Önsöz: Hafızanın Sürgünü ve Geri Dönüşü
Bu satırları kaleme almak, buz tutmuş bir gölün yüzeyinde yürümeye benziyor. Her adımda altınızdaki derin, karanlık ve dondurucu suyun varlığını hissedersiniz. Yüzeydeki ince buz tabakası, devletin yazdığı resmi tarihin parlak ama kırılgan yüzeyidir; alttaki dipsiz karanlık ise Dersim’in, yani yüz yıla yakın bir süredir susturulmuş, inkâr edilmiş ve unutturulmaya çalışılmış o büyük trajedinin kendisidir. Bu kitabı yazma süreci, bu buzun üzerine bilinçli bir şekilde basmak, çatlakların sesini dinlemek ve nihayet o soğuk sulara dalarak boğulmuş hakikatin cesedini yüzeye çıkarma cüretini göstermekti. Bu, sadece akademik bir merakın ya da tarihsel bir olayı aydınlatma çabasının ürünü değildir. Bu, aynı zamanda nesiller boyu aktarılan bir fısıltının, bir ağıdın, bir acının peşine düşmenin kişisel yolculuğudur. Dersim hakkında çalışmak, sadece arşiv belgelerini, anıları, raporları okumak anlamına gelmez. Aynı zamanda, Laç Deresi’nin sularında hâlâ yankılanan çığlıkları duymaya çalışmak, Halvori Gözeleri’nde zehirlenen masumların son nefesini hissetmek, ailelerinden koparılıp Türkleştirilen “kayıp kızların” gözlerindeki yitirilmiş kimliği aramaktır. Bu, insanın ruhuna ağır bir yük bindiren, geceleri uykularınızı bölen ve modern Türkiye’nin temellerine dair bildiğinizi sandığınız her şeyi temelden sarsan bir yüzleşmedir. Zorluğu, sadece devletin kararttığı arşivlerde veya tanıkların korku dolu suskunluğunda yatmıyor; asıl zorluk, bu topraklarda “medeniyet” ve “ilerleme” adına işlenebilmiş vahşetin boyutlarıyla, kendi zihninizde ve vicdanınızda hesaplaşma mecburiyetinde yatmaktadır. Bu kitap, işte bu zorlu ve sancılı hesaplaşmanın bir ürünüdür. Amacı suçlamak ya da yargılamak değil, anlamak ve anlatmaktır. Çünkü anlaşılmamış ve anlatılmamış bir travma, iyileşemeyen bir yara gibi, ait olduğu bedeni içten içe çürütmeye devam eder. Dersim yarası, sadece Dersimlilerin değil, bütün Türkiye toplumunun bedeninde kanamaya devam eden bir yaradır.
Dersim 1937-38, takvim yaprağında kalmış, üzeri tozlanmış münferit bir olay değildir. O, Cumhuriyet’in genetik kodlarına işlenmiş kurucu bir travma, devlet aklının bilinçaltına ittiği ama oradan bütün bir siyasal ve toplumsal hayatı şekillendirmeye devam eden bir paradigmadır. Onu anlamadan, Türkiye’nin Kürt sorununu, Alevi meselesini, devlet-toplum ilişkisindeki kronik güvensizliği, askeri vesayetin köklerini ve demokrasinin neden bir türlü kökleşemediğini tam olarak kavramak mümkün değildir. Dersim, bir anahtardır. Sadece geçmişin kanlı bir odasının kapısını değil, bugünün kilitli sandıklarını da açan paslı ama sağlam bir anahtar. Çünkü Dersim’de uygulanan yöntemler, yaratılan söylem ve hedeflenen amaç, daha sonraki yıllarda Türkiye’nin “iç düşman” olarak gördüğü her kesime karşı uygulanacak olan devlet şiddeti repertuvarının adeta bir laboratuvar çalışması, bir prototipi olmuştur. Bir topluluğun önce “öteki” ilan edilmesi, ardından “medeniyet düşmanı” ve “gerici” olarak yaftalanması, o bölge için hukuku askıya alan özel kanunların çıkarılması, en orantısız askeri gücün siviller gözetilmeksizin kullanılması ve son olarak bütün bu sürecin bir “isyan bastırma” veya “ülkeyi modernleştirme” operasyonu olarak propaganda edilmesi… Bu şablon, Dersim’de kusursuz bir şekilde uygulanmış ve ne yazık ki sonraki on yıllar boyunca farklı coğrafyalarda, farklı aktörlere karşı tekrar tekrar sahneye konmuştur. Bu yüzden Dersim’e bakmak, sadece 1938’in dağlarına değil, aynı zamanda Maraş’ın, Çorum’un, Sivas’ın sokaklarına; Diyarbakır Cezaevi’nin koridorlarına; 1990’larda yakılan Kürt köylerine ve bodrumlarda can veren sivillere de bakmaktır. O, devletin kendi vatandaşını potansiyel bir düşman olarak görebilme ve varlığını tehdit olarak algıladığı anda onu her türlü hukuk ve ahlak kuralının dışına iterek imha edebilme kapasitesinin en çıplak, en vahşi örneğidir. Dolayısıyla, bu kitap sadece bir katliamın anatomisini çıkarmayı değil, aynı zamanda o katliamı mümkün kılan ve bugün hâlâ farklı biçimlerde yaşamaya devam eden zihniyetin kökenlerini de deşifre etmeyi amaçlamaktadır. Hafızanın sürgünden dönüşü, sadece geçmişle değil, bugünle de bir hesaplaşmayı zorunlu kılar. Çünkü Dersim’in hayaleti, Türkiye Cumhuriyeti’nin vicdan mahkemesinde hüküm giymediği sürece, bu toprakların üzerinde dolaşmaya ve adalet arayışını fısıldamaya devam edecektir.
Bu çalışmanın merkezinde yer alan ve bütün bölümlerin etrafında şekillendiği temel tez ise şudur: Dersim Katliamı, genç Cumhuriyet rejiminin bir anlık öfke patlaması, kontrol dışı bir askeri operasyon, bir “aşırılık” ya da kurucu felsefeden bir sapma değildir. Tam tersine Dersim, Cumhuriyet’in tek tip, merkeziyetçi, homojen ve seküler bir ulus-devlet yaratmayı hedefleyen kurucu projesinin en karanlık, en trajik, ancak aynı zamanda kendi iç mantığı açısından en tutarlı ve en nihai sonucudur. O, projenin bir kazası değil, zirvesidir. Bu “yukarıdan devrim” projesi, toplumu bir mühendislik nesnesi olarak görmüş, onun bedenini şapkayla, dilini harflerle, hafızasını tarih tezleriyle yeniden şekillendirmeye çalışmıştır. Bu projenin temel mantığı, var olan toplumsal ve kültürel çeşitliliği bir zenginlik olarak değil, ortadan kaldırılması gereken bir engel, bir “pürüz” olarak kodlamasıydı. Ülkenin dört bir yanındaki farklılıklar, ya ikna yoluyla ya da zorla, bu yeni tektipçi potada eritilmeye çalışıldı. Ancak Dersim, bu projenin mantığına her zerresiyle meydan okuyan bir istisnaydı; coğrafyasıyla, diliyle (Zazaca/Kırmancki), inancıyla (Alevi-Kızılbaş), sosyal yapısıyla (özerk aşiret federasyonu) ve ne Osmanlı’ya ne de yeni Cumhuriyet’e tam olarak boyun eğmeyen isyankâr ruhuyla, projenin kendisi için bir antitezdi. Ankara’nın gözünde Dersim, asimile edilemeyecek kadar dirençli, görmezden gelinemeyecek kadar büyük ve kendi haline bırakılamayacak kadar “tehlikeli” bir anomaliydi. İşte bu noktada, toplum mühendisliği projesi, kendi sınırlarına dayandığında ve asimilasyon mekanizmaları iflas ettiğinde, içindeki o gizli ve karanlık potansiyeli, yani imha seçeneğini devreye sokmuştur. Mustafa Kemal’in deyişiyle o “çıban başı”, pansumanla iyileştirilemiyorsa, kökünden kesilip atılmalıydı. Bu karar, projenin sadece bir inşa projesi değil, gerektiğinde acımasız bir yıkım projesine dönüşebileceğini en net şekilde ortaya koymuştur. 1937 ve 1938’de yaşananlar, işte bu nihai kararın hayata geçirilmesidir. O, daha önceki yıllarda hazırlanan raporların, çıkarılan kanunların, yapılan demografik planlamaların ve yaratılan ideolojik meşruiyetin birleşerek ulaştığı canavarca bir sentezdi. Bu yönüyle Dersim, Cumhuriyet projesinin en büyük başarısızlığı ve ahlaki iflası olduğu kadar, kendi totaliter ve homojenleştirici mantığının en korkunç zaferidir de. Bu kitap, bu trajik zaferin adım adım nasıl inşa edildiğini, o zirveye giden yolun taşlarının hangi raporlarla, hangi kanunlarla, hangi propagandalarla ve en sonunda hangi kanla döşendiğini anlatma iddiasındadır. Hafızanın sürgünü bitmiştir; şimdi geri dönen o hafızanın anlattıklarını, bütün acılığı ve çıplaklığıyla dinleme ve anlama vaktidir. Bu, sadece geçmişe karşı değil, aynı zamanda geleceğe karşı da ertelenemez bir sorumluluktur.
Bölüm 1: “Dersim Sırrı” – Tarih Boyunca Özerk Bir Ada
Önsözde ana hatları çizilen o kanlı zirveye, yani Cumhuriyet projesinin kendi mantığının en acımasız sonucuna ulaşmadan önce, o zirvenin hedefi olan yapının ne olduğunu bütün derinliğiyle anlamak bir zorunluluktur. Çünkü Dersim, 1937’de bir anda ortaya çıkmış bir “sorun” değil, kökleri tarihin ve coğrafyanın derinliklerine uzanan, kendine has bir ruha, bedene ve yasaya sahip, yaşayan bir organizmaydı. Onu Ankara için bu denli tahammül edilmez kılan şey, tam da bu kendine yeterli, kendi içine kapalı ve merkezi otoritenin nüfuz edemediği varoluşuydu. Cumhuriyet’in homojenleştirici selinin önünde duran en büyük kaya olan Dersim’i anlamak için, önce bu kayayı yontan coğrafyayı, ona ruhunu veren inancı, iskeletini oluşturan sosyal yapıyı ve tarih boyunca ne imparatorluklara ne de cumhuriyetlere boyun eğmesini engelleyen o asi kanı, yani “Dersim Sırrı”nı çözmek gerekir. Bu bölüm, katliamdan önceki Dersim’in, o özerk adanın kapısını aralama çabasıdır.
Her şey coğrafyayla başlar. Dersim’in karakterini, kaderini ve tarihini belirleyen ilk ve en kudretli fail, bizzat toprağın kendisidir. Fırat’ın iki kolu Karasu ve Murat nehirlerinin arasına sıkışmış, kuzeyde Munzur ve Mercan sıradağlarının bıçak sırtı zirveleriyle mühürlenmiş bu bölge, bir coğrafyadan çok, doğal bir kaledir. Burası, haritalarda kolayca çizilebilen ama orduların bin yıldır girmekte zorlandığı, girse de tutunamadığı bir labirenttir. Derin, karanlık ve neredeyse dibi görünmeyen vadiler, yeryüzünü bir bıçakla yarmış gibidir. Kutu Deresi, Laç Deresi, Pülümür Vadisi gibi isimler, sadece coğrafi terimler değil, aynı zamanda hem bir sığınak hem de bir mezar olabilen, hem hayat veren hem de hayat alan kutsal ve tekinsiz mekânların adlarıdır. Kışları aylarca kapanan yollar, insan boyunu aşan karlar, yazları ise sarp kayalıklarda sadece keçi patikalarının izin verdiği bir yaşam alanı… Bu coğrafya, dışarıdan gelen bir gücün lojistiğini, iletişimini ve hareket kabiliyetini doğal olarak imkânsız kılan bir savunma mekanizmasıdır. Bu dağlar, Dersimlinin sadece evi değil, aynı zamanda zırhıdır.
Bu coğrafi yalıtılmışlık, kaçınılmaz olarak kendine özgü, dış dünyaya kapalı ve kendi kendine yeterli bir kültür ve toplum yapısı yaratmıştır. Dersim insanı, doğayla savaşarak değil, onunla bir tür gizli antlaşma yaparak yaşamayı öğrenmiştir. Munzur’un suyu onlar için sadece bir içme suyu değil, Düzgün Baba’nın, Ana Fatma’nın mekânı, kutsal bir varlıktır. Dağdaki bir kaya, bir ağaç, bir pınar; sıradan bir tabiat unsuru değil, ziyaretgâhlar, niyaz edilen, kurban kesilen kutsal mekânlardır. Bu panteist ve animist damarları güçlü inanç yapısı, onların toprakla kurduğu bağı, bir mülkiyet ilişkisinden çıkarıp manevi bir aidiyet ilişkisine dönüştürmüştür. Onlar bu topraklara sadece sahip değillerdi; bu toprakların bir parçasıydılar. Dağlar onlara nasıl direneceklerini, nehirler nasıl akacaklarını, ormanlar nasıl saklanacaklarını fısıldamıştı. Bu yüzden merkezi otoritenin Dersim’e göndereceği bir vali, bir komutan ya da bir vergi memuru, bu topraklarda sadece bir yabancı değil, aynı zamanda doğanın ve ruhların bu gizli antlaşmasını bozan bir kâfirdi. Coğrafya, kültürü doğurmuş, kültür ise direnişi beslemiştir. Bu kale, sadece taştan ve topraktan değil, aynı zamanda inançtan ve gelenekten inşa edilmişti.
Bu doğal kalenin siyasi ve idari yansıması, Osmanlı İmparatorluğu döneminde fiili bir özerklik olarak kendini göstermiştir. Osmanlı, pragmatik bir imparatorluktu; fethin maliyetinin, elde edilecek gelirden daha yüksek olduğu yerlerde, merkezi kontrol yerine dolaylı yönetimi ve tavizleri tercih ederdi. Dersim, bu durumun en bariz örneğiydi. Yüzyıllar boyunca Dersim’e gönderilen sayısız askeri sefer, ya dağların ve direnişin inadı karşısında erimiş ya da göstermelik bir zaferle geri dönmüştü. Padişahın fermanı, Dersim’in sarp vadilerinde pek bir anlam ifade etmiyordu. Sonuç olarak, devlet ile Dersim aşiretleri arasında zımni, yazılı olmayan bir antlaşma oluşmuştu: Dersim, devlete asker vermeyecek, düzenli vergi ödemeyecek ve kendi iç işlerinde tamamen serbest olacaktı. Buna karşılık, aşiretler de devlete karşı büyük bir isyan örgütlemedikleri sürece kendi hallerine bırakılacaktı. Bu durum, bizzat Dersimliler tarafından “Hükümet-i Dersim” (Dersim Hükümeti) olarak adlandırılıyordu. Bu, resmi bir statü olmasa da, fiili durumu mükemmel bir şekilde özetliyordu. Dersim, imparatorluğun haritası içinde, ama mantığının dışındaydı. Kendi ağaları, kendi seyitleri, kendi yasaları ve kendi küçük savaşlarıyla, imparatorluk içinde unutulmuş ya da bilinçli olarak dokunulmamış bir adaydı. 19. yüzyılda Tanzimat Fermanı ile başlayan merkezileşme çabaları bu yapıyı kırmaya çalışsa da, tam anlamıyla başarılı olamadı. Her “ıslah” girişimi, yeni bir direnişle karşılaştı ve Dersim’in asi ve ulaşılmaz imajını daha da pekiştirdi. Bu tarihsel miras, yani devletin otoritesini tanımama ve kendi kendini yönetme alışkanlığı, Cumhuriyet’in kurucu kadrolarının gözünde affedilemez bir suç, ortadan kaldırılması gereken bir anomali olarak görülecekti.
Dersim’in bu siyasi ve coğrafi “ötekiliği”ni tamamlayan, belki de en temel ve en hassas katman, onun inanç yapısıydı. Dersim halkının ezici çoğunluğu, Sünni İslam’ın dışında, heterodoks bir inanç sistemi olan Alevi-Kızılbaş geleneğine mensuptu. Ancak Dersim Aleviliği, Batı Anadolu Aleviliğinden de farklı, kendine özgü, daha arkaik ve senkretik özellikler taşıyan bir yapıydı. İslam öncesi Zerdüştlük, Gnostisizm ve eski Anadolu doğa kültlerinin derin izlerini taşıyan bu inanç, yazılı bir metinden çok, sözlü gelenekle, “ocak” adı verilen kutsal soy aileleri aracılığıyla nesilden nesile aktarılıyordu. Onlar için cami değil cemevi, imam değil dede veya seyit, şeriat değil Hakk-Muhammed-Ali yolu esastı. İnançlarının merkezinde, doğayla iç içe geçmiş bir Tanrı tasavvuru, reenkarnasyon (donadon/devriye) inancı ve insanın kendini bilerek Hakk’a ulaşması felsefesi yatıyordu. Bu inanç sistemi, Sünni-Hanefi kimliği devletin resmi ideolojisi haline getiren Osmanlı için de, daha sonra laik ama Sünniliği fiilen imtiyazlı kılan Cumhuriyet için de bir “sapkınlık” olarak görülüyordu. Yavuz Sultan Selim döneminden beri Alevi-Kızılbaş topluluklarına yönelik devletin bakışı, her zaman potansiyel bir tehdit, bir fitne unsuru ve “ıslah” edilmesi gereken bir kitle algısına dayanıyordu. Dersim, bu “sapkın” inancın en korunaklı, en saf ve en asi kalesiydi. Onların inancı, sadece bir vicdan meselesi değil, aynı zamanda onların sosyal ve siyasi kimliklerinin de temel taşıydı. Devletin Sünni kimliğine karşı Alevi olmak, Türk kimliğine karşı Zaza/Kürt olmakla birleşince, Dersim’in “ötekiliği” katmerleniyor ve onu merkezi iktidar için çift kat tehlikeli hale getiriyordu. Bu yüzden Dersim’e yapılacak müdahale, sadece siyasi bir boyun eğdirme operasyonu değil, aynı zamanda bir inancı ve o inancın taşıdığı kültürü de yok etmeyi hedefleyen bir kültürel kırım projesi olacaktı.
Dersim adasının bu üç temel direği – coğrafya, siyasi özerklik ve inanç – dördüncü ve en önemli unsur olan sosyal yapıyı şekillendiriyordu. Dersim toplumu, modern bir devletin anladığı anlamda bireylerden oluşan bir sivil toplum değil, aşiretler ve ocaklar temelinde örgütlenmiş karmaşık bir federasyondu. Bu yapının iki temel direği vardı: dünyevi iktidarı temsil eden aşiret liderleri (ağalar) ve manevi-hukuki otoriteyi temsil eden kutsal soy liderleri (seyitler, pirler, dedeler). Aşiret, kan bağına dayalı bir sosyal ve askeri örgütlenme birimiydi. Her aşiretin kendi toprağı, kendi askeri gücü ve kendi lideri vardı. Bu aşiretler arasında zaman zaman çatışmalar, kan davaları yaşansa da, dışarıdan gelen bir tehdide karşı genellikle ortak bir cephede birleşme yeteneğine sahiptiler. Bu yapı, devletin birey temelinde bir vatandaşlık hukuku kurma çabasının önündeki en büyük engeldi. Devlet, Dersim’de bir bireye ulaşmak istediğinde, karşısında önce onun ailesini, sonra aşiretini buluyordu. Sadakat, devlete değil, aşireteydi.
Bu dünyevi aşiret yapısını dengeleyen ve ona ruhani bir meşruiyet kazandıran ise “ocak” sistemiydi. Seyitlerin veya pirlerin mensup olduğu bu ocaklar, Peygamber soyundan geldiğine inanılan kutsal ailelerdi ve aşiretler üstü bir konuma sahiptiler. Bir seyidin otoritesi, elindeki silahtan değil, taşıdığına inanılan manevi güçten, kerametinden ve soyunun kutsallığından gelirdi. Seyitler, Dersim toplumunun adeta yaşayan anayasasıydı. Aşiretler arasında çıkan anlaşmazlıklarda nihai hakem onlardı. Onların verdiği karar, yani kendi iç hukukları olan “töre” uyarınca verdikleri hüküm, mahkeme kararından daha geçerliydi. Evlilik, boşanma, miras, arazi anlaşmazlıkları ve hatta cinayet gibi en ağır suçlar bile devletin mahkemelerine değil, bu seyitlerin divanına götürülürdü. Bu durum, pratikte Dersim’in kendi hukuk sistemini, kendi yargı mekanizmasını işletmesi anlamına geliyordu. Bu, merkeziyetçi bir ulus-devlet için kabul edilebilecek bir durum değildi. Tüm ülkede tek bir kanunun, tek bir mahkemenin ve tek bir otoritenin hâkim olmasını isteyen Cumhuriyet aklı için Dersim’deki bu “devlet içinde devlet” yapısı, bir kanser hücresi gibiydi. Ağalık (feodalizm) ve seyitlik (teokrasi) kurumları, rejimin hem merkeziyetçi hem de laik karakterine temelden aykırıydı. Bu nedenle, Dersim’e yönelik operasyonun hedeflerinden biri de sadece insanları değil, bu kurumları da kökünden yok etmek olacaktı.
Sonuç olarak, 1930’ların ortasına gelindiğinde Dersim, yeni rejimin inşa etmeye çalıştığı her şeyin tam zıddını temsil eden bir kara delik gibiydi. Ankara’da tek bir başkent, tek bir lider, tek bir kanun ve tek bir kimlik (Türk ve Sünni) yaratılmaya çalışılırken; Dersim’de yüzlerce aşiret reisi, onlarca seyit, yazılı olmayan bir töre ve Zazaca/Kırmancki konuşan, Alevi-Kızılbaş inancına sahip bir halk kendi dünyasında yaşamaya devam ediyordu. Onlar için Ankara, uzak, yabancı ve düşman bir güçtü. Ankara için ise Dersim, ulus-devlet projesinin bütünlüğünü tehdit eden, “medeniyetin ışığının” giremediği karanlık bir bölge, bir “çıban başı” idi. İmparatorluk, bu adanın etrafından dolaşarak onunla yaşamayı bir şekilde başarmıştı. Ancak her şeyi kendi suretinde yeniden yaratma iddiasındaki totaliter ruhlu genç Cumhuriyet, bu anomaliye tahammül edemezdi. “Dersim Sırrı”, yani o özerk, kendi kendine yeterli varoluş, artık çözülmesi gereken bir sır değil, ortadan kaldırılması gereken bir tehdit olarak kodlanmıştı. Bir sonraki bölümde ele alınacağı gibi, bu “tehdidi” ortadan kaldırmak için imparatorluktan devralınan “ıslah” projelerinin, Cumhuriyet’in radikal ve sistematik aklıyla nasıl bir imha planına dönüştüğünün hikâyesi başlayacaktı. Dersim’in kalesinin duvarları, artık dağların kudretiyle değil, Ankara’da hazırlanan raporların ve kanunların zehirli mürekkebiyle aşındırılmaya başlanmıştı. Fırtına yaklaşıyordu ve bu kadim ada, tarihinin en büyük ve en kanlı tsunamisiyle yüzleşmek üzereydi.
Bölüm 2: İmparatorluktan Cumhuriyete – “Islah” Projesinin Devri
Önceki bölümde kapısını araladığımız o kadim kale, yani Dersim’in coğrafyası, inancı ve toplumsal yapısıyla örülmüş özerk dünyası, tarih boyunca merkezi otoritelerin gözünde hem bir merak hem de bir endişe kaynağı olmuştu. Ancak bu endişe, 19. yüzyılın son çeyreğinden itibaren nitelik değiştirecek, modern devlet aklının yükselişiyle birlikte bir “sorun” olarak tanımlanacak ve çözümü için sistematik planlar üretilmeye başlanacaktı. Dersim Katliamı, 1937 yılında gökten zembille inmiş bir vahşet değildi; aksine, kökleri Osmanlı İmparatorluğu’nun son dönemlerine uzanan, on yıllar boyunca demlenmiş bir “ıslah” projesinin, Cumhuriyet’in radikal ideolojisiyle birleşerek nihai ve en ölümcül formuna ulaşmasının bir sonucuydu. Bu bölüm, imparatorluktan cumhuriyete devredilen bu kanlı mirası, yani Dersim’i hedef alan raporları, bu raporlara ruhunu veren “medenileştirme, ıslah, tenkil” gibi kavramları ve bu projenin ilk kanlı provası olan Koçgiri’yi mercek altına alarak, felakete giden yolun taşlarının nasıl döşendiğini anlatmaktadır.
Dersim’i bir “sorun” olarak masaya yatıran ve ona yönelik kapsamlı çözüm önerileri sunan ilk modern devlet aklı, Sultan II. Abdülhamid döneminde belirginleşti. İmparatorluğun dört bir yandan çözülmeye başladığı, merkezkaç kuvvetlerin giderek güçlendiği bu dönemde, Abdülhamid yönetimi bir yandan Pan-İslamist bir politika ile imparatorluğun Müslüman unsurlarını bir arada tutmaya çalışırken, diğer yandan da devletin nüfuz edemediği bölgelerde merkezi otoriteyi tesis etmek için yoğun bir çaba sarf ediyordu. Dersim, bu çabanın odaklandığı en çetin coğrafyalardan biriydi. Bu dönemde hazırlanan sayısız askeri ve mülki rapor, Dersim’in “vahşi,” “itaatsiz” ve “medeniyetten uzak” yapısını detaylı bir şekilde tasvir ediyor, bölgenin devlete nasıl entegre edilebileceğine dair reçeteler sunuyordu. Bu raporlarda öne çıkan temel öneriler, daha sonra Cumhuriyet döneminde de harfiyen uygulanacak olan stratejilerin ilk taslaklarıydı: Bölgenin sarp coğrafyasını kontrol altına almak için stratejik noktalara askeri kışlalar inşa etmek; aşiretlerin hareket kabiliyetini kısıtlamak ve orduyu iç bölgelere hızla sevk edebilmek için yollar yapmak; Alevi-Kızılbaş inancını Sünni İslam potasında eritmek amacıyla köylere camiler ve Sünni hocalar göndermek; aşiret liderlerini ya sürgün ya da rüşvet yoluyla etkisizleştirmek ve en önemlisi, bölgenin demografik yapısını değiştirmek için Dersimlileri Batı vilayetlerine zorla göç ettirip, yerlerine “devlete sadık” Muhacir veya Türkmen nüfus yerleştirmek. Abdülhamid’in politikası bu iki yüzlü stratejiye dayanıyordu: Bir yandan “yumuşak güç” unsurlarıyla (okul, cami, rütbe) asimilasyonu denerken, diğer yandan askeri raporlarla en sert müdahalelerin planını masada tutuyordu. Ancak bu planlar, imparatorluğun içinde bulunduğu mali ve askeri zafiyet nedeniyle çoğunlukla kâğıt üzerinde kaldı. Yine de bu raporlar, devlet aklının Dersim’e yönelik bakışını ve çözüm vizyonunu kalıcı olarak şekillendirmişti. Dersim, artık kendi haline bırakılacak bir ada değil, mutlaka “ıslah” edilmesi gereken bir hastalıklı uzuv olarak tescillenmişti.
İmparatorluğun son demlerinde iktidara gelen İttihat ve Terakki Cemiyeti, bu “ıslah” projesini çok daha radikal, pozitivist ve Türkçü bir ideolojik çerçeveye oturttu. Abdülhamid’in İslamcı tonu taşıyan merkezileşme projesinin yerini, artık bilime, ilerlemeye ve ırka dayalı bir toplum mühendisliği projesi almıştı. İttihatçılar için Dersim, sadece devlete itaat etmeyen bir bölge değil, aynı zamanda Türk ulusunun homojen yapısının önünde duran “feodal bir kalıntı,” ilerlemenin önündeki “gerici bir engel” idi. Onların gözünde Dersim’in Alevi-Kızılbaş inancı bir “hurafe,” aşiret yapısı bir “ilkellik,” Zazaca/Kırmancki dili ise “medeniyetsizliğin” bir göstergesiydi. Bu dönemde hazırlanan raporlar, Abdülhamid dönemindekilere göre çok daha acımasız ve sonuç odaklı bir dil kullanıyordu. Artık amaç sadece devlete entegre etmek değil, Dersim’in kendine özgü kimliğini tamamen ortadan kaldırarak onu Türkleştirmekti. Bu raporlarda, Dersim’in topyekûn bir askeri kuşatma ile silahsızlandırılması, aşiret reislerinin ve seyitlerin istisnasız bir şekilde bölgeden sürülmesi ve halkın kitleler halinde Türklüğün yoğun olduğu bölgelere dağıtılarak asimile edilmesi gerektiği açıkça belirtiliyordu. İmparatorluğun son sadrazamlarından Talat Paşa’nın anılarında ve İttihatçı yöneticilerin yazışmalarında Dersim, Ermeni Meselesi’nin ardından “halledilmesi” gereken en önemli ikinci “iç sorun” olarak zikrediliyordu. Birinci Dünya Savaşı’nın kaotik ortamı ve ardından gelen çöküş, İttihatçıların bu radikal planı hayata geçirmesine engel oldu. Ancak bu planlar ve onları besleyen zihniyet, yok olmadı. İttihat ve Terakki’nin küllerinden doğan yeni Ankara Hükümeti’nin ve Cumhuriyet’in kurucu kadrolarının zihinsel bavulunda, “Dersim Sorunu”na yönelik bu hazır reçeteler de bulunuyordu. Cumhuriyet, bu projeyi sadece devralmakla kalmayacak, onu hayata geçirecek siyasi iradeyi ve askeri gücü de kendinde bulacaktı.
Bu on yıllara yayılan planlama sürecinin dilini ve felsefesini anlamak için, devlet belgelerinde tekrar tekrar karşımıza çıkan üç kilit kavramı derinlemesine analiz etmek gerekir: “Islah,” “medenileştirme” ve “tenkil.” Bu kelimeler, masum idari terimler gibi görünseler de, aslında bir halkın varlığına yönelik topyekûn bir saldırıyı meşrulaştıran ve perdeleyen ideolojik bir cephaneliğin parçalarıdır. “Islah” kelimesi, sözlük anlamıyla “düzeltme, iyileştirme” demektir. Ancak devletin Dersim bağlamında kullandığı “ıslah,” tıbbi bir metafora dayanır: Dersim, toplumun sağlıklı bedenini tehdit eden hastalıklı, patolojik bir organdır. Bu organın “ıslahı,” yani iyileştirilmesi gerekir. Bu bakış açısı, devleti bir doktor, Dersim halkını ise iradesi olmayan, neyin iyi neyin kötü olduğunu bilmeyen bir hasta konumuna koyar. Doktorun (devletin) hastaya (Dersim’e) uygulayacağı tedavi, ne kadar acı verici olursa olsun, hastanın iyiliği içindir. Bu tedavi, hastanın inancını “düzeltmek,” sosyal yapısını “modernleştirmek,” dilini “ehlileştirmek” gibi müdahaleleri içerir. Bu söylem, devletin yapacağı her türlü zorba müdahaleyi, bir şiddet eylemi olarak değil, bir “tedavi süreci” olarak sunmasını sağlar. Katliam, bir iyileştirme operasyonuna dönüşür.
İkinci kavram olan “medenileştirme” ise, bu “ıslah” projesine ahlaki ve evrensel bir meşruiyet kazandırma işlevi görür. Bu, dönemin sömürgeci ruhuna son derece uygun bir söylemdir. Tıpkı Avrupalı sömürgecilerin Afrika ve Asya’daki işgallerini “vahşilere medeniyet götürme” misyonuyla meşrulaştırmaları gibi, Ankara da Dersim’e yönelik müdahalesini bir “medenileştirme projesi” olarak sunmuştur. Bu anlatıya göre, dağlarda yaşayan, devlet tanımayan, kendi ilkel töreleriyle yönetilen bu insanlar, “medeniyetin ışığından” mahrum kalmışlardır. Devletin görevi, onlara zorla da olsa bu ışığı götürmektir. Bu ışık; yol, okul, kışla ve en önemlisi devletin kanunlarıdır. Bu söylem, Dersim’in binlerce yıllık özgün kültürünü, inancını ve sosyal yapısını yok sayar, onu bir “boşluk” veya “ilkellik” olarak tanımlar. Böylece bu kültürel zenginliğin yok edilmesi, bir kayıp olarak değil, “medeniyetin gericiliğe karşı bir zaferi” olarak kutlanabilir. Sabiha Gökçen’in bombalarının, “eşkıya yuvalarına medeniyet taşıyan” modern bir Türk kızının kahramanlığı olarak sunulması, bu ahlaki çöküşün en zirve noktasıdır.
Eğer “ıslah” tedavi, “medenileştirme” ise bu tedavinin ahlaki gerekçesiyse, “tenkil” bu tedavinin cerrahi müdahale aşamasıdır. “Tenkil,” sözlük anlamıyla “ibret olacak şekilde cezalandırma, sindirme, yok etme” gibi anlamlara gelir. Bu, basit bir askeri operasyonu veya bir isyanı bastırmayı aşan bir kavramdır. Tenkil’in amacı, sadece direnen silahlı unsurları değil, onlara destek veren veya verme potansiyeli taşıyan tüm toplumsal yapıyı, yani halkın kendisini hedef almaktır. Amaç, öyle bir korku ve yıkım yaratmaktır ki, o topluluk bir daha asla baş kaldırmayı aklından bile geçiremesin. Tenkil, bir halkın direniş iradesini kırmak için onun bedenine, malına, kültürüne ve hafızasına yönelik topyekûn bir saldırıdır. Köylerin yakılması, hayvanların telef edilmesi, kadın ve çocukların katledilmesi, liderlerin idam edilmesi; bunların hepsi “tenkil” konseptinin birer parçasıdır. Devlet, Dersim’e yapacağı operasyonun adını resmi olarak “Tedip ve Tenkil” (Edeplendirme ve Yok Etme) olarak koyduğunda, aslında niyetini daha en başından bütün çıplaklığıyla ortaya koymuştu. Bu, bir kanun uygulama eylemi değil, bir halkı ibret-i âlem için yok etme operasyonuydu. Bu üç kavram – ıslah, medenileştirme, tenkil – bir araya geldiğinde, 20. yüzyılın en soğukkanlı planlanmış katliamlarından birinin ideolojik altyapısını oluşturmuştu.
Bu ideolojik ve planlama düzeyindeki hazırlıkların kanlı bir pratiğe döküldüğü ilk büyük olay, 1921 yılındaki Koçgiri İsyanı oldu. Sivas’ın Zara, İmranlı, Kangal ve Hafik gibi ilçelerini kapsayan ve nüfusunun çoğunluğu Dersim’le akraba olan Alevi-Kürt (Kırmanç) aşiretlerinden oluşan Koçgiri bölgesi, adeta küçük bir Dersim’di. Birinci Dünya Savaşı sonrası oluşan yeni siyasi iklimde, Sevr Antlaşması’nın ve Wilson Prensipleri’nin de etkisiyle, Koçgiri aşiretleri Ankara’daki yeni meclise bir muhtıra göndererek, kendilerine kültürel ve idari özerklik tanınmasını talep ettiler. Bu talep, Türk ulus-devletini kurma hedefindeki Mustafa Kemal ve arkadaşları için kabul edilemez bir cüretti. Ankara Hükümeti’nin bu isyan girişimine yanıtı, gelecekte Dersim’de uygulanacak olan vahşetin adeta bir provası niteliğindeydi. Sakallı Nurettin Paşa komutasındaki Merkez Ordusu, bölgeye son derece orantısız bir güçle saldırdı. Ordu, sadece silahlı isyancılarla değil, doğrudan sivil halkla savaştı. Yüzlerce köy yakıldı, binlerce masum insan, kadın, çocuk, yaşlı demeden katledildi. Hayatta kalanlar sürgün edildi. Hatta Meclis’te bazı milletvekilleri bile Nurettin Paşa’nın uyguladığı vahşet karşısında isyan etmiş, hakkında soruşturma açılmasını istemişlerdi. Koçgiri, birkaç açıdan Dersim’in habercisiydi. Birincisi, Ankara’daki yeni rejimin, kendisine yönelik en ufak bir özerklik talebine veya başkaldırıya ne kadar acımasız ve toleranssız bir şekilde yanıt vereceğini göstermişti. İkincisi, sivil halkı topyekûn cezalandırma yöntemi olan “tenkil” stratejisi ilk kez bu çapta uygulanmış ve test edilmişti. Üçüncüsü, bu katliam, Dersim aşiretleri ile Ankara arasında zaten var olan güvensizliği derin bir uçuruma dönüştürmüştü. Koçgiri’den kaçıp Dersim’in dağlarına sığınanlar, yaşadıkları vahşeti yıllarca anlatarak, devletin gerçek yüzüne dair bir hafıza oluşturdular. Bu hafıza, 1937’de devletin “af” vaatlerine neden inanılmadığını ve Seyid Rıza’nın neden Ankara’ya tam olarak güvenmediğini de açıklar. Koçgiri, imparatorluktan devralınan “ıslah” planlarının, artık kâğıt üzerinde kalmayacağının, yeni rejimin elinde kanlı bir gerçeğe dönüşeceğinin ilk ve en korkunç işaretiydi.
Cumhuriyet’in ilanından sonra, Dersim’e yönelik devlet politikası daha da sertleşti. Bu sertleşmenin en önemli katalizörü, 1925 yılında patlak veren Şeyh Said İsyanı oldu. Her ne kadar bu isyan, karakteri itibarıyla Sünni-Nakşibendi ve Zaza/Kürt milliyetçisi bir hareket olsa ve Dersim’deki Alevi aşiretlerinin ezici çoğunluğu bu Sünni isyana destek vermese de, sonuçları Dersim’i doğrudan ve olumsuz bir şekilde etkiledi. Şeyh Said İsyanı, genç Cumhuriyet için büyük bir travma oldu ve rejim, bu travmaya olağanüstü hal yasaları ve topyekûn bir baskı politikasıyla yanıt verdi. İsyanın hemen ardından çıkarılan Takrir-i Sükûn Kanunu (Huzuru Sağlama Yasası), hükümete anayasal özgürlükleri askıya alma, muhalif basını susturma ve her türlü muhalefeti ezme konusunda sınırsız yetkiler verdi. Bu kanunla birlikte kurulan İstiklal Mahkemeleri, binlerce insanı yargısız infazlarla ortadan kaldırdı. Bu otoriterleşme dalgası, bütün Doğu ve Güneydoğu bölgelerini bir sıkıyönetim rejimi altına soktu. Dersim, isyana katılmamış olmasına rağmen, bu yeni baskı rejiminin doğal hedeflerinden biri haline geldi. Ankara’nın gözünde, Dersim’in isyana katılmaması bir sadakat göstergesi değil, kendi isyanları için doğru zamanı bekleyen kurnaz bir aşiret aklının ürünüydü. Bu durum, devletteki Dersim paranoyasını daha da artırdı.
Şeyh Said İsyanı’nın Dersim için en somut ve en yıkıcı sonucu, isyan sonrası hazırlanan Şark Islahat Planı (Doğu Reform Planı) oldu. Bu plan, aslında İttihat ve Terakki döneminden beri hazırlanan raporların, yeni Cumhuriyet’in ideolojisi ve tecrübeleriyle güncellenmiş ve sistematik bir devlet politikası haline getirilmiş haliydi. Plan, bütün Kürt ve Zaza nüfusun yaşadığı bölgeleri kapsıyor ve bu bölgelerde topyekûn bir Türkleştirme ve asimilasyon politikası öngörüyordu. Plana göre, bölge Umumi Müfettişliklere ayrılacak, bu müfettişliklere olağanüstü yetkilere sahip valiler atanacaktı. Kürtçe ve Zazaca konuşulması kamusal alanda yasaklanacak, yer isimleri Türkçeleştirilecek, halk kitleler halinde Batı’ya sürgün edilecek ve yerlerine Türk nüfus yerleştirilecekti. Dersim, bu planın en önemli hedeflerinden biri olarak özel bir başlık altında ele alınıyordu. Plan, Dersim’in acilen ve kesin bir şekilde “ıslah” edilmesi gerektiğini, bölgedeki aşiret yapısının dağıtılmasını ve halkın tamamen silahsızlandırılmasını emrediyordu. Kısacası, Şark Islahat Planı, Dersim’e 1937-38’de uygulanacak olan topyekûn imha operasyonunun hukuki ve idari yol haritasını çizmişti. Artık mesele, bir grup bürokratın veya askerin hazırladığı bir rapor değil, devletin en üst düzeyde kararlaştırdığı, bütçesi ve takvimi olan resmi bir devlet politikasıydı. İmparatorluktan devralınan “ıslah” projesi, Koçgiri’de kanlı bir provadan geçmiş, Şeyh Said İsyanı’nın yarattığı otoriter iklimde yasal bir zırha bürünmüş ve artık nihai hedefine, yani “çıban başı” olarak görülen Dersim’in kökünü kazımaya kilitlenmişti. Bir sonraki bölümde ele alacağımız gibi, bu genel planın ardından, özellikle Dersim’e odaklanan, daha detaylı ve daha kanlı raporlar hazırlanacak ve imha projesi, adım adım son aşamasına doğru ilerleyecekti. Devlet aklının devamlılığı, imparatorluktan cumhuriyete, bir mirastan çok bir lanet gibi devredilmişti.
Bölüm 3: Tek Tip Ulusun İnşası – Kemalist Projenin İdeolojik Arka Planı
İmparatorluktan devralınan “ıslah” projeleri ve Koçgiri gibi kanlı provalarla belirginleşen devlet şiddeti, buzdağının sadece görünen kısmıydı. Bu şiddeti besleyen, ona bir amaç ve meşruiyet duygusu veren, suyun altındaki devasa ideolojik kütleyi anlamadan, Dersim’e reva görülen topyekûn imha politikasının ardındaki soğukkanlı rasyonaliteyi kavramak imkânsızdır. Cumhuriyet’in kurucu kadroları, sadece bir enkazdan yeni bir devlet çıkarmıyorlardı; aynı zamanda kozmopolit, çok dinli ve çok dilli bir imparatorluk geçmişini reddederek, onun yerine sıfırdan, tek tip, homojen ve seküler bir ulus inşa etmeye soyunmuşlardı. Bu, tarihin en cüretkâr ve en acımasız toplum mühendisliği projelerinden biriydi. Bu projenin temel harcını oluşturan üç ana ideolojik sütun – etnik tektipleştirmeyi hedefleyen radikal Türk milliyetçiliği, dini tektipleştirmeyi hedefleyen devlet kontrolündeki Sünni-merkezli laiklik ve siyasi tektipleştirmeyi hedefleyen Jakoben merkeziyetçilik – bir araya geldiğinde, Dersim gibi bu üç sütunun da tam antitezinde duran bir yapının varlığına izin vermeyecek ölümcül bir mimari oluşturmuştu. Bu bölüm, Dersim katliamını mümkün kılan zihniyet dünyasının şifrelerini çözmek için, bu üç ideolojik sütunun derinliklerine inerek, yeni rejimin “makbul vatandaş” tanımını ve bu tanımın dışında kalan Dersim’in neden bir “anomali”den öte, yok edilmesi gereken varoluşsal bir tehdit olarak algılandığını ortaya koymayı amaçlamaktadır.
Yeni Cumhuriyet’in ideolojik temelini oluşturan birinci ve en güçlü sütun, etnik kimliğin yeniden inşasıydı. Osmanlı İmparatorluğu’nun sonunu getiren Balkan Savaşları ve Birinci Dünya Savaşı, kurucu kadrolar için travmatik bir ders olmuştu: Farklı etnik kimliklere dayalı bir imparatorluk yapısı artık sürdürülemezdi. Geriye kalan Anadolu toprağı üzerinde ayakta kalabilmenin tek yolu, bu topraklarda yaşayan tüm farklı unsurları tek bir potada, “Türklük” potasında eriterek yekpare, bölünmez bir ulus yaratmaktı. Bu, sadece siyasi bir proje değil, aynı zamanda tarihsel ve kültürel bir inşa süreciydi. Bu inşanın en fantastik ama en işlevsel iki aracı, 1930’larda bizzat Mustafa Kemal’in himayesinde geliştirilen Türk Tarih Tezi ve Güneş Dil Teorisi oldu. Bu teoriler, modern bilimsel metodolojiden uzak, tamamen politik amaçlara hizmet eden birer ideolojik aygıttı. Türk Tarih Tezi’nin temel amacı, Türkler için Batılıların “barbar” yaftasına karşı, kökleri binlerce yıl öncesine dayanan, Mezopotamya’dan Anadolu’ya kadar tüm büyük medeniyetleri kurmuş şanlı bir geçmiş yaratmaktı. Sümerlerin, Hititlerin, Etrüsklerin dahi Türk kökenli olduğu iddia ediliyordu. Ancak bu tezin çok daha önemli ve Dersim’le doğrudan ilgili olan bir diğer işlevi daha vardı: Anadolu’daki Türk olmayan unsurların, özellikle de Kürtlerin ve Zazaların varlığını inkâr etmek. Teze göre, bu topluluklar aslında öz be öz Türk’tüler; ancak coğrafi koşullar ve tarihsel olaylar nedeniyle dillerini ve asıl kimliklerini unutmuş, “yozlaşmış” Türklerdi. Kürtler, karda yürürken çıkardıkları ‘kart-kurt’ sesinden dolayı bu adı almış “Dağ Türkleri” idi. Bu “bilimsel” kılıf, devletin asimilasyon politikasına muazzam bir meşruiyet zemini sağlıyordu. Artık devlet, bir halkın kimliğini yok etmiyor, onlara “unuttukları” asıl kimliklerini “hatırlatıyordu.”
Bu tarihsel inkârı dilsel alanda tamamlayan ise Güneş Dil Teorisi oldu. Bu tuhaf teoriye göre, dünyadaki bütün diller, insanoğlunun ilk sözcüğü olan ve güneşi ifade eden “ağ” sesinden, yani Türkçeden türemişti. Bu, Türkçeyi dünyanın en eski ve en köklü dili yapmakla kalmıyor, aynı zamanda Kürtçe ve Zazaca gibi dillerin de bağımsız birer dil olduğu gerçeğini ortadan kaldırıyordu. Onlar, ana kaynak olan Türkçeden kopmuş, bozulmuş birer lehçeden ibaretti. Bu iki teori birleştiğinde, Cumhuriyet’in kimlik politikası netleşiyordu: Bu topraklarda Türk’ten başka millet, Türkçeden başka dil yoktu. Var olduğu iddia edilenler ise ya bir tarihsel yanılgı ya da kötü niyetli bir bölücülük propagandasıydı. Bu ideolojik çerçeve, “Vatandaş, Türkçe konuş!” kampanyalarından, Kürtçe ve Zazaca yer isimlerinin sistematik olarak değiştirilmesine, bu dillerde yapılan her türlü yayın ve eğitimin yasaklanmasından, bu dilleri konuşanların kamusal alanda aşağılanmasına kadar uzanan topyekûn bir kültürel kırım politikasının temelini oluşturdu. İşte Dersim, bu etnik tektipleştirme projesinin tam kalbinde bir hançer gibi duruyordu. Dersim halkı, gündelik hayatlarında, cemlerinde, ağıtlarında, masallarında inatla Zazaca/Kırmancki konuşmaya devam ediyordu. Onların varlığı, dilleri ve kendilerini “Kırmanc” olarak tanımlamaları, Ankara’da kâğıt üzerinde yaratılan o homojen Türk ulusu projesinin canlı bir yalanlamasıydı. Dersimliler, sadece dağlarında devlete isyan etmiyorlardı; dilleriyle, kimlikleriyle her gün, her an rejimin temel ideolojik varsayımlarına meydan okuyorlardı. Onlar, “Dağ Türkü” olduklarına ikna edilemeyecek kadar köklü bir kimliğe ve hafızaya sahiptiler. Bu yüzden, asimilasyonun ve inkârın yetersiz kaldığı bu en dirençli noktada, ideolojinin mantıksal sonucu devreye girecekti: İkna yoluyla “Türk olduklarını hatırlamayanlar,” zorla, yani imha yoluyla bu “tarihsel hatayı” düzelten denklemin dışına atılmalıydı. Dersim’in etnik ve dilsel kimliği, onun ölüm fermanının ilk maddesini oluşturuyordu.
Rejimin ikinci ideolojik sütunu, dini hayatı yeniden düzenlemeyi hedefleyen kendine özgü laiklik anlayışıydı. Kemalist laiklik, genellikle anlaşıldığı gibi devletin tüm inançlara karşı eşit mesafede durduğu, din ve vicdan özgürlüğünü güvence altına aldığı liberal bir model değildi. Aksine, Fransız Jakobenizminden ve pozitivizmden derin izler taşıyan bu model, dini toplumsal hayattan tamamen dışlamayı ve vicdanlara hapsetmeyi, bunu yaparken de dini kurumları sıkı bir devlet denetimi altına almayı amaçlıyordu. Bu projenin en radikal adımları, 3 Mart 1924’te atıldı: Halifelik kaldırıldı, Şeriye ve Evkaf Vekâleti lağvedildi ve yerine Diyanet İşleri Başkanlığı ile Vakıflar Genel Müdürlüğü kuruldu. Bu, devrim niteliğinde bir hamleydi. Halifeliğin kaldırılmasıyla, ümmet temelindeki ulus-ötesi bir dini aidiyetin kökü kazınıyor, dinin siyasi otorite iddiası ortadan kaldırılıyordu. Ancak Diyanet İşleri Başkanlığı’nın kurulması, laikliğin asıl karakterini ortaya koyan adımdı. Devlet, dini kendi haline bırakmıyor, tam tersine onu millileştirerek kendi bürokratik aygıtının bir parçası haline getiriyordu. Diyanet, doğrudan Başbakanlığa bağlı bir kurum olarak, din hizmetlerini devletin kontrolü ve denetimi altında yürütecekti.
Ancak bu noktada kritik bir tercih yapıldı. Yeni kurulan Diyanet, İslam’ın bütün farklı yorumlarına eşit mesafede duran bir kurum olarak değil, sadece ve sadece Sünni-Hanefi mezhebini esas alan bir yapı olarak tasarlandı. Devletin camilerine atadığı imamlar, müftüler, vaizler Sünni’ydi. Okullarda okutulan din dersleri Sünni fıkhına göreydi. Devlet bütçesinden dine ayrılan tüm kaynaklar, Sünni kurum ve personeline aktarılıyordu. Bu durum, fiiliyatta laik bir cumhuriyetin, Sünni İslam’ı devletin gayriresmi ama imtiyazlı dini haline getirmesi anlamına geliyordu. Bu model, Türkiye’deki en büyük gayri-Sünni topluluk olan Aleviler için tam bir felaketti. Alevilik, kendine özgü inanç sistemi, cemevi gibi farklı ibadethaneleri, dede ve pir gibi ruhani liderleri ve Sünni şeriatına uymayan ritüelleriyle, Diyanet’in bu tektipçi Sünni kalıbının tamamen dışındaydı. Rejim, Aleviliği ayrı bir inanç olarak tanımayı reddetti. Onların ibadethaneleri olan cemevleri “cümbüş evi” olarak aşağılandı ve yasal bir statüden mahrum bırakıldı. Ruhani liderleri olan dedeler ya görmezden gelindi ya da “gerici unsurlar” olarak damgalandı. Devletin Aleviliğe yönelik politikası iki yönlüydü: Ya onları Sünnileştirerek asimile etmeye çalışmak (Alevi köylerine zorla cami yapmak gibi), ya da onların inançlarını ve kültürlerini tamamen inkâr ederek yok saymak.
Bu ideolojik çerçevede Dersim, yine en uç ve en tehlikeli anomaliyi temsil ediyordu. Dersim, Aleviliğin sadece yaşandığı bir bölge değil, aynı zamanda Alevi-Kızılbaş inancının en korunaklı, en otantik ve en örgütlü kalesiydi. Dersim Aleviliği, Batı Anadolu’daki Aleviliğe göre çok daha az Sünni İslam etkisine maruz kalmış, İslam öncesi köklerini ve kendine özgü sosyal-dini yapısını (ocak sistemi) çok daha güçlü bir şekilde korumuştu. Seyitlerin ve pirlerin toplum üzerindeki etkisi, devletin atadığı bir validen veya komutandan fersah fersah fazlaydı. Dersim, sadece rejimin Sünni-merkezli din politikasına uymuyordu; aynı zamanda yüzlerce yıldır merkezi Sünni otoriteye karşı direnişin sembolü olan bir Kızılbaş kalesi olarak, rejimin dini homojenleştirme projesine tarihsel ve fiili bir meydan okuma sunuyordu. Onların varlığı, Diyanet projesinin sınırlarını ve başarısızlığını gözler önüne seriyordu. Dersim’i “ıslah” etmek, bu yüzden sadece askeri bir mesele değil, aynı zamanda rejimin dini projesinin tamamlanması için de bir zorunluluktu. O “sapkın” ve “itaatsiz” inancın kalbi susturulmadan, Anadolu’da devlet kontrolünde tek tip bir dini kimlik yaratma projesi asla tamama eremezdi. Bu nedenle, Dersim’e yönelik harekât, aynı zamanda modern bir devletin, kendi kontrolü dışındaki bir inanç sistemine karşı açtığı bir savaştı.
Kemalist projenin üçüncü ve son büyük sütunu, siyasi ve idari yapıda mutlak merkeziyetçilikti. Genç Cumhuriyet, kendisini Osmanlı’nın gevşek, adem-i merkeziyetçi yapısından bilinçli bir kopuş olarak tanımladı. İmparatorluğun çöküşü, yerel güç odaklarına, ayanlara, eşrafa ve özerk bölgelere verilen tavizlerin bir sonucu olarak okunuyordu. Buna karşılık Cumhuriyet, Fransız devriminin Jakoben modelinden ilham alarak, bölünemez, tekil ve her zerresi başkent Ankara’dan yönetilen üniter bir devlet yapısını benimsedi. “Hâkimiyet kayıtsız şartsız milletindir” ilkesi, pratikte “yetki kayıtsız şartsız Ankara’daki bürokrasinindir” şeklinde tezahür etti. Ülkenin en ücra köşesindeki bir köyün muhtarından, en büyük şehrin valisine kadar her şey, merkezin mutlak kontrolü altında olmalıydı. Bu modelin doğal sonucu, merkez dışındaki tüm alternatif güç ve otorite odaklarına karşı açılan amansız bir savaştı.
Bu savaşın hedefinde, rejimin “feodal kalıntılar” olarak adlandırdığı tüm yapılar vardı: Doğu ve Güneydoğu’daki toprak ağaları, dini liderler olan şeyhler ve en önemlisi, bir sosyal ve siyasi örgütlenme biçimi olarak aşiret yapısı. Bu yapılar, bireyin devletle kurduğu doğrudan ilişkiye bir engel olarak görülüyordu. Rejimin idealindeki “makbul vatandaş,” sadakatini doğrudan devlete ve onun liderine sunan, arada hiçbir geleneksel otorite (ağa, şeyh, aşiret reisi) tanımayan, atomize bir bireydi. Oysa aşiret yapısı, sadakatin kan bağına ve kabileye dayandığı, hukukun devletin yasalarıyla değil töreyle işlediği ve otoritenin Ankara’dan değil, aşiretin reisinden geldiği bir karşı-model sunuyordu. Bu nedenle Cumhuriyet, kuruluşundan itibaren aşiret yapısını dağıtmayı, liderlerini etkisizleştirmeyi ve üyelerini devlete bağlı bireysel vatandaşlara dönüştürmeyi temel hedeflerinden biri olarak belirledi. Bu, sadece bir modernleşme hamlesi değil, aynı zamanda devletin kendi egemenliğini ve otoritesini rakipsiz kılma mücadelesiydi.
Dersim, bu merkeziyetçi ideolojinin kâbusuydu. O, sadece birkaç “feodal kalıntı” barındıran bir bölge değildi; baştan aşağı, yaşayan, nefes alan devasa bir “feodal” organizmaydı. Önceki bölümde detaylandırıldığı gibi, Dersim bir aşiretler federasyonuydu. Vergisini devlete değil, kendi aşiretine verirdi. Askerliğini Türk ordusunda değil, kendi aşiretinin milis gücü olarak yapardı. Anlaşmazlıklarını devletin mahkemesinde değil, kendi seyitlerinin divanında çözerdi. Kısacası Dersim, Ankara’nın merkeziyetçi projesinin tam bir reddiyesi, “devlet içinde devlet” olgusunun ete kemiğe bürünmüş haliydi. Dersimlilerin kendi aralarında kullandığı “Hükümet-i Dersim” tabiri, Ankara’daki kurucu kadrolar için bir hakaret ve affedilmez bir cüretti. Bir ülkede iki hükümet olamazdı. Bir egemenlik, ikiye bölünemezdi. Bu nedenle, Dersim’in aşiret yapısının, ağalık ve seyitlik kurumlarının kökünün kazınması, rejimin varlık nedeni olan merkeziyetçilik ilkesinin hayata geçirilmesi için ertelenemez bir görevdi. Dersim’e yapılacak müdahale, sadece bir asayiş sorununun çözümü değil, Cumhuriyet’in kendi toprakları üzerindeki mutlak egemenliğini kanıtlama eylemiydi. Dersim’in özerk yapısı yıkılmadan, Türkiye Cumhuriyeti’nin üniter ve merkeziyetçi karakteri tam olarak tesis edilemezdi.
Sonuç olarak, bu üç ideolojik sütun – etnik tektipleştirme, dini tektipleştirme ve siyasi tektipleştirme – bir araya geldiğinde, Dersim’i her açıdan kuşatan ölümcül bir çember oluşturuyordu. Dersim, bu yeni rejimin “makbul vatandaş” tanımının her maddesini ihlal eden bir “suç mahalli” gibiydi. Etnik olarak Türk değil, Zaza/Kırmanc’tı. Dinsel olarak Sünni değil, Alevi-Kızılbaş’tı. Siyasi olarak merkeziyetçi değil, adem-i merkeziyetçi ve özerkti. O, rejimin sadece bir politikasına veya bir kanununa değil, varlığını dayandırdığı temel felsefenin tamamına meydan okuyordu. Bu nedenle, Dersim’e yönelik nihai çözüm, rejimin kendi iç tutarlılığının bir gereğiydi. Bir heykeltıraşın, hayalindeki mükemmel forma ulaşmak için mermer blok üzerindeki tüm pürüzleri, tüm fazlalıkları yontması gibi, Kemalist rejim de hayalindeki tek tip ulus-devlet hedefine ulaşmak için, projesine uymayan en büyük pürüz olan Dersim’i yontup atmak zorundaydı. Ancak bu, bir mermeri yontmak gibi kansız bir işlem olmayacaktı. Bu, bir halkın dilini, inancını, sosyal yapısını ve nihayetinde canını hedef alan, tarihin en acımasız yontma işlemlerinden biri olacaktı. Bir sonraki bölüm, bu ideolojinin nasıl somut politikalara, raporlara ve nihayetinde bir imha fermanına dönüştüğünü, yani kalemin kılıca nasıl yol verdiğini detaylandıracaktır. İdeoloji, artık teorik bir çerçeve olmaktan çıkmış, namlunun ucundaki mermiye dönüşmek üzereydi.
Bölüm 4: Kalem ve Kâğıtla Kuşatma – Raporlar ve Planlama Aşaması (1926-1935)
Önceki bölümde ana hatları çizilen Kemalist projenin üç ideolojik sütunu – etnik, dini ve siyasi tektipleştirme – Dersim’i varoluşsal bir tehdit olarak kodlayan soyut bir zihniyet dünyası sunmuştu. Ancak bir zihniyetin, on binlerce insanın hayatına mal olan bir katliama dönüşebilmesi için, soyut ideolojinin somut bir eylem planına, felsefenin bir yol haritasına, öfkenin ise bürokratik bir rasyonaliteye bürünmesi gerekir. İşte 1926 ile 1935 arasındaki on yıllık dönem, bu ölümcül dönüşümün yaşandığı, kalemin kılıçtan daha keskin bir rol oynadığı, Dersim’in kaderinin mürekkebe bulanmış sayfalarda ve soğuk devlet dairelerinde çizildiği bir planlama ve hazırlık dönemidir. Bu, şiddetin entelektüel kuluçka evresidir. Bu süreçte, mülkiye müfettişlerinden genelkurmay başkanlarına, umumi müfettişlerden bakanlara kadar rejimin en üst düzey aktörleri tarafından hazırlanan en az on altı kapsamlı rapor, adeta bir cerrahın neşterle kesilecek yerleri belirlemesi gibi, Dersim’in nasıl ortadan kaldırılacağını en ince ayrıntısına kadar tasarlamıştır. Bu raporlar, bir anlık öfkenin değil, soğukkanlı ve sistematik bir niyetin en sarsıcı kanıtlarıdır. Bu bölüm, bu ölüm fermanlarının sayfalarını aralayarak, raporlarda tekrar eden demografik mühendislik, kültürel asimilasyon ve nihai askeri çözüm temalarını analiz edecek ve bu kanlı projenin en tepedeki mimarı olan Mustafa Kemal’in onay ve teşvikiyle nasıl nihai şeklini aldığını gözler önüne serecektir.
Dersim’e yönelik bu sistematik planlama sürecinin miladı, Şeyh Said İsyanı’nın bastırılmasının hemen ardından, 1926 yılında Mülkiye Müfettişi Hamdi Bey tarafından hazırlanan ve doğrudan hükümete sunulan kapsamlı rapordur. Bu rapor, kendisinden sonra yazılacak olanların adeta anayasası niteliğindedir ve devletin Dersim’e yönelik bakış açısını, sorun algısını ve çözüm önerilerini bütün çıplaklığıyla ortaya koyar. Hamdi Bey, raporuna Dersim’in tarihsel olarak devlete nasıl direndiğini, coğrafi yapısının bu direnişe nasıl olanak tanıdığını ve aşiret yapısının merkezi otoriteyi nasıl işlevsiz kıldığını anlatarak başlar. Ancak bu tespitler, bir sosyologun objektif analizi değil, bir savcının iddianamesidir. Raporun dili, Dersim halkını aşağılayan, onları “vahşi,” “ilkel,” “medeniyetten nasipsiz” ve “devlet düşmanı” olarak tasvir eden bir dildir. Bu dehumanize edici dil, önerilecek olan acımasız çözümler için ahlaki bir zemin hazırlama işlevi görür.
Hamdi Bey’in sunduğu çözüm paketi, daha sonraki tüm raporlarda yankılanacak olan üç temel stratejiyi içerir: askeri kuşatma, idari kontrol ve kültürel asimilasyon. Askeri alanda, Dersim’in kalbine hançer gibi saplanacak yeni yolların yapılmasını, böylece ordunun en ücra köylere dahi hızla ulaşabilmesini ve stratejik noktalara, aşiretlerin hareketlerini gözetleyecek ve direnişlerini anında bastıracak modern kışlaların inşa edilmesini önerir. Bu, Dersim’in coğrafi zırhını delmeye yönelik bir projedir. İdari alanda ise, “Dersim” adının haritadan tamamen silinerek, bölgenin Elazığ ve Erzincan gibi komşu vilayetler arasında paylaştırılmasını, böylece tarihsel ve coğrafi bütünlüğünün parçalanmasını teklif eder. Ayrıca, bölgeye olağanüstü yetkilerle donatılmış, hem sivil hem de askeri otoriteyi şahsında birleştiren özel bir valinin atanmasını ister. Bu, Dersim’i normal hukuk sisteminin dışına çıkarıp, bir tür sömürge yönetimi altına sokma teklifidir.
Ancak raporun en can alıcı ve en şeytani kısmı, kültürel asimilasyona yönelik önerileridir. Hamdi Bey, Dersim sorununun kökten çözümü için, halkın kimliğinin, dilinin ve inancının yok edilmesi gerektiğini açıkça belirtir. Bunun için en etkili aracın eğitim olduğunu söyler ve bölgede, özellikle kız çocuklarına yönelik yatılı bölge okullarının açılmasını önerir. Bu okulların amacı, çocukları küçük yaşta ailelerinden ve aşiret ortamından koparmak, onlara kendi dilleri olan Zazaca/Kırmancki’yi unutturup yerine Türkçeyi öğretmek, Alevi-Kızılbaş inançları yerine devletin Sünni-merkezli din anlayışını ve en önemlisi, aşirete sadakat yerine devlete ve Türklüğe mutlak itaati aşılamaktır. Bu, bir neslin beynini yıkayarak, Dersim’i içeriden fethetme projesidir. Hamdi Bey’in raporu, şiddeti sadece askeri bir eylem olarak değil, aynı zamanda sosyolojik ve kültürel bir proje olarak tasarlayan, bütüncül bir imha planının ilk ve en detaylı taslağıdır. Bu raporla birlikte, devletin Dersim politikası, münferit askeri seferler düzenleme aşamasından, bir halkın varlığını topyekûn olarak yeniden yapılandırma veya yok etme aşamasına geçmiştir. Kalem, kılıca yol göstermeye başlamıştır.
1920’lerin sonunda ve 1930’ların başında, özellikle 1930 Ağrı İsyanı’nın yarattığı gergin atmosferde, Dersim’e yönelik raporların tonu daha da sertleşti ve askeri çözüm seçeneği giderek daha fazla ön plana çıkmaya başladı. Bu dönemin en etkili ve en belirleyici metinleri, şüphesiz dönemin Genelkurmay Başkanı Mareşal Fevzi Çakmak tarafından hazırlananlardır. Fevzi Çakmak, meseleye bir mülkiye müfettişinin sosyolojik kaygılarıyla değil, bir askerin stratejik ve güvenlik odaklı pragmatizmiyle yaklaşıyordu. Onun için Dersim, kültürel bir anomali veya idari bir sorundan önce, silahlı, itaatsiz ve Cumhuriyet’in toprak bütünlüğünü tehdit eden bir askeri tehlikeydi. Çakmak’ın raporlarında, Hamdi Bey’in uzun vadeli asimilasyon önerileri sabırsızlıkla karşılanır; ona göre, yol, okul gibi “medeniyet” araçları bu “vahşi” halkı yola getirmeye yetmeyecektir. Tek çözüm, topyekûn ve ezici bir askeri harekâttır.
Fevzi Çakmak, raporlarında Dersim’e yönelik operasyonun nasıl yapılması gerektiğini askeri bir hassasiyetle planlar. Bölgenin tamamen abluka altına alınmasını, dış dünyayla tüm iletişiminin kesilmesini, halkın elindeki tüm silahların istisnasız bir şekilde toplanmasını ve en önemlisi, direniş gösteren aşiretlerin “imha” edilmesini önerir. Çakmak’ın kullandığı dil, artık “ıslah” veya “medenileştirme” gibi yumuşatıcı perdelerin arkasına saklanmaz. O, açıkça “imha,” “tenkil” (ibret olacak şekilde yok etme) ve “tedip” (edeplendirme) kelimelerini kullanır. Onun vizyonunda, Dersim’e yapılacak harekât, bir asayiş operasyonu değil, bir iç sömürge savaşıdır. Bu savaşta, düşman sadece silahlı aşiret mensupları değil, onlara yataklık eden, onları besleyen ve onlarla aynı ruha sahip olan sivil halkın kendisidir. Bu nedenle, operasyonun hedefi sadece direnişçileri etkisizleştirmek değil, aynı zamanda halkın direniş iradesini ve kapasitesini kökünden kazımaktır. Fevzi Çakmak’ın bu raporları, devletin Dersim politikasındaki paradigmatik bir kaymayı temsil eder: Artık öncelik asimilasyon değil, imhadır. Asimilasyon, ancak imha ile direnişin beli kırıldıktan sonra, hayatta kalanlar üzerinde uygulanabilecek ikinci aşama bir proje olarak görülmektedir. Bu raporlarla birlikte, Dersim’in askeri yöntemlerle “temizlenmesi” fikri, devletin en üst askeri otoritesi tarafından resmen formüle edilmiş ve hükümetin önüne birincil seçenek olarak konulmuştur.
Askeri ve sivil bürokrasinin bu planlarını sentezleyip nihai bir hükümet politikasına dönüştüren kilit isim ise, 1931 yılında bölgeye Umumi Müfettiş olarak atanan İbrahim Tali Öngören oldu. Öngören’in hazırladığı rapor, kendisinden önceki tüm metinlerin bir özeti ve nihai bir eylem planı niteliğindedir. Rapor, Dersim sorununun artık ertelenemeyeceğini, Cumhuriyet’in onuncu yılına girerken ülke içinde böyle bir “hukuk dışı” adanın varlığının kabul edilemeyeceğini vurgulayarak başlar. İbrahim Tali, hem Hamdi Bey’in idari ve kültürel önerilerini hem de Fevzi Çakmak’ın askeri çözümünü birleştirerek çok daha kapsamlı ve ölümcül bir strateji sunar.
Bu stratejinin merkezinde, “zorunlu iskân” yani demografik mühendislik projesi yatar. Öngören’e göre, Dersimlileri kendi dağlarında kontrol etmek ve asimile etmek imkânsızdır. Çünkü coğrafya ve aşiret yapısı, onların kolektif kimliğini ve direniş ruhunu sürekli olarak yeniden üretmektedir. Bu nedenle, kalıcı çözüm, bu halkı kendi yurtlarından koparıp, Türk nüfusun yoğun olduğu Batı vilayetlerine küçük gruplar halinde dağıtmaktır. Bu sürgün politikasının amacı son derece açıktır: Aşiret bağlarını parçalamak, aileleri bölmek, onları dillerini ve kültürlerini yaşatamayacakları bir sosyal çevreye hapsetmek ve bir iki nesil içinde tamamen asimile olarak Türklük içinde eriyip gitmelerini sağlamak. Bu, BM Soykırım Sözleşmesi’nin daha sonra tanımlayacağı, “bir grubun üyelerini fiziksel olarak yok etme koşullarına tabi tutmak” ve “çocuklarını zorla başka bir gruba nakletmek” suçlarının soğukkanlı bir planıdır. Rapor, hangi aşiretlerin nereye sürüleceğini, sürgün sırasında nasıl bir yol izleneceğini ve boşaltılan topraklara kimlerin yerleştirileceğini dahi detaylandırır. Bu, sadece bir halkı yenmek değil, bir halkı tarih sahnesinden silmek için tasarlanmış bir projedir. İbrahim Tali Öngören’in raporuyla birlikte, Dersim’e yönelik imha planı, bütün ana unsurlarıyla tamamlanmış olur: Önce ezici bir askeri harekâtla direniş kırılacak, ardından hayatta kalanlar yurtlarından sökülüp Batı’ya dağıtılarak kökleri kurutulacaktır.
Bu on yıllık planlama sürecinde hazırlanan raporların ortak bir özelliği, Dersim’i tanımlamak için kullanılan ısrarlı ve dehşet verici bir metafordur: “çıban başı.” Bu tabir, ilk raporlardan sonuncusuna, sivil bürokratlardan en üst rütbeli askerlere kadar herkesin diline yerleşmiş, adeta devletin resmi teşhisi haline gelmiştir. Bu metaforun kullanımı, basit bir dil tercihinin çok ötesinde, derin bir ideolojik işlev görür. Bir toplumu “çıban” olarak tanımladığınızda, onu insanlardan oluşan bir topluluk olmaktan çıkarıp, sağlıklı bir bedeni (Türk ulusu) tehdit eden, irin dolu, hastalıklı bir ur haline getirirsiniz. Bu, radikal bir dehumanizasyon (insansızlaştırma) eylemidir. Bir çıbanla müzakere edilmez, onunla anlaşma yapılmaz, onun hakları olmaz. Çıbanın tek bir kaderi vardır: neşterle kesilip atılmak. Bu tıbbi metafor, yapılacak en vahşi katliamı bile, ahlaki bir sorun olmaktan çıkarıp, ulus bedeninin sağlığı için yapılması gereken zorunlu ve meşru bir cerrahi operasyona dönüştürür. Failler, kendilerini birer katil olarak değil, hastasını iyileştirmeye çalışan birer cerrah olarak görürler. Bu söylem, devletin kendi şiddetini rasyonelleştirmesini, meşrulaştırmasını ve faillerin vicdani bir sorumluluk duymadan en acımasız emirleri uygulamasını mümkün kılan psikolojik bir mekanizma işlevi görmüştür. Dersim’in bir “çıban başı” olduğu fikri, devlet belgelerine yerleştiği andan itibaren, katliamın ahlaki zemini de hazırlanmış demektir.
Peki, bu on yıl süren planlama sürecinin, bu kalem ve kâğıtla yürütülen kuşatmanın en tepesindeki isim, yani Cumhuriyet’in kurucusu ve tek lideri Mustafa Kemal Atatürk, bu işin neresindeydi? Resmi tarih ve Kemalist apolojistler tarafından uzun yıllar boyunca işlenen tez, Dersim operasyonlarının Atatürk’ün hasta yatağında olduğu, olaylardan tam olarak haberdar olmadığı ve esas sorumluluğun Başbakan İsmet İnönü gibi figürlere ait olduğu yönündedir. Ancak tarihi belgeler ve olayların kronolojisi, bu tezin kasıtlı bir çarpıtma ve tarihi aklama çabasından başka bir şey olmadığını net bir şekilde ortaya koymaktadır. Mustafa Kemal, Dersim projesinin bir seyircisi veya pasif bir onaylayıcısı değil, başından sonuna kadar en tepedeki mimarı, en büyük teşvikçisi ve nihai karar vericisidir.
Yukarıda analiz edilen raporların tamamı, ya doğrudan Cumhurbaşkanı olarak kendisine sunulmuş ya da başkanlık ettiği Bakanlar Kurulu toplantılarında en ince ayrıntısına kadar tartışılmıştır. Özellikle Genelkurmay Başkanı Fevzi Çakmak ve en güvendiği isimlerden biri olan Umumi Müfettiş İbrahim Tali Öngören gibi isimlerin, onun bilgisi ve onayı olmadan bu kadar kapsamlı ve radikal planlar hazırlaması, dönemin tek adam rejiminin doğası gereği imkânsızdır. Ancak en somut ve reddedilemez kanıt, bizzat Mustafa Kemal’in kendi sözleri ve eylemleridir. 1 Kasım 1936’da, yani harekâttan sadece birkaç ay önce, Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin açılış konuşmasında kürsüye çıkarak, Dersim meselesini ülkenin en önemli iç sorunu olarak ilan etmiş ve o meşhur cümleyi sarf etmiştir: “Cumhuriyet Hükümetinin, şimdiye kadar olduğu gibi, bütün memleket ve dünya efkârında kesinlikle bilinmesini istediğim biricik ve en mühim programı şudur: Tunceli’ndeki icraatımız… Memleketimizde mevcut olan bu korkunç çıbanı, bu tehlikeyi kökünden kesip atmak, her ne pahasına olursa olsun, Hükümetin en birinci ve en acele vazifesi olarak ehemmiyetle tavsiye ederim.”
Bu konuşma, her türlü şüpheyi ortadan kaldıran tarihi bir beyandır. Birincisi, bu konuşmayı yaptığında sağlığı gayet yerindedir ve ülkeyi fiilen yönetmektedir. İkincisi, devletin en tepesindeki isim olarak, on yıldır raporlarda kullanılan o dehşet verici “çıban başı” metaforunu kamuoyu önünde sahiplenerek, yapılacak operasyonun felsefesini ve hedefini bizzat kendisi ilan etmektedir. Üçüncüsü, “her ne pahasına olursa olsun kökünden kesip atmak” emri, hükümete ve orduya, bu işi bitirmek için her türlü yöntemi kullanma konusunda açık bir çek, siyasi bir talimat vermektedir. Bu konuşma, on yıldır süren planlama ve hazırlık sürecinin bittiğinin, artık eylem aşamasına geçileceğinin ilanıdır. Bu, projenin en üst düzeyde sahiplenildiğinin ve Mustafa Kemal’in bu imha projesinin arkasındaki temel siyasi irade olduğunun reddedilemez kanıtıdır. Dolayısıyla, Dersim katliamını ondan ayrı düşünmek veya sorumluluğunu hafifletmeye çalışmak, tarihi gerçekleri inkâr etmekten başka bir anlama gelmez. Kalem ve kâğıtla on yıl süren kuşatma, onun bu nihai emriyle son bulmuştu. Bir sonraki bölümde ele alınacağı gibi, bu emrin ardından, bu kanlı planları hayata geçirecek olan hukuki kılıf, yani Tunceli Kanunu hazırlanacak ve “çıbanı kesip atma” operasyonu için son hazırlıklar tamamlanacaktı. Bürokrasinin soğuk koridorlarında tasarlanan proje, artık dağları kana bulamak için gün sayıyordu.
Bölüm 5: İmhanın Hukuki Fermanı – 2884 Sayılı Tunceli Kanunu
On yıllık bir süre boyunca, soğuk bürokrasi koridorlarında, mürekkebe bulanmış sayfalarda ve gizli toplantı odalarında damıtılan imha projesi, artık soyut bir plandan somut bir eyleme dönüşmek için son bir adıma ihtiyaç duyuyordu. Fikrin ve niyetin kâğıt üzerinde olgunlaşmasının ardından, bu niyetin hayata geçirileceği mekanizmanın, yani devletin zor gücünün önündeki tüm engelleri kaldıracak yasal bir zırhın hazırlanması gerekiyordu. Zira modern totaliter devlet, en barbar eylemlerini dahi bir hukuk normu, bir kanun maddesi, bir idari düzenleme kisvesi altında gerçekleştirmeyi tercih eder. Şiddet, çıplak ve keyfi göründüğünde meşruiyetini yitirir; ancak bir kanun metninin arkasına sığındığında, bir “devlet görevi” veya “kamu düzeninin tesisi” eylemine dönüşür. İşte 25 Aralık 1935’te Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde kabul edilen ve 4 Ocak 1936’da yürürlüğe giren 2884 sayılı Tunceli Kanunu, tam olarak bu işlevi görmek üzere tasarlanmış, bir toplumu topyekûn olarak hukukun dışına iten, anayasayı fiilen askıya alan ve bir katliamı daha başlamadan önce “meşrulaştıran” bir imha fermanıydı. Bu kanun, önceki bölümde analiz edilen on altıdan fazla raporun vardığı nihai sonucun, yani “çıbanın neşterle kesilmesi” kararının, bizzat o neşterin kendisiydi. Bu bölüm, bu kanlı neşterin maddelerini, ruhunu ve onu kullanan eli inceleyerek, hukukun adalet için değil, bir halkı yok etmek için nasıl bir silaha dönüştürülebileceğinin en korkunç anatomisini ortaya koyacaktır.
Kanunun kendisiyle ilgili analize geçmeden önce, onun ilk ve en sembolik eylemine, yani isim değişikliğine odaklanmak gerekir. Kanunun birinci maddesi, “Dersim Vilayeti’nin adı Tunceli Vilayeti’ne çevrilmiştir” diyordu. Bu, basit bir idari tasarruf, coğrafi bir ismin daha modern bir başkasıyla değiştirilmesi değildi. Bu, binlerce yıllık bir tarihi, kültürü ve hafızayı taşıyan bir kimliğin, devletin zor gücüyle ve ideolojisiyle haritadan silinme beyanıydı. “Dersim,” Zazaca/Kırmancki’de “Gümüş Kapı” anlamına gelen, o coğrafyanın kendi halkı tarafından ona verilmiş, tarihsel ve organik bir isimdi. O, sadece bir yeri değil, bir yaşam biçimini, bir inancı, bir direniş geleneğini, yani önceki bölümlerde anlatılan o özerk adanın ruhunu temsil ediyordu. Devletin bu ismi ortadan kaldırma çabası, Dersim’in ruhuna yönelik ilk saldırıydı. Yerine konulan isim ise, devletin niyetini bütün çıplaklığıyla özetliyordu: “Tunceli.” Bu isim, dönemin Türkçü ve militarist ruhuna uygun olarak, “Tunç Eli” tamlamasından türetilmişti. Tunç; sertliğin, bükülmezliğin, ezici gücün ve silahın metalidir. El ise; gücün, iradenin, kontrolün ve müdahalenin sembolüdür. “Tunceli,” devletin o bölgeye uzanacak olan demir yumruğunun, bükülmez iradesinin, yani “Tunç Elinin” adeta bir manifestosuydu. Bu isim değişikliğiyle Ankara, Dersim’e diyalog, uzlaşma veya entegrasyon için değil, onu ezmek, kırmak ve kendi suretinde yeniden yaratmak için geldiğini daha ilk maddeden ilan ediyordu. Bu, bir coğrafyanın fethinin, önce onun ismini fethetmekle başladığının en bariz örneğiydi. Artık o topraklarda Dersim’in gümüş kapısı değil, devletin tunç eli hüküm sürecekti.
Bu sembolik fetih beyanının ardından gelen maddeler, bu tunç elin nasıl işleyeceğini ve ona hangi sınırsız yetkilerin verileceğini düzenliyordu. Kanun, Tunceli vilayetini merkez alan ancak Elazığ, Erzincan gibi komşu vilayetlerin bazı kısımlarını da içine alan “Dördüncü Umumi Müfettişlik” adıyla özel bir idari bölge yaratıyordu. Umumi Müfettişlikler, Şark Islahat Planı’nın bir ürünüydü ve devletin “sorunlu” olarak gördüğü bölgeleri, normal idari hiyerarşinin dışında, olağanüstü yetkilerle donatılmış merkezden atanan bir valiye bağlayan özel yönetim birimleriydi. Ancak Tunceli için kurulan Dördüncü Umumi Müfettişlik, diğerlerinden çok daha radikal ve mutlak yetkilere sahipti. Bu bölgenin başına, kanunun ifadesiyle “Ordu Komutanı yetkisine sahip bir Korgeneral” atanacaktı. Bu, sivil ve askeri erkler ayrılığı ilkesinin tamamen ortadan kaldırılması demekti. Bölgenin en üst yöneticisi, bir sivil vali değil, bir asker olacaktı. Bu göreve atanan kişi ise, daha sonra Dersim katliamının baş faili olarak anılacak olan General Abdullah Alpdoğan’dı.
Kanun, Abdullah Alpdoğan’a ve onun şahsında devlete, Tunceli sınırları içinde adeta bir tanrı gücü bahşediyordu. O, sadece bir vali ve bir komutan değildi; o, bölgedeki yasama, yürütme ve yargı güçlerinin tamamını kendi şahsında birleştiren bir diktatördü. Kanunun en vahim maddeleri, Alpdoğan’a verdiği bu sınırsız yetkileri detaylandırıyordu. Örneğin, vali, “lüzum gördüğü şahısları ve aileleri, mahkeme kararına lüzum kalmaksızın” bölgeden çıkarıp hükümetin göstereceği başka yerlere nakletme ve yerleştirme yetkisine sahipti. Bu madde, anayasanın en temel güvencelerinden olan seyahat özgürlüğünü, yerleşme hakkını ve en önemlisi, bir insanın ancak mahkeme kararıyla cezalandırılabileceği ilkesini, yani hukukun üstünlüğünü tek bir kişinin keyfine bırakıyordu. Bu, on binlerce insanın hiçbir suç işlemeden, hiçbir yargı sürecinden geçmeden, sadece bir generalin “lüzum görmesiyle” evinden, yurdundan, toprağından sökülüp atılabilmesinin yasal altyapısıydı. Bu, önceki raporlarda planlanan demografik mühendislik projesinin, yani halkı Batı’ya sürerek asimile etme planının kanuni dayanağıydı.
Kanun, sadece sürgün yetkisiyle de kalmıyordu. Valiye, bölgedeki köyleri birleştirme, yerlerini değiştirme ve hatta tamamen boşaltma yetkisi veriyordu. Bu, devletin, Dersim’in sosyal ve coğrafi dokusunu, askeri ve stratejik çıkarlarına göre yeniden tasarlamasına olanak tanıyordu. “Tehlikeli” görülen köyler haritadan silinebilir, halkı zorla başka yerlere toplanabilir, böylece aşiretlerin bağları ve direniş kapasiteleri kırılabilirdi. Dahası, kanun, vali ve komutana, işlenen suçlar için bölgede askeri mahkemeler kurma ve sivil halkı bu mahkemelerde yargılama yetkisi tanıyordu. Bu, sivil yargının tamamen devre dışı bırakılması ve tüm hukuki sürecin ordunun insafına terk edilmesi anlamına geliyordu. Savunma hakkının, adil yargılanma ilkesinin ve doğal hâkim güvencesinin hiçbir anlamının kalmadığı bu askeri mahkemeler, daha sonra Seyid Rıza ve arkadaşlarının göstermelik bir şekilde yargılanıp idama mahkûm edileceği infaz mekanizmalarına dönüşecekti. Kanun, vali ve emrindeki memurların, görevleri sırasında işleyecekleri suçlardan dolayı yargılanmasını da neredeyse imkânsız hale getiriyordu. Onlar hakkında soruşturma açılması, bizzat Umumi Müfettiş’in veya Ankara’daki hükümetin özel iznine bağlanıyordu. Bu, operasyon sırasında her türlü suçu, katliamı, işkenceyi ve tecavüzü işleyecek olan asker ve memurlara, daha en başından bir dokunulmazlık zırhı ve cezasızlık güvencesi vermek anlamına geliyordu. Kısacası, 2884 sayılı Tunceli Kanunu, bir bölge ve o bölgede yaşayan insanlar için anayasayı, temel hak ve özgürlükleri ve hukukun evrensel ilkelerini topyekûn olarak rafa kaldıran bir olağanüstü hal fermanıydı. Tunceli sınırları içinde artık Türkiye Cumhuriyeti’nin kanunları değil, Abdullah Alpdoğan’ın “lüzumu” ve “iradesi” geçerli olacaktı. Bu, kelimenin tam anlamıyla, bir sömürge kanunuydu; çünkü bir halkı “vatandaş” statüsünden çıkarıp, hakları olmayan, üzerinde her türlü tasarrufta bulunulabilecek “tebaa” veya “yerli” statüsüne indirgiyordu.
Bu sınırsız yetkilerin cisimleştiği kişi olan Korgeneral Abdullah Alpdoğan’ın kişiliği ve kariyeri, devletin bu projeye ne kadar önem verdiğinin bir göstergesiydi. Alpdoğan, sıradan bir komutan değildi. Kurtuluş Savaşı’na katılmış, rejimin güvendiği, sert ve tavizsiz bir askerdi. Onun Dördüncü Umumi Müfettiş olarak atanması, Ankara’nın Dersim’e bir uzlaşma veya diyalog elçisi değil, bir infaz memuru gönderdiğinin en açık işaretiydi. Alpdoğan, göreve başlar başlamaz, kanunun kendisine verdiği tüm yetkileri en radikal şekilde kullanmaya başladı. Bölgeyi askeri bir karargâh gibi yönetti, her yere kışlalar ve karakollar inşa ettirdi, halk üzerinde muazzam bir baskı ve korku iklimi yarattı. O, sadece kanunları uygulayan bir bürokrat değildi; o, kendisini “vahşilere medeniyet götüren,” “devletin tunç elini” kullanan bir misyoner olarak görüyordu. Bu ideolojik adanmışlık, onu yapacağı katliamlar sırasında vicdani bir tereddüt yaşamaktan alıkoyacak olan en önemli psikolojik zırhtı. Abdullah Alpdoğan, raporlarda tasarlanan, kanunla yetkilendirilen imha projesinin mükemmel uygulayıcısı, o “süper vali” rolü için biçilmiş kaftandı. Onun varlığı, projenin sadece kâğıt üzerinde kalmayacağının, en kanlı şekilde hayata geçirileceğinin teminatıydı. O, devletin kolektif iradesinin ve şiddet potansiyelinin Tunceli’deki ete kemiğe bürünmüş haliydi.
Tüm bu analizlerin ışığında, Tunceli Kanunu’nun ardındaki asıl felsefeye, yani hukukun bir imha aracına dönüştürülmesi meselesine geri dönelim. Hukuk, modern devletin temelidir. Teoride, bireyi devletin keyfi ve sınırsız gücüne karşı koruyan, herkes için eşit ve öngörülebilir kurallar bütünüdür. Hukuk devleti, gücünü hukuktan alan ve kendi koyduğu hukukla kendini sınırlayan devlettir. Ancak Tunceli Kanunu, bu felsefenin tam bir ters yüz edilişidir. Burada hukuk, bireyi korumak için değil, devleti bireye karşı sınırsızca güçlendirmek için kullanılmıştır. Hukuk, keyfiliği önlemek için değil, bir kişinin (Umumi Müfettiş’in) keyfiliğini yasalaştırmak için bir araç haline getirilmiştir. Bu, hukukun ruhuna ve amacına yönelik en büyük ihanettir. Devlet, Dersim’de yapacağı katliamı, kanunsuz, keyfi bir şiddet patlaması olarak değil, bir “kanun uygulama” eylemi olarak sunmanın altyapısını bu fermanla hazırlamıştır. Yarın köyler bombalandığında, insanlar kurşuna dizildiğinde, on binlercesi sürgün edildiğinde, Ankara “Biz kanunların gereğini yapıyoruz” diyebilecekti. Bu, şiddeti hem içeride hem de dışarıda meşrulaştırmanın, ona bürokratik ve yasal bir kılıf giydirmenin en sofistike ve en ahlaksız yoluydu.
Bu durum, 20. yüzyıl totaliter rejimlerinin ortak bir özelliğini yansıtır. Nazi Almanyası’nın Yahudileri vatandaşlıktan çıkaran, haklarını ellerinden alan ve nihayetinde ölüme gönderen Nürnberg Yasaları da birer “kanun”du. Orada da hukuk, adaletin değil, soykırımın bir aracı olarak kullanılmıştı. Tunceli Kanunu, her ne kadar ölçek ve sonuçları itibarıyla farklı olsa da, aynı totaliter mantığın bir ürünüdür. Bir grup insanı “düşman” veya “sorun” olarak tanımla, ardından onları genel hukuk sisteminin dışına çıkaran özel bir yasa yap ve son olarak bu yasanın sana verdiği yetkilerle onları yok et. Bu, modern devlet şiddetinin en tehlikeli ve en sinsi formudur, çünkü şiddeti bir suç olmaktan çıkarıp, bir idari prosedüre dönüştürür. Cinayet, bir “tenkil” operasyonu; sürgün, bir “nakil” işlemi; katliam ise bir “ıslah” programı haline gelir. Kelimeler, anlamlarını yitirir ve en korkunç eylemleri perdeleyen birer paravana dönüşür. Tunceli Kanunu, işte bu anlamsal ve ahlaki çöküşün yasal belgesidir.
Sonuç olarak, 25 Aralık 1935’te Meclis’ten geçen bu kanunla birlikte, Dersim’in kaderi artık kesin olarak çizilmişti. On yıldır raporlarda planlanan, Mustafa Kemal’in “her ne pahasına olursa olsun” diyerek emrini verdiği imha projesi, artık elinde her türlü yetkiyi barındıran yasal bir silaha sahipti. Dersim, resmen bir hukuk dışı bölge, bir “av sahası” ilan edilmişti. Bu kanun, bir isyan çıktığı için çıkarılmış bir kanun değildi; tam tersine, çıkarılacak bir isyanı kışkırtmak veya bir bahaneyle topyekûn bir saldırı başlatmak için çıkarılmış bir hazırlık kanunuydu. Devlet, avını köşeye sıkıştırmış, etrafını yasal ve askeri ağlarla örmüş ve saldırmak için doğru anı beklemeye başlamıştı. Bir sonraki bölümde ele alınacağı gibi, bu “doğru an,” bu kanlı senaryoyu başlatacak olan o küçük kıvılcım, çok geçmeden yaratılacak ve devletin tunç eli, kendi yarattığı kanunun kendisine verdiği sınırsız yetkiyle, binlerce masum insanın üzerine bir kabus gibi çökecekti. İmhanın hukuki fermanı yazılmış, celladın eli yasanın kılıcını kavramıştı. Artık sadece infazın başlaması için bir işaret bekleniyordu.
Bölüm 6: Fitili Ateşleyen Kıvılcım – 1937 Harekâtı’nın Başlangıcı
Önceki bölümde detaylarıyla incelenen 2884 sayılı Tunceli Kanunu, bir imha projesinin soğuk ve rasyonel hukuki fermanıydı. O, devletin elinde, şarjörü sonuna kadar doldurulmuş, emniyeti açık ve hedefe doğrultulmuş bir silahtı. Ancak en totaliter rejimler bile, bu tetiği çekmek için genellikle bir an, bir gerekçe, bir meşruiyet perdesi ararlar. Yıllardır süren planlama, raporlama ve yasal hazırlık süreci, Dersim’i adeta bir barut fıçısına dönüştürmüştü; artık gereken tek şey, bu fıçıyı ateşleyecek o küçük, o hain kıvılcımdı. 1937 yılının bahar ayları, Ankara’nın bu kıvılcımı sabırsızlıkla aradığı, bulamadığı yerde ise yaratmaktan çekinmediği, gerilimin en tepe noktasına tırmandığı bir dönem oldu. Devletin tunç eli, kendi yarattığı kanunun gölgesinde sabırsızlanıyordu ve harekete geçmek için en küçük bir bahaneyi dahi bir isyan provasına dönüştürmeye hazırdı. Bu bölüm, o meşum kıvılcımın nasıl çaktığını, basit bir olayın nasıl bir topyekûn imha harekâtının fitilini ateşleyen bir casus belli’ye dönüştürüldüğünü, Seyid Rıza’nın bu ateşi söndürmek için gösterdiği nafile çabaları ve Ankara’nın diyaloğu reddederek o kanlı “Tedip ve Tenkil” emrini nasıl verdiğini anlatmaktadır. Bu, barış umudunun son kırıntılarının da tükendiği ve kelimelerin yerini bombalara bıraktığı andır.
Tunceli Kanunu’nun yürürlüğe girmesi ve General Abdullah Alpdoğan’ın bölgeye atanmasıyla birlikte, 1936 yılı ve 1937’nin ilk ayları Dersim için adeta bir açık hava hapishanesine dönüşmüştü. Yıllardır planlanan askeri yolların ve kışlaların inşası hızlanmış, dağların en ücra köşeleri bile asker postallarıyla tanışmaya başlamıştı. Alpdoğan’ın Umumi Müfettişliği, bölge halkı üzerinde muazzam bir psikolojik baskı kurmuştu. Her an bir tutuklama, bir sürgün veya bir saldırı korkusuyla yaşayan insanlar, devletin her adımını yaklaşan felaketin bir habercisi olarak okuyordu. O yollar, onlara medeniyet getiren yollar değil, tankların ve topların geçeceği askeri koridorlardı. O kışlalar, asayişi sağlayan binalar değil, kendilerini gözetleyen, hareketlerini kısıtlayan ve namlularını köylerine çevirmiş düşman karargâhlarıydı. Bu atmosferde, aşiretler arasında da bir gerginlik ve ne yapacağını bilemezlik hali hâkimdi. Bir yanda, devletin gücü karşısında direnişin intihar olacağını düşünen ve uzlaşma yolu arayan ılımlı liderler; diğer yanda ise, devletin niyetinin kötü olduğunu ve er ya da geç bir saldırının başlayacağını, bu yüzden onurlu bir direnişin tek seçenek olduğunu savunan daha genç ve radikal unsurlar vardı.
Devlet, bu gergin atmosferi çok iyi biliyor ve kendi lehine kullanıyordu. Ankara’nın stratejisi, bir isyanın çıkmasını beklemek değil, bir isyan görüntüsü yaratacak koşulları bizzat oluşturmaktı. Bu stratejinin bir parçası olarak, halk üzerinde baskı giderek artırıldı. Yeni vergi talepleri, zorla silah toplama girişimleri, aşiret liderlerinin ifadeye çağrılması gibi adımlar, tansiyonu bilinçli olarak yükseltmeye yönelik provokatif hamlelerdi. Devlet, Dersim’in o asi ve gururlu yapısının bu baskılara bir noktada tepki vereceğini, birilerinin bir hata yapacağını ve bu hatanın da harekâtı başlatmak için mükemmel bir bahane olacağını hesaplıyordu. Onlarca yıldır süren hazırlığın ve onca kanunun ardından, Ankara’nın barışçıl bir çözüme, Dersim’in kendiliğinden entegre olmasına ne sabrı ne de niyeti vardı. Plan hazırdı, ordu hazırdı, kanun hazırdı; eksik olan tek şey, kamuoyuna ve dünyaya karşı sunulabilecek inandırıcı bir gerekçeydi. Bu gerekçe, Mart 1937’nin sonlarında, kimsenin adını sanını bilmediği, stratejik hiçbir önemi olmayan ahşap bir köprüde bulundu.
Resmi devlet anlatısına göre olay şöyledir: 27-28 Mart 1937 gecesi, Demenan ve Haydaran aşiretlerine mensup bir grup, Pah Bucağı ile Kahmut arasındaki Singeç Deresi üzerinde bulunan Haran (Pakire) Köprüsü’nü yakmış, köprünün telefon hatlarını kesmiş ve karakola giden jandarmalara ateş açmıştır. Bu olay, devlete karşı açık bir isyanın, organize bir başkaldırının ilk adımı olarak sunulmuştur. Bu, Ankara’nın duymak için kulaklarını diktiği, beklediği haberdi. Bu basit, yerel ve aslında arka planı oldukça şüpheli olan olay, bir anda devletin bütün propaganda mekanizması tarafından büyütülerek, “Dersim İsyanı” olarak kodlandı.
Ancak resmi tarihin bu basit ve lineer anlatısının arkasında, ciddi şüpheler ve karanlık noktalar bulunmaktadır. Birincisi, yakıldığı iddia edilen köprü, orduların geçeceği, bölgenin ana arterini oluşturan bir yapı değil, basit, ahşap bir köprüydü. Böyle bir köprüyü yakmanın, devlete karşı organize bir isyan başlatan bir hareket için askeri veya stratejik hiçbir anlamı yoktu. İkincisi, olayın failleri hiçbir zaman net olarak tespit edilememiş, olay tamamen bir aşiretin veya Seyid Rıza gibi bir liderin merkezî kararıyla gerçekleşmiş gibi sunulmuştur. Oysa pek çok yerel kaynağa ve tanıklığa göre, olay ya aşiretler arası bir sürtüşmenin ya da bölgedeki bazı kontrolsüz gençlerin bireysel bir eyleminin sonucuydu. Hatta en güçlü iddialardan biri, olayın bizzat devletin içindeki bazı unsurlar tarafından, harekâtı başlatmak için bir bahane yaratmak amacıyla tezgâhlanmış bir provokasyon, bir false flag (sahte bayrak) operasyonu olduğudur. Bu iddiaya göre, devletin istediği kıvılcım bir türlü çıkmayınca, ateşi kendisi yakmıştır. Olayın gerçek mahiyeti ne olursa olsun, sonuç değişmemiştir: Devlet, aradığı bahaneyi bulmuştu. Bu küçük, izole ve belki de basit bir adli vaka olabilecek olay, bir halkın kaderini belirleyecek olan imha makinesinin düğmesine basmak için kullanıldı.
Bu haber Ankara’ya ulaştığında, Dersim’in en saygın ve en yaşlı lideri olan Seyid Rıza, durumun vahametini anında kavradı. Yılların tecrübesiyle, devletin niyetini ve bu küçük olayın ne kadar tehlikeli sonuçlar doğurabileceğini herkesten iyi biliyordu. O, bir isyan lideri değil, halkını yaklaşan felaketten korumaya çalışan bir barış adamıydı. Devletin ezici gücü karşısında bir direnişin, bütün Dersim için bir intihar anlamına geleceğinin farkındaydı. Bu nedenle, olayın hemen ardından, ateşi büyümeden söndürmek için çaresiz bir diplomatik çabaya girişti. İlk iş olarak, olayı gerçekleştirenleri kınadı ve bu eylemin aşiretlerin ortak kararı olmadığını, münferit bir olay olduğunu vurguladı. Ardından, Erzincan’da bulunan Umumi Müfettiş Abdullah Alpdoğan’a aracılar ve mektuplar göndererek diyalog talep etti. Mektuplarında, Cumhuriyet’e bağlı olduklarını, amaçlarının kan dökmek olmadığını, ortada bir yanlış anlaşılma olduğunu ve meselenin konuşularak çözülebileceğini belirtiyordu. Hatta daha da ileri giderek, devlete bir jest yapmak ve iyi niyetini göstermek amacıyla, kendi aşiretinden bazı kişileri “suçlu” olarak devlete teslim etmeyi dahi teklif etti.
Ancak Seyid Rıza’nın bu uzlaşma ve barış çabaları, Ankara’daki sağır duvarlara çarptı. Abdullah Alpdoğan, gelen aracılarla görüşmeyi reddettiği gibi, mektuplara da yanıt vermedi. Ankara Hükümeti ve Çankaya Köşkü, Seyid Rıza’yı bir muhatap olarak kabul etmeyi bilinçli olarak reddediyordu. Çünkü Seyid Rıza ile masaya oturmak, onun liderliğini ve Dersim’in bir taraf olduğunu kabul etmek anlamına gelirdi. Bu ise, yıllardır inşa edilen “vahşi, kanunsuz, lidersiz aşiretler” anlatısını boşa çıkarırdı. Daha da önemlisi, bir diyalog ve uzlaşma, kan dökülmesini engelleyebilirdi. Oysa Ankara’nın amacı kan dökülmesini engellemek değil, tam tersine, “çıbanı kökünden kesip atmak” için yeterli meşruiyete sahip bir gerekçe yaratmaktı. Barış, bu projeye hizmet etmiyordu; savaş ise projenin ta kendisiydi. Bu yüzden Seyid Rıza’nın her barış çağrısı, Ankara tarafından bir zayıflık, bir hile veya isyan için zaman kazanma taktiği olarak yorumlandı. Onun uzlaşmacı tavrı, bir çözüm fırsatı olarak değil, operasyonun haklılığını kanıtlayan bir “suçluluk itirafı” olarak dosyaya eklendi. Devlet, konuşmak istemiyordu; çünkü kararını çoktan vermişti. On yıllık hazırlık, sayısız rapor ve özel bir kanun, birkaç mektup ve iyi niyet gösterisiyle heba edilemezdi. Tarihin bu trajik anında, bir taraf barış için yalvarırken, diğer taraf savaş için sabırsızlanıyordu.
Diyalog kapılarının tamamen kapanmasının ve Haran Köprüsü olayının bir “isyan” olarak tescil edilmesinin ardından, artık nihai emrin verilmesi için hiçbir engel kalmamıştı. Nisan ayı boyunca bölgeye yoğun bir askeri yığınak yapıldı. On binlerce asker, topçu bataryaları, süvari alayları ve en önemlisi, dönemin en modern ve en korkutucu silahı olan hava kuvvetleri filoları, Dersim’in etrafını bir çember gibi sarmaya başladı. Bu hazırlıklar, basit bir köprü yakan birkaç kişiyi yakalamak için değil, bir ülkeyi fethetmek için yapılan hazırlıklardı. Bu orantısız güç yığınağı bile, devletin asıl niyetinin ne olduğunu tek başına göstermeye yetiyordu.
Ve nihayet, 4 Mayıs 1937 tarihinde, Başbakan İsmet İnönü başkanlığında toplanan Bakanlar Kurulu, tarihi ve kanlı kararını verdi. Mustafa Kemal Atatürk’ün Cumhurbaşkanı olarak onayladığı bu “Çok Gizli” ibareli kararnamede, Dersim’e yönelik askeri harekâtın başlatılması emrediliyordu. Kararnamenin dili, devletin niyetini hiçbir şüpheye yer bırakmayacak şekilde ortaya koyuyordu. Kararda, bölgedeki “isyancıların” ve “elebaşıların” “toplanıp başka yerlere sürülmesine” ve “yerinde yapılacak tarama ve takibat ile Dersim’in bu gibi unsurlardan temizlenmesine” karar verildiği belirtiliyordu. Ancak kararnamenin en can alıcı ve en ürkütücü ifadesi, operasyonun isminde ve amacında saklıydı. Harekâtın adı, resmi olarak “Tedip ve Tenkil” olarak belirlenmişti.
Bu iki kelime, Dersim’de yaşanacak olanların bir özetiydi. “Tedip,” Arapça kökenli bir kelimedir ve “edeplendirme, terbiye etme, haddini bildirme” anlamına gelir. Bu, devlete başkaldırmaya cüret eden bir topluluğun, babanın asi çocuğunu döverek “terbiye etmesi” gibi, şiddet yoluyla yola getirilmesi felsefesini yansıtır. Bu, bir hukuk devletinin suçluyu cezalandırması değil, ataerkil ve otoriter bir gücün, kendisine tabi olanları aşağılayarak ve acı çektirerek hizaya sokmasıdır. Ancak ikinci kelime, “Tenkil,” çok daha vahim ve ölümcül bir anlama sahiptir. “Tenkil,” “ibret olacak şekilde ağır ceza verme, sindirme, kırıma uğratma, yok etme” demektir. Tenkil’in amacı, sadece suçu ve suçluyu ortadan kaldırmak değil, aynı zamanda o suçu işleme potansiyeli olan herkesi, yani bütün bir topluluğu, öyle bir korku ve dehşetle ezmektir ki, bir daha asla benzer bir eylemi akıllarından bile geçiremesinler. Tenkil, bir halkın kolektif iradesini kırmaya yönelik, sivil-asker ayrımı gözetmeyen topyekûn bir şiddet stratejisidir. Bu, bir savaş hukuku değil, bir imha doktrinidir.
Bakanlar Kurulu’nun bu kararı, sadece bir askeri operasyon emri değil, aynı zamanda bir halkın topyekûn olarak cezalandırılması, sürülmesi ve direnenlerin yok edilmesi için verilmiş bir ölüm fermanıydı. Bu kararnameyle birlikte, fitili ateşlenen kıvılcım, artık kontrol edilemez bir yangına dönüşmüştü. Yıllardır kâğıt üzerinde planlananlar, kanunla yetkilendirilenler, şimdi ordunun süngüsünde ve uçakların bombalarında somut bir gerçeğe dönüşmek üzereydi. Seyid Rıza’nın barış çığlıkları, Ankara’daki iktidar koridorlarında yankılanmamış, ordunun motor gürültüleri ve postallarının sesi arasında boğulup gitmişti. Artık diyalog ve siyaset dönemi bitmiş, “Tedip ve Tenkil” dönemi başlamıştı. Devletin tunç eli, kendi yarattığı bahaneyle, kendi çıkardığı kanunun verdiği yetkiyle ve kendi belirlediği imha amacıyla, savunmasız bir halkın üzerine inmek için son hazırlıklarını tamamlamıştı. Bir sonraki bölüm, bu tunç elin ilk darbesinin, yani 1937 harekâtının nasıl başladığını, direnişin nasıl şekillendiğini ve sivil halkın nasıl bu orantısız ve vahşi şiddetin hedefi haline geldiğini anlatacaktır. Dağlar, artık ağıtlara değil, top seslerine ve bomba gürültülerine gebeydi.
Bölüm 7: Birinci Perde: Kuşatma ve Direniş (1937)
4 Mayıs 1937 tarihli Bakanlar Kurulu kararnamesinin mürekkebi henüz kurumamıştı ki, on yıldır kâğıt üzerinde planlanan, kanunla meşrulaştırılan ve ideolojiyle kutsanan o devasa imha makinesi, bütün ağırlığı ve gürültüsüyle harekete geçti. “Tedip ve Tenkil” emri, artık Ankara’nın soğuk koridorlarında fısıldanan bir niyet değil, Dersim’in dağlarında yankılanan bir ölüm çığlığıydı. Önceki bölümde fitili ateşlenen o küçük kıvılcım, şimdi bütün bir coğrafyayı yutacak bir yangına dönüşmüştü. Bu, bir isyanı bastırma harekâtı değil, modern bir ordunun, kendi vatandaşlarını bir dış düşman gibi kodlayarak, onları kendi yurtlarında avladığı asimetrik bir savaşın, daha doğrusu tek taraflı bir kırımın ilk perdesiydi. 1937 operasyonları, Cumhuriyet’in tunç elinin Dersim’in gümüş kapısına indirdiği ilk ve en sarsıcı darbeydi. Bu darbenin temel hedefi, direnişin beynini ve kalbini oluşturan lider kadroyu yok etmek, en savaşçı ve uzlaşmaz aşiretleri ezerek Dersim’in kolektif direniş iradesini kırmaktı. Ancak bu “cerrahi” operasyonun neşteri, çok geçmeden kanserli dokuyla sağlıklı dokuyu ayırt etmeden, kadınların, çocukların ve masumların bedenini de acımasızca kesip parçalayacaktı. Bu bölüm, o kanlı ilk perdenin hikâyesidir: demir ve ateşle kurulan kuşatmanın, umutsuz bir direnişin, ihanetin ve sivil halka yönelik ilk büyük katliamların anlatısıdır.
Harekâtın başlamasıyla birlikte Dersim, daha önce tarihinde hiç görmediği bir askeri güçle karşı karşıya kaldı. Elazığ, Erzincan ve Malatya’daki kışlalardan kalkan, sayıları kısa sürede elli bini aşan piyade, jandarma ve süvari birlikleri, Dersim’i bir örümcek ağı gibi sarmak üzere farklı kollardan dağlara doğru tırmanmaya başladı. Bu, basit bir jandarma operasyonu değildi; bu, bir ülkeyi işgal etmek için tasarlanmış bir orduydu. Ordunun belkemiğini, modern silahlarla donatılmış, Birinci Dünya Savaşı ve Kurtuluş Savaşı tecrübesine sahip profesyonel birlikler oluşturuyordu. Onların ardında ise, dağları adeta yerinden oynatacak bir topçu gücü vardı. Vadilerin girişlerine, tepelerin sırtlarına yerleştirilen yüzlerce top, köyleri, ormanları ve direnişçilerin saklanabileceği her noktayı cehenneme çevirmek için emir bekliyordu. Lojistik hatlar kusursuz işliyor, yeni yapılan yollar sayesinde kamyonlar ve katırlar durmaksızın cepheye mühimmat, erzak ve yeni asker taşıyordu. Bu kara gücünün üzerinde ise, harekâtın en korkutucu ve en psikolojik unsuru olan Türk Hava Kuvvetleri’nin filoları uçuyordu. O güne kadar dağlarında en fazla bir kartalın gölgesini görmüş olan Dersim halkı için, gökyüzünden ölüm kusan bu demir kuşlar, adeta ilahi bir felaketin, kıyametin habercisi gibiydi. Uçaklar, sadece bomba atmıyor, aynı zamanda keşif uçuşları yaparak direnişçilerin yerini tespit edip topçu birliklerine bildiriyor, halkın moralini yok ediyor ve onlara saklanacak hiçbir yerleri olmadığını hissettiriyordu. Bu, atlı ve mavzerli aşiret savaşçılarının, dağların coğrafyasına ve kendi cesaretlerine güvenerek verecekleri bir savaş değildi. Bu, insan gücünün ve geleneksel savaş taktiklerinin, endüstriyel ölüm makinesiyle karşılaştığı trajik bir anomaliydi. Dersim, kelimenin tam anlamıyla karadan ve havadan kuşatılmış, dünyanın geri kalanından tamamen izole edilmiş devasa bir av sahasına dönüştürülmüştü.
Bu ezici güç karşısında Dersim’de filizlenen direniş, merkezi bir komuta kademesine sahip, planlı bir isyan hareketinden çok, farklı aşiretlerin kendi varlıklarını ve onurlarını korumak için gösterdikleri yerel ve birbirinden kopuk bir savunma refleksiydi. Devletin iddia ettiğinin aksine, bütün aşiretleri kapsayan, Seyid Rıza’nın liderliğinde bir “Dersim Cumhuriyeti” kurma amacı taşıyan bir isyan yoktu. Tam tersine, birçok aşiret lideri, Seyid Rıza gibi, son ana kadar çatışmadan kaçınmaya çalıştı. Ancak devletin topyekûn saldırısı başladığında, özellikle en savaşçı ve devlete en mesafeli olan aşiretler için teslim olmak bir seçenek değildi. Onlar için teslimiyet, sürgün, asimilasyon ve onursuzluk demekti. Bu yüzden, dağların onlara öğrettiği tek şeyi yaptılar: savaştılar. Bu direnişin sembolik, askeri ve ideolojik liderliğini ise iki isim üstleniyordu: Alişer ve onun hayat arkadaşı, yoldaşı ve savaşçı eşi Zarife.
Alişer, sıradan bir aşiret reisi değildi. O, bir aydın, bir şair, bir siyasetçi ve bir askeri dehaydı. Koçgiri İsyanı’nın da liderlerinden ve diplomatik aklı olan Alişer, o yenilgiden sonra Dersim’e sığınmış ve yirmi yıla yakın bir süredir bölgedeki aşiretler arasında büyük bir saygı ve nüfuz kazanmıştı. Zazaca, Kürtçe, Türkçe ve Farsça bilen, klasik divan şiirine hâkim olan Alişer, aynı zamanda Kürt milliyetçi ideolojisiyle de temas halindeydi ve Dersim’in özerkliği veya bağımsızlığı üzerine kafa yoruyordu. O, dağların bilgeliğiyle modern siyasi düşünceyi birleştirebilen ender bir figürdü. Devletin “ıslah” projelerinin nihai hedefinin Türkleştirme ve imha olduğunu herkesten önce görmüş ve aşiretleri devlete karşı birleşmeye, ortak bir savunma hattı oluşturmaya ikna etmeye çalışmıştı. Yanında ise, bir liderin eşi olmanın çok ötesinde, bizzat bir lider olan Zarife vardı. Cesareti, zekâsı ve silah kullanmadaki ustalığıyla efsaneleşen Zarife, erkek egemen aşiret toplumunda bir kadın olarak savaşçılığı ve liderliğiyle öne çıkıyor, diğer kadınlara ilham veriyordu. Alişer plan yapar, şiir yazar, diplomasi yürütürken; Zarife atının üzerinde, elinde mavzeriyle en ön safta çarpışıyordu. Onlar, Dersim direnişinin beyni ve yüreği, aklı ve cesaretiydi.
1937 harekâtı başladığında, devletin birincil hedefi, işte bu beyin ve yüreği söküp atmaktı. Çünkü Ankara biliyordu ki, Alişer ve Zarife yaşadığı sürece, Dersim’deki direniş ruhu da yaşamaya devam edecekti. Askeri operasyonlar, özellikle Alişer’in sığındığı ve direnişi örgütlediği Koçuşağı, Demenan ve Haydaran aşiretlerinin kontrolündeki bölgelerde yoğunlaştı. Alişer, sayıca ve teknolojik olarak kat kat üstün olan orduya karşı, dağların avantajını kullanan bir gerilla taktiği uyguluyordu. Ani baskınlar, pusular ve vur-kaç eylemleriyle orduya kayıplar verdiriyor, askerlerin dağların derinliklerine ilerlemesini yavaşlatıyordu. Ancak bu kahramanca direnişin, etrafı saran demir çemberi yarması imkânsızdı. Ordunun topçu ateşi ve hava bombardımanı, direnişçilerin saklandığı her mağarayı, her vadiyi ve her ormanı adeta cehenneme çeviriyordu.
Bu noktada devlet, askeri gücünün yetersiz kaldığı yerde, en eski ve en ahlaksız silahlarından birini devreye soktu: ihanet. Alişer’in peşindeki askeri birlikler, onu askeri yöntemlerle ele geçiremeyince, onu içeriden çökertmek için bir plan yaptılar. Hedef olarak, Alişer’in en yakınındaki isimlerden biri, onun hem akrabası hem de kirvesi (bir tür kan kardeşi) olan, Kureyşan aşiretinden Zeynel seçildi. Zeynel, para, mevki ve en önemlisi can güvencesi vaatleriyle ikna edildi. Bu, Dersim’in töresine, inancına ve onuruna yönelik en büyük saldırıydı. Kirvelik, kan bağından bile daha kutsal kabul edilen bir kardeşlikti ve bir kirvenin diğerine ihanet etmesi, düşünülebilecek en büyük günahtı. Ancak devlet, bu kutsal bağı, kendi amacına ulaşmak için bir araç olarak kullanmaktan çekinmedi. Zeynel, kendisine verilen görevi yerine getirmek için Alişer ve Zarife’nin saklandığı mağaraya gitti. Onlara, devletle aracılık yapacağı, barış sağlayacağı yalanını söyledi. O gece, en güvendikleri insanın misafiri olan Alişer ve Zarife, uykularında, kirveleri Zeynel tarafından hunharca katledildi. Zeynel, bu alçakça cinayetle de yetinmedi; ihanetinin kanıtı olarak, Alişer ve Zarife’nin başlarını keserek, bir çuval içinde General Abdullah Alpdoğan’a götürdü.
Alişer ve Zarife’nin kesik başlarının Alpdoğan’ın karargâhına getirilmesi, 1937 harekâtının en karanlık ve en sembolik anıdır. Bu, sadece iki liderin öldürülmesi değil, bir direnişin ruhunun katledilmesiydi. Devlet için bu, muazzam bir zaferdi. Kesik başlar, birer zafer nişanesi olarak sergilendi, fotoğrafları çekildi. Bu, diğer aşiretlere verilen vahşi bir mesajdı: “En güvendiğiniz liderlerin sonu budur, sizin de sonunuz bu olacak.” Dersim halkı için ise bu, tarifsiz bir yıkım ve moral bozukluğu yarattı. En kahraman liderlerinin, en kutsal saydıkları bağ olan kirvelik ihanetiyle öldürülmesi, onlara sadece askeri olarak değil, manevi olarak da yenildiklerini hissettirdi. Bu olay, direnişin belkemiğini kırdı. Alişer’in ölümünden sonra, dağınık haldeki direniş iyice zayıfladı ve aşiretler arasındaki koordinasyon tamamen koptu. Devlet, “dekapitasyon” yani başı koparma stratejisinde başarılı olmuştu.
Ancak devletin 1937’deki şiddeti, sadece Alişer ve Zarife gibi liderleri veya onlarla birlikte savaşan silahlı direnişçileri hedef almadı. Harekâtın karakteri, en başından beri, direnen aşiretleri bir bütün olarak cezalandırmayı, yani “Tenkil” doktrinini uygulamayı hedefliyordu. Bu, askeri hedeflerle sivil hedefler arasındaki ayrımın tamamen ortadan kalktığı anlamına geliyordu. Bir aşiret direniş gösterdiğinde, ordu sadece o aşiretin silahlı erkekleriyle savaşmıyordu; o aşirete mensup herkesi, kadınları, çocukları, yaşlıları, hatta hayvanları ve tarlaları bile “düşman” olarak görüyordu. Bu, bir halkın sadece askeri gücünü değil, yaşam kaynaklarını, geleceğini ve neslini de yok etmeyi amaçlayan bir topyekûn imha stratejisiydi.
Bu stratejinin en vahşi uygulamaları, özellikle Demenan, Haydaran, Koçuşağı ve Yusufan gibi direnişin en güçlü olduğu aşiretlerin yaşadığı bölgelerde görüldü. Askeri birlikler bir köye girdiğinde, genellikle ilk yaptıkları şey, köyü tamamen ateşe vermek, ekili tarlaları yakmak ve hayvan sürülerini kurşuna dizmek oluyordu. Amaç, halkın barınma ve beslenme imkânlarını ortadan kaldırarak, onları dağlarda açlığa ve ölüme mahkûm etmekti. Ardından, asıl katliamlar başlıyordu. Evlerinden kaçamayan yaşlılar ve hastalar, evleriyle birlikte diri diri yakılıyordu. Askerlerden kaçıp ormanlara veya yakındaki mağaralara sığınan sivil gruplar, tespit edildiklerinde toplu halde kurşuna diziliyordu. Kadınlara yönelik tecavüz ve şiddet olayları, sistematik bir yıldırma politikası olarak kullanılıyordu. Harekâta katılan bazı subayların ve erlerin daha sonra anlattıkları veya sızan tanıklıklar, yaşanan vahşetin boyutlarını gözler önüne sermektedir. Örneğin, Halvori Gözeleri’nde, Bahtiyar aşiretine mensup yüzlerce sivilin, kadın ve çocukların da aralarında bulunduğu bir grubun, bir dere kenarında toplu halde makineli tüfeklerle taranarak katledildiği, cesetlerin günlerce suyun içinde kaldığı anlatılır. Benzer katliamlar, Kutu Deresi’nin derinliklerinde, Munzur Vadisi’nin yamaçlarında da yaşanmıştır. 1937 yılı, Dersim’in kolektif hafızasına, köylerin yandığı, insanların toplu halde öldürüldüğü ve nehirlerin kan aktığı bir yıl olarak kazınmıştır. Bu, bir isyan bastırma değil, bir etnik temizlik operasyonunun ilk aşamasıydı.
1937 sonbaharına gelindiğinde, operasyonların birinci perdesi sona ermişti. Devlet, hedeflerine büyük ölçüde ulaşmış görünüyordu. Alişer ve Zarife gibi en önemli direniş liderleri ortadan kaldırılmış, en savaşçı aşiretler ağır kayıplar vererek ezilmiş, binlerce insan katledilmiş ve on binlercesi de dağlarda açlık ve sefalete terk edilmişti. Harekâtın sonunda devlet, kışın yaklaşmasını da fırsat bilerek, aldatıcı bir “af” ilanı yaptı. Dağlara sığınan halka, silahlarını bırakıp köylerine dönmeleri halinde canlarına dokunulmayacağı vaat edildi. Bu, halkın direnişini tamamen kırmak ve kalan liderleri de ele geçirmek için kurulmuş bir tuzaktı. Açlıktan, soğuktan ve hastalıktan bitap düşmüş olan halkın bir kısmı, bu vaade inanarak dağlardan indi. Ancak bu, onlar için kurtuluş değil, bir sonraki yıl başlayacak olan çok daha büyük ve kapsamlı imha operasyonunun, yani ikinci perdenin başlangıcı olacaktı. Seyid Rıza gibi henüz ele geçirilememiş liderler ise, devletin bu “af” çağrısına güvenmiyor, ancak çaresizlik içinde bir çıkış yolu arıyorlardı. 1937 yılı, Dersim’in üzerine çöken karanlığın sadece başlangıcıydı. Direnişin beli kırılmış, lider kadro yok edilmiş, halk terörle sindirilmişti. Birinci perde, devletin ezici zaferi ve Dersim’in trajik yenilgisiyle kapanmıştı. Ama en kanlı sahne, henüz oynanmamıştı. 1938’in baharı, çok daha büyük bir felaketin, topyekûn bir soykırımın habercisi olarak, dağların üzerinde bir kâbus gibi bekliyordu.
Bölüm 8: Modernleşmenin Sembolü, Vahşetin Faili – Sabiha Gökçen Olayı
1937 yılının kanlı baharı ve yazı boyunca, devletin tunç eli Dersim’in dağlarını ve vadilerini topçu ateşiyle döverken, direnişin kalbini ihanetin hançeriyle sökerken, bu vahşet tiyatrosunun bir de gökyüzünde oynanan, çok daha sembolik ve belki de ahlaken çok daha yıkıcı bir perdesi vardı. Kara harekâtı, eski usul bir ezme ve yok etme operasyonunun bütün acımasızlığını taşıyordu; ancak hava saldırıları, yeni Cumhuriyet’in sadece kaba gücünü değil, aynı zamanda teknolojik üstünlüğünü, modernliğini ve bu modernliği en barbar amaçlar için nasıl seferber edebildiğini de ortaya koyan bir gösteriydi. Ve bu gösterinin başrolünde, rejimin bizzat kendi elleriyle yarattığı, vitrine koyduğu en parlak mücevheri, en büyük propaganda zaferi olan bir isim vardı: Sabiha Gökçen. Mustafa Kemal’in manevi kızı, Türk kadınının özgürleşmesinin timsali ve dünyanın ilk kadın savaş pilotu olarak bütün dünyaya lanse edilen bu genç kadın, Dersim’in köylerini, vadilerini ve sivil halkını bombalamak üzere kokpite oturduğunda, Cumhuriyet projesi kendi en büyük başarısıyla en büyük günahını aynı anda işliyordu. Sabiha Gökçen’in bombaları, sadece Dersim’in dağlarına değil, aynı zamanda Cumhuriyet’in aydınlanmacı ve hümanist olma iddiasının tam kalbine düşmüştü. Bu olay, basit bir askeri görevlendirme değil, rejimin modernleşme projesinin nasıl derin bir ahlaki çöküşle ve ikiyüzlülükle malul olduğunu en çıplak haliyle ifşa eden, tarihsel bir an, bir semptomdu. Bu, medeniyetin en parlak sembolünün, vahşetin en karanlık failine dönüştürülmesinin trajik hikâyesidir.
Bu olayın vahametini ve sembolik ağırlığını tam olarak kavrayabilmek için, öncelikle Sabiha Gökçen’in kim olduğunu ve yeni rejim için ne anlama geldiğini anlamak gerekir. Gökçen, sadece yetenekli bir pilot değildi; o, Kemalist devrimin ete kemiğe bürünmüş, yaşayan bir manifestosuydu. Geçmişi, rejimin yaratmak istediği yeni toplumun ideal öyküsünü anlatıyordu. Balkan Savaşları’nın yetim bıraktığı, yoksul bir Boşnak ailenin kızı olarak dünyaya gelen Sabiha, 1925 yılında Bursa’yı ziyaret eden Mustafa Kemal’in karşısına çıkma cesaretini göstermiş ve okumak istediğini söylemişti. Bu cüretkâr ve zeki kız çocuğundan etkilenen Mustafa Kemal, onu evlat edinerek Çankaya Köşkü’ne, yani Cumhuriyet’in kalbine yerleştirmişti. Bu, sadece insani bir jest değil, aynı zamanda son derece güçlü bir siyasi mesajdı. Rejim, ümmetin ve saltanatın tebaası yerine, kimsesiz, köksüz ama yetenekli çocukları sahipleniyor, onlara yeni bir kimlik, yeni bir gelecek ve en önemlisi yeni bir “baba” (Ata-Türk) sunuyordu. Sabiha Gökçen, bu projenin en mükemmel ürünüydü. O, geçmişin karanlığından (Osmanlı, yoksulluk, kimsesizlik) koparılıp, Cumhuriyet’in aydınlık geleceğine (eğitim, modern yaşam, kimlik) taşınan bir semboldü.
Rejim, bu sembolü en parlak şekilde işlemek için hiçbir fırsatı kaçırmadı. Gökçen, sadece iyi bir eğitim almakla kalmadı, aynı zamanda dönemin en radikal ve en “erkek” alanlarından birine, havacılığa yönlendirildi. Bu, bilinçli bir tercihti. Türk kadını, artık sadece peçesini ve çarşafını atmakla kalmamalı, aynı zamanda en modern teknolojiyi kullanabilen, en zorlu meslekleri yapabilen, Batılı hemcinsleriyle her alanda yarışabilen aktif bir yurttaş olmalıydı. Gökçen’in pilot olması, özellikle de bir savaş pilotu olması, bu idealin zirve noktasıydı. O, sadece uçağıyla gökyüzüne değil, aynı zamanda yüzyılların ataerkil tabularının ve geleneklerinin de üzerine yükseliyordu. Onun başarısı, uluslararası basında geniş yer buldu; “Türk Kızı Gökçen,” genç Cumhuriyet’in modern, laik ve ilerici yüzünün en etkili reklam panosuna dönüştü. O, rejimin dünyaya söylediği bir sözdü: “Bakın, biz gerici bir Doğu toplumu değiliz. Biz, kadınlarına uçağın kokpitini emanet edecek kadar modern ve cesur bir ulusuz.”
İşte bu paha biçilmez sembol, bu parlak imaj, 1937 yazında, rejimin en karanlık ve en kanlı operasyonlarından birinin hizmetine sunuldu. Sabiha Gökçen’in Dersim harekâtına katılması, sıradan bir askeri görevlendirme değildi; bu, en ince ayrıntısına kadar planlanmış bir propaganda operasyonuydu. Amaç, içeride ve dışarıda yaratılacak algıyı yönetmekti. Bu operasyonun ardındaki mantık, hem dâhiyane hem de mide bulandırıcıydı. Rejim, Dersim’e yönelik harekâtın bir katliam, bir etnik temizlik operasyonu olarak algılanma riskinin farkındaydı. Bu algıyı kırmanın en etkili yolu, operasyonu bir “medenileştirme misyonu” olarak sunmaktı. Ve bu misyonu, rejimin en parlak medeniyet sembolü olan Sabiha Gökçen’den daha iyi kim temsil edebilirdi? Anlatı basitti ve son derece etkiliydi: Cumhuriyet’in yarattığı modern, özgür Türk kızı, kendi elleriyle, “feodal, gerici, kadınları ezen, devlete isyan eden ilkel aşiretlere” medeniyet götürüyordu. Bu, ilerlemenin gericiliğe, aydınlığın karanlığa, modern kadının ilkel erkeğe karşı zaferiydi. Gökçen’in uçağından attığı bombalar, bu anlatıda, ölüm kusan silahlar değil, karanlık dağlara aydınlık taşıyan meşalelerdi. Bu, şiddetin en sofistike ve en ahlaksız estetizasyonuydu. Bir katliam, bir ilerleme gösterisine, bir kadın özgürleşmesi destanına dönüştürülüyordu.
Gökçen, bu görev için özel olarak hazırlanmıştı. Atatürk’ün bizzat kendisinden aldığı bir madalyayı göğsüne takarak, törenlerle ve basının yoğun ilgisiyle Diyarbakır’daki askeri üsse gönderildi. Buradan kalkan uçağıyla, defalarca Dersim semalarında sorti yaptı. Kendi anılarında ve dönemin gazetelerinde anlatıldığına göre, görevi, direnişin liderlerinden Seyid Rıza’nın ve onunla birlikte hareket eden aşiretlerin saklandığı Kutu Deresi ve çevresini bombalamaktı. Uçağına elli kiloluk bombalar yükleniyor, o da bu bombaları, aşağıda gördüğü hedeflere bırakıyordu. Bu hedeflerin ne olduğu, kimlerden oluştuğu ise, bu modern savaşın en trajik yanını oluşturuyordu. Gökçen, binlerce fitten baktığı yeryüzünde, büyük ihtimalle sadece coğrafi şekiller, dere yatakları, ormanlık alanlar ve küçük insan karartıları görüyordu. Propaganda makinesinin beynine işlediği üzere, onlar “eşkıya,” “hain,” “devlet düşmanı” idi. Ancak o bombaların düştüğü yerde, dere kenarlarına, orman içlerine, mağara ağızlarına sığınmış olanlar, sadece birkaç silahlı direnişçi değil, onların aileleri, kadınlar, çocuklar, yaşlılar, yani topyekûn bir sivil halktı. O bombalar, Alişer ve Zarife’nin intikamını almaya çalışan birkaç savaşçıyı hedef alırken, aynı zamanda annesinin eteğine yapışmış bir çocuğu, derenin kenarında su içen bir yaşlı kadını, bir ağacın gölgesinde soluklanan masum bir aileyi de paramparça ediyordu. Sabiha Gökçen’in “görevi,” modern teknolojinin o korkunç asimetrisini, yani bir düğmeye basarak onlarca insanı, onların acısını, çığlığını ve kanını görmeden, duymadan, hissetmeden yok edebilme kapasitesini sergiliyordu. Bu, temiz, hijyenik ve modern bir katliamdı.
Bu kanlı görev icra edilirken, Ankara’daki propaganda makinesi de tam kapasite çalışıyordu. Dönemin gazeteleri, özellikle de rejimin yarı resmi yayın organı olan Ulus gazetesi, Sabiha Gökçen’in “kahramanlıklarını” günlerce manşetlerinden duyurdu. Atılan başlıklar, rejimin olayı nasıl sunduğunu net bir şekilde ortaya koyuyordu: “Tayyareci Sabiha Gökçen Dersim Semalarında!”, “Türk Kadınının Kahramanlığı: Gökçen Eşkıya Yuvalarını Bombaladı!”, “Atatürk’ün Kızı Dersim’e Dersini Verdi!” Bu haberlerin dilinde, katledilen insanlara yönelik en ufak bir merhamet kırıntısı, en ufak bir insani duygu yoktu. Onlar, insan olarak dahi görülmüyorlardı; “eşkıya,” “haydut,” “asi,” “yuva” gibi dehumanize edici, hayvanlaştırıcı terimlerle anılıyorlardı. Bu dil, kamuoyunun vicdanını rahatlatmak, yapılan vahşeti bir meşru müdafaa, bir kamu hizmeti olarak algılamasını sağlamak için tasarlanmıştı.
Propagandanın bir diğer ayağı ise, olayı bir kadın özgürleşmesi zaferi olarak pazarlamaktı. Gazeteler, Gökçen’in cesaretini, yeteneğini ve modern görünümünü öve öve bitiremiyor, onun şahsında bütün Türk kadınını yüceltiyorlardı. Bu, son derece ikiyüzlü ve ahlaksız bir propagandadır. Çünkü Sabiha Gökçen’in “özgürleşmesi” ve “kahramanlığı,” Dersim’deki binlerce kadının ve kız çocuğunun üzerine bomba yağdırılması, onların yaşam hakkının ellerinden alınması pahasına gerçekleşiyordu. Bir kadının özgürlüğü, başka kadınların ölümüyle kutlanıyordu. Cumhuriyet’in “makbul” kadını gökyüzünde uçağını kullanırken, “makbul olmayan” kadınlar, yani Alevi, Zaza ve “asi” kadınlar, çocuklarıyla birlikte yerin altında, mağaralarda can veriyordu. Bu, rejimin kadın özgürleşmesi anlayışının ne kadar seçici, ne kadar araçsal ve ne kadar acımasız olduğunu gösteriyordu. Kadının özgürleşmesi, evrensel bir insan hakkı olarak değil, devletin ideolojik projesine hizmet ettiği sürece değerli olan, kendi “öteki”sini yaratan ve o ötekinin kadınlarını yok sayan seçkinci bir projeydi. Gökçen’in bombaları, sadece Dersim’in kadınlarını değil, aynı zamanda Cumhuriyet’in evrensel kadın hakları iddiasını da öldürmüştü.
Sabiha Gökçen olayının en derin ve en kalıcı anlamı, onun, Kemalist modernleşme projesinin içsel çelişkilerini ve ahlaki iflasını sembolize etmesinde yatar. Kemalist proje, kendini Aydınlanma’nın, pozitivizmin, bilimin ve hümanizmin bir mirasçısı olarak sunuyordu. Amaç, aklın ve bilimin ışığında, Batılı, medeni ve insancıl bir toplum yaratmaktı. Ancak Dersim’de, bu projenin en parlak sembolleri, en barbar eylemlerin aracı haline geldi. Uçak, bir ulaşım ve ilerleme aracı olmaktan çıkıp, bir katliam silahına dönüştü. Okul, aydınlanmanın merkezi olmaktan çıkıp, çocukların beyinlerini yıkayan bir asimilasyon kampına dönüştü. Ve en önemlisi, özgürleşmiş modern kadın, bir yaşam ve umut kaynağı olmaktan çıkıp, bir ölüm meleğine dönüştü. Bu, projenin kendi kendini inkâr ettiği, kendi en temel iddialarıyla taban tabana zıt düştüğü andır.
Bu durum, modernleşmenin karanlık yüzünü, yani Zygmunt Bauman gibi düşünürlerin işaret ettiği o rahatsız edici gerçeği ortaya koyar: Modernite, barbarlığın panzehiri değil, tam tersine, ona daha önce hiç sahip olmadığı rasyonel, bürokratik ve teknolojik araçları sunarak, onu çok daha verimli ve çok daha ölümcül hale getirebilen bir süreçtir. Dersim katliamı, ilkel bir kabilenin bir diğerine öfkeyle saldırması gibi değildir. O, modern bir devletin, rasyonel bir planlama (raporlar), yasal bir altyapı (Tunceli Kanunu), bürokratik bir organizasyon (Umumi Müfettişlik), modern bir teknoloji (uçaklar, zehirli gazlar) ve sofistike bir propaganda (Sabiha Gökçen olayı) kullanarak, “sorun” olarak gördüğü bir toplumsal grubu sistematik olarak yok etme projesidir. Sabiha Gökçen’in kokpitteki varlığı, bu projenin “ilkel” veya “gerici” bir eylem olmadığını, tam tersine, son derece “modern” bir eylem olduğunu kanıtlar. Bu, modernitenin en parlak yüzünün, en karanlık yüzüyle nasıl iç içe geçebileceğinin, ilerleme adına en büyük gerilemelerin nasıl yaşanabileceğinin en trajik örneğidir.
Sabiha Gökçen’in kendisi, bu trajedinin neresinde durmaktadır? O, şüphesiz, bu projenin bilinçli bir mimarı değil, en etkili enstrümanıydı. Genç, idealist, manevi babası ve devleti tarafından kendisine verilen görevin kutsallığına yürekten inanmış bir askerdi. Onun için aşağıda ölenler, ismini bile bilmediği, dilini anlamadığı, vatanın bütünlüğüne kastetmiş “hainlerdi.” O, kendi vicdanında, bir kahramanlık destanı yazdığına inanıyordu. Ancak bu kişisel durum, olayın tarihsel ve ahlaki sorumluluğunu ortadan kaldırmaz. O, bilerek ya da bilmeyerek, bir katliamın parçası, bir savaş suçunun faili olmuştur. Onun hikâyesi, sıradan insanların, doğru olduğuna inandıkları bir ideoloji adına, nasıl en korkunç eylemlerin bir parçası haline gelebileceğinin de evrensel bir örneğidir. O, hem rejimin yarattığı bir kahraman, hem de aynı rejimin işlediği bir suçun faili olarak, Cumhuriyet tarihinin en karmaşık ve en trajik figürlerinden biri olarak kalacaktır.
Sonuç olarak, Sabiha Gökçen’in Dersim’i bombalaması, 1937 harekâtının askeri seyrini değiştiren bir olay olmasa da, onun ahlaki ve sembolik anlamını sonsuza dek değiştirmiştir. Bu olay, rejimin sadece Dersim halkının bedenini değil, aynı zamanda Türkiye kamuoyunun vicdanını ve aklını da nasıl bombaladığını gösterir. Bir halkın katledilişini, bir ilerleme ve kadın özgürleşmesi zaferi olarak pazarlayabilme cüreti, projenin ulaştığı totaliter ve ahlak dışı seviyenin en net göstergesidir. Bu, sadece bir propaganda başarısı değil, aynı zamanda bir toplumun kolektif ahlaki pusulasının nasıl bozulabileceğinin de kanıtıdır. Dersim’in dağlarına düşen o bombaların sesi, yıllar sonra bile, Cumhuriyet’in modernleşme projesinin ardındaki o rahatsız edici sessizliği, o karanlık yüzü ve o derin ahlaki çöküşü hatırlatan bir uğultu olarak, Türkiye’nin vicdanında çınlamaya devam edecektir.
Bölüm 9: İkinci ve Son Perde: Topyekûn İmha (1938)
1937 yılının kanlı sonbaharı, Dersim’in üzerine sadece kışın beyaz örtüsünü değil, aynı zamanda devletin aldatıcı bir sükûnet perdesini de indirmişti. Birinci perdenin sonunda, direnişin beli kırılmış, Alişer ve Zarife gibi liderler vahşice katledilmiş, binlerce insan öldürülmüş ve on binlercesi de dağların dondurucu rahmine, açlık ve sefalete sığınmıştı. Sahne kararmış, geriye sadece rüzgârın uğultusu ve ağıtların fısıltısı kalmıştı. İşte bu trajik sessizliğin ortasında, Ankara’dan uzatılan el, bir zeytin dalı değil, zehirli bir sarmaşıktı: bir “af” vaadi. Devlet, dağlardaki bitap düşmüş halka, silahlarını bırakıp köylerine dönmeleri halinde canlarına dokunulmayacağı, kendilerine yiyecek ve barınak sağlanacağı sözünü veriyordu. Bu, vahşet tiyatrosunun iki perdesi arasındaki hain bir antrakttı; bir sonraki, çok daha kanlı ve nihai sahne için kurbanları dağlardaki doğal sığınaklarından çıkarıp, açık hedef haline getirmek üzere tasarlanmış şeytani bir tuzaktı. 1938 baharı geldiğinde, bu tuzağa düşenlerin ve düşmeyenlerin tamamı için perdenin yeniden açılması, bir öncekinden çok daha sistematik, çok daha kapsamlı ve çok daha affetmez bir imha operasyonunun, yani projenin son ve en korkunç evresinin başlangıcı olacaktı. Eğer 1937, direnişin başını koparmaya yönelik bir cerrahi operasyon idiyse, 1938, “çıban” olarak görülen bedenin, sağlıklı doku ayrımı yapılmaksızın kökünden kazındığı, hedefin artık direnişçiler değil, bir bütün olarak Dersim halkının varlığı olduğu topyekûn bir soykırımdı.
Devletin 1937 sonundaki “af” ilanı, son derece rasyonel ve soğukkanlı bir stratejinin parçasıydı. Kışın çetin koşullarında dağlarda geniş çaplı bir askeri operasyon yürütmek hem maliyetli hem de zordu. Ayrıca, dağlara dağılmış olan nüfusu tek tek avlamak, ordunun gücünü ve zamanını tüketen bir işti. Bunun yerine, kışın getirdiği açlık, soğuk ve hastalık kozunu kullanmak çok daha akıllıca bir yöntemdi. Devlet, Dersimlinin çaresizliğini ona karşı bir silaha dönüştürdü. Aylardır dağlarda, mağaralarda, ağaç kovuklarında saklanan, yiyecekleri tükenmiş, çocukları gözlerinin önünde donarak veya açlıktan ölen insanlar için devletin bu vaadi, cehennemin ortasında bir anlığına aralanan bir cennet kapısı gibiydi. Birçoğu, devletin niyetinin kötü olduğunu sezse de, başka seçenekleri kalmamıştı. Dağda kalmak kesin ölüm, aşağı inmek ise belirsiz bir umuttu. Bu umuda tutunan binlerce aile, titreyen bedenleri ve korku dolu gözleriyle, silahlarını (çoğu zaman sadece eski av tüfekleri veya kamaları) en yakın karakola teslim ederek, devletin gösterdiği toplama merkezlerine veya köylerine geri döndü.
Bu, devlet için mükemmel bir sonuçtu. Birincisi, dağlardaki nüfusun önemli bir kısmını kendi elleriyle kayıt altına almış, kimin nerede olduğunu tespit etmişti. İkincisi, halkın elindeki son savunma araçları olan silahları da toplamıştı. Üçüncüsü ve en önemlisi, onları dağların koruyucu coğrafyasından ayırıp, vadilerdeki, köylerdeki açık alanlara çekerek, bir sonraki askeri harekât için kolay ve savunmasız hedefler haline getirmişti. Bu “af” sürecinde teslim olanlar, adeta kendi mezarlarını kazdıklarından habersiz, devletin merhametine sığınmışlardı. Onlar için kış, zorlu ama hayatta kaldıkları bir sınavdı; bilmiyorlardı ki asıl ölüm, baharın gelişiyle birlikte gelecekti. Bu süreç, devletin Dersim halkının sadece bedenine değil, aynı zamanda psikolojisine de nasıl hükmettiğini, umudu bile bir imha aracına nasıl dönüştürebildiğini gösteren acı bir örnektir.
1938 baharı geldiğinde ve dağlardaki karlar erimeye başladığında, operasyonların ikinci perdesi, bir öncekinden çok daha büyük bir güç ve çok daha net bir amaçla başladı. Artık sahnede tereddüt veya belirsizlik yoktu. 1938 operasyonunu bir öncekinden ayıran ve onu bir katliamdan bir soykırıma taşıyan temel fark, hedefin niteliğindeki bu radikal değişimdi. 1937’nin hedefi, ne kadar acımasız da olsa, belirliydi: Alişer gibi liderleri yok etmek, devlete direnen belli başlı aşiretleri (Demenan, Haydaran vb.) ezmek ve direnişin askeri omurgasını kırmak. Bu operasyonda sivil halka yönelik katliamlar yaşanmış olsa da, bunlar genellikle “direnen aşiretlere yataklık etmenin cezası” olarak sunulmuştu. Oysa 1938’de hedef, artık şu veya bu aşiret, şu veya bu lider değildi. Hedef, bir bütün olarak Dersim coğrafyasında yaşayan herkes, yani “Dersimli” kimliğini taşıyan her erkek, kadın ve çocuktu. Direnişin beli zaten kırılmıştı; ortada devlete karşı savaşan organize bir güç kalmamıştı. Dolayısıyla 1938 operasyonları, bir savaş değil, bir temizlik harekâtı, bir insan avıydı. Amaç, sorunu geçici olarak bastırmak değil, onu kökünden, yani o sorunu yarattığına inanılan halkın kendisini ortadan kaldırarak “nihai çözüme” ulaştırmaktı.
Bu nihai çözüm iradesinin en net ve en korkunç kanıtı, dönemin komutanları tarafından verildiği ve bizzat operasyona katılan askerler tarafından defalarca tanıklık edildiği söylenen o meşum emirdi: “Teslim olan da olmayanda imha edilecek.” Bu emir, modern savaş hukukunun ve insanlık vicdanının temelini oluşturan bütün ilkelerin topyekûn inkârıydı. Savaşta, silahsız bir düşman, teslim olan bir asker veya sivil bir halk dokunulmazdır. Bu emir ise, bu ayrımı tamamen ortadan kaldırıyordu. Teslim olmakla direnmek arasında hiçbir fark kalmamıştı. Devletin gözünde, bir Dersimli, sırf var olduğu için suçluydu ve kaderi ölümdü. Bu, operasyona katılan sıradan bir ere dahi, karşısına çıkan her Dersimliyi sorgusuz sualsiz öldürme yetkisi ve meşruiyeti veriyordu. Bu emirle birlikte, askerler birer savaşçı olmaktan çıkıp, birer infaz memuruna; Dersim coğrafyası ise bir savaş meydanı olmaktan çıkıp, devasa bir açık hava mezbahasına dönüştü. Artık amaç zafer kazanmak değil, nüfusu sistematik olarak yok etmekti.
Bu sistematik yok etme planının en kanlı sahneleri, Dersim’in derin ve sarp vadilerinde, halkın son bir umutla sığınmaya çalıştığı dere yataklarında ve mağaralarda yaşandı. Bu mekânlar, coğrafyanın halka sunduğu son sığınaklardı; ancak devletin teknolojisi ve acımasızlığı, bu sığınakları birer ölüm kapanına, birer toplu mezara çevirecekti. Bu katliam merkezlerinin en bilinenleri ve en sembolik olanları Laç Deresi, Halvori Gözeleri ve Kutu Deresi’dir.
Laç Deresi, Mercan Dağları’nın eteklerinde, derin ve ulaşılması zor bir vadiydi. 1938 yazında, çevre köylerden kaçan, aralarında kadınların, çocukların ve yaşlıların çoğunlukta olduğu binlerce insan, ordunun önünden kaçarak bu vadiye sığınmıştı. Onlar için bu vadi, atalarının yüzyıllardır yaptığı gibi, tehlike geçtiğinde saklanıp hayatta kalabilecekleri bir kaleydi. Ancak bu kez durum farklıydı. Ordu, vadinin her iki girişini de ağır makineli tüfekler ve topçu birlikleriyle tutarak, içerideki on binlerce insanı adeta bir torbanın ağzını büzer gibi tuzağa düşürdü. Kaçacak hiçbir yer yoktu. Ardından, günlerce süren sistematik bir kırım başladı. Askerler, vadinin yamaçlarından aşağıya inerek, karşılarına çıkan her canlıyı, ayrım gözetmeksizin kurşuna dizdiler. Mağaralara saklananlar, ya el bombalarıyla ya da içeriye ateş açılarak katledildi. Tanıklıklara göre, derenin suyu günlerce kan aktı, vadi cesetlerle doldu ve hayatta kalanların çığlıkları dağlarda yankılandı. Laç Deresi, devletin “teslim olan da olmayanı da imha etme” emrinin en kitlesel ve en acımasız uygulandığı yerlerden biri olarak Dersim’in hafızasına kazındı. Burası, bir coğrafi mekân olmaktan çıkıp, bir soykırımın sembolüne dönüştü.
Benzer bir vahşet, Munzur Nehri’nin kutsal kaynaklarından biri olan Halvori Gözeleri’nde yaşandı. Burası, halk için sadece bir su kaynağı değil, aynı zamanda kutsal bir ziyaretgâhtı. Kutsallığına sığınarak canlarını kurtarabileceklerini uman yüzlerce sivil, özellikle Bahtiyar aşiretine mensup kadınlar ve çocuklar, bu pınarların etrafında toplanmıştı. Ancak askerler için kutsallığın hiçbir anlamı yoktu. Bölgeyi kuşatan birlikler, bu savunmasız kalabalığın üzerine makineli tüfeklerle ateş açtı. Dakikalar içinde, kutsal pınarların etrafı bir kan gölüne döndü. Çocukların ve kadınların çığlıkları, silah seslerine karıştı. Bu katliam, operasyonun sadece siyasi veya askeri bir hedefi olmadığını, aynı zamanda Dersim’in inancına, kültürüne ve kutsal saydığı her şeye yönelik bir saldırı olduğunu da gösteriyordu. Kutsal bir mekânda, savunmasız kadın ve çocukları katletmek, sadece fiziksel bir imha değil, aynı zamanda bir halkın maneviyatını ve ruhunu da öldürme eylemiydi.
Kutu Deresi ise, 1938 vahşetinin belki de en teknolojik ve en korkunç boyutunun yaşandığı yerdi. Sarp kayalıklar ve sık ormanlarla kaplı bu dar ve derin vadi, direnişin son kalelerinden biriydi ve Seyid Rıza’nın da bu bölgede saklandığı düşünülüyordu. Ordu, bu zorlu coğrafyaya piyadeyle girmekte zorlanınca, en ölümcül silahlarını devreye soktu: hava kuvvetleri ve zehirli gaz. Sabiha Gökçen’in 1937’de başlattığı hava bombardımanı, 1938’de çok daha yoğun ve sistematik bir hal aldı. Uçaklar, vadinin içindeki mağaraları ve sığınakları günlerce bombaladı. Ancak bu bombardımandan daha da korkuncu, bir sonraki bölümde detaylandırılacak olan, mağaralara sığınan on binlerce masum insanın zehirli gazlarla katledilmesiydi. Kutu Deresi, modern teknolojinin, yani uçağın ve kimyasal silahın, savunmasız bir sivil halka karşı nasıl bir soykırım aracına dönüşebileceğinin en dehşet verici kanıtı olarak tarihe geçti.
Bu katliam merkezlerinde yaşananlar, münferit olaylar veya bazı komutanların aşırıya kaçan eylemleri değildi. Bu, tepeden planlanmış, sistematik ve bütün Dersim coğrafyasına yayılmış bir imha politikasının sonucuydu. Operasyonlar bir av partisi gibi düzenleniyordu. Askeri birlikler, bir bölgeyi tamamen kuşatıyor, ardından “süpürme” harekâtı adı altında içerideki her canlıyı yok ederek ilerliyordu. Bu “süpürme” harekâtlarında, insanlık onurunu ayaklar altına alan her türlü vahşet yaşandı. Hamile kadınların karınları süngülendi, bebekler havaya atılıp süngüden geçirildi, insanlar diri diri yakıldı, genç kızlara ve kadınlara tecavüz edildi. Bu eylemler, sadece öldürmeyi değil, aynı zamanda geride kalanlara veya duyacak olanlara en derin dehşeti ve aşağılanmayı yaşatmayı amaçlayan psikolojik bir savaşın parçasıydı. Amaç, Dersimlinin sadece canını değil, onurunu, gururunu ve insanlık duygusunu da yok etmekti.
1938 yazının sonuna gelindiğinde, Dersim adeta bir hayalet coğrafyaya dönüşmüştü. On binlerce insan katledilmişti (rakamlar hâlâ tartışmalı olsa da, en muhafazakâr tahminler 13,000’den başlar ve 70,000-80,000’e kadar çıkar). Yüzlerce köy yakılıp yıkılmış, tarlalar ve ormanlar küle dönmüş, hayvan sürüleri yok edilmişti. Binlerce yıllık bir kültürün, bir yaşam biçiminin izleri, birkaç ay içinde sistematik bir şiddetle silinmeye çalışılmıştı. Hayatta kalanlar ise ya dağlarda sefalet içinde saklanıyor ya da yakalanıp toplama kamplarına dolduruluyordu. Direniş tamamen ezilmiş, liderlerin tamamı ya öldürülmüş ya da yakalanmıştı. Devlet, askeri hedeflerine ulaşmıştı. “Tedip ve Tenkil” operasyonunun ikinci ve son perdesi, sahnede sadece cesetler, yıkıntılar ve tarifsiz bir acı bırakarak kapanmıştı.
Bu topyekûn imha operasyonu, Cumhuriyet’in kurucu projesinin ulaştığı en karanlık noktadır. O, rejimin kendi “makbul vatandaş” tanımına uymayan bir topluluğu, asimilasyonla dönüştüremediği noktada, imha etmekten çekinmeyeceğinin en acı kanıtıdır. 1938, basit bir askeri operasyon değil, bir halkın geleceğini, soyunu ve hafızasını kurutmayı hedefleyen soğukkanlı ve planlı bir niyetin, yani bir soykırım niyetinin varlığını kanıtlayan eylemler bütünüdür. Ancak proje, bu fiziksel kırımla henüz bitmemişti. Askeri operasyonlar sona erdiğinde, hayatta kalanlar için projenin bir sonraki aşaması, yani kültürel ve demografik soykırım başlayacaktı. Bir sonraki bölümlerde ele alınacağı gibi, Seyid Rıza’nın göstermelik yargılanması ve idamı, on binlerce insanın Batı’ya sürgün edilmesi ve “Dersim’in Kayıp Kızları” olarak bilinen binlerce çocuğun ailelerinden koparılıp Türkleştirilmek üzere subay ailelerine verilmesi, bu imha projesinin sadece bedeni değil, ruhu ve geleceği de hedef aldığını gösterecektir. Tiyatro bitmişti, ama trajedinin yankıları daha yeni başlıyordu.
Bölüm 10: Mağaradaki Çığlık – Zehirli Gaz Kullanımı ve Savaş Suçları
1938 yılının o kanlı yazında, “teslim olan da olmayanda imha edilecek” emrinin gölgesinde Dersim’in vadileri birer mezbahaya dönüşürken, bu topyekûn imha projesi en karanlık, en teknolojik ve insanlık vicdanını en derinden yaralayan veçhesine, mağaraların loş ve soğuk dehlizlerinde ulaştı. Önceki bölümde anlatılan Laç Deresi’ndeki kurşuna dizmeler veya Halvori Gözeleri’ndeki makineli tüfek katliamları, ne kadar vahşi olursa olsun, yine de bilinen, konvansiyonel bir savaş şiddetinin izlerini taşıyordu. Ancak ordunun, piyadeyle girmekte zorlandığı, direnişin son sığınağı, masumların son umudu olan mağaralara yöneldiğinde kullandığı yöntem, bu şiddeti başka bir boyuta taşıdı. Bu, artık askerin düşmanıyla yüz yüze geldiği bir çatışma değil; haşereyle mücadele eden bir ilaçlama ekibinin soğukkanlı, mesafeli ve endüstriyel verimliliğini andıran bir imha tekniğiydi: zehirli gaz kullanımı. Mağaraların ağzına yığılan çalılarla tutuşturulan ateşin boğucu dumanı ve içeri atılan kimyasal gazların geniz yakan zehri, bu son sığınakları birer gaz odasına, birer toplu mezara çevirdi. Mağaranın içinden yükselen o çığlık, sadece ölmekte olan bir insanın feryadı değil, aynı zamanda modernitenin, bilimin ve teknolojinin, en barbar amaçlar için nasıl bir silaha dönüşebileceğinin ve bir devletin kendi vatandaşlarına karşı işleyebileceği suçların ahlaki sınırları nasıl aşabildiğinin de trajik ilanıydı. Bu bölüm, o boğulan çığlığın peşine düşerek, devletin en tepesindeki isimlerden birinin vicdan sızısıyla sızdırdığı o meşum itirafı, bu savaş suçunun anatomisini ve faillerin bu suçu örtmek için sığındığı o derin, o utanç dolu sessizliği aydınlatmaktadır.
Onlarca yıl boyunca, Dersim 1938’de zehirli gaz kullanıldığı iddiaları, resmi tarihin kalın duvarlarına çarpan, sadece kurbanların ve onların torunlarının fısıltıyla anlattığı, kanıtlanmamış birer “söylenti” olarak kaldı. Devlet, bu iddiayı kategorik olarak reddetti; böyle bir vahşetin, aydınlık ve medeni Cumhuriyet ordusu tarafından işlenmiş olması ihtimal dışıydı. Bu inkâr duvarını yıkan, o fısıltıyı sağır kulaklara dahi duyuracak bir çığlığa dönüştüren sarsıcı itiraf, hiç beklenmedik bir yerden, devletin tam kalbinden, yıllar sonra geldi. Bu itirafın sahibi, herhangi bir er veya düşük rütbeli bir subay değil, Dışişleri Bakanlığı, Senato Başkanlığı ve hatta Cumhurbaşkanlığı vekilliği yapmış, Cumhuriyet bürokrasisinin en tepesindeki isimlerden biri olan İhsan Sabri Çağlayangil’di. Çağlayangil, 1980’lerin sonunda, yaşlılığında verdiği bir mülakatta, vicdanının derinliklerinde taşıdığı o korkunç sırrı, bütün çıplaklığıyla ifşa etti. O, 1937-38’de Malatya’da görevli genç bir memur olarak olayların bizzat içindeydi ve tanıklığı, birinci elden, failin perspektifinden bir bakış sunuyordu.
Çağlayangil, o meşum mülakatta, ordunun dağlardaki direnişi bir türlü kıramadığını, insanların mağaralara sığındığını ve askerin bu mağaralara giremediğini anlattıktan sonra, tarihe geçecek o tüyler ürpertici cümleyi sarf etti: “Mağaraların kapısının içerisinden bunlara (askerlere) ateş ediyorlardı. Bunun üzerine ordu, zehirli gaz kullandı. Mağaraların kapısının önünden bunları fare gibi zehirledi. Ve yediden yetmişe o Dersimlileri kestiler. Kanlı bir harekât oldu.” Bu birkaç cümle, on yıllardır süren bir yalanı ve inkârı paramparça etmeye yetmişti. Bu, artık bir iddia değil, bir itiraftı. İtirafın dilindeki her kelime, devlet aklının o dönemdeki zihniyetini deşifre ediyordu. En sarsıcı olanı, “fare gibi zehirledik” ifadesiydi. Bu, önceki bölümlerde analiz edilen “çıban başı” metaforunun ulaştığı nihai noktaydı. Artık Dersimliler, sadece hastalıklı bir ur değil, aynı zamanda yok edilmesi gereken birer haşere, birer “fare” olarak görülüyordu. Bu dehumanizasyon, bu insansızlaştırma, yapılacak en korkunç eylemi ahlaken mümkün kılan psikolojik ön koşuldur. Bir insanı zehirlemek bir cinayettir ve vicdani bir yük gerektirir. Ama bir fareyi zehirlemek, bir temizlik eyleminden, hijyenik bir zorunluluktan başka bir şey değildir. Çağlayangil’in bu ifadesi, devletin kendi eylemini nasıl rasyonelleştirdiğini, faillerin kendi vicdanlarını nasıl rahatlattığını ve kurbanların nasıl insanlık statüsünden çıkarıldığını en acı şekilde ortaya koyuyordu. O mağaralarda ölenler, devletin gözünde çocukları, anneleri, babaları olan insanlar değil, bir yuvayı istila etmiş, zehirle itlaf edilmesi gereken zararlı yaratıklardı.
Çağlayangil’in bu itirafı, daha sonra başka tanıklıklarla da doğrulandı. Harekâta katılmış bazı erler, yaşlılıklarında, vicdan azabıyla benzer hikâyeler anlattılar. Mağara ağızlarına nasıl gaz bombaları attıklarını, içeriden gelen çığlıkları, ardından gelen o ölüm sessizliğini ve komutanlarından aldıkları “Kimseye acımayın!” emrini fısıldadılar. Kurbanların tarafından gelen tanıklıklar ise, bu soğukkanlı itirafların insani trajedisini gözler önüne seriyordu. Gaz saldırılarından bir şekilde sağ kurtulmayı başarmış birkaç kişi, o anları bir daha hiç unutamadılar. Genizlerini yakan o acı kokuyu, gözlerini kör eden dumanı, nefes alamamanın getirdiği o korkunç paniği, annelerinin kucaklarında son nefesini veren bebekleri, birbirlerine sarılarak ölen aileleri anlattılar. Bir tanığın ifadesiyle, “Önce bir öksürük başladı, sonra gözlerimiz yanmaya başladı, nefesimiz kesiliyordu. Annem, eteğini ıslatıp yüzüme kapattı ama fayda etmedi. Etrafımdaki herkes birer birer sessizleşiyordu. O sessizlik, çığlıklardan daha korkunçtu.” Bu tanıklıklar, Çağlayangil’in “fare gibi zehirledik” cümlesinin ardındaki tarifsiz acıyı, o mağaraların içindeki cehennemi ete kemiğe büründürüyordu.
Peki, bu cehennem, bu sistematik imha nasıl işliyordu? Mağaralar, Dersim coğrafyasının doğal bir parçası, halk için hem bir sığınak hem de kutsal bir mekândı. 1938’in o topyekûn saldırısı başladığında, köyleri yakılan, ordunun önünden kaçan binlerce sivil, son bir umutla bu mağaralara sığındı. Bu gruplar, silahlı direnişçilerden çok, yaşlılar, kadınlar ve onlara sıkı sıkı sarılmış çocuklardan oluşuyordu. Amaçları savaşmak değil, sadece hayatta kalmaktı. Ancak ordu için bu mağaralar, temizlenmesi gereken “eşkıya yuvaları” idi. Bir mağaranın içinde insan olduğu tespit edildiğinde, operasyon başlıyordu. İlk adım, mağaranın bir veya birkaç olan girişini, askerlerle veya makineli tüfek yuvalarıyla tamamen kapatmaktı. Böylece içeridekiler için kaçış imkânsız hale geliyor, mağara bir ölüm kapanına dönüşüyordu.
Ardından imha yöntemleri devreye giriyordu. En sık kullanılan yöntemlerden biri, ateşti. Askerler, mağaranın girişine tonlarca çalı, çırpı, odun, hatta bulabildikleri hayvan tezeklerini yığıyor ve ateşe veriyorlardı. Yanan bu ateşin çıkardığı yoğun ve zehirli duman, rüzgârın da etkisiyle mağaranın içine doluyordu. Amaç, içeridekileri oksijensizlikten ve karbonmonoksit zehirlenmesinden boğarak öldürmekti. Bu, yavaş, acı verici ve son derece zalimce bir yöntemdi. Dışarıdaki askerler, içeriden gelen öksürük seslerini, feryatları ve çığlıkları dinliyor, sessizlik olana kadar ateşi beslemeye devam ediyorlardı. Bazen, dumandan boğulmamak için son bir çabayla mağaradan dışarı çıkmaya çalışanlar ise, kapıda bekleyen askerler tarafından tek tek kurşuna diziliyordu.
İkinci ve çok daha “modern” yöntem ise, kimyasal gaz kullanımıydı. Bu, özel bir askeri teçhizat ve eğitim gerektiriyordu. Çağlayangil’in de teyit ettiği gibi, ordu bu amaçla özel olarak getirilmiş gaz bombaları veya bidonları kullandı. Mağaranın girişinden içeri atılan bu bombalar, kısa sürede bütün mağarayı zehirli bir bulutla dolduruyordu. Kullanılan gazın tam niteliği (hardal gazı, klorin veya başka bir boğucu gaz) hâlâ bir tartışma konusu olsa da, sonuçları kesindi. Bu gazlar, akciğerleri yakıyor, gözleri kör ediyor, sinir sistemini felç ediyor ve kısa sürede acı verici bir ölüme neden oluyordu. Bu yöntem, ateşle boğmaktan çok daha hızlı, daha “verimli” ve daha az zahmetliydi. Birkaç gaz bombası, yüzlerce insanı dakikalar içinde sessizliğe gömebiliyordu. Operasyon bittiğinde, mağaranın girişi genellikle taşlarla ve toprakla kapatılarak, kalıcı bir toplu mezara, mühürlenmiş bir tabuta dönüştürülüyordu. Kutu Deresi, Topuzlu Baba Mağarası, İksor Mağaraları gibi onlarca yer, bu şekilde on binlerce masum insanın isimsiz mezarı haline geldi.
Bu eylemlerin, bırakın insanlık vicdanını, dönemin uluslararası hukuk normları açısından dahi korkunç birer savaş suçu olduğu açıktır. 1925 yılında imzalanan Cenevre Protokolü, savaşlarda boğucu, zehirleyici veya benzeri gazların ve her türlü bakteriyolojik yöntemin kullanılmasını açıkça yasaklamıştı. Türkiye Cumhuriyeti de bu protokolü 1929 yılında imzalayarak, bu yasağa uyacağını taahhüt etmişti. Resmi savunma, bu protokolün sadece devletlerarası savaşları kapsadığı, bir devletin kendi içindeki bir “isyan”da bu tür silahları kullanmasının uluslararası hukukun konusu olmadığı yönünde olabilir. Ancak bu, son derece zayıf ve ahlak dışı bir savunmadır. Birincisi, uluslararası hukukun ruhu, bu tür insanlık dışı silahların hiçbir koşulda kullanılmamasını öngörür. İkincisi ve daha önemlisi, bu silahların, silahsız ve sivil bir halka karşı, kadın ve çocuk ayrımı gözetmeksizin sistematik olarak kullanılması, basit bir savaş suçunun ötesinde, bir insanlığa karşı suç ve soykırım suçu teşkil eder. Hedefin askeri değil sivil olması, niyetin savaşmak değil yok etmek olması, bu eylemi en ağır suçlar kategorisine sokar. Dersim’de yapılan, sadece uluslararası bir anlaşmanın ihlali değil, aynı zamanda insan olmanın en temel ahlaki kurallarının, yani en savunmasız olanı koruma ve masum cana kıymama ilkelerinin topyekûn inkârıydı. Mağaradaki o çığlık, sadece Cenevre Protokolü’nün değil, insanlığın ortak vicdanının da yırtılıp atıldığı andı.
Bu kadar ağır bir suçun, bu kadar korkunç bir vahşetin failleri, eylemleriyle nasıl yüzleştiler? Cevap, büyük ölçüde, derin ve organize bir sessizliktedir. Harekâta katılan ve daha sonra anılarını yazan Muhsin Batur gibi yüksek rütbeli subaylar veya diğer devlet görevlileri, hayatlarının bu dönemini anlatırken, Dersim’e dair ya birkaç genel cümleyle geçiştirmişler ya da bu konuya hiç değinmemişlerdir. Anılarında, hayatlarının her detayını en ince ayrıntısına kadar anlatan bu insanlar, Dersim’e geldiklerinde adeta kolektif bir hafıza kaybı yaşarlar. Bu, tesadüfi bir unutkanlık değildir; bu, bilinçli bir suskunluk, bir omertà, yani devletin ve ordunun kendi içindeki bir suskunluk yasasıdır.
Bu sessizliğin birkaç temel nedeni vardır. Birincisi, hiç şüphesiz, kişisel suçluluk ve utanç duygusudur. İşlenen suçların vahameti, faillerin bile taşıyamayacağı kadar ağırdı. Mağaralarda boğulan çocukların çığlıkları, kurşuna dizilen kadınların görüntüleri, bir ömür boyu taşınacak birer kâbustu. Bu kâbusla yüzleşmek yerine, onu hafızanın en karanlık dehlizlerine gömmek, en kolay psikolojik savunma mekanizmasıydı. İkincisi, devletin bu konuyu bir sır gibi saklama konusundaki mutlak kararlılığıdır. Dersim’de yaşananlar, Cumhuriyet’in aydınlık ve medeni imajına sürülecek en kara lekeydi. Bu lekenin kamuoyuna sızmaması için, olaya karışan herkes üzerinde muazzam bir baskı kuruldu. Konuşmak, sadece bir anıyı anlatmak değil, devlete ve orduya ihanet etmek anlamına geliyordu. Üçüncüsü, hukuki ve siyasi sorumluluktan kaçma arzusudur. Bu eylemlerin birer savaş suçu olduğunun herkes farkındaydı ve bu suçları itiraf etmek, gelecekte bir gün yargılanma riskini de beraberinde getirirdi. Bu nedenle sessizlik, aynı zamanda bir kendini koruma içgüdüsüydü.
Bu organize sessizlik, devletin Dersim’de sadece bir katliam değil, aynı zamanda bir “hafıza katliamı” (memoricide) da işlediğini gösterir. Amaç, sadece insanları değil, onlara ne olduğunun anısını, hikâyesini ve kanıtlarını da yok etmekti. Arşivler kapatıldı, belgeler imha edildi, tanıklar susturuldu. Devlet, kendi suçunu, tarihin ve toplumun hafızasından silmek istedi. Ancak bu sessizlik duvarındaki en büyük çatlağı, yine sistemin içinden birinin, İhsan Sabri Çağlayangil’in o geç kalmış itirafı açtı. Onun “fare gibi zehirledik” cümlesi, faillerin o derin ve utanç dolu sessizliğinin ardında neyin saklandığını bütün dünyaya ifşa etti. Mağaradaki o çığlık, onlarca yıl sonra, bir failin vicdanından sızarak, nihayet tarihin sağır kulaklarına ulaşmayı başarmıştı. Bu, adaletin tecellisi değildi belki, ama hakikatin inkâr edilemez zaferinin ilk adımıydı.
Bölüm 11: Mahkeme Değil, İnfaz Sahnesi – Seyid Rıza’nın Yargılanması ve İdamı
1938’in kanlı dehlizlerinde, mağaraların boğucu karanlığında on binlerce isimsiz çığlık yankısız kalırken, devletin imha projesi, bu anonim ve kitlesel kırımdan sonra, zaferini taçlandıracak son bir perdeye, sembolik bir final sahnesine ihtiyaç duyuyordu. Topyekûn imha, “çıbanın” bedenini kazımıştı; şimdi sıra, o çıbanın beyni, ruhu ve bütün bir tarihsel direnişin yaşayan simgesi olan başını, herkesin gözü önünde giyotine yatırmaya gelmişti. Bu baş, seksenine merdiven dayamış, beyaz sakallı, vakur duruşuyla dağların bilgeliğini ve inadını taşıyan Dersim’in ruhani lideri Seyid Rıza’ydı. Onun yakalanması, yargılanması ve idam edilmesi, basit bir adli süreç değil, titizlikle planlanmış, her sahnesi önceden yazılmış bir politik tiyatroydu. Bu tiyatronun sahnesi bir mahkeme salonu, oyuncuları ise cellat rolündeki hâkimler ve kurban rolündeki sanıklardı. Amaç adaleti tesis etmek değil, Dersim’in ezildiğini, liderinin diz çöktürüldüğünü ve artık hiçbir umudun kalmadığını bütün dünyaya ilan etmekti. Bu, hukukun bir kez daha, bu kez en kutsal ilkesi olan adil yargılanma hakkını ayaklar altına alarak, bir infazın meşruiyet paravanı olarak kullanıldığı, Cumhuriyet tarihinin en utanç verici adli cinayetlerinden biriydi. Bu bölüm, o kanlı tiyatronun perdesini aralayarak, Seyid Rıza’nın ihanetle başlayan esaretini, bir mahkeme karikatürüne dönüşen yargılanma sürecini, projenin baş mimarının bizzat nezaret ettiği infazını ve darağacında yankılanan o son, o ölümsüz sözlerini anlatmaktadır.
Seyid Rıza’nın yakalanış hikâyesi bile, devletin diyalog ve uzlaşmaya ne kadar kapalı, hile ve tuzağa ise ne kadar açık olduğunun bir özeti gibidir. 1937 harekâtının sonunda, direnişin askeri olarak çöktüğü, Alişer gibi liderlerin katledildiği ve halkın dağlarda perişan olduğu bir ortamda, Seyid Rıza hâlâ bir çözüm umudu taşıyordu. O, bir isyan lideri olmaktan çok, halkının daha fazla kırılmasını önlemeye çalışan bir bilge, bir kanaat önderiydi. Bu amaçla, Erzincan Valisi aracılığıyla Ankara ile görüşmek, barışçıl bir çözüm bulmak için son bir girişimde bulundu. Kendisine, Ankara’ya gitmesi halinde canına dokunulmayacağı, bizzat Mustafa Kemal ile görüştürülerek soruna bir çözüm bulunacağı yönünde sözler, vaatler verildi. Bu vaatlerin samimiyetine tam olarak inanmasa da, halkının içinde bulunduğu çaresizlik onu bu son adımı atmaya itti. Kan dökülmesini durdurabilecek en ufak bir ihtimal bile, kendi canını riske atmaya değerdi. 5 Eylül 1937’de, yanındaki birkaç adamıyla birlikte, silahsız bir şekilde, görüşmek üzere Erzincan’a doğru yola çıktı. Ancak bu, bir müzakereye değil, bir tuzağa gidişti. Erzincan köprüsünde, kendisini “görüşme” için bekleyen askerler tarafından derhal tutuklandı ve elleri kelepçelenerek Elazığ’a, Dördüncü Umumi Müfettişliğin merkezine götürüldü. Devlet, onunla müzakere etmeyi değil, onu sanık sandalyesine oturtmayı planlıyordu. Onu barış için masaya değil, ibret-i âlem için darağacına çıkarmak istiyordu. Bu ihanet, başlayacak olan adli komedinin ilk perdesiydi.
Seyid Rıza ve onunla birlikte yakalanan 57 kişi için kurulan mahkeme, Tunceli Kanunu’nun devlete verdiği olağanüstü yetkilerle oluşturulmuş bir askeri mahkemeydi. Yargılama, Elazığ’da, eski bir un fabrikasından bozma, kasvetli bir binada yapıldı. Ancak burası, bir adalet sarayı değil, bir infaz tezgâhıydı. Yargılama süreci, modern hukukun en temel ilkelerinin sistematik olarak ihlal edildiği bir kara mizah örneğiydi. Bu sürecin kendisi, devletin amacının gerçeği ortaya çıkarmak değil, önceden verilmiş bir ölüm kararını yasal bir kılıfa sokmak olduğunu kanıtlıyordu.
İlk ve en temel ihlal, savunma hakkının tamamen ortadan kaldırılmasıydı. Sanıkların kendilerini savunacak bir avukatları yoktu. O dönemin siyasi atmosferinde, devletin “vatan haini” olarak damgaladığı bu insanları savunmaya cüret edecek bir avukat bulmak zaten imkânsızdı. Mahkeme, barodan göstermelik bir avukat atamayı dahi denemedi. Sanıklar, karmaşık hukuki ithamlar, askeri ceza kanununun maddeleri ve savcının suçlamaları karşısında tamamen yalnız, çaresiz ve savunmasız bırakıldılar. Bu durum, yargılamanın en başından itibaren adil olma iddiasını yitirmesi anlamına geliyordu. Bir sanığın avukatı olmadan yargılandığı bir mahkeme, mahkeme değil, engizisyondur.
İkinci ve en trajikomik ihlal, dil sorunuydu. Sanıkların ezici çoğunluğu gibi, Seyid Rıza da ya çok az Türkçe biliyor ya da hiç bilmiyordu. Onun anadili Zazaca/Kırmancki idi. Bir insanın, hakkındaki suçlamaları, kendisine yöneltilen soruları, tanıkların ne söylediğini ve en önemlisi, mahkemenin kendi kaderi hakkında verdiği kararı anlamadığı bir yargılama, bir yargılama değil, bir tiyatrodur. Mahkeme, sanıkların anadilinde savunma yapmasına olanak tanıyacak bir yeminli tercüman atama zahmetine dahi katlanmadı. Bazen, sanıklardan biraz Türkçe bilen biri, diğerlerine hâkimin ne söylediğini anladığı kadarıyla aktarmaya çalışıyordu. Bu durum, sadece bir usul hatası değil, aynı zamanda rejimin Dersim’e ve onun diline yönelik aşağılayıcı ve yok sayıcı tavrının da bir yansımasıydı. Devlet, kendi vatandaşını, kendi dilini konuştuğu için anlamıyor, anlamaya da çalışmıyor, onu kendi kaderi hakkında dilsiz ve sağır bırakarak idama gönderiyordu.
Ancak yargılama sürecindeki en soğukkanlı ve en ahlaksız hile, Seyid Rıza’nın yaşının küçültülmesiydi. Dönemin ceza kanununa göre, 75 yaşından büyük olanlar idama mahkûm edilemezdi. Seyid Rıza’nın gerçek yaşının 80’e yakın olduğu biliniyordu. Bu, onun idam edilmesinin önünde yasal bir engel teşkil ediyordu. Devlet, bu “yasal pürüzü” aşmak için, hukuku uygulamak yerine, gerçeği hukuka uydurmayı seçti. Mahkeme, resmi bir doktor raporuyla veya kemik testiyle yaş tespiti yapmak yerine, tamamen keyfi bir kararla, Seyid Rıza’nın yaşını 75’in altına, 54’e indirdi. Bu, bir kalemde, bir insanın hayatından yirmi beş yılın silinmesi ve onun idam edilebilmesi için kâğıt üzerinde gençleştirilmesiydi. Bu olay, tek başına, Tunceli Kanunu ile kurulan bu mahkemenin, bir adalet mekanizması değil, devletin siyasi hedeflerine ulaşmak için her türlü hileye başvurabilen bir infaz aparatı olduğunun en sarsıcı kanıtıdır. Hukukun, bir insanı yaşatmak için değil, öldürebilmek için nasıl eğilip bükülebileceğinin, gerçeğin bürokratik bir kararla nasıl tahrif edilebileceğinin en korkunç örneğidir.
Bu göstermelik yargılama süreci, yaklaşık iki haftalık rekor bir sürede tamamlandı. Savcı, sanıklar hakkında “devlete isyan” suçundan idam talep etti. Mahkeme heyeti, kararını vermek üzere çekildiğinde, aslında verilecek karar çoktan belliydi. 15 Kasım 1937 gecesi, mahkeme kararını açıkladı: Seyid Rıza, oğlu Reşik Hüseyin, ve diğer beş aşiret lideriyle birlikte toplam yedi kişi idama mahkûm edilmişti. Diğer sanıklar ise ağır hapis cezalarına çarptırılmıştı. Karar, sanıkların yüzüne okunduğunda, birçoğu neyle suçlandığını ve ne cezası aldığını bile tam olarak anlamamıştı. Adalet, o gece Elazığ’daki o un fabrikasında, sadece ölmemiş, aynı zamanda bir maskaralığa kurban gitmişti.
İşte tam bu noktada, o kanlı tiyatronun yönetmeni sahneye çıktı. Mahkeme kararının verildiği o günlerde, Cumhurbaşkanı Mustafa Kemal Atatürk, güya Pertek’te yeni yapılan Singeç Köprüsü’nün açılışını yapmak bahanesiyle, özel treniyle Elazığ’a sürpriz bir ziyaret gerçekleştirdi. Bu, asla bir tesadüf değildi. Ülkenin en önemli iç meselesi olarak gördüğü, “her ne pahasına olursa olsun kökünden kesilmesi gereken bir çıban” olarak tanımladığı bir projenin nihai sonucunu, yani o çıbanın başı olarak gördüğü Seyid Rıza’nın kellesinin uçurulmasını bizzat yerinde denetlemek ve tasdik etmek için oradaydı. Bu ziyaret, projenin başından sonuna kadar onun bilgisi, onayı ve iradesi dahilinde yürütüldüğünün en somut kanıtıdır. O, sadece bir köprü açmaya değil, bir devri kapatmaya, kendi eserinin son imzasını atmaya gelmişti.
İnfazların, normalde temyiz sürecinin beklenmesi ve kararın Meclis tarafından onaylanması gibi yasal prosedürler tamamlandıktan sonra yapılması gerekiyordu. Ancak Atatürk’ün Elazığ’da olması, bu sürecin aceleye getirilmesine neden oldu. Anlatılanlara göre, Atatürk, infazlar gerçekleşmeden bölgeden ayrılmak istemiyordu. Bu nedenle, mahkeme kararının hemen o gece, hiçbir yasal bekleme süresine uyulmadan infaz edilmesi için emir verildi. O gece Elazığ’da yaşananlar, devletin kendi yasalarını bile nasıl hiçe sayabildiğini gösteren bir telaş ve hukuksuzluk silsilesiydi. İnfazlar için Elazığ Buğday Meydanı’nda darağaçları kurulmaya başlandı. Şehirde elektrikler kesilerek, halkın infazları görmesi engellendi. Meydan, sadece askerler ve birkaç sivil memur tarafından dolduruldu ve otomobil farlarıyla aydınlatıldı.
İnfazdan hemen önce, Seyid Rıza’nın hücresinden alınarak, o meşhur rivayete göre, Atatürk’ün beklediği yere götürüldüğü ve ikili arasında kısa, ama tarihsel bir yüzleşme yaşandığı söylenir. Bu görüşmenin gerçekten olup olmadığı tarihsel olarak kanıtlanmamış olsa da, Dersim’in sözlü hafızasında ve kolektif belleğinde derin izler bırakmıştır. Rivayete göre, bu son yüzleşmede Seyid Rıza, Atatürk’e o unutulmaz sözleri söyler: “Ben senin hilelerinle, yalanlarınla baş edemedim, bu bana dert oldu. Ama ben de senin önünde diz çökmedim, bu da sana dert olsun.” Bu sözler, gerçek olsun ya da olmasın, iki dünyanın, iki felsefenin ve iki ahlak anlayışının çarpışmasını mükemmel bir şekilde özetler. Bir yanda, amacına ulaşmak için her türlü hileyi, tuzağı ve hukuksuzluğu meşru gören modern devlet aklı; diğer yanda ise, yenilse de, ölse de onurundan ve duruşundan taviz vermeyen, diz çökmeyi reddeden kadim bir dağ bilgesi.
Bu son yüzleşmenin ardından Seyid Rıza ve diğer altı kişi, infazların gerçekleştirileceği Buğday Meydanı’na getirildi. O gece orada bulunan İhsan Sabri Çağlayangil’in tanıklığına göre, Seyid Rıza darağacına yürürken bile metanetini ve vakur duruşunu kaybetmemişti. Meydanın sessiz ve soğuk atmosferinde, etrafındaki cellatlara ve askerlere dönerek, sehpaya kendisinin çıkacağını, onlardan bir yardım istemediğini söyledi. Sandalyeyi iterek, ilmiği kendi boynuna geçirdi. Ve tam o anda, o otomobil farlarının aydınlattığı karanlık gecede, sadece Dersim’in değil, bütün bir Alevi-Kızılbaş tarihinin ve mazlumiyetinin yankısı olan o son sözleri haykırdı: “Evlad-ı Kerbelayız. Bihatayız. Ayıptır. Zulümdür. Cinayettir!”
Bu birkaç kelime, basit bir son söz değil, tarihsel bir iddianameydi. “Evlad-ı Kerbelayız” (Biz Kerbela evlatlarıyız) diyerek, kendi trajedisini, 1300 yıl önce Emevi Halifesi Yezid tarafından katledilen Hz. Hüseyin ve yarenlerinin trajedisine bağlıyordu. Bu, Alevi-Kızılbaş inancının kurucu mitosudur: Haklının, zalim ve ezici bir iktidar tarafından haksızca katledilmesi. Seyid Rıza, bu sözle, kendisini katleden Cumhuriyet rejimini Yezid’in zulmüyle, kendi kaderini ise Hz. Hüseyin’in mazlumiyetiyle eşitleyerek, eyleme tarihsel ve manevi bir anlam yüklüyordu. O, basit bir “asi” olarak değil, inancı ve kimliği için öldürülen bir şehit, bir kurban olarak ölüyordu. “Bihatayız” (Suçsuzum, günahsızım) diyerek, mahkemenin kararını ve devletin bütün suçlamalarını reddediyor, kendi masumiyetini tarihin vicdanına emanet ediyordu. Son üç kelime ise, “Ayıptır. Zulümdür. Cinayettir!”, yapılan eylemin adını net bir şekilde koyuyordu. Bu bir yargılama değil, bir ayıptı. Bu bir ceza değil, bir zulümdü. Ve bu bir infaz değil, basitçe bir cinayetti. Seyid Rıza, son nefesinde, kendi katline en doğru teşhisi koyan kişi olmuştu.
O gece, Seyid Rıza’nın ardından, kendisinden yaşça çok küçük olan öz oğlu Reşik Hüseyin de dahil olmak üzere, diğer altı kişi de idam edildi. Bir babanın, oğlunun idamını izlemeye zorlanması, bu vahşet sahnesinin son ve en acımasız detayıydı. Bu yedi kişinin idamı, sadece yedi canın alınması değildi. Bu, Dersim direnişinin sembolik olarak başının ezilmesi, halkın son umut kırıntısının da yok edilmesiydi. Seyid Rıza, sadece bir aşiret reisi değildi; o, seyitliğiyle Dersim’in manevi lideri, yaşlılığıyla bilgeliğin sembolü, duruşuyla da direnişin onuruydu. Onu idam ederek, devlet, “en tepenizdeki liderin sonu budur, artık direnmek anlamsızdır” mesajını veriyordu. Bu idamlar, askeri operasyonların tamamlayıcısı, projenin nihai mührüydü. Fiziksel kırım, sembolik bir infazla taçlandırılmıştı. Atatürk’ün özel treni, bu “görev” tamamlandıktan sonra Elazığ’dan ayrıldı. Proje başarıyla sonuçlanmıştı. Ama Seyid Rıza’nın darağacında söylediği o son sözler, onu idam edenlerin zafer naralarından çok daha uzun yaşayacak, nesiller boyu fısıldanacak ve bir halkın hafızasında, zulme karşı direnişin ve mazlumiyetin ölümsüz bir manifestosu olarak kalacaktı.
Bölüm 12: Kırımın Diğer Adı – “Dersim’in Kayıp Kızları”
Askeri operasyonlar sona erdiğinde, Dersim’in dağlarında top sesleri ve uçak gürültüleri yerini ölümcül bir sessizliğe bırakmıştı. Seyid Rıza’nın darağacındaki son çığlığı, direnişin sembolik olarak başının ezildiğini ve projenin askeri safhasının tamamlandığını ilan etmişti. Ancak bu sessizlik, projenin bittiği anlamına gelmiyordu. Aksine, bu, projenin en sinsi, en uzun vadeli ve belki de en zalim aşamasının, yani kültürel soykırımın başlangıcıydı. Devlet, Dersim’in bugününe, yani yetişkin nüfusuna ve lider kadrosuna karşı yürüttüğü fiziksel kırımda büyük ölçüde başarılı olmuştu. Şimdi sıra, Dersim’in geleceğini, hafızasını ve yeniden doğma potansiyelini yok etmeye gelmişti. Bu geleceğin taşıyıcıları ise, o kanlı cehennemden bir şekilde sağ kurtulmayı başarmış, anne ve babaları gözlerinin önünde katledilmiş, köyleri yakılmış, yapayalnız ve savunmasız kalmış binlerce yetim çocuktu. Devletin bu çocuklara reva gördüğü kader, bir merhamet veya himaye eylemi değil, imha projesinin en soğukkanlı ve en planlı devamıydı. “Dersim’in Kayıp Kızları” olarak tarihe geçen bu trajedi, sadece binlerce çocuğun ailelerinden ve yurtlarından koparılmasının hikâyesi değil; aynı zamanda bir halkın kökünü kurutmak için, onun en masum parçasının, yani çocuklarının, sistematik bir asimilasyon ve beyin yıkama programının ham maddesi olarak kullanılmasının, kırımın diğer, sessiz ve daha derin adının hikâyesidir.
Askeri harekâtın ardından Dersim coğrafyası, adeta bir felaket filmi platosunu andırıyordu. Yakılmış köylerin dumanı tütüyor, vadiler ve dere yatakları isimsiz cesetlerle doluydu ve bu enkazın ortasında, şok içinde, ne yapacağını bilmez bir halde dolaşan binlerce çocuk kalmıştı. Anne ve babalarını, kardeşlerini, bütün akrabalarını kaybetmiş, travmanın en derinini yaşamış bu çocuklar, devlet için bir insani kriz değil, çözülmesi gereken bir “sorun” ve aynı zamanda değerlendirilmesi gereken bir “fırsat” idi. Rejimin gözünde bu çocuklar, “çıbanın” yeniden üremesine neden olabilecek tehlikeli tohumlardı. Onlar, ailelerinden duydukları hikâyelerle, konuştukları dille ve yaşadıkları coğrafyanın ruhuyla büyürlerse, yirmi yıl sonra yeni bir “asi” nesil olabilirlerdi. Bu nedenle, bu tohumların, ait oldukları topraktan sökülüp, rejimin ideolojik seralarında, Türklük ve Sünnilik aşısıyla yeniden yetiştirilmesi gerekiyordu. Bu, bir halkın biyolojik ve kültürel devamlılığını kırmaya yönelik nihai bir hamleydi.
Bu hamlenin ardındaki politika, asla gizli saklı, birkaç iyi niyetli memurun bireysel çabasıyla yürüyen bir süreç değildi. Bu, bizzat devletin en üst kademeleri tarafından planlanmış, organize edilmiş ve teşvik edilmiş sistematik bir programdı. Harekât sonrası bölgeden gelen raporlarda, bu “sahipsiz” çocukların ne yapılacağı konusu açıkça tartışılıyordu. Varulan sonuç netti: Bu çocuklar, kesinlikle Dersim’de veya çevre illerdeki akrabalarının yanında bırakılmamalıydı. Onlar, kendi kültürel ve sosyal ortamlarından tamamen koparılmalıydılar. Bu amaçla, askerler ve jandarmalar tarafından köylerden ve dağlardan toplanan binlerce çocuk, önce Elazığ gibi merkezlerde kurulan geçici yetimhanelere veya toplama kamplarına getirildi. Bu mekânlar, travma yaşayan çocuklara psikolojik destek veren yerler değil, onların tasnif edildiği, listelendiği ve yeni hayatlarına gönderilmek üzere bekletildiği birer insan deposuydu.
Bu depolardan, çocuklar, özellikle de kız çocukları, adeta birer “ganimet” gibi Batı vilayetlerine dağıtılmaya başlandı. Alıcılar, sıradan aileler değildi. Onlar, rejimin belkemiğini oluşturan, ideolojiye en sadık kesim olan subaylar, yüksek rütbeli bürokratlar, milletvekilleri ve doktorlar gibi seçkin ailelerdi. Bu aileler için Dersim’den bir çocuk almak, bir hayır işlemekten çok, devlete ve onun “medenileştirme” misyonuna hizmet eden bir vatan göreviydi. Hatta dönemin gazetelerinde, bu çocukların “şefkatli Türk ailelerinin” yanına yerleştirildiğine dair propagandif haberler yapılıyor, bu politika bir başarı ve bir insaniyet örneği olarak sunuluyordu. Özellikle kız çocuklarının tercih edilmesi de tesadüf değildi. Ataerkil bir bakış açısıyla kız çocukları, erkeklere göre daha “eğitilebilir,” daha “uysal” ve asimilasyona daha yatkın olarak görülüyordu. Daha da önemlisi, onlar geleceğin anneleriydi. Bir Dersimli kızı alıp, onu “iyi bir Türk kadını” olarak yetiştirmek, onun ileride kuracağı ailenin ve doğuracağı çocukların da Türkleştirilmesini garanti altına almak anlamına geliyordu. Bu, bir nesli dönüştürerek, bir halkın soyunu kurutmaya yönelik en etkili ve en uzun vadeli stratejiydi.
Bu çocukların yeni evlerine götürüldükten sonra maruz kaldıkları süreç, bir kültürel soykırımın bütün adımlarını içermekteydi. Bu, onların ruhlarına ve kimliklerine yönelik, fiziksel katliamdan daha yavaş ama belki de daha acı verici bir operasyondu. Bu operasyonun ilk adımı, ismin silinmesiydi. Çocuğun Dersim’den getirdiği, annesinin kulağına fısıldadığı, atalarından miras kalan Zazaca/Kırmancki ismi, derhal Türkçü ve modern bir isimle değiştiriliyordu. Bese, Fatma; Zeynep, Suna; Ali, Metin oluyordu. Bu, sadece bir isim değişikliği değil, bir kimlik cinayetiydi. İsim, bir insanın geçmişiyle, ailesiyle, soyuyla olan en temel bağıdır. O bağı kestiğinizde, çocuğu köksüz, geçmişsiz, adeta sıfırdan yaratılmış bir varlığa dönüştürürsünüz. Bu, onun eski hayatının, eski kimliğinin resmen öldüğünün ve yeni, devlet tarafından bahşedilmiş bir kimlikle yeniden doğduğunun ilanıydı.
İkinci ve en acımasız adım, dilin yasaklanmasıydı. Bu çocukların anadili olan Zazaca/Kırmancki konuşmaları kesinlikle yasaktı. Kendi aralarında veya rüyalarında anadillerinde bir kelime ettiklerinde, genellikle şiddetli bir şekilde cezalandırılıyor, dayak yiyorlardı. Dil, sadece bir iletişim aracı değil, bir düşünme biçimi, bir kültürün taşıyıcısı, bir hafızanın evidir. O evi yıktığınızda, içindeki bütün anıları, masalları, ağıtları, duaları da yok edersiniz. Bu çocuklar, anadillerini unutturularak, sadece dilsiz değil, aynı zamanda hafızasız bırakıldılar. Onlara zorla öğretilen Türkçe, yeni hayatlarının diliydi; ama eski hayatlarına dair acılarını, özlemlerini, travmalarını ifade edecekleri kelimeleri ellerinden alınmıştı. Bu, bir çocuğu kendi iç dünyasında sürgüne göndermek, onu en derin duygularına yabancılaştırmaktı.
Üçüncü adım, inancın dönüştürülmesiydi. Alevi-Kızılbaş bir kültürden gelen bu çocuklara, yeni ailelerinde Sünni İslam’ın ritüelleri öğretiliyordu. Namaz kılmaya, oruç tutmaya, Kuran okumaya zorlanıyorlardı. Atalarının binlerce yıldır sürdürdüğü cem, semah, Düzgün Baba’ya niyaz gibi inanç pratikleri, onlara “sapkınlık,” “hurafe,” “gericilik” olarak anlatılıyordu. Bu, çocuğun sadece ailesinden ve dilinden değil, aynı zamanda manevi dünyasından, evrenle ve Tanrı’yla kurduğu bağdan da koparılmasıydı. Kendi inanç sistemini aşağılamayı, yeni ve “doğru” olanı ise benimsemeyi öğreniyordu. Bu, ruhsal bir asimilasyondu.
Bu kültürel soykırım projesinin en önemli parçası ise, hafızanın yeniden inşası, yani beyin yıkamaydı. Bu çocuklara, geldikleri yer, yani Dersim ve kendi aileleri hakkında sistematik bir karalama propagandası yapılıyordu. Onlara, anne ve babalarının devlete isyan eden “eşkıyalar,” “hainler,” “vahşiler” olduğu anlatılıyordu. Devletin ise, onları bu “ilkellikten” kurtaran, onlara medeni bir hayat sunan şefkatli bir kurtarıcı olduğu söyleniyordu. Bu, bir çocuğun zihninde yaratılabilecek en korkunç ikilemdir. Bir yanda, sevgiyle hatırladığı, özlemini çektiği anne ve babası; diğer yanda ise, o anne ve babanın “kötü” olduğunu söyleyen, kendisine yeni bir hayat sunan “iyi” devlet ve yeni ailesi. Bu çatışmayla başa çıkabilmek için, birçok çocuk, hayatta kalma içgüdüsüyle, geçmişini reddetmeyi, ailesinden utanmayı ve kendisini kurtaranlara minnet duymayı seçti. Bu, bir çocuğun kendi köklerine ihanet etmeye, kendi geçmişinden nefret etmeye zorlanmasıydı.
Bu çocukların yeni hayatlarındaki statüsü de, propaganda edilenin aksine, genellikle bir “evlat” statüsü değildi. Pek çoğu, “besleme” adı verilen, modern bir kölelik formunun içinde buldu kendini. Evin bütün ağır işlerini yapan, okula gönderilmeyen, ailenin diğer çocuklarından ayrı tutulan, çoğu zaman fiziksel ve bazen de cinsel istismara maruz kalan isimsiz hizmetçiler oldular. Onlar, sevgiyle büyütülen birer evlat değil, bir ailenin medeniyet projesindeki başarısını ve statüsünü gösteren birer nesne, birer ganimettiler. Bu durum, onların travmasını daha da derinleştirdi. Sadece ailelerini ve kimliklerini değil, aynı zamanda çocukluklarını da kaybetmişlerdi.
Bu sistematik politikanın, on yıl sonra, 1948’de Birleşmiş Milletler tarafından kabul edilecek olan Soykırım Suçunun Önlenmesi ve Cezalandırılması Sözleşmesi’nin tanımladığı suçla birebir örtüşmesi, olayın vahametini uluslararası bir hukuk çerçevesine oturtur. Sözleşmenin 2. Maddesi, soykırım suçunu tanımlarken, sadece fiziksel yok etme eylemlerini değil, aynı zamanda bir grubun varlığını ortadan kaldırmaya yönelik diğer eylemleri de sayar. Bu maddenin (e) bendi, soykırım eylemlerinden birini şu şekilde tanımlar: “Bir gruba mensup çocukları zorla başka bir gruba nakletmek.” Bu madde, lafzen ve ruhen, “Dersim’in Kayıp Kızları” trajedisini tarif etmektedir. Devlet, Dersim’e mensup binlerce çocuğu zorla alıp, onları asimile etmek amacıyla Türk-Sünni gruba mensup ailelere nakletmiştir. Bu, soykırımın en sinsi ve en uzun vadeli formlarından biridir. Çünkü bir grubun çocuklarını elinden aldığınızda, sadece o çocukları değil, o grubun geleceğini, kendi kendini yeniden üretme kapasitesini de elinden almış olursunuz. Bu eylem, devletin niyetinin sadece bir isyanı bastırmak değil, bir halkın kökünü kurutmak olduğunun, yani soykırım kastının varlığının en reddedilemez kanıtıdır. Türkiye Cumhuriyeti, on yıl sonra insanlığa karşı bir suç olarak tanımlanacak olan bir eylemi, 1938’de bir devlet politikası olarak soğukkanlılıkla uygulamıştır.
Bu trajedinin hayatta kalan kahramanları, yani o “kayıp kızlar,” hayatlarının geri kalanını derin bir sessizlik ve kimlik bunalımı içinde geçirdiler. Birçoğu, geçmişlerine dair kendilerine anlatılan yalanlara inanarak, kim olduklarını sorgulamadan yaşadı. Ancak içlerinde bir yerlerde, o bastırılmış anılar, o isimsiz acı, o köksüzlük hissi bir ömür boyu onlara eşlik etti. Pek çoğu, 80’li ve 90’lı yıllarda Dersim meselesinin yeniden konuşulmaya başlanmasıyla birlikte, yaşlılıklarında, hayatlarının son demlerinde, o derin sessizliği bozmaya ve kayıp geçmişlerinin peşine düşmeye cesaret ettiler.
Bu arayışlar, insanlık tarihinin en dokunaklı ve en trajik hikâyelerinden bazılarını ortaya çıkardı. Yetmiş yıl boyunca adının Ayşe olduğunu sanan bir kadının, aslında adının Bese olduğunu öğrenmesi; bir subay kızı olarak büyüyen birinin, babasının aslında kendi anne ve babasının katili olabileceği gerçeğiyle yüzleşmesi; yıllar sonra, bir şekilde hayatta kalmış bir kardeşini veya bir akrabasını bulup, hayatında ilk defa kendi anadilinde bir kelime duymanın şokunu ve sevincini yaşaması… Bu hikâyeler, sadece kişisel dramlar değil, aynı zamanda bir ülkenin yüzleşmekten kaçtığı tarihinin canlı kanıtlarıdır. Bir kadının, yetmiş yıl sonra, yakılmış köyünün harabelerine gidip, annesinin öldürüldüğü dere kenarında toprağı öperek ağlaması, o toprağın altındaki bütün isimsiz cesetlerin ve o toprağın üstündeki bütün inkâr edilmiş suçların iddianamesidir. Bu arayışlar, aynı zamanda büyük bir hayal kırıklığı ve acıyla da sonuçlandı. Birçoğu, ne kadar arasalar da, ailelerinden geriye hiçbir iz, hiçbir isim bulamadılar. Onlar, hayatlarını birer “kayıp” olarak başladılar ve birer “kayıp” olarak bitirdiler.
Sonuç olarak, “Dersim’in Kayıp Kızları” trajedisi, Dersim 1937-38’in sadece bir askeri katliam olmadığının, aynı zamanda bir halkın geleceğini ve ruhunu çalmayı hedefleyen bütüncül bir soykırım projesi olduğunun en sarsıcı delilidir. Bu, projenin en sessiz, en sabırlı ve en yıkıcı aşamasıdır. Fiziksel kırım bedeni öldürür, ama kültürel kırım ruhu ve hafızayı yok eder. Devlet, bu çocukları “kurtardığını” iddia ederken, aslında onların ruhlarını, kimliklerini ve geçmişlerini çalıyordu. Hayatta kalanların hikâyeleri ve onların bitmek bilmeyen kimlik arayışları, sadece Dersim’in değil, bütün Türkiye’nin yüzleşmesi gereken bir vicdan borcudur. O kayıp kızların bulunamamış isimleri, Türkiye’nin kendi tarihiyle barışabilmesi için önce bulması ve kabul etmesi gereken kayıp hakikatin adlarıdır. Onların sessiz çığlığı, inkârın kalın duvarları arkasında hâlâ adalet ve hakikat için yankılanmaya devam etmektedir.
Bölüm 13: Sürgün ve İskân – Dersim’in Demografik Yapısının Parçalanması
Dersim’in geleceği, “kayıp kızları” aracılığıyla devletin ideolojik seralarında yeniden yetiştirilmek üzere çalınırken, projenin bir diğer hayati cephesi, Dersim’in bugününü ve geçmişini taşıyan hayatta kalmış bedenlere, yani katliamdan sağ kurtulabilmiş on binlerce insana yönelmişti. Askeri operasyonların yarattığı cehennemden sonra geriye kalanlar, sadece yaralı bedenler ve travmalı ruhlar değildi; onlar aynı zamanda bir coğrafyanın yaşayan hafızası, bir kültürün son taşıyıcıları ve bir toplumun yeniden filizlenebileceği son tohumlardı. Devlet aklı için, bu tohumların ait oldukları topraklarda bırakılması, “çıbanın” bir gün yeniden nüksetmesi riskini taşıyordu. Bu nedenle, fiziksel kırımın hemen ardından, çok daha sessiz, daha bürokratik ama en az onun kadar yıkıcı bir operasyon başladı: topyekûn sürgün ve mecburi iskân. Bu, bir halkın sadece canına değil, aynı zamanda mekânına, sosyal dokusuna ve kolektif varoluşuna yönelik nihai bir saldırıydı. İnsanları köklerinden, yani onları bir halk yapan topraktan, komşuluktan, aşiret bağından ve kutsal mekânlardan koparıp, ülkenin dört bir yanına birer kum tanesi gibi dağıtma projesiydi. Bu, Dersim’in sosyal iskeletinin bilinçli bir şekilde kırılması, demografik yapısının parçalanması ve binlerce yıllık bir toplumsal organizmanın atomlarına ayrıştırılarak yok edilmesiydi. Bu, kırımın coğrafi ve sosyolojik boyutuydu.
Askeri harekât bittiğinde, Dersim adeta bir ölüler diyarına dönmüştü. Ancak bu ölüm, sadece on binlerce insanın fiziksel yokluğuyla sınırlı değildi. Bu, aynı zamanda bir yaşam biçiminin ölümüydü. Köyler, artık çocuk seslerinin değil, rüzgârın uğuldadığı iskelet yığınlarıydı. Tarlalar, bereketin değil, yanmış ekinlerin ve barut kokusunun mekânıydı. Yüzyıllardır toplumu bir arada tutan sosyal hayat, komşuluk ilişkileri, ortak ritüeller tamamen yok olmuştu. Bu enkazın ortasında, mağaralardan, ormanlardan veya harabelerin arasından çıkan hayatta kalmış insanlar, devlet için projenin tamamlanmamış son halkasıydı. Onları bu harabelerin ortasında bırakmak, onlara kendi yaralarını sarma, kendi toplumlarını yeniden kurma ve en önemlisi, olan bitenin canlı tanıkları olarak bir hafıza oluşturma fırsatı verebilirdi. Devletin amacı ise tam tersiydi: Hem tanıkları ortadan kaldırmak hem de o hafızanın oluşmasını engellemek.
Bu amacın ardındaki rasyonel, on yıllardır hazırlanan raporlarda zaten defalarca belirtilmişti: Dersim’i Dersim yapan şey, coğrafyası ile insanı arasındaki o kopmaz bağdı. Dağlar onlara saklanmayı, vadiler direnmeyi, kutsal pınarlar ise manevi güçlerini korumayı öğretiyordu. Aşiret yapısı, onları devlete karşı kolektif bir güç haline getiriyordu. Bu halkı kalıcı olarak “ıslah” etmenin ve Türkleştirmenin tek yolu, onları bu doğal ve sosyal yaşam alanından koparmaktı. Tıpkı bir bitkinin, kökünü toprağından söktüğünüzde kuruyup ölmesi gibi, Dersim halkının da kendi coğrafyasından, kendi sosyal dokusundan söküldüğünde, asimilasyon rüzgârları karşısında direnemeyip kuruyup gideceği hesaplanıyordu. Sürgün politikası, bir cezalandırma eyleminden çok, soğukkanlı bir sosyolojik ve demografik mühendislik projesiydi. Amaç, bir halkı, onu besleyen ve yaşatan tüm kaynaklardan mahrum bırakarak, yavaş ve sessiz bir ölüme terk etmekti.
Bu projenin yasal dayanağı, aslında Dersim olaylarından önce, 14 Haziran 1934’te çıkarılmış olan 2510 sayılı Mecburi İskân Kanunu’ydu. Bu kanun, genç Cumhuriyet’in ulus-devlet inşası projesinin en temel araçlarından biriydi ve ülkenin demografik haritasını, rejimin ideolojik önceliklerine göre yeniden çizme yetkisini hükümete veriyordu. Kanun, ülkeyi kültürel ve etnik yoğunluklara göre üç ana bölgeye ayırıyordu. Birinci bölge, Türk kültürünün yoğun olduğu ve bu kültürün korunması gereken yerlerdi. Buralara Türk olmayan unsurların yerleşmesi yasaktı. İkinci bölge, Türk kültürüne asimile edilmesi istenen nüfusun nakledileceği yerlerdi. Bu bölgelere yerleştirilecek olan Türk olmayan unsurların, toplam nüfusun yüzde onunu geçmemesi ve dağınık bir şekilde iskân edilerek yerel Türk nüfus içinde erimeleri hedefleniyordu. Üçüncü bölge ise, sağlık, coğrafi veya kültürel nedenlerle boşaltılması ve yeniden iskân edilmesi gereken yerlerdi. Dersim ve çevresi, bu kanunun mantığı içinde, hem boşaltılması gereken bir üçüncü bölge, hem de halkının asimile edilmek üzere ikinci bölgelere nakledilmesi gereken bir nüfus kaynağı olarak görülüyordu. Tunceli Kanunu, bölgede askeri ve idari bir diktatörlük kurarken, Mecburi İskân Kanunu da o diktatörlüğün emrine, insanları birer satranç taşı gibi ülke sathında hareket ettirecek yasal mekanizmayı sunuyordu.
1938 katliamlarının hemen ardından, bu mekanizma bütün gücüyle işlemeye başladı. Hayatta kalan on binlerce insan, askerler tarafından toplandı. Bu toplama işlemi bile başlı başına bir travmaydı. Aylarca saklandıkları mağaralardan, yanmış köylerinin harabelerinden zorla çıkarılan insanlar, nereye götürüldüklerini bilmeden, askerlerin süngüleri arasında, yaya olarak uzun ve meşakkatli bir yolculuğa zorlandılar. Bu yolculuk sırasında, zayıf düşen yaşlılar, hastalar ve çocuklar genellikle geride bırakılıyor veya yolda can veriyordu. Bu ölüm konvoylarının ilk durağı, Elazığ, Erzincan gibi şehirlerde kurulan toplama kamplarıydı. Burada insanlar, haftalarca, bazen aylarca, son derece ilkel ve sağlıksız koşullarda, bir arada tutuldular. Bu kamplar, bir sonraki aşama olan sürgünün planlandığı, insanların listelendiği, sayıldığı ve tasnif edildiği bürokratik merkezlerdi.
Bu tasnif sürecinde, devletin toplumu parçalamaya yönelik bilinçli politikası en çıplak haliyle devreye girdi. Aileler ve aşiretler, bir bütün olarak aynı yere gönderilmiyordu. Tam tersine, kasıtlı olarak parçalanıyorlardı. Bir aşiretin mensupları, onlarca farklı vilayete, birbirleriyle bir daha asla temas kuramayacakları şekilde dağıtılıyordu. Hatta çekirdek aileler bile bölündü. Baba bir trene, anne ve çocuklar başka bir trene bindirilebiliyor, kardeşler birbirinden ayrılabiliyordu. Bu, sadece bir lojistik zorunluluk veya bir tesadüf değildi; bu, bilinçli bir stratejiydi. Amaç, insanların yeni gittikleri yerlerde bir araya gelerek küçük bir Dersim cemaati oluşturmalarını, kendi dillerini ve kültürlerini yaşatmalarını engellemekti. Her aile, her birey, asimile edici Türk-Sünni toplumun okyanusunda tek başına, yardımsız ve köksüz bırakılmalıydı. Bu, bir toplumun en temel yapı taşı olan aileyi hedef alan, onun sosyal DNA’sını kırmaya yönelik bir saldırıydı.
Kamplardaki bu ayrıştırma süreci bittikten sonra, sürgünün en travmatik aşaması olan tren yolculuğu başlıyordu. İnsanlar, hayvan taşımak için kullanılan, havasız, penceresiz, karanlık ve pis yük vagonlarına, yüzlercesi bir arada, adeta balık istifi gibi dolduruluyordu. Vagonların kapıları üzerlerine kilitleniyor ve günlerce, bazen haftalarca sürecek olan meçhule bir yolculuk başlıyordu. Bu vagonların içi, insanlık onurunun sıfırlandığı birer cehennemdi. Yiyecek ve su verilmiyor, tuvalet ihtiyacı için hiçbir imkân sağlanmıyordu. Hastalıklar, açlık ve susuzluk nedeniyle, özellikle yaşlılar ve çocuklar bu yolculuk sırasında vagonların içinde can veriyordu. Ölenlerin cesetleri, genellikle bir sonraki istasyonda, askerler tarafından vagonlardan atılıyor, isimsiz bir şekilde yol kenarlarına gömülüyordu. Bu trenler, sadece insanları değil, bir halkın acısını, çaresizliğini ve umutsuzluğunu da taşıyan birer ölüm vagonuydu. Bu yolculuk, Nazi Almanyası’nın Yahudileri toplama kamplarına taşıdığı Holokost trenlerini anımsatan, 20. yüzyılın en karanlık insanlık suçlarından birinin Anadolu topraklarındaki yansımasıydı.
Bu korkunç yolculuğun sonunda vardıkları yer, onlar için anavatanlarından binlerce kilometre uzakta, tamamen yabancı bir dünyaydı. Sürgün yerleri olarak, özellikle Trakya (Tekirdağ, Kırklareli, Edirne), Ege (Balıkesir, Manisa, Denizli), Marmara (Bursa, Kocaeli) ve İç Anadolu’nun (Konya, Kayseri) Türk ve Sünni nüfusun yoğun olduğu il, ilçe ve köyleri seçilmişti. Bu seçim de bilinçliydi. Amaç, Dersimlileri, kendi dillerini ve inançlarını asla yaşatamayacakları, sürekli olarak çoğunluk kültürü tarafından baskı altında tutulacakları bir sosyal çevreye hapsetmekti.
Sürgündeki hayat, fiziksel bir esaretten çok, ruhsal ve kültürel bir hapishaneydi. Geldikleri yerlerde, yerel halk genellikle devlet propagandası tarafından onlara karşı kışkırtılmıştı. Onlar, “devlete isyan eden vahşi dağlılar,” “kuyruklu Kürtler,” “dinsiz Kızılbaşlar” olarak tanıtılmıştı. Bu nedenle, ilk karşılaştıkları şey, genellikle düşmanlık, dışlanma ve aşağılanma oldu. Kendilerine ev veya toprak verilmedi, genellikle köylerin en kötü evlerine veya ahırlarına yerleştirildiler. Kendi topraklarında efendi olan bu insanlar, sürgün yerlerinde en ağır işlerde, karın tokluğuna çalışmak zorunda kalan birer hizmetçi, birer maraba oldular.
Ancak ekonomik zorluklardan daha da ağır olanı, kültürel ve sosyal baskıydı. Jandarma karakolları tarafından sürekli gözetim altında tutuluyorlardı. Belirlenen köy veya kasabanın dışına çıkmaları yasaktı. Kendi aralarında Zazaca/Kırmancki konuşmaları yasaklanmıştı. Alevi-Kızılbaş inancına özgü ritüelleri, cem yapmaları, ağıt yakmaları imkânsızdı. Onlardan beklenen, hızla yerel halka benzemeleri, Türkçe konuşmaları, camiye gitmeleri ve en önemlisi, Dersimli kimliklerini unutmalarıydı. Bu, bir insanın kendi benliğinden vazgeçmeye, kendi geçmişini inkâr etmeye zorlandığı, gündelik hayatın her anına sinmiş, yavaş ve boğucu bir asimilasyon süreciydi. Pek çoğu, çocuklarının geleceği için, bu baskıya boyun eğmek ve kimliklerini gizlemek zorunda kaldı. İsimlerini değiştirenler, Alevi olduklarını saklayanlar, çocuklarına anadillerini öğretmeyenler oldu. Sürgün, sadece bedeni değil, ruhu da esir almıştı.
Bu politikanın Dersim’in sosyal ve kültürel dokusu üzerindeki etkisi, kalıcı ve onarılamaz bir yıkım oldu. Birincisi, Dersim coğrafyası insansızlaştırıldı. Binlerce yıllık bir insan emeğiyle ve kültürüyle şekillenmiş olan o coğrafya, bir hayalet diyarına dönüştü. Köyler boşaldı, evler yıkıldı, tarlaları ot bürüdü. Devlet, boşaltılan bu topraklara, Balkanlardan veya başka yerlerden gelen Türk kökenli göçmenleri veya devlete sadık Sünni aşiretleri yerleştirmeyi planladı. Bu, bölgenin demografik karakterini sonsuza dek değiştirme hamlesiydi. Dersim, artık Dersimlilerin değildi.
İkincisi, Dersim’i Dersim yapan en temel sosyal yapı olan aşiret sistemi fiilen yok edildi. Üyeleri ülkenin dört bir yanına dağıtılmış bir aşiretin, artık bir bütün olarak hareket etmesi, kendi iç hukukunu işletmesi, liderlerinin otoritesini sürdürmesi imkânsızdı. Sürgün, aşireti bir sosyal organizma olmaktan çıkarıp, sadece aynı soydan gelen ama birbirini tanımayan bireylerin toplamına indirgedi. Bu, rejimin en temel hedeflerinden biri olan “feodal kalıntıların” tasfiyesinin, en kanlı ve en acımasız yolla gerçekleştirilmesiydi.
Üçüncüsü ve en önemlisi, kolektif hafıza ve kültürel aktarım zinciri kırıldı. Kültür, özellikle de Dersim gibi sözlü geleneğe dayalı bir kültür, ancak bir topluluk içinde, bir arada yaşayarak nesilden nesile aktarılabilir. Dedenin torununa masal anlatması, bir ananın kızına ağıt öğretmesi, cemlerde söylenen deyişler, kutsal mekânlara dair anlatılan menkıbeler… Bütün bunlar, kültürün canlı kalmasını sağlayan damarlardır. Sürgün, bu damarların hepsini birden kesti. Birbirinden koparılmış, yabancı bir kültür denizinde tek başına kalmış insanlar, kendi kültürlerini yaşatma ve bir sonraki nesle aktarma imkânını kaybettiler. İkinci ve üçüncü nesiller, atalarının dilini, inancını, tarihini bilmeden büyüdüler. Bu, bir halkın hafızasının silinmesi, kültürel bir amnezi yaratılmasıydı. Sürgün politikası, fiziksel katliamın tamamlayıcısı olarak, Dersim’in ruhunu ve belleğini de öldürmeyi hedeflemiş ve bu hedefine maalesef büyük ölçüde ulaşmıştır.
1947 yılında çıkarılan bir afla, sürgün edilenlerin bir kısmının memleketlerine dönmesine izin verildi. Ancak döndüklerinde buldukları şey, bıraktıkları Dersim değildi. Köyleri harabeye dönmüş, toprakları başkaları tarafından işgal edilmiş, sosyal yapıları tamamen dağılmıştı. Geriye, sadece acı, kayıp ve onarılamaz bir travma kalmıştı. Sürgün ve iskân politikası, Dersim’e yönelik imha projesinin en kalıcı ve en yıkıcı sonuçlarını doğuran aşaması olmuştur. O, bir halkı sadece öldürmekle kalmamış, aynı zamanda onu bir toplum olmaktan çıkaran, köklerini kurutan ve hafızasını silen bir sosyolojik cinayettir. Bugün Dersim’in ve Türkiye’nin dört bir yanına dağılmış olan milyonlarca Dersim kökenli insanın hikâyesi, işte bu büyük parçalanmanın, bu zorunlu köksüzlüğün bir sonucudur. Onlar, hayatta kalmış olabilirler, ama anavatanları ve kolektif kimlikleri, o kara vagonlarda, o sürgün yollarında onarılamaz bir yara almıştır.
Bölüm 14: Kırk Yıllık Sessizlik (1940-1980)
Askeri operasyonların son mermisi atıldığında, sürgün trenlerinin son düdüğü çaldığında ve darağaçları söküldüğünde, Dersim’in üzerine çöken şey bir barış değil, boğucu, buz gibi bir sessizlikti. Savaş bitmemiş, sadece şekil değiştirmişti. Artık toprağın üzerinde değil, zihinlerin ve ruhların içinde devam eden, çok daha uzun ve sinsi bir savaş başlamıştı: hafızaya karşı açılmış bir savaş. Devlet, Dersim’in bedenini yok etme veya sürgüne gönderme projesini büyük ölçüde tamamlamıştı; şimdi sıra, işlediği suçun kendisini, yani olayın hakikatini tarihten ve toplumun belleğinden silme projesine gelmişti. 1940’tan 1980’lere uzanan bu kırk yıllık dönem, Türkiye Cumhuriyeti tarihinin en organize ve en başarılı unutturma operasyonunun hikâyesidir. Bu, bir yanda devletin bütün aygıtlarıyla yazdığı, tek ve mutlak bir resmi anlatının; diğer yanda ise o anlatının altında, evlerin içinde, ocak başlarında, fısıltıyla ve ağıtlarla direnen bir karşı-hafızanın mücadelesidir. Bu, devletin dayattığı amnezi ile halkın yaşattığı anı arasındaki o görünmez, o sessiz ama o derin savaşın ve bu savaşın gelecek nesillerin ruhunda açtığı onarılamaz yaraların, yani kuşaklararası travmanın anatomisidir.
Bu kırk yıllık sessizliğin birinci ve en güçlü sütununu, devlet tarafından inşa edilen ve eğitimin, basının, ordunun ve siyasetin bütün kanallarıyla topluma zerk edilen resmi tarih tezi oluşturuyordu. Bir suçu örtmenin en etkili yolu, onu inkâr etmek değil, onu yeniden adlandırmak ve meşru bir eylem olarak yeniden çerçevelemektir. Devletin Dersim için yaptığı tam olarak buydu. Olay, asla bir “katliam,” “kırım” veya “sivil halka yönelik operasyon” olarak anılmadı. Bunun yerine, son derece dikkatle seçilmiş, ideolojik olarak yüklü bir formül yaratıldı ve bu formül kırk yıl boyunca, bir mantra gibi tekrarlandı: “Dersim, gerici feodal aşiretlerin devlete karşı isyanının bastırılmasıdır.” Bu cümle, basit bir tanım değil, bir aklama ve meşrulaştırma mekanizmasının ta kendisiydi. İçindeki her kelime, gerçeği tahrif etmek ve kurbanı suçlu, faili ise kahraman ilan etmek üzere tasarlanmıştı.
“Gerici” kelimesi, kurbanları ahlaken mahkûm etmenin ilk adımıydı. Cumhuriyet, kendisini bir “ilerleme” projesi olarak tanımlıyordu. Bu anlatıda, Cumhuriyet’in karşısında olan her şey, tanım gereği “gerici,” yani ilerleme düşmanı, karanlık ve yok edilmesi meşru olan bir şeydi. Dersim’in Alevi-Kızılbaş inancı, aşiret yapısı, devlete mesafeli duruşu, bu ilerlemeci-pozitivist bakış açısıyla birer “gericilik” alametiydi. Dolayısıyla onlara yapılan müdahale, bir halka yönelik saldırı değil, “ilerlemenin gericiliğe karşı zaferiydi.” Bu, Sabiha Gökçen olayında gördüğümüz propagandanın, bütün bir tarih yazımına yayılmasıydı.
“Feodal” kelimesi ise, bu ahlaki mahkûmiyeti sosyo-ekonomik bir kılıfa büründürüyordu. Rejim, kendisini halkı ağaların ve şeyhlerin zulmünden kurtaran bir “halk devrimi” olarak sunuyordu. Bu anlatıya göre Dersim, halkın ağalar tarafından ezildiği, ilkel bir feodal yapıydı. Devletin oraya müdahalesi, aslında Dersim halkını kendi zalim liderlerinden kurtarmak için yapılmış bir “özgürleştirme” operasyonuydu. Bu, gerçeğin tam bir ters yüz edilişiydi. Zira operasyon, ağaları değil, doğrudan halkın kendisini hedef almıştı. Ancak bu söylem, devletin şiddetini, bir sınıf mücadelesi, bir halkçılık eylemi gibi sunarak, özellikle sol ve aydın kesimlerin gözünde meşrulaştırma işlevi gördü.
En kilit kelime ise “isyan”dı. Bir olayı “isyan” olarak adlandırdığınızda, devletin müdahalesini otomatik olarak meşru bir müdafaa hakkı olarak çerçevelersiniz. Bir isyan varsa, devletin de onu bastırması en doğal hakkı ve görevidir. Bu kelime, devletin yıllarca süren planlama ve provokasyon sürecini, Seyid Rıza’nın barış çabalarını ve harekâtın bir isyanı bastırmaktan çok, savunmasız bir halkı yok etmeye yönelik olduğunu tamamen görünmez kıldı. Sanki Dersim durup dururken, organize bir şekilde devlete savaş açmış, devlet de buna karşılık vermek zorunda kalmıştı. Bu anlatı, fail ile kurbanın yerini değiştiren en etkili semantik hileydi.
Bu formül –“gerici feodal isyanın bastırılması”– okul kitaplarına girdi. Çocuklara, Cumhuriyet’in medeniyet ışığını götürdüğü dağlardaki vahşi asilerin kahraman Türk askeri tarafından nasıl yola getirildiği öğretildi. Üniversitelerin tarih kürsüleri bu resmi tezi tekrarladı. Gazeteler ve radyolar bu anlatıyı pekiştirdi. Dersim, Cumhuriyet’in şanlı zaferlerinden, ülkenin modernleşme yolunda aştığı engellerden biri olarak tarih sayfalarına yazıldı. Bu, sadece bir yalan değil, aynı zamanda bir hafıza cinayetiydi. Gerçekte olanlar, resmi tarihin bu parlak ama sahte anlatısının altına diri diri gömüldü.
Sessizliğin ikinci ve daha somut sütunu ise, katliamın bir devlet sırrı gibi saklanması ve bu konu hakkında konuşmanın fiilen yasaklanmasıydı. Resmi tarih tezi, neyin söyleneceğini dikte ederken, devletin baskı aygıtları da neyin söylenemeyeceğini garanti altına alıyordu. Dersim, 1947’deki kısmi affa kadar, fiilen bir askeri işgal bölgesi olarak kaldı. Bölgeye giriş çıkışlar sıkı bir şekilde kontrol ediliyor, halk sürekli bir jandarma baskısı ve gözetimi altında tutuluyordu. Bu korku iklimi, en temel caydırıcı mekanizmaydı. Anne ve babalarının, kardeşlerinin nasıl öldürüldüğünü görmüş bir nesil için, devletin ne kadar acımasız olabileceğine dair bir şüphe yoktu. Olan biten hakkında konuşmak, devlete meydan okumakla eşdeğerdi ve bunun bedelinin ne olacağını herkes çok iyi biliyordu: yeni bir tutuklama, yeni bir sürgün, yeni bir kayboluş. Bu nedenle, hayatta kalanların ilk öğrendiği şey, susmaktı. Sessizlik, bir hayatta kalma stratejisine dönüştü.
Bu fiili baskının yanı sıra, konunun kamusal alanda tartışılmasını engelleyen görünmez ama güçlü duvarlar da vardı. “Dersim” kelimesinin kendisi bile tehlikeli, bölücü bir kelime olarak damgalandı. Artık oranın resmi adı “Tunceli” idi ve “Dersim” demek, eski, isyankâr ve makbul olmayan bir geçmişi anımsatmak anlamına geliyordu. Konu hakkında yazmak, araştırma yapmak, soru sormak, “devletin birliğini ve bütünlüğünü bozmaya yönelik bölücü propaganda” olarak soruşturma konusu olabilirdi. Devlet, kendi suçunun delillerini de karartmıştı. Harekâtla ilgili askeri arşivler, bakanlar kurulu kararları, ölü ve sürgün listeleri, “devlet sırrı” mührüyle en derin kasalara kilitlendi. Bu, kurbanların ve araştırmacıların elinden, olan biteni kanıtlama imkânını da alıyordu. Devlet, sadece hafızaları değil, belgeleri de susturmuştu. Bu kırk yıl boyunca, birkaç cesur aydının veya siyasetçinin cılız ve hemen bastırılan çıkışları dışında, Dersim katliamı Türkiye’nin kamusal alanında hiç var olmadı. Milyonlarca insanın bildiği, yaşadığı o korkunç gerçek, bütün bir ülke için adeta hiç yaşanmamış gibiydi.
Ancak devletin bu topyekûn unutturma projesinin başaramadığı bir şey vardı: İnsan hafızasının direncini kırmak. Resmi tarihin ve devlet baskısının susturduğu yerde, hafıza kendine başka kanallar, başka sığınaklar buldu. Bu sığınak, sözlü kültürün o kadim ve direngen dünyasıydı. Yazının ve belgenin devletin tekelinde olduğu bir yerde, söz, halkın arşivi, direnişin son kalesi haline geldi. Hafıza, nesilden nesile, devletin duyamayacağı, anlayamayacağı bir dille, ağıtlarla ve hikâyelerle aktarıldı.
Bu direnişin en güçlü ve en dokunaklı taşıyıcısı, “ağıtlar” (klamê şîni) oldu. Dersim kültüründe ağıt, sadece bir ölünün ardından yakılan bir yas türküsü değildir. O, aynı zamanda bir tarih yazımı biçimi, bir tanıklık, bir iddianamedir. Anneler, kız kardeşler, eşler; kaybettikleri sevdiklerinin ardından yaktıkları ağıtlarda, sadece acılarını değil, aynı zamanda olayın bütün detaylarını da kayda geçirdiler. Bir ağıtta, ölen kişinin adı, yaşı, nasıl öldürüldüğü (kurşunla mı, süngüyle mi, gazla mı), nerede öldürüldüğü (Laç Deresi’nde mi, Halvori’de mi), hangi askeri birliğin veya komutanın o köyü bastığı, kimlerin ihanet ettiği gibi somut tarihsel bilgiler, şiirsel bir dille ve ezgilerle ölümsüzleştirildi. Bu ağıtlar, ocak başlarında, taziye evlerinde, kadınların kendi aralarındaki meclislerde, fısıltıyla söylendi. Her ağıt, resmi tarihin yalanlarına karşı dikilmiş bir hakikat anıtıydı. Onlar, devletin kapattığı arşivlerin yerine geçen, yaşayan, nefes alan, ağlayan arşivlerdi. Özellikle kadınlar, bu hafıza aktarımının baş kahramanları oldular. Erkeklerin kamusal alandaki siyasi baskıdan daha çok çekindiği bir ortamda, kadınlar, özel alanda, ağıtlar ve ninniler aracılığıyla, travmayı ve hakikati bir sonraki neslin kalbine ve zihnine eken “hafıza bekçileri” oldular. Bir annenin, beşikteki bebeğine söylediği ninni, bazen babasının nasıl öldürüldüğünün hikâyesini anlatıyordu. Bu, acının ve hafızanın en saf, en dokunaklı aktarım biçimiydi.
Ağıtların yanı sıra, “hikâyeler” de bu sözlü kültürün diğer önemli damarını oluşturdu. Katliamdan sağ kurtulan dedeler, nineler; torunlarına, o günlerde neler yaşadıklarını, kimleri kaybettiklerini, dağlarda nasıl saklandıklarını, sürgünde neler çektiklerini anlattılar. Bu hikâyeler, parçalı, kişisel ve bazen birbiriyle çelişkiliydi. Ama bir araya geldiklerinde, resmi tarihin yekpare ve pürüzsüz anlatısının aksine, gerçeğin çok sesli, acı dolu ve insani bir panoramasını sunuyorlardı. Bir dedenin titreyen sesiyle anlattığı, mağarada gazdan boğulan kardeşinin hikâyesi, en kalın tarih kitabından daha gerçek, daha sarsıcıydı. Bu hikâyeler, çocukların zihnine, okulda öğrendikleri resmi tarihin yanına, silinmez bir parantez açıyordu. Onlara, gerçeğin, kitaplarda yazandan başka bir şey olabileceğini öğretiyordu. Bu sözlü kültür, kırk yıl boyunca, devletin unutturma projesine karşı, bir gerilla savaşı gibi, görünmez ve yeraltında direndi. Dışarıda, kamusal alanda devletin sesi hâkimken; içeride, özel alanda Dersim’in hafızası yaşamaya devam etti.
Bu ikili durum – dışarıdaki mutlak sessizlik ve içerideki sürekli fısıltı – hayatta kalanlar ve onların çocukları üzerinde derin ve kalıcı bir psikolojik etki yarattı. Bu, literatürde “kuşaklararası travma” olarak adlandırılan, bir travmanın sadece onu yaşayan nesli değil, sonraki nesilleri de etkilemesi durumudur. Dersim’de yaşananlar, sadece bir tarihsel olay değil, aynı zamanda nesiller boyu aktarılan kolektif bir ruhsal yaradır. Bu travmanın aktarımı, sadece ağıtları ve hikâyeleri dinlemekle olmaz. O, ailenin içine sinmiş olan o isimsiz keder, o sürekli kaygı hali, o açıklanamayan korkular ve en önemlisi, o büyük sessizliğin kendisi aracılığıyla aktarılır.
Birinci nesil, yani katliamı bizzat yaşayanlar, genellikle travmaları hakkında konuşmaktan kaçındılar. Bu, hem devlet korkusundan hem de yaşadıkları dehşeti yeniden hatırlamanın getireceği acıdan korunma mekanizmasıydı. Onlar, “susarak” hayatta kalmayı ve çocuklarını korumayı seçtiler. Ancak bu suskunluk, evin içindeki havayı ağırlaştıran, hissedilen ama adı konulmayan bir gerilimdi. Çocuklar, ebeveynlerinin neden bu kadar hüzünlü, neden bu kadar güvensiz, neden en ufak bir üniforma veya resmi bir yazı gördüklerinde bu kadar panik olduklarını anlamadan büyüdüler. Onlar, kelimeleri değil, ebeveynlerinin duygusal durumunu, travmanın sessiz dilini miras aldılar.
İkinci ve üçüncü nesiller, bu sessizliğin ve fısıltıların ortasında büyüdüler. Bir yandan okulda kahraman Türk askerinin isyanı bastırdığı resmi tarihi öğrenirken, diğer yandan evde dedelerinin anlattığı korkunç katliam hikâyelerini dinlediler. Bu, onların zihninde ve kimliğinde derin bir yarılma yarattı. Kime inanacaklardı? Devletin parlak anlatısına mı, yoksa ailelerinin acı dolu fısıltılarına mı? Bu durum, devlete karşı kronik bir güvensizlik duygusunu da beraberinde getirdi. Devlet, bir koruyucu, bir baba değil; ailesini katletmiş, gerçeği saklayan potansiyel bir düşmandı. Bu güvensizlik, onların bütün hayatlarını, eğitimlerini, işlerini, siyasi tercihlerini şekillendirdi.
Aynı zamanda, bu kuşaklar, adını tam koyamadıkları bir kayıp ve yas duygusuyla büyüdüler. Onlar, bir dili, bir kültürü, bir tarihi kaybetmişlerdi. Birçoğu, atalarının dilini konuşamıyor, inançlarının ritüellerini bilmiyordu. İçlerinde, köksüzlüğün, bir şeylerin eksik olduğu hissiyatının yarattığı bir boşluk vardı. Bu, travmanın en sinsi etkilerinden biridir: Sadece yaşanmış olanın acısını değil, yaşanamamış olanın, çalınmış olanın da yasını taşırsınız.
Sonuç olarak, 1940 ile 1980 arasındaki kırk yıllık dönem, Dersim için bir sessizlik ve unutturma dönemi gibi görünse de, aslında hafızanın yeraltında inatla direndiği, travmanın ise sessizce nesilden nesile aktarıldığı bir kuluçka dönemiydi. Devlet, tarihi yeniden yazarak ve konuşmayı yasaklayarak suçu örtmeye çalıştı. Halk ise, ağıtlar ve hikâyelerle, gerçeği ve acıyı canlı tuttu. Bu dönem, Dersim yarasının kabuk bağlamasına izin vermedi; tam tersine, o yaranın derinin altında, sessizce ama derinden iltihaplanmasına neden oldu. 1980’lere gelindiğinde, bu iltihap artık bedene sığmayacak kadar büyümüştü. Yeni bir nesil, siyasi koşulların da değişmesiyle, atalarının fısıltıyla anlattığı bu hikâyeleri artık yüksek sesle sormaya, devletin inşa ettiği o kırk yıllık sessizlik duvarına ilk darbeleri indirmeye başlayacaktı. Sessizlik bitmek, hafıza sürgünden dönmek üzereydi. Ancak bu yüzleşme, hem Dersimliler hem de bütün Türkiye için son derece sancılı olacaktı.
Bölüm 15: Sessizliğin Yırtılışı – Hafızanın Yeniden Canlanması (1990-Günümüz)
Önceki bölümde anatomisini çıkardığımız o kırk yıllık boğucu sessizlik, devletin mutlak bir zaferi gibi görünüyordu. Tarih yeniden yazılmış, suçun üzeri resmi bir anlatının kalın ve parlak cilasıyla örtülmüş, tanıklar korkuyla susturulmuş ve yeni nesiller, atalarının yaşadığı o büyük felaketten habersiz, bir tür kolektif amnezi içinde yetiştirilmişti. Ancak hafıza, su gibidir; en kalın betonun altına hapsetseniz bile, en ufak bir çatlaktan sızmanın, bir yol bulup yeniden yeryüzüne çıkmanın bir yolunu bulur. 1980’lerin sonlarından itibaren, o kırk yıllık barajın duvarlarında ilk çatlaklar belirmeye başladı. Bu çatlaklardan sızan, önce birkaç damla fısıltı, sonra cılız bir sızıntı ve nihayet 1990’lar ve 2000’ler boyunca bütün barajı yıkan, durdurulamaz bir hafıza seline dönüştü. Sessizlik, bir anda, kendiliğinden yırtılmadı; o, farklı coğrafyalarda, farklı aktörler tarafından, sabırla, cesaretle ve inatla, ilmek ilmek söküldü. Bu, hafızanın uzun sürgününden geri dönüşünün, fısıltının çığlığa, özel alandaki acının kamusal bir hakikat talebine dönüşmesinin hikâyesidir. Bu dönüşümü mümkün kılan dört ana güç odağı vardı: Önce devletin baskısından uzakta, Avrupa’nın özgür topraklarında yeşeren diaspora; ardından Türkiye’nin içinde tabuyu kırmaya cüret eden aydınlar ve akademisyenler; sonra bu hakikat talebini siyasi bir güce dönüştüren siyaset kurumu ve nihayet, o acıyı milyonların vicdanına taşıyan sanatın ve medyanın görsel gücü. Bu dört gücün birleşimi, Dersim’i kırk yıllık mezarından çıkarıp, Türkiye’nin yüzleşmekten en çok korktuğu hayaletiyle yeniden karşı karşıya getirecekti.
Sessizlik barajındaki ilk ve en önemli çatlağı yaratan güç, anavatanlarından binlerce kilometre uzakta, Avrupa’nın metropollerinde yeni bir hayat kurmaya çalışan Dersim diasporası oldu. Bu, tarihin ironik bir tecellisiydi: Devletin, Dersimlileri asimile etmek ve köklerinden koparmak için kullandığı sürgün politikası, uzun vadede, o köklerin en özgür ve en direngen şekilde yeniden filizleneceği bir toprak yaratmıştı. 1960’lardan itibaren ekonomik nedenlerle, özellikle de 1980 askeri darbesinin ardından siyasi nedenlerle Avrupa’ya göç etmek zorunda kalan on binlerce Dersimli, kendilerini yeni bir gerçekliğin içinde buldular. Türkiye’deki o boğucu korku ikliminden, jandarma baskısından ve sürekli gözetim altında olma hissinden uzaktaydılar. Düşüncelerini ifade etmenin, örgütlenmenin ve kimliklerini yaşamanın bedelinin hapis veya işkence olmadığı bir dünyaya adım atmışlardı. Bu özgürlük ortamı, onlar için bir nefes borusu, kırk yıldır içlerinde tuttukları o büyük acıyı ve bastırdıkları o karanlık anıları dışa vurabilecekleri bir terapi alanı oldu.
Bu dışa vurum, önce kişisel sohbetlerde, hemşehri derneklerinde, bir araya gelinen cemlerde başladı. İnsanlar, yıllardır sadece aile içinde fısıltıyla anlattıkları katliam hikâyelerini, sürgün anılarını, kayıp akrabalarının trajedilerini, kendileri gibi aynı acıyı yaşamış başkalarıyla paylaşmaya başladılar. Bu paylaşım, acının bireysel bir dert olmaktan çıkıp, kolektif bir yasa, ortak bir tarihe dönüşmesinin ilk adımıydı. Anladılar ki, her ailenin sandığının dibinde sakladığı o karanlık sır, aslında bütün bir halkın ortak sırrıydı. Bu farkındalık, bir sonraki aşamayı tetikledi: örgütlenme. Almanya, Fransa, Hollanda, İsviçre gibi ülkelerde, Dersim adını taşıyan onlarca kültür derneği, federasyon ve inanç merkezi kuruldu. Bu mekânlar, sadece bir araya gelinen yerler değil, aynı zamanda hafızanın yeniden inşa edildiği, kimliğin yeniden tanımlandığı birer “karşı-akademi” işlevi gördü.
Bu derneklerin en hayati işlevi, devletin yok ettiği arşivi, halkın belleğinden yeniden yaratmaktı. Katliamdan sağ kurtulmuş birinci neslin son temsilcileri, yaşları ilerlemiş bu tanıklar, ölmeden önce son bir görev bilinciyle, bildiklerini, gördüklerini, yaşadıklarını anlatmaya başladılar. Genç aktivistler, ellerinde teyplerle, kameralarla bu yaşlı insanların kapılarını çaldılar. Onların titreyen seslerinden dökülen her kelimeyi, her ağıtı, her hikâyeyi kaydettiler. Bu, zamana karşı bir yarıştı. Her ölen yaşlıyla birlikte, bir kütüphane dolusu bilgi ve tanıklık da toprağa gidiyordu. Bu sözlü tarih çalışmalarıyla, hangi köyde kimin öldürüldüğü, hangi komutanın hangi katliamı yönettiği, kimlerin ihanet ettiği, hangi mağarada kaç kişinin can verdiği gibi, devletin sildiği bütün detaylar, halkın hafızasından yeniden gün yüzüne çıkarıldı. Bu kayıtlar, daha sonra kitaplara, dergilere, belgesellere dönüştü. Avrupa’daki diaspora, Türkiye’de konuşulması bile imkânsız olan bir hakikatin, dışarıdaki gayriresmi arşivi, sürgündeki hafızası haline geldi. Özellikle Munzur, Dersim gibi diaspora tarafından çıkarılan dergiler, bu hafızayı yazılı hale getirerek, onu daha kalıcı ve daha geniş bir kitleye ulaşabilir kıldı. Bu yayınlar, kaçak yollarla Türkiye’ye de giriyor ve içerideki sessizliği kırmak isteyenler için birer ilham ve bilgi kaynağı oluyordu. Diaspora, sadece yas tutmuyordu; aynı zamanda direniyordu. Onların direnişi, silahla değil, kelimeyle, hafızayla ve örgütlenmeyleydi. Ve bu direniş, sessizlik duvarında açılan o ilk gedikten, içeriye doğru bir ışık sızdırmaya başlamıştı.
Diasporada başlayan bu hafıza canlanması, 1990’lı yıllarda, Türkiye’nin kendi içindeki entelektüel ve siyasi iklimin de değişmesiyle birlikte, anavatanda bir yankı bulmaya başladı. 12 Eylül rejiminin yarattığı o büyük suskunluk, yerini yavaş yavaş kimliklerin, tabuların ve resmi tarihin sorgulandığı daha çoğulcu bir ortama bırakıyordu. Özellikle Kürt siyasi hareketinin yükselişi ve Alevi kimliğinin yeniden kamusal alanda görünürlük kazanması, Dersim gibi “unutulmuş” travmaların da konuşulabileceği bir zemin yarattı. Bu zeminde, tabuları kırma cesaretini gösteren ilk aktörler, akademisyenler, yazarlar ve insan hakları aktivistleri oldu.
Bu alanda çığır açan isimlerin başında, hayatını devletin resmi ideolojilerini ve özellikle de Kürt sorunundaki inkâr politikasını eleştirmeye adamış olan sosyolog İsmail Beşikçi geliyordu. Beşikçi, Tunceli Kanunu ve devletin Dersim’e yönelik politikaları üzerine yazdığı kitap ve makalelerle, konuyu ilk defa akademik bir ciddiyetle ve resmi teze meydan okuyan bir dille Türkiye’nin gündemine taşıdı. O, devletin “isyan bastırma” anlatısını reddederek, olayın planlı bir etnik ve kültürel temizlik harekâtı olduğunu savunan ilk aydınlardandı. Bu cesareti, ona defalarca hapis ve sürgün olarak geri döndü, ancak yazdıkları, sonraki nesil araştırmacılar için bir yol açtı. Onun ardından, Martin van Bruinessen gibi uluslararası alanda saygın antropologlar, Dersim’in Alevi-Kürt kimliği, aşiret yapısı ve katliamın sosyolojik boyutları üzerine önemli çalışmalar yayınladılar. Bu akademik çalışmalar, Dersim meselesini duygusal bir yas anlatısı olmaktan çıkarıp, tarihsel belgelerle, sosyolojik analizlerle ve uluslararası literatürle desteklenen, entelektüel olarak ciddiye alınması gereken bir araştırma alanına dönüştürdü.
Akademik dünyanın bu öncü çıkışlarını, edebiyat ve anı türündeki yayınlar takip etti. Nuri Dersimi gibi, hareketin liderlerinden olup sürgünde ölen bir ismin, yıllardır yasaklı olan anılarının yeniden basılması, bir bomba etkisi yarattı. Bu kitap, olayı ilk defa kurbanların liderlerinden birinin gözünden, bütün çıplaklığıyla anlatıyordu. Benzer şekilde, katliamdan sağ kurtulanların veya onların çocuklarının yazdığı anı kitapları yayınevlerinin raflarında belirmeye başladı. Bu kitaplar, istatistiklerin, raporların ve akademik analizlerin soğuk dilinin ötesinde, travmanın insani yüzünü gösteriyordu. Annesinin kucağında kurşunlanan bir çocuğun hikâyesi, bir subayın sürgüne gönderdiği bir ailenin dramı, “kayıp bir kızın” yetmiş yıllık kimlik arayışı… Bu kişisel hikâyeler, büyük ve soyut “Dersim Katliamı” anlatısını, milyonların kendi hayatıyla ilişki kurabileceği, somut, dokunaklı ve sarsıcı bir insanlık trajedisine dönüştürdü. Artık Dersim, sadece tarihçilerin tartıştığı bir konu değil, okuyan herkesin vicdanını kanatan bir yaraydı.
Bu entelektüel ve kültürel canlanma, kaçınılmaz olarak siyaset arenasının da dikkatini çekti. Siyaset, doğası gereği, toplumda biriken enerjiyi ve talepleri bir güce dönüştürme sanatıdır. Dersim, on yıllardır biriken o büyük acı ve hakikat talebiyle, siyaset için keşfedilmeyi bekleyen bir enerji kaynağı gibiydi. Konuyu siyasetin gündemine taşıyan ilk aktörler, beklendiği gibi, devletin resmi ideolojisiyle en başından beri sorunlu olan Kürt siyasi hareketi ve sosyalist partiler oldu. Onlar için Dersim, devletin baskıcı, inkârcı ve asimilasyoncu karakterini ifşa eden mükemmel bir tarihsel örnekti. Dersim katliamını meclis kürsülerine taşımak, paneller düzenlemek, anma etkinlikleri yapmak, onların genel sistem eleştirilerinin önemli bir parçası haline geldi.
Ancak Dersim meselesinin marjinal bir siyasi grubun gündeminden çıkıp, ülke siyasetinin merkezine oturması, 2000’li yıllarda, özellikle de Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) iktidarı döneminde gerçekleşti. Bu, son derece karmaşık ve çok katmanlı bir süreçti. AKP, bir yandan askeri vesayete ve Kemalist elitin kurduğu eski rejime karşı bir mücadele yürütürken, diğer yandan da Alevi ve Kürt seçmen gibi daha önce ulaşamadığı kesimlere yönelik “demokratik açılımlar” yapıyordu. Dersim katliamı, bu strateji için biçilmiş kaftandı. AKP, Dersim’i gündeme getirerek, bir taşla birkaç kuş vurmayı hedefliyordu. Birincisi, Cumhuriyet’in kurucu partisi olan ve o dönemde ana muhalefeti oluşturan Cumhuriyet Halk Partisi’ni (CHP) kendi karanlık geçmişiyle yüzleştirerek, onu ahlaken zayıflatmak ve köşeye sıkıştırmaktı. Zira katliamın siyasi sorumluluğu, dönemin tek partisi olan CHP’ye ve onun liderleri Mustafa Kemal Atatürk ile İsmet İnönü’ye aitti. AKP, “Bakın, sizin övdüğünüz o tek parti rejimi, kendi halkını katleden bir rejimdir” diyerek, CHP’nin tarihsel meşruiyetini sarsıyordu.
Bu siyasi satrancın zirve noktası, Kasım 2011’de yaşandı. Dönemin Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan, partisinin grup toplantısında, elindeki devlet arşivinden alınmış belgeleri göstererek, Dersim’de yaşananların bir katliam olduğunu ilk defa en üst düzeyde resmen kabul etti ve “Eğer devlet adına özür dilenecekse, böyle bir literatür varsa, ben özür dilerim ve diliyorum” dedi. Bu, Türkiye Cumhuriyeti tarihinde bir dönüm noktasıydı. Yıllardır fısıltıyla söylenen bir gerçek, ilk defa devletin en tepesindeki isim tarafından, bütün dünyanın gözü önünde itiraf ediliyordu. Bu “özür,” Dersim halkı ve hak savunucuları için hem tarihi bir zafer hem de bir hayal kırıklığıydı. Zaferdi, çünkü yetmiş yıllık inkâr politikası resmen çökmüştü. Artık hiç kimse, “Dersim’de bir şey olmadı” diyemezdi. Hayal kırıklığıydı, çünkü bu özrün samimiyeti ve sonuçları son derece tartışmalıydı. Özrün ardından, arşivlerin tamamen açılması, kayıpların bulunması, sorumluların yargılanması veya mağdurların zararlarının tazmin edilmesi gibi somut adımlar atılmadı. Bu durum, birçokları tarafından, özrün gerçek bir yüzleşme niyetinden çok, anlık bir siyasi hamle, CHP’ye karşı kullanılan bir koz olduğu şeklinde yorumlandı. Samimi olsun ya da olmasın, bu özür, Pandora’nın kutusunu bir daha kapanmamak üzere açmıştı. Dersim, artık Türkiye’nin geri dönülemez bir şekilde gündemine girmiş, siyasi bir hesaplaşma ve kimlik mücadelesi alanına dönüşmüştü.
Siyasetin açtığı bu kamusal tartışma alanı, hafızanın canlanmasının dördüncü ve en etkili dalgasını, yani görsel ve popüler kültürdeki patlamayı tetikledi. Yazılı metinler ve siyasi demeçler aklı etkiler, ama bir görüntü, bir ses, bir film karesi doğrudan kalbe ve vicdana hitap eder. 2000’li yılların sonlarından itibaren çekilen belgeseller, filmler ve açılan fotoğraf sergileri, Dersim trajedisini, entelektüel ve siyasi bir tartışma olmaktan çıkarıp, milyonların evine taşıdı.
Bu alanda yapılan belgeseller, özellikle büyük bir etki yarattı. Bu belgeseller, yıllardır sözlü kültürle aktarılan o acı dolu hikâyeleri, bizzat yaşayanların yüzü ve sesiyle ekrana taşıdı. İzleyiciler, artık sadece “katliam” kelimesini duymuyor; o katliamda annesini kaybeden bir yaşlı kadının kırışmış yüzündeki acıyı, babasının nasıl öldürüldüğünü anlatırken titreyen sesini, yakılmış köylerinin harabelerinde gezerken döktüğü gözyaşını görüyorlardı. “Kayıp bir kızın” yıllar sonra bulduğu kardeşine sarıldığı an, en katı kalpleri bile eriten, inkârın bütün duvarlarını yıkan bir an oluyordu. Bu belgeseller, kurbanlara bir yüz, bir ses ve bir onur iade ettiler. Onları, resmi tarihin “eşkıya” karikatüründen çıkarıp, acı çeken, onurlu insanlar olarak yeniden var ettiler.
Belgesellerin yanı sıra, “İki Dil Bir Bavul” gibi dolaylı yoldan, veya daha doğrudan Dersim’i konu alan sinema filmleri, konunun daha geniş kitlelere ulaşmasını sağladı. Fotoğraf sanatçıları, Dersim’in bugünkü halini, o coğrafyaya sinmiş olan o derin hüznü ve hafızayı fotoğrafladılar. Müzisyenler, o eski, yasaklı ağıtları yeniden yorumlayarak konser salonlarına, albümlere taşıdılar. İnternetin ve sosyal medyanın yaygınlaşmasıyla birlikte, bu görsel ve işitsel materyaller, viral bir hızla yayıldı. Artık devletin hafıza üzerindeki tekeli tamamen kırılmıştı. Herkesin elinin altındaki bir video, bir fotoğraf, bir tanıklık, resmi tarihin on yıllardır inşa ettiği o büyük yalanı saniyeler içinde yerle bir edebiliyordu. Hafıza, artık sadece diaspora derneklerinin veya akademisyenlerin arşivlerinde değil, milyonlarca insanın bilgisayar ekranındaydı.
Sonuç olarak, 1990’lardan günümüze uzanan bu süreç, bir halkın hafızasını geri alma mücadelesinin zaferidir. Kırk yıllık o sağır edici sessizlik, diasporanın özgür alanında başlayan bir fısıltıyla yırtılmış, aydınların cesaretiyle bir sese, siyasetin pragmatizmiyle bir gürültüye ve sanatın gücüyle de bütün bir toplumu saran bir çığlığa dönüşmüştür. Bugün Dersim 1937-38, artık bir sır değildir. O, Türkiye’nin en çok tartışılan, en çok yazılıp çizilen tarihsel travmalarından biridir. Sessizlik duvarı yıkılmıştır. Ancak duvarın yıkılması, enkazın altındakilerin adalete kavuştuğu veya yaranın iyileştiği anlamına gelmemektedir. Hafızanın canlanması, yüzleşme ve hesaplaşma sürecinin sonu değil, sadece başlangıcıdır. Bir sonraki bölümde ele alınacağı gibi, bu canlanan hafızanın sorduğu en temel ve en zorlu sorular hâlâ cevapsızdır: Bu olayın adı nedir? Katliam mı, soykırım mı, yoksa Tertele mi? Ve bu suçun failleri kimlerdir? Bu sorularla dürüstçe yüzleşilmediği sürece, sessizliğin yırtılmasıyla açığa çıkan o derin yara, kanamaya devam edecektir.
Model
Bölüm 16: Kavramların Savaşı – Katliam mı? Soykırım mı? Tertele mi?
Hafızanın kırk yıllık sürgünden geri dönüşüyle birlikte, Dersim’de yaşananların hakikati artık inkâr edilemez bir şekilde Türkiye’nin kamusal alanına yerleşti. Sessizlik duvarı yıkılmıştı, ancak bu duvarın enkazı üzerinde yeni bir savaş başlamıştı: kavramların savaşı. Artık soru, “Dersim’de bir şey oldu mu?” değil, “Dersim’de olan şeyin adı nedir?” sorusuydu. Bu, sadece akademik veya semantik bir tartışma değildir; bu, bir trajedinin ahlaki ağırlığını, hukuki sorumluluğunu ve siyasi sonuçlarını belirleyecek olan, son derece hayati bir mücadeledir. Bir olayı adlandırmak, ona bir kimlik vermek, onu tarihin ve vicdanın mahkemesinde bir yere oturtmaktır. Kullanılan her kelime – “isyanın bastırılması,” “olaylar,” “katliam,” “soykırım,” “tertele” – farklı bir dünya görüşünü, farklı bir adalet arayışını ve farklı bir siyasi pozisyonu temsil eder. Devlet, yaşananları önemsizleştirmek ve hukuki sorumluluktan kaçmak için en hafif terimleri tercih ederken; kurbanlar ve hak savunucuları, suçun vahametini ve niyetin karanlığını en net şekilde ortaya koyacak olan en ağır kavramlarda ısrar ederler. Bu, kelimelerin mermilerden daha ağır olabildiği, bir harfin bile bir halkın onur mücadelesinde bir mevzi anlamına geldiği bir savaştır. Bu bölüm, bu kavramlar savaşının cephelerini, her bir terimin ardındaki hukuki, tarihsel ve duygusal bagajı ve özellikle de “soykırım” kavramının Dersim bağlamında neden bu kadar merkezi ve bu kadar tartışmalı olduğunu analiz ederek, bir hakikat arayışının aynı zamanda nasıl bir adlandırma mücadelesi olduğunu ortaya koymayı amaçlamaktadır.
Bu savaşın en zayıf ve en savunmacı mevzisi, devletin ve onun resmi ideolojisinin uzun yıllar sığındığı, ancak artık büyük ölçüde itibarını yitirmiş olan terminolojidir. Bunların başında, önceki bölümlerde analiz edilen “isyanın bastırılması” formülü gelir. Bu, olayı devletin meşru müdafaası olarak çerçeveleyerek, her türlü şiddeti haklı gösteren bir aklama dilidir. Ancak hafızanın canlanmasıyla birlikte, ortada organize bir isyandan çok, devletin kışkırttığı ve bahane ettiği bir direniş olduğu gerçeği ortaya çıkınca, bu formül yetersiz kalmaya başladı. Bunun üzerine, daha yumuşak, daha nötr ve içeriği belirsiz terimler devreye sokuldu. Bunlardan en yaygını, “Dersim olayları” veya “Dersim hadiseleri” gibi ifadelerdir. “Olay” veya “hadise,” son derece tehlikeli bir kelimedir, çünkü faili ve niyeti gizler. Bir deprem de bir “olay”dır, bir sel felaketi de. Bu kelime, yaşananları adeta doğal bir afet gibi, kimsenin sorumlu olmadığı, kendiliğinden gelişmiş talihsiz bir durum gibi sunar. Devletin planlı, sistematik ve kasıtlı eylemini görünmez kılar. Bu nedenle, bu tür nötrleştirici ifadeler, genellikle inkârın bir sonraki aşaması, gerçeği kabul eder gibi yaparken aslında onu önemsizleştirme ve sorumluluktan kaçma stratejisidir.
Kavramlar savaşında bir sonraki ve çok daha yaygın olarak kabul gören mevzi, “katliam” kelimesidir. Türkçe’de “katliam,” toplu öldürme, kırım anlamına gelir ve Dersim’de on binlerce insanın, özellikle de sivil, kadın ve çocukların toplu halde öldürüldüğü gerçeğini net bir şekilde ifade eder. Bu kelime, “olaylar” gibi nötr bir kelimenin aksine, ortada büyük bir suç, büyük bir vahşet olduğunu açıkça kabul eder. 2011’de Başbakan Erdoğan’ın yaptığı “özür” konuşmasında da bu kelime tercih edilmiş, “Dersim katliamı” ifadesi kullanılmıştır. Bu, devletin ulaşabildiği en ileri kabul noktasıdır. Bugün Türkiye’de, ana akım medya, siyasetçilerin bir kısmı ve hatta liberal-muhafazakâr aydınlar için Dersim’de yaşananları tanımlayan standart terim “katliam”dır.
Peki, “katliam” kelimesi neden hem bir kabul hem de bir sınırlama işlevi görür? Kabuldür, çünkü on binlerce insanın öldürüldüğü gerçeğini teslim eder. Sınırlamadır, çünkü genellikle suçun sadece fiziksel boyutuyla, yani öldürme eylemiyle ilgilenir ve ardındaki niyeti, planlılığı ve sistematikliği tam olarak kapsamayabilir. Bir katliam, bir anlık öfke patlamasıyla, kontrolden çıkmış bir askeri birlik tarafından da işlenebilir. Bu kelime, olayı bir “aşırılık,” rejimin genel karakterinden bir sapma olarak yorumlamaya olanak tanır. “Evet, ordumuz maalesef aşırıya kaçtı, bir katliam yaptı ama bu Cumhuriyet’in genel bir politikası değildi” gibi bir savunmaya kapı aralar. Daha da önemlisi, “katliam” kelimesi, uluslararası hukukta “soykırım” gibi spesifik ve ağır hukuki sonuçları olan bir suç tanımına sahip değildir. Bu nedenle devlet ve onunla uzlaşan çevreler için “katliam” kelimesi, hem vicdani bir rahatlama (bir suçu kabul etmenin getirdiği ahlaki üstünlük) hem de hukuki bir güvence (soykırım suçlamasının getireceği uluslararası baskı ve tazminat gibi risklerden kaçınma) sağlayan, ideal bir orta yol terimidir.
Ancak Dersim halkı, onların temsilcileri, birçok hak savunucusu ve akademisyen için “katliam” kelimesi, gerçeği ifade etmekte yetersiz kalır. Onlar için yaşananları tanımlayan iki temel kavram vardır: Biri içeriden, halkın kendi dilinden ve vicdanından gelen “Tertele”; diğeri ise dışarıdan, evrensel hukuk dilinden gelen “soykırım.”
“Tertele,” Zazaca/Kırmancki’de kelime anlamı olarak “kırım,” “büyük felaket,” “dağılma” gibi anlamlara gelir. Bu kelime, Dersimliler için, Holokost’un Yahudiler için “Shoah” olması veya Ermeni Soykırımı’nın Ermeniler için “Medz Yeghern” (Büyük Felaket) olması gibi, o tarihsel travmanın biricikliğini, özgünlüğünü ve derinliğini ifade eden özel bir isimdir. “Tertele,” sadece fiziksel öldürmeyi değil, o süreçte yaşanan her şeyi; yakılan köyleri, sürgünü, kayıp kızları, dilin ve inancın yasaklanmasını, onurun kırılmasını, yani bir halkın varoluşuna yönelik topyekûn saldırının bütün boyutlarını içinde barındıran, bütüncül ve duygusal bir kavramdır. Hukuki bir terimden çok, bir yasın, bir hafızanın adıdır. Bir Dersimli “Tertele” dediğinde, sadece 1938’de ölenleri değil, o günden bugüne devam eden bütün kayıplarını, o yaranın kendi hayatındaki ve ruhundaki izlerini de anlatır. Bu, kurbanların, kendi acılarını, failin dilinden (katliam) değil, kendi dillerinden adlandırma, kendi anlatılarını kurma ve onurlarını iade etme mücadelesidir. Bu nedenle “Tertele,” bu kavramlar savaşındaki en otantik, en içeriden ve en güçlü ahlaki pozisyonu temsil eder.
Bu ahlaki ve duygusal güce sahip “Tertele” kavramının yanı sıra, Dersim’deki hakikat ve adalet mücadelesinin en merkezi ve en politikleşmiş kavramı ise “soykırım”dır. Soykırım (genocide), sadece büyük bir katliam demek değildir. O, uluslararası hukukun en ağır suçu olarak tanımlanmış, son derece spesifik unsurları olan bir kavramdır. Bu kavramı ilk kez 1944’te Polonyalı Yahudi hukukçu Raphael Lemkin, Nazi Almanyası’nın Yahudilere ve diğer gruplara yönelik sistematik imha politikasını tanımlamak için yaratmıştır. Lemkin’e göre soykırım, sadece bir ulusun (nation) öldürülmesi (cide) değil, aynı zamanda bir halkın (genos) kültürünün, dilinin, dininin ve sosyal yapısının, yani onun bir grup olarak varoluşunun temelini oluşturan her şeyin planlı bir şekilde yok edilmesidir. Bu tanım, 1948 BM Soykırım Sözleşmesi’nde hukuki bir çerçeveye oturtulmuştur.
Bir eylemin soykırım olarak tanımlanabilmesi için iki temel unsurun bir arada bulunması gerekir: fiili unsur (actus reus) ve niyet unsuru (mens rea). Fiili unsur, sözleşmenin 2. Maddesi’nde sayılan beş eylemden birinin veya birkaçının işlenmesidir: (a) Gruba mensup olanları öldürmek; (b) Grubun mensuplarına ciddi surette bedensel veya zihinsel zarar vermek; (c) Grubu, fiziksel varlığını tamamen veya kısmen ortadan kaldıracağı hesaplanarak, yaşam şartları içine sokmak; (d) Grup içinde doğumları engellemek amacıyla tedbirler almak; (e) Gruba mensup çocukları zorla başka bir gruba nakletmek.
Dersim’de 1937-38’de yaşananlar, bu fiili unsurların birçoğuyla açıkça örtüşmektedir. On binlerce insanın öldürülmesi (a bendi); halkın dağlarda açlığa ve sefalete terk edilmesi, köylerinin ve yaşam kaynaklarının yok edilmesi (c bendi); ve en önemlisi, “Dersim’in Kayıp Kızları” olarak bilinen binlerce çocuğun zorla ailelerinden alınıp Türk ailelerine verilmesi (e bendi), bu fiillerin işlendiğinin en somut kanıtlarıdır. Özellikle çocukların zorla başka bir gruba nakledilmesi, soykırım suçunun en spesifik ve en inkâr edilemez göstergelerinden biridir.
Ancak soykırım suçunun en kritik ve kanıtlanması en zor olan unsuru, niyet unsurudur. Yani, bu fiillerin, “ulusal, etnik, ırksal veya dinsel bir grubu, kısmen veya tamamen yok etmek gibi özel bir kasıtla (special intent)” işlenip işlenmediği sorusudur. Soykırım savunucularının temel argümanı, Dersim’de böyle bir özel kastın var olduğudur. Bu kastın kanıtları olarak da, önceki bölümlerde detaylandırılan tarihsel süreci gösterirler:
Uzun Vadeli Planlama: Dersim’e yönelik operasyonun, bir anlık bir karar değil, Osmanlı’nın son dönemlerinden başlayarak hazırlanan onlarca raporla, on yıllar boyunca planlanmış bir proje olması, olayın önceden tasarlandığını gösterir.
Hedefin Kimliği: Müdahalenin hedefinin, etnik (Zaza/Kürt), dinsel (Alevi-Kızılbaş) ve ulusal (kendine özgü bir toplumsal yapıya sahip) olarak tanımlanabilir, homojen bir grup olması, saldırının rastgele değil, belirli bir kimliğe yönelik olduğunu kanıtlar.
Devletin Dili: Devlet belgelerinde ve liderlerin konuşmalarında kullanılan “çıban başı,” “temizlemek,” “kökünü kazımak,” “fare gibi zehirlemek” gibi ifadeler, sadece bir isyanı bastırma niyetini değil, bir grubu hastalıklı, zararlı ve yok edilmesi gereken bir varlık olarak gören bir imha niyetini ortaya koyar.
Uygulanan Yöntemler: “Teslim olan da olmayanda imha edilecek” emri, sivil-asker ayrımının ortadan kaldırılması, zehirli gaz kullanımı, kadın ve çocukların hedef alınması ve en önemlisi, çocukların zorla alınıp asimile edilmesi gibi eylemler, sadece askeri bir hedefi değil, bir grubun geleceğini ve varlığını ortadan kaldırma kastını gösterir.
Bu argümanlara karşı çıkanlar ise, genellikle devletin niyetinin bir grubu tamamen yok etmek değil, devlete başkaldıran bir bölgeyi “ıslah etmek” ve merkezi otoriteyi tesis etmek olduğunu savunurlar. Onlara göre, ölümler ne kadar trajik olursa olsun, bunlar bir isyan bastırma operasyonunun “istenmeyen sonuçları”dır ve soykırım için gereken o “özel kasıt” mevcut değildir.
Bu hukuki ve tarihsel tartışmanın ötesinde, bu terminoloji savaşının derin bir siyasi ve toplumsal anlamı vardır. Bir halkın, kendisine yapılanların “soykırım” olarak tanınması için mücadelesi, sadece geçmişe yönelik bir adalet arayışı değildir; aynı zamanda bugüne ve geleceğe yönelik bir varoluş ve tanınma mücadelesidir. “Soykırım” tanınması, öncelikle kurbanlara ve onların torunlarına iade-i itibar anlamına gelir. Atalarının birer “eşkıya” veya “hain” olarak değil, insanlığa karşı işlenmiş en büyük suçun masum kurbanları olarak tanınmasını sağlar. Bu, travmanın iyileşme sürecindeki en önemli ahlaki ve psikolojik adımlardan biridir.
İkinci olarak, bu tanınma, failin, yani devletin, geçmişiyle dürüstçe yüzleşmesi ve hesap vermesi için bir zorunluluk yaratır. Bir olayı “katliam” olarak adlandırmak, birkaç alt rütbeli subayı veya bir dönemin siyasi iktidarını sorumlu tutarak geçiştirilebilir. Ancak “soykırım,” suçun sistematikliğini ve planlılığını vurguladığı için, sorumluluğu doğrudan devletin kendisine, onun kurucu ideolojisine ve en tepedeki liderlerine (bu durumda bizzat Mustafa Kemal Atatürk’e) kadar taşır. Bu, Türkiye’de resmi tarihin ve kurucu mitlerin temelden sorgulanması anlamına geleceği için, devletin en çok direndiği ve korktuğu şeydir.
Üçüncü olarak, “soykırım” tanınmasının somut hukuki ve siyasi sonuçları olabilir. Uluslararası alanda Türkiye’nin itibarını sarsabilir, tazminat taleplerine yol açabilir ve en önemlisi, benzer suçların gelecekte tekrarlanmaması için bir güvence oluşturabilir. Bir devletin, geçmişinde işlediği bir soykırımı tanıması, gelecekte kendi vatandaşlarına karşı benzer bir şiddete başvurmasının önünde ahlaki ve hukuki bir engel teşkil eder.
Sonuç olarak, Dersim’de yaşananların adını koyma mücadelesi, sadece bir kelime seçimi değil, bir hakikat rejiminin, bir adalet anlayışının ve bir gelecek vizyonunun mücadelesidir. “Katliam,” “soykırım” ve “Tertele” kelimeleri, bu mücadelenin farklı cephelerini ve farklı derinliklerini temsil eder. “Tertele,” yaranın en içeriden, en otantik adıdır. “Katliam,” failin uzlaşabileceği en ileri, ama aynı zamanda en sınırlı kabul noktasıdır. “Soykırım” ise, yaranın evrensel hukuk ve insanlık vicdanı önündeki adını koyma, en radikal yüzleşmeyi talep etme ve en kapsamlı adaleti arama çabasıdır. Bu savaş, kelimeler üzerinden devam etse de, aslında ruhlar, tarihler ve gelecekler üzerine verilmektedir. Bu kavramlardan hangisinin galip geleceği, sadece Dersim’in değil, bütün Türkiye’nin kendi geçmişiyle ne kadar dürüstçe yüzleşebileceğini ve nasıl bir gelecekte yaşamak istediğini de belirleyecektir.
Model
Bölüm 17: Devletin Yüzleşmesi mi? Özür Politikası ve Sınırları
Kavramlar savaşının entelektüel ve siyasi cephelerde bütün şiddetiyle sürdüğü, hafızanın canlanmasının artık geri döndürülemez bir toplumsal gerçekliğe dönüştüğü bir anda, kimsenin beklemediği bir hamle, savaşın seyrini bir anda değiştirdi. Bu hamle, cephenin en karşı, en muhkem mevzisinden, yani bizzat devletin zirvesinden, Başbakanlık kürsüsünden geldi. 23 Kasım 2011 tarihinde, dönemin Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan, partisinin grup toplantısında, elinde salladığı belgelerle, yetmiş dört yıllık bir inkâr geleneğini yıkan o tarihi sözleri sarf etti: “Eğer devlet adına özür dilenecekse… Ben özür dilerim ve diliyorum.” Bu, Türkiye Cumhuriyeti tarihinde bir ilkti. Devlet, tarihinde ilk defa, kendi işlediği bir katliam için, en üst düzeyde ve kamuoyu önünde özür diliyordu. O an, salonda kopan alkışlar ve ekranları başında olayı izleyen milyonların şaşkınlığı arasında, bir anlığına, sanki büyük bir tabu yıkılmış, tarihsel bir yüzleşmenin kapısı aralanmış gibiydi. Ancak zamanla, o ilk şaşkınlık ve umut dalgası çekildiğinde, geriye o büyük sorunun yakıcı ağırlığı kaldı: Bu, gerçekten bir yüzleşme miydi? Yoksa “yüzleşme”nin kendisinin, başka bir siyasi savaşın aracı haline getirildiği, içeriği boşaltılmış, samimiyeti şüpheli bir politik manevra mıydı? Bu bölüm, o tarihi özrün anatomisini çıkararak, onun içeriğini, siyasi motivasyonlarını, yarattığı beklentileri ve en önemlisi, ardından atılan ve atılmayan adımları mercek altına alarak, Türkiye’de “yüzleşme” politikasının nasıl hem bir umut kapısı hem de bir hayal kırıklığı kaynağı olabildiğini, bir hakikat arayışının siyasetin pragmatik ve acımasız çarkları arasında nasıl araçsallaştırılabildiğini analiz etmektedir.
Erdoğan’ın özür konuşması, içeriği ve zamanlaması itibarıyla son derece dikkatle kurgulanmış bir siyasi metindi. Konuşmanın kendisi, bir yandan devletin suçunu kabul ederken, diğer yandan bu suçun sorumluluğunu kendi siyasi geleneğinin dışına, doğrudan hasmı olarak gördüğü Cumhuriyet Halk Partisi’ne (CHP) ve onun kurucu ideolojisine yıkan ikili bir strateji üzerine kuruluydu. Erdoğan, konuşmasına dönemin resmi belgelerinden alıntılar yaparak başladı. Bir belgede, Dersim’e yapılan harekâtın nasıl planlandığı, kaç kişinin öldürüldüğü (resmi rakamla 13,806 kişi), kaç kişinin sürgün edildiği gibi somut verileri paylaştı. Bu, inkâr edilemez bir kabuldü. “Dersim’de bir şey olmadı” tezini, bizzat devletin kendi belgeleriyle çürütüyordu. Ardından, CHP’nin o dönemki tek parti iktidarına ve özellikle de partinin o günkü genel başkanı olan Kemal Kılıçdaroğlu’nun Dersimli kimliğine atıfta bulunarak, “Dersim’in altında CHP’nin imzası vardır. Sayın Kılıçdaroğlu, senin genel başkanlığını yaptığın partinin tarihi işte budur” diyerek, özrü doğrudan siyasi bir saldırı aracına dönüştürdü.
Bu noktada, özrün kendisi, bir hakikat ve adalet arayışından çok, bir siyasi hesaplaşma metnine dönüşüyordu. Özrün hedefi, Dersim’in acısını dindirmekten ziyade, siyasi rakibi CHP’yi kendi karanlık geçmişiyle vurarak onu savunmasız bırakmaktı. Bu, Erdoğan’ın o dönem yürüttüğü, Kemalist vesayet rejiminin mirasıyla hesaplaşma ve “eski Türkiye” olarak adlandırdığı yapıyı tasfiye etme stratejisinin mükemmel bir parçasıydı. Dersim, bu stratejide, eski rejimin ne kadar baskıcı, halk düşmanı ve katliamcı olduğunu kanıtlayan en güçlü delil olarak kullanılıyordu. Kendi siyasi geleneği olan Milli Görüş’ün veya muhafazakâr sağın bu katliamda bir sorumluluğu yoktu; bütün suç, laik, merkeziyetçi ve otoriter CHP zihniyetine aitti. Bu çerçeve, Erdoğan’a ve partisine, hem geçmişin günahlarından arınmış bir “yeni Türkiye”nin kurucusu olma rolünü, hem de mazlumların yanında yer alan bir lider imajını aynı anda sunuyordu.
Bu siyasi motivasyonlar, özrün samimiyeti konusunda derin şüpheler doğurdu. Gerçek bir yüzleşme ve özür, genellikle bir iç muhasebenin, ahlaki bir pişmanlığın ve kurbanların acısını anlama çabasının bir sonucu olarak ortaya çıkar. Kendi siyasi çıkarlarını ve rakibini zayıflatma hedefini merkeze alan bir özür ise, ahlaki bir eylemden çok, taktiksel bir hamle olarak görülme riski taşır. Dersim halkının ve birçok hak savunucusunun ilk tepkisi de bu ikilem etrafında şekillendi. Bir yanda, yetmiş dört yıllık bir inkârın en tepeden yıkılmasının getirdiği bir memnuniyet ve “geç de olsa bir başlangıç” umudu vardı. Diğer yanda ise, kendi acılarının, siyasi bir kavgada bir sopa gibi kullanılmasının, travmalarının bir seçim malzemesine dönüştürülmesinin yarattığı bir rahatsızlık ve öfke vardı. Özür, onlar için dilenmemişti sanki; CHP’ye karşı, onlar üzerinden dilenmişti.
Bir özrün samimiyetini ve gerçekliğini ölçmenin en güvenilir yolu, onun sadece bir sözden ibaret kalıp kalmadığına, ardından somut, onarıcı ve dönüştürücü adımların atılıp atılmadığına bakmaktır. Uluslararası geçiş dönemi adaleti (transitional justice) literatürüne göre, geçmişteki ağır insan hakları ihlalleriyle yüzleşmenin dört temel unsuru vardır: hakikatin ortaya çıkarılması (truth), faillerin yargılanması (justice), mağdurların zararlarının tazmin edilmesi (reparations) ve benzer suçların bir daha işlenmemesini sağlayacak kurumsal reformların yapılması (guarantees of non-recurrence). Erdoğan’ın özrü, bu dört temel unsur açısından değerlendirildiğinde, büyük ölçüde bir başlangıç olarak kalmış, devamı gelmemiş, içi boş bir jest olarak görünmektedir.
Hakikatin ortaya çıkarılması konusunda, özür anında bir umut yaratmıştı. Başbakan’ın elindeki belgeleri sallaması, devletin kilitli arşivlerinin nihayet açılacağı, bağımsız tarihçilerin ve araştırmacıların bu belgeler üzerinde çalışarak katliamın bütün boyutlarını, planlama sürecini, faillerin kimler olduğunu ve kayıpların tam listesini ortaya çıkaracağı beklentisini doğurdu. Ancak bu beklenti boşa çıktı. Özrün ardından, ne Genelkurmay’ın ne de diğer devlet kurumlarının elindeki Dersim’e ilişkin kritik arşivler kamuoyuna veya araştırmacılara tam olarak açılmadı. Devlet, hakikatin sadece kendi istediği kadarını, kendi kontrolünde ve genellikle siyasi rakiplerini zora sokacak kısımlarını kamuoyuyla paylaştı. Bir Hakikat Komisyonu kurulması gibi talepler yanıtsız kaldı. Hakikat, bütün çıplaklığıyla ortaya serilmek yerine, devletin siyasi çıkarlarına göre parça parça sızdırılan bir enformasyon aracına dönüştü.
Adalet, yani faillerin yargılanması konusunda ise hiçbir adım atılmadı. Zaten biyolojik olarak hayatta olan bir fail kalmamıştı. Ancak bu, hukuki bir sürecin tamamen anlamsız olduğu anlamına gelmiyordu. Sembolik de olsa, katliamın sorumluları hakkında bir soruşturma açılabilir, mahkemeler bu tarihsel suçu resmen tescil edebilir ve en önemlisi, Mustafa Kemal Atatürk, İsmet İnönü, Fevzi Çakmak, Abdullah Alpdoğan gibi projenin en tepesindeki isimlerin bu suçtaki rolleri, bir yargı kararıyla ortaya konulabilirdi. Ancak bu, Cumhuriyet’in kurucu mitleriyle ve özellikle de Atatürk kültüyle doğrudan bir hesaplaşma anlamına geleceği için, hiçbir siyasi iktidarın göze alamayacağı bir adımdı. Özür dileyen hükümet, suçu CHP’ye yıkmakla yetindi, ancak o CHP’nin kurucusu ve “ebedi şefi” olan Atatürk’ün sorumluluğu konusuna hiç girmedi. Bu, yüzleşmenin en kritik noktada durması, en temel tabuya dokunmaktan kaçınmasıydı.
Tazminat, yani mağdurların maddi ve manevi zararlarının giderilmesi konusunda da sınırlı ve sembolik adımlar dışında bir ilerleme kaydedilmedi. Mağdurların veya onların torunlarının açtığı birkaç bireysel dava, genellikle zaman aşımı gibi gerekçelerle reddedildi. Sürgünde el konulan toprakların iadesi, katliamda hayatını kaybedenlerin yakınlarına bir tazminat ödenmesi veya bir toplu anıt mezar inşa edilmesi gibi onarıcı adalet mekanizmaları hayata geçirilmedi. Atılan en somut adımlardan biri, “Dersim” isminin iadesi tartışmaları oldu. Tunceli’nin adının yeniden Dersim olarak değiştirilmesi gündeme geldi, ancak bu da yasal bir düzenlemeye dönüşmedi ve yerel düzeyde bir tabela değişikliğinden öteye gidemedi. Bir diğer önemli adım, “Kayıp Kızlar”ın ailelerini bulmasına yönelik bazı devlet destekli çabalar oldu. DNA testleri gibi imkânlar sunuldu. Ancak bunlar da, sistematik bir devlet politikasından çok, bireysel çabalara ve sivil toplumun gayretlerine bağımlı kaldı.
Benzer suçların bir daha işlenmemesini sağlayacak kurumsal reformlar ise, yüzleşmenin en çok ihmal edilen boyutu oldu. Dersim katliamını mümkün kılan zihniyet – yani devletin kendi vatandaşını potansiyel bir iç düşman olarak görmesi, farklı kimlikleri bir tehdit olarak algılaması ve güvenlik adına hukuku askıya alabilmesi – Türkiye’de varlığını sürdürmeye devam etti. Özrün dilendiği 2011 yılından sadece birkaç yıl sonra, yine Kürt sorunu bağlamında, Cizre, Sur, Nusaybin gibi şehirlerde yürütülen askeri operasyonlarda, sivil-asker ayrımının ortadan kalktığı, şehirlerin tanklarla ve toplarla yıkıldığı, insanların bodrumlarda can verdiği manzaralar yaşandı. Bu, Dersim’in hayaletinin hâlâ bu toprakların üzerinde dolaştığını ve devletin şiddet repertuvarının temelden değişmediğini gösteren acı bir kanıttı. Dersim’le gerçek bir yüzleşme, sadece geçmişe dair bir özürle değil, bugünün güvenlik politikalarını, vatandaşlık anlayışını ve hukuk sistemini de dönüştürecek radikal reformlarla mümkün olabilirdi. Ancak bu yapılmadı.
Tüm bu tablo, Erdoğan’ın özrünün ardından yaşanan sürecin, “yüzleşme” kavramının nasıl siyasi bir araç haline getirilebildiğini gösteren bir ders niteliğinde olduğunu ortaya koymaktadır. Yüzleşme, bu örnekte, geçmişle samimi bir hesaplaşma, bir adalet ve hakikat arayışı olmaktan çıkarılıp, siyasi rakipleri yıpratma, kendi iktidarını meşrulaştırma ve toplumsal muhalefetin bir kısmını (bu durumda Alevi ve Kürtlerin bir kesimini) kendi yanına çekme veya pasifize etme aracı olarak kullanılmıştır. Bu, “stratejik yüzleşme” veya “seçici yüzleşme” olarak adlandırılabilecek bir modeldir. Bu modelde, geçmişin sadece işinize yarayan, siyasi hedeflerinize uygun olan kısımlarıyla yüzleşirsiniz. Sorumluluğu tamamen rakibinizin üzerine yıkar, kendi tarihsel bagajınıza veya bugünkü uygulamalarınıza ise hiç dokunmazsınız. Bu, hakikati bir bütün olarak değil, bir menüden seçer gibi, işinize yarayan parçalarını alarak ele almaktır.
Bu araçsallaştırmanın en tehlikeli sonucu, “yüzleşme” kavramının kendisinin yıpranması ve inandırıcılığını yitirmesidir. Bir kere siyasi bir koz olarak kullanıldığında, gelecekteki samimi yüzleşme çabalarının da şüpheyle karşılanmasına neden olur. Mağdurların acısı, siyasetin kirli oyunlarına alet edildiğinde, bu durum, kurbanlar arasında derin bir hayal kırıklığı ve sinizm yaratır. “Devlet yine bizi kendi kavgasında kullandı” hissi, devlete olan güvensizliği daha da pekiştirir. Ayrıca, bu tür bir seçici yüzleşme, toplumsal kutuplaşmayı azaltmak yerine daha da artırabilir. AKP’nin özrü, CHP tabanında bir özeleştiri ve sorgulama sürecini tetiklemek yerine, büyük ölçüde bir savunma refleksi ve Atatürk’e yönelik bir saldırı olarak algılandı. Bu da, iki tarafın kendi tarihsel anlatılarına daha da sıkı sarılmasına ve yüzleşmenin bir diyalog zeminine değil, bir kimlik savaşı alanına dönüşmesine neden oldu.
Sonuç olarak, 2011’deki o tarihi özür, Dersim için yetmiş dört yıllık bir sessizliği yırtan, inkâr edilemez bir dönüm noktasıdır. Devlet, ilk defa suçunu kabul etmiş ve bu, hafızanın mücadelesinde kazanılmış önemli bir mevzidir. Ancak bu özrün sınırları, siyasi motivasyonları ve ardından gelen derin sessizlik, onun gerçek bir yüzleşme anından çok, yüzleşmenin araçsallaştırıldığı bir politik tiyatro olduğunu göstermiştir. Atılmayan adımlar, açılmayan arşivler, sağlanamayan adalet, özrün sözde kaldığının, bir vicdani muhasebeden çok bir siyasi hamle olduğunun kanıtıdır. Bu deneyim, Türkiye’nin geçmişiyle hesaplaşma yolculuğunun ne kadar zorlu ve tuzaklarla dolu olduğunu bir kez daha göstermiştir. Gerçek bir yüzleşme, siyasi çıkarların ötesinde, hakikate, adalete ve en önemlisi kurbanların onuruna koşulsuz bir saygı gerektirir. Erdoğan’ın özrü, bu yolda atılmış titrek bir ilk adım olarak tarihe geçmiştir; ancak Türkiye’nin, o ilk adımdan sonra durup geri dönmek yerine, o sancılı yolda yürümeye devam edip etmeyeceği sorusu, hâlâ cevabını beklemektedir. Yüzleşme, bir kez araçsallaştırıldığında, en çok hakikatin kendisi yara alır.
Bölüm 18: Failler ve Sorumlular – Sadece İnönü mü? Atatürk’ün Rolü
Bir suçun anatomisi, sadece kurbanların acısını ve suçun işleniş biçimini değil, aynı zamanda o suçu işleyen elleri, planlayan beyinleri ve emri veren iradeyi de ortaya çıkarmadan tamamlanamaz. Dersim katliamının hafızası yeniden canlandıkça ve inkâr duvarları bir bir yıkıldıkça, kaçınılmaz olarak o en zor, en yakıcı ve Türkiye’nin kurucu mitlerini en derinden sarsan soru gündemin merkezine oturdu: Bu devasa trajedinin sorumlusu kimdi? Bu, basit bir merak değil, adaletin tecellisi ve tarihsel hakikatin tescili için vazgeçilmez bir sorudur. Ve bu soruya verilen cevaplar, yıllar boyunca, sorumluluğu bir elden diğerine atan, aynadaki yansımayı sürekli değiştiren, hakikati bir sis perdesinin arkasına gizlemeye çalışan bir savunma ve aklama stratejileri silsilesi oldu. Bu stratejinin merkezinde, suçu, Cumhuriyet’in dokunulmaz ve kutsal kurucusundan uzak tutarak, onun daha az kutsal olan haleflerine ve yardımcılarına yıkma çabası yatar. Bu anlatıya göre Dersim, hasta yatağındaki bir Atatürk’ün bilgisi dışında, hırslı ve otoriter Başbakan İsmet İnönü ile katı ve tavizsiz Genelkurmay Başkanı Fevzi Çakmak’ın ortak eseriydi. Bu, hem suçu kabul edip vicdanları rahatlatan hem de kurucu babanın lekesiz imajını koruyan, son derece işlevsel bir günah keçisi anlatısıdır. Ancak tarihi belgeler, olayların kronolojisi ve rejimin kendi iç mantığı bu konforlu anlatıyı paramparça etmektedir. Bu bölüm, sorumluluk meselesinin bu sis perdesini aralayarak, İnönü ve Çakmak gibi figürlerin rolünü inkâr etmeden, ancak onların sadece birer uygulayıcı olduğunu göstererek, merceği projenin asıl mimarına, başından sonuna kadar her aşamasını yöneten, onaylayan ve nihai emri veren iradeye, yani bizzat Mustafa Kemal Atatürk’e çevirecektir. Zira Dersim Katliamı’nı Atatürk’ten bağımsız düşünmek veya onun bu projedeki merkezi rolünü hafifletmeye çalışmak, sadece bir tarihsel hata değil, aynı zamanda vicdani ve ahlaki bir inkârdır.
Resmi tarihin ve özellikle de Atatürk’ün mirasını her ne pahasına olursa olsun korumayı birincil görev addeden Kemalist çevrelerin, Dersim meselesiyle yüzleşmek zorunda kaldıklarında sığındıkları ilk ve en güçlü savunma hattı, sorumluluğu İsmet İnönü ve Fevzi Çakmak ikilisine yüklemektir. Bu anlatı, hem basit hem de son derece kullanışlıdır. Anlatıya göre, 1937 ve 1938 yılları, Atatürk’ün hastalığının ilerlediği, devlet işlerinden yavaş yavaş elini çektiği ve Çankaya Köşkü’nde bir nevi onursal bir konuma çekildiği bir dönemdir. Bu güç boşluğunda, ülkenin fiili yönetimi, otoriter ve merkeziyetçi kişiliğiyle bilinen Başbakan İsmet İnönü ile ordunun mutlak hâkimi olan, katı ve dindar bir asker olan Mareşal Fevzi Çakmak’ın eline geçmiştir. Bu ikili, yıllardır “Dersim sorununu” askeri yöntemlerle çözme konusunda hemfikirdir. Atatürk’ün hastalığını ve zayıflığını bir fırsat olarak görerek, ondan aldıkları genel bir “asayişi sağlama” yetkisini aşarak, kendi radikal ve kanlı planlarını devreye sokmuşlardır. Onlar, Atatürk’e durumu eksik veya yanlış aksettirmiş, onu olup bittiye getirmiş ve bu vahşi operasyonu onun tam onayı ve bilgisi olmadan yürütmüşlerdir. Bu teze göre Atatürk, eğer sağlıklı ve işinin başında olsaydı, bu kadar orantısız bir şiddete, sivil halkın katledilmesine asla izin vermezdi. O, “hümanist” ve “halkçı” bir liderdi; bu tür bir vahşet, onun karakterine ve felsefesine aykırıydı.
Bu anlatı, birkaç açıdan son derece çekicidir. Birincisi, Cumhuriyet’in en büyük günahlarından birini kabul ederken, kurucu babanın ahlaki üstünlüğünü ve lekesizliğini korumaya olanak tanır. Suç vardır, ama kurucu irade masumdur. Bu, Kemalistler için hem tarihle yüzleşir gibi yapma hem de kendi kimliklerinin temelini oluşturan Atatürk kültünü koruma imkânı sunar. İkincisi, İnönü ve Çakmak, bu rol için mükemmel günah keçileridir. İnönü, Atatürk’ten sonra devraldığı “Milli Şef” unvanı, tek parti rejiminin en baskıcı yıllarındaki uygulamaları ve özellikle Demokrat Parti tarafından yaratılan “Anti-İnönü” mitosu nedeniyle, zaten toplumun bir kesimi için sevimsiz ve otoriter bir figürdür. Fevzi Çakmak ise, ordunun siyasetteki ağırlığının ve “şahin” kanadının sembolüdür. Dolayısıyla, bu kanlı işi bu iki “sert” adama yıkmak, kamuoyu vicdanında kolayca alıcı bulabilir. Üçüncüsü, bu tez, suçu kişiselleştirir ve sistemsel bir eleştiriden kaçınır. Sorun, Cumhuriyet’in kurucu ideolojisinde veya devlet aklının kendisinde değil, sadece birkaç kişinin “aşırıya kaçan” eylemlerindedir. Böylece, sistemin kendisi aklanmış olur.
Ancak bu konforlu ve işlevsel anlatı, tarihi gerçeklerin en basit testi karşısında dahi ayakta duramamaktadır. İsmet İnönü’nün başbakan olarak, Fevzi Çakmak’ın ise genelkurmay başkanı olarak bu operasyonun planlanması ve icrasında birinci dereceden operasyonel sorumluluğa sahip oldukları tartışmasız bir gerçektir. Onlar, projenin en önemli uygulayıcıları, sahadaki şefleridir. Ancak bir projenin şefi olmakla, o projenin mimarı olmak aynı şey değildir. Tarihi kanıtlar, projenin mimarının, vizyonerinin ve nihai karar vericisinin, en başından sonuna kadar bizzat Mustafa Kemal Atatürk olduğunu, hiçbir şüpheye yer bırakmayacak şekilde ortaya koymaktadır. Bu kanıtları, bir iddianamenin delilleri gibi, adım adım incelemek gerekir.
İlk ve en temel kanıt, projenin ideolojik altyapısının bizzat Atatürk tarafından kurulmuş olmasıdır. Önceki bölümlerde detaylandırıldığı gibi, Dersim’i bir “anomali,” bir “çıban başı” haline getiren şey, onun, Atatürk’ün vizyonu olan tek tip, merkeziyetçi, homojen ve Sünni-merkezli laik ulus-devlet projesinin tam antitezinde durmasıydı. Türk Tarih Tezi ve Güneş Dil Teorisi ile Kürt ve Zaza kimliğini inkâr eden, Diyanet’i kurarak dini tektipleştiren, aşiret yapılarını “feodal kalıntı” olarak gören ve mutlak merkeziyetçiliği rejimin temeli yapan bizzat Atatürk’tür. Dolayısıyla, bu ideolojinin mantıksal bir sonucu olan Dersim’in “ıslahı” projesinin, onun düşünce dünyasından bağımsız, hatta ona rağmen geliştiğini iddia etmek, en başından itibaren mantıksal bir çelişkidir. Dersim, Atatürk’ün hayalindeki Türkiye’ye uymuyordu; bu nedenle, ya hayale uydurulmalı ya da o hayalden silinmeliydi. Bu temel felsefe, İnönü veya Çakmak tarafından değil, bizzat kurucu lider tarafından ortaya konulmuştur.
İkinci kanıt, on yıl süren planlama sürecindeki merkezi rolüdür. 1926’dan 1935’e kadar hazırlanan ve katliamın yol haritasını çizen o on altıdan fazla rapor, gizli bir cunta tarafından hazırlanmış metinler değildir. Bunlar, devletin en üst düzey mülki ve askeri bürokratları tarafından hazırlanmış ve doğrudan ilgili makamlara, yani Başbakanlığa ve Cumhurbaşkanlığına sunulmuş resmi belgelerdir. 1920’ler ve 30’ların Türkiye’si, gücün tek bir merkezde, Çankaya Köşkü’nde toplandığı, Atatürk’ün sadece sembolik bir cumhurbaşkanı değil, ülkenin mutlak lideri, “Ebedi Şef”i olduğu bir tek adam rejimidir. Böyle bir siyasi yapıda, ülkenin “en mühim iç meselesi” olarak görülen bir konuda, on yıl boyunca, Cumhurbaşkanı’nın bilgisi, onayı ve hatta teşviki olmadan, bir başbakanın veya bir genelkurmay başkanının kendi başına planlar yapması, raporlar hazırlatması ve bir politika geliştirmesi kesinlikle imkânsızdır. Bu raporlar, Atatürk’ün başkanlık ettiği Bakanlar Kurulu toplantılarında, Milli Güvenlik Kurulu’nun öncülü olan Yüksek Askeri Şura’da defalarca görüşülmüş, tartışılmış ve olgunlaştırılmıştır. O, bu sürecin pasif bir izleyicisi değil, aktif bir yöneticisiydi. Proje, onun masasında şekillenmiştir.
Üçüncü ve en reddedilemez kanıt, bizzat kendi sözleridir. Atatürk, Dersim’e yönelik niyetini ve kararını, kapalı kapılar ardında değil, en yüksek meşruiyet kürsüsünden, Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin açılış konuşmasında, bütün dünyanın duyacağı şekilde ilan etmiştir. 1 Kasım 1936’da, yani harekâtın başlamasından sadece birkaç ay önce sarf ettiği o sözler, bir sorumluluk itirafnamesi niteliğindedir: “Dahili işlerimizden en mühim bir safha, Tunceli’ndeki icraatımız hakkında Meclis’e malumat vermektir… Cumhuriyet Hükümetinin… kesinlikle bilinmesini istediğim biricik ve en mühim programı şudur: Memleketimizde mevcut olan bu korkunç çıbanı, bu tehlikeyi kökünden kesip atmak, her ne pahasına olursa olsun, Hükümetin en birinci ve en acele vazifesi olarak ehemmiyetle tavsiye ederim.” Bu konuşma, İnönü’ye veya Çakmak’a sorumluluk yıkma çabalarını temelden çökerten bir “smoking gun,” yani suçun en belirgin kanıtıdır. Birincisi, bu konuşma yapıldığında, Atatürk’ün hasta yatağında olduğu iddiası doğru değildir. Sağlığı yerindedir, ülkeyi fiilen yönetmektedir ve Meclis’i açacak kadar dinçtir. İkincisi, on yıldır bürokratların kullandığı o canavarca “çıban başı” metaforunu, bizzat kendisi sahiplenerek, operasyonun felsefesini ve imha niyetini kamuoyuna deklare etmektedir. Üçüncüsü, “her ne pahasına olursa olsun kökünden kesip atma” emri, bir tavsiye değil, bir talimattır. Bu, hükümete ve orduya, bu işi bitirmek için her türlü yöntemi (zehirli gaz, sivil katliamı dahil) kullanma konusunda verilmiş açık bir siyasi çektir. Bir devlet başkanı, bir sorunun “her ne pahasına olursa olsun” çözülmesini emrettiğinde, o çözümün ahlaki ve hukuki sorumluluğunu da en tepeden üstlenmiş demektir. Bu konuşma, projenin sahibinin kim olduğunu tartışmaya yer bırakmayacak şekilde tescil etmiştir.
Dördüncü kanıt, imhanın hukuki altyapısı olan 2884 sayılı Tunceli Kanunu’ndaki rolüdür. Bu kanun, Meclis’te kabul edildikten sonra, dönemin anayasasına göre yürürlüğe girmesi için Cumhurbaşkanı tarafından onaylanmak zorundaydı. Kanunun altında, Başbakan İsmet İnönü’nün ve diğer bakanların imzasının yanında, en tepede Cumhurbaşkanı Gazi Mustafa Kemal’in imzası bulunmaktadır. O, bu anayasayı askıya alan, bir generale diktatörlük yetkileri veren bu imha fermanını sadece okumakla kalmamış, imzalayarak onu yürürlüğe sokan nihai hukuki otorite olmuştur. Bu imza, onun projeye sadece siyasi değil, aynı zamanda hukuki olarak da en üst düzeyde onay verdiğinin belgesidir.
Beşinci ve en dramatik kanıt ise, projenin final sahnesindeki bizzat varlığıdır: Elazığ ziyareti. Önceki bölümde detaylandırıldığı gibi, Seyid Rıza ve arkadaşlarının göstermelik bir mahkemede idama mahkûm edilmesinin hemen ardından, Atatürk’ün “köprü açılışı” gibi sudan bir bahaneyle Elazığ’a gelmesi ve infazlar tamamlanana kadar tren garında beklemesi, bir tesadüf olarak açıklanamayacak kadar anlamlıdır. Bu, bir mimarın, yapımını başından sonuna kadar yönettiği bir binanın açılış kurdelesini kesmeye gelmesi gibidir. O, projesinin nihai sonucunu, yani “çıbanın başının” kesilmesini bizzat yerinde görmek, denetlemek ve tasdik etmek için oradaydı. Onun varlığı, o gece, bütün yasal prosedürlerin (temyiz süreci vb.) atlanarak infazların aceleyle yapılmasının da temel nedenidir. Bu ziyaret, onun projeyle olan bağının, sadece Ankara’daki bir planlamacı düzeyinde değil, sahadaki nihai icraat anında bile devam eden, kopmaz bir bağ olduğunu göstermektedir.
Bu beş temel kanıt bir araya getirildiğinde, ortaya çıkan tablo nettir: Atatürk, Dersim Katliamı’nın sadece haberdarı veya onaylayıcısı değil, projenin baş mimarı, ideolojik kurucusu, siyasi emri vereni, hukuki altyapıyı onaylayanı ve sembolik infazı denetleyenidir. Bu durumda İsmet İnönü, Fevzi Çakmak ve 1937 sonrasında başbakan olan Celal Bayar gibi isimlerin rolü nedir? Onlar, bu projenin günah keçileri değil, istekli ve sadık uygulayıcıları, projenin şef mühendisleridir. Onlar, liderin vizyonunu ve emrini, bürokratik ve askeri bir eylem planına dönüştüren, sahadaki infazı yöneten faillerdir. Sorumlulukları, Atatürk’ten daha az değildir; ama ondan bağımsız da değildir. Onların suçu, bir emri uygulamaktır; Atatürk’ün suçu ise o emri vermektir. Nitekim, Celal Bayar’ın yıllar sonra, “Dersim’e medeniyet götürdük, isyanı bastırdık, yine olsa yine yaparım” şeklindeki pişmanlık duymayan ifadeleri, sivil bürokrasinin de bu projeyi ne kadar benimsediğini ve suç ortaklığının ne kadar derine indiğini göstermektedir. Bu, tek bir kişinin değil, bir bütün olarak devlet aklının ve kurucu elitin ortaklaşa işlediği bir suçtur. Ancak bu ortaklığın hiyerarşisinde, en tepedeki isim, tartışmasız bir şekilde Mustafa Kemal Atatürk’tür.
Bu tarihsel gerçekliğe rağmen, Dersim Katliamı’nı Atatürk’ten bağımsız düşünme çabasının ısrarla devam etmesi, meselenin sadece tarihsel bir tartışma olmadığını, aynı zamanda Türkiye’nin bugününe dair derin bir kimlik ve meşruiyet krizini yansıttığını göstermektedir. Atatürk, Türkiye Cumhuriyeti için bir devlet kurucusundan çok daha fazlasıdır; o, rejimin kendisinin üzerine inşa edildiği bir kült, bir sivil din, bir “ata”dır. Onun yanılmazlığı, hümanistliği ve devrimciliği, ulusal kimliğin temel dogmalarıdır. Bu kültü- korumak, rejimin kendi meşruiyetini korumakla eşdeğer görülür. Dersim katliamının sorumluluğunu Atatürk’e yüklemek, bu kültün temeline dinamit koymak, o lekesiz ve yanılmaz “ata” imajını paramparça etmek anlamına gelir. Bu, sadece bir tarihi figürü eleştirmek değil, devletin kurucu babasının bir katliamın baş mimarı olabileceği gerçeğiyle yüzleşmektir. Bu, pek çokları için dayanılmaz, kabul edilemez bir düşüncedir. Çünkü eğer kurucu baba masum değilse, onun kurduğu devletin ve miras bıraktığı ideolojinin masumiyeti de sorgulanır hale gelir.
Bu nedenle, Dersim Katliamı’nı Atatürk’ten bağımsızlaştırma çabası, bir tarihsel inkâr olduğu kadar, aynı zamanda psikolojik bir savunma mekanizmasıdır. Bu, kurucu mitin kirlenmesini önlemek için örülen bir güvenlik duvarıdır. Ancak bu duvar, Türkiye’nin kendi geçmişiyle sağlıklı bir ilişki kurmasının, kurucu şiddetiyle yüzleşmesinin ve gerçek anlamda demokratik bir topluma evrilmesinin önündeki en büyük engeldir. Bir toplum, kurucu babalarının da hata yapabileceği, hatta korkunç suçlar işleyebileceği gerçeğiyle yüzleşme olgunluğunu gösteremediği sürece, o babaların gölgesinden kurtulup kendi geleceğini özgürce inşa edemez.
Sonuç olarak, failler ve sorumlular hiyerarşisinde, en tepede duran isim bellidir. İnönü tetiği çekmiş, Çakmak namluyu doğrultmuş, Bayar lojistiği sağlamış olabilir; ama silahı onların eline veren, hedefi gösteren ve “ateş” emrini veren irade, bizzat Mustafa Kemal Atatürk’tür. Dersim Katliamı, onun projesinin bir kazası veya ondan bir sapma değil, tam tersine, onun projesinin en karanlık ama kendi iç mantığı açısından en tutarlı sonucudur. Bu gerçeği kabul etmek, Atatürk’ü şeytanlaştırmak veya bütün mirasını reddetmek anlamına gelmez. Ancak bu, onun mirasının, aydınlık ve ilerici yanları kadar, karanlık, otoriter ve acımasız yanları da olduğunu kabul etmek, onu bir kült nesnesi olmaktan çıkarıp, eleştirilebilir, sorgulanabilir bir tarihi figür olarak görmek demektir. Dersim’in hayaleti, ancak bu dürüst yüzleşme gerçekleştiğinde huzur bulabilir. Ve Türkiye, ancak o zaman, kurucu babasının işlediği bir suçun gölgesinde değil, o suçla yüzleşmenin getirdiği ahlaki olgunluğun ışığında kendi yolunda yürümeye başlayabilir.
Model
Bölüm 19: Açılmamış Mezarlar, İsimsiz Kemikler – Bugünün Dersim’i
Tarihin ağır ve kanlı sayfalarını aralayıp, faillerin ve sorumluların izini sürdükten sonra, hikâye geçmişin tozlu arşivlerinde sona ermez. Çünkü Dersim, sadece 1937-38 yıllarında kalmış, bitmiş ve üzeri kapatılmış bir trajedi değildir; o, bugünün toprağında, bugünün insanlarının ruhunda ve bugünün siyasetinde yaşamaya devam eden, kanayan, nefes alan bir yaradır. Katliamın üzerinden seksen yılı aşkın bir süre geçmiş olmasına rağmen, o büyük suçun maddi ve manevi enkazı hâlâ ortadadır. Bu enkaz, Laç Deresi’nin yamaçlarında bir yağmurla yeryüzüne çıkan isimsiz kemiklerdir; yetmiş yıl sonra adının Bese olduğunu öğrenen bir “kayıp kızın” gözyaşlarıdır; baraj sularının altında kalma tehlikesiyle karşı karşıya olan kutsal bir ziyaretgâhtır. Bugünün Dersim’i, geçmişin hayaletleriyle bugünün mücadelelerinin iç içe geçtiği, bir yandan o büyük travmanın yaralarını sarmaya çalışırken, diğer yandan yeni tehditlere karşı kendi kimliğini, kültürünü ve doğasını korumak için direnen bir coğrafyadır. Bu, artık sadece geçmişle bir hesaplaşma değil, aynı zamanda geleceği yeniden kurma mücadelesidir. Bu bölüm, hikâyeyi bugüne taşıyarak, o açılmamış mezarların, o kayıp kimliklerin ve o direngen kültürün izini sürecek; adaletin sadece geçmişin faillerini yargılamakla değil, aynı zamanda bugünün yaralarını iyileştirmekle ve geleceğin umudunu yeşertmekle mümkün olabileceğini gösterecektir.
Bugünün Dersim’indeki adalet arayışının en somut, en acı ve en temel cephesini, toprağın altında yatan hakikat, yani toplu mezarlar oluşturmaktadır. Bir katliamın en inkâr edilemez kanıtı, kurbanların bedenleridir. Devlet, on yıllar boyunca bu bedenleri ve onlara ne olduğunun hikâyesini yok saymış, unutturmaya çalışmıştır. Ancak hafıza, bazen toprağın kendisidir. Kurbanların torunları, dedelerinden ve ninelerinden, atalarının nerede, nasıl toplu halde katledilip gömüldüğüne dair hikâyeler dinleyerek büyüdüler. O yerler, onlar için sadece bir dere kenarı, bir orman açıklığı veya bir mağara ağzı değil, isimsiz ve işaretsiz birer mezarlıktı. Hafızanın canlanmasıyla birlikte, bu sözlü tanıklıklar, artık birer hukuki ve sivil mücadele talebine dönüştü. İnsanlar, sevdiklerine, atalarına ait olduğuna inandıkları o isimsiz kemiklere ulaşmak, onlara bir mezar taşı dikmek, bir Fatiha okumak, yani en temel insani hak olan ölüye saygı ve yas tutma hakkını kullanmak istediler.
Bu talep, 2000’li yıllardan itibaren, insan hakları dernekleri, avukatlar ve kurban yakınları tarafından savcılıklara yapılan yüzlerce suç duyurusuyla resmi bir boyut kazandı. Bu başvurularda, tanıkların ifadelerine dayanarak, Kutu Deresi, Halvori Gözeleri, Laç Deresi gibi onlarca potansiyel toplu mezar alanında kazı yapılması, bulunacak kemiklerin kimliklerinin tespit edilmesi ve sorumlular hakkında soruşturma açılması talep ediliyordu. Bu, sadece bir kemik arayışı değil, aynı zamanda bir hakikat ve adalet arayışıydı. Çünkü topraktan çıkacak her bir kurşunlanmış kafatası, her bir kırık kemik, devletin “isyan bastırdık” yalanına karşı, vahşetin boyutlarını ortaya koyacak en güçlü maddi delil olacaktı.
Ancak bu hukuki mücadele, devletin yargı mekanizmasının ördüğü kalın bir duvarla karşılaştı. Savcılıklar, yapılan başvuruların çoğunu, “zaman aşımı” gibi hukuki gerekçelerle işleme koymayı reddetti. Türk Ceza Kanunu’na göre, adam öldürme suçlarında zaman aşımı süresi yirmi yıldı. Devlet, kendi işlediği ve seksen yıl boyunca üstünü örttüğü bir suçu, şimdi yine kendi koyduğu bir yasal süre sınırı nedeniyle soruşturmaktan kaçınıyordu. Bu, hukukun adalet için değil, adaletsizliği sürdürmek için nasıl bir engele dönüşebileceğinin trajik bir örneğiydi. İnsanlığa karşı suçlarda ve soykırımda zaman aşımının işlemeyeceğine dair evrensel hukuk ilkesi, Türkiye’nin iç hukukunda bir karşılık bulmuyordu. Bu hukuki engeller aşılabildiğinde ise, bu kez bürokratik engeller ve siyasi isteksizlik devreye giriyordu. Kazı yapılması için gereken izinler verilmiyor, tanık ifadeleri “yetersiz delil” olarak görülüyor, süreç bilinçli olarak yavaşlatılıyordu. Bugüne kadar, birkaç münferit ve sonuçsuz girişim dışında, devlet tarafından yürütülen kapsamlı, bilimsel bir toplu mezar kazısı yapılmadı. Toprak, altındaki sırları hâlâ saklamaya devam ediyor ve devlet, o sırların açığa çıkmasından hâlâ korkuyor. Bu açılmamış mezarlar, Türkiye’nin geçmişiyle yüzleşme konusundaki isteksizliğinin, adalet sisteminin bu tür suçlar karşısındaki yetersizliğinin ve kurbanların yas tutma hakkına yönelik devam eden saygısızlığın en somut anıtları olarak, Dersim’in coğrafyasına dağılmış bir şekilde durmaktadır.
Adalet arayışının ikinci cephesi ise, bedeni değil, ruhu ve kimliği çalınmış olanlara, yani “Dersim’in Kayıp Kızları”na ve onların ailelerine aittir. Bu, belki de toplu mezar arayışından daha karmaşık, daha kişisel ve daha acı verici bir mücadeledir. Çünkü burada aranan, bir kemik parçası değil, bir isim, bir soy, bir anı, yani bir insanın varoluşunun kendisidir. Önceki bölümlerde anlatıldığı gibi, hafızanın canlanmasıyla birlikte, hayatları boyunca kendilerini Türk ve Sünni olarak bilmiş, subay veya bürokrat babaların kızları olarak büyümüş yüzlerce yaşlı kadın, geçmişlerine dair o rahatsız edici şüphenin peşine düşmeye başladı. Aile albümlerinde kendi bebeklik fotoğraflarının olmaması, ten renklerinin veya yüz hatlarının ailenin geri kalanına benzememesi, evdeki “besleme” muamelesi, kulaklarının dibinde fısıldanan yarım yamalak hikâyeler… Bütün bu yapboz parçaları birleştiğinde, o korkunç ihtimal beliriyordu: “Ben aslında kimim?”
Bu sorunun peşine düşen “kayıp kızlar” ve onların Dersim’de kalan, yıllardır kayıp kardeşlerini veya akrabalarını arayan aileleri, iğneyle kuyu kazan birer dedektife dönüştüler. Ellerinde sadece solmuş bir fotoğraf, yarım yamalak bir isim, bir köy adı veya bir anı kırıntısıyla yola çıktılar. Bu arayış, onları sivil toplum kuruluşlarına, gazetecilere, televizyon programlarına ve en önemlisi, birbirlerine ulaştırdı. Sosyal medya ve internet, bu arayışta devrim niteliğinde bir rol oynadı. Kurulan web siteleri, Facebook grupları, kayıpların hikâyelerinin ve fotoğraflarının paylaşıldığı platformlar haline geldi. Bir taraftan, “Ben 1938’de Dersim’den alınmış, İzmirli bir subay ailesine verilmişim, gerçek ailemi arıyorum” diyen bir yaşlı kadının ilanı; diğer taraftan, “Bizim 1938’de Bese isminde bir halamız kaybolmuştu, onu arıyoruz” diyen bir ailenin çağrısı… Bu sanal ağlar, devletin yetmiş yıl önce kopardığı bağları, dijital ortamda yeniden kurmaya çalışan bir umut köprüsüne dönüştü.
Bu çabalar, zaman zaman mucizevi kavuşmalara sahne oldu. DNA testlerinin de yardımıyla, yetmiş, seksen yıl sonra, kardeşler birbirini buldu. Bir ömür boyu adının Ayşe olduğunu sanan bir kadın, seksen yaşında, kendisi gibi seksen yaşındaki ağabeyine sarılıp, adının aslında Bese olduğunu öğrendi. Bu kavuşma anları, sadece kişisel bir mutluluk değil, aynı zamanda tarihsel bir zaferdi. Devletin silmeye çalıştığı bir kimlik, bir aile, bir hafıza, bütün o baskıya ve zamana rağmen yeniden bir araya gelmeyi başarmıştı. Ancak bu mutlu sonlar, ne yazık ki istisnaydı. Arayışların çoğu, hüsranla, sessizlikle ve daha da derinleşen bir acıyla sonuçlandı. Birçoğu, aradıkları aileden kimsenin hayatta kalmadığını öğrendi. Birçoğu, evlatlık verildiği ailenin baskısıyla veya kendi içselleştirdiği korkular nedeniyle, geçmişinin kapısını aralamaktan son anda vazgeçti. Ve pek çoğu, ne kadar çabalasa da, geçmişine dair hiçbir somut ize ulaşamadan, o büyük kimlik boşluğuyla bu dünyadan göçüp gitti. Bu yarım kalmış hikâyeler, bu bulunamamış isimler, devletin işlediği kültürel soykırım suçunun ne kadar derin ve onarılması ne kadar zor yaralar açtığının en canlı kanıtlarıdır.
Geçmişin bu ağır yüküyle boğuşurken, bugünün Dersim’i aynı zamanda geleceğini yeniden kurma, travma sonrası bir kimlik ve kültür inşa etme mücadelesi de vermektedir. Katliam ve sürgün, Dersim’in sosyal dokusunu paramparça etmişti. Ancak 1990’lardan itibaren, hem köye geri dönüşlerle hem de şehirlerde oluşan yeni Dersim cemaatleriyle, bir tür yeniden doğuş, bir kültürel rönesans yaşanmaya başladı. Bu rönesansın merkezinde, devletin yok etmeye çalıştığı o iki temel kimlik unsuru vardı: Zazaca/Kırmancki dili ve Alevi-Kızılbaş inancı.
Unutulmanın eşiğine gelmiş olan Zazaca/Kırmancki, yeni bir nesil tarafından yeniden sahiplenildi. Dil kursları açıldı, dergiler, kitaplar yayınlandı, müzik grupları bu dilde şarkılar söylemeye başladı. Dil, artık sadece yaşlıların konuştuğu, ev içine hapsolmuş bir dil değil, gençlerin yeniden öğrendiği, kamusal alanda görünürlük kazanan bir direniş ve kimlik sembolüne dönüştü. Benzer bir canlanma, Alevi-Kızılbaş inancı alanında da yaşandı. Devletin Sünnileştirme politikalarına ve modern yaşamın getirdiği sekülerleşmeye karşı, geleneksel inanç pratikleri yeniden hayat buldu. Cemevleri, sadece birer ibadethane değil, aynı zamanda kültürün, dilin ve hafızanın yaşatıldığı birer sosyal merkeze dönüştü. Yıllardır unutulmuş olan ziyaretgâhlar, kutsal mekânlar yeniden ziyaret edilmeye, kurbanlar kesilmeye başlandı. Bu, sadece dinsel bir canlanma değil, aynı zamanda devletin tek tipçi din politikasına karşı, kendi inançsal özerkliğini ve çoğulculuğunu yeniden talep etme eylemiydi.
Bu kültürel yeniden inşa sürecinde, travmanın kendisi de kimliğin bir parçası haline geldi. “Tertele,” artık sadece acı bir anı değil, aynı zamanda bugünkü Dersimli kimliğini tanımlayan kurucu bir olaydı. Tıpkı Yahudi kimliğinin Holokost’tan, Ermeni kimliğinin 1915’ten ayrı düşünülemeyeceği gibi, bugünkü Dersimli kimliği de 1938 travması üzerine inşa edilmektedir. Bu, bir “mağdur kimliği”ne hapsolmak anlamına gelmez; tam tersine, o büyük felaketten sağ çıkabilmiş olmanın getirdiği bir direnç, bir gurur ve bir adalet arayışı kimliğidir. Bu kimlik, anma etkinliklerinde, festivallerde, sanatsal üretimlerde kendini gösterir. Dersim, artık sadece acısıyla değil, o acıdan yeni bir yaşam, yeni bir kültür ve yeni bir siyaset üretebilme kapasitesiyle de var olmaktadır.
Ancak Dersim’in bu yeniden doğuş mücadelesi, yeni ve çok daha sinsi bir tehditle karşı karşıyadır. Bu tehdit, artık tankla, topla, süngüyle değil; buldozerlerle, betonla ve sermayeyle gelmektedir: ekolojik yıkım. Özellikle 1990’ların sonlarından itibaren, Dersim’in kalbi olan Munzur Vadisi ve çevresinde yapılması planlanan onlarca baraj ve hidroelektrik santrali (HES) projesi, bölge için yeni bir “tenkil” operasyonu olarak algılanmaktadır.
Devlet ve sermaye için bu projeler, ülkenin enerji ihtiyacını karşılayacak, bölgeye “kalkınma” ve “istihdam” getirecek rasyonel ve modern yatırımlardır. Ancak Dersim halkı için bu barajlar, sadece suyu durduran beton duvarlar değildir. Onlar, 1938’deki kültürel ve fiziksel kırımın, bu kez ekolojik araçlarla devam ettirilmesidir. Çünkü Dersim’in kültürü, doğasından ayrılamaz. Önceki bölümlerde anlatıldığı gibi, Dersim Aleviliği, panteist bir ruha sahiptir. Bir nehir, bir dağ, bir ağaç, onlar için sadece bir tabiat unsuru değil, kutsal bir varlık, bir ziyaretgâhtır. Munzur Nehri, sadece bir su kütlesi değil, Munzur Baba’nın kendisidir. Düzgün Baba Dağı, sadece bir kaya yığını değil, inancın merkezindeki en kutsal mekândır. Bir baraj projesiyle Munzur Vadisi’ni sular altında bırakmak, sadece endemik bitki türlerini ve yaban hayatını yok etmek değil, aynı zamanda bir halkın inancının, hafızasının ve ruhani dünyasının kalbini sular altında bırakmaktır. Bu, kutsal mekânları yok ederek, inancı köksüz bırakma, kültürü besleyen damarları kesme projesidir.
Ayrıca, bu barajların yaratacağı ekolojik yıkım, bölgenin demografik yapısını da yeniden tehdit etmektedir. Köyler sular altında kalacak, tarım ve hayvancılık imkânsız hale gelecek, insanlar bir kez daha yurtlarını terk edip büyük şehirlere göç etmek zorunda kalacaklardır. Bu, 1938’deki zorunlu sürgünün, bu kez “ekonomik kalkınma” maskesi altında, daha yavaş ve daha “gönüllü” görünen bir formudur. Sonuç yine aynıdır: Dersim’in insansızlaştırılması ve kendine özgü yaşam biçiminin ortadan kaldırılması. Bu nedenle, bugünün Dersim’indeki en güçlü ve en birleştirici toplumsal hareket, barajlara ve HES’lere karşı yürütülen çevre mücadelesidir. Bu mücadele, sadece ekolojik bir duyarlılıktan değil, aynı zamanda bir varoluş mücadelesinden, bir kimlik ve kültür savunmasından beslenir. “Munzur Özgür Akacak!” sloganı, sadece bir nehrin özgürlüğünü değil, bir halkın kendi toprağında, kendi inancıyla, kendi kültürüyle özgürce yaşama talebini de ifade eder. 1938’de tanklara ve toplara direnen o ruh, bugün buldozerlere ve betona karşı, barikatlarda, mahkeme salonlarında ve uluslararası kampanyalarda direnmeye devam etmektedir.
Sonuç olarak, bugünün Dersim’i, geçmişin açılmamış mezarlarıyla geleceğin baraj tehditleri arasında sıkışmış, ama bu sıkışmışlığın içinden yeni bir direniş ve yaşam iradesi üreten bir coğrafyadır. Adalet arayışı, sadece geçmişin suçlularını bulmakla sınırlı değildir; o, aynı zamanda bugünün kayıplarını bulmayı, bugünün kültürünü yaşatmayı ve geleceğin doğasını korumayı da içeren bütüncül bir mücadeledir. İsimsiz kemikler toprağın altında hakikati fısıldarken, kayıp kızlar kimliklerini ararken ve Munzur Nehri özgürlüğü için akarken, Dersim, o büyük “Tertele”den seksen yıl sonra, hâlâ ayakta olduğunu ve hikâyesinin henüz bitmediğini bütün dünyaya göstermektedir. Bu, yenilginin değil, hayatta kalmanın; yasın değil, inadın; ölümün değil, yeniden doğuşun hikâyesidir.
Sonsöz/Epilog: Yüzleşilmeyen Geçmiş, İpotekli Gelecek
Bu kitabın sayfaları boyunca, bir coğrafyanın ve bir halkın tarihinin en karanlık vadilerinde uzun ve sancılı bir yolculuk yaptık. Kökleri tarihin derinliklerine uzanan özerk bir adanın sırrından, onu yok etmeye karar veren bir ideolojinin soğuk mantığına; mürekkebe bulanmış raporlardan, kana bulanmış dağlara; susturulmuş çığlıklardan, kırk yıllık bir sessizliğe ve nihayet o sessizliğin yırtılışına tanıklık ettik. Ancak hikâye burada, son sayfanın çevrilmesiyle bitmiyor. Çünkü Dersim, kapağı kapatılıp kütüphane rafına kaldırılabilecek bir tarih kitabı değildir. O, Türkiye Cumhuriyeti’nin kolektif bedenine saplanmış ve bir türlü çıkarılamayan paslı bir hançerdir. Ucu Dersim’in kalbindedir, ama zehri bütün bir ülkenin damarlarında dolaşmaktadır. Bu nedenle, Dersim’le yüzleşme meselesi, sadece Dersimlilerin veya tarihçilerin bir sorunu değil, bu topraklarda yaşayan, bu devletin vatandaşı olan herkesin ortak ahlaki ve siyasi sorunudur. Zira yüzleşilmeyen bir geçmiş, sadece geçmişte kalmaz; bir hayalet gibi bugünü esir alır ve geleceği ipotek altına sokar. Dersim’in hayaleti, Türkiye’nin vicdan mahkemesinde adalet yerini bulana dek, bu ipoteğin faizini her yeni krizde, her yeni şiddet sarmalında ve her yeni demokratikleşme sancısında bu topluma ödetmeye devam edecektir.
Dersim’in sadece Dersimlilerin değil, tüm Türkiye’nin ortak yarası olduğu gerçeği, genellikle gözden kaçırılan en temel hakikattir. Yaygın kanı, bunun Alevi, Zaza veya Kürt kökenli bir topluluğun yaşadığı yerel bir trajedi olduğu yönündedir. Bu bakış açısı, trajediyi belirli bir grubun sınırları içine hapsederek, toplumun geri kalanının bu suçla arasına rahatlatıcı bir mesafe koymasına olanak tanır. “Bu onların acısı, bizimle bir ilgisi yok” konforuna sığınır. Oysa bu, tehlikeli bir yanılsamadır. Bir devletin, kendi vatandaşlarından oluşan bir topluluğu “iç düşman” olarak kodlayıp, hukuku askıya alarak ve en acımasız yöntemlerle yok etme kapasitesi ve cüreti, o devletin sınırları içinde yaşayan herkes için bir tehdittir. Çünkü “iç düşman” tanımı, konjonktüre göre değişebilen, son derece esnek ve keyfi bir tanımdır. Dün Dersimli olan o “öteki,” bugün Kürt, yarın solcu, ertesi gün dindar veya bir başka gün laik olabilir.
Dersim, devletin bu “yok etme” mekanizmasını ilk kez bu kadar sistematik, planlı ve modern araçlarla denediği ve başarıya ulaştırdığı bir laboratuvardır. Bu laboratuvarda geliştirilen yöntemler – önce ötekileştirme ve şeytanlaştırma, ardından hukuki bir kılıf hazırlama, sonra orantısız güçle saldırma ve nihayet bütün bunları bir meşru müdafaa veya medenileştirme operasyonu olarak propaganda etme – devletin şiddet repertuvarının kalıcı bir parçası haline gelmiştir. Dolayısıyla, toplumun geri kalanının 1938’deki sessizliği veya zımni onayı, sadece bir grubun katledilmesine seyirci kalmak değil, aynı zamanda devletin eline, gelecekte kendisine karşı da kullanılabilecek olan o kanlı neşteri kendi rızasıyla vermesi anlamına geliyordu. O gün Dersimlinin can güvenliğini, mülkiyet hakkını, adil yargılanma hakkını hiçe sayan bir devlet aklına “evet” dendiğinde, aslında herkesin temel hak ve özgürlüklerinin altındaki zemin de kayganlaştırılmış oldu. Bu yüzden Dersim yarası, sadece bir uzvun yarası değil, bütün bir toplumun adalet duygusunu, devlete olan güvenini ve demokrasi kültürünü enfekte eden sistemik bir hastalıktır. Bu yarayla dürüstçe yüzleşilmediği sürece, Türkiye’nin bağışıklık sistemi zayıf kalmaya ve her yeni krizde aynı şiddet semptomlarını göstermeye devam edecektir.
Bu sistemik hastalığın en belirgin üç semptomu, Türkiye’nin bir asırdır kangrene dönüşmüş, birbiriyle iç içe geçmiş üç temel sorununda kendini gösterir: Kürt sorunu, Alevi sorunu ve demokrasi sorunu. Dersim’le yüzleşmek, aslında bu üç kangrenleşmiş sorunla aynı anda yüzleşmek, onların kökenindeki o kurucu travmayı deşifre etmek anlamına gelir.
Dersim, Türkiye’nin Kürt sorununa yaklaşımının adeta bir prototipidir. Dersim’de Zaza/Kırmanc kimliğine ve diline yönelik uygulanan topyekûn inkâr ve asimilasyon politikası, daha sonraki on yıllar boyunca bütün Kürt kimliğine yönelik devlet politikasının temelini oluşturmuştur. “Kart-kurt” teorileriyle Kürtlerin varlığını inkâr etmek, Kürtçeyi yasaklamak, yer isimlerini değiştirmek, halkı zorla göç ettirmek; bunların hepsi, ilk kez Dersim’de bu kadar sistematik ve kapsamlı bir şekilde uygulanmış stratejilerdir. 1938’de “isyan bastırma” adı altında yürütülen ve asıl hedefi sivil halk olan “tenkil” operasyonlarının mantığı, 1990’larda “terörle mücadele” adı altında binlerce köyün yakılması, on binlerce insanın faili meçhul cinayetlere kurban gitmesi ve milyonlarca insanın yerinden yurdundan edilmesiyle neredeyse birebir aynıdır. Devlet, Dersim’de öğrendiği dersi, yani “sorun” olarak gördüğü bir halkla müzakere etmek yerine onu ezerek, yok ederek ve korkutarak sonuç alabileceği dersini, ne yazık ki sonraki yıllarda da defalarca uygulamıştır. Bu nedenle, Türkiye Kürt sorununun barışçıl ve demokratik bir çözüme ulaşabilmesi, devletin bu tarihsel şiddet sarmalını ve inkâr politikasını terk etmesine bağlıdır. Bu ise, o politikanın en kanlı ve en çıplak şekilde uygulandığı Dersim 1938 ile samimi bir hesaplaşma yaşanmadan, o kurucu günahla yüzleşilmeden mümkün değildir. Dersim, Kürt sorununun kilitli kapısını açabilecek paslı ama zorunlu bir anahtardır.
Benzer şekilde Dersim, Cumhuriyet’in Alevi sorununa yaklaşımının da en trajik zirvesidir. Alevi-Kızılbaş toplumu, Osmanlı’dan beri merkezi Sünni otoritenin gözünde her zaman “şüpheli,” “sapkın” ve potansiyel bir tehdit olmuştur. Cumhuriyet, laik bir rejim kurma iddiasına rağmen, Diyanet İşleri Başkanlığı aracılığıyla Sünni İslam’ı fiilen devletin imtiyazlı dini haline getirmiş ve Aleviliği sistematik olarak yok saymış, dışlamış ve asimile etmeye çalışmıştır. Dersim katliamı, bu tarihsel güvensizliğin ve asimilasyoncu politikanın varabileceği en uç noktadır. Devlet, kendi Sünni-merkezli kalıbına uymayan ve en dirençli, en “heterodoks” Alevi kalesi olarak gördüğü Dersim’i, sadece askeri olarak değil, aynı zamanda inançsal olarak da ezmek istemiştir. Bu, bütün Alevi toplumuna verilmiş kanlı bir mesajdır: “Ya bizim istediğimiz gibi olursunuz ya da sonunuz Dersim gibi olur.” Bu mesaj, on yıllar boyunca Alevi toplumunun üzerinde bir Demokles’in kılıcı gibi sallanmış, onların kimliklerini gizlemelerine, inançlarını kamusal alanda yaşamaktan çekinmelerine ve devlete karşı derin bir güvensizlik duymalarına neden olmuştur. Maraş, Çorum, Sivas gibi daha sonraki Alevi katliamlarının ardındaki zihniyet, Dersim’de Alevileri “katli vacip” gören o zihniyetin farklı kisveler altındaki devamıdır. Dolayısıyla, Türkiye’de Alevilerin eşit yurttaşlık taleplerinin karşılanması ve devletin Alevi kimliğiyle barışabilmesi, o kimliğe yönelik en büyük imha girişiminin, yani Dersim’in günahıyla yüzleşilmesini zorunlu kılar.
En genel anlamda ise Dersim, Türkiye’nin bir türlü aşılamayan demokrasi sorununun kökenindeki o otoriter devlet aklının en saf halidir. Demokrasi, sadece sandıktan ibaret bir rejim değil, aynı zamanda hukukun üstünlüğünün, temel hak ve özgürlüklerin ve devlet gücünün anayasal sınırlarının güvence altına alındığı bir sistemdir. Dersim’de ise, Tunceli Kanunu ile anayasa askıya alınmış, hukuk bir adalet aracı değil bir imha fermanı olarak kullanılmış ve devletin gücü, hiçbir sınır tanımadan, kendi vatandaşları üzerinde mutlak bir terör estirmiştir. Bu, “devletin bekası” veya “milli güvenlik” gibi gerekçelerle, hukukun ve insan hayatının hiçe sayılabileceği bir siyasi kültürün tohumlarını atmıştır. Bu tohumlar, ne yazık ki Türkiye’nin siyasi toprağında derin kökler salmıştır. Daha sonraki askeri darbeler, sıkıyönetim uygulamaları, olağanüstü hal rejimleri, DGM’ler ve bugünkü anti-demokratik yasalar, hep o aynı devlet aklının, yani “tehlike” anında hukuku ve demokrasiyi bir lüks olarak gören zihniyetin ürünleridir. Dersim, bu zihniyetin kendi vatandaşlarına karşı ne kadar acımasız olabileceğinin en korkunç örneğidir. Bu örnekle yüzleşilmediği, bu zihniyet mahkûm edilmediği sürece, Türkiye’de demokrasi her zaman kırılgan, hukukun üstünlüğü ise her an askıya alınabilecek bir tehdit altında kalmaya devam edecektir. Gerçek ve köklü bir demokrasi, ancak devletin kendi şiddet geçmişiyle hesaplaştığı ve bir daha asla kendi vatandaşına o namluyu doğrultmayacağına dair sarsılmaz bir güvence verdiği bir zeminde inşa edilebilir.
İşte bu nedenlerle, gerçek bir toplumsal barış için dürüst bir tarih anlatısı ve adalet vazgeçilmezdir. Toplumsal barış, sorunların halının altına süpürülmesiyle, acıların unutturulmaya çalışılmasıyla veya devletin yazdığı yalanlara herkesin inanmaya zorlanmasıyla sağlanamaz. Bu, bir barış değil, zoraki bir sükûnettir; bir mezarlık sessizliğidir. Gerçek barış, ancak farklı toplumsal kesimlerin birbirlerinin acılarını anladığı, hakikat üzerinde asgari bir mutabakata vardığı ve adaletin tesis edildiğine dair ortak bir inancı paylaştığı bir ortamda filizlenebilir. Bunun için, öncelikle devletin kendi suçunu, bütün boyutlarıyla, hiçbir mazeretin arkasına sığınmadan kabul etmesi gerekir. Bu, özür dilemeyi, arşivleri sonuna kadar açmayı, bağımsız bir hakikat komisyonu kurulmasına izin vermeyi içerir. İkinci olarak, adalet mekanizmaları işletilmelidir. Bu, sadece failleri (artık mümkün olmasa da) yargılamak değil, aynı zamanda mağdurların onurunu iade etmek, kayıplarını bulmak, maddi ve manevi zararlarını tazmin etmek ve en önemlisi, o dönemin bütün mağdurlarına (Seyid Rıza ve arkadaşları dahil) iade-i itibarda bulunmaktır. Üçüncü olarak, bu yüzleşme, okul kitaplarından müzelere, anıtlardan anma günlerine kadar, kamusal alanda görünür kılınmalı, yeni nesillere resmi yalanlar yerine tarihsel hakikat öğretilmelidir. Ancak böyle bir süreç, toplumun kolektif vicdanını onarabilir, devlete olan güveni yeniden tesis edebilir ve farklı kimliklerin bir arada, barış içinde yaşayabileceği bir geleceğin ahlaki temelini atabilir.
Bu kitabın sayfaları boyunca, işte bu zorlu yüzleşmeye bir katkı sunmak amacıyla, Dersim 1937-38 trajedisinin anatomisini çıkarmaya çalıştık. Gördük ki Dersim, basit bir isyan bastırma harekâtı değil; Cumhuriyet’in tek tip ulus-devlet projesinin kendi mantığı içindeki en tutarlı ama en kanlı sonucuydu. Bu proje, kendine benzemeyeni, asimile edemediğini, bir “çıban başı” olarak görmüş ve onu “her ne pahasına olursa olsun” kökünden kesip atmaktan çekinmemiştir. Bu, on yıllar boyunca raporlarla planlanmış, özel bir kanunla meşrulaştırılmış, askeri olarak en vahşi yöntemlerle (zehirli gaz dahil) uygulanmış ve sonrasında sistematik bir inkâr ve unutturma politikasıyla örtbas edilmeye çalışılmış topyekûn bir imha projesiydi. Bu proje, sadece on binlerce masum insanın bedenini değil, aynı zamanda bir dili, bir inancı, bir kültürü ve bir halkın geleceğini de hedef alan bir soykırımdı.
Peki, bütün bu karanlık tablonun sonunda, geleceğe dair bir umut kırıntısı var mıdır? Belki de en büyük umut, bu kitabın yazılabilmiş olması, bu konuların artık Türkiye’de konuşulabiliyor, tartışılabiliyor olmasıdır. Kırk yıllık o mutlak sessizlik duvarı yıkılmıştır. Hafıza, uzun ve acı dolu sürgününden geri dönmüştür. Bu, başta Dersim halkı olmak üzere, Türkiye’deki sayısız isimsiz hakikat savaşçısının, aydının, aktivistin ve cesur insanın on yıllardır verdiği mücadelenin bir zaferidir. Ancak bu, mücadelenin bittiği anlamına gelmez. Hafızanın geri dönüşü, yüzleşme ve adalet sürecinin sonu değil, sadece başlangıcıdır.
Türkiye, bugün bir yol ayrımındadır. Ya yüzleşilmeyen geçmişinin üzerine yeni inkâr duvarları örmeye devam edecek, Dersim’in ve diğer tarihsel suçların hayaletleriyle birlikte, ipotek altındaki bir gelecekte yaşamayı sürdürecektir. Ya da cesaretle, dürüstlükle ve vicdanla bu karanlık sayfayı açacak, kendi tarihiyle hesaplaşacak ve bu hesaplaşmanın getireceği sancılı ama arındırıcı süreçten geçerek, bütün vatandaşları için gerçekten özgür, eşit ve adil bir gelecek kurma yoluna girecektir. Seçim, bu topraklarda yaşayan herkesindir. Zira açılmamış mezarlar ve isimsiz kemikler, sadece ölülerin adaletini değil, aynı zamanda yaşayanların nasıl bir ülkede yaşamak istediğini de sorgulamaya devam etmektedir. Dersim’in susturulan çığlığı, seksen yıl sonra, artık sadece bir yasın değil, aynı zamanda yeni bir başlangıcın da çağrısıdır.
