef, bu manzaraya dehşetle ya da tiksintiyle bakmadı. O, muazzam bir potansiyel görüyordu. Frankfurt’taki enstitünün sınırlı imkânları, cephedeki sahra hastanesinin acil ve kaotik koşulları, burada yerini eşi benzeri görülmemiş bir fırsata bırakıyordu. Sınırsız denek materyali. Kontrol edilebilir bir ortam. Ve devletin tam desteği. Profesör Verschuer’in hayalini kurduğu, genetik bilimin sınırlarını zorlayacak o büyük deney, işte burada gerçekleştirilebilirdi.
“Hauptsturmführer Mengele, hoş geldiniz.” Yanına yaklaşan adam, kamp komutanı Rudolf Höss’tü. Höss, yorgun ve donuk gözlere sahip, işinin ağırlığı altında ezilmiş bir bürokrata benziyordu. Savaşçı değil, bir yöneticiydi. “Umarım yolculuğunuz rahat geçmiştir. Berlin, sizin gibi yetenekli bir doktorun buradaki çalışmalarımıza büyük katkı sağlayacağını düşünüyor.”
Josef, topuklarını birleştirerek kısa bir selam verdi. “Komutan. Reich’a hizmet etmek için buradayım. Buradaki olanakların, bilimsel araştırmalar için eşsiz olduğu söylendi.”
Höss, eliyle geniş bir alanı işaret etti. “Olanaklarımız geniştir, Hauptsturmführer. Her gün yeni transportlar gelir. Lojistik bir meydan okuma, size itiraf etmeliyim. Seçim sürecinde sizin gibi tıbbi bir göze ihtiyacımız var. Çalışabilecek olanları, diğerlerinden ayırmalıyız. Verimlilik esastır.”
Tam o sırada, uzaktan bir trenin tiz düdüğü duyuldu. Yeni bir transport geliyordu. Höss, neredeyse bıkkın bir ifadeyle içini çekti. “İşte, başlıyoruz. Size rampadaki işleyişi bizzat göstermek isterim. İlk deneyiminiz olacak.”
Rampaya yürüdüler. SS askerleri ve Kapo olarak adlandırılan mahkûm işbirlikçiler, pozisyonlarını almışlardı. Tren, gıcırdayarak ve buhar püskürterek durduğunda, bir anlık bir sessizlik oldu. Ardından, vagonların sürgülü kapıları büyük bir gürültüyle açıldı. İçeriden ilk çıkanlar, günlerce süren yolculuktan sersemlemiş, korku ve şaşkınlık içindeki insanlardı. Bir insan seli, ağlayarak, yalvararak, sevdiklerini arayarak platforma dökülmeye başladı. Köpekler havlıyor, SS erleri bağırarak kalabalığı sıraya sokmaya çalışıyordu.
Josef, o kaosu soğukkanlılıkla izliyordu. Onun gözleri, bireyleri görmüyordu. O, bir popülasyonu, genetik özelliklerin bir koleksiyonunu görüyordu. Cüceler, fiziksel deformasyonları olanlar, farklı göz renklerine sahip insanlar… Ve sonra onları gördü.
Kalabalığın içinde, birbirine sıkıca sarılmış, annelerinin eteğine yapışmış iki küçük kız. İkisi de aynı elbiseyi giyiyordu, ikisinin de saçları aynı şekilde örülmüştü. Birbirlerinin aynısıydılar. İkizler.
Josef’in kalbi bir anlığına farklı bir ritimle attı. O an, bir avcının avını gördüğü andı. Bir bilim insanının, aradığı o nadir numuneyi bulduğu andı. Bu, genetik bilimin kutsal kâsesiydi. Doğa, ona aynı genetik materyalden iki kopya sunuyordu. Biri kontrol grubu, diğeri deney grubu olabilirdi. Kalıtımın sırları, karşılaştırmalı anatominin en uç noktaları, o iki küçük bedende gizli olabilirdi.
Yanındaki SS subayına döndü. “O ikizleri,” dedi, sesi sakin lakin emrediciydi. “Ve annelerini. Onları kenara ayırın. Benim özel barakama götürülecekler.”
Subay emri yerine getirmek için uzaklaşırken, Josef’in bakışları kalabalığı taramaya devam etti. Elindeki deri eldivenli parmağıyla, bir orkestra şefinin zarafetiyle, insanların kaderini belirlemeye başladı. Sağ taraf, çalışabilecek olanlar için yaşam demekti. Sol taraf ise, duşlar olarak adlandırılan gaz odalarına giden yolu gösteriyordu.
Yaşlı bir adam, yalvaran gözlerle ona yaklaştı. “Doktor bey, ben güçlüyüm. Fırıncıyım. Çalışabilirim.”
Josef, adamın yüzüne bile bakmadı. Parmağı, tereddütsüz bir şekilde solu işaret etti. Yaşlı adam, Kapolar tarafından sürüklenirken, Josef’in dikkatini başka bir şey çekmişti. Başka bir çift ikiz. Bu kez ergenlik çağında iki oğlan. Onları da kenara ayırttı.
Rampadaki işi bittiğinde, güneş batmaya yüz tutmuştu. Peron boşalmış, geride yalnızca sahipsiz valizler, terk edilmiş bebek arabaları ve havada asılı kalan o tarif edilemez koku kalmıştı. Höss, yanına geldi. “İlk gün için oldukça verimliydiniz, Hauptsturmführer. Adaptasyonunuz takdire şayan.”
Josef, bakışlarını krematoryumun bacasından yükselen dumana çevirdi. “Burası benim için bir görev yeri değil, Komutan,” dedi. Sesi, yeni bir krallığın anahtarlarını eline almış bir hükümdarın özgüvenini taşıyordu. “Burası benim laboratuvarım.” O gün, Auschwitz-Birkenau bir kamp doktoru kazanmamıştı. Bir melek, kanatlarını külden ve kemikten bir krallığın üzerine germişti. Ve o krallıkta, bilim adına işlenecek dehşetin sınırı olmayacaktı.
Son Sığınak
Varşova Gettosu Altındaki Kanalizasyon, 1943
Karanlık, sıvı ve yoğundu. Leah Rosenbaum, hayatında hiç böyle bir karanlık görmemişti. O karanlık, yalnızca ışığın yokluğu değildi; umudun, havanın ve insanlığın yokluğuydu. Lağım suyunun dizlerine kadar gelen soğukluğu, bedenini uyuşturmuştu. Yanında, korkudan seslerini bile çıkaramayan Eva ve Miriam’ın küçük ellerini sımsıkı tutuyordu. Tek rehberleri, onlara para karşılığı yardım etmeyi kabul eden, yüzünü bile doğru düzgün göremedikleri Polonyalı direnişçi Jan’ın fısıltıları ve önlerindeki fenerin zayıf ışığıydı.
“Sessiz olun,” diye fısıldadı Jan. “Yukarıda devriyeler geziyor. En ufak bir ses, hepimizin sonu olur.”
Gettodaki o odada, kızlarını kaybetme korkusu Leah’a insanüstü bir cesaret vermişti. Biriktirdiği son birkaç mücevher parçasını, onları gettonun duvarlarının dışına çıkaracak bir kaçış için kullanmıştı. Plan basitti: Kanalizasyon hatlarını kullanarak şehrin “Aryan” tarafına geçecekler, orada başka bir temas kişisiyle buluşup sahte kimliklerle kırsala kaçacaklardı. Lakin planlar, kâğıt üzerinde basit görünürdü. Gerçeklik ise, lağım farelerinin sesleri, dayanılmaz koku ve her an basılma korkusuydu.
Eva, annesinin elini daha kuvvetli sıktı. O, sessizliğini koruyordu. Korkusu, onu içine kapatmış, bir taşa çevirmişti. Miriam ise titriyordu, bastırmaya çalıştığı hıçkırıklar göğsünde birikiyordu. “Anne, korkuyorum,” diye fısıldadı.
“Şşşt, bebeğim. Az kaldı. Güvende olacağız,” diye yalan söyledi Leah. Kendi korkusu, bir demir yumruk gibi boğazını sıkıyordu.
Saatler gibi gelen bir yürüyüşün ardından Jan durdu. Fenerini yukarıdaki bir mazgal kapağına tuttu. “Burası. Buradan çıkacağız. Yukarıdaki sokak sakin olmalı. Hızlı hareket etmeliyiz.”
Jan, bir levye yardımıyla mazgal kapağını yavaşça araladı. Dışarıdan gelen temiz hava ve gece serinliği, yüzlerine bir lütuf gibi çarptı. Jan, önce kendi çıktı, etrafı kolaçan etti. Sonra aşağıya seslendi. “Temiz. Çabuk olun.”
Leah, önce Eva’yı, sonra Miriam’ı yukarı itti. Kendisi de son bir gayretle dışarı tırmandığında, özgürlüğün tadını çıkaracak bir an bile bulamadı. Sokağın köşesinden dönen iki Alman devriyesinin farları, tam üzerlerine vurdu.
“Halt! Stehen bleiben!” (Dur! Kımıldama!)
Jan, bir an bile tereddüt etmeden ara sokağa doğru koşmaya başladı. Askerlerden biri peşinden ateş ederken, diğeri tüfeğini onlara doğrultmuştu. Kaçış bitmişti. Leah, kızlarını arkasına alıp kollarını onlara siper etti. O an, bütün gücünün tükendiğini hissetti. Kanalizasyondaki çamur ve pislik içinde yeşertmeye çalıştığı o cılız umut, bir sokak lambasının acımasız ışığı altında sönüp gitmişti.
Onları yakaladıklarında kimlik sormadılar. Üzerlerindeki sarı yıldızlar sökülmüştü, lakin gettodan geldikleri her hallerinden belliydi. Onları bir toplama merkezine götürdüler. Orada, kendileri gibi yakalanmış yüzlerce insanla birlikte, günlerce soğuk bir depoda bekletildiler.
Ve sonra tren geldi.
Hayvan vagonuna tıkıldıklarında, Leah kızlarına son bir kez sarıldı. Artık yalan söylemiyordu. Masal anlatmıyordu. Yalnızca fısıldıyordu: “Birbirinizi hiç bırakmayın. Ne olursa olsun, birbirinizi bırakmayın.”
Yolculuk, bir kâbusun içinden geçmek gibiydi. Karanlık, susuzluk, açlık ve korkunun yarattığı o insanlık dışı ortamda, Eva ve Miriam birbirlerine bir can simidi gibi sarıldılar. Leah, bütün gücünü onlara moral vermeye harcadı. Zihnindeki bütün güzel anıları, babalarıyla geçirdikleri günleri, eski evlerinin kokusunu onlara anlattı. Sanki kelimeler, onları o cehennem vagonundan çıkarıp başka bir zamana, başka bir yere götürebilirdi.
Vagonun kapıları açıldığında, yüzlerine vuran ışık ve temiz hava, bir kurtuluş değil, yeni bir kâbusun başlangıcıydı. Platformda onları bir kaos bekliyordu. Bağıran askerler, havlayan köpekler, ağlayan insanlar… Leah, kızlarının ellerini o kadar sıkı tutuyordu ki, tırnakları avuçlarına batıyordu.
Kalabalığın içinde itilip kakılırken, onları bir sıraya soktular. Sıranın başında, beyaz eldivenli, tertemiz üniformalı bir subay duruyordu. Subay, sıkılmış bir ifadeyle insanları sağa ve sola ayırıyordu. Leah, onun ne yaptığını anlamaya çalışırken, subayın gözleri birden onların üzerinde sabitlendi.
O bakışta, Leah daha önce görmediği bir şey gördü. Ne nefret ne de öfke vardı. Tuhaf, soğuk bir merak, bir koleksiyoncunun nadir bir pul bulduğundaki parıltısı vardı o gözlerde. Subay, onlara doğru bir adım attı.
“Zwillinge,” dedi, sesi sakindi. İkizler.
Bir asker gelip Leah’ın koluna yapıştı. Onu sıradan dışarı çekerken, başka bir asker kızların ellerinden tuttu.
“Hayır! Bırakın çocuklarımı!” diye çığlık attı Leah. Bütün gücüyle çırpınıyordu. “Onlar benim! Bırakın!”
Eva ve Miriam, annelerine uzanmaya çalışıyor, korkuyla ağlıyorlardı. “Anne! Anne!”
Lakin askerlerin elleri demir gibiydi. Leah’ı bir yöne, kızları başka bir yöne sürüklüyorlardı. Leah’ın son gördüğü şey, o yakışıklı, soğuk yüzlü subayın, ağlayan kızlarına doğru eğilip onlara sakin bir sesle bir şeyler söylemesiydi. Sonra kalabalığın içinde kayboldular. Leah’ın çığlıkları, binlerce çığlığın arasında eriyip gitti. O an, bir anne için dünyadaki bütün cehennemlerin en kötüsü başlamıştı.
Mürekkebin Ağırlığı
Reich Güvenlik Baş Dairesi (RSHA), Berlin, 1943
Klaus Richter’in dünyası, kâğıt kokusu ve damga mürekkebinin keskin kokusuyla sınırlıydı. Terfi etmişti. Varşova’daki “verimli” çalışmalarının ardından, operasyonun kalbine, Berlin’deki Reich Güvenlik Baş Dairesi’ne atanmıştı. Odası daha büyüktü, masası daha gösterişliydi. Lakin işin kendisi değişmemişti, yalnızca ölçeği büyümüştü. Artık tek tek köylerin ya da şehirlerin değil, bütün Avrupa’nın “yeniden yerleştirme” lojistiğiyle ilgileniyordu.
Her sabah masasına konan dosyalar, insanlığın iflasının birer belgesiydi. Fransa’dan, Hollanda’dan, Yunanistan’dan, Macaristan’dan kalkan trenlerin listeleri, vagon sayıları, içindeki “birimlerin” dökümü… “Birim” kelimesini kullanıyorlardı. İnsanlar, artık birim olarak adlandırılıyordu. Kelimeler, gerçeği örtmek için birer kalkandı. Klaus, o kalkanın arkasına sığınmayı öğrenmişti.
İşi, bu listeleri kontrol etmek, ilgili kamplara giden trenlerin programlarını koordine etmek ve her şeyin Alman verimliliğine yakışır bir şekilde işlemesini sağlamaktı. O, büyük makinenin hayati bir dişlisiydi. Tıkır tıkır işleyen, sorgulamayan, görevini yapan bir dişli. Münih’teki idealist genç hukukçu, çoktan ölmüş ve Berlin’in bürokratik mezarlığına gömülmüştü.
Bir gün, masasına gelen kalın bir dosyayı açtı. “Aktion Reinhardt” operasyonunun tamamlanmasının ardından boşaltılan Varşova Gettosu’ndan gönderilen son transportların nihai raporlarıydı. İsimleri, rakamları, tarihleri gözden geçirirken mekanik bir şekilde çalışıyordu. Lakin bir isim, gözüne takıldı. Leah Rosenbaum ve ikiz kızları, Eva ve Miriam.
Bir an duraksadı. Zihninin bir köşesinden, yıllar önce Münih’teki o mahkeme salonundaki yaşlı saat ustası Samuel Lieberman’ın titrek yüzü geçti. Klaus, bir şekilde, o davanın ardından ailenin akıbetini gayriresmi yollardan takip etmişti. Lieberman’ın damadının, Jakob Rosenbaum’un bir kumaş dükkânı olduğunu ve Kristal Gece’de dükkânının yerle bir edildiğini duymuştu. Şimdi ise karısının ve çocuklarının isimleri, önündeki ölüm listesindeydi.
Klaus’un eli, listenin üzerinde donakaldı. Bir anlığına, o isimler birer rakam olmaktan çıktı. Bir aile, bir trajedi, bir hayat gözlerinin önünde canlandı. Midesinde eski bir sızı hissetti. Vicdan denen o körelmiş organ, son bir kez kasılmıştı. Dosyayı kapatıp bir kenara atabilir, görmezden gelebilirdi. Lakin ne değişecekti? Tren çoktan yola çıkmış, varacağı yere varmıştı.
Karşısında oturan Çavuş Bauer, her zamanki gibi neşeyle çalışıyordu. “Ne o, Richter? Hayalet mi gördün?” diye takıldı. “O Polonya listeleri insanın içini karartıyor. Neyse ki yakında hepsini temizlemiş olacağız. Sonra belki daha medeni bir yere, Paris’e falan tayin ediliriz.”
Klaus cevap vermedi. Elini uzattı, ağır pirinç damgayı aldı. Damganın altındaki mürekkepli süngere bastırdı. Sonra, Rosenbaum ailesinin isminin de olduğu sayfanın üzerine o damgayı indirdi. “İŞLEM TAMAMLANDI.” Kırmızı mürekkep, kâğıda bir kan lekesi gibi yayıldı.
O gün, işten sonra evine gitmedi. Berlin’in karartılmış sokaklarında saatlerce yürüdü. Hava saldırısı sirenleri çaldığında bile bir sığınağa girmedi. Sadece yürüdü. Sanki attığı her adımla, ellerine bulaşan o görünmez mürekkebi silebileceğini umuyordu. Lakin mürekkep silinmiyordu. O, ruhuna işlemişti. O gece, Klaus Richter, kötülüğün en korkunç yanının gürültülü vahşet değil, sessiz ve düzenli bir şekilde işlenmesi olduğunu bir kez daha anladı. Ve o sessizliğin en sadık hizmetkârlarından biriydi.
Haritadaki Siyah Nokta
Mültecilere Yardım Komitesi Ofisi, Londra, 1944
Simon Horowitz’in ofisindeki harita, artık kırmızı iğnelerle doluydu. Her bir iğne, bir tanıklığı, bir fısıltıyı, bir acı parçasını temsil ediyordu. Lakin haritanın güney Polonya kısmında, Krakow yakınlarında bir nokta vardı ki, orası diğerlerinden farklıydı. Oraya sapladığı iğne, siyahtı. Auschwitz.
Son bir yılda, o ismin etrafında dönen fısıltılar, bir fırtınaya dönüşmüştü. Kaçmayı başaran az sayıdaki Polonyalı direnişçi, Slovak Yahudisi ya da cesur bir demiryolu işçisi… Anlattıkları hikayeler, aklın sınırlarını zorluyordu. Lakin hepsi aynı dehşet verici noktada birleşiyordu: Seçimler, gaz odaları, krematoryumlar ve her şeyin merkezinde duran o korkunç verimlilik.
Simon, artık sadece hikayeler dinlemiyordu. O, bir istihbarat analisti gibi çalışıyordu. Gelen bilgileri çapraz kontrol ediyor, isimleri, tarihleri, rütbeleri karşılaştırıyordu. Listeler oluşturuyordu. Kampların komutanlarının, gardiyanların, doktorların listeleri. O liste, onun kutsal metni, adalet arayışının manifestosuydu.
Bir akşam, ofiste tek başına çalışırken kapı çalındı. Gelen, MI6’dan, yani İngiliz gizli servisinden Yüzbaşı Davies’ti. Davies, Simon’un komitesiyle gayriresmi bir bilgi alışverişi içindeydi. Mültecilerin anlattıkları, savaşın gidişatı için değerli istihbarat kırıntıları taşıyabiliyordu.
“İyi akşamlar, Horowitz,” dedi Davies, ıslak pardösüsünü çıkarırken. “Yine geç saatlere kalmışsın.”
“Savaş uyumuyor, Yüzbaşı,” dedi Simon, yorgun bir şekilde. “Yeni bir şey mi var?”
Davies, masaya küçük, rulo haline getirilmiş bir kâğıt parçası bıraktı. “Varşova’daki kaynaklarımızdan geldi. Bir şekilde dışarı sızdırılmış. Sanırım ilgini çekecektir.”
Simon, ruloyu dikkatle açtı. Kâğıt, bir sigara kâğıdı kadar inceydi. Üzerindeki yazılar, iğne ucu kadar küçük harflerle yazılmıştı. Yazıyı yazan, Auschwitz’in içindeki bir Sonderkommando üyesiydi. Yani, gaz odalarında çalışmaya zorlanan ve belirli aralıklarla kendileri de öldürülen Yahudi mahkûmlardan biri. O kâğıt parçası, cehennemden gönderilmiş bir mektuptu.
Mektup, gazlama sürecini, cesetlerin yakılmasını ve o korkunç rutini akıl almaz bir soğukkanlılıkla anlatıyordu. Simon, okudukça midesi kasılıyordu. Lakin mektubun sonunda, daha önce hiç duymadığı kadar net bir detay vardı:
“…Seçimleri yapan doktorlardan biri diğerlerinden farklı. İsmi Mengele. Hauptsturmführer Josef Mengele. Diğerleri sarhoş ya da kaba saba adamlarken, o her zaman zarif ve sakin. Klasik müzik ıslık çalarak seçim yapar. Özellikle ikizlere ve cücelere takıntılı. Onları gaz odalarına göndermiyor. Onları kendi ‘hayvanat bahçesine’, yani deney barakasına alıyor. Orada onlara ne yaptığı, Tanrı’nın bile bilmek istemeyeceği bir sır…”
Simon, o ismi defalarca okudu. Josef Mengele.
Sonunda, gölgenin bir adı vardı. ‘Ölüm Meleği’nin kimliği belli olmuştu. O isim, zihninde bir çekiç gibi yankılandı. Kalktı, duvardaki haritaya yürüdü. Siyah iğnenin yanına, küçük bir kâğıt parçası daha iliştirdi. Üzerine titrek bir el yazısıyla o ismi yazdı: JOSEF MENGELE.
Yüzbaşı Davies, Simon’un omuzuna elini koydu. “Biliyorum, bu ağır bir yük, evlat. Lakin bu bilgiler önemli. Bir gün, savaş bittiğinde, bu isimler adalete teslim edilecek.”
Simon, haritadan gözlerini ayırmadan cevap verdi. “Adalet,” diye fısıldadı. O kelime, ağzında yabancı bir tat bırakmıştı. “Yüzbaşı, bu adamlar için geleneksel adalet yeterli olur mu? Onların suçlarını tartacak bir terazi, bu dünyada var mı?”
Davies cevap veremedi. Ofiste derin bir sessizlik oldu. Dışarıda, Londra’nın üzerine yağmur yağıyordu. Simon Horowitz, o gece uyumadı. Defterine, en başa, büyük harflerle yeni bir isim yazdı. Artık arayışının bir yüzü, bir hedefi vardı. Kaçış ne kadar uzun sürerse sürsün, kovalayış da o kadar inatçı olacaktı. Savaşın gürültüsü içinde, bir avcı, avının ismini öğrenmişti. Ve o ismi asla unutmayacaktı.
Bölüm 5 – Çöken Duvarlar ve Dağılan Gölgeler
Bilimin Götürülüşü
Auschwitz-Birkenau, Ocak 1945
Ufuk, doğuda, aralıksız bir şekilde turuncuya boyanıyordu. Lakin o renk, bir şafağın müjdecisi değildi. Sovyet topçusunun cehennem ateşinin yansımasıydı. Her bir gümbürtü, zemini hafifçe titretiyor, Josef Mengele’nin laboratuvarındaki cam kavanozların içinde yüzen organların ve doku örneklerinin belli belirsiz sallanmasına neden oluyordu. Dışarıdaki panik, kampın yönetimini bir karınca yuvası gibi dağıtmıştı. SS subayları koşturuyor, belgeler yakılıyor, emirler bağırış çağırış içinde kayboluyordu. Josef ise, fırtınanın merkezindeki o mutlak sükûnet anını yaşıyordu. Onun için çöküş, bir son değil, bir lojistik problemdi.
Masasının üzeri, titizlikle etiketlenmiş yüzlerce cam slayt, kan örnekleri içeren tüpler ve formaldehit içinde muhafaza edilen patolojik numunelerle kaplıydı. Bunlar onun hazinesiydi. Heterokromi (farklı göz renkleri) üzerine yaptığı çalışmanın kanıtı olan bir dizi göz, cüce bir ailenin iskeletlerinden alınmış doku örnekleri, ikizler üzerinde yaptığı deneylerin sonuçlarını gösteren ayrıntılı şemalar… Bunlar, insanlığın genetik sırlarına açılan kapılardı. O kapıların düşmanın eline geçmesine izin veremezdi.
“Daha hızlı!” diye seslendi, yardımcısı olarak kullandığı mahkûm doktor Miklos’a. “Sandıklar sağlam olmalı. Her bir numune paha biçilmezdir. Kırılacak bir şey istemiyorum.”
Miklos, açlıktan ve yorgunluktan bir iskelete dönmüş bedeniyle itaatkâr bir şekilde çalışıyordu. Gözlerinde korku ve nefretin ötesinde, her şeyi anlamsız kılan bir boşluk vardı. O, Mengele’nin deneylerinin hem tanığı hem de bir parçasıydı. Şimdi ise, kendi halkının kalıntılarının paketlenmesine yardım ediyordu.
Josef, eline aldığı bir dizi sulu boya resmi dikkatle inceliyordu. Noma (çene kangreni) hastalığından muzdarip Çingene çocukların yüzlerini gösteren resimlerdi. Hastalığın ilerleyişini aşama aşama gösteren, korkunç derecede detaylı çizimlerdi. Josef, o resimlere bir sanat eseri gibi bakıyordu. Bilimin soğuk, estetik bir belgesi. “Bunları ayrı bir kutuya koyun,” diye emretti. “Berlin’e, Profesör Verschuer’e ilk fırsatta ulaştırılmalı. Çalışmamın en önemli parçalarından.”
Kapı sertçe açıldı ve içeriye telaş içinde bir SS-Obersturmführer daldı. “Mengele! Ne yapıyorsun burada? Komutan, bütün hassas belgelerin imha edilmesini emretti! Ruslar birkaç kilometre ötede. Kampı tahliye ediyoruz. Mahkûmlar batıya doğru ölüm yürüyüşüne çıkarılacak.”
Josef, başını kaldırmadan işine devam etti. “Bunlar imha edilecek belgeler değil, Obersturmführer. Bunlar, Alman biliminin geleceği. Reich için, savaşın kendisinden daha değerli bir hazine.”
Subay, masanın üzerindeki kavanozlara ve kanlı şemalara tiksintiyle baktı. “Delirmişsin sen. Bunlar, Lahey’de boynuna ilmeği geçirecek kanıtlardan başka bir şey değil.”
Josef, nihayet başını kaldırdı ve gözlerini subaya dikti. Bakışları o kadar soğuk, o kadar kendinden emindi ki, subay bir an irkildi. “Geleceği göremeyenler, şimdiki zamanın paniğine kapılırlar. Savaşlar gelir geçer. Lakin safkan bir ırk yaratma misyonu ebedidir. Benim çalışmam, o misyonun temel taşıdır. Şimdi, eğer yardım etmeyeceksen, yolumdan çekil.”
Subay, bir an tereddüt etti. Mengele’nin kamptaki nüfuzu ve Berlin’deki bağlantıları biliniyordu. Onunla tartışmak akıl kârı değildi. Homurdanarak odadan çıktı.
Josef, işine geri döndü. Kendi elleriyle, en değerli gördüğü numuneleri içeren iki ağır sandığı hazırladı. Onları, kampın kargaşası içinde batıya, Reich’ın hala ayakta olan topraklarına göndermenin bir yolunu bulmalıydı. Geri kalan her şey – barakalar, insanlar, tanıklar – önemsizdi. Onlar, deneyin harcanabilir parçalarıydı. Önemli olan, verilerdi. Önemli olan, bilimdi.
Laboratuvarından son kez çıkarken, krematoryumların bacalarından artık duman tütmediğini fark etti. O sürekli koku dağılmaya başlamıştı. Yerini, yaklaşan savaşın barut kokusu ve donmuş toprağın temiz ayazı alıyordu. Krallığı yıkılıyordu. Lakin o, bir kral gibi değil, değerli notalarını alevlerden kurtaran bir besteci gibi davranıyordu. Müzik bitmemişti. Yalnızca orkestra dağılıyordu. Yeni bir orkestra bulmak, onun için bir zaman meselesiydi. Elindeki sandıklara baktı. Partisyonlar güvendeydi.
Kardan Adamlar ve Kırmızı Ordu
Auschwitz-Birkenau’daki Çocuk Barakası, 27 Ocak 1945
Soğuk, tahta ranzaların aralıklarından sızıp iliklerine işliyordu. Miriam, titreyen bedenini ikiz kardeşi Eva’ya daha çok yapıştırdı. Artık on bir yaşındaydılar, lakin zamanın onlar için bir anlamı kalmamıştı. Zaman, iğnelerin batması, kan alınması, tuhaf ölçümler yapılması ve “Doktor Amca” dedikleri o adamın soğuk gözleriyle incelenmeleri arasında geçen bitmek bilmeyen bir döngüydü.
Lakin son birkaç gündür bir şeyler farklıydı. Doktor Amca ve diğer beyaz önlüklü adamlar ortalıkta görünmüyordu. Onlara yemek getiren Kapolar bile telaşlı ve korkmuş görünüyorlardı. Geceleri duydukları o korkunç çığlıklar kesilmişti. Onun yerine, uzaktan gelen ve yeri titreten bir gümbürtü vardı.
Barakanın diğer çocukları da sessiz ve korku içindeydi. Kimse ne olduğunu anlamıyordu. Bazıları, herkesi başka bir yere götüreceklerini fısıldıyordu. Bazıları ise, askerlerin geri dönüp hepsini vuracağını söylüyordu. Eva, her zamanki gibi sessizdi. Gözlerini bir noktaya dikmiş, sanki başka bir dünyadaydı. O, acıyla başa çıkmanın bir yolunu bulmuştu: Kendini kapatmak. Miriam ise öyle değildi. O, her şeyi hissediyor, her sesten bir anlam çıkarmaya çalışıyordu.
O sabah, barakanın kapısı açıldığında içeri giren, alıştıkları SS üniformalı bir gardiyan değildi. Üzerinde farklı, yeşil renkli bir üniforma, başında kürklü bir kalpak olan bir askerdi. Yüzü yorgun, kirli ve şaşkındı. Elindeki tüfeği, bir tehdit unsuru gibi değil, bir baston gibi tutuyordu. Asker, içerideki iskelete dönmüş çocukları gördüğünde yüzündeki ifade donakaldı. Ağzından Rusça bir şeyler mırıldandı, bir küfür ya da bir dua.
Arkasından başka askerler de içeri girdi. Dilleri farklıydı, üniformaları farklıydı. Çocuklar korkuyla geriye çekildi. Miriam, Eva’nın elini öyle bir sıktı ki, kardeşi acıyla inledi. Yeni gelenler, kötü adamlar mıydı? Onlara daha mı kötü şeyler yapacaklardı?
Askerlerden biri, yaşlıca olanı, cebinden bir parça ekmek çıkardı ve yavaşça onlara doğru uzattı. Hiç kimse hareket etmedi. Yıllardır onlara gösterilen tek ilgi, ya bir iğnenin ucunda ya da bir copun ucunda gelmişti. Şefkat, unuttukları bir dildi.
Asker, ekmeği yavaşça yere bıraktı ve geri çekildi. Birkaç saniyelik bir sessizliğin ardından, en cesur olan çocuklardan biri sürünerek ekmeğe yaklaştı ve bir hayvan gibi kapıp bir köşeye çekildi. O an, bir barajın yıkılması gibiydi. Diğer çocuklar da ranzalarından inip askerlere doğru ilerlemeye başladılar. Bir umut kırıntısı, o küçük bedenlerde yeniden canlanmıştı.
Eva ise yerinden kımıldamadı. Miriam, onun kolundan çekiştirdi. “Eva, kalk. Bize ekmek veriyorlar. Gidelim.”
Eva, boş gözlerle kardeşine baktı. “Annem nerede?” diye fısıldadı. O, kurtuluşu değil, kaybettiklerini arıyordu. Annesinin onları ayırdıkları o rampadaki son çığlığı, kulağından hiç gitmemişti.
Miriam’in gözleri doldu. O da annesini istiyordu. Lakin şimdi, hayatta kalmaları gerektiğini biliyordu. Kardeşini zorla ayağa kaldırdı. Birlikte, titrek adımlarla dışarı çıktılar.
Yıllardır ilk defa, dikenli tellerin ötesini görüyorlardı. Kar, her yeri bir kefen gibi örtmüştü. Barakaların arasında, askerler tarafından bırakılmış ya da ölmüş mahkûmların donmuş bedenleri yatıyordu. Hava, yanık et kokusu yerine, taze kar ve çam ağacı kokusuyla doluydu. Her yer sessizdi. Uğursuz, sağır edici bir sessizlik.
Bir grup asker, bir kardan adam yapmaya çalışıyordu. Soğuktan ve gördükleri dehşetten akıllarını korumak için yaptıkları çocukça bir eylemdi. Miriam, bir anlığına o kardan adama baktı. Gözleri ve ağzı, kömür parçalarından yapılmıştı. Gülümsüyordu. O gülümseme, o kadar yersiz, o kadar gerçek dışıydı ki, Miriam ne hissedeceğini bilemedi.
Bir Sovyet subayı, yanlarına bir tercümanla geldi. Tercüman, çocuklara Yidiş dilinde seslendi. “Artık güvendesiniz. Savaş bitti. Özgürsünüz.”
Özgürlük. Kelimenin Miriam için bir anlamı yoktu. Annesi olmadan, babası olmadan, eski hayatları olmadan özgür olmak ne demekti? Eva’nın elini daha sıkı tuttu. Onların sahip olduğu tek şey, birbirleriydi. O külden krallıktan geriye kalan tek şey, o ikiz bağdı. Kardan adamın gülümseyen yüzüne baktılar. Kurtuluş, bir bayram değil, enkazın altından çıkan yaralı bir çocuğun şaşkınlığı ve acısıydı. Yolculukları bitmemişti. Belki de asıl yolculuk, şimdi başlıyordu.
Kırılan Porselenler
Günzburg, Bavyera, Bahar 1945
Irene Mengele, porselen fincanını tabağına koyarken elinin titrememesine özen gösterdi. Fincanın tabağa çarparken çıkardığı o hafif tıkırtı, salondaki gergin sessizlikte bir patlama gibi yankılandı. Pencerenin dışından, Amerikan tanklarının paletlerinin kasabanın arnavutkaldırımlı sokaklarında çıkardığı gürültü ve ara sıra duyulan İngilizce komutlar geliyordu. Savaş, kapılarına dayanmıştı. O yenilmez denen Wehrmacht, o görkemli Reich, bir kâğıttan kale gibi çökmüştü.
Karşısında oturan, kasabanın belediye başkanının karısı Frau Huber, sinirle yelpazesini sallıyordu. “İnanılır gibi değil,” diye fısıldadı. “Amerikalılar, kendi evlerimizde bize emir veriyorlar. Dükkânları yağmalıyorlar. Bu bir utanç.”
Irene, bir şey söylemedi. O, utançtan çok korku hissediyordu. Kocası Josef’ten aylardır doğru düzgün bir haber alamıyordu. En son, Doğu Cephesi’nde önemli bir görevde olduğunu söyleyen kısa bir mektup gelmişti. Ordu dağılmış, iletişim hatları kopmuştu. Josef yaşıyor muydu? Esir mi düşmüştü? O belirsizlik, Irene’in içini bir kurt gibi kemiriyordu.
O, kocasını bir kahraman olarak biliyordu. Vatanı için cephede yaralı askerleri iyileştiren, bilime adanmış parlak bir doktordu. Ailesine düşkün, oğulları Rolf’u seven, klasik müzik dinlemekten hoşlanan zarif bir adamdı. Komşuları, arkadaşları, herkes ona saygı duyardı. Auschwitz diye bir yerden, orada yapılanlardan haberi yoktu. Onun için o isimler, kocasının görev yaptığı uzak, isimsiz yerlerden ibaretti. Savaşın karanlık yüzü, onların Günzburg’daki düzenli ve müreffeh hayatlarına hiç sızmamıştı.
Şimdi ise o karanlık, kapılarına dayanmıştı. Amerikalılar, kasabadaki bütün Nazi Partisi üyelerini ve SS subaylarının ailelerini sorguluyorlardı. Her an kendi kapılarının da çalınabileceğini biliyordu.
“Josef’ten bir haber var mı, canım?” diye sordu Frau Schmidt, sesi yapmacık bir şefkatle doluydu.
Irene, başını iki yana salladı. “Hayır. En son Ocak ayında yazmıştı. Görevinin başında olduğunu söylüyordu.”
İçeri hizmetçi girdi, yüzü kireç gibiydi. “Hanımefendi,” dedi titrek bir sesle. “Kapıda iki Amerikan subayı var. Sizi görmek istiyorlar.”
Salondaki porselen fincanların şıngırtısı kesildi. Bütün gözler Irene’e döndü. O an gelmişti. Irene, derin bir nefes aldı, duruşunu dikleştirdi. O, bir SS-Hauptsturmführer’in karısıydı. Zayıflık gösteremezdi. “Misafirleri içeri al, Greta,” dedi, sesi beklediğinden daha kararlı çıkmıştı.
İçeri giren iki subay, genç ve yorgun görünüyorlardı. Lakin gözlerindeki ifade sertti. Biri, elindeki listeye bakarak konuştu. “Bayan Irene Mengele?”
“Benim.”
“Kocanız SS-Hauptsturmführer Josef Mengele. Doğru mu?”
“Evet. Kocam Wehrmacht’ta görevli bir doktordur.” Wehrmacht kelimesini vurgulamıştı. SS, artık tehlikeli bir kelimeydi. Wehrmacht ise sıradan ordu demekti. Daha az kirliydi.
Subay, alaycı bir şekilde gülümsedi. “Wehrmacht, öyle mi? Bizdeki kayıtlarda, Auschwitz-Birkenau toplama kampında görevli bir SS doktoru olarak geçiyor. Belki o yer size bir şeyler hatırlatır?”
Irene’nin kanı çekildi. Auschwitz. O ismi duymuştu. Radyoda, fısıltı gazetelerinde geçmişti. Lakin bir ölüm kampı olarak değil, bir çalışma kampı olarak. Josef’in orada ne işi olabilirdi ki? “Bir yanlışlık olmalı,” dedi. “Kocam bir bilim insanıdır. O, hayat kurtarır.”
Diğer subay, daha sert bir sesle konuştu. “Bayan, kocasının suçlarından haberi olmayan Alman kadınlarının hikayelerini dinlemekten sıkıldık. Kocanızın nerede olduğunu biliyor musunuz?”
“Hayır, bilmiyorum.”
Subay, Irene’e doğru bir adım attı. “Bulunduğu zaman, Nürnberg’de yargılanacak. Savaş suçlusu olarak. Size tavsiyemiz, onunla iletişime geçmeye çalışmamanız. Ona yardım etmeniz, sizin için de ciddi sonuçlar doğurur. Anlaşıldı mı?”
Irene, sadece başını sallayabildi. Subaylar, son bir kez odayı süzdükten sonra arkalarını dönüp gittiler. Onlar gittikten sonra, odadaki kadınlar bir süre sessiz kaldılar. Sonra, birer birer, sudan bahanelerle kalkıp gitmeye başladılar. Kimse, bir savaş suçlusunun karısıyla aynı odada bulunmak istemiyordu.
Irene, salonda tek başına kaldığında, masanın üzerindeki porselen takıma baktı. O narin, desenli fincanlar, onun eski hayatını simgeliyordu. Güvenli, düzenli, saygın bir hayat. Şimdi o hayat, tuzla buz olmuştu. Elini uzattı ve bir fincanı aldı. Parmaklarının arasında bir an evirip çevirdi. Sonra, yavaşça elini açtı. Fincan, parke zemine düşüp yüzlerce parçaya ayrıldı. O ses, kendi içinde kırılan bir şeyin sesiydi. İnandığı adam, bildiği dünya, hepsi birer yalandan ibaretti.
Kâğıt Ateşi
Berlin Harabeleri, Nisan 1945
Klaus Richter, küllerin ve tozun içinde nefes almayı öğrenmişti. Bir zamanlar Avrupa’nın kalbi olan Berlin, şimdi can çekişen, enkaz yığını bir bedenden farksızdı. Sovyet topçusunun gümbürtüsü, şehrin ölüm marşı gibiydi. Reich Güvenlik Baş Dairesi’nin görkemli binası, artık iskeleti çıkmış, yanık bir harabeydi. Lakin Klaus, hala oradaydı. Lakin görevi için değil. Kendi geçmişini yok etmek için.
Bodrum katındaki arşiv odası, bombalardan nispeten daha az hasar görmüştü. Günlerdir, tek başına, bir fenerin zayıf ışığında çalışıyordu. İşi basitti: Kendi imzasını, kendi parafını taşıyan her belgeyi bulup yok etmek. O, hayalet olmak istiyordu. Savaş bittiğinde, Klaus Richter diye bir bürokratın hiç var olmamasını sağlamak istiyordu.
Elleri, dosya tozundan ve isten kapkara olmuştu. Yüzlerce, binlerce dosyayı karıştırıyordu. “Yer Değiştirme” listeleri, “Özel Muamele” emirleri, Auschwitz’e, Treblinka’ya, Sobibor’a giden trenlerin lojistik planları… Her bir kâğıt parçası, onun suç ortaklığının bir kanıtıydı. O kâğıtlar, on binlerce insanın ölüm fermanıydı ve her birinin bir köşesinde, onun düzgün, okunaklı imzası vardı.
Bir varilin içinde ateş yakmıştı. Bulduğu belgeleri, teker teker o ateşe atıyordu. Kâğıtlar önce kıvrılıyor, sonra alev alıp siyah küllere dönüşüyordu. Leah Rosenbaum ve ikiz kızlarının isminin geçtiği o listeyi ateşe atarken bir an bile tereddüt etmedi. O, bir vicdan muhasebesi yapmıyordu. O, bir kanıt karartma operasyonundaydı.
Bir an, yorgunluktan duvara yaslandı. Gözlerini kapattı. Münih’teki o ilk dava, Başsavcı Yardımcısı Schmidt’in alaycı gülümsemesi, Varşova’daki sonsuz kâğıt yığınları… Bütün hayatı, bir dizi korkakça tavizden ibaretti. Rüzgârla birlikte eğilmeyi öğrenmişti. Kırılmamıştı. Şimdi ise, o rüzgâr dinmek üzereydi ve o, geride hiçbir iz bırakmamak için çabalıyordu.
Bodrumun merdivenlerinden gelen ayak sesleriyle irkildi. Fenerini söndürdü ve bir dosya dolabının arkasına saklandı. Gelenler, onun gibi geçmişlerini silmeye çalışan başka subaylar mıydı? Yoksa şehre girmiş ilk Sovyet askerleri mi? Kalbi, göğüs kafesini delercesine atıyordu.
Gelen, eski Çavuşu Bauer’di. Lakin artık üzerinde üniforması yoktu. Kirli, sivil giysiler içindeydi. Elinde bir çuval vardı ve içine ne bulduysa dolduruyordu. Konserveler, bir şişe şarap, bir subayın unutulmuş çizmeleri… Yağma yapıyordu.
Bauer, ateş yanan varili fark etti. “Richter? Orada mısın, korkak fare?” diye seslendi.
Klaus, saklandığı yerden yavaşça çıktı. Bauer, onu görünce pis bir şekilde sırıttı. “Demek sen de benim gibi düşünüyorsun. Geçmişi temizle, geleceğe bak. Lakin sen yanlış şeyleri topluyorsun, dostum. Kâğıt karın doyurmaz.” Çuvalını gösterdi. “Gerçek olan bu. Hayatta kalmak.”
“Sen ne yapacaksın?” diye sordu Klaus, sesi fısıltı gibi çıkmıştı.
“Ben mi? Batıya gideceğim. Amerikalıların olduğu yere. Onlar, bizim gibi anti-komünist Almanlara ihtiyaç duyacaklar. Belki onlara birkaç Rus ajanı ismi satarım. Yeni bir başlangıç yaparım. Sen ne yapacaksın, hukukçu çocuk? Adalete teslim mi olacaksın?” Bauer, kahkahalarla güldü. O kahkaha, harabenin içinde ürkütücü bir şekilde yankılandı.
Klaus cevap vermedi. Bauer, yanından geçerken omzuna vurdu. “Sana bir tavsiye, Richter. O cübbeni ve kitaplarını unut. Bir balta al, odunculuk yap. Kimse bir oduncudan şüphelenmez.”
Bauer gidince Klaus, ateşe geri döndü. Bauer haklıydı. Klaus Richter ölmeliydi. Yeni bir kimlik, yeni bir hayat bulmalıydı. Son dosyaları da ateşe attıktan sonra, bodrumdan çıktı. Berlin’in yanan sokaklarında yürürken, artık bir hiç kimseydi. Ne bir isim, ne bir rütbe, ne de bir geçmiş. Sadece hayatta kalma içgüdüsüyle hareket eden bir gölge. O, binlerce insanın ismini silen adam, şimdi kendi ismini silmeyi başarmıştı.
İsimler Denizi
Müttefik Savaş Suçları Komisyonu, Londra Ofisi, 1945
Simon Horowitz’in küçük ofisi, bir kâğıt denizinde boğulmak üzereydi. Savaşın sona ermesiyle birlikte, özgürlüğüne kavuşan kamplardan gelen raporlar, tanık ifadeleri, listeler ve fotoğraflar bir sel gibi akıyordu. Her bir belge, insan aklının alamayacağı bir vahşetin kanıtıydı. Simon, haftalardır günde birkaç saatlik uykuyla, o kâğıt denizinde bir inci tanesi arıyordu. Bir isim arıyordu: Josef Mengele.
İsmi, Auschwitz’ten kurtulanların ifadelerinde tekrar tekrar geçiyordu. Lakin her seferinde farklı bir şekilde yazılmıştı. Mengler, Meckele, Mengele… Rütbesi bazen yüzbaşı, bazen binbaşı olarak belirtiliyordu. Tanıklıklar dehşet vericiydi: İkizler üzerinde yapılan deneyler, cücelere yapılan işkenceler, insanların gözlerine kimyasallar enjekte edilmesi, rampadaki acımasız seçimler… ‘Ölüm Meleği’ lakabı, artık resmi raporlara bile girmişti.
Simon, büyük bir mantar panonun üzerine, Mengele hakkında topladığı her bilgiyi iğneliyordu. Bir fotoğrafını bulmuştu. Bir SS subayının personel dosyasından alınmış, genç, kendinden emin ve yakışıklı bir adamın resmi vesikalık fotoğrafı. Simon, o yüze saatlerce bakmıştı. Kötülüğün bu kadar sıradan, bu kadar normal bir çehreye sahip olabilmesi, onu rahatsız ediyordu.
Masasının üzerindeki telefon çaldı. Arayan, Nürnberg’de kurulmakta olan Uluslararası Askeri Mahkeme’de görevli Yüzbaşı Davies’ti. “Simon, iyi haberlerim var. Listendeki üst düzey isimlerin çoğunu yakaladık. Göring, Hess, Ribbentrop… Hepsi bizimle.”
“Mengele ne olacak?” diye sordu Simon, direkt konuya girerek. “O listede mi?”
Hattın diğer ucunda bir sessizlik oldu. Sonra Davies içini çekti. “İşte o biraz karışık, Simon. Elimizde binlerce SS subayı var. Kimlik tespiti bir kâbus. Birçokları sahte isimler kullanıyor. Diğerleri Wehrmacht üniforması giyerek araya karışmış. Mengele isminde birini yakaladık, lakin o, aradığımız adamla uyuşmuyor. Bir makine teknisyeniymiş.”
Simon’un umutları bir anlığına söndü. “Kaçmış,” diye fısıldadı. “Aralarından sıyrılıp kaçmış.”
“Henüz pes etme,” dedi Davies. “Elimizde bir bilgi var. Josef Mengele adında bir doktorun, savaşın son günlerinde bir Wehrmacht sahra hastanesinde görüldüğüne dair bir duyum aldık. Bavyera’da bir Amerikan esir kampında olabilir. Lakin on binlerce esir var. Onu bir samanlıkta iğne arar gibi arıyoruz. Ve dürüst olmak gerekirse, o şu an bizim önceliğimiz değil. Önceliğimiz, Reich’ın liderleri.”
Telefon kapandıktan sonra Simon, panodaki fotoğrafa baktı. O kendinden emin gülümseme, onunla alay ediyor gibiydi. Bütün o kanıtlar, bütün o tanıklıklar, adamın kendisi ortada yoksa neye yarardı? Adalet, o yüz mahkeme önüne çıkmadıkça eksik kalacaktı.
Simon, yeni gelen bir dosyayı önüne çekti. Auschwitz’ten kurtulan bir grup ikizin ifadesiydi. İsimleri okumaya başladı. Eva ve Miriam Rosenbaum. On bir yaşında. Anneleri Leah Rosenbaum, kampa varışta onlardan ayrılmış ve gaz odasına gönderilmiş. İfadeleri, çocukça bir dille, yaşadıkları dehşeti anlatıyordu. Doktor Amca’nın onlara şeker verdiğini, sonra da canlarını yaktığını söylüyorlardı.
Simon, o iki ismi listesine ekledi. Onlar, Mengele’nin yaşayan kanıtlarıydı. Ve onlar gibi daha yüzlercesi vardı. Simon, o an anladı. Onun görevi, sadece bir adamı avlamak değildi. Onun görevi, o tanıkların sesini duyurmaktı. Onların acısını, adaletin kayıtlarına geçirmekti. Kovalayış, yeni bir aşamaya giriyordu. Artık bir yüzü ve ismi olan bir gölgeyi, dünyanın dört bir yanına dağılmış tanıkların hafızalarıyla ve bürokrasinin yavaş işleyen çarklarıyla avlamak zorundaydı. Bu, silahların değil, sabrın ve hafızanın savaşı olacaktı. Ve Simon, o savaşı kazanmaya yeminliydi.
Bölüm 6 – Hayaletler ve Fısıltılar
Tarladaki Gölge
Rosenheim Yakınlarında Bir Çiftlik, Bavyera, Sonbahar 1945
Toprağın kokusu, Josef Mengele’nin hafızasındaki diğer kokuların üzerini bir kat toprak gibi örtmüştü. Gübre, ıslak saman ve hayvanların o ağır, sıcak kokusu, Auschwitz’in geniz yakan kimyasal ve yanık et kokusundan farklıydı. Yine de, bazen rüzgâr tarladan anız kokusu getirdiğinde, bir anlığına irkiliyor, zihninin bir köşesinde o tanıdık, tatlımsı koku canlanıyordu. Sonra gözlerini açıyor, önünde uzanan patates tarlasına bakıyor ve kendisinin artık Fritz Hollmann olduğunu hatırlıyordu. Kayıtları kaybolmuş, ailesini bombalamada yitirmiş, Doğu Cephesi’nden dönen sıradan bir Wehrmacht eri.
Elleri, bir cerrahın ince, hassas elleri olmaktan çıkmış, toprağı kazan, nasırlı bir çiftlik işçisinin ellerine dönüşmüştü. Sabahın ilk ışıklarıyla kalkıyor, inekleri sağıyor, ahırı temizliyor, sonra da çiftliğin sahibi yaşlı Bauer’in gösterdiği işleri yapıyordu. Bauer, aksi, konuşmaktan çok homurdanan, savaştan ve Amerikalılardan nefret eden yaşlı bir adamdı. Lakin kimlik sormuyor, çok soru sormuyordu. Ucuz işgücüne ihtiyacı vardı ve Fritz Hollmann, sessiz, çalışkan ve itaatkâr bir işçiydi.
Josef, bu yeni rolünü bir oyuncunun titizliğiyle benimsemişti. Aksanı, hareketleri, bakışları bile değişmişti. Artık rampanın efendisi, bilimin mutlak hâkimi değildi. O, kalabalığın içinde kaybolmuş bir yüz, dikkat çekmemesi gereken bir gölgeydi. Lakin içinde, o eski kimliği bir kor gibi yanmaya devam ediyordu. Akşamları, kendisine verilen küçük, penceresiz samanlık odasına çekildiğinde, zihninde deneylerini, notlarını, bulgularını yeniden canlandırıyordu. Auschwitz’de paketlediği o iki sandığın akıbetini merak ediyordu. Onlar güvendeyse, bütün bu sefalet, bütün bu aşağılanma katlanılabilir bir bedeldi.
Bir akşam, Bauer’in karısı ona yemek getirmişti. Bir tabak patates püresi ve bir parça sosis. Kadın, tabakları bırakırken meraklı gözlerle onu süzüyordu. “Kasabada Amerikalılar yine birilerini tutuklamış,” dedi, fısıltıyla. “Eski parti üyelerini topluyorlarmış. Dikkatli olmak lazım, Fritz. İnsan kimin kim olduğunu bilemiyor.”
Josef, başını tabağından kaldırmadan mırıldandı. “Benim siyasetle işim olmaz, Hanımefendi. Ben yorgun bir askerim.”
Kadın gittikten sonra, Josef yemeğini yemeye devam etti. Lakin içinde bir öfke kabarıyordu. O cahil köylülerin, galiplerin önünde sinen o korkakların arasında yaşamak zorunda kalmak, ona bir hakaret gibi geliyordu. Onlar, insanlığın vasat materyaliydi. Kendisi ise, o vasatlığın ötesine geçmeye, insanı yeniden şekillendirmeye çalışan bir öncüydü. Lakin şimdi, o öncü, bir tabak patates püresi için minnettar görünmek zorundaydı. Bu durum, mantıksızdı. Tarihin bir hatasıydı.
Yatağının altındaki gevşek bir tahtanın altına sakladığı küçük deftere, geceleri gizlice notlar alıyordu. Hatırladığı genetik şemaları, kan grubu uyumsuzlukları üzerine teorilerini, ikizler üzerindeki gözlemlerini yazıyordu. O defter, onun akıl sağlığını koruyan tek şeydi. O, kimliğini, misyonunu hatırlatan bir pusulaydı.
Bir gün tarlada çalışırken, Bauer’in küçük torunu yanına geldi. Elinde, tek gözü düğmeden yapılmış bez bir bebek tutuyordu. Çocuk, Josef’in yanına oturup sessizce onu izlemeye başladı. Josef, çocuğa bir an baktı. Gözlerinin rengi tuhaf bir maviydi, neredeyse menekşe rengine yakındı. Josef, içgüdüsel olarak çocuğun genetik kökenini, ailesindeki olası kalıtsal özellikleri düşünmeye başladı. Zihni, bir makine gibi analiz yapıyordu.
Çocuk, bez bebeği ona uzattı. “Gözü çıktı,” dedi. “Diker misin?”
Josef, çocuğun elindeki bebeğe baktı. O an, zihninde başka bir görüntü canlandı. Auschwitz’deki laboratuvarında masanın üzerine dizdiği, farklı renklerdeki göz koleksiyonu. O gözler, bir zamanlar yaşayan insanlara aitti. Bez bebeğin boş göz çukuru, o kavanozları hatırlattı. Midesinde soğuk bir ürperti hissetti. İlk defa, bir anlığına, yaptığı şeyin teknik boyutunun ötesinde bir şey hissetmişti. Lakin o his, bir pişmanlık değildi. Bir nostaljiydi. Kaybettiği krallığına duyduğu bir özlemdi.
Elini uzattı, bebeği aldı. “Ben terzi değilim, ufaklık,” dedi, sesi mekanikti. “Git annene söyle, o diksin.”
Çocuk, bebeğini alıp uzaklaşırken Josef, işine geri döndü. Toprağı kazan çapa, ritmik bir şekilde inip kalkıyordu. O, Fritz Hollmann’dı. Unutulmuş bir asker. Lakin toprağın altında uyuyan tohumlar gibi, Josef Mengele de doğru zamanı, doğru koşulları bekliyordu. Yeniden yeşereceği, yeniden yükseleceği ve yarım kalan işini tamamlayacağı günü. O güne kadar, bir gölge olarak yaşamayı öğrenecekti.
Sessiz Dil
Feldafing Displaced Persons (DP) Kampı, Bavyera, 1946
Eva, konuşmuyordu. Kelimeler, kampın dikenli tellerinin ardında kalmış gibiydi. Kurtuluştan sonra geçen bir yıl, onun sessizliğini daha da pekiştirmişti. Etrafındaki dünya değişmişti. Artık çizgili pijama yerine, yardım kuruluşlarının gönderdiği, bedenine büyük gelen elbiseler giyiyordu. Günde üç öğün yemek yiyordu; tatsız tuzsuz lakin düzenli bir yemek. Lakin o değişiklikler, onun içindeki donmuş manzarayı eritmeye yetmiyordu. Gözleri, hala o rampayı, annesinin onlardan koparılışını, Doktor Amca’nın soğuk bakışlarını görüyordu.
Miriam ise onun yerine konuşuyordu. İkisi için de. Koruyucu, hırçın ve herkesten şüphelenen bir tavır geliştirmişti. Eva’nın elini bir an olsun bırakmıyor, biri onlara yaklaştığında aralarına bir kalkan gibi giriyordu. O, hayatta kalmanın yolunu savaşmakta bulmuştu. Eva ise yok olmakta.
Kaldıkları yetimhane koğuşu, onlar gibi ailesini kaybetmiş onlarca çocukla doluydu. Her birinin gözünde, farklı bir travmanın izleri okunuyordu. Lakin ikizler farklıydı. Onlar, “Mengele’nin Çocukları” olarak biliniyordu. O isim, onları diğerlerinden ayıran, hem bir lanet hem de bir tür ayrıcalık gibi üzerlerine yapışmıştı. Diğer çocuklar onlardan çekiniyor, fısıltıyla haklarında konuşuyorlardı.
Bir gün, koğuşa yeni bir gönüllü geldi. Adı Anja’ydı. Almanya’dan kaçıp Filistin’e gitmiş, şimdi ise hayatta kalanlara yardım etmek için geri dönmüş genç bir kadındı. Diğer gönüllülerin aksine, Anja onlara acıyarak bakmıyordu. Gözlerinde, anlayan bir ifade vardı.
Anja, günlerce onlara uzaktan yaklaştı. Onlara zorla bir şeyler sormadı, oyun oynamaya davet etmedi. Sadece yanlarına oturuyor, elindeki bir kitaptan sessizce resimlere bakıyor ya da bir parça ipi parmaklarının arasında örüyordu. Onun sakin varlığı, Miriam’ın gardını yavaş yavaş indirmeye başladı.
Bir öğleden sonra, Anja yanlarına oturduğunda, elinde iki tane küçük, pürüzsüz taş vardı. Taşlardan birini Eva’nın önüne, diğerini Miriam’ın önüne koydu. Sonra, kendi avucuna küçük bir resim çizdi. Gülen bir yüz.
Miriam, kaşlarını çatarak ona baktı. “Ne yapıyorsun?”
Anja, gülümseyerek cevap verdi. “Bazen kelimeler yetmez. Belki resimlerle konuşabiliriz.”
Miriam, bir an tereddüt etti. Sonra, yerden aldığı küçük bir kömür parçasıyla kendi avucuna bir resim çizdi. Birbirine kenetlenmiş iki el. Anja, başıyla anladığını belirtti.
Eva ise taşına dokunmuyordu bile. Gözleri, koğuşun kirli penceresinden dışarıdaki gri gökyüzüne kilitlenmişti.
Anja, pes etmedi. Her gün, o sessiz oyuna devam etti. Bazen avuçlarına bir ev, bir ağaç, bir kuş çiziyordu. Miriam da ona karşılık veriyordu. Çizdiği resimler, gittikçe daha karmaşık hale geliyordu. Bir gün, dikenli tellerle çevrili bir baraka çizdi. Anja’nın gözleri doldu ama bir şey söylemedi. Yalnızca Miriam’ın elini tuttu.
O gece, herkes uyuduktan sonra, Miriam kardeşinin kulağına fısıldadı. “Annemi hatırlıyor musun, Eva? Onun tarçınlı kurabiyelerinin kokusunu?”
Eva, ilk defa bir tepki verdi. Gözünden tek bir damla yaş süzüldü. Lakin yine konuşmadı.
Ertesi gün, Anja yanlarına geldiğinde, Eva’nın önündeki taşın yanında küçük bir kömür parçası duruyordu. Anja, beklemeye başladı. Saatler sonra, Eva yavaşça elini uzattı, kömür parçasını aldı. Titreyen parmaklarıyla, avucunun içine tek bir şey çizdi: Bir kelebek. Kırık bir kanadı olan bir kelebek.
Anja, o an anladı. O kelebek, Eva’nın ruhuydu. Güzel, narin, lakin yaralı. Ve belki de uçmaya hazır değildi. Anja, kendi avucuna bir şey çizmedi. Yavaşça uzandı ve Eva’nın elini, avucundaki kırık kanatlı kelebeği okşadı. O dokunuş, binlerce kelimeden daha fazlasını anlatıyordu. O, bir sözdü. “Seni anlıyorum. Yalnız değilsin. Ve kanatların iyileşene kadar bekleyeceğim.”
O gün, Eva yine konuşmadı. Lakin o gece, uyurken kardeşine sarıldığında, Miriam onun daha az titrediğini hissetti. Sessizliğin içinde, farklı bir dilin ilk heceleri fısıldanıyordu. İyileşme, bir varış noktası değil, minik, acı dolu adımlarla yürünen sonsuz bir yolculuktu.
Samanlıkta İğne Aramak
Nürnberg Adalet Sarayı, 1946
Simon Horowitz, Nürnberg’in üzerine çöken tarihin ağırlığını omuzlarında hissediyordu. Bir zamanlar Nazi Partisi’nin görkemli mitinglerine ev sahipliği yapan bu şehir, şimdi en büyük savaş suçlularının yargılandığı yerdi. Adalet Sarayı’nın koridorları, dünyanın dört bir yanından gelmiş savcılar, avukatlar, gazeteciler ve tanıklarla dolup taşıyordu. Büyük bir adalet tiyatrosu sahneleniyordu ve Simon, o tiyatronun perde arkasındaki isimsiz işçilerden biriydi.
Görevi, Müttefik savcılık ekibi için kanıtları derlemek, tanık ifadelerini tercüme etmek ve dosyaları çapraz kontrol etmekti. Göring’in küstah savunmalarını, Speer’in entelektüel manevralarını, Frank’in gecikmiş pişmanlıklarını dinliyordu. Bunlar önemliydi, şüphesiz. Rejimin başları, işledikleri suçların hesabını veriyordu. Lakin Simon’un zihninde, sanık sandalyesinde olması gereken ama orada olmayan bir yüz vardı. Josef Mengele.
O, Simon için bir takıntıya dönüşmüştü. O, yalnızca emirleri uygulayan bir bürokrat ya da stratejik kararlar veren bir general değildi. O, kötülüğün en kişisel, en sadist halini temsil ediyordu. O, bilimi bir işkence aletine dönüştüren adamdı. Ve o, hala kayıptı.
Masası, Auschwitz dosyalarıyla doluydu. Kurtulanların ifadeleri, kampın SS personel listeleri, ele geçirilen birkaç belge… Mengele’nin adı, bir hayalet gibi o belgelerin arasında dolaşıyordu. Lakin somut bir ize, onu bulmalarını sağlayacak bir ipucuna ulaşamıyorlardı.
Bir gün, odasına Amerikalı bir sorgu subayı olan Yüzbaşı Miller girdi. Miller, yorgun lakin kararlı bir adamdı. Simon’un Mengele takıntısını biliyor ve ona sempati duyuyordu. Elinde ince bir dosya vardı.
“Sana ilginç bir şey getirdim, Simon,” dedi Miller, dosyayı masaya bırakarak. “SS-Standartenführer Friedrich Bauer’i sorguladık. Auschwitz’in idari işlerinden sorumluymuş. Başta hiçbir şey hatırlamadığını söyledi. Sonra, ona ailesini bir daha göremeyebileceğini söylediğimizde, hafızası yerine gelmeye başladı.”
Simon, heyecanla dosyayı açtı. Bauer’in ifadesi, kampın işleyişi hakkında soğuk, bürokratik detaylar içeriyordu. Lakin bir bölüm, Simon’un dikkatini çekti.
“…Dr. Mengele, diğer doktorlardan farklıydı. Berlin’deki Kaiser Wilhelm Enstitüsü’nden Profesör von Verschuer ile sürekli bir yazışma halindeydi. Sık sık kampa özel kuryelerle paketler gönderirdi. Kan örnekleri, organlar, hatta bazen bütün kadavralar… Verschuer, onun çalışmalarını yakından takip ediyor ve destekliyordu. Mengele, sık sık ‘bilimin Reich’tan daha uzun yaşayacağını’ söylerdi. Kamp tahliye edilirken, en çok endişelendiği şey, kendi hayatı değil, o araştırma materyallerinin akıbetiydi. İki büyük sandığı, özel bir araçla batıya, bilinmeyen bir yere gönderdiğini duydum…”
Simon, o satırları tekrar tekrar okudu. Profesör Otmar von Verschuer. O isim, daha önce de karşılarına çıkmıştı, lakin hep ikincil bir figür olarak. Şimdi ise, anahtar o olabilirdi. Mengele’nin akıl hocası, bilimsel ortağı. Mengele, eğer hayattaysa, onunla temas kurmaya çalışmış olabilirdi. Ve o sandıklar… Mengele’nin “bilimsel” mirası. Onlar, hem işlediği suçların en somut kanıtı hem de onu bulmanın bir yolu olabilirdi.
“Verschuer nerede?” diye sordu Simon, başını dosyadan kaldırmadan.
Miller içini çekti. “İşte sorun da orada. Verschuer, Münih’te. Nazilerden arındırma (denazification) sürecinden geçti. Partiye üye olduğunu kabul etti, lakin araştırmalarının ‘saf bilimsel’ olduğunu ve politikanın dışında kaldığını iddia etti. Etkili arkadaşları var. Üniversite camiası onu koruyor. Onu sorguladık. Mengele’yi en son savaş sırasında gördüğünü, nerede olduğuna dair hiçbir fikri olmadığını söyledi. Yalan söylüyor, biliyorum. Lakin kanıtlayamıyoruz.”
Simon’un yüzüne bir hayal kırıklığı gölgesi düştü. Adaletin çarkları, büyük canavarları yakalamak için tasarlanmıştı. Lakin sistemin çatlaklarından sızan, birbirini koruyan, eski ağlarını yeniden kuran daha küçük, daha sinsi yaratıklara karşı kör kalıyordu.
“O sandıkları bulmalıyız, Miller,” dedi Simon, kararlılıkla. “O sandıklar konuşursa, Verschuer de konuşmak zorunda kalır. Ve belki de o sandıklar bizi Mengele’ye götürür.”
Miller, omzuna dostça vurdu. “Samanlıkta iğne aramak gibi, dostum. Ama aramaya devam edeceğiz.”
Miller odadan çıktıktan sonra Simon, duvardaki haritaya baktı. Nürnberg’in üzerine sapladığı iğnenin yanına, Münih’e yeni bir iğne sapladı. Yanına da bir isim yazdı: Verschuer. Kovalayış, artık tek bir adamı değil, bir ağı hedef alıyordu. Sessizce birbirlerini koruyan, geçmişin suçlarını geleceğin akademik saygınlığıyla örtmeye çalışan bir ağı. Simon, o ağı çözmeye yemin etti. Her bir ipliği, ne kadar ince olursa olsun, teker teker koparacaktı.
Ormandaki Adam
Kara Orman (Schwarzwald), 1946
Klaus Richter, baltanın ağırlığına ve ritmine alışmıştı. Elindeki aletin çam ağacının gövdesine her vuruşunda çıkan tok ses, zihnindeki gürültüyü bir anlığına bastırıyordu. Ter, alnından süzülüp gözlerine giriyor, lakin o durmuyordu. Fiziksel yorgunluk, ruhsal azabına karşı bir merhem gibiydi. O artık Klaus Richter değildi. O, ormanın derinliklerinde, küçük bir köyün kenarında yaşayan, kimseyle konuşmayan, kendi halinde bir oduncu olan Herr Schmidt’ti.
Çavuş Bauer’in tavsiyesini dinlemişti. Berlin’in küllerinden kaçmış, güneye gelmiş ve bu yeni, isimsiz hayata başlamıştı. Kimse ona geçmişini sormuyordu. Savaş, herkesin geçmişinde bir yara bırakmıştı. Sessizlik, bir tür ortak anlaşmaydı.
Lakin onun sessizliği farklıydı. Geceleri, küçük kulübesinde yanan gaz lambasının ışığında, o sessizlik bir çığlığa dönüşüyordu. Gözlerini kapattığında, imzaladığı listeler, damgaladığı formlar, ateşe attığı dosyalar bir bir aklına geliyordu. Bazen, rüyasında, yüzlerini hiç görmediği binlerce insanın oluşturduğu bir kalabalığın içinde boğulduğunu görüyordu. Onu suçlamıyorlardı. Sadece sessizce ona bakıyorlardı. O bakışlar, her türlü ithamdan daha ağırdı.
Bir vicdan azabı çekiyordu, evet. Lakin teslim olmayı, adalete sığınmayı hiç düşünmüyordu. Korku, pişmanlığından daha güçlüydü. O, hayatta kalmayı seçmişti. Ve hayatta kalmanın bedeli, geceleri uyumamak, gündüzleri ise kendini yorgunluktan bitap düşene kadar çalışmaya adamaktı.
Bir gün, odunları satmak için yakındaki kasabaya indi. Meydandaki bir direğe asılmış afişler dikkatini çekti. Nürnberg’de yargılanan savaş suçlularının resimleri ve isimleri vardı. Göring, Keitel, Jodl… O yüzlere ifadesizce baktı. Onlar, makinenin başındakilerdi. Kendisi ise, o makinenin isimsiz bir vidasıydı. Vidanın suçu, çark kadar büyük müydü? Bu soruyu kendine yüzlerce kez sormuştu. Bir cevap bulamamıştı.
Kasabanın bakkalından ekmek ve peynir alırken, dükkân sahibiyle başka bir müşteri konuşuyordu. “Dün radyoda dinledim,” diyordu müşteri. “Auschwitz diye bir yerden bir doktoru arıyorlarmış. Mengele mi ne… Çocuklar üzerinde korkunç şeyler yapmış diyorlar. Şeytanın ta kendisiymiş.”
Klaus, o ismi duyduğunda donakaldı. Mengele. O isim, RSHA’daki dosyaların birinde, bir raporun ekinde gözüne çarpmıştı. Auschwitz’e gönderilen özel tıbbi malzemelerin listesiydi. Altında, Mengele’nin talep imzası vardı. O imzayı hatırlıyordu. Kendinden emin, köşeli bir imza.
O an, kendi suçunun ne kadar somut olduğunu bir kez daha anladı. O, o tıbbi malzemelerin lojistiğini onaylayan emir zincirinin bir parçasıydı. O, Mengele’nin deneylerine, farkında olmadan da olsa, yardım etmişti. Elindeki ekmeği ve peyniri tezgâha bıraktı. Nefes alamadığını hissetti.
Hızla dükkândan çıktı, ormana doğru neredeyse koşarak geri döndü. Kulübesine vardığında, titreyen elleriyle bir kova su içti. Kendi yansımasını suyun yüzeyinde gördü. Yorgun, sakalları uzamış, çökmüş bir yüz. Bir yabancının yüzü. Lakin gözleri, aynı korkak gözlerdi.
O, kötülüğün bir parçasıydı. Ne kadar kaçarsa kaçsın, ne kadar isim değiştirirse değiştirsin, o gerçek değişmeyecekti. Baltasını aldı ve ormanın daha da derinliklerine yürüdü. Güneş batana, kolları kesilene, bedeni isyan edene kadar ağaç kesti. Lakin o gece, uyku yine gelmedi. Çünkü anlamıştı. Kestiği ağaçlar değildi. Kendi geçmişini, kendi ruhunu yontmaya çalışıyordu. Lakin bazı ağaçların kökleri o kadar derindedir ki, ne kadar kesersen kes, asla yok olmazlar.
Ailenin Kanunu
Günzburg, Mengele & Sons Tarım Makineleri Fabrikası, 1946
Karl Mengele, fabrikasının penceresinden dışarı bakarken, yeniden inşa edilen Almanya’nın sesini dinliyordu. Çekiç sesleri, makinelerin gürültüsü, trenlerin düdükleri… Savaş bitmişti. Ekonomi canlanıyordu. Mengele & Sons, Marshall Planı’nın ve Alman çalışkanlığının rüzgârıyla yeniden yükselişe geçmişti. Lakin Karl’ın zihninde, fabrikasının gürültüsünü bastıran bir endişe vardı. Oğlu Josef.
Savaştan sonra aylarca ondan haber alamamışlardı. Sonra, bir gece, hiç beklenmedik bir anda, ailenin eski bir dostu kapılarını çalmıştı. Elinde, Josef’in el yazısıyla yazılmış, kısacık bir not vardı. Hayattaydı. Bavyera’da bir çiftlikte saklanıyordu. Yardıma ihtiyacı vardı.
O günden sonra, Mengele ailesi için ikinci bir savaş başlamıştı. Kamuoyu önünde, savaşın yaralarını saran, ülkenin yeniden inşasına katkıda bulunan saygın iş adamları rolünü oynuyorlardı. Lakin perde arkasında, bütün güçlerini ve servetlerini, ailenin kayıp üyesini korumak ve kaçırmak için kullanıyorlardı.
Oğlu Alois, babasının ofisine girdi. Yüzünde gergin bir ifade vardı. “Baba,” dedi, sesini alçaltarak. “Hans’tan haber geldi. Josef’in saklandığı çiftliğin etrafında Amerikalıların devriyeleri artmış. Orada daha fazla kalması güvenli değil.”
Karl Mengele, masasına döndü. Yüzü sert ve kararlıydı. O, duygusal bir adam değildi. Pratik ve acımasız bir iş adamıydı. Ve ailesi, onun işinin bir parçasıydı. Şirketinin bir parçasıydı. Josef’in ne yaptığı, neyle suçlandığı onun için ikinci plandaydı. Önemli olan, Mengele isminin lekelenmemesi ve ailenin bir üyesinin düşmana teslim edilmemesiydi.
“Bir planımız var,” dedi Karl, sakince. “Hans, onu oradan alacak. Birkaç hafta farklı yerlerde saklayacaklar. Sonra, onu sınırdan Avusturya’ya geçireceğiz. Oradan da İtalya’ya. Cenova’da bekleyen adamlarımız var.”
“Cenova mı?” diye sordu Alois. “Vatikan bağlantısı mı?”
Karl başını salladı. “Piskopos Hudal, bizim gibi vatansever Almanlara yardım etmeye istekli. Komünizmle savaşta, tecrübeli adamlara ihtiyaçları olduğunu düşünüyor. Ona cömert bir bağışta bulunduk. Karşılığında, Josef’e bir Kızılhaç pasaportu ve Arjantin’e gidecek bir gemide yer ayarlayacak.”
Bu, “Ratline” (Fare Yolu) olarak bilinen, eski Nazileri Avrupa’dan kaçıran gizli ağın bir parçasıydı. Kiliseler, eski SS yoldaşları ve Güney Amerika’daki Alman kolonileri tarafından desteklenen karmaşık bir yapıydı. Mengele ailesinin parası, o yapının çarklarını yağlıyordu.
“Ya Irene?” diye sordu Alois. “Ya oğlu Rolf? Onlar ne olacak?”
Karl’ın yüzü bir an bile yumuşamadı. “Irene, zayıf bir kadın. Bu işin yükünü taşıyamaz. Şimdilik hiçbir şey bilmemesi daha iyi. Oğlan ise burada kalacak. Josef, yeni hayatını kurduktan sonra, onları yanına almanın bir yolunu buluruz. Şimdiki önceliğimiz, Josef’i güvenli bir yere ulaştırmak.”
Bu, bir ailenin değil, bir şirketin toplantısı gibiydi. Bir lojistik operasyon planlanıyordu. Duygulara, ahlaki sorgulamalara yer yoktu. Ailenin kanunu, devletin kanunundan, Tanrı’nın kanunundan daha üstündü.
Alois, babasının kararlılığı karşısında başını eğdi. “Emirlerin anlaşıldı, baba.”
Alois odadan çıktıktan sonra Karl Mengele, masasının üzerindeki bir aile fotoğrafına baktı. Kendisi, karısı, üç oğlu… Gurur duyduğu bir aileydi. O aileyi korumak için her şeyi yapardı. Oğlunun bir canavar olup olmadığı sorusu, aklının ucundan bile geçmiyordu. O, onun oğluydu. Ve bir Mengele, asla arkada bırakılmazdı. Fabrikanın gürültüsü, onun için yeniden bir zafer marşına dönüştü. Onlar hayatta kalanlardı. Onlar kazananlardı. Ve kazanmaya devam edeceklerdi.
Bölüm 7 – Yeni Topraklar ve Eski Gölgeler
Azizlerin Gölgesindeki Şeytan
Sterzing (Vipiteno), Güney Tirol, İtalya, 1948
Josef Mengele, manastırın avlusundaki kurumuş çeşmenin başında otururken, Alplerin keskin ve temiz havasını içine çekti. Buradaki hava, ne Auschwitz’in kimyasal kokusunu ne de Bavyera’daki çiftliğin gübre kokusunu taşıyordu. O, saftı; neredeyse ilahi bir saflıktı. Lakin Josef, o saflığın içinde kendini bir yabancı gibi hissediyordu. Ruhu, o temiz havayla yıkanamayacak kadar kirlenmişti. O durumu bir kirlenme olarak görmüyordu, bir dönüşüm olarak nitelendiriyordu.
Keşişlerin ritmik ilahileri, taş duvarlarda yankılanıyor, asırlık bir sükunetin müziğini oluşturuyordu. O, kendisini Fritz Hollmann olarak tanıtmıştı, savaşta hafızasını yitirmiş, ruhunu dinlendirmek için Tanrı’nın evine sığınmış yorgun bir ruhtu. Keşişler ona acımayla karışık bir saygıyla yaklaşıyor, ona yiyecek veriyor, karşılığında bahçedeki birkaç küçük işi yapmasını istiyorlardı. Kimse soru sormuyordu. Savaş, soru sorulmayacak kadar çok yaralı ruhu ortalığa saçmıştı.
Josef, elindeki küçük ahşap parçayı, yanında taşıdığı çakıyla yontuyordu. Elleri, bir cerrahın titizliğine geri dönmüştü. Çiftlikteki nasırlar kaybolmuş, parmakları yeniden hassas hareketler için hazır hale gelmişti. Yaptığı işe o kadar odaklanmıştı ki, yanına sessizce yaklaşan Rahip Franz’ı fark etmemişti.
“Zihniniz yine uzaklarda, oğlum,” dedi Rahip Franz, yumuşak bir sesle. Franz, onu buraya getiren ağın yerel bağlantısıydı. Geceleri, diğer keşişler uyuduktan sonra, onunla şifreli konuşmalar yapıyor, kaçışının bir sonraki adımı hakkında bilgi veriyordu.
Josef, başını kaldırdı. “Yalnızca düşünüyorum, Peder. Kaybettiğim zamanı, kaybettiğim yüzleri.” O yalan, artık diline o kadar yerleşmişti ki, neredeyse gerçek gibi geliyordu.
Rahip Franz, yanına oturdu. “Yakında yeni bir hayata başlayacaksın. Unutmak için bir şansın olacak.”
Josef, elindeki yonttuğu ahşap parçaya baktı. Bir kuş şeklini almaya başlamıştı. “Ben unutmak istemiyorum, Peder. Ben hatırlamak istiyorum. Yaptığım her şeyi. Çünkü yaptığım her şeyin bir amacı vardı.”
Rahip’in yüzünden belli belirsiz bir rahatsızlık ifadesi geçti. Bu adamdaki soğukluk, pişmanlığın zerresini taşımayan o kendinden eminlik, onu ürkütüyordu. Lakin onun görevi yargılamak değildi. Onun görevi, “komünist tanrısızlığa” karşı verilecek savaşta, tecrübeli ve sadık olduğuna inandığı vatanseverleri korumaktı. “Haber geldi,” diye fısıldadı. “Cenova’dan. Pasaportun hazır. İsmin Helmut Gregor olacak. Bir teknisyen. Ailesi olmayan, yeni bir başlangıç arayan biri.”
Helmut Gregor. Josef, o ismi zihninde evirip çevirdi. Kulağa sağlam, güvenilir geliyordu. Sıradan. Bir gölge için mükemmel bir isimdi. “Gemi ne zaman kalkıyor?”
“İki hafta içinde. North King adlı bir yük gemisi. Buenos Aires’e gidiyor. O zamana kadar burada kalacaksın. Dikkat çekme. Her zamanki gibi davran.”
Rahip, kalkıp uzaklaşırken Josef, yeniden işine döndü. Buenos Aires. Arjantin. Yeni bir dünya, yeni bir başlangıç. Orada, Avrupa’nın suçluluk duygusundan ve yıkımından uzak bir yerde, belki de çalışmalarına devam edebilirdi. Ailesinin serveti ve oradaki Alman kolonilerinin desteğiyle, yeni bir laboratuvar kurabilirdi. O, hayatta kalanlardan biriydi. Evrim, en uygun olanı seçerdi ve o, her koşula uyum sağlayabildiğini kanıtlamıştı.
Akşam, küçük hücresine çekildiğinde, yatağının altındaki defterini çıkardı. Helmut Gregor adına düzenlenmiş sahte belgelerin arasına sakladığı, Auschwitz’den kurtarabildiği birkaç mikrofilm rulosunu okşadı. Bunlar, kan grupları üzerine yaptığı deneylerin en önemli verilerini içeriyordu. Onlar, onun kimliğinin gerçek kanıtıydı. O, ne bir çiftçi ne de bir teknisyendi. O, insanlığın geleceğini şekillendirecek bir bilim adamıydı. Dünya henüz ona hazır olmayabilirdi. Lakin o, dünyanın ona hazır olmasını bekleyecekti.
Cenova limanının kirli ve telaşlı kalabalığı içinde yürürken, kimse ona dönüp ikinci kez bakmadı. O, binlerce mültecinin, yerinden yurdundan edilmiş insanın, daha iyi bir hayat arayan maceraperestin arasındaki isimsiz yüzlerden biriydi. Elinde, üzerinde “Helmut Gregor” yazan Kızılhaç pasaportunu sımsıkı tutuyordu. North King gemisinin paslı gövdesine çıkan merdivenleri tırmanırken, arkasına dönüp Avrupa’ya son bir kez baktı. Hiçbir şey hissetmedi. Ne hüzün ne de nostalji. O kıta, onun için kapanmış bir defterdi. Bir deney alanıydı. Şimdi, yeni bir deney alanı onu bekliyordu. Güverteye çıktığında, denizin tuzlu kokusu yüzüne çarptı. O koku, özgürlüğün kokusuydu. Kendi şartlarıyla kazandığı bir özgürlüğün.
Filistin Topraklarında Yeşeren Kökler
Bir Kibbutz, Yizrael Vadisi, İsrail, 1949
Miriam, elleriyle toprağı kazarken, güneşin sıcaklığını sırtında hissediyordu. Yizrael Vadisi’nin toprağı, kuru ve inatçıydı. Lakin su ve emekle, o topraktan zeytin ağaçları, portakal fidanları ve domates fideleri fışkırıyordu. O, bir ulusun doğumuna tanıklık ediyordu. Her bir taş, her bir fidan, binlerce yıllık bir hayalin somut bir parçasıydı.
Eva ise, gölgedeki bir bankta oturuyor, elindeki bir kitaptan resimlere bakıyordu. Konuşmuyordu, lakin artık eskisi gibi donuk değildi. Bazen Miriam’ın çalıştığını izliyor, bazen de kibbutzun diğer çocuklarının oyunlarına uzaktan bakıyordu. Sessizliği, bir boşluktan çok, bir gözleme dönüşmüştü.
Anja, onlarla birlikte İsrail’e gelmişti. Feldafing kampındaki o sessiz dil, burada da devam ediyordu. Lakin artık avuçlarına resimler çizmiyorlardı. Anja, onlara toprağın dilini öğretiyordu. Bir tohumun nasıl ekileceğini, bir fidanın nasıl sulanacağını, toprağın ne zaman dinlenmeye ihtiyacı olduğunu anlatıyordu. Eva için, o somut, sessiz eylemler, kelimelerden daha anlamlıydı.
Kibbutzdaki hayat, komünal ve zordu. Herkes birlikte çalışıyor, birlikte yiyor, çocukları birlikte büyütüyordu. Buraya gelenlerin çoğu, onlar gibi Holokost’tan kurtulanlardı. Herkesin geçmişinde bir yara, anlatılmamış bir hikaye vardı. O yüzden, kimse kimseye geçmişini sormuyordu. Geleceği inşa etmekle o kadar meşguldüler ki, geçmişi anmaya vakitleri yoktu.
Lakin geçmiş, bir gölge gibi onları takip ediyordu. Geceleri, Miriam hala kâbuslar görüyordu. Tren vagonları, çığlıklar, o beyaz önlüklü, soğuk yüzlü adam… Bazen çığlıklarla uyanıyor, Eva’nın sakin nefes alış verişlerini dinleyerek yeniden uykuya dalmaya çalışıyordu. Kardeşinin sessiz gücü, onun çapasıydı.
Bir akşam, yemekten sonra kibbutzun ortak salonunda toplandıklarında, Tel Aviv’den bir misafir geldi. Adı David’di. O, yeni kurulan İsrail devletinin adına, Holokost suçlularının kayıtlarını tutan bir birimde çalışıyordu. Amacı, kurtulanların tanıklıklarını resmi olarak kayda geçirmekti.
Anja, tereddütle ikizlerin yanına geldi. “David, sizinle konuşmak istiyor. Auschwitz’de yaşadıklarınız hakkında. Zorunda değilsiniz. İstemiyorsanız, hayır diyebilirim.”
Miriam, bir an Eva’ya baktı. Kardeşi, her zamanki gibi tepkisizdi. Lakin Miriam, bir karar vermesi gerektiğini biliyordu. O fısıltıların, o kâbusların bir yere kaydedilmesi gerekiyordu. Unutulmamaları gerekiyordu. “Konuşurum,” dedi Miriam, kararlı bir sesle. “Ama Eva konuşmaz.”
David, anlayışlı, sabırlı bir adamdı. Miriam’ı, ortak salondan uzakta, bir zeytin ağacının altına götürdü. Önüne bir teyp ve bir not defteri koydu. “Hazır olduğunda başla, Miriam. Acele etme.”
Miriam, anlatmaya başladı. Sesi, ilk başta titrek ve kısıktı. Rampayı, annesinden ayrılışını, barakadaki hayatı anlattı. Sonra, Doktor Mengele’den bahsetmeye başladı. O ismi söylerken, sesi sertleşti. “Bize şeker verirdi,” dedi. “Sonra bizi laboratuvarına götürürdü. Kanımızı alırdı. Çok kan alırdı. Bazen Eva hasta olurdu. Bize iğneler yapardı. Bir keresinde, Eva’nın gözüne bir sıvı damlattı. Gözünün rengi değişsin diye. Eva günlerce ağladı, gözü şişti.”
Anlattıkça, yıllardır içinde biriktirdiği zehir dışarı akıyor gibiydi. David, sessizce not alıyor, teybin makaraları yavaşça dönüyordu.
“İkizlere takıntılıydı. Başka ikizler de vardı. Bazen, biri hastalandığında, ikisini de öldürüp organlarını karşılaştırmak için aldığını duyardık. Biz şanslıydık. Biz hayatta kaldık.”
Konuşması bittiğinde, Miriam bitkin düşmüştü. Ama aynı zamanda, hafiflemiş hissediyordu. Sanki sırtındaki görünmez bir yükün bir kısmını, o dönen makaralara devretmişti.
David, teybi kapattı. “Teşekkür ederim, Miriam. Anlattıkların çok değerli. O adamı ve onun gibileri asla unutmayacağız. Ve bir gün, nerede olursa olsun, onu bulup adalete teslim edeceğiz.”
Adalet. O kelime, bu yeni topraklarda farklı bir anlam taşıyordu. Burada adalet, bir mahkeme salonundan ibaret değildi. Adalet, bu toprağı sürmek, yeni bir nesil yetiştirmek, hayatta kalmaktı. Mengele’yi yakalamak, bir intikam meselesi değildi. Geçmişin hayaletlerinin, geleceği zehirlemesine izin vermemekti.
Miriam, kardeşinin oturduğu banka geri döndüğünde, Eva elindeki kitabı bırakmış, ona bakıyordu. Gözlerinde, ilk defa bir soru vardı. Sanki “Anlattın mı?” diye soruyordu.
Miriam, başını salladı. Sonra, yıllardır ilk defa, Eva elini uzattı ve kardeşinin elini tuttu. Konuşmuyordu. Ama o dokunuş, her şeyi anlatıyordu. “Birlikteyiz,” diyordu. “Ve bu yeterli.”
Bürokrasinin Soğuk Duvarları
Londra, Müttefik Savaş Suçları Komisyonu Ofisi, 1948
Simon Horowitz, ofisinin penceresinden dışarıdaki gri, yağmurlu Londra sokağına bakarken, bir yenilgi hissiyle doluydu. Dünya ilerliyordu. Savaşın yaraları kabuk bağlamaya başlamış, insanlar unutmak istiyordu. Nürnberg’deki büyük tiyatro bitmiş, spot ışıkları sönmüştü. Artık gündem, Berlin ablukası, komünizm tehdidi ve yeni bir dünya düzeninin sancılarıydı. Nazi avı, modası geçmiş, kimsenin ilgilenmediği bir uğraşa dönüşmüştü.
Lakin Simon için savaş bitmemişti. Masasının üzerindeki “Mengele Dosyası” her geçen gün daha da kalınlaşıyordu. Kurtulanların ifadeleri, kamp personelinin sorgu tutanakları, isimsiz ihbarlar… Dosya, kanıtlarla doluydu. Lakin avın kendisi bir hayalete dönüşmüştü.
En son güvenilir bilgi, Mengele’nin 1947’de Avusturya’da görüldüğüydü. Sonra, sanki yer yarılıp içine girmişti. Simon, onun Güney Amerika’ya kaçtığından şüpheleniyordu. “Fare Yolları” hakkında duyumlar alıyor, Vatikan ve Kızılhaç’ın şüpheli rolü hakkında raporlar okuyordu. Lakin elinde somut bir kanıt yoktu. Resmi kanalları harekete geçirmek için yeterli değildi.
O gün, komisyonun başındaki İngiliz subay Albay Fitzroy, onu odasına çağırmıştı. Fitzroy, diplomatik kariyerine odaklanmış, bu “pis işten” bir an önce kurtulmak isteyen bir adamdı.
“Horowitz,” diye başladı Fitzroy, purosunun dumanını tavana üflerken. “Dosyalarınızı inceledim. Mengele konusundaki ısrarınızı takdir ediyorum. Lakin gerçekçi olmalıyız. Savaş bitti. Kaynaklarımız sınırlı. Önceliklerimiz değişti. Sovyetler, şu anda bizim için Auschwitz’teki herhangi bir doktordan daha büyük bir tehdit.”
Simon, öfkesini kontrol etmeye çalışarak konuştu. “Albay, Mengele herhangi bir doktor değil. O, insan üzerinde deney yapmanın sembolü. O serbest kaldığı sürece, adalet eksik kalır. Elimizde yeni tanıklıklar var. İsrail’den, hayatta kalan ikizlerden birinin ifadesi. Dehşet verici detaylar içeriyor.”
Fitzroy, elini havada sallayarak onu susturdu. “Tanıklıklar… Elimizde binlerce tanıklık var, Horowitz. Lakin adamın kendisi yok. Arjantin hükümetine, ya da Brezilya’ya gidip ‘Bize Mengele’yi verin’ diyemeyiz. Elimizde ne bir fotoğraf, ne de nerede olduğuna dair kesin bir kanıt var. Onlar da bize gülerler. Bu iş, artık bizim için kapandı. Size komisyonda başka bir görev verebiliriz. Belki de sivil hayata dönme vaktiniz gelmiştir.”
Simon, donakaldı. “Kapandı mı? Bu kadar basit mi?”
“Maalesef, evet. Politika, nadiren basittir, lakin bazen acımasızca kesindir. Mengele dosyası, aktif soruşturmalar listesinden çıkarılacak ve arşive kaldırılacak.”
Simon, odadan çıktığında, kan beynine sıçramıştı. Yıllarını verdiği mücadele, bir bürokratın tek bir cümlesiyle yok sayılıyordu. Ofisine döndü, duvardaki panoya baktı. Mengele’nin fotoğrafı, oradan ona bakıp gülümsüyordu. Sanki “Kazandım” der gibiydi.
O an pes etmeyi düşündü. Belki de Fitzroy haklıydı. Savaş bitmişti. Onun da kendi hayatına dönmesi gerekiyordu. Ailesini, kaybettiklerini unutmaya çalışmalı, yeni bir başlangıç yapmalıydı.
Masasına oturdu, çekmecesini açtı. İçinden, yıllar önce Bayan Nowakowska’nın anlattıklarını not aldığı ilk defteri çıkardı. Sayfaları çevirdi. Yüzlerce isim, yüzlerce acı… Sonra, İsrail’den gelen yeni tanık dosyasını açtı. Miriam Rosenbaum’un anlattıklarını okumaya başladı. Kırık kanatlı kelebek çizen sessiz kardeşini, gözüne damlatılan kimyasalı, kanlarını alan Doktor Amca’yı okudu.
O an, içindeki ateş yeniden alevlendi. Dünya unutabilirdi. Hükümetler önceliklerini değiştirebilirdi. Lakin o unutamazdı. Bu, onun kişisel savaşıydı. Resmi bir görevi olmasa bile, bu savaşı sürdürecekti.
Mengele dosyasını aldı. Albay Fitzroy’un dediği gibi arşive kaldırmadı. Onu çantasına koydu. Akşam evine götürdü. O günden sonra, Simon Horowitz, gündüzleri bir tercüman ve tarih araştırmacısı olarak çalıştı. Lakin geceleri, evindeki küçük çalışma odasında, bir avcıya dönüşüyordu. Dünyanın dört bir yanındaki Holokost kurtulanlarıyla mektuplaşıyor, her bir bilgi kırıntısını topluyor, haritasını güncelliyor, o hayaletin izini tek başına sürmeye devam ediyordu. Kovalayış, artık devletlerin değil, tek bir adamın inatçı hafızasının omuzlarındaydı.
Ahırın Sessizliği
Günzburg, 1949
Irene Mengele, ahırın loş ışığında dururken, saman ve hayvan kokusunu içine çekti. Kocası Josef, bu kokuyu severdi. Toprağa, köklere bağlı olmayı severdi. Lakin şimdi o kokular, Irene’e yalnızca yalanları ve kaybı hatırlatıyordu.
Ailenin resmi açıklaması basitti: Kahraman doktor Josef Mengele, savaşın son günlerinde Doğu Cephesi’nde, Bolşeviklere karşı savaşırken şehit düşmüştü. Hatta adına, kasabanın mezarlığında sembolik bir mezar taşı bile dikilmişti. Irene, her pazar, oğlu Rolf ile birlikte o mezara çiçek bırakıyordu. Siyah bir yas elbisesi giyiyor, kederli dul rolünü mükemmel bir şekilde oynuyordu.
Lakin geceleri, yatağında tek başına yatarken, gerçek fısıltılar halinde ona ulaşıyordu. Kayınpederi Karl’ın telefondaki üstü kapalı konuşmaları, kardeşi Alois’in ani ve açıklanamayan “iş seyahatleri”, eve gelen şifreli telgraflar… Ve en kötüsü, Nürnberg’den dönen eski komşularının anlattıkları. Mengele ismi, Auschwitz ile birlikte anılıyordu. Çocuklar üzerinde yapılan deneyler, gaz odaları… Şeytanın kendisi.
Irene, hangisine inanacağını şaşırmıştı. Ailesinin anlattığı kahramana mı, yoksa dünyanın fısıldadığı canavara mı? O, tanıdığı Josef’i düşünüyordu. Piyano çalan, Goethe’den şiirler okuyan, oğlu Rolf’un saçlarını okşayan o zarif, hırslı adam. O adam, bir canavar olabilir miydi?
Oğlu Rolf, şimdi on beş yaşındaydı. Babasını bir kahraman olarak biliyordu. Onun resmine bakıp, onun gibi bir doktor olmak istediğini söylüyordu. Irene, o anlarda ne diyeceğini bilemiyordu. Yalanı sürdürmek, oğlunun gözündeki o masum hayranlığı korumak, her geçen gün daha da zorlaşıyordu.
Bir gün, ahırı temizlerken, eski bir sandığın içinde, Josef’in savaş öncesinden kalma eşyalarını buldu. Üniversite yıllarından kalma not defterleri, antropoloji kitapları, insan kafataslarının çizimleriyle dolu eskiz defterleri… Defterlerden birini açtı. Sayfalar, farklı “ırkların” çene yapıları, göz renkleri ve kafatası ölçümleri üzerine yapılmış titiz, neredeyse takıntılı notlarla doluydu.
Irene, o çizimlere bakarken, içinde bir şeylerin koptuğunu hissetti. O soğuk, analitik notlarda, tanıdığı Josef’ten bir parça vardı. O hırslı, her şeyi sınıflandırmaya, ölçmeye, kontrol etmeye çalışan zihin. Belki de canavarla kahraman, aynı kişinin içinde, farklı yüzlerle yaşıyordu. Belki de o, hem Goethe’yi seven adam hem de çocukların gözlerine kimyasal damlatan doktordu.
O gün, Irene ağlamadı. Yas tutmayı çoktan bırakmıştı. İçinde hissettiği, boş, oyuk bir kabullenişti. Kocası ölmemişti. O yaşıyordu. Bir yerlerde, ailesinin yardımıyla yeni bir hayat kuruyordu. Ve kendisi, o yalanın bekçisiydi. Oğlu Rolf’u korumak için, o yalanı yaşatmak zorundaydı.
Sandığı kapattı. Ahırdan çıkıp eve doğru yürüdü. Akşam yemeği hazırlaması gerekiyordu. Hayat devam ediyordu. Günzburg’un saygın dul kadını, rolünü oynamaya devam edecekti. Lakin artık biliyordu. Kalbindeki mezar taşı, sembolik değildi. O, gerçekten de ölmüş olan bir şeyi, masumiyetini ve inancını gömdüğü yerdi. Ve o mezarın başında, her gün sessiz bir nöbet tutuyordu.
Bölüm 8 – Tropik Sığınaklar ve Soğuk Savaş Gölgeleri
Tango ve Unutuş
Buenos Aires, Arjantin, 1952
Helmut Gregor, kahvesini yudumlarken, Plaza de Mayo’nun mor jakaranda ağaçlarının altındaki bir kafede oturuyordu. Buenos Aires’in havası, Avrupa’nın nemli ve kederli havasından farklıydı. Burada hava sıcak, yapışkan ve hayat doluydu. İspanyolca’nın o canlı, ritmik tınısı, yakındaki bir bardan sızan melankolik tango müziğiyle karışıyordu. Josef Mengele, bu yeni kimliğin, Helmut Gregor’un derisinin içine yerleşmeyi öğrenmişti. O, artık bir hayalet değildi. O, kalabalığın içinde, dikkat çekmeyen lakin var olan biriydi.
Ailesinin Günzburg’dan düzenli olarak gönderdiği para, ona bu rahat hayatı sağlıyordu. Florida Caddesi yakınlarında kiraladığı aydınlık daire, Bavyera’daki samanlıktan ya da Alpler’deki manastır hücresinden sonra bir saray gibiydi. Kitaplarını, medikal jurnallerini yerleştirmiş, küçük bir çalışma odası kurmuştu. Lakin bir şeyler eksikti. Laboratuvarı yoktu. Denekleri yoktu. O büyük, evrensel sorulara cevap arayacağı o kutsal alan yoktu. Bu durum, onu içten içe bir aslan gibi kemiriyordu. Potansiyelinin, bu tropik tembellik içinde çürüdüğünü hissediyordu.
Yan masadan bir kahkaha yükseldi. Bir grup eski Alman subayı, neşeyle bira içip anılarını anlatıyordu. Josef, onlara katılmazdı. O, o tür bir nostaljiyi küçümsüyordu. Onlar geçmişte yaşıyorlardı. Kendisi ise, geleceği planlıyordu. Lakin yine de, o topluluk bir güvenlik ağı sağlıyordu. Perón’un Arjantin’i, onlar gibi “vatansever” ve “anti-komünist” Almanlara kucak açmıştı. Burada kimse geçmişi sorgulamıyordu. Herkesin yeni bir adı, yeni bir hikayesi vardı.
“Herr Gregor, yine düşüncelere dalmışsınız.”
Josef, başını kaldırdı. Yanına yaklaşan adam, uzun boylu, zayıf ve sinirleri yıpranmış görünen Ricardo Klement’ti. Klement, Buenos Aires’teki Alman topluluğunun görünmez organizatörlerinden biriydi. Herkes onun gerçek kimliğini biliyordu: Adolf Eichmann. “Nihai Çözüm”ün lojistik dehası. Lakin o isim, fısıltıyla bile telaffuz edilmezdi.
“Yalnızca memleketin durumunu düşünüyorum, Herr Klement,” dedi Josef, sakin bir sesle. “Yeni hükümetin, Bonn’daki o Amerikalı kuklalarının, vatanımıza neler yaptığını.”
Eichmann, yanındaki sandalyeye oturdu. “Vatan, artık burası, Herr Gregor. Avrupa, galiplerin ve hainlerin elinde çürüyor. Bizim görevimiz, burada yeni bir başlangıç yapmak. Fikrin meşalesini burada taşımak.” Eichmann’ın gözlerinde, kaybolmuş bir davanın fanatik parıltısı vardı. Josef, o fanatizmi de küçümsüyordu. O, bir ideolog değildi. O, bir bilim adamıydı.
Josef, konuyu değiştirdi. “Tıbbi malzeme tedarikinde hala sıkıntılar yaşıyorum. Alman firmaları, buraya sevkiyat yapmakta çekingen davranıyor. Belki sizin bağlantılarınız yardımcı olabilir.”
Aslında, Josef, ailesi aracılığıyla istediği her şeye ulaşabilirdi. Lakin o, ağın içinde kalmak, bağlarını canlı tutmak istiyordu. Bilgi, güç demekti. Eichmann, onun ne istediğini anlamıştı. “Bakacağım,” dedi. “Bu arada, yakında bizim küçük çevremizden birileriyle bir araya geleceğiz. Juan Perón’un bir danışmanı da orada olacak. Sizin gibi parlak bir zekanın da aramızda olması, hepimiz için bir onur olur.”
Josef, başıyla onayladı. Bu, aradığı fırsat olabilirdi. Yeni rejimin içinde kendine bir yer bulabilir, belki de devlet destekli bir araştırma enstitüsü kurma şansı yakalayabilirdi. İnsan genetiği üzerine yapacağı çalışmalar, Arjantin’i biyolojik bilimlerde bir süper güç yapabilirdi. O potansiyeli onlara göstermeliydi.
Eichmann gittikten sonra Josef, kahvesini bitirdi. Kalktı, kalabalığın içine karıştı. Yürürken, zihninde yeni deney protokolleri, yeni hipotezler şekilleniyordu. Auschwitz, bir başlangıçtı. Bir prototipti. Asıl çalışma, şimdi başlayacaktı. O, unutulmuş bir savaş suçlusu değildi. O, tropik bir sürgünde, doğru anı bekleyen bir öncüydü. Buenos Aires’in tangosu, onun için bir ağıt değil, yeni bir başlangıcın ritmiydi.
Hafızanın Paslı Kilitleri
İsrail Savunma Kuvvetleri Eğitim Kampı, Negev Çölü, 1954
Miriam Rosenbaum, tüfeğini söküp takarken, parmaklarının her bir hareketi ezberlenmiş, mekanik bir rutindi. Gözlerini kapatsa bile, her bir vidayı, her bir yayı, her bir pimi yerli yerine koyabilirdi. Silahın soğuk metali, elinde rahatlatıcı bir ağırlık oluşturuyordu. O, somuttu. O, güvenilirdi. İnsanlar gibi değildi.
Artık on dokuz yaşındaydı. Kibbutzun tozlu toprakları, yerini askeri üniformanın sert kumaşına bırakmıştı. O, yeni kurulan devletinin en sadık askerlerinden biriydi. Çevresindeki gençler, bir vatan kurmanın coşkusu ve idealizmiyle doluydu. Miriam ise, öfkeyle doluydu. Onun için bu üniforma, bir savunma aracı olduğu kadar, bir intikam yeminiydi.
Eva ise, onun tam zıttı bir yol seçmişti. O, orduya katılmamıştı. Tel Aviv’deki Bezalel Sanat Akademisi’ne gitmişti. Tuvalin ve kilin sessiz dünyasına sığınmıştı. Konuşmaya başlamıştı, lakin sesi hala kısıktı ve cümleleri kısaydı. İhtiyaç duymadığı sürece kelimeleri kullanmıyordu. Onun dili, fırça darbeleri ve şekil verdiği çamurdu. Yaptığı heykeller, çoğunlukla biçimsiz, acı çeken, birbirine dolanmış figürlerdi. Eleştirmenler, onun eserlerinde “savaş sonrası varoluşsal sancıyı” görüyorlardı. Miriam ise, onlarda yalnızca dikenli telleri ve barakaları görüyordu.
İki kardeş, farklı yollar seçseler de, aralarındaki bağ kopmamıştı. Hafta sonları, Miriam izinli olduğunda Tel Aviv’e gidiyor, Eva’nın küçük stüdyosunda kalıyordu. Konuşmuyorlardı. Miriam, silahını temizlerken, Eva resim yapıyordu. O sessizlik, onların ortak diliydi.
Bir Cuma akşamı, Miriam kampa döndüğünde, komutanı onu odasına çağırdı. Odada, sivil giyimli bir adam daha vardı. Kibbutza gelen, tanıklığını kaydeden o adamdı. David. Saçlarına aklar düşmüş, yüzüne yeni çizgiler eklenmişti. Lakin gözlerindeki o sakin kararlılık aynıydı.
“Merhaba Miriam,” dedi David.
“Beş yıldır hiç aramadın,” dedi Miriam, sesi suçlayıcıydı.
David, acı bir şekilde gülümsedi. “Aramadım, ama unutmadım. Hiçbir şeyi unutmadım.” Masanın üzerine, Arjantin’in bir haritasını yaydı. “Yeni bir birim kurduk. Mossad LeAliyah Bet. Resmi görevimiz, Yahudileri tehlikeli bölgelerden İsrail’e getirmek. Gayriresmi görevimiz ise farklı.” Gözleri, Miriam’ın gözlerine kilitlendi. “Senin tanıklığında bahsettiğin adam. Doktor. Onu arıyoruz.”
Miriam’ın kalbi, bir anlığına durdu. Yıllardır bastırdığı, öfkesinin altına gömdüğü o isim, yeniden yüzeye çıkmıştı. Mengele.
“Bulabildiniz mi?” diye fısıldadı.
“İzini kaybettik. Lakin son zamanlarda, Buenos Aires’teki Alman topluluğu içinden bazı fısıltılar geliyor. Ona benzeyen, aynı geçmişe sahip bir doktordan bahsediliyor. Helmut Gregor adını kullanıyormuş. Elimizde kesin bir şey yok. Bir hayaletin peşindeyiz. Lakin o hayaleti ete kemiğe büründürmek için yardıma ihtiyacımız var.”
“Ne yardımı?”
“Buenos Aires’e bir ekip göndereceğiz. Oraya yerleşecek, topluluğun içine sızacak, bilgi toplayacak bir ekip. Senin gibi Almanca bilen, genç, dikkat çekmeyecek, lakin eğitimli insanlara ihtiyacımız var. Bu, tehlikeli bir görev. Yıllar sürebilir. Ve sonunda hiçbir şey bulamayabiliriz.”
Miriam, bir an bile tereddüt etmedi. Bütün hayatı, o ana hazırlık gibiydi. Silah eğitimi, dil bilgisi, içinde taşıdığı o sönmeyen ateş… Hepsi, o an için bir araya gelmişti. “Giderim,” dedi.
David, onu uyarmak istedi. “Miriam, bu bir intikam görevi değil. Bu, bir istihbarat operasyonu. Duygularına yenik düşersen, hem kendini hem de ekibi tehlikeye atarsın.”
“Duygularım,” dedi Miriam, sesi buz gibiydi. “Benim duygularım, on yıl önce bir tren vagonunda öldü. Geriye kalan, görev bilinci.”
O gece, Miriam uyumadı. Çantasından, Eva’nın yaptığı küçük bir kil figürü çıkardı. Kırık kanatlı bir kelebek. Onu avucunun içinde sıktı. O, sadece kendisi için gitmiyordu. Kardeşinin sessizliği için, annesinin çığlığı için, isimleri bile hatırlanmayan binlerce kurban için gidiyordu. Kovalayış, artık bir devletin meselesi haline gelmişti. Ve Miriam, o kovalayışın mızrağının ucu olmaya hazırdı.
Adalet ve Ayrıntılar
Frankfurt Başsavcılığı, Batı Almanya, 1955
Fritz Bauer, ofisinin penceresinden dışarıdaki yeniden inşa edilen, modernleşen Frankfurt’a baktı. Almanya, unutmak istiyordu. Geçmişin molozlarını temizleyip, “Wirtschaftswunder”ın, yani ekonomik mucizenin parlak vitrinini parlatmakla meşguldü. Lakin Bauer, unutmayı reddediyordu. O, Almanya’nın vicdanı olmaya yemin etmiş bir savcıydı. Ve vicdan, rahatsız edici bir şeydi.
Ofisi, Auschwitz dosyalarıyla doluydu. Binlerce sayfa ifade, belge, fotoğraf… Batı Almanya’nın adalet sistemi içinde, o dosyaları açmak isteyen çok az kişiden biriydi. Yargıçların, polislerin, bürokratların çoğu, eski rejimin bir parçasıydı. Onu engellemek için ellerinden geleni yapıyorlardı. Onu bir vatan haini, geçmişi kaşıyan bir rahatsız olarak görüyorlardı.
Lakin yalnız değildi. Masasının karşısında, Simon Horowitz oturuyordu. Simon, yıllar içinde değişmişti. Gençliğinin o ateşli öfkesi, yerini daha sakin, daha metodik bir kararlılığa bırakmıştı. O, artık Londra’daki komisyonda çalışan bir gönüllü değildi. O, Bauer’in gayriresmi danışmanı, yaşayan arşiviydi. Kurtulanlarla kurduğu ağ, hiçbir resmi istihbarat servisinin sahip olmadığı bir bilgi kaynağıydı.
“Yeni bir şey var mı, Simon?” diye sordu Bauer, yorgun bir sesle.
Simon, çantasından bir mektup çıkardı. “Buenos Aires’ten. Oradaki topluluğumuzdan biri yazmış. Birkaç ay önce, Alman Kulübü’nde bir kutlama yapılmış. Kutlamada, tanınmış sanayiciler, eski subaylar ve Perón hükümetinden yetkililer varmış. Konuşmacılardan biri, Mengele & Sons fabrikasının sahibi Karl Mengele’ymiş.”
Bauer, kaşlarını kaldırdı. “Karl Mengele, Arjantin’de mi? Bu ilginç.”
“Dahası var,” diye devam etti Simon. “Mektubu yazan kişi, Karl Mengele’nin gece boyunca, Helmut Gregor adında, kibar ve zeki bir doktordan ayrılmadığını söylüyor. Bu Helmut Gregor, birkaç yıl önce şehre gelmiş ve kısa sürede topluluk içinde saygın bir yer edinmiş.”
Fritz Bauer, sandalyesine yaslandı. “Helmut Gregor,” diye mırıldandı. “Bu ismi daha önce de duymuştuk. Bir hayalet. Lakin şimdi, o hayalet, Mengele ailesinin patriğiyle yan yana duruyor. Bu, bir tesadüf olamaz.”
“Değil,” dedi Simon. “Ailenin para transferlerini araştırdım. İsviçre’deki bir hesap üzerinden, düzenli olarak, Buenos Aires’teki bir şirkete yüklü miktarda para gönderiliyor. O şirketin sahibi kim, tahmin edin?”
“Helmut Gregor.”
“Tam üstüne bastınız, Herr Staatsanwalt.”
Bauer, bir an sessiz kaldı. Elindeki, şimdiye kadarki en somut ipucuydu. Lakin yine de yeterli değildi. “Bonn’a bu delillerle gitsem, bana gülerler. Arjantin’den bir Alman vatandaşının iadesini istemek için, onun gerçekten Josef Mengele olduğuna dair kesin bir kanıta ihtiyacımız var. Bir parmak izi, güncel bir fotoğraf, bir resmi belge… Elimizdeki, bir fısıltı ve bir banka dekontu.”
Adalet, ayrıntılarda gizliydi. Ve o ayrıntılara ulaşmak, neredeyse imkansızdı. Arjantin hükümeti işbirliği yapmazdı. Alman hükümeti ise isteksizdi.
“O zaman, biz de kendi ayrıntılarımızı yaratırız,” dedi Simon, kararlı bir sesle. “Sizin resmi kanallardan yapamadığınızı, ben gayriresmi yollardan yapabilirim. Buenos Aires’teki bağlantılarım, o adamın bir fotoğrafını çekebilir. Belki de gizlice evine girip, onun el yazısını taşıyan bir belge bulabilirler.”
Bauer, Simon’a baktı. Bu, yasadışı bir operasyon demekti. Bir savcı olarak, bunu onaylayamazdı. Lakin bir insan olarak, başka bir çareleri olmadığını biliyordu. “Ben, bu konuşmayı hiç duymadım, Simon,” dedi, göz kırparak. “Ve eğer böyle bir operasyon yapılacaksa, masrafları karşılamak için bir yol bulabiliriz. ‘Tanık koruma fonundan’ belki.”
İkisi de gülümsedi. Bu, kanunların bittiği yerde adaleti arayan iki adamın ittifakıydı. Biri, sistemin içinden, diğeri dışından çalışarak, aynı örümcek ağını çözmeye çalışıyorlardı. Adalet, sabırlı bir bahçıvanın işiydi. Toprağı sürmek, tohumu ekmek ve sessizce beklemek gerekiyordu. Onlar, beklemeye hazırdı.
Babamın Hayaleti
Günzburg, 1956
Rolf Mengele, babasının mezar taşının önünde dururken, içinde birbiriyle çelişen duygularla savaşıyordu. Çocukluğunun kahramanı, Doğu Cephesi’nde şehit düşen o efsanevi doktorun anısı, üniversitede duyduğu o korkunç fısıltılarla paramparça olmuştu. Auschwitz. Deneyler. Ölüm Meleği. O kelimeler, zihninde yankılanıyor, bildiği her şeyi sorgulamasına neden oluyordu.
Annesine sorduğunda, annesi ağlamış, her şeyi inkâr etmişti. Dedesi Karl ise, öfkeyle parlamış, bunların düşmanların ve Yahudilerin uydurduğu yalanlar olduğunu, ailenin şerefli adını lekelemeye çalıştıklarını söylemişti. Lakin Rolf, ikna olmamıştı. O yalanların arkasında, rahatsız edici bir gerçek olduğunu seziyordu.
En kötüsü, amcası Alois’in çalışma masasında gizlice gördüğü o mektuptu. Arjantin’den geliyordu. Hava posta zarfının üzerindeki pulda, Eva Perón’un yüzü vardı. Mektup, babasının el yazısıyla yazılmıştı. O el yazısını tanırdı. Onu bir kahraman olarak değil, yaşayan bir kaçak olarak gösteren o el yazısı, Rolf’un dünyasını temelinden sarsmıştı.
O gün, kararını vermişti. Gerçeği öğrenmeliydi. Kimden olursa olsun.
Akşam yemeğinde, aile masanın etrafında toplandığında, Rolf sessizliğini bozdu. “Dedem,” dedi, sesi beklediğinden daha güçlü çıkmıştı. “Seninle özel bir şey konuşmak istiyorum. Babam hakkında.”
Karl Mengele, çatalını bıraktı. Gözleri, torununa soğuk bir dikkatle odaklandı. Irene, korkuyla oğluna baktı. “Şimdi sırası değil, Rolf,” diye fısıldadı.
“Hayır, tam sırası,” dedi Rolf, ayağa kalkarak. “Artık bir çocuk değilim. Gerçeği bilmeye hakkım var. Babam yaşıyor mu? Ve o… Auschwitz’de anlatılanları o mu yaptı?”
Salonda bir mezar sessizliği oldu. Karl Mengele, torununu uzun uzun süzdü. Sonra, o da ayağa kalktı. “Benimle çalışma odama gel,” dedi, sesi emrediciydi.
Çalışma odasının kapısı kapandığında, Karl, masasının başına geçti. Purosunu yaktı. “Bak evlat,” diye başladı, sesi her zamankinden daha sakindi. “Dünya, siyah ve beyaz değildir. Savaş, karmaşık bir şeydir. Baban bir vatanseverdi. Ülkesine hizmet etti. Yaptığı her şey, daha büyük bir amaç içindi. Üstün bir ırk yaratmak. İnsanlığın geleceğini kurtarmak.”
Rolf, duyduklarına inanamıyordu. Bu bir itiraftı. Soğukkanlı, pişmanlık duymayan bir itiraf. “Yani doğru mu? Çocuklar üzerinde…” Cümlesini tamamlayamadı.
“Bilim, bazen zor kararlar gerektirir,” diye devam etti Karl. “Galiplerin tarihi yazdığı bir dünyada yaşıyoruz. Onlar, babanı bir canavar olarak göstermek istiyorlar. Çünkü onun zekasından, onun vizyonundan korkuyorlar. Evet, baban yaşıyor. Arjantin’de. Ailemizin koruması altında. Ve senin görevin, bir gün bu şirketin başına geçtiğinde, o korumayı devam ettirmek. Ailenin mirasını yaşatmak. Anlaşıldı mı?”
Rolf, konuşamadı. Başı dönüyordu. Kahramanı ölmüştü. Lakin yerine gelen, bir canavar değil, daha karmaşık, daha korkutucu bir şeydi: Ailesi tarafından korunan, yaptığından zerre pişmanlık duymayan, kendini bir tür tanrı olarak gören bir adamdı. Ve kendisi, o adamın oğluydu. O kanı taşıyordu.
“Bu bir aile meselesi, Rolf,” dedi Karl, son söz olarak. “Ve aile, her şeyden önce gelir.”
Rolf, odadan bir robot gibi çıktı. Kendi odasına kapandı. Bütün gece, babasının hayaletiyle boğuştu. O artık bir şehit değildi, yaşayan bir suçluydu. Ve kendisi, o suçun sessiz bir ortağı olmaya mahkûm edilmişti. Babasının gölgesi, okyanusun ötesinden uzanıyor, kendi hayatını da karartıyordu. O gece, Rolf Mengele, çocukluğun bittiğini ve bir yetişkin olmanın, bazen taşınması imkânsız yükleri sırtlamak anlamına geldiğini anladı.
Bölüm 9 – Yüzleşmeler ve Kaçırılan Fırsatlar
Orman Kanunları
Hohenau, Paraguay, 1959
Josef Mengele, orkideye bir cerrahın hassasiyetiyle yaklaştı. Küçük pensiyle, çiçeğin taç yapraklarından birine tutunmuş olan minik bir böceği dikkatle aldı. Paraguay’ın nemli, ağır havası, ciğerlerine bir yosun yumağı gibi oturuyordu. Buenos Aires’in kozmopolit kafeleri, yerini ormanın bu yeşil, ilkel ve kanunsuz rahmine bırakmıştı. Perón’un devrilmesiyle Arjantin, tekinsiz bir yere dönüşmüştü. Lakin burada, Diktatör Alfredo Stroessner’in Alman hayranı rejimi altında, kendini daha güvende hissediyordu. Burası, Avrupa’nın pişmanlıklarından ve adaletin uzun kolundan uzakta, unutulmuş bir topraktı.
Helmut Gregor kimliği, Buenos Aires’te kalmıştı. Burada o, ailenin dostu, ziraat ve genetik konularında uzman, saygın bir Alman beyefendisi olan Dr. Mengele’ydi. Kimliğini saklama ihtiyacı duymuyordu. Hohenau’daki Alman kolonisi, geçmişi sorgulamayan, sadakati her şeyin üstünde tutan eski yoldaşlarla doluydu. Onlar için o, bir kaçak değil, Bolşevizme karşı verilen savaşın bir gazisiydi.
Lakin o, çiftçilikle ilgilenmiyordu. Mısır tarlaları ya da soya fasulyeleri, onun zihnini meşgul etmiyordu. İlgisi, sığırların genetiğindeydi. Bölgedeki çiftlik sahiplerine, daha etli, daha sütlü inekler yetiştirme konusunda danışmanlık yapıyordu. Bu, bir nevi oyundu. Büyük projesinin, insan ırkını ıslah etme misyonunun küçük ölçekli bir provasıydı. Bir ineğin soyağacını kontrol edebiliyorsa, bir insanınkini neden edemesindi? O temel prensip, ormanın kalbinde bile onun için bir kutup yıldızı gibi parlıyordu.
Çalışma odası olarak kullandığı ahşap evin verandasında otururken, ufuktan yükselen toz bulutunu gördü. Bir cip yaklaşıyordu. Gelenin kim olduğunu biliyordu. Ailesi, aylar süren bir yazışmanın ardından, bu inanılmaz buluşmayı ayarlamıştı. Oğlu Rolf, bir arkadaşıyla birlikte Avrupa’dan onu görmeye geliyordu. On yedi yıl sonra.
Kalbinde bir heyecan ya da bir sevgi kıpırtısı hissetmedi. Hissettiği, bir meraktı. Kendi genetik mirasının bir sonraki nesilde nasıl tezahür ettiğini görmek için duyulan o bilimsel merak. Oğlu nasıl bir adam olmuştu? Zeki miydi? Güçlü müydü? Kendisine benziyor muydu?
Cip durduğunda, içinden iki genç adam indi. Biri, uzun boylu, sarışın ve çekingendi. O, Rolf’tu. Gözlerinde, babasını değil, bir hayaleti görmenin şaşkınlığı ve korkusu vardı. Yanındaki arkadaşı ise durumu kurtarmaya çalışan gergin bir gülümsemeyle etrafa bakınıyordu.
Josef, verandadan yavaşça indi. Üzerinde temiz, beyaz bir gömlek ve keten bir pantolon vardı. O, bir orman kaçağına değil, tropik bir tatil köyündeki bir sömürgeciye benziyordu. “Willkommen, mein Sohn,” dedi, sesi sakin ve mesafeliydi. Hoş geldin, oğlum.
Rolf, bir an kekeledi. Yıllardır bir mezar taşına konuştuğu babası, şimdi kanlı canlı karşısındaydı. Ne diyeceğini bilemiyordu. “Baba,” diye fısıldayabildi.
Sonraki birkaç gün, tuhaf, gergin bir sessizlik içinde geçti. Josef, onlara çiftliği gezdirdi, sığırlar üzerine yaptığı çalışmalardan bahsetti, Paraguay’ın politik durumu hakkında uzun nutuklar çekti. Lakin asla geçmişten, Auschwitz’den, savaştan bahsetmiyordu. Sanki hayatı, 1949’da Arjantin’de başlamıştı.
Asıl yüzleşme, son gecelerinde yaşandı. Rolf’un arkadaşı erkenden yatmıştı. Baba oğul, verandada, gaz lambasının titrek ışığı altında yalnız kalmışlardı. Gece, ormandan gelen böceklerin ve tanımlanamayan yaratıkların sesleriyle doluydu.
“Neden?” diye sordu Rolf, sonunda cesaretini toplayarak. Sesi, bir çocuğun isyanını değil, yorgun bir yetişkinin sorgulamasını taşıyordu. “Anlatılanlar… O kamptaki şeyler… Neden yaptın?”
Josef, bir an sessiz kaldı. Elindeki bardağı yavaşça masaya bıraktı. Gözlerini oğluna dikti. Bakışlarında ne pişmanlık ne de utanç vardı. Yalnızca, anlayışsız bir öğrenciye karmaşık bir teoriyi açıklamaya çalışan bir profesörün sabırsızlığı okunuyordu.
“Sen bunu anlayamazsın, Rolf. Sen, o zamanları yaşamadın. Biz bir savaşın içindeydik. Yalnızca cephede değil, biyolojik bir savaşın içindeydik. Irkımızın hayatta kalma mücadelesiydi o. Ben bir askerdim. Görevimi yaptım. Lakin bir askerden fazlasıydım. Ben, bir bilim adamıydım. Bana, tarihte hiçbir bilim adamına sunulmamış bir fırsat sunuldu. İnsanlığın sırlarını çözmek için sınırsız bir olanak. Yaptığım şey, acı verici olabilirdi. Lakin tıp, her zaman acı vericidir. Bir cerrah, hastayı kurtarmak için onu kesmek zorundadır. Ben de, insanlığı kurtarmak için bazı fedakârlıklar yapmak zorundaydım.”
Rolf, duydukları karşısında donakalmıştı. O, bir canavarın itiraflarını değil, bir megalomanın manifestosunu dinliyordu. “Ama onlar çocuktu,” diye fısıldadı. “İkizler… Onlar savunmasızdı.”
Josef’in yüzünden bir anlık bir öfke bulutu geçti. “Savunmasız mı? Onlar materyaldi. Değerli birer biyolojik materyal. Onların bireysel kaderleri, insanlığın geleceği yanında ne anlam ifade eder ki? Senin gibi duygusal düşünenler, büyük resmi göremezler. Tarihi, benim gibi düşünenler yazar.”
O an, Rolf için her şey bitti. İçinde taşıdığı o son umut kırıntısı, babasının bir şekilde pişman olabileceğine, belki de emir altında olduğuna dair o cılız inanç, o an tuzla buz oldu. Karşısındaki adam, bir canavardan daha kötüydü. O, eylemlerinin doğruluğuna mutlak bir şekilde inanan bir canavardı.
Ertesi sabah, vedalaşmadan ayrıldılar. Rolf, cipin arka camından, verandanın önünde duran babasının küçülen siluetine baktı. O, babasını bulmaya gelmişti. Lakin bulduğu şey, taşıması daha da ağır bir yüktü. O, yalnızca bir savaş suçlusunun oğlu değildi. O, kendisini bir tanrı olarak gören bir adamın, başarısız bir genetik kopyasıydı. O gölge, artık hayatından hiç çıkmayacaktı.
Klement’i Beklerken
Buenos Aires, Garibaldi Sokağı, Mayıs 1960
Miriam, yolun karşısındaki durakta bekleyen bir otobüsün kirli camından, 14 Garibaldi Sokağı’ndaki o sıradan, tek katlı evi izliyordu. Aylardır, hayatı o ev etrafında dönüyordu. Sabahları, farklı kılıklara girerek evin önünden geçiyor, akşamları ise ekibin diğer üyeleriyle birlikte, topladıkları bilgi kırıntılarını bir araya getiriyorlardı. Hedef, Ricardo Klement adıyla yaşayan, Mercedes-Benz fabrikasında formen olarak çalışan, sessiz, kendi halinde bir aile babasıydı. Mossad, o adamın Adolf Eichmann olduğundan neredeyse emindi.
Operasyon, sabır ve sinir harbi demekti. Miriam, bir kütüphanede çalışan, Arjantinli bir öğrenci olan ‘Gabriela’ kimliğine bürünmüştü. Almanca bildiğini saklıyor, çevresindeki insanlarla bozuk bir İspanyolca ile anlaşıyordu. Geceleri, kiraladıkları güvenli evde, ekibin lideri Isser Harel’in Tel Aviv’den gönderdiği şifreli mesajları çözüyor, operasyonun bir sonraki adımını planlıyorlardı.
Eichmann’ı izlemek, Miriam için tuhaf bir deneyimdi. O, Holokost’un mimarlarından biriydi. Milyonlarca insanın ölümünü organize eden bürokrattı. Lakin Miriam’ın gördüğü, her sabah aynı saatte otobüse binen, akşamları evine dönüp bahçesiyle uğraşan, torunlarını seven sıradan, yaşlı bir adamdı. Kötülüğün bu kadar banal, bu kadar sıkıcı bir yüze sahip olabilmesi, onu hem şaşırtıyor hem de öfkelendiriyordu. O adam, milyonların kaderini belirlerken ne düşünmüştü? Akşam evine döndüğünde, karısına gününün nasıl geçtiğini mi anlatıyordu?
Bir gün, operasyonun en kritik anı geldi. Eichmann’ın evlilik yıldönümüydü. Ekip, onun o gün karısına çiçek getireceğini ve o çiçeği alırken, daha önce hiç başaramadıkları kadar yakın bir fotoğrafını çekebileceklerini umuyordu. Miriam’ın görevi, çiçekçinin yakınlarında beklemek ve Eichmann göründüğünde, şapkasını düzelterek diğer ajanlara işaret vermekti.
Kalbi, göğsünde bir kuş gibi çırpınıyordu. O, bir askerdi. Çatışmaya, tehlikeye alışıktı. Lakin bu sessiz, gergin bekleyiş, her şeyden daha zordu. Sonunda, uzakta Eichmann’ın silueti belirdi. Bekledikleri gibi, çiçekçi dükkânına doğru yürüyordu. Miriam, nefesini tuttu. Elini şapkasına götürmek için doğru anı bekliyordu.
Tam o sırada, içinden başka bir ses yükseldi. Bir fısıltı. “Ya Mengele?”
Fritz Bauer’in Frankfurt’tan gönderdiği son istihbarat, Mengele’nin birkaç yıl önce o şehirde yaşadığını, hatta bir ara Eichmann ile aynı mahallede oturduğunu söylüyordu. O an, Miriam’ın beyninde bir şimşek çaktı. Eichmann, bir anahtardı. Mengele’ye açılan kapının anahtarı. Onu canlı yakalamalıydılar. Onu konuşturmalıydılar.
Eichmann dükkândan çıkıp uzaklaşırken, Miriam işaretini verdi. Arabanın içindeki ajan, deklanşöre bastı. O fotoğraf, Tel Aviv’e gönderilecek ve Eichmann’ın SS dosyasındaki fotoğrafla karşılaştırılacaktı. Bu, operasyonun son teyidi olacaktı.
Birkaç gün sonra, kaçırma emri geldi. Plan basitti, lakin riskliydi. Eichmann’ı işten dönerken yolda durduracak, arabaya zorla bindirecek ve on gün boyunca saklayacakları bir güvenli eve götüreceklerdi. Sonra, İsrail havayolu El Al’ın özel bir uçuşuyla, sakinleştirici verilmiş bir hasta kılığında ülkeden çıkaracaklardı.
Operasyon gecesi, Miriam kaçırma ekibinde değildi. Onun görevi, evi gözetlemek ve ailenin polise haber verip vermediğini kontrol etmekti. Arabanın farları köşeyi döndüğünde, Eichmann otobüsten inip evine doğru yürümeye başladığında, Miriam’ın bütün vücudu gerildi. Ajanlar, karanlıktan fırlayıp adamı yakaladıklarında, boğuk bir mücadele sesi duyuldu. Sonra, arabanın kapısı kapandı ve araç hızla uzaklaştı. Her şey saniyeler içinde olup bitmişti.
Miriam, bir zafer hissi beklemişti. Lakin hissettiği, tuhaf bir boşluktu. Bir canavar yakalanmıştı. Lakin onun canavarı, onun kişisel şeytanı, hala bir yerlerde serbestti. O gece, güvenli evde, ekip zaferlerini kutlarken, Miriam pencereden dışarıdaki karanlık Buenos Aires sokaklarına bakıyordu. Kovalayışın bir ayağı tamamlanmıştı. Lakin en önemli parça, hala kayıptı. Ve o parçayı bulmak, onun hayatının geri kalanını adayacağı bir görev olacaktı.
Gizli Bir Telefon Görüşmesi
Frankfurt, Mayıs 1960
Fritz Bauer, gece yarısı çalan telefonun sesine uyandı. Arayanın kim olduğunu biliyordu. O, aylardır o telefonu bekliyordu. Ahizeyi kaldırdığında, hattın diğer ucundan gelen, hafif parazitli ses, Tel Aviv’deki Mossad şefi Isser Harel’e aitti.
“Adler gefangen,” dedi Harel. Kartal yakalandı. Bu, onların parolasıydı.
Bauer, gözlerini kapattı ve derin bir nefes aldı. İçini, bir savcının duymaması gereken, yasadışı bir zaferin tatmini kapladı. Kendi ülkesinin adalet sistemine güvenmediği için, başka bir ülkenin gizli servisine, kendi topraklarında bir Alman vatandaşını kaçırmaları için bilgi sızdırmıştı. Bu, bir vatan hainliğiydi. Lakin Bauer için, bu, adaletin ta kendisiydi.
“Emin misiniz?” diye sordu, profesyonel şüpheciliğini korumaya çalışarak.
“Kimliğini itiraf etti. Her şeyi. Şimdi onu eve getiriyoruz. Dünyanın, onun suçlarını kendi ağzından dinlemesini sağlayacağız.” Harel bir an duraksadı. “Sana bir borcumuz var, Fritz.”
“Bana değil,” dedi Bauer. “Altı milyon insana.”
Konuşma kısa sürdü. Telefonu kapattıktan sonra Bauer, çalışma odasına geçti. Masasının üzerindeki dağınık dosyalara baktı. Eichmann yakalanmıştı. Bu, bir devrin sonuydu. Lakin onun için, yeni bir devrin başlangıcıydı. Şimdi, bütün dikkatini ve enerjisini tek bir hedefe yönlendirebilirdi.
Ertesi gün, ofisinde Simon Horowitz ile buluştu. Simon, haberi gazetelerden duymuştu. Yüzü, nadir görülen bir gülümsemeyle aydınlanmıştı. “Başardınız,” dedi, Bauer’e hayranlıkla bakarak. “Bütün engellemelere rağmen, başardınız.”
Bauer, elini salladı. “Biz başarmadık. Onlar başardı. Bizim işimiz şimdi başlıyor.” Masanın üzerindeki bir dosyayı işaret etti. Üzerinde tek bir kelime yazıyordu: MENGELE.
“Mossad’dan aldığım bilgiye göre,” dedi Bauer, sesini alçaltarak. “Onu da neredeyse yakalıyorlarmış. Eichmann’ı kaçırdıkları sırada, Mengele’nin de aynı şehirde, bir otelde kendi adıyla kaldığına dair bir istihbarat almışlar. Lakin Eichmann operasyonunu riske atmak istememişler. Mengele, bir şekilde kokuyu almış ve kaçmış. Paraguay’a geçtiğini düşünüyorlar.”
Simon’un yüzündeki gülümseme soldu. “Bu kadar yakın mıydılar?” diye fısıldadı. “Bu kadar yakın…” Bir fırsatın parmaklarının arasından kayıp gitmesinin acısı, yüzüne yerleşmişti.
“Yakındılar,” dedi Bauer. “Bu da demek oluyor ki, o, sandığımız kadar dokunulmaz değil. O da hatalar yapıyor. O da korkuyor. Şimdi, Eichmann davası bütün dünyanın dikkatini çekecek. Bu, bizim için bir fırsat. Kamuoyunun baskısını kullanabiliriz. Bonn’u, Mengele’nin iadesi için Paraguay’a resmi başvuruda bulunmaya zorlayabiliriz.”
Fritz Bauer, ayağa kalktı ve pencereye yürüdü. “Eichmann, bir semboldü. Geçmişin sembolüydü. Lakin Mengele farklı. O, hala orada. Yaşayan bir tehdit. Sapkın bilimsel ideolojinin, insanlığın karanlık yüzünün devam eden bir temsilcisi. Eichmann’ı yargılamak, geçmişle hesaplaşmaktır. Mengele’yi yakalamak ise, geleceği korumaktır.”
Simon, Bauer’in kararlılığından etkilenmişti. Bu adam, tek başına, bir ulusun kolektif hafıza kaybına karşı savaşıyordu. “Ne yapmamı istersiniz?” diye sordu.
“Her zamankini, Simon,” dedi Bauer. “Ağını kullan. Kurtulanlarla konuş. Mengele’nin Paraguay’daki hayatına dair en ufak bir bilgi kırıntısını bul. Bir fotoğraf, bir adres, bir iş bağlantısı… Bonn’daki o korkak bürokratların önüne, görmezden gelemeyecekleri kadar somut bir dosya koymalıyız. Av, yeniden başlıyor. Ve bu sefer, onu elimizden kaçırmayacağız.”
Kırık Kanatlı Kelebekler
Tel Aviv Sanat Müzesi, 1961
Eva Rosenbaum, kendi sergisinin açılışında, bir yabancı gibi duruyordu. Etrafı, şarap kadehlerini tokuşturan, fısıltıyla sanat eleştirileri yapan, şık giyimli insanlarla doluydu. O ise, üzerinde boya lekeleri olan basit, siyah bir elbise giyiyordu. Kendisini, o parlak, gürültülü dünyanın bir parçası olarak hissetmiyordu. Onun dünyası, stüdyosunun sessizliği ve tuvallerinin iki boyutlu gerçekliğiydi.
Serginin adı, “Hafızanın Anatomisi” idi. Duvarlarda asılı olan tablolar, rahatsız edici ve güçlüydü. Belirgin yüzler yoktu. Yalnızca birbirine geçmiş, parçalanmış uzuvlar, dikenli tellere dolanmış figürler, boş göz çukurları ve hep tekrar eden bir motif vardı: Kırık kanatlı kelebekler. Renkler, kasvetliydi. Siyahlar, griler, kan kırmızısı ve hastalıklı bir sarı.
Bir eleştirmen, elinde not defteriyle yanına yaklaştı. “Olağanüstü bir çalışma, Bayan Rosenbaum. Klee’nin trajedisi ile Bacon’ın vahşetinin bir birleşimi gibi. Bize ilham kaynağınızdan bahseder misiniz?”
Eva, adama baktı. Ne söyleyebilirdi ki? “İlham kaynağım, bir tren vagonu ve bir şişe kimyasaldı,” mı demeliydi? Gülümsedi, lakin gülümsemesi gözlerine ulaşmadı. “Ben yalnızca gördüklerimi çiziyorum,” diye fısıldadı.
Adam, cevaptan tatmin olmamış bir şekilde uzaklaşırken, Eva kalabalığın içinde tanıdık bir yüz gördü. Anja. Yıllardır görmediği, Feldafing kampındaki o iyi yürekli gönüllü. Saçları kırlaşmış, yüzü yaşanmışlıklarla dolmuştu. Anja, ona doğru yürüdü ve hiçbir şey söylemeden, sıkıca sarıldı.
“Seninle gurur duyuyorum,” diye fısıldadı Anja. “Acını, bir güce dönüştürmüşsün.”
Eva, ilk defa o gece, kendini biraz olsun rahatlamış hissetti. Anja, onu anlıyordu. Onun resimlerinde ne bir sanat akımı ne de bir varoluşsal sancı görüyordu. O, yalnızca gerçeği görüyordu.
Tam o sırada, müzenin girişinde bir hareketlilik oldu. İçeriye, üzerinde askeri üniforması olan, kısa saçlı, sert yüzlü bir kadın girdi. Miriam. Arjantin’deki görevinden yeni dönmüştü. İki kardeş, kalabalığın ortasında birbirlerine baktılar. Biri, geçmişi bir tuvale hapseden bir sanatçı. Diğeri, geçmişin hayaletlerini avlayan bir asker.
Miriam, kardeşinin yanına geldi. Gözleri, duvardaki tablolarda gezindi. O resimleri anlıyordu. O resimlerdeki her bir fırça darbesinin ardındaki acıyı hissedebiliyordu. “Güzel olmuş,” dedi, sesi her zamanki gibi kısaydı.
“Eichmann’ı yakalamışsınız,” dedi Eva. Bu, bir soru değil, bir tespitti.
Miriam başını salladı. “Bir tanesini yakaladık.”
“Diğeri ne olacak?”
Miriam, cevap vermedi. Yalnızca, duvardaki en büyük tabloya baktı. Tabloda, bir çift göz resmedilmişti. Soğuk, mavi, ifadesiz gözler. O gözlerin içinde, onlarca kırık kanatlı kelebek çırpınıyordu.
“Onu da bulacağım, Eva,” diye fısıldadı Miriam. “Nereye kaçarsa kaçsın. Hangi ismi alırsa alsın. Onu bulacağım. Senin için. Annem için.”
Eva, elini uzattı ve kardeşinin koluna dokundu. “Kendin için bul, Miriam,” dedi, sesi net ve keskindi. “Çünkü o seni bulmadan, sen onu bulmalısın.”
İki kardeş, o rahatsız edici tablonun önünde, sessizce durdular. Dışarıda, İsrail, kaçırılan bir canavarın davasına hazırlanıyordu. Lakin o müze salonunda, savaş hiç bitmemişti. Ve iki kız kardeş, o savaşı kendi yöntemleriyle, biri boyayla, diğeri silahla vermeye devam ediyordu.
Bölüm 10 – Yankılanan İsimler ve Kapanan Kapılar
Cam Kafesteki Adam
Kudüs Bölge Mahkemesi, İsrail, 1961
Josef Mengele, gazetenin buruşuk sayfalarındaki fotoğrafa dikkatle bakıyordu. Paraguay’ın boğucu sıcağında, bir fincan yerba mate eşliğinde, binlerce kilometre ötedeki bir mahkeme salonunun soğuk gerçekliğini inceliyordu. Fotoğrafta, kurşun geçirmez bir cam kafesin içinde oturan, takım elbiseli, gözlüklü, sıradan bir adam vardı. Adolf Eichmann. Bir zamanlar Buenos Aires’te kahve içtiği Ricardo Klement. Şimdi ise, bütün dünyanın gözü önünde, tarihin en büyük suçlarından birinin hesabını veren bir sanıktı.
Josef, Eichmann’a acımadı. Korku da hissetmedi. Hissettiği şey, soğuk, analitik bir küçümsemeydi. Eichmann, aptallık etmişti. Dikkat çekmiş, iz bırakmış ve sonunda yakalanmıştı. O, bir bürokrattı. Rakamların ve tarifelerin adamıydı. Hayatta kalma sanatının inceliklerinden anlamayan, vasat bir memurdu. Josef ise farklıydı. O, bir avcıydı. Doğanın kanunlarını anlayan, her zaman bir adım sonrasını düşünen, uyum sağlayan ve iz bırakmayan biriydi.
Gazetede, duruşmadan alıntılar vardı. Savcı Gideon Hausner’in açılış konuşması, Eichmann’ın savunması, tanıkların ifadeleri… Auschwitz’den kurtulanlar, kürsüye çıkıp yaşadıkları dehşeti anlatıyorlardı. Josef, o ifadeleri okurken, bir yazarın kendi eserinin eleştirilerini okuması gibi bir merak duyuyordu. Anlatılanlar doğru muydu? Abartıyorlar mıydı? Hafızaları onlara oyun mu oynuyordu? Onun için o olaylar, kişisel trajediler değil, bilimsel bir projenin yan ürünleriydi. Kontrol edilemeyen değişkenlerdi.
Gazete, kendi isminin de duruşmada geçtiğini yazıyordu. Tanıklar, rampadaki “Ölüm Meleği”nden bahsediyor, ikizler üzerinde yaptığı deneyleri anlatıyorlardı. Alman hükümetinin, onun Paraguay’dan iadesi için resmi bir talepte bulunduğu da yazılıydı.
Josef, yerba mate’sinden bir yudum aldı. Endişeli değildi. Paraguay, onun sığınağıydı. Diktatör Stroessner, Almanya’ya olan hayranlığını ve komünizme olan nefretini gizlemiyordu. Onun gibi “tecrübeli” bir Alman subayını, İsrail’e ya da Batı Almanya’ya teslim etmesi düşünülemezdi. Ailesinin parası ve Stroessner’in rejimi içindeki bağlantıları, onun en sağlam zırhıydı.
Lakin yine de, Eichmann’ın yakalanması her şeyi değiştirmişti. Artık gölgeler daha da uzamış, av daha tehlikeli bir hale gelmişti. Mossad, artık efsanevi bir güce sahipti. Onların kolları, beklenmedik yerlere uzanabiliyordu. Josef, daha dikkatli olması gerektiğini biliyordu.
Evinin etrafındaki güvenlik önlemlerini artırdı. Yerel polisten, para karşılığı birkaç adam tuttu. Artık geceleri tek bir yerde uyumuyor, Hohenau kolonisi içindeki farklı evlerde kalıyordu. Her zaman yanında, içinde bir miktar para, sahte belgeler ve küçük bir tabanca olan bir çanta taşıyordu. O, avlanmaktansa av olmayı reddediyordu.
Bir akşam, en güvendiği yerel bağlantısı, eski bir SS subayı olan Werner von Alvensleben, onu ziyarete geldi. Yüzü endişeliydi. “Josef,” dedi, “Asunción’dan haberler iyi değil. Alman Büyükelçiliği’nden gelen baskı artıyor. İsraillilerin, şehirde ajanları olduğu söyleniyor. Stroessner, seni korumaya devam edecek. Lakin bir bedeli olacak.”
Josef, sakin bir şekilde sordu. “Ne bedeli?”
“Senden, rejimin ‘iç düşmanlarına’ karşı olan mücadelesinde yardımcı olmanı istiyorlar. Tıbbi uzmanlığınla. Sorgulama tekniklerini geliştirmek, direnişçilerin psikolojisini analiz etmek gibi konularda.”
Josef, bir an düşündü. Bu, bir tür aşağılanmaydı. O, insan genetiğinin sırlarını çözecek bir bilim adamıydı. Üçüncü sınıf bir diktatörlüğün polis teşkilatına akıl hocalığı yapmak, onun vizyonuna bir hakaretti. Lakin aynı zamanda, bu bir fırsattı. Rejimin içine daha da sızmak, dokunulmazlığını perçinlemek demekti. Hayatta kalmak, bazen onurdan daha önemliydi.
“Kabul ediyorum,” dedi. “Vatanseverlerin, komünist tehdidine karşı birbirlerine yardım etmesi doğaldır.”
O gece, Josef Mengele, Eichmann davasının kendi kaderini nasıl etkilediğini anladı. O, artık yalnızca kaçan bir adam değildi. O, artık bir maşaydı. Soğuk Savaş’ın satranç tahtasında, anti-komünist bir diktatörlüğün elindeki değerli bir piyondu. O rolü, şimdilik kabul edecekti. Lakin zihninin bir köşesinde, her zaman asıl projesi vardı. Sığırları ıslah etmek, sorgulama teknikleri geliştirmek… Bunlar, yalnızca birer ara istasyondu. Asıl hedef, insanlığın kendisiydi. Ve o hedefe ulaşmak için, her türlü ittifakı kurar, her türlü rolü oynardı. O, cam bir kafesin içinde yargılanmayacaktı. O, laboratuvarında, kendi kurallarını koyan kişi olacaktı.
Tel Aviv’de Bir Yankı
Mossad Karargahı, Tel Aviv, 1962
Miriam, karanlık dinleme odasında otururken, kulaklığından gelen cızırtılı seslere odaklanmıştı. Sesler, binlerce kilometre öteden, Paraguay’ın başkenti Asunción’daki Alman Büyükelçiliği’nin telefon hatlarından geliyordu. Aylardır, Mossad’ın küçük bir ekibi, Mengele’nin Paraguay’daki faaliyetlerini izlemeye çalışıyordu. Eichmann operasyonunun ardından, Mengele avı, kurum içinde hem bir onur meselesi hem de bir utanç kaynağı haline gelmişti. Onu ellerinden kaçırmışlardı. O hata, bir daha tekrarlanmamalıydı.
Miriam, artık bir saha ajanı değildi. Arjantin’deki görevi, onu deşifre olmanın eşiğine getirmişti. Şimdi, bir analist olarak çalışıyordu. Yüzlerce saatlik ses kaydını dinliyor, raporları okuyor, istihbarat parçacıklarını bir araya getirerek bir resim oluşturmaya çalışıyordu. Bu, sabır gerektiren, yıpratıcı bir işti. Lakin Miriam, sabırlıydı.
Kulaklığından, Batı Almanya’nın Asunción büyükelçisi ile Bonn’daki bir yetkili arasındaki bir konuşmanın kaydı geliyordu. Konuşma, çoğunlukla diplomatik zırvalarla doluydu. Ticaret anlaşmaları, kültürel etkinlikler… Sonra, büyükelçi sesini alçalttı.
“…Ve şu malum şahıs meselesi var. Mengele. Stroessner, onu teslim etmeye kesinlikle yanaşmıyor. Adam, rejimin bir parçası olmuş durumda. Hatta geçenlerde, İçişleri Bakanlığı’na ‘danışmanlık’ yaptığına dair bir duyum aldık. Onu buradan çıkarmak, bir askeri operasyon gerektirir. Ve Bonn’un, Stroessner gibi sadık bir anti-komünist müttefiki karşısına almak isteyeceğini sanmıyorum.”
Miriam, kalemin ucuyla önündeki not defterine bastırdı. “Danışmanlık. İçişleri Bakanlığı.” O kelimeler, kanını dondurmaya yetmişti. O adamın “tıbbi uzmanlığının” ne anlama geldiğini çok iyi biliyordu. İnsanlar üzerinde deney yapma tutkusu, şimdi yeni kurbanlar, yeni bir laboratuvar bulmuştu.
Odasına, operasyonun başındaki tecrübeli ajan Zvi Aharoni girdi. Zvi, Eichmann’ı kaçıran ekibin kilit isimlerinden biriydi. Yüzünde, kronik bir yorgunluk ve hayal kırıklığı ifadesi vardı.
“Yeni bir şey var mı, Gabriela?” Zvi, ona hala Arjantin’deki kod adıyla hitap ediyordu.
Miriam, kulaklığını çıkardı. “Var. Büyükelçinin konuşması. Mengele, Stroessner’in rejimi için çalışıyor. Onu diplomatik yollarla oradan almak imkansız. Adam, bir kale inşa etmiş.”
Zvi, içini çekti. “Biliyorum. Her kapı yüzümüze kapanıyor. Başbakan Ben-Gurion, Eichmann davasının ardından yeni bir uluslararası skandal istemiyor. CIA, Stroessner’i destekliyor, çünkü komünistlere karşı bir siper olarak görüyorlar. Almanlar ise, kendi kirli çamaşırlarının ortaya dökülmesinden korkuyorlar. Kısacası, dünyada kimse Mengele’nin yakalanmasını istemiyor. Bizden başka.”
“O zaman biz yakalayalım,” dedi Miriam, sesi sertti. “Eichmann’ı nasıl aldıysak, onu da alırız. Paraguay’a bir ekip gönderin. Ben de giderim.”
Zvi, masanın kenarına oturdu. “Bu o kadar kolay değil. Paraguay, Arjantin değil. Orası kanunsuz bir ülke. Stroessner’in gizli polisi her yerde. Ve Mengele, artık bir aptal gibi davranmıyor. Korunuyor. Bir operasyon, bir intihar görevi olur. Ve başarısız olursa, İsrail büyük bir bedel öder.”
“Peki ne yapacağız?” diye sordu Miriam, öfkeyle. “Bekleyecek miyiz? O adamın, orada yeni Auschwitz’ler kurmasını mı bekleyeceğiz?”
“Bekleyeceğiz,” dedi Zvi, sesi yorgundu. “İzleyeceğiz. Dinleyeceğiz. Ve doğru anı kollayacağız. Bir gün, o da bir hata yapacak. Ya da dünya değişecek. O güne kadar, sabretmek zorundayız.”
Miriam, yumruğunu sıktı. Sabır. O kelimeden nefret ediyordu. O, eylem insanıydı. Lakin Zvi’nin haklı olduğunu biliyordu. Siyasetin ve diplomasinin karmaşık dünyasında, adalet, çoğu zaman uzun bir bekleyişten ibaretti.
O gece, kız kardeşi Eva’yı aradı. Eva’nın sesi, her zamanki gibi sakin ve mesafeliydi. Yeni sergisinden, kullandığı renklerden bahsetti. Miriam, onu dinlerken, aralarındaki mesafenin yalnızca coğrafi olmadığını hissetti. Onlar, aynı cehennemden çıkmış, lakin farklı diller konuşan iki yabancı gibiydiler.
Telefonu kapatmadan önce Eva, beklenmedik bir şey söyledi. “Rüyalarımda onu görüyorum, Miriam,” dedi. “Artık barakada değil. Bir ormanın içinde. Etrafında tuhaf, güzel çiçekler var. Ve gülümsüyor.”
Miriam, o görüntüyle titredi. O adam, bir ormanda, orkideleriyle mutlu bir şekilde yaşarken, onlar hala dikenli tellerin gölgesinde yaşıyorlardı. “O gülümsemeyi, bir gün yüzünden sileceğim, Eva,” diye yemin etti. “Söz veriyorum.”
Şansölyenin Vicdanı
Palais Schaumburg, Bonn, Batı Almanya, 1962
Fritz Bauer, Şansölye Konrad Adenauer’in karşısında otururken, bir duvara konuştuğunu hissediyordu. Adenauer, seksenini aşmış, yüzü bir Roma büstü gibi sert ve ifadesiz olan, Batı Almanya’yı küllerinden yeniden yaratan adamdı. O, pragmatizmin ve Soğuk Savaş gerçekçiliğinin timsaliydi. Geçmişin hayaletleriyle uğraşmak, onun gündeminde en alt sıralarda yer alıyordu.
“Sayın Şansölye,” diye başladı Bauer, sesini sakin tutmaya çalışarak. “Elimizdeki dosya, Josef Mengele’nin Paraguay’da olduğunu ve kimliğini saklamadan yaşadığını şüpheye yer bırakmayacak şekilde kanıtlıyor. Alman vatandaşlarının ifadeleri, banka kayıtları, hatta Paraguay hükümeti içindeki kaynaklarımızdan gelen teyitler… Artık harekete geçmeliyiz. Paraguay’a, iade anlaşmamız uyarınca resmi bir talepte bulunmalı ve bu talebin arkasında durmalıyız.”
Adenauer, parmak uçlarını birleştirmiş, Bauer’i sabırla dinliyordu. Lakin gözlerinde, bir ilgi pırıltısından çok, can sıkıcı bir bürokratik sorunu dinleyen bir yöneticinin yorgunluğu vardı.
“Herr Bauer,” dedi sonunda, sesi yaşlı lakin güçlüydü. “Sizin adalete olan tutkunuzu takdir ediyorum. Lakin siz bir savcısınız. Ben ise bir devlet adamıyım. Benim görevim, Alman halkının çıkarlarını korumaktır. Ve şu anda, bizim çıkarımız, Latin Amerika’daki anti-komünist rejimlerle iyi ilişkiler içinde olmaktır. Stroessner, bizim için önemli bir müttefik. Onu, tek bir adam için karşımıza alamayız.”
Bauer, öfkesini gizleyemedi. “Tek bir adam mı? Sayın Şansölye, o adam yüz binlerce insanın ölümünden sorumlu! O, Alman isminin üzerine sürülmüş en kara lekelerden biri! Onu adalete teslim etmek, bir onur meselesidir. Kendi kendimize olan saygımızın bir gereğidir.”
“Onur,” diye tekrarladı Adenauer, kelimeyi küçümseyen bir tonla. “Onur, karın doyurmuyor, Herr Bauer. Onur, Sovyet tanklarını durdurmuyor. Şu anda bizim ihtiyacımız olan şey, istikrar ve ekonomik güç. Geçmişi deşmek, yaraları kanatmaktan başka bir işe yaramaz. Alman halkı unutmak istiyor. İleriye bakmak istiyor.”
“Unutmak, aynı suçları yeniden işlemeye davetiye çıkarmaktır!” diye karşı çıktı Bauer. “Adalet olmadan, gerçek bir barış olmaz.”
Adenauer, ayağa kalktı. Bu, görüşmenin bittiğinin işaretiydi. “Dışişleri Bakanlığımız, Paraguay’a bir nota gönderecek. Süreci, olması gerektiği gibi, yavaş ve diplomatik kanallardan işleteceğiz. Lakin size hiçbir söz veremem. Ve sizden de, bu meseleyi basına taşıyarak ya da İsrailli dostlarınızla ‘gayriresmi’ kanallardan işbirliği yaparak durumu daha da karmaşık hale getirmemenizi rica ediyorum. Anlaşıldı mı?”
Bauer, yenilgiyi kabul ederek ayağa kalktı. “Anlaşıldı, Sayın Şansölye.”
Odadan çıkarken, arkasında kapanan kapı, sadece bir ofisin değil, bir umudun da kapısı gibiydi. Kendi devleti, adaletin peşinden gitmeyi reddediyordu. Politik çıkarlar, ahlaki sorumluluğa galip gelmişti.
O gün, Fritz Bauer bir karar verdi. Adenauer’in uyarısına rağmen, bildiği yolda yürüyecekti. Resmi kanallar işlemiyorsa, o da gayriresmi kanalları kullanırdı. Elindeki dosyanın bir kopyasını hazırladı. İçine, Mengele’nin Paraguay’daki olası adreslerini, bilinen bağlantılarını ve alışkanlıklarını ekledi. O dosyayı, diplomatik kurye ile değil, güvendiği bir gazeteci aracılığıyla, Tel Aviv’e, Simon Horowitz’in eski dostlarına gönderecekti. Eğer kendi devleti bir canavarı avlamak istemiyorsa, belki de başka bir devlet, o işi onun yerine yapmaya istekli olurdu. Bu, yasalara aykırıydı. Tehlikeliydi. Lakin Fritz Bauer için, vicdanının yasaları, devletin yasalarından daha üstündü.
Şirketin Bedeli
Mengele & Sons Fabrikası, Günzburg, 1963
Karl Mengele’nin ölümünün ardından, şirketin başına geçen Rolf, kendini bir örümcek ağının merkezinde bulmuştu. Bir yanda, babasının Paraguay’daki masraflarını karşılamak için İsviçre bankaları üzerinden yapılan karmaşık para transferleri vardı. Diğer yanda ise, Fritz Bauer gibi savcıların ve basının artan baskısı. Mengele ismi, artık bir tarım makineleri markası olmaktan çıkmış, Holokost’un en karanlık yüzüyle eş anlamlı hale gelmişti.
Şirketin yönetim kurulu, bu durumdan rahatsızdı. Satışlar etkileniyor, uluslararası ortaklar tedirgin oluyordu. Rolf, her toplantıda, babasıyla olan bağını koparması, onu reddetmesi için baskı görüyordu.
Bir gün, şirketin en eski ve en etkili yönetim kurulu üyelerinden biri olan Herr Schmidt, Rolf’u ofisine çağırdı. Schmidt, Karl Mengele’nin en yakın dostuydu. Ailenin bütün sırlarını biliyordu.
“Rolf,” diye başladı Schmidt, babacan lakin sert bir tonla. “Bu durum daha fazla böyle devam edemez. Baban, şirket için bir yüke dönüştü. Onun kişisel kaderi, yüzlerce insanın ekmek yediği bu kurumun geleceğini tehlikeye atamaz.”
Rolf, yorgun bir şekilde cevap verdi. “Ne yapmamı bekliyorsunuz, Herr Schmidt? O benim babam.”
“Baban, bir seçim yaptı. Kendi yolunu çizdi. Şimdi senin de bir seçim yapman gerekiyor. Ya aile sadakati ya da şirketin geleceği. İkisi bir arada yürümüyor.” Schmidt, masasının üzerindeki bir gazete kupürünü işaret etti. Kupürde, Fritz Bauer’in Mengele hakkında yaptığı sert bir açıklama vardı. “Bu adamlar durmayacak. Onu bulana kadar peşini bırakmayacaklar. Ve onu bulduklarında, bu şirketin adı da onunla birlikte tarihin çöplüğüne gidecek.”
“Çözüm ne?” diye sordu Rolf, çaresizce.
Schmidt, öne eğildi ve sesini alçalttı. “Babana gönderdiğin parayı kes. Bütün iletişimi kopar. Onu kendi kaderine terk et. Kaynakları olmadan, korunması olmadan, daha savunmasız hale gelecektir. Belki de bir hata yapar ve yakalanır. Ya da ormanın derinliklerinde kaybolur gider. Her iki durumda da, şirket kurtulur. Sen, basının önüne çıkıp, babanın suçlarını kınadığını, onunla hiçbir bağının kalmadığını açıklarsın. Temiz bir başlangıç yaparsın.”
Rolf, duydukları karşısında dehşete düşmüştü. Bu, bir ihanetti. Öz babasını, kurtların önüne atmaktı. “Bunu yapamam,” dedi.
Schmidt’in yüzü sertleşti. “O zaman biz yaparız. Yönetim kurulu, babanla olan bütün finansal bağları kesme kararı alabilir. O zaman sen, hem babanı hem de şirketi kaybetmiş olursun. Düşün, Rolf. Baban, seni ya da bu şirketi hiç düşündü mü? O, her zaman kendi hırslarının, kendi saplantılarının peşinden gitti. Belki de artık senin de kendi yolunu çizme vaktin gelmiştir.”
Rolf, o gün ofisten çıktığında, hayatının en zor kararıyla yüzleşmek zorunda olduğunu biliyordu. Bir yanda, kan bağı ve bir çocuğun babasına olan koşulsuz sevgisinin kalıntıları vardı. Diğer yanda ise, sorumluluk, mantık ve yüzlerce insanın geleceği. Paraguay’daki ormanda yaşayan babası, farkında olmadan, kendi oğlunun ahlaki pusulasını da bir deney alanına çevirmişti. Ve Rolf, hangi yöne gideceğini bilmiyordu. Seçim ne olursa olsun, bir parçası ölecekti. Ya bir oğul olarak ya da bir lider olarak.
Bölüm 11 – Soğuyan Küller ve Gizli Ateşler
Parazit ve Ev Sahibi
Asunción Yakınlarında Bir Güvenli Ev, Paraguay, 1964
Josef Mengele, mikroskopun okülerine eğilmişken, dışarıdaki dünyanın boğucu nemi ve çürüyen yaprak kokusu, odanın klorsan kokulu havasına sızıyordu. Önündeki lamda, bir sıtma parazitinin kan hücreleri içindeki hayaletimsi dansını izliyordu. Parazit, kendi varlığını sürdürmek için konakçının yaşam gücünü sömüren, mükemmel bir organizmaydı. Josef, o basit yaratığa karşı bir tür mesleki saygı duyuyordu. Hayatta kalma sanatının en saf haliydi. Kendisi de bir parazit değil miydi? Paraguay’ın, Stroessner rejiminin ve ailesinin servetinin kanıyla beslenen bir parazit.
Lakin konakçı, son zamanlarda huysuzlanmaya başlamıştı. Eichmann davasının ardından üzerine çevrilen uluslararası spot ışıkları, Stroessner’i tedirgin etmişti. Josef, artık Hohenau’daki rahat çiftlik evinde değildi. Rejimin, başkentin dışında, kimsenin bilmediği, askerler tarafından korunan bir dizi güvenli evinden birinde kalıyordu. O, bir misafir değil, değerli bir mahkûmdu. İçişleri Bakanlığı’na verdiği “danışmanlık” hizmetleri, onun kirasıydı.
Kapı çalındığında, başını mikroskoptan kaldırmadan “Gir” diye seslendi. Gelen, Albay Arcadio Valenzuela’ydı. Stroessner’in gizli polis teşkilatının başındaki, acımasızlığı ve kurnazlığıyla tanınan adamdı. Odaya, ucuz tütün ve ter kokusu getirdi.
“Yine küçük yaratıklarınla mı oynuyorsun, Doktor?” dedi Valenzuela, sesi kaba bir alaycılık taşıyordu.
Josef, yavaşça doğruldu. Valenzuela gibi adamlara karşı hissettiği tiksintiyi, soğuk bir profesyonellik maskesinin arkasına gizlemeyi öğrenmişti. “Sıtmanın yayılma mekanizmalarını inceliyorum, Albay. Sizin orman birlikleriniz için faydalı olabilir.”
“Benim birliklerimin, laboratuvar farelerinden çok, komünist farelerle başı dertte,” diye homurdandı Valenzuela. Masanın üzerine, buruşuk bir hava posta zarfı attı. “Almanya’dan. Ailenden.”
Josef, zarfı alırken kalbinin hafifçe hızlandığını hissetti. Mektuplar, onun dış dünyayla olan tek somut bağıydı. Lakin zarfı açtığında, içinde her zamanki gibi kalın bir deste banknot bulamadı. Yalnızca, oğlu Rolf’un el yazısıyla yazılmış, kısa ve resmi bir mektup vardı. Mektupta, aile şirketinin içinde bulunduğu zorluklardan, Mengele isminin yarattığı “ticari sıkıntılardan” ve bu nedenle, kendisine gönderilen finansal desteğin “geçici bir süreliğine” önemli ölçüde azaltılacağından bahsediliyordu.
Geçici. Josef, o kelimenin bir yalan olduğunu biliyordu. O, terk ediliyordu. Kendi kanı, kendi soyu, onu konakçı bedenden atmaya çalışıyordu. Onlar, onun vizyonunu anlamamışlardı. Onu, bir yük, bir utanç kaynağı olarak görüyorlardı.
Valenzuela, Josef’in yüzündeki ifadeyi keyifle izliyordu. “Görünüşe göre, aileniz sizin kadar vatansever değil, Doktor. Para muslukları kısıldıysa, rejime olan hizmetleriniz daha da önem kazanıyor demektir.”
Josef, mektubu yavaşça katladı ve cebine koydu. Yüzünde hiçbir duygu belirtisi yoktu. “Ailemin kararları beni ilgilendirmez. Benim sadakatim, komünizme karşı verilen mücadeleyeyedir. Ve hizmetlerimin bir bedeli olduğunu siz de biliyorsunuz, Albay. Daha iyi bir laboratuvar, daha modern ekipmanlar. Ve tam yetki.”
Valenzuela, pis bir şekilde sırıttı. “Her şeyin bir zamanı var, Doktor. Şimdilik, elimizdeki ‘materyallerle’ idare etmek zorundasın.” Arkasını dönüp odadan çıkarken, Josef’in bakışları yeniden mikroskopa kaydı.
O gün, Josef Mengele, yalnızlığın ne demek olduğunu belki de ilk defa anladı. Ailesi onu terk etmişti. Onu koruyan rejim, ona bir piyon muamelesi yapıyordu. Ve dışarıdaki dünya, onu avlamak için bekliyordu. Lakin o, paniklemedi. Parazit, konakçı zayıfladığında ne yapardı? Ya yeni bir konakçı bulur ya da konakçının vücuduna daha da yapışır, vazgeçilmez hale gelirdi. O, ikinci yolu seçecekti. Stroessner rejimini, kendisine o kadar bağımlı hale getirecekti ki, ondan vazgeçmeyi göze alamayacaklardı. Bilimsel araştırmaları şimdilik bekleyebilirdi. Hayatta kalma bilimi, her şeyden önce gelirdi.
Hukukun Labirentleri
Frankfurt Adalet Sarayı, 1965
Frankfurt Auschwitz Duruşmaları, bir maratona dönüşmüştü. Fritz Bauer, her sabah o mahkeme salonuna girdiğinde, bir Sisifos gibi hissediyordu. Kayayı, adaletsizliğin ve unutkanlığın dik yokuşundan yukarı itiyor, lakin her gün, kayanın yeniden aşağı yuvarlandığını görüyordu.
Sanık sandalyelerinde oturanlar, rejimin beyin takımı değildi. Onlar, kampta görev yapmış doktorlar, gardiyanlar, muhasebecilerdi. Şimdi, yaşlanmış, sıradan, hatta zavallı görünen adamlardı. Savunmaları, hep aynıydı: “Emirleri uyguluyordum.” “Hiçbir şey görmedim.” “Benim görevim farklıydı.”
Bauer, o banalliğin, kötülüğün en korkunç yüzü olduğunu biliyordu. O adamlar, canavar değildi. O adamlar, görevlerini yapan, aile babası olan, akşamları evine dönen insanlardı. Ve o gerçek, Alman toplumunun yüzleşmek istemediği bir aynaydı.
Duruşmalar, kamuoyunda bir ilgi patlaması yaratmamıştı. Gazeteler, davayı arka sayfalarda küçük haberlerle geçiştiriyordu. Genç nesil, geçmişin yükünden kurtulmak istiyordu. Eski nesil ise, suskunluk yemini etmiş gibiydi.
O gün, kürsüde, Auschwitz’den kurtulan bir doktor olan Otto Wolken tanıklık ediyordu. Wolken, sakin ve net bir sesle, kampın revirindeki korkunç koşulları, tıbbi deney adı altında yapılan işkenceleri anlatıyordu.
Bauer, ayağa kalktı. “Doktor Wolken, bize kampın başhekimi olan SS-Hauptsturmführer Josef Mengele hakkında ne söyleyebilirsiniz?”
Sanıkların avukatları anında itiraz ettiler. “Mengele, bu davanın bir sanığı değil! Onun hakkında konuşmak, müvekkillerimize karşı bir önyargı oluşturur!”
Yargıç, isteksizce itirazı reddetti. Bauer, devam etti. Amacı, yalnızca sanıkları mahkûm etmek değildi. O, bu duruşmayı, Alman halkına bir tarih dersi vermek için kullanıyordu. Ve Mengele ismi, o dersin en önemli bölümlerinden biriydi.
Wolken, bir an gözlerini kapattı. “Mengele,” diye başladı. “O farklıydı. Diğer SS doktorları, işlerini bir an önce bitirip gitmek isteyen, kaba saba adamlardı. Mengele ise, işine tutkuyla bağlıydı. Rampaya geldiğinde, bir opera şefi gibiydi. Elindeki eldivenle, kimin yaşayacağına, kimin öleceğine karar verirdi. Onun için biz, insan değildik. Biz, onun büyük deneyinin kobaylarıydık.”
Wolken, Mengele’nin ikizler üzerindeki takıntısını, heterokromi deneylerini, cüceler ve devler üzerindeki ölçümlerini anlattı. Mahkeme salonunda, o güne kadar görülmemiş bir sessizlik vardı. O dehşet hikayeleri, emirleri uygulayan sıradan memurların suçlarını bile gölgede bırakıyordu.
Duruşmadan sonra, Simon Horowitz, Bauer’in odasına geldi. Yüzü, her zamanki gibi yorgun ve endişeliydi. “Wolken’in ifadesi güçlüydü,” dedi. “Belki birkaç kişiyi uyandırmıştır.”
“Birkaç kişi yetmez, Simon,” dedi Bauer, masasının üzerindeki dosya yığınlarına bakarak. “Bu ülkede, milyonlarca insan uykuda. Ve rüyalarında, hiçbir şey olmamış gibi görmeyi tercih ediyorlar.”
“Paraguay’dan yeni bir haber var,” dedi Simon, konuyu değiştirerek. “Mengele, ailesinden gelen paranın kesilmesinin ardından, Stroessner’in gizli polisine daha da yakınlaşmış. Artık bir çiftçi ya da doktor değil. O, rejimin bir parçası. Bu, onu daha da dokunulmaz kılıyor.”
Bauer, pencereye yürüdü. “Dokunulmaz,” diye tekrarladı. “Bu dünyada kimse dokunulmaz değildir, Simon. Hitler bile değildi. Sadece, doğru zamanı ve doğru aracı bulmak gerekir.”
O an, Bauer bir karar verdi. Mahkeme salonları, adaleti sağlamak için yeterli değildi. Kamuoyunun vicdanını uyandırmak için daha fazlası gerekiyordu. Elindeki en güçlü silahı kullanacaktı: Bilgiyi. Güvendiği gazetecilere, Mengele dosyasını, tanık ifadelerini, Paraguay’daki hayatına dair topladıkları bilgileri sızdıracaktı. Eğer Alman mahkemeleri ve hükümeti görevini yapmıyorsa, belki de dünya basınının yarattığı skandal, onları harekete geçmeye zorlardı. Bu, tehlikeli bir oyundu. Kendi kariyerini, hatta hayatını riske atıyordu. Lakin Fritz Bauer için, sessizlik, suç ortaklığının en kötü biçimiydi. Ve o, artık sessiz kalmayacaktı.
Boyanın Hafızası
Paris, Le Marais’de Bir Stüdyo, 1966
Eva Rosenbaum, devasa tuvalin önünde dururken, elindeki palet bıçağını bir silah gibi tutuyordu. Boya, kalın katmanlar halinde tuvale sıvanmıştı. Siyah, gri ve kurumuş kan rengi. Ortada, ne olduğu belirsiz, acı içinde kıvranan bir form vardı. Bir insan mı, bir hayvan mı, yoksa ikisinin de olmadığı bir şey mi, belli değildi.
Stüdyosu, Paris’in sanatçı mahallesinin kalbindeydi. Yüksek tavanlı, endüstriyel pencerelerinden içeri solgun bir ışık sızan, her yeri tuvaller, boya tüpleri ve tamamlanmamış heykellerle dolu bir sığınaktı. O, artık uluslararası bir üne sahipti. Eserleri, New York, Londra ve Berlin’deki müzelerde sergileniyordu. Eleştirmenler, onun sanatını “Yeni Dışavurumculuk” akımının en güçlü temsilcilerinden biri olarak tanımlıyor, eserlerindeki “evrensel acı ve travmanın soyutlamasını” övüyorlardı.
Eva, o kelimelerden nefret ediyordu. Evrensel. Soyutlama. Onun acısı, evrensel değildi. O, son derece kişiseldi. Ve resimleri, bir soyutlama değil, bir fotoğraf kadar net bir gerçekliğin yansımasıydı. O, hafızasını boyuyordu.
Kapı çalındığında, irkilerek döndü. Gelenin kim olduğunu biliyordu. Miriam, Avrupa’daki görevlerinden birinden dönerken, her zaman ona uğrardı.
Miriam içeri girdiğinde, üzerinde her zamanki gibi sade, fonksiyonel giysiler vardı. Stüdyonun ortasındaki devasa tuvale baktı. “Yine kâbuslarını mı çiziyorsun?” diye sordu.
“Kâbus değil,” dedi Eva, sesi kısıktı. “Anı.”
İki kardeş, bir süre sessizce tabloya baktılar. Aralarındaki dinamiği, kelimelerden çok, bu sessizlikler tanımlıyordu. Biri, acıyı dışarı vurarak; diğeri ise, içine hapsederek savaşıyordu.
“Onu buldunuz mu?” diye sordu Eva, gözlerini tablodan ayırmadan. Artık “o adam” ya da “doktor” demiyordu. Sadece “o”. İkisi için de anlamı aynıydı.
Miriam, içini çekti. “Hayır. Paraguay, bir kara delik. Stroessner, onu bir kalkan gibi kullanıyor. Ve dünya, umurunda değilmiş gibi davranıyor. Fritz Bauer, Almanya’da tek başına savaşıyor. Bazen ona bilgi sızdırıyoruz, o da bize. Bir avuç insan, bütün bir kayıtsızlık duvarına karşı.”
Miriam, stüdyodaki bir sandalyeye oturdu. Yorgun görünüyordu. Yüzündeki o sert ifade, yerini derin bir bıkkınlığa bırakmıştı. “Bazen,” dedi, “bütün bu mücadelenin anlamsız olduğunu düşünüyorum. Biz onu kovalarken, o orada, orkideleriyle oynuyor. Dünya, onu çoktan unuttu. Belki bizim de unutmamız gerekir.”
Eva, kardeşine döndü. Gözlerinde, nadir görülen bir ateş parlıyordu. “Unutmak mı?” dedi. “Sen unutabilir misin, Miriam? Annemin rampadaki çığlığını? O iğneleri? O soğuk gözleri? Sen unutursan, ben unutursam, o zaman gerçekten kazanmış olur.”
Palet bıçağını aldı ve tuvale yeni bir kat siyah boya sürdü. “Benim resimlerim,” dedi, “bir unutma eylemi değil. Bir hatırlatma eylemi. Kendime. Ve dünyaya. Unutmamaları için. Benim silahım, bu boyalar. Senin silahın ise farklı. Kendi silahını bırakma, Miriam. Asla.”
O an, Miriam kardeşinin yüzünde, yıllardır görmediği bir güç gördü. Eva, bir kurban değildi. O, farklı bir savaşçıydı. Kendi savaşını, kendi kurallarıyla veren biriydi.
O gece, Miriam kardeşinin stüdyosunda kaldı. Uyurken, Eva’nın tuvallerinin gölgesinde, içinde yeniden bir umut yeşerdiğini hissetti. Belki de dünya unutkandı. Belki de siyaset, adaletin önünde bir engeldi. Lakin hafıza, inatçı bir şeydi. Ve bir sanatçının tuvalinde ya da bir ajanın kalbinde yaşadığı sürece, hiçbir canavar, sonsuza dek gölgelerde saklanamazdı.
Sessiz Savaş
Mossad Karargahı, Tel Aviv, Haziran 1967
Altı Gün Savaşı’nın zafer sarhoşluğu, İsrail’in üzerine bir güneş gibi doğmuştu. Sokaklarda kutlamalar yapılıyor, tankların üzerinde bayrak sallayan insanlar, birleşen Kudüs’ün ve kazanılan yeni toprakların coşkusunu yaşıyordu. Lakin Mossad’ın klimalı, penceresiz odalarında, hava farklıydı. Zaferin bedeli, yeni tehditler ve artan bir alarm durumu demekti.
Miriam, önündeki devasa haritaya bakıyordu. Ortadoğu’nun sınırları yeniden çizilmişti. Bütün kaynaklar, bütün personel, yeni kazanılan topraklardaki Arap direnişini kontrol etmeye, Filistinli militan grupların sızmalarını önlemeye ve Sovyetlerin bölgedeki etkisini izlemeye yönlendirilmişti.
Mengele dosyası, masasının üzerinde, bir yığın daha acil dosyanın altında kalmıştı. Artık kimse, Güney Amerika’daki yaşlı bir Nazi kaçağını umursamıyordu. Gerçek ve anlık tehditler, kapıdaydı.
Zvi Aharoni, odaya girdiğinde elinde bir telgraf vardı. “Kahire’den,” dedi. “Nâsır, hala tehditler savuruyor. Sina’da yeni bir yığınak yapmaya başladılar.”
Miriam, haritadan başını kaldırmadı. “Fritz Bauer’den bir mesaj var,” dedi, konuyu değiştirerek. “Alman basınında Mengele hakkında yeni makaleler yayınlatmış. Paraguay hükümeti üzerinde bir baskı oluşturmaya çalışıyor. Bizden, basına sızdırabileceğimiz yeni bilgiler istiyor.”
Zvi, yorgun bir şekilde masanın kenarına oturdu. “Miriam, şu anda kimsenin Paraguay’daki bir Nazi’yi düşünecek hali yok. Bir savaş kazandık. Şimdi o savaşı kaybetmemek için uğraşıyoruz. Mengele, bir öncelik değil.”
“O, her zaman bir öncelik olmalı!” diye karşı çıktı Miriam, sesi yükselmişti. “Biz kimiz, Zvi? Eğer onun gibi adamların peşini bırakırsak, Holokost’tan kurtulanların üzerine kurduğumuz bu devletin ahlaki temeli ne olur? Eichmann’ı yakalamak, bir kerelik bir gösteri miydi?”
“O bir gösteri değildi,” dedi Zvi, sesi sertleşmişti. “O, bir beyandı. Ve o beyanı yaptık. Şimdi, hayatta kalmak zorundayız. Senin kişisel intikam duygun, devletin çıkarlarının önüne geçemez.”
“Bu kişisel değil!” diye bağırdı Miriam. “Bu, adaletle ilgili!”
“Adalet,” dedi Zvi, ayağa kalkarak. “Şu anda adalet, sınırlarımızı korumak ve yeni bir savaşın çıkmasını engellemektir. Mengele dosyası, bir sonraki emre kadar rafa kaldırılmıştır. Senin görevin, Sina’daki Mısır hareketliliğini analiz etmek. Anlaşıldı mı, Binbaşı?”
Miriam, dişlerini sıktı. “Emredersiniz, Albay.”
Zvi odadan çıktıktan sonra, Miriam bir anlığına masasına yığıldı. Yenilmiş hissediyordu. Kendi kurumu, kendi devleti, ona sırtını dönmüştü. Savaş kazanılmıştı. Lakin o, kendi kişisel savaşını kaybetmişti.
Mengele dosyasını aldı. Onu, yönetmeliklere uygun olarak arşive kaldırmadı. Çekmecesine kilitledi. O dosya, onun gizli ateşiydi. Devlet onu unutabilirdi. Dünya onu unutabilirdi. Lakin o unutmayacaktı. Gündüzleri, sadık bir subay olarak devletinin yeni savaşlarıyla ilgilenecekti. Lakin geceleri, kendi sessiz savaşını sürdürecekti. Fritz Bauer ile, Simon Horowitz ile olan gizli iletişim ağını canlı tutacaktı. O, bir istihbarat analistiydi. Ve bilgi, en sabırlı silahtı. Doğru zamanı bekleyecekti. Yıllar sürse bile. Çünkü Eva haklıydı. O, Mengele’yi bulmalıydı. Mengele’nin hayaleti, onu bulmadan önce.
Bölüm 12 – Sönen Işıklar ve Kor Kalan Öfke
Yalnız Adamın Son Kavgası
Frankfurt Başsavcılığı, 1968
Fritz Bauer’in ofisi, unutkanlığa direnen bir hafıza kalesine dönüşmüştü. Duvarlar, dosya dolaplarıyla kaplıydı; her bir klasör, inkâr edilen bir geçmişin, susturulan bir çığlığın kanıtını barındırıyordu. Dışarıda, Almanya ekonomik mucizesini kutluyor, yeni binalar yükseliyor, yeni nesil geleceğe bakıyordu. İçeride ise Bauer, geçmişin moloz yığınını tek başına eşelemeye devam ediyordu. O, ülkesinin istenmeyen vicdanıydı.
Masasının karşısında, yılların mücadelesinin yorgunluğunu yüzünde taşıyan Simon Horowitz oturuyordu. Simon’un Londra’daki küçük ofisi, şimdi Bauer’in uluslararası ağıyla birleşmiş, tek bir amaca hizmet eden gayriresmi bir istihbarat hücresine dönüşmüştü.
“Paraguay’dan gelen son raporlar umut verici değil,” dedi Simon, sesi bıkkındı. “Stroessner, Berlin Duvarı’ndan daha sağlam bir koruma sağlıyor. Mengele, rejimin bir parçası. Ona ulaşmak, bir devlete savaş açmakla eşdeğer.”
Bauer, pencereye döndü. Dışarıda, bir grup üniversite öğrencisi, ellerinde pankartlarla yürüyordu. Vietnam Savaşı’nı, Amerikan emperyalizmini ve babalarının neslinin sessizliğini protesto ediyorlardı. “O çocuklara bak, Simon,” dedi Bauer. “Onlar, bizim tek umudumuz. Sorular soruyorlar. ‘Savaşta ne yaptın, baba?’ diye soruyorlar. Bizim kuşağımızın sormaktan korktuğu soruları.”
Lakin Bauer’in sesinde umuttan çok, melankoli vardı. “Yine de yetersiz. Bu bir avuç çocuk. Sistemin kendisi, unutmak üzerine kurulu. Yargı, siyaset, ekonomi… Hepsi, geçmişin suçlularını aklayan ya da görmezden gelen adamlarla dolu. Bazen, okyanusu bir kaşıkla boşaltmaya çalıştığımı düşünüyorum.”
O gün, Bauer farklıydı. Her zamanki savaşçı ruhunun yerini, neredeyse felsefi bir yorgunluk almıştı. Masasına döndü, kilitli bir çekmeceyi açtı. İçinden, kalın, siyah bir klasör çıkardı.
“Bu,” dedi, klasörü Simon’a doğru iterek. “Benim kişisel dosyam. Mengele hakkında topladığım her şey. Resmi olmayan tanıklar, Mossad’daki dostlarımızdan gelen bilgiler, isimsiz mektuplar… Devletin bilmesini istemediğim her şey burada.”
Simon, şaşkınlıkla klasöre baktı. “Neden bana veriyorsun, Fritz?”
Bauer, gözlüğünü çıkardı ve yorgun gözlerini ovuşturdu. “Bir önlem diyelim. Ben, pek sevilen bir adam değilim. Çok fazla düşmanım var. Eğer başıma bir şey gelirse, bu mücadelenin benimle birlikte ölmesini istemiyorum. Bu ateşin sönmemesi lazım. Söz ver bana, Simon. Ne olursa olsun, o ateşi canlı tutacağına söz ver.”
Simon, o an bir ürperti hissetti. Bauer’in sözleri, bir vasiyet gibiydi. “Söz veriyorum, Fritz,” dedi, sesi boğuklaşmıştı. “Lakin kendine iyi bakmalısın. Sen olmadan, bu kavganın bir anlamı kalmaz.”
Bauer, acı bir şekilde gülümsedi. “Hiç kimse vazgeçilmez değildir. Mühim olan, davanın kendisidir.”
O akşam, Simon odadan ayrılırken, elindeki siyah klasörün ağırlığı, yalnızca kâğıtların ağırlığı değildi. O, bir adamın hayatını adadığı bir mücadelenin, bir neslin yükünün ağırlığıydı.
İki gün sonra, haberi telefonda aldı. Fritz Bauer, evindeki küvette ölü bulunmuştu. Resmi açıklama, kalp yetmezliğiydi. Lakin kimse, o basit açıklamaya tam olarak inanmıyordu. Kaza mıydı? İntihar mıydı? Yoksa, susturulmuş bir vicdanın son faturası mıydı?
Simon, haberi duyduğunda, elindeki telefon ahizesini yavaşça yerine koydu. Oturduğu sandalyeye çöktü. O an, Frankfurt’taki bir ofisin ışığı sönmemişti. Almanya’nın üzerindeki gri gökyüzünde parlayan son, inatçı yıldız kaymıştı. Artık, o siyah klasörle ve içindeki hayaletlerle baş başa kalmıştı. Kavga, şimdi onundu. Ve o, hiç olmadığı kadar yalnızdı.
Bir Düşmanın Ölümü
Bir Çiftlik Evi, Nueva Bavaria, Paraguay, 1968
Gazete, gemiyle Almanya’dan gelmiş, haftalar sonra rutubetli ve buruşuk bir halde Josef Mengele’nin eline ulaşmıştı. Verandada, hamakta sallanırken, kahvesini yudumlayarak okuyordu. Sayfalardan birinde, küçük bir haber, gözüne ilişti. “Frankfurt Başsavcısı Fritz Bauer Vefat Etti.”
Josef, haberi iki kez okudu. Yüzünde, ne bir sevinç ne de bir zafer ifadesi belirdi. O, o tür duyguları israf olarak görürdü. Hissettiği şey, bir satranç oyuncusunun, rakibinin en tehlikeli taşını tahtadan kaldırdığında hissettiği soğuk, rasyonel bir rahatlamaydı. Bir sorun, kendiliğinden ortadan kalkmıştı.
Bauer, onun için inatçı, vızıldayan bir böcek gibiydi. Tehlikeli değildi, lakin can sıkıcıydı. Sürekli olarak geçmişi eşeliyor, unutulmuş dosyaları gün yüzüne çıkarıyor, uluslararası bir baskı oluşturmaya çalışıyordu. Şimdi, o böcek ezilmişti.
Yanına, onu evinde barındıran Stamer çiftinden Giselea geldi. Elinde taze demlenmiş bir kahve vardı. “Kötü bir haber mi var, Herr Doktor?” diye sordu, merakla.
Josef, gazeteyi katladı. “Tersine, Giselea. Almanya’dan iyi haberler var. Eski bir düşmanın, Tanrı’nın adaletine kavuştuğunu öğrendim.”
Giselea, onun ne demek istediğini anlamadı, lakin daha fazla soru sormadı. Doktor’un kendi dünyası vardı ve o dünyaya girmeye kimse cesaret edemezdi.
Josef, kahvesini içerken, zihninde geleceği planlıyordu. Bauer’in ölümüyle, Almanya’daki av, muhtemelen ivme kaybedecekti. İsrailliler ise, Araplarla olan kendi savaşlarıyla meşguldü. Belki de üzerindeki baskı biraz olsun azalırdı.
Lakin ailesinin ihaneti, kalbinde soğuk bir yara gibi duruyordu. Onu finansal olarak yalnız bırakmışlardı. Artık, Stroessner rejiminin lütfuna daha da bağımlıydı. Bu durum, onun gururunu incitiyordu. O, bir maşa olmayı değil, kendi oyununu kurmayı istiyordu.
Son zamanlarda, yeni bir ilgi alanı bulmuştu. Botanik. Paraguay’ın zengin florası, ona yeni bir deney alanı sunuyordu. Yerli bitkilerden, özellikle de psikoaktif özelliklere sahip olanlardan, alkaloidler ve toksinler izole etmeye çalışıyordu. Küçük, derme çatma laboratuvarında, bitkileri damıtıyor, özütlerini çıkarıyor ve etkilerini küçük hayvanlar üzerinde test ediyordu.
Bu, Auschwitz’deki büyük ölçekli deneylerinin yanında bir çocuk oyunu gibiydi. Lakin onun için, bilimin temel prensibi aynıydı. Doğayı anlamak, onu kontrol etmek ve kendi amaçları için yeniden şekillendirmek. Bir bitkinin zehrini kontrol edebiliyorsa, bir toplumun genetiğini neden kontrol edemesindi?
Fritz Bauer ölmüştü. Lakin Josef Mengele, yaşıyordu. Ve zihni, her zamanki gibi aktif, her zamanki gibi tehlikeliydi. O, bir zamanlar insanları sınıflandırdığı gibi, şimdi bitkileri sınıflandırıyordu. Evren, onun için devasa bir laboratuvardı. Ve o, deneylerine devam edecekti. Koşullar ne olursa olsun. Yalnızlığı, bir zindan değil, bir fırsattı. Artık kimseye hesap vermek zorunda değildi. Yalnızca, kendi dehasının ve hırslarının kanunlarına tabiydi.
Babaların Günahları
Mengele & Sons Yönetim Ofisi, Günzburg, 1968
Rolf Mengele, babasına gönderdiği son mektubun kopyasını okurken, kelimelerin yabancılığını hissediyordu. “Ticari sıkıntılar… Finansal yeniden yapılandırma… Geçici kesinti…” O kelimeler, bir ihanetin soğuk, bürokratik diline aitti. Yönetim kurulunun baskısına boyun eğmişti. Babasının can damarını, kendi elleriyle kesmişti.
Şirket, o karardan sonra rahat bir nefes almıştı. Lakin Rolf’un vicdanı, bir mengeneyle sıkıştırılıyor gibiydi. O, artık yalnızca bir kaçağın oğlu değildi. O, babasını ölüme terk edebilecek bir haindi.
Ofisinin penceresinden, kasabanın meydanını görebiliyordu. Almanya, bir değişim rüzgarıyla sarsılıyordu. Üniversitelerde, sokaklarda, gençler babalarının nesline hesap soruyordu. “Sessizliğinizle suç ortağı oldunuz!” diye bağırıyorlardı. Rolf, o sloganları duyduğunda, acı bir ironi hissediyordu. Onlar, babalarının sessizliğini sorgularken, o, kendi babasının suçlarını örtbas etmek için aktif bir çaba içindeydi. O, o gençlerden biri olmayı ne kadar isterdi. Masum bir öfkeyle soru sorabilmeyi, gerçeği talep edebilmeyi… Lakin onun gerçeği, taşıyamayacağı kadar ağırdı.
Fritz Bauer’in ölüm haberini gazetede okuduğunda, içinde çelişkili bir duygu uyandı. Bir yandan, aile üzerindeki en büyük tehdit ortadan kalktığı için bir rahatlama hissetti. Diğer yandan ise, Almanya’nın o cesur, yalnız sesinin susmuş olmasına üzüldü. Bauer, nefret ettiği bir gerçeğin peşindeydi. Lakin en azından, o gerçeğin peşinden gidecek cesareti vardı. Rolf’un sahip olmadığı bir cesaret.
Bir akşam, aile yemeğinde, amcası Alois, neşeyle kadehini kaldırdı. “Frankfurt’taki o Yahudi savcının ölümüne!” dedi. “Sonunda, ailemiz rahat bir nefes alacak.”
Rolf, midesinin bulandığını hissetti. “O, görevini yapan bir devlet adamıydı,” dedi, sesi buz gibiydi.
Alois, alaycı bir şekilde güldü. “Görev mi? Onun görevi, Alman ulusunun onurunu lekelemekti. Neyse ki, Tanrı onu yanına erken aldı.”
O an, Rolf masasından fırladı. “Yeter!” diye bağırdı. “Artık bu ikiyüzlülüğü dinlemek istemiyorum!” Salondan çıkıp kendini odasına kapattı.
Aynadaki yansımasına baktı. Babasının yüzünü, kendi yüzünde görüyordu. Aynı alın, aynı gözler… O, o kandan kaçamazdı. Ne kadar inkâr ederse etsin, ne kadar uzak durmaya çalışırsa çalışsın, o mirasın bir parçasıydı.
Yatağının başındaki çekmeceyi açtı. İçinden, babasının yıllar önce Paraguay’dan gönderdiği, öfke ve hayal kırıklığı dolu mektupları çıkardı. Onları defalarca okumuştu. Babası, onu bir hain, bir zayıf olarak görüyordu. Şirketi, aile onurunun önüne koyan bir materyalist olarak.
Belki de babası haklıydı. Belki de o, zayıftı. Lakin o an, Rolf başka bir şey daha anladı. Babası, onu anlamıyordu. Onun içinde yaşadığı cehennemi, bir kahramanın oğlundan bir canavarın oğluna dönüşmenin acısını, taşıdığı yükün ağırlığını göremiyordu. Babası, yalnızca kendini görüyordu.
O gece, Rolf bir karar verdi. Babasına bir mektup daha yazacaktı. Lakin bu mektup, şirket finansalları hakkında olmayacaktı. Bu mektupta, kendi hislerini, kendi acısını anlatacaktı. Belki de babası anlamayacaktı. Belki de mektubu yırtıp atacaktı. Lakin Rolf, kendi sessizliğini kırmak zorundaydı. O, protestocu gençler gibi sokaklarda bağıramazdı. Lakin kendi ruhunun sessiz sokaklarında, babasının hayaletine karşı bir isyan bayrağı açabilirdi. Bu, küçük, kişisel bir adımdı. Lakin onun için, en zoruydu.
Yeni Savaş, Eski Hayaletler
Münih ve Tel Aviv, 1972
Tarih, bazen kendini korkunç bir ironiyle tekrar ediyordu. Miriam, Münih Olimpiyat Köyü’nün üzerinde uçan helikopterlerin sesini, Tel Aviv’deki kriz merkezinin hoparlörlerinden dinlerken, tam olarak bunu düşünüyordu. Kara Eylül örgütüne mensup Filistinli militanlar, İsrailli sporcuları rehin almıştı. Kötülük, yeniden Alman toprağında, Yahudileri hedef alıyordu.
Miriam, artık Mossad’ın terörle mücadele masasının en tecrübeli analistlerinden biriydi. Mengele dosyası, yıllardır çekmecesinin dibinde, unutulmaya yüz tutmuş bir anı gibi duruyordu. Fritz Bauer’in ölümünden sonra, av neredeyse tamamen durmuştu. Mossad’ın öncelikleri değişmiş, dünya yeni tehditlerle yüzleşmişti. Miriam da değişmişti. İçindeki o genç, ateşli öfke, yerini daha yorgun, daha sinik bir profesyonelliğe bırakmıştı.
Lakin o gün, Münih’ten gelen haberlerle, eski hayaletler uyanmıştı. Alman polisinin beceriksiz kurtarma operasyonu bir katliamla sonuçlandığında, rehinelerin hepsi öldürüldüğünde, kriz merkezinde bir mezar sessizliği oldu. Başbakan Golda Meir’in yüzü, bir taş gibi sertti.
O katliamın ardından, Mossad içinde yeni bir operasyonun tohumları atıldı: Tanrı’nın Gazabı Operasyonu. Amaç, Münih katliamından sorumlu olan bütün Kara Eylül liderlerini ve üyelerini, dünyanın neresinde olurlarsa olsunlar, bulup yok etmekti. Yeni bir av başlıyordu. Yeni bir liste hazırlanıyordu.
Miriam, operasyonun planlama toplantılarından birindeydi. Duvara, hedefteki Filistinli liderlerin fotoğrafları ve isimleri asılmıştı. Mossad şefi Zvi Zamir, kararlı bir sesle konuşuyordu. “Bu, bir intikam operasyonu değil. Bu, bir caydırıcılık operasyonudur. Dünyaya, Yahudi kanı dökmenin bir bedeli olduğunu göstereceğiz. Kaynak sınırı yok. Kural yok. Yalnızca sonuç var.”
Miriam, o yüzlere, o isimlere bakarken, zihninde başka bir liste, başka bir yüz canlandı. O an, elini kaldırdı.
Bütün gözler ona döndü. “Bir hedef daha var,” dedi, sesi sakin lakin keskindi.
Zvi Zamir, kaşlarını çattı. “Ne demek istiyorsun, Miriam?”
“Listemiz eksik,” diye devam etti Miriam. “Eski bir hesabı kapatmanın zamanı geldi. Münih’te olanlar, bize geçmişi unutamayacağımızı gösterdi. O canavarlar, hala aramızda. Ve onlardan biri, hala serbest. Josef Mengele.”
Odada bir anlık bir sessizlik oldu. Sonra, genç ajanlardan biri güldü. “Mengele mi? O yaşlı Nazi’den mi bahsediyorsun? O, artık bir tehdit değil. O, tarih.”
“Tarih mi?” dedi Miriam, ayağa kalkarak. Sesi, artık sakin değildi. Yıllardır bastırdığı bütün öfke, o an yüzeye çıktı. “Münih’te öldürülen o sporcular için tarih miydi? O adam, bugün Filistinli teröristleri cesaretlendiren o cezasızlık kültürünün bir sembolü! O, devletlerin çıkarları için adaleti nasıl sattığının canlı bir kanıtı! Onu yakalamak, yalnızca geçmişle hesaplaşmak değil, geleceğe bir mesaj vermektir. Hiçbir canavarın, sonsuza dek kaçamayacağına dair bir mesaj.”
Zvi Zamir, Miriam’ı uzun uzun süzdü. Onun takıntısını biliyordu. Lakin o gün, onun gözlerinde takıntıdan fazlasını gördü. Bir mantık, bir adalet duygusu gördü.
Lakin yine de, başını iki yana salladı. “Haklısın, Miriam. Ahlaki olarak haklısın. Lakin pratik olarak değil. Bütün gücümüzü, Kara Eylül’e odaklamak zorundayız. O, şu anki, canlı tehdit. Mengele’yi avlamak için ne adamımız ne de kaynağımız var. Üzgünüm. Belki bir gün. Ama o gün, bugün değil.”
Miriam, yenilgiyi bir kez daha tatmıştı. Lakin bu sefer, sessizce yerine oturmadı. Toplantıdan sonra, Zvi Zamir’in odasına gitti.
“Bana bir ekip verin,” dedi. “Resmi olmayan bir ekip. İki ya da üç kişi. Bütçe istemiyorum. Yalnızca, kurumun bazı lojistik imkânlarını kullanma izni. Geri kalanını ben hallederim. Simon Horowitz ve Almanya’daki diğer dostlarımız bize yardım eder.”
Zamir, tereddüt etti. Bu, kurallara aykırıydı. Tehlikeliydi. Lakin Miriam’ın gözlerindeki o sönmeyen ateşi de görüyordu. “Eğer yakalanırsanız,” dedi, “devlet sizi tanımaz. Yalnız olacaksınız.”
“Biz, her zaman yalnızdık,” dedi Miriam.
O gece, Miriam çekmecesini açtı ve tozlu Mengele dosyasını çıkardı. Üzerindeki külleri üfledi. İçindeki kor, hala yanıyordu. Dünya, yeni savaşlarıyla meşgul olabilirdi. Lakin onun için, yalnızca tek bir savaş vardı. Ve o savaş, yeniden başlıyordu. Resmi olarak değil. Gizlice. Bir avuç insanın inatçı iradesiyle.
Bölüm 13 – Yankısız Çığlıklar ve Son Ziyaret
Gölgelerle Dans
São Paulo, Brezilya, 1975
Josef Mengele, Brezilya’nın kalabalık ve kaotik metropolisinde, isimsizliğin konforunu yeniden keşfetmişti. Paraguay, Stroessner’in artan paranoyası ve uluslararası baskının yarattığı küçük çaplı skandallar yüzünden tekinsiz bir sığınak haline gelmişti. Lakin burada, milyonlarca insanın oluşturduğu bu beton ormanında, o bir su damlası gibi kaybolabilirdi. Ailesinin kestiği finansal destek, onu daha mütevazı bir hayata zorlamıştı. Artık ne korumaları ne de rejimin sağladığı güvenli evleri vardı. Yalnızca, yıllar içinde edindiği tecrübe ve hayatta kalma içgüdüsü en büyük silahıydı.
Wolfgang Gerhard adında, Avusturyalı bir Nazi sempatizanının kimliğini ve dostluğunu kullanıyordu. Gerhard ailesi, onu evlerinde misafir ediyor, ona “Peter” diye hitap ediyorlardı. Josef, bu yeni düzenlemeyi bir gereklilik olarak kabul etmişti. Gündüzleri, onlara ev işlerinde yardım ediyor, bahçeyle ilgileniyor, akşamları ise odasına çekilip kendi sessiz dünyasına gömülüyordu.
Lakin o dünya, artık korkularla doluydu. Geceleri, en ufak bir seste uyanıyor, kapının çalınmasından, bir arabanın sokakta yavaşlamasından irkiliyordu. Aynadaki yansıması, ona yaşlı, yorgun bir adamın yüzünü gösteriyordu. O eski, kendinden emin, aristokrat duruşu, yerini kamburlaşmış omuzlara ve her an tetikte olan, şüpheci bir bakışa bırakmıştı. O artık bir avcı değil, sürekli arkasını kollayan bir avdı.
Bir gün, Gerhard ailesinin evinde otururken, televizyonda bir haber programı dikkatini çekti. Program, Holokost’tan kurtulanların hikayelerini anlatıyordu. Kürsüye, orta yaşlı, yorgun yüzlü bir kadın çıktı. Adının Eva Mozes Kor olduğunu söyledi. Auschwitz’de, ikiz kardeşi Miriam ile birlikte, bir SS doktorunun deneylerine maruz kaldığını anlatmaya başladı.
Josef, kadının yüzüne kilitlendi. O yüzü hatırlamıyordu. Yüzlerce, binlerce yüzün arasından tek birini seçip çıkarmak imkansızdı. Lakin kadının anlattığı detaylar… İğneler, hastalıklar, ölçümler… Bunlar onun anılarıydı. Onun bilimsel kayıtlarıydı. Şimdi o kayıtlar, bir kurbanın ağzından, bir suçlama olarak dünyaya yayılıyordu.
Kadın, konuşmasının sonunda ağlamaya başladı. “O adamı, Josef Mengele’yi affetmeye karar verdim,” dedi. “Nefretin ruhumu daha fazla zehirlemesine izin vermeyeceğim. Ama affetmek, unutmak demek değildir. Ve adalet yerini bulana kadar, onun ismini haykırmaya devam edeceğim.”
Josef, televizyonu kapattı. Midesinde soğuk, öfkeli bir düğüm hissetti. Affetmek. O kadının, onu affetmeye ne hakkı vardı? O, bir kurbandı. Kurbanlar, cellatları hakkında hüküm veremezdi. Bu, evrenin düzenine aykırıydı. O kadın, onun deneyinin bir parçasıydı. Bir veri noktasıydı. Şimdi o veri noktası, canlanmış, ona karşı ahlaki bir üstünlük taslıyordu. Bu, kabul edilemezdi.
O gün, Josef Mengele, kaçışının yalnızca fiziksel olmadığını anladı. O, aynı zamanda hafızadan da kaçıyordu. Lakin hafıza, inatçı bir avcıydı. Kurbanlarının yüzlerinde, kitapların sayfalarında, televizyon ekranlarında, onu her yerde buluyordu. Ve o hafıza, onun en büyük düşmanıydı. Çünkü o, kontrol edemediği tek şeydi. O, kendi eylemlerinin anlatısını kontrol etmek istiyordu. Lakin dünya, başka bir hikaye anlatmakta ısrarcıydı.
Solan Renkler
Eva’nın Stüdyosu, Safed, İsrail, 1977
Eva, stüdyosunun penceresinden, Celile Denizi’nin mavisine ve Golan Tepeleri’nin yumuşak hatlarına bakıyordu. Tel Aviv’in gürültüsünden ve sanat dünyasının sahteliğinden kaçıp, mistik ve sakin Safed kasabasına yerleşmişti. Burada, taş evlerin ve dar sokakların sessizliği içinde, kendi sanatıyla ve kendi hayaletleriyle baş başa kalmıştı.
Tuvalleri, hala acıyla doluydu. Lakin renkleri değişmeye başlamıştı. Paris’teki sergisinin o kasvetli siyahları ve grileri, yerini yavaş yavaş solgun mavilere, topraksı kahverengilere ve ara sıra parlayan bir umut sarısına bırakıyordu. Figürleri, hala parçalanmıştı. Lakin artık birbirine dolanmış bir acı yumağı gibi değil, sanki yeniden bir araya gelmeye çalışan, kendi formlarını arayan parçalar gibiydiler.
O, affetme üzerine düşünüyordu. Amerika’daki o diğer ikiz, Eva Kor, Mengele’yi affettiğini açıklamıştı. O haberi duyduğunda, Eva bir öfke hissetmemişti. Yalnızca bir şaşkınlık ve bir tür yabancılık hissetmişti. Affetmek, onun için bir seçenek değildi. Çünkü affetmek, bir diyalog gerektirirdi. Ve onun, o adamla kurabileceği bir diyalog yoktu. O, affedilecek bir insan değil, kesilip atılması gereken bir urdu.
Lakin nefret etmekten de yorulmuştu. Nefret, insanı içten içe tüketen bir asitti. O yüzden, başka bir yol arıyordu. Anlamak değil, unutmak değil. Belki de, yalnızca kabul etmek. Olanın olduğunu, o acının kendi bir parçası olduğunu kabul etmek ve onunla yaşamayı öğrenmek. Sanatı, onun için o kabul etme eylemiydi.
Miriam, onu daha az ziyaret ediyordu. Mossad’daki gizli görevi, onu dünyanın farklı köşelerine sürüklüyordu. Telefon konuşmaları kısa ve şifreliydi. İki kardeş, farklı gezegenlerde yaşayan, aralarında görünmez bir çekim kuvveti olan uydular gibiydiler.
Bir gün, stüdyosunun kapısı çalındı. Gelen, Miriam değildi. Genç, ciddi yüzlü bir adamdı. Mossad’dan olduğunu söyledi. Elinde bir mektup vardı.
“Miriam, sizinle bir süre iletişim kuramayacak,” dedi adam, sesi ifadesizdi. “Bu mektubu size vermemi istedi.”
Eva, mektubu aldı. Kardeşinin tanıdık, sert el yazısıyla yazılmıştı.
“Sevgili Eva,
Uzak bir yere gidiyorum. Uzun bir görev. Ne zaman döneceğimi bilmiyorum. Kendine iyi bak. Resim yapmaya devam et. Senin renklerin, benim karanlığıma ışık tutuyor. Unutma, kelebekler, eninde sonunda uçar.
Seni seven kardeşin,
Miriam”
Eva, mektubu okuduktan sonra, pencereye geri döndü. Celile Denizi’nin üzerinde, güneş batıyordu. Gökyüzü, turuncu, mor ve kan kırmızısı renklere boyanmıştı. Kardeşinin nereye gittiğini biliyordu. O, avına yaklaşıyordu. Son, tehlikeli bir hamle yapıyordu. Eva, onun için korktu. Lakin onu durdurmaya çalışmazdı. Herkesin, kendi savaşı vardı. Miriam’ın savaşı, silahlarla ve gölgelerleydi. Eva’nın savaşı ise, renklerle ve hafızayla.
Tuvalinin başına geçti. Elindeki fırçayı, parlak bir kobalt mavisine batırdı. Ve ilk defa, tuvalin ortasına, kanatları kırık olmayan, bütün bir kelebek çizmeye başladı. O, bir umut eylemi değildi. O, bir meydan okumaydı. Hayatta kalmanın, o acıya rağmen, kendi renklerini bulabilmenin bir ilanıydı.
Son Buluşma
Bir Otel Odası, São Paulo, Brezilya, 1977
Oda, ucuz ve havasızdı. Dışarıdan, şehrin bitmek bilmeyen gürültüsü sızıyordu. Rolf Mengele, otel odasının penceresinden dışarı bakarken, babasıyla yapacağı son konuşma için kendini hazırlıyordu. On yıl geçmişti Paraguay’daki o ilk ve son buluşmanın üzerinden. Şimdi, babasıyla yüzleşmek için yeniden gelmişti. Lakin bu kez, bir oğul olarak değil, bir elçi olarak gelmişti. Günzburg’daki aile, babalarının tamamen kontrolden çıkmasından, basına konuşmasından, şirketin adını daha fazla lekelemesinden korkuyordu. Rolf’un görevi, ona son bir kez susması için para teklif etmek ve bütün bağları resmen koparmaktı.
Kapı çalındığında, kalbinin bir an teklediğini hissetti. Kapıyı açtığında, karşısında duran adam, babasının bir hayaleti gibiydi. Zayıflamış, omuzları çökmüş, gözlerindeki o eski kibir, yerini yorgun ve paranoyak bir pırıltıya bırakmıştı.
“Rolf,” dedi Josef, sesi bir fısıltı gibi çıkmıştı. Odaya girdi, etrafı hızla kolaçan etti. Sanki her köşede bir ajan saklanıyor gibiydi.
Oturduklarında, uzun bir sessizlik oldu. İki yabancı, aralarındaki kan bağının ağırlığı altında eziliyorlardı.
“Nasılsın, baba?” diye sordu Rolf, sonunda sessizliği bozarak.
Josef, acı bir şekilde güldü. “Nasıl olmamı bekliyorsun? Bütün dünya peşimdeyken. Kendi ailem bile bana ihanet etmişken.” Gözleri, Rolf’un gözlerine kilitlendi. “Bana neden geldiğini biliyorum. O korkakların, o muhasebecilerin seni gönderdiğini biliyorum. Bana sus payı teklif etmek için. Adımı, şirketlerinin temiz bilançolarından silmek için.”
Rolf, yutkundu. “Bu doğru değil. Biz senin iyiliğini düşünüyoruz.”
“Benim iyiliğim mi?” Josef, ayağa fırladı. Odada bir o yana bir bu yana yürümeye başladı. “Siz, benim kim olduğumu hiç anlamadınız. Ben, tarihin akışını değiştirebilecek bir adamdım! Siz ise, tarım makineleri satarak para kazanmanın derdindesiniz! Sığ, materyalist ruhlar!”
“Biz hayatta kalmaya çalışıyoruz, baba!” diye bağırdı Rolf. “Senin arkanda bıraktığın enkazı temizlemeye çalışıyoruz! Senin günahlarının bedelini biz ödüyoruz!”
Günahlar. O kelime, havada asılı kaldı. Josef, durdu ve oğluna döndü. Yüzünde, bir anlığına, Paraguay’daki o eski, soğuk ifade belirdi. “Benim yaptığım hiçbir şey günah değildi, Rolf. O, bilimdi. O, bir gereklilikti. Senin gibi zayıf beyinlerin asla anlayamayacağı bir vizyondu. Şimdi, bana o parayı ver ve git. Ve bir daha asla beni arama. Sen, benim oğlum değilsin. Sen, onların oğlusun.”
Rolf, zarfı masanın üzerine bıraktı. İçinde, yüklü miktarda Amerikan doları vardı. Babasının yüzüne son bir kez baktı. Orada, ne bir baba ne de bir canavar görüyordu. Orada, kendi egosunun ve saplantılarının zindanına hapsolmuş, yalnız, acınası bir adam görüyordu. Ve ilk defa, ona karşı öfke ya da korku değil, bir tür acıma hissetti.
Kapıdan çıkarken, arkasına bakmadı. Bu, son vedaydı. Asansöre binerken, omuzlarından büyük bir yükün kalktığını hissetti. O, artık babasının günahlarının taşıyıcısı olmayı reddediyordu. Kendi hayatını yaşayacaktı. Babasının gölgesinden uzakta, kendi kimliğini bulacaktı.
Beklenmedik Misafir
Viyana, 1978
Simon Horowitz, yaşlandıkça, daha sabırlı bir adama dönüşmüştü. Fritz Bauer’in ölümünden sonra, avı tek başına sürdürmenin anlamsız olduğunu anlamıştı. O, bir arşivciye, bir tarihçiye dönüşmüştü. Holokost’un unutulmaması için, dünyanın dört bir yanındaki üniversitelerde konferanslar veriyor, genç nesillere geçmişin derslerini anlatıyordu. Mengele dosyası, artık onun kişisel haçlı seferi değil, insanlığın kolektif hafızasına bir uyarıydı.
Lakin ateşi hiç sönmemişti. Geceleri, Viyana’daki küçük dairesinde, hala dosyaları karıştırıyor, eski bağlantılarıyla temas kuruyor, o hayaletin izini sürmeye devam ediyordu.
Bir kış akşamı, kapısı çalındığında, kimseyi beklemiyordu. Kapıyı açtığında, karşısında, orta yaşlı, kısa saçlı, gözlerinde yorgun lakin kararlı bir ifade olan bir kadın duruyordu.
“Bay Horowitz?” dedi kadın, hafif bir aksanla. “Benim adım Miriam. Tel Aviv’den geliyorum.”
Simon, bir an donakaldı. Miriam. Miriam Rosenbaum. Auschwitz’deki o ikizlerden biri. Yıllardır mektuplaştığı, tanıklığını defalarca okuduğu o kız, şimdi bir kadın olarak karşısındaydı.
Onu içeri davet etti. Miriam, paltosunu çıkardı. Duruşu, bir askerin duruşuydu. “Sizi rahatsız ettiğim için üzgünüm,” dedi. “Resmi bir görevle burada değilim.”
“Önemli değil,” dedi Simon, ona bir fincan çay ikram ederken. “Sizinle tanışmak, benim için bir onur.”
Miriam, bir süre sessizce etrafına bakındı. Duvarlardaki kitap rafları, masanın üzerindeki dosya yığınları… Burası, bir akademisyenin evinden çok, bir avcının inine benziyordu.
“Mossad, avı bıraktı,” dedi Miriam, direkt konuya girerek. “Öncelikleri farklı. Lakin ben bırakmadım.” Çantasından, katlanmış bir harita ve birkaç fotoğraf çıkardı. “Son bir yıldır, onu Brezilya’da izliyorum. São Paulo’da. Wolfgang Gerhard adında bir ailenin yanında kalıyor. Bu, yaşadığı evin fotoğrafı. Bu da, geçen hafta gizlice çekilmiş en güncel fotoğrafı.”
Simon, fotoğrafa baktı. Yaşlı, zayıf, tedirgin bir adam. Mengele’nin o kibirli gülümsemesinden eser kalmamıştı. Yalnızca, köşeye sıkışmış bir hayvanın korkusu vardı gözlerinde.
“Onu yakalamak için bir planım var,” diye devam etti Miriam. “Lakin yalnızım. Mossad’dan destek alamam. Sizin yardımınıza ihtiyacım var. Avrupa’daki bağlantılarınıza. Basına. Eğer operasyon için bir kamuoyu baskısı yaratabilirsek, belki Brezilya hükümetini harekete geçirebiliriz. Ya da en azından, onu saklandığı delikten çıkarabiliriz.”
Simon, Miriam’a bakıyordu. O kadının gözlerinde, yıllar önce Fritz Bauer’in gözlerinde gördüğü o aynı, sönmeyen ateşi görüyordu. O an, yıllardır hissetmediği bir heyecan duydu. Belki de av, henüz bitmemişti. Belki de son bir şansları vardı.
“Ne yapmam gerekiyor?” diye sordu.
Miriam, planını anlatmaya başladı. O, bir askerdi. Planı, cesur ve tehlikeliydi. Simon ise, bir stratejistti. O, planın eksik parçalarını, diplomatik ve medya kanallarını nasıl kullanacaklarını düşünüyordu.
O gece, Viyana’daki o küçük dairede, iki farklı nesilden, iki farklı dünyadan gelen iki avcı, son bir kovalayış için güçlerini birleştirdi. Biri, kişisel acısının intikamını arayan bir kurban. Diğeri ise, adaletin soyut idealine hayatını adamış bir tarihçi. Onların savaşı, devletlerin ya da orduların savaşı değildi. Bu, hafızanın, unutkanlığa karşı son, umutsuz direnişiydi.
Bölüm 14 – Daralan Çember ve Kırık Aynalar
Bedenin İhaneti
São Paulo Kenar Mahallesi, Brezilya, 1978
Oda, rutubetin ve pişmanlığın o kendine özgü, ekşi kokusuyla doluydu. Duvardaki sarı boya, yer yer dökülüyor, altındaki sıva çatlakları bir nehir yatağının haritası gibi belirginleşiyordu. Josef Mengele, odanın tek penceresinin önündeki sallanan sandalyede otururken, sol elindeki titremeyi durdurmaya çalışıyordu. O el, bir zamanlar en hassas neşterleri mutlak bir kesinlikle kullanan o el, şimdi ona isyan ediyordu. Kendi bedeninin içinde bir hain peyda olmuştu.
Paraguay’ın koruyucu kalkanı, zamanla incelmiş ve güvenilmez bir zırha dönüşmüştü. Şimdi Brezilya’nın bu isimsiz, yüzsüz kalabalığı içinde, Wolfgang Gerhard kimliğinin ödünç gölgesine sığınmıştı. Lakin o gölge, artık eskisi gibi serinlik vermiyordu. Gerhard ailesinin acıyan bakışları, ona sundukları her bir tabak yemek, ona bir lütuf değil, bir aşağılama gibi geliyordu. Pity, zayıflar içindi. Ve o, kendini hiçbir zaman zayıf olarak görmemişti.
Masasının üzerinde, Avrupa’dan getirtmeyi başardığı eski bir nöroloji dergisi duruyordu. Gözleri, serebral iskemi üzerine yazılmış bir makalenin satırlarında geziniyordu. Beyne giden kan akışının azalması, doku ölümü, motor fonksiyonların kaybı… Kendi semptomlarını, bir yabancının vakasını inceler gibi, soğuk bir ilgiyle okuyordu. Kendi bedenini, son ve en isteksiz deneği olarak kullanıyordu. Ironik bir durumdu. İnsan biyolojisinin efendisi olmaya çalışan adam, şimdi kendi biyolojisinin kölesiydi.
Dışarıda, bir köpeğin ani havlamasıyla irkildi. Sandalyesinden fırladı, kalbi bir an teklemişti. Perdenin kenarından sokağa baktı. Yalnızca, çöp karıştıran birkaç sokak çocuğu vardı. Lakin paranoya, artık onun ikinci doğasıydı. Yastığının altındaki küçük, paslı tabancayı yokladı. O metalin soğukluğu, ona sahte bir güven duygusu veriyordu.
Eichmann’ın yakalanışı, bir dönüm noktası olmuştu. O aptal bürokrat, yakalanarak bütün ağı tehlikeye atmıştı. Şimdi avcılar, daha cüretkârdı. Daha açgözlüydüler. İsrailliler, Nazileri avlamayı bir ulusal spora dönüştürmüştü. Ve kendisi, onların en büyük kupasıydı. Bu düşünce, onu hem öfkelendiriyor hem de içinde çarpık bir gurur uyandırıyordu. O, unutulmuş değildi. O, hala önemliydi.
Titreyen eline baktı. Auschwitz’in rampasında, bir parmak işaretiyle on binlerin kaderini belirleyen o el, şimdi bir fincan kahveyi dökmeden tutmakta zorlanıyordu. Kontrolü kaybediyordu. Hayatı boyunca aradığı, kurmaya çalıştığı o mutlak düzen, kendi damarlarının içinde, kendi sinir hücrelerinin arasında çöküyordu. Bu, kabullenemeyeceği bir yenilgiydi. Eğer ölecekse, kendi şartlarıyla ölmeliydi. Bir laboratuvarda, deneyinin başında ya da bir savaşta, düşmanına karşı. Lakin bu şekilde, isimsiz bir odada, kendi bedeninin ihanetiyle yavaş yavaş çürüyerek değil. Kaçış, artık yalnızca dışarıdaki avcılardan değil, içerideki düşmandan da bir kaçıştı.
Kâğıttan Silahlar
Bir Apartman Dairesi, Paris, 1978
Oda, stratejinin ve sabrın kokuyordu. Duvarlara, São Paulo’nun sokak haritaları, gözetleme fotoğrafları ve şematik çizimler iğnelenmişti. Miriam Rosenbaum ve Simon Horowitz, masanın iki ucunda oturuyorlardı. Aralarındaki boşluk, sigara dumanı ve demlenmiş kahvenin acı kokusuyla doluydu. Bu, onların savaş odasıydı. Lakin silahları, çelikten ya da baruttan değil, kâğıttan ve bilgiden ibaretti.
“Plan riskli,” dedi Simon, parmak uçlarıyla masanın üzerindeki fotoğrafa dokunarak. Fotoğrafta, bir pazar yerinde yürüyen, kamburunu çıkarmış, yaşlı bir adam vardı. Mengele. “Jean-Luc güvenilir bir gazeteci. Lakin bu hikâyeyi yayınladığı an, Brezilya’daki bütün kaynaklarımız yanar. Ve Mengele, bir kez daha yerin dibine girer. Bu, elimizdeki son kurşun olabilir, Miriam.”
Miriam, gözlerini fotoğraftan ayırmadı. O yüz, onun kâbuslarının yüzüydü. Lakin artık daha az korkutucu, daha çok acınası görünüyordu. “Başka şansımız yok, Simon,” dedi, sesi kararlıydı. “Mossad, bu işten elini çekti. Alman hükümeti, kendi gölgesinden korkuyor. Amerikanlar, Latin Amerika’daki ‘anti-komünist’ müttefiklerini üzmek istemiyor. Dünya, onu unuttu. Bizim görevimiz, onlara hatırlatmak. Hem de en gürültülü şekilde.”
Planları, bir istihbarat operasyonundan çok, bir medya bombasıydı. Simon, Avrupa’nın en prestijli gazetelerinden birinde çalışan eski bir dostu olan Jean-Luc aracılığıyla, ellerindeki bütün kanıtları basına sızdıracaktı. Mengele’nin güncel fotoğrafı, yaşadığı evin adresi, kullandığı takma isim… Amaç, öyle büyük bir uluslararası skandal yaratmaktı ki, ne Brezilya ne de Batı Almanya hükümeti artık kayıtsız kalamayacaktı. Onu, saklandığı delikten, kamuoyunun acımasız spot ışıklarının altına çıkarmayı hedefliyorlardı.
“Operasyonun zamanlaması kritik,” diye devam etti Miriam, bir harita üzerinde bir noktayı işaretleyerek. “Fotoğraf ve adres yayınlandığı an, São Paulo’daki küçük ekibimiz, evi sürekli gözetim altında tutacak. Kaçmaya çalıştığı an, onu takip edecekler. Onu yakalayamayız. O gücümüz yok. Lakin nereye gittiğini bilebiliriz. Onu sürekli rahatsız edebilir, nefes almasına izin vermeyebiliriz. Bir hayvanı, yorarak avlamak gibi.”
Simon, Miriam’ın yüzündeki o soğuk, askeri kararlılığa baktı. O, yıllar önce tanıdığı, acıyla dolu o genç kız değildi. O, acısını bir silaha dönüştürmüş bir avcıydı. Ve Simon, onun cephanesi olmaya razıydı.
Telefonu eline aldı. Jean-Luc’un Paris’teki numarasını çevirdi. “Jean-Luc, benim, Simon,” dedi. “Sana, kariyerinin en büyük hikâyesini teklif etmek için arıyorum. Lakin bir bedeli var. Ve bazı kuralları.”
Konuşurken, gözleri Miriam’ın gözlerindeydi. İkisi de, geri dönülmez bir yola girdiklerini biliyorlardı. Devletlerin unuttuğu bir adalet arayışı, şimdi iki inatçı insanın omuzlarındaydı. Biri, geçmişin canlı tanığı; diğeri ise, o geçmişin yeminli bekçisiydi. Kâğıttan silahlarını, dünyanın kayıtsızlığına karşı ateşlemeye hazırlanıyorlardı.
Tuvaldeki Sessizlik
Eva’nın Stüdyosu, Safed, 1978
Genç Alman sanat öğrencisi, Eva’nın devasa tuvalinin önünde, büyülenmiş bir şekilde duruyordu. Adı Klaus’tu. Babasının neslinin günahlarıyla hesaplaşmak için İsrail’e gelmiş, kendini bir şekilde Safed’in bu sessiz, sanat dolu sokağında bulmuştu. Eva’nın eserleri, onu çarpmıştı. Onlarda, okuduğu bütün tarih kitaplarından daha fazla gerçeklik bulmuştu.
“Anlamıyorum,” dedi Klaus, neredeyse fısıltıyla. “Bu kadar acıdan sonra, nasıl hala mavi rengi kullanabiliyorsunuz?” İşaret ettiği tabloda, parçalanmış figürlerin arasında, inatçı bir şekilde parlayan bir gökyüzü mavisi vardı.
Eva, fırçasını elindeki tinerli beze sildi. Konuşmadı. O, kelimelerle arası iyi olan biri değildi. Onun yerine, stüdyonun köşesinde duran, eski, üzeri örtülü bir şövaleye yürüdü. Örtüyü kaldırdı. Altından çıkan tablo, Paris’te yaptığı eski eserlerinden biriydi. Simsiyah, boğucu, yalnızca kan kırmızısı bir lekenin olduğu bir tuvaldi.
“O zamanlar,” dedi Eva, sesi yıllardır kullanılmayan bir enstrümanın tınısı gibiydi. “Mavi yoktu.”
Klaus, iki tablo arasında gidip geldi. Biri, mutlak umutsuzluğun bir çığlığıydı. Diğeri ise, o umutsuzluğun içinden sızan bir ışık arayışıydı. Anlamıştı. Eva, ona bir sanat tarihi dersi vermiyordu. O, ona hayatta kalmanın bir dersini veriyordu.
“Peki ya affetmek?” diye sordu Klaus, cesaretini toplayarak. “Bazı kurtulanların, onu affettiğini okudum. Siz… siz affedebilir misiniz?”
Eva, bir an Klaus’un yüzüne baktı. O genç, samimi, suçluluk duyan yüzde, bütün bir neslin yükünü gördü. “Affetmek,” dedi yavaşça. “Büyük bir kelime. Ben daha küçük kelimelerle yaşıyorum. Nefes almak gibi. Fırçayı tutmak gibi. Güneşin doğuşunu izlemek gibi. Affetmek, geçmişle ilgilidir. Ben ise, şu anda, bu tuvalin önünde duruyorum. Geçmiş, benim içimde. Lakin o, ben değilim.”
Tam o sırada, stüdyonun kapısı açıldı ve içeriye Miriam girdi. Üzerinde seyahatten geldiğini belli eden yorgun bir ifade vardı. Klaus’u görünce bir an duraksadı, gözlerinde bir şüphe parladı.
“Miriam,” dedi Eva. “Bu Klaus. Almanya’dan bir misafir.”
Miriam, genç adama soğuk bir baş selamı verdi. Gözleri, kardeşinin yeni tablosuna takıldı. O mavinin içindeki umuda. Sonra, Eva’ya döndü. Bakışları, kelimelerin ötesinde bir anlam taşıyordu. Eva, anlamıştı. Av, yeniden başlıyordu.
Klaus, iki kız kardeşin arasındaki o sessiz, yoğun elektriği hissetti. Kendini bir yabancı, bir davetsiz misafir gibi hissetti. Yavaşça müsaade istedi. “Gitmeliyim,” dedi. “Zamanınız için teşekkür ederim, Bayan Rosenbaum.”
Klaus gittikten sonra, Miriam kardeşine yaklaştı. “Paris’ten geliyorum,” dedi. “Simon ile konuştum. Harekete geçiyoruz.”
Eva, bir şey sormadı. Sadece, kardeşinin elini tuttu. Miriam’ın eli, her zamanki gibi sert ve kararlıydı. Lakin Eva, o elin altında, hafif bir titreme hissetti.
“Korkuyor musun?” diye fısıldadı.
Miriam, başını iki yana salladı. Lakin gözleri, onu yalanlıyordu. “Korkmuyorum,” dedi. “Sadece yoruldum. Bu savaşın bitmesini istiyorum, Eva. İyi ya da kötü. Artık bitmesini istiyorum.”
Eva, kardeşine sarıldı. Yıllardır ilk defa, birbirlerine bu kadar sıkı sarılıyorlardı. Biri, geçmişi renklere dönüştüren; diğeri ise, o geçmişin hayaletini avlayan iki yaralı ruh. O stüdyoda, onların sessizliği, bütün çığlıklardan daha güçlüydü.
İsmin Ağırlığı
Bir Otel Odası, Zürih, İsviçre, 1979
Rolf Mengele, telefonun diğer ucundaki sesi dinlerken, buz gibi terlerin sırtından aşağı süzüldüğünü hissediyordu. Arayan, Avrupa’nın en büyük dergilerinden birinin editörüydü. Babasının yeni bir fotoğrafının ve Brezilya’daki adresinin basına sızdığını, bunun üzerine bir muhabir ekibini oraya gönderdiklerini söylüyordu. Dergi, hikâyeyi yayınlamadan önce, ailenin, Rolf’un bir yorumunu almak istiyordu.
“Yorum yok,” dedi Rolf, sesi boğuktu. Telefonu kapattı.
Babasından son ayrılışının üzerinden iki yıl geçmişti. O iki yıl boyunca, kendini normal bir hayat yaşadığına inandırmaya çalışmıştı. Şirketi yönetiyor, çocuklarıyla ilgileniyor, babasının hayaletini zihninin en karanlık köşesine kilitlemeye çalışıyordu. Lakin şimdi, o kilit kırılmış, o hayalet yeniden özgür kalmıştı.
Otel odasının penceresinden, Zürih Gölü’nün sakin manzarasına baktı. İş için buradaydı. Lakin şimdi, işi umursayacak hali yoktu. Televizyonu açtı. Bütün haber kanalları, aynı konuyu konuşuyordu. “Ölüm Meleği Bulundu mu?” “Nazi Avcıları, Mengele’nin İzini Brezilya’da Sürdü.” Ekranda, babasının o yeni, yaşlı, sefil fotoğrafı beliriyordu.
Otele, sahte bir isimle kaydolmuştu. Lakin bunun bir faydası olmayacağını biliyordu. Gazeteciler, koku alan köpek balıkları gibiydi. Onu bulacaklardı. Şirketini, ailesini, evini kuşatacaklardı. Kaçış yoktu.
O an, içinde bir şeylerin koptuğunu hissetti. Yıllardır taşıdığı o yük, o utanç, o bastırılmış öfke, bir volkan gibi patladı. O, babasının suçlarının bedelini ödemekten bıkmıştı. O, Mengele isminin lanetini taşımaktan bıkmıştı.
Kararını verdi. O, artık kaçmayacaktı. O, konuşacaktı.
Çantasından, babasıyla yaptığı son görüşmeyi kaydettiği küçük teyp kasetini çıkardı. O kaseti, bir tür sigorta olarak, babasının ona daha fazla zarar vermesini engellemek için kaydetmişti. Lakin şimdi, o kaset farklı bir amaca hizmet edecekti.
Güvendiği, babasının suçlarını araştıran birkaç gazeteciden birinin numarasını buldu. Adamı aradı. “Elimde bir şey var,” dedi, sesi sakin ve kararlıydı. “Babamla, Josef Mengele ile yaptığım bir görüşmenin ses kaydı. Onun, yaptıklarından pişmanlık duymadığını, kendini hala bir bilim adamı olarak gördüğünü anlattığı bir kayıt.”
Hattın diğer ucunda bir anlık bir sessizlik oldu. Sonra, gazetecinin heyecanlı sesi duyuldu. “Neredesiniz? Hemen gelebilir miyim?”
Rolf, ona otelin adını verdi. Telefonu kapattıktan sonra, derin bir nefes aldı. Bu, bir ihanetti. Öz babasının sesini, bütün dünyaya ifşa edecekti. Lakin aynı zamanda, bu, bir özgürleşme eylemiydi. O, babasının günahlarını sahiplenmiyordu. O, o günahları ait olduğu yere, babasının kendisine iade ediyordu.
O, artık Mengele isminin ağırlığını tek başına taşımayacaktı. O ağırlığı, bütün dünyanın omuzlarına paylaştıracaktı. Bu, acı verici, yıkıcı bir eylem olacaktı. Lakin belki de, sonunda, kendi hayatını yaşayabilmesi için ödemesi gereken bedel buydu. O, babasının gölgesinden çıkmak için, o gölgeyi en parlak ışığın altına, kendisi itmek zorundaydı.
Bölüm 15 – Kırılan Mühür ve Yükselen Toz
Rüzgarda Savrulan Küller
Bir Kır Evi, São Paulo Kırsalı, Brezilya, 1979
Gazetenin sayfaları, nemden yumuşamış, mürekkebi hafifçe dağılmıştı. Josef Mengele, o sayfadaki kendi yüzüne bakıyordu. Lakin o yüz, bir yabancıya aitti. Yıllar önce bir muhbirin gizlice çektiği, şimdi bütün dünyanın manşetlerini süsleyen o fotoğraf; omuzları çökmüş, gözlerinde avlanmış bir hayvanın bitkin korkusu olan yaşlı bir adamın portresiydi. O, kendisini böyle görmüyordu. İçindeki imge, hala Auschwitz rampasındaki o mağrur, kontrollü subaya aitti. Ayna ile fotoğraf, birbiriyle savaş halindeydi.
Wolfram Gerhard, odaya girdiğinde elindeki tepsiyi masaya bırakırken, Josef’in elindeki gazeteye bakmamaya özen gösterdi. Lakin evin içindeki hava, o gazete kupüründen sızan zehirle dolmuştu. On yıldır ona evlerini açan, onu koruyan Gerhard ailesi, şimdi bir skandalın merkezindeydi. Telefonları susmuyor, kapılarına tanımadıkları gazeteciler geliyordu. Onların sadakati, bir korku duvarına çarpmıştı.
“Peter,” dedi Wolfram, ona hala o takma isimle hitap ederek. Sesi, gergin ve kısıktı. “Artık burada kalman güvenli değil. Bizim için de, senin için de. Anlıyorsun, değil mi?”
Josef, gözlerini fotoğraftan ayırmadan cevap verdi. “Beni sokağa mı atıyorsun, Wolfram? Yıllar süren dostluktan sonra?” Sesi, bir sitemden çok, soğuk bir tespitti.
“Dostluk mu?” diye patladı Wolfram, yıllardır içinde biriktirdiği korku ve öfke sonunda yüzeye çıkmıştı. “Biz sana bir sığınak verdik! Aileni koruduk! Karşılığında ne aldık? Dünyanın en çok aranan adamının lanetini! Oğlun… Kendi oğlun bile sana ihanet etti! O kasetleri, o konuşmaları basına sızdırdı! Sen, artık dokunulması gereken bir vebalı gibisin!”
Rolf. O isim, Josef’in içinde bir cam kırığı gibi battı. Kendi kanı. Kendi genetik mirası. Ona ihanet etmişti. Bu, İsrailli avcılardan ya da Alman savcılardan daha çok acı veriyordu. Çünkü bu, onun bütün teorisinin, kanın ve soyun kutsallığı üzerine kurduğu bütün felsefesinin bir inkârıydı. Zayıflık, kendi soyundan gelmişti.
Yavaşça ayağa kalktı. Bedeni, artık bir müttefik değildi. Sol eli, kontrolsüz bir şekilde titriyor, ara sıra başını vuran ani ağrılar, dünyasını bir anlığına karartıyordu. “Bana birkaç gün ver,” dedi. “Bir düzenleme yapacağım.”
O düzenleme, başka bir çaresizliğe sığınmaktı. Paraguay’dan tanıdığı, ona neredeyse dinsel bir hayranlık duyan Stamer çifti, São Paulo’nun daha da ücra bir köşesinde, küçük bir çiftlik evinde yaşıyordu. Onları aradı. Telefonun diğer ucundaki ses, onu duyunca heyecanlanmıştı. Onlar için o, hala bir kahramandı. Onlar, basında yazılanlara inanmayan, sadık askerlerdi.
Birkaç gün sonra, gecenin karanlığında, eski bir Volkswagen ile Gerhard’ların evinden ayrıldı. Yanında, birkaç parça giysi, tıp kitapları ve her zaman yastığının altında tuttuğu o küçük tabancayı taşıyan tek bir valiz vardı. Giderken, Wolfram’a ya da karısına bakmadı. Onlar, artık denklemin bir parçası değildi. Onlar, konakçının bedenden attığı bir paraziti reddeden hücrelerdi.
Stamer’ların evine vardığında, onu bir kurtarıcı gibi karşıladılar. Ev, Gerhard’ların evinden daha küçük, daha fakirdi. Oda, küf ve toprak kokuyordu. Lakin burada, en azından, acıyan bakışlar yoktu. Burada, sorgusuz bir itaat vardı. Josef, valizini odanın köşesine bırakırken, ne kadar alçaldığını düşündü. O, bir zamanlar bir krallığın efendisiydi. Şimdi ise, kendisine tapan birkaç zavallının lütfuna muhtaç, yaşlı bir adamdı. Kaçış, artık yalnızca coğrafi bir eylem değildi. O, kendi benliğinin enkazından bir kaçıştı. Ve o enkazdan geriye, pek bir şey kalmamıştı.
Dünyanın Gürültüsü
Bir Kafe, Viyana, 1979
Masadaki gazeteler, bir Babil kulesi gibiydi. Le Monde, The Times, Der Spiegel, Haaretz… Hepsinin manşetinde aynı yüz, aynı isim vardı. Simon Horowitz, kahvesini karıştırırken, yarattıkları canavarın gücünü seyrediyordu. Onların kâğıttan silahları, beklenenden daha büyük bir yangın çıkarmıştı. Dünya, yeniden Mengele’yi konuşuyordu.
Miriam ise, huzursuzdu. O, bu gürültüden hoşlanmıyordu. Gürültü, hedefi korkutur, onu daha derindeki bir deliğe iterdi. O, sessiz avların kadınıydı. “Çok fazla gürültü var, Simon,” dedi, parmaklarıyla masanın üzerinde ritim tutarak. “Brezilya’daki ekibimiz onu gözden kaybetti. Gerhard’ların evinden ayrılmış. Nereye gittiğini bilmiyoruz. Onu bir yeraltı faresine dönüştürdük. Şimdi onu bulmak, eskisinden daha zor olacak.”
“Sabırlı ol, Miriam,” dedi Simon, sakin bir sesle. O, uzun oyunun adamıydı. “Bu, bir sprint değil, bir maraton. Gürültü, bizim müttefikimiz. Bak.” Eliyle, Der Spiegel’in bir sayfasını işaret etti. Sayfada, Rolf Mengele ile yapılmış özel bir röportaj vardı. Rolf, babasının suçlarını kınıyor, onun bir canavar olduğunu söylüyor ve ailesinin artık onunla hiçbir bağı kalmadığını açıklıyordu.
“Bu, en büyük zaferimiz,” dedi Simon. “Onun efsanesini yok ettik. Onu, kendi ailesinin gözünde bile bir canavara dönüştürdük. Onu yalnız bıraktık. Finansal ve duygusal olarak. Yalnız bir adam, daha çok hata yapar.”
Tam o sırada, kafenin köşesindeki ankesörlü telefon çaldı. Simon’un Viyana’daki güvenli hattıydı. Kalktı, telefonu açtı. Konuşması kısa sürdü. Geri döndüğünde, yüzünde yeni bir ifade vardı.
“Washington’dan,” dedi, masaya otururken. “Adalet Bakanlığı’ndan. OSI (Özel Soruşturmalar Ofisi), Mengele dosyasını resmen yeniden açmış. Kongre’den gelen baskı, onları harekete geçmeye zorlamış. Bir ekip kuruyorlar. Ve bizimle işbirliği yapmak istiyorlar.”
Miriam, bu habere sevinmedi. Kaşlarını çattı. “Amerikalılar mı? Bu, bürokrasi demek. Komiteler, raporlar, diplomatik engeller demek. Onlar, bizim hızımızı keser.”
“Belki,” dedi Simon. “Ama onların kaynakları var. Uyduları, dinleme ağları, Brezilya hükümeti üzerinde bizim asla sahip olamayacağımız bir nüfuzları var. Onlar bir fil olabilir. Yavaş ve hantal. Lakin bir fil, bir kapıyı kırmak istediğinde, onu kırar. Biz, o filin kulağına fısıldayan sinekler olabiliriz.”
Miriam, ikna olmamıştı. O, devletlere güvenmiyordu. Kendi devletine bile. Onlar için adalet, her zaman politik çıkarların arkasından gelirdi. Lakin Simon’un mantığını da anlıyordu. Av, artık onların kişisel savaşı olmaktan çıkmıştı. O, uluslararası bir meseleye dönüşmüştü. Ve bu yeni oyunda, yeni kurallar, yeni oyuncular vardı.
“Peki, ne istiyorlar?” diye sordu.
“Her şeyi,” dedi Simon. “Bütün dosyalarımızı. Fritz’in bize bıraktığı o siyah klasörü. Tanık listelerimizi. Paraguay ve Arjantin’deki bağlantılarımızı. Karşılığında, bizi de soruşturmanın bir parçası yapacaklarını söylüyorlar.”
Bu, bir ittifak teklifiydi. Lakin aynı zamanda, bir kontrolü devretme talebiydi. Yıllardır korudukları, biriktirdikleri o kutsal bilgiyi, bir devletin bürokratik mekanizmasına teslim edeceklerdi. Miriam, bu düşünceden nefret etti. Lakin başka bir seçenekleri olmadığını da biliyordu. Hayalet, artık çok büyümüştü. Onu tek başlarına avlayamazlardı.
“Onlara istediklerini verelim, Simon,” dedi Miriam, yorgun bir kabullenişle. “Ama kendi avımıza, kendi yöntemlerimizle devam edelim. Filden önce, sineğin hedefe ulaşma ihtimali her zaman vardır.”
Aile Mahkemesi
Günzburg, 1979
Rolf Mengele, aile şirketinin yönetim kurulu odasına girdiğinde, buz gibi bir sessizlikle karşılandı. Masanın etrafında oturan amcası Alois ve diğer yönetim kurulu üyelerinin yüzleri, birer taş heykel gibi ifadesizdi. Lakin gözlerinde, soğuk bir öfke okunuyordu.
Rolf, basına konuşmuştu. Babasını inkâr etmişti. Şirketin adını temize çıkarmak için, kendi ailesinin adını lekelemişti.
“Bunu neden yaptın?” diye sordu Alois, sesi tıslar gibi çıkmıştı. “Babanın hatırasına, bu ailenin onuruna nasıl ihanet edersin?”
Rolf, masanın başındaki yerine oturdu. Artık korkmuyordu. İçindeki o yıllardır süren fırtına, yerini sakin, yorgun bir kararlılığa bırakmıştı. “Baba’mın hatırası mı? Hangi hatıradan bahsediyorsun, amca? Binlerce çocuğun ölümünün sorumlusu olan bir adamın hatırasından mı? Ben ihanet etmedim. Ben, bir gerçeği söyledim. Belki de bu ailenin, yıllar önce söylemesi gereken bir gerçeği.”
Yaşlı Herr Schmidt, ailenin eski dostu, araya girdi. “Oğlum, sen ne yaptığının farkında mısın? Şirketin hisseleri düşüyor. Bazı ortaklarımız anlaşmaları iptal etmekle tehdit ediyor. Sen, gemiyi kurtarmak için, kaptanı denize atmadın. Bütün gemiyi ateşe verdin.”
“O gemi, zaten su alıyordu,” dedi Rolf. “Yalanların ve inkârın üzerinde yüzemezdi. Ben, yeni bir temel atmaya çalışıyorum. Dürüstlük üzerine kurulu bir temel.”
“Dürüstlük!” diye alay etti Alois. “Senin dürüstlüğün, bu şirketi batıracak. Baban, seni her zaman zayıf bulurdu. Haklıymış. Sen, onun kanını taşıyorsun, lakin onun cesaretine sahip değilsin.”
O an, Rolf ayağa kalktı. Gözleri, amcasının gözlerine kilitlendi. “Cesaret mi? Ormanın birinde, korku içinde saklanmak mı cesaret? Yoksa, bütün dünyanın önünde, babanın bir canavar olduğunu kabul etmek mi? Onun mirasıyla yüzleşmek mi? Söyle bana amca, hangisi daha çok cesaret ister?”
Odada, kimse cevap veremedi. Rolf, ilk defa, kendini güçlü hissediyordu. O, artık babasının ya da amcasının gölgesinde yaşayan bir çocuk değildi. O, kendi kararlarını veren, o kararların sonuçlarıyla yüzleşmeye hazır bir adamdı.
“Bu şirket, ya benim kurallarımla yola devam edecek ya da ben olmadan,” dedi, sesi net ve kesindi. “Geçmişle yüzleşeceğiz. Gerekirse, bir vakıf kurup, babamın kurbanlarına yardım edeceğiz. Mengele ismini, bir utanç kaynağı olmaktan çıkarıp, bir kefaretin sembolüne dönüştüreceğiz. Benimle olan, kalır. Olmayan, gidebilir.”
O gün, Mengele & Sons şirketinin tarihinde yeni bir sayfa açıldı. Bu, acı verici, sancılı bir süreç olacaktı. Rolf, birçok dostunu, hatta ailesinin bir kısmını kaybedecekti. Lakin o, kendi ruhunu kurtarmak için, ailesinin mirasını yıkmak zorunda olduğunu anlamıştı. Babaların günahları, oğulların kaderi olmak zorunda değildi.
Tuvaldeki Çatlak
Eva’nın Stüdyosu, Safed, 1979
Dünya, Mengele’nin yüzüyle çalkalanırken, Eva stüdyosuna kapanmıştı. Dışarıdaki gürültü, onun sessiz dünyasına bir tehdit gibi sızıyordu. Gazeteciler, onu bulmuştu. Telefonu susmuyor, kapısı çalınıyordu. Onlar, bir kurbanın gözyaşlarını, sansasyonel bir hikâyeyi arıyorlardı. Eva ise, onlara verecek hiçbir şeye sahip değildi. Onun hikâyesi, tuvallerindeydi. Kelimelere dökülemeyecek kadar karmaşıktı.
O gün, stüdyosunda tek bir şeye odaklanmıştı. Yıllardır üzerinde çalıştığı, bir türlü bitiremediği bir portreye. Kendi portresine.
Aynanın karşısına geçmiş, kendi yüzünü inceliyordu. O yüz, bir haritaydı. Üzerinde, Auschwitz’in, Feldafing’in, İsrail’in kuruluşunun, Miriam’ın endişesinin, yalnızlığın ve sanatın izleri vardı. Lakin o yüzün bir parçasını, bir türlü çizemiyordu. Gözlerini.
Ne zaman gözlerini çizmeye çalışsa, eli titriyor, fırça başka bir yöne gidiyordu. Çünkü kendi gözlerine baktığında, başka birinin gözlerini görüyordu. O soğuk, mavi, analitik gözleri. O adam, onun hafızasına bir parazit gibi yerleşmişti. Yalnızca tenine değil, bakışlarına da bir iz bırakmıştı.
Miriam’ın başlattığı medya fırtınası, o paraziti yeniden canlandırmıştı. Eva, geceleri uyuyamıyordu. Rüyalarında, yine o barakadaydı. Kardeşinin elini tutuyor, iğnenin soğukluğunu hissediyordu. Lakin bu kez farklı bir şey vardı. Rüyasında, elinde bir fırça tutuyordu. Ve o adamın yüzünü, tuvalin üzerine çiziyordu.
O sabah, uyandığında, ne yapması gerektiğini biliyordu. Kendi portresini bir kenara bıraktı. Yeni, boş bir tuval aldı. Kömür kalemini eline aldı ve çizmeye başladı.
Yüzlerce kez rüyasında gördüğü o yüzü çiziyordu. Kibirli elmacık kemiklerini, ince dudaklarını, o jilet gibi keskin çene hattını… Ve sonra, gözlerini. O boş, duygusuz, her şeyi bir nesne olarak gören gözleri. Onları çizerken, eli titremiyordu. İçinde bir öfke değil, tuhaf, soğuk bir kararlılık vardı. O, bir şeytanı çizmiyordu. O, bir insanı çiziyordu. Ve kötülüğün en korkunç yanı da buydu. O, bir insandı.
Günlerce, haftalarca o portre üzerinde çalıştı. Renkleri kullanmadı. Yalnızca siyah, beyaz ve grinin tonlarını. O adamın dünyası gibi, renksiz bir dünya. Portre bittiğinde, Eva bir adım geri çekildi ve eserine baktı.
Tuvalde, Josef Mengele’nin yüzü duruyordu. Lakin bu, gazetelerdeki o korkmuş, yaşlı adamın yüzü değildi. Bu, Auschwitz’deki genç, güçlü doktorun yüzüydü. Lakin Eva, o yüze bir şey eklemişti. Gözlerinin içine, minicik, neredeyse görünmez bir detay çizmişti. Kırık kanatlı bir kelebek.
O an, Eva ağlamaya başladı. Yıllardır ilk defa, hıçkırarak, katıla katıla ağladı. O gözyaşları, bir acının değil, bir boşalmanın gözyaşlarıydı. O, canavarını tuvaline hapsetmişti. Onu, kendi sanatının bir nesnesine dönüştürmüştü. O, artık Eva’nın kâbuslarının efendisi değildi. O, Eva’nın fırçasının bir mahkûmuydu.
Stüdyonun bir köşesindeki telefonu aldı. Miriam’ın, Paris’teki güvenli numarasını çevirdi. Telefon açıldığında, yalnızca üç kelime söyledi. “Onu serbest bıraktım.”
Miriam, onun ne demek istediğini anlamadı. Lakin Eva, anlamıştı. O, kendi savaşını kazanmıştı. Tuvalin üzerinde. Ve o zafer, Miriam’ın aradığı hiçbir zaferden daha az değerli değildi. O, kendi ruhunun haritasını yeniden çizmişti. Ve o haritada, artık canavarlara yer yoktu. Yalnızca, solgun lakin inatçı renklere ve uçmaya hazır kelebeklere yer vardı.
Bölüm 16 – Labirentteki Yankılar
Paslanan Kafes
Bir Çiftlik Evi, São Paulo Kırsalı, 1980
Zaman, Josef Mengele için şeklini kaybetmiş, yapışkan bir maddeye dönüşmüştü. Güneşin doğuşu ile batışı, rutubetli odanın duvarlarındaki gölgelerin yer değiştirmesinden ibaretti. Stamer çiftinin ona olan dinsel bağlılığı, bir zamanlar aradığı sığınak iken, şimdi onu boğan, görünmez parmaklıkları olan bir kafes haline gelmişti. Onların bitmek bilmeyen saygısı, sessiz hizmetkârlığı, ona sürekli olarak ne kadar düştüğünü, ne kadar muhtaç olduğunu hatırlatıyordu. O, bir misafir değil, yaşayan bir anıttı. Ve anıtlar, hareket edemezdi.
Oğlu Rolf’un ihaneti, zihninde paslı bir çivi gibi duruyordu. Kendi kanı, kendi soyu, onu dünyanın önüne atmıştı. Olanları anlatan gazete kupürlerini okumayı bırakmıştı. Lakin haberler, Giselea Stamer’in radyosundan sızan fısıltılarla ya da Wolfgang’ın getirdiği Alman dergilerinin satır aralarından ona ulaşıyordu. Onu avlamak için kurulan Amerikan birimi. Adına konan ödüller. Basının dinmeyen açlığı. Bütün dünya, onun üzerine kapanan bir kapana dönüşmüştü.
Fiziksel çöküşü, o kapanın en acımasız parçasıydı. Geçirdiği küçük felç, sol tarafında kalıcı bir uyuşukluk bırakmıştı. Bir zamanlar insan bedeninin en ince damarlarında neşter gezdiren o parmaklar, şimdi bir çorba kaşığını tutarken zorlanıyordu. Kendi bedeni, ona düşman kesilmişti. Her sabah uyandığında, o bedenin içinde bir yabancı olarak uyanıyordu. Aynadaki yansıması, ona tanımadığı, yenilmiş bir ihtiyarın yüzünü gösteriyordu.
Bir öğleden sonra, Wolfram Stamer odaya girdi. Elinde bir paket tutuyordu. Yüzünde, gizli bir iş çeviren bir çocuğun heyecanı vardı. “Almanya’dan, Herr Doktor,” diye fısıldadı. “Eski bir dostumuz aracılığıyla geldi.”
Josef, paketi ilgisizce açtı. İçinden, son model bir mikroskopun parçaları çıktı. Pahalı, Alman malı, güçlü lensleri olan bir alet. Stamer, onun yüzündeki ifadeyi görmeyi bekliyordu. Bir teşekkür, bir sevinç pırıltısı. Lakin Josef, yalnızca parçalara baktı.
Bu, bir hakaretti. O, bir zamanlar sınırsız denek materyaline, devlet destekli laboratuvarlara sahip bir bilim adamıydı. Şimdi ise, sadık bir köpeğe atılan bir kemik gibi, ona bir mikroskop hediye ediliyordu. Gölet suyundan aldığı yosun örneklerini ya da bahçedeki böcekleri incelemesi için. Vizyonu, bir su damlasının içindeki mikroplara indirgenmişti.
“Teşekkür ederim, Wolfram,” dedi, sesi mekanikti. “Çok naziksin.”
Stamer, hayal kırıklığıyla odadan çıktı. Josef, mikroskopun kutusuna uzun uzun baktı. O kutu, onun yeni zindanının boyutlarını tanımlıyordu. O, artık dünyayı değiştirecek adam değildi. O, dünyadan saklanan, bir mikroskopun merceğine sığınarak unutulmaya çalışan bir adamdı. Lakin unutulmuyordu. Dışarıdaki gürültü, o mikroskopun sessizliğinden daha güçlüydü. Ve o gürültü, her geçen gün daha da yaklaşıyordu.
Filler ve Sinekler
Bir Otel Lobisi, Washington D.C., 1980
Miriam, otelin lobisindeki suni deri koltukta otururken, kendini bir akvaryumdaki balık gibi hissediyordu. Her şey fazla temiz, fazla düzenli, fazla sessizdi. Washington’un havası, Tel Aviv’in kaotik enerjisinden ya da Paris’in bohem karmaşasından farklıydı. Burası, gücün ve bürokrasinin kokuyordu. Ve Miriam, bürokrasiden nefret ediyordu.
Karşısında, OSI’den (Özel Soruşturmalar Ofisi) atanan genç, hırslı bir avukat olan Neal Sher oturuyordu. Sher, zekiydi, kararlıydı ve davaya inanıyordu. Lakin o, kanunların ve yönetmeliklerin dilini konuşuyordu. Miriam ise, gölgelerin dilini.
“Brezilya ile olan iade anlaşmamız sorunlu,” diyordu Sher, önündeki dosyaları düzenlerken. “Mengele, 1979’da vatandaşlıktan çıkarıldı, lakin hala Paraguay pasaportu taşıyor olabilir. Brezilya hükümeti, resmi kanıtlar olmadan harekete geçmeyecektir. Elimizdeki fotoğraf güçlü. Rolf Mengele’nin tanıklığı bir bomba. Lakin savunma avukatları, bunların bir aile içi anlaşmazlık olduğunu iddia edebilir. Bize, onu olay yerine bağlayacak somut, adli bir kanıt lazım.”
“Ne gibi bir kanıt?” diye sordu Miriam, sabırsızlıkla. “Auschwitz’in külleri arasında onun parmak izini mi arayacağız?”
Sher, Miriam’ın alaycılığını görmezden geldi. “El yazısı örnekleri, diş kayıtları, kan grubu… Onu, Josef Mengele kimliğiyle yüzde yüz eşleştirecek bir şey. São Paulo’daki adamlarımızın, yaşadığı söylenen eve gizlice girmeleri için bir plan üzerinde çalışıyoruz. Lakin Brezilya Federal Polisi’nin rızası olmadan bunu yapamayız. Bu da, zaman alacak.”
Zaman. Miriam’ın sahip olmadığı tek şeydi. O, Mengele’nin yaşlandığını, sağlığının bozulduğunu biliyordu. Adaletten önce, doğanın onu ellerinden almasından korkuyordu.
“Siz diplomatik satranç oynarken, o adam her an ortadan kaybolabilir,” dedi Miriam. “Benim önerim farklı. Onu sürekli rahatsız edelim. Medya baskısını artıralım. Saklandığı yeri, onun için bir cehenneme çevirelim. Onu bir hata yapmaya zorlayalım.”
Sher, başını iki yana salladı. “Bu, bizim çalışma şeklimiz değil, Binbaşı. Biz kanıtlara göre hareket ederiz, kamuoyu baskısına göre değil. Bu işi doğru yapmak zorundayız. Mahkemede yıkılmayacak bir dava inşa etmeliyiz.”
Miriam, o an, Simon’un kehanetinin gerçekleştiğini anladı. Amerikalılar, bir fildi. Güçlü, lakin yavaş. Kendisi ise, filin etrafında vızıldayan, sabırsız bir sinekti. O, cerrahi bir operasyon istiyordu. Onlar ise, bütün bir orduyu harekete geçirmeye çalışıyorlardı.
Toplantı bittiğinde, Miriam kendini yenilmiş hissediyordu. Avın kontrolünü kaybetmişti. Lobiden çıkarken, Washington Anıtı’nın uzaklardaki beyaz siluetini gördü. O anıt, gücün ve düzenin bir sembolüydü. Lakin Miriam, adaletin bazen düzensizlikten, kuralları yıkmaktan, gölgelerde hareket etmekten doğduğunu biliyordu.
Otele döndüğünde, Tel Aviv’deki güvenli hattını aradı. Hattın diğer ucunda, eski komutanı Zvi Aharoni vardı. “Durumu anlattım, Zvi. Amerikalılar, bir salyangoz hızında ilerliyor. O adam, yatağında huzur içinde ölecek.”
Zvi’nin sesi, yorgun lakin anlayışlıydı. “Bazen en büyük savaş, sabır savaşıdır, Miriam. Lakin sen, hiçbir zaman sabırlı bir asker olmadın.” Bir an duraksadı. “Resmi olarak, bu konuşma hiç yapılmadı. Lakin bil ki, bazı eski dostların, hala senin gibi düşünüyor. Eğer ‘bağımsız’ bir operasyon için ‘kaybolmuş’ bazı ekipmanlara ya da ‘unutulmuş’ bazı bilgilere ihtiyacın olursa, nereyi arayacağını biliyorsun.”
Telefon kapandığında, Miriam’ın yüzünde bir gülümseme belirdi. Belki de fili beklemek zorunda değildi. Belki de sineğin, kendi iğnesi vardı.
Vicdanın Mirası
Simon Horowitz’in Dairesi, Viyana, 1981
Simon’un dairesi, bir zamanlar avcının ini iken, şimdi bir tarihçinin kutsal mekânına dönüşmüştü. Mengele dosyası, artık masanın üzerinde değil, sıcaklık ve nem kontrollü özel bir dolapta saklanıyordu. O, artık yalnızca bir kanıt yığını değildi. O, Fritz Bauer’in mirasıydı. İnsanlığın hafızasının bir parçasıydı.
Simon, artık aktif olarak avın içinde değildi. O rolü, Amerikalılara ve Miriam’ın inatçı ruhuna bırakmıştı. Kendisi, başka bir görevi üstlenmişti. O, hikâye anlatıcısıydı. Dünyanın dört bir yanındaki üniversitelerde, sivil toplum kuruluşlarında, hatta liselerde konuşmalar yapıyor, Holokost’un ve adaletten kaçanların hikayesini anlatıyordu. Mengele ismi, onun konuşmalarında, somut bir kötülüğün, cezasızlığın ve unutkanlığın sembolü olarak yer alıyordu.
Bir akşam, dairesinde, genç bir belgesel yönetmeniyle oturuyordu. Yönetmen, Mengele’nin kaçışını ve avını anlatan bir film çekmek istiyordu. “İnsanlar anlamıyor, Herr Horowitz,” diyordu genç yönetmen, heyecanla. “Onlar için bu, bir tarih kitabı konusu. Ben, o adamın hala orada, aramızda bir yerlerde yaşadığı gerçeğini yüzlerine çarpmak istiyorum.”
Simon, genç adamın idealizmini takdir ediyordu. Lakin yıllar, onu daha bilge, daha melankolik yapmıştı. “Onu yakalamak, bir son değil,” dedi Simon, yavaşça. “O, yalnızca bir sembol. Asıl canavar, onu yaratan, onu koruyan ve onu unutan sistemin kendisidir. Asıl canavar, sıradan insanların, ‘emirleri uyguluyordum’ diyenlerin kayıtsızlığıdır. Eğer filmin, yalnızca bir adamı avlamakla ilgili olursa, asıl mesajı kaçırırsın.”
Simon, ayağa kalktı. Kütüphanesinden, eski, ciltli bir defter çıkardı. Bu, Auschwitz’den kurtulan ikizlerin ilk tanıklıklarını kaydettiği defterdi. Eva ve Miriam Rosenbaum’un hikayesi. Sayfayı açtı.
“Bak,” dedi, yönetmene göstererek. “Burada bir kız, kardeşinin gözüne damlatılan kimyasalı anlatıyor. Diğeri ise, o acıyı bir tuvale nasıl dönüştürdüğünü. Biri, bir savaşçıya dönüşüyor. Diğeri, bir sanatçıya. Mengele’nin hikayesi, yalnızca onun kaçışının hikayesi değildir. O, aynı zamanda, onun yarattığı enkazdan, hayatta kalmayı başaranların, o acıyı bir anlama dönüştürmeye çalışanların da hikayesidir. Zafer, onu bir mahkeme salonuna çıkarmak olmayabilir. Belki de asıl zafer, bu defterin sayfalarındadır. Unutmamaktır. Anlatmaya devam etmektir.”
O gece, Simon kendini huzurlu hissetti. Avın kontrolünü kaybetmiş olabilirdi. Lakin mücadelenin ruhunu kaybetmemişti. O, Fritz Bauer’e verdiği sözü tutuyordu. Ateşi canlı tutuyordu. Belki de o ateş, bir canavarı yakıp kül etmeyecekti. Lakin o ateş, karanlıkta kalanlara yol gösteren bir meşale olmaya devam edecekti.
Tuvaldeki Yüzleşme
Bir Sanat Galerisi, New York, 1982
Eva, kendi retrospektif sergisinin açılışında, eserlerinin arasında bir hayalet gibi dolaşıyordu. Duvarlarda, onun hayatının bütün dönemleri asılıydı. İlk döneminin karanlık, boğucu tuvalleri. Orta döneminin mavi ve toprak tonları. Ve son döneminin, daha soyut, daha ruhani, ışıkla dolu eserleri.
Lakin galeriye giren herkesin gözü, tek bir tablonun üzerinde kilitleniyordu. Salonun en sonunda, tek başına asılı duran o portre. Mengele’nin portresi. O renksiz, ifadesiz yüz. Ve gözlerinin içine işlenmiş o kırık kanatlı kelebek.
Eleştirmenler, o tablo hakkında sayfalarca yazı yazmışlardı. Onu, “kurbanın celladıyla nihai yüzleşmesi”, “travmanın sanatsal bir nesneye dönüştürülüşü” olarak yorumlamışlardı. Eva için ise o, yalnızca bir vedaydı. O tabloyu bitirdiği gün, o adamı kendi içinden kovmuştu.
Yanına, tekerlekli sandalyede oturan, yaşlı bir kadın yaklaştı. Yüzü, tanıdıktı. Eva, onu Amerika’daki kurtulanlar toplantılarından birinde gördüğünü hatırladı.
“Siz Eva Rosenbaum’sunuz,” dedi kadın, sesi zayıf lakin netti. “Ben de bir ikizdim. Blok 10’da. Kardeşim, orada öldü.”
Eva, bir şey söyleyemedi. Yalnızca, kadının elini tuttu. İki kadın, o portrenin önünde, sessizce durdular. Onların arasında, kelimelere ihtiyaç yoktu. Onların ortak dili, o sessizlik ve paylaşılan hafızaydı.
“O tablo,” dedi yaşlı kadın, bir süre sonra. “Ona baktığımda, nefret hissetmiyorum. Yalnızca… boşluk görüyorum. Ruhsuz bir adamın boşluğunu. Onu, olduğundan daha büyük bir şeytan yapmamıza izin vermediğiniz için teşekkür ederim. O, yalnızca zavallı, boş bir adamdı.”
Eva, o sözlerde, kendi hislerinin bir yankısını buldu. Zafer, nefret etmek değildi. Zafer, o nefreti aşabilmek, o boşluğu görebilmek ve kendi hayatına devam edebilmekti.
O gece, otel odasında, Miriam onu aradı. Sesi, yorgun ve yenilmiş geliyordu. “Brezilya’dan döndüm, Eva. Hiçbir şey bulamadık. Bir hayaletin peşindeyiz. Belki de artık vazgeçme zamanı gelmiştir.”
“Ben vazgeçtim, Miriam,” dedi Eva, sakince.
Hattın diğer ucunda bir sessizlik oldu. “Ne demek istiyorsun?”
“Onu, kendi zihnimden serbest bıraktım,” dedi Eva. “O, artık benim hapishanemin mahkûmu değil. Benim savaşım bitti. Şimdi sıra sende. Kendi savaşını bitirmelisin. Onu yakalayarak ya da yakalayamayarak. Ama bir şekilde, o kafesten sen de çıkmalısın.”
Miriam, cevap vermedi. Telefonu kapattığında, Eva pencereden dışarıdaki New York’un ışıklarına baktı. Milyonlarca ışık, milyonlarca hayat. O, o hayatlardan biriydi. Artık bir kurban değildi. Artık bir tanık değildi. O, Eva’ydı. Kendi renklerini, kendi ışığını bulan bir sanatçı. Ve bu, dünyadaki bütün avlardan, bütün mahkemelerden daha büyük bir zaferdi.
Bölüm 17 – Kemik Tozu ve Fısıldayan Kasetler
Mezarlıktaki Avcılar
Embu das Artes Mezarlığı, São Paulo, Brezilya, 1985
Toz, Neal Sher’in boğazına yapışıyor, dilinde topraksı, kadim bir tat bırakıyordu. Brezilya güneşi, mezarlığın üzerindeki seyrek ağaçların arasından sızıyor, mezar taşlarının üzerinde titrek ışık oyunları yaratıyordu. Etraflarını, bir düzine Brezilya federal polisi, birkaç Amerikalı adli tıp uzmanı ve dünyanın dört bir yanından gelmiş, bir leşin etrafında toplanan akbabaları andıran bir gazeteci ordusu sarmıştı. Hava, beklentiyle ve mezardan çıkarılan toprağın o ağır, nemli kokusuyla doluydu.
Sher, OSI’deki ekibiyle birlikte, aylardır bu an için çalışıyordu. Washington’un steril ofislerinden, Viyana’nın kış griliğinden, Tel Aviv’in gergin koridorlarından geçen bilgi ve fısıltı nehri, sonunda bu isimsiz, bakımsız Brezilya mezarlığındaki tek bir noktada denize dökülmüştü. “Wolfgang Gerhard” adıyla gömülmüş bir adama ait bir mezar.
Yanında duran, São Paulo polis teşkilatından Komiser D’Angelo, terini mendiliyle siliyordu. “Hala bunun bir zaman kaybı olduğunu düşünüyorum, Sher,” dedi, Brezilya aksanlı İngilizcesiyle. “Bu kadar tantana, yaşlı bir Avusturyalının kemikleri için mi? Ülkemizde daha önemli sorunlarımız var.”
Sher, D’Angelo’ya cevap vermedi. Gözleri, iki mezar işçisinin kürek darbeleriyle yavaş yavaş açılan çukurdaydı. Simon Horowitz’in Viyana’da verdiği o siyah klasör. Miriam’ın yıllar süren takibinden gelen notlar. Rolf Mengele’nin ihanet dolu tanıklığı. Hepsi, o çukurun içindeki basit, ahşap bir tabuta işaret ediyordu. Lakin işaret etmek, kanıtlamak demek değildi. Adalet, kemik ve diş kaydı istiyordu. Adalet, fısıltılarla değil, bilimsel gerçeklerle ilgileniyordu.
Sonunda, küreklerden biri tok bir sesle tabuta vurdu. Bir anlık bir sessizlik oldu. Sonra, işçiler tabutu dikkatle iplerle yukarı çektiler. Yıllar süren nem, ahşabı çürütmüş, rengini karartmıştı. Tabut, mezarın kenarına konduğunda, adli tıp ekibinin başındaki Dr. Lowell Levine, eldivenlerini takarak öne çıktı.
Levine, sessiz, metodik bir adamdı. Onun için bu, bir Nazi avı değil, bir kimlik tespiti bulmacasıydı. Kırık tabutun kapağı aralandığında, içeriden bir iskeletin kalıntıları, çürümüş giysi parçaları ve bir avuç toprak göründü.
Gazeteciler, daha iyi bir açı yakalamak için birbirlerini itekliyor, fotoğraf makinelerinin deklanşör sesleri, mezarlığın sessizliğini bir makineli tüfek ateşi gibi yırtıyordu. Sher, o an, avın ne kadar kişisel bir şeyden çıkıp, kamusal bir gösteriye dönüştüğünü hissetti. O kemikler, artık bir insana ait değildi. Onlar, bir semboldü. Bir hikâyenin son noktasıydı.
Levine, elindeki bir cımbızla, kafatasının dişlerinin arasından küçük bir parçayı dikkatle aldı. “Dişler,” diye mırıldandı. “Hikâye, her zaman dişlerde saklıdır.”
Sher, o ana kadar hissetmediği bir gerilimle, Levine’in çalışmasını izliyordu. Ya yanılıyorlarsa? Ya bu, başka bir sahte izse? Ya onca çaba, onca para, onca umut, sıradan bir Avusturyalının mezarında son bulursa? O zaman, hayalet yeniden kazanmış, gölgelerin arasına bir kez daha karışmış olacaktı. Bütün dünya, onların başarısızlığına tanıklık edecekti. O mezarlıktaki toz, yalnızca toprağın tozu değildi. O, tarihin ve beklentinin tozuydü. Ve bütün dünya, o tozun dağılmasını nefesini tutarak bekliyordu.
Bir Telefonun Sessizliği
Miriam’ın Dairesi, Tel Aviv, 1985
Miriam, telefonun yanında oturuyordu. Dışarıda, Tel Aviv’in hayat dolu gürültüsü, panjurların arasından sızıyordu. Lakin onun dairesi, bir manastır kadar sessizdi. Yıllardır ilk defa, ne yapacağını bilmiyordu. Av, onun kontrolünden çıkmış, başka bir kıtada, başka insanların ellerinde bir gösteriye dönüşmüştü. O, artık bir avcı değil, bir izleyiciydi.
Televizyonu açtı. Ekranda, Brezilya’daki o mezarlıktan canlı yayın vardı. Kendi ajanlarının yıllar önce gizlice çektiği o yer, şimdi uluslararası bir sahneydi. Kameraları, polisleri, o beyaz önlüklü Amerikalı doktoru gördü. O an, içinde bir öfke değil, tuhaf bir yabancılaşma hissetti. O, onun savaşıydı. O, onun hayaletiydi. Şimdi, yabancılar onun hayaletinin kemiklerini didikliyorlardı.
Eva, o sabah onu aramıştı. Sesi, her zamanki gibi sakin, neredeyse ilgisizdi. “Televizyonda gördüm,” demişti. “Bitmesini istiyor musun, Miriam?”
“Ne demek istiyorsun?”
“O kemiklerin, ona ait olmasını istiyor musun? Yoksa, avın devam etmesini mi?”
Miriam, o soruya cevap verememişti. Çünkü cevabı kendisi de bilmiyordu. Otuz yıl boyunca, hayatını tek bir amaca adamıştı. O adamı bulmak. Onu adalete teslim etmek. Şimdi, o amaç, elinden alınmak üzereydi. Eğer kemikler ona aitse, savaş bitecekti. Peki, savaş bittiğinde, Miriam’a ne kalacaktı? O, kim olacaktı? Bir asker, amacı olmadan ne yapardı? Bir avcı, avı olmadan nasıl yaşardı?
Belki de bir parçası, kemiklerin ona ait olmamasını istiyordu. Belki de bir parçası, o hayaletin yaşamaya devam etmesini, ona bir amaç vermesini, onu ayakta tutan o öfkeyi beslemesini istiyordu. Bu, korkunç bir düşünceydi. Lakin o an, o düşüncenin ne kadar gerçek olduğunu fark etti. Mengele, yalnızca onun düşmanı değildi. O, bir şekilde, onun varlığının bir tanımı haline gelmişti.
Telefon çaldı. Arayan, Washington’dan Neal Sher’di. Sesi, yorgun lakin heyecanlıydı. “Miriam,” dedi. “İlk bulgular umut verici. Diş kayıtları, elimizdeki eski SS dosyalarıyla büyük ölçüde uyuşuyor. Kafatasında, daha önce tanıkların bahsettiği bir sinüs boşluğu var. Bu o olabilir. Kesin sonuçlar için DNA ve diğer testler haftalar sürecek. Ama sanırım… sanırım onu bulduk.”
Miriam, ahizeyi tutan elinin titrediğini hissetti. “Emin olduğunuzda beni arayın,” dedi, sesi mekanikti. Telefonu kapattı.
Kalktı, pencereye yürüdü. Aşağıdaki sokakta, çocuklar koşuşturuyor, insanlar kafelerde oturmuş gülüşüyordu. Hayat, devam ediyordu. O an, Miriam kendini inanılmaz derecede yalnız hissetti. Zafer, beklediği gibi coşkulu bir his değildi. O, sessiz, boş ve neredeyse hüzünlüydü. Bir hayat amacının sonuna gelmenin o tuhaf, ürkütücü sessizliğiydi. O, kırk yıl boyunca bir gölgeyle dans etmişti. Şimdi ise, müzik durmak üzereydi. Ve o, pistte tek başına kalmaktan korkuyordu.
Hatıraların Ağırlığı
Rolf Mengele’nin Evi, Freiburg, Almanya, 1985
Rolf, televizyon ekranındaki mezar görüntüsüne bakarken, elindeki viski bardağını sıktı. Bütün kanallar, aynı hikâyeyi veriyordu. Brezilya’da bulunan kemikler. Babasının olası mezarı. Ekranda, kendi yüzünün bir fotoğrafı belirdi. Yanında, “Nazi Doktorunun Hain Oğlu” başlığı vardı.
O, iki ateş arasında kalmıştı. Bir yanda, babasının suçlarını kınadığı için onu bir kahraman olarak görenler vardı. Diğer yanda ise, ailesine ve kan bağına ihanet ettiği için onu aşağılayanlar. Lakin Rolf, kendini ne bir kahraman ne de bir hain olarak görüyordu. O, yalnızca enkaz altında kalmış bir adamdı.
Telefonu kapatmıştı. Gazetecilerin, tarihçilerin, belgeselcilerin bitmek bilmeyen sorularından bıkmıştı. Herkes, ondan bir parça istiyordu. Babasının ruhundan, kendi acısından bir parça. Onu bir tanık, bir uzman, bir vicdan muhasebecisi olarak görüyorlardı. O ise, yalnızca unutmak istiyordu.
O gece, uyuyamadı. Babasının çalışma odasına indi. Odanın havası, yıllardır açılmamış bir kitabın kokusu gibiydi. Raflarda, babasının ona Paraguay’dan gönderdiği mektuplar, fotoğraflar ve bazı kişisel eşyaları duruyordu. Onları, bir tür morbid merakla saklamıştı.
Bir kutunun içinden, eski, deri ciltli bir günlük çıkardı. Babasının günlüğü. Yıllar önce, babasının ölüm haberini aldıktan sonra, ailenin Brezilya’daki bağlantıları aracılığıyla ona ulaştırılmıştı. Onu hiç okumamıştı. O kelimelerle yüzleşmekten korkmuştu.
Lakin o gece, farklıydı. Belki de mezar açıldığı için, kendi içindeki bir mezarı da açma cesaretini bulmuştu. Günlüğü açtı. Babasının o tanıdık, köşeli el yazısı, sayfalarda bir örümcek ağı gibi uzanıyordu.
Günlük, bir canavarın itirafları değildi. O, sıkıcı, gündelik detaylarla doluydu. Hava durumu, borsa fiyatları, okuduğu kitaplar hakkında notlar, sağlığıyla ilgili endişeler… Aralara serpiştirilmiş, ırk teorisi, öjeni ve komünizm nefreti üzerine uzun, kendini beğenmiş tiradlar vardı.
Rolf, okudukça, babasının zihninin ne kadar sıradan, ne kadar banal bir kötülükle dolu olduğunu gördü. Orada, ne şeytani bir deha ne de trajik bir figür vardı. Yalnızca, kendi önemine körü körüne inanan, empati yeteneğinden yoksun, kibirli ve yalnız bir adamın hezeyanları okunuyordu.
Günlüğün son sayfalarına doğru, bir bölüm Rolf’un dikkatini çekti. Babası, oğluyla yaptığı son görüşmeyi anlatıyordu.
“Rolf bugün geldi. Zayıf, kafası karışık bir çocuk. Annemgilin şirketinin derdine düşmüş. Benim vizyonumu, mücadelemi anlamıyor. O, yeni dünyanın bir ürünü. Duygusal, suçluluk duygusuyla zehirlenmiş. Benim kanımı taşıyor, lakin benim ruhumu değil. Belki de en büyük deneyim, en büyük başarısızlığım budur.”
Rolf, o satırları okuduğunda, ağlamadı. İçinde, tuhaf bir şekilde, bir tür özgürleşme hissi uyandı. Babası, onu hiçbir zaman anlamamıştı. Ve o da, babasını hiçbir zaman tam olarak anlayamayacaktı. Onlar, farklı evrenlerin yaratıklarıydı. Ve babasının onu bir başarısızlık olarak görmesi, belki de Rolf’un hayattaki en büyük başarısıydı.
Günlüğü kapattı. Onu, şömineye atmayı düşündü. O zehirli kelimelerin küle dönüşmesini izlemeyi. Lakin yapmadı. O günlük, babasının gerçek mirasıydı. O, ne bir kahraman ne de bir şeytandı. O, kendi yalanlarının içinde kaybolmuş, zavallı bir adamdı. Ve o gerçeği saklamak, babasının en büyük suçuna ortak olmak demek olurdu.
Günlüğü, masanın üzerine bıraktı. Yarın, onu OSI’deki Amerikalılara gönderecekti. Bu, onun son göreviydi. Babasının hafızasını, ait olduğu yere, tarihin acımasız ve dürüst yargısına teslim edecekti.
Son Renk
Eva’nın Stüdyosu, Safed, 1985
Eva, televizyondaki haberleri izlemiyordu. Gazeteleri okumuyordu. Dışarıdaki dünyanın gürültüsü, onun stüdyosunun taş duvarlarından içeri sızamıyordu. O, kendi dünyasındaydı. Ve o dünyada, yeni bir renkle tanışmıştı. Beyaz.
Tuvalleri, artık acının ya da umudun renklerini taşımıyordu. Onlar, boşluğun, sessizliğin, her şeyin ötesindeki bir sükunetin rengi olan beyazla kaplıydı. Farklı dokularda, farklı katmanlarda, neredeyse görünmez ton farklılıklarıyla beyazı kullanıyordu. Bu, bir pes edişin değil, bir aşmanın beyazıydı.
Miriam, onu aradığında, Eva şaşırmadı. Kardeşinin sesindeki o boşluğu, o amaçsızlığı hissetti. “Bitti, Eva,” demişti Miriam. “Sanırım bitti.”
“Senin için mi bitti, Miriam?” diye sormuştu Eva. “Yoksa onun için mi?”
O soru, havada asılı kalmıştı.
O gün, Eva stüdyosunda, en büyük eserinin karşısında duruyordu. Mengele’nin portresi. Onu, New York’taki sergiden sonra kimseye satmamış, kendi yanına almıştı. O, onun kişisel şeytanıydı. Ve onunla yüzleşmesi gerekiyordu.
Elindeki paleti aldı. Üzerinde, tek bir renk vardı. Beyaz. Fırçasını boyaya batırdı. Yavaşça, tuvale yaklaştı.
Bir an tereddüt etti. O yüzü silmek, hafızayı silmek mi olurdu? O, unutmamak için savaşmamış mıydı? Lakin sonra, Miriam’ın sesindeki o boşluğu hatırladı. Kendi içindeki o yeni sükuneti hissetti.
Bu, bir unutma eylemi değildi. Bu, bir özgürleşme eylemiydi. O adamın, kendi sanatı üzerinde, kendi ruhu üzerinde daha fazla güce sahip olmasına izin vermeyecekti.
Fırçanın ilk darbesini, portrenin gözlerine vurdu. O soğuk, mavi gözler, beyaz bir boya tabakasının altında kayboldu. Sonra, ikinci darbe. Üçüncü darbe. Her bir fırça darbesiyle, o yüzün hatları, o kibirli ifadenin izleri, beyaz bir sisin içinde eriyip gitti.
Tuval, tamamen beyaza boyandığında, Eva bir adım geri çekildi. Artık orada bir canavarın portresi yoktu. Orada, yalnızca beyaz bir boşluk vardı. Bir başlangıç. Bir olasılık.
O an, Eva gülümsedi. Yıllardır ilk defa, içten, hafif bir gülümsemeydi. Miriam, hala kendi kafesinden çıkmanın bir yolunu arıyordu. Rolf, kendi vicdanıyla savaşıyordu. Dünya, kemiklerin kime ait olduğunu tartışıyordu. Lakin Eva, kendi savaşını, kendi yöntemleriyle bitirmişti. O, canavarını yenmemişti. Onu, anlamsızlaştırmıştı. Onu, beyaz bir hiçliğe dönüştürmüştü. Ve bu, belki de en büyük zaferdi.
Bölüm 18 – Kemiklerin Fısıltısı ve Sessizliğin Ağırlığı
Kafatasındaki Süperpozisyon
Adli Tıp Enstitüsü, São Paulo, Haziran 1985
Laboratuvarın havası, formaldehitin keskinliği ve klimanın sürekli, tekdüze uğultusuyla doluydu. Dışarıdaki Brezilya güneşinin nemli sıcaklığı, bu soğuk, steril odanın duvarlarının ötesinde, başka bir dünyaya aitti. Masanın üzerine, bir bulmacanın parçaları gibi dikkatle dizilmiş kemikler duruyordu. Embu das Artes mezarlığının nemli toprağından çıkarılan o iskelet, artık bir sırrın anatomisiydi.
Dr. Lowell Levine, ışıklı bir masanın üzerine yerleştirilmiş olan kafatasına doğru eğildi. Gözleri, bir kuyumcunun nadir bir elması incelerkenki dikkatiyle, kemiğin her bir girintisini, her bir çıkıntısını tarıyordu. Yanında duran Neal Sher, nefesini tutmuş, bekliyordu. Aylardır süren diplomatik yazışmalar, geceler boyu süren dosya incelemeleri, tanık sorguları ve medya çılgınlığı, şimdi bu sessiz odada, bu sararmış kemiklerin vereceği nihai cevaba indirgenmişti.
“Süperpozisyon için hazırız,” dedi Levine, sesi sakin ve profesyoneldi. Bir teknisyen, büyük bir kamerayı kafatasının üzerine konumlandırdı. Odanın diğer tarafındaki bir monitörde, kafatasının canlı, gri bir görüntüsü belirdi.
Levine, eline şeffaf bir asetat tabakası aldı. Üzerinde, Josef Mengele’nin SS dosyasından alınmış, genç ve mağrur bir adamın vesikalık fotoğrafı vardı. O, rampanın efendisinin, bilimin karanlık prensinin yüzüydü. Levine, asetatı yavaşça monitördeki kafatasının görüntüsü üzerine yerleştirdi.
Oda, bir anda sessizleşti. Fotoğraftaki yüzün hatları ile kafatasının kemik yapısı, ürkütücü bir kesinlikle üst üste oturdu. Göz çukurlarının mesafesi, elmacık kemiklerinin çıkıntısı, çenenin o belirgin köşesi… Hepsi, bir kilit ile anahtarın birleşmesi gibi, mükemmel bir uyum içindeydi.
“İnanılmaz,” diye fısıldadı Sher. “Tam bir eşleşme.”
“Bu, güçlü bir gösterge,” dedi Levine, hala temkinliydi. “Ama kanıt değil. Dişlere bakalım.”
Ekibin bir diğer üyesi, iskeletin çenesinden alınan diş kalıplarını ve Mengele ailesinin isteksizce teslim ettiği eski diş röntgenlerini karşılaştırıyordu. “Uyumlu, Doktor,” dedi. “1930’larda yapılmış bir köprü, 1960’larda yapılmış bir dolgu, hepsi burada. Dişler arasında, tanıkların bahsettiği o karakteristik boşluk bile mevcut.”
Her bir yeni bulgu, çemberi biraz daha daraltıyordu. Bir zamanlar mitolojik bir canavar olan o figür, şimdi somut, ölçülebilir, bilimsel verilere dönüşüyordu. Kafatasındaki küçük bir çatlak, 1976’da geçirdiği bir felcin kanıtı olabilirdi. Kürek kemiğindeki eski bir kırık, savaş yıllarından kalma bir yaralanmaya işaret ediyordu.
Sher, o kemiklere bakarken, bir zafer hissinden çok, tuhaf bir melankoli duydu. Bütün o av, bütün o mücadele, sonunda bu acınası kalıntılarla mı sonuçlanmıştı? Milyonların hayatını karartan o irade, şimdi bir adli tıp uzmanının masasında, etiketlenmiş parçalardan ibaretti.
“Sanırım,” dedi Levine, gözlüğünü çıkarıp masaya bırakarak. “Artık makul şüphenin ötesinde bir kesinlikle söyleyebiliriz. Beyler, Josef Mengele’yi buldunuz.”
O sözler, odada bir bomba gibi patlamadı. Bir yankı gibi yayıldı. Yıllardır süren bir sorunun, nihai, yorgun cevabıydı. Neal Sher, pencereye yürüdü. Dışarıda, São Paulo’nun devasa şehri, kendi gürültülü hayatına devam ediyordu. Adalet, bazen bir mahkeme salonunun görkemiyle değil, bir laboratuvarın sessizliği ve kemiklerin inkâr edilemez fısıltısıyla tecelli ederdi.
Denizin Son Şakası
Bertioga Plajı, Brezilya, 7 Şubat 1979 (Geriye Dönüş)
Wolfram Stamer, dalgaların sesini seviyordu. O ses, ormanın boğucu sessizliğinden ve evlerindeki o gergin, fısıltılı havadan daha dürüsttü. Atlantik’in ritmik nefes alıp verişi, her şeyi temizliyor gibiydi. Lakin yanındaki adamın varlığı, o temizliği bile kirletiyordu.
“Peter”, yani Josef Mengele, son zamanlarda dayanılmaz bir adama dönüşmüştü. Sürekli şikayet ediyor, sağlığından yakınıyor, Stamer çiftinin ona olan sadakatini bir zayıflık olarak görüp onları küçümsüyordu. Wolfram, ona olan eski hayranlığını çoktan yitirmişti. Geriye, bir görev bilinci ve biraz da korku kalmıştı.
O gün, onu neşelendirmek için bu küçük sahil kasabasına getirmişti. Belki deniz havası, o karamsar ruhuna iyi gelirdi. Josef, şaşırtıcı bir şekilde, keyifli görünüyordu. Yıllardır ilk defa, yüzünde gergin bir gülümseme vardı.
“Su, sıcak mı, Wolfram?” diye sordu, okyanusa bakarak.
“Ilık, Herr Peter. Tam sevdiğiniz gibi.”
Josef, yavaşça soyundu. Yaşlı bedeni, solgun ve zayıftı. Bir zamanlar o kusursuz Aryan fiziğine sahip olan adam, şimdi kamburunu çıkarmış, titrek bir ihtiyardı. Suya doğru yürüdü. Dalgalar, ayak bileklerine vurduğunda, bir an duraksadı. Sonra, kendini suyun serinliğine bıraktı.
Birkaç dakika boyunca, bir çocuk gibi suyla oynadı. Yüzüyordu, sırtüstü yatıp kendini dalgalara bırakıyordu. Wolfram, onu kıyıdan izlerken, içinde tuhaf bir his uyandı. Belki de bu adam, göründüğü kadar kötü değildi. Belki de o, yalnızca koşulların kurbanı olmuş, yaşlı, yalnız bir adamdı.
Sonra, her şey bir anda oldu.
Josef, kıyıdan yaklaşık yirmi metre açıkta yüzerken, birden durdu. Vücudu kasıldı. Yüzünde, bir şaşkınlık ve acı ifadesi belirdi. Ağzından, ne olduğu belirsiz, boğuk bir ses çıktı. Elini, sanki görünmez bir düşmanı uzaklaştırmak ister gibi havaya kaldırdı. Sonra, yüzü suya gömüldü.
Wolfram, bir an donakaldı. Bir şaka mı yapıyordu? Lakin sonra, o hareketsiz bedenin dalgalarla birlikte sürüklenmeye başladığını gördü. Panikle suya atladı. Ona ulaştığında, Josef’in bilinci kapalıydı. Gözleri, açık ve boştu. Onu, bütün gücüyle kıyıya doğru çekmeye başladı.
Kumsala çıkardığında, nefes nefese kalmıştı. Josef’in göğsüne bastırdı, ağzından suni teneffüs yapmaya çalıştı. Lakin bir karşılık yoktu. O beden, boş bir kabuktan ibaretti.
Wolfram, o an ne yapacağını bilemedi. Etrafta kimse yoktu. Bir doktora haber verse, polise haber verse, kimliği ortaya çıkacaktı. Bütün dünya, onların kapısına dayanacaktı. Korku, mantığına galip geldi.
Josef Mengele, Ölüm Meleği, binlerce insanın hayatına ve ölümüne karar veren adam, Brezilya’nın bu isimsiz sahilinde, küçük bir beyin kanamasının ardından, bir kova tuzlu suyun içinde boğulmuştu. O görkemli, Wagner operalarını andıran hayat, sefil, ironik bir sonla bitmişti. Deniz, son şakasını yapmıştı.
Wolfram, o gece, birkaç sadık dostunun yardımıyla, cesedi gizlice São Paulo’ya geri götürdü. Onu, ölen dostları Wolfgang Gerhard’ın kimliği altında, Embu das Artes’teki o ucuz mezarlığa gömdüler. Üzerine, basit bir haç diktiler. Hiçbir tören, hiçbir ağıt yoktu. Yalnızca, bir sırrın toprağa gömülmesinin getirdiği o ağır, kirli sessizlik vardı.
Amaçsız Bir Savaşçı
Bir Park, Tel Aviv, 1985
Miriam, parktaki bir bankta otururken, önünden geçen çocukların neşeli çığlıklarını dinliyordu. Bir zamanlar, o sesler ona acı verirdi. Kaybettiği çocukluğunu, çalınan masumiyetini hatırlatırdı. Şimdi ise, o sesler yalnızca bir gürültüydü. Anlamsız bir fon müziği.
Resmi teyit, Washington’dan bir gün önce gelmişti. Kemikler, Josef Mengele’ye aitti. Yüzde doksan dokuz kesinlikle. Savaş bitmişti.
Lakin Miriam, bir zafer hissetmiyordu. Tam tersine, içinde bir boşluk büyüyordu. Yıllardır onu ayakta tutan o öfke, o amaç, bir anda buharlaşıp gitmişti. Geriye, yorgun, orta yaşlı, hayatını bir hayalete adamış bir kadın kalmıştı.
Mossad’dan ayrılmayı düşünüyordu. Artık orada ona yer yoktu. Onun uzmanlık alanı, Nazi avıydı. Ve avlanacak Nazi kalmamıştı. Yeni savaşlar, yeni düşmanlar vardı. Lakin o savaşlar, ona yabancıydı. Onların, kişisel bir anlamı yoktu.
Telefonu çaldı. Arayan, Simon’du. Viyana’dan arıyordu. Sesi, yorgun lakin huzurluydu. “Duydun mu, Miriam?”
“Duydum, Simon.”
“Ne hissediyorsun?”
Miriam, bir an düşündü. “Hiçbir şey,” dedi. “Boşluk. Sanki hayatımın son sayfası okunmuş ve kitap kapanmış gibi.”
Simon, bir süre sessiz kaldı. “Hayır, Miriam,” dedi sonra, yumuşak bir sesle. “Kitap kapanmadı. Yalnızca, bir bölüm bitti. Şimdi, yeni bir bölüm yazma zamanı. Kendi hikâyeni. Mengele’nin olmadığı bir hikâye.”
O sözler, Miriam’ın içine küçük bir ışık sızdırdı. Kendi hikâyesi. O neydi? Bir hiçliğin ortasında, aklına Eva geldi. Kardeşinin stüdyosu, tuvalleri, o sessiz gücü. Belki de, cevap oradaydı.
Telefonu kapattıktan sonra, kalktı ve parktan ayrıldı. Bir seyahat acentesine yürüdü. Safed’e, kardeşinin yanına giden ilk otobüs için bir bilet aldı. Nereye gittiğini tam olarak bilmiyordu. Lakin ilk defa, bir düşmanı kovalamak için değil, kendinden bir parçayı bulmak için yola çıkıyordu. Bu, en zorlu yolculuğu olacaktı.
Kefaretin İlk Günü
Mengele & Sons Fabrikası, Günzburg, 1985
Haber, Rolf’un ofisine ulaştığında, bir fırtınanın dinmesinden sonraki o tuhaf, çınlayan sessizlik gibiydi. Babası, resmen ölmüştü. Artık bir kaçak değildi. Artık bir tehdit değildi. O, artık yalnızca tarihin bir parçasıydı. Ve Rolf, o tarihin ağırlığından kurtulmuştu.
Lakin o kurtuluş, bir sevinç getirmedi. Yalnızca, derin, yorucu bir rahatlama. O gün, yönetim kurulunu topladı. Odadaki hava, artık düşmanca değildi. Bir tür isteksiz saygı vardı. Rolf, zor olanı yapmış, ailesinin kirli çamaşırlarını dünyanın önüne sermişti. Lakin sonuçta, şirketi daha büyük bir felaketten kurtarmıştı.
“Bitti,” dedi Rolf, masanın başında otururken. “Babamın gölgesi, artık bu şirketin üzerinde değil.”
Amcası Alois, bir şey söylemedi. Yalnızca, yere baktı. Onun için bu, bir ailenin onurunun sonuydu. Rolf için ise, yeni bir onurun başlangıcıydı.
“Şimdi,” diye devam etti Rolf, “kefaret zamanı. Mengele Vakfı’nı kuracağız. Şirket kârının önemli bir bölümü, bu vakfa aktarılacak. Vakfın amacı, Holokost’tan kurtulanlara yardım etmek, eğitim programları düzenlemek ve babamın adının geçtiği o korkunç deneyler hakkında bilimsel araştırmaları finanse etmek olacak. Mengele ismini, bir lanet olmaktan çıkarıp, bir ders, bir uyarı haline getireceğiz.”
Odada, kimse itiraz etmedi. Rolf’un kararlılığı, bulaşıcıydı. O, artık babasının zayıf oğlu değildi. O, kendi vicdanının sesini dinleyen bir liderdi.
Toplantıdan sonra, Rolf arabasına bindi ve kasabanın dışındaki mezarlığa gitti. Babası için dikilen o sembolik mezar taşının önünde durdu. Üzerinde, “Josef Mengele, 1911-1945” yazıyordu. O, bir yalandı. Babası, 1945’te ölmemişti. O, yıllarca yaşamış, acı vermeye devam etmişti.
Rolf, bir an, o mezar taşını parçalamayı düşündü. O yalanı, kendi elleriyle yok etmeyi. Lakin yapmadı. O taş, orada kalmalıydı. Bir yalanın anıtı olarak. Unutkanlığın ve inkârın bir sembolü olarak.
Mezarlıktan ayrılırken, kendini daha hafif hissetti. O, babasının günahlarını silemezdi. Hiç kimse silemezdi. Lakin o günahların gölgesinde yaşamayı reddedebilirdi. Kendi çocuklarına, farklı bir miras bırakabilirdi. Sorumluluğun, yüzleşmenin ve umudun mirasını. Bu, uzun ve zor bir yol olacaktı. Lakin o, ilk adımı atmıştı.
Son Mektup
Simon Horowitz’in Dairesi, Viyana, 1985
Simon, masasının başında oturmuş, bir mektup yazıyordu. Dışarıda, Viyana’nın üzerine yumuşak bir kar yağıyordu. Odanın sessizliğini, yalnızca dolmakaleminin kâğıt üzerindeki hışırtısı bozuyordu. Mektup, Eva Rosenbaum’a yazılıyordu.
“Sevgili Eva,
Sanırım artık bitti. Hikâyenin son kelimesi yazıldı. Kemikler, ona ait. Dünya, artık resmi olarak biliyor. Televizyonda, gazetelerde, zafer çığlıkları atıyorlar. Adaletin tecelli ettiğini söylüyorlar. Lakin sen ve ben, adaletin bu kadar basit bir şey olmadığını biliyoruz.
Adalet, bir mezardan çıkarılan kemikler değildir. Adalet, Miriam’ın ruhunda açılan, hiçbir zaferin kapatamayacağı o boşluktur. Adalet, Rolf’un, babasının mirasının ağırlığı altında ezilmesidir. Adalet, Fritz Bauer gibi iyi bir adamın, kendi ülkesinin kayıtsızlığıyla savaşırken yalnız başına ölmesidir.
Ve belki de adalet, senin tuvallerindedir, Eva. Acıyı, renge dönüştürme mucizesindedir. Canavarı, bir sanat eserine hapsederek, onu anlamsız kılma gücündedir.
Ben, yıllarımı bir hayaleti kovalayarak geçirdim. Şimdi, o hayalet yakalandı. Lakin geriye, daha önemli bir görev kalıyor. Hikâyeyi anlatmak. Unutulmamasını sağlamak. Çünkü asıl zafer, canavarı öldürmek değil. Asıl zafer, onun neden bir canavara dönüştüğünü ve bizim, o canavarları yaratmamak için ne yapmamız gerektiğini anlamaktır.
Fritz’in bana emanet ettiği siyah klasör, artık görevini tamamladı. Onu, Yad Vashem’e, Holokost anma müzesine bağışlayacağım. O, artık bir avcının dosyası değil. O, tarihin bir parçası.
Kendine iyi bak, sevgili dostum. Ve lütfen, resim yapmaya devam et. Senin renklerin, bu dünyanın gri tonlarına karşı en güçlü direniştir.
Dostun,
Simon”
Mektubu bitirdiğinde, Simon yorgun bir şekilde arkasına yaslandı. Kırk yıl. Kırk yıl süren bir kovalayış. Sonunda bitmişti. Lakin o biliyordu. Josef Mengele ölmüş olabilirdi. Lakin onun gölgesi, insanlığın hafızasında, bir uyarı, bir soru ve bir ders olarak, sonsuza dek yaşamaya devam edecekti. Ve o gölgeyle savaşmak, her yeni neslin kendi sorumluluğuydu. Simon, kendi nöbetini tamamlamıştı. Şimdi sıra, başkalarındaydı.
Bölüm 19 – Dağılan Yankılar ve Miras
İsimdeki Lekeyi Yıkamak
Bir Hukuk Bürosu, Münih, 1986
Odanın havası, pahalı deri koltukların, eski hukuk kitaplarının ve filtrelenmiş bir pişmanlığın kokusuyla ağırdı. Rolf Mengele, masif meşe masanın cilalı yüzeyindeki kendi yansımasına bakıyordu. O yansıma, artık babasının yüzünü daha az andırıyordu. Yılların stresi, omuzlarına bir ağırlık gibi çökmüş, şakaklarına beyaz iplikler düşürmüştü. Karşısında oturan avukat Herr Vogel, sabırla bekliyordu. Vogel, ailenin eski avukatı değildi. O, yeniydi; geçmişin bagajını taşımayan, meseleye yalnızca hukuki bir problem olarak bakan, soğukkanlı bir profesyoneldi.
“Vakfın tüzüğü hazır,” dedi Vogel, önündeki kalın dosyayı hafifçe iterek. “Mengele & Sons şirketinin yıllık kârından ayrılacak pay, Holokost eğitimi ve kurbanların torunlarına yönelik burs programları için kullanılacak. Lakin bir konu var, Rolf. İsim meselesi.”
Rolf, gözlerini yansımasından kaldırdı. “Ne sorunu var isimle?”
“Mengele Vakfı. Bu isim, bir provokasyon olarak algılanabilir. Bir lekeyi, başka bir lekeyle temizlemeye çalışmak gibi. Bazı kurban dernekleri, ismin kendisini bir hakaret olarak görebilir. Belki daha nötr bir isim düşünmeliyiz. ‘Günzburg Dayanışma Fonu’ gibi.”
Rolf, bir an düşündü. Vogel’in mantığını anlıyordu. O, pragmatik bir çözümdü. Lakin Rolf için, o isimden kaçmak, mücadelenin ruhuna ihanet etmek demekti. O, ismi temize çıkarmaya çalışmıyordu. O, o ismin ağırlığı altında bir sorumluluk üstlenmeye çalışıyordu.
“Hayır,” dedi, sesi netti. “İsim, Mengele Vakfı olarak kalacak. Kaçmayacağız. Saklanmayacağız. Bu vakıf, bir inkâr değil, bir yüzleşme eylemidir. İnsanlar o ismi gördüğünde, yalnızca babamı değil, onun suçlarının kefaretini ödemeye çalışan oğlunu da hatırlamalı. Belki de bu, bir ismin taşıyabileceği en ağır yüktür. Ve biz, o yükü taşımaya hazır olmalıyız.”
Vogel, itiraz etmedi. Müşterisinin kararını, hukuki bir çerçeveye oturtmak onun göreviydi. “Peki,” dedi. “O halde, vakfın misyonunu anlatan basın bültenini hazırlamaya başlayabiliriz. Kamuoyunun tepkisi sert olacaktır.”
“Biliyorum,” dedi Rolf. O, artık tepkilerden korkmuyordu. O, kendi içindeki sessizlikten daha çok korkuyordu. Babasının kemikleri Brezilya toprağında yatarken, Rolf kendi ruhunun enkazını, Almanya’nın kalbinde, teker teker temizlemeye çalışıyordu. Bu, bir ömür sürecek bir işti. Ve o, daha ilk günündeydi. Babasının günahlarının gölgesi, uzun ve karanlıktı. Lakin Rolf, o gölgenin içinde küçük bir mum yakmaya kararlıydı. Ne kadar cılız olursa olsun.
Sessizliğin Diyalektiği
Eva’nın Stüdyosu, Safed, 1986
Miriam, stüdyonun serin taş zemininde oturmuş, kardeşinin çalışmasını izliyordu. Eva, devasa bir tuvalin önünde, neredeyse bir trans halinde hareket ediyordu. Elindeki geniş fırça, beyazın farklı tonları arasında gidip geliyor, tuvalin yüzeyinde belli belirsiz dokular, ışık ve gölge katmanları yaratıyordu. Artık figürler yoktu. Artık acı yoktu. Yalnızca, sonsuz bir beyazlık ve o beyazlığın içindeki sessiz bir titreşim vardı.
Miriam için o sessizlik, dayanılmazdı. O, gürültüye alışkındı. Kovalamacanın adrenalinine, istihbarat odalarının gergin fısıltılarına, kendi öfkesinin iç sesine… Şimdi, bütün o sesler susmuştu. Geriye, çınlayan bir boşluk kalmıştı.
“Anlamıyorum,” dedi sonunda, sessizliği bir taş gibi kırarak. “Nasıl yapıyorsun?”
Eva, fırçasını bırakmadan cevap verdi. “Neyi?”
“Bunu,” dedi Miriam, eliyle bütün stüdyoyu işaret ederek. “Bu sakinliği. Bu… huzuru. O adamın kemikleri bulundu. Hikâye bitti. Ve sen, sanki hiçbir şey olmamış gibi, beyaz tuvaller boyuyorsun. Ben ise, geceleri hala barakayı görüyorum.”
Eva, çalışmayı bıraktı. Kardeşine döndü. Gözleri, Celile Denizi gibi, sakin ve derindi. “Hikâye bitmedi, Miriam. Yalnızca, onun hikâyesi bitti. Şimdi bizimki başlıyor.” Tuvalin yanındaki bir tabureye oturdu. “Sen, yıllarca dışarıdaki canavarla savaştın. Ben ise, içeridekiyle. Senin silahın öfkeydi. Benimki ise boya. Sen, onu yok ederek özgürleşeceğini sandın. Ben ise, onu dönüştürerek.”
“Dönüştürmek mi?” dedi Miriam, alaycı bir şekilde. “Acıyı, pahalı tablolara mı dönüştürmek?”
“Hayır,” dedi Eva, yumuşak bir sesle. “Acıyı, bir parçama dönüştürmek. Onu inkâr etmeden, ondan kaçmadan. O, benim bir parçam. Tıpkı bu stüdyodaki her fırça darbesi gibi. Lakin o, benim tamamım değil. Sen, o adamı hayatının tamamı yaptın, Miriam. Şimdi o gittiğine göre, sen de bir hiç mi oldun?”
O soru, Miriam’ın kalbine bir bıçak gibi saplandı. Çünkü korktuğu şey, tam olarak buydu.
“Ne yapmalıyım, Eva?” diye fısıldadı, sesi yıllardır ilk defa bir çocuğun çaresizliğini taşıyordu. “Ben savaşmaktan başka bir şey bilmiyorum.”
Eva, ayağa kalktı. Elini, kardeşinin omzuna koydu. “O zaman, yeni bir savaş bul,” dedi. “Ama bu kez, dışarıdaki hayaletlerle değil. İçerideki sessizlikle savaş. Onu dinlemeyi öğren. O boşluğun, aslında boş olmadığını göreceksin. O, yeni renklerin, yeni başlangıçların olduğu bir tuval. Yalnızca, ilk fırça darbesini vuracak cesareti bulman gerekiyor.”
O gün, Miriam ağlamadı. Lakin içinde, donmuş bir nehrin buzlarının yavaş yavaş çatladığını hissetti. Belki de kardeşinin dediği doğruydu. Belki de asıl savaş, şimdi başlıyordu. Ve o savaşın silahları, daha önce hiç kullanmadığı kadar yabancı ve korkutucuydu. Sabır, kabulleniş ve sessizlik.
Tarihin Emaneti
Yad Vashem, Holokost Anma Müzesi, Kudüs, 1987
Simon Horowitz, müzenin Arşiv Bölümü’nün serin, sessiz odasında dururken, etrafındaki raflarda dizili olan milyonlarca belgenin ağırlığını hissediyordu. Her bir kâğıt parçası, yok edilmiş bir hayatın, susturulmuş bir sesin son yankısıydı. O, artık bir avcı ya da bir akademisyen değildi. O, bir emanetçiydi.
Masasının üzerinde, siyah, deri ciltli bir klasör duruyordu. Fritz Bauer’in ona yıllar önce, “başıma bir şey gelirse” diyerek verdiği o dosya. Mengele dosyası. Simon, eldivenli elleriyle klasörün kapağını son bir kez okşadı.
“Bu, resmi kayıtlarda olmayan her şeyi içeriyor,” dedi, karşısında oturan genç, gözlüklü arşivciye. “İsimsiz tanıkların mektupları, gayriresmi istihbarat notları, kurtulanların en kişisel, en acı dolu anıları… Bu, yalnızca bir suçun kanıtı değil. Bu, aynı zamanda, o suça karşı verilen sessiz bir mücadelenin de günlüğü.”
Genç arşivci, klasöre neredeyse dinsel bir saygıyla bakıyordu. “Onu, en güvenli şekilde muhafaza edeceğiz, Herr Horowitz. O, artık tarihin bir parçası.”
“Hayır,” dedi Simon, yavaşça. “O, tarihin bir parçası değil. O, geleceğe bir uyarı. Tarih, kitaplarda yazan, geçmişte kalmış bir şeydir. Lakin hafıza, canlıdır. Acı çeker, hatırlar ve uyarır. Bu dosya, yaşayan bir hafızadır. Sizin göreviniz, onun sesinin kısılmasına asla izin vermemek.”
Simon, ayağa kalktı. İşi bitmişti. Fritz’e verdiği sözü tutmuştu. Ateşi canlı tutmuş ve şimdi o meşaleyi, yeni bir nesle devrediyordu. Arşiv odasından çıkıp, müzenin İsimler Salonu’na yürüdü. Dairesel odanın duvarları, tavana kadar, Holokost’ta öldürülen milyonlarca insanın ismiyle kaplıydı. O, bir isimler deniziydi.
Simon, bir an durdu ve gözlerini kapattı. Zihninde, yıllar önce Londra’daki ofisine gelen o yaşlı Polonyalı kadın, Bayan Nowakowska canlandı. “Ölüm Meleği” lakabını ilk ondan duymuştu. Sonra, Miriam ve Eva’nın isimleri, kurtulan diğer ikizlerin hikayeleri, Fritz Bauer’in yorgun yüzü… Bütün o yüzler, bütün o sesler, o an o salonda onunla birlikteydi.
O, tek bir adamı avlamamıştı. O, o isimler denizinde boğulanların çığlığını duyurmaya çalışmıştı. Belki de tam olarak başaramamıştı. Belki de adalet, her zaman eksik kalacaktı. Lakin o, denemişti. Ve bazen, denemek, kazanmaktan daha önemliydi. O, unutkanlığa karşı verilen savaşta, küçük bir siper kazmıştı. Ve o siperde, nöbetini onurla tutmuştu.
Günzburg’un Sessizliği
Bir Meyhane (Wirtshaus), Günzburg, 1987
Kasabanın yaşlıları, her akşam olduğu gibi, ahşap masanın etrafında toplanmış, biralarını içip dünyayı kurtarıyorlardı. Lakin konu, ne kadar dolaşırsa dolaşsın, sonunda hep aynı yere geliyordu. O isme. Mengele.
“Rolf,” dedi, eski bir marangoz olan Helmut, bardağını masaya vurarak. “Aklını kaçırmış. Kendi babasının mirasına tükürüyor. O vakıf da neyin nesi? Yahudilere para vermek için mi çalıştı bizim babalarımız?”
Masadaki diğerleri, homurdanarak onu onayladı. Onlar için Josef Mengele, bir savaş suçlusu değildi. O, kasabalarının en zengin, en güçlü ailesinin parlak oğluydu. Savaşa gitmiş, görevini yapmış bir askerdi. Geri kalanı, galiplerin ve düşmanların uydurduğu yalanlardı. Kemiklerin bulunması, Rolf’un ihaneti, onların bu inancını sarsmamış, tam tersine, daha da pekiştirmişti. Bu, onların kasabasına, onların onuruna karşı bir komploydu.
“Mesele o değil, Helmut,” dedi, daha genç olan barmen Klaus. O, savaşı görmemiş nesildendi. “Mesele, bu kasabanın adının, sonsuza dek o adamla birlikte anılacak olması. Ne zaman bir yabancı Günzburg’a gelse, aklına ilk gelen şey, tarım makineleri değil, Auschwitz olacak. Biz, o laneti taşıyoruz.”
“Lanet mi?” diye bağırdı Helmut. “Asıl lanet, senin gibi geçmişini inkâr eden, vatanına saygısı olmayan gençler! Biz, zor zamanlar gördük. Ülkemizi yeniden inşa ettik. Şimdi senin gibi çocuklar, gelip bize ahlak dersi veriyor.”
Meyhanedeki tartışma, bütün Almanya’nın bir mikrokozmosu gibiydi. Bir yanda, unutmak, inkâr etmek, geçmişin üzerine bir sünger çekmek isteyen yaşlı kuşak vardı. Diğer yanda ise, o geçmişle yüzleşmek, sorular sormak zorunda kalan, lakin cevapları nasıl işleyeceğini bilemeyen genç kuşak.
Ve ortada, büyük bir sessizlik vardı. Konuşulmayanların, fısıldananların, görmezden gelinenlerin sessizliği. Günzburg, babasının suçlarını üstlenmeye çalışan Rolf’u dışlıyor, onu bir hain olarak görüyordu. Çünkü Rolf’u kabul etmek, kendi suç ortaklıklarını, kendi sessizliklerini de kabul etmek anlamına gelirdi. Ve bu, kasabanın taşımaya hazır olmadığı bir yüktü. Mengele’nin hayaleti, yalnızca kurbanlarını ya da avcılarını değil, en çok, onu yaratan toprağı lanetlemişti. O lanet, bir vakıfla ya da bir basın bülteniyle temizlenemeyecek kadar derindeydi. O, toprağın kendisine sinmişti.
Son Bölüm – Gölgenin Mirası ve Hafızanın Kırılgan Işığı
Anlatıcının Not Defterinden
Zaman ve Mekanın Dışında, Bir Anlatının Sonunda
Anlatılan hikâye, artık son durağına vardı. Kırk bölüm boyunca, farklı kıtalara, farklı ruhlara, farklı zaman dilimlerine yayılan bu labirentin içinde sizlere rehberlik ettim. Bir cerrahın neşteri kadar soğuk bir hırsın doğuşuna, bir subayın üniformasının altında büyüyen kibre, bir diktatörlüğün küllerinden doğan bir canavarın yükselişine tanıklık ettik. Sonra, o canavarın on yıllar süren, gölgeler içindeki kaçışını izledik. Lakin bu, yalnızca bir adamın hikâyesi değildi. Olmadı. Olmasına izin veremezdim. Çünkü bir canavarı anlamak, yalnızca onun karanlığına bakmakla mümkün olmaz. Onu anlamak, yarattığı yankıları, dokunduğu hayatları, kırdığı aynaları ve o aynaların kırık parçalarında kendi yansımalarını arayanları da görmekle mümkündür.
Ben, bu hikâyenin içinde bir karakter değildim. Ben, bütün karakterlerin omuzlarının üzerinden bakan, fısıltılarını duyan, sessizliklerini tartan bir gözlemciydim. Şimdi, bu yolculuk biterken, bir anlatıcı olarak bir kenara çekilip, gördüklerimi, anladıklarımı kendi kelimelerimle yorumlama iznini kendime veriyorum.
Josef Mengele’nin kötülüğü, Adolf Eichmann gibi, kötülüğün sıradanlığını temsil eden bir bürokratın kötülüğünden farklıydı. Eichmann, bir makinenin verimli bir dişlisiydi. O, ölümü bir lojistik probleme indirgemişti. Mengele ise, kendini o makinenin tasarımcısı, bir yaratıcı olarak görüyordu. Onun suçu, yalnızca endüstriyel bir kıyımın parçası olmak değildi. Onun suçu, bilimi, o en saf ve en aydınlık arayışı, bir işkence aletine, kendi sapkın egosunun bir uzantısına dönüştürmesiydi. O, insanları öldürmekle yetinmedi. O, insan fikrinin kendisini parçalamaya çalıştı. Onları, genetik materyale, ölçülebilir verilere, deney tüplerindeki rakamlara indirgedi. İşte onun asıl, affedilmez günahı buydu. O, insan ruhunun kutsallığına savaş açmıştı. Ve o savaşta, kendini bir tanrı ilan etmişti.
Kaçışı ise, ikinci bir suçtu. O, yalnızca adaletten kaçmadı. O, yüzleşmekten, hesap vermekten, eylemlerinin sonuçlarını kabul etmekten kaçtı. Onu koruyan rejimler, ona yardım eden aile ve yoldaşlar, ona sığınak sağlayan kayıtsızlık… Bunların hepsi, onun suçunun birer ortağı oldu. O, tek başına bir adam değildi. O, bir sistemin, bir zihniyetin ve ahlaki bir çöküşün en zehirli meyvesiydi. Brezilya’da bir sahilde, sefil bir şekilde boğulmuş olması, hukuki bir adaletin tecellisi değildi. O, doğanın, kendi kendini yok eden bir kibri cezalandırmasının ironik bir cilvesiydi.
Lakin hikâye, onunla bitmiyor. Asıl hikâye, onun arkasında bıraktığı gölgede başlıyor. O gölgenin içinde, farklı direniş biçimleri, farklı adalet arayışları filizlendi.
Miriam Rosenbaum, adaleti bir intikam yemini olarak yaşadı. Onun için adalet, somuttu, kişiseldi. O, hayaletini avlayarak kendi hayaletlerinden kurtulabileceğine inandı. Hayatını, bir mızrağın ucu gibi biledi ve tek bir hedefe kilitledi. Savaş bittiğinde, kendini bir boşluğun içinde bulması kaçınılmazdı. Çünkü bir savaşçıya, savaş bittiğinde ne yapacağını kimse öğretmez. Onun yolculuğu, bize adaletin bazen bir varış noktası değil, insanı tüketen bir yolculuğun kendisi olabileceğini gösterdi.
Kız kardeşi Eva ise, farklı bir yol seçti. O, dışarıdaki canavarı avlamak yerine, kendi içindeki enkazı, bir sanat eserine dönüştürdü. O, acıyı yok etmeye çalışmadı. Onu, renklere ve dokulara çevirdi. Mengele’nin portresini beyaza boyadığı o an, bir mahkeme salonunda verilecek hiçbir karardan daha az güçlü olmayan, kişisel bir zafer ilanıydı. Canavarı yenmemişti; onu anlamsızlaştırmıştı. Onu, kendi sanatının bir nesnesi haline getirerek, onun gücünü elinden almıştı. Eva’nın hikâyesi, hayatta kalmanın en yaratıcı ve en derin biçiminin, travmayı bir kimliğe değil, bir ilhama dönüştürmek olduğunu fısıldar.
Simon Horowitz ve Fritz Bauer gibi adamlar ise, adaletin vicdani ve bürokratik yüzünü temsil ettiler. Onlar, kayıtsız bir dünyanın, unutmak isteyen bir toplumun içinde, hafızanın ve hukukun inatçı bekçileri oldular. Onların mücadelesi, bize adaletin çoğu zaman kahramanca bir hücum değil, sabırlı bir kuşatma olduğunu öğretti. Kâğıtlarla, dosyalarla, yasal boşluklarla ve politik engellerle verilen, yıpratıcı bir savaştı onlarınki. Bauer’in yalnız ölümü, bu mücadelenin ne kadar nankör ve tehlikeli olabildiğinin bir kanıtıydı. Simon’un, Bauer’in dosyasını bir emanet gibi taşıması ise, davanın tek bir adamla ölmeyeceğinin, fikrin ve hafızanın her zaman bir taşıyıcı bulacağının bir ispatıydı.
Ve Rolf Mengele… O, belki de bu hikâyenin en trajik figürüydü. O, ne bir kurban ne de bir suçluydu. O, ikisinin arasında, bir arafta kalmıştı. Babasının günahlarının biyolojik ve sosyal mirasçısıydı. Onun mücadelesi, ne adaleti sağlamak ne de intikam almaktı. Onun mücadelesi, kendi kimliğini bulmak, bir ismin lanetinden kurtulmaktı. Babasını basına ifşa etmesi, bir ihanet gibi görünebilir. Lakin o, belki de kendi ruhunu kurtarmak için yapabileceği tek şeydi. O, babaların günahlarının, oğulların kaderi olmak zorunda olmadığını, ne kadar acı verici olursa olsun, göstermeye çalıştı.
Peki, bütün bunların sonunda, geriye ne kaldı? Josef Mengele, bir mahkeme salonunda asla yargılanmadı. O, insan adaletinden kaçmayı başardı. Eğer adalet buysa, evet, o kazandı.
Lakin ben, adaletin bundan daha fazlası olduğuna inanıyorum. Adalet, kemiklerin bulunmasıyla biten bir süreç değildir. Adalet, Miriam’ın amacını yitirdiğinde hissettiği boşlukta, Eva’nın beyaz tuvalinde bulduğu huzurda, Simon’un bir arşive devrettiği dosyalarda ve Rolf’un kurduğu vakfın tüzüğünde yaşamaya devam eder.
Mengele’nin gölgesi, hala uzun. O, bilimin kibrinin, ideolojinin körlüğünün ve kayıtsızlığın suç ortaklığının bir uyarısı olarak üzerimizde duruyor. Lakin o gölgeye karşı savaşanların hikâyeleri, bize başka bir şeyi daha hatırlatıyor. İnsan ruhunun, en korkunç karanlığın içinde bile, bir anlam, bir güzellik, bir adalet arayışıyla ışıldayabileceğini.
Bu hikâye, bir sonuca varmıyor. O, bir soruyu havada asılı bırakıyor. Hafıza nedir? Adalet nedir? Ve bir insan, taşıyamayacağı bir geçmişle nasıl yaşar? Bu soruların tek bir cevabı yok. Her bir karakter, kendi cevabını, kendi acı dolu yolculuğunda bulmaya çalıştı.
Anlatı bitti. Fısıltılar sustu. Şimdi, geriye yalnızca sessizlik ve o sessizliğin içinde yankılanan sorular kalıyor. Çünkü bir gölge, yalnızca ışık var olduğu sürece bir şekle sahiptir. Ve o ışığı canlı tutmak, artık bizlerin görevidir.
