Hükümdarın Adaleti: Kara Yusuf’un Kanlı Ziyafeti (1411 civarı)


Bölüm 1 – Küllerinden Doğan Gölgeler

Bozkırın Sabrı

Van Gölü Civarı, Sonbahar Sonu, 1406

Güneş, Süphan Dağı’nın ardında kanayarak batarken, Van Gölü’nün yüzeyini kızıla boyuyordu. Rüzgâr, uğultulu bir sesle ovayı dövüyor, çadırların bezlerini birer kanat gibi çırpıyordu. Soğuk, kemiklere işleyen cinstendi; Mısır zindanlarının nemli ve boğucu sıcağından sonra bir kamçı gibiydi. Kara Yusuf, otağının önünde, yere serilmiş bir postun üzerinde oturuyordu. Gözleri, gölün karşı yakasında, seçilmesi güç bir noktaya kilitlenmişti. Bakışları ne gölü ne de dağı görüyordu. O, geçmişin ve geleceğin iç içe geçtiği bir hayal perdesine dalmıştı.
Yedi yıl. Dile kolaydı. Yedi yıl esaret, yedi yıl bekleyiş. Önce Yıldırım Bayezid’in himayesi, ardından gelen o büyük felaket, Ankara Meydan Muharebesi. Timur’un filleri, Osmanlı ordusunu bir ekin tarlası gibi biçerken, kader onu ve dostu, düşmanı, yoldaşı Sultan Ahmed Celayir’i Mısır’a, Memlük Sultanı Farac’ın insafına sürüklemişti. Kahire Kalesi’nin karanlık ve dar hücresinde, Sultan Ahmed ile ettikleri yeminler şimdi kulaklarında çınlıyordu. Birlikte kaçacaklar, topraklarını geri alacaklardı. Ahmed Bağdat’a, kendisi Tebriz’e yürüyecekti. Birbirlerinin hasmı olmayacaklarına, Timur’un artıkları temizlenene dek omuz omuza duracaklarına dair ettikleri kasem, hücrenin rutubetli duvarlarına sinmişti.
Yusuf’un parmakları, dizinin üstündeki çelik yatağanının kabzasını okşadı. Kabza, sayısız savaşta elinin teriyle parlamıştı. Şimdi o parlaklık, içinde biriken öfkenin ateşiyle daha da keskinleşiyordu. Mısır’dan kaçışı bir destandı. Çölü at sırtında geçmek, bedevilerin takibinden kurtulmak, Dimaşk’ın kuzeyindeki Türkmen obalarına sığınmak… Her adım, sabrını bileyen birer çekiç darbesi olmuştu. Şimdi ise vatan topraklarındaydı. Lakin vatan, bildiği vatan değildi. Timur, bir kasırga gibi geçmiş, ardında koca bir enkaz bırakmıştı. Kendi soyundan, amcasının oğlu Pir Hüseyin, Timur’a biat etmiş, Karakoyunlu mirasının üzerine konmuştu. Diğer beyler, akrabalar, her biri bir köşeye çekilmiş, küçük iktidar adacıkları kurmuştu. Birlik bozulmuş, sadakat bir paçavraya dönmüştü.
Otağın girişindeki perde aralandı. İçeriye giren, kara yağız bıyıkları ve yüzündeki yara iziyle heybetli bir görünüm sunan Bistam Bey’di. Kara Yusuf’un en güvendiği emirlerinden biriydi. Yedi yıllık esaret boyunca obaları ayakta tutan, dağılmayı önleyen birkaç kişiden birisiydi. Eğilerek selam verdi. Sesi, rüzgârın uğultusunu bastıracak kadar gürdü.
“Beyim, gözcüler döndü. Erciş Kalesi’nde hareketlilik var. İzzettin Şir’in adamları surları tahkim ediyor. Haberimiz ona ulaşmış olmalı.”
Kara Yusuf, gözlerini gölün üzerinden ayırmadan cevap verdi. Sesinde yorgunluk yoktu; aksine, uzun bir uykudan uyanmış bir kurdun diriliği vardı.
“İzzettin… Babam Kara Mehmed’in kanını taşıyan bir soysuz. Timur’un gölgesine sığınıp beylik taslar. Bilsin ki o gölge artık kalkmıştır. Güneş, hak sahibinin üzerine doğacak.”
Bistam Bey bir adım yaklaştı. Yüzünde bir endişe bulutu geziniyordu.
“Beyim, adamlarımız az, atlarımız yorgun. Mısır’dan beri durup dinlenmedik. Kış kapıda. Belki baharı beklemek…”
Kara Yusuf, başını yavaşça çevirdi. Gözleri, Bistam Bey’in gözlerinin içine birer hançer gibi saplandı. O an otağın içindeki hava buz kesti. Rüzgâr bile susmuş gibiydi.
“Bistam. Yedi kış bekledim ben. O zindanın taş duvarlarına baka baka yedi kış geçirdim. Tenim güneşi, gözüm ufku unuttu. Sabır, o zindanda tükendi. Artık eylem vaktidir. Atlarımız yorgunsa, düşmanın atına bineriz. Adamımız azsa, kazandığımız her zaferle saflarımızı sıklaştırırız. Kış geliyorsa, düşmanın ocağında ısınırız. Erciş, benim babamın yadigarıdır. Üzerinde başka bayrak dalgalanmasına tahammülüm yoktur.”
Sözleri, bir hüküm gibi otağın içinde asılı kaldı. Bistam Bey, başını öne eğdi. Bey’inin iradesinin önünde hiçbir tereddüdün duramayacağını biliyordu.
“Emir senindir beyim.”
“Hazırlıkları başlatın,” diye devam etti Kara Yusuf, yeniden göle dönerek. “Gece bastırınca yola çıkacağız. Şafak sökerken Erciş surlarının dibinde olmalıyız. İzzettin, kahvaltısını bizimle yapacak.”
Bistam Bey sessizce otağdan ayrıldı. Dışarıda, alacakaranlıkta beylerin ve nökerlerin koşuşturması başladı. Meşaleler yakıldı, atlar eğerlendi, kılıçlar kuşanıldı. Kamp, bir anda canlanan bir karınca yuvasına dönmüştü.
Kara Yusuf, yerinden kalkmadı. Elini yatağanının üzerinden çekip göğsüne götürdü. Cübbesinin altında, deriden bir kesenin içinde sakladığı bir avuç toprağı hissetti. Tebriz toprağıydı. Yıllar önce, Timur’un orduları yaklaşırken şehirden ayrılmadan almıştı. O toprak, ona yeminini hatırlatıyordu. Sadece Erciş, Ahlat veya Musul değildi meselesi. Asıl hedef, o ulu şehir, Azerbaycan’ın incisi Tebriz’di. Timur’un oğlu Miranşah’ın ve şimdi onun torunlarının oturduğu o taht, kendi hakkıydı. Sultan Ahmed ile ettikleri yemin bir yere kadardı. Bağdat Ahmed’in olabilirdi, lakin Tebriz, Kara Yusuf’un olacaktı. O ziyafet sofrası kurulduğunda, baş köşede oturan kendisi olmalıydı. Kanlı bile olsa, o ziyafet onun zaferini mühürleyecekti.
Gölün üzerindeki son kızıllık da kayboldu. Gece, soğuk ve karanlık pelerinini ovanın üzerine örttü. Yıldızlar, gökyüzünde elmas parçaları gibi parlıyordu. Kara Yusuf ayağa kalktı. Yedi yıllık esaretin ardından ilk büyük adımı atmak üzereydi. Bozkırın sabrı bitmiş, kurdun av vakti gelmişti.

Sarayın Fısıltıları

Bağdat, Dicle Sarayı, Aynı Zamanlar

Dicle Nehri, Bağdat’ın yanından ağır ve mağrur bir sessizlikle akıp gidiyordu. Binbir Gece Masalları’na yuva olmuş o kadim şehir, Timur’un yıkımından sonra yaralarını sarmaya çalışıyordu. Sultan Ahmed Celayir, sarayının en üst katındaki has odasının eyvanında, Dicle’ye bakan bir sedirde oturuyordu. Etrafı ipek yastıklar, gümüş buhurdanlıklardan tüten öd ağacı kokusu ve altın yaldızlı duvar çinileriyle çevriliydi. Lakin bu zenginlik ve ihtişam, ruhundaki fırtınayı dindiremiyordu.
Elindeki kadehte yakut rengi şarap dalgalanıyordu. Gözleri ise nehrin karşı kıyısındaki hurma ağaçlarındaydı. Tıpkı Kara Yusuf gibi, o da görmüyordu baktığı manzarayı. Aklı, yüzlerce fersah kuzeyde, o dağlık ve soğuk topraklardaydı. Aklında tek bir isim vardı: Kara Yusuf.
O Türkmen… Kahire Kalesi’nin o nemli, karanlık hücresinde yoldaşı, kader ortağıydı. Birlikte planlar yapmış, birlikte Timur’a lanetler okumuşlardı. Birbirlerine güç vermişlerdi. Yusuf’un o sarsılmaz iradesi, Ahmed’in umudunu diri tutmuştu. Kaçış planını yapan da, en büyük riski alan da Yusuf’tu. Ahmed, onun sayesinde şimdi Bağdat’taki tahtında oturuyordu. Timur’un atadığı valileri şehirden atmış, Celayiri sancağını yeniden Dicle’nin üzerine çekmişti. Minnettar olmalıydı.
Fakat minnet, hükümdarların kitabında kolayca yeri doldurulan bir kelimeydi. Onun yerine şimdi şüphe ve korku filizleniyordu. Yusuf, bir dost olarak ne kadar güçlüyse, bir düşman olarak o kadar tehlikeliydi. Onun gözlerindeki ateşi, hüznünü ve hırsını en iyi Ahmed bilirdi. O ateş, bir gün kendi sarayını da yakabilirdi. Tebriz’i istiyordu, biliyordu. Azerbaycan, Celayiri Devleti’nin de ata yadigârıydı. Babası Sultan Üveys, o topraklarda hüküm sürmüştü. Şimdi o topraklar, Timur’un torunu Mirza Ebu Bekir’in elindeydi. Ortak düşmanlarıydı. Peki ya düşman ortadan kalkınca ne olacaktı? Yusuf ile yaptıkları anlaşma, o zaman ne anlam ifade edecekti?
“Sultanım…”
Veziri, Hace Pir Ali, sessizce odaya girmiş, birkaç adım geride durmuştu. Yaşlı vezirin yüzündeki çizgiler, devletin kaderi üzerine kafa yormanın izlerini taşıyordu.
Sultan Ahmed, kadehindeki şarabı bir dikişte bitirdi. Kadehi yanındaki gümüş sehpaya bırakırken çıkan ses, odanın sessizliğinde bir çığlık gibi yankılandı.
“Söyle, Pir Ali. Kuzeyden ne haber var? O yaban kurdu ne yapıyor?”
‘Yaban kurdu’ derken kimi kastettiğini vezir anında anlamıştı.
“Sultanım, gelen kervancılar, Kara Yusuf Bey’in Van Gölü havalisinde görüldüğünü söylüyor. Yanında bir avuç sadık adamıyla birlikte, eski obalarını toplamaya çalışıyormuş. Erciş hâkimi İzzettin Şir’in ona karşı hazırlık yaptığı da gelen haberler arasında.”
Sultan Ahmed, alaycı bir şekilde güldü. Lakin gülüşü dudaklarında donuk bir ifade bıraktı.
“İzzettin Şir… Fare, kedinin yoluna pusu kurmaya niyetlenmiş. Yusuf, onu bir lokmada yutar. Mesele İzzettin değil, Pir Ali. Mesele, o kurdun doyduktan sonra nereye yöneleceği.”
Vezir Pir Ali, temkinli bir ifadeyle yaklaştı.
“Sultanım, aranızda bir ahit var. Mısır zindanlarında edilen bir yemin… O, Tebriz’e yürüyecek, siz de Bağdat’ta hükmünüzü pekiştireceksiniz. Düşmanınız Timur’un mirasıdır.”
“Ahitler, kılıçların gölgesinde unutulur, Hace. Yusuf’un hırsı, Tebriz ile sınırlı kalmaz. O, Karakoyunlu birliğini sağladığı an, gözünü güneye, Mezopotamya’nın bereketli topraklarına, Bağdat’a çevirecektir. Çünkü o bir göçebedir. Göçebenin gözü, yerleşik olanın zenginliğindedir. Bizim saraylarımız, bahçelerimiz, hazinelerimiz onun için birer av sahasıdır.”
Sultan Ahmed ayağa kalktı ve eyvanın korkuluklarına doğru yürüdü. Elleriyle mermer trabzanları sıkarken, parmak boğumları beyazladı.
“Timur’un torunu Ebu Bekir, Sultaniye’de oturuyor. Ordusu bizden de Yusuf’tan da güçlü. Şimdilik… Lakin o da bir fânî. Timur’un imparatorluğu çatırdıyor. Her bir oğlu, torunu birbiriyle boğuşuyor. Ebu Bekir, amcası Şahruh ile, kuzeni Pir Muhammed ile didişip duruyor. O zayıfladığı an, meydan bize ve Yusuf’a kalacak. Ve o meydanda iki hükümdara yer yoktur.”
Pir Ali, sultanının endişelerini anlıyordu. Politika, satranç oyununa benzerdi. Hamleleri önceden görmek gerekirdi.
“Öyleyse ne yapmayı düşünürsünüz, sultanım? Kara Yusuf’a karşı bir tedbir almalı mıyız? Mirza Ebu Bekir ile bir ittifak…”
Sultan Ahmed, hızla vezirine döndü. Gözlerinde öfkeli bir parıltı vardı.
“Asla! Bir zalimin yerine başka bir zalimin elini öpmem. Timur’un soyuyla iş birliği yapmak, babalarımızın kemiklerini sızlatır. Hayır… Şimdilik bekleyeceğiz. Yusuf’un, Timur’un artıklarını temizlemesini izleyeceğiz. Bırakalım o, bizim yerimize kılıç sallasın, kan döksün, yorulsun. Bırakalım dağlardaki kurtları o avlasın. O yorulduğunda, ordusu yıprandığında, işte o zaman Celayiri sancağı hak ettiği yere, Tebriz’e yürüyecektir.”
Bu sözlerdeki soğuk hesap, Vezir Pir Ali’nin bile içini ürpertti. Sultan Ahmed, zindanda Yusuf ile kader birliği yapmış olabilirdi. Lakin tahtta oturan Ahmed, bir hükümdardı. Ve hükümdarların dostluğu, çıkarlarının sınırında biterdi.
“Anlaşıldı sultanım. Gözümüz ve kulağımız kuzeyde olacak. Her adımı size bildirilecektir.”
“İyi,” dedi Sultan Ahmed, yeniden sedire yönelirken. “Şimdi bana daha fazla şarap getirt. Bu gece, Dicle’nin sesini dinleyip, kuzeydeki kurdun ulumasını unutmak istiyorum.”
Vezir odadan ayrılırken, Sultan Ahmed yeni bir kadehi doldurdu. Fakat şarap, dilindeki acı tadı, ruhundaki endişeyi gidermeye yetmiyordu. Sarayının duvarları, ona bir sığınak değil, altından bir kafes gibi geliyordu. Ve o kafesin dışarısında, aç bir kurt dolaşıyordu.

Fatihin Gölgesi

Sultaniye, Timur Sarayı, Aynı Zamanlar

Sultaniye şehrinin mavi çinili kubbeleri, Elburz Dağları’nın eteklerinde bir mücevher gibi parlıyordu. Cihan Fatihi Emir Timur tarafından inşa ettirilen o muazzam şehir, şimdi onun torunu Mirza Ebu Bekir’in karargâhıydı. Ebu Bekir, dedesinin aksine ne bir cihan fatihi ne de karizmatik bir liderdi. O, devasa bir mirasın altında ezilen, sürekli olarak kendi soyundan gelen rakiplerle boğuşmak zorunda kalan genç bir prensti.
Büyük dedesi Timur’un vefatından sonra imparatorluk, oğulları ve torunları arasında paylaşılamayan bir ganimete dönüşmüştü. Ebu Bekir’in babası Miranşah, Timur’un gözünden düşmüş, dengesiz davranışlarıyla tanınan bir adamdı. Bu yüzden Ebu Bekir, meşruiyetini kanıtlamak için sürekli bir mücadele içindeydi. Bir yanda Herat’ta oturan güçlü amcası Şahruh, diğer yanda Fars’taki kuzenleri… Ve şimdi, batıdaki ucu yanmaya başlayan bir fitil gibi, iki eski mahkûmun hayaleti ortaya çıkmıştı.
Mirza Ebu Bekir, valilik sarayının geniş divanhanesinde, önündeki haritaya eğilmişti. Harita, ipek üzerine işlenmiş, Azerbaycan, Irak-ı Acem ve Mezopotamya’yı gösteriyordu. Yanında duran Başkomutanı Emir Cihanşah, kalın parmağıyla Bağdat’ı işaret etti.
“Mirzam, Celayiroğlu Ahmed, Bağdat’ı ele geçirmiş. Oradaki valimiz Ahi Ferec’i ve askerlerini şehirden sürmüş. Kendi adına hutbe okutup sikke bastırmaya başlamış.”
Ebu Bekir’in kaşları çatıldı. Yüzü, babası Miranşah’tan miras kalan hiddetli ifadeyi takındı.
“O nankör! Dedem Emir Timur, onu ve o serseri Türkmen’i Mısır Sultanı’nın elinden kurtarmak için elçi göndermişti. Karşılığı bu mu olacaktı? Bağdat gibi bir şehri, bir kaçkının eline bırakamayız.”
Emir Cihanşah, başını salladı. Lakin yüzünde daha büyük bir endişenin gölgesi vardı.
“Asıl tehlike Bağdat’tan değil, mirzam. Asıl tehlike, o serseri Türkmen’den geliyor. Kara Yusuf… Gelen haberlere göre, Mısır’dan kaçmış ve Doğu Anadolu’da ortaya çıkmış. Etrafına eski adamlarını topluyor.”
Ebu Bekir, elini haritanın üzerinde gezdirdi, parmakları Tebriz’in üzerinde durdu.
“Kara Yusuf… Babamın en büyük düşmanı. Dedem onu defalarca yendi, topraklarından sürdü. O, kökü kazınması gereken bir yılan. Nasıl olur da yeniden ortaya çıkmaya cüret eder?”
“Cesareti, bizim içimizdeki anlaşmazlıklardan alıyor, mirzam. Siz Horasan’daki amcanızla meşgulken, o fırsattan istifade ediyor. Söylentilere göre, Celayiroğlu Ahmed ile anlaşmışlar. Biri güneyi, diğeri kuzeyi alacak. Hedefleri, Timur İmparatorluğu’nun batıdaki tüm toprakları.”
Ebu Bekir, öfkeyle haritanın üzerine vurdu.
“Buna izin vermem! Tebriz, babamın mirasıdır. Dedemin kılıcının hakkıdır. Bir Türkmen çobanına veya bir Bağdat dilencisine yar olmaz.”
Divanhanede bulunan diğer beyler, Mirza’nın öfkesinden çekinerek sessizce bekliyordu. Emir Cihanşah, tecrübenin getirdiği bir sakinlikle konuşmaya devam etti.
“O halde bir ordu hazırlamalıyız, mirzam. Bağdat üzerine yürümek, Celayiroğlu’nun cezasını vermek, ardından da kuzeye dönüp o Türkmen’in başını ezmek gerek. Vakit kaybetmeden harekete geçmeliyiz. Yoksa ikisi de güçlenir, işimiz zorlaşır.”
Ancak beylerden yaşlı ve daha ihtiyatlı olanı, Emir Rüstem, söze karıştı.
“Mirzam, Emir Cihanşah doğru söyler lakin bir şeyi unutur. Kış yaklaşıyor. Zagros Dağları’nı kışın bir orduyla aşmak zordur. Ayrıca Horasan’dan gelecek bir tehlikeye karşı da hazırlıklı olmalıyız. Amcanız Şahruh’un gözü her zaman Azerbaycan’dadır. Ordumuzu ikiye bölersek veya güneyde yıpratırsak, Horasan kapısını savunmasız bırakmış oluruz.”
Bu sözler, Ebu Bekir’in öfkesini bir nebze olsun dindirdi. Emir Rüstem haklıydı. En büyük tehlike, her zaman en yakından gelirdi. Kendi ailesi, dışarıdaki düşmanlardan daha tehlikeliydi. Bir anlık tereddüt yaşadı. Ne yapmalıydı? Bağdat’a mı yürümeli, Kara Yusuf’un üzerine mi gitmeli, yoksa doğu sınırını mı kollamalıydı? Fatihin torunu olmak, böyle bir şeydi. Her yönden saldıran düşmanlarla dolu bir mirasın üzerinde oturmak…
“Kara Yusuf’un şu anki gücü ne kadardır?” diye sordu, sesindeki öfkenin yerini soğuk bir merak almıştı.
Emir Cihanşah cevapladı:
“Birkaç binden fazla değildir. Lakin Karakoyunlu oymakları arasında adı bir efsane gibidir. Zafer kazandıkça, bir çığ gibi büyüyecektir.”
Ebu Bekir bir süre düşündü. Kararını vermişti.
“Öyleyse, o çığ büyümeden tepesine ineceğiz. Bağdat bekleyebilir. Celayiroğlu, sarayında şarap içmeye devam etsin. Bizim ilk hedefimiz, o yılanın başını daha ortaya çıkmışken ezmektir. Kara Yusuf! Emir Cihanşah, derhal bir öncü birlik hazırla. En iyi süvarilerimizden oluşan, hızlı hareket edebilen bir birlik. Başına da en cesur komutanlarımızdan birini geçir. Onu bulup yok etsinler. Ben de ana orduyla arkalarından geleceğim. Bu kış, o Türkmen’in son kışı olacak. Tebriz’e onun kesik başı getirilecek. Herkes, Timur’un mirasına el uzatanın akıbetini görecek.”
Emir Cihanşah’ın yüzünde vahşi bir gülümseme belirdi.
“Emriniz başım üstüne, mirzam. Bu görev için aklımda biri var. Kara Yusuf’u avlayacak en uygun kişi… Emir Bestam.”
Ebu Bekir başıyla onayladı. Gözleri yeniden haritadaki Tebriz’e kaydı. O şehir, iktidarının sembolüydü. Ve o sembolü korumak için, her türlü kanı dökmeye hazırdı. Fatihin gölgesi, ağır bir yüktü. Lakin o yük, aynı zamanda acımasız olma hakkını da veriyordu.

Şehrin Fısıltıları

Tebriz, Halı Pazarı, Aynı Zamanlar

Tebriz’in kapalı çarşısı, yüzlerce sesin, kokunun ve rengin birbirine karıştığı bir anafor gibiydi. Baharat kokuları ipek kumaşların hışırtısına, bakırcıların çekiç sesleri farklı dillerde pazarlık eden insanların uğultusuna karışıyordu. İsfendiyar Ağa, dükkânının önündeki kilimin üzerinde oturmuş, son dokunuşlarını yaptığı ipek bir seccadenin ilmeklerini sayıyordu. Elleri nasırlı, gözleri tecrübeliydi. Ömrü, bu tezgâhın başında, renklerin ve desenlerin içinde geçmişti.
Bu şehir, onun ömrü boyunca kaç hükümdar görmüştü, sayısını unutmuştu. Celayirileri görmüştü, sonra Karakoyunluların ilk dönemini. Ardından o büyük kasırga, Timur gelmişti. Şehir direnmeye kalkmış, kanla bastırılmıştı. Şimdi de Timur’un torunları hükmediyordu. Hükümdarlar değişiyor, bayraklar değişiyor, lakin İsfendiyar Ağa’nın yaptığı gibi zanaatkârlar ve tüccarlar, hayatta kalmak için işlerine devam ediyordu.
Yan dükkânın sahibi, Ermeni bir kumaş tüccarı olan Agop, yanına yaklaştı. Elindeki tastan şerbet içiyordu. Yüzünde her zamanki gibi endişeli bir ifade vardı.
“İsfendiyar Ağa, duydun mu? Yine ortalık karışacak gibi.”
İsfendiyar Ağa, gözünü seccadeden ayırmadan cevap verdi.
“Agop, ne zaman karışık değildi ki? Güneşin doğup batması kadar kesin bir şey varsa, o da iktidar kavgasının hiç bitmeyeceğidir.”
“Yok, bu sefer başka,” diye fısıldadı Agop, etrafına tedirgin bir bakış attıktan sonra. “Dün gece Musul’dan bir kervan geldi. Diyorlar ki, Karakoyunlu Kara Yusuf, Mısır’daki zindandan kaçıp geri dönmüş.”
İsfendiyar Ağa’nın elleri bir an için durdu. Başını kaldırıp Agop’a baktı. Bu isim, Tebriz için unutulmuş bir anı, eski bir yara gibiydi. Kara Yusuf… Şehre hem refah hem de savaş getirmişti. Mert ama bir o kadar da acımasız bir hükümdardı.
“Kara Yusuf mu?” diye mırıldandı. “Öldü sanıyorduk.”
“Ölmemiş işte,” dedi Agop. “Dahası da var. Bağdat’ta da Sultan Ahmed Celayir, Timur’un valisini kovmuş, yeniden tahta oturmuş. İkisi anlaşmış diyorlar. Timur’un soyunu bu topraklardan temizleyeceklermiş.”
İsfendiyar Ağa, içini çekti. Bu haber, iyi miydi kötü müydü, karar veremedi. Timur’un yönetimi sertti, vergileri ağırdı. Lakin bir düzen vardı. Kervan yolları güvenliydi. Şimdi ise belirsizlik kapıdaydı. Savaş demek, yolların kesilmesi, ticaretin durması, kıtlık ve daha fazla vergi demekti.
“Mirza Ebu Bekir ne yapacak peki?” diye sordu.
Agop, sesini iyice alçalttı. “Saraydan haber sızmış. Mirza çok öfkeliymiş. Ordu hazırlığı emri vermiş. İlk hedefi de Kara Yusuf olacakmış. Bütün şehir bunu konuşuyor. Yeni bir savaş kapıda, Ağa. Hem de büyük bir savaş.”
İsfendiyar Ağa, yeniden işine döndü. Lakin parmakları artık eskisi gibi ahenkle hareket etmiyordu. Aklı, Agop’un anlattıklarındaydı. Kara Yusuf… Sultan Ahmed… Mirza Ebu Bekir… Üç büyük güç, üç büyük hırs. Ve tam ortalarında, bir ödül gibi duran Tebriz şehri. Bu güzel şehir, yine kim bilir kimin ordularının çizmeleri altında ezilecekti. Dükkânların kapıları yine ne kadar süre kapalı kalacaktı? Çocuklarını, ailesini nasıl koruyacaktı?
Bir müşteri, dükkânın önünde durup halılara bakmaya başladı. Timur ordusundan bir subay olduğu kıyafetinden belliydi. İsfendiyar Ağa, yüzüne zoraki bir tebessüm yerleştirerek ayağa kalktı.
“Buyurun beyim, hoş geldiniz. Size nasıl yardımcı olabilirim?”
Hayat devam etmek zorundaydı. Hükümdarlar satrançlarını oynarken, piyonlar gibi sıradan insanlar, ayakta kalmanın mücadelesini veriyordu. İsfendiyar Ağa, subaya en güzel halılarını gösterirken, aklının bir köşesinde o üç isim dönüp duruyordu. Şehrin üzerindeki gökyüzü, ona her zamankinden daha karanlık, yaklaşan fırtınanın habercisi gibi geliyordu. Ve o fırtına koptuğunda, kimin sağ kalıp kimin yok olacağını kimse bilemezdi. O, ailesi için dua etmekten başka bir şey yapamayacağını biliyordu. Şehrin kaderi, yine kılıçların ucunda yazılacaktı.


Bölüm 2 – Kılıcın Gölgesindeki Kar

Surlardaki Fırtına

Erciş Kalesi, Kış Başlangıcı, 1406

Gece, donmuş bir okyanus gibiydi. Ay ışığı, karla kaplı ovayı ve Erciş Kalesi’nin taş duvarlarını hayalet bir gümüşle yıkıyordu. Rüzgâr, bir canavarın soluğu gibi ıslık çalarak kulelerin mazgallarını yalıyor, Kara Yusuf’un adamlarının yüzüne iğne gibi batıyordu. Soğuk, demiri bile çatlatacak cinstendi. Lakin o adamların damarlarında dolaşan kan, yaklaşan savaşın ateşiyle kaynıyordu. Yedi yıllık bir bekleyişin, birikmiş bir öfkenin ve yeniden doğuş umudunun ateşiydi o.
Kara Yusuf, atından inmiş, bir kayanın gölgesinde duruyordu. Üzerindeki kurt postu kürk, omuzlarını geniş gösteriyor, yüzünün yarısını gölgede bırakıyordu. Gözleri, bir kartalınki gibi kalenin en zayıf görünen noktasına, göle bakan taraftaki küçük ve korumasız tali kapıya dikilmişti. Baskının başarısı, sürate ve sessizliğe bağlıydı. Düşmanı, yatağında basmak, ne olduğunu anlamasına fırsat vermeden kılıçtan geçirmek gerekiyordu.
Bistam Bey, yanına sokuldu. Fısıltısı, rüzgârın uğultusu arasında zor seçiliyordu.
“Beyim, adamlar yerlerini aldı. Bir grup, ana kapıda gürültü çıkarıp dikkat dağıtacak. Diğerleri, seninle birlikte tali kapıya merdivenleri dayayacak. Okçular, surların üzerindeki nöbetçileri indirmek için işaretini bekliyor.”
Kara Yusuf, başını salladı. Konuşmadı. Sözlerin vakti geçmişti. Şimdi kılıçlar konuşacaktı. Elini kaldırdı ve yavaşça aşağı indirdi. O an, gecenin sessizliği, onlarca yayın aynı anda gerilip bırakılmasından çıkan ölümcül bir vınlama ile yırtıldı. Karşı surların üzerinde, meşale ışığında bir anlığına görünen birkaç karaltı, sessiz çığlıklarla aşağı yuvarlandı.
“Şimdi!” diye kükredi Kara Yusuf. Sesi, bir emir değil, bir fırtınanın başlangıcıydı.
O an, kale etrafındaki gölgeler canlandı. Onlarca savaşçı, ellerinde uzun merdivenlerle surlara doğru koşmaya başladı. Aynı anda, kalenin ana kapısı tarafından naralar, kılıç şakırtıları ve sahte bir saldırının gürültüsü yükseldi. Erciş garnizonu, aldatmacaya kanmıştı. Kaledeki çanlar telaşla çalmaya, içeriden koşturan askerlerin bağırışları duyulmaya başlandı.
Yusuf, kınından çektiği yatağanıyla en öndeydi. Merdivenlerden ilki, onun yanında sura dayandı. O, tırmanan ilk kişiydi. Basamakları birer ikişer çıkarken, yukarıdan atılan bir taş yanından vızıldayarak geçti. Başını kaldırdığında, bir askerin kendisine ok doğrulttuğunu gördü. Lakin o ok yaydan çıkamadan, aşağıdan fırlatılan bir kargı, askerin göğsüne saplandı.
Surun üzerine çıktığında, manzara bir cehennem tablosuydu. Birkaç sadık nökeri de peşinden tırmanmıştı. Karşılarında, şaşkınlıklarını üzerlerinden atmaya çalışan bir avuç kale muhafızı vardı. Kılıçlar şakıdı. Çelik çeliğe değerken çıkan ses, gecenin soğuk havasında kıvılcımlar saçıyordu. Kara Yusuf, bir ölüm makinesi gibiydi. Yedi yıllık esaret, onun savaşma içgüdüsünü köreltmemiş, aksine daha da keskinleştirmişti. Savurduğu yatağan, zırhları bir kâğıt gibi kesiyor, karşısına çıkanı deviriyordu.
Çok geçmeden, tali kapının arkasındaki sürgüyü kıran adamlarının zafer naraları duyuldu. Kapı, gıcırdayarak açıldı. Dışarıda bekleyen savaşçılar, bir sel gibi içeri doluştu. Artık savaş, kalenin dar sokaklarına ve avlusuna taşınmıştı. İzzettin Şir’in adamları hazırlıksız yakalanmıştı. Çoğu, yataklarından fırladığı gibi eline silahını almış, zırhsız, başı açık bir halde direnmeye çalışıyordu. Lakin karşılarındaki, yedi yıldır o anı bekleyen aç kurtlardı.
Kara Yusuf, avlunun ortasında durdu. Etrafındaki çarpışma devam ederken, gözleri kalenin en yüksek kulesindeki bey konağını arıyordu. İzzettin Şir oradaydı. Akrabasının, babasının dost bildiği adamın kanını taşıyan hain oradaydı.
“Bistam!” diye bağırdı. “Konağı kuşatın! İzzettin’i bana canlı getirin. Hesabı yarım kalmayacak.”
Bistam Bey ve en seçkin nökerler, direnişi kırarak konağa doğru ilerlediler. Kısa bir süre sonra, konağın kapısı kırılarak açıldı. İçeriden gelen boğuşma sesleri, yerini bir sessizliğe bıraktı. Az sonra Bistam, yakasından tuttuğu, gecelik entarisi içindeki İzzettin Şir’i sürükleyerek dışarı çıkardı.
İzzettin Şir, orta yaşlı, şişmanlamaya yüz tutmuş bir adamdı. Yüzü korkudan kireç gibiydi. Kara Yusuf’un önünde dizlerinin üzerine atıldı. Titreyen bir sesle yalvarmaya başladı.
“Yusuf… Beyim… Bağışla. Ben ettim, sen etme. Bir anlık gaflete düştüm. Timur’un gücünden korktum. Soyumuza ihanet etmek istemedim.”
Kara Yusuf, ona doğru yürüdü. Yüzünde hiçbir ifade yoktu. Soğuk ve duygusuz bir maske gibiydi. İzzettin Şir’in önünde durdu. Yatağanının kanlı ucunu, adamın çenesine dayayıp başını kaldırmasını sağladı.
“Korku,” diye tısladı Kara Yusuf. “Korku, sadakatsizliğin bahanesi olamaz, İzzettin. Babam sana güvendi. Obamız sana güvendi. Sen ise ilk fırtınada sırtını döndün, düşmanın postunu öptün. Sen, bizim davamıza değil, kendi küçük beyliğine taptın.”
“Affet!” diye inledi İzzettin. “Tüm servetim senin olsun. Adamlarım sana hizmet etsin. Yeter ki canımı bağışla.”
Kara Yusuf, bir an sessiz kaldı. Gözleri, avludaki cesetlerin üzerinde gezindi. Kendi adamlarının ve düşmanın cesetleri, yağan karın altında yavaşça beyaza bürünüyordu. Sonra yeniden İzzettin’e baktı.
“Servetin, zaten benimdir. Adamların, zaten bana hizmet edecekler. Çünkü onlar, hain bir beyin emrinde olmaktansa, haklı bir davanın neferi olmayı seçeceklerdir. Senin canına gelince… İhanetin affı olmaz. Affetmek, yeni ihanetlere kapı açmaktır. Benim adaletim, kılıcımın ucundadır.”
Bu sözlerle birlikte, yatağanını hızla çekti. İzzettin Şir’in son yalvarışı, boğazından fışkıran kanla birlikte kesildi. Başı, karların üzerine düştü.
Avluda mutlak bir sessizlik oldu. Hayatta kalan kale muhafızları, silahlarını atıp diz çöktüler. Kara Yusuf, kılıcındaki kanı İzzettin’in entarisine sildikten sonra kınına soktu. Adamlarına döndü. Sesi, bütün avluda yankılandı.
“Bu kale, yeniden Karakoyunlu sancağının yuvasıdır! Bu zafer, gelecek zaferlerin müjdecisidir! Şimdi yaraları sarın, ölüleri gömün. Sabah, yeni bir gün başlayacak. Tebriz’e giden yolda ilk adımı attık!”
Adamlarından yükselen zafer çığlıkları, Süphan Dağı’nın yamaçlarında yankılandı. Kara Yusuf için yedi yıllık esaret bitmiş, yedi yıllık hasret sona ermişti. Lakin biliyordu ki asıl savaş, şimdi başlıyordu.

Avcının Yolu

Sultaniye, Mirza Ebu Bekir’in Sarayı, Birkaç Hafta Sonra

Sultaniye’deki sarayın avlusunda, kış güneşinin solgun ışıkları altında binlerce süvari toplanmıştı. Zırhları parlıyor, atları sabırsızlıkla kişniyordu. Bunlar, Timur İmparatorluğu’nun en seçkin birlikleriydi; Orta Asya steplerinde yoğrulmuş, sayısız savaşta zafer kazanmış, disiplinli ve acımasız savaşçılar. Ordunun başında, siyah bir atın üzerinde dimdik duran Emir Bestam, bu ölümcül gücün somutlaşmış hali gibiydi. Geniş omuzlu, sert yüz hatlarına sahip, gözlerinde donuk bir yırtıcılık barındıran bir komutandı. Onun için savaş, bir sanat değil, bir kasaplıktı ve o, işinin ustasıydı.
Mirza Ebu Bekir, sarayın eyvanından ordusunu seyrediyordu. Yüzünde hem gurur hem de sabırsızlık vardı. Yanında duran Başkomutanı Emir Cihanşah’a döndü.
“Bestam, doğru seçim miydi? O Türkmen, kurnaz bir tilkidir. Bestam’ın gücü, o tilkiyi yakalamaya yeter mi?”
Emir Cihanşah, kendinden emin bir şekilde gülümsedi.
“Mirzam, tilkiyi yakalamak için kurdun gücüne değil, tazının hızına ve inadına ihtiyaç vardır. Emir Bestam, bir tazı gibidir. Bir kere kokusunu aldı mı, avını dünyanın sonuna dek kovalar. O, Kara Yusuf’u bulacak ve size onun kellesini ya da zincire vurulmuş bedenini getirecektir. Endişeniz olmasın.”
Ebu Bekir, bu cevaptan tatmin olmuş gibiydi. Emir Bestam’ı yanına çağırdı. Bestam, atından inip hızla merdivenleri tırmandı ve Mirza’nın önünde diz çöktü.
“Emret mirzam!”
Ebu Bekir, elini Bestam’ın omzuna koydu.
“Emir Bestam. Sana önemli bir görev veriyorum. Batıdaki o isyan ateşini, daha bir ormanı yakmadan söndüreceksin. Kara Yusuf denen o haydudun kellesini istiyorum. Onu yakaladığın yerde hükmü verecek, dersini almasını sağlayacaksın. Tüm beylere, aşiretlere göster ki, büyük Emir Timur’un mirasına el uzatanın sonu felaket olur.”
Emir Bestam, başını kaldırdı. Gözlerinde soğuk bir ateş parladı.
“Mirzam, emrin benim için bir şereftir. O bozkır sıçanını ininde bulup ezeceğim. Ordum, Zagros Dağları’nı bir fırtına gibi aşacak. Bahar gelmeden, Sultaniye’ye onun sancağıyla döneceğim. Size onun kellesinden yapılmış bir şarap tası sunacağım.”
Bu vahşi vaat, Ebu Bekir’in hoşuna gitmişti. Kibirli bir gülümsemeyle başını salladı.
“Senden beklediğim de budur. Yolun açık, kılıcın keskin olsun, Emir Bestam.”
Bestam, yeniden eğilip selam verdikten sonra hızla avluya indi ve atına bindi. Kılıcını çekerek havaya kaldırdı.
“Timur’un ordusu! Cihan Fatihi’nin torununun emriyle, batıdaki hainlerin üzerine! Ya zafer ya ölüm!”
Binlerce askerin aynı anda attığı naralar, Sultaniye’nin duvarlarını titretti. Ordu, devasa bir yılan gibi kıvrılarak şehrin kapılarından batıya doğru akmaya başladı. Onların gidişini izleyen Mirza Ebu Bekir, kendini yeniden güvende hissetti. O, gücüne güveniyordu. Ordusuna, komutanlarına güveniyordu. Kara Yusuf’un bir avuç çapulcuyla bu organize ve ölümcül güce karşı koyamayacağını düşünüyordu.
Lakin bilmediği bir şey vardı. Bozkırda yetişmiş bir kurt, sarayda büyümüş bir tazıdan daha aç, daha kurnaz ve daha dayanıklı olabilirdi. Ve av, bazen avcıyı kendi tuzağına çekerdi. Emir Bestam’ın ordusu, kışın zorlu şartlarında batıya doğru ilerlerken, Kara Yusuf, ilk zaferinin ardından gücünü topluyor, yeni hamlesini planlıyordu. İki fırtına, birbirine doğru yaklaşıyordu.

Dicle’ye Düşen Gölge

Bağdat, Dicle Sarayı, Aynı Zamanlar

Bağdat’ta kış, kuzeydeki gibi sert değildi. Ilık bir güneş, Dicle’nin sularını parlatıyor, sarayın bahçesindeki hurma ağaçlarının yapraklarını okşuyordu. Lakin Sultan Ahmed Celayir’in içindeki fırtına, dışarıdaki sükûnetle tam bir tezat oluşturuyordu. Elindeki mektubu onuncu kez okuyordu. Mektup, Musul’daki casusundan gelmişti ve tek bir haber içeriyordu: Erciş Kalesi, Kara Yusuf tarafından bir gece baskınıyla düşürülmüş, İzzettin Şir katledilmişti.
Sultan Ahmed, mektubu buruşturup attı. Ayağa kalkıp has odasının içinde volta atmaya başladı. Yüzünde, hayranlık, kıskançlık ve korkunun iç içe geçtiği karmaşık bir ifade vardı.
“Bir gece… Bir gecede koca kaleyi almış. O deli Türkmen, zindanda paslanmamış, bilakis çelikleşmiş.”
Veziri Pir Ali, sessizce onu izliyordu. Sultanının ruh halini okumaya çalışıyordu.
“Bu bir zaferdir sultanım. Timurilerin bir kalesi düştü. Düşmanımızın düşmanı, bizim dostumuzdur.”
Sultan Ahmed, vezirine döndü. Gözlerinde alaycı bir pırıltı vardı.
“Dost mu, Pir Ali? Yusuf ne zamandan beri dost kelimesinin anlamını biliyor? O, güce tapar. Bugün Timurilerin kalesini alan, yarın benim sarayıma göz diker. O kurt, ilk avını parçaladı. Ve tadını aldığı kan, iştahını daha da açacaktır. Şimdi durmayacak. Ahlat’ı, Bitlis’i, Mardin’i… Bütün o bölgedeki beyleri ya kendi safına çekecek ya da İzzettin’in kaderini paylaşmalarını sağlayacak. Büyüyecek, Pir Ali. Korkunç bir hızla büyüyecek.”
“Mirza Ebu Bekir’in buna sessiz kalacağını sanmıyorum, sultanım,” dedi vezir, durumu yatıştırmaya çalışarak. “Mutlaka üzerine bir ordu gönderecektir.”
“Gönderecek elbet,” diye karşılık verdi Sultan Ahmed. “Ve işte o zaman, asıl oyun başlayacak. İki dev birbiriyle boğuşurken, biz ne yapacağız? Kenarda oturup sonucu mu bekleyeceğiz? Kazanan, bir sonraki rakip olarak bizi görecek.”
Sultan Ahmed, Dicle’ye bakan pencerenin önüne geldi. Bakışları, nehrin ötesindeki boşlukta kayboldu.
“Hayır. Kenarda beklemeyeceğiz. Madem oyun başladı, biz de hamlemizi yapacağız.”
Vezirine döndü. Ses tonu, kararını verdiğini gösteriyordu.
“Pir Ali. Gizlice haberciler çıkar. Kara Yusuf’un amcasının oğlu var, Pir Hüseyin. Timur’a biat edip hayatta kalmıştı. Hâlâ bir miktar gücü ve itibarı vardır. Ona ulaşın. Deyin ki, Sultan Ahmed Celayir, Karakoyunlu tahtının meşru varisi olarak onu görmek ister. Yusuf’un bir gaspçı olduğunu, babalarının mirasını tek başına sahiplenmeye çalıştığını fısıldayın kulağına. Onu destekleyeceğimizi, ona altın ve silah yardımı yapacağımızı söyleyin.”
Vezir Pir Ali’nin yüzü şaşkınlıkla gerildi.
“Sultanım… O, Yusuf’a karşı bir iç savaş çıkarmak demektir. Tehlikeli bir oyun.”
“Hayat tehlikeli bir oyundur, Pir Ali,” dedi Sultan Ahmed, yüzünde soğuk bir tebessümle. “Yusuf, Timurilerle savaşırken, bir de arkasında kendi soyundan bir rakiple uğraşmak zorunda kalırsa yıpranır. Gücü bölünür. Yeterince zayıfladığında… İşte o zaman Celayiri sancağı, hak ettiği topraklara, Tebriz’e yürüyecek gücü kendinde bulur. Bırakalım kurtlar birbirini yesin. Aslan, avının başına en sonunda çöker.”
Pir Ali, sultanının acımasız mantığı karşısında başını eğdi. Bu, riskli bir plandı. Lakin siyasette risksiz kazanç olmazdı. Sultan Ahmed, Kahire zindanlarındaki dostunu, şimdi tahtı için en büyük tehdit olarak görüyor ve onu zayıflatmak için en kirli oyunu oynamaktan çekinmiyordu.
“Emriniz üzre sultanım. Haberciler derhal yola çıkacak.”
Sultan Ahmed, yeniden sedirine oturdu ve kendine bir kadeh şarap doldurdu. Dicle’nin suları, huzur içinde akmaya devam ediyordu. Lakin o sularda, artık kuzeyden gelen kanın gölgesi ve sarayda kurulan entrikaların fısıltıları vardı.

Ocağın Başındaki Kaygı

Tebriz, İsfendiyar Ağa’nın Evi, Aynı Zamanlar

Akşam, Tebriz’in üzerine çökmüştü. İsfendiyar Ağa, evindeki ocağın başında, alevlerin dansını izliyordu. Dışarıda uluyan rüzgâr, kışın geldiğini haber veriyordu. Evin içindeki sıcaklık, mangaldaki közlerin ve duvardaki kilimlerin yarattığı bir sığınaktı. Çocukları çoktan uyumuştu. Karısı, yün eğirirken, onun dalgın halini fark etmişti.
“Yine ne düşünürsün, efendi? Dükkânda işler mi yolunda gitmedi?”
İsfendiyar Ağa, derin bir nefes aldı. Başını salladı.
“İşler… İşler hep bir şekilde yürür, hatun. Benim derdim o değil. Bugün çarşıda haberler dolaşıyordu. Diyorlar ki, Karakoyunlu Yusuf, Erciş Kalesi’ni almış.”
Karısının elleri durdu. Yüzüne bir korku gölgesi düştü.
“O isim yine mi karşımıza çıktı? Allah sonumuzu hayreylesin. Savaş mı demek oluyor o?”
“Savaşın başlangıcı demek oluyor,” diye mırıldandı İsfendiyar. “Mirza Ebu Bekir’in ordusu yola çıkmış bile. Komutanları pek bir zalimmiş, adı Emir Bestam’mış. Gittiği yerde taş üstünde taş bırakmaz diyorlar.”
İkisi de bir süre sessiz kaldılar. Ocağın çıtırtısı, odadaki tek sesti. Bu sessizliği, kaygı ve belirsizlik dolduruyordu. Sıradan insanlar için hükümdarların isimleri, yaklaşan felaketlerin habercisiydi. Kara Yusuf, Ebu Bekir, Sultan Ahmed… Onların hırsları, satranç tahtasındaki piyonlar olan halkın hayatını altüst ediyordu.
“Ne olacak şimdi?” diye fısıldadı kadın. “Yine mi kapılarımızı kilitleyip günlerce dışarı çıkamayacağız? Kıtlık olacak mı? Vergiler artacak mı?”
İsfendiyar Ağa, karısının elini tuttu. Yorgun gözlerle ona baktı.
“Bilemiyorum hatun. Bilemiyorum. Bizim elimizden gelen, dua etmek ve hazırlıklı olmaktır. Yarın çarşıdan biraz daha fazla un, biraz daha fazla kuru erzak alacağım. Ne olur ne olmaz. Savaş, önce fukarayı vurur. Biz, başımızı eğip işimize bakacağız. Fırtına geçene dek ayakta kalmaya çalışacağız.”
Lakin içinden biliyordu ki fırtına yaklaştığında, en sağlam ağaçlar bile kökünden sökülebilirdi. O, ailesi için endişeleniyordu. Bu güzel şehrin, Tebriz’in geleceği için endişeleniyordu. Hükümdarlar adaleti kendi kılıçlarıyla dağıtırken, o kılıçların gölgesinde ezilenlerin sesini kimse duymuyordu. Alevlere bakarken, sanki uzaklarda yanan şehirlerin, yıkılan kalelerin ve dökülen kanın yansımasını görüyordu. Ve o ateşin, kendi ocağının sıcaklığını söndürmesinden korkuyordu. Kış, sadece dağlara değil, insanların yüreğine de gelmişti.


Bölüm 3 – Kurtların Dansı

Kar ve Kanla Çizilen Yol

Ahlat Civarı, Kış Ortası, 1407

Erciş zaferinin sarhoşluğu çabuk geçmiş, yerini kışın acımasız gerçekliğine ve yaklaşan fırtınanın soğuk beklentisine bırakmıştı. Kara Yusuf, karargâhını Erciş’ten daha korunaklı ve merkezi bir konumda olan Ahlat’a taşımıştı. Tarihi Selçuklu mezar taşlarının devasa gölgeleri altında, otağı bir yara gibi duruyordu bembeyaz toprağın üzerinde. Ordusu, Erciş’in fethiyle katılan yeni savaşçılarla biraz daha büyümüştü. Lakin Timur’un torununun göndereceği ordunun yanında bir kar tanesi kadar küçük kalacaklarının farkındaydı.
Otağının içinde, yerdeki bir haritanın üzerine eğilmiş, emirleriyle birlikte durum değerlendirmesi yapıyordu. Mangaldaki ateşin ışığı, yüzlerindeki sert çizgileri ve gözlerindeki yorgunluğu aydınlatıyordu. Dışarıdaki rüzgâr, bir ağıt gibi uğulduyordu.
“Emir Bestam…” diye mırıldandı Bistam Bey. “Sultaniye’den yola çıktığı haberi kesinleşti. Yanında on binden fazla seçkin süvari varmış. Zalimliği ve inadıyla nam salmış bir komutan.”
Otağın içindeki hava ağırlaştı. On bin süvari. O sayının ağırlığı, herkesin omuzlarına çökmüştü. Kara Yusuf’un tüm gücü, belki üç bini yeni buluyordu. Çoğu, zırhsız, düzensiz, lakin savaşmaya hevesli Türkmen ve Kürt savaşçılardı.
Kara Yusuf, haritadan başını kaldırdı. Yüzünde korkudan eser yoktu. Aksine, gözlerinde tehlikeli bir parıltı belirmişti. Bu, köşeye sıkışmış bir kurdun, avcısına meydan okuyan bakışıydı.
“On bin kişiyle kışın ortasında Zagrosları aşmaya kalkan adam, ya bir delidir ya da bizi fazla küçümseyen bir ahmak. İkisi de bizim işimize yarar.”
Otağdaki beylerden biri, daha genç ve tecrübesiz olan Tur Ali, endişesini gizleyemedi.
“Beyim, ovada onlarla baş etmemiz imkânsız. Güçleri çok üstün. Bir kaleye sığınıp baharı mı beklesek?”
Kara Yusuf, keskin bir bakışla Tur Ali’ye döndü. Sesi, kırbaç gibi şakladı.
“Kale, bizim mezarımız olur, Tur Ali. Biz göçebeyiz. Bizim kalemiz, atımızın eyeri, kalkanımız ise dağlardır. Düşmanı ovada beklemeyeceğiz. Onu, bizim seçtiğimiz bir savaş alanına çekeceğiz. O alan, şu karlı dağların ta kendisidir.”
Parmağını haritanın üzerindeki sarp ve geçit vermez dağ sıralarında gezdirdi.
“Bestam, ordusunu bir bütün halinde tutmak isteyecektir. Biz ise küçük gruplara ayrılacağız. Birer gölge gibi olacağız. Tedarik kollarına saldıracağız, artçılarını pusuya düşüreceğiz, gece kamplarını basacağız. Onlar bizi bulmaya çalıştıkça yorulacak, acıkacak ve donacaklar. Koca orduyu, açlık ve soğuk kemirecek. Biz saldırdığımızda, karşımızda on bin kişilik bir ordu değil, yorgun, morali bozuk, birbirinden kopuk küçük birlikler bulacağız. Kış, bizim en büyük müttefikimiz olacak. Kar, onların mezarını örten beyaz bir kefen olacak.”
Planın cüreti ve zekâsı, otağın içindeki karamsar havayı dağıtmıştı. Beylerin yüzüne bir güven ifadesi yayıldı. Kara Yusuf, sadece bir savaşçı değil, aynı zamanda usta bir stratejistti. Esaret yılları, ona sabrı ve düşmanı kendi silahıyla vurmayı öğretmişti.
“Bistam,” diye devam etti. “En güvendiğin adamları al. Çevredeki tüm Kürt beylerine, Türkmen obalarına git. De ki, Kara Yusuf döndü ve yurdunu geri istiyor. Timur’un zalim valilerine hizmet etmektense, kendi kanlarından olanın sancağı altında toplanmanın vakti geldiğini söyle. Bize katılmayan, bize karşıdır. Karşı olanın akıbeti, İzzettin Şir’in akıbeti gibi olur.”
Bu, hem bir davet hem de bir tehditti. Kara Yusuf, bir devlet kurmanın yolunun, kılıcın iki tarafını da kullanmaktan geçtiğini biliyordu. Sevgi ve korku. İkisini de aynı anda hissettirmeliydi.
“Emir senindir beyim,” dedi Bistam, ayağa kalkarak.
Kara Yusuf, haritanın başına yeniden döndü. Gözleri, dağ geçitlerini, dar vadileri, pusu kurulabilecek her bir noktayı ezberliyordu. Zihninde, yaklaşan büyük ordunun kanlı rotasını çiziyordu. Bu bir savaş olmayacaktı. Kurtların, yorgun bir ayıyı parçalama dansı olacaktı. Ve o dansın müziğini, dağlarda uğuldayan rüzgâr yazacaktı.

Kışın Esiri Ordu

Zagros Dağları, Bir Geçit, Aynı Zamanlar

Timur’un ordusu, daha önce nice zorlu coğrafyayı fethetmişti. Hindikuş Dağları’nı aşmış, Sibirya steplerinde at koşturmuş, Anadolu’nun sıcak ovalarında zaferler kazanmıştı. Lakin Zagrosların kışı, en tecrübeli askeri bile çileden çıkaracak bir düşmandı. Emir Bestam’ın ordusu, dar bir geçitte tek sıra halinde ilerlemeye çalışıyordu. Kar, diz boyuydu. Rüzgâr, kayalara çarptıkça çığlık atıyor, askerlerin yüzünü morga çeviriyordu.
Emir Bestam, siyah atının üzerinde, öfkeyle etrafına bakınıyordu. Sultaniye’den ayrılırken sahip olduğu kibir ve özgüven, yerini sabırsız bir hiddete bırakmıştı. Bu lanet coğrafya, ordusunun hızını kesmiş, gücünü emiyordu. Atlar yoruluyor, askerler arasında hastalıklar baş gösteriyordu. Tedarik kervanları, çamura saplanan arabalar yüzünden geride kalmıştı.
Yardımcısı, yaşlı ve deneyimli bir komutan olan Emir Toktaş, yanına yaklaştı. Yüzü, soğuktan ve endişeden buruşmuştu.
“Emirim, ordu bitap düştü. Hayvanlar yemsiz kalmak üzere. Askerler homurdanıyor. Belki en yakın ovada bir kamp kurup, havanın biraz olsun düzelmesini beklemeliyiz. Baharı beklemek…”
Emir Bestam, ona öfkeyle baktı.
“Bahar mı? Bahara kadar o sıçan, bütün bölgeyi ele geçirir, gücünü toplar. Hayır! Durmak yok. Mirza Ebu Bekir bizden zafer bekliyor, bahaneler değil. Asker homurdanıyorsa, kamçıyla susturun. Atlar yorgunsa, yürüsünler. Biz, Timur’un askerleriyiz. Kıştan korkacak değiliz.”
“Kıştan değil emirim,” diye fısıldadı Toktaş. “Görünmeyen düşmandan korkarım. Üç gündür, geceleri ok menzilimizin dışından tekil naralar duyuyoruz. Gözcülerimizden ikisi geri dönmedi. Sanki dağlar bizi izliyor. Bu sessizlik, hayra alamet değil.”
Bestam, küçümseyen bir kahkaha attı.
“Birkaç çapulcunun gölgesinden mi korkacağız, Toktaş? Bırak izlesinler. Gücümüzü görsünler de korkudan inlerine saklansınlar. Karşımıza çıkmaya cesaret ettikleri an, onları bir kar yığını gibi ezip geçeceğiz.”
Tam o sırada, geçidin ilerisindeki yamaçtan bir gürültü koptu. Önce küçük bir kar topu, ardından çığlıklar ve sonra dağdan aşağıya doğru yuvarlanan devasa bir kaya parçası. Kaya, dar yolda ilerleyen öncü birliğin tam ortasına düştü. Atlar şaha kalktı, insanlar ezildi. Bir anlık kaos ve panik yaşandı.
Bestam kılıcını çekti. “Pusu! Okçular, yamacı vurun!”
Lakin yamaçta kimse yoktu. Sadece rüzgârın sesi ve kayanın neden olduğu yankı vardı. O kaya, insan eliyle mi itilmişti, yoksa kışın bir oyunu muydu, kimse bilemedi. Amaç hasıl olmuştu: Ordu bir kez daha durmak zorunda kalmış, moraller biraz daha bozulmuştu.
Emir Toktaş, Emir Bestam’a baktı. Yüzündeki ifade, “Ben sana söylemiştim,” diyordu.
Bestam, öfkeyle bağırdı. “Yolu açın! Devam ediyoruz! İlk bulduğum köyü, içindekilerle birlikte yakacağım! Bana bu zorluğu yaşatanlara, cehennemi tattıracağım!”
Ordu, kayayı kenara itip yoluna devam etmeye çalışırken, Emir Bestam’ın içini bir şüphe kemirmeye başladı. Belki de bu av, sandığı kadar kolay olmayacaktı. Avladığını sandığı kurt, belki de onu kendi tuzağının içine, bu beyaz cehenneme çekiyordu. Hırsı ve kibri, aklının önüne geçiyordu. Ve bu, bir komutan için en tehlikeli durumdu.

Fırsatın Fısıltısı

Musul Yakınları, Pir Hüseyin’in Kalesi, Aynı Zamanlar

Pir Hüseyin Bey, kalesinin burcundan, Fırat’a doğru uzanan verimsiz topraklara bakıyordu. Kara Yusuf’un amcasının oğluydu. Babaları, Karakoyunlu birliğini kurmak için omuz omuza savaşmıştı. Lakin kader, onları farklı yollara savurmuştu. Kara Yusuf, atılgan, hırslı ve isyankârdı. Pir Hüseyin ise daha ihtiyatlı, daha uzlaşmacıydı. Timur fırtınası estiğinde, Yusuf direnmiş ve kaybetmişti. Hüseyin ise Timur’a biat etmiş, topraklarının küçük bir kısmını elinde tutarak hayatta kalmıştı.
Bu, ona bir yandan rahat bir yaşam sunarken, diğer yandan ruhunda bir eziklik yaratmıştı. Obanın yaşlıları, Yusuf’un kahramanlık hikâyelerini anlatırken, ondan “Timur’a boyun eğen bey” olarak bahsediyorlardı. Şimdi ise Yusuf, bir kahraman gibi geri dönmüş, Erciş’i almış, adını yeniden duyurmuştu. Pir Hüseyin’in içindeki kıskançlık ve hırs ateşi, yeniden alevlenmişti.
İşte tam o sırada, Bağdat’tan gelen elçi, ona aradığı fırsatı sunmuştu. Sultan Ahmed Celayir, onu Karakoyunlu tahtının meşru varisi olarak gördüğünü söylüyor, ona altın, silah ve siyasi destek vaat ediyordu.
Danışmanları, bu teklif karşısında ikiye bölünmüştü. Yaşlı ve tecrübeli olanlar, Yusuf’la baş etmenin imkânsız olduğunu, Celayiroğlu’nun oyununa gelmemeleri gerektiğini söylüyordu. Genç ve hırslı olanlar ise, Timurilerin Yusuf’la meşgul olduğu şu sırada, arkadan vurup liderliği ele geçirmek için en uygun zaman olduğunu savunuyorlardı.
Pir Hüseyin, günlerdir bu ikilem içindeydi. Odasında, Bağdat sultanının gönderdiği kesedeki altınları avuçluyor, parıltısına bakıyordu. O altınlar, sadece bir servet değil, bir iktidar vaadiydi.
Kapı çalındı ve en güvendiği komutanı içeri girdi.
“Beyim, kuzeyden haber getiren bir ulak geldi. Kara Yusuf, Ahlat’a çekilmiş. Emir Bestam’ın ordusu ise dağlarda zorlukla ilerliyormuş. Yusuf, tüm beylere haber salmış, sancağı altına çağırmış. Bize de haberi geldi.”
Pir Hüseyin, elindeki altını sıktı. “Ne diyor haberde?”
“Sizin de derhal kendisine katılmanızı, amcaoğlu olarak yanında yer almanızı emrediyor. Birlikte Timurilere karşı savaşacakmışız.”
Pir Hüseyin, acı bir şekilde güldü.
“Emrediyor… O Mısır zindanından kaçan bir serseri, ben ise topraklarımın başında bir beyim. Bana emredemez. O, tahtı gasp etmeye çalışıyor. Asıl hak sahibi benim.”
Kararını vermişti. Altınların parıltısı, kan bağının sesini bastırmıştı.
Komutanına döndü. Sesinde soğuk bir kararlılık vardı.
“Sultan Ahmed’in elçisine haber verin. Teklifini kabul ettiğimi söyleyin. Adamlarımızı toplayın. Silahları hazırlayın. Lakin biz kuzeye, Yusuf’a katılmaya gitmeyeceğiz. O, Bestam ile dağlarda boğuşurken, biz onun güneydeki destekçilerine, Musul ve Mardin’e yürüyeceğiz. O, önden düşmanla savaşırken, biz arkasındaki topraklara Karakoyunlu sancağını dikeceğiz. O sancağın sahibi, Kara Yusuf değil, Pir Hüseyin Bey olacaktır.”
Komutan, bu kararın getireceği kanlı iç savaşı düşünerek bir an tereddüt etti. Lakin beyinin gözlerindeki hırsı görünce, itiraz etmenin faydasız olacağını anladı. Başını eğdi.
“Emriniz üzre beyim.”
Pir Hüseyin, yeniden burca çıktı. Ufka bakarken, artık kendini daha güçlü hissediyordu. Artık bir gölge değil, oyunculardan biriydi. Bilmediği ise, kendisinin de aslında başka bir oyuncunun, Bağdat’taki Sultan Ahmed’in satranç tahtasındaki bir piyonu olduğuydu. Kurtların dansı, şimdi daha da karmaşık ve kanlı bir hal alıyordu.

Şairin Dizeleri ve Sultanın Kadehi

Bağdat, Dicle Sarayı, Aynı Zamanlar

Dicle Sarayı’nın has bahçesinde, portakal ağaçlarının gölgesinde bir şiir meclisi kurulmuştu. Sultan Ahmed Celayir, en sevdiği şairleri, âlimleri ve müzisyenleri etrafına toplamış, dünyanın gürültüsünden bir anlığına uzaklaşmaya çalışıyordu. Kendisi de yetenekli bir şairdi. Sanata ve güzelliğe olan tutkusu, bir hükümdar olarak acımasızlığıyla garip bir tezat oluşturuyordu.
Bir şair, Hafız’dan gazeller okurken, Sultan Ahmed, elindeki kadehten şarabını yudumluyor, gözleri kapalı bir halde müziğin ve şiirin ahengine kendini bırakıyordu. Lakin zihni, şiirin güzelliğinden çok, kuzeydeki satranç tahtasındaydı.
Veziri Pir Ali, sessizce yaklaşıp kulağına eğildi.
“Sultanım, müjdeli haber geldi. Pir Hüseyin, teklifimizi kabul etmiş. Ordusunu toplayıp Yusuf’un güneydeki topraklarına yürümeye hazırlanıyor.”
Sultan Ahmed’in gözleri açıldı. Dudaklarında belli belirsiz bir tebessüm belirdi. Şairin okuduğu gazelin son dizesi, sanki onun zaferini kutluyor gibiydi: “Rakiplerin hilesinden gam yeme, zira bizim de bir oyunumuz var.”
İşaretle şairi susturdu. Meclisteki herkese izin verdi. Onlar ayrılırken, Pir Ali ile yalnız kaldı.
“Mükemmel,” dedi Sultan Ahmed. “Planımız işliyor. Yusuf şimdi iki ateş arasında kalacak. Önünde Timur’un ordusu, arkasında kendi kanından bir düşman. Birbirlerini yıpratıp tüketecekler.”
“Lakin sultanım,” diye araya girdi Pir Ali, her zamanki ihtiyatıyla. “Pir Hüseyin, Yusuf’a denk bir güç müdür? Yusuf, onu kolayca alt ederse, o zaman planımız boşa gitmiş olmaz mı?”
Sultan Ahmed, kadehini yeniden doldurdu.
“Pir Hüseyin’in kazanması veya kaybetmesi mühim değil, Pir Ali. Mühim olan, Yusuf’u oyalaması, gücünü bölmesi ve zaman kaybettirmesidir. Bir kurdun ayağına batan bir diken, onu yavaşlatmaya yeter. Bizim ihtiyacımız olan şey zamandır. Bırakalım onlar kışın ortasında karla, kanla boğuşsun. Biz burada, Bağdat’ın baharında ordumuzu güçlendirecek, hazinemizi dolduracağız. Asıl savaş zamanı geldiğinde, yorgun olan onlar, dinç olan biz olacağız.”
Mantığı kusursuzdu. Soğuk ve acımasız bir mantıktı. Sultan Ahmed, eski yoldaşını, zindan arkadaşını bir piyon gibi feda etmekten çekinmiyordu. Çünkü onun için önemli olan tek şey, Celayiri sancağının yeniden Azerbaycan’da dalgalanmasıydı.
“Şimdi,” dedi, kadehini kaldırarak. “Bana başka bir şair çağırın. Bu güzel haberi, güzel bir kaside ile kutlayalım. Zafer, sabredenindir, Pir Ali. Ve biz, sabretmeyi iyi biliriz.”
Vezir, sultanının bu tekinsiz özgüveni karşısında sessizce geri çekildi. Sultan Ahmed, Dicle’nin sakin sularına bakarak kadehini yudumlarken, yüzünde geleceğin hükümdarının mağrur ifadesi vardı. O, kurtların dansını uzaktan yöneten bir kukla ustası olduğuna inanıyordu.


Bölüm 4 – İhanetin Ayazı

Dağdaki Zehirli Ok

Süphan Dağı Etekleri, Kış Sonu, 1407

Kışın demir parmaklıkları gevşemeye başlamıştı. Karlar, dağların zirvelerine doğru çekilirken, yamaçlardan aşağıya çamurlu dereler akıtıyordu. Güneş, kendini daha cömertçe gösteriyor, toprağın ıslak kokusunu ortaya çıkarıyordu. Kara Yusuf’un adamları için o değişen mevsim, bir umut ışığıydı. Uyguladıkları yıpratma savaşı, meyvelerini veriyordu. Emir Bestam’ın mağrur ordusu, dağların labirentlerinde yavaşlamış, yorulmuş, sayısız küçük pusuda moralini ve gücünü yitirmişti. Zafer, henüz kazanılmamıştı, lakin kokusu artık daha yakından hissediliyordu.
Kara Yusuf’un otağında, beyleriyle yaptığı toplantıda bir özgüven havası esiyordu. Artık kimse düşmanın sayısal üstünlüğünden bahsetmiyor, aksine Bestam’ın ordusunun ne zaman tam bir çöküş yaşayacağını tartışıyordu.
“Gözcülerim, ordunun yarısından fazlasının hasta olduğunu söylüyor beyim,” dedi Tur Ali, bu kez sesinde endişe yerine heyecan vardı. “Yemleri tükenmiş. Atları birer iskelete dönmüş. Bize saldırmak yerine, birbirleriyle ekmek kavgası yapıyorlarmış.”
Bistam Bey, başıyla onayladı. “Doğrudur. Bestam, inadından geri çekilmiyor. Onu bu dağlara biz hapsettik. Şimdi tek yapmamız gereken, sabırla zayıf düşmesini beklemek ve son darbeyi indirmek.”
Kara Yusuf, yerde serili derinin üzerine çizdiği haritayı inceliyordu. Yüzünde memnun bir ifade vardı. Lakin o ifade, otağın perdesini yırtarak içeri dalan, kan ter içindeki bir ulakla birlikte silindi. Ulağın atı, otağın önünde can vermişti. Kendisi ise ayakta zor duruyordu. Yüzü çizikler içindeydi, elbisesi parça parçaydı.
Nefes nefese Kara Yusuf’un önüne yığıldı.
“Beyim… Kötü haber… Çok kötü haber…” diye inledi.
Otağa bir anda ölüm sessizliği çöktü. Kara Yusuf, adamın yanına çömeldi. Ona bir kırba su uzattı. Ulağın titreyen ellerle suyu içmesini bekledi.
“Konuş,” dedi Yusuf’un sesi sakin, lakin çelik gibiydi.
“Beyim… Pir Hüseyin Bey… Amcanızın oğlu…” Ulağın sesi titriyordu. “O, Celayiroğlu Ahmed ile anlaşmış. Bağdat’tan aldığı altınlarla ordu toplamış. Sizin güneydeki obalarınıza, Mardin’e, Musul’a saldırıyor. Size biat eden beyleri ya kendine katılmaya zorluyor ya da kılıçtan geçiriyor. O… İhanet etti.”
Bu sözler, otağın ortasına bir bomba gibi düştü. Beylerin yüzündeki özgüven, yerini şok ve öfkeye bıraktı. Kendi kanlarından biri, en zor zamanda arkadan vurmuştu.
“Alçak!” diye kükredi Tur Ali. “O Timur yaltakçısı! Fırsat kolluyormuş demek ki!”
Bistam Bey’in yüzü, bir taş kadar sertti. “Sultan Ahmed… O Bağdat yılanı… Zindan arkadaşının arkasından iş çevirmiş. Demek ki yemininin bir kıymeti yokmuş.”
Herkes konuşuyor, küfürler ediyor, öfkesini dile getiriyordu. Kara Yusuf ise sessizdi. Ayağa kalktı ve otağın içinde yavaşça yürümeye başladı. Gözleri, haritanın üzerinde, güneydeki topraklarda geziniyordu. Kimse ne düşündüğünü anlayamıyordu. Yüzü, fırtına öncesi bir gökyüzü gibiydi; karanlık, durgun ve tekinsiz.
Birkaç dakika süren o ağır sessizliğin ardından durdu. Beylerine döndü. Sesi, kış rüzgârı kadar soğuk ve keskindi.
“Demek oyunun kuralları değişti. Demek ki düşmanımız yalnızca Timur’un torunları değilmiş. Sultan Ahmed, bana karşı benim kanımı kullanıyor. Zekice… Lakin eksik bir hesap yapmış. Unuttuğu bir şey var: Zayıf bir piyonla, bir şahı mat edemezsin.”
Bistam Bey’e döndü. “Pir Hüseyin’in gücü ne kadardır?”
“Ulağın dediğine göre, topladığı çapulcularla birlikte beş bini geçmez beyim. Lakin arkasında Bağdat’ın hazinesi var.”
Kara Yusuf, bir an düşündü. Önünde korkunç bir ikilem vardı. Arkasını dönüp Pir Hüseyin’in üzerine mi yürümeliydi? Bunu yaparsa, Emir Bestam’ın tuzağından kurtulmasına, ordusunu toparlamasına izin vermiş olurdu. Yoksa Bestam ile olan mücadelesine devam edip, güneydeki yangının büyümesini mi izlemeliydi?
Kararını verdi. Gözlerinde, bir avcının acımasız kararlılığı parlıyordu.
“İki cephede birden savaşacağız. İhanetin kökünü de, kibrin başını da aynı anda ezeceğiz.”
Beyler, şaşkınlıkla ona bakıyordu.
“Bistam,” dedi Yusuf. “Yanına en hızlı bin süvariyi alacaksın. Gece gündüz demeden güneye gideceksin. Pir Hüseyin’le doğrudan bir savaşa girmeyeceksin. Onu yavaşlatacaksın. İkmal yollarını keseceksin, küçük birliklerine baskınlar yapacaksın. Tıpkı bizim Bestam’a yaptığımız gibi. Ona nefes aldırmayacaksın. Onu bir yerde durmaya mecbur edeceksin.”
Sonra diğer beylere döndü. “Biz ise burada kalacağız. Lakin artık beklemeyeceğiz. Emir Bestam’ın ordusu, bir yaralı ayı gibi. Artık onu uzaktan izlemek yok. Yarın şafakla birlikte, son ve en büyük darbeyi indireceğiz. O kibirli komutanın ordusunu, o dar geçitlerde tamamen yok edeceğiz. Bestam’ı bitirdikten sonra, tüm gücümüzle güneye, o hainin üzerine döneceğim. Ve Pir Hüseyin’e, ihanetin bedelinin altınla değil, kanla ödendiğini bizzat öğreteceğim.”
Bu cüretkâr plan, otağın içindeki karamsarlığı yeniden bir savaş arzusuna dönüştürdü. Kara Yusuf, en umutsuz anda bile bir çıkış yolu bulabilen bir liderdi. O, krizi bir fırsata çeviriyordu. İhanetin zehirli oku, onu öldürmemiş, aksine daha da öfkelendirmiş, daha da tehlikeli bir hale getirmişti. Artık iki düşmanı vardı. Ve ikisi için de hazırladığı son, kanlı olacaktı.

Çamura Batan Gurur

Serdar Geçidi, Aynı Zamanlar

Baharın gelişi, Emir Bestam’ın ordusuna umut getirmemiş, aksine sefaletini artırmıştı. Eriyen karlar, dar geçitleri ve kamp kurdukları düzlükleri devasa birer çamur deryasına çevirmişti. Atlar, dizlerine kadar çamura batıyor, arabalar ilerleyemiyordu. Yağan yağmur, askerlerin zırhlarının içine işliyor, ateş yakmayı imkânsız hale getiriyordu. Disiplinli Timur ordusu, şimdi paçavralar içinde, aç ve hasta bir güruha dönüşmüştü.
Emir Bestam, çadırının önünde durmuş, bu içler acısı manzarayı seyrediyordu. Yüzü, öfke ve çaresizlikten kasılmıştı. O, büyük zaferler için yola çıkmıştı. Şimdi ise çamur ve görünmez bir düşmanla savaşıyordu. Her gece, kampın etrafındaki tepelerden gelen oklar, birkaç nöbetçiyi daha alıp götürüyordu. Gündüzleri, yiyecek aramaya çıkan küçük müfrezeler, bir daha geri dönmüyordu. Kara Yusuf, bir hayalet gibiydi. Ortada yoktu, ama varlığı her yerdeydi.
Emir Toktaş, yanına geldi. Yüzü, haftalardır çektiği sıkıntının izlerini taşıyordu.
“Emirim, artık bir karar vermeliyiz. Ordu dağılmak üzere. Geri çekilip, ovada yeniden toparlanmaktan başka çaremiz kalmadı. Aksi halde, o Türkmen kılıç sallamadan, bizi o dağlar ve açlık yok edecek.”
“Geri çekilmek mi?” diye tısladı Bestam. “Asla! Ben, Mirza Ebu Bekir’in huzuruna bir kaçak gibi çıkmam! Ölürüm de geri dönmem!”
“O zaman öleceğiz, emirim,” dedi Toktaş, sesinde ilk defa bir isyan tonu vardı. “Hepimiz o çamurun içinde öleceğiz. Bu bir savaş değil, bir intihardır.”
Tartışmaları, dörtnala kampa gelen bir gözcünün sesiyle kesildi. Gözcü, atından atlayıp Bestam’ın önünde soluk soluğa durdu.
“Emirim! Haberler var! Karakoyunlular… Karakoyunlular kendi aralarında savaşıyor!”
Bestam ve Toktaş, şaşkınlıkla gözcüye baktılar.
“Ne demek o?”
“Güneyden kaçan bir kervancı yakaladık. Dediğine göre, Kara Yusuf’un amcaoğlu Pir Hüseyin, ona isyan etmiş. Bağdat sultanının desteğiyle Yusuf’un topraklarına saldırıyormuş. Bütün bölge karışmış durumda.”
Bu haber, Bestam’ın kararan dünyasına bir güneş gibi doğdu. Yüzündeki çaresizlik, yerini şeytani bir sevince bıraktı. Kahkahalarla gülmeye başladı.
“Demek o yüzden ortada yok! Demek o yüzden bir sıçan gibi saklanıyor! Çünkü kendi itleri onu arkadan ısırmış! Hainler, kendi aralarında birbirlerini yiyor!”
Emir Toktaş’ın yüzünde bir umut belirmişti. “O zaman o fırsat bizimdir, emirim. Yusuf güneyle meşgulken, biz o dağlardan çıkıp ordumuzu toparlayabiliriz.”
“Toparlanmak mı?” dedi Bestam, gözleri vahşi bir ateşle parlıyordu. “Hayır, Toktaş! Şimdi saldırma vaktidir! Düşmanımız bölünmüş, dikkati dağılmış. En zayıf anında. Ordunun kalanını toplayın! Taarruza geçiyoruz! O hayaleti ininde basacağız. Kara Yusuf, iki ateş arasında nasıl yandığını görecek! Bu, Allah’ın bize bir lütfudur!”
Toktaş, bu delice karara itiraz etmek istedi. Ordu, taarruz edecek durumda değildi. Lakin Bestam’ın gözlerindeki o kibirli ve fanatik parıltı, hiçbir itirazı dinlemeyeceğini gösteriyordu. O, durumu yanlış okumuştu. Düşmanının zayıfladığını sanarak, aslında kendi sonuna doğru en hızlı adımı atıyordu. Gururu, aklını tamamen kör etmişti. Ve çamura batan sadece ordusu değil, kendi kibriydi.

Altınla Satın Alınan Sadakat

Mardin Kalesi Önleri, Aynı Zamanlar

Pir Hüseyin Bey, atının üzerinde, Mardin Kalesi’nin heybetli surlarına bakıyordu. Birkaç hafta içinde, dirençle karşılaşmadan pek çok küçük kasabayı ve obayı ele geçirmişti. Kara Yusuf’un kuzeyde sıkışıp kalması, ona güneyde rahatça hareket etme imkânı tanımıştı. Sultan Ahmed’in altınları işe yaramış, etrafına para ve ganimet peşindeki pek çok savaşçıyı toplamıştı. Kendini, gerçek bir hükümdar gibi hissediyordu. Amcasının oğlunun gölgesinde geçen yılların acısını çıkarıyordu.
Kale komutanı, ona biat etmek için dışarı çıkmış, anahtarları sunuyordu. Pir Hüseyin, mağrur bir edayla anahtarları aldı.
“Mardin halkı, doğru olanı seçmiştir. Meşru beylerine sadakat göstermiştir. Kara Yusuf’un gasp ettiği düzen, yeniden tesis edilecektir.”
Akşam, ele geçirdiği kalede kendi adına bir ziyafet verdi. Etrafı, yeni edindiği beyler ve komutanlarla çevriliydi. Şaraplar içiliyor, methiyeler düzülüyordu. Pir Hüseyin, o iltifatların sarhoşluğu içindeydi.
Ancak komutanlarından biri, yaşlı ve tecrübeli bir Türkmen beyi olan İnal Bey, onun yanına yaklaşıp fısıldadı.
“Beyim, zaferiniz kutlu olsun. Lakin tedbiri elden bırakmamak gerek. Kara Yusuf, sıradan bir düşman değildir. Bu sessizliği, yakında kopacak bir fırtınanın habercisi olabilir.”
Pir Hüseyin, şarabından bir yudum alarak küçümseyen bir ifadeyle güldü.
“Korkma İnal Bey. O, kuzeydeki dağlarda Timur’un kurduyla boğuşuyor. İki cephede savaşacak gücü yoktur. O beni bitirene dek, ben tüm Azerbaycan’ı ele geçirmiş olurum. Sultan Ahmed arkamızda oldukça, sırtımız yere gelmez.”
“Sultan Ahmed’in sadakati, Dicle’nin suyu gibidir beyim. Sürekli akar ve yön değiştirir. Bizim gücümüz, kendi kanımızdan, kendi obalarımızdan gelmeliydi. Biz ise şimdi kardeş kanı dökmek için yola çıktık. Bu yolun sonu hayırlı olmayabilir.”
Pir Hüseyin’in yüzü sertleşti.
“Senin gibi korkaklar, zafer kazanamaz, İnal Bey! Benim davam, seninkinden daha büyüktür. Şimdi git ve ziyafetin tadını çıkar. Kararları bana bırak.”
İnal Bey, sessizce geri çekildi. Lakin içindeki şüphe yok olmamıştı. Etrafındaki pek çok savaşçının gözünde de o şüpheyi görüyordu. Onlar, Kara Yusuf’tan korkuyorlardı. Ona saygı duyuyorlardı. Şimdi ise paranın gücüyle, ona karşı kılıç sallıyorlardı. Lakin altınla satın alınan sadakat, çelikten bir kılıç darbesi karşısında ne kadar dayanabilirdi? Pir Hüseyin, zafer sarhoşluğu içinde, altındaki zeminin ne kadar kaygan olduğunun farkında değildi.

İki Ateş Arasındaki Oba

Cizre Ovası, Pazuki Aşireti Kampı, Aynı Zamanlar

Süleyman Bey, Pazuki aşiretinin reisiydi. Yaşlı yüzündeki çizgiler, bozkırın rüzgârı ve güneşinin yanı sıra, onlarca yıllık tecrübenin ve kederin de eseriydi. Obası, Cizre Ovası’nın bereketli topraklarında, yüzlerce çadırdan oluşan büyük bir yerleşim yeriydi. Şimdi o oba, bir kararsızlığın ve korkunun merkezi haline gelmişti.
Bir yanda Kara Yusuf’un çağrısı vardı. Babası Kara Mehmed, Süleyman Bey’in babasının kan kardeşiydi. Aralarında bir tuz-ekmek hakkı, bir sadakat yemini vardı. Diğer yanda ise Pir Hüseyin’in ordusunun tehdidi vardı. Pir Hüseyin’in elçileri gelmiş, obanın derhal kendisine biat etmesini, vergi vermesini ve orduya asker yollamasını istemişti. Aksi takdirde, obanın yakılıp yıkılacağı tehdidini savurmuşlardı.
Süleyman Bey, aşiretin ileri gelenlerini büyük otağında toplamıştı. Ortada yanan ateşin ışığı, endişeli yüzleri aydınlatıyordu.
“Ne yapacağız?” diye sordu genç ve ateşli bir savaşçı. “Kendi kanımıza karşı mı savaşacağız? Pir Hüseyin’in yanında yer alıp, Kara Yusuf’un gazabını mı bekleyeceğiz?”
Başka bir yaşlı adam, daha ihtiyatlı bir sesle konuştu.
“Pir Hüseyin’in ordusu kapımızda. Direnirsek, çocuklarımız, kadınlarımız kılıçtan geçirilir. Obamız talan edilir. Hayatta kalmak için bazen onurumuzu bir kenara koymak gerekir.”
Tartışma alevlendi. Kimi onurdan, kimi hayatta kalmaktan bahsediyordu. Süleyman Bey, sessizce onları dinledi. Herkesin haklı bir tarafı vardı. O, sadece bir savaşçı değil, bir halkın lideriydi. Onların can güvenliğinden sorumluydu.
Sonunda, elini kaldırarak herkesi susturdu.
“İki ateş arasında kaldık,” dedi yorgun bir sesle. “Birini seçersek, diğeri bizi yakacak. Lakin bir yol daha var. Tilkinin yolu.”
Herkes merakla ona baktı.
“Pir Hüseyin’e elçiler göndereceğiz. Biat ettiğimizi, lakin asker toplamak ve vergi hazırlamak için zamana ihtiyacımız olduğunu söyleyeceğiz. Ona küçük bir hediye kervanı yollayıp, oyalayacağız. Aynı anda, en hızlı atlılarımızdan birini, gizli yollardan kuzeye, Kara Yusuf’a göndereceğiz. Durumumuzu anlatacak, ondan bir işaret, bir emir beklediğimizi söyleyecek. Zaman kazanacağız. Fırtına dinene, kimin galip geleceği belli olana dek, ayakta kalmaya çalışacağız. Ne onurumuzu tamamen satacağız, ne de obamızı ateşe atacağız.”
Bu akılcı plan, otağın içindeki gerilimi bir nebze olsun azalttı. Bu, ne kahramanca bir direniş ne de korkakça bir teslimiyetti. Bu, zor zamanlarda hayatta kalmaya çalışan bir halkın bilgeliğiydi. Süleyman Bey, hükümdarların satranç oyununda, bir piyon olmanın ne demek olduğunu iyi biliyordu. Ve piyonların tek bir amacı vardı: Oyunun sonuna kadar tahtada kalabilmek.


Bölüm 5 – Kapan ve Kılıç

Kapanın Çelik Dişleri

Serdar Geçidi, Şafak Vakti, 1407

Şafak, Serdar Geçidi’nin kayalık zirvelerini solgun bir mora boyarken, vadi henüz gecenin gölgeleri altındaydı. Hava, ıslak toprağın ve ezilmiş çam yapraklarının keskin kokusuyla doluydu. Mutlak bir sessizlik vardı. Lakin o sessizlik, gerilmiş bir yay kirişi gibiydi; kopmaya hazır, ölümcül bir gerilimle yüklüydü. Kara Yusuf, bir kaya çıkıntısının üzerinde çömelmiş, aşağıda uzanan çamur deryasına dönmüş geçidi seyrediyordu. Yüzünde haftalardır süren yorgunluğun izleri vardı, ama gözleri bir şahinin gözleriydi; odaklanmış, sabırlı ve avının en küçük hareketini bekleyen bir yırtıcılıkla dolu.
Aşağıda, Emir Bestam’ın ordusunun öncü kolları yavaş yavaş vadiye sızmaya başlamıştı. Onların ilerleyişi, mağrur bir fatihin ilerleyişi değildi. Yorgun, bitkin, çamura bata çıka yürüyen bir hayaletler kafilesine benziyorlardı. Kara Yusuf’un sabırla ördüğü tuzak, mükemmel bir şekilde işlemişti. Kış, açlık ve sürekli taciz, Timur’un kibirli ordusunu bir kâğıt kaplana çevirmişti. Şimdi ise o kaplanı parçalama vaktiydi.
Yanında diz çökmüş olan Tur Ali, fısıldadı. Sesi, heyecandan titriyordu.
“Beyim, hepsi tuzağın içine giriyor. Ne kadar da körler. Tam ortadaki dar boğaza ulaştıklarında işaret verelim mi?”
Kara Yusuf, gözünü vadiden ayırmadan cevap verdi. Sesi, bir fısıltıdan farksız, lakin bir dağ kadar ağırdı.
“Sabır, Tur Ali. Sabır, zaferin anasıdır. Bırak iyice girsinler. Bırak, geri dönemeyeceklerini anladıkları bir noktaya gelsinler. Kurt, avının boğazına tek bir hamlede yapışır. O hamle kusursuz olmalı.”
Zaman, bir buz kütlesi gibi ağır aksak ilerliyordu. Aşağıdaki ordu, yavaş yavaş geçidin en dar ve en savunmasız noktasına yığıldı. Binlerce asker ve at, daracık bir alanda sıkışıp kalmıştı. İşte o an gelmişti.
Kara Yusuf, yerinden kalkmadı. Elini kaldırmadı, bağırmadı. Yanındaki küçük av borusunu dudaklarına götürdü ve tek, uzun, keskin bir ses üfledi. O ses, bir kartal çığlığı gibi vadinin yamaçlarında yankılandı.
Bu, cehennemin kapılarını açan sesti.
O an, geçidin iki yakasındaki yamaçlar, sanki canlanmış gibi hareketlendi. Kayaların ve çalıların arkasına gizlenmiş yüzlerce okçu, aynı anda ayağa kalktı. Gökyüzü, bir anda vızıldayan bir ölüm bulutuyla karardı. Binlerce ok, yaylardan boşalıp aşağıda sıkışıp kalmış olan Timur ordusunun üzerine bir sağanak gibi yağdı.
Aşağıdan yükselen şaşkınlık ve acı dolu çığlıklar, bir anda vadinin sessizliğini paramparça etti. Zırhları delen, etlere saplanan okların sesi, atların korku dolu kişnemelerine karıştı. Düzen diye bir şey kalmamıştı. Askerler, nereye kaçacaklarını bilemeden oradan oraya koşturuyor, birbirlerini eziyorlardı. Çamur, onların en büyük düşmanı olmuştu. Hızla hareket edemiyor, sığınacak bir yer bulamıyorlardı.
İlk ok yağmurunu, ikincisi takip etti. Sonra üçüncüsü… Yamaçlardaki Karakoyunlu okçuları, metodik bir şekilde düşmanı biçiyordu. Kara Yusuf, o kanlı tabloyu ifadesiz bir yüzle izliyordu. Bu, onun adaletiydi. Yurduna giren, halkına zulmeden bir orduya verdiği cevaptı.
Düşman safları tamamen dağıldığında, ok atışı seyrekleşti. Kara Yusuf, borusunu bir kez daha üfledi. Bu seferki ses, daha farklıydı; bir hücum borusuydu.
“Allah! Allah!” naralarıyla, yamaçların arkasında bekleyen Karakoyunlu süvarileri ve piyadeleri, bir çığ gibi vadiye inmeye başladı. En önde, atının üzerinde dimdik duran, elindeki yatağanı şimşek gibi parlayan Kara Yusuf vardı. O, bir komutan gibi geride beklemiyordu. O, savaşın kalbine dalan bir savaşçıydı.
Atını, çamurun ve cesetlerin arasından maharetle sürerek, paniğe kapılmış düşman askerlerinin arasına daldı. Yatağını bir orak gibi sallıyor, önüne çıkanı deviriyordu. Adamları, liderlerinin bu cüretkâr cesaretinden aldıkları güçle, daha da vahşice savaşıyordu. Savaş, artık bir taktik mücadelesi değil, bir boğazlaşmaydı. Çelik çeliğe çarpıyor, kan çamurla birleşip kızıla boyuyordu vadiyi.
Kara Yusuf, gözleriyle tek bir kişiyi arıyordu. Emir Bestam. O kibirli, zalim komutanı. Onun kellesini, o zaferin nişanesi olarak istiyordu. Biliyordu ki, baş kesilmeden, gövde çırpınmaya devam ederdi. Kapanın çelik dişleri kapanmıştı. Şimdi, kılıcın son sözü söyleme vaktiydi.

Çamurdaki Cehennem

Serdar Geçidi, Aynı Anlar

Emir Bestam, atının üzerinde, ordusunun yavaş ilerleyişini öfkeyle izliyordu. Bu lanetli dağlardan bir an önce çıkıp, o Türkmen serserisini açık bir ovada ezmenin hayalini kuruyordu. Pir Hüseyin’in isyan haberi, ona aradığı fırsatı vermişti. Kara Yusuf’un dikkatinin dağıldığını, zayıfladığını düşünüyordu. Bu geçit, onun için zaferin kapısı olacaktı.
Tam o sırada, o tiz boru sesini duydu. Bir an ne olduğunu anlayamadı. Sonra gökyüzüne baktı ve üzerine doğru gelen kara bulutu gördü. O bulutun, binlerce ölümcül ok olduğunu anladığında, her şey için çok geçti.
“Pusu! Kahretsin! Pusu!” diye bağırdı. Lakin sesi, kopan cehennemin gürültüsü içinde kayboldu.
Oklar, askerlerinin üzerine dolu gibi yağıyordu. Yıllardır komuta ettiği, yenilmez sandığı ordusu, bir anda bir hedef tahtasına dönmüştü. Askerler, çığlıklarla yere yığılıyor, atlar şaha kalkıp sahiplerini çamura atıyordu. Emir Bestam’ın beyninde şimşekler çaktı. Kandırılmıştı. Pir Hüseyin’in isyanı, bir yemdi. Kara Yusuf, onu bilerek o tuzağın içine çekmişti.
“Geri çekilin! Geri çekilin!” diye kükredi. Lakin geri çekilmek imkânsızdı. Ordunun arkası, hâlâ geçide girmeye çalışan birliklerle tıkalıydı. Önleri ise ölümle kaplıydı. Sıkışıp kalmışlardı.
Emir Toktaş, kanlar içindeki kolunu tutarak yanına geldi. Yüzünde, bir felaketi görmenin dehşeti vardı.
“Emirim! Mahvolduk! Bizi birer birer avlıyorlar!”
Bestam, kılıcını çekti. Gözleri kan çanağına dönmüştü.
“Savaşın! Korkaklar gibi öleceğinize, savaşarak ölün! Ben Emir Bestam’ım! Bir çapulcuya yenilmem!”
Lakin ordusunda savaşma iradesi kalmamıştı. Canını kurtarma derdine düşen askerler, komutanlarını dinlemiyor, yamaçlara tırmanmaya çalışıyor, lakin kaygan çamurda tutunamayıp aşağı yuvarlanıyorlardı.
Tam o sırada, ikinci boru sesi duyuldu ve yamaçlardan aşağıya doğru koşan Karakoyunlu savaşçılarını gördü. Birer gölge gibiydiler; hızlı, sessiz ve ölümcül. Ve o gölgelerin en önünde, siyah bir atın üzerinde, güneşte parlayan bir kılıçla Kara Yusuf vardı.
Bestam, onu gördü. O nefret ettiği, küçümsediği Türkmen beyini. Bütün felaketinin sorumlusunu. İçindeki bütün korku, yerini kör bir nefrete bıraktı.
“Kara Yusuf!” diye bağırdı. “Gel buraya, alçak! Gel de bir Timur komutanıyla nasıl savaşılır gör!”
Atını, cesetlerin ve yaralıların üzerinden atlatarak, doğrudan Kara Yusuf’a doğru sürdü. Birkaç sadık muhafızı da onu takip etti. Bu, bir intihar saldırısıydı. Lakin gururu, ona başka bir seçenek bırakmıyordu.
İki lider, savaş alanının ortasında karşı karşıya gelmek üzereydi. Etraflarında, dünya yıkılıyordu. Timur’un yenilmez ordusu, çamur ve kan içinde can çekişiyordu. Emir Bestam için, o an, gururunu kurtarmanın tek bir yolu kalmıştı: Düşmanının kanını dökmek ya da kendi kanıyla o çamurlu toprağı sulamak.

Güneydeki Gölgeler

Musul Yolu, Birkaç Gün Sonra

Bistam Bey, atını bir tepenin ardındaki fundalıkta durdurdu. Yanındaki bin süvari, atlarının üzerinde sessizce bekliyordu. Aşağıda, Musul’a doğru giden tozlu yolda, Pir Hüseyin’in gönderdiği bir iaşe kervanı ağır ağır ilerliyordu. Arabalar, un, kuru et ve en önemlisi, askerlerin maaşlarını ödemek için gönderilen birkaç sandık gümüşle doluydu.
Bistam’ın görevi, Kara Yusuf tarafından net bir şekilde verilmişti: Pir Hüseyin ile açık bir savaşa girme, onu oyala, yıprat ve gücünü kırmasına izin verme. Bu kervan, mükemmel bir hedefti.
Yanındaki genç komutanına döndü. “İşaret verildiğinde, okçular araba sürücülerini ve muhafızların atlarını hedef alacak. Atları olmayan süvari, kanatları kırık bir kuştur. Onları paniğe sevk ettikten sonra, biz ineceğiz. Unutmayın, hedefimiz gümüş sandıkları ve erzak. Mümkün olduğunca az kan dökerek, en fazla zararı vereceğiz. Hızlı olmalıyız.”
Komutan başıyla onayladı. Bistam Bey, yola baktı. İçinde bir sıkıntı vardı. Aklı, yüzlerce fersah kuzeyde, Serdar Geçidi’nde savaşan beyindeydi. Kara Yusuf’un, o devasa Timur ordusu karşısında ne yaptığını merak ediyordu. Lakin görev görevdi. Kendi üzerine düşeni yapmalıydı.
Kervan, tam pusu için belirledikleri noktaya geldiğinde, Bistam elini kaldırdı ve hızla indirdi. Yüzlerce ok, vızıldayarak fundalıklardan fırladı. Aşağıda bir anda bir kargaşa başladı. Atlar ve insanlar yere yığıldı. Kervan muhafızları, saldırının nereden geldiğini anlayamadan paniğe kapıldı.
“Şimdi!” diye bağırdı Bistam. Bin atlı, bir sel gibi tepeden aşağıya boşaldı. Şaşkına dönmüş olan muhafızlar, ciddi bir direniş gösteremeden dağıldı. Karakoyunlu süvarileri, doğrudan arabalara yöneldi. Gümüş sandıklarını atlarının terkisine attılar, un çuvallarını yırttılar, su tulumlarını parçaladılar. On dakika içinde her şey bitmişti.
Bistam, geri çekilme emrini verdi. Arkalarında, yan yatan arabalar, dağılmış erzak ve birkaç ceset bırakarak, geldikleri gibi sessizce tepelerin ardında kayboldular.
Bu, büyük bir zafer değildi. Lakin Pir Hüseyin’in ordusuna vurulmuş acı bir darbeydi. Askerleri aç kalacak, paralarını alamayacaklardı. Moralleri bozulacaktı. Bistam, görevini yapmıştı. Şimdi yapması gereken, izini kaybettirip, bir sonraki darbe için yeni bir hedef aramaktı. O, güneydeki gölgeydi. Ve ihanetin üzerine, yavaş yavaş, lakin kararlılıkla çöküyordu.

Dicle’deki Dalgalar

Bağdat, Dicle Sarayı, Haftalar Sonra

Sultan Ahmed Celayir, sarayının bahçesindeki fıskiyenin şırıltısını dinliyordu. Hava ılıktı, etraf çiçek kokuyordu. Lakin sultanın keyfi yerinde değildi. Kuzeyden gelen haberler, hem çelişkili hem de endişe vericiydi. Önce Pir Hüseyin’in başarıları gelmiş, sultanı memnun etmişti. Sonra ise bir sessizlik olmuştu. Serdar Geçidi’ndeki büyük savaşa dair ise yalnızca fısıltılar, kervancı dedikoduları ulaşıyordu.
Veziri Pir Ali, elinde bir tomar kâğıtla huzuruna geldi. Yüzü, her zamankinden daha solgundu.
“Sultanım, Tebriz’den yola çıkan ve yolu uzun sürse de buraya ulaşabilen bir tüccar kafilesiyle görüştüm. Getirdikleri haberler… iyi değil.”
Sultan Ahmed, yerinde doğruldu. “Anlat.”
“Sultanım, tüccarlar, Serdar Geçidi’nde Timur ordusunun büyük bir bozguna uğradığını söylüyorlar. Neredeyse tamamen yok edilmiş. Komutanları Emir Bestam’ın akıbeti meçhul. Kimileri öldü diyor, kimileri esir düştü.”
Sultan Ahmed’in yüzü kireç gibi oldu. Bu, beklediği sonuç değildi. O, iki tarafın da kan kaybedip yıpranmasını, uzun süren bir savaşla güçten düşmesini umuyordu. Kara Yusuf’un, Timur ordusunu bu kadar kesin ve hızlı bir şekilde yok etmesi, bütün dengeyi altüst etmişti.
“Kara Yusuf… O deli Türkmen… Bunu nasıl başardı?” diye mırıldandı.
“Anlatılanlara göre, büyük bir tuzak kurmuş sultanım. Kışı ve coğrafyayı bir silah gibi kullanmış. Bestam’ın kibrini ona karşı çevirmiş.”
Sultan Ahmed, ayağa kalktı ve volta atmaya başladı. Zihninde tehlike çanları çalıyordu. Timur ordusunu ezen bir Kara Yusuf, şimdi tüm gücüyle güneye, Pir Hüseyin’in üzerine yönelecekti. Ve Pir Hüseyin’in, o zafere doymuş, özgüveni tavan yapmış ordu karşısında hiçbir şansı yoktu. Pir Hüseyin düştükten sonra, Yusuf’un bir sonraki hedefi kim olacaktı? Kendisine ihanet ettiğini bildiği, zindan arkadaşı Sultan Ahmed Celayir.
“Pir Hüseyin’e derhal haberci yollayın!” diye emretti. “Mardin’de beklemesin! Geri çekilsin! Daha korunaklı bir yere sığınsın!”
“Çok geç olabilir sultanım,” dedi Pir Ali, üzgün bir sesle. “Bistam Bey’in akınları, Pir Hüseyin’in ordusunu zaten yıpratmış. İkmal yolları kesik. Kara Yusuf üzerine yürüdüğünde, kaçacak gücü bile bulamayabilir.”
Sultan Ahmed, yumruğunu fıskiyenin mermer kenarına vurdu. Kurduğu oyun, elinde patlamıştı. Piyonu, şahı zayıflatmak yerine, şahın önünü açan bir kurbana dönüşmüştü. Şimdi Dicle’nin karşı kıyısında, Bağdat’a bakan gözlerle, yaklaşan fırtınayı hissedebiliyordu. O fırtınanın adı Kara Yusuf’tu. Ve o fırtına, eskisinden çok daha güçlü, çok daha öfkeliydi.

Çarşıdaki Fısıltılar

Tebriz, Kapalı Çarşı, Aynı Zamanlar

Tebriz çarşısında, hayat görünüşte olağan akışında devam ediyordu. Lakin havadaki gerginlik, bir dükkândan diğerine fısıltılarla taşınıyordu. İsfendiyar Ağa, dükkânında yeni dokuduğu bir kilimin desenlerini kontrol ederken, yan komşusu Agop, yine endişeli bir yüzle yanına geldi.
“Duydun mu Ağa? Büyük savaş olmuş.”
İsfendiyar, içini çekerek başını kaldırdı. “Hangi büyük savaş, Agop? Sanki bir tane mi var?”
“Yok, o en büyüğü! Bizim Mirza’nın ordusuyla Kara Yusuf’unki. Serdar Geçidi’nde kapışmışlar.”
Agop, etrafına bakınıp sesini alçalttı. “Diyorlar ki, Mirza’nın ordusundan geriye kimse kalmamış. Hepsini kırmışlar. Komutan Bestam’ı da Kara Yusuf kendi elleriyle…” Agop, eliyle boğazını kesme işareti yaptı.
İsfendiyar Ağa’nın eli, kilimin üzerinde donakaldı. Bu, inanılması güç bir haberdi. Timur’un ordusu, yenilmezdi. Onların böyle bir bozguna uğraması, dünyanın sonunun gelmesi gibi bir şeydi.
“Emin misin, Agop? Bunlar laftan ibaret olmasın?”
“Halep’ten gelen bir kervancı anlattı. O da yolda Musul’dan kaçan birinden duymuş. Ateş olmayan yerden duman çıkmaz, Ağa. Eğer doğruysa… Eğer doğruysa, her şey değişir.”
İsfendiyar Ağa, düşüncelere daldı. Agop haklıydı. Eğer o haber doğruysa, Mirza Ebu Bekir’in Azerbaycan’daki gücü sarsılmış demekti. Otoritesi zayıflayacaktı. Lakin yerine kim gelecekti? Zafer sarhoşu, ordusuyla birlikte yürüyen bir Kara Yusuf mu? Onun yönetimi nasıl olacaktı? Daha mı adil? Daha mı zalim?
Savaş bitmemişti, sadece şekil değiştirmişti. Belirsizlik, tüccarın en büyük düşmanıydı. Bu haberler yüzünden, kervanlar yola çıkmaya korkuyor, mal fiyatları bir inip bir çıkıyordu. İsfendiyar, dükkânının kirasını, vergileri nasıl ödeyeceğini düşünmeye başladı.
O sırada dükkânın önünden bir grup Timurlu askeri geçti. Yüzleri asıktı, aralarında fısıldaşıyorlardı. Normalde mağrur ve dik yürüyen o askerler, şimdi omuzları çökük bir haldeydiler. Belki de dedikodularda bir gerçeklik payı vardı.
İsfendiyar Ağa, yeniden kilimine döndü. Lakin parmakları, renkli ipliklerin arasında değil, geleceğin karanlık düğümleri arasında geziniyordu. Hükümdarlar değişirdi. Ordular kazanır, kaybederdi. Lakin onun gibi sıradan insanlar için, fırtına hiçbir zaman dinmiyordu. Sadece yön değiştiriyordu. Ve şimdi rüzgâr, güneyden, kan kokusu taşıyarak esiyordu.


Bölüm 6 – Kanla Yazılan Hüküm

Savaşın Sessizliği

Serdar Geçidi, Savaştan Hemen Sonra, 1407

Güneş, artık gökyüzünde daha yüksekteydi. Lakin ışıkları, Serdar Geçidi’nin kan ve çamurla yoğrulmuş zeminine ulaşamıyor gibiydi. Savaşın gürültüsü dinmiş, yerini binlerce yaralının iniltisine, ölmekte olan atların acı dolu kişnemelerine ve galiplerin yorgun soluklarına bırakmıştı. Vadi, devasa bir mezbahadan farksızdı. Timur’un yenilmez ordusundan geriye, parçalanmış zırhlar, kırık silahlar ve etrafa saçılmış cesetlerden oluşan bir enkaz kalmıştı.
Kara Yusuf, atından inmiş, savaş alanında yavaş adımlarla yürüyordu. Yüzü, zaferin sevinciyle değil, işini bitirmiş bir avcının soğuk tatminiyle kaplıydı. Çizmeleri, kanla karışık çamura batıp çıkıyordu. Adamları etrafında sessizce hareket ediyor, yaralı yoldaşlarını taşıyor, kullanılabilir silahları ve zırhları topluyordu. Kimse naralar atmıyor, kimse zafer şarkıları söylemiyordu. O an, bir kutlama anı değil, bir muhasebe anıydı. Dökülen kanın ağırlığı, havadaki metal kokusu, herkesin üzerine sinmişti.
Tur Ali, yanına yaklaştı. Yüzünde, gördüğü vahşetin şokuyla karışık bir hayranlık vardı.
“Beyim… Hepsini yok ettik. Bir tanesi bile kaçamadı. Bu… Bu bir destan.”
Kara Yusuf, yerde yatan genç bir Timurlu askerinin cansız yüzüne bakarak cevap verdi.
“Destanlar, şairler tarafından yazılır, Tur Ali. Savaş alanında yazılan tek şey hükümdür. Biz, bugün toprağımıza giren kibire karşı bir hüküm yazdık. Şimdi yapılması gereken, o hükmün mürekkebinin kurumasını beklemeden, bir sonrakini yazmaktır.”
Gözleri, bir grup nökerin sürükleyerek getirdiği esir kafilesine takıldı. Esirlerin en önünde, zırhı parçalanmış, yüzü çamur ve kan içinde, lakin bakışları hâlâ mağrur olan Emir Bestam vardı. Ellerini arkadan bağlamışlardı. Lakin o dimdik duruyor, etrafındaki ölüme ve yenilgiye meydan okuyordu.
Kara Yusuf, adamlarına onu getirmelerini işaret etti. Nökerler, Bestam’ı iteleyerek Yusuf’un önüne getirdiler ve diz çökmeye zorladılar. Bestam, bir an direndi, lakin sırtına yediği bir dipçik darbesiyle çamurun içine çöktü. Başını kaldırdığında, gözleri Kara Yusuf’un gözleriyle buluştu. O gözlerde korku değil, saf bir nefret vardı.
“Demek o bozkır sıçanı, sonunda ininden çıkıp kendini gösterdi,” diye tısladı Bestam.
Kara Yusuf, onun önünde çömeldi. Yüzünde hiçbir ifade yoktu.
“Sıçan, kendi toprağını savunur, Emir. Senin gibi başkasının toprağına göz diken akbabalardan farklı olarak. Sen, büyük bir orduyla, kibrinle geldin. Ordun nerede şimdi, Bestam?”
“Onlar birer kahraman gibi öldü!” diye kükredi Bestam. “Senin gibi pusu kuran, korkakça savaşan bir haydudun elinde değil, savaş alanında! Mirza Ebu Bekir, onların kanını yerde bırakmayacak! Üzerine öyle bir ordu gönderecek ki, o dağlar başınıza yıkılacak!”
Kara Yusuf, yavaşça ayağa kalktı.
“Mirza Ebu Bekir, önce kendi tahtını korumayı düşünsün. Sen, onun kırılan kılıcı oldun. O kılıcın parçalarını toplamakla meşgul olacaktır. Sana gelince… Sana bir seçenek sunulmayacak. Zalimliğinle, masum köylüleri kılıçtan geçirmenle, yaktığın obalarla kendi hükmünü çoktan verdin.”
Bestam, küçümseyen bir ifadeyle güldü. Lakin gülüşü titrek ve zorakiydi.
“Ne yapacaksın? Beni zincire vurup Sultaniye’ye mi yollayacaksın? Mirza’ya bir hediye olarak mı? Bunu yapmaya cesaret edemezsin.”
“Seni hiçbir yere yollamayacağım,” dedi Kara Yusuf, sesinde buz gibi bir ton vardı. Kınından yavaşça yatağanını çekti. Parlak çelik, bulutlu havada solgun bir ışıkla parladı. “Sen, Mirza’na bir mesaj olacaksın. Kellesiz bir mesaj. Ona diyeceksin ki, Karakoyunlu topraklarına ayak basan Timur fidanlarının sonu, kökünden kesilmektir.”
Bestam’ın yüzündeki o kibirli ifade, ilk defa bir anlığına sarsıldı. Gözlerinde, bir anlık bir korku parıltısı belirdi. Lakin hemen toparlandı. Başını dik tuttu.
“Ölümden korkmam ben.”
“Biliyorum,” dedi Kara Yusuf. “Korkunu değil, kibrini öldürmek istiyorum.”
Yatağanını kaldırdı. Savaş alanındaki bütün sesler kesilmişti. Herkes o anı izliyordu. Kılıç, hızlı ve keskin bir vınlamayla aşağı indi. Emir Bestam’ın başı, gövdesinden ayrılarak çamura düştü.
Kara Yusuf, kılıcındaki kanı ölen komutanın cübbesine sildi. Cesedin başında bekleyen nökerlerine döndü.
“Başını bir mızrağın ucuna takın. Bedenini de bir katıra yükleyin. İki askerle birlikte, Sultaniye yoluna bırakın. Geri kalan esirleri ise… Silahlarını ve zırhlarını alın, serbest bırakın. Gidip gördükleri cehennemi anlatsınlar. Korku, en hızlı yayılan haberdir.”
Sonra Bistam Bey’i yanına çağırdı. Bistam, güneydeki görevinden dönmüş, savaşın sonuna yetişmişti. Yüzü yorgun, lakin gözleri parlaktı.
“Güneyde durum nedir?”
“Beyim, planladığımız gibi. Pir Hüseyin’in ikmal yolları kesik. Ordusunda huzursuzluk baş göstermiş. Altınla topladığı adamlar, aç kalınca söylenmeye başlamış. Mardin’de sıkışıp kaldı.”
“Güzel,” dedi Kara Yusuf. Otağına doğru yürümeye başladı. “Orduya söyle. Dinlenmek yok. Yaraları saranlar, ölüleri gömenler işini bitirsin. Güneş batmadan yola çıkıyoruz. Güneye!”
Bistam şaşırdı. “Beyim, ordu yorgun. Birkaç gün dinlensek…”
Kara Yusuf durdu ve ona döndü. Bakışları o kadar keskindi ki Bistam sustu.
“Yılanın bir başını ezdik. Lakin aynı yılanın gövdesinde başka bir baş daha çıktı. Kendi kanımızdan bir baş. İhanet, yorgunluk dinlemez, Bistam. O temizlenmeden, bize rahat uyku yoktur. Pir Hüseyin, benim zaferimin sarhoşluğunu yaşayamayacak. O, benim öfkemin ayazını hissedecek. Yürüyüşe geçin!”
Emir kesindi. Karakoyunlu ordusu, tarihin en büyük zaferlerinden birini kazandıktan sonra, kutlama yapmadan, dinlenmeden, yeni ve daha acı bir hedefe doğru, kendi kardeşlerinin üzerine yürümeye hazırlanıyordu.

Altınların Eriyişi

Mardin Kalesi, Aynı Zamanlar

Mardin Kalesi’nde kurulan ziyafet sofraları, birkaç gündür devam ediyordu. Pir Hüseyin, zaferinin ve yeni kazandığı gücün tadını çıkarıyordu. Etrafı, ona bağlılık yemini eden beylerle, şarap ve güzel sözlerle çevriliydi. Kendini, Azerbaycan’ın gelecekteki hükümdarı olarak görüyordu. Kuzeyden gelen haberler can sıkıcıydı; Bistam Bey’in akınları, ordusunun moralini bozuyordu. Lakin Pir Hüseyin, o sorunu küçümsüyordu. Nasıl olsa Kara Yusuf, Timur ordusuyla meşguldü. O bataklıktan çıkması aylar sürerdi. O zamana kadar kendisi, güneydeki bütün toprakları ele geçirmiş olurdu.
Ziyafetin en coşkulu anında, salonun kapıları gürültüyle açıldı. İçeriye giren, atından yeni inmiş, üstü başı toz içinde, yüzü dehşetle kasılmış bir ulaktı. Dizlerinin üzerine çöküp, nefes nefese konuşmaya çalıştı.
“Beyim… Felaket…”
Salondaki müzik sustu. Herkesin bakışları, yerdeki ulağa çevrildi. Pir Hüseyin’in keyfi kaçmıştı.
“Ne felaketi? Bistam yine bir kervanı mı vurdu? Bu mudur felaketin?”
“Hayır beyim… Daha kötüsü… Serdar Geçidi… Emir Bestam’ın ordusu… Tamamen yok oldu!”
Bu sözler, salona bir buz kütlesi gibi düştü. Pir Hüseyin, elindeki kadehi düşürdü. Kırmızı şarap, taş zemine bir kan lekesi gibi yayıldı.
“Ne… Ne diyorsun sen? Yalan söylüyorsun! Timur’un ordusu yenilmez!”
“Yalan değil beyim!” diye haykırdı ulak. “Gözlerimle gördüm! Savaştan kaçabilen birkaç kişiden dinledim! Kara Yusuf, onları bir kapana kıstırmış. Hepsini kılıçtan geçirmiş. Emir Bestam’ı… Kendi elleriyle öldürmüş!”
Salonda ölüm sessizliği hâkimdi. Az önce Pir Hüseyin’e methiyeler düzen beylerin yüzü, şimdi bembeyazdı. Birbirlerine korku dolu gözlerle bakıyorlardı. Altınla satın aldıkları beyliklerinin, aslında bir idam fermanı olduğunu anlamaya başlamışlardı.
İnal Bey, oturduğu yerden yavaşça ayağa kalktı. Yüzünde, acı bir tebessüm vardı.
“Fırtına geliyor, demiştik beyim. Sen ise bize ziyafetin tadını çıkarmamızı söyledin. Şimdi o fırtına, kapımıza dayandı.”
Pir Hüseyin, titreyen elleriyle masadan destek aldı. Beyni çalışmıyordu. Kara Yusuf… Zafer kazanmıştı. Ve şimdi… Şimdi kendisine geliyordu. O acımasız, kinci amcaoğlu, ihaneti asla affetmeyecekti.
“Orduyu… Orduyu toplayın!” diye kekeledi. “Surları güçlendirin! Savunmaya hazırlanıyoruz!”
Lakin emrini yerine getirecek kimse kalmamıştı. Beyler, birer birer sessizce salondan süzülmeye başladılar. Altınla satın alınan sadakat, ölüm korkusu karşısında bir anda erimişti. Onlar, batan bir gemideydiler ve kaptanlarıyla birlikte boğulmaya niyetleri yoktu.
Pir Hüseyin, salonun ortasında yapayalnız kaldı. Etrafında, yarım kalmış yemekler, devrilmiş kadehler ve birkaç sadık muhafızı vardı. Sultan Ahmed’in vaatleri, altınları, hepsi birer hiçti şimdi. O, Kara Yusuf’un öfkesiyle tek başına yüzleşmek zorundaydı. Korku, iliklerine kadar işliyordu.

Kırılan Taht

Sultaniye, Mirza Ebu Bekir’in Sarayı, Haftalar Sonra

Sultaniye’deki saray, yasa bürünmüştü. Lakin o yas, samimi bir kederden çok, korku ve utancın bir yansımasıydı. Cihan Fatihi Emir Timur’un torunu Mirza Ebu Bekir, divanhanede, tahtında bir heykel gibi oturuyordu. Yüzü, öfke ve aşağılanmanın korkunç bir maskesiyle kaplıydı. Önünde, Serdar Geçidi felaketinden sağ kurtulmayı başaran birkaç subay, titreyerek olanları anlatıyordu.
Anlattıkları her detay, Ebu Bekir’in yüzündeki kasları daha da geriyordu. Ordusunun yok oluşu, en güvendiği komutanının başının kesilip bir mızrağa takılması… Bu, sadece bir askeri yenilgi değildi. Bu, Timur hanedanının onuruna indirilmiş ağır bir darbeydi.
“Demek bir avuç çapulcu, benim ordumu yok etti, öyle mi?” diye kükredi Ebu Bekir. Sesi, divanhanenin duvarlarında yankılandı. “Nasıl olur? Nasıl cüret ederler?”
Kimse cevap veremedi. Ebu Bekir, öfkesini kusacak birini arıyordu. Lakin baş sorumlu, Emir Bestam, artık ölüydü.
Veziri, Emir Rüstem, her zamanki ihtiyatıyla söze girdi.
“Mirzam, olan olmuştur. Şimdi yas tutma değil, hasarı onarma vaktidir. Kara Yusuf, o zaferle birlikte gücüne güç kattı. Şimdi de kendi içindeki haini, Pir Hüseyin’i temizlemek için güneye yürüyor. Onu da yok ettiğinde, gözünü yeniden Tebriz’e dikecektir. Yeni bir ordu toplamalı, Horasan’daki amcanız Şahruh’tan yardım istemeliyiz.”
“Yardım mı?” diye bağırdı Ebu Bekir. “Amcamdan yardım istemek, ona zayıflığımı itiraf etmektir! O, bana yardım etmek yerine, tahtıma göz diker! Asla!”
Ebu Bekir, tahtından fırladı. Divanhanede volta atmaya başladı. Beyni, bir çözüm arıyordu. Lakin bulduğu tek şey, öfke ve çaresizlikti.
“Kara Yusuf… O yılanın başını zamanında ezmeliydim. Şimdi bir ejderhaya dönüştü. Lakin her ejderhanın bir zayıf noktası vardır. Onu bulacağım. Onu kendi kanında boğacağım.”
Vezirine döndü. Gözlerinde yeni bir planın soğuk parıltısı vardı.
“Bağdat’a elçiler gönderin. Sultan Ahmed Celayir’e. Deyin ki, ortak bir düşmanımız var. O Türkmen, ikimiz için de bir tehdit. Bırakalım aramızdaki eski husumetleri. Ona karşı birleşelim. Ben doğudan, o güneyden saldırırsa, onu iki ateş arasında bırakıp yok edebiliriz.”
Emir Rüstem, bu plandan şüphe duyuyordu. “Mirzam, Sultan Ahmed güvenilmez biridir. Kendi çıkarı için her an taraf değiştirebilir. Pir Hüseyin’i desteklediği gibi, şimdi de bize ihanet edebilir.”
“Biliyorum,” dedi Ebu Bekir, dişlerinin arasından. “Ona güvenmiyorum. Lakin onu kullanabilirim. Bırakalım o, Yusuf’u oyalasın. Bize zaman kazandırsın. Ben o sırada ordumu toplayıp, asıl darbeyi vuracağım. Tebriz’i, bir çobanın eline bırakmayacağım. Asla!”
Mirza Ebu Bekir, kırılan tahtını onarmak için yeni entrikalar peşindeydi. Lakin bilmiyordu ki, Serdar Geçidi’ndeki yenilgi, sadece bir orduyu değil, onun Azerbaycan’daki otoritesini de temelinden sarsmıştı. Ve sarsılan temellerin üzerine, yeni bir saray inşa etmek zordu.

Dicle’nin Üzerindeki Korku

Bağdat, Dicle Sarayı, Aynı Zamanlar

“Sultanım, Kara Yusuf, Pir Hüseyin’i Mardin’de kuşatmış. Pir Hüseyin’in ordusu dağılmış. Kalenin düşmesi an meselesi.”
Vezir Pir Ali’nin getirdiği haber, Sultan Ahmed Celayir’in has odasındaki havayı daha da ağırlaştırdı. Sultan, Dicle’ye bakan pencerenin önünde duruyordu. Sırtı vezire dönüktü.
“Demek beklenen son yaklaştı,” diye mırıldandı. Sesinde, yenilgiyi kabullenmiş bir yorgunluk vardı.
“Sultanım, bir karar vermeliyiz. Kara Yusuf, Pir Hüseyin’i yok ettikten sonra, ona kimin yardım ettiğini unutmayacaktır. Yüzünü Bağdat’a çevirmesi kaçınılmazdır.”
Sultan Ahmed, yavaşça döndü. Yüzünde, haftalardır süren uykusuzluğun ve endişenin izleri vardı.
“Ne yapabiliriz ki, Pir Ali? Ordumuz, onun zafer sarhoşu ordusuyla baş edemez. O, Timur’un devasa ordusunu yok etti. Biz kimiz ki?”
“Belki de diplomasi, kılıçtan daha keskin olabilir sultanım. Ona bir elçi heyeti gönderelim. Pahalı hediyelerle… Zaferini kutladığımızı, Timurilere karşı kazandığı o büyük zaferden ötürü minnettar olduğumuzu bildirelim. Pir Hüseyin’in ise kendi hırsının kurbanı olduğunu, bizim onu yalnızca uyardığımızı, lakin dinlemediğini söyleyelim.”
Sultan Ahmed, acı bir şekilde güldü. “Yusuf, aptal değildir, Pir Ali. O yalanlara inanmaz. O, Mısır zindanından beri benim ne kadar güvenilmez olduğumu bilir.”
Bir an sessizlik oldu. Sultan Ahmed, sedire çöktü. Başını ellerinin arasına aldı. O mağrur, entrikacı hükümdar, şimdi çaresiz bir adamdı.
“Yine de denemekten başka çaremiz yok,” dedi sonunda, başını kaldırarak. “En iyi hatipleri, en değerli hediyeleri hazırlayın. İpekler, mücevherler, Arap atları… Cömertliğimizle gözünü boyamaya çalışalım. Ona, dostluğumuzu hatırlatalım. Zindan günlerini… Etttiğimiz yemini…”
Son kelimeyi söylerken sesi kısıldı. O yemini, ilk bozan kendisi olmuştu. Şimdi ise aynı yemine sığınmaya çalışıyordu.
“Aynı zamanda,” diye ekledi, gözlerinde kurnaz bir pırıltı belirerek. “Sultaniye’ye de bir haberci yollayın. Gizlice… Mirza Ebu Bekir’in ittifak teklifini dinlemeye hazır olduğumuzu bildirin. Bir kapıyı kapatırken, diğerini aralık bırakmakta fayda vardır.”
Pir Ali, sultanının bu iki yüzlü siyaseti karşısında bir şey demedi. Sadece başını eğdi. Sultan Ahmed, batan bir gemide, hem doğuya hem batıya aynı anda kürek çekerek kurtulmaya çalışıyordu. Lakin bilmiyordu ki, geminin ortasında açılan deliği, yani Kara Yusuf’un öfkesini, hiçbir kürek kapatamazdı. Korku, Dicle’nin sularına bir zehir gibi yayılıyordu.


Bölüm 7 – Akraba Kanıyla Sınanan Toprak

Hainin Surları

Mardin Kalesi Önü, Bahar Başı, 1407

Güneşin ilk ışıkları, Mezopotamya ovasının üzerine altın bir toz gibi serpilirken, Mardin Kalesi’ni bir kartal yuvası gibi tünediği kayalık tepenin üzerinde karanlık bir siluet olarak bırakıyordu. Kale, insanoğlunun taşa vurduğu inatçı bir mühür gibiydi; fethedilmesi zor, meydan okuyan bir heybete sahipti. Aşağıda uzanan ovada ise başka bir güç, hareket halindeki bir çelik ve irade denizi, sessizce kaleye doğru yaklaşıyordu. Kara Yusuf’un ordusu, Serdar Geçidi’ndeki zaferin yorgunluğunu henüz üzerinden atamamış, lakin o zaferin getirdiği sarsılmaz özgüvenle zırhlanmıştı.
Kara Yusuf, ordusunun önünde, siyah atının üzerinde ilerliyordu. Yüzü, bir haftalık aralıksız yürüyüşün tozuyla kaplıydı. Gözleri ise ne ovayı ne de gökyüzünü görüyordu. Bakışları, o yüksekteki kaleye, içinde saklanan amcaoğluna kilitlenmişti. O bakışlarda ne bir tereddüt ne de bir acıma vardı. Yalnızca, tamamlanması gereken bir görevin, temizlenmesi gereken bir ihanetin soğuk kararlılığı okunuyordu.
Yanında at süren Bistam Bey, kalenin sarp yamaçlarını ve yüksek burçlarını süzüyordu.
“Beyim, kale pek sarp. Doğrudan bir saldırı bize çok kayba mal olur. Surları güçlü, savunması kolay.”
Kara Yusuf, gözünü kaleden ayırmadan cevap verdi. Sesi, sabah ayazı kadar keskindi.
“Mancınık kurmayacağız, Bistam. Merdiven dayamayacağız. Bizim kuşatma silahımız, sabır olacak. Açlık, en güçlü surları bile kemiren bir kurttur. O kurt, şimdi o kalenin içine girecek.”
Ordusuna, kaleyi tamamen çevreleyecek şekilde geniş bir halka halinde kamp kurma emri verdi. Çadırlar kurulmaya, ateşler yakılmaya başlandı. Karakoyunlu ordusu, bir avın etrafını saran kurt sürüsü gibi, Mardin’i dünyadan tecrit etti. Kaleye giden tüm yollar, tüm patikalar tutuldu. Bir kuşun bile uçmasına izin verilmeyecekti.
Kara Yusuf, kendi otağının kurulduğu tepeden, aşağıdaki kuşatma halkasını ve yukarıdaki kaleyi seyrediyordu. Aklında Mısır zindanları vardı. Orada, dört duvar arasında beklerken sabrı öğrenmişti. Düşmanının zihnini okumayı, onun en zayıf anını kollamayı öğrenmişti. Pir Hüseyin’in en büyük zayıflığı, hırsı ve korkaklığıydı. Hırsı onu o kaleye sokmuştu, korkaklığı ise onu oradan çıkaramayacaktı.
“Bana, Pir Hüseyin’in yanında durup sonra bize sığınan beylerden birini getirin,” diye emretti.
Az sonra, huzuruna getirilen bey, korkudan titriyordu. Kara Yusuf’un önünde diz çöktü.
“Pir Hüseyin’in kaledeki gücü nedir? Ne kadar adamı, ne kadar erzağı var?”
Adam, kekeleyerek cevap verdi. “Beyim, yanında en fazla bin kadar sadık adamı kaldı. Diğerleri, sizin zafer haberiniz gelince kaçtılar. Erzakları ise… Belki bir ay yetmez. Halk da huzursuz. Sizin adaletinizi bekliyorlar.”
Kara Yusuf, adamın gitmesini işaret etti. İçindeki öfke, bir volkan gibiydi, lakin yüzeyi bir buz dağı kadar sakindi. Adalet… Halk ondan adalet bekliyordu. Pir Hüseyin’e vereceği ceza, sadece bir akrabanın cezalandırılması olmayacaktı. O ceza, gelecekteki tüm hainlere bir ibret, tüm dostlara ise bir güvence olmalıydı. Karakoyunlu sancağı altında ihanete yer olmadığını, kan bağının bile sadakatsizliği örtemeyeceğini herkes görmeliydi.
Güneş yükselip kalenin taş duvarlarını aydınlatırken, Kara Yusuf, kararını verdi. Bu kuşatma, uzun ve sessiz olacaktı. Bırakacaktı ki içerideki korku, şüphe ve açlık, kılıçların yapacağından daha fazlasını yapsın. Pir Hüseyin, kılıçla değil, kendi ihanetinin ağırlığı altında ezilerek ölecekti.

Kafesteki Korku

Mardin Kalesi, İçinde, Aynı Zamanlar

Mardin Kalesi’nin içindeki hayat, bir gecede durmuştu. Dar sokaklardaki olağan kalabalık ve canlılık, yerini fısıltılarla konuşan, korku dolu gözlerle birbirini süzen insanların tedirgin sessizliğine bırakmıştı. Çarşıdaki dükkânların çoğu kepenk indirmişti. Aşağıdaki ovayı dolduran o sayısız çadır ve yanan ateşler, geceleri kalenin üzerine vuran uğursuz bir parıltı, gündüzleri ise sürekli bir tehdit oluşturuyordu.
Pir Hüseyin, sarayının en yüksek burcundan, o korkunç manzarayı izliyordu. Elleri titriyordu. O mağrur, kendine güvenen bey gitmiş, yerine köşeye sıkışmış, çaresiz bir adam gelmişti. Kara Yusuf’un ordusu, bir okyanus gibiydi. O okyanusun ortasında, kendisi küçük bir adada mahsur kalmıştı.
“Ne yapıyor?” diye sordu yanında duran son sadık komutanı İnal Bey’e. “Neden saldırmıyor? Neyi bekliyor?”
İnal Bey’in yaşlı yüzü, bir bilgenin yorgunluğunu taşıyordu.
“Sizin çökmenizi bekliyor beyim. Bizim içimizden çökmemizi. Açlığın ve korkunun, onun kılıçlarından daha iyi iş yapacağını biliyor. O, avını yormayı sever.”
“Sultan Ahmed… Bağdat’tan yardım gelmeli,” diye mırıldandı Pir Hüseyin. Lakin sesi, kendi kendine bile inandırıcı gelmiyordu. “Bana söz verdi. Altınlar yolladı…”
“Bağdat’ın altınları, sizi o tuzağa çekmek içindi beyim. Şimdi o, kendi başının derdinde. Kara Yusuf’un öfkesinden korunmak için size yolladığı elçileri, şimdi de Yusuf’un otağına yollamıştır. Emin olabilirsiniz.”
Pir Hüseyin, öfke ve çaresizlikle bağırdı. “Hainler! Hepsi hain!” Yumruklarını burcun taş duvarlarına vurdu. Parmak boğumları kanıyordu, fakat acıyı hissetmiyordu. İçindeki acı, çok daha büyüktü.
Kaledeki durum, her geçen gün kötüye gidiyordu. Su kaynakları sınırlıydı. Tahıl ambarları, Pir Hüseyin’in ordusunu beslemek için zaten epey boşaltılmıştı. Şimdi halk, askerlerle yiyecek kavgasına girmeye başlamıştı. Geceleri, surların dibinden, Kara Yusuf’un adamlarının yaktığı ateşlerin etrafından gelen türkü sesleri, kahkahalar duyuluyordu. O sesler, içerideki aç ve umutsuz insanlar için birer işkenceydi.
Pir Hüseyin, giderek daha çok paranoyaklaşıyordu. En sadık adamlarından bile şüphelenir olmuştu. Kendi muhafızlarının, onu gece yatağında öldürüp, kellesini Yusuf’a teslim ederek canlarını kurtarmayı planladıklarını düşünüyordu. Odasından çıkmıyor, yemeğini önce başkasına tattırmadan yemiyordu.
Bir akşam, İnal Bey yine yanına geldi.
“Beyim, halk galeyana gelmek üzere. Askerlerin bir kısmı, artık savaşmak istemiyor. Bir karar vermelisiniz. Ya bir huruç harekâtı deneyip, onurumuzla ölürüz ya da…”
“Ya da ne?” diye bağırdı Pir Hüseyin. “Teslim mi olayım? Yalvarayım mı? O amcaoğlumun ayaklarına mı kapanayım? Asla!”
“O zaman öleceğiz beyim,” dedi İnal Bey, sakince. “Açlıktan, hastalıktan ya da birbirimizi yiyerek. Sizin hırsınız, hepimizin mezarı oldu.”
İnal Bey’in bu dürüst sözleri, Pir Hüseyin’in son direncini de kırdı. Burcun zeminine çöktü ve hıçkırarak ağlamaya başladı. O mağrur bey, şimdi korku içinde titreyen küçük bir çocuk gibiydi. Kafesteki korku, onu yavaş yavaş yutuyordu. Ve o kafesin demir parmaklıklarını, kendi elleriyle örmüştü.

Otağdaki Bekleyiş

Karakoyunlu Ana Karargâhı, Mardin’e Yakın, Aynı Zamanlar

Kara Yusuf’un savaş otağı, cephenin en önündeydi. Lakin birkaç fersah geride, daha korunaklı bir vadide, Karakoyunlu obasının kalbi atıyordu. Burası, kadınların, çocukların ve yaşlıların bulunduğu, savaşın gürültüsünden uzakta, lakin gerilimini hisseden bir dünyaydı.
Kara Yusuf’un hatunu, otağının önünde, yere serilmiş bir kilimin üzerinde oturmuş, küçük oğlu Pirbudak’ın oyununu izliyordu. Pirbudak, yedi yaşlarındaydı. Babasının kopyasıydı; kara gözleri, inatçı bir çenesi vardı. Elindeki tahta kılıcı, hayali düşmanlara savuruyor, babasının zafer naralarını taklit ediyordu.
Hatun, oğlunu izlerken yüzünde hem gurur hem de bir hüzün vardı. Oğlu, bir savaşçının oğlu olarak büyüyordu. Kılıç sesleri, onun ninnisi olmuştu. Lakin o, oğlunun farklı bir kaderi olmasını dilerdi. Savaşsız, kansız, daha huzurlu bir kader.
Yaşlı bir hizmetkâr kadın, yanına gelip bir tas ayran uzattı.
“Beyimiz, yine büyük bir zafere yürüyor, hatunum. Allah kılıcını keskin eylesin.”
Hatun, ayrandan bir yudum aldı.
“Yürüyor,” dedi sessizce. “Fakat bu seferki düşman, yabancı değil. Düşman, kendi kanından. Akraba kanıyla sulanan toprağın bereketi olmaz derlerdi büyüklerimiz. O kan, topraktan zor çıkar.”
Yaşlı kadın, içini çekti. “Haklısın hatunum. Lakin beyimizin başka çaresi var mıydı? İhanetin affı olur mu? O affederse, yarın bir başkası aynı cüreti gösterir. Devlet olmak, bazen acımasız olmayı gerektirir.”
“Devlet…” diye fısıldadı Hatun. O kelime, ona ağır geliyordu. Onlar göçebeydi. Onların devleti, çadırları, atları ve aileleriydi. Şimdi ise kocası, şehirler fetheden, tahtlar deviren bir hükümdar oluyordu. O değişim, Yusuf’u da değiştiriyor muydu? O eski, şakacı, sevgi dolu adam, o soğuk ve mesafeli hükümdarın zırhı altında kayboluyor muydu?
Pirbudak, oyununu bırakıp annesinin dizinin dibine koştu.
“Anne, babam ne zaman gelecek? Mardin Kalesi’ni de alınca, bana gerçek bir kılıç alacak mı?”
Hatun, oğlunun saçlarını okşadı. Gözleri dolmuştu.
“Alacak elbet, aslanım. Baban, sana istediğin her şeyi alır. Yeter ki o, sağ salim dönsün.”
Lakin içinden biliyordu ki, kocası o savaştan dönse bile, ruhunun bir parçası o savaş alanında kalacaktı. Kendi kanından birinin canını almak, bir hükümdarı daha güçlü yapabilirdi, lakin bir insanı daha yalnız yapardı. O, otağındaki o sessiz bekleyiş içinde, kocasının sadece topraklar için değil, ruhu için de savaştığını hissediyordu.

Yılanın Dili

Kara Yusuf’un Karargâhı, Mardin Önleri, Aynı Zamanlar

Bağdat’tan gelen elçilik heyeti, Kara Yusuf’un karargâhına ulaştığında, görkemli bir görüntü sergiliyordu. Katırların sırtında ipek balyaları, sandıklar içinde mücevherler ve altın eşyalar vardı. En önde ise Sultan Ahmed’in en güvendiği diplomatı, yaşlı ve kurnaz Hace Salih, safkan bir Arap atının üzerinde ilerliyordu. Getirdikleri hediyelerle, Kara Yusuf’un öfkesini yatıştırabileceklerini, hafızasını silebileceklerini umuyorlardı.
Kara Yusuf’un otağına alındıklarında, Hace Salih, içeriye sinmiş olan gücün ve gerilimin ağırlığı altında ezildiğini hissetti. Otağ, süslü değildi. Bir savaşçının otağıydı. Lakin ortada, bir postun üzerinde oturan Kara Yusuf’un varlığı, en süslü saraydan daha heybetli bir atmosfer yaratıyordu.
Hace Salih ve yanındakiler, yerlere kadar eğilerek selam verdiler.
“Yüce Emir, büyük fatih! Sultanımız, efendimiz Sultan Ahmed Celayir, size en kalbi selamlarını ve tebriklerini yolladı. Timur’un zalim ordusuna karşı kazandığınız o şanlı zafer, sadece Karakoyunlu yurdunu değil, tüm Mezopotamya’yı bir beladan kurtarmıştır. Sultanımız, sizinle duyduğu gururu ve dostluğunu ifade etmek için, bizleri o mütevazı hediyelerle huzurunuza gönderdi.”
Konuşurken, göz ucuyla Kara Yusuf’un tepkisini ölçmeye çalışıyordu. Lakin Yusuf’un yüzü, bir kaya gibi ifadesizdi.
Hace Salih, konuşmasına devam etti. En zor kısma gelmişti.
“Sultanımız, şu Mardin surları ardındaki hadsiz Pir Hüseyin’in ihanetini de büyük bir üzüntüyle öğrenmiştir. O nankör, sultanımızın iyi niyetini suistimal etmiş, kendisini desteklediğimize dair yalanlar uydurarak sizi arkadan vurmaya cüret etmiştir. Sultanımız, o hainin hak ettiği cezayı bulacağından şüphe duymamaktadır.”
Bu ustaca söylenmiş yalanlar, otağın sessizliğinde asılı kaldı. Kara Yusuf, bir süre hiç konuşmadı. Sadece, Hace Salih’in gözlerinin içine baktı. O bakışlar, yaşlı diplomatın içini okuyor, ruhunun en karanlık köşelerini görüyordu. Hace Salih, ömründe ilk defa kendini bu kadar çıplak ve çaresiz hissetti.
Sonunda Kara Yusuf konuştu. Sesi, sakin, lakin her kelimesi birer damla zehir gibiydi.
“Hediyeleri kabulümdür. Cömertlik, büyük sultanlara yakışır. Dostum Sultan Ahmed’e selamımı söyleyin. Deyin ki, Yusuf, Mısır zindanlarındaki dostluğunu unutmadı. Orada, karanlıkta, birbirimize verdiğimiz sözleri de unutmadı.”
Bir an duraksadı. Otağın içindeki herkes, nefesini tutmuştu.
“Deyin ki ona… Dostumun eli temizdir, bilirim. Lakin bazen, insanın eli farkında olmadan çamura bulanır. Dicle’nin suyu berraktır. O berrak suyu, çamurlu ellerle bulandırmamak gerek. Ben, yakında o çamuru temizleyeceğim. Sonra da Bağdat’a, dostumu ziyarete gelmeyi düşünürüm. Zindandaki anıları yâd ederiz.”
Bu sözlerin taşıdığı örtülü tehdit, otağın içindeki havayı dondurdu. Hace Salih’in rengi atmıştı. Kara Yusuf, ona her şeyi bildiğini, oyununu gördüğünü söylüyordu. Üstelik bunu, en kibar, en diplomatik dille yapıyordu. O, artık sadece bir bozkır savaşçısı değil, aynı zamanda kelimeleri bir kılıç gibi kullanabilen bir hükümdardı.
Hace Salih ve heyeti, otağdan ayrılırken dizleri titriyordu. Getirdikleri hediyeler, bir barış anlaşması değil, sadece kendilerine biraz zaman satın alan bir kefaret olmuştu. Bağdat’a döndüğünde sultanına anlatacağı tek bir şey vardı: Fırtına, önce Mardin’i, sonra da Bağdat’ı vuracaktı. Ve o fırtınadan kaçış yoktu.


Bölüm 8 – Adaletin Kılıcı

Açlığın Kırdığı Kapılar

Mardin Kalesi, Kuşatmanın Kırkıncı Günü, 1407

Kırk gün. Kırk ebediyet. Mardin Kalesi için zaman, artık güneşin doğuşuyla batışıyla değil, mideye vuran açlık sancılarıyla ölçülüyordu. Bir zamanların hareketli çarşısı, şimdi kemikleri sayılan köpeklerin ve umutsuz insanların gezindiği bir hayalet mekânına dönmüştü. Ambarlardaki son tahıl taneleri, Pir Hüseyin’in muhafızlarına ayrılmış, halk ise otları ve ağaç kabuklarını kaynatmaya başlamıştı. Çocukların ağlamaları, geceleri surların içinde bir matem müziği gibi yankılanıyor, annelerin boş göğüslerinde son buluyordu.
Aşağıdaki ovada ise hayat vardı. Karakoyunlu kampının ateşleri her gece yanıyor, oradan gelen et kokusu, rüzgârla birlikte kaledekilerin burunlarına bir işkence gibi doluyordu. Kara Yusuf, sabırla bekliyordu. Kalesini, kılıçla değil, açlığın görünmez elleriyle boğuyordu.
İnal Bey, kaledeki küçük sarayın avlusunda, bir grup şehir ileri geleni ve rütbesi sökülmüş askerle gizlice toplanmıştı. Yüzleri, açlıktan ve uykusuzluktan çökmüş, göz çukurları kararmıştı. Lakin gözlerinde, çaresizliğin doğurduğu son bir kararlılık ışığı parlıyordu.
“Daha fazla bekleyemeyiz,” dedi yaşlı bir dokumacı ustası. Sesi, hırıltılı bir fısıltıydı. “Çocuklarımız gözümüzün önünde eriyip gidiyor. O korkak, kendini sarayına kapatmış, bizim ölmemizi bekliyor. Bu onursuzlukla ölmektense, bir şey yapmalıyız.”
Genç bir subay, öfkeyle konuştu. “Pir Hüseyin, bizim beyimiz değildir. O, bizi kendi hırsı için ölüme terk eden bir haindir. Kara Yusuf Bey, bizim asıl beyimizdir. O, Timur’a boyun eğmedi. Yurdunu geri almak için savaşıyor. Adaleti ondan istemeliyiz.”
İnal Bey, hepsini dinledi. O da aynı şeyleri düşünüyordu. Onuru, bir beyine ihanet etmesine engel oluyordu. Lakin o bey, kendi halkına ve askerlerine çoktan ihanet etmişti. Onun sorumluluğu, artık Pir Hüseyin’e değil, açlıktan ölen o masum insanlaraydı.
“Bir planımız var,” dedi İnal Bey, sesini alçaltarak. “Gece yarısı, Pir Hüseyin’in sarayını basacağız. Onu canlı yakalayacağız. Ardından, şafakla birlikte, ana kapının burcuna beyaz bir bayrak çekip, kapıları kendimiz açacağız. Kara Yusuf’a, haini teslim ettiğimizi ve şehrin adaletine sığındığını bildireceğiz.”
Plan, tehlikeliydi. Pir Hüseyin’in hâlâ bir avuç sadık muhafızı vardı. Çatışma çıkabilirdi. Lakin alternatifi, yavaş ve kesin bir ölümdü. Oradaki herkes, riski göze almaya hazırdı.
Gece, zifiri karanlığa büründüğünde, plan uygulamaya kondu. İnal Bey ve adamları, sarayın koridorlarında birer gölge gibi ilerlediler. Muhafızların çoğu, açlıktan ve moralsizlikten bitap düşmüştü. Dirençleri çabuk kırıldı. Pir Hüseyin’in yattığı has odanın kapısına dayandılar.
Kapı, omuz darbeleriyle kırılarak açıldığında, Pir Hüseyin, yatağında korkuyla doğrulmuştu. Elinde bir hançer vardı, lakin onu kullanacak cesareti yoktu. Yüzü, bir hayalet gibi bembeyazdı. Yalvarmaya başladı.
“İnal… Yapma… Ben sizin beyinizim… Size altınlar veririm, beylikler…”
“Bizim beyliğimiz, onurumuzdur beyim,” dedi İnal Bey, yüzünde acı bir ifadeyle. “Sen, o onuru bizden aldın. Şimdi sus ve yürü.”
Pir Hüseyin’i yatağından sürükleyerek çıkardılar. Şafak sökerken, Mardin Kalesi’nin ana kapısının üzerindeki direkte, artık Pir Hüseyin’in sancağı değil, yırtık bir bez parçasından yapılmış beyaz bir bayrak dalgalanıyordu. Az sonra, o devasa kapılar, gıcırdayarak açıldı. Mardin, kendi kaderini, kendi elleriyle teslim ediyordu.

Hüküm Kürsüsü Olarak Toprak

Mardin Kalesi, Aynı Gün

Kara Yusuf, ordusunun başında, ağır adımlarla açılan kapıdan içeri girdi. Şehre giren, bir fatih değil, uzun bir aradan sonra yurduna dönen bir hükümdardı. Adamlarına, halka dokunulmaması, kimsenin malına zarar verilmemesi için kesin emirler vermişti. Halk, sokak kenarlarına dizilmiş, onu sessizce izliyordu. Gözlerinde hem korku hem de bir umut vardı. Onlar, bir zalimden kurtulmuşlardı. Lakin yerine gelenin ne getireceğini bilmiyorlardı.
Kara Yusuf, doğrudan kale meydanına yürüdü. Meydanın ortasında, İnal Bey ve adamları, yakasından tuttukları Pir Hüseyin ile bekliyorlardı. Pir Hüseyin, amcaoğlunun önünde dizlerinin üzerine atıldı. Artık ne gurur ne de öfke vardı. Sadece saf bir korku ve hayatta kalma içgüdüsü.
“Yusuf… Kardeşim… Kanımız bir bizim,” diye ağlamaya başladı. Yüzünü toprağa sürüyordu. “Affet beni. Bir anlık gaflete düştüm. Şeytana uydum. O Bağdat yılanı aklımı çeldi. Canımı bağışla, ömrüm boyunca senin kölen olurum.”
Meydanda toplanan kalabalık, nefesini tutmuş, o anı izliyordu. Herkes, Kara Yusuf’un ne yapacağını merak ediyordu. Akrabasını, kanını affedecek miydi?
Kara Yusuf, atından indi. Pir Hüseyin’in önünde durdu. Ona bakmıyordu. Gözleri, meydandaki aç ve bitkin halkın üzerindeydi. Bir süre o sessiz kalabalığa baktı. Sonra, sesi tüm meydanda yankılanacak şekilde gür bir sesle konuşmaya başladı.
“Ayağa kalk, Pir Hüseyin.”
Pir Hüseyin, titreyerek ayağa kalktı.
Kara Yusuf, ona döndü. Bakışları, bir celladın baltası kadar soğuktu.
“Kanımız bir, dersin. Doğrudur. Babalarımız, o sancağı birlikte yükseltti. Lakin sen, o ortak kana ihanet ettin. Sen, babalarımızın mirasına ihanet ettin. Düşmanla bir olup, kardeşini arkadan vurdun. Mesele, bana ihanet etmen değildir. Mesele, davamıza, töremize, halkımıza ihanet etmendir.”
Elini, meydandaki insanlara doğru uzattı.
“Şunlara bak, Pir Hüseyin! Senin hırsın yüzünden açlıktan ölmek üzere olan halkına bak! Senin savunduğun kale, onların zindanı oldu. Sen, bir bey gibi değil, bir korkak gibi surların arkasına saklandın. Senin suçun, sadece bir ihanet suçu değildir. Senin suçun, sana emanet edilen canlara karşı işlenmiş bir suçtur.”
Pir Hüseyin, kekeleyerek bir şeyler söylemeye çalıştı. “Bağışla…”
“Bağışlamak,” diye kesti Kara Yusuf. “Zayıfların işidir. Hükümdar, bağışlamaz. Hükümdar, adalet dağıtır. İhanetin cezası, töremizde bellidir. Ve o ceza, kan bağı tanımaz.”
Bistam Bey’e döndü. “Onu alın.”
İki nöker, Pir Hüseyin’i kollarından tuttu. O, son bir çırpınışla kurtulmaya çalıştı, yalvardı, küfretti. Lakin faydasızdı. Onu, meydanın ortasına yatırdılar.
Kara Yusuf, yatağanını çekmedi. Cellada da emir vermedi. Yerde duran bir kement aldı. O, Türkmen töresinde, soylu kanının toprağa akıtılmasının uğursuzluk getirdiğine dair eski bir inancın gereğini yapacaktı. Hükmünü, kılıçla değil, boğarak verecekti.
Kemendi, kendi elleriyle amcasının oğlunun boynuna geçirdi. Pir Hüseyin’in gözleri, dehşetle son bir kez onunkilere baktı. O gözlerde, bir ömrün pişmanlığını ve korkusunu gördü. Ve ipi çekti.
Meydanda çıt çıkmıyordu. Sadece, bir adamın son nefesini verirken çıkardığı boğuk sesler duyuldu. Pir Hüseyin’in bedeni gevşeyip hareketsiz kaldığında, Kara Yusuf ipi bıraktı.
Halka döndü. Sesi, yorgun lakin kararlıydı.
“Adalet yerini bulmuştur! Hain, cezasını çekmiştir! Bugünden sonra, Mardin halkı, Karakoyunlu sancağının koruması altındadır. Ambarlar açılsın! Halkın karnı doyurulsun! Hiç kimse, bir daha açlık korkusu yaşamayacak!”
Meydandan, önce tereddütlü, sonra giderek güçlenen bir sevinç uğultusu yükseldi. Halk, onlara adaleti ve ekmeği getiren yeni hükümdarlarını alkışlıyordu. Kara Yusuf, akrabasının cansız bedenine bakmadan, arkasını dönüp yürüdü. Hükmünü vermişti. Lakin ruhunda açılan yaranın, o zafer naralarıyla kapanmayacağını biliyordu.

Saraydaki Titreyiş

Sultaniye, Mirza Ebu Bekir’in Sarayı, Aynı Zamanlar

Emir Bestam’ın kesik başının Sultaniye’ye ulaşmasının üzerinden haftalar geçmişti. Lakin o başın yarattığı dehşet ve utanç, sarayın duvarlarına sinmiş gibiydi. Mirza Ebu Bekir, eski özgüvenini yitirmişti. Geceleri kâbuslar görüyor, gündüzleri ise en ufak bir sesten irkiliyordu. Kara Yusuf, onun için artık bir isyancı değil, yenilmesi imkânsız bir canavara dönüşmüştü.
Mardin’in düştüğü ve Pir Hüseyin’in bizzat Kara Yusuf tarafından idam edildiği haberi geldiğinde, Ebu Bekir, divanhanede vezirleriyle toplantı halindeydi. Haberi getiren ulak, sözlerini bitirdiğinde, divanhaneye mezar sessizliği çöktü. Ebu Bekir’in yüzü, tebeşir gibi beyazdı. Elindeki fermanı buruşturup attı.
“Kendi kanını… Kendi elleriyle boğmuş… O adam, bir insan değil. O, bir iblis.”
Vezir Emir Rüstem, durumu toparlamaya çalıştı.
“Mirzam, o hareketi, onun gücünü gösterir. Artık karşımızda birleşmiş, tek bir liderin altında toplanmış bir Karakoyunlu devleti var. Artık onu küçük çatışmalarla oyalayamayız. Ya tüm gücümüzle üzerine gideceğiz ya da…”
“Ya da ne?” diye bağırdı Ebu Bekir. “Tebriz’i ona hediye mi edeceğiz? Dedemin mirasını bir çobana mı bırakacağız?”
“Ya da bir ittifak kuracağız, mirzam. Bağdat Sultanı ile… Teklifimiz hâlâ cevapsız. Lakin o haberler, Sultan Ahmed’i de en az bizim kadar korkutmuştur. Şimdi, ittifaka her zamankinden daha mecbur. Birlikte hareket edersek, Yusuf’u iki cephede sıkıştırabiliriz.”
Ebu Bekir, çaresizce tahtına oturdu. Hayatında ilk defa, bir düşmanından bu kadar korkuyordu. Ve en çok nefret ettiği şey, zayıflığını başkalarına göstermek zorunda kalmaktı. Celayiroğlu Ahmed gibi, her zaman küçümsediği bir hükümdardan medet ummak, gururunu incitiyordu.
“Peki,” dedi sonunda, yenilgiyi kabullenmiş bir sesle. “Bağdat’a yeni bir elçi gönderin. En kıdemlisini. Sultan Ahmed’e deyin ki, buluşmak istiyorum. Yüz yüze. Ordularımızın başında, bu Türkmen belasını sonsuza dek ortadan kaldırmak için bir plan yapmalıyız. Artık mektuplarla vakit kaybedemeyiz.”
Bu, büyük bir adımdı. Bir Timur prensi, bir Celayir sultanıyla eşit şartlarda masaya oturmayı teklif ediyordu. Bu, Kara Yusuf’un zaferinin ne kadar büyük olduğunun en açık kanıtıydı. O, sadece orduları yenmekle kalmamış, bölgenin yüz yıllık siyasi dengelerini de yerle bir etmişti.

Korkunun Pazarlığı

Bağdat, Dicle Sarayı, Aynı Zamanlar

Sultan Ahmed Celayir, sarayının has bahçesinde, en sevdiği şahininin ayağındaki deri eldiveni düzeltiyordu. Lakin aklı, ne şahindeydi ne de bahçenin güzelliğinde. Aklı, kuzeyde, Mardin’deydi. Pir Hüseyin’in idam haberi, bir hançer gibi kalbine saplanmıştı. O, sadece bir piyonunu kaybetmemişti. O, Kara Yusuf’a karşı elindeki son kartı da yitirmişti.
Veziri Pir Ali, elinde iki mektupla yanına geldi. Yüzü, her zamankinden daha ciddiydi.
“Sultanım, iki haber var. Biri, Mardin’den. Diğeri, Sultaniye’den.”
“Biliyorum,” dedi Sultan Ahmed, gözünü şahinden ayırmadan. “Mardin’de bir hain öldü, Sultaniye’de bir korkak titriyor. İkisinin de sebebi aynı adam.”
“Kara Yusuf, Mardin’i aldıktan sonra, ordusunu güneye çevirmemiş sultanım. Diyarbekir ve Urfa üzerine yürümüş. O bölgedeki küçük beylikler, savaşmadan kalelerinin anahtarlarını teslim ediyorlarmış. Fırat’a kadar olan tüm toprakları ele geçirmek üzere.”
Sultan Ahmed’in eli, şahinin üzerinde donakaldı. Fırat… O, Bağdat’a bir adımlık mesafeydi.
“Diğer mektup?” diye sordu, sesindeki titremeyi gizlemeye çalışarak.
“Mirza Ebu Bekir’den. Sizinle, Hemedan yakınlarında buluşmak istiyor. Ordularınızı birleştirip, Kara Yusuf’a karşı ortak bir sefer düzenlemeyi teklif ediyor.”
Sultan Ahmed, şahini kolundan uçurdu. Kuş, gökyüzüne doğru süzülürken, o, kendini bir kafeste gibi hissediyordu. İki seçenek de birbirinden beterdi. Ya Kara Yusuf’un adaletiyle yüzleşecekti ya da eski düşmanı Timur’un torunuyla, güvenilmez bir ittifaka girecekti.
“Ne düşünürsün, Pir Ali?”
“Sultanım, Kara Yusuf’un hedefi artık belli. Tebriz. Azerbaycan. Sizin ata yadigârı topraklarınız. Eğer o, Tebriz’i alırsa, durmayacaktır. Sıradaki hedefi Bağdat olacaktır. Mirza Ebu Bekir, ne kadar güvenilmez olsa da, şu an için tek seçeneğimiz o görünüyor. Düşmanımın düşmanı, dostumdur derler.”
“Dost…” diye mırıldandı Sultan Ahmed. “Yusuf da benim dostumdu. Mısır zindanlarında… O günleri unutamıyorum. O bana güvendi.”
“Siz bir hükümdarsınız, sultanım,” dedi Pir Ali. “Hükümdarların dostluğu olmaz, çıkarları olur. Şu anki çıkarınız, Ebu Bekir ile birlikte hareket etmeyi gerektiriyor. Zaman kazanmalıyız. Belki de iki ordu birleşince, Yusuf’u yenebiliriz.”
Sultan Ahmed, uzun bir süre sessiz kaldı. Sonunda kararını verdi.
“Ebu Bekir’in teklifini kabul ettiğimizi bildirin. Hemedan’da buluşacağız. Ordumuzu hazırlayın. Bütün Celayir sancağı altındakileri silah altına çağırın. Madem savaş kaçınılmaz, o zaman biz de savaşırız.”
Lakin sesindeki kararlılık, içindeki korkuyu gizleyemiyordu. O, bir şairdi. Bir sanatçıydı. Kılıçtan çok kaleme yakındı eli. Şimdi ise, hayatının en büyük ve en kanlı savaşına doğru sürükleniyordu. Ve karşısındaki adam, ne sanattan anlardı ne de şiirden. O, sadece kanın ve adaletin dilini konuşuyordu.


Bölüm 9 – Engereklerin İttifakı

Hasımların Çadırı

Hemedan Ovası, Yaz Ortası, 1407

Hemedan Ovası, güneşin altında sarı bir deniz gibi uzanıyordu. Tarih boyunca nice ordunun geçtiği, nice imparatorluğun kaderinin çizildiği o kadim topraklar, şimdi iki eski hasmın, korkunun gölgesinde bir araya geldiği bir sahneye dönüşmüştü. Ovanın ortasında, birbirine eşit mesafede kurulmuş iki görkemli ordugâh, birbiriyle konuşmayan, lakin aynı düşmana bakan iki yırtıcı gibi duruyordu. Bir yanda, Timur’un torunu Mirza Ebu Bekir’in disiplinli, lakin morali bozuk ordusu; diğer yanda, Bağdat Sultanı Ahmed Celayir’in daha süslü, lakin savaş tecrübesi daha az olan birlikleri.
İki ordugâhın tam ortasına, tarafsız bir alana, büyük ve gösterişsiz bir çadır kurulmuştu. İşte o ittifak çadırı, nefret ve güvensizliğin, ortak bir korkuyla nasıl bir araya gelebileceğinin somut bir kanıtıydı.
Mirza Ebu Bekir çadıra ilk giren oldu. Zırhını çıkarmamıştı. Üzerinde, savaşta lekelenmiş, lakin hâlâ Timur hanedanının zenginliğini ve gücünü yansıtan işlemeli bir çelik yelek vardı. Yüzü sertti, gözleri bir şahin gibi etrafı süzüyordu. Serdar Geçidi’ndeki utancın izlerini, mağrur bir duruşla örtmeye çalışıyordu. Yanında, sessiz ve tecrübeli veziri Emir Rüstem duruyordu.
Az sonra, Sultan Ahmed Celayir içeri girdi. Ebu Bekir’in aksine o, zırh değil, Bağdat sarayının zarafetini yansıtan, ipek ve sırmayla işlenmiş pahalı bir kaftan giyiyordu. Parmaklarında değerli yüzükler parlıyordu. Yüzünde, bir hükümdarın kibirli ifadesiyle bir şairin hassasiyeti iç içe geçmişti. Adımları ölçülüydü, lakin gözleri, Ebu Bekir’in gözlerinden daha az tehlikeli değildi. Yanında, her zamanki gibi gölgesi olan veziri Pir Ali vardı.
İki hükümdar, çadırın ortasında karşı karşıya geldi. Birbirlerinin babaları, dedeleri, ömürlerini birbirlerinin kanını dökmek için harcamıştı. Şimdi ise onlar, aynı masaya oturmak zorundaydılar. Havada, kelimelere dökülmeyen bir gerilim asılıydı. Selamlaşmaları kısa ve soğuk oldu.
Çadırın ortasındaki alçak masanın etrafına, ipek minderlere oturdular. Hizmetkârlar, şerbetler getirdi. Lakin kimse kadehine uzanmadı.
Sessizliği ilk bozan, Ebu Bekir oldu. Sesi, bir komutanın sesiydi; net ve emredici.
“Vakit kaybetmeye gerek yok, Sultan Ahmed. Neden burada olduğumuz malum. Kuzeyde bir yılan palazlandı. O yılan, önce benim toprağımı ısırdı. Lakin zehri, yakında senin bahçene de akacaktır. Onu, daha fazla büyümeden ezmeliyiz.”
Sultan Ahmed, kadehini eline aldı. Parmağıyla kadehin kenarında bir daire çizerek, sakin bir sesle cevap verdi. Sesi, Ebu Bekir’inkinin aksine, yumuşak lakin çelik gibi bir irade barındırıyordu.
“Yılan olduğu konusunda hemfikiriz, Mirza. Lakin o yılanı besleyip büyütenlerin kimler olduğunu da unutmamak gerek. Mısır Sultanı’nın eline düşmesine göz yumanlar, onu bir tehdit olarak görmeyenler, şimdi onun zehrinden şikâyet ediyor.”
Bu, Ebu Bekir’in dedesi Timur’un politikasına üstü kapalı bir eleştiriydi. Ebu Bekir’in yüzü sertleşti.
“Geçmişi konuşmak, bize bir şey kazandırmaz. Geleceğe bakalım. Ordularımızı birleştireceğiz. Ben kuzeydoğudan, sen güneyden saldıracaksın. Onu, Tebriz’e ulaşamadan, iki mengene arasında ezeceğiz.”
“Anlaştık,” dedi Sultan Ahmed, kolayca. “Ordular birleşecek. Lakin komuta kimde olacak? İki başlı bir ordu, başsız bir ordudan farksızdır. Baş, kim olacak?”
Bu, en can alıcı soruydu. Ebu Bekir, bir an tereddüt etmeden cevap verdi.
“Baş, elbette ben olacağım. Ben, Cihan Fatihi’nin torunuyum. Savaş, benim kanımda var.”
Sultan Ahmed, alaycı bir şekilde gülümsedi.
“Cihan Fatihi’nin torununun en güzide ordusunun, o ‘yılan’ tarafından nasıl ezildiğini de duyduk, Mirza. Komutanlık, kanla değil, akılla olur. Serdar Geçidi, aklın kaba güce karşı zaferiydi. Sizin komutanınızın aklı ise, kibrinin gölgesinde kalmıştı.”
Ebu Bekir’in eli, belindeki hançerin kabzasına gitti. Emir Rüstem, hemen onun kolunu tutarak müdahale etti. Ortam, bir anda buz kesmişti.
Pir Ali, durumu yumuşatmak için araya girdi. “Efendiler, böyle bir günde birbirimizi kırmanın faydası yok. Belki de ordular, kendi komutanlarının emrinde, lakin ortak bir stratejiyle hareket edebilir. Ana kararları birlikte alırız.”
Bir süre süren gergin bir sessizliğin ardından, iki hükümdar da geri adım atmak zorunda olduklarını anladı. Birbirlerine ihtiyaçları vardı.
“Peki,” dedi Ebu Bekir, dişlerinin arasından. “Stratejiyi birlikte belirleriz. Lakin zaferden sonra, toprak paylaşımı nasıl olacak? Tebriz, benim hakkımdır. Babam Miranşah’ın mirasıdır.”
“Tebriz,” dedi Sultan Ahmed, gözleri parlayarak. “Celayiri Devleti’nin başkentiydi. Benim atalarımın yadigârıdır. Zaferden sonra, Tebriz sancağında, benim tuğram dalgalanacaktır.”
İttifak, daha kurulmadan çatırdıyordu. İkisi de aynı ödülü istiyordu. Anlaştıkları tek şey, düşmanlarının kim olduğuydu. Lakin o düşman yok olduğunda, yeniden birbirlerinin gırtlağına sarılacakları aşikârdı.
Sonunda, kırılgan bir uzlaşmaya vardılar. Önce Yusuf’u yok edecekler, Tebriz’in kaderini ise daha sonra, kazananın gücüne göre belirleyeceklerdi. Çadırdan ayrıldıklarında, ikisinin de yüzünde sahte bir tebessüm vardı. Birbirlerinin elini sıktılar. Lakin o el sıkışma, iki engereğin birbirini yoklamasından farksızdı. Korku, onları bir araya getirmişti. Lakin hırs, onları eninde sonunda ayıracaktı. Ve Kara Yusuf, tam da o hırsa güveniyordu.

Fatihin Divanı

Diyarbekir Kalesi, Aynı Zamanlar

Diyarbekir’in siyah bazalt taşından yapılmış heybetli surları, şimdi Karakoyunlu sancağının gölgesindeydi. Kara Yusuf, şehrin yönetimini devralmış, Artuklu Sarayı’nı kendisine karargâh yapmıştı. Lakin o bir saray adamı değildi. Günlerini, sarayın süslü odalarında değil, Fırat’a bakan geniş bir avluda, kurduğu divanda geçiriyordu.
Divan, herkese açıktı. Timurlu valilerinin zulmünden kaçan Türkmen beyleri, toprakları elinden alınmış Kürt ağaları, kervan yolları kapandığı için iflas etmiş tüccarlar, hepsi derdini anlatmak, adalet istemek için oradaydı. Kara Yusuf, saatlerce sabırla onları dinliyor, hızlı ve kesin kararlar veriyordu. Kiminin toprağını iade ediyor, kimine yeni görevler veriyor, kiminin vergi borcunu siliyordu. O, sadece kılıçla değil, adaletle de bir devlet kurduğunu herkese gösteriyordu.
Bistam Bey, divanın bitmesini beklemişti. Kalabalık dağıldığında, Kara Yusuf’un yanına yaklaştı. Elinde, casus ağından gelen son raporlar vardı.
“Beyim, beklediğimiz haber geldi. Ebu Bekir ve Sultan Ahmed, Hemedan’da buluşmuş. Ordularını birleştirip, üzerimize yürümek için anlaşmışlar.”
Kara Yusuf, Fırat’ın yavaş akan sularına bakarak gülümsedi. O gülümsemede, bir rahatlama vardı.
“Bekliyordum,” dedi. “İki korkağın, birbirine sığınmasından daha doğal ne olabilir? Bu, bizim işimizi kolaylaştırır, Bistam. Ayrı ayrı peşlerinden koşmaktansa, ikisini birden aynı savaş meydanında bulacağız.”
“Lakin güçleri büyük olacak, beyim,” dedi Bistam, endişesini gizlemeden. “İkisinin ordusu birleştiğinde, sayıca bizden çok üstün olurlar. Belki savunmada kalıp, onları yıpratmalıyız. Serdar Geçidi’ndeki gibi.”
Kara Yusuf, başını salladı. “Hayır. Aynı tuzağa iki kere düşmezler. Savunmada beklersek, yurdumuzu savaş alanına çevirmiş oluruz. Halkımız zarar görür. Biz, savaşı onların toprağına taşıyacağız. Ve hedefimiz, ne Hemedan ne de Bağdat. Hedefimiz, o ittifakın asıl sebebi olan ödül. Tebriz!”
Bistam’ın gözleri şaşkınlıkla açıldı. “Tebriz mi? O, en korunaklı kaleleri. İçinde güçlü bir Timurlu garnizonu var. Oraya yürürsek, iki orduyu arkamıza almış oluruz.”
“İşte bütün mesele o, Bistam,” dedi Kara Yusuf, gözlerinde stratejik bir dehanın parıltısıyla. “Onlar, bizim savunmada kalacağımızı, güneye veya doğuya yöneleceğimizi sanacaklar. Ordularını ağır ağır toplayıp, üzerimize gelmeyi planlayacaklar. Biz ise kimsenin beklemediğini yapacağız. En hızlı süvarilerimizle, bir yıldırım gibi kuzeye, doğrudan Tebriz’e saldıracağız. Biz Tebriz’i kuşattığımızda, ittifakları anlamsızlaşacak. Ebu Bekir, başkentini kurtarmak için aceleyle ve düzensiz bir şekilde üzerimize gelmek zorunda kalacak. Sultan Ahmed ise, Ebu Bekir’in yenilgisini umarak geride bekleyecek. Onların ittifakını, kılıçla değil, hırslarıyla parçalayacağız. Tebriz, onların birleşme sebebiydi. Şimdi ayrılma sebepleri olacak.”
Plan, inanılmaz derecede cüretkârdı. Riskliydi. Lakin Kara Yusuf, en büyük zaferlerin, en büyük risklerin ardında yattığını biliyordu.
“Hazırlıkları başlatın,” diye emretti. “Ordu, üç gün içinde yola çıkacak. Rotamız, Azerbaycan! Hedefimiz, Tebriz!”
Bistam, beyinin o sarsılmaz iradesi ve parlak zekâsı karşısında, bir kez daha saygıyla başını eğdi. Fatihin divanında, sadece adalet dağıtılmıyor, aynı zamanda tarihin akışını değiştirecek kararlar alınıyordu.

Babanın Gölgesi

Karakoyunlu Ana Kampı, Aynı Zamanlar

Kara Yusuf’un oğlu Pirbudak, babasının Diyarbekir’den yolladığı, kendi boyuna uygun küçük, lakin gerçek bir hançeri gururla belinde taşıyordu. O, artık obadaki diğer çocukların lideriydi. Oyunları, artık daha gerçekçiydi. Tahta kılıçların yerini, babalarının ve ağabeylerinin anlattığı savaş hikâyeleri almıştı. Pirbudak, her zaman Kara Yusuf rolünü oynuyordu. Emir Bestam’ı yeniyor, hain Pir Hüseyin’i cezalandırıyordu.
Lakin geceleri, çadırında yalnız kaldığında, aklına farklı düşünceler geliyordu. Obadaki kadınların, annesine bakarken fısıldaştıklarını duyuyordu. “Beyimiz, kendi kanını döktü,” diyorlardı. “O kan, uğursuzluk getirir.” Bu sözlerin anlamını tam olarak kavrayamıyordu. Babası, bir kahramandı. Kahramanlar, kötüleri cezalandırırdı. Pir Hüseyin de kötüydü. O zaman, neden insanlar fısıldaşıyordu?
Annesi, her zamankinden daha dalgındı. Yüzünde, babası uzaktayken her zaman olan o endişeden farklı, daha kemikleşmiş bir hüzün vardı. Pirbudak, bir akşam onun yanına sokuldu.
“Anne, babam kötü bir şey mi yaptı?”
Hatunu, oğlunun bu sorusuyla irkildi. Oğlunu kucağına çekti.
“Neden öyle düşündün, aslanım? Baban, yurdumuzu geri alan bir kahraman.”
“Ama… Pir Hüseyin amcamı öldürdü. O, babamın kardeşi gibi değil miydi?”
Hatunu, ne cevap vereceğini bilemedi. Oğluna, siyasetin, ihanetin ve devlet olmanın acımasız gerçeklerini nasıl anlatabilirdi?
“Bazen,” dedi, kelimelerini dikkatle seçerek. “Büyük insanlar, zor kararlar vermek zorunda kalır, oğlum. Baban, sadece bir baba veya bir kardeş değil. O, bir halkın lideri. Bir aileyi korumak kolaydır. Lakin binlerce aileyi korumak, bazen bir kişiyi feda etmeyi gerektirir. Baban, bizim hepimiz için, en doğru olanı yaptı. Ama o karar, onun da kalbini yaraladı.”
Pirbudak, annesinin sözlerini tam olarak anlamasa da, babasının omuzlarındaki yükün ağırlığını hissetti. Babasının gölgesi, çok büyüktü. O gölgenin altında büyümek, hem bir gurur hem de ağır bir sorumluluktu. O gece, Pirbudak, kahraman babasının, aynı zamanda yalnız ve kalbi yaralı bir adam olabileceğini ilk defa anladı.

Kapıdaki Fırtına

Tebriz, Halı Pazarı, Aynı Zamanlar

Tebriz şehrinde, korku, elle tutulur bir hale gelmişti. Mirza Ebu Bekir’in, eski düşmanı Sultan Ahmed ile ittifak kurduğu haberi, önce bir rahatlama yaratmıştı. “İki büyük güç birleşti, artık o Türkmen baş edemez,” diye düşünmüştü insanlar. Lakin günler geçtikçe, o rahatlama yerini daha büyük bir paniğe bıraktı. Çünkü iki büyük ordunun birleşmesi, daha büyük bir savaş demekti. Ve o savaşın merkezi, büyük ihtimalle Tebriz olacaktı.
İsfendiyar Ağa, dükkânında tek başına oturuyordu. Çırağını, ailesinin yanına, daha güvenli olan bir köye yollamıştı. Çarşı, bomboştu. Dükkânların çoğu kapalıydı. Şehirdeki Timurlu garnizonu, her köşe başında devriye geziyor, halka sert davranıyordu. Onlar da korkuyordu ve korkularını, zorbalıkla bastırmaya çalışıyorlardı.
Agop, dükkânının aralık kapısından başını uzattı. Yüzü, bir haftadır yıkanmamış gibi solgundu.
“Ağa, duydun mu? Kara Yusuf, Diyarbekir’deymiş. Ordusunu toplamış. Herkes, Ebu Bekir ile Ahmed’in ordusunu bekleyeceğini sanıyordu. Ama bir kervancı dedi ki…” Agop, fısıldamak için daha da yaklaştı. “Dedi ki, yönünü kuzeye çevirmiş. Doğruca buraya geliyormuş.”
İsfendiyar Ağa’nın eli, tezgâhın üzerinde duran makasa gitti. Bu, beklenen, lakin yine de şok edici bir haberdi.
“Buraya mı? İttifak ordusunu arkasına alarak mı? O bir deli mi?”
“Deli cesareti derler ya, işte ondan Ağa,” dedi Agop. “Onun ne yapacağı hiç belli olmuyor. Eğer o gelirse, şehirde büyük bir savaş olur. Surlar savunsa bile, kuşatma aylarca sürer. Açlık, hastalık… Mahvoluruz.”
İsfendiyar Ağa, dükkânının içindeki ipek halı tomarlarına baktı. Yılların emeği, gözünün nuru. Bir savaşta, bir yağmada, hepsi birer hiç olacaktı.
“Kapıyı kilitle Agop,” dedi, yorgun bir sesle. “Evine git. Kapını, pencereni sıkıca kapat. Unun, suyun ne kadar varsa idareli kullan. Fırtına, artık uzakta değil. Kapımıza dayandı.”
Agop, sessizce başını sallayıp kayboldu. İsfendiyar Ağa, dükkânının ağır ahşap kapısını kapattı ve arkasından sürgüledi. Dışarıdaki dünya ile bağını kesti. Lakin biliyordu ki, ahşap bir kapı, yaklaşan fırtınayı durduramazdı. Tebriz, o güzel, o zengin şehir, kader anını bekliyordu. Ve o kader, kılıçlarla yazılacaktı.


Bölüm 10 – Fırtınanın Gözü

Yıldırımın Yolu

Azerbaycan Kırsalı, Tebriz’e Giden Yol, Yaz Sonu, 1408

Karakoyunlu ordusu, bir bozkır yangını gibi ilerliyordu. Hızlı, sessiz ve önüne çıkan küçük direnç noktalarını birer kıvılcım gibi yutarak. Kara Yusuf, en önde, en seçkin süvarileriyle birlikteydi. Piyadeler ve ağırlıklar, daha yavaş bir şekilde arkadan geliyordu. Bu bir işgal ordusunun yürüyüşü değildi. Bu, bir yıldırım harekâtıydı. Başarı, hıza ve düşmanı şaşırtmaya bağlıydı.
Günlerdir at sırtındaydılar. Dinlenmek için verilen molalar kısa, uykular ise yetersizdi. Lakin askerlerin gözlerinde yorgunluktan çok, bir hedefe kilitlenmişliğin ateşi parlıyordu. Serdar Geçidi ve Mardin zaferleri, onlara yenilmezlik hissi vermişti. Liderleri Kara Yusuf, onlar için artık bir bey değil, ilahi bir iradenin kılıcını taşıyan bir fatihti. Onun imkânsız görünen planları, her seferinde zafere dönüşüyordu.
Bir akşam, ordu Urmiye Gölü’nün güney kıyılarında mola verdiğinde, Bistam Bey, Kara Yusuf’un yanına geldi. Elinde, yolda yakaladıkları bir Timurlu gözcüsünden alınmış bir mektup vardı.
“Beyim, şans yüzümüze güldü. Gözcü, Tebriz garnizon komutanından, Hemedan’daki Mirza Ebu Bekir’e gidiyordu. Mektupta, bizim Diyarbekir’de olduğumuzu ve güneye, Bağdat’a yöneleceğimiz beklentisiyle hazırlık yaptıkları yazıyor.”
Kara Yusuf, mektubu alıp okumadı. Yanan ateşe attı.
“Onların ne yazdığının önemi yok, Bistam. Önemli olan, bizim ne yazdığımızdır. Ve biz, tarihimizi Tebriz kapılarının önünde yazacağız. Onlar, güneye bakarken, biz kuzeyden bir fırtına gibi tepelerine ineceğiz.”
“Lakin beyim,” diye devam etti Bistam, her zamanki ihtiyatıyla. “Tebriz büyük bir şehir. Surları sağlam. İçerideki garnizon, en az on bin kişi. Onları doğrudan bir saldırıyla alamayız. Kuşatma ise aylar sürer. O zamana kadar, Ebu Bekir ve Ahmed’in orduları ensemizde biter.”
Kara Yusuf, gölün karanlık sularına baktı. Ay ışığı, suyun üzerinde gümüşi bir yol çiziyordu.
“Tebriz’i, surlarını aşarak almayacağız, Bistam. Tebriz’i, içindeki insanların kalbini kazanarak alacağız.”
Bistam, şaşkınlıkla ona baktı.
“Şehirdeki tüccarlar, zanaatkârlar, halk, Timur’un ağır vergilerinden, valilerinin zulmünden bıkmış durumda. Onlar için biz, bir istilacı değil, bir kurtarıcı olacağız. Onlar, Ebu Bekir’in ordusunu beslemektense, bizim ordumuza kapılarını açmayı yeğleyeceklerdir. Biz şehre yaklaştığımızda, gizlice içeriye adamlarımızı sızdıracağız. Vaatlerimizi, adalet sözümüzü, vergi indirimi müjdemizi şehrin her köşesine fısıldayacaklar. Timurlu valisinin yaratacağı panik ve korku, bizim en büyük müttefikimiz olacak. Halk, kendi kaderini kendi eline aldığında, en sağlam kapılar bile içeriden açılır.”
Bu, sadece bir askeri strateji değil, aynı zamanda siyasi bir dehaydı. Kara Yusuf, rakibinin sadece ordusunu değil, halkının sadakatini de hedef alıyordu. O, bir şehrin, taşlardan ve surlardan ibaret olmadığını, asıl gücünün, içindeki insanların iradesi olduğunu biliyordu.
“Anlaşıldı beyim,” dedi Bistam. Planın cüreti ve zekâsı, onu bir kez daha etkilemişti.
“Şimdi dinlenin,” dedi Kara Yusuf. “Yarın, şafakla birlikte son ve en uzun yürüyüşümüze başlıyoruz. Güneş bir daha battığında, gözlerimiz Tebriz’in ışıklarını görmeli.”
Ordu, o gece, büyük hedefin heyecanıyla uyudu. Yıldırım, hedefine kilitlenmişti. Ve o hedefin adı, Azerbaycan’ın kalbiydi.

Çatırdayan İttifak

Hemedan Ovası, Müttefik Ordugâhı, Aynı Zamanlar

Hemedan’daki müttefik ordugâhında, haftalardır süren bir bekleyiş ve eylemsizlik hüküm sürüyordu. Mirza Ebu Bekir ve Sultan Ahmed, büyük bir orduyu bir araya getirmişlerdi. Lakin o ordu, iki farklı dilden konuşan, iki farklı komutana sadık, güvensizlikle dolu bir yığından ibaretti. İki hükümdar, her gün ittifak çadırında buluşuyor, saatlerce strateji tartışıyor, lakin en basit konuda bile anlaşamıyorlardı.
Ebu Bekir, derhal taarruza geçmek, Kara Yusuf’u Diyarbekir’de sıkıştırıp yok etmek istiyordu. Sultan Ahmed ise daha temkinliydi. Ordunun tam olarak hazırlanmasını, ikmal hatlarının güvence altına alınmasını, Kara Yusuf’un bir sonraki hamlesini beklemenin daha akıllıca olacağını savunuyordu.
Lakin o tartışmaların altındaki asıl sebep, stratejik farklılıklar değil, derin bir güvensizlikti. Ebu Bekir, Sultan Ahmed’in savaşı bilerek geciktirdiğini, kendisinin Kara Yusuf ile yıpranmasını beklediğini düşünüyordu. Sultan Ahmed ise, Ebu Bekir’in zafer kazandıktan sonra, anlaşmayı bozup Tebriz’e tek başına konacağından emindi.
Bir gün, ittifak çadırındaki tartışma, her zamankinden daha alevliydi.
“Daha ne kadar bekleyeceğiz, Sultan?” diye kükredi Ebu Bekir. “Biz burada laf ebeliği yaparken, o Türkmen gücünü topluyor, mevzilerini sağlamlaştırıyor! Ordularımız paslanıyor! Askerlerin morali bozuluyor!”
“Sabırsızlık, komutanın en büyük düşmanıdır, Mirza,” diye karşılık verdi Sultan Ahmed, sakinliğini koruyarak. “Büyük bir avı yakalamak için, doğru anı beklemek gerekir. Kara Yusuf, bir hata yapacaktır. Aceleci davranacaktır. İşte o zaman üzerine çökeceğiz.”
“Onun hata yapmasını beklerken, biz hata yapıyoruz! En büyük hata, eylemsizliktir!”
Tartışmaları, çadırın kapısından nefes nefese giren bir Timurlu subayı böldü. Rengi atmıştı, yüzünde inanmaz bir ifade vardı.
“Mirzam… Efendim… Haber var… Korkunç bir haber.”
Çadırdaki herkes, bir anda subaya döndü.
“Konuş!” diye emretti Ebu Bekir.
“Kara Yusuf… Diyarbekir’de değil… Ordusuyla birlikte, kuzeye, Azerbaycan’a girmiş. Gözcülerimiz, onu Tebriz’e giden yolda, şehre bir günlük mesafede görmüşler!”
Bu haber, çadırın ortasına bir bomba gibi düştü. Ebu Bekir, bir an olduğu yere yığılacak gibi oldu. Gözleri dehşetle açılmıştı. Sultan Ahmed’in ise yüzündeki sakin maske çatlamış, yerine şok ve bir parça da hayranlık ifadesi gelmişti.
“İmkânsız!” diye bağırdı Ebu Bekir. “Nasıl? Ne zaman? Bütün casus ağımız, onun güneye yöneleceğini söylüyordu! Bu… Bu bir delilik!”
O an, Sultan Ahmed’in neden beklemek istediğini anladı. O, Yusuf’un böyle beklenmedik bir hamle yapacağını sezmişti. Şimdi Ebu Bekir, tuzağa düşmüştü. Başkenti, Azerbaycan’daki iktidarının sembolü, savunmasız bir şekilde saldırı altındaydı.
“Orduyu toplayın!” diye kükredi, veziri Emir Rüstem’e dönerek. “Derhal yola çıkıyoruz! Tebriz’e! Bir an bile kaybetmeden!”
Hızla çadırdan çıkarken, Sultan Ahmed’e döndü. Gözlerinde, öfke ve çaresiz bir yalvarış vardı. “Sen de geliyorsun, değil mi? Anlaşmamız… Anlaşmamız geçerli.”
Sultan Ahmed, yavaşça ayağa kalktı. Yüzünde, durumu kontrol altına almış bir hükümdarın soğuk ifadesi vardı.
“Elbette, Mirza. Anlaşmamız geçerli. Siz önden gidin. Ben de ordumu toparlayıp, arkanızdan sizi takip edeceğim. İkmal hatlarınızı güvende tutacağım.”
Bu sözler, bir destek vaadinden çok, bir oyalama taktiği gibiydi. Ebu Bekir, bunu anladı. Lakin çaresizdi. Tek başına Tebriz’e yetişmek, ordusunu yolda yıpratmak zorundaydı. Sultan Ahmed’in keyfini bekleyemezdi.
Ebu Bekir, öfkeyle çadırdan ayrılıp, kendi ordugâhında bir fırtına gibi esmeye başladı. Timurlu kampında, panik dolu bir koşuşturma başladı. İttifak, daha tek bir kılıç sallamadan, Kara Yusuf’un dâhiyane hamlesiyle çatlamıştı. Şimdi iki ordu, ayrı ayrı ve farklı hızlarda, aynı hedefe doğru ilerleyecekti. Ve bu, Kara Yusuf’un istediği şeydi.

Korkunun Fısıltıları

Tebriz, Timurlu Valisinin Sarayı, Aynı Zamanlar

Tebriz Valisi Emir Hacı Kavkazi, sarayının divanhanesinde, şehrin ileri gelenleri, komutanları ve zengin tüccarlarıyla bir toplantı yapıyordu. Lakin bu, bir istişare toplantısı değil, bir korku seansıydı. Kara Yusuf’un ordusunun şehre bir günlük mesafede olduğu haberi, bir orman yangını gibi yayılmış, bütün şehri paniğe boğmuştu.
Vali Kavkazi, Timur tarafından atanmış, yaşlı ve asabi bir adamdı. Savaş tecrübesi yoktu. Tek bildiği, ağır vergiler toplamak ve Mirza Ebu Bekir’e sadakat göstermekti. Şimdi ise hayatının en büyük kriziyle karşı karşıyaydı.
“Surları derhal kapatın!” diye bağırıyordu. “Tüm kapılara ek muhafızlar yerleştirin! Halkın şehirden çıkması yasaktır! Gıda stoklarına el koyun! Bütün erzak, orduya verilecek!”
Bu panik dolu emirler, salondaki uğultuyu daha da artırdı. Zengin bir tüccar, ayağa kalkmaya cüret etti.
“Vali Hazretleri, gıda stoklarına el koyarsanız, halk aç kalır. Bu, şehirde bir isyana sebep olabilir. Belki de Kara Yusuf’a elçiler gönderip…”
“Hain!” diye kükredi Vali Kavkazi. “Sen, o haydudun tarafını mı tutuyorsun? Kellenizi mi vurdurmak istersiniz? Burada tek bir kanun vardır, o da Mirza Ebu Bekir’in kanunudur! Direneceğiz! Mirza’nın ordusu yola çıktı, yakında burada olur! Bizi kurtarır!”
Lakin sözleri, kimseyi ikna etmiyordu. Herkes biliyordu ki, Mirza’nın ordusu yetişene kadar haftalar geçebilirdi. O zamana kadar, şehir düşerse ne olacaktı?
Tam o sırada, garnizon komutanı, genç ve daha soğukkanlı bir subay olan Ali Şir Bey, söz aldı.
“Vali Hazretleri, panik bize bir şey kazandırmaz. Savunma hazırlıklarını yapalım. Lakin halkı karşımıza almayalım. Onların desteği olmadan, o surları uzun süre savunamayız. Kara Yusuf, halka adalet vaat ediyormuş. Vergileri düşüreceğini söylüyormuş. Bu fısıltılar, şehrin her yerinde dolaşıyor.”
“Yalan!” diye bağırdı Vali. “Bunlar, o çapulcunun oyunları! Şehri ele geçirince, hepinizi kılıçtan geçirecek, mallarınızı yağmalayacak!”
Toplantı, bir sonuca varamadan, kaos içinde dağıldı. Şehrin yöneticileri, ne yapacaklarını bilmiyorlardı. Bir yanda valinin kör inadı, diğer yanda Kara Yusuf’un yaklaşan ordusu ve şehrin içinde giderek yükselen isyan fısıltıları vardı.
O gece, şehrin duvarlarına, kimin yazdığı belli olmayan yazılar yazıldı. “Adalet geliyor! Kara Yusuf geliyor!” Bakırcılar çarşısındaki bir dükkânda, gizlice Karakoyunlu sancakları dikilmeye başlandı. Korkunun fısıltıları, yerini yavaş yavaş bir umudun fısıltılarına bırakıyordu. Tebriz, kendi içinde bölünmüştü. Ve fırtınanın gözü, şehrin tam üzerindeydi.

Bekleyişin Sonu

İsfendiyar Ağa’nın Evi, Tebriz, Aynı Zamanlar

İsfendiyar Ağa, evinin damında oturmuş, batıya doğru bakıyordu. Hava kararmak üzereydi. Lakin ufuk çizgisinde, normalde olmaması gereken bir kızıllık vardı. O, bir günbatımı kızıllığı değildi. O, binlerce kamp ateşinin gökyüzüne vuran yansımasıydı. Kara Yusuf’un ordusu, gelmişti. Şehrin kapılarına dayanmıştı.
İçini, yıllardır hissetmediği bir korku kapladı. Kuşatma başlıyordu. Savaş, artık bir fısıltı değil, kapının önündeki somut bir gerçekti. Karısı, yanına bir tas çorba getirdi.
“Hiçbir şey yemedin, efendi. İç şunu, güç verir.”
İsfendiyar, çorbayı aldı, lakin içemedi. “Geldiler, hatun. Geldiler.”
“Biliyorum,” dedi kadın, sessizce. “Allah, sonumuzu hayreylesin. Çocuklar korkuyor.”
İsfendiyar, ayağa kalktı. Damın kenarına yürüdü. Aşağıda, sokaklar bomboştu. Herkes, evlerine kapanmış, kaderini bekliyordu. O an, bir karar verdi. Yıllardır biriktirdiği birkaç kese altını, evin avlusundaki kuru bir kuyuya saklamıştı. Şimdi, ondan daha değerli bir şeyi koruması gerekiyordu: Ailesini.
Karısına döndü. “Eşyaları topla. En gerekli olanları. Su, biraz kuru ekmek. Gece yarısı, kimse görmeden, şehrin kuzeyindeki o eski, unutulmuş su kemerinden dışarı sızacağız. Oradaki mazgallardan birinin kırık olduğunu çocukken öğrenmiştim. Şehirden çıkıp, uzaktaki bir köye, akrabalarımızın yanına sığınacağız. Savaş bitene kadar dönmeyeceğiz.”
Bu, büyük bir riskti. Nöbetçilere yakalanabilirlerdi. Lakin şehirde kalmak, daha büyük bir riskti. Yağma, açlık, katliam…
O gece, İsfendiyar Ağa ve ailesi, birer gölge gibi, Tebriz’in karanlık sokaklarında ilerlediler. Yıllarını geçirdiği, sevdiği şehirden bir hırsız gibi kaçıyorlardı. Lakin o, bir korkak değildi. O, ailesini korumaya çalışan bir babaydı.
Kırık mazgaldan geçip, kendilerini surların dışına attıklarında, İsfendiyar, son bir kez arkasına dönüp şehrine baktı. Surların üzerinde meşaleler yanıyordu. İçeriden, valinin adamlarının bağırışları duyuluyordu. Dışarıda ise, ufku kaplayan ateş denizi ve o ateşlerin etrafında, sabırla bekleyen bir ordu vardı. İsfendiyar, fırtınanın tam ortasından kaçtığını düşündü. Lakin bilmiyordu ki, o fırtına, bütün bir ülkeyi yutmak üzereydi. Ve ondan kaçış, hiçbir yerde yoktu.


Bölüm 11 – Surların Ardındaki Ateş

Şehrin Nabzı

Kara Yusuf’un Karargâhı, Tebriz Surları Önü, Kuşatmanın Üçüncü Günü, 1408

Güneş, Tebriz’in mavi çinili kubbeleri üzerinde yükselirken, aşağıda uzanan ovayı bir fırın gibi ısıtıyordu. Karakoyunlu ordugâhı, şehri bir hilal gibi sarmış, lakin aralarında tuhaf bir sükûnet hâkimdi. Mancınıklar kurulmuyor, koçbaşları hazırlanmıyor, surlara doğru bir hareketlilik gözlenmiyordu. Kara Yusuf’un savaşı, taşla ve demirle değil, sabırla ve fısıltıyla yürütülüyordu.
Otağının gölgeli serinliğinde, Kara Yusuf, önündeki ham deriye çizilmiş bir Tebriz haritasına eğilmişti. Lakin o harita, surları, burçları, askeri mevkileri göstermiyordu. O, şehrin mahallelerini, pazar yerlerini, kervansaraylarını ve zanaatkâr loncalarının toplandığı bölgeleri gösteren bir sosyal haritaydı. Yanında, bir su satıcısı kılığındaki casusu, diz çökmüş, son bilgileri aktarıyordu.
“Beyim, Vali Kavkazi tam bir çılgına dönmüş. Şehrin zengin tüccarlarından üçünü, size yardım ettikleri gerekçesiyle, hiçbir delil olmadan zindana attırdı. Halkın elindeki tahıla el koyma emri, büyük bir öfke yarattı. İnsanlar, artık Timurlu askerlerini gördüklerinde yollarını değiştiriyor. Fısıltılarımız, kuru bir otlakta yayılan ateş gibi. Herkes, sizin vergileri düşüreceğinizden, adaleti getireceğinizden bahsediyor.”
Kara Yusuf, başını haritadan kaldırmadan dinledi. Parmağı, şehrin merkezindeki büyük kapalı çarşının üzerinde duruyordu.
“Garnizon komutanı Ali Şir Bey ne alemde?”
“O, akıllı bir adam, beyim. Vali’nin deliliklerine karşı çıkmaya çalışıyor. Lakin Vali onu dinlemiyor. Ali Şir Bey’in etrafında, şehrin geleceğinden endişe duyan bir grup asker ve sivil toplanmaya başlamış. Henüz bir hareketleri yok. Korkuyorlar. Bir işaret bekliyorlar.”
Kara Yusuf, ayağa kalktı ve otağın girişine yürüdü. Dışarıda, devasa surlar, mağrur bir sessizlikle onlara bakıyordu.
“İşareti biz vereceğiz,” dedi, casusuna dönerek. “Şimdi beni iyi dinle. Yeniden şehre sız. Bu sefer, sadece fısıldamayacaksın. Eyleme geçeceksin. Gece, şehrin en fakir mahallelerine, adamlarımızla birlikte gizlice un ve kuru et çuvalları bırakın. Çuvalların üzerine, bizim Karakoyunlu damgasını vurun. Bırakın insanlar, bizden korkmak yerine, bizim merhametimizi görsünler. Vali onların ekmeğini alırken, biz onlara ekmek verelim.”
Casusun gözleri parladı. Planın zekice olduğunu anlamıştı.
“Ayrıca,” diye devam etti Kara Yusuf. “Ali Şir Bey’e ulaşmanın bir yolunu bul. Ona de ki, Yusuf Bey, cesur ve akıllı adamları takdir eder. Tebriz’in kan içinde boğulmasını istemez. Şehrin kapıları dostlukla açılırsa, ne onun ne de adamlarının kılına zarar gelmeyecek, aksine mevkileri korunacaktır. Seçim onundur. Ya bir korkak valinin zulmü altında onursuzca ölecek ya da halkının yanında yer alıp, yeni dönemin saygın bir komutanı olacaktır.”
Bu, hem bir vaat hem de üstü kapalı bir tehditti. Kara Yusuf, şehrin nabzını elinde tutuyordu. Bir yanda halkın midesine, diğer yanda komutanın aklına ve onuruna hitap ediyordu. Surların ardındaki ateşi, dışarıdan körüklüyordu. O ateş yeterince büyüdüğünde, en kalın kapıları bile eriteceğini biliyordu.

Gecenin Yemini

Tebriz, Bakırcılar Çarşısı’nda Bir Mahzen, Aynı Gece

Mahzenin havası ağırdı. Kandil isinin, nemin ve insan terinin kokusu birbirine karışmıştı. Dışarıdaki sokaktan, devriye gezen Timurlu askerlerinin ayak sesleri ve ara sıra duyulan bağırışlar geliyordu. İçeride ise, şehrin kaderini omuzlarında hisseden bir avuç adam, ölümcül bir sessizlik içinde oturuyordu.
Başköşede, garnizon komutanı Ali Şir Bey vardı. Yüzü, günlerdir çektiği sıkıntının ve uykusuzluğun izlerini taşıyordu. Yanında, şehrin en saygın din âlimlerinden Molla Kasım, Bakırcılar Loncası’nın yaşlı başkanı Usta Behram ve birkaç güvenilir subayı oturuyordu.
Sessizliği, Usta Behram bozdu. Sesi, çekiçle dövülmüş bir bakır levha gibi tok ve titrekti.
“Daha ne kadar bekleyeceğiz, Ali Şir Bey? Vali, dün gece iki dokumacıyı daha, sokakta fısıldaştıkları için kırbaçlattırdı. Halkın sabrı kalmadı. Açlık ve korku, insanları çıldırtmanın eşiğine getirdi. Eğer biz bir şey yapmazsak, yakında kontrolsüz bir isyan patlayacak ve şehir kan gölüne dönecek.”
Molla Kasım, sakalını sıvazlayarak söze katıldı. “Dahası da var. Bu sabah, fakir mahallelerde, üzerinde Karakoyunlu damgası olan un çuvalları bulundu. Kara Yusuf, bize ekmek gönderiyor. Vali ise ekmeğimizi elimizden alıyor. Halkın gözünde, zalim kim, adil kim, artık çok açık.”
Ali Şir Bey, masanın üzerindeki kandilin titrek alevine bakıyordu. Aklı karışıktı. O, Timur devletine hizmet etmek için yemin etmişti. Lakin hizmet ettiği vali, bir zorbadan farksızdı. Savunmakla görevli olduğu halk, ölüme terk edilmişti. Kara Yusuf’un elçisi, ona bir teklif getirmişti. Onurlu bir çıkış yolu.
“Kara Yusuf’a güvenebilir miyiz?” diye sordu, daha çok kendi kendine konuşur gibi. “Şehri aldıktan sonra, sözünden dönerse? Hepimizi kılıçtan geçirirse?”
“O, amcasının oğlunu, kendi kanını, ihanet ettiği için affetmedi,” dedi Usta Behram. “Ama Mardin halkına dokunmadı. Adaletle hükmettiği söyleniyor. Sözünün eri bir adama benziyor. Biz ona ihanet etmezsek, onun da bize etmeyeceğini düşünüyorum.”
Ali Şir Bey, kararını vermişti. Başını kaldırdı. Gözlerinde, artık tereddüt değil, soğuk bir kararlılık vardı.
“Peki. Plan şudur. Üç gün sonra, Cuma namazı vaktinde, Vali ve adamlarının çoğu Ulu Cami’de olacak. O sırada, benim en sadık askerlerim, şehrin batısındaki Sorkab Kapısı’nın kontrolünü ele geçirecek. Usta Behram, sizin lonca üyeleriniz, pazar yerinde bir kargaşa çıkarıp, diğer muhafızların dikkatini o yöne çekecek. Molla Kasım, siz de camide, halka, zulme karşı direnmenin meşru olduğunu anlatan bir vaaz vereceksiniz. Kapıyı açtığımızda, Kara Yusuf’un öncü birliklerine haber uçuracağız. Şehri, kan dökmeden teslim edeceğiz.”
Plan, kusursuz görünüyordu. Lakin riski çok büyüktü. Tek bir yanlış adım, hepsinin kellesine mal olabilirdi.
Molla Kasım, elini kaldırdı. “O zaman, bu mukaddes görev için yemin edelim.”
Mahzendeki o bir avuç adam, ellerini üst üste koydu. Gecenin karanlığında, kandil ışığının tanıklığında, şehirlerinin kaderini değiştirecek yemini ettiler. Surların ardındaki ateş, artık bir kıvılcım değil, kontrolü ele almaya hazırlanan bir alevdi.

Kırbaçlanan Zaman

Azerbaycan Dağları, Timurlu Ordusunun Yürüyüş Kolu, Aynı Zamanlar

Mirza Ebu Bekir’in ordusu, bir yaralı yılan gibi, dağların arasından kıvrılarak ilerliyordu. Hemedan’dan ayrılalı on günden fazla olmuştu. Lakin o on gün, on yıl gibi geçmişti. Ebu Bekir, orduyu gece gündüz demeden yürütüyor, en kısa molalara bile izin vermiyordu. Zaman, onun en büyük düşmanıydı. Her geçen saat, Tebriz’in düşme ihtimalini artırıyordu.
Lakin o acelecilik, ordusunu tüketiyordu. Askerler yorgundu. Yüzleri, toz, ter ve umutsuzlukla kaplıydı. Atlar, zorlu arazide ve yetersiz yemle zayıf düşmüş, bazıları yolda çatlayıp ölüyordu. Ağırlık kervanları, ordunun hızına yetişemiyor, geride kalıyordu.
Bir konaklama yerinde, veziri Emir Rüstem, Ebu Bekir’in çadırına girdi. Mirza, haritanın üzerine kapanmış, parmağıyla Tebriz’e giden en kısa yolu hesaplıyordu.
“Mirzam,” dedi Rüstem, yorgun bir sesle. “Ordu daha fazla dayanamayacak. Bir gün, yalnızca bir gün dinlenmezsek, Tebriz’e vardığımızda savaşacak askerimiz kalmayacak. Hastalık baş gösterdi. Homurdanmalar arttı.”
Ebu Bekir, haritadan başını kaldırmadan hırladı.
“Dinlenmek mi? Tebriz yanarken mi? Kara Yusuf, başkentimin surları önünde ziyafet çekerken, ben burada askerlerimin keyfini mi bekleyeceğim? Yürüyecekler! Yürüyemeyenler, ölecek! Bu kadar basit!”
“Mirzam, bu bir ordu. Bir makine değil. Onlar insan. Savaş ruhlarını kaybetmek üzereler. Size sadakatleri, korkularından kaynaklanıyor. Lakin umutsuzluk, korkudan daha güçlü bir duygudur.”
Ebu Bekir, öfkeyle ayağa fırladı. Harita masasını devirdi.
“Sadakat! Savaş ruhu! Ben onlara ganimet vaat ediyorum! Zafer vaat ediyorum! Tebriz’i kurtardığımızda, şehri üç gün boyunca onlara yağmalatacağım! Daha ne istiyorlar?”
Emir Rüstem, sarsıldı. Bu, bir Timur prensine yakışan bir söz değildi. Kendi başkentini, kendi halkını, askerlerine yağmalatmayı vaat etmek… Bu, Ebu Bekir’in ne kadar çaresiz ve aklını kaybetmenin eşiğinde olduğunun bir göstergesiydi.
“Mirzam, kendinize gelin,” diye fısıldadı. “Bu sözler, size yakışmaz. Bu, bir yenilgi konuşmasıdır.”
Ebu Bekir, bir an duraksadı. Vezirinin yüzündeki endişeyi ve acımayı gördü. O an, kendi zavallılığını fark etti. Tahtına geri çöktü. Başını ellerinin arasına aldı.
“Ne yapacağım, Rüstem? O hayalet… O kabusum oldu. Her yerde onu görüyorum. Gözlerimi kapattığımda, Serdar Geçidi’ndeki çığlıkları duyuyorum.”
“Onu yeneceğiz, mirzam,” dedi Rüstem, daha şefkatli bir sesle. “Ama aklımızla. Öfkemizle değil. Orduya bir gün dinlenme verin. Moral toplamalarını sağlayın. Tebriz düşse bile, onu geri alırız. Yeter ki ordumuz ayakta kalsın. Yıkılmış bir orduyla, yıkılmış bir şehri geri alamazsınız.”
Ebu Bekir, uzun bir sessizlikten sonra, bitkin bir halde başını salladı. “Peki. Bir gün… Yalnızca bir gün.”
O, zamanı kırbaçladığını sanıyordu. Lakin asıl kırbaçlanan, kendi ruhu ve ordusuydu. Ve her şaklayışta, zafer umudu biraz daha azalıyordu.

Satranç ve Sabır

Sultan Ahmed’in Ordugâhı, Hemedan’ın Doğusu, Aynı Zamanlar

Sultan Ahmed Celayir’in ordugâhı, Ebu Bekir’inkinin aksine, bir sükûnet ve düzen içindeydi. Çadırlar nizami bir şekilde kurulmuştu. Askerler talim yapıyor, silahlarının bakımını yapıyor, dinleniyorlardı. Sultan, ordusunu yıpratıcı bir yürüyüşe zorlamamıştı. O, Ebu Bekir’in ordusunun birkaç günlük mesafeyle gerisinden, yavaş ve emin adımlarla ilerliyordu.
Has çadırında, Sultan Ahmed, yine veziri Pir Ali ile satranç oynuyordu. Dışarıdaki dünyanın telaşı ve kaosu, o çadırın ipek duvarlarından içeri sızamıyor gibiydi.
“Atınızı tehlikeli bir yere sürdünüz, sultanım,” dedi Pir Ali, tahtadaki taşları inceleyerek. “Kalem, onu tehdit ediyor.”
Sultan Ahmed, gülümsedi. “Bazen bir taşı feda etmek, oyunu kazanmanın tek yoludur, Pir Ali. Bırak kalem, atımla meşgul olsun. O sırada benim vezirim, senin şahına doğru yolunu bulmuş olur.”
Bir haberci, çadıra girip, Ebu Bekir’in ordusunun bitkin halde olduğu ve dinlenmek için mola verdiği haberini getirdi. Sultan Ahmed, haberi getiren ulaka bir kese altın verip yolladıktan sonra, yüzünde memnun bir ifadeyle vezirine döndü.
“Gördün mü? Kibirli prens, atını yordu. Şimdi dinlenmek zorunda. O dinlenirken, Yusuf, Tebriz’in etrafındaki ağını daha da sıkı örüyor. Ebu Bekir, Tebriz’e vardığında, ya düşmüş bir şehir bulacak ya da içerideki isyanla uğraşan, morali bozuk bir garnizon.”
“Peki biz ne yapacağız, sultanım?” diye sordu Pir Ali. “Ebu Bekir yenilirse, Yusuf ile tek başımıza mı yüzleşeceğiz? Gücü, eskisinden çok daha fazla olacak.”
“Ebu Bekir yenilmeyecek,” dedi Sultan Ahmed, tahtada bir piyonu ilerleterek. “Ya da en azından, tamamen yok olmayacak. O ve Yusuf, Tebriz önlerinde kanlı bir savaşa tutuşacaklar. İki yorgun boğa gibi birbirlerini tüketecekler. İşte o zaman, dinlenmiş ordumuzla biz sahneye çıkacağız. Satranç tahtasındaki son ve en güçlü taş olarak.”
Pir Ali, sultanının o soğuk ve hesapçı dehası karşısında bir kez daha eğildi. Sultan Ahmed, savaşı at sırtında değil, ipek minderlerin üzerinde, bir satranç tahtasında kazanıyordu. O, en büyük silahın kılıç değil, sabır ve doğru zamanlama olduğunu biliyordu.
“Şimdi,” dedi, rakibinin şahını tehdit eden bir hamle yaparak. “Sıra sende, Pir Ali. Bakalım o kaleni, benim vezirimden nasıl koruyacaksın.”
Oyun devam ediyordu. Hem satranç tahtasında hem de yüzlerce kilometre ötedeki kanlı topraklarda.


Bölüm 12 – Anahtar ve Kader

Cuma’nın Vaadi

Tebriz, Ulu Cami, Kuşatmanın Yedinci Günü, 1408

Cuma günü, Tebriz’in üzerine ağır bir gökyüzüyle çöktü. Hava, fırtına öncesi gibi nemli ve boğucuydu. Lakin şehrin asıl gerilimi, havada değil, insanların kalbindeydi. O gün, bir Cuma namazından daha fazlasıydı. O gün, bir kader günüydü.
Ulu Cami, her zamankinden daha kalabalıktı. Timurlu Valisi Hacı Kavkazi ve üst rütbeli komutanları, halka güç gösterisi yapmak ve moralleri yüksek tutmak amacıyla en ön safta yerlerini almışlardı. Lakin safları dolduran halkın yüzünde, ibadetin huzurundan çok, bir beklentinin ve korkunun sessizliği vardı. Herkes, o gün bir şeylerin olacağını hissediyordu.
Garnizon komutanı Ali Şir Bey, valinin birkaç sıra arkasında, kendi güvendiği subaylarla birlikte duruyordu. Kalbi, göğüs kafesini zorluyordu. Bakışları, sürekli olarak minbere ve caminin çıkış kapılarına kayıyordu. Planın her bir parçasının doğru zamanda işlemesi için dua ediyordu.
Molla Kasım, ağır adımlarla minbere çıktı. Yaşlı âlimin üzerinde, her zamanki temiz cübbesi vardı, lakin yüzündeki ifade, her zamankinden daha kararlı ve keskindi. Gözleri, cemaatin üzerinde gezindi, en ön saftaki valinin gözlerine bir an takıldı, sonra vaazına başladı.
Önce, her zamanki gibi Allah’ın birliğinden, peygamberin yolundan bahsetti. Sesi, caminin büyük kubbesinde yankılanıyor, kalabalığı sakinleştiriyor gibiydi. Lakin sonra, sesinin tonu yavaş yavaş değişti.
“Ey müminler!” dedi, sesini yükselterek. “Allah, Kuran’ında bize ne buyurur? ‘Zulme sessiz kalan, dilsiz şeytandır.’ Ve yine buyurur ki, ‘Bir idareci, halkına adaletle hükmetmekle yükümlüdür.’ Peki, ey Tebriz halkı! Bizim üzerimizdeki idare, adil midir? Ekmeğimizi elimizden alan, masumları zindana atan, bizi açlığa ve ölüme terk eden bir idare, Allah’ın rızasına uygun mudur?”
Bu sözler, caminin ortasına bir yıldırım gibi düştü. Vali Kavkazi ve komutanları, şok içinde donakaldılar. Halk arasında ise bir uğultu, bir fısıltı dalgası yayıldı. Kimse böyle bir vaaz beklemiyordu.
Molla Kasım, cesaretini toplamış, devam ediyordu. “Surların dışında, bize ekmek gönderen, adalet vaat eden bir ordu var! İçeride ise, bizi kendi hırsı için kalkan olarak kullanan bir zalim! Seçim sizindir, ey ahali! Ya zalimin gölgesinde onursuzca yok olacaksınız ya da kendi kaderinizin anahtarını elinize alıp, adalete kapılarınızı açacaksınız! Allah, sabredenlerle değil, zulme karşı kıyam edenlerle beraberdir!”
O an, Vali Kavkazi’nin sabrı taştı. “Tuttuklayın o haini!” diye kükredi. “O, Kara Yusuf’un casusudur!”
Valinin muhafızları minbere doğru hareketlendiği an, Ali Şir Bey ve adamları da harekete geçti. Kılıçlarını çektiler ve muhafızların önünü kestiler.
“Durun!” diye bağırdı Ali Şir. “Molla haklıdır! Zulüm bitmiştir! Tebriz halkı, kendi kaderini seçecektir!”
Caminin içinde, bir anda bir cehennem koptu. İki grup asker, kılıç kılıca geldi. Halk, panik içinde bağrışarak çıkışlara doğru hücum etti. Cami, bir ibadethaneden, bir savaş alanına dönmüştü.
Aynı anda, şehrin diğer ucunda, Bakırcılar Çarşısı’nda, Usta Behram ve lonca üyeleri de planın kendi kısımlarını uygulamaya koymuşlardı. Birkaç arabayı devirip, bir tahıl ambarını ateşe verdiler. O yöne koşan muhafızlar, Ali Şir Bey’in Sorkab Kapısı’nı ele geçirmesi için ona zaman kazandırıyordu.
Ali Şir Bey, camideki kargaşadan faydalanarak, adamlarıyla birlikte dışarı sızdı ve atlarına atlayarak Sorkab Kapısı’na doğru dörtnala ilerlemeye başladı. Cuma’nın vaadi, artık kanla ve kılıçla yerine getiriliyordu.

Anahtarın Dönüşü

Sorkab Kapısı, Tebriz, Aynı Anlar

Sorkab Kapısı, Tebriz’in daha az kullanılan, daha küçük kapılarından biriydi. Lakin konumu, stratejikti. Buradaki nöbetçiler, şehrin diğer yerlerindeki kargaşadan habersiz, olası bir saldırıya karşı surların üzerinde bekliyorlardı.
Ali Şir Bey ve elli kadar atlısı, dar sokaklardan bir fırtına gibi geçerek kapının iç avlusuna daldılar. Nöbetçiler, ne olduğunu anlayamadan, kendilerini bir anda atlıların arasında buldular. Ali Şir, kan dökülmesini istemiyordu.
“Silahlarınızı bırakın!” diye bağırdı. “İsyan başlamıştır! Vali Kavkazi’nin iktidarı bitmiştir! Bize katılanın canı bağışlanacaktır!”
Nöbetçilerin çoğu, zaten moralsiz ve açtı. Valiye sadakatleri yoktu. Kısa bir tereddütten sonra, birçoğu silahını atıp teslim oldu. Direnmeye çalışan birkaç kişi ise, çabucak etkisiz hale getirildi.
Ali Şir Bey, atından inip, kapının devasa demir sürgüsünün başına geçti. Adamları, hep birlikte, o ağır sürgüyü itmeye başladılar. Gıcırdayarak, yavaşça açılan sürgünün sesi, yeni bir dönemin başlangıcının habercisi gibiydi. Kapının ardındaki devasa ahşap kanatlar, dışarıdaki gün ışığını ve ovayı içeriye alarak aralandı.
Kapının hemen dışındaki tepede, işaret bekleyen Karakoyunlu öncü birliğinin komutanı, o manzarayı gördü. Sancağını havada üç kez salladı. Bu, ana ordugâhtaki Kara Yusuf’a, “Kapılar açıldı,” mesajıydı.
Ali Şir Bey, kapının önüne çıktı. Yüzünde, hem başarının getirdiği bir rahatlama hem de geleceğin belirsizliğinin getirdiği bir gerginlik vardı. O anahtarı, kendi iradesiyle çevirmişti. Şimdi, o kapıdan içeri girecek olan yeni gücün, vaat ettiği adaleti getirip getirmeyeceğini bekleyecekti.

Fatihin Girişi

Tebriz, Aynı Günün Öğleden Sonrası

Kara Yusuf, haberi aldığında, zırhını kuşanmış, atının üzerinde hazır bekliyordu. Yanında, en seçkin bin süvarisi vardı. Onlar, şehre girecek ilk birlikti. Amaçları, kontrolü ele almak, olası bir yağmayı önlemek ve halkın güvenliğini sağlamaktı.
“Bistam,” dedi Kara Yusuf, yola çıkmadan önce. “Ana ordu burada kalacak. Ben şehre girdikten ve durum tamamen kontrol altına alındıktan sonra, siz de düzenli bir şekilde şehre girersiniz. Unutmayın, tek bir yağma olayı, tek bir masuma zarar gelirse, sorumlusunu kendi ellerimle cezalandırırım. Biz, o şehri yakmaya değil, yönetmeye gidiyoruz.”
“Emrin başım üstüne beyim.”
Kara Yusuf, atını Sorkab Kapısı’na doğru sürdü. Bin atlı, bir fırtına gibi ovayı geçerek, kendilerini bekleyen açık kapıdan içeri süzüldü. Şehrin sokakları, yer yer hâlâ devam eden küçük çatışmaların ve paniğin izlerini taşıyordu. Lakin Kara Yusuf’un sancağını gören halk, bir anda duraksadı. Korkuyla karışık bir merakla, yeni fatihlerini izlemeye başladılar.
Kara Yusuf, doğrudan valilik sarayına yöneldi. Sarayın önünde, Vali Kavkazi ve ona sadık kalan son bir avuç adam, umutsuz bir direniş gösteriyordu. Lakin Karakoyunlu süvarilerinin ezici gücü karşısında, o direniş saniyeler içinde kırıldı.
Kara Yusuf, atından inip, sarayın merdivenlerini tırmandı. Kapıda, onu Ali Şir Bey karşıladı. Yüzünde, yorgun lakin onurlu bir ifade vardı. Kılıcını, kabzasından uzatarak Kara Yusuf’a teslim etti.
“Şehir sizindir, Emir Hazretleri. Tebriz halkı, adaletinize sığınmıştır.”
Kara Yusuf, kılıcı almadı. Elini, Ali Şir’in omzuna koydu.
“Sen, onurlu bir adamsın, Ali Şir Bey. Kılıcın, sende kalsın. Çünkü o kılıca, Tebriz’in yeni düzenini korumak için ihtiyacımız olacak. Sen, bugünden sonra, benim Tebriz komutanımsın.”
Ali Şir’in gözleri, o beklenmedik lütuf karşısında şaşkınlıkla parladı. Doğru seçimi yaptığını anlamıştı.
Kara Yusuf, içeri girdi. Sarayın avlusunda, yakalanmış olan Vali Kavkazi, elleri bağlı bir şekilde yerde yatıyordu. Yusuf, onun yanına yaklaştı. Vali, ona nefretle baktı.
“Kazandığını sanma, haydut! Mirza Ebu Bekir geliyor! Seni o şehirle birlikte toprağa gömecek!”
“Mirza Ebu Bekir, önce kendi kaderiyle yüzleşsin,” dedi Kara Yusuf, soğuk bir sesle. “Sen ise kendi adaletinle yüzleştin. Seni, halkına yaptığın zulmün hesabını vermen için, onlara teslim ediyorum.”
Valiyi, sarayın dışına, halkın toplandığı meydana götürmelerini emretti. Kendisi, hükmü vermişti. Cezayı, halkın öfkesi kesecekti.
O gün, Tebriz fethedilmişti. Kan dökülmeden, yağmalanmadan. Sadece, bir şehrin kalbini kazanan bir liderin iradesiyle. Kara Yusuf, babasının, dedesinin hayalini gerçekleştirmişti. Azerbaycan’ın incisi, yeniden Karakoyunlu sancağının altındaydı. Lakin o, zafer sarhoşluğuna kapılmadı. Biliyordu ki, asıl fırtına, henüz kopmamıştı. O, sadece fırtınanın gözüne girmişti.

Ufuktaki Kara Bulut

Tebriz Yakınları, Ebu Bekir’in Ordugâhı, Ertesi Gün

Mirza Ebu Bekir, Tebriz’e bir günlük mesafedeki bir tepeden, şehrine bakıyordu. Lakin gördüğü manzara, kalbine bir hançer gibi saplandı. Şehrin en yüksek burcunda, artık Timur’un sancağı değil, üzerinde beyaz bir koçbaşı olan o nefret ettiği kara sancak dalgalanıyordu. Tebriz, düşmüştü.
Yanında duran komutanları, sessizlik içinde yere bakıyorlardı. Kimse konuşmaya cesaret edemiyordu. Ebu Bekir’in yüzü, öfke, utanç ve çaresizliğin korkunç bir birleşimiydi.
“Geç kaldık…” diye fısıldadı. “Geç kaldık…”
Ordusu, yorgun ve bitkindi. Moralleri sıfırdı. Başkentlerinin, savaşmadan düştüğünü görmek, son umut kırıntılarını da yok etmişti. Şimdi, surların ardında dinlenmiş, morali yüksek, zafer kazanmış bir düşman vardı.
Emir Rüstem, yanına yaklaştı.
“Mirzam, artık yapacak bir şey yok. Şehre saldırmak, intihar olur. Geri çekilip, Sultaniye’de yeniden toparlanmalı, Sultan Ahmed’in ordusunu beklemeliyiz.”
“Geri çekilmek mi?” diye bağırdı Ebu Bekir. “Bir daha o kelimeyi duymayacağım! Ben, bir kaçak değilim! O şehri geri alacağım! Ne pahasına olursa olsun!”
Lakin o an, ufukta, güneyden gelen bir toz bulutu belirdi. Toz bulutu yaklaştıkça, altından çıkan sancaklar belli oldu: Sultan Ahmed Celayir’in ordusu geliyordu.
Ebu Bekir’in yüzünde, bir anlık bir umut ışığı parladı. “İşte! Geldiler! İttifakımız yaşıyor! Şimdi görecek o Türkmen, iki orduyla nasıl başa çıkılırmış!”
Ancak Sultan Ahmed’in ordusu, Ebu Bekir’in ordugâhına katılmak yerine, birkaç kilometre geride durup, kendi kampını kurmaya başladı. Ne bir haberci yolluyorlar ne de bir hareket belirtisi gösteriyorlardı. Onlar, bir müttefik gibi değil, bir seyirci gibi duruyorlardı.
Ebu Bekir, o an anladı. Sultan Ahmed, ona yardım etmeye gelmemişti. O, iki boğanın dövüşünü izlemeye gelmişti. Kimin kazanacağını, kimin zayıf düşeceğini görmek için oradaydı.
Ebu Bekir’in içindeki son umut kırıntısı da o an yok oldu. Yalnızdı. Yorgun ordusuyla, iki güçlü düşmanın arasında kalmıştı. Biri, surların ardında zaferini kutlayan Kara Yusuf. Diğeri, tepelerin üzerinde, onun kanını içmek için bekleyen sahte müttefiki Sultan Ahmed. Ufuktaki kara bulut, sadece düşman ordusu değil, kendi kaderinin karanlığıydı.


Bölüm 13 – Kralların Kumarı

Örümceğin Ağı

Tebriz, Hükümet Sarayı, 1408 Sonbaharı

Tebriz, yeni efendisinin altında nefes alıyordu. Şehir, bir fırtınadan çıkmış, lakin ufukta daha büyük iki fırtına bulutunun biriktiğini gören bir gemi gibiydi. Kara Yusuf, zaferinin sarhoşluğunu yaşayacak vakit bulamamıştı. O, fethettiği sarayı bir zevk ve sefa mekânı olarak değil, devasa bir satranç tahtasının merkezindeki kendi kalesi olarak kullanıyordu. Sarayın geniş divanhanesi, şimdi bir komuta merkeziydi. Duvarlardaki pahalı Çin ipekleri ve altın yaldızlı süslemeler, yerdeki askeri haritaların, çelik zırhların ve deri tulumların sert gerçekliğiyle garip bir tezat oluşturuyordu.
Kara Yusuf, divanhanenin Fethiye Kapısı’na bakan büyük penceresinin önünde duruyordu. Dışarıdaki ovayı, ovadaki iki düşman ordugâhını seyrediyordu. Biri, Mirza Ebu Bekir’in düzensiz, umutsuz çadırlarından oluşan, can çekişen bir yara gibiydi. Diğeri ise biraz daha geride, Sultan Ahmed’in nizami, kendine güvenen, bir akbaba gibi bekleyen ordugâhıydı.
“Onlar orada durdukça, kendi kendilerini yiyorlar,” dedi Yusuf, yanına yaklaşan Bistam Bey’e. Sesinde, bir avcının avını gözlemlerken duyduğu soğuk bir tatmin vardı. “Ebu Bekir’in kibri, onu saldırmaya zorluyor. Sultan Ahmed’in kurnazlığı ise, onu beklemeye itiyor. Biri diğerine güvenmiyor. İşte benim en büyük ordum, onların arasındaki o güvensizliktir.”
Bistam Bey, her zamanki gibi daha eylem odaklıydı. “Beyim, halkın morali yüksek. Bize katılan Tebriz askerleri sadık. Belki bir gece baskınıyla, Ebu Bekir’in dağınık ordusunu gafil avlayabiliriz. Onu yok edersek, Sultan Ahmed tek başına bize saldırmaya cesaret edemez.”
Kara Yusuf, yavaşça ona döndü. “Gece baskını, çaresizlerin silahıdır, Bistam. Biz çaresiz değiliz. Biz, oyunun kurallarını belirleyeniz. Neden kılıçlarımızı yoralım ki, açlık ve şüphe bizim yerimize savaşırken? Her geçen gün, Ebu Bekir’in ordusundan askerler kaçıp bize sığınıyor. Her geçen gün, Sultan Ahmed’in komutanları, ‘Neden bekliyoruz?’ diye kendi sultanlarına daha fazla soruyor. Bizim görevimiz, o ateşi körüklemek.”
Yeni Tebriz komutanı Ali Şir Bey’i yanına çağırdı.
“Ali Şir, şehrin savunması ne durumda? Surlar sağlam mı?”
“Sağlam, Emir Hazretleri,” dedi Ali Şir, saygıyla. “Halk, sizin emrinizle surların onarımına yardım ediyor. Onlar, artık o duvarları bir zindanın değil, kendi evlerinin duvarları olarak görüyorlar. Erzak ambarları doluyor. Şehir, uzun bir kuşatmaya hazır.”
“Güzel,” dedi Kara Yusuf. “Lakin biz uzun bir kuşatma beklemeyeceğiz. Biz, onların bize saldırmasını bekleyeceğiz. Lakin istediğimiz zaman, istediğimiz şartlarda.”
Bistam Bey’e döndü. “Bir grup atlı hazırla. En gürültücü, en gösterişli olanlarından. Üzerlerine, Serdar Geçidi’nde ele geçirdiğimiz Timurlu sancaklarını ve zırhlarını giydir. Şehrin güney kapısından çıkıp, Sultan Ahmed’in ordugâhına doğru dörtnala gitsinler. Yeterince yaklaştıklarında, Timur sancaklarını yere atıp, bizim sancağımızı çeksinler ve naralar atarak geri dönsünler.”
Bistam ve Ali Şir, birbirlerine baktılar. Planı anlamamışlardı.
Kara Yusuf, yüzünde kurnaz bir gülümsemeyle açıkladı. “Ebu Bekir’in gözcüleri, o sahte birliği görecek. Sultan Ahmed’in, kendisinden habersiz bizimle görüştüğünü, hatta bir grup askerinin bize katıldığını sanacak. İçindeki şüphe kurdu, onu kemirip bitirecek. O şüphe, onu hata yapmaya, acele bir karar vermeye zorlayacak. Biz, kralların kumar masasına oturduk, beyler. Ve ben, onların elindeki kartları görüyorum.”
O, bir örümcek gibi ağının merkezinde duruyordu. İki büyük av, o ağın iplerinde çırpınıyordu. Ve örümcek, sabırla, onların birbirini yorup bitirmesini bekliyordu. En zayıf düştükleri anda ise, zehrini akıtacaktı.

Köşedeki Kurt

Mirza Ebu Bekir’in Ordugâhı, Aynı Günün Akşamı

Mirza Ebu Bekir’in çadırı, bir hükümdarın çadırından çok, aklını yitirmiş bir adamın hücresine benziyordu. Yere atılmış şarap testileri, devrilmiş bir masa, etrafa saçılmış haritalar… Ebu Bekir, elinde bir kadehle, çadırın içinde bir o yana bir bu yana volta atıyordu. Gözleri kan çanağına dönmüştü. Uyumuyordu, doğru dürüst yemek yemiyordu. Sadece içiyor ve kendi kendine konuşuyordu.
“Hainler… Hepsi hain… O Bağdat sıçanı, beni arkamdan vurmak için bekliyor. Kendi askerlerim, geceleri kaçıp o Türkmen çobanına sığınıyor. Dedemin ruhu… Beni izliyor ve benden utanıyor olmalı.”
Veziri Emir Rüstem, çadırın girişinde durmuş, efendisinin o acınası halini üzüntüyle izliyordu. Ona yaklaşmaya korkuyordu. Ebu Bekir, en ufak bir eleştiride kılıcına sarılır olmuştu.
Tam o sırada, bir komutan, telaşla çadıra daldı.
“Mirzam! Gözcülerimiz… Gözcülerimiz, Sultan Ahmed’in ordugâhından bir birliğin, Karakoyunlu sancağı çekerek Tebriz’e girdiğini gördü!”
Ebu Bekir’in elindeki kadeh, yere düşüp parçalandı. Şarap, toprağa kan gibi yayıldı. Öfkeyle komutanın yakasına yapıştı.
“Ne dedin sen? Emin misin? Gözlerinle mi gördün?”
“Ben değil, mirzam. Gözcü başı gördü. Yemin ediyorlar. Birlik, önce Timurlu sancağı taşıyormuş, sonra değiştirip…”
Ebu Bekir, komutanı itti ve bir kahkaha patlattı. Lakin o kahkaha, bir sevinç kahkahası değil, bir delilik kahkahasıydı.
“Demek öyle! Demek o yılan, sonunda derisini değiştirdi! Benimle ittifak kurup, arkamdan düşmanımla anlaşıyor! Beni, burada oyalamasının sebebi buymuş! İkimizin de zayıf düşmesini bekleyip, sonra Tebriz’i kendisi için istiyor!”
Emir Rüstem, araya girmeye çalıştı. “Mirzam, bir yanlış anlaşılma olabilir. Bir oyun olabilir. Kara Yusuf, bizi birbirimize düşürmeye çalışıyor olabilir.”
“Oyun mu?” diye bağırdı Ebu Bekir. “Asıl oyunu, o Bağdatlı oynuyor! Lakin oyunu bitti! Onun kurduğu masayı, başına yıkacağım! Ama önce… Önce o kibriyle surların arkasında saklanan çobanın işini bitireceğim!”
Komutanlarına döndü. Gözlerinde, intiharla eşdeğer bir kararlılık vardı.
“Orduyu hazırlayın! Şafakla birlikte, taarruza geçiyoruz! Bütün gücümüzle, Tebriz’e saldıracağız! Surları yıkacağız, kapıları kıracağız! Şehri aldıktan sonra, güneye dönüp, o hain Celayiroğlu’na dersini vereceğim! Bu ova, ya benim zaferime ya da hepimizin mezarına tanıklık edecek!”
Emir Rüstem’in yüzü, dehşetle bembeyaz oldu.
“Yapmayın, mirzam! Bu delilik! Ordu yorgun! Şehir güçlü! Bu bir saldırı değil, bir intihar olur!”
“Savaşmayan, zaten ölmüştür, Rüstem!” diye kükredi Ebu Bekir. “Ben, dedemin torunu gibi savaşarak öleceğim! Bir korkak gibi geri çekilmeyeceğim! Emir verilmiştir! Hazırlanın!”
Köşeye sıkışan kurt, son ve en ölümcül hamlesini yapmaya karar vermişti. Aklını ve mantığını bir kenara bırakmış, gururunun ve öfkesinin esiri olmuştu. Kara Yusuf’un kurduğu psikolojik tuzak, mükemmel bir şekilde işlemişti.

Akbabanın Bekleyişi

Sultan Ahmed’in Ordugâhı, Ertesi Günün Şafağı

Sultan Ahmed Celayir, ordugâhının kurulduğu tepeden, şafağın ilk ışıklarıyla birlikte aşağıdaki ovayı izliyordu. Yanında, her zamanki gibi veziri Pir Ali vardı.
Aşağıda, Timurlu kampında, hummalı bir hareketlilik vardı. Askerler saflarını oluşturuyor, savaş boruları çalınıyordu. Mirza Ebu Bekir, delice bir kararla, tüm gücüyle Tebriz surlarına saldırmaya hazırlanıyordu.
Pir Ali, endişeli bir sesle sordu. “Sultanım, gerçekten saldıracak. Bütün ordusunu bir intihara sürüklüyor. Ona yardım etmeli miyiz? Eğer o tamamen yok olursa, Kara Yusuf ile tek başımıza kalırız.”
Sultan Ahmed, yüzünde soğuk ve hesapçı bir tebessümle ovayı izliyordu.
“Bırak saldırsın, Pir Ali. Bırak, o kibirli prens, başını Tebriz’in taş duvarlarına vursun. Bırak, ordusunun kalanını da o surların dibinde tüketsin. O, bizim için bir müttefik değil, bir kurbandı. Kara Yusuf’u zayıflatmak için kullanacağımız bir koçbaşıydı. Şimdi görevini yapıyor.”
“Peki ya Kara Yusuf? O saldırıyı püskürtürse, gücü daha da artmaz mı?”
“Artar,” dedi Sultan Ahmed, sakince. “Lakin ordusu da kayıp verir. Surları yıpranır. Yorgun düşer. İki kurt birbiriyle boğuşurken, akbaba sabırla bekler. Onların savaşı bittiğinde, leşin başına kimin konacağına, en dinç olan karar verir. Ve o, biz olacağız.”
Tam o sırada, Kara Yusuf’un dün gönderdiği sahte birlik hikâyesi, bir ulak aracılığıyla Sultan Ahmed’e de ulaştı. Ulak, Ebu Bekir’in onu ihanetle suçladığını, öfkeden deliye döndüğünü anlattı.
Sultan Ahmed, kahkahalarla güldü.
“O Türkmen, bir asker olduğu kadar, bir şeytan. Kılıcı kadar, aklı da keskin. Tek bir hamleyle, Ebu Bekir’in aklını başından aldı. İttifakımızı, tek bir ok atmadan yok etti. Ona hayran olmamak elde değil.”
“Ona hayran olmanız, beni korkutuyor sultanım,” dedi Pir Ali. “Böyle bir düşman, tehlikelidir.”
“Elbette tehlikeli,” dedi Sultan Ahmed. “İşte o yüzden, onunla savaşırken daha da dikkatli olmalıyız. Şimdi izle, Pir Ali. Kralların kumarının son elini izle. Ebu Bekir, bütün servetini masaya sürdü. Kara Yusuf, elini güçlü tutuyor. Biz ise, oyuna girmek için, masadaki altınların en tepeye yığıldığı anı bekliyoruz.”
Aşağıda, savaş boruları daha gür çalmaya başladı. Timurlu ordusu, umutsuz bir çığlık gibi, Tebriz surlarına doğru akmaya başladı. Akbaba, tepeden, ziyafetinin başlamasını bekliyordu.

Duvarların Ardındaki Dua

Tebriz, Ali Şir Bey’in Komuta Mevzii, Surların Üzeri, Aynı Anlar

Ali Şir Bey, Tebriz’in batı surlarının en yüksek burcunda duruyordu. Aşağıda, on binlerce askerden oluşan bir insan denizi, üzerlerine doğru geliyordu. Davulların gümbürtüsü, boruların çığlığı, yeri ve göğü titretiyordu. Timurlu ordusu, son bir umutsuzlukla saldırıyordu.
Yanındaki Karakoyunlu ve Tebrizli askerlerin yüzünde, gergin bir bekleyiş vardı. Okçular, yaylarına oklarını yerleştirmiş, komutu bekliyordu. Surların üzerine, kızgın yağ ve katran kazanları yerleştirilmişti.
Kara Yusuf, atıyla birlikte surların dibine gelip, yukarıya, Ali Şir’e seslendi.
“Hazır mısın, komutan? Bugün, Tebriz’in kaderini, o duvarların üzerinde sen yazacaksın!”
“Hazırız, Emir Hazretleri!” diye bağırdı Ali Şir. Sesindeki gurur, korkusunu bastırıyordu. “Siz bize güvendiniz. Biz de sizin güveninizi boşa çıkarmayacağız! Bu surlar, onlara mezar olacak!”
Kara Yusuf, başıyla onayladı. Ordusunun büyük bir kısmını, surların gerisinde, yedekte tutuyordu. Bu, bir savunma savaşıydı. Düşmanı, surlarda yıpratıp, sonra karşı saldırıya geçecekti.
Saldırı başladığında, gökyüzü, iki taraftan atılan oklarla karardı. Merdivenler, surlara dayanmaya başladı. Koçbaşları, kapıları dövüyordu. Surların üzerinden, kayalar, kızgın yağlar, oklar yağıyordu. Savaş, tam bir cehenneme dönmüştü.
Ali Şir Bey, bir komutanın olması gerektiği gibi, en ön safta savaşıyordu. Kılıcıyla merdivenlerden tırmanmaya çalışanları aşağı itiyor, adamlarına emirler yağdırıyor, morallerini yüksek tutmaya çalışıyordu.
Savaşın en kızgın anında, bir an durup, şehrin içine baktı. Sokaklarda, camilerde, evlerde, insanların dua ettiğini biliyordu. Onlar, sadece askerlerin değil, bütün bir şehrin kaderi için dua ediyorlardı. O an, omuzlarındaki yükün ağırlığını bir kez daha hissetti. O, sadece bir komutan değildi. O, duvarların ardındaki o duaların koruyucusuydu. Ve o duvarlar, ne pahasına olursa olsun düşmemeliydi.


Bölüm 14 – Kırılan Kılıç, Çatlayan Taht

Surların Dibindeki Cehennem

Tebriz Surları Önü, Mirza Ebu Bekir’in Gözünden, Aynı Gün

Gün, cehennem ateşinden bir parça gibiydi. Güneşin yakıcı ışıkları, aşağıda, Tebriz surlarının dibinde kaynayan insan ve hayvan cehennemini daha da dayanılmaz kılıyordu. Mirza Ebu Bekir, ordugâhının kurulduğu tepeden, kendi emriyle yarattığı o felaketi izliyordu. Gözleri, kanlanmış, uykusuzluktan ve şaraptan şişmişti. Lakin o an gördükleri, alkolün yarattığı sersemliği bir anda silip süpüren, ayık ve acımasız bir gerçekti.
Ordusu, dalga dalga surlara çarpıyor ve bir köpük gibi dağılıyordu. Yenilmez Timurlu ordusu… Dedesi Emir Timur’un zaferden zafere koşturduğu o efsanevi savaş makinesi, şimdi bir şehrin inatçı duvarları önünde, bir sinek sürüsü gibi eziliyordu. Surların üzerinden yağan oklar, kızgın yağlar, devasa kayalar, onun askerlerini birer birer topraktan siliyordu. Kulağında, boru ve davul seslerinden daha baskın olan bir ses vardı: Kendi adamlarının acı dolu çığlıkları.
“Neden ilerleyemiyorlar?” diye bağırdı yanındaki komutanlara. Sesi, öfkeden çok bir çaresizliğin feryadıydı. “Neden o kapıları kıramıyorlar? Merdivenler nerede?”
Kimse cevap veremedi. Çünkü cevap ortadaydı. Saldırı, bir stratejiye değil, kör bir öfkeye dayanıyordu. Düzensiz, plansız, hazırlıksızdı. Askerler, yorgun ve moralsizdi. Onlar, bir zafer için değil, komutanlarının kibrinin bedelini ödemek için ölüyorlardı.
Saatler ilerledikçe, saldırının gücü azaldı. Dalgalar seyrekleşti. Surların dibi, kırık merdivenler, yanmış kuşatma kuleleri ve binlerce cansız bedenle dolmuştu. Geri çekilmeye çalışanlar, arkadan gelenlerin paniğiyle eziliyor, yaralılar ise atların ayakları altında can veriyordu. Bu bir savaş değil, bir katliamdı. Ve katledilen, kendi ordusuydu.
Öğleden sonra, saldırı tamamen durdu. Geriye, dağınık, küçük gruplar halinde ordugâha doğru çekilen, yenilmiş bir ordu enkazı kalmıştı. On binlerce kişiyle başladıkları saldırıdan, geriye birkaç bin kişilik, ruhunu yitirmiş bir hayaletler güruhu dönüyordu.
Veziri Emir Rüstem, yüzünde bir ölünün solgunluğuyla yanına yaklaştı.
“Mirzam… bitti. Geri çekilmeliyiz. Daha fazla kayıp vermeden, buradan gitmeliyiz.”
Ebu Bekir, ilk defa vezirine bağırmadı. Ona bakmadı bile. Gözleri, surların üzerinde gururla dalgalanan o kara koçbaşlı sancağa kilitlenmişti. O sancak, onunla alay ediyor gibiydi.
“Kılıcım kırıldı, Rüstem,” diye fısıldadı. Sesi, hiç tanımadığı bir adamın sesi gibiydi. Boş ve ruhsuz. “Babamın kılıcı… Dedemin kılıcı… Kırıldı.”
“Kılıç yeniden dövülür, mirzam. Ama ordu yok olursa, kılıcı tutacak el kalmaz. Lütfen… Geri çekilme emri verin.”
Ebu Bekir, yavaşça başını çevirip, biraz ötede, tepelerin üzerinde hareketsiz bekleyen Sultan Ahmed’in ordugâhına baktı. O akbaba, onun kanlı ziyafetini izlemişti. Şimdi ise, leşin üzerine konmak için doğru anı bekliyordu.
“Geri çekiliyoruz,” dedi Ebu Bekir. O kelimeler, ağzından zehir gibi döküldü. “Sultaniye’ye dönüyoruz. Lakin bu, bir son değil. Bu, bir virgül. O Türkmen çobanına ve o Bağdat yılanına, bir Timur prensinin tahtının kolayca çatlamayacağını öğreteceğim.”
Lakin o an, kendi ruhunda, tahtından daha büyük bir şeyin çatladığını hissediyordu. O, yenilmezlik inancıydı. Ve o inanç bir kere çatladı mı, bir daha asla eskisi gibi olmazdı.

Akbabanın Gözleri

Sultan Ahmed’in Ordugâhı, Aynı Günün Akşamı

Güneş batarken, ovayı kızıla boyuyordu. O kırmızılık, Sultan Ahmed Celayir’e, gün boyunca dökülen kanı hatırlatıyordu. Has çadırının önündeki ipek bir minderde oturmuş, parmaklarının arasında gümüş bir tespih çekiyordu. Yüzünde, ne bir sevinç ne de bir hüzün vardı. Sadece, bir oyunu daha kazanmış bir kumarbazın soğuk tatmini okunuyordu.
Pir Ali, elinde bir kâse soğuk badem şerbetiyle yanına geldi.
“Sultanım, haberler kesinleşti. Ebu Bekir’in ordusu darmadağın oldu. Geriye kalanlarla birlikte, Sultaniye’ye doğru çekilmeye başlamışlar. Büyük bir bozgun.”
Sultan Ahmed, tespih çekmeyi bıraktı. Şerbet kâsesini aldı.
“Bozgun, beklenen bir sonuçtu, Pir Ali. Kibir, her zaman aklın önünde koşar ve uçurumdan ilk o düşer. Ebu Bekir, bugün kibrinin kurbanı oldu.”
“Şimdi ne yapacağız, sultanım?” diye sordu Pir Ali. “Ebu Bekir zayıflamışken, üzerine yürüyüp onu tamamen yok mu edelim? Yoksa Tebriz’e mi yönelelim? Kara Yusuf’un ordusu da o savunmada yıpranmıştır.”
Sultan Ahmed, şerbetinden bir yudum aldı. Gözlerini, uzakta, dumanların tütmeye devam ettiği Tebriz şehrine çevirdi.
“Hiçbirini yapmayacağız, Pir Ali. Neden yorgun bir kurdun veya yaralı bir ayının inine girelim ki? Bırakalım, Ebu Bekir, utancıyla birlikte inine geri dönsün. Bırakalım, Kara Yusuf, zaferini kutlasın, yaralarını sarsın, şehrin yönetimiyle uğraşsın. Hükümdar olmak, savaş kazanmaktan daha zordur. Yönetmek, yorar. Halkı memnun etmek, yorar. Bırakalım yorulsun.”
“Ama sultanım, o güçlenirse…”
“Güç, göreceli bir kavramdır,” diye kesti Sultan Ahmed. “Onun şimdi fethettiği topraklar, ona güç getirdiği kadar, dert de getirecektir. O toprakları savunmak zorunda. Farklı aşiretleri, farklı grupları bir arada tutmak zorunda. Biz ise, Bağdat’ın güvenli surları ardında, dinlenmiş ordumuzla, hazinemizle bekleyeceğiz. Doğru an geldiğinde, o yorgun fatihin üzerine, taze bir orduyla yürüyeceğiz. Savaş, acele edenin değil, sabredenin zaferidir.”
Pir Ali, sultanının o uzun vadeli ve acımasız stratejisi karşısında söyleyecek bir şey bulamadı. Sultan Ahmed, sadece bir sonraki hamleyi değil, ondan sonraki üç hamleyi daha düşünüyordu.
“Ordunun bir kısmını burada bırak,” diye emir verdi Sultan Ahmed, ayağa kalkarak. “Kara Yusuf’u gözlemeye devam etsinler. Biz, ana orduyla Bağdat’a dönüyoruz. Kışı orada geçireceğiz. Şairlerle, âlimlerle meclisler kuracağız. Dicle’nin kenarında, kuzeydeki kurdun nasıl yorulduğunu izleyeceğiz.”
Akbaba, leşi yemek için acele etmiyordu. O, leşin, güneşin altında iyice çürüyüp, savunmasız kalmasını bekleyecekti.

Zaferin Bedeli

Tebriz, Hükümet Sarayı, Ertesi Gün

Tebriz, bir yandan zaferi kutluyor, bir yandan da yasını tutuyordu. Sokaklarda, Karakoyunlu sancağını sallayan, Kara Yusuf’a dualar eden insanlar vardı. Lakin aynı zamanda, surlardaki savunmada ölen yiğitlerinin cenazelerini kaldıran ailelerin ağıtları da duyuluyordu. Zafer, bedelsiz gelmemişti.
Kara Yusuf, sarayın avlusunda, komutanlarıyla birlikteydi. Önlerinde, savaşta ölen Karakoyunlu ve Tebrizli askerlerin isimlerinin yazılı olduğu bir liste duruyordu. Sayı, az değildi. Ebu Bekir’in ordusu büyük kayıp vermişti, lakin onlar da bedel ödemişlerdi.
“Ölen her bir askerin ailesine, devlet hazinesinden maaş bağlanacak,” dedi Kara Yusuf, kesin bir sesle. “Çocukları, bizim çocuklarımızdır. Onların eğitimi, iaşesi, devletin güvencesi altındadır. Bu topraklar, onların kanıyla vatan olmuştur. Vatan, şehidine sahip çıkmalıdır.”
Ali Şir Bey, o sözler karşısında duygulandı. Daha önce hizmet ettiği hiçbir komutan veya hükümdar, sıradan bir askerin ailesini düşünmemişti. Kara Yusuf, halkın kalbini, kılıcıyla olduğu kadar, merhametiyle de kazanıyordu.
Bistam Bey, düşmanın durumuna dair son raporları getirdi.
“Beyim, Ebu Bekir’in ordusundan geriye kalanlar, Sultaniye’ye doğru perişan bir halde çekiliyor. Sultan Ahmed ise, bir gözcü birliği bırakıp, Bağdat’a dönmüş.”
Kara Yusuf, bu haberi bekliyordu. “Tahmin ettiğim gibi. Akbaba, avının peşine düşmek yerine, yuvasına döndü. Bizi zayıf düşüremediğini anladı.”
“Şimdi ne yapacağız, beyim?” diye sordu Bistam. “Ebu Bekir’in peşine düşüp, onu tamamen yok mu edelim?”
“Yaralı bir kurdu takip etmek tehlikelidir,” dedi Yusuf. “Köşeye sıkıştığında, son bir güçle saldırabilir. Bırak gitsin. Onun en büyük düşmanı, artık ben değilim. Onun düşmanı, kendi hanedanıdır. Horasan’daki amcası Şahruh, o yenilgi haberini aldığında, Azerbaycan’ı ele geçirmek için bir an bile tereddüt etmeyecektir. Bırakalım, Timur’un torunları, birbirlerini yesin.”
Kara Yusuf, divanhaneye doğru yürüdü. “Bizim asıl işimiz şimdi başlıyor. Bu şehri, bu ülkeyi yeniden ayağa kaldıracağız. Yolları güvenli hale getireceğiz. Kervanlar yeniden işleyecek. Vergileri, halkın taşıyabileceği bir seviyeye indireceğiz. Adalet, her kapıdan içeri girecek. Biz, yıkan değil, yapan bir devlet olacağız. Gücümüzü, halkımızın refahından alacağız.”
Komutanları, liderlerinin o vizyonu karşısında sessizce onu takip ettiler. Kara Yusuf, bir askeri deha olmanın ötesinde, bir devlet adamı olduğunu da kanıtlıyordu. O, zaferin sadece savaş kazanmak olmadığını, kazanılanı korumak ve yaşatmak olduğunu biliyordu. Lakin zaferin bedeli, sadece ölen askerler değildi. O bedel, aynı zamanda, iki büyük düşmanın nefretini ve intikam arzusunu üzerine çekmekti. Ve o nefret, bir gün yeniden karşısına çıkacaktı.

Kan ve Toz Kokusu

Tebriz Surları Dibi, Bir Karakoyunlu Askerinin Gözünden

Oğuz, yirmi yaşındaydı. Obası, Van Gölü kıyısındaydı. Kara Yusuf Bey, Mısır’dan döndüğünde, babası ve ağabeyleriyle birlikte, tereddüt etmeden onun sancağı altına koşan ilk kişilerdendi. Daha önce küçük çatışmalara girmişti, lakin dün yaşadığı, cehennemin ta kendisiydi.
Surların üzerinde, yanındaki usta okçu vurulduğunda, onun kanının sıcaklığını yüzünde hissetmişti. Aşağıdan tırmanan merdivenlerdeki Timurlu askerlerinin gözlerindeki o umutsuz ve vahşi ifadeyi hiç unutmayacaktı. Saatlerce ok atmış, parmakları hissizleşmiş, kolu kopacak gibi olmuştu.
Şimdi ise, savaş bitmişti. Onlara verilen görev, surların dibindeki binlerce cesedi toplamaktı. Hava, ağır bir kan, yanık et ve toz kokusuyla doluydu. Akbabalar ve kargalar, gökyüzünde daireler çiziyor, ziyafetlerine başlamak için insanların uzaklaşmasını bekliyordu.
Oğuz, bir Timurlu askerinin cansız bedenini, diğerleriyle birlikte bir arabaya taşıyordu. Asker, kendisiyle yaşıt görünüyordu. Yüzünde, hâlâ son bir şaşkınlık ifadesi donup kalmıştı. Oğuz, bir an duraksadı. O da, bir beyin emriyle, yüzlerce kilometre ötedeki evinden kalkıp buraya gelmişti. O da, belki geride bir sevgili, bir anne bırakmıştı.
“Ne duruyorsun? Hadi!” diye bağırdı yanındaki yaşlı bir asker. “Akşama kadar o işi bitirmeliyiz. Hastalık yayılır.”
Oğuz, kendine gelip, cesedi arabaya attı. Bütün gün, aynı şeyi yaptılar. Kendi arkadaşlarının, yoldaşlarının cansız bedenlerini de taşıdılar. Onları, diğerlerinden ayırıp, usulünce defnetmek için hazırladılar.
Akşam, kampa döndüğünde, bitkindi. Ruhu, bedeni kadar yorgundu. Bir ateşin başına çöktü. Elindeki kuru ekmeği kemirirken, aklında, dün ölen arkadaşı vardı. Birlikte hayaller kurmuşlardı. Savaştan sonra, obalarına dönüp, evlenecekler, çoluk çocuğa karışacaklardı. Şimdi, o hayaller, Tebriz surlarının dibindeki bir çukurda yatıyordu.
O an, zaferin ne kadar anlamsız olduğunu düşündü. Komutanlar, beyler, sultanlar, haritalar üzerinde oyunlar oynuyorlardı. Lakin o oyunların bedelini, kendisi gibi sıradan insanlar, kanlarıyla ve canlarıyla ödüyordu.
Kara Yusuf Bey’i seviyordu. Ona inanıyordu. Lakin savaşmaktan nefret ediyordu. O kan ve toz kokusundan nefret ediyordu. Tek istediği, obasına geri dönmek, gölün kenarında oturmak ve sessizliği dinlemekti. Lakin biliyordu ki, o sessizliğe kavuşmak için, daha nice savaşın gürültüsüne katlanmak zorundaydı.


Bölüm 15 – Sessizliğin Fırtınası

Devletin Çarkları

Tebriz, Hükümet Sarayı, 1409 Kışı

Kış, Azerbaycan’ın üzerine ağır bir yorgan gibi çökmüştü. Savaş alanlarındaki kan, karın beyaz örtüsü altında kalmış, ordular kışlaklarına çekilmişti. Lakin o görünen sessizlik, aldatıcıydı. Savaş, artık kılıçla değil, divanlarda, hazine odalarında ve casusların fısıltılarıyla devam ediyordu. Kara Yusuf için, devlet kurmanın, savaş kazanmaktan daha çetin bir mücadele olduğu ortaya çıkıyordu.
Tebriz’deki hükümet sarayı, hummalı bir faaliyetin merkeziydi. Kara Yusuf, bir askerin disipliniyle, bir hükümdarın vizyonuyla yeni devletinin çarklarını döndürmeye çalışıyordu. Sabahın ilk ışıklarıyla divanını topluyor, akşama kadar ülkenin dört bir yanından gelen beyleri, valileri, kadıları ve tüccarları dinliyordu.
“Diyarbekir’deki tahıl hasadı iyi, lakin kervan yolları tam olarak güvenli değil. Bazı küçük aşiretler, hâlâ Timurlulara sadık ve kervanlara saldırıyor,” diyordu Diyarbekir valisi.
“Erzurum’daki gümrük vergileri çok yüksek kalmış. Tüccarlar, daha güvenli olan Trabzon Rum İmparatorluğu üzerinden ticaret yapmayı tercih ediyor,” diye şikâyet ediyordu bir tüccar temsilcisi.
“Sultan Ahmed’in casusları, Bağdat sınırındaki obalarımızı kışkırtmaya, bize karşı isyan çıkarmaya çalışıyor,” diye rapor veriyordu Bistam Bey.
Kara Yusuf, hepsini sabırla dinliyor, notlar aldırıyor, hızlı ve kesin çözümler üretiyordu. Yolların güvenliği için yeni askeri birlikler oluşturulmasını, vergi oranlarının yeniden düzenlenmesi için bir komisyon kurulmasını, Bağdat sınırına en güvendiği komutanlardan birini atayıp karşı propaganda faaliyetleri başlatılmasını emrediyordu.
Yönetmek, binlerce küçük ve karmaşık ayrıntıyla uğraşmaktı. Ve o, Mısır zindanlarında öğrendiği sabrını, şimdi devlet işlerinde kullanıyordu.
Lakin onu en çok meşgul eden, en çok düşündüren mesele, dışarıdaki iki büyük tehditti.
Bir akşam, divan dağıldıktan sonra, baş başa kaldığı Bistam Bey ve Ali Şir Bey ile birlikte, büyük haritanın başına geçti.
“Sultaniye’den gelen haberler ne diyor?” diye sordu.
Bistam, cevap verdi. “Mirza Ebu Bekir, kışı yeni askerler toplayarak geçiriyor. Lakin asıl sorun içeride. Babası Miranşah, oğlunun yenilgisinden sonra iyice kontrolden çıkmış. Sarayda sürekli kargaşa çıkarıyormuş. Daha da önemlisi, Herat’taki amcası Şahruh Mirza, Ebu Bekir’in zayıflığını fırsat bilip, Rey şehrini ele geçirmiş. Azerbaycan üzerine yürümek için baharı bekliyor.”
Kara Yusuf, gülümsedi. “Timur’un kurtları, birbirini yemeye başlamış. Bu, bizim için iyi haber. Bırakalım, Şahruh, bizim için Ebu Bekir’i oyalasın.”
“Ya Bağdat?” diye sordu Ali Şir. “Sultan Ahmed, kış boyunca ordusunu dinlendirdi. Baharda, bize karşı harekete geçeceği kesin.”
“Sultan Ahmed, kurnaz bir tilkidir,” dedi Yusuf. “Doğrudan bize saldırmaz. Önce, etrafımızdaki küçük beyleri, aşiretleri bize karşı kışkırtmaya devam edecektir. Bizim içimizde bir yangın çıkarıp, o yangınla zayıf düşmemizi bekleyecektir. Lakin onun unuttuğu bir şey var. Ben, onun oyunlarını Mısır’daki o daracık hücrede ezberledim.”
Kara Yusuf, haritanın üzerinde, Tebriz’in güneyindeki topraklara baktı.
“Bahar geldiğinde, o bana saldırmadan, ben ona bir mesaj göndereceğim. Ama kılıçla değil. Ticaretle. Bağdat ile olan tüm kervan yollarını, Karakoyunlu topraklarından geçenleri, daha güvenli hale getireceğiz. Vergileri, yok denecek kadar aza indireceğiz. Halep’ten, Şam’dan, Diyarbekir’den gelen tüm ticaretin, Bağdat yerine Tebriz’e akmasını sağlayacağız. Bağdat’ın hazinesi, tüccarların getirdiği altınlarla doludur. O altın musluğunu kıstığımızda, Sultan Ahmed’in ordusunu besleyecek gücü kalmaz. Kılıçla kazanamadığımızı, kesenin ağzını kapatarak kazanacağız.”
Bu, kimsenin beklemediği, tamamen farklı bir savaş stratejisiydi. Kara Yusuf, rakiplerini sadece askeri olarak değil, ekonomik olarak da çökertmeyi planlıyordu. Devletin çarklarını, birer savaş makinesi gibi kullanıyordu. Sessizliğin ortasında, baharda kopacak fırtınanın hazırlıkları, en ince ayrıntısına kadar yapılıyordu.

Altın Zincirlerin Ağırlığı

Bağdat, Dicle Sarayı, Aynı Kış

Bağdat’ta kış, ılıman ve keyifliydi. Dicle Sarayı, yine şiir meclislerinin, müzik ve eğlencenin merkeziydi. Sultan Ahmed Celayir, kendini sanatın ve zevkin kollarına bırakmış gibi görünüyordu. Lakin o parlak görüntünün altında, giderek artan bir endişe vardı.
Hazinesi, umduğu kadar hızlı dolmuyordu. Kara Yusuf’un kuzeyde kurduğu yeni düzen, kervan yollarının rotasını değiştirmişti. Eskiden Bağdat’a akan zenginlik, şimdi Tebriz’e yöneliyordu. Tüccarlar, daha düşük vergiler ve daha güvenli yollar vaat eden Karakoyunlu topraklarını tercih ediyordu.
Bir gün, veziri Pir Ali, elinde hesap defterleriyle huzuruna geldi. Yüzü, her zamankinden daha asıktı.
“Sultanım, durum iyi değil. Gümrük gelirlerimiz, geçen yıla göre yarı yarıya düşmüş. Ordunun maaşlarını ödemekte zorlanmaya başladık. Askerler arasında huzursuzluk var. Baharda, Kara Yusuf’a karşı bir sefere çıkacak gücümüz olmayabilir.”
Sultan Ahmed, elindeki fırçayı bıraktı. Güzel bir hat sanatı örneği üzerinde çalışıyordu. Mürekkep, kâğıda damladı ve eseri mahvetti. Öfkeyle kâğıdı buruşturup attı.
“O Türkmen çobanı! Sadece kılıçla değil, parayla da savaşıyor! Benim zenginliğimi, benim can damarlarımı kesiyor!”
Ayağa kalkıp, has odasında volta atmaya başladı.
“Ne yapacağız, Pir Ali? Halkın üzerine yeni vergiler mi koyalım?”
“Yapamayız, sultanım. Halk, zaten zor durumda. Yeni bir vergi, onları isyan ettirir. Belki de… Belki de Kara Yusuf ile bir anlaşma yoluna gitmeliyiz. Tebriz’i ona bırakıp, Bağdat’ın güvenliğini garanti altına alabiliriz.”
“Asla!” diye bağırdı Sultan Ahmed. “Tebriz, benimdir! Atalarımın mirasıdır! Onu bir göçebeye bırakmam! Başka bir yol olmalı.”
Bir süre düşündü. Gözlerinde, yine o kurnaz tilkinin parıltısı belirdi.
“Eğer onun silahıyla savaşacaksak, o zaman biz de oyunu onun gibi oynayalım. Madem o, benim ticaretimi baltalıyor, ben de onun birliğini baltalayayım.”
Vezirine döndü. “Kara Yusuf’un en güçlü olduğu yer neresidir, Pir Ali? En güvendiği, en çok dayandığı güç?”
Pir Ali, bir an düşündü. “Türkmen obaları, sultanım. Kendi aşireti. Onların sadakati, onun gücünün temelidir.”
“Güzel,” dedi Sultan Ahmed. “O zaman, o temele bir dinamit yerleştireceğiz. Yusuf’un kardeşleri var. Oğulları var. Akrabaları var. Hepsi de onun gölgesinde yaşıyor. Hepsinde de bir parça hırs, bir parça kıskançlık vardır. En hırslı olanını, en kolay kandırılacak olanını bulun. Ona gizlice ulaşın. Altınlarımızı, vaatlerimizi onun önüne serin. Ona deyin ki, Yusuf bütün gücü kendine topluyor, sizi hiçe sayıyor. Karakoyunlu Devleti, bir tek adamın değil, bütün ailenin olmalı. Ona, kendi beyliğini kurması için destek olacağımızı söyleyin.”
Bu, Pir Hüseyin ile denediği ve başarısız olduğu oyunun aynısıydı. Lakin Sultan Ahmed, vazgeçmiyordu.
Pir Ali, tereddüt etti. “Sultanım, bu oyunu daha önce denedik. Sonuç, felaket oldu.”
“O zaman, bir hata yaptık. Yanlış piyonu seçtik,” dedi Sultan Ahmed. “Bu sefer, daha akıllı, daha güçlü bir piyon seçeceğiz. Yusuf, kuzeyde Timurlularla, doğuda kendi içindeki isyanla uğraşırken, baharda biz de güneyden ordumuzla ilerleriz. Onu, tamamen kuşatılmış, yalnız bir hükümdar haline getireceğiz.”
O, altın zincirlerle, yeni bir ihanet ağı örmeye çalışıyordu. Lakin o zincirlerin, kendi boynuna da dolanabileceğinin farkında değildi.

Utancın Gölgeleri

Sultaniye, Mirza Ebu Bekir’in Sarayı, Aynı Kış

Sultaniye’deki saray, bir matem evinden farksızdı. Tebriz’in kaybı ve ordunun uğradığı felaket, Mirza Ebu Bekir’in ruhunu bir hayalet gibi ele geçirmişti. Artık eski kibirli, öfkeli prens değildi. Daha çok, suskun, içine kapanık, gölgesinden bile korkan bir adama dönüşmüştü.
En büyük korkusu ise, Herat’taki amcası Şahruh’tu. Amcasının, onun zayıflığından faydalanıp Rey şehrini ele geçirmesi, yakında bütün Azerbaycan’a yürüyeceğinin habercisiydi. Ebu Bekir, şimdi iki ateş arasındaydı. Batıda, her an saldırabilecek bir Kara Yusuf. Doğuda ise, tahtını elinden almaya gelen bir amca.
Divan toplantıları, artık gergin tartışmalara değil, ağır bir sessizliğe sahne oluyordu. Ebu Bekir, vezirlerinin tavsiyelerini dinliyor, lakin karar vermekte zorlanıyordu.
“Mirzam,” diyordu Emir Rüstem. “Bir seçim yapmalıyız. Ya bütün gücümüzle Kara Yusuf’un üzerine yürüyüp, Tebriz’i geri almalıyız ya da onunla geçici bir barış yapıp, amcanız Şahruh Mirza’ya karşı hazırlanmalıyız. İki cephede birden savaşamayız.”
Ebu Bekir, yorgun gözlerini kaldırdı. “Barış mı? O Türkmen çobanından barış mı dileneceğim? Asla! Bu, utancın en büyüğü olur.”
“Bazen onuru kurtarmak için, gururdan vazgeçmek gerekir, mirzam. Devletin bekası, sizin kişisel onurunuzdan daha önemlidir. Kara Yusuf da şu anda bizimle savaşmak istemeyecektir. O da devletini yeni kuruyor. Belki de Fırat Nehri’ni sınır kabul eden bir anlaşmaya varabiliriz. Bu bize, Şahruh’a karşı hazırlanmak için zaman kazandırır.”
Ebu Bekir, günlerce bu ikilem içinde kıvrandı. Kara Yusuf’a elçi gönderme düşüncesi bile, midesini bulandırıyordu. Lakin Şahruh’un ordusunun yaklaştığı haberleri geldikçe, başka çaresi kalmadığını anlıyordu.
Sonunda, hayatının en zor kararını verdi.
“Peki,” dedi, yenilgiyi kabullenmiş bir sesle. “Kara Yusuf’a bir elçi heyeti hazırlayın. Deyin ki, Mirza Ebu Bekir, daha fazla Müslüman kanı dökülmesini istemiyor. Fırat Nehri, iki devlet arasında sınır olsun. Birbirimizin topraklarına saldırmayalım. Ona, barışın bir nişanesi olarak, değerli hediyeler de gönderin.”
Bu, bir Timur prensinin, bir Türkmen beyine yaptığı, neredeyse bir teslimiyet teklifiydi. Ebu Bekir, o kararı verirken, utancın gölgelerinin, sarayının her köşesine, ruhunun her zerresine yayıldığını hissediyordu.

Sessiz Büyüyen Fidan

Karakoyunlu Ana Kampı, Pirbudak’ın Gözünden

Pirbudak, kışı ana kampta geçiriyordu. Babası, artık Tebriz’de, büyük bir sarayda yaşayan bir hükümdardı. Arada sırada, onu ve annesini görmek için kampa geliyor, lakin her seferinde daha yorgun, daha dalgın görünüyordu. O eski, şakacı babasından eser kalmamıştı.
Pirbudak, artık onuruna verilen ziyafetlerde, beylerin arasında oturuyordu. Lakin o, o süslü elbiselerden, o yapmacık konuşmalardan sıkılıyordu. O, at binmeyi, kılıç talimi yapmayı seviyordu. En çok da, babasının en güvendiği komutanlardan Bistam Bey’in savaş hikâyelerini dinlemeyi.
Bistam, ona Serdar Geçidi’ni, Mardin kuşatmasını, Tebriz’in fethini anlatıyordu. Lakin Pirbudak’ın en çok merak ettiği, kimsenin konuşmak istemediği bir konuydu.
Bir gün, Bistam Bey ile yalnız kaldıklarında, cesaretini toplayıp sordu.
“Bistam amca, babam, Pir Hüseyin amcamı neden öldürdü? O da bizim kanımızdan değil miydi?”
Bistam Bey, bir an duraksadı. Çocuğun o masum ve meraklı gözlerine baktı. Ona yalan söyleyemezdi.
“Evet, o da bizim kanımızdandı, aslanım,” dedi, yavaş ve tane tane. “Lakin o, kanımızın onuruna ihanet etti. Düşmanla bir oldu, kendi halkına kılıç çekti. Baban, bir kardeşini değil, bir haini cezalandırdı. Bazen bir ağacın sağlıklı büyümesi için, onun çürük bir dalını kesmek gerekir. Baban, devlet ağacının çürük dalını kesti. O ağaç, şimdi daha güçlü büyüyecek. Sen de o ağacın en taze fidanısın.”
Pirbudak, o sözleri düşündü. Çürük dal… Devlet ağacı… Babası, bir bahçıvan gibiydi. Ama onun bahçesi, topraktan ve çiçeklerden değil, insanlardan ve topraklardan oluşuyordu. Ve o bahçeyi korumak, çok zor bir işti.
O gün, Pirbudak, hükümdar olmanın ne demek olduğunu biraz daha anladı. Bu, sadece tahtta oturmak, emirler vermek değildi. Bu, zor kararlar vermek, sevdiklerini bile feda etmek, milyonların sorumluluğunu omuzlarında taşımaktı. Sessizce büyüyen bir fidan olarak, o devasa ağacın gölgesinin, aynı zamanda ne kadar ağır olduğunu da hissediyordu.


Bölüm 16 – Zehirli Barış, Gizli Savaş

Hediye Edilen Kılıç

Tebriz, Hükümet Sarayı, 1409 Baharı

Bahar, Tebriz’in bahçelerine renk, ovasına ise yeşil bir canlılık getirmişti. Lakin siyasetin havası, hâlâ kış kadar soğuk ve griydi. Mirza Ebu Bekir’in barış teklifini getiren elçilik heyeti, bir haftadır Tebriz’deydi. Şehrin zenginliği ve yeniden canlanan ticareti karşısında şaşkınlıklarını gizleyemiyorlardı. Kara Yusuf, onları bilerek bekletiyor, devletinin gücünü ve düzenini görmelerini sağlıyordu. Bu, diplomasinin sessiz bir güç gösterisiydi.
Sonunda, elçiler Kara Yusuf’un divanına kabul edildi. Baş elçi, yaşlı ve tecrübeli bir diplomat olan Emir Nureddin, yerlere kadar eğilerek selam verdi. Yanındaki hizmetkârlar, kadife kutular içinde getirdikleri hediyeleri sundular. Bunların arasında, en dikkat çekici olanı, kabzası yakut ve zümrütlerle süslü, üzerinde Timur hanedanının damgası olan muhteşem bir kılıçtı.
“Yüce Emir,” dedi Emir Nureddin, saygılı lakin vakur bir sesle. “Efendimiz, Cihan Fatihi’nin torunu Mirza Ebu Bekir, size dostluk elini uzatıyor. Geçmişte yaşanan talihsiz olayların, iki büyük Türk devleti arasında daha fazla kan dökülmesine sebep olmasını istemiyor. Fırat Nehri’nin iki yakasını, ebedi bir barışın sınırı olarak kabul etmeyi teklif ediyor. Bu kılıç, onun iyi niyetinin ve barış arzusunun bir nişanesidir.”
Divandaki Karakoyunlu beyleri, bu beklenmedik teklif karşısında şaşkınlık ve şüpheyle fısıldaşmaya başladılar. Düne kadar kendilerine ‘haydut, çapulcu’ diyen bir prensin, şimdi barış dilenmesi, inanılır gibi değildi.
Kara Yusuf, oturduğu tahtından kalkmadı. Yüzünde hiçbir ifade belirtisi yoktu. Hizmetkârların getirdiği o görkemli kılıcı işaret etti. Bistam Bey, kılıcı alıp kınından çıkardı. Çeliğin parlaklığı, divanhanedeki herkesin gözünü kamaştırdı.
Yusuf, kılıca şöyle bir baktı. Sonra gözlerini, yeniden Emir Nureddin’e çevirdi.
“Güzel kılıç,” dedi, sesinde ne bir alay ne de bir memnuniyet vardı. “Lakin kırık bir kılıç, ne kadar süslü olursa olsun, yeniden savaşamaz. Efendin Mirza Ebu Bekir’in kılıcı, Tebriz surları önünde kırılmıştır. O, benimle barış yapmak için değil, doğudaki amcası Şahruh Mirza ile savaşacak zamanı kazanmak için burada.”
Emir Nureddin, o doğrudan ve keskin yorum karşısında bir an bocaladı. Rengi attı.
“Efendim, mirzamın niyeti halistir…”
“Niyetleri bırakalım, Emir,” diye kesti Kara Yusuf. “Gerçeklere bakalım. Efendin, bana Fırat’ı sınır olarak teklif ediyor. Oysa ben, zaten Fırat’ın batısındaki tüm topraklara hâkimim. O, bana sahip olduğum bir şeyi lütfeder gibi sunuyor. Bu bir barış teklifi değil, bir zaman kazanma hamlesidir.”
Divanda bir sessizlik oldu. Kara Yusuf, ayağa kalktı. Yavaş adımlarla elçinin önüne kadar geldi.
“Lakin,” diye devam etti, ses tonu herkesi şaşırtacak şekilde yumuşamıştı. “Ben de daha fazla kan dökülmesini istemem. Devletimi kurmak, halkıma hizmet etmek istiyorum. Efendine de ki, teklifini kabul ediyorum. Fırat, aramızda bir sınır olsun. O, doğudaki işleriyle meşgulken, ben de batıdaki işlerimle meşgul olurum. Birbirimize saldırmayacağız.”
Elçinin yüzünde, bir anlık bir rahatlama belirdi. Lakin Kara Yusuf’un son sözleri, o rahatlamayı bir buz tabakası gibi çatlattı.
“Bu barışın bir nişanesi olarak, siz de ona benden bir hediye götürün.”
Yanındaki bir sandıktan, kendi eski, savaşta yıpranmış, lakin hâlâ keskin olan yatağanını çıkardı. Onu, Emir Nureddin’e uzattı.
“Deyin ki ona, bu kılıç, Mısır zindanlarından çıkıp, Timur’un yenilmez ordularını yenen, hainlerin cezasını veren bir kılıçtır. O, sizin süslü kılıcınız gibi sarayda durmaz. Her an, adaleti yerine getirmek için kınından çıkmaya hazırdır. Barışa sadık kaldığı sürece, o kılıç kınında durur. Lakin ihaneti düşünürse, o kılıç, en sadık dostu olur.”
Bu, kabul edilmiş bir barış değil, kılıçların gölgesinde yapılmış bir ateşkesti. Bir hediye değil, üstü kapalı bir tehditti. Emir Nureddin, titreyen ellerle o sade ama ölümcül yatağanı aldı. Kara Yusuf’un, oyunun kurallarını yine kendi belirlediğini anlamıştı.

Kâğıttan Kaplan

Sultaniye Sarayı, Ebu Bekir’in Gözünden, Haftalar Sonra

Elçi heyeti, Sultaniye’ye döndüğünde, Mirza Ebu Bekir, onları büyük bir sabırsızlıkla bekliyordu. Kara Yusuf’un barışı kabul ettiğini duyduğunda, içinde hem bir rahatlama hem de derin bir utanç hissetti. Rahatlamıştı, çünkü artık bütün dikkatini, üzerine yürümeye hazırlanan amcası Şahruh’a verebilirdi. Utanmıştı, çünkü o barışı, bir galip olarak değil, bir mağlup olarak kabul etmek zorunda kalmıştı.
Emir Nureddin, Kara Yusuf’un gönderdiği yatağanı, kadife bir yastık üzerinde ona sundu. Ebu Bekir, o sade, üzerinde sayısız çentik olan kılıca baktı. O kılıç, Emir Bestam’ın, Pir Hüseyin’in ve binlerce askerinin kanını tatmıştı. O kılıç, bir demir parçasından çok, yaşayan bir lanet gibiydi.
“Ne dedi?” diye sordu Ebu Bekir, gözünü kılıçtan ayırmadan. “Başka ne dedi?”
Emir Nureddin, Kara Yusuf’un tehdit dolu son sözlerini aktarmaya çekindi. Lakin Mirza’nın ısrarlı bakışları karşısında, her şeyi anlattı.
Ebu Bekir, o sözleri duyduğunda, yüzü kireç gibi oldu. Öfkeyle yatağanı kaptığı gibi, divanhanenin mermer sütununa vurdu. Kılıç, şaşırtıcı bir şekilde kırılmadı. Sadece, mermerde bir çentik açtı.
“Beni tehdit ediyor!” diye kükredi. “Benimle alay ediyor! Ben, Cihan Fatihi’nin torunu! O ise, babası belirsiz bir çoban!”
Öfkesi, birkaç dakika sonra yerini yorgun bir çaresizliğe bıraktı. O kılıcı, tahtının yanındaki bir sehpaya koydu. O kılıç, artık her gün, ona yenilgisini ve Kara Yusuf’un gücünü hatırlatan bir anıt olacaktı.
“Şahruh’a karşı hazırlıkları hızlandırın,” diye emretti vezirlerine. “Bütün orduyu, doğu sınırına yığın. O Türkmen, şimdilik bekleyebilir. Ama sırası gelecek. İntikamım, soğuk yenen bir yemek olacak.”
Lakin o an, kendisinin de aslında bir kâğıttan kaplana dönüştüğünü hissediyordu. Dışarıdan hâlâ bir Timur prensiydi, bir ordusu, bir devleti vardı. Lakin içeriden, ruhu, özgüveni, iktidarının temelleri, Tebriz surları önünde kırılan o hayali kılıç gibi paramparça olmuştu.

İhanetin Tohumları

Bağdat, Dicle Sarayı, Aynı Zamanlar

Kara Yusuf ile Mirza Ebu Bekir arasında bir barış anlaşması yapıldığı haberi, Bağdat’a ulaştığında, Sultan Ahmed Celayir için bir şok etkisi yarattı. Onun bütün planı, iki düşmanının birbirini yok etmesi üzerine kuruluydu. Şimdi ise onlar, en azından geçici olarak, savaşmayı bırakmışlardı.
“Nasıl olur?” diye sordu veziri Pir Ali’ye. “Ebu Bekir, o utancı nasıl kabul eder? Kara Yusuf, o kadar güçlenmişken, neden durur?”
“Anlaşılan, ikisinin de daha acil sorunları var, sultanım,” dedi Pir Ali. “Ebu Bekir, amcası Şahruh ile yüzleşmek zorunda. Kara Yusuf ise, yeni kurduğu devletini sağlamlaştırmak istiyor. Bu, bir barış değil, bir ateşkes. Fırtına öncesi bir sessizlik.”
“Bu sessizlik, bizim aleyhimize işliyor!” dedi Sultan Ahmed, öfkeyle. “Kara Yusuf, devletini güçlendirdikçe, ekonomisi büyüdükçe, bizim için daha büyük bir tehdit haline gelecek. Ticaret yollarını ele geçirdi, hazinemizi kurutuyor. Kılıçla yapamadığını, altınla yapıyor.”
Bir süre düşündü. O kurnaz zekâsı, yeni bir çıkış yolu arıyordu.
“Eğer dışarıdan saldıramıyorsak, içeriden zayıflatırız. Daha önce konuştuğumuz planı, derhal uygulamaya koyun. İhanetin tohumlarını ekme vaktidir.”
Pir Ali, hangi plandan bahsettiğini anlamıştı. Kara Yusuf’un kendi ailesi içinde bir isyan çıkarma planı.
“Sultanım, kimi hedef alacağız? Yusuf’un kardeşleri, oğulları… Kime güvenebiliriz?”
“En hırslı olanına, en çok gözü olanına,” dedi Sultan Ahmed. “Kara Yusuf’un büyük oğlu var, Pirbudak. Henüz bir çocuk. Ama onun adına hareket edebilecek, onun annesi var, dayıları var. Diğer oğulları var, Şah Mehmed, İskender… Hepsi de babalarının gölgesinde. O gölgeden çıkmak isteyen birini mutlaka buluruz. Ona deyin ki, Bağdat Sultanı, seni Karakoyunlu tahtının meşru varisi olarak tanır. Baban, yaşlandı, yoruldu. Artık sıra gençlerde. Biz, sana ordu veririz, altın veririz. Yeter ki o sancağı sen devral.”
Bu, şeytani bir plandı. Bir babayı, oğullarıyla vurmaya çalışmaktı.
“Bu çok tehlikeli, sultanım. Eğer Yusuf bunu öğrenirse…”
“Öğrenemeyecek,” diye kesti Sultan Ahmed. “En güvendiğimiz, en sinsi casuslarımızı kullanacağız. Tohumları, en gizli şekilde ekeceğiz. O tohumların yeşermesi zaman alır. Lakin bir kere yeşerdi mi, en güçlü ağacı bile içeriden çürütür. Biz, sabırla o ağacın çürümesini bekleyeceğiz.”
Sultan Ahmed, kâğıt üzerinde, yeni bir gizli savaş başlatıyordu. Bu, zehirli fısıltıların, sahte vaatlerin ve ihanetin savaşıydı.

Çürük Dalın Aranışı

Erbil, Bir Kervansaray, Bir Karakoyunlu Beyinin Gözünden

Dursun Bey, Kara Yusuf’un uzak akrabalarından, lakin pek de sevmediği, hırslı ve güvenilmez bir beyiydi. Yusuf, onu Tebriz’den uzaklaştırmak için, Erbil’e vali olarak atamıştı. Lakin Dursun Bey, o görevi bir sürgün olarak görüyordu. Kendisinin, Bistam Bey veya Ali Şir Bey gibi, merkezde, gücün yanında olması gerektiğine inanıyordu.
O kış, Erbil’deki kervansaraylardan birinde, Bağdat’tan geldiğini söyleyen zengin bir kumaş tüccarıyla tanıştı. Adam, cömert, tatlı dilli ve zekiydi. Dursun Bey’in onuruna ziyafetler veriyor, ona pahalı hediyeler sunuyordu.
Bir gece, baş başa şarap içerlerken, tüccar, asıl niyetini açıkladı.
“Dursun Bey,” dedi, sesini alçaltarak. “Sizin gibi değerli, yiğit bir beyin, bu küçük şehirde unutulması ne acı. Siz, devletin yönetiminde söz sahibi olmayı hak ediyorsunuz. Lakin Kara Yusuf Bey, bütün gücü kendine ve birkaç yalakasına topladı. Sizi unuttu.”
Dursun Bey’in gözleri parladı. Bu sözler, kalbindeki kıskançlık ateşini körüklemişti.
“Ne demeye getirirsin, tüccar?”
“Demem o ki, beyim. Güçlü dostlarınız var. Bağdat Sultanı, sizin gibi adil ve dirayetli beylerin, Karakoyunlu devletinde daha etkin olmasını arzu ediyor. O, size destek olmaya hazır. Altınla, askerle…”
Dursun Bey, bir an tereddüt etti. Bu, açık bir ihanet teklifiydi. Kara Yusuf’un ihanete ne yaptığını, amcasının oğlu Pir Hüseyin’in akıbetinden biliyordu. Lakin hırsı, korkusuna baskın geldi.
“Ne istiyor karşılığında?”
“Hiçbir şey,” dedi tüccar, yalan söyleyerek. “Sadece, Karakoyunlu devletinin, tek bir adamın değil, sizin gibi değerli beylerin ortak yönetimiyle daha da güçleneceğine inanıyor. Belki de… Belki de Yusuf Bey’in yerine, onun cesur oğlu Şah Mehmed’i veya İskender’i geçirmeyi düşünebilirsiniz. Onlar daha genç, daha dinamik. Sizin gibi tecrübeli bir beyin rehberliğine ihtiyaçları olur.”
Tüccar, zehrini akıtmıştı. Dursun Bey’in aklına, ihanetin tohumlarını ekmişti. O, sadece kendi beyliğini değil, belki de bütün bir devleti ele geçirebileceği hayaline kapılmıştı.
“Düşüneceğim,” dedi Dursun Bey, teklifi reddetmeyerek.
Sultan Ahmed’in aradığı çürük dal, bulunmuştu. Ve o dal, şimdi, bütün ağacı devirebilecek bir fırtınayı gizlice beslemeye başlıyordu.


Bölüm 17 – Gölgelerin Büyümesi

Fatihin Yalnızlığı

Tebriz, Hükümet Sarayı, 1410 Yılı

İki yıl. Barışın kırılgan örtüsü altında iki yıl geçmişti. Lakin o iki yıl, Kara Yusuf için savaş yıllarından daha yorucu, daha yıpratıcı olmuştu. Devlet kurmak, kale fethetmekten daha zordu. Adaleti dağıtmak, ordu yönetmekten daha karmaşıktı. Tebriz’deki saray, onun için bir zafer anıtı değil, sorumluluklarının ve yalnızlığının bir simgesi haline gelmişti.
Kara Yusuf, artık daha az konuşuyor, daha çok dinliyordu. Yüzündeki çizgiler artmış, saçlarına ilk aklar düşmüştü. Geceleri, devasa sarayın boş koridorlarında tek başına volta atıyor, harita odasına kapanıp saatlerce düşünüyor, Mısır zindanlarındaki o basit ve net günleri özlüyordu. Orada düşmanı belliydi, hedefi tekti. Şimdi ise düşmanları, gölgelerin arasına gizlenmişti. Dost görünen yüzlerin arkasında, ihanetin fısıltıları dolaşıyordu.
Oğlu Pirbudak ve hatunu, artık Tebriz’deki sarayda onunla birlikte yaşıyorlardı. Lakin Yusuf, onlara bile vakit ayırmakta zorlanıyordu. Oğlu, bir yabancı gibi ondan çekiniyor, hatununun gözlerinde ise eski sevgiden çok, bir endişe ve acıma görüyordu. Fatih, kendi ailesinin içinde bile yalnızdı.
En büyük endişesi, diğer oğullarıydı. Şah Mehmed, İskender, Ebu Said… Onlar, farklı annelerden olan, yiğit, lakin hırslı genç adamlardı. Onları, devletin farklı bölgelerine vali olarak atamıştı. Bu, hem onlara sorumluluk vermek hem de merkezden uzak tutmak için bir hamleydi. Lakin uzaklığın, sadakati değil, fesadı beslediğini de seziyordu.
Bir akşam, en güvendiği adamı Bistam Bey, endişeli bir yüzle huzuruna çıktı. Elinde, Bağdat’tan gelen gizli bir rapor vardı.
“Beyim, casuslarımız, Sultan Ahmed’in durmadığını söylüyor. Erbil valisi olan akrabanız Dursun Bey ile gizlice mektuplaşıyormuş. Dahası, oğlunuz Şah Mehmed’in çevresindeki bazı beylere de altın ve vaatler gönderiyormuş.”
Kara Yusuf, bu haberi duyduğunda şaşırmadı. Yüzünde, yorgun bir kabulleniş vardı.
“Biliyordum,” diye mırıldandı. “Yılan, derisini değiştirir, lakin zehrini asla kaybetmez. Sultan Ahmed, beni kılıçla yenemeyeceğini anladı. Şimdi ailemle, kanımla vurmaya çalışıyor.”
“Ne yapacağız, beyim?” diye sordu Bistam. “Dursun Bey’i ve o beyleri derhal tutuklatıp, cezalarını verelim mi? Şah Mehmed’i geri mi çağıralım?”
Kara Yusuf, bir süre sessiz kaldı. Pencereden, geceye bürünen şehrine baktı. O şehir için, o devlet için çok kan dökmüştü. Kendi kanından olanın bile kanını… Şimdi, bir kez daha aynı acı seçimle karşı karşıyaydı.
“Hayır,” dedi sonunda. “Henüz değil. Bir söylentiyle, bir şüpheyle hareket edersek, asıl hainleri ürkütmüş oluruz. Bırakalım, kendilerini belli etsinler. Bırakalım, o zehirli tohumlar biraz daha büyüsün. Büyüsün ki, kökünü kazıdığımızda, geride hiçbir iz kalmasın. Gözünüz ve kulağınız üzerlerinde olsun. Her adımlarını, her fısıltılarını bana bildirin.”
Bistam, beyinin o soğukkanlılığı karşısında ürperdi. O, bir cerrah gibiydi. Hastalıklı uzvu, kangren bütün vücuda yayılmadan kesip atmak için, doğru anı bekliyordu. Lakin o uzuv, bu sefer kendi etinden, kendi kanındandı. Fatihin yalnızlığı, tahtının zirvesinde daha da artıyordu.

Prenslerin Hırsı

Hemedan, Şah Mehmed’in Karargâhı, Aynı Zamanlar

Şah Mehmed, Kara Yusuf’un oğulları arasında en yeteneklisi, en hırslısı ve babasına en çok benzeyeniydi. Cesur bir savaşçı, zeki bir komutandı. Lakin babasının gölgesinde kalmaktan, Hemedan gibi ikinci sınıf bir valilikte bulunmaktan rahatsızdı. O, kendini veliaht olarak görüyor, Tebriz’deki tahtın en doğal varisinin kendisi olduğuna inanıyordu.
Etrafı, kendisi gibi düşünen, genç ve hırslı beylerle çevriliydi. Onlar, sürekli olarak onun kulağına, babasının yaşlandığını, artık eski gücünde olmadığını, devletin başına taze bir kanın geçmesi gerektiğini fısıldıyorlardı.
Bağdat’tan gelen elçiler, o fısıltıları, somut birer vaade dönüştürdü. Sultan Ahmed, Şah Mehmed’i Karakoyunlu tahtının gelecekteki hükümdarı olarak gördüğünü, babasına karşı bir harekete girişirse, onu bütün gücüyle destekleyeceğini bildiriyordu.
Şah Mehmed, ikilemdeydi. Bir yanda babasına olan saygısı ve korkusu, diğer yanda kendi hırsı ve taht sevdası vardı. Danışmanları ikiye bölünmüştü. Yaşlı olanlar, bunun bir tuzak olduğunu, Sultan Ahmed’e güvenilmeyeceğini, babasına isyan etmenin felaket getireceğini söylüyordu. Genç olanlar ise, fırsatın şimdi olduğunu, Timurluların zayıfladığı, babasının ise devlet işleriyle yorulduğu bir anda, darbeyi vurmanın tam zamanı olduğunu iddia ediyorlardı.
Bir gece, en yakın arkadaşı ve komutanı olan Mirza Halil ile baş başa kaldı.
“Ne yapmalıyım, Halil? Bu, hayatımın en zor kararı. Babama ihanet edersem, töreye, kana karşı gelmiş olurum. Etmezsem, ömrüm boyunca onun gölgesinde bir vali olarak kalırım.”
Mirza Halil, onun hırsını körükleyenlerdendi.
“Şehzadem, babanız büyük bir fatihtir. Ama her fatihin bir dönemi vardır. Onun dönemi bitiyor. Devlet, yeni tehlikelerle karşı karşıya. Sultan Ahmed, bir yandan. Timurlular, diğer yandan. Babamız, bu iki cepheyle başa çıkmakta zorlanıyor. Sizin gibi genç, dinamik bir lider gerek. Siz, tahta geçtiğinizde, Sultan Ahmed sizinle dost olur. Timurlular ise, sizin gücünüzden çekinir. Bu, bir ihanet değil, devleti kurtarmak için bir görevdir.”
Bu sözler, Şah Mehmed’in duymak istediği sözlerdi. İhanetini, bir görev maskesiyle örtüyordu.
“Peki, ya babam? O, ne olacak?”
“O, dinlenmeyi hak etti,” dedi Mirza Halil. “Onu, saygın bir şekilde, bir kaleye, danışman olarak çekeriz. Devletin idaresini siz alırsınız. Kan dökülmesine gerek kalmaz.”
Bu, saf bir hayaldi. Kara Yusuf’un, tahtını savaşmadan bırakmayacağını ikisi de biliyordu. Lakin hırs, aklın gözünü kör ederdi. Şah Mehmed, o gece kararını verdi. Bağdat’ın elçilerini çağırıp, teklifi kabul ettiğini bildirdi.
Gölgeler, artık sadece düşman saraylarında değil, Karakoyunlu hanedanının kendi içinde de büyüyordu.

Maskeli Balo

Bağdat, Dicle Sarayı, Aynı Zamanlar

Sultan Ahmed Celayir, sarayında büyük bir maskeli balo düzenlemişti. Bağdat’ın en zenginleri, en güzelleri, en güçlüleri, Venedik’ten getirilmiş maskelerin ardına gizlenmiş yüzleriyle, müzik ve kahkahalar eşliğinde dans ediyordu. Sultan, kendisi de aslan maskesi takmış, tahtından bu coşkulu kalabalığı izliyordu.
Bu balo, sadece bir eğlence değildi. Bu, Sultan Ahmed’in dışarıya verdiği bir mesajdı: “Bağdat güçlüdür, zengindir, kaygısızdır.” Lakin maskelerin ardında, gerçekler farklıydı. Hazine boşalıyor, ordu huzursuzlanıyor, Kara Yusuf’un gölgesi, her geçen gün daha da yaklaşıyordu.
Veziri Pir Ali, tilki maskesiyle sultanın yanına yaklaştı ve kulağına fısıldadı.
“Sultanım, iyi haber. Şah Mehmed, teklifimizi kabul etmiş. Baharda, babasına karşı harekete geçmek için bizden işaret bekliyor. Erbil’deki Dursun Bey de onunla birlikte hareket edecek.”
Sultan Ahmed’in aslan maskesinin ardındaki gözleri, zaferle parladı.
“Mükemmel, Pir Ali. Mükemmel. Zehirli tohumlarımız, en verimli toprakta yeşermeye başladı. Baba ile oğul birbirine düştüğünde, o büyük Karakoyunlu ağacı, kökünden sarsılacak.”
“Planımız nedir, sultanım? Şah Mehmed isyan ettiğinde, biz de güneyden mi saldıracağız?”
“Hayır,” dedi Sultan Ahmed. “Yine bekleyeceğiz. Bırakalım, baba oğul savaşsın. Bırakalım, birbirlerini yıpratsınlar. Kim kazanırsa kazansın, zayıf düşmüş olacak. Biz, o savaş bittikten sonra, yorgun galibin karşısına dinç bir orduyla çıkacağız. Ve Tebriz’i de, Hemedan’ı da, bütün Azerbaycan’ı da, tek bir kılıç sallamadan alacağız.”
Sultan Ahmed, kadehini kaldırdı. Maskeli balo, onun için, yakında başlayacak olan kanlı bir oyunun son provasıydı. O, oyunun yönetmeniydi. Ve sahnedeki bütün oyuncuların, kendi yazdığı sonla yüzleşeceğine inanıyordu. Maskelerin ardındaki her yüz, onun satranç tahtasındaki bir piyondan farksızdı.

Kırılgan Ateşkesin Sonu

Sultaniye, Mirza Ebu Bekir’in Sarayı, Aynı Yılın Sonu

Mirza Ebu Bekir için geçen iki yıl, bir kâbus olmuştu. Barış anlaşması, ona amcası Şahruh’a karşı hazırlanmak için zaman tanımıştı. Lakin Şahruh, çok daha güçlü, çok daha organizeydi. Üst üste birkaç küçük çatışmayı kaybetmiş, daha fazla toprak yitirmişti. Sarayındaki entrikalar, babası Miranşah’ın delilik nöbetleri, onu tamamen tüketmişti.
Artık tek bir çıkış yolu olduğuna inanıyordu. Kaybettiği her şeyi, tek bir zaferle geri almak. Ve o zafer, ancak en büyük düşmanını, Kara Yusuf’u yenmekle mümkün olabilirdi.
Vezirlerini, komutanlarını acil bir divanda topladı. Yüzü, eski öfkesini geri kazanmış, lakin o öfkenin altında, bir çaresizlik ve delilik vardı.
“Yetti artık!” diye kükredi. “Amcamla uğraşmaktan, o Türkmen çobanının güçlenmesini izlemekten bıktım! Ateşkes bitmiştir! Barış, kılıçların ucundadır!”
Emir Rüstem, dehşetle ayağa kalktı.
“Mirzam, yapmayın! Ordumuz, Şahruh’a karşı savaşırken yıprandı. Kara Yusuf ise, iki yıldır gücüne güç kattı. Bu, Tebriz önlerindeki felaketten daha büyük bir intihar olur!”
“İntihar değil, diriliş olacak!” diye bağırdı Ebu Bekir. “Kara Yusuf’un içinde de sorunlar olduğunu biliyorum! Oğullarıyla arası bozukmuş! Casuslarım, bir isyan hazırlığı olduğunu söylüyor! İşte tam zamanı! O, içeriden çökerken, biz dışarıdan son darbeyi vuracağız! Bu sefer, planım var. Bu sefer, onu kendi tuzağına düşüreceğim.”
Planı, delice ve karmaşıktı. Kara Yusuf’u, Tebriz’den dışarı çekmek için sahte bir saldırı düzenleyecek, onu açık bir alanda, pusuya düşürecekti. Lakin kimse, o plana inanmıyordu. Herkes, Ebu Bekir’in aklını yitirdiğini, bütün hanedanı bir kumar masasında son bir el oynamak için ateşe attığını görüyordu.
“Hazırlanın!” diye emretti. “Bahar geldiğinde, tarihin en büyük ordularından biriyle, Azerbaycan’ı o haydutlardan temizlemeye gidiyoruz! Ya zafer ya ölüm!”
Kırılgan ateşkes, bir delinin öfkesiyle son bulmuştu. Gölgelerin içinde büyüyen savaş, artık açığa çıkmaya, bütün bölgeyi yeniden kan ve ateşe boğmaya hazırlanıyordu. Ve bütün taraflar, son ve en büyük hesaplaşmaya doğru sürükleniyordu.


Bölüm 18 – Fırtına Toplanıyor

İki Cephedeki Savaş

Tebriz, Hükümet Sarayı, 1410 Baharı

Bahar, Azerbaycan topraklarına yeniden geldiğinde, beraberinde barışı değil, savaşın kaçınılmaz uğultusunu getirdi. İki yıllık kırılgan ateşkes, Mirza Ebu Bekir’in delice bir kararıyla paramparça olmuştu. Kara Yusuf, Tebriz’deki sarayında, şimdi kendini hayatının en zorlu mücadelesinin ortasında buldu. Bu, artık tek bir düşmana karşı verilen bir savaş değildi. Bu, iki cephede, hatta üç cephede birden yürütülen, sinirlerin ve kaynakların sonuna kadar zorlandığı bir hayatta kalma mücadelesiydi.
Doğudan, Mirza Ebu Bekir, utancını ve öfkesini bir araya getirerek topladığı devasa bir orduyla üzerine yürüyordu. Bu ordu, eskisinden daha kalabalık, daha öfkeliydi. Güneyde, Sultan Ahmed Celayir, sözde tarafsız kalmış, lakin casusları ve altınlarıyla, Kara Yusuf’un kendi içindeki huzursuzluğu sürekli körüklüyordu. Ve en acısı, kendi kanından, kendi canından olan oğlu Şah Mehmed’in, Hemedan’da isyan bayrağını açmaya hazırlandığı haberleri, bir zehir gibi ruhuna yayılıyordu.
Divanhanede, Kara Yusuf, komutanlarıyla birlikte haritanın başına çökmüştü. Yüzü, bir fırtına bulutu kadar karanlıktı. Lakin gözlerinde, panik değil, köşeye sıkışmış bir kurdun soğuk ve hesapçı öfkesi vardı.
“Demek hepsi aynı anda üzerimize geliyor,” dedi, sesinde alaycı bir ton vardı. “Korkaklar, tek başlarına karşıma çıkmaya cesaret edemedikleri için, bir sırtlan sürüsü gibi toplanmışlar.”
Bistam Bey, endişesini gizleyemiyordu. “Beyim, durum ciddi. Üç cephede birden savaşamayız. Birini seçip, diğerleriyle geçici bir anlaşma yoluna gitmeliyiz. Belki Şah Mehmed’e elçiler gönderip, onu affedeceğimizi…”
“Af mı?” diye kesti Kara Yusuf. Sesi, bir kırbaç gibi şakladı. “İhanetin affı olmaz, Bistam! Pir Hüseyin’e ne yaptıysam, oğluma da aynısını yapmaktan çekinmem


Bölüm 18 – Fırtına Toplanıyor

İki Cephedeki Savaş

Tebriz, Hükümet Sarayı, 1410 Baharı

Bahar, Azerbaycan topraklarına yeniden geldiğinde, beraberinde barışı değil, savaşın kaçınılmaz uğultusunu getirdi. İki yıllık kırılgan ateşkes, Mirza Ebu Bekir’in delice bir kararıyla paramparça olmuştu. Kara Yusuf, Tebriz’deki sarayında, şimdi kendini hayatının en zorlu mücadelesinin ortasında buldu. O, artık tek bir düşmana karşı verilen bir savaş değildi. O, iki cephede, hatta üç cephede birden yürütülen, sinirlerin ve kaynakların sonuna kadar zorlandığı bir hayatta kalma mücadelesiydi.
Doğudan, Mirza Ebu Bekir, utancını ve öfkesini bir araya getirerek topladığı devasa bir orduyla üzerine yürüyordu. O ordu, eskisinden daha kalabalık, daha öfkeliydi. Güneyde, Sultan Ahmed Celayir, sözde tarafsız kalmış, lakin casusları ve altınlarıyla, Kara Yusuf’un kendi içindeki huzursuzluğu sürekli körüklüyordu. Ve en acısı, kendi kanından, kendi canından olan oğlu Şah Mehmed’in, Hemedan’da isyan bayrağını açmaya hazırlandığı haberleri, bir zehir gibi ruhuna yayılıyordu.
Divanhanede, Kara Yusuf, komutanlarıyla birlikte haritanın başına çökmüştü. Yüzü, bir fırtına bulutu kadar karanlıktı. Lakin gözlerinde, panik değil, köşeye sıkışmış bir kurdun soğuk ve hesapçı öfkesi vardı.
“Demek hepsi aynı anda üzerimize geliyor,” dedi, sesinde alaycı bir ton vardı. “Korkaklar, tek başlarına karşıma çıkmaya cesaret edemedikleri için, bir sırtlan sürüsü gibi toplanmışlar.”
Bistam Bey, endişesini gizleyemiyordu. “Beyim, durum ciddi. Üç cephede birden savaşamayız. Birini seçip, diğerleriyle geçici bir anlaşma yoluna gitmeliyiz. Belki Şah Mehmed’e elçiler gönderip, onu affedeceğimizi…”
“Af mı?” diye kesti Kara Yusuf. Sesi, bir kırbaç gibi şakladı. “İhanetin affı olmaz, Bistam! Pir Hüseyin’e ne yaptıysam, oğluma da aynısını yapmaktan çekinmem. Lakin sırası şimdi değil. Yılanın asıl başı, Sultaniye’deki o deli prenstir. O baş ezilmeden, ne gölgesinde saklanan yavruları ne de ona yem taşıyan Bağdat tilkisi durmayacaktır.”
Kararını vermişti. Mantık, savunmada kalmayı, düşmanların birbiriyle anlaşmazlığa düşmesini beklemeyi söylüyordu. Lakin Kara Yusuf’un içgüdüleri, en iyi savunmanın taarruz olduğunu fısıldıyordu.
“Tebriz’de beklemeyeceğiz,” dedi, parmağını haritanın üzerinde, Tebriz ile Sultaniye arasındaki boşluğa koyarak. “Ebu Bekir’in, bizi surların ardında bulacağını sanmasına izin vermeyeceğiz. Bütün gücümüzle yola çıkıyoruz. Onu, Azerbaycan topraklarına girdiği yerde, açık bir meydanda karşılayacağız. Savaşı, şehirlerimizden, köylerimizden uzağa taşıyacağız.”
Ali Şir Bey, söze karıştı. “Peki ya Şah Mehmed, Emir Hazretleri? Biz doğuya yürüdüğümüzde, o arkamızdan gelip Tebriz’i savunmasız bulmaz mı?”
“Bulur,” dedi Kara Yusuf, sesinde buz gibi bir ton vardı. “Eğer o kadar cesur ve o kadar ahmaksa. Lakin o, babasını tanır. Benim, Ebu Bekir’i yendikten sonra, bir kasırga gibi üzerine döneceğimi bilir. O, doğrudan saldırmak yerine, benim Ebu Bekir ile olan savaşımda yıpranmamı bekleyecektir. O, bir isyankâr gibi değil, bir leş kargası gibi davranır. Onunla olan hesabımızı, o büyük savaştan sonraya bırakacağız.”
Bu, korkunç bir kumardı. Bütün gücünü Ebu Bekir’in üzerine sürerken, arkasında, kendi oğlunun ihanetini ve Sultan Ahmed’in entrikalarını bırakıyordu. Kazanırsa, tarihin en büyük fatihlerinden biri olacaktı. Kaybederse, geriye ne devlet kalacaktı ne de aile.
“Orduyu hazırlayın!” diye kükredi. Sesi, divanhanenin duvarlarında yankılandı. “Hedefimiz doğu! Azerbaycan’ın kaderi, Şure Deresi ovalarında yazılacak!”

İsyan Sancağı

Hemedan, Şah Mehmed’in Sarayı, Aynı Zamanlar

Hemedan’daki valilik sarayının burcuna, yeni bir sancak çekilmişti. O sancak, babasının koçbaşlı kara sancağına benziyordu, lakin ortasındaki damga farklıydı. O, Şah Mehmed’in kendi damgasıydı. İsyan, resmen ilan edilmişti.
Şah Mehmed, zırhlarını kuşanmış, atının üzerinde, sarayın önünde toplanan binlerce askeri selamlıyordu. Etrafındaki beyler, “Yaşasın Sultan Şah Mehmed!” diye bağırıyor, ona biat ediyorlardı. O an, Şah Mehmed, kendini dünyanın hâkimi gibi hissediyordu. Yıllardır içinde biriktirdiği hırs, sonunda bir nehre dönüşmüş, yatağından taşmıştı.
Komutanı Mirza Halil, yanına yaklaştı. Yüzünde, bir zafer sarhoşluğu vardı.
“Şehzadem, sultanım! Bütün Hemedan sizinledir! Bağdat’tan gelen altınlarla, yeni askerler toplamaya başladık bile. Sultan Ahmed, ordusunun bir kısmını da size destek için göndereceğini vadediyor.”
“Babamdan ne haber var?” diye sordu Şah Mehmed. Sesinde, bastırmaya çalıştığı bir merak vardı.
“Sultan Yusuf, bütün ordusuyla Tebriz’den ayrılmış. Doğrudan Mirza Ebu Bekir’in üzerine yürüyormuş. Tam da tahmin ettiğimiz gibi. O, doğuyla meşgulken, biz arkasındaki bütün toprakları ele geçireceğiz. O geri döndüğünde, karşısında sadece bir isyan değil, yeni bir devlet bulacak!”
Şah Mehmed, başıyla onayladı. Plan, tıkır tıkır işliyor gibiydi. Lakin geceleri, yalnız kaldığında, içinde bir şüphe kurdu kemiriyordu. Babası, Kara Yusuf’tu. O, sayısız savaştan galip çıkmış, Timur’un devasa ordusunu yok etmiş bir efsaneydi. Ona karşı kılıç çekmek, ateşe karşı yürümek gibiydi.
O gece, Bağdat’tan gelen son elçiyle gizlice görüştü. Elçi, Sultan Ahmed’in kişisel mektubunu getirmişti.
“Sultanımız,” diyordu mektupta, “senin gibi cesur bir aslanın, yaşlı bir kurdun gölgesinde kalmasına gönlü razı değildir. Baban, büyük bir savaşçıydı, lakin devri geçti. O artık yorgun. Sen, geleceğin güneşisin. Ben, senin dostunum. Ordum, altınımla birlikte, senin emrindedir. Birlikte, o eski düzeni yıkıp, yeni ve adil bir dünya kuracağız.”
O yaldızlı sözler, Şah Mehmed’in son tereddütlerini de sildi. İhanetine, soylu bir kılıf bulmuştu: Devleti kurtarmak. Babasını, eski düzeni temsil eden bir engel olarak görmeye başladı.
“Ordular yola çıksın!” diye emretti. “İlk hedefimiz, Sultaniye! Ebu Bekir’in terk ettiği o şehri alıp, kendimize başkent yapacağız! Bütün İran, bizim sancağımızın altında birleşecek!”
İsyan sancağı, rüzgârda dalgalanırken, bir oğul, babasının kaderine karşı kendi kaderini yazmaya çalışıyordu. Lakin bilmiyordu ki, o sancağın ipini tutan eller, kendi elleri değil, yüzlerce kilometre güneydeki bir kukla ustasının elleriydi.

Seyircinin Koltuğu

Bağdat, Dicle Sarayı, Aynı Zamanlar

Dicle Sarayı, bir fırtınanın merkezindeki sakin bir göz gibiydi. Bütün dünya yanarken, Sultan Ahmed Celayir, has bahçesindeki nilüfer havuzunu izliyordu. Yüzünde, mutlak bir sükûnet vardı. Sanki yüzlerce fersah ötede kopan fırtına, onu hiç ilgilendirmiyordu.
Veziri Pir Ali, elinde bir tomar raporla huzuruna geldi. Yüzü, her zamankinden daha endişeliydi.
“Sultanım, her şey harekete geçti. Kara Yusuf, Tebriz’den ayrılıp Ebu Bekir’in üzerine yürüyor. Şah Mehmed, Hemedan’da isyanını ilan edip Sultaniye’ye doğru ilerliyor. Bütün bölge, bir ateş topuna döndü. Biz ne yapacağız?”
Sultan Ahmed, gözünü havuzdaki balıklardan ayırmadan cevap verdi.
“Biz, hiçbir şey yapmayacağız, Pir Ali. Biz, en doğru olanı yapacağız: Bekleyeceğiz. Bırakalım, kurtlar birbirini parçalasın. Bırakalım, baba oğulla, prens prensle boğuşsun. Onlar kan kaybederken, biz güç toplayacağız.”
“Lakin sultanım, Şah Mehmed’e destek sözü verdik. Bizden ordu bekliyor. Eğer ona yardım etmezsek, bize olan güveni sarsılır. Belki de babasıyla barışır.”
Sultan Ahmed, güldü. O gülüşte, buz gibi bir alay vardı.
“Güven mi? Hükümdarlar arasında güven olmaz, Pir Ali. Çıkar olur. Şah Mehmed, o yola bir kere girdi. Artık geri dönüşü yok. Babası onu asla affetmez. Bize muhtaç. Ona küçük bir birlik göndeririz. Birkaç sandık altın daha yollarız. Umudunu canlı tutarız. Lakin ana ordumuz, Bağdat’ta kalacak. Çünkü asıl savaş, onların savaşı bittikten sonra başlayacak.”
Pir Ali, sultanının o acımasız ve kusursuz mantığı karşısında bir kez daha sessiz kaldı. Sultan Ahmed, dünyayı bir satranç tahtası olarak görüyordu. Ve o tahtadaki bütün piyonları, şahları, kaleleri, kendi zaferi için feda etmekten çekinmiyordu.
“Şimdi,” dedi Sultan Ahmed, ayağa kalkarak. “Bana en iyi şairlerimi çağırın. Bu güzel bahar akşamında, savaşın gürültüsünü değil, şiirin nağmelerini dinlemek istiyorum. Çünkü biliyorum ki, en güzel şiir, zaferden sonra yazılan olacaktır.”
Seyirci, en rahat koltuğuna kurulmuş, sahnedeki kanlı trajedinin başlamasını bekliyordu.

Annenin Ağıtı

Tebriz, Hükümet Sarayı, Aynı Zamanlar

Saray, erkeklerin gidişiyle birlikte, bir kadınlar ve çocuklar dünyasına dönüşmüştü. Lakin o dünya, huzurlu değil, korku ve endişeyle doluydu. Kara Yusuf’un hatunu, oğlunun isyan haberini aldığından beri, odasına kapanmış, kimseyle konuşmuyordu. Gözyaşları, içine akıyordu.
Bir yanda, canından çok sevdiği kocası, hayatının en büyük savaşına gidiyordu. Diğer yanda, öz oğlu olmasa da, yıllarca büyüttüğü, evladı gibi gördüğü Şah Mehmed, babasına kılıç çekiyordu. Bu, bir annenin kalbinin taşıyamayacağı bir yüktü.
Küçük oğlu Pirbudak, annesinin üzüntüsünü anlıyor, lakin elinden bir şey gelmiyordu. Annesinin yanına sokuluyor, başını dizine koyuyordu.
“Ağlama anne,” diyordu. “Babam kazanacak. O, en güçlüsü. Ağabeyim Şah Mehmed de yanlış yaptığını anlayıp, geri dönecek.”
Hatun, oğlunun o masum sözleriyle daha da kahroluyordu. O, geri dönüşü olmayan bir yola girildiğini biliyordu.
O gece, Kara Yusuf, yola çıkmadan önce, son kez ailesini görmeye geldi. Zırhlarını kuşanmıştı. Yüzü, yorgun ve sertti. Hatununun karşısına oturdu.
“Hakkını helal et, hatun,” dedi. “Yolumuz uzun, sonu meçhul.”
“Helal olsun, Yusuf,” diye fısıldadı kadın. Gözlerinden yaşlar süzülüyordu. “Lakin senden bir isteğim var. Eğer… Eğer Şah Mehmed ile karşılaşırsan… Ne olur, onun canını bağışla. O, daha bir çocuk. Hırsına, şeytana uydu. O senin kanın.”
Kara Yusuf’un yüzü, bir taş gibi sertleşti.
“O, artık benim kanım değil. O, devletime isyan eden bir hain. Bir hükümdarın, baba olmaya hakkı yoktur. Benim görevim, adaleti sağlamaktır. Kendi oğluma karşı olsa bile.”
Bu sözler, bir hançer gibi, kadının kalbine saplandı. Anladı ki, karşısındaki adam, artık sadece onun kocası, çocuklarının babası değildi. O, bir Fatihti. Bir Hükümdardı. Ve hükümdarların kalbi, tahtlarının soğuk taşından yapılırdı.
Kara Yusuf, son kez oğlu Pirbudak’ı kucağına alıp öptü. Sonra, arkasına bakmadan odadan çıktı. Atının kişnemesi, sarayın avlusunda yankılandı. Ve ordu, fırtınanın kalbine doğru yola çıktı.
Geride, bir annenin sessiz ağıtı ve bir çocuğun, babasının kaderi için ettiği dualar kalmıştı.


Bölüm 19 – Kanlı Hasat

Mahşer Meydanı

Şure Deresi Ovası, Savaşın Başlangıcı, 1410 Sonbaharı

Güneş, ovanın üzerine bir celladın baltası gibi iniyordu. Toz, on binlerce atın toynağının altından göğe yükseliyor, güneşi sarı bir tülün ardına gizliyordu. Hava, metalin, terin, korkunun ve toprağın kesif kokusuyla doluydu. İki ordu, Azerbaycan’ın kaderini belirlemek üzere, mahşer meydanında karşı karşıya duruyordu. Bir yanda, Timurlu sancağının altında toplanmış, sayıca üstün, lakin ruhu yaralı bir ordu. Diğer yanda, koçbaşlı kara sancağın altında, daha az sayıda, lakin çelik gibi bir iradeyle birleşmiş Karakoyunlu savaşçıları.
Kara Yusuf, atının üzerinde, ordusunun merkezinde dimdik duruyordu. Gözleri, karşı saftaki düşman hattını, bir avcının sükunetiyle tarıyordu. Ebu Bekir’in ordusunun merkezinin en güçlü, kanatlarının ise daha zayıf olduğunu görmüştü. Ebu Bekir’in bütün umudunu, merkezden yapacağı bir yarma harekâtına bağladığını anlamıştı. Kibirliydi. Onu, doğrudan bir güç gösterisiyle ezmek isteyecekti.
Yanında duran Bistam Bey’e döndü. Sesi, binlerce askerin uğultusu içinde bile net ve sakindi.
“Merkezimiz, bir kaya gibi duracak, Bistam. Ne pahasına olursa olsun yarılmayacak. Düşman, o kayaya çarptıkça gücünü yitirecek. Asıl darbeyi, kanatlardan vuracağız. Tur Ali sağ kanada, sen sol kanada komuta edeceksin. Düşman merkeziyle meşgulken, siz kanatlarını bir kıskaç gibi sarıp, arkalarına dolanacaksınız. Onları, kendi saflarının içinde bir cehenneme hapsetmeliyiz.”
Bu, klasik bir Turan taktiğiydi. Lakin Yusuf, onu kendi dehasıyla birleştirmişti. O, sadece kanatları çökertmeyi değil, düşmanı tamamen kuşatıp, yok etmeyi planlıyordu.
Karşı saftan, savaş boruları çalınmaya başladı. Dev Tîmurlu davullarının toprağı titreten gümbürtüsü, göğüs kafeslerini zorluyordu. Ebu Bekir’in ordusu, ağır ve karşı konulmaz bir çığ gibi, üzerlerine doğru akmaya başladı.
Kara Yusuf, kılıcını çekti. O eski, emektar yatağanı, güneşte bir an parladı. Onu havaya kaldırdı.
“Karakoyunlular!” diye kükredi. Sesi, bir aslanın kükremesi gibi, bütün ovada yankılandı. “Bugün, yurdumuzun toprağına, namusumuza göz dikenlerden hesap sorma günüdür! Bugün, zafer günüdür! Allah, bizimledir! Hücum!”
Karakoyunlu ordusu, tek bir vücut gibi, korkunç bir narayla ileri atıldı. İki devasa dalga, ovanın ortasında, korkunç bir gürültü ve çelik şakırtısıyla birbirine çarptı. Savaş başlamıştı. Kara Yusuf, atını doğrudan en kanlı yere, merkezin direndiği o cehennemin kalbine sürdü. O, bir hükümdar gibi geride beklemiyordu. O, bir savaşçı gibi, en önde, kendi kaderini kendi kılıcıyla yazıyordu.

Kibrin Son Kalesi

Karşı Cephe, Mirza Ebu Bekir’in Gözünden, Aynı Anlar

Mirza Ebu Bekir, zırhlı filinin üzerindeki görkemli tahtırevandan, savaş meydanını izliyordu. Aşağıdaki o cehennemi, bir tanrı gibi yukarıdan seyrediyordu. Ordusunun ezici gücünün, o Türkmen çapulcularını bir ekin tarlası gibi biçeceğinden emindi. Planı basitti: Merkezden yaracak, Kara Yusuf’un komuta ettiği merkezi çökertecek, onu yakalayıp, bütün ordusunun önünde idam edecekti. O utancı, ancak böyle bir zafer temizleyebilirdi.
“İlerleyin!” diye bağırıyordu komutanlarına. “Merkezi yarın! Bana o haydudun kellesini getirin!”
Ordusunun merkezi, gerçekten de güçlüydü. Zırhlı süvarileri, piyadeleri, Karakoyunlu merkezine bir koçbaşı gibi bindiriyordu. Lakin beklemediği bir şey oldu. Karşılarındaki o merkez, bir duvar gibiydi. Eğilmiyor, bükülmüyor, kırılmıyordu. Onun askerleri, o duvara çarptıkça eriyordu.
Saatler ilerledi. Merkezdeki savaş, korkunç bir et ve çelik öğütme makinesine dönmüştü. Ebu Bekir, sabırsızlanmaya başladı.
“Kanatlar ne yapıyor? Neden merkezi desteklemiyorlar?”
Tam o sırada, veziri Emir Rüstem, yüzünde dehşet dolu bir ifadeyle yanına geldi.
“Mirzam… felaket… Kanatlarımız… Kanatlarımız çöktü!”
Ebu Bekir, inanmaz bir şekilde savaş alanına baktı. Ve o an gördü. Koçbaşlı kara sancaklar, ordusunun sağ ve sol kanatlarının arkasında belirmişti. Karakoyunlular, bir kıskaç gibi, ordusunu sarmaya başlamıştı. O, bir tuzak kurduğunu sanırken, kendisi en büyük tuzağın içine düşmüştü.
“Hayır!” diye kükredi. “Olamaz! Bu bir hile!”
Paniğe kapılan kanatlardaki askerler, merkeze doğru kaçışmaya başladılar. O kaçış, düzenli orduyu bir anda bir güruha çevirdi. Kendi askerleri, birbirlerini eziyor, komuta zinciri kopuyordu.
Ebu Bekir, aklını yitirmiş gibiydi. Filinden inip, atına atladı. Kılıcını çekti.
“Beni takip edin!” diye bağırdı etrafındaki son sadık muhafızlarına. “O alçağı, Kara Yusuf’u kendi ellerimle öldüreceğim! Her şey bitse bile, o benden önce ölecek!”
Bu, bir intihar saldırısıydı. Gururunun ve kibrinin son kalesini, kendi canını ortaya koyarak savunmaya çalışıyordu. Bir avuç adamıyla, savaşın en kanlı girdabına, doğrudan Kara Yusuf’un bulunduğu merkeze doğru daldı.

Tozun ve Çeliğin Dansı

Savaş Meydanı, Oğuz’un Gözünden, Aynı Anlar

Oğuz, kalkanının arkasına sinmiş, nefes almaya çalışıyordu. Etrafı, bir kıyamet yeriydi. Kılıç sesleri, çığlıklar, naralar, at kişnemeleri… Hepsi, kulakları sağır eden bir gürültü yumağı oluşturuyordu. Hava, buram buram kan ve toz kokuyordu.
Merkezdeydi. Yanındaki arkadaşları, birer birer düşüyordu. Bir anlık bir boşluğunda, üzerine gelen bir Timurlu süvarisinin kargısını, son anda kalkanıyla savuşturdu. Kargı, kalkanını delip geçmiş, kolunu sıyırmıştı. Acıyı hissetmedi. Yere düşen süvariyi, elindeki kılıçla, düşünmeden öldürdü. Artık insan değildi. Sadece, hayatta kalmaya çalışan bir hayvandı.
Bir ara, savaşın şiddeti biraz olsun azaldı. Oğuz, başını kaldırıp etrafa baktı. Ve o an, gördü. Sağ ve sol kanatlarındaki arkadaşları, düşmanın arkasına dolanmış, onları çembere alıyordu. İçini, bir anlık bir sevinç ve umut kapladı. Kazanıyorlardı!
Bu, onlara yeni bir güç verdi. Bütün gün direnen merkez hattı, şimdi karşı saldırıya geçti. Oğuz, yanındaki diğer askerlerle birlikte, “Allah! Allah!” diye bağırarak, önündeki dağınık düşman saflarına yüklendi.
Tozun ve çeliğin o kanlı dansının ortasında, bir anlığına, iki lideri gördü. Bir yanda, siyah atının üzerinde, bir ölüm meleği gibi kılıç sallayan Kara Yusuf Bey. Diğer yanda, ona doğru umutsuzca saldıran, zırhı kan içinde, gözleri öfkeyle parlayan Mirza Ebu Bekir. O, beylerin, sultanların savaşıydı. Lakin o savaşın ortasında, kendisi gibi binlerce isimsiz kahraman, o zaferi kanlarıyla yazıyordu.
Oğuz, prensi veya sultanı düşünmedi. O, sadece yanında savaşan arkadaşını, geride bıraktığı obasını düşündü. Ve kılıcını, daha büyük bir öfkeyle, önündeki düşmanın kalbine sapladı.

Leş Kargalarının Zirvesi

Savaşa Bakan Bir Tepe, Sultan Ahmed’in Gözünden, Aynı Anlar

Sultan Ahmed Celayir, tepenin üzerindeki ipek çadırının gölgesinde, savaşı bir tiyatro oyunu gibi izliyordu. Elinde, yine bir kadeh şarap vardı. Yanındaki Pir Ali ise, heyecandan yerinde duramıyordu.
“Sultanım! Görüyor musunuz? Kara Yusuf, tuzağa düşürdü! Ebu Bekir’in ordusu dağılıyor! Tamamen kuşatıldılar! Bu, inanılmaz bir zafer!”
Sultan Ahmed, kadehinden sakince bir yudum aldı. Yüzünde, en ufak bir heyecan belirtisi yoktu.
“Evet, Pir Ali. O Türkmen, yine yaptı yapacağını. Bir bozkır kurdu gibi, sabırla bekledi ve avının en zayıf anında boğazına yapıştı. Zekice.”
“Şimdi ne yapacağız, sultanım? Belki de ordumuzu indirip, kaçmaya çalışan Timurlu artıklarını temizlemeliyiz. Kara Yusuf’a bir dostluk göstergesi olur.”
Sultan Ahmed, vezirine, bir aptala bakar gibi baktı.
“Dostluk mu? Bizim, o kurdun dostluğuna ihtiyacımız yok. Bizim, onun yorgun düşmesine ihtiyacımız var. Bırak, o zaferini kazansın. Bırak, o son Timurlu askerini de temizlesin. Bırak, adamları yorulsun, kılıçları körelsin. Bizim savaşımız, o savaştan sonra başlayacak.”
Aşağıdaki ovada, Timurlu ordusunun son direnç noktaları da kırılıyordu. Savaş, bir katliama dönüşmüştü. Sultan Ahmed, o kanlı manzarayı, bir ressamın tablosunu inceler gibi, soğuk bir ilgiyle izliyordu.
“Ebu Bekir, onurlu bir şekilde ölmeyi seçti,” diye mırıldandı. “Lakin onuru, devletini kurtarmaya yetmedi. Şimdi sıra, o zafer sarhoşu fatihte. Bakalım, benim satranç oyunuma karşı ne kadar direnebilecek.”
Leş kargası, iki büyük hayvanın birbirini parçalamasını izlemişti. Biri, can çekişiyordu. Diğeri ise, galip lakin yaralıydı. Şimdi, ziyafet için en doğru anı kolluyordu.

Hırsın Arafı

Sultaniye Yakınları, Şah Mehmed’in Ordugâhı, Aynı Günün Akşamı

Şah Mehmed’in ordusu, Sultaniye şehrini kuşatmıştı. Şehir, Ebu Bekir tarafından terk edildiği için, ciddi bir direniş göstermeden teslim olmak üzereydi. Şah Mehmed, kendini yeni İran Şahı gibi hissediyordu.
Lakin o akşam, doğudan dörtnala gelen bir ulak, bütün keyfini kaçırdı. Ulak, babası Kara Yusuf ile Mirza Ebu Bekir arasında, Şure Deresi’nde büyük bir savaşın başladığını haber veriyordu.
Şah Mehmed, komutanlarıyla birlikte acil bir divan topladı. Çadır, bir arı kovanı gibi uğulduyordu.
“Ne yapacağız?” diye sordu Mirza Halil. “Savaşa müdahale etmeli miyiz?”
Genç beylerden biri, ateşli bir şekilde konuştu. “Elbette! Babamız zor durumda olabilir! Ona yardıma gitmeliyiz! Bu, kendimizi affettirmek için bir fırsattır!”
Başka bir bey, daha sinsi olanı, fısıldadı. “Ya da bekleriz. Bırakalım, birbirlerini yesinler. Kim kazanırsa kazansın, yorgun düşecek. Biz de o yorgun galibin üzerine yürür, hem Azerbaycan’ı hem de Irak-ı Acem’i ele geçiririz. Bütün devlet, bizim olur.”
Şah Mehmed, araf’ta kalmıştı. Bir yanda, içindeki evlatlık görevi ve babasına duyduğu gizli saygı. Diğer yanda, kulağına fısıldanan o zehirli hırs. Babasına yardım ederse, onun gözünde yeniden bir evlat olabilir, lakin taht hayallerinden vazgeçmek zorunda kalırdı. Beklerse, belki de her şeyi kazanabilir, lakin tarihe, babasını en zor anında yalnız bırakan bir hain olarak geçerdi.
Bütün gece, çadırında volta atarak düşündü. Babasının yüzü, annesinin gözyaşları, Sultan Ahmed’in vaatleri, beylerinin fısıltıları… Hepsi, beyninin içinde dönüp duruyordu.
Şafak sökerken, kararını verdi. Ordusuna, Sultaniye’nin fethini tamamlamalarını, lakin doğuya doğru bir hareketlenme olmamasını emretti.
Bekleyecekti.
Hırsı, kan bağına galip gelmişti. O, babasının ölümünü veya zaferini, bir seyirci gibi, uzaktan beklemeyi seçti. O an, bir prens olarak belki de en büyük zaferine yaklaşıyordu. Lakin bir evlat olarak, ruhunu çoktan kaybetmişti.


Bölüm 20 – Kaderin Sofrası

Yaldızlı Davet

Bağdat, Dicle Sarayı, 1411 Yılı Sonları

Yıllar, Dicle’nin suları gibi akıp gitmişti. Savaşların ateşi küllenmiş, yerini siyasetin soğuk ve keskin rüzgârlarına bırakmıştı. Sultan Ahmed Celayir, Bağdat’taki sarayında, yaşlanmanın getirdiği bir yorgunlukla birlikte, kurnazlığının zirvesindeydi. Kara Yusuf ile aralarındaki ateşkes, bir satranç oyununa dönüşmüştü. İki hükümdar, doğrudan hamleler yapmak yerine, birbirlerinin piyonlarını tehdit ediyor, casuslar ve elçiler aracılığıyla gizli bir savaş yürütüyordu.
Sultan Ahmed, Kara Yusuf’un kendi ailesi içindeki huzursuzlukları körüklemiş, lakin somut bir sonuç alamamıştı. Kara Yusuf’un demir iradesi, kendi hanedanını şimdilik bir arada tutmayı başarmıştı. Ebu Bekir ise, amcası Şahruh ile olan mücadelesinde iyice yıpranmış, Azerbaycan üzerindeki iddiası bir gölgeye dönüşmüştü. Meydanda, iki asıl oyuncu kalmıştı: Bağdat’ın şair sultanı ve Tebriz’in savaşçı emiri.
Bir öğleden sonra, Sultan Ahmed, has bahçesinde en sevdiği gazelleri okurken, veziri Pir Ali, yüzünde okunması güç bir ifadeyle huzuruna geldi. Elinde, Karakoyunlu tuğrasıyla mühürlenmiş, ipek bir kesenin içinde duran bir mektup vardı.
“Sultanım, Tebriz’den bir elçi heyeti geldi. Kara Yusuf Emir’den size bir davet getirmişler.”
Sultan Ahmed, okumakta olduğu kitaptan başını kaldırdı. Gözlerinde, bir anlık bir merak parladı. “Davet mi? Ne daveti?”
Pir Ali, mektubu sultana uzattı. Sultan Ahmed, mührü kırdı ve süslü hatlarla yazılmış metni okumaya başladı. Kara Yusuf, Tebriz’de büyük bir ziyafet düzenlediğini, eski dostluklarını yâd etmek, aralarındaki barışı pekiştirmek ve bölgenin geleceğini konuşmak üzere, kendisini onur konuğu olarak davet ettiğini yazıyordu. Mektubun dili, saygılı ve dostaneydi. Hiçbir tehdit, hiçbir imâ yoktu.
Sultan Ahmed, mektubu okuduktan sonra uzun bir süre sessiz kaldı. Yüzündeki ifade, bir gölün yüzeyi gibiydi; altındaki akıntıları gizliyordu.
“Ne düşünürsün, Pir Ali?” diye sordu sonunda.
Vezir, tereddüt etti. “Sultanım, o Türkmen’in ne yapacağı belli olmaz. Bu, bir tuzak olabilir. Sizi, Tebriz’e çekip, orada esir almayı planlıyor olabilir. Mısır zindanlarında size yoldaşlık etmiş olabilir, lakin ona karşı çevirdiğiniz oyunları da unutmamıştır.”
“Unutmamıştır, evet,” diye mırıldandı Sultan Ahmed. “Lakin o, bir hükümdar. Hükümdarlar, elçiye, misafire, hele ki bir başka hükümdara sofra kurup, o sofrada ihanet etmezler. Bu, töreye aykırıdır. Onuru, buna izin vermez.”
“Onun töresi, bozkırın töresidir sultanım. Sarayın değil. Onun adaleti, kılıcının ucundadır. Kendi kanından olanı affetmeyen, size ne yapar?”
Sultan Ahmed, ayağa kalktı. Bahçede volta atmaya başladı. Gururu, korkusuna baskın geliyordu. Daveti reddetmek, Kara Yusuf’tan korktuğunu itiraf etmek olurdu. Bu, onun bütün Mezopotamya’daki itibarını sarsardı. Gitmek ise bir riskti. Lakin o riski göze almazsa, o Türkmen’in karşısında hep bir adım geride kalacağını hissediyordu.
“O, gücünü göstermek istiyor,” dedi Sultan Ahmed, kendi kendine konuşur gibi. “Beni Tebriz’e çağırarak, ‘Bak, senin ata yadigârı toprağında ben oturuyorum,’ demek istiyor. ‘Gel ve benim misafirim ol.’ Eğer gitmezsem, onun üstünlüğünü kabul etmiş olurum. Hayır! Gideceğim. En görkemli alayımla, en seçkin muhafızlarımla gideceğim. Ona, Bağdat Sultanı’nın, bir Türkmen beyinden çekinmediğini göstereceğim. Sofrasına oturacağım, şarabından içeceğim, gözlerinin içine bakacağım. Ve ona, o oyunun henüz bitmediğini hatırlatacağım.”
Pir Ali, sultanının o kibirli kararını değiştiremeyeceğini anladı. Sadece, endişeyle başını eğdi.
“Emriniz üzre sultanım. Hazırlıklar başlasın.”
Sultan Ahmed, elçileri huzuruna kabul etti. Daveti kabul ettiğini, eski dostu Yusuf’un sofrasında bulunmaktan şeref duyacağını bildirdi. O an, kader ağlarını örmeye başlamıştı. Yaldızlı davet, iki hükümdarı, son ve en büyük hesaplaşmaları için, aynı sofrada buluşturmak üzere yola çıkmıştı.

Sofranın Hazırlığı

Tebriz, Hükümet Sarayı, Ziyafetten Bir Gün Önce

Tebriz sarayı, tarihindeki en büyük ziyafet için hazırlanıyordu. Mutfaklar, bir ordu karargâhı gibi çalışıyordu. Yüzlerce aşçı, yamak, hizmetkâr, arı gibi koşturuyordu. Dev kazanlarda pilavlar pişiyor, kuzular bütün olarak çevriliyor, tepsiler dolusu baklavalar, şerbetli tatlılar hazırlanıyordu. Dışarıdan bakıldığında, bu, bir barış ve kutlama şöleninin hazırlığıydı.
Lakin sarayın daha iç kısımlarında, mutfakların gürültüsünden uzakta, hava farklıydı. Sarayın en büyük ziyafet salonu, baştan aşağı yeniden düzenleniyordu. Yerlere en değerli İran halıları seriliyor, duvarlara ipek kumaşlar asılıyordu. Lakin o hazırlığı yapanlar, saray hizmetkârları değildi. Onlar, Kara Yusuf’un en sadık, en savaşçı, tek kelime etmeyen Türkmen nökerleriydi.
Bistam Bey, o hazırlıkları bizzat denetliyordu. Her şey, Kara Yusuf’un çizdiği plana göre, milimetrik bir hesapla yapılıyordu. Masaların yerleşimi, konukların oturacağı yerler, hatta her masanın başına dikilecek muhafızların kimler olacağı bile önceden belirlenmişti.
Kara Yusuf, salonun girişinde durmuş, o sessiz faaliyeti izliyordu. Yüzünde, ne bir heyecan ne de bir telaş vardı. Bir heykeltıraşın, eserinin son rötuşlarını yaparkenki soğuk ve odaklanmış ifadesi hakimdi.
“Her şey hazır mı, Bistam?”
“Hazır, beyim. Sultan Ahmed ve maiyetindeki beyler, yarın öğleden sonra şehre girecekler. Onlar için ayrılan konaklar hazırlandı. Ziyafet salonunda, sizin emrettiğiniz gibi, her on konuğa, bir silahlı nökerimiz eşlik edecek. Kapılar, pencereler, bütün çıkışlar, en güvendiğimiz adamlar tarafından tutulacak. Bir kuş bile, sizin izniniz olmadan o salondan uçamaz.”
“Güzel,” dedi Kara Yusuf. “Konuklarımıza, en iyi şekilde hizmet edilsin. Onlara, Karakoyunlu misafirperverliğini gösterin. En iyi yemekler, en güzel şaraplar sunulsun. Kendilerini, evlerinde gibi hissetsinler. Güvende hissetsinler.”
Son kelimeyi söylerken, sesinde belli belirsiz bir ironi vardı.
Salondan ayrılıp, kendi has odasına doğru yürüdü. Yolda, oğlu Pirbudak ile karşılaştı. Pirbudak, artık on üç, on dört yaşlarında bir delikanlıydı. Babasının kılıcını, gururla belinde taşıyordu.
“Baba,” dedi, heyecanla. “Yarınki ziyafete ben de katılabilir miyim? Sultan Ahmed’i görmek istiyorum.”
Kara Yusuf, bir an duraksadı. Oğlunun o masum ve meraklı yüzüne baktı. İçinden bir şeylerin koptuğunu hissetti. Eğilip, elini oğlunun omzuna koydu.
“Hayır, oğlum. Yarınki ziyafet, büyüklerin ziyafeti. Senin yerin, annenle birlikte, sarayın güvenli odalarıdır. Senin zamanın gelecek. Lakin o zaman, yarın değil.”
Oğlunun hayal kırıklığına uğramış yüzünü okşadı. “Sen, benim en değerli hazinemsin, Pirbudak. Ve hazineler, her zaman en güvenli yerde saklanır.”
Oğlunun yanından ayrılıp odasına girdi. Yalnız kalmak istiyordu. Yarın, hayatının en uzun günü olacaktı. Vereceği hüküm, sadece düşmanlarının değil, kendi ruhunun da kaderini belirleyecekti. O sofrayı, adalet için kuruyordu. Lakin o adaletin kadehinden, kan damlayacağını da biliyordu.

Misafirin Gelişi

Tebriz Şehri, Ziyafet Günü

Sultan Ahmed Celayir’in alayı, Tebriz’e girdiğinde, şehir sanki nefesini tutmuştu. Halk, sokak kenarlarına dizilmiş, Bağdat’tan gelen o efsanevi sultanı ve onun görkemli maiyetini sessizce izliyordu. Sultan Ahmed, en güzel zırhının üzerine giydiği, sırmalarla işli bir kaftanla, beyaz bir Arap atının üzerinde ilerliyordu. Kendine güvenli, mağrur bir duruşu vardı. Etrafındaki Celayirli beyleri, rengârenk ipek giysileri, mücevherli hançerleriyle, bir güç ve zenginlik gösterisi yapıyorlardı.
Onları, şehrin kapısında Ali Şir Bey, resmi bir törenle karşıladı. Her şey, olması gerektiği gibiydi. Saygılı, lakin mesafeli. Sultan Ahmed ve beyleri, kendileri için hazırlanan lüks konaklara yerleştirildiler.
Akşam, ziyafet vakti geldiğinde, konuklar, meşalelerle aydınlatılmış yollardan geçerek, sarayın ana ziyafet salonuna geldiler. Salonun ihtişamı, Bağdat’tan gelenleri bile etkilemişti. Altın yaldızlı tavanlar, duvarlardaki devasa halılar, gümüş şamdanlar, mücevherlerle süslü yemek takımları… Kara Yusuf, onlara sadece gücünü değil, zenginliğini de göstermek istemişti.
Kara Yusuf, salonun girişinde, baş köşedeki tahtının önünde duruyordu. Üzerinde, sade lakin asil duran, koyu renkli bir kaftan vardı. Belinde, ne süslü bir hançer ne de hediye edilen Timurlu kılıcı vardı. Sadece, o eski, emektar yatağanı duruyordu.
Sultan Ahmed, salona girdiğinde, bir an göz göze geldiler. Mısır zindanlarından beri ilk defa, bu kadar yakındılar. İki eski dost, iki ezeli rakip. Biri, sanatın ve entrikanın sultanı. Diğeri, savaşın ve adaletin emiri.
“Hoş geldin, dostum Ahmed,” dedi Kara Yusuf. Sesinde, samimi bir sıcaklık vardı.
“Hoş bulduk, Yusuf Bey,” diye karşılık verdi Sultan Ahmed. Onun sesinde de sahte bir dostluk tınısı vardı. “Sofran, şanın kadar büyükmüş.”
Kara Yusuf, onu baş köşede, kendi yanındaki yere oturttu. Diğer beyler de, kendileri için belirlenen yerlere geçtiler. Her masada, çeşitli yemekler, meyveler, şarap sürahileri vardı. Ve her masanın başında, elleri kılıçlarının kabzasında, sessizce bekleyen Karakoyunlu nökerleri.
Sultan Ahmed, o nökerleri fark etti. Bir an, Pir Ali’nin uyarısı aklına geldi. Lakin sonra, bunun bir güç gösterisi, bir önlem olduğunu düşündü. Yusuf, kendi sarayında, bir başka hükümdarı ağırlarken, elbette güvenliği sıkı tutacaktı. İçindeki şüpheyi, gururuyla bastırdı.
Ziyafet başladı. Müzisyenler, en güzel nağmeleri çalıyor, rakkaseler dans ediyor, şaraplar kadehlere doluyordu. Kahkahalar, şerefe kalkan kadehlerin şıngırtısına karışıyordu. Dışarıdan bakıldığında, bu, bir barış ve dostluk ziyafetiydi.

Son Kadeh

Ziyafet Salonu, Gecenin İlerleyen Saatleri

Saatler ilerledikçe, ziyafetin coşkusu arttı. Şarap, dillerdeki bağı çözmüş, maskeleri düşürmüştü. Celayirli beyleri, Karakoyunlu beyleriyle şakalaşıyor, eski savaşları, anıları konuşuyorlardı. Sultan Ahmed ve Kara Yusuf ise, daha çok birbirlerini dinliyor, az konuşuyor, lakin her kelimeleriyle birbirlerini tartıyorlardı.
Gecenin bir vaktinde, Kara Yusuf, elini kaldırarak müziği ve dansı durdurdu. Salonda, bir anda derin bir sessizlik oldu. Herkes, merakla ona baktı.
Kara Yusuf, ayağa kalktı. Elinde, altından bir kadeh vardı. Bütün salonu süzdü. Bakışları, en sonunda Sultan Ahmed’in üzerinde durdu.
“Dostlar, beyler, yiğitler!” dedi, gür bir sesle. “Bu gece, soframızı şereflendiren büyük Sultan Ahmed’in şerefine kadeh kaldırmak istiyorum. O, benimle Mısır zindanlarının karanlığını paylaşmış bir yoldaşımdır. Kader, bizi farklı yollara savurmuş olsa da, o zindanda edilen yeminler, içilen tuz ve ekmek, benim için kutsaldır.”
Bu sözler, Sultan Ahmed’i rahatlatmıştı. Yüzünde, memnun bir tebessüm belirdi. Demek ki Yusuf, geçmişi unutmuş, barışı seçmişti.
Kara Yusuf, kadehini Sultan Ahmed’e doğru kaldırdı.
“Bu kadeh,” diye devam etti. Sesi, bir anda çelik gibi sertleşmişti. Salondaki bütün neşe, bir anda dondu. “Bu kadeh, sadece dostluğa değil, adalete de kalksın! Hainlerin cezasını bulduğu, mazlumun hakkının alındığı adalete! Kendi kanından olanı, düşmanıyla bir olup arkadan vuran Pir Hüseyin’in bulduğu adalete! Yurduma göz diken, halkıma zulmeden Emir Bestam’ın bulduğu adalete! Ve… dostunun güvenine ihanet edip, onun oğlunu, ailesini ona karşı kışkırtan, fitne tohumları ekenlerin, pek yakında bulacağı adalete!”
Son sözleri, doğrudan Sultan Ahmed’in gözlerinin içine bakarak söylemişti. O an, Sultan Ahmed, her şeyi anladı. Bu, bir ziyafet sofrası değil, bir mahkeme kürsüsüydü. Ve hüküm, çoktan verilmişti.
Elindeki şarap kadehi, titreyen parmaklarının arasından kayıp, yere düştü. Kırmızı şarap, mermer zemine, kan gibi yayıldı.
Aynı anda, salonun bütün kapıları, gürültüyle kapandı. Her masanın başında bekleyen Karakoyunlu nökerleri, birer adım öne çıkıp, kılıçlarını çektiler. Müzik susmuştu. Dans bitmişti.
Kaderin sofrası, kurulmuştu. Ve şimdi, kanlı hasadın vakti gelmişti.


Bölüm 21 – Kılıcın Yazdığı, Zamanın Sildiği

Sonsözün Fısıltısı

Zaman ve Mekânın Ötesinde, Anlatıcının Zihninde

Hikâyeler nerede biter? Kanlı bir ziyafetin son kadehinin devrildiği yerde mi? Bir fatihin tahtına en sağlam şekilde oturduğu anda mı? Yoksa tarihin büyük ve yorgun nehrinin, o kanlı anları kumun altına gömüp, üzerine yeni şehirler, yeni kavgalar inşa ettiği o belirsiz gelecekte mi? Hükümdarın Adaleti’nin öyküsü, Tebriz’deki o meşum gecede bir sona ermiş gibi görünür. Lakin o son, aslında sayısız yeni başlangıcın, yeni trajedinin ve yeni hırsların tohumlarını eken bir dönüm noktasıdır. O sofranın yankıları, zamanın koridorlarında fısıldamaya devam eder.
Biz, o dönemin farklı pencerelerinden içeri baktık. Bir hükümdarın yalnızlığına, bir şairin korkusuna, bir prensin kibrine, bir tüccarın endişesine tanıklık ettik. Şimdi ise, geriye çekilip, o büyük tablonun tamamına, parçaların oluşturduğu o acımasız ve görkemli desene bakma vaktidir. O gecenin ve o gecenin kahramanlarının mirasını, zamanın insafsız terazisinde tartma vaktidir.
Kara Yusuf’un kanlı ziyafeti, bir kişinin öfkesinin ya da intikamının eseri değildi. O, bir çağın ruhunun, bir coğrafyanın kaderinin, tek bir salonda, birkaç saat içinde damıtılmış haliydi. Timur’un devasa gölgesinin çekilmesiyle ortaya çıkan boşlukta, hayatta kalmaya çalışan, kendi düzenini kurmaya çalışan bir iradenin son ve en keskin hamlesiydi. O sofra, sadece etin ve şarabın değil, gücün, ihanetin ve adaletin sunulduğu bir sunaktı. Ve o sunakta, bir devir kurban edilmiş, yeni bir devir doğmuştu.
Lakin doğan her şey, bir gün ölmek zorundadır. O sofrada kazanılan mutlak zaferin bile, ne kadar geçici olduğunu anlamak için, karakterlerin kader aynasındaki son yansımalarına bakmak gerekir.

Kırık Aynadaki Yüzler: Mağlupların Mirası

Sultan Ahmed Celayir, hikâyenin belki de en trajik figürüydü. O, bir şairin ruhuna sahip bir sultandı. Kılıçtan çok kaleme, savaştan çok sanata yakındı. Lakin tahtta kalmanın kanunu, sanattan anlamıyordu. O, hayatta kalmak için entrikanın karanlık sularında yüzdü. Zindan arkadaşına ihanet etti, piyonlarını öne sürdü, düşmanıyla ittifak kurdu. O, büyük bir satranç oyuncusu olduğuna inanıyordu. Lakin unuttuğu bir şey vardı: Satranç tahtasının dışında, kurallara göre oynamayan, tahtayı devirmekten çekinmeyen bir bozkır kurdu vardı.
Onun sonu, kendi kurnazlığının bir eseriydi. Kara Yusuf’un davetini kabul etmesi, bir korkak olmadığını kanıtlama arzusundan kaynaklanan kibirli bir hataydı. O, rakibini kendi ölçüleriyle tarttı ve yanıldı. Saray entrikalarına alışkın zekâsı, bozkırın yalın ve acımasız mantığını çözemedi. O, kelimelerin ve maskelerin ardına saklanarak savaşırken, Kara Yusuf, kılıcının çıplak gerçeğiyle karşısına çıktı. Kaderin sofrasında, onun şair ruhu, bir savaşçının demir iradesi karşısında tuzla buz oldu. Mirası, Dicle’nin sularına yazılmış hüzünlü bir gazel gibi, zamanla silinip gitti.
Mirza Ebu Bekir ise, farklı bir trajedinin kahramanıydı. O, kendi iradesinin değil, soyadının kurbanıydı. Üzerinde, “Cihan Fatihi’nin torunu” olmanın o ezici ağırlığı vardı. O, dedesi gibi olmaya çalıştı, lakin onun ne dehasına ne de karizmasına sahipti. Kibri, yeteneklerinin çok ötesindeydi. Ordusuna güvendi, lakin ordusunun ruhunu anlamadı. Komutanlarına güvendi, lakin onların sadakatini sınadı. Kara Yusuf’u küçümsedi ve o küçümseme, onun sonu oldu.
Onun hikâyesi, büyük bir mirasın altında ezilenlerin hikâyesidir. O, geçmişin gölgesinde yaşayan, geleceği inşa edemeyen bir adamdı. Şure Deresi’nde sadece ordusunu değil, hanedanının yenilmezlik efsanesini de kaybetti. Onun yenilgisi, Timurlu gücünün batıdaki çatlağını, onarılamaz bir kırığa dönüştürdü. O, kırılan bir kılıç olarak, tarihin tozlu bir rafına kaldırıldı.

Tahtın Bedeli: Fatihin Mirası

Peki ya Kara Yusuf? Hikâyenin merkezindeki o kara yağız Türkmen beyi? O, kazanan oldu. Düşmanlarını yok etti, devletini kurdu, adını tarihe kanla ve çelikle yazdırdı. Mısır zindanlarından çıkıp, Azerbaycan tahtına oturan bir kölenin o inanılmaz hikâyesi, bir zafer destanıdır. Lakin her zaferin bir bedeli vardır. Kara Yusuf’un ödediği bedel, belki de en ağır olanıydı.
O, adaleti sağlamak için yola çıktı. Lakin adaleti sağlarken, kendisi de acımasız olmak zorunda kaldı. Kendi kanını, amcasının oğlunu, töre adına boğdu. Oğlunun isyanını, bir baba gibi değil, bir hükümdar gibi karşıladı. Yıllar içinde, o ateşli, mert bozkır beyi, yerini yorgun, şüpheci ve yalnız bir hükümdara bıraktı. Etrafındaki herkes, potansiyel bir dost kadar, potansiyel bir haindi. Güç, onu zirveye çıkarmıştı, lakin o zirve, fırtınalı ve yapayalnız bir yerdi.
Onun kurduğu adalet, bir merhamet adaleti değildi. O, bir devletin temellerini atmak için gereken, sert ve tavizsiz bir kanundu. O, biliyordu ki zayıflık, daha büyük bir zulme yol açardı. O yüzden, tereddüt etmedi. Lakin o kararların ağırlığı, ruhunda derin izler bıraktı. Onun trajedisi, kazanmak için, insanlığının bir parçasını kaybetmek zorunda kalmasıydı. O, bir devlet kazandı, lakin belki de huzurunu kaybetti.
Kurduğu Karakoyunlu devleti, bir süre bölgede parladı. Lakin o da, kurucusunun demir iradesiyle ayakta duruyordu. Ondan sonra gelen oğulları, onun kadar güçlü olamadı. Hırs, onları birbirine düşürdü. Ve sonunda, o büyük ağaç da, içeriden çürüyerek veya dışarıdan gelen yeni bir fırtınayla devrildi. Tarih, bir kez daha, tek bir adamın üzerine kurulan devletlerin ne kadar kırılgan olduğunu gösteriyordu.

Unutulanların Sesi

Ve geride, isimsizler kaldı. İsfendiyar Ağa gibi, fırtına dinene dek evinin bir köşesinde ailesini korumaya çalışanlar. Oğuz gibi, kimin için savaştığını bilmeden, komutanlarının hırsı uğruna kanını dökenler. Tebriz’in, Bağdat’ın, Mardin’in isimsiz halkları. Onların adı, tarihin büyük kitaplarında yazmaz. Onlar, kralların kumar masasında, ortaya sürülen piyonlardı. Zaferin ganimetinden pay almaz, lakin yenilginin faturasını hep onlar öderdi.
Yine de, asıl ayakta kalan onlardı. Hükümdarlar öldü, hanedanlar yıkıldı, sancaklar toprağa düştü. Lakin o halk, her felaketten sonra, yeniden tarlasını sürdü, tezgâhını kurdu, yıkılan evini onardı. Hayatı, inatla, yeniden ve yeniden inşa ettiler. Asıl tarih, belki de onların o sessiz ve inatçı direnişinin hikâyesidir.
Sonuç olarak, Hükümdarın Adaleti, bir kişinin hikâyesi değildir. O, gücün doğası, hırsın bedeli ve adaletin göreceliği üzerine bir meseldir. O, bize gösterir ki, tarihin sahnesinde roller değişir, oyuncular gelir geçer, lakin oyunun kendisi, o kanlı ve acımasız iktidar mücadelesi, hiç bitmez. Yeni Yusuf’lar, yeni Ahmed’ler, yeni Ebu Bekir’ler, her zaman yeni bir sofrada, kaderin kendilerine dağıttığı kartlarla, o ezeli oyunu oynamaya devam edecektir. Kılıcın yazdığını, zaman, bir gün mutlaka silecektir. Geriye, sadece fısıltıyla anlatılan hikâyeler ve toprağın altında yatan isimsiz kemikler kalacaktır.

Yorum bırakın

Table of Contents

Scroll to Top