BÖLÜM 1
Kurt ve Kuzu
Topkapı Sarayı, 1621 Kışı
İstanbul’un üzerine çöken kış, gümüşi bir pelerin gibiydi. Kar taneleri, Marmara’nın kurşuni sularından kalkıp Topkapı Sarayı’nın sayısız kubbesine, sivri külahlı kulelerine ve sessiz avlularına bir matem yorganı gibi seriliyordu. Soğuk, Bab-ı Hümayun’un devasa kanatlarının arasından sızıp taş döşeli yollarda ıslık çalarak ilerliyor, nöbet tutan bostancıların pelerinlerinin altında titreyen bedenlerine işliyordu. Sarayın duvarları ardında ise soğuktan daha keskin, daha acımasız bir sükût hüküm sürüyordu. Hotin Seferi’nden dönen ordunun zafer alayları çoktan susmuş, geride yalnızca hesabı görülmemiş bir yenilginin, adı konulmamış bir utancın ve damarlarda dolaşan buz gibi bir öfkenin tortusu kalmıştı.
Arz Odası’nın loş ışığında, yirmi altı yaşındaki Padişah, Sultan İkinci Osman, altın işlemeli, yüksek tahtında bir mermer heykelin sükûnetiyle oturuyordu. Lakin gözlerinde mermerin soğukluğu yoktu; orada, Lehistan bozkırlarında tutuşup kalmış bir ateşin korları parlıyordu. Karşısında divan duran vezirler, paşalar ve ulema, başları önlerinde, Padişah’ın dudaklarından dökülecek kelimeleri bekliyordu. Odanın havası o kadar yoğundu ki, devasa pencerelerin ardında usul usul yağan karın sesi dahi duyulmuyordu. Yalnızca duvarlardaki çinileri aydınlatan şamdanların titrek alevlerinde raks eden isin kokusu ve Padişah’ın kaftanının altından belli belirsiz duyulan soluk alıp verişi vardı.
“Dilaver Paşa,” dedi Osman. Sesi, yaşına yakışmayacak bir yorgunluk ve çelik gibi bir kararlılıkla doluydu. Gençliğinin getirdiği ince tını, Hotin’in çamurlu siperlerinde kaybolmuş, yerini tecrübenin ve hayal kırıklığının keskinliğine bırakmıştı. “Leh keferesiyle yapılan sulhun maddelerini bir kez daha okuyasın. Devlet-i Aliyye’nin hangi şartlarla o bataklıktan çekildiğini herkesin kulağı duysun, zihnine nakşolsun.”
Sadrazam Dilaver Paşa, yetmişini aşmış bedeninin bütün ağırlığıyla bir adım öne çıktı. Elindeki fermanı tutan parmakları hafifçe titriyordu. Padişah’ın öfkesinin hedefini gayet iyi biliyordu. O öfke, ne Leh kralı Zygmunt’a ne de onun Kazak müttefiklerine yönelikti. O öfke, tam da karşısında divan duran o heybetli sarıkların, gösterişli kürklerin ve o kürklerin altındaki korkak yüreklerin temsil ettiği düzene yönelikti.
Paşa, boğazını temizleyip okumaya başladı. Sesinde yapay bir resmiyet vardı. Maddeler sıralanıyordu: Sınırlar eski halinde kalacak, Kırım Hanı Leh topraklarına akın düzenlemeyecek, Lehliler Kazakları zapt edecek, yıllık vergi… Her kelime, Arz Odası’nın kubbesine çarpıp Padişah’ın yüzüne bir tokat gibi iniyordu. Zaferle çıkılan bir seferin sonunda, galip tarafın şartları olması gereken maddeler, sanki denk iki gücün kerhen uzlaşması gibiydi. Osman’ın gözleri kısıldı. Hotin Kalesi’nin haftalarca süren kuşatması, siperlerde donarak ölen binlerce askerin feryadı, kale duvarlarına tırmanırken vurulup düşen yiğitlerin cansız bedenleri bir an için gözlerinin önünden geçti. Ve o an… O an, siperden kaçan, itaatsizlik eden, yağma için savaşmayı bırakan Kapıkulu askerlerinin, Yeniçerilerin hayaleti beliriverdi.
Dilaver Paşa okumayı bitirdiğinde, odadaki sessizlik bir kat daha ağırlaştı. Kimse başını kaldırmaya cesaret edemiyordu. Sultan Osman, tahtının kolçağını sıkan parmakları bembeyaz kesilmiş halde öne doğru eğildi.
“Yeter, Paşa, yeter!” diye gürledi. “O ferman, zaferin değil, acziyetin belgesidir. O ferman, Devlet-i Aliyye’nin kılıcının değil, kapıkulunun korkaklığının mürekkebiyle yazılmıştır! Ecdadım Fatih Sultan Mehmed Han, o ulu hakan, Kostantiniyye surlarına dayandığında, Ulubatlı Hasan’ı surlara bayrağı dikerken şehit eden Bizans okları mı daha keskin idi, yoksa Hotin’de benim askerimin arkasını dönüp kaçmasına sebep olan bahaneler mi?”
Kimse cevap vermedi. Vezirler, bir fırtınanın ortasında kalmış kuru yapraklar gibiydiler. Padişah’ın öfkesi dinmiyordu.
“Söylesin Şeyhülislam Esad Efendi! Savaş meydanından firar etmenin şeriatta hükmü nedir? Söylesin Kazasker! Padişah’ın emrine itaatsizliğin cezası nedir? Söyleyin paşalar! Cenk ortasında ‘Maaşımız gecikti, peksimetimiz bayatladı!’ diye sızlanan bir orduyla hangi kale fethedilir, hangi kâfire diz çöktürülür?”
Sözlerinin hedefi olan Yeniçeri Ağası, sapsarı bir yüzle olduğu yerde küçülmüştü. Biliyordu ki Padişah’ın sözleri, onun şahsında bütün bir ocağa yöneltilmişti. Ocak ki, bir zamanlar imparatorluğun çelik yumruğu iken, şimdi kendi gölgesinden korkan, Padişah’a isyan etmekten çekinmeyen, lakin düşman karşısında gevşeyen bir ur haline gelmişti.
Osman ayağa kalktı. Genç bedeni, üzerindeki ağır samur kürke ve mücevherli kaftana rağmen bir ok gibi gergindi. Odadaki herkesin üzerinde gözlerini gezdirdi. O bakışlarda bir hükümdarın sorgulayan, yargılayan ve hüküm veren kudreti vardı.
“Dedem Yavuz Sultan Selim Han, Mısır Seferi’ne giderken, o çölleri geçerken hangi kapıkulu şikâyet etmeye cüret edebilmiştir? Kanuni Sultan Süleyman Han, Viyana kapılarına dayandığında, hangi asker ‘Sefer uzun sürdü,’ diyebilmiştir? Onlar, padişahlarına itaat eder, Allah yolunda cihadı en büyük şeref bilirlerdi. Ya şimdikiler? Şimdikiler dükkânlarının, meyhanelerinin, evlerindeki rahatlarının derdine düşmüş birer esnaf güruhundan farksızdır. Adları asker, ruhları tüccar! Devletin ekmeğini yiyip, devlete ihanet ediyorlar!”
Son sözleri bir kırbaç gibi şakladı. Sadrazam Dilaver Paşa, durumun vahametini kavrayarak araya girmeye çalıştı.
“Padişahım, devletlüm… Asker kullarınızın hataları olmuştur, lakin…”
“Lakin’i yoktur Paşa!” diye kesti Osman. “Ocağın ateşi sönmüş, geriye yalnızca zehirli dumanı kalmıştır. Kökü çürümüş bir ağacın dallarını budamak fayda etmez. O ağacı kökünden sökmek gerekir!”
Bu son cümle, Arz Odası’nın duvarlarına sinmiş asırlık geleneğin ruhuna saplanmış bir hançerdi. Kökünden sökmek… Bu, yalnızca bir ocağı lağvetmekten öte bir anlama geliyordu. Bu, Fatih’ten beri gelen bir düzeni, imparatorluğun askerî temelini yıkıp yeniden kurmak demekti. Vezirlerin yüzündeki korku, yerini dehşete bıraktı. Şeyhülislam’ın sakalları titredi. Birbirlerine kaçamak bakışlar atıyorlardı. Padişah, aklından geçeni açık etmişti. Ve o akıldan geçen fikir, İstanbul’un altını üstüne getirebilecek bir depremin habercisiydi.
Osman, onların yüzündeki ifadeyi gördü. Bir anlık bir duraksama yaşadı. Belki de çok ileri gitmişti. Lakin Hotin’in acısı, o acının doğurduğu kararlılık, geri adım atmasına engel oldu.
“Divan dağılmıştır,” dedi buz gibi bir sesle. “Söylediklerim üzerinde iyi düşünün. Zira bu kış uzun geçecek. Ve bahar geldiğinde, Devlet-i Aliyye’nin bahçesindeki bütün kuru ağaçlar sökülüp atılacak.”
Arkasını döndü ve kimsenin yüzüne bakmadan, cübbesinin etekleri yerleri süpürürken odanın arkasındaki özel dairesine açılan kapıya yürüdü. Kapı ardında kapandığında, geride bıraktığı divan üyeleri, az önce patlayan fırtınanın ardından ne yapacağını bilemez bir halde, donmuş gibi kalakaldılar. Herkesin zihninde aynı kelimeler yankılanıyordu: Kökünden sökmek. O gün, o soğuk kış gününde, Sultan Osman, kendi fermanını kendi elleriyle imzalamıştı. Lakin o fermanın altındaki mühür, kanla basılacaktı.
Padişah’ın Has Odası, dışarıdaki dünyanın kargaşasından yalıtılmış bir sığınaktı. Duvarlar en nadide İznik çinileriyle kaplıydı, yerlere atılmış Buhara halıları adımların sesini yutuyordu. Mangalda yanan öd ağacının rayihası, havaya tatlı, dumanlı bir koku yayıyordu. Pencerelerden görünen Haliç, kar altında bir gümüş tepsi gibi parlıyordu. Lakin odanın sahibi, ne çinilerin eşsiz maviliğini ne de Haliç’in manzarasını görecek haldeydi.
Sultan Osman, sırtındaki ağır samur kürkü çıkarıp bir sedire atmış, pencerenin önüne geçmişti. Avuçlarını, soğuk mermer pervaza dayamıştı. Nefesi, camda küçük bir buğu lekesi bırakıyordu. Arz Odası’ndaki öfkesi dinmiş, yerini derin bir düşünce hali almıştı. Aklında tek bir soru dönüyordu: Nasıl? Bu çürümüş yapı nasıl yıkılacak, yerine yenisi nasıl inşa edilecekti?
Kapı usulca çalındı. Gelen, Padişah’ın lalasını ve hocası Ömer Efendi’ydi. Ömer Efendi, Padişah’ın çocukluğundan beri yanında olan, ona sadece ilimleri değil, aynı zamanda büyük hayaller kurmayı da öğreten kişiydi. Zeki, hırslı ve belki de Padişah’tan bile daha radikal fikirlere sahip bir alimdi.
“Hünkârım,” dedi yumuşak bir sesle. “Divandaki sözleriniz, surlarda gedik açan bir top güllesi gibiydi.”
Osman, dönmeden cevap verdi. “Gediği açmak yetmez, Hoca. Surların tamamını yıkmak gerek. Gördün hallerini. Korkudan dilleri tutuldu. Devletin bekasını değil, kendi mevkilerinin, kendi rahatlarının derdindeler. O Yeniçeri Ağası’nın yüzündeki ifadeyi gördün mü? Sanki ben onun ocağına değil, o benim tahtıma hesap sorar gibiydi.”
Ömer Efendi, Padişah’ın yanına yaklaştı. Yüzünde ne bir korku ne de bir tereddüt vardı. Tam aksine, gözleri bir planın ışığıyla parlıyordu.
“Hünkârım, bir yılanı öldürmek istiyorsanız, önce başını ezmeniz gerekir. Lakin o yılan zehirliyse ve sizden güçlüyse, onu uykusunda yakalamalısınız. Divanda söyledikleriniz, yılanı uyandırdı. Şimdi daha dikkatli, daha sinsi hareket etmeliyiz.”
Osman, hocasına döndü. Gözlerinde bir müttefik bulmanın rahatlığı vardı. “Fikrin nedir, Hoca? Aklımdakini biliyorsun. Anadolu’dan, Suriye’den, Mısır’dan, ocakla ilişiği olmayan, toprağına ve Padişahına sadık Türkmenlerden, yiğit evlatlardan yeni bir ordu kurmak… Adı Sekban Ordusu olacak. Onları modern silahlarla eğiteceğiz. Tıpkı Avrupa’daki ordular gibi disiplinli, maaşını devletten alan, tek vazifesi savaşmak olan bir ordu. Kapıkulu gibi esnaflık yapan, siyasete karışan bir güruh değil.”
Ömer Efendi, Padişah’ın heyecanını dizginlemek ister gibi elini kaldırdı.
“Fikir uludur, Hünkârım. Hatta Devlet-i Aliyye’nin kurtuluşu için tek çaredir. Gelgelelim, o ordu kurulana dek, eldeki ordu sizi bir gecede yok edebilir. Söylentiler çoktan kışlalara, kahvehanelere ulaşmıştır. ‘Padişah ocağı kaldırmak ister,’ sözü, bir fitne ateşi gibi yayılıyor. O ateşi söndürmek için, onlara başka bir gerekçe sunmalıyız.”
Osman kaşlarını çattı. “Ne gibi bir gerekçe?”
Ömer Efendi, odanın ortasındaki büyük rahlenin üzerinde duran haritaya doğru yürüdü. Parmağını Arabistan Yarımadası’nın üzerine koydu.
“Hac farizası, Padişahım. Resulullah’ın mübarek topraklarını ziyaret etmek… Hangi Müslüman buna karşı çıkabilir? Hangi kapıkulu, ‘Padişah Kâbe’ye gitmesin,’ diyebilir? Diyeceksiniz ki, ‘Hacca gidiyorum.’ İstanbul’dan büyük bir alayla yola çıkacaksınız. Lakin asıl niyetiniz, güzergâh üzerindeki Anadolu ve Suriye vilayetlerinden asker toplamak olacak. Şam’a, Halep’e, Mısır’a vardığınızda, yeni ordunuzun çekirdeği çoktan kurulmuş olur. Kimse hac yolculuğuna çıkan bir Padişah’tan şüphelenmez. İstanbul’daki fitne odakları ise siz dönene kadar ne olduğunu anlayamaz bile. Döndüğünüzde ise elinizde öyle bir güç olur ki, ne Yeniçeri Ocağı ne de onlara akıl veren ulema esamesi karşısında durabilir.”
Plan, zekice ve cüretkârdı. Bir ibadeti, tarihin en büyük siyasi ve askeri operasyonlarından birine kılıf yapıyordu. Osman’ın yüzü aydınlandı. Bu, aradığı çıkış yoluydu. Bu, yılanı uyutacak, hatta onu kendi elleriyle kutsal bir yolculuğa uğurlamasını sağlayacak bir plandı.
“Hoca… Aklınla bin yaşa,” dedi hayranlıkla. “Plan kusursuz görünüyor. Hazırlıklara derhal başlansın. Hazine, hac yolculuğu için hazırlansın. Gerekli fermanlar yazılsın. İstanbul’a duyurulsun: Padişahları, Allah’ın evini ziyarete niyet etmiştir!”
Ömer Efendi başını eğerek Padişah’ı selamladı. Lakin içinden, planın bir zayıf noktası olduğunu biliyordu. Planın başarısı, gizliliğe bağlıydı. Ve Topkapı Sarayı’nın duvarlarının kulakları vardı. Her koridorda bir gölge, her kapının ardında bir fısıltı gizlenirdi. Ve Padişah’ın en yakınındaki bazı gölgeler, en tehlikeli olanlarıydı. Mesela, Padişah’ın kayınpederi Şeyhülislam Esad Efendi’nin damadı olan, Hotin’de azledilmiş eski Sadrazam Ohrili Hüseyin Paşa’nın yerine geçen Dilaver Paşa’nın selefi olan ve şimdi kuyruğunu sıkıştırmış bekleyen Kara Davud Paşa… O Davud Paşa ki, hırsı ve kinciliğiyle tanınırdı ve Yeniçerilerle gizli bir bağı olduğu fısıldanırdı.
Plan harekete geçmişti. Kurt, kuzunun postuna bürünmeye hazırlanıyordu. Lakin unuttuğu bir şey vardı: Kuzu sürüsü, yalnız olduğunda ne kadar uysal ise, bir araya geldiğinde o kadar vahşi olabilirdi. Ve o sürünün çobanları, kurdun niyetini çoktan sezmişti.
Ağa Kapısı’ndaki bir kahvehanenin havası, dışarıdaki ayazı unutturacak kadar sıcak ve yoğundu. İçeriyi kesif bir tütün dumanı, kavrulmuş kahve kokusu ve onlarca askerin uğultusu dolduruyordu. Burası, Yeniçeri Ocağı’nın kalbinin attığı yerlerden biriydi. Duvarlar, geçmiş savaşlardan kalma paslı kılıçlar, gürzler ve miğferlerle süslüydü. Köşelerde oturan yaşlı ağalar, yanık kahvelerini yudumlarken, genç ve hırçın bölükler yüksek sesle Hotin maceralarını, daha doğrusu şikayetlerini anlatıyorlardı.
“Karda kışta o Leh keferesinin çamurunda ne işimiz vardı?” diye homurdanıyordu gür bıyıklı bir zorba. “Ne doğru dürüst yağma alabildik ne de bahşiş. Padişah, sanki Viyana’yı fethettik de biz engel olduk gibi davranıyor.”
Yanındaki daha yaşlı bir yoldaşı, nargilesinden bir nefes çekip dumanını havaya üfledi. Gözleri kısıktı, yüzündeki yara izi, geçmişte gördüğü bir cengin hatırasıydı.
“Mesele yağma değil, aslanım,” dedi bilge bir tavırla. “Mesele itibar. Bu genç Padişah, ocağımızın geleneğini bilmiyor, saygı duymuyor. Biz ki, nice padişahlar görmüş, tahta çıkarmış, tahttan indirmiş bir ocağız. O ise bizi, sarayın bostancıları gibi görüyor. Emir eri sanıyor.”
Bu sözler, etrafta oturanların onaylayan mırıltılarıyla karşılandı. Kahvehanenin en ücra köşesinde, yüzü gölgede kalmış bir adam, önündeki fincana bakarak sessizce dinliyordu. Kimse onun kim olduğunu bilmiyordu, lakin onun varlığı, oradaki en rütbeli ağadan bile daha fazla ağırlık taşıyordu. O, Kara Davud Paşa’nın en güvendiği casuslarından biriydi. Görevi, kışladaki ve kahvelerdeki nabzı tutmak, fitili ateşleyecek kıvılcımı bulmaktı.
Tam o sırada, kapıdan telaşla giren bir nefer, soluk soluğa bağırdı:
“Ağalar! Haber geldi! Saraydan! Padişah hazretleri… Hacca gitmeye niyetlenmiş!”
Kahvehanedeki bütün uğultu bıçak gibi kesildi. Herkes donup kalmıştı. Hacca gitmek mi? Bir Osmanlı Padişahı, Fatih’ten beri, devletin başını bırakıp aylar sürecek bir yolculuğa çıkmamıştı. Bu, akıl almaz bir haberdi.
Yaşlı ağa, nargilesini yavaşça kenara bıraktı. “Hac, ha?” dedi alaycı bir gülümsemeyle. “Padişahımız pek dindar olmuş anlaşılan. Lakin Mekke yolu, Anadolu’dan, Şam’dan geçer. O topraklarda da eli kılıç tutan, ata iyi binen ne çok yiğit vardır, değil mi?”
Bu imalı söz, odadaki havayı bir anda elektriklendirdi. Herkesin aklına aynı şey gelmişti. Hac, bir bahaneydi. Asıl amaç, ocağı ortadan kaldıracak yeni bir ordu toplamaktı. Padişah’ın divandaki tehdidi, şimdi ete kemiğe bürünüyordu.
Gür bıyıklı zorba, yumruğunu masaya vurdu. Fincanlar zıpladı. “Bizi enayi mi sanır o çocuk! Ocağımızı dağıtıp yerimize devşirme olmayan Türkmenleri mi getirecek? Devletin temelini dinamitlemeye kalkıyor! Buna izin veremeyiz!”
“İzin vermeyeceğiz!” diye kükredi bir başkası.
“Ocak bizim namusumuzdur!”
“Padişah ocağa dokunamaz!”
Sesler yükseliyor, öfke bir çığ gibi büyüyordu. Köşedeki casus, yüzünde belli belirsiz bir tebessümle ayağa kalktı. Aradığını bulmuştu. Kıvılcım çakılmıştı. Şimdi tek yapması gereken, bu ateşi körükleyecek doğru kişilere haberi ulaştırmaktı. Sessizce kalabalığın arasından süzülüp kışın karanlık sokaklarında kayboldu. Gittiği yer, hırsı ve nefretiyle İstanbul’u ateşe vermeye hazır olan bir paşanın, Kara Davud Paşa’nın konağıydı.
O gece Topkapı Sarayı’nın pencerelerinde yanan ışıklar, bir hayalin doğumunu aydınlatırken, şehrin karanlık sokaklarında, kışlalarda ve konaklarda bir kumpasın, bir ihanetin tohumları ekiliyordu. Sultan Osman, Haliç’in gümüşi sularına bakıp yeni ordusunu, yeniden kuracağı şanlı imparatorluğu hayal ederken, o suların altında akıntının kendi tahtına doğru ne kadar güçlü aktığının farkında değildi. Kurt, kuzunun postuna bürünmüştü, evet. Fakat sürü, kurdu çoktan fark etmişti ve dişlerini bilemeye başlamıştı. İstanbul, ikiye bölünmüştü: Saray’da bir hayalperest Padişah ve kışlada öfkeli bir ordu. Ve ikisinin arasında, kan kokusu alan akbabalar sabırla bekliyordu.
BÖLÜM 2
Gölgedeki Sarmaşık
Kara Davud Paşa Konağı, Fatih, 1622 Kış Sonu
Gece, Fatih semtinin dar sokaklarına bir katran gibi çökmüştü. Tek tük pencerelerden sızan cılız kandil ışıkları, karla karışık yağan sulu sepkenin ıslattığı arnavutkaldırımlarını hayaletimsi bir parıltıyla aydınlatıyordu. Rüzgâr, ahşap konakların cumbaları arasında bir canavar gibi uluyor, tekinsiz fısıltılar taşıyordu. Kara Davud Paşa’nın heybetli konağının etrafındaki sessizlik ise rüzgârın uğultusundan daha ürkütücüydü. İçeride yanan ateş, dışarıdaki soğuğu kovmaya yetmiyordu, çünkü konağın asıl ayazı duvarlarında değil, sahibinin ruhunda esiyordu.
Davud Paşa, selamlık dairesinin ortasında, ayaklarının altındaki Acem halısının desenlerini ezercesine volta atıyordu. Kırklarını geçmişti, lakin yüzündeki çizgiler yaşından çok, yaşadığı hırsların ve hayal kırıklıklarının eseriydi. Bir zamanlar veziriazamlık makamına yükselmiş, imparatorluğun mührünü elinde tutmuştu. Sonra genç Padişah, Sultan Osman, onu bir çırpıda azletmiş, yerine Dilaver Paşa’yı getirmişti. O gün, Davud Paşa’nın kalbine ekilen kin tohumu, şimdi bütün benliğini sarmış zehirli bir sarmaşık gibiydi. O sarmaşık, Padişah’ın tahtına doğru uzanıyordu.
Kapı sessizce açıldı ve içeri giren gölge, Ağa Kapısı’ndaki kahvehaneden gelen casustu. Üzerindeki ıslak pelerini çıkarırken, Davud Paşa sabırsızca ona döndü.
“Anlat,” dedi sesi bir kamçı gibi keskin. “Ne duydun? Fitne ateşi yandı mı?”
Casus, paşanın önünde saygıyla eğildi. Yüzünde bir zafer ifadesi vardı. “Yandı, Paşam. Ateş değil, bir cehennem alevi. Hac haberi kışlaya bomba gibi düştü. Genç Padişah’ın niyetini anlamayan kalmadı. ‘Ocağı söndürmeye gidiyor’ fısıltısı, şimdi bir feryada dönüştü. Zorbalar, bölükbaşılar, en yaşlı ağalar bile öfkeden deliye dönmüş durumda. Yalnızca bir kıvılcım bekliyorlar. Tahtı devirecek bir kıvılcım.”
Kara Davud Paşa’nın yüzünde zalim bir tebessüm belirdi. Beklediği haber tam olarak buydu. Genç Osman, zekice bir plan kurduğunu sanıyordu. Oysa o plan, kendi idam fermanından farksızdı. Hac… Kutsal bir yolculuğu, kendi sonuna giden bir yola çevirmişti.
“Kıvılcım, ha?” diye mırıldandı Paşa. Pencereye yürüdü, parmaklıklı camdan dışarıdaki karanlığa baktı. “O kıvılcımı çakmak bizim vazifemizdir. Lakin ateşi öyle bir yerden tutuşturmalıyız ki, alevler önce sarayı sarsın, sonra bütün şehri kaplasın. Padişah’a karşı gelmek, dine karşı gelmek gibi algılanabilir. Ona karşı olan öfkeyi, devletin ve dinin bekası için bir isyana dönüştürmeliyiz.”
O sırada kapı yeniden çalındı. Gelen, daha önemli bir misafirdi. Üzerindeki gösterişli kürkü ve kendinden emin tavrıyla içeri giren adam, Yeniçeri Ocağı’nın en nüfuzlu ve en muhteris ağalarından Kethüda Bey’di. O, ocağın görünen yüzünün ardındaki asıl güçlerden biriydi. Davud Paşa ile aralarındaki ittifak, kılıç ile zehrin ittifakı gibiydi; biri açıkça vuracak, diğeri gizlice öldürecekti.
“Paşam,” dedi Kethüda Bey gür sesiyle. “Asker kaynıyor. Zapt etmekte zorlanıyoruz. Padişah’ın bu hac sevdası, ocağın sabrını taşıran son damla oldu. Ya o bu sevdadan vazgeçecek ya da biz onu vazgeçirecek bir yol bulacağız.”
Davud Paşa, misafirine oturması için sediri işaret etti. “Otur, Kethüda. Sabır, avcının en keskin silahıdır. Padişah, bir ceylan gibi tuzağa doğru koşuyor. Onu korkutup kaçırmamalıyız. Tam tersine, ona yol vermeliyiz.”
Kethüda Bey kaşlarını çattı. “Ne demek istersin, Paşa? Bırakalım gitsin mi? Anadolu’dan topladığı binlerce sekbanla geri döndüğünde, ocağın taşını taş üstünde bırakmayacağını bilmiyor musun?”
“Biliyorum,” dedi Davud Paşa sakince. “O gitmeyecek. Gidemeyecek. Biz, onun gitmesini engelleyeceğiz. Fakat bunu yaparken suçlu olan biz değil, o olacak. Halkın gözünde, ulemanın nazarında, hatta kendi vezirlerinin vicdanında onu mahkûm edeceğiz.”
Planını anlatmaya başladı. Sesi alçalmış, bir yılanın tıslamasına dönmüştü. “Şimdi yapacağımız şey, fısıltıyı yaymaktır. Diyeceğiz ki, ‘Padişah, başkenti terk ediyor. Devletin kalbini boş bırakıyor. Frenk diyarında savaşlar olurken, Bağdat elden gitme tehlikesi varken, o, şahsi bir ibadet için tahtını sahipsiz bırakıyor.’ Diyeceğiz ki, ‘Hazineyi de yanında götürüyor. İstanbul’u fakirliğe, askeri parasızlığa terk ediyor.’ Ve en önemlisi… Diyeceğiz ki, ‘Asıl niyeti Hac değil, Müslüman kanı dökmektir. Kendi öz askerini, Kapıkulu Ocağı’nı yok etmek için yola çıkıyor. Bu, bir Padişah’a yakışır mı?’”
Kethüda Bey’in yüzü aydınlandı. Planın şeytani zekâsını kavramıştı. Padişah’ın niyetini, ona karşı bir silah olarak kullanacaklardı. Ona karşı isyanı, devleti koruma eylemi gibi göstereceklerdi.
“Ulema ne olacak?” diye sordu Kethüda. “Şeyhülislam, Padişah’ın kayınpederi. Bir fetva koparmak kolay olmaz.”
Davud Paşa güldü. O gülüşte kibir ve küçümseme vardı. “Şeyhülislam Esad Efendi, bir ayağı sarayda, bir ayağı gelenekte olan bir adamdır. İki arada sıkışıp kalacak. Bizim işimiz onunla değil. Bizim işimiz, medreselerdeki hocalarla, camilerdeki vaizlerle. Onların arasına adamlarımızı salacağız. Halkın vicdanını onlar şekillendirir. Padişah’ın eyleminin şeriata aykırı olduğuna dair şüphe tohumları ekeceğiz. ‘Zaruret olmadıkça hükümdarın payitahtı terk etmesi caiz midir?’ sorusunu sorduracağız.”
Davud Paşa’nın planında eksik bir parça daha vardı. En önemli parça. O parça, sarayın içinde, kimsenin aklına gelmeyecek bir yerde, Eski Saray’ın loş odalarında bekliyordu. O, tahttan indirilmiş Sultan Mustafa’nın annesi Halime Sultan’dı. Oğlu, aklı yerinde olmadığı için tahttan indirilmiş, yerine yeğeni Osman geçmişti. Lakin Halime Sultan, oğlunun hakkı olduğuna inandığı tahtı bir an olsun unutmamıştı. Ve Davud Paşa, onun damadıydı. Bu ittifak, kan ve hırsla perçinlenmişti.
“Bir haber yollayın,” dedi Davud Paşa casusuna. “Valide Hazretleri’ne deyin ki, beklediği an yaklaşıyor. Oğlunun kafesi yakında kırılacak. Yeter ki o da içeriden bize destek versin. Saraydaki adamları, Padişah’ın her adımını bize bildirsin.”
O gece Kara Davud Paşa’nın konağında, bir imparatorluğun kaderini değiştirecek kumpasın ana hatları çizildi. Dışarıda rüzgâr uğuldasa da, içerideki komplonun sessizliği daha korkutucuydu. Sarayda Genç Osman, yeni bir ordu hayaliyle aydınlık bir geleceğe baktığını sanırken, Fatih’teki bir konakta karanlık bir sarmaşık, onun tahtının ayaklarına dolanıyor, onu yavaş yavaş boğmak için en uygun anı kolluyordu.
Topkapı Sarayı’nın İç Hazinesi, imparatorluğun üç kıtaya yayılan gücünün somut bir ifadesiydi. Duvarları kalın, kapısı demirdendi ve yalnızca Padişah ile en güvendiği görevlilerin girebildiği kutsal bir mekândı. İçeride, şamdanların titrek ışığı, yığınla altın sikkenin, elmaslarla, yakutlarla, zümrütlerle süslü sorguçların, hançerlerin ve kemerlerin üzerinde binlerce pırıltıyla raks ediyordu. Hava, eski parşömenlerin, değerli metallerin ve asırlık gücün o kendine özgü kokusuyla doluydu.
Sultan Osman, Hoca Ömer Efendi ve Başdefterdar (Maliye Nazırı) ile birlikte hazinenin ortasında duruyordu. Etraflarındaki sandıklar, Hac yolculuğu için hazırlanıyordu. Lakin sandıklara konanlar, yalnızca yol masraflarını karşılayacak akçeler değildi. Bunlar, yeni kurulacak Sekban Ordusu’nun ilk maaşları, silah alımları için gereken servet ve Anadolu’daki beyleri, aşiret reislerini Padişah’ın yanına çekmek için dağıtılacak hediyelerdi.
Osman, eline Fatih Sultan Mehmed’e ait olduğu söylenen, kabzası tek parça bir yeşim taşından yapılmış bir hançeri aldı. Hançerin soğuk metali avcunu doldururken, gözlerinde bir hayranlık ve kararlılık parıltısı belirdi.
“Bu hançer,” dedi sesinde bir hülya tonuyla, “Kostantiniyye’nin fethini görmüş. Ulu ecdadım, o fetihten sonra yeni bir ordu kurdu, yeni kanunlar koydu. Devleti yeniden inşa etti. Şimdi sıra bizde, Hoca. Tarih bize, Fatih’in yaptığını yeniden yapma fırsatı sunuyor.”
Başdefterdar, yaşlı ve ihtiyatlı bir devlet adamıydı. Padişah’ın hayallerinin büyüklüğü karşısında endişeleniyordu. “Hünkârım,” dedi çekingen bir sesle. “Hazine-i Hümayun’un böylesine büyük bir kısmını payitahttan çıkarmak… Devlet işlerinin aksamaması için tedbir almak icap eder. İstanbul’da kalacak askerin ve memurun maaşları…”
Osman, sözünü sabırsızca kesti. “Tedbir alındı, Defterdar Efendi. Gerekli meblağ ayrıldı. Lakin asıl hazinemiz bu sandıklardaki altınlar değil, Anadolu’nun ve Suriye’nin sadık evlatlarıdır. Onlar bizim yanımızda olduktan sonra, hazineler yeniden dolar, devletin gücü yeniden tesis edilir. Bu Kapıkulu güruhu, devletin hazinesini yıllardır bir sülük gibi emiyor. Artık yeter. Devletin parası, devlete hizmet edenlere harcanacak, meyhanelerde isyan planları yapanlara değil.”
Hoca Ömer Efendi, Padişah’ın coşkusunu destekliyordu. Lakin o, Başdefterdar’ın endişelerinin altında yatan daha büyük tehlikenin farkındaydı. Tehlike, yalnızca mali bir sorun değildi. Tehlike, algıydı.
“Hünkârım, Başdefterdar Efendi’nin endişesi yersiz sayılmaz,” dedi Ömer Efendi diplomatik bir dille. “Dışarıda, düşmanlarımız, sizin bu kutsal yolculuğunuzu bir firar, hazinenin taşınmasını ise bir yağma gibi göstermeye çalışacaktır. Halkın zihnini bulandırmak için her yola başvuracaklar. Belki de yola çıkmadan önce, ulemadan ve ileri gelenlerden bazılarıyla bir toplantı daha yapıp, niyetinizin halisliğini, amacınızın devletin bekası olduğunu bir kez daha anlatmak faydalı olabilir.”
Osman, elindeki hançeri yavaşça yerine bıraktı. Hocasının sözlerinde bir mantık payı vardı. Fakat gençliğinin verdiği özgüven ve sabırsızlık, onu uzlaşmacı adımlardan alıkoyuyordu.
“Kime ne anlatacağım, Hoca? O korkak paşalara mı? O iki yüzlü ulemaya mı? Onlar anlamak istediklerini anlarlar. Benim muhatabım onlar değil, tarihtir. Ve sadık tebaamdır. Onlar, Padişahlarının Kâbe yolunda olduğunu bildiklerinde, kötü niyetli fısıltılara kulak asmazlar. Hazırlıkları hızlandırın! Bahar gelmeden yola çıkmalıyız. Ne kadar çabuk yola çıkarsak, fitne odakları o kadar az zaman bulur.”
Padişah, arkasını dönüp hazineden çıkarken, Başdefterdar ile Ömer Efendi birbirlerine baktılar. Başdefterdar’ın yüzünde bariz bir korku, Ömer Efendi’nin yüzünde ise Padişah’ın bu sarsılmaz inadının yaratabileceği sonuçlara dair gizli bir endişe vardı. Sultan Osman, satranç tahtasındaki şah gibiydi; kendini çok güçlü sanıyor, lakin etrafının nasıl piyonlarla, fillerle ve atlarla sarıldığını göremiyordu. O, altınların ve mücevherlerin parıltısına bakarken, dışarıdaki dünyanın gölgelerini ve o gölgelerde bilenmekte olan hançerleri fark etmiyordu. O, hazineyi taşıdığını sanıyordu, oysa asıl taşıdığı şey, kendi trajik kaderinin ağır yüküydü.
Şeyhülislam Esad Efendi’nin Süleymaniye’deki konağı, ilmin ve sükûnetin bir kalesi gibiydi. Geniş avlusundaki şadırvandan akan suyun sesi, dışarıdaki şehrin gürültüsünü bastırıyordu. Kütüphane odasının duvarları, zemininden tavanına kadar el yazması kitaplarla doluydu. Fıkıh, tefsir, kelam ve tarih kitaplarının o eski kokusu, odanın havasına sinmişti. Esad Efendi, rahlesinin başına oturmuş, önündeki kalın bir fıkıh kitabının sayfalarını karıştırıyordu. Lakin aklı okuduğu satırlarda değil, sarayda yaşananlardaydı.
İçinde fırtınalar kopuyordu. Bir yanda, kızı Akile Sultan ile evli olan, gözünün nuru gibi sevdiği genç, zeki ve reformist Padişah vardı. Onun devlet için iyi niyetli hayaller kurduğunu biliyordu. Diğer yanda ise, Fatih’ten beri gelen, sarsılmaz sanılan bir düzen, devletin gelenekleri ve o düzenin en güçlü bekçisi olan Kapıkulu Ocağı vardı. Padişah, o düzeni yıkmaya kararlıydı. Ve Esad Efendi, o düzenin en tepesindeki isimdi, Şeyhülislam’dı. Devletin dini ve hukuki vicdanıydı.
Padişah’ın Hac niyeti, onu bir mengenenin iki kolu arasına sıkıştırmıştı. Bir hükümdarın Hacca gitmesine şer’an bir engel yoktu. Hatta bu, takdire şayan bir davranıştı. Fakat niyetin ardındaki asıl amacın bir ordu toplamak olduğu fısıltıları ona da ulaşmıştı. Ve bir hükümdarın, kendi askerine karşı ordu toplamak için yola çıkması, fitneye sebep olması, İslam hukukunun “sedd-i zerâi” (kötülüğe giden yolları tıkama) ilkesiyle çelişiyor muydu? İşte bu soru, geceleri uykusunu kaçırıyordu.
Kapısı usulca çalındı ve hizmetkârı, Sadrazam Dilaver Paşa’nın kendisini ziyaret etmek istediğini bildirdi. Esad Efendi, bu ziyaretin sebebini tahmin ediyordu. Sadrazam da aynı endişeleri taşıyordu.
Dilaver Paşa içeri girdiğinde, yüzü kireç gibiydi. Yaşlı Sadrazam, Padişah ile ordu arasında kalmış, ne yapacağını bilemez bir haldeydi. Esad Efendi’ye Padişah’ın kayınpederi olması sebebiyle, belki ona laf anlatabileceği umuduyla gelmişti.
“Efendi Hazretleri,” diye söze girdi Dilaver Paşa, saygılı bir selamdan sonra. “Vaziyet hiç iyiye gitmiyor. Hünkârımız, kararından dönmüyor. Hac hazırlıkları son sürat devam ediyor. Lakin şehirde, kışlada kaynayan kazan haddini aştı. Her köşe başında ‘Padişah kaçıyor, ocağı kaldıracak’ lafları dolaşıyor. Korkarım ki, Hünkârımız yola çıkmaya kalktığı gün, İstanbul’da kıyamet kopacak.”
Esad Efendi, kitabının sayfasını yavaşça kapattı. “Paşa, Hünkârımızla konuştum. Niyetinin halis olduğuna inanmak istiyorum. Devletin yeniden nizama kavuşması gerektiğini o da görüyor, biz de görüyoruz. Yöntemi konusunda farklı düşünüyoruz.”
“Farklı düşünmek mi, Efendi Hazretleri?” dedi Dilaver Paşa çaresizce. “O, asırlık bir çınarı baltayla devirmeye çalışıyor. O çınar devrilirken altında kimlerin kalacağını hesap etmiyor. Ocağın şirazesi bozulmuştur, doğrudur. Lakin ocak, bu devletin temel direğidir. O direği yıkarsanız, bütün çatı başımıza çöker. Hünkârımız gençtir, tecrübesizdir. Ateşle oynadığının farkında değil.”
Esad Efendi derin bir nefes aldı. “Peki ne yapmamızı önerirsin, Paşa? Padişah’a isyan mı edelim? ‘Kararından vazgeç,’ diye zorlayalım mı? Bu, daha büyük bir fitne olmaz mı?”
“İsyan değil, ikna,” diye düzeltti Dilaver Paşa. “Siz, onun hem hocası sayılırsınız hem kayınpederisiniz. Sizin sözünüzün bir ağırlığı vardır. Ne olur, bir daha konuşsanız. Ona bu yolun sonunun felaket olduğunu anlatsanız. Gerekirse biz vezirler, hep birlikte huzuruna çıkıp yalvarsak. ‘Hünkârım, bu sevdadan vazgeçin. Payitahtınızın başında kalın. Sorunları burada, hep birlikte çözelim,’ desek.”
Esad Efendi’nin zihninde bir şimşek çaktı. Belki de bir yol vardı. Padişah’ı doğrudan Hac’dan vazgeçirmek yerine, onu İstanbul’da kalmaya mecbur bırakacak bir sebep yaratmak.
“Paşa,” dedi aklına gelen fikri tartarak. “Bağdat’tan gelen haberler ne durumda? İran Şahı’nın hareketleri…”
Dilaver Paşa şaşırmıştı. “İran sınırı her zamanki gibi hareketli, Efendi Hazretleri. Lakin acil bir savaş durumu yok.”
“Olmasa da yaratılabilir,” diye mırıldandı Esad Efendi, daha çok kendi kendine konuşur gibi. “Eğer doğu sınırında ciddi bir tehlike baş gösterirse, bir Padişah’ın Hacca gitmek yerine ordusunun başında sefere çıkması daha evla olmaz mı? Şeriat da bunu emretmez mi? Cihad, nafile bir ibadetten önce gelir.”
Dilaver Paşa, Şeyhülislam’ın ne demek istediğini anladı. Padişah’ı Hac planından vazgeçirmek için, önüne daha büyük, daha meşru bir görev koymayı teklif ediyordu: İran Seferi. Bu, Padişah’ın enerjisini ve hırsını Kapıkulu’ndan uzaklaştırıp dış bir düşmana yöneltecek, orduyu yeniden ortak bir amaç etrafında birleştirecek ve İstanbul’daki gerilimi düşürecek zekice bir manevraydı.
“Anladım, Efendi Hazretleri,” dedi Paşa, yüzünde bir umut ışığı belirerek. “Fikir mükemmel. Divanı toplayıp, doğudan gelen istihbaratı ‘abartarak’ Padişah’a sunabiliriz. Onu bir sefere ikna edebilirsek, bu Hac belasından kurtuluruz.”
İkisi de bir anlık rahatlama hissetti. Bir çıkış yolu bulmuş gibiydiler. Lakin bilmedikleri bir şey vardı. Onlar bu planı yaparken, Kara Davud Paşa ve müttefikleri, Padişah’ın yola çıkmasını engellemek değil, tam tersine yola çıkmaya çalıştığı anda isyanı patlatmak için gün sayıyorlardı. Onların istediği uzlaşma değil, kaostu. Esad Efendi ve Dilaver Paşa, yangını söndürmek için su ararken, komplocular yangına benzin dökmek için hazırlık yapıyordu. Şeyhülislam’ın konağındaki ilim ve sükûnet, yaklaşan fırtınanın merkezindeki o aldatıcı dinginlikten başka bir şey değildi.
Kapalıçarşı’nın kalbi olan Cevahir Bedesteni, günün en hareketli saatlerini yaşıyordu. Yüksek kubbeli tavanın altındaki loş ışıkta, yüzlerce dükkândan yayılan kumaş, baharat, deri ve esans kokuları birbirine karışıyordu. Tellalların bağırışları, pazarlık eden tüccarların sesleri, çekiç sesleri ve insan kalabalığının uğultusu, şehrin canlı ve kaotik ruhunu yansıtıyordu.
Bir grup esnaf, işlerinin durgun olduğu bir anda, bir Mısır tüccarının dükkânının önündeki peykeye oturmuş, kahvelerini yudumlarken memleket ahvalini konuşuyordu. Konu, kaçınılmaz olarak Padişah’ın Hac niyetine gelmişti.
“Maşallah, Padişahımız pek dindar çıktı,” dedi yaşlı bir kumaş tüccarı, sakalını sıvazlayarak. “Allah niyetini kabul etsin. Genç yaşta Kâbe’yi ziyaret etmek istemesi ne güzel.”
Ona, yüzü sert çizgili bir silah tüccarı cevap verdi. “Güzel olmasına güzel de, Hafız Efendi, Padişah’ın yeri tahtıdır. O giderse, bu koca şehrin, bu koca devletin hali nice olur? Şu Yeniçerilerin halini görmüyor musun? Kılıçları bellerinde, suratları beş karış, çarşıda pazarda fink atıyorlar. Padişah gidince hepten azıtır bunlar.”
Bu sözler, diğerlerinin de başlarını sallayarak onaylamasına neden oldu. Esnaf, Kapıkulu’nun taşkınlıklarından ve haraca bağlamalarından bıkmıştı. Padişah’ın otoritesi, onlar için can ve mal güvenliği demekti.
Tam o sırada, aralarına ne zamandır orada olduğu bilinmeyen, sarığı biraz dağınık, cübbesi eski püskü bir adam katıldı. Adam, bir medrese talebesi veya işsiz kalmış bir müderris gibi duruyordu.
“Siz meseleyi yanlış anlıyorsunuz, ağalar,” dedi gizemli bir sesle. Herkes ona döndü. “Mesele, Padişah’ın dindarlığı veya tahtını bırakması değil. Mesele, Padişah’ın asıl niyetidir.”
Kumaş tüccarı merakla sordu: “Neymiş asıl niyeti, hoca efendi?”
Adam, etrafına bakınıp sesini alçalttı. Sanki büyük bir sır veriyormuş gibi öne eğildi. “Duymadınız mı? Hac, bir bahanedir. Genç Padişah, Hotin’de kendisine isyan eden Kapıkulu Ocağı’na kin bağlamış. Yanına aldığı hazineyle Anadolu’ya geçecek, orada Türkmenlerden, sekbanlardan yeni bir ordu toplayacak. Sonra geri dönüp Peygamber Ocağı dediğimiz Yeniçeri Ocağı’nı kılıçtan geçirecek. Müslüman’ı Müslüman’a kırdıracak.”
Bu sözler, peykenin etrafına bir sessizlik çökertti. Bu, daha önce duymadıkları, korkunç bir iddiaydı. Bir iç savaş ihtimali, hepsinin kanını dondurmuştu.
Silah tüccarı, “Yok canım, daha neler!” dese de sesindeki tereddüt belli oluyordu. “Padişah kendi askerine bunu yapar mı?”
“Neden yapmasın?” diye atıldı yabancı adam. “O, annesi tarafından değil, lalaları tarafından büyütülmüş. Ocak nedir, gelenek nedir bilmez. Aklına eseni yapar. Bakın göreceksiniz. O, bu şehirden Hacı olarak değil, kendi ordusuna savaş açan bir asi olarak ayrılacak. O zaman ne ticaret kalır ne de huzur. Kan gövdeyi götürür.”
Adam, sözünü bitirdikten sonra geldiği gibi sessizce kalabalığın arasında kaybolup gitti. Lakin ardında, zehirli bir şüphe bulutu bırakmıştı. Az önce Padişah’ın dindarlığını öven kumaş tüccarının bile yüzü düşmüştü. “Allah sonumuzu hayretsin,” diye mırıldandı.
Bu sahne, o günlerde İstanbul’un onlarca farklı noktasında, farklı oyuncularla tekrarlanıyordu. Kara Davud Paşa’nın adamları, bir örümcek gibi şehrin dört bir yanına ağlarını örmüş, halkın zihnini, askerin öfkesini ve ulemanın vicdanını zehirli fısıltılarla dolduruyordu. Sultan Osman, sarayının yüksek duvarları ardında, kutsal bir yolculuğun ve şanlı bir geleceğin hazırlıklarını yaparken, yönettiği şehrin sokaklarında kendi sonunu hazırlayan bir isyanın provası yapılıyordu. Bahar yaklaşıyordu ve İstanbul, sadece çiçeklerin değil, kanlı bir isyanın da tomurcuklandığı, tehlikeli bir bekleyişin içindeydi.
BÖLÜM 3
Fitne Kazanı
Topkapı Sarayı, Divan-ı Hümayun, 1622 Bahar Başlangıcı
Bahar, İstanbul’un üzerine isteksizce geliyordu. Ağaçların dallarında beliren utangaç tomurcuklar, kışın inadı karşısında tir tir titriyor, Boğaz’dan esen poyraz hâlâ geçen mevsimin ayazını taşıyordu. Lakin sarayın içindeki mevsim, baharın o kararsızlığından çok uzaktı; orada, karar verilmiş, geri dönülmez bir yazın yakıcı sıcağına doğru geri sayım başlamıştı. Kubbealtı’nda toplanan Divan-ı Hümayun’un havası, yaklaşan fırtına öncesindeki o tekinsiz sükûnetle yüklüydü. Vezirler, beylerbeyleri ve kazaskerler, yerlerinde birer heykel gibi duruyor, kimse kimseyle göz göze gelmeye cesaret edemiyordu. Herkes, birazdan yaşanacak olan hesaplaşmanın kokusunu alıyordu.
Sadrazam Dilaver Paşa ve Şeyhülislam Esad Efendi, geceden beri üzerinde çalıştıkları planı Padişah’a sunmak için son hazırlıklarını zihinlerinde yapıyorlardı. Bu, onların son umuduydu. Genç ve inatçı Hünkâr’ı, felakete doğru giden Hac yolundan çevirmek, onu daha meşru, daha birleştirici bir hedefe yöneltmek için son hamleleriydi. Dilaver Paşa’nın elindeki sahte istihbarat raporları, İran sınırındaki Safevi hareketliliğini tehlikeli boyutlarda gösteriyor, neredeyse bir savaş ilanı gibi okunuyordu. Planları basitti: Padişah’a, devletin doğu sınırları alev alev yanarken payitahtı terk etmenin akıl kârı olmadığını, asıl cihadın Kâbe yolunda değil, düşman karşısında olduğunu anlatmak.
Sultan İkinci Osman, tahtına oturduğunda yüzünde hiçbir ifade yoktu. Soğuk ve mesafeliydi. Gözleri, karşısında divan duran devlet adamlarının üzerinden bir anlığına geçti, lakin onları görmüyor gibiydi. Aklı, çoktan yola çıkmış, Torosları aşıp, Suriye çöllerinde yeni ordusunun başında talim yapıyordu. Onun için Divan, aşılması gereken son bir formalite, eski ve hantal düzenin son bir gösterisinden ibaretti.
“Söyleyecekleriniz mühim olmalı, Paşa,” dedi Osman, doğrudan Dilaver Paşa’ya bakarak. Sesi, bir an önce bu toplantının bitmesini isteyen bir sabırsızlık taşıyordu. “Zira Hac hazırlıkları tamamlanmak üzeredir. Devlet işlerini siz vekilime emanet edip yola revan olacağım gün yakındır.”
Dilaver Paşa, bu sözlerdeki kesinlik karşısında bir an yutkundu. Bütün cesaretini toplayarak bir adım öne çıktı.
“Hünkârım, devletlüm… Affınıza sığınarak arz ederim ki, yola revan olmanızın vakti belki de henüz gelmemiştir. Zira doğu serhaddinden, Bağdat valimizden gelen haberler hiç de iç açıcı değildir.”
Paşa, elindeki tomarı açtı ve titreyen bir sesle okumaya başladı. Raporda, Şah Abbas’ın ordularını sınır boylarına yığdığı, Bağdat’ı tehdit ettiği, hatta bazı sınır kalelerine taciz ateşi açtığı yazılıydı. Anlatılanlar, küçük sınır çatışmalarının, büyük bir savaşın habercisiymiş gibi sunulduğu, ustalıkla abartılmış bir senaryoydu. Dilaver Paşa okumayı bitirdiğinde, Divan’daki herkes nefesini tutmuş, Padişah’ın tepkisini bekliyordu.
Osman’ın yüzündeki ifadesizlik bir anlığına bozuldu. Yerini, alaycı bir gülümsemeye benzer bir ifade aldı. Tahtında hafifçe doğruldu.
“Paşa… Sen beni bir çocuk mu sanırsın?” dedi sakin ama bir o kadar da tehlikeli bir sesle. “Yoksa Şah Abbas’ı, dedem Yavuz Sultan Selim Han’ın karşısına çıkan Şah İsmail mi zannedersin? Bu okuduğun rapor, bir istihbarat belgesi değil, bir korku metnidir. Sizin korkularınızın metni…”
Dilaver Paşa’nın yüzü bembeyaz oldu. “Hünkârım, estağfurullah… Niyetimiz, yalnızca devletin âli menfaatlerini…”
“Devletin âli menfaatleri!” diye gürledi Osman, ayağa kalkarak. Öfkesi, bir volkan gibi patlamıştı. “Devletin âli menfaatleri, çürümüş bir ocağı korumak mıdır? Devletin âli menfaatleri, Padişah’ın elini kolunu bağlayıp onu sarayda bir mahpus gibi tutmak mıdır? Sizin İran tehlikesi dediğiniz şey, benim Hac yolculuğumu engellemek için uydurduğunuz bir bahaneden ibarettir! Sanırsınız ki aklınızdan geçenleri okuyamıyorum!”
Padişah, tahtından inip vezirlerin önünde durdu. Gözleri ateş saçıyordu.
“Sizin derdiniz ne İran ne de Bağdat! Sizin derdiniz, o beslediğiniz Yeniçerilerdir! Onların isyanından korkuyorsunuz. Onların düzeni bozulmasın istiyorsunuz. Çünkü sizin gücünüz de o bozuk düzenden geliyor! Ama o düzen yıkılacak! O çürümüş ağaç, kökünden sökülecek! İster sizin yardımınızla, ister size rağmen!”
Şeyhülislam Esad Efendi, durumun bir felakete doğru gittiğini görerek araya girmek zorunda hissetti. O, Padişah’ın kayınpederiydi, belki onun sözü bir parça tesir ederdi.
“Hünkârım, evladım,” dedi babacan bir şefkatle, lakin sesindeki endişeyi gizleyemiyordu. “Niyetinizin halisliğinden şüphemiz yoktur. Lakin usul, esastan önce gelir. Fitneye sebep olacak bir yoldan gitmektense, daha selametli bir yolu tercih etmek, şeriatın da aklın da gereğidir. Cihad, nafile Hac’dan evladır. Şayet doğuda bir tehlike varsa…”
“Tehlike doğuda değil, burada!” diye bağırdı Osman, eliyle Divan’ı işaret ederek. “Asıl tehlike, Padişahına sadakat yerine korkaklığa ve ihanete hizmet eden zihinlerdir! Efendi Hazretleri, siz ki ilim sahibisiniz, söyleyin bana: Bir Padişah’ın, devletini ıslah etme niyetine karşı çıkanların hükmü nedir? Sizin göreviniz, beni bu yoldan çevirmek değil, bu yolda bana destek olmaktır!”
Bu, Esad Efendi için bir hakaretti. Padişah, onu da komplonun bir parçası olmakla itham ediyordu. Şeyhülislam’ın yüzü allak bullak oldu. Geri çekilip sustu. Padişah ile aralarındaki son köprü de o an yıkılmıştı.
Osman, Divan’daki herkesin üzerinde son bir kez o küçümseyen bakışlarını gezdirdi.
“Anlaşılmıştır,” dedi buz gibi bir sesle. “Yoluma tek başıma devam edeceğim. Hac hazırlıkları devam edecek. Ve emrime karşı gelen, bu yolda bana engel olmaya çalışan herkes, kim olduğuna bakılmaksızın, ihanetinin bedelini canıyla ödeyecektir. Divan dağılmıştır!”
Cevap beklemeden, arkasını dönüp hışımla salonu terk etti. Ardında, yıkılmış, umutları tükenmiş bir grup devlet adamı bırakmıştı. Dilaver Paşa, olduğu yere çökecek gibiydi. Esad Efendi, gözlerini kapatmış, sakalını titreyen elleriyle sıvazlıyordu. Planları geri tepmiş, Padişah’ı ikna etmek yerine onu daha da yalnızlaştırmış ve öfkesini körüklemişlerdi. O an hepsi anladı ki, gemi limandan ayrılmıştı ve rotası meçhul bir fırtınanın tam ortasıydı. Onlar yangını söndürmeye çalışırken, Padişah’ın kendisi ateşe benzin dökmüştü. Ve şimdi, o yangının içinde yanmamak için çare arayacaklardı. Lakin çare kalmamıştı.
Padişah’ın Has Odası’na çekilen Sultan Osman, hâlâ Divan’daki patlamanın sarsıntısını yaşıyordu. Öfkesi dinmemişti, tam aksine, ihanete uğramışlık hissiyle daha da bilenmişti. Pencerenin önünde durmuş, Sarayburnu’ndan Asya kıtasına, Üsküdar’a bakıyordu. Gözlerinin önünde, Hac alayının o kıyıdan yola çıkacağı, yeni bir başlangıç yapacağı anın hayali vardı. Lakin Divan’daki sahne, o hayalin üzerine bir gölge düşürmüştü.
Hoca Ömer Efendi sessizce odaya girdi. Padişah’ın ruh halini yüzünden okuyabiliyordu.
“Hünkârım,” dedi yumuşak bir sesle. “Öfke, en keskin kılıcı bile köreltir. Vezirleriniz, eski alışkanlıkların esiridir. Onlardan yeni bir dünyayı anlamalarını beklemek, bir balıktan uçmasını istemek gibidir.”
Osman, hocasına döndü. Yüzünde yorgunluk ve hayal kırıklığı vardı. “Gördün mü, Hoca? En güvendiğim, aklına hürmet ettiğim Şeyhülislam bile onların safında yer aldı. Bana yalan söylüyorlar. Gözlerimin içine baka baka, beni kandırmaya çalışıyorlar. İran tehlikesi… Ne büyük bir yalan! Asıl tehlikenin kendi koltukları olduğunu görmüyorlar mı?”
“Görüyorlar, Hünkârım. Tam da o yüzden korkuyorlar,” dedi Ömer Efendi. “Sizin planınız başarılı olursa, onların eski dünyası, bütün imtiyazları ve güçleri ile birlikte yok olacak. Onlar devleti değil, kendilerini kurtarmaya çalışıyorlar. Bu hamleleri, ne kadar çaresiz olduklarının bir kanıtıdır.”
Osman bir an için duraksadı. Hocasının sözleri mantıklıydı. Belki de bu direniş, planının ne kadar doğru olduğunun bir işaretiydi.
“Peki şimdi ne olacak?” diye sordu Padişah. “Bütün Divan bana karşı. Dilaver Paşa, Esad Efendi… Onlarla bu yola nasıl devam edeceğim?”
Ömer Efendi, Padişah’a yaklaştı. Gözlerinde tehlikeli bir kararlılık vardı. “Onlarla devam etmeyeceksiniz, Hünkârım. Mademki onlar eski dünyanın adamları, siz de yeni dünyanın adamlarıyla yola çıkarsınız. Artık geri dönüş yok. Hac kararınızı ilan ettiniz. Hazırlıklar başladı. Şimdi geri adım atmak, onlara teslim olmak demektir. Güçsüzlük göstergesidir. Tam tersine, adımlarınızı daha da hızlandırmalısınız.”
Ömer Efendi’nin sesi, bir telkin gibi Padişah’ın zihnine işliyordu.
“Yola çıkış tarihinizi derhal ilan edin. Üsküdar’da otağınız kurulsun. Bu, sizin kararlılığınızı gösterecek ve tereddüt edenlere bir mesaj olacaktır. İstanbul’un idaresini, size en sadık olanlara emanet edeceksiniz. Dilaver Paşa’yı sadarette tutsanız dahi, yanına gözünüz kulağınız olacak birini, belki de sizin adamınız olan birini Kaymakam (Sadrazam Vekili) olarak atarsınız. Şehirdeki her hareketten haberiniz olur.”
Plan, Padişah’ı mevcut devlet erkanından tamamen soyutlayıp, kendi dar ve sadık çevresiyle hareket etmeye itiyordu. Bu, Osman’ı daha da yalnızlaştıracak, lakin aynı zamanda hareket kabiliyetini artıracak riskli bir hamleydi. Osman, bu fikri sevdi. İhanetle dolu olduğunu düşündüğü bir ortamda, yalnızca kendine ve birkaç sadık adamına güvenme fikri, ona güç veriyordu.
“Haklısın, Hoca,” dedi sesi yeniden canlanarak. “Korkaklarla işim olmaz. Mademki gemiyi terk etmek istiyorlar, batsınlar. Ben yeni bir gemi inşa edeceğim. Ferman hazırlansın! Haftaya Cuma, Cuma namazını müteakip Üsküdar’a geçeceğim ve otağ-ı hümayunum orada kurulacaktır. Payitaht, Hac yolculuğum için yola çıkışıma şahit olsun. Görsünler bakalım, Padişahları kararından dönüyor mu, dönmüyor mu!”
O an, Sultan Osman, son köprüleri de kendi elleriyle atmıştı. Kendisini Divan’dan, ulemadan, devletin köklü kurumlarından tamamen ayırmıştı. Artık o, Hoca Ömer Efendi ve birkaç sadık adamıyla birlikte, bir imparatorluğun bütün geleneğine karşı tek başına yürüyen bir adamdı. Üsküdar’a bakarken gördüğü hayal, artık bir zafer hayali değil, her şeyi göze aldığı bir kumarın son perdesiydi. Ve o kumarı kaybettiğinde elinde ne kalacağını düşünmüyordu.
Kara Davud Paşa’nın Fatih’teki konağına haber, Divan dağıldıktan bir saat sonra ulaşmıştı. Haberi getiren, Dilaver Paşa’nın kâtiplerinden biriydi. Paşanın maaşa bağladığı yüzlerce casustan yalnızca biri. Adam, Divan’da yaşananları, Padişah’ın öfkesini, Dilaver Paşa ve Şeyhülislam’ın nasıl küçük düşürüldüğünü ve en önemlisi, Padişah’ın kararından dönmediğini bir solukta anlattı.
Davud Paşa, anlatılanları buz gibi bir sükûnetle dinledi. Yüzünde ne bir sevinç ne de bir şaşkınlık ifadesi vardı. Sanki olaylar, kendi yazdığı bir senaryonun parçaları gibi ilerliyordu. Casus sözünü bitirdiğinde, Paşa, mangalın başındaki maşayı eline alıp ateşi karıştırdı. Kıvılcımlar havada uçuştu.
“Güzel,” diye mırıldandı. “Çok güzel. Genç Padişah, bizim işimizi kolaylaştırıyor. Düşmanını kendinden uzaklaştırıyor, en güçlü müttefiklerini bile karşısına alıyor. Kendi kendini bir adaya hapsetti. Şimdi o adayı sular altında bırakma vakti geldi.”
Odada bulunan Yeniçeri Kethüdası, sabırsızlanıyordu. “Paşam, artık ne bekliyoruz? Padişah, Üsküdar’a geçeceğini ilan edecekmiş. Oraya geçtiği an, onu yakalamak zorlaşır. İsyanı şimdi, hemen, o saraydan çıkmadan başlatmalıyız.”
Davud Paşa, maşayı yavaşça yerine bıraktı. Kethüda’ya döndü. Gözlerinde soğuk bir zekâ parlıyordu.
“Sabırsızlık, ahmakların tuzağıdır, Kethüda,” dedi. “İsyanı şimdi başlatırsak ne olur? Bu, Padişah’ın Hac niyetine karşı bir isyan olur. Padişah, ‘Ben Allah yoluna gitmek istedim, bu din düşmanları bana engel oldu,’ der ve haklı çıkar. Halkın bir kısmı onun yanında yer alır. Ulema tereddüt eder.”
Paşa ayağa kalktı ve odada volta atmaya başladı. Planının son ve en kanlı aşamasını anlatıyordu.
“Biz isyanı o Üsküdar’a geçmek için saraydan çıktığı gün başlatmayacağız. Biz isyanı, ondan bir gün önce başlatacağız. Ama isyanın hedefi doğrudan Padişah olmayacak.”
Kethüda şaşkınlıkla baktı. “Ya kim olacak, Paşa?”
“Hedef, Padişah’ın aklını çelenler olacak!” dedi Davud Paşa, parmağını kaldırarak. “İsyanın bahanesi, Hac olmayacak. İsyanın bahanesi, adalet olacak! Bağıracağız: ‘Padişah’ı yanlış yönlendiren, onu ocağına ve halkına düşman eden hainleri istiyoruz!’ diyeceğiz. Kimleri mi isteyeceğiz? Hoca Ömer Efendi’yi! Sadrazam Dilaver Paşa’yı! Padişah’ın en yakınındaki adamları… Onların kellesini talep edeceğiz.”
Planın şeytaniliği, Kethüda’nın yüzüne bir gülümseme olarak yayıldı. Anlamıştı. Padişah’ı bir seçim yapmaya zorlayacaklardı. Ya en yakın adamlarını isyancılara teslim edip zayıf ve aciz bir duruma düşecek, otoritesini kaybedecekti. Ya da adamlarını korumaya kalkıp, isyanın doğrudan hedefi haline gelecekti. Her iki durumda da kaybeden o olacaktı.
“Sonra?” diye sordu Kethüda, heyecanla.
“Sonrası basit,” dedi Davud Paşa. “Padişah, adamlarını vermeyi reddedecektir. O mağrur çocuk, asla geri adım atmaz. İşte o an, isyanın yönü ona dönecek. Diyeceğiz ki: ‘Hainleri koruyan da haindir! Bize böyle bir Padişah gerekmez!’ O zaman, Sultan Mustafa Han’ı tahta çıkarmak için meşru bir sebebimiz olacak. Padişah’ı hal’etmek (tahttan indirmek) için fetvayı, korkudan titreyecek olan ulemadan söke söke alacağız.”
Davud Paşa, pencerenin önüne gitti. Dışarıda, baharın ilk yağmuru çiselemeye başlamıştı. “Medreselerdeki adamlarımıza haber salın,” dedi. “Yarın Cuma. Bütün büyük camilerde, vaazlarda fitneden, Padişah’ı kötü yola sevk eden danışmanlardan, devletin içine düştüğü tehlikeden bahsedilsin. Halkın ve talebelerin (medrese öğrencilerinin) kanı kaynatılsın. İsyan, kışladan değil, medreseden başlamış gibi görünecek. Sipahileri de örgütleyin. Onlar da Yeniçeriler gibi maaşlarının peşinde. Onlara da diyeceğiz ki, ‘Hazine gidiyor, ulufeniz ödenmeyecek.’ Öfke, bir sel gibi olmalı. Önce medreseler, sonra kışlalar, sonra bütün şehir… Sel, sarayın kapılarına dayandığında, Genç Osman’ın o kibrinden eser kalmayacak.”
O gün, komplonun son düğümü de atıldı. İsyanın fitili ateşlenmişti. Lakin ateş, henüz görünmüyordu. O, şehrin damarlarında, medrese koridorlarında, kışla koğuşlarında ve halkın zihninde sessizce yayılıyordu. İstanbul, büyük bir barut fıçısının üzerindeydi ve Kara Davud Paşa, elinde meşale ile fıçının yanında bekliyordu. Tek gereken, Padişah’ın Üsküdar’a geçmek için o son adımı atmasıydı.
Eski Saray, şehrin ortasında unutulmuş bir anıt gibiydi. Bir zamanlar imparatorluğun kalbinin attığı yer, şimdi gözden düşmüş sultanların, dul valide sultanların ve talihsiz şehzadelerin sürgün yeriydi. Duvarları nemli, koridorları loştu. Buradaki hayat, Topkapı’nın parıltısının aksine, geçmişin gölgeleri ve geleceğin belirsizliği içinde, yavaş ve boğucu bir tempoda akardı.
Halime Sultan, dairesinin kafesli penceresinden dışarıdaki kasvetli avluya bakıyordu. Yüzünde, yılların getirdiği bir sertlik ve dinmeyen bir hırs vardı. Oğlu Sultan Mustafa, aklı yerinde olmadığı gerekçesiyle tahttan indirilmiş, yerine yeğeni, o nefret ettiği Genç Osman geçmişti. O günden beri Halime Sultan’ın tek bir amacı vardı: Oğlunu yeniden tahta çıkarmak ve kendisine yapılanların intikamını almak.
Damatı Kara Davud Paşa’dan gelen son haberler, onu heyecanın doruğuna çıkarmıştı. Plan tıkır tıkır işliyordu. Genç Padişah, kendi kibrinin tuzağında çırpınıyordu.
Yanında duran en sadık hizmetkârı ve sırdaşı olan Menekşe Kalfa’ya döndü. “Menekşe,” dedi sesi kısık ama kararlıydı. “Vakit tamamdır. Paşa, işaretini verdi. İsyan birkaç gün içinde patlayacak.”
Menekşe Kalfa’nın yüzünde hem bir heyecan hem de bir korku vardı. “Sultanım, ya plan tutmazsa? Ya Padişah Osman, isyanı bastırırsa? O zaman sonumuz olur.”
Halime Sultan, kalfasının bu korkaklığına sinirlendi. “Korkakların yeri cehennemdir, Menekşe! Yıllardır bu anı bekliyoruz. Oğlumun hakkı olan taht, bir çocuğun elinde oyuncak oldu. O çocuk, şimdi devleti yıkmaya çalışıyor. Biz devleti kurtaracağız! Oğlumu, Sultan Mustafa’yı, hak ettiği yere oturtacağız.”
Halime Sultan, odanın köşesindeki bir sandığa yürüdü. İçinden, mücevherlerle dolu birkaç ağır kese çıkardı. Keseleri Menekşe Kalfa’ya uzattı.
“Bunları al,” dedi. “Sarayın içindeki adamlarımıza dağıt. Bostancılara, baltacılara, zülüflü ağalara… İsyan başladığında, sarayın kapılarını isyancılara açacaklar. Padişah’ı içeride savunmasız bırakacaklar. Özellikle, oğlum Sultan Mustafa’nın tutulduğu dairenin muhafızlarına iki katını ver. O gün geldiğinde, hiçbir direnişle karşılaşmadan oğlumu oradan alıp tahta çıkarmalıyız.”
Menekşe Kalfa, altınların ağırlığı altında ezilirken, komplonun ne kadar derine işlediğini bir kez daha anladı. Bu, yalnızca bir askeri isyan değildi. Bu, sarayın kalbinden desteklenen bir saray darbesiydi.
“Bir haber daha var, Sultanım,” dedi Menekşe Kalfa fısıltıyla. “Şeyhülislam Efendi’nin konağından. Kızı Akile Sultan, Padişah’ın eşi… Babasıyla Padişah’ın arasının açıldığını duyunca yıkılmış. Babasına haber yollamış, ‘Ne yapıp edip Hünkâr’ı bu yoldan döndürün, yoksa sonu kötü olacak,’ demiş.”
Halime Sultan, bu habere acı bir şekilde güldü. “Akile… O saf kız, babasının da, kocasının da birer piyon olduğunu anlamıyor. Bu oyunda kazanan, en acımasız olan olacak. Ve benden daha acımasız kimse yok.”
O anda Eski Saray’ın o boğucu havası, sanki bir intikam yemininin ağırlığıyla daha da yoğunlaştı. Topkapı’da bir Padişah, reform hayalleri kurarken; Fatih’te bir paşa, kanlı bir komplo hazırlarken; Süleymaniye’de bir Şeyhülislam çaresizlik içinde kıvranırken, Eski Saray’ın gölgelerinde bir Valide Sultan, bütün ipleri elinde tutan bir kuklacı gibi, sahneye son oyuncuları sürmeye hazırlanıyordu. İstanbul’un farklı köşelerinde yanan farklı ateşler, artık tek bir büyük yangına dönüşmek üzereydi. Ve o yangının merkezinde, her şeyden habersiz, Üsküdar’daki otağını düşleyen Genç Osman duruyordu.
BÖLÜM 4
Kıyamet Arifesi
Sultanahmet Meydanı, 19 Mayıs 1622, Perşembe
Perşembe sabahı, İstanbul, aldatıcı bir sükûnetle güne uyandı. Gökyüzü kurşuniydi, bulutlar şehrin minarelerine ağır bir yorgan gibi çökmüştü. Lakin havadaki ağırlık, yalnızca yaklaşan yağmurun değil, patlamak üzere olan bir fırtınanın habercisiydi. Sultan Osman’ın, ertesi gün Cuma namazını müteakip Hac yolculuğu için Üsküdar’a geçeceği haberi, bir gece önce bütün şehre yayılmıştı. Bu, komplocular için son işaretti. Geri sayım başlamıştı.
Günün ilk ışıklarıyla birlikte, şehrin farklı noktalarında planlanmış bir hareketlilik başladı. Fatih ve Süleymaniye medreselerinin avlularında, sabah derslerini bekleyen talebeler, her zamankinden farklı bir telaş içindeydi. Aralarına karışan, Kara Davud Paşa’nın kışkırtıcı adamları, fısıltı gazetesi görevini üstlenmişti.
“Duydunuz mu? Padişah, yarın hazineyi de alıp kaçıyor!”
“Hoca Ömer Efendi aklına girmiş. ‘Yeniçeriyi kır, yerine Türkmen’den ordu kur,’ demiş.”
“Devlet elden gidiyor, din elden gidiyor! Ulema buna nasıl sessiz kalır?”
Bu fısıltılar, genç ve ateşli zihinlerde hızla karşılık buldu. Medrese talebeleri, yani softalar, her zaman şehrin en kolay galeyana gelen kesimi olmuştu. Onlar için Padişah’ın bu hamlesi, yalnızca siyasi bir karar değil, aynı zamanda şeriata ve geleneğe bir başkaldırıydı. Kısa sürede medreselerin avluları, ders çalışan talebelerle değil, öfkeli sloganlar atan gençlerle doldu.
“Hain danışmanlar azledilsin!”
“Padişah payitahtta kalsın!”
“Şeriat isteriz!”
İlk kıvılcım, medreselerden çakılmıştı. Öğleye doğru, yüzlerce softa, sarıklarını ve cübbelerini savurarak Fatih Camii’nden Sultanahmet Meydanı’na doğru bir sel gibi akmaya başladı. Yolları üzerinde onlara katılan esnaf, işsiz güçsüz takımı ve meraklı kalabalıklarla birlikte, bu sel bir nehre dönüştü. İsyan, planlandığı gibi, askeri bir hareketten çok, bir halk ve ulema tepkisi gibi görünüyordu. Bu, Kara Davud Paşa’nın en zekice hamlesiydi. İsyanı meşrulaştırıyordu.
Aynı saatlerde, Yeniçeri Ocağı’nın merkezi olan Ağa Kapısı ve Etmeydanı’ndaki kışlalarda durum daha farklıydı. Askerler, henüz sokağa dökülmemişti. Onlar, Kethüda Bey ve diğer muhteris ağaların emrini bekliyordu. Kışlanın avlusunda toplanmış, uğursuz bir sessizlik içinde, medreselerden gelen haberleri dinliyorlardı. Öfkeleri derindeydi, lakin disiplinleri (ya da çıkarları) onları şimdilik dizginliyordu. Onlar, sahneye son ve en ölümcül darbeyi vurmak için çıkacaklardı.
Sultanahmet Meydanı, kısa sürede bir anafor merkezine dönüştü. At Meydanı’nın kadim taşları, tarihte pek çok isyana tanıklık etmişti, lakin bu seferki farklıydı. Kalabalığın öncüleri, doğrudan Topkapı Sarayı’na yönelmek yerine, Şeyhülislam Esad Efendi’nin Süleymaniye’deki konağına doğru bir kol gönderdi. Bu da planın bir parçasıydı. Şeyhülislam’ı baskı altına alıp, Padişah aleyhine bir fetva vermeye zorlayacaklardı.
Şeyhülislam Esad Efendi, konağının penceresinden, sokağını dolduran öfkeli kalabalığı dehşet içinde izliyordu. Dışarıdan gelen uğultu, camları titretiyordu. “Hainleri koruyan Şeyhülislam istemiyoruz!” diye bağırıyorlardı. “Ya fetva ver ya istifa et!”
Esad Efendi, bir gün önce Padişah tarafından aşağılanmış, şimdi ise halk tarafından hain ilan edilmişti. İki ateş arasında kalmıştı. Bir yanda devletin en tepesindeki damadı, diğer yanda şeriat adına hareket ettiğini iddia eden öfkeli bir güruh. Çaresizlik içinde ne yapacağını bilemez haldeydi.
Sadrazam Dilaver Paşa, birkaç sadık bostancısıyla birlikte Şeyhülislam’ın konağına sığınmıştı. O da isyanın hedeflerinden biriydi. Yüzü kâğıt gibi bembeyazdı.
“Efendi Hazretleri,” dedi titreyen bir sesle. “Bu, organize bir hareket. Bu, yalnızca birkaç softanın öfkesi değil. Arkasında büyük bir kumpas var. Bizi Padişah’a yem olarak atıp, sonra da Padişah’ı devirecekler. Derhal saraya haber uçurup Hünkâr’ı uyarmalıyız.”
Lakin artık çok geçti. Konak, binlerce isyancı tarafından kuşatılmıştı. Dışarı çıkmak imkânsızdı. Esad Efendi, hayatının en zor kararını vermek zorundaydı. Ya direnecek, belki de linç edilecek, ya da kalabalığın istediğini verip Padişah’ı feda edecekti.
Bu sırada, isyancıların liderleri konumundaki birkaç kışkırtıcı müderris ve softa, konağın kapısına dayanmış, Şeyhülislam ile görüşmek istediklerini haykırıyordu. Esad Efendi, çaresiz, onları kabul etmek zorunda kaldı.
İçeri giren heyet, saygıdan uzak, tehditkâr bir tavır içindeydi. Liderleri, sivri dilli bir medrese hocası, doğrudan konuya girdi.
“Efendi Hazretleri! Millet, Padişah’ı yoldan çıkaran, ocağı kaldırmaya niyetlenen, devleti felakete sürükleyen hainlerin kellesini istemektedir. Bu isimler, Hoca Ömer Efendi, Sadrazam Dilaver Paşa ve Süleyman Ağa’dır. Şeriat, fitne çıkaranların katlinin vacip olduğunu söyler. Sizden, bu kişilerin katli için fetva istiyoruz. Vermediğiniz takdirde, milletin öfkesi sizi de sorumlu tutacaktır.”
Bu, bir talep değil, bir ültimatomdu. Esad Efendi, karşısındaki gözlerde mantık değil, sadece yıkıcı bir öfke görüyordu. Dilaver Paşa, yan odada bu konuşmaları duyuyor ve her an kendi ölüm fermanının imzalanacağını düşünerek titriyordu.
Esad Efendi, zaman kazanmaya çalıştı. “Evlatlarım,” dedi yorgun bir sesle. “Sakin olun. Meseleyi Padişah Hazretleri’ne arz edelim. O, adaletle hükmedecektir. Fetva, böyle baskı altında verilmez.”
“Padişah, o hainlerin esiridir!” diye bağırdı hoca. “Biz adaleti sizin dilinizden, şeriatın hükmünden istiyoruz! Ya fetvayı verirsiniz ya da biz, sizi de o hainlerin suç ortağı sayarız!”
Baskı dayanılmaz bir hal almıştı. Esad Efendi, o an, bir tercih yaptı. Belki de daha büyük bir kan gölünü engellemek için, belki de kendi canının derdine düşerek, belki de gerçekten Padişah’ın bu danışmanlar yüzünden yoldan çıktığına inanarak, titreyen bir el ile kalemi eline aldı. İsyancıların istediği fetvayı yazmadı, lakin onlara Padişah’a sunulmak üzere taleplerini içeren bir tezkire yazıp, altına mührünü basmayı kabul etti. Bu, onun için bir yenilgiydi. Padişah’ı koruyamamıştı. İsyancılara, dolaylı da olsa bir meşruiyet kazandırmıştı. O mührü bastığı an, aslında damadı Genç Osman’ın siyasi ölüm fermanını imzalamış oldu.
Topkapı Sarayı’nda, Sultan Osman, dışarıdaki kargaşadan başlangıçta habersizdi. Has Odası’nda, Hoca Ömer Efendi ile birlikte Üsküdar’a geçişin son detaylarını konuşuyordu. Onun için her şey plana uygun ilerliyordu. Yarın, yeni bir hayat başlayacaktı.
İlk haber, Saray’a sığınmaya çalışan Kızlar Ağası Süleyman Ağa’nın, isyancılar tarafından sokak ortasında yakalanıp feci şekilde katledildiği haberiyle geldi. Bu haber, sarayın duvarlarına bir şok dalgası gibi çarptı. Osman, inanamadı. Nasıl olur da kendi şehrinde, kendi tebaası, onun bir görevlisini böyle vahşice öldürebilirdi?
Ardından, Sultanahmet Meydanı’ndaki kalabalığın on binleri aştığı, Şeyhülislam’ın konağının kuşatıldığı ve isyancıların kendisi, Dilaver Paşa ve Hoca Ömer Efendi’nin kellesini istediği haberi ulaştı. İşte o an, Osman, tuzağın büyüklüğünü anladı. Bu, basit bir protesto değildi. Bu, tahtına yönelik, ince ince planlanmış bir darbe girişimiydi.
Öfke ve şaşkınlık içinde ne yapacağını bilemez bir haldeydi. Hoca Ömer Efendi, yüzü kireç gibi, Padişah’ın yanındaydı. Bir gün önce Padişah’a cesaret veren o adam, şimdi korkudan titriyordu.
“Hünkârım, bu bir felaket!” dedi. “Bu, Kara Davud’un oyunudur! Bizi hedef gösterip sizi yalnız bırakmak istiyorlar. Derhal Bostancı Ocağı’na emir verin, isyancıları dağıtsınlar!”
Osman, hemen Bostancıbaşı’nı çağırdı. Bostancılar, sarayı korumakla görevli, Padişah’a en sadık birlik olarak bilinirdi.
“Bostancıbaşı!” diye emretti Osman. “Al yanına bütün ocağını, şu kendini bilmez güruhu derhal dağıt! Kılıç kullanmaktan çekinmeyin! Padişah’a isyan etmenin ne demek olduğunu görsünler!”
Lakin Bostancıbaşı, tereddüt içindeydi. Yüzü sapsarıydı. “Hünkârım… İsyancılar on binleri buldu. Aralarında softalar, ulema var. Kılıç çekersek, kardeş kanı dökülür, fitne daha da büyür. Karşılarında duracak gücümüz yok.”
Bu cevap, Osman için ikinci bir şoktu. En güvendiği birlik bile isyanın büyüklüğü karşısında geri adım atıyordu. Yalnızdı. Tamamen yalnız kalmıştı.
Tam bu sırada, Divan-ı Hümayun’un acil olarak toplandığı haberi geldi. Padişah, çaresizce Kubbealtı’na gitti. Orada, korku içinde bekleşen vezirler, ona tek bir çıkış yolu önerdiler: isyancıların istediğini vermek.
Vezirlerden biri, “Hünkârım, canınızı ve tahtınızı kurtarmak için, bu fitnenin başı olarak görülen Hoca Ömer Efendi ve Dilaver Paşa’yı onlara teslim etmekten başka çaremiz kalmadı. Onların kanıyla, bu ateş söndürülebilir.”
Osman, duyduklarına inanamıyordu. Vezirleri, ona en yakın adamlarını kurban etmesini öneriyordu. Bu, bir Padişah için en büyük zilletti.
“Asla!” diye bağırdı. “Ben Padişahım! Üç beş çapulcunun tehdidiyle adamlarımı cellada teslim etmem! Onlar benim himayemdedir!”
Fakat o bunları söylerken, dışarıdan gelen uğultu daha da artmıştı. Ve uğultuya, yeni, daha korkutucu bir ses karışmıştı. Yeniçerilerin sesi!
Evet, komplonun son perdesi başlamıştı. Medreselilerin ve halkın yarattığı kaos ortamını fırsat bilen Yeniçeri Ocağı, nihayet kışlalarından çıkmıştı. Ellerinde meşaleler ve kılıçlarla, “Sultan Mustafa’ya biat! Sultan Mustafa’yı istiyoruz!” sloganlarıyla Sultanahmet Meydanı’na doğru yürüyorlardı. İsyan, artık hedefini açıkça ortaya koymuştu. Mesele birkaç danışmanın kellesi değil, doğrudan Padişah’ın tahtıydı.
Bu haber saraya ulaştığında, artık herkes için her şeyin bittiği anlaşıldı. Osman, tahtının ayaklarının altından kayıp gittiğini hissediyordu. Vezirler, canlarının derdine düşmüş, ne yapacaklarını şaşırmışlardı. Sarayın içindeki görevliler arasında bile bir panik havası esiyordu. Halime Sultan’ın dağıttığı altınlar işe yaramış, içerideki sadakat duvarları da çatırdamaya başlamıştı.
Genç Osman, o an, bir gün önce Üsküdar’a bakarken kurduğu hayallerin ne kadar boş olduğunu anladı. O, yeni bir imparatorluk kurmayı hayal ederken, elindeki imparatorluğu kaybetmek üzereydi. Çaresizlik içinde, Has Odası’na geri çekildi. Yanında, korkudan ne yapacağını şaşırmış Hoca Ömer Efendi ve birkaç sadık adamından başka kimse kalmamıştı. Dışarıda ise, on binlerce kişilik öfkeli bir kalabalık ve tahtını isteyen bir ordu, sarayın kapılarına dayanmıştı. Kıyamet, artık bir arife değil, gerçeğin ta kendisiydi.
İsyanın ateşi bütün şehri sararken, Kara Davud Paşa, konağında zaferini bekliyordu. Gelen her haber, planının ne kadar kusursuz işlediğini gösteriyordu. Softalar halkı galeyana getirmiş, Şeyhülislam çaresiz bırakılmış, Padişah yalnızlaştırılmış ve son olarak Yeniçeriler sahneye çıkmıştı. Kuklaların ipleri onun elindeydi ve oyun, tam da istediği gibi final sahnesine doğru ilerliyordu.
Kethüda Bey, yanına birkaç zorba başını alarak Paşa’nın huzuruna çıktı. Hepsinin yüzünde bir zafer sarhoşluğu vardı.
“Paşam! Ordu ve halk birleşti! Sarayın kapılarına dayandık. Artık tek bir ses var: Sultan Mustafa Han! Şimdi ne emredersiniz?”
Davud Paşa, sakince yerinden kalktı. Yüzünde, avını köşeye sıkıştırmış bir avcının soğuk tatmini vardı.
“Şimdi, Sultan Mustafa Han’ı tutulduğu kafesten çıkarma vaktidir,” dedi. “Sarayın içine sızan adamlarımız, bize kapıları açacak. Direnen olursa, ezip geçin. Önce Sultan Mustafa’yı bulup, onu Babüssaade Kapısı’nın önüne getireceğiz. Orada, halkın ve ordunun önünde ona biat edilecek. O, tahta oturduktan sonra… Genç Osman’ın hükmü kalmayacaktır.”
“Ya Genç Osman ne olacak, Paşam?” diye sordu zorbalardan biri. “Onu ne yapacağız?”
Davud Paşa’nın gözlerinde bir anlığına karanlık bir parıltı belirdi. Yıllardır içinde biriktirdiği kinin ve intikam arzusunun parıltısıydı bu.
“O mu?” dedi buz gibi bir sesle. “Onunla… Onunla daha sonra, özel olarak ilgileneceğim. Hiçbir yere kaçamaz. O artık, kendi sarayında bir mahpustur.”
Hemen ardından, Davud Paşa, Kethüda Bey ve isyancı liderler, atlarına atlayıp Sultanahmet Meydanı’na doğru yola çıktılar. Artık gölgede kalma zamanı bitmişti. Zaferi sahiplenme ve yeni dönemin kurallarını koyma zamanı gelmişti. Onlar meydana doğru ilerlerken, binlerce isyancı, Topkapı Sarayı’nın dış avlusunu doldurmuş, Orta Kapı’ya (Babüsselam) dayanmıştı.
Sarayın içinde ise tam bir kaos hakimdi. Bostancılar, isyancıların ezici gücü karşısında direnmekten vazgeçmiş, bir kısmı kaçmış, bir kısmı ise isyancılara katılmıştı. İçeriden, Halime Sultan’ın adamları, kapıları içeriden açmak için harekete geçmişti.
Genç Osman, Has Odası’nın penceresinden, kendi sarayının avlusunun bir düşman ordusu tarafından nasıl işgal edildiğini izliyordu. Uğultu, sloganlar, meşalelerin ışığı… Her şey bir kâbus gibiydi. Bir gün önce üç kıtanın hâkimi olan Padişah, şimdi birkaç metrekarelik bir odaya sıkışmış, canını nasıl kurtaracağını düşünüyordu.
Hoca Ömer Efendi, ağlayarak Padişah’ın ayaklarına kapandı. “Hünkârım, affedin! Bütün bunlar benim yüzümden oldu! Sizi yanlış yönlendirdim. Ne olur, beni onlara teslim edin, belki öfkeleri diner, canınızı bağışlarlar.”
Osman, ağlayan hocasına baktı. Gözlerinde öfke yoktu, yalnızca derin bir yorgunluk ve tükenmişlik vardı.
“Kalk, Hoca,” dedi fısıltıyla. “Artık çok geç. Mesele sen değilsin, ben de değilim. Mesele, bu devleti kemiren hırstır, ihanettir. Onlar benim kellemi değil, benim hayalimi istiyorlar. Benim kurmak istediğim düzeni istemiyorlar. Ve sanırım, kazandılar.”
Tam o sırada, dışarıdan gelen bir gümbürtüyle sarsıldılar. İsyancılar, Orta Kapı’yı kırmayı başarmış ve ikinci avluya, Divan Meydanı’na doluşmuşlardı. Artık son kaleye, Harem’in ve Padişah dairesinin bulunduğu Enderun avlusuna dayanmışlardı.
Birkaç sadık ağa, Padişah’ın odasının kapısına barikat kurmaya çalışıyordu. Lakin bu, okyanusa karşı bir kumdan kaleden farksızdı. Son yaklaşıyordu. Sultan Osman için, kaçınılmaz son ile yüzleşme vakti gelmişti. O an aklından ne geçtiği bilinmez. Belki Hotin’deki siperler, belki Fatih’in hançeri, belki de babası Sultan Ahmed’in ona verdiği öğütler… Lakin bildiği tek bir şey vardı: Hayalleri, İstanbul’un o kanlı ve kaotik sokaklarında can veriyordu. Ve çok yakında, kendisi de o hayallerin peşinden gidecekti.
BÖLM 5
Kafesteki Aslan
Topkapı Sarayı, Enderun Avlusu, 20 Mayıs 1622, Öğleden Sonra
Sarayın kalbi olan Enderun Avlusu, artık bir sükûnet ve nizam yuvası değil, cehennemden bir köşeydi. Orta Kapı’nın (Babüsselam) devasa kanatları, isyancıların balta darbeleriyle un ufak olmuş, bir zamanlar yalnızca en üst düzey devlet görevlilerinin atla girebildiği Divan Meydanı, şimdi binlerce öfkeli askerin, softanın ve ayak takımının çizmeleri altında eziliyordu. Meşalelerden yükselen isli duman, Kubbealtı’nın saygın kubbelerini yalayarak gökyüzüne yükseliyor, zafer naralarıyla karışan yağma ve talan sesleri, sarayın asırlık sessizliğine tecavüz ediyordu. Bu, bir isyan değil, bir işgaldi. İmparatorluğun beyni, kendi vücudu tarafından ele geçiriliyordu.
İsyancı güruh, iki ana kola ayrılmıştı. Daha büyük ve daha gürültücü olan kol, Kara Davud Paşa ve Yeniçeri Kethüdası’nın önderliğinde, tek bir hedefe kilitlenmişti: Harem’in bitişiğindeki Şimşirlik adı verilen, talihsiz şehzadelerin kapatıldığı o meşum kafese. Orada, yıllardır dünyadan yalıtılmış bir halde yaşayan, aklı melekelerinin yerinde olup olmadığı dahi meçhul Sultan Mustafa’yı bulup çıkarmak ve tahta oturtmak istiyorlardı. O, onların isyanının meşruiyet simgesi, ganimetlerinin en büyüğü olacaktı.
Diğer kol ise daha sinsi ve kin doluydu. Onlar, Enderun Avlusu’nun en kutsal noktasına, Padişah’ın Has Odası’nın bulunduğu bölüme yönelmişlerdi. Onların amacı, devrilen Padişah’ı, o mağrur Genç Osman’ı bulmak, onu tahtından ve onurundan koparıp isyanın önüne bir kurban olarak atmaktı. Bu kolun başında, Padişah’a kişisel kin besleyen, rütbesi alınmış, itibarı zedelenmiş birkaç zorba başı vardı. Onlar için adalet değil, intikam önemliydi.
Sultan Osman, Has Oda’nın kafesli penceresinden, kendi avlusunda yaşanan o korkunç manzarayı izliyordu. Gördükleri bir rüya, bir kâbus olmalıydı. Divan Meydanı’nda yanan ateşler, Arz Odası’nın kapısını kırmaya çalışan baltalılar, kutsal emanetlerin bulunduğu Hırka-i Saadet Dairesi’ne doğru saygısızca koşturanlar… Bütün bir medeniyet, gözlerinin önünde bir güruh tarafından çiğneniyordu. Yanında, korkudan benzi atmış Hoca Ömer Efendi, Sadrazam Dilaver Paşa ve birkaç sadık zülüflü ağadan başka kimse kalmamıştı. Onlar, bir adanın ortasında, yükselen gelgitin son kayayı da yutmasını bekleyen kazazedeler gibiydiler.
“Kapıyı tutun!” diye bağırdı Osman, sesinde umutsuz bir direniş vardı. “Padişah’ın Has Odası’na bu alçakları sokmayın!”
Birkaç ağa, ellerindeki kılıçlarla ve içeriden sürgüledikleri ağır mobilyalarla kapıyı savunmaya çalışıyordu. Lakin dışarıdan gelen darbeler o kadar şiddetliydi ki, masif meşe kapı her sarsıntıda çatırdıyordu. Dışarıdaki sesler, küfürler, tehditler içeriye doluyordu.
“Çık dışarı, Osman! Ocağa kafa tutmanın bedelini ödeyeceksin!”
“Hain hocanı da yanına al, cellat sizi bekler!”
“Taht artık Sultan Mustafa Han’ındır!”
Her slogan, Osman’ın kalbine bir hançer gibi saplanıyordu. Birkaç gün önce, o tahtta otururken Lehistan elçilerine şartlarını dikte ettiren, yeni bir ordu kurup imparatorluğu yeniden şahlandırmayı hayal eden o Padişah, şimdi kendi dairesinde kapana kısılmış bir avdı. Öfkesi, yerini yavaş yavaş soğuk bir teslimiyete bırakıyordu. Bu, askeri bir yenilgi değildi. O, Hotin’de yenilmemişti. O, burada, kendi sarayında, kendi tebaasının ihanetine yenilmişti.
Hoca Ömer Efendi, Padişah’ın ayaklarının dibinde hıçkırıyordu. “Hünkârım, benim yüzümden… Benim aklıma uydunuz. Keşke ölseydim de o günleri görmeseydim.”
Osman, ağlayan hocasına baktı. Gözlerinde ne bir sitem ne de bir suçlama vardı. Yalnızca sonsuz bir yorgunluk… Elini onun omuzuna koydu.
“Kader, Hoca. Kaderimiz böyle yazılmış. Biz bir hayal kurduk, onlar ise bir kâbusu seçti. Tarih, kimin haklı olduğuna hükmedecektir. Şimdi ayağa kalk. Bir Padişah’ın hocası, ağlayarak ölmez.”
Bu sözler, odadaki o küçük direniş grubuna son bir onur kırıntısı verdi. Dilaver Paşa, kılıcını çekmiş, kapının yanında titreyerek bekliyordu. Genç Osman ise pencereden uzaklaşıp odanın ortasında durdu. Üzerinde hâlâ Padişahlık kaftanı, başında sorgucu vardı. Eğer ölecekse, bir Padişah gibi ölmeye kararlıydı.
Aynı anda, Harem’in girişinde farklı bir drama yaşanıyordu. İsyancılar, Sultan Mustafa’nın tutulduğu Şimşirlik’e ulaşmak için Harem kapılarına dayanmıştı. Harem, Padişah’ın evi, dokunulmaz bir yerdi. Orayı, ellerinde baltalarıyla Zenci Haremağaları koruyordu. Onların sadakati, Yeniçerilerin veya Sipahilerin sadakatinden farklıydı; onların bütün dünyası saraydı ve Padişah’ın namusu, kendi namuslarıydı.
Kara Davud Paşa, Harem kapısının önünde duran Darüssaade Ağası’na (Kızlar Ağası) bağırdı: “Çekil önümüzden, Ağa! Milletin iradesine karşı gelme! Sultan Mustafa Han’ı istiyoruz!”
Darüssaade Ağası, yaşlı ve heybetli bir adamdı. Yüzünde korkudan eser yoktu. “Burası Padişahımızın haremidir!” diye kükredi. “Hiçbir Padişah, Sultan Osman sağken, onun haremine zorla girilemez! Geri çekilin, yoksa kan dökülür!”
Bu cüretkâr cevap, isyancıları daha da öfkelendirdi. Birkaç Yeniçeri ileri atılıp baltalı ağalara saldırdı. Kısa, lakin kanlı bir çatışma yaşandı. Sayıca çok üstün olan isyancılar, birkaç Haremağası’nı oracıkta katlederek direnişi kırdılar. Kapı, omuz darbeleriyle açıldı ve güruh, tarihte ilk defa, bir isyanla Harem’in o gizemli ve yasak koridorlarına daldı.
İçeride, cariyelerin ve saray kadınlarının çığlıkları, isyancıların naralarına karıştı. Yıllardır erkek gözünden uzak yaşamış olan kadınlar, ellerinde meşalelerle ve kılıçlarla içeri dalan bu vahşi kalabalık karşısında dehşet içinde odalarına kaçışıyorlardı. Yağmacılar, önlerine çıkan mücevherleri, ipek kumaşları, değerli eşyaları talan etmeye başladı. Harem, bir anda bir savaş alanına dönmüştü.
Kara Davud Paşa’nın amacı yağma değildi. O, Kethüda Bey ile birlikte, Şimşirlik’in yerini bilen bir hainin rehberliğinde, dar ve loş koridorlardan geçerek hedefine doğru ilerliyordu. Sonunda, üzerinde demir parmaklıklar olan, küçük pencereli, kalın ve sağır bir kapının önüne geldiler. Burası, Kafes’ti. Sultan Mustafa’nın yaşayan mezarı.
Kapı, dışarıdan kilitliydi. Birkaç levye ve balta darbesiyle, yıllardır açılmamış olan paslı kilitler kırıldı, sürgüler parçalandı. Kapı, gıcırdayarak açıldığında, içeriden gelen küf ve havasızlık kokusu, isyancıların bile yüzünü buruşturmasına neden oldu.
İçerisi, loş bir odaydı. Yerde birkaç eski minder, bir köşede su testisi ve yemek tepsisinden başka bir şey yoktu. Ve odanın en uzak köşesinde, dizlerini kendine çekmiş, korkuyla gözlerini kırpıştıran, otuz yaşlarında, lakin bir çocuk gibi görünen, saçı sakalı birbirine karışmış, pejmürde bir adam oturuyordu. O, bir zamanların Padişahı, şimdinin mahpusu Sultan Mustafa’ydı. Yıllardır süren tecrit, aklında kalan son pırıltıları da silip süpürmüş gibiydi. Gözlerinde ne bir anlama ne de bir ifade vardı; yalnızca boşluk ve derin bir korku…
İçeri dolan kılıçlı, meşaleli adamları gördüğünde, bir çığlık atarak daha da köşeye sindi. “Git… gidin…” diye kekeledi. “Osman… Osman kızar… Beni öldürecek…”
Kethüda Bey, bu acınacak haldeki adama doğru bir adım attı. “Korkma, Sultanım,” dedi yapmacık bir saygıyla. “Biz seni kurtarmaya geldik. Sen artık bizim Padişahımızsın. O zalim Osman’ın devri bitti.”
Fakat Mustafa, söylenenleri anlamıyordu. Onun için dış dünya, yalnızca tehlike ve korku demekti. İki Yeniçeri, onu kollarından tutup zorla ayağa kaldırmaya çalıştı. Mustafa, bir hayvan gibi çırpınıyor, ağlıyor, direniyordu.
“Bırakın beni! İstemem! Padişahlık istemem! Osman beni öldürür!”
Onun bu hali, bazı isyancıların bile yüzünde bir şüphe ve acıma ifadesi belirmesine neden oldu. Tahta çıkarmak için canlarını tehlikeye attıkları adam, aklını yitirmiş, aciz bir varlıktı. Lakin Kara Davud Paşa’nın yüzü ifadesizdi. O, bir sembole ihtiyaç duyuyordu, akıllı bir Padişah’a değil.
“Götürün!” diye emretti. “Sürükleyerek de olsa götürün! Babüssaade’nin önüne çıkarın, tahta oturtun. Ordu ve halk, yeni Padişahlarını görecek!”
Sultan Mustafa, çığlıkları ve yalvarmaları arasında, o karanlık kafesinden zorla çıkarıldı. Yırtık pırtık giysileri içinde, yalınayak, isyancıların arasında sürüklenerek, hayatında belki de birkaç defa gördüğü o karmaşık saray koridorlarından geçiriliyordu. O, bir zaferin simgesi değil, bir trajedinin en acı kanıtıydı. Bir kafesten çıkarılıp, anlamadığı daha büyük bir kafese, tahta doğru götürülüyordu.
Has Oda’nın kapısı, son bir balta darbesiyle menteşelerinden koptu ve içeri devrildi. Kapının arkasındaki barikat dağıldı. Onlarca isyancı, ellerinde kılıçlar, baltalar ve meşalelerle, zafer çığlıkları atarak içeri daldı.
İlk gördükleri manzara karşısında bir an duraksadılar. Odanın ortasında, bütün o kaosun içinde dimdik duran, başında sorgucu, sırtında kaftanıyla Padişah İkinci Osman. Gözlerinde korku değil, küçümseyen bir öfke vardı. Yanında, kılıçlarını çekmiş, titreyen birkaç sadık adamı…
Bu bir anlık sessizliği, isyancıların lideri olan Cebecibaşı bozdu. “İşte orada!” diye bağırdı. “Yakayayın o zalimi!”
Güruh, bir çakal sürüsü gibi üzerlerine atıldı. Dilaver Paşa ve diğerleri, birkaç saniye direnebildiler. Sonra, sayısal üstünlük karşısında ezildiler. Dilaver Paşa, aldığı kılıç darbeleriyle yere yığıldı. Hoca Ömer Efendi, bir köşeye sinmiş, can havliyle af diliyordu. Onu yakalayıp Padişah’ın önüne attılar.
Bütün gözler Osman’daydı. Osman kılıcını çekmedi. Sadece orada durdu ve üzerine gelen güruha baktı. Bu, onun son Padişahlık duruşuydu. Bir hükümdarın, tebaasıyla son yüzleşmesi.
“Ne istersiniz benden?” dedi sesi şaşırtıcı derecede sakindi. “Ben size ne yaptım? Devletimin ve dinimin iyiliğinden başka ne düşündüm?”
Bu sözler, kalabalığın öfkesini bir anlığına dindirecek gibi oldu. Lakin aralarından bir zorba, “Sen ocağımıza düşman kesildin! Bizi yok etmeye niyetlendin!” diye bağırdı.
Bu söz, fitili yeniden ateşledi. İki zorba, Osman’ın üzerine atıldı. Biri, başındaki Padişahlık sorgucunu kapıp yere fırlattı. Diğeri, omuzlarındaki samur kürklü kaftanı yırttı. Bu, sembolik bir ölümdü. Padişahlık alametleri ondan sökülüp alınıyordu. Artık o, Hünkâr değil, yalnızca Osman’dı.
Osman, bu aşağılama karşısında direnmeye çalıştı. Bir Padişah’a el kaldırmanın ne demek olduğunu unutmuş bu güruha karşı son bir çabayla çırpındı. Fakat nafileydi. Onlarca el, üzerine çullandı. Onu itip kaktılar, tokatladılar, hakaretler savurdular. Bir zamanlar ayaklarına kapananlar, şimdi yüzüne tükürüyordu. Onu bir suçlu gibi kollarından bağladılar.
Genç Osman, odanın içinde sürüklenirken, yerdeki sorgucuna takıldı gözü. Elmasları ve tüyleri, isyancıların çizmeleri altında eziliyordu. Tıpkı kendi hayalleri gibi. Sonra, bir köşede can veren Sadrazamı Dilaver Paşa’yı gördü. Diğer köşede, ağlayarak canı için yalvaran Hoca Ömer Efendi’yi… Bütün dünyası, birkaç saat içinde yıkılmıştı.
Onu ve Hoca Ömer Efendi’yi odadan dışarı, Divan Meydanı’nın ortasındaki o kaosa doğru sürüklemeye başladılar. Osman, başı önde yürümeyi reddediyordu. Başını dik tutuyor, yüzündeki morluklara, yırtılan giysilerine rağmen, cellatlarına nefretle bakıyordu. Avludan geçerken, kendi sarayının nasıl talan edildiğini gördü. Hazine dairelerinin kapıları kırılmış, yerlere saçılmış evraklar, kırılmış eşyalar… Yıllardır biriken bir nizam, birkaç saatlik bir öfkeyle yok edilmişti.
Babüssaade Kapısı’na (Saadet Kapısı) yaklaştıklarında, daha tuhaf, daha acı bir manzarayla karşılaştılar. Orada, isyancıların Babüssaade önüne getirdiği bir tahtın üzerinde, Sultan Mustafa oturuyordu. Daha doğrusu, oturtulmuştu. Üzerine aceleyle bir kaftan giydirilmiş, başına bir sarık kondurulmuştu. Lakin gözleri hâlâ boş bakıyordu. Önünde sıraya girmiş Yeniçeri ağaları, sipahi beyleri ve isyancı liderleri ona biat ediyor, elini öpmeye çalışıyorlardı. Mustafa ise ürkek bir hayvan gibi etrafına bakınıyor, olan biteni anlamıyordu.
Tam o sırada, isyancılar yakaladıkları Genç Osman’ı kalabalığın önüne getirdiler. Bir an, iki Sultan göz göze geldi. Biri, aklı başında, lakin tahtını, onurunu ve hayatını kaybetmişti. Diğeri, aklı yerinde değil, lakin bir imparatorluğun tahtına oturtulmuştu. Tarihin en acı, en ironik sahnelerinden biri, Topkapı Sarayı’nın o kanlı avlusunda yaşanıyordu.
Osman, amcasının o boş bakışlarında kendi kaderinin anlamsızlığını gördü. Bütün o hayaller, reformlar, savaşlar… Hepsi, bu anlamsız sahne için miydi? Bu aklı melekeleri yerinde olmayan adamı tahta çıkarmak için miydi?
Kalabalık, devrik Padişah’ı görünce daha da vahşileşti. Onu yuhalıyorlar, lanetler okuyorlardı. Kara Davud Paşa, atının üzerinden olan biteni zafer dolu bir ifadeyle izliyordu. Sonunda intikamını almıştı. Genç Osman’ı, kendi halkının önünde küçük düşürmüş, zelil etmişti.
Osman’ı, o kalabalığın arasından ite kaka geçirdiler. Orta Kapı’ya doğru sürükleniyordu. Artık saraydan dışarı, o azgın güruhun tam ortasına atılacaktı. Arkasında bıraktığı şey, yalnızca tahtı ve sarayı değil, aynı zamanda bir Padişah olarak kimliğiydi. O kapıdan çıktığı an, artık Sultan İkinci Osman olmayacaktı. Yalnızca, öfkeli bir güruhun elinde, kaderi meçhul bir esir olacaktı. Ve onu bekleyen yolculuk, hayalini kurduğu kutsal Hac yolculuğundan çok daha farklı, çok daha karanlık bir yolculuk olacaktı. Yolun sonu ise Yedikule Zindanları’nın o soğuk ve nemli duvarlarına çıkıyordu. Lakin o, bunu henüz bilmiyordu. O, yalnızca ihanetin ve zilletin o anki acısını hissediyordu.
BÖLÜM 5
Zillet Alayı
Topkapı Sarayı’ndan Orta Camii’ne, 20 Mayıs 1622
Topkapı Sarayı’nın birinci avlusu Alay Meydanı, adını tarihte zaferden dönen Padişahların şanlı geçit törenlerinden alırdı. O gün ise meydan, bir zaferin değil, bir zilletin, bir Padişah’ın tahtından ve onurundan koparılışının alayına sahne oluyordu. Babüsselam’ın (Orta Kapı) eşiğinden dışarı, o azgın mahşerin ortasına bir paçavra gibi atıldığında, Sultan Osman için dünya bir anlığına sessizliğe büründü. Bütün o uğultu, küfürler, naralar, zihninde uzak bir fırtınanın gürültüsüne dönüştü. Gözleri, bir zamanlar tebaası olan, şimdi ise celladı kesilmiş o insan denizine takılıp kaldı. O denizde gördüğü tek şey, kontrolden çıkmış bir nefretin köpüren dalgalarıydı.
Üzerindeki Padişahlık kaftanı yırtılmış, omuzları açıktaydı. Başındaki sorguç, sarayın avlusunda çizmeler altında ezilip kalmıştı. Onu kollarından çekiştiren iki zorbanın mengene gibi parmakları, etine işliyordu. Lakin hissettiği fiziki acı, ruhunda açılan yaranın yanında bir hiçti. Bir gün önce, üç kıtanın hakanı, Halife-i Rûy-i Zemîn (Yeryüzünün Halifesi) idi. Şimdi ise isimsiz, rütbesiz, aşağılanan bir esirdi. Ayağındaki işlemeli çizmelerden biri, itiş kakış arasında ayağından çıkmış, çorabıyla bastığı çamurlu, kanlı taşların soğukluğunu iliklerine kadar hissediyordu.
Kalabalık, onu gördüğünde bir anlık bir şaşkınlık yaşadı. Bu, kitaplarda okudukları, dedelerinden dinledikleri Padişah imgesinden çok farklı bir manzaraydı. Karşılarındaki, gökyüzünden inmiş ilahi bir varlık değil, kendileri gibi etten kemikten, korkan, acı çeken, titreyen genç bir adamdı. Lakin bu şaşkınlık saniyeler sürdü. Sonra, kolektif cinnet yeniden hâkim oldu. Onu yuhalamaya, üzerine tükürmeye, çürümüş sebze ve çamur parçaları atmaya başladılar. Birkaç gün önce huzurunda el pençe divan duracak olanlar, şimdi ona en galiz küfürleri savuruyordu.
Osman, başını eğmeyi reddetti. Kir ve kan içindeki yüzünü, o nefret dolu kalabalığa çevirdi. Gözleri, tek tek yüzleri tarıyordu. Orada, Hotin siperlerinde arkasına bakmadan kaçan bir Yeniçeri’nin zafer dolu sırıtışını gördü. Orada, dükkânından aldığı haraç yüzünden şikâyete geldiğinde divandan kovduğu bir esnafın kindar bakışlarını gördü. Orada, vaazlarında fitneden bahseden, lakin şimdi fitnenin başını çeken bir softanın ateşli gözlerini gördü. Bunlar, onun tebaasıydı. Onları ıslah etmek, onlara daha iyi bir devlet, daha adil bir nizam getirmek için her şeyi göze aldığı insanlar. Ve şimdi, o insanlar, onun linç edilmesini istiyordu.
Atının üzerinde, kalabalığın ortasında bir heykel gibi duran Kara Davud Paşa’yı fark etti. Göz göze geldiler. Davud Paşa’nın yüzünde, zaferin o soğuk ve zalim tebessümü vardı. Hiçbir şey söylemedi. Yalnızca baktı. O bakış, “Kazandım,” diyordu. “Senin hayallerini, senin geleceğini, senin onurunu söküp aldım,” diyordu. Osman, bakışlarını ondan kaçırmadı. O an anladı ki, bu isyanın arkasındaki beyin, o hırsı gözlerinden okunan adamdı. Bu, halkın öfkesi değil, bir paşanın intikamıydı.
İsyancılar, onu ve yanında sürükledikleri Hoca Ömer Efendi’yi, Sultanahmet Meydanı’na doğru çekiştirmeye başladı. Alay Meydanı’ndan Bab-ı Hümayun’a giden o kısa yol, Osman için bir ömür gibi geldi. Her adım, bir işkenceydi. Aya İrini’nin kadim duvarları, onun bu zilletine sessizce tanıklık ediyordu. Bir zamanlar o duvarların önünden zafer alaylarıyla geçen dedelerini düşündü. Fatih’i, Yavuz’u, Kanuni’yi… Onlar da hatalar yapmıştı, onlar da isyanlar görmüştü. Fakat hiçbiri, kendi halkının ortasında böylesine aşağılanmamıştı.
Bab-ı Hümayun’dan dışarı, asıl şehrin içine çıktıklarında, kaos daha da büyüdü. Bütün şehir, bu korkunç karnavalı izlemek için sokaklara dökülmüştü. Divan Yolu, insan almaz bir haldeydi. İnsanlar, pencerelerden, dükkânların çatılarından, ağaçların tepelerinden bu tarihi ana tanıklık etmeye çalışıyordu.
“Zillet Alayı” adı konulmamış bir şekilde ilerliyordu. En önde, Sultan Mustafa’yı bir atın üzerine oturtmuşlardı. Aklı yerinde olmayan yeni Padişah, etrafındaki gürültüden ve kargaşadan ürkmüş, atın yelesine yapışmış, anlamsız sesler çıkarıyordu. Onun bu acınası hali, güya bir zaferin simgesiydi. Arkasında, ellerinde kanlı baltalar ve kılıçlarla isyancı liderleri yürüyordu. Ve en arkada, alayın en önemli ganimeti olarak, devrik Padişah Sultan Osman, yaya ve perişan bir halde sürükleniyordu.
Bir Venedik balyosunun kâtibi, elçilik binasının penceresinden olan biteni not alıyordu. Defterine şöyle yazdı: “Türklerin Padişah dedikleri, Tanrı’nın yeryüzündeki gölgesi saydıkları hükümdarları, bugün bir köpekten daha değersiz bir halde, kendi halkı tarafından sokaklarda sürükleniyor. Bu topraklarda iktidar, bir kadının rahminden değil, bir askerin kılıcından doğar. Ve o kılıç, sahibini ne zaman biçeceği belli olmayan bir celladın elindedir. Bugün tahta oturan, yarın tabuta girebilir. Bu şehrin temeli nizam değil, kaostur.”
Osman, yürürken Çemberlitaş’ın önünden geçti. Çocukken lalasıyla birlikte oradan geçtiği bir an geldi aklına. Lalası, ona o sütunun altındaki kutsal emanetlerden bahsetmişti. O gün, o sütunun gölgesinde durup, kendisini Büyük Konstantin gibi, Büyük İskender gibi hayal etmişti. Şimdi, aynı sütunun gölgesinden bir suçlu gibi geçiriliyordu. Hayalleri, o sütunun taşları kadar soğuk ve ağırdı.
Alay, bir ara duraksadı. Bir grup softa, Osman’ın yolunu kesti. İçlerinden biri öne çıkıp yüzüne bağırdı: “Ey zalim Osman! Şeriatı çiğnedin, ulemaya hakaret ettin, Peygamber Ocağı’na kılıç çekmeye niyetlendin! Şimdi Allah’ın adaleti seni buldu!”
Osman, bitkin bir halde ona baktı. “Benim adaletim,” diye fısıldadı, “sizin gibi cahillerin eline kaldıysa, vay bu devletin haline…”
Bu cüretkâr cevap, softayı daha da çıldırttı. Elindeki asayı kaldırıp Osman’ın omzuna vurdu. Osman, darbenin etkisiyle sendeledi, ama yıkılmadı. Onu tutan zorbalar, kahkahalarla gülüyordu. Bu an, kin ve cehaletin, onur ve bilgeliğe karşı kazandığı anın bir tablosu gibiydi.
Alay, yavaş yavaş Yeniçerilerin merkezi olan Şehzadebaşı’na doğru ilerliyordu. Hedefleri, kışlaların ortasındaki Orta Camii idi. O cami, Yeniçeri Ocağı’nın kalbiydi. Ocağın bütün önemli kararları orada alınır, isyan yeminleri orada edilirdi. Osman’ı oraya götürmeleri tesadüf değildi. Onu, kendi kalelerine, kendi mahkemelerine götürüyorlardı. Onu, ocağın gücünün önünde diz çöktürecekler, zaferlerini ocağın mabedinde tescil ettireceklerdi.
Orta Camii’nin avlusu, Ağa Kapısı’ndan ve kışlalardan taşan binlerce Yeniçeri ile doluydu. Havadaki koku, ter, kan, barut ve zafer sarhoşluğunun o ağır kokusuydu. Kazanlar, ocağın simgesi olan devasa yemek kazanları, avlunun ortasına ters çevrilmişti. Bu, “Kazan kaldırmak” deyiminin canlı haliydi; Padişah’a karşı isyanın en açık ilanı.
“Zillet Alayı” caminin avlusuna girdiğinde, içerideki uğultu bir kat daha arttı. Yeniçeriler, yeminli düşmanları olan devrik Padişah’ı perişan halde görünce zafer çığlıkları atıyorlardı.
Önce Sultan Mustafa’yı attan indirdiler. Onu, caminin içine, mihrabın önüne serilmiş bir postun üzerine oturtmaya çalıştılar. Lakin Mustafa, o karanlık ve gürültülü ortamdan korkmuş, ağlayarak direniyordu. Sonunda onu zorla yere oturttular. O, orada, imparatorluğun yeni hükümdarı olarak, ne olduğunu anlamaz bir halde titremeye başladı.
Sonra Osman’ı içeri ittiler. Onu, mihrabın tam karşısında, amcasının ayaklarının dibine, kirli taş zemine fırlattılar. Osman, yüzüstü yere kapaklandı. Bir an öylece kaldı. Bütün gücünü toplayıp doğrulmaya çalıştı. Başını kaldırdığında, gördüğü manzara, bütün acılarını unutturacak kadar absürttü. Karşısında, anlamsız gözlerle ona bakan, salyaları akan bir amca… Ve onun etrafında, kılıçlarına dayanmış, kendilerini devletin yeni sahibi sanan bir güruh…
Caminin içi, bir ibadethaneden çok, bir haydut inini andırıyordu. Köşelerde, saraydan yağmalanmış eşyalar yığılıydı. Gümüş tepsiler, ipek yastıklar, altın işlemeli kemerler… İsyancılar, ganimetlerini paylaşıyordu.
Kara Davud Paşa, atından inmiş, caminin ortasında duruyordu. Yanında Kethüda Bey ve diğer isyan liderleri vardı. Bir tür “ayak divanı” kurmuşlardı. Şimdi, esirlerinin kaderini belirleyeceklerdi.
“Bu hainlerin hakkı ölümdür!” diye bağırdı bir zorba başı, kılıcıyla Osman’ı ve yanına atılmış olan Hoca Ömer Efendi’yi işaret ederek. “Padişahımıza ve ocağımıza isyan ettiler. Kanları helaldir!”
Bu öneri, kalabalıktan büyük bir destek gördü. “Öldürün! Kellelerini istiyoruz!” sesleri yükselmeye başladı. Hoca Ömer Efendi, bu sesleri duyunca baygınlık geçirdi.
Lakin Kara Davud Paşa’nın planı farklıydı. Osman’ı hemen öldürmek, onu bir anda bir “şehit” yapabilirdi. Belki zamanla, halkın bir kısmı ona acıyabilir, isyanın haklılığı sorgulanabilirdi. Davud Paşa, yalnızca Osman’ın canını değil, onurunu ve itibarını da tamamen yok etmek istiyordu. Onu, yavaş yavaş, acı çektirerek, bütün dünyanın gözü önünde tüketmek niyetindeydi. Ayrıca, Padişah katili olarak anılmak istemiyordu. Öldürme işini, daha “resmi” bir kılıfa büründürmeliydi.
“Sakin olun, yoldaşlar!” diye bağırdı Davud Paşa, otoriter bir sesle. “Aceleyle verilecek karar, adalete gölge düşürür. Bu adam, bir zamanlar bu devletin Padişahı’ydı. Onu bir sokak köpeği gibi burada öldüremeyiz. O, devletin kanunlarına göre yargılanmalıdır.”
Bu sözler, kalabalığı şaşırttı. Bazıları homurdanmaya başladı. “Ne yargılaması? Suçu belli değil mi?”
Davud Paşa devam etti: “Onu, devletin en güvenli zindanına, Yedikule’ye kapatacağız. Orada, suçları bir bir yüzüne okunacak. Yeni Padişahımız Sultan Mustafa Han’ın fermanıyla, hak ettiği cezayı bulacaktır. Böylece, yaptığımız iş, bir isyan değil, bir adalet eylemi olarak tarihe geçer. Kimse bize ‘Padişah katili’ diyemez.”
Bu, şeytani bir plandı. Hem Osman’a daha fazla acı çektirecek, onu zindanda çürümeye terk edecek, hem de kendilerini yasal bir çerçeveye oturtarak temize çıkaracaktı. Kethüda Bey ve diğer liderler, planın zekâsını kavrayarak Davud Paşa’yı desteklediler. Kalabalık, biraz isteksizce de olsa, liderlerinin kararına uymak zorunda kaldı. Ölüm çığlıkları, yerini “Yedikule’ye! Yedikule’ye!” sloganlarına bıraktı.
Osman, bu konuşmaları duyduğunda, kaderinin ne olacağını anladı. Ölüm, belki de bir kurtuluş olurdu. Lakin onu bekleyen, daha beter bir şeydi: Zilletin devamı, çaresizlik içinde bir bekleyiş, Yedikule’nin o karanlık ve umutsuz dehlizlerinde yavaş yavaş çürümek…
Karar verilmişti. Davud Paşa, birkaç zorba başına döndü. “Alın bunu,” dedi Osman’ı göstererek. “Bir pazar beygirine bindirin. Ellerini arkadan bağlayın. Şehrin içinden dolaştıra dolaştıra Yedikule’ye götürün. Herkes, ocağa baş kaldıranın sonunu görsün.”
Hoca Ömer Efendi için ise daha hızlı bir son hazırlamışlardı. Onu, caminin avlusuna çıkardılar ve orada, kalabalığın gözü önünde, birkaç kılıç darbesiyle katlettiler. Osman, hocasının o acı çığlığını duydu. Gözlerini kapattı. Bir zamanlar kendisine büyük hayaller aşılayan, yeni bir dünya vaat eden hocası, şimdi kanlar içinde yerde yatıyordu. Sıranın kendisine de geleceğini biliyordu, lakin önce, o zilletin son perdesini oynamak zorundaydı.
Onu dışarı çıkardılar. Avluda, sıradan, eyeri bile olmayan yaşlı bir beygir duruyordu. Onu zorla hayvanın üzerine bindirdiler. Hayvanın sırtı, bir taht kadar rahatsız, bir tabut kadar soğuktu. Elleri arkasından sıkıca bağlanmıştı. Artık kaçacak, direnecek hiçbir gücü kalmamıştı.
Yeni bir “Zillet Alayı” kurulmuştu. Bu seferki daha küçük, daha amaçlıydı. Önde, atının üzerinde mağrur bir şekilde Davud Paşa. Arkasında, bir pazar beygirinin üzerinde, kaderine teslim olmuş devrik Padişah. Ve etraflarında, ona hakaretler yağdırmaya, onu yuhalamaya devam eden bir grup seçilmiş Yeniçeri. Rota, şehrin surlarının en ucundaki o uğursuz kaleydi: Yedikule.
Yolculuk yeniden başladı. Bu seferki yol, mermer sütunların, büyük camilerin, kalabalık çarşıların arasından değil, daha çok ara sokaklardan, şehrin kenar mahallelerinden geçiyordu. Güneş, batmaya yüz tutmuştu. Gökyüzü, kan kırmızısı bir renk almıştı. Osman, o kızıllıkta, kendi sonunun rengini görüyordu. Şehrin silüetine son bir kez baktı. Bir zamanlar onun olan, şimdi ise onu kusan o muhteşem şehre… Artık bir Padişah değildi. Bir mahpustu. Ve kafesteki bir aslan gibi, sonunu beklemek üzere, zindanına doğru yol alıyordu.
BÖLÜM 6
Kanlı Kapı
İstanbul Surları ve Yedikule Zindanı, 20 Mayıs 1622, Gün Batımı
Güneş, Marmara’nın ufkunda kanlı bir yara gibi batarken, İstanbul’un sur diplerindeki mahalleler, günün son ışıklarıyla birlikte kendi gölgelerine gömülüyordu. Zillet Alayı, şehrin parlak ve işlek caddelerinden, Divan Yolu’nun ihtişamından uzaklaşmış, şimdi ahşap evlerin birbirine yaslandığı, daracık, çamurlu sokaklarda ilerliyordu. Havadaki baharat ve esans kokularının yerini, çürüyen çöp, rutubet ve yoksulluğun o keskin kokusu almıştı. Buradaki insanlar, pencerelerinden veya kapı eşiklerinden, geçen o tuhaf kafileye merak ve korkuyla karışık bir sessizlikle bakıyordu. Onların yüzlerinde, Sultanahmet Meydanı’ndaki o vahşi kalabalığın zafer sarhoşluğu yoktu; daha çok, ne olduğunu anlamayan, Padişah’ın düşüşünün kendi fani hayatlarına ne getirip ne götüreceğini tartan bir belirsizlik vardı.
Sultan Osman, eyeri bile olmayan beygirin sırtında, her sarsıntıda kemiklerini sızlatan bir acıyla ilerliyordu. Elleri arkasında o kadar sıkı bağlanmıştı ki, parmakları hissizleşmişti. Bakışları, etrafındaki perişan evlere, yamalı giysileri içindeki çocuklara, yorgun yüzlü kadınlara takılıyordu. Belki de hatası, işte bu insanları hiç görmemiş, onların dünyasına hiç inmemiş olmaktı. O, sarayının yüksek duvarları ardında, büyük haritalar üzerinde ordularını hareket ettirirken, devletin asıl temelinin, o haritalarda görünmeyen milyonlarca insanın hayatı olduğunu unutmuştu. Islah etmek istediği yapı, yalnızca kışlalar ve divanlar değildi; belki de önce bu çaresizliği, bu yoksulluğu ıslah etmesi gerekirdi. Bu düşünce, zihnine bir kor gibi düştü, lakin artık her şey için çok geçti.
Onu götüren Yeniçerilerin tavrı da değişmişti. Şehrin merkezindeki o şov ve gösteriş bitmiş, yerini yorgun ve somurtkan bir görev bilincine bırakmıştı. Artık küfür etmiyorlar, yuhalamıyorlardı. Yalnızca, değerli bir esiri, hedefine ulaştırmakla görevli gardiyanların o sıkıcı ciddiyetiyle yürüyorlardı. Onlar için av bitmiş, geriye avı kafesine teslim etme angaryası kalmıştı.
Kafileyi atının üzerinde yöneten Kara Davud Paşa ise kendi düşüncelerine dalmıştı. Zaferin ilk coşkusu, yerini soğuk bir hesaplaşmaya bırakıyordu. Planı kusursuz işlemişti. Düşmanını tahtından indirmiş, yerine istediği kuklayı oturtmuş, kendisi de devletin fiili sahibi olmuştu. Lakin şimdi, bu gücü nasıl elinde tutacağını düşünüyordu. Sultan Mustafa’nın acizliği, ortadaydı. Devlet, onunla yönetilemezdi. Bu, Halime Sultan ile birlikte kendisinin yöneteceği anlamına geliyordu. Fakat Yeniçeri Ocağı… Onlar, bugün kendisine hizmet eden bu güç, yarın başka birinin hizmetine girebilirdi. Onları tatmin etmek, maaşlarını ödemek, yeni taleplerini karşılamak gerekiyordu. Aksi takdirde, bugün Osman’ın başına gelenler, yarın kendi başına gelebilirdi. O, bir canavarı serbest bırakmıştı ve şimdi o canavarı beslemek zorundaydı. Gözü, önünde bir çuval gibi sallanan Osman’a takıldı. İçinden bir ses, “Onu Orta Camii’nde öldürmeliydim,” diyordu. “Bir yılanın başını ezdikten sonra, zehrini akıtmasına izin vermemelisin.” Lakin iş işten geçmişti. Şimdi, oyunun yeni kurallarını oynamak zorundaydı.
Yolculuk, sanki saatler sürmüş gibiydi. Sonunda, şehrin kara surlarının denize en yakın olduğu noktada, ufka karşı heybetli bir silüet belirdi. Yedi kulesiyle gökyüzüne uzanan, Bizans imparatorlarından kalma, Osmanlı’nın fetihten sonra zindana çevirdiği o meşum kale: Yedikule. Kalenin taşları, gün batımının kanlı ışıkları altında parlıyor, sanki asırlar boyunca tanıklık ettiği acıları ve sırları dışarı sızdırıyor gibiydi. Burası, imparatorluğun unutulmak istenenlerinin, gözden düşen paşaların, yabancı elçilerin ve talihsiz şehzadelerin son durağıydı. Yedikule, yaşayanların dünyası ile ölülerin dünyası arasındaki son kapıydı.
Kalenin ana kapısı olan Altın Kapı’dan (Porta Aurea) girmediler. O kapı, bir zamanlar zafer kazanan Roma ve Bizans imparatorlarının şehre girdiği o şanlı kapıydı. Davud Paşa, bu ironiyi daha da keskinleştirmek istercesine, kafileyi zindana açılan daha küçük, daha gösterişsiz bir yan kapıya yönlendirdi. Paslı ve demir kaplamalı devasa kapı, zindan muhafızları tarafından gıcırtılarla aralandı. İçeriden, soğuk, nemli ve küflü bir hava dalgası yüzlerine vurdu.
Osman’ı beygirden hoyratça indirdiler. Daha doğrusu, aşağı attılar. Dizlerinin üzerine düştü. Keskin çakıllar, pantolonunu yırtıp dizlerini kanattı. Onu kollarından tutup kaldırdılar ve o karanlık dehlize doğru sürüklemeye başladılar. O an, arkasına son bir kez baktı. Kapının aralığından, batan güneşin son pırıltılarını, Marmara’nın mor sularını ve gökyüzünün o sonsuz mavisini gördü. O, onun özgür dünyadan gördüğü son manzaraydı. Sonra devasa kapı, bir mezar kapağının gürültüsüyle arkasından kapandı. Gürültünün yankısı, kalenin taş duvarlarında defalarca yankılanıp söndü. Dışarıdaki dünyanın bütün sesleri kesilmiş, geriye yalnızca kendi nefes alışverişi ve onu sürükleyenlerin ayak sesleri kalmıştı.
Yedikule Zindanı’nın içi, taş ve umutsuzluktan örülmüş bir labirenti andırıyordu. Dar koridorlar, meşalelerin titrek ışığıyla aydınlanıyor, duvarlardan sızan su damlalarının sesi, sonsuz bir sessizliğin içinde bir saatin tik takları gibi yankılanıyordu. Hava ağırdı; ıslak taş, küf, pas ve yıllardır birikmiş insan acısının o elle tutulur kokusuyla doluydu. Her köşe başında, demir parmaklıklı, karanlık hücrelerin kapıları vardı. Bazen içeriden gelen bir inilti veya bir zincir şakırtısı duyuluyor, sonra yeniden o boğucu sessizlik çöküyordu.
Osman’ı, bu labirentin en ücra köşesine, en karanlık kulelerinden birinin dibine doğru götürdüler. Burası, genellikle en önemli devlet suçlularının, kaçma ihtimali olmayanların tutulduğu yerdi. Basamaklar, aşağıya, yerin altına doğru iniyordu. Her adımda hava daha da soğuyor, nem daha da artıyordu. Sonunda, masif demirden yapılmış, üzerinde küçük bir gözetleme deliği olan bir hücrenin önünde durdular.
Zindanbaşı, belindeki devasa anahtar yığınından en paslı olanını seçip kilide soktu. Kilit, zorlanarak, bir çığlık gibi ses çıkararak döndü. Kapı, gıcırdayarak açıldı. İçerisi, zifiri karanlıktı. Zindancılardan biri, elindeki meşaleyi içeri uzattı. Işık, dört duvarı taştan, tavanı alçak, topu topu birkaç adımlık bir odayı aydınlattı. Yerde, biraz kirli saman, bir köşede kırık bir su testisi ve bir de ihtiyaç için konulmuş bir toprak kaptan başka hiçbir şey yoktu. Ne bir pencere ne de bir ışık sızacak delik vardı. Burası bir hücre değil, taştan bir tabuttu.
“Atın içeri!” diye emretti Davud Paşa’nın yaverlerinden biri.
İki Yeniçeri, Osman’ı omuzlarından tutup hücrenin içine fırlattı. Osman, ıslak ve soğuk samanların üzerine düştü. Yüzünü, keskin saman sapları çizdi. Doğrulmaya vakit bulamadan, demir kapı o korkunç gürültüyle yeniden kapandı. Kilidin dönme sesi, onun için bir dünyanın sonu demekti. Ardından, uzaklaşan ayak sesleri ve meşalenin ışığının gözetleme deliğinden yavaş yavaş kayboluşu…
Ve sonra… Sessizlik.
Mutlak, sağır edici, zifiri bir sessizlik. Ve karanlık. Öyle bir karanlıktı ki, gözleri açık mı kapalı mı, fark edemiyordu. Yalnızdı. Hayatında ilk defa, tamamen ve mutlak bir şekilde yalnızdı. Saraydaki o gösterişli yalnızlığı değil; vezirlerin, ağaların, hizmetkârların arasında, lakin yine de tek başına olduğu o politik yalnızlık değil. Bu, varoluşsal bir yalnızlıktı. O, dünya üzerindeki bir Padişah değil, yeryüzünün altındaki bir mezarda, unutulmuş bir ruhtu.
Bir süre, düştüğü yerde kıpırdamadan yattı. Bedenindeki bütün acılar, morluklar, kesikler, şimdi zonklamaya başlamıştı. Fakat asıl acı, zihnindeydi. Beyninin içinde, son yirmi dört saatin görüntüleri, bir karabasan gibi dönüyordu. Saraydaki işgal, yırtılan kaftanı, yüzüne tüküren kalabalık, amcasının o boş bakışları, hocasının kanlar içindeki cesedi… Her görüntü, ruhuna bir damga gibi vuruluyordu.
Önce öfke geldi. Kontrolsüz, yakıcı bir öfke. O nankör tebaasına, o hain paşalara, o korkak ulemaya karşı… Onları kendi elleriyle boğmak, sarayı başlarına yıkmak, İstanbul’u yakıp kül etmek istedi. Ellerini sıktı. Tırnakları avuçlarına battı. Lakin bağlıydılar. Bu çaresizlik, öfkesini daha da körüklüyordu. Hücrenin duvarlarını tekmelemek, bağırmak, küfretmek istedi. Fakat yapmadı. Bir Padişah’ın son onur kırıntısı, onu durdurdu.
Sonra öfkenin yerini, bir okyanus gibi dipsiz bir keder aldı. Kaybettiklerini düşündü. Yalnızca tahtını değil; gençliğini, hayallerini, geleceğini… Daha yirmi altı yaşındaydı. Tarihi değiştirmek, ecdadına layık olmak istemişti. Fatih gibi, Yavuz gibi olmak istemişti. Sonucu ise, Yedikule’de, farelerin ve küfün ortasında, isimsiz bir mahpus olmaktı. Gözlerinden yaşlar süzülmeye başladı. Hayatında belki de ilk defa, bir çocuk gibi, sessizce ve hıçkırarak ağladı. Gözyaşları, yüzündeki kan ve kirle karışıp, yerdeki samanlara damlıyordu.
Ne kadar zaman geçtiğini bilmiyordu. Dakikalar mı, saatler mi… Zaman, o karanlık hücrede anlamını yitirmişti. Bir ara, bağlı ellerini çözmeye çalıştı. İpi dişleriyle kemirmeye, bileklerini düğümün içinde döndürmeye uğraştı. Lakin düğüm çok sıkıydı. Çabası, yalnızca bileklerini daha fazla kanatmaya yaradı.
Sonunda, yorgunluktan bitap düşmüş bir halde, sırtını soğuk taş duvara yaslayıp oturdu. Zihni biraz durulmuştu. Artık öfke veya keder yoktu, yalnızca soğuk ve berrak bir gerçeklik vardı. Kaybetmişti. Oyunu kaybetmişti. Peki ama nerede hata yapmıştı?
Aklına Hoca Ömer Efendi geldi. Onu dinlemekle hata mı etmişti? Hayır. Fikirler doğruydu. Devletin ıslaha ihtiyacı vardı. Kapıkulu Ocağı, bir ur gibi devleti kemiriyordu. Yeni, disiplinli bir ordu şarttı.
O zaman hata, yönteminde miydi? Fazla mı aceleciydi? Fazla mı sabırsızdı? Belki de… Belki de Divan’ı karşısına almak yerine, Dilaver Paşa gibi, Esad Efendi gibi tecrübeli devlet adamlarını yanına çekmeye çalışmalıydı. Onları korkutmak yerine, ikna etmeliydi. Planını onlarla birlikte, daha yavaş, daha sindirerek uygulamalıydı. Yılanı uyandırmak yerine, onu yavaşça zehirlemeliydi. Gençliğinin verdiği o kibir ve her şeyi tek başına yapabileceğine olan inancı, onun sonunu getirmişti. O, bir kurt gibi davranmaya çalışmış, lakin bir kuzu kadar tecrübesiz olduğunu unutmuştu.
Bu düşünceler, acı birer ders gibiydi. Fakat artık hiçbir işe yaramayacak derslerdi.
Tam o sırada, hücrenin kapısındaki gözetleme deliğinin kapağı, gıcırdayarak açıldı. İçeri, bir meşalenin titrek ışığı ve bir gözün silüeti düştü. Osman, o tarafa baktı.
“Su…” diye fısıldadı sesi, kurumuş boğazından zorlukla çıkarak.
Dışarıdan bir homurtu duyuldu. Sonra, kaba bir ses, “Padişah katiline su yok!” dedi. Gözetleme deliği, aynı gıcırtıyla kapandı.
Bu son hakaret, Osman’ın içindeki son umut kırıntısını da söküp aldı. Onu burada, açlıktan ve susuzluktan ölmeye terk edeceklerdi. Yavaş, acı verici bir son…
Sırtını duvara daha çok yasladı. Gözlerini kapattı. Zihninde, çocukluğuna gitti. Babası Sultan Birinci Ahmed’in onu dizine oturtup, “Osman’ım, aslanım,” dediği bir anı hatırladı. “Padişah olmak, yalnızca kılıç sallamak değildir. Padişah olmak, adaletin kılıcını, merhametin kınına sokabilmektir. En büyük düşmanın, dışarıdaki kâfir değil, içindeki kibirdir.”
Babası ne kadar haklıydı. O, kibrine yenilmişti.
Artık hiçbir şey düşünmek istemiyordu. Yalnızca bu karanlığın, bu sessizliğin onu yutmasını bekledi. Belki uyursa, bu kâbus biterdi. Belki de bu, ölümün başlangıcıydı. Tam bilincini kaybetmek üzereyken, dışarıdan gelen seslerle irkildi. Yaklaşan ayak sesleri… Ve bir anahtarın kilide sokulma sesi…
Kapı, yeniden o korkunç gıcırtıyla açıldı. Meşale ışığı, gözlerini kamaştırdı. Gözlerini kısıp baktığında, kapının eşiğinde duran silüeti gördü. Uzun boylu, mağrur, yüzünde o zalim tebessümle duran o adam…
Kara Davud Paşa.
Yanında iki cellat kılıklı, iri yarı adam vardı. Davud Paşa, içeri adım attı. Hücrenin küflü havasını, sanki bir zafer havasıymış gibi içine çekti. Yerde perişan halde oturan Osman’a tepeden baktı.
“Ee, Genç Osman,” dedi alaycı bir sesle. “Yeni sarayın nasıl? Beğendin mi? Hac yolculuğun biraz kısa sürdü sanırım. Mekke yerine Yedikule’ye geldin.”
Osman cevap vermedi. Yalnızca nefret dolu gözlerle ona baktı.
Davud Paşa, onun bu suskunluğuna güldü. “Dilini mi yuttun? Hani o Divan’da kükreyen aslan nerede? Hani o vezirlere, paşalara hakaretler yağdıran Hünkâr nerede? Görüyorum ki, o aslan, bir kafese girince kediye dönmüş.”
Eğilip, Osman’ın çenesinden tuttu ve başını zorla yukarı kaldırdı. “Bana bak!” diye tısladı. “Sana, bana yaptıklarının bedelini ödetmek için geldim. Beni azlettin, onurumu kırdın. Şimdi senin onurunu, ayaklarımın altına alacağım. Ama hemen değil. Seni hemen öldürüp kurtarmayacağım. Her gün, her saat, yavaş yavaş öleceksin. Her gün, kaybettiğin her şeyi sana hatırlatacağım. Yalvaracaksın. Bana canın için yalvaracaksın. Ama ben, sana o merhameti göstermeyeceğim.”
Osman, bütün gücünü toplayıp yüzüne tükürdü.
Tükürük, Davud Paşa’nın yanağına geldi. Paşa’nın yüzündeki gülümseme dondu. Gözleri, saf bir nefretle parladı. Yüzünü sildi ve Osman’ın suratına, bütün gücüyle bir tokat attı. Osman’ın başı, taş duvara çarptı. Gözleri karardı. Kulağında bir çınlama vardı.
Davud Paşa, hırsla soluyordu. “Demek hâlâ dilin durmuyor,” diye bağırdı. “O dili, kökünden sökmeyi bilirim ben!”
Yanındaki cellatlara döndü. “Çözün şunun ellerini!” diye emretti. Cellatlar, Osman’ın arkasındaki ipleri kestiler. “Şimdi… Ona bir ders verin. Ama öldürmeyin. Konuşacak hali kalmasın yeter.”
Cellatlar, sırıtarak Osman’ın üzerine yürüdüler. Osman, son bir gayretle ayağa kalkmaya çalıştı. Lakin açlık, susuzluk ve yorgunluktan takati kalmamıştı. İlk tekme, midesine geldi. Nefesi kesildi. İkiye büküldü. Sonra, darbeler art arda gelmeye başladı. Sırtına, böğrüne, bacaklarına… Her darbede, kemiklerinin kırıldığını hissetti. Hiçbir ses çıkarmadı. Bağırmadı, yalvarmadı. Yalnızca, bilincini kaybetmemek için direndi.
Davud Paşa, bu vahşeti soğukkanlılıkla izliyordu. Bu, onun intikamının başlangıcıydı. Sonunda, cellatlar yorulup geri çekildi. Osman, yerde, kanlar içinde, bir et yığını gibi kıpırtısız yatıyordu.
Davud Paşa, yanına eğildi. Kulağına fısıldadı: “Bu, sadece başlangıçtı, Osman. Yarın, yine geleceğim.”
Arkasını dönüp hücreden çıktı. Kapı, son kez, o uğursuz gürültüyle kapandı. Osman, yeniden zifiri karanlıkta ve mutlak sessizlikte tek başına kalmıştı. Lakin bu sefer, yanında dayanılmaz bir fiziki acı da vardı. Kırık kaburgaları, her nefes alışında ciğerlerine batıyordu. Bilinci gidip geliyordu. O karanlığın içinde, kan ve ter kokusu arasında, tek bir düşünceye tutunmaya çalıştı: Ölme. Henüz ölme. Bu adamlara, bu hainlere, bir Padişah’ın onurunun nasıl ölmeyeceğini göster. Son nefesine kadar diren.
Lakin direncinin ne kadar süreceğini, o soğuk taş hücrenin duvarlarından başka kimse bilmiyordu. Ve duvarlar, konuşmuyordu. Onlar, yalnızca yutuyordu.
BÖLÜM 7
Unutuluş Çukuru
Yedikule Zindanı, 20 Mayıs 1622, Gece
Karanlık, artık bir yokluk hali değil, somut, yaşayan bir varlıktı. Soğuk ve ağır bir çamur gibi, Genç Osman’ın üzerine çökmüş, nefesini tıkıyor, bilincinin son kırıntılarını yutmaya çalışıyordu. Davud Paşa ve cellatları gittikten sonra, geriye yalnızca iki şey kalmıştı: mutlak sessizlik ve bedenin her zerresini saran, alevden bir acı yumağı. Artık bir Padişah, bir insan değildi; yalnızca acı çeken bir et parçasıydı. Bilinci, bir fırtınanın ortasında kalmış küçük bir sandal gibi, acının dalgaları arasında gidip geliyordu.
Her nefes, göğüs kafesine saplanmış bir bıçaktı. Kırık kaburgalarının keskin uçları, ciğerlerine batıyor, aldığı cılız havayı kana buluyordu. Ağzında, kendi kanının o metalik, mide bulandırıcı tadı vardı. Yattığı yerden kalkmaya, hatta dönmeye çalıştı, fakat en ufak bir hareket, bütün bedeninde bir şimşek çakmasına neden oluyor, karanlığın içinde renkli ışıklar görmesine yol açıyordu. Çaresiz, kendini yeniden soğuk ve ıslak samanların üzerine bıraktı. Yüzü, taştan zeminin buz gibi yüzeyine değiyordu. O soğukluk, yanan alnına bir anlık bir teselli gibi geldi.
Zaman, anlamını yitirmişti. Gecenin hangi saatiydi, bilmiyordu. Belki dakikalar, belki asırlar geçmişti. Zihni, onu bu dayanılmaz gerçekten koparmak için, anıların ve hayallerin sisli dehlizlerine sığınıyordu. Bir an, kendini Manisa’daki şehzadelik sarayının bahçesinde buldu. Henüz on dört yaşındaydı. Lalası Ömer Efendi, ona ata binmeyi öğretiyordu. Güneş sıcacıktı, atın yelesi rüzgârda dalgalanıyordu. “Dizginleri sıkı tut, şehzadem,” diyordu hocasının sesi. “Bir atı yönetmek, bir devleti yönetmeye benzer. Ne çok sıkacaksın, ne de boş bırakacaksın. Gücü hissedeceksin, ama ona hükmedeceksin.” O an, Osman gülümsedi. Lakin gülümsemesi, kırık dudağındaki bir yarayı kanattı ve o anı, zindanının acı gerçeğiyle tuzla buz oldu. Dizginleri çok sıkmış, atı şaha kaldırmış ve altından düşmüştü.
Sonra, babasının yüzü belirdi karanlıkta. Sultan Birinci Ahmed, veremden yatağında son anlarını yaşarken, onu yanına çağırmıştı. O zamanlar bir çocuktu. Babasının zayıf eli, onun saçlarını okşamıştı. “Osman,” diye fısıldamıştı babası. “Bu taht, ateşten bir gömlektir. Giydiğin gün yanmaya başlarsın. Sakın unutma, en büyük güç, en adil olan güçtür. Ve en büyük zafer, nefsine karşı kazandığın zaferdir.” O sözleri o gün anlamamıştı. Şimdi, bu taş tabutun içinde, babasının ne demek istediğini anlıyordu. O, ateşten gömleği giymiş, lakin nefsine yenik düşmüştü. Hırsının, sabırsızlığının ve kibrinin ateşinde yanıyordu.
Bir sıçan, yüzünün yanından hızla geçip gitti. Tüylü bedeni, yanağına değdi. Osman, irkilerek gözlerini açtı. Lakin karanlıktan başka bir şey yoktu. Yalnız değildi. Bu mezarı, onunla birlikte paylaşan başka yaratıklar da vardı. Onlar, bu zindanın asıl sahipleriydi. O ise yalnızca geçici bir misafirdi.
Susuzluk, bütün acılarının önüne geçmeye başlamıştı. Dili, damağına yapışmıştı. Boğazı, zımpara kâğıdı gibiydi. Bir damla su için, bir an tereddüt etmeden, bütün imparatorluğu bağışlayabilirdi. Lakin ona suyu bile çok görmüşlerdi. Onu, en temel insani haktan mahrum bırakarak, bir hayvandan bile aşağı bir konuma indirgemişlerdi. “Padişah katiline su yok.” O söz, zihninde tekrar tekrar yankılanıyordu. Kendisi Padişah’tı. Kime isyan etmişti ki Padişah katili olsun? Kendi hayallerine mi? Kendi idealindeki devlete mi? Belki de haklılardı. O, eski düzenin, o hantal, çürümüş, lakin yine de yaşayan düzenin Padişahı’nı, yani kendi siyasi kimliğini öldürmeye niyetlenmişti.
Bilinci tekrar bulanıklaşmaya başladı. Bu sefer, kendini Hotin siperlerinde buldu. Etrafında, top sesleri, kılıç şakırtıları, yaralı askerlerin feryatları vardı. Çamur ve kan içindeydi. Karşısında, kale duvarları bir türlü düşmüyordu. Ve arkasında, “Maaş isteriz! Yemek isteriz!” diye bağıran, savaşmak yerine sızlanan Yeniçeriler… O an, o siperin içinde hissettiği o büyük yalnızlık ve öfke, şimdi bu hücrede hissettiği çaresizliğin yanında ne kadar da önemsiz kalıyordu. O gün, onlara karşı bir zafer kazanamamıştı. Bugün ise, onlar ona karşı mutlak bir zafer kazanmıştı.
Uzaklardan, çok uzaklardan bir horoz sesi duyar gibi oldu. Sabah mı oluyordu? Dışarıda, onun unuttuğu, onun artık ait olmadığı bir dünyada, yeni bir gün mü başlıyordu? Güneş, yine o muhteşem şehrin üzerine doğacak, insanlar dükkânlarını açacak, balıkçılar denize açılacak, çocuklar sokaklarda koşuşturacaktı. Ve kimse, Yedikule’nin dibindeki bir mezarda, bir Padişah’ın yavaş yavaş can verdiğini bilmeyecek, umursamayacaktı. O, artık tarihin bir dipnotu, başarısız bir hayalperestin ibretlik hikâyesiydi.
Kırık bedeninden bir inilti koptu. Bu, bir acı iniltisi değil, bir teslimiyet iniltisiydi. Belki de son yaklaşıyordu. Belki de bu karanlık, bu soğuk, bu acı, ölümün ta kendisiydi. Gözlerini kapattı. Artık direnmeyecekti. Kendini, o karanlık okyanusun akıntısına bıraktı. Bedeninin gittikçe hafiflediğini, acının uzaklaştığını hissetti. Belki de babasının yanına gidiyordu. Belki de hesap günüydü. Zihnindeki son görüntü, sarayının bahçesindeki o ulu çınar ağacıydı. O çınarın gölgesinde huzur bulurdu. Şimdi, o çınarın köklerine, toprağın altına doğru gidiyordu.
Akbabaların Ziyafeti
Topkapı Sarayı, Has Oda, 21 Mayıs 1622, Sabah
Güneş, Topkapı Sarayı’nın pencerelerinden içeri süzülürken, bir gün önce kan ve kaosla kirlenmiş olan mermerleri, halıları ve çinileri aydınlatıyordu. Sarayda, hummalı bir temizlik başlamıştı. Hizmetkârlar, korku içinde, isyanın izlerini silmeye çalışıyor, yerdeki kan lekelerini ovuyor, kırılan eşyaları topluyordu. Lakin havadaki o ağır ihanet ve ölüm kokusunu hiçbir temizlik gideremezdi. Sarayın ruhu yaralanmıştı.
Has Oda’da, bir gün önce Genç Osman’ın hayaller kurduğu o odada, şimdi yeni düzenin sahipleri toplanmıştı. Odanın ortasındaki alçak bir masanın etrafında, Halime Sultan, oğlu yeni Padişah Sultan Mustafa ve damadı, yeni Sadrazam Kara Davud Paşa oturuyordu. Daha doğrusu, Halime Sultan ve Davud Paşa oturuyor, Sultan Mustafa ise yerdeki bir minderde, elindeki gümüş bir kaşıkla oynayarak anlamsız sesler çıkarıyordu. Üzerine giydirilen ağır Padişahlık kaftanı, o cılız bedenine birkaç numara büyük geliyor, başındaki sorguç sürekli yana kayıyordu. O, bu odada bir hükümdar değil, annesi ve eniştesinin oyunundaki bir kuklaydı.
Halime Sultan’ın yüzünde, yıllardır süren bir mücadelenin sonunda zafere ulaşmış bir insanın yorgun ama tatmin dolu ifadesi vardı. Gözleri, oğlunun üzerinde bir şahin gibi geziniyordu. Onun için dünya, o andan ibaretti. Yıllarca kafeste tutulan, aşağılanan oğlu, şimdi yeniden tahtındaydı. Bu, onun zaferiydi.
“Elhamdülillah,” dedi titreyen bir sesle. “Allah bize bu günleri gösterdi. Aslanım, Padişahım benim.”
Oğlu, bu sözlere anlamsız bir kıkırdamayla karşılık verdi.
Kara Davud Paşa ise Halime Sultan kadar duygusal değildi. O, bir satranç oyuncusunun soğukkanlılığıyla, bir sonraki hamleleri hesaplıyordu. Zafer kazanılmıştı, evet. Lakin şimdi en zor kısım başlıyordu: Kazanılanı korumak.
“Validem,” dedi saygılı ama mesafeli bir tonla. “Şükretme vaktini geçtik. Şimdi, icraat vaktidir. Ordu dışarıda, kurtlar gibi bekliyor. Onlara, bu ‘hizmetlerinin’ karşılığını vermezsek, dün Osman’a kalkan kazanlar, yarın bize karşı kalkar.”
Halime Sultan, bakışlarını Davud Paşa’ya çevirdi. Gözlerinde bir anlık bir güvensizlik belirdi. Bu adam, damadı da olsa, hırsının sınırı olmadığını biliyordu.
“Ne istiyorlar?” diye sordu.
“Her zamankini,” dedi Davud Paşa. “Cülus bahşişi. Ve terfiler. Ocağın bütün kilit noktalarına, isyanda başı çeken ağaları getirmemizi istiyorlar. Kethüda Bey, Yeniçeri Ağası olmak istiyor. Cebecibaşı, Topçubaşı olmak istiyor. Her biri, bu kanlı pastadan en büyük dilimi kapma derdinde.”
“Hazine ne durumda?” diye sordu Halime Sultan. Bu, en önemli soruydu.
Davud Paşa’nın yüzü asıldı. “O zalim Osman, hazinenin önemli bir kısmını Hac bahanesiyle Üsküdar’a geçirmeye hazırlanıyordu. Bir kısmı hâlâ orada, otağında. Kalanı ise, dünkü yağmada talan edildi. Askerin cülusunu ödeyecek kadar akçeyi bir araya getirmek zor olacak. Saraydaki gümüşleri, altınları eritmemiz gerekebilir.”
Bu haber, Halime Sultan’ın keyfini kaçırdı. Demek ki, boş bir tahta ve boş bir hazineye sahip olmuşlardı.
“O Osman’dan geriye ne kaldıysa, toplayın!” diye emretti. “Üsküdar’daki otağına derhal el konulsun. Oradaki her şey, hazineye devredilsin.”
Davud Paşa, “Emriniz olur, Validem,” dedi. “Lakin daha acil bir sorunumuz var. O sorun, Yedikule’de yatıyor.”
Halime Sultan, “O haini ne yaptın?” diye sordu. “Öldürdün mü?”
“Henüz değil,” dedi Davud Paşa. “Onu öldürmek, bir hataydı. Onu, bütün onurunu ve itibarını kaybetmiş bir şekilde, yavaş yavaş yok etmek, en doğrusu. Halk, onun ne kadar aciz ve perişan olduğunu görmeli. Böylece, kimse ona acımaz, kimse onu bir kahraman yapmaya kalkmaz.”
Halime Sultan bu fikri sevdi. İntikam, hızlı ve acısız olmamalıydı. Düşman, acı çekmeli, yalvarmalıydı.
“Güzel düşünmüşsün, Paşa,” dedi. “Aç ve susuz bırakın o kâfiri. Sürüm sürüm sürünsün. Her gün, oğlumun tahtına baktığında, kaybettiği gücü hatırlayıp kahrolsun.”
Tam o sırada, kapı çalındı ve içeri giren bir ağa, Yeniçeri Kethüdası’nın ve diğer isyancı liderlerin divanhanede toplandığını, yeni Padişah’a biat tazelemek ve “taleplerini” iletmek için beklediklerini bildirdi.
Davud Paşa ayağa kalktı. “Ziyafet vakti, Validem,” dedi imalı bir şekilde. “Akbabaları doyurma vakti.”
Halime Sultan, oğlu Mustafa’yı kolundan tutup kaldırmaya çalıştı. “Hadi, aslanım. Padişahım. Vezirlerin seni bekler.”
Sultan Mustafa, odaya dolan yeni insanlardan korkmuş, annesinin eteğine yapıştı. Onu, zorla divanhaneye doğru götürdüler. Has Oda, yeniden sessizliğe büründü. Lakin o sessizlik, artık bir Padişah’ın düşünceli sükûneti değil, bir komplonun, bir pazarlığın, bir güç mücadelesinin gergin ve tekinsiz sessizliğiydi. Sarayın yeni sahipleri, fethettikleri kalenin nimetlerini paylaşmak için, akbabaların ziyafetine katılıyorlardı. Ve menüde, bir imparatorluğun geleceği vardı.
Kırık Testi
Aksaray Çarşısı, 21 Mayıs 1622, Kuşluk Vakti
Aksaray’daki küçük çömlekçi dükkânının sahibi yaşlı Artin Usta, o sabah dükkânının kepenklerini titreyen ellerle açtı. Dün yaşanan kıyametten sonra, bugün sokağa çıkmaya korkmuştu. Lakin ekmek parası, korkudan daha ağır basıyordu. Dükkânının önüne çıktığında, gördüğü manzara, yüreğini sızlattı. Karşı komşusu olan baharatçı Yakup Efendi’nin dükkânı, bir gece önce yağmalanmıştı. Kapısı kırılmış, içerideki çuvallar yırtılmış, yerlere safranlar, karabiberler, tarçınlar saçılmıştı. Yakup Efendi, dükkânının eşiğinde oturmuş, başı ellerinin arasında sessizce ağlıyordu.
Artin Usta, kendi dükkânının sağlam olduğuna şükrederek içeri girdi. Lakin içerideki hava da farklıydı. O her zamanki ıslak toprak ve fırınlanmış kil kokusunun yerinde, havada asılı duran bir korku kokusu vardı.
Az sonra, dükkânın kapısında üç Yeniçeri belirdi. Sarhoş oldukları her hallerinden belliydi. Üstleri başları dökülüyor, bellerindeki yatağanlar, her adımlarında şıngırdıyordu. Bir gün önce, onlar şehrin “kurtarıcıları” idi. Bugün ise, şehrin yeni zorbaları.
“Hey, gâvur!” diye bağırdı içlerinden en iri yarı olanı. “Bize şarap koyacak büyük bir testi ver. Padişahımızın şerefine içeceğiz!”
Artin Usta, yutkundu. “Hoş geldiniz, ağalarım,” dedi titrek bir sesle. “Ne isterseniz emrinizdir. Lakin… Para…”
Yeniçeri, gür bir kahkaha attı. “Para mı? Biz bu şehri, o zalim Osman’dan kurtardık. Bizim bahşişimiz bu! Para, bizim hakkımız!”
Artin Usta, çaresiz, raflarından en büyük, en güzel işlemeli testilerinden birini indirdi. Testi, onun bir haftalık emeğiydi. Onu, zorbanın eline uzattı.
Yeniçeri, testiyi aldı, havada evirip çevirdi. Sonra, alaycı bir şekilde, “Fena değilmiş,” dedi. Ve testiyi, Artin Usta’nın gözlerinin önünde, yere bırakıp ayağıyla ezdi. Testi, bin parçaya ayrıldı. Kırılan, yalnızca bir çömlek değildi; Artin Usta’nın umudu, emeği ve onuruydu.
“Bize bir tane daha ver,” dedi zorba, sırıtarak. “Bu pek sağlam değilmiş.”
Artin Usta, donup kalmıştı. Gözleri, yerdeki kırık parçalardaydı. O an, devrilen Padişah’a acıdı. O genç adam, belki de bu zorbalığı, bu kanunsuzluğu bitirmek istemişti. Belki de hatası, bu çürümüşlüğü, bir testiyi kırar gibi kolayca yok edebileceğini sanmasıydı. Oysa çürümüşlük, kırılan bir testi gibi dağılmıyor, aksine, kırık parçalarıyla etrafı daha çok kirletiyordu.
Çaresiz, içeri gidip başka bir testi aldı. O gün, o üç Yeniçeri, dükkândan ayrılana kadar, Artin Usta’nın en güzel altı testisini, sırf eğlence olsun diye, gözlerinin önünde parçaladılar. Para vermediler. Yalnızca, arkalarında bir enkaz ve bir de kırık bir ruh bıraktılar. Artin Usta, dükkânının ortasındaki o kırık testi yığınına bakarken, şehrin de, devletin de, geleceğin de o kırık testilerden farksız olduğunu düşündü. Herkes, kendi küçük dünyasının enkazını toplamaya çalışıyordu. Lakin ülkenin enkazını toplayacak kimse kalmamış gibiydi.
Vicdan Zindanı
Şeyhülislam Konağı, Süleymaniye, 21 Mayıs 1622
Şeyhülislam Esad Efendi, o sabah da kütüphanesinden dışarı çıkmadı. İki gündür, odası onun için hem bir sığınak hem de bir zindandı. Dışarıdaki dünyanın sesini duymak istemiyordu. Yeni Padişah’ın cülusu için yapılan törenlere katılmamış, hasta olduğunu bildirmişti. Aslında hasta olan, bedeni değil, ruhuydu. Vicdanı, onu bir ur gibi kemiriyordu.
Önündeki rahlede, Kur’an-ı Kerim açıktı. Nisa Suresi’nin 135. ayeti gözlerinin önündeydi: “Ey iman edenler! Adaleti titizlikle ayakta tutan, kendiniz, anababanız ve akrabanız aleyhinde de olsa Allah için şahitlik eden kimseler olun.”
Gözlerini kapattı. O, bu emre uymuş muydu? Adaleti ayakta tutmuş muydu? Yoksa, can korkusuyla, kalabalığın baskısıyla, adaleti kendi elleriyle mi katletmişti? İsyancıların taleplerini içeren tezkireye mührünü basarken, aslında kimin aleyhine şahitlik etmişti? Damadının mı? Devletin mi? Yoksa kendi vicdanının mı?
Kapı usulca çalındı. Gelen, hizmetkârıydı. “Efendi Hazretleri,” dedi fısıltıyla. “Haremden, Akile Sultan Hazretleri’nden bir haberci geldi.”
Esad Efendi’nin yüreği sıkıştı. Kızı… Padişah eşi iken, şimdi bir isyanla devrilmiş bir hainin eşi durumuna düşen kızı. İki gündür ondan haber alamıyordu. Ne haldeydi, sarayda ona nasıl davranıyorlardı, bilmiyordu.
“Gelsin,” dedi yorgun bir sesle.
İçeri giren, Akile Sultan’ın yaşlı kalfasıydı. Kadının gözleri ağlamaktan şişmişti. Esad Efendi’nin önünde yere kapandı.
“Efendi Hazretleri, Sultanımı kurtarın!” diye hıçkırdı. “Hünkârımızdan haber alamıyoruz. Dün onu Yedikule’ye götürdüklerini söylediler. Sultanım, o günden beri ne yedi ne içti. ‘Babam, babam onu kurtarır,’ diye sayıklayıp duruyor. Yeni Valide Sultan, Halime Sultan, onu odasından dışarı çıkarmıyor. Bir mahpus gibi yaşıyor. Ne olur, bir şey yapın. Hünkârımızı o zindandan çıkarın!”
Esad Efendi, taş kesilmiş gibiydi. Demek, kızı hâlâ ondan bir umut bekliyordu. Oysa kendisi, o umudu öldürenlerden biriydi. Damadını zindana gönderen fermanın altında, dolaylı da olsa kendi mührü vardı. Şimdi hangi yüzle onu kurtarmaya kalkabilirdi? Kimi kime şikâyet edecekti? Davud Paşa’ya mı? O, artık Sadrazam’dı. Halime Sultan’a mı? O, artık Valide Sultan’dı. Yeni düzenin sahipleri, onun eski düzenle olan bağını çok iyi biliyordu. Atacağı en ufak bir adım, hem kendi kellesine hem de kızının hayatına mal olabilirdi.
“Sen şimdi git, Kalfa,” dedi boğuk bir sesle. “Sultanına söyle, sabretsin. Dua etsin. Allah, büyüktür.”
Kadın, bu çaresiz cevap karşısında bir şey diyemedi. Gözyaşları içinde odadan ayrıldı. Esad Efendi, yeniden yalnız kalmıştı. Lakin şimdi vicdanının azabı, kızının ve damadının acısıyla birleşmiş, dayanılmaz bir hal almıştı.
Ayağa kalktı ve pencereye yürüdü. Pencereden, Süleymaniye Camii’nin o muhteşem silüeti görünüyordu. Kanuni’nin, o büyük nizam ve adalet sultanının eseri. O nizamdan, o adaletten geriye ne kalmıştı? Önündeki kitaplara baktı. Yüzlerce, binlerce cilt kitap… Fıkıh, kelam, tefsir… Bütün o ilim, o bilgi, onu doğru olanı yapmaya sevk edememişti. O an, kendisini Yedikule’deki o karanlık hücrede yatan damadından daha zavallı hissetti. Genç Osman, bedeni bir zindanda mahpustu. O ise, kendi kütüphanesinde, kendi vicdanının zindanında mahpustu. Ve onun zindanının kapısında, kilit veya muhafız yoktu. Kaçış, o yüzden imkânsızdı.
BÖLÜM 8 – Ferman ve Hançer
Kukla ve Kuklacılar
Topkapı Sarayı, Divan-ı Hümayun, 21 Mayıs 1622, Sabah
İsyanın üzerinden bir gün geçmiş, lakin Topkapı Sarayı’nın kalbi olan Kubbealtı’nda toplanan Divan-ı Hümayun, bir devlet meclisinden çok, bir cenaze evinin gergin sessizliğine bürünmüştü. Vezirlerin, beylerbeylerinin yüzlerinde ne bir rahatlama ne de bir zafer ifadesi vardı; yerlerinde, bir sonraki depremin ne zaman olacağını bekleyen korku dolu bir bekleyiş okunuyordu. Bir gün önce isyancılara direnmeye çalışan Dilaver Paşa’nın kanı, mermer zeminin damarlarından henüz tam olarak silinmemişti. Onun boş bıraktığı Sadrazamlık makamında ise, şimdi dünün komplocusu, bugünün mutlak gücü Kara Davud Paşa oturuyordu.
Padişah tahtı boştu. Sultan Mustafa, sabah saatlerinde yaşadığı bir korku nöbetinin ardından odasına kapatılmıştı. Onun yokluğu, Divan’daki durumu daha da acı bir şekilde özetliyordu: Devletin bir başı vardı, lakin o başın bir aklı yoktu. Asıl güç, tahtın karşısındaki koltukta, kara kaftanı içinde bir gölge gibi oturan Davud Paşa’nın ellerindeydi.
Divan, usulen toplanmıştı. Birkaç önemsiz mesele konuşuldu, birkaç tayin kararı okundu. Lakin herkes, asıl gündem maddesinin ne olduğunu biliyordu. Ve o gündem maddesi, bir süre sonra, gürültülü adımlarla ve küstah bir tavırla Divan’a girdi. Gelen, isyanın en önemli liderlerinden olan ve dün gece Yeniçeri Ağalığı makamına terfi ettirilen Kethüda Bey’di. Artık o, yalnızca bir kethüda değil, imparatorluğun en büyük askeri gücünün, o başıboş kalmış canavarın yeni efendisiydi.
Yeni Ağa, Sadrazam’ın önünde usulen eğildi, lakin duruşunda saygıdan çok bir meydan okuma vardı.
“Paşa Hazretleri,” dedi tok bir sesle. “Ocağımızın ve asker yoldaşlarımızın bazı talepleri ve endişeleri vardır, tarafınıza iletmekle vazifeliyim.”
Davud Paşa, çehresinde hiçbir ifade olmadan ona baktı. “Dinliyorum, Ağa. Devlet, asker evlatlarının taleplerine kulak verir.”
Yeniçeri Ağası, bu sözlerdeki gizli istihzayı umursamadı. “Evvela, cülus bahşişi meselesi. Asker, hakkı olan bahşişin bir an evvel dağıtılmasını bekler. Hazine’nin durumu malumunuzdur, lakin asker yoldaşlarımız, ‘hizmetlerinin’ karşılığını almak için sabırsızdır. İkinci olarak, dün yağmalanan saray hazinelerinden ocağımızın payına düşenlerin teslimi gecikmiştir. Üçüncü ve en mühim mesele ise…”
Ağa bir an durdu, sesini alçalttı ama tonunu daha da tehditkâr bir hale getirdi. “Yedikule’deki o hainle ilgilidir. Duyduk ki, hâlâ nefes alırmış. O nefes aldığı müddetçe, ne İstanbul’da nizam olur ne de ocakta huzur. Onun varlığı, yeni bir fitne ateşinin kıvılcımıdır. Asker yoldaşlarımız soruyor: Devletin yeni sahibi, bir devrik Padişah’tan korkar mı? Neden onun hakkındaki hüküm bir an evvel verilmez?”
Bu sözler, Divan salonuna bir bomba gibi düştü. Bir Yeniçeri Ağası, Sadrazam’a ve dolayısıyla devlete, alenen hesap soruyor, talimat veriyordu. Diğer vezirler, korkuyla başlarını önlerine eğdiler. Bu, yeni düzenin neye benzediğinin ilk ve en net göstergesiydi. Padişah gitmiş, yerine ocak ağalarının saltanatı gelmişti.
Davud Paşa’nın yüzündeki damarlar belirginleşti. Sakin kalmaya çalışıyordu, lakin öfkesi gözlerinden okunuyordu. Kendi yarattığı canavar, şimdi kendisine diş gösteriyordu.
“Ağa,” dedi buz gibi bir sesle. “Devlet işleri, aceleye gelmez. Her şeyin bir usulü, bir erkanı vardır. Cülus bahşişi için hazine-i hümayun gerekeni yapacaktır. Yağma meselesine gelince, devlet malı yağmalanmaz, korunur. Yedikule’deki o mahpusa gelince… Onun kaderi, sokak ağzıyla değil, devlet aklıyla ve şeriatın hükmüyle belirlenecektir. Endişelerinizi anlıyorum. Lakin sabırlı olacaksınız. Şimdi ocağının başına dönebilirsin.”
Bu, bir Sadrazam’ın bir astına verebileceği en sert cevaplardan biriydi. Yeniçeri Ağası’nın yüzü öfkeden kızardı. Bir an için kılıcına davranacak gibi oldu. Sonra, Davud Paşa’nın gözlerindeki o ölümcül soğukluğu gördü ve geri adım attı.
“Peki, Paşa Hazretleri,” dedi dişlerinin arasından. “Asker sabırlıdır. Lakin sabrın da bir sonu vardır. Umarım devlet aklı, bizim sabrımız tükenmeden bir karar verir.”
Arkasını dönüp, geldiği gibi küstah adımlarla Divan’ı terk etti. O gittikten sonra, salona daha da ağır bir sessizlik çöktü. Davud Paşa anlamıştı. Zaman aleyhine işliyordu. Osman yaşadığı sürece, elindeki güç pamuk ipliğine bağlıydı. Yeniçeriler, onu hem bir tehdit olarak kullanıyor hem de ondan kurtulması için baskı yapıyordu. Osman’ı öldürmek, onu bir isyan bahanesinden mahrum bırakacaktı, lakin Padişah katili damgası yemesine neden olacaktı. Onu yaşatmak ise, her an patlamaya hazır bir bomba ile yaşamaktı.
Davud Paşa, o an kararını verdi. Bomba imha edilmeliydi. Ama bunu yaparken, patlamanın enkazı altında kalmamalıydı. Bunun için, tek bir şeye ihtiyacı vardı: Şer’i bir kılıfa. Ve o kılıfı dikecek tek bir terzi vardı: Şeyhülislam Esad Efendi. Divan’ı kapattı ve aklındaki şeytani planla birlikte, doğruca Süleymaniye’nin yolunu tuttu.
Nefes ve Gölge
Yedikule Zindanı, 21 Mayıs 1622, Kuşluk Vakti
Acı, bilincin ilk eşiğiydi. Genç Osman, gözlerini araladığında, gördüğü ilk şey yine o zifiri karanlıktı. Lakin bu sefer, karanlığa alışan gözleri, hücrenin içindeki belli belirsiz şekilleri seçebiliyordu. Yattığı yerdeki saman yığını, karşı duvardaki ıslak leke, tavanın alçaklığı… Ve bedenini bir mengeneyle sıkan o sonsuz ağrı. Bir önceki günün vahşeti, vücudunu bir harabeye çevirmişti.
Kıpırdamaya çalıştı. Her kası, bir isyan çığlığı atıyordu. Sol kolunu hareket ettiremediğini fark etti. Omzu çıkmış veya kırılmış olmalıydı. Zorlukla, sağ kolunun yardımıyla sırtüstü dönebildi. Tavan, üzerine doğru geliyor gibiydi. Nefes alıp vermesi, bir körüğün hırıltısını andırıyordu.
Susuzluk, aklını başından alacak bir seviyedeydi. Dudağını yaladı, lakin dilinde bir damla nem kalmamıştı. Kurumuş ve çatlamış dudağındaki yara yeniden kanadı. Tam umudunu yitirdiği, bilincinin yeniden kaybolmaya başladığı bir anda, hücre kapısının üzerindeki küçük gözetleme deliğinden bir ses duydu. Bir fısıltı.
“Şehzadem…”
Osman, sesin geldiği yöne baktı. Gözetleme deliğinin arkasında bir gölge vardı.
“Su…” diye inledi Osman. Sesi, bir hırıltıdan ibaretti.
Bir anlık sessizlikten sonra, deliğin altındaki, yemek vermek için kullanılan küçük sürgülü kapak, yavaşça ve gürültüsüzce aralandı. Aralıktan, önce ahşap bir maşrapa uzatıldı. İçi su doluydu. Ardından, bir parça kuru, taş gibi bir ekmek içeri itildi.
Osman, inanamadı. Gözleri yaşardı. Bütün gücünü toplayarak, sürünerek sürgülü kapağa doğru ilerledi. Her santim, bir işkenceydi. Sonunda, titreyen parmaklarıyla maşrapayı kavradı. Suyu bir dikişte içti. Soğuk su, yanan boğazından aşağı akarken, sanki hayatın kendisi damarlarına geri dönüyor gibiydi. O bir yudum su, ona sunulan bütün Padişahlık nimetlerinden daha değerliydi. Sonra ekmeği aldı. O kadar sertti ki, çiğnemesi imkânsızdı. Lakin bir parça koparıp, kalan suyla ıslatarak yutmayı başardı.
“Kimsin?” diye fısıldadı kapıya doğru.
Dışarıdaki ses, yine bir fısıltıyla cevap verdi. “Adım İlyas, Şehzadem. Babanız Sultan Ahmed Han zamanında, bostancı ocağında hizmet ederdim. Sizin çocukluğunuzu bilirim. Avluda oynayışınızı… Bu yapılan, reva değildir. Allah’ın gazabı, zalimlerin üzerine olsun.”
Osman, bu beklenmedik insanlık karşısında ne diyeceğini bilemedi. Demek, bu koca imparatorlukta, onu hâlâ “Şehzadem” diye anan, ona acıyan birileri kalmıştı.
“Teşekkür ederim, İlyas Ağa,” dedi minnetle. “Allah senden razı olsun.”
“Elimden gelen budur, Şehzadem,” dedi İlyas. “Diğerleri görmeden gitmeliyim. Davud Paşa’nın adamları her yerde. Kendinizi koruyun. Sizin için dua edenler var.”
Sürgülü kapak, geldiği gibi sessizce kapandı. Gözetleme deliğindeki gölge de kayboldu. Osman, yeniden yalnız ve karanlıktaydı. Lakin bu sefer, bir fark vardı. O bir yudum su ve o bir parça ekmek, yalnızca bedenini değil, ruhunu da beslemişti. İçindeki o son onur kıvılcımını yeniden alevlendirmişti. Ölmeyecekti. Hayır, bu kadar kolay pes etmeyecekti. Bu zalimlere, istedikleri o aciz ölümü vermeyecekti. Direnecekti. Son nefesine kadar, bir Padişah gibi, bir insan gibi direnecekti. İlyas Ağa’nın o kısacık ziyareti, ona hayatta kalmak için bir neden vermişti: Kendisine yapılan zulme, sırf var olarak, sırf nefes alarak meydan okumak.
Sırtını duvara yasladı ve gözlerini kapattı. Artık acılarını düşünmüyordu. Aklında tek bir şey vardı: Bir sonraki nefesi almak. Ve ondan sonrakini. Ve ondan sonrakini… Her nefes, zalimlerin yüzüne atılmış bir tokattı. O, unutuluş çukurunda, nefes alarak direnen bir gölgeydi.
Mühür ve Vicdan
Şeyhülislam Konağı, Süleymaniye, 21 Mayıs 1622
Kara Davud Paşa, atından indiğinde, Şeyhülislam Esad Efendi’nin konağının kapısında bir ölüm sessizliği vardı. Dünkü isyancı kalabalıktan eser kalmamıştı. Lakin o sessizlik, dünkü gürültüden daha tehditkârdı. Davud Paşa, içeri girdiğinde, hizmetkârların korku dolu bakışları arasında, doğruca Şeyhülislam’ın kütüphanesine yöneldi.
Esad Efendi, rahlesinin başında oturuyordu. Yüzü, bir gecede on yıl yaşlanmış gibiydi. Gözlerinin altı çökmüş, sakalı dağılmıştı. Davud Paşa’yı gördüğünde, yerinden kalkmadı. Yalnızca, yorgun ve anlamsız gözlerle ona baktı.
“Paşa,” dedi fısıltıyla. “Bu harabenin kapısını hangi rüzgâr attı?”
Davud Paşa, bu soğuk karşılamayı umursamadı. Karşısındaki bir koltuğa, davet edilmeden oturdu.
“Mühim bir devlet meselesi için geldim, Efendi Hazretleri,” dedi doğrudan konuya girerek. “Malumunuz, devrik Padişah Osman, Yedikule’de mahpustur. Lakin onun varlığı, devlette ikilik yaratmakta, fitneye sebep olmaktadır. Dün Divan’da Yeniçeri Ağası, ocağın bu durumdan duyduğu rahatsızlığı dile getirdi. Asker, onun kanı dökülmeden rahat etmeyecek. Bu fitnenin kökünü kurutmak, devletin selameti için elzemdir.”
Esad Efendi, gözlerini önündeki kitaptan ayırmadan cevap verdi. “Fitne, bir Padişah’a isyan etmekle başlamıştır, Paşa. Bir Padişah’ı zindana atmakla büyümüştür. Şimdi, o fitnenin faturasını, fitnenin kurbanına mı kesmek istersin?”
Davud Paşa’nın sabrı taşıyordu. “Efendi Hazretleri, felsefe yapma vaktinde değiliz. Devlet, bir gemi gibidir ve şu an fırtınanın ortasındadır. Gemiyi selamete çıkarmak için, bazen ağır yükleri denize atmak gerekir. O, artık bir Padişah değil, bir isyancıdır. Yeni Padişahımız Sultan Mustafa Han’ın nizamına karşı bir tehdittir. Ve şeriat der ki, ‘Fitne, katilden beterdir.’ Biz, o fitneyi ortadan kaldırmak için, sizden şer’i bir ruhsat, bir fetva istemeye geldik.”
Bu, beklenen, korkulan soruydu. Esad Efendi, yavaşça başını kaldırdı ve ilk defa Davud Paşa’nın gözlerinin içine baktı. Gözlerinde, bir âlimin bilgeliği değil, bir babanın acısı vardı.
“Sen benden ne istediğinin farkında mısın, Paşa?” dedi sesi titreyerek. “Sen benden, damadımın ölüm fermanını imzalamamı istiyorsun. Kızımı dul, doğmamış torunumu yetim bırakmamı istiyorsun. Hangi kitapta yazar, bir babanın, evladının katline fetva verdiği?”
“Devletin kitabında yazar, Efendi Hazretleri!” diye karşılık verdi Davud Paşa, sesini yükselterek. “Siz, yalnızca Akile Sultan’ın babası değilsiniz. Siz, bu devletin Şeyhülislam’ısınız! Göreviniz, şahsi hislerinizi değil, ümmetin maslahatını gözetmektir. Ümmetin maslahatı ise, o hainin ortadan kaldırılmasını gerektirir. Eğer siz o fetvayı vermezseniz, ve yarın onun adına yeni bir isyan başlarsa, dökülecek binlerce masumun kanının vebali, sizin omuzlarınızda olur. O zaman Allah’a ne cevap verirsiniz?”
Bu, zalimce bir mantıktı. Davud Paşa, Esad Efendi’nin vicdanını, yine vicdanıyla vuruyordu. Onu, daha büyük bir kötülüğü engellemek için, daha küçük bir kötülüğe razı etmeye çalışıyordu.
Esad Efendi, ayağa kalktı. Odada volta atmaya başladı. Zihninde, hukuk kitaplarının maddeleri, ayetler, hadisler ve kızının ağlayan yüzü birbiriyle savaşıyordu. Bir cana kıymak… Bir de o can, bir zamanlar Halife olan birinin canıysa… Şeriat, buna kolay kolay izin vermezdi. Lakin “devletin bekası” ve “fitnenin önlenmesi” gibi kavramlar, hukukun en kaygan zeminleriydi.
“Osman’ın suçu nedir?” diye sordu çaresizce. “Hacca gitmek istemek mi? Devletini ıslah etmeye çalışmak mı?”
“Suçu, haddini aşmaktır!” diye gürledi Davud Paşa. “Suçu, asırlık nizamı bozmaya kalkmaktır! Suçu, ocağa ve tebaasına güvenmeyip kendine yeni bir ordu kurmaya çalışmaktır! Bu, devlete isyan değil de nedir? Ve devlete isyan edenin hükmü, katildir!”
Esad Efendi, durdu. Pencereden dışarı, Süleymaniye’nin avlusuna baktı. Orada, huzur içinde dolaşan güvercinleri gördü. O an, bir karar verdi. Ya da, bir kararsızlığın içinde, en az zararlı yolu seçti.
Davud Paşa’ya döndü. Yüzü, bir mermer maskesi gibi ifadesizdi. “Ben,” dedi tane tane, “Hiçbir Müslüman’ın, hele ki bir zamanlar Padişahlık yapmış birinin kanına dair fetva vermem. Benim kalemimden, böyle bir hüküm çıkmaz.”
Davud Paşa’nın yüzü bir an karardı. Lakin Esad Efendi devam etti.
“Lakin… Şeriatın genel kaideleri bellidir. Bir kimse, mevcut nizamı bozmaya, isyan çıkarmaya, Müslümanlar arasında fitne ve fesada sebep olmaya devam ederse, ve onun bu fitnesi başka türlü engellenemiyorsa, o fitnenin ortadan kaldırılması, devletin başındaki Ulü’l-emr’in (emir sahibinin) takdirindedir. Fitne çıkaranın cezalandırılması, caizdir. Benim söyleyeceğim budur.”
Davud Paşa’nın yüzünde, şeytani bir gülümseme belirdi. Anlamıştı. Esad Efendi, doğrudan “Osman’ı öldürün,” demiyordu. Lakin, “Fitne çıkaranı cezalandırmak caizdir,” diyerek, ona istediği o yasal boşluğu, o şer’i kılıfı sunuyordu. Osman’ı “fitne çıkaran” olarak yaftalamak, artık Davud Paşa’nın kendi yorumuna kalmıştı. Şeyhülislam, ellerini yıkamış, sorumluluğu Sadrazam’ın omuzlarına yüklemişti.
“Anlaşıldı, Efendi Hazretleri,” dedi Davud Paşa, ayağa kalkarak. “Devlet, sizin bu aydınlatıcı görüşünüz doğrultusunda, gerekeni yapacaktır. Allah, sizden razı olsun.”
Davud Paşa, konaktan ayrılırken, arkasında yıkılmış bir adam bırakıyordu. Esad Efendi, rahlesinin başına geri döndü ve oracığa yığıldı. Ağır bir yükün altından kalkmış, lakin o yükün altında ruhu ezilmişti. O an, yalnızca damadının değil, kendi ruhunun da ölüm fermanını imzaladığını hissetti.
Ferman ve Hançer
Topkapı Sarayı, Sadrazam Odası, 21 Mayıs 1622, İkindi
Davud Paşa saraya döndüğünde, yüzünde bir zafer ifadesi vardı. Artık elinde, istediği gibi yorumlayabileceği bir fetva vardı. Doğruca, Sadrazamlık için ayrılan daireye, yani kendi yeni makamına gitti. Divan kâtiplerinden en güvendiğini çağırdı.
Masasının üzerine boş bir ferman kâğıdı koydu. “Yaz, kâtip,” diye emretti.
Kâtip, divitini hokkaya batırıp bekledi. Davud Paşa, odada volta atarak, kelimeleri birer birer dikte ettirmeye başladı. Ferman, yeni Padişah Sultan Mustafa’nın ağzından yazılıyordu.
“Ben ki, Sultanü’l-berreyn ve Hakanü’l-bahreyn, Sultan Mustafa Han’ım… Devlet-i Aliyye’nin nizamını ve tebaamın huzurunu bozan, isyan ve fitneye sebep olan sabık Padişah Osman’ın, Yedikule Zindanı’nda hapsolunması ve orada, devletin bekasına daha fazla zarar vermemesi için, ‘gereken tedbirlerin alınması’ hususunda, Sadrazamım ve mutlak vekilim Davud Paşa’ya tam yetki verilmiştir. Bu emrimin derhal ve sorgusuz sualsiz yerine getirilmesi, fermanım icabıdır.”
Fermanda, “öldürün” kelimesi geçmiyordu. Yalnızca, o her anlama çekilebilecek, o kanlı ifade vardı: “Gereken tedbirlerin alınması.” Bu, bürokrasinin cinayet dilindeki ifadesiydi.
Ferman yazıldıktan sonra, Davud Paşa, Sultan Mustafa’nın mührünü alıp belgeye bastı. Artık elinde, resmi bir ölüm emri vardı.
Sonra, en güvendiği, en acımasız adamlarından birini, isyan sırasında Has Oda’yı basan grubun lideri olan Cebecibaşı’nı huzuruna çağırdı. Cebecibaşı, dev cüsseli, yüzünde eski bir yara izi taşıyan, gözlerinde zekâdan çok kaba kuvvet parlayan bir adamdı.
Davud Paşa, fermanı ona uzattı. “Bu, yeni Hünkârımızın emridir,” dedi.
Cebecibaşı, fermanı okumaya çalıştı, lakin okuması zayıftı. Davud Paşa, onun ne anladığını umursamadı.
“Dinle beni, Cebecibaşı,” dedi sesini alçaltarak. “Yanına en güvendiğin, ağzı en sıkı on adamını alacaksın. Bu gece, yatsıdan sonra, kimseye görünmeden Yedikule’ye gideceksiniz. Bu fermanı Zindanbaşı’na göstereceksin. O size kapıyı açacak. Sonra, o hainin hücresine gireceksiniz ve… işini bitireceksiniz.”
Cebecibaşı’nın yüzünde, vahşi bir sırıtış belirdi. “Emriniz başım üstüne, Paşam. Nasıl olmasını istersiniz? Kılıçla mı?”
“Hayır!” diye kesti Davud Paşa. “Kan dökülmeyecek. Padişah kanı toprağa akıtılmaz, uğursuzluk getirir. Onu, yay kirişiyle boğacaksınız. Sessizce ve çabucak. Sonra, bir söylenti yayacaksınız. ‘Zindandan kaçmaya çalıştı, muhafızlarla boğuşurken öldü’ diyeceksiniz. Anlaşıldı mı? Hiçbir şahit, hiçbir iz kalmayacak. Bu, bir infaz değil, bir kaza olarak bilinecek.”
Cebecibaşı, “Anlaşıldı, Paşam,” dedi. “Merak etmeyin. O hain, sabaha karşı horozları duyamayacak.”
Adam, fermanı kuşağına sıkıştırıp odadan ayrıldı. Davud Paşa, pencerenin önüne gitti. Hava kararmaya başlamıştı. Yedikule’nin silüeti, uzakta belli belirsiz seçiliyordu. Planı, son aşamasına gelmişti. Ferman yazılmıştı. Şimdi sıra, hançerin (veya yay kirişinin) işini görmesindeydi. O gece, İstanbul’un üzerine yalnızca karanlık değil, bir Padişah’ın son nefesinin gölgesi de çökecekti. Ve o gölgenin altında, Davud Paşa, yeni ve mutlak gücünün tadını çıkarmaya hazırlanıyordu. Lakin unuttuğu bir şey vardı: Padişah kanıyla sulanan bir iktidarın, asla uzun ömürlü olamayacağıydı.
BÖLM 9
Kement Gecesi
Yedikule Zindanı ve İstanbul, 21 Mayıs 1622, Gece
Fısıltılar ve Gölgeler
İstanbul Sokakları, Yatsı Vakti
Gece, İstanbul’un üzerine mürekkep gibi damlamıştı. Yatsı ezanları, şehrin yedi tepesinden dalga dalga yayılıp, günün son duasını ve gecenin başlangıcını ilan ettikten sonra, sokaklar derin bir sessizliğe ve tekinsiz bir karanlığa gömülmüştü. İki gün önce isyan naralarıyla çalkalanan şehir, şimdi yorgun ve korku dolu bir uykuya dalmış gibiydi. Lakin bu sükûnet, bir huzurun değil, bir sonraki felaketin beklentisinin getirdiği o boğucu sükûnetti. Herkes, kapısının ardında, nefesini tutmuş, tarihin bu kanlı sayfasının nasıl kapanacağını bekliyordu.
Bu karanlığın içinde, on bir gölge, şehrin kalbinden sur diplerine doğru sessizce süzülüyordu. Ay ışığının aydınlattığı anlarda, bellerindeki yatağanların ve omuzlarındaki yayların silüetleri seçilebiliyordu. Onlar, Cebecibaşı ve onun en güvendiği, en acımasız on adamıydı. Yüzlerinde, bir ava giden avcıların o soğuk ve kararlı ifadesi vardı. Lakin avları bir hayvan değil, bir zamanlar Halife ve Padişah olan, şimdi ise bir zindanda kaderini bekleyen bir genç adamdı.
Cebecibaşı, en önde, elinde Sadrazam Davud Paşa’nın verdiği o uğursuz fermanla yürüyordu. Adımları kendinden emin, duruşu mağrurdu. Onun için bu, yalnızca bir görev değil, bir onur meselesiydi. O, isyanda en ön safta yer almış, Padişah’ın Has Odası’na ilk girenlerden olmuştu. Şimdi, bu isyanı nihayete erdirme, son noktayı koyma şerefi de ona verilmişti. Bu görevi başarıyla tamamlarsa, Sadrazam’ın gözündeki yeri daha da yükselecek, yeni düzendeki gücü perçinlenecekti. Bu düşünceler, vicdanında oluşabilecek en ufak bir sızıyı bile bastırmaya yetiyordu. Zaten onun gibi bir adam için vicdan, taşınması gereksiz bir yüktü.
Ara sokaklardan, kimseye görünmemeye çalışarak geçiyorlardı. Bir handa yanan son ateşin önünden geçerken, birkaç sarhoş askerin kahkahasını duydular. “Yaşasın Sultan Mustafa! Kahrolsun Genç Osman!” diye bağırıyorlardı. Cebecibaşı, bu sesi duyunca gülümsedi. İşte, halkın sesi buydu. Yaptıkları iş, halkın isteğiydi. Kendi kendini böyle teselli ediyordu.
Yolculukları, Yedikule’nin heybetli duvarlarının dibinde son buldu. Kale, gecenin karanlığında, uyuyan bir canavar gibiydi. Cebecibaşı, zindanın o küçük yan kapısına yaklaşıp, demir tokmağı üç kez vurdu. Vuruşların sesi, gecenin sessizliğinde birer balyoz darbesi gibi yankılandı.
Bir süre beklediler. Sonra, kapının üzerindeki küçük mazgal aralandı ve içeriden bir ses, “Kimdir o?” diye sordu.
“Aç kapıyı, Zindanbaşı!” diye emretti Cebecibaşı. “Sadrazam Paşa Hazretleri’nin emriyle geldik. Yanımızda Hünkâr fermanı var.”
İçeride bir anlık tereddüt oldu. Sonra, paslı kilitlerin ve ağır sürgülerin çekilme sesleri duyuldu. Kapı, gıcırdayarak aralandı. Karşılarında, elinde bir fener tutan, yaşlı ve kambur Zindanbaşı duruyordu. Adamın gözlerinde, bu gece vakti yapılan ziyaretin hayra alamet olmadığını anlayan bir korku vardı.
Cebecibaşı, içeri adımını atarken, kuşağındaki fermanı çıkarıp Zindanbaşı’nın yüzüne doğru tuttu. “Yeni Hünkârımız Sultan Mustafa Han’ın emridir. Oku!”
Zindanbaşı, titreyen elleriyle fermanı aldı ve fenerin cılız ışığında okumaya çalıştı. Gözleri, “gereken tedbirlerin alınması” ifadesine takıldığında, kanı dondu. Ne anlama geldiğini çok iyi biliyordu. Yıllardır bu zindanda görev yapıyordu ve bu ifadenin sonu, hep bir hücrenin sessizce boşaltılması olmuştu.
“Anlaşıldı mı?” diye sordu Cebecibaşı, sabırsızca.
Zindanbaşı, yutkunarak başını salladı. “Anlaşıldı, Ağa’m. Emir, Hünkâr’ın emridir.”
“Güzel. Şimdi bizi, o hainin hücresine götür. Ve unutma, bu gece burada ne gördüysen, ne duyduysan, bu kapıdan dışarı çıkmayacak. Çıkarsa, o hainin yanına senin için de bir hücre açılır. Anladın mı?”
Zindanbaşı’nın korkudan dili tutulmuştu. Yalnızca başını sallayabildi. Elindeki fenerle öne düştü ve on bir celladı, Yedikule’nin o soğuk, nemli ve ölüm kokan labirentine doğru yönlendirdi. Ayak sesleri, taş koridorlarda uğursuz bir melodi gibi yankılanıyordu. Her adım, Genç Osman’ın hayatının son saniyelerinin geri sayımıydı.
Direnişin Son Kalesi
Yedikule Zindanı, Kan Kulesi, Gece Yarısı
Genç Osman, acı ve bitkinliğin getirdiği yarı uykulu bir halde, hücresinin karanlığında yatıyordu. İlyas Ağa’nın verdiği bir yudum su, hayata tutunması için ona bir neden vermişti, lakin bedeni, aldığı darbelerin etkisiyle iflas etme noktasındaydı. Her nefesi bir hırıltı, her kalp atışı bir sancıydı. Bilinci, ateşli bir hastanınki gibi, gerçekle hayal arasında gidip geliyordu.
Uzaklardan gelen ayak seslerini ilk duyduğunda, bunun yine zihninin bir oyunu olduğunu sandı. Lakin sesler yaklaşıyor, daha net, daha tehditkâr bir hal alıyordu. Sonra, hücresinin kapısının önünde durdular. Osman, bütün gücünü toplayıp doğrulmaya çalıştı. Sırtını, duvara yasladı. Kalbi, göğüs kafesini delercesine atıyordu. Gelenler kimdi? Yine Davud Paşa ve adamları mı? Yoksa merhametli İlyas Ağa mı?
Kilidin dönme sesi, bütün şüpheleri ortadan kaldırdı. Bu, merhametin sesi değildi. Bu, ölümün sesiydi.
Kapı sonuna kadar açıldığında, içeri dolan meşalelerin ışığı, Osman’ın gözlerini kamaştırdı. Gözlerini kırpıştırarak baktığında, kapının eşiğinde duran o cehennem mangasını gördü. Cebecibaşı ve onun on kanlı yoldaşı. Yüzlerinde hiçbir duygu yoktu; yalnızca işlerini yapmaya gelmiş kasapların o soğuk ifadesi.
Osman, o an her şeyi anladı. Vakit, tamamdı. Geldikleri şey, işkence değil, infazdı.
Cebecibaşı, içeri bir adım attı. Elinde, kalın, cilalı bir yay ve onun kirişi vardı. Diğerlerinin ellerinde ise kementler ve hançerler…
“Vakit tamam, Osman Efendi,” dedi Cebecibaşı, sesinde alaycı bir resmiyetle. “Yeni Hünkârımız, senin bu dünyadaki misafirliğinin sona ermesini ferman buyurdu. Fitnenin kökü kazınacak.”
Osman, onlara baktı. İçinde ne bir korku ne de bir yalvarma isteği vardı. O aşamaları çoktan geçmişti. Artık kaybedecek hiçbir şeyi kalmamıştı. Yalnızca, bir Padişah’a, bir insana ait olan son şey: onuru. Ve o onuru, bu cellatlara kolayca teslim etmeyecekti.
“Demek,” dedi sesi, şaşırtıcı bir şekilde güçlü ve net çıkarak. “Korkak Davud, kendi gelmeye cesaret edemeyip, sizin gibi on bir iti üzerime saldı. Bir zamanların Padişahı’nı boğmak için, on bir kişi mi gerekiyor? Bu kadar mı korkuyorsunuz benden?”
Bu sözler, cellatların beklemediği bir cüretti. Cebecibaşı’nın yüzü kasıldı. “Dilin hâlâ uzun bakıyorum,” diye hırladı. “Merak etme, birazdan o dilinle birlikte nefesin de kesilecek! Tutun şunu!”
İki cellat, Osman’ın üzerine atıldı. İşte o an, kimsenin beklemediği bir şey oldu. Yerde bitkin halde yatan o genç adam, aniden bir kaplan çevikliğiyle ayağa fırladı. Bedenindeki bütün acıyı unutan, adrenalin ve son bir hayatta kalma içgüdüsüyle hareket eden Osman, üzerine gelen ilk celladın suratına, sağlam olan sağ eliyle bütün gücüyle bir yumruk indirdi. Adam, darbenin etkisiyle geriye doğru sendeledi.
Diğerleri, bu beklenmedik direniş karşısında bir an şaşırdı. Osman, bu bir anlık boşluktan faydalanarak, ikinci celladın üzerine atıldı. Onu yakasından kavrayıp, insanüstü bir güçle duvara çarptı. Hücre küçüktü ve bu, ona bir avantaj sağlıyordu. On bir kişi, o daracık alanda rahat hareket edemiyordu.
“Gelin, köpekler!” diye bağırdı Osman. Gözleri, bir canavarınki gibi parlıyordu. “Gelin de, bir Osmanlı Sultanı’nın nasıl öldüğünü görün! Ama beni canlı yakalayamayacaksınız!”
Bu, bir umut direnişi değildi. Bu, onurun, zillet karşısındaki son isyanıydı. Osman, öleceğini biliyordu. Lakin yattığı yerde, bir kurbanlık koyun gibi boğulmayacaktı. Savaşarak ölecekti. Kendi şartlarıyla…
Cellatlar, şaşkınlığı üzerlerinden atıp, hep birlikte üzerine çullandılar. Hücrenin içi, bir anda bir cehenneme döndü. Bir boğuşma, bir arbede başladı. Yumruklar, tekmeler havada uçuşuyordu. Osman, inanılmaz bir güçle direniyordu. Birini itiyor, diğerini tekmeliyor, üzerine atılan kementlerden sıyrılmaya çalışıyordu. Bir ara, cellatlardan birinin belindeki hançeri kapmayı başardı. Hançerle, kolunu tutan bir adamın elini yardı. Adam, acı bir çığlık atarak geri çekildi.
Mücadele, o daracık hücrede dakikalarca sürdü. On cellat, yaralı ve bitkin haldeki tek bir adama üstünlük sağlamakta zorlanıyordu. Bu, onların da onurunu kırmıştı. Öfkeleri, acemiliklerini örtüyordu.
Cebecibaşı, kenarda durmuş, adamlarının bu beceriksizliğini öfkeyle izliyordu. Sonunda, dayanamadı. “Beceriksizler!” diye kükredi. “Çekilin önümden!”
Elindeki yay kirişini bir kenara atıp, o dev cüssesiyle boğuşmanın ortasına daldı. Osman, o ana kadar on kişiyle boğuşmaktan yorgun düşmüştü. Cebecibaşı, arkadan yaklaşıp, demir gibi kollarıyla onu boynundan kavradı. Osman, çırpındı, kurtulmaya çalıştı. Lakin Cebecibaşı’nın gücü, diğerlerininkine benzemiyordu.
Diğer cellatlar da bu fırsatı değerlendirip, Osman’ın kollarını ve bacaklarını tuttular. Artık hareket edemiyordu. Onu, yere yüzüstü yatırdılar. Biri, sırtına bütün ağırlığıyla oturdu.
Osman, nefes alamıyordu. Yüzü, yerdeki kirli samanlara bastırılmıştı. Son bir gayretle başını yana çevirdi. Gözleri, kapının eşiğinde duran, korkudan titreyerek olan biteni izleyen Zindanbaşı’na takıldı. Ve sonra, üzerine abanan cellatlardan birinin, hayalarına bütün gücüyle vurduğu o tarifsiz acıyı hissetti. Bedenindeki bütün güç, o son darbeyle boşaldı. Bir feryat koptu, lakin sesi, boğuk ve cansız çıktı.
Artık direnişi tamamen kırılmıştı.
Cebecibaşı, bu fırsatı kaçırmadı. “Kementi getirin!” diye bağırdı.
Cellatlardan biri, yağlı, kalın bir kementi getirip Cebecibaşı’na verdi. Cebecibaşı, dizlerinin üzerine çöktü ve kementi, yerde çaresizce yatan Osman’ın boynuna geçirdi.
Osman, son bir bilinç kırıntısıyla, boynuna dolanan o soğuk ve kaygan ipi hissetti. Gözleri, hâlâ açıktı. Tavanın o zifiri karanlığına bakıyordu. Aklından, son bir görüntü geçti: Annesi. Yıllar önce ölen, yüzünü hayal meyal hatırladığı annesi. Annesinin ona gülümsediğini gördü. Belki de onu yanına çağırıyordu.
Cebecibaşı, kemendin iki ucunu da sıkıca kavradı. Yanındaki iki cellada, “Tutun şunu, kımıldamasın!” diye emretti. Sonra, bütün gücüyle, kemendi sıkmaya başladı.
Osman’ın bedeni, son bir refleksle kasıldı. Bacakları çırpındı. Gözleri, yuvalarından fırlayacak gibi büyüdü. Yüzü, önce kırmızıya, sonra mora döndü. Nefes almaya çalıştı, lakin ciğerlerine hava gitmiyordu. Dünyanın bütün sesleri, kulağında uğuldayan bir rüzgâra dönüştü. Ve sonra, o uğultu da kesildi. Gördüğü son şey, tavanın karanlığı değil, zihnindeki o gülümseyen anne yüzüydü.
Birkaç saniye sonra, bedeni tamamen gevşedi. Cansız başı, yana düştü. Gözleri, hâlâ açıktı, lakin artık görmüyordu. Yirmi altı yıllık bir hayat, on sekiz yaşında tahta çıkmış bir reformist Padişah, büyük hayallerin ve büyük bir trajedinin kahramanı, Yedikule’nin o kanlı ve karanlık hücresinde, bir kementle son nefesini vermişti.
Cebecibaşı, bir süre daha kemendi sıkmaya devam etti. Emin olmak istiyordu. Sonunda, gevşetti. Nabzını kontrol etmek için elini boynuna götürdü. Atış yoktu.
“Bitti,” dedi nefes nefese.
Diğer cellatlar da ayağa kalktılar. Hepsi ter içindeydi, üstleri başları dağılmıştı. Birkaçı, aldıkları darbelerden inliyordu. On bir kişi, tek bir adamı, ancak bu kadar zorla alt edebilmişti. Hücrenin içinde, bir ölüm sessizliği vardı.
Cebecibaşı, ayağa kalktı. Yerde yatan o cansız bedene baktı. Bir an için, o açık kalmış gözlerde, bir suçlama, bir lanet okuma görür gibi oldu. Ürperdi.
“Kapatın şu gözlerini,” diye emretti. “Ve şu kulağını… Kulağını kesin. Davud Paşa, bir kanıt istedi. İnansın öldüğüne.”
Cellatlardan biri, belindeki hançeri çıkardı ve eğilip, Osman’ın sağ kulağını bir çırpıda kesti. Kan, cansız bedenden yavaşça sızıp samanlara karıştı. Kesik kulağı, kanlı bir et parçası gibi avucuna aldı.
“Şimdi gidelim,” dedi Cebecibaşı. “Söylentiyi yaymayı unutmayın. Kaçmaya çalışırken öldü. Boğuşma sırasında…”
Hücreden birer birer çıktılar. Zindanbaşı, gördüğü vahşet karşısında duvara yaslanmış, rengi kireç gibiydi. Konuşamıyordu. Cebecibaşı, yanından geçerken omzuna vurdu. “Ağzını sıkı tut, Zindanbaşı. Yoksa, o boşalan hücreye yeni bir misafir gelir.”
Kapıyı sonuna kadar kapattılar ve kilitlediler. Sanki içeride, az önce yaşanan o korkunç cinayet hiç yaşanmamış gibi. Geriye, karanlık bir hücre, yerde yatan, tek kulağı kesik bir ceset ve taş duvarlara sinen, bir Padişah’ın son direnişinin ve son nefesinin o silinmez anısı kaldı.
Onlar, gecenin karanlığında kaybolurken, Yedikule’nin surlarında bir baykuş öttü. Bu, bir uğursuzluğun habercisi miydi, yoksa bir ruhun özgürlüğe kavuşmasının ağıtı mı, kimse bilemezdi. Lakin o gece, İstanbul’da yalnızca bir Padişah ölmemişti. Bir umut, bir hayal ve belki de bir imparatorluğun masumiyeti de o kementle birlikte boğulmuştu.
Kanıt ve Sessizlik
Topkapı Sarayı, 22 Mayıs 1622, Şafak Vakti
Şafak sökerken, Cebecibaşı ve yanındaki cellat, kimseye görünmeden Topkapı Sarayı’na geri döndüler. Doğruca, Sadrazam Kara Davud Paşa’nın dairesine gittiler.
Davud Paşa, bütün gece uyumamıştı. Penceresinin önünde, şehrin uyanışını bekliyordu. Cebecibaşı’nı gördüğünde, ayağa fırladı.
“Bitti mi?” diye sordu nefes nefese.
Cebecibaşı, tek kelime etmeden, kuşağının arasına sardığı o kanlı bez parçasını çıkardı ve masanın üzerine koydu. Bezi açtı. İçinde, Genç Osman’ın kesik kulağı duruyordu.
Davud Paşa, bir an o kanlı et parçasına baktı. Bu, onun zaferinin somut kanıtıydı. Düşmanı artık yoktu. İktidarı, artık rakipsizdi. Yüzünde, vahşi bir rahatlama ve zafer ifadesi belirdi.
“Güzel,” dedi. “Çok güzel iş çıkardınız, Ağa. Hizmetin, karşılıksız kalmayacak.”
Cebecibaşı, “Emrinizdir, Paşam,” dedi. “Söylentiyi de yaydık. Herkes, onun zindandan kaçmaya çalışırken öldüğünü konuşuyor.”
“Mükemmel,” dedi Davud Paşa. “Şimdi gidin, dinlenin. Ve bu gece olanları, sonsuza dek unutun.”
Cebecibaşı ve adamı odadan ayrıldıktan sonra, Davud Paşa, masanın başına oturdu ve o kanlı kanıta bakmaya devam etti. Elini uzatıp dokunmak istedi, lakin çekindi. Sanki o cansız et parçası, ona lanet okuyor gibiydi. Bir anlık bir pişmanlık mı, yoksa bir korku mu, kalbini sıkıştırdı. Sonra, bu hissi hemen bastırdı. O, kazanmıştı. Güçlü olan, her zaman haklıydı.
O sabah, Sultan İkinci Osman’ın “kaçmaya çalışırken öldüğü” haberi, önce saraya, sonra bütün şehre yayıldı. Kimse, bu resmi açıklamaya inanmadı. Herkes, gerçeği biliyordu. Lakin kimse, sesini çıkarmadı. Şehir, derin, korku dolu bir sessizliğe gömüldü. Padişah katili bir iktidarın gölgesi, bütün İstanbul’un üzerine çökmüştü. Ve herkes biliyordu ki, bir Padişah’ı boğan kement, bir gün mutlaka, o kementi tutanların boynuna da dolanırdı. Tarih, bu kanlı gecenin hesabını sormak için, sabırla kendi vaktini beklemeye başlamıştı.
BÖLÜM 9 – Kül ve Sessizlik
İstanbul, 22 Mayıs 1622, Şafak
Şafak, bir gece önce işlenen o büyük günahı aklamaya niyeti yokmuş gibi, İstanbul’un üzerine solgun ve hasta bir ışıkla doğdu. Gökyüzü, gri bir tülün ardına gizlenmiş, Marmara’nın suları kurşuni bir kayıtsızlıkla dalgalanıyordu. Şehir uyanmıyor, adeta bir kâbustan diğerine gözlerini aralıyordu. Bir gün önce sokakları dolduran o cinnet kalabalığı yoktu; onların yerini, kapıların ve pencerelerin ardına sinmiş, fısıltılarla konuşan bir korku imparatorluğu almıştı. Sultan İkinci Osman’ın “zindandan kaçmaya çalışırken öldüğü” haberi, gecenin karanlığında bir virüs gibi yayılmış, lakin kimse o resmi yalana inanmamıştı. Herkes, gerçeği biliyor, gerçeği fısıldıyordu: Padişah katledilmişti. Ve katiller, şimdi sarayda, devletin tahtında oturuyordu.
Bu, bir zafer sabahı değildi. Bu, bir cinayetin ertesi günüydü. Şehrin üzerine çöken sessizlik, bir huzurun değil, işlenen günahın ağırlığının, yaklaşan yeni felaketlerin tekinsiz habercisinin sessizliğiydi. Padişah kanıyla yıkanan bir şehir, artık masumiyetini ebediyen yitirmişti. Ve o kanın lekesi, yalnızca katillerin elinde değil, o isyana sessiz kalan, o isyanı körükleyen herkesin vicdanında, görünmez bir damga gibi duruyordu.
Zehirli Taç
Topkapı Sarayı, Sadrazam Odası, Şafak Vakti
Sadrazam Kara Davud Paşa, bütün geceyi pencerenin önünde ayakta geçirmişti. Şehrin üzerine çöken alacakaranlığı, sonra zifiri karanlığı ve nihayet şafağın o hasta ışığını izlemişti. Uyumamıştı. Uyumak, zayıflıktı. Ve o, artık imparatorluğun en güçlü adamı olarak, zayıf olmaya hakkı olmadığını biliyordu. Masasının üzerinde, kanlı bir bezin içinde duran o küçük et parçası, zaferinin hem en net kanıtı hem de en korkunç lanetiydi. O kesik kulak, ona düşmanının artık olmadığını fısıldıyor, aynı zamanda Padişah katili olduğunu haykırıyordu.
Kapı usulca çalındı ve içeri giren Halime Valide Sultan oldu. O da uyumamıştı. Lakin onun yüzünde, Davud Paşa’nın gergin yorgunluğu değil, yıllardır beklediği intikamı almış bir insanın rahatlamış, hatta neredeyse huzurlu bir ifadesi vardı.
“Bitti mi?” diye sordu Halime Sultan. Bu, bir soru değil, bir teyitti.
Davud Paşa, masanın üzerindeki bezi işaret etti. “Bitti, Validem. Fitnenin kökü kazındı. O zalim, hak ettiği cezayı buldu.”
Halime Sultan, masaya yaklaştı. Kanlı beze ve içindekine bir anlık bir tiksintiyle baktı. Sonra, yüzünde soğuk bir tatmin belirdi. “Güzel,” dedi. “Oğlumun kafesini kıranların, oğluma eziyet edenlerin sonu böyle olur. Şimdi, sıra cenazesinde. O hainin leşini ne yapacağız?”
Bu soru, Davud Paşa’nın zihnini gün boyunca meşgul eden soruydu. Bir Padişah’ın cenazesi, devletin en büyük törenlerinden biriydi. Lakin katledilmiş bir Padişah’ın cenazesi, bir tören değil, bir siyasi sınavdı.
“Devlet geleneği, Hünkârların büyük törenlerle defnedilmesini emreder, Validem,” dedi Davud Paşa. “Fakat o, artık bir Hünkâr değil, bir hain olarak öldü. Ona şanlı bir cenaze töreni düzenlemek, onu aklamak, hatta bir kahramana dönüştürmek olur. Halkın ve askerin kafası karışır.”
“O halde, bir köpek gibi gömün gitsin!” diye atıldı Halime Sultan, sesinde zehirli bir nefret vardı. “Yedikule’nin dibindeki bir çukura atsınlar. Kimse yerini bilmesin.”
Davud Paşa, bu fikre karşı çıktı. “O da olmaz, Validem. Onu gizlice gömmek, ‘Padişah ölmedi, kaçırıldı’ söylentilerini alevlendirir. Varlığı, bir hayalet gibi üzerimizde dolaşmaya devam eder. Onun öldüğünü herkes görmeli, bilmeli. Ama ona acımamalı.”
Planını anlattı. “Ne büyük bir devlet töreni, ne de gizli bir defin. Onu, babası Sultan Ahmed Han’ın yanına, kendi yaptırdığı caminin haziresine gömeceğiz. Lakin tören, sessiz ve sade olacak. Yalnızca birkaç devlet erkanı katılacak. Halk, uzaktan izleyecek. Böylece, hem öldüğünü tasdik etmiş oluruz, hem de ona bir hain gibi davrandığımızı göstermiş oluruz. Bu, en akıllıcasıdır.”
Halime Sultan, planı mantıklı buldu. Davud Paşa’nın bu soğuk ve hesapçı aklına bir kez daha hayran kaldı, aynı zamanda bir kez daha ondan ürktü.
“Peki,” dedi. “Öyle olsun. Cesedini saraya getirsinler. Yıkanıp kefenlensin. Lakin Harem’deki o kızı, Akile, cenazeyi görmeyecek. Kocasının yasını tutmasına izin verilmeyecek. O, artık bir hainin duludur. Odasına kapatılsın.”
Bu, Halime Sultan’ın kişisel intikamıydı. Yalnızca Osman’ı değil, onunla bağlantılı her şeyi, onun aşkını, onun ailesini de cezalandırmak istiyordu. Davud Paşa, bu talebe itiraz etmedi. Bu, onun için önemsiz bir detaydı. Onun aklında daha büyük bir sorun vardı.
“Validem,” dedi. “Cenazeden daha mühim bir mesele var. Yeniçeriler… Cülus bahşişlerini istiyorlar. Hazine tamtakır. Onları doyurmazsak, dün Osman’ı boğan kement, yarın bizim boynumuza dolanır.”
Halime Sultan, “Ne gerekiyorsa yap, Paşa,” dedi. “Saraydaki altınları, gümüşleri erit. Benim mücevherlerimi alın. Lakin o orduyu susturun. Oğlumun tahtı, parayla da olsa, kanla da olsa korunacak.”
O sabah, o odada, yeni düzenin ilk pazarlıkları yapıldı. Biri, kişisel intikamının peşindeydi; diğeri, gücünü korumanın. Ve ikisinin ortasında, bir imparatorluğun geleceği, bir cesedin nasıl gömüleceği ve bir ordunun nasıl susturulacağı gibi karanlık meseleler üzerinden şekilleniyordu. Taç, artık zehirliydi. Ve onu takanlar, o zehrin panzehirini bulmak zorundaydı.
Bir Bedenin Dönüşü
Yedikule’den Topkapı Sarayı’na, 22 Mayıs 1622, Sabah
Aynı saatlerde, küçük ve kimsenin dikkatini çekmeyen, kapalı bir at arabası, Yedikule’nin kapısından çıkıp, sessiz sokaklardan geçerek Topkapı Sarayı’na doğru yol alıyordu. İçinde, ne bir paşa ne de bir elçi vardı. İçinde, bir Padişah’ın cansız bedeni vardı.
Zindanbaşı, dün geceki dehşetin ardından, Sadrazam’dan gelen yeni emirle, birkaç güvenilir adamıyla birlikte, Osman’ın cesedini hücresinden çıkarmıştı. Cesedi, kaba bir kilime sarmışlar, sanki kaçak bir mal taşır gibi, gizlice arabaya yüklemişlerdi. Osman’ın o inanılmaz direnişinin izleri, bedeninin her yerindeydi. Morluklar, şişlikler, kırıklar… Ve en korkuncu, boynundaki o kementin bıraktığı derin, mor halka ve yüzündeki o donmuş, acı dolu ifadeydi.
Araba, sarayın kimsenin görmediği bir arka kapısından içeri alındı ve doğruca Saray Hastanesi’nin (Darüşşifa) morguna götürüldü. Burada, birkaç cellat ve korku içindeki birkaç saray görevlisi, cenaze için hazırlıklara başladı.
Cesedi, mermer bir teneşir taşının üzerine yatırdılar. Üzerindeki kirli, kanlı giysileri kestiler. O an, odadaki herkes, bir zamanlar üç kıtaya hükmeden o genç bedenin ne kadar hırpalandığını, ne kadar acı çektiğini bütün çıplaklığıyla gördü. Bir celladın bile içi sızladı.
Saray imamı, bu görevi yapmak için zorla getirilmişti. Titreyen ellerle, gümüş ibrikten su dökerek, gasil (cenaze yıkama) işlemine başladı. O, daha önce nice şehzadenin, nice sultanın cenazesini yıkamıştı. Lakin bu farklıydı. Bu, bir Padişah’ın cenazesiydi. Ve o Padişah’ın bedenindeki her yara, bir isyanın, bir ihanetin, bir cinayetin hikâyesini anlatıyordu. İmam, suyu dökerken, duaları fısıldarken, aslında kendi korkularını, kendi çaresizliğini yıkamaya çalışıyordu.
Yıkama bittikten sonra, bembeyaz, yeni bir kefene sardılar. Artık morluklar, yaralar, o korkunç kement izi görünmüyordu. Şimdi, huzur içinde uyuyan bir genç adama benziyordu. Yüzündeki o acı dolu ifade bile, kefenin beyazlığı içinde biraz yumuşamış gibiydi. Lakin kesik olan sağ kulağının yerindeki boşluk, bu sahte huzuru bozan, cinayeti haykıran son bir detay olarak kalmıştı.
Hazırlanan cenaze, basit, ahşap bir tabuta konuldu. Üzerine, Padişahlık alameti olan yeşil, sırmalı bir örtü örtüldü. Lakin tabutun üzerine, geleneğin aksine, Padişah’ın sorgucu konulmadı. O, sorgucunu ve onurunu, isyan günü Divan Meydanı’nda kaybetmişti. Bu küçük detay bile, yeni yönetimin mesajını açıkça veriyordu: Gömülen bir Padişah değil, devrik ve cezalandırılmış bir isyancıydı.
Tabut, öğle namazına kadar, sarayın soğuk bir odasında bekletildi. Dışarıda, İstanbul, öğle güneşinin altında nefesini tutmuş, bir Padişah’ın son yolculuğunu bekliyordu.
Yasaklı Gözyaşları
Topkapı Sarayı, Harem, 22 Mayıs 1622
Akile Sultan, kocasının öldüğü haberini, Halime Sultan’ın gönderdiği bir cariyeden, soğuk ve duygusuz bir şekilde öğrenmişti. O andan itibaren, dünyası kararmıştı. Odasına kapanmış, ne yemiş ne içmişti. Gözyaşları, çoktan kurumuştu. Geriye, kalbini bir buz kütlesine çeviren, soğuk ve ağır bir keder kalmıştı.
O, yalnızca kocasını kaybetmemişti. O, babasının ihanetine uğramış, bir Padişah eşi iken bir hainin dulu konumuna düşürülmüş, kendi sarayında bir mahpus haline gelmişti.
Penceresinden, sarayın avlusundaki o uğursuz hareketliliği izliyordu. Cenaze için yapılan o sessiz hazırlıkları… Kocasının, sevdiği adamın cansız bedeninin, o duvarların içinde bir yerde olduğunu biliyordu. Lakin ona son bir kez bakmasına, onun için son bir dua etmesine bile izin verilmiyordu. Halime Sultan’ın emri kesindi.
Babası Şeyhülislam Esad Efendi, kızının durumunu duyunca, bütün cesaretini toplayıp saraya gelmişti. Lakin Harem kapısında, Halime Sultan’ın adamları tarafından durdurulmuştu. “Valide Sultan Hazretleri’nin emridir. Akile Sultan, kimseyle görüştürülmeyecektir.”
Esad Efendi, yalvarmış, ısrar etmiş, lakin geri çevrilmişti. Kendi kızına bile ulaşamıyordu. Verdiği o üstü kapalı fetvanın bedelini, şimdi en acı şekilde ödüyordu. Yıkılmış bir halde konağına dönerken, artık yalnızca bir Şeyhülislam değil, aynı zamanda kızının gözünde de bir hain olduğunu biliyordu.
Akile, babasının gelip geri çevrildiğini duyunca, içindeki o buzdan keder, yerini yakan bir öfkeye bıraktı. Babası, kocasının katline ortak olmuştu. Şimdi, timsah gözyaşları dökmeye geliyordu. O an, babasını da affetmeyeceğine yemin etti.
Tek yapmak istediği, kocasının cenaze namazının kılınacağı Sultanahmet Camii’ni gören bir pencere bulmaktı. Harem’in koridorlarında bir gölge gibi dolaşarak, sonunda o manzarayı gören, yüksek bir kuledeki küçük bir pencere buldu. Oradan, aşağıda uzanan meydana ve babasının yaptırdığı o muhteşem camiye baktı. Ve beklemeye başladı. Kocasının son yolculuğunu, uzaktan, yasaklanmış gözyaşlarıyla izleyecekti.
Sessiz Namaz
Sultanahmet Camii Avlusu, 22 Mayıs 1622, Öğle Vakti
Öğle ezanları okunduğunda, Sultanahmet Camii’nin avlusu, tarihin en garip cenaze namazlarından birine hazırlanıyordu. Avlu, Yeniçeriler tarafından kuşatılmış, halkın yaklaşmasına izin verilmiyordu. Meydanın uzak köşelerinde biriken küçük bir kalabalık, merak ve korkuyla olan biteni izliyordu.
Saraydan çıkan küçük bir cenaze alayı, tabutu omuzlarında taşıyordu. Alayın en önünde, yeni Padişah Sultan Mustafa, iki vezirin kolunda, zorla yürütülüyordu. Ne olduğunu anlamadığı, etrafına boş gözlerle baktığı her halinden belliydi. Arkasında, Sadrazam Kara Davud Paşa, Yeniçeri Ağası ve diğer isyancı liderler, yüzlerinde sahte bir matem ifadesiyle yürüyorlardı. Onlar, kurbanlarının cenazesinde saf tutan katillerdi.
Şeyhülislam Esad Efendi de oradaydı. Yüzü bembeyazdı, adımlarını zor atıyordu. Gözleri, sürekli yerdeydi. Kimseyle göz göze gelmek istemiyordu. Özellikle, omuzlarda taşınan o ahşap tabutla…
Tabut, musalla taşına konulduğunda, avluda derin bir sessizlik oldu. İmam, namazı kıldırmak için öne geçti. Sesi titriyordu.
“Merhumu nasıl bilirdiniz?” diye sordu cemaate. Bu, her cenaze namazının o geleneksel sorusuydu.
Avluda bir anlık, buz gibi bir sessizlik oldu. Kimse cevap vermedi. Katiller, kurbanları için “iyi bilirdik” diyemiyordu. Demezlerse, bu, cinayetin bir itirafı olacaktı. O birkaç saniye, sonsuzluk gibi uzadı. Davud Paşa, öne doğru bir adım atıp, “İyi bilirdik!” diye bağırmak istedi, lakin sesi çıkmadı.
Sonunda, cemaatin en arkasından, kimsenin beklemediği bir ses duyuldu. Bu, bostancı ocağında hizmet eden, dün gece Osman’a gizlice su ve ekmek götüren İlyas Ağa’nın sesiydi.
“İyi bilirdik!” diye bağırdı bütün gücüyle. “Allah rahmet eylesin! Hakkımız helal olsun!”
Bu cesur çıkış, avludaki o büyüyü bozdu. Birkaç kişi daha, cılız bir sesle, “Helal olsun,” diye mırıldandı.
Davud Paşa, sesi duyduğunda, öfkeyle arkasına döndü. O bostancıyı gözleriyle aradı, lakin kalabalığın içinde seçemedi. Ama o sesi ve sahibini unutmayacağına yemin etti.
Namaz, alelacele kılındı. Kimse, huşu içinde değildi. Herkes, bir an önce bu tekinsiz görevden kurtulmak istiyordu.
Namazdan sonra, tabutu yeniden omuzladılar ve Sultan Ahmed Camii’nin haziresine, Osman’ın babası Sultan Birinci Ahmed’in türbesinin yanına götürdüler. Önceden kazılmış olan mezara, yavaşça indirdiler. Davud Paşa, mezarın başına gelip, bir avuç toprak aldı ve tabutun üzerine attı. Bu, onun son zafer pozu, son aşağılamasıydı.
Toprak atma merasimi bittikten sonra, mezar hızla kapatıldı. Üzerine ne bir taş ne de bir işaret konuldu. Sanki, oraya gömülenin kim olduğu unutulsun isteniyordu.
Cemaat, hızla dağılmaya başladı. Davud Paşa, tam oradan ayrılacakken, Yeniçeri Ağası yanına geldi.
“Paşam,” dedi. “Cenaze bitti. Şimdi sıra, bizim cenazemizde. Asker, cülusunu bekler. Hazine ne zaman açılacak?”
Davud Paşa, adama baktı. Daha yeni gömdüğü Padişah’ın toprağı bile soğumadan, akbabalar leşin başına üşüşmüştü. O an anladı ki, Osman’ı öldürmekle hiçbir şey bitmemişti. Asıl tehlikeli, asıl kanlı oyun, şimdi başlıyordu.
“Merak etme, Ağa,” dedi yorgun bir sesle. “Herkes, hakkını alacak.”
O, saraya doğru yürürken, Sultanahmet Meydanı’nda yalnızca birkaç kişi kalmıştı. İnsanlar, yavaş yavaş, o isimsiz mezarın başında toplanmaya başladı. Bir kadın, ağlayarak mezarın toprağına bir dal çiçek bıraktı. Yaşlı bir adam, sessizce Fatiha okudu. Halk, resmi tarihin unutturmaya çalıştığı Padişah’ına, kendi sessiz ve içten cenaze törenini yapıyordu.
Yükseklerdeki bir Harem penceresinde ise, Akile Sultan, kocasının toprağa verilişini izlemiş, gözünden tek bir damla yaş akıtmamıştı. Onun yası, gözyaşından daha derin, ateşten daha yakıcıydı. O, artık bir dul değil, bir intikam meleğiydi. Ve kocasının kanını yerde bırakmayacağına, o sessiz mezarın başında, kendi kendine yemin ediyordu.
İstanbul’un üzerine, akşamın gölgeleri çökerken, bir mezar kapanmış, lakin binlerce yeni hesap açılmıştı. Kül ve sessizlik, yeni bir fırtınanın habercisiydi.
BÖLÜM 10 – Akbabaların Ziyafeti
Kan Bedeli
Topkapı Sarayı, Hazine-i Hümayun, Öğleden Sonra
Sultan Osman’ın toprağı henüz soğumadan, Topkapı Sarayı’nın en korunaklı, en gizli bölümü olan İç Hazine, tarihin en garip ve en yağmacı sayımlarından birine sahne oluyordu. Dışarıda, bir Padişah’ın sessiz cenazesinin matem havası olması gerekirken, içeride, bir zaferin ganimetini paylaşmaya hazırlanan akbabaların o hırslı ve gürültülü telaşı vardı. Hazine kapısının önünde, yeni Sadrazam Kara Davud Paşa, yeni Yeniçeri Ağası Kethüda Bey, Sipahi Ağası ve isyanın diğer önde gelen liderleri bekleşiyordu. Yüzlerinde ne bir üzüntü ne de bir devlet adamı ciddiyeti vardı; daha çok, bir define haritasının sonuna gelmiş korsanların o sabırsız ve açgözlü beklentisi okunuyordu.
Başdefterdar, yani Maliye Nazırı, titreyen elleriyle, hazinenin o devasa, asırlık anahtarını kilide soktu. Yaşlı adamın yüzü kireç gibiydi. Birkaç gün önce, aynı kapıyı, devrik Padişah Osman’a, yeni bir ordu kurma hayallerini finanse etmek için açmıştı. Şimdi ise, o Padişah’ı katledenlere, cinayetlerinin bedelini ödemek için açıyordu. Anahtar, kilidin içinde dönerken, çıkan gıcırtı, sanki devletin çatırdamasının sesiydi.
Kapı sonuna kadar açıldığında, içerideki manzara, beklediklerinden farklıydı. Evet, raflarda hâlâ altın ve gümüş eşyalar, sandıklarda sikkeler vardı. Lakin hazine, o efsanelerde anlatıldığı gibi ağzına kadar dolu değildi. Genç Osman’ın Hac seferi için ayırdığı önemli bir kısım, Üsküdar’daki otağında bekliyordu ve orası da yağmalanmıştı. Geriye kalanların bir bölümü ise, isyan sırasındaki kargaşada, sarayın alt rütbeli görevlileri tarafından çoktan araklanmıştı.
Yeniçeri Ağası, hayal kırıklığıyla içeriye baktı. “Bu mu yani?” diye homurdandı. “Yıllardır dilimizden düşürmediğimiz Padişah hazinesi, bu üç beş sandıktan mı ibaret?”
Davud Paşa, durumu toparlamaya çalıştı. “Sabırlı olun, Ağa. Devletin hazinesi yalnızca bu sandıklardan ibaret değildir. Bütün darphaneler, bütün gümrükler bizimdir. Lakin askerin cülus bahşişi bekleyemez. Bugün ödenmeli.”
Sayım başladı. Sandıklar açıldı, keseler tartıldı. Defterdar, her rakamı kaydederken, elleri titriyordu. Sonuç, tam bir felaketti. Mevcut para, cülus bahşişinin ancak üçte birini karşılamaya yetiyordu.
Yeniçeri Ağası, bu sonucu duyunca küplere bindi. “Ne demek yetmiyor?” diye kükredi. “Paşa, bize oyun mu oynuyorsun? Asker, canını ortaya koydu, tahtı size hediye etti. Şimdi hakkını istediğinde, ‘para yok’ mu diyeceksiniz? Ocağın sabrını taşırmayın!”
Davud Paşa, Ağa’nın omzuna elini koydu. “Kimseye oyun oynadığımız yok, Ağa. Çözüm bulacağız. Bu devlet, askerini asla parasız bırakmaz.” Sonra, odadaki diğer vezirlere ve görevlilere döndü. “Emrimdir!” dedi sesi, bir kamçı gibi şaklayarak. “Sarayda ne kadar gümüş tepsi, şamdan, leğen, ibrik varsa, hepsi buraya getirilecek. Darüssaade Ağası’na ve Harem Kethüdası’na haber salın; Harem’deki bütün altın ve gümüş eşyalar, mücevherler hariç, derhal hazineye devredilecek. Valide Sultan Hazretleri’nin şahsi serveti de buna dahildir. Bu eşyalar, hemen Darphane’ye gönderilip eritilecek ve sikke olarak basılacak. Akşama kadar, cülus bahşişi tamamlanacak!”
Bu, görülmemiş bir karardı. Bir Padişah, kendi sarayının eşyalarını eriterek askerine maaş ödemek zorunda kalıyordu. Bu, devletin iflasının, iktidarın ne kadar zayıf temellere oturduğunun en açık ilanıydı.
Hemen bir koşuşturmaca başladı. Sarayın dört bir yanından, tepsiler, ibrikler, şamdanlar taşınmaya başlandı. Yüzlerce yıllık ustaların el emeği göz nuru eserleri, birer hurda yığını gibi hazinenin ortasına döküldü. Her bir gümüş tepsinin üzerinde, bir zamanların ihtişamının, zarafetinin ve gücünün gölgesi vardı. Şimdi ise, o ihtişam, bir isyanın bedelini ödemek için, eritme potalarına atılacaktı.
Yeniçeri Ağası ve diğer liderler, bu manzarayı bir tatmin duygusuyla izliyorlardı. Onlar için bu, yalnızca paralarına kavuşmak değil, aynı zamanda sarayın, yani eski düzenin, kendi ayaklarının altına serilmesi demekti. Onlar, artık yalnızca kılıç değil, devletin hazinesini de ellerinde tutan güçtü.
Akşama doğru, eritilen gümüşlerden basılan yeni akçelerle birlikte, cülus bahşişi tamamlandı. Keseler dolusu para, Ağa Kapısı’na, kışlalara gönderildi. O gece, Yeniçeri kışlalarında ve şehrin meyhanelerinde büyük bir şenlik başladı. Askerler, Padişah kanıyla satın aldıkları paraları, şaraba ve eğlenceye yatırıyor, zaferlerini kutluyorlardı.
Lakin Davud Paşa, o gece odasında yalnızken, hiç de kutlama havasında değildi. Hazineyi boşaltmış, sarayın gümüşlerini eritmişti. Bu, yalnızca bir başlangıçtı. Askerin iştahı, doymak bilmezdi. Bugün cülus bahşişi, yarın maaş zammı, öbür gün yeni bir sefer ve yeni bir yağma isteyeceklerdi. Onları nasıl doyuracaktı? Bir canavarı serbest bırakmıştı ve şimdi o canavarın ilk yediği şey, devletin kendi hazinesi olmuştu. Yarın, sıra kime gelecekti? Bu zehirli tacı başında tutmanın bedeli, her geçen gün daha da ağırlaşıyordu.
Sürgün ve Yemin
Topkapı Sarayı, Eski Saray’a Giden Yol, Gece
Yeni düzen, yalnızca ölüleri ve galipleri belirlememişti. Aynı zamanda, yeni sürgünlerini de yaratmıştı. O gece, sarayda sessiz bir tasfiye yaşandı. Genç Osman’a sadakatiyle bilinen veya onun fikirlerine yakın duran ne kadar ağa, kâtip, hizmetkâr varsa, hepsi görevlerinden alındı. Bir kısmı, sessizce öldürüldü. Bir kısmı ise, aileleriyle birlikte, bir gece vakti saraydan atıldı.
En büyük sürgün ise, devrik Padişah’ın dul eşi Akile Sultan için hazırlanmıştı. Halime Valide Sultan’ın emri kesindi: O kız, artık bu sarayda kalamazdı. Babası Şeyhülislam Esad Efendi, kızını kendi konağına almak için yalvardı. Lakin Halime Sultan, bu isteği de reddetti. O, Esad Efendi’yi de cezalandırmak istiyordu. Ona, kızının perişanlığını her gün görme acısını yaşatmayacaktı.
“O, bir hainin duludur,” demişti Halime Sultan. “Ve dul sultanların yeri, Eski Saray’dır. Babasının evine değil, ait olduğu o unutulmuşluk sarayına gidecek.”
Bu, bir sürgünden öte, bir hakaretti. Eski Saray, gözden düşmüşlerin, hayatı bitmiş sayılanların yeriydi. Akile Sultan, henüz yirmisine bile gelmemişken, yaşayan bir ölüye dönüştürülüyordu.
Gece yarısı, birkaç kapalı araba, Harem’in arka kapısına yanaştı. Akile Sultan, yanında yalnızca en sadık birkaç cariyesi ve birkaç sandık şahsi eşyasıyla, o arabalardan birine bindirildi. Hiç ağlamadı. Yüzü, bir mermer heykeli kadar soğuk ve ifadesizdi. Gözlerinde, kederin yerini, buz gibi bir kararlılık almıştı. Saraydan ayrılırken, son bir kez o yüksek duvarlara, o parıltılı pencerelere baktı. Burası, onun hem gelin geldiği hem de dul kaldığı yerdi. Hem en mutlu hem de en acı günlerini yaşadığı yer.
Araba, onu Eski Saray’ın kasvetli kapılarına getirdiğinde, onu karşılayan, o sarayın ruhu gibi olan yaşlı ve yorgun kethüda kadındı. Onu, kendisine ayrılan loş ve nemli daireye götürdü.
O gece, Akile Sultan, odasının penceresinden, uzaktaki Topkapı Sarayı’nın ışıklarına baktı. Orada, kocasının katilleri, zaferlerini kutluyordu. Burada ise, kendisi, bir intikam yemini ediyordu. O, diğer sürgün sultanlar gibi kaderine ağlayıp, unutulup gitmeyecekti. O, gençti. Akıllıydı. Ve artık kaybedecek hiçbir şeyi yoktu. Babasının ilmi, kocasının cesareti ve kendi kırılmış kalbinin nefreti, onun en büyük silahları olacaktı. Bu oyunu, Davud Paşa ve Halime Sultan kazanmış gibi görünebilirdi. Lakin oyun, henüz bitmemişti. Yalnızca, yeni bir perde açılmıştı. Ve o perdenin arkasında, Akile Sultan, kendi rolünü oynamak için sabırla beklemeye başlamıştı.
Fetvanın Bedeli
Şeyhülislam Konağı, Süleymaniye
Şeyhülislam Esad Efendi için hayat, bir vicdan azabı cehennemine dönmüştü. Damadının cenazesinden sonra, kendini tamamen konağına kapatmıştı. Ne Divan toplantılarına katılıyor, ne de ziyaretçi kabul ediyordu. Bütün gününü, kütüphanesinde, kitapların arasında geçiriyordu. Lakin artık kitaplar, ona ne bir teselli ne de bir bilgelik sunuyordu. Her satır, her harf, ona kendi ihanetini, kendi acizliğini hatırlatıyordu.
Verdiği o muğlak fetva, şimdi bir hayalet gibi peşindeydi. O, doğrudan bir ölüm emri vermemişti. Lakin verdiği ruhsat, katillerin elindeki en meşru silah olmuştu. Kendini, Pontius Pilatus gibi hissediyordu. Ellerini yıkamış, sorumluluğu başkasına atmıştı. Lakin İsa’nın kanı, Pilatus’un vicdanından nasıl silinmediyse, Osman’ın kanı da onun ruhundan silinmiyordu.
En büyük acısı ise, kızı Akile’ydi. Onu görememek, onunla konuşamamak, ondan af dileyememek, bu azabı katlanılmaz kılıyordu. Kızının, kendisinden nefret ettiğini biliyordu. Ve haklıydı. Bir baba olarak, onu ve kocasını koruyamamıştı. Bir Şeyhülislam olarak, adaleti sağlayamamıştı.
Hastalığı, her geçen gün daha da ağırlaşıyordu. Lakin doktorların teşhis edemediği bir hastalıktı bu. Bedenini değil, ruhunu kemiren bir kanserdi. Geceleri, kâbuslarla uyanıyordu. Kâbuslarında, Genç Osman, boynunda kementle karşısına dikiliyor ve tek bir soru soruyordu: “Neden, baba?”
Bu soruya verecek bir cevabı yoktu.
Birkaç hafta sonra, Esad Efendi’nin durumu iyice ağırlaştı. Artık yataktan çıkamaz olmuştu. Bütün İstanbul, Şeyhülislam’ın ölüm döşeğinde olduğunu konuşuyordu. Lakin herkes, onun hastalığının sebebinin, “Osman’ın gamı” olduğunu fısıldıyordu.
Son gününde, yanında yalnızca birkaç sadık hizmetkârı vardı. Bilinci gidip geliyordu. Sayıklamaları arasında, sürekli iki isim geçiyordu: “Osman” ve “Akile”. Son nefesini vermeden hemen önce, gözlerini açtığı ve yanındaki hizmetkârına, “O kapıyı kapatın,” diye fısıldadığı söylenir. “Oradan… Oradan fitne giriyor.”
Şeyhülislam Esad Efendi, damadının ölümünden yalnızca birkaç hafta sonra, kederinden ve vicdan azabından öldü. Cenazesi, Süleymaniye Camii’nden, büyük bir kalabalıkla kaldırıldı. Lakin cenazesinde, ne Sadrazam Davud Paşa ne de diğer isyancı liderler vardı. Onlar, Esad Efendi’nin ölümünün, kendi suçlarının bir ilanı olduğunu biliyorlardı. Ve o ilandan kaçıyorlardı.
Esad Efendi’nin ölümü, yeni düzenin ilk büyük çatlağıydı. O, Padişah katline dolaylı yoldan onay veren vicdanın kendisiydi. Ve o vicdan, bu kadar ağır bir yükü taşıyamayıp, çökmüştü. Bu çöküş, halkın gözünde, isyanın ve yeni yönetimin ne kadar gayrimeşru olduğunun bir kanıtı daha oldu.
Paylaşılamayan Güç
İstanbul, Yaz 1622
Cülus bahşişleri ödenmiş, Genç Osman gömülmüş, Şeyhülislam ölmüştü. Lakin İstanbul’da sular durulmuyordu. Tam tersine, şimdi güç mücadelesinin ikinci ve daha kanlı perdesi açılıyordu. İsyanda omuz omuza vermiş olanlar, şimdi ganimeti paylaşırken birbirlerine düşmüşlerdi.
En büyük mücadele, Sadrazam Kara Davud Paşa ile Yeniçeri ve Sipahi Ağaları arasında yaşanıyordu. Asker, artık devlete hükmetmenin tadını almıştı. Her gün yeni bir taleple geliyorlardı. Maaşlara zam istiyorlar, sevmedikleri komutanların azledilmesini, kendi adamlarının önemli mevkilere getirilmesini talep ediyorlardı. İstanbul’un asayişi tamamen bozulmuştu. Yeniçeriler, dükkânları yağmalıyor, halktan haraç alıyor, geceleri sokaklarda terör estiriyordu. Onlara kimse “dur” diyemiyordu. Çünkü onlar, Padişah’ı deviren güçtü.
Davud Paşa, bu kaosu dizginlemeye çalışıyordu. Lakin elinde ne yeterli para ne de otorite vardı. Padişah Sultan Mustafa, tamamen bir kuklaydı. Devlet işleriyle hiçbir ilgisi yoktu, çoğu zaman odasından bile çıkmıyordu. Bazen, Divan toplantısının ortasında, anlamsızca gülmeye veya ağlamaya başlıyor, devlet erkanını dehşet içinde bırakıyordu. Bir keresinde, Topkapı Sarayı’nın avlusunda, elindeki altın sikkeleri, “Benim balıklarım,” diyerek Haliç’e attığı bile görülmüştü.
Bu durum, Davud Paşa’nın işini daha da zorlaştırıyordu. Hem aklı başında olmayan bir Padişah’ı idare etmeye çalışıyor, hem de doymak bilmeyen bir orduyu doyurmaya uğraşıyordu.
Valide Halime Sultan ise, kendi küçük iktidar oyununun peşindeydi. Oğlu üzerinden devleti yönetmeye çalışıyor, Davud Paşa’nın her kararına müdahale ediyordu. Saray, iki başlı bir yönetime sahne oluyordu: Biri Sadrazam Davud Paşa, diğeri Valide Sultan. Ve bu iki baş, sık sık birbiriyle çatışıyordu.
Bu kaos ortamından en çok faydalananlar ise, Yeniçeri ve Sipahi ağalarıydı. Onlar, Davud Paşa ile Halime Sultan arasındaki bu çatışmayı körüklüyor, bir o tarafa bir bu tarafa yanaşarak, kendi güçlerini ve servetlerini artırıyorlardı.
Birkaç ay içinde, İstanbul, tam bir anarşi şehrine dönüştü. Halk, artık “Zalim Osman” günlerini mumla arar olmuştu. En azından o zaman, bir nizam, bir kanun vardı. Şimdi ise, yalnızca kılıcı olanın borusunun öttüğü bir orman kanunu hüküm sürüyordu.
Bu durum, halk arasında ve ulema çevresinde, yavaş yavaş yeni bir fısıltının doğmasına neden oldu: “Bu böyle gitmez. Bu deli Padişah ve bu zalim idare, devleti uçuruma sürüklüyor. Bir çözüm bulunmalı.”
Ve o çözüm arayışları, gözleri yeniden Topkapı Sarayı’na, Harem’in o sessiz ve unutulmuş dairelerine çevirdi. Orada, tahtın başka potansiyel varisleri vardı. Kösem Sultan’ın oğulları, genç şehzadeler Murad ve İbrahim…
Davud Paşa ve Halime Sultan, Genç Osman’ı devirerek iktidara gelmişlerdi. Lakin şimdi, kendi yarattıkları kaosun içinde boğuluyorlardı. Akbabaların ziyafeti bitmişti. Geriye, birbirini yemeye hazırlanan akbabalar ve bir enkaz kalmıştı. Ve o enkazın altından, yeni bir gücün doğması, an meselesiydi.
BÖLÜM 11 – Fısıltı Sarayı
Kösem’in Sabrı
Topkapı Sarayı, Harem Dairesi, Ağustos 1622
Yazın o bunaltıcı sıcağı, İstanbul’un üzerine bir ateş yorganı gibi serilmişken, Topkapı Sarayı’nın Harem dairelerindeki hava, dışarıdaki sıcaktan daha boğucu, daha ağırdı. Burada, mermer duvarların ve kafesli pencerelerin ardında, zaman farklı bir ritimde akıyordu. Bu ritmi belirleyen, ne güneşin doğuşu ne de batışıydı; bu ritmi, koridorlarda dolaşan fısıltılar, her an değişen ittifaklar ve her kapının ardında bekleyen o ölümcül belirsizlik belirliyordu. Yeni düzenin kaosu, sarayın en mahrem köşelerine kadar sızmıştı.
Bu kaosun merkezinde, lakin ondan ustalıkla kendini yalıtmış bir ada gibi duran bir kadın vardı: Mahpeyker Kösem Sultan. Merhum Sultan Ahmed’in hasekisi, Şehzade Murad ve İbrahim’in annesi. O, imparatorluğun gördüğü en zeki, en hırslı ve en sabırlı kadınlardan biriydi. Genç Osman’ın tahta çıkışıyla gücünü kaybetmiş, Halime Sultan’ın zaferiyle ise neredeyse yok sayılmıştı. Lakin Kösem, bir satranç ustası gibi, oyunun bitmediğini, yalnızca tahtadaki taşların yer değiştirdiğini biliyordu. O, fırtına dinene kadar kayasına çekilen, lakin gözleri her an ufukta olan bir kartal gibiydi.
Dairesi, sarayın diğer bölümlerindeki gerginliğin aksine, aldatıcı bir sükûnet içindeydi. Kösem Sultan, günlerini oğullarıyla geçiriyor, onların eğitimleriyle ilgileniyor, nakış işliyor, hayır işleri için vakıflarıyla mektuplaşıyordu. Dışarıdan bakan biri, onun iktidar mücadelesinden tamamen çekilmiş, kendini çocuklarına ve dine adamış bir Valide Sultan adayı olduğunu düşünebilirdi. Oysa bu sükûnet, bir volkanın uyuklaması gibiydi. Her bir iğne oyası, aslında sabrının bir ilmeğiydi. Her bir hayır işi, saray dışında, halk ve ulema nezdinde gücünü ve itibarını koruma hamlesiydi.
Oğulları, on bir yaşındaki Şehzade Murad ve daha küçük olan İbrahim, onun en değerli hazinesi ve en büyük kozuydu. Murad, yaşına göre olgun, zeki ve sert bir çocuktu. Gözlerinde, babası Sultan Ahmed’in kararlılığı ve annesi Kösem’in zekâsı parlıyordu. Genç Osman’ın başına gelenleri, saraydaki o kanlı isyanı, dehşet içinde izlemişti. Bu olaylar, onun çocuk ruhunda derin izler bırakmış, onu vaktinden önce büyütmüştü. İktidarın ne kadar acımasız olabileceğini, en yakınındakilerin bile bir anda nasıl düşmana dönüşebileceğini görmüştü.
Kösem, oğluyla yaptığı bir konuşmada, ona nasihat veriyordu. “Bak, Murad’ım, aslanım,” dedi yumuşak ama çelik gibi bir sesle. “Bu sarayın duvarlarının kulağı vardır. Her fısıltı, bir hançere dönüşebilir. Güçlü olmak, yalnızca bağırmak, kılıç sallamak değildir. Asıl güç, ne zaman susacağını, ne zaman dinleyeceğini ve en önemlisi, ne zaman bekleyeceğini bilmektir. Sabır, en keskin kılıçtır. Düşmanın, kendi hatalarının ağırlığı altında ezilene kadar beklersin. O zaman, en ufak bir dokunuşun, bir devi devirmeye yeter.”
Bu sözler, yalnızca bir annenin nasihati değil, bir iktidar stratejisinin özetiydi. Kösem, tam olarak bunu yapıyordu. Bekliyordu. Davud Paşa’nın, Halime Sultan’ın ve onlara destek olan isyancı ağaların, kendi yarattıkları kaosun içinde boğulmalarını bekliyordu.
Ve beklerken, ağını örüyordu. Harem içindeki sadık cariyeleri, ağaları ve kalfaları aracılığıyla, saraydaki her fısıltıdan haberdardı. Sadrazam ile Valide Sultan arasındaki çekişmeyi, Yeniçeri Ağası’nın artan küstahlığını, hazinenin boşaldığını, askerin ve halkın homurdanmaya başladığını biliyordu. Her bilgi, onun satranç tahtasında bir taşı daha doğru yere koymasını sağlıyordu.
En önemli hamlesi ise, saray dışındaki bağlantılarıydı. Yıllardır yaptığı hayır işleri sayesinde, ulema arasında, özellikle de alt kademe müderrisler ve vaizler arasında büyük bir saygınlığı vardı. Gizli haberciler aracılığıyla, onlara mesajlar gönderiyor, mevcut yönetimin devleti nasıl bir felakete sürüklediğini, Sultan Mustafa’nın akli durumunun Padişahlık yapmaya elverişli olmadığını, bunun şeriata aykırı olduğunu fısıldatıyordu. O, isyanı doğrudan körüklemiyordu. Yalnızca, toprağı hazırlıyordu. Zamanı geldiğinde, o toprağa ekilecek tohumun, kendi oğlu Şehzade Murad olacağını biliyordu.
Bir gün, en güvendiği adamı, Harem Kethüdası, gizlice huzuruna çıktı. Adamın yüzünde endişe ve heyecan bir aradaydı.
“Sultanım,” dedi fısıltıyla. “Haber, kesindir. Sadrazam Davud Paşa ile Valide Sultan’ın arası iyice açılmış. Dün Divan’da, yeni bir vergi meselesi yüzünden herkesin önünde tartışmışlar. Valide Sultan, Paşa’yı oğlunun otoritesini hiçe saymakla suçlamış. Paşa ise, ‘Oğlunuzun idare edecek bir otoritesi mi var?’ diyecek kadar ileri gitmiş.”
Kösem Sultan’ın yüzünde belli belirsiz bir tebessüm belirdi. “Akbabalar, leşi paylaştıktan sonra, birbirlerini yemeye başlarlar, Kethüda,” dedi. “Bu, doğanın kanunudur. Bekle. Çok yakında, en büyük akbaba, diğerlerini alt edip tek başına kalmak isteyecek. İşte o zaman, bizim için fırsat doğacak.”
“Bir haber daha var, Sultanım,” diye devam etti Kethüda. “Sipahi Ocağı içinde, bazı ağalar, bu gidişattan rahatsız. Onlar, Yeniçerilerin bu kadar güçlenmesinden ve devletin her işine karışmasından hoşnut değil. ‘Bu devlet, yalnızca Yeniçerilerin değildir,’ diye homurdanıyorlar. Aralarında, sizin ve Şehzade Murad’ın adını fısıldayanlar var.”
Bu, daha da önemli bir haberdi. Ordu içinde bir çatlak oluşuyordu. Bu, Kösem’in kullanabileceği en güçlü silahtı. Yeniçerilere karşı Sipahileri destekleyerek, orduyu ikiye bölebilir ve bu kaosun içinden kendi oğlunu tahta taşıyabilirdi.
“O ağalarla temas kur, Kethüda,” dedi Kösem, gözleri bir stratejistin soğuk ışığıyla parlayarak. “Ama çok dikkatli ol. Onlara hiçbir şey vaat etme. Yalnızca dinle. Onların dertlerini, isteklerini anla. Onlara, bu karanlık günlerin elbet biteceğini, sabredenlerin muradına ereceğini fısılda. Anlasınlar ki, bu sarayda onları duyan, onların derdini anlayan biri var.”
Kösem Sultan, o gün, o sessiz dairesinde, imparatorluğun kaderini değiştirecek en önemli hamlelerinden birini yapmıştı. O, sabrın, zekânın ve stratejinin, kaba kuvvete ve hırsa karşı nasıl üstün gelebileceğinin canlı bir örneğiydi. Davud Paşa ve Halime Sultan, kanlı bir darbeyle zirveye çıkmışlardı. Kösem ise, bir fısıltıyla, bir sabır ilmeğiyle, onları o zirveden aşağı indirmeye hazırlanıyordu.
Deli ve Zalim
İstanbul ve Topkapı Sarayı, Yaz Sonu 1622
Kösem Sultan’ın öngörüleri, çok geçmeden doğru çıkmaya başladı. İstanbul, bir delinin ve bir zalimin elinde, tam bir anarşiye sürüklenmişti.
Sultan Mustafa’nın durumu, her geçen gün daha da kötüleşiyordu. Artık odasından neredeyse hiç çıkmıyor, en basit devlet işlerini bile yapmayı reddediyordu. Bazen günlerce kimseyle konuşmuyor, bazen de geceleri Harem koridorlarında koşuşturup anlamsız çığlıklar atıyordu. Onun bu hali, artık bir sır değildi. Bütün saray, hatta bütün şehir, Padişah’ın “meczup” olduğunu konuşuyordu. Bu durum, devletin itibarını yerle bir ediyor, yabancı elçiler, raporlarında “Türklerin tahtında, aklı olmayan bir çocuk oturuyor,” diye yazıyorlardı.
Kara Davud Paşa ise, bu otorite boşluğunu, kendi zulmüyle doldurmaya çalışıyordu. Genç Osman’ın katlinden sonra, bir paranoya içine düşmüştü. Her yerde komplolar, her köşede kendisine karşı hazırlanan suikastlar görüyordu. Bu paranoyayla, tam bir terör estirmeye başladı. Genç Osman zamanında görev yapmış, onunla en ufak bir teması olmuş herkesi potansiyel bir düşman olarak görüyordu. Onlarca devlet adamı, asker, hatta sıradan esnaf, “devrik Padişah’a yardım ettiği” veya “yeni yönetime karşı olduğu” gibi sudan bahanelerle tutuklandı, mallarına el konuldu ve birçoğu sessizce idam edildi.
Bostancı Ocağı’na özel bir kin besliyordu. Çünkü Osman’a zindanda su götüren İlyas Ağa’nın bir bostancı olduğunu öğrenmişti. İlyas Ağa’yı bulup, bütün bostancıların gözü önünde, işkenceyle katletti. Ardından, Bostancı Ocağı’nda büyük bir tasfiye başlattı. Bu, sarayın en sadık birliği olan bostancıları bile yeni yönetime düşman etti.
Ekonomi, tam bir çöküş içindeydi. Boşalan hazineyi doldurmak için, akıl almaz vergiler konuldu. Esnaftan, tüccardan, hatta köylüden zorla para toplanıyordu. Bu da, halkın nefretini her geçen gün artırıyordu. Bir zamanlar Osman’ın reformlarına karşı çıkanlar, şimdi onun adaletini ve nizamını arar olmuştu. “Keşke o gitmeseydi, en azından bir düzen vardı,” fısıltısı, çarşıda, pazarda, kahvehanelerde en sık duyulan cümle haline gelmişti.
Bu kaosun ortasında, Halime Sultan ve Davud Paşa arasındaki güç savaşı da doruğa çıkmıştı. Halime Sultan, oğlunun Padişahlığını korumak için, devlet işlerine daha fazla karışmaya başlamıştı. Kendi adamlarını önemli mevkilere getirmeye çalışıyor, Davud Paşa’nın kararlarını veto ediyordu. Davud Paşa ise, Valide Sultan’ı, “devlet işlerine karışan bir kadın” olarak görüyor, onu ve etrafındaki haremağalarını küçümsüyordu.
Bu çekişme, devlet yönetimini tamamen felç etti. Bir gün Davud Paşa’nın atadığı bir vali, ertesi gün Halime Sultan’ın emriyle görevden alınıyordu. Saray, birbirine düşman iki kampa bölünmüştü. Ve bu kamplaşma, orduya da sıçradı. Yeniçeriler, genellikle daha fazla para ve imtiyaz vaat eden Davud Paşa’yı desteklerken, Sipahiler, Yeniçerilerin artan gücünden rahatsız oldukları için, yavaş yavaş Halime Sultan ve onun arkasında gizlenen Kösem Sultan’a doğru kaymaya başlamışlardı.
Bir akşam, Davud Paşa, sabrının sonuna geldi. Doğruca Valide Sultan’ın dairesine gitti. Aralarında, Harem duvarlarının bile daha önce tanık olmadığı kadar şiddetli bir kavga yaşandı.
“Yeter artık, Validem!” diye bağırdı Davud Paşa. “Bu devlet, sizin kadın entrikalarınızla yönetilemez! Ya kenara çekilip her şeyi bana bırakırsınız ya da bu işin sonu kötü olur!”
“Sen kim oluyorsun da bana emir veriyorsun, Paşa?” diye karşılık verdi Halime Sultan, aynı öfkeyle. “Unutma ki, o oturduğun makamı, benim sayemde elde ettin! Ben olmasaydım, sen hâlâ azledilmiş bir vezir olarak evinde oturuyordun. Oğlumun tahtını korumak, benim en doğal hakkımdır!”
“Oğlunuzun tahtı mı?” dedi Davud Paşa, en zehirli kelimelerini kullanarak. “Oğlunuzun bir tahtı yok, Validem. Onun yalnızca bir kafesi var. Ve o kafesin anahtarı, benim elimde. İstersem, o kapıyı yeniden kilitlerim. Ve sizi de o kafesin yanındaki bir odaya kapatırım. Anladınız mı?”
Bu, açık bir tehditti. Halime Sultan, o an, damadının ne kadar tehlikeli, ne kadar nankör olabileceğini anladı. Geri adım attı, ama kalbine ekilen o şüphe ve korku tohumu, artık yeşermeye başlamıştı. Davud Paşa, artık kontrol edilemez bir güç haline geliyordu.
O geceden sonra, Halime Sultan da kendi komplosunu kurmaya başladı. Gizlice, Davud Paşa’dan nefret eden vezirlerle, ve en önemlisi, Sipahi Ağalarıyla görüşmeye başladı. Mesajları basitti: “Bu zalim Sadrazam, hem Hünkârımıza hem de devletimize bir tehdittir. Onu bu makamdan almazsak, hepimizi yok edecek.”
Böylece, isyanla iktidara gelenler, şimdi birbirlerini devirmek için yeni isyanlar planlıyorlardı. İstanbul, bir yılan çukuruna dönmüştü. Herkes, birbirini sokmak için en uygun anı kolluyordu. Ve bu kaosun tam ortasında, sessizce bekleyen Kösem Sultan, zamanının yaklaştığını hissediyordu.
Gölgedeki El
Eski Saray ve Şeyhülislam Konağı, Yaz Sonu 1622
Unutulmuşluk sarayında, Eski Saray’da, Akile Sultan, sürgünün getirdiği sessizliği, bir intikam planının kuluçka dönemine çevirmişti. O, artık ağlayan, yas tutan bir dul değildi. Gözlerinde, kocasının kanıyla bilenmiş bir zekâ ve kararlılık vardı. Babası Esad Efendi’nin ölüm haberi, ona hem bir acı hem de tuhaf bir özgürlük hissi vermişti. Artık, babasına karşı olan sorumluluklarından da kurtulmuştu. Tek bir amacı vardı: Kocasının katillerinden, Kara Davud Paşa’dan ve Halime Sultan’dan hesap sormak.
Bunu tek başına yapamayacağını biliyordu. Bir müttefike ihtiyacı vardı. Ve o müttefik, hiç beklemediği bir yerden, yine Topkapı Sarayı’ndan geldi.
Bir gece, en güvendiği cariyesi, ona gizli bir mektup getirdi. Mektubun mührü yoktu, içinde ise tek bir cümle yazılıydı: “Düşmanımın düşmanı, dostumdur.” Mektubun kimden geldiğine dair bir işaret yoktu. Lakin Akile, o el yazısını, o zarif ama kararlı hattı tanımıştı. Bu, Kösem Sultan’ın el yazısıydı.
Akile, Kösem Sultan’ı, saraydaki rakibi olarak bilirdi. Kocasının, Kösem’in oğulları yerine tahta geçmesi, aralarında her zaman gizli bir gerilim yaratmıştı. Lakin şimdi, ortak bir düşmanları vardı. Ve bu, onları doğal bir müttefik yapıyordu.
Akile, aynı gizlilikle cevabını yolladı: “Dostumun hançeri, benim hançerimdir.”
Böylece, İstanbul’un en zeki ve en hırslı iki kadını arasında, kimsenin bilmediği, fısıltılarla yürütülen bir ittifak kuruldu. Akile, babasından miras kalan, ulema ve medrese çevrelerindeki bağlantılarını kullanacaktı. Babasının sadık öğrencileri, Genç Osman’ın katledilmesinden ve yeni yönetimin zulmünden rahatsız olan dürüst âlimler, onun gizli ordusu olacaktı. Onlar, camilerde, medreselerde, halk arasında, mevcut yönetimin gayrimeşruluğunu, Sultan Mustafa’nın hal’edilmesinin (tahttan indirilmesinin) şer’an vacip olduğunu işlemeye başladılar.
Kösem Sultan ise, saray içindeki ve ordu, özellikle de Sipahiler arasındaki gücünü kullanacaktı. İki kadın, iki farklı cepheden, aynı hedefi vurmaya hazırlanıyordu. Biri, adaletin ve şeriatın dilini kullanıyordu; diğeri, paranın ve gücün.
Bu ittifakın ilk meyvesi, yeni Şeyhülislam’ın kim olacağı konusunda ortaya çıktı. Davud Paşa, bu makama kendi adamını, kendisine her istediği fetvayı verecek birini getirmek istiyordu. Lakin Kösem ve Akile’nin ortak çalışmasıyla, ulema ve ordu içinde öyle bir baskı yaratıldı ki, Davud Paşa geri adım atmak zorunda kaldı. Makama, herkesin dürüstlüğüne ve bilgisine saygı duyduğu, tarafsız bir isim olan Yahya Efendi getirildi. Bu, Davud Paşa’nın ilk büyük yenilgisiydi. Ve bu yenilgi, ona, karşısında yalnızca isyancı ağaların değil, daha zeki ve daha tehlikeli, gölgedeki bir düşmanın da olduğunu gösterdi.
Fısıltı Sarayı, artık yalnızca Topkapı değildi. Bütün İstanbul, bir fısıltı sarayına dönüşmüştü. Herkes, yaklaşan yeni fırtınayı konuşuyordu. Sultan Mustafa’nın ve onun zalim Sadrazamının devri, sallanmaya başlamıştı. Ve o sallanan tahtın enkazından kimin çıkacağı, artık bir sır değildi. Herkes, gözünü tek bir isme, tek bir yüze çevirmişti: Annesi Kösem Sultan’ın sabrıyla ve zekâsıyla korunan, genç Şehzade Murad. Tarih, yeni bir Padişah’a, yeni bir döneme gebeydi. Lakin bu doğumun da, öncekiler gibi, sancılı ve kanlı olacağı kesindi.
BÖLÜM 12 – Tahtın Gölgesi
Kaynayan Kazan
Ağa Kapısı ve Sipahi Kışlaları, Eylül Başı
İstanbul’un üzerine sonbahar, bir önceki mevsimin kanlı anılarını silmeye yetmeyen, yorgun bir melankoliyle iniyordu. Ağaçlar yapraklarını dökerken, şehir de son umut kırıntılarını döküyor gibiydi. Kara Davud Paşa’nın zulmü ve Sultan Mustafa’nın akıl almaz halleri, artık katlanılmaz bir boyuta ulaşmıştı. Halk, dükkânını her sabah yeni bir vergi veya bir zorbanın tacizi korkusuyla açıyor, esnaf siftah yapamadan kepenk indiriyordu. Ulema, camilerde üstü kapalı bir şekilde gidişatın vebalinden bahsederken, medreselerde talebeler, Genç Osman’ın katillerinin hâlâ cezasız kalmasını öfkeyle fısıldıyordu. Lakin asıl kaynayan kazan, yine ordunun kalbindeydi. Fakat bu kez, kazan tek bir yerde değil, iki ayrı ocakta, birbirine karşı harlıyordu.
Yeniçeri Ocağı, isyanla elde ettiği imtiyazların ve gücün sarhoşluğu içindeydi. Yeniçeri Ağası Kethüda Bey ve diğer isyancı liderler, kendilerini devletin gerçek sahibi olarak görüyor, Sadrazam Davud Paşa’yı bile bir kukla gibi oynatmaya çalışıyorlardı. Kışlalar, birer ordugâhtan çok, ganimet paylaşan haydutların inine dönmüştü. Disiplin tamamen yok olmuştu. Subayların, kendi askerleri üzerinde hiçbir otoritesi kalmamıştı. Her bölük, kendi zorba başının emrindeydi ve bu zorbalar, genellikle en çok parayı ve yağmayı vaat eden ağanın tarafını tutuyordu.
Lakin bu sınırsız güç, ordunun diğer önemli kanadı olan Sipahi Ocağı’nda büyük bir rahatsızlık yaratıyordu. Atlı birlikler olan Sipahiler, kendilerini her zaman Yeniçerilerden daha asil, daha seçkin bir sınıf olarak görmüşlerdi. Onlar, genellikle Anadolu’dan gelen, toprağa bağlı Tımarlı Sipahilerdi ve devlete sadakatleri, maaşa dayalı Kapıkulu sisteminden farklı bir temel üzerine kuruluydu. Şimdi, piyade takımı olan Yeniçerilerin, devleti bir ahtapot gibi sarması, kendilerinin ikinci plana atılması, onurlarını zedeliyordu.
Sipahi kışlalarında, geceleri yapılan gizli toplantılarda, homurtular giderek yükseliyordu.
“Bu Yeniçeri güruhu ne hadle devlete hükmetmeye kalkar?” diyordu yaşlı bir Sipahi bölükbaşısı. “Onlar ki, parayla savaşır, parayla isyan ederler. Biz ise, atalarımızdan beri bu devlete kanımızla hizmet ederiz. Şimdi, bir avuç zorba, bütün nizamı altüst etti.”
“Mesele yalnızca nizam değil, Ağa’m,” diye atılıyordu genç bir Sipahi. “Hazineyi boşalttılar. Cülus bahşişi adı altında, bütün parayı kendilerine aldılar. Bizim ulufelerimiz (maaşlarımız) gecikiyor. Yarın bir sefere çıksak, atımıza yem alacak akçemiz yok. Bu devlet, yalnızca Yeniçerilerin devleti midir?”
Bu konuşmalar, yalnızca bir rahatsızlığın ifadesi değildi. Arkasında, ustaca yönlendirilen bir kışkırtma vardı. Kösem Sultan’ın gizli adamları, Sipahilerin bu onur ve para kaygısını körüklüyor, onlara Yeniçerilerin ve Sadrazam Davud Paşa’nın asıl düşman olduğunu fısıldıyordu. Ve bir kurtuluş umudu olarak, tek bir isim öne çıkarılıyordu: “Akıllı, cesur ve adil bir Padişah gerek. Şehzade Murad gibi…”
Bu fısıltılar, yavaş yavaş bir eylem planına dönüşmeye başladı. Sipahi Ocağı’nın önde gelen bazı ağaları, gizlice Kösem Sultan’ın adamlarıyla buluşuyor, olası bir darbede kendilerine ne vaat edileceğini soruyorlardı. Vaatler cömertti: Geciken maaşların ödenmesi, Yeniçerilerin elinden alınan bazı imtiyazların kendilerine verilmesi ve en önemlisi, devlet yönetiminde yeniden söz sahibi olmak.
Bu sırada, Yeniçeri Ocağı da bu rahatsızlığın farkındaydı. Onlar da Sipahilerin kendilerine karşı bir komplo hazırladığını düşünüyor, onlara karşı mevzileniyorlardı. İstanbul’un iki büyük askeri gücü, barut fıçılarının üzerinde oturan iki düşman gibi, birbirlerini izliyorlardı. Şehir, adeta ikiye bölünmüştü. Bir yanda Yeniçerilerin kontrolündeki Aksaray, Şehzadebaşı; diğer yanda Sipahilerin daha yoğun olduğu Sultanahmet ve çevresi. İki grubun askerleri, çarşıda pazarda karşılaştıklarında, birbirlerine yan bakıyor, en ufak bir kıvılcım, büyük bir kavgaya ve belki de bir iç savaşa dönüşebilirdi.
Davud Paşa, bu tehlikeli bölünmenin farkındaydı. İki gücü de dengelemeye çalışıyordu. Lakin bu, ip üzerinde yürüyen bir cambazın işi kadar zordu. Birine bir taviz verse, diğeri isyan ediyordu. Otoritesi, her geçen gün eriyordu. O, artık bir Sadrazam değil, iki azgın grubun arasında kalmış bir arabulucuydu. Ve iki taraf da ondan nefret ediyordu. Yeniçeriler, onu yeterince cömert olmamakla; Sipahiler ise, onu Yeniçeri yanlısı olmakla suçluyordu. Davud Paşa’nın sonu, yavaş yavaş yaklaşıyordu ve bunu en iyi hisseden, kendisiydi.
Annenin Kararı
Topkapı Sarayı, Valide Sultan Dairesi, Eylül Ortası
Halime Valide Sultan, artık geceleri uyuyamıyordu. Oğlu Sultan Mustafa’nın durumu, günden güne kötüleşiyordu. Hekimbaşılar, çaresizdi. Padişah, bazen saatlerce katıla katıla gülüyor, bazen de kimsenin görmediği hayaletlerle konuşuyordu. Devletin idaresi, tamamen bir kaosa dönmüştü. Lakin Halime Sultan’ı asıl korkutan, oğlunun durumu değil, damadı Davud Paşa’nın artan hırsı ve kontrolsüz gücüydü. Aralarındaki o son kavgadan sonra, Davud Paşa’nın kendisine ve oğluna karşı bir komplo kurabileceğinden, hatta onları ortadan kaldırıp tahta kendisinin geçmeyi hayal edebileceğinden korkmaya başlamıştı.
Bu korku, onu hiç beklemediği bir ittifaka itti. O, iktidarını borçlu olduğu isyancıların değil, tahtın diğer potansiyel sahiplerinin, yani Kösem Sultan ve oğullarının, en azından şimdilik, daha güvenli bir seçenek olabileceğini düşünmeye başlamıştı.
Bir gece, en güvendiği kalfası aracılığıyla, Kösem Sultan’a gizli bir buluşma teklifi gönderdi. Bu, saray tarihinin en şaşırtıcı anlarından biriydi. Birbirlerinin en büyük rakibi olan, birinin oğlunun diğeri yüzünden yıllarca sürgünde kaldığı iki Valide Sultan, şimdi ortak bir düşmana karşı bir araya geliyordu.
Buluşma, Harem’in kimsenin kullanmadığı, unutulmuş bir hamamında, gece yarısı gerçekleşti. İki güçlü kadın, yanlarında yalnızca birer cariyeyle, loş bir ışığın aydınlattığı o nemli ve buharlı ortamda karşı karşıya geldiler.
İlk konuşan Halime Sultan oldu. Sesinde, alıştığı o kibir değil, bir çaresizlik vardı. “Sultanım,” dedi. “Bilirim, aramızda geçmişten kalan bir kan davası var. Lakin bugün, ikimizin de başı aynı celladın baltasının altındadır. O zalim Davud, devleti de, hanedanı da bir felakete sürüklüyor. Onu durdurmazsak, ne benim oğlumun tahtı kalacak, ne de senin oğullarının canı.”
Kösem Sultan, yüzünde hiçbir ifade olmadan onu dinledi. Halime’nin bu çaresizliği, onun için en büyük zaferdi. Ama bunu belli etmedi. O, bir devlet adamı gibi, duygularını değil, çıkarlarını ön planda tutuyordu.
“Ne teklif ediyorsun, Sultanım?” diye sordu sakince.
“Bana yardım et,” dedi Halime Sultan. “Oğlum Mustafa, bu yükü daha fazla taşıyamaz. Biliyorum. Onu, kendi rızasıyla tahttan feragat ettireceğim. Yeter ki canına dokunulmasın. Yeter ki, eskisi gibi, huzur içinde yaşamasına izin verilsin. Taht, senin oğlun Murad’ındır. O, yaşça en büyük ve en uygun olanıdır. Siz, Valide Sultan olacaksınız. Ben, Eski Saray’a çekileceğim. Tek bir şartım var.”
“Nedir o şart?”
Halime Sultan’ın gözlerinde, bir anlığına o eski nefret parladı. “Kara Davud Paşa… O hain, o nankör köpek, en ağır şekilde cezalandırılacak. Onun ölümü, benim ellerimle olmalı.”
Kösem Sultan, bir an düşündü. Bu, reddedilemeyecek bir teklifti. Halime Sultan, ona tahtı kansız bir şekilde, kendi rızasıyla sunuyordu. Bu, olası bir iç savaşı önleyecek, Şehzade Murad’ın tahta en meşru şekilde çıkmasını sağlayacaktı. Karşılığında istediği şey ise, zaten Kösem’in de en büyük arzusuydu: Davud Paşa’nın yok edilmesi.
“Anlaştık, Sultanım,” dedi Kösem. “Oğlunuzun canı, benim ve oğlum Murad’ın teminatı altındadır. Ona kimse dokunmayacak. Davud Paşa’ya gelince… Adaletin kılıcı, en kısa zamanda onun boynunu bulacaktır.”
O gece, o unutulmuş hamamda, bir imparatorluğun kaderi, iki kadının anlaşmasıyla yeniden çizildi. Biri, oğlunun canını kurtarmak için tahttan vazgeçiyordu. Diğeri ise, yıllardır sabırla beklediği o mutlak güce, Valide Sultanlık makamına ulaşmak üzereydi. Bu anlaşma, Davud Paşa’nın sonunun başlangıcıydı. O, hâlâ ordu içindeki komplolarla uğraşırken, asıl darbenin, hiç beklemediği bir yerden, sarayın en mahrem koridorlarından geleceğinden habersizdi.
Son Perde
Divan-ı Hümayun ve Saray Avlusu, 10 Eylül 1622
Plan, Kösem Sultan’ın dehasıyla, bir saat gibi işlemeye başladı. İlk adım, Davud Paşa’yı Sadrazamlıktan azletmekti. Bunun için, ordunun ve ulemanın desteği gerekiyordu.
Kösem ve Halime Sultan’ın ortak çalışmasıyla, Sipahi Ağaları ve Yeniçeri Ocağı içindeki Davud Paşa karşıtı zorbalar, aynı gün, aynı saatte harekete geçtiler. Bir grup Sipahi ve Yeniçeri, Divan-ı Hümayun’u bastı. Liderleri, doğrudan Davud Paşa’nın karşısına dikildi.
“Paşa!” diye bağırdı Sipahi Ağası. “Ordu ve millet, senin zulmünden bıkmıştır! Devlet, senin elinde perişan oldu! Padişahımızın adını kullanarak, kendi saltanatını sürüyorsun. Seni artık Sadrazam olarak tanımıyoruz! Mühr-ü Hümayun’u derhal teslim et!”
Davud Paşa, şok içindeydi. Birkaç gün öncesine kadar emrindeki adamlar, şimdi ona isyan ediyordu. Etrafına baktı. Diğer vezirler, korkuyla başlarını önlerine eğmişti. Kimse ona destek olmuyordu. Yalnız kalmıştı.
Aynı anda, ulemadan bir heyet, yeni Şeyhülislam Yahya Efendi’nin önderliğinde, Padişah Sultan Mustafa’nın huzuruna çıktı. Lakin Padişah’ın yanında, onu yönlendiren annesi Halime Sultan vardı.
Şeyhülislam, “Padişahım,” dedi. “Sadrazamınız Davud Paşa, devleti yönetmekte acze düşmüş, zulmüyle halkı bezdirmiş, orduyu isyanın eşiğine getirmiştir. Devletin selameti için, azli vacip olmuştur.”
Halime Sultan, oğlunun kulağına bir şeyler fısıldadı. Sultan Mustafa, annesinin söylediklerini papağan gibi tekrarladı: “Az… azledilmiştir.”
Bu, Davud Paşa’nın sonuydu. Divan’daki askerler, Mühr-ü Hümayun’u onun boynundan zorla söküp aldılar. Onu, bir suçlu gibi kollarına girip, odasına hapsettiler. Birkaç ay önce, Genç Osman’a yaptığı her şey, şimdi kendi başına geliyordu.
İkinci perde, hemen ardından başladı. Aynı asker ve ulema grubu, bu sefer, “Hünkârımızın akli durumu, Padişahlık gibi ağır bir yükü taşımaya müsait değildir. Kendisinin de dinlenmeye ihtiyacı vardır. Tahttan feragat etmesi, hem kendi sağlığı hem de devletin geleceği için en hayırlısı olacaktır,” diyerek, Halime Sultan’ın daha önce kurguladığı senaryoyu oynadılar.
Halime Sultan, “oğlunun sağlığı için” bu teklifi kabul ettiğini açıkladı. Sultan Mustafa, ne olduğunu anlamadan, tahtından indirilmiş oldu. Onu, yeniden, o eski hücresine, Şimşirlik’e götürdüler. Lakin bu sefer, orası bir zindan değil, bir sığınaktı. Kösem Sultan, sözünü tutmuş, canına dokunulmayacağına dair güvence vermişti.
Artık taht boştu.
Bütün gözler, Harem’e, Şehzade Murad’ın dairesine çevrildi. Kösem Sultan’ın Kethüdası ve Sipahi Ağası, birkaç vezirle birlikte, Şehzade’nin dairesine gittiler.
Genç Murad, olan bitenin farkındaydı. Annesi, onu bu ana hazırlamıştı. Karşısında, el pençe divan duran devlet adamlarına baktı. Gözlerinde, bir çocuğun şaşkınlığı değil, bir Padişah’ın vakur ciddiyeti vardı.
“Padişahımız olur musunuz, Şehzadem?” diye sordu vezirlerden biri.
Murad, annesi Kösem’e baktı. Kösem, gözleriyle ona onay verdi. Murad, derin bir nefes aldı. “Kabulümdür,” dedi. Sesi, yaşına göre oldukça tok ve kararlıydı.
O an, Topkapı Sarayı’nda yeni bir dönem başlıyordu. Henüz on bir yaşında olan Sultan Dördüncü Murad, Osmanlı tahtına çıkıyordu.
Cülus töreni, Babüssaade Kapısı’nın önünde, alelacele yapıldı. Ordu, yeni ve çocuk yaştaki Padişahlarına biat etti. Kösem Sultan, artık resmen Valide Sultan’dı. Ve imparatorluğun mutlak gücü, onun ellerindeydi. Yıllarca süren sabrı, meyvesini vermişti.
Lakin o, kutlama yapacak halde değildi. Bir sözü vardı. Halime Sultan’a verilmiş bir intikam sözü.
Tören biter bitmez, ilk emrini verdi. “Sadrazamlık makamına, Gürcü Hadım Mehmed Paşa getirilmiştir. Ve yeni Sadrazam’ın ilk görevi, sabık Sadrazam Davud Paşa’yı yargılamak ve Genç Osman Sultan’ın katili olarak, hak ettiği cezayı vermektir!”
Bu emir, bütün İstanbul’da bir sevinç dalgası yarattı. Halk, adaletin yerini bulacağını umuyordu.
Davud Paşa, odasında hapsedilmişken, bu haberi duydu. Bütün umutları tükenmişti. Onu kurtaracak kimse kalmamıştı. Onu iktidara taşıyan herkes, şimdi ona sırtını dönmüştü. Kaçınılmaz sonunu beklemeye başladı. Lakin sonu, Genç Osman’ınki gibi sessiz ve gizli olmayacaktı. Kösem Sultan, onun cezasının, bütün İstanbul’a ibret olacak, kanlı bir gösteriye dönüşmesini istiyordu.
İntikam Kementi
Orta Camii ve Yedikule Zindanı, 13 Eylül 1622
Yeni Sadrazam, ilk iş olarak Davud Paşa’yı ve onunla birlikte cinayette rol oynayan Cebecibaşı gibi adamları tutuklattı. Yargılama, birkaç gün sürdü. Aslında bu bir yargılama değil, bir formaliteydi. Suçları ve suçlular belliydi.
Sonunda, hüküm verildi. Davud Paşa, Padişah katili olarak idama mahkûm edildi.
İnfaz günü, bütün İstanbul sokaklara döküldü. Lakin bu seferki, bir isyan kalabalığı değil, bir infazı izlemeye gelen meraklı bir kalabalıktı. Davud Paşa’yı, tıpkı onun Genç Osman’a yaptığı gibi, bir pazar beygirine ters bindirdiler. Ellerini arkadan bağladılar. Onu, sokaklarda dolaştırarak, halkın hakaretlerine ve lanetlerine maruz bıraktılar. Birkaç ay önce, şehrin en güçlü adamı olan o mağrur Paşa, şimdi yüzüne tükürülen, aşağılanan bir suçluydu. Tarih, acımasız bir şekilde tekerrür ediyordu.
Alay, önce Orta Camii’ne getirildi. Onu, Genç Osman’ı yargıladığı o caminin avlusunda, halkın önünde teşhir ettiler.
Sonra, son durağına, Yedikule’ye götürdüler.
İnfaz, Genç Osman’ın boğulduğu o karanlık hücrede gerçekleştirilecekti. Bu, Kösem Sultan’ın özel emriydi. İntikam, sembolik ve acı olmalıydı.
Davud Paşa’yı, o hücreye sürüklediklerinde, aklı başında değildi. Korkudan ve utançtan titriyordu. “Affedin!” diye yalvarıyordu. “Valide Sultan’a söyleyin, beni affetsin! Bir yanlış anlaşılma oldu!”
Lakin onu dinleyen kimse yoktu. Cellatlar, onu yere yatırdılar. Boynuna, tıpkı Osman’ınkine dolanan o yağlı kementi geçirdiler.
Davud Paşa, son bir çabayla, “Ben yapmadım!” diye bağırdı. “Emri, Halime Sultan verdi! O istedi!”
Bu, onun son sözleri oldu. Cellatlar, kemendi sıktı. Birkaç çırpınıştan sonra, Kara Davud Paşa’nın da canı, Genç Osman’la aynı karanlık hücrede, aynı zilletle son buldu.
O gece, İstanbul’da insanlar, adaletin yerini bulduğuna inanarak, biraz daha rahat uyudular. Lakin sarayda, yeni Valide Sultan Kösem, biliyordu ki, bu yalnızca bir başlangıçtı. Bir Padişah katilini ortadan kaldırmıştı. Lakin devleti kemiren asıl hastalık, yani disiplinsiz ordu, boş hazine ve çökmüş nizam, hâlâ yerinde duruyordu. Şimdi, on bir yaşındaki bir Padişah ve bir kadın olarak, bu enkazı temizlemek, bu devleti yeniden ayağa kaldırmak gibi imkânsız bir görevle karşı karşıyaydı.
Tahtın gölgesi dağılmış, yeni bir güneş doğmuştu. Lakin o güneşin önünde, aşılması gereken, daha nice karanlık vadi vardı. Oyun, bitmemiş, yalnızca oyuncular ve kurallar değişmişti.
BÖLÜM 13 – Demir Yumruk ve İpek Eldiven
Naib-i Saltanat
Topkapı Sarayı, Divan-ı Hümayun, Sonbahar 1622
Sultan Dördüncü Murad’ın tahta çıkışıyla birlikte, Topkapı Sarayı’nın ve dolayısıyla imparatorluğun havası bir anda değişmişti. Anarşinin, kaosun ve belirsizliğin yerini, en azından görünüşte, yeni bir düzenin ve umudun beklentisi almıştı. Lakin bu düzenin kurucusu, tahtta oturan on bir yaşındaki çocuk değil, onun arkasındaki gölgeydi: Yeni Valide Sultan, Mahpeyker Kösem Sultan. Oğlunun yaşının küçüklüğü nedeniyle, Kösem Sultan, Osmanlı tarihinde ilk defa resmi olarak “Naib-i Saltanat” (Saltanat Vekili) unvanını alarak, devleti bizzat yönetme yetkisini eline geçirmişti. Artık o, yalnızca bir Valide Sultan değil, imparatorluğun fiili hükümdarıydı.
Bu, muazzam bir güç, lakin aynı zamanda korkunç bir yüktü. Kösem, elinde bir enkaz devraldığının farkındaydı. Hazine tamtakırdı, ordu disiplinsiz ve açgözlüydü, halk yoksul ve bezgindi, devlet mekanizması ise rüşvet ve liyakatsizlikle felç olmuş durumdaydı. Karşısında, onu bu makama getiren, lakin her biri kendi çıkarının peşinde olan Sipahi ve Yeniçeri ağaları, entrikacı vezirler ve her an yeni bir isyan çıkarmaya hazır bir İstanbul vardı.
Kösem Sultan’ın ilk icraatları, onun yönetim tarzının ne kadar zekice ve çok yönlü olacağının sinyallerini verdi. O, bir yandan demir bir yumruk gösterirken, diğer yandan ipek bir eldivenle yaraları sarmaya çalışıyordu.
İlk olarak, Divan-ı Hümayun’u yeniden toparladı. Davud Paşa’nın zulmünden sonra sinmiş olan tecrübeli devlet adamlarını yeniden göreve çağırdı. Sadrazamlığa getirdiği Gürcü Mehmed Paşa, yaşlı ve tecrübeli, lakin Kösem’in otoritesine karşı gelmeyecek kadar da uysal bir isimdi. Divan toplantıları, artık Valide Sultan’ın Harem’deki dairesinin bitişiğindeki özel bir odadan, bir kafes arkasından dinlediği ve gerektiğinde Kethüdası aracılığıyla müdahale ettiği bir meclise dönüşmüştü. Bütün önemli kararlar, onun onayı olmadan alınamıyordu. Bu, bazı vezirlerin homurdanmasına neden olsa da, kimse, arkasında ordunun bir kısmının ve ulemanın desteği olan bu güçlü kadına açıktan karşı çıkmaya cesaret edemiyordu.
İkinci ve en acil mesele, orduyu kontrol altına almaktı. Kösem, onları ne tamamen karşısına alabilir ne de istedikleri her şeyi verebilirdi. O, “böl ve yönet” taktiğini uygulamaya karar verdi. Kendisini tahta çıkaran Sipahi ağalarına vaat ettiği ödülleri verdi. Onlara bazı önemli mevkiler ve Tımar toprakları dağıtarak, sadakatlerini pekiştirdi. Yeniçerilere ise, daha sert bir mesaj yolladı. Cülus bahşişleri ödenmişti, lakin maaş zammı gibi yeni talepleri, “Devletin hazinesi, sabık Padişah zamanındaki isyan ve yağma nedeniyle boştur. Önce nizam sağlanacak, hazine dolacak, sonra hak edene hakkı verilecektir,” diyerek reddetti.
Bu, Yeniçeri Ocağı’nda büyük bir öfkeye neden oldu. Yeniçeri Ağası, Valide Sultan’a, “Bizi kandırdınız!” diye haber yolladı. Lakin Kösem’in cevabı netti: “Ben kimseyi kandırmadım. Devleti kurtardım. Nizama uyan, ekmeğini yer. Uymayan, kellesini verir.” Bu sert duruş, arkasında Sipahilerin desteği olduğu için, şimdilik Yeniçerileri sindirmeye yetti. Lakin Kösem, bu iki gücü birbirine karşı dengeleyerek ne kadar idare edebileceğini bilmiyordu. Bu, barut fıçılarının üzerinde oynanan tehlikeli bir oyundu.
Üçüncü olarak, Kösem Sultan, halkın gönlünü kazanmaya yönelik popülist hamleler yaptı. Yıllardır biriktirdiği şahsi servetini kullanarak, İstanbul’daki imarethanelerde (aşevleri) her gün binlerce fakire yemek dağıttırdı. Borçları yüzünden hapse düşmüş yüzlerce kişiyi, borçlarını ödeyerek serbest bıraktırdı. Yıkılmış çeşmeleri, tamir ettirdi. Bu hamleler, halk arasında ona karşı büyük bir sempati ve sevgi dalgası yarattı. İnsanlar, onu “Validemiz”, “Fakirlerin Anası” olarak anmaya başladı. Bu, onun en akıllıca yatırımıydı. Çünkü biliyordu ki, ordu veya divan ona sırtını döndüğünde, onu koruyacak son kale, halkın sevgisi olacaktı.
Kösem Sultan, bir ipek eldivenle halkın ve ulemanın gönlünü okşarken, demir yumruğunu da her an hazırda bekletiyordu. İstihbarat ağı, sarayın ve şehrin her köşesindeydi. Kendisine karşı en ufak bir komplo hazırlığına girenler, ertesi gün ya evlerinde ölü bulunuyor ya da sessizce ortadan kayboluyordu. O, merhametli bir anne olabildiği kadar, acımasız bir hükümdar da olabileceğini, düşmanlarına kısa sürede göstermişti.
Aslanın Büyümesi
Topkapı Sarayı, Enderun Mektebi, 1623-1632
Bu siyasi ve askeri kaosun ortasında, Kösem Sultan’ın en önemli projesi, oğlu Sultan Dördüncü Murad’ın eğitimiydi. O, oğlunun, amcası Mustafa gibi bir kukla veya ağabeyi Osman gibi tecrübesiz bir hayalperest olmasını istemiyordu. O, oğlunu, Yavuz gibi sert, Kanuni gibi adil, Fatih gibi zeki bir Padişah olarak yetiştirmeye kararlıydı.
Murad, Enderun Mektebi’nde, imparatorluğun en iyi hocalarından dersler almaya başladı. Tarih, coğrafya, matematik, edebiyat, fıkıh… Lakin annesi, onun eğitiminin yalnızca kitaplarla sınırlı kalmasını istemiyordu. Onu, devlet işlerinin içine sokuyordu. Divan toplantılarını, onun da kendisiyle birlikte kafes arkasından dinlemesini sağlıyordu. Akşamları, o gün Divan’da konuşulan meseleleri, vezirlerin tavırlarını, alınan kararların olası sonuçlarını oğluyla tartışıyordu.
“Bak, Murad’ım,” derdi. “Vezir Kemankeş ne dedi, gördün mü? Sadrazam’a destek veriyor gibi göründü, lakin sözlerinin arasına, onun kararını zayıflatacak nasıl bir şüphe tohumu ekti? Siyasette, söylenenlerden çok, söylenmeyenlere kulak vermelisin. Herkesin bir hesabı vardır. Senin görevin, o hesapları çözmek ve hepsini, devletin tek bir hesabında birleştirmektir.”
Fiziki eğitimi de ihmal edilmiyordu. Murad, sarayın avlusunda, en iyi ustalardan kılıç kullanmayı, ok atmayı, cirit oynamayı ve ata binmeyi öğreniyordu. Özellikle güreşe ve gürz kullanmaya karşı büyük bir yeteneği vardı. Kısa sürede, yaşına göre inanılmaz bir fiziksel güce ulaştı. Bu güç, ona büyük bir özgüven veriyordu.
Lakin bu eğitimin, bir de karanlık yüzü vardı. Genç Osman’ın o feci ölümü, Murad’ın ruhunda derin bir yara açmıştı. Kapıkulu Ocağı’na, özellikle de Yeniçerilere karşı, içinde dinmeyen bir öfke ve nefret biriktiriyordu. Onları, ağabeyinin katilleri, devletin başına bela olmuş bir isyancılar güruhu olarak görüyordu. Annesiyle yaptığı özel konuşmalarda, sık sık, “Valide, büyüdüğüm gün, o hainlerin ocağını başlarına yıkacağım. Ağabeyimin kanını yerde koymayacağım,” diyordu.
Kösem Sultan, oğlunun bu öfkesini bir yandan tehlikeli buluyor, bir yandan da gizlice destekliyordu. O da biliyordu ki, bu ocak ıslah edilmeden devlete huzur gelmeyecekti. Lakin oğlunun, ağabeyi Osman gibi aceleci davranmasından korkuyordu.
“Sabır, aslanım, sabır,” diye telkin ediyordu. “Öfke, iyi bir hizmetkâr, ama kötü bir efendidir. Öfkeni, kalbinde bir kor gibi sakla. Zamanı geldiğinde, o kor, bütün düşmanlarını yakacak bir ateşe dönüşecek. Ama o zamana kadar, bekle. Büyü. Güçlen. Hem bedenen, hem de zihnen. Öyle bir güçlen ki, sen kükrediğinde, bütün dünya sussun.”
Yıllar geçtikçe, Murad, annesinin bu telkinleriyle büyüdü. Genç bir aslan gibi, pençelerini biliyor, gücünü deniyordu. On beş, on altı yaşlarına geldiğinde, artık bir çocuk değil, heybetli, güçlü ve sert bakışlı bir delikanlı olmuştu. Sarayda, onun gücü ve öfkesi hakkında efsaneler dolaşmaya başlamıştı. Tek bir yumrukla mermer bir levhayı kırdığı, fırlattığı bir gürzün en kalın kale kapılarını bile delip geçtiği söyleniyordu.
Artık, annesinin kafesinin arkasından Divan’ı dinlemekle yetinmiyordu. Bazen toplantılara bizzat katılıyor, sessizce bir köşede oturup, vezirleri süzüyordu. Bakışları o kadar keskindi ki, en tecrübeli paşalar bile onun karşısında rahat konuşamıyordu. Herkes, o sessiz çocuğun içinde, yakında uyanacak olan bir volkanı hissediyordu. Tahtın gölgesi, artık annesi Kösem değil, bizzat Padişah’ın kendisi olmaya başlamıştı.
Kâğıt Üzerindeki Barış
İstanbul ve İmparatorluk Sınırları, 1623-1631
Kösem Sultan’ın naibeliği döneminde, dış siyasette temel ilke, mümkün olduğunca barışı korumak ve yeni maceralardan kaçınmaktı. İmparatorluk, içerdeki yangını söndürmeden, dışarıda yeni bir cephe açacak durumda değildi.
Doğuda, Safevi Şahı Abbas, Osmanlı’nın içindeki kaosu fırsat bilerek, 1623 yılında Bağdat’ı ele geçirmişti. Bu, İstanbul’da büyük bir şok ve utanç yaratmıştı. Kanuni’nin yadigârı, Sünni İslam’ın en önemli merkezlerinden biri olan Bağdat, yeniden Kızılbaşların eline geçmişti. Yeniçeriler ve Sipahiler, “Bağdat’a sefer düzenlensin!” diye bağırsalar da, Kösem, bu çağrıları ustalıkla savuşturdu. Ordunun, bırakın Bağdat’ı fethetmeyi, İstanbul’dan organize bir şekilde çıkacak hali bile yoktu. Kösem, Şah Abbas’a elçiler göndererek, durumu idare etmeye, zaman kazanmaya çalıştı. Bu, bir acziyet politikası gibi görünse de, aslında gerçekçi bir hamleydi. Bağdat’ın hesabı, daha sonra, devlet toparlandığında sorulacaktı.
Batıda ise, Avusturya (Habsburglar) ile barış korunmaya çalışıldı. Lehistan ile ilişkiler, Genç Osman’ın son seferinden sonraki kırılgan denge üzerinde devam etti. Kösem Sultan’ın önceliği, sınırlardaki sükûneti koruyarak, bütün enerjisini ve kaynaklarını içerideki nizamı sağlamaya harcamaktı.
Bu dönemde, devletin asıl savaşı, cephelerde değil, Anadolu’daydı. Merkezi otoritenin zayıflamasıyla, Anadolu’nun çeşitli yerlerinde Celali isyanları yeniden alevlenmişti. Valiler, kendi bölgelerinde bağımsız birer bey gibi hareket ediyor, halktan ağır vergiler topluyor, devlete vergi göndermiyordu.
Kösem, bu isyanlara karşı, yine ikili bir politika izledi. Abaza Mehmed Paşa gibi güçlü isyancılarla önce müzakere yolunu denedi. Onlara valilikler, paşalıklar teklif ederek, onları devletin yanına çekmeye çalıştı. Bu politika, bazen işe yarıyor, bazen yaramıyordu. Müzakerenin sonuç vermediği yerlerde ise, güvendiği komutanların emrindeki küçük ama sadık birlikleri, isyancıların üzerine yolluyordu.
Bu, kanlı ve yorucu bir mücadeleydi. İmparatorluk, kendi içinde, kendi valileriyle, kendi tebaasıyla savaşıyordu. Lakin Kösem’in sabırlı ve pragmatik politikası, on yıllık bir süreçte, yavaş yavaş sonuç vermeye başladı. Bazı Celali liderleri ortadan kaldırıldı, bazıları devlet hizmetine alındı. Anadolu’daki yangın, tamamen sönmese de, büyük ölçüde kontrol altına alındı.
Bu on yıllık Naib-i Saltanat dönemi, Kösem Sultan’ın ne kadar büyük bir devlet kadını olduğunun kanıtıydı. O, bir enkazdan, yeniden işleyen bir devlet mekanizması çıkarmayı başarmıştı. Hazine, alınan tedbirler ve yeni vergi düzenlemeleriyle, yavaş yavaş dolmaya başlamıştı. Ordudaki en isyancı unsurlar tasfiye edilmiş, yerlerine daha sadık komutanlar getirilmişti. Halk, en azından İstanbul’da, yeniden bir asayiş ve istikrar ortamına kavuşmuştu.
Lakin bütün bunları yaparken, en büyük eserini, oğlu Dördüncü Murad’ı yaratmıştı.
Gölgenin Sonu
Topkapı Sarayı, 1632
Sultan Dördüncü Murad, yirmi yaşına geldiğinde, artık annesinin gölgesinde kalmak istemiyordu. O, artık bir çocuk değil, hem fiziksel olarak hem de zihinsel olarak, devleti yönetecek güce ve iradeye sahip bir Padişah’tı. Annesinin naibeliğinin, devleti o zor dönemden çıkardığını biliyor ve ona minnet duyuyordu. Lakin artık, dizginleri kendi eline alma vaktinin geldiğini de hissediyordu.
Bu, anne ile oğul arasında, sessiz bir güç devrine yol açtı. Aralarında hiçbir zaman açık bir çatışma yaşanmadı. Lakin saraydaki herkes, Padişah’ın artık kendi kararlarını vermeye başladığını, Valide Sultan’ın etkisinin yavaş yavaş azaldığını hissediyordu. Murad, Divan toplantılarına bizzat başkanlık etmeye başladı. Vezirlerden doğrudan hesap soruyor, kararları kendisi veriyordu.
Kösem Sultan, bu durumu zekice yönetti. Oğluna karşı bir güç mücadelesine girmek yerine, bir adım geri çekildi. Onun, bir Padişah olarak yetiştiğini, artık kendi kanatlarıyla uçma vaktinin geldiğini kabul etti. Gücünü tamamen kaybetmedi; her zaman oğlunun en önemli danışmanı, en güvendiği akıl hocası olarak kaldı. Lakin “Naib-i Saltanat” dönemi, fiilen sona ermişti. Artık sahnede, tek bir hükümdar vardı: Sultan Dördüncü Murad.
Ve Murad, sahneye çıkmak için, büyük bir eyleme, bütün dünyaya ve özellikle de o nefret ettiği Kapıkulu Ocağı’na, “Gerçek Padişah benim!” diyeceği bir olaya ihtiyaç duyuyordu.
Bu olay, 1632 yılında, bir Sipahi isyanının, yeniden bir Yeniçeri isyanına dönüşmesiyle patlak verdi. Askerler, yine bazı devlet adamlarının kellesini istiyordu. Sadrazam Hafız Ahmed Paşa’yı suçluyorlardı. İsyancılar, sarayın kapılarına dayandılar. Tıpkı, on yıl önce, ağabeyi Osman’ın zamanında olduğu gibi.
Bu sefer, Divan’daki vezirler, yine korku içinde, Padişah’a isyancıların istediği kelleleri vermesini tavsiye ettiler. Tarih, tekerrür ediyor gibiydi.
Lakin Padişah, bu sefer farklıydı.
Sultan Murad, isyancı liderleri huzuruna, Arz Odası’na çağırdı. Karşılarında, korkmuş bir çocuk değil, gözlerinden ateş fışkıran, dev gibi bir Padişah duruyordu.
“Ne istersiniz?” diye kükredi. Sesi, bütün salonu titretmişti. “Yine kimin kellesini istersiniz? Sadrazamımın mı? Yoksa bu sefer, doğrudan benimkini mi?”
İsyancı liderler, bu beklenmedik öfke ve cesaret karşısında şaşırdılar. Kekelemeye başladılar.
Murad, onlara doğru yürüdü. “Yeter!” diye bağırdı. “On yıldır bu devlet, sizin isyanlarınızdan, sizin açgözlülüğünüzden çekti! Ağabeyim, o masum Sultan Osman’ı, sizin ihanetiniz yüzünden kaybettik! Ama ben, Osman değilim! Bu devletin sahibi, siz değilsiniz, benim! Ya şimdi, derhal kışlalarınıza döner, nizama uyarsınız, ya da yemin ederim ki, ocağınızı başınıza yıkar, hepinizi tek tek kılıçtan geçiririm!”
Bu, bir blöf değildi. Herkes, o gözlerdeki kararlılığı gördü.
Sonra, tarihe geçecek o hamlesini yaptı. İsyancıların en çok istediği, en çok nefret ettiği adam olan Sadrazam Hafız Ahmed Paşa’ya döndü. Paşa, korkudan titriyordu. Murad, Paşa’nın yanına gitti. Lakin onu azletmedi. Elini, onun omzuna koydu.
“Bu adam,” dedi isyancılara. “Benim vezirimdir. Ona dokunan, bana dokunmuş olur. Ona kalkan el, benim kelleme kalkmış sayılır. Şimdi kararınızı verin. Ya itaat edersiniz, ya da isyan edersiniz. Ama bilin ki, isyan ederseniz, karşınızda bu sefer korkak bir çocuk değil, Sultan Murad Han’ı bulursunuz!”
Bu inanılmaz cesaret, bu mutlak otorite gösterisi, isyancıları darmadağın etti. Liderler, ne yapacaklarını bilemediler. Birbirlerine baktılar. Padişah’ın gözlerindeki o öldürücü kararlılık, onların on yıllık küstahlığını bir anda silip süpürdü.
Sessizce, başları önlerinde, Arz Odası’nı terk ettiler. İsyan, başlamadan bitmişti.
O gün, 1632 yılında, Kösem Sultan’ın naibeliği resmen ve fiilen sona erdi. Demir yumruk, ipek eldivenin içinden çıkmıştı. Sultan Dördüncü Murad, mutlak iktidarını ilan etmişti. Ve bütün imparatorluk, özellikle de Yeniçeri Ocağı, artık karşılarında nasıl bir Padişah olduğunu anlamıştı. Bağdat Fatihi, Revan Fatihi olacak olan, tütün ve içki yasaklarıyla, demir disipliniyle anılacak olan o sert, acımasız ama kudretli Padişah’ın dönemi, işte o gün, o kükremeyle başlamıştı. Genç Osman’ın hayali, on yıl sonra, onun kanlı gömleğini giyen kardeşi tarafından, bambaşka bir yöntemle, demir ve ateşle gerçekleştirilecekti.
BÖLÜM 14 – Kılıcın Gölgesi
Kanlı Süpürge
Topkapı Sarayı ve İstanbul Sokakları, 1632 Sonrası
1632’deki o unutulmaz Arz Odası yüzleşmesinden sonra, İstanbul’un üzerine çöken sessizlik, bir önceki isyanın ardından gelen korku sessizliğinden farklıydı. Bu, bir fırtına öncesi değil, fırtınanın tam ortasındaki o tekinsiz, her an her şeyin olabileceği bir sükûnetti. Sultan Dördüncü Murad, isyancıları tek bir kükremeyle geri püskürtmüştü. Lakin o da, isyancılar da, bunun bir son değil, sadece bir raundun sonu olduğunu biliyordu. Asıl savaş, şimdi başlıyordu. Murad, annesinden devraldığı sabır politikasını bir kenara atmış, ağabeyi Osman’ın hayalini kurduğu, lakin uygulamaya fırsat bulamadığı o kanlı temizliği, kendi demir iradesiyle yapmaya karar vermişti. Artık gölgede saklanan bir Padişah yoktu; elinde kılıcıyla, tahtının tam ortasında oturan, hesap sormaya gelmiş bir hükümdar vardı.
Murad’ın ilk hamlesi, o gün Arz Odası’nda kendisine kafa tutan isyancı liderleri tek tek avlamak oldu. Bu, bir gecede yapılan bir operasyon değildi. Murad, annesinden öğrendiği o sinsi stratejiyi, kendi acımasızlığıyla birleştirmişti. Önce, isyancı grubu bölmeye çalıştı. Sipahi ve Yeniçeri ağaları arasına, “Padişah aslında Sipahilere hak veriyor, bütün suç Yeniçerilerde,” veya tam tersi fısıltılar yayarak, aralarındaki güvensizliği daha da derinleştirdi. Sonra, bu liderleri, birer birer, en zayıf anlarında vurdu.
Bir gece, isyanın en küstah liderlerinden olan eski Yeniçeri Ağası, bir eğlence meclisinden evine dönerken, dar bir sokakta, Padişah’ın en sadık adamları olan Bostancılar tarafından kıstırıldı. Hiçbir mahkeme, hiçbir sorgu olmadı. Oracıkta, kılıç darbeleriyle susturuldu. Ertesi sabah, cesedi, ibret olsun diye, bir zamanlar Genç Osman’a hakaretler yağdırdığı At Meydanı’ndaki bir çınar ağacına asılı bulundu. Boynunda, tek bir cümlenin yazılı olduğu bir yafta vardı: “Padişah’a isyan edenin sonu budur.”
Bu, İstanbul’a yayılan ilk şok dalgasıydı. Ardından, diğerleri geldi. Bir başka zorba başı, hamamda yıkanırken boğularak öldürüldü. Bir diğeri, evinde çıkan “şüpheli” bir yangında can verdi. Murad, açık bir savaş ilan etmiyor, bir hayalet gibi, düşmanlarını teker teker, en beklemedikleri anlarda avlıyordu. Bu “gizli” infazlar, açık bir katliamdan daha fazla korku salıyordu. Çünkü kimse, sıranın ne zaman kendisine geleceğini, ölümün hangi köşeden çıkacağını bilmiyordu. Bir zamanlar İstanbul sokaklarında terör estiren zorbalar, şimdi kendi gölgelerinden korkar olmuşlardı.
Bu temizlik, yalnızca askerle sınırlı kalmadı. Murad, devletin içine sızmış rüşvetçi ve liyakatsiz memurları da hedef aldı. Yıllardır halka zulmeden, görevini kötüye kullanan kadılar, valiler, vergi memurları hakkında gizli soruşturmalar başlattı. Suçu sabit görülenler, kim olduğuna bakılmaksızın, en ağır şekilde cezalandırılıyordu. Rüşvet aldığı kanıtlanan bir kadı, rüşvet aldığı paralar ağzına tıkılarak idam edildi. Bu acımasız adalet, halk arasında büyük bir memnuniyet yarattı. İnsanlar, yıllardır ilk defa, devletin adalet kılıcının, yalnızca zayıfları değil, güçlüleri de kestiğini görüyordu.
Lakin Murad’ın en radikal ve en çok konuşulan hamleleri, İstanbul’un sosyal hayatına yönelikti. Padişah, şehrin ahlaki bir çöküntü içinde olduğuna, bütün bu isyanların ve itaatsizliklerin temelinde, ahlaki yozlaşmanın yattığına inanıyordu. Ona göre, tütün, kahve ve içki, insanları tembelliğe, gevşekliğe ve en kötüsü, bir araya gelip devlete karşı komplo kurmaya iten şeytan icatlarıydı.
Bir gece, ani bir fermanla, İstanbul’daki bütün tütün ve içki satılan dükkânların, meyhanelerin ve kahvehanelerin kapatılmasını emretti. Bu yerler, isyanların planlandığı, dedikoduların yayıldığı merkezler olarak görülüyordu. Dahası, yatsıdan sonra sokağa çıkma yasağı getirdi. Feneri olmadan sokağa çıkan herkes, sorgusuz sualsiz yakalanıp cezalandırılıyordu.
Bu yasaklar, başlangıçta halk tarafından tepkiyle karşılandı. Lakin Murad, kararlarının uygulanması konusunda tavizsizdi. Teftişe, bizzat kendisi çıkıyordu. Geceleri, tebdil-i kıyafet (kılık değiştirerek) İstanbul sokaklarında dolaşıyor, yasağa uymayanları kendi gözleriyle tespit ediyordu. Bir gece, bir kahvehanenin gizlice açık olduğunu fark etti. Kapıyı kırıp içeri daldığında, onu tanıyanlar donakaldı. O gece, o kahvehanenin sahibi ve içerideki bütün müşteriler, Padişah’ın emriyle oracıkta idam edildi. Kahvehane ise, içindekilerle birlikte ateşe verildi.
Bu tür olaylar, kısa sürede bütün şehre yayıldı. Artık kimse, Padişah’ın yasağını delmeye cesaret edemiyordu. İstanbul, geceleri bir hayalet şehre dönmüştü. Bu sert tedbirler, Murad’a “zalim” bir Padişah imajı kazandırsa da, şehrin asayişi üzerinde inanılmaz bir etki yarattı. Soygunlar, cinayetler, kavgalar bıçak gibi kesildi. İnsanlar, yıllar sonra ilk defa, kapılarını kilitlemeden uyuyabildiklerini söylüyorlardı.
Murad, kanlı bir süpürgeyle, İstanbul’u ve devleti, kendi anladığı manada bir “nizama” sokuyordu. Bu nizam, korku üzerine kurulmuş bir nizamı. Lakin o kaotik günlerden sonra, halkın bir kısmı, bu korku nizamını, anarşiye tercih ediyordu. Genç Osman’ın reform hayalleri, bir idealistin düşleriydi. Murad’ın reformları ise, bir despotun demir yumruğuydu. Ve o dönemde, imparatorluğun ihtiyacı olan şey, belki de bir düşten çok, demir bir yumruktu.
Anne ve Oğul
Topkapı Sarayı, Valide Sultan Dairesi, 1633
Sultan Murad, mutlak iktidarını ilan ettikten sonra, Kösem Sultan’ın saraydaki rolü de değişmişti. O, artık bir Naib-i Saltanat değil, oğlunun arkasındaki bilge danışman, Valide Sultan’dı. Lakin bu rol değişimi, her zaman kolay olmuyordu. Anne ile oğul arasında, sevgi ve saygıya dayalı, lakin alttan alta bir güç ve irade çatışmasının yaşandığı karmaşık bir ilişki vardı.
Kösem, oğlunun sertliğinden, acımasızlığından ve tavizsizliğinden hem gurur duyuyor hem de endişeleniyordu. Oğlunun, devleti toparlamak için bu demir yumruğa ihtiyacı olduğunu biliyordu. Lakin bu yumruğun, bir gün kontrolden çıkıp, devleti de, kendisini de yok etmesinden korkuyordu.
Murad’ın o meşhur içki ve tütün yasaklarını koyduğu günlerde, Kösem, onu dairesine çağırdı.
“Murad’ım, aslanım,” dedi yumuşak bir sesle. “Aldığın tedbirlerin, devlete nizam getirme niyetini anlıyorum. Lakin fazla sert gitmiyor musun? Korkuyla kurulan bir nizam, rüzgârda sallanan bir bina gibidir. Temeli sağlam olmaz. İnsanları yasaklarla değil, adaletle, merhametle kendine bağlamalısın.”
Murad, annesini saygıyla dinledi. Lakin cevabı, artık onun küçük oğlu olmadığını gösteriyordu.
“Valide,” dedi net bir sesle. “Sizin merhamet ve sabır politikanız, bu devleti on yıl boyunca ayakta tuttu, doğru. Ama hastalığı tedavi etmedi, yalnızca ilerlemesini yavaşlattı. Bu devletin hastalığı, kanser gibidir. Ve kanser, merhametle değil, cerrahın bıçağıyla tedavi edilir. Ben, o cerrahım. Evet, can yakacağım. Evet, kan akıtacağım. Ama sonunda, bu hastalıklı uzvu kesip atacağım. Ağabeyim Sultan Osman, bu hastalığı ilaçla tedavi etmeye çalıştı, başaramadı. Ben, bıçakla keseceğim.”
Kösem, oğlunun gözlerindeki o sarsılmaz kararlılığı gördü. Artık ona nasihat vermenin bir faydası olmayacağını anladı. O, kendi yolunu çizmişti. Kösem’e düşen, o yolda yürürken, arkasını toplamak, onu olası hatalardan korumaya çalışmaktı.
İlişkileri, bir denge oyununa dönüştü. Murad, devletin sert, askeri ve adli yüzüydü. Kösem ise, devletin yumuşak, sosyal ve merhametli yüzü olmaya devam etti. Murad, birini idam ederken, Kösem, onun yetim kalan ailesine gizlice maaş bağlıyordu. Murad, yeni vergiler koyarken, Kösem, hayır kurumları aracılığıyla fakir halkın yükünü hafifletmeye çalışıyordu. Biri, devletin otoritesini (heybet), diğeri ise şefkatini (şefkat) temsil ediyordu. Bu tuhaf denge, Murad’ın saltanatı boyunca, imparatorluğun iki temel direği gibi ayakta durdu.
Lakin Murad, annesinin gölgesinden tamamen çıktığını düşünse de, bazen onun zekâsına ve tecrübesine muhtaç kalıyordu. Özellikle, kendisini tahta çıkaran, lakin şimdi güçlerinden rahatsız olduğu Sipahi ağalarını nasıl tasfiye edeceği konusunda, yine annesinin fikrini almak zorunda kaldı.
Kösem, ona yine kurnazca bir plan sundu. “Onları doğrudan karşına alma,” dedi. “Onlara, en çok istedikleri şeyi ver: Bir savaş. Bir zafer. Bir ganimet. Bütün o isyancı ve sorunlu birlikleri topla, ordunun başına geç ve doğuya, Safevilerin üzerine yürü. Bağdat’ı geri al. Bu, sana hem büyük bir şan ve şeref kazandırır, hem de bu sorunlu askerleri İstanbul’dan uzaklaştırmış olursun. Savaşın zorlukları, onların bir kısmını zaten yok edecektir. Geriye kalanları ise, bir zaferin sarhoşluğu içinde, daha kolay kontrol edersin. Bir taşla, iki kuş vurmuş olursun.”
Bu fikir, Murad’ın aklına yattı. Hem Padişah olarak ilk büyük askeri zaferini kazanma arzusu, hem de İstanbul’daki bu başıboş asker güruhundan kurtulma isteği, onu harekete geçirdi. Yıllardır ihmal edilen ordu, büyük bir sefer için hazırlanmaya başladı. Hedef, önce Safevilerin elindeki Revan, sonra da asıl büyük ödül, Bağdat’tı. Murad, kılıcının gölgesini, artık yalnızca İstanbul’da değil, imparatorluğun en uzak sınırlarında da göstermeye hazırlanıyordu.
Sefer-i Hümayun
Anadolu ve Revan, 1635
1635 yılı baharında, Sultan Dördüncü Murad, dedeleri gibi, ordusunun başında, büyük bir törenle İstanbul’dan ayrıldı. Bu, uzun yıllardan sonra, bir Padişah’ın bizzat katıldığı ilk büyük seferdi. Murad, bu sefere yalnızca bir savaş olarak bakmıyordu. Bu, onun için bir arınma, bir hesaplaşma ve mutlak otoritesini perçinleme fırsatıydı.
Ordu, İstanbul’dan ayrılır ayrılmaz, Murad’ın gerçek yüzü ortaya çıktı. Sefer boyunca, inanılmaz bir disiplin uyguladı. En ufak bir itaatsizlik, en küçük bir gevşeklik, anında ölümle cezalandırılıyordu. Yolda, konakladıkları yerlerde, halka zulmeden, tarlaları yağmalayan birkaç Yeniçeri ve Sipahiyi, bütün ordunun gözü önünde, bizzat kendi elleriyle idam etti. Bu olaylar, ordu içinde büyük bir şok ve korku yarattı. Askerler, karşılarındakinin, İstanbul’daki isyanlarda tehdit edebildikleri o çocuk Padişah olmadığını, kendilerinden daha zalim, daha acımasız bir komutan olduğunu anladılar.
Anadolu’yu geçerken, bir yandan da Celali isyanlarının kalıntılarını temizliyordu. Bölgedeki adaletsizlikleri, rüşvet çarklarını bizzat soruşturuyor, suçlu bulduğu yerel yöneticileri ve beyleri oracıkta cezalandırıyordu. Halk, yıllardır ilk defa, Padişah’ın adaletinin kendi şehirlerine, kendi köylerine geldiğini görüyordu. Bu, onun otoritesini ve halk nezdindeki itibarını inanılmaz derecede artırdı.
Ordu, Safevi sınırına ulaştığında, artık bambaşka bir orduydu. Disiplin sağlanmış, korku ve saygıya dayalı bir itaat kültürü oluşturulmuştu. Murad, ordusunu önce, stratejik bir öneme sahip olan Revan Kalesi üzerine sürdü.
Revan kuşatması, Murad’ın askeri dehasını ve kişisel cesaretini gösterdiği bir sahne oldu. Kuşatma uzadığında, askerin morali bozulmaya başladığında, kendisi en ön saflara gidiyor, siper kazar gibi toprak kazıyor, topçulara yardım ediyordu. Bir keresinde, kale surlarına yapılan bir genel taarruz sırasında, elinde devasa gürzüyle, en önde surlara tırmanmaya çalışan askerlerin yanında yer aldığı, bu görüntünün bütün orduya büyük bir ilham verdiği anlatılır.
Sonunda, on bir gün süren zorlu bir kuşatmanın ardından, Revan Kalesi fethedildi. Bu, Murad’ın ilk büyük zaferiydi. Zaferin ardından, İstanbul’a müjdeli haberler gönderildi. Şehirde şenlikler yapıldı. Kösem Sultan, oğlunun bu başarısıyla gurur duyarken, bir yandan da onun bu gözü kara cesaretinden endişeleniyordu.
Revan’ın fethi, Murad’ı tatmin etmedi. O, bu seferi, yalnızca bir kale almak için değil, ordusunu tamamen temizlemek için bir fırsat olarak görüyordu. Kış yaklaşıyordu. Ordunun bir kısmı, kışı geçirmek için Diyarbakır’a çekildi. İşte Murad, bu kışlak dönemini, ikinci ve daha kanlı bir tasfiye için kullandı.
Sefer sırasında en ufak bir itaatsizlik gösteren, sızlanan, görevini aksatan ne kadar subay, ne kadar asker varsa, hepsi tek tek tespit edildi. Ve bir gece, Padişah’ın emriyle, büyük bir operasyonla, yüzlerce asker ve subay, çadırlarında uyurken öldürüldü. Bu, ordu içindeki son isyancı ruhun da kökünü kazıyan, korkunç bir temizlikti. Artık ordu, tamamen ve mutlak bir şekilde, Padişah’a itaat eden, onun gözünün içine bakan bir ölüm makinesine dönüşmüştü.
Genç Osman, yeni bir ordu kurmayı hayal etmişti. Murad ise, eski orduyu kan ve ateşle yeniden doğurmuştu. Yöntemleri farklıydı, lakin hedefleri aynıydı: Padişah’a mutlak surette itaat eden, disiplinli bir askeri güç yaratmak. Murad, bunu başarmıştı. Lakin bunun bedeli, binlerce insanın canı olmuştu.
Bağdat Fatihi
Bağdat Kuşatması, 1638
Revan Seferi’nden üç yıl sonra, 1638’de, Sultan Murad, hayatının en büyük hedefine, rüyasına ulaşmak için yeniden yola çıktı: Bağdat’ı geri almak. Bu, yalnızca askeri bir hedef değil, aynı zamanda Sünni İslam dünyasının lideri olarak, kutsal bir görevi yerine getirmek, Kanuni’nin mirasına sahip çıkmaktı.
Bu seferki ordu, Revan’daki ordudan çok daha güçlü, çok daha disiplinliydi. Murad, artık tecrübeli, kendine güvenen ve askerleri tarafından hem korkulan hem de saygı duyulan bir komutandı.
Bağdat kuşatması, kırk gün sürdü ve Osmanlı tarihinin en kanlı, en zorlu kuşatmalarından biri oldu. Safevi ordusu, kaleyi sonuna kadar savundu. Her gün, surların dibinde binlerce asker can veriyordu. Kış bastırmış, soğuk ve hastalık, orduyu kırmaya başlamıştı.
Murad, yine en ön saflardaydı. Askerleriyle birlikte aç kalıyor, onlarla birlikte çamurun ve karın içinde yatıyordu. Bu, ona askerlerinin sarsılmaz sadakatini kazandırdı. Onlar, Padişahları için ölmeye hazırdı.
Kuşatmanın otuz dokuzuncu günü, genel bir taarruz emri verildi. O gün, Murad’ın en yakın adamlarından, en sevdiği veziri olan Sadrazam Tayyar Mehmed Paşa, surlara tırmanırken vurularak şehit düştü. Murad, bu haberi aldığında, Padişahlığını unutup, bir dostunu kaybetmiş bir insan gibi ağladığı söylenir. Lakin acısı, öfkesini daha da biledi.
“Bağdat düşünceye dek, bana bir daha kimse tek kelime etmesin!” diye kükredi.
Ertesi gün, Noel arifesi olan 24 Aralık 1638’de, Osmanlı ordusu son bir umutsuz saldırıya geçti. Ve o gün, bir mucize oldu. Kalenin en önemli burçlarından biri, Osmanlı lağımcılarının (tünel kazanların) yerleştirdiği bir patlayıcıyla havaya uçtu. Açılan gedikten içeri sızan Yeniçeriler, kapıları içeriden açtılar.
Osmanlı ordusu, bir sel gibi Bağdat’a girdi. Şehirde, tam bir katliam yaşandı. Öfkeden gözü dönmüş askerler, hem Safevi askerlerini hem de onlara yardım ettiğini düşündükleri binlerce sivili kılıçtan geçirdi. Murad, bu katliamı durdurmak için emirler verse de, ilk başta başarılı olamadı. Şehir, birkaç gün boyunca kan ve ateş içinde kaldı.
Sonunda, 25 Aralık 1638’de, Bağdat tamamen Osmanlı kontrolüne girdi. Sultan Dördüncü Murad, atının üzerinde, muzaffer bir komutan olarak, Bab-ı Azam’dan (Büyük Kapı) şehre girdi. Doğruca, Sünni dünyası için büyük bir manevi öneme sahip olan İmam-ı Azam Ebu Hanife’nin türbesine gitti. Orada, şükür namazı kıldı.
O an, Dördüncü Murad, saltanatının zirvesindeydi. Artık o, yalnızca bir Padişah değil, bir “Gazi” idi. Kanuni’den sonra, Bağdat’a giren ilk Osmanlı Sultanı olmuştu. “Bağdat Fatihi” unvanını almıştı.
Kılıcının gölgesi, artık bütün imparatorluğun üzerine düşüyordu. İstanbul’daki isyancıları temizlemiş, Anadolu’da nizamı sağlamış, Safevilere diz çöktürmüştü. Genç Osman’ın hayali olan o mutlak otoriteye, o güçlü devlete ulaşmıştı. Lakin bu gücün bedeli, çok ağır olmuştu. Otoritesi, sevgi değil, korku üzerine kuruluydu. Zaferleri, on binlerce insanın kanıyla kazanılmıştı.
Bağdat’ta, zaferinin tadını çıkarırken, belki de aklına, yıllar önce Yedikule’de boğularak ölen ağabeyi geldi. Osman, idealist bir Padişah’tı. Murad ise, realist ve acımasız bir fatih. Tarih, bazen, ideallerin değil, acımasız gerçeklerin kazandığı bir sahneydi. Murad, bu sahnenin en büyük oyuncusu olmuştu. Lakin her oyuncu gibi, onun da sahneden ineceği bir gün gelecekti. Ve o gün, ardında bıraktığı o kanlı gölgenin hesabı, belki de kendisinden sorulacaktı.
BÖLÜM 15 – Fırtınadan Sonra
Muzafferin Dönüşü
İstanbul, Bahar 1639
Bağdat’ın fethi haberi, İstanbul’a ulaştığında, şehir uzun zamandır unuttuğu bir coşkuya kapıldı. Yıllardır süren iç karışıklıklar, isyanlar, katliamlar ve ekonomik sıkıntılardan bunalan halk, bu büyük zaferle bir anlığına nefes almış, imparatorluğun eski gücünün ve şanının geri döndüğüne dair bir umut kırıntısına sarılmıştı. Camilerde şükür duaları okunuyor, şenlikler düzenleniyor, Padişah’ın kahramanlığına dair destanlar, kasideler yazılıyordu. Sultan Dördüncü Murad, artık yalnızca korkulan bir despot değil, aynı zamanda saygı duyulan, hayranlık beslenen bir “Gazi Hünkâr” idi. O, Kanuni’nin yadigârını geri alan, Safevi kibrini kıran kahramandı.
1639 yılının baharında, Sultan Murad, muzaffer ordusuyla birlikte İstanbul’a döndüğünde, onu karşılayan şehir, sefere çıktığı zamanki o gergin ve korku dolu şehir değildi. Onu, bir fatihe yakışır, görkemli bir zafer alayı bekliyordu. Yollar, halılarla döşenmiş, binalar bayraklarla, defne yapraklarıyla süslenmişti. Halk, Padişahlarını bir an görebilmek için, yollara dökülmüştü. Alkışlar, “Padişahım çok yaşa!” nidaları, yıllardır duyulmayan bir samimiyetle gökyüzüne yükseliyordu.
Murad, fildişi rengi muhteşem atının üzerinde, başında zafer sorgucu, sırtında paha biçilmez bir samur kürk ile dimdik oturuyordu. Yüzü, seferin zorlukları ve güneşin altında yanmasıyla daha da sertleşmiş, daha da olgunlaşmıştı. Gözleri, etrafındaki o coşkulu kalabalığı süzüyordu. Bu insanlar, birkaç yıl önce, ağabeyi Osman’ı sokaklarda sürükleyen, ona hakaretler yağdıran insanların çocukları, kardeşleriydi. Şimdi ise, kendisine bir kurtarıcı gibi tapıyorlardı. Murad, iktidarın ve halkın sevgisinin ne kadar gelip geçici, ne kadar kaypak bir zemin üzerinde durduğunu, o an bir kez daha anladı. Bugün onu alkışlayan bu eller, yarın bir isyanda ona taş atmaktan çekinmeyebilirdi. Bu yüzden, yüzündeki o sert ifade hiç gevşemedi. O, bu sevgi gösterilerine kanacak bir adam değildi. Onun için önemli olan sevgi değil, itaatti. Ve o itaati, kılıcıyla çoktan sağlamıştı.
Alay, Topkapı Sarayı’na vardığında, onu avluda annesi Kösem Sultan, kardeşleri Şehzade İbrahim ve Kasım, ve bütün devlet erkanı karşıladı. Murad, atından indi ve doğrudan annesinin yanına yürüdü. Yıllar sonra, birbirlerine kavuşuyorlardı. Kösem Sultan’ın gözleri, gurur ve sevinç yaşlarıyla doluydu. Oğlu, onun hayalindeki Padişah olmuştu. Devleti kurtarmış, zafere ulaşmıştı.
“Hoş geldin, aslanım,” diye fısıldadı Kösem. “Gazi Hünkârım. Seninle ne kadar gurur duysam azdır.”
Murad, annesinin elini öptü. Bu, onun, bütün o sertliğinin ardında, annesine duyduğu derin saygının ve sevginin bir göstergesiydi. “Sizin dualarınızla, Valide,” dedi. “Bu zafer, yalnızca benim değil, bütün Devlet-i Aliyye’nindir.”
O gün, sarayda büyük bir şölen verildi. Lakin şölenin ortasında bile, Murad’ın gözleri tetikteydi. Vezirlerini, paşalarını izliyor, kimin samimi, kimin sahte olduğunu anlamaya çalışıyordu. Çünkü biliyordu ki, Bağdat’taki savaş bitmişti, ama saraydaki savaş asla bitmezdi.
Kardeş Kanı
Topkapı Sarayı, 1638-1640
Sultan Murad’ın saltanatının en karanlık ve en trajik yönü, kardeşleriyle olan ilişkisiydi. Tahta çıktığında, hayatta olan üç erkek kardeşi vardı: Bayezid, Süleyman ve Kasım. Daha sonra, en küçükleri olan İbrahim de bu gruba dahildi. Osmanlı hanedanının o acımasız geleneği, “nizam-ı âlem için kardeş katli” yasası, Fatih Sultan Mehmed’den beri bir hayalet gibi sarayın üzerinde dolaşıyordu. Genç Osman’ın tahta çıktığında kardeşlerini öldürmemesi, bir istisna olmuş, lakin bu istisnanın sonucu, Sultan Mustafa’nın tahta çıkarılmasıyla bir felakete yol açmıştı. Murad, bu hatayı tekrarlamamaya kararlıydı.
Murad, kardeşlerini seviyordu. Özellikle, kendisinden yalnızca birkaç yaş küçük olan Bayezid ile aralarında sıcak bir ilişki vardı. Birlikte ata biner, cirit oynarlardı. Lakin Padişah olduğunda, bu sevginin yerini, yavaş yavaş bir şüphe ve paranoya almaya başladı. Etrafındaki bazı vezirler ve paşalar, kendi iktidarlarını sağlama almak için, Padişah’ın bu korkusunu sürekli körüklüyorlardı.
“Hünkârım, Şehzade Bayezid, asker arasında çok seviliyor. Bazı Yeniçeri ağaları, gizlice onunla görüşüyor,” gibi fısıltılar, Murad’ın kulağına sürekli ulaştırılıyordu.
İlk trajedi, Revan Seferi sırasında yaşandı. Murad, sefere çıkarken, Şehzade Bayezid ve Süleyman’ı İstanbul’da bırakmıştı. Sefer sırasında, İstanbul’da küçük bir isyan girişimi oldu. İsyan bastırıldı, lakin komplocular, işkence altında, “Biz Şehzade Bayezid’i tahta çıkarmak istiyorduk,” diye ifade verdiler. Bu ifadenin doğru olup olmadığı, yoksa Murad’ın düşmanları tarafından kurgulanmış bir komplo mu olduğu, asla tam olarak anlaşılamadı.
Lakin Murad için, şüphe yeterli bir kanıttı. Revan’dan, İstanbul’a gizli bir ferman yolladı. Emir kesindi: Şehzade Bayezid ve Süleyman, derhal idam edilecekti.
Kösem Sultan, bu emri aldığında yıkıldı. Oğullarını korumak için yalvardı, Murad’a mektuplar yazdı. Lakin Murad, kararından dönmedi. “Valide,” diye yazdı cevabında. “Devletin bekası, benim öz kardeşimin canından daha mühimdir. Bir Osman faciası daha yaşanmasına izin veremem.”
Ve bir gece, iki genç şehzade, uyudukları dairelerinde, dilsiz cellatlar tarafından kementle boğularak katledildi. Kösem Sultan, iki oğlunun cenazesi başında günlerce ağladı. O an, yarattığı o kudretli Padişah’ın, aynı zamanda nasıl bir canavara dönüşebileceğini en acı şekilde görmüş oldu.
İkinci trajedi, Bağdat’ın fethinden sonra yaşandı. Bu seferki kurban, hayattaki tek kardeşi İbrahim hariç, Şehzade Kasım’dı. Kasım, zeki ve hırslı bir şehzadeydi. Murad, onun bu hırsından her zaman çekinmişti. Bağdat zaferinin şerefine düzenlenen bir şenlik sırasında, Kasım’ın, bazı paşalarla fazla samimi olduğunu, onlarla fısıldaşarak konuştuğunu gördü. Bu görüntü, onun paranoyasını yeniden tetiklemeye yetti.
O gece, Murad, kardeşi Kasım’ı dairesine çağırdı. Birlikte yemek yediler, sohbet ettiler. Kasım, ağabeyinin kendisine bu kadar yakın davranmasından mutlu olmuş, aralarındaki buzların eridiğini sanmıştı. Gecenin sonunda, Murad, kardeşine sarıldı. “Sen benim canımsın, kardeşim,” dedi. Lakin Kasım, odadan çıkarken, kapının arkasında bekleyen dilsiz cellatlarla karşılaştı. Murad, kardeşini, son bir kez görüp, kendi elleriyle ölüme yollamıştı.
Şehzade Kasım’ın da boğularak öldürülmesiyle, geriye tek bir varis kalmıştı: Şehzade İbrahim. Lakin İbrahim, diğer kardeşleri gibi değildi. Sarayda yaşanan o kanlı olaylar, özellikle ağabeylerinin birer birer öldürülmesi, onun hassas ruhunu paramparça etmişti. Şiddetli bir korku ve sinir buhranı içine düşmüştü. Çoğu zaman odasından çıkmıyor, en ufak bir sesten irkiliyor, her an kendisinin de öldürüleceği korkusuyla yaşıyordu. Bu durumu, onu Padişahlık için bir tehdit olmaktan çıkarıyordu. Belki de hayatta kalmasının tek sebebi, bu “deli” olarak görülen haliydi.
Murad, kardeşlerini katlederek, tahtını rakipsiz bırakmıştı. Lakin bu zafer, bir Pirus zaferiydi. Kendi soyunu kurutmuş, hanedanı tek bir, o da akli dengesi bozuk bir varise mahkûm etmişti. Ve en önemlisi, ruhunda asla kapanmayacak bir yara açmıştı. Geceleri, öldürttüğü kardeşlerinin hayaletleriyle boğuştuğu, kâbuslar gördüğü söylenir. O, kılıcının gölgesiyle imparatorluğa nizam getirmişti, lakin kendi ruhuna asla huzur getiremedi.
Fırtınadan Sonraki Sessizlik
İstanbul, 1639-1640
Bağdat Seferi’nden sonra, Sultan Murad’ın son iki yılı, imparatorluk için nadir bir sükûnet ve istikrar dönemi oldu. İçerideki isyanlar tamamen bastırılmış, ordu mutlak bir itaat altına alınmış, doğuda Safevilerle barış (Kasr-ı Şirin Antlaşması) yapılarak sınırlara huzur gelmişti. Devletin çarkları, uzun bir aradan sonra, yeniden düzenli bir şekilde dönmeye başlamıştı.
Murad, bu dönemde, devletin idari ve mali yapısını düzeltmeye yönelik bazı reformlar yapmaya çalıştı. Rüşvetin kökünü kazımak için sert tedbirler aldı. Tımar sistemini yeniden canlandırmaya, topraksız köylüye toprak dağıtmaya yönelik çalışmalar başlattı. Lakin onun asıl tutkusu, imar faaliyetleriydi. Topkapı Sarayı’na, Bağdat ve Revan Köşkleri gibi muhteşem yapılar ekletti. Şehrin altyapısıyla ilgilendi.
Ancak, bu sükûnet döneminde, Murad’ın kişiliğindeki karanlık yönler daha da belirginleşmeye başladı. Kardeş katliamlarının getirdiği vicdan azabı ve mutlak gücün getirdiği yalnızlık, onu yavaş yavaş tüketiyordu. Eskisinden daha sinirli, daha tahammülsüz olmuştu. En ufak bir hataya, en küçük bir eleştiriye bile tahammülü yoktu. Birçok devlet adamını, anlık bir öfkeyle, sudan sebeplerle idam ettirdiği anlatılır.
Ayrıca, yasakladığı içkiye, kendisinin gizlice müptela olduğu söylentileri yayılmaya başladı. Geceleri, en yakın birkaç adamıyla birlikte, sarayda içki meclisleri düzenlediği, bu meclislerde kendinden geçip, tuhaf ve acımasız emirler verdiği fısıldanıyordu. Bir gece, sarayın bahçesinden geçen bir müzisyeni, sırf müziğini beğenmediği için okla vurduğu gibi, teyit edilemeyen ama halk arasında dilden dile dolaşan hikâyeler vardı.
O, ikiye bölünmüş bir kişilik gibiydi. Gündüzleri, adaleti ve nizamı sağlamaya çalışan, sert ama kudretli bir Padişah; geceleri ise, kendi iblisleriyle boğuşan, yalnız ve acımasız bir adam.
Kösem Sultan, oğlunun bu durumunu endişeyle izliyordu. Onu bu karanlıktan çıkarmaya çalışıyor, ona nasihatler veriyordu. Lakin Murad, artık kimseyi dinlemiyordu. O, kendi yarattığı o mutlak güç ve mutlak yalnızlık kafesinin içinde, tek başınaydı.
Erken Gelen Son
Topkapı Sarayı, Şubat 1640
1640 yılının kışında, Sultan Dördüncü Murad, aniden hastalandı. Hekimler, teşhis koymakta zorlandılar. Gut hastalığından veya sirozdan bahsediliyordu. Lakin asıl hastalığın, yıllardır süren o aşırı gerilim, stres, alkol ve belki de vicdan azabının, o demir gibi vücudu çökertmesi olduğu açıktı.
Hastalığı, hızla ilerledi. Birkaç hafta içinde, o dev gibi Padişah, yatağa düştü. Artık ayağa kalkacak hali kalmamıştı. Bilinci gidip geliyordu.
Ölüm döşeğindeyken, son bir emir verdiği, Osmanlı tarihinin en tüyler ürpertici rivayetlerinden biridir. Hayatta kalan tek kardeşi, o akli dengesi bozuk olan Şehzade İbrahim’i yanına çağırmalarını istedi. Herkes, Padişah’ın kardeşiyle helalleşeceğini sandı. Lakin Murad’ın niyeti başkaydı.
“O deliye mi kalacak bu koca devlet?” diye hırladığı söylenir. “Ben onca kan döktüm, onca nizam kurdum. Şimdi o deli, hepsini mahvedecek. Benden sonra, Osmanlı soyu devam etmesin daha iyi. Gidin, İbrahim’i de boğun!”
Bu, bir delilik anında verilmiş bir emir miydi, yoksa hanedanın kendisinden sonra bir kaosa sürüklenmesini engellemek için son bir çaresiz hamle miydi, bilinmez. Lakin Kösem Sultan, bu emri duyduğunda, dehşete kapıldı. Eğer İbrahim de ölürse, Osmanlı hanedanının erkek soyu tamamen kuruyacaktı. Bu, devletin sonu demekti.
Kösem Sultan, bütün otoritesini kullanarak, bu emrin uygulanmasına engel oldu. Cellatları durdurdu. Oğlunun yanına gidip, “Sen son nefesini verirken, hanedanın son kandilini söndürmene izin vermem, Murad,” dedi.
Murad’ın artık direnecek gücü kalmamıştı. Birkaç saat sonra, 8 Şubat 1640 gecesi, henüz yirmi sekiz yaşındayken, Bağdat Fatihi, Osmanlı’nın en kudretli ve en zalim Padişahlarından biri olan Sultan Dördüncü Murad, son nefesini verdi.
Öldüğünde, arkasında, korkuyla sindirilmiş ama istikrara kavuşmuş bir imparatorluk, dolu bir hazine, disiplinli bir ordu ve kanlı bir miras bıraktı. O, fırtınanın kendisiydi. Gelmiş, her şeyi yıkıp geçmiş, ortalığı temizlemiş ve sonra, geldiği gibi aniden yok olmuştu.
Fırtınadan sonra, geriye bir sessizlik kalmıştı. Ve o sessizliğin ortasında, tahta çıkmak üzere, yıllardır bir kafeste, ölüm korkusuyla yaşamış, akli dengesi bozuk, hayattan kopuk bir adam bekliyordu: Sultan İbrahim.
İstanbul, bir zalimden kurtulmuştu. Lakin şimdi, bir delinin yönetimine giriyordu. Ve herkes, o eski soruyu yeniden fısıldamaya başlamıştı: Acaba hangisi daha kötüydü? Zalim bir Padişah mı, yoksa deli bir Padişah mı? Fırtına bitmişti, ama belki de asıl kaos, daha yeni başlıyordu.
BÖLÜM 16 – Deli ve Divan
Fırtınanın Gözü
Topkapı Sarayı, Harem, 8 Şubat 1640 Gecesi
Sultan Dördüncü Murad’ın son nefesi, Topkapı Sarayı’nın yaldızlı tavanlarında bir fısıltı gibi donup kaldığında, odada bulunanlar için zaman bir anlığına durmuştu. Birkaç saat öncesine kadar, gazabından imparatorluğun titrediği o kudretli Padişah, şimdi yatağında, yirmi sekiz yıllık çetin bir hayatın yükünü üzerinden atmış, küçülmüş, sükûnete ermiş bir bedendi. Hekimbaşılar, çaresizlik içinde başlarını öne eğmişlerdi. Vezirler, birbirlerine ne yapacaklarını bilmez bir halde bakıyorlardı. Lakin odadaki en güçlü irade, en soğukkanlı zihin, Valide Kösem Sultan’a aitti.
Kösem, oğlunun cansız yüzüne bakarken, gözlerinden yaşlar süzülüyordu. Bu, bir Valide Sultan’ın değil, evladını toprağa vermeye hazırlanan bir annenin gözyaşlarıydı. Murad, onun en büyük eseri, en büyük gururu, aynı zamanda en büyük hayal kırıklığı olmuştu. Onu bir aslan gibi yetiştirmişti, lakin o aslan, kendi gücünün ve yalnızlığının kafesinde, kendini tüketmişti. Lakin Kösem’in ağlamak için vakti yoktu. Bir Padişah öldüğünde, sarayda matem değil, iktidar boşluğu doğardı. Ve o boşluk, kurtların en sevdiği avlanma sahasıydı.
Hemen doğruldu. Yüzündeki acıyı, o demir gibi iradesinin ardına sakladı. Odanın kapısında bekleyen Darüssaade Ağası’na ve Baş Lala’ya döndü. Sesi, net ve emrediciydi.
“Hünkârımız, Hakk’ın rahmetine kavuşmuştur. Allah, taksiratını affetsin. Lakin devlet, başsız kalamaz. Hanedanın tek varisi, Şehzade İbrahim Efendimizdir. Derhal, cülus için hazırlıklara başlansın. Divan-ı Hümayun sabah için toplansın. Yeni Padişahımız, şafakla birlikte tahtına oturacaktır.”
Bu sözler, odadaki o şok ve kararsızlık havasını bir anda dağıttı. Kösem Sultan, yeniden dizginleri eline almıştı. O, fırtınanın gözündeki o sakin, her şeyi kontrol eden güçtü.
Lakin bir sorun vardı. Hem de çok büyük bir sorun. Tahta çıkacak olan Şehzade İbrahim, nerede ve ne haldeydi? Yıllardır, ağabeyi Murad’ın gazabından korunmak için kapatıldığı o daracık Harem dairesinde, ölüm korkusuyla aklını yitirmenin eşiğine gelmişti. En son, Murad ölüm döşeğindeyken, kendisini boğdurmak için cellat yolladığında, o korku, tam bir cinnete dönüşmüştü.
Kösem Sultan, yanına Sadrazam Kara Mustafa Paşa’yı ve birkaç güvenilir ağayı alarak, Şehzade İbrahim’in dairesine doğru yürüdü. Koridorlar, Padişah’ın ölüm haberinin fısıltılarıyla çalkalanıyordu. Herkes, nefesini tutmuş, yeni dönemin ne getireceğini bekliyordu.
İbrahim’in dairesinin kapısına geldiklerinde, karşılaştıkları manzara, durumun vahametini gözler önüne serdi. Kapı, içeriden ağır mobilyalarla, şiltelerle, sandıklarla barikatlanmıştı. İçeriden ise, bir hayvanınki gibi, korku dolu iniltiler ve anlamsız mırıltılar geliyordu.
“İbrahim! Oğlum, benim, annen!” diye seslendi Kösem, sesini yumuşatmaya çalışarak. “Aç kapıyı, aslanım. Tehlike geçti. Ağabeyin… Ağabeyin rahmetli oldu.”
İçeriden gelen cevap, bir çığlık oldu. “Yalan! Yalan söylüyorsunuz! Bu bir tuzak! Beni de onun gibi boğmaya geldiniz! Cellatlar nerede? Gidin! Gitmezseniz, kendimi öldürürüm!”
Sadrazam Kara Mustafa Paşa, Kösem Sultan’a çaresizce baktı. “Sultanım, vaziyet kötü. Bu halde bir Şehzade, nasıl tahta oturur? Cemaatin, ordunun önüne nasıl çıkar?”
Kösem’in yüzü, bir an bile tereddüt etmedi. “Oturacak, Paşa. Oturmak zorunda. Başka seçeneğimiz yok. Osmanlı soyu, ona bağlı. Gerekirse o kapıyı kırar, onu zorla çıkarırız. Ama o tahta oturacak.”
İkna çabaları, saatlerce sürdü. Kösem, kapının ardından oğluyla bir anne gibi konuştu, ona güvenceler verdi. Sadrazam, devletin bekası için buna mecbur olduklarını anlattı. Lakin İbrahim, aklını esir alan o korku duvarını aşamıyordu. Yıllarca süren tecrit, ağabeylerinin birer birer katledilişine tanık olması, onun ruhunu onarılamaz bir şekilde yaralamıştı. O, dışarıdaki dünyanın, kendisini yutmaya hazır bir canavar olduğuna inanıyordu.
Sonunda, Kösem Sultan, en acımasız, lakin en etkili çözüme başvurmak zorunda kaldı.
“Getirin!” diye emretti. “Ağabeyinin naaşını getirin!”
Bu emir, Sadrazam’ı bile dehşete düşürdü. Lakin kimse, Valide Sultan’ın kararlılığına karşı çıkamadı. Birkaç dakika sonra, dört saray görevlisi, Sultan Murad’ın kefene sarılı, tabuta konulmamış cansız bedenini, bir sedye üzerinde, İbrahim’in dairesinin kapısının önüne getirdiler.
“İbrahim!” diye seslendi Kösem, sesinde artık bir annenin şefkati değil, bir hükümdarın çelik gibi iradesi vardı. “İnanmıyorsan, gel de kendi gözlerinle gör! İşte ağabeyin! İşte seni yıllardır titreten o büyük Sultan! Bak, artık sessiz. Artık sana zarar veremez. Şimdi ya bu kapıyı açar, tahtına sahip çıkarsın, ya da yemin ederim ki, o kapıyı kırar, seni bu devletin sonu olmakla suçlarım!”
Kapının ardındaki ses kesildi. Bir süre, ölüm sessizliği oldu. Sonra, içeriden, barikatı oluşturan eşyaların çekilme sesi duyulmaya başlandı. Yavaşça, gıcırdayarak, kapı aralandı.
Kapının aralığından görünen manzara, oradaki herkesin yüreğini dağladı. Şehzade İbrahim, otuzlu yaşlarına yaklaşmış olmasına rağmen, korkudan küçülmüş bir çocuk gibiydi. Saçı sakalı birbirine karışmış, gözleri korkuyla yuvalarından fırlamış, üzerindeki giysiler yırtık pırtıktı. Önce, kapının önündeki o beyaz kefene baktı. Ağabeyinin o tanıdık, lakin şimdi cansız ve solgun yüzünü gördü. Sonra, gözlerini annesine çevirdi.
“Gerçek mi?” diye fısıldadı. “Öldü mü?”
“Öldü, oğlum,” dedi Kösem, ileri bir adım atarak. “Fırtına dindi. Artık korkmana gerek yok. Padişah, sensin.”
İbrahim, ağabeyinin cesedine bakarak, bir çocuk gibi hıçkırarak ağlamaya başladı. Bu, bir üzüntü ağlaması değildi. Bu, yıllardır içinde birikmiş o tarifsiz korkunun, o sonsuz gerilimin, nihayet boşalmasının sesiydi. O ağlarken, Kösem Sultan, onu bir anne gibi kollarına aldı. Lakin onu teselli ederken, aklında tek bir düşünce vardı: Bu kırık, bu yaralı ruh, bir imparatorluğun tacını nasıl taşıyacaktı?
Kırılgan Taç
Babüssaade Kapısı, 9 Şubat 1640, Sabah
Ertesi sabah, Sultan İbrahim, hayatında ilk defa, Harem’in o güvenli (ya da onun için korkulu) duvarlarının dışına, devletin resmi sahnesine çıktı. Onu, saray berberleri ve hizmetkârları, saatlerce uğraşarak bir Padişah’a benzetmeye çalışmışlardı. Sakalı düzeltilmiş, saçları taranmış, üzerine paha biçilmez bir Padişahlık kaftanı giydirilmişti. Lakin ne o kaftan ne de başındaki mücevherli kavuk, gözlerindeki o derin boşluğu ve korkuyu gizleyebiliyordu.
Cülus töreninin yapılacağı Babüssaade Kapısı’nın önüne geldiğinde, gördüğü kalabalık karşısında donakaldı. Divan üyeleri, ulema, Yeniçeri ve Sipahi ağaları, hepsi orada, ona bakıyordu. Bu, onun için bir tören değil, bir mahkemeydi. Herkesin onu yargıladığını, onunla alay ettiğini düşünüyordu. Annesinin koluna yapıştı.
“Geri dönelim, Valide,” diye fısıldadı. “Yapamam. Benden Padişah olmaz.”
“Olacak, İbrahim,” dedi Kösem, onun kulağına, kimsenin duyamayacağı bir sesle. “Şimdi oraya oturacaksın. Ve bir Padişah gibi davranacaksın. Bütün bu adamlar, sana itaat etmek için burada. Unutma, sen Sultan Ahmed Han’ın oğlu, Sultan Murad Han’ın kardeşisin. Damarlarında akan kan, sana ne yapman gerektiğini söyleyecek.”
Onu, neredeyse zorla, tahta oturttular. İbrahim, o altın kaplamalı, heybetli tahtın üzerinde, kaybolmuş gibi duruyordu. Gözleri, sürekli yerdeydi.
Tören başladı. Sadrazam, vezirler, Şeyhülislam, birer birer öne gelip, yeni Padişah’a biat ettiler, eteğini öptüler. Her dokunuşta, İbrahim irkiliyor, sanki ona bir zarar verecekler gibi geri çekiliyordu.
Sıra, ordu komutanlarına geldi. Yeniçeri Ağası, o dev cüssesiyle öne çıkıp, Padişah’ın eteğini öptü. Lakin başını kaldırdığında, İbrahim’in gözlerine değil, onun arkasında, bir gölge gibi duran Kösem Sultan’a baktı. Herkes, asıl gücün kimde olduğunu biliyordu.
Biat töreni, o garip ve gergin havada bitti. Yeni Padişah, tek bir kelime bile etmemişti. Törenin sonunda, onu yine kollarına girerek, tahtından kaldırıp dairesine götürdüler.
İstanbul, yeni bir Padişah kazanmıştı. Lakin o Padişah, kendi aklının ve korkularının zindanında bir mahpustu. Devletin gemisi, dümeni olmayan bir kaptana emanet edilmişti. Ve herkes, o gemiyi asıl kimin yöneteceğini biliyordu: On yıllık bir aradan sonra, yeniden imparatorluğun mutlak hâkimi olan Valide Kösem Sultan. Demir yumruk gitmiş, yerine yeniden ipek eldiven gelmişti. Lakin herkes merak ediyordu: Bu ipek eldiven, Murad’ın bastırdığı o azgın canavarları ne kadar süre daha oyalayabilecekti?
Boş Hazine, Aç Kurtlar
Divan-ı Hümayun, Şubat 1640
Sultan İbrahim’in tahta çıkışıyla birlikte, ilk ve en büyük kriz, yine aynı yerden patlak verdi: Cülus bahşişi. Murad’ın ölümüyle birlikte, disiplinleri gevşeyen ordu, yeni Padişah’tan hakları olan bahşişi talep etmeye başlamıştı.
Lakin bir sorun vardı. Murad, Bağdat Seferi ve sonrasındaki imar faaliyetleriyle, doldurduğu hazineyi yeniden büyük ölçüde boşaltmıştı. Sadrazam Kara Mustafa Paşa, Kösem Sultan’ın huzuruna çıktığında, durumu bütün çıplaklığıyla anlattı.
“Sultanım, hazinede askere dağıtacak kadar nakit yok. Murad Han zamanından kalan borçlar, sefer masrafları… Durum vahim. Askeri oyalamak zorundayız.”
Kösem, bu habere şaşırmadı. “Oyalayamayız, Paşa,” dedi. “O kurtların ne kadar aç, ne kadar sabırsız olduğunu en iyi sen bilirsin. Onlara istediklerini vermezsek, bu sarayı başımıza yıkarlar. Murad’ın korkusu, onları on yıl boyunca sindirdi. Ama o korku artık yok. Yerini, yeni Padişah’ın zayıflığına dair bir cüret aldı.”
“Peki ne yapacağız, Sultanım? Sarayda eritilecek gümüş de kalmadı.”
Kösem’in aklında, yine radikal bir çözüm vardı. “Hazine, yalnızca altından ve gümüşten ibaret değildir, Paşa. Hazine, aynı zamanda alacaklardır. Murad Han zamanında, zulümleri ve rüşvetleriyle büyük servetler biriktirmiş olan paşalar, valiler var. Şimdi, hesap zamanı. O servetler, devlete aittir. Onlardan geri alınacak.”
Kösem Sultan’ın emriyle, büyük bir “müsadere” (el koyma) operasyonu başlatıldı. Hedef, Dördüncü Murad’ın en güvendiği, lakin aynı zamanda en çok zenginleşmiş olan adamı, Silahtar Mustafa Paşa’ydı. Silahtar, Murad’ın sağ kolu, sırdaşıydı ve bu yakınlığını kullanarak, inanılmaz bir servet edinmişti.
Sadrazam Kara Mustafa Paşa, Silahtar’ı zaten kıskanıyor ve ondan nefret ediyordu. Bu emri, bir fırsat olarak gördü. Silahtar Mustafa Paşa, bir gece aniden tutuklandı. Bütün mal varlığına, konaklarına, çiftliklerine el konuldu. İşkence altında, sakladığı hazinelerin yerini söylemesi istendi. Silahtar, direndi. Lakin sonunda, o da siyasetin acımasız çarkları arasında ezildi ve idam edildi. Onun el konulan serveti, o kadar büyüktü ki, cülus bahşişinin önemli bir kısmını karşılamaya yetti.
Bu operasyon, bir taşla birkaç kuş vurdu. Hem askerin bahşişi ödenmiş, hem hazineye para girmiş, hem de Sadrazam, en büyük rakibinden kurtulmuştu. Lakin bu, aynı zamanda, devlet içinde yeni bir korku dalgası yarattı. Herkes anladı ki, Kösem Sultan’ın yönetimi, merhametli olduğu kadar, çıkarları söz konusu olduğunda acımasız da olabiliyordu. Ve Padişah’ın deliliği, aslında Valide Sultan’a ve onun sadık Sadrazamına, devleti istedikleri gibi yönetmek, düşmanlarını “devletin çıkarı” adına yok etmek için mükemmel bir bahane sunuyordu.
Asker, parasını almış, şimdilik susmuştu. Lakin herkes, bu çözümün geçici olduğunu biliyordu. Para bittiğinde, kurtlar yeniden ulumaya başlayacaktı.
Sarayın Yeni Efendileri
Topkapı Sarayı, 1640
Sultan İbrahim’in akli durumu, sarayda yeni ve tuhaf bir gücün doğmasına neden oldu. Padişah, devlet işlerinden tamamen kopuk olduğu için, onunla iletişim kurabilen, onun güvenini kazanabilen kişiler, bir anda inanılmaz bir güce ve etkiye sahip olmaya başladılar. Artık güç, yalnızca Valide Sultan ve Sadrazam’ın elinde değildi. Güç, Padişah’ın odasına girebilenlerin elindeydi.
Bu yeni efendilerin ilki, Cinci Hoca olarak bilinen Karabaşzade Hüseyin Efendi’ydi. Safranbolulu olan bu adam, üfürükçülük, cinci mürekkebiyle nüsha yazma gibi işlerle tanınıyordu. Padişah İbrahim’in o korku ve sinir nöbetlerini tedavi etmek için saraya çağrılmıştı. İbrahim’in o kırılgan psikolojisi üzerinde, telkinleriyle ve “manevi” tedavileriyle inanılmaz bir etki kurdu. Onu sakinleştiriyor, korkularını yatıştırıyordu. Kısa sürede, Padişah’ın onsuz yapamadığı birine dönüştü.
İbrahim, ona “Cinci Hoca” lakabını takmıştı ve ona sonsuz bir güven duyuyordu. Bu güven, Cinci Hoca’ya, devlet işlerine karışma fırsatı verdi. Valiliğe atanmak isteyen bir paşa, bir davayı kazanmak isteyen bir zengin, önce Cinci Hoca’nın kapısını çalmaya başladı. Hoca, aldığı rüşvetler karşılığında, Padişah’ın kulağına bu istekleri fısıldıyor ve genellikle de istediğini yaptırıyordu. Kısa sürede, sarayın en zengin ve en güçlü adamlarından biri haline geldi. O, artık bir hoca değil, devletin “manevi” sadrazamıydı.
İkinci figür ise, Padişah’ın özel hizmetinde bulunan, güzel konuşması ve yakışıklılığıyla dikkat çeken Silahtar Yusuf Ağa’ydı. O da Padişah’ın en yakın sırdaşı, arkadaşı olmuştu. Padişah, bütün dertlerini ona anlatıyor, onunla şakalaşıyor, vaktinin çoğunu onunla geçiriyordu. Bu yakınlık, Yusuf Ağa’ya da büyük bir güç bahşetmişti. O da, bu gücü, kendi adamlarını önemli yerlere getirmek ve servetini artırmak için kullanmaktan çekinmedi.
Böylece, sarayda tuhaf bir üçgen oluştu. En tepede, bütün ipleri elinde tuttuğunu sanan Valide Kösem Sultan ve onun Sadrazamı Kara Mustafa Paşa vardı. Lakin onların kararları, Padişah’ın odasına girmeden önce, Cinci Hoca ve Silahtar Yusuf Ağa’nın süzgecinden geçmek zorundaydı. Bu iki yeni güç odağı, sık sık Sadrazam ile çatışıyor, kendi çıkarları için devletin nizamını bozmaktan çekinmiyorlardı.
Kösem Sultan, bu durumdan rahatsızdı. Lakin oğlunun hassas ruh halini bildiği için, bu iki “dalkavuktan” onu bir anda koparmaya cesaret edemiyordu. Onları kontrol altında tutmaya, kendi yanına çekmeye çalışıyordu.
Saray, bir tiyatro sahnesine dönmüştü. Herkes bir rol oynuyordu. Sadrazam, devleti yönettiğini sanıyordu. Cinci Hoca, Padişah’ı yönettiğini sanıyordu. Ve en tepede Kösem Sultan, herkesi yönettiğini sanıyordu. Lakin kimsenin yönetemediği tek bir şey vardı: Tahtta oturan, ama kendi aklının esiri olan Sultan İbrahim’in, her an ne yapacağı belli olmayan, öngörülemez hevesleri ve korkuları. Ve o hevesler, çok yakında, imparatorluğu yeni ve daha utanç verici felaketlere sürükleyecekti. Deli ve Divan arasındaki o kırılgan denge, pamuk ipliğine bağlıydı.
BÖLÜM 17 – Samur ve Kan
Zevk ve Sefahat Devri
Topkapı Sarayı, Harem, 1641-1644
Sultan İbrahim’in saltanatının ilk bir-iki yılı, annesi Kösem Sultan ve Sadrazam Kara Mustafa Paşa’nın demir iradesiyle, bir tür yapay istikrar içinde geçmişti. Lakin Padişah’ın, Cinci Hoca ve Silahtar Yusuf Ağa gibi dalkavukların telkinleriyle, o korku dolu kabuğundan yavaş yavaş sıyrılması, imparatorluk için yeni ve daha tuhaf bir felaketler zincirinin başlangıcı oldu. Yıllarca süren tecrit ve ölüm korkusu, İbrahim’in ruhunda onulmaz yaralar açmıştı; şimdi bu yaraların üzeri, sınırsız bir güç ve sorumsuz bir sefahatle örtülmeye çalışılıyordu. Devlet, artık bir delinin değil, zevk ve heveslerinden başka hiçbir şeyi umursamayan, şımarık ve öngörülemez bir çocuğun oyuncağı haline gelmişti.
Saray, tarihin en masraflı, en abartılı eğlencelerine sahne olmaya başladı. Harem, Padişah’ın kişisel fantezilerinin sahnelendiği bir tiyatroya dönüştü. İbrahim, özellikle kadınlara ve lükse karşı patolojik bir düşkünlük geliştirmişti. Dünyanın dört bir yanından, en güzel cariyelerin bulunup saraya getirilmesi için fermanlar çıkarıyordu. Bu cariyeler için paha biçilmez mücevherler, ipek kumaşlar, samur kürkler sipariş ediliyordu.
Onun en meşhur takıntısı, samur kürkü ve amber kokusuna karşıydı. Bir fermanla, kendi dairesinin duvarlarının, yerlerinin, hatta tavanının bile tamamen samur kürküyle kaplanmasını emretti. Bu, akıl almaz bir masraftı. Hazine, bu inanılmaz lüksü karşılamak için eriyordu. Devletin en önemli gelirleri, Padişah’ın bu tuhaf zevklerine harcanıyordu. Söylentilere göre, bir gece Harem bahçesindeki havuzu, amberle doldurtmuş ve cariyeleriyle birlikte bu koku havuzunda eğlenmişti.
Bu sefahat, yalnızca sarayla sınırlı kalmıyordu. Padişah, İstanbul’daki en zengin paşaların, vezirlerin ve hatta zengin gayrimüslimlerin kızlarını, eşlerini Harem’ine katmak gibi skandal taleplerde bulunuyordu. Kimse, Padişah’ın bu isteğine karşı çıkmaya cesaret edemiyordu. Aileler, kızlarını ve eşlerini, ağlayarak saraya teslim etmek zorunda kalıyordu. Bu, halk arasında ve özellikle de ulema çevresinde, Padişah’ın ahlakının ve şeriatın sınırlarını aştığına dair büyük bir öfke ve nefret birikmesine neden oluyordu.
Kösem Sultan, oğlunun bu gidişatını dehşet içinde izliyordu. Onu defalarca uyarmaya çalıştı. “İbrahim, oğlum,” diyordu. “Devlet, eğlenceyle, sefahatle yönetilmez. Baban Sultan Ahmed, dedelerin Kanuni, Fatih… Onlar, günlerini Harem’de değil, Divan’da, seferde geçirirlerdi. Halk fakirlik içinde kıvranırken, senin bu israfın, Allah’ın gazabını üzerine çeker.”
Lakin İbrahim, artık annesini dinlemiyordu. Cinci Hoca ve diğer dalkavukları, onun kulağına sürekli, “Siz Padişahsınız, yeryüzünün halifesisiniz. Canınız ne isterse, onu yapmaya hakkınız var. Sizi eleştirenler, sizin gücünüzü kıskananlardır,” diye fısıldıyordu. İbrahim, annesinin uyarılarını, kendi zevklerine karışan bir müdahale olarak görmeye başlamıştı. Anne ile oğul arasındaki ilişki, giderek geriliyor, Kösem Sultan’ın devlet üzerindeki etkisi, Padişah’ın hevesleri karşısında eriyordu.
Sadrazam Kara Mustafa Paşa, bu gidişata “dur” demeye çalışan son kale oldu. O, dürüst ve sert bir devlet adamıydı. Padişah’ın bu akıl almaz harcamalarına ve devlet işlerine olan kayıtsızlığına isyan ediyordu. Hazineyi düzeltmek için sert mali tedbirler alıyor, Padişah’ın israfını kısmaya çalışıyordu. Bu tavrı, onu saraydaki yeni güç odaklarının, yani Cinci Hoca ve Silahtar Yusuf Ağa’nın hedefi haline getirdi.
Bu iki dalkavuk, Padişah’a sürekli Sadrazam’ı kötülüyor, “Paşa, sizin gücünüzü sınırlamaya çalışıyor, hazineyi size vermeyip kendine saklıyor,” diyorlardı. Sonunda, Padişah’ı, kendisini tahta çıkaran ve devleti yıllarca ayakta tutan o tecrübeli Sadrazam’ı görevden almaya ikna ettiler. 1644 yılında, Kara Mustafa Paşa, hiçbir somut gerekçe gösterilmeden azledildi ve kısa bir süre sonra da, rakiplerinin komplosuyla idam edildi.
Bu olay, bir dönüm noktasıydı. Artık Padişah’ı dizginleyebilecek, ona “dur” diyebilecek son tecrübeli ve güçlü devlet adamı da ortadan kaldırılmıştı. Devlet yönetimi, tamamen, Padişah’ın dengesiz ruh hali ile Cinci Hoca ve Silahtar Yusuf Ağa gibi liyakatsiz, rüşvetçi ve hırslı bir grubun eline geçmişti. İmparatorluk, kaptan köşkünde bir delinin ve dalkavuklarının oturduğu, rotasız bir gemi gibi, büyük bir fırtınaya doğru sürükleniyordu. Ve o fırtına, çok uzaklarda, Akdeniz’in ortasındaki küçük bir adadan, Girit’ten esecekti.
Malta Korsanları ve Girit Seferi
Akdeniz, 1644
Osmanlı İmparatorluğu, kendi içindeki kaos ve sefahatle boğuşurken, dış dünyadaki gelişmeler, bu çürümeyi acı bir şekilde yüzüne vuracaktı. 1644 yılında, Darüssaade Ağası Sünbül Ağa’yı ve Padişah’ın gözde cariyelerinden birkaçını Mısır’a götüren bir Osmanlı filosu, Akdeniz’de seyrederken, Hristiyanlığın o en militan şövalye tarikatı olan Malta Şövalyeleri’nin saldırısına uğradı.
Bu, sıradan bir korsanlık faaliyeti değildi. Gemideki yük, Mısır’dan gelen vergiler ve değerli hediyelerle doluydu. Ve en önemlisi, gemide sarayın en önemli isimlerinden biri olan Darüssaade Ağası vardı. Çıkan çatışmada, Osmanlı gemisi ele geçirildi. Sünbül Ağa ve yanındakilerin bir kısmı öldürüldü, bir kısmı esir alındı. Korsanlar, ele geçirdikleri bu büyük ganimetle birlikte, sığınacakları en güvenli limana, Venediklilerin kontrolündeki Girit adasına gittiler.
Bu haber, İstanbul’a bir bomba gibi düştü. Padişah’ın en önemli adamlarından birinin öldürülmesi ve hazinenin soyulması, devletin onuruna ve itibarına yapılmış büyük bir saldırıydı. Sultan İbrahim, haberi duyduğunda, hayatında ilk defa, zevk ve sefahatten başka bir şeyle ilgilenmek zorunda kaldı. Öfke krizine girdi.
“Bu ne cürettir!” diye bağırıyordu Divan’da. “Bir avuç kâfir korsan, benim ağama, benim hazineme nasıl el uzatır! Ve o Venedikli köpekler, onları nasıl limanlarında barındırır!”
Cinci Hoca ve diğer dalkavuklar, Padişah’ın bu öfkesini, kendi çıkarları için bir fırsata dönüştürmekte gecikmediler. Onlar için bir savaş, yeni makamlar, yeni servetler ve dikkatleri saraydaki yolsuzluklardan başka bir yöne çekmek demekti.
“Hünkârım, bu, Allah’ın bir işaretidir!” diyordu Cinci Hoca. “Kâfirler, hadlerini aştılar. Onlara, Osmanlı’nın kılıcının hâlâ keskin olduğunu gösterme vaktidir. Girit, o yılan yuvası, fethedilmelidir! Bu, size nasip olacak büyük bir zaferdir!”
Padişah İbrahim, bu fikri hemen benimsedi. O da, ağabeyi Murad gibi, bir “Gazi Hünkâr” olmak, adını tarihe bir fatih olarak yazdırmak istiyordu. Hiçbir plan, hiçbir hazırlık, hiçbir strateji düşünülmeden, anlık bir öfkeyle, Venedik’e savaş ilan edildi ve Girit’in fethi için donanmanın hazırlanması emredildi.
Kösem Sultan ve birkaç tecrübeli vezir, bu karara karşı çıkmaya çalıştılar. Devletin, böyle büyük ve masraflı bir sefere hazır olmadığını, Venedik gibi güçlü bir denizci devletle savaşmanın büyük bir risk olduğunu anlatmaya çalıştılar. Girit, sarp kayalıkları ve güçlü kaleleriyle, alınması çok zor bir adaydı.
Lakin Padişah, kimseyi dinlemedi. “Ben Padişahım! Emrim, emirdir!” diyerek, bütün itirazları susturdu.
1645 yılında, Kaptan-ı Derya Silahtar Yusuf Paşa’nın (Padişah’ın gözdelerinden olan Yusuf Ağa, bu sefere komuta etmek için Paşalığa ve Kaptan-ı Deryalığa terfi ettirilmişti) komutasındaki büyük bir Osmanlı donanması, büyük bir törenle İstanbul’dan ayrıldı. Hedef, Girit’ti.
Kimse, o gün, bu anlık bir öfkeyle başlayan seferin, tam yirmi dört yıl süreceğini, binlerce askerin canına, hazinenin tamamen boşalmasına ve imparatorluğu yeni bir felaketin eşiğine getirecek kanlı bir bataklığa dönüşeceğini tahmin edemezdi. Deli bir Padişah’ın öfkesiyle atılan bir tohum, imparatorluğun en uzun ve en yıpratıcı savaşlarından birinin zehirli ağacına dönüşmek üzereydi.
Bataklıkta Savaş
Girit Adası, 1645-1648
Osmanlı ordusu, Girit’e çıktığında, ilk başlarda bazı başarılar elde etti. Adanın önemli şehirlerinden Hanya ve Resmo, kısa sürede fethedildi. Bu haberler, İstanbul’da büyük bir sevinç yarattı ve Padişah İbrahim’in savaş kararının ne kadar doğru olduğu propagandası yapıldı.
Lakin zaferin sarhoşluğu, kısa sürede yerini acı bir gerçeğe bıraktı. Adanın başkenti ve en güçlü kalesi olan Kandiye, bir türlü düşmüyordu. Venedikliler, bütün güçleriyle kaleyi savunuyor, Papalık ve diğer Hristiyan devletlerden sürekli yardım alıyorlardı. Kuşatma, uzadıkça uzadı.
Girit, Osmanlı ordusu için tam bir bataklığa dönüştü. Sarp arazi, sürekli yağan yağmurlar, salgın hastalıklar ve Venedik donanmasının denizden yaptığı ikmal kesme operasyonları, orduyu perişan etti. Her yıl, İstanbul’dan binlerce yeni asker ve tonlarca malzeme adaya gönderiliyor, lakin bu kaynaklar, Kandiye’nin sarp duvarları önünde eriyip gidiyordu.
İstanbul’da ise, savaşın uzaması, büyük bir ekonomik krize ve siyasi gerilime yol açtı. Savaşın masraflarını karşılamak için, halka yeni ve ağır vergiler konuldu. Bu vergiler, “Girit Serdariyye Akçesi” gibi isimlerle toplanıyor, ödeyemeyenlerin mallarına el konuluyordu. Halk arasındaki homurtu, yeniden yükselmeye başlamıştı.
Sarayda ise, Girit’teki başarısızlık, yeni bir günah keçisi arayışını başlattı. Padişah İbrahim, seferin komutanı olan eski gözdesi Silahtar Yusuf Paşa’yı, başarısızlıkla suçladı. Yusuf Paşa, Padişah’ın gazabından korkarak, İstanbul’a dönmeye cesaret edemiyordu. Sonunda, Padişah’ın emriyle, Girit’te görevden alındı ve İstanbul’a getirildiğinde, eski dostu olan Padişah tarafından, hiçbir sorgu sual olmadan idam edildi.
Bu olay, saraydaki keyfiliğin ve nankörlüğün ne boyutta olduğunu bir kez daha gösterdi. Padişah’ın gözdesi olmak, artık bir imtiyaz değil, her an idam edilebilecek bir risk taşımak anlamına geliyordu.
Savaş uzadıkça, Kösem Sultan’ın ve onunla birlikte hareket eden devlet adamlarının endişeleri de artıyordu. Bu anlamsız savaş, devleti tüketiyordu. Lakin Padişah’ı, bu Girit sevdasından vazgeçirmek imkânsızdı. O, Kandiye’nin fethini, bir onur meselesi haline getirmişti. Her başarısızlık haberi, onu daha da öfkelendiriyor, daha fazla asker ve para gönderilmesi için anlamsız fermanlar çıkarmasına neden oluyordu.
Samur Devri ve Son Damla
İstanbul, 1648
Girit savaşı bütün şiddetiyle devam ederken, Padişah İbrahim’in İstanbul’daki sefahati ve akıl almaz talepleri, artık tahammül sınırlarını aşmıştı. Onun “Samur ve Amber Devri” olarak anılan bu son dönemi, bardağı taşıran son damlaları biriktiriyordu.
Padişah, yeni bir takıntı geliştirmişti: Şişman kadınlar. İmparatorluğun dört bir yanına, en şişman kadınların bulunup saraya gönderilmesi için adamlar yollandı. İstanbul’da, Tophane semtinde yaşayan Ermeni kökenli, aşırı kilolu bir kadının ününü duymuştu. Bu kadını, Şekerpare adıyla Harem’ine kattı ve ona inanılmaz bir sevgi ve ilgi gösterdi. Ona mücevherler, kürkler hediye ediyor, hatta devlet işlerinde onun fikrini sorduğu bile söyleniyordu.
Bu dönemdeki en büyük skandal ise, “Tezkiresiz Samur” meselesi oldu. Padişah, bir fermanla, bütün devlet erkanının, vezirlerin, paşaların, ulemanın, konaklarını ve hatta atlarının eyer takımlarını bile samur kürküyle kaplamalarını emretti. Bu, bir zenginlik göstergesi değil, Padişah’a mutlak itaatin bir simgesi olacaktı.
Bu, akıl almaz bir emirdi. İmparatorlukta, bu kadar çok samur kürkü yoktu. Olanların fiyatları ise, astronomik rakamlara fırladı. Devlet adamları, bu emri yerine getirmek için bütün servetlerini harcamak, borca girmek zorunda kaldılar. Birçok vezir, konağını samurla kaplayamadığı için Padişah’ın gazabına uğramaktan korkarak, görevinden istifa etti.
Bu olay, devletin ne kadar keyfi ve akıldışı bir şekilde yönetildiğini, en üst düzeydeki devlet adamlarının bile Padişah’ın bir hevesi uğruna nasıl zelil duruma düşürüldüğünü gösteren son ve en net kanıt oldu.
Artık, hem ordu hem ulema hem de halk, bu gidişata bir son verilmesi gerektiği konusunda birleşmişti. Homurtular, yeniden bir isyan fısıltısına dönüşüyordu. Lakin bu seferki isyan, bir cülus bahşişi veya bir paşanın kellesi için değildi. Bu seferki isyanın hedefi, doğrudan Padişah’ın kendisiydi. Ulema, “akli melekeleri yerinde olmayan bir Padişah’ın, şer’an hal’edilmesinin (tahttan indirilmesinin) vacip olduğuna” dair fetvalar hazırlamaya başlamıştı. Yeniçeri ve Sipahi ağaları, eski düşmanlıklarını bir kenara bırakıp, bu “deli Padişah’tan” kurtulmak için gizlice ittifak yapıyorlardı.
Ve bütün bu komploların merkezinde, yine o sessiz ve sabırlı güç vardı: Valide Kösem Sultan. O, oğlunun bu devleti bir felakete sürüklediğini görmüştü. Onu kurtarmak için çok çabalamış, lakin başaramamıştı. Şimdi, devleti kurtarmak için, oğlunu feda etmekten başka çaresi kalmadığını anlıyordu. Bu, onun hayatındaki en acı, en zor karardı. Bir anne olarak, oğlunu korumak istiyordu. Lakin bir devlet yöneticisi olarak, imparatorluğun ondan daha önemli olduğunu biliyordu.
Oğlu İbrahim’in sonunu hazırlayacak olan komplonun başına, bizzat kendisi geçti. Bu, bir ihanet değil, trajik bir devlet göreviydi.
1648 yılının Ağustos ayında, İstanbul, yeni bir fırtınanın arifesindeydi. Samur ve amber kokusuyla sarhoş olan saray, çok yakında, yeniden kan ve barut kokusuyla dolacaktı. Sultan İbrahim’in zevk ve sefahat devri, kanlı bir finalle sona ermek üzereydi. Ve tarih, bir kez daha, bir Padişah’ın tahttan indirilişine tanıklık edecekti.
BÖLÜM 18 – Deli ve Cellat
Son Ziyafet
Topkapı Sarayı, Harem, 7 Ağustos 1648 Gecesi
Ağustosun o bunaltıcı sıcağı, İstanbul’un üzerine bir kefen gibi serilirken, Topkapı Sarayı, dışarıdaki dünyanın kaynayan kazanından habersiz, kendi gerçeküstü rüyasını görmeye devam ediyordu. Sultan İbrahim, Harem bahçesinde, yine o masraflı ve şatafatlı eğlencelerinden birini düzenlemişti. Havuzlar, gülsuyu ve amberle doldurulmuş, ağaçlara asılan binlerce fener, geceyi bir gündüze çevirmişti. En güzel cariyeler, en usta müzisyenler, Padişah’ı eğlendirmek için seferber olmuştu. İbrahim, altın işlemeli bir tahtırevanda, etrafı samur kürklerle kaplı yastıkların üzerinde yarı uzanmış, elindeki şarap kadehinden içkisini yudumlarken, bu yapay cennetin tadını çıkarıyordu. Yüzünde, bir çocuğun o saf ve bencil mutluluğu vardı. Dışarıda, Girit’te kan gövdeyi götürüyor, hazine iflasın eşiğindeydi, halk vergilerin altında eziliyordu. Lakin bunların hiçbiri, onun bu zevk ve sefahat dünyasına sızamıyordu.
Bu, onun son ziyafeti olacaktı. Ve o, bunun farkında değildi.
Aynı saatlerde, sarayın bambaşka bir köşesinde, Valide Kösem Sultan’ın dairesinde, bambaşka bir meclis toplanmıştı. Buradaki ışıklar loş, yüzler gergindi. Mecliste, yeni Şeyhülislam Abdürrahim Efendi, Sadrazam Sofu Mehmed Paşa, Yeniçeri Ağası Kara Murad Ağa ve birkaç güvenilir vezir vardı. Bu, bir isyan meclisiydi. Ve meclisin başkanı, bizzat, tahttaki Padişah’ın annesi Kösem Sultan’dı.
Kösem’in yüzü, bir mermer maskesi kadar ifadesiz ve soğuktu. Lakin gözlerinde, bir annenin vermek üzere olduğu o korkunç kararın acısı okunuyordu.
“Efendiler, Paşalar, Ağalar,” diye söze başladı. Sesi, sakin ama titrekti. “Durumu hepiniz görüyorsunuz. Oğlum, Hünkârımız Sultan İbrahim, Allah’ın ona verdiği Padişahlık emanetini taşıyacak akli ve ruhi melekelerden yoksundur. Hevesleri ve etrafındaki dalkavukların telkinleriyle, Devlet-i Aliyye’yi bir felaketin eşiğine getirmiştir. Hazine boştur, ordu Girit bataklığında erimektedir, halk isyanın eşiğindedir. Bu gidişe bir ‘dur’ denilmezse, korkarım ki, bu ulu devlet, tarihe karışacaktır.”
Bir an duraksadı, derin bir nefes aldı. En zor cümleyi söylemek için güç topluyordu. “Bir anne olarak, bu sözleri söylemek, benim için ölümden beterdir. Lakin bir devlet anası olarak, görevim, hanedanın ve devletin bekasını, kendi evladımın canından üstün tutmaktır. Ulema ve ordu olarak, sizler ne dersiniz? Şeriat ve kanun, bu durumda neyi emreder?”
Bu, retorik bir soruydu. Cevap, çoktan hazırlanmıştı. Şeyhülislam Abdürrahim Efendi, öne çıktı. Elinde, daha önce hazırlanmış bir fetva taslağı vardı.
“Valide Sultanım,” dedi saygılı bir sesle. “Şeriat-ı şerifimiz, aklı melekeleri yerinde olmayan, sefih ve israf içinde olup devletin nizamını bozan bir hükümdarın, ümmetin maslahatı için, hal’edilmesinin (tahttan indirilmesinin) caiz, hatta vacip olduğunu beyan eder. Hünkârımız Sultan İbrahim’in durumu, ne yazık ki, bu tarife uymaktadır. Ulema olarak, bizim kararımız, Padişah’ın tahttan indirilmesi yönündedir.”
Ardından, Yeniçeri Ağası Kara Murad Ağa söz aldı. O, kaba saba bir askerdi, lakin zekiydi. Ordunun desteğinin, bu işin en kritik parçası olduğunu biliyordu.
“Sultanım, Paşam, Efendi Hazretleri,” dedi gür sesiyle. “Peygamber Ocağı, yani biz Yeniçeriler, Padişahımıza sadakatle bağlıyızdır. Lakin bizim sadakatimiz, Padişah’ın şahsına değil, Devlet-i Aliyye’nin yüce makamınadır. O makam, oyuncak değildir. Girit’te yoldaşlarımız kâfirle boğuşurken, İstanbul’da sefahat sürülmesine, hazinenin samur kürküne harcanmasına ocağımızın vicdanı razı değildir. Şayet ulema, hal’ edilmesi yönünde fetva verirse, ordu, bu fetvanın gereğini yerine getirmeye hazırdır.”
Anlaşma sağlanmıştı. Ulema fetvayı verecek, ordu eyleme geçecekti. Plan, sabaha karşı, Padişah en derin uykusundayken gerçekleştirilecekti.
Kösem Sultan, son bir soru sordu. “Peki, tahta kim geçecek? Oğlumun yerine, kimi münasip görürsünüz?”
Bu sorunun da cevabı belliydi. Tahtın tek varisi, Sultan İbrahim’in, henüz yedi yaşındaki oğlu, Şehzade Mehmed’di. O, annesi Turhan Sultan ile birlikte, Harem’de gözlerden uzak bir hayat sürüyordu.
“Elbette, Şehzademiz Mehmed Efendimiz, Padişahımız olacaktır,” dedi Sadrazam. “Ve siz, Valide Sultanım, o büyüyene kadar, yeniden Naib-i Saltanat olarak, devleti idare edeceksiniz.”
Bu, Kösem Sultan’ın gücünü yeniden mutlak hale getirecek bir formüldü. Lakin o an, Kösem’in yüzünde bir zafer ifadesi yoktu. Yalnızca, derin bir keder ve yorgunluk vardı. Bir oğlunu, diğer oğlunun torununu tahta çıkarmak için feda ediyordu. İktidar, ne kadar da acımasız bir oyundu.
Meclis dağılırken, Kösem, son bir emir verdi. “Oğluma, İbrahim’e, hiçbir zarar gelmeyecek. Tıpkı amcası Mustafa gibi, o da Harem’de, bir daireye kapatılacak. Canı, bana emanettir. Bu konuda, hepinize yemin ettiririm.”
Herkes, bu yemini etti. Lakin sarayın o kanlı tarihinde, yeminlerin ne kadar kolay bozulabildiğini, herkes içten içe biliyordu.
Toplantı bittiğinde, Kösem Sultan, penceresinden, Harem bahçesindeki o şenliğe baktı. Kahkahalar, müzik sesleri, cariyelerin şen şakrak konuşmaları, ona bir başka dünyadan geliyor gibiydi. Oğlu, son mutluluğunu yaşıyordu. Ve o mutluluğu, birazdan kendi elleriyle, bir kâbusa çevirecekti. Bir anne için, bundan daha büyük bir cehennem olabilir miydi?
Kafesin Kapanışı
Topkapı Sarayı, 8 Ağustos 1648, Şafak Vakti
Şafak sökerken, Harem bahçesindeki ziyafet bitmiş, sarhoş Padişah, dairesine çekilmiş, derin bir uykuya dalmıştı. İşte o an, komplo harekete geçti.
Sadrazam ve Yeniçeri Ağası’nın emrindeki bir grup seçkin asker, sessizce Harem’in koridorlarında ilerledi. Başlarında, Valide Kösem Sultan’ın Kethüdası vardı. Onları, Padişah’ın dairesine götürüyordu. Padişah’ın kapısındaki muhafızlar, Kösem Sultan’ın emriyle çoktan değiştirilmiş, sadık adamlar yerleştirilmişti. Hiçbir direnişle karşılaşmadılar.
Sessizce, Padişah’ın yatak odasına girdiler. Oda, ağır bir amber ve şarap kokusuyla doluydu. Sultan İbrahim, ipek çarşaflar ve samur yorganlar arasında, bir çocuk gibi masumca uyuyordu. Yüzünde, gördüğü tatlı bir rüyanın tebessümü vardı.
Askerler, yatağın etrafını sardılar. Yeniçeri Ağası, Padişah’ı sarsarak uyandırdı. İbrahim, gözlerini açtığında, karşısında gördüğü o kılıçlı, zırhlı adamlar karşısında, bir an ne olduğunu anlayamadı. Sonra, aklı başına geldi ve o eski, o tanıdık korku, bütün benliğini bir anda sardı. Bir çığlık attı.
“İmdat! Cellatlar! Beni öldürmeye geldiler!”
“Sakin olun, Hünkârım,” dedi Sadrazam Sofu Mehmed Paşa, öne çıkarak. “Size bir zarar vermeyeceğiz. Lakin, ulemanın ve ordunun ortak kararıyla, Padişahlık göreviniz sona ermiştir. Tahttan feragat ediyorsunuz.”
“Ne demek feragat?” diye bağırdı İbrahim, yatakta doğrulmaya çalışarak. “Ben Padişahım! Bunu bana nasıl yaparsınız? Annem! Annem nerede? O buna izin vermez!”
Tam o sırada, odanın kapısında Kösem Sultan belirdi. Yüzü, ifadesizdi. “Ben de buradayım, İbrahim,” dedi soğuk bir sesle. “Ve bu karara, ben de onay verdim. Devleti, daha fazla felakete sürüklemene izin veremezdim.”
İbrahim, annesini gördüğünde, son umudu da yıkıldı. İhanetin en acısını, en güvendiği insandan, annesinden tatmıştı. Yüzünde, öfke, şaşkınlık ve çocuksu bir kırgınlık vardı.
“Sen… Sen de mi, Valide?” diye kekeledi. “Beni sen de mi sattın?”
“Ben seni değil, devleti ve hanedanı kurtarıyorum, oğlum,” dedi Kösem. “Şimdi, direnme. Her şeyi daha da zorlaştırma. Canın bağışlanacak. Huzur içinde yaşayacaksın.”
İbrahim, ağlamaya başladı. Yalvarıyor, bağırıyor, direniyordu. Lakin çabası nafileydi. Askerler, onu yatağından zorla kaldırdılar. Üzerine basit bir kaftan geçirip, yalınayak, onu odasından dışarı sürüklediler.
Onu, tahta çıkmadan önce yıllarca tutulduğu, ağabeylerinin katledildiği o meşum daireye, Şimşirlik’e, yani Kafes’e geri götürüyorlardı. Tarih, onun için başa sarmıştı. Bir kafesten çıkıp, sekiz yıllık bir saltanat rüyası görmüş ve şimdi, aynı kafese geri dönüyordu.
Kapı, arkasından kapandığında ve kilitlendiğinde, içeriden gelen hıçkırıkları ve yalvarmaları, koridordaki herkesin kanını dondurdu. Bir Padişah, daha bir gün önce mutlak hükümdar olan bir adam, şimdi yeniden bir mahpusa dönüşmüştü.
Hemen ardından, komplonun ikinci aşamasına geçildi. Yedi yaşındaki Şehzade Mehmed, annesi Turhan Sultan’ın kollarından alınarak, cülus töreni için hazırlanmaya başlandı. Küçük çocuk, ne olduğunu anlamadan, ağlayarak annesinden ayrıldı. Onu, Babüssaade Kapısı’nın önüne çıkardılar ve devasa tahtın üzerine oturttular. Sultan Dördüncü Mehmed, Osmanlı tarihinin en genç yaşta tahta çıkan Padişahlarından biri olmuştu.
Biat töreni, bir öncekinden daha da tuhaftı. Devlet erkanı, ağlayan, annesini isteyen yedi yaşındaki bir çocuğun önünde eğilip, eteğini öpüyordu. Herkes, bu tablonun garipliğinin farkındaydı. Asıl biat ettikleri, o çocuk değil, onun arkasında, yeni Valide Sultan Turhan Hatun’un yanında duran, imparatorluğun tartışmasız tek hâkimi olan Büyük Valide Kösem Sultan’dı. Kösem, bir kez daha, bir torunu üzerinden, mutlak gücü eline geçirmişti.
On Günlük Mahpus
Şimşirlik (Kafes), 8-18 Ağustos 1648
Sultan İbrahim’in kafesteki günleri, tam bir delilik ve azap içinde geçti. İlk birkaç gün, sürekli ağladı, kapıyı yumrukladı, annesine ve onu tahta çıkaranlara lanetler okudu. Onu, bir hain gibi, bir canavar gibi nasıl terk ettiklerini haykırıyordu.
Sonra, sessizliğe gömüldü. Saatlerce, odanın bir köşesinde, dizlerini kendine çekerek, boşluğa bakıyordu. Zihni, geçmişin hayaletleriyle doluydu. Ağabeylerinin o boğuk çığlıkları, kendi Padişahlık dönemindeki o şatafatlı eğlenceler, samur kürkler, güzel cariyeler… Hepsi, şimdi uzak bir rüya gibiydi.
Dışarıdaki dünyadan tamamen kopmuştu. Lakin dışarıdaki dünya, onu unutmamıştı.
Tahttan indirilmesi, İstanbul’da tam bir sükûnet sağlamamıştı. Evet, ulema ve devletin üst kademesi, bu değişikliği kabul etmişti. Lakin ordunun içinde, özellikle de Sipahi Ocağı’nın bazı bölüklerinde, bir homurdanma başlamıştı. Onlar, Sultan İbrahim döneminde, Padişah’ın cömertliği sayesinde büyük imtiyazlar elde etmişlerdi. Yeni yönetimin, Kösem Sultan ve Sadrazam Sofu Mehmed Paşa’nın, daha sıkı ve daha az cömert bir politika izleyeceğini biliyorlardı.
Bu gruplar, gizlice toplanıp, “Bu yapılan, dine aykırıdır. Sağ olan bir Padişah varken, yedi yaşındaki bir çocuk nasıl tahta oturtulur? Sultan İbrahim’i yeniden tahta çıkarmalıyız!” diye fısıldaşmaya başladılar.
Bu fısıltılar, Kösem Sultan’ın ve Sadrazam’ın kulağına ulaştığında, sarayda büyük bir panik yaşandı. İbrahim yaşadığı sürece, her zaman bir isyan bahanesi, bir fitne potansiyeli olacaktı. Onun varlığı, yeni ve kırılgan yönetimin üzerinde, bir Demokles’in kılıcı gibi sallanıyordu.
Sadrazam Sofu Mehmed Paşa ve Yeniçeri Ağası, Kösem Sultan’ın huzuruna çıktılar. Durumun ciddiyetini anlattılar.
“Sultanım,” dedi Sadrazam. “Korkarız ki, verdiğiniz sözü tutamayacağız. O yaşadığı müddetçe, devlete rahat yoktur. Sipahiler, her an bir isyan çıkarıp, onu kafesten çıkarmaya kalkabilirler. O zaman, hepimizin sonu olur. Fitnenin kökünü kurutmak için, onun ölümü, artık vacip olmuştur.”
Kösem Sultan, bu sözleri duyduğunda, yıkıldı. Oğlu İbrahim’i koruyacağına yemin etmişti. Lakin şimdi, onu iktidara getirenler, ondan oğlunun ölüm fermanını istiyorlardı. Bir kez daha, devletin bekası ile evlat sevgisi arasında, o korkunç seçimle karşı karşıyaydı.
Günlerce direndi. Ağladı, yalvardı. “Başka bir yolu olmalı,” dedi. “Onu uzak bir kaleye sürelim. Gözden ırak olsun.”
“Olmaz, Sultanım,” diye itiraz etti Yeniçeri Ağası. “Nereye giderse gitsin, adı, bir isyan sancağı olarak kullanılacaktır. Tek çözüm, ölümdür.”
Baskı, her geçen gün arttı. Sonunda, yeni Şeyhülislam’dan, “fitneyi önlemek için, hal’edilmiş bir Padişah’ın katlinin caiz olduğuna” dair yeni bir fetva alındı. Bu fetva, Kösem Sultan’ın son direnişini de kırdı.
Ağlayarak, çaresizlik içinde, oğlunun idamına onay verdi. Bu, onun hayatı boyunca verdiği en zor, en acı karardı. Bu onayla, kendi ruhunun bir parçasını da ölüme mahkûm etmişti.
Cellat ve Deli
Şimşirlik (Kafes), 18 Ağustos 1648
On günlük mahpusluğunun sonunda, 18 Ağustos 1648 gecesi, Sultan İbrahim, hücresinin kapısının yeniden açıldığını duydu. Lakin bu sefer, gelenlerin yüzündeki ifade farklıydı. Onlar, ne bir teselli ne de bir haber getiriyorlardı. Onlar, ölümü getiriyorlardı.
Başlarında, bizzat Sadrazam Sofu Mehmed Paşa, Şeyhülislam ve ocağın ağaları vardı. Ve onların arkasında, elinde yağlı bir kement tutan, sarayın baş celladı Kara Ali duruyordu.
İbrahim, celladı ve kementi gördüğünde, ne olacağını anladı. Artık bağırmadı, yalvarmadı. Bütün deliliği, bütün korkusu, yerini aniden, buz gibi bir sükûnete bırakmıştı. Belki de aklı, bu son ve mutlak gerçeklik karşısında, bir anlığına yerine gelmişti.
Ayağa kalktı ve karşısındaki o heyete baktı. Gözleri, Şeyhülislam’a takıldı.
“Siz ki, Allah’ın dinini temsil edersiniz,” dedi sesi, şaşırtıcı derecede sakindi. “Hangi kitapta yazar, bir Padişah’ın, kendi tebaası tarafından boğularak öldürülmesi? Allah, bunun hesabını size sormayacak mı?”
Şeyhülislam, başını öne eğdi. Cevap veremedi.
Sonra, İbrahim, Sadrazam’a döndü. “Siz ki, benim ekmeğimi yediniz. Benim lütfumla o makama geldiniz. Şimdi, benim celladım mı oldunuz?”
Sadrazam da sustu. Herkesin yüzünde, bir utanç ve bir suçluluk ifadesi vardı.
Sonunda, İbrahim, cellat Kara Ali’ye baktı. “Gel,” dedi. “Görevini yap. Ama bil ki, benden sonra bu tahta oturacak olan da, sizi bu tahta oturtan da, bir gün sizin gibi, bir celladın eline düşecektir. Bu sarayın kaderi budur. Taht, kanla alınır, kanla verilir.”
Bu, onun son peygamberce sözleri oldu.
Cellat Kara Ali, öne çıktı. İbrahim, hiçbir direniş göstermedi. Kollarını açıp, kaderine teslim oldu. Cellat, kementi boynuna geçirdi ve sıktı. Birkaç saniye içinde, her şey bitmişti. Sultan İbrahim, ağabeyi Genç Osman gibi, bir isyanla tahttan indirilmiş ve on gün sonra, bir devlet kararıyla katledilmişti.
Cesedi, ertesi gün, hiçbir tören yapılmadan, sessizce, Ayasofya Camii’nin avlusundaki vaftizhaneye, amcası Sultan Mustafa’nın yanına defnedildi. İstanbul’un iki “deli” Padişahı, şimdi yan yana, ebedi uykularında yatıyorlardı.
Kösem Sultan, oğlunun ölüm haberini aldığında, odasına kapandı ve günlerce kimseyle görüşmedi. İktidarı yeniden ele geçirmişti. Devleti, bir felaketten kurtardığına inanıyordu. Lakin bunun bedelini, ikinci kez, bir evladının canıyla ödemişti. O, artık yalnızca bir Valide Sultan değil, aynı zamanda, tarihin en trajik ve en güçlü kadınlarından biri olarak, kendi yalnızlığının ve zaferlerinin zindanında bir mahpustu. Fırtına dinmiş, lakin geriye, onarılması nesiller sürecek bir enkaz ve silinmesi imkânsız bir kan lekesi bırakmıştı.
BÖLÜM 19 – İki Valide, Bir Saray
Altın Kafes
Topkapı Sarayı, Valide Sultan Dairesi, Sonbahar 1648
Sultan İbrahim’in kanı, Yedikule’nin soğuk taşlarından henüz silinmemiş, babasının mezarının toprağı kurumamıştı ki, Topkapı Sarayı, yeni ve daha sinsi bir savaşın sessiz sahnesine dönüşmüştü. Fırtına dinmiş, lakin fırtınanın getirdiği enkazın üzerinde, şimdi iki dişi kartal, imparatorluğun leşi üzerinde hak iddia ediyordu. Biri, tecrübenin ve acımasızlığın çeliğiyle dövülmüş, iki Padişah devirip üç Padişah görmüş Büyük Valide Kösem Sultan’dı. Diğeri ise, oğlu tahtta oturan, elinde meşruiyetin o kırılgan ama parlak kılıcını tutan, genç ve hırslı Küçük Valide Turhan Hatice Sultan. Saray, artık tek bir kadının iradesiyle yönetilmiyordu; iki valide, bir saray ve tek bir iktidar vardı. Ve o iktidar, ikisine de yetmeyecek kadar küçüktü.
Kösem Sultan, saltanat naibeliğini ikinci kez eline almıştı. Lakin aradan geçen yıllar, onu değiştirmişti. Murad’ın o demir yumruğu döneminde geri plana çekilmiş, lakin gücünü asla kaybetmemişti. Şimdi, yeniden mutlak otorite olarak sahneye çıktığında, eskisinden daha kuşkucu, daha kontrolcü ve belki de daha yorgundu. O, artık devleti kurtaran bir kahraman değil, kendi iktidarını korumaya çalışan, yaşlanan bir hükümdardı. Her fısıltıdan bir komplo, her bakıştan bir ihanet seziyordu.
Dairesi, fiili bir Divan-ı Hümayun’a dönüşmüştü. Sadrazam, vezirler, ocağın ağaları, en önemli kararları almak için, taht odasına değil, onun huzuruna çıkıyorlardı. Kösem, paravanın arkasından, kimseye görünmeden, devletin bütün iplerini elinde tutuyordu. Emirleri net, kararları kesindi. O, imparatorluğun, yedi yaşındaki bir çocuğun ve onun yirmi bir yaşındaki tecrübesiz annesinin eline bırakılamayacak kadar değerli bir mücevher olduğuna inanıyordu. Ve o mücevherin tek koruyucusu, kendisiydi.
Bu yeni düzende, genç Valide Turhan Sultan, adeta kendi sarayında bir sürgündü. Oğlu, Padişah’tı. Dolayısıyla, Harem’in ve oğlunun üzerindeki vesayetin doğal sahibi kendisi olmalıydı. Lakin karşısında, “Büyük Valide” unvanıyla bütün gelenekleri ezip geçen, devletin kendisi haline gelmiş bir Kösem vardı. Turhan Sultan, oğluyla bile, Kösem’in izni ve gözetimi olmadan görüşemiyordu. Her adımı izleniyor, her sözü dinleniyordu. Dairesi, mücevherlerle süslü, lakin duvarları görünmez parmaklıklardan örülmüş bir altın kafesti.
Turhan, Ukrayna steplerinden koparılıp getirilmiş, sarayda yetişmiş, zeki ve güzel bir kadındı. Başlangıçta, Kösem’in o ezici gücü karşısında sinmiş, korkmuştu. Ne yapacağını bilemiyordu. O, entrikalarla dolu bu yılan çukurunda hayatta kalmaya çalışan, tek dayanağı Padişah olan oğlu olan bir anneydi. Lakin her gün, maruz kaldığı o ince aşağılamalar, yok sayılmalar, onun içindeki korkuyu yavaş yavaş bir öfkeye, bir direniş arzusuna dönüştürüyordu.
Bir gün, oğlu Sultan Mehmed, kendisine ayrılan dairede dersini bitirdikten sonra, annesinin yanına geldi. Küçük Padişah, törenlerin ağırlığı altında ezilmiş, anlamadığı bir oyunun merkezinde olmaktan yorulmuştu.
“Anne,” dedi masum bir sesle. “Büyük Valide, Sadrazam’a yine bağırdı. Paşa, benim önümde eğiliyor, ama onun sözünden çıkmıyor. Padişah ben değil miyim?”
Turhan, oğlunun saçlarını okşadı. Yüreği, bir hançerle delinmiş gibi sızladı. Oğluna ne cevap verebilirdi? “Evet, Padişah sensin, ama gücü büyükannenin elinde,” mi demeliydi?
“Padişah sensin, aslanım,” diye fısıldadı. “Lakin sen daha bir fidansın. Büyüyüp ulu bir çınar olana kadar, büyükannen, tecrübesiyle seni ve devletimizi koruyor. Sen, sabırla büyüyeceksin. Güçleneceksin. O gün geldiğinde, bütün cihan senin fermanını dinleyecek.”
Bu sözleri oğluna söylerken, aslında kendine de bir yemin ediyordu. Sabredecekti. Tıpkı, Kösem’in yıllarca sabrettiği gibi. O da öğrenecek, güçlenecek ve zamanı geldiğinde, oğluna ait olan o gücü, kendi elleriyle ona teslim etmek için savaşacaktı. O gün, Turhan Sultan, bir kurban olmaktan çıkıp, bir oyuncu olmaya karar verdi. Kösem’in satranç tahtasında, artık piyon değil, şahı korumaya and içmiş bir vezir olacaktı.
Tahttaki Çocuk
Divan-ı Hümayun, Sonbahar 1648
Divan-ı Hümayun, artık bir devlet meclisinden çok, trajikomik bir tiyatro sahnesini andırıyordu. Yüksek Padişah tahtında, ayakları yere bile değmeyen yedi yaşındaki Sultan Dördüncü Mehmed oturuyordu. Üzerindeki ağır kaftan, küçük bedeninde kayboluyor, başındaki devasa kavuk, her an düşecek gibi duruyordu. Çoğu zaman, toplantının ciddiyetinden sıkılıyor, elindeki oyuncak bir kılıçla oynuyor veya yanındaki Lala’sının kulağına bir şeyler fısıldıyordu.
Vezirler, paşalar, sırayla ayağa kalkıp, bir devlet meselesini arz ederken, aslında Padişah’a konuşmuyorlardı. Gözleri, sürekli olarak, salonun yan tarafında bulunan, işlemeli bir kafesle kapatılmış o küçük penceredeydi. O pencerenin ardında, Büyük Valide Kösem Sultan’ın oturduğunu ve her kelimeyi dinlediğini biliyorlardı. Asıl raporu, asıl arzı, o görünmez hükümdara yapıyorlardı.
Sadrazam Sofu Mehmed Paşa, bu ikili oyunun tam ortasında kalmıştı. Tecrübeli bir devlet adamıydı, lakin iktidarı, Kösem Sultan’ın iki dudağının arasındaydı. Girit’teki savaşın son durumu hakkında bilgi verirken, sesi Padişah’a hitap ediyor, lakin içeriği Kösem’i tatmin edecek şekilde formüle ediliyordu.
“Hünkârım, şevketlüm,” diye söze başlıyor, sonra devam ediyordu: “Girit serdarımızdan gelen mektupta, Kandiye kuşatmasının devam ettiği, lakin kışın yaklaşması ve Venedik donanmasının getirdiği yeni yardımlar sebebiyle, kalenin fethinin bu yıl için müşkül olduğu bildirilmektedir. Valide Sultan Hazretleri’nin de daha önce işaret buyurdukları gibi, orduya yeni mühimmat ve taze asker gönderilmesi için, hazinede yeni kaynaklar bulunması elzemdir.”
Küçük Mehmed, “Kandiye neresi?” diye sorduğunda, bütün Divan’da bir anlık bir sessizlik oluyor, sonra Sadrazam, gülümsemeye çalışarak, “Uzaklarda bir kaledir, Hünkârım. Sizin şanınızla, inşallah yakında fethedilecektir,” diye geçiştiriyordu.
Bu sahne, devletin içine düştüğü acziyeti gözler önüne seriyordu. Kararlar, tartışılmıyor, yalnızca onaylanıyordu. Divan, bir istişare meclisi değil, Kösem Sultan’ın kararlarının resmi olarak ilan edildiği bir noter dairesi gibi işliyordu.
Bu durum, özellikle eski ve tecrübeli vezirler arasında büyük bir rahatsızlık yaratıyordu. Onlar, Murad’ın o sert ama en azından öngörülebilir yönetimine alışmışlardı. Şimdi ise, bir kadının perde arkasından verdiği emirlerle, ne yapacaklarını bilemez bir haldeydiler.
Bir gün, toplantıdan sonra, iki yaşlı vezir, koridorda yavaşça yürürken, biri diğerinin kulağına fısıldadı: “Rahmetli Murad Han, zalimdi, ama devleti o yönetirdi. Şimdi, devleti kimin yönettiği belli değil. Bir çocuk, bir kadın, bir de o kadının gölgesinden korkan bir Divan. Allah, sonumuzu hayreylesin.”
Bu fısıltı, sarayın soğuk mermer duvarlarında yankılanırken, aslında bütün bir yönetimin özetini yapıyordu. Taht, vardı. Lakin tahtın sahibi, bir çocuktu. Güç, vardı. Lakin o gücü kullanan, bir gölgeydi. Ve devlet, o çocukla o gölge arasında, nereye gideceği belli olmayan bir yolda, savruluyordu.
Çatlayan Mermer
Ağa Kapısı ve Kahvehaneler, Kış 1649
Kösem Sultan, iktidarını sağlamlaştırmak için, kendisini tahta çıkaran ordu ağalarına cömert davranmıştı. Yeniçeri Ağası Kara Murad Ağa, onun saraydaki en büyük destekçisiydi. Onun sayesinde, ocak içinde kendine muhalif olan sesleri şimdilik bastırabiliyordu. Lakin bu ittifak, ordunun tamamını memnun etmiyordu.
Özellikle, son darbede kilit rol oynamış olan Sipahi Ocağı, kendisini aldatılmış hissediyordu. Onlar, Davud Paşa’dan ve Yeniçeri hegemonyasından kurtulmak için Kösem’i desteklemişlerdi. Lakin şimdi, yeni yönetimde de Yeniçerilerin, özellikle de Kara Murad Ağa’nın ve adamlarının daha fazla söz sahibi olduğunu görüyorlardı. Geciken ulufeleri (maaşları) ve Girit’e sürekli kendilerinin ön saflara sürülmesi, bu rahatsızlığı bir öfkeye dönüştürüyordu.
Sipahi kışlalarında ve onların takıldığı kahvehanelerde, yeni yönetime karşı homurtular yükselmeye başlamıştı.
“Ne değişti?” diyordu öfkeli bir Sipahi. “Davud Paşa gitti, yerine Kösem’in paşaları geldi. Yeniçeriler, yine baş köşede. Biz ise, yine Girit’in çamurunda can veriyoruz. Bu mudur adalet?”
Bu sesler, yalnızca Sipahilerle sınırlı değildi. Yeniçeri Ocağı içinde de, Kösem’in ve onun adamı olan Kara Murad Ağa’nın mutlak kontrolünden rahatsız olan bir grup vardı. Bu grup, genellikle isyanlarda ve yağmalarda daha fazla pay isteyen, daha asi ve daha gözü kara olan zorbalardan oluşuyordu. Onlar için, Kösem’in getirdiği bu göreceli nizam, kendi çıkarlarına tersti. Onlar, kaos istiyorlardı. Çünkü kaos, onlar için yağma ve güç demekti.
Bu iki rahatsız grup, yani hak ettiğini alamadığını düşünen Sipahiler ve yeterince kaos olmadığını düşünen asi Yeniçeriler, yavaş yavaş ortak bir düşmanda birleşmeye başladılar: Kösem Sultan ve onun sadık adamları.
Bu grubun liderleri, gizlice buluşmaya başladılar. Planları, Kösem’in otoritesini sarsmak, onun adamlarını görevden aldırmak ve devlet yönetiminde yeniden kendi adamlarını söz sahibi yapmaktı. Ve bu planlarını gerçekleştirmek için, bir meşruiyet kaynağına, bir sancağa ihtiyaçları vardı. O sancak da, sarayda, o altın kafesin içinde sessizce bekliyordu: Küçük Valide Turhan Sultan.
İsyancı ağalar, gizli habercilerle Turhan Sultan’a ulaşmaya çalıştılar. Ona, “Siz, Padişahımızın annesi, devletin asıl sahibisiniz. Biz, sizin emrinizdeyiz. Yeter ki siz, o Büyük Valide’nin zulmüne bir son verin. Biz, sizin kılıcınız olmaya hazırız,” mesajını yolladılar.
Bu, Turhan Sultan için büyük bir riskti. Bu isyancılara güvenebilir miydi? Onların amacı gerçekten ona yardım etmek miydi, yoksa onu da bir kukla gibi kullanarak kendi iktidarlarını mı kurmak istiyorlardı? Lakin başka seçeneği de yoktu. Kösem’in gölgesinden kurtulmasının tek yolu, saray dışında güçlü müttefikler edinmekti.
Gölgelerdeki İttifak
Harem Koridorları, 1649
Turhan Sultan, isyancı ağaların bu teklifini hemen kabul etmedi. O, annelik içgüdüsüyle ve giderek artan siyasi zekâsıyla, dikkatli davranması gerektiğini biliyordu. İlk olarak, saray içindeki kendi gücünü pekiştirmeliydi. Ve bu gücü pekiştireceği yer, Harem’di.
Onun en büyük ve doğal müttefiki, Harem’in idaresinden sorumlu olan Darüssaade Ağası (Kızlar Ağası) Süleyman Ağa’ydı. Süleyman Ağa, tecrübeli ve zeki bir saray görevlisiydi. Kösem Sultan’ın, Harem’in bütün işlerine karışmasından, kendi otoritesini hiçe saymasından son derece rahatsızdı. Harem geleneğine göre, onun asıl bağlı olması gereken kişi, Padişah’ın annesi olan Valide Sultan, yani Turhan’dı.
Bir gece, Turhan Sultan, Süleyman Ağa’yı gizlice dairesine çağırdı. Aralarında, Harem’in geleceğini ve dolayısıyla imparatorluğun kaderini etkileyecek bir konuşma geçti.
“Ağa,” dedi Turhan, artık o eski ürkek kız değildi. Gözlerinde, bir kraliçenin kararlılığı vardı. “Görüyorsun olan biteni. Oğlumun tahtı, bir isimden ibaret. Sarayı ve devleti, Büyük Valide yönetiyor. Bu, ne geleneğe ne de hakkaniyete sığar. Ben, oğlumun ve onun devrinin gerçek sahibi olmak istiyorum. Bu yolda, bana yardım edecek misin?”
Süleyman Ağa, bu soruyu bekliyordu. Yıllardır Kösem’in gölgesinde kalmaktan bıkmıştı. Turhan’ın bu cesur çıkışı, ona aradığı fırsatı sunuyordu.
“Sultanım,” dedi saygıyla eğilerek. “Ben ve bana bağlı olan bütün Harem ağaları, sizin ve Hünkârımızın sadık hizmetkârlarıyız. Sizin emriniz, bizim için fermandır. Büyük Valide, tecrübesiyle devlete hizmet etmiştir, lakin artık kenara çekilme vaktinin geldiğini anlamalıdır. Harem, sizin idarenizde olmalıdır. Bu yolda, ne emir buyurursanız, canımız pahasına yerine getirmeye hazırız.”
Bu, bir ittifakın doğuşuydu. Turhan Sultan, artık sarayın içinde yalnız değildi. Harem’in bütün o gizli koridorları, bütün o sadık hizmetkârları, artık onun gözü ve kulağı olacaktı. Süleyman Ağa, Turhan Sultan adına, saray içindeki diğer muhaliflerle, özellikle de Kösem’in gücünden rahatsız olan diğer paşalarla gizlice temas kurmaya başladı.
Turhan, aynı zamanda, dışarıdaki isyancı ağalarla da, Süleyman Ağa aracılığıyla, temkinli bir ilişki kurdu. Onlara, zamanı geldiğinde kendilerine destek olacağının sinyalini verdi, lakin hiçbir zaman tam bir söz vermedi. O, orduyu doğrudan karşısına almak yerine, onların Kösem’e karşı olan öfkesini bir silah olarak kullanmayı planlıyordu.
Saray, artık tam anlamıyla iki kampa bölünmüştü. Bir yanda, tecrübesi, parası ve Yeniçeri Ağası gibi güçlü adamlarıyla Büyük Valide Kösem Sultan. Diğer yanda ise, meşruiyeti, Harem’in ve Sipahilerin bir kısmının desteği ve en önemlisi, kaybedecek bir şeyi olmamanın getirdiği cüretle Küçük Valide Turhan Sultan.
İki valide, bir sarayın dar koridorlarında, sessiz ve ölümcül bir satranç oynamaya başlamışlardı. Her hamle, dikkatle hesaplanıyordu. Her fısıltı, bir sonraki hamlenin habercisiydi. Ve bu oyunun sonunda, yalnızca bir kraliçe ayakta kalacaktı.
Bir Çocuğun Sorusu
Has Oda, 1649
Olayların bu kadar gerginleştiği bir akşam, küçük Sultan Mehmed, annesi Turhan Sultan’ın yanına geldi. Yüzü asıktı. O gün, Divan’da yine sıkılmış, törenlerden yorulmuştu.
“Anne,” dedi. “Ben Padişah olmaktan yoruldum. Bütün gün oturuyorum. Paşalar, benimle değil, o pencereyle konuşuyorlar. Büyüyünce de böyle mi olacak? Hep büyükannem mi konuşacak?”
Turhan Sultan, oğlunu kucağına oturttu. Gözlerinin içine, sevgi ve kararlılıkla baktı. Artık ona, kaçamak cevaplar vermeyecekti.
“Hayır, aslanım,” dedi. “Büyüdüğünde, böyle olmayacak. Sen, ağabeyi Sultan Osman gibi, amcan Sultan Murad gibi büyük bir Padişah olacaksın. Kılıcınla, adaletinle dünyaya hükmedeceksin. O gün geldiğinde, kimse bir pencerenin arkasına saklanamayacak. Herkes, yalnızca senin gözlerinin içine bakacak.”
Sonra, sesini alçalttı. “Ama o gün gelene kadar, annen, senin için savaşacak. Senin tahtın, senin geleceğin için. Sen, yalnızca güçlü ol. Derslerine çalış, ata binmeyi öğren. Geri kalan her şeyi, bana bırak.”
Küçük Mehmed, annesinin sözlerini tam olarak anlamasa da, onun sesindeki o kararlılık, ona bir güven hissi verdi. Annesine sarıldı.
O an, Turhan Sultan, hayatının en büyük yeminini etmişti. Bu, yalnızca bir iktidar mücadelesi değildi. Bu, bir annenin, oğlunun geleceğini korumak için, dünyanın en güçlü kadınına karşı açtığı bir savaştı. Ve o savaşı kazanmak için, her şeyi yapmaya, en kanlı yollara bile başvurmaya hazırdı. Sarayın mermerleri, çok yakında, yeni bir kanla lekelenecekti. Lakin bu seferki kan, bir Padişah’ın değil, bir Valide Sultan’ın kanı olabilirdi.
BÖLÜM 19 – Kanlı Düğüm
İki Güneş, Bir Gökyüzü
Topkapı Sarayı, 1649-1651
İki yıl, bir imparatorluğun ömründe bir göz kırpması kadardı. Lakin Topkapı Sarayı’nın duvarları arasında geçen o iki yıl, bir asır kadar yoğundu. Saray, artık tek bir bedende iki baş taşıyan bir canavar gibiydi. Bir yanda, tecrübesi ve biriktirdiği devasa servetiyle devleti perde arkasından yöneten Büyük Valide Kösem Sultan; diğer yanda ise, Padişah’ın annesi olmanın meşru gücü ve gençliğinin hırsıyla kendi iktidar alanını yaratmaya çalışan Küçük Valide Turhan Sultan. İki güneş, bir gökyüzüne sığmıyordu ve bu durum, sarayın her köşesinde, her kararında hissedilen, fırtına öncesi o elektrikli havayı yaratıyordu.
Kösem Sultan, saltanat naibeliğini fiilen sürdürüyordu. Sadrazam, vezirler, ordu komutanları, hâlâ onun dairesinin kapısını aşındırıyor, onun onayı olmadan en ufak bir adım atamıyorlardı. O, devletin hazinesini, tayinleri, dış politikayı, her şeyi kontrol ediyordu. Özellikle, kendisine sadakat yemini etmiş olan Yeniçeri Ocağı, onun en büyük güvencesiydi. Yeniçeri Ağası ve diğer ocak ileri gelenleri, Kösem’in cömert bahşişleri ve vaatleriyle, adeta onun özel ordusu haline gelmişlerdi. Kösem için bu düzen, idealdi. Torunu, Padişah olarak tahtta oturacak, lakin asıl güç, her zaman onun bilge ve tecrübeli ellerinde kalacaktı.
Lakin Turhan Sultan, artık o eski, sinmiş, korkak cariye değildi. O, geçen iki yılda, siyasetin acımasız okulunda hızla olgunlaşmıştı. Harem Ağası Süleyman Ağa’nın desteğiyle, Harem içinde kendi sadık ağını kurmuştu. Oğlunun Padişah olmasından dolayı, doğal olarak, saray içindeki pek çok görevli, geleceğin asıl sahibinin Turhan ve oğlu Mehmed olacağını görüyor, yavaş yavaş onun tarafına kayıyordu. Turhan, bu gücü, Kösem’in otoritesini sarsmak için ustalıkla kullanıyordu.
İki valide arasındaki savaş, açık bir çatışma şeklinde değil, saray entrikalarının o gölgeli ve zehirli dilinde yürüyordu. Bir atama, bir dedikodu, bir hediye, her şey bir siyasi hamleydi. Kösem, Turhan’ın güvendiği bir lalayı görevden alıyorsa, Turhan da, Kösem’in adamı olan bir paşanın yolsuzluk yaptığına dair bir söylentiyi Divan’da yaydırıyordu. Saray, iki kadının satranç tahtasına dönmüştü ve piyonlar, vezirler, paşalar, ağalardı. Bu oyun, devlet mekanizmasını yavaşlatıyor, önemli kararların alınmasını geciktiriyor, İstanbul’daki o kırılgan istikrarı her an tehdit ediyordu.
Bu gerilimin en masum kurbanı ise, tahttaki çocuk Padişah Sultan Dördüncü Mehmed’di. Dokuz yaşına gelmişti. Lakin hâlâ, iki güçlü kadının arasında kalmış, ne yapacağını bilemeyen bir çocuktu. Annesini seviyor ve ona güveniyordu. Lakin büyükannesi Kösem’in o ezici otoritesinden de korkuyordu. Bazen, annesinin telkinleriyle, Divan’da büyükannesinin bir kararına karşı çıkmaya çalışıyor, “Ben Padişahım, benim dediğim olur,” gibi cümleler kuruyordu. Lakin Kösem’in kafes arkasından gelen o soğuk ve sert bakışıyla karşılaştığında, hemen susuyor, sinip yerine oturuyordu. Bu durum, çocuğun ruhunda, bir Padişah’a yakışmayacak bir kararsızlık ve güvensizlik yaratıyordu.
Bu ikili iktidar yapısı, saray dışına da yansımıştı. Ordu, tam anlamıyla ikiye bölünmüştü. Yeniçeriler, Kösem Sultan’ı, “Validemiz, Anamız” olarak görüyor, onun iktidarının devamını, kendi imtiyazlarının devamı olarak algılıyorlardı. Sipahiler ise, Yeniçeri hegemonyasından bıkmış bir halde, Turhan Sultan’ı ve onun temsil ettiği “yeni düzeni” bir umut olarak görmeye başlamışlardı. İki askeri güç, İstanbul sokaklarında birbirine düşman kesilmişti. Bir Yeniçeri ile bir Sipahinin karıştığı basit bir kahvehane kavgası, ertesi gün, kışlaların ayaklandığı bir isyan provasına dönüşebiliyordu.
Kösem Sultan, bu tehlikeli bölünmenin farkındaydı. Lakin gücünün temelini oluşturan Yeniçerilerden vazgeçemiyordu. Onları memnun etmek için, hazineden sürekli para aktarıyor, taleplerini yerine getiriyordu. Bu durum, hazineyi yeniden boşaltıyor ve Sipahilerin öfkesini daha da artırıyordu. Devlet, bir kısırdöngünün içine hapsolmuştu. Ve bu kısırdöngüyü kıracak tek şey, taraflardan birinin, diğerini tamamen ortadan kaldırmasıydı. O kanlı düğümün, artık çözülme değil, kesilme vakti gelmişti.
Son Komplo
Saray ve Kışlalar, Ağustos Sonu 1651
1651 yılının yaz sonunda, bardağı taşıran son damla, Yeniçeri Ocağı’nın çıkardığı bir isyanla geldi. Lakin bu, sıradan bir isyan değildi. Bu, Kösem Sultan’ın, rakibini tamamen ortadan kaldırmak için bizzat tezgâhladığı bir komplonun parçasıydı.
Yeniçeri ağaları, Kösem’in kışkırtmasıyla, “Maaşlarımız yine gecikti, Girit’e giden yoldaşlarımız perişan halde,” gibi bahanelerle yeniden kazan kaldırdılar. Lakin bu sefer, hedeflerinde yalnızca Sadrazam veya diğer paşalar yoktu. Onlar, açıkça, Turhan Sultan’a sadık olan Harem Ağası Süleyman Ağa’nın ve diğer saray görevlilerinin kellelerini istiyorlardı. Bu, doğrudan Turhan Sultan’ın saraydaki gücünü kırmaya yönelik bir hamleydi.
Dahası, isyancı ağalar, Kösem’in onlara fısıldadığı o en tehlikeli fikri de dillendirmeye başladılar: “Yedi yaşında bir çocukla devlet yönetilmez. Tahtta, aklı başında, tecrübeli biri olmalı. Sultan İbrahim’in başka oğlu yoksa, o zaman taht, yine Sultan Mustafa’nın soyundan birine, ya da en iyisi, hanedanın en tecrübeli ve en bilge üyesi olan Büyük Valide Sultan’ın seçeceği birine geçmelidir.”
Bu, açıkça, Kösem Sultan’ın, torunu Dördüncü Mehmed’i tahttan indirip, yerine tamamen kendi kontrolünde olan, belki de hanedan dışından bir kuklayı geçirme niyetinin ilanıydı. Bu, bir Padişah’a ve onun annesine karşı yapılmış, affedilmez bir ihanetti.
Turhan Sultan, bu haberleri aldığında, artık yolun sonuna geldiğini anladı. Kösem, artık yalnızca onun gücünü değil, doğrudan oğlu Mehmed’in tahtını ve canını hedef alıyordu. Ya şimdi karşı koyacak ve savaşacak, ya da oğluyla birlikte, o karanlık tarihin isimsiz kurbanları arasına katılacaktı.
O gece, Turhan Sultan, kendi karşı komplosunu, son ve en umutsuz hamlesini hazırladı. En güvendiği adamı, Harem Ağası Süleyman Ağa’yı, Sadrazam Sofu Mehmed Paşa’yı ve birkaç sadık paşayı gizlice dairesine topladı. Toplantı, panik ve çaresizlik içinde başlamıştı.
“Gördünüz,” dedi Turhan, sesi öfkeden titriyordu. “O kadın, artık gözünü kan bürümüş. Öz torununu tahttan indirmeye, belki de öldürmeye niyetli. Yarın, Yeniçeriler sarayı bastığında, önce sizin, sonra da benim ve oğlumun kellesini isteyecekler. Buna izin mi vereceğiz?”
Sadrazam, korku içindeydi. “Ne yapabiliriz, Sultanım?” dedi. “Yeniçeri Ocağı, tamamen onun kontrolünde. Onlara karşı koyacak gücümüz yok.”
İşte o an, Turhan Sultan, hayatının en acımasız, en cüretkâr kararını verdi. Gözlerini, tek tek odadaki adamlara dikti.
“Bir yılanı öldürmek istiyorsanız, zehrini değil, başını ezersiniz,” dedi buz gibi bir sesle. “Bu fitnenin başı, Kösem Sultan’dır. O ortadan kalkmadıkça, ne bu devlete ne de oğlumun tahtına huzur vardır. Bu gece, o kadın ölecek.”
Odada ölüm sessizliği oldu. Herkes donakalmıştı. Bir Valide Sultan’ın, bir başka Valide Sultan’ın, hem de Padişah’ın büyükannesinin ölüm emrini vermesi, duyulmuş, görülmüş bir şey değildi. Bu, bütün geleneklerin, bütün kuralların yıkılması demekti.
Lakin herkes, bunun tek çıkış yolu olduğunu da biliyordu. Bu, bir ölüm kalım savaşıydı. Ya Kösem ölecek, ya da onlar.
Süleyman Ağa, ilk kendine gelen oldu. O, Turhan Sultan’a en sadık adamdı ve Kösem’den en çok nefret edenlerin başındaydı. “Emriniz, fermandır, Sultanım,” dedi kararlılıkla. “Bu kirli işi, ben ve bana bağlı olan baltacılar (saray muhafızları) yerine getireceğiz. Siz, yalnızca arkanıza yaslanın. Sabaha, bu sarayda tek bir güneş doğacak.”
Plan, o gece, aceleyle yapıldı. Süleyman Ağa, Harem’deki en sadık, en gözü kara baltacılardan on iki kişilik bir intihar timi oluşturdu. Bu adamlar, Turhan Sultan’a can borcu olan, onun tarafından yükseltilmiş kişilerdi. Görevleri basitti: Gece yarısı, Kösem Sultan’ın dairesini basmak ve onu, ne pahasına olursa olsun, ortadan kaldırmak. Bu, bir saray darbesi değil, bir suikast operasyonuydu.
Perde ve Kement
Kösem Sultan Dairesi, 2 Eylül 1651 Gecesi
O gece, Kösem Sultan, dairesinde, ertesi günkü zaferini planlıyordu. Yeniçeri Ağası Kara Murad Ağa ile son bir görüşme yapmış, sabah sarayı basacak olan isyancıların taleplerini ve planın son detaylarını konuşmuştu. Her şeyin yolunda olduğundan emindi. Turhan Sultan ve adamları, bu isyan karşısında direnemeyecek, ya teslim olacaklar ya da öldürüleceklerdi. Torunu Mehmed, “akli durumu bozuk” ilan edilecek, tahttan indirilecek ve yerine, Kösem’in seçeceği yeni bir Padişah geçecekti. O, hayatının sonuna kadar, imparatorluğun tek ve mutlak hâkimi olarak kalacaktı.
Gece yarısını biraz geçe, dairesinin kapısı, aniden, şiddetle vurulmaya başlandı. Kösem, şaşırdı. Bu saatte, bu cüret neydi? Kapıdaki muhafızlarına seslendi, lakin cevap alamadı. Sonra, kapının dışından gelen boğuşma seslerini, iniltileri ve bir baltanın ahşap bir kapıyı kırma sesini duydu.
Dehşete kapılmıştı. Anlamıştı. Komplo ters tepmişti. Tuzağa düşüren değil, tuzağa düşen kendisi olmuştu.
Hemen, odasındaki cariyelerine bağırdı. “Kaçın! Saklanın!” Kendisi ise, o yaşlı bedenine rağmen, şaşırtıcı bir çeviklikle, odanın içindeki gizli bir bölmeye, gömme bir dolabın içine saklandı. Burası, onun en değerli mücevherlerini sakladığı, kimsenin bilmediği bir yerdi. Orada, nefesini tutmuş, beklemeye başladı.
Birkaç dakika sonra, dairesinin kapısı, balta darbeleriyle kırılarak açıldı. İçeri, ellerinde meşaleler ve yatağanlarla, yüzleri öfke ve kararlılıkla kasılmış on iki baltacı daldı. Başlarında, Harem Ağası Süleyman Ağa vardı.
“Nerede o hain?” diye kükredi Süleyman Ağa. “Bulun o yılanı! Canlı ya da ölü, bulun!”
Baltacılar, odayı talan etmeye başladılar. Yatakları, sedirleri deviriyor, perdeleri yırtıyorlardı. Cariyeleri, korkuyla çığlık atarak bir köşeye sinmişlerdi.
Kösem, saklandığı dolabın içinden, aralıktan olan biteni izliyordu. Kalbi, göğsünü delercesine atıyordu. Eğer onu bulurlarsa, sonunun ne olacağını biliyordu.
Baltacılar, odayı aradılar, ama onu bulamadılar. Tam umutlarını kesip, başka odalara bakmaya yönelecekken, içlerinden biri, yerdeki bir Acem halısının üzerinde, bir damla kan fark etti. Kan damlası, Kösem’in saklandığı dolaba doğru gidiyordu. Anlaşılan, suikastçılarla boğuşan muhafızlarından birinin kanı, Kösem’in eteğine sıçramış ve o da saklanırken bu izi bırakmıştı.
“Burada!” diye bağırdı baltacı. “Dolabın içinde!”
Süleyman Ağa ve diğerleri, hemen dolabın etrafını sardılar. Dolabın kapısını zorladılar, ama kilitliydi. Bir balta darbesiyle, kapıyı parçaladılar.
Ve orada, dolabın karanlık köşesine sinmiş, gözleri korkuyla açılmış, lakin yüzünde hâlâ o mağrur ifadesini korumaya çalışan, yetmiş yaşındaki Büyük Valide Kösem Sultan’ı buldular.
Kösem, son bir gayretle, Padişah büyükannesi olmanın verdiği o otoriteyi kullanmaya çalıştı. “Siz kim oluyorsunuz, itler!” diye bağırdı. “Ben, Valide Sultan’ım! Bana nasıl el kaldırmaya cüret edersiniz?”
Lakin o gece, o odada, onun unvanlarının hiçbir hükmü yoktu. Süleyman Ağa, onu saçlarından yakaladığı gibi, dolaptan dışarı sürükledi. Kösem, çırpınıyor, direniyor, lanetler okuyordu.
“Durun!” diye bağırdı Süleyman Ağa. “Böyle kolay bir ölüm, ona yakışmaz. O, nice Padişah kanına girdi. Kendi torununu devirmeye kalktı. Onun ölümü, ibretlik olmalı.”
Kösem’i, yerlerde sürükleyerek, odadan dışarı, Harem’in avlusuna çıkardılar. O sırada, Turhan Sultan, dairesinin penceresinden, olan biteni izliyordu. Rakibinin o aciz, o perişan hali, ona ne bir sevinç ne de bir tatmin verdi. Yalnızca, iktidarın ne kadar kanlı bir oyun olduğunu bir kez daha anladı.
Avluda, baltacılar, Kösem’in üzerine çullandılar. Önce, üzerindeki mücevherleri, değerli giysileri yırttılar, yağmaladılar. Sonra, onu dövmeye başladılar. Lakin Kösem, hâlâ direniyordu.
Sonunda, Süleyman Ağa, daha fazla dayanamadı. “Yeter!” diye bağırdı. “Boğun şunu da, bitsin bu iş!”
Lakin ortada kement yoktu. Aceleyle geldikleri için, hazırlıksız yakalanmışlardı. O an, baltacılardan biri, odadaki perdelerden birini yırttı. O kalın, ipek perdeyi, Kösem’in boynuna doladılar. Birkaç kişi, perdenin iki ucundan çekmeye başladı.
Kösem Sultan, Osmanlı tarihinin en güçlü kadını, üç Padişah annesi, iki Padişah naibesi, o gece, kendi sarayının avlusunda, bir perde parçasıyla boğularak, feci şekilde can verdi.
Cesedi, bütün gece, o avlunun ortasında, ibret olsun diye bırakıldı. Sabaha karşı, kimsenin görmediği bir vakitte, birkaç sadık hizmetkârı tarafından, alelacele alınarak, kocası Sultan Ahmed’in türbesine, kimseye haber verilmeden, sessizce defnedildi.
O gece, bir devir kapanmıştı. Kösem Sultan’ın yaklaşık otuz yıl süren mutlak iktidarı, kanlı bir saray darbesiyle sona ermişti. Onun ölümüyle, saraydaki iki başlılık bitmiş, iktidar, tek bir elde, genç Valide Turhan Sultan’ın ve onun henüz bir çocuk olan oğlu Sultan Dördüncü Mehmed’in elinde toplanmıştı.
Lakin kanlı düğüm, kesilmişti. Ama o düğümün parçaları, imparatorluğun dört bir yanına dağılmıştı. Kösem’in ölümü, ona sadık olan Yeniçeri Ocağı’nda büyük bir öfke ve intikam arzusu yaratacaktı. Turhan Sultan, savaşı kazanmıştı. Ama şimdi, kazandığı o kanlı tahtın üzerinde nasıl oturacağını, o azgın orduyu nasıl kontrol edeceğini öğrenmek zorundaydı.
İstanbul, bir Valide Sultan’ın ölümüne uyanırken, aslında yeni ve daha belirsiz bir dönemin şafağına tanıklık ediyordu.
BÖLÜM 20 – Enkazın Üzerindeki Taht
Alevlerin Yankısı
İstanbul, Ağa Kapısı ve Çarşılar, 3 Eylül 1651 ve Sonrası
Kösem Sultan’ın bir perde parçasıyla boğularak katledildiği haberi, 3 Eylül sabahı şafakla birlikte, Topkapı Sarayı’nın o sağır duvarlarından sızıp, bütün İstanbul’a bir orman yangını gibi yayıldı. Şehir, son otuz yılda pek çok Padişah’ın tahttan indirilişine, katledilişine, isyana, zulme tanıklık etmişti. Lakin bu, hepsinden farklıydı. Bu, bir Padişah’ın değil, devletin kendisi haline gelmiş, üç neslin kaderini elinde tutmuş, “Büyük Valide”, “Devletin Anası” olarak bilinen bir efsanenin sonuydu. Ve bu son, bir sessizlik değil, daha büyük bir fırtınanın başlangıç çığlığı oldu.
Haber, ilk olarak Yeniçeri kışlalarına, Ağa Kapısı’na ulaştığında, önce bir şok, sonra inanmazlık ve en sonunda da patlamaya hazır bir volkan öfkesi yarattı. Yeniçeriler için Kösem Sultan, yalnızca bir hükümdar değil, onların koruyucusu, imtiyazlarının güvencesi, cömert bahşişlerinin kaynağı, kısacası “Valideleri” idi. Onu, bir avuç saray baltacısının ve rakibesi olan o genç, tecrübesiz Turhan Sultan’ın öldürtmüş olması, yalnızca bir ihanet değil, doğrudan Yeniçeri Ocağı’nın onuruna ve gücüne yapılmış bir saldırıydı.
Kışlalarda, kazanlar yeniden meydana çıkarıldı, lakin bu sefer yemek için değil, isyan için. Zorbalar, bölükbaşılar, kılıçlarını çekmiş, avlularda toplanmış, intikam yeminleri ediyorlardı.
“Validemizin kanı yerde kalmaz!” diye kükrüyordu yaşlı bir zorba başı. “O Sipahi yandaşları, o saray köpekleri, bize, Peygamber Ocağı’na nasıl kafa tutar? Bu işin sorumlusu kimse, Sadrazam mıdır, Harem Ağası mıdır, hepsinin kellesini isteriz!”
Öfke, kısa sürede kışlaların dışına taştı. Silahlı Yeniçeri grupları, şehrin sokaklarına dökülmeye başladı. Lakin bu seferki hedefleri, doğrudan saray değildi. Önce, bu komplonun içinde olduğunu düşündükleri herkesten hesap sormaya karar verdiler. İlk hedefleri, kendilerine rakip olarak gördükleri Sipahi Ocağı’nın ileri gelenleri ve Turhan Sultan’a sadakatiyle bilinen paşaların konaklarıydı.
İstanbul, birkaç yıl aradan sonra, yeniden bir iç savaşın eşiğine gelmişti. Şehrin farklı semtlerinde, Yeniçeriler ile Sipahiler arasında kanlı çatışmalar başladı. Çarşılar yağmalanıyor, dükkânlar ateşe veriliyor, masum insanlar, iki askeri gücün bu anlamsız savaşının ortasında kalıp can veriyordu. Şehir, tam bir anarşi alanına dönmüştü. Sadrazam Sofu Mehmed Paşa, asayişi sağlamak için emirler veriyor, lakin kimse onu dinlemiyordu. Ordu, kendi içinde savaşıyordu.
Bu isyan ve kaos ortamı, yaklaşık üç gün sürdü. İstanbul, ateş ve kan içinde yüzdü. Bu çatışmalarda, Kösem’in ölümünden sorumlu tutulan pek çok paşa ve devlet adamı, evleri basılarak isyancılar tarafından katledildi. Sadrazam Sofu Mehmed Paşa, canını zor kurtararak saklanmak zorunda kaldı. Harem Ağası Süleyman Ağa ve Turhan Sultan’ı destekleyen diğer saray görevlileri, birer birer avlandılar.
Turhan Sultan, sarayında, bu kaosun bitmesini dehşet içinde bekliyordu. Zaferi, bir anda bir felakete dönüşmüştü. Rakibesini ortadan kaldırmıştı, lakin şimdi, o rakibenin sadık ordusunun intikamıyla karşı karşıyaydı. Eğer bu isyanı bastıramazsa, oğlunun tahtının ve kendi canının, Kösem’inkinden daha beter bir sonla biteceğini biliyordu.
Ateşle Oynamak
Topkapı Sarayı, Valide Sultan Dairesi, Eylül 1651
Kaosun dördüncü gününde, Turhan Sultan, artık bekleyemeyeceğini anladı. Bir hamle yapmak zorundaydı. O, Kösem gibi, parayla veya tecrübeyle değil, cüret ve zekâyla oynamak zorundaydı. En güvendiği birkaç veziri ve komutanı yanına çağırarak, bir karşı plan hazırladı.
Planı, ateşi ateşle söndürmekti. Madem Yeniçeri Ocağı’nın tamamını kontrol edemiyordu, o zaman ocağı içinden bölecekti. Yeniçeri Ocağı’nın lideri, Kösem’in en sadık adamı olan Kara Murad Ağa’ydı. Lakin Turhan biliyordu ki, Murad Ağa ne kadar güçlü olursa olsun, ocak içindeki diğer ağaların da kendi hırsları, kendi hesapları vardı.
Turhan Sultan, gizli bir haberciyle, ocağın ikinci ve üçüncü adamlarına, yani en hırslı rakiplerine ulaştı. Mesajı, basit ve cazipti: “Kara Murad Ağa, bu isyanı kendi şahsi iktidarı için kullanıyor. O, yeni Sadrazam olup devleti tek başına yönetmek istiyor. Eğer siz, bu isyanı durdurur, ocağı nizama sokarsanız, Yeniçeri Ağalığı makamı ve Sadrazamlık mührü, size vaadimdir.”
Bu, bir zehirli elmaydı. Ama hırsla gözü dönmüş olanlar için, karşı konulmaz bir elma. Birkaç gün içinde, Yeniçeri Ocağı içinde, liderlik için kanlı bir mücadele başladı. Turhan’ın desteklediği yeni grup, Kara Murad Ağa’yı, “isyancıları dizginleyememek ve devleti felakete sürüklemekle” suçlamaya başladı. Kışlalarda, farklı gruplar arasında çatışmalar çıktı. Ordu, artık yalnızca Sipahilerle değil, kendi içinde de savaşıyordu.
Bu iç çatışma, isyanın gücünü kırdı. Turhan Sultan, bu fırsatı kaçırmadı. Hemen, oğlu Padişah Dördüncü Mehmed adına, bütün ulemayı, devlet erkanını ve ordunun (kendi tarafındaki) liderlerini Ayasofya Camii’nde büyük bir meclise çağırdı.
Bu mecliste, dokuz yaşındaki Padişah, annesinin ve lalalarının ezberlettiği bir konuşmayı, titrek ama kararlı bir sesle okudu. “Ey kullarım, vezirlerim, askerlerim! Dedem Sultan Murad Han’ın kurduğu nizamı, bir avuç zorba bozmaya cüret etmiştir. Büyük Validemizin ölümü, hepimizi yasa boğmuştur, lakin bu, devlete isyan etmek için bir bahane olamaz. Bu fitneye derhal bir son verilmesini emrediyorum! Nizama uyanlar affedilecek, isyanda ısrar edenlerin ise, kanı helaldir!”
Bu konuşmanın ardından, yeni Şeyhülislam, isyanın dine aykırı olduğuna, Padişah’a itaatin farz olduğuna dair ateşli bir konuşma yaptı. Bu, isyanın meşruiyet zeminini tamamen ortadan kaldırdı.
Son darbeyi ise, Turhan Sultan’ın gizlice anlaştığı, ocağın yeni lider adayı olan ağalar vurdu. Onlar, mecliste ayağa kalkarak, “Biz, Padişahımıza ve devletimize sadığız! Bu isyanı çıkaranlar, aramızdaki birkaç haindir. Ocağımızı bu lekeden temizlemeye yemin ederiz!” diye haykırdılar.
Bu, bir dönüm noktasıydı. İsyan, liderlerini kaybetmiş, meşruiyetini yitirmiş ve kendi içinde bölünmüştü. Birkaç gün içinde, Turhan Sultan’a sadık birlikler, İstanbul sokaklarında kontrolü yeniden sağladı. İsyanın elebaşıları, tek tek yakalandı. Kösem’in adamı olan eski Yeniçeri Ağası Kara Murad Ağa, kaçmaya çalışırken yakalandı ve idam edildi. Diğer zorba başları da aynı akıbeti paylaştı.
Turhan Sultan, ateşi ateşle söndürmüştü. Bu, inanılmaz riskli bir kumardı, ama kazanmıştı. Bu zafer, onun, artık yalnızca Padişah’ın annesi değil, aynı zamanda devletin yeni ve tartışmasız hâkimi olduğunu herkese gösterdi. O, Kösem Sultan kadar tecrübeli olmayabilirdi. Ama ondan daha cüretkâr ve belki de daha şanslıydı. Enkazın üzerinden, şimdi kendi tahtını inşa etmeye hazırdı.
Köprülülerin Yükselişi
İstanbul ve İmparatorluk, 1656 ve Sonrası
Turhan Sultan, isyanı bastırmış ve iktidarını perçinlemişti. Lakin imparatorluğun temel sorunları hâlâ devam ediyordu. Girit’teki savaş, bir kara delik gibi devletin bütün kaynaklarını yutuyor, hazine boşalıyor, Anadolu’da asayiş bir türlü tam olarak sağlanamıyordu. Turhan Sultan, zeki bir kadındı, lakin bir devleti yönetmek için gereken tecrübeye ve teknik bilgiye sahip değildi. Saray, hâlâ entrikalarla, liyakatsiz atamalarla, rüşvet çarklarıyla dönüyordu.
Farklı Sadrazamlar denendi. Lakin hiçbiri, bu büyük enkazı kaldıracak güce ve iradeye sahip değildi. Ya ordunun baskısıyla görevden alınıyorlar ya da yolsuzluklara bulaşıp idam ediliyorlardı. Devlet, bir “Sadrazam mezarlığına” dönmüştü.
Bu çaresizlik içinde, 1656 yılında, Turhan Sultan, hayatının en önemli ve en doğru kararını verdi. O, artık devleti, saraydaki paşalarla, kendi adamlarıyla yönetemeyeceğini anladı. Dışarıdan, güçlü, dürüst, liyakatli ve en önemlisi, kimseden korkmayan birine ihtiyacı vardı.
Bu kişi, o sırada seksen yaşına merdiven dayamış, Arnavut kökenli, tecrübeli ve sertliğiyle tanınan Köprülü Mehmed Paşa’ydı. Köprülü, daha önce çeşitli valiliklerde bulunmuş, dürüstlüğü ve adaletiyle nam salmış, lakin sivri dilli olduğu için sarayda pek sevilmeyen, geri plana itilmiş bir devlet adamıydı.
Turhan Sultan, Köprülü’yü huzuruna çağırdı ve ona Sadrazamlık mührünü teklif etti. Yaşlı Paşa, bu teklifi hemen kabul etmedi. O, bu enkazı devralmanın ne kadar zor olduğunu biliyordu. Turhan Sultan’a, tarihe geçecek olan şartlarını sundu.
“Sultanım,” dedi. “Bu görevi kabul ederim. Lakin, birkaç şartım var. Birincisi, Sadrazamlık makamında, kararlarımda tamamen serbest olacağım. Saraydan, ne sizden ne de bir başkasından, işime hiçbir müdahale kabul etmem. İkincisi, yapacağım atamalara ve azillere kimse karışmayacak. Liyakatsiz bulduğum herkesi, kim olduğuna bakmadan görevden alacağım. Üçüncüsü, hakkımda yapılacak herhangi bir şikâyet veya iftira, bana sorulmadan, doğrudan dinlenmeyecek ve hakkımda bir hüküm verilmeyecek. Eğer bu şartlarımı kabul ederseniz, bu mührü alır, canım pahasına bu devlete hizmet ederim. Etmezseniz, ben, bu yaşta, bu ateşten gömleği giymem.”
Bu, bir Sadrazam’ın bir Valide Sultan’a, bir Padişah’a karşı öne sürdüğü, eşi benzeri görülmemiş şartlardı. Bu, mutlak yetki istemek demekti. Turhan Sultan, bir an tereddüt etti. Bu, kendi gücünü, bir Paşa’ya devretmek anlamına geliyordu. Lakin o, devletin kurtuluşunun, kendi kişisel iktidarından daha önemli olduğunu anlayacak kadar bilgeydi.
“Kabulümdür, Paşa,” dedi. “Size, istediğiniz bütün yetkileri veriyorum. Yeter ki, bu devleti, bu uçurumun kenarından geri döndürün.”
Böylece, Osmanlı tarihinde “Köprülüler Devri” olarak anılacak olan yeni bir dönem başladı. Köprülü Mehmed Paşa, mührü aldığı gün, o kanlı süpürgesini çalıştırmaya başladı. Rüşvetçi devlet adamlarını, liyakatsiz komutanları, devlete isyan eden zorbaları, kim olduğuna bakmadan, acımasızca tasfiye etti. Binlerce kişi, onun emriyle idam edildi veya sürgüne gönderildi. O, Dördüncü Murad’ın sertliğini ve otoritesini, bir devlet adamının bilgeliği ve planlamasıyla birleştirmişti.
Onun sert ama adil yönetimi, kısa sürede sonuç vermeye başladı. Devletin gelirleri arttı, rüşvet azaldı, ordu yeniden disiplin altına alındı. Oğlu ve ondan sonra Sadrazam olacak olan Fazıl Ahmed Paşa ile birlikte, Köprülü ailesi, yaklaşık yirmi yıl boyunca, imparatorluğa bir istikrar ve toparlanma dönemi yaşattı. Girit’teki savaş, Fazıl Ahmed Paşa zamanında, Kandiye’nin fethiyle, nihayet sona erdi.
Turhan Sultan, sözünde durmuş, Köprülülerin işine karışmamıştı. O, bir adım geri çekilerek, devletin yeniden ayağa kalkmasını sağlamıştı. Bu, onun en büyük zaferiydi. O, Kösem gibi, devleti bizzat yönetmeye çalışmak yerine, devleti yönetebilecek doğru adamı bulmuş ve ona tam yetki vermişti. Bu, onun, Kösem’den daha bilge bir devlet kadını olduğunun kanıtıydı.
Enkazın Üzerindeki Taht
İstanbul, 17. Yüzyıl Sonu
Genç Osman’ın katliyle başlayan o korkunç fırtına, yaklaşık kırk yıl sonra, Köprülüler döneminin istikrarıyla nihayet dinmişti. Bu kırk yıl içinde, imparatorluk, tarihinin en kanlı, en kaotik günlerini yaşamıştı. Üç Padişah (Osman, Mustafa, İbrahim) ve bir Valide Sultan (Kösem), isyanlar ve saray darbeleriyle katledilmişti. On binlerce insan, iç savaşlarda, isyanlarda, haksız idamlarla can vermişti. Hazine defalarca boşalmış, devlet iflasın eşiğine gelmişti.
Geriye, büyük bir enkaz kalmıştı. Lakin o enkazın üzerinde, hâlâ ayakta duran bir taht vardı. O taht, artık Dördüncü Mehmed’in, nam-ı diğer “Avcı Mehmed”in tahtıydı. O, annesi Turhan Sultan ve Köprülülerin gölgesinde büyümüş, devlet işlerinden çok, ava ve eğlenceye meraklı bir Padişah olmuştu. Belki de, çocukluğunda tanık olduğu o korkunç olaylar, onu siyasetten ve iktidardan soğutmuştu.
Genç Osman’ın hayali, yani Kapıkulu Ocağı’nı lağvedip, yeni ve modern bir ordu kurma hayali, hiçbir zaman gerçekleşmedi. Lakin onun başlattığı o sancılı süreç, Dördüncü Murad’ın demir yumruğu ve Köprülülerin akılcı reformlarıyla, ocağın gücünün kırılmasına, devlet otoritesinin yeniden tesis edilmesine yol açmıştı. Osman, kendi canıyla, devletin o büyük hastalığını teşhis etmiş ve tedavi için ilk acı reçeteyi yazmıştı. Ondan sonrakiler, o reçeteyi, kan ve ateşle uygulamışlardı.
Yedikule’nin o karanlık hücresinde, bir kementle boğulan o genç, idealist Padişah, belki de savaşta yenilmişti. Lakin başlattığı o büyük kavga, ondan yıllar sonra, farklı şekillerde de olsa, bir sonuca ulaşmıştı. Onun trajedisi, kendisinden sonra gelenlere, bir Padişah’ın hem ne kadar güçlü hem de ne kadar yalnız ve kırılgan olabileceğini gösteren, kanlı bir ders olmuştu.
Enkazın üzerindeki o tahtta oturan her Padişah, artık biliyordu ki, en büyük düşmanları, ne sınırdaki kâfir ne de saraydaki rakip bir şehzadeydi. En büyük düşman, kendi ordusunun itaatsizliği, kendi devlet adamlarının ihaneti ve kendi halkının, bir anda bir isyan alevine dönüşebilecek o öngörülemez öfkesiydi. Genç Osman’ın katli, bir Padişah’ın ölümü değil, bir devrin, o mutlak ve sorgulanamaz Padişahlık devrinin sonunun başlangıcıydı. Ve bu, imparatorluğun o yavaş ve sancılı modernleşme sürecinin, en kanlı doğum sancısıydı.
