Beyaz Hunların Tuzağı: Sasani Ordusunun Çöldeki Kabusu (MS 484)

Bölüm 1 – Gölgeler Meclisi

Şahların Şahı’nın Gazabı

Tizpon, Sasani İmparatorluğu’nun Kalbi, 484 Baharı
Tizpon’un yüce sarayının, İwan-ı Kisra’nın devasa kemeri altında, gölgeler uzuyor ve fısıltılar yekdiğerine karışıyordu. Dicle Nehri’nin kıyısında yükselen, asırların ve sayısız hükümdarın hatırasını taşıyan görkemli şehir, baharın taze nefesiyle canlanmış gibiydi. Lakin sarayın mermer duvarları arasına sızan hava, bahar serinliği değil, buz gibi bir gerilim taşıyordu. Meşalelerin titrek ışığı, duvarlardaki av ve zafer sahnelerini betimleyen kabartmaları canlı, neredeyse hareketli kılıyordu. Yerde uzanan Babil işi halıların desenleri, salonun ortasında toplanmış soyluların ayakları altında kaybolmuştu. Sasani İmparatorluğu’nun kaderinin tartışıldığı meclis salonu, bir fırtına öncesi sessizliğine bürünmüştü.
Herkesin gözü, tahtında oturan Şahların Şahı Peroz’daydı. Zamanın yonttuğu bir heykel gibi kaskatı duruyordu. Yüzündeki çizgiler, imparatorluğun doğu sınırlarında çektiği esaretin ve aşağılanmanın birer haritasıydı. O günlerin anısı, bir yılan zehri gibi damarlarında dolaşıyor, yüreğini gece gündüz kemiriyordu. Ak Hunların (Heftalitlerin) elinde geçirdiği o karanlık aylar, ödediği ağır fidye ve en acısı, oğlu Kavad’ı rehin bırakmak zorunda kalışı… Bütün bunlar, gururunu bir cam gibi kırmıştı. Şimdi, o kırık parçaları düşman kanıyla yeniden birleştirmek istiyordu. Gözleri, meşalelerin alevinde parlayan iki kor parçası gibiydi. Suskunluğu, en gürültülü nidadan daha korkutucuydu.
“Konuşun,” dedi nihayet. Sesi, bir mağaranın ağzından çıkan boğuk bir uğultu gibi salonda yankılandı. “İmparatorluğun bilgeleri, komutanları… Söyleyin bana. Doğudaki o hayaletler, o çöllerin göçebeleri, adımızı lekelemeye ne vakte dek cüret edecek? Eranşahr’ın onuru ne zaman ayağa kalkacak?”
Sözleri birer kamçı gibiydi. Meclistekiler başlarını öne eğdi. Kimse Şah’ın gazabını üzerine çekmek istemiyordu. İlk konuşma cesaretini gösteren, yaşlı Başrahip, Mobedan Mobed oldu. Ak sakalı göğsüne dökülüyor, gözlerinde asırların bilgeliği parlıyordu.
“Yüce Şah’ım,” diye başladı yavaşça, sesi bir dua mırıltısı gibiydi. “Ahura Mazda’nın ışığı yolunuzu aydınlatsın. Ordularımız güçlü, hazinemiz doludur. Lakin yıldızlar, yaklaşan bir sefer için pek parlak görünmüyor. Topraklarımızı kurutan kıtlığın yaraları henüz taze. Halkımız yorgun. Belki de sabır, en keskin kılıçtır. Bekleyelim, gücümüzü toplayalım. Düşman, kendi kibrinin içinde boğulacaktır.”
Peroz, Mobed’in sözlerini küçümseyen bir ifadeyle dinledi. Elini tahtının kolçağındaki altından yapılmış aslan başına koydu ve soğuk metali okşadı. “Sabır mı, Mobed? Benim esaretimde sabır gösterdiniz. Oğlum rehin tutulurken sabır gösterdiniz. Sınırlarımızda at koştururlarken sabır gösterdiniz. Sasani aslanı, ne zamandan beri bir çakal gibi ininde bekler oldu? Sabır, zayıfların sığınağıdır. Ben, intikam istiyorum.”
Bu sözler üzerine, salonun diğer ucundan zırh şakırtıları duyuldu. İmparatorluğun başkomutanı, Spahbed Vahram, bir adım öne çıktı. Yüzü, sayısız muharebede aldığı yara izleriyle kaplıydı. Bakışları keskindi ve doğrudan Şah’a odaklanmıştı.
“Şahların Şahı, ordunuz emrinizdedir,” dedi gür bir sesle. “Süvarilerimiz, Katafraktlar, dünyanın gördüğü en kudretli zırhlı güçtür. Piyadelerimiz sadıktır. Fillerimiz, düşmanın saflarını bir ekin tarlası gibi biçecektir. Emredin, Horasan’a yürüyelim. O çöl farelerini yuvalarında ezelim. Eranşahr’ın şanını, onların kanıyla yeniden yazalım.”
Vahram’ın savaş narası gibi çıkan sözleri, meclisteki genç ve hırslı soylular arasında bir heyecan dalgası yarattı. Onaylayan mırıltılar yükseldi. Savaş, onlar için şan, ganimet ve yeni topraklar demekti. Babalarının gölgesinden çıkıp kendi hikayelerini yazma fırsatıydı.
Peroz’un yüzünde belli belirsiz bir tebessüm belirdi. Aradığı sesi bulmuştu. Mobed’in temkinli sözleri bir kenara itilmiş, yerine Vahram’ın çelik gibi vaatleri geçmişti. “İşte bir komutan böyle konuşur,” dedi Peroz. “Hazırlıklar başlasın. İmparatorluğun dört bir yanından ordular Tizpon’da toplansın. Bu bahar, Ak Hunlar üzerine yürüyeceğiz. Onlara, bir Sasani Şahı’na meydan okumanın bedelini öğreteceğiz. Bu sefer, fidye ödeyen taraf onlar olacak.”
Karar verilmişti. Meclis dağılırken, yaşlı Mobed, titrek ışıkların aydınlattığı duvardaki Zerdüşt kabartmasına baktı. Işığın ve karanlığın ebedi savaşını simgeleyen o figürler, ona bir şeyler fısıldar gibiydi. Şah’ın kalbindeki intikam ateşi, aydınlığın mı yoksa karanlığın mı bir parçasıydı? Bu seferin sonunda zafer mi, yoksa daha büyük bir felaket mi bekliyordu? Şehrin dışındaki topraklarda, bilinmez bir geleceğe doğru atılacak ilk adımın gölgesi, şimdiden imparatorluğun kalbine düşmüştü.

Kırılmış Bir Taç

Şahane Saray, Gece
Meclisin gürültüsü dindikten ve sarayın koridorları sessizliğe gömüldükten sonra Peroz, özel dairesine çekildi. Hizmetkârlarını gönderdi, yalnız kalmak istiyordu. Odanın ortasındaki alçak bir sehpada duran şarap kadehine uzandı. Kırmızı şarap, yakut gibi parlıyordu. Bir dikişte içti. Lakin içindeki yangını söndürmeye yetmedi.
Odanın duvarları, atalarının portreleriyle süslüydü. Kurucu Ardeşir’in demir iradesi, Şapur’un zafer dolu gülümsemesi, Hüsrev’in bilge bakışları… Hepsi, omuzlarındaki yükü ağırlaştıran birer anıt gibiydi. Gözleri, babası II. Yezdigirt’in portresinde takılı kaldı. Babası, doğudaki bu göçebe tehlikesini görmüş, onlarla savaşmıştı. Kendisi ise… Kendisi onlara esir düşmüştü.
Zihni, o lanetli güne geri gitti. Horasan’ın kavurucu güneşi altında, ordusunun Ak Hun süvarileri tarafından nasıl kuşatıldığını yeniden yaşadı. Toz, kan ve çığlık kokusu burnuna geldi. Zırhlı Katafraktlarının, çevik ve hayalet gibi hareket eden düşman atlıları karşısındaki çaresizliği… Atının devrilmesi, üzerine çullanan savaşçılar, yüzüne vuran aşağılayıcı bir darbe ve bilincini kaybetmeden önce gördüğü son şey: Ak Hun hükümdarı Ahşunvar’ın, tepeden bakan, acımasız gözleri.
Esaret günleri birbiri ardına zihninde canlandı. Çadırda bir mahkûm, bir Sasani Şahı değil. Ona sunulan yemek, bir lütuf gibiydi. Her gün, Ahşunvar’ın karşısına çıkarılıp aşağılanması… Ve o son görüşme. Ahşunvar, kirli beyaz kaftanı içinde, kayıtsız bir ifadeyle konuşmuştu: “Özgürlüğün için bir bedel ödenecek, Peroz. Ve sınırlarımızı bir daha geçmeyeceğine dair, tanrıların önünde diz çöküp yemin edeceksin.”
Diz çökmek. O, Şahların Şahı, yeryüzündeki Ahura Mazda’nın gölgesi, bir göçebenin önünde diz çökmüştü. Bu anı, ruhuna dağlanmış bir damgaydı. Yemini ederken hissettiği utanç, şimdi bile yanaklarını yakıyordu. Fidye ödendi, oğlu Kavad, sözünün teminatı olarak rehin bırakıldı ve kendisi serbest kaldı. Tizpon’a döndüğünde bir kahraman gibi değil, bir hayalet gibiydi. Tacı başındaydı, lakin ruhu kırılmıştı.
Şimdi, odasının içinde bir o yana bir yana yürüyor, adımları halıların üzerinde boğuluyordu. Hayır, o yemin artık geçersizdi. O yemini ederken onuru ayaklar altına alınmıştı. Onursuzca edilen bir yeminin bağlayıcılığı olamazdı. Mobedler farklı düşünebilirdi, lakin onun için tek bir gerçek vardı: intikam. Kavad’ı kurtarmalı ve Ahşunvar’ın kellesini Tizpon’a getirmeliydi. O baş, sarayın kapısına asılacak ve herkese, Sasani aslanını yaralamanın cezasız kalmayacağını gösterecekti.
Pencereye yürüdü. Dışarıda, Tizpon’un ışıkları bir yıldız tarlası gibi parlıyordu. Dicle, karanlıkta gümüş bir yılan gibi kıvrılıyordu. Bu şehir, bu imparatorluk onun mirasıydı. Atalarından aldığı mirası, lekelenmiş bir şekilde bırakamazdı. Spahbed Vahram’ın sözlerini düşündü: “Ordunuz emrinizdedir.” Evet, ordusu vardı. Dünyanın en disiplinli, en ağır zırhlı ordusu. Geçen seferki yenilgi bir hataydı, bir kaza. Düşmanı küçümsemişti. Bu defa farklı olacaktı. Her detayı kendi planlayacak, her adımı kendi kontrol edecekti.
Kadehini yeniden doldurdu. Bu defa yavaşça yudumladı. Şarabın buruk tadı, kararının kesinliğini pekiştirdi. Bu sadece bir askeri sefer olmayacaktı. Kişisel bir hac yolculuğu, kırılmış tacını onarmak için çıkacağı kanlı bir serüvendi. Ve bu serüvenin sonunda, ya o ya da Ahşunvar ayakta kalacaktı. Başka bir seçenek yoktu. Gece, Şah’ın yalnızlığına ve sarsılmaz kararına tanıklık etti.

İmparatorluk Uyanıyor

Tizpon Kışlaları ve Pazarları, Gün Doğumu
Peroz’un kararı, şafakla birlikte bir ferman olarak şehre yayıldığında, Tizpon uykusundan sarsılarak uyandı. Önce kışlalarda, borazanların metalik sesi, güneşi selamlayan horozların sesini bastırdı. Yüzlerce yıllık kışla binalarının avlularında, bir karınca yuvasını andıran bir hareketlilik başladı. Subaylar bağırıyor, emirler havada uçuşuyor, askerler alelacele kuşandıkları zırhların ve silahların şakırtısıyla ortalığı inletiyordu.
Devasa Katafrakt süvarileri, imparatorluğun çelik yumruğu, atlarına ve zırhlarına bakım yapıyorlardı. Cilalanmış çelik miğferler ve pul zırhlar, yükselen güneşin ilk ışıklarını yakalayıp binlerce küçük ayna gibi parlıyordu. Hem atı hem de süvariyi birer metal heykele dönüştüren bu ağır zırhlar, Sasani gücünün simgesiydi. Askerlerin yüzünde, savaş haberinin getirdiği bir ciddiyet ve beklenti vardı. Kimi genç ve tecrübesizdi, ilk savaşının heyecanını yaşıyordu. Kimi ise Vahram gibi yaşlı kurtlardı; yüzlerindeki kayıtsız ifade, sayısız çarpışmanın onlara öğrettiği soğukkanlılığın bir yansımasıydı.
Piyadeler, Paygan birlikleri, uzun mızraklarını biliyor, kalkanlarını onarıyordu. Onlar, ordunun bel kemiğiydi. İmparatorluğun dört bir yanından, farklı dilleri konuşan, farklı geleneklere sahip insanlardan oluşuyorlardı. Lakin hepsini birleştiren bir şey vardı: Şahların Şahı’na sadakat.
Sefer haberi, kışlalardan pazaryerlerine ulaştığında ise bambaşka bir telaş başladı. Demircilerin çekiç sesleri katlanarak arttı. Yeni kılıçlar dövülüyor, kırık zırhlar onarılıyor, ok uçları bileniyordu. Saraçlar, atlar için yeni eyerler ve koşum takımları hazırlarken ter döküyordu. Fırınlardan aralıksız olarak peksimet ve kuru ekmek çıkıyordu. On binlerce askeri besleyecek erzak, haftalar sürecek bir çöl yürüyüşüne dayanıklı olmalıydı.
Pazarda, her kafadan bir ses çıkıyordu. Kumaş tüccarları, asker ailelerine ucuz kumaş satmaya çalışırken, baharatçılar, seferde işe yarayacak şifalı otları övüyordu. Bir köşede, yaşlı bir falcı, kumların üzerine çizdiği şekillere bakarak savaştan dönecek ve dönemeyecek olanların kehanetinde bulunuyor, etrafına toplanan endişeli kadınların yüreğine korku salıyordu. Şehrin havası, demir, ter, taze ekmek ve belirsizlik kokuyordu.
Saraydan gelen görevliler, zengin tüccarlardan ve soylulardan savaş için “gönüllü” bağışlar topluyordu. Kimse, Şah’ın bu isteğini geri çevirmeye cesaret edemiyordu. Katırlar ve develer, erzak ve mühimmatla yükleniyor, uzun kervanlar halinde şehrin çıkışında toplanmaya başlıyordu. Savaş, bir canavar gibiydi. Sadece düşmanı değil, kendi geçtiği toprakları da tüketiyordu. Tizpon’un zenginliği, şimdi doğuya, çöle doğru akmaya hazırlanıyordu.
Sıradan halk için savaş, hem bir gurur hem de bir endişe kaynağıydı. Kocalarını, oğullarını, kardeşlerini uğurlayacak olmanın hüznü, imparatorluğun şanının yeniden parlayacağı umuduyla karışıyordu. Tapınaklarda, Mobedler kutsal ateşi harlıyor, Ahura Mazda’dan zafer için yakarıyorlardı. Kutsal Avesta’dan ilahiler okunuyor, ordunun muzaffer olması için dualar ediliyordu. Peroz’un kişisel intikam arzusu, bütün bir imparatorluğun ortak davasına dönüşmüştü. Eranşahr, doğudaki gölgelere karşı topyekûn ayağa kalkıyordu. O gün Tizpon’da doğan güneş, sadece yeni bir günü değil, kanla yazılacak yeni bir tarihi de aydınlatıyordu.

Ufuktaki Toz Bulutu

Horasan Sınırı, Gözetleme Kulesi
Tizpon’daki şatafat ve gürültüden yüzlerce fersah uzakta, Horasan’ın uçsuz bucaksız bozkırlarında hayat farklı bir ritimde akıyordu. Burada ne mermer saraylar ne de kalabalık pazarlar vardı. Yalnızca rüzgârın uğultusu, kuru otların hışırtısı ve engin bir gökyüzü mevcuttu. Sasanilerin doğu sınırını belirleyen son kalelerden birinin tepesindeki ahşap gözetleme kulesinde, iki Ak Hun gözcüsü, batan güneşe karşı ufku tarıyordu.
Yüzleri rüzgâr ve güneşten yanmış, çekik gözleri birer kartal gibi keskindi. Üzerlerinde, hayvan derilerinden yapılmış basit giysiler vardı. Sasani askerlerinin parlak zırhlarının aksine, onların varlığı toprakla, bozkırla bir bütündü. Sessizce, saatlerdir aynı noktaya bakıyorlardı. Onların işi sabır gerektiriyordu.
Gözcülerden daha genç olanı, yaşlı ve tecrübeli yoldaşına döndü. “Haftalardır bir hareket yok, Aksar. Belki de Sasani Şahı, aldığı dersten sonra bir daha bize bulaşmaya cesaret edemez.”
Aksar, gözlerini ufuktan ayırmadan cevap verdi. Sesi, rüzgârın taşıdığı bir fısıltı gibiydi. “Yaralı bir kurt, en tehlikeli kurttur, Bumin. O Şah’ın gururu yaralı. Bir hayvan gibi yarasını yalıyor, lakin iyileşmek için değil, yeniden saldırmak için güç topluyor. Unutma, onlar toprağa bağlı yaşar. Toprak onlara sabrı öğretir. Biz ise rüzgârın çocuklarıyız. Rüzgâr gibi gelir, rüzgâr gibi gideriz. Onlar bizi asla anlamaz.”
Bumin, yaşlı gözcünün sözleri üzerine sustu ve yeniden batıya baktı. Güneş, ufuk çizgisinin altına inmeye başlarken, gökyüzünü kızıla boyamıştı. Tam o anda, Aksar’ın eli omzunu sıkıca kavradı. “Bak,” dedi sakince.
Bumin, Aksar’ın işaret ettiği yere baktı. İlk başta bir şey göremedi. Sonra fark etti. Ufuk çizgisinde, normalde olmaması gereken, çok ama çok uzakta, belli belirsiz bir leke vardı. Bir serap değildi. Yerden yükselen, sabit, ince bir toz bulutuydu. Tek bir kervanın veya küçük bir birliğin çıkaracağı bir toz değildi. Çok daha büyüktü. Geniş bir alana yayılıyordu.
İki gözcü, bir süre tek kelime etmeden o toz bulutuna baktılar. O bulutun ne anlama geldiğini biliyorlardı. Binlerce atın ve askerin nalının yerden kaldırdığı tozdur. Bir ordunun habercisidir. Sasani ordusunun…
Aksar, yüzünde hiçbir korku belirtisi olmadan konuştu. “Beklenen misafirler yola çıkmış. Han’a haber vermeli.”
Bumin başıyla onayladı. İçinde bir ürperti hissetti. Sasani ordusunun gücünü duymuştu. Zırhlı atlıları, dev savaş filleri… Lakin sonra Hanları Ahşunvar’ın bilge yüzünü ve kendinden emin duruşunu hatırladı. Hanları, Sasanileri tanıyordu. Onların nasıl düşündüğünü, nasıl savaştığını biliyordu.
Aksar, kuleden inmek için hareketlenirken son bir kez daha batıya baktı. Ufuktaki toz bulutu, batan güneşin kan kırmızısı ışığı altında daha da belirginleşmişti. Sanki bozkır, üzerine gelen tehlikeyi haber vermek için kanıyordu. “Bırak gelsinler,” diye mırıldandı Aksar kendi kendine. “Çöl, kibirli olanları yutmayı sever.”
Aşağıda, küçük bir ateşin etrafında bekleyen atlarına doğru hızla indiler. Kısa bir süre sonra, iki atlı, gecenin karanlığına karışarak doğuya, Ak Hunların hareketli başkentine doğru dörtnala yol almaya başladı. Arkalarında, Sasani İmparatorluğu’nun yaklaşan gölgesini taşıyan o uğursuz toz bulutunu bırakmışlardı. Savaş rüzgârları, artık bozkırın üzerinde esmeye başlamıştı.


Bölüm 2 – Çöl Yürüyüşü

Çelik Nehir

Tizpon Kapıları, Seferin Başlangıcı
Güneş, Zagros Dağları’nın ardından yükselip Tizpon’un kerpiç ve mermer yapılarını altın bir renge boyadığında, şehir kapılarının önünde tarihin tanıklık edeceği en muazzam ordulardan biri toplanmıştı. Bir insan ve hayvan seli, şehrin dışındaki geniş düzlükte dalgalanıyordu. Fermanın ilanından sonra geçen haftalar boyunca imparatorluğun dört bir yanından gelen birlikler, şimdi tek bir vücut olmuş, Şahların Şahı’nın emrini bekliyordu. Gürültü, sağır ediciydi. Binlerce atın kişnemesi, zırhların şakırtısı, subayların keskin emirleri, savaş fillerinin toprağı titreten homurtuları ve on binlerce askerin uğultusu, yekdiğerine karışarak göğe yükseliyordu. Sanki Tizpon’un kendisi, çelikten ve etten oluşan bir nehir doğuruyordu.
En önde, imparatorluğun sarsılmaz gücünün timsali olan Katafrakt süvarileri, birer metal heykel gibi sıralanmıştı. Başlarından ayaklarına, atlarının ise burunlarından kuyruklarına dek uzanan parlak pul zırhlar, yükselen güneşi yansıtarak göz kamaştırıyordu. Yalnızca süvarilerin gözleri, miğferlerinin dar aralığından görülebiliyordu ve o gözlerde, imparatorluğun kibirli gücü okunuyordu. Onlar, Eranşahr’ın soylu ailelerinin oğullarıydı; savaş onlar için bir görev, bir onur ve zenginlik kapısıydı. Ellerinde tuttukları ağır ve uzun mızraklar, kontoslar, düşman saflarını delip geçmek için sabırsızlanıyor gibiydi. Onların arkasında, daha hafif zırhlı Klibanari süvarileri, yay ve oklarıyla hazır bekliyordu.
Ordunun kalbini, Paygan olarak bilinen sadık piyade birlikleri oluşturuyordu. Mezopotamya’nın verimli topraklarından, İran platosunun dağlık köylerinden toplanmış bu askerler, ordunun omurgasıydı. Ellerinde uzun mızraklar, sırtlarında oval kalkanlar taşıyorlardı. Onların yüzlerinde soylu süvarilerin kibri yoktu; onun yerine toprağa bağlı insanların metaneti, ailelerini geride bırakmanın hüznü ve Şah’a olan sarsılmaz bir itaat vardı. Aralarında, dağlardan gelen yetenekli sapancılar ve Medyalı okçular da yerlerini almıştı.
Ordunun en görkemli ve korkutucu unsuru ise en arkada, adeta yürüyen tepeler gibi duran savaş filleriydi. Hindistan’dan getirilmiş bu devasa yaratıkların sırtlarına, içinde okçuların ve mızrakçıların bulunduğu ahşap kuleler, howdahlar yerleştirilmişti. Derileri, savaş boyaları ve sembollerle kaplıydı. Bir filin öfkeyle atacağı bir çığlık, en cesur atı bile ürkütüp kaçırmaya yetiyordu. Onlar, Sasani ordusunun psikolojik silahı, düşman hatlarını ezmek için kullanılacak canlı koçbaşlarıydı.
Şehir surlarının en yüksek burcunda, Şahların Şahı Peroz, bembeyaz atının üzerinde dimdik duruyordu. Üzerindeki altın işlemeli mor kaftan, rüzgârda hafifçe dalgalanıyordu. Başındaki kanatlı taç, güneşin altında bir alev gibi parlıyordu. Yüzü ifadesizdi, lakin gözleri, önünde uzanan çelik seline değil, çok daha öteye, doğudaki ufka kilitlenmişti. Zihninde, intikam yemininin kelimeleri yankılanıyordu. Yanında duran Spahbed Vahram, zırhları içinde sessiz ve ciddiydi. Onun tecrübeli gözleri, ordunun düzenini, askerlerin duruşunu, her detayı inceliyordu.
Peroz elini kaldırdığında, on binlerce kişiyi susturan bir sessizlik çöktü. Sadece rüzgârın ve atların soluğunun duyulduğu o anda, Şah’ın sesi gürledi: “Eranşahr’ın askerleri! Atalarımızın ruhu bizimle. Ahura Mazda’nın ışığı kılıçlarımızı kutsuyor. Doğuda, topraklarımızı kirleten, adımıza leke süren gölgeler var. Onlara Sasani gücünü göstermeye gidiyoruz. Geri döndüğümüzde, zafer ve şan bizimle olacak. Oğlum Kavad’ı ve imparatorluğun onurunu geri getireceğiz! İleri!”
Son kelimeyle birlikte, devasa borazanlar çalındı. Sesleri, dağlarda yankılanan bir gök gürültüsü gibiydi. Katafraktların ilk safı, ağır ve ritmik bir tempoyla ileri atıldı. Toprak, binlerce nalın altında titremeye başladı. Onları diğer birlikler takip etti. Çelik nehir, yatağından taşmış, doğuya doğru akmaya başlamıştı. Tizpon’un kapılarında toplanan halk, alkışlar ve dualarla ordularını uğurluyordu. Kadınlar ağlıyor, çocuklar babalarına el sallıyor, yaşlılar ise hem gurur hem de endişeyle bu anı izliyordu. Şehrin surlarında, onlardan biraz uzakta duran Mobedan Mobed, başını iki yana salladı. Kutsal ateşe sunulan adaklar, okunan dualar… Hepsi yapılmıştı. Lakin Şah’ın gözlerindeki ateşte ilahi bir ışık değil, kişisel bir hırsın karanlığını görüyordu. Bu devasa ordu, bir zafer yürüyüşüne mi, yoksa bir kibrin peşinden felakete mi gidiyordu? Cevap, yüzlerce fersah ötedeki çöllerin kumlarında saklıydı. Ordu, yavaş yavaş Tizpon’un yeşil bahçelerini geride bırakıp İran platosunun daha kuru ve haşin topraklarına doğru ilerlerken, arkasında bıraktığı toz bulutu, sanki şehrin üzerine çöken bir keder duvağı gibiydi.

Aslan ve Tilki

Peroz’un Otağı, Horasan Yolu
Ordu, haftalardır yoldaydı. Mezopotamya’nın bereketli toprakları geride kalmış, İran platosunun sarp ve kayalık arazisi başlamıştı. Geceleri soğuk, gündüzleri ise güneş yakıcıydı. Devasa askeri makine, yavaş ama kararlı bir şekilde ilerliyordu. Her akşam, ordunun konakladığı yerde, adeta geçici bir şehir kuruluyordu. Binlerce çadır, yüzlerce ateş ve merkezde, diğerlerinden daha büyük ve görkemli olan Şahların Şahı’nın otağı yükseliyordu.
O gece, Peroz’un otağının içinde, ağır bir hava vardı. Dışarıdaki askerlerin yorgun uğultusunun aksine, içeride gergin bir sessizlik hüküm sürüyordu. Zemin, en kaliteli Kirman halılarıyla kaplıydı. Gümüş şamdanlardaki mumlar, odayı loş bir ışıkla aydınlatıyor, ipek yastıkların ve sedef kakmalı ahşap sehpaların üzerine titrek gölgeler düşürüyordu. Peroz, alçak bir tahtı andıran koltuğunda oturuyordu. Önündeki harita, seferin rotasını ve bilinen su kaynaklarını gösteriyordu. Yanında, ayakta duran Spahbed Vahram ve birkaç üst rütbeli komutan vardı.
Peroz parmağını haritanın üzerinde gezdirdi. “Merv’e ulaştığımızda ana ikmalimizi yapacağız. Sonrasında, Ceyhun Nehri’ni geçip doğrudan Ak Hunların üzerine yürüyeceğiz. Ordumuzun gücü karşısında direnemeyecekler. Onları açık bir meydan muharebesine zorlayacak, Katafraktların çelik duvarıyla ezeceğiz.”
Sesi kendinden emin ve kesindi. Tartışmaya yer bırakmayan bir tonu vardı. Lakin Spahbed Vahram, hayatını savaş meydanlarında geçirmiş tecrübeli bir komutandı. Şah’ın onurunu anlıyordu, fakat bir komutanın ilk görevinin zaferden önce ordusunu korumak olduğunu biliyordu.
Bir anlık tereddütten sonra konuştu. Sesi saygılı, lakin kararlıydı: “Yüce Şah’ım, planınız cesur. Lakin düşman, bizim gibi savaşmaz. Onlar açık meydan muharebesinden kaçınırlar. Bozkır, onların evidir. Her patikayı, her su kaynağını, her gizli geçidi bilirler. Biz ise bu topraklarda bir yabancıyız. Ordumuz büyük ve yavaş. Onlar ise rüzgâr gibi hızlı.”
Peroz kaşlarını çattı. “Ne demek istiyorsun, Vahram? Korkmamızı mı salık veriyorsun? O çöl sıçanlarından mı çekineceğiz?”
“Korkuyu değil, tedbiri salık veriyorum, Şah’ım,” diye yanıtladı Vahram, sesini yükseltmeden. “Ordumuzun gücü, aynı zamanda zafiyetidir. Bu kadar büyük bir gücü beslemek, sulamak zordur. Ak Hunlar, ikmal hatlarımıza saldırabilir, küçük vur-kaç taktikleriyle bizi yıpratabilir. Su kaynaklarımızı zehirleyebilir, bizi bilmediğimiz, susuz çöllere çekebilirler. Önden keşif birlikleri göndermeliyiz. Düşmanın yerini, niyetini ve gücünü tam olarak öğrenmeliyiz. Onların değil, bizim seçeceğimiz bir zamanda ve mekânda savaşmalıyız.”
Vahram’ın sözleri mantıklıydı. Otağdaki diğer komutanların yüzünde, onun endişelerini paylaştıklarını gösteren ifadeler belirdi. Lakin Peroz için Vahram’ın her sözü, kendi esaretinin, o aşağılayıcı yenilgisinin bir hatırlatıcısıydı. Tedbir, ona korkaklık gibi geliyordu. Beklemek, intikamını ertelemek demekti.
Ayağa kalktı ve otağın içinde yürümeye başladı. “Keşif birlikleri… Beklemek… Vahram, senin temkinliliğin neredeyse korkaklık gibi tınlıyor. Ben onlara esir düştüğümde, yine böyle tedbirli miydiniz? Onlar sınırlarımızı çiğnerken, yine mi beklemeyi öğütlediniz? Hayır! Bu defa beklemeyeceğiz. Bu defa biz avcı, onlar av olacak. Gücümüz, onların hilelerini boşa çıkaracaktır. Fillerimiz ormanları nasıl eziyorsa, ordumuz da onların bozkırını öyle ezecek. Onlara saklanacak, kaçacak yer bırakmayacağız.”
Dönüp Vahram’a baktı. Gözleri alev alevdi. “Ben aslanım, Vahram. Tilki gibi pusuya yatmam. Kükreyerek avımın üzerine atılırım. Anlaşıldı mı?”
Vahram, Şah’ın sarsılmaz kararını ve öfkesini gördü. Daha fazla ısrar etmenin bir faydası olmayacağını, yalnızca Şah’ın gazabını üzerine çekeceğini anladı. Başını hafifçe eğdi. “Emriniz başımız üstünedir, Şahların Şahı.”
Peroz yeniden haritanın başına döndü. Parmağıyla, Merv’in ötesindeki, haritada bile ayrıntıların kaybolduğu geniş, boş araziyi işaret etti. “Burada,” dedi. “Burada bir yerde, o hayaletlerin hanı Ahşunvar oturuyor. Tacını ve başını almaya geliyorum. Ve hiçbir tilki hilesi beni durduramayacak.”
Komutanlar sessizce otağı terk ederken, Vahram bir an durup geriye baktı. Mum ışığında, Şah’ın gölgesi duvara devasa bir şekilde yansımıştı. Lakin Vahram, o heybetli gölgenin içinde, kibir tarafından kör edilmiş, geçmişin hayaletleriyle savaşan yalnız bir adam görüyordu. Şah, aslan olduğunu söylüyordu. Vahram ise, en güçlü aslanın bile, bir tilkinin hazırladığı tuzağa düşebileceğini biliyordu. Çöl, aslanların değil, tilkilerin ve yılanların krallığıydı. Ve Sasani ordusu, her adımıyla o krallığın daha da içine ilerliyordu.

Rüzgârın Meclisi

Baktra Yakınları, Ak Hun Karargâhı
Sasani ordusunun yavaş ve görkemli ilerleyişinden yüzlerce fersah ötede, Ak Hunların hayatı bozkırın ritmiyle akmaya devam ediyordu. Onların başkenti, Tizpon gibi sabit, taştan bir şehir değildi. Yüzlerce, binlerce keçeden yapılmış çadırdan oluşan, mevsimlere ve tehlikelere göre yer değiştiren hareketli bir organizmaydı. Baktra’nın (Belh) verimli vahasının yakınlarına kurulmuş olan karargâh, o günlerde alışılmadık bir sessizliğe bürünmüştü. Gözcülerin getirdiği haber, rüzgâr gibi yayılmıştı: Sasani aslanı, ininden çıkmış, doğuya doğru yürüyordu.
Ak Hun Hükümdarı Ahşunvar’ın çadırı, diğerlerinden daha büyük olsa da, süsten ve şatafattan uzaktı. Zenginliği, sahip olduğu altınlar veya mücevherler değil, sahip olduğu atların ve sadık savaşçıların sayısıydı. Çadırın ortasında yanan ateşin etrafında, kabilenin önde gelen komutanları ve aksakallı bilge adamları toplanmıştı. Üzerlerinde, Sasani soylularının ipek kaftanları yerine, savaşın ve bozkırın zorlu koşullarına dayanıklı deriden ve yünden yapılmış giysiler vardı. Oturuşları bile farklıydı; rahat, kendinden emin ve her an harekete geçmeye hazır bir duruşları vardı.
Ahşunvar, meclisin ortasında, basit bir kilim üzerinde oturuyordu. Kırlaşmış saçları ve güneşin yüzünde bıraktığı derin çizgiler, ona bilge ve sert bir ifade veriyordu. Gözleri, ateşin alevlerinde dans eden gelecek olasılıklarını izler gibiydi. Sessizliği, en güvendiği komutanlarından biri olan Toraman bozdu.
“Han’ım,” dedi Toraman. Sesi, bozkır rüzgârı gibi sertti. “Gözcülerimiz yanılmıyor. Peroz, daha önce görmediğimiz büyüklükte bir orduyla geliyor. Fillerden, binlerce zırhlı attan bahsediyorlar. Onları açık bir alanda karşılarsak, sayıları ve ağır zırhları bizi ezebilir. Geri çekilmeli, dağlara sığınmalıyız.”
Meclisteki bazı genç ve ateşli komutanlar, bu sözlere homurdanarak karşı çıktı. Bir tanesi, “Kaçmak mı? Biz Ak Hunlar ne zamandan beri savaştan kaçar olduk? Kılıçlarımız onların zırhlarını delecektir!” diye atıldı.
Ahşunvar, elini kaldırarak tartışmayı durdurdu. Herkes sustu. Bakışlarını ateşten ayırmadan, sakin bir sesle konuştu. “Toraman doğru söyler. Peroz’un ordusu büyük. Lakin onu yöneten kibir, ordusundan daha da büyük. Biz orduyla değil, o kibirle savaşacağız.”
Çadırın içindekiler, Hanlarının ne demek istediğini anlamak için dikkatle ona baktılar. Ahşunvar devam etti: “Peroz, intikam için geliyor. Geçen seferki yenilgisinin utancını silmek istiyor. Aklı, öfkesiyle bulanmış. Hızlı ve ezici bir zafer arıyor. Sabırsız. İşte onun zayıflığı burada.”
Ayağa kalktı ve çadırın girişine yürüdü. Dışarıdaki uçsuz bucaksız bozkıra baktı. “Bizim en büyük silahımız, kılıçlarımız veya oklarımız değil. Bizim silahımız, şu topraklardır. Bizim silahımız, güneştir, rüzgârdır, susuzluktur.”
Dönüp meclise baktı. Gözlerinde kurnaz bir parıltı vardı. “Peroz’a istediğini vereceğiz. Ona bir savaş vaat edeceğiz. Lakin o savaşa geldiğinde, karşısında bizi değil, boş bir çölü bulacak. Onu yoracağız. Sürekli hareket ederek, küçük birliklerle gece baskınları yaparak, su kuyularını kurutarak onu yıpratacağız. Ordusu ağır, bizimki hafif. Biz atlarımızın üzerinde yaşarız, onlar ise arkalarından gelen yüzlerce araba dolusu erzaka muhtaç. O erzak hatlarını keseceğiz.”
Planını anlatmaya devam etti: “Onu, bildiğimiz, her karışını avcumuzun içi gibi bildiğimiz topraklara çekeceğiz. Onu çöle, daha da çöle çekeceğiz. Susuzluk ve yorgunluk, en iyi Katafrakt’tan daha güçlü bir savaşçıdır. Ordusu dağılmaya, askerleri söylenmeye başladığında, moralleri en düşük seviyeye indiğinde… İşte o zaman, rüzgâr gibi üzerlerine ineceğiz.”
Toraman, Han’ın planını anlamıştı. Yüzünde bir takdir ifadesi belirdi. “Yani, bir geri çekilme değil, bir yemleme.”
“Aynen öyle,” dedi Ahşunvar. “Bir aslanı avlamak için, onun gücüyle savaşmazsın. Onu tuzağa çekersin. Peroz, kendisini avcı sanıyor. Lakin av, aslında o. Bırakın gelsin. Bırakın çelik nehri, çölde kuruyup gitsin.”
Ahşunvar’ın sözleri, meclisteki şüphe ve endişe havasını dağıtmıştı. Yerine, soğukkanlı bir güven gelmişti. Onlar, sayıca az olabilirlerdi. Zırhları, Sasanilerinki gibi parlak olmayabilirdi. Lakin onlar, kendi evlerinde savaşacaklardı. Ve ev sahibi, misafire istediği oyunu oynatma gücüne sahipti. O gece Ak Hun karargâhında, savaş naraları değil, sessiz ve ölümcül bir planın fısıltıları vardı. Rüzgâr, o fısıltıları alıp batıya, yaklaşmakta olan devasa orduya doğru taşıyordu.

Susuzluğun İlk Adımları

Kervan Yollarının Sonu
Sasani ordusu, bilinen son büyük kervan yolu kavşağını da geride bıraktığında, medeniyetin son izleri de silinmişti. Artık önlerinde uzanan şey, haritaların bile belirsizleştiği, isimsiz bir boşluktu. Kuru, çatlamış topraklar, ufukta titreyen bir ısı perdesiyle birleşiyordu. Gökyüzü, solgun ve acımasız bir maviye bürünmüştü. Güneş, göğün tepesinde, her şeyi kavuran devasa bir fırın gibiydi.
Ordunun yürüyüş temposu gözle görülür şekilde yavaşlamıştı. Tizpon’dan çıkarkenki o coşku ve görkem, yerini sessiz, yorucu bir mücadeleye bırakmıştı. Toz, her şeydi. Solunan havaydı, içilen suya karışan kumdu, gözleri yakan, boğazı kurutan bir illetti. Askerlerin renkli üniformaları, tekdüze bir toprak rengine bürünmüştü. Zırhlar, artık bir koruma kalkanı değil, güneşin altında kızan birer işkence aletiydi.
Sıradan bir Paygan piyadesi olan Ardaşir için, hayat mızrağının ucuna, bir sonraki su molasına ve gecenin serinliğine dair bir beklentiye indirgenmişti. Gençti, Tizpon yakınlarındaki bir köyden, şan ve küçük bir toprak parçası hayaliyle orduya katılmıştı. İlk haftalar, macera dolu geçmişti. Lakin şimdi, her gün bir öncekinin aynısıydı. Sabahın alacakaranlığında kalk, bir parça kuru ekmek ve birkaç yudum ılık su iç, sonra akşama kadar yürü, yürü, yürü… Çevresindeki askerlerin yüzlerindeki ifadeler de değişmişti. Şakalaşmalar azalmış, yerini kısa, kesik cevaplar ve yorgun bir homurdanma almıştı.
En büyük sorun, suydu. Orduyla birlikte yürüyen devasa kervan, binlerce tulum içinde su taşıyordu. Lakin on binlerce askeri ve binlerce hayvanı sulamak, dipsiz bir kuyuyu doldurmaya benziyordu. Su, karneye bağlanmıştı. Her askerin günlük istihkakı, hayatta kalmaya yetecek kadardı, susuzluğu gidermeye değil. Diller damaklara yapışıyor, dudaklar çatlıyordu.
Ordunun en görkemli unsurları olan savaş filleri, bu iklimde en çok acı çekenlerdi. Dev cüsseleri, muazzam miktarda su ve yiyecek gerektiriyordu. Hayvanlar huzursuzdu. Zaman zaman acı dolu sesler çıkarıyor, bakıcılarını zorluyorlardı. Bir filin susuzluktan çöküp ölmesi, bütün bir birlikte moral bozukluğuna yol açmıştı. O heybetli yaratığın çaresizliği, ordunun kendi kırılganlığının bir yansıması gibiydi.
Vahram, atının üzerinde, birliklerin arasında dolaşıyor, düzeni sağlamaya çalışıyordu. Askerlerin halini görüyordu. Şah’a yeniden keşif birlikleri göndermeyi teklif etmiş, lakin yine reddedilmişti. Peroz, otağına kapanmış, haritaları üzerinde çalışıyor, düşmanın bir sonraki vahada veya tepenin ardında karşısına çıkacağını umuyordu. İlerleme emrinden başka bir şey duymak istemiyordu.
Bir akşamüstü, ordu bir kuyunun etrafında konakladığında, felaketin ilk ciddi işareti geldi. Kuyu, bir önceki gözcü raporlarında belirtildiği gibi değildi. Suyu çekilmiş, dibinde yalnızca çamurlu bir birikinti kalmıştı. Daha kötüsü, etrafta yeni atılmış hayvan leşleri vardı. Belli ki kuyu, kısa süre önce Ak Hunlar tarafından zehirlenmiş veya kullanılamaz hale getirilmişti.
Haber, ordu içinde bir fısıltı yangını gibi yayıldı. Düşman, görünmezdi. Ama varlığı, işte böyle hissediliyordu. Onlarla kılıç kılıca savaşamıyorlardı. Lakin düşman, onlarla güneşle, susuzlukla, yorgunlukla savaşıyordu. Ve bu savaşta, Sasanilerin ağır zırhları ve uzun mızrakları hiçbir işe yaramıyordu.
O gece, askerlerin yaktığı ateşlerin çevresinde, endişe dolu konuşmalar yapılıyordu. “Nereye gidiyoruz? Bu çölün sonu yok mu? Ak Hunlar nerede?” Bu soruların cevabını kimse bilmiyordu. Bildikleri tek şey, sularının azaldığı, yollarının uzadığı ve düşmanın bir hayalet gibi etraflarında dolaştığıydı.
Ardaşir, gece nöbetindeyken, karanlık ufka bakıyordu. Rüzgâr, kum tanelerini yüzüne bir kamçı gibi vuruyordu. Uzaklardan, bir çakalın uluması gibi sesler duydu. Belki de çakaldı. Belki de Ak Hun gözcülerinin birbirine verdiği bir işaretti. Artık ayırt edemiyordu. Hissettiği tek şey, devasa ordularının, bu sonsuz boşlukta ne kadar yalnız ve savunmasız olduğuydu. Çelik nehir, şimdi çölün kumları arasında kaybolmaya başlayan yorgun bir dereye dönüşmüştü. Ve Peroz’un intikam hırsı, onları bilinmez bir kaderin tam kalbine doğru sürüklüyordu.


Bölüm 3 – Hayalet Savaşçılar

Gecenin Gözleri

Sasani Konaklama Alanı, Çölün Ortası
Gece, çölün üzerine siyah bir keçe gibi çöktüğünde, gündüzün bitmek bilmeyen eziyeti yerini farklı bir tür korkuya bırakıyordu. Gündüz güneş bir düşmandı; gece ise sessizlik ve karanlık. Sasani ordusunun konakladığı devasa alanda binlerce ateş yakılmıştı. Bu ateşler, karanlık okyanusun ortasında titrek bir adacık oluşturuyordu. Lakin ışıkları, kampın sınırlarının ötesindeki zifiri karanlığı daha da korkutucu kılıyordu. O karanlıkta neyin saklandığını kimse bilmiyordu.
Piyade Ardaşir, kampın en dış halkasındaki nöbet yerinde dikiliyordu. Yanında, kendisi gibi yorgun üç asker daha vardı. Rüzgâr, soğuk ve keskin bir şekilde esiyor, kum tanelerini zırhlarına ve yüzlerine çarpıyordu. Ardaşir, mızrağını sıkıca kavramıştı. Elleri nasırlı, ruhu ise yorgundu. Tizpon’dan ayrılırkenki hayalleri, bu acımasız gerçekliğin kumları altında çoktan gömülüp gitmişti. Artık zafer veya şan düşünmüyordu. Yalnızca bir sonraki gün doğumunu görmeyi ve bir yudum serin su içmeyi umuyordu.
Gözlerini karanlığa dikmişti. Gündüzün kör edici parlaklığından sonra, gözleri karanlığa zor alışıyordu. Her gölge, hareket eden bir düşman silüetine dönüşüyor, rüzgârın çıkardığı her uğultu, yaklaşan atların nal sesleri gibi geliyordu. Tecrübeli bir onbaşı, onlara sürekli talimat veriyordu: “Gözlerinizi tek bir noktaya sabitlemeyin. Sürekli gezdirin. Kulağınızı dört açın. Bir atın kişnemesi, bir devenin böğürmesi… Alışılmadık her ses bir işarettir.”
Saatler, kum saatindeki kum taneleri gibi yavaşça akıyordu. Kampın içinden gelen sesler azalmış, yerini yorgun bedenlerin uykuya dalışının getirdiği bir sükûnet almıştı. Yalnızca nöbetçilerin ayak sesleri ve ateşlerin çıtırtısı duyuluyordu. Ardaşir’in gözleri yorgunluktan kapanmaya başlamıştı ki, sol tarafından, çok uzaktan gelen belli belirsiz bir sesle irkildi. Bir çakal uluması gibiydi. Lakin normal bir çakal uluması değildi. Daha tiz, daha insan yapımı bir sesti. Birkaç saniye sonra, sağ taraftan, farklı bir tonda bir cevap geldi.
Yanındaki yaşlı asker, fısıldadı. “Bu iyi değil. Birbirlerine haber veriyorlar.”
Nöbetçiler anında alarma geçti. Kalkanlarını önlerine çektiler, mızraklarını ileri doğru uzattılar. Ardaşir’in kalbi göğüs kafesini dövüyordu. Nereye bakacağını bilemiyordu. Düşman her yerde ve hiçbir yerdeydi.
Ve sonra başladı.
Aniden, karanlığın içinden yüzlerce ıslık sesi yükseldi. Sanki gece, ölümcül bir yılan gibi tıslamaya başlamıştı. Ardından, vızıltılarla gelen ok yağmuru, nöbet hattının üzerine düştü. Okların geliş yönü belli değildi; her yönden yağıyor gibiydiler. Birkaç asker, acı dolu bir çığlıkla yere yığıldı. Oklar, zırhların birleşim yerlerine, korumasız kalan boğazlara ve bacaklara saplanıyordu. Bir tanesi, Ardaşir’in kalkanına tok bir sesle çarptı ve orada titreşerek kaldı.
Ok yağmurunu, at kişnemeleri ve vahşi savaş çığlıkları takip etti. Karanlığın içinden, hayaletler gibi, onlarca Ak Hun atlısı fırladı. Küçük, çevik atlarının üzerinde, sanki onlarla bir bütün olmuş gibiydiler. Sasanilerin ağır Katafrakt atlarının aksine, onların atları sessiz ve hızlıydı. Savaşçıların kendileri de hafif giysiler içindeydi; zırhları yoktu, lakin bu onlara inanılmaz bir hareket kabiliyeti veriyordu.
Nöbetçilerin oluşturduğu seyrek hattı bir anda yardılar. Hedefleri, askerlerle doğrudan çatışmaya girmek değildi. Hedefleri, kampın can damarı olan ikmal hatlarıydı. Bir grup atlı, su tulumlarının yığıldığı bölgeye daldı. Uzun kılıçlarını ve mızraklarını kullanarak, deriden yapılmış tulumları birbiri ardına patlatmaya başladılar. Ordunun en değerli hazinesi olan su, kumların üzerine dökülerek ziyan oluyordu. Başka bir grup, erzak taşıyan arabaların üzerindeki kuru otları ve çadır bezlerini ateşe verdi.
Kampta tam bir kaos başlamıştı. Borazanlar çalınıyor, subaylar emirler yağdırıyordu. Katafrakt süvarileri, çadırlarından fırlayıp ağır zırhlarını kuşanmaya ve atlarını eyerlemeye çalışıyordu. Lakin onlar hazırlanana kadar, her şey bitmişti. Ak Hun savaşçıları, geldikleri gibi aniden, gecenin karanlığında kayboldular. Arkalarında yanan birkaç araba, delinmiş su tulumlarından akan suyun çamura karışan sesi, yaralıların iniltileri ve ölülerin sessizliğini bırakmışlardı.
Spahbed Vahram, atının üzerinde olay yerine geldiğinde, manzara içler acısıydı. Askeri kayıp azdı; belki yirmi veya otuz kişi ölmüş ya da yaralanmıştı. Lakin stratejik kayıp, devasaydı. Haftalarca yetecek suyun önemli bir kısmı heba olmuştu. Moral, yerle bir olmuştu. Düşman, ordunun kalbine dokunmuş ve bir hayalet gibi ortadan kaybolmuştu.
Vahram, yerde yatan bir Ak Hun okunu eline aldı. Basit, lakin ölümcül bir işçiliği vardı. Bu insanlar, dedi içinden, savaşın kurallarını yeniden yazıyorlar. Bu bir meydan muharebesi değil. Bu bir yıpratma savaşı. Ve biz, her geçen gün daha fazla yıpranıyoruz.
Ardaşir ise titreyen elleriyle kalkanındaki oku çıkarmaya çalışıyordu. Hayattaydı, lakin içinde bir şeyler ölmüştü. Artık karanlıktan korkuyordu. Çünkü karanlığın gözleri vardı. Ve o gözler, onları izliyordu. Sabırla, acımasızca, avlarının yorgun düşüp çökmesini bekliyorlardı.

Kızıl Kum Fırtınası

İsimsiz Bir Vadi, Gün Ortası
Gece baskınının yarattığı gerginlik ve su kaybının getirdiği umutsuzluk, ordunun üzerine bir karabasan gibi çökmüştü. Peroz, bu saldırıyı düşmanın çaresizliğinin bir işareti olarak yorumlamış, ordunun daha da hızlı ilerlemesi için emir vermişti. Ona göre bu, Ak Hunların açık bir savaştan korktuklarının kanıtıydı. Vahram’ın ve diğer komutanların itirazları, Şah’ın öfke duvarına çarpıp geri dönmüştü. Böylece ordu, daha bitkin, daha susuz ve daha umutsuz bir şekilde çölün derinliklerine doğru yürümeye devam etti.
O gün, gökyüzü tuhaf bir renk almıştı. Her zamanki parlak mavi yerine, sarımsı, paslı bir tunç rengindeydi. Hava, hareketsiz ve boğucuydu. Uzak ufukta, yerden göğe doğru yükselen devasa bir duvar gibi duran, kırmızımsı kahverengi bir bulut belirmişti. Tecrübeli çöl rehberleri, endişeyle birbirlerine baktılar. Bu, sıradan bir toz bulutu değildi. Bu, çölün gazabıydı. Bir kum fırtınası yaklaşıyordu.
Haber, ordunun içinde hızla yayıldı. Komutanlar, birliklerine hazırlanmaları için bağırmaya başladılar. “Hayvanları birbirine bağlayın! Yüzlerinizi kapatın! Çökün ve bekleyin!”
Lakin fırtına, beklenenden çok daha hızlıydı. Ufuktaki duvar, inanılmaz bir hızla büyüyerek üzerlerine geldi. Önce, uğuldayan bir rüzgâr başladı. Ardından, sanki gökyüzü yarılmış ve bütün çöl üzerlerine boşalmış gibiydi. Milyarlarca kum tanesi, bir ordu gibi hücum etti. Görüş mesafesi sıfıra indi. İnsan, bir adım ötesini göremiyordu. Güneş kayboldu, ortalık kızıl bir alacakaranlığa büründü.
Ordu, bir anda bireylere ve küçük, kaybolmuş gruplara bölündü. Ardaşir, yanındaki birkaç askerle birlikte yere çömelmiş, kalkanını başının üzerine siper etmişti. Rüzgârın sesi, binlerce canavarın kükremesi gibiydi. Kum, zırhının her aralığından içeri sızıyor, ağzını, burnunu, gözlerini dolduruyordu. Nefes almak, bir işkenceye dönüşmüştü. Yanındaki askerin bağırtısını bile duyamıyordu. Herkes, bu kızıl cehennemde tek başınaydı.
Filler, panik içinde böğürüyor, zincirlerini kırmaya çalışıyordu. Atlar, dehşetle kişniyor, sahiplerinin kontrolünden çıkıyordu. Develer, içgüdüsel olarak yere çökmüş, kafalarını kuma gömmeye çalışıyorlardı. Düzen, disiplin, her şey bir anda yok olmuştu. Sasani ordusu, artık bir ordu değil, fırtınanın insafına kalmış bir insan ve hayvan yığınıydı.
İşte tam o kaosun ortasında, fırtınanın gürültüsünü bastıran başka sesler duyulmaya başlandı. Vahşi çığlıklar, kısa, keskin boru sesleri ve at kişnemeleri… Bunlar, panikleyen hayvanların sesleri değildi. Bunlar, kontrollü ve amaçlı seslerdi.
Ak Hunlar, fırtınanın içine dalmışlardı.
Onlar için fırtına, bir felaket değil, bir müttefikti. Çocukluklarından beri bu topraklarda yaşayan bu insanlar, fırtınada nasıl hareket edeceklerini, nasıl yön bulacaklarını biliyorlardı. Yüzlerini bezlerle sıkıca sarmış, fırtınanın uğultusuna karışarak Sasani hatlarının arasına sızdılar.
Hedefleri yine doğrudan savaşmak değildi. Kör olmuş, sağır olmuş, çaresiz kalmış düşmanın kaosunu artırmaktı. Hızla hareket ederek, birbirine bağlı hayvanların iplerini kestiler. Çadırları tutan kazıkları söktüler. Savunmasız kalmış erzak arabalarına ulaşıp birkaçını daha ateşe verdiler. Bir Katafrakt, atını sakinleştirmeye çalışırken, yanından geçen bir hayalet atlı tarafından sessizce yere serildi. Kimse ne olduğunu anlamadı. Saldırı, fırtınanın kendisi kadar doğal ve acımasızdı. Birkaç dakika içinde, geldikleri gibi fırtınanın içinde kayboldular.
Fırtına, yaklaşık bir saat sonra, geldiği gibi aniden dindi. Rüzgâr durdu, kum çöktü ve güneş yeniden göründü. Lakin geride bıraktığı manzara, bir savaş meydanından daha beterdi.
Ordu darmadağınıktı. Birlikler yekdiğerinden kopmuş, her yer kum tepecikleriyle kaplanmıştı. Birçok asker, kumun altında kalarak boğulmuştu. Silahlar, kalkanlar, miğferler kuma gömülmüştü. Hayvanların bir kısmı kaçmış, bir kısmı ölmüştü. Yanan arabalardan yükselen duman, pas rengi gökyüzüne karışıyordu.
Vahram, yüzündeki kumları temizlerken, etrafındaki yıkıma baktı. Bu, askeri bir yenilgiden daha fazlasıydı. Bu, ilahi bir cezalandırma gibiydi. Sanki topraklar, onları istemiyor, üzerlerinden atmaya çalışıyordu. Düşmanları, yalnızca attan ve kılıçtan ibaret değildi. Düşmanları, rüzgârdı, kumdu, güneşti. Bütün bir coğrafya onlara karşı savaş açmıştı.
Askerler, şok içinde etraflarına bakınıyor, arkadaşlarını arıyordu. Ardaşir, öksürerek ciğerlerindeki kumu atmaya çalışırken ayağa kalktı. Bölüğü dağılmıştı. Etrafında, tanıdığı ve tanımadığı, hepsi aynı çaresizliği paylaşan yüzler görüyordu. Bu yürüyüşün bir sonu olacak mıydı? Yoksa bu kızıl kumlar, onların mezarı mı olacaktı? Bu sorular, artık herkesin zihnini kemiren bir kurt haline gelmişti.

Çatırdayan Sadakat

Vahram’ın Çadırı, Fırtına Sonrası
Güneş batarken, Sasani kampı yaralarını sarmaya çalışıyordu. Fırtınanın ve ardından gelen hayalet saldırının bıraktığı yıkım, gün ışığında daha da net bir şekilde görülüyordu. Askerler, dağılmış birliklerini toplamaya, kuma gömülmüş teçhizatı bulmaya ve azalan erzak ile suyu yeniden saymaya çalışıyordu. Hava, yenilgi ve çaresizlik kokuyordu.
Spahbed Vahram’ın çadırında, ağır bir sessizlik vardı. Vahram, fırtınadan kurtarabildiği bir haritanın başında duruyordu. Yüzündeki çizgiler, son birkaç haftada yıllarca derinleşmiş gibiydi. Çadırda, ona en sadık ve en tecrübeli komutanlardan birkaçı toplanmıştı. Katafrakt birliklerinin komutanı Mihran, piyadelerin başındaki Ferruh ve savaş fillerinden sorumlu yaşlı Zerdüşt… Hepsinin yüzünde aynı endişeli ve bitkin ifade vardı.
Sessizliği ilk bozan, her zaman açık sözlülüğüyle bilinen Mihran oldu. Zırhının tozunu bile temizlemeye fırsat bulamamıştı. “Spahbed,” dedi, sesi yorgunluktan boğuk çıkıyordu. “Böyle devam edemeyiz. Bu bir savaş değil, bir intihar yürüyüşü.”
Ferruh başıyla onayladı. “Askerlerimin morali tükenmiş durumda. Su istihkakını daha da azaltmak zorunda kaldık. Geceleri uyuyamıyorlar, gündüzleri yürüyecek halleri kalmadı. Düşmanla savaşmıyoruz, hayaletlerle savaşıyoruz. Ne zaman, nereden vuracaklarını bilmiyoruz. Adamlarım, Şah için ölmeye hazır. Lakin susuzluktan veya bir kum fırtınasında boğularak ölmek için Tizpon’dan gelmediler.”
Yaşlı Zerdüşt, yavaşça konuştu. Bilge ve sakin bir adamdı, lakin onun bile sesinde bir titreme vardı. “Fillerim… Bu hayvanlar bu iklime dayanamıyor. Üç tanesini daha fırtınada kaybettik. Kalanlar ise o kadar bitkin ki, bir savaşta bize faydalarından çok zararları dokunabilir. Bu topraklar, onlara göre değil. Bu topraklar, hiçbirimize göre değil.”
Vahram, komutanlarını dinlerken haritaya bakmaya devam ediyordu. Onların her söylediği kelime, kendi zihnindeki korkuları doğruluyordu. Başını kaldırdı ve yorgun gözleriyle onlara baktı. “Biliyorum,” dedi sakince. “Her şeyin farkındayım.”
Mihran bir adım öne çıktı. “Öyleyse bir şeyler yapmalıyız! Şah’la konuşmalısınız. Onu bu çılgınlıktan vazgeçirmelisiniz. Geri dönmeliyiz. Merv’e çekilmeli, ordumuzu yeniden düzenlemeli, ikmal yapmalıyız. Baharı beklemeli, düşmanı kendi topraklarımıza çekmeliyiz. Bu gidişle, Ak Hunları bulamadan çöl bizi yok edecek.”
Vahram derin bir nefes aldı. Çadırın içinde dolaşmaya başladı. “Şah’la konuştum. Defalarca. Lakin beni dinlemiyor. Onun gözünde her geri adım, bir korkaklık işaretidir. Her tedbir, onun onuruna bir hakarettir. O, esaretinin intikamını almaya o kadar odaklanmış ki, önündeki uçurumu görmüyor.”
“O vakit sadakatimiz kime?” diye sordu Ferruh, sesini alçaltarak. Neredeyse bir fısıltıydı, lakin çadırdaki herkesin kanını donduran bir soruydu. “Göz göre göre ordumuzu ve imparatorluğu felakete sürükleyen bir Şah’a mı, yoksa Eranşahr’ın kendisine mi? Sizin emrinizle, bu ordu sizi takip eder, Spahbed. Şah’a rağmen.”
Bu, açıkça bir isyan teklifiydi. Havada asılı kalan bu sözler, inanılmaz derecede tehlikeliydi. Vahram, aniden durdu ve Ferruh’a keskin bir bakış fırlattı. Bir anlık sessizlik oldu. Vahram’ın zihninden binlerce düşünce geçti. Ordusuna olan sorumluluğu, askerlerinin acısı, imparatorluğun geleceği… Ve atalarından beri ailesinin ettiği, Şahların Şahı’na olan sadakat yemini.
Sonunda, yavaşça başını iki yana salladı. “Hayır,” dedi kararlı bir sesle. “Bu bir çözüm değil. Bu, imparatorluğu bir iç savaşa sürükler. Düşmanın en çok istediği şey de budur. Bizim birliğimiz, son kalemizdir. Bu birlik bozulursa, her şey biter.”
Komutanların yüzündeki umutsuzluk arttı. Vahram devam etti: “Lakin bu, hiçbir şey yapmayacağımız anlamına gelmez. Şah’la bir kez daha konuşacağım. Bu defa farklı olacak. Ona sadece endişelerimi değil, ordunun geldiği son noktayı, sizin düşüncelerinizi, birliğimizin nasıl çatırdağını anlatacağım. Ona bir seçenek sunacağım: ya kontrollü bir şekilde geri çekilip orduyu kurtarırız, ya da hep birlikte bu çölde yok oluruz. Onu mantığa davet edeceğim. Ahura Mazda’dan umut ederim ki, bu defa kulak verir.”
Komutanlar, bu sözlerle biraz olsun rahatlamış gibiydi. Vahram’ın kararlılığı onlara bir nebze güven vermişti. Biliyorlardı ki, eğer biri Peroz’u ikna edebilecekse, o kişi Vahram’dı.
Çadırdan ayrılırlarken, Vahram yalnız kaldı. Dışarıdan, yorgun ordunun bitmek bilmeyen uğultusu geliyordu. Masanın üzerindeki küçük ateş tepsisine baktı. Alevler, zayıf ve titrek bir şekilde yanıyordu. Tıpkı ordunun umudu gibi. Sadakat, ağır bir yüktü. Ve Vahram, o yükün altında ezilmek üzere olduğunu hissediyordu. Şah’ın otağına doğru son bir yürüyüş yapacaktı. Bu yürüyüş, ya ordunun kurtuluşunun ilk adımı ya da felakete giden yolda atılacak son adım olacaktı.

Kör Kral

Peroz’un Otağı, Gece
Peroz’un otağı, dışarıdaki kaos ve yıkımdan yalıtılmış bir sığınak gibiydi. İçeride, Tizpon’daki sarayın lüksünü aratmayan bir düzen vardı. Yerde ipek halılar, havada ise nadir bulunan bir buhurdanlığın kokusu vardı. Lakin bu yapay konfor, Şah’ın ruhundaki fırtınayı dindiremiyordu. Peroz, elinde bir şarap kadehiyle otağın içinde bir o yana bir bu yana yürüyordu. Fırtına ve ardından gelen saldırı, onun için düşmanın ne kadar zayıf ve korkak olduğunun bir başka kanıtıydı. Açıkça savaşmak yerine, doğa olaylarının arkasına saklanıyorlardı.
Kapı aralandığında ve Vahram içeri girdiğinde, Peroz ona dönüp küçümseyen bir gülümsemeyle baktı. “Ah, Spahbed. Ordunun moralini yükseltecek yeni haberlerin mi var? Yoksa yine çölün ne kadar sıcak olduğundan mı şikâyet edeceksin?”
Vahram, Şah’ın alaycı tavrını görmezden geldi. Zırhını çıkarmamıştı; üzerindeki toz ve kum, son yirmi dört saatin kanıtı gibiydi. Dimdik durdu ve doğrudan Peroz’un gözlerinin içine baktı. “Yüce Şah’ım, şikâyet için değil, bir gerçeği arz etmek için geldim. Ordu, gücünün sonuna geldi.”
Peroz’un yüzündeki gülümseme dondu. “Ne demek istiyorsun? Sasani ordusu yorulmaz.”
“Taştan değil, etten ve kemikten yapılmış insanlar yorulur, Şah’ım,” dedi Vahram, sesi net ve kararlıydı. “Su kaynaklarımız kritik seviyede. Gece baskınında ve fırtınada kaybettiğimiz erzakın telafisi yok. Hayvanlarımız ölüyor. Askerlerimiz bitkin. Düşman ise tam da bunu istiyor. Bizi bir meydana çekmiyor, bizi tüketiyor. Ve başarıyor.”
Vahram, konuşurken bir adım yaklaştı. “Komutanlarınızla konuştum. Mihran, Ferruh, Zerdüşt… Hepsi aynı endişeyi taşıyor. Birlikler arasında huzursuzluk başladı. Sizin liderliğinizi sorgulamaya başlıyorlar.” Son cümleyi bilerek, bir şok etkisi yaratmak için söylemişti.
Bu, beklediği etkiyi yarattı. Peroz, kadehi masaya sertçe vurdu. Şarap döküldü, halının üzerinde kırmızı bir leke bıraktı. “Ne cüretle! Onlar kim oluyor da benim liderliğimi sorguluyor? Ben Şahların Şahı’yım! Onların görevi sorgulamak değil, itaat etmektir!”
“Ölüler itaat edemez, Şah’ım!” diye karşılık verdi Vahram, sesini ilk defa yükselterek. “Bu gidişle komuta edecek bir ordunuz kalmayacak! Sizi kör bir inatla felakete sürüklüyorlar diye düşünüyorlar!”
Otağın içindeki hava buz kesti. Bir Spahbed’in, Şahların Şahı’na bu şekilde konuşması, duyulmamış bir şeydi. İhanetle eşdeğerdi. Peroz’un yüzü, öfkeden mosmor kesilmişti. Elini, belindeki hançerin kabzasına götürdü. Bir an için, Vahram’ı oracıkta öldürecek gibiydi.
Vahram, geri adım atmadı. “Beni öldürebilirsiniz, Yüce Şah’ım. Lakin bu, gerçeği değiştirmez. Çöl, yalanları kabul etmez. Gerçek, dışarıdaki her askerin yüzünde yazılı. Gerçek, boşalan su tulumlarımızda, ölen hayvanlarımızda. Size yalvarıyorum. Gelin bu inattan vazgeçin. Ordumuza bir şans verin. Merv’e geri çekilelim. Gücümüzü toplayalım. Bu bir yenilgi değil, bir sonraki zafer için atılacak akıllıca bir adımdır.”
Peroz, hançerini bırakıp Vahram’ın etrafında dönmeye başladı. Bir yırtıcı gibi, avını inceliyordu. Yüzünde, öfkenin yerini soğuk, tehlikeli bir sakinlik almıştı. “Demek öyle,” diye fısıldadı. “Demek benim kudretli Spahbed’im, o çöl farelerinden korkmuş. Demek benim komutanlarım, arkamdan iş çeviriyor. Belki de sorun, düşmanın gücü değil. Belki de sorun, benim ordumun içindeki zayıflıktır.”
Durdu ve Vahram’ın tam karşısına geçti. Gözleri, iki kara delik gibiydi. “Geri çekilmek yok, Vahram. Asla. Onların hilesi buysa, oyunu bozacağım. Yarın şafakta, ordu daha hızlı ilerleyecek. Durmak yok, dinlenmek yok. Onları, bu hileleri planlayacak vakit bulamadan yakalayacağız. Onları sığınaklarında gafil avlayacağız.”
Vahram, duyduklarına inanamıyordu. Bu, mantığın tamamen iflasıydı. “Şah’ım, bu delilik! Ordu buna dayanamaz!”
“Dayanacak!” diye kükredi Peroz. “Benim emrimle dayanacak! Ve sen, Vahram… Senin sadakatinden şüphe duymaya başlıyorum. Ya benimle birlikte, bu ordunun başında, zafere yürürsün ya da ihanetinin bedelini ödersin. Seçimini yap.”
Vahram, Şah’ın gözlerindeki o mutlak, akıl dışı kararlılığı gördü. Tartışmanın bir anlamı kalmamıştı. Peroz, gerçeği duymuyordu. Kendi zihninde yarattığı bir savaşın içindeydi ve o savaşta geri çekilmeye yer yoktu. Vahram, yenilmiş bir şekilde başını eğdi. “Emriniz, emrimdir, Şahların Şahı.”
Otağı terk ederken, sırtında Peroz’un buz gibi bakışlarını hissediyordu. Dışarıdaki soğuk çöl havası, içerideki boğucu atmosferden bir kurtuluş gibiydi. Lakin Vahram biliyordu ki, asıl cehennem şimdi başlıyordu. Şah, ordusunu kurtarmak için sunulan son şansı da reddetmişti. Onları, daha hızlı bir şekilde, bilinmezliğin kalbine doğru sürükleyecekti. Artık bir komutan değildi. Sadece, kör bir kralın peşinden ölüme giden on binlerce adamın en rütbeli mahkûmuydu.


Bölüm 4 – Büyük Hile

Sahte Elçi

Ak Hun Karargâhı, Vahşetin Eşiği
Peroz’un ordusunu daha da büyük bir çılgınlığa sürükleme kararı, Ak Hun gözcüleri tarafından anında fark edildi. Sasani ordusunun artan hızı, durmaksızın ilerleyişi, kamp ateşlerinin daha erken sönüp daha erken yakılması… Bütün bunlar, tek bir anlama geliyordu: Şah sabırsızdı ve son bir hamle yapmaya hazırlanıyordu. Bu haber, Ahşunvar’ın çadırında yeni bir meclisin toplanmasına neden oldu.
Rüzgârın Meclisi, bu defa daha ciddi bir havaya bürünmüştü. Vur-kaç taktikleri, gece baskınları ve fırtınayı lehlerine kullanmaları Sasanilere ağır zayiat verdirmişti. Lakin devasa ordu hâlâ ayaktaydı ve hâlâ tehlikeliydi. Şimdi, oyunun son perdesini oynama vakti gelmişti.
Ahşunvar, ateşin karşısında, her zamanki gibi sakin bir şekilde oturuyordu. Komutanlarının raporlarını dikkatle dinledi. Peroz’un psikolojisini bir avcı gibi okuyordu. Sabırsızlık, öfke ve kibir… Bunlar, Ahşunvar’ın en sevdiği malzemelerdi.
“Peroz,” dedi meclise, sesi sakin ve ölçülüydü. “Tuzağımıza doğru koşar adım geliyor. Lakin onu doğrudan tuzağın içine çekmek için son bir itişe ihtiyacımız var. Ona, aradığı şeyi, yani zaferin kokusunu vermeliyiz. Ona bir umut kırıntısı sunmalıyız ki, o kırıntının peşinden gözü kapalı bir şekilde gelsin.”
Komutanı Toraman, merakla sordu: “Nasıl bir umut, Han’ım?”
Ahşunvar’ın yüzünde kurnaz bir gülümseme belirdi. “Bir barış umudu,” dedi. “Daha doğrusu, sahte bir barış umudu.”
Planını anlatmaya başladı. Farsçayı ve Sasani adetlerini çok iyi bilen, en güvendiği adamlarından birini, bir elçi kılığında Peroz’a gönderecekti. Bu elçi, Ak Hunların artık savaşmak istemediğini, Sasanilerin gücü karşısında yıprandıklarını ve barış için müzakereye hazır olduklarını söyleyecekti. Ahşunvar’ın, Peroz ile iki ordunun arasında, tarafsız bir bölgede buluşup şartları konuşmayı teklif ettiğini iletecekti.
Genç komutanlardan biri atıldı. “Ama bu, bizim zayıf olduğumuzu düşündürmez mi? Neden onlara böyle bir izlenim verelim?”
“Çünkü,” diye açıkladı Ahşunvar sabırla, “Peroz’un kibri, bizim zayıflığımızı değil, kendi gücünün bir teyidini görecektir. ‘İşte,’ diyecek kendi kendine, ‘Sonunda pes ettiler. Çöl fareleri, aslanın kükremesinden korktu.’ Bu, onun gardını tamamen indirmesini sağlayacak. Tedbiri elden bırakacak. Zaferin bir adım uzağında olduğunu düşünecek. Ve bir kral, zafer sarhoşuyken en büyük hataları yapar.”
Planın dehası, meclisteki herkesi etkilemişti. Bu, sadece bir askeri taktik değil, aynı zamanda derin bir psikolojik oyundu. Düşmanın en büyük silahını, yani Peroz’un gururunu, ona karşı kullanacaklardı.
Ahşunvar devam etti: “Elçimiz, buluşma yeri olarak onlara bir rota tarif edecek. Bu rota, onları doğrudan hazırladığımız büyük tuzağa, ‘kör vadiye’ götürecek. Onlara, bu yolun en kısa ve en güvenli yol olduğunu söyleyecek. Susuzluktan ve yorgunluktan bitap düşmüş bir ordu, daha kısa bir yolu duyduğunda, sorgulamadan kabul edecektir.”
Ahşunvar, planın son ve en can alıcı noktasını açıkladı. “Elçi, onlara bir de ‘dostluk nişanesi’ sunacak. Diyecek ki, ‘Han’ım Ahşunvar, iyi niyetini göstermek için, ordusunun öncü birliklerinin geçtiği yola işaret kazıkları çaktırdı. Bu kazıkları takip ederseniz, güvenli bir şekilde buluşma noktasına ulaşırsınız.’ Bu, Peroz’un son şüphe kırıntılarını da ortadan kaldıracak. Ona bir harita, bir rehber vermiş olacağız. Kendi ellerimizle.”
Meclistekiler birbirine baktı. Plan, şeytani bir zekânın ürünüydü. Sasani ordusunu, kendi rızalarıyla, adeta bir tören alayı gibi ölüme yürütmeyi hedefliyordu.
Elçi olarak seçilen adam, Barlas, ileri çıktı. Zeki gözleri ve akıcı Farsçasıyla bu rol için biçilmiş kaftandı. Ahşunvar’ın önünde diz çöktü. “Emriniz, hayatımdır, Han’ım. Peroz’a, duymak istediği yalanları söyleyeceğim.”
Ahşunvar, elini Barlas’ın omuzuna koydu. “Sen bir elçi değil, bir avcı olacaksın, Barlas. Sözlerin, en keskin oklarımız olacak. Git ve aslanı, tuzağımıza çek.”
O gece, Barlas, yanında birkaç adamla birlikte, beyaz bir barış bayrağı taşıyarak batıya, Sasani kampına doğru yola çıktı. Arkasında, tarihin akışını değiştirecek bir hilenin mimarlarını bırakmıştı. Ak Hunlar, artık sadece hayalet savaşçılar değildi. Onlar, rakiplerinin ruhunu okuyan ve kaderin iplerini kendi ellerinde oynatan birer kukla ustasına dönüşmüştü. Ve kuklaları Peroz, son gösterisi için sahneye çıkmak üzereydi.

Şüphe ve Kibir

Peroz’un Otağı, Elçinin Gelişi
Barlas ve yanındaki küçük heyet, Sasani kampının öncü nöbetçileri tarafından durdurulduğunda, şafak yeni söküyordu. Taşıdıkları beyaz bayrak, niyetlerini açıkça belli ediyordu. Haber, hızla komuta kademesine ulaştı ve kısa sürede Şah’ın otağında bir hareketlilik başladı. Bir Ak Hun elçisinin gelmesi, beklenmedik ve şaşırtıcı bir gelişmeydi.
Barlas, Peroz’un huzuruna çıkarıldığında, tam bir teslimiyet ve saygı duruşu sergiledi. Sasani saray adetlerine uygun bir şekilde eğildi ve konuşmasına övgü dolu sözlerle başladı. Peroz, tahtında oturmuş, onu küçümseyen bir ifadeyle süzüyordu. Yanında, Spahbed Vahram ve diğer komutanlar da şüpheci bir sessizlik içinde bekliyordu.
“Yüce Şahların Şahı, Eranşahr’ın efendisi, yeryüzünün ışığı,” diye söze başladı Barlas, Farsçası kusursuzdu. “Han’ım, bilge Ahşunvar, size selamlarını ve en derin saygılarını sunar. Sizin kudretli ordunuzun karşısında, bozkırın rüzgârı bile saygıyla eğilir. Han’ım, bu anlamsız kan dökülmesinin artık sona ermesi gerektiğine inanıyor.”
Peroz’un yüzünde alaycı bir tebessüm belirdi. “Öyle mi? Demek Han’ın, sonunda aklı başına gelmiş. Demek Sasani aslanının pençesinin tadına bakmak, ona barışın savaştan daha tatlı olduğunu hatırlatmış.”
Barlas, başını öne eğdi. “Han’ım, sizin bilgeliğiniz ve gücünüz tartışılmaz, Yüce Şah. Bizler, bozkırın sade insanlarıyız. Sizin gibi büyük imparatorluklarla savaşmak, bizim harcımız değildir. Yaptığımız hataların farkındayız. Han’ım Ahşunvar, bu düşmanlığı bitirmek ve size olan saygısını göstermek için, sizinle yüz yüze görüşmek istemektedir. İki ordunun arasında, tarafsız bir bölgede buluşup, onurlu bir barışın şartlarını konuşmayı arzu eder.”
Bu sözler, otağın içindeki havayı değiştirdi. Peroz’un gözleri parladı. İşte beklediği an gelmişti. Düşman, diz çökmeye hazırdı. Bu, onun kişisel zaferiydi. Vahram’ın ve diğerlerinin bütün o korkakça endişeleri boşa çıkmıştı. Kendi kararlılığı, düşmanı pes ettirmişti.
Lakin Vahram, bu kadar kolay bir teslimiyete inanmıyordu. Öne çıktı ve doğrudan Barlas’a sordu: “Han’ınız aniden nasıl bu kadar barışsever oldu? Daha birkaç gece önce adamlarınız kampımızı basıp suyumuzu heba etmedi mi? Fırtınanın arkasına saklanıp askerlerimizi öldürmedi mi? Bu ani değişim şüphe uyandırıcı.”
Barlas, Vahram’a dönerek sakin bir ifadeyle cevap verdi. Yüzünde en ufak bir tereddüt yoktu. “Spahbed’in şüphelerini anlıyorum. O saldırılar, bazı kontrolsüz genç komutanların, Han’ımın emri olmadan yaptığı talihsiz eylemlerdi. Han’ım, bu olaylardan ötürü son derece üzgündür ve sorumluları cezalandırmıştır. Sizin ordunuzun ilerleyişi, herkese savaşın bir intihar olduğunu göstermiştir. Han’ım, barış arayarak halkını daha büyük bir felaketten korumak istemektedir.”
Ardından, planın en önemli kısmına geçti. “Han’ım Ahşunvar, iyi niyetini ve samimiyetini kanıtlamak için bir jest yapmak istedi. Sizi, buluşma noktasına götürecek en kısa ve en güvenli yolu hazırlattı. Bu yolda, su kaynakları mevcuttur. Ordunuzun yorgun olduğunu biliyoruz. Bu yolu, öncü birliklerimizin geçtiği güzergâhı belirleyen işaret kazıklarıyla donattık. Bu kazıkları takip etmeniz yeterli. Bu, bizim size sunduğumuz bir dostluk elidir.”
Bu son teklif, Peroz’un son şüphe kırıntılarını da silip süpürdü. Düşman, sadece barış istemekle kalmıyor, aynı zamanda ordusunun yorgunluğunu düşünüp onlara rehberlik etmeyi teklif ediyordu. Bu, mutlak bir teslimiyetin işaretiydi. Gururu, mantığının üzerine devasa bir gölge gibi çöktü.
Vahram ise dehşet içindeydi. Bu, çok fazlaydı. Çok kolay, çok mükemmeldi. “Şah’ım,” diye fısıldadı Peroz’a. “Bu bir tuzak olabilir. Düşman, bize neden yol göstersin? Kendi seçtikleri bir yola bizi neden çekmek istesinler? Bu, akla yatkın değil.”
Peroz, Vahram’a öfkeyle döndü. “Yeter, Vahram! Senin bitmek bilmeyen şüpheciliğinden bıktım! Görmüyor musun? Kazandık! Senin korkaklığın yüzünden bu zaferi gölgelemeyeceğim. Onlar korkuyor, anladın mı? Korkuyorlar! Ve korkan bir adam, hile düşünemez, sadece canını kurtarmaya çalışır.”
Peroz, yeniden Barlas’a döndü. “Han’ının teklifini kabul ediyorum,” dedi görkemli bir sesle. “Ona söyle, Peroz geliyor. Barışın şartlarını ben belirleyeceğim. Ve evet, onun nazikçe hazırladığı yolu kullanacağız. Bu, onun bize olan sadakatini test etmek için iyi bir fırsat olacak.”
Barlas, içinde yükselen zafer duygusunu gizleyerek yeniden yerlere kadar eğildi. “Yüce Şah’ın bilgeliği, güneş gibi parlıyor. Han’ım bu habere çok sevinecektir. İşaretler sizi bekliyor olacak.”
Elçi, yanındakilerle birlikte otağı terk ederken, Vahram umutsuzca Şah’a baktı. Lakin Peroz’un yüzünde, mutlak bir zaferin ve kibrin ifadesi vardı. O, artık bir kral değil, kendi egosunun esiri olmuş bir adamdı. Ve o ego, bütün bir orduyu, düşmanın özenle hazırladığı bir tuzağın tam kalbine doğru sürüklüyordu. Vahram, dışarı çıktı ve batmakta olan güneşe baktı. Ufuk, kan kırmızısı bir renge bürünmüştü. Bu, yaklaşan katliamın bir habercisi gibiydi.

Kör Vadiye Giden Yol

İşaretli Patika, Yürüyüş
Ertesi sabah, Sasani ordusu yeni bir umut ve şaşırtıcı bir canlılıkla yola koyuldu. Barış haberi ve düşmanın teslim olduğu söylentisi, askerler arasında hızla yayılmıştı. Haftalardır süren umutsuzluk ve yorgunluk, yerini zaferin yakın olduğu düşüncesinin getirdiği bir coşkuya bırakmıştı. Savaş bitiyordu. Evlerine döneceklerdi. Şah, onlara zafer vadetmişti ve işte o zafer kapıdaydı.
Kısa süre sonra, Ak Hun elçisinin bahsettiği işaret kazıklarıyla karşılaştılar. Toprağa basitçe çakılmış, uçlarına renkli bez parçaları bağlanmış bu kazıklar, belirgin bir patikayı işaret ediyordu. Ordu, tereddüt etmeden bu yeni rotayı takip etmeye başladı.
Piyade Ardaşir, yanındaki arkadaşlarıyla birlikte yürürken, içini bir rahatlama kaplamıştı. Artık geceleri hayalet saldırılarından korkmasına gerek kalmayacaktı. Artık bir sonraki su kuyusunun zehirli olup olmadığını düşünmek zorunda değildi. Sadece bu yolu takip edecek ve her şey bitecekti. “Gördün mü?” dedi yanındaki askere. “Şah haklıydı. Onları korkudan titretene kadar kovaladı. Sonunda pes ettiler.”
Yol, gerçekten de önceki rotalara göre daha kolay görünüyordu. Zemin daha sert, yürüyüş daha az yorucuydu. Lakin Spahbed Vahram, atının üzerinde ilerlerken, içindeki kötü his bir türlü dinmiyordu. Etrafı dikkatle inceliyordu. Patika, iki yanında alçak tepelerin yükseldiği, yavaş yavaş daralan bir vadiye doğru ilerliyordu. Vahram, bu arazinin askeri açıdan ne kadar tehlikeli olduğunu görebiliyordu. Yanlardaki tepeler, potansiyel bir pusu için mükemmel yerlerdi.
Komutanlarından Mihran, atını onun yanına sürdü. “Spahbed, bu araziyi sevmedim. İki tarafımız da açık. Bizi bir kapanın içine sokuyorlar gibi hissediyorum.”
“Aynı şeyi düşünüyorum, Mihran,” diye cevap verdi Vahram. “Ama Şah’a bunu anlatamazsın. O, zafer sarhoşu. Gözleri gerçeğe kapalı. Tek yapabileceğimiz, teyakkuzda olmak. Birliklerini uyar. Gözleri dört açsınlar. Okçuları, tepeleri sürekli gözlesin.”
Ordu, kilometrelerce ilerledi. Vadi giderek daralıyor, yanlardaki tepeler ise yükseliyordu. Artık devasa ordu, bu dar koridorda sıkışmış, uzun ve savunmasız bir yılan gibi kıvrılarak ilerliyordu. Katafraktların geniş saflar halinde yayılma imkânı kalmamıştı. Filler, dar geçitte hareket etmekte zorlanıyordu. Ordunun manevra kabiliyeti sıfırlanmıştı.
Peroz, ordunun ön saflarında, seçkin muhafızlarının ortasında ilerliyordu. Etrafındaki tehlikenin farkında değildi. O, sadece vadinin sonunda kendisini bekleyen diz çökmüş Ahşunvar’ı ve Tizpon’a zaferle dönüşünü hayal ediyordu. Oğlu Kavad’ı kurtaracak, imparatorluğun onurunu geri getirecekti. Vahram’ın ve diğerlerinin korkaklığı, onun zaferini engelleyememişti.
Ardaşir, yürürken bir an durup matarasına uzandı. Elçinin vaat ettiği su kaynaklarından henüz eser yoktu. Susuzluk, yeniden kendini hissettirmeye başlamıştı. Etrafına baktı. Vadi o kadar daralmıştı ki, tepelerin gölgesi üzerlerine düşüyordu. Tepelerin zirvesi, sessiz ve hareketsizdi. Lakin bu sessizlik, doğal bir sessizlik değildi. İçinde, bir fırtına öncesinin gerilimini barındıran, uğursuz bir sessizlikti.
Bir an için, tepenin yamacındaki bir kayanın yanında bir hareket gördüğünü sandı. Bir yansıma, bir parlama… Belki de sadece güneşin bir oyunuydu. Gözlerini ovuşturup tekrar baktı. Hiçbir şey yoktu. Yine de içine bir kurt düşmüştü. Bu yol, bir kurtuluş yolu gibi değil, bir mezara giden yol gibi hissettiriyordu.
Ordu, devasa bir organizma olarak, kendi sonunu hazırlayan bu yolda ilerlemeye devam etti. Her adım, tuzağın çenesinin biraz daha kapanmasına neden oluyordu. İşaret kazıkları, onlara yol gösteren dostane işaretler değil, mezar taşlarına giden bir yolun kilometre taşlarıydı. Ve Peroz, kör kral, ordusunu bu mezara kendi elleriyle götürüyordu.

Tuzağın Çenesi

Kör Vadi, Son Adımlar
Ordu, vadinin en dar ve en derin noktasına ulaştığında, güneş tam tepedeydi. Yanlardaki sarp yamaçlar, neredeyse dikey birer duvar gibi yükseliyor, gökyüzünü dar bir mavi şeride indirgiyordu. Vadi, dev bir hendeği andırıyordu. Ve Sasani ordusu, bütün görkemiyle bu hendeğin içine dolmuştu. Ordunun başı ile sonu arasında kilometrelerce mesafe vardı ve bu uzun, hantal yapı, tamamen savunmasız bir haldeydi.
Peroz, atının üzerinde durdu ve ileriye baktı. Vadinin ileride bir dönemeç yaptığını gördü. Ahşunvar ile buluşma noktası, muhtemelen o dönemecin ardındaydı. Zaferin kokusunu alabiliyordu. Muhafızlarına dönüp gülümsedi. “Neredeyse vardık,” dedi. “Hazırlanın. Bir Şah’ın, bir göçebeyle nasıl pazarlık yaptığını göreceksiniz.”
Aynı anda, Spahbed Vahram da atını durdurmuştu. Lakin o, ileriye değil, yukarıya, yamaçlara bakıyordu. İçindeki o kötü his, artık dayanılmaz bir baskıya dönüşmüştü. Sessizlik, kulaklarını tırmalıyordu. Kuş sesi yoktu, rüzgâr uğultusu yoktu. Sadece ordunun boğuk mırıltısı ve toprağı döven on binlerce ayak sesi…
Ve sonra, o ses geldi.
Yükseklerden, vadinin iki yamacından birden, tiz ve delici bir boru sesi yükseldi. Bu, Sasanilerin bildiği hiçbir boruya benzemiyordu. Hayvani, ilkel ve ölümcül bir sesti. Bu, tuzağın kurulduğunu, avın kapana kısıldığını bildiren işaretti.
Peroz, şaşkınlıkla yukarı baktı. Ne olduğunu anlayamamıştı. Lakin Vahram, ne olduğunu biliyordu. Kalbi, buz gibi bir mengenede sıkışmış gibiydi. “Tuzak!” diye bağırdı avazı çıktığı kadar. “Pusu! Geri çekilin! Geri!”
Fakat artık çok geçti.
Boru sesinin hemen ardından, vadinin girişini ve çıkışını kapatan devasa kayalar, yamaçlardan aşağı yuvarlanmaya başladı. Ak Hun savaşçıları tarafından aylardır hazırlanan ve yerlerinden oynatılmak için bekleyen bu kayalar, bir gök gürültüsüyle vadi tabanına indi. Yükselen toz bulutları ve çarpmanın yarattığı sarsıntı, orduda bir panik dalgası yarattı. Birkaç saniye içinde, Sasani ordusunun ileri ve geri çekilme yolları tamamen kapanmıştı. Devasa ordu, dev bir taş kutunun içine hapsolmuştu.
Peroz, dehşet içinde olanları izliyordu. Gözleri, vadiyi kapatan kaya yığınına kilitlenmişti. O anda, sahte elçinin sözlerini, Vahram’ın uyarılarını, kendi kör kibrini hatırladı. Aldatılmıştı. Oyunun başından beri, bir piyon gibi oynatılmıştı.
Ve sonra, yamaçlardan aşağı cehennem boşandı.
Vadinin iki yamacı, bir anda binlerce Ak Hun savaşçısıyla doldu. Hayaletler gibi, kayaların arkasından, oyuklardan fırlamışlardı. Güneş, onların silahlarından yansıyarak binlerce ölümcül ışık noktası oluşturdu. Ve ardından, ok yağmuru başladı.
Bu, önceki gece baskınlarındaki gibi rastgele bir saldırı değildi. Bu, hesaplanmış, metodik bir katliamdı. Oklar, yukarıdan, neredeyse dikey bir açıyla yağıyordu. Sasanilerin büyük kalkanları, bu açıdan gelen oklara karşı neredeyse işe yaramazdı. Oklar, zırhların omuz ve boyun birleşim yerlerine, atların korumasız sırtlarına saplanıyordu.
Ardaşir, yanındaki adamın boğazına bir ok saplanıp tek bir ses çıkaramadan yere yığıldığını gördü. Kendini yere attı, kalkanını başının üzerine çekti. Lakin oklar her yerden geliyordu. Zırhına çarpan okların sesi, bir demirci dükkânındaki çekiç sesleri gibiydi. Vadi, bir anda çığlıklar, iniltiler, at kişnemeleri ve oklarn vızıltısından oluşan bir kakofoniye büründü.
Katafraktlar, ağır zırhları içinde tamamen çaresizdi. Dar alanda manevra yapamıyor, atları panik içinde şaha kalkıyordu. Birçoğu, atından düşüp kendi ordusunun ayakları altında eziliyordu. Savaş filleri, acı ve panikle böğürüyor, etraflarındaki her şeyi ezip geçerek daha büyük bir kaosa neden oluyorlardı.
Yukarıda, yamaçlarda, Ahşunvar, atının üzerinde durmuş, yarattığı cehennemi izliyordu. Yüzünde ne bir sevinç ne de bir öfke vardı. Sadece, işini iyi yapmış bir ustanın soğuk tatmini vardı. Aslan, tuzağa düşmüştü. Şimdi, onu parçalara ayırma zamanıydı.
Vahram, kılıcını çekmiş, etrafında bir avuç sadık askeriyle bir savunma hattı oluşturmaya çalışıyordu. Lakin nafileydi. Bu bir savaş değildi. Bu, bir av sahasıydı. Ve onlar, avdı. Gözleri, ordunun ön saflarındaki Şah’ın sancağını aradı. Peroz’u gördü. Şah, atının üzerinde donup kalmış, etrafındaki yıkımı izliyordu. Yüzünde, öfke ya da korku yoktu. Sadece, her şeyi anlayan bir adamın mutlak, ezici yenilgisi vardı.
Tuzağın çenesi, Sasani ordusunun üzerine kapanmıştı. Ve kurtuluş yoktu.


Bölüm 5 – Kırmızı Vadi

Okların Hasadı

Kör Vadi, Katliamın Başlangıcı
Boru sesinin yankısı vadinin duvarlarında henüz sönmeden, gökyüzü karardı. Bu, bir bulutun gölgesi değildi. Bu, on binlerce okun aynı anda havayı yarmasının yarattığı ölümcül bir karanlıktı. Ak Hunların aylardır bu an için biriktirdiği, zehirli uçlarla keskinleştirilmiş oklar, bir hasat mevsimindeki tırpanlar gibi Sasani ordusunun üzerine indi. İlk yaylım ateşi, en ölümcül olanıydı. Hazırlıksız yakalanan, zaferin rehaveti içindeki askerler için bir uyanış değil, bir son oldu.
Vadi, bir anda devasa bir acı çığlığına dönüştü. Mızraklarını gururla taşıyan piyadeler, kalkanlarını siper etmeye bile fırsat bulamadan yere yığıldı. Oklar, kalın kumaşları ve deri zırhları bir kâğıt gibi delip geçiyor, et ve kemiğe saplanıyordu. Ardaşir, yanındaki onbaşının yüzüne isabet eden bir okla nasıl anında can verdiğini gördü. O an, savaşın bütün soyut kavramları; onur, şan, sadakat, hepsi anlamsızlaştı. Geriye sadece hayatta kalma içgüdüsü kaldı. Kalkanını başının üzerine çekti ve ölen bir atın cüssesinin arkasına sığındı. Etrafı, bir mezbahayı andırıyordu. Yaralıların iniltileri, ölenlerin son hırıltıları ve hiç durmayan ok vızıltısı, aklını kaybetmesine ramak bırakan bir senfoni oluşturuyordu.
Katafraktlar, ordunun çelik yumruğu, bir anda en zayıf halkaya dönüşmüştü. Ağır zırhları, onları yukarıdan gelen bu ölüm yağmuruna karşı korumuyordu. Aksine, hareketlerini kısıtlayan birer metal tabuta dönüşmüştü. Atları, oklardan ve panikten çıldırmış bir halde, sahiplerini sırtlarından atıyor, daracık vadide kendi askerlerini eziyordu. Zırhlı bir devin, kontrolsüz bir şekilde kendi bedenini yok etmesi gibiydi. Komutan Mihran, atının boynuna saplanan bir okla devrilirken, son gördüğü şey, kendi adamlarının çaresizliği ve gökyüzünü dolduran düşman silüetleri oldu.
Savaş filleri, ordunun en büyük psikolojik silahı, şimdi en büyük tehlike haline gelmişti. Derilerine saplanan yüzlerce ok, bu devasa hayvanları acı ve öfkeyle delirtmişti. Kontrolden çıkan filler, birer yıkım makinesi gibi kendi saflarının içine daldı. Sırtlarındaki kulelerde bulunan Sasani okçuları, ya fillerin sarsıntısıyla aşağı düşüyor ya da yukarıdan gelen okların hedefi oluyordu. Bir fil, acıyla böğürerek, bir grup piyadenin üzerine saldırdı ve onları devasa ayaklarının altında bir hamur gibi ezdi. Ordunun birliği tamamen bozulmuştu. Artık bir ordu değil, panik içinde canını kurtarmaya çalışan, birbirini ezen bir kalabalıktı.
Yukarıda, yamaçlarda ise Ak Hun savaşçıları metodik bir şekilde çalışıyordu. Onlar için bu bir savaş değil, bir infazdı. Acele etmiyorlardı. Yaylarını sükûnetle geriyor, hedeflerini seçiyor ve bırakıyorlardı. Her ok, bir ölüm veya bir yaralanma demekti. Sadakları boşaldıkça, arkalarındaki yardımcılar onlara yeni ok demetleri ulaştırıyordu. Lojistik, mükemmel bir şekilde işliyordu. Aylardır bu an için hazırlık yapmışlardı. Vadiye indirilmiş su ve yiyecek stokları, onların günlerce bu katliamı sürdürmesine olanak tanıyacak şekilde düzenlenmişti.
Ahşunvar, stratejik bir noktadan olan biteni izliyordu. Komutanı Toraman yanına geldi. “Han’ım, ilk dalga hedefine ulaştı. Sasani düzeni tamamen çöktü.”
Ahşunvar başıyla onayladı. Gözlerini, vadinin ortasındaki kargaşanın merkezinde dalgalanan büyük, mor sancağa dikti. Peroz’un sancağı. “Şimdi ikinci aşama,” dedi. “Okçular ateşi kesmesin. Ama süvarilerimiz hazırlansın. Aslan yaralandı ve köşeye sıkıştı. Şimdi, avı bitirme zamanı. Lakin acele etmeyeceğiz. Bırakalım biraz daha kan kaybetsin. Bırakalım umutları tamamen tükensin.”
Aşağıda, vadi tabanında, kan, toprağı kırmızı bir çamura çevirmişti. Binlerce insanın ve hayvanın can çekişmesi, korkunç bir koro oluşturuyordu. Sasani ordusunun görkemi, birkaç dakika içinde bir kan gölüne ve ceset yığınına dönüşmüştü. Bu, okların hasadıydı. Ve Ak Hunlar, cömert bir ürün topluyordu. Ardaşir, at leşinin arkasında titrerken, Tizpon’daki evini, ailesini düşündü. O hayat, artık başka bir gezegendeymiş gibi uzaktı. Burası, bu kırmızı vadi, dünyanın sonuydu.

Kırık Sancak

Peroz’un Çevresi, Umutsuzluğun Merkezi
Katliamın ortasında, bir nokta hâlâ direniyordu. Şahların Şahı Peroz’un etrafında, imparatorluğun en seçkin birliği olan Ölümsüzler (Javidan), son bir umutla bir çember oluşturmuştu. Bu bin kişilik seçkin birlik, en iyi zırhları kuşanmış, en iyi eğitimi almıştı. Görevleri, ne pahasına olursa olsun Şah’ı korumaktı. Şimdi, o yeminin bedelini kanlarıyla ödüyorlardı.
Bir kalkan duvarı oluşturdular. Kalkanlarını birbirine kenetleyip başlarının üzerine kaldırarak, Şah’ın etrafında küçük, hareketli bir kaplumbağa formasyonu yarattılar. Yukarıdan yağan oklar, kalkanlarına bir dolu tanesi gibi çarpıyor, metal üzerinde korkunç bir ses çıkarıyordu. Lakin her yaylım ateşinde, o duvarda gedikler açılıyordu. Kalkanların arasından sızan bir ok, bir askerin gözüne saplanıyor, bir başkası zırhın eklem yerinden girip bir kolu işlevsiz bırakıyordu. Düşen her askerin yerini, arkasından bir başkası doldurmaya çalışıyordu. Lakin çember, kaçınılmaz bir şekilde daralıyordu.
Peroz, bu çemberin merkezinde, atının üzerinde donup kalmıştı. Gözleri, etrafındaki yıkımı, ölen askerlerini, parçalanan ordusunu görüyordu. Lakin ifadesi, boştu. Şok, yerini idrakın getirdiği korkunç bir uyuşukluğa bırakmıştı. Aldatılmıştı. Kendi kibri, kendi intikam hırsı onu bu tuzağa çekmişti. Vahram’ın her uyarısı, Mobed’in her kehaneti, şimdi zihninde birer çekiç gibi çakılıyordu. O, Şahların Şahı, bir çöl göçebesinin oyuncağı olmuştu.
Yanında duran kişisel muhafızının komutanı, ona bağırdı: “Şah’ım! Bir çıkış yolu bulmalıyız! Geri çekilmeliyiz!”
Peroz, yavaşça başını çevirip ona baktı. Sesi, bir fısıltı gibi çıktı. “Nereye? Geri çekilecek bir yer mi var?” Gözleri, vadiyi kapatan devasa kaya yığınını işaret etti. Umut yoktu. Burası bir mezarlıktı ve herkes sırasını bekliyordu.
O anda, yukarıdan gelen bir gürültü dikkatlerini çekti. Ok yağmuru bir anlığına hafifledi. Lakin yerine daha korkunç bir şey başladı. Ak Hunlar, yamaçlardan aşağı devasa kayaları ve tomrukları yuvarlamaya başlamışlardı. Bu ilkel, lakin etkili silahlar, Ölümsüzlerin kalkan duvarını bir oyuncak gibi ezip geçiyordu. Bir tomruk, çemberin içine daldı, birkaç askeri altına alarak bir yol açtı.
Bu, Ak Hun süvarilerinin beklediği işaretti.
Yamaçlarda, daha önce gizlenmiş olan dar patikalardan, yüzlerce Ak Hun atlısı aşağıya doğru hücuma geçti. Küçük, çevik atları, bu eğimli arazide inanılmaz bir dengeyle ilerliyordu. Hedefleri, Ölümsüzlerin çemberindeki gedikti.
Atlılar, vahşi çığlıklarla çemberin içine daldı. Bu, artık bir ok savaşı değil, yakın dövüştü. Ak Hunların eğri kılıçları ve kısa mızrakları, dar alanda Sasanilerin uzun mızraklarından daha etkiliydi. Ölümsüzler, cesurca savaştı. Her biri, ölmeden önce birkaç düşmanı da beraberinde götürdü. Lakin sayıca çok azlardı. Çember, içten ve dıştan gelen darbelerle parçalanmaya başladı.
Peroz, atının üzerinde, bu son direnişin merkezinde bir hedef haline gelmişti. Altın işlemeli zırhı ve görkemli miğferi, onu uzaktan bile tanınır kılıyordu. Birkaç Ak Hun savaşçısı, doğrudan ona doğru atıldı. Ölümsüzler, son bir gayretle Şah’ın önüne atladılar. Kan, zırhlara sıçrıyor, kılıç sesleri iniltilere karışıyordu.
Bu kaosun ortasında, bir Ak Hun oku, Peroz’un sancağını taşıyan askerin tam kalbine saplandı. Asker, sancak direğini bırakmadan yere yığıldı. Sasani İmparatorluğu’nun görkemli, mor sancağı, Derafş Kaviani, bir an havada yalpaladı ve sonra kan ve çamurla kaplı vadi zeminine düştü.
Sancağın düşüşü, sembolik bir andı. O an, sadece bir bez parçasının değil, bir imparatorluğun onurunun, bir Şah’ın kibrinin ve on binlerce askerin umudunun toprağa düştüğü andı. Direnişin son kıvılcımı da o an sönmüş gibiydi.
Peroz, sancağının düştüğünü gördü. Gözlerindeki uyuşukluk kayboldu. Yerine, soğuk, karanlık bir karar belirdi. Atından indi. Kılıcını çekti. Artık bir Şah değildi. Sadece, onuruyla ölmek isteyen bir savaşçıydı. Etrafındaki son birkaç muhafızla birlikte, üzerine gelen düşman dalgasına doğru yürüdü. Bu, bir zafer yürüyüşü değil, bir kefaret yürüyüşüydü. Ve her adımı, onu kaçınılmaz sonuna daha da yaklaştırıyordu.

Spahbed’in Son Saldırısı

Vadinin Çıkışı, Kırık Bir Umut
Vahram ve etrafında toplayabildiği birkaç yüz asker, vadinin çıkışını kapatan kaya yığınının yakınında sıkışıp kalmıştı. Ordunun ana gövdesinden kopmuş, katliamın en yoğun yaşandığı merkezden bir nebze uzaktaydılar. Lakin bu, onların daha güvende olduğu anlamına gelmiyordu. Oklar, buraya da yağıyordu ve yamaçlardan inen Ak Hun piyadeleri, yavaş yavaş bu izole direniş noktasını da kuşatmaya başlamıştı.
Vahram, atının üzerinde, bir komutandan çok bir savaşçı gibi dövüşüyordu. Tecrübesi, onu hayatta tutuyordu. Her kılıç savuruşu, her manevrası, yılların birikimiydi. Lakin etrafındaki askerler bir bir düşüyordu. Genç, tecrübesiz piyadeler, bu organize vahşet karşısında çaresizdi.
Gözleri, bir an için vadinin merkezindeki kaosa takıldı. Ve o anı gördü. Şah’ın sancağının, Derafş Kaviani’nin düşüşünü. Kalbine bir hançer saplanmış gibi hissetti. Sancak, sadece bir sembol değildi. O, Eranşahr’ın ruhuydu. O sancak düştüyse, her şey bitmiş demekti.
O an Vahram, bir karar verdi. Kurtuluş umudu yoktu. Zafer, bir hayaldi. Geriye tek bir şey kalmıştı: onurlu bir ölüm. Ama öylece durup ölmeyecekti. Düşmana, bir Sasani Spahbed’inin nasıl öldüğünü gösterecekti.
Etrafında kalan son askerlere döndü. Yüzleri kan, ter ve çamur içindeydi. Gözlerinde, korkunun yerini, liderlerinin kararlılığından aldıkları bir tür metanet almıştı. Vahram, kılıcını havaya kaldırdı. Sesi, vadinin gürültüsünü bastıracak kadar güçlü çıktı.
“Askerler! Şah’ın sancağı düştü! Eranşahr’ın onuru yerde! Geri dönecek bir evimiz kalmadı! Ama onlara kim olduğumuzu gösterebiliriz! Biz, Şahpur’un torunlarıyız! Biz, Ardeşir’in çocuklarıyız! Ölüm bizi bekliyor, evet! Ama onu bir gelin gibi karşılayalım! Benimle birlikte, son bir saldırıya var mısınız?!”
Askerlerden, bir umutsuzluk nidasından çok, bir meydan okuma haykırışı yükseldi. Bu, ölmek üzere olan bir kurdun son hırlamasıydı. Vahram, atını mahmuzladı ve doğrudan, vadiyi kapatan kaya yığınına doğru hücuma geçti. Hedefi, bir çıkış yolu açmak değildi. Hedefi, o bölgeyi savunan Ak Hun birliklerinin üzerine bir çığ gibi düşmekti.
O küçük grup, inanılmaz bir güçle ileri atıldı. Bu, bir intihar saldırısıydı ve herkes bunun farkındaydı. Ak Hunlar, bu beklenmedik ve anlamsız hücum karşısında bir an şaşırdı. Vahram ve askerleri, önlerindeki ilk Ak Hun hattına daldı. Kılıçlar ve mızraklar, son bir kez daha şakıdı. Vahram, bir savaş tanrısı gibi dövüşüyordu. Atının üzerinde yükseliyor, kılıcıyla etrafına ölüm saçıyordu. Yılların birikmiş öfkesi, Şah’a olan kızgınlığı, ordusunun yok oluşuna tanıklık etmenin acısı, her bir darbesine yansıyordu.
Bir an için, Ak Hun hattını yarmış gibi göründüler. Birkaç metre ilerlediler. Lakin bu, okyanusta bir damlaydı. Ak Hunlar, sayıca onlardan yüzlerce kat üstündü. Çevreleri, hızla sarıldı. Vahram’ın atı, bacaklarına aldığı bir mızrak darbesiyle yere yığıldı. Vahram, ustaca bir hareketle kendini yana atarak atın altında kalmaktan kurtuldu.
Ayağa kalktı. Zırhı kan ve toz içindeydi. Etrafı, bir Ak Hun deniziyle çevriliydi. Askerleri, son nefeslerini verene kadar dövüşüp yanına yığılmıştı. Yalnız kalmıştı.
Karşısında, onu izleyen bir grup Ak Hun komutanı duruyordu. Ona saldırmıyor, sadece bakıyorlardı. Bu cesur ve yaşlı savaşçıya karşı bir tür saygı duyuyor gibiydiler.
Vahram, kılıcını iki eliyle kavradı. Yorgunluktan nefes nefeseydi. Ama dimdik duruyordu. “Gelin,” diye kükredi. “Gelin de bir Sasani komutanı nasıl ölür, görün!”
Ak Hunlar, üzerine atıldı. Vahram, son bir gayretle kılıcını savurdu. Birkaçını daha yere serdi. Lakin sonunda, bir mızrak zırhının eklem yerinden girdi. Bir başkası, bacağına saplandı. Dizlerinin üzerine çöktü. Başını kaldırdı ve son bir kez gökyüzüne baktı. Gördüğü son şey, pas rengi gökyüzü ve onu çevreleyen, yüzleri belirsiz düşman savaşçılarıydı. Kılıcı elinden düştü. Spahbed Vahram, ordusuyla birlikte, Kırmızı Vadi’nin toprağına karıştı. Onun ölümü, Sasani direnişinin son notasını çalan acı bir akordu.

Sessizlik ve Yağma

Kırmızı Vadi, Güneş Batarken
Güneş, Zagros Dağları’nın arkasında değil, bu isimsiz vadinin sarp yamaçlarının ardında batarken, savaşın gürültüsü yavaş yavaş dindi. Çığlıkların ve kılıç seslerinin yerini, yaralıların bitkin iniltileri ve galip gelenlerin uğultusu aldı. Ak Hunlar, yamaçlardan aşağı inmeye başladı. Bu, artık bir savaş değil, bir sonuçtu.
Vadi, devasa bir mezarlığa dönüşmüştü. On binlerce Sasani askeri, kırık silahlar, parçalanmış arabalar ve ölü hayvan leşleri arasında yatıyordu. Toprak, kanı emmiş, koyu kırmızı, yapışkan bir çamura dönüşmüştü. Havadaki barut ve kan kokusu, mide bulandırıcıydı.
Ak Hun savaşçıları, sessiz ve organize bir şekilde vadiye yayıldı. Görevleri iki yönlüydü: hayatta kalan son direnişçileri temizlemek ve yağma yapmak. Küçük gruplar halinde cesetlerin arasında dolaşıyor, henüz ölmemiş ama ağır yaralı olan Sasani askerlerini, acılarına son veren hızlı bir kılıç darbesiyle susturuyorlardı. Bu, bir merhamet eylemi değil, bir verimlilikti. Esir almak, yük demekti.
Asıl faaliyet ise yağmaydı. Sasani ordusu, imparatorluğun zenginliğini de beraberinde getirmişti. Ak Hunlar, ölülerin üzerinden değerli olan her şeyi topluyordu. Altın işlemeli zırhlar, gümüş kakmalı kılıçlar, mücevherli kemerler, ipek kumaşlar, para keseleri… Her şey, galibin hakkıydı. Bir Katafrakt’ın üzerindeki ağır zırhı çıkarmak için birkaç kişi birlikte çalışıyordu. Bu parlak ve görkemli zırhlar, şimdi birer ganimetti.
Ardaşir, bir at leşi ve birkaç ölü askerin oluşturduğu bir yığının altında, nefesini tutarak yatıyordu. Bir ok, bacağına saplanmıştı ve dayanılmaz bir acı veriyordu. Lakin sesini çıkarmaya korkuyordu. Gözlerini hafifçe aralamış, olan biteni izliyordu. Bir grup Ak Hun savaşçısının, hemen birkaç metre ötesindeki ölü bir Sasani subayının parmağındaki yüzüğü zorla çıkardığını gördü. Onların soğukkanlılığı ve işlerini yaparkenki sakinlikleri, en az savaşın kendisi kadar korkutucuydu.
Yağma, sadece kişisel eşyalarla sınırlı değildi. Savaş filleri için getirilmiş süslü eyerler, komutanların çadırlarından geriye kalan değerli eşyalar, hatta sağlam kalmış silahlar ve kalkanlar bile toplanıyordu. Bu, sadece bir zafer değil, aynı zamanda büyük bir servet transferiydi. Sasani İmparatorluğu’nun haftalarca taşıdığı zenginlik, birkaç saat içinde el değiştirmişti.
Ahşunvar, atının üzerinde, vadinin ortasında duruyordu. Yanında, komutanları ve kabilenin bilge adamları vardı. O, yağmaya katılmıyordu. O, sonucun kendisiyle ilgileniyordu. Gözleri, bir grup savaşçının getirdiği bir cesedin üzerinde durdu. Ceset, tanınmayacak haldeydi, lakin üzerindeki parçalanmış altın zırh ve miğfer, onun kimliğini ele veriyordu. Bu, Peroz’du. Şahların Şahı.
Ahşunvar, attan indi. Peroz’un cansız bedeninin yanına çömeldi. Bir zamanlar kendisine esir düşen, önünde diz çöküp yemin eden bu kibirli krala baktı. Yüzünde ne bir zafer ne de bir küçümseme ifadesi vardı. Sadece, kaçınılmaz bir sonun gerçekleştiğini gören bir adamın ifadesi vardı. “Kibir,” diye mırıldandı kendi kendine. “En büyük imparatorlukları bile yıkan zehir.”
Adamlarına, Peroz’un naaşının saygıyla kaldırılmasını emretti. Bu, bir merhamet gösterisi değildi. Bu, siyasi bir hamleydi. Ölü bir Şah’ın bedenini Sasanilere geri göndermek, zaferinin büyüklüğünü ve kendi gücünü göstermenin en etkili yoluydu.
Güneş tamamen battığında, vadiye bir sessizlik çöktü. Sadece, yaralıların son iniltileri ve Ak Hun nöbetçilerinin ayak sesleri duyuluyordu. Yağma tamamlanmış, ganimetler toplanmıştı. Ak Hunlar, yamaçlardaki geçici kamplarına çekilmeye başladı. Arkalarında, tarihin en büyük askeri felaketlerinden birinin sahnesini bırakmışlardı.
Ardaşir, karanlığın içinde yapayalnız kalmıştı. Acısı, soğuk ve korkuyla birleşerek dayanılmaz bir hal almıştı. Etrafı, bir zamanlar yoldaşı olan binlerce insanın sessiz cesetleriyle doluydu. Sasani ordusu yok olmuştu. Şah ölmüştü. Vahram ölmüştü. Eranşahr’ın onuru, bu Kırmızı Vadi’nin çamuruna gömülmüştü. Hayatta kalmıştı, evet. Ama ne için? Kurtuluş var mıydı? Yoksa bu vadi, sadece mezarı olmayı biraz ertelemiş miydi? Bu soruların cevabı, gecenin karanlığında saklıydı.


Bölüm 6 – Küller ve Fısıltılar

Gecenin Hayatta Kalanları

Kırmızı Vadi, Katliamdan Sonraki Gece
Karanlık, Kırmızı Vadi’nin üzerine bir mezar örtüsü gibi serildiğinde, acı yeni bir şekle büründü. Gündüzün gürültülü ve kanlı kaosu, yerini gecenin soğuk, sessiz ve kişisel dehşetine bırakmıştı. Piyade Ardaşir, iki ölü atın ve bir düzine yoldaşının cansız bedeninin oluşturduğu koruyucu yığının altında, bilinciyle acısı arasında gidip geliyordu. Bacağına saplı duran Ak Hun oku, her nefes alışında etine daha da batan, ateşten bir şişti. Soğuk, kanını kaybettiği ve şokta olduğu için iliklerine işliyordu. Vücudu kontrolsüzce titriyordu.
Saatlerce kımıldamadan yattı. Kıpırdamaya korkuyordu. Vadide gezinen Ak Hun yağmacılarının sesleri yavaş yavaş kesilmiş, yerini çakalların ve diğer leş yiyicilerin ürkütücü seslerine bırakmıştı. Arada bir, yakınlardaki bir yaralının son iniltisi duyuluyor, sonra o ses de sonsuz bir sessizliğe karışıyordu. Ardaşir, yalnız olduğunu düşündü. On binlerce kişilik görkemli ordudan geriye kalan tek canlı belki de kendisiydi. Bu düşünce, acısından daha keskin bir yalnızlık hissiyle ruhunu kapladı. Tizpon’daki sıcak yatağı, annesinin yaptığı güveç, köy meydanındaki şenlikler… Hepsi başka bir hayata, başka bir adama ait anılar gibiydi. O adam, o hayalleri kuran genç Ardaşir, bu vadide ölmüştü. Geriye sadece acı çeken bir et yığını kalmıştı.
Tam umudunu yitirip kendini ölüme bırakmak üzereyken, birkaç metre ötesinden bir ses duydu. Bir fısıltı. Bir inilti. İnsan sesi. “Su… Bir yudum su…”
Ardaşir irkildi. Yalnız değildi. Başını, acıyla yüzünü buruşturarak, sesin geldiği yöne çevirdi. Parçalanmış bir savaş arabasının tekerleğine yaslanmış, bir gölge seçti. Bir Sasani askeriydi. Ardaşir, bütün gücünü toplayarak fısıldadı: “Kim var orada?”
Gölge bir an sessiz kaldı, sonra zorlukla cevap verdi: “Ferruh… Paygan birliğinden… Sen?”
“Ardaşir… Aynı birlikten…”
Bu kısa diyalog, karanlığın ortasında yakılan küçük bir ateş gibiydi. Yalnız değillerdi. Bu basit gerçek, Ardaşir’e inanılmaz bir güç verdi. Bacağındaki acıyı zihninin bir köşesine iterek, sürünmeye başladı. Her santim, bir işkenceydi. Toprak, yapışkan kan ve çamurla kaplıydı. Elleri, kimliği belirsiz yoldaşlarının donmuş uzuvlarına çarpıyordu. Sonunda, Ferruh’un yanına ulaştı. Ferruh yaşlı bir askerdi, kolundan ağır yaralıydı ve yüzü solgundu.
“Başka… başka kimse var mı?” diye sordu Ferruh, nefes nefese.
O anda, biraz ilerideki bir ceset yığınından bir hareketlenme daha oldu. Üçüncü bir asker, yavaşça doğruldu. Genç bir süvariydi, Katafrakt birliğinden. Zırhı parçalanmış, atı ise yanında cansız yatıyordu. Adının Hormizd olduğunu söyledi. Şoktaydı, tek kelime etmeden etrafına bakınıyordu.
Üç kişiydiler. Bir imparatorluk ordusundan geriye kalan üç yaralı, umutsuz adam. Birbirlerine baktılar. Ne diyeceklerini bilemiyorlardı. Konuşulacak bir şey yoktu. Her şey, etraflarındaki ceset yığınlarıyla zaten söylenmişti.
Sessizliği bozan Ferruh oldu. Yaşının ve tecrübesinin verdiği bir metanetle konuştu. “Burada kalırsak, sabaha ya donarız ya da çakallara yem oluruz. Ya da gün doğunca geri dönen o iblisler işimizi bitirir. Buradan çıkmalıyız.”
“Nasıl?” diye sordu Hormizd, sesi titriyordu. “Vadi kapalı. Her yer düşman.”
“Gece, bizim tek müttefikimiz,” dedi Ferruh. “Yamaçlar… Yamaçlardan bir yol bulmalıyız. Sürünerek, tırmanarak… Ama buradan çıkmalıyerez. Yürü Ardaşir, yürümelisin.”
Ardaşir bacağını gösterdi. “Yapamam.”
Ferruh, Ardaşir’in yanına süründü. Elini, bacağına saplı oka koydu. “Bunu yapmalıyız. Acıyacak. Bağır.”
Ardaşir ne demek istediğini anladı. Gözlerini kapattı, dişlerini sıktı. Ferruh, ani ve güçlü bir hareketle oku çekti. Ardaşir’in boğazından, bastırmaya çalıştığı acı dolu bir feryat koptu. Bir anlığına bilincini kaybeder gibi oldu. Gözlerini açtığında, Ferruh, kendi gömleğinden yırttığı bir bez parçasıyla yarayı sıkıca sarıyordu. Acı hâlâ oradaydı, lakin oktan kurtulmuş olmanın getirdiği bir tür rahatlama da vardı.
Ferruh, Ardaşir’in kolunun altına girdi. “Hormizd, diğer tarafından sen tut. Onu taşıyacağız.”
Genç süvari, şoktan sıyrılmış gibiydi. Hemen yardıma koştu. Üç adam, yekdiğerine tutunarak, gecenin karanlığında hareket etmeye başladı. Ayakları, tanıdıkları veya tanımadıkları arkadaşlarının cesetlerine takılıyordu. Her adım, geçmişlerini arkada bıraktıkları, belirsiz bir geleceğe atılan bir adımdı. Hedefleri, hayatta kalmaktı. Amaçları, bu cehennem vadisinden çıkmaktı. Gecenin hayatta kalanları, küllerin ve kemiklerin arasından, fısıltılar halinde, yavaşça uzaklaşıyorlardı. Arkalarında, bir imparatorluğun mezarını bırakıyorlardı. Onlar, artık bir ordunun parçası değil, bir felaketin yaşayan tanıklarıydılar. Ve yolculukları, daha yeni başlıyordu.

Kralın Bedeni

Ak Hun Karargâhı, Zafer Gecesi
Kırmızı Vadi’nin kanlı sessizliğinden fersahlarca uzakta, Ak Hun karargâhı, sakin ama yoğun bir faaliyetin merkeziydi. Zafer sarhoşluğu yoktu. Çılgınca kutlamalar, nara atan savaşçılar görülmüyordu. Onun yerine, avını başarıyla indirmiş bir avcı kampının metodik düzeni hâkimdi. Savaşçılar, ganimetleri tasnif ediyor, silahlarını temizliyor, yaralı atlarına bakıyordu. Bu, onların yaşam biçimiydi. Savaş, hayatın bir parçasıydı; ne bir bayram ne de bir yas sebebiydi.
Ahşunvar’ın büyük çadırının önünde, meşalelerin aydınlattığı bir alanda, Sasani Şahı Peroz’un cansız bedeni yatıyordu. Beden, savaştaki hoyratlığa rağmen, şimdi bir tür saygıyla muamele görüyordu. Temizlenmiş, kanları silinmiş ve en iyi ipek Sasani kumaşlarından biriyle, bir ganimetle örtülmüştü. Ahşunvar, yanında başkomutanı Toraman ile birlikte, sessizce ölü krala bakıyordu.
Toraman, sessizliği bozdu. “Büyük bir zafer, Han’ım. Eranşahr’ın kalbine bir hançer sapladık. Orduları yok oldu, kralları ayaklarımızın altında. Şimdi ne olacak? Tizpon’a mı yürüyeceğiz?”
Ahşunvar, gözlerini ölü kraldan ayırmadan cevap verdi. Sesi, yanan meşalenin çıtırtısı kadar sakindi. “Bir aslanı öldürmek, onun inine sahip olabileceğin anlamına gelmez, Toraman. Tizpon, büyük bir şehirdir. Onu kuşatmak, yönetmek bizim işimiz değil. Biz bozkırın çocuklarıyız. Toprağa bağlanırsak, gücümüzü yitiririz. Bizim gücümüz, hareketliliğimizdir.”
Elini, Peroz’un üzerindeki ipek örtüye uzattı. “Bizim zaferimiz, toprak kazanmak değil. Bizim zaferimiz, onları bize bağımlı kılmaktır. Onları, bize haraç ödeyen, sınırlarımızdan korkan, krallarını bizim onayımızla tahta çıkaran bir devlete dönüştürmektir.”
Toraman, Han’ın stratejisinin derinliğini anlıyordu. Bu, kaba kuvvetten daha etkili bir egemenlik biçimiydi. “Peki, planınız nedir? Bu ölü kral, bu planın neresinde?”
“Bu ölü kral,” dedi Ahşunvar, doğrulurken, “en güçlü elçimiz olacak.” Planını açıklamaya başladı. Peroz’un bedeni, bozulmaması için özel işlemlerden geçirilecek, bir krala yakışır şekilde süslü bir tabuta konulacaktı. Sonra, en güvendiği elçilerinden oluşan bir heyetle birlikte, Tizpon’a gönderilecekti.
“Onlara, krallarının cesedini bir hediye olarak göndereceğiz,” diye devam etti Ahşunvar. “Bu, bir jest gibi görünecek. Lakin anlamı çok açık olacak: ‘İşte size meydan okuyan kralınızın sonu. İşte bizim gücümüz.’ Bu, onların direniş iradesini tamamen kıracak. Sarayda bir kaos başlayacak. Herkes taht kavgasına düşecek. Ve o kaosun ortasında, bizim şartlarımızı kabul etmekten başka çareleri kalmayacak.”
Ahşunvar, yürümeye başladı. Toraman da onu takip etti. “Rehin olarak elimizde tuttukları Peroz’un oğlu Kavad var. Onu kullanacağız. Tahta, bizim kuklamız olarak onu çıkarabiliriz. Sasaniler, kendi krallarını seçme özgürlüğünü yitirecek. Eranşahr, doğuda yeni bir efendisi olduğunu öğrenecek. Ve o efendi, biziz.”
Ganimetlerin yığıldığı alana geldiler. Manzara, inanılmazdı. Yüzlerce Katafrakt zırhı, binlerce kılıç, miğfer, kalkan üst üste yığılmıştı. Altın ve gümüş tepsiler, ipek halılar, mücevher kutuları… Bir imparatorluğun seyyar hazinesi, şimdi onların elindeydi. Bu zenginlik, Ak Hun toplumunu sonsuza dek değiştirecekti. Artık sadece bir göçebe kabileler birliği değil, zengin ve güçlü bir krallıktılar.
“Bu servet,” dedi Ahşunvar, etrafına bakarak, “bize yeni ordular kurma, daha fazla müttefik edinme gücü verecek. Peroz, intikamı için geldi. Lakin bize, hayal bile edemeyeceği bir gelecek hediye etti.”
O gece Ak Hun karargâhında, ölü bir kralın bedeni etrafında, yeni bir imparatorluğun temelleri atılıyordu. Bu, kılıçla kazanılmış bir zaferin, akılla nasıl kalıcı bir güce dönüştürüldüğünün hikâyesiydi. Ahşunvar, sadece bir savaş kazanmamıştı. O, geleceği şekillendiriyordu. Ve elindeki en güçlü alet, yendiği kralın cansız bedeniydi.

Tozlu Haberciler

Horasan Sınır Bölgesi, Haftalar Sonra
Haftalar, çölde bir ömür gibi geçmişti. Ardaşir, Ferruh ve Hormizd, artık insandan çok, hayaletleri andırıyordu. Giysileri, paçavralara dönüşmüştü. Tenleri, güneşten yanmış, rüzgârdan çatlamıştı. Açlık, midelerinde sürekli bir kemirme hissiydi. Susuzluk ise dillerini damaklarına yapıştıran, zihinlerini bulandıran bir işkenceydi.
Geceleri yürüyor, gündüzleri ise kayalıkların gölgesinde veya kum tepelerinin ardında saklanıyorlardı. Ak Hun devriyelerinden kaçmak için bilinen yollardan, su kaynaklarından uzak durmak zorunda kalmışlardı. Sadece birkaç kez, bir vahada çamurlu su bulabilmişler, yakaladıkları bir kertenkele veya buldukları birkaç kökle hayata tutunmuşlardı. Ardaşir’in bacağındaki yara, Ferruh’un ilkel bakımı sayesinde iltihaplanmış ama kapanmaya yüz tutmuştu. Lakin asıl yaralar, ruhlarındaydı. Her gece, gözlerini kapattıklarında Kırmızı Vadi’nin cehennemini yeniden yaşıyorlardı: çığlıklar, kan kokusu, ölen arkadaşlarının yüzleri…
Yolculuk sırasında iki kişi daha onlara katılmıştı. Birisi, savaş fillerinden sorumlu bir bakıcı, diğeri ise Medyalı bir okçuydu. Ordu dağıldıktan sonra tek başlarına hayatta kalmaya çalışırken karşılaşmışlardı. Beş kişilik bu küçük, umutsuz grup, birbirlerine destek olarak imkânsızı başarmaya çalışıyordu.
Sonunda, bir sabah, ufukta bir şey gördüler. Bir serap değildi. İnsan yapımı bir yapıydı. Bir Sasani gözetleme kulesi. İmparatorluğun sınırı.
O kuleye ulaşmak için son güç kırıntılarını da harcadılar. Kulenin altındaki küçük kaleye yaklaştıklarında, nöbetçiler onları fark etti. İlk başta, bir grup pejmürde göçebe veya haydut olduklarını sandılar. Mızraklarını onlara doğrultup “Durun! Kimsiniz?” diye bağırdılar.
Ferruh, grubun sözcüsü olarak öne çıktı. Ayakta duracak hali yoktu. “Biz… Biz, Şah’ın ordusundan askerleriz,” dedi, sesi bir hırıltıdan ibaretti.
Nöbetçiler kahkahalarla güldü. “Şah’ın ordusu mu? Siz dilencilere benziyorsunuz. Şah’ın ordusu, yakında zaferle dönecek. Defolun buradan!”
Ardaşir, bu tepki karşısında içindeki son gücü topladı. İleri doğru sendeledi. “Biz yalan söylemiyoruz! Ordu… Ordu yok oldu! Şah öldü! Herkes öldü!”
Bu sözler, nöbetçilerin gülüşünü yüzlerinde dondurdu. Gelenlerin perişan hali, gözlerindeki o tarifsiz dehşet, yalan söylüyor olamayacaklarını fısıldıyordu. Kalenin komutanı, bir onbaşı, surdan aşağı durumu izliyordu. Adamlarına, onları içeri almalarını, lakin silahlarını alıp gözaltında tutmalarını emretti.
Beş adam, kalenin avlusuna yığılıp kaldı. Onlara su ve ekmek verdiler. Yıllardır bir şey yememiş gibi saldırdılar. Komutan, yaşlı ve tecrübeli bir adam olan Bahram, karşılarına oturdu ve onları sorgulamaya başladı.
Ferruh, olan biteni, başından sonuna kadar anlattı. Sahte elçiyi, işaretli yolu, Kör Vadi’yi, tuzağı, ok yağmurunu, sancağın düşüşünü, katliamı… Anlattıkça, hem kendisi hem de diğerleri o anları yeniden yaşıyor, kontrolsüzce titriyor, ağlıyorlardı.
Bahram, hikâyeyi buz gibi bir sessizlikle dinledi. Yüzündeki her çizgi, duyduklarının ağırlığı altında daha da derinleşti. Bu, inanılması imkânsız bir hikâyeydi. İmparatorluğun en büyük ordusunun, tek bir savaşta tamamen yok olması… Şah’ın ölümü… Akıl alır gibi değildi. Lakin karşısındaki bu adamların hali, anlattıkları her kelimenin kanlı bir kanıtı gibiydi. Onlar, cehennemden dönmüş tozlu habercilerdi.
Sorgu bittiğinde, Bahram ayağa kalktı. Yüzü, bir taş gibi ifadesizdi. “Siz burada kalacaksınız. Dinlenin. Sizi koruyacağım,” dedi. Sonra, en güvendiği iki adamını yanına çağırdı. “En hızlı atları hazırlayın. Merv’e, oradan da Tizpon’a bir haber uçurulacak. Spahbed’e, saraya… Bir şeyler yapmalılar.”
Sonra duraksadı. Kime haber gönderecekti? Spahbed Vahram ölmüştü. Şah ölmüştü. İmparatorluğun başı kopmuştu. “Sadece… sadece haberi ulaştırın,” dedi çaresizce. “Eranşahr’ın başına gelen felaketi herkes duymalı.”
İki atlı, gecenin karanlığında batıya doğru dörtnala yola çıktı. Onlar, sadece bir haber taşımıyorlardı. Onlar, bir imparatorluğun çöküşünün fısıltısını, rüzgârla yarışarak başkente taşıyorlardı. Ve o fısıltı, Tizpon’a ulaştığında, bir fırtınaya dönüşecekti.

Tizpon’da Bir Fısıltı

Tizpon Sarayı, İlk Söylentilerin Gelişi
Tizpon, Peroz’un ordusunu uğurladığı günkü coşkusundan uzak, beklenti dolu bir sessizlik içindeydi. Herkes, doğudan gelecek zafer haberini bekliyordu. Sarayda, soylular zafer şölenlerinin hayalini kuruyor, tüccarlar ise ordunun dönüşüyle canlanacak ticareti hesaplıyordu. Lakin haftalar geçiyor, hiçbir resmi haber gelmiyordu. Bu sessizlik, yavaş yavaş havayı ağırlaştırmaya, en iyimser yüreklere bile bir şüphe tohumu ekmeye başlamıştı.
İlk fısıltılar, İpek Yolu kervanlarıyla geldi. Merv’den, Nişabur’dan gelen tüccarlar, rahatsız edici söylentiler getiriyordu. Doğuda, sınır boylarında tuhaf hikâyeler anlatılıyordu. Ordunun çölde kaybolduğu, büyük bir fırtınaya yakalandığı, Ak Hunların hayalet gibi saldırdığı… Bunlar, henüz doğrulanmamış, abartılı kervansaray dedikodularıydı. Kimse ciddiye almak istemiyordu.
Lakin fısıltılar, güçlenerek gelmeye devam etti. Horasan’dan gelen bir halı tüccarı, sınırdaki bir kalede, ordudan geriye kalan birkaç perişan asker gördüğünü anlattı. Askerlerin, ordunun tamamen yok edildiğini iddia ettiğini söyledi. Bu haber, sarayın alt kademelerinde gizlice konuşulmaya başlandı.
Sonunda, o korkunç fısıltı, en yüksek makama, Mobedan Mobed’in kulaklarına ulaştı. Yaşlı başrahip, kutsal ateşin hiç sönmediği tapınağında, bu söylentiyi ilk duyduğunda, kalbinin sıkıştığını hissetti. Peroz’u uyarmıştı. Yıldızların uğursuz bir kehanette bulunduğunu söylemişti. Lakin Şah, kibrinin peşinden gitmişti.
Mobedan Mobed, sarayda kalan en üst düzey soyluları ve komutanları gizli bir toplantıya çağırdı. İwan-ı Kisra’nın görkemli salonlarından birinde değil, daha küçük, gözden uzak bir odada buluştular. Toplantıya katılanların yüzünde, endişe ve korku okunuyordu. Aralarında, Peroz’un yokluğunda başkente vekâlet eden, yaşlı ve ihtiyatlı vezir Zermihr de vardı.
“Söylentileri duydunuz,” dedi Mobedan Mobed, doğrudan konuya girerek. Sesi, her zamankinden daha yorgundu. “Doğudan gelen haberler, iyi değil. Bir felaketten bahsediliyor.”
Soylulardan biri, genç ve aceleci bir prens, itiraz etti. “Bunlar düşman propagandasıdır, Mobed! Ordumuz yenilmezdir. Şah’ımız muzafferdir. Bu tür söylentilere inanmak, ihanettir.”
Vezir Zermihr, yavaşça başını salladı. “Keşke öyle olsa, genç prens. Lakin haftalardır Şah’tan veya Spahbed Vahram’dan tek bir mektup, tek bir ulak gelmedi. Bu, normal değil. Sessizlik, bazen en kötü haberdir.”
Oda, gergin bir sessizliğe büründü. Herkes, söylenmekten korkulan o kelimeyi düşünüyordu: Yenilgi. İmparatorluk, böyle bir felaketi nasıl karşılardı? Şah’a ne olmuştu?
Toplantının ortasında, kapı çalındı ve bir muhafız içeri girdi. Nefes nefeseydi. “Efendim… Sınırdan, Merv’den bir ulak geldi. Kale komutanı Bahram’dan acil bir mesaj getirmiş.”
Herkesin gözü, ulağın elindeki mühürlü parşömene dikildi. Zermihr, titreyen ellerle mührü kırdı ve parşömeni açtı. Okumaya başladı. Yüzü, okudukça kireç gibi beyazladı. Gözleri şokla büyüdü. Elindeki parşömen, parmaklarının arasından kayıp yere düştü.
“Ne yazıyor?” diye sordu Mobedan Mobed, endişeyle. “Söyleyin, Vezir!”
Zermihr, boş gözlerle onlara baktı. Konuşamıyordu. Sadece fısıldayabildi: “Hepsi… hepsi doğru. Ordu… yok olmuş. Şah… Şah Peroz… ölmüş.”
Bu iki kelime, odanın havasını bir anda dondurdu. Bir anlık, mutlak bir sessizlik oldu. Sanki zaman durmuştu. Sonra, o sessizliği, inançsızlık ve dehşet dolu nidalar bozdu. Soylular birbirine bakıyor, duyduklarına inanamıyordu. İmparatorluğun başı kopmuştu. Eranşahr, lidersiz kalmıştı.
Mobedan Mobed, gözlerini kapattı. Zihninde, Peroz’un otağındaki o gece canlandı. Şah’ın intikam ateşiyle parlayan gözleri, Vahram’ın endişeli yüzü… Kehanet, gerçekleşmişti. Kibir, imparatorluğu bir uçurumun kenarına getirmişti.
Ve şimdi, o uçurumun dibine bakıyorlardı. Ne yapacaklardı? Taht boştu. Ama daha kötüsü, Peroz’un oğlu ve meşru varisi Kavad, bir rehine olarak Ak Hunların elindeydi. Düşman, sadece ordularını yok etmekle kalmamış, aynı zamanda krallarının kim olacağına karar verecek gücü de ele geçirmişti.
Tizpon’daki fısıltı, artık bir gerçeğe dönüşmüştü. Ve bu gerçek, imparatorluğu, tarihinin en karanlık ve en belirsiz dönemlerinden birine sürüklüyordu. Sarayın koridorlarında, şimdi iktidar için yapılacak gizli pazarlıkların, ihanetlerin ve entrikaların fısıltıları dolaşmaya başlayacaktı. Küllerin arasından yeni bir düzen doğacaktı, lakin o doğum, sancılı ve kanlı olacaktı.


Bölüm 7 – Boş Taht

Gölgeler Konseyi

Tizpon, Gizli Toplantı Odası, Felaket Haberinin Geldiği Gece
Vezir Zermihr’in fısıltıyla söylediği o iki kelime – “Şah ölmüş” – odanın havasını bir cam gibi kırmıştı. Parçalanan sessizliğin yerini, bir anlık, donuk bir inançsızlık, ardından ise kontrolsüz bir panik uğultusu aldı. Genç soylular ayağa fırlamış, birbirlerine anlamsız sorular soruyordu. Yaşlılar, solgun yüzlerle oturdukları yere çökmüştü. İmparatorluğun omurgası, binlerce fersah ötedeki bir vadide kırılmıştı ve sarsıntısı şimdi Tizpon’un kalbinde hissediliyordu. Yere düşen parşömen, bir yılan derisi gibi kıvrılmış, üzerinde yazan felaketi mühürlemişti.
Mobedan Mobed, odadaki en sakin kişiydi. Lakin onun sakinliği, bir dinginlikten değil, en kötü kehanetinin gerçekleştiğini görmenin getirdiği ağır bir metanetten kaynaklanıyordu. Gözlerini kapattı ve derin bir nefes aldı. Kutsal ateşin kokusunu, tapınağın huzurunu zihninde canlandırmaya çalıştı. Fakat zihnine dolan tek şey, kan ve toz kokusuydu. Gözlerini açtığında, bakışları çelik gibi keskindi. Ayağa kalktı ve asasını yere vurdu. Tok ses, odadaki paniği bir anlığına bastırdı.
“Yeter!” dedi, sesi bir yargıcın hükmü gibi netti. “Ağlaşmanın vakti değil. Eranşahr’ın bedeni yaralı, evet. Lakin ruhu hâlâ yaşıyor. Ve o ruhu korumak, bizim görevimizdir. Zayıflık gösterirsek, leş kargaları üşüşür.”
Herkes sustu ve ona baktı. Odanın doğal lideri o olmuştu. Vezir Zermihr, hâlâ şoktaydı. Onu kolundan tutup yavaşça sandalyesine oturttu. “Vezir, bize yol göster. Durum nedir? Haber kesin mi? Başka ne yazıyor?”
Zermihr, titreyen elleriyle bir kâse suyu içtikten sonra kendine gelebildi. Parşömeni yerden aldı ve yeniden okudu. Sesi, kâğıdın hışırtısı gibi kırılgandı. “Haber, Horasan’daki Nişabur kalesinin komutanından geliyor. Kalesine, ordudan kaçmayı başaran beş asker sığınmış. Onların tanıklığı… tanıklıkları korkunç. Anlattıklarına göre, ordu bir tuzağa çekilmiş. Kör bir vadi… Tamamen imha edilmiş. Spahbed Vahram, son adamına kadar savaşarak ölmüş. Komutanların tamamı… Ve Şah… Şah Peroz da vadi zemininde can vermiş.”
Her cümle, odaya yeni bir ağırlık katıyordu. Felaketin boyutu, hayal edilenin çok ötesindeydi. Bu, bir yenilgi değil, bir yok oluştu.
“Peki ya sonrası?” diye sordu soylulardan biri, korkuyla. “Ak Hunlar… Tizpon’a mı yürüyorlar?”
Zermihr başını iki yana salladı. “Hayır. Rapor, onların ganimet toplayıp kendi topraklarına çekildiğini söylüyor. Lakin…” Duraksadı, en kötü haberi sona saklamıştı. “Lakin Şehzade Kavad, hâlâ onların elinde.”
Bu, son darbeydi. İmparatorluk sadece kralsız kalmamıştı; meşru varisi de düşmanın elinde bir koz olarak duruyordu. Taht boştu ve anahtarı Ak Hunlardaydı.
Odanın kapısı çalındı ve içeri, habersizce, heybetli bir adam girdi. Uzun boylu, geniş omuzluydu. Yüzü sert, bakışları deliciydi. Bu, Sasanilerin en güçlü soylu ailelerinden Karen hanedanının başı ve Tizpon’daki garnizonun komutanı Sukhra’ydı. Felaket seferine katılmamış, başkentin güvenliği için geride kalmıştı. Toplantıdan haberi olmuş ve davetsiz gelmişti.
“Demek doğru,” dedi Sukhra, odayı süzerek. Sesi, bir kayanın yerinden oynaması gibiydi. “Demek fısıltılar, bir gerçeğin zayıf yankılarıymış. Ordumuzu bir hiç uğruna, bir Şah’ın kibri uğruna kurban etmişiz.”
Sözleri, Şah’a karşı açık bir saygısızlıktı. Lakin kimse itiraz etmeye cesaret edemedi. O anki durumda, Sukhra’nın askeri gücü, onu odadaki en kudretli adam yapıyordu.
“Şimdi ne yapmayı düşünüyorsunuz, bilgeler meclisi?” diye devam etti, sesinde bariz bir alaycılık vardı. “Dualar mı edeceksiniz? Kutsal ateşe yeni adaklar mı sunacaksınız? Yoksa Tizpon’un kapılarını açıp yeni efendilerimizi mi bekleyeceğiz?”
Mobedan Mobed, Sukhra’ya döndü. “Şimdi, aklımızı kullanma vaktidir, Komutan. Öfke, Peroz’u felakete sürükledi. Aynı hatayı biz yapmayacağız.”
“O vakit aklınız ne söylüyor, Başrahip?” diye sordu Sukhra, ellerini göğsünde kavuşturarak.
Tartışma, o andan itibaren üç eksen etrafında şekillendi. Mobedan Mobed, dini ve geleneksel otoriteyi temsil ediyordu. Ona göre ilk yapılması gereken, Ahura Mazda’nın öfkesini yatıştırmak, halkın birliğini sağlamak ve tahtın kutsallığını korumaktı. Vezir Zermihr, bürokrasinin ve diplomasinin sesiydi. O, hazinenin durumunu, eyaletlerde çıkabilecek isyanları ve Ak Hunlarla derhal bir diyalog kanalı kurmanın gerekliliğini düşünüyordu. Sukhra ise askeri gücün temsilcisiydi. O, intikamdan, yeni bir ordu toplamaktan ve düşmana askeri bir cevap vermekten bahsediyordu.
“Yeni bir ordu mu?” diye karşı çıktı Zermihr. “Hangi askerle? Hangi parayla? İmparatorluğun en iyi birlikleri, en tecrübeli komutanları, bütün hazinemiz o çölde yok oldu! Şu an bir savaşı daha kaldıramayız.”
“O zaman ne yapacağız, Vezir? Oturup bekleyecek miyiz?” diye gürledi Sukhra. “Onlar elimizde rehin olan Şehzade Kavad’ı başımıza kral yapıp Tizpon’a gönderdiğinde, onu bir kukla olarak kabul mü edeceğiz?”
Bu, herkesin en büyük korkusuydu. Kavad’ın tahta geçmesi, Ak Hunların imparatorluk üzerinde tam bir kontrol kurması demekti.
Saatler süren tartışmanın ardından, Mobedan Mobed bir orta yol önerdi. Bir karar değil, bir dizi acil önlemdi bu.
“İlk olarak,” dedi, “bu haber, bu odanın dışına çıkmayacak. Halk, ordunun geciktiğini, kışlamak için Merv’de kaldığını bilecek. Panik, en büyük düşmanımızdır.”
Herkes başıyla onayladı. Bu, zaman kazanmak için gerekliydi.
“İkinci olarak,” diye devam etti, Zermihr’e bakarak, “Vezir, gizlice Ak Hunlara bir elçi heyeti hazırlayacak. Amacımız, Şehzade Kavad’ın durumunu öğrenmek ve bir fidye pazarlığı yapma olasılığını araştırmaktır. Güçsüz görünmeden, niyetlerini anlamaya çalışacağız.”
“Ve üçüncü olarak,” dedi bu defa Sukhra’ya dönerek, “Komutan, Tizpon’un ve diğer büyük şehirlerin savunmasını güçlendirecek. Herhangi bir iç isyana veya dış tehdide karşı hazır olmalıyız. Lakin saldırgan bir tavır sergilemeyeceğiz. Gücümüzü, bir kılıcın kınında durması gibi, göstermeden hissettireceğiz.”
Bu, bir uzlaşıydı. Herkesin endişelerini bir nebze olsun gideren, lakin asıl sorunu, yani boş taht sorununu çözmeyen bir plandı. O gece, Gölgeler Konseyi, imparatorluğun kaderini geçici olarak omuzlamıştı. Lakin herkes biliyordu ki bu, sadece fırtına öncesi bir sessizlikti. Taht boştu ve doğa gibi siyaset de boşluktan nefret ederdi. Çok yakında, birileri o boşluğu doldurmak için harekete geçecekti. Ve o mücadele, en az Kırmızı Vadi’deki savaş kadar kanlı olabilirdi.

Altın Kafesteki Prens

Ak Hun Karargâhı, Baktra Yakınları, Zaferden Kısa Bir Süre Sonra
Şehzade Kavad, babasının ve ordusunun kaderinden habersiz, kendi esaretinin altın kafesinde yaşıyordu. Ona ayrılan çadır, bir esir çadırından çok, bir misafir çadırı gibiydi. Yere serilmiş en iyi Sasani halıları, gümüş bir leğen, temiz giysiler ve düzenli olarak getirilen yemekler… Ahşunvar, ona bir mahkûm gibi değil, değerli bir yatırım gibi davranıyordu. Lakin bu konfor, Kavad’ın ruhundaki demir parmaklıkları gizleyemiyordu. Genç, gururlu ve sabırsızdı. Babasının zaferle gelip onu kurtaracağı günü bekliyordu. Ak Hunların bu nazik tavrını, yaklaşan yenilgilerinin bir işareti, onu bir pazarlık unsuru olarak kullanma çabası olarak görüyordu.
O gün, Ahşunvar onu çadırına davet etti. Bu, nadir olan bir durumdu. Genellikle Kavad, kendi başına bırakılıyordu. Ahşunvar’ın büyük çadırına girdiğinde, Ak Hun hükümdarını tek başına, yerde yanan ateşin başında otururken buldu. Ateşin alevleri, Ahşunvar’ın yüzündeki derin çizgilerde dans ediyordu.
“Gel, Şehzade. Otur,” dedi Ahşunvar, eliyle ateşin karşısındaki minderleri işaret ederek. Sesi, her zamanki gibi sakindi.
Kavad, bir an tereddüt etti. Bir göçebenin davetine icabet etmek, gururuna dokunuyordu. Lakin içinde bulunduğu durumda seçme şansı yoktu. Gösterilen yere oturdu. Sessizce, Ahşunvar’ın ne diyeceğini bekledi.
Ahşunvar, bir maşayla ateşi karıştırdı. Kıvılcımlar havada uçuştu. “Baban,” diye başladı söze, “cesur bir adamdı. Lakin cesareti, bilgeliğinin önüne geçti. Bir aslan gibi savaştı, lakin bir tilkinin tuzağını göremedi.”
Kavad kaşlarını çattı. “Babam hakkında konuşurken dikkatli ol, göçebe. O senin Han’ın değil, Şahların Şahı’dır. Ve yakında geldiğinde, bu sözlerinin hesabını soracaktır.”
Ahşunvar, Kavad’a baktı. Gözlerinde acıma vardı, lakin bu, bir düşmana duyulan acıma değil, acı bir gerçeği bilmeyen bir çocuğa duyulan acımaydı. “Baban gelmeyecek, Kavad.”
“Ne demek istiyorsun?” diye sordu Kavad, sesinde bir endişe titremesiyle.
Ahşunvar, yavaşça ve tane tane anlattı. Tuzağı, savaşı, ordunun yok oluşunu… Ve en sonunda, Peroz’un ölümünü. Her kelimesi, bir hançer gibi Kavad’ın kalbine saplandı. Genç şehzade, önce inanamadı. Bunun, moralini bozmak için söylenen bir yalan olduğunu düşündü.
“Yalan söylüyorsun!” diye bağırdı, ayağa fırlayarak. “Sasani ordusu yenilmezdir! Babam ölmedi!”
Ahşunvar, yerinden kıpırdamadı. Sakinliğini hiç bozmadı. “Sana kanıt sunabilirim. İstersen, babanın yüzüğünü, kişisel sancağını getirtebilirim. Ama buna gerek yok. Gözlerin, gerçeği söylüyor. İçinde bir yerlerde, bunun doğru olduğunu biliyorsun.”
Kavad, Ahşunvar’ın sarsılmaz sakinliği karşısında çöktü. Minderin üzerine yeniden yığıldı. Babası ölmüştü. Ordusu yok olmuştu. O, artık bir Şah’ın oğlu değil, ölü bir Şah’ın yetimiydi. Ve bir esirdi. Umutsuzluk, bir sel gibi üzerine hücum etti.
Bir süre, sadece ateşin çıtırtısı duyuldu. Sonra Ahşunvar tekrar konuştu. Sesi, teselli edici değil, hesapçıydı. “Bir kral ölür, Kavad. Ama krallık yaşar. Şimdi Eranşahr’ın bir krala ihtiyacı var. Tizpon’daki soylular, şimdi bir akbaba gibi tahtın etrafında dönüyor. Her biri, kendi kuklasını tahta geçirmek için entrikalar çevirecek. Amcaların, kuzenlerin… Hepsi, seni bir tehdit olarak görecek. Seni burada, benim elimde unutturmak, onların işine gelir.”
Kavad başını kaldırdı. Gözleri yaşlı, ama içinde bir öfke parlamıştı. “Ne demeye çalışıyorsun?”
“Diyorum ki,” dedi Ahşunvar, öne doğru eğilerek, “senin Tizpon’da bir geleceğin yok. Onlar için sen, bir rehineden, bir sorundan başka bir şey değilsin. Onlar seni kurtarmaya gelmeyecek. Onlar, seni ölüme terk edecek.”
Bu sözler, Kavad’ın umutsuzluğunu, korkuya ve öfkeye dönüştürdü. Ahşunvar, tam da bunu istiyordu. Genç şehzadenin zihnine, kendi ailesine ve soylularına karşı bir şüphe tohumu ekmişti.
“Ama,” diye devam etti Ahşunvar, sesini alçaltarak, “bir yol daha var. Senin tahta giden yolun, Tizpon’dan geçmiyor, Kavad. Senin tahta giden yolun, buradan, benim yanımdan geçiyor.”
Kavad, şaşkınlıkla ona baktı.
“Düşün,” dedi Ahşunvar. “Tizpon’daki soylular, güçsüz ve bölünmüş durumda. Lakin senin arkanda benim ordum olursa ne olur? Seninle birlikte Tizpon’a yürüdüğümüzü hayal et. Kim sana karşı durmaya cesaret edebilir? Seni, babanın tahtına ben oturturum.”
Teklif, hem inanılmaz hem de şeytaniydi. Kavad, babasının katilinin yardımıyla mı tahta çıkacaktı? Bu, düşünülemez bir ihanetti.
“Senden,” diye fısıldadı, “babamı öldüren adamdan yardım istemem.”
Ahşunvar omuz silkti. “Ben babanı öldürmedim, Kavad. Onu kibri öldürdü. Ben sadece bir savaş kazandım. Ve siyasette, dünün düşmanı, yarının müttefiki olabilir. Sana bir seçenek sunuyorum. Ya burada, unutulmuş bir prens olarak çürürsün ya da benimle birlikte yürür ve hakkın olanı, Eranşahr’ın tacını alırsın. Elbette, bu dostluğun bir bedeli olacak. Ama bir taht, her bedele değmez mi?”
Ahşunvar ayağa kalktı. “Seni şimdi yalnız bırakayım. Düşün. Kaderin, kendi ellerinde. Ya bir esir kalırsın ya da bir kral olursun. Seçim senin.”
Ahşunvar çadırdan çıkarken, Kavad ateşin alevlerine bakakaldı. Zihni, bir savaş alanı gibiydi. Onur ve hırs, sadakat ve ihanet, hepsi birbiriyle savaşıyordu. Ahşunvar, ona bir zehir sunmuştu. Lakin o zehir, aynı zamanda bir iktidar vaadiydi. Genç prens, altın kafesinin içinde, ruhunu kemiren bu korkunç seçimle baş başa kalmıştı.

Kırık Testi

Tizpon, Bir Çarşı Sokağı, Söylentilerin Yayıldığı Günler
Resmi olarak, Tizpon’da her şey yolundaydı. Saray, Şah’ın ordusunun kışı geçirmek ve baharda zaferle dönmek üzere Horasan’da konakladığını duyurmuştu. Lakin bir şehrin damarları olan çarşılar ve pazaryerleri, resmi açıklamalardan daha hızlı akan, daha karanlık bir kanla, yani söylentiyle besleniyordu.
Bakırçılar Çarşısı’nın bir köşesinde, iki baharat tüccarı, alçak sesle konuşuyordu. Biri, Suriye’den yeni dönmüş olan yaşlı Gümüştigin, diğeri ise daha genç ve endişeli olan Vardan’dı.
“Hiçbir kervan, doğudan iyi haber getirmiyor, Gümüştigin,” dedi Vardan, tezgâhının altından bir kese zencefil çıkarırken. “En son gelen deveci, Merv’de ordudan tek bir askerin bile görülmediğini söyledi. Sadece… tuhaf hikâyeler anlatılıyormuş. Toz fırtınaları, hayalet süvariler…”
Gümüştigin, sakalını sıvazladı. “Söylentiler, rüzgâr gibidir, Vardan. Yola çıktığında küçüktür, ulaştığında ise bir fırtınaya döner. Saray bir şey söylemiyorsa, beklemekten başka çaremiz yok.”
“Ama bu sessizlik… Bu sessizlik normal değil,” diye ısrar etti Vardan. “Şah’ın zaferini duyurmak için en hızlı ulaklarını göndermesi gerekmez miydi? Ticaret durdu. Kimse büyük sipariş vermiyor. Herkes bekliyor. Şehir, nefesini tutmuş gibi.”
O sırada, sokağın başından birkaç saray muhafızının yaklaştığı görüldü. Yüzleri asıktı ve her zamankinden daha gergin görünüyorlardı. Çarşıdaki uğultu, onların geçişiyle hafifledi. İnsanlar, başlarını öne eğip işleriyle ilgileniyor gibi davrandı. Lakin herkes, onları göz ucuyla izliyordu. Muhafızlar, genellikle halk hikâyeleri anlatan bir meddahın etrafında toplanmış küçük bir kalabalığın yanında durdu.
Meddah, Peroz’un kahramanlıklarını, Ak Hunları nasıl yeneceğini anlatan abartılı bir destan okuyordu. Muhafızların komutanı, meddaha yaklaştı ve sert bir sesle, “Yeter,” dedi. “Dağılın. Artık savaş hikâyeleri anlatmak yasak.”
Kalabalık, şaşkınlık ve korkuyla sessizce dağıldı. Meddah, neye uğradığını şaşırmış bir halde eşyalarını topladı. Bu, küçük bir olaydı, lakin anlamı büyüktü. Saray, zafer hikâyelerinden bile rahatsız oluyordu. Bu, iyiye işaret değildi.
Tam o anda, kalabalığın arasından sıyrılmaya çalışan, elinde su dolu büyük bir toprak testi taşıyan bir kadın, ayağı takılarak yere düştü. Testi, taş zeminde parçalandı. Su, toprağın çatlaklarına sızarak kayboldu. Kırık testinin sesi, o anki gergin sessizlikte bir kırbaç gibi şakladı.
Herkes, o basit olaya döndü baktı. Yere dökülen su, kırılan testi, ağlayan kadın… Sanki hepsi, şehrin ve imparatorluğun durumunun bir alegorisiydi. Kırılgan, dökülüp giden ve geri getirilemeyecek bir şeylerin sembolüydü. İnsanlar, birbirlerine baktı. Kimse bir şey söylemedi, lakin herkesin gözlerinde aynı korku okunuyordu. İmparatorluk, o kırık testi gibiydi. İçindeki yaşam suyu, uzak çöllerde bir yerlerde toprağa dökülmüştü ve geriye sadece kırık parçalar kalmıştı.
Gümüştigin, Vardan’a döndü. Yüzünde artık o bilge tavır yoktu. “Eve git, Vardan,” dedi fısıltıyla. “Kapını kilitle. Altınlarını güvenli bir yere sakla. Rüzgâr, fırtınaya dönüyor.”
O gün Tizpon çarşısında, kırılan bir testinin sesi, en korkunç söylentiden daha fazlasını anlatmıştı. Şehrin kalbine, kelimelerle ifade edilemeyen, soğuk bir korku yerleşmişti.

Yaralı Elçiler

Nişabur Şehri, Horasan, Felaketten Haftalar Sonra
Ardaşir ve yoldaşları için Nişabur şehri, bir sığınak değil, yeni bir tür hapishane olmuştu. Kalenin bir odasına kapatılmışlardı. Onlara iyi davranılıyordu; yemekleri veriliyor, yaralarıyla ilgileniliyordu. Lakin dışarı çıkmaları yasaktı. Onlar, artık asker değil, yaşayan birer devlet sırrıydılar. Hikâyeleri, o kadar korkunç ve o kadar tehlikeliydi ki, yayılmasına izin verilemezdi.
Her gün, kale komutanı Bahram veya onun subayları tarafından sorgulanıyorlardı. Aynı soruları tekrar tekrar soruyorlardı. Her detayı, her anı yeniden anlattırıyorlardı. Sanki bu tekrar, gerçeği değiştirebilecekmiş gibi. Ardaşir, Ferruh, Hormizd ve diğerleri, birer kırık plak gibi, aynı dehşet senfonisini çalıp duruyorlardı.
“Tepelerdeki askerlerin sayısı ne kadardı?”
“Şah’ın son sözleri neydi?”
“Spahbed Vahram’ın sancağı ne zaman düştü?”
Bu sorgular, yaralarını sürekli kanatıyordu. Onlar, sadece tanık değil, aynı zamanda felaketin kanıtlarıydılar. Onların varlığı, imparatorluğun en büyük yalanını, yani ordunun güvende olduğu yalanını tehdit ediyordu.
Bir hafta sonra, şehre Tizpon’dan bir heyet geldi. Sıradan ulaklar değil, doğrudan Vezir Zermihr’in ve Gölgeler Konseyi’nin gönderdiği yüksek rütbeli saray görevlileriydi. Onlar, haberi doğrulamak ve durumu yerinde görmek için gelmişlerdi.
Ardaşir ve arkadaşları, bu defa ipek kaftanlı, yüzleri ciddi adamların karşısına çıkarıldı. Tizponlu soylular, onlara uzaydan gelmiş yaratıklar gibi bakıyordu. Bu pejmürde, ruhları yaralı adamlara inanamıyorlardı. Lakin hikâyeleri, her seferinde aynı tutarlılık ve aynı acıyla anlatılıyordu.
Heyetin başkanı, yaşlı bir saray kâtibi, son sorgudan sonra Bahram ile yalnız görüştü. “Anlattıkları… her kelimesi birbiriyle örtüşüyor. Hiçbir çelişki yok. Korkarım, felaket sandığımızdan da büyük.”
Bahram, yorgun bir şekilde başını salladı. “Ben size söylemiştim. Onların gözlerindeki cehennemi, hiçbir yalancı taklit edemez.”
“Peki şimdi ne olacak?” diye sordu kâtip. “Bu adamlar ne olacak? Onları sonsuza dek burada tutamayız. Onlar, yaşayan birer söylenti bombası.”
Bahram, bir an düşündü. “Onlar asker,” dedi. “Eranşahr için savaştılar. Her şeylerini kaybettiler. Onları birer mahkûm gibi tutmak, onursuzluktur.”
Birkaç gün sonra, Ardaşir ve diğerleri için bir karar verildi. Tizpon’a gönderileceklerdi. Lakin gizlice, gece yolculuklarıyla, bir kervanın içinde saklanarak. Başkentte, hikâyeleri doğrudan Konsey’e anlatacaklardı. Sonrasında kaderlerinin ne olacağı belirsizdi. Belki de ordudan terhis edilip, bir miktar para ve susmaları için bir yeminle, köylerine geri gönderileceklerdi.
Yolculuk, bir öncekinin tam tersiydi. Bu defa yanlarında yiyecek, su ve koruma vardı. Lakin Ardaşir, kendini daha özgür hissetmiyordu. Aksine, görünmez bir kafesin içinde gibiydi. Onlar, artık basit askerler değildi. Onlar, bir imparatorluğun en karanlık sırrını taşıyan yaralı elçilerdi. Ve bu sır, onların omuzlarına, Kırmızı Vadi’deki bütün ölülerin ağırlığı kadar ağır çöküyordu. Tizpon’a yaklaştıkça, Ardaşir’in içini bir korku kapladı. Cehennemden kaçmıştı. Ama şimdi, o cehennemin haberini, yalanlarla yaşayan bir şehre götürüyordu. Ve bazen gerçek, en kanlı savaştan bile daha yıkıcı olabilirdi.


Bölüm 8 – Fırtına Toplanıyor

Satranç Tahtası

Tizpon Sarayı, Konsey Odası, Gerçeğin Yüzleşmesi
Ardaşir ve dört yoldaşı, Tizpon’a birer hayalet gibi girdiler. Gecenin karanlığından faydalanılarak, şehrin uykuda olduğu saatlerde, kimseye görünmeden doğrudan sarayın arka kapılarından içeri alındılar. Onları karşılayan, ne bir kahramanın coşkusu ne de bir askerin saygısıydı; sadece, bir sırrı saklamaya çalışanların gergin sessizliğiydi. Onları, sarayın derinliklerinde, daha önce hiç görmedikleri kadar lüks ama bir o kadar da boğucu bir odaya aldılar. Yıkanmaları için sıcak su, temiz giysiler ve doyurucu bir yemek verildi. Lakin bu lüks, üzerlerindeki pejmürde paçavralardan daha yabancı ve rahatsız ediciydi.
Birkaç saat sonra, kendilerini Gölgeler Konseyi’nin önünde buldular. Oda, loş bir şekilde aydınlatılmıştı. Meşalelerin ışığı, odanın merkezindeki büyük, yuvarlak masanın etrafında oturan adamların yüzlerinde derin gölgeler oluşturuyordu. Mobedan Mobed, başköşede, bembeyaz sakalı ve ağır cübbesiyle bir heykeli andırıyordu. Yanında, yüzündeki endişe hiç gitmeyen Vezir Zermihr oturuyordu. Karşılarında ise, zırhını hiç çıkarmamış gibi duran, kollarını kavuşturmuş, sabırsız ve tehlikeli bir sükûnet içindeki Komutan Sukhra vardı. Masanın etrafındaki diğer sandalyelerde, imparatorluğun en güçlü soylu ailelerinin, Mihran ve Suren hanedanlarının temsilcileri gibi, yüzleri okunmayan, ihtiyatlı adamlar oturuyordu.
Ardaşir ve arkadaşları, bu kudretli adamların önünde, birer sanık gibi ayakta duruyordu. Onlardan, hikayelerini bir kez daha, bu defa imparatorluğun en tepesindeki yöneticilere anlatmaları istendi.
Sözü, en yaşlıları olan Ferruh aldı. Yorgun ama vakur bir sesle, her şeyi başından anlattı. Sesinde ne bir abartı ne de bir duygu patlaması vardı. Sadece, yaşanmış bir kâbusun soğuk, mekanik bir tekrarıydı. Kör Vadi’nin coğrafyasını, işaret kazıklarının aldatıcılığını, tuzağın nasıl kapandığını, ok yağmurunun nasıl başladığını, sancağın nasıl düştüğünü ve Şah’ın son anlarını… Her detayı, sanki bir haritayı okur gibi anlattı.
Oda, mutlak bir sessizliğe gömülmüştü. Sadece Ferruh’un sesi ve arada bir yanan meşalelerin çıtırtısı duyuluyordu. Konsey üyeleri, tek bir kelimeyle bile onun sözünü kesmedi. Yüzlerindeki ifadeler, birer maske gibiydi. Lakin gözleri, her kelimeyi emiyor, felaketin tablosunu zihinlerinde tamamlıyordu. Ferruh sözlerini bitirdiğinde, Ardaşir ve diğerleri de onun anlattıklarını başlarıyla teyit etti. Hikaye bitmişti. Gerçek, bütün çıplaklığı ve acımasızlığıyla masanın üzerine konulmuştu.
Sessizliği ilk bozan, Sukhra oldu. Sandalyesinde öne doğru eğildi, gözleri bir kartal gibi Ferruh’a kilitlenmişti. “Şah… Peroz… Onu kendi gözlerinizle mi gördünüz? Ölümünü?”
Ferruh yutkundu. “Hayır, komutanım. O kaosun ortasında, kimse bir şey göremezdi. Lakin sancağı düştü. Ve etrafındaki Ölümsüzler çemberi dağıldı. Hiçbirinin o cehennemden sağ çıkması mümkün değildi.”
Sukhra, tatmin olmamış bir şekilde arkasına yaslandı. Vezir Zermihr, daha pratik bir soru sordu. “Ak Hunlar… Orduları ne kadar büyüktü? Bizimkiyle kıyaslandığında?”
Bu defa cevap veren, genç süvari Hormizd oldu. “Sayılarını kestirmek imkânsız, Vezir Hazretleri. Savaşmadılar, pusu kurdular. Yamaçlar onlarla doluydu. Lakin… lakin bizim kadar kalabalık olmadıklarını sanıyorum. Sadece… onlar kendi evlerindeydi. Çöl, onlarla birlikte savaştı.”
Bu cevap, odadaki havayı daha da ağırlaştırdı. Bu, sadece askeri bir yenilgi değildi. Bu, doğaya ve hileye karşı kaybedilmiş bir savaştı.
Sonunda Mobedan Mobed konuştu. Sesi, bir dua gibi yumuşak, lakin taşıdığı anlam keskindi. “Sizler, Eranşahr’ın yaralı çocuklarısınız. Acınız, bizim acımızdır. Cesaretiniz, bize umut veriyor. Görevinizi yaptınız. Şimdi dinlenmelisiniz.” Yaşlı başrahip, Zermihr’e bir işaret verdi.
Beş asker, odadan çıkarıldı. Onlar gittikten sonra, Konsey’in asıl toplantısı başladı. Artık inkar veya şüphe dönemi bitmişti. Yüzleşme zamanıydı.
“Durum, anlattıklarından bile daha vahim olabilir,” dedi Zermihr, masanın üzerine yaydığı bir haritayı işaret ederek. “Horasan savunmasız. Sınır kalelerimizdeki garnizonlar zayıf. Ak Hunlar isteseler, Merv’i ve Nişabur’u bir hafta içinde alabilirler. Neden durduklarını anlamıyorum.”
“Çünkü istedikleri toprak değil, ruhumuz,” diye cevap verdi Mobedan Mobed. “Bizi yavaş yavaş zehirlemek istiyorlar. İçeriden çürütmek istiyorlar. Ve en güçlü zehirleri, ellerindeki Şehzade Kavad.”
Sukhra, yumruğunu masaya vurdu. “O zaman ne bekliyoruz? Kavad’ı bir hain ilan edelim! Peroz’un hayattaki diğer oğlu Zareh’i tahta geçirelim! O, en azından Tizpon’da, bizimle birlikte. Düşmanın elinde bir koz olmaktan iyidir.”
Peroz’un daha küçük olan oğlu Zareh’in adı, ilk defa açıkça telaffuz edilmişti. Bu, tehlikeli bir öneriydi. Sasani veraset yasalarına göre, tahtın asıl sahibi, yaşça büyük olan Kavad’dı. Zareh’i tahta geçirmek, imparatorluğu bir iç savaşa sürükleyebilirdi. Kavad’ı destekleyen soylular ve komutanlar isyan edebilirdi.
Mihran ailesinin başı, ihtiyatlı bir soylu, söze girdi. “Bu aceleci bir karar olur, Sukhra. Kavad, meşru varistir. Onu yok saymak, tahtın kutsallığına hakarettir. Bu, daha büyük bir kaosa yol açar. Önce Kavad’ı geri almayı denemeliyiz. Bir fidye ödeyebiliriz.”
“Fidye mi?” diye güldü Sukhra, küçümseyerek. “Onların istediği altın değil. Onların istediği, Tizpon’da kendilerine sadık bir kral. Kavad’ı bize geri verirlerse, bu, onu tahta geçirmemiz şartıyla olur. Yani, onlara hem fidye ödeyeceğiz hem de krallığımızı hediye edeceğiz. Ne kadar zekice!”
Tartışma, bir satranç oyununa dönüşmüştü. Taht, ortadaki şah idi. Kavad ve Zareh, iki farklı piyondu. Ahşunvar, oyunun dışından hamleleri yöneten ustaydı. Sukhra, agresif bir oyunla hemen şah mat yapmak istiyordu. Zermihr ve Mihranlılar ise, savunma yaparak, taş kaybetmeden oyunu uzatmaya çalışıyordu. Mobedan Mobed ise, oyunun kurallarını ve tahtanın bütünlüğünü korumaya çalışan bir hakem gibiydi.
O gece, bir karara varılamadı. Sadece, farklı grupların niyetleri ve güç dengeleri netleşti. Sukhra ve onun gibi düşünen askeri kanat, Zareh’i destekliyordu. Zermihr’in başını çektiği bürokratlar ve bazı büyük soylu aileler ise, iç savaştan kaçınmak için Kavad seçeneğini, ne kadar tehlikeli olursa olsun, masada tutmak istiyordu.
Konsey dağıldığında, Tizpon üzerindeki fırtına bulutları daha da yoğunlaşmıştı. Artık sorun, sadece dışarıdaki bir düşman değildi. Asıl tehlike, içerideki bölünmüşlüktü. Sarayın koridorları, şimdi gizli ittifakların, fısıldanan vaatlerin ve ihanet planlarının mekânı olacaktı. Herkes, bir sonraki hamleyi bekliyordu. Ve herkes biliyordu ki, ilk hamleyi yapan, oyunu kazanabilirdi. Ama yanlış bir hamle, bütün satranç tahtasını devirebilirdi.

İki Kardeş, İki Kader

Sarayın Ayrı Köşeleri, Tizpon
Sasani sarayı, dışarıdan bakıldığında her zamanki gibi görkemli ve sakindi. Dicle’nin suları, duvarlarını yalıyor, bahçelerindeki ağaçlar rüzgârda salınıyordu. Lakin içeride, iki genç adamın dünyası, bir gecede altüst olmuştu. Onlar, Peroz’un oğulları, Şehzade Zareh ve uzaktaki esir Şehzade Kavad’dı. Artık sadece kardeş değil, bir tahtın iki rakip adayıydılar.
Genç Zareh, babasının ve ağabeyinin yokluğunda, sarayda neredeyse unutulmuş bir figürdü. Daha sakin, daha içe dönük bir yapısı vardı. Zamanını, saray kütüphanesinde eski parşömenleri okuyarak veya avcılık talimleri yaparak geçirirdi. İktidar hırsı, ağabeyi Kavad kadar belirgin değildi. Felaket haberi ona ulaştığında, ilk hissettiği şey, bir şehzadenin hırsı değil, bir evladın acısı ve bir kardeşin endişesiydi. Babasının ölümüne ağladı. Ağabeyinin düşman elindeki kaderi için endişelendi.
Ancak, Gölgeler Konseyi’ndeki tartışmalar, Zareh’in etrafındaki havayı değiştirmeye başladı. Komutan Sukhra ve onu destekleyen soylular, Zareh’i ziyaret etmeye, ona “teselli vermeye” başladılar. Bu ziyaretler, masum tesellilerden çok, politik birer manevraydı.
Sukhra, bir gün Zareh’i talim alanında tek başına kılıç çalışırken buldu. Yanına yaklaştı. “Şehzadem,” dedi, saygılı ama güçlü bir sesle. “Acınız büyük. Bütün Eranşahr, sizinle birlikte yas tutuyor.”
Zareh, terini silerek ona döndü. “Teşekkür ederim, Komutan. Lakin yas tutmaktan fazlasını yapmalıyız. Ağabeyim Kavad’ı kurtarmalıyız.”
Sukhra’nın yüzünde, belli belirsiz bir acıma ifadesi belirdi. “Kavad… Elbette, onu kurtarmak için her şeyi yaparız. Lakin… gerçekçi olmalıyız. Ak Hunlar, onu bir koz olarak kullanacak. Onu, kendi istedikleri şartlarla tahta çıkarmak isteyecekler. Eranşahr, bir göçebe Han’ının kuklası tarafından yönetilemez. Bu, babanızın mirasına en büyük ihanet olur.”
Sukhra, zehri yavaş yavaş Zareh’in zihnine damlatıyordu. “İmparatorluğun şu anda güçlü, bağımsız ve en önemlisi, Tizpon’da olan bir lidere ihtiyacı var. Düşmanın ipiyle kuyuya inmeyecek bir krala… Sizin gibi.”
Zareh, bu imalar karşısında rahatsız oldu. “Ben mi? Ama taht, ağabeyimin hakkıdır.”
“Hak,” dedi Sukhra, “bazen kılıçla korunur, Şehzadem. Bazen vatanın selameti, geleneklerin önüne geçer. Sizin göreviniz, sadece ailenize karşı değil, bütün Eranşahr’a karşıdır. Soyluların ve ordunun büyük bir kısmı, arkanızda durmaya hazır. Sizi, babanızın onurunu kurtaracak gerçek varis olarak görüyorlar.”
Bu konuşmalar, Zareh’in kafasını karıştırıyordu. Bir yanda vicdanı ve ağabeyine olan sadakati, diğer yanda ise Sukhra’nın sunduğu vatanseverlik ve görev bilinci vardı. Kendini, hiç istemediği bir oyunun merkezinde bulmuştu. O, sadece bir yas tutmak isterken, bir kral olmaya zorlanıyordu.
Aynı günlerde, binlerce fersah ötede, Kavad, kendi iç savaşıyla boğuşuyordu. Ahşunvar’ın teklifi, bir yılan gibi ruhuna dolanmıştı. Babasının katilinden yardım isteme düşüncesi, midesini bulandırıyordu. Lakin Ahşunvar’ın sözleri de bir o kadar gerçekçiydi: Tizpon’daki soylular, onu gerçekten de ölüme terk edebilir miydi? Amcası, kardeşi, onun yokluğunda tahtı ele geçirebilir miydi?
Kavad’ın yapısı, Zareh’ten farklıydı. O, doğuştan bir liderdi. Hırslı, zeki ve pragmatikti. Duygularının, kararlarını köreltmesine izin vermezdi. Günlerce, çadırında bir o yana bir bu yana yürüdü. Durumu, bir satranç oyuncusu gibi analiz etti.
Seçenekleri neydi? Birincisi, onurunu koruyup Ahşunvar’ın teklifini reddetmek. Bu, büyük ihtimalle, bu topraklarda unutulmuş bir esir olarak ölmek demekti. İkincisi, Tizpon’daki ailesine güvenmek. Lakin tarih, taht kavgalarının ne kadar acımasız olduğunu öğreten örneklerle doluydu. Kendi babası Peroz bile, kardeşi Hormizd’i yenerek tahta çıkmamış mıydı?
Üçüncü seçenek ise, en tehlikelisi ve en ahlaksız olanıydı: Ahşunvar’ın teklifini kabul etmek. Bu, babasının anısına bir ihanetti. Lakin aynı zamanda, tahta giden tek gerçekçi yoldu. Tahta bir kez oturduktan sonra, durumu lehine çevirebilir miydi? Ak Hunlarla olan ittifakını bozup, onlara karşı dönebilir miydi? Bu, uzun ve riskli bir oyundu. Lakin Kavad, risk almaktan korkmazdı.
Sonunda, kararını verdi. Ahşunvar’ı yeniden çadırına çağırdı. Ak Hun hükümdarı içeri girdiğinde, Kavad ayaktaydı. Gözlerinde artık ne bir yas ne de bir tereddüt vardı. Sadece, soğuk bir kararlılık vardı.
“Teklifini kabul ediyorum,” dedi Kavad, sesi netti. “Beni Tizpon’a götür ve babamın tahtına oturt. Karşılığında, istediğin haracı ve sınır güvenliğini sana vaat ediyorum.”
Ahşunvar gülümsedi. Beklediği cevap buydu. “Akıllı bir seçim, geleceğin Şahların Şahı. Hazırlıklar başlasın. Eranşahr, yakında yeni kralını karşılayacak.”
Böylece, iki kardeş, birbirlerinden habersiz, kendi kader yollarını çizmişlerdi. Biri, Tizpon’da, istemeden bir piyon haline getiriliyordu. Diğeri ise, düşman topraklarında, kendi iradesiyle bir şah olmak için ruhunu satıyordu. İmparatorluğun geleceği, bu iki kardeşin arasındaki kaçınılmaz çarpışmada şekillenecekti. Ve bu çarpışma, Tizpon’un surları dibinde olacaktı.

Ganimet Ordusu

Ak Hun Toprakları, Tizpon’a Giden Yol
Ahşunvar, sözünün eriydi. Lakin onun yöntemi, Kavad’ın hayal ettiğinden çok daha kurnazcaydı. Tizpon’a devasa bir Ak Hun ordusuyla yürümek, bütün Sasani soylularını birleştirecek ve bir direniş savaşına yol açacaktı. Bu, Ahşunvar’ın istemediği bir şeydi. O, askeri bir fetihten çok, siyasi bir darbe planlıyordu.
Planı, basit ama dâhiyaneydi. Kavad’a, küçük ama seçkin bir Ak Hun birliği verecekti. Yaklaşık iki bin kişilik, en iyi teçhizata sahip, en sadık savaşçılardan oluşan bir güç. Lakin bu ordunun asıl gücü, sayısında değil, taşıdığı ganimetteydi.
Ahşunvar, Kırmızı Vadi’de ele geçirilen Sasani ganimetlerinin en iyilerini, en parlaklarını seçtirdi. Binlerce Katafrakt zırhı, yüzlerce ipek sancak, altın işlemeli eyerler, gümüş kılıçlar… Bu ganimetler, Ak Hun savaşçılarına giydirildi. Deve kervanları, ganimet altınları ve mücevherlerle dolduruldu. Ortaya çıkan görüntü, bir Ak Hun ordusundan çok, zaferden dönen bir Sasani ordusunu andırıyordu. Bu, bir “Ganimet Ordusu”ydu.
“Tizpon’a savaşarak girmeyeceksin, Kavad,” diye açıkladı Ahşunvar planını. “Tizpon’a bir kurtarıcı gibi gireceksin. Babanın ordusundan geriye kalanları toplamış, düşmandan ganimetleri geri almış ve şimdi hakkı olan tahtı istemeye gelen meşru varis olarak.”
Kavad, planın zekâsı karşısında hayran kalmıştı. Bu, Sasanilerin kendi sembollerini, kendi gururlarını onlara karşı kullanmaktı. Sasani zırhları giymiş Ak Hun savaşçıları, hem bir güç gösterisi hem de psikolojik bir silahtı. “İşte,” diyeceklerdi, “sizin ordunuzdan geriye kalanlar, yeni Şah’a sadakat yemini etti.”
Yolculuk başladı. Ganimet Ordusu, yavaş ama görkemli bir şekilde batıya doğru ilerliyordu. Önlerinde, Sasani sancakları taşıyan haberciler gidiyor, Kavad’ın dönüşünü müjdeliyordu. Haber, Tizpon’a ulaşmadan önce, geçtiği her kasabada, her kalede bir şok dalgası yaratıyordu.
İnsanlar, önce ordunun yok olduğuna dair söylentileri duymuştu. Şimdi ise, Şehzade Kavad’ın, ordunun bir kısmıyla ve büyük bir ganimetle geri döndüğünü duyuyorlardı. Hangisine inanacaklardı? Bu kafa karışıklığı, tam da Ahşunvar’ın istediği şeydi. Belirsizlik, direnişi kırar, insanları beklemeye ve görmeye iterdi.
Ganimet Ordusu, Sasani sınırını geçtiğinde, ilk tepkiler beklendiği gibi oldu. Sınır kalelerindeki komutanlar, ne yapacaklarını bilemediler. Karşılarındaki ordu, hem tanıdık hem de yabancıydı. Sasani zırhları giyiyorlardı, ama yürüyüşleri, duruşları farklıydı. Ve başlarında, meşru varis Şehzade Kavad vardı. Ona saldırmak, vatana ihanet demekti. Onu içeri almak ise, arkasındaki Ak Hun gücünü içeri almak anlamına geliyordu. Çoğu komutan, en güvenli yolu seçti: kapılarını açmak ve Kavad’a bağlılıklarını bildirmek. Her bağlılık bildirimi, Kavad’ın gücünü daha da artırıyor, bir sonraki kalenin direncini daha da anlamsız kılıyordu.
Haber, Tizpon’a ulaştığında, Gölgeler Konseyi’nde bir bomba etkisi yarattı. Sukhra, bunun bir hile olduğunu, Kavad’ın arkasındaki gücün bir avuç Ak Hun’dan ibaret olduğunu ve derhal karşı bir ordu çıkarılması gerektiğini savundu. “Onu Tizpon’a ulaşmadan durdurmalıyız! Bu, son şansımız!”
Lakin Zermihr ve diğerleri, tereddüt etti. “Ya yanılıyorsak, Komutan?” dedi Vezir. “Ya Kavad, gerçekten de ordunun önemli bir bölümünü kurtarmayı başardıysa? Ona karşı bir ordu çıkarmak, imparatorluğu kesin bir iç savaşa sürükler. Halk, meşru varise saldıran bizleri hain olarak görür.”
Konsey, bir kez daha bölünmüştü. Kararsızlık, en kötü düşmandı. Onlar Tizpon’da tartışırken, Kavad’ın Ganimet Ordusu, her geçen gün başkente daha da yaklaşıyordu. Kavad, bir savaşla değil, bir söylenti ve propaganda seliyle ilerliyordu. O, artık sadece bir şehzade değil, bir efsaneye dönüşüyordu. Küllerinden doğan, babasının intikamını alacak ve imparatorluğu kurtaracak kahraman… Bu, Ahşunvar’ın yazdığı bir hikâyeydi ve bütün Eranşahr, bu hikâyeye inanmaya hazırdı. Fırtına, artık sadece toplanmıyordu; Tizpon’un kapılarına dayanmıştı.

Kapıdaki Fırtına

Tizpon Surları, Bekleyiş
Tizpon şehri, tarihinin en tuhaf bekleyişlerinden birini yaşıyordu. Şehir, ikiye bölünmüştü. Bir yanda, Komutan Sukhra’nın emriyle surlara yığılmış, Zareh’e sadık garnizon askerleri vardı. Miğferlerinin altından, ufku endişeyle tarıyorlardı. Diğer yanda ise, surların dışında ve içinde, ne yapacağını bilemeyen, kafası karışmış bir halk vardı. Kimi, meşru varis Kavad’ın gelişini bir kurtuluş olarak görüyor, kimi ise bunun bir Ak Hun hilesi olduğundan korkuyordu. Şehir, bir iç savaşın eşiğindeki bir barut fıçısı gibiydi.
Sonunda, o gün geldi. Ufukta, bir toz bulutu belirdi. Toz bulutu yaklaştıkça, içinden parlayan zırhlar, dalgalanan sancaklar seçilmeye başlandı. Kavad’ın Ganimet Ordusu, Tizpon’un önüne gelip dayanmıştı.
Manzara, surlardaki askerler için şaşırtıcı ve kafa karıştırıcıydı. Ordunun ön saflarında, tamamen Sasani usulü zırhlanmış Katafraktlar vardı. Lakin bu savaşçıların yüzleri, duruşları, atlarını sürüş tarzları farklıydı. Onlar, Ak Hunlardı. Lakin arkalarından gelen birlikler, daha çok Sasani ordusundan artakalanlara benziyordu; yorgun, ama disiplinli. Gerçekte çoğu, Kavad’ın geçtiği kalelerden ona katılan Sasani askerleriydi. Bu karışım, Sukhra’nın bile kafasını karıştırmıştı. Bu ordu neydi? Bir Ak Hun işgal gücü mü, yoksa meşru bir Sasani varisinin ordusu mu?
Kavad, ordusunun önünde, bembeyaz bir atın üzerinde duruyordu. Üzerinde, babasından kalan en görkemli zırhlardan biri vardı. Yüzünde, haftalar önceki o esir prensten eser yoktu. Kendinden emin, kararlı ve bir krala yakışır bir otoriteyle surlara bakıyordu. Yanında, Ak Hun komutanı duruyordu, lakin bilinçli olarak biraz geride ve daha az gösterişli bir zırhla. Bütün ilgi, Kavad’ın üzerindeydi.
Kavad, tek başına ileri doğru atını sürdü. Surların menziline girmeden durdu. Yanında ne bir muhafız ne de bir sancak vardı. Bu, cesur bir hareketti.
“Tizpon halkı! Eranşahr’ın askerleri!” diye seslendi, sesi şaşırtıcı derecede güçlüydü ve surlarda yankılandı. “Ben, Şah Peroz’un oğlu, Kavad! Babanızın, kardeşinizin, yoldaşınızın kanının aktığı cehennem vadisinden geliyorum! Ordumuz, bir hileyle tuzağa düşürüldü, evet! Lakin tamamen yok olmadı! Düşmandan, onurumuzu ve ganimetlerimizi geri aldım! Şimdi, babamın boşalan tahtına, hakkım olanı almaya geldim!”
Surların üzerindeki askerler arasında bir mırıltı dolaştı. Bu sözler, güçlü ve etkileyiciydi.
“İçinizde,” diye devam etti Kavad, “Sukhra gibi, kendi hırsları için kardeşimi, Zareh’i, piyon olarak kullananlar olduğunu biliyorum! Onlar, imparatorluğu bir iç savaşa sürüklemek istiyorlar! Ben ise size barış ve birlik vaat ediyorum! Kapıları açın ve meşru kralınızı kabul edin! Kan dökmeyelim. Kardeşi kardeşe kırdırmayalım!”
Bu konuşma, Sukhra için bir meydan okumaydı. Onu, şahsi hırsları olan bir komplocu olarak damgalamıştı. Surlardaki askerlerin bir kısmı, tereddüt etmeye başladı. Kavad’ın sözleri, mantıklı geliyordu. Neden meşru varise karşı savaşsınlar ki?
Sukhra, surların en tepesinden Kavad’a bağırdı. “Hilekâr! Arkandaki o göçebelerle mi bize birlik vaat ediyorsun? Onlar, babanın katilleri! Sen, Eranşahr’ın tacını, düşmana satmış bir hainsin!”
“Asıl hain,” diye karşılık verdi Kavad, sesini yükselterek, “imparatorluk yastayken taht kavgası çıkaran, kendi kralına karşı kılıç çekendir! Askerler! Size soruyorum! Kimin emrindesiniz? Kendi hırsı için sizi kardeş kanı dökmeye iten bir komutanın mı, yoksa babasının intikamını almaya yemin etmiş meşru Şehzadenizin mi?”
Bu, son darbeydi. Surlardaki askerler arasındaki bölünme, artık gözle görülür hale gelmişti. Bir grup subay, Sukhra’ya dönerek, Kavad’a saldırmayacaklarını, bunun bir iç savaş olacağını söyledi. Sukhra, kontrolü kaybetmekte olduğunu anladı. Ordusu, gözlerinin önünde eriyordu.
O anda, şehrin içinden, ana kapıya doğru bir uğultu yükselmeye başladı. Halk, Kavad’ın sözlerinden etkilenmiş, kapıların açılması için tezahürat yapmaya başlamıştı. Vezir Zermihr ve Mobedan Mobed, bir iç savaşın Tizpon’un sokaklarında yaşanmasını engellemek için, son bir karar vermek zorunda olduklarını anladılar. Zermihr, Sukhra’nın yanına gitti.
“Bitti, Komutan,” dedi yorgunca. “Şehir, Kavad’ı istiyor. Direnirsen, hepimiz kaybederiz. Kan dökülmeden, en azından iktidarın devrini kontrol altında tutmalıyız.”
Sukhra, öfkeyle surun duvarını yumrukladı. Yenilmişti. Bir kılıç bile çekmeden, bir kelime oyunuyla, bir propaganda savaşıyla kaybetmişti. Gözleri, aşağıda kendinden emin bir şekilde bekleyen Kavad’a kilitlendi. O genç adamda, babasında olmayan bir şey vardı: acımasız bir zekâ.
Sukhra, isteksizce emir verdi. Tizpon’un devasa kapıları, gıcırdayarak açılmaya başladı.
Kavad, kapıların açılışını izlerken, yüzünde en ufak bir gülümseme bile belirmedi. Bu, bir zaferin sonu değil, çok daha uzun ve tehlikeli bir oyunun sadece başlangıcıydı. Arkasındaki Ak Hun birliğine döndü ve başıyla işaret etti. Ganimet Ordusu, fırtına gibi, Sasani İmparatorluğu’un kalbine doğru akmaya başladı. Ve o fırtınanın merkezinde, babasının katillerinin desteğiyle tahtına yürüyen yeni Şah vardı.


Bölüm 9 – Ejderhanın Dişleri

Tacın Ağırlığı

İwan-ı Kisra, Taç Giyme Töreni, Tizpon
Tizpon’un yüce taht salonu, İwan-ı Kisra, daha önce pek çok taç giyme törenine tanıklık etmişti. Lakin hiçbiri, böylesine gergin ve tekinsiz bir atmosferde gerçekleşmemişti. Salon, imparatorluğun dört bir yanından gelen soylular, komutanlar ve din adamlarıyla doluydu. Havada, buhurdanlıklardan yayılan sandal ağacı kokusu ile kılıçların soğuk metali ve ter kokusu birbirine karışmıştı. Herkes, olması gerektiği gibi en gösterişli giysilerini giymişti, lakin ipek kaftanların ve mücevherlerin parıltısı, yüzlerdeki solgunluğu ve gözlerdeki zoraki tebessümleri gizleyemiyordu.
Salonda, gözle görülür iki kutup vardı. Bir yanda, Komutan Sukhra ve ona sadık kalan, yenilgiyi hazmedememiş soylular duruyordu. Yüzleri, bir fırtına bulutu gibi karanlıktı. Onlar için bu tören, bir kutlama değil, bir teslimiyetin utanç verici bir onayıydı. Diğer yanda ise, Kavad’ın şehre girişinden sonra hızla onun tarafına geçen, pragmatik veya korkak soylular vardı. Onlar, yeni Şah’a bağlılıklarını göstermek için en önde yer kapmaya çalışıyor, abartılı bir coşku sergiliyorlardı. Bu iki grubun arasında ise, Vezir Zermihr ve Mobedan Mobed gibi, imparatorluğun bütünlüğünü her şeyin üzerinde tutan, endişeli ve yorgun devlet adamları yer alıyordu.
Ve salonun en dikkat çekici, en yabancı unsuru, Kavad’ın Ak Hun muhafızlarıydı. Sasani sarayının Ölümsüzler’inin zarif ve disiplinli duruşunun aksine, bu savaşçılar ham, yontulmamış bir güç yayıyorlardı. Sasani zırhlarını giyiyor olsalar da, altından çıkan yanık tenleri, çekik gözleri ve her an tetikte olan vahşi duruşları, onların kim olduğunu ele veriyordu. Onlar, bu törenin sessiz ama en güçlü tanıkları, tacın gerçek sahiplerinin temsilcileriydi. Onların varlığı, her Sasani soylusunun boğazındaki bir düğüm gibiydi.
Kavad, salonun ortasından, tahta giden kırmızı halının üzerinde yavaşça yürüdü. Üzerinde, Sasani krallarının geleneksel taç giyme kıyafeti vardı; altın sırmalarla işlenmiş, yakut ve zümrütlerle bezenmiş ağır bir kaftan. Yüzü ifadesizdi. Gözleri, ne coşkulu yandaşlarına ne de öfkeli muhaliflerine takılıyordu. O, sadece önündeki birkaç basamağın ardında duran boş tahta bakıyordu. Babasının tahtı.
Tahtın yanına ulaştığında, Mobedan Mobed, elinde Sasani tacıyla ona yaklaştı. Bu, Peroz’un tacı değildi. O, Kırmızı Vadi’nin çamurunda kaybolmuştu. Bu, hazineden çıkarılan, atalarından kalma daha eski, daha sade ama bir o kadar da kutsal bir taçtı. Mobedan Mobed, geleneksel duaları okumaya başladı. Sesi, salondaki gerginliği bir nebze olsun yatıştırır gibiydi. Zerdüşt ilahileri, Ahura Mazda’dan yeni krala bilgelik, adalet ve güç vermesini diliyordu.
Dua bittiğinde, Mobedan Mobed, tacı kaldırdı ve Kavad’ın başına yerleştirdi. O an, salonda bir sessizlik oldu. Tacın ağırlığı, Kavad’ın omuzlarına çöktü. Bu, sadece altının ve mücevherlerin ağırlığı değildi. Bu, yenilmiş bir imparatorluğun, kanlı bir mirasın, ihanetle kazanılmış bir iktidarın ve düşmana verilmiş sözlerin ağırlığıydı.
Kavad, döndü ve yavaşça tahta oturdu. O an, resmen Şahların Şahı I. Kavad’dı.
Gelenek gereği, ilk olarak en güçlü soylunun, Komutan Sukhra’nın öne çıkıp yeni Şah’a bağlılığını bildirmesi gerekiyordu. Bütün gözler, Sukhra’ya çevrildi. Sukhra, bir an tereddüt etti. O an, bütün Tizpon’un kaderi, onun atacağı adıma bağlıydı. Eğer bağlılık yemini etmeyi reddederse, salonda bir kılıç şakırtısı başlayabilir ve iç savaş kaçınılmaz olurdu.
Sukhra, ağır adımlarla öne çıktı. Yüzünde hiçbir ifade yoktu. Tahtın önüne geldi ve Kavad’ın gözlerinin içine baktı. Bir an, meydan okur gibiydi. Sonra, yavaşça, isteksizce diz çöktü. “Yaşasın Şahların Şahı,” dedi, sesi boğuk ve duygusuzdu. “Ordularım, emrinizdedir.”
Sukhra’nın diz çökmesiyle, salondaki gerilim bir anda çözüldü. Diğer soylular, adeta birbiriyle yarışarak öne atılıp bağlılıklarını bildirmeye başladılar. Salon, “Yaşasın Şah!” nidalarıyla doldu. Lakin bu nidalar, samimiyetten çok, bir zorunluluğun ve korkunun ürünüydü.
Kavad, tahtında oturmuş, bütün bu seremoniye tanıklık ediyordu. Yüzünde hâlâ bir ifade yoktu. Biliyordu ki, bu diz çöküşler, bu bağlılık yeminleri sahteydi. Sukhra, sadece zaman kazanıyordu. Diğerleri, rüzgârın nereden eseceğini görmek için bekliyordu. Asıl savaş, şimdi başlıyordu. Bu, kılıçların değil, entrikaların savaşı olacaktı. Ve taht, bir sığınak değil, bir fırtınanın tam merkeziydi. Tacın ağırlığı, Kavad’a bu gerçeği fısıldıyordu.

Fareler ve Akbabalar

Saray Koridorları ve Tizpon Zindanları
Kavad’ın taç giyme töreni, Tizpon’da yeni bir dönemi başlatmıştı; “temizlik” dönemini. Kavad, aptal değildi. Tahtının ne kadar sallantıda olduğunu, etrafındaki sadakatin ne kadar pamuk ipliğine bağlı olduğunu biliyordu. Ahunşvar’ın desteği onu tahta çıkarmıştı, ama tahtta tutmaya yetmezdi. Kendi gücünü, kendi otoritesini inşa etmek zorundaydı. Ve bunun ilk adımı, potansiyel tehditleri ortadan kaldırmaktı.
Saray, bir gecede fısıltılar ve korkuyla doldu. Kavad’ın Ak Hun muhafızları, artık sadece birer koruma değil, aynı zamanda yeni Şah’ın gizli polisi gibi hareket etmeye başlamıştı. Onların sessiz, delici bakışları, en cesur Sasani soylusunun bile kanını donduruyordu.
Kavad’ın ilk hedefi, en bariz olanıydı: küçük kardeşi Zareh. Taç giyme töreninden sonra Zareh, annesiyle birlikte yaşadığı sarayın bir kanadına hapsedilmişti. Bu, resmi olarak onun “güvenliği” içindi. Lakin herkes, bunun bir ev hapsi olduğunu biliyordu.
Bir gece, Kavad, kardeşini ziyaret etti. Zareh, odasında, pencereden dışarıdaki bahçeyi izliyordu. Kavad içeri girdiğinde, Zareh ona döndü. Yüzünde ne bir korku ne de bir öfke vardı. Sadece, kaderine razı olmuş bir adamın yorgunluğu vardı.
“Demek geldin, ağabey,” dedi Zareh, sesinde bir alaycılık olmadan. “Ya da Şahların Şahı mı demeliyim?”
Kavad, yanına yaklaştı. “Ben hâlâ senin ağabeyinim, Zareh. Ve sana zarar gelmesini istemiyorum.”
“Beni buraya kilitleyerek mi bunu gösteriyorsun?” diye sordu Zareh.
“Seni, seni kullanmak isteyen akbabalardan koruyorum,” dedi Kavad. “Sukhra ve yandaşları, seni benim karşıma bir piyon olarak sürmek istedi. Onlar için sen, bir kardeş değil, bir araçtın. Onların oyununa izin verseydim, şimdi ikimiz de ölmüş olabilirdik ve Eranşahr kan gölüne dönerdi.”
Kavad’ın sözlerinde bir doğruluk payı vardı. Lakin bu, Zareh’in bir tehdit olduğu gerçeğini değiştirmiyordu. “Senden tek bir şey istiyorum, Zareh,” dedi Kavad, sesini alçaltarak. “Taht üzerindeki tüm haklarından feragat ettiğini, beni tek meşru kral olarak tanıdığını yazılı olarak beyan et. Bunu yaparsan, hayatının geri kalanını, zenginlik içinde, bu sarayda veya istediğin bir malikanede huzur içinde yaşamanı sağlarım.”
Zareh, bir an düşündü. Bu, bir merhamet teklifi gibi sunulmuş bir ültimatomdu. Reddederse ne olacağını biliyordu. “Peki ya reddedersem?”
Kavad’ın gözleri soğudu. “O zaman, Sukhra’nın ve diğer düşmanlarımın seni bir isyan sancağı olarak kullanmasını engellemek için ne gerekiyorsa onu yaparım. Anlıyor musun?”
Anlamı açıktı. Ölüm. Zareh, gülümsedi. Acı bir gülümsemeydi bu. “Senin yerinde olsam, ben de aynısını yapardım, ağabey. Sanırım bu, kral olmanın bedeli.” Zareh, teklifi kabul etti. O, bir savaşçı değil, bir bilgindi. Hayatını, anlamsız bir taht kavgası için feda etmeyecekti.
Lakin Kavad’ın temizliği, kardeşiyle bitmedi. Asıl hedef, fareler ve akbabalardı. Sarayda, Peroz döneminden kalma, Sukhra’ya yakınlığıyla bilinen pek çok komutan ve bürokrat vardı. Kavad’ın casusları, onların her konuşmasını, her toplantısını izliyordu.
Bir hafta içinde, ilk tutuklamalar başladı. Bir gece yarısı, Ak Hun muhafızlar, Peroz’un eski hazinedarını yatağından aldılar. Suçlama, “devlet hazinesini kötüye kullanmak”tı. Lakin herkes, asıl suçunun Sukhra ile gizlice görüşmek olduğunu biliyordu. Bir başka gün, iki ordu komutanı, “görevi ihmal” suçlamasıyla tutuklandı ve Tizpon’un karanlık zindanlarına atıldı.
Bu tutuklamalar, bir satranç oyunundaki gibi, Sukhra’nın etrafındaki önemli taşları bir bir ortadan kaldırıyordu. Sukhra, izole ediliyor, gücü yavaş yavaş elinden alınıyordu. Kavad, ona doğrudan saldırmıyordu. Bu, çok riskli olurdu. Onun yerine, onu destekleyen ağı, örümcek ağını yok eder gibi, parça parça söküyordu.
Saraydaki atmosfer, paranoya ile zehirlenmişti. Kimse kimseye güvenmiyordu. En yakın dostlar bile, birbirlerinin yanında konuşmaktan çekinir olmuştu. Her duvarın bir kulağı, her gölgenin bir gözü var gibiydi. Kavad, korkuyla yönetiyordu. Lakin bu, kontrolsüz bir terör değil, hesaplanmış, cerrahi bir korkuydu. Düşmanlarını, bir isyan başlatmaya cesaret edemeyecek kadar zayıflatana dek, bu temizliğe devam edecekti.
Tizpon zindanları, bir zamanlar adi suçlularla doluyken, şimdi Sasani soylularıyla dolmaya başlamıştı. Kavad, tahtının temellerini, düşmanlarının kemikleri ve korkularıyla inşa ediyordu. Ve bu kanlı temel, gün geçtikçe daha da sağlamlaşıyordu.

Altın ve Zehir

Ahşunvar’ın Elçileri, Tizpon
Kavad, içerideki düşmanlarıyla uğraşırken, asıl borçlu olduğu güç, sabırsızlanmaya başlamıştı. Ahşunvar, Kavad’ı tahta oturtmuştu ve şimdi, anlaşmanın kendi payına düşen kısmını istiyordu. Tizpon’a, gösterişli bir Ak Hun elçi heyeti geldi. Bu heyet, sadece diplomatlardan oluşmuyordu. Yanlarında, Kavad’ın Ganimet Ordusu’ndan geriye kalan ve Tizpon’da misafir edilen Ak Hun komutanları da vardı. Onların varlığı, bu ziyaretin dostane bir ziyaretten çok, bir alacaklının borcunu istemeye gelmesi olduğunu hatırlatıyordu.
Elçiler, Kavad tarafından büyük bir törenle kabul edildi. Ziyafetler verildi, hediyeler sunuldu. Lakin kapalı kapılar ardında yapılan görüşmeler, oldukça sert geçiyordu.
Elçilerin başı, bilge ve kurnaz bir Ak Hun soylusu olan Eftal, talepleri net bir şekilde ortaya koydu:
Birincisi, Sasani İmparatorluğu, her yıl Ak Hun Krallığı’na muazzam miktarda altın haraç ödeyecekti. Bu, bir “dostluk vergisi” olarak adlandırılacaktı, lakin herkes bunun bir haraç olduğunu biliyordu.
İkincisi, Horasan’daki bazı stratejik sınır kaleleri, Ak Hun kontrolüne bırakılacaktı. Bu, gelecekteki olası bir Sasani saldırısına karşı bir “güvenlik teminatı”ydı.
Üçüncüsü ve en ağırı, Sasani sarayı, Ak Hunlardan gelecek “tavsiyeleri” dış politikada dikkate alacaktı. Bu, Sasanilerin egemenliğinin fiilen kısıtlanması anlamına geliyordu.
Kavad, bu talepleri dinlerken, yüzünde hiçbir duygu belirtisi göstermedi. Lakin içinde bir fırtına kopuyordu. Bu şartları kabul etmek, imparatorluğun onurunu ayaklar altına almak, babasının ve on binlerce askerin boşuna öldüğünü kabul etmek demekti. Reddetmek ise, Ahşunvar’ın gazabını üzerine çekmek ve tahtını borçlu olduğu gücü karşısına almak demekti.
Görüşmeler, günlerce sürdü. Kavad, usta bir pazarlıkçı gibi davrandı. Vezir Zermihr’in de yardımıyla, her madde üzerinde uzun uzun tartıştı. Haracın miktarını düşürmeye çalıştı. Kalelerin devri yerine, ortak devriyeler önerdi. Dış politika maddesini ise, daha muğlak ve yoruma açık bir dille yeniden yazdırmaya çalıştı.
Elçiler, bazı küçük tavizler verse de, ana taleplerinde ısrarcıydılar. Biliyorlardı ki, Kavad’ın onlara karşı koyacak gücü yoktu. Kavad’ın saraydaki Ak Hun muhafızları, birer onur konuğu değil, aynı zamanda birer gözetmendi.
Bu pazarlıklar, Gölgeler Konseyi’nde de büyük bir krize yol açtı. Sukhra ve yandaşları, bu anlaşmanın bir ihanet olduğunu, Eranşahr’ın Ak Hunların bir vilayeti haline getirileceğini haykırdılar. “İşte!” diye kükredi Sukhra bir toplantıda. “İşte size düşmanın ipiyle kuyuya inmenin sonucu! Bizi, kendi vatanımızda birer köle yapacaklar!”
Kavad, bu muhalefeti kendi lehine kullandı. Ak Hun elçilerine, “Görüyorsunuz,” dedi. “Soylularım direniyor. Bu şartları onlara kabul ettirmem çok zor. Eğer çok fazla baskı yaparsanız, bir isyan çıkabilir ve ben devrilebilirim. O zaman, yerime Sukhra gibi size düşman biri geçer. Bu, sizin de işinize gelmez. Bana, kendi halkımın önünde yüzümü kurtaracak bir alan bırakmalısınız.”
Bu, zekice bir manevraydı. Kendi içindeki muhalefeti, dışarıdaki düşmana karşı bir pazarlık kozu olarak kullanıyordu. Elçiler, bu mantığı anladılar. Onlar için de, işbirliğine yatkın bir Kavad, düşman bir Sukhra’dan daha iyiydi.
Sonunda, bir anlaşmaya varıldı. Anlaşma, yine de Sasaniler için çok ağırdı. Haraç miktarı biraz düşürülmüş, ama yine de hazineyi zorlayacak bir seviyedeydi. Kaleler devredilmeyecek, lakin içlerine Ak Hun “gözlemciler” yerleştirilecekti. Dış politika maddesi, biraz yumuşatılmıştı.
Anlaşma imzalandığında, Kavad elçilere bir ziyafet daha verdi. Herkes gülümsüyor, dostluk kadehleri kaldırılıyordu. Lakin o kadehlerde, altından çok zehir vardı. Kavad, zaman kazanmıştı. Lakin bu zamanı, ağır bir bedel ödeyerek satın almıştı. İmparatorluğun hazinesi, her yıl doğuya akacak, onuru ise her gün biraz daha aşınacaktı.
Elçiler, Tizpon’dan ayrılırken, Kavad onları uğurladı. Yüzünde, dost bir müttefikin ifadesi vardı. Lakin kalbinde, soğuk bir yemin ediyordu. Bu, geçici bir durumdu. Bir gün, yeterince güçlendiğinde, bu aşağılayıcı anlaşmayı yırtıp atacaktı. Bir gün, Ahunşvar’a olan borcunu, altınla değil, çelikle ödeyecekti. Ama o gün, daha çok uzaktaydı. Şimdilik, hayatta kalmak ve tahtını korumak zorundaydı. Zehirli kadehi içmişti ve şimdi, panzehiri bulmak için zamana ihtiyacı vardı.

Mazdek’in Gölgesi

Tizpon’un Fakir Mahalleleri ve Felsefe Okulları
Kavad, saray entrikaları ve dış borçlarla boğuşurken, Tizpon’un surları içinde, toplumun derinliklerinde yeni ve tehlikeli bir akım filizleniyordu. Sasani İmparatorluğu, katı bir sınıf sistemine dayanıyordu. En tepede, toprak sahibi büyük soylu aileler (Vuzurgan) ve Zerdüşt rahipleri vardı. Onların altında, küçük toprak sahipleri, tüccarlar ve zanaatkârlar (Azadan) yer alıyordu. En altta ise, toprağa bağlı, neredeyse köle statüsünde olan geniş bir köylü ve çiftçi kitlesi bulunuyordu.
Peroz’un felaketle sonuçlanan seferi, bu zaten gergin olan yapıyı daha da sarsmıştı. Savaşın maliyeti, ağır vergilerle halkın sırtına yüklenmişti. Ardından gelen kıtlık ve kuraklık, durumu daha da kötüleştirmişti. Şimdi ise, Ak Hunlara ödenecek olan ağır haraç, bu yükü dayanılmaz bir hale getirme tehlikesi taşıyordu. Fakir mahallelerde, açlık ve umutsuzluk kol geziyordu. İnsanlar, soyluların ve zengin rahiplerin lüks içinde yaşarken, kendilerinin neden sefalet çektiğini sorgulamaya başlamıştı. Bu sorgulama, tehlikeliydi.
Bu toplumsal huzursuzluk ortamında, yeni bir isim fısıldanmaya başlandı: Mazdek.
Mazdek, aslen bir Zerdüşt rahibiydi. Lakin onun öğretileri, geleneksel Zerdüştçülüğün çok ötesine geçiyordu. O, evrenin temelinde yatan Işık (iyilik) ve Karanlık (kötülük) mücadelesinin, yeryüzündeki yansımasının toplumsal eşitsizlik olduğunu vaaz ediyordu. Ona göre, zenginlik ve mülkiyet hırsı, Karanlığın birer aracıydı. İnsanlar arasındaki kıskançlık, açgözlülük ve çatışmaların temel nedeni, mülkiyetin ve kadınların adil olmayan bir şekilde dağılmasıydı.
“Ahura Mazda,” diyordu Mazdek, etrafına topladığı kalabalıklara, “suyu, toprağı ve ateşi nasıl bütün canlıların ortak kullanımı için yarattıysa, yeryüzünün zenginliklerini de öyle yaratmıştır. Lakin Karanlığın hizmetkârları olan açgözlüler, bu ortak zenginliğe el koymuş, kendilerine saraylar yaparken, halkı sefalete mahkûm etmişlerdir. Asıl günah, çalmak değil, biriktirmektir!”
Bu radikal fikirler, özellikle alt sınıflar arasında hızla yayıldı. Mazdek, sadece dini bir lider değil, aynı zamanda bir toplumsal devrimciydi. O, mülkiyetin yeniden dağıtılmasını, zenginlerin mallarının alınarak fakirlere verilmesini, hatta kadınların ortak mülkiyetini savunuyordu. Bu, mevcut düzenin temellerine dinamit koymak demekti. Onun öğretisi, umutsuzlara bir umut, ezilenlere ise bir intikam vaadi sunuyordu.
Mazdek’in takipçileri, kendilerine “Drist-Denan” (Doğru Dinliler) diyorlardı. Şehrin fakir mahallelerinde komünler kuruyor, ellerindekini paylaşıyor ve Mazdek’in öğretilerini yayıyorlardı. Başlangıçta, soylular ve rahipler bu hareketi, alt tabakadan cahillerin bir hezeyanı olarak görüp küçümsediler. Lakin hareket, bir çığ gibi büyüyordu. Sadece fakirler değil, mevcut düzenden rahatsız olan bazı eğitimli insanlar ve hatta küçük soylular bile Mazdek’in fikirlerine sempati duymaya başlamıştı.
Kavad, bu yeni hareketten haberdardı. Casusları, ona Mazdek’in vaazlarını ve artan popülaritesini rapor ediyordu. İlk başta, danışmanları, özellikle de Mobedan Mobed, bu hareketin derhal ezilmesi, Mazdek’in bir kafir olarak yakalanıp öldürülmesi gerektiğini savundu. Bu, Zerdüşt dinine ve imparatorluğun temellerine bir saldırıydı.
Lakin Kavad, farklı bir potansiyel gördü. O, bir satranç oyuncusuydu. Ve Mazdek, tahtadaki beklenmedik, güçlü bir taştı. Kavad’ın asıl düşmanları kimdi? Onu devirmeye çalışan, gücünü kısıtlayan, servetleriyle ona meydan okuyan büyük soylu aileler ve zengin Zerdüşt ruhban sınıfı. Yani, Sukhra ve müttefikleri.
Mazdek’in hedefi de tam olarak bu sınıftı.
Kavad, tehlikeli bir oyun oynamaya karar verdi. Mazdek’i ezmek yerine, onu gizlice destekleyebilir, onun gücünü kendi düşmanlarına karşı bir silah olarak kullanabilirdi. Mazdekçilerin soyluların topraklarına saldırması, servetlerini yağmalaması, Kavad’ın işine gelirdi. Bu, onun baş düşmanlarını zayıflatır, onların gücünü ve prestijini azaltırdı. Kavad, halkın öfkesini, bir sel gibi, kendi düşmanlarının üzerine yönlendirebilirdi.
Bu, ateşle oynamaktı. Mazdekçilik, bir kez serbest bırakıldığında kontrol edilmesi çok zor bir güçtü. Kontrolden çıkıp, Kavad’ın kendi tahtını bile tehdit edebilir, imparatorluğu tam bir kaosa sürükleyebilirdi.
Lakin Kavad, risk almayı seviyordu. O, tahtını düşmanlarına borçlu olarak kazanmıştı. Şimdi ise, o tahtı, başka bir beklenmedik müttefikin, bir toplumsal devrimcinin gölgesini kullanarak sağlamlaştırabilirdi.
Kavad, Mazdek’i tutuklatmadı. Aksine, takipçilerinin faaliyetlerine göz yumdu. Hatta bazı söylentilere göre, Mazdek ile gizlice görüştüğü bile iddia ediliyordu. Tizpon’un üzerinde, Ak Hun tehdidinin yanı sıra, yeni bir gölge daha yükseliyordu. Bu, zenginliğin yeniden dağıtılmasını vaat eden, mevcut düzeni temelden sarsan Mazdek’in gölgesiydi. Ve Kavad, bu gölgenin arkasına saklanarak, kendi düşmanlarına karşı son ve en ölümcül hamlesini yapmaya hazırlanıyordu.


Bölüm 10 – Ejderha Uyanıyor

Mülksüzlerin Kralı

Tizpon’daki Mazdekçi Komünler ve Saraydaki Yankıları
Mazdek’in öğretisi, kuru bir tarlaya düşen bir kıvılcım gibiydi. Tizpon’un dar, çamurlu sokaklarında, sefaletin ve umutsuzluğun kol gezdiği mahallelerde, onun sözleri bir vahiy gibi yankılandı. İnsanlar, nesillerdir kabul ettikleri kadere, yani yoksulluğun ve hizmetkârlığın ilahi bir düzen olduğuna dair inançlarını sorgulamaya başladılar. Mazdek, onlara yeni bir dil, yeni bir umut veriyordu: Eşitlik.
Şehrin dört bir yanında, küçük komünler, gizli topluluklar oluşmaya başladı. Bu topluluklarda, Mazdek’in öğretileri hayata geçiriliyordu. Üyeler, sahip oldukları her şeyi – bir parça ekmeği, birkaç metrelik kumaşı, bir avuç bozuk parayı – ortak bir havuza koyuyor ve ihtiyaçlarına göre paylaşıyorlardı. Bu, Sasani toplumunun katı hiyerarşisine ve özel mülkiyet takıntısına tamamen zıt bir yaşam biçimiydi. Bir demirci, kazandığı paranın bir kısmını, o gün iş bulamayan bir hamalın ailesi için ayırıyor; bir dokumacı kadın, dokuduğu kumaşı, çocuğu üşüyen bir komşusuna veriyordu. Bu küçük dayanışma eylemleri, büyük bir toplumsal hareketin temelini oluşturuyordu.
Bu komünler, sadece ekonomik birer birlik değil, aynı zamanda yeni bir sosyal düzendi. Geceleri, gizlice bir araya gelip Mazdek’in gönderdiği vaizleri dinliyorlardı. Vaizler, Zerdüştlüğün kutsal metni Avesta’yı yeniden yorumluyor, Işık ve Karanlık arasındaki ebedi savaşın, aslında fakirlerle zenginler arasındaki savaş olduğunu anlatıyorlardı. “Soyluların ambarları, sizin emeğinizle çalınmış tahıllarla dolu!” diyorlardı. “Rahiplerin tapınakları, sizin adaklarınızla birikmiş altınlarla parlıyor! Ahura Mazda’nın ışığı, paylaşıldığında çoğalır. Onlar ise o ışığı hapsettiler. Biz, o ışığı özgür bırakmaya geldik!”
Bu sözler, dinleyicilerin kalbinde bir ateş yakıyordu. Yüzyılların birikmiş öfkesi, kini ve haksızlığa uğramışlık duygusu, şimdi kendine meşru bir zemin, ilahi bir gerekçe bulmuştu. Hareket, sadece Tizpon’la sınırlı kalmadı. Kervanlar ve seyyahlar aracılığıyla, Mazdek’in fikirleri imparatorluğun diğer şehirlerine ve kırsal bölgelerine de yayıldı. Özellikle toprağa bağlı, büyük toprak sahiplerinin altında ezilen köylüler arasında, Mazdek bir kurtarıcı, bir tür “Mülksüzlerin Kralı” olarak görülmeye başlandı.
Sarayda ise bu gelişmeler, büyük bir endişeyle izleniyordu. Mobedan Mobed ve Zerdüşt ruhban sınıfı için Mazdek, en tehlikeli türden bir sapkındı. O, sadece bir kafir değil, aynı zamanda dinin temellerini dinamitleyen, rahiplerin otoritesini ve zenginliğini tehdit eden bir düşmandı. Mobedan Mobed, defalarca Kavad’ın huzuruna çıkarak bu “vebanın” derhal durdurulmasını, Mazdek ve müritlerinin en ağır şekilde cezalandırılmasını talep etti.
“Yüce Şah’ım,” dedi bir görüşmelerinde, sesi öfke ve endişeyle titriyordu. “Bu adam, Ahura Mazda’nın adını kullanarak, Karanlığın öğretisini yayıyor. Mülkiyete ve aileye saldırıyor. Bu, toplumun temelidir! Bu temeli yıkarsanız, üzerinde durduğunuz taht da yıkılır! Bu yılanın başını, daha fazla büyümeden ezmelisiniz!”
Soylular da, özellikle Sukhra ve müttefikleri, aynı derecede endişeliydi. Lakin onların endişesi, dini olmaktan çok, dünyeviydi. Mazdekçiler, doğrudan onların servetini, topraklarını ve ayrıcalıklarını hedef alıyordu. Kırsal bölgelerdeki malikanelerinden, köylülerin huzursuzlandığına, vergileri ödemeyi reddettiğine, hatta bazı yerlerde küçük isyanların başladığına dair haberler geliyordu. Birkaç soylunun ambarı, gece vakti kimliği belirsiz kişilerce basılmış ve içindeki tahıllar fakir halka dağıtılmıştı. Bu, bir anarşiydi.
Sukhra, bunu Kavad’ın zayıflığına bağlıyordu. “Yeni Şah, düzeni sağlamaktan aciz!” diye fısıldıyordu kendi çevresine. “Tahtını korumak için göçebelere haraç ödüyor, içerideki bu isyankârlara ise göz yumuyor. Onun yönetimi altında imparatorluk kaosa sürükleniyor.” Sukhra, bu durumu, Kavad’a karşı halkın ve diğer soyluların desteğini kazanmak için bir fırsat olarak görüyordu.
Lakin Kavad, ne zayıf ne de acizdi. O, bu kaosu bilinçli olarak yönetiyordu. Mazdekçilerin her eylemi, soyluları ve ruhban sınıfını zayıflatıyor, onların dikkatini ve kaynaklarını bu yeni tehdide yöneltiyordu. Bu durum, Kavad’a, saraydaki kendi gücünü pekiştirmek, sadık adamlarını kilit noktalara getirmek ve Sukhra’nın ağını daha rahat bir şekilde çözmek için gerekli zamanı ve alanı sağlıyordu.
Bir gün, Kavad, en güvendiği danışmanı, yaşlı Vezir Zermihr ile bu konuyu görüştü. Zermihr de, bu ateşle oynama politikasından endişeliydi. “Şah’ım,” dedi ihtiyatla. “Mazdek’i bir silah olarak kullanma niyetinizi anlıyorum. Lakin bir sel, sadece düşmanınızın evini değil, yol üzerindeki her şeyi yıkar. Bu hareket kontrolden çıkarsa, onu durduracak gücümüz olmayabilir.”
Kavad, pencereden dışarıdaki Tizpon’a baktı. Sarayın yüksek duvarlarının ötesindeki o karmaşık, yaşayan şehre. “Bir ejderhayı, ancak başka bir ejderhayla yenebilirsin, Vezir,” dedi sakin bir sesle. “Soylular ve rahipler, bu imparatorluğun sırtındaki eski, kibirli ejderhalardır. Onlar, benim gücümü kısıtlıyor, hazinemi kendi cepleri için boşaltıyor. Mazdek ise yeni, aç bir ejderha. Şimdilik, bu yeni ejderhayı besleyeceğim. Bırakalım, eski ejderhayı o yorsun. Yeterince zayıfladıklarında, her ikisinin de başını kesecek olan, ben olacağım.”
Bu, inanılmaz derecede tehlikeli ve acımasız bir stratejiydi. Kavad, imparatorluğu bir iç savaşın eşiğine getirerek, kendi mutlak iktidarını kurmayı planlıyordu. O, artık sadece bir kral değil, kaosun kendisini bir araç olarak kullanan bir manipülatördü. Mazdek’in Mülksüzlerin Kralı olduğu söyleniyordu. Lakin Kavad, bütün kralların üstündeki tek efendi, Kukla Ustası olmaya niyetliydi. Ve iplerini elinde tuttuğu kuklalar, şimdi birbirleriyle ölümcül bir dansa başlamak üzereydi.

Sukhra’nın Komplosu

Sukhra’nın Malikanesi, Tizpon
Komutan Sukhra, bir kaplan gibiydi; sabırlı, güçlü ve avının en zayıf anını bekleyen. Kavad’ın tahta çıkışını kabullenmiş gibi görünse de, bu sadece bir taktikti. Karen hanedanının lideri olarak, imparatorluğun en güçlü adamlarından biriydi ve gücünün bir göçebe destekli, genç bir Şah tarafından aşındırılmasına seyirci kalacak değildi. Malikanesi, Tizpon’un en korunaklı yerlerinden biriydi ve geceleri, imparatorluğun kaderini değiştirmeyi amaçlayan gizli toplantıların merkezi haline gelmişti.
Sukhra, Kavad’ın Mazdekçilere göz yumma politikasının, aradığı o zayıf an olduğunu fark etmişti. Bu, Kavad’ı hem soyluların hem de Zerdüşt rahiplerinin gözünde itibarsızlaştırmak için mükemmel bir fırsattı. Kavad, düzeni koruyamayan, sapkınlara göz yuman, dolayısıyla Ahura Mazda’nın lütfuna layık olmayan bir kral olarak gösterilebilirdi.
Bir gece, en güvendiği müttefiklerini malikanesinde topladı. Aralarında, Suren ailesinden bazı hoşnutsuz komutanlar, mülkleri Mazdekçiler tarafından tehdit edilen zengin toprak sahipleri ve Kavad’ın politikalarından rahatsız olan bazı muhafazakâr saray görevlileri vardı.
“Görüyorsunuz,” dedi Sukhra, odanın ortasında volta atarak. “Kavad, bizi korumak yerine, malımızı mülkümüzü yağmalayan bu çapulculara göz yumuyor. Neden? Çünkü bizim zayıflamamız, onun işine geliyor. O, bizi birbirimize düşürüp, Ak Hun dostlarının yardımıyla mutlak bir tiran olmak istiyor. Babasının kibrini, oğlunun hilesi takip ediyor.”
Odadakiler, öfkeli mırıltılarla onu onayladı. “Peki ne yapacağız, Komutan?” diye sordu bir soylu. “Kavad’ın Ak Hun muhafızları sarayın her yerinde. Ona doğrudan bir saldırı, intihar olur.”
“Doğrudan bir saldırı olmayacak,” dedi Sukhra, yüzünde kurnaz bir ifadeyle. “Bir aslanı, kendi ininde tuzağa düşüreceğiz. Kendi yasalarıyla, kendi düzeniyle.”
Sukhra’nın planı, üç aşamalıydı.
Birinci aşama, kamuoyu oluşturmaktı. Kendi adamları aracılığıyla, Mazdekçilerin “aşırılıkları” hakkında abartılı hikayeler yaymaya başladılar. Aileleri dağıttıkları, özel mülkiyete tamamen karşı oldukları, hatta kutsal ateşe saygısızlık ettikleri gibi söylentiler, kulaktan kulağa fısıldanıyordu. Amaç, halkın ve alt kademe soyluların Mazdekçilere olan sempatisini, korku ve nefrete dönüştürmekti. Aynı zamanda, bu olayların Kavad’ın beceriksizliği veya kasıtlı ihmali yüzünden yaşandığı algısını güçlendiriyorlardı.
İkinci aşama, Zerdüşt ruhban sınıfını tamamen kendi yanlarına çekmekti. Sukhra, Mobedan Mobed ile gizlice görüştü. Yaşlı başrahip, zaten Mazdekçilikten son derece rahatsızdı. Sukhra, bu rahatsızlığı, Kavad’a karşı bir eyleme dönüştürmek istedi. “Mobedan Mobed,” dedi, “Kavad, sizin uyarılarınızı dinlemiyor. Çünkü o, artık Ahura Mazda’nın değil, Mazdek denen o şeytanın ve Ak Hunların kralıdır. Eğer siz, dinin koruyucusu olarak, onun bu yoldan saptığını ilan ederseniz, halkın ve ordunun vicdanı bizim yanımızda olur. Bu, bir darbe değil, dine ve geleneğe sahip çıkma eylemi olur.”
Mobedan Mobed, bu teklif karşısında zor bir durumda kalmıştı. Kavad’a karşı bir komplo, iç savaş demekti. Lakin Mazdekçiliğin yayılmasına göz yummak da, dinin sonu demekti. Sukhra, onun zihnine, Kavad’ı devirmenin, daha büyük bir kötülüğü engellemek için gerekli bir günah olduğu fikrini ekiyordu.
Planın üçüncü ve en tehlikeli aşaması ise, askeri bir darbeydi. Sukhra, Kavad’ın en büyük zaafının, Tizpon’daki Sasani garnizonuna olan sınırlı güveni olduğunu biliyordu. Kavad, kendi Ak Hun muhafızlarına güveniyordu, lakin bu birlik, sayıca azdı. Sukhra, Tizpon garnizonundaki kendisine sadık birlikleri, gizlice organize etmeye başladı. Plan, doğru zamanda, yani halkın ve rahiplerin desteği arkalarına alındığında, sarayı basmak, Ak Hun muhafızlarını etkisiz hale getirmek ve Kavad’ı tutuklamaktı.
Kavad’ın yerine kimin geçeceği de planlanmıştı. Kardeşi Zareh, Sukhra’nın gözünde artık güvenilir değildi. O, Kavad’a boyun eğmişti. Sukhra, tahta, Sasani soyundan gelen, lakin daha uzak bir koldan, tamamen kendi kontrolünde olacak genç bir prensi geçirmeyi planlıyordu. Böylece, kendisi, bir “Kral Naibi” olarak, imparatorluğun asıl yöneticisi olacaktı.
Komplo, bir örümcek ağı gibi, sessizce ve dikkatle örülüyordu. Sukhra, Kavad’ın zekâsını hafife almıyordu. Her adımı, son derece gizli tutuluyordu. Toplantılar, farklı yerlerde, farklı zamanlarda yapılıyor, haberciler şifreli mesajlar kullanıyordu.
Lakin Sukhra’nın bilmediği bir şey vardı. Kavad’ın saraydaki korku imparatorluğu, en beklenmedik yerlere bile sızmıştı. Sukhra’nın en güvendiği adamlardan birinin, borç batağında olan ve Kavad’ın casusları tarafından tehdit veya vaatle satın alınmış bir hain olduğundan haberi yoktu. Sukhra, avını tuzağa düşürdüğünü sanırken, aslında kendisi, çok daha büyük bir tuzağın içine doğru yürüyordu. Kavad, komplodan haberdardı. Ve onu durdurmak yerine, büyümesine, olgunlaşmasına izin veriyordu. Çünkü bir komployu açığa çıkarmak, sadece birkaç kişiyi cezalandırmak demekti. Ama bir komplonun tam olarak hayata geçirilmesine izin verip, onu son anda ezmek, bütün düşmanlarını tek bir hamlede ortadan kaldırmak için eşsiz bir fırsattı.

Sahte İsyan

Tizpon Dışındaki Bir Çiftlik, Sukhra’nın Tuzağı
Kavad, Sukhra’nın komplosunu öğrendiğinde, danışmanları derhal Sukhra’yı ve bilinen tüm yandaşlarını tutuklaması için ona yalvardı. Lakin Kavad’ın aklında başka bir plan vardı. Sukhra’yı basit bir komplo suçlamasıyla tutuklamak, ona bir mağdur, bir kahraman olma fırsatı verebilirdi. Diğer soylular, kanıtların yetersiz olduğunu iddia edebilir, bir iç karışıklık çıkabilirdi. Kavad, Sukhra’yı, herkesin gözü önünde, suçüstü yakalamak istiyordu. Onu, sadece bir komplocu olarak değil, imparatorluğun düşmanı olarak damgalamak istiyordu.
Bunun için, Sukhra’nın komplosunu, kendi komplosuyla tuzağa düşürmeye karar verdi.
Plan, Kavad’ın içindeki hain aracılığıyla Sukhra’ya sahte bir bilgi sızdırmak üzerine kuruluydu. Bilgi şuydu: Mazdekçiler, Tizpon’un hemen dışındaki büyük bir tahıl ambarını, soylulara ait bir çiftliği basmak için büyük bir isyan planlıyorlardı. Bu isyan, Kavad’ın “gizli onayıyla” gerçekleşecekti ve amaç, soyluların gücünü kırmak olacaktı. Hain, Sukhra’ya, bu isyanın gerçekleşeceği kesin tarihi ve saati bildirdi.
Bu, Sukhra’nın beklediği fırsattı. Bu, Kavad’ı, kendi halkına ve düzenine ihanet ederken suçüstü yakalamak için mükemmel bir bahaneydi. Eğer Kavad, bu isyana müdahale etmezse, onun Mazdekçilerle işbirliği içinde olduğu kanıtlanacaktı. Eğer müdahale ederse, kendi müttefiklerine ihanet etmiş olacaktı. Her iki durumda da, Kavad kaybedecekti.
Sukhra, hemen harekete geçti. Planını, müttefiklerine ve Mobedan Mobed’e sundu. “İşte kanıt!” dedi. “Kavad, kendi soylularının malının yağmalanmasına göz yumacak. Biz ise, onun koruyamadığı düzeni koruyacağız. O gece, Mazdekçi isyancılar çiftliğe saldırdığında, benim askerlerim ortaya çıkacak. Hem isyancıları ezeceğiz hem de bu ihanete göz yuman Şah’ın suçunu ortaya sereceğiz. O andan itibaren, kimse onun meşruiyetini savunamaz.”
Plan, herkes tarafından onaylandı. Belirlenen gece, her şey Sukhra’nın öngördüğü gibi başladı.
Yüzlerce Mazdekçi, meşaleler ve tarım aletleriyle silahlanmış bir şekilde, Tizpon dışındaki büyük çiftliğin etrafında toplandı. Öfkeli sloganlar atıyor, soyluların ambarlarındaki tahılın halka dağıtılmasını talep ediyorlardı. Bu, bir “sahte isyan”dı. İsyancıların çoğu, gerçekten de öfkeli Mazdekçilerdi. Lakin aralarına, Kavad’ın kışkırtıcı ajanları sızmıştı. Onlar, kalabalığı galeyana getirmek ve saldırıyı başlatmakla görevliydi.
Sukhra ve zırhlı birlikleri, yakındaki bir ormanda pusuya yatmış, olan biteni izliyordu. Tizpon’daki garnizondan hiçbir hareket yoktu. Bu, Kavad’ın gerçekten de müdahale etmeyeceği anlamına geliyordu. Sukhra, zaferin kokusunu alabiliyordu.
Mazdekçiler, çiftliğin kapılarını kırıp içeri daldılar. Ambarlara doğru koşmaya başladılar. İşte o an, Sukhra’nın beklediği andı. Borazanına işaret verdi ve birlikleri, ormandan bir çığ gibi çıkarak “isyancıların” üzerine saldırdı.
Saldırı, acımasız ve kanlıydı. Zırhlı ve eğitimli Sasani askerleri, kötü organize olmuş, çoğunlukla silahsız kalabalığı bir ekin tarlası gibi biçti. Mazdekçiler, neye uğradıklarını şaşırdılar. Bir katliamın ortasında kalmışlardı.
Sukhra, atının üzerinde, bu “zaferi” gururla izliyordu. Düzeni yeniden sağlamıştı. Kavad’ın ihanetini ortaya çıkarmıştı. Şimdi, Tizpon’a bir kahraman olarak yürüyecek ve Şah’ı tahtından indirecekti.
Lakin tam o sırada, beklemediği bir şey oldu.
Çiftliğin arkasındaki tepelerden, yeni borazan sesleri yükseldi. Lakin bu sesler, Sasani borazanlarına benzemiyordu. Bunlar, Ak Hun borazanlarıydı. Ve tepelerin ardından, Kavad’ın seçkin Ak Hun muhafızları, yanlarında Kavad’ın kendisine sadık Sasani birlikleriyle birlikte ortaya çıktı. Başlarında ise, bizzat Şah Kavad vardı.
Sukhra, donakaldı. Bu, planın bir parçası değildi.
Kavad, ordusuyla birlikte, Sukhra’nın birliklerini arkadan kuşattı. Sukhra ve adamları, bir anda avcıyken av konumuna düşmüşlerdi. Kendi kurdukları tuzağın içinde kapana kısılmışlardı.
Kavad, atını ileri sürdü. Yüzünde, soğuk bir tebessüm vardı. “Sukhra!” diye seslendi, sesi bütün vadiyi doldurdu. “Ne kadar asil bir davranış! İmparatorluğun düzenini korumak için isyancıları eziyorsun. Sana minnettarım. Lakin, bir şeyi anlamıyorum. Neden bunu, Şah’ına haber vermeden, gizli bir orduyla, bir gece baskınıyla yapıyorsun? Yoksa… yoksa asıl amacın bu zavallı isyancılar değil miydi?”
Sukhra, tuzağa düştüğünü anladı. Kavad, her şeyi biliyordu. Bu sahte isyanı, onu açığa çıkarmak için kendisi organize etmişti. Sukhra’nın, Şah’ın emri olmadan askeri bir operasyon düzenlediği, yani vatana ihanet suçu işlediği, artık herkesin görebileceği bir gerçekti.
Sukhra’nın askerleri, iki ateş arasında kalmış, ne yapacaklarını bilemiyorlardı. Bir yanda komutanları Sukhra, diğer yanda ise meşru Şah Kavad vardı. Kavad’ın arkasındaki disiplinli ve korkutucu Ak Hun birlikleri, tereddüt edenler için caydırıcı bir unsurdu.
“Silahlarınızı bırakın!” diye emretti Kavad. “Komutanınız, aklını yitirmiş bir haindir! Ama sizler, Eranşahr’ın askerlerisiniz. Şah’ınıza itaat edin, canınız bağışlansın!”
Sukhra’nın birlikleri içinde, tereddüt, yavaş yavaş itaate dönüştü. Askerler, birer birer silahlarını yere atmaya başladılar. Sukhra, etrafındaki çemberin daraldığını, kendi adamlarının bile onu terk ettiğini gördü.
Yenilmişti. Tamamen ve mutlak bir şekilde. Kendi komplosu, ona karşı kullanılan bir silaha dönüşmüştü. Kılıcını çekip son bir umutsuz saldırı yapmayı düşündü. Ama anlamsızdı. Etrafı sarılmıştı.
Yavaşça, atından indi. Kılıcını toprağa sapladı. Başını kaldırdı ve kendisini izleyen Kavad’a baktı. O genç adamda, kendisinde olmayan bir şey vardı: şeytani bir zekâ.
Kavad’ın muhafızları, Sukhra’yı ve ona sadık kalan birkaç komutanı tutukladı. Ejderha, tuzağa düşmüştü. Ve Kavad, şimdi onun başını kesmeye hazırdı.

Tek Kral

Tizpon Taht Salonu, Yargılama
Sukhra’nın yakalanışı haberi, Tizpon’a bir şok dalgası gibi yayıldı. Kavad, bir kahraman gibi şehre döndü. Hem “Mazdekçi isyanını” bastırmış (ki bu, rahipleri ve muhafazakârları memnun etti) hem de “Sukhra’nın ihanetini” ortaya çıkarmıştı (ki bu, onun otoritesini sorgulanamaz kıldı). Tek bir hamleyle, bütün düşmanlarını birbirine kırdırmış ve kendisini düzenin tek koruyucusu olarak konumlandırmıştı.
Sukhra ve müttefiklerinin yargılanması, bir formaliteden ibaretti. Lakin Kavad, bunu bir güç gösterisine dönüştürdü. Taht salonu, yeniden toplandı. Ama bu defa, bir taç giyme töreninin gerginliği değil, bir infazın soğukluğu vardı havada.
Sukhra, zincirler içinde, tahtın önüne getirildi. Heybetli duruşu, esaret altında bile kaybolmamıştı. Başını eğmedi. Gözleri, doğrudan Kavad’a bakıyordu.
Kavad, tahtında oturmuş, onu izliyordu. “Sukhra,” dedi, sesi salonda yankılandı. “Karen hanedanının soylu lideri. İmparatorluğun en güvendiği komutanlardan biri. Sana yetki verdim, sana güvendim. Ama sen, bu güveni, kendi hırsların için kullandın. Şah’ına karşı komplo kurdun. Orduyu, yasadışı bir şekilde harekete geçirdin. İmparatorluğu, bir iç savaşın eşiğine getirdin. Söyleyecek bir sözün var mı?”
Sukhra, acı bir şekilde güldü. “Benim tek suçum,” dedi, sesi gürdü ve meydan okuyucuydu, “Eranşahr’ı, babasının ordusunu çöllerde yok eden, tahtını ise babasının katillerine borçlu olan bir kraldan korumaya çalışmaktı. Benim tek suçum, imparatorluğun onurunu, senin gibi bir hilekâra teslim etmeyi reddetmekti. Tarih, beni değil, seni yargılayacak, Kavad.”
Bu, cesur bir savunmaydı. Lakin kaderini değiştirmeyecekti.
Kavad, başını salladı. “Tarihi, kazananlar yazar, Sukhra. Ve sen, kaybettin.”
Kavad, Mobedan Mobed’e döndü. “Dinin hükmü nedir, Başrahip? Şah’ına isyan edenin, vatanına ihanet edenin cezası nedir?”
Mobedan Mobed, zor bir durumda kalmıştı. Sukhra, Mazdekçilere karşı onun müttefikiydi. Lakin şimdi, açıkça bir haindi. Yaşlı adam, içini çekerek ayağa kalktı. “Avesta der ki, kral, Ahura Mazda’nın yeryüzündeki gölgesidir. O gölgeye kılıç çeken, Ahura Mazda’ya kılıç çekmiş olur. Cezası, ölümdür.”
Hüküm verilmişti. Salonda bir sessizlik oldu. Sukhra’nın müttefikleri, korkuyla başlarını öne eğdiler. Artık kimse, Sukhra’yı savunmaya cesaret edemezdi.
Sukhra, hükmü duyduğunda, yüzünde en ufak bir korku belirtisi göstermedi. Sadece, Kavad’a baktı ve başını hafifçe salladı. Sanki, “İyi oynadın,” der gibiydi.
O gün, Sukhra ve komplonun başındaki diğer soylular, sarayın avlusunda idam edildi. Bu, Tizpon’a kanlı bir mesajdı. Kavad, artık kendisine meydan okuyacak kimseyi affetmeyecekti. Soyluların gücü kırılmıştı. Zerdüşt rahipleri, onun otoritesini kabul etmek zorunda kalmıştı. Mazdekçiler, onun “adaleti” sayesinde şimdilik sakinleşmişti. Ak Hunlar, haraçlarını aldıkları sürece memnundu.
Kavad, tahtında artık daha sağlam oturuyordu. Etrafındaki bütün piyonları temizlemişti. Bütün tehditleri bertaraf etmişti. Satranç tahtasının üzerinde, tek başına kalmıştı.
Artık Tizpon’da, Eranşahr’da, tek bir kral vardı.
Lakin mutlak güç, mutlak bir yalnızlığı da beraberinde getirir. Kavad, tahtını sağlamlaştırmak için kan dökmüş, hile yapmış, ruhunu tehlikeli ittifaklara satmıştı. Ejderhaları yenmişti, evet. Ama bu süreçte, belki de kendisi, onlardan daha korkunç bir ejderhaya dönüşmüştü. Ve taht salonunun sessizliğinde, Kavad, kazandığı zaferin bedelini düşünüyordu. Artık kimseye güvenemezdi. Her gölgede bir hançer, her dostluk sözünde bir yalan arayacaktı. Bu, tek kral olmanın bedeliydi. Ve bu bedel, bir taçtan çok daha ağırdı.


Bölüm 11 – Toz ve Sessizlik

Küllerin Üzerindeki Taht

Tizpon Sarayı, Sukhra’nın İdamından Aylar Sonra
Sukhra’nın kanı, saray avlusunun taşları tarafından emilip kuruyalı aylar olmuştu. Tizpon’da, yüzeyde bir sükûnet hüküm sürüyordu. Sokaklarda artık ne bir isyan fısıltısı ne de bir komplo korkusu vardı. Şah I. Kavad, mutlak gücünü tesis etmişti. Ona meydan okumaya cüret eden en güçlü soylu, bir ibret anıtı gibi hafızalara kazınmıştı. Zerdüşt rahipleri, sessizliğe bürünmüş, Mazdekçiler ise liderlerinin ortadan kaybolmasıyla (Kavad tarafından gizlice korumaya alınmıştı) yeraltına çekilmişti. Sarayın koridorları, şimdi Kavad’a sadakat yemini etmiş yeni yüzlerle doluydu. Her şey, bir kralın arzu edeceği gibi, kontrol altındaydı.
Lakin Kavad’ın taht odasının sessizliğinde, zaferin tadı küllü ve metalikti. İwan-ı Kisra’nın devasa kemeri altında, tahtında tek başına oturduğu geceler uzamıştı. Elindeki güç, ona bir kudret hissinden çok, derin bir yalnızlık getirmişti. Artık kimseye tam olarak güvenemiyordu. Her gülümsemenin ardında bir hançer, her sadakat sözünün altında bir hesap arıyordu. Ak Hun muhafızları, onun güvenliğini sağlıyordu, evet. Lakin onların varlığı, aynı zamanda onun zayıflığının, tahtını borçlu olduğu aşağılayıcı anlaşmanın daimi bir hatırlatıcısıydı.
O sabah, Vezir Zermihr, elinde bir dizi parşömenle huzuruna çıktı. Yaşlı vezir, bütün fırtınalara tanıklık etmiş, lakin ayakta kalmayı başarmış bir çınar ağacı gibiydi. Yüzü, imparatorluğun yorgunluğunu taşıyordu. Kavad’ın önünde saygıyla eğildi ve parşömenleri önündeki alçak sehpaya yaydı.
“Şahların Şahı,” dedi, sesi her zamanki gibi sakindi, lakin bir endişe tınısı taşıyordu. “İmparatorluğun mali durumu hakkındaki aylık raporları getirdim.”
Kavad, ilgisiz bir hareketle parşömenlere göz gezdirdi. Sayılar, rakamlar, ambarlardaki tahıl miktarları, toplanan vergiler… Bunlar, bir kralın sıkıcı ama zorunlu görevleriydi. “Durum nedir, Vezir? Kısaca anlat.”
“Kısacası, Yüce Şah’ım, hazine kanıyor,” dedi Zermihr, lafı dolandırmadan. Parmağıyla, parşömenlerden birindeki uzun bir sütunu işaret etti. “Doğuya, Ak Hunlara gönderilen yıllık haracın ilk taksiti, hazinemizin gelirlerinin neredeyse üçte birini götürdü. Bu, sürdürülebilir bir durum değil. Bütün bir yıl boyunca Mezopotamya’nın verimli topraklarından topladığımız vergi, neredeyse olduğu gibi Ahunşvar’ın kasasına akıyor.”
Kavad’ın çenesi kasıldı. Bu, duymak istemediği bir gerçekti. O, tahtında oturan bir kraldı. Lakin gerçekte, uzaklardaki bir göçebe Han’ının en zengin vergi mükellefinden başka bir şey değildi.
Zermihr devam etti. “Bununla kalsa iyi. Babanızın seferi için yapılan masraflar, ordunun yeniden yapılandırılması için gereken kaynaklar… Hepsi üst üste bindi. Üstelik, kırsaldaki huzursuzluk yüzünden, bazı eyaletlerden gelen vergilerde ciddi bir düşüş var. Toprak sahipleri, Mazdekçi tehdidi yüzünden köylülerden eskisi gibi ürün toplayamadıklarını, dolayısıyla devlete olan yükümlülüklerini yerine getiremediklerini bildiriyorlar.”
Kavad, ayağa kalktı ve odanın büyük penceresine doğru yürüdü. Dışarıda, sarayın bahçeleri yemyeşil ve huzurlu görünüyordu. Lakin o bahçelerin ötesinde, imparatorluk çatırdıyordu. Kendi başlattığı oyun, yani Mazdekçileri soylulara karşı kullanma stratejisi, şimdi bir bumerang gibi geri dönüp devletin gelirlerini vuruyordu. Soylular zayıflamıştı, evet. Ama onlarla birlikte, imparatorluğun ekonomik omurgası da zayıflıyordu.
“Ne öneriyorsun, Zermihr?” diye sordu, sesinde bir bıkkınlık vardı.
“Yeni vergilere ihtiyacımız var, Şah’ım,” dedi Vezir, zor bir konuya girdiğini bilerek. “Lakin halkın üzerine daha fazla yük bindiremeyiz. Bu, Mazdek ateşine benzin dökmek olur. Tek bir yol var. Bugüne dek vergiden muaf olanlardan vergi almak.”
Kavad, Vezir’e döndü. “Kimden bahsediyorsun?”
“Büyük soylu ailelerden ve Zerdüşt ruhban sınıfından,” dedi Zermihr, cesurca. “Onlar, imparatorluğun en geniş, en verimli topraklarına sahipler. En büyük servet, onların elinde. Lakin devlete neredeyse hiç katkıda bulunmuyorlar. Toprağa ve servete dayalı, adil bir vergi sistemi kurarsak, hazineyi yeniden doldurabilir, Ak Hunlara olan borcumuzu ödeyebilir ve halkın üzerindeki yükü hafifletebiliriz.”
Bu, devrimci bir fikirdi. Nesillerdir devam eden bir düzeni, soyluların ve rahiplerin dokunulmaz ayrıcalıklarını ortadan kaldırmak demekti. Sukhra’yı idam etmek bile, bunun yanında daha kolay bir işti. Bu, imparatorluğun en güçlü iki sınıfını doğrudan karşına almak anlamına geliyordu.
Kavad, bir an düşündü. Bu, inanılmaz derecede riskliydi. Lakin aynı zamanda, bir fırsattı. Soyluların ve rahiplerin gücünü, sadece siyasi olarak değil, ekonomik olarak da kırmanın bir yoluydu. Onları, devlete bağımlı hale getirebilirdi. Mazdekçilerin “mülkiyetin yeniden dağıtılması” sloganını, kendi kontrolünde, yasal bir reformla gerçekleştirebilirdi. Bu, Mazdekçilerin elinden rüzgârı alırken, kendi otoritesini de pekiştirebilirdi.
Yüzünde, uzun zamandır ilk defa, gerçek bir tebessüm belirdi. Bu, bir satranç oyuncusunun, rakibini birkaç hamle sonrasında mat edeceğini gördüğü andaki tebessümdü.
“Hazırlıklara başla, Vezir,” dedi. “Yeni bir vergi fermanı hazırlat. Adil, kapsamlı ve herkesi içeren bir ferman. Elbette, büyük bir dirençle karşılaşacağız. Bırakalım bağırsınlar. Bırakalım şikâyet etsinler. Görecekler ki, küllerin üzerindeki bu taht, onların eski ayrıcalıklarını korumak için değil, imparatorluğu yeniden inşa etmek için kuruldu.”
Zermihr, Şah’ın kararından memnun bir şekilde başını eğdi. Lakin endişeliydi. Kavad, bir ejderhayı öldürmüştü. Şimdi ise, iki uyuyan ejderhanın inine çomak sokmaya hazırlanıyordu. Ve bu ejderhalar uyandığında, çıkacak ateşin bütün imparatorluğu yakma riski vardı.

Sınırda Büyüyen Gölge

Ak Hun Karargâhı, Zenginliğin Getirdiği Huzursuzluk
Doğuda, Ak Hun topraklarında, zaferin ilk coşkusu yerini, zenginliğin getirdiği yavaş ve sinsi bir değişime bırakmıştı. Kırmızı Vadi’de kazanılan ganimet ve Tizpon’dan düzenli olarak akan haraç, bozkırın sert ve sade yaşamını dönüştürmeye başlamıştı. Ahunşvar’ın hareketli başkenti, artık sadece keçe çadırlardan oluşan bir kamp değil, aynı zamanda Sasani ipekleri, Bizans cam eşyaları ve Hint baharatlarının satıldığı hareketli bir pazar yeri haline gelmişti.
Savaşçılar, bir zamanlar hayvan derisinden yapılmış basit giysiler giyerken, şimdi parlak Sasani kaftanları içinde geziniyor, bellerinde gümüş kakmalı kılıçlar taşıyorlardı. Kımız içtikleri ahşap kupaların yerini, Sasani soylularından ele geçirilen altın ve gümüş kadehler almıştı. Atlarının koşum takımları bile, mücevherlerle süslenmişti. Bu, bir zenginleşmeydi. Lakin Ahunşvar, bilge gözleriyle, bunun aynı zamanda bir yozlaşma olduğunu görüyordu.
Bir akşam, en güvendiği komutanı Toraman ile birlikte, karargâha bakan bir tepeden aşağıdaki manzarayı izliyordu. Aşağıda, ateşlerin etrafında şölenler düzenleniyor, Sasani şarabı su gibi akıyor, daha önce hiç duyulmamış müzikler çalıyordu. Savaşçıların naraları bile, eskisi gibi sert ve vahşi değil, daha çok rehavete kapılmış insanların sarhoş kahkahaları gibiydi.
“Bak, Toraman,” dedi Ahunşvar, sesi düşünceliydi. “Ne görüyorsun?”
“Zaferimizi görüyorum, Han’ım,” diye cevap verdi Toraman, gururla. “Zenginliğimizi, gücümüzü görüyorum. Sasaniler bize hizmet ediyor. Onların altını, bizim çadırlarımızı dolduruyor.”
“Ben ise,” dedi Ahunşvar, “keskinliğini yitiren kılıçlar görüyorum. Eyerde uyuyakalan süvariler görüyorum. Bozkırın rüzgârını unutup, ipeğin yumuşaklığına alışan savaşçılar görüyorum. Bizim gücümüz, yoksulluğumuzdan ve sertliğimizden gelirdi. Her an savaşa hazır olmamızdan gelirdi. Şimdi ise, Sasanilerin altını, onların en tehlikeli zehri gibi damarlarımıza sızıyor. Bizi, onlara benzeterek zayıflatıyor.”
Toraman, Han’ının endişesini anlamaya başlıyordu. Gerçekten de, son aylarda talimler aksamaya başlamış, gençler ok atmak yerine zar oyunu oynamayı tercih eder olmuştu. Disiplin gevşemişti.
“Peki ne yapmalıyız, Han’ım?” diye sordu Toraman. “Bu zenginliği reddedemeyiz.”
“Reddedemeyiz,” diye onayladı Ahunşvar. “Ama onu kontrol edebiliriz. Onu, bizi tembelleştiren bir zehir değil, bizi daha da güçlendiren bir araç haline getirmeliyiz.”
Ahunşvar, planını anlattı. Gelen altının bir kısmı, halka ve savaşçılara dağıtılmaya devam edecekti. Lakin büyük bir kısmı, ortak bir hazinede toplanacaktı. Bu hazine, yeni silahlar satın almak, daha iyi atlar yetiştirmek, hatta Sasani veya Bizanslı mühendislerden kale yapım tekniklerini öğrenmek için kullanılacaktı. “Onların zenginliğini, onlara karşı kullanacağımız daha keskin silahlar yapmak için harcayacağız,” dedi.
Ayrıca, disiplini yeniden tesis etmek için, büyük bir av şöleni ve askeri tatbikat düzenlemeye karar verdi. Bütün kabileleri bir araya toplayacak, onlara savaşçı olduklarını, bozkırın çocukları olduklarını yeniden hatırlatacaktı.
Lakin Ahunşvar’ın endişesi, sadece kendi halkının yozlaşması değildi. Zafer, yeni düşmanlar da yaratmıştı. Diğer bozkır kabileleri, Ak Hunların bu ani zenginleşmesini kıskançlıkla izliyordu. Kuzeyden, Juan-Juanlar gibi rakip göçebe konfederasyonlarından huzursuzluk haberleri geliyordu. Onlar da bu zenginlikten pay istiyorlardı.
“Peroz’u yenmek, savaşların sonu değil, başlangıcı oldu,” diye mırıldandı Ahunşvar, batan güneşe bakarak. “Eskiden, sadece hayatta kalmak için savaşırdık. Şimdi, sahip olduklarımızı korumak için savaşmak zorundayız. Ve bu, çok daha zor bir savaştır. Çünkü kaybedecek daha çok şeyimiz var.”
Toraman, Han’ının bilgeliğine bir kez daha hayran kaldı. Zaferin tehlikelerini, yenilginin tehlikeleri kadar net görebiliyordu. Ak Hunlar, Sasani İmparatorluğu’nu yenerek, kendilerini dünyanın merkezine yerleştirmişlerdi. Lakin merkezde olmak, her yönden gelen rüzgârlara açık olmak demekti. Sınırda büyüyen gölge, sadece Sasani İmparatorluğu’nun zayıflığı değil, aynı zamanda Ak Hunların omuzlarına binen yeni ve ağır sorumlulukların da gölgesiydi.

Unutulmuş Asker

Bir Mezopotamya Köyü, Ardaşir’in Dönüşü
Ardaşir, köyüne bir yabancı gibi döndü. Tizpon’dan ayrılmasına, küçük bir kese gümüş ve bir daha Kırmızı Vadi hakkında konuşmayacağına dair ettiği bir yeminle izin verilmişti. Onu ve hayatta kalan diğer dört yoldaşını, imparatorluğun farklı köşelerine dağıtmışlardı. Birbirleriyle bir daha görüşmeleri yasaktı. Onlar, yaşayan, nefes alan, ama gömülmek zorunda olan birer sırdı.
Köyü, bıraktığı gibiydi. Kerpiç evler, hurma ağaçları, tarlalarda çalışan insanlar, Dicle’nin bir kolundan su taşıyan kadınlar… Her şey aynıydı, ama Ardaşir farklıydı. O, bu resme ait değildi artık.
Ailesi, onu sevinç gözyaşlarıyla karşıladı. Kayıp oğulları geri dönmüştü. Annesi ona sarıldı, babası gururla omzunu sıvazladı. Lakin bu sevinç, kısa sürede yerini bir tuhaflığa bıraktı. Ardaşir, konuşmuyordu. Gülmüyordu. Gözleri, her zaman uzaklara, kimsenin görmediği bir yere bakıyordu. Geceleri, çığlıklarla uyanıyor, ter içinde, sanki boğulur gibi nefes alıyordu.
Köy halkı, ona sorular sormak istedi. Savaş nasıldı? Şah’ın ordusu ne kadar görkemliydi? Ak Hunlar nasıl insanlardı? Lakin Ardaşir, sadece omuz silkiyor, “Unuttum,” ya da “Konuşmak istemiyorum,” diye mırıldanıyordu. Yeminine sadıktı. Ama asıl sebep yemin değildi. O kelimeleri nasıl bulabilirdi ki? Bir katliamı, bir cehennemi nasıl anlatabilirdi? Kan kokusunu, çığlıkları, ölen arkadaşlarının yüzlerini nasıl kelimelere dökebilirdi?
Bacağındaki yara, iyileşmişti ama aksamasına neden oluyordu. Bu aksaklık, onun farklılığının fiziki bir işaretiydi. Artık tarlalarda eskisi gibi çalışamıyordu. Babasıyla birlikte tarlaya gittiğinde, bir süre sonra yoruluyor, bir ağacın gölgesine oturup boş gözlerle toprağı izliyordu. Arkadaşları, onu akşamları şarap içmeye, eski günlerdeki gibi şakalaşmaya çağırdılar. Lakin Ardaşir, onların neşesine katılamıyordu. Onların dertleri – kötü giden hasat, komşunun kızıyla evlenme hayalleri – ona o kadar anlamsız ve çocukça geliyordu ki. O, dünyanın sonunu görmüştü. Geri döndüğünde ise, kimse dünyanın sona erdiğinin farkında bile değildi.
Yalnızlığı, onu köyün dışına itiyordu. Sık sık, tek başına nehir kenarına gidiyor, saatlerce suyun akışını izliyordu. Orada, Kırmızı Vadi’yi düşünüyordu. Ferruh’u, Hormizd’i ve diğerlerini. Onlar neredeydi? Onlar da aynı boşluğu hissediyorlar mıydı?
Bir gün, nehir kenarında otururken, köyden geçen bir seyyahla karşılaştı. Yaşlı, bilge görünümlü bir adamdı. Ardaşir’in yanına oturdu. “Yaralı bir ruh taşıyorsun, evlat,” dedi, ona sormadan.
Ardaşir irkildi. “Nereden bildin?”
“Gözlerin,” dedi yaşlı adam. “Gözlerin, bedeninin burada, ama ruhunun başka bir yerde olduğunu söylüyor. Çok şey görmüşsün. Çok fazla.”
Ardaşir, aylardır ilk defa, birine içini dökmek istedi. Yeminini bozamazdı. Ama bu adama, üstü kapalı da olsa bir şeyler anlatabilirdi. Savaştan, kayıptan, anlamsızlıktan bahsetti.
Yaşlı adam, onu sabırla dinledi. Sonra, “Bazen,” dedi, “eski düzenin yıkılması, yeni bir şeyin doğması için gereklidir. Belki de gördüğün o yıkım, bir son değil, bir başlangıçtır.” Yaşlı adam, ona Mazdek’in öğretilerinden bahsetti. Zenginliğin adaletsizliğinden, mülkiyetin bir zehir olduğundan, bütün insanların eşit yaratıldığından…
Ardaşir, bu sözleri ilk defa duyuyordu. Ve bu sözler, onun içindeki boşlukta bir yankı buldu. O, soylular ve bir Şah’ın kibri uğruna bacağını ve ruhunu kaybetmişti. Onlar Tizpon’da saraylarında yaşarken, kendisi gibi binlercesi, bir hiç uğruna ölmüştü. Mazdek’in söylediği gibi, belki de asıl düşman, Ak Hunlar değil, kendi efendileriydi. Belki de asıl savaş, sınırlarda değil, kendi köylerinde, kendi tarlalarında verilmeliydi.
O gün, Ardaşir’in kalbine yeni bir tohum ekildi. Bu, umutsuz bir askerin, yeni bir amaç bulma ihtimalinin tohumuydu. Unutulmuş asker, belki de yeni bir orduda, farklı bir savaşta yerini bulabilirdi. Ve bu savaş, kılıçla değil, fikirle yapılacaktı.

Toprağın Ateşi

Sasani Kırsalı, Bir Soylunun Malikanesi
Mihr-Narseh, yaşlı ve gururlu bir Sasani soylusuydu. Ailesi, nesillerdir Fars bölgesindeki en verimli topraklara sahipti. Onun için dünya, olması gerektiği gibiydi: Tanrılar gökte, Şah tahtında, soylular malikanelerinde ve köylüler tarlalarındaydı. Bu, Ahura Mazda’nın kurduğu, sarsılmaz bir düzendi.
Lakin son zamanlarda, bu sarsılmaz düzenin temelleri titremeye başlamıştı.
O sabah, malikanesinin kâhyası, endişeli bir yüzle huzuruna çıktı. “Efendim,” dedi, sesi titriyordu. “Köylüler… Bu yılki hasattan payımızı vermeyi reddediyorlar.”
Mihr-Narseh, duyduğuna inanamadı. “Ne demek reddediyorlar? Bu onların görevi! Yüzyıllardır bu böyledir. Bu topraklarda yaşama, korunma karşılığında, ürünlerinin bir kısmını bize verirler.”
“Biliyorum, efendim,” dedi kâhya, yutkunarak. “Ama… farklı konuşuyorlar artık. Dün gece, liderleri olan yaşlı Vahram’ı sorguladım. Bana, ‘Bu topraklar, Ahura Mazda’nındır, kimsenin tapulu malı değildir. Ürün, onu ekenindir. Tizpon’daki efendilerimiz, bizim emeğimizle ziyafet çekerken, çocuklarımız aç yatıyor. Artık bu düzene son,’ dedi.”
Mihr-Narseh’in yüzü, öfkeden kırmızıya döndü. “Bu cüret nereden geliyor? Bu isyankâr sözler, kimin ağzından çıkıyor?”
“Mazdek,” diye fısıldadı kâhya. “Hepsi, o sapkın vaizin adını anıyor. Geceleri gizlice toplanıp onun öğretilerini dinliyorlarmış. Toprağın ve mülkün ortak olması gerektiğini söylüyorlar.”
Mihr-Narseh, ayağa fırladı. Bu, basit bir itaatsizlik değildi. Bu, onun bütün varlığına, ailesinin mirasına, toplumun temeline bir saldırıydı. Penceresinden dışarıdaki uçsuz bucaksız tarlalarına baktı. O tarlalar, onun gücü, onun kimliğiydi. Ve şimdi, o toprağı süren eller, ona karşı dönüyordu.
“Muhafızları topla!” diye emretti kâhyasına. “O Vahram denen adamı ve diğer elebaşlarını yakalayıp zindana atın! Onlara, itaatsizliğin bedelinin ne olduğunu bir kırbaçla hatırlatın!”
Lakin kâhya tereddüt etti. “Efendim… korkarım bu, durumu daha da kötüleştirebilir. Sayıları çok fazla. Neredeyse bütün köy, bu fikirlere inanıyor. Eğer zor kullanırsak, bir isyana, bir kan dökülmesine yol açabilir.”
Mihr-Narseh, çaresizlik içinde ne yapacağını bilemedi. Eskiden olsa, Tizpon’dan, Şah’tan askeri yardım isterdi. Lakin şimdi durum farklıydı. Yeni Şah Kavad, bu Mazdekçi harekete karşı tuhaf bir şekilde sessiz kalıyordu. Hatta bazı soylular, Kavad’ın bu hareketi, kendileri gibi eski ve güçlü aileleri zayıflatmak için gizlice desteklediğini fısıldıyordu.
O an Mihr-Narseh, korkunç bir gerçeği fark etti. Yalnızdı. Şah, onu korumuyordu. Yasalar, işlemez hale gelmişti. Kendi toprağında, kendi köylülerinin insafına kalmıştı. O, artık toprağın efendisi değil, bir kuşatma altındaki bir kalenin komutanı gibiydi.
O gece, uyuyamadı. Malikanesinin surlarından, aşağıdaki köyde yakılan ateşleri, duyulan şarkıları ve sloganları dinledi. O seslerde, bir kutlama, bir özgürleşme coşkusu vardı. Bu, onun düzeninin sonunun müziğiydi. Toprağın altındaki ateş, yüzeye çıkmıştı. Ve bu ateş, Mihr-Narseh gibi nice soylunun dünyasını yakıp kül etmeye hazırdı. İmparatorluğun kalbindeki siyasi fırtına dinmişti, evet. Ama şimdi, asıl fırtına, imparatorluğun toprağının kendisinden, en derinlerinden yükseliyordu.


Bölüm 12 – Ejderhanın Oyunu

Yeni Vergi Fermanı

Tizpon Sarayı, Konsey Odası, Fırtınalı Bir Toplantı
Vezir Zermihr, haftalarca süren titiz bir çalışmanın ardından, Sasani İmparatorluğu’nun kaderini değiştirecek olan o belgeyi tamamlamıştı: Yeni Vergi Fermanı. Bu, sadece birkaç sayfalık bir parşömen değil, aynı zamanda yüzlerce yıllık bir geleneğin yıkılışını ve yeni bir toplumsal düzenin kuruluşunu ilan eden bir manifestoydu. Ferman, Kavad’ın onayından geçtikten sonra, son bir kez daha Gölgeler Konseyi’ne sunulacaktı. Bu, bir onay toplantısı değil, bir ilandı.
Konsey odası, yine imparatorluğun en güçlü adamlarıyla doluydu. Lakin bu defa, Sukhra’nın boşalan koltuğu ve onun yandaşlarının korku dolu sessizliği, odadaki güç dengesinin ne kadar değiştiğini açıkça gösteriyordu. Soylular, özellikle de büyük toprak sahibi olanlar, bu toplantıya endişeyle gelmişlerdi. Yeni bir vergi düzenlemesi hakkında fısıltılar duymuşlardı, lakin detayları bilmiyorlardı.
Kavad, tahtında her zamankinden daha özgüvenli bir şekilde oturuyordu. Yanında duran Vezir Zermihr, elindeki parşömeni açtı ve fermanın ana maddelerini okumaya başladı. Sesi, sakin ama kararlıydı.
İlk madde, imparatorluktaki bütün tarım arazilerinin yeniden ölçülüp kaydedileceğini belirtiyordu. Üretkenliğine göre sınıflandırılacak olan bu topraklardan, mülkün sahibinin kim olduğuna bakılmaksızın, hasılat üzerinden sabit bir oranda vergi alınacaktı. Bu tek cümle, soyluların ve tapınakların en büyük ayrıcalığı olan toprak vergisi muafiyetini ortadan kaldırıyordu. Odadaki soylular arasında, buz gibi bir sessizlik ve öfkeli mırıltılar yayıldı.
İkinci madde, kişisel servete dayalı bir vergi getiriyordu. Altın, gümüş, mücevherler, hatta lüks ipek kumaşlar ve değerli atlar bile, belirli bir miktarın üzerindeyse vergiye tabi olacaktı. Bu, doğrudan soyluların hazinelerini ve lüks yaşam tarzını hedef alan bir darbeydi.
Üçüncü madde, bir tür kelle vergisiydi. İmparatorluktaki her yetişkin erkek, yaşına ve mesleğine göre belirlenen cüzi bir miktar vergi ödeyecekti. Zermihr, bu maddenin, fakir halkın da devletin bir parçası olduğunu hissetmesi ve büyük vergilerin yükünün sadece zenginlerden çıktığı algısını kırmak için eklendiğini belirtti. Ancak asıl amaç, kimin nerede yaşadığını, ne iş yaptığını kayıt altına alarak devletin kontrolünü artırmaktı.
Zermihr, okumayı bitirdiğinde, odada patlamak üzere olan bir volkanın sessizliği vardı. İlk itiraz, beklendiği gibi, Mihran ailesinin yaşlı lideri Mihr-Narseh’den geldi. Ayağa kalktı, yüzü öfkeden kıpkırmızıydı.
“Bu bir ferman değil, bir gasp ilanıdır, Yüce Şah’ım!” diye haykırdı. “Atalarımız, bu imparatorluk için kanlarını döktüler! Bu topraklar, bize Şahların Şahı tarafından, hizmetlerimizin karşılığı olarak bahşedildi. Nesillerdir, bizler ordularınızı donattık, devletinizi yönettik. Şimdi ise, bizi sıradan bir köylü gibi vergiye mi bağlayacaksınız? Bu, onurumuza yapılmış bir hakarettir!”
Onun bu çıkışını, diğer soyluların destekleyen homurtuları takip etti. “Bu vergileri ödersek, malikanelerimizi nasıl idare edeceğiz? Ordunuza asker yetiştirecek gücü nereden bulacağız?”
Kavad, bütün bu itirazları sakince dinledi. Sonra, gözlerini Mihr-Narseh’e dikti. Sesi, buz gibiydi. “Onur mu dedin, Mihr-Narseh? Babam ve imparatorluğun en yiğit askerleri Kırmızı Vadi’de can verirken, sizler Tizpon’daki sıcak saraylarınızda hangi onurdan bahsediyordunuz? İmparatorluğun hazinesi, bir göçebe Han’ına haraç olarak akarken, sizin altınla dolu mahzenleriniz hangi onuru koruyor? Eranşahr, bir ölüm kalım mücadelesi verirken, sizler vergi vermemekten bahsediyorsunuz. Asıl onursuzluk budur!”
Kavad ayağa kalktı ve odanın içinde yürümeye başladı. “Evet, atalarınız bu imparatorluk için kan döktü. Ama imparatorluk, size miras kalmış bir malikane değildir! İmparatorluk, hepimizin içinde yaşadığı, fırtınada batmak üzere olan bir gemidir. Ve ben, bu geminin kaptanı olarak, herkesin kürek çekeceğine emin olacağım. Ayrıcalık dönemi bitmiştir. Ya bu gemiyi hep birlikte yüzdürürüz ya da hep birlikte batarız.”
Sözleri, bir kamçı gibiydi. Soyluların itiraz edecek gücü kalmamıştı. Sukhra’nın kaderi, onlara itaatsizliğin bedelini hatırlatıyordu.
Sıra, Mobedan Mobed’e gelmişti. Herkes, dinin liderinin ne diyeceğini merakla bekliyordu. Tapınak toprakları da, imparatorluğun en zengin arazileri arasındaydı ve bu fermandan en çok etkilenecek kurumlardan biriydi.
Yaşlı başrahip, yavaşça ayağa kalktı. Yüzünde, derin bir keder vardı. “Şahların Şahı,” diye başladı, sesi yorgundu. “Ahura Mazda’nın evine, yani tapınaklara ait olan topraklar, kutsaldır. Onlar, din adamlarının geçimini sağlamak, kutsal ateşi canlı tutmak ve yoksullara yardım etmek için kullanılır. Bu topraklara vergi koymak, Ahura Mazda’nın kendisine vergi koymak gibidir. Bu, büyük bir günahtır.”
Bu, güçlü bir teolojik argümandı. Kavad, dinle karşı karşıya gelmekten her zaman çekinmişti. Lakin bu defa, hazırlıklıydı.
“Haklısın, Başrahip,” dedi, şaşırtıcı bir şekilde yumuşak bir sesle. “Ahura Mazda’nın evi kutsaldır. Ve o eve dokunulmayacak. Bu yüzden, fermanın son maddesi şöyledir: Toplanan yeni vergilerin, onda biri, doğrudan tapınaklara, din adamlarının maaşlarının iyileştirilmesi ve yoksullar için aşevleri kurulması amacıyla bağışlanacaktır.”
Bu, dâhiyane bir hamleydi. Kavad, rahipleri vergiye bağlarken, aynı zamanda onlara eskisinden daha fazla ve daha düzenli bir gelir vaat ediyordu. Onları, toprağa bağlı feodal bir güç olmaktan çıkarıp, devlete bağlı maaşlı görevlilere dönüştürüyordu. Ayrıca, yoksullara yardım etme görevini de devlet adına üstlenerek, Mazdekçilerin en önemli kozlarından birini ellerinden alıyordu.
Mobedan Mobed, bu beklenmedik teklif karşısında söyleyecek bir şey bulamadı. Kavad, onun elini kolunu bağlamıştı. İtiraz etse, sanki daha fazla parayı reddediyormuş gibi görünecekti. Kabul etse, vergi sistemini onaylamış olacaktı.
Toplantı, Kavad’ın mutlak zaferiyle sonuçlandı. Ferman, imparatorluğun dört bir yanına gönderilmek üzere mühürlendi. Soylular ve rahipler, odadan yenilmiş ve öfkeli bir şekilde ayrıldılar. Onlar, güçlerinin ve servetlerinin temeline indirilen bu darbenin şokunu yaşıyorlardı. Kavad ise, tahtında oturmuş, imparatorluğun ekonomik yapısını temelden değiştiren bu devrimin sonuçlarını düşünüyordu. Bu, büyük bir kumardı. Eğer başarılı olursa, Sasani İmparatorluğu’nu merkeziyetçi, güçlü ve zengin bir devlete dönüştürecekti. Ama başarısız olursa, imparatorluğun en güçlü iki sınıfını, soyluları ve rahipleri, kendisine ebediyen düşman edecek ve onu devirmek için her yolu denemelerine neden olacaktı. Ejderhanın oyununda, en tehlikeli hamlesini yapmıştı.

Unvanların İflası

Soyluların Malikaneleri, Kırsal Bölgeler
Yeni vergi fermanının haberi, Tizpon’dan eyaletlere ulaştığında, bir deprem etkisi yarattı. Nesillerdir kendilerini toprağın ve bölgenin mutlak hakimi olarak gören büyük soylu aileler için bu, sadece bir para meselesi değil, bir kimlik krizinin başlangıcıydı. Onların gücü, sadece kılıçlarından veya ordularından değil, aynı zamanda sahip oldukları topraklardan ve bu topraklar üzerindeki mutlak kontrollerinden geliyordu. Vergi muafiyeti, onların sıradan insanlardan farklı, üstün bir sınıf olduğunun en somut kanıtıydı. Şimdi, Kavad, bu kanıtı onların elinden alıyordu.
Mihr-Narseh, Fars’taki malikanesinde, Tizpon’dan gelen fermanı okuduğunda, elleri titriyordu. Bu, inanamadığı bir hakaretti. Tizpon’dan gelen vergi memurları, yakında onun topraklarını ölçmeye, ağaçlarını saymaya, köylülerinin sayısını kaydetmeye gelecekti. Onu, sıradan bir çiftçi gibi hesaba çekeceklerdi. Atalarının kanıyla kazandığı unvanlar, Vuzurgan (Büyükler) statüsü, bir anda anlamsızlaşmış gibiydi.
Akşam, komşu malikanelerin sahipleriyle gizlice bir araya geldi. Hepsi, aynı öfke ve çaresizlik içindeydi.
“Bu bir soygun!” diye bağırdı genç bir soylu. “Kavad, babasının beceriksizliğinin bedelini bize ödetiyor! Ak Hunlara haraç ödemek için bizim servetimize el koyuyor!”
“Sadece servetimize değil,” dedi daha yaşlı bir başkası. “Onurumuza el koyuyor. Bizi, kendi köylülerimizin önünde küçük düşürüyor. Yarın o vergi memurları geldiğinde, köylüler bize nasıl bakacak? Artık efendileri olarak değil, kendileri gibi vergi ödeyen sıradan insanlar olarak görecekler. Bu, bütün otoritemizi yıkar.”
Bu, en büyük korkularıydı. Ekonomik kayıptan daha tehlikelisi, sembolik kayıptı. Onları soylu yapan o görünmez aura, o dokunulmazlık zırhı, Kavad’ın fermanıyla delinmişti.
Peki ne yapabilirlerdi? Sukhra’nın kaderi, açık bir isyanın ne kadar tehlikeli olduğunu göstermişti. Kavad’ın elinde, Tizpon’daki ordu ve Ak Hun müttefikleri vardı. Tek başlarına karşı koyamazlardı.
Toplantıda, üç farklı strateji ortaya çıktı:
Birincisi, pasif direnişti. Vergi memurlarına zorluk çıkarmak, işlerini yavaşlatmak, kayıtları yanlış vermek, hasılatı daha az göstermek… Bu, süreci sabote etmeye yönelik küçük, ama yıpratıcı bir taktikti.
İkincisi, yasal ve siyasi mücadeleydi. Tizpon’daki temsilcileri aracılığıyla Konsey’de lobi yapmak, fermanın değiştirilmesi veya en azından bazı istisnalar getirilmesi için Kavad’a baskı yapmaktı. Bu, pek umut vadeden bir yol değildi, ama denemeye değerdi.
Üçüncüsü ve en tehlikelisi ise, Kavad’a karşı yeni bir komplo için zemin hazırlamaktı. Bu defa, Sukhra gibi aceleci davranmayacaklardı. Yavaş ve derinden çalışacaklar, Kavad’ın zayıf bir anını bekleyeceklerdi. Kendi aralarında birleşecek, Zerdüşt rahiplerini de yanlarına alarak, Kavad’ı devirecek ortak bir aday üzerinde anlaşacaklardı.
Mihr-Narseh ve diğerleri, bu üç yolu da aynı anda denemeye karar verdiler. Yüzeyde, Şah’ın fermanına boyun eğmiş gibi görünecekler, ama perde arkasında, onu devirmek için her fırsatı kollayacaklardı.
Ferman, beklenmedik bir sonuç daha doğurmuştu. Soylular, köylüler üzerindeki baskıyı artırmak zorunda kaldılar. Devlete ödeyecekleri vergiyi çıkarabilmek için, köylülerin payından daha fazla kesmeye, daha fazla ürün talep etmeye başladılar. Bu ise, kırsaldaki Mazdekçi ateşini daha da körükledi. Köylüler, şimdi sadece soylulara değil, aynı zamanda onlardan vergi talep eden devlete de öfkelenmeye başlamıştı.
Kavad, soyluları zayıflatmak için attığı adımda, onları daha acımasız ve halkı daha da umutsuz hale getirmişti. İmparatorluk, bir kısır döngüye girmişti. Kavad’ın merkezi otoriteyi güçlendirme çabası, yereldeki kaosu ve hoşnutsuzluğu artırıyordu.
Mihr-Narseh, malikanesinin penceresinden, batan güneşe baktı. Sadece güneş değil, onun bildiği dünya, onun sınıfının altın çağı da batıyordu. Unvanları vardı, toprakları vardı, ama bunların hepsi birer birer iflas ediyordu. Gelecek, belirsiz ve karanlıktı. Ve o karanlığın içinden, ya Kavad’ın mutlak monarşisi ya da Mazdek’in mülksüzler cumhuriyeti çıkacaktı. Her iki durumda da, Mihr-Narseh gibi adamlar için yer yoktu.

Kutsal Ateşin Sönüşü

Zerdüşt Tapınakları ve Rahiplerin İsyanı
Zerdüşt ruhban sınıfı, Sasani toplumunun çimentosuydu. Onlar, sadece dini liderler değil, aynı zamanda yargıçlar, öğretmenler, tarihçiler ve bürokratlardı. Krallar tahta onların onayıyla çıkar, yasalar onların yorumuyla meşruiyet kazanırdı. Tapınaklara ait olan devasa topraklar (vakıflar), onlara hem ekonomik bağımsızlık hem de büyük bir siyasi güç verirdi. Kavad’ın yeni vergi fermanı, bu bin yıllık gücün temeline indirilmiş bir balyoz darbesiydi.
Mobedan Mobed, Tizpon’daki ana ateş tapınağında, kutsal ateşin karşısında günlerce dua etti. Ruhu, bir fırtınanın ortasındaydı. Bir yanda, Şah’a olan geleneksel itaati ve imparatorluğun birliğini koruma sorumluluğu vardı. Diğer yanda ise, dinin ve kendi sınıfının haklarını, kutsal mirası koruma yemini vardı. Kavad’ın teklifi – vergi gelirlerinin bir kısmının tapınaklara aktarılması – zekice bir rüşvetti. Lakin yaşlı başrahip, bu rüşvetin arkasındaki asıl amacı görüyordu: Dini, devletin bir dairesi haline getirmek, rahipleri Şah’ın maaşlı memurlarına dönüştürmek ve tapınakların bağımsızlığını yok etmek.
Haber, imparatorluğun dört bir yanındaki tapınaklara ulaştığında, benzer bir öfke ve isyan dalgası yükseldi. Rahipler (Mobedler), halk üzerinde büyük bir etkiye sahipti. Vaazlarında, Kavad’ın fermanını üstü kapalı bir şekilde eleştirmeye başladılar.
“Ahura Mazda’nın evine uzanan eller, Işığa değil, Karanlığa hizmet eder,” diyorlardı kürsülerden. “Kutsal ateşi besleyen adak topraklarına göz dikenler, o ateşin sönmesini arzulayanlardır. Bir kral, adaletiyle hükmetmelidir. Adalet ise, Tanrı’nın hakkını Tanrı’ya, kulun hakkını kula vermektir. Tanrı’nın hakkına el uzatmak, en büyük adaletsizliktir.”
Bu imalı sözler, halkın zihninde bir şüphe yaratıyordu. Şah, dine karşı mı geliyordu? Bu, tehlikeli bir soruydu.
Rahiplerin isyanı, sadece sözle kalmadı. Vergi memurları tapınak topraklarını ölçmeye geldiğinde, büyük bir direnişle karşılaştılar. Rahipler, kutsal metinleri ve sembolleri kalkan gibi kullanarak memurların önüne çıktılar. “Bu topraklar, mühürlenmiştir! Onlar, Ahura Mazda’ya aittir! Buraya atacağınız her adım, kutsal olanı kirletmektir!” diyerek onları engellemeye çalıştılar. Bazı yerlerde, tapınağa bağlı halk, rahiplerin etrafında bir etten duvar örerek memurları içeri sokmadı.
Bu direniş, Kavad için ciddi bir meşruiyet krizine dönüşme potansiyeli taşıyordu. Soyluların direnişi, bir hırs ve ayrıcalık kavgası olarak görülebilirdi. Lakin rahiplerin direnişi, bir hak ve inanç mücadelesi olarak algılanıyordu. Halkın gözünde, Şah ile Tanrı karşı karşıya gelmişti.
Kavad, bu direnişi kaba kuvvetle kıramazdı. Tapınaklara asker göndermek, onu bir din düşmanı, bir tiran yapardı. Bu yüzden, başka bir taktik denedi. Rahipleri, kendi içlerinde bölmeye karar verdi.
Zerdüşt ruhban sınıfı, tek bir yekpare blok değildi. İçlerinde farklı rütbeler, farklı görüşler vardı. En tepede, Mobedan Mobed gibi büyük tapınakları ve geniş toprakları yöneten zengin ve güçlü rahipler vardı. Ama onların altında, küçük kasabalarda, köylerde görev yapan, daha mütevazı bir hayat süren binlerce alt rütbeli rahip (Moghan) bulunuyordu.
Kavad’ın yeni vergi sistemi, bu alt rütbeli rahiplere yarayacaktı. Şu anki sistemde, onlar, büyük tapınakların ve başrahiplerin insafına kalmış durumdaydılar. Kavad’ın vaat ettiği gibi, devlet bütçesinden doğrudan ve düzenli bir maaş almak, onların hayatını güvence altına alacak, onları üstlerinin baskısından kurtaracaktı.
Kavad’ın ajanları, bu alt kademe rahipler arasında gizlice çalışmaya başladı. Onlara, yeni sistemin faydalarını anlattılar. “Başrahipler, kendi zenginliklerini ve güçlerini korumak için sizi kullanıyor,” diye fısıldıyorlardı. “Onlar, tapınak topraklarının geliriyle lüks içinde yaşarken, sizler halktan gelen küçük adaklarla geçinmeye çalışıyorsunuz. Yeni Şah, adaleti getirecek. Her din adamı, rütbesine göre, devletten hak ettiği maaşı alacak. Artık kimsenin keyfine bağlı kalmayacaksınız.”
Bu propaganda, etkili oldu. Ruhban sınıfı içinde, derin bir çatlak oluşmaya başladı. Genç ve alt rütbeli rahipler, reformu desteklemeye başlarken, yaşlı ve üst düzey rahipler, geleneksel düzeni savunuyordu. Mobedan Mobed, kendi otoritesinin, kendi sınıfının içinden aşındırıldığını gördü. Artık rahipler adına tek bir sesle konuşamıyordu.
Kutsal ateş, hâlâ yanıyordu. Lakin onu korumakla görevli olanların arasındaki birlik ateşi sönmeye başlamıştı. Kavad, tıpkı soylulara yaptığı gibi, ruhban sınıfını da böl ve yönet taktiğiyle zayıflatmıştı. Onları, kendi içlerindeki bir tartışmaya hapsetmiş, böylece kendisine karşı birleşmiş bir cephe oluşturmalarını engellemişti. Bu, onun siyasi dehasının bir başka kanıtıydı. Lakin aynı zamanda, imparatorluğun manevi temelini de derinden sarsan, tehlikeli bir oyundu.

Gölgedeki Anlaşma

Tizpon ve Ak Hun Sınırı, Gizli Diplomasi
Kavad’ın içeride yürüttüğü bu riskli reformların tek bir amacı vardı: İmparatorluğu, Ak Hunlara ödenen haracın altında ezilmekten kurtaracak kadar güçlendirmek. Lakin reformlar zaman alıyordu ve Ahunşvar’ın altın talebi acildi. Kavad, bir yandan kendi soyluları ve rahipleriyle savaşırken, bir yandan da doğudaki efendisini memnun etmek zorundaydı. Bu, ip üzerinde yürüyen bir cambazın durumundan farksızdı.
Bu yüzden, Kavad, kimsenin bilmediği, tarihin kaydetmediği gizli bir diplomasi kanalını devreye soktu. Resmi elçi heyetlerinin ve törensel ziyaretlerin dışında, güvendiği birkaç kişi aracılığıyla Ahunşvar ile doğrudan bir pazarlık yürütüyordu.
Bu gizli görüşmelerdeki ana gündem maddesi, haracın yeniden yapılandırılmasıydı. Kavad, Ahunşvar’a şu mesajı gönderiyordu: “Bana, içerideki düşmanlarımı (soyluları ve rahipleri) ezmem için zaman tanı. Onların servetine el koyduğumda, sana olan borcumu misliyle ödeyeceğim. Ama şimdi, üzerimdeki mali baskıyı biraz hafifletmezsen, devrilebilirim. Ve yerime, sana tek bir altın bile ödemeyecek olan, hatta sana savaş açacak olan Sukhra gibi birileri geçer. Senin de çıkarın, benim tahtta kalmamdır.”
Ahunşvar, zeki bir liderdi. Kavad’ın mantığını anlıyordu. Kendi yarattığı kralın devrilmesi, onun da projesinin iflası demekti. Kavad’ın istikrarlı bir şekilde haraç ödemesi, istikrarsız bir Sasani imparatorluğu ile yeniden savaşa girmekten daha kârlıydı.
Böylece, iki lider arasında, gölgelerde bir tür zımni anlaşma oluştu. Ahunşvar, haracın ikinci taksitinin ödenmesinde bir gecikmeyi ve küçük bir indirim yapmayı “lütfederek” kabul etti. Buna karşılık Kavad, sınırdaki Ak Hun “gözlemcilerinin” sayısının artırılmasına ve bazı ticari imtiyazlara göz yumdu.
Bu gizli diplomasi, her iki tarafın da yüzünü kurtarıyordu. Ahunşar, kendi halkına, “Sasaniler borcunu ödüyor, gücümüz devam ediyor,” diyebiliyordu. Kavad ise, kendi konseyine, “Bakın, pazarlık gücümüzle haracı düşürmeyi başardım,” diyebiliyordu. Gerçekte ise, bu, iki kurnaz oyuncunun, daha büyük bir oyun için birbirlerine zaman tanımasından başka bir şey değildi.
Bu süreçte, Kavad’ın esir oğlu Kavad’ı Tizpon’a getiren Ak Hun birliğinin komutanı, Tizpon’da bir tür “olağanüstü elçi” olarak kalmaya devam etmişti. Bu komutan, Kavad ile Ahunşvar arasındaki en önemli bağlantıydı. Sık sık, av partisi veya ziyafet bahanesiyle Kavad ile baş başa görüşüyor, en hassas mesajları sözlü olarak iletiyorlardı.
Bu görüşmelerden birinde, Kavad, çok daha cesur bir teklifte bulundu. Ona, sadece ekonomik değil, askeri bir ittifak önerdi. “Düşmanlarımız ortak,” dedi Kavad, Ak Hun komutanına. “Benim düşmanım, içerideki isyankâr soylular. Senin düşmanın ise, kuzeydeki diğer bozkır kabileleri. Eğer sen, benim içerideki düşmanlarımı temizlemem için bana küçük bir askeri destek (Ak Hun birliklerinin varlığını sürdürmesi) sağlarsan, ben de senin kuzeydeki rakiplerine karşı yapacağın bir seferde, sana mali ve lojistik destek sağlarım.”
Bu, bir kölenin efendisine yaptığı bir teklif değil, iki eşit gücün yaptığı bir ittifak teklifiydi. Kavad, psikolojik olarak, ilişkilerini yeniden tanımlamaya çalışıyordu. Artık bir haraçgüzar değil, stratejik bir ortak olduğunu ima ediyordu.
Bu teklif, Ahunşvar’ın karargâhında uzun uzun tartışıldı. Bu, Ak Hunlar için de cazip bir teklifti. Sasani hazinesini, kendi savaşlarını finanse etmek için kullanmak, akıllıca bir hamleydi.
Sonunda, gölgedeki anlaşma, yeni bir boyut kazandı. Bu, sadece bir haraç ilişkisi değil, aynı zamanda karmaşık, karşılıklı çıkarlara dayalı bir ittifaka dönüştü. Kavad, bu ittifak sayesinde, içerideki rakiplerine karşı elini daha da güçlendirmiş oldu. Artık onlara, “Bana karşı gelirseniz, sadece beni değil, arkamdaki Ak Hunları da karşınızda bulursunuz,” diyebiliyordu.
Lakin bu, Kavad’ın ruhuna yeni bir yük bindiriyordu. Tahtını korumak için, babasının katilleriyle, imparatorluğunun düşmanlarıyla işbirliği yapıyordu. Her gece, bu ihanetin ağırlığı altında eziliyordu. Bu, gücün en karanlık yüzüydü. Bazen en büyük düşmanınızla ittifak yapmadan, hayatta kalamıyordunuz. Kavad, hayatta kalmayı seçmişti. Ama bu seçimin bedelini, her gün, vicdanında ödüyordu.


Bölüm 13 – Kırılma Noktası

Soyluların Ağı

Mihran ve Suren Hanedanlarının Gizli Konseyi
Kavad’ın devrimci reformları, Sasani soylularının dünyasını bir deprem gibi sarsmıştı. Vergi fermanı, onların ekonomik gücünü budarken, Kavad’ın Mazdekçilere karşı olan müsamahakâr tavrı, toplumsal otoritelerini temelden aşındırıyordu. Sukhra’nın idamı onlara bir korku dersi vermişti, evet. Lakin korku, bir süre sonra yerini, köşeye sıkışmış bir hayvanın umutsuz öfkesine bırakır. Soylular, tek başlarına Kavad’a karşı koyamayacaklarını anlamışlardı. Tek şansları, birleşmekti.
İmparatorluğun en güçlü iki soylu ailesi olan Mihran ve Suren hanedanları, normalde birbirlerine rakip olan, güç mücadelesi içinde olan klanlardı. Lakin Kavad’ın politikaları, onlara ortak bir düşman vermişti. Bu ortak tehdit, eski rekabetleri unutturdu ve onları gizli bir ittifaka zorladı.
Tizpon’un dışında, Mihran ailesine ait, gözden uzak bir av kökünde, tarihin en önemli komplolarından biri şekillenmeye başladı. Gecenin karanlığında, imparatorluğun en zengin ve en nüfuzlu adamları, birer gölge gibi bu köşke sızdılar. Toplantıya, yaşlı ve bilge Mihr-Narseh başkanlık ediyordu. Suren hanedanının başı, tecrübeli bir general olan ve Peroz’un seferinden şans eseri sağ kurtulmuş olan Zarmihr Suren de oradaydı. Onların yanı sıra, diğer küçük soylu ailelerin temsilcileri ve en önemlisi, Kavad’ın reformlarından rahatsız olan, Zerdüşt ruhban sınıfının en üst düzey temsilcilerinden birkaçı da toplantıda yer alıyordu. Bu, sadece bir soylu komplosu değil, eski düzenin bütün unsurlarının bir araya geldiği bir karşı-devrim konseyiydi.
“Dostlarım, kardeşlerim,” diye söze başladı Mihr-Narseh. Sesi, yorgun ama kararlıydı. “Artık bıçak kemiğe dayandı. Kavad, sadece servetimizi değil, onurumuzu, geleneğimizi, atalarımızın mirasını da elimizden alıyor. O, bir Sasani Şahı gibi değil, bir tiran gibi hükmediyor. Düşmanlarımızla işbirliği yapıyor, Mazdekçi sapkınlara göz yumuyor, dinimize ve düzenimize saldırıyor. Buna daha ne kadar seyirci kalacağız?”
Zarmihr Suren, daha pratik bir komutan olarak konuyu askeri açıdan ele aldı. “Kavad’ın gücü, Tizpon’daki Ak Hun muhafızlarından geliyor. Onlar olmadan, o bir hiçtir. Bizim ordularımız, eyaletlerdeki garnizonlarımız, onun elindeki güçten katbekat fazladır. Lakin dağınığız. Birleşmeli ve tek bir yumruk gibi hareket etmeliyiz.”
Tartışma, saatlerce sürdü. Nasıl birleşeceklerdi? Kavad’ı nasıl devireceklerdi? Ve en önemlisi, onun yerine kimi geçireceklerdi?
Sukhra’nın hatası, aceleci davranmak ve Kavad’ı hafife almaktı. Onlar, aynı hatayı yapmayacaklardı. Planları, çok daha yavaş, daha sinsi ve daha kapsamlı olacaktı.
Öncelikle, imparatorluk çapında bir dezenformasyon ve propaganda ağı kurmaya karar verdiler. Adamları, her şehirde, her kasabada, Kavad’ın “ihanetleri” hakkında fısıltılar yayacaktı. Kavad’ın Ak Hunlarla yaptığı gizli anlaşmalar, Mazdek’e verdiği iddia edilen destek, dine karşı saygısızlığı… Bütün bunlar, abartılarak halka anlatılacaktı. Amaç, Kavad’ın meşruiyetini halkın gözünde tamamen yok etmekti.
İkinci olarak, ordunun kilit komutanlarını kendi taraflarına çekeceklerdi. Eyaletlerdeki garnizon komutanlarının çoğu, zaten soylu ailelere mensuptu. Onlara, Kavad’ın reformlarının orduyu da zayıflatacağı, Sasani askeri geleneğinin yok edileceği anlatılacaktı. Sadakatleri, Şah’tan alınıp, “Eranşahr’ın gerçek koruyucuları” olan soylu konseyine yönlendirilecekti.
Üçüncü ve en kritik adım, Zerdüşt rahiplerinin tam desteğini almaktı. Toplantıdaki başrahip, Mobedan Mobed’in bu komplodan haberi olmadığını, lakin Kavad’ın vergi reformlarından sonra ona olan desteğini çektiğini söyledi. “Eğer Mobedan Mobed, Kavad’ın dine karşı geldiğine dair bir fetva yayınlarsa,” dedi rahip, “o zaman ona karşı yapılacak her hareket, meşru bir isyan, kutsal bir görev haline gelir. Askerler, Şah’a değil, Tanrı’ya itaat eder.”
Son olarak, Kavad’ın yerine kimin geçeceği meselesi vardı. Bu, en hassas konuydu. Kardeşi Zareh, gözden düşmüştü ve Kavad’ın kontrolündeydi. Komplocular, tahta, yine Sasani soyundan gelen, lakin zayıf karakterli, kolayca yönetebilecekleri birini geçirmek istiyorlardı. Uzun tartışmalardan sonra, Peroz’un bir başka kardeşi olan, pek tanınmayan ve siyasi bir hırsı olmayan Zamasp’ın ismi üzerinde anlaştılar. Zamasp, onların kuklası olacaktı. Gerçek iktidar ise, bu soylu konseyinin elinde toplanacaktı.
Plan, hazırdı. Bu, sadece bir darbe planı değil, eski aristokratik düzeni yeniden kurmayı, hatta eskisinden daha da güçlü bir şekilde tesis etmeyi amaçlayan bir restorasyon projesiydi. Onlar, kendilerini birer komplocu olarak değil, imparatorluğu bir tiranın ve bir sapkınlığın elinden kurtaran vatanseverler olarak görüyorlardı.
Mihr-Narseh, toplantıyı bitirirken, “Unutmayın,” dedi. “Sabır. Gizlilik. Ve birlik. Kavad, zeki bir yılan. Ama en zeki yılan bile, etrafını saran ağdan kurtulamaz. Biz, o ağı, ilmek ilmek, sabırla öreceğiz. Ve doğru zaman geldiğinde, ağı çekip yılanın başını ezeceğiz.”
O gece, av köşkünden ayrılan soylular, artık sadece hoşnutsuz bireyler değil, ortak bir amaç uğruna birleşmiş bir gücün parçalarıydılar. Kavad’ın tahtının altında, görünmez ama ölümcül bir ağ örülmeye başlanmıştı.

Kralın Gözleri

Kavad’ın Casus Ağı ve Saraydaki Paranoya
Kavad, soyluların bir araya gelip kendisine karşı komplo kuracağının farkındaydı. Bu, kaçınılmazdı. Lakin o, düşmanlarını hafife almıyordu. Sukhra’dan aldığı dersten sonra, paranoyası bir kat daha artmış, sarayı ve imparatorluğu bir istihbarat ağıyla örmüştü. Onun gözleri ve kulakları, her yerdeydi.
Bu casus ağının merkezinde, Ak Hun muhafızlarının komutanı vardı. Bu komutan, sadece Kavad’ın kişisel güvenliğinden sorumlu değildi. Aynı zamanda, onun en güvendiği istihbarat şefiydi. Ak Hunlar, Sasani toplumunun dışında oldukları için, yerel soylu ailelerle veya klanlarla bir bağları yoktu. Bu, onları daha güvenilir ve daha tarafsız kılıyordu. Onların tek sadakati, Kavad’aydı. Çünkü Kavad’ın kaderi, onların da kaderi demekti.
Kavad’ın istihbarat ağı, birkaç katmandan oluşuyordu. En üst katmanda, saraydaki önemli pozisyonlara yerleştirdiği, kendisine borçlu veya sadık olan yeni soylular vardı. Onlar, Gölgeler Konseyi’ndeki tartışmaları, diğer soyluların fısıltılarını Kavad’a rapor ediyorlardı.
İkinci katman, daha derindeydi. Bunlar, tüccarlar, kervancılar, hatta saraydaki hizmetkârlar ve cariyelerdi. Para veya vaatlerle satın alınmış bu insanlar, şehrin ve sarayın nabzını tutuyor, en mahrem konuşmaları bile Kavad’a iletiyorlardı. Bir soylunun borç içinde olması, bir komutanın kumar tutkusu, bir bürokratın gizli bir aşk yaşaması… Bütün bu bilgiler, Kavad’ın elinde birer şantaj malzemesi veya potansiyel birer koz olarak birikiyordu.
Üçüncü ve en gizli katman ise, Kavad’ın bizzat yönettiği, kimliklerini sadece kendisinin bildiği birkaç kilit ajandan oluşuyordu. Bu ajanlar, en tehlikeli görevleri üstleniyor, düşman saflarına sızıyorlardı. Sukhra’nın komplosunu açığa çıkaran hain, bu ajanlardan biriydi.
Mihran ve Suren hanedanlarının gizli ittifakı başladığında, Kavad’ın ağı hemen harekete geçti. Av kökündeki toplantıdan sadece birkaç gün sonra, Kavad, masasının üzerinde, o toplantıda konuşulan her kelimenin dökümünü buldu. Komplonun detaylarını, kimlerin katıldığını, hedeflerinin ne olduğunu biliyordu.
Danışmanları, yine aynı şeyi önerdi: “Derhal hepsini tutuklayalım, Şah’ım! İhanetleri kanıtlandı. Beklemek, onlara güçlenmeleri için zaman tanımaktır.”
Lakin Kavad, yine farklı düşünüyordu. “Bir yılanı, deliğinden çıktığında öldürmek kolaydır,” dedi vezirine. “Ama asıl ustalık, o yılanın bütün yumurtalarını tek bir sepette toplamasını beklemek ve sonra o sepeti ateşe atmaktır. Onlar, henüz bütün müttefiklerini toplamadılar. Ordu komutanları, rahipler… Henüz tam olarak ikna olmadılar. Bırakalım, komplolarını derinleştirsinler. Bırakalım, ihanetlerini daha fazla insana bulaştırsınlar. Onları, suçlarının en tepesindeyken, bütün imparatorluğun gözü önünde ifşa edeceğim. Öyle ki, bir daha kimse bana karşı bir yaprak bile kıpırdatmaya cesaret edemesin.”
Bu, inanılmaz bir soğukkanlılık ve riskli bir stratejiydi. Kavad, kendisine karşı örülen ağı, bilerek ve isteyerek daha da büyümesine izin veriyordu. Bu, aynı zamanda sarayda inanılmaz bir psikolojik baskı yaratıyordu. Kavad, kimin hain olduğunu bildiği halde, onlara hiçbir şey olmamış gibi davranıyordu. Konsey toplantılarında, komplonun başındaki Mihr-Narseh’e gülümsüyor, onun tavsiyelerini dinliyormuş gibi yapıyordu. Zarmihr Suren’i, askeri konulardaki tecrübesi için övüyordu.
Bu durum, komplocuları da bir paranoyaya itiyordu. Kavad gerçekten hiçbir şey bilmiyor muydu? Yoksa bu, onun bir oyunu muydu? Her an, kapılarının kırılıp tutuklanacakları korkusuyla yaşıyorlardı. Kavad, onlarla bir kedi-fare oyunu oynuyordu. Ve bu oyunda, kedinin kim olduğu çok belliydi.
Saray, bir tiyatro sahnesine dönmüştü. Herkes bir rol oynuyordu. Kavad, her şeyi bilen ama bilmezden gelen kral rolünü; komplocular, sadık tebaa rolünü oynuyordu. Lakin her iki taraf da, bu oyunun son perdesinin kanlı biteceğini biliyordu.
Kralın gözleri, her yeri görüyordu. Ve o gözler, sabırla, düşmanlarının kendi mezarlarını kazmalarını izliyordu. Bu bekleyiş, Kavad’ın sinirlerini çelik gibi geriyordu. Ama o, avının doğru ana gelmesini bekleyen bir avcı sabrına sahipti. Ve doğru an, yaklaşıyordu.

Mazdek’in Çağrısı

Bir Köy Meydanı, Kırsal Bölge
Kavad’ın saraydaki satranç oyunundan habersiz, imparatorluğun kırsalında, toprağın ateşi giderek harlanıyordu. Soyluların, yeni vergileri çıkarabilmek için köylüler üzerindeki baskıyı artırması, Mazdekçi hareketi radikalleştirmişti. Başlangıçta barışçıl bir paylaşım ve dayanışma felsefesi olan hareket, şimdi açık bir isyanın ve sınıf savaşının dili haline gelmişti.
Artık komünler gizlenmiyor, köylerin kontrolünü fiilen ele geçiriyorlardı. Soyluların kâhyaları ve vergi memurları, köylerden kovuluyor, hatta bazıları linç ediliyordu.
Ardaşir, kendi köyünde, bu hareketin doğal liderlerinden biri haline gelmişti. Kırmızı Vadi’de yaşadığı travma, onu bir savaşçıdan bir devrimciye dönüştürmüştü. Aksayan bacağı, soyluların ve kralların savaşlarının bir bedeliydi ve bu bedeli her gün hatırlıyordu. Mazdek’in öğretilerinde, kendi acısının ve öfkesinin bir anlamını bulmuştu.
O gün, komşu köylerden gelen yüzlerce çiftçiyle birlikte, kendi köyünün meydanında büyük bir toplantı düzenlediler. Ardaşir, bir araba kasasının üzerine çıkmış, kalabalığa sesleniyordu. Sesi, artık Tizpon’da fısıldayan o çekingen askerin sesi değildi. Güçlü ve inanç doluydu.
“Kardeşlerim! Çiftçiler! Toprağın gerçek evlatları!” diye haykırdı. “Yıllarca bize, kaderimizin bu olduğunu söylediler. Yoksulluk, kaderimizdi. Hizmet etmek, görevimizdi. Onlar saraylarda ziyafet çekerken, bizim çocuklarımız açlıktan ölürken, bunun Tanrı’nın düzeni olduğunu söylediler. Yalan söylediler!”
Kalabalıktan, öfkeli bir onaylama uğultusu yükseldi.
“Şimdi yeni bir Şah var,” diye devam etti Ardaşir. “Bize adalet vaat etti. Soyluları vergiye bağladı. Ama ne oldu? O soylular, Şah’a ödeyecekleri vergiyi, yine bizim sırtımızdan çıkarmaya çalışıyorlar! Bizim payımızı daha da azalttılar! Bu düzen değişmedi, sadece efendilerimizin efendisi değişti! Biz, hâlâ zincirliyiz!”
Bu sözler, kalabalığın tam kalbine işliyordu. Onlar, Kavad’ın reformlarının kendilerine bir fayda sağlamadığını, aksine yüklerini daha da artırdığını görüyorlardı.
“Mazdek bize yolu gösterdi!” diye bağırdı Ardaşir, sesini daha da yükselterek. “Mülkiyet, hırsızlıktır! Toprak, onu işleyenindir! Ambarlar, aç olanlarındır! Artık beklemeyeceğiz! Artık efendilerimizden adalet dilenmeyeceğiz! Kendi adaletimizi, kendi ellerimizle alacağız!”
Konuşmasının sonunda, dramatik bir hareketle, elindeki meşaleyi havaya kaldırdı. “İşte, efendimiz Mihr-Narseh’in malikanesi! O malikanenin ambarları, bizim emeğimizle, bizim buğdayımızla dolu! Çocuklarımız açken, o buğdayın orada çürümesine izin mi vereceğiz?”
“Hayır!” diye kükredi kalabalık, tek bir ağızdan.
“O zaman yürüyün!” dedi Ardaşİr. “Yürüyün ve hakkınız olanı alın! Bu, bir yağma değil, bir geri alıştır! Bu, Işığın Karanlığa karşı yürüyüşüdür!”
Yüzlerce kişilik öfkeli kalabalık, ellerinde tırpanlar, dirgenler ve meşalelerle, Ardaşir’in liderliğinde Mihr-Narseh’in malikanesine doğru yürüyüşe geçti. Bu, artık pasif bir direniş değildi. Bu, açık bir isyandı. Mülkiyete, düzene, soyluların gücüne karşı bir saldırıydı.
Haber, atlı bir ulakla Mihr-Narseh’e ulaştığında, yaşlı soylu ne yapacağını bilemedi. Malikanesindeki bir avuç muhafız, bu öfkeli kalabalığa karşı koyamazdı. Yardım isteyebileceği bir devlet otoritesi de yoktu. Kavad, bu isyanlara bilerek müdahale etmiyordu.
Mihr-Narseh, ailesi ve en değerli eşyalarıyla birlikte, malikanenin arka kapısından kaçmak zorunda kaldı. O, toprağının efendisi, nesillerdir o bölgede hüküm süren soylu, bir grup isyancı köylüden, kendi toprağından bir mülteci gibi kaçıyordu.
Ardaşir ve isyancılar, malikaneye ulaştıklarında, hiçbir direnişle karşılaşmadılar. Dev ambarların kapılarını kırdılar. İçerisi, tepeleme buğday, arpa ve diğer ürünlerle doluydu. İnsanlar, sevinç çığlıkları atarak, çuvalları doldurmaya başladı. Bu, onlar için bir zaferdi. Yıllardır süren açlığın ve sefaletin sonuydu.
Lakin Ardaşir, ambarların yağmalanmasını izlerken, içinde bir endişe hissetti. Bu, kolay bir zaferdi. Çok kolay. Bu isyan, bu kaos, kimin işine yarıyordu? Soyluların mı? Elbette hayır. Kendilerinin mi? Belki kısa vadede evet. Ama uzun vadede? Bu anarşi, imparatorluğu daha büyük bir felakete sürükleyemez miydi?
O an, Tizpon’daki o bilge görünümlü kralı, Kavad’ı düşündü. Bu olanlar, onun bilgisi dahilinde miydi? Yoksa o da mı kontrolü kaybetmişti? Ardaşir, kendisini büyük bir oyunun içinde, önemli bir piyon gibi hissetti. Lakin oyunun kurallarını kimin koyduğunu, oyunu kimin yönettiğini bilmiyordu. Bildiği tek şey, toprağın ateşinin yandığı ve bu ateşin herkesi yakma potansiyeli taşıdığıydı.

Kırılma Anı

Tizpon, Mobedan Mobed’in Tapınağı
Tıpkı soylular gibi, Zerdüşt ruhban sınıfı da Kavad’ın reformları ve Mazdekçi hareketin yükselişi karşısında bölünmüştü. Alt kademe rahipler, Kavad’ın maaş vaadinden etkilenirken, üst kademe, güçlerini ve servetlerini kaybetme korkusuyla yaşıyordu. Bu bölünmenin tam ortasında, yaşlı ve yorgun Mobedan Mobed, bir karar vermek zorundaydı.
Kırsaldan gelen haberler, korkunçtu. Mazdekçilerin sadece soyluların malikanelerine değil, bazı küçük tapınakların topraklarına da el koymaya başladığı, hatta bazı muhafazakâr rahiplere saldırdığı söylentileri geliyordu. Hareket, kontrolden çıkıyordu. Kavad’ın bu anarşiye göz yumması, Mobedan Mobed’in son sabır kırıntılarını da tüketmişti. Kavad’ın, dini ve düzeni korumak yerine, kendi siyasi oyunları için kaosu körüklediğine artık emindi.
Soyluların gizli konseyinden bir elçi, son bir kez daha Mobedan Mobed’i ziyaret etti. Bu defa, somut kanıtlarla gelmişlerdi. Kavad’ın Ak Hunlarla yaptığı gizli anlaşmaların detayları, Mazdek ile olan iddia edilen bağlantıları ve en önemlisi, Sukhra’yı tuzağa düşürmek için nasıl bir “sahte isyan” organize ettiğine dair (kendi yorumlarıyla süsledikleri) bilgiler sundular.
“Görüyorsunuz, Yüce Başrahip,” dedi elçi. “Kavad, sadece bir tiran değil, aynı zamanda bir hilekârdır. O, ne Tanrı’ya ne de geleneğe inanıyor. O, sadece güce inanıyor. Ve gücü için, bütün imparatorluğu ateşe vermeye hazır. Siz, dinin koruyucusu olarak, bu gidişe dur demek zorundasınız. Sizin bir sözünüz, bütün bu haksızlığı bitirebilir.”
Mobedan Mobed, günlerce düşündü. Kutsal ateşin karşısında, Avesta’nın sayfaları arasında bir cevap aradı. Zihninde, iki korkunç gelecek vizyonu savaşıyordu. Bir yanda, Kavad’ın yönetimi altında, dinin devletin bir aparatına dönüştüğü, rahiplerin maaşlı memur olduğu, Mazdekçi sapkınlığın kol gezdiği bir imparatorluk vardı. Diğer yanda ise, Kavad’ı devirmek için yapılacak bir darbenin getireceği kanlı bir iç savaş, belirsizlik ve kaos riski vardı.
Hangisi daha kötüydü? Yavaş yavaş çürümek mi, yoksa ani bir ölümle her şeyi riske atmak mı?
Sonunda, kararını verdi. Ona göre, dinin ve kutsal düzenin yozlaşması, fiziki bir savaştan daha büyük bir felaketti. Kavad, ruhu zehirliyordu. Ve zehirlenmiş bir ruhu, hiçbir zafer kurtaramazdı.
Mobedan Mobed, imparatorluğun en saygın rahiplerini ve din alimlerini, Tizpon’daki ana ateş tapınağında acil bir toplantıya, bir tür dini meclise (synod) çağırdı. Toplantının gündemi, “imparatorluktaki dini kriz ve sapkın hareketler” olarak duyuruldu. Lakin herkes, asıl gündemin Şah Kavad olduğunu biliyordu.
Toplantı, kapalı kapılar ardında, günlerce sürdü. Ateşli tartışmalar yaşandı. Kavad’ı destekleyen alt rütbeli rahipler, reformların gerekliliğini savundu. Lakin üst kademe, soyluların da desteğiyle, baskın çıktı.
Sonunda, o tarihi karar alındı. Mobedan Mobed, Zerdüşt dininin en yüksek otoritesi olarak, Şah I. Kavad’ın, dine ve geleneğe karşı geldiği, sapkın hareketlere göz yumarak Ahura Mazda’nın lütfunu kaybettiği ve dolayısıyla tahtta kalma meşruiyetini yitirdiğine dair bir fetva yayınlayacaktı.
Bu, bir fetvadan çok, bir darbe ilanıydı. Bu, soyluların komplosuna ihtiyaç duydukları o kutsal onayı veriyordu. Artık Kavad’a karşı yapılacak bir hareket, bir isyan değil, dinin ve düzenin korunması için yapılmış meşru bir müdahale olacaktı.
Fetva, henüz kamuoyuna açıklanmadı. Önce, soylu konseyine ve ordunun kilit komutanlarına gizlice iletildi. Bu, onlara, “harekete geçin” sinyaliydi.
Artık bütün parçalar yerine oturmuştu. Soylular birleşmişti. Ordu komutanları ikna edilmişti. Ve şimdi, din de onlardan yanaydı. Kavad’ı çevreleyen ağ, tamamlanmıştı.
Kırılma noktasına gelinmişti. Tizpon, tarihinin en büyük fırtınalarından birine gebeydi. Ve bu fırtına koptuğunda, sadece bir kralı değil, bütün bir çağı da beraberinde sürükleyecekti. Kavad’ın ejderha oyunu, en tehlikeli aşamasına gelmişti. Kendi beslediği ejderhalar ve uyandırdığı düşmanlar, şimdi hep birlikte, onun tahtına saldırıyordu.


Bölüm 14 – Tahtın Düşüşü

Saraydaki Fırtına

Tizpon Sarayı, Darbe Gecesi
Sonbaharın serin bir gecesiydi. Tizpon, Dicle’nin üzerine çöken sisin altında uykuya dalmış gibiydi. Lakin sarayın duvarları ardında kimse uyumuyordu. Havada, kopmak üzere olan bir yayın gerginliği vardı. Mobedan Mobed’in fetvası, bir kıvılcım gibi, komplonun fitilini ateşlemişti. Soyluların ağı, artık avını yutmaya hazırdı.
Kavad, taht odasında, en güvendiği Ak Hun komutanıyla birlikte, önlerindeki şehir haritasını inceliyordu. Casusları, komplonun son aşamaya geldiğini, darbenin her an gerçekleşebileceğini bildirmişti. Kavad’ın yüzü, bir fırtına öncesi gökyüzü gibi karanlık ve sakindi.
“Bütün kilit noktaları tuttular,” dedi Ak Hun komutanı, haritadaki bazı yerleri işaret ederek. “Cephanelik, ana kapılar, hazine… Hepsinin başında, Sukhra’nın eski subayları veya Suren ve Mihran ailelerine sadık adamlar var. Saray, fiilen kuşatılmış durumda, Şah’ım.”
Kavad başını salladı. “Biliyorum. Bırakalım, kendilerini güvende hissetsinler. Bırakalım, bütün hainler gün yüzüne çıksın.”
“Ama kendi muhafızlarımız sayıca çok az,” diye itiraz etti komutan. “Onların birleşik gücüne karşı sarayı uzun süre savunamayız.”
“Savunmayacağız,” dedi Kavad, gözlerini haritadan kaldırıp komutana bakarak. Gözlerinde, herkesi şaşırtan bir planın parıltısı vardı. “Biz, tuzağa düşen fareler olmayacağız. Fırtına kopmadan, fırtınanın kalbine ineceğiz.”
Planı basitti, ama inanılmaz derecede cüretkârdı. Beklemek yerine, kendisi harekete geçecekti. Darbeciler, onun sarayda kapana kısıldığını düşünürken, o, en sadık Ak Hun birliğiyle birlikte, gizli bir geçitten sarayı terk edecek ve şehrin dışındaki, kendisine sadık olan küçük bir askeri kampa sığınacaktı. Bu, bir geri çekilme değil, bir karşı saldırı için yeniden mevzilenmeydi. Onların sarayı ele geçirmesine izin verecek, böylece bütün komplocular tek bir yerde toplanmış olacaktı. Sonra, dışarıdan toplayacağı güçlerle, Tizpon’u geri alacaktı.
Tam o sırada, odanın kapısı sertçe çalındı ve içeri, Kavad’a sadık birkaç Sasani muhafızının komutanı daldı. Nefes nefeseydi. “Şah’ım! Başladılar! Komutan Zarmihr Suren’in birlikleri, sarayın ana kapılarına doğru yürüyor! Bize, kapıları açıp Şah’ı teslim etmemizi emrettiler!”
Fırtına, beklenenden erken kopmuştu. Kavad’ın kaçış planı için artık çok geçti. Saray, bir anda bir savaş alanına döndü. Koridorlarda, kılıç sesleri ve bağrışmalar yankılanmaya başladı. Kavad’ın sayıca az olan Ak Hun muhafızları, sarayın kritik noktalarını, özellikle de Şah’ın özel dairesine giden yolları tutmak için canla başla savaşıyordu.
Darbe, mükemmel bir şekilde koordine edilmişti. Sarayın içindeki hainler, komplocuların birliklerine kapıları açmış, onları en zayıf noktalara yönlendirmişti. Kavad’ın sadık adamları, birer birer düşüyordu. Gürültü, taht odasına giderek yaklaşıyordu.
Ak Hun komutanı, kılıcını çekti. “Burada öleceğiz, Şah’ım. Ama onurumuzla.”
Kavad, tahtına son bir kez baktı. Bütün bu oyunlar, bütün bu entrikalar, bu taht içindi. Ve şimdi, onu kaybetmek üzereydi. Lakin yüzünde bir korku ifadesi yoktu. Sadece, yenilgiyi kabullenmiş bir satranç oyuncusunun soğuk bir analizi vardı. “Hayır,” dedi. “Ölmeyeceğiz. En azından, bugün değil.”
Kapı, ağır bir darbeyle kırıldı ve içeri, ellerinde kılıçlarla Zarmihr Suren, Mihr-Narseh ve diğer komplocu soylular daldı. Arkalarında, zırhlı askerler vardı. Odayı, bir anda düşmanla doldurdular.
Kavad’ın Ak Hun muhafızları, Şah’ın etrafında bir etten duvar ördüler. Son bir direnişe hazırlanıyorlardı.
Lakin Kavad, elini kaldırarak onları durdurdu. “Yeter,” dedi. Sesi, şaşırtıcı derecede sakindi. Kılıcını çekmemişti. Hâlâ tahtında oturuyordu.
Zarmihr Suren, kılıcını Kavad’ın boğazına dayadı. “Oyun bitti, Kavad. Taht, artık senin değil.”
Kavad, kılıcın soğuk çeliğini boğazında hissederken, gözlerini kısıp Zarmihr’e baktı. “Bu tahtı bana veren, sizin korkaklığınız ve düşmanın gücüydü,” dedi, sesinde bir küçümseme vardı. “Şimdi onu geri alıyorsunuz. Peki yerine ne koyacaksınız? Birbirinizi yiyeceğiniz bir kaos mu? Yoksa benim kuklam olmaya tenezzül etmeyen, ama sizin kuklanız olmaya dünden razı Zamasp’ı mı?”
Bu sözler, komplocuların yüzüne bir tokat gibi çarptı. Kavad, yenilirken bile, onların zayıf noktalarını, aralarındaki güvensizliği biliyordu.
“Sus, hain!” diye bağırdı Mihr-Narseh. “Sen, artık bir Şah değilsin. Sen, dinin ve halkın reddettiği bir mürtetsin!”
“Öyle mi?” dedi Kavad, alaycı bir gülümsemeyle. “O zaman beni burada, tahtımda öldürün. Bir kral gibi öleyim. Neden duruyorsunuz? Korkuyor musunuz? Bir Şah’ın kanını dökmekten, o kanın getireceği lanetten mi çekiniyorsunuz?”
Kavad, onların tereddütünü görüyordu. Onu öldürmek, bir iç savaşta meşruiyetlerini tamamen kaybetmelerine neden olabilirdi. Onların istediği, ölü bir Kavad değil, tahttan indirilmiş, itibarsızlaştırılmış bir Kavad’dı.
Zarmihr Suren, kılıcını indirdi. “Hayır,” dedi. “Sana, istediğin o kolay ölümü vermeyeceğiz. Sen, yaşayacaksın. Ve her gün, neyi kaybettiğini görerek acı çekeceksin.”
Kavad ve ona sadık kalan son Ak Hun muhafızları, tutuklandı. Kavad, tahtından zorla indirilirken, salondaki soyluların zafer dolu, kinci yüzlerine baktı. Kaybetmişti. Bütün zekâsı, bütün oyunları, onu bu sondan kurtaramamıştı. Soyluların ağı, sonunda onu yakalamıştı.
Fırtına, sarayın içinde dinmişti. Ama Tizpon ve bütün imparatorluk için, asıl fırtına daha yeni başlıyordu. Taht, bir kez daha boşalmıştı. Ve bu boşluk, eskisinden daha kanlı bir şekilde dolacaktı.

Unutuluş Kalesi

Huzistan, Anhuş Kalesi, Kavad’ın Hapsi
Bir kralı öldürmek zordur, ama hayatta bırakmak daha da tehlikelidir. Komplocular, Kavad’ı ne yapacakları konusunda derin bir ikileme düştüler. Onu Tizpon’da tutmak, yandaşlarının bir kurtarma girişiminde bulunmasına neden olabilirdi. Onu sıradan bir zindana atmak, bir Şah’a yapılmış bir hakaret olarak görülüp, sempati toplamasını sağlayabilirdi.
Sonunda, Sasani İmparatorluğu’nun en korkulan ve en kaçınılmaz hapishanesine gönderilmesine karar verildi: Unutuluş Kalesi.
Huzistan’ın sarp, kurak dağlarının tepesinde, bulutların arasında kaybolmuş olan bu kale, Farsça’da “Anhuş” yani “Unutulmuş” olarak bilinirdi. Burası, sıradan bir hapishane değildi. Burası, yaşayan ölülerin mekanıydı. Buraya gönderilen siyasi suçlular, prensler, gözden düşmüş komutanlar, bir daha asla gün ışığına çıkmazlardı. İsimleri, kayıtlardan silinir, ailelerine öldükleri söylenirdi. Unutuluş Kalesi, bir binadan çok, bir fikirdi: Devletin, bir insanı tarihten tamamen silme gücünün sembolüydü.
Kavad, gece vakti, kimseye gösterilmeden, ağır zincirler içinde, küçük bir muhafız birliği eşliğinde Tizpon’dan çıkarıldı. Haftalar süren zorlu bir yolculuğun ardından, bu korkunç kaleye ulaştı. Kalenin kendisi, dağın zirvesine oyulmuş, tek bir girişi olan, doğal bir hisardı. İçerisi, labirent gibi koridorlardan, soğuk ve nemli hücrelerden oluşuyordu. Güneş ışığı, sadece birkaç mazgaldan içeri sızan zayıf birer huzmeden ibaretti.
Kavad, en derin, en karanlık hücrelerden birine atıldı. Hücrede, bir taş yatak ve bir su testisi dışında hiçbir şey yoktu. Kapı, gürültüyle üzerine kapandığında, Kavad hayatında ilk defa mutlak bir yalnızlık ve çaresizlik hissetti. O artık Şah Kavad değildi. O, artık Kavad bile değildi. O, unutulmaya mahkûm edilmiş bir hiçti.
İlk günler, bir kâbus gibi geçti. Zihni, olanları yeniden ve yeniden canlandırıyordu. Nerede hata yapmıştı? Soyluları hafife mi almıştı? Fazla mı ileri gitmişti? Yoksa kaderi, en başından beri bu muydu? Öfke, pişmanlık, utanç… Bütün bu duygular, bir girdap gibi ruhunu çekiyordu.
Hücresinin duvarlarına, kendisinden önce burada ölenlerin kazıdığı isimleri, duaları, umutsuzluk çığlıklarını görüyordu. Bu duvarlar, nice kralın, nice prensin son anlarına tanıklık etmişti. Burası, hırsın ve iktidarın mezarlığıydı.
Lakin Kavad, sıradan bir prens değildi. O, hayatta kalma ustasıydı. İlk şok ve umutsuzluk dalgası geçtikten sonra, zihni yeniden çalışmaya başladı. Buradan çıkmanın bir yolu olmalıydı. Ölemezdi. Pes edemezdi.
Gardiyanlarla iletişim kurmaya çalıştı. Onlara, kim olduğunu, serbest kaldığında onlara ne kadar büyük zenginlikler vaat ettiğini anlattı. Lakin gardiyanlar, dilsiz ve sağır gibiydiler. Onlar, bu kale gibi, duygusuz ve umutsuz olmak üzere seçilmişlerdi. Sadece, günde bir kez, hücrenin altındaki bir delikten bir parça küflü ekmek ve su bırakıp gidiyorlardı.
Kavad, fiziksel olarak zayıflamaya başladı. Lakin zihni, her zamankinden daha keskindi. Hapishaneyi, bir zindan olarak değil, bir manastır olarak görmeye başladı. Burası, onun arınma, düşünme ve plan yapma yeriydi. Düşmanlarının, onu burada unuttuğunu sanarak rehavete kapılacağını biliyordu. Bu, onun tek avantajıydı.
Hücresinin karanlığında, tek bir şeye odaklandı: Kaçış. Her detayı zihninde canlandırdı. Gardiyanların nöbet değişim saatlerini, koridorların yapısını, sızan ışığın hareketini… Zihninde, kaleden kaçmanın yüzlerce farklı planını kurup bozdu.
Ve en önemlisi, dışarıdaki tek umudunu düşündü. Karısını ve en güvendiği birkaç sadık adamını. Darbeden hemen önce, onlara, başına bir şey gelirse ne yapmaları gerektiğini fısıldamıştı. Onu unutmamasını, yardım için tek bir yere, doğuya gitmelerini söylemişti.
Kavad, hücresinin soğuk taş zemininde otururken, gözlerini kapattı. Zihninde, Ahunşvar’ın bilge ama kurnaz yüzü canlandı. Babasının katili. Onu tahta çıkaran müttefiki. Ve şimdi, belki de onu bu dipten çıkarabilecek tek güç.
Düşmanının düşmanı, dostun mudur? Kavad, bu sorunun cevabını, hayatı boyunca öğrenmek zorunda kalmıştı. Şimdi, bir kez daha, hayatta kalmak için, onurunu bir kenara bırakıp, en büyük düşmanından medet ummak zorundaydı. Unutuluş Kalesi, onun bedeni hapsetmişti. Ama ruhu, hâlâ bir çıkış yolu arıyordu. Ve o yol, doğuya, Ak Hun topraklarına uzanıyordu.

Kukla Kral

Tizpon, Zamasp’ın Tahta Çıkışı
Kavad, Unutuluş Kalesi’nin karanlığına gömülürken, Tizpon’da yeni bir şafak söküyordu. Ya da en azından, soylular halka öyle söylüyordu. Saray, “Kavad’ın tiranlığından” temizlenmiş, “meşru düzen” yeniden tesis edilmişti. Bu yeni düzenin yüzü ise, Peroz’un kardeşi, Şehzade Zamasp’tı.
Zamasp, hayatı boyunca iktidardan uzak durmuş, sakin ve gösterişsiz bir adamdı. Kitap okumayı, bahçesiyle ilgilenmeyi seven, siyasi hırstan tamamen yoksun bir karakterdi. İşte bu özellikleri, onu soylu konseyi için mükemmel bir kral adayı yapıyordu. O, yönetmeyecek, yönetilecekti.
Taç giyme töreni, Kavad’ınkinin aksine, büyük bir coşku ve görkemle yapıldı. Soylular, en parlak giysilerini giymiş, halka şeker ve para dağıtılmış, günlerce süren şenlikler düzenlenmişti. Amaç, halka, Kavad döneminin karanlık ve baskıcı günlerinin bittiğini, barış ve refah döneminin başladığını göstermekti.
Zamasp, tahta oturduğunda, üzerinde ne bir kralın ağırlığı ne de bir liderin özgüveni vardı. Daha çok, kendisine verilen rolü oynamaya çalışan, kafası karışmış bir aktörü andırıyordu. Tac, başına büyük gelmiş gibiydi.
Gerçek iktidar, tahtın arkasında, gölgelerde duran konseyin elindeydi. Mihr-Narseh, Zarmihr Suren ve diğer büyük soylular, artık imparatorluğun fiili yöneticileriydi. Mobedan Mobed de, dini otoritesiyle bu yeni yönetime tam destek veriyordu.
Yeni yönetimin ilk icraatları, Kavad’ın reformlarını tamamen geri almak oldu.
Yeni vergi fermanı, yırtılıp atıldı. Soylular ve rahipler, yeniden vergiden muaf hale geldiler. Bu, soylular arasında büyük bir sevinçle karşılandı. Onlar için düzen, yeniden sağlanmıştı.
Mazdekçi hareket, “sapkınlık ve anarşi” ilan edilerek yasadışı sayıldı. Kavad döneminde göz yumulan komünler basıldı, liderleri yakalandı ve ağır cezalara çarptırıldı. Ardaşir gibi pek çok devrimci lider, ya yakalanıp idam edildi ya da dağlara kaçarak yeraltına çekilmek zorunda kaldı. Toprağın ateşi, şimdilik, bastırılmıştı.
Ak Hunlarla yapılan anlaşma, resmen iptal edildi. Zamasp yönetimi, onlara daha fazla haraç ödemeyeceklerini, sınır kalelerindeki “gözlemcileri” de derhal geri göndermelerini talep eden sert bir ültimatom yolladı. Bu, soyluların, Kavad’ın “ihanetini” temizleme ve Sasani onurunu yeniden tesis etme çabasıydı. Bu, aynı zamanda, inanılmaz derecede tehlikeli bir kumarbazlıktı.
Yüzeyde, her şey yolunda gibi görünüyordu. Soylular, eski ayrıcalıklarına kavuşmuştu. Rahipler, otoritelerini yeniden tesis etmişti. Halk, şenlikler ve vaatlerle sakinleştirilmişti. Lakin bu, kırılgan bir istikrardı.
Zamasp, halkın gözünde hiçbir zaman gerçek bir kral olamadı. O, her zaman “Soyluların Kralı” olarak görüldü. Kararları kendisinin vermediği, arkasındaki konsey tarafından yönetildiği, herkesin bildiği bir sırdı. Bu, kraliyet otoritesini derinden zayıflatıyordu.
Kavad’ın vergi reformlarını iptal etmek, soyluları memnun etmişti, ama devlet hazinesini yeniden boşaltmıştı. Haraç ödemeyi reddetmek ise, doğuda, Ak Hun sınırında yeni bir fırtınanın bulutlarını biriktiriyordu. Ahunşvar, bu hakareti cevapsız bırakacak bir lider değildi.
En önemlisi ise, Kavad yaşıyordu. Unutuluş Kalesi’nde bir hayalet gibi bekliyordu. Onun varlığı, yeni yönetimin üzerinde sürekli bir tehdit, bir Demokles’in kılıcı gibi sallanıyordu. Onun yandaşları, tamamen temizlenmemişti. Sessizce, doğru zamanı bekliyorlardı.
Zamasp, tahtında oturuyor, kendisine sunulan belgeleri imzalıyor, konseyin yazdığı konuşmaları okuyordu. O, bir kukla kraldı. Lakin kuklaların ipleri, her an kopabilirdi. Ve ipler koptuğunda, sahneye yeni bir oyuncunun çıkması kaçınılmazdı. Tizpon’daki sahte bahar, çok uzun sürmeyecekti.

Doğudan Esen Rüzgâr

Ak Hun Karargâhı ve Kavad’ın Karısı
Kavad’ın karısı, darbe gecesi yaşanan kaostan faydalanarak, en sadık hizmetkârlarından birkaçı ve Kavad’ın küçük oğlu Hüsrev ile birlikte saraydan kaçmayı başarmıştı. Kavad’ın son talimatı, aklındaydı: “Doğuya git. Ahunşvar’ı bul. Ona, borcunu ödemek için bir şans daha istediğimi söyle.”
Bu, bir umutsuzluk yolculuğuydu. Bir kadın, bir çocuk ve birkaç hizmetkâr, Sasani topraklarını gizlice geçerek, bir zamanlar düşmanları olan topraklara sığınmaya çalışıyordu. Kılık değiştirdiler, tüccar kervanlarına katıldılar, haydutlardan saklandılar. Sonunda, haftalar sonra, perişan bir halde Ak Hun sınırına ulaştılar.
Sınırdaki Ak Hun devriyeleri, onları yakaladığında, kim olduklarına inanamadılar. Sasani Şahı’nın karısı ve oğlu, karşılarında duruyordu. Haber, hızla Ahunşvar’ın karargâhına ulaştırıldı.
Ahunşvar, haberi aldığında, Tizpon’dan gelen ültimatom yüzünden zaten öfkeliydi. Zamasp yönetiminin haracı kesmesi ve gözlemcileri kovması, ona yapılmış bir hakaretti. Yeni bir savaş için hazırlıklara başlamayı düşünüyordu. Tam o sırada, Kavad’ın ailesinin sığınma talebi, ona gökten inmiş bir fırsat gibi geldi.
Kavad’ın karısını ve oğlunu, büyük bir saygıyla karşıladı. Onları, en iyi çadırlardan birine yerleştirdi. Kavad’ın karısı, cesur ve zeki bir kadındı. Ahunşvar’ın huzuruna çıktığında, ağlayıp sızlayan bir mülteci gibi değil, bir kraliçe gibi konuştu.
“Bilge Han,” dedi. “Kocam, Şah Kavad, size selamlarını gönderiyor. Onu, soyluların ihaneti tahtından indirdi. Onu, Unutuluş Kalesi’ne hapsettiler. Lakin ruhu özgür. Ve size olan sözünü unutmadı.”
Sonra, Kavad’ın mesajını iletti: “Kocam diyor ki, ‘Ahunşvar’a söyleyin, bana bir ordu versin. Tahtımı geri aldığımda, size olan borcumu iki katıyla ödeyeceğim. Sadece altınla değil, sadakatle. Bizi birbirimize düşüren soyluları temizlediğimde, Eranşahr ve Ak Hunlar, bir daha hiç olmadığı kadar güçlü iki müttefik olacak.’”
Ahunşvar, bu teklifi dinlerken, satranç tahtasını yeniden zihninde kurdu. Tizpon’a savaş açmak, maliyetli ve riskliydi. Ama Kavad’ı desteklemek… Bu, çok daha akıllıca bir hamleydi. Kavad, ona borçluydu. Kavad, onun kurallarıyla oynamayı biliyordu. Zamasp ve arkasındaki soylular ise, kibirli ve güvenilmezdi.
Ayrıca, elinde paha biçilmez iki koz vardı: Kavad’ın meşru varisi olan oğlu Hüsrev ve Kavad’ın kendisi.
Ahunşvar, hemen harekete geçti. En iyi casuslarını ve en cesur savaşçılarını, gizli bir görev için hazırladı. Görevleri, imkânsıza yakındı: Unutuluş Kalesi’ne sızmak ve Kavad’ı oradan kaçırmak.
Bu, askeri bir operasyondan çok, bir istihbarat operasyonu olacaktı. Kale gardiyanlarından birkaçı, büyük altın vaatleriyle satın alınacaktı. Kaçış için bir plan hazırlanacak, atlar ve güvenli evler ayarlanacaktı.
Ahunşvar, Kavad’ın karısına döndü. “Kocan, cesur bir adam,” dedi. “Ve şans, cesurlardan yanadır. Ona, doğudan esen rüzgârın, dostlarının nefesi olduğunu söyleyin. O rüzgâr, yakında onun zindanının duvarlarını aşındıracak.”
Doğuda, yeni bir oyun başlıyordu. Bu defa, Tizpon’u fethetmek için değil, bir kralı hapisten kurtarmak için. Ahunşvar, yatırımının boşa gitmesine izin vermeyecekti. Kavad, onun projesiydi. Ve projesini, birkaç kibirli Sasani soylusuna yedirecek değildi. Unutuluş Kalesi’nin tepesinde, Kavad kaderini beklerken, haberi olmasa da, kurtuluşu, en beklenmedik yerden, en büyük düşmanının elleriyle yola çıkmıştı. Rüzgâr, gerçekten de doğudan esiyordu. Ve bu rüzgâr, bir intikam fırtınası taşıyordu.


Bölüm 15 – Unutuluşun Sonu

Zindandaki Işık

Anhuş Kalesi (Unutuluş Kalesi), Kavad’ın Hapsinin İkinci Yılı
İki yıl. Yedi yüz otuz gün. On yedi bin beş yüz yirmi saat. Kavad için zaman, bu rakamların ötesinde, anlamını yitirmiş, sonsuz bir karanlığa dönüşmüştü. Unutuluş Kalesi, adının hakkını veriyordu. Dış dünyayla tüm bağlantısı kesilmişti. Ne bir haber, ne bir mektup, ne de bir fısıltı… Hiçbir şey, bu taş duvarları aşamıyordu. Mevsimlerin değişimini, hücresinin mazgalından sızan ışığın zayıf açısından ve taşların soğukluğundan ibaret olan belli belirsiz işaretlerden anlamaya çalışıyordu.
Bedeni, bu sert koşullara bir şekilde uyum sağlamıştı. Küflü ekmek ve bayat su, artık midesini bulandırmıyordu. Zayıflamıştı, evet. Bir zamanların güçlü Şah’ından geriye, kemikleri sayılan, sakalları göğsüne inmiş, saçları keçeleşmiş bir gölge kalmıştı. Lakin bu fiziksel çöküşün altında, zihni bir kılıç gibi bilenmişti.
Gündüzleri, hücresinde bir ileri bir geri yürüyerek, zihnini meşgul ediyordu. Atalarının tarihini, öğrendiği felsefi metinleri, savaştığı muharebeleri zihninde tekrar canlandırıyordu. Bu, aklını kaybetmemek için yaptığı bir egzersizdi. Geceleri ise, karanlığın ve sessizliğin ortasında, plan yapıyordu. Kaçış planı. Bu, artık bir umut değil, bir hayatta kalma mekanizmasıydı. Her detayı, her olasılığı, her riski binlerce kez düşünmüştü.
Gardiyanlar, onun için artık yüzü olmayan birer robottu. Onlarla konuşma çabaları sonuçsuz kalmıştı. Lakin Kavad, onları izlemekten hiç vazgeçmedi. İnsan doğasının en küçük ipuçlarını arıyordu. Bir gardiyanın yorgun bir şekilde iç çekişi, diğerinin gizlice kemerinden çıkardığı bir parça meyveyi yemesi, bir başkasının nöbet sırasında uyuklaması… Bütün bunlar, Kavad’ın zihnindeki dosyaya eklenen küçük notlardı. Bu gardiyanlar, tanrı değil, insandı. Ve her insanın bir zayıflığı, bir fiyatı vardı.
Bir gün, rutin değişti. Her zaman aynı saatte yemeğini getiren yaşlı, suratsız gardiyanın yerine, daha genç, daha önce görmediği bir gardiyan geldi. Genç gardiyan, yemeği hücrenin altındaki delikten iterken, gözleri bir anlığına Kavad’ınkilerle buluştu. O gözlerde, diğerlerinin boşluğundan farklı bir şey vardı. Bir merak, belki de bir korku pırıltısı.
Kavad, bu anı kaçırmadı. “Adın ne, asker?” diye sordu, sesi uzun süren sessizlikten dolayı paslı ve zayıf çıkıyordu.
Genç gardiyan, şaşırdı. Mahkûmlarla konuşmaları yasaktı. Etrafına bakındı, koridorun boş olduğundan emin oldu. Sonra fısıldadı: “Asfandyar.”
“Asfandyar,” diye tekrar etti Kavad. “Güzel isim. Bir kahramanın ismi. Baban, senin de onun gibi cesur olmanı istemiş olmalı.”
Asfandyar, bu beklenmedik iltifat karşısında ne diyeceğini bilemedi. Sadece başını salladı ve hızla oradan uzaklaştı. Lakin Kavad, bir tohum ektiğini biliyordu.
Sonraki günlerde, Asfandyar ne zaman nöbete gelse, Kavad onunla kısa konuşmalar yapmaya çalıştı. Ailesini, köyünü, hayallerini sordu. Asfandyar, başlarda çekingen davransa da, yavaş yavaş çözülmeye başladı. Bu karanlık ve umutsuz kalede, biriyle, hem de eski bir Şah ile konuşmak, onun için de bir değişiklikti. Kavad, ona Tizpon’un görkemini, av partilerini, saray hayatını anlattı. Asfandyar’a, bu kaleden çok daha büyük bir dünyanın var olduğunu hatırlattı.
Ve bir gece, Kavad, asıl hamlesini yaptı. Asfandyar, yemeğini getirdiğinde, Kavad ona fısıldadı: “Bana yardım et, Asfandyar. Buradan çıkmama yardım et. Ve seni, hayatın boyunca hayal bile edemeyeceğin kadar zengin ederim. Seni, bir komutan, bir soylu yaparım. Sana topraklar, malikaneler veririm.”
Asfandyar, dehşetle geri çekildi. “Bu imkânsız, efendim! Delilik bu! Yakalanırsak, ikimizi de derimizi yüzerek öldürürler.”
“Yakalanmayacağız,” dedi Kavad, sesi kendinden emin ve ikna ediciydi. “Bir planım var. Mükemmel bir plan. Ama tek başıma yapamam. Senin yardımına ihtiyacım var. Düşün, Asfandyar. Hayatının geri kalanını, bu unutulmuş kayanın üzerinde, yaşayan ölülere bekçilik ederek mi geçirmek istersin? Yoksa bir kahraman olup, bir kralın hayatını kurtarıp, hak ettiğin zenginliğe ve onura kavuşmak mı istersin? Kaderin, senin ellerinde.”
Asfandyar, o gece uyuyamadı. Kavad’ın sözleri, beyninde yankılanıyordu. Zenginlik, onur, bu cehennemden kurtuluş… Risk, devasaydı. Ama ödül de öyle. Babası, ona bir kahramanın adını vermişti. Belki de kaderi, gerçekten de bir kahraman olmaktı.
Ertesi gün, Asfandyar nöbete geldiğinde, Kavad’a tek bir kelime söyledi: “Planın ne?”
O an, Kavad, zindanının karanlığında, ilk ışık huzmesini gördü. Unutuluş, sona ermek üzereydi. Yıllardır zihninde kurduğu kaçış makinesi, şimdi çalışması için gereken ilk parçayı bulmuştu.

İpek Halı ve Kırık Mühür

Kaçış Gecesi, Anhuş Kalesi
Kavad’ın planı, sabır, cesaret ve biraz da şans gerektiriyordu. Asfandyar, onun dışarıyla olan tek bağlantısıydı. İlk görevleri, kaledeki diğer zayıf halkaları bulmaktı. Asfandyar, Kavad’ın yönlendirmesiyle, borç içinde olan veya mevcut durumundan memnuniyetsiz olan birkaç gardiyanı daha, büyük altın vaatleriyle, gizlice yanlarına çekmeyi başardı. Komplo, yavaş yavaş büyüyordu.
Lakin asıl sorun, dışarıyla iletişim kurmaktı. Kavad’ın karısına ve Ahunşvar’a ulaşmaları gerekiyordu. İşte burada, devreye Kavad’ın kraliyet zekası girdi. Zindanda geçirdiği iki yıl boyunca, Sasani sarayının ve bürokrasisinin nasıl işlediğini düşünmüştü. Her sistemin bir açığı vardı.
Kaledeki mahkûmların giysileri, zamanla eskiyordu ve belirli aralıklarla, Tizpon’dan yeni giysi ve kumaş balyaları geliyordu. Bu, kale komutanının bile pek dikkat etmediği, sıradan bir lojistik faaliyetti. Kavad, Asfandyar’a, bir sonraki sevkiyatta, kirli çamaşırların arasına özel bir “hediye” saklamasını söyledi.
Bu hediye, Kavad’ın hücrede, gizlice bir taş parçasıyla kazıyarak hazırladığı, kırık bir mühür parçasıydı. Bu, onun kişisel mührünün, sadece en yakınlarının tanıyabileceği küçük bir parçasıydı. Mühür parçasını, yine gizlice elde ettiği bir iplikle, büyük, gösterişli bir ipek halının (kirli çamaşırların arasına karışmış bir soylunun eski halısı) saçaklarının dibine, görünmeyecek bir şekilde dikti.
Asfandyar, Kavad’ın talimatlarını yerine getirdi. Kirli çamaşır ve kumaşlarla dolu kervan, kaleden ayrılıp Tizpon’a doğru yola çıktı. Bu, okyanusa bir şişe içinde mesaj bırakmak gibiydi. Mesajın doğru kişiye ulaşıp ulaşmayacağı, tamamen şansa bağlıydı.
Lakin Kavad, sadece şansa güvenmiyordu. O, insan doğasına güveniyordu. Biliyordu ki, Tizpon’daki çamaşırcılar, bu değerli ipek halıyı gördüklerinde, onu çalmak veya satmak isteyeceklerdi. Halı, elden ele dolaşacak ve sonunda, Sasani sarayının sembollerini tanıyan birinin eline geçme ihtimali olacaktı.
Ve Kavad’ın hesabı doğru çıktı. Halı, Tizpon’a ulaştı. Bir çamaşırcı tarafından çalındı. Bir pazarda satıldı. Halıyı satın alan bir tüccar, onu temizlerken, saçakların dibindeki o tuhaf, sert nesneyi fark etti. İpliği söküp baktığında, elinde ne olduğunu anlamadığı, ama üzerinde ince bir işçilik olan kırık bir taş parçası buldu. Tüccar, bunun değerli bir mücevher parçası olabileceğini düşünerek, sarayda tanıdığı bir kuyumcuya gösterdi.
Kuyumcu, parçayı eline aldığında donakaldı. Bu, sıradan bir taş değildi. Bu, iki yıl önce ortadan kaybolan Şah I. Kavad’ın kişisel mührünün bir parçasıydı. Kuyumcu, Kavad’ın gizli yandaşlarından biriydi.
Mesaj, yerine ulaşmıştı.
Kavad’ın sadık adamları, hemen harekete geçti. Gizlice Ak Hun sınırına gittiler ve Kavad’ın karısıyla buluştular. Kırık mühür, Kavad’ın hayatta olduğunun ve bir planı olduğunun kanıtıydı. Ahunşvar’ın casusları da bu bilgiyle harekete geçti. Kaçış planının dış ayağı, artık hazırdı.
Ahunşvar’ın ajanları, Asfandyar ile temas kurmanın bir yolunu buldular. Kaleden belirli aralıklarla su ve erzak almak için ayrılan bir tedarikçiye rüşvet verdiler. Tedarikçi, Asfandyar’a, kaçışın gerçekleşeceği geceyi ve Kavad’ı kalenin dışında nerede bekleyeceklerini bildiren şifreli bir mesaj iletti.
Her şey, kaçış gecesi için hazırdı.
O gece, kalede bir fırtına patladı. Bu, planın bir parçasıydı. Gök gürültüsü ve şimşekler, yapılacak gürültüyü ve kargaşayı gizleyecekti. Asfandyar ve yanına çektiği diğer gardiyanlar, nöbet sırası kendilerindeyken harekete geçti. Önce, kendilerine direnen birkaç sadık gardiyanı sessizce etkisiz hale getirdiler. Sonra, Kavad’ın hücresinin kapısını açtılar.
Kavad, iki yıl sonra ilk defa hücresinden dışarı adım attı. Bacakları titriyordu, gözleri koridorun loş ışığına zor alışıyordu. Ama ruhu, bir kafesten salınmış bir kartal gibiydi.
Ona, bir gardiyan üniforması giydirdiler. Asfandyar’ın liderliğinde, labirent gibi koridorlardan geçerek, kalenin daha az korunan bir arka duvarına ulaştılar. Plan, buradan, kalın bir iple aşağıdaki sarp yamaca inmekti.
İpi, mazgallardan birine sıkıca bağladılar. İlk inen, Kavad oldu. Yıllardır hareketsiz kalan kasları yanıyordu, ama iradesi onu ayakta tutuyordu. Aşağıdaki karanlığa doğru, yavaşça ve dikkatlice inmeye başladı. Rüzgâr, yüzünü kamçılıyor, yağmur onu ıslatıyordu. Ama bu, özgürlüğün hissiydi.
Aşağıya indiğinde, onu bir grup Ak Hun savaşçısı bekliyordu. Yanlarında, dinlenmiş, hızlı atlar vardı. Kavad’a, sıcak bir pelerin ve bir matara dolusu su verdiler. Asfandyar ve diğer hain gardiyanlar da indikten sonra, ipleri kestiler ve atlara atlayıp gecenin karanlığında dörtnala uzaklaştılar.
Arkalarında, Unutuluş Kalesi, fırtınanın içinde bir hayalet gibi duruyordu. Kavad’ın kaçışı, sabah fark edildiğinde, artık çok geç olacaktı.
Kavad, atını sürerken, derin bir nefes aldı. Özgür havanın kokusunu, ciğerlerine çekti. Zindandaki ışık, bir umut kıvılcımı olarak başlamış, şimdi ise her şeyi yakacak bir intikam ateşine dönüşmüştü. Unutuluş, bitmişti. Şimdi, hatırlanma ve hesap sorma zamanıydı.

İkinci Ganimet Ordusu

Ak Hun Toprakları, Yeniden Doğuş
Kavad, Ak Hun topraklarına ulaştığında, bir enkazdan farksızdı. Lakin onu karşılayanlar, ona bir mülteci gibi değil, geri dönen bir kral gibi davrandılar. Ahunşvar, onu kendi çadırında ağırladı. Karısı ve oğlu Hüsrev ile kavuştuğu an, Kavad’ın iki yıldır içinde biriktirdiği bütün duyguların boşaldığı, nadir bir andı. Lakin bu duygusallık, kısa sürdü. Şimdi, iş zamanıydı.
Ahunşvar, Kavad’daki değişimi hemen fark etti. Karşısındaki adam, Tizpon’a gönderdiği o hırslı ama tecrübesiz genç prens değildi. Unutuluş Kalesi, onu değiştirmişti. Gözlerinde, çelik gibi bir sertlik, acımasız bir kararlılık vardı. O, artık bir piyon değil, kendi oyununu kurmaya hazır bir ustaydı.
“Bana bir ordu ver, Ahunşvar,” dedi Kavad, daha ilk görüşmelerinde. “Sana vaat ettiğimden daha fazlasını vereceğim.”
Ahunşvar, gülümsedi. “Ordular, ağaçta yetişmez, Kavad. Onların bir bedeli vardır. Tizpon’daki yeni kral, Zamasp, bana olan borcunu inkâr etti. Onurum kırıldı.”
“Ben, onun kırdığı onuru, sana misliyle geri getireceğim,” diye cevap verdi Kavad. “Zamasp, bir kukladır. Asıl düşman, onun iplerini elinde tutan soylular ve rahiplerdir. Onları yok ettiğimde, Eranşahr’ın bütün zenginliği, bizim ittifakımızın hizmetinde olacak. Sadece haraç değil, tam bir ortaklık vaat ediyorum. Kuzeydeki düşmanlarına karşı, Sasani ordusunu senin emrine vereceğim. Biz, dünyanın en güçlü iki devleti olacağız.”
Bu, Ahunşvar’ın duymak istediği şeydi. Kavad, sadece tahtını geri istemiyordu. O, yeni bir dünya düzeni öneriyordu.
Hazırlıklar, derhal başladı. Ahunşvar, bu defa daha büyük bir oyun oynuyordu. Kavad’a, öncekinden çok daha büyük bir ordu tahsis etti. Yaklaşık otuz bin kişilik, seçkin Ak Hun süvarisinden oluşan bir güç. Lakin yine, kurnazca bir plan uyguladı.
Bu orduya, “İkinci Ganimet Ordusu” adını verdi. Tıpkı ilk seferdeki gibi, savaşçıların bir kısmına Sasani zırhları giydirildi. Lakin bu defa, orduya yeni bir unsur eklendi. Kavad’ın yanında, ona sadık kalan Sasani sürgünleri ve komutanları da vardı. Ayrıca, Kavad’ın Unutuluş Kalesi’nden kaçmasına yardım eden ve onunla birlikte gelen Asfandyar gibi Sasani askerleri, bu yeni orduda önemli rütbelere getirildi. Bu, ordunun sadece bir Ak Hun gücü değil, aynı zamanda “Kral Kavad’a sadık Sasani birlikleri” imajını güçlendiriyordu.
En önemli psikolojik silah ise, Kavad’ın yanında at süren küçük oğlu, Şehzade Hüsrev’di. Henüz bir çocuk olmasına rağmen, Hüsrev, Sasani soyunun devamlılığının, meşruiyetin canlı bir sembolüydü. Kavad, halka, “Sadece kendim için değil, oğlumun, yani geleceğinizin kralının hakkı için dönüyorum,” mesajını veriyordu.
İkinci Ganimet Ordusu, batıya doğru yürüyüşe geçtiğinde, bu, birincisinden çok daha korkutucu ve meşru bir güçtü. Artık bu, sadece bir hile veya bir blöf değildi. Bu, arkasında otuz bin kişilik bir Ak Hun ordusunun ve intikam ateşiyle yanan bir kralın olduğu, gerçek bir işgal tehdidiydi.
Haber, Sasani sınırına ulaştığında, Zamasp ve soylu konseyi paniğe kapıldı. İlk başta, bunun bir söylenti olduğuna inanmak istediler. Kavad’ın Unutuluş Kalesi’nden kaçması imkânsızdı. Lakin raporlar, birbiri ardına gelmeye başladı. Kavad yaşıyordu. Ve arkasında, eskisinden daha büyük bir orduyla geliyordu.
Soylular, kendilerini aldattıklarını fark ettiler. Kavad’ı bir zindana atarak, ondan kurtulduklarını sanmışlardı. Ama aslında, onu daha da tehlikeli bir düşmana, kaybedecek hiçbir şeyi kalmamış bir adama dönüştürmüşlerdi. Onu, doğrudan Ahunşvar’ın kollarına itmişlerdi.
Tizpon’da, Zamasp’ın kırılgan yönetimi, bu haberle temelden sarsıldı. Onu tahta çıkaran soylular, şimdi ne yapacaklarını bilemiyorlardı. Kavad’a karşı bir ordu çıkarabilirler miydi? Ama hangi askerle? Kendi eyaletlerindeki askerler bile, meşru kral olarak gördükleri Kavad’a karşı savaşmakta tereddüt edebilirlerdi. Halk, Kavad’ın dönüşünü, bir adalet anı olarak görebilirdi.
Kukla Kral Zamasp, sarayında yapayalnız kalmıştı. Onu tahta çıkaran ipler, şimdi Kavad’ın ordusunun yarattığı fırtınada kopmak üzereydi.
Kavad ise, ordusunun başında, Tizpon’a doğru ilerliyordu. İki yıl önce, bu yoldan bir esir olarak geçmişti. Sonra, bir komplocu olarak geri dönmüştü. Şimdi ise, bir intikam meleği, bir fatih olarak dönüyordu. Bu topraklar, onun düşüşüne tanıklık etmişti. Şimdi, yeniden doğuşuna tanıklık edecekti. Ve bu yeniden doğuş, kanlı olacaktı.

Kuklacının Dönüşü

Tizpon Kapıları, Son Yüzleşme
Kavad’ın ordusu, Tizpon surlarının önüne ulaştığında, şehirde tam bir kaos ve panik hâkimdi. İki yıl önceki sahne tekrarlanıyordu, lakin bu defa roller tamamen değişmişti. O zaman Kavad, bir blöf ve propaganda ile şehre girmişti. Şimdi ise, arkasında inkâr edilemez bir askeri güç ve sarsılmaz bir meşruiyet iddiası vardı.
Soylular Konseyi, son birkaç günde defalarca toplanmış, ama bir karara varamamıştı. Aralarındaki ittifak, tehlike karşısında çatlamıştı. Kimi, sonuna kadar savaşmaktan yanaydı. Kimi, Kavad’ın affına sığınarak canını kurtarmaya çalışıyordu. Kimi ise, mallarını toplayıp Suriye’ye, Bizans topraklarına kaçmanın planlarını yapıyordu. Birlikleri dağılmıştı.
Kukla Kral Zamasp, odasına kapanmıştı. Onu tahta çıkaran soylular, şimdi kendi canlarının derdine düşmüş, onu yapayalnız bırakmışlardı. Onun için oyun bitmişti.
Kavad, bu defa uzun bir konuşma yapmaya veya pazarlık etmeye gerek duymadı. Ordusunu, savaş düzeninde, surların önünde konuşlandırdı. Otuz bin Ak Hun süvarisinin yarattığı manzara, tek başına bir ültimatom gibiydi. Mancınıklar ve kuşatma kuleleri hazırlanmaya başlandı. Mesaj açıktı: Ya kapılar açılır ya da şehir, taş üstünde taş kalmayana dek yerle bir edilirdi.
Şehrin içindeki direniş, daha başlamadan çöktü. Tizpon garnizonundaki askerler, Kavad’ın ve arkasındaki devasa gücün karşısında savaşmanın anlamsız olduğunu anladılar. Birçok birlik, komutanlarını dinlemeyerek, Kavad’a bağlılıklarını bildiren sancaklar çekmeye başladı. Halk, Kavad’ı, soyluların ve rahiplerin baskısından bir kurtarıcı olarak görmeye başlamıştı. Kapıların açılması için tezahüratlar yükseliyordu.
Sonunda, Mihr-Narseh ve Zarmihr Suren başta olmak üzere, komplocu soylular, kaçınılmaz sonu kabul ettiler. Bir heyet göndererek, şehri Kavad’a teslim edeceklerini bildirdiler. Tek talepleri, canlarının bağışlanmasıydı.
Kavad, bu talebi kabul etmiş gibi göründü.
Tizpon’un kapıları, bir kez daha, Kavad’a açıldı. Kavad, şehre girerken, bu defa bir fatih gibiydi. Halk, onu sevinç gösterileriyle karşılıyordu. O, artık bir komplocu veya bir hain değil, hakkı olanı geri alan, adalet getiren meşru kraldı.
Sarayına, taht odasına geri döndü. Tahtta, küçük kardeşi Zamasp oturuyordu. Kavad içeri girdiğinde, Zamasp ayağa kalktı, tacını çıkardı ve Kavad’ın ayaklarının dibine bıraktı. “Taht, senindir, ağabey,” diye fısıldadı. “Ben, hiçbir zaman onu istemedim.”
Kavad, kardeşine baktı. Gözlerinde ne bir öfke ne de bir sevgi vardı. Sadece, boş bir kayıtsızlık. Zamasp, onun için hiçbir zaman bir düşman olmamıştı. O, sadece bir piyondan ibaretti. Kavad, onun canını bağışladı, lakin gözlerinin önünden ayrılmayacağı bir ev hapsine mahkûm etti.
Asıl hesaplaşma, komplocu soylularla olacaktı. Kavad, onlara canlarının bağışlanacağı sözünü vermişti. Ve sözünü tuttu. Onları idam ettirmedi. Onlar için, ölümden daha beter bir ceza hazırlamıştı.
Mihr-Narseh, Zarmihr Suren ve diğer bütün lider komplocular, zincirler içinde, taht odasına getirildi. Kavad, tahtında oturmuş, onları izliyordu.
“Size canınızı bağışlıyorum,” dedi, sesi çelik gibiydi. “Çünkü ölü bir düşman, ders vermez. Ama yaşayan, itibarsızlaştırılmış bir düşman, her gün, herkese, bana ihanet etmenin bedelini hatırlatır.”
Kavad, onların bütün unvanlarını, bütün topraklarını, bütün servetlerini ellerinden aldı. Onları, Sasani toplumunun en alt tabakasına, neredeyse bir köle statüsüne indirdi. Aileleri, saraydan sürüldü. İsimleri, onurlu soylular listesinden silindi. Onlar, artık birer hiçti. Bu, fiziksel bir ölümden çok daha acı, sosyal bir ölümdü.
Son olarak, Mobedan Mobed huzura getirildi. Yaşlı başrahip, kaderini bekliyordu. Lakin Kavad, ona dokunmadı. “Sen,” dedi Kavad, “Tanrı’nın adamısın. Senin yargını, ben değil, Tanrı versin. Ama unutma, bu topraklarda, Ahura Mazda’nın iradesi, Şah’ın kılıcıyla tecelli eder. Bir daha, o kılıca karşı gelmeyi düşünme.” Mobedan Mobed, görevinde bırakıldı, lakin otoritesi ve gücü, tamamen elinden alınmıştı. O, artık sadece dini bir semboldü.
Kavad, temizliği bitirmişti. Bütün düşmanlarını ezmiş, bütün rakiplerini ortadan kaldırmıştı. Artık ona meydan okuyabilecek kimse kalmamıştı.
Kuklacı, Tizpon’a geri dönmüştü. Ve bu defa, bütün ipleri, kendi elinde tutuyordu. İmparatorluk, onun oyun tahtasıydı. Ve oyun, daha yeni başlıyordu.


Bölüm 16 – Tahtın Bedeli

Altın Zincirler

Tizpon Sarayı, Kavad’ın İktidarının İlk Ayları
Kraliyet tacı, Kavad’ın başına yerleştiğinde, getirdiği ağırlık sadece mecazi değildi. Tizpon’un mutlak hakimiydi, evet. Lakin bu hakimiyet, görünmez, lakin kopmaz zincirlerle doğudaki bozkırlara bağlıydı. Kavad, her sabah uyandığında, Dicle’nin serin esintisiyle birlikte, Ak Hun ordusunun atlarının kaldırdığı tozun hayali kokusunu da alıyordu. Tahtını borçlu olduğu güç, borcunu istemekte gecikmeyecekti.
Beklenen elçi heyeti, Kavad’ın iktidarının ikinci ayında Tizpon’a ulaştı. Bu, Zamasp yönetimine gönderilen kibirli ültimatom heyetinden çok farklıydı. Başlarında, Ahunşvar’ın en tecrübeli ve en acımasız komutanlarından biri olan Tarkhan vardı. Tarkhan, diplomatik incelikleri olan bir adam değildi. O, bozkırın kendisi gibiydi; sert, doğrudan ve pazarlığa kapalı. Üzerindeki Sasani işi ipek kaftan bile, onun yontulmamış gücünü ve vahşi aurasını gizleyemiyordu. Tizpon sarayının mermer zeminlerinde, deri çizmelerinin çıkardığı ses, bir iddia, bir sahiplenme ilanı gibiydi.
Kavad, onları taht odasında, olması gereken bütün ihtişamla karşıladı. Lakin bu ihtişam, Tarkhan’ın küçümseyen bakışları altında eriyen bir kar yığını gibiydi. Tarkhan ve yanındaki Ak Hun komutanları, salonun zenginliğine, altın varaklı sütunlara, mücevherli perdelere birer tüccar gözüyle bakıyorlardı. Gördükleri şey, bir medeniyetin görkemi değil, yağmalanmayı bekleyen bir hazineydi.
Resmi selamlaşmalar ve sahte dostluk sözlerinden sonra, asıl görüşme Kavad’ın özel konsey odasında, kapalı kapılar ardında yapıldı. Odada, Kavad, Vezir Zermihr ve birkaç sadık danışmanı ile Tarkhan ve onun heyeti vardı.
Tarkhan, lafı hiç uzatmadı. “Bilge Han’ım Ahunşvar,” diye söze başladı, Farsçası kaba ama anlaşılırdı. “Yeni Şahların Şahı, müttefiki Kavad’a selamlarını ve tebriklerini sunar. Tahtınızın yeniden size dönmesinden büyük bir sevinç duyar. Ve dostluğumuzun, müttefikliğimizin ne kadar güçlü olduğunu bütün dünyaya göstermek ister.”
“Han’ınızın dostluğu, benim için en büyük onurdur,” diye cevap verdi Kavad, yüzünde diplomatik bir maskeyle. “Eranşahr, bu dostluğun kıymetini bilecektir.”
“Bileceğinden şüphemiz yok,” dedi Tarkhan, masanın üzerine küçük bir deri kese koyarak. Kesenin içinden, birkaç hesap tableti çıkardı. “Dostluklar, karşılıklı fedakârlıklarla güçlenir. Han’ım, sizi yeniden tahta çıkarmak için büyük bir ordu donattı. Otuz bin savaşçı, atları ve teçhizatları… Bunların bir bedeli var. Ayrıca, Zamasp denen o hainin ödemeyi reddettiği yıllık haracımız var. Ve tabii ki, dostluğumuzun devamı için, geleceğe yönelik bir güvence…”
Tarkhan, tableti Kavad’ın önüne doğru itti. Rakamlar, acımasızdı. Ahunşvar, sadece eski anlaşmanın iki katı haracı istemiyordu. Aynı zamanda, Kavad’ı tahta çıkarmak için yaptığı askeri harcamaları da, faiziyle birlikte “operasyon masrafı” olarak talep ediyordu. Toplam miktar, Sasani hazinesinin bir yıllık gelirinden fazlaydı. Bu, bir haraç değil, bir iflas fermanıydı.
Vezir Zermihr, rakamları gördüğünde rengi attı. “Bu… bu imkânsız,” diye fısıldadı. “Hazine, babanızın seferi ve ardından gelen iç karışıklık yüzünden zaten boş. Bu miktarı ödeyemeyiz.”
Tarkhan’ın bakışları, Zermihr’e döndü. Soğuk ve tehditkârdı. “Biz, ‘imkânsız’ kelimesini pek bilmeyiz, Vezir. Biz, bir şeyi istediğimizde, onu alırız. Şah Kavad, bize bir söz verdi. Kralların sözü, onurudur.”
Bütün gözler, Kavad’a çevrildi. Kavad, bir süre sessizce tabletlere baktı. Zihninde, Unutuluş Kalesi’nin karanlığı vardı. Özgürlüğü için, tahtı için ödediği bedel, şimdi somut rakamlarla karşısında duruyordu. Kendini, soyluların esaretinden kurtarmış, ama çok daha güçlü bir efendinin, altından yapılmış zincirlerine vurmuştu.
“Ödenecek,” dedi sonunda, sesi netti. Kimse, içindeki fırtınayı yüzünden okuyamazdı. “Han’ınızın dostluğunun bir bedeli varsa, Eranşahr bu bedeli ödeyecektir. Lakin bu kadar büyük bir meblağı bir anda toplamamız mümkün değil. Bize zaman tanımanız gerekir. Ödemeyi, taksitlere böleceğiz.”
Tarkhan, bu cevabı bekliyormuş gibiydi. “Elbette. Han’ım, müttefikine karşı anlayışlıdır. Lakin… bu anlayışın da bir güvencesi olmalı.” Sonra, asıl zehirli teklifini sundu. “Ödemeler tamamlanana kadar, dostluğumuzu ve sizin güvenliğinizi sağlamak amacıyla, benim liderliğimdeki bin kişilik bir Ak Hun garnizonu, Tizpon’da sizin ‘özel muhafızlarınız’ olarak kalacak. Ayrıca, mali konularda size ‘yardımcı olacak’ birkaç danışmanımız da, vezirinizin yanında çalışmaktan mutluluk duyacaktır.”
Bu, üstü örtülü bir işgaldi. Ak Hunlar, sadece paralarını istemiyor, aynı zamanda Sasani sarayının kalbine, hazinenin yönetimine kendi adamlarını yerleştirmek istiyorlardı. Kavad’ın etrafındaki altın zincirler, şimdi daha da sıkılaşıyordu.
Kavad’ın seçeneği yoktu. Kabul etmek zorundaydı. “Misafirlerimiz,” dedi, kelimelerin üzerine basarak, “Tizpon’da her zaman en iyi şekilde ağırlanacaktır.”
Görüşme bittiğinde, Kavad kendini boğulmuş gibi hissediyordu. Taht odasına geri döndü ve tek başına kaldı. O, artık mutlak bir hükümdar değil, kendi sarayında denetlenen, borçlu bir kraldı. Attığı her adım, söylediği her söz, Tarkhan’ın ve onun casuslarının raporlarıyla Ahunşvar’a ulaşacaktı. Bu zafer, ne kadar boş ve ne kadar pahalı bir zaferdi. Kendi soylularını yenmişti, ama imparatorluğun ruhunu, bağımsızlığını satmıştı. Ve şimdi, o ruhu geri almak için, önce bu altın zincirleri kırmanın bir yolunu bulmak zorundaydı.

Yıkılan Sütunlar

Vezir Zermihr’in Çalışma Odası, Tizpon
Kavad’ın tahtı, görünüşte sağlamdı, lakin oturduğu devlet yapısı, bir depremden çıkmış gibiydi. İmparatorluğun geleneksel yönetim sütunları olan soylu aileler ve Zerdüşt ruhban sınıfı, Kavad tarafından bilinçli olarak yıkılmış veya zayıflatılmıştı. Şimdi, bu yıkımın enkazını temizleme ve yeni bir yapı kurma görevi, yaşlı Vezir Zermihr’in omuzlarındaydı.
Zermihr’in çalışma odası, imparatorluğun dört bir yanından gelen raporlarla dolup taşıyordu. Eyalet valilerinden, vergi toplayıcılarından, garnizon komutanlarından gelen parşömenler, masasının üzerinde bir kâğıt dağı oluşturmuştu. Ve her parşömen, yeni bir sorunu, yeni bir krizi haber veriyordu.
Bir sabah, Kavad, vezirini denetlemek için odasına geldiğinde, Zermihr’i yorgun ve endişeli bir halde buldu. “Durum nedir, Vezir?” diye sordu Kavad, sabırsızca. “Reformlarımız işe yarıyor mu?”
Zermihr, içini çekerek ayağa kalktı. “Şah’ım, bir binanın eski sütunlarını yıktığınızda, yenilerini yerine koymadan tavan başınıza çöker. Şu anda yaşadığımız durum, budur.”
Zermihr, sorunları tek tek sıralamaya başladı. “Soyluların topraklarına ve unvanlarına el koydunuz. Bu, siyasi olarak gerekli bir hamleydi. Lakin o soylular, aynı zamanda eyaletlerin valileri, orduların komutanları, baş yargıçlarıydı. Nesillerdir bu işi yapıyorlardı. İyi veya kötü, sistemi biliyorlardı. Şimdi, yerleri boş. Onların yerine atadığımız yeni, size sadık adamlar ise tecrübesiz. Yönetmeyi bilmiyorlar.”
Masadan bir rapor aldı. “Bakın, Fars eyaletinden geliyor. Mihr-Narseh’in yerine atadığınız genç komutan, vergi toplamayı başaramıyor. Çünkü eski sistemin nasıl işlediğini, hangi ailenin ne kadar gücü olduğunu bilmiyor. Yerel halk, ona güvenmiyor. Su kanallarının bakımı aksamış, kervan yollarında güvenlik sağlanamıyor. Eyalet, kaosa sürükleniyor.”
Kavad, kaşlarını çattı. “Tecrübe zamanla kazanılır. Sadakat, tecrübeden daha önemlidir.”
“Elbette, Şah’ım,” diye onayladı Zermihr. “Ama bu sırada imparatorluk işlemiyor. Adalet sistemi çöktü. Eskiden soyluların baktığı davalar, şimdi birikmiş durumda. Atadığımız yeni yargıçlar, karmaşık arazi ve miras yasalarını bilmiyorlar. Halk, adalet bulamıyor.”
Zermihr, başka bir soruna işaret etti. “Ordu. Sukhra ve onunla birlikte idam edilen veya sürülen komutanlar, en tecrübeli subaylarımızdı. Onların yerine getirdiklerimiz sadık olabilir, ama bir orduyu nasıl yöneteceklerini, bir seferi nasıl planlayacaklarını bilmiyorlar. Katafrakt birlikleri, komutansız ve moralsiz. Askeri gücümüz, kâğıt üzerinde var, ama gerçekte bir çöküş içinde.”
Kavad, bu gerçekler karşısında sessiz kaldı. O, büyük resmi, stratejik hamleleri görmüştü. Ama bir imparatorluğu yönetmenin, sadece büyük hamlelerden ibaret olmadığını, binlerce küçük, sıkıcı ve teknik detayın bir araya gelmesiyle mümkün olduğunu görmezden gelmişti. Yıkmak, inşa etmekten her zaman daha kolaydı.
“Çözüm ne, Zermihr?” diye sordu, sesinde ilk defa bir belirsizlik vardı.
“Yeniden inşa etmeliyiz, Şah’ım. Ama tuğlaları, daha sağlam bir harçla birleştirmeliyiz. Bize, yeni bir yönetici sınıfı lazım. Sadece size sadık değil, aynı zamanda yetenekli ve eğitimli bir sınıf.”
İşte bu noktada, Kavad’ın devrimci zekâsı yeniden parladı. Geleneksel soyluluğu yok etmişti. Ama onların yerine, yeni bir liyakat soyluluğu yaratabilirdi.
“O zaman öyle yapacağız,” dedi kararlılıkla. “Bütün imparatorlukta okullar kurulsun. Ama bu okullar, sadece soyluların veya rahiplerin çocuklarına değil, herkese açık olsun. Yetenekli köylü çocukları, zeki tüccar oğulları… Onları bulup çıkaracağız. Onları, devletin hesabına biz eğiteceğiz. Onlara okuma yazma, hesap yapma, yasa ve yönetim sanatını öğreteceğiz.”
“Bu yeni sınıf,” diye devam etti Kavad, heyecanla, “Azadan (Özgürler) sınıfını yeniden tanımlayacak. Onların soyluluğu, kanlarından veya topraklarından gelmeyecek. Onların soyluluğu, zekâlarından ve devlete olan sadakatlerinden gelecek. Onlar, eski ailelere değil, doğrudan tahta, bana bağlı olacaklar. Bu, onlarca yıl sürecek. Ama sonunda, Eranşahr’ı yönetecek olan, benim kendi ellerimle yarattığım bir bürokrasi olacak.”
Zermihr, bu vizyon karşısında etkilenmişti. Bu, sadece bir krizi çözme planı değil, Sasani toplumunu temelden dönüştürecek uzun vadeli bir projeydi. Lakin kısa vadeli sorunlar hâlâ ortadaydı.
“Bu harika bir plan, Şah’ım,” dedi. “Ama bu yeni nesil yetişene kadar ne yapacağız? Boşalan kadroları nasıl dolduracağız?”
“Geçici olarak,” dedi Kavad, “sürgüne gönderdiğimiz, unvanlarını aldığımız ama canlarını bağışladığımız o eski soylulardan bazılarını geri çağıracağız. Onlara, af karşılığında, yeni yönetici adaylarını eğitmeleri görevini vereceğiz. Onların tecrübesini, kendi yeni sistemimizi kurmak için kullanacağız. Kendi mezarlarını kazdıklarının farkında olmadan, bize hizmet edecekler.”
Bu, Kavad’ın acımasız pragmatizminin bir başka örneğiydi. Yıktığı sütunların enkazından, yeni binanın temelini atmak için taş topluyordu. İmparatorluk, bir şantiye alanı gibiydi. Her yer toz, enkaz ve belirsizlik içindeydi. Lakin Kavad’ın zihninde, bu kaosun içinden yükselecek olan yeni, merkeziyetçi ve mutlak monarşinin planları netti.

Hasat Zamanı

Tizpon Sarayı, Mazdekçi Liderlerin Huzura Çıkışı
Kavad’ın tahta ikinci kez çıkışı, imparatorluğun dört bir yanındaki Mazdekçi komünlerde büyük bir zafer olarak kutlanmıştı. Onlara göre, soyluların ve rahiplerin gücünü kıran Kavad, kendi kralları, Mülksüzlerin Kralı’ydı. Artık “eski düzenin” direnişi kırıldığına göre, devrimin tamamlanma, yani bütün mülkiyetin ortaklaştırıldığı, herkesin eşit olduğu o ütopik düzenin kurulma zamanı gelmişti.
Bu beklentiyle, hareketin önde gelen liderlerinden oluşan bir heyet, Tizpon’a geldi ve Şah’ın huzuruna çıkmayı talep etti. Kavad, onları kabul etmek zorunda kaldı. Onları reddetmek, kendisine en çok destek veren halk kitlelerini karşısına almak demekti.
Heyetin içinde, Kırmızı Vadi’den sağ kurtulan ve bir devrimciye dönüşen eski asker Ardaşir de vardı. Ardaşir, Kavad’ın huzuruna çıktığında, karmaşık duygular içindeydi. Bir yanda, bu adam, kendisi gibi binlerce askeri ölüme gönderen sistemin başıydı. Diğer yanda ise, o sistemi yıkan, soyluları ezen, kendilerine umut veren bir kurtarıcıydı.
Mazdekçi liderler, Kavad’ın önünde, geleneksel bir saygıyla eğilmediler. Sadece başlarını hafifçe eğdiler. Bu, onların eşitlik ilkesinin bir yansımasıydı. Liderleri, ateşli bir vaiz, Kavad’a doğrudan hitap etti:
“Ey Işığın hizmetkârı Kavad! Sen, Ahura Mazda’nın kılıcıyla, Karanlığın temsilcileri olan açgözlü soyluları ve riyakâr rahipleri yendin. Toprağı, onların zulmünden kurtardın. Şimdi, hasat zamanı geldi. Şimdi, toprağı, onu eken gerçek sahiplerine, yani halka verme zamanı. Senden, bütün özel mülkiyeti lağveden, bütün ambarların kapılarını açan ve Eranşahr topraklarında tam eşitliği sağlayan bir ferman yayınlamanı istiyoruz. Vaadini yerine getir ve gerçek Işık Krallığı’nı kur!”
Bu, bir talep değil, bir emirdi. Onlar, Kavad’ı kendi projelerinin bir aracı olarak görüyorlardı.
Kavad, onları sakince dinledi. İçindeki öfkeyi ve alaycılığı gizleyerek, yüzüne anlayışlı bir tebessüm yerleştirdi. Bu adamların saflığına mı, yoksa cüretine mi şaşıracağını bilemiyordu. Bütün imparatorluğu kaosa sürükleyecek, devlet diye bir şeyi ortadan kaldıracak bir talepte bulunuyorlardı.
“Kardeşlerim,” diye söze başladı, onlara soylulara hitap ettiği gibi değil, daha samimi bir dille. “Sizin inancınız, sizin Işığa olan bağlılığınız, benim en büyük gücümdür. Birlikte, büyük bir zafer kazandık. Söyledikleriniz doğrudur. Eranşahr’da adaleti ve eşitliği tesis etmek, benim en kutsal görevimdir.”
Mazdekçilerin yüzünde, bir memnuniyet ifadesi belirdi.
“Ancak,” diye devam etti Kavad, sesine bilgece bir ton katarak, “büyük binalar, bir günde inşa edilmez. Temeli sağlam atmak gerekir. Eğer bütün düzeni bir anda yıkarsak, ortaya çıkacak kaos, en çok yine yoksul halka zarar verir. Tarlaları kim ekecek? Şehirleri kim koruyacak? Düşmanlarımıza karşı kim savaşacak? Reformlarımız, adil olmalı, ama aynı zamanda düzenli olmalı.”
Kavad, onlara bir karşı teklif sundu. Bu, tam bir devrim değil, radikal bir reform paketiydi. “Şimdilik,” dedi, “bütün soyluların ve tapınakların el koyduğum toprakları, devlete ait araziler olarak ilan edeceğim. Bu toprakları, topraksız köylülere, küçük parseller halinde, uzun vadeli ve düşük faizli kredilerle dağıtacağız. Herkes, kendi toprağının sahibi olacak. Devlet, onlara tohum ve tarım aleti yardımı yapacak. Böylece, herkes kendi emeğinin karşılığını alacak. Mülkiyeti yok etmeyeceğiz, mülkiyeti yayacağız.”
Bu, Mazdekçilerin komünal idealinden farklıydı. Ama aynı zamanda, on binlerce topraksız köylü için inanılmaz derecede çekici bir vaatti: Kendi topraklarının sahibi olma hayali.
Ayrıca, onlara yönetimde de bir rol vaat etti. “Sizlerin arasından dürüst ve adil kişileri, bu yeni toprak dağıtımını denetleyecek, yerel mahkemelerde yoksulların hakkını koruyacak görevliler olarak atayacağım. Sizler, yeni düzenin koruyucuları olacaksınız.”
Bu, Kavad’ın klasik taktiğiydi: Böl ve yönet. Devrimci bir hareketi, liderlerini sisteme dahil ederek, onlara mevkiler ve ayrıcalıklar vererek ehlileştirmeye çalışıyordu. Radikal taleplerini, kendi kontrol edebileceği, daha yönetilebilir reformlara dönüştürüyordu.
Mazdekçi heyet, bu teklifler karşısında bölünmüştü. Kimi, bunun bir ihanet olduğunu, asıl hedeften sapıldığını düşündü. Lakin Ardaşir gibi daha pragmatik olanlar, bunun elde edilebilecek en iyi sonuç olduğunu, tam bir devrimin şu an için imkânsız olduğunu anladı. Kendi toprağına sahip olmak, hiç yoktan iyiydi.
Heyet, bir karara varamadan, ama Kavad’ın teklifini kendi aralarında tartışmak üzere ayrıldı. Kavad, zaman kazanmıştı. Lakin büyük bir risk almıştı. Mazdekçi hareketi, devletin bir parçası haline getirmeye çalışarak, onu kontrol edebileceğini umuyordu. Ama aynı zamanda, bu radikal fikirleri ve liderleri, devletin yapısına, kan dolaşımına dahil etmiş oluyordu. Bu, uzun vadede, sistemi içeriden dönüştürebilir veya bir virüs gibi çürütebilirdi. Hasat zamanı gelmişti, evet. Ama Kavad, ektiği rüzgârın, nasıl bir fırtına biçeceğini henüz tam olarak kestiremiyordu.

Yalnız Kral

Kavad’ın Özel Dairesi, Gece
Gün, Tizpon üzerinde batarken, Kavad kendini yine yalnız buldu. Saray, hizmetkârların, muhafızların ve danışmanların koşuşturmasıyla doluydu. Lakin bu kalabalığın içinde Kavad, belki de Unutuluş Kalesi’ndeki hücresinden bile daha yalnızdı. Orada, düşmanları belliydi: taş duvarlar ve umutsuzluk. Burada ise, her dost elinin, her sadakat yemininin altında, gizli bir gündem, bir beklenti yatıyordu.
Özel dairesinin balkonuna çıktı ve geceye bürünen şehre baktı. Dicle’nin üzerindeki binlerce ışık, bir yıldız tarlası gibi parlıyordu. O, bu devasa imparatorluğun mutlak hakimiydi. Lakin bu hakimiyetin bedeli, ruhuna ağır bir yük bindiriyordu.
Zihninde, günün muhasebesini yapıyordu. Bir yanda, ona altın zincirlerini her gün hatırlatan Ak Hun elçisi Tarkhan vardı. Diğer yanda, ellerinden alınan ayrıcalıkların yasını tutan ve intikam için fırsat kollayan soyluların hayaletleri. Bir başka köşede, otoriteleri sarsılmış, sessiz bir öfke biriktiren Zerdüşt rahipleri. Ve şimdi, en son olarak, tatmin edilmemiş beklentileriyle, her an yeniden alevlenebilecek bir ateşe dönüşebilecek Mazdekçi devrimciler.
Bütün bu grupları, birbirlerine karşı birer piyon gibi kullanmıştı. Hepsini, kendi satranç tahtasında ustaca oynamıştı. Ve kazanmıştı. Ama şimdi, oyun bitmişti ve tahtanın üzerinde tek başına kalmıştı. Etrafı, yendiği ama yok etmediği, sadece yerlerini değiştirdiği taşlarla çevriliydi. Ve bu taşların her biri, hâlâ bir tehdit potansiyeli taşıyordu.
Düşünceleri, kaçınılmaz olarak Unutuluş Kalesi’ne geri döndü. O karanlık, o sessizlik… Orada, hayatta kalmak için tek bir şeye tutunmuştu: intikam ve tahtı geri alma hırsı. Bu hırs, ona güç vermişti. Şimdi ise, hedefine ulaşmıştı. Peki ya sonra? Bu gücü ne için kullanacaktı? Sadece tahtta kalmak için mi? Yoksa daha büyük bir amacı mı vardı?
O anda, içeri karısı girdi. Yanında, uyku tulumu içinde küçük oğulları Hüsrev’i taşıyordu. Kraliçe, Kavad’ın yüzündeki yorgunluğu ve yalnızlığı gördü. Hiçbir şey söylemeden yanına geldi ve elini tuttu. Bu, Kavad’ın bütün gün boyunca hissettiği tek samimi, tek karşılıksız dokunuştu.
Kavad, uyuyan oğlunun yüzüne baktı. Masum, dünyadan habersiz bir yüz. Bütün bu kanlı oyunları, bütün bu acımasız kararları, onun için mi veriyordu? Ona, kendisinin miras aldığından daha güçlü, daha birleşik, daha merkezi bir imparatorluk bırakmak için mi? Belki de. Belki de bu, kendi acımasızlığını meşrulaştırmak için sığındığı bir bahaneydi.
“Çok yorgun görünüyorsun,” diye fısıldadı kraliçe.
“Bir imparatorluğu yeniden kurmak, yorucu bir iş,” diye cevap verdi Kavad, acı bir tebessümle.
Oğlunun alnına bir öpücük kondurdu. O an, zihninde yeni bir düşünce, yeni bir strateji belirdi. Bütün bu farklı, birbiriyle çatışan güçleri – soyluları, rahipleri, Mazdekçileri, hatta Ak Hunları – bir arada tutmanın, onları ortak bir amaç etrafında birleştirmenin bir yolu olabilir miydi?
İçerideki düşmanları kontrol altına almıştı. Ama bu, sahte bir barıştı. Gerçek bir birlik için, onlara ortak, dışarıda bir düşman vermek gerekiyordu. İmparatorluğun bütün enerjisini, bütün öfkesini yöneltebileceği bir hedef.
Gözleri, batıya, Bizans (Doğu Roma) sınırına doğru döndü. Yıllardır devam eden, kırılgan bir barış vardı aralarında. Lakin her zaman bir rekabet, her zaman bir gerilim mevcuttu. Bizans, zengindi. Sasani hazinesinin umutsuzca ihtiyaç duyduğu altına sahipti.
Belki de çözüm, buydu. Ak Hunlara olan borcunu, Bizans’tan alacağı savaş tazminatıyla ödeyebilirdi. Soyluları ve ordularını, içerdeki çekişmelerden uzaklaştırıp, onlara şan ve ganimet kazanacakları yeni bir savaş verebilirdi. Hatta Mazdekçilerin o devrimci enerjisini, “zengin ve yozlaşmış Roma’ya karşı” bir tür kutsal savaşa yönlendirebilirdi.
Bu, bütün sorunlarını tek bir hamlede çözebilecek, dâhiyane bir plandı. Ama aynı zamanda, imparatorluğu, on yıllardır süren barışı bozarak, dünyanın en büyük gücüyle bir savaşa sokmak demekti. Bu, en büyük kumarı olacaktı.
Kavad, balkondan içeri girdi. Yüzündeki yorgunluk gitmiş, yerine yeniden o hesapçı, soğuk kararlılık gelmişti. Yalnız bir kral olabilirdi. Ama yalnızlık, onu zayıflatmıyor, aksine daha da tehlikeli yapıyordu. Çünkü yalnız bir kral, sadece kendi kurallarıyla oynardı. Ve Kavad’ın yeni oyunu, sadece Sasani İmparatorluğu’nun değil, bütün bilinen dünyanın kaderini değiştirebilirdi. Tahtın bedelini ödemişti. Şimdi, o tahtı kullanarak, bütün dünyadan alacaklı olma zamanı geliyordu.


Bölüm 17 – Batıdaki Yankılar

İmparatorun Masası

Konstantinopolis, Büyük Saray, 502 Yılı
Binlerce fersah batıda, medeniyetin diğer kutbunda, dünya farklı bir ritimde atıyordu. Tizpon’un kerpiç ve alçıdan yapılmış saraylarının aksine, Konstantinopolis’in Büyük Sarayı, mermerin, altının ve morun zaferini haykırıyordu. Marmara’nın mavisi, sarayın pencerelerinden içeri doluyor, mozaik zeminlerde parıldayan güneş ışığı, odaları ilahi bir nurla dolduruyordu. Lakin o gün, İmparator I. Anastasius’un çalışma odasındaki hava, dışarıdaki parlak Akdeniz güneşinden çok, doğudan gelen karanlık bulutların gölgesini taşıyordu.
Yaşlı İmparator Anastasius, masasının başında oturmuş, elindeki parşömeni okurken derin bir endişeyle kaşlarını çatmıştı. Anastasius, bir asker değil, bir bürokrattı. Hayatını, imparatorluğun karmaşık maliyesini yöneterek, vergileri düzenleyerek, gereksiz harcamaları kısarak geçirmişti. Tahta çıktığında, hazineyi neredeyse boş bulmuş, yıllar süren dikkatli ve tutumlu yönetimiyle, onu yeniden ağzına kadar doldurmayı başarmıştı. O, bir savaşçı değil, bir muhasebeciydi. Onun için en güzel müzik, kılıç sesleri değil, devlet kasasına giren altınların şıngırtısıydı. Savaş, onun için en büyük israftı.
Elindeki parşömen, Mezopotamya sınırındaki en önemli kalelerden biri olan Theodosiopolis’in (bugünkü Erzurum) komutanı, Dux Constantine’den gelen acil bir istihbarat raporuydu. Rapor, kuru ve askeri bir dille yazılmıştı, lakin her satırı, yaklaşan bir fırtınanın uğultusunu taşıyordu.
“Majesteleri,” diye yazıyordu raporda, “Doğudaki komşumuz Sasani İmparatorluğu’nda, son birkaç aydır endişe verici bir askeri hareketlilik gözlemlenmektedir. Yeni Şah Kavad, tahtını sağlamlaştırdıktan sonra, büyük bir orduyu yeniden organize etmiştir. Ordunun, babası Peroz’un Ak Hunlar karşısında kaybettiği teçhizatı telafi etmek için, Tizpon’daki cephaneliklerde hummalı bir çalışma yürütülmektedir. Sınır bölgelerine, daha önce görülmemiş sayıda asker ve mühimmat yığınağı yapılmaktadır.”
Anastasius, raporu okurken içini çekti. Kavad. Bu ismi son birkaç yıldır sık sık duyuyordu. Tahttan indirilmesi, Unutuluş Kalesi’ne hapsedilmesi, efsanevi kaçışı ve Ak Hun desteğiyle tahtını geri alması… Bütün bu hikayeler, kervanlar ve casuslar aracılığıyla Konstantinopolis’e ulaşmıştı. Anastasius, Kavad’ı, babası gibi pervasız ve kibirli bir hükümdar olarak görmüyordu. Hayır, Kavad farklıydı. O, acımasız, zeki ve en önemlisi, tahmin edilemezdi. Böyle bir komşu, en tehlikeli komşuydu.
Odanın kapısı çalındı ve içeri, İmparator’un en güvendiği danışmanlarından, Praetorian Prefect (bir tür başbakan) Marinus girdi. Marinus da, Anastasius gibi, mali konularda uzman, savaştan nefret eden, barış ve istikrar yanlısı bir devlet adamıydı.
“Majesteleri, beni emretmişsiniz,” dedi, saygıyla eğilerek.
Anastasius, elindeki parşömeni ona uzattı. “Oku şunu, Marinus. Doğudan gelen son haberler. Korkarım, barış dolu günlerimiz sona ermek üzere.”
Marinus, raporu hızla okudu. Okudukça, onun da yüzü ciddileşti. “Bu… bu çok endişe verici, Majesteleri. Kavad’ın niyeti ne olabilir? Yıllardır aramızda bir barış anlaşması var. Sınırlarımız güvende.”
“Güvende mi, Marinus?” diye sordu Anastasius, alaycı bir sesle. “Barış anlaşmaları, mürekkep kuruyana kadar geçerlidir. Kavad’ın paraya ihtiyacı var. Ak Hunlara ödemesi gereken devasa bir borcu olduğunu biliyoruz. Kendi soylularını ve rahiplerini vergiye bağlayarak bir devrim yaptı. Ama bu, yetmiyor. Onun gözünde, en büyük hazine, bizim topraklarımızda. Suriye’nin zengin şehirleri, Mezopotamya’nın verimli tarlaları… Oraya bakıyor.”
Anastasius, masasının üzerindeki büyük haritaya uzandı. Parmağı, Fırat Nehri boyunca uzanan sınır hattında gezindi. “Unutma, Marinus, Kavad’ın babası Peroz, Ak Hunlara saldırmadan önce, bizden ‘sınır savunma masrafları’ adı altında para istemişti. Kafkaslardaki geçitleri, kuzeyli barbarlara karşı hep birlikte savunduğumuzu, dolayısıyla bizim de bu masrafa ortak olmamız gerektiğini iddia etmişti. Elbette reddetmiştik.”
“Şimdi Kavad’ın da, aynı bahaneyle kapımızı çalmasından korkuyorum,” diye devam etti Anastasius. “Ama o, babası gibi sadece istemeyecek. O, almaya gelecek. Bu askeri yığınak, bir pazarlık için değil. Bu, bir savaş hazırlığı.”
Marinus, endişeyle sordu: “Peki ne yapacağız, Majesteleri? Ordumuz, bu kadar büyük bir savaşa hazır mı? Yıllardır barış içindeyiz. Askerlerimiz, Balkanlar’daki Slav akınları ve İsauria’daki isyanlar dışında, büyük bir muharebe görmedi.”
“Hazır değiliz,” dedi Anastasius, dürüstçe. “Ve hazır olmak da istemiyorum. Savaş, hazinemi boşaltır. Ticareti durdurur. İnşa ettiğim her şeyi yıkar. Bu yüzden, bu savaşı önlemek için her şeyi yapmalıyız. Diplomasi. Aklımızı kullanmalıyız.”
Anastasius, planını açıklamaya başladı. “Öncelikle, Kavad’a değerli hediyelerle dolu bir elçi heyeti göndereceğiz. Dostluğumuzu, barışa olan bağlılığımızı teyit edeceğiz. Niyetini anlamaya çalışacağız. Ona, istediği paranın bir kısmını, bir ‘sübvansiyon’ veya ‘hediye’ adı altında, onurumuzu kırmayacak bir şekilde vermeyi teklif edebiliriz. Bir savaşın maliyetinden daha ucuza gelir.”
“Aynı zamanda,” diye devam etti, gözlerinde kurnaz bir parıltıyla, “arka kapı diplomasisini de kullanacağız. Kavad’ın sarayındaki hoşnutsuzları biliyoruz. Onun reformlarından zarar gören soylular, gücü elinden alınan rahipler… Casuslarımız aracılığıyla onlarla temas kuracağız. Onlara, Kavad’ı istikrarsızlaştırmaları için altın ve destek vaat edeceğiz. Kavad, kendi evinde yangın çıkarsa, bizim evimizi yakmaya vakit bulamaz.”
“Ve son olarak,” dedi, sesi ciddileşerek, “Dux Constantine’e emir gönder. Sınırdaki bütün kaleleri güçlendirsin. Amida, Edessa, Dara… Bütün garnizonlar alarma geçirilsin. Erzak ve mühimmat stokları yapılsın. Diplomasi başarısız olursa, en azından ilk darbeyi karşılayacak kadar hazırlıklı olmalıyız. Onu sınırda yavaşlatabilirsek, zaman kazanırız.”
Bu, tipik bir Bizans stratejisiydi: Diplomasi, entrika ve savunma. Doğrudan bir çatışmadan mümkün olduğunca kaçınmak, düşmanı içeriden zayıflatmak ve savaşı kendi topraklarından uzakta tutmak. Anastasius, bir savaşçı olmayabilirdi. Ama o, usta bir yöneticiydi. Ve imparatorluğunu, bir muhasebecinin dikkatli ve hesaplı hamleleriyle korumaya kararlıydı.
Lakin o, Kavad’ın ne kadar çaresiz ve ne kadar kararlı olduğunu tam olarak anlamıyordu. Kavad’ın sorunu, sadece para değildi. Onun sorunu, içerideki bütün düşmanlarını birleştirecek, imparatorluğuna yeni bir amaç ve kimlik verecek büyük bir zafere olan ihtiyacıydı. Ve o zaferin parıltısını, batıda, Roma’nın zengin topraklarında görüyordu. İki imparatorluk, farklı sebeplerle, farklı yöntemlerle, kaçınılmaz bir çarpışmaya doğru sürükleniyordu.

Sınırdaki Ateş

Theodosiopolis Kalesi, Roma-Sasani Sınırı
Dux Constantine, ellili yaşlarında, hayatını imparatorluğun en zorlu sınırlarında geçirmiş, sert ve tecrübeli bir komutandı. Onun için dünya, Konstantinopolis’in mermer salonlarından değil, bir kalenin burcundan görünüyordu. Ve o burçtan görünen dünya, her zaman tehlikelerle doluydu.
İmparator Anastasius’tan gelen emirler, onun zaten var olan endişelerini doğrulamaktan başka bir işe yaramamıştı. O, Sasanilerin askeri yığınağını haftalardır kendi gözleriyle izliyordu. Sınırın hemen karşısındaki Sasani garnizonlarına sürekli yeni birlikler geliyor, geceleri yaktıkları ateşlerin sayısı her geçen gün artıyordu. Kendi casusları, Sasani mühendislerinin yeni kuşatma makineleri inşa ettiğini, büyük miktarda erzak depoladığını rapor etmişti.
Constantine, emrindeki subayları topladı. Toplantı odası, kale komutanlığının sade, işlevsel bir odasıydı. Duvarlarda, bölgenin askeri haritaları asılıydı.
“Emirler merkezden geldi,” dedi Constantine, masanın üzerine yaydığı haritayı göstererek. “Şah Kavad, bir şeye hazırlanıyor. İmparator, diplomasiyle zaman kazanmaya çalışacak. Bizim görevimiz ise, o zamanı en iyi şekilde kullanmak. Hazırlanacağız.”
Constantine, emirlerini sıralamaya başladı. “Kaleye çıkan bütün yollar tahkim edilecek. Surlar onarılacak, zayıf noktalar güçlendirilecek. Su sarnıçları ağzına kadar doldurulacak. Ambarlara, en az altı ay yetecek kadar tahıl ve kuru et yığılacak. Her asker, teçhizatını kontrol edecek. Eksik olan her şey, en yakın depodan derhal talep edilecek.”
“Ayrıca,” diye devam etti, sesi daha da ciddileşerek, “sınır ötesi keşif faaliyetlerini artıracağız. Düşmanın her hareketini bilmek zorundayız. Hangi birlik nereye gidiyor, komutanları kim, moral durumları nasıl… Her bilgi, altın değerindedir. Sınırın iki tarafındaki Arap kabileleriyle, Gassanilerle ve Lahmilerle olan ilişkilerimiz de çok önemli. Onların sadakatini, altınla ve vaatlerle sağlamlaştırmalıyız. Onlar, bizim gözümüz ve kulağımız olacak.”
Subaylarından biri, genç ve hevesli bir tribün, sordu: “Komutanım, eğer saldırırlarsa, sadece savunmada mı kalacağız? Karşı saldırıya geçmeyecek miyiz?”
Constantine, genç subaya baktı. Yüzünde, tecrübenin getirdiği yorgun bir bilgelik vardı. “Bizim görevimiz, saldırmak değil, tutmaktır, evlat. Bu kaleler, imparatorluğun doğu kapısının kilitleridir. Bu kilitleri açık tutarsak, düşman içeri sızar. Bizim görevimiz, ne pahasına olursa olsun bu kapıyı kapalı tutmaktır. Onları surların önünde oyalayacağız, yıpratacağız. Her bir taş için, her bir karış toprak için onlara ağır bir bedel ödeteceğiz. Bizim zaferimiz, ilerlemek değil, dayanmaktır.”
Hazırlıklar, derhal başladı. Theodosiopolis, bir karınca yuvası gibi işlemeye başladı. Askerler surlarda çalışıyor, taş ustaları zayıf duvarları onarıyor, marangozlar yeni ok ve mızraklar yapıyordu. Kalenin içindeki atmosfer, hem bir endişe hem de bir kararlılıkla doluydu. Bu askerler, Tizpon’daki veya Konstantinopolis’teki siyasi oyunları bilmezlerdi. Onlar, sadece görevlerini bilirlerdi. Ve görevleri, Roma’nın sınırını korumaktı.
Constantine, bir akşam, gün batarken kalenin en yüksek burcuna çıktı. Gözlerini, doğuya, Sasani topraklarına dikti. Ufukta, yüzlerce kamp ateşinin ışığı parlıyordu. O ateşler, birer kurt gözü gibi, karanlığın içinden onlara bakıyordu. Constantine, içini çekti. Yıllardır süren sessizlik, bozulmak üzereydi. Sınırdaki ateş, yeniden yanmaya hazırlanıyordu. Ve o, bu ateşin ilk alevlerini karşılayacak olan adam olacaktı.

Kavad’ın Ültimatomu

Tizpon Sarayı ve Konstantinopolis’e Giden Elçi
Kavad, içerideki düzeni bir nebze olsun sağladıktan ve Ak Hunlarla olan ilişkisini geçici bir dengeye oturttuktan sonra, bütün dikkatini batıya çevirdi. Anastasius’un diplomasi hamlesi, ona beklediği fırsatı vermişti. Roma’dan gelen elçi heyetini, büyük bir törenle, lakin soğuk bir nezaketle karşıladı.
Romalı elçiler, İmparator’un dostluk mesajlarını, barış arzusunu ve iki büyük imparatorluk arasındaki iyi ilişkilerin önemini anlatan uzun bir konuşma yaptılar. Yanlarında getirdikleri sandıklar dolusu altını, ipekleri ve fildişi oymaları, bir “dostluk hediyesi” olarak Kavad’a sundular.
Kavad, hediyeleri kabul etti. Lakin yüzündeki ifade, hediyelerden etkilenmediğini açıkça gösteriyordu. Konuşma sırası ona geldiğinde, ayağa kalktı. O, Anastasius gibi bir muhasebeci değildi. O, bir savaşçı kraldı ve konuşması da öyle olacaktı.
“Roma İmparatoru’nun dostluk sözlerini duymak güzel,” diye başladı, sesi salonda yankılandı. “Lakin dostluk, sadece güzel sözlerle ve parlak hediyelerle ölçülmez. Dostluk, ortak sorumlulukları paylaşmakla ölçülür.”
Sonra, babası Peroz’un yıllar önce öne sürdüğü o eski tezi, masaya çok daha sert bir şekilde koydu. “Yıllardır,” dedi, “Sasani İmparatorluğu, tek başına, kuzeyin barbar Hun kabilelerine karşı medeniyetin kalkanı olmuştur. Kafkaslardaki Derbent Geçidi’ni, o dağlardaki kaleleri, biz inşa ettik. O kalelerde, bizim askerlerimiz nöbet tutuyor, bizim kanımız akıyor. Bu barbarlar, sadece bizim değil, sizin de düşmanınızdır. Eğer o geçitleri tutmasak, o vahşi sürüler, sizin zengin Suriye ve Anadolu topraklarınıza da akın ederler.”
Romalı elçiler, endişeyle birbirlerine baktılar. Bu konuşmanın nereye gideceğini tahmin ediyorlardı.
“Bu savunmanın bir maliyeti var,” diye devam etti Kavad, sesini yükselterek. “Ve bu maliyeti, yıllardır tek başımıza biz karşılıyoruz. Bu, adil değil! Roma, bu ortak savunmanın nimetlerinden faydalanırken, bedelini ödemekten kaçınıyor. Bu, dostluk değil, kurnazlıktır!”
Kavad, elçilere yaklaştı. Gözleri, birer kor gibi parlıyordu. “Bu yüzden, size İmparatorunuz Anastasius’a götürmeniz için bir teklifim var. Ya da bir ültimatom, nasıl isterseniz öyle adlandırın. Roma İmparatorluğu, bu ortak savunma masrafları için, Sasani İmparatorluğu’na her yıl düzenli olarak belirli bir miktar altın ödeyecektir. Bu, bir hediye veya lütuf değil, bir haktır. Bir borcun ödenmesidir. Bunu kabul ederseniz, aramızdaki barış ve dostluk, sonsuza dek sürer.”
“Peki ya reddedersek?” diye sormaya cüret etti elçilerin başı.
Kavad’ın yüzünde, buz gibi bir tebessüm belirdi. “O zaman,” dedi yavaşça, “madem ki ortak savunma yapmak istemiyorsunuz, o zaman ben de o kaleleri boşaltırım. Hatta, belki de o barbar kabilelere, güneye, sizin zengin topraklarınıza giden yolu bile gösteririm. Ya da… ya da o savunma için gereken altını, gelip sizin şehirlerinizden kendim tahsil ederim. Seçim, İmparatorunuzun.”
Bu, açık bir savaş tehdidiydi. Hem de en kaba, en şantajcı türünden. Romalı elçiler, dehşete düşmüşlerdi. Kavad, onlara müzakere için hiçbir alan bırakmamıştı. Ya ödeyeceklerdi ya da savaşacaklardı.
Elçiler, Tizpon’dan ayrılırken, getirdikleri hediyelerin ne kadar anlamsız olduğunu anlamışlardı. Kavad, birkaç sandık altın istemiyordu. O, Roma’yı kendisine vergi ödeyen bir devlet konumuna düşürmek, babasının Ak Hunlar karşısında düştüğü aşağılayıcı durumun aynısını, Roma’ya yaşatmak istiyordu. Bu, bir para meselesi değil, bir onur ve egemenlik meselesiydi.
Ültimatom, Konstantinopolis’e ulaştığında, Anastasius’un bütün diplomatik umutları suya düştü. Kavad’ın şantajına boyun eğmek, Roma’nın prestijini yerle bir eder, diğer düşmanlarını da cesaretlendirirdi. Boyun eğmemek ise, imparatorluğu, hazinesini ve istikrarını tehdit eden büyük bir savaşa sokmak demekti.
Yaşlı İmparator, hayatının en zor kararını vermek zorundaydı. Bir muhasebeci olarak, barışın maliyetini hesaplamıştı. Lakin şimdi, bir imparator olarak, onurun bedelini düşünmek zorundaydı. Ve bazen, onurun bedeli, altından çok daha pahalıydı. Anastasius, istemeye istemeye, savaş makinesinin düğmesine basmaya karar verdi. Doğuya, Dux Constantine’e ve diğer komutanlara yeni emirler gönderildi: “Hazırlanın. Savaş geliyor.”

İki İmparatorluk Arasında

Sınır Köyleri, Amida Çevresi
Savaş kararı, Tizpon ve Konstantinopolis’teki saraylarda alındığında, bu kararın ilk ve en acımasız sonuçlarını yaşayacak olanlar, o saraylarda yaşayanlar değildi. Onlar, iki imparatorluğun arasında sıkışıp kalmış, kimin tebaası olduğu bile tam olarak belli olmayan sınır köylerinin halkıydı.
Bu köyler, yıllardır bir tür arafta yaşıyorlardı. Bazen Sasani vergi toplayıcıları geliyor, bazen de Romalı devriyeler. Dilleri, dinleri, kültürleri, her iki imparatorluğun da bir karışımıydı. Onlar için imparatorlar, tanrılar kadar uzak ve soyuttu. Onların tek gerçeği, topraktı, mevsimlerdi ve sınırın iki tarafından da gelen tehlikelerdi.
Savaş söylentileri, bu köylere ilk olarak, artan askeri hareketlilikle ulaştı. Romalılar, Amida (bugünkü Diyarbakır) gibi büyük sınır kalelerinin surlarını onarıyor, yolları tahkim ediyor, köylülerden zorla erzak ve hayvan satın alıyorlardı. Sasani tarafında da durum farklı değildi. Kavad’ın ordusu, Nusaybin (Nisibis) gibi stratejik şehirlerde toplanıyor, köylüleri yol yapımında veya mühimmat taşımada zorla çalıştırıyordu.
Bir köyün yaşlı muhtarı olan Simon, her iki tarafın da baskısını hissediyordu. Köyü, tam olarak sınır hattındaydı. Bir sabah, Romalı bir subay gelip, köydeki bütün fazla tahıla, “düşmanın eline geçmemesi için” el koyduklarını bildirdi. Öğleden sonra ise, bir Sasani devriyesi gelip, “Roma’ya hizmet ettikleri” gerekçesiyle, köyün birkaç gencini rehin aldı.
Simon, halkını topladı. “Ne yapacağız?” diye sordu insanlar, çaresizlik içinde. “Romalılar erzağımızı, Sasaniler çocuklarımızı alıyor. Bu savaş, kimin savaşı? Biz, bu savaşın neresindeyiz?”
Simon’un verecek bir cevabı yoktu. “Biz, fırtınanın ortasındayız,” dedi sadece. “Fırtınada, büyük ağaçlar devrilir. Bizim gibi küçük otlar ise, eğilerek hayatta kalmaya çalışır. Başımızı eğeceğiz. Her iki tarafa da, istediklerini verir gibi görüneceğiz. Ama birbirimize tutunacağız. Tek gücümüz, bu.”
Lakin bu strateji, her zaman işe yaramıyordu. İki imparatorluk arasındaki gerilim arttıkça, her iki taraf da sınırdaki halktan mutlak bir sadakat talep etmeye başladı. “Ya bizdensin ya da onlardan” politikası, bu karmaşık ve iç içe geçmiş toplulukları parçalıyordu. Komşu, komşudan şüphelenir hale geldi. Kimi, Romalılara daha yakındı, kimi ise Sasanilere. Eski dostluklar, yerini korku ve ihanete bıraktı.
Bir gece, Simon’un köyüne, Lahmi Araplarına mensup, Sasanilere bağlı bir akıncı birliği baskın düzenledi. Köyün, Romalılara yardım ettiğini iddia ederek, evleri ateşe verdiler, hayvanları çaldılar. Karşı koymaya çalışan birkaç köylü, oracıkta katledildi. Bu, onlara, “doğru tarafı” seçmeleri için kanlı bir uyarıydı.
Ertesi hafta, bu defa Gassanilere mensup, Romalılara bağlı bir Arap birliği geldi. Onlar da, Sasanilere boyun eğdikleri için köyü cezalandırdılar.
Köy halkı, iki devin ayakları altında ezilen karıncalar gibiydi. Onlar için savaş, henüz başlamamıştı. Ama cehennem, çoktan gelmişti. Onlar, ne Romalı ne de Sasaniydiler. Onlar, sadece, imparatorlukların haritaları çizilirken, yanlış yerde kalmış, unutulmuş insanlardı. Ve yankıları Konstantinopolis ve Tizpon’da duyulan savaş naraları, onların köylerinde, kan ve gözyaşı olarak toprağa düşüyordu.


Bölüm 18 – İlk Kan

Fırat’ın Geçişi

Sasani Ordusu, Roma Sınırı, 502 Sonbaharı
Anastasius’un ültimatomu reddetmesi, Kavad’ın beklediği ve arzuladığı cevaptı. Artık diplomasi tiyatrosu sona ermiş, kılıçların konuşma vakti gelmişti. Tizpon’da, büyük bir törenle, kutsal savaş sancağı Derafş Kaviani’nin bir kopyası (orijinali Kırmızı Vadi’de kaybolmuştu) kaldırılarak savaş ilan edildi. Kavad, ordusunun başında, büyük bir askeri geçit töreniyle şehirden ayrıldı. Bu, babası Peroz’un sefere çıkışından çok farklı bir manzaraydı. Peroz, kibir ve intikam ateşiyle yola çıkmıştı. Kavad ise, soğuk bir hesapçılık ve stratejik bir amaçla ilerliyordu. Onun hedefi, belirsiz bir zafer değil, somut bir kazançtı: Roma’nın altını ve kendi sarsılmaz otoritesi.
Ordu, haftalar süren bir yürüyüşün ardından, Fırat Nehri’nin kıyısına, Roma sınırına ulaştı. Manzara, bir gücün somutlaşmış haliydi. On binlerce piyade, zırhları parıldayan binlerce Katafrakt süvarisi, ordunun lojistiğini sağlayan kilometrelerce uzunluktaki deve ve katır kervanları ve en arkada, toprağı titreten savaş filleri… Bu, Kırmızı Vadi’de yok olan ordunun küllerinden doğmuş, daha tecrübeli ve daha öfkeli bir güçtü. Kavad, babasının hatalarından ders almıştı. İkmal hatları daha iyi organize edilmiş, keşif birlikleri daha etkin kullanılıyor ve komuta kademesi, sadece soylulardan değil, Kavad’a sadık, liyakat sahibi yeni komutanlardan oluşuyordu.
Nehrin karşı kıyısında, Roma toprakları uzanıyordu. Gözcüler, uzaktaki Roma gözetleme kulelerini ve devriye gezen küçük birlikleri görebiliyordu. Kavad, otağında, komutanlarıyla birlikte son savaş konseyini topladı. Haritalar, masanın üzerine serilmişti.
“Romalılar, ana saldırıyı Mezopotamya’nın kuzeyinden, Nusaybin (Nisibis) üzerinden bekliyorlar,” dedi Kavad, parmağıyla haritayı işaret ederek. “Sınır kalelerinin en güçlüleri orada. Amida, Edessa, Dara… Bütün güçlerini oraya yığdılar. Biz de tam olarak bunu istiyorduk.”
Yüzünde, kurnaz bir ifade belirdi. “Onlar kuzeye bakarken, biz, hiç beklemedikleri bir yerden, güneyden, Fırat’ı geçerek doğrudan Suriye’nin kalbine ineceğiz. Ama bu, ana saldırı olmayacak. Bu, bir şaşırtmaca olacak. Küçük ama hızlı bir birlik, Fırat’ı geçip Roma’nın ikmal hatlarına saldıracak, kervanlarını vuracak, birkaç küçük kasabayı yağmalayacak. Bu, Romalıları paniğe sevkedecek ve güçlerinin bir kısmını güneye kaydırmalarına neden olacak.”
“Onlar güneydeki bu sahte tehditle uğraşırken,” diye devam etti Kavad, asıl planını açıklayarak, “ana ordumuz, kuzeyde, Theodosiopolis’e saldıracak. Constantine denen o yaşlı komutan, kalesine güveniyor. Bırakalım güvensin. Onu, uzun ve yıpratıcı bir kuşatmayla oyalayacağız. Bütün dikkatleri Theodosiopolis’in üzerindeyken, ordumuzun en seçkin birlikleri, benim bizzat komuta edeceğim bir güç, kimsenin beklemediği bir anda, aniden güneye dönecek ve Roma’nın en büyük, en zengin sınır kalesi olan Amida’yı kuşatacak.”
Bu, çok katmanlı, riskli ve karmaşık bir plandı. Düşmanı sürekli yanıltmaya, dengesini bozmaya ve gücünü parçalamaya yönelik bir stratejiydi.
Emirler verildi. Belirlenen gece, Sasani mühendisleri, Fırat’ın daha sığ ve geçişe uygun bir noktasında, önceden hazırlanmış olan dubaları ve tekneleri bir araya getirerek hızla bir duba köprü inşa ettiler. Şafak sökerken, ilk Sasani birlikleri, Roma topraklarına ayak basıyordu. Bu, yıllardır süren barışın kanla bozulduğu andı.
Karşı kıyıdaki küçük Roma karakolları, bu ani ve büyük saldırı karşısında hazırlıksız yakalandı. Kısa, ama şiddetli çatışmalar yaşandı. Romalı askerler cesurca savaştı, lakin sayıca çok azdılar. Karakollar, bir bir düşüyor, alevler içinde kalıyordu. Sınır, yarılmıştı.
Haber, atlı ulaklarla hızla kuzeye, Dux Constantine’e ve diğer Roma komutanlarına ulaştı. Fırat’ın geçildiği, Sasani ordusunun Suriye’ye doğru ilerlediği haberi, Roma karargâhında bir şok etkisi yarattı. Kavad’ın oyunu, başlamıştı. Ve ilk hamlesi, Romalıları beklemedikleri bir yerden vurarak, onları kendi stratejisine göre oynamaya zorlamak olmuştu. Fırat’ın suları, o gün, sadece çamur değil, ilk kanı da taşıyordu.

Theodosiopolis Kuşatması

Roma Sınırı, Kuzey Cephesi
Kavad’ın planı, saat gibi işliyordu. Güneyden gelen sahte saldırı haberi, Roma komuta kademesinde tam da Kavad’ın beklediği paniği yaratmıştı. İmparator Anastasius, Suriye’nin zengin şehirlerinin tehlikeye girmesinden korkarak, kuzeydeki ana ordudan önemli bir birliğin güneye kaydırılması emrini verdi. Dux Constantine, bu emre şiddetle karşı çıktı. Bunun bir hile olabileceğini, Kavad’ın asıl hedefinin kuzey olduğunu savundu. Lakin Konstantinopolis’ten gelen emir kesindi. Constantine, istemeye istemeye, en iyi lejyonlarından birini güneye göndermek zorunda kaldı.
Tam da bu sırada, Kavad’ın ana ordusu, bütün gücüyle Theodosiopolis’in surları önüne yığıldı. Şehrin etrafını saran tepeler, bir anda on binlerce Sasani askeriyle, çadırlarla ve savaş makineleriyle doldu. Manzara, hem görkemli hem de korkutucuydu.
Constantine, kalesinin burcundan, bu devasa orduyu izliyordu. Güneye gönderdiği birlikler için kendine lanet etti. Kavad, onu tuzağa düşürmüştü. Lakin pişmanlık için zaman yoktu. Şimdi, elindeki daha az güçle, çok daha büyük bir orduya karşı kalesini savunmak zorundaydı.
Kuşatma, klasik bir törenle başladı. Kavad, beyaz bir atın üzerinde, surların menzilinin hemen dışında durdu ve bir elçi göndererek Constantine’e teslim olma çağrısı yaptı. “Şahların Şahı,” dedi elçi, “Komutan Constantine’in cesaretine saygı duyar. Eğer kaleyi kan dökülmeden teslim ederse, kendisinin ve askerlerinin canı bağışlanacak, onurlarıyla silahlarını bırakıp gitmelerine izin verilecektir. Aksi takdirde, bu surlar, onların mezarı olacaktır.”
Constantine’in cevabı, kısa ve netti. Kaledeki en büyük balistayı (büyük ok atan mancınık) ateşletti. Dev ok, Kavad’ın elçisinin hemen birkaç metre yanındaki toprağa saplandı. Mesaj açıktı: Konuşma bitmişti.
Ve cehennem boşandı.
Sasani ordusu, topyekûn bir saldırıya geçti. Yüzlerce mancınık ve katapult, aynı anda ateş açtı. Devasa taş gülleler, Roma surlarına çarparak korkunç bir gürültü çıkarıyor, taş bloklardan parçalar koparıyordu. Yanan paçavralara sarılmış oklar, şehrin üzerine bir yağmur gibi yağıyor, ahşap çatıları ve pazar yerlerini ateşe veriyordu.
Roma askerleri, surların üzerinde, bu ölüm yağmurunun altında, cesurca karşılık veriyordu. Kendi balistaları ve onagerleri (taş fırlatan mancınıklar), Sasani hatlarına ölüm kusuyordu. Okçular, surlara yaklaşmaya çalışan Sasani piyadelerini hedef alıyordu.
Saldırının ilk dalgasında, Sasani piyadeleri, üzerlerinde devasa ahşap kalkanlar taşıyan birliklerin koruması altında, koçbaşları ve kuşatma kuleleriyle surlara doğru ilerlemeye çalıştı. Kuşatma kuleleri, devasa, yürüyen ahşap canavarlar gibiydi. Üzerleri, ıslak hayvan derileriyle kaplanmıştı ki, Romalıların ateşli oklarından etkilenmesinler.
Constantine, savunmayı bizzat yönetiyordu. Bir an bile yerinde durmuyor, surlar boyunca koşuşturuyor, askerlerine emirler yağdırıyor, morallerini yüksek tutmaya çalışıyordu. “Dayanın, çocuklar!” diye bağırıyordu. “Onlar çok olabilir, ama biz Romalıyız! Bu duvarlar, bizden öncekiler tarafından yapıldı ve bizden sonrakiler için ayakta kalacak!”
Surların dibinde, korkunç bir boğuşma yaşanıyordu. Sasaniler, merdivenlerle surlara tırmanmaya çalışıyor, Romalılar ise onları kaynar yağ, taş ve oklarla geri püskürtüyordu. Koçbaşları, kalenin tunç kapılarını dövüyor, her darbede surları titretiyordu.
Savaş, saatlerce, hiç durmadan devam etti. Gün batarken, Sasaniler ilk saldırılarını geri çekmek zorunda kaldılar. Surların dibi, ölü ve yaralı Sasani askerleriyle doluydu. Roma da kayıplar vermişti, ama surlar hâlâ ayaktaydı. Kapılar, dayanmıştı.
O gece, Kavad, otağında komutanlarıyla durumu değerlendiriyordu. İlk saldırının başarısız olması, moralini bozmamıştı. “Constantine, tecrübeli bir kurt,” dedi. “Bu kaleyi, bir günde alamayacağımızı biliyordum. Bu, bir yıpratma savaşı olacak. Onları, açlıkla, susuzlukla, yorgunlukla yeneceğiz. Her gün saldıracağız. Gündüzleri mancınıklarla, geceleri oklarla… Onlara bir an bile dinlenme fırsatı vermeyeceğiz. Surları ayakta kalabilir, ama içindeki insanların iradesi bir gün kırılacak.”
Kuşatma, bir rutin haline geldi. Gündüzleri, aralıksız bir bombardıman. Geceleri, taciz ateşi. Sasani mühendisleri, surların altına lağımlar kazmaya, duvarları alttan çökertmeye çalışıyordu. Romalılar ise, karşı lağımlar kazarak onları engelliyor, yerin altında, karanlıkta, sessiz ve ölümcül savaşlar yaşanıyordu.
Theodosiopolis, bir kuşatma altındaydı. Ama Kavad’ın planında bu, sadece bir perdeden ibaretti. Bütün Roma’nın dikkati bu kalenin üzerindeyken, o, asıl darbeyi vurmak için, seçkin birlikleriyle birlikte, gecenin karanlığında, sessizce güneye doğru süzülmeye başlamıştı.

Gecenin İçindeki Bıçak: Amida’nın Düşüşü

Amida Kalesi (Diyarbakır), Kış Ortası
Amida, Roma İmparatorluğu’nun doğudaki en büyük mücevheri ve en güçlü kalesiydi. Devasa siyah bazalt duvarları, Fırat’ın bir kolu olan Dicle tarafından doğal bir hendekle çevrelenmişti. İçerisi, zengin bir şehir, büyük bir garnizon ve imparatorluğun doğu orduları için en önemli lojistik merkezdi. Amida düşerse, bütün Mezopotamya ve Suriye, Sasani saldırısına açık hale gelirdi.
Amida’nın komutanı, kendine aşırı güvenen, Kavad’ı ve ordusunu küçümseyen bir soyluydu. Theodosiopolis kuşatması haberleri ona ulaştığında, Constantine’in aksine, bunu bir endişe değil, bir fırsat olarak görmüştü. “Kavad, bütün gücünü o dağ kalesinin önünde tüketiyor,” diye övünüyordu subaylarına. “Biz burada güvendeyiz. Kış geliyor. Hiçbir ordu, kışın bu topraklarda büyük bir operasyon yapamaz.”
Bu kibir, onun en büyük hatası oldu.
Kavad, ordunun büyük bir kısmını Theodosiopolis önünde bir kuşatma gücü olarak bırakmış, en seçkin on bin kişilik birliğiyle, kimsenin beklemediği bir kış yürüyüşüne çıkmıştı. Kar ve fırtına altında, dağlık ve sapa yolları kullanarak, Roma devriyelerinden saklanarak, haftalarca ilerlediler. Bu, inanılmaz bir askeri başarıydı. Askerler, soğuktan ve yorgunluktan kırılıyordu, ama Kavad’ın demir iradesi ve intikam vaadi, onları ayakta tutuyordu.
Bir kış gecesi, yoğun bir kar fırtınasının ortasında, Kavad’ın ordusu, bir hayalet gibi, Amida’nın surları dibinde belirdi. Şehir, tamamen hazırlıksızdı. Nöbetçiler, fırtına yüzünden görüş mesafesinin sıfır olduğu surlarda, her zamankinden daha dikkatsizdi. Kimse, bu havada bir düşman beklemiyordu.
Kavad, topyekûn bir saldırı emri vermedi. O, bir bıçak gibi, şehrin en zayıf noktasına sızacaktı. Casusları, daha önceden, şehrin kanalizasyon sisteminin bir parçasının, surların altından geçtiğini ve bir mazgalla nehre açıldığını öğrenmişti. Bu mazgal, genellikle su seviyesinin altında kalıyordu, ama kışın su seviyesi düşünce, bir insanın sürünerek geçebileceği kadar bir açıklık oluşuyordu.
O gece, Kavad’ın en cesur savaşçılarından oluşan, Ak Hun ve Sasani askerlerinden karma küçük bir komando birliği, bu göreve gönüllü oldu. Bel hizasına gelen buz gibi suyun içinde, lağımın karanlığında ilerlediler. Saatler süren bir sürünmenin ardından, şehrin içindeki bir rögara ulaştılar.
Sessizce dışarı sızdılar. Şehrin sokakları, kar fırtınası yüzünden bomboştu. Hedefleri, surlara en yakın kulelerden birinin kapısıydı. Nöbetçileri, tek bir ses çıkarmadan, arkalarından yaklaşarak sessizce etkisiz hale getirdiler. Kulenin kapısını içeriden açtılar.
Bu, dışarıda bekleyen ana hücum birliği için işaretti. Yüzlerce Sasani askeri, sessizce kuleye tırmandı ve surların üzerine çıktı. Oradan, diğer kulelere ve ana kapıya doğru yayılmaya başladılar.
Şehir, uyurken içeriden fethediliyordu.
İlk çığlıklar, ana kapının savunucuları aniden arkadan saldırıya uğradığında duyuldu. Panik, bir virüs gibi yayıldı. Romalı askerler, yataklarından fırladıklarında, ne olduğunu anlayamadılar. Düşman, her yerdeydi. Surların üzerinde, sokaklarda…
Ana kapının devasa sürgüleri, içeriden açıldı. Ve dışarıda bekleyen binlerce Sasani askeri, bir sel gibi şehrin içine doldu.
Amida’nın komutanı, sarayında uyurken, kılıç sesleriyle uyandı. Pencereden baktığında, şehrinin alevler içinde olduğunu ve sokaklarda Sasani askerlerinin koşuştuğunu gördü. Her şey bitmişti. Kalesi, tek bir mancınık atılmadan, tek bir koçbaşı kullanılmadan, bir gecede düşmüştü.
Amida’nın düşüşü, sadece bir askeri zafer değil, aynı zamanda büyük bir katliamdı. Öfkeli ve yorgun Sasani askerleri, üç gün boyunca şehri yağmaladılar. Siviller katledildi, evler yakıldı, tapınaklar ve kiliseler soyuldu. Roma’nın doğudaki en zengin şehri, bir cehenneme dönmüştü.
Kavad, bu yağmaya ve katliama göz yumdu. Bu, hem ordusunun moralini yükseltmek ve onlara ganimet vermek için bir yöntemdi, hem de Roma’ya bir mesajdı. Bu, savaşın ne kadar acımasız olacağının bir göstergesiydi.
Amida’nın düşüşü haberi, Konstantinopolis’e ulaştığında, bir deprem etkisi yarattı. İmparator Anastasius, Kavad’ı ne kadar hafife aldığını anladı. Bu, sadece bir sınır çatışması değildi. Bu, imparatorluğun kalbine indirilmiş bir hançerdi. Kuzeyde, Theodosiopolis hâlâ direniyordu. Ama güneyde, kapı ardına kadar açılmıştı. Sasani ordusu, artık Suriye’nin zengin ovalarına doğru ilerleyebilirdi. Savaş, Roma için bir felakete dönüşüyordu.

Siyah Duvarların Yankısı

Amida Şehri, Yağma ve Sonrası
Amida’nın siyah bazalt duvarları, nice kuşatmaya tanıklık etmiş, nice imparatorun hayallerini kırmıştı. Lakin o duvarlar, daha önce hiç böylesine bir sessizliğe ve dehşete ev sahipliği yapmamıştı. Üç gün süren yağma ve katliamdan sonra, şehir bir hayalet şehre dönmüştü. Sokaklar, cesetlerle doluydu. Evlerden, hâlâ ince bir duman tütüyor, havayı yanık et ve ölümün ağır kokusu kaplıyordu. Bir zamanlar Roma’nın doğudaki gururu olan bu canlı ve zengin metropol, şimdi sadece yankıların ve sessizliğin hüküm sürdüğü bir enkaz yığınıydı.
Kavad, şehrin fethedilen valilik sarayına yerleşmişti. Sarayın mozaikleri, kan lekeleriyle kirlenmiş, ipek perdeleri yırtılmıştı. Lakin Kavad, bu yıkımı umursamıyordu. O, büyük bir zafer kazanmıştı. Sadece bir şehri değil, Roma’nın doğudaki bütün stratejisini çökertmişti. Amida’nın düşüşüyle, muazzam bir ganimet de ele geçirmişti. Şehrin hazinesi, zengin tüccarların servetleri, kiliselerdeki altın ve gümüş eşyalar… Bütün bunlar, Sasani ordusunun kampına taşınıyordu. Bu servet, Ak Hunlara olan borcunun önemli bir kısmını ödemeye yetecekti.
Bir akşam, zaferini kutlamak için komutanlarına bir ziyafet verdi. Ziyafet, valinin yağmalanmış salonunda düzenleniyordu. Masalar, Roma’nın en iyi şarapları ve yiyecekleriyle doluydu. Lakin atmosfer, neşeli bir zafer kutlamasından çok, yorgun ve vahşi bir avcı grubunun ziyafetini andırıyordu.
Kavad’ın Ak Hun komutanlarından biri, altın bir Roma kadehinden şarabını içerken, Kavad’a döndü. “Büyük zafer, Şahların Şahı,” dedi, ağzı şarapla doluyken. “Romalılar, birer koyun gibi kaçıştılar. Şimdi ne olacak? Antakya’ya mı yürüyeceğiz? Yoksa Konstantinopolis’in kendisine mi?”
Kavad, şarabından bir yudum aldı. “Sabır, dostum,” dedi. “Bir kurdu avlamak, bütün sürüyü avlamak demek değildir. Anastasius, şimdi yaralı ve öfkeli. Bütün gücüyle üzerimize gelecektir. Biz, onları, kendi seçtiğimiz bir savaş alanına çekmeliyiz. Amida, artık bizim kalemizdir. Bırakalım, onlar gelsin. Bırakalım, kendi şehirlerinin duvarları önünde kanlarını döksünler.”
Kavad, savaşı bitirmek niyetinde değildi. Amida’yı, bir pazarlık kozu olarak kullanacaktı. Burayı, Roma’dan daha fazla taviz, daha fazla altın koparmak için bir üs olarak görüyordu.
Lakin şehrin içindeki durum, Kavad’ın stratejisini tehdit ediyordu. Yağma bitmişti, ama on binlerce sivil, esir durumundaydı. Açlık ve hastalık, şehrin yıkıntıları arasında kol gezmeye başlamıştı. Sasani askerleri, disiplinden çıkmış, sürekli içip, kalan halka zulmediyordu. Şehir, yönetilemez bir kaos içindeydi.
Bu durumdan en çok rahatsız olanlardan biri, Hristiyan olan Sasani ordusundaki bazı Ermeni ve Mezopotamyalı askerlerdi. Amida’daki kiliselerin yağmalanması, din adamlarının öldürülmesi, onların vicdanını yaralamıştı. Kendi dindaşlarına yapılan bu zulüm, onların Şah’a olan sadakatini sorgulamalarına neden oluyordu.
Bir gün, Amida’nın yaşlı piskoposu, birkaç rahiple birlikte, Kavad’ın huzuruna çıkma cesaretini gösterdi. Piskopos, yaşlı ve bitkindi, ama gözlerinde, inancın verdiği bir korkusuzluk vardı. Kavad’ın önünde diz çökmedi. Dimdik durdu.
“Kral Kavad,” dedi, sesi titriyordu ama keskindi. “Şehrimi yaktın, halkımı kılıçtan geçirdin, Tanrı’mızın evlerini kirlettin. Benden ne istiyorsun? Canımı mı? Al. Ama halkımın acısına bir son ver. Kalanlara, en azından ölülerini onurlarıyla gömme izni ver. Hastalara ve açlara yardım etmemize müsaade et.”
Kavad, bu yaşlı adamın cesaretinden etkilenmişti. Normalde, böyle bir cüreti, anında ölümle cezalandırırdı. Lakin o an, farklı bir şey düşündü. Bu piskopos, ona bir fırsat sunuyordu.
“Piskopos,” dedi. “Sizin Tanrı’nız, neden bu kadar zayıftı da, şehrini benim ateşimden koruyamadı? Belki de Ahura Mazda, ondan daha güçlüdür.”
“Tanrı’mızın gücü, kralların kılıçlarıyla ölçülmez, Kral,” diye cevap verdi piskopos. “Onun gücü, bizim gibi zayıfların, sizin gibi güçlülerin karşısında bile, inancını kaybetmemesindedir.”
Kavad, gülümsedi. Bu adamı kullanabilirdi. “Peki,” dedi. “Sana ve halkına bir şans vereceğim. Halkına söyle, bana itaat etsinler. Şehrin temizlenmesine, düzenin yeniden kurulmasına yardım etsinler. Karşılığında, kiliselerinize dokunulmayacak. İbadetinize karışılmayacak. Ve halkına, devletin ambarlarından yiyecek dağıtılacak.”
Bu, hem bir merhamet jesti hem de akıllıca bir politikaydı. Kavad, Amida’yı, sadece askeri bir üs olarak değil, aynı zamanda bir propaganda aracı olarak kullanmaya karar vermişti. Roma’ya, “Bakın, ben bir barbar değilim. Ben, adil bir hükümdarım. Bana itaat eden Hristiyan tebaama, sizin imparatorunuzdan daha iyi bakıyorum,” mesajını verecekti.
Piskopos, bu teklifi kabul etmek zorunda kaldı. Bu, halkının hayatta kalması için tek şanstı.
Amida’nın siyah duvarları, artık yeni bir dönemin yankılarını taşıyordu. Savaş çığlıklarının yerini, şehrin enkazını temizleyenlerin sesleri, kiliselerden yükselen çekingen ilahiler almıştı. Lakin bu, bir barışın değil, bir işgalin sesiydi. Ve herkes biliyordu ki, bu sessizlik, Roma’nın intikam ordusu ufukta göründüğünde, çok daha büyük bir fırtınayla bozulacaktı.


Bölüm 19 – İmparatorluğun Karşı Saldırısı

Konstantinopolis’te Panik ve Kararlılık

Büyük Saray ve Hipodrom, 503 Baharı
Amida’nın düştüğü haberi, Konstantinopolis’e bir kış fırtınası gibi ulaştığında, başkenti önce buz gibi bir sessizlik, ardından ise sıcak bir panik dalgası kapladı. Doğu’nun en güçlü kalesinin, bir gecede, hileyle düşmesi, Roma’nın yenilmezliği mitine indirilmiş korkunç bir darbeydi. İmparatorluğun doğu kanadı, bir anda savunmasız kalmıştı. Kavad’ın ordusunun, Suriye’nin zengin limanlarına veya Kapadokya’nın kalbine doğru ilerlemesini engelleyecek hiçbir şey yok gibiydi.
Senato’da, ateşli tartışmalar yaşanıyordu. Anastasius’un muhalifleri, bu felaketi, İmparator’un zayıf ve cimri politikalarına bağlıyordu. “Yıllardır orduyu ihmal etti!” diye bağırıyordu bir senatör. “Askerlere hak ettikleri ücreti ödemek yerine, hazinede altın biriktirdi! İşte o altınlar, şimdi Kavad’ın hazinesini dolduruyor! Bu, onun barışının bedelidir!”
Halk arasındaki panik, daha da büyüktü. Hipodrom’daki araba yarışlarında bile, takımların rekabetinden çok, doğudan gelen felaket fısıltıları konuşuluyordu. Kiliseler, günahlarından arınmak ve Tanrı’dan yardım dilemek için gelen kalabalıklarla dolup taşıyordu. Bazı fanatik vaizler, bu yenilgiyi, İmparator Anastasius’un Monofizit inancına (İsa’nın sadece tanrısal doğası olduğuna inanan ve Kalkedon Konsili tarafından sapkın ilan edilen bir görüş) olan sempatisine bağlıyor, “Tanrı, sapkın bir imparatoru cezalandırıyor!” diye haykırıyorlardı.
İmparator Anastasius, hayatının en zor günlerini yaşıyordu. Odasına kapanmış, saatlerce haritalara bakıyor, komutanlarından gelen raporları tekrar tekrar okuyordu. Yüzü, yorgunluk ve endişeden çökmüştü. Lakin o yaşlı bürokratın, o dikkatli muhasebecinin içinde, kimsenin beklemediği bir şey uyandı: Bir Roma İmparatoru’nun inatçı kararlılığı.
O, bu felaketin altında ezilmeyecekti. İmparatorluğu, kendi nöbeti sırasında kaybetmeyecekti. Panik ve suçlama korosunu susturarak, kontrolü yeniden ele almaya karar verdi.
İlk işi, Senato’yu olağanüstü bir toplantıya çağırmak oldu. Kürsüye çıktığında, artık o eski, tereddütlü adam değildi. Sesi, yorgun ama demir gibiydi.
“Senatörler! Romalılar!” diye söze başladı. “Evet, bir yenilgi aldık. Ağır bir yenilgi. Amida düştü. Ama Roma, bir şehirden ibaret değildir! Roma, bir fikirdir! Ve o fikir, bin yıldır ayaktadır, bin yıl daha ayakta kalacaktır! Suçlama ve ağlaşma zamanı değildir. Birlik ve eylem zamanıdır!”
Konuşması, etkiliydi. Muhaliflerini bile susturmayı başardı. Sonra, planını açıkladı. Bu, Anastasius’un bütün cimriliğini ve tutumluluğunu bir kenara bıraktığı, imparatorluğun bütün kaynaklarını seferber eden devasa bir karşı saldırı planıydı.
“Hazinemi, bu imparatorluk için biriktirdim,” dedi, muhaliflerine doğrudan bakarak. “Ve şimdi, o hazineyi, son sikkesine kadar, bu imparatorluğu kurtarmak için harcayacağım!”
Plan, muazzamdı. Üç ayrı ordu kurulacaktı. Bu, Roma’nın on yıllardır görmediği bir askeri seferberlikti.
Birinci ordu, en büyüğü, yaklaşık yirmi beş bin kişilik bir güçle, doğrudan Amida’yı geri almak üzere yola çıkacaktı. Bu ordunun başına, imparatorluğun en tecrübeli generallerinden, Magister Militum per Orientem (Doğu Orduları Başkomutanı) Areobindus’u atadı. Areobindus, soylu bir aileden gelen, geleneksel bir komutandı.
İkinci ordu, on beş bin kişilik daha hareketli bir birlik olarak, Sasani topraklarına, özellikle de Nusaybin çevresindeki Arzanene bölgesine bir karşı saldırı düzenleyecekti. Amaç, Kavad’ı kendi topraklarında bir savaşla meşgul etmek, Amida üzerindeki baskıyı hafifletmek ve Sasani ikmal hatlarını kesmekti. Bu ordunun başına, Hypatius adında, Anastasius’un kendi yeğeni olan genç ve hırslı bir komutan getirildi.
Üçüncü ve en küçük ordu ise, yaklaşık on iki bin kişilik bir güçle, güneyden, Fırat boyunca ilerleyerek, Sasani kontrolündeki Lahmi Araplarının başkenti Hira’yı tehdit edecekti. Bu, Kavad’ın güney kanadını zayıflatmayı amaçlayan bir başka şaşırtma harekâtıydı. Bu ordunun komutasını ise, Patricius adında, yine tecrübeli ve güvenilir bir general üstlenecekti.
Bu üç ordunun toplamı, elli bin kişiyi aşıyordu. Bu devasa gücü donatmak ve sefere çıkarmak için, Anastasius, yıllardır biriktirdiği hazinenin kapaklarını ardına kadar açtı. Yeni lejyonlar kuruldu, barbar kabilelerden (Gotlar, Herullar) paralı askerler tutuldu, cephanelikler en modern silahlarla donatıldı. Konstantinopolis ve imparatorluğun diğer büyük şehirleri, dev bir askeri şantiye alanına döndü.
Anastasius, sadece askeri değil, psikolojik bir savaş da yürütüyordu. Halkın moralini yükseltmek için, Hipodrom’da büyük törenler düzenledi. Ordular, sefere çıkmadan önce, bizzat İmparator ve Konstantinopolis Patriği tarafından kutsandı. Şehrin en kutsal emanetleri, askerlerin önünden geçirildi. Bu, sadece bir imparatorluk savaşı değil, aynı zamanda bir Haç ile Ateşin, Hristiyanlık ile Zerdüştlüğün savaşı olarak sunuluyordu.
Yaşlı İmparator, bütün imparatorluğu, tek bir amaç uğruna birleştirmişti: Amida’yı geri almak ve Kavad’a dersini vermek. Panik, yerini kararlı bir öfkeye bırakmıştı. Roma, yaralanmıştı, ama ölmemişti. Ve şimdi, bütün gücüyle, yaralı bir ayı gibi, karşı saldırıya geçiyordu. İmparatorluğun bütün ağırlığı, doğuya, o küçük, inatçı kalenin, Amida’nın üzerine doğru hareket etmeye başlamıştı.

Üç Başlı Mızrak

Roma Orduları, Mezopotamya’ya Yürüyüş
503 yılının bahar ayları, Mezopotamya’nın kurak topraklarında daha önce eşi görülmemiş bir askeri hareketliliğe tanıklık etti. Anastasius’un seferber ettiği üç Roma ordusu, “Üç Başlı Mızrak” olarak adlandırılan bir stratejiyle, farklı kollardan Sasani topraklarına doğru ilerliyordu. Bu, Kavad’ın çok katmanlı saldırı planına, yine çok katmanlı bir karşı saldırıyla cevap vermek demekti.
Ana ordu, Areobindus’un komutasındaki güç, ağır ve metodik bir şekilde ilerliyordu. Hedefleri, Amida’ydı. Bu ordu, klasik Roma savaş makinesinin bir örneğiydi: Disiplinli lejyonlar, ağır süvariler, ve en önemlisi, devasa bir kuşatma birliği. Yanlarında, en büyük balistaları, onagerleri ve “Helépolis” (Şehir Alan) adı verilen devasa kuşatma kulelerini taşıyorlardı. Areobindus, aceleci bir komutan değildi. O, Amida’yı doğrudan bir saldırıyla değil, uzun ve sistematik bir kuşatmayla, Sasani garnizonunu açlığa ve yılgınlığa mahkûm ederek geri almayı planlıyordu.
Hypatius’un komutasındaki ikinci ordu ise, çok daha hızlı ve esnekti. Onların görevi, düşman topraklarında kaos yaratmaktı. Sınırı geçtiler ve Sasani kontrolündeki Arzanene bölgesine daldılar. Küçük kaleleri bastılar, köyleri yaktılar, Sasani ikmal kervanlarını pusuya düşürdüler. Hypatius, genç ve enerjikti. Kendini kanıtlamak istiyordu. Bu vur-kaç taktikleri, onun hırslı karakterine uygundu. Bu saldırılar, askeri açıdan büyük bir tehdit oluşturmasa da, Sasanileri sürekli taciz ediyor, Kavad’ın dikkatini ve kaynaklarını bölmesine neden oluyordu.
Güneyde ise, Patricius’un ordusu, Fırat boyunca ilerleyerek, Sasani müttefiki Lahmi Krallığı üzerinde baskı kuruyordu. Bu, Kavad’ı, güney sınırını korumak için de bir miktar asker ayırmak zorunda bırakıyordu.
Lakin bu “Üç Başlı Mızrak” stratejisinin, kâğıt üzerinde göründüğü kadar parlak olmayan, ölümcül bir zayıflığı vardı: Komuta birliği yoktu.
Anastasius, generalleri arasında bir kıskançlık ve rekabet olmasından çekindiği için, onlara ortak bir başkomutan atamamıştı. Areobindus, Hypatius ve Patricius, teoride eşit rütbedeydiler ve kendi ordularını bağımsız olarak yönetiyorlardı. Birbirleriyle ulaklar aracılığıyla iletişim kuruyor, ama eylemlerini tam olarak koordine edemiyorlardı.
Bu sorun, çok geçmeden kendini gösterdi. Areobindus, ihtiyatlı bir şekilde Amida’ya yaklaşırken, Hypatius, Arzanene’de elde ettiği küçük başarılarla sarhoş olmuş, daha büyük bir zafer aramaya başlamıştı. Kendi ordusunun, tek başına Nusaybin gibi büyük bir Sasani şehrini alabileceğine inanıyordu. Bu yüzden, Areobindus ile koordinasyon kurmadan, Nusaybin üzerine yürüme kararı aldı.
Bu, Kavad’ın beklediği bir hataydı.
Kavad, Amida’da küçük ama güçlü bir garnizon bırakmış, ordusunun ana gövdesiyle birlikte, Nusaybin yakınlarında pusuya yatmıştı. O, Roma ordularının ayrı hareket edeceğini tahmin etmişti. Roma generallerinin egolarını ve rekabetlerini, kendi casusları aracılığıyla öğrenmişti. Hypatius’un pervasızca üzerine geldiğini gördüğünde, tuzağını kurdu.
Hypatius’un ordusu, Nusaybin’e yaklaştığında, yorgun ve dağınıktı. Karşılarında, dinlenmiş, motive ve sayıca üstün bir Sasani ordusunu buldular. Kavad, klasik bir kıskaç hareketiyle Roma ordusuna saldırdı. Ağır Katafrakt süvarileri, Roma kanatlarını bir çekiç gibi ezerken, merkezdeki piyadeler ve savaş filleri, Roma lejyonlarının üzerine yürüdü.
Savaş, kısa ve kanlı oldu. Hypatius’un ordusu, tam bir bozguna uğradı. Genç komutan, panik içinde, ordusundan geriye kalanlarla birlikte canını zor kurtararak geri çekildi. Binlerce Romalı asker öldürülmüş veya esir alınmıştı. Sasaniler, büyük miktarda teçhizat ve Roma’nın kartal sancaklarından birkaçını ele geçirmişti.
Bu yenilgi haberi, Amida’yı kuşatmaya hazırlanan Areobindus’un kampına ulaştığında, bir şok etkisi yarattı. Areobindus, artık tek başına kalmıştı. Arkasındaki destek gücü yok olmuş, Sasani topraklarına girme ve ikmal hatlarını kesme planı suya düşmüştü. Daha da kötüsü, Kavad’ın zafer kazanmış ana ordusu, şimdi bütün gücüyle onun üzerine dönebilirdi.
Areobindus, paniğe kapıldı. Kendine aşırı güvenen Hypatius’un tam tersine, o, aşırı ihtiyatlıydı. Ordusunun Kavad’ın birleşik gücü karşısında dayanamayacağından korktu. Kuşatmayı başlatmadan, geri çekilme emri verdi. Roma’nın en büyük ordusu, tek bir kılıç sallamadan, Amida’nın önünden geri dönüyordu.
Üç Başlı Mızrak, daha hedefine ulaşamadan, kendi içindeki koordinasyonsuzluk ve komutanlarının hataları yüzünden kırılmıştı. Mızrağın bir ucu (Hypatius) tamamen yok olmuş, diğeri (Areobindus) ise korkuyla geri çekilmişti. Sadece güneydeki Patricius’un ordusu, küçük başarılar elde etmeye devam ediyordu, ama artık ana stratejinin bir anlamı kalmamıştı.
Anastasius’un büyük karşı saldırı planı, tam bir fiyaskoyla sonuçlanmıştı. İmparatorluk, on binlerce askerini ve devasa bir serveti boşa harcamıştı. Kavad ise, Roma’nın bölünmüşlüğünden faydalanarak, kendisinden daha büyük bir gücü, zekâsıyla parça parça yenmeyi başarmıştı. Bu zafer, onun komutanlık dehasını kanıtlıyor ve Sasani ordusunun moralini göklere çıkarıyordu. Roma için, savaşın en karanlık anları daha yeni başlıyordu.

Amida’nın Direnişi

Amida Kalesi, Sasani İşgali Altında
Roma ordularının başarısız karşı saldırısı, Amida’daki Sasani garnizonu ve esir halk için her şeyi değiştirmişti. Başlangıçta, Roma’nın devasa ordularının yaklaştığı haberi, şehirdeki Hristiyan halk arasında büyük bir umut yaratmıştı. Kurtuluşun yakın olduğuna inanıyor, gizlice dua ediyor, hatta bazıları küçük direniş eylemleri planlıyordu. Sasani garnizonu ise, komutanları Glon’un liderliğinde, endişeli bir bekleyiş içindeydi. Sayıları azdı ve kendilerinden kat kat büyük bir ordu tarafından kuşatılacaklardı.
Lakin Hypatius’un bozgunu ve Areobindus’un geri çekilişi haberleri şehre ulaştığında, umutlar yerini derin bir umutsuzluğa bıraktı. Kurtuluş ordusu gelmiyordu. Yalnız kalmışlardı.
Bu durum, Sasani garnizon komutanı Glon’un pozisyonunu güçlendirdi. Artık savunmada değil, taarruzdaydı. Kavad’ın zaferinden cesaret alarak, şehir üzerindeki kontrolünü daha da sertleştirdi. Kavad’ın başlangıçta gösterdiği müsamahakâr tavır sona ermişti. Şehrin önde gelen zenginleri, fidye için rehin alındı. Kiliselerdeki kalan son değerli eşyalara da el konuldu. Genç erkekler, Sasani ordusu için angarya işlerde çalıştırılmak üzere toplandı.
Lakin bu baskı, Amida halkının ruhunu kırmak yerine, beklenmedik bir direnişi ateşledi. Liderleri, yine o cesur piskopostu. Piskopos, halkına, askeri bir kurtuluş beklemek yerine, kendi kaderlerini kendi ellerine almaları gerektiğini vaaz etmeye başladı.
“Roma’nın lejyonları bizi terk etmiş olabilir,” diyordu gizli ayinlerde. “Ama Tanrı bizi terk etmedi. İnancımız, bizim en güçlü kalemizdir. Bedenlerimiz esir olabilir, ama ruhlarımız özgürdür.”
Şehrin içinde, sessiz ve derinden işleyen bir direniş ağı kuruldu. Bu, silahlı bir isyan değildi. Bu, bir sivil itaatsizlik ve yıpratma hareketiydi. Romalı zanaatkârlar, Sasaniler için tamir etmeleri istenen silahları ve arabaları bilerek sabote ediyorlardı. Tüccarlar, mallarını saklıyor, Sasani garnizonunun erzak bulmasını zorlaştırıyorlardı. Kadınlar, Sasani askerlerinin çamaşırlarını yıkarken veya onlara yemek pişirirken, aralarında bilgi taşıyor, casusluk yapıyorlardı.
En etkili direniş ise, psikolojikti. Her gece, şehrin duvarlarına, çatılara, gizlice haç işaretleri çiziliyordu. Sasani nöbetçileri, sabah uyandıklarında, şehrin her yerinde, bir gecede ortaya çıkmış gibi duran bu Hristiyan sembolleriyle karşılaşıyorlardı. Bu, “Biz buradayız, gitmedik ve pes etmeyeceğiz,” demenin sessiz bir yoluydu.
Bir keresinde, şehirdeki en büyük kilisenin çanları, Sasanilerin yasağına rağmen, gece yarısı çalmaya başladı. Ses, bütün şehre yayıldı. Bu, hem esir halk için bir umut çağrısı hem de işgalciler için bir meydan okumaydı. Sasani askerleri, paniğe kapılarak kiliseye koştuklarında, içeride kimseyi bulamadılar. Çanları kimin, nasıl çaldığı bir sır olarak kaldı.
Komutan Glon, bu pasif direniş karşısında çileden çıkıyordu. Karşısında savaşacak bir ordu yoktu. Ama her gün, görünmez bir düşmanla savaşıyordu. Şehrin ruhu, ona teslim olmuyordu. Bu durum, garnizonun moralini de bozmaya başladı. Askerler, sürekli bir tedirginlik içinde yaşıyor, her köşede bir tuzak, her yüzde bir isyan olasılığı görüyorlardı.
Amida’nın direnişi, silahla değil, inatla, inançla ve dayanışmayla örülüyordu. Şehir düşmüştü, evet. Ama halkı, teslim olmamıştı. Siyah duvarların ardında, esaret altındaki bir şehirde, insan ruhunun en zor koşullarda bile nasıl direnebileceğine dair sessiz bir destan yazılıyordu. Ve bu destanın yankıları, bir gün o duvarları aşacak ve imparatorluğun geri kalanına umut taşıyacaktı.

Kışın Gelişi ve Geri Çekilme

Mezopotamya Cephesi, 503 Kışı
Roma’nın başarısız karşı saldırısının ardından, savaş bir çıkmaza girmişti. Kavad, Nusaybin’deki zaferine rağmen, ordusunu daha ileri sürmeye cesaret edemedi. Ordusu, savaş ve uzun yürüyüşler yüzünden yorgundu. Amida’daki garnizonu beslemek ve savunmak, önemli bir kaynak gerektiriyordu. Ayrıca, Roma’nın toparlanıp yeni bir orduyla karşı saldırıya geçme ihtimali her zaman vardı.
Roma tarafında ise, tam bir moralsizlik ve dağınıklık hâkimdi. Areobindus ve Hypatius, birbirlerini suçluyor, Konstantinopolis’teki Senato ise generalleri beceriksizlikle itham ediyordu. İmparator Anastasius, başarısızlığın faturasını komutanlarına keserek, hem Areobindus’u hem de Hypatius’u görevden aldı. Onların yerine, Magister Officiorum (bir tür içişleri ve istihbarat bakanı) olan, sivil kökenli ama son derece zeki ve organize bir yönetici olan Celer’i atadı. Bu, Anastasius’un, savaşın yönetimini, geleneksel askeri aristokrasiden alıp, kendisine sadık sivil bürokratlara emanet etme hamlesiydi.
Lakin bütün bu komuta değişiklikleri ve planlamalar, doğanın acımasız gerçeğiyle yüzleşmek zorundaydı: Kış geliyordu.
Mezopotamya’nın kışı, yazı kadar serttir. Dondurucu rüzgârlar, yoğun kar yağışları, çamur deryasına dönen yollar… Savaş, büyük ordular için neredeyse imkânsız hale geliyordu. Atlar için yem bulmak zorlaşıyor, askerler arasında hastalıklar yayılıyordu.
Her iki ordu da, kışı kendi ana üslerinde geçirmek üzere, yavaş yavaş geri çekilmeye başladı. Savaş, bir süreliğine durmuştu. Ama bu, bir barış değil, sadece bir ateşkesti. Her iki taraf da, baharda yeniden başlayacak olan ölümcül dans için nefesleniyor, yaralarını sarıyor ve yeni planlar yapıyordu.
Kavad, kışı Nusaybin’de geçirdi. Ordusunu yeniden organize etti, Amida’dan elde ettiği ganimetin bir kısmıyla askerlerinin maaşlarını ödedi ve morallerini yükseltti. Lakin o da sorunlarla boğuşuyordu. Ak Hun müttefikleri, savaşın uzamasından ve bekledikleri kadar hızlı bir zenginliğe kavuşamamaktan şikâyet etmeye başlamışlardı. Kendi sarayında ise, savaşın maliyetinin artması, yeni vergiler konulması ihtimali, eski düşmanlarının yeniden fısıldaşmasına neden oluyordu.
Roma tarafında ise Celer, kışı, dağınık orduyu yeniden bir araya getirmek, disiplini sağlamak ve lojistiği mükemmel hale getirmek için kullandı. Anastasius’un hazinesinden akan altınlar sayesinde, orduya yeni ve daha kaliteli teçhizatlar sağlandı. Celer, bir asker değildi, ama bir organizatördü. Ve Roma ordusunun en çok ihtiyaç duyduğu şey de buydu.
Sınırda ise, kışın sessizliği altında, küçük, ama acımasız bir savaş devam ediyordu. Her iki tarafın keşif birlikleri, Arap müttefikleri, sürekli birbirlerinin karakollarına baskınlar düzenliyor, pusu kuruyor, esir alıyorlardı. Bu, büyük orduların savaşı değil, gölgelerin savaşıydı.
Savaşın ilk yılı, bir dengeyle sonuçlanmış gibiydi. Kavad, büyük bir zafer kazanarak Amida’yı almış, ama savaşı bitirememişti. Roma, büyük bir yenilgi almış, ama imparatorluğun çöküşü engellenmiş ve karşı saldırı için yeniden organize olmaya başlamıştı.
Her iki imparator da, bu savaşın, beklediklerinden daha uzun, daha maliyetli ve daha kanlı olacağını anlamıştı. İlk kan dökülmüştü. Lakin asıl kanlı hasat, baharın gelişiyle birlikte, yeniden başlayacaktı. Kış, sadece ölüme bir ara vermişti.


Bölüm 20 – Beyaz Kumlar, Kızıl Anlaşma

Cephedeki Çıkmaz

Sınır Hattı, Amida Çevresi, 504 Yılı
Kışın getirdiği sahte barış, baharın ilk çamurlu yollarıyla birlikte sona ermişti. Lakin 504 yılı, büyük orduların çarpıştığı, görkemli zaferlerin kazanıldığı bir yıl olmadı. Onun yerine, savaş, yıpratıcı, kanlı ve anlamsız bir çıkmaza saplanmıştı. Her iki imparatorluk da, geçen yılın ağır bedelini ödemiş, şimdi birbirini yorgun ve şüpheci birer boksör gibi tartıyordu.
Roma tarafında, yeni komutan Celer’in organizasyon yeteneği, orduyu yeniden ayağa kaldırmıştı. Lojistik hatlar kusursuz işliyor, askerlerin maaşları zamanında ödeniyor, kalelere sürekli takviye ve erzak gönderiliyordu. Lakin Celer, bir ofis adamıydı. Risk almaktan çekiniyor, Kavad’ın bir başka dâhiyane tuzağına düşmekten korkuyordu. Bu yüzden, Roma ordusu, Amida’yı geri almak için topyekûn bir saldırı başlatmak yerine, kaleyi uzaktan abluka altına alan, Sasani ikmal hatlarını kesmeye yönelik küçük ve yıpratıcı operasyonlarla yetiniyordu.
Sasani tarafında ise, durum daha da karmaşıktı. Kavad, Amida’yı elinde tutuyordu, evet. Lakin bu, pahalı bir zaferdi. Kaleyi savunmak için büyük bir garnizonu sürekli beslemek zorundaydı. Roma’nın karşı saldırıları, onun ileri harekâtını engelliyordu. Ak Hun müttefikleri, savaşın uzamasından ve ganimetin azalmasından dolayı homurdanmaya başlamıştı. Tizpon’da ise, savaşın maliyeti, Kavad’ın zar zor kurduğu ekonomik düzeni tehdit ediyor, soyluların ve rahiplerin sessiz muhalefeti, yeniden bir fısıltı komplosuna dönüşme potansiyeli taşıyordu.
Savaş, artık komutanların harita üzerindeki stratejik hamlelerinden çıkmış, siperlerdeki, karakollardaki sıradan askerlerin günlük cehennemine dönüşmüştü. Sınır hattı boyunca, yüzlerce kilometrelik bir alanda, küçük, isimsiz çatışmalar yaşanıyordu. Bir Roma devriyesi, su almak için nehre inen bir Sasani birliğine pusu kuruyor; ertesi gün, Sasani süvarileri, bir Roma erzak kervanına baskın düzenliyordu. Her gün, birkaç düzine insan, kimsenin hatırlamayacağı bir tepenin veya bir dere yatağının kontrolü için ölüyordu.
Bir Sasani karakolunda, onbaşı Vahram (ünlü Spahbed ile sadece isim benzerliği vardı), siperin arkasından karşıdaki Roma karakolunu izliyordu. Aylardır bu tepedeydi. Güneş, tenini yakmış, rüzgâr yüzünü çatlatmıştı. Yanındaki askerler, Tizpon’un parlak vaatleriyle orduya katılmış genç köylülerdi. Şimdi ise, yüzlerinde sadece bıkkınlık ve özlem vardı. Düşmanları, sadece karşıdaki Romalılar değildi. Asıl düşman, monotonluktu, sıtmaydı, bayat ekmekti, evden gelen ve hiç gelmeyen mektuplardı.
“Ne görüyorsun, Vahram?” diye sordu yanındaki genç asker.
“Hiçbir şey,” diye cevap verdi Vahram. “Dün ne görüyorsam, onu. Birkaç taş, birkaç kuru çalı ve bizi öldürmek için bekleyen birkaç adam. Onlar da, bizim onları öldürmemizi bekliyor.”
Karşı tepede, Romalı lejyoner Marcus, kendi siperinde, aynı monotonluğu yaşıyordu. O, Makedonya’daki çiftliğinden, macera ve iyi bir maaş için orduya yazılmıştı. Şimdi ise, bu tanrının unuttuğu topraklarda, anlamadığı bir dil konuşan, yüzünü bile tam seçemediği bir düşmana karşı nöbet tutuyordu. Geceleri, Sasani kampından gelen müzik seslerini duyuyordu. Bu, tuhaf bir şekilde, düşmanlarının da kendisi gibi insan olduğunu, onların da sıkıldığını, onların da evlerini özlediğini hatırlatıyordu.
Bu küçük, kişisel gerçeklikler, imparatorların büyük stratejilerinden ne kadar uzaktı. Kavad, Roma’nın altınını; Anastasius, imparatorluğun onurunu düşünüyordu. Vahram ve Marcus ise, sadece bir sonraki yemek saatini ve bu anlamsız savaşın bir gün bitip, evlerine dönme ihtimalini düşünüyorlardı.
Savaş, bir çamura saplanmıştı. Her iki taraf da, diğerini yenemeyeceğini, ama yenilgiyi de kabul edemeyeceğini anlamaya başlamıştı. Her geçen gün, hazineler boşalıyor, askerler ölüyor ve her iki imparatorluk da kan kaybediyordu. Bu çıkmaz, askeri bir çözümle aşılamazdı. Artık söz, yeniden diplomatlara, yani savaşın asıl nedenine geri dönmek zorundaydı. Cephedeki bu kanlı ve anlamsız sessizlik, saraylardaki yeni bir pazarlığın başlangıcını haber veriyordu.

İki Yaşlı Adamın Mektupları

Konstantinopolis ve Tizpon Arası, Gizli Müzakereler
Savaşın kanlı çıkmazı, en çok iki yaşlı adamın omuzlarına yüklenmişti: Konstantinopolis’te İmparator Anastasius ve Tizpon’da Vezir Zermihr. Kavad, bir savaşçı olarak, diplomasinin inceliklerinden sıkılıyor, onur ve zafer peşinde koşuyordu. Lakin her iki imparatorluğun yaşlı ve tecrübeli bürokratları, bu savaşın bir galibi olmayacağını, sadece daha çok veya daha az kaybedeni olacağını biliyorlardı.
Bu yüzden, 505 yılının başlarında, cephedeki komutanların bile haberi olmadan, iki saray arasında gizli bir mektuplaşma trafiği başladı. Bu, resmi elçilerin gidip geldiği, görkemli törenlerin yapıldığı bir diplomasi değildi. Bu, güvenilir kuryelerin, tüccar kervanlarının içine saklanarak taşıdığı, şifreli ve samimi mektuplarla yürütülen bir gölge diplomasisiydi.
İlk adımı atan, Anastasius oldu. Zermihr’e gönderdiği mektupta, artık bir imparatorun gururunu bir kenara bırakmış, yorgun bir devlet adamının pragmatizmi vardı.
“Saygıdeğer Vezir Zermihr,” diye başlıyordu mektup. “Her ikimiz de, imparatorluklarımızın ne kadar kan kaybettiğini görecek kadar uzun yaşadık. Genç ve hırslı krallarımız, şan ve zafer peşinde koşarken, bizim görevimiz, tarlaların ekilmeye devam ettiğinden, kervanların yollarda güvenle ilerlediğinden ve halklarımızın barış içinde yaşadığından emin olmaktır. Bu anlamsız savaş, her iki tarafı da zayıflatmaktan başka bir işe yaramıyor. Bu kanamayı durdurmanın bir yolunu bulmalıyız.”
Zermihr, bu mektubu aldığında, bir rahatlama hissetti. O da aynı şeyleri düşünüyordu. Kavad’a, savaşın maliyetinin sürdürülemez olduğunu, kazanılan ganimetin, kaybedilen ticareti ve üretimi karşılamadığını defalarca anlatmaya çalışmıştı. Şimdi, karşı taraftan uzatılan bu zeytin dalı, bir fırsattı.
Cevabında, aynı samimi ve gerçekçi tonu kullandı: “Bilge Roma İmparatoru’na hizmet eden saygıdeğer mevkidaşım. Sözleriniz, benim de kalbimden geçenlerin bir yankısıdır. Lakin bilirsiniz ki, kralların onuru, bazen devletin çıkarından daha ağır basar. Şah’ımız, babasının uğradığı hakaretin ve Roma’nın yıllardır süren kibirli tavrının bir bedeli olması gerektiğine inanıyor. Amida, bu bedelin bir sembolüdür.”
Mektuplar, gidip gelmeye devam etti. Yavaş yavaş, bir barış anlaşmasının ana hatları şekillenmeye başladı. Pazarlık, iki ana nokta üzerinde kilitleniyordu: Amida’nın kaderi ve para.
Anastasius, Amida’nın derhal ve koşulsuz olarak Roma’ya iade edilmesinde ısrarcıydı. Bu, Roma onuru için vazgeçilmezdi. Kavad ise, Amida’yı, büyük bir miktar altın karşılığında geri vermeyi teklif ediyordu. “Biz o şehri, kanımızla aldık,” diyordu Kavad, Zermihr aracılığıyla. “Bedelini ödemeden geri alamazlar.”
Pazarlık, aylarca sürdü. Bir noktada, neredeyse kopuyordu. Kavad, Roma’nın teklifini çok düşük bularak öfkelenmiş, cepheye yeni bir saldırı emri vermeyi düşünmüştü. Anastasius ise, Sasani Şahı’na fidye öder duruma düşmeyi reddediyordu.
Kırılma noktasında, Zermihr ve Romalı mevkidaşı, kelimelerle oynayarak, her iki liderin de onurunu kurtaracak bir formül buldular. Roma, Kavad’a, Amida’yı geri vermesi karşılığında, büyük bir ödeme yapacaktı. Lakin bu ödeme, bir “fidye” veya “tazminat” olarak adlandırılmayacaktı. Bu, “Amida’da esir düşen Romalı askerlerin ve soyluların serbest bırakılması için ödenen bir bedel” ve “şehrin tahrip edilen kısımlarının onarımı için bir yardım” olarak kayıtlara geçecekti. Böylece Anastasius, halkına, “Şehrimizi geri aldık ve esirlerimizi kurtardık,” diyebilecekti. Kavad ise, kendi soylularına, “Roma’dan, savaşın masraflarını karşılayacak kadar büyük bir altın aldık,” diyebilecekti. Her iki taraf da, yüzünü kurtarmış oluyordu.
Anlaşmanın diğer maddeleri de belirlendi. Yedi yıllık bir barış anlaşması imzalanacaktı. Sınırlar, savaş öncesi duruma geri dönecekti. Her iki taraf da, sınırda yeni kaleler inşa etmemeyi taahhüt ediyordu. Ve Kavad’ın asıl talebi olan yıllık ödeme meselesi, muğlak bir ifadeyle, “gelecekteki diplomatik görüşmelere” bırakılıyordu.
Anlaşma, taslak olarak hazırdı. Bu, kimsenin tam olarak kazanmadığı, ama daha fazla kaybetmeyi göze alamadığı, yorgun ve pragmatik bir barıştı. İki yaşlı bürokratın, krallarının öfkesini ve onurunu baypas ederek, devletlerinin aklını kullanarak vardıkları bir sonuçtu. Şimdi geriye, bu kırılgan barışı, krallarına kabul ettirmek ve cephedeki askerlere anlatmak kalmıştı.

Amida’nın Geri Verilişi

Amida Surları, 505 Yılı
Barış anlaşması, Kavad ve Anastasius tarafından onaylandıktan sonra, savaşın başladığı ve sembolü haline gelen yerde, Amida’da, hüzünlü bir törenle hayata geçirildi. Roma tarafından ödenen devasa miktardaki altın, katır kervanlarıyla Sasani kampına ulaştırılmıştı. Şimdi sıra, şehrin devir teslimindeydi.
O gün, Amida’nın önündeki ovada, iki ordu, son bir kez daha karşı karşıya geldi. Ama bu defa, savaşmak için değil, bir vedalaşma için. Bir yanda, zafer kazanmış ama yorgun Sasani birlikleri; diğer yanda, yenilmiş ama toparlanmış Roma lejyonları. Aralarında, birkaç yüz metrelik, sessiz ve gergin bir boşluk vardı.
Tören, şehrin ana kapısının önünde yapıldı. Sasani komutanı Glon, şehrin anahtarlarını, Roma’nın yeni Doğu Başkomutanı Celer’e teslim edecekti. Glon, gururlu bir savaşçıydı. Bu şehri savunmuş, elinde tutmuştu. Şimdi onu geri vermek, ona zor geliyordu. Celer ise, bir bürokratın soğukkanlılığıyla, bu anın tadını çıkarmadan, sadece bir görevi yerine getiriyordu.
Sasani garnizonu, sancaklarını toplayarak, düzenli bir şekilde şehirden çıkmaya başladı. Yürüyüşleri, bir galibin yürüyüşü gibiydi. Başları dikti. Roma askerleri, onların geçişini sessizce izledi. Havada ne bir tezahürat ne de bir yuhalama vardı. Sadece, savaşın bitmesinden kaynaklanan, yorgun bir rahatlamanın sessizliği hâkimdi.
Sasani birlikleri şehri tamamen terk ettikten sonra, Roma ordusu içeri girmeye başladı. Lakin bu, bir zafer yürüyüşü değildi. Şehre giren ilk Romalı askerler, gördükleri manzara karşısında donakaldılar. Amida, onların hatırladığı o zengin ve canlı şehir değildi. Savaş ve işgal, şehri bir enkaza çevirmişti. Binaların çoğu yıkılmış veya yanmıştı. Sokaklar, hâlâ savaşın izlerini taşıyordu. Ve en kötüsü, halkın yüzündeki ifadeydi. Yıllarca süren işgal, açlık ve korku, onların ruhunu ezmişti. Romalı askerleri, birer kurtarıcı olarak sevinçle karşılamadılar. Onlara, yeni gelen efendiler olarak, yorgun ve şüpheci bir kayıtsızlıkla baktılar.
Şehrin piskoposu ve halkı, Celer’i karşıladı. Piskoposun gözlerinde, ne bir sevinç ne de bir zafer vardı. Sadece, çok fazla acı görmüş bir adamın bitkinliği vardı. “Yeniden hoş geldiniz, Komutan,” dedi, sesi bir fısıltı gibiydi. “Umarım, bu defa kalıcı olursunuz.”
Bu sözler, Celer’in ve yanındaki subayların yüzüne bir tokat gibi çarptı. Onlar, bir şehri geri almışlardı, evet. Ama o şehrin halkının güvenini kaybetmişlerdi. Roma, kendi tebaasını koruyamamıştı. Bu, askeri bir zaferden çok daha derin, manevi bir yenilgiydi.
O gün Amida’da, bayraklar el değiştirdi. Sasani sancağı indirildi, yerine Roma’nın kartal sancağı çekildi. Lakin bu, kimseye gerçek bir zafer hissi vermedi. Siyah bazalt duvarlar, her iki tarafın da ödediği ağır bedelin sessiz tanıkları olarak duruyordu. Savaş bitmişti. Lakin bıraktığı yaralar, hem topraklarda hem de insanların ruhunda, nesiller boyu kanamaya devam edecekti. Amida, geri alınmıştı. Ama eski Amida, bir daha asla geri gelmeyecekti.

Beyaz Kumlar, Kızıl Anı

Kavad’ın Çadırı, Yıllar Sonra
Yıllar geçmişti. Kavad, artık genç ve hırslı bir kral değil, saçlarına aklar düşmüş, imparatorluğunu demir bir yumrukla yöneten tecrübeli bir hükümdardı. Roma ile yapılan barış, kırılgan da olsa, devam ediyordu. İçerideki reformları, bütün direnişe rağmen, meyvelerini vermeye başlamıştı. Yeni bir bürokrat sınıfı yetişiyor, hazine yavaş yavaş doluyordu. Tahtı, güvendeydi.
Bir yaz akşamı, Kavad, Tizpon dışındaki av kampında, büyük çadırında tek başına oturuyordu. Önündeki masada, şarap kadehinin yanında, eski, parşömenden bir harita duruyordu. Bu, babası Peroz’un son seferine ait, kenarları yıpranmış bir haritaydı.
Parmağı, haritanın üzerindeki o lanetli bölgede gezindi. Haritacıların bile sadece “Beyaz Kumlar” diye isimlendirdiği, Horasan’ın ötesindeki o dipsiz boşluk. Kırmızı Vadi, o haritada bile yoktu. O, sadece orayı görenlerin zihnine kazınmış, kanlı bir coğrafyaydı.
Roma ile yaptığı savaş, ona istediği altını, istediği gücü vermişti. Lakin ruhunun derinliklerindeki o eski yarayı kapatamamıştı. Bütün hayatı, babasının o çölde yaşadığı felaketin gölgesinde geçmişti. Tahttan indirilmesi, esareti, Ak Hunlarla yaptığı utanç verici ittifak… Hepsi, o ilk travmanın, o beyaz kumların üzerindeki kızıl anının bir sonucuydu.
O, Ak Hunları yenememişti. Onlarla savaşmak yerine, onlarla işbirliği yapmış, onların gücünü kullanarak kendi tahtını geri almıştı. Onlara, babasının ödeyemediği bedeli, Roma’dan aldığı altınlarla ödemişti. Bu, bir intikam değil, zekice ama onursuz bir uzlaşmaydı. Kavad, bunu biliyordu. Ve bu bilgi, en büyük zaferlerinin bile tadını kaçıran bir zehir gibiydi.
Çadırın kapısı aralandı ve içeri, artık delikanlı olmuş oğlu, veliahtı Hüsrev girdi. Hüsrev, babasının aksine, daha sakin, daha düşünceli bir gençti.
“Baba,” dedi. “Yine o eski haritaya mı bakıyorsun?”
Kavad, başını kaldırdı. “Evet, oğlum. Geçmişe bakıyorum. Geleceği daha iyi görmek için.”
“Büyükbabamın hatasını mı düşünüyorsun?” diye sordu Hüsrev, cesurca.
Kavad, bir an şaşırdı. Sonra, acı bir tebessümle cevap verdi. “Hata mı? Babanınki bir hata değildi, Hüsrev. O, bir Sasani Şahı gibi davrandı. Gururlu, cesur ve pervasız. Ben ise, hayatta kalmak için ne gerekiyorsa onu yaptım. Bir kral gibi değil, bir tilki gibi davrandım. Hangimizin yolu doğruydu, tarih karar verecek.”
Kavad, ayağa kalktı ve oğlunun omuzuna elini koydu. “Sana bir tavsiyem var, geleceğin Şahların Şahı. Asla, tek bir düşmana odaklanma. Asla, onurunun, aklının önüne geçmesine izin verme. Ve asla unutma ki, bir kralın en büyük düşmanı, sınırdaki barbarlar veya rakip imparatorlar değildir. Bir kralın en büyük düşmanı, kendi içinde taşıdığı zayıflıktır; kibri, öfkesi ve geçmişin hayaletleridir.”
O an, Hüsrev, babasının gözlerinde, zafer kazanmış bir kralın değil, hayatı boyunca bir hayaletle savaşmış yorgun bir adamın ifadesini gördü. Kavad, Roma’yı yenmişti. Soyluları ezmişti. İmparatorluğu yeniden şekillendirmişti. Ama o beyaz kumların üzerindeki kızıl anıyı, babasının ve ordusunun o korkunç sonunu, hiçbir zaman tam olarak yenememişti. O anı, onun en büyük gücü ve aynı zamanda en derin laneti olmuştu. Tahtının bedeli, sadece altın ve kan değil, aynı zamanda ruhunun bir parçasını, o unutulmuş çölde bırakmaktı.

Anlatıcının Notu

Zamanın Dışında
Ve böylece, hikâyemiz sona eriyor. Lakin tarih, asla sona ermez. Bizim anlattığımız bu öykü, MS 484 yılında Sasani Şahı Peroz’un, Ak Hunlar (Heftalitler) karşısında yaşadığı o korkunç felaketin külleri üzerine inşa edilmiş bir kurgusal anlatıdır. Peroz’un ölümü ve ordusunun yok oluşu, tarihsel bir gerçektir. Bu olay, Sasani İmparatorluğu’nu bir kaosa sürüklemiş, Peroz’un oğlu Kavad’ın, Ak Hunların desteği ve esareti altında tahta çıkmasına neden olmuştur.
Bu anlatıda, o tarihsel travmanın, bir kralın ve bir imparatorluğun kaderini nasıl şekillendirebileceğini dramatize etmeye çalıştık. Kavad’ın, babasının yaşadığı felaketten aldığı dersler, onun acımasız pragmatizmini, hilekâr zekâsını ve geleneksel düzene karşı olan güvensizliğini beslemiştir. Onun Mazdekçilerle olan karmaşık ilişkisi, soylularla ve rahiplerle olan mücadelesi ve en nihayetinde, Roma ile başlattığı Anastasius Savaşı (502-506), hep o ilk yenilginin ve esaretin uzun gölgesinde şekillenmiştir.
Tarihsel olarak da, savaş, anlatıldığına benzer bir şekilde, Amida’nın Sasaniler tarafından alınıp, daha sonra Roma’nın ödediği büyük bir fidye karşılığında geri verilmesiyle ve yedi yıllık bir barış anlaşmasıyla sonuçlanmıştır. Anastasius, bu savaştan ders alarak, Sasani saldırılarına karşı koymak için, sınırda ünlü Dara Kalesi’ni inşa ettirmiş, bu da gelecekteki nice Roma-Sasani savaşına sahne olmuştur.
Kavad’ın kendisi ise, tarihin en karmaşık ve en etkili hükümdarlarından biri olarak kalmıştır. O, imparatorluğu bir çöküşün eşiğinden almış, lakin bunu, geleneksel düzeni yıkarak, kan dökerek ve tehlikeli ittifaklar kurarak yapmıştır. Onun başlattığı reformlar, oğlu I. Hüsrev (Anuşirvan) döneminde tamamlanacak ve Sasani İmparatorluğu’nu en parlak çağına taşıyacaktır.
Bu hikâye, bir kralın, babasının hayaletiyle olan savaşıdır. Kibirle aklın, onurla hayatta kalma içgüdüsünün, gelenekle devrimin mücadelesidir. Ve en nihayetinde, tarihin, büyük zaferler ve trajik yenilgilerden çok, o zaferlerin ve yenilgilerin insanların ruhunda bıraktığı silinmez izlerle yazıldığının bir hatırlatıcısıdır. Beyaz kumların üzerine dökülen kızıl kan, kurumuş olabilir. Ama onun yarattığı yankı, çağlar boyunca devam etmiştir.

Yorum bırakın

Table of Contents

Scroll to Top