Bölüm 1: Giriş: Tarihin Sisleri Arasından Bir Halk – İskitler Kimdi?
Tarihin engin ve çoğu zaman sessiz koridorlarında yürürken, bazı halkların ayak sesleri diğerlerinden daha gür, daha yankılı ve daha kalıcıdır. Onlar, arkalarında yazılı bir dil, şehirlerinin taş kesilmiş anılarını veya kendi kalemlerinden çıkmış felsefi metinler bırakmamış olsalar da, varlıklarıyla medeniyetin seyrini değiştirmiş, komşularının rüyalarına ve kabuslarına girmiş, isimleri çağlar boyunca hem korkuyla hem de gizemli bir hayranlıkla anılmış olanlardır. İşte İskitler, tam da böyle bir halktır. Onlar, yazılı tarihin şafağında, medeniyetin beşiği olarak kabul edilen yerleşik düzenlerin hemen yanı başında, Karadeniz’in kuzeyindeki uçsuz bucaksız ot denizinden Orta Asya’nın derinliklerine kadar uzanan devasa bir coğrafyada at koşturan, yayı geren ve rüzgarla bir yaşayan göçebe savaşçılardı. Onların hikayesi, MÖ 8. yüzyıldan MÖ 2. yüzyıla kadar yaklaşık bin yıllık bir zaman dilimini kapsayan, bozkırın sert ve affetmez koşullarında dövülmüş bir destandır. İskitler, sadece bir kavim veya kabileler birliği değil, aynı zamanda bir yaşam biçiminin, bir kültür dairesinin ve antik dünyanın en gedikli imparatorluklarına bile diz çöktürebilen askeri bir gücün adıydı. Kim oldukları sorusu, bu nedenle, basit bir etnik kimlik tanımının çok ötesine geçen, coğrafyanın, kültürün ve tarihin iç içe geçtiği karmaşık bir bulmacanın kapısını aralamaktadır.
Bu halkı anlamaya çalışırken karşılaştığımız ilk ve en temel zorluk, onların kendi seslerini duyamıyor oluşumuzdur. İskitler, arkalarında kendi dillerinde yazılmış bir tarih, bir kanunname veya bir şiir bırakmadılar. Onlar, hikayelerini kılıçlarının ucuyla bozkırın toprağına, oklarının vızıltısıyla rüzgara ve en önemlisi, ölüleriyle birlikte toprağın altına gömdükleri muhteşem sanat eserlerine yazdılar. Bu nedenle, İskit dünyasının perdesini aralamak için iki temel kaynağa başvurmak zorundayız: komşularının, özellikle de Antik Yunanların ve Perslerin yazdıkları ile arkeolojinin sessiz ama dürüst diline. Bu iki kaynak, çoğu zaman birbiriyle çelişen, bazen birbirini hayret verici bir şekilde doğrulayan, ancak her zaman eksik bir tablo sunar. Bir yanda, yerleşik dünyanın gözünden anlatılan, çoğu zaman abartı, önyargı ve hayranlıkla karışık bir korkuyla yoğrulmuş “barbar” tasvirleri vardır. Diğer yanda ise, toprağın binlerce yıldır sakladığı kurganlardan çıkan, onların inançlarını, sosyal yapılarını, zenginliklerini ve estetik anlayışlarını somut bir şekilde gözler önüne seren altın eşyalar, silahlar ve at iskeletleri bulunur. Bu yüzden İskit tarihini yazmak, adeta tarihin sisleri arasında el yordamıyla ilerlemeye, fısıltıları ve gölgeleri yorumlayarak bir bedeni yeniden canlandırmaya benzer.
Bu fısıltıların en gürü ve en etkilisi, şüphesiz “Tarihin Babası” olarak anılan Herodot’tan gelir. MÖ 5. yüzyılda yaşamış olan bu Anadolulu Yunan tarihçi, eserinin önemli bir bölümünü İskitlere ve onların yaşadığı topraklara, yani “Scythia”ya ayırmıştır. Herodot için İskitler, Yunan medeniyetinin ve yerleşik düzenin tam zıddını temsil eden, büyüleyici ve aynı zamanda ürkütücü bir “öteki” idi. Onun anlatılarında İskitler, evleri yerine at arabalarında yaşayan, kanla mühürlenmiş dostluk yeminleri eden, düşmanlarının kafa taslarından kadeh yapıp şarap içen, kralları öldüğünde onunla birlikte hizmetkarlarını, atlarını ve cariyelerini de kurban ederek devasa mezarlara gömen vahşi ve savaşçı bir halk olarak resmedilir. Ancak Herodot’un kaleminde sadece bir korku ve tiksinti yoktur; aynı zamanda bariz bir saygı ve hayranlık da sezilir. Özellikle Pers İmparatorluğu’nun kudretli kralı Darius’un, devasa ordusuyla İskit topraklarına girip nasıl eli boş ve perişan bir halde geri dönmek zorunda kaldığını anlatırken, İskitlerin zekasına, özgürlüklerine olan düşkünlüklerine ve yenilmez savaş taktiklerine duyduğu hayranlığı gizlemez. Onun için İskitler, fethedilemeyen, boyun eğdirilemeyen, medeniyetin kurallarıyla sınırlanamayan, bozkırın kendisi kadar vahşi ve özgür bir ruha sahiptiler. Herodot’un bu tasvirleri, yüzyıllar boyunca Batı dünyasının İskit algısını şekillendirmiş, onları romantik bir “asil vahşi” ile korkunç bir “barbar” arasındaki gelgitli bir imgeye hapsetmiştir.
Ancak İskit kimliği, Herodot’un anlattığı egzotik ritüellerden ve savaş naralarından çok daha karmaşıktır. Modern tarihçilik ve arkeoloji, “İskit” teriminin tek bir homojen etnik grubu tanımlamadığını, aksine ortak bir maddi kültürü, benzer bir yaşam tarzını ve siyasi bir konfederasyonu ifade eden daha geniş bir şemsiye terim olduğunu ortaya koymuştur. Bu konfederasyonun merkezinde, Herodot’un “Kraliyet İskitleri” olarak adlandırdığı, yönetici ve askeri gücü elinde tutan baskın bir grup bulunuyordu. Dilbilimsel analizler, bu yönetici sınıfın ve genel olarak İskitlerin konuştuğu dilin, Hint-Avrupa dil ailesinin İrani koluna ait olduğunu büyük ölçüde doğrulamaktadır. Bu durum, onları antik Persler, Medler ve günümüzdeki Osetlerin ataları olan Alanlar ile aynı dilsel kökene bağlar. Fakat bu İrani çekirdeğin etrafında, onlara tabi olan veya onlarla ittifak içinde yaşayan, farklı kökenlerden ve dillerden gelen başka kabileler ve halklar da bulunuyordu. Herodot’un bahsettiği “Çiftçi İskitler” veya “Göçebe İskitler” gibi farklı gruplar, bu karmaşık yapının birer yansıması olabilir. Dolayısıyla, İskit dünyasını yekpare bir ulus olarak değil, farklı unsurları bir arada tutan, askeri başarılar ve ortak bir yaşam tarzı etrafında kenetlenmiş dinamik bir bozkır konfederasyonu olarak düşünmek daha doğru bir yaklaşım olacaktır. Bu yapı, daha sonraki yüzyıllarda yine aynı coğrafyada ortaya çıkacak olan Hun, Avar, Göktürk ve Moğol gibi diğer bozkır imparatorluklarının da temel modelini oluşturacaktır.
İskitlerin sahneye çıktığı coğrafya, yani Pontus-Hazar Bozkırı, onların karakterini ve tarihini şekillendiren en temel unsurdur. Batıda Tuna nehrinden doğuda Altay Dağları’na kadar uzanan bu devasa coğrafya, adeta bir ot deniziydi. Ağacın ve doğal engellerin yok denecek kadar az olduğu bu sonsuz düzlükler, yerleşik tarım toplumları için bir engel ve bir tehdit unsuru iken, atı evcilleştirmiş göçebe halklar için bir otoyol, bir fırsatlar diyarıydı. İskitler, bu coğrafyanın sunduğu imkanları sonuna kadar kullanmayı bilen ilk halklardan biriydi. Onlar için at, sadece bir binek hayvanı değil, aynı zamanda bir savaş makinesi, bir statü sembolü, bir besin kaynağı (sütünden kımız yaparak) ve en sadık yoldaştı. Atın üzerinde doğar, yaşar ve ölürlerdi. Bu hareketlilik, onlara inanılmaz bir stratejik esneklik sağlıyordu. Sabit şehirleri, ekili tarlaları veya savunulması gereken kaleleri olmadığı için, kendilerinden çok daha büyük ordulara karşı bile üstünlük kurabiliyorlardı. Düşman yaklaştığında, tüm halk, arabaları ve sürüleriyle birlikte bozkırın derinliklerine çekilir, düşmanı yorucu ve yıpratıcı bir takibin içine sokar, ardından en zayıf anında ani bir baskınla vurup tekrar ortadan kaybolurlardı. Darius’un ordusuna karşı uyguladıkları ve tarihe geçen bu “vur-kaç” taktiği, coğrafyayı bir silah olarak kullanma sanatının en parlak örneklerinden biridir. Bu yaşam tarzı, onların bireysel savaşçılık yeteneklerini de en üst düzeye çıkarmıştır. Her İskit erkeği, ve hatta bazı durumlarda kadınları, doğuştan birer askerdi. At üzerinde dörtnala giderken geriye dönüp ok atabilme yetenekleri, yani meşhur “Part atışı”nın öncülü olan taktik, antik dünyanın en korkulan askeri manevralarından biri haline gelmişti.
Bu savaşçı kimlik, onların sosyal ve ruhani dünyalarının da merkezinde yer alıyordu. İskit panteonu, doğa güçlerini ve savaşla ilgili kavramları temsil eden tanrılardan oluşuyordu. Savaş tanrısı Ares’e tapınımları özellikle dikkat çekiciydi. Herodot’a göre, İskitler Ares için tapınaklar inşa etmez, bunun yerine her bölgede devasa bir odun yığını kurar ve bu yığının tepesine antik bir demir kılıç saplarlardı. Bu kılıcı tanrının sembolü olarak görür ve ona atlar ile sığırların yanı sıra, esir aldıkları düşmanları da kurban ederlerdi. Bu kanlı ritüel, savaşın onların hayatındaki kutsal ve merkezi rolünü açıkça gözler önüne serer. Düşmanlarına karşı acımasızlıkları, sadece bir savaş stratejisi değil, aynı zamanda kozmolojik bir anlam da taşıyordu. Bir İskit savaşçısının kahramanlığı, öldürdüğü düşman sayısıyla ölçülürdü ve bu başarıyı kanıtlamak için düşmanlarının kellerini yüzerek ganimet olarak saklarlardı. Kral, her yıl düzenlenen bir şölende, o yıl düşman öldürmeyi başaran savaşçıların özel bir kaptan şarap içmesine izin verir, başaramayanları ise utanç içinde bir kenarda oturturdu. Bu gelenek, toplum içinde sürekli bir rekabeti ve askeri beceriyi teşvik eden güçlü bir sosyal kontrol mekanizmasıydı.
Ancak İskit dünyasını sadece kan ve savaşla tanımlamak, onlara yapılacak en büyük haksızlıklardan biri olur. Kurgan adı verilen ve bozkırın ortasında birer yapay tepe gibi yükselen anıt mezarları, onların ne denli karmaşık bir ahiret inancına ve ne denli sofistike bir sanat anlayışına sahip olduklarını kanıtlar niteliktedir. Özellikle soylular ve krallar için yapılan bu mezarlar, adeta öteki dünya için hazırlanmış birer saray gibidir. Ölen hükümdar, en güzel elbiseleriyle, en değerli silahlarıyla, altın ve gümüş takılarıyla birlikte, kendisine öbür dünyada hizmet etmeleri için kurban edilen eşleri, hizmetkarları, aşçıları ve en sevdiği atlarıyla birlikte gömülürdü. Bu mezarlardan çıkarılan objeler, özellikle de altın işlemeciliği, İskit sanatının doruk noktasını oluşturur. “Hayvan üslubu” olarak bilinen bu sanat tarzında, geyik, panter, kartal, balık gibi hayvan figürleri son derece dinamik ve stilize bir biçimde işlenmiştir. Bu figürler, genellikle birbiriyle boğuşan, birbirine dönüşen veya iç içe geçen kompozisyonlar halinde tasvir edilir. Bu sanat, sadece bir süsleme sanatı değildir; aynı zamanda İskitlerin mitolojisini, doğa anlayışını ve evren tasavvurunu yansıtan sembolik bir dildir. Altın geyik figürleri muhtemelen yaşam ağacını ve yeniden doğuşu, yırtıcı hayvanlar ise gücü, asaleti ve koruyucu ruhları temsil ediyordu. Bu eserler, göçebe bir halkın ulaşabileceği estetik ve zanaatkarlık seviyesinin ne kadar yüksek olabileceğinin en somut kanıtıdır ve Yunan, Pers ve Çin sanatıyla etkileşim içinde gelişmiş özgün bir bozkır estetiği yaratmıştır.
İskitlerin tarih sahnesindeki rolleri, sadece Pers İmparatorluğu’nu durdurmakla sınırlı kalmamıştır. Onlar, Ön Asya’da da kısa süreli ama etkili bir güç olmuşlardır. MÖ 7. yüzyılda, kendilerinden önce bölgede hüküm süren bir başka atlı göçebe halk olan Kimmerleri takip ederek Kafkasları aşmış ve güneye inmişlerdir. Bir dönem Medler üzerinde hakimiyet kurmuş, Asur İmparatorluğu ile ittifaklar yapmış ve Mısır sınırlarına kadar akınlarda bulunmuşlardır. Bu dönem, onların yerleşik medeniyetlerle en yoğun temas kurduğu ve Ortadoğu’nun siyasi dengelerini altüst ettiği bir zaman dilimidir. Ancak onların asıl etki alanı, her zaman Karadeniz’in kuzeyindeki anavatanları olmuştur. Burada, Karadeniz kıyılarında kurulmuş olan Yunan ticaret kolonileriyle karmaşık bir ilişki ağı geliştirmişlerdir. Bu ilişki, bir yandan sürekli çatışmaları ve İskitlerin Yunan şehirlerinden haraç almasını içerirken, diğer yandan yoğun bir ticari ve kültürel alışverişi de beraberinde getirmiştir. İskitler, Yunanlılara buğday, bal, kürk ve en önemlisi köle satarken, onlardan şarap, zeytinyağı, lüks seramik kaplar ve metal eşyalar alıyorlardı. Bu etkileşim, iki kültürün sanatını da derinden etkilemiştir. Yunan ustalar, İskit soyluları için onların zevkine uygun, İskit mitolojisinden sahnelerin işlendiği muhteşem sanat eserleri üretmişlerdir. Bu eserler, iki farklı dünyanın estetik anlayışının birleştiği hibrit bir sanatın en güzel örneklerini sunar.
Sonuç olarak, İskitler kimdi sorusuna verilecek cevap, tek bir cümleye veya tanıma sığdırılamayacak kadar çok katmanlıdır. Onlar, antik dünyanın gördüğü en yetenekli atlı okçular ve en korkusuz savaşçılardı. Onlar, yazısız bir kültürün, hikayelerini ve yasalarını altının ışıltısına ve hayvan figürlerinin kıvrımlarına nakşeden eşsiz sanatkarlardı. Onlar, sabit bir yurda bağlanmayı reddeden, özgürlüklerini her şeyin üstünde tutan ve bu uğurda en kudretli imparatorluklara kafa tutan bir göçebe konfederasyonuydu. Onlar, Herodot’un hem korku hem de hayranlıkla anlattığı, medeniyetin sınırlarında yaşayan, kuralları kendileri koyan, tarihin sisleri arasından bir rüzgar gibi geçip giden, ancak arkalarında bıraktıkları izlerle, hem kendilerinden sonra gelen bozkır halklarını hem de onlarla temas eden yerleşik medeniyetleri derinden etkileyen, bozkırın ebedi ve yenilmez ruhunun ilk büyük temsilcileriydi. Onların dünyasına adım atmak, sadece antik bir halkın tarihini öğrenmek değil, aynı zamanda medeniyetin ne anlama geldiğini, yerleşik hayat ile göçebe ruhu arasındaki ebedi gerilimi ve coğrafyanın insan karakteri üzerindeki silinmez etkisini anlamak için de eşsiz bir yolculuğa çıkmaktır. Bu yolculuk, toprağın altındaki donmuş mezarlardan, antik tarihçilerin solgun parşömenlerine uzanan, gizemini hala tam olarak çözemediğimiz, ama her yeni bulguyla biraz daha aydınlanan büyüleyici bir serüvendir.
Bölüm 2: Köken Meselesi: İskitler İrani Bir Halk mıydı?
Önceki bölümde de belirttiğimiz gibi, tarihin sis perdesiyle örtülü koridorlarında iz sürerken karşılaşılan en temel ve en meşakkatli sorulardan biri kimlik meselesidir. Bir halkı tanımlayan, onu diğerlerinden ayıran ve tarihsel seyrini belirleyen kökeni, adeta onun DNA’sını oluşturan en temel koddur. İskitler söz konusu olduğunda, bu kimlik sorunu çok daha derin ve karmaşık bir hal alır. Zira arkalarında kendi dillerinde kaleme alınmış tek bir satır dahi bırakmamış, destanlarını ve yasalarını yazıya değil, altının ışıltısına ve bozkırın rüzgarına emanet etmiş bir halktan bahsediyoruz. Onların kim olduğu sorusu, bu nedenle, yüzyıllar boyunca tarihçileri, dilbilimcileri ve arkeologları meşgul etmiş, farklı ulusal tarih anlatılarının ve ideolojik yaklaşımların da zaman zaman bir parçası haline gelmiştir. Kimi zaman Slavların, kimi zaman Türklerin atası olarak gösterilmeye çalışılan İskitlerin etnik ve dilsel kimliği, aslında modern bilimin araçlarıyla büyük ölçüde aydınlatılmış bir meseledir. Bugün, ezici bir bilimsel fikir birliğiyle kabul edilen gerçek şudur ki; İskitler, en azından yönetici ve çekirdek nüfusları itibarıyla, Hint-Avrupa dil ailesinin İrani koluna mensup bir halktı. Bu bölüm, bu sonuca nasıl ulaşıldığını, kanıtların neler olduğunu ve “İrani kökenli” olmanın gerçekte ne anlama geldiğini detaylı bir şekilde incelemeyi amaçlamaktadır.
Bu karmaşık bulmacayı çözmenin anahtarı, İskitlerin kendilerinden geriye bıraktığı en kalıcı miras olan kelimelerde saklıdır. Ancak bu kelimeler, bir kitapta veya bir anıtta yazılı değildir. Onlar, komşularının, özellikle de Herodot gibi Yunan tarihçilerinin ve Asur ile Pers kaynaklarının kayıtlarına serpiştirilmiş özel isimlerdir. Hükümdar adları, kabile isimleri, tanrı adları ve birkaç coğrafi terimden oluşan bu kısıtlı kelime dağarcığı, tarihsel dilbilim için adeta bir zaman kapsülü işlevi görür. Dilbilimciler, bu isimleri birer dil fosili olarak ele alır ve onları, kökeni iyi bilinen diğer antik dillerle, özellikle de Avesta dili (Zerdüştlüğün kutsal metinlerinin dili) ve Eski Farsça (Ahameniş İmparatorluğu’nun dili) gibi kadim İrani dillerle karşılaştırarak analiz ederler. Bu karşılaştırmalı yöntem, bir ismin ses yapısını (fonoloji), kökünü (etimoloji) ve anlamını (semantik) ortaya çıkararak, o kelimenin ait olduğu dil ailesini büyük bir isabetle tespit etmeyi mümkün kılar. İşte bu titiz çalışmalar sonucunda, İskitlere ait olduğu bilinen isimlerin neredeyse tamamının, başka hiçbir dil ailesiyle değil, yalnızca ve yalnızca İrani dillerin yapısı ve kelime hazinesiyle açıklanabildiği görülmüştür.
Bu dilsel dedektiflik sürecini daha somut bir şekilde anlamak için bazı çarpıcı örnekleri incelemek gerekir. Örneğin, Herodot’un bahsettiği İskitlerin efsanevi atası olan Targitaos ismi, bu bağlantının en net kanıtlarından biridir. Bu isim, dilbilimciler tarafından Proto-İranice’deki “darga-tavah-” kökünden türetilmiştir. Burada “darga” kelimesi “uzun” anlamına gelirken, “tavah” kelimesi “güç, kuvvet” demektir. Dolayısıyla, Targitaos ismi “uzun süreli güce sahip olan” veya “kalıcı gücün sahibi” gibi, bir kavmin atasının taşıması için son derece anlamlı ve uygun bir unvanı ifade etmektedir. Bu isim yapısı ve kökleri, eski İrani onomastik (isim bilimi) gelenekleriyle birebir örtüşmektedir.
Bir başka güçlü örnek, İskit panteonunun en önemli tanrılarının isimlerinde karşımıza çıkar. Herodot’un Yunan tanrılarıyla özdeşleştirdiği İskit tanrılarından Zeus’un karşılığı olan Papaios (Papaios), Hint-Avrupa dillerinde oldukça yaygın olan ve “baba” anlamına gelen “pāpa” kelimesinin bir yansımasıdır. Bu, evrenin ve tanrıların babası olarak görülen bir figür için evrensel bir adlandırmadır. Ancak daha spesifik ve İrani bağlantıyı güçlendiren isimler de mevcuttur. Örneğin, İskitlerin baş tanrıçası ve ocak tanrısı Hestia’nın karşılığı olan Tabiti (Tabiti), açıkça İrani dillerdeki “ısı, sıcaklık, yanma” anlamına gelen “tap-” köküyle ilişkilidir. Avesta dilinde “tāpaiti” kelimesi “ısıtır, yakar” anlamına gelir ve bu, ateşin ve ocağın koruyucusu bir tanrıça için mükemmel bir isimdir. Benzer şekilde, yeryüzü tanrıçası Gaia’nın karşılığı olan Api (Api), yine İrani dillerde ve genel olarak Hint-İran dillerinde “su” anlamına gelen “āp-” kelimesiyle doğrudan bağlantılıdır. Bu da, yaşamın kaynağı olarak görülen suyun ve toprağın (nemli toprak) ilahi bir figürde birleştiğini gösterir. Bu tanrı isimlerinin İrani dillerle bu denli net bir şekilde açıklanabilmesi, tesadüf olamayacak kadar güçlü bir kanıttır.
Hükümdar ve soylu isimleri de bu tabloyu daha da netleştirir. İskit tarihinde önemli bir yere sahip olan Kral Ateas’ın (MÖ 4. yüzyıl) ismi, muhtemelen İrani dillerde “gerçek, doğru” anlamına gelen “haithya-” kelimesinden gelmektedir. Bu, Avesta’daki “haiθya-” kelimesiyle doğrudan akrabadır. Herodot’un bahsettiği bir diğer İskit kralı Spargapithes’in ismi de iki İrani kelimenin birleşiminden oluşur: “sparga-” (dal, filiz, soy) ve “paisa-” (süs, güzellik). İsim, “soyunun güzelliği” veya “soylu filiz” gibi bir anlama gelmektedir. Aynı şekilde, bir başka İskit lideri olan Idanthyrsos’un ismi, muhtemelen “vidant-thvarsa” yani “düşmanı kesip biçen” anlamına gelen bir bileşiktir. Bu isimler, sadece kelime kökleri açısından değil, aynı zamanda isim yapma gelenekleri açısından da dönemin Pers ve Med isimleriyle büyük bir benzerlik gösterir. Kahramanlık, güç, soy ve doğruluk gibi kavramlar etrafında şekillenen bu isimler, tipik bir Hint-Avrupa ve özelde İrani aristokratik kültürü yansıtmaktadır.
Bu noktada, “İrani kökenli” veya halk arasında daha yaygın kullanımıyla “Pers kökenli” olmanın ne anlama geldiğini doğru bir şekilde tanımlamak hayati önem taşır. Bu ifade, İskitlerin günümüz İran coğrafyasından geldiği veya Ahameniş İmparatorluğu’na mensup Perslerle aynı halk olduğu anlamına gelmez. Bu, modern ulus-devlet sınırlarıyla antik etnik ve dilsel gerçeklikleri karıştırmaktan kaynaklanan yaygın bir yanılgıdır. “İrani,” tıpkı “Cermen,” “Slav” veya “Latin” gibi, ortak bir ata dilden türemiş dilleri konuşan halkları tanımlayan bir dilbilimsel ve kültürel üst kimliktir. Antik çağda İrani diller, sadece İran platosunda değil, Karadeniz’in kuzeyinden Orta Asya’ya, hatta Çin’in Sincan bölgesine kadar uzanan devasa bir coğrafyada konuşuluyordu. Bu geniş coğrafya üzerinde yaşayan ve İrani dillerin farklı lehçelerini konuşan pek çok halk vardı: Batıda İskitler, Sarmatlar ve Alanlar; güneyde Persler ve Medler; doğuda ise Soğdlar, Baktriyalılar ve Sakalar.
Bu halkları bir ağacın dallarına benzetebiliriz. Hepsi aynı Proto-İranice kökünden beslenmiş, ancak zamanla ve coğrafi olarak ayrışarak farklı dallar oluşturmuşlardır. Dolayısıyla İskitler ile Persler, aynı ağacın iki farklı dalıdır; biri bozkırda göçebe bir yaşam sürerken diğeri platoda yerleşik bir imparatorluk kurmuştur. Onlar kardeş değil, daha çok kuzen halklardır. Dilleri arasındaki ilişki, modern Almanca ile İngilizce veya İspanyolca ile İtalyanca arasındaki ilişkiye benzetilebilir. Ortak bir kökene sahiptirler, pek çok ortak kelime ve gramer yapısı paylaşırlar, ancak artık birbirlerinden farklılaşmış, kendi yollarında gelişmiş iki ayrı dildir. Bu nedenle, İskitlerin “İrani” kökenli olduğunu söylemek, onların Pers İmparatorluğu’nun bir parçası olduğunu değil, onlarla aynı dilsel ve kültürel aileden geldiklerini ifade etmektir. Bu ayrım, İskitlerin özgün kimliğini ve tarihini anlamak için kritik bir öneme sahiptir. Onlar, bozkırın koşullarında şekillenmiş, kendilerine has bir kültüre sahip özgün bir İrani halktı.
Dilbilimsel kanıtlar tek başına oldukça güçlü olsa da, arkeolojik bulgular ve antik yazarların tanıklıkları da bu tabloyu destekleyerek daha bütüncül bir resim ortaya koyar. Arkeoloji, İskit maddi kültürünün, özellikle de “İskit Üçlüsü” olarak bilinen karakteristik silahlar (akınak tipi kısa kılıç, kompozit yay ve özel ok uçları), at koşum takımları ve hayvan üslubundaki sanatın, sadece İskitlerin yaşadığı Karadeniz kuzeyinde değil, aynı zamanda Sakaların ve diğer İrani göçebelerin yaşadığı Orta Asya steplerinde de şaşırtıcı bir tutarlılıkla bulunduğunu göstermiştir. Bu durum, bu geniş coğrafyada ortak bir kültürel dairenin varlığına işaret eder. Bu kültür dairesinin taşıyıcılarının, dilbilimsel olarak da kanıtlandığı üzere, büyük ölçüde İrani halklar olduğu açıktır.
Ayrıca, antik yazarların İskitlerin gelenekleri hakkında verdiği bilgiler de onların İrani kültürel dünyasıyla olan bağlarını güçlendirir. Örneğin, İskitlerin dine bakışında, ateş kültünün (Tabiti kültünde gördüğümüz gibi) ve güneşle ilişkilendirilen tanrıların önemli bir yer tutması, genel İrani ve Hint-İran inanç sistemleriyle paralellik gösterir. Her ne kadar Zerdüştlük gibi organize bir dine sahip olmasalar da, inançlarının temelindeki unsurlar, diğer İrani halkların erken dönem inançlarıyla ortak bir kökten beslendiğini düşündürmektedir. Perslerin ve İskitlerin birbirlerinin dilini, en azından yönetici sınıflar düzeyinde, tercümanlar aracılığıyla da olsa anlayabildiklerine dair dolaylı imalar da mevcuttur. Darius’un İskit seferi sırasında yaşanan diyaloglar, iki taraf arasında bir şekilde iletişim kurulabildiğini gösterir; bu iletişim, akraba diller konuşan halklar arasında daha kolay sağlanabilirdi.
Bu güçlü kanıtlara rağmen, özellikle yirminci yüzyılın başlarından itibaren, farklı tarih tezleri de ortaya atılmıştır. Bu tezlerden en bilineni, İskitlerin Türk kökenli bir halk olduğu yönündeki görüştür. Bu görüşü savunanlar, genellikle İskitlerin göçebe yaşam tarzı, atlı savaşçı kültürü, kurgan geleneği ve Alp Er Tunga gibi efsanevi figürlerin Türk destanlarındaki yansımaları gibi kültürel benzerliklere odaklanırlar. Gerçekten de, bozkır coğrafyasının dayattığı yaşam koşulları, birbirinden farklı etnik kökenlere sahip halkların (İskitler, Hunlar, Göktürkler, Moğollar) oldukça benzer kültürler, sosyal yapılar ve askeri taktikler geliştirmesine neden olmuştur. At kültü, savaşçı toplum yapısı, “hayvan üslubu” sanatı gibi pek çok unsur, bir “bozkır medeniyeti”nin ortak kültürel kodları olarak kabul edilebilir. Ancak kültürel benzerlik, dilsel ve etnik akrabalığın kanıtı olmak zorunda değildir. Bir İngiliz ile bir Alman’ın benzer bir yaşam tarzına sahip olması, onların aynı halk olduğu anlamına gelmediği gibi, bir İskit ile bir Göktürk’ün benzer göçebe pratiklere sahip olması da onların aynı dili konuştukları veya aynı etnik kökenden geldikleri sonucunu doğurmaz.
Türk kökeni tezinin en zayıf halkası, dilbilimsel kanıtların tamamen yoksun olmasıdır. Bugüne kadar İskit dilinden bize ulaşan ve güvenilirliği kanıtlanmış tek bir kelime bile Türk dilleriyle tatmin edici bir şekilde açıklanamamıştır. İskit isimlerini ve kelimelerini Türk dilleriyle açıklamaya yönelik girişimler, genellikle zorlama yorumlara, ses benzeşmelerine dayanan spekülasyonlara ve bilimsel metodolojiden uzak yaklaşımlara dayanmaktadır. Oysa aynı kelimeler, İrani dillerle son derece tutarlı ve sistematik bir şekilde açıklanabilmektedir. Tarih biliminde, bir halkın dilsel kimliğini belirlemede en güvenilir ve en birincil kanıt, o halkın dilinden kalan verilerdir. Bu veriler ezici bir şekilde İrani kökene işaret ederken, kültürel benzerlikler gibi ikincil ve daha yoruma açık kanıtlara dayanarak aksi bir sonuca varmak, bilimsel yöntem açısından mümkün değildir.
Son yıllarda gelişen arkeogenetik bilimi de bu tartışmaya yeni ve çok güçlü bir boyut katmıştır. İskit kurganlarından çıkarılan insan iskeletlerinden elde edilen antik DNA (aDNA) analizleri, bu halkın genetik profilini ortaya çıkarmaya başlamıştır. Bu çalışmalar, İskitlerin genetik yapısının, daha önceki dönemlerde aynı coğrafyada yaşamış olan ve Proto-Hint-Avrupa ve Proto-Hint-İran dillerini konuştukları düşünülen Yamnaya ve Sintaşta gibi Tunç Çağı bozkır kültürleriyle güçlü bir devamlılık gösterdiğini ortaya koymuştur. Ayrıca, İskitlerin genetik mirasının, onlardan sonra gelen ve yine İrani bir dil konuşan Sarmatlar ve Alanlar aracılığıyla günümüze, özellikle de Kafkaslarda yaşayan ve Alanların torunları olan Oset halkına kadar ulaştığı görülmektedir. Osetler, bugün hala Doğu İrani dil grubuna ait bir dil konuşmaktadırlar ve genetik olarak da antik bozkır halklarıyla belirgin bir bağlantıya sahiptirler. Bu genetik veriler, dilbilim ve arkeolojinin zaten işaret ettiği tabloyu, biyolojik bir kanıtla da mühürlemiş ve İskitlerin kökeni hakkındaki tartışmaları büyük ölçüde nihayete erdirmiştir.
Sonuç olarak, “İskitler İrani bir halk mıydı?” sorusunun cevabı, modern bilimin sunduğu tüm kanıtlar ışığında, kesin bir “evet”tir. Ancak bu “evet”in içini doğru doldurmak gerekir. Onlar, Pers değillerdi. Onlar, bozkırın sert koşullarında kendi özgün kimliklerini yaratmış, atın sırtında bir imparatorluk kurmuş, Yunanlıların hayranlığını ve Perslerin korkusunu kazanmış, kendilerine has bir İrani halktı. Dilleri, inançları ve kültürleri, geniş İrani dünyasının bir parçasıydı, ancak bu dünya içindeki konumları eşsizdi. Onların kimliğini anlamak, bozkır tarihinin sadece Türk halklarından ibaret olmadığını, aksine çok daha eski ve karmaşık bir geçmişe sahip olduğunu kavramamızı sağlar. Tarih, farklı dönemlerde farklı dil ailelerine mensup halkların aynı sahnede başrolü oynadığı bir tiyatro gibidir. Ve antik çağda bozkır sahnesinin tartışmasız başrol oyuncuları, dilleri ve kültürleriyle İrani bir halk olan İskitlerdi. Onların bu kimliğini doğru bir şekilde tespit etmek, sonraki bölümlerde ele alacağımız gibi, diğer halklarla, özellikle de Türk kabileleriyle olan olası etkileşimlerini ve bozkırın demografik yapısındaki daha sonraki değişimleri anlamak için sağlam bir temel oluşturmaktadır.
Bölüm 3: Bozkırın Ortak Ruhu: Göçebe Kültürünün Evrensel Kodları
Tarihsel analizin en büyüleyici ve aynı zamanda en yanıltıcı yollarından biri, halkları yalnızca dilsel ve etnik kökenlerinin dar prizmasından değerlendirmektir. Önceki bölümde de tüm kanıtlarıyla ortaya koyduğumuz gibi, İskitlerin yönetici sınıfının ve çekirdek nüfusunun Hint-Avrupa dil ailesinin İrani koluna mensup olduğu, modern bilimin ulaştığı kesin bir sonuçtur. Bu gerçeklik, onların kimliklerinin temel bir parçasını oluşturur ve onları antik Persler, Medler ve Sarmatlar gibi halklarla aynı kökten gelen bir dal haline getirir. Ancak insanlık tarihini sadece genetik ve dilbilimsel soyağaçlarına indirgemek, devasa bir resmi tek bir fırça darbesiyle boyamaya çalışmak gibidir. Zira insanı ve toplumu şekillendiren, kan bağları ve kelime kökleri kadar, hatta bazen onlardan çok daha güçlü olan bir başka etken daha vardır: coğrafya. Özellikle de Avrasya’nın kalbinde bir okyanus gibi uzanan, ağacın ve taşın değil, otun ve rüzgarın hüküm sürdüğü engin bozkır coğrafyası. Bu coğrafya, üzerine ayak basan her halk için bir sahne olmanın ötesinde, adeta karakterleri bizzat yazan bir senarist, kuralları demirden bir iradeyle koyan bir yönetmen gibidir. İşte bu nedenle, İrani bir dil konuşan İskitlerin yaşam tarzını, sosyal yapılarını, sanatlarını ve dünya görüşlerini incelediğimizde, onlardan bin yıl sonra aynı topraklarda at koşturacak olan Türk veya Moğol halklarınınkilerle şaşırtıcı, hatta neredeyse birebir örtüşen benzerlikler buluruz. Bu benzerlik, etnik bir akrabalığın değil, coğrafyanın zorunlu kıldığı ve zamanla bir “bozkır ruhu” haline gelen evrensel bir kültür kodunun, bir yaşam felsefesinin kanıtıdır. Bu bölüm, İskitlerin İrani kimliklerinin ötesine geçerek, onları daha büyük bir ailenin, yani Avrasya göçebe medeniyetinin kurucu üyelerinden biri yapan bu ortak ruhun temel unsurlarını derinlemesine inceleyecektir.
Bu ortak ruhun ve bozkır medeniyetinin alfa ve omegası, başlangıcı ve sonu, her şeyin kendisine bağlı olduğu tek bir varlık vardır: at. At, bozkır insanı için sadece bir ulaşım veya savaş aracı değil, aynı zamanda varoluşunun ayrılmaz bir parçası, bir yoldaşı, bir statü sembolü ve ilahi bir armağandır. At olmadan bozkır, insanın aşamayacağı bir engel, bir boşluktur; atla birlikte ise bir fırsatlar diyarı, bir otoyoldur. İskitler, atı hayatlarının merkezine koyan ve onun sunduğu potansiyeli askeri, sosyal ve ekonomik bir devrime dönüştüren ilk büyük halklardan biridir. Atın sırtında yaşayan bir halk, yerleşik medeniyetlerin statik ve yavaş dünyasının algılayamayacağı bir hıza ve esnekliğe sahipti. Onlar için sınırlar akışkan, mesafeler ise göreceliydi. Bir İskit, tüm serveti olan sürüsü ve tüm ailesiyle birlikte, atının ve arabasının gidebildiği her yeri vatanı olarak görebilirdi. Bu durum onlara, önceki bölümde de değindiğimiz Pers Kralı Darius’un seferinde görüldüğü gibi, yenilmez bir stratejik avantaj sağlıyordu. Savunulacak bir şehirleri, yakılacak bir tarlaları olmadığından, en güçlü orduları bile bozkırın sonsuzluğunda yıpratıp yok edebilirlerdi. Bu atlı yaşam tarzı, bin yıl sonra Cengiz Han’ın Moğol ordularının da temel stratejisini oluşturacak, atın sırtındaki hareket kabiliyetinin, en sağlam kale duvarlarından bile daha güçlü bir savunma ve daha etkili bir silah olduğunu kanıtlayacaktı. At, sadece hareket özgürlüğü değil, aynı zamanda besin de demekti. Kısrak sütünden mayalayarak elde ettikleri ve hem besleyici hem de alkollü bir içecek olan “kımız”, sadece İskitlerin değil, onlardan sonra gelen tüm bozkır halklarının, Türklerin ve Moğolların da milli içeceği olmuştur. Atın eti, derisi, kemiği; her parçası bozkırın zorlu koşullarında hayatta kalmak için bir kaynak teşkil ediyordu. Bu nedenle at, sadece dünyevi bir varlık değil, aynı zamanda kutsal bir anlam da taşıyordu. Bir İskit soylusunun kurganına, onunla birlikte öbür dünyada yoldaşlık etmesi için en sevdiği atlarının, hatta bazen yüzlercesinin gömülmesi, bu derin bağın en dokunaklı ve en somut ifadesidir. Bu gelenek, Hun, Göktürk ve diğer erken dönem Türk mezarlarında da neredeyse hiç değişmeden devam etmiş, atın bozkır insanının ruhundaki ölümsüz yerini perçinlemiştir.
Atın getirdiği hareketlilik ve askeri potansiyel, kaçınılmaz olarak belirli bir toplum yapısını da beraberinde getirmiştir: savaşçı toplum. Bozkırda yaşam, sürekli bir mücadeledir. Hem doğanın sert koşullarına karşı, hem de otlaklar ve su kaynakları için diğer kabilelere karşı verilen bir mücadele. Böyle bir ortamda, her erkek, hatta gerektiğinde her kadın, bir asker olmak zorundaydı. Yerleşik toplumlardaki gibi profesyonel bir ordu ile sivil halk arasında keskin bir ayrım yoktu. Halkın kendisi ordunun ta kendisiydi. İskit toplumunda bir erkeğin yetişkinliğe adım atması ve saygınlık kazanması, onun savaş alanındaki becerisine, özellikle de ok ve yay kullanmadaki ustalığına bağlıydı. Herodot’un anlattığı, bir düşman öldürmeyen savaşçının yıllık şölende şarap içme onurundan mahrum bırakılması geleneği, bu savaşçı etiğin ne kadar merkezi bir rol oynadığını gösterir. Bu durum, daha sonraki Türk ve Moğol toplumlarında da aynen geçerliydi. “Alp” veya “Bahadır” gibi unvanlar, sadece askeri başarıyla kazanılabilen en büyük onur nişanlarıydı. Liderlik, soydan gelmekle birlikte, en temelde askeri liyakate dayanıyordu. Bir kabilenin veya bir konfederasyonun lideri, aynı zamanda en cesur, en yetenekli ve en başarılı komutan olmak zorundaydı. Bu sürekli savaş hali, bozkır halklarını acımasız ve pragmatik yapmıştır. Düşmana karşı gösterilen merhamet, bir zayıflık olarak algılanabilirdi. İskitlerin düşmanlarının kafa taslarından kadeh yapması gibi Herodot tarafından anlatılan ve arkeolojik bulgularla da kısmen desteklenen vahşi gelenekler, sadece barbarca bir içgüdünün değil, aynı zamanda düşmanın gücünü ve ruhunu sembolik olarak kendi bünyesine katma gibi şamanistik bir inancın da yansıması olabilir. Benzer pratiklere ve savaşçı onur kodlarına, sonraki yüzyılların bozkır halklarının tarihinde de sıkça rastlanır. Bu ortak savaşçı ruh, onların yerleşik medeniyetler tarafından hem korkulan hem de zaman zaman hayranlık duyulan, hatta paralı asker olarak ordularına dahil edilen bir güç haline gelmelerini sağlamıştır.
Hayatları sürekli bir hareketlilik içinde geçen bu halkların, ölüme ve öteki dünyaya bakışları ise tam bir tezat oluşturur. Onlar, fani dünyada sahip olmadıkları kalıcılığı ve anıtsallığı, ölüleri için inşa ettikleri mekanlarda aramışlardır. “Kurgan” adı verilen ve bozkırın düz manzarasında insan yapımı tepeler gibi yükselen mezar anıtları, bu arayışın en görkemli kanıtıdır. Bir İskit kralı veya soylusu için inşa edilen bir kurgan, sadece bir mezar değil, aynı zamanda öteki dünyadaki sarayı, gücünün ve statüsünün ebedi bir simgesiydi. Hayattayken sabit bir evi olmayan hükümdar, öldüğünde bozkırın ortasında devasa ve kalıcı bir “yurda” kavuşuyordu. Bu mezarlar, ölen kişiyle birlikte gömülen inanılmaz zenginlikteki hazineler, silahlar, atlar ve hatta insan kurbanlarla doluydu. Bu karmaşık defin törenleri, onların ahiret inancının ne kadar gelişmiş olduğunu gösterir. Ölen liderin, öbür dünyada da aynı sosyal statüye ve güce sahip olacağına, hizmetkarlarının ve atlarının ona orada da hizmet etmeye devam edeceğine inanılıyordu. Bu kurgan geleneği, İskitlere özgü bir icat olmayıp, kökleri çok daha eskilere, Tunç Çağı’ndaki Proto-Hint-Avrupa bozkır kültürlerine kadar uzanır. Ancak İskitler bu geleneği zirveye taşımışlardır. Daha da önemlisi, bu anıtsal mezar inşa etme geleneği, İskitlerden sonra da bozkırın ortak mirası olarak devam etmiştir. Hunlar, Göktürkler ve diğer Türk halkları da liderlerini benzer şekilde, genellikle değerli eşyalarıyla birlikte kurganlara gömmüşlerdir. Göktürk kağanları için dikilen ve Orhun Yazıtları’nı da içeren anıt mezar kompleksleri, kurgan geleneğinin daha gelişmiş ve yazıyla da desteklenmiş bir formudur. Bu durum, etnik kökenleri farklı olsa da, bozkır halklarının ölüme, atalara ve ebediyete dair ortak bir kavramsal çerçeveyi paylaştıklarını, bozkır peyzajını atalarının ruhlarıyla işaretlenmiş kutsal bir mekan olarak gördüklerini ortaya koyar.
Göçebe yaşamın bir diğer evrensel kodu ise barınma sorununa bulunan dahiyane çözümdür: taşınabilir, sökülüp takılabilir ve keçe kaplı çadır. Herodot, bazı İskit gruplarının tekerlekli arabalar üzerine kurulmuş evlerde yaşadığını anlatır. Bu, muhtemelen daha büyük ve daha az hareketli olan araba-evleri ifade etmektedir. Ancak arkeolojik bulgular ve daha sonraki bozkır halklarından yapılan çıkarımlar, İskitlerin de bugün “yurt” (Türk dillerinde) veya “ger” (Moğolca) olarak bilinen, kubbe şeklinde, ahşap bir iskelet üzerine keçe kaplanarak yapılan pratik çadırlara benzer yapılar kullandığını göstermektedir. Bu yapı, bozkırın zorlu iklim koşullarına karşı mükemmel bir koruma sağlar. Keçe, kışın soğuğu ve rüzgarı keserken, yazın sıcağı dışarıda tutar. Yuvarlak yapısı, rüzgara karşı en dayanıklı formdur. En önemlisi ise hafifliği ve kolayca sökülüp bir veya iki deveye ya da ata yüklenebilmesidir. Bir yurt, bir ailenin tüm dünyasıdır. Sadece bir barınak değil, aynı zamanda sembolik anlamlarla dolu bir mikro-kozmostur. İçindeki her alanın bir anlamı vardır: ocağın bulunduğu merkez kutsaldır, kapının karşısındaki yer evin reisine ve onurlu misafirlere aittir, kadınların ve erkeklerin oturduğu yerler bellidir. Tepesindeki “tündük” veya “şağarak” adı verilen açıklık, hem dumanın çıkmasını sağlar hem de gökyüzüyle, yani ilahi olanla (Tengri) kurulan bir bağlantıyı simgeler. Bu mimari form ve onunla ilişkili yaşam kültürü, İskitlerden Moğollara kadar tüm Avrasya göçebelerinin ortak imzası haline gelmiştir. Birbirlerinin dilini anlamayan iki göçebe, bir yurdun içine girdiklerinde, nereye oturacaklarını ve nasıl davranacaklarını içgüdüsel olarak bilirlerdi. Çünkü yurt, bozkırın ortak ruhunun mimariye yansımış halidir.
Bu ortak ruhun belki de en estetik ve en gizemli dışavurumu ise sanatta karşımıza çıkar. “Hayvan üslubu” olarak adlandırılan bu özgün sanat tarzı, sadece İskitlerin değil, onlarla aynı coğrafyayı ve yaşam tarzını paylaşan pek çok halkın ortak sanatsal dilidir. Bu üslupta, gerçek hayvan figürleri, özellikle de geyik, dağ keçisi, panter, kaplan, kurt ve yırtıcı kuşlar gibi bozkır faunasına ait hayvanlar, son derece dinamik, stilize ve genellikle birbiriyle mücadele halinde tasvir edilir. Figürler, çoğu zaman birbiri içine geçmiş, bir hayvanın uzvu diğerine dönüşmüş, karmaşık ve hareketli kompozisyonlar oluşturur. Bu sanat, sadece dekoratif bir amaç taşımaz; derin bir sembolizm ve mitolojiyle yüklüdür. Altından yapılmış bir geyik figürünün kıvrımlı boynuzları, muhtemelen hayat ağacını, yeniden doğuşu ve güneşi simgelerken, bir dağ keçisine saldıran yırtıcı bir hayvan tasviri, doğadaki ebedi yaşam ve ölüm döngüsünü, gücün ve hayatta kalma mücadelesinin acımasız güzelliğini yansıtır. Bu sanat, göçebe insanın doğayla kurduğu iç içe, hem saygı hem de korku dolu ilişkinin bir ifadesidir. Onlar için hayvanlar, sadece bir av veya bir besin kaynağı değil, aynı zamanda farklı güçleri ve ruhları temsil eden totemik varlıklardı. Bu üslubun en ilginç yanı, coğrafi ve zamansal yayılımıdır. İskitlerin yaşadığı Karadeniz kuzeyinden, Sibirya’daki Altay Dağları’na (Pazırık kurganları) ve hatta Çin sınırına kadar uzanan devasa bir alanda, bin yılı aşkın bir süre boyunca benzer motifler ve kompozisyonlar kullanılmıştır. Bu bölgede daha sonra ortaya çıkan Türk ve Moğol halklarının sanatında da hayvan üslubunun güçlü etkileri ve devamlılığı açıkça görülür. Bu durum, bozkır halklarının, konuştukları diller farklı olsa da, dünyayı algılama, doğayı yorumlama ve estetik zevk açısından ortak bir bilinçaltını, ortak bir “görsel dil”i paylaştıklarını göstermektedir.
Sonuç olarak, İskitlerin tarihini incelerken, onları sadece İrani kökenleriyle sınırlı bir çerçevede ele almak, hikayenin sadece yarısını görmek demektir. Onların asıl kimliği, bu etnik köken ile bozkır coğrafyasının dayattığı yaşam tarzının bir sentezinde yatar. Dilsel olarak Perslerin kuzenleri olsalar da, yaşam biçimi olarak Göktürklerin ve Moğolların atalarıydılar. At kültürü, savaşçı toplum yapısı, kurgan geleneği, yurt tipi barınaklar ve hayvan üsluplu sanat; tüm bu unsurlar, onları sadece İskit yapmaz, aynı zamanda onları Avrasya’nın büyük göçebe medeniyetler ailesinin onurlu bir üyesi yapar. Bu evrensel kodlar, bozkırın demir yasalarıdır. Bu yasalara uyan her halk, dili, dini veya etnik kökeni ne olursa olsun, zamanla birbirine benzemeye mahkumdur. Bu, bir tür “kültürel yakınsama”dır (cultural convergence). Farklı noktalardan yola çıkan kabilelerin, aynı zorlu coğrafyada, aynı sorunlarla yüzleşerek, en sonunda benzer çözümler ve benzer kültürel refleksler geliştirmesi durumudur. İşte bu yüzden, Herodot’un MÖ 5. yüzyılda İskitler için anlattığı bir gelenek veya yaşam biçiminin neredeyse aynısını, MS 13. yüzyılda Moğollar hakkında yazan bir seyyahın notlarında veya MS 8. yüzyıla ait bir Göktürk yazıtında bulmak mümkündür. Bozkırın ortak ruhu, etnik sınırları aşan, zamanın ötesinde bir süreklilik arz eden, atın kişnemesinde, okun vızıltısında, altının parıltısında ve kurganların sessizliğinde yaşayan ölümsüz bir mirastır. İskitler, bu mirasın ilk ve en parlak taşıyıcılarından biri olarak tarihteki yerlerini almışlardır.
Bölüm 4: Çok Uluslu Bir Konfederasyon Olarak İskitler
Modern zihin, tarihi ve toplumları anlamlandırırken çoğu zaman farkında olmadan kendi çağının kavramsal çerçevelerine, özellikle de ulus-devlet modeline hapsolur. Bir halktan bahsettiğimizde, aklımıza istemsizce ortak bir dile, ortak bir kültüre ve belirli sınırlar içinde yaşayan homojen bir etnik yapıya sahip bir “ulus” gelir. Bu modern mercekle geçmişe baktığımızda, antik halkları da bu kalıba oturtmaya, onları tekil ve yekpare kimlikler olarak görmeye meylederiz. Ancak tarihin derinliklerine, özellikle de yazının ve merkezi bürokrasinin henüz tam olarak yerleşmediği coğrafyalara indiğimizde, bu modelin ne kadar yetersiz ve yanıltıcı olduğu ortaya çıkar. İskitler, bu yanılgının en bariz şekilde çürütüldüğü tarihsel örneklerden biridir. Önceki bölümlerde onların İrani dilsel kökenini ve bozkır coğrafyasının dayattığı evrensel göçebe kültürünü ele aldık. Ancak bu iki temel unsuru birleştiren ve İskit olgusunu asıl karmaşık ve dinamik kılan yapı, onların siyasi organizasyon biçimidir. İskitler, tek bir etnik grup, tek bir “ulus” değildi. Onlar, farklı dilleri konuşan, farklı yaşam tarzlarına sahip, farklı kökenlerden gelen pek çok kabileyi ve topluluğu, askeri güç ve ortak bir siyasi çıkar etrafında birleştiren gevşek ama etkili bir konfederasyondu. Bu yapının zirvesinde, Herodot’un isabetli bir tabirle “Kraliyet İskitleri” olarak adlandırdığı, dili İrani olan ve askeri aristokrasiyi oluşturan yönetici bir çekirdek bulunuyordu. Ancak bu çekirdeğin gölgesi ve egemenliği, bozkırın derinliklerinden orman-step bölgelerinin yerleşik çiftçilerine, hatta Yunan kolonileriyle iç içe geçmiş melez topluluklara kadar uzanan çok daha geniş ve heterojen bir insan mozaiğini kapsıyordu. “İskit” adı, bu nedenle, dar bir etnik etiketten ziyade, bu konfederasyona mensup olmayı ifade eden siyasi bir kimlik, bir tür “İskit vatandaşlığı” olarak anlaşılmalıdır.
Bu çok uluslu konfederasyon modelinin kapısını aralayan en önemli anahtar, yine Herodot’un “Tarih” adlı eseridir. Herodot, İskitleri anlatırken onları tek bir grup olarak tasvir etmekle yetinmez, aksine kendi içinde farklılaşan alt gruplara ayırır. Bu sınıflandırma, İskit dünyasının içindeki karmaşık yapıyı anlamak için paha biçilmez bir başlangıç noktası sunar. Herodot, Dinyeper (Borysthenes) nehrinin batısından başlayarak doğuya doğru ilerlerken farklı İskit kabilelerinden bahseder: Kallippidai olarak bilinen “Yunan-İskitleri”, tarımla uğraşan Alazonlar ve “Çiftçi İskitler” (Scythae Aroteres), bunların ötesinde ise asıl göçebe hayatı süren “Göçebe İskitler” (Scythae Nomades). En doğuda, Azak Denizi (Maeotis Gölü) civarında ve Don (Tanais) nehrinin ötesinde ise en güçlü ve en kalabalık kabile olan, diğer tüm İskitleri kendilerine köle olarak gören “Kraliyet İskitleri” (Scythae Basileis) yaşar. Herodot’un bu sınıflandırması ilk bakışta sadece ekonomik faaliyetlere (çiftçi, göçebe) veya coğrafi konuma dayalı gibi görünse de, satır aralarında çok daha derin etnik ve kültürel farklılıklara işaret eder. Örneğin, Kallippidai’nin yarı Yunan yarı İskit bir yaşam sürdüğünü belirtmesi, Karadeniz kıyısındaki Yunan kolonileriyle yerli halk arasında yoğun bir etkileşim ve kaynaşma olduğunu açıkça gösterir. Bu insanlar, muhtemelen hem Yunanca hem de İskitçe konuşan, iki kültürün de unsurlarını benimsemiş bir ara toplumdu. Benzer şekilde, “Çiftçi İskitler”, bozkırın verimli kuzey orman-step kuşağında yaşayan, büyük ihtimalle İskitlerden çok daha önce bu topraklarda tarımla uğraşan yerli bir nüfustu. İskitlerin askeri egemenliği altına girdikten sonra, onlara vergi olarak buğday üreten ve siyasi olarak “İskit” kimliğini benimseyen, ancak kültürel ve belki de dilsel olarak farklılıklarını koruyan bir halk olabilirlerdi. Bu durum, onların etnik olarak İrani kökenli olmaktan ziyade, siyasi olarak “İskit” olduklarını düşündürür.
Bu yapının merkezinde ve en tepesinde yer alan Kraliyet İskitleri ise konfederasyonun bel kemiğini oluşturuyordu. İkinci bölümde ele aldığımız dilbilimsel ve arkeogenetik kanıtların işaret ettiği İrani kökenli halk, büyük olasılıkla bu yönetici sınıftı. Onlar, en iyi otlaklara sahip olan, en kalabalık sürüleri yöneten ve en önemlisi, konfederasyonun askeri gücünü tekelinde tutan gruptu. Onların dili, yani İskitçe (bir Doğu İrani dili), konfederasyonun yönetici elitinin ve ordunun ortak dili, bir nevi lingua franca işlevi görüyor olmalıydı. Tıpkı Roma İmparatorluğu’nda Latincenin veya daha sonraki bozkır imparatorluklarında Türkçenin oynadığı rol gibi. Konfederasyona dahil olan diğer kabileler ve halklar, kendi dillerini ve kültürlerini korumakla birlikte, Kraliyet İskitleri ile iletişim kurmak, ticarete ve savaşa katılmak için bu baskın dili öğrenmek veya en azından anlamak zorunda kalmış olabilirler. Kraliyet İskitleri’nin gücü, sadece kılıç ve yaydan ibaret değildi. Onlar aynı zamanda, İskitlerin kökenine dair Herodot’un anlattığı efsanede (Targitaos ve üç oğlu) görüldüğü gibi, kendilerini ilahi bir soyla meşrulaştıran ideolojik bir üstünlüğe de sahiptiler. Altın eşyaların (saban, boyunduruk, balta ve kadeh) gökten sadece en küçük oğul Kolaksais için inmesi ve onun Kraliyet İskitleri’nin atası olması, onların yönetme hakkının tanrılar tarafından verildiği inancını pekiştiren bir kuruluş mitiydi. Bu mit, farklı kökenlerden gelen kabileleri ortak bir siyasi çatı altında birleştiren güçlü bir ideolojik yapıştırıcı görevi görüyordu.
Bu konfederasyon yapısı, tipik bir “step imparatorluğu” modelidir. Bu modelde, askeri olarak baskın, genellikle göçebe bir çekirdek grup, etrafındaki daha az güçlü göçebe kabileleri ve yerleşik tarımcı toplulukları egemenliği altına alır. Bu ilişki, doğrudan bir yönetimden ziyade, haraç ve vergi sistemine dayanır. Tabi olan halklar, yönetici elite belirli aralıklarla ürün (buğday, kürk, bal), hayvan veya insan (köle, asker) olarak haraç öderler. Karşılığında ise yönetici elit, onları dış düşmanlara karşı korur ve iç düzeni sağlar. İskit konfederasyonunda da durumun böyle işlediği anlaşılmaktadır. “Çiftçi İskitler”, ürettikleri buğdayın bir kısmını Kraliyet İskitleri’ne vergi olarak veriyor, Kraliyet İskitleri de bu buğdayı Karadeniz’deki Yunan kolonilerine satarak büyük bir zenginlik elde ediyordu. Bu ticaret, konfederasyonun ekonomik motorunu oluşturuyordu. Yunanlılardan alınan şarap, lüks seramikler ve sanat eserleri, yönetici elitin statüsünü ve gücünü pekiştiren prestij malları olarak kullanılıyordu. Bu sistem, hem göçebe hem de yerleşik unsurların birbirine bağımlı olduğu simbiyotik bir ilişki yaratıyordu. Göçebeler, yerleşiklerin ürettiği tarım ürünlerine ve zanaat mallarına ihtiyaç duyarken; yerleşikler, göçebelerin sağladığı askeri korumaya ve onların kontrol ettiği ticaret yollarının güvenliğine muhtaçtı. Bu model, bin yıl sonra Cengiz Han’ın Moğol İmparatorluğu’nda da en gelişmiş şekliyle görülecektir. Moğollar da askeri bir çekirdek olarak, Rus beyliklerinden Çinli çiftçilere, Farslı tüccarlara kadar yüzlerce farklı halkı benzer bir haraç ve vergi sistemiyle yönetmişlerdir.
Herodot’un anlattıkları, İskit egemenliği altındaki veya komşuluğundaki halkların çeşitliliğini daha da çarpıcı bir şekilde gözler önüne serer. İskit topraklarının kuzeyinde ve doğusunda, İskit olarak tanımlanmayan ama onlarla yakın ilişki içinde olan pek çok kabileden bahseder: Agathyrsiler, Neuriler, Androphagiler (İnsan Yiyenler), Melanklainler (Kara Pelerinliler), Budinler ve Gelonlar. Bu kabilelerin her biri, İskit konfederasyonunun ne kadar renkli ve çok katmanlı bir yapıya sahip olduğunun kanıtı niteliğindedir. Örneğin, lükse ve altına düşkünlükleriyle bilinen Agathyrsiler, muhtemelen Trak kökenli bir halktı ve İskitlerin batıdaki komşularıydı. Neuriler ise Herodot’un anlattığına göre, her yıl birkaç günlüğüne kurda dönüştüklerine inanılan bir halktı. Bu “kurt adam” efsanesi, bazı araştırmacılar tarafından Baltık veya Slav halklarının erken dönem şamanistik inançlarıyla ilişkilendirilmiştir. Bu, İskit dünyasının kuzey sınırlarında Proto-Slav unsurların da bulunmuş olabileceğine dair bir ipucu olabilir.
Bu kabileler arasında en ilginç olanlardan biri ise Budinler ve onların toprakları içinde yer alan Gelonus adlı ahşap şehirdir. Herodot, Budinlerin parlak mavi gözlere ve kızıl saçlara sahip olduğunu, tamamen göçebe bir yaşam sürdüklerini söyler. Bu fiziksel tasvir ve yaşadıkları ormanlık bölge, onların Fin-Ugor kökenli bir halk olabileceği tezini güçlendirmiştir. Ancak daha da şaşırtıcı olan, onların arasında yaşayan Gelonlardır. Herodot’a göre Gelonlar, aslında Yunan ticaret merkezlerinden sürülmüş Yunanlılardı ve buraya yerleşerek devasa bir ahşap şehir kurmuşlardı. Dilleri hem İskitçe hem de Yunancanın bir karışımıydı. Bu tasvir, eğer doğruysa, İskit bozkırının ortasında, farklı etnik kökenden gelen insanların bir arada yaşadığı, çok dilli ve çok kültürlü bir ticaret merkezi veya sığınak olduğunu gösterir. Bir yanda Fin-Ugor kökenli olabilecek göçebe Budinler, diğer yanda kökenleri Yunanistan’a dayanan yerleşik Gelonlar ve tüm bunların üzerinde hakimiyet kuran İrani kökenli İskitler. Bu tablo, İskit dünyasının homojen bir yapıdan ne kadar uzak olduğunu ve farklı halkların bir arada yaşayabildiği karmaşık bir sosyal dokuya sahip olduğunu kanıtlar.
Arkeolojinin sessiz tanıklığı da bu edebi portreyi somut verilerle destekler. İskit kültürünü tanımlayan ve üçüncü bölümde bahsettiğimiz “İskit Üçlüsü” (silahlar, at koşum takımları ve hayvan üslubu sanat) gerçekten de Ukrayna’dan Altaylara kadar çok geniş bir coğrafyada bulunur. Bu, güçlü bir kültürel etki alanına, bir tür “İskit kültürel koine’si”ne işaret eder. Ancak bu genel benzerliğin altında, bölgesel farklılıklar da dikkat çeker. Özellikle mezar gelenekleri, seramik tipleri ve yerleşim yeri kalıntıları incelendiğinde, farklı bölgelerde yaşayan toplulukların kendilerine özgü kültürel özelliklerini korudukları görülür. Örneğin, Karadeniz’in kuzeyindeki orman-step kuşağında bulunan ve “Çiftçi İskitler”e atfedilen devasa müstahkem mevkiler (gorodişçe), göçebe Kraliyet İskitleri’nin kültüründen oldukça farklı, yerleşik bir yaşam tarzını yansıtır. Bu yerleşimlerde bulunan seramikler, daha önceki yerel tarımcı kültürlerin geleneklerini devam ettirir. Öte yandan, bozkırın kalbindeki zengin kurganlar, tamamen göçebe bir yaşam tarzına ve farklı bir sosyal hiyerarşiye işaret eder. Bu arkeolojik farklılıklar, Herodot’un bahsettiği farklı İskit gruplarının maddi kültürdeki yansımalarıdır ve İskit konfederasyonunun tek bir halktan değil, farklı ekonomik ve kültürel geleneklere sahip toplulukların bir araya gelmesinden oluştuğunu kanıtlar.
Bu çok uluslu yapının bir diğer önemli sonucu da “İskitleşme” olarak adlandırılabilecek bir kültürel asimilasyon sürecidir. Güçlü ve prestijli bir kültür, genellikle komşularını ve egemenliği altındaki halkları etkiler. İskitlerin savaşçı kültürü, zengin sanatları ve siyasi başarıları, onları çevrelerindeki halklar için bir cazibe merkezi haline getirmiş olmalıdır. Konfederasyona dahil olan veya onlarla komşu olan Trak, Slav, Fin-Ugor veya Kafkas kökenli kabilelerin elitleri, zamanla İskitlerin giyim tarzını, silahlarını, savaş taktiklerini ve hatta bazı unvanlarını benimsemiş olabilirler. Bu, tıpkı Roma İmparatorluğu sınırındaki Cermen kabile şeflerinin Romalı gibi giyinip Latince unvanlar kullanması veya daha sonraki dönemlerde pek çok halkın Bizans veya Sasani saray geleneklerini taklit etmesi gibi bir süreçtir. Bu “İskitleşme” süreci, arkeolojik buluntularda İskit tipi silahların ve sanat eserlerinin neden bu kadar geniş bir coğrafyaya yayıldığını da açıklar. Bu eşyaları kullanan herkesin etnik olarak İskit olması gerekmiyordu; pek çoğu, İskit kültürünü benimsemiş, onlarla ittifak içinde olan veya onlara özenen yerel liderler olabilirdi.
Bu noktada, kullanıcı tarafından da merak edilen Türk kabilelerinin bu konfederasyon içindeki olası varlığı sorusuna da değinmek gerekir. Klasik İskit döneminde (MÖ 7-3. yüzyıllar) Karadeniz’in kuzeyindeki İskit konfederasyonu içinde belirgin bir Türk varlığına dair doğrudan bir kanıt (dilsel veya arkeolojik) bulunmamaktadır. Ancak İskit kültürel dünyasının doğu kanadını oluşturan ve genellikle Saka adıyla anılan Orta Asya ve Altay Dağları bölgesindeki topluluklar söz konusu olduğunda, durum daha karmaşık bir hal alır. Bu bölge, daha sonraki yüzyıllarda Proto-Türk halklarının anavatanı veya en azından yoğun olarak yaşadıkları bir coğrafya olacaktır. İrani diller konuşan Sakalar ile Proto-Türk dilleri konuşan halklar arasında bu bölgede bir komşuluk, etkileşim ve hatta karışma yaşanmış olması kuvvetle muhtemeldir. Bazı Saka kabilelerinin veya konfederasyonlarının, içinde Proto-Türk unsurları da barındıran çok uluslu yapılar olması mümkündür. Ancak bu, kanıtlanması oldukça zor bir hipotezdir. Yine de, İskit/Saka konfederasyon modelinin esnek ve kapsayıcı yapısı, farklı etnik grupları bünyesine katmaya son derece elverişliydi. Eğer bir Proto-Türk kabilesi, askeri olarak bir Saka beyinin egemenliğini kabul etmişse, siyasi olarak o konfederasyonun bir parçası haline gelmiş ve zamanla kültürel olarak “Sakalaşmış” olabilirdi.
Sonuç olarak, İskitlere dair modern ve doğru bir bakış açısı, onları yekpare bir etnik blok olarak görmeyi reddeder. Onların başarısının sırrı, tam da bu etnik homojenlikten uzak, esnek ve kapsayıcı konfederasyon yapısında yatmaktadır. İrani dilli bir aristokrasi tarafından yönetilen bu yapı, farklı halkları ortak bir askeri ve ekonomik sistem içinde bir araya getirerek, dönemin en büyük yerleşik imparatorluklarına bile kafa tutabilen devasa bir güç yaratmıştır. Onlar, bozkırın ilk ve en başarılı “çok uluslu şirketlerinden” biriydi. Yönetici sınıf kimliğini ve dilini İrani kökenlerinden alırken, imparatorluklarının gücünü ve dayanıklılığını, egemenlikleri altındaki Trak, Proto-Slav, Fin-Ugor ve diğer yerli halkların emeği ve kaynakları üzerine inşa etmişlerdi. Bu model, İskitlerin tarih sahnesinden çekilmesinden sonra da bozkırda yaşamaya devam etti. Onlardan sonra gelen Sarmatlar, Hunlar, Avarlar, Hazarlar ve Göktürkler de benzer şekilde, bir yönetici klan veya kabile etrafında kenetlenen, farklı dilleri ve kültürleri barındıran konfederasyonlar kurdular. İskitler, bu anlamda, sadece tarihin ilginç bir kavmi değil, aynı zamanda Avrasya tarihinde binlerce yıl boyunca tekrar tekrar sahneye konulacak olan başarılı bir siyasi örgütlenme modelinin de mucidi ve ilk büyük uygulayıcısıydılar.
Bölüm 5: İskitlerin İçindeki Türk Kabileleri Sorunsalı
Tarihsel kimliklerin izini sürmek, çoğu zaman katman katman toprağı kazarak derindeki bir temele ulaşmaya çalışan bir arkeoloğun titizliğini gerektirir. Her bir katman, bir dönemin, bir kültürün ve bir halkın izlerini taşır. Ancak bazen bu katmanlar o kadar iç içe geçmiş, o kadar birbirine karışmıştır ki, birinin nerede bitip diğerinin nerede başladığını ayırt etmek neredeyse imkansız hale gelir. Avrasya bozkırlarının tarihi, tam da böyle karmaşık bir stratigrafiye sahiptir. Bu tarihsel kesitin en ilgi çekici ve en hararetli tartışmalara konu olan noktalarından biri de, antik dünyanın kudretli atlıları İskitlerin devasa konfederasyonu içinde Türk veya Proto-Türk kökenli unsurların bulunup bulunmadığı meselesidir. Bu, basit bir akademik meraktan öte, kökleri modern ulus kimliklerinin inşasına kadar uzanan, hem bilimsel hem de duygusal boyutları olan derin bir “sorunsal”dır. Önceki bölümlerde, İskitlerin yönetici sınıfının İrani bir dil konuştuğunu dilbilimsel ve genetik kanıtlarla ortaya koymuş, aynı zamanda bozkır coğrafyasının dayattığı yaşam tarzı nedeniyle sonraki Türk ve Moğol halklarıyla paylaştıkları evrensel kültürel kodları incelemiş ve onların siyasi yapılarının tek bir etnik gruba dayanmayan çok uluslu bir konfederasyon olduğunu belirtmiştik. İşte bu üç temel bulgu, yani “İrani dil,” “ortak bozkır kültürü” ve “çok uluslu konfederasyon yapısı,” bu bölümde ele alacağımız sorunsalın temel sacayaklarını oluşturur. İskit dünyası, özellikle de doğu kanadı, gerçekten de yalnızca İrani halklardan oluşan kapalı bir sistem miydi, yoksa tarih sahnesine çıkmaya hazırlanan Proto-Türk kabilelerinin de filizlendiği veya en azından barındığı karmaşık bir etnik mozaik miydi?
Bu sorunsalın temelinde, göz ardı edilemeyecek kadar güçlü olan kültürel ve tipolojik benzerlikler yatar. Üçüncü bölümde detaylıca ele aldığımız gibi, bir İskit savaşçısının yaşam tarzı, inançları ve değerler sistemi ile ondan bin yıl sonra yaşayan bir Göktürk alpınınki arasında neredeyse ayna aksi denebilecek paralellikler mevcuttur. Atın hayatın merkezindeki yeri, kımız içme geleneği, ölüleri değerli eşyalarıyla birlikte kurganlara gömme adeti, “hayvan üslubu” sanatının estetik kodları, savaşçı ahlakı ve göçebe yaşamın pratikleri… Bütün bu unsurlar, Avrasya bozkırlarında MÖ 1. binyıldan MS 1. binyılın sonlarına kadar şaşırtıcı bir devamlılık gösterir. Bu devamlılık, doğal olarak şu soruyu akla getirir: Bu sadece aynı coğrafyada yaşayan farklı halkların benzer koşullara verdiği benzer tepkiler, yani bir “kültürel yakınsama” mıdır, yoksa arada bizim göremediğimiz daha derin, kan ve dil bağına dayanan bir “etnik süreklilik” mi söz konusudur? Türk kökeni tezini savunan araştırmacılar ve düşünürler, bu ikinci olasılığın üzerinde dururlar. Onlara göre, bu kadar çok sayıda ve bu denli derin kültürel unsurun tesadüfen veya sadece coğrafi determinizmle açıklanması yetersizdir. Bu ortaklık, ancak ve ancak İskit konfederasyonunun içinde, belki başlangıçta azınlıkta veya tabi konumda da olsa, daha sonra bozkırların hakim unsuru haline gelecek olan Türk kabilelerinin de var olmasıyla anlam kazanabilir. Bu bakış açısına göre İskitler, sadece Türklerin kültürel ataları değil, aynı zamanda biyolojik ve dilsel atalarından bir kısmını da bünyesinde barındıran bir “ata-konfederasyon” olarak görülür.
Bu tezin en çok odaklandığı coğrafi bölge, İskit dünyasının batı kanadı olan Karadeniz’in kuzeyinden ziyade, doğu kanadıdır. Antik Yunan ve Pers kaynaklarında genellikle “Saka” adıyla anılan bu doğu kolu, Hazar Denizi’nin doğusundan başlayarak Aral Gölü çevresi, Kazakistan bozkırları, Pamir ve Tanrı Dağları ve hatta Altay Dağları’na kadar uzanan devasa bir alanı kapsıyordu. Bu coğrafya, tarihsel dilbilim ve arkeolojinin Proto-Türk halklarının anavatanı veya en azından erken dönemde yoğunlaştıkları “urheimat” olarak işaret ettiği bölgeyle büyük ölçüde örtüşmektedir. İşte bu coğrafi kesişim, sorunsalın kalbini oluşturur. Eğer İrani bir dil konuşan Sakalar ile Proto-Türk dilleri konuşan halklar aynı coğrafyada, aynı zaman diliminde yaşıyor idiyseler, aralarında hiçbir temasın, etkileşimin veya siyasi birliğin olmaması neredeyse düşünülemez. Bu durum, iki olasılığı gündeme getirir: Ya bu iki grup, sürekli bir rekabet ve savaş halinde olan iki ayrı güç merkeziydi ya da daha büyük olan Saka konfederasyonları, kendilerine komşu veya tabi olan Proto-Türk kabilelerini de içlerinde barındırıyordu. İkinci senaryo, bozkır imparatorluklarının dördüncü bölümde tartıştığımız kapsayıcı ve çok uluslu yapısıyla daha uyumlu görünmektedir. Buna göre, “Saka” adı, tıpkı batıdaki “İskit” adı gibi, sadece İrani dilli halkları değil, aynı zamanda onların egemenliği altında yaşayan ve zamanla onların maddi kültürünü benimseyen farklı etnik kökenli grupları da kapsayan siyasi bir üst kimlik olabilir.
Bu noktada, antik Çin kaynaklarının tanıklığı devreye girer. Yunan ve Pers kaynakları bozkırların batı ve güney kanadına odaklanırken, Çin’in Han Hanedanlığı dönemine ait yıllıklar, bozkırların doğu kanadındaki etnik ve siyasi duruma dair paha biçilmez bilgiler sunar. Çin kaynakları, “İskit” veya “Saka” isimlerini doğrudan kullanmazlar; bunun yerine kendi fonetik sistemleriyle transkripsiyonunu yaptıkları isimler kullanırlar. Çin yıllıklarında geçen ve genellikle Sakalarla eşleştirilen halk “Sai” (塞) olarak bilinir. Bu Sai halkının, MÖ 2. yüzyılda doğudan gelen Yuezhi (Yüe-çi) ve daha sonra Wusun (Vu-sun) halklarının baskısıyla batıya doğru göç etmek zorunda kaldıkları anlatılır. Bu göç, domino etkisi yaratarak Baktriya’daki Grek krallığının yıkılmasına ve Hindistan’ın kuzeyinde bir Hint-Saka krallığının kurulmasına yol açmıştır. Çin kaynaklarının bu anlatımı, bozkırların doğusundaki etnik yapının ne kadar akışkan ve dinamik olduğunu gösterir. Ancak bu kaynaklar, Sai, Yuezhi veya Wusun gibi halkların konuştukları diller hakkında net bilgi vermezler. Yuezhi’lerin genellikle Hint-Avrupa dillerinden biri olan Tohar dilini konuştukları, Wusun’ların ise en azından yönetici sınıfının İrani kökenli olabileceği düşünülmektedir. Ancak bu devasa konfederasyonların içinde başka hangi halkların yaşadığı tam bir muammadır.
Bu muammanın merkezinde ise Çin tarihinin en önemli bozkır gücü olan Hiung-nu (Xiongnu) konfederasyonu yer alır. MÖ 3. yüzyıldan itibaren Çin’in kuzeyinde büyük bir imparatorluk kuran Hiung-nular, genellikle Hunların ataları olarak kabul edilir ve yönetici sınıfının dilinin bir tür Proto-Türkçe veya Türk dilleriyle akraba bir dil olduğu yönünde güçlü teoriler mevcuttur. Hiung-nu konfederasyonunun da, tıpkı İskitler gibi, çok uluslu bir yapıya sahip olduğu kesindir. Kendi bünyelerinde Moğol, Tunguz, Yenisey ve hatta İrani diller konuşan halkları barındırdıkları bilinmektedir. İşte bu noktada İskit-Türk sorunsalı, Hiung-nu sorunsalı ile kesişir. Acaba Hiung-nu konfederasyonu içinde yer alan bazı kabileler, daha önce Saka egemenliği altında yaşamış ve zamanla Hiung-nu hakimiyetine girmiş Proto-Türkler miydi? Veya Hiung-nu egemenliği altındaki bazı doğu Saka kabileleri zamanla Türkleşmiş olabilir mi? Bu sorulara kesin cevaplar vermek mevcut verilerle mümkün olmasa da, Çin kaynakları bize MÖ 3. ve 2. yüzyıllarda Orta Asya bozkırlarının İrani ve Proto-Türk/Altaik unsurların yoğun bir şekilde karıştığı, siyasi sınırların etnik sınırlarla örtüşmediği bir “erime potası” olduğunu açıkça göstermektedir. Bu potanın içinde, bir Saka beyinin emrinde savaşan bir Proto-Türk kabilesinin veya bir Hiung-nu şanyüsünün ordusunda yer alan İrani kökenli bir grubun varlığı, son derece olası bir senaryodur.
Bu karmaşık tabloyu daha da zenginleştiren bir diğer unsur ise efsaneler ve destanlar dünyasıdır. Yazılı kaynakların sustuğu yerde, halkların kolektif hafızası bazen ipuçları fısıldayabilir. Bu bağlamda, hem Türk hem de İran mitolojisinde merkezi bir yer tutan Alp Er Tunga / Efrasiyab figürü özel bir önem taşır. Kaşgarlı Mahmud’un 11. yüzyılda kaleme aldığı Divan-ı Lügat-it Türk’te Alp Er Tunga, büyük bir Türk hakanı ve kahramanı olarak yüceltilir. Onun ölümü üzerine yakılan sagu (ağıt), Türk edebiyatının en eski ve en dokunaklı örneklerinden biri olarak kabul edilir. Öte yandan, Firdevsi’nin 11. yüzyılda tamamladığı İran’ın ulusal destanı Şehname’de, Alp Er Tunga ile aynı kişi olduğu düşünülen Efrasiyab, İran’ın efsanevi kahramanlarıyla sürekli savaşan, Turan’ın (İran dışındaki, genellikle bozkır halklarının yaşadığı topraklar) kurnaz ve güçlü hükümdarı olarak tasvir edilir. Turan, Şehname’de genellikle Türklerle ilişkilendirilse de, destanın geçtiği arka plan ve coğrafya, daha çok Sakaların yaşadığı topraklara işaret eder. Bazı modern tarihçiler, bu efsanevi figürün tarihsel bir kökeni olabileceğini ve bu kökenin MÖ 7. yüzyılda yaşamış, Medler üzerinde egemenlik kuran İskit kralı Madyes olabileceğini öne sürmüşlerdir. Eğer bu teori doğruysa, karşımızda çok ilginç bir durum vardır: Tarihsel olarak İrani bir halk olan İskitlerin bir kralı, zamanla hem İranlıların baş düşmanı olan “Turan Hükümdarı” efsanesine hem de Türklerin en büyük “Milli Kahramanı” mitine dönüşmüştür. Bu, etnik bir kimlikten ziyade, bozkır coğrafyasının yarattığı “güçlü, fetihçi kuzeyli hükümdar” arketipinin farklı halklar tarafından kendi ulusal anlatılarına dahil edilmesinin bir örneğidir. Bu durum, İskitlerin doğrudan Türk olduğunu kanıtlamaz; ancak İskit mirasının, özellikle de onların kahramanlık anlatılarının ve siyasi egemenlik hafızasının, daha sonraki yüzyıllarda bozkırların yeni hakimi olan Türkler tarafından nasıl sahiplenildiğini ve kendi kimliklerinin bir parçası haline getirildiğini gösteren güçlü bir kanıttır. Alp Er Tunga, İskitler ile Türkler arasındaki kan bağının değil, “bozkırın ortak ruhu”nun ve tarihsel mirasın devredildiğinin en şiirsel sembolüdür.
Bu kültürel, coğrafi ve mitolojik argümanlara karşı, tarih biliminin daha somut verilerle çalışan disiplinleri, özellikle de dilbilim, daha temkinli bir duruş sergiler. İkinci bölümde vurguladığımız gibi, Karadeniz’in kuzeyindeki klasik İskit dünyasından bize ulaşan kişi, kabile ve tanrı isimlerinin tamamı İrani dillerle açıklanabilmektedir. Bugüne kadar bu bölgeden gelen ve bilimsel olarak kabul görmüş tek bir güvenilir Türk kökenli kelime dahi tespit edilememiştir. Bu durum, en azından batıdaki İskit konfederasyonunun yönetici sınıfının ve muhtemelen nüfusun önemli bir kısmının İrani kimliğini şüpheye yer bırakmayacak şekilde ortaya koyar. Buradaki “çok uluslu” yapının unsurları, muhtemelen Türklerden ziyade, Traklar, Getler, Proto-Slavlar veya Fin-Ugor halkları gibi diğer komşu etnik gruplardı. Ancak bu dilbilimsel kesinlik, doğuya, yani Sakaların dünyasına doğru gittikçe zayıflar. Çünkü doğu bozkırlarından bize ulaşan yerli dil materyali son derece kısıtlıdır. Bu bölgedeki halklar hakkındaki bilgilerimiz, büyük ölçüde Çin kaynaklarının fonetik transkripsiyonlarına dayanır ve bu transkripsiyonlardan orijinal dili yeniden inşa etmek oldukça zordur. Dolayısıyla, doğudaki Saka konfederasyonlarının içinde Proto-Türkçe konuşan grupların var olma olasılığı, dilbilimsel olarak ne doğrulanabilir ne de tamamen reddedilebilir. Bu bir “bilgi boşluğu”dur ve bu boşluk, doğal olarak farklı yorumlara ve teorilere zemin hazırlar.
Bu noktada rasyonel bir çıkarım yapmak gerekirse, en makul ve dengeli senaryo, bir “etkileşim ve kademeli geçiş” modelidir. Buna göre, MÖ 1. binyılda Avrasya bozkırlarının hakim askeri ve siyasi gücü, tartışmasız bir şekilde İskit/Saka gibi İrani dilli göçebe halklardı. Onlar, atlı göçebe yaşam tarzını ve bununla ilişkili maddi kültürü (silahlar, sanat, defin adetleri) mükemmelleştirerek geniş bir coğrafyaya yaydılar. Aynı dönemde, Altay-Sayan dağlarının daha kuzey ve doğu bölgelerinde, henüz tarih sahnesine büyük bir güç olarak çıkmamış olan Proto-Türk, Proto-Moğol ve diğer Altaik dilleri konuşan topluluklar yaşıyordu. Bu topluluklar, güçlü komşuları olan Sakaların siyasi ve kültürel yörüngesine girmiş olmalıdırlar. Bazıları onlara haraç ödeyen komşular, bazıları askeri ittifaklar kuran müttefikler, bazıları ise doğrudan Saka konfederasyonlarına dahil olmuş tabi kabileler olabilir. Bu süreçte, Proto-Türkler, Sakalardan atlı savaşçılık taktiklerini, devlet kurma geleneğini, sosyal hiyerarşiyi ve “hayvan üslubu” gibi sanatsal motifleri öğrenmiş ve benimsemişlerdir. Bu, bir tür “çıraklık” dönemi olarak görülebilir. Zamanla, MÖ son yüzyıllarda Hiung-nu İmparatorluğu’nun yükselişiyle birlikte, bozkırların demografik ve siyasi dengesi değişmeye başladı. Proto-Türk unsurları barındıran Hiung-nu konfederasyonu, İrani halkların gücünü geriletti. Sakaların bir kısmı batıya göç etti, bir kısmı Hiung-nu egemenliğine girdi, bir kısmı ise yerlerinde kalarak zamanla yeni yükselen Türk dilli halklar içinde eriyip asimile oldu. Bu asimilasyon süreci, sadece kültürel değil, aynı zamanda genetik bir karışımı da beraberinde getirdi.
Bu model, mevcut tüm kanıtları bir araya getiren en tutarlı açıklamayı sunar. Hem İskitlerin neden temel olarak İrani bir halk olduğunu, hem de Türklerin neden onlarla bu kadar çok ortak kültürel özelliğe sahip olduğunu açıklar. Türkler, İskitlerin etnik olarak devamı değildir; ancak onların siyasi ve kültürel mirasının en önemli varisidir. Tıpkı Roma İmparatorluğu’nun Cermen krallıklarına veya Antik Yunan medeniyetinin Roma’ya miras bıraktığı gibi, İskitler de kendilerinden sonra bozkır sahnesine çıkan Türklere bir “imparatorluk kurma know-how’ı” ve bir “bozkır estetiği” devretmişlerdir. Bu nedenle, İskit konfederasyonu içinde, özellikle doğu kanadında, Proto-Türk kabilelerinin bulunmuş olması sadece bir olasılık değil, tarihsel ve coğrafi koşullar göz önüne alındığında kuvvetli bir ihtimaldir. Ancak onların konumu, muhtemelen yönetici veya kurucu unsur olmaktan ziyade, daha ikincil, tabi veya müttefik bir roldeydi. Onlar, İrani ustaların yönettiği büyük bir bozkır senfonisindeki yan enstrümanlardan biriydi. Ancak zamanla bu yan enstrüman, kendi melodisini bularak güçlendi ve birkaç yüzyıl sonra sahneye çıkarak orkestranın yeni şefi haline geldi. İskit-Türk sorunsalı, bir “ya o, ya bu” ikilemi değil, karmaşık bir “hem o, hem de bu” durumudur. İskitler İrani’ydi, ancak onların dünyası, geleceğin Türklerine de beşiklik etmiş olabilir. Bu iki büyük bozkır halkı arasındaki ilişki, basit bir soyağacı çizgisiyle değil, iç içe geçmiş, birbirini beslemiş ve sonunda birinin mirasının diğerinin kimliğinde yeniden hayat bulduğu karmaşık bir tarihsel sarmalla açıklanabilir.
Bölüm 6: Alp Er Tunga Efsanesi: Ortak Bir Kahramanın İzinde
Tarihin sessiz ve engin okyanusunda, yazılı belgeler çoğu zaman yüzeydeki akıntıları ve dalgaları gösteren haritalar gibidir. Ancak derinlerde, halkların kolektif bilinçaltında yatan, nesiller boyu sözlü gelenekle aktarılan ve zamanla mitolojik boyutlar kazanan çok daha güçlü ve kadim akıntılar vardır. Bu akıntılar, destanlar, efsaneler ve kahramanlık anlatılarıdır. Yazısız kültürler için tarih, felsefe ve kimlik beyanı olan bu anlatılar, bir halkın kendini nasıl gördüğünü, düşmanını nasıl tanımladığını ve evrendeki yerine dair inancını en saf haliyle yansıtır. Avrasya bozkırlarının binlerce yıllık tarihinde, belki de hiçbir figür, bu sözlü okyanusun derinliklerinden yükselip iki büyük kültür dairesinin –Türk ve İran– tam ortasında bir anıt gibi duran Alp Er Tunga / Efrasiyab kadar heybetli ve gizemli değildir. O, bir yanda Türklerin en büyük atası, en cesur hakanı ve milli kahramanı olarak yüceltilirken, diğer yanda İranlıların ezeli düşmanı, Turan ülkesinin kurnaz ve yıkıcı hükümdarı olarak lanetlenir. Birbirine zıt bu iki imgenin aynı kişide birleşmesi, basit bir tesadüften çok daha fazlasını ifade eder. Bu durum, bizi bozkır tarihinin en karmaşık ve en büyüleyici bulmacalarından birinin kalbine götürür: Etnik kimliklerin henüz modern anlamda katılaşmadığı, kültürel mirasın ve kahramanlık anlatılarının sınırlar ötesi bir akışkanlığa sahip olduğu bir dünyanın kapısını aralar. Bazı tarihçilerin bu efsanevi figürü, tarihsel bir kişilikle, MÖ 7. yüzyılda yaşamış kudretli İskit hükümdarı Madyes ile özdeşleştirme çabası, bu bulmacayı çözmek için atılmış en cesur adımlardan biridir. Ancak bu özdeşleştirmenin asıl önemi, İskitlerin Türk olduğunu kanıtlamak gibi dar bir etnik iddiada değil, çok daha derin bir gerçeği aydınlatmasında yatar: Alp Er Tunga efsanesi, belirli bir kan bağına veya dile ait olmaktan çok, bozkır coğrafyasını paylaşan farklı halklar arasında nesiller boyu devredilen, ortak bir kültürel hafızanın ve ölümsüz bir kahramanlık arketipinin en görkemli tezahürüdür.
Bu ortak kahramanın izindeki yolculuğumuza, onun en çok sahiplenildiği ve kimliğinin en parlak şekilde parlatıldığı diyardan, yani Türk dünyasından başlamak gerekir. Alp Er Tunga’nın adı, Türk tarihinin ve edebiyatının en eski ve en saygın kaynaklarında yankılanır. Bu yankıların en gürü ve en dokunaklısı, 11. yüzyılda Kaşgarlı Mahmud tarafından kaleme alınan, sadece bir sözlük değil, aynı zamanda Türk kültürünün bir ansiklopedisi olan Divan-ı Lügat-it Türk’te karşımıza çıkar. Kaşgarlı, Alp Er Tunga’nın ölümü üzerine yakılmış olan kadim bir sagudan (ağıt) dizeler aktarır. Bu dizeler, binlerce yıllık bir sözlü geleneğin yazıya geçirilmiş nadir bir anıdır ve bir kahramanın ardından duyulan derin kederi ve dünyanın onun yokluğuyla nasıl sarsıldığını anlatır: “Alp Er Tunga öldi mü? / Issız ajun kaldı mu? / Ödlek öçin aldı mu? / Emdi yürek yırtılur.” (Alp Er Tunga öldü mü? / Kötü dünya sahipsiz kaldı mı? / Felek öcünü aldı mı? / Şimdi yürek yırtılır.) Bu ağıt, sadece bir liderin kaybına duyulan üzüntüyü değil, aynı zamanda onun kozmik bir denge unsuru olduğunu da ima eder. O varken dünya düzen içindedir, o gidince kaos başlar. Ağıtın devamında onun bilgeliği, cesareti ve dağları delen gücü övülür. O, sadece bir savaşçı değil, aynı zamanda halkına yol gösteren bir bilgedir. Kaşgarlı Mahmud için Alp Er Tunga’nın kimliği nettir: O, büyük bir Türk hakanıdır ve efsanesi, tüm Türk boyları arasında bilinen ortak bir mirastır. Yine aynı dönemde Yusuf Has Hacib tarafından yazılan Kutadgu Bilig adlı eserde de Alp Er Tunga, İranlıların Efrasiyab olarak andığı büyük Türk beyi olarak zikredilir. Bu kaynaklar, 11. yüzyılda, Karahanlılar gibi Müslüman Türk devletlerinin yükseldiği bir dönemde, Türk aydınlarının kendi köklerini ve kahramanlık geçmişlerini İslam öncesi döneme dayandırma ve milli bir kimlik inşa etme çabasının bir parçası olarak Alp Er Tunga’yı nasıl merkezi bir figür olarak gördüklerini açıkça ortaya koyar. O, Türk egemenliğinin ve bozkır aristokrasisinin sembolü, ideal Türk hükümdarının efsanevi prototipidir.
Ancak madalyonun diğer yüzünü çevirdiğimizde, aynı kahramanın bambaşka bir kimliğe büründüğünü görürüz. Firdevsi’nin 11. yüzyılın başlarında tamamladığı, altmış bin beyitlik devasa eseri Şehname, İran’ın ulusal hafızasıdır. Bu destanda, İran’ın (ışığın, düzenin ve medeniyetin ülkesi) tarihi, mitsel kralları ve kahramanları anlatılırken, bu tarihin ayrılmaz bir parçası olarak onlarla sürekli mücadele halinde olan Turan (karanlığın, kaosun ve göçebeliğin ülkesi) da vardır. İşte bu Turan diyarının en büyük hükümdarı, en amansız savaşçısı ve İran’ın baş düşmanı Efrasiyab’dır. Şehname’deki Efrasiyab, son derece karmaşık bir karakterdir. O, şeytani bir güç değildir; aksine cesur, zeki, karizmatik bir lider ve yetenekli bir komutandır. Ancak tüm bu olumlu özelliklerini, İran’ı yok etmek, düzeni bozmak ve kendi egemenliğini kurmak için kullanır. O, İranlı kahramanların, özellikle de Rüstem’in baş düşmanıdır ve destanın büyük bir bölümü, bu iki güç arasındaki bitmek bilmeyen savaşlara ayrılmıştır. Efrasiyab, İran için sürekli bir tehdit, kuzeyden gelen “barbar” akınlarının ebedi sembolüdür. Destanın sonunda, İran’ın efsanevi şahı Keyhüsrev tarafından yenilgiye uğratılıp öldürülmesi, İran için bir zafer ve düzenin yeniden tesisi anlamına gelir. Bu anlatıda “Turan” ülkesi ve Efrasiyab, genellikle Türklerle özdeşleştirilir. Ancak bu özdeşleştirme, destanın yazıldığı 11. yüzyılın siyasi gerçekliğinin (Selçuklu Türklerinin İran’a egemen olması) bir yansımasıdır. Destanın daha eski katmanlarına ve coğrafi tasvirlerine bakıldığında, “Turan”ın aslında Amu Derya (Ceyhun) nehrinin ötesindeki, İskit/Saka gibi İrani dilli göçebe halkların yaşadığı Orta Asya bozkırlarını ifade ettiği anlaşılır. Dolayısıyla, Şehname’nin kolektif hafızasında korunan en eski düşman imgesi, aslında Türklerden ziyade, İran’ın yerleşik medeniyetini tehdit eden kuzeyli atlı göçebelerdir.
İşte bu noktada, bir yanda Türklerin milli kahramanı, diğer yanda İranlıların baş düşmanı olan bu efsanevi figürün tarihsel bir kökeni olup olamayacağı sorusu gündeme gelir. Bu soruya en ilgi çekici cevabı sunan hipotez, Alp Er Tunga / Efrasiyab’ı, MÖ 7. yüzyılda Ön Asya’da fırtına gibi esen İskit kralı Madyes ile birleştiren teoridir. Bu teorinin temel dayanak noktası, Herodot’un anlattığı tarihsel olaylar ile destanların anlattığı mitolojik olaylar arasındaki çarpıcı paralelliklerdir. Herodot’a göre, İskitler, Kral Protothyes’in oğlu Madyes liderliğinde Kafkasları aşarak güneye inmiş, Med İmparatorluğu’nu yenilgiye uğratmış ve tam 28 yıl boyunca Medya da dahil olmak üzere Ön Asya’nın geniş bir bölümüne egemen olmuşlardır. Bu, yerleşik bir imparatorluğun, kuzeyden gelen göçebe bir güç tarafından boyunduruk altına alındığı, tarihte eşine az rastlanır bir olaydır. Bu 28 yıllık İskit hakimiyeti, Medler (antik İranlıların öncüleri) için şüphesiz travmatik, aşağılayıcı ve unutulmaz bir dönemdi. Madyes gibi kudretli, yenilmez ve acımasız bir göçebe kral, onların hafızasında derin izler bırakmış olmalıdır. Sonunda Med kralı Kyaksares’in, bir ziyafet sırasında İskit liderlerini sarhoş edip tuzağa düşürerek öldürmesi ve ülkesini İskit egemenliğinden kurtarması, büyük bir zafer ve milli bir kurtuluş anı olarak kutlanmış olmalıdır. Bu tarihsel olay örgüsüne baktığımızda, Şehname’deki Efrasiyab anlatısının ana hatlarıyla örtüştüğünü görürüz: Kuzeyden gelen güçlü bir “Turan” hükümdarı İran’ı istila eder, uzun yıllar egemenlik kurar ve sonunda bir İran şahı (Keyhüsrev) tarafından hile ve savaşla alt edilir. Bu paralellik o kadar güçlüdür ki, Efrasiyab efsanesinin tarihsel çekirdeğinin, Medlerin hafızasındaki “İskit istilası” ve onun lideri “Madyes” olduğu tezi oldukça makul görünmektedir. Madyes’in adı zamanla unutulmuş, ancak onun yarattığı “kuzeyli barbar fatih” arketipi, Efrasiyab adıyla İran’ın kolektif hafızasında yaşamaya devam etmiştir.
Peki, eğer Efrasiyab’ın tarihsel kökeni İskit kralı Madyes ise, nasıl olur da bu figür aynı zamanda Türklerin en büyük kahramanı Alp Er Tunga’ya dönüşebilir? Bu sorunun cevabı, daha önceki bölümlerde de altını çizdiğimiz gibi, etnik kökenlerin değil, kültürel mirasın ve coğrafi devamlılığın öneminde yatmaktadır. Bu durum, İskitlerin Türk olduğunu kanıtlamaz; aksine, bozkır dünyasının nasıl işlediğine dair çok daha sofistike bir anlayış sunar. Sözlü kültürlerde, kahramanlık anlatıları ve efsaneler “yüzen” bir niteliğe sahiptir. Onlar, belirli bir dile veya kan bağına sıkı sıkıya bağlı değildir. Bunun yerine, bir kültürel alana, bir coğrafyaya aittirler. Bir kahramanın hikayesi, o coğrafyada yaşayan ve o kültürel dünyanın bir parçası olan herkes tarafından bilinen ve anlatılan ortak bir mülktür. Madyes, MÖ 7. yüzyılda sadece Medleri dize getirmekle kalmamış, aynı zamanda tüm bozkır halkları nezdinde inanılmaz bir prestij ve şöhret kazanmıştır. O, bir göçebe liderin ulaşabileceği en yüksek mertebeye ulaşmış, yerleşik medeniyetlerin kibirli krallarına diz çöktürmüştür. Onun bu zaferi, şüphesiz nesiller boyu bozkırda dilden dile anlatılan bir gurur ve ilham kaynağı olmuştur. Onun hikayesi, bozkırda yaşayan tüm halkların, hem İrani dilli Sakaların hem de onlarla komşu olan veya onların egemenliği altında yaşayan Proto-Türk ve diğer Altaik toplulukların ortak hafızasının bir parçası haline gelmiştir.
Zamanla, bozkırların demografik ve siyasi yapısı değişti. Önceki bölümde de belirttiğimiz gibi, İrani halkların egemenliği yavaş yavaş gerilerken, Türk dilli halklar tarih sahnesine çıkarak bozkırların yeni efendileri oldular. Onlar, sadece İskitlerin ve Sakaların topraklarını değil, aynı zamanda o topraklara sinmiş olan hikayeleri, efsaneleri ve kahramanları da miras aldılar. Kendi kimliklerini ve egemenliklerini meşrulaştırmak için, bozkır hafızasındaki en büyük, en kudretli kahraman figürünü alıp kendi ataları olarak benimsediler. Tarihsel “Madyes”in hikayesi, zaten yüzyıllardır bozkırda anlatılan bir kahramanlık destanıydı. Türkler, bu destanın kahramanına kendi dillerinden bir isim verdiler: Alp (cesur, kahraman), Er (adam, yiğit), Tunga (bir tür yırtıcı hayvan, muhtemelen kaplan veya pars; güç ve asalet simgesi). Böylece, tarihsel İskit kralı, Türklerin milli kimliğinin kurucu babası olan “Alp Er Tunga”ya dönüştü. Bu bir “çalıntı” veya “sahtecilik” değil, sözlü kültürlerde son derece yaygın ve doğal bir “kültürel sahiplenme” ve “yeniden yorumlama” sürecidir. Tıpkı Hristiyanlığın pek çok pagan bayramını ve sembolünü kendi bünyesinde eriterek yeniden anlamlandırması gibi, Türkler de kendilerinden önceki bozkır medeniyetinin en güçlü sembolünü alarak kendi kimliklerinin temeline yerleştirdiler. Bu süreç, onların bozkırların meşru varisleri oldukları iddiasını da güçlendiriyordu.
Dolayısıyla, Alp Er Tunga efsanesi, İskitler ile Türkler arasında doğrudan bir kanıtlanabilir etnik bağdan çok, kesintisiz bir “bozkır kültürel hafızası”nın varlığına işaret eder. Bu hafıza, coğrafyanın kendisi kadar kalıcıdır. Bu durumu, Britanya adalarındaki Kral Arthur efsanesine benzetebiliriz. Arthur, tarihsel olarak muhtemelen Roma sonrası dönemde Sakson istilalarına karşı savaşan bir Kelt-Briton lideriydi. Ancak onun efsanesi, daha sonra adaya hakim olan Anglo-Saksonlar ve Normanlar tarafından da sahiplenildi ve İngiliz milli kimliğinin merkezi bir parçası haline getirildi. Bugün kimse, Arthur efsanesinin popülerliği nedeniyle İngilizlerin aslında Kelt olduğunu iddia etmez. Bunun yerine, bu durumun bir kültürel mirasın nasıl devralındığını ve yeni bir kimlik içinde nasıl yeniden şekillendirildiğini gösterdiğini kabul ederiz. Alp Er Tunga / Efrasiyab / Madyes vakası da tam olarak böyledir. O, “Bozkırların Kral Arthur”udur. Farklı halklar, aynı kahramanlık anlatısını alıp kendi dünya görüşlerine, kendi kimlik mücadelelerine ve kendi dillerine göre yeniden yorumlamışlardır. İranlılar için o, medeniyeti tehdit eden kaosun sembolü; Türkler için ise bozkırın özgür ruhunun ve fetihçi iradesinin vücut bulmuş halidir.
Sonuç olarak, Alp Er Tunga efsanesinin izini sürmek, bizi basit bir “kimdi?” sorusunun çok ötesine taşır. Bizi, kimliğin ne kadar akışkan, hafızanın ne kadar seçici ve efsanelerin ne kadar güçlü olduğunu anlamaya zorlar. Bu efsane, İskitler ile Türkler arasındaki ilişkinin, “aynı halk mıydılar?” gibi indirgemeci bir soruyla anlaşılamayacak kadar karmaşık ve katmanlı olduğunun en edebi kanıtıdır. Aralarındaki bağ, genetik bir koddan ziyade, ortak bir ruhta, “bozkırın ortak ruhu”nda yatar. Alp Er Tunga, bu ruhun ölümsüz kahramanıdır. O, tarihsel olarak muhtemelen İrani bir dil konuşan bir İskit kralıydı; ancak efsanevi kimliğiyle, etnik sınırları aşarak, kendisinden sonra gelen ve bozkırı vatan bilen tüm halkların, en başta da Türklerin ortak atası ve ilham kaynağı haline gelmiştir. Onun hikayesi, bozkırda egemenliğin el değiştirebileceğini, dillerin değişebileceğini, halkların birbirine karışabileceğini, ancak kahramanlık ruhunun ve büyük bir liderin hatırasının, tüm bu değişimlerin ötesinde binlerce yıl yaşayabileceğini gösteren muhteşem bir destandır.
Bölüm 7: Türklerin Katkıları ve Etkileri: Bir Kültürel Alışveriş
Tarihin derinliklerinde, özellikle de yazının aydınlatıcı ışığının ulaşmadığı coğrafyalarda ve zamanlarda bir halkın diğerine olan etkisini ölçmek, sisli bir havada iki dağın siluetini birbirinden ayırt etmeye benzer. Konturlar belirsiz, sınırlar akışkan ve her şey yoruma açıktır. Beşinci bölümde, İskit konfederasyonunun, özellikle de doğudaki Saka kanadının, Proto-Türk kabilelerini de bünyesinde barındırmış olabileceği yönündeki güçlü ihtimali ve bu konunun neden bir “sorunsal” olarak adlandırıldığını detaylıca ele aldık. Bu ihtimali bir an için bir hipotez, bir düşünce deneyi olarak kabul ettiğimizde, karşımıza çok daha derin ve kışkırtıcı bir soru çıkar: Eğer bu birliktelik gerçekten var olduysa, bu tek yönlü bir kültürel dayatma mıydı, yoksa karşılıklı bir alışveriş, bir simbiyoz muydu? Genellikle tarih anlatıları, baskın olanın, yani bu durumda yönetici sınıf olan İrani Sakaların, tabi olanı, yani varsayımsal Proto-Türk kabilelerini etkilediği tek yönlü bir model çizer. Bu, büyük ölçüde doğrudur; zira siyasi ve askeri olarak güçlü olanın kültürü, daima daha prestijli ve taklit edilmeye değerdir. Ancak bu model, insan etkileşiminin karmaşıklığını ve dinamizmini hafife alır. Kültür, özellikle de teknoloji ve pratik bilgi, her zaman yukarıdan aşağıya akmaz; bazen en devrimci yenilikler, hiyerarşinin alt basamaklarından, uzmanlaşmış zanaatkar gruplarından veya farklı bir yaşam deneyimine sahip olan “öteki”nden sızar. Bu bölüm, bu zor ama mantıksal çıkarımın izini sürecek; İskit/Saka konfederasyonu içindeki olası bir Proto-Türk varlığının, sadece pasif bir alıcı olmakla kalmayıp, askeri taktikler, at koşum takımları ve metal işleme sanatı gibi hayati alanlarda sisteme ne gibi katkılar sunmuş olabileceğini, kanıtlanması zor ancak tarihsel mantık süzgecinden geçirildiğinde son derece makul görünen bir hipotez olarak tartışacaktır. Bu, İskit mirasını küçültmek değil, aksine onu daha zengin, daha dinamik ve daha karmaşık bir sentez olarak yeniden düşünme çabasıdır.
Bu karşılıklı etkileşim hipotezini anlamak için öncelikle bozkır konfederasyonlarının doğasını bir kez daha hatırlamak gerekir. Dördüncü bölümde de belirttiğimiz gibi bu yapılar, modern ulus-devletler gibi homojen ve merkeziyetçi değildi. Onlar, farklı uzmanlıklara ve geleneklere sahip kabilelerin, ortak bir askeri amaç ve ekonomik çıkar etrafında birleştiği esnek mozaiklerdi. Bu mozaik içinde, bir grup otlakların ve sürülerin yönetiminde uzmanlaşmışken, bir diğeri dağlık bölgelerde madencilik ve metal işleme konusunda yetenekli olabilir; bir kabilenin savaşçıları hafif süvari ve okçulukta ustalaşmışken, bir başkası daha ağır zırhlı mızraklı süvari geleneğine sahip olabilirdi. Konfederasyonun gücü, tam da bu çeşitlilikten ve iş bölümünden geliyordu. Eğer Proto-Türk kabileleri, Altay-Sayan dağları gibi hem metal kaynakları açısından zengin hem de farklı bir ekolojik niş sunan bir coğrafyada yoğunlaşmışlarsa, Saka konfederasyonuna katıldıklarında beraberlerinde sadece insan gücü değil, aynı zamanda kendilerine özgü teknolojik bilgi birikimini ve askeri gelenekleri de getirmiş olmaları kaçınılmazdır. Bu katkı, bir tür “teknoloji transferi” olarak görülebilir ve bu transferin en olası ve en etkili olduğu alanlardan ilki, şüphesiz metal işleme sanatıdır.
Avrasya’nın metalurji tarihinde, Altay-Sayan dağları ve çevresi özel bir yere sahiptir. Bu bölge, bakır, kalay, demir ve altın gibi metaller açısından son derece zengin olup, binlerce yıl boyunca metal üretiminin ve işleme tekniklerinin geliştirildiği bir merkez olmuştur. Nitekim, daha sonraki yüzyıllarda tarih sahnesine çıkan Göktürklerin köken efsanelerinin, onların Ergenekon’dan demir dağları eriterek çıkmaları ve Juan-juanlara demircilik yaparak hizmet etmeleri gibi metalurjiyle ilgili güçlü motifler içermesi bir tesadüf değildir. Bu, metal işlemenin, Türk kimliğinin en derin katmanlarına işlemiş bir “ata mesleği” olduğunu gösterir. Bu tarihsel süreklilikten geriye doğru bir çıkarım yaptığımızda, Göktürklerin ataları olan Proto-Türk topluluklarının da bu zanaatta oldukça yetkin olduklarını varsaymak son derece mantıklıdır. İskitlerin ve Sakaların, özellikle altın ve bronz işçiliğinde ulaştıkları sanatsal zirve tartışılmaz bir gerçektir. Pazırık ve diğer kurganlardan çıkan hayvan üslubundaki muhteşem eserler, onların estetik dehasını kanıtlar. Ancak bu sanat, daha çok aristokratik bir zevki yansıtan, döküm ve dövme teknikleriyle yapılan lüks objeler üzerinedir. Peki ya işlevsel metalurji, yani daha kaliteli silahlar ve zırhlar üretmek için gereken demir işleme teknolojisi? İşte bu noktada, Altaylı Proto-Türk demircilerin katkısı devreye girmiş olabilir. Onlar, belki de Sakaların bildiğinden daha gelişmiş maden eritme fırınlarına, daha etkili karbonlama (çeliğe su verme) tekniklerine veya farklı alaşım bilgilerine sahip olabilirlerdi. Bu uzmanlıkları sayesinde konfederasyon içinde özel bir statüye, tıpkı Göktürk efsanesindeki gibi “imparatorluğun demircileri” gibi bir role sahip olmuş olabilirler. Sakaların aristokratik savaşçıları, Proto-Türk ustaların dövdüğü daha sert kılıçları, daha delici ok uçlarını ve daha dayanıklı zırhları kullanmış olabilirler. Bu, kanıtlanması neredeyse imkansız bir senaryodur, zira bir kılıcın veya ok ucunun üzerinde etnik kimliğini belirten bir damga bulunmaz. Ancak bu, konfederasyon içindeki farklı grupların birbirlerinin uzmanlık alanlarından nasıl faydalandığını gösteren son derece plausibl bir modeldir. Bu model, İskit sanatının İrani estetiğini, Altayların teknolojik dehasıyla birleştiren bir işbirliği tablosu çizer.
Askeri alandaki potansiyel etkileşimler, belki de daha somut ve daha devrimci sonuçlar doğurmuş olabilir. Klasik İskit savaşçısı, Herodot’un tasvirlerinden ve arkeolojik bulgulardan anladığımız kadarıyla, at üzerinde inanılmaz bir hareket kabiliyetine sahip, kompozit yayı ve ölümcül oklarıyla düşmanı uzaktan yıpratan bir hafif süvaridir. Bu, bozkır savaşının temel ve en etkili modelidir. Ancak bu model, özellikle ağır zırhlı piyadelere veya müstahkem mevkilerle karşılaştığında yetersiz kalabilir. Bozkır ordularının etkinliği, farklı askeri birimlerin bir arada kullanılmasıyla artar. İşte bu noktada, farklı bir askeri geleneğe sahip olabilecek Proto-Türk kabilelerinin katkısı hayati bir önem kazanmış olabilir. Eğer bu kabileler, dağlık ve ormanlık-step bölgelerinde yaşıyorlarsa, onların savaş tarzı, açık bozkırda yaşayan Sakalardan farklılaşmış olabilir. Belki de onlar, sadece hafif okçu süvarilere değil, aynı zamanda mızrak ve kılıç gibi yakın dövüş silahlarını kullanan, daha ağır zırhlar (belki de lamellar zırhın ilk formları) giyen bir “ağır süvari” geleneğinin de taşıyıcılarıydılar. Bu, ordulara yeni bir “şok birliği” kabiliyeti kazandırabilirdi. Hafif İskit süvarileri düşmanı ok yağmuruyla taciz edip saflarını bozarken, Proto-Türk ağır süvarileri mızraklarıyla kesin bir hücum yaparak düşman hatlarını yarabilirdi. Bu “çekiç ve örs” taktiği, daha sonraki Hun ve Göktürk ordularının temel stratejilerinden biri olacaktır. İskit/Saka konfederasyonunun bu taktiği ne ölçüde kullandığını kesin olarak bilemiyoruz, ancak bünyesinde farklı askeri geleneklere sahip halkları barındıran bir yapının, bu tür karma taktikleri geliştirmesi son derece doğaldır. Bu, İskit ordusunun askeri doktrininin, bünyesindeki Türk unsurların katkısıyla daha esnek ve daha ölümcül hale gelmiş olabileceği anlamına gelir.
Bu askeri etkileşimin bir diğer boyutu da, komuta ve kontrol sistemleriyle ilgili olabilir. Büyük ve dağınık süvari ordularını savaş alanında yönetmek, son derece karmaşık bir iştir. Bu orduların etkinliği, birlikler arasında hızlı ve net bir iletişim kurulabilmesine bağlıdır. Çin kaynakları, daha sonraki Hiung-nu ve Türk ordularının onluk sisteme (tümen, bin, yüz, on) göre organize olduğunu ve savaş alanında iletişim için farklı sesler çıkaran “ıslıklı oklar” (vızıldayan oklar) kullandıklarını detaylı bir şekilde anlatır. Islıklı okun mucidi olarak Hiung-nu hükümdarı Mete Han (Mo-tun) gösterilir. Acaba bu dahiyane icatların kökenleri, İskit/Saka dönemindeki bu etnik mozaiğe kadar geri gidiyor olabilir mi? Bir Saka ordusunda savaşan Proto-Türk birliklerinin, kendi komutanlarıyla iletişim kurmak için bu tür özel sinyalizasyon yöntemlerini kullanmış olmaları ve bu yöntemlerin zamanla tüm ordu tarafından benimsenmiş olması mümkündür. Benzer şekilde, bayrak, tuğ ve sancak gibi görsel sembollerin kullanımı veya davul ve boru gibi işitsel komut sistemlerinin geliştirilmesinde de karşılıklı bir etkileşim yaşanmış olabilir. Bu, yine somut arkeolojik kanıtlardan yoksun bir spekülasyon olsa da, farklı askeri kültürlerin bir araya geldiği bir ortamın, bu tür taktiksel ve organizasyonel yenilikler için ne kadar verimli bir zemin oluşturduğunu gösterir.
Tüm bu askeri ve teknolojik gelişmelerin temelinde yatan en kritik unsur ise at ve onunla ilgili teçhizattır. Üçüncü bölümde de vurguladığımız gibi at, bozkır medeniyetinin motorudur ve at teçhizatındaki en küçük bir yenilik bile devrimci sonuçlar doğurabilir. İskitler, atı ehlileştirme ve onu bir savaş makinesine dönüştürme konusunda öncülerdi. Pazırık kurganlarında bulunan donmuş at cesetleri ve koşum takımları, onların bu alandaki ustalığını gözler önüne serer. Gelişmiş gemler, kantarmalar ve zengin süslemeli eyer örtüleri kullanıyorlardı. Ancak Pazırık’ta bulunan “eyerler”, modern anlamda ahşap veya metal bir iskelete sahip, biniciye sağlam bir oturuş sağlayan eyerlerden ziyade, daha çok keçeden yapılmış kalın minderler veya örtüler şeklindedir. Bu, ok atmak için yeterli bir platform sunsa da, bir mızrakla yapılacak güçlü bir hücum sırasında biniciyi atın üzerinde tutmak için ideal değildir. Atlı savaş tarihinde asıl devrimi yaratan icat, binicinin ayaklarını basarak hem denge sağladığı hem de vuruş gücünü artırdığı üzengidir. Üzenginin kökeni ve ne zaman yaygınlaştığı, tarihçiler arasında hararetli bir tartışma konusudur. Kesin olarak bildiğimiz, tam teşekküllü, çift taraflı metal üzenginin MS 4. ve 5. yüzyıllarda, yani Hunların ve diğer bozkır halklarının tarih sahnesine çıktığı dönemde yaygınlaştığıdır. Ancak bu devrimci icadın kökenleri, daha erken dönemlerdeki denemelere ve prototiplere dayanıyor olmalıdır. İşte bu noktada, İskit/Saka konfederasyonu içindeki olası Proto-Türk unsurların rolü tekrar gündeme gelir. Acaba ağır süvari geleneğine sahip olabilecek bu gruplar, daha sağlam bir oturuş platformuna duydukları ihtiyaçtan dolayı, eyer iskeletini sertleştirme ve üzenginin ilk formlarını (belki de sadece ata binişi kolaylaştıran tek bir deri halka şeklinde) denemeye başlamış olabilirler mi? Bu, Saka konfederasyonunun teknolojik laboratuvarında geliştirilen ve daha sonraki Türk halkları tarafından mükemmelleştirilerek tüm dünyaya yayılan bir icadın ilk tohumlarının atıldığı anlamına gelebilir. Bu hipotez, üzenginin neden aniden ortaya çıkmak yerine, kökeni belirsiz bir evrim sürecinin sonucu olduğunu da açıklayabilir. Bu evrim süreci, farklı binicilik geleneklerine sahip halkların bir arada yaşadığı bu çok etnikli konfederasyon ortamında gerçekleşmiş olabilir.
Sonuç olarak, İskit birliği içinde olası bir Türk varlığının etkilerini tartışmak, bizi kanıtların az, ancak mantıksal çıkarımların bol olduğu spekülatif bir alana götürür. Bu alanda kesin hükümler vermek mümkün değildir. Ancak, tarihsel süreçleri sadece baskın olanın zayıf olanı ezdiği veya asimile ettiği basit modellerle açıklamak yerine, karşılıklı etkileşimin, simbiyozun ve sentezin rolünü göz ardı etmemek gerekir. Eğer Proto-Türkler, Saka konfederasyonunun bir parçası oldularsa, bu ilişki muhtemelen onlara çok şey katmıştır: devlet kurma tecrübesi, daha geniş bir dünya görüşü ve prestijli bir maddi kültürle tanışma fırsatı. Onlar, bu süreçte “İskitleşmiş” veya “Sakalaşmış” olabilirler. Ancak bu süreç tek yönlü işlememiş olabilir. Onlar da bu büyük potaya kendi maya’larını katmış olabilirler: Altayların demir işleme geleneğini, daha ağır zırhlı süvari taktiklerini ve belki de geleceğin atlı savaşlarını değiştirecek olan eyer ve üzengi teknolojisinin ilk prototiplerini. Bu, İskit/Saka kültürünü, sadece İrani bir çekirdeğin ürünü olarak değil, aynı zamanda bu çekirdeğin etrafında şekillenen, farklı halkların teknolojik ve askeri katkılarıyla zenginleşen dinamik bir sentez olarak görmemizi sağlar. Bu bakış açısı, daha sonraki yüzyıllarda Türklerin bozkırda nasıl bu kadar hızlı bir şekilde yükselerek baskın güç haline geldiğini de daha iyi anlamamıza yardımcı olur. Onlar sıfırdan başlamadılar; yüzlerce yıl boyunca İskit/Saka konfederasyonu gibi büyük bir siyasi ve askeri okulda piştiler, öğrendiler ve belki de öğrettiler. Bu nedenle, aralarındaki ilişki, basit bir öğretmen-öğrenci ilişkisinden çok, aynı zorlu coğrafyada hayatta kalmaya ve egemen olmaya çalışan farklı geleneklere sahip iki ortağın, birbirlerinin bilgi ve becerilerinden faydalandığı karmaşık bir kültürel alışveriş olarak görülebilir. Bu, kanıtlanması zor, ancak bozkır tarihinin ruhuna ve mantığına son derece uygun bir çıkarımdır.
Bölüm 8: Tarih Sahnesine Çıkış: Kimmerleri Kovarak Yükseliş
Her halkın tarihinde, onu sisli bir efsaneler diyarından çıkarıp yazılı tarihin parlak ve acımasız ışığına taşıyan kurucu bir an, bir dönüm noktası vardır. Bu, genellikle büyük bir göç, ezici bir zafer veya travmatik bir yenilgiyle mühürlenmiş, kolektif kimliği döven ve gelecekteki seyrini belirleyen sismik bir olaydır. İskitler için bu an, MÖ 8. ve 7. yüzyılların kesişim noktasında, Avrasya bozkırlarının siyasi ve demografik haritasını kalıcı olarak yeniden çizen devasa bir halklar hareketinin baş aktörü olarak sahneye çıkmalarıdır. Onların tarihsel olarak kayda geçen ilk büyük eylemi, sadece basit bir kabile savaşı veya otlak mücadelesi değil, bir önceki bozkır efendilerini, yani Kimmerleri, anavatanlarından söküp atarak yerlerine geçmeleri ve bu sürecin yarattığı sarsıntı dalgalarıyla kadim Ön Asya medeniyetlerinin temellerini sarsmalarıdır. Bu olay, tarihin en büyük domino etkilerinden birini tetiklemiş, at sırtındaki iki göçebe halkın mücadelesi, Anadolu’dan Mezopotamya’ya, Mısır sınırlarına kadar uzanan yerleşik imparatorlukların kaderini derinden etkilemiştir. İskitlerin yükselişi, Kimmerlerin kanlı ve yıkıcı sürgünü üzerine inşa edilmiştir ve bu süreç, bozkırın dinamiklerinin medeniyetin beşiğini nasıl şekillendirebildiğinin ilk ve en çarpıcı örneklerinden birini oluşturur.
Bu büyük dramanın perdesi açılmadan önce sahnenin kim tarafından tutulduğunu anlamak elzemdir. İskitler gelmeden önce, Karadeniz’in kuzeyindeki uçsuz bucaksız ot denizi, yani Pontus Bozkırı, başıboş bir toprak değildi. Bu coğrafyanın efendileri, isimleri Homeros’un Odysseia’sından Asur çivi yazılı tabletlerine kadar uzanan geniş bir kaynak yelpazesinde korku ve gizemle anılan Kimmerlerdi. Kimmerler, İskitlerden hemen önce bölgeye hakim olan, yine atlı ve savaşçı bir göçebe halktı. Etnik ve dilsel kökenleri, tıpkı İskitler gibi, kesin kanıtların yokluğunda bir tartışma konusu olmaya devam etmektedir. Bazı araştırmacılar onları Trak kökenli bir halk olarak görürken, daha yaygın olan ve arkeolojik verilerle daha uyumlu görünen teori, onların da İskitler gibi Hint-Avrupa dil ailesinin İrani koluna mensup, ancak onlardan farklı bir dalı temsil eden bir halk olduğudur. Her ne olursa olsun, MÖ 1. binyılın başlarında Kimmerler, Karadeniz’in kuzeyinden Kafkaslara kadar uzanan bölgenin tartışmasız hakimiydiler. Onların adı, Asur kayıtlarında “Gimirrai” olarak geçer ve bu kayıtlar, onların güneydeki yerleşik krallıklar için ne denli ciddi bir tehdit oluşturduğunu gösterir. Onlar, İskitlerin daha sonra mükemmelleştireceği atlı okçu savaş tarzının öncülleri, bozkırdan gelen meşum rüzgarın ilk habercileriydiler.
Ancak bozkırda hiçbir hegemonya ebedi değildir. Coğrafyanın kendisi kadar dinamik olan bozkırda güç dengeleri, iklimdeki bir değişiklik, yeni bir askeri teknoloji veya en sık görüldüğü üzere, daha doğudan gelen ve yeni otlaklar arayan daha kalabalık ve daha agresif bir halkın baskısıyla her an değişebilirdi. İskitlerin tarih sahnesine çıkışını tetikleyen de tam olarak böyle bir zincirleme reaksiyondu. Herodot’un aktardığı ve modern tarihçiliğin de genel hatlarıyla kabul ettiği senaryoya göre, İskitler aslında Hazar Denizi’nin doğusunda, Orta Asya bozkırlarında yaşıyorlardı. Ancak MÖ 8. yüzyılda, onlardan daha doğuda yaşayan ve Massagetler olarak bilinen bir başka güçlü göçebe konfederasyonun baskısı altına girdiler. Bu baskıya dayanamayan İskit kabileleri, Aras nehrini (Herodot’un bahsettiği Araxes, muhtemelen Volga veya Sir Derya nehirlerinden biridir) geçerek batıya doğru kitlesel bir göç hareketine başladılar. Bu, aç bir kurdun avını kovalaması gibi basit bir takip değil, tüm bir halkın, sürüleri, arabaları ve aileleriyle birlikte yeni bir vatan bulmak için başlattığı amansız bir hayatta kalma mücadelesiydi. Onların bu batı yürüyüşündeki hedefleri, o dönemde Kimmerlerin kontrolünde olan zengin ve verimli Pontus Bozkırı’ydı.
İki kudretli göçebe halkın bu tarihsel karşılaşması, şüphesiz uzun, kanlı ve yıpratıcı bir mücadele dönemi oldu. Bu, tek bir meydan savaşında çözülen bir mesele değildi. Bu, yıllar, belki de on yıllar süren, bozkırın her karış toprağında sayısız baskın, pusu ve çatışmanın yaşandığı bir süreçti. Herodot, bu dönemi kendi has üslubuyla, trajik ve efsanevi bir olayla özetler. Anlatısına göre, İskitlerin yaklaştığını haber alan Kimmer halkı arasında bir anlaşmazlık çıkar. Halkın büyük bir kısmı, savaşmadan topraklarını terk edip güneye çekilmeyi savunurken, Kimmer kralları ve aristokrasisi, atalarının mezarlarının bulunduğu bu topraklarda kalıp sonuna kadar savaşmakta ısrar ederler. Halk ve krallar arasında bir uzlaşma sağlanamayınca, krallar kendi aralarında iki gruba ayrılır ve birbirleriyle ölümüne savaşırlar. Bu kardeş kavgasında hayatta kalan olmaz ve tüm krallar kendi halklarının elleriyle, anavatanlarının toprağına gömülürler. Lidersiz kalan Kimmer halkı ise, krallarının mezarlarını geride bırakarak topraklarını İskitlere teslim eder ve kaçar. Bu hikayenin harfi harfine doğru olması pek olası değildir. Bu, muhtemelen bir halkın anavatanını kaybetmesinin travmasını ve liderlik kadrosunun çöküşünü açıklamak için sonradan yaratılmış, sözlü bir geleneğin ürünüdür. Ancak bu efsanenin sembolik anlamı derindir: İskitlerin baskısı, sadece askeri bir yenilgiye değil, aynı zamanda Kimmer toplumunun siyasi ve sosyal dokusunun tamamen parçalanmasına, bir iç krize ve çöküşe yol açmıştır. Sonuç olarak, daha dinamik, daha iyi organize olmuş ve belki de askeri olarak daha üstün olan İskitler, bozkırların yeni efendileri olmuş, Kimmerler ise tarihin en dramatik sürgünlerinden birine başlamak zorunda kalmışlardır.
İşte bu noktada, bozkırda başlayan bir iç mesele, tüm Ön Asya’yı etkileyecek uluslararası bir krize dönüşür. Anavatanlarından sökülüp atılan Kimmerler, bir halk olarak yok olmadılar. Onlar, güneye, medeniyetin ve zenginliğin merkezi olan topraklara doğru bir sel gibi aktılar. Ancak onları takip eden bir başka güç daha vardı: İskitler. Herodot, bu büyük takibi yine ilginç bir coğrafi detayla anlatır. Buna göre, kaçan Kimmerler, Kafkas Dağları’nın tehlikeli geçitlerinden kaçınarak, Karadeniz’in doğu kıyı şeridini takip ederek güneye, Anadolu’ya inmişlerdir. Onları takip eden İskitler ise, yollarını şaşırarak veya daha cesur bir rota izleyerek, Kafkas Dağları’nı tam ortasından, Derbent Geçidi’nden aşarak doğrudan Mezopotamya’nın kuzeyine, Med ve Asur topraklarına dalmışlardır. Bu iki farklı rota, iki göçebe halkın Ön Asya’ya neredeyse eş zamanlı olarak, ancak farklı coğrafyalardan girmesine ve farklı krallıkları hedef almasına neden olmuştur. Bir yanda Kimmerler Anadolu’yu kasıp kavururken, diğer yanda İskitler Mezopotamya ve İran platosunun siyasi dengelerini altüst ediyorlardı. Bozkırdan kopan bu iki fırtına, kadim medeniyetlerin üzerine ayrı kollardan çökmüştü.
Kimmerlerin Anadolu’ya girişi, tam bir yıkım ve kaos dönemi başlattı. Onların ilk hedefi, Doğu Anadolu’nun güçlü krallığı Urartu oldu. MÖ 8. yüzyılın sonlarında Urartu kralı I. Rusa’ya karşı kazandıkları zaferler, Asur kayıtlarında endişeyle not edilmiştir. Kimmerler, Urartu’yu istikrarsızlaştırdıktan sonra batıya, Orta Anadolu’nun zengin krallığı Frigya’ya yöneldiler. MÖ 696-695 yıllarında Frig başkenti Gordion’u ele geçirip yağmaladılar. Bu yıkım o kadar büyüktü ki, efsaneye göre dokunduğu her şeyi altına çeviren Kral Midas, bu felaket karşısında öküz kanı içerek intihar etmek zorunda kaldı. Bir medeniyetin kalbi sökülmüş, Anadolu’nun siyasi coğrafyası derinden sarsılmıştı. Frigya’nın çöküşünden sonra Kimmerler, Batı Anadolu’nun yükselen gücü Lidya’yı hedef aldılar. Lidya Kralı Gyges, başlangıçta bu yeni ve korkunç düşmana karşı korunmak için güçlü Asur İmparatorluğu ile ittifak kurdu. Asur desteğiyle Kimmerlere karşı bazı başarılar kazansa da, daha sonra Asur’a sırtını dönmesi onun sonu oldu. MÖ 644 civarında yapılan bir savaşta Kral Gyges öldürüldü ve Lidya’nın başkenti Sardes, akropolü hariç, tamamen yağmalandı. Kimmer atlıları, Ege kıyılarına kadar ulaşarak İyonya’daki Yunan şehir devletlerini bile tehdit ettiler. Bir yüzyıla yakın bir süre boyunca Kimmer adı, Anadolu’da “yıkım” ve “barbarlık” ile eş anlamlı hale geldi. Onlar, yerleşik bir devlet kurma niyetinde olmayan, vurdukları yerden ganimet alıp başka bir hedefe yönelen, öngörülemez ve durdurulamaz bir askeri güçtü. Sonunda, Lidya kralı Alyattes’in (MÖ 610-560 civarı) onları kesin bir yenilgiye uğratması ve hayatta kalanların yerel halk içinde eriyip asimile olmasıyla Kimmer tehdidi ortadan kalktı. Ancak arkalarında, harabeye dönmüş şehirler ve kalıcı bir “kuzeyli barbar” korkusu bırakmışlardı.
Kimmerler Anadolu’da bu yıkımı gerçekleştirirken, onları anavatanlarından kovan İskitler de boş durmuyordu. Onlar, Kafkasları aşarak, o dönemde Asur egemenliğine karşı yükselmeye çalışan Medlerin topraklarına girdiler. Herodot’un aktardığına göre, Med kralı Kyaksares, Asur’un başkenti Ninova’yı kuşatmak üzereyken, büyük bir İskit ordusuyla karşılaştı. Yapılan savaşta Medler ağır bir yenilgiye uğradı ve bu yenilgi, Ön Asya tarihinde inanılmaz bir dönemin başlangıcı oldu: İskitlerin 28 yıllık Ön Asya hakimiyeti. Bu, bir istiladan çok, bir tür “haraç imparatorluğu”ydu. İskitler, bölgedeki halkları doğrudan yönetmek yerine, onlara ağır vergiler ve haraçlar yükleyerek, acımasızlık ve keyfi şiddetle egemenliklerini sürdürdüler. Herodot, onların bu dönemdeki yönetimini “küstahlık ve ihmal dolu” olarak tanımlar. Bu 28 yıl boyunca Medlerin devletleşme süreci durakladı, bölgenin siyasi dengeleri tamamen İskitlerin kontrolüne girdi. İskitler, sadece Medleri değil, bölgenin süper gücü olan Asur’u da derinden etkilediler. Başlangıçta Asur, Kimmerlere karşı İskitleri bir müttefik olarak görmeye çalıştı. Asur kralı Esarhaddon, İskit kralı Protothyes’e (Herodot’ta Partatua olarak da geçer) kızını vererek bu tehlikeli gücü kendi yanına çekmeye çalıştı. Bu, bir Asur prensesinin bir “barbar” şefine verilmesi, Asur’un içinde bulunduğu çaresizliği gösteren, tarihte eşi benzeri görülmemiş bir olaydı. Bu ittifak bir süre işe yaradı ve İskitler, Asur’un düşmanlarına karşı savaştılar. Ancak bu ilişki her zaman istikrarsızdı. İskitlerin sadakati güvenilmezdi ve onların varlığı, Asur’un kuzey sınırlarında sürekli bir tehdit unsuru oluşturuyordu. İskit akınları Suriye ve Filistin’e kadar uzandı, hatta Mısır sınırlarına dayandılar. Mısır Firavunu I. Psamtik’in, hediyeler ve ricalarla onları Mısır’a girmekten vazgeçirdiği anlatılır. Bu, İskitlerin askeri gücünün, Nil’den Dicle’ye kadar uzanan tüm kadim medeniyetler tarafından ne kadar ciddiye alındığını gösteren bir başka kanıttır.
Sonunda, Medler bu aşağılayıcı boyunduruktan kurtulmanın bir yolunu buldular. Med kralı Kyaksares, İskit liderlerini ve generallerini büyük bir ziyafete davet etti. Ziyafet sırasında onları sarhoş ettikten sonra, hepsini kılıçtan geçirerek ordularını lidersiz bıraktı. Bu katliamdan sonra Medler, kalan İskit güçlerini yenilgiye uğratarak onları topraklarından sürdüler ve Ön Asya’daki 28 yıllık İskit hakimiyetine son verdiler. Bu olaydan sonra İskitlerin büyük bir kısmı, geldikleri yoldan geri dönerek Kafkasların kuzeyine, artık tamamen kendilerinin olan yeni anavatanlarına, yani Pontus Bozkırı’na yerleştiler. Ancak bir kısmı Ön Asya’da kalmaya devam etti ve bölgedeki siyasi olaylarda rol oynamayı sürdürdü. Hatta Medler ve Babillerin MÖ 612’de Asur başkenti Ninova’yı düşürmesine yardım ettikleri bile düşünülmektedir.
Sonuç olarak, İskitlerin tarih sahnesine çıkışı, sadece bir halkın bir diğerini kovmasından ibaret basit bir olay değildir. Bu, Avrasya bozkırlarının iç dinamiklerinin, yerleşik medeniyetlerin tarihini nasıl derinden ve kalıcı bir şekilde şekillendirebildiğinin muhteşem bir örneğidir. Kimmerlerin sürgünü ve İskitlerin yükselişiyle başlayan bu süreç, bir dizi zincirleme reaksiyonu tetiklemiştir: Urartu krallığının zayıflamasına, Frigya medeniyetinin çöküşüne, Lidya krallığının ölümcül darbeler almasına, Med İmparatorluğu’nun yükselişinin çeyrek asırdan fazla gecikmesine ve kudretli Asur İmparatorluğu’nun hem bir müttefik hem de bir tehdit olarak bozkır savaşçılarıyla uğraşmak zorunda kalmasına neden olmuştur. Bu dönem, Ön Asya için bir kaos ve yıkım çağı olmakla birlikte, aynı zamanda bir dönüşüm çağıydı. Atlı okçuya dayalı yeni ve durdurulamaz bir savaş tarzı, bölgenin askeri doktrinlerini sonsuza dek değiştirdi. “Kuzeyden gelen barbar” imgesi, yerleşik halkların kolektif bilinçaltına silinmemek üzere kazındı. Ve en önemlisi, İskitler bu süreçte, Orta Asya’nın isimsiz kabilelerinden biri olmaktan çıkıp, isimleri Mısır’dan Yunanistan’a kadar bilinen, korkulan ve saygı duyulan uluslararası bir güç haline geldiler. Onlar, Kimmerleri kovarak sadece yeni bir vatan ele geçirmemiş, aynı zamanda tarihin ana sahnesine kanlı ve görkemli bir giriş yapmışlardı. Bu giriş, onların yaklaşık bin yıl sürecek olan bozkır egemenliklerinin sadece başlangıcıydı.
Bölüm 9: Pers İmparatorluğu ile Büyük Savaş: Darius’un Hezimeti
Tarihin seyrinde öyle anlar vardır ki, iki zıt dünyanın, iki farklı varoluş felsefesinin tüm gücüyle çarpıştığı ve bu çarpışmanın yankılarının çağlar boyunca sürdüğü görülür. Bu anlar, sadece askeri bir zafer veya yenilgiden ibaret değildir; onlar, medeniyetin doğasına, gücün tanımına ve insanın coğrafyayla olan ilişkisine dair temel dersler içeren destansı dramalardır. MÖ 513 yılı civarında, dünyanın o güne dek gördüğü en büyük ve en organize gücün, Ahameniş Pers İmparatorluğu’nun, isimsiz ve sınırsız bozkırların göçebe efendileri İskitlerle olan mücadelesi, tam da böyle bir andır. Bu, İskit tarihinin en bilinen, en detaylı kaydedilmiş ve en çok analiz edilmiş olayıdır. Bir yanda, Babil’i fethetmiş, Mısır’ı dize getirmiş, Hindistan’dan Ege Denizi’ne uzanan toprakları demir bir irade ve kusursuz bir bürokrasiyle yöneten, “Kralların Kralı” I. Darius’un mutlak düzeni ve ezici gücü; diğer yanda ise şehirleri, kaleleri, hatta sabit evleri bile olmayan, servetleri atları ve sürüleri, vatanları ise atlarının üzengilerinin değdiği her yer olan İskitlerin akışkan ve ele avuca sığmaz özgürlüğü. Darius’un İskit topraklarına düzenlediği bu devasa sefer, sadece bir fetih girişimi değil, aynı zamanda düzenin kaosu, yerleşik olanın göçebeyi ve medeniyetin “barbarlığı” evcilleştirme çabasıydı. Ancak sonuç, Pers İmparatorluğu’nun en kudretli hükümdarı için aşağılayıcı bir hezimet, İskitler için ise tarihlerinin en parlak zaferi oldu. Bu savaş, göçebe savaş stratejisinin, en güçlü ve en donanımlı yerleşik imparatorluk orduları üzerindeki üstünlüğünü kanıtlayan klasik ve ölümsüz bir ders olarak tarihe geçti.
Bu devasa çatışmanın fitilini ateşleyen nedenleri anlamak, Darius’un zihnine ve bir imparatorluğun mantığına girmeyi gerektirir. Neden dünyanın en güçlü hükümdarı, imparatorluğuna somut bir tehdit oluşturmayan, verimli topraklar veya zengin şehirler vaat etmeyen, bozkırın derinliklerindeki bu hayalet halkı hedef alsın ki? Herodot, bu seferin resmi gerekçesini, bir intikam arzusuna bağlar. Sekizinci bölümde ele aldığımız gibi, Darius’tan yaklaşık bir asır önce İskitler, Ön Asya’ya inerek Medleri 28 yıl boyunca egemenlikleri altında tutmuşlardı. Persler, Medlerin ardılları ve mirasçıları olarak, bu eski aşağılamanın intikamını almak ve bir daha hiçbir bozkır gücünün güneye inme cüretini gösteremeyeceğini kanıtlamak istiyorlardı. Bu, imparatorluk onuru ve tarihsel hafıza açısından geçerli bir sebep olsa da, Darius gibi pragmatik ve zeki bir hükümdarın sadece bir asırlık bir intikam hissiyle bu denli riskli bir sefere kalkışması pek olası değildir. Perde arkasında çok daha derin stratejik ve ideolojik hesaplamalar yatıyordu.
Bu hesaplamaların başında, Darius’un batıya, yani Yunanistan’a yönelik planları geliyordu. Darius, imparatorluğunu Avrupa topraklarına genişletmek ve ticari rakip olan, istikrarsızlık kaynağı olarak gördüğü Yunan şehir devletlerini kontrol altına almak istiyordu. Böyle büyük bir sefere çıkmadan önce, imparatorluğun kuzeydoğu kanadını, yani Tuna’nın ötesindeki bozkırları güvence altına alması hayati önem taşıyordu. Arkasında İskitler gibi öngörülemez, akıncı ve potansiyel olarak düşman bir gücü bırakmak, askeri bir intihar olabilirdi. İskitleri yenmek veya en azından onları caydıracak kadar zayıflatmak, Yunanistan seferi için stratejik bir ön koşuldu. Nitekim İskit seferinden hemen önce Trakya’nın büyük bir bölümünün Pers egemenliğine alınması, bu kuzey kanadını emniyete alma stratejisinin bir parçasıydı. Bir diğer önemli stratejik neden ise Karadeniz ticaret yollarının kontrolüydü. Atina başta olmak üzere pek çok Yunan şehri, hayati önem taşıyan buğday tedarikini İskit topraklarından, yani günümüz Ukrayna’sının verimli ovalarından sağlıyordu. İskit ülkesini kontrol altına almak, bu buğday ticaretinin musluğunu ele geçirmek ve dolayısıyla Yunanistan üzerinde muazzam bir ekonomik baskı kurmak anlamına gelecekti.
Stratejik nedenlerin yanı sıra, ideolojik ve kişisel hırslar da bu kararda şüphesiz rol oynadı. Bir Ahameniş hükümdarı, sadece bir kral değil, aynı zamanda tanrı Ahura Mazda’nın yeryüzündeki temsilcisi, evrensel düzenin (Asha) koruyucusuydu. İmparatorluğun sınırları, medeniyetin sınırları olarak görülüyordu. Sınırların ötesinde ise düzensizlik, kaos (Druj) ve “boyun eğmemiş halklar” vardı. İskitler gibi fethedilememiş, vergi vermeyen ve imparatorluk düzenine meydan okuyan bir halkın varlığı, bu evrensel egemenlik iddiasına gölge düşürüyordu. Onları fethetmek, Darius’un sadece topraklarını değil, aynı zamanda tanrısal misyonunu da genişletmesi anlamına gelecekti. Behistun Yazıtı’nda imparatorluğunun halklarını tek tek sayan Darius’un, bu listeye “denizin ötesindeki Sakaları (İskitleri)” de ekleme arzusu, onun kişisel prestiji ve ölümsüzlüğü için karşı konulmaz bir hedefti.
Bu hedefler doğrultusunda hazırlanan ordu, antik dünyanın o güne dek gördüğü en büyük güçlerden biriydi. Herodot, rakamı abartılı bir şekilde 700.000 asker ve 600 gemi olarak verse de, modern tarihçiler daha makul bir tahminle ordunun 100.000 ila 200.000 arasında seçkin askerden oluştuğunu düşünmektedir. Bu rakam bile, o dönemin lojistik imkanları düşünüldüğünde akıl almaz bir büyüklüktü. Ordu, sadece Persler ve Medlerden değil, imparatorluğun dört bir yanından toplanmış Mısırlılar, Babilliler, Fenikeliler ve Anadolu halkları gibi onlarca farklı milletten oluşuyordu. Bu devasa güç, MÖ 513 yılında Susa’dan yola çıktı. Ordunun ilk büyük mühendislik harikası, İstanbul Boğazı üzerinde, Samoslu Mandrokles adlı bir mimar tarafından gemilerin yan yana getirilmesiyle inşa edilen duba köprüydü. Devasa Pers ordusu, bu köprüden Asya’dan Avrupa’ya geçti ve Trakya’yı hızla kontrol altına aldı. Ardından, ikinci ve daha zorlu bir engel olan Tuna (Istros) nehrine ulaştılar. Burada da, imparatorluğa tabi olan İyonyalı Yunan tiranlarının komutasındaki donanma, nehir üzerinde bir başka duba köprü kurarak ordunun karşıya geçmesini sağladı. Darius, köprünün güvenliğini İyonyalılara emanet ederken onlara 60 günlük bir süre verdi. Eğer bu süre sonunda geri dönmezse, köprüyü yıkıp memleketlerine dönebileceklerdi. Bu talimat, Darius’un seferin kısa süreceğine dair naif özgüvenini ve bozkır coğrafyasının acımasız gerçekliğinden ne kadar habersiz olduğunu gösteren trajik bir ayrıntıydı.
Pers ordusu Tuna’yı geçer geçmez, kendisini tamamen farklı bir dünyanın, farklı kuralların geçerli olduğu bir savaş alanının içinde buldu. Karşılarında ne bir şehir, ne bir kale, ne de savaş düzeni almış bir ordu vardı. Sadece sonsuz, dalgalı bir ot denizi ve ufukta kaybolan atlıların toz bulutları. İskitler, dünyanın en büyük ordusunun yaklaştığını haber aldıklarında, bir paniğe kapılmak yerine, soğukkanlı ve ölümcül bir strateji belirlemişlerdi. Kralları İdanthyrsos, Taksakis ve Skopasis liderliğinde toplanan İskit kabile şefleri, bu devasa güce karşı bir meydan savaşına girmenin intihar olacağını biliyorlardı. Onların en büyük gücü, aynı zamanda en büyük silahlarıydı: sahip oldukları hiçbir şeyin olmaması. Savunulacak bir şehirleri, korunacak tarlaları, kaybedilecek sabit bir servetleri yoktu. Bu nedenle, düşmanı kendi evinde, kendi kurallarıyla yenmeye karar verdiler. Stratejileri basitti: Savaşmamak. Geri çekilecekler, Pers ordusunu bozkırın en çorak, en ıssız ve en acımasız derinliklerine çekeceklerdi. Geri çekilirken de, kuyuları zehirleyecek, otlakları yakacak ve düşmanın faydalanabileceği her şeyi yok edeceklerdi. Bu bir “kavrulmuş toprak” taktiğiydi. Ana İskit ordusu sürekli geri çekilirken, küçük ve hareketli atlı okçu birlikleri, Pers ordusunun ileri kollarına, ikmal hatlarına ve yiyecek arayan askerlerine sürekli olarak vur-kaç saldırıları düzenleyecekti. Amaç, düşmanı kılıçla değil, açlıkla, susuzlukla, yorgunlukla ve en önemlisi, umutsuzlukla yenmekti.
Ve böylece tarihin en büyük ve en sinir bozucu takibi başladı. Darius, ordusunu savaş düzenine sokarak İskitleri kovalamaya başladı. Ancak kovaladığı şey, somut bir ordudan çok bir hayaletti. İskitler, Perslerin ulaşamayacağı bir mesafede kalarak onları bozkırın derinliklerine, kuzeye ve doğuya doğru çektiler. Persler ilerledikçe, arkalarında sadece yanmış otlaklar ve zehirlenmiş sular buluyorlardı. İkmal hatları uzuyor, askerlerin ve atların yiyeceği tükeniyor, bozkırın monoton ve sonsuz manzarası moralleri altüst ediyordu. Bu amansız takip sırasında Persler, Herodot’un bahsettiği Budinlerin topraklarına kadar ulaştılar. Burada, Gelonus adında, tamamen ahşaptan yapılmış devasa bir yerleşim yeri buldular. Ancak içine girdiklerinde, şehrin tamamen boşaltılmış olduğunu gördüler. Darius, tek zaferi olan bu boş şehri yakıp yıktı, ancak bu, ruhunu kemiren hayal kırıklığını gidermeye yetmedi.
Günler haftalara, haftalar aylara dönüştü. Darius’un sabrı tükeniyordu. Sonunda, İskit Kralı İdanthyrsos’a bir elçi göndererek ona meydan okudu: “Neden sürekli kaçıyorsun? Eğer kendini güçlü görüyorsan, dur ve savaş. Eğer zayıf olduğunu kabul ediyorsan, o zaman efendin olarak bana toprak ve su göndererek boyun eğ.” İdanthyrsos’un bu mesaja verdiği cevap, sadece bir askeri stratejinin değil, bütün bir göçebe dünya görüşünün manifestosudur. Cevap, tarihin en unutulmaz meydan okumalarından biri olarak kayda geçmiştir: “Ben kimseden korktuğum için kaçmıyorum. Bizim yaşam tarzımız budur. Bizim ne uğruna savaşıp öleceğimiz şehirlerimiz ne de talan edilmesinden korkacağımız ekili tarlalarımız var. Ama ille de bizimle savaşmak için bir neden arıyorsan, bizim atalarımızın mezarları var. Gidin onları bulun ve onlara saygısızlık etmeye çalışın. O zaman kiminle savaşıp savaşmayacağımızı görürsünüz. Efendilik meselesine gelince, ben senden başka sadece gökteki Güneş’i ve atalarımı efendi olarak tanırım. Toprak ve suya gelince, sana hediye olarak yakında çok daha farklı şeyler göndereceğim.” Bu cevap, Darius’un beyninde bir şimşek gibi çakmış olmalıydı. Karşısındakinin, kendi bildiği hiçbir kurala, hiçbir değere uymayan, tamamen farklı bir mantıkla hareket eden bir düşman olduğunu anlamıştı.
Çok geçmeden, İdanthyrsos’un bahsettiği “hediyeler” bir İskit habercisi tarafından Pers kampına ulaştırıldı. Haberci, Darius’a bir kuş, bir fare, bir kurbağa ve beş tane ok bıraktıktan sonra tek kelime etmeden ayrıldı. Darius ve Pers soyluları, bu garip hediyelerin anlamını çözmeye çalıştılar. Darius, kendi yorumuna göre, farenin toprağı, kurbağanın suyu, kuşun atları (hızları nedeniyle) temsil ettiğini, okların ise İskitlerin silahlarını ve dolayısıyla güçlerini teslim ettiklerini simgelediğini düşündü. Bu, bir imparatorun kibirli ve iyimser yorumuydu. Ancak Darius’un akıl hocalarından Gobryas, çok daha karamsar ve doğru olan yorumu yaptı: “Ey Persler, eğer kuşlar gibi gökyüzüne uçmaz, fareler gibi yerin altına girmez veya kurbağalar gibi göle dalmazsanız, bu oklarla vurulup bu topraklardan asla geri dönemeyeceksiniz.” Bu, bir teslimiyet mesajı değil, ölümcül bir ültimatomdu.
Bu mesajdan sonra İskitler, stratejilerini değiştirerek Pers ordusunu daha fazla taciz etmeye başladılar. Hatta bir gün, iki ordu karşı karşıya gelmişken, İskit saflarının arasından bir tavşanın geçtiğini ve tüm İskit savaşçılarının Pers ordusunu umursamadan tavşanı kovalamaya başladığını anlatan Herodot, bu olayla İskitlerin Persleri ne kadar küçümsediğini ve onlarla alay ettiğini gösterir. Bu, Darius için son damla oldu. Ordusu bitkin düşmüş, morali çökmüş, yiyecek ve su kaynakları tükenmişti. Bozkır onları yutmuş ve yenmişti. Artık tek bir amacı vardı: Bu lanetli topraklardan bir an önce canını kurtarmak. Darius, o gece kamptaki tüm ateşlerin yakılmasını, hasta ve yaralı askerlerin geride bırakılmasını ve en sağlıklı birliklerle sessizce Tuna’ya doğru geri çekilme emrini verdi. Geride kalanların feryatları duyulmasın diye kamptaki eşekleri de bağlayarak, onların anırmalarının ordunun hala orada olduğu izlenimini vermesini umdu. Bu, bir imparatorun şanına yakışmayan, utanç verici bir kaçıştı.
Sabah olduğunda, gerçeği anlayan İskitler hemen Perslerin peşine düştüler. Ancak onlar geri çekilme yolunu ararken, İskitlerin bir başka birliği en kısa yoldan Tuna’daki köprüye ulaştı. İskitler, köprüyü koruyan İyonyalı tiranlara seslenerek, Darius’un kaçtığını ve artık özgür olduklarını, Pers boyunduruğundan kurtulmak için köprüyü yıkmaları gerektiğini söylediler. İyonyalı liderler arasında büyük bir tartışma başladı. Atinalı komutan Miltiades, İskitlerin teklifini kabul edip köprüyü yıkmayı ve İyonya’nın özgürlüğü için savaşmayı savundu. Ancak Milet tiranı Histiaeus, buna şiddetle karşı çıktı. Kendi otoritelerinin Darius’un desteğine bağlı olduğunu, eğer Pers gücü çökerse kendi halklarının onları devireceğini savundu. Sonunda Histiaeus’un görüşü ağır bastı. İskitleri kandırmak için köprünün İskitlerin bulunduğu taraftaki küçük bir kısmını söktüler ve Darius’u beklemeye başladılar. Bu karar, tarihin akışını değiştirecek, birkaç on yıl sonra başlayacak olan büyük Grek-Pers Savaşları’nın tohumlarını ekecekti. Sonunda, bitkin ve perişan haldeki Darius ve ordusunun kalıntıları Tuna’ya ulaştı ve Histiaeus’un sadakati sayesinde karşıya geçerek canlarını kurtarabildiler.
Darius’un İskit seferi, askeri ve siyasi hedefleri açısından tam bir fiyaskoydu. Hiçbir toprağı fethedememiş, İskit ordusunu yok edememiş, aksine kendi ordusunun önemli bir kısmını bozkırda kaybederek büyük bir prestij kaybına uğramıştı. Bu olay, İskitlerin yenilmez ve fethedilemez olduğu efsanesini pekiştirdi. Onların adı, artık sadece bir barbar kavmi değil, dünyanın en büyük imparatorluğunu dize getiren efsanevi savaşçılar olarak anılacaktı. Bu sefer, aynı zamanda askeri tarih için de bir dönüm noktasıydı. Asimetrik savaşın, yani teknolojik ve sayısal olarak zayıf olan bir gücün, coğrafyayı, hareket kabiliyetini ve psikolojik yıpratmayı bir silah olarak kullanarak kendisinden çok daha güçlü bir düşmanı nasıl yenebileceğinin en klasik örneğini oluşturdu. İskitlerin zaferi, sadece oklarının ve atlarının değil, aynı zamanda zekalarının, sabırlarının ve kendi yaşam tarzlarına olan sarsılmaz güvenlerinin bir zaferiydi. Onlar, Darius’a en büyük dersi vermişlerdi: Bir halkı yenmek için, önce onların ne için yaşadığını ve ne uğruna öleceğini anlamak gerekirdi. Ve İskitler için bu, fethedilecek bir toprak parçası değil, rüzgar kadar özgür olan ruhlarının ta kendisiydi.
Bölüm 10: Yunan Dünyasıyla Komşuluk: Ticaret, Savaş ve Sanat
Tarih, çoğu zaman, birbirine zıt görünen dünyaların kesişim noktalarında, yani sınırlarda yazılır. Sınırlar, sadece coğrafi çizgiler değil, aynı zamanda iki farklı yaşam biçiminin, iki farklı dünya görüşünün ve iki farklı estetiğin birbiriyle hem çarpıştığı hem de iç içe geçtiği dinamik temas bölgeleridir. İskit tarihinin en büyüleyici ve en verimli sınırlarından biri, şüphesiz Karadeniz’in kuzey ve batı kıyıları boyunca, bozkırın ot denizinin tuzlu suyla buluştuğu noktada filizlenen Yunan kolonileriyle olan komşuluklarıydı. Bu, tarihin en ilginç ve en verimli kültürel laboratuvarlarından birini oluşturdu. Bir yanda, atının sırtında yaşayan, sınırları ufuk çizgisi olan, servetini sürülerle ölçen ve tanrılarını doğanın kendisinde bulan İskitlerin karasal ve göçebe dünyası; diğer yanda ise denizle yaşayan, kimliğini taştan inşa ettiği polis’in (şehir devleti) duvarları içinde tanımlayan, zenginliğini ticaretten ve zanaatten kazanan ve tanrılarını insan formunda tasavvur eden Yunanlıların denizci ve yerleşik dünyası. Bu iki dünya, birbirinden daha zıt olamazdı. Ancak tam da bu zıtlık, onları yaklaşık bin yıl boyunca sürecek, hem yıkıcı hem de yaratıcı, hem kanlı hem de karlı, karmaşık ve simbiyotik bir ilişki ağına hapsetti. Bu ilişki; tahıl, köle ve altının el değiştirdiği hareketli pazarlardan, şehir surlarının dibinde yankılanan savaş naralarına ve en nihayetinde, iki farklı ruhun bir potada eriyerek tarihin en özgün sanat eserlerinden bazılarını yarattığı atölyelere kadar uzanan çok katmanlı bir destandır.
Bu sıra dışı komşuluğun tohumları, MÖ 7. ve 6. yüzyıllarda, Yunan dünyasını saran büyük kolonizasyon dalgası sırasında atıldı. Anakara Yunanistan’ın ve İyonya’nın (günümüz Batı Anadolu kıyıları) kalabalık şehir devletleri, artan nüfus, toprak kıtlığı, siyasi istikrarsızlıklar ve yeni pazarlar bulma arzusu gibi nedenlerle, cesur denizcilerini bilinmeyen sulara doğru gönderdiler. Bu kolonizasyon hareketinin en aktif oyuncularından biri, zengin bir ticaret merkezi olan Milet şehriydi. Miletli denizciler, Karadeniz’in o dönemdeki korkutucu adıyla Pontos Axeinos’un (“Misafir Sevmez Deniz”) zorlu sularına açılarak, bozkırın zengin hinterlandına açılan kapılar olan nehir ağızlarına ve korunaklı limanlara yerleştiler. Böylece, Dinyester nehri ağzındaki Tyras, Dinyeper-Bug deltasına yakın Olbia, Kırım’daki Chersonesus ve Kerç Boğazı’ndaki Panticapaeum gibi onlarca Yunan apoikia’sı (kolonisi) kuruldu. Bu şehirler, vahşi ve bilinmeyen bir dünyanın ortasında, Yunan medeniyetinin, dilinin, dininin ve yaşam tarzının birer ileri karakolu, birer küçük adacığıydı. Ancak bu adacıklar, kendilerini çevreleyen devasa İskit okyanusundan bağımsız yaşayamazlardı. Hayatta kalmaları ve zenginleşmeleri, bu okyanusun efendileriyle kuracakları hassas dengeye bağlıydı.
Bu dengenin en temel ve en hayati unsuru, ticaretti. Bu, her iki tarafın da birbirine muhtaç olduğu, karşılıklı bağımlılığa dayalı bir alışverişti. Yunanlılar için bu yeni toprakların sunduğu en büyük hazine, şüphesiz buğdaydı. Özellikle Atina gibi, kendi kayalık topraklarında nüfusunu besleyecek kadar tahıl üretemeyen şehir devletleri için Karadeniz’in kuzeyindeki verimli topraklar, bir can damarı, bir yaşam sigortasıydı. Herodot’un “Çiftçi İskitler” olarak adlandırdığı ve İskit konfederasyonunun egemenliği altında yaşayan yerleşik topluluklar tarafından üretilen bu devasa buğday fazlası, İskit aristokrasisinin kontrolü altındaydı. Onlar, bu buğdayı Yunan kolonilerindeki tüccarlara satıyor, Yunanlılar da bu hayati gıda maddesini gemilere yükleyerek Ege’ye taşıyorlardı. Bu ticaret o kadar önemliydi ki, Atina’nın siyasi istikrarı ve askeri gücü, büyük ölçüde bu “İskit buğdayı”nın kesintisiz akışına bağlıydı. Bu durum, İskit krallarına, Yunan dünyası üzerinde dolaylı ama muazzam bir siyasi ve ekonomik koz veriyordu.
İskitlerin Yunan pazarına sunduğu tek ürün buğday değildi. Bozkır ve kuzey ormanları, Yunanlıların kendi coğrafyalarında bulamadıkları pek çok değerli hammaddeyle doluydu. Kürkler, kaliteli deri, bal, balmumu, kurutulmuş ve tuzlanmış balık gibi ürünler, bu ticaretin önemli kalemlerini oluşturuyordu. Ancak antik dünyanın en acımasız ve en karlı ticaret mallarından biri olan köleler, bu alışverişin karanlık yüzünü temsil ediyordu. İskitler, komşu kabilelere yaptıkları akınlarda veya kendi iç savaşlarında esir aldıkları insanları, Yunan köle tüccarlarına satıyorlardı. Bu köleler, Yunan şehirlerindeki madenlerde, tarlalarda veya evlerde çalıştırılmak üzere Ege’ye götürülüyordu. Bu insan ticareti, her iki tarafın elitleri için de büyük bir zenginlik kaynağıydı. Son olarak, İskitler, daha doğudaki Ural veya Altay dağlarından gelen ticaret yollarını kontrol ederek, Yunan dünyasına altın tedarik eden önemli aracılardan biriydi. Kurganlarından çıkan inanılmaz miktardaki altın obje, onların bu değerli metale ne kadar kolay ulaştıklarının bir kanıtıdır.
Peki, bu zenginlikler karşılığında İskitler Yunanlılardan ne alıyordu? Onların talepleri, kendi göçebe yaşam tarzlarında üretemedikleri, ancak aristokratik statülerini ve güçlerini pekiştirmek için arzuladıkları lüks tüketim malları üzerine yoğunlaşıyordu. Bu malların başında, Yunan medeniyetinin sembolü olan şarap geliyordu. Kendi geleneksel içecekleri kımız olan İskitler, Yunan şarabına, özellikle de kaliteli amforalar içinde sunulanına büyük bir ilgi duyuyorlardı. Bir İskit soylusunun cenaze şöleninde veya zafer kutlamasında Yunan şarabı içmesi, onun zenginliğinin ve medeni dünyayla olan bağlantısının bir göstergesiydi. Arkeologların İskit kurganlarında bulduğu sayısız Yunan şarap amforası, bu ticaretin ne kadar yaygın olduğunun en somut kanıtıdır. Şarabın yanı sıra, zeytinyağı, Attika’dan gelen ve üzerinde mitolojik sahnelerin resmedildiği zarif seramik kaplar, gümüş ve bronzdan yapılmış lüks sofra takımları ve kaliteli dokumalar da İskit elitlerinin en çok talep ettiği ürünler arasındaydı. Bu mallar, sadece birer kullanım eşyası değil, aynı zamanda bozkır hiyerarşisi içinde birer prestij ve güç simgesiydi. Bir İskit beyi, Yunan yapımı gümüş bir kaseden şarap içerek, rakipleri üzerindeki üstünlüğünü sergiliyordu.
Ancak bu komşuluk, her zaman barışçıl bir pazar yeri atmosferinde geçmedi. Ticaret ve savaş, sınır bölgelerinin birbirinden ayrılmaz ikiz kardeşleridir. Güç dengesi, çoğu zaman at sırtındaki İskitlerin lehindeydi. Karadeniz kıyısındaki küçük ve izole Yunan şehirleri, kendilerini çevreleyen devasa bozkır gücünün insafına kalmışlardı. İlişkinin doğası, genellikle bir tür “haraç ekonomisi”ne dayanıyordu. Yunan kolonileri, barış içinde yaşamak ve ticaret yapabilmek için, İskit krallarına düzenli olarak “hediyeler” adı altında vergi veya haraç ödemek zorundaydılar. Bu ödeme yapılmadığında veya bir anlaşmazlık çıktığında, İskit atlıları bir anda şehrin surlarının dibinde belirerek yağma ve yıkım tehdidi oluşturuyorlardı. Bu nedenle, Olbia ve Panticapaeum gibi şehirlerin etrafında zamanla inşa edilen güçlü surlar, bu sürekli tehdidin taştan birer anıtıdır. MÖ 4. yüzyılda yaşayan güçlü İskit kralı Ateas’ın Bizantion (İstanbul) ve diğer Yunan şehirleri üzerindeki askeri ve siyasi baskısı, bu gerilimli ilişkinin en bilinen örneklerinden biridir. Bu durum, Yunanlıları sadece savunma pozisyonunda bırakmadı; aynı zamanda onları, hayatta kalabilmek için bozkırın savaş sanatını öğrenmeye de zorladı. Birçok Yunan kolonistinin, İskitler gibi usta okçular ve atlılar haline geldiği, hatta paralı asker olarak İskit ordularında savaştığı bilinmektedir. Herodot’un bahsettiği “Yunan-İskitleri” veya “Kallippidai” gibi melez topluluklar, bu askeri ve kültürel kaynaşmanın canlı örnekleriydi.
Bu sürekli ve yoğun etkileşimin en kalıcı ve en göz alıcı sonucu ise sanatta ortaya çıktı. İskit ve Yunan sanatları, temel felsefeleri ve estetik yaklaşımları açısından birbirine taban tabana zıttı. Üçüncü bölümde detaylıca ele aldığımız gibi, İskitlerin “hayvan üslubu”, dinamik, soyut, sembolik ve hayvan mücadelelerine odaklanan bir sanattı. Yunan sanatı ise, özellikle Klasik Dönem’de, insanı merkeze alan, gerçekçi (realist), anlatımcı (narrative) ve idealize edilmiş bir denge ve uyum arayışındaydı. Bu iki farklı sanatsal evrenin Karadeniz kıyılarındaki karşılaşması, basit bir taklitten veya tek yönlü bir etkiden çok, muhteşem bir sentez, yeni ve hibrit bir “Greko-İskit” sanatının doğuşuyla sonuçlandı.
Bu sanatsal füzyonun motoru, İskit aristokrasisinin talepleriydi. Zengin İskit kralları ve kabile şefleri, Yunanlıların teknik ustalığına ve gerçekçi tasvir yeteneğine hayran kalmışlardı. Ancak onlar, kendi vazolarının veya takılarının üzerinde Yunan mitolojisinden sahneler (Herakles’in maceraları veya Truva Savaşı gibi) görmek istemiyorlardı. Onlar, Yunan ustalığının, kendi dünyalarını, kendi inançlarını, kendi yaşam tarzlarını ve kendi kahramanlık anlatılarını tasvir etmek için kullanılmasını istiyorlardı. Bu talebi karşılamak için, Panticapaeum gibi şehirlerde yaşayan veya Ege’den getirtilen Yunan zanaatkarlar, “barbar” müşterileri için özel siparişler üretmeye başladılar. Bu atölyelerde, Yunan sanatının formu ile İskit sanatının içeriği birleşerek, eşi benzeri görülmemiş eserler ortaya çıktı.
Bu sentezin en görkemli örneklerinden biri, şüphesiz Ukrayna’daki Solokha kurganından çıkarılan masif altın taraçadır (pektoral). MÖ 4. yüzyıla tarihlenen bu şaheser, teknik olarak tamamen Yunan işçiliğidir; figürlerin anatomisi, detayların inceliği ve kompozisyonun dengesi, en usta Yunan kuyumcularının elinden çıktığını gösterir. Ancak tasvir edilen sahneler, tamamen İskit dünyasına aittir. Üst frizde, barışçıl bir pastoral hayat anlatılır: İskitler koyunlarını sağmakta, atlarını ehlileştirmekte, gündelik hayatlarını sürdürmektedirler. Bu, Yunan sanatında eşine az rastlanır bir “etnografik” gerçekçiliktir. Alt ve daha büyük olan ana frizde ise bozkırın vahşi ve mitolojik yüzü tasvir edilir: İki yanda kanatlı grifonlar atlara saldırırken, merkezde aslanlar ve panterler bir geyiği ve bir yaban domuzunu parçalamaktadır. Bu, hayvan üslubunun klasik bir temasıdır, ancak burada İskit sanatının soyut ve stilize formları yerine, Yunan sanatının kasları gerilmiş, acısı yüzünden okunan inanılmaz bir gerçekçiliğiyle işlenmiştir. Solokha taraçası, Yunan tekniğiyle anlatılmış bir İskit destanıdır; iki kültürün ruhunun altının üzerinde buluştuğu noktadır.
Bir diğer başyapıt ise Kırım’daki Kul-Oba kurganından çıkan elektrum (altın-gümüş alaşımı) vazodur. Bu vazo, adeta bir belgesel niteliğindedir ve üzerinde İskit yaşamından dört farklı sahne tasvir edilir. Bir sahnede, muhtemelen bir kabile şefi, karşısında diz çökmüş bir savaşçıdan rapor almaktadır. Bir diğerinde, iki İskitli yoldaş, birinin bacağındaki yarayı sarmaktadır. Üçüncü sahnede bir savaşçı, kompozit yayının kirişini germekte, dördüncüde ise bir başkası bir dişini tedavi ettirmektedir. Bu sahneler, Yunan sanatının insan duygularını ve gündelik anları yakalama yeteneğinin, İskit dünyasının daha önce hiç görülmemiş samimi anlarına uygulanmasının mükemmel bir örneğidir. Bu eseri yapan Yunanlı sanatçı, muhtemelen İskitlerin arasında yaşamış, onların adetlerini gözlemlemiş ve bu gözlemlerini metalin üzerine dökmüştür. Bu eserler, bize Herodot’un yazdıklarından bile daha canlı bir şekilde, İskitlerin nasıl göründüğünü, ne giydiğini ve nasıl yaşadığını anlatır.
Bu kültürel alışveriş, sadece sanatta değil, toplumun kendisinde de derin izler bıraktı. Zamanla, Yunan kolonilerinde yaşayan Yunanlılar ile bozkırda yaşayan İskitler arasında sınırlar bulanıklaşmaya başladı. İskit soyluları, çocuklarını eğitim için Yunan şehirlerine gönderiyor, Yunanca öğreniyor ve Yunan felsefesiyle tanışıyorlardı. Hatta ünlü filozof Anacharsis gibi, bilgeliğiyle tüm Yunanistan’da ün salan yarı İskit yarı Yunan figürler bile ortaya çıktı. Öte yandan, kolonilerde nesillerdir yaşayan Yunanlılar da “barbarlaşıyorlardı”. Hayatta kalmak ve başarılı olmak için İskitler gibi ata binmeyi ve ok atmayı öğrendiler. Soğuk bozkır iklimine daha uygun olan İskit pantolonlarını ve sivri uçlu başlıklarını giymeye başladılar. İki halk arasında evlilikler yaygınlaştı ve ortaya, her iki kültürün de özelliklerini taşıyan yeni bir melez nüfus çıktı. Bu sürecin en somut siyasi sonucu, Kerç Boğazı çevresinde kurulan Bosporos Krallığı oldu. Başkenti Panticapaeum olan bu krallık, Yunan şehirlerini ve çevrelerindeki İskit, Sind, Maeot gibi yerli kabileleri tek bir siyasi çatı altında birleştiren, özgün bir Helenistik krallıktı. Kralları Yunan unvanları taşısa ve Yunan tanrılarına tapsa da, güçlerinin kaynağı İskit aristokrasisiyle kurdukları iyi ilişkiler ve kontrol ettikleri devasa tahıl ticaretiydi. Bosporos Krallığı, Greko-İskit sentezinin ete kemiğe bürünmüş hali, bu iki zıt dünyanın bir arada var olabileceğinin ve birlikte yeni bir medeniyet yaratabileceğinin en kalıcı kanıtıydı.
Sonuç olarak, İskitlerin Yunan dünyasıyla olan komşuluğu, tarihin basit ikiliklerle (medeniyet-barbarlık, dost-düşman) anlaşılamayacak kadar karmaşık olduğunu gösteren mükemmel bir örnektir. Bu ilişki, bir yanda acımasız savaşlar, haraçlar ve köle ticareti gibi karanlık unsurları barındırırken, diğer yanda her iki tarafı da zenginleştiren bir ekonomik ortaklık, kültürel merak ve nihayetinde eşsiz bir sanatsal sentez yaratmıştır. Yunanlılar, İskitler sayesinde hayati kaynaklara ulaşmış ve “öteki”ni daha yakından tanıma fırsatı bulmuşlardır. İskitler ise Yunanlılar sayesinde lüks mallara, yeni teknolojilere ve dünya ile bütünleşme imkanına kavuşmuşlardır. Onlar, birbirlerinin aynası oldular; her biri, diğerinin gözünden kendi kimliğini yeniden tanımladı. Ve bu uzun, gerilimli ama verimli komşuluğun sonunda geriye, kurganların sessizliğinde yatan, Yunan gerçekçiliğiyle İskit ruhunun birleştiği, altının ölümsüz parıltısıyla mühürlenmiş, tarihin en güzel hibrit sanat eserleri miras kaldı.
Bölüm 11: İskit Sanatı: Altın ve Hayvan Üslubu
Yazının sessiz, medeniyetin taş duvarlarının olmadığı bir dünyada, bir halk kendini ve evrenini nasıl anlatır? Yasalarını, mitlerini, korkularını ve umutlarını gelecek nesillere ve yabancı gözlere nasıl miras bırakır? İskitler, bu sorulara cevaplarını mürekkeple parşömene değil, çekiçle altının üzerine, bozkırın ruhunu metalin ölümsüz hafızasına kazıyarak verdiler. Onların sanatı, özellikle de kurgan olarak bilinen ve bozkırın ortasında birer yapay tepe gibi yükselen anıt mezarların karanlık ve donmuş sessizliğinden çıkarılan muhteşem eserler, sadece bir estetik zevkin veya zenginliğin göstergesi değildir. İskit sanatı, onların kayıp dillerinin yerine geçen görsel bir lügat, inanç sistemlerinin bir manifestosu ve sosyal hiyerarşilerinin parıltılı bir haritasıdır. Bu sanatın kalbinde iki temel unsur yatar: Malzeme olarak altının neredeyse mutlak hakimiyeti ve üslup olarak da “hayvan üslubu” olarak adlandırılan, dinamik, stilize ve sembolik bir görsel dil. Bu dilin alfabesini geyikler, panterler, kartallar ve grifonlar gibi hayvan figürleri oluşturur; gramerini ise bu hayvanların ebedi mücadelesi, dönüşümü ve iç içe geçişi belirler. İskit sanatını anlamak, sadece güzel objelere bakmak değil, at sırtında yaşayan bir halkın kozmosu nasıl algıladığını, doğayla nasıl hemhal olduğunu ve ölümü nasıl bir yolculuk olarak gördüğünü anlamak için donmuş bir mezarın derinliklerine, altının göz kamaştıran ışığına doğru bir yolculuğa çıkmaktır.
Bu sanatın ham maddesi olan altının kendisi, bir başlangıç noktası ve bir anlam katmanıdır. Neden altın? Bu sorunun cevabı, basit bir zenginlik arzusunun çok ötesindedir. Göçebe bir toplum için servet, taşınabilir olmak zorundadır. Sarayları, tapınakları veya hazine daireleri olmayan bir halk için zenginlik, kişinin kendi üzerinde, atının koşumlarında ve silahlarında taşıdığı şeydir. Altın, bu “taşınabilir servet” ihtiyacını mükemmel bir şekilde karşılar. Ancak altının cazibesi sadece ekonomik değildir; o, derin bir sembolizmle yüklüdür. Altın, paslanmaz, çürümez, kararmaz; zamanın ve doğanın yıpratıcı gücüne karşı direnen, neredeyse ebedi bir metaldir. Bu özelliğiyle, ölümün ve fani dünyanın geçiciliğine karşı bir meydan okumadır. Aynı zamanda, rengiyle güneşi, yani bozkır panteonunun en önemli ilahlarından birini, göksel ışığı ve hayat veren enerjiyi temsil eder. Bir İskit kralının veya soylusunun bedeninin ve eşyalarının altınla kaplanması, onu sadece bu dünyada değil, öteki dünyada da ilahi bir statüye yükseltme, ona güneşin ölümsüzlüğünden bir parça katma arzusunu yansıtır. Ural ve Altay dağlarının zengin maden yataklarından elde edilen bu değerli metal, İskit aristokrasisinin gücünün, kutsallığının ve ölüme meydan okuyan iradesinin en somut ve en parlak ifadesiydi. Bu nedenle, bir kurganı açtığınızda karşılaştığınız altın seli, sadece bir hazine değil, öteki dünya için hazırlanmış ilahi bir zırhtır.
Bu altın zırhın üzerine işlenmiş olan desenler, yani “hayvan üslubu,” İskit sanatının ruhunu ve özgünlüğünü oluşturur. Bu üslup, MÖ 1. binyıl boyunca Karadeniz’in kuzeyinden Çin sınırına kadar uzanan devasa bir coğrafyada, farklı göçebe halklar tarafından benimsenmiş ortak bir sanatsal dildir, ancak bu dilin en yetkin ve en görkemli şaheserlerini İskitler ve onların doğu akrabaları olan Sakalar yaratmıştır. Hayvan üslubunu tanımlayan en temel özellik, onun gerçekçilik anlayışıdır. Bu, bir Yunan heykelindeki gibi anatomik bir gerçekçilik veya bir Roma portresindeki gibi kişisel bir benzerlik arayışı değildir. İskit sanatçısı, bir hayvanın dış görünüşünü birebir kopyalamakla ilgilenmez; onun ilgilendiği, hayvanın içsel doğasını, ruhunu, enerjisini ve hareketini yakalamaktır. Bu nedenle, figürler genellikle aşırı derecede stilize edilmiştir. Bir geyiğin boynuzları, gerçekte olamayacak kadar abartılı ve kıvrımlı hale getirilir; bir panterin kasları, patlamak üzere olan bir yay gibi gergin çizilir; bir kartalın gagası ve pençeleri, onun yırtıcılığını vurgulamak için keskin geometrik formlara büründürülür. Bu bir “özün gerçekçiliği”dir. Sanatçı, hayvanın görünüşünü değil, onun temsil ettiği gücü (hız, yırtıcılık, göksel hakimiyet) tasvir eder. Bu üslubun bir diğer karakteristik özelliği ise “hareket”tir. İskit sanatı neredeyse hiçbir zaman statik değildir. Hayvanlar, ya dörtnala koşarken (ünlü “uçan dörtnal” pozu), ya bir avın üzerine atlarken, ya da kendi etrafında dairesel bir kompozisyon oluşturacak şekilde kıvrılmış halde tasvir edilir. Bu dinamizm, sadece bozkır hayatının hareketliliğini değil, aynı zamanda evrenin kendisinin sürekli bir akış ve mücadele içinde olduğu inancını da yansıtır.
Bu üslubun belki de en gizemli ve en özgün yönü, “zoomorphic juncture” olarak bilinen, yani bir hayvanın uzvunun başka bir hayvana veya hayvan başına dönüşmesi tekniğidir. Örneğin, ünlü Kostromskaya kurganından çıkan altın geyik apliğinin devasa ve kıvrımlı boynuzlarının her bir dalının ucu, küçük bir kartal başına dönüşür. Benzer şekilde, bir panterin kuyruğunun veya pençelerinin ucunda başka hayvan başları belirebilir. Bu, basit bir süsleme fantezisi değildir; derin bir şamanistik dünya görüşünün yansımasıdır. Bu dünya görüşünde, formlar akışkandır, varlıklar birbirine dönüşebilir ve ruhlar farklı bedenlerde yolculuk edebilir. Bu sanat, doğanın katı sınırlarının eridiği, geyiğin ruhunun kartalın ruhuyla birleştiği, mitolojik ve ruhani bir gerçeklik alemini tasvir eder. Bu, İskit sanatının sadece doğayı taklit etmediğini, aynı zamanda onu aşarak görünmeyen ruhlar alemini görünür kılmaya çalıştığını gösteren en güçlü kanıttır.
Bu sanatın aktörleri, yani tasvir edilen hayvanlar, rastgele seçilmiş bir fauna koleksiyonu değildir. Her birinin derin sembolik anlamları olan, mitolojik bir panteonun üyeleridir. Bu panteonun en soylu ve en sık görülen üyesi, şüphesiz geyik veya dağ keçisidir. Geyik, hızı, zarafeti ve her yıl yeniden çıkan devasa boynuzlarıyla, yeniden doğuşun, hayatın döngüsünün ve ölümsüzlüğün sembolüdür. Kıvrımlı boynuzları, aynı zamanda hayat ağacını ve gökyüzünü, yani göksel alemi temsil eder. Güneşle ilişkilendirilen bu ışık dolu varlık, muhtemelen ölen ruhlara öteki dünyaya yaptıkları yolculukta rehberlik eden bir “psychopomp” (ruh kılavuzu) olarak görülüyordu. Bir İskit savaşçısının kalkanının veya sadakının üzerine altın bir geyik figürü işlemesi, ona sadece geyiğin hızını ve çevikliğini değil, aynı zamanda ölümden sonraki yaşamda yolunu bulma güvencesini de veriyordu.
Geyiğin temsil ettiği göksel ve aydınlık dünyanın karşısında, genellikle panter, kaplan veya kurt gibi yırtıcı kedigiller yer alır. Onlar, yeryüzünün, toprağın ve yeraltının karanlık gücünü, acımasız avcılığı ve saf fiziksel kuvveti simgelerler. Genellikle kıvrılmış, saldırmaya hazır bir pozisyonda tasvir edilen bu yırtıcılar, birer koruyucu ruh, mezarı veya sahibini kötü güçlerden koruyan totemik birer bekçi işlevi görüyor olabilirler. Onların varlığı, bozkır hayatının acımasız gerçekliğini, hayatta kalma mücadelesinin kaçınılmazlığını hatırlatır.
Bu iki kutup arasında, gökyüzünün mutlak hakimi olan kartal veya daha fantastik bir form olan grifon (aslan bedenli, kartal başlı ve kanatlı mitolojik yaratık) yer alır. Kartal, keskin gözleriyle her şeyi gören, güneşe en yakın uçabilen varlık olarak, ilahi gücün, krallığın ve göksel mesajların taşıyıcısıdır. Grifon ise, hem göğün (kartal) hem de yerin (aslan) en güçlü yaratıklarının özelliklerini birleştirerek, kozmik bir gücü ve düzeni temsil eder. Onların, kutsal mekanları ve en önemlisi, altını koruduğuna inanılırdı.
Bu hayvan figürleri, çoğu zaman tek başlarına değil, bir mücadele sahnesi içinde tasvir edilir. Bir grifonun bir geyiğe saldırması, bir panterin bir dağ keçisini parçalaması, İskit sanatının en yaygın ve en güçlü temalarından biridir. Bu sahneler, ilk bakışta sadece doğanın vahşi bir tasviri gibi görünebilir. Ancak bu, çok daha derin, kozmolojik bir dramanın anlatımıdır. Bu mücadele, hayat ile ölümün, ışık ile karanlığın, düzen ile kaosun, göksel olanla yersel olanın ebedi döngüsünü ve mücadelesini simgeler. Ölüm, bir son değil, yeni bir yaşamın başlaması için gerekli olan bir dönüşümdür. Yırtıcının avını parçalaması, trajik bir olaydan çok, evrenin enerjisinin bir formdan diğerine aktarıldığı, kozmik bir dengenin yeniden kurulduğu anıdır. Bu sahnelerin bir İskit kralının tabutunun üzerine veya silahlarına işlenmesi, onun da bu büyük kozmik döngünün bir parçası olduğunu, ölümünün bir son olmadığını, aksine ruhunun daha yüksek bir varoluş alemine doğru bir mücadeleye girdiğini ima eder.
Peki, bu özgün ve güçlü sanat üslubunun kökenleri nerededir? Bu, sanat tarihinin en çok tartışılan konularından biridir. Bir görüşe göre, hayvan üslubunun temelleri, İskitlerin MÖ 7. yüzyılda Ön Asya’ya yaptıkları akınlar sırasında, Asur, Urartu ve İran gibi kadim medeniyetlerin sanatıyla tanışmalarıyla atılmıştır. Gerçekten de, grifon gibi bazı mitolojik yaratıklar veya aslan figürleri, açıkça Ön Asya kökenlidir. İskitler, bu yeni motifleri ve bazı teknikleri (granülasyon, filigran gibi ince işçilikler) bu medeniyetlerden öğrenmişlerdir. Ancak bu, basit bir taklit veya kopyalama değildir. İskit sanatının ruhu, yani aşırı stilizasyon, dinamizm ve hayvan mücadelesi teması, Ön Asya sanatının statik, törensel ve insan merkezli yapısından tamamen farklıdır. İskitler, gördükleri motifleri almış, ancak onları kendi bozkır dünya görüşünün süzgecinden geçirerek tamamen özgün bir şeye dönüştürmüşlerdir. Bu, bir “yaratıcı özümseme”dir.
Daha güçlü olan ikinci görüşe göre ise, hayvan üslubunun asıl kökleri, Ön Asya’dan çok daha derinlerde, Sibirya ve Orta Asya’nın Tunç Çağı ve Erken Demir Çağı kültürlerinde yatmaktadır. Arkeolojik bulgular, Karasuk ve Tagar gibi MÖ 2. binyıla tarihlenen Sibirya kültürlerinde, hayvan üslubunun daha erken ve daha basit formlarının zaten var olduğunu göstermektedir. Bu, üslubun dışarıdan ithal edilmediğini, aksine binlerce yıl boyunca bozkırın kendi iç dinamikleriyle evrimleştiğini kanıtlar. Ön Asya ile temas, bu zaten var olan yerli geleneği sadece yeni motiflerle zenginleştirmiş ve belki de teknik olarak daha sofistike hale getirmiştir. Dolayısıyla, İskit sanatı, kökleri Sibirya’nın derinliklerinde olan, ancak Ön Asya ve daha sonra onuncu bölümde gördüğümüz gibi Yunan medeniyetleriyle olan etkileşimlerle beslenerek olgunlaşan otokton (yerli) bir bozkır sanatıdır.
Sonuç olarak, İskit sanatı, estetik değerinin çok ötesinde, bir halkın sessiz ama eloquan vasiyetidir. O, yazısız bir kültürün kutsal kitabı, mitolojisi ve kimlik beyanıdır. Altının ölümsüzlüğü, onlara zamanın yıkıcılığına karşı bir güvence sunarken, hayvan üslubunun dinamik ve sembolik dili, onların evrenle kurdukları karmaşık ve ruhani ilişkiyi anlatır. Bu sanatta, her bir kıvrım, her bir pençe, her bir boynuz, kozmik bir dramanın parçasıdır. Geyik, ruhun göksel yolculuğunu; panter, yeryüzünün amansız gücünü; ve aralarındaki mücadele, hayatın kendisinin ebedi döngüsünü temsil eder. Kurganların karanlığından gün ışığına çıkarılan bu altın eserler, bize sadece İskitlerin neye benzediğini değil, daha da önemlisi, dünyaya nasıl baktıklarını gösterir. Onlar, doğanın bir parçası olduklarını, hayvanların ruhlarıyla iç içe yaşadıklarını ve ölümün, bu büyük kozmik dansın sadece bir sonraki adımı olduğuna inandıklarını fısıldarlar. İskitler, tarihin sisleri arasında kaybolup gitmiş olabilirler, ancak sanatları, altının parıltısında donmuş bir çığlık gibi, bozkırın ölümsüz ruhunu çağlar ötesine taşımaya devam etmektedir.
Bölüm 12: Toplum Yapısı: Savaşçılar, Rahipler ve Sıradan Halk
Bir halkın ruhunu ve karakterini anlamanın yolu, sadece savaşlarını kazanma veya sanat eserlerini yaratma biçiminden değil, aynı zamanda toplumlarını nasıl organize ettiklerinden, bireyler arasındaki ilişkileri nasıl düzenlediklerinden ve evrendeki yerlerine dair hiyerarşiyi nasıl kurguladıklarından geçer. İskit toplumu, dışarıdan bakıldığında, at sırtında yaşayan, sürekli hareket halindeki, yekpare ve disiplinli bir savaşçı güruhu gibi görünebilir. Bu imaj, özellikle onlarla savaş alanında karşılaşan yerleşik komşularının zihnine kazınmış olan, korku ve hayranlıkla yoğrulmuş bir klişedir. Ancak bu yüzeyin altına, arkeolojinin sabırlı kazısı ve Herodot gibi antik yazarların meraklı gözlemleriyle indiğimizde, karşımıza çok daha karmaşık, katmanlı ve incelikli bir sosyal yapı çıkar. Bu, yazılı kanunlara değil, ataların geleneklerine, karizmatik liderliğe ve bozkırın demir yasalarına dayanan, son derece işlevsel bir organizasyondur. İskit toplumu, bir piramit gibi düşünülebilir: Zirvesinde, gücünü kılıcından ve ilahi soyundan alan soylu savaşçı aristokrasi; bu zirveyi manevi dünyayla birleştiren, tanrıların iradesini yorumlayan ve ritüelleri yöneten gizemli rahipler ve şamanlar; ve tüm bu yapıyı sırtında taşıyan, sürüleriyle bozkırda sessizce var olan geniş halk kitleleri. Ve bu piramidin içinde, çoğu zaman göz ardı edilen ancak hem toplumsal dokuyu ören hem de Yunanlıların hayal gücünü ateşleyerek “Amazon” efsanelerine ilham veren kadınların şaşırtıcı ve çok yönlü rolü, bu yapının en özgün harcını oluşturur.
Bu sosyal piramidin en tepesinde, tartışmasız bir şekilde, savaşçı aristokrasi yer alıyordu. Bu sınıf, İskit konfederasyonunun beyni, kalbi ve kılıcıydı. Onlar, siyasi gücü ellerinde tutan, askeri stratejileri belirleyen, en verimli otlaklara sahip olan ve Yunan kolonileriyle yapılan karlı ticaretten aslan payını alan yönetici elitti. Bu sınıfın en tepesinde, Herodot’un basileus olarak adlandırdığı, kabileler birliğinin başı olan kral bulunurdu. Ancak İskit kralı, bir Pers şahı veya Mısır firavunu gibi mutlak ve tanrısal bir monark değildi. Onun otoritesi, bürokratik bir aygıttan veya yazılı bir veraset yasasından çok, kişisel karizmasına, savaş alanındaki cesaretine ve en önemlisi, ilahi bir soydan geldiği kabul edilen klanına dayanıyordu. O, eşitler arasında birinciydi (primus inter pares); diğer güçlü kabile şeflerini ve soyluları, askeri başarıları ve cömertliğiyle kendine bağlı tutmak zorundaydı. Kralın en temel görevi, bir başkomutan olarak orduyu zafere taşımak ve halkının refahını sağlamaktı. Eğer bu görevlerde başarısız olursa, otoritesi kolayca sarsılabilir ve rakipleri tarafından devrilebilirdi. Bu, sürekli bir liyakat ve performans testine dayalı, dinamik bir liderlik anlayışıydı.
Bu yönetici sınıfın hayatı ve ölümü, güçlerinin ve dünya görüşlerinin en somut ifadesi olan kurganlarda adeta bir tiyatro sahnesi gibi sergilenir. Önceki bölümlerde de değindiğimiz gibi, bir kralın veya büyük bir soylunun ölümü, sadece bir bireyin kaybı değil, kozmik bir olaydı. Onun için hazırlanan mezar, öteki dünyadaki sarayı olarak tasarlanır ve bu saray, onun dünyevi statüsünü yansıtacak, hatta onu aşacak şekilde donatılırdı. Kurganların içinden çıkanlar, İskit sosyal hiyerarşisinin dondurulmuş bir anlık fotoğrafı gibidir. Merkezdeki ahşap mezar odasında, en değerli giysileri ve silahlarıyla yatan hükümdarın bedeni bulunur. Bedeninin üzeri, onun statüsünü ve ilahi bağlantısını simgeleyen yüzlerce, hatta binlerce küçük altın aplikeyle kaplıdır. Yanında, öbür dünyada da kullanacağı en değerli silahları durur: Altın kaplamalı bir akinakes (kısa kılıç), yine altından yapılmış bir gorytos (yay ve okların birlikte konulduğu sadak) ve demir pullardan yapılmış bir zırh. Ancak bu kişisel eşyalar, sadece başlangıçtır. Asıl çarpıcı olan, krala öteki dünyadaki yolculuğunda ve yaşamında eşlik etmesi için kurban edilen canlılardır. Mezar odasının etrafında veya üzerindeki katmanlarda, onun en sevdiği atlarının iskeletleri bulunur. Bu atlar, sıradan hayvanlar değildir; onlar da sahipleri gibi, altın ve gümüşle süslenmiş en değerli koşum takımlarıyla gömülmüşlerdir. Bazı kraliyet kurganlarında kurban edilen atların sayısı yüzleri bulabilir. Bu, atın sadece bir binek hayvanı değil, aynı zamanda sahibinin ruhunun bir parçası, öteki dünyadaki yoldaşı ve statüsünün ayrılmaz bir simgesi olduğunun en güçlü kanıtıdır.
Daha da trajik olanı ise insan kurbanlarıdır. Kralın ardından, ona hizmet etmeleri için cariyelerinden biri, şarap sakisi, aşçısı, seyisi ve kişisel korumaları da öldürülerek onunla birlikte gömülürdü. Herodot, bu korkunç ritüeli detaylarıyla anlatır. Özellikle kralın ölümünün birinci yıldönümünde düzenlenen tören tüyler ürperticidir: En seçkin elli hizmetkarı ve elli at öldürülür. Atların içine kazıklar sokularak ayakta durmaları sağlanır ve ölü hizmetkarların bedenleri, sanki at sürüyormuş gibi bu atların üzerine oturtulur. Bu korkunç atlı heykeller, kralın mezarının etrafına bir onur kıtası, öbür dünyadaki süvari birliği olarak dizilirlerdi. Bu ritüel, kralın gücünün sadece kendi hayatıyla sınırlı olmadığını, tebaasının canı ve malı üzerinde mutlak bir tasarruf hakkına sahip olduğunu gösterir. Aynı zamanda, İskitlerin ahiret inancının ne kadar somut ve dünyevi olduğunu da ortaya koyar. Onlar için öteki dünya, bu dünyanın bir devamıydı ve bir kral, orada da aynı hizmetkarlara, aynı atlara ve aynı güce sahip olmalıydı. Bu devasa mezarlar ve kanlı ritüeller, aynı zamanda geride kalanlar için de güçlü bir mesaj taşırdı: Ölen kralın soyu, bu denli büyük bir gücü seferber edebilecek kadar kudretliydi ve onun yerine geçen yeni krala da aynı sadakatle itaat edilmeliydi.
Savaşçı aristokrasinin altında, toplumun manevi ve entelektüel direğini oluşturan, sayıca az ama etki olarak son derece güçlü bir sınıf daha vardı: rahipler, kahinler ve şaman benzeri figürler. Yazılı bir din kitabına veya organize bir ruhban sınıfına sahip olmayan İskitlerin inanç dünyası, doğa kültleri, ata ruhları ve şamanistik pratiklerin bir karışımından oluşuyordu. Bu karmaşık inanç sisteminde, görünen dünya ile görünmeyen ruhlar alemi arasında köprü kuran, tanrıların iradesini yorumlayan ve geleceği öngören uzmanlara hayati bir ihtiyaç vardı. Herodot, bu uzmanların birkaç farklı türünden bahseder. En bilinenleri, söğüt veya ıhlamur dallarından oluşan demetleri kullanarak kehanette bulunan kahinlerdir. Onlar, özellikle kral hastalandığında devreye girerlerdi. İskit inancına göre, kralın hastalığının nedeni, genellikle tebaasından birinin kralın ocağı adına yalan yere yemin etmesidir. Kahinler, fal bakarak bu suçluyu tespit etmeye çalışırlardı. Eğer bir kişi suçlu bulunursa, derhal idam edilirdi. Ancak eğer kahinlerin yanıldığı ortaya çıkarsa, yani kral iyileşmezse, bu kez sahte kehanette bulunan kahinlerin kendileri, kuru dallarla dolu bir arabanın üzerine bağlanır ve ateşe verilerek korkunç bir şekilde cezalandırılırdı. Bu sistem, ruhani gücün ne kadar büyük bir sorumluluk getirdiğini ve yanlış bir yorumun bedelinin ölüm olduğunu gösteren acımasız bir kontrol mekanizmasıydı.
Bu kahinler arasında en ilginç ve en gizemli olan grup ise, Herodot’un Enarees veya Anarieis olarak adlandırdığı, kadınsı tavırlara ve giysilere sahip olan hadım kahinlerdir. Herodot’a göre, bu “kadın hastalığı”, onların atalarının Askalon’daki Aphrodite Ourania (Göksel Aşk Tanrıçası) tapınağını yağmalamaları üzerine tanrıça tarafından kendilerine ve soylarına verilen bir cezaydı. Bu mitolojik açıklamanın ötesinde, Enarees’in varlığı, birçok şamanistik kültürde görülen “üçüncü cinsiyet” veya “iki ruhlu” bireylerin varlığına işaret eder. Bu kişiler, ne tam olarak erkek ne de tam olarak kadın olarak görülür, bu ara statüleri sayesinde ruhlar alemiyle daha kolay iletişim kurabildiklerine inanılırdı. Onların kehanet yöntemleri de diğerlerinden farklıydı; ıhlamur ağacının kabuğunu kullanarak fal bakarlardı. Toplum içinde hem korkulan hem de saygı duyulan bu figürler, cinsiyetin ve toplumsal rollerin katı sınırlarını aşan, İskit maneviyatının en derin ve en anlaşılması zor yönlerinden birini temsil ederler. Sibirya’daki Pazırık kurganlarında bulunan bazı mezarlarda, zengin kadın giysileri ve takılarıyla gömülmüş erkek iskeletlerinin bulunması, Herodot’un bu anlatısını arkeolojik olarak da destekler niteliktedir. Bu şamanistik pratiklerin bir diğer kanıtı ise yine Pazırık’ta bulunan küçük, çadır benzeri bir yapının içinde ele geçen, üzerinde yanmış kenevir tohumları olan bir mangal ve üçayaklardır. Herodot, İskitlerin ölülerini defnettikten sonra bu çadırlara girerek mangaldaki kenevir tohumlarının dumanıyla kendilerinden geçtiklerini ve sevinç çığlıkları attıklarını anlatır. Bu, sadece bir keyif alma eylemi değil, aynı zamanda ruhani bir arınma ve ruhlar alemiyle temas kurma ritüeliydi.
Piramidin en geniş tabanını ise, ne mezarları krallar kadar görkemli olan ne de adları kahinler kadar gizemle anılan, ancak tüm sistemin varlığını borçlu olduğu sıradan halk oluşturuyordu. Onlar, konfederasyonun isimsiz kahramanları, çobanları ve askerleriydi. Hayatları, mevsimlerin döngüsüne ve hayvan sürülerinin ihtiyaçlarına göre şekillenirdi. Onların serveti, altınla değil, sahip oldukları at, sığır ve koyun sayısıyla ölçülürdü. Keçeden yapılmış veya arabalar üzerine kurulmuş taşınabilir evlerinde (yurt), klandan ve geniş aileden oluşan küçük gruplar halinde yaşarlardı. Göçebe pastoralizm, sürekli bir hareket ve sıkı bir işbirliği gerektiren zorlu bir yaşam tarzıydı. Erkekler sürüleri otlatmak, avlanmak ve en önemlisi, sürüleri ve aileleri yırtıcı hayvanlara ve düşman kabilelere karşı korumakla yükümlüydü. Onlar, barış zamanında birer çoban, savaş zamanında ise ordunun bel kemiğini oluşturan hafif süvari alaylarıydılar. Onların mezarları, soyluların devasa kurganlarının aksine, genellikle daha mütevazı toprak yığınlarıydı ve içlerinde ölen kişinin günlük hayatta kullandığı birkaç basit silah, seramik kap ve biraz yiyecek bulunurdu. Bu halk, aristokrasiyle kan bağı ve sadakat temelinde, feodal bir yapıya benzer bir ilişki içindeydi. Soylulara askeri hizmet sunar, sürülerin ürünlerinden pay verir, karşılığında ise onların koruması ve liderliği altında yaşarlardı. Bu, her iki tarafın da çıkarına olan, bozkırın sert koşullarında hayatta kalmayı sağlayan simbiyotik bir ilişkiden başka bir şey değildi.
Bu katmanlı ve ataerkil yapının içinde, İskit kadınlarının rolü, ilk bakışta göründüğünden çok daha karmaşık ve güçlüydü. Sıradan bir İskit kadını, göçebe yaşamın zorlukları içinde hayati bir rol oynardı. Sürülerin sağılması, sütten peynir ve kımız yapılması, yünün eğrilip keçenin dokunması, çadırların (yurtların) kurulup sökülmesi ve en önemlisi, çocukların yetiştirilmesi gibi görevler onlara aitti. Onlar, ailenin ve evin direği, maddi kültürün ve nesillerin devamlılığının güvencesiydi. Ancak İskit kadınlarının rolü, bu geleneksel ev içi görevlerle sınırlı değildi. Özellikle soylu kadınlar, toplum içinde hatırı sayılır bir etkiye ve statüye sahipti. Zengin kadınların, erkeklerinkine benzer şekilde, kendi hizmetkarları ve değerli eşyalarıyla birlikte gömüldükleri kurganlar, onların da öteki dünyada önemli bir statüye sahip olacağına inanıldığını gösterir.
Ancak İskit kadınlarını komşularından, özellikle de kadınların kamusal hayattan büyük ölçüde dışlandığı Yunan ve Pers medeniyetlerinden ayıran en çarpıcı özellik, onların savaşçı kimlikleriydi. Göçebe yaşam tarzı, keskin bir cinsiyet ayrımını çoğu zaman lüks haline getirirdi. Kabilenin erkekleri uzun süreli avlara, yağma akınlarına veya büyük savaşlara gittiğinde, geride kalan kampı, sürüleri ve çocukları koruma görevi kadınlara düşerdi. Bu, kadınların da küçük yaşlardan itibaren ata binmeyi, ok ve yay kullanmayı öğrenmelerini zorunlu kılıyordu. Bu durum, zamanla bazı kadınların savaşçılığı bir yaşam biçimi olarak benimsemesine ve erkeklerle birlikte savaşlara katılmasına yol açmış olmalıdır. Yunanlıların, Karadeniz’in kuzeyindeki topraklarda yaşadığına inandıkları efsanevi Amazon savaşçı kadınlarına dair anlatılarının kökeninde, büyük olasılıkla bu gerçek İskit ve özellikle onlarla akraba olan Sarmat savaşçı kadınları yatmaktadır. Yunanlılar için, ata binen, pantolon giyen, ok atan ve erkeklerle eşit koşullarda savaşan bu kadınların varlığı o kadar şok edici ve kendi kültürlerine o kadar yabancıydı ki, bu gerçeği ancak mitolojik bir halk olan Amazonlar efsanesiyle anlamlandırabildiler.
Herodot, bu bağlantıyı kendi eserinde doğrudan kurar. O, Sarmatların kökenini, İskitli genç erkeklerle Amazonların evlenmesine dayandıran bir efsane anlatır. Bu efsaneye göre, Amazon kadınları, evlendikleri İskit erkeklerine, “Biz sizin kadınlarınız gibi arabalarda oturup ev işi yapamayız. Biz yay gerer, ok atar, ata bineriz. Eğer bizi eş olarak istiyorsanız, atalarınızdan payınızı alın ve bizimle birlikte yaşamak için gidin” derler. Bu, efsanevi bir anlatı olsa da, Sarmat kadınlarının toplumdaki özgür ve savaşçı konumunu mükemmel bir şekilde özetler. Arkeoloji, son yıllarda bu efsanelerin ardındaki somut gerçeği şüpheye yer bırakmayacak şekilde ortaya koymuştur. Ukrayna ve güney Rusya’da yapılan kazılarda, içinde silahlarla (ok uçları, hançerler, mızraklar) gömülmüş çok sayıda kadın iskeleti bulunmuştur. Bu iskeletler üzerinde yapılan antropolojik incelemeler, onların kemiklerinde savaşta alınmış yaraları, ata binmekten kaynaklanan deformasyonları ve okçu olmaktan dolayı gelişmiş kas yapılarını ortaya koymuştur. Hatta bazı bölgelerde, incelenen savaşçı mezarlarının %20 ila %40’ının kadınlara ait olduğu tespit edilmiştir. Bu kadınlar, sadece sembolik olarak değil, aktif olarak savaşan, profesyonel savaşçılardı. Bu durum, İskit-Sarmat toplumunun bir “matriarki” (anaerkil) olduğu anlamına gelmez. Siyasi liderlik hala ağırlıklı olarak erkeklerin elindeydi. Ancak bu, onların cinsiyet rollerine dair, komşularına göre çok daha esnek, pragmatik ve eşitlikçi bir yaklaşıma sahip olduklarını gösterir. Bir bireyin değeri, cinsiyetinden çok, kabilenin hayatta kalmasına yaptığı katkıyla ölçülüyordu ve bu katkı, pekala bir savaşçı olarak da yapılabiliyordu.
Sonuç olarak, İskit toplumu, dışarıdan görünen homojen “barbar” maskesinin ardında, her bir parçasının bir diğerini tamamladığı, iyi işleyen ve karmaşık bir sosyal makineydi. Savaşçı aristokrasi, siyasi vizyonu ve askeri korumayı sağlarken; ruhani liderler, evrenle ve atalarla olan bağı canlı tutarak toplumsal ahlakı ve düzeni koruyordu. Geniş halk kitleleri, bu yapının ekonomik temelini oluştururken, kadınlar hem ailenin hem de gerektiğinde kabilenin savunmasının temel direkleri olarak çok yönlü bir rol üstleniyorlardı. Bu, kanunların değil, geleneklerin; binaların değil, kan bağlarının; yazının değil, ritüellerin bir arada tuttuğu bir toplumdu. Ve bu yapı, onlara bin yıl boyunca bozkırların efendisi olma gücünü ve esnekliğini veren en büyük sırlarıydı.
Bölüm 13: İnanç Dünyası: Doğa, Atalar ve Kanlı Ritüeller
Bir halkın kimliğinin en derin ve en şifreli katmanı, onun inanç dünyasıdır. Bu, sadece tapınılan tanrıların bir listesinden veya kutsal metinlerin ezberlenmesinden ibaret değildir; bu, evrenin nasıl işlediğine, insanın bu işleyişteki yerine, hayatın ve ölümün anlamına dair kolektif bir anlayış, bir varoluşsal haritadır. İskitler söz konusu olduğunda, bu haritayı okumak, bizleri modern din anlayışının konforlu ve düzenli arazisinden çıkarıp, vahşi, ilkel ve çoğu zaman korkutucu bir maneviyat coğrafyasına götürür. Onlar, arkalarında bir peygamberin sözlerini veya bir teologun yorumlarını bırakmadılar. Onların kutsal kitabı, üzerine bastıkları toprağın kendisiydi; tapınakları, başlarının üzerindeki sonsuz gök kubbeydi; ve duaları, rüzgarın uğultusuyla, atlarının kişnemesiyle ve en önemlisi, ritüellerinin sessiz ama kanlı diliyle ifade edilirdi. Bu inanç dünyasını anlamak için iki temel rehberimiz var: Bir yanda, Yunan mantığının süzgecinden geçirilmiş, hem paha biçilmez derecede ayrıntılı hem de kaçınılmaz olarak önyargılı olan Herodot’un anlatıları; diğer yanda ise, kurganların donmuş toprağı altından çıkarılan, dilleri olmayan ama hikayeleri olan somut arkeolojik kanıtlar. Bu iki rehberin ışığında, İskitlerin inanç evreninin üç temel ve birbiriyle iç içe geçmiş sütun üzerine kurulu olduğu görülür: Doğanın kendisinden başka bir şey olmayan kudretli tanrılara duyulan huşu; soylarının devamlılığını ve topraklarının meşruiyetini sağlayan ataların ölümsüz ruhlarına gösterilen sarsılmaz sadakat; ve tüm bu soyut inançları somutlaştıran, toplumsal dokuyu bir arada tutan ve çoğu zaman kanla mühürlenen dramatik ritüeller.
İskit panteonu, insan formunda tasavvur edilen, entrikalar çeviren, aşık olan veya kıskanan karmaşık karakterlerden oluşan bir Olimpos değildir. Onların tanrıları, bozkır yaşamının en temel ve en güçlü unsurlarının ilahi birer yansımasıdır. Bu, doğanın kendisinin tanrısallaştırıldığı, animistik ve şamanistik unsurlarla bezeli bir politeizmdir. Herodot, bu tanrıları kendi kültürel dünyasının anlayabileceği bir dile çevirerek, onları Yunan tanrılarıyla özdeşleştirir (interpretatio graeca). Bu, bizim için bir anahtar olsa da, aynı zamanda bir perdedir. Bu perdeyi aralayıp arkasındaki özgün İskit kavramını anlamaya çalışmak, onların kozmosunu kavramanın ilk adımıdır.
Herodot’un listesinin en başında, İskitlerin en çok saygı duyduğu ve adına yemin ettikleri tanrıça olarak Tabiti gelir. Herodot onu, Yunan panteonunun en sakin ve en evcil tanrıçası olan Hestia ile bir tutar. Hestia, ocağın, ailenin ve evin koruyucu tanrıçasıdır. Bu özdeşleştirme, ilk bakışta göçebe ve savaşçı bir halk için şaşırtıcı görünebilir. Ancak göçebe yaşamın kalbine indiğimizde, Tabiti’nin bu merkezi konumu mükemmel bir anlam kazanır. Sabit bir evi veya şehri olmayan bir halk için “ev” kavramı, keçeden yapılmış, sökülüp takılabilen yurdun tam ortasında yanan ocaktır. O ocak, sadece yemek pişirilen veya ısınmak için yakılan bir ateş değildir. O, ailenin merkezi, klanın kalbi, yaşamın devamlılığının, sıcaklığın ve güvenliğin sembolüdür. Dışarıdaki dondurucu bozkır rüzgarına ve vahşi doğaya karşı o ocak, medeniyetin ve insanlığın ta kendisidir. O ateş söndüğünde, aile ve klan da ölür. Bu nedenle, ocağın koruyucusu olan Tabiti’nin en yüce tanrıça olması son derece doğaldır. Onun kutsallığı, sosyal ve siyasi hayata da yansırdı. En kutsal ve en bağlayıcı yeminler, özellikle de Kraliyet İskitleri’nin kraliyet ocağı adına edilirdi. Bu ocağa karşı yalan yere yemin etmek, sadece krala değil, tüm İskit halkının varlığının kutsal merkezine, Tabiti’nin kendisine ihanet etmek anlamına gelirdi ve cezası, on ikinci bölümde de gördüğümüz gibi, ölümdü. Tabiti, İskit toplumunun görünmez ama en güçlü birleştirici harcıydı.
Panteonun hiyerarşisinde Tabiti’nin hemen altında, evrenin yaratıcı çifti olan Papaios ve Api bulunur. Herodot, Papaios’u “Gökyüzü Babası” Zeus ile, Api’yi ise “Toprak Ana” Gaia ile özdeşleştirir. Bu, pek çok Hint-Avrupa mitolojisinde ve genel olarak dünya mitolojilerinde görülen temel bir kozmolojik ikiliktir. Papaios, sonsuz gök kubbenin kendisidir; yağmuruyla toprağı dölleyen, güneşi ve yıldızları yöneten eril ve göksel prensip. Api ise, bu göksel tohumu alan, içinden otları, ağaçları ve tüm canlıları yeşerten dişil, doğurgan ve karasal prensiptir. Onların bu kutsal birleşimi (hieros gamos), evrendeki tüm yaşamın kaynağıdır. İskitlerin kendi köken efsanesinin de bu ilahi çifte dayanması tesadüf değildir. Herodot’un anlattığına göre, İskitlerin ilk atası olan Targitaos, Papaios ve Borysthenes (Dinyeper) nehrinin kızı olan Api’nin oğlu olarak dünyaya gelmiştir. Bu mit, İskit halkının sadece sıradan bir kavim olmadığını, bizzat göğün ve toprağın çocukları olduklarını, yaşadıkları topraklarla aralarında kopmaz, ilahi ve kan bağına dayalı bir ilişki olduğunu beyan eder. Onlar, bu toprakların işgalcisi değil, onun öz evlatlarıdır. Bu inanç, onların topraklarına olan bağlılığını ve Darius’a karşı verdikleri cevapta da görüldüğü gibi, onu sonuna kadar savunma iradelerini pekiştiren en temel ideolojik dayanaktı.
Bu temel üçlüden sonra gelen tanrılar, bozkır yaşamının daha spesifik yönlerini temsil eder. Herodot’un Apollo ile bir tuttuğu Goitosyros, muhtemelen Güneş tanrısıydı. Ağaçsız ve engin bozkırda güneş, gökyüzündeki en baskın, en hayat verici ve en korkutucu güçtür. O, sadece ışık ve sıcaklık kaynağı değil, aynı zamanda zamanın ölçüsü, yönlerin belirleyicisi ve her şeyi gören ilahi bir gözdür. Apollo’nun aynı zamanda okçuluğun tanrısı olması da, İskitler için bu özdeşleştirmeyi daha da anlamlı kılmıştır. Güneşin ışınları gibi hedefini şaşmaz bir şekilde bulan oklar, onların en büyük silahıydı ve bu silahın ilahi bir koruyucusunun olması son derece doğaldı. Aphrodite Urania (Göksel Afrodit) ile özdeşleştirilen Artimpasa ise, sadece aşk ve güzellik tanrıçası değil, aynı zamanda bereketin, sürülerin çoğalmasının ve doğanın doğurgan gücünün koruyucusuydu. Herodot’un Poseidon ile bir tuttuğu ve sadece Kraliyet İskitleri tarafından tapınıldığını söylediği Thagimasadas ise daha gizemlidir. Karasal bir halk olan İskitlerin bir deniz tanrısına tapınması pek olası görünmemektedir. Buradaki özdeşleştirme, muhtemelen Poseidon’un Yunan mitolojisindeki bir diğer önemli rolü olan “atların yaratıcısı” ve “yeri sarsan” unvanıyla ilgilidir. Bu durumda Thagimasadas, atların ve belki de bozkırın sismik gücünün tanrısı olabilir. Sadece yönetici sınıfın ona tapınması, atın ve süvari gücünün, aristokrasinin iktidarının temelini oluşturan özel ve ilahi bir armağan olarak görüldüğünü düşündürür.
Ancak İskit panteonunda bir tanrı vardır ki, ona tapınma biçimi, diğerlerinden tamamen ayrılır ve İskitlerin savaşçı ruhunu en çıplak ve en kanlı haliyle ortaya koyar: Herodot’un Ares ile bir tuttuğu, isimsiz Savaş Tanrısı. Diğer tanrıların aksine, bu tanrı için ne bir heykel ne de bir tasvir yapılırdı. Onun tek ve yegane sembolü, saf ve ölümcül işlevinin kendisiydi: antik bir demir kılıç (akinakes). Herodot, her İskit bölgesinde bu tanrı için devasa bir kutsal alan inşa edildiğini anlatır. Üç tarafı odun ve çalı yığınlarından oluşan, üstü düz, devasa bir sunak kurulurdu. Bu sunağın tam tepesine, ucu gökyüzünü gösterecek şekilde bu antik demir kılıç saplanırdı. Bu, tanrının bizzat kendisiydi. Tapınak, tanrının sembolü değil, tanrının ta kendisiydi. İskitler, güçlerinin, egemenliklerinin ve varlık nedenlerinin kaynağı olan kılıcın kendisine tapıyorlardı. Bu soyut ama son derece güçlü bir inançtı. Ve bu tanrıya sunulan kurbanlar da, onun doğasına uygundu. Her yıl bu sunaklara sığırlar ve atlar kurban edilirdi. Ancak en korkunç olanı, savaşta esir alınan düşmanlara uygulanan ritüeldi. Her yüz esirden biri, bu tanrıya kurban edilmek üzere seçilirdi. Kurbanın başına şarap dökülerek kutsandıktan sonra, bir kabın üzerinde boğazı kesilirdi. Toplanan kan, sunağın tepesindeki kılıcın üzerine dökülürdü. Ardından, kurbanın sağ kolu ve omuzu kesilerek havaya fırlatılır, kolun düştüğü yerde bırakılırdı. Bu ritüel, sadece bir vahşet gösterisi değildir. O, derin bir sembolizmle yüklüdür. Düşmanın kanıyla tanrının kılıcını “beslemek”, onun gücünü yenilemek, gelecekteki zaferler için onun lütfunu kazanmak anlamına geliyordu. Düşmanın kesilen kolu, onun savaşma gücünün sembolik olarak yok edilmesi ve İskit tanrısına armağan edilmesiydi. Bu kamusal ve kanlı ritüel, savaşın İskit toplumundaki merkezi ve kutsal rolünü herkese hatırlatan, genç savaşçıları motive eden ve fethedilen halklara korku salan güçlü bir ideolojik aygıt işlevi görüyordu.
İskitlerin inanç dünyasının ikinci büyük sütunu, ölmüş ataların ruhlarına duyulan derin ve sarsılmaz bağlılıktı. Göçebe bir halk için, üzerinde yaşadıkları topraklarla olan bağları, tapınaklar veya şehirlerle değil, atalarının mezarlarıyla kurulurdu. Daha önceki bölümlerde de değindiğimiz gibi kurganlar, sadece birer defin mekanı değildi; onlar, yaşayanlarla ölülerin, bu dünyayla öteki dünyanın buluştuğu kutsal merkezler, birer “ata dağı” idi. Bir klanın veya kabilenin kimliği, o klanın atalarının gömülü olduğu kurganlarla tanımlanırdı. Bu mezarlar, onların toprak üzerindeki tapu senetleriydi. Darius’a verilen “Gidin atalarımızın mezarlarını bulun” cevabı, bu inancın ne kadar temel olduğunu gösterir. Ataların ruhlarının, geride kalan torunlarını koruduğuna, onlara bilgelik ve güç verdiğine inanılırdı. Bu nedenle, onlara saygı göstermek, mezarlarını korumak ve önemli kararlar almadan önce onların ruhani desteğini aramak, toplumsal hayatın vazgeçilmez bir parçasıydı. Bir kral öldüğünde, onun sadece bedeni değil, ruhunun da öteki dünyada yaşamaya devam ettiğine inanılırdı. Bu nedenle, onun görkemli defin töreni, sadece bir veda değil, aynı zamanda ruhunun gücünü ve statüsünü öteki dünyaya taşıma operasyonuydu. Bu törenler sırasında sergilenen aşırı yas ritüelleri –saçlarını kesme, kulaklarını ve burunlarını yaralama, sol ellerine ok saplama– sadece bir keder ifadesi değil, aynı zamanda yaşayanların ölünün ruhuna olan sadakatini ve bağlılığını kanla mühürleyen birer ritüeldi. Bu, yaşayanlarla ölüler arasında kopmaz bir bağ kuran, nesiller arası bir sözleşmeydi.
Bu inanç sisteminin harcı ise, onu bir arada tutan ve soyut fikirleri somut eylemlere dönüştüren ritüellerdi. İskit toplumu, ritüellerle nefes alıp veren bir toplumdu. Bu ritüellerin en önemlilerinden biri, kanla mühürlenen dostluk ve sadakat yeminleriydi. Herodot, bu ritüeli canlı bir şekilde tasvir eder. Yemin edecek olan iki kişi, büyük bir toprak kap içerisine doldurulmuş şaraba, kendi kanlarından birkaç damla akıtırlardı. Ardından bu kanlı şarabın içine bir kılıç, birkaç ok, bir balta ve bir mızrak batırırlardı. Uzun dualar ettikten sonra, hem yemin edenler hem de onların en yakın yoldaşları bu karışımdan içerlerdi. Bu, basit bir anlaşma değildi. Bu, iki bireyin veya iki kabilenin kanlarının ve ruhlarının birleşmesi, birbirlerine yapay bir akrabalık bağıyla, yani “kan kardeşliği” ile bağlanmasıydı. Artık birbirlerinin kaderinden sorumluydular ve bu yemini bozan kişi, sadece bir hain değil, aynı zamanda tanrıların ve ataların lanetini üzerine çeken bir günahkar olurdu. Yazılı yasaların ve merkezi bir otoritenin zayıf olduğu bir toplumda, bu tür kutsal ve kanlı yeminler, sosyal ve siyasi birliği sağlayan, ittifakları güçlendiren ve ihaneti önleyen en etkili mekanizmaydı.
Sonuç olarak, İskitlerin inanç dünyası, onların bozkırda hayatta kalma ve egemen olma stratejilerinin manevi bir yansımasıdır. Bu, dogmatik kurallara veya soyut felsefelere dayalı bir “inanç” sistemi değil, eyleme, ritüele ve deneyime dayalı bir “yaşam” sistemidir. Onlar için din, hayatın kendisinden ayrı bir kategori değildi; her av, her savaş, her doğum ve her ölüm, kutsal bir anlamla yüklüydü. Gök, Toprak ve Güneş gibi doğanın ezici güçlerine tapınarak, evren içindeki yerlerini anladılar ve ona saygı duydular. Atalarının ruhlarına sadakat göstererek, geçmişle gelecek arasında köprü kurdular ve topraklarına olan bağlarını meşrulaştırdılar. Ve en önemlisi, Ares’e sunulan kandan kraliyet cenazelerinin görkemine, kan kardeşliği yeminlerinden şamanistik trans ayinlerine kadar uzanan kanlı ve dramatik ritüeller aracılığıyla, bireyleri daha büyük bir bütünün, yani kabilenin ve konfederasyonun bir parçası haline getirdiler. Bu ritüeller, onların kolektif kimliğini döven, sosyal hiyerarşiyi pekiştiren ve onları ortak bir amaç uğruna ölüme gitmeye motive eden güçlü birer psikososyal mekanizmaydı. İskitlerin inançları, modern standartlara göre vahşi ve kanlı görünebilir; ancak bu, onların dünyasında mükemmel bir mantığa ve işleve sahip, onları bin yıl boyunca bozkırların efendisi kılan ruhani bir zırhtan başka bir şey değildi.
Bölüm 14: Zayıflama ve Çöküş: Sarmat Tehdidi
Tarih, medeniyetlerin ve imparatorlukların sadece görkemli yükselişlerinin değil, aynı zamanda sancılı çöküşlerinin de hikayesidir. En kudretli ağaçlar bile zamanla içten içe çürür veya daha genç, daha dinamik fidanların gölgesinde kalarak yavaş yavaş solar. Yaklaşık beş yüz yıl boyunca Karadeniz’in kuzeyindeki engin bozkırların tartışmasız efendisi olan, Darius’un devasa ordularını dize getiren ve Yunan dünyasının hem ticaret ortağı hem de korkulu rüyası haline gelen İskitler de bu tarihsel yasadan muaf değildi. MÖ 4. yüzyılda, özellikle Kral Ateas döneminde güçlerinin zirvesine ulaşan İskit krallığı, takip eden yüzyıllarda yavaş ama geri döndürülemez bir zayıflama ve çözülme sürecine girdi. Bu çöküş, tek bir dramatik olaydan veya ani bir yenilgiden ziyade, bir dizi iç ve dış faktörün bir araya gelmesiyle şekillenen, uzun ve sancılı bir süreçti. Ancak bu sürecin katalizörü, tetikleyicisi ve nihayetinde celladı olan en önemli dış faktör, doğu ufkunda beliren yeni ve amansız bir bozkır gücüydü: Sarmatlar. İşin en trajik ve ironik yanı ise, İskitlerin sonunu getiren bu yeni tehdidin, onlara tamamen yabancı bir halk olmamasıydı. Sarmatlar, tıpkı İskitler gibi, aynı İrani dil ailesine mensup, aynı göçebe yaşam tarzını ve savaşçı kültürünü paylaşan, adeta onların aynadaki daha genç, daha hırslı ve askeri olarak daha modern bir yansımaları olan kuzenleriydi. İskitlerin çöküşü, bu nedenle, bir medeniyetin bir “barbar” tarafından yok edilmesi değil, bozkırın ebedi döngüsünün bir parçası olarak, eskiyen bir dalganın yerini alan yeni ve daha güçlü bir dalganın hikayesidir.
Bu büyük güç değişimini anlamak için, öncelikle İskit egemenliğinin sonunu hazırlayan iç zayıflıklara ve değişen koşullara bakmak gerekir. MÖ 4. yüzyılın sonlarına doğru, İskit toplumunda önemli dönüşümler yaşanmaya başlamıştı. Yunan kolonileriyle olan ve onuncu bölümde detaylıca incelediğimiz yoğun ticaret, özellikle tahıl ticareti, İskit aristokrasisini muazzam derecede zenginleştirmişti. Ancak bu zenginlik, aynı zamanda bir istikrarsızlık kaynağı haline geldi. Yunan lüks mallarına, şaraba ve prestij objelerine olan talep arttıkça, yönetici elit giderek daha fazla yerleşik dünyanın konforuna ve yaşam tarzına özenmeye başladı. Kırım ve Dinyeper nehri kıyılarında, yarı yerleşik bir yaşam süren, müstahkem mevkiler inşa eden ve servetlerini toprağa gömmek yerine ticarete yatıran yeni bir İskit soylu sınıfı ortaya çıktı. Bu “sedentarizasyon” (yerleşikleşme) süreci, İskitlerin geleneksel göçebe gücünün ve esnekliğinin temelini oluşturan askeri dinamizmi ve toplumsal eşitliği aşındırmaya başladı. Zenginlik, artık sadece sürülerle değil, kontrol edilen toprak ve ticaretle de ölçülüyordu. Bu durum, soylular arasında iç rekabeti ve taht kavgalarını körükledi. Geleneksel kabile yapısı zayıflarken, kralın otoritesi giderek daha mutlak ve despotik bir hal almaya başladı. Bu, dışarıdan bir güç ve istikrar göstergesi gibi görünse de, aslında İskit toplumunun esnekliğini ve kolektif ruhunu yitirmesine neden olan bir iç çürümeydi. Onlar, yavaş yavaş, yenilmezliklerinin sırrı olan saf göçebe kimliklerini kaybediyorlardı.
Bu iç dönüşüme ek olarak, ekolojik ve iklimsel faktörler de muhtemelen önemli bir rol oynadı. Bazı paleoklimatoloji çalışmaları, MÖ 3. yüzyıldan itibaren Avrasya bozkırlarında iklimin daha kurak ve daha soğuk bir döneme girdiğini göstermektedir. Bu iklim değişikliği, otlakların kalitesini düşürmüş, hayvan sürüleri için yeterli besin bulmayı zorlaştırmış ve dolayısıyla göçebe ekonominin temelini sarsmış olabilir. Kaynakların azalması, otlaklar ve su kaynakları üzerindeki rekabeti artırarak, hem İskit kabileleri arasında hem de komşu halklarla olan ilişkilerde gerilimi tırmandırmış olmalıdır. Ekonomik olarak zayıflayan ve iç çekişmelerle bölünmüş bir İskit krallığı, doğudan gelecek yeni bir tehdide karşı koymak için MÖ 6. veya 5. yüzyıldaki birliğe ve güce artık sahip değildi.
İşte bu zayıflama anında, sahneye Sarmatlar çıktı. “Sarmat” adı da, tıpkı “İskit” gibi, tek bir homojen halkı değil, Don Nehri (Tanais) ile Ural Dağları arasında yaşayan ve aralarında Aorslar, Siraklar, Roxolanlar ve Iazygler gibi güçlü kabilelerin bulunduğu bir İrani göçebe kabileler konfederasyonunu ifade eden bir şemsiye terimdir. Kökenleri, İskitlerle aynı olan Proto-Hint-İran bozkır kültürlerine dayanıyordu ve konuştukları dil, İskitçenin yakın bir akrabası olan bir başka Doğu İrani diliydi. Herodot, onlardan Sauromatae olarak bahseder ve on ikinci bölümde de değindiğimiz gibi, onların kökenini İskitli gençlerle efsanevi Amazonların evliliğine dayandıran bir mit anlatır. Bu mit, Sarmat toplumunda kadınların ne kadar önemli ve özgür bir konuma sahip olduğunun, hatta savaşçılıklarının Yunanlıları ne kadar etkilediğinin bir yansımasıdır. Arkeolojik kanıtlar da bu durumu doğrular; Sarmat mezarlarında silahlarla gömülmüş kadın savaşçıların oranı, İskit mezarlarındakinden bile daha yüksektir. Bu, Sarmat toplumunun, belki de İskitlere göre daha “arkaik” ama aynı zamanda sosyal olarak daha esnek ve dinamik bir yapıya sahip olduğunu düşündürür.
Ancak Sarmatları İskitlerden ayıran ve onlara nihai üstünlüğü getiren en önemli fark, askeri teknolojileri ve savaş taktiklerindeki devrim niteliğindeki yeniliklerdi. İskitlerin askeri gücü, esasen at üzerinde ok kullanan hafif süvarilere dayanıyordu. Bu taktik, düşmanı uzaktan yıpratmak için son derece etkiliydi. Sarmatlar ise bu modeli bir adım öteye taşıdılar. Onlar, bozkır savaş tarihinin ilk gerçek “ağır zırhlı süvarisi”ni, yani katafrakt’ı geliştiren ve yaygınlaştıran halk oldular. Sarmat soylu savaşçısı, sadece kendisi değil, atı da baştan aşağı metal (demir veya bronz) veya kemik pullardan yapılmış bir zırhla kaplıydı. Bu, onları adeta hareket eden birer kaleye dönüştürüyordu. Hafif İskit okları, bu ağır zırhlar karşısında büyük ölçüde etkisiz kalıyordu. Dahası, Sarmat savaşçısının ana silahı yay değil, kontos adı verilen, 3-4 metre uzunluğunda, iki elle tutulan ağır bir mızraktı. Atın tüm momentumunu arkasına alan bu uzun mızrakla yapılan toplu bir hücum, en disiplinli piyade hatlarını bile delip geçebilecek, karşı konulmaz bir şok etkisi yaratıyordu. Bu yeni savaş tarzı, eyer ve üzengi teknolojisindeki gelişmelerle de desteklenmiş olmalıdır. Her ne kadar tam üzengi bu dönemde henüz yaygınlaşmamış olsa da, Sarmatların kullandığı daha sağlam, iskeletli eyerler ve üzenginin ilk formları, onlara mızraklarını bu denli etkili kullanabilmeleri için gereken dengeyi ve vuruş gücünü sağlıyordu. Kısacası, Sarmatlar bozkıra yeni bir savaş doktrini getirmişlerdi: Uzaktan yıpratmaya dayalı İskit modelinin yerine, yakın dövüşe ve ezici şok gücüne dayalı bir ağır süvari modeli. Bu, askeri bir devrimdi ve eskiyen İskit savaş makinesi bu devrime ayak uyduramadı.
Sarmatların batıya doğru ilerleyişi, MÖ 4. yüzyılın sonlarından itibaren kademeli ama durdurulamaz bir süreç oldu. Bu, tek bir büyük istila veya seferden ziyade, kabilelerin yavaş yavaş batıdaki otlaklara sızması, yerel İskit gruplarını yenilgiye uğratması veya kendilerine katılmasına zorlaması şeklinde ilerledi. İlk büyük darbe, İskit dünyasının kalbi olan Don ve Dinyeper nehirleri arasındaki bölgeye vuruldu. Sarmat kabileleri, özellikle de Roxolanlar ve Siraklar, bu bölgeyi ele geçirerek İskitleri anavatanlarının merkezinden kopardılar. Arkeolojik kanıtlar bu süreci net bir şekilde gösterir. MÖ 3. yüzyıldan itibaren, bu bölgedeki geleneksel İskit kurganlarının yerini, kendilerine özgü defin adetleri (genellikle catacomb tipi mezarlar) ve maddi kültürleriyle Sarmat mezarları almaya başlar. İskit yerleşimleri ya terk edilir ya da yakılıp yıkılır. Bu, sadece bir yönetici elitin değişmesi değil, aynı zamanda demografik bir dönüşümdür.
Anavatanlarının merkezini kaybeden İskitler, ikiye bölündüler. Bir grup batıya, Tuna nehri ve Dobruca bölgesine doğru çekildi. Burada, “Küçük İskitya” (Scythia Minor) olarak bilinen, daha küçük ama askeri olarak hala aktif bir krallık kurdular. Bu krallık, bir süre daha varlığını sürdürerek Trak kabileleri ve bölgedeki Yunan şehirleriyle mücadele etmeye devam etti. Ancak artık eski göçebe güçlerini kaybetmişlerdi; onlar daha çok yerleşik bir krallık gibi hareket ediyor, kaleler inşa ediyor ve kendi sikkelerini basıyorlardı. Bu krallık da zamanla Roma İmparatorluğu’nun genişlemesiyle tarih sahnesinden silindi.
İskitlerin daha büyük ve daha önemli bir kısmı ise güneye, Kırım yarımadasına ve Dinyeper nehrinin aşağı yataklarına sığındı. Bu bölge, dağlık ve sarp coğrafyası sayesinde bozkırın açık arazisine göre Sarmat süvarilerine karşı daha kolay savunulabiliyordu. Burada, başkenti Neapolis Scythica (günümüz Simferopol yakınları) olan yeni bir İskit krallığı kuruldu. Ancak bu, artık bir bozkır imparatorluğu değil, büyük ölçüde yerleşikleşmiş, Helenistik kültürden derin bir şekilde etkilenmiş, küçülmüş bir krallıktı. Bu yeni İskit devleti, varlığını sürdürebilmek için sürekli olarak bir ölüm kalım mücadelesi vermek zorundaydı. Bir yanda, Kırım’ın güney kıyılarındaki zengin Yunan şehirlerini (özellikle Chersonesus) ele geçirmeye çalışarak eski güçlerini yeniden canlandırmak istiyorlardı. Diğer yanda ise, kuzeyden sürekli baskı yapan Sarmat kabileleriyle, özellikle de Roxolanlarla savaşmak zorundaydılar. Bir dönem, Pontus’un büyük kralı Mithridates ile ittifak kurarak Roma’ya karşı savaştılar. Ancak bu, sonun sadece ertelenmesiydi. Bu Geç İskit krallığı, MS 3. yüzyılda, bu kez kuzeyden gelen yeni bir dalga olan Gotların istilasıyla tamamen yıkılana kadar, eski şanının bir gölgesi olarak yaklaşık beş yüz yıl daha varlığını sürdürdü. Got istilası, İskitlerin siyasi bir varlık olarak tarihteki sonunu işaret eder.
Bu çöküş süreci, İskitlerin tamamen yok olduğu anlamına gelmez. Halklar, siyasi yapılar yıkıldığında buharlaşıp uçmazlar. İskitlerin büyük bir kısmı, muhtemelen kendilerini yenen Sarmat kabileleri içinde eriyip asimile oldu. Zaten aynı dili konuşan ve benzer bir kültüre sahip olan bu iki halk arasındaki geçiş, nispeten kolay olmalıydı. Zamanla, eski İskit klanları Sarmat konfederasyonlarının bir parçası haline geldi ve kendi özgün kimliklerini yitirdiler. Bir kısmı Kırım’da kalarak yerel halkla (Tavrlar gibi) ve Yunanlılarla karıştı. Bir diğeri ise batıya göç ederek Balkanlardaki Trak ve Kelt kabileleri içinde eridi. İskit adı, bir süre daha coğrafi bir terim olarak (Scythia) veya antik yazarlar tarafından Karadeniz’in kuzeyindeki tüm “barbar” halkları tanımlamak için kullanılan genel bir etiket olarak yaşamaya devam etti. Ancak artık siyasi ve etnik bir gerçekliği ifade etmiyordu.
Sonuç olarak, İskit egemenliğinin Sarmat tehdidiyle sona ermesi, bozkır tarihinin temel dinamiklerinin mükemmel bir özetidir. Bu dinamikler, bir “gençleşme” ve “yenilenme” döngüsüne dayanır. Bir bozkır halkı, gücünün zirvesine ulaştığında, yerleşik dünyayla olan temasları sonucu zenginleşir, ancak aynı zamanda yozlaşır, yerleşikleşir ve askeri dinamizmini kaybeder. Bu sırada, bozkırın daha uzak, daha “saf” ve daha fakir bölgelerinde, yeni askeri teknolojiler ve daha agresif bir savaşçı ruhuyla donanmış yeni kabileler yükselir. Bu yeni güç, zayıflayan eskisinin üzerine yürür ve onun yerini alır. Bu, İskitlerin Kimmerlere yaptığının, Sarmatların İskitlere yapması ve daha sonraki yüzyıllarda Hunların Alanlara (Sarmatların ardılları), Göktürklerin Avarlara ve Moğolların Kıpçaklara yapacağının aynısıdır. Sarmatların zaferi, sadece daha iyi zırhların ve daha uzun mızrakların değil, aynı zamanda bozkırın affetmez evrimsel yasasının bir zaferiydi. İskitler, bu yasanın kurbanı oldular, ancak onların çöküşü bir son değil, bir dönüşümdü. Onların kanı, kültürü ve genetik mirası, onları yenen Sarmatların ve onlardan sonra gelen diğer halkların damarlarında, Karadeniz’in kuzeyindeki toprağın derinliklerinde yaşamaya devam etti. Onlar, bozkır sahnesinden çekildiler, ama arkalarında, kendilerinden sonra gelecek tüm atlı göçebelerin takip edeceği bir yol ve aşmaya çalışacağı efsanevi bir miras bıraktılar.
Bölüm 15: İskitlerin Mirası: Tarihe Bıraktıkları İzler
Tarih nehri, yatağında taşıdığı medeniyetleri zamanın okyanusuna ulaştırdığında, bazıları geride neredeyse hiç iz bırakmadan çözülüp giderken, bazıları ise okyanusun akıntılarını, rengini ve hatta kimyasını sonsuza dek değiştiren derin ve kalıcı bir miras bırakır. İskitler, siyasi bir varlık olarak MS 3. yüzyılda Got istilasıyla tarih sahnesinden tamamen silinmiş olsalar da, ikinci gruba ait olan, izleri kendilerinden binlerce yıl sonra bile takip edilebilen halklardandır. Onların yok oluşu, bir buharlaşma değil, bir dönüşüm, bir erime ve kendilerinden sonra gelen halkların dokusuna sinen genetik, kültürel ve askeri bir aşılamaydı. İskit mirası, sadece müzelerde sergilenen göz kamaştırıcı altın eserlerden veya antik tarihçilerin solgun sayfalarındaki dramatik anlatılardan ibaret değildir. Onların asıl mirası, çok daha derinde, Avrasya bozkırlarının DNA’sında, savaş sanatının evriminde, coğrafi isimlendirmelerin etimolojisinde ve hatta modern ulusların kimlik arayışlarında gizlidir. Onlar, bir halk olarak ölmüş olabilirler, ancak yarattıkları “bozkır imparatorluğu” modeli, atlı savaşçı arketipi ve özgün sanat anlayışı, kendilerinden sonra gelen Sarmatlar, Alanlar, Gotlar, Hunlar ve hatta Türkler gibi pek çok halk tarafından devralınan, yeniden yorumlanan ve yaşatılan ölümsüz bir ruha dönüşmüştür.
İskit mirasının en somut ve en biyolojik katmanı, onların genetik izleridir. On dördüncü bölümde de ele aldığımız gibi, İskitlerin çöküşü, bir soykırımdan ziyade, kendileriyle akraba olan Sarmat kabileleri içinde erimeleriyle sonuçlanan bir asimilasyon süreciydi. Bu, İskit gen havuzunun yok olmadığı, aksine daha geniş bir Sarmat gen havuzu içinde seyreltilerek de olsa varlığını sürdürdüğü anlamına gelir. Sarmatların ardılları olan Alanlar ise, bu birleşik İskit-Sarmat genetik mirasını Kavimler Göçü sırasında Avrupa’nın dört bir yanına, Kuzey Afrika’ya ve Kafkaslara taşıdılar. Son yıllarda gelişen arkeogenetik bilimi, bu tarihsel anlatıyı moleküler düzeyde doğrulamaktadır. İskit kurganlarından elde edilen antik DNA (aDNA) örnekleri, onların genetik profillerinin, onlardan sonra aynı coğrafyada yaşayan Sarmat ve Alanlarla güçlü bir devamlılık gösterdiğini kanıtlamıştır. Daha da önemlisi, bu genetik çizginin günümüzdeki en belirgin taşıyıcısının, Kafkaslarda yaşayan ve Doğu İrani dil grubuna ait bir dil konuşan Oset halkı olduğu ortaya çıkmıştır. Osetler, kendilerini Alanların doğrudan torunları olarak görürler ve hem dilleri hem de genetik yapıları, onların bu antik İrani bozkır halklarıyla olan kopmaz bağını teyit eder. Dolayısıyla, bir İskit’in kanı, bugün bir Oset’in damarlarında akmaya devam etmektedir. Bu, bir halkın dilini ve kimliğini koruyarak binlerce yıl boyunca nasıl hayatta kalabileceğinin en canlı ve en etkileyici örneklerinden biridir. Ancak İskit mirası sadece Osetlerle sınırlı değildir. Bin yıl boyunca bozkırda yaşayan bu kalabalık nüfusun genleri, onlarla karışan Gotlar, Slavlar, Hunlar ve Kıpçak Türkleri gibi sayısız halk aracılığıyla, bugünkü Doğu Avrupa, Ukrayna ve Güney Rusya halklarının genetik yapısına da önemli ölçüde katkıda bulunmuştur. Onlar, modern Avrasya’nın genetik haritasının görünmez ama temel renklerinden birini oluştururlar.
İskitlerin bıraktığı en etkili ve en kalıcı miras ise şüphesiz askeri alandadır. Onlar, atı bir savaş makinesine dönüştüren, atlı okçuluğu sistemli bir askeri doktrin haline getiren ve bu sayede yerleşik imparatorluklara karşı asimetrik savaşın kurallarını yazan ilk büyük güçtü. Darius’un seferinde uyguladıkları “vur-kaç,” “kavrulmuş toprak” ve düşmanı yorarak yıpratma taktikleri, onlardan sonra gelen tüm bozkır halkları için bir el kitabı, bir ilham kaynağı oldu. Roma’nın en büyük düşmanlarından biri olan Partların ünlü “Part atışı” (at üzerinde geriye dönerek ok atma), aslında İskitlerin yüzyıllardır ustalıkla kullandığı bir tekniğin devamı ve mükemmelleştirilmiş halidir. Hunların Avrupa’yı titreten hafif süvari akınları, Göktürklerin ve Moğolların disiplinli süvari orduları, temelinde İskitlerin yarattığı bu askeri devrimin üzerine inşa edilmiştir. Onlar, atlı göçebe savaş sanatının temel gramerini yazdılar; onlardan sonra gelenler ise bu grameri kullanarak yeni ve daha karmaşık cümleler kurdular. Sadece bozkır halkları değil, yerleşik medeniyetler de bu yeni savaş tarzından dersler çıkarmak zorunda kaldılar. Persler, İskit yenilgisinden sonra kendi ordularında Saka okçularına daha fazla yer vermeye başladılar. Romalılar, Partlarla ve Sarmatlarla yaptıkları savaşlar sonucunda, lejyonlarının yetersizliğini görerek kendi süvari birliklerini, özellikle de cataphractarii ve clibanarii olarak bilinen ağır zırhlı süvari alaylarını geliştirdiler. Bu, doğrudan doğruya Sarmatların ve onların öncülü olan İskitlerin yarattığı askeri geleneğin bir taklidi ve adaptasyonuydu. Orta Çağ Avrupa şövalyesinin ortaya çıkışında bile, Kavimler Göçü sırasında Avrupa’ya gelen Alan (İskit-Sarmat ardılı) ağır süvarilerinin etkisinin olduğu, bazı tarihçiler tarafından savunulan güçlü bir tezdir. Kısacası, İskitlerin attığı oklar, hedefini bulduktan binlerce yıl sonra bile, dünya askeri tarihinin seyrini etkilemeye devam etti.
İskitlerin sanatsal mirası ise, onların ruhunun en parlak ve en estetik yansıması olarak günümüze ulaşmıştır. On birinci bölümde detaylıca incelediğimiz “hayvan üslubu,” sadece İskitlere özgü bir sanat olmanın ötesinde, Avrasya bozkırlarının ortak görsel dili haline geldi. Ancak bu dilin en yetkin ustaları onlardı. Onların yarattığı estetik, kendilerinden sonra gelen halkları derinden etkiledi. Sarmat sanatı, İskit hayvan üslubunun doğrudan bir devamıdır; ancak zamanla daha geometrik, daha renkli (polikromi) ve daha soyut bir karaktere bürünmüştür. Kavimler Göçü döneminde Avrupa’ya yayılan Germen kabilelerinin (Gotlar, Vandallar, Franklar) sanatı, bu Sarmat-Alan estetiğinden güçlü bir şekilde etkilenmiştir. “Germen hayvan üslubu” olarak bilinen ve Orta Çağ Avrupa sanatının temelini oluşturan bu tarz, özellikle metal işçiliğinde (kemer tokaları, fibulalar, kılıç kabzaları) görülen iç içe geçmiş, stilize hayvan figürleriyle, kökenini binlerce kilometre doğudaki ve bin yıl önceki İskit atölyelerinden alır. Bu, İskit sanatının sadece coğrafi olarak değil, aynı zamanda kültürel olarak da ne kadar uzun bir yol kat ettiğinin kanıtıdır. Hatta Viking sanatındaki bazı ejderha ve yılan motiflerinin bile, bu kadim bozkır geleneğinin uzak bir yankısı olduğu iddia edilmiştir. Doğuya doğru baktığımızda ise, İskit/Saka sanatının Hun ve erken dönem Türk sanatı üzerindeki etkisi daha da belirgindir. Özellikle Altay Dağları’ndaki Pazırık kurganlarında bulunan eserler, İskit ve Hun-Türk sanatının iç içe geçtiği bir “geçiş dönemi” estetiği sunar. Göktürk ve Uygur sanatında görülen bazı hayvan motifleri ve kompozisyonlar, açıkça bu kadim bozkır mirasından beslenir. İskitler, bozkırın estetik DNA’sını kodlayan halktı ve bu kodlar, farklı diller konuşan pek çok halk tarafından kopyalanarak ve yeniden yorumlanarak yaşatıldı.
Bir halkın mirası, bazen en beklenmedik yerlerde, dilin fosillerinde, yani coğrafi isimlerde saklanır. İskitler, yaşadıkları topraklara kendi dillerinden isimler verdiler ve bu isimlerin bazıları, inanılmaz bir dayanıklılıkla, binlerce yıllık dilsel ve demografik değişimlere rağmen günümüze kadar ulaştı. Bu dilsel mirasın en çarpıcı örneklerinden biri, Avrupa’nın en büyük nehirlerinden biri olan Don’un adıdır. “Don” kelimesi, İskitlerin konuştuğu İrani dilde ve onun günümüzdeki devamı olan Osetçede basitçe “su” veya “nehir” anlamına gelen “dānu” kelimesinden gelir. Aynı kökten türeyen Dinyeper (Dnieper), Dinyester (Dniester) ve muhtemelen Tuna (Danube) gibi diğer büyük nehirlerin isimleri de, antik çağda bu bölgenin İrani dilli halkların yurdu olduğunun silinmez birer kanıtıdır. Bir halk yok olup gitse bile, onların bir nehri adlandırmak için kullandığı en temel kelime, bir hayalet gibi coğrafyanın üzerinde dolaşmaya devam edebilir. Benzer şekilde, Kafkas Dağları’nın adı olan “Kafkas”ın da, İskit dilinde “parıldayan, beyaz” anlamına gelen bir kelimeden türediği ve dağların karlı zirvelerine bir gönderme olduğu düşünülmektedir. Bu kelimeler, İskitlerin artık duyulmayan seslerinin, bugünün haritalarındaki fısıltılarıdır.
İskit mirası, sadece somut ve kanıtlanabilir izlerden ibaret değildir. Onlar, aynı zamanda, daha sonraki halkların ve kültürlerin hayal gücünü ateşleyen, romantik ve çoğu zaman yanlış anlamalarla dolu bir “imge” olarak da yaşadılar. Yunanlılar için onlar, hem korkulan “barbar” hem de Platon’un ve diğer filozofların eserlerinde tasvir edilen, medeniyetin yozlaşmasından uzak, saf ve erdemli “asil vahşi” arketipinin ilham kaynağı oldular. Romalılar, onlardan sonra gelen Sarmatları ve Alanları genellikle “İskit” olarak adlandırmaya devam ederek, bu ismi Karadeniz’in kuzeyindeki tüm atlı göçebeler için genel bir terim haline getirdiler. Orta Çağ boyunca, Avrupalı ve Bizanslı vakanüvisler, kendi dönemlerinde karşılaştıkları Peçenek, Kuman ve hatta Moğol gibi yeni bozkır halklarını anlamlandırmak için yine bu klasik etikete başvurdular ve onları “İskit” olarak tanımladılar. Bu, etnik bir gerçeklikten çok, “kuzeyden gelen atlı, okçu, göçebe” tipolojisi için kullanılan kültürel bir kısa yoldu.
Daha modern zamanlarda ise İskit mirası, farklı ulusların kendi kimliklerini ve kökenlerini inşa etme süreçlerinde bir referans noktası, hatta bir sahiplenme nesnesi haline geldi. Rus ve Ukrayna ulusal kimliğinin inşasında, İskitler, bu toprakların Slavlar öncesi dönemdeki ilk büyük ve “otokton” (yerli) devleti olarak görüldü. Özellikle 19. ve 20. yüzyıl Rus entelektüel ve sanat akımlarında, “İskitçilik” (Skifstvo), Rusya’nın ne tam olarak Avrupalı ne de Asyalı olduğunu, aksine bu ikisinin arasında, bozkırın dinamik ve asi ruhunu taşıyan özgün bir medeniyet olduğunu savunan güçlü bir akım haline geldi. Şair Aleksandr Blok’un “Evet, biz İskitleriz! Evet, biz Asyalılarız, / Çekik ve açgözlü gözlerimizle!” dizeleri, bu kimlik arayışının en bilinen ifadesidir. Öte yandan, beşinci bölümde de değindiğimiz gibi, Türk tarih yazımında da İskitler (ve özellikle Sakalar), Türklerin ataları olarak kabul edilmiş, aradaki kültürel ve yaşam tarzı benzerlikleri, etnik bir devamlılığın kanıtı olarak yorumlanmıştır. Bu farklı ve birbiriyle çelişen sahiplenme çabaları, İskit mirasının ne kadar güçlü ve yoruma açık olduğunu, onların efsanesinin, tarihsel gerçekliğin ötesine geçerek modern kimlik politikalarının bir parçası haline geldiğini göstermektedir.
Sonuç olarak, İskitlerin tarihe bıraktığı izler, çok katmanlı, derin ve kalıcıdır. Onlar, siyasi bir varlık olarak yok olsalar da, bir fikir, bir model ve bir miras olarak yaşamaya devam ettiler. Genetik olarak, kanları bugünkü Avrasya halklarının damarlarında dolaşmaktadır. Askeri olarak, yarattıkları atlı savaş sanatı, dünya tarihinin seyrini değiştirmiştir. Sanatsal olarak, hayvan üslupları, binlerce yıl boyunca bozkır estetiğini tanımlamış ve Avrupa sanatını dahi etkilemiştir. Dilsel olarak, en temel kelimeleri bugünün haritalarında yaşamaktadır. Ve son olarak, bir imge olarak, farklı ulusların hayal gücünü ve kimlik arayışlarını şekillendirmeye devam etmektedirler. İskitler, bozkırın ilk büyük imparatorluğunu kurarak, kendilerinden sonra gelen herkese hem aşılması gereken bir hedef hem de takip edilecek bir model bıraktılar. Onlar, tarihin sadece yerleşik medeniyetler tarafından yazılmadığının, atın sırtında, rüzgarın uğultusunda ve altının parıltısında da ölümsüz bir destan yaratılabileceğinin en görkemli kanıtıdırlar.
Bölüm 16: Bozkırda Yeni Bir Güç: Kuman-Kıpçakların Yükselişi
Tarihin sahnesi, coğrafyanın kendisidir. Özellikle de Avrasya’nın kalbinde bir okyanus gibi uzanan, sınırları dağlarla ve nehirlerle değil, ufuk çizgisiyle çizilen engin bozkır. Bu sahnede dekorlar pek değişmez: Sonsuz ot denizi, acımasız rüzgar, parıldayan güneş ve baş döndürücü gök kubbe. Ancak aktörler, sahnenin bu ebedi dekoru önünde sürekli bir devinim halindedir. Bir halk yükselir, at koşturur, destan yazar, komşularını titretir ve sonra, ya içten içe zayıflayarak ya da doğudan gelen yeni ve daha hırslı bir gücün önünde diz çökerek yavaş yavaş sahneden çekilir. Önceki bölümlerde, bu sahnenin ilk büyük ve efsanevi aktörleri olan İskitlerin ve onların İrani kuzenleri Sarmatların bin yıllık saltanatını ve nihayetinde tarih sahnesinden nasıl silindiklerini gördük. Onların ardından sahne bir süre için Gotlar, Hunlar, Avarlar ve Hazarlar gibi farklı kökenlerden gelen yeni güçlerin fırtınalı geçişine tanıklık etti. Ancak MS 11. yüzyıla gelindiğinde, İskitlerin bir zamanlar “Scythia” adıyla mühürledikleri aynı topraklarda, Karadeniz’in kuzeyindeki Pontus Bozkırı’nda, bu kez bambaşka bir dilde konuşan, farklı bir soydan gelen ama bozkırın ruhunu ve savaş sanatını aynı ustalıkla taşıyan yeni efendiler ortaya çıktı: Kuman-Kıpçaklar. Onların yükselişi, bozkır tarihinin ebedi döngüsünün, yani bir halkın yerini bir diğerine bırakmasının en çarpıcı örneklerinden birini oluştururken, beraberinde tarihçileri ve antropologları bugün bile meşgul eden büyüleyici bir gizemi de getirdi. Rus ve Bizans kroniklerinin şaşkınlıkla kaydettiği üzere, bozkırın bu yeni Türk efendilerinin önemli bir kısmı, komşularının zihnindeki “Asyalı” klişesine hiç uymayan, sarı saçlı ve mavi gözlü bir görünüme sahipti.
Bu yeni gücü anlamak için öncelikle isimlerinin yarattığı karmaşayı çözmek gerekir. Tarih sahnesine çıkan bu halk, farklı komşuları tarafından farklı isimlerle anılmıştır ve bu isimler, çoğu zaman aynı veya birbiriyle çok yakın akraba olan kabileler birliğini ifade eder. Bizanslılar ve Latin Batı kaynakları onları “Kuman” (Yunanca: Koumanoi) olarak adlandırırken; İslam coğrafyacısı ve tarihçileri, özellikle de Fars ve Arap yazarlar, onlardan “Kıpçak” olarak bahseder. Onlarla en yoğun ve en karmaşık ilişkiyi kuran doğu komşuları Kiev Rusları ise, onlara “Polovtsy” adını vermiştir. Bu üç ismin aynı halkı mı, yoksa bir konfederasyonun farklı kanatlarını mı ifade ettiği hala tartışma konusu olsa da, genel kanı, bunların aynı büyük Türk kabileler birliğinin farklı coğrafyalardaki yansımaları olduğudur. Özellikle Rusların kullandığı “Polovtsy” ismi, onların fiziksel görünümüne dair ilk ipucunu barındırır. Bu ismin, Eski Slavca’da “soluk,” “sarı,” “saman rengi” anlamına gelen polovy kelimesinden türediği düşünülmektedir. Bu, Rusların onlarla ilk karşılaştıklarında en çok dikkatlerini çeken özelliğin, ten ve saç renklerinin açıklığı olduğunu düşündürür. Dolayısıyla, onların adı bile, komşularının gözündeki “sarışın barbarlar” imgesinin bir yansımasıdır.
Peki, bozkırın bu yeni sarışın efendileri nereden gelmişti? Onlar, İskitlerin toprağında aniden biten bir halk değildi. Onların kökenleri, Türk halklarının anavatanı olan daha doğudaki topraklara, Altay Dağları ile İrtiş Nehri arasındaki geniş bozkırlara uzanır. 9. ve 10. yüzyıllarda bu bölgede yaşayan Kimek Kağanlığı’nın bir parçası olan Kıpçak kabileleri, zamanla güçlenerek kendi başlarına hareket etmeye başladılar. 11. yüzyılın başlarında, doğudan gelen Kitanların baskısı ve iç dinamikler, büyük bir Kıpçak göç dalgasını batıya doğru tetikledi. Bu, bozkır tarihinin klasik domino etkilerinden bir başkasıydı. Kıpçaklar batıya doğru ilerlerken, önlerine çıkan ve o dönemde Hazar Denizi ile Dinyeper arasındaki toprakları kontrol eden Uzları (Oğuzların bir kolu) ve Peçenekleri yerlerinden sürdüler. Tıpkı yüzyıllar önce İskitlerin Kimmerleri sürerek onların topraklarına yerleşmesi gibi, Kuman-Kıpçaklar da Peçenekleri batıya, Balkanlara doğru iterek onların yerini aldılar. 11. yüzyılın ortalarına gelindiğinde, İrtiş’ten Tuna’ya kadar uzanan devasa bozkır kuşağı, artık onların kontrolü altındaydı. Bu o kadar kesin bir egemenlikti ki, Fars ve Arap kaynakları bu topraklardan artık “Kıpçak Bozkırı” anlamına gelen Deşt-i Kıpçak olarak bahsetmeye başladılar. Bir zamanların “Scythia”sı, artık yeni ve Türk bir kimliğe bürünmüştü.
Kuman-Kıpçakların kurduğu siyasi yapı, Göktürkler veya Uygurlar gibi merkeziyetçi bir imparatorluk değildi. Onlarınki, daha çok İskitlerin konfederasyon modelini andıran, gevşek bir kabileler birliğiydi. Ortak bir dil ve kültürle birbirine bağlı olan, ancak kendi başlarına hareket eden güçlü klanlar ve kabilelerden oluşuyorlardı. Her kabilenin başında, “han” veya “beg” unvanı taşıyan kendi lideri vardı. Ortak bir düşmana karşı veya büyük bir yağma akını için zaman zaman bir araya gelseler de, çoğu zaman birbirleriyle de otlaklar ve ganimet için rekabet halindeydiler. Bu merkeziyetçilikten uzak, esnek yapı, onların hem en büyük gücü hem de en büyük zayıflığıydı. Güçlüydü, çünkü tek bir liderin yenilmesiyle tüm konfederasyonun çökmesi gibi bir risk yoktu; bir kabile yenilse bile diğerleri varlığını sürdürürdü. Zayıftı, çünkü Moğollar gibi tek bir komuta altında birleşmiş, disiplinli ve büyük bir ordu karşısında ortak bir savunma hattı oluşturmakta zorlanacaklardı. Bu yapı, onların komşularıyla olan ilişkilerinin de karmaşık ve öngörülemez olmasına neden oluyordu. Bir Rus prensi, bir Kuman kabilesiyle barış anlaşması imzalarken, ertesi gün başka bir Kuman kabilesinin saldırısına uğrayabiliyordu.
Bu komşular içinde Kuman-Kıpçaklarla en yoğun, en uzun soluklu ve en “aşk-nefret” dolu ilişkiyi kuranlar, şüphesiz Kiev Rusları oldu. Yaklaşık iki yüzyıl boyunca, Kuman-Rus ilişkileri, Doğu Avrupa tarihinin ana eksenini oluşturdu. Bu ilişki, üç temel dinamik üzerine kuruluydu: Savaş, ittifak ve evlilik. Rus kronikleri, özellikle de İlk Vakayiname (Povest Vremennykh Let), Kuman akınlarının yarattığı dehşeti canlı bir şekilde tasvir eder. Ansızın bozkırdan ortaya çıkan Kuman atlıları, Rus köylerini ve şehirlerini basar, ekinleri yakar, sığırları sürer ve en önemlisi, köle olarak satmak veya fidye almak için esirler alırlardı. Rus halkı için Polovtsy, pagan, vahşi ve sürekli bir tehdit kaynağıydı. Rus tarihinin en önemli edebi eserlerinden biri olan İgor Destanı (Slovo o polku İgoreve), Prens İgor Svyatoslaviç’in 1185 yılında Kumanlara karşı düzenlediği başarısız seferi ve esir düşüşünü anlatan trajik bir kahramanlık şiiridir. Bu destan, Kumanları Rus topraklarına “kara bulutlar gibi çöken” amansız bir düşman olarak resmeder.
Ancak madalyonun diğer yüzünde, savaş kadar sık yaşanan bir başka gerçeklik daha vardı: İttifaklar. Merkezi bir otoriteden yoksun olan Kiev Rusları, sürekli olarak kendi aralarında taht ve toprak mücadelesi veriyorlardı. Bu iç savaşlarda, bir Rus prensinin en değerli müttefiki, çoğu zaman bir başka Rus prensi değil, yetenekli ve paralı asker olarak savaşmaya her zaman hazır olan bir Kuman hanıydı. Rus prensleri, amcalarına, kardeşlerine veya kuzenlerine karşı savaşmak için sık sık Kuman birliklerini kiralar, onlara toprak veya ganimet vaat ederlerdi. Kumanlar da bu durumu kendi çıkarları için sonuna kadar kullandılar; bir gün bir prensin yanında savaşırken, ertesi gün daha iyi bir teklif sunan rakibinin safına geçebiliyorlardı. Onlar, Rus siyasetinin vazgeçilmez birer aktörü, dengeyi değiştiren joker kartı haline gelmişlerdi.
Bu askeri ve siyasi ittifakları kalıcı hale getirmenin en etkili yolu ise, evliliklerdi. Rus prensleri, Kuman hanlarının kızlarıyla evlenerek bu tehlikeli komşularını akrabaları haline getirmeye, böylece hem sınırlarını güvence altına almaya hem de onların askeri gücünü kendi lehlerine kullanmaya çalıştılar. Bu, son derece yaygın bir pratikti. Örneğin, Kiev’in en büyük prenslerinden biri olan Vladimir Monomah, ezeli düşmanı olan Kumanlara karşı pek çok başarılı sefer düzenlemiş olmasına rağmen, oğlu Yuri Dolgoruki’yi (Moskova’nın kurucusu) Kuman Hanı Aepa’nın kızıyla evlendirmişti. İgor Destanı’nın kahramanı İgor’un oğlu Vladimir de, esareti sırasında hasmı olan Han Konçak’ın kızıyla evlenmiş ve bu evlilikten doğan çocuk, hem Rurik hem de Kuman soylularının kanını taşıyan bir sembol haline gelmişti. Bu evlilikler, iki kültür arasında derin bir etkileşime yol açtı. Kuman prensesleri, Kiev ve diğer Rus şehirlerinin saraylarına kendi geleneklerini, dillerini ve belki de fiziksel özelliklerini taşıdılar. Zamanla, Rus aristokrasisinin damarlarında Kuman kanı dolaşmaya başladı ve iki halk arasındaki sınırlar, sadece savaş alanında değil, aynı zamanda yatak odasında da bulanıklaştı.
Kuman-Kıpçakların etkisi sadece Rusya ile sınırlı kalmadı. Onlar, güneyde Bizans İmparatorluğu, batıda ise Macaristan ve Bulgaristan için de önemli bir askeri ve siyasi faktör oldular. Peçenekleri yenerek Tuna sınırına dayandıklarında, Bizans için yeni bir “kuzeyli barbar” tehdidi haline geldiler. Zaman zaman Bizans topraklarına akınlar düzenleseler de, daha sık olarak Bizans ordusunda paralı asker (foederati) olarak hizmet ettiler. Bizanslılar, onların savaşçı yeteneklerini, kendi düşmanlarına, özellikle de Peçeneklere ve Selçuklu Türklerine karşı kullanmakta bir beis görmediler. 1091’deki Levounion Savaşı’nda, Kumanların Bizans safında Peçeneklere karşı savaşması, bu ilişkinin en bilinen örneklerinden biridir. Benzer şekilde, İkinci Bulgar İmparatorluğu’nun (1185-1396) kurulmasında ve yükselmesinde Kuman aristokrasisi kilit bir rol oynadı. Asen Hanedanı’nın kurucularının kendilerinin de Kuman kökenli olduğu veya en azından Kumanlarla çok yakın bağları olduğu düşünülmektedir. Daha batıda ise, Moğol istilasından kaçan Kumanların büyük bir kısmı Macaristan’a sığındı. Macar Kralı IV. Béla, Moğollara karşı kendi ordusunu güçlendirmek için onlara toprak verdi ve bu Kumanlar (Macarca Kun), Macaristan’da “Kunság” adı verilen özerk bölgelerde yüzyıllarca kendi kimliklerini koruyarak yaşadılar.
Kuman-Kıpçakların askeri ve siyasi başarılarının yanı sıra, onlara dair en kalıcı ve en merak uyandıran miras, fiziksel görünümleridir. Rus kroniklerinin “Polovtsy” adıyla ima ettiği sarışınlık, diğer kaynaklarda da zaman zaman karşımıza çıkar. Bu durum, komşularının gözünde onları diğer bozkır halklarından ayıran belirgin bir özellikti. Bu “sarışın Türk” imgesi, modern tarihçilikte pek çok spekülasyona yol açmıştır ve bir sonraki bölümlerde İskitlerle olası bağlantısını daha derinlemesine inceleyeceğiz. Ancak bu bölümde, bu durumun tarihsel bir olgu olarak altını çizmek önemlidir. Bu fiziksel özelliklerin nedeni ne olursa olsun, Kumanların en azından bir kısmının veya bazı kabilelerinin açık renk saç ve gözlere sahip olduğu, komşuları tarafından kaydedilen bir gerçektir. Bu durum, “Türk” veya “Asyalı” kimliğine dair modern, tek tipçi ve çoğu zaman ırkçı önyargıları yıkan önemli bir tarihsel veridir. Bozkır, genetik olarak hiçbir zaman homojen bir coğrafya olmamıştır. O, binlerce yıl boyunca farklı halkların sürekli olarak karıştığı, birbirine gen aktardığı devasa bir erime potasıydı. Kumanların görünümü de, bu karmaşık genetik tarihin bir sonucuydu.
Siyasi ve askeri varlıkları Moğol istilasıyla sona erse de, Kuman-Kıpçaklar arkalarında somut bir kültürel miras bıraktılar. Dilleri olan Kıpçakça, Moğol istilasından sonra kurulan Altın Orda Devleti’nin ortak dili (lingua franca) haline geldi ve bugünkü Kazak, Kırgız, Tatar, Başkurt gibi pek çok modern Türk dilinin temelini oluşturdu. Onlardan geriye kalan en ikonik sanat eserleri ise, bozkırın dört bir yanına diktikleri, balbal veya Rusların verdiği isimle kamennye baby (“taş kadınlar,” ancak aslında çoğu erkek) olarak bilinen heykellerdir. Genellikle bir kurganın tepesine veya kutsal bir alana dikilen bu heykeller, bıyıklı, bazen miğferli, ellerinde genellikle bir kadeh tutan ve kemerlerinde silahları asılı olan savaşçıları tasvir eder. Bu heykeller, muhtemelen ölen ataların ruhlarını onurlandırmak ve onlardan geride kalanlara koruma ve güç sağlamasını dilemek için yapılmış anıtlardı. Onlar, Kuman savaşçı idealinin, bozkırın sert koşullarına direnen taştan birer ifadesidir. Bugün Ukrayna ve güney Rusya müzelerini dolduran bu sessiz ve vakur taş savaşçılar, bir zamanlar Deşt-i Kıpçak’ın efendileri olan bu halkın en kalıcı tanıklarıdır.
Sonuç olarak, Kuman-Kıpçakların yükselişi, bozkır sahnesinde yeni bir perdenin açılması anlamına geliyordu. İrani dilli halkların bin yılı aşkın egemenliğinden sonra, Karadeniz’in kuzeyi artık kesin ve kalıcı olarak bir Türk yurdu haline gelmişti. Onlar, İskitlerin veya Sarmatların doğrudan torunları değillerdi; farklı bir dilden, farklı bir soydan geliyorlardı. Ancak bozkırın evrensel yasalarına tabiydiler. Onlar da at sırtında yaşadılar, onlar da göçebe bir konfederasyon kurdular, onlar da komşuları için hem bir tehdit hem de bir müttefik oldular. Ve en ilginci, yüzyıllar önce bu topraklarda yaşamış olan İskitler gibi, onlar da komşuları tarafından açık renkli fiziksel özellikleriyle tanındılar. Bu durum, bir tesadüften mi ibaretti, yoksa bozkırın derinliklerinde, bizim göremediğimiz, halkları birbirine bağlayan genetik ve kültürel bir süreklilik mi vardı? Bu soru, Kuman-Kıpçakların yükselişini, sadece bir tarihsel olay olmaktan çıkarıp, Avrasya’nın etnik ve genetik tarihinin en büyüleyici bulmacalarından birine dönüştürmektedir.
Bölüm 17: Sarışın Türkler: İskit-Kuman Bağlantısı Mümkün mü?
Tarihin büyük nehrinde, bazı sorular girdaplar gibi döner durur; yüzeyde basit görünseler de, derinliklerinde halkların kökenlerine, kimliklerin akışkanlığına ve coğrafyanın insan üzerindeki silinmez etkisine dair en temel hakikatleri barındırırlar. Bu yazı dizisinin başından beri izini sürdüğümüz İskitlerin gizemli dünyası, bizi tam da böyle bir girdabın merkezine, tüm anlatının belki de en kritik ve en kışkırtıcı sorusuna getirmiştir: İskitlerin tarih sahnesinden çekilmesinden yaklaşık bin yıl sonra, aynı topraklarda, Karadeniz’in kuzeyindeki Deşt-i Kıpçak’ta bozkırın yeni efendileri olarak ortaya çıkan Türk kökenli Kuman-Kıpçakların, komşuları olan Rus ve Bizanslılar tarafından ısrarla “sarışın” ve “mavi gözlü” olarak tasvir edilmeleri bir tesadüf müdür? Yoksa bu durum, arada geçen yüzlerce yıllık sessizliğe rağmen, bozkırın derinliklerinde işleyen, bizim gözden kaçırdığımız gizli bir genetik ve kültürel sürekliliğin, bir İskit-Kuman bağlantısının kanıtı mıdır? Bu soru, basit bir “evet” veya “hayır” cevabıyla geçiştirilemeyecek kadar karmaşıktır. Zira o, modern ırk ve etnisite kalıplarını paramparça eden, dilin, genlerin ve kültürün her zaman aynı yolda yürümediğini kanıtlayan, Avrasya bozkırlarının bir “erime potası” olarak binlerce yıllık tarihinin en somut ve en canlı tezahürüdür. Bu bağlantıyı anlamak için, etnik kimliklerin katı ve değişmez olduğu fikrini bir kenara bırakıp, iki temel ve birbiriyle çelişmeyen, aksine birbirini tamamlayan açıklama modelinin izini sürmek gerekir: Birincisi, Kumanların bölgeye geldiklerinde karşılaştıkları İskit/Sarmat/Alan bakiyesi yerli nüfusu bünyelerinde eriterek onlarla karıştığı “genetik süreklilik ve karışım” hipotezi; ikincisi ise, hem Proto-Türklerin hem de Hint-Avrupa halklarının köken aldığı kadim Avrasya popülasyonlarında bu fiziksel özelliklerin zaten mevcut olduğu “ortak derin ata kökeni” hipotezi.
Bu bulmacayı çözmeye başlamadan önce, temel olguyu, yani “sarışın Türk” imgesini ve onun tarihsel kaynaklardaki yerini sağlam bir zemine oturtmak gerekir. On altıncı bölümde de belirttiğimiz gibi, bu tasvir, birkaç münferit gözlemden ibaret değildir; Kuman-Kıpçaklarla en yakın teması kuran komşularının kolektif hafızasına kazınmış belirgin bir özelliktir. Rus kroniklerinin onlara verdiği “Polovtsy” isminin, “soluk/sarı” anlamına gelen Slavca bir kökten gelmesi, bu fiziksel özelliğin onların adı haline gelecek kadar baskın olduğunu gösterir. Bu, sanki Romalıların Galya’daki Keltleri tanımlarken sürekli “uzun boylu ve sarışın” demeleri gibi, ayırt edici bir etnografik nottur. Bu tasvirler, sadece Ruslarla sınırlı değildir. Batı Avrupa’daki Haçlı kroniklerinde, Macaristan’a yerleşen Kumanlar da benzer şekilde tasvir edilir. Bu durum, modern zihnimizdeki basmakalıp “Türk = esmer, çekik gözlü” imgesini temelden sarsar. Bu modern klişe, büyük ölçüde Anadolu ve Orta Asya Türklerinin, binlerce yıllık tarihleri boyunca Fars, Arap, Kafkas ve diğer yerli halklarla yoğun bir şekilde karışmalarının bir sonucudur. Oysa antik ve orta çağ Türk halkları, tek bir homojen fenotipe sahip değildi; aksine, geniş bir coğrafyaya yayılmış, genetik olarak oldukça çeşitli bir topluluktu. Nitekim Çin kaynakları, Kırgızlar gibi daha doğuda yaşayan bazı erken Türk gruplarını “kızıl saçlı ve yeşil gözlü” olarak tasvir ederek, bu çeşitliliğin ne kadar eskiye dayandığını doğrular. Dolayısıyla, Kuman-Kıpçakların sarışınlığı bir anomali değil, Türk halklarının kadim genetik çeşitliliğinin bir parçasıdır. Asıl soru, bu özel fenotipin Karadeniz’in kuzeyindeki Kumanlarda neden bu kadar belirgin hale geldiğidir.
İşte bu soruya verilecek en doğrudan, en mantıklı ve en yaygın kabul gören cevap, “genetik süreklilik ve karışım” hipotezidir. Bu modele göre, Kuman-Kıpçaklar 11. yüzyılda Deşt-i Kıpçak’a geldiklerinde, boş ve sahipsiz bir araziye girmediler. Onlar, binlerce yıldır farklı halkların katman katman biriktiği, tarihsel ve demografik olarak son derece yoğun bir coğrafyaya adım attılar. Bu toprağın en eski ve en derin katmanını, MÖ 1. binyıldan itibaren bölgeye hakim olan İrani dilli, Hint-Avrupa kökenli halklar oluşturuyordu. İskitler, Sarmatlar ve onların son büyük temsilcileri olan Alanlar, her ne kadar siyasi egemenliklerini kaybetmiş olsalar da, bir halk olarak tamamen buharlaşıp yok olmamışlardı. Onların torunları, çiftçi, çoban veya küçük savaşçı grupları olarak bu topraklarda yaşamaya devam ediyorlardı. Bu İrani substratın (alt katman) üzerine, Kavimler Göçü sırasında bölgeden geçen veya buraya yerleşen Germen kökenli Gotların kalıntıları ve belki de erken dönem Slav grupları da eklenmişti. Kısacası, Kumanların fethettiği topraklar, genetik olarak ağırlıklı bir şekilde “Avrupalı” veya “Batı Avrasyalı” bir karakter taşıyan, açık ten, saç ve göz renginin yaygın olduğu bir nüfus tarafından iskan ediliyordu.
Kuman-Kıpçaklar, bu coğrafyaya yeni bir yönetici elit, yeni bir askeri güç ve en önemlisi, yeni bir dil (Türkçe) getirdiler. Onlar, bir “süperstrat” (üst katman) oluşturdular. Tarih boyunca bu tür “elit egemenliği” senaryolarında yaşanan süreç, neredeyse her zaman aynıdır: Sayıca az olan fetihçi elit, daha kalabalık olan yerli halkı fiziksel olarak yok etmek yerine, onları siyasi olarak kendine tabi kılar ve zamanla kültürel ve dilsel olarak asimile eder. Bu asimilasyon süreci, kaçınılmaz olarak yoğun bir genetik karışımı da beraberinde getirir. Kuman savaşçıları, fethettikleri topraklardaki yerli Alan, Got veya Slav kadınlarını eş olarak almışlardır. Kuman hanları, yerel beylerle siyasi ittifaklar kurmak için onların kızlarıyla evlenmişlerdir. Zamanla, yerli halk, hayatta kalmak, sosyal statü kazanmak ve yeni düzene uyum sağlamak için galiplerin dili olan Kıpçakçayı öğrenmiş ve Kuman kimliğini benimsemiştir. Birkaç nesil içinde, genetik olarak büyük ölçüde Alan veya Got soyundan gelen bir kişi, artık kendini anadili Kıpçakça olan bir Kuman olarak tanımlar hale gelmiştir. Bu süreç sonucunda, Kuman-Kıpçak halkı, orijinal Doğu Avrasyalı (Altay/Sibirya) genetik mirasını korumakla birlikte, bünyesine kattığı bu devasa Batı Avrasyalı substrat nedeniyle fenotipik olarak da değişmiştir. Sarı saç ve mavi göz gibi, bölgenin yerli İskit-Sarmat-Alan popülasyonlarında zaten yaygın olan genler, artık Türk dilli Kumanlar arasında da sıkça görülen bir özellik haline gelmiştir. Kısacası, Kumanlar İskitlerin kanını ve genlerini miras aldılar, ancak bu mirası kendi dilleri ve kendi kimlikleriyle yeniden adlandırdılar. Dil değişmiş, etnik kimlik dönüşmüş, ancak genetik süreklilik büyük ölçüde korunmuştur. Bu, tarihin en yaygın ve en güçlü etnogenez (halk oluşumu) modellerinden biridir ve Kumanların “sarışın” görünümünü açıklayan en sağlam temeldir.
Ancak bu resim, hikayenin sadece bir yarısıdır. Kumanların bu karışıma girmeden önceki “orijinal” hallerinin ne olduğunu varsaydığımıza bağlı olarak, bu model eksik kalabilir. Eğer Kumanların Deşt-i Kıpçak’a gelmeden önce tamamen “Doğu Asyalı” bir fenotipe sahip olduklarını varsayarsak, karışım modelini tek başına kabul etmek gerekir. Ancak ya durum bu kadar basit değilse? İşte bu noktada, daha derin bir zaman ufkuna bakan ve iki halk arasındaki bağlantıyı çok daha kadim kökenlerde arayan ikinci hipotez devreye girer: “Ortak derin ata kökeni.” Bu modele göre, Kumanların açık renkli özellikleri, sadece Karadeniz’in kuzeyinde sonradan edindikleri bir özellik değil, aynı zamanda kendi en eski atalarından miras aldıkları kadim bir genetik özelliğin devamıdır. Bu hipotez, bizi Proto-Türklerin ve Proto-Hint-Avrupalıların anavatanı (“urheimat”) sorununa ve Avrasya’nın Tunç Çağı’ndaki karmaşık demografik yapısına götürür.
Modern arkeogenetik, MÖ 3. ve 2. binyıllarda Avrasya bozkırlarının, bugünkü gibi net bir Doğu-Batı genetik ayrımına sahip olmadığını göstermektedir. O dönemde, Güney Sibirya, Altay-Sayan dağları ve bugünkü Kazakistan bozkırları, genetik olarak ağırlıklı bir şekilde Batı Avrasyalı olan, ancak Doğu Avrasyalı unsurlarla da karışmış olan karmaşık popülasyonlara ev sahipliği yapıyordu. Örneğin, Proto-Hint-Avrupalıların ataları olarak kabul edilen Yamnaya kültürünün doğu komşuları ve akrabaları olan Afanasiyevo kültürü (MÖ 3300-2500), Altay dağlarına kadar yayılmış ve genetik olarak neredeyse tamamen Yamnayalarla aynı, yani Batı Avrasyalı bir profile sahipti. Onlardan sonra aynı bölgede ortaya çıkan Andronovo kültürü (MÖ 2000-900) ve onunla ilişkili Sintaşta kültürü de, Proto-Hint-İran dillerini konuştukları düşünülen, yine ağırlıklı olarak Batı Avrasyalı genetiğine sahip halklardı. Bu kültürler, metalurjideki ustalıkları ve savaş arabalarını kullanmalarıyla bilinirler. İşte bu coğrafya, yani Altay-Sayan ve çevresi, aynı zamanda pek çok dilbilimci tarafından Proto-Türklerin de anavatanı veya en azından erken dönemde yaşadıkları bir bölge olarak kabul edilir.
Bu durum, şu anlama gelir: Proto-Türkler, tarih sahnesine çıktıklarında, coğrafi olarak, genetikleri büyük ölçüde Batı Avrasyalı olan ve açık ten, saç ve göz renginin yaygın olduğu Hint-İran dilli halklarla (Andronovo gibi) ya komşuydular ya da onlarla iç içe yaşıyorlardı. Bu binlerce yıllık komşuluk ve etkileşim, Proto-Türk halklarının en erken oluşum evrelerinde bile önemli miktarda Batı Avrasyalı genetik mirasını bünyelerine katmış olmaları gerektiği anlamına gelir. Dolayısıyla, “sarışınlık” geni, Türk halklarının gen havuzuna sadece 11. yüzyılda Kumanların Karadeniz’in kuzeyine gelmesiyle girmiş değildir. Bu genler, binlerce yıl öncesinden, Türk halklarının henüz Proto-Türk aşamasında olduğu Altay-Sayan bölgesindeki kadim karışımlardan beri zaten mevcut olabilir. Bu bakış açısına göre, Kumanların fiziksel özellikleri, onların kendi en eski atalarından, yani hem Batı hem de Doğu Avrasyalı unsurları barındıran bu kadim Güney Sibirya popülasyonlarından gelen bir mirasın devamıdır. Onlar, Deşt-i Kıpçak’a geldiklerinde, zaten genetik olarak karma bir yapıya sahiptiler ve bu topraklarda karşılaştıkları İskit-Sarmat-Alan bakiyesi halkla karışmaları, zaten var olan bu Batı Avrasyalı genetik mirası sadece daha da güçlendirmiş ve pekiştirmiştir.
Sonuç olarak, “İskit-Kuman bağlantısı mümkün mü?” sorusuna verilecek en akılcı ve en kapsamlı cevap, bu iki hipotezin bir sentezidir. Arada doğrudan bir etnik devamlılık, yani “İskitler Kuman oldu” gibi basit bir denklem yoktur. Diller farklıdır, tarihsel dönemler arasında yüzyıllar vardır ve siyasi kimlikler tamamen dönüşmüştür. Ancak bağlantı, reddedilemeyecek kadar güçlüdür ve bu bağlantı, coğrafyanın ve genlerin dil ve kültürden daha kalıcı olduğu gerçeğinde yatar. Kumanların “sarışın” görünümünü açıklayan süreç, iki aşamalı bir roket gibi düşünülebilir:
Birinci Aşama (Derin Köken): Proto-Türk halkları, anavatanları olan Güney Sibirya/Altay bölgesinde, en başından beri, genetik olarak Batı Avrasyalı olan ve açık renkli fenotiplere sahip Hint-Avrupa ve diğer kadim Avrasya popülasyonlarıyla iç içe yaşamış ve onlarla karışmıştır. Bu, onların gen havuzuna, daha tarih sahnesine çıkmadan önce, belirli bir oranda “Avrupalı” genlerin girmesini sağlamıştır. Bu, roketin ilk ateşlemesidir.
İkinci Aşama (Yakın Dönem Karışım): Bu zaten genetik olarak karma olan Kuman-Kıpçak kabileleri, batıya doğru göç edip Karadeniz’in kuzeyine geldiklerinde, binlerce yıldır aynı fenotipik özelliklere sahip olan İskit, Sarmat ve Alanların torunlarından oluşan yoğun bir yerli nüfusla karşılaşmışlardır. Bu yerli nüfusu kendi bünyelerinde eritmeleri, zaten sahip oldukları Batı Avrasyalı genetik mirası dramatik bir şekilde artırmış ve bu özelliklerin Kumanlar arasında oldukça yaygın hale gelmesine neden olmuştur. Bu, roketi son yörüngesine oturtan ikinci ve daha güçlü ateşlemedir.
Bu nedenle, Kumanların fiziksel özellikleri, İskitlerle hem dolaylı hem de doğrudan bir bağlantının ürünüdür. Dolaylı bağlantı, her iki halkın da köken aldığı kadim Avrasya popülasyonlarının ortak genetik havuzunda yatar. Doğrudan bağlantı ise, Kumanların İskitlerin torunlarının yaşadığı topraklara gelip onlarla fiziksel olarak karışmasında yatar. Bir Rus vakanüvisin 12. yüzyılda bir Kuman savaşçısının sarı saçlarına bakarken gördüğü şey, aslında Avrasya tarihinin binlerce yıllık bir özetidir: O saçlarda, hem Altay dağlarının kadim avcılarının hem de Karadeniz bozkırlarının İrani atlılarının genetik fısıltıları bir araya gelmiştir. Kumanlar, İskitlerin etnik değil, ama coğrafi ve büyük ölçüde genetik mirasçılarıdır. Onlar, bozkırın halkları nasıl erittiğinin, dilleri ve kimlikleri nasıl dönüştürdüğünün, ancak toprağın ve kanın hafızasının ne kadar kalıcı olduğunun yaşayan birer kanıtıydılar.
Bölüm 18: Bağlantı mı, Tesadüf mü? Cevap: Kültürel ve Genetik Kaynaşma
Tarihin en büyük yanılgılarından biri, onu bir halklar mezarlığı olarak görmektir. Bu bakış açısına göre, medeniyetler doğar, yükselir ve sonra bir diğeri tarafından yok edilerek tarihin tozlu sayfalarına gömülürler; geriye sadece isimleri, harabeleri ve belki de birkaç kırık çömlek parçası kalır. Oysa tarih, bir mezarlıktan çok, sürekli dönüşen, katman katman zenginleşen ve eski unsurları yeni bir kimlik potasında eriterek yoluna devam eden devasa bir yaşam organizmasıdır. Bu yazı dizisi boyunca izini sürdüğümüz İskitlerin ve onların halefleri olan Kuman-Kıpçakların hikayesi, bu karmaşık ve dinamik tarih anlayışının en kusursuz örneklerinden birini sunar. Yüzeydeki soru basit ve cezbedicidir: İskitlerin yurdunda, onlardan yaklaşık bin yıl sonra ortaya çıkan ve tıpkı antik çağdaki bazı İskit tasvirleri gibi “sarışın” olarak betimlenen Türk dilli Kumanların varlığı, iki halk arasında gizli bir kan bağının, bir etnik devamlılığın işareti midir? Yoksa bu, sadece coğrafyanın bir cilvesi, tuhaf bir tarihsel tesadüf müdür? Bu sorunun cevabı, bu basit ikilemin çok ötesinde, her iki seçeneği de reddeden ve bizi çok daha derin bir hakikate götüren üçüncü bir yolda yatmaktadır. Cevap, ne basit bir “bağlantı” ne de anlamsız bir “tesadüf”tür. Cevabın kendisi, bir süreçtir: Avrasya bozkırlarının binlerce yıldır işleyen, halkları öğüten, dilleri değiştiren ama genleri ve kültürel kodları yeniden harmanlayarak yeni sentezler yaratan amansız ve yaratıcı kültürel ve genetik kaynaşma sürecidir. Kumanlar, İskitlerin etnik olarak devamı veya doğrudan torunları değildir; bu, tarihsel ve dilbilimsel olarak imkansızdır. Ancak onlar, İskitlerin boşalttığı sahneye çıkan yeni aktörler olarak, sahnenin kendisinde, yani toprağın altında ve üzerinde birikmiş olan genetik ve kültürel mirasın en önemli varisleri ve taşıyıcıları olmuşlardır.
Bu nihai sonuca varmadan önce, neden basit ve romantik “etnik devamlılık” (İskitler = Kumanlar) teorisinin geçerli olamayacağını, önceki bölümlerde ele aldığımız kanıtlar ışığında kesin ve net bir şekilde ortaya koymak gerekir. Tarihsel kimliklerin analizinde, bir halkı tanımlayan en temel ve en objektif ölçüt, konuştukları dildir. Dil, sadece bir iletişim aracı değil, aynı zamanda bir dünya görüşünün, bir düşünce yapısının ve bir kolektif kimliğin DNA’sıdır. İkinci bölümde tüm dilbilimsel kanıtlarıyla ortaya koyduğumuz gibi, İskitlerin bize ulaşan tüm kişi, kabile ve tanrı isimleri, onların Hint-Avrupa dil ailesinin İrani koluna mensup bir dil konuştuklarını şüpheye yer bırakmayacak şekilde kanıtlamaktadır. Onlar, antik Perslerin, Medlerin ve Sarmatların dilsel kuzenleriydi. Öte yandan Kuman-Kıpçaklar ise, on altıncı bölümde de gördüğümüz gibi, Altay dil ailesinin Türk koluna mensup bir dil konuşuyorlardı. Dilleri, bugünkü Kazak, Kırgız ve Tatar dillerinin temelini oluşturur. Bu iki dil ailesi arasında, binlerce yıl öncesine dayanan uzak ve tartışmalı bazı köken teorileri dışında, hiçbir doğrudan akrabalık yoktur. Birbirinden tamamen farklı gramer yapılarına, fonetik sistemlere ve temel kelime dağarcığına sahiptirler. Bir halkın, arada hiçbir dış baskı veya toplumsal devrim olmadan, bin yıl içinde dil ailesini tamamen değiştirmesi, tarihte eşi benzeri görülmemiş bir olaydır ve dilbilimsel olarak imkansızdır. Dil bariyeri, İskitler ile Kumanlar arasında doğrudan bir soy çizgisi çekmenin önündeki en aşılmaz duvardır.
İkinci büyük engel ise, iki halk arasında uzanan devasa kronolojik ve tarihsel boşluktur. Klasik İskit egemenliği, MÖ 3. yüzyılda Sarmatların yükselişiyle sona ermiştir. Kırım’da varlığını sürdüren son İskit krallığı ise MS 3. yüzyılda Gotlar tarafından tarih sahnesinden silinmiştir. Kuman-Kıpçakların aynı coğrafyada baskın bir güç olarak ortaya çıkışı ise MS 11. yüzyıldadır. Arada, yaklaşık sekiz yüz ila bin yıllık bir zaman dilimi vardır. Bu bin yıl, bozkır tarihi için bir an değil, bir çağdır. Bu uzun zaman diliminde Karadeniz’in kuzeyi boş kalmamıştır; aksine, tarihin en hareketli dönemlerinden birini yaşamıştır. Sahne, İskitlerin ardından Sarmatlara ve onların ardılları olan Alanlara, ardından batıdan gelen Germen kökenli Gotlara, daha sonra doğudan kopan ve tüm Avrupa’yı titreten Hunlara, onları takip eden Avarlara, Bulgar Türklerine ve son olarak da bölgede büyük bir imparatorluk kuran Hazar Türklerine ev sahipliği yapmıştır. Bu halkların her biri, bölgenin demografik ve kültürel yapısında derin izler bırakmış, bir önceki katmanın üzerine yeni bir katman eklemiştir. Kumanların bu bin yıllık karmaşık tarihsel katmanların üzerinden atlayarak, doğrudan İskitlere bağlanması, tarihsel gerçeklikle bağdaşmayan, arada yaşanan her şeyi yok sayan bir yaklaşımdır.
Bu mantıksal ve bilimsel engellere rağmen, iki halk arasında inkâr edilemez benzerlikler ve bağlantılar olduğu da bir gerçektir. İşte bu noktada, cevap “tesadüf” olmaktan çıkar ve “kaynaşma” sürecinin dinamikleri devreye girer. Bu bağlantının anahtarı, etnik kimliklerde değil, tüm bu halkların üzerinde yaşadığı, onları şekillendiren, dönüştüren ve birbirine benzeten büyük ve değişmez aktörde, yani coğrafyanın kendisinde yatmaktadır. Avrasya bozkırı, sadece pasif bir sahne değil, aktif bir tarihsel faildir. O, kendi yasaları olan bir ekosistemdir. Bu ekosistemde hayatta kalmak ve başarılı olmak isteyen her halk, kökeni ne olursa olsun, belirli yaşam tarzlarını benimsemek zorundadır. Atlı göçebe pastoralizm, bu coğrafyanın dayattığı kaçınılmaz bir ekonomik modeldir. Bu model, kaçınılmaz olarak, atı hayatın merkezine koyan bir kültürü, sürekli hareketliliğe dayalı bir sosyal yapıyı ve her an savaşa hazır olmayı gerektiren bir savaşçı ahlakını doğurur. Üçüncü bölümde “bozkırın ortak ruhu” olarak tanımladığımız bu kültürel kodlar, etnik kökenlerden bağımsızdır. İrani dilli bir İskit de, Türk dilli bir Kuman da, Moğol dilli bir Cengiz Han askeri de, aynı coğrafyanın çocukları oldukları için benzer şekilde yaşar, benzer şekilde savaşır ve benzer şeylere değer verirlerdi. Bu nedenle, Kumanların yaşam tarzının İskitlere benzemesi, bir kan bağının değil, aynı “bozkır okulundan” mezun olmalarının doğal bir sonucudur.
Ancak bağlantı, sadece bu soyut “kültürel yakınsama”dan ibaret değildir. Çok daha somut, biyolojik bir temeli vardır ve bu temel, genetik kaynaşma sürecinde yatar. On yedinci bölümde detaylıca ele aldığımız gibi, Kumanlar 11. yüzyılda Deşt-i Kıpçak’a girdiklerinde, fethettikleri topraklar demografik bir boşluk değildi. Aksine, binlerce yıldır bu topraklarda yaşayan, siyasi olarak yenilgiye uğramış ama biyolojik olarak varlığını sürdüren devasa bir yerli nüfusun kalıntılarıyla doluydu. Bu nüfusun ana gövdesini, İskitlerin, Sarmatların ve Alanların torunları olan, genetik olarak Batı Avrasyalı (Avrupalı) ve fenotipik olarak açık ten, saç ve göz rengine sahip İrani dilli halklar oluşturuyordu. Kuman-Kıpçaklar, sayıca daha az ama askeri ve siyasi olarak organize bir Türk dilli elit olarak bu coğrafyaya geldiler. Tarihsel “elit egemenliği” modeline uygun olarak, bu kalabalık yerli halkı (substrat) yöneten bir üst katman (süperstrat) oldular. Takip eden birkaç yüzyıl boyunca yaşananlar, bir halkın oluşum (etnogenez) sürecinin klasik bir örneğidir. Galiplerin dili olan Kıpçakça, bölgenin ortak dili haline geldi ve yerli halk, zamanla kendi İrani dillerini unutarak Türkleşti. Bu dilsel ve kültürel asimilasyon, kaçınılmaz olarak yoğun bir genetik karışımla paralel yürüdü. Kuman elitleri, yerli aristokrasiden kadınlarla evlendi; Kuman savaşçıları, yerli halktan eşler aldı. Birkaç nesil sonra, damarlarında büyük ölçüde Alan kanı taşıyan bir birey, artık anadili Türkçe olan ve kendini gururla “Kuman” olarak tanımlayan bir bozkır savaşçısına dönüşmüştü.
İşte Rus ve Bizans kroniklerinin şaşkınlıkla kaydettiği “sarışın Polovtsy” olgusu, bu kaynaşma sürecinin en görünür ve en somut sonucudur. Bu, bir tesadüf değildir; aksine, bir sonucun nedenini doğru okuyamamaktan kaynaklanan bir şaşkınlıktır. Kumanlar, İskit kanını taşıdıkları için sarışın değillerdi; aksine, İskitlerin torunlarının oluşturduğu yerli halkı kendi bünyelerinde erittikleri ve onlarla kaynaştıkları için sarışın özellikler kazandılar. Dil, yönetici elitin dili olan Türkçe’ye dönerken, gen havuzu, sayıca çok daha fazla olan yerli halkın genleriyle doldu. Bu, bozkırın halkları eritme potansiyelinin en çarpıcı kanıtıdır. Coğrafya, dili ve siyasi kimliği değiştirebilen yeni bir gücü (Türkler) getirdi; ancak aynı coğrafya, binlerce yıldır kendi üzerinde yaşayan insanların genetik mirasını (İrani/Avrupalı) korudu ve bu mirası yeni gelenlere aşıladı. Bu nedenle İskit-Kuman bağlantısı, bir soy ağacı gibi dikey bir çizgiyle değil, iki nehrin birleşerek yeni ve daha büyük bir nehir oluşturması gibi yatay bir kaynaşma ile açıklanabilir. Yeni nehrin adı Kuman’dır, ancak taşıdığı suyun büyük bir kısmı, eski İskit-Sarmat nehrinin sularıdır.
Bu kaynaşma, sadece genetik düzeyde kalmadı; kültürel mirasın devralınmasını da içeriyordu. Kumanlar, fethettikleri topraklardaki insanlarla birlikte, o insanların hafızasında ve geleneklerinde yaşayan kültürel kodları da devraldılar. Örneğin, Kumanların balbal adını verdiğimiz taş heykelleri dikme geleneği, daha önceki Türk halklarında da görülmekle birlikte, bu heykellerin genellikle eski İskit ve Sarmat kurganlarının üzerine dikilmesi, bir “kutsal mekan sürekliliği”ne işaret eder. Kumanlar, atalarının mezarlarının bulunduğu bu tepelerin, kendilerinden önce yaşayan halklar için de kutsal olduğunu biliyor ve bu kutsallığı, kendi atalarına mal ederek sahipleniyorlardı. Bu, toprağın sadece fiziksel olarak değil, aynı zamanda manevi olarak da fethedilmesiydi. Altıncı bölümde ele aldığımız Alp Er Tunga efsanesinin, tarihsel kökeni muhtemelen bir İskit kralı olmasına rağmen, Türklerin en büyük milli kahramanı haline gelmesi de bu kültürel miras devrinin en şiirsel örneğidir. Kumanlar ve diğer Türk halkları, bozkırın en büyük kahramanlık anlatısını, o anlatının etnik kökenine bakmaksızın, bozkırın yeni efendileri olarak kendilerine mal ettiler. Bu, bir “kültürel evlat edinme”dir.
Sonuç olarak, İskitler ile Kumanlar arasındaki ilişkiyi tanımlamak için en doğru kelime “kaynaşma”dır. Bu iki halk arasında doğrudan bir etnik devamlılık yoktur; bu tezi savunanlar, dil ve tarih gibi temel bilimsel gerçekleri göz ardı ederler. Ancak aralarındaki benzerlikleri ve bağlantıları basit bir tesadüfe bağlamak da, coğrafyanın ve demografinin binlerce yıllık derin dinamiklerini görememek demektir. Gerçek, bu iki ucun arasında, çok daha karmaşık ve büyüleyici bir süreçte yatmaktadır. İskitler yok olmadılar; siyasi kimlikleri ve dilleri tarihe karıştı, ama genleri ve kültürel kodlarının bir kısmı, hayalet bir nehir gibi toprağın altında akmaya devam etti. Yüzyıllar sonra, doğudan gelen ve kendi güçlü kimliğine, diline ve genetik mirasına sahip olan Kuman-Kıpçak nehri bu coğrafyaya ulaştığında, bu hayalet nehirle birleşti. Bu birleşmeden, artık ne tam olarak eski İskit ne de tam olarak eski Proto-Türk olan, yeni bir sentez doğdu: Deşt-i Kıpçak’ın sarışın efendileri, Kumanlar. Onlar, İskitlerin torunları değil, onların mirasının en beklenmedik ve en canlı varisleriydiler. Bu hikaye, bize kimliğin ne kadar akışkan, halkların ne kadar karma ve tarihin ne kadar ironik olabileceğini öğretir. Ve en önemlisi, bozkırın ebedi yasasını hatırlatır: Bu sahnede, isimler, diller ve bayraklar değişebilir, ancak coğrafyanın halkları eritme ve yeniden şekillendirme potansiyeli asla değişmez.
Bölüm 19: Farklı Diller, Ortak Kader: Bozkır Coğrafyasının Belirleyiciliği
Tarihsel kimlikleri anlamaya çalışırken modern zihin, kendini çoğu zaman dilin ve etnik kökenin güvenli limanlarına demirlemeye meyleder. Bizler için kimlik, konuştuğumuz dilde, atalarımızın genetik mirasında ve ulusal sınırlarımızın çizdiği haritada tanımlanır. Bu mercekle geçmişe baktığımızda, halkları da bu kategorilere ayırma, onları İrani, Türk, Moğol veya Germen gibi dilsel ve etnik etiketlerin altına yerleştirerek anlamlandırma eğilimindeyizdir. Bu, şüphesiz gerekli ve değerli bir sınıflandırma yöntemidir. Ancak Avrasya’nın kalbine, Tuna’dan Mançurya’ya uzanan devasa ve yekpare coğrafyaya, yani bozkıra adım attığımızda, bu sınıflandırmanın ne kadar yetersiz, hatta yanıltıcı kaldığını görürüz. Zira bu topraklarda, dilin ve genlerin üzerinde, onlardan çok daha kadim, çok daha güçlü ve çok daha acımasız bir yasa koyucu vardır: coğrafyanın kendisi. Bozkır, sadece üzerinde olayların yaşandığı pasif bir sahne değil, aksine oyunun kurallarını yazan, oyuncuların karakterlerini şekillendiren ve en nihayetinde kaderlerini belirleyen aktif bir fail, bir başrol oyuncusudur. İşte bu nedenledir ki, birbirinden tamamen farklı diller konuşan, binlerce yıl arayla yaşamış, farklı etnik kökenlerden gelen İskit, Sarmat, Hun, Avar, Kıpçak ve Moğol gibi halkların yaşam tarzlarını, sosyal yapılarını, savaş sanatlarını ve hatta dünya görüşlerini incelediğimizde, aralarında şaşırtıcı, neredeyse bir ayna yansıması gibi duran derin bir benzerlikler ağı buluruz. Bu benzerlik, onların aynı halk olduklarının değil, aynı amansız ustanın, yani bozkır coğrafyasının, farklı killerden (genetik ve dilsel materyal) yonttuğu ama en sonunda birbirine benzeyen heykeller olduklarının kanıtıdır. Bu, farklı dillerde konuşan ama ortak bir kaderi paylaşan halkların hikayesidir.
Bu ortak kaderi şekillendiren en temel ve en geri döndürülemez gerçek, bozkırın ekonomik zorunluluğudur. Bozkır, her şeyden önce, bir yokluklar diyarıdır. Ağacın, taşın ve en önemlisi, düzenli ve bol yağışın yokluğu. Bu durum, insan toplumlarının en temel üretim biçimi olan yerleşik tarımı, küçük nehir vahaları dışında, neredeyse imkansız kılar. Toprağı sabanla sürüp ekin biçerek bir şehri ve onun karmaşık medeniyetini beslemek, bozkırın temel ekolojik denkleminin dışında kalır. Bu coğrafya, size bir seçenek sunmaz; size bir zorunluluk dayatır: hayatta kalmak istiyorsan, hareket etmek zorundasın. İşte bu zorunluluk, bozkır medeniyetinin temelini oluşturan atlı göçebe pastoralizmi doğurur. Hayat, toprağa değil, hayvan sürülerine, özellikle de at, sığır ve koyuna bağlıdır. Bu sürüler ise, mevsimlere göre otlakların yeşerdiği yerlere sürekli olarak göç etmek zorundadır. Bu, bir tercih değil, bir hayatta kalma stratejisidir. Bu nedenle, MÖ 1. binyılda yaşayan İrani dilli bir İskit çobanı da, MS 13. yüzyılda yaşayan Moğol dilli bir Nökher de, temelde aynı ekonomik aktiviteyi yapmak, aynı döngüyü takip etmek zorundaydı. Onların zenginliği, sahip oldukları toprakla değil, hayvan sayısıyla ölçülürdü. Temel besinleri et ve süt ürünleriydi; en meşhur içecekleri ise kısrak sütünün mayalanmasıyla elde edilen kımızdı. Bu ekonomik temel, o kadar güçlü ve o kadar belirleyicidir ki, üzerine inşa edilen tüm kültürel yapıyı kaçınılmaz olarak şekillendirmiştir.
Bu ekonomik zorunluluktan doğan ikinci büyük belirleyici unsur, sosyal ve siyasi örgütlenmedir. Sürekli hareket halindeki bir toplum, yerleşik medeniyetlerin karmaşık bürokratik yapılarını, taş binalarını ve şehir merkezli yönetimlerini geliştiremez. Sosyal organizasyonun temeli, kan bağına dayalı, esnek ve hareketli birimler olmak zorundadır. Bu birim, ailenin ve en yakın akrabaların oluşturduğu küçük göçebe kampı (aul), bu kampların bir araya gelmesiyle oluşan klan (uruğ) ve klanların birleşmesiyle ortaya çıkan kabilelerdir (boy). Toplum, iç içe geçmiş bu halkalar üzerine kuruludur ve en temel sadakat, bireyin kendi kanından olanlara karşı duyduğu sadakattir. Bu durum, bozkır siyasetinin neden bu kadar akışkan ve parçalı olduğunu da açıklar. Güçlü bir liderin karizması ve askeri başarıları etrafında bu kabileler birleşerek devasa konfederasyonlar veya “bozkır imparatorlukları” kurabilirler. İskitlerin, Hunların veya Göktürklerin yaptığı tam olarak budur. Ancak bu lider öldüğünde veya zayıfladığında, onu bir arada tutan kişisel sadakat bağları çözülür ve konfederasyon kolayca dağılarak yeniden kabilelere bölünebilir. Bu, doğası gereği istikrarsız ama aynı zamanda son derece esnek ve dayanıklı bir siyasi modeldir. Bu modelin en somut mimari yansıması ise, üçüncü bölümde de değindiğimiz gibi, keçeden yapılmış, sökülüp takılabilir yurttur. Bir İskit’in de, bir Kuman’ın da evi, aynı temel prensiplerle tasarlanmış bu dahiyane yapıdır. Çünkü yurt, bozkırın hareketlilik yasasına verilmiş mükemmel bir mimari cevaptır.
Ekonomik ve sosyal yapının kaçınılmaz bir sonucu ise, tüm bozkır halklarının karakterini tanımlayan en belirgin özellik olan savaşçı toplum yapısıdır. Bozkırda yaşam, sürekli bir rekabet ve mücadeledir. Otlaklar ve su kaynakları sınırlıdır ve bu kaynaklar için kabileler arasında sürekli bir mücadele vardır. Dahası, hayvan sürüleri, hem yırtıcı hayvanlara hem de düşman kabilelere karşı korunması gereken değerli ve hareketli bir servettir. Böyle bir ortamda, profesyonel bir asker sınıfı ile sivil halk arasında keskin bir ayrım olamaz. Her erkek çoban, aynı zamanda potansiyel bir askerdir. Çocukluktan itibaren at binmeyi, avlanmayı ve ok atmayı öğrenir. Hayvanları gütmek için gereken beceriler, savaşmak için gereken becerilerle neredeyse aynıdır. Bu durum, bozkır toplumlarını, deyim yerindeyse, “millet-ordu” haline getirir. Savaş, sadece bir savunma aracı değil, aynı zamanda bir zenginleşme yoludur. Komşu yerleşik medeniyetlere veya diğer kabilelere yapılan başarılı bir yağma akını (çapul), bir anda bir kabilenin servetini artırabilir, liderin prestijini yükseltebilir. Bu nedenle, bireysel cesaret, savaşçılık ve askeri beceri, en yüce erdemler olarak kabul edilir. İskitlerin düşman kafataslarından kadeh yapması, Hunların acımasızlığı veya Moğolların disiplinli vahşeti, bu savaşçı etiğin farklı tarihsel dönemlerdeki yansımalarıdır. Liderlik, soydan gelmekle birlikte, en temelde askeri liyakate dayanır. Bir han veya kağan, halkını zafere taşıyamıyorsa, liderliğini de koruyamaz. Bu ortak savaşçı ruhu, dillerinden ve kökenlerinden bağımsız olarak tüm bozkır halklarını, yerleşik komşularının gözünde korkulan ve öngörülemez bir güç haline getirmiştir.
Bu yaşam tarzının yarattığı askeri teknoloji ve taktikler de şaşırtıcı bir benzerlik ve devamlılık gösterir. Bozkırın ordusu, atın sırtındadır. At, onlara yerleşik orduların asla sahip olamayacağı bir hız, menzil ve esneklik kazandırır. Bu hareketliliğe en uygun silah ise, yine at sırtında kolayca kullanılabilen, hafif ama ölümcül derecede etkili olan kompozit yaydır. Farklı ağaç, kemik ve sinir katmanlarının birleştirilmesiyle yapılan bu yaylar, muazzam bir güç depolayarak okları çok daha uzağa ve daha delici bir şekilde fırlatabilirdi. Atlı okçu, bozkır savaş makinesinin standart birimidir ve bu birim, MÖ 7. yüzyıldaki bir İskit savaşçısından MS 13. yüzyıldaki bir Moğol süvarisine kadar temelde aynıdır. Bu teknolojiye dayalı olarak geliştirilen taktikler de evrenseldir. Düşmanla doğrudan bir meydan savaşına girmek yerine, onu ok yağmuruyla uzaktan yıpratmak; sahte bir geri çekilmeyle (feigned retreat) düşmanı tuzağa çekip pusuya düşürmek; ve düşmanın ikmal hatlarını keserek onu bozkırın ortasında açlık ve susuzlukla baş başa bırakmak… Dokuzuncu bölümde detaylıca incelediğimiz Darius’un İskit seferindeki yenilgisi, bu taktiklerin en eski ve en klasik örneğidir. Yedi yüz yıl sonra Hunların Romalılara, bin beş yüz yıl sonra Moğolların Avrupalı şövalyelere karşı uyguladığı taktikler, temelde aynı prensiplere dayanıyordu. Çünkü bu taktikler, sadece zeki komutanların bir icadı değil, bozkır coğrafyasının kendisinin dayattığı en mantıklı ve en etkili savaş yöntemleridir.
Son olarak, bu ortak yaşam tarzı, bozkır halklarının manevi dünyasında ve sanatında da ortak bir ruh, ortak bir dünya görüşü yaratmıştır. Onların inançları, genellikle yazılı metinlere veya karmaşık teolojik dogmalara dayanmaz. Bunun yerine, yaşadıkları coğrafyanın kendisinden beslenir. İnanç sistemlerinin temelinde, genellikle iki ana unsur vardır: Her şeyin üzerinde olan, her şeyi gören ve kaderi belirleyen bir Gök Tanrısı (Türklerde Tengri, İskitlerde muhtemelen Papaios ile ilişkili bir kavram) ve üzerinde yaşadıkları, beslendikleri ve atalarının gömülü olduğu kutsal Toprak-Su (Yer-Su). Bu dualistik yapı, bozkırın yatay ve engin doğasının doğrudan bir yansımasıdır. Dini ritüeller, tapınaklarda değil, kutsal kabul edilen dağların zirvelerinde, pınarların başında ve en önemlisi, ataların ruhlarının yaşadığına inanılan kurganların çevresinde gerçekleştirilirdi. Bu “ata kültü,” tüm bozkır halkları için son derece merkezi bir öneme sahiptir. On bir ve on üçüncü bölümlerde de gördüğümüz gibi, ataların mezarları, sadece birer defin yeri değil, aynı zamanda bir halkın kimliğinin, tarihinin ve toprak üzerindeki hakkının tapu senetleriydi. Bu ortak manevi dünyanın sanatsal ifadesi ise, yine evrensel bir kod olan “hayvan üslubu”dur. Dili İrani olan İskitlerin altın geyiği ile, dili Türk olan Göktürklerin kemer tokasındaki dağ keçisi, aynı estetik kaygıyı, aynı dinamizmi ve doğayla aynı ruhani ilişkiyi yansıtır. Çünkü her ikisi için de dünya, hayvan ruhlarının gücüyle dolu, sürekli bir mücadele ve dönüşümün yaşandığı bir arenadır.
Bu büyük tabloyu bir araya getirdiğimizde, İskit, Sarmat, Hun, Avar, Kıpçak ve Moğol gibi farklı halkların neden bu kadar birbirine benzediği sorusunun cevabı netleşir. Onlar, farklı zamanlarda sahneye çıkan, farklı diller konuşan ve farklı genetik miraslara sahip olan aktörlerdi. Ancak hepsi aynı oyunu oynamak zorundaydılar: “Bozkırda Hayatta Kalma ve Egemen Olma Oyunu.” Ve bu oyunun kuralları, binlerce yıldır değişmemişti. Cengiz Han’ın dehası, sıfırdan yeni bir sistem yaratmak değildi; onun dehası, binlerce yıldır bozkırda zaten var olan tüm bu unsurları –atlı okçuyu, onluk sistemi, acımasız disiplini, psikolojik savaşı ve karizmatik liderliği– alıp, bunları daha önce hiç görülmemiş bir ölçekte ve etkinlikte bir araya getirerek bir dünya imparatorluğu yaratacak bir makineye dönüştürmesiydi. Moğollar, bu bozkır modelinin bir istisnası değil, onun en mükemmel, en nihai ve en korkutucu ifadesiydiler. Onlar, İskitlerin başlattığı geleneğin zirve noktasıydılar.
Sonuç olarak, bozkır coğrafyası, üzerinde yaşayan halklar için bir kaderdir. Bu kader, onları belirli bir yaşam tarzına, belirli bir sosyal yapıya, belirli bir savaş sanatına ve belirli bir dünya görüşüne doğru amansızca iter. Bu itici güç o kadar kuvvetlidir ki, dil ve etnik köken gibi normalde kimliği belirleyen en temel unsurları bile ikinci plana atar. Bu, bir tür “kültürel evrimsel yakınsama”dır; farklı kökenlerden gelen canlıların, aynı çevresel baskılar altında zamanla benzer özellikler geliştirmesi gibi, farklı kökenlerden gelen insan toplulukları da aynı coğrafyanın baskısı altında zamanla birbirine benzer kültürler geliştirirler. Bu nedenle, bir İskit savaşçısıyla bir Kuman beyinin veya bir Hun akıncısıyla bir Moğol komutanının hayaletleri bozkırda yan yana gelseydi, dilleriyle anlaşamasalar bile, birbirlerinin gözlerine baktıklarında aynı ruhu, aynı değerleri ve aynı kaderi paylaştıklarını anlarlardı. Çünkü onların hepsinin öğretmeni, efendisi ve en nihayetinde mezarı olan, o sonsuz ve değişmez bozkırın ta kendisiydi.
Bölüm 20: Sonuç: Tarihin Katmanları ve Bozkırın Ölümsüz Ruhu
Tarih, çoğu zaman, üzerine sürekli yeni metinlerin yazıldığı, ancak eski yazıların silik izlerinin asla tamamen kaybolmadığı devasa bir palimpsest gibidir. Bu palimpsestin en zor okunan, en çok kazınmış ve en çok yeniden yazılmış sayfalarından biri ise şüphesiz Avrasya bozkırlarıdır. Bu yazı dizisi boyunca, bu kadim sayfanın ilk büyük ve okunaklı metnini, yani İskitlerin destanını deşifre etmeye, onların kimliklerinin, yükselişlerinin, komşularıyla olan karmaşık ilişkilerinin ve nihayetinde sahneden çekilişlerinin izlerini sürmeye çalıştık. Yolculuğumuzun sonunda vardığımız manzara, bozkırların basit, tek tip ve homojen bir “barbar” denizi olduğu yönündeki kadim önyargıyı temelden sarsan, çok daha karmaşık, çok daha renkli ve çok daha dinamik bir gerçeği gözler önüne serer. İskit tarihi bize, bozkırların asla tek bir halkın mülkü olmadığını, aksine binlerce yıl boyunca sürekli bir devinim, amansız bir etkileşim ve yaratıcı bir kaynaşma içinde olan, dillerin, genlerin ve kültürlerin birbirine karıştığı devasa bir insanlık mozaiği tarafından şekillendirildiğini öğretir. İskitler, bu mozaiğin kurucu ustaları, en parlak ve en etkili parçalarından biri olarak tarihteki onurlu yerlerini almışlardır. Ve onların hikayesi, bir son değil, bir başlangıçtır; zira bıraktıkları miras, kendilerinden sonra gelen ve bozkırı vatan bilen Türkler de dahil olmak üzere pek çok halkın kimliğinin derinliklerinde, silinmez bir fısıltı gibi yaşamaya devam etmektedir.
Bu büyük anlatının sonunda elimizde kalan en temel hakikat, İskitlerin kimliğinin tek bir kelimeyle veya etiketle tanımlanamayacak kadar çok katmanlı olduğudur. Evet, dilbilimsel ve genetik kanıtların ezici bir şekilde gösterdiği gibi, onların yönetici çekirdeği Hint-Avrupa dil ailesinin İrani koluna mensuptu. Bu, onların kimliğinin temel taşıdır ve onları antik Pers dünyasının uzak kuzenleri yapar. Ancak bu, hikayenin sadece başlangıcıdır. Zira onların asıl kimliğini döven, kan bağlarından daha güçlü bir usta vardı: on dokuzuncu bölümde de altını çizdiğimiz gibi, bozkır coğrafyasının kendisi. İskitler, bozkırın dayattığı yaşam tarzının, yani atlı göçebe pastoralizmin ilk büyük ustaları oldular. Bu yaşam tarzı, onları kaçınılmaz olarak, kendilerinden bin yıl sonra aynı topraklarda at koşturacak olan Türk ve Moğol halklarına benzeyen bir kültürel kalıba soktu. At kültü, savaşçı toplum yapısı, yurt tipi barınaklar ve kurgan geleneği, etnik kökenleri aşan, coğrafyanın kendisi tarafından yazılmış bir “ortak kaderin” evrensel kodlarıydı. Bu nedenle, bir İskit ile bir Kuman arasındaki kültürel benzerlikler, bir kan bağından çok, aynı amansız öğretmenin, yani bozkırın, farklı öğrencilere aynı dersleri vermesinin bir sonucudur.
Dahası, İskitlerin kendileri bile, egemenliklerinin zirvesindeyken homojen bir yapı değildi. Dördüncü bölümde incelediğimiz gibi, onlar, farklı dilleri ve kökenleri bünyesinde barındıran çok uluslu bir konfederasyondu. İrani dilli “Kraliyet İskitleri” bu yapının zirvesinde yer alırken, onların egemenliği altında Trak, Proto-Slav, Fin-Ugor ve diğer pek çok yerli halk, bu büyük siyasi şemsiyenin bir parçası olarak yaşıyordu. “İskit” olmak, dar bir etnik kimlikten ziyade, bu güçlü ve prestijli konfederasyona mensup olmayı ifade eden siyasi bir kimlikti. Bu esnek ve kapsayıcı model, onların başarısının sırrıydı ve aynı zamanda, kendilerinden sonra gelen tüm bozkır imparatorlukları için de bir prototip oluşturdu. Bu gerçek, bozkırların tarih boyunca asla “saf” ırkların veya tekil halkların yurdu olmadığını, aksine her zaman farklı unsurların bir araya geldiği bir “erime potası” olduğunu anlamamız için kilit bir öneme sahiptir.
İşte bu “erime potası” dinamiği, yazı dizimizin en merkezdeki sorusuna, yani İskitler ile Kumanlar arasındaki gizemli bağlantıya da en net cevabı sunar. On yedinci ve on sekizinci bölümlerde vardığımız sonuç, bu bağlantının ne basit bir etnik devamlılık ne de anlamsız bir tesadüf olduğudur. Cevap, kültürel ve genetik kaynaşma sürecinin kendisidir. İskitler ve onların ardılları olan Sarmatlar ve Alanlar, siyasi olarak tarih sahnesinden çekildiklerinde, genetik mirasları ve kanları bu topraklarda yaşamaya devam etti. Yüzyıllar sonra, Türk dilli Kuman-Kıpçaklar bu coğrafyaya yeni efendiler olarak geldiklerinde, bu kadim İrani/Avrupalı gen havuzunu kendi bünyelerinde erittiler. Dil değişti, yönetici elit değişti, siyasi kimlik Türk’e dönüştü; ancak coğrafyanın demografik hafızası, yeni gelenlerin fenotipine, yani Rusların şaşkınlıkla kaydettiği “sarışın” görünümlerine yansıdı. Kumanlar, İskitlerin doğrudan torunları değildi; ancak onlar, İskitlerin genetik mirasının en önemli varisleri oldular. Bu, halkların nasıl oluştuğuna, kimliklerin ne kadar akışkan olduğuna ve dil ile genlerin her zaman aynı kaderi paylaşmadığına dair tarihin bize sunduğu en güçlü derslerden biridir.
İskitlerin mirası, sadece genetik bir fısıltıdan ibaret değildir. Onlar, bozkır medeniyetinin temel paradigmalarını belirlediler ve bu paradigmalar, kendilerinden sonra gelen herkes tarafından devralındı. Onların Darius’a karşı kazandığı zafer, göçebe savaş sanatının manifestosu haline geldi. Onların “hayvan üslubu,” binlerce yıl boyunca Avrasya estetiğinin temelini oluşturdu. Onların Alp Er Tunga gibi efsanevi krallarının hatırası, Türkler tarafından kendi milli kahramanları olarak sahiplenildi. Onların kurduğu ve yönettiği konfederasyon modeli, Hunlar, Avarlar, Hazarlar, Göktürkler ve Moğollar tarafından tekrar tekrar uygulandı. Cengiz Han’ın yarattığı dünya imparatorluğu bile, özünde, İskitlerin iki bin yıl önce attığı temellerin üzerine inşa edilmiş, çok daha büyük ve daha ölümcül bir yapıydı.
Sonuç olarak, İskitlerin hikayesi, tarihin katmanlı doğasının ve bozkırın ölümsüz ruhunun bir destanıdır. Onlar, bu destanın ilk ve en parlak bölümünü yazdılar. Onlar, atı medeniyetin merkezine koyan, sınırları olmayan bir imparatorluk hayal eden ve bu hayali kanla, altınla ve sarsılmaz bir özgürlük iradesiyle gerçeğe dönüştüren bir halktı. Tarih sahnesinden çekilmiş olabilirler, ancak bıraktıkları izler, bugün bile Avrasya’nın kültürel ve genetik coğrafyasında görülebilir. Onların mirası, kendilerinden sonra gelen ve bozkırı vatan bilen tüm halkların, en başta da Türklerin ortak ve bilinçaltı hafızasının bir parçasıdır. İskitler, bozkırın sadece bir boşluk veya bir geçiş yolu olmadığını, aksine kendine özgü, güçlü ve kalıcı bir medeniyet yaratabilen bir ana rahim olduğunu kanıtladılar. Ve o rahimden doğan “bozkır ruhu” –o özgür, savaşçı, hareketli ve doğayla iç içe olan ruh– farklı dillerde konuşsa da, farklı yüzlere sahip olsa da, İskitlerin yaktığı o ilk ateşin sıcaklığını binlerce yıl boyunca içinde taşımaya devam etti ve hala da etmektedir.
