Cabeza de Vaca’nın İnanılmaz Yolculuğu (1528-1536)


Bölüm 1: Altın Hayaller ve Tuzlu Rüzgârlar
Sanlúcar de Barrameda, 17 Haziran 1527

Guadalquivir nehrinin ağzında, tuz kokulu bir sabah sisi, Sanlúcar de Barrameda limanının üzerine tül bir kefen gibi serilmişti. Sis, gemi direklerinin tepelerini yutuyor, karaya vurmuş yosunların ve çürüyen balıkların kesif kokusunu nemli bir ağırlıkla havada asılı tutuyordu. Liman, şafaktan evvel uyanmış, hummalı bir faaliyetin gürültüsüyle çalkalanıyordu. Fıçıları gıcırdayan tekerlekleriyle iskeleye taşıyan katırların anırmaları, tayfaların birbirine Katalanca ve Kastilya lehçeleriyle bağırdığı emirler, demir vinçlerin yüklendiği sandıkları indirirken çıkardığı zincir şakırtılarıyla birleşerek kaotik bir senfoni oluşturuyordu. Bu seslerin ortasında, yeni bir dünyaya, adı fısıltılarla zenginlik ve gizemle anılan “La Florida”ya yelken açacak beş gemilik filo, sabırsızlıkla son hazırlıklarını tamamlıyordu. Gemilerin ahşap gövdeleri, katran ve deniz tuzunun aşina kokusunu yayıyor, şişmeye hazır yelkenleri, sabahın serin rüzgârında hafifçe ürperiyordu. İspanya’nın dört bir yanından toplanmış altı yüz adam, hayatlarını sonsuza dek değiştireceğine inandıkları yolculuk için toplanmıştı. Onlar, krallarına yeni topraklar, ruhlarına kurtuluş, keselerine ise Peru’nun ve Meksika’nın efsanelerini gölgede bırakacak altınlar vaat eden bir serüvenin askerleriydi.

Filo komutanlığına atanmış kraliyet saymanı ve şerifi Álvar Núñez Cabeza de Vaca, amiral gemisinin güvertesinde, iskeleden yükselen karmaşayı seyrediyordu. Otuz yedi yaşındaydı; ne tecrübesiz bir delikanlı ne de yorgun bir ihtiyar. Yüzü, Endülüs güneşinin ve belki de atalarından miras kalan bir ciddiyetin izlerini taşıyordu. Gözleri, bir muhasebecinin dikkatli bakışıyla etrafındaki her detayı tartıyordu: iskeleye yığılmış peksimet çuvallarının sayısını, gemiye yüklenen su fıçılarının durumunu, atların huysuzlanarak vinçlere direnişini. O, bu seferin mali ve idari belkemiğiydi. Kral V. Carlos’un mührünü taşıyan belge, ona Adelantado’dan sonraki en yetkili ikinci kişi olma hakkını veriyordu. Görevi, keşfedilecek topraklarda kralın beşte birlik hakkını korumak, adaleti sağlamak ve seferin tüm kayıtlarını tutmaktı. Altın hayalleriyle yanıp tutuşan askerlerin aksine, onun zihnini rakamlar, listeler ve sorumluluk duygusu meşgul ediyordu.

Zihninin bir köşesinde, Valladolid’deki sarayda diz çöktüğü o gün canlandı. Kralın soğuk, mesafeli bakışları altında yemin etmişti. İmparatorluğun hazinesini dolduracak zenginlikleri getirme ve Kutsal İnanç’ı vahşi topraklara taşıma yemini. O gün omuzlarına yüklenen ağırlık, şimdi okyanusun nemli havasıyla birleşip göğsüne oturmuştu. Seferin komutanı Pánfilo de Narváez’e karşı içinde filizlenen güvensizlik tohumu, yolculuk yaklaştıkça kök salıyordu. Narváez, hırsı boyunu aşan bir adamdı. Yıllar evvel Meksika’da Hernán Cortés’i tutuklamaya çalışırken bir gözünü kaybetmiş, şerefini ise yerle bir etmişti. O yenilginin utancı, tek gözünde sönmeyen bir ateş gibi yanıyordu. Şimdi, Cortés’in şanını aşacak, adını tarihin altın sayfalarına yazdıracak yeni bir fetihle kendini kanıtlama hırsıyla doluydu. Narváez için La Florida, bir kefaret, bir intikam ve ölçüsüz bir zenginlik vaadiydi. Cabeza de Vaca ise, bu kör edici hırsın, altı yüz adamın ve kralın yatırımının sonunu getirebilecek bir tehlike olduğunu seziyordu. Fakat o bir askerdi, bir memurdu. Görevi itaat etmekti.

Ansızın arkasından gelen gür ve kendinden emin sesle düşüncelerinden sıyrıldı. “Señor Tesorero! Tanrı’nın inayetiyle yola çıkacağımız şu görkemli günde sizi düşünceli görüyorum. Yoksa şimdiden kralın beşte birini mi hesaplıyorsunuz?”

Dönüp baktığında Pánfilo de Narváez’i gördü. Kırmızı kadife ceketi, parlak çelik göğüs zırhı ve başında taşıdığı sorguçlu miğferiyle, güvertede bir heykel gibi dikiliyordu. Sağlam gözü, bir şahinin avını süzen keskinliğiyle parlıyordu; yara izleriyle kaplı sol göz çukuru ise ona hem acımasız hem de mağrur bir ifade veriyordu. Boyu posu yerindeydi, sesi bir orduya emir verecek kadar güçlüydü. Adamlarına güven aşılayan, düşmanlarına ise korku salan bir duruşu vardı.

Cabeza de Vaca, saygıyla hafifçe başını eğdi. “Adelantado. Yalnızca sorumluluklarımı gözden geçiriyordum. Seferimizin başarısı için her detayın kusursuz olması gerekir.”

Narváez, küçümseyen bir kahkaha attı. Sesi, limandaki gürültüyü bir anlığına bastırdı. “Detaylar, Señor. Detaylar katiplerin işidir. Biz fatihleriz! Kaderimizi kılıçlarımızın ucuyla yazarız, mürekkeple değil. La Florida bizi bekliyor. Orada, nehirlerin altından aktığı, tapınakların zümrütle kaplı olduğu söylenir. Cortés’in Meksika’da bulduğu çocuk oyuncağı kalacak. O toprakların valisi olarak, her birinize namınıza ve cesaretinize yaraşır topraklar ve zenginlikler bahşedeceğim.”

Narváez konuşurken etrafına birkaç subay ve asker toplanmıştı. Komutanlarının sözlerindeki ateş, onların gözlerinde de parlamıştı. Fısıltılar yayıldı: “Altın nehirler… Zümrüt tapınaklar…” Yoksulluktan ve Eski Dünya’nın sıkıcı hayatından kaçan o adamlar için Narváez’in sözleri, bir peygamberin vaatleri kadar kutsaldı.

Cabeza de Vaca, bu coşku seline katılmadı. Sakin bir sesle, “Umarım hava şartları da bizimle olur, efendim. Denizciler, kasırga mevsiminin yaklaştığını söylüyor. Belki Santo Domingo’da bir süre bekleyip yola öyle devam etmek daha akıllıca olur,” dedi. O, tedbiri elden bırakmak istemiyordu. Seferin başarısı, kör cesaretten çok akılcı planlamaya bağlıydı.

Narváez’in yüzündeki gülümseme dondu. Sağlam gözü kısıldı, bakışları bir anda buz kesti. “Señor Sayman, siz hesap işleriyle ilgilenin. Rüzgârların ve dalgaların ne zaman eseceğine ben karar veririm. Tanrı, inançlıların yanındadır. Ve benim inancım, bu filoyu hedefine ulaştıracak kadar güçlüdür. Korkakların tavsiyelerine ihtiyacım yok.”

Sözleri bir kırbaç gibiydi. Etraftaki subaylar, rahatsızca yerlerinde kımıldandı. İki komutan arasındaki gerilim, havadaki tuz gibi elle tutulur hale gelmişti. Cabeza de Vaca, cevap vermedi. Yüzünde hiçbir ifade belirtmeden yeniden başını eğdi ve komutanının yanından ayrıldı. Güvertenin diğer ucuna yürürken, altı yüz ruhun kaderinin, tek gözlü bir adamın kibrine ve hırsına emanet edildiğini bir kez daha anladı.

Filo, beş gemiden oluşuyordu: dört karavel ve bir brigantin. Amiral gemisi, en büyük ve en donanımlı olanıydı. Fakat diğerleri, okyanus aşırı yolculuklar için pek de güvenilir görünmüyordu. Bazılarının yelkenleri yamalı, gövdelerindeki ahşaplar yorgundu. İçleri ise insan, hayvan ve malzeme yığınlarıyla tıklım tıklımdı. Askerler, şövalyeler, birkaç soylu aileden gelme maceraperest, onlara eşlik eden eşleri, ruhları kurtarmakla görevli Fransisken rahipleri ve sayısız hizmetkâr. Güvertelerin altında, karanlık ve havasız ambarlarda ise atlar, köpekler, domuzlar ve tavuklar, yolculuğun zorluklarına henüz başlamadan isyan edercesine ses çıkarıyordu. Bu gemiler, İspanyol toplumunun küçük birer modeliydi; en tepede altın ve şan peşindeki soylular, ortada hayatta kalma ve zenginleşme umudu taşıyan askerler, en altta ise kimsenin adını bilmediği, kaderleri efendilerine bağlı hizmetkârlar ve köleler vardı. O kölelerden biri de Faslı Estebanico’ydu. Efendisi Andrés Dorantes de Carranza’nın peşinden, ne olduğunu bilmediği bir dünyaya sürükleniyordu. Kara teni ve farklı lisanıyla o kalabalığın içinde bir gölge gibiydi, fakat kaderi, seferin en önemli isimlerinden birininkiyle ayrılmaz biçimde birleşecekti.

Nihayet o gün, öğleden sonra, rıhtımla son bağlar da koptu. Yelkenler, rüzgârla dolarak birer devin göğsü gibi şişti. Kıyıda kalanlar, el sallayarak, dualar ederek ve gözyaşı dökerek sevdiklerini uğurladı. Gemiler, Guadalquivir’in çamurlu sularından yavaşça sıyrılıp Atlantik’in engin maviliğine doğru yol alırken, güvertedeki adamların yüzünde bir zafer ifadesi vardı. Eski hayatlarını, borçlarını, sefaletlerini geride bırakıyorlardı. Önlerinde uzanan okyanus, onlara sonsuz bir fırsat sunuyordu.

Atlantik geçişi, beklendiği gibi zorlu başladı. İlk haftalar, fırtınaların ve dev dalgaların insafına kalmış bir beşik gibi sallanarak geçti. Güverteler sürekli ıslaktı. Rutubet, peksimetleri küflendiriyor, elbiseleri çürütüyordu. Havasız ambarlarda hastalıklar baş gösterdi. İshal ve iskorbüt, ilk kurbanlarını almaya başladı. Geceleri, geminin gıcırdayan ahşabına karışan iniltiler, gündüzleri ise askerlerin can sıkıntısından çıkardığı kavgaların gürültüsü eksik olmuyordu. Rahipler, güvertede toplanan kalabalığa umut ve sabır vaazları veriyor, fakat adamların gözü, ufukta belirecek bir kara parçasından başka bir şey görmüyordu. Cabeza de Vaca, vaktinin çoğunu kayıtlarını tutarak, erzak sayımı yaparak ve hastalarla ilgilenerek geçiriyordu. Narváez ise güvertede volta atıyor, haritalarını inceliyor ve La Florida’nın zenginliklerini nasıl paylaşacağına dair planlar yapıyordu. Gerçek dünya ile komutanın hayal dünyası arasındaki uçurum, her geçen gün biraz daha açılıyordu.

Yaklaşık iki ay sonra, nihayet Hispaniola adasının başkenti Santo Domingo’ya vardılar. Karaya ayak basmak, cehennemden çıkıp cennete girmek gibiydi. Tropik bitkilerin yeşili göz alıcı, meyvelerin tadı ise ilahiydi. Şehir, Yeni Dünya’nın zenginliğiyle parlıyordu. Burada yerleşmiş İspanyollar, gösterişli evlerde yaşıyor, kölelerin çalıştırdığı şeker kamışı tarlalarından büyük servetler kazanıyorlardı. Seferin adamları, o zenginliği gördükçe kendi hayallerine daha sıkı sarıldılar. La Florida, bundan çok daha fazlasını vaat ediyordu.

Fakat Santo Domingo, aynı zamanda bir ayartma merkeziydi. Oradaki yerleşimciler, Narváez’in adamlarına La Florida’nın tehlikelerinden, oradaki yerlilerin ne kadar vahşi olduğundan ve toprağın hiçbir zenginlik barındırmadığından bahsettiler. Onlara kendi tarlalarında rahat bir yaşam ve garantili bir gelir teklif ettiler. Efsanevi altınların peşinde meçhul bir ölüme gitmek yerine, bilinen bir refahı tercih etmek, pek çok kişiye daha cazip geldi. Kırk beş gün süren konaklama boyunca, seferin yaklaşık yüz kırk adamı, geceleri birer ikişer firar etti. Narváez’in filosu, daha ana karaya ulaşmadan dörtte bir oranında erimişti.

Narváez, bu ihanet karşısında küplere bindi. Firarileri yakalatıp astırmakla tehdit etti, fakat elinden bir şey gelmedi. Bu ilk büyük darbe, onun otoritesini sarsmış, adamlarının sadakatine olan inancını zedelemişti. Cabeza de Vaca, olanları sessizce izledi. O, firarların nedenini anlıyordu. Belirsiz bir vaat, somut bir güvenlik karşısında zayıf kalmıştı. Seferin temellerindeki ilk büyük çatlak oluşmuştu.

Kalan adamlarla yola devam etmekten başka çare yoktu. Filo, erzak ve at takviyesi yapmak için Küba’ya doğru yelken açtı. Moraller bozuktu, güven sarsılmıştı. Rüzgârlar, sanki onları engellemek istercesine ters esiyordu. Küba’nın güney kıyılarındaki Trinidad limanına vardıklarında, gökyüzü tuhaf bir sarı renge bürünmüştü. Hava, nefes almayı zorlaştıran, yoğun ve yapışkan bir hal almıştı. Deniz, cam gibi durgundu; fakat bu, fırtına öncesi sessizlikten başka bir şey değildi. En tecrübeli denizciler bile endişeyle ufku tarıyor, yaklaşan felaketin işaretlerini okuyorlardı.

Narváez, her zamanki kibriyle, tecrübeli liman kılavuzlarının uyarılarını dinlemedi. Gemileri açıkta demirletmek yerine, sığ ve korumasız limana soktu. Daha fazla erzak toplamak için acele ediyordu. Cabeza de Vaca ve başka bir kaptan olan Pantoja’yı, iç kesimlerdeki bir köyden yiyecek almak üzere karaya gönderdi. Yanlarına kırk adam vermişti.

Cabeza de Vaca ve adamları, köyden aldıkları erzakla geri döndüklerinde, hava iyice kararmıştı. Rüzgâr, uğuldamaya başlamış, deniz kabarmıştı. Limana geri dönmeleri imkansızdı. Geceyi sahildeki birkaç kulübede geçirmeye karar verdiler. Gece yarısına doğru, kıyamet koptu. Bir kasırga, Karayip Denizi’nin bütün öfkesiyle karaya vurdu. Rüzgâr, bir canavarın kükremesi gibi uğulduyor, palmiye ağaçlarını kibrit çöpleri gibi kırıyordu. Yağmur, gökyüzünden boşalan bir nehir gibi yağıyordu. Cabeza de Vaca ve adamları, sığındıkları kulübelerin çatıları başlarına yıkılınca, gecenin karanlığında birbirlerine tutunarak daha korunaklı bir yer bulmak için çaresizce ormana doğru koşuşturdular. Rüzgâr o kadar şiddetliydi ki, insanları yerden havalandırıyordu. Ağaçlar köklerinden sökülüyor, evler temelinden ayrılıp havada uçuşuyordu. Gök gürültüsü ve şimşeklerin aydınlattığı o cehennemi gecede, doğanın gazabı karşısında insan ne kadar aciz olduğunu iliklerine kadar hissettiler. Bütün gece, çamurun ve suyun içinde, devrilen ağaçların altında kalmamak için dua etmekten başka bir şey yapamadılar.

Sabah olduğunda, kasırga dinmişti. Fakat geride bıraktığı manzara, bir savaş alanından farksızdı. Her yer enkazla kaplıydı. Bir zamanlar var olan köyden geriye hiçbir iz kalmamıştı. Cabeza de Vaca ve sağ kalan adamları, bitkin bir halde limana doğru yürüdüler. Yüreklerinde kötü bir önsezi vardı.

Limana vardıklarında, korktukları başlarına gelmişti. Gördükleri manzara, umutlarının son kırıntısını da yok etti. Narváez’in karaya çıkardığı üç gemi, fırtınadan bir şekilde kurtulmuştu. Fakat limanda bıraktıkları iki gemi, tamamen yok olmuştu. Onlardan geriye, suyun yüzeyinde yüzen birkaç ahşap parçası ve bir gemi sandalının enkaza dönmüş hali kalmıştı. O iki gemideki altmış adam ve yirmi at, Karayip Denizi’nin sularına gömülmüştü. Onlarla birlikte, erzakların önemli bir kısmı da kaybolmuştu.

Cabeza de Vaca, enkazın durduğu kıyıda durdu. Gözleri, denizin sakin görünen ama ölüm kusan yüzeyine takılı kalmıştı. Bu, bir fırtınadan çok daha fazlasıydı. Bu, Yeni Dünya’nın onlara ilk uyarısıydı. Altın ve zafer vaat eden o topraklar, kendi kuralları, kendi silahları olan acımasız bir güçtü. Ve onlar, o gücün karşısında ne kadar hazırlıksız ve zayıf olduklarını ilk defa bu kadar açık bir şekilde görmüşlerdi. Sefer, daha başlamadan sona erme tehlikesiyle yüzleşiyordu. Narváez’in hayalleri, bir kasırganın uğultusuyla paramparça olmuştu. Geriye kalanlar için ise yolculuk, artık bir fetih serüveni değil, hayatta kalma mücadelesinin başlangıcıydı.


Bölüm 2: Kış Uykusu ve Kırılgan Umutlar
Jagua, Küba, Kasım 1527

Kasırganın ardından gelen sessizlik, fırtınanın kükreyişinden çok daha korkutucuydu. Trinidad limanının enkazı üzerinde, hayatta kalanlar birer hayalet gibi dolaşıyordu. Parçalanmış gemi kalasları, kırık direkler, suyun yüzeyinde bir kefen gibi salınan yırtık yelken bezleri, dalgalarla yavaşça kıyıya vuruyordu. Arada bir, bir at leşi ya da boş bir su fıçısı, felaketin sessiz tanıkları olarak karaya çıkıyordu. Altmış adam ve yirmi at, bir gecede denizin karanlık rahminde kaybolmuştu. Onların çığlıkları, rüzgârın uğultusu içinde eriyip gitmiş, geriye yalnızca yaşayanların zihnine kazınan bir dehşet anısı bırakmıştı. O sabah, kimse altın ya da zafer düşünmüyordu. Herkes, yalnızca bir gece evvel yanında olan, şakalaştığı, aynı tastan yemek yediği yoldaşlarının boşluğunu hissediyordu. Yeni Dünya, onlara ilk ve en acımasız dersini vermişti: o, fethedilecek bir bakire değil, kendi iradesi ve gazabı olan kadim bir güçtü.

Álvar Núñez Cabeza de Vaca, elinde bir parşömen ve kömür kalemle, enkazın arasında dikkatle yürüyordu. Bir saymanın soğukkanlılığıyla, kayıpların dökümünü çıkarıyordu. İki gemi, altmış adam, yirmi at, tonlarca peksimet, şarap fıçıları, barut, kılıçlar, zırhlar… Rakamlar, zihninde acı bir tablo oluşturuyordu. Her bir çizik, kralın hazinesinden eksilen bir servet, seferin başarısından çalınan bir umut parçası demekti. Adamların yüzlerindeki ifadeyi okuyordu: korku, şüphe ve eve dönme arzusu. Santo Domingo’da firar eden yüz kırk adamın ne kadar akıllıca bir karar verdiği, şimdi herkesin aklından geçen acı bir gerçekti. Onlar, bu cehennemi yaşamamışlardı.

Pánfilo de Narváez, kurtarılan üç gemiden birinin güvertesinde, tek sağlam gözüyle felaket manzarasına bakıyordu. Yüzü, bir maske kadar ifadesizdi. Yenilgiyi ya da korkuyu belli etmemek için insanüstü bir çaba sarf ettiği açıktı. Yanına yaklaşan subaylara, sesinde yapay bir güvenle talimatlar veriyordu. Enkazdan kurtarılabilecek ne varsa toplanmasını, sağ kalan atların bakımlarının yapılmasını emrediyordu. Fakat kimse onun gözünün derinliklerindeki hayal kırıklığını ve öfkeyi görmezden gelemiyordu. Cortés karşısında yaşadığı aşağılanmadan sonra, talih bir kez daha ona sırtını dönmüştü. Tanrı, onun inancını sınıyordu. Narváez, olan biteni böyle yorumluyordu. Bu bir ceza değil, bir imtihandı. İnancı zayıf olanlar elenmiş, geriye yalnızca en sadık ve en cesur olanlar kalmıştı.

Cabeza de Vaca, envanteri tamamladıktan sonra komutanının yanına çıktı. Güverteye adımını attığında, Narváez’in bakışları anında ona döndü. Aralarındaki görünmez duvar, kasırgadan sonra daha da yükselmişti.
“Señor Tesorero,” dedi Narváez, sesi sertti. “Kayıplarımızı mı sayıyordunuz? Ruhlarımızın değil, mallarımızın kaydını tutmakta pek mahirsiniz.”

Cabeza de Vaca, iğneleyici söze aldırmadı. Elindeki parşömeni uzattı. “Adelantado, durumumuz ciddi. Erzaklarımızın yarısından fazlasını, atlarımızın ise önemli bir kısmını kaybettik. Bu üç gemi de hasarlı. Bu şartlarda La Florida’ya yelken açmak, intihardan farksız olur.” Sesi sakin ama kesindi. Duygulara değil, olgulara dayanıyordu.

Narváez, parşömene bakmaya tenezzül etmedi. “İntihar mı? Señor, siz kelimelerinizi dikkatli seçin. İnançsızlık, en büyük günahtır. Tanrı, bize bir işaret gönderdi. Bizi safralarımızdan arındırdı. Şimdi yolumuza daha hafif, daha kararlı devam edeceğiz.”

“Hangi yola, efendim?” diye sordu Cabeza de Vaca, ses tonunu kontrol etmeye çalışarak. “Gemilerimiz okyanusa dayanamaz. Adamlarımız aç ve moralsiz. Kışı burada, Küba’da geçirmekten, gemileri onarıp yeni erzak ve adam toplamaktan başka çaremiz yok. Bahara kadar beklemeliyiz.”

Bu öneri, Narváez’in sabrını taşıran son damla oldu. Tek sağlam eliyle kılıcının kabzasını sıktı. “Beklemek mi? Beklemek, korkakların sığınağıdır! Cortés, Meksika’da bekledi mi? Pizarro, Peru’da bekledi mi? Onlar ilerledi, çünkü kaderlerinin fatihi olmayı seçtiler. Biz de ilerleyeceğiz! La Florida’nın altını, bekleyenlere değil, cesaret edenlere sunulur.”

Fakat bu kez, Narváez’in ateşli sözleri etrafındaki subaylar üzerinde aynı etkiyi yaratmadı. Adamların yüzünde, korku ve yorgunluk, komutanlarının kör cesaretine ağır basıyordu. Sessizlik içinde, filonun ruhani lideri, Comisario Fray Juan Suárez öne çıktı. Sakin ve bilge bir adamdı. Yüzündeki çizgiler, dua ve tefekkürle geçen yılların eseriydi.

“Adelantado,” dedi yumuşak bir sesle. “Tanrı, bizden akılsızca canımızı tehlikeye atmamızı istemez. O, bize akıl ve sağduyu da bahşetmiştir. Señor Tesorero’nun sözlerinde hikmet vardır. Sürümüzü korumak, bizim görevimizdir. Kışı güvenli bir limanda geçirelim. Adamlarımızın yaralarını saralım, ruhlarını dinlendirelim. Tanrı’nın inayetiyle, bahar geldiğinde yolculuğumuza daha güçlü devam ederiz.”

Bir rahibin, üstelik de seferin Comisario’sunun bu sözleri, Narváez’i geri adım atmak zorunda bıraktı. Kutsal İnanç adına yapılan bir seferde, kilisenin temsilcisine karşı çıkamazdı. Yüzündeki öfkeyi gizlemeye çalışarak, dişlerinin arasından konuştu: “Pekala. Dediğiniz gibi olsun. Kışı burada geçireceğiz. Fakat bahar geldiğinde, hiçbir mazeret kabul etmeyeceğim.”

Karar verilmişti. Filo, kışı geçirmek üzere, Küba’nın daha korunaklı limanlarından biri olan Jagua’ya (bugünkü Cienfuegos) doğru yola çıktı. Yolculuk kısaydı, fakat adamların ruh hali ağırdı. Trinidad’ın enkazı, zihinlerinden silinmiyordu. Jagua limanına vardıklarında, onları zengin İspanyol yerleşimciler karşıladı. Bu yerleşimciler, verimli topraklarda, kölelerin çalıştırdığı büyük çiftliklerde yaşıyorlardı. Narváez ve subayları, onların lüks evlerinde misafir edildi. Gümüş takımlarla yemekler yiyor, kaliteli şaraplar içiyorlardı. Narváez için o çevre, ait olduğunu hissettiği dünyaydı. Yerleşimcilere La Florida’nın bitmek bilmeyen zenginliklerini anlatıyor, onlardan sefere katılmaları için yeni adamlar ve maddi destek koparmaya çalışıyordu.

Fakat sıradan askerler için durum farklıydı. Onlar, limanın kenarına kurulan derme çatma barakalarda, çamur ve sefalet içinde yaşıyorlardı. Altın hayalleri, yerini hayatta kalma mücadelesine bırakmıştı. Zaman geçmek bilmiyordu. Günler, haftalar, aylar birbirini kovalıyordu. O uzun kış boyunca, seferin içindeki çatlaklar iyice belirginleşti.

Kamptaki hayat, sıkıntı ve ahlaki çöküntünün bir karışımıydı. Askerler, ellerindeki son paraları kumarda kaybediyor, su katılmış şarap yüzünden sık sık kavga çıkarıyorlardı. Küba’nın nemli sıcağı, hastalıkları da beraberinde getirmişti. Ateşli hastalıklar ve tropik yaralar, pek çok adamı yatağa düşürdü. Rahipler, her gün ayin düzenleyip dua etseler de, adamların maneviyatı günden güne zayıflıyordu. Tanrı, onlara çok uzak görünüyordu. La Florida ise artık bir vaat edilmiş toprak değil, bir ölüm tuzağı gibiydi.

Bu kaosun ortasında, Cabeza de Vaca, sessizce düzeni sağlamaya çalışan tek kişiydi. O, yerleşimcilerin konforlu evlerinde kalmayı reddedip askerlerin arasında, onlarla aynı şartlarda yaşıyordu. Sabah erkenden kalkıyor, gemilerin onarımını denetliyor, hasta olanlarla bizzat ilgileniyor, yiyecek dağıtımını adil bir şekilde organize ediyordu. Adamlarla konuşuyor, onların dertlerini dinliyordu. Bunu bir komutan kibriyle değil, onlardan biri gibi yapıyordu. Askerler, başlangıçta mesafeli durdukları o ciddi ve titiz saymanın, aslında kendilerini düşünen tek yetkili olduğunu görmeye başlamışlardı. Onun çadırının önünde, geceleri küçük gruplar toplanır olmuştu. Orada, Narváez’in kulağına gitmeyecek şekilde, fısıltıyla şikayetlerini ve korkularını paylaşıyorlardı. Cabeza de Vaca, onlara boş vaatlerde bulunmuyordu. Yalnızca dinliyor ve elinden geldiğince pratik çözümler bulmaya çalışıyordu.

Bir akşam, çadırında yine kayıtlarını tutarken, içeri Andrés Dorantes de Carranza girdi. Dorantes, soylu bir aileden gelen, cesur ve onurlu bir kaptandı. Yanında, bir gölge gibi onu takip eden Faslı kölesi Estebanico vardı. Estebanico, seferdeki Afrikalı birkaç köleden biriydi. Anadili Arapçaydı, İspanyolcası ise efendisinin yanında öğrendiği kadardı. O, sessiz gözleriyle etrafındaki her şeyi gözlemliyor, İspanyolların anlamadığı bir bilgelikle olayları tartıyordu.
“Señor Núñez,” dedi Dorantes, saygılı bir sesle. “Adamlar arasındaki huzursuzluk artıyor. Adelantado, buradaki zenginlerin sofralarından kalkmıyor. Biz ise burada çürüyoruz. Bazıları, Hispaniola’ya ya da Santiago’ya kaçmayı konuşuyor.”

Cabeza de Vaca, başını defterinden kaldırdı. Gözleri yorgundu. “Biliyorum, Kaptan. Fakat nereye kaçacaklar? Onları bekleyen ya yoksulluk ya da borç zindanı. En azından burada, bir umut kırıntısı var.”

“Ne umudu?” diye karşılık verdi Dorantes, sesinde bir alaycılık vardı. “Narváez’in hayallerinden başka bir şeyimiz kalmadı. O hayallerin bizi Trinidad’da nereye getirdiğini gördük. Bu sefere katıldığıma pişman olmaya başlıyorum.”

Estebanico, konuşulanları sessizce dinliyordu. Efendisinin hayal kırıklığını anlıyordu. O, bu topraklara altın için gelmemişti. O, bir köleydi; kaderi, efendisininkine bağlıydı. Fakat o, çölün çocuğuydu. Hayatta kalmanın ne demek olduğunu, bu kibirli İspanyollardan daha iyi biliyordu. Onların zenginlik hırsı, ona anlamsız geliyordu. Onlar, toprağı ve gökyüzünü okumayı bilmiyorlardı. Rüzgârın dilinden, bulutların şeklinden anlamıyorlardı. Yaklaşan fırtınayı göremedikleri gibi, kendi kibirlerinin kendilerini sürüklediği felaketi de göremiyorlardı. Gözleri, yalnızca parlayan sarı bir metalin hayaliyle kör olmuştu.

Cabeza de Vaca, Dorantes’e baktı. “Pişmanlık bir lükstür, Kaptan. Bizim için değil. Bizim görevimiz var. Krala ve Tanrı’ya karşı. Narváez ne yaparsa yapsın, biz görevimizi yapmalıyız. Adamları bir arada tutmalı, bahara hazırlanmalıyız.”
Sözleri, Dorantes’i bir nebze olsun rahatlatmıştı. Cabeza de Vaca’nın sarsılmaz görev bilinci, çöl ortasındaki bir kaya gibiydi. Etrafındaki umutsuzluk seline kapılmıyordu.

Kış ilerledikçe, Narváez’in çabaları sonuç vermeye başladı. Kübalı yerleşimcilerden aldığı borçlarla yeni bir brigantin satın aldı. Seferine katılmaları için, macera arayan ya da borçlarından kaçan birkaç düzine yeni adamı da ikna etmişti. Adam sayısı yeniden dört yüzü bulmuş, at sayısı ise seksene çıkmıştı. Narváez, bu küçük başarıyla yeniden özgüvenini kazanmıştı. Ona göre bu, Tanrı’nın onun davasını onayladığının bir kanıtıydı.

Baharın ilk günlerinde, limana bir gemi daha yanaştı. İçinden, Narváez’in aylar önce bulması için yolladığı bir adam indi: Kılavuz Diego Miruelo. Miruelo, La Florida kıyılarını avucunun içi gibi bildiğini iddia eden, tecrübeli ama bir o kadar da güvenilmez bir üne sahip bir denizciydi. Elinde, kendi çizdiği haritalar vardı. Narváez’e, onu doğrudan büyük bir körfeze, zenginliğin kalbine götürebileceğini söyledi.

Miruelo’nun gelişi, kampa yeni bir heyecan dalgası getirdi. Kışın uyuşukluğu, yerini yeniden hareketliliğe bıraktı. Askerler, silahlarını temizlemeye, zırhlarını parlatmaya başladı. Altın fısıltıları, yeniden barakaların arasında dolaşıyordu. Narváez, zafer kazanmış bir komutan edasıyla, sefer hazırlıklarının tamamlanmasını emretti.

O akşam, Narváez, subaylarını topladığı bir ziyafet verdi. Masada, Miruelo baş köşeye oturtulmuştu. Kılavuz, abartılı hikayelerle La Florida’yı anlatıyordu: yerlilerin altın takılarla dolaştığı, tapınakların incilerle süslü olduğu bir diyar. Adamlar, onu ağızları açık dinliyordu.

Cabeza de Vaca, masanın bir köşesinde sessizce oturuyordu. Miruelo’nun anlattıklarına inanmıyordu. Daha sonra, kalabalık dağıldığında, kılavuzun yanına yaklaştı ve haritalarını incelemek için izin istedi. Miruelo, gönülsüzce haritaları önüne serdi. Cabeza de Vaca, dikkatle baktı. Haritalar, son derece kaba ve detaysızdı. Önemli coğrafi işaretler eksikti, mesafeler tahminden ibaretti. En kötüsü ise, Miruelo’nun götüreceğini iddia ettiği o büyük ve güvenli limanın yeri bile belli değildi.

“Señor Miruelo,” dedi Cabeza de Vaca, sakin bir sesle. “Bu harita… pek güvenilir görünmüyor. Bizi tam olarak nereye götüreceksiniz?”

Miruelo, sorudan rahatsız olmuştu. “Endişelenmeyin, Señor Sayman. Kıyı şeridini gördüğümde hafızam yerine gelecektir. Ben yolumu kalbimle bulurum, parşömenle değil.”

O anda Cabeza de Vaca, bir kez daha felaketin yaklaştığını hissetti. Narváez, körü körüne bir yalana daha inanmıştı. Komutanının yanına gitti. Narváez, keyifli bir ruh halindeydi.
“Adelantado,” diye başladı Cabeza de Vaca. “Miruelo’nun haritalarını inceledim. Hiçbir işe yaramazlar. Adam, nereye gittiğini bilmiyor. Onu takip ederek denize açılmak, fırtınanın ortasına dalmaktan farksızdır.”

Narváez’in yüzündeki gülümseme silindi. Tek gözü, öfkeyle parladı. “Yine mi siz, Señor Núñez? Yine mi sizin o bitmek bilmeyen şüpheleriniz? Sizin göreviniz hazineyi saymak, denizciliği sorgulamak değil. Miruelo, tecrübeli bir adamdır. Ben ona güveniyorum. Ve bu filonun komutanı benim. Benim kararlarımı sorgulamak, kralın otoritesini sorgulamaktır.”

“Ben kralın otoritesini değil, dört yüz adamın hayatını düşünüyorum,” diye karşılık verdi Cabeza de Vaca, sesini yükseltmeden. “En azından gemileri kıyıya yakın tutalım. Kıyı şeridini takip ederek ilerleyelim. Böylece bir tehlike anında karaya sığınabiliriz.”

Narváez, küçümseyen bir kahkaha attı. “Kıyıya yakın mı? Tavuklar gibi mi? Hayır, Señor! Biz, kartallar gibi, açık denizden uçacağız. Doğrudan hedefimize! Kaderimiz bizi çağırıyor.” Sonra arkasını döndü ve onu dinlemeyeceğini açıkça belli etti.

Tartışma bitmişti. Karar kesindi. Birkaç hafta sonra, 1528 yılının Paskalya’sından hemen sonra, filo Jagua limanından ayrıldı. Beş gemi, dört yüz adam ve seksen at, bilinmeyene doğru yelken açtı. Güvertedeki askerlerin yüzünde, kışın umutsuzluğuyla karışık, zoraki bir neşe vardı. Küba’nın güvenli kıyıları arkalarında küçülürken, önlerinde uzanan masmavi deniz, hem bir umut hem de bir tehdit gibi parlıyordu.

Cabeza de Vaca, amiral gemisinin pruvasında durmuş, uzaklaşan karaya bakıyordu. İçinde kötü bir his vardı. Bu bir fetih yolculuğu değildi. Bu, kibirle cehaletin el ele verip ölüme doğru yürüdüğü bir cenaze alayıydı. O, bu alayda yerini almıştı. Geri dönemezdi. Yalnızca ileri gidebilir ve yaklaşan fırtınaya karşı elinden geldiğince direnebilirdi. Rüzgâr, yelkenleri doldururken, sanki uzaklardan, Trinidad’da kaybettikleri altmış adamın ruhlarının fısıltısını getiriyor gibiydi. Fısıltılar, bir uyarı gibiydi. Fakat o uyarıyı, komutanlarının altın hırsıyla sağırlaşmış kulakları duymuyordu. Yolculuk, yeniden başlamıştı. Ve onunla birlikte, kaderin ağlarını ördüğü o kaçınılmaz trajedi de…


Bölüm 3: Toprağın Aldatıcı Kucağı
La Florida Kıyıları, Nisan 1528

Küba’nın yemyeşil kıyıları, bir anı gibi ufukta eriyip kaybolduktan sonra, filo kendisini sonsuz bir maviliğin ortasında buldu. Günler, birbirinin tekdüze bir kopyasıydı. Güneş, gökyüzünün ortasında acımasız bir göz gibi parlıyor, gemilerin güvertelerini fırın gibi ısıtıyor, ziftlenmiş kalasların arasından keskin bir koku yayılmasına neden oluyordu. Geceleri ise gökyüzü, İspanya’da asla görülemeyecek kadar parlak, sayısız yıldızla bezenmiş bir kadife örtüye dönüşüyordu. Fakat o güzellik, adamların içindeki sıkıntıyı ve belirsizliği gidermeye yetmiyordu. La Florida’ya doğru yol aldıklarını sanıyorlardı, ne var ki geçen her gün, kılavuzları Diego Miruelo’nun cehaletini biraz daha ortaya seriyordu.

Miruelo, vaktinin çoğunu amiral gemisinin pruvasında, elinde bir usturlapla ufku tarayarak geçiriyordu. Yüzünde, kendinden emin olmaya çalışan bir adamın gergin ifadesi vardı. Yanına yaklaşan subaylara, sürekli olarak “Doğru yoldayız, çok yaklaştık,” diyordu. Fakat geminin rotası, son birkaç günde defalarca değişmişti. Rüzgârlar istikrarsızdı ve filo, bir yaprak gibi akıntılarda sürükleniyordu. Askerler arasında fısıltılar başlamıştı. Tecrübeli denizciler, Miruelo’nun ölçümlerini gizlice kontrol ediyor, aralarında alaycı bir şekilde gülüşüyorlardı. Kılavuz, denizi okuyamıyordu. Onu buraya getiren şey tecrübesi değil, Narváez’in kulağına fısıldadığı boş vaatlerdi.

Pánfilo de Narváez, güvertede bir aşağı bir yukarı volta atarken o fısıltıları duymazdan geliyordu. Kılavuzuna olan inancını sorgulamak, kendi kararını sorgulamak anlamına gelirdi. O, yanılmazdı. Yanılamazdı. Kader, onu büyük işler için seçmişti ve böyle küçük pürüzler, yalnızca inancının gücünü test etmek içindi. Tek gözü, şüpheyle kendisine bakan her askerin üzerinde bir kırbaç gibi şaklıyordu. Onun varlığı, itiraz seslerini şimdilik bastırmaya yetiyordu.

Álvar Núñez Cabeza de Vaca, vaktini yine kayıtlarını tutarak ve erzakların durumunu kontrol ederek geçiriyordu. Su fıçıları endişe verici bir hızla boşalıyordu. Peksimetler, Küba’nın nemli havasından arta kalan rutubetle küflenmeye yüz tutmuştu. Atlar, dar ve havasız ambarlarda huysuzlanıyor, bazıları hastalanıyordu. O, yaklaşan tehlikeyi rakamlarda görüyordu. Miruelo’nun beceriksizliği yüzünden denizde kayboldukları her gün, karaya çıktıklarında hayatta kalma şanslarını biraz daha azaltıyordu. O, bir fetih ordusunun değil, yavaş yavaş kaynaklarını tüketen, kapana kısılmış bir topluluğun saymanıydı.

Bir akşamüstü, ufukta hiçbir kara parçası görünmezken, Andrés Dorantes yanına geldi. Yüzü endişeliydi. “Señor Núñez,” dedi alçak bir sesle. “Adamlar suyun tadından şikayetçi. Birkaç kişi hastalandı. Miruelo’nun bizi bir yere götürdüğü yok. Narváez’e bir şeyler söylemeli.”

Cabeza de Vaca, başını ağır defterinden kaldırdı. “Adelantado duymak istediğinden başkasını işitmez, Kaptan. O, La Florida’yı kendi zihninde çoktan fethetti. Bizim gördüğümüz gerçeklik, onun hayal dünyasına işlemiyor. Dua etmekten ve suyun idareli kullanılmasını sağlamaktan başka yapabileceğimiz bir şey yok.”

Tam o sırada, gözcü direğinden bir çığlık yükseldi: “Kara göründü! Tanrı’ya şükür, kara göründü!”
Bu çığlık, gemideki uyuşuk havayı bir anda bıçak gibi kesti. Herkes güverteye fırladı. Batıda, güneşin alçalan ışıkları altında, ufukta ince, koyu bir çizgi belirmişti. Yorgun yüzler, bir anda umutla aydınlandı. Askerler birbirlerine sarılıyor, bağırıyor, şükür duaları ediyorlardı. O ince çizgi, onların kurtuluşuydu. Altın, şan ve zenginlik vaat eden topraklar, nihayet gözlerinin önündeydi. Narváez’in yüzünde muzaffer bir gülümseme belirdi. Tek gözüyle Cabeza de Vaca’ya baktı. Bakışları, “Gördün mü, şüpheci adam? İnancım bizi zafere ulaştırdı,” diyordu.

Fakat yaklaştıkça, ilk heyecan dalgası yerini bir tür hayal kırıklığına bıraktı. Kıyı, bekledikleri gibi altın kumsallara ve verimli topraklara benzemiyordu. Sık, geçit vermez görünen mangrov ormanları, bir duvar gibi denize kadar uzanıyordu. Ağaçların arasından yükselen bataklık kokusu, gemilere kadar ulaşıyordu. Gökyüzünde, daha önce hiç görmedikleri, tuhaf çığlıklar atan büyük kuşlar dönüyordu. Burası bir cennet bahçesi değil, yabani ve tehditkar bir dünyaydı. Miruelo, kendinden emin bir şekilde, burasının aradıkları o büyük liman olduğunu iddia etti, ne var ki kıyı şeridinde bir limana ya da körfeze dair en ufak bir işaret yoktu.

Narváez, yine de karaya çıkmakta ısrar etti. Kutsal Perşembe günüydü. Gemiler, sığ sulara demirledi. Komutan, otuz adamla birlikte bir sandala binerek karaya ilk adımı attı. Cabeza de Vaca, diğer subaylar ve rahipler de onu takip etti. Ayaklarını bastıkları zemin, yumuşak ve çamurluydu. Hava, ağır ve nemliydi. Sinekler, yüzlerine ve ellerine yapışıyordu. Etrafta, insan yaşamına dair hiçbir belirti yoktu.

Biraz ilerlediklerinde, ormanın içinde birkaç terk edilmiş kulübe buldular. Kulübeler, palmiye yapraklarıyla örtülmüş, büyük ve yuvarlak yapılardı. İçleri boştu, fakat yerlerde balık ağları, kırık çömlek parçaları ve bir avuç mısır tanesi duruyordu. Belli ki sakinleri, gemileri görünce korkup kaçmışlardı. Kulübelerden birinin içinde, askerlerden biri küçük bir nesne buldu ve heyecanla Narváez’e getirdi. O, altından yapılmış küçük bir çıngıraktı.

O küçücük altın parçası, Narváez’in gözünde bir anda devasa bir hazineye dönüştü. Onu havaya kaldırdı. Güneş ışığında parlayan metal, askerlerin gözünü kamaştırdı. İşte kanıt buydu! Miruelo haklıydı. O, haklıydı. Burası zengin bir diyardı ve yerliler altını tanıyordu. Bu küçük çıngırak, ileride onları bekleyen dağlar dolusu altının yalnızca bir müjdecisiydi. Kampa döndüğünde, tüm adamlara o çıngırağı gösterdi. Moraller yeniden tavan yapmıştı. Kışın sefaleti, denizde kaybolmanın korkusu, bir anda unutulmuştu. Herkes, Apalachen adını verdikleri o efsanevi altın krallığına ne kadar yakın olduklarını konuşuyordu.

Ertesi gün, Kutsal Cuma’da, Narváez tarihi bir karar verdi. Seferi, kral V. Carlos adına resmen sahiplendiğini ilan etti. Büyük bir tören düzenlendi. Sancaklar açıldı, rahipler dua etti. Narváez, süslü zırhları içinde, kendini yeni bir Hernán Cortés gibi görüyordu. Törenin ardından, subaylarını topladı ve o felaketle sonuçlanacak planını açıkladı.

“Beyler,” dedi gür sesiyle. “Hedefimize ulaştık. Altının varlığının kanıtını bulduk. Şimdi, o altının kaynağına gitme vaktidir. Apalachen krallığı, iç kesimlerde bir yerlerde bizi bekliyor. Gemilerle bu bataklık kıyılarda oyalanmak, vakit kaybıdır. Planım şudur: Üç yüz adam ve kırk atla karadan kuzeye doğru ilerleyeceğiz. Gemiler ise, kılavuzumuz Miruelo’nun bildiği o büyük limanı bulmak için kıyı şeridini takip edecek. Limanı bulduklarında, orada demirleyip bizi bekleyecekler. Biz, karadan yürüyerek onlara katılacağız.”

Odada bir anlık bir sessizlik oldu. Plan o kadar cüretkar, o kadar akıl dışıydı ki, kimse ne diyeceğini bilemedi. Gemileri, yani tek erzak kaynaklarını, tek iletişim araçlarını ve tek kaçış yollarını geride bırakıp, ne olduğunu bilmedikleri vahşi bir toprağın içine dalacaklardı.

Sessizliği ilk bozan, Cabeza de Vaca oldu. Yüzü ciddi ve gergindi. “Adelantado, Tanrı aşkına, yapmayın,” dedi. Sesi, alışılmadık bir şekilde yalvarır gibi çıkmıştı. “Bu bir delilik olur. Gemileri terk etmemeliyiz. Onlar bizim hayat sigortamız. Kıyıdan ayrıldığımız anda, bu topraklarda birer yetim gibi kalırız. Kılavuzumuzun nereye gittiğini bilmediğini hepimiz görüyoruz. Bizi bekleyecekleri bir liman yok, çünkü öyle bir limanın var olup olmadığını bile bilmiyoruz. Erzaklarımız yetersiz. Bu topraklarda neyle karşılaşacağımızı, yerlilerin dost mu düşman mı olduğunu bilmiyoruz. Lütfen, bu karardan vazgeçin. Gemilerle birlikte, kıyı şeridini takip ederek güvenli bir liman bulana dek ilerleyelim.”

Narváez’in yüzü, öfkeyle kasıldı. “Señor Tesorero, sizin korkaklığınızdan bıktım usandım!” diye kükredi. “Siz, bir fatih gibi değil, bir dükkancı gibi düşünüyorsunuz. Risk almadan zafer kazanılmaz! Büyük adamlar, büyük kararlar verir. Ben kararımı verdim. Biz fatihler karadan ilerleyeceğiz. Gemiler, denizcilerin işidir.”

Cabeza de Vaca, geri adım atmadı. Ayağa kalktı. Boyu, Narváez’den daha kısaydı, fakat o an duruşu daha heybetliydi. “O halde, Adelantado, bu karara karşı olduğumu ve bunun sonuçlarından sorumlu tutulamayacağımı, kral adına tuttuğum resmi kayıtlara geçmek zorundayım. Sizi, majestelerinin filosunu ve adamlarını bilinçli olarak büyük bir tehlikeye atmakla itham ediyorum.”
Bu, açık bir meydan okumaydı. İki lider arasındaki gerilim, kopma noktasına gelmişti. Diğer subaylar, nefeslerini tutmuş, bu irade savaşını izliyordu.

Narváez, bir an duraksadı. Cabeza de Vaca’nın bir kraliyet memuru olarak bu protestoyu kayda geçme hakkı vardı. Bu, gelecekte başını ağrıtabilirdi. Fakat geri adım atmak, otoritesini tamamen yok ederdi. Tam o anda, Comisario Fray Juan Suárez araya girdi.
“Adelantado haklıdır,” dedi rahip. “İnancımız bizi koruyacaktır. Karaya çıkıp o pagan ruhları Tanrı’nın ışığıyla tanıştırmak, bizim kutsal görevimizdir. Gemilerde beklemek, görevden kaçmak olur. Ben ve diğer rahipler, karadan gidenlerle birlikte yürüyeceğiz.”

Rahibin desteği, terazinin kefesini Narváez’in lehine çevirdi. Diğer subaylar, altın hayali ve komutanlarının otoritesi arasında kalarak, gönülsüzce de olsa plana boyun eğdiler. Cabeza de Vaca, yalnız kalmıştı.

Narváez, ona küçümseyici bir bakış fırlattı. “Madem karadan gitmekten bu kadar korkuyorsunuz, Señor Núñez, o halde siz gemilerin komutasını alın. Gidin ve o hayali limanı arayın. Biz cesurlar, işimizi bitirdiğimizde orada sizinle buluşuruz.”

Bu, bir teklif değil, bir hakaretti. Onu korkaklıkla suçluyor, onurunu ayaklar altına alıyordu. Cabeza de Vaca, bir an düşündü. Gemilerle gitmek, hayatta kalmak için en mantıklı seçenekti. Fakat o zaman, herkes onun bir korkak olduğu için adamlarını yüzüstü bıraktığını söyleyecekti. Onuru, hayatından daha ağır bastı.
Başını dik tuttu. “Ben, sizin arkanızdan bir korkak olarak anılmaktansa, sizinle birlikte ölmeyi tercih ederim, Adelantado. Sizinle geliyorum. Fakat bu kararın ne kadar büyük bir hata olduğunu tarih yazacaktır.”

Karar kesinleşmişti. Sefer bölünecekti. Üç yüz adam, yanlarına kırk at ve birkaç günlük yiyecek alarak karadan ilerleyecekti. Yüz kişi ise, kadınlar dahil, gemilerde kalarak hayali limanı arayacaktı.

Ayrılık günü geldiğinde, sahilde hüzünlü bir hava vardı. Karadan gidecek olanlar, gemide kalan sevdikleriyle, arkadaşlarıyla vedalaşıyordu. Pek çok gözde yaş vardı. Geleceğin ne getireceği meçhuldü. Karaya çıkanlar, kendilerini bekleyen zorlukları tahmin bile edemezken, gemide kalanlar da açık denizde bir başlarına ne yapacaklarını bilmiyorlardı.

O gün, tarihe geçecek bir olay yaşandı. Gemide kalan kadınlardan biri, soylu bir subayın karısı, Narváez’in yanına geldi. Gözlerinde ne korku ne de hüzün vardı; yalnızca buz gibi bir kesinlik. “Adelantado,” dedi kadife elbisesi içinde bir kahin gibi durarak. “Size ve sizinle gidenlere bir tavsiyem var. O topraklara girmeden önce günahlarınızı çıkarın ve vasiyetinizi hazırlayın. Çünkü size ve peşinizden gelenlerin çoğuna yemin ederim ki, o topraklardan bir daha asla çıkamayacaksınız. Ben ve gemideki diğer kadınlar, şimdiden yeni kocalar aramaya başlayabiliriz.”

Narváez, kadının sözlerine kahkahayla karşılık verdi. “Cadı karı! Kehanetlerini kendine sakla!” diye bağırdı. Fakat etraftaki askerler, o kahkahayı duymadı. Onlar, kadının sözlerindeki uğursuz tınıyı işitmişlerdi. Bir ürperti, kalabalığın arasından geçti.

Son vedalaşmalar yapıldı. Üç yüz adamlık kol, sırtlarında ağır teçhizatları, ellerinde kılıçları ve arkebüzleriyle, ormana doğru yavaşça yürümeye başladı. Başlarında, zırhı parlayan Pánfilo de Narváez, bir fatihten çok bir kurban gibi ilerliyordu.

Cabeza de Vaca, kolun arkalarından yürürken son bir kez dönüp arkasına baktı. Gemiler, yelkenlerini açmış, yavaşça kıyıdan uzaklaşıyordu. Giderek küçüldüler, birer serçe kadar kaldılar ve sonunda ufuk çizgisinde kayboldular. O anda, midelerine bir yumruk yemiş gibi hissettiler. Geri dönüş yoktu. Artık tamamen yalnızdılar. Okyanusun sesi, artık bir umut değil, kaybettikleri dünyanın bir yankısıydı. Önlerinde ise sessiz, karanlık ve bilinmezlikle dolu bir orman uzanıyordu. Toprak, onları aldatıcı bir şefkatle kucağına almıştı. Fakat o kucak, bir annenin değil, bir mezarın kucağıydı. Bunu henüz bilmiyorlardı. Yalnızca yürüyorlardı. Kuzeye, Apalachen’in altın hayaline doğru, kendi sonlarına doğru yürüyorlardı.


Bölüm 4: Açlığın Coğrafyası
Florida’nın İç Kesimleri, Mayıs 1528

Gemilerin ufukta kaybolduğu o an, üç yüz adam için bir dönüm noktası oldu. Geriye dönüp baktıkları sahil şeridi, artık bir sığınak değil, onları yutan bir ağzın dişleri gibiydi. Okyanusun uğultusu kesilmiş, yerini ormanın binlerce bilinmez sesten oluşan, uğursuz fısıltısına bırakmıştı. Ağaçların sık ve karanlık gölgeleri, üzerlerine bir örtü gibi serildi. Hava, durgun ve boğucuydu; çürüyen yaprakların, nemli toprağın ve adını bilmedikleri çiçeklerin baygın kokusuyla doluydu. İspanya’nın kuru, aydınlık topraklarından gelen o adamlar için, burası başka bir gezegen kadar yabancıydı. Parlak çelik zırhları ve kadife ceketleri, o yeşil ve kahverengi dünyada ne kadar yersiz ve gülünç durduklarının farkında değillerdi. Onlar, hâlâ fatih olduklarını sanıyorlardı. Oysa toprak, onları çoktan yutmaya başlamıştı.

İlk birkaç gün, zoraki bir iyimserlik havası içinde geçti. Pánfilo de Narváez, atının üzerinde, dimdik bir duruşla en önde gidiyor, arada bir arkasına dönüp adamlarına cesaret verici sözler bağırıyordu. “İlerleyin, yiğit Kastilyalılar! Apalachen’in altın çatıları bizi bekler! Tanrı, inananların yolunu açacaktır!” Adamlar, komutanlarının coşkusuna katılmak için kendilerini zorluyor, kendi aralarında şakalar yapıyorlardı. Fakat kahkahaları, ormanın sessizliğinde yankılanmadan sönüp gidiyordu. Yanlarında getirdikleri iki kiloluk peksimet ve yarım kilo domuz pastırması, o cehennem sıcağında yürüyen adamlar için komik derecede yetersizdi. Daha ilk haftanın sonunda, erzak torbaları tamamen boşalmıştı.

İşte o zaman, yolculuğun gerçek adı konuldu: Açlık. Altın hayali, guruldayan midelerin sesiyle bastırılmıştı. Narváez’in ateşli vaatleri, karın doyurmuyordu. Adamlar, ormanın sunduğu şeylerle hayatta kalmak zorundaydı. Fakat o topraklar, onlara bildikleri hiçbir şeyi sunmuyordu. Buğday yoktu, üzüm bağları yoktu, zeytin ağaçları yoktu. Yalnızca tanımadıkları, dikenli, zehirli olup olmadığını bilmedikleri bitkiler vardı. İlk başta, palmiye ağaçlarının gövdelerinden çıkardıkları, tatsız ve lifli bir öz olan palmito ile beslenmeye çalıştılar. Tadı, ıslak odunu andırıyordu ve midelerini doldurmaktan çok rahatsız ediyordu. Su bulmak da ayrı bir sorundu. Bataklıkların kahverengi, durgun suları içilecek gibi değildi. Sık sık, çamurlu birikintileri içmek zorunda kalıyor, ardından gelen ateşli ishal nöbetleriyle kıvranıyorlardı.

Askerlerin dış görünüşü, içlerindeki çöküşün bir yansımasıydı. Bir zamanların parlak zırhları, şimdi paslanmış ve çamurla kaplanmıştı. Yırtılan giysilerinden, sineklerin ve tanımadıkları böceklerin ısırdığı, iltihaplı yaralarla dolu tenleri görünüyordu. Yüzleri, sakalları uzamış, gözleri açlığın ve yorgunluğun ateşiyle çukurlarına gömülmüştü. Bir zamanların gururlu fatihleri, şimdi paçavralar içinde, birer iskelet gibi ilerleyen bir dilenci alayına dönüşmüştü. Onlarla birlikte atlar da acı çekiyordu. Yemyeşil görünen otlar, onlar için besleyici değildi. Hayvanlar günden güne zayıflıyor, kemikleri derilerinin altından sayılıyordu. Bazıları, yorgunluktan yere yığılıp bir daha kalkamıyordu. O zaman, askerler çakallar gibi başına üşüşüyor, zayıf hayvanı kesip etini çiğ çiğ paylaşıyorlardı. O anlarda, medeniyete dair son kırıntılar da yok oluyordu.

Álvar Núñez Cabeza de Vaca, bu yavaş çöküşü, bir katibin soğukkanlılığıyla gözlemliyordu. O, diğerleri gibi umutsuzluğa kapılmıyordu. Onun zihnini, hayatta kalmanın matematiği meşgul ediyordu. Hangi bitkinin yenilebilir olabileceğini anlamak için saatlerini harcıyor, yerlilerin terk ettiği izleri takip ederek su kaynakları bulmaya çalışıyordu. Adamlarla konuşuyor, onlara dayanmaları için telkinde bulunuyordu. Fakat boş vaatlerle değil, pratik tavsiyelerle. Onun etrafında, sessiz ve saygılı bir grup oluşmaya başlamıştı. Andrés Dorantes, Alonso del Castillo Maldonado gibi diğer kaptanlar ve birkaç tecrübeli asker, Narváez’in gürültülü liderliğinden çok, Cabeza de Vaca’nın sessiz direncine güveniyorlardı.

Bir akşam, kamp ateşi etrafında toplanmışlarken, Narváez, elindeki kaba saba bir haritayı inceliyordu. Harita, Miruelo’nun onlara verdiği, işe yaramaz karalamadan başka bir şey değildi. “Haritaya göre,” dedi Narváez, sanki kutsal bir metni okur gibi. “Apalachen’e çok yaklaşmış olmalıyız. Yarın ya da öbür gün, altın şehir karşımıza çıkacak.”
Kimse cevap vermedi. Ateşin çıtırtıları ve ormanın gece sesleri dışında bir sessizlik vardı. Sessizliği, hidalgo sınıfından gelen ama artık bir dilenciden farkı kalmamış Lope de Oviedo adında bir asker bozdu. Sesi, açlıktan çatlamıştı. “Ne altını, Adelantado? Biz burada ölüyoruz. Bir parça mısır ekmeği, Apalachen’in tüm altınından daha değerli bizim için.”

Narváez, öfkeyle ayağa fırladı. Tek gözü, ateşi yansıtarak korkutucu bir şekilde parlıyordu. “İnançsız köpek! Tanrı’nın sabrını mı sınıyorsun? İnancı zayıf olanlar, vaat edilmiş topraklara giremez. Sizin gibi zayıflar yüzünden yolculuğumuz uzuyor!”
Oviedo, korkuyla geri çekildi. Fakat isyan tohumu, bir kez ekilmişti. Diğer askerlerin gözlerinde, aynı umutsuzluk ve öfke okunuyordu. Onlar, altın için değil, bir lokma ekmek için ölmeye hazırdılar.

On beş günlük o cehennemi yürüyüşün sonunda, nihayet bir umut ışığı belirdi. Ormanın sık dokusu birden açıldı ve karşılarında, mısır tarlalarıyla çevrili küçük bir köy gördüler. Köy, o ana dek gördükleri en büyük yerleşimdi. Yüzden fazla kulübeden oluşuyordu. İspanyollar, tarlalardaki olgunlaşmış mısırları gördüklerinde, gözleri sevinçle parladı. O sarı taneler, onlara altından daha değerli görünüyüordu.

Narváez, bir savaş düzeni alınmasını emretti. Arkebüzcüler öne geçti, kargılı askerler onları takip etti. Atlılar, kanatlarda yerlerini aldılar. Planı, köye ani bir baskın yapıp yiyeceklere el koymaktı. Fakat köye yaklaştıklarında, bir gariplik olduğunu fark ettiler. Ortalıkta kimse yoktu. Ne savaşçı çığlıkları ne de kaçışan kadın ve çocuklar… Köy, bir hayalet kasaba gibi sessizdi.

İçeri girdiklerinde, gördükleri manzara onları şaşırttı. Kulübeler boştu, fakat ocaklarda henüz sönmemiş küller, yerlerde taze yiyecek artıkları vardı. Belli ki köy halkı, onları fark edince alelacele kaçmıştı. Onlar için şanslı bir durumdu. Askerler, aç kurtlar gibi kulübelere daldılar. Depolanmış mısırları, fasulyeleri, kabakları ve kurutulmuş balıkları yağmalamaya başladılar. Yıllardır ilk defa gerçek bir yemek yiyeceklerdi. O akşam, kamp ateşlerinin üzerinde mısırlar közlenirken, askerlerin yüzünde uzun zamandır unutulmuş bir gülümseme vardı.

Cabeza de Vaca, o genel yağmaya katılmadı. O ve güvendiği birkaç adam, köyü dikkatle inceliyorlardı. Yerlilerin geride bıraktığı eşyalar, onların yaşam tarzı hakkında ipuçları veriyordu. Ustalıkla örülmüş sepetler, cilalanmış ahşap kaplar, taştan yapılmış aletler… Bunlar, ilkel vahşilerin değil, organize bir toplumun ürünleriydi. Bir kulübede, dikkatini çeken bir şey buldu. Bunlar, Kastilya’dan getirdikleri türden ticaret sandıklarıydı. İçleri boştu, fakat üzerlerinde İspanyol tüccarların damgaları vardı. Yanında, parçalanmış keten bezleri ve birkaç yün kumaş parçası duruyordu.

Hemen Narváez’in yanına koştu. “Adelantado, şunlara bakın!” dedi, bulduklarını göstererek. “Bunlar bizim mallarımız. Gemilerden birinin enkazı olmalı. Demek ki gemiler, yakınlarda bir yerde batmış. Sahilden çok uzaklaşmamışız. Miruelo’nun bahsettiği liman, muhtemelen bu yakınlarda.”

Narváez, bulguları küçümseyen bir tavırla inceledi. “Birkaç sandık için telaşlanmayın, Señor. Belki bir fırtınada denize düşmüş, buraya sürüklenmiştir. Bizim hedefimiz kuzeyde. Apalachen’de! Gemileri düşünmeyi bırakın. Onlar kendi başlarının çaresine bakarlar.”
Narváez, gerçeği görmeyi reddediyordu. Gemilerin enkazı, planının tamamen çöktüğünün kanıtıydı. O, başarısızlığını kabul etmek yerine, hayallerine daha sıkı sarılmayı seçti.

Ertesi gün, ormanda arama yapan askerler, birkaç yerliyi yakaladı. Onlar, köyün savaşçıları değil, geride kalmış birkaç yaşlı adam ve kadındı. İspanyolların dilinden anlamıyorlardı. Narváez, onlara altın çıngırağı göstererek, işaretlerle bunun nereden geldiğini sormaya çalıştı. Yerliler, korku içinde, kuzeyi işaret ettiler. Apalachen kelimesini tekrarladılar. Onlar için Apalachen, kendilerinden daha güçlü, daha savaşçı bir kabilenin adıydı. İspanyolların onlardan ne istediğini anlamamışlardı. Yalnızca, o korkunç yabancıları başlarından savmak için, onları düşmanlarının üzerine yönlendiriyorlardı.

Narváez için o işaret, ilahi bir ondan başka bir şey değildi. Yerlilerin sözlerini, altın krallığının yerini doğrulayan bir kehanet gibi yorumladı. “Gördünüz mü?” diye bağırdı adamlarına. “Vahşiler bile Apalachen’in zenginliğini biliyor! Ve orası kuzeyde! Yola devam!”

Fakat ilerlemeden önce, önlerinde büyük bir engel vardı. Gözcülerin raporuna göre, birkaç fersah ötede, içinden geçilmesi imkansız görünen büyük ve güçlü bir nehir akıyordu. O nehir, sonradan haritalara Suwannee olarak geçecekti. Nehrin kenarına vardıklarında, umutsuzluğa kapıldılar. Nehir, bir mil genişliğindeydi ve akıntısı o kadar güçlüydü ki, en cesur yüzücünün bile karşıya geçmesi mümkün değildi.

Narváez, her zamanki gibi pratik çözümlerden yoksundu. Nehrin karşısına geçmek için Tanrı’ya dua etmekten başka bir şey önermiyordu. O noktada, Cabeza de Vaca, fiilen komutayı eline aldı. Mühendislik bilgisi olmamasına karşın, pratik zekası ve gözlem yeteneğiyle bir plan geliştirdi. Adamları organize etti. Bazılarını ağaç kesmekle, bazılarını sarmaşık ve bitki liflerinden halat örmekle, bazılarını da atların derilerinden tulumlar yapmakla görevlendirdi. Planı, kaba saba sallar inşa etmek ve yüzemeyenleri ya da ağır teçhizatı o sallarla karşıya geçirmekti.

Günlerce süren meşakkatli bir çalışmanın ardından, ilkel sallar hazırdı. Karşıya geçiş, tam bir kaosa dönüştü. Akıntı, salları sürüklemeye çalışıyor, adamlar can havliyle küreklere asılıyordu. Atlar, suya girmemek için direniyor, kişneyerek sahiplerini suya atıyordu. O kaosun ortasında, seferin en kibirli ve gösteriş meraklısı hidalgo’larından biri olan Juan Velázquez, atıyla birlikte nehrin karşısına yüzerek geçebileceğini iddia etti. Herkesin uyarısına rağmen, atını azgın sulara sürdü. Güçlü akıntı, atı ve binicisini bir anda altına aldı. İkisi de çırpınarak sulara gömüldü ve bir daha görünmedi. O ölüm, herkesin üzerinde şok etkisi yarattı. Yeni Dünya, kibri ve aptallığı affetmiyordu.

Velázquez’in cesedi, günün sonunda nehrin aşağılarında kıyıya vurdu. Adamlar, ölen yoldaşlarının atını parçalayıp yemekten çekinmediler. Açlık, yası ve onuru çoktan yenmişti.

Nihayet, büyük kayıplar ve inanılmaz bir çabayla, ordunun geri kalanı nehrin karşı yakasına geçmeyi başardı. Fakat zafer hissinden eser yoktu. Bitkin, aç ve yoldaşlarından birini daha kaybetmişlerdi. Karşı yaka, geldikleri yerden farksızdı. Aynı sık orman, aynı bataklıklar, aynı düşman coğrafya…

Nehri geçtikten sonra, yaklaşık iki hafta daha, bir kâbusun içinde gibi yürüdüler. Artık kimse Apalachen’den bahsetmiyordu. Herkes, yalnızca bir sonraki adımı, bir sonraki günü düşünüyordu. Bir gün, ormanın içinden gelen savaş çığlıklarıyla irkildiler. Bekledikleri an gelmişti. İlk kez, düşmanla yüzleşeceklerdi. Ağaçların arasından, vücutları boyalı, ellerinde uzun yaylar ve oklar olan bir grup savaşçı fırladı. Sayıları yirmi kadardı.

İspanyollar, o ana dek yerlileri küçümsemişlerdi. Çıplak vahşilerin, çelik zırhlı ve ateşli silahlara sahip askerler karşısında şansı olmayacağını düşünüyorlardı. Fakat yanıldıklarını acı bir şekilde öğrendiler. Yerliler, inanılmaz bir hız ve çeviklikle hareket ediyor, ağaçların arkasına saklanıp ortaya çıkarak ok yağdırıyorlardı. Okları, kamıştan yapılmıştı, fakat uçları çakmaktaşı ya da balık kılçığından sivriltilmişti ve o kadar güçlü yaylarla atılıyordu ki, en kalın zırhları bile delip geçebiliyordu. Arkebüzlerin doldurulması uzun sürüyordu ve o nemli havada barutları sık sık ıslanıyordu. Atlar, okların vızıltısından ve savaş çığlıklarından ürküp binicilerini kontrol dışı bırakıyordu.

Çatışma kısa ama şiddetli oldu. Birkaç İspanyol yaralandı. Narváez’in kendisi de yüzüne isabet eden bir taştan yaralandı. Yerliler, birkaç ok attıktan sonra, geldikleri gibi sessizce ormanın içinde kayboldular. Arkalarında, şaşkın, yaralı ve morali bozulmuş bir fatih ordusu bırakmışlardı. O gün, önemli bir ders daha öğrendiler: Düşmanları zayıf değildi. O topraklara onlardan çok daha iyi adapte olmuşlardı ve kendi savaş kurallarını biliyorlardı.

O çatışmadan sonra, artık kimsenin ilerleyecek gücü kalmamıştı. Narváez bile, Apalachen hayalinin sonuna geldiklerini anlamış gibiydi. Bir sonraki gün, nihayet aradıkları şeye ulaştılar. Karşılarında, nehir kenarında kurulmuş, kırk kadar kulübeden oluşan Apalachen köyü duruyordu. Fakat burası, altın çatılı, zengin bir krallık değildi. Burası, mısır tarlaları ve ahşap kulübelerden oluşan, diğerlerinden biraz daha büyük, yoksul bir yerli köyüydü.

Hayal kırıklığı, o ana dek yaşadıkları tüm zorluklardan daha ağır bir darbe oldu. Aylarca süren yolculuk, kaybedilen yoldaşlar, çekilen açlık… Hepsi, bu sefil köy için miydi? Narváez, yenilgisini kabul etmemek için son bir hamle yaptı. Köye saldırdı. Köyde yalnızca kadınlar ve çocuklar vardı. Savaşçılar, tarlalarda ya da avdaydı. İspanyollar, hiçbir direnişle karşılaşmadan köyü ele geçirdiler. Mısır ambarlarına el koydular.

O an, kendilerini zafer kazanmış gibi hissetmeye çalıştılar. Fakat hepsi, bunun boş bir zafer olduğunu biliyordu. Apalachen’in fethi, bir yalandan ibaretti. Onlar bir krallığı değil, boş bir köyü işgal etmişlerdi. Ve o köyün gerçek sahipleri, savaşçıları, çok yakında geri dönecekti. Fırtına öncesi sessizlik başlamıştı. Coğrafyanın açlığı, onları tüketmişti. Şimdi, toprağın insanlarının öfkesiyle yüzleşme zamanı gelmişti.


Bölüm 5: Ok Yağmuru ve Çaresizlik Tekneleri
Aute, Florida, Temmuz 1528

Apalachen köyünün ele geçirilmesi, bir zaferden çok, bir tuzağın içine düşmek gibiydi. İspanyollar, kendilerini nihayet bir hedefe ulaşmış, dinlenebilecekleri ve karınlarını doyurabilecekleri bir yer bulmuş sanıyorlardı. Kulübelerdeki mısır, fasulye ve kabak ambarları, aylardır açlıkla boğuşan adamlar için bir cennet nimetiydi. İlk birkaç gün, oburca bir şölen havasında geçti. Ateşler yakıldı, etler olmasa da mısır lapaları kaynatıldı. Adamlar, yorgun bedenlerini kulübelerin gölgeliklerine serip, midelerinin uzun zamandır unuttuğu tokluk hissinin tadını çıkardılar. Pánfilo de Narváez, bu küçük zaferi kendi hanesine yazarak köyün en büyük kulübesine yerleşmiş, kendini Apalachen’in yeni efendisi ilan etmişti. O, bu sefil köyün, hayalini kurduğu altın krallığının yalnızca bir başlangıcı olduğuna, asıl zenginliğin daha içerilerde bir yerde olduğuna kendini ve adamlarını inandırmaya çalışıyordu.

Fakat bu sahte huzur, çok uzun sürmedi. Köyün asıl sahipleri, Apalachee savaşçıları, evlerinin ve topraklarının yabancılar tarafından işgal edildiğini haber almışlardı. Onlar, Florida’nın o bölgesindeki en güçlü ve en korkulan kabileydi. Topraklarına izinsiz girenleri affetmezlerdi. Bir sabah şafak sökerken, ormanın sessizliği, kulakları sağır eden bir savaş çığlığıyla yırtıldı. Ağaçların arasından yüzlerce savaşçı, vücutları kırmızı ve siyah boyalarla kaplı, başlarında kuş tüylerinden yapılmış sorguçlarla fırladı. Ellerinde, İspanyolların daha önce karşılaştıklarından çok daha büyük ve güçlü yaylar vardı.

Saldırı, ani ve ölümcüldü. Apalacheeler, İspanyolların savaş taktiklerini çoktan çözmüşlerdi. Ağır zırhları ve hantal hareketleriyle arkebüzlerini doldurmaya çalışan askerlere fırsat vermiyorlardı. Bir gölge gibi hareket ediyor, ağaçların ve kulübelerin arkasına saklanıp, inanılmaz bir isabet oranıyla ok yağdırıyorlardı. Okları, uzun kamışlardan yapılmıştı ve o kadar güçlüydü ki, meşe ağacının gövdesine yarısına kadar saplanabiliyordu. Hiçbir zırh, o oklara karşı tam bir koruma sağlamıyordu. Çelik miğferler ve göğüs zırhları bile, belirli bir mesafeden atıldığında delinebiliyordu. Zırhın korumadığı kol, bacak ya da boğaz gibi yerlere isabet eden oklar ise anında ölüm demekti.

İspanyollar, hazırlıksız yakalanmışlardı. Panik içinde silahlarına sarıldılar. Narváez, kulübesinden fırlayıp emirler yağdırıyor, atlıları saldırıya geçmeye zorluyordu. Fakat atlar, o ok yağmuru ve çığlıklar karşısında dehşete kapılmıştı. Şaha kalkıyor, binicilerini sırtlarından atıyor, kontrolsüz bir şekilde dört bir yana kaçışıyorlardı. Birkaç atlı, düşmanın üzerine at sürmeyi başardıysa da, ya atları vurularak düştü ya da kendileri o ölümcül oklarla delik deşik edildi.

Cabeza de Vaca, o kaosun ortasında soğukkanlılığını korumaya çalışıyordu. Bir grup askeri etrafına toplayıp, kulübelerden birini siper alarak savunma pozisyonu oluşturdu. “Ateş etmeyin! Barutu boşa harcamayın!” diye bağırıyordu. “Yaklaşmalarını bekleyin! Zırhlarınızı siper edin!” O, düşmanın taktiğini anlamıştı. Apalacheeler, açık alanda bir meydan savaşına girmekten kaçınıyor, bir gerilla savaşı yürütüyorlardı. Vuruyor ve kayboluyorlardı. Amaçları, İspanyolları bir anda yok etmek değil, onları yavaş yavaş yıpratmak, kanatmak ve aç bırakmaktı.

Çatışma, saatlerce sürdü. Güneş yükselip tepeye çıktığında, Apalacheeler aniden geldikleri gibi sessizce çekildiler. Arkalarında, ölü ve yaralı İspanyollar, can çekişen atlar ve tamamen dağılmış bir moral bırakmışlardı. Cabeza de Vaca’nın kendisi de göğsüne isabet eden bir okla yaralanmıştı. Ok, zırhını delmemişti, fakat darbenin şiddetiyle nefesi kesilmiş, kaburgaları ezilmişti. O gün, İspanyollar önemli bir gerçeği daha anladılar: Buranın fatihi onlar değildi. Onlar, avdı.

Bu saldırı, bir sonun başlangıcı oldu. Apalacheeler, her gün, bazen günde birkaç kez saldırmaya başladılar. İspanyollar, köyün dışına adım atamaz hale geldiler. Su almak için nehre gitmek, bir idam mangasının önüne çıkmakla eşdeğerdi. Tarlalardaki mısırları toplamak imkansızdı. Yiyecek stokları hızla tükenirken, etraflarındaki görünmez düşman çemberi giderek daralıyordu. Her çalı, her ağaç, potansiyel bir ölüm tuzağıydı. Geceleri, ormandan gelen alaycı çığlıklar ve davul sesleri, uyumalarına izin vermiyordu. Sinirler, kopma noktasına gelmişti.

Yirmi beş gün boyunca, o cehennemde yaşadılar. Bu süre içinde, düzinelerce adamlarını kaybettiler. Yaralıların sayısı ise yüzü geçmişti. Artık doktorları yoktu, ilaçları yoktu. Yaralar, o nemli ve kirli ortamda hızla iltihaplanıyor, kangrene dönüşüyordu. Adamlar, ateşler içinde inleyerek, yavaş ve acı dolu bir ölümle can veriyorlardı.

Narváez, kulübesine kapanmış, çaresizlik içinde ne yapacağını bilemez haldeydi. Altın hayali, yerini hayatta kalma kabusuna bırakmıştı. Otoritesi tamamen sarsılmış, adamları artık onun emirlerini dinlemez olmuştu. Bir gün, Cabeza de Vaca, Dorantes ve Castillo, yanlarına birkaç subay daha alarak komutanlarının karşısına dikildiler.
“Adelantado,” dedi Cabeza de Vaca, sesi yorgun ama kararlıydı. “Burada daha fazla kalamayız. Burada kalırsak, hepimiz öleceğiz. Bir plan yapmalıyız.”

Narváez, onlara boş gözlerle baktı. “Ne planı? Nereye gideceğiz? Gemiler yok. Geri dönecek yolumuz yok. Etrafımız düşmanla çevrili.”
“Esir aldığımız yerlilerle konuştuk,” diye devam etti Cabeza de Vaca. “Onların anlattığına göre, güneyde, dokuz günlük yürüme mesafesinde, Aute adında bir yerleşim yeri varmış. Orası denize yakınmış. Ve orada bolca mısır, fasulye ve kabak bulunuyormuş. En azından denize ulaşırsak, bir umudumuz olabilir. Belki gemilerimizi buluruz, ya da en azından bu cehennem ormandan kurtuluruz.”

Bu, bir umut kırıntısıydı. Başka çareleri yoktu. Narváez, çaresizce planı kabul etti. Apalachen’den ayrılma kararı alındı. Fakat nasıl gideceklerdi? Ordunun yarısı yaralı ya da hastaydı. Yürüyemeyecek durumdaydılar. Sağlam kalanlar, yaralı yoldaşlarını sırtlarında ya da derme çatma sedyelerde taşımak zorundaydı. Atların neredeyse tamamı ölmüştü. Kalan birkaç zayıf hayvan, teçhizat taşımak için kullanılıyordu.

O geri çekiliş, Florida ormanlarında yaşanan bir trajediydi. Apalachee savaşçıları, onları bir an bile rahat bırakmadı. Yol boyunca, ormanın içlerinden sürekli ok yağdırdılar. Pusu kurup, kervanın en arkasında kalanları ya da su aramak için ayrılanları avladılar. İspanyollar, kendilerini savunacak durumda değildi. Tek amaçları, bir an önce o lanetli ormandan çıkıp Aute’ye ulaşmaktı. Yolda, bataklıkları ve nehirleri geçmek zorunda kaldılar. Sular, göğüslerine kadar geliyordu. Yaralıları ve teçhizatı suyun üzerinde tutmak için insanüstü bir çaba sarf ediyorlardı. Pek çok adam, o bataklıklarda boğularak ya da yerlilerin oklarıyla vurularak can verdi.

Dokuz gün süren o kâbus yolculuğunun ardından, nihayet Aute’ye ulaştılar. Fakat vardıklarında, bir başka hayal kırıklığıyla karşılaştılar. Apalacheeler onlardan önce davranmış, köyü tamamen yakıp yıkmışlardı. Geriye, yanmış kulübe direkleri ve küllerden başka bir şey kalmamıştı. Fakat tarlalar duruyordu. Olgunlaşmış mısırlar, fasulyeler ve kabaklar, sanki onlarla alay eder gibi güneşin altında parlıyordu. Açlıktan ölmek üzere olan adamlar, düşmanı unutup tarlalara saldırdılar.

Aute’de geçirdikleri birkaç gün, onlara biraz nefes aldırdı. Fakat felaketler peşlerini bırakmıyordu. Apalachen’den getirdikleri hastalıklar, şimdi Aute’nin bataklık havasıyla birleşerek daha da ölümcül bir hal almıştı. Ateşli bir salgın, kampın üzerine bir karabasan gibi çöktü. Adamlar, birer birer yataklara düşüyor, şiddetli ishal ve kusma nöbetleriyle can veriyorlardı. Seferin başlangıcındaki üç yüz adamdan, geriye yüz elliden az kişi kalmıştı. Ve onların da çoğu, yürüyemeyecek kadar hasta ve zayıftı.

Narváez’in kendisi de hastalanmıştı. Artık yataktan çıkamıyordu. Liderlik, tamamen Cabeza de Vaca ve diğer kaptanların omuzlarına kalmıştı. Umutsuzluk, en tepe noktasına ulaşmıştı. Karadan ilerlemek imkansızdı. Geri dönmek imkansızdı. Burada kalmak, ölüm demekti. Tek bir çıkış yolu kalmıştı: Deniz.

Bir akşam, kamp ateşinin etrafında, hayatta kalan son subaylar toplandı. Sessizlik, yalnızca hastaların iniltileri ve ateşin çıtırtılarıyla bozuluyordu. O sessizliği, Cabeza de Vaca bozdu. “Beyler,” dedi. “Karada bir geleceğimiz kalmadı. Tek şansımız, denize açılmak. Meksika’daki Pánuco’ya, İspanyol yerleşimine ulaşmaya çalışmalıyız.”
Bu fikir, delilik gibi geliyordu. Pánuco, bin milden daha uzaktaydı. Ve en önemlisi, gemileri yoktu.

“Hangi gemilerle, Señor?” diye sordu Dorantes, sesinde umutsuzluk vardı. “Burada ne bir çivi var ne de bir parça kereste. Gemi yapacak ne aletimiz ne de bilgimiz var.”
İşte o anda, Cabeza de Vaca, seferin en cüretkar ve en çaresiz planını açıkladı. “Gemileri biz yapacağız.”

Herkes ona, aklını kaçırmış gibi baktı. Nasıl yapacaklardı? Hiçbirinin marangozluk ya da gemi yapımı konusunda en ufak bir bilgisi yoktu.
“Her şeyi kullanacağız,” diye devam etti Cabeza de Vaca, gözlerinde çaresizliğin verdiği bir kararlılık parlıyordu. “Ağaçları keseceğiz. Kılıçlarımızı, mahmuzlarımızı, üzengilerimizi, arbaletlerimizi eriteceğiz ve onlardan çivi, testere, balta yapacağız. Palmiye liflerinden halat öreceğiz. Atların yelelerinden ve kuyruklarından fırça yapacağız, çam ağaçlarından elde ettiğimiz reçineyle tekneleri kalafatlayacağız. Gömleklerimizi birleştirip yelken yapacağız. Kalan son atlarımızı kesip, hem etlerini yiyeceğiz hem de derilerinden su tulumları yapacağız.”

Plan, çılgıncaydı. Fakat o çılgınlığın içinde, bir mantık vardı. O, hayatta kalmak için ellerindeki her şeyi, son kırıntısına kadar kullanmayı öneriyordu. Bu, medeniyetin tüm sembollerini –kılıçları, zırhları, atları– söküp, onları en temel hayatta kalma aracına dönüştürme planıydı. Bu, bir fatihin değil, bir kazazedenin planıydı.

Kimse karşı çıkmadı. Çünkü başka seçenekleri yoktu. Ertesi gün, insanlık tarihinin en tuhaf tersanelerinden biri, Florida’nın o bataklık kıyısında kuruldu. Hastalıktan ayakta durabilen herkes, bir işin ucundan tuttu. Bir Portekizli marangozun önderliğinde, dev bir ateş yakıldı. Askerler, isteksizce kılıçlarını, hançerlerini, zırh parçalarını ateşe attılar. Bir zamanlar onurlarının ve güçlerinin sembolü olan o metaller, şimdi eriyip, kaba saba aletlere dönüşüyordu. Bir grup, körükler yaparak ateşi harlıyor, bir diğeri ağaç kesiyor, bir başkası da palmiye yapraklarını döverek lif elde ediyordu. Herkes, açlık ve hastalıkla mücadele ederken, son bir umutla çalışıyordu.

O süreç, tam bir cehennemdi. Her dört günde bir, kalan atlardan biri kesiliyordu. Eti, çalışanlara karneyle dağıtılıyor, geri kalanlar ise tarlalardan topladıkları mısırla idare ediyordu. Adamlar, iş başında bayılıyor, yaralanıyor, hastalıktan ölüyordu. Her gün, birkaç kişiyi daha toprağa veriyorlardı. Ve Apalacheeler, hâlâ etraflarındaydı. Çalışanların üzerine sürekli ok yağdırıyor, onları taciz ediyorlardı. Onlar, o tuhaf yaratıkların ne yapmaya çalıştığını anlamıyor, fakat gitmelerini engellemek için ellerinden geleni yapıyorlardı.

Yedi hafta boyunca, o insanüstü çaba sürdü. Nihayet, 20 Eylül 1528’de, eserleri tamamlandı. Beş adet tekne yapmışlardı. Onlara gemi demek zordu. Her biri yirmi iki arşın (yaklaşık 17 metre) uzunluğunda, kabaca yontulmuş kalaslardan yapılmış, reçineyle sıvanmış, su sızdırmaması için dua edilen garip hilkatlerdi. Yelkenleri, yamalı gömleklerden oluşuyordu. Kürekleri, kaba saba yontulmuş ağaç dallarıydı. O tekneler, birer umut değil, çaresizliğin anıtları gibi duruyorlardı.

22 Eylül günü, teknelere binme zamanı geldi. Hayatta kalan yaklaşık iki yüz kırk yedi adam, beş tekneye bölündü. Her tekneye, yaklaşık elli kişi biniyordu. Tekneler o kadar doluydu ki, su seviyesinden yalnızca bir karış yukarıdaydılar. Hareket edecek yer yoktu. Adamlar, dizlerini karınlarına çekerek, birbirlerine yapışık halde oturuyorlardı. Yanlarına alabildikleri tek şey, atların derilerinden yaptıkları su tulumları ve bir miktar kavrulmuş mısırdı.

Narváez, bir tekneye bindi. Cabeza de Vaca, diğerine. Kalan üç teknenin komutasını da Dorantes, Castillo ve Téllez adında bir başka kaptan aldı. Sahilden ayrılıp, o dayanıksız teknelerle denize açıldıklarında, arkalarında bıraktıkları toprağa son bir kez baktılar. O toprak, onlara altın ve zafer vaat etmişti. Fakat onlardan her şeylerini almıştı: yoldaşlarını, atlarını, silahlarını, onurlarını ve umutlarını. Şimdi, o topraktan birer dilenci gibi kaçıyorlardı. Önlerinde ise bilinmezlikle dolu bir okyanus vardı. O çaresizlik tekneleri, onları kurtuluşa mı, yoksa daha derin bir felakete mi götürecekti? Bunu kimse bilmiyordu. Yalnızca kürek çekiyorlardı. Batıya, Pánuco’nun hayaline doğru, okyanusun insafına kalmış bir halde kürek çekiyorlardı.


Bölüm 6: Tuz ve Sanrılar Denizi
Meksika Körfezi, Ekim-Kasım 1528

Florida’nın düşman kıyısı, arkalarında silik bir lekeye dönüşüp nihayet okyanusun sisleri arasında kaybolduğunda, iki yüz kırk yedi adam için yeni bir cehennem başlamıştı. Karadaki cehennem, en azından katı bir zemine, ağaçların gölgesine ve saklanacak bir yerlere sahipti. Denizdeki cehennem ise, sonsuz bir mavilik ve acımasız bir güneşten ibaret, kaçışı olmayan, hareketli bir mezardı. O derme çatma beş tekne, birer tabut gibi suyun üzerinde salınıyordu. İçleri o kadar doluydu ki, adamlar haftalarca aynı pozisyonda, dizleri karınlarına çekili, birbirlerinin terli ve hasta bedenlerine yapışık halde oturmak zorundaydılar. Teknelerin kenarları, su seviyesinin bir karış kadar üzerindeydi. En küçük bir dalga bile, içeriye tuzlu su dolduruyor, zaten ıslak olan paçavralarını daha da ağırlaştırıyordu. Güneş, gökyüzünde beyaz bir alev topu gibi asılı duruyor, yansıdığı deniz yüzeyinden gözleri kör eden bir parlaklık yayarak adamların çatlamış dudaklarını ve soyulan derilerini kavuruyordu.

İlk günler, tokluk hissinin son kırıntılarının ve denize açılmış olmanın getirdiği sahte bir rahatlamanın gölgesinde geçti. Yanlarındaki mısır rasyonları ve at derisinden tulumlardaki tatlı su, dünyanın en kıymetli hazinesiydi. Her gün, bir avuç kavrulmuş mısır tanesi ve birkaç yudum su dağıtılıyordu. O anlar, günün en önemli olayıydı. Adamlar, paylarını yavaşça, her bir tanenin tadını çıkarmaya çalışarak yiyor, suyun boğazlarından aşağı akarken verdiği o kutsal hissi zihinlerine kazımaya çalışıyorlardı. Akşamları, güneş batıp hava serinlediğinde, kısa bir süreliğine rahatlıyorlardı. Gökyüzü, milyonlarca yıldızla doluyor, o ıstırap denizinin üzerinde inanılmaz bir güzellik sergiliyordu. Bazıları, bitkin bir halde ilahiler mırıldanıyor, bazıları ise memleketlerindeki ailelerini, sıcak bir yatağı, bir kadeh şarabın tadını fısıltılarla birbirlerine anlatıyorlardı. Henüz, umudun son ipliği kopmamıştı. Pánuco’ya, Yeni İspanya’nın o kurtarıcı limanına ulaşacaklarına inanmak istiyorlardı.

Fakat günler haftaları kovaladıkça, o umut ipliği gerildi ve kopma noktasına geldi. Tek bir coğrafya vardı: su. Tek bir düşman vardı: vücutlarının isyanı. Tuzlu su, derilerinde kurumuş, sürekli bir kaşıntıya ve acı veren yaralara neden olmuştu. Sürekli aynı pozisyonda oturmaktan kalçaları ve sırtları yara bere içinde kalmıştı. Teknelerin dibinde biriken kirli su, balık artıkları ve insan pisliği, dayanılmaz bir koku yaratıyordu. O koku, açlık ve susuzlukla birleşince, mideleri bulandırıyor, zaten zayıf düşmüş bedenleri daha da bitkin hale getiriyordu.

Bir ayın sonunda, felaket kapıyı çaldı. Su tulumları boşalmıştı. Son damla su, en hasta olanlara verildikten sonra, mutlak bir sessizlik çöktü. Artık dağıtılacak bir şey yoktu. Susuzluk, açlıktan çok daha hızlı ve acımasız bir katildi. Önce dudaklar çatladı, sonra diller şişip damağa yapıştı. Konuşmak imkansız hale geldi. Gözler, çukurlarına gömüldü. Düşünceler bulanıklaştı. Adamlar, denizin sonsuz maviliğine bakıyor, fakat görmüyorlardı. Zihinlerinde yalnızca su vardı: bir pınarın serinliği, bir testiden akan suyun sesi, yağmurun kokusu.

O çaresizliğin ortasında, bazıları akıllarını yitirmeye başladı. Bir asker, aniden ayağa kalkıp denize atlamaya çalıştı, arkadaşları onu zorlukla tuttu. “Orada! Görüyor musunuz?” diye bağırıyordu çatlak bir sesle. “Sevilla’daki nehir! Annem beni bekliyor!” Bir başkası, teknenin kenarından avuç avuç deniz suyu alıp içmeye başladı. Yanındakiler onu engellemeye çalıştığında, vahşi bir hayvan gibi onlara saldırdı. Tuzlu su içenlerin sonu, korkunç oluyordu. Kısa bir anlık bir rahatlamanın ardından, vücutları isyan ediyor, şiddetli kramplar ve kusma nöbetleriyle kıvranıyorlardı. Akılları tamamen gidiyor, çığlıklar atarak kendilerini teknenin içinde oradan oraya vuruyor ve birkaç saat içinde can veriyorlardı. Ölenlerin cansız bedenleri, fazla yer kaplamasın diye sessizce denize bırakılıyordu. O denize bırakılan her beden, yaşayanların umudundan bir parça daha koparıyordu.

Álvar Núñez Cabeza de Vaca, kendi teknesinde, o yavaş ölümü izliyordu. Kendi susuzluğu, boğazında bir alev topu gibi yanıyordu. Fakat o, aklını kaybetmeyi reddediyordu. Zihnini, hayatta kalmanın en temel kurallarına odaklamıştı: düzeni korumak, paniği önlemek. Gözleriyle, teknesindeki her bir adamı tarıyordu. Kimin dayanma gücünün sonuna geldiğini, kimin hâlâ bir irade kırıntısına sahip olduğunu anlamaya çalışıyordu. Yanında, güvendiği kaptanlar Dorantes ve Castillo ile birlikte, fısıltılarla konuşuyor, ne yapacaklarını tartışıyorlardı.

“Karaya ulaşmalıyız,” dedi Castillo, sesi bir hırıltıdan ibaretti. “Bir nehir ağzı bulmalıyız. Yoksa bir haftaya kalmaz, hepimiz ölürüz.”
Bunun üzerine, kıyıya yakın seyretmeye karar verdiler. Kıyı şeridi, sık sık karşılarına çıkıyordu. Fakat her seferinde aynı hayal kırıklığını yaşıyorlardı. Kıyı, ya geçit vermez bataklıklardan ya da yüksek kumsallardan oluşuyordu. Birkaç kez, küçük gruplar halinde karaya çıkıp su aramayı denediler. Fakat her denemeleri, yerlilerin ok yağmuruyla karşılandı. O toprakların sakinleri, o yarı ölü, tuhaf yaratıkların kıyılarına yaklaşmasını istemiyordu. Her püskürtülüşlerinde, birkaç adam daha kaybediyor ve teknelerine daha da umutsuz bir şekilde geri dönüyorlardı. Onlar için yeryüzünde güvenli hiçbir yer kalmamıştı.

Bir gün, Mississippi nehrinin devasa deltasına ulaştılar. Tatlı suyun denize karıştığı o bölge, onlar için bir vaha gibiydi. Teknelerle nehrin ağzına girdiler. O tatlı suyu içtiklerinde, sanki yeniden hayata dönmüş gibi hissettiler. Su tulumlarını doldurdular. Bir anlığına, kurtulduklarını sandılar. Fakat nehrin güçlü akıntısı, onların zayıf teknelerini okyanusa doğru geri itiyordu. Rüzgâr da karadan denize doğru esiyordu. Küreklere asıldılar, fakat akıntıya ve rüzgâra karşı koyacak güçleri yoktu. Üç gün boyunca, o devasa nehrin ağzında mahsur kaldılar. Tatlı suları vardı, fakat yiyecekleri tamamen bitmişti ve akıntı onları Pánuco’dan, yani batıdan, aksi istikamete, doğuya doğru sürüklüyordu.

İşte o noktada, seferin son ahlaki çöküşü yaşandı. Pánfilo de Narváez’in teknesi, en güçlü ve sağlıklı adamlara sahip olduğu için diğerlerinden biraz daha iyi durumdaydı. Narváez, akıntıya karşı koymanın imkansız olduğunu görmüştü. Kendi canını kurtarmaktan başka bir şey düşünmüyordu. Diğer teknelerle arasındaki mesafeyi yavaş yavaş açmaya başladı.

Cabeza de Vaca, Narváez’in teknesinin uzaklaştığını fark etti. Kalan son gücüyle ayağa kalktı. “Adelantado!” diye bağırdı, sesi rüzgârda kayboluyordu. “Bizi bekleyin! Bize bir halat atın, teknenizi takip edelim! Adamlarım ölüyor!”
Narváez, onun sesini duymuştu. Teknesi biraz yavaşladı. Diğer tekneler de ona yaklaştı. Herkes, komutanlarının bir anlık merhamet göstereceğini umuyordu. Cabeza de Vaca, yeniden seslendi. “Efendim, görüyorsunuz ki artık size takip etme gücümüz kalmadı. Bize ne emredersiniz?”

Narváez’in cevabı, o denizin ortasında, tarihe kazınacak bir ihanet yemini gibi yankılandı. Sesi, ne öfkeli ne de acımasızdı; yalnızca bencil ve kayıtsızdı. “Señor Núñez, artık birinin diğerine komuta edeceği bir zamanda değiliz. Herkes, kendi canını kurtarmak için en doğru gördüğü şeyi yapmalıdır. Ben de öyle yapacağım.”
Bu sözleri söyledikten sonra, adamlarına küreklere asılmalarını emretti. Teknesi, hızla uzaklaşmaya başladı. Diğer dört teknedeki adamlar, donakalmış bir halde, komutanlarının onları ölüme terk edip gidişini izlediler. O ana kadar, en azından bir ordu olduklarını, bir komutanları olduğunu düşünüyorlardı. O an, o son bağ da koptu. Artık bir ordu değillerdi. Onlar, denizin ortasında, kendi başlarının çaresine bakmak zorunda olan, birbirine yabancılaşmış, ölmekte olan bir grup insandı. Narváez’in ihaneti, yerlilerin oklarından ve denizin gazabından daha ağır bir darbe olmuştu.

O günden sonra, her tekne kendi kaderiyle baş başa kaldı. Bir süre daha birlikte seyretmeye çalıştılar, fakat zayıf tekneler ve bitkin adamlar, bir arada kalmayı başaramadı. Bir gece, gökyüzü karardı. Kuzeyden esen şiddetli bir rüzgâr, denizi bir anda çalkantılı bir kazana dönüştürdü. Devasa dalgalar, o çaresizlik teknelerini oyuncaklar gibi oradan oraya savurmaya başladı.

O gece, bir kıyamet gecesiydi. Gök gürültüsü, okyanusun kükremesine karışıyordu. Şimşekler çaktığında, bir anlığına diğer teknelerin dev dalgaların tepesinde nasıl umutsuzca mücadele ettiğini görüyor, sonra yine zifiri karanlığa gömülüyorlardı. Adamlar, çığlıklar atıyor, dua ediyor, teknelerin kenarlarına can havliyle yapışıyorlardı. Soğuk dalgalar, sürekli üzerlerinden aşıyor, zaten donmak üzere olan bedenlerini daha da uyuşturuyordu. Birkaç adam, dev bir dalganın çarpmasıyla tekneden denize savruldu. Karanlıkta kaybolan çığlıkları, fırtınanın gürültüsü içinde anında yutuldu.

Cabeza de Vaca, teknenin dümenini tutmaya çalışıyordu. Fakat o fırtınada dümenin bir anlamı yoktu. Onlar, tamamen doğanın insafına kalmışlardı. Yanında, bir zamanların gururlu kaptanı Dorantes, bir çocuk gibi titreyerek oturuyordu. Afrikalı köle Estebanico ise, sessizdi. Gözleri, karanlığın içinde bir şeyi görmeye çalışır gibi sabitlenmişti. O, çöl fırtınalarını görmüştü. Doğanın öfkesine yabancı değildi. Fakat o an, o tuzlu ve soğuk suyun ortasında, o da kaderin en acımasız yüzüyle karşı karşıyaydı.

Sabah olduğunda, fırtına dinmişti. Fakat deniz, hâlâ öfkeliydi. Güneş, gri bulutların arasından solgun bir ışıkla sızıyordu. Cabeza de Vaca, bitkin bir halde etrafına bakındı. Göz alabildiğine, yalnızca dalgalı bir deniz vardı. Diğer teknelerden hiçbir iz yoktu. Téllez’in ve Peñalosa’nın teknesi, gece fırtınada kaybolmuştu. Dorantes ve Castillo’nun teknesi de görünürde yoktu. Tamamen yalnız kalmışlardı. Okyanusun ortasında, bir avuç yarı ölü adamla birlikte, bir yaprak gibi sürükleniyorlardı.

Adamların gözünde, artık ne korku ne de umut vardı. Yalnızca boşluk. Zihinleri, acıyı ve açlığı hissetmeyecek kadar uyuşmuştu. Bazıları, sessizce ölüp teknenin dibine yığılıyordu. Cabeza de Vaca, kendisinin de bilincinin gidip geldiğini hissediyordu. Bir an, Endülüs’teki evini, karısının yüzünü görüyordu. Bir sonraki an, teknenin soğuk ve ıslak zemininde, ölmekte olan adamların iniltilerini duyuyordu. Zaman ve mekan kavramını yitirmişti.

Bir akşamüstü, günlerdir kürek çekecek gücü kalmamış olan adamlar, teknenin dibinde birer ceset gibi yatarken, dümendeki adam aniden bağırdı. Sesi, bir fısıltıdan farksızdı. “Dalgalar… Dalgaların sesi değişti.”
Cabeza de Vaca, son bir gayretle başını kaldırdı. Gerçekten de, okyanusun monoton uğultusunun altında, farklı bir ses vardı. Kıyıya vuran dalgaların gümbürtüsü. Karanlıkta göremiyorlardı, fakat hissediyorlardı. Yakınlarda bir yerlerde kara vardı.

O gece, kimse uyumadı. Herkes, o gümbürtüyü dinleyerek, kaderlerinin ne olacağını bekledi. Şafak sökerken, dev bir dalga, teknelerini altına alıp havaya kaldırdı. Bir an, gökyüzü ve deniz birbirine karıştı. Sonra, korkunç bir gürültü ve sarsıntıyla, tekneleri bir şeye çarptı. Adamlar, savruldu. Cabeza de Vaca, başını sert bir şeye vurduğunu hissetti. Gözlerinin önünde yıldızlar uçuştu ve sonra, her şey karardı. Okyanusun soğuk kucağı, onu yutarken hissettiği son şey, kumun pürüzlü dokusuydu. Hayatta mıydı, yoksa ölmüş müydü? Bilmiyordu. Bilinç, onu terk etmişti. Tuz ve sanrılarla dolu o korkunç deniz yolculuğu, en azından onun için, sona ermiş gibiydi.


Bölüm 7: Kötü Kader Adası
Galveston Adası, Teksas, 6 Kasım 1528

Bilinç, yavaş ve sancılı bir şekilde geri döndü. İlk hissettiği şey, dilinin ucundaki tuzun ve kumun pütürlü tadıydı. Sonra, bütün vücudunu saran, kemiklerine işleyen derin bir soğukluk. Gözlerini açmaya çalıştığında, kirpiklerinin birbirine yapıştığını, göz kapaklarının birer kurşun gibi ağırlaştığını fark etti. Bir an, nerede olduğunu anlamadı. Zihninin derinliklerinde, hâlâ o dev dalganın kükremesi, teknenin parçalanırken çıkardığı o korkunç gıcırtı ve okyanusun buz gibi kucağı vardı. Öldüğünü sandı. Belki de burası, denizcilerin anlattığı, denizde ölen ruhların sonsuza dek dinlendiği o kasvetli araftı.

Fakat sonra, başka sesler duymaya başladı. Rüzgârın ıslığı, kıyıya vuran dalgaların ritmik gümbürtüsü ve en önemlisi, insan iniltileri. Kendi yoldaşlarının acı dolu sesleri. Bu, ona yaşadığını anlattı. Son bir gayretle doğrulmaya çalıştı. Bütün kasları, haftalar süren hareketsizlik ve açlıkla isyan ediyordu. Başını kaldırdığında, gördüğü manzara, zihnine kazınmış olan o sonsuz mavilikten çok farklıydı. Gri, kasvetli bir gökyüzünün altında, çorak ve rüzgârlı bir kumsal uzanıyordu. Teknelerinin enkazı, kıyıya dağılmış bir iskelet gibi duruyordu. Etrafında, kendisi gibi kumların üzerine serilmiş, paçavralar içinde, birer hayaletten farksız adamlar yatıyordu. Bazıları inliyor, bazıları ise hareketsizdi.

Cabeza de Vaca, yavaşça ayağa kalktı. Bacakları titriyordu. Ayakta durmak, hayatında yaptığı en zor iş gibiydi. Etrafına bakındı, hayatta kalanları saymaya çalıştı. Kendisi dahil, yaklaşık seksen adam, o cehennem yolculuğundan ve fırtınadan sağ çıkmayı başarmış gibiydi. Fakat “sağ çıkmak” kelimesi, durumlarını tarif etmek için fazla iyimser bir kelimeydi. Onlar, ölmemişlerdi, hepsi o. Birer iskelete dönmüşlerdi. Derileri, güneşin ve tuzlu suyun etkisiyle yanmış, soyulmuş, yaralarla kaplanmıştı. Gözleri, açlığın ve umutsuzluğun ateşiyle yanıyordu. Yanlarında ne bir parça yiyecek, ne bir damla tatlı su, ne de bir silah vardı. Medeniyete dair her şeylerini, okyanus yutmuştu. Geriye yalnızca çıplak, aciz bedenleri kalmıştı.

Soğuk, dayanılmazdı. Kuzeyden esen rüzgâr, ıslak giysilerinin içinden geçip, iliklerine işliyordu. Titremelerini durduramıyorlardı. Bir ateş yakmak, hayatta kalmaları için ilk şarttı. Fakat nasıl? Çakmaktaşları, kavları, her şeyleri denizin dibini boylamıştı. O çaresizlik içinde, Cabeza de Vaca, adamları organize etmeye çalıştı. En güçlü görünenleri, enkazdan odun parçaları toplamak için gönderdi. Kendisi ise, ateş yakmanın bir yolunu arıyordu. Saatler süren umutsuz denemelerden sonra, iki odun parçasını birbirine sürterek, kıvılcım çıkarmayı başardılar. O ilk kıvılcım, o ilk duman tütünü, o kampın ortasında yanan ilk alev, o adamlara hayatta olduklarını hatırlatan ilk somut işaret oldu. Ateşin etrafına toplandılar, birbirlerine sokuldular, o zayıf sıcaklığın bedenlerine yayılmasını beklediler.

Ateş, onları donmaktan kurtarmıştı, fakat açlık, daha büyük bir düşmandı. Birkaç adam, bitkin bir halde sahilde yiyecek bir şeyler aramaya çıktı. Geri döndüklerinde, ellerinde birkaç çiğ balık ve buldukları istiridyeler vardı. Onları ateşte pişirip, aç kurtlar gibi paylaştılar. O tatsız, kumlu lokmalar, onlara hayatlarında yedikleri en lezzetli ziyafet gibi geldi.

Tam o sırada, sahilde onları izleyen birilerinin olduğunu fark ettiler. Kum tepelerinin arkasından, yüz kadar yerli, sessizce ortaya çıkmıştı. İspanyollar, donakaldılar. Silahları yoktu. Kendilerini savunacak en ufak bir güçleri yoktu. O ana dek karşılaştıkları tüm yerliler, onlara düşman olmuştu. Sonlarının geldiğini düşündüler.

Fakat bu yerliler, diğerlerine benzemiyordu. Uzun boylu, güçlü ve sağlıklıydılar. Vücutlarının bazı kısımlarına dövmeler yapmışlar, bellerine hayvan derilerinden yapılmış peştamallar sarmışlardı. Ellerinde devasa yaylar ve oklar vardı. Fakat yüzlerinde, Apalacheelerin vahşi öfkesi yoktu. Merak ve bir tür acıma vardı. O sahildeki kemik torbasına dönmüş, titreyen, garip yaratıklara bakıyorlardı.

Liderleri olduğu anlaşılan yaşlı bir adam öne çıktı. İspanyollara, anlamadıkları bir dilde bir şeyler söyledi. Cabeza de Vaca, ileri adım attı. İşaret diliyle, fırtınada her şeylerini kaybettiklerini, aç ve hasta olduklarını anlatmaya çalıştı. Yanlarındaki birkaç cam boncuğu ve çıngırağı onlara hediye olarak sundu.

Yerliler, kendi aralarında konuştular. Sonra, İspanyolların beklemediği bir şey yaptılar. Geri dönüp, bir süre sonra ellerinde balık ve bir tür kök bitkisiyle geldiler. Yiyecekleri, İspanyolların önüne bıraktılar. Sonra, ateşin etrafına oturup, ağlamaya başladılar. Yüksek sesle, hıçkırarak, ağıt yakar gibi ağlıyorlardı. İspanyollar, şaşkınlık içindeydi. Bu garip insanlar, neden onlara acıyıp ağlıyorlardı? O an, Cabeza de Vaca, o insanların vahşi canavarlar değil, kendileri gibi duyguları olan, acıma hissini bilen varlıklar olduğunu anladı. O an, fatih ile vahşi arasındaki o kalın duvar, ilk kez bir çatlak verdi.

Akşam çökerken, yerliler, İspanyolları kendi köylerine götürmeyi teklif ettiler. İspanyolların bazıları, bunun bir tuzak olabileceğinden korkuyordu. Fakat başka çareleri yoktu. O sahilde bir gece daha geçirmeleri, donarak ölmeleri demekti. Yerlilerin peşine takıldılar. Köy, sahilden pek uzakta değildi. Yarısı toprağa gömülü, hasır ve çamurdan yapılmış kulübelerden oluşuyordu. Yerliler, İspanyolları büyük bir kulübeye yerleştirdiler ve önlerine ateşler yaktılar. Onlara daha fazla yiyecek getirdiler. O gece, İspanyollar, aylardır ilk defa bir çatının altında, sıcak bir ateşi başında uyudular.

Cabeza de Vaca, o adaya “Isla de Malhado” adını verdi: Kötü Kader Adası. Çünkü o ada, hem onların kurtuluşu hem de yeni esaretlerinin başlangıcı olacaktı.

Ertesi gün, sahilde başka bir grup hayatta kalanla karşılaştılar. Bunlar, fırtınada kaybolduklarını sandıkları, Kaptanlar Dorantes ve Castillo’nun teknesindeki adamlardı. Onların teknesi de başka bir noktada karaya vurmuştu. Birbirlerini bulduklarında, sevinç ve hüznü bir arada yaşadılar. Hayattaydılar, fakat durumları aynı derecede çaresizdi. Birleşen grupla birlikte, adadaki İspanyol sayısı seksenin üzerine çıkmıştı.

Dorantes’in grubunda, Faslı köle Estebanico da vardı. O, diğerlerinden farklıydı. Esmer teni, kıvırcık saçları ve farklı fizyonomisiyle, yerlilerin özel ilgisini çekiyordu. O, diğer İspanyollar gibi korku ve güvensizlikle değil, merak ve gözlemle yaklaşıyordu yeni duruma. Belki de bir köle olduğu için, efendilerinin sahip olduğu o kibirden yoksundu. O, hayatta kalmanın, uyum sağlamaktan geçtiğini içgüdüsel olarak biliyordu.

Günler, haftalara dönüştü. İspanyollar, o adada, Karankawa ve Coahuiltecan kabilelerinin esiri ya da misafiri, tam olarak ne olduklarını bilmedikleri bir statüde yaşamaya başladılar. Yerliler, onlara yiyecek veriyor, barınmalarını sağlıyorlardı. Fakat karşılığında, onlardan da bir şeyler bekliyorlardı. İspanyolların, doğaüstü güçlere sahip olduklarına, şifacılar olduklarına inanıyorlardı. Kendi şamanlarının iyileştiremediği hastaları, onlara getirip, dua etmelerini, üzerlerine üflemelerini istiyorlardı.

İlk başta, İspanyollar ne yapacaklarını bilemediler. Onlar askerdi, fatihti, şifacı değil. Fakat yerlileri reddetmek, aç kalmak demekti. Çaresizlik içinde, bildikleri Hristiyan dualarını okumaya, hastaların üzerine haç işareti yapmaya başladılar. Başlangıçta bunun bir kandırmaca olduğunu düşünüyorlardı. Fakat bir süre sonra, inanılmaz bir şey oldu. Tedavi etmeye çalıştıkları bazı hastalar, gerçekten iyileşmeye başladı. Belki de bu, plasebo etkisinden, belki de hastaların kendi bağışıklık sisteminden kaynaklanıyordu. Fakat yerliler için bu, İspanyolların gücünün bir kanıtıydı. Bu olay, onların adadaki statüsünü tamamen değiştirdi. Artık acınacak kazazedeler değil, saygı duyulan, hatta korkulan şifacılardı.

Ancak o kış, adaya ölüm getirdi. İspanyolların Avrupa’dan getirdiği hastalık mikropları, o zamana kadar izole bir hayat sürmüş olan yerli halk arasında hızla yayıldı. Çiçek hastalığı, grip ya da kızamık gibi, İspanyolların bağışıklık kazandığı hastalıklar, yerliler için ölümcül bir salgına dönüştü. Nüfusun yarısı, birkaç ay içinde yok oldu. Yerliler, bu felaketten İspanyolları sorumlu tuttular. Onları öldürmeyi düşündüler. Fakat onları hayatta tutan yaşlı bir yerli, “Eğer onlar insanları öldürebilecek güce sahip olsalardı, kendi arkadaşlarının ölmesine izin verirler miydi?” diyerek onları vazgeçirdi. Çünkü salgın, İspanyolları da vurmuştu. Zaten zayıf düşmüş olan bedenleri, açlık ve soğukla birleşen hastalıklara dayanamıyordu. Seksen kişiden, o kışın sonunda geriye yalnızca on beş kişi kalmıştı.

O kış, insanlığın en karanlık yüzünü de ortaya çıkardı. Açlık, öyle bir noktaya gelmişti ki, bir grup İspanyol, diğerlerinden gizli bir yerde konaklıyor, ölen arkadaşlarının etini yiyerek hayatta kalmaya çalışıyorlardı. Bu yamyamlık olayı ortaya çıktığında, yerliler dehşete kapılmış, İspanyollardan tamamen iğrenmişlerdi. Bu olay, iki kültür arasındaki uçurumu bir kez daha gözler önüne serdi.

Kış bittiğinde, hayatta kalan on beş İspanyol, birer gölgeden farksızdı. Aralarında, Cabeza de Vaca, Dorantes, Castillo ve Estebanico da vardı. Artık ne şifacı ne de fatihtiler. Onlar, yerlilerin gözünde hem tehlikeli hem de aciz, tuhaf yaratıklardı. Farklı kabileler arasında köle olarak dağıtıldılar.

İşte o noktada, Álvar Núñez Cabeza de Vaca’nın hayatındaki en tuhaf ve dönüştürücü dönem başladı. O, bir fatih, bir kraliyet saymanı, bir hidalgo olarak geldiği o topraklarda, şimdi bir köleydi. Efendileri, ondan ağır işler yapmasını bekliyordu. En zor iş, bataklıklardan, keskin istiridye kabukları arasında çıplak ayakla yürüyerek yenilebilir kökler çıkarmaktı. Elleri ve ayakları, sürekli kan içinde kalıyordu. Açlık, günlük hayatının bir parçasıydı. Bazen günlerce, bir avuç böğürtlen ya da birkaç istiridyeyle idare etmek zorunda kalıyordu.

Fakat o, pes etmedi. Hayatta kalmak için, uyum sağlamak zorunda olduğunu anladı. Yerlilerin dilini öğrenmeye başladı. Onların adetlerini, inançlarını, doğayla olan ilişkilerini gözlemledi. Kimin dost, kimin düşman olduğunu, hangi bitkinin yendiğini, hangi hayvanın izinin nasıl sürüleceğini öğrendi. O süreçte, içindeki fatih öldü. İçindeki Avrupalı kimliği, yavaş yavaş silindi. O, artık bir İspanyol soylusu değil, o toprakların bir parçası olmaya çalışan bir insandı.

Kölelik hayatı, ona başka bir fırsat daha sundu. Farklı kabileler arasında gidip gelme özgürlüğü olan bir tüccar oldu. Kıyıdaki kabilelerden deniz kabukları, salyangozlar, istiridyeler alıyor, iç kesimlerdeki kabilelere götürüp, onların ürettiği hayvan derileri, çakmaktaşları ve kırmızı boya ile takas ediyordu. Bu yolculuklar, ona hem coğrafyayı tanıma hem de farklı kabileler hakkında bilgi toplama imkanı verdi. Hem de, yıllardır birbirlerinden ayrı düşmüş olan diğer İspanyol hayatta kalanların yerini öğrenmesini sağladı. Dorantes, Castillo ve Estebanico’nun, başka bir kabile tarafından köle olarak tutulduğunu öğrendi.

Altı yıl boyunca, Cabeza de Vaca, o topraklarda bir köle, bir tüccar ve bir şifacı olarak yaşadı. O altı yıl, onu tamamen değiştirdi. Artık altın ya da şan peşinde değildi. Tek bir amacı vardı: hayatta kalmak ve bir gün, o topraklardan kaçıp, kendi dünyasına geri dönmek. Diğer üç arkadaşıyla birleşip, batıya, her zaman hayalini kurdukları o Pánuco’ya doğru bir kaçış planı yapmaya başladı. Bu, neredeyse imkansız bir hayaldi. Onlar, binlerce millik bilinmez bir arazinin ortasında, dört yalnız adamdı. Fakat o hayal, onları hayata bağlayan tek şeydi. O altı yıllık esaret, onu kırmamış, aksine daha da güçlendirmişti. Bir fatih olarak geldiği o topraklardan, bir kaşif, bir antropolog ve en önemlisi, insan ruhunun dayanıklılığının canlı bir anıtı olarak ayrılacaktı. Fakat o an, henüz çok uzaktaydı. O an, hâlâ Kötü Kader Adası’nın ve Teksas’ın acımasız topraklarının bir esiriydi.


Bölüm 8: Kırık Zincirler, Ortak Kader
Tuna Kaktüsü Diyarı, Teksas, Eylül 1534

Altı yıl, bir insanın ruhunu yeniden şekillendirmek için yeterli bir zamandı. Álvar Núñez Cabeza de Vaca, artık Valladolid sarayında kralın önünde diz çöken o titiz ve onurlu sayman değildi. O adam, Kötü Kader Adası’nın soğuk kumlarında, yoldaşlarının yamyamlığa sürüklendiği o korkunç kışta, istiridye kabuklarının kestiği kanayan ayaklarıyla bataklıklarda yürüdüğü o sonsuz günlerde ölmüştü. Geriye kalan, toprağın kendisi gibi sertleşmiş, güneşin acımasız ateşiyle kavrulmuş bir varlıktı. Teni, bir meşe ağacının kabuğu gibi çatlak ve koyu renkliydi. Sakalları, keçeleşmiş bir yığın halinde göğsüne dökülüyor, uzun, karmakarışık saçları, rüzgârda bir vahşinin yelesi gibi savruluyordu. Gözleri, bir zamanlar rakamları ve parşömenleri süzen o dikkatli bakışını yitirmişti. Şimdi, bir hayvanınki gibi, sürekli tetikte, en ufak bir sese, rüzgârın yönündeki en ufak bir değişime, gökyüzündeki bir kuşun uçuşuna duyarlıydı. O, artık toprağı okuyordu, haritaları değil. Altı yıllık kölelik, onu fatihlik rüyasından uyandırmış, hayatta kalmanın en çıplak, en ilkel gerçeğiyle tanıştırmıştı.

İçinde bulunduğu coğrafya, ruhunun bir yansıması gibiydi. Burası, Teksas’ın güneyinde, adına “tuna kaktüsü diyarı” dedikleri, dikenli çalılıklar, bodur mesquite ağaçları ve sonsuz gibi uzanan kaktüs tarlalarından oluşan, affı olmayan bir topraktı. Yazın güneş, yeri bir fırın tepsisi gibi kızdırıyor, havayı nefes almayı zorlaştıran, titrek bir ısı dalgasıyla dolduruyordu. Yılanlar ve akrepler, taşların altında serinliyor, çakallar geceleri açlıklarını uluyarak ilan ediyorlardı. Fakat yılda bir kez, sonbaharın başında, o dikenli canavar, cömert yüzünü gösterirdi. Kaktüslerin üzerinde, kan kırmızısı renginde, tatlı ve sulu meyveler, yani tunalar olgunlaşırdı. O dönem, bölgedeki tüm göçebe kabileler için bir şölen zamanıydı. Yılın geri kalanında dağınık halde yaşayan yüzlerce insan, o tuna tarlalarında bir araya gelir, üç ay boyunca bu meyvelerle beslenir, dans eder, evlilikler yapar ve ticaretlerini yürütürlerdi.

Cabeza de Vaca için o yıllık toplanma, bir şölenden çok daha fazlasıydı. O, bir umuttu. Yıllardır farklı kabilelerin kölesi olarak birbirlerinden ayrı düşmüş olan o dört İspanyol hayatta kalanın, bir araya gelebildiği tek zamandı. Altı yıl boyunca, tüccarlık yaptığı sırada, diğerlerinin izini sürmüştü. Andrés Dorantes de Carranza ve onun sadık kölesi Estebanico’nun, Mariame kabilesinin esiri olduğunu öğrenmişti. Alonso del Castillo Maldonado ise, Iguace kabilesinin elindeydi. Her yıl, tuna mevsiminde, o kabileler aynı topraklarda buluşuyordu. Ve her yıl, o dört adam, birbirlerinin gözlerinin içine bakıp, o sessiz soruyu soruyorlardı: “Bu yıl mı? Kaçacak mıyız?”

Her seferinde cevap, hayır olmuştu. Koşullar uygun değildi. Kabileler arasındaki düşmanlıklar, sıkı denetim, birinin hastalığı… Hep bir engel çıkmıştı. Fakat o yıl, 1534 yılının Eylül ayında, hava farklıydı. Cabeza de Vaca, bunu hissedebiliyordu. Artık bekleyecek sabrı kalmamıştı. Ya o yıl kaçacaklardı ya da o topraklarda birer köle olarak ölüp gideceklerdi. Efendisi olan kabilenin peşinden tuna tarlalarına doğru yürürken, kalbi hem korkuyla hem de kararlılıkla çarpıyordu. Zihninde tek bir düşünce vardı: Batı. Pánuco. Medeniyet. O kelimeler, artık altın ya da şan anlamına gelmiyordu. Onlar, yalnızca eve dönmek demekti.

Tuna tarlaları, insan kaynıyordu. Yüzlerce çadır ve derme çatma kulübe, geniş bir alana yayılmıştı. Kamp ateşlerinin dumanı, gökyüzüne yükseliyor, çocukların çığlıkları, köpeklerin havlamaları ve davul sesleri birbirine karışıyordu. Cabeza de Vaca, o kalabalığın içinde tanıdık yüzler arayarak yürüdü. Gözleri, bir avcınınki gibi keskindi. Sonunda, bir grup Mariame savaşçısının arasında onu gördü. Andrés Dorantes. Bir zamanların soylu ve mağrur kaptanı, şimdi omuzları çökmüş, üzerinde yalnızca bir geyik derisi peştamal olan, zayıf bir adamdı. Yüzü, acının ve sıkıntının haritası gibiydi. Fakat gözlerinde, hâlâ o eski ateşin bir kıvılcımı parlıyordu. Birbirlerini gördüklerinde, hiçbir jest yapmadılar. Sadece bir anlık bir bakışma, altı yıllık hasreti, ortak acıyı ve o gizli planı anlatan bir bakışma.

Biraz ileride, bir ateşin başında tek başına oturan Castillo’yu fark etti. Castillo, diğerlerinden daha fazla içe kapanmıştı. Gözleri, sürekli uzaklara dalıyor gibiydi. O, bu vahşi dünyanın acımasızlığına en zor adapte olanlarıydı. İnancına sığınmıştı, sürekli dua ediyor, fakat ruhunun ne kadar yaralı olduğu her halinden belliydi. Ve son olarak, kampın başka bir köşesinde, bir grup yerliyle şakalaşarak oturan Estebanico’yu gördü. Faslı köle, o dörtlü içindeki en şaşırtıcı figürdü. O, bu yeni dünyaya en kolay uyum sağlayan olmuştu. Belki de köleliğe zaten alışkın olduğu için, efendi değiştirmiş olmaktan başka bir şey olarak görmemişti durumu. Yerlilerin dilini, herkesten daha iyi konuşuyordu. Onların adetlerini, şakalarını, hikayelerini biliyordu. Esmer teni ve neşeli tavırlarıyla, yerliler onu kendilerinden biri gibi görüyor, ona diğer İspanyollara davrandıkları gibi davranmıyorlardı. O, artık yalnızca Dorantes’in kölesi değil, kendi başına bir karakter, bir köprüydü.

O gece, ay gökyüzünde ince bir hilal gibi asılıyken, o dört adam, kampın uzağında, bir mesquite ağacının gölgesinde bir araya geldi. Yıllar sonra, ilk defa dördü bir aradaydı. Birbirlerine sarılmadılar. El sıkışmadılar. Yalnızca sessizlik içinde, birbirlerinin hırpalanmış yüzlerine, yara bere içindeki vücutlarına baktılar. Onlar, aynı cehennemden geçmiş dört hayaletti. Konuşmaya ilk başlayan, Cabeza de Vaca oldu. Sesi, bir fısıltıdan ibaretti.

“Zamanı geldi,” dedi. “Bu tuna mevsimi bittiğinde, kabileler dağılırken, kaçacağız.”

Dorantes, başını salladı. “Nereye? Batıya mı? Orada ne olduğunu biliyor muyuz? Yerliler, ileride büyük bir çöl olduğunu, ondan sonra dağlar başladığını söylüyor. Belki de daha kötü bir yere gideriz.”

“Burada kalmaktan daha kötü bir yer olamaz,” diye cevap verdi Castillo, sesi titriyordu. “Burada kalırsak, ruhlarımız da bedenlerimiz gibi ölecek. Ben gitmeye hazırım. Tanrı bize yol gösterecektir.”

Estebanico, o ana dek sessiz kalmıştı. Sonra, zengin, bariton sesiyle konuştu. “Batıda, bizden farklı insanlar olduğunu söylüyorlar. Evlerde yaşayan, mısır eken, turkuaz taşları olan insanlar. Onlar, göçebe değil. Belki onlara ulaşabiliriz. Onlar, bizim gibi olabilir.” Estebanico, yıllar boyunca, farklı kabilelerden topladığı hikayeleri ve söylentileri bir araya getirmişti. Onun zihnindeki coğrafya, diğerlerininkinden daha zengindi.

Plan, o gece, o ağacın altında şekillendi. Plan, basit olduğu kadar tehlikeliydi. Tuna mevsimi boyunca, normal hayatlarına devam edecekler, hiçbir şüphe çekmeyeceklerdi. Efendilerine itaat edecek, işlerini yapacaklardı. Mevsimin sonuna doğru, ayın döngüsünü dikkatle takip edeceklerdi. Yeni ay çıktığında, kabileler genellikle yola çıkmak için hazırlanırdı. Tam o gece, ay karanlıkken, herkes uykuya daldığında, her biri kendi kampından sessizce ayrılacak ve kuzeydeki bir nehir yatağında buluşacaklardı. Oradan, tek bir an bile duraksamadan, batıya yürüyeceklerdi.

O andan sonraki haftalar, birer asır gibi geçti. Gündüzleri, dikenli kaktüslerin arasından tuna meyvelerini topluyor, elleri ve kolları dikenler içinde kalıyordu. Efendilerinin emirlerini yerine getiriyor, onlarla birlikte yemek yiyor, onların hikayelerini dinliyorlardı. Fakat zihinleri, sürekli o kaçış gecesindeydi. Her an, planlarının ortaya çıkacağından, birinin yanlış bir kelime edeceğinden, birinin şüpheli bir bakış atacağından korkuyorlardı. Geceleri, kamptaki diğer İspanyol esirlerinden (Narváez seferinden arta kalan birkaç kişi daha vardı) biri olan Lope de Oviedo’yu da plana dahil etmeye çalıştılar. Fakat Oviedo, o kadar korkuyordu ki, onlarla gelmeyi reddetti. O, bilinen cehennemi, bilinmeyen bir özgürlüğe tercih etmişti.

Nihayet, bekledikleri gün geldi. Hava soğumaya başlamış, tuna meyveleri azalmıştı. Kabileler, daha güneydeki ceviz ormanlarına doğru göç etmek için hazırlıklara başlamışlardı. O gün, Dorantes’in efendisi olan Mariame kabilesi, Cabeza de Vaca’nın bulunduğu kabileden bir gün önce yola çıktı. Plan, daha başlamadan suya düşmüş gibiydi. Dorantes ve Estebanico, güneye doğru giden kabilenin peşinden gitmek zorundaydı. Cabeza de Vaca ve Castillo, umutsuzluk içinde kalakaldılar.

Fakat kader, o gün onlara gülümsedi. Cabeza de Vaca’nın efendileri, bir yerliyle aralarında çıkan bir tartışma yüzünden, o gün yola çıkmaktan vazgeçtiler. Bu, onlara bir günlük bir fırsat tanımıştı. Cabeza de Vaca, o gece, Castillo ile birlikte kamptan ayrıldı. Bütün gece, yıldızların altında, güneye doğru yürüdüler. Ertesi gün, Mariame kabilesinin kamp kurduğu yere ulaştılar. Orada, Dorantes ve Estebanico’yu buldular. Kavuşmaları, yine sessiz ve anlamlıydı.

Fakat şimdi yeni bir sorunları vardı. Ertesi gün, iki kabile de yola çıkacaktı. Onlar, kendilerini hasta numarası yaparak geride kalmaya karar verdiler. Efendileri, onlarsız yola çıktılar. O gün, o dört adam, altı yıllık esaretin ardından, ilk defa tamamen yalnız kaldılar. Fakat özgür değillerdi. Sadece efendisiz kalmışlardı.

Güneş batarken, harekete geçtiler. Arkalarına bakmadan, batıya, günün battığı yöne doğru yürümeye başladılar. O an, bir köleliğin sonu, ama aynı zamanda yeni ve daha büyük bir bilinmezliğin başlangıcıydı. Onlar, medeniyetin unuttuğu dört adamdı. Ellerinde ne bir harita, ne bir pusula, ne bir silah vardı. Yanlarında taşıdıkları tek şey, altı yılda öğrendikleriydi: hangi kökün yeneceği, suyun nasıl bulunacağı, yıldızların nasıl okunacağı ve en önemlisi, insan ruhunun ne kadar dayanıklı olabileceği.

O ilk gece, özgürlüğün ilk gecesi, hem coşku hem de dehşet doluydu. Ayaklarının altındaki toprağın her çıtırtısı, peşlerindeki efendilerinin ayak sesi gibi geliyordu. Her çalı hışırtısı, bir pusu korkusu yaratıyordu. Konuşmuyorlardı. Yalnızca yürüyorlardı. Birbirlerinin varlığından güç alarak, o karanlık ve dikenli arazide, birer hayalet gibi ilerliyorlardı. Sırtlarında, bir zamanlar taşıdıkları zırhların ve arkebüzlerin ağırlığı yoktu. Sırtlarında, yalnızca altı yıllık acının, kaybın ve esaretin görünmez yükü vardı.

Şafak söktüğünde, durdular. Geriye dönüp baktıklarında, hiçbir şey göremediler. Yalnızca, arkalarında bıraktıkları o sonsuz çalı denizi. Önlerinde ise, yine aynı manzara uzanıyordu. O an, ne kadar yalnız ve ne kadar çaresiz olduklarını bir kez daha anladılar. Onlar, dünyanın kenarında, bir hiçliğin ortasında duruyorlardı.

“Şimdi ne yapacağız?” diye sordu Castillo, sesi endişeliydi.
Cabeza de Vaca, batıyı, güneşin doğmak üzere olduğu yerin tam tersini işaret etti.
“Yürüyeceğiz,” dedi. “Güneş batana kadar yürüyeceğiz. Sonra tekrar yürüyeceğiz. Bir sonraki insanlarla karşılaşana kadar. Ve ondan sonrakilerle. Pánuco’ya ulaşana kadar yürüyeceğiz.”

O, artık grubun sorgulanmaz lideriydi. Rütbesiyle değil, iradesiyle. O, artık bir fatih değildi. Bir kaşifti. Bir gezgindi. Bir şifacıydı. Ve önlerindeki o uzun yolculuk, onu ve arkadaşlarını, hayal bile edemeyecekleri bir şeye dönüştürecekti. Kırık zincirlerini geride bırakmışlardı. Şimdi, onları birbirine bağlayan tek şey, ortak kaderleriydi. Ve o kader, onları Amerika kıtasının kalbine doğru, daha önce hiçbir Avrupalının görmediği topraklara, hiçbir Avrupalının yaşamadığı bir serüvene doğru sürüklüyordu. Yürümeye devam ettiler. Adım adım, o bilinmezliğin içine doğru.


Bölüm 9: Dört Çıplak Şifacı
Güney Teksas ve Kuzey Meksika, 1535

Batıya doğru atılan o ilk adımlar, hem bir kurtuluşun hem de daha derin bir bilinmezliğin başlangıcıydı. Dört adam, artık kimsenin kölesi değildi; fakat aynı zamanda hiçliğin efendisiydiler. Onları çevreleyen dünya, dikenli fundalıkların, kavurucu güneşin ve susuzluğun hüküm sürdüğü acımasız bir krallıktı. Günler, tek bir ritimle geçiyordu: Şafakla birlikte yürümeye başlıyor, güneş tepeye çıktığında bir mesquite ağacının cılız gölgesine sığınıyor, akşam serinliği çökünce yeniden yola düşüyorlardı. Gıdaları, toprağın onlara bahşettiği her ne ise oydu. Kaktüs meyveleri, acı kökler, bulabildikleri böcekler, hatta bazen çaresizlikten çiğnedikleri deri parçaları. Su, altından daha kıymetliydi. Gözleri, kurumuş nehir yataklarında bir su birikintisi, kayaların dibinde bir sızıntı arayarak sürekli yeri tarıyordu. Geceleri, çıplak bedenleriyle toprağın üzerine kıvrılıp, birbirlerinin sıcaklığıyla donmaktan kurtulmaya çalışıyorlardı. Konuşmalar, az ve özdü. Enerjilerini, hayatta kalmanın o amansız mücadelesine saklıyorlardı.

Bu yorucu yürüyüşün üzerinden birkaç hafta geçmişti ki, ilk insanlarla karşılaştılar. Bir akşamüstü, ufukta bir kamp ateşinin dumanını gördüler. Kalpleri, hem umutla hem de korkuyla çarptı. Yaklaştıklarında, bir avuç insandan oluşan küçük, göçebe bir ailenin kampına rastladılar. Bu insanlar, onları gördüklerinde ilk başta korkuyla geri çekildiler. Karşılarında duranlar, daha önce gördükleri hiçbir şeye benzemiyordu. Güneşte yanmış, sakalları ve saçları birbirine karışmış, gözleri ateş gibi yanan bu dört yaratık, insan mıydı, yoksa kötü ruhlar mı?

Cabeza de Vaca, öğrendiği dersi uyguladı. Ellerini havaya kaldırarak barışçıl niyetlerini gösterdi. Yıllardır farklı kabileler arasında dolaşırken öğrendiği çeşitli lehçelerden kelimeler kullanarak, onlarla iletişim kurmaya çalıştı. Sonra, en etkili silahını kullandı: şifacılık. Ailedeki yaşlı bir kadının baş ağrısından şikayet ettiğini fark etti. Yanına yaklaştı, bildiği duaları mırıldanarak kadının alnına dokundu, üzerine üfledi ve bir haç işareti yaptı. Kadın, belki de o anki şok ve telkinin etkisiyle, bir süre sonra baş ağrısının geçtiğini söyledi.

O an, her şeyi değiştirdi. O andan itibaren, o dört adamın kaderi, hayal bile edemeyecekleri bir yöne evrildi. Artık onlar, kaçak köleler ya da acınacak kazazedeler değillerdi. Onlar, gökyüzünden gelen, dokunuşlarıyla hastalıkları iyileştiren, sözleriyle ruhları sakinleştiren kutsal adamlardı. Haber, rüzgârdan daha hızlı yayıldı. O dört çıplak şifacının şöhreti, bir kamptan diğerine, bir kabileden ötekine ulaştı.

Artık yalnız yürümüyorlardı. Bir köyden ayrıldıklarında, o köyün halkı, onlara bir sonraki köye kadar eşlik ediyordu. Vardıkları her yeni köyde, yüzlerce hasta, yaşlı, sakat insan tarafından karşılanıyorlardı. Herkes, o beyaz tenli, sakallı adamlardan bir dokunuş, bir nefes, bir kutsama bekliyordu. Cabeza de Vaca, Dorantes ve Castillo, bu duruma alışmakta zorlansalar da, rollerini oynamak zorunda olduklarını biliyorlardı. Hayatta kalmaları, bu role bağlıydı. Bildikleri tüm duaları ediyor, Latince ilahiler söylüyor, her hastanın üzerine tek tek haç işareti çiziyorlardı.

Bu dörtlü içinde, rolüne en çabuk ve en doğal şekilde bürünen, Estebanico oldu. Faslı köle, bir anda grubun en önemli figürlerinden birine dönüştü. Onun esmer teni, yerlilerin gözünde onu daha az “yabancı” kılıyordu. Neşeli tavırları, dillerini hızla öğrenmesi ve onlarla kolayca iletişim kurması, onu bir elçi, bir arabulucu haline getirmişti. Elinde, yol boyunca süslediği bir su kabağından yapılmış çıngırak taşıyordu. Bu çıngırak, onun alametifarikası olmuştu. Bir köye yaklaşırken, Estebanico önden gidiyor, elindeki çıngırağı sallayarak geldiklerini haber veriyor, şifacıların gücünü ve niyetlerini anlatıyordu. O, grubun hem habercisi hem de halkla ilişkiler sorumlusuydu. Bir zamanların isimsiz kölesi, şimdi yüzlerce insanın takip ettiği bir liderdi.

Yolculuk, bir tür kutsal hac yolculuğuna dönüşmüştü. Onlar artık yiyecek ya da su aramak zorunda değillerdi. Gittikleri her yerde, insanlar onlara sahip oldukları en iyi şeyleri sunuyordu: kurutulmuş bizon eti, fasulye, kabak, en değerli hayvan derileri. Onlar bir şey istediğinde, kimse hayır demiyordu. Hatta bir gelenek oluşmuştu: bir köyden ayrılırken, onlara eşlik edenler, vardıkları yeni köydeki her şeye el koyma hakkına sahip oluyorlardı. Evlere giriyor, istedikleri yiyeceği, deriyi, aleti alıyorlardı. Yağmalanan köy halkı ise, buna hiç ses çıkarmıyor, hatta mutlu oluyordu. Çünkü onlar da, şifacılara bir sonraki köye kadar eşlik edip, aynı şeyi bir sonraki köye yapma hakkını kazanıyorlardı. Bu tuhaf ve barışçıl yağma zinciri, şifacıların geçtiği her yerde, bir tür servet dağılımına neden oluyordu. Cabeza de Vaca, bu durumu hayretle izliyordu. Onlar, istemeden de olsa, o toprakların sosyal ve ekonomik düzenini değiştiriyorlardı.

Fakat bu şöhret, onlara ağır bir sorumluluk da yüklüyordu. Her gün, yüzlerce acı çeken insanla yüzleşiyorlardı. Körler, topallar, ateşler içinde yanan çocuklar, yıllardır iyileşmeyen yaralara sahip savaşçılar… Herkes onlardan bir mucize bekliyordu. Bir gün, onlara ölü olduğu söylenen bir adamı getirdiler. Adam, nefes almıyor, hareket etmiyordu. Herkes, ondan umudu kesmişti. Kabilenin halkı, Cabeza de Vaca’dan, onu hayata döndürmesini istedi. Cabeza de Vaca, hayatının en zor anlarından birini yaşıyordu. Başarısız olursa, tüm itibarları yerle bir olabilirdi. Çaresizlik içinde, adamın üzerine kapandı. Bildiği tüm duaları etti, bütün gücüyle onun ruhuna seslendiğini hayal etti. Sonra, adamın üzerine haç çizdi ve geri çekildi. Bir süre sonra, kalabalığın arasından bir mırıltı yükseldi. “Ölü adam,” parmağını oynatmıştı. Sonra gözlerini açtı ve doğruldu. Muhtemelen adam ölmemiş, kataleptik bir nöbet geçirmişti. Fakat o kalabalık için bu, tartışmasız bir mucizeydi. O günden sonra, o dört şifacının gücü, tanrısallık mertebesine yükseldi.

Bu yolculuk sırasında, sadece insanları değil, toprağı da tanıyorlardı. Yavaş yavaş, Teksas’ın düzlüklerinden ayrılıp, dağlık bir bölgeye girdiler. Manzara değişiyordu. Nehirler daha sık ve daha dolgundu. Hayvanlar daha çeşitliydi. İlk defa, bizon gördüler. O devasa, kambur sırtlı hayvan sürüleri, toprağı titreterek geçiyor, arkalarında bir toz bulutu bırakıyorlardı. O hayvanlar, bölgedeki kabilelerin hayat kaynağıydı. Etini yiyor, derisinden giysi ve çadır yapıyor, kemiklerinden alet üretiyolardı.

Dağları aştıktan sonra, karşılaştıkları insanlar da değişmeye başladı. Artık tamamen göçebe değillerdi. Sabit köyleri, toprağı işledikleri küçük tarlaları vardı. Mısır, fasulye ve kabak yetiştiriyorlardı. Evleri, artık hasırdan değil, çamur ve samandan yapılmış daha kalıcı yapılardı. Bu, medeniyetin bir işaretiydi. Pánuco’ya yaklaştıklarının bir kanıtı mıydı? Umutları yeniden yeşerdi.

Bu köylerden birinde, onlara bir hediye verdiler. Bu, bakırdan yapılmış, üzerinde bir yüz figürü olan küçük bir çıngıraktı. Cabeza de Vaca, o çıngırağı eline aldığında şaşırdı. Bu bölgenin yerlileri, metali işlemeyi bilmiyorlardı. Çıngırağın nereden geldiğini sorduklarında, yerliler kuzeyi işaret ettiler. “Orada,” dediler, “gökyüzünden gelen, bizim gibi insanlar yaşıyor. Onlar, bu tür şeyleri yapıyorlar.” Bu, duydukları ilk somut medeniyet işaretiydi. Kuzeyde, daha gelişmiş toplumlar vardı. Belki de efsanevi Yedi Altın Kent, Cibola, bir hayal değildi. Bu bilgi, özellikle Estebanico’nun hayal gücünü ateşledi. O, kuzeyin sırlarını merak etmeye başladı.

Yolculukları devam etti. Artık onları takip eden kalabalık, binlerce kişiye ulaşmıştı. Onlar, bir peygamber ve havarileri gibi ilerliyorlardı. Arkalarında, farklı dilleri konuşan, farklı kabilelerden gelen, fakat tek bir amaç için birleşmiş devasa bir insan seli vardı: o dört şifacıya eşlik etmek. Cabeza de Vaca, bu durumun ironisinin farkındaydı. Bir zamanlar o toprakları fethetmek için yola çıkan bir ordunun üyesiydi. Şimdi ise, fethettiği tek şey insanların kalbi olan, silahsız bir ordunun lideriydi.

Sonunda, Rio Grande nehrine ulaştılar. O büyük nehri geçtikten sonra, Meksika topraklarına girdiklerini anladılar. Manzara, bir kez daha değişti. Daha kuru, daha dağlık bir araziye girmişlerdi. Ve karşılaştıkları insanlar, onlara ilk defa başka “sakallı adamlar”dan bahsettiler. Atların üzerinde, ellerinde parlak kılıçlar olan, kendileri gibi görünen ama kendileri gibi davranmayan adamlardan. Bu adamlar, şifa dağıtmıyor, köyleri yakıyor, insanları esir alıyor, kadınlara ve çocuklara zulmediyorlardı. Onlar, köle avcılarıydı. İspanyol köle avcıları.

O an, Cabeza de Vaca ve arkadaşlarının dünyası başına yıkıldı. Sekiz yıldır, o vahşi topraklarda, yerlilerin arasında yaşamış, onlarla aynı yemeği yemiş, aynı acıları çekmişlerdi. Onların kültürünü, dillerini, insanlıklarını öğrenmişlerdi. Şimdi, kendi soydaşlarının, o insanlara nasıl canavarlar gibi davrandığını duyuyorlardı. Kendi medeniyetlerinin o karanlık yüzüyle, binlerce mil ötede, hiçliğin ortasında karşılaşıyorlardı.

Artık hedefleri değişmişti. Yalnızca Pánuco’ya ulaşmak değil, aynı zamanda kendilerini takip eden o binlerce masum insanı, kendi soydaşlarının zulmünden korumak zorundaydılar. İki dünya arasında kalmışlardı. Ne tamamen yerli ne de tamamen İspanyoldular. Onlar, ikisinin arasında bir köprü, bir anomaliydi.

Kader, onları sona doğru yaklaştırıyordu. Bir gün, bir nehir kenarında, bir yerlinin boynunda asılı bir şey gördüler. Bu, bir kılıç kemerinin tokasıydı. Yanında, bir at nalının çivisi vardı. Cabeza de Vaca’nın kalbi, göğüs kafesini delercesine çarptı. O objeleri eline aldı. Sekiz yıldır, böylesine medeni, böylesine “İspanyol” bir şeye dokunmamıştı.

“Bunları nereden buldun?” diye sordu, sesi titriyordu.
Yerli, korkuyla cevap verdi. “Gökyüzünden gelen adamlar… Sakallı adamlar… Atlı adamlar… Buradaydılar. İnsanlarımızı aldılar. Onlar, nehirden aşağı gittiler.”

Artık şüphe yoktu. Çok yakındılar. Medeniyet, ya da onun en acımasız hali, yalnızca birkaç günlük mesafedeydi. O dört çıplak şifacı, sekiz yıllık inanılmaz yolculuklarının sonuna geliyordu. Fakat o son, bir kurtuluş mu olacaktı, yoksa daha büyük bir trajedinin başlangıcı mı? Vahşi doğada kazandıkları o ruhani güç, medeniyetin kibri ve vahşetiyle karşılaştığında neye dönüşecekti? Onlar, artık o dünyaya ait değillerdi. Peki, eski dünyaları onları geri kabul edecek miydi? Bu soruların cevabı, nehrin aşağısında, onları bekliyordu.


Bölüm 10: İki Dünyanın Çarpışması
Sinaloa, Meksika, 1536

Bir kılıç kemeri tokası ve bir at nalı çivisi… O küçük, paslanmış metal parçaları, Álvar Núñez Cabeza de Vaca’nın elinde, sekiz yıllık bir zaman döngüsünü kapatan anahtarlar gibi duruyordu. Onlar, unutulmuş bir dünyanın, geride kaldığına inanılan bir hayatın somut, elle tutulur kanıtlarıydı. O objeler, medeniyetin fısıltısını taşıyordu; fakat o fısıltı, artık bir anne şefkati gibi değil, yaklaşan bir fırtınanın uğultusu gibi geliyordu. Onları takip eden binlerce yerli için, o metal parçaları, köle avcılarının, yani “kötü Hristiyanlar”ın habercisiydi. Onlar için İspanyol demek, ölüm, yıkım ve esaret demekti. Oysa o dört çıplak şifacı, “iyi Hristiyanlar”dı; onlar şifa ve barış getiriyordu. Yerlilerin zihninde, aynı soydan gelen bu iki grup arasındaki fark, gece ile gündüz kadar keskindi.

Bu keşfin ardından, grubun dinamikleri tamamen değişti. Artık amaç sadece batıya yürümek değildi. Amaç, kendi soydaşlarını bulmak ve onları durdurmaktı. Cabeza de Vaca, Dorantes, Castillo ve Estebanico, kendilerini takip eden o devasa insan selini, köle avcılarının rotasından uzak tutmak için bilinçli bir çaba içine girdiler. Onları daha dağlık, daha sapa yollara yönlendirdiler. Bu, yolculuğu zorlaştırıyordu, fakat takipçilerinin güvenliği her şeyden önemliydi. O dört adam, istemeden de olsa, bir halkın koruyuculuğunu üstlenmişlerdi. Onlar, iki dünyanın arasında kalmış trajik elçilerdi.

İspanyolların izlerini takip ederek ilerledikçe, medeniyetin acımasız ayak izleri daha da belirginleşti. Yollarında, terk edilmiş, yakılmış köylerle karşılaştılar. Tarlalar, hasat edilmeden bırakılmış, her yerde bir kaçışın ve paniğin izleri vardı. Toprak, sanki İspanyol zulmüyle ağlıyor gibiydi. Bir köyde, dehşet verici bir manzarayla karşılaştılar. Köy halkı, dağlara kaçmıştı. Cabeza de Vaca ve arkadaşları, yiyecek bir şeyler bulma umuduyla köye girdiklerinde, yerlerde saçılmış mısırların arasında, İspanyol atlarının nallarının izlerini ve en kötüsü, esir alınamayan yaşlıların ve hastaların cansız bedenlerini buldular.

O an, Dorantes’in içindeki o soylu kaptanın sabrı taştı. Yüzü, öfke ve utançla kasıldı. “Tanrı aşkına, bunlar nasıl insanlar?” diye bağırdı, sesi boş köyde yankılandı. “Bizim soydaşlarımız, bizim dindaşlarımız, nasıl böyle canavarlara dönüşebilir? Bu topraklara medeniyet getireceğimizi söylüyorduk. Getirdiğimiz tek şey bu mu? Yıkım mı?”

Cabeza de Vaca, sessizdi. O, bu sorunun cevabını kendi içinde çoktan bulmuştu. Onları canavara dönüştüren şey, hırstı. Altın hırsı. Tıpkı Pánfilo de Narváez’in hırsının, kendi seferlerini felakete sürüklediği gibi. Onlar, yerlileri insan olarak görmüyorlardı. Onları, ya zenginliğe giden bir engel ya da sömürülecek bir kaynak olarak görüyorlardı. Oysa kendileri, sekiz yıl boyunca o insanların arasında yaşamış, onların insanlığını, acılarını, sevinçlerini, cömertliklerini ilk elden görmüşlerdi. Onlar için artık “vahşi” diye bir kavram yoktu. Vahşilik, derinin renginde ya da konuşulan dilde değil, kalbin içindeydi. Ve o an, kendi soydaşlarının kalplerinin, tanıdığı en “vahşi” yerlininkinden çok daha karanlık olduğunu anladı.

Bu ruh hali içinde, bir grup İspanyol atlısıyla karşılaşacakları o kaçınılmaz güne doğru ilerlediler. Bir öğleden sonra, geniş bir ovada yürürlerken, uzakta bir toz bulutu gördüler. Kalpleri duracak gibi oldu. Toz bulutu yaklaştıkça, içinden atlı figürler belirdi. Dört atlıydılar. Üzerlerinde parlak çelik zırhlar vardı, ellerinde kargılar tutuyorlardı. Güneş, miğferlerinden ve zırhlarından yansıyor, onları insanüstü, tanrısal varlıklar gibi gösteriyordu.

Onları takip eden binlerce yerli, o atlıları gördüklerinde, dehşet içinde çığlıklar atarak dağılmaya, en yakın çalılıklara, kaya oyuklarına saklanmaya başladılar. Birkaç dakika içinde, o devasa insan seli, sanki yer yarılıp içine girmiş gibi ortadan kayboldu. Ovada, yalnızca o dört çıplak, sakallı adam kalmıştı.

Atlılar, onları gördüklerinde şaşkınlıkla atlarını durdurdular. Karşılarında ne gördüklerini anlayamıyorlardı. Bunlar, yerlilere benzemiyordu. Beyaz tenliydiler. Ama giysileri, halleri, tavırları birer vahşiden farksızdı. Atlıların lideri, Diego de Alcaraz adında genç, kibirli bir kaptandı. Adamlarına, o tuhaf yaratıkları yakalamalarını emretti.

Alcaraz ve adamları, atlarını o dört kişinin etrafında daire çizecek şekilde sürdüler. Kargılarını, tehditkar bir şekilde onlara doğrultmuşlardı. “Siz de kimsiniz?” diye bağırdı Alcaraz, sesi küçümsemeyle doluydu. “Hangi cehennemden çıktınız?”

Konuşan, Cabeza de Vaca oldu. Sesi, sekiz yıldır neredeyse hiç kullanmadığı o saf, pürüzsüz Kastilya İspanyolcasıyla, şaşırtıcı bir şekilde güçlü ve net çıktı. “Biz, majesteleri Kral V. Carlos’un hizmetkârlarıyız. Pánfilo de Narváez’in La Florida seferinden hayatta kalanlarız.”

Atlılar, duyduklarına inanamadılar. Narváez seferi, sekiz yıl önce kaybolmuş, herkes onların öldüğünü varsaymıştı. Bu, bir hayal olmalıydı. Alcaraz, atından indi. Şüpheyle, o dört adama yaklaştı. Onların yüzlerini, vücutlarındaki yara izlerini, güneşten yanmış derilerini inceledi. Gördükleri, birer İspanyol’a benziyordu, fakat aynı zamanda benzemiyordu. Onların gözlerinde, medeni bir insanın kibirli bakışı yoktu. Toprağın ve acının bilgeliği vardı.

Cabeza de Vaca, durumu anlattı. Fırtınayı, karaya vuruşlarını, esaret yıllarını, şifacılığa dönüşmelerini, o inanılmaz yolculuklarını. Alcaraz, onu sessizce dinledi. Fakat yüzündeki ifade, saygıdan çok, bir tür alaycı merak içeriyordu. O, bu adamların hikayesine değil, onların yerliler üzerindeki etkisine ilgi duyuyordu.

“Yani,” dedi Alcaraz, bir sırıtışla. “Bu toprakların tanrıları sizsiniz, öyle mi? Şu saklandıkları deliklerden çıkan binlerce vahşi, sizin peşinizden mi geliyor?”

“Onlar vahşi değil,” diye cevap verdi Cabeza de Vaca, sesi sertti. “Onlar, Tanrı’nın yarattığı, barış içinde yaşayan insanlar. Ta ki siz gelip, onların köylerini yakana, erkeklerini öldürüp, kadınlarını ve çocuklarını esir alana kadar.”

Bu sözler, Alcaraz’ın yüzündeki sırıtışı sildi. “Sen ne söylediğinin farkında mısın, ihtiyar?” diye tısladı. “Biz, kralımıza hizmet ediyoruz. Bu paganları medenileştiriyor, onları Kutsal İnanç ile tanıştırıyoruz. Ve tabii ki, imparatorluğun ihtiyaç duyduğu iş gücünü sağlıyoruz.”

“Sizin yaptığınızın adı hizmet değil, zulümdür,” dedi Dorantes, öfkesini daha fazla tutamayarak. “Sizin yaptığınız, Tanrı’nın adını lekelemektir.”

İki dünya, o ovada, kelimelerle çarpışıyordu. Bir tarafta, imparatorluğun kibrini, altın hırsını ve sözde medenileştirme görevini temsil eden, zırhlı, silahlı köle avcıları. Diğer tarafta, sekiz yıllık acıyla yoğrulmuş, insanlığın en temel değerlerini yeniden keşfetmiş, çıplak, silahsız hayatta kalanlar.

Alcaraz, bu ahlak dersinden sıkılmıştı. Onun için önemli olan tek bir şey vardı: köleler. Ve bu dört tuhaf adam, ona binlerce köle getirebilecek bir anahtardı. “Pekala, şifacılar,” dedi, sesinde yapay bir samimiyetle. “Madem bu insanlar size bu kadar güveniyor, o halde onları çağırın. Saklandıkları yerden çıksınlar. Onlara, bizim dost olduğumuzu, onlara zarar vermeyeceğimizi söyleyin. Onları, bize yiyecek ve altın getirmeleri için ikna edin.”

Bu, Cabeza de Vaca’nın beklediği andı. Bu, bir ihanet talebiydi. Alcaraz, onlardan, kendilerine güvenen o binlerce insanı tuzağa düşürmelerini istiyordu.
“Asla,” dedi Cabeza de Vaca, sesi buz gibiydi. “Onlar, bizim korumamız altında. Onlara dokunmanıza izin vermeyeceğiz.”

Alcaraz, bir kahkaha attı. “İzin vermeyecek misiniz? Siz dört çıplak dilenci, benim kargılı askerlerime nasıl engel olacaksınız?”

Tam o anda, Estebanico öne çıktı. O ana kadar sessizce, bir gölge gibi durmuştu. Fakat şimdi, duruşu değişmişti. Artık bir köle değildi. O, binlerce insanın saygı duyduğu bir liderdi. Elindeki su kabağı çıngırağını yavaşça salladı. Sesi, ovadaki gergin sessizliği deldi. Sonra, yerli lehçelerinden birinde, yüksek sesle bağırmaya başladı. Sesi, bir komutanınki gibi güçlü ve emrediciydi.

Ne söylediğini İspanyollar anlamadı. Fakat kelimelerin etkisi, anında görüldü. Saklandıkları yerlerden, önce birkaç yerli, sonra onlarcası, sonra yüzlercesi çıkmaya başladı. Korku içinde değil, kararlılıkla. Ellerinde yayları, okları, mızrakları vardı. Sessizce, o dört şifacının arkasında, bir ordu gibi toplanmaya başladılar. Birkaç dakika içinde, o dört atlı İspanyol, kendilerini binlerce savaşçı tarafından kuşatılmış buldu.

Alcaraz ve adamları, donakalmışlardı. R renkleri atmıştı. Bir an önce kargılarını savuran o kibirli askerler, şimdi atlarının üzerinde sinmiş, korkuyla etraflarına bakıyorlardı. O “vahşiler”in, o dört çıplak adamın bir sözüyle, kendilerini saniyeler içinde oklara boğabileceğini anlamışlardı. Güç dengesi, bir anda tersine dönmüştü. Silahların gücü değil, inancın gücü ağır basmıştı.

Cabeza de Vaca, Alcaraz’a döndü. Gözlerinde ne öfke ne de zafer vardı. Yalnızca yorgun bir kararlılık. “Şimdi,” dedi, “bizi, komutanınızın olduğu yere götüreceksiniz. Bu anlamsız zulmün sona ermesi için, en yetkili kişiyle konuşmamız gerek.”

Alcaraz, başka seçeneği olmadığını biliyordu. Yenilgiyi kabul ederek, başını salladı. O gün, o dört hayatta kalan, köle avcılarının esiri olarak değil, onların mecburi rehberleri olarak, en yakın İspanyol yerleşimi olan Culiacán’a doğru yola çıktılar. Arkalarında, onlara güvenen ama aynı zamanda kaderleri hakkında endişe duyan binlerce yerliyi bırakmışlardı. Onlara, kendileri geri dönene kadar dağlarda beklemelerini, İspanyollara güvenmemelerini tembihlemişlerdi.

Culiacán’a yolculuk, sessiz ve gergindi. Alcaraz ve adamları, yanlarındaki o dört tuhaf adamdan hem korkuyor hem de onlara saygı duymak zorunda kalıyorlardı. Onların, bir sözüyle binlerce savaşçıyı harekete geçirebildiğini görmüşlerdi. Cabeza de Vaca ve arkadaşları ise, sekiz yıl sonra ilk defa “medeniyet”e dönüyor olmanın karmaşık duyguları içindeydiler. Uyuyacakları bir yatak, yiyecekleri sıcak bir yemek, konuşacakları kendi dillerinden insanlar olacaktı. Fakat aynı zamanda, kaybettikleri bir dünyaya geri dönüyorlardı. O dünyanın kuralları, değerleri, artık onlara yabancıydı. Onlar, o dünyaya ait değillerdi. Onlar, iki dünyanın arasında, sonsuza dek birer arafta kalmaya mahkum edilmiş gibiydiler.

Culiacán’a vardıklarında, kasabanın komutanı Melchor Díaz tarafından karşılandılar. Díaz, Alcaraz gibi kaba bir asker değil, daha aklı başında, adil bir adamdı. O dört adamın inanılmaz hikayesini dinlediğinde, onlara büyük bir saygı duydu. Onlara temiz giysiler, yiyecek ve kalacak bir yer verdi. Sekiz yıl sonra, ilk defa tıraş oldular, saçlarını kestirdiler, bir yatakta uyudular. Fakat o medeni hayat, onlara rahatlık vermedi. Giysiler, derilerini rahatsız ediyordu. Yataklar, fazla yumuşaktı. Yerde, çıplak toprağın üzerinde uyumaya o kadar alışmışlardı ki, medeniyetin konforu onlara yapay geliyordu.

En büyük mücadeleleri ise, Díaz’ı, yerlilere karşı yürütülen köle avını durdurmaya ikna etmek oldu. Díaz, onlara hak veriyordu, fakat imparatorluğun politikalarına karşı gelemezdi. Cabeza de Vaca, son kozunu oynadı. “O halde,” dedi, “bırakın, dağlarda bizi bekleyen o insanları geri çağıralım. Onları, barış içinde köylerine dönmeye, tarlalarını yeniden ekmeye, İspanyollara güvenmeye biz ikna edelim. Onların liderlerini getirelim, sizinle konuşsunlar. Onlara, barış ve güvenlik sözü verin.”

Díaz, bu teklifi kabul etti. Cabeza de Vaca ve Estebanico, iki atlı askerle birlikte, dağlara geri döndüler. Kendilerini bekleyen binlerce yerlinin yanına vardıklarında, coşkuyla karşılandılar. Onlara, İspanyol komutanın barış sözü verdiğini, artık korkmalarına gerek olmadığını söylediler. Yerliler, onlara o kadar güveniyorlardı ki, sözlerine inandılar. Kabile şefleri, onlarla birlikte Culiacán’a dönmeyi kabul etti.

Kasabada, Melchor Díaz’ın huzurunda, tarihte eşi benzeri görülmemiş bir toplantı yapıldı. Bir yanda İspanyol komutanlar, diğer yanda Teksas ve Meksika’nın iç kesimlerinden gelen, daha önce hiç İspanyol görmemiş kabile şefleri. Ve ortada, bu iki dünya arasında tercümanlık yapan, sekiz yıllık bir serüvenle tamamen dönüşmüş o dört adam. O gün, barış sağlandı. Kabile şefleri, köylerine dönüp Hristiyanlığı kabul edeceklerine ve İspanyol kralına bağlılık göstereceklerine söz verdiler. Karşılığında, can ve mal güvenlikleri garanti altına alınacaktı.

Bu, Cabeza de Vaca’nın kişisel zaferiydi. O, silahla değil, inançla ve insanlıkla bir barış sağlamıştı. Fakat o barışın ne kadar kırılgan olduğunu, medeniyetin hırsı karşısında ne kadar dayanıksız olduğunu biliyordu. Kendileri o topraklardan ayrıldıktan sonra, o sözlerin tutulacağının bir garantisi yoktu. O, takipçilerini, bir kurdun insafına bırakılmış kuzular gibi hissetti.

İki dünyanın çarpışması, şimdilik barışla sonuçlanmıştı. Fakat o dört adam için, asıl yolculuk şimdi başlıyordu. Onlar, Meksika’nın başkenti Mexico City’ye, oradan da İspanya’ya döneceklerdi. Kendi dünyalarına. Fakat o dünya, onları nasıl karşılayacaktı? Ve onlar, o dünyaya yeniden nasıl adapte olacaklardı? İçlerinde taşıdıkları o yeni bilgelik, o yeni insanlık anlayışı, eski dünyanın kibri ve cehaletiyle karşılaştığında ne olacaktı? Cevaplar, güneyde, onları bekliyordu.


Bölüm 11: Aynadaki Yabancılar
Culiacán, Sinaloa, Nisan 1536

Medeniyet, bir yatakla başladı. Sekiz yıl boyunca çıplak toprağın sertliğine, köklerin ve taşların gece boyunca sırtına batan acımasız kucağına alışmış bir beden için, yünle doldurulmuş o yumuşak şilte, bir işkence aletinden farksızdı. Álvar Núñez Cabeza de Vaca, o yatağın içinde bir o yana bir yana dönüyordu. Bedeninin altındaki o anlamsız boşluk, onu denizdeymiş gibi hissettiriyor, midesini bulandırıyordu. Gözlerini kapattığında, duvarların sessizliği üzerine çöküyordu. Rüzgârın fısıltısı, gece hayvanlarının sesleri, uyuyan insanların nefes alışverişi, ateşin çıtırtısı yoktu. Yalnızca yapay, boğucu bir sessizlik. O sessizlik, ormanın en karanlık gecesinden daha korkutucuydu. Kulağını yastığa dayadığında duyduğu tek şey, kendi kanının uğultusuydu; kapana kısılmış bir adamın kanının.

Ona verilen keten gömlek, derisini bir zımpara gibi tahriş ediyordu. Vücudu, rüzgârın, güneşin ve açık havanın dokunuşuna o kadar alışmıştı ki, kumaşın teması, bir tür esaret gibiydi. Bacaklarını kaplayan pantolon, hareketlerini kısıtlıyor, ayaklarına giydirilen ayakkabılar, toprağın nabzını hissetmesini engelliyordu. Bir fatih olarak terk ettiği medeniyetin o basit konforları, bir vahşi olarak geri döndüğü bedenini reddediyordu. Yatağından kalktı. Çıplak ayaklarıyla soğuk, taş zemine basmak, bir anlık bir rahatlama sağladı. Pencereye yürüdü ve demir parmaklıkların arasından dışarıya, yıldızlı gökyüzüne baktı. O yıldızlar, tanıdığı tek şeydi. Onlar, sekiz yıl boyunca onun tek takvimi, tek pusulası olmuşlardı. Onların altında, binlerce takipçisi, dağlarda onu bekliyordu. Onlar, şimdi ne yapıyorlardı? Toprağın üzerine uzanmış, aynı yıldızlara bakıp, o dört şifacının geri dönmesini mi bekliyorlardı? Cabeza de Vaca, kendini bir hain gibi hissetti. O, sıcak bir odada, yumuşak bir yatakta yatarken, ona güvenen insanlar, dağların soğuğunda, korku içinde bekliyorlardı.

Ertesi sabah, Melchor Díaz’ın emriyle, bir berber getirildi. Yanında bir ayna, bir leğen sıcak su ve keskin bir ustura vardı. O dört adam, sekiz yıl sonra ilk defa, kendi suretleriyle yüzleşeceklerdi. İlk oturan Castillo oldu. Gözlerini sıkıca kapattı, sanki olacaklara tanıklık etmek istemiyor gibiydi. Berber, onun keçeleşmiş saçlarını ve sakalını keserken, yere düşen her bir tutam, geçmişten bir parçanın kopuşu gibiydi. Sonra sıra Dorantes’e geldi. O, aynaya metanetle baktı, bir soylunun vakurunu korumaya çalışıyordu. Fakat çenesinin gerildiği, gözlerinin uzaklara daldığı belliydi. Estebanico ise, bu ritüeli bir tür merakla izledi. Onun için kesilen saç ve sakal, belki de kölelikten liderliğe uzanan o tuhaf yolculuğun bir başka evresiydi.

En son, Cabeza de Vaca oturdu. Berber, usturasını yüzünde gezdirmeye başladığında, gözlerini açıp aynaya baktı. Aynadan ona bakan adamı tanımadı. O, bir yabancıydı. Yüzü, bir harita gibiydi; güneşin ve rüzgârın çizdiği derin çizgiler, açlığın ve hastalığın açtığı çukurlar, acının ve kaybın bıraktığı gölgeler… Gözleri, bir zamanlar parlak ve zeki olan o gözler, şimdi yaşlı bir bilgenin yorgunluğunu ve bir hayvanın tetikteki bakışını taşıyordu. Saçları ve sakalı kesildikçe, o vahşi görünümün altından, solgun, zayıf, kırılgan bir Avrupalı yüzü çıktı. Çıkık elmacık kemikleri, çökük yanaklar… Bu, Álvar Núñez Cabeza de Vaca değildi. Bu, onun hayaletiydi. Diğerlerine baktı. Onlar da aynı şoku yaşıyorlardı. Birbirlerine değil, aynadaki o yabancılara bakıyorlardı. Giydikleri temiz giysiler içinde, birer ödünç bedende yaşıyor gibiydiler. Vahşi doğa, onların sadece derilerini değil, ruhlarını da değiştirmişti. Ve şimdi, o ruhlar, bu yeni, medeni kabukların içine sığmıyordu.

Culiacán kasabası, Yeni İspanya’nın en uçtaki karakollarından biriydi. Tozlu sokakları, kerpiçten yapılmış tek katlı evleri, küçük bir kilisesi ve her daim sarhoş askerlerle dolu bir hanı vardı. Kasaba halkı, o dört adama birer efsane gibi bakıyordu. Öldükleri sanılan bir seferden, sekiz yıl sonra, binlerce yerliyi peşlerine takarak dönmüşlerdi. Hikayeleri, inanılmazdı. Fakat İspanyolların çoğu için, onların hikayesindeki manevi yolculuk ya da yerlilerin insanlığı değil, tek bir şey önemliydi: Kuzey. Zenginlik. Altın.

Melchor Díaz, iyi niyetli bir komutan olmasına karşın, o da bir imparatorluk görevlisiydi. Günlerce, o dört adamla konuşup, yolculuklarının detaylı bir raporunu hazırladı. Onların geçtiği toprakları, karşılaştıkları kabileleri, duydukları hikayeleri not etti. Özellikle, Cabeza de Vaca’nın bahsettiği bakır çıngırak ve Estebanico’nun anlattığı, kuzeydeki yerleşik halklara dair söylentilerle ilgileniyordu.
“Yani,” dedi Díaz bir akşam, ofisinde otururlarken. “Kuzeyde, bu göçebelerden farklı, evlerde yaşayan, mısır eken insanlar olduğunu söylüyorsunuz. Belki de Cortés’in Meksika’da bulduğu gibi zengin şehirler vardır.”

“Biz şehir görmedik, Komutan,” diye cevap verdi Cabeza de Vaca, yorgun bir sesle. “Yalnızca söylentiler duyduk. Bizim için önemli olan o insanların zenginliği değil, barış içinde yaşamaları. Sizin adamlarınız, yani Alcaraz ve adamları, o barışı bozuyor. Onları durdurmalısınız. Bize ve yerlilere verdiğiniz barış sözünü tutmalısınız.”

Díaz, sıkıntıyla içini çekti. “Elimden geleni yapıyorum, Señor Núñez. Fakat Alcaraz, doğrudan eyalet valisi Nuño de Guzmán’a bağlı. Ve bilirsiniz ki, Vali Guzmán’ın tek ilgilendiği şey, imparatorluğun hazinesini doldurmaktır. Köle ticareti, onun için en kârlı işlerden biri.”

Tam o sırada, içeri Diego de Alcaraz girdi. Yüzünde alaycı bir ifade vardı. Yanında birkaç askeri duruyordu. “Komutan Díaz,” dedi, sesinde küstah bir tonla. “Şu azizlerinizle sohbet ettiğinizi görüyorum. Onlara, peşlerine taktıkları o vahşi sürüsünün ne kadar işe yarayabileceğini anlattınız mı?” Sonra, gözlerini o dört adama dikti. “Duyduğuma göre, bir sözünüzle binlerce kişiyi harekete geçirebiliyorsunuz. Ne kadar güzel. Onları, kuzeydeki madenlerde çalışmaları için ikna etseniz, kralımıza ne büyük bir hizmette bulunmuş olursunuz.”

Estebanico, o anda öfkeyle ayağa kalktı. Sekiz yıldır, ilk defa bir İspanyol’a karşı sesini yükseltiyordu. “Onlar senin kölelerin değil!” diye bağırdı. Onun bu ani çıkışı, herkesi şaşırttı. Culiacán’a geldiklerinden beri, Estebanico yeniden eski rolüne, sessiz ve itaatkâr köle rolüne bürünmüştü. Fakat Alcaraz’ın sözleri, içindeki o lideri yeniden uyandırmıştı.

Alcaraz, kahkahalarla güldü. “Vay canına! Siyah köle de konuşmayı öğrenmiş. Hatta emir vermeye kalkıyor. Unutma sen kim olduğunu, zenci. Sen, hâlâ şu soylu Dorantes’in malısın. O ne derse, onu yaparsın.” Sonra Dorantes’e döndü. “Değil mi, Señor Dorantes? Kölenize biraz terbiye vermenin zamanı gelmedi mi?”

Dorantes, zor bir durumda kalmıştı. Bir yanda, sekiz yıl boyunca kaderini paylaştığı, bir yoldaşa dönüşmüş olan kölesi vardı. Diğer yanda ise, ait olduğu İspanyol soylu sınıfının kuralları ve onuru. Yutkundu. “Estebanico,” dedi, sesi zorlukla çıkıyordu. “Otur yerine.”
Estebanico, efendisine baktı. Gözlerinde, derin bir hayal kırıklığı vardı. O bakış, her şeyi anlatıyordu. Medeniyet, onları yeniden eski rollerine hapsetmişti. O, yeniden bir mal, bir eşyaydı. Sessizce, yerine oturdu. O an, o dört yoldaşın arasına, medeniyetin açtığı ilk kama girmişti.

Bu gergin atmosfer, birkaç gün sonra, acı bir haberle daha da kötüleşti. Dağlardan, kanlar içinde bir yerli geldi. Cabeza de Vaca’nın takipçilerinden biriydi. Anlattığına göre, onlar barış sözüne inanıp köylerine dönmeye başladıklarında, Alcaraz ve adamları pusu kurmuş, yüzlerce kişiyi esir almıştı. Direnenler ise katledilmişti. Barış, daha bir hafta bile sürmemişti.

Cabeza de Vaca, o haberi duyduğunda, içinde bir şeylerin koptuğunu hissetti. O insanlara bir söz vermişti. Kendi soydaşlarının adına, onlara güvence vermişti. Ve şimdi, o insanlar, onun yüzünden tuzağa düşürülmüştü. O gece, hiç uyumadı. Yatağında değil, odanın taş zemininde, bir zamanlar vahşi doğada uyuduğu gibi kıvrılarak, sessizce ağladı. Bu, sekiz yılda döktüğü ilk gözyaşıydı. Ne açlık, ne hastalık, ne de esaret onu ağlatabilmişti. Fakat kendi medeniyetinin ihaneti, ruhunu kırmıştı.

Melchor Díaz, olanlar karşısında öfkeli ve mahcuptu. Alcaraz’ı tutuklattı. Fakat herkes, bunun geçici bir önlem olduğunu biliyordu. Asıl güç, eyalet valisi Nuño de Guzmán’daydı. O dört adamın, Culiacán’dan ayrılıp, eyaletin başkenti Compostela’ya gitmesi, oradan da Meksika’nın başkenti Mexico City’ye ulaşması gerekiyordu.

Yolculuk, eskisinden çok farklıydı. Artık yürümüyorlardı. Onlara atlar ve bir askeri muhafız birliği tahsis edilmişti. Sekiz yıl sonra ilk defa bir ata bindiklerinde, kendilerini garip hissettiler. Hayvanın sırtındaki o yükseklik, onları topraktan koparıyor, bir zamanlar parçası oldukları o dünyaya yabancılaştırıyordu. Yollarında, artık onlara tapan, şifa bekleyen kalabalıklar yoktu. Yalnızca, atlarını ve silahlarını gördüklerinde korkuyla kaçışan, sefalet içindeki yerli köyleri vardı. Köyler, İspanyol zulmünün izlerini taşıyordu. Her yerde yoksulluk ve korku hakimdi. Bu, onların sekiz yıl boyunca yürüdüğü o bakir toprakların, medeniyetle tanıştıktan sonraki haliydi. Bir zamanlar o toprakların şifacılarıydılar. Şimdi ise, o toprakların hastalığının bir parçası gibiydiler.

Compostela’ya vardıklarında, eyalet valisi Nuño de Guzmán’ın huzuruna çıkarıldılar. Guzmán, Yeni İspanya’nın en acımasız ve en hırslı yöneticilerinden biri olarak nam salmıştı. Onu, büyük, oymalı bir masanın arkasında otururken buldular. Yüzünde, ne merak ne de saygı vardı. Yalnızca, bir tüccarın malını incelerken takındığı o soğuk, hesapçı ifade.

Hikayelerini, kısaca anlatmalarını istedi. Onlar konuşurken, sık sık sözlerini kesti. Yerlilerin adetleri, inançları ya da çektikleri acılarla ilgilenmiyordu. Sorduğu sorular, hep aynıydı: “Ne kadar altın gördünüz? Gümüş madenleri var mıydı? O kuzeydeki şehirler, ne kadar zengindi? Oraya nasıl gidilir?”

Cabeza de Vaca, sabırla cevap verdi. “Vali Hazretleri, biz altın ya da gümüş aramadık. Biz, hayatta kalmaya çalıştık. Gördüğümüz tek zenginlik, toprağın verdiği mısır ve insanların cömertliğiydi.”

Guzmán, bu cevaptan hoşnut kalmadı. Gözlerini, grubun en zayıf halkası olarak gördüğü kişiye çevirdi: Estebanico. “Sen, siyah adam,” dedi. “Sen, onların dilini daha iyi konuşuyorsun. O kuzeydeki insanlar hakkında ne duydun? Onların turkuaz taşları olduğunu söylüyorlar. Turkuaz olan yerde, altın da olur. Anlat bana.”

Herkesin bakışları, Estebanico’ya döndü. O, bir an duraksadı. Gözleri, bir anlığına Cabeza de Vaca ile kesişti. Sonra, konuşmaya başladı. Duyduğu tüm söylentileri, abartılı halk hikayelerini, yedi büyük şehirden bahseden efsaneleri anlattı. Anlatırken, gözlerinin parladığı fark ediliyordu. Belki de, yeniden önemli hissetmek, yeniden bir bilgi kaynağı olmak istiyordu. Belki de, o kuzey efsanesi, onun için medeniyetin köleliğinden bir kaçış umuduydu.

Guzmán, onu büyük bir ilgiyle dinledi. Yüzünde, ilk defa bir heyecan belirtisi vardı. O, hikayenin insani boyutunu değil, içindeki hazine haritasını görmüştü. O dört adam, onun için artık birer kahraman ya da kazazede değildi. Onlar, yeni bir fetih yolculuğunun anahtarıydı. Özellikle de Estebanico.

Toplantı bittiğinde, o dört adam, odadan ayrılırken, yeni bir tuzağın içine düştüklerini anladılar. Vahşi doğanın tuzaklarından kurtulmuşlardı. Fakat medeniyetin hırs ve entrika tuzağı, çok daha ölümcüldü. Onlar, birer insan olarak değil, birer bilgi kaynağı, birer araç olarak görülüyorlardı. Nuño de Guzmán, onları bir süre daha Compostela’da “misafir” etmeye karar verdi. Bu, bir misafirlikten çok, bir göz hapsiydi. Onların, başkalarıyla konuşmasını, özellikle de Mexico City’deki daha güçlü rakipleriyle (Yeni İspanya Valisi Mendoza gibi) temas kurmasını istemiyordu. Kuzeyin sırları, ona aitti.

O gece, kendilerine ayrılan odada, dördü bir aradaydı. Dışarıdaki medeni dünyanın gürültüsü, içerideki sessizliklerini bozamıyordu. Sonunda, Dorantes konuştu. “Biz, bir cehennemden kaçıp, diğerine düştük.”
Kimse cevap vermedi. Çünkü herkes, bunun doğru olduğunu biliyordu. Aynadaki o yabancılar, şimdi yeni bir hayatta kalma mücadelesiyle karşı karşıyaydılar. Ve bu mücadele, kılıçlarla ya da oklarla değil, yalanlarla, entrikalarla ve insanın doymak bilmeyen altın hırsıyla verilecekti.


Bölüm 12: Saraydaki Gölgeler
Mexico City, 1536

Compostela’daki günler, bir tür ateşli rüya gibiydi. Nuño de Guzmán’ın onlara tahsis ettiği ev, bir konfor mabedi değil, duvarları nezaketle örülmüş bir hapishaneydi. Onlara hizmet eden yerli hizmetkârların gözlerindeki korku, onlara sunulan her tabak yemeğin, her kadeh şarabın tadını zehirliyordu. Geceleri, ipek çarşafların arasında, bedenleri değil ruhları üşüyordu. En çok da sessizlikten rahatsız oluyorlardı. Vahşi doğanın o canlı, nefes alan sessizliği gitmiş, yerine medeniyetin ölü, yankısız sükûneti gelmişti. O sükûnetin içinde, kendi düşüncelerinin gürültüsünden kaçamıyorlardı. Düşünceleri ise, artık ortak değildi.

Sekiz yıllık o zorlu yolculuk, onları tek bir bedenin dört uzvu haline getirmişti. Hayatta kalmak için tek bir beyin gibi düşünmek, tek bir kalp gibi hissetmek zorundaydılar. Birbirlerinin cümlelerini tamamlıyor, bir bakışla anlaşıyorlardı. Fakat medeniyetin toprağına ayak bastıkları andan itibaren, o yekpare varlık çatlamaya başlamıştı. Her biri, aynada gördüğü o yabancı suretin ardındaki eski kimliğine geri çekiliyordu. Andrés Dorantes, yeniden soylu bir Kastilyalı kaptan olmanın omuzlarına yüklediği onuru ve sorumluluğu hissediyordu. Alonso del Castillo, sekiz yıl boyunca bastırdığı dindar bir hidalgo’nun günahkarlık korkularıyla boğuşuyordu. Estebanico, bir lider ve şifacı olmanın getirdiği o kısa süreli özgürlüğün ardından, teninin renginin ve kölelik zincirinin görünmez ağırlığını yeniden boynunda hissediyordu. Ve Álvar Núñez Cabeza de Vaca, bir zamanların titiz kraliyet memuru ile toprağın bilgeliğini öğrenmiş o vahşi adam arasında sıkışıp kalmıştı. O, artık ne tam olarak o ne de tam olarak diğerine aitti.

Nuño de Guzmán, onları bir an bile rahat bırakmıyordu. Her gün, adamları gelip aynı soruları, farklı şekillerde soruyorlardı. Kuzey. Yedi Kent. Altın. Turkuaz. Guzmán, onların zihnindeki o bulanık coğrafyayı, somut bir hazine haritasına dönüştürmek için yanıp tutuşuyordu. O dört adamın anlattığı hikayeyi, kendi hırsının filtresinden geçirerek dinliyordu. Onların anlattığı açlık, sefalet ve manevi dönüşüm hikayeleri, onun için anlamsız birer ayrıntıydı. O, kelimelerin arasındaki altın pırıltılarını arıyordu.

Bu onurlu esaret, Mexico City’den gelen bir haberle sona erdi. Haber, bir ulakla, imparatorluk mührü taşıyan bir mektupla geldi. Yeni İspanya’nın ilk ve en güçlü adamı, Kral V. Carlos’un yeryüzündeki gölgesi, Genel Vali Antonio de Mendoza, Narváez seferinden hayatta kalanların derhal başkente getirilmesini emrediyordu. Bu, bir rica değil, bir emirdi. Nuño de Guzmán, ne kadar hırslı ve acımasız olursa olsun, bir genel valinin doğrudan emrine karşı gelemezdi. Yüzünde, avını elinden kaçıran bir avcının öfkesiyle, onların hazırlanmasını buyurdu.

Mexico City’e yolculuk, hayatlarının en tuhaf tezatını oluşturuyordu. Bir zamanlar o toprakları çıplak ayakla, açlık ve korku içinde, adım adım aşmışlardı. Şimdi ise, İspanyol atlarının üzerinde, zırhlı bir muhafız birliğinin eşliğinde, kraliyet yolu olarak bilinen El Camino Real üzerinde ilerliyorlardı. Yol boyunca, İspanyol egemenliğinin kurulduğu kasabalardan, çiftliklerden geçtiler. Encomienda sistemi altında, tarlalarda karın tokluğuna çalışan yerlileri gördüler. Kiliselerin çan seslerini duydular. Bir zamanlar onların geçtiği o bakir topraklar, şimdi parsellenmiş, isimlendirilmiş, sömürgeleştirilmişti.

Her bir menzilde, yolculuklarının bir durağında, yerel İspanyol yöneticiler tarafından karşılanıyor, birer kahraman gibi ağırlanıyorlardı. Ziyafet sofraları kuruluyor, onlara hikayelerini tekrar tekrar anlattırıyorlardı. Ve her seferinde, dinleyicilerin gözlerinde aynı parıltıyı görüyorlardı: Altın hırsı. O sofralarda, Cabeza de Vaca, boğazından geçen her lokmanın, tarlalarda çalışan o isimsiz yerlilerin emeğinden çalındığını hissediyordu. O, artık fatihlerin sofrasına oturamıyordu. Çünkü o, fethedilenlerin acısını tatmıştı.

Yolculuk boyunca, aralarındaki sessizlik duvarları daha da yükseldi. Bir akşam, bir hanın avlusunda, ateşin başında otururlarken, Dorantes konuştu. “Nihayet,” dedi, “medeniyete geri döndük. Tanrı’ya şükürler olsun. Çektiğimiz çilelerin karşılığını alma vakti geldi. Belki de Genel Vali, hizmetlerimize karşılık bize bir arazi, bir encomienda bahşeder.”

Cabeza de Vaca, ona baktı. Gözlerinde ne bir öfke ne de bir yargılama vardı. Yalnızca derin bir hüzün. “Hangi hizmetin karşılığı, Andrés?” diye sordu. “Dört yüz adamın hayatına mal olan bir felaketin mi? Yoksa, bize güvenen insanları kendi soydaşlarımızın insafına terk etmenin mi? Bizim alacağımız bir karşılık yok. Bizim vereceğimiz bir hesap var.”

Bu sözler, aralarındaki uçurumu daha da derinleştirdi. Onlar, aynı cehennemden geçmişlerdi, fakat o cehennemden farklı dersler çıkarmışlardı.

Nihayet, uzakta, bir gölün ortasında parıldayan o efsanevi şehri gördüler: Mexico City. Bir zamanlar Moctezuma’nın hüküm sürdüğü, dünyanın en büyük şehirlerinden biri olan Aztek başkenti Tenochtitlan’ın külleri üzerine kurulmuş o yeni ve mağrur şehir. Oraya yaklaştıkça, medeniyetin gürültüsü, onları bir dalga gibi yuttu. At arabalarının tekerlek gıcırtıları, askerlerin emirleri, çan sesleri, pazarlardaki binlerce insanın uğultusu, İspanyolca ile Nahuatl dilinin birbirine karıştığı o kakofoni… Sekiz yıllık sessizliğin ardından, bu ses seli, kulaklarını tırmalıyor, zihinlerini bulandırıyordu. Şehrin kendisi, bir tezatlar anıtıydı. Yıkılmış Aztek tapınaklarının taşlarıyla inşa edilmiş devasa bir katedral, geniş, düzenli sokaklar, İspanyol soylularının yaşadığı gösterişli, taştan yapılmış saraylar ve onların hemen yanı başında, yerlilerin yaşadığı sefil kerpiç mahalleler. Zenginlik ve sefalet, kibir ve korku, fetih ve yenilgi, aynı gökyüzünün altında iç içe yaşıyordu.

Genel Vali Antonio de Mendoza’nın sarayı, şehrin tam kalbindeydi. Oraya götürüldüklerinde, sarayın avlusunda, ipek ve kadifeler içinde, ellerinde yelpazeler olan soylu hanımlar, sorguçlu miğferler takmış subaylar, cüppeli rahipler tarafından karşılandılar. O kalabalığın meraklı ve küçümseyen bakışları altında, kendilerini bir sirk hayvanı gibi hissettiler. Onlar, sarayın yeni eğlencesiydi; vahşi doğadan gelen, hikayeleriyle soyluları oyalayacak olan dört tuhaf yaratık.

Genel Vali Mendoza, onları büyük bir salonda kabul etti. Mendoza, Guzmán gibi kaba bir asker ya da Cortés gibi karizmatik bir fatih değildi. O, yeni nesil bir yöneticiydi. Soğukkanlı, zeki, sabırlı bir politikacı ve bürokrattı. Kralın çıkarlarını, kişisel hırslarının önünde tutan bir devlet adamıydı. Onları büyük bir nezaketle karşıladı. Oturmaları için koltuklar gösterdi, onlara şarap ikram etti. Fakat gözlerindeki o keskin, analitik bakış, onların ruhlarının en derin köşelerini bile okumaya çalışıyor gibiydi.

Hikayelerini, baştan sona, hiçbir ayrıntıyı atlamadan anlattırdı. Saatlerce, sabırla dinledi. Soruları, Guzmán’ınki gibi doğrudan altına yönelik değildi. Coğrafyayla, kabilelerin sosyal yapılarıyla, tarım potansiyeliyle, nehirlerin ve dağların konumuyla ilgileniyordu. O, bir yağmacı gibi değil, bir kolonizatör gibi düşünüyordu. Kuzeyde yeni bir Meksika, yeni bir Peru kurmanın hayalini kuruyordu. Ve o hayali gerçekleştirmek için, güvenilir bilgiye ihtiyacı vardı.

Mendoza ile yaptıkları o uzun görüşmeden sonra, sarayda onlara odalar tahsis edildi. Artık Mexico City sosyetesinin en gözde isimleriydiler. Fakat tam o sırada, beklemedikleri bir davet aldılar. Davet, şehrin biraz dışında, Coyoacán’daki malikanesinden geliyordu. Daveti gönderen, bir zamanlar bu toprakların tek hükümdarı olan, yaşayan efsanenin ta kendisiydi: Oaxaca Vadisi Markisi, Don Hernán Cortés.

Cortés’in sarayına gittiklerinde, bambaşka bir atmosferle karşılaştılar. Burası, Mendoza’nın resmi ve soğuk sarayına benzemiyordu. Burası, yaşlanmış bir aslanın inini andırıyordu. Duvarlarda, Aztek savaşlarından kalma silahlar, yırtık sancaklar asılıydı. Her köşede, Cortés’in o efsanevi fethinin bir hatırası duruyordu. Cortés, onları bir bahçede, fıskiyeli bir havuzun başında karşıladı. Yaşlanmıştı. Saçlarına aklar düşmüş, bir bacağını hafifçe sürüklüyordu. Fakat gözlerindeki o ateş, hâlâ sönmemişti. O gözler, bir imparatorluğu deviren o sarsılmaz iradenin ve kurnazlığın izlerini taşıyordu.

Cortés, onlara Mendoza gibi mesafeli davranmadı. Onlara, birer yoldaş, birer silah arkadaşı gibi yaklaştı. Onlarla birlikte oturdu, aynı kadehten şarap içti. Onların hırpalanmış ellerine, yara izleriyle dolu kollarına baktı. “Siz,” dedi, sesi hem hayranlık hem de biraz hasetle doluydu. “Siz, gerçek kaşiflersiniz. Benim zamanımdaki gibi. Bu yeni yetme bürokratların anlamayacağı zorluklara göğüs germişsiniz.”

O da hikayelerini dinledi. Fakat onun soruları farklıydı. O, tarım potansiyeliyle değil, savaş taktikleriyle ilgileniyordu. “O Apalacheeler,” diye sordu, “yayları ne kadar güçlüydü? Zırhı delebiliyor muydu? Ne kadar askerle o topraklara girilirse, başarı şansı olur?” O, kuzeyi, fethedilecek yeni bir Tenochtitlan olarak görüyordu. Bu, onun son büyük kumarı, adını tarihe bir kez daha altın harflerle yazdıracağı son zaferi olabilirdi. O, bu dört adamda, o zaferin anahtarını görüyordu.

O gün, o dört yoldaş, Yeni İspanya’daki o büyük güç savaşının tam ortasına düştüklerini anladılar. Bir yanda, kralın otoritesini ve bürokratik düzeni temsil eden Genel Vali Mendoza vardı. Diğer yanda ise, eski fatihlerin bireysel hırsını ve maceracı ruhunu temsil eden Hernán Cortés. Ve ikisi de, kuzeyin sırlarını istiyordu. Ve o sırların anahtarı, onlardaydı.

Bu iki güç odağının arasında gidip gelirken, kendi aralarındaki bağlar da çözülmeye devam etti. Mexico City’nin o karmaşık sosyal hayatı, her birini farklı bir yöne çekti. Dorantes, soylu çevrelere girdi. Kendi gibi hidalgolarla av partilerine katılıyor, ziyafetlerde boy gösteriyordu. Amacı, hizmetlerine karşılık bir ödül koparmak, zengin bir dul ile evlenip Yeni İspanya’da bir toprak sahibi olmaktı. O, geçmişin acılarını unutmak ve ait olduğu sınıfa geri dönmek istiyordu.

Castillo, aradığı huzuru kilisede buldu. Vaktinin çoğunu, şehirdeki Fransisken manastırında geçiriyor, rahiplerle konuşuyor, günahları için dua ediyordu. O, ruhunun şifasını, dünyevi işlerden uzaklaşmakta arıyordu.

Cabeza de Vaca, kendini odasına kapattı. Önünde, mürekkepli bir divit ve bir yığın boş parşömen vardı. O, krala sunacağı resmi raporu, yani La Relación‘u yazmaya başlamıştı. O, sadece bir macera hikayesi yazmıyordu. O, bir tanıklık metni kaleme alıyordu. Yerlilerin insanlığını, İspanyol zulmünün vahşetini, bir imparatorluğun ahlaki sorumluluğunu sorgulayan bir metin. O, bir savunucuya dönüşüyordu.

Ve Estebanico… Onun kaderi, en karmaşık olanıydı. O, hem bir kahraman hem de bir köleydi. Soylu hanımlar, o ilginç Afrikalıyı görmek, onunla konuşmak için can atıyorlardı. Fakat günün sonunda, o hâlâ Andrés Dorantes’in yasal mülküydü. Genel Vali Mendoza, onun değerinin farkındaydı. Bir rehber, bir tercüman olarak, kuzeye yapılacak bir keşif gezisinde ondan daha değerli kimse olamazdı. Bir gün, Dorantes’i yanına çağırdı ve ona, Estebanico’yu satın almak için cömert bir teklifte bulundu. Dorantes, bu teklifi kabul etti. Estebanico, bir kez daha, bir efendiden diğerine satılmıştı. Artık o, kraliyetin malıydı. Özgürlüğe o kadar yaklaşmışken, medeniyet onu yeniden bir eşyaya dönüştürmüştü.

Bir akşam, dördü, belki de son kez, sarayın avlusunda bir araya geldiler. Aralarında, artık rahat bir sessizlik değil, söylenmemiş sözlerin ve farklı hayallerin yarattığı bir boşluk vardı. Onları birbirine bağlayan o vahşi doğa, şimdi onları ayıran bir anıdan ibaretti.

“Ben, İspanya’ya dönüyorum,” dedi Cabeza de Vaca. “Krala, her şeyi kendi ağzımla anlatmalıyım. Belki o zaman, bir şeyler değişir.”
“Ben, burada kalacağım,” dedi Dorantes. “Geleceğim burada. Yeni bir hayat kuracağım.”
Castillo, sessizce başını salladı. Onun da İspanya’ya dönme planı vardı, fakat o, bir manastıra kapanıp huzur bulmak istiyordu.

Estebanico’ya baktılar. Onun bir planı yoktu. Onun kaderini, başkaları çizecekti. “Ben,” dedi, sesi düz ve ifadesizdi. “Genel Vali’ye hizmet edeceğim. Kuzeye gidecek bir sonraki sefere rehberlik edeceğim.” Gözlerinde, ne bir heyecan ne de bir korku vardı. Yalnızca, kaderini kabullenmiş bir adamın boşluğu.

O an, anladılar. Yolculuk bitmişti. Dört yoldaş, artık yoktu. Geriye, medeniyetin saraylarında dolaşan dört gölge kalmıştı. Her biri, o aynada gördüğü yabancıyla, kendi yolunda baş başa kalmıştı. Ve kuzeyin rüzgârı, yeni bir felaketin, yeni bir hırs öyküsünün tohumlarını, Mexico City’nin taş sokaklarına ekiyor gibiydi.


Bölüm 13: Kralın Sağır Kulağı
Lizbon ve Valladolid, 1537

Atlantik, dönüş yolunda daha merhametliydi. Belki de okyanus, sekiz yıl önce yuttuğu ruhlara karşılık, bu dört adamın hayaletini ait oldukları dünyaya iade etmeye karar vermişti. Geminin güvertesinde duran Álvar Núñez Cabeza de Vaca, batıya, batan güneşin ardında bıraktığı o devasa kıtaya bakıyordu. Rüzgâr, bir zamanlar korku ve umutsuzluk fısıldayan o ses, şimdi yalnızca melankolik bir melodi mırıldanıyordu. Vücudu, medeniyetin giysilerine, yatağına, yemeğine yavaş yavaş alışıyordu. Fakat ruhu, hâlâ o iki dünya arasında sıkışıp kalmış bir salıncak gibiydi. Gözlerini kapattığında, Mexico City’nin gürültülü sokakları ile Teksas’ın dikenli fundalıklarının sessizliği birbirine karışıyor, saray hanımlarının kahkahaları, yerli çocukların çığlıklarına dönüşüyordu. O, artık hiçbir yere tam olarak ait değildi.

Gemide, yalnız değildi. Alonso del Castillo da onunla birlikte İspanya’ya dönüyordu. Fakat aralarında pek az konuşma geçiyordu. Castillo, vaktinin çoğunu kamarasına kapanıp dua ederek geçiriyor, yolculuğun bitip bir an önce bir manastırın huzurlu duvarları arasına sığınacağı günü bekliyordu. Onun için bu dünya, günah ve ayartmalarla dolu, kaçılması gereken bir yerdi. Dorantes ve Estebanico ise Mexico City’de kalmışlardı. Dorantes, zengin bir dulla evlenip toprak sahibi olma hayallerinin peşindeydi. Estebanico ise, artık Genel Vali Mendoza’nın malı olarak, kaderinin kendisi için çizeceği o bilinmez ve tehlikeli yola hazırlanıyordu. O dört yoldaşın kaderi, bir nehrin ağzında farklı kollara ayrılan sular gibi, sonsuza dek ayrılmıştı.

Yolculuk, olaysız geçmedi. Azor adaları yakınlarında, Fransız korsanlarının saldırısına uğradılar. Bir an, sekiz yıllık o inanılmaz hayatta kalma mücadelesinin ardından, medeniyetin kendi vahşileri tarafından denizin dibine gönderileceklerini sandılar. Fakat şansları yaver gitti. Portekiz donanmasına ait bir filo, tam zamanında yetişip korsanları püskürttü. Bu olay, Cabeza de Vaca’ya acı bir gerçeği daha hatırlattı: İnsanın insana olan zulmü, coğrafyayla sınırlı değildi. O, evrensel bir hastalıktı.

Nihayet, 9 Ağustos 1537’de, Lizbon limanına demirlediler. On yıl aradan sonra, ilk defa Avrupa toprağına ayak basıyorlardı. Liman, Sanlúcar de Barrameda’dan ayrıldıkları o günden çok daha hareketli, çok daha zengindi. Yeni Dünya’dan gelen gemiler, limana altın, gümüş, baharat ve en önemlisi, hikayeler taşıyordu. Fakat kimsenin hikayesi, Cabeza de Vaca’nınki kadar inanılmaz değildi. Haberi, çabucak yayıldı. Narváez seferinden hayatta kalan birinin döndüğü fısıltısı, limandaki hanlardan sarayın koridorlarına ulaştı. İnsanlar, o hayalete benzeyen, gözlerinde tuhaf bir bilgelik taşıyan adamı görmek için toplanıyorlardı.

Lizbon’dan sonra, memleketi olan Jerez de la Frontera’ya geçti. Orada, on yıl boyunca ondan haber alamayan, öldüğünü sanan akrabaları tarafından karşılandı. Sevinç gözyaşları, şaşkınlık nidaları ve bitmek bilmeyen sorular… Karısı, on yıl boyunca ona sadık kalmış, onun döneceğine dair o sönük umudu hiç yitirmemişti. Fakat Cabeza de Vaca, karısının kollarında bile kendini bir yabancı gibi hissetti. O, karısının hatırladığı adam değildi. Ve karısı, onun yaşadığı o cehennemi asla anlayamazdı. Aralarında, sekiz yıllık bir uçurum vardı.

En büyük amacı, bir an önce Valladolid’e, kraliyet sarayına ulaşmaktı. Elinde, Mexico City’de büyük bir titizlikle hazırladığı o rapor, La Relación, vardı. O rapor, onun tek silahı, tek umuduydu. O, kralın huzuruna çıkacak, ona sadece kendi serüvenini değil, aynı zamanda o topraklardaki insanların hikayesini, İspanyol zulmünün gerçek yüzünü anlatacaktı. Kralın, adil bir hükümdar olarak, bu duruma bir son vereceğine inanmak istiyordu. O, hâlâ imparatorluğun adaletine, kralın vicdanına inanıyordu.

Valladolid’e vardığında, saray, entrikaların ve güç savaşlarının bir kovanı gibi vızıldıyordu. Herkes, Yeni Dünya’dan gelen haberleri, yeni fetih ve zenginlik fırsatlarını konuşuyordu. Cabeza de Vaca, saraya adım attığında, kendini bir zaman makinesiyle geçmişe dönmüş gibi hissetti. On yıl önce ayrıldığı o dünya, hiç değişmemişti. Aynı kibir, aynı hırs, aynı cehalet… O değişmişti, fakat dünya aynı kalmıştı.

Kral V. Carlos’un huzuruna çıkmak için haftalarca beklemek zorunda kaldı. İmparator, devlet işleriyle meşguldü. Sonunda, o gün geldi. Cabeza de Vaca, sarayın o görkemli taht odasına girdi. Yüksek tavanlar, duvarlardaki ağır Flaman halıları, pencerelerden sızan loş ışık… Ve tahtında oturan, dünyanın en güçlü adamı, Kutsal Roma İmparatoru V. Carlos. Kral, yorgun ve kayıtsız görünüyordu. Önünden, her gün onlarca insan, onlarca rapor, onlarca talep geçiyordu. Cabeza de Vaca, onun için yalnızca bir başkasıydı.

Diz çöktü. Kralın elini öptü. Sonra, ayağa kalkıp konuşmaya başladı. Sesi, o büyük salonda yankılanıyordu. On yıllık o destanı, en başından, Sanlúcar’dan ayrılışlarından başlayarak anlattı. Fırtınaları, gemi enkazlarını, açlığı, esareti, şifacılığa dönüşmelerini, o sonsuz yürüyüşü, kendi soydaşlarının zulmünü… Konuşurken, gözlerinin önünden bir film şeridi gibi geçiyordu her şey. Sesi, bazen öfkeyle, bazen hüzünle titriyordu. Anlatırken, sadece bir rapor sunmuyordu. O, bir ruhun tanıklığını yapıyordu. Konuşmasının sonunda, elindeki La Relación’u, kralın ayaklarının dibine koydu.

“Majesteleri,” dedi, “size sadece bir maceraperestin hikayesini getirmedim. Size, imparatorluğunuzun en uzak köşesindeki tebaanızın, yani o Kızılderili halkların acılarını ve insanlıklarını getirdim. Onlar, sizin adınıza yapılan zulümle yok ediliyor. Sizden, bir kral olarak, bir Hristiyan olarak, bu adaletsizliğe bir son vermenizi istirham ediyorum. O topraklar, altın madenlerinden daha değerli bir şeye sahip: insan ruhlarına. Ve biz, o ruhları kurtarmak yerine, onları yok ediyoruz.”

Salonda derin bir sessizlik oldu. Herkes, nefesini tutmuş, kralın ne diyeceğini bekliyordu. V. Carlos, bir süre sessizce oturdu. Yüzünde hiçbir ifade yoktu. Sonra, yorgun bir sesle konuştu. “Hikayeniz, oldukça etkileyici, Señor Núñez. İmparatorluğumuza olan hizmetleriniz ve çektiğiniz çileler takdire şayan.” Sonra, yanındaki bir danışmanına döndü. “Bu raporu alın ve Hindistan Konseyi’ne iletin. İncelesinler.” Sonra, Cabeza de Vaca’ya döndü. “Şimdi, bizi yalnız bırakabilirsiniz. Yapacak çok işimiz var.”

Ve o kadardı. On yıllık bir destan, sekiz yıllık bir cehennem, binlerce insanın hayatı, bir ruhun dönüşümü, kralın gözünde, incelenmesi gereken bir bürokratik dosyadan ibaretti. Cabeza de Vaca, o anda, o sağır edici sessizliğin ortasında, en büyük hayal kırıklığını yaşadı. Kralın kulağı, adalet çığlıklarına değil, yalnızca hazine dairelerinden gelen altın şıkırtılarına açıktı. O, bir duvara konuşmuştu.

Taht odasından çıkarken, kendini bomboş hissetti. Sarayın koridorlarında, onun geçtiğini gören soylular, fısıldaşıyorlardı. Fakat artık kimse onun hikayesiyle ilgilenmiyordu. Onun yerini, yeni bir heyecan almıştı. Peru’dan dönen bir geminin, Pizarro’nun ele geçirdiği inanılmaz İnka hazinesinden yeni bir pay getirdiği haberi, sarayda bir yangın gibi yayılmıştı. Herkes, tonlarca altından, gümüşten, Atahualpa’nın fidyesinden bahsediyordu. Cabeza de Vaca’nın anlattığı ruhani yolculuk, o somut, parıldayan servetin yanında ne kadar sönük, ne kadar anlamsız kalıyordu.

O günlerde, sarayda başka bir haber daha dolaşmaya başladı. Bu, doğrudan onu ilgilendiriyordu. La Florida’nın talihsiz valisi Pánfilo de Narváez’in öldüğü, resmen kesinleşmişti. Bu da demek oluyordu ki, La Florida valiliği makamı boştu. Ve o makam için, Narváez’in seferinden sağ dönen, o toprakları avucunun içi gibi bilen Cabeza de Vaca’dan daha uygun bir aday olabilir miydi?

Bu fikir, ilk başta ona cazip geldi. Vali olarak o topraklara geri dönerse, belki o zaman bir şeyleri değiştirebilirdi. Kendi adalet sistemini kurabilir, yerlileri koruyabilir, İspanyol sömürgeciliğine daha insancıl bir model getirebilirdi. Bu, onun son şansı olabilirdi. Bu umutla, Hindistan Konseyi’ne başvurdu. La Florida valiliğini talep etti.

Fakat imparatorluk bürokrasisi, acımasız ve yavaştı. Ve en önemlisi, liyakatten çok, paraya ve nüfuza önem veriyordu. Cabeza de Vaca, bir kahramandı, fakat zengin bir adam değildi. Ve onun karşısında, çok daha zengin, çok daha güçlü bir rakip vardı: Hernando de Soto. De Soto, Peru’nun fethinde Pizarro’nun sağ kolu olmuş, İnka hazinesinden devasa bir pay almış, İspanya’nın en zengin adamlarından biri haline gelmişti. Ve şimdi, gözünü La Florida’ya dikmişti. O da, yeni bir Peru, yeni bir altın krallığı bulmanın hayalini kuruyordu. Ve o hayali gerçekleştirmek için, kendi cebinden finanse edeceği, o güne kadar görülmemiş büyüklükte bir ordu kurmayı vaat ediyordu.

Kral ve konsey için seçim basitti. Bir yanda, yerlilerin haklarından bahseden, meteliksiz, idealist bir kaşif. Diğer yanda, imparatorluğun kasasına tek bir kuruş bile yük olmadan, yeni fetihler ve zenginlikler vaat eden, zengin ve hırslı bir fatih. Sonuç, baştan belliydi. Birkaç ay süren oyalama ve bekleyişin ardından, karar açıklandı: La Florida valiliği, Hernando de Soto’ya verilmişti.

Cabeza de Vaca için bu, son darbeydi. Sadece bir makamı kaybetmemişti. O, o topraklardaki insanlar için bir şeyler yapma umudunu da kaybetmişti. De Soto’nun, o topraklara ne getireceğini çok iyi biliyordu: Ateş, kılıç, zincirler ve doymak bilmeyen bir altın hırsı. Tarih, tekerrür edecekti. Ve o, bunu durdurmak için hiçbir şey yapamazdı.

Yenilmiş ve hayal kırıklığına uğramış bir halde, Valladolid’den ayrıldı. Artık ne bir amacı ne de bir umudu kalmıştı. O, iki dünya tarafından da reddedilmiş bir adamdı. Ne vahşi doğanın bir parçası olabilmiş ne de medeniyetin çarkları arasında kendine bir yer bulabilmişti.

Fakat kaderin, onun için son bir oyunu daha vardı. Birkaç yıl sonra, kraliyet sarayından beklenmedik bir teklif aldı. Güney Amerika’da, yeni kurulmuş olan Río de la Plata Eyaleti’nde (bugünkü Arjantin ve Paraguay bölgesi), işler iyi gitmiyordu. İlk vali, yerliler tarafından öldürülmüştü. Koloni, dağılmanın eşiğindeydi. Kral, oraya düzeni sağlayacak, tecrübeli, zorluklara alışkın bir yönetici arıyordu. Ve bu görev için, akıllarına Álvar Núñez Cabeza de Vaca’dan başkası gelmemişti.

Ona, Río de la Plata’nın Adelantado’su, yani valisi ve başkomutanı olmayı teklif ettiler. Bu, La Florida’dan çok daha büyük, çok daha önemli bir makamdı. Bu, reddedilemeyecek bir teklifti. Cabeza de Vaca, bir an tereddüt etti. Yeniden o cehenneme, o vahşi topraklara, o hırslı ve itaatsiz İspanyolların arasına dönmek istiyor muydu?

Sonra, aklına yerliler geldi. Belki de bu, Tanrı’nın ona sunduğu ikinci bir şanstı. Belki La Florida’da yapamadığını, Río de la Plata’da yapabilirdi. Belki orada, kendi ütopyasını kurabilir, yerliler ve İspanyolların barış içinde yaşadığı, adalete ve insanlığa dayalı bir koloni yaratabilirdi. O, hâlâ bir idealistti. Acılar, onu tüketmiş ama içindeki o adalet arayışını söndürememişti.

Teklifi kabul etti. Yeni bir sefere hazırlanmaya başladı. Fakat bu kez, genç bir maceraperestin altın hayalleriyle değil, yaşlı bir bilgenin yorgun tecrübesi ve kırılgan umutlarıyla yola çıkacaktı. Bilmiyordu ki, o yolculuk, onu hayatının en büyük ihanetiyle, en acı yenilgisiyle yüzleştirecekti. Kralın sağır kulağı, onun kaderini çoktan çizmişti. Ve o kader, onu yeniden vahşi doğanın kalbine, fakat bu kez kendi soydaşlarının kurduğu bir cehenneme sürükleyecekti.


Bölüm 14: Nehirlerin Labirenti, İnsanların İhaneti
Río de la Plata, Güney Amerika, 1541-1542

Güney Atlantik’in rüzgârları, kuzeydeki kardeşlerinden daha soğuk, daha haşindi. Yeni bir kıtaya, yeni bir bilinmezliğe doğru yelken açan filonun güvertesinde duran Álvar Núñez Cabeza de Vaca, artık kırklarının sonuna gelmiş, yüzündeki her bir çizginin ağır bir bedeli olan bir adamdı. Onu La Florida’ya götüren o ilk yolculuktaki ateşli beklentilerden eser yoktu. Bu kez, o bir fatih değil, bir kurtarıcı, bir idareciydi. Ona verilen görev, altın bulmak değil, dağılmakta olan bir koloniyi bir arada tutmak, anarşiye son vermek ve kralın otoritesini yeniden tesis etmekti. O, artık Río de la Plata Eyaleti’nin Adelantado’su, yani valisiydi. Bu unvan, ona büyük bir yetki veriyordu, fakat o, bu yetkinin ne kadar kırılgan, ne kadar tehlikeli olduğunu bilecek kadar çok şey yaşamıştı.

Río de la Plata kolonisi, bir başarısızlıklar ve trajediler zinciri üzerine kurulmuştu. İlk kaşifler, efsanevi “Gümüş Dağı”nı (Sierra de la Plata) aramak için gelmiş, fakat buldukları tek şey açlık, hastalık ve düşman yerli kabileleri olmuştu. Koloninin başkenti Asunción, binlerce mil içeride, Paraguay Nehri’nin kıyısında, vahşi doğanın kalbine kurulmuş ücra bir karakoldu. Koloninin ilk valisi, yerliler tarafından pusuya düşürülüp öldürülmüştü. Onun yerine geçen komutan Domingo Martínez de Irala ise, hırslı, acımasız ve otoriter bir adamdı. Yıllardır koloniyi kendi bildiği gibi, kraldan ve kanunlardan uzakta, demir bir yumrukla yönetiyordu. Oradaki İspanyollar, medeniyetin kurallarını çoktan unutmuş, kendi kanunlarını koyan, yerli kadınları kendilerine cariye olarak alıp melez bir toplum yaratmış, yarı vahşi bir hayata adapte olmuşlardı. İşte Cabeza de Vaca, böyle bir yılan yuvasına çomak sokmaya gidiyordu.

Filosu, 1541 baharında, Santa Catarina Adası’na, bugünkü Brezilya kıyılarına ulaştı. Planı, buradan gemilerle güneye inip Río de la Plata’nın ağzına ulaşmak, oradan da nehir yoluyla binlerce mil içerideki Asunción’a gitmekti. Fakat adaya çıktığında, duyduğu haberler her şeyi değiştirdi. Birkaç yıl önce burada karaya vurmuş olan bir gemiden kurtulan İspanyollardan, Asunción’a giden çok daha kısa bir yol olduğunu öğrendi: Karadan. Bin milden fazla sürecek, daha önce hiçbir Avrupalı’nın geçmediği, balta girmemiş ormanların, bataklıkların ve sayısız yerli kabilesinin topraklarının içinden geçen bir yol.

Herhangi bir normal komutan, bu delice fikri anında reddederdi. Gemilerle, bilinen ve daha güvenli olan yolu tercih ederdi. Fakat Álvar Núñez Cabeza de Vaca, normal bir komutan değildi. O, sekiz yıl boyunca Kuzey Amerika’yı bir uçtan bir uca yürüyerek geçmiş bir adamdı. O, vahşi doğadan korkmuyordu. O, toprağın dilini anlıyordu. Karadan gitmek, aylarca sürecek nehir yolculuğundan çok daha hızlıydı. Ve o, bir an önce Asunción’a ulaşıp, Irala’nın iktidarını daha da sağlamlaştırmasına engel olmak istiyordu.

Bu kararı, subayları arasında büyük bir şaşkınlık ve huzursuzluk yarattı. Onlar, bu yaşlı, tuhaf görünümlü valinin, kendilerini Kuzey Amerika’daki gibi bir felakete sürükleyeceğinden korkuyorlardı. Fakat Cabeza de Vaca, kararlıydı. Filonun büyük bir kısmını, hasta ve zayıfları Buenos Aires’e gönderdi. Kendisi ise, en seçkin yüz elli adamı ve yirmi altı atıyla birlikte, tarihin en cüretkar kara yolculuklarından birine başlamak üzere hazırlandı.

O yolculuk, Kuzey Amerika’daki yürüyüşünden çok farklıydı. Bu kez, o bir esir ya da kaçak değildi. O, bir Adelantado’ydu. Fakat kullandığı yöntemler, bir İspanyol fatihinin değil, Kuzey Amerika’da öğrendiği hayatta kalma uzmanının yöntemleriydi. Öncelikle, yerli halkla ilişkiye büyük önem verdi. Guaraní yerlilerinden rehberler tuttu. Onların köylerinden geçerken, zorla yiyecek almak yerine, boncuklar, bıçaklar ve baltalar karşılığında takas yaptı. Adamlarının, yerli kadınlara dokunmasını kesinlikle yasakladı. Herhangi bir anlaşmazlıkta, şiddete başvurmak yerine, diplomasiyi ve hediyeleri kullandı. Onun politikası basitti: Barış.

Fakat coğrafya, barışçıl değildi. Subtropik orman, yeşil bir cehennemdi. Devasa ağaçlar, gökyüzünü bir kubbe gibi kapatıyor, ormanın zeminini sürekli bir alacakaranlık içinde bırakıyordu. Nem, boğucuydu. Adamlar, sürekli ter içinde, çamurda yürüyorlardı. Yılanlar, jaguarlar, zehirli örümcekler ve en kötüsü, adını bilmedikleri hastalıkları taşıyan sayısız böcek… Her gün, yeni bir tehlikeyle karşılaşıyorlardı. Yollarını, sık sık devasa nehirler kesiyordu. O nehirleri geçmek için, ağaçları kesip sallar yapmak, atları yüzdürerek karşıya geçirmek zorunda kalıyorlardı.

Adamları, hayatlarında hiç böyle bir lider görmemişlerdi. Cabeza de Vaca, onlarla birlikte yürüyor, onlarla birlikte çamurda yatıyor, onlarla aynı yemeği yiyordu. Gece nöbetlerine katılıyor, hastalananlarla bizzat ilgileniyordu. Bir keresinde, bir şelalenin yakınında, dev bir ağacın kendiliğinden devrilip birkaç adamı ezme tehlikesi atlattıklarında, adamlarının batıl inançlarını ve korkularını yatıştırmak için, ertesi gün o bölgedeki ağaçların üzerine büyük haçlar çizdirmişti. O, hem pratik bir lider hem de adamlarının maneviyatını ayakta tutan bir babaydı.

Yolculuk boyunca, adamları ona giderek daha fazla saygı duymaya başladılar. Fakat bu saygı, evrensel değildi. Özellikle de soylu ailelerden gelen genç ve kibirli subaylar, onun bu “yerli dostu” politikalarından rahatsız oluyorlardı. Onlara göre Cabeza de Vaca, bir İspanyol Adelantado’su gibi değil, bir “vahşi” gibi davranıyordu. Onlar, yerlilerle pazarlık yapmak yerine, onlara emir vermek, istediklerini zorla almak istiyorlardı. Bu subaylar, gizlice homurdanıyor, valinin arkasından komplo tohumları ekiyorlardı.

Dört ay süren o inanılmaz yolculuğun ardından, 1542 yılının Mart ayında, nihayet Asunción’a ulaştılar. Vahşi doğadan çıkıp, o ücra İspanyol yerleşimine vardıklarında, bir hayalet ordusu gibiydiler. Giysileri lime lime olmuş, sakalları uzamış, yüzleri sıtmanın ve yorgunluğun izlerini taşıyordu. Fakat tek bir adam bile kaybetmemişlerdi. Bu, kendi başına bir mucizeydi.

Asunción halkı, onları büyük bir şaşkınlık ve merakla karşıladı. Kimse, yeni valinin karadan, o “yeşil cehennem”in içinden geleceğini beklemiyordu. Onların gelişi, kasabanın fiili hükümdarı Domingo Martínez de Irala için bir şok oldu. Irala, yeni valinin gemilerle gelmesini, yolda belki de ölmesini ya da en azından zayıf düşmesini umuyordu. Fakat karşısında, yorgun ama kararlı, adamlarının sarsılmaz sadakatini kazanmış bir lider buldu.

İki adamın ilk karşılaşması, bir fırtına öncesi sessizlik gibiydi. Irala, sahte bir saygıyla yeni valiyi selamladı, ona sadakatini bildirdi. Fakat gözlerindeki soğuk, hesapçı bakış, onun gerçek niyetini gizlemiyordu. Cabeza de Vaca da, Irala’nın nasıl bir adam olduğunu biliyordu. O, bir güç mücadelesinin başladığının farkındaydı.

Cabeza de Vaca, valilik görevine hızla başladı. İlk işi, kolonideki anarşiye ve ahlaki çöküntüye son vermek oldu. İspanyolların, yerli kadınları zorla kendilerine cariye olarak almalarını yasakladı. Herkesin, kilisede resmen evlenmesi gerektiğini, aksi takdirde kadınların ailelerine geri gönderileceğini ilan etti. Bu karar, kolonideki İspanyollar arasında, özellikle de Irala’nın yandaşları arasında büyük bir öfke yarattı. Onlar, yıllardır kurdukları bu düzene karışılmasından hoşlanmamışlardı. Onlar için yerli kadınlar, birer mülkten farksızdı. Cabeza de Vaca ise, onlara insan olarak muamele edilmesinde ısrar ediyordu.

İkinci olarak, yerlilere karşı yürütülen keyfi şiddete ve sömürüye son verdi. Yerlilerin, zorla ve ücretsiz olarak çalıştırılmasını yasakladı. Onların topraklarına ve mallarına el konulmasını engelledi. Kendi adaletini uygulamaya çalışan İspanyolları yargıladı. Onun gözünde, bir yerliye karşı işlenen suç, bir İspanyol’a karşı işlenen suç kadar ağırdı. Bu politikalar, onu yerlilerin gözünde bir kurtarıcı, bir kahraman haline getirdi. Fakat aynı zamanda, İspanyol sömürgecilerin gözünde, kendi çıkarlarına engel olan, nefret edilen bir adama dönüştürdü.

Asıl kırılma noktası, “Gümüş Dağı” efsanesi konusunda yaşandı. Kolonideki herkes, o efsanevi zenginlik kaynağını bulma hırsıyla yanıp tutuşuyordu. Irala, yıllardır bu amaçla seferler düzenlemiş, yüzlerce insanın ve kaynağın heba olmasına neden olmuştu. Cabeza de Vaca, bu altın (ya da gümüş) hummasının, koloninin asıl sorunlarının üzerini örten bir sanrı olduğunu görüyordu. O, hayali madenler aramak yerine, koloninin tarımını geliştirmek, yerlilerle barışçıl ticaret ilişkileri kurmak ve kalıcı, kendi kendine yeten bir toplum yaratmak istiyordu.

Fakat kolonistlerin baskısına dayanamayarak, kendisi de batıya, efsanevi dağlara doğru bir keşif gezisi düzenlemek zorunda kaldı. Bu gezi, onun sonunun başlangıcı olacaktı. Aylarca süren zorlu bir yolculuğun ardından, bataklıklar, ormanlar ve düşman kabilelerle dolu bir araziden geçtiler. Sonunda, bugünkü Bolivya topraklarına, And Dağları’nın eteklerine ulaştılar. Orada, aradıkları şeyin bir hayal olduğunu anladılar. Gümüş Dağı yoktu. O bölge, zaten Peru Valiliği’nin bir parçasıydı ve oradaki tüm zenginlikler, çoktan İspanyollar tarafından talan edilmişti.

Bu hayal kırıklığıyla Asunción’a geri döndüler. Fakat Cabeza de Vaca, bu yolculuk sırasında ciddi bir şekilde hastalanmıştı. Sıtma ya da başka bir tropik hastalık, onu yatağa düşürmüştü. Haftalarca, ateşler içinde, bilinci kapalı bir şekilde yattı. İşte bu anı, Irala ve yandaşları, bekledikleri fırsat olarak gördüler. Vali, zayıf düşmüştü. Savunmasızdı.

1544 yılının Nisan ayında, bir gece, komplo patlak verdi. Irala’nın liderliğindeki yüzlerce silahlı adam, valinin evini bastı. “Yaşasın kral, gebersin kötü vali!” diye bağırıyorlardı. Cabeza de Vaca’yı, hasta yatağından sürükleyerek çıkardılar. Zincirlere vurdular ve zindana attılar. Bu, bir isyandı. Bir darbeydi.

Cabeza de Vaca, on bir ay boyunca, Asunción’daki karanlık, nemli bir zindanda, zincire vurulmuş halde tutuldu. O süre boyunca, Irala ve adamları, onun getirdiği tüm reformları geri aldılar. Yerli kadınlar yeniden cariye yapıldı, yerliler yeniden köle gibi çalıştırılmaya başlandı. Koloni, yeniden eski anarşi ve zulüm günlerine döndü. Cabeza de Vaca’ya sadık olan subaylar ve askerler ya öldürüldü ya da hapse atıldı.

Onun en büyük suçu, idealist olmasıydı. O, hırs ve sömürü üzerine kurulmuş bir sistemde, adalet ve insanlık getirmeye çalışmıştı. O, nehirlerin labirentini aşmayı başarmıştı. Fakat insanların ihanetiyle örülmüş o labirentin içinde kaybolmuştu.

On bir ay sonra, Irala, onu bir gemiye bindirip, yargılanmak üzere İspanya’ya göndermeye karar verdi. Gemiye bindirilirken, bir zamanlar onu bir kurtarıcı olarak gören yerliler, kıyıda toplanmış, onun gidişini hüzünle izliyorlardı. Onlar, tek koruyucularını kaybediyorlardı. Cabeza de Vaca, onlara son bir kez baktı. Yüzünde, ne bir öfke ne de bir yenilgi vardı. Yalnızca, derin, çok derin bir yorgunluk.

Gemi, nehir aşağı yavaşça süzülürken, o, kamarasının parmaklıkları arasından, geride bıraktığı o yeşil cehenneme baktı. La Florida’da, doğanın vahşetiyle savaşmıştı. Río de la Plata’da ise, kendi medeniyetinin vahşetiyle. Ve ikincisinin, çok daha ölümcül, çok daha affetmez olduğunu öğrenmişti. O, bir kez daha, yenilmiş bir adam olarak, zincirler içinde, evine dönüyordu. Fakat bu kez, onu sarayda ne bir kahramanlık hikayesi ne de bir umut bekliyordu. Onu, yalnızca bir mahkeme ve tarihin acımasız yargısı bekliyordu.


Bölüm 15: Hafızanın Mahkemesi
Sevilla ve Valladolid, 1545-1551

Gemi, bir mahkûm gemisiydi; fakat taşıdığı tek zincirlenmiş mahkûm, bir zamanlar o toprakların en yetkili adamı olan Álvar Núñez Cabeza de Vaca’ydı. Dönüş yolculuğu, geliş yolculuğunun bir parodisi gibiydi. Giderken, vahşi doğanın kalbine doğru yapılan o cüretkar kara yürüyüşüne liderlik etmişti. Dönerken ise, geminin karanlık, havasız ve farelerin cirit attığı bir ambarında, bileklerinde paslı demirin soğukluğunu hissederek, dalgaların insafına terk edilmişti. Gündüzleri, güverteye çıkmasına izin verilmiyor, geceleri ise kamarasının kapısı üzerine kilitleniyordu. Onu İspanya’ya götüren kaptan ve mürettebat, Domingo Martínez de Irala’nın adamlarıydı. Onu, bir vali olarak değil, tehlikeli bir suçlu, bir isyancı olarak görüyorlardı. Yüzlerindeki nefret ve küçümseme, okyanusun tuzlu rüzgârından daha çok yakıyordu canını.

O uzun yolculuk boyunca, zindandaki on bir aydan daha derin bir karanlığa gömüldü. Bu, fiziksel bir karanlık değil, ruhani bir çöküntüydü. Zihni, sürekli olarak geçmişin labirentlerinde dolaşıyordu. Nerede hata yapmıştı? İdealizmi miydi suçu? İnsan doğasının karanlık yüzünü, o doymak bilmeyen hırsı ve zulüm kapasitesini hafife mi almıştı? La Florida’da, doğa ona acımasız davranmıştı. Fakat insanlar, en azından yerliler, ona merhamet göstermiş, onu bir şifacı, bir lider olarak kabul etmişlerdi. Río de la Plata’da ise, kendi soydaşları, kendi dindaşları, ona en büyük ihaneti yaşatmıştı. Onun adalet arayışını, kendi düzenlerine bir tehdit olarak görmüşlerdi. Onun insanlık çağrısını, zayıflık olarak yorumlamışlardı.

Aklından, takipçileri olan Guaraní yerlileri çıkmıyordu. Onlara barış ve koruma sözü vermişti. Şimdi ise, onları Irala’nın ve adamlarının insafına terk etmişti. Onların gözünde, o da diğer İspanyollar gibi bir yalancıya, bir haine dönüşmüş müydü? Bu düşünce, bileklerindeki zincirlerden daha ağır bir yüktü. Zihninde, iki valinin mahkemesi kurulmuştu. Biri, İspanya’da, Hindistan Konseyi’nin önünde yapılacak olan resmi mahkemeydi. Diğeri ise, kendi vicdanında, her gece yeniden kurulan, tanıkları olmayan, yargıcı kendisi olan o sonsuz mahkeme. Ve o ikinci mahkemede, kendini aklayamıyordu.

1545 yılının sonlarına doğru, gemi nihayet İspanya topraklarına ulaştı. Onu, doğrudan Sevilla’daki meşhur Altın Kule’ye (Torre del Oro) bitişik olan kraliyet hapishanesine götürdüler. Bir zamanlar Yeni Dünya’dan gelen hazinelerin saklandığı o nehir kıyısı, şimdi onun için bir esaret mekanıydı. Dava süreci, İspanyol bürokrasisinin tipik yavaşlığıyla ilerledi. Aylar, hatta yıllar sürdü. Bu süre boyunca, Cabeza de Vaca, o soğuk taş duvarlar arasında, kaderini bekledi.

Ona karşı yöneltilen suçlamalar, bir ihanet destanı gibiydi. Irala ve yandaşları, onu kralın otoritesini gasp etmekle, koloninin kaynaklarını kendi çıkarları için kullanmakla, yerlilere karşı gereksiz yere yumuşak davranarak İspanyol yerleşimcilerin hayatını tehlikeye atmakla ve en absürdü, Gümüş Dağı’nı bulmayı kasten engelleyerek kralın hazinesini zarara uğratmakla suçluyorlardı. Bu suçlamalar, gerçeğin tamamen ters yüz edilmiş haliydi. Onu, tam da kendilerinin işlediği günahlarla itham ediyorlardı. Fakat onların elinde, kolonideki düzinelerce İspanyol’un imzasıyla desteklenmiş, yalanlarla dolu tanıklıklar vardı. Cabeza de Vaca’nın elinde ise, sadece kendi sözü ve vicdanı. Şahitleri, binlerce mil uzakta, Paraguay ormanlarındaydı. Ve onların sesi, Valladolid’deki mahkeme salonlarında duyulmazdı.

Dava, Hindistan Konseyi’nin önünde görülmeye başlandığında, Cabeza de Vaca, kendini bir kez daha o sağır duvarlarla konuşurken buldu. Konsey üyeleri, yaşlı, yorgun, önlerindeki parşömen yığınlarına gömülmüş bürokratlardı. Onlar için Río de la Plata, harita üzerinde bir isimden ibaretti. Oradaki insanların dramı, yerlilerin çektiği acılar, bir valinin adalet mücadelesi, onlar için soyut kavramlardı. Onlar, kanun maddeleriyle, yönetmeliklerle, emsal kararlarla ilgileniyorlardı. İnsan ruhu, onların hukuk kitaplarında yer almıyordu.

Cabeza de Vaca, savunmasını kendisi yaptı. Sesi, artık bir vaizin ya da bir liderin sesi değildi. Yorgun, fakat hâlâ onurlu bir adamın sesiydi. Yaptığı her reformu, aldığı her kararı, kralın ve Tanrı’nın kanunlarına olan bağlılığıyla açıkladı. Yerlilere insanca davranmanın, sadece ahlaki bir görev değil, aynı zamanda koloninin uzun vadeli güvenliği için de en akıllıca politika olduğunu savundu. Sömürü ve zulmün, eninde sonunda isyana ve yıkıma yol açacağını anlattı. Kendi tecrübelerinden, La Florida’da yerlilerin dostluğunu nasıl kazandığından, onların cömertliğinden örnekler verdi. Aslında, sadece kendini savunmuyordu. O, İspanyol sömürgecilik sisteminin tamamını yargılıyordu.

Fakat sözleri, konsey üyelerinin kayıtsız yüzlerine çarpıp geri dönüyordu. Onların zihnindeki dünya, Cabeza de Vaca’nın anlattığı dünyadan çok farklıydı. Onlar için imparatorluk, bir güç ve zenginlik meselesiydi. Yerliler, ya Hristiyanlaştırılması gereken pagan ruhlar ya da madenlerde ve tarlalarda çalıştırılması gereken iş gücüydü. Onlara insan hakları, adalet gibi kavramlarla yaklaşmak, düzeni bozmak demekti.

Dava sürecinde, beklenmedik bir yerden destek buldu. Raporu, yani La Relación, birkaç yıl önce yayımlanmıştı. İlk başta pek ilgi görmese de, zamanla, özellikle de hümanist düşüncelere sahip din adamları ve entelektüeller arasında okunmaya başlanmıştı. Onun yerlileri tasvir edişi, onların karmaşık sosyal yapılarını, inançlarını, insanlıklarını anlatışı, o güne kadar yazılmış hiçbir şeye benzemiyordu. O, yerlileri, ötekileştiren bir fatih gözüyle değil, onlarla birlikte yaşamış, onların acısını paylaşmış birinin gözüyle anlatıyordu. En önemlisi, Bartolomé de las Casas gibi, yerli haklarının ateşli bir savunucusu olan Dominiken rahibinin dikkatini çekmişti. Las Casas, onun davasını, kendi mücadelesinin bir parçası olarak gördü ve konsey nezdinde onun lehine lobi yapmaya başladı.

Fakat Irala’nın ve arkasındaki güçlü yerleşimci lobisinin etkisi, birkaç hümanist entelektüelin sesinden çok daha güçlüydü. Onlar, konseye sürekli olarak Cabeza de Vaca’nın kötü yönetimi yüzünden koloninin ne kadar zarar ettiğini, yerlilerin “şımartıldığı” için artık çalışmak istemediğini anlatan mektuplar ve raporlar gönderiyorlardı. Onlar, ekonomik bir dil konuşuyorlardı. Ve imparatorluğun dili, ahlak değil, ekonomiydi.

Yıllar süren yargılamanın ardından, 1551 yılında, karar açıklandı. Mahkeme, onu bazı küçük idari usulsüzlüklerden suçlu buldu. En ağır suçlamalardan, yani krala isyan gibi suçlamalardan beraat etti. Fakat konsey, onun “kötü yönetim” sergilediğine ve kolonideki İspanyollar arasında huzursuzluğa neden olduğuna hükmetti. Cezası, ağırdı: Tüm unvanları, yani Adelantado’luk ve valilik rütbeleri elinden alındı. Bir daha asla Yeni Dünya’da herhangi bir resmi görevde bulunması yasaklandı. Ve en acısı, sürgün cezasına çarptırıldı. Sekiz yıl boyunca, İspanya’dan ayrılamayacak ve Kuzey Afrika’daki İspanyol toprağı olan Oran’da sürgün hayatı yaşayacaktı.

Bu karar, bir idam fermanından daha kötüydü. Onu, sadece unvanlarından değil, onurundan ve hayatının anlamından da mahrum bırakmışlardı. O, hayatını imparatorluğa hizmet ederek geçirmişti. İki kez, hayatını hiçe sayarak en zorlu görevleri üstlenmişti. Karşılığında aldığı şey ise, bir hain damgası ve sürgündü. Mahkeme salonundan çıkarken, omuzları çökmüş, beli bükülmüş, vaktinden önce yaşlanmış bir adamdı. Onu bekleyen kalabalığın arasından, kimsenin yüzüne bakmadan geçti.

Fakat kader, ona son bir acı şaka daha hazırlamıştı. Sürgün cezası, çeşitli siyasi nedenlerle ve Las Casas gibi destekçilerinin çabalarıyla, hiçbir zaman tam olarak uygulanmadı. Birkaç yıl sonra, kraliyet affıyla cezası kaldırıldı. Fakat bu af, onun için bir anlam ifade etmiyordu. Unvanları ve onuru geri verilmemişti. O, hayatının sonuna kadar, gözden düşmüş, unutulmuş bir adam olarak kalacaktı.

Hayatının geri kalanını, Sevilla’da, sessiz ve mütevazı bir şekilde geçirdi. Bir zamanlar iki kıtayı aşan o yorulmaz gezgin, şimdi evinin ve yerel kilisenin arasındaki o kısa yolda yürüyen, kamburunu çıkarmış yaşlı bir adama dönüşmüştü. İnsanlar, sokakta onu gördüklerinde, bir zamanlar kim olduğunu hatırlamıyorlardı bile. O, yaşayan bir efsaneydi, fakat hafızası silinmiş bir dünyada.

Fakat o, yazmaktan vazgeçmedi. Ömrünün son yıllarını, ilk raporu olan La Relación’u genişletip yeniden yazmaya adadı. Bu yeni versiyon, sadece bir macera günlüğü değil, aynı zamanda bir savunma, bir manifestoydu. Kitabına, Río de la Plata’daki deneyimlerini de ekledi. Bu metin, onun son mücadelesiydi. Madem mahkemeler onu dinlememişti, o da tarihin mahkemesine seslenecekti. Gelecek nesillere, kendi hikayesini, kendi gerçeğini bırakacaktı. O satırlarda, sadece bir kaşifin değil, aynı zamanda hayal kırıklığına uğramış bir idealistin, iki dünya arasında kalmış bir adamın ruhunu okumak mümkündü. O, sadece nehirlerin ve ormanların coğrafyasını değil, aynı zamanda insan ruhunun, hırsın, ihanetin ve umudun coğrafyasını da çiziyordu.

Yaklaşık 1559 yılında, yetmiş yaş civarındayken, Sevilla’daki o sessiz evde hayata gözlerini yumdu. Ölümü, kimsenin dikkatini çekmedi. Gazetelerde yer almadı, sarayda konuşulmadı. Bir zamanlar binlerce insanın tanrı gibi taptığı o adam, birkaç akrabasının katıldığı sessiz bir törenle toprağa verildi.

Fiziksel yolculuğu bitmişti. Fakat hafızanın mahkemesindeki davası, yeni başlıyordu. Onun yazdığı o kitap, Naufragios y Comentarios (Enkazlar ve Yorumlar), ölümünden sonra yavaş yavaş değer kazanmaya başladı. O, sadece bir macera anlatısı olarak değil, aynı zamanda ilk etnografik çalışmalardan biri, sömürgeciliğe yönelik ilk eleştirilerden biri ve insan ruhunun dayanıklılığına dair yazılmış en güçlü metinlerden biri olarak okunmaya başlandı.

O, ne altın bulmuştu ne de imparatorluğa yeni topraklar katmıştı. O, bir fatih olarak başarısız olmuştu. Bir vali olarak başarısız olmuştu. Fakat o, başka bir şeyi başarmıştı. O, hayatta kalmıştı. Ve hayatta kalarak, her iki dünyanın da en karanlık yüzünü görmüş ve bunu anlatacak kadar uzun yaşamıştı. Hafızanın mahkemesi, onu en sonunda akladı. Onun mirası, fethettiği topraklar değil, yazdığı kelimeler oldu. Ve o kelimeler, beş yüz yıl sonra bile, iki dünyanın çarpışmasının, bir insanın inanılmaz yolculuğunun ve kralın sağır kulağına karşı verilen o umutsuz mücadelenin hikayesini anlatmaya devam edecekti.


Bölüm 16: Kuzeyin Hayaleti, Altının Ateşi
Mexico City, 1538-1539

Mexico City’nin havası, bir fırtına öncesi gibi, elektrik yüklüydü. Kentin damarlarında, sıtma ateşinden daha yakıcı, zehirli bir ateş gibi bir söylenti dolaşıyordu: Kuzey. Narváez seferinden dönen o dört hayaletin anlattığı hikaye, saray koridorlarından meyhanelerin loş köşelerine, asker kışlalarından zengin tüccarların malikanelerine kadar her yerde, hafızanın çarpık bir aynasında kırılarak, bambaşka bir şeye dönüşmüştü. Cabeza de Vaca’nın anlattığı açlık, esaret ve insanlık dramı, unutulmuştu. Geriye kalan, Nuño de Guzmán gibi hırslı adamların ve hayalperest maceracıların duymak istediği kelimelerdi: evlerde yaşayan insanlar, mısır tarlaları, pamuklu dokumalar ve en önemlisi, turkuaz ve bakır. Ve herkesin bildiği o basit denklem, fısıltıyla yayılıyordu: Turkuaz olan yerde, altın da olurdu.

Kuzey, artık coğrafi bir yön değil, bir saplantıydı. O, yeni bir Peru, yeni bir Tenochtitlan vaadiydi. Yoksul bir göçmenin soylu bir beye dönüşebileceği, borç içindeki bir askerin bir kral kadar zengin olabileceği o sihirli topraktı. Bu ateş, en çok da Yeni İspanya’nın en güçlü iki adamının, Genel Vali Antonio de Mendoza ve büyük fatih Hernán Cortés’in damarlarında yanıyordu. İkisi de, o bilinmeyen toprakları kendi imparatorluklarına katmak, adlarını tarihe sonsuza dek kazımak için amansız bir rekabet içindeydi. Fakat bu kez, kılıçların ve topların değil, bilginin ve entrikanın savaşı veriliyordu. Ve o bilginin anahtarı, o dört adamın elindeydi.

Genel Vali Mendoza’nın sarayında, Álvar Núñez Cabeza de Vaca ve Andrés Dorantes, kendilerini bu güç savaşının tam ortasında buldular. Mendoza, zeki bir satranç oyuncusuydu. Onlara birer kahraman gibi davranıyor, onları en iyi şekilde ağırlıyor, fakat her sohbetinde, onları birer piyon gibi kendi tahtasında nereye yerleştirebileceğini hesaplıyordu. Onlardan, kuzeye yapılacak yeni bir keşif seferine liderlik etmelerini istiyordu. Bu, bir tekliften çok, bir emirdi.

Cabeza de Vaca, bu teklifi kesin bir dille reddetti. “Vali Hazretleri,” dedi, sesi yorgun ama kararlıydı. “Ben o topraklara bir daha dönmem. Benim görevim, krala raporumu sunmak ve o insanların haklarını savunmaktır. O topraklara yeni bir ordu göndermek, yeni bir felakete davetiye çıkarmaktır.” O, aynı filmi bir daha izlemek istemiyordu. Sonucun ne olacağını çok iyi biliyordu.

Mendoza, onun bu idealist tavrını bir kenara not etti. Sonra, gözlerini Dorantes’e çevirdi. Dorantes, daha karmaşık bir durumdaydı. O, medeniyete dönmüş, eski statüsünü yeniden kazanmak istiyordu. Bir yandan, o cehenneme geri dönmekten ölesiye korkuyordu. Diğer yandan, krala ve genel valiye hizmet ederek, hak ettiğine inandığı o zenginliği ve araziyi kazanma umudunu taşıyordu. Mendoza, onun bu ikilemini gördü ve üzerine oynadı.

“Señor Dorantes,” dedi yumuşak, ikna edici bir sesle. “Kral, sizin ve yoldaşlarınızın çektiği çileleri takdir ediyor. Size, bu yeni seferin komutasını vererek, o topraklarda kaybettiğiniz onuru ve serveti geri kazanma fırsatı sunuyor. Bu kez, yanınızda yüzlerce asker, toplar, atlar olacak. Bu bir fetih olacak.”

Dorantes, günlerce bu teklifi düşündü. Geceleri, uykularında, Apalachee oklarının vızıltısını, açlığın kemiren acısını yeniden yaşıyordu. Sonunda, kararını verdi. Mendoza’nın huzuruna çıktı. “Teklifiniz için müteşekkirim, Vali Hazretleri,” dedi. “Fakat ben, o topraklara yeterince hizmet ettim. Orada ruhumun bir parçasını bıraktım. Bir daha geri dönemem.” O da, korkunun ve hafızanın ağırlığı altında, bu görevi reddetmişti.

Mendoza, hayal kırıklığına uğramış gibi görünse de, asıl planı başkaydı. Eğer soylu kaptanlar gitmiyorsa, elinde onlardan çok daha değerli bir araç vardı. Dorantes’e döndü. “Anlıyorum, Señor. O halde, sizden başka bir hizmet rica edeceğim. Köleniz, Estebanico. Onu, bu sefer için bana satmanızı istiyorum. O, yerlilerin dilini biliyor. Yolları biliyor. Ve en önemlisi, o bir köle. Emirleri sorgulamaz.”

Bu talep, Dorantes’in ruhuna bir hançer gibi saplandı. Estebanico, sekiz yıl boyunca onun kölesi değil, yoldaşı, kader ortağı olmuştu. Onu satmak, kendi geçmişinin bir parçasını, kendi insanlığının bir tanığını satmak demekti. Fakat o bir soyluydu. Ve bir soylu, bir genel valinin “ricasını” geri çeviremezdi. Ayrıca, Mendoza’nın teklif ettiği para, yeni bir hayata başlamak için ihtiyacı olan sermayeydi. Ağır bir kalple, teklifi kabul etti. Estebanico, bir kez daha, bir eşya gibi el değiştirmişti. Artık o, ne Dorantes’in ne de kendisinin, o, Yeni İspanya Valiliği’nin malıydı.

Mendoza, aradığı mükemmel rehberi bulmuştu. Fakat bir kölenin, tek başına bir keşif gezisine liderlik etmesi düşünülemezdi. Seferin başında, Tanrı’nın ve kralın otoritesini temsil edecek birine ihtiyaç vardı. Bu kişi, altın hırsıyla yanıp tutuşan bir asker olmamalıydı. Güvenilir, dindar, barışçıl niyetlere sahip olduğu izlenimini verecek biri olmalıydı. Ve Mendoza, aradığı kişiyi, Fransisken tarikatının içinde buldu: Fray Marcos de Niza.

Fray Marcos, Peru’nun fethinde bulunmuş, Pizarro’nun ordusuyla birlikte yürümüş, fakat o fethin vahşetinden tiksinerek kendini dine ve yerlilerin ruhlarını kurtarmaya adamış bir rahipti. Saf bir inanca sahipti. Gözlerinde, dünyevi hırslardan arınmış, samimi bir parlaklık vardı. O, kuzeyde altın değil, kayıp ruhlar, Hristiyanlığa kazandırılacak on binlerce insan görüyordu. Mendoza için o, mükemmel bir paravan, mükemmel bir meşruiyet aracıydı.

Böylece, tarihin en tuhaf ortaklıklarından biri doğdu. Bir yanda, her türlü zorluğa göğüs germiş, hayatta kalmanın tüm kurallarını bilen, kurnaz ve karizmatik Faslı köle Estebanico. Diğer yanda, dünyayı yalnızca günah ve sevap penceresinden gören, saf ve idealist Fransisken rahip Fray Marcos. Onların görevi, büyük bir orduyla fetih yapmak değil, küçük bir grupla keşif yapmaktı. Gidip, o kuzey şehirlerinin gerçekten var olup olmadığını görecek, yerlilerle barışçıl ilişkiler kuracak ve geri dönüp rapor vereceklerdi. Seferin resmi lideri Fray Marcos’tu. Fakat herkes, asıl rehberin, asıl anahtarın Estebanico olduğunu biliyordu.

1539 baharında, o küçük kafile, Culiacán’dan kuzeye doğru yola çıktı. Fray Marcos, alçakgönüllü bir rahip cübbesi içinde, elinde bir haçla yürüyordu. Estebanico ise, artık bir köle değildi. O, yeniden sekiz yıllık yolculuğundaki o lider kimliğine bürünmüştü. Başına rengarenk kuş tüyleri takıyor, bileklerine ve ayak bileklerine deniz kabuklarından ve turkuaz taşlarından yapılma bilezikler diziyordu. Elinde, yol boyunca yerlilerden hediye olarak aldığı, su kabağından yapılmış, tüylerle ve çıngıraklarla süslü asasını taşıyordu. O, bir Hristiyan keşif gezisinin rehberi gibi değil, bir Afrika kralı ya da bir yerli şamanı gibi görünüyordu.

Yolculuğun başlarında, birlikte ilerlediler. Fakat aralarındaki mizaç ve yöntem farkı, kısa sürede ortaya çıktı. Fray Marcos, yavaş ve temkinliydi. Her köyde durup, uzun vaazlar veriyor, yerlilere Hristiyanlığı anlatmaya çalışıyordu. Estebanico ise, sabırsızdı. O, bu toprakları tanıyordu. O, bu insanları tanıyordu. Onun yöntemi, konuşmak değil, etkilemekti. Şifacılık yeteneklerini kullanıyor, hikayeler anlatıyor, hediyeler dağıtıyordu. Yerliler, Fray Marcos’un anlamadıkları dualarından çok, Estebanico’nun karizmasından, gücünden ve cömertliğinden etkileniyorlardı. Kısa sürede, yüzlerce yerli, özellikle de kadınlar, Estebanico’nun peşine takıldı. O, geçtiği her yerden kendisine bir saray halkı, bir harem toplar gibiydi.

Bu durum, Fray Marcos’u rahatsız etmeye başladı. Estebanico’nun bu dünyevi tavırları, onun Hristiyan ahlak anlayışına ters düşüyordu. Aralarında bir anlaşmaya vardılar. Estebanico, birkaç günlük bir mesafeyle önden gidecekti. Arkadan gelen Fray Marcos’a, bulduklarının önemini belirtmek için habercilerle haçlar yollayacaktı. Eğer bulduğu şey önemsizse, bir karış boyunda bir haç; eğer önemliyse, bir karıştan daha büyük bir haç; ve eğer Cibola gibi, Meksika’dan daha büyük bir krallık bulursa, o zaman devasa bir haç gönderecekti.

Estebanico, bu anlaşmadan sonra, zincirlerinden boşanmış bir tazı gibi ileri atıldı. O, artık özgürdü. Kimseye hesap vermek zorunda değildi. O, kuzeyin hayaleti, kendi efsanesini yazan adamdı. Arkasından, ona tapan yüzlerce kişilik maiyetiyle birlikte, çöllerden ve dağlardan geçti. Ve arkasından Fray Marcos’a gönderdiği mesajlar, rahibin kalbini her seferinde daha büyük bir heyecanla dolduruyordu.

İlk haberci, bir karıştan daha büyük bir haçla geldi. Estebanico, otuz günlük mesafede, hayatında gördüğünden daha büyük bir ülkeye yaklaştığını haber veriyordu. O ülkenin ilk şehrine, “Cibola” diyorlardı. Fray Marcos, Tanrı’ya şükretti. Birkaç gün sonra, ikinci bir haberci geldi. Bu kez haç, öncekinden de büyüktü. Estebanico, Cibola’nın yedi büyük şehirden oluşan bir krallık olduğunu, evlerin taştan yapıldığını, bazılarının birkaç katlı olduğunu ve kapılarının turkuazlarla süslendiğini bildiriyordu. Fray Marcos’un heyecanı, artık dini bir vecd haline gelmişti. O, sadece kayıp ruhları değil, aynı zamanda Aziz Thomas’ın Hindistan’da kurduğu o efsanevi Hristiyan krallıklarından birini bulduğuna inanmaya başlamıştı.

Sonra, en büyük haç geldi. Bir adamın taşıyabileceği kadar büyük, devasa bir haç. Haberci, Estebanico’nun Cibola’nın kapılarına ulaştığını söylüyordu. O, efsanenin eşiğindeydi. Fray Marcos, sevincinden ağlayarak, son hızla ilerlemeye başladı. Zafer, çok yakındı.

Fakat zafer yerine, felaketin habercisiyle karşılaştı. Estebanico’nun maiyetinden, kanlar içinde, bitkin bir yerli, ona doğru koşuyordu. Adamın yüzünde, dehşet ifadesi vardı. Anlattığı hikaye, bir kâbustu.

Estebanico, Cibola’nın ilk şehrine, yani Zuni halkının yaşadığı Hawikuh köyüne ulaşmıştı. Her zaman yaptığı gibi, elindeki çıngıraklı asasını, barış ve güç sembolü olarak köyün şefine göndermişti. Fakat Zuniler, farklıydı. Onlar, güneydeki göçebe kabilelere benzemiyorlardı. Kendi kadim gelenekleri, kendi güçlü inançları olan, gururlu bir halktı. Estebanico’nun çıngırağının, kendi düşmanlarının kullandığı bir sembole benzediğini görmüşlerdi. Onun, siyah bir adam olup, beyaz adamlardan geldiğini iddia etmesi, onlara bir yalan gibi gelmişti. Maiyetindeki kadınlar, istediği turkuazlar, o kibirli ve talepkâr tavırları… Onu, bir şifacı olarak değil, bir casus, bir büyücü, bir tehdit olarak görmüşlerdi.

Onu ve yanındakileri, köyün dışındaki bir kulübeye hapsetmişlerdi. Yiyecek ve sularını almışlardı. Üç gün boyunca, köyün yaşlıları ve şefleri, bu tuhaf yabancının kaderini tartışmışlardı. Sonunda, karar verilmişti. Bir sabah şafak sökerken, Estebanico, kulübeden kaçmaya çalışmıştı. Fakat Zuni savaşçıları, onu bekliyordu. Üzerine bir ok yağmuru boşalttılar. O karizmatik lider, o yenilmez şifacı, o özgür ruh, Hawikuh’un tozlu topraklarına, vücudu oklarla delik deşik olmuş bir halde yığılıp kalmıştı. Kuzeyin hayaleti, altının ateşiyle çıktığı yolculuğun sonunda, küle dönmüştü. Maiyetindeki yüzlerce kişi ise, ya öldürülmüş ya da kaçarak dağılmıştı.

Fray Marcos, bu haberi duyduğunda, kanının damarlarında donduğunu hissetti. İnandığı her şey, bir anda yıkılmıştı. Yanındaki birkaç yoldaşı, dehşet içinde geri dönmek için yalvarmaya başladılar. Fakat Fray Marcos, son bir şey yapmak zorundaydı. O şehri, kendi gözleriyle görmeliydi. İki sadık yerli rehberle birlikte, gizlice ilerledi. Bir tepenin üzerine çıktığında, uzakta, ovada kurulmuş o köyü gördü. Hawikuh. Güneşin ışıkları altında, kerpiçten yapılmış evler, gerçekten de parlıyor gibiydi. Fray Marcos’un yorgun ve hayal kırıklığıyla dolu zihninde, o basit köy, bir anda efsaneye dönüştü. O, binaları altından, kapıları turkuazdan yapılmış, Mexico City’den bile daha büyük, görkemli bir metropol görüyordu. Ya da en azından, geri döndüğünde anlatacağı hikaye bu olacaktı. Belki yalan söylüyordu, belki de sadece görmek istediği şeyi görmüştü. O tepenin üzerine büyük bir haç dikti, o toprakları kral adına sahiplendiğini ilan etti ve sonra, arkasına bile bakmadan, güneye, medeniyete doğru kaçmaya başladı.

Mexico City’ye geri döndüğünde, o bir fatih gibi karşılandı. Raporu, bir yangını körükleyen bir benzin gibiydi. Estebanico’nun trajik ölümü, bir ayrıntı olarak kaldı. Herkesin duyduğu tek şey, Fray Marcos’un “gördüğü” o altın şehirdi: Cibola.

Cabeza de Vaca’nın sekiz yıllık acı ve bilgelik dolu yolculuğunun mirası, ironik bir şekilde, tam da onun engellemeye çalıştığı şeye dönüşmüştü: yeni ve daha büyük bir fetih seferi için bir bahane. Bir kölenin özgürlük hayali ve bir rahibin saf inancı, bir imparatorluğun altın ateşini körüklemişti. Ve şimdi, o ateşin alevleri, kuzeyi yutmak için hazırlanıyordu. General Francisco Vázquez de Coronado’nun liderliğindeki devasa bir ordu, o yalanın ya da sanrının üzerine inşa edilecek o kanlı ve boş yolculuk için toplanmaya başlamıştı. Kuzeyin hayaleti ölmüştü. Fakat onun yarattığı efsane, binlerce insanın daha hayatına mal olacaktı.


Bölüm 17: Yankılar ve Gölgeler
Sevilla ve Kuzey Amerika, 1540-1590

Sevilla’nın dar, Arnavut kaldırımlı sokaklarında zaman, Guadalquivir nehrinin suları gibi yavaş ve ağır akıyordu. Álvar Núñez Cabeza de Vaca için günler, kilise çanlarının tekdüze ritmiyle ve geçmişin dinmeyen yankılarıyla ölçülüyordu. Sürgünden dönmüş, fakat onuru iade edilmemiş, unutulmuş bir adam olarak, o hareketli liman kentinde bir gölge gibi yaşıyordu. Gözleri, artık ne Teksas’ın sonsuz ufuklarını ne de Paraguay’ın yeşil cehennemini tarıyordu. Gözleri, yayınevi basımevinden çıkan kitabının, La Relación y Comentarios’un taze mürekkepli sayfalarında geziniyordu. O kitap, onun son sığınağı, son savaş alanıydı. Madem krallar ve konseyler onu dinlememişti, o da sessizce, gelecek nesillerin vicdanına seslenecekti.

O satırları yazarken, sadece kendi anılarını değil, aynı zamanda kendisinden sonra o topraklara gidenlerin kaderini de şekillendirdiğinin farkında değildi. Onun kelimeleri, birer tohum gibiydi. Bazıları, Bartolomé de las Casas gibi hümanistlerin elinde, yerli haklarını savunan adalet fidanlarına dönüşecekti. Fakat çoğu, hırslı fatihlerin ve hayalperest maceracıların zihninde, zehirli sarmaşıklara, altın ateşini körükleyen efsanelere dönüşecekti. Onun hikayesi, artık ona ait değildi. O, her okuyanın kendi hırsının, kendi korkusunun, kendi umudunun aynasında yeniden yazdığı bir metin haline gelmişti.

Onun yarattığı en büyük ve en trajik yankı, binlerce mil ötede, kuzeyin kanlı topraklarında yankılanıyordu. Fray Marcos de Niza’nın, Estebanico’nun ölümü ve kendi hayal gücüyle harmanladığı o fantastik Cibola raporu, Mexico City’de bir delilik salgını başlatmıştı. Ve bu salgının başına, hırslı ve zengin vali Francisco Vázquez de Coronado atanmıştı. Coronado, Hernando de Soto’nun La Florida’ya götürdüğü ordudan bile daha büyük, daha görkemli bir kuvvet hazırladı. Üç yüzden fazla İspanyol süvari ve piyade, binlerce yerli müttefik, binlerce at, katır, sığır ve koyun… Bu, bir keşif gezisi değil, bir istila ordusuydu. Bu, hareket eden bir şehirdi. Ve bu şehrin tek bir yakıtı vardı: Altın.

Coronado’nun ordusu, 1540’ta kuzeye doğru yola çıktığında, Fray Marcos onlara rehberlik ediyordu. Rahip, artık alçakgönüllü bir din adamı değil, bir peygamber, bir kahramandı. Ordunun önünde, atının üzerinde, eliyle kuzeyi işaret ediyor, askerlere Tanrı’nın ve zenginliğin onları beklediğini vaaz ediyordu. Fakat haftalar süren zorlu bir yolculuğun ardından, Cibola’ya, yani Zuni halkının yaşadığı Hawikuh köyüne ulaştıklarında, büyük bir sessizlik oldu.

Askerler, hayal kırıklığı ve öfkeyle, önlerindeki manzaraya bakıyorlardı. Karşılarında, Fray Marcos’un anlattığı o altın kaplamalı, turkuaz süslemeli metropol yoktu. Yalnızca, kerpiçten yapılmış, küçük, fakir bir köy vardı. O an, Fray Marcos’un yalanı ortaya çıkmıştı. Askerler, onu orada linç etmek istediler. Coronado, rahibi korumak için, onu bir utanç abidesi olarak Mexico City’ye geri göndermek zorunda kaldı. Yalan üzerine kurulmuş o büyük sefer, daha ilk adımında, en büyük hayal kırıklığıyla yüzleşmişti.

Fakat Coronado, pes edemezdi. Bu sefere bütün servetini yatırmıştı. Geri dönmek, iflas ve rezillik demekti. Eğer Cibola bir hayalse, o zaman gerçek altın şehir, daha ileride, daha kuzeyde ya da daha doğuda olmalıydı. Bu kör umut, onu ve ordusunu, iki yıl boyunca, bugünkü Arizona, New Mexico, Teksas, Oklahoma ve Kansas topraklarını kapsayan devasa bir coğrafyada, umutsuz bir arayışa sürükledi.

Bu yolculuk, Cabeza de Vaca’nın yolculuğunun kanlı bir parodisiydi. O, çıplak ve yalnız yürümüş, insanların kalbini kazanarak hayatta kalmıştı. Coronado ise, zırhlı ve kalabalık ordusuyla ilerliyor, geçtiği her yere korku ve yıkım saçıyordu. Pueblo yerlilerinin köylerini işgal ettiler, yiyeceklerine el koydular, direnenleri katlettiler. Büyük Kanyon’un o nefes kesen manzarasıyla karşılaştılar, fakat onlar, doğanın görkemini değil, kanyonun karşı tarafında altın olup olmadığını merak ediyorlardı. Teksas’ın uçsuz bucaksız ovalarında, devasa bizon sürüleriyle karşılaştılar. Onlar için bu hayvanlar, birer doğa harikası değil, yalnızca et ve deri kaynağıydı.

Bu umutsuz arayış sırasında, yeni bir efsaneyle karşılaştılar. Onlara, “El Turco” (Türk) adını verdikleri, Teksas ovalarından bir yerli, doğuda, Quivira adında bir krallıktan bahsetti. Anlattığına göre, Quivira’da nehirler o kadar genişti ki, içinde balıklar at büyüklüğündeydi. Lordları, altın zillerle süslü ağaçların altında siesta yapıyor, en basit kap kacakları bile altından yapılıyordu. Bu hikaye, Coronado’nun son umudu oldu. Ordusunun büyük bir kısmını geride bırakıp, küçük bir birlikle, El Turco’nun rehberliğinde doğuya, o hayali krallığa doğru yola çıktı.

Haftalarca süren bir yürüyüşün ardından, bugünkü Kansas’ta, Quivira’ya ulaştılar. Ve bir kez daha, aynı hayal kırıklığı. Quivira, altından bir krallık değil, Wichita yerlilerinin yaşadığı, sazdan yapılmış kulübelerden oluşan, yoksul bir köydü. O an, Coronado, El Turco’nun onlara yalan söylediğini anladı. El Turco, daha sonra itiraf edeceği gibi, Pueblo yerlileri tarafından, o korkunç İspanyolları kendi topraklarından uzaklaştırmak, onları ovalarda kaybolup ölmeleri için göndermek üzere görevlendirilmişti. Coronado, öfkeyle, El Turco’yu orada boğdurdu. Ve sonra, yenilmiş, iflas etmiş, hayalleri yıkılmış bir adam olarak, ordusunun geri kalanının yanına döndü.

1542’de, Coronado’nun ordusundan arta kalanlar, birer hayalet gibi Mexico City’ye geri döndüler. Sefer, tam bir fiyaskoydu. Yüzlerce insan ölmüş, devasa bir servet heba edilmişti. Ve karşılığında, tek bir gram altın bile bulunamamıştı. Coronado’nun kariyeri bitmişti. Kuzeyin ateşi, onu yakıp küle çevirmişti.

Aynı yıllarda, La Florida’da, başka bir trajedi yaşanıyordu. Cabeza de Vaca’nın rakibi, zengin fatih Hernando de Soto, Coronado’dan bile daha büyük bir orduyla, o topraklara çıkmıştı. O da, yeni bir Peru arıyordu. Onun yolculuğu, Coronado’nunkinden bile daha acımasız, daha kanlı oldu. Güneydoğu Amerika’yı üç yıl boyunca bir uçtan bir uca geçti. Geçtiği her yerde, yerli köylerini yaktı, şeflerini rehin aldı, insanlara işkence etti, onları köle olarak kullandı. Yerli halk arasında, o güne kadar görülmemiş bir terör estirdi. O, bir kaşif değil, bir canavardı.

Fakat toprak, ondan intikamını aldı. O da, altın bulamadı. Ordusu, hastalık, açlık ve yerlilerin bitmek bilmeyen gerilla saldırılarıyla eridi. 1542 yılında, Mississippi Nehri’nin kıyısında, De Soto, ateşli bir hastalıktan öldü. Adamları, yerlilerin onun ölümsüz olmadığını anlamaması için, cesedini bir battaniyeye sarıp, gecenin karanlığında, o büyük nehrin sularına attılar. Ordusundan geriye kalanlar, derme çatma tekneler yaparak, nehir yoluyla Meksika Körfezi’ne ulaşmayı ve oradan da İspanyol yerleşimlerine sığınmayı başardılar. Tıpkı, yıllar önce Cabeza de Vaca’nın adamlarının yaptığı gibi. Tarih, kanlı bir şekilde tekerrür etmişti.

Sevilla’daki evinde, bu haberleri yıllar sonra, parça parça duyan Cabeza de Vaca, ne hissettiğini bilmiyordu. Bir yanıyla, rakiplerinin başarısızlığına, kendi uyarılarının ne kadar doğru çıktığını görmeye seviniyor olmalıydı. Fakat diğer yanıyla, o topraklarda yaşanan o korkunç yıkım, o anlamsız katliamlar için derin bir üzüntü duyuyordu. Coronado ve De Soto, onun geçtiği yollardan geçmişlerdi. Fakat onlar, o yolculuktan hiçbir şey öğrenmemişlerdi. Onların gözleri, altının parıltısıyla kör olmuştu. Onlar, toprağın ruhunu, insanların kalbini görememişlerdi.

Cabeza de Vaca öldükten sonra, onun ve yoldaşlarının yarattığı yankılar, farklı şekillerde devam etti. Onun kitabı, nesiller boyunca kaşiflere, coğrafyacılara ve tarihçilere ilham kaynağı oldu. Fakat onun asıl mirası, belki de en beklenmedik yerde ortaya çıktı.

İspanyollar, kuzeydeki o zenginlik hayalinden vazgeçmediler. Yıllar sonra, New Mexico’ya yerleştiler. Orada, Pueblo yerlileriyle bir arada yaşamaya başladılar. Ve o halkların sözlü tarihinde, nesilden nesile aktarılan hikayelerde, tuhaf bir efsane anlatılıyordu. Çok çok uzun zaman önce, ataları, dört gizemli yabancıyla karşılaşmışlardı. Biri siyah tenliydi. Bu yabancılar, dokunuşlarıyla hastaları iyileştiriyor, barış ve umut getiriyorlardı. Onlar, ilk gelenlerdi. “İyi Hristiyanlar”dı. Onlardan sonra gelen sakallı adamlar ise, “kötü Hristiyanlar” olmuş, savaş ve yıkım getirmişlerdi.

O efsane, Cabeza de Vaca, Dorantes, Castillo ve Estebanico’nun hikayesiydi. Onların fatih olarak çıktıkları yolculuk, onları birer şifacıya, birer peygambere dönüştürmüş ve o toprakların hafızasında, birer gölge gibi sonsuza dek yaşamalarını sağlamıştı.

Ve Estebanico… O trajik kahramanın hayaleti, belki de hepsinden daha uzun yaşadı. Zuni halkının tarihinde, bugün bile, “kara Meksikalı” kachina (ruh) figürü, bazı törenlerde ortaya çıkar. Bu, Estebanico’nun anısına bir gönderme olabilir. Onun ölümü, bir son değil, bir mite dönüşümdü. O, kendi efendilerinden, kendi tarihinden kurtulup, o toprakların efsanelerinin bir parçası olmuştu. Bir köle olarak başladığı hayatını, bir tanrı ya da bir iblis olarak, ama kesinlikle unutulmaz bir figür olarak tamamlamıştı.

Yıllar ve yüzyıllar geçti. İspanyol İmparatorluğu çöktü. Yeni uluslar doğdu. Fakat o dört adamın ayak izleri, o coğrafyanın üzerinde silinmez bir şekilde kaldı. Onların hikayesi, sadece bir macera ya da keşif öyküsü değildi. O, iki dünyanın çarpışmasının, insanın en karanlık hırsları ile en yüce dayanıklılığının, başarısızlığın nasıl beklenmedik bir bilgeliğe dönüşebileceğinin ve bir fatihin nasıl bir şifacıya, bir kölenin nasıl bir efsaneye dönüşebileceğinin zamansız hikayesiydi. Cabeza de Vaca, kralın sağır kulağına sesini duyuramamıştı. Fakat onun yankısı, tarihin koridorlarında, hâlâ fısıldamaya devam ediyordu.


Bölüm 18: Zamanın Ötesinde Bir Yolculuk
Hafızanın Kütüphanesi / İspanya ve Yeni Dünya, 16. – 21. Yüzyıl

Yüzyıllar, Sevilla’daki Guadalquivir Nehri’nin üzerinden ağır, çamurlu sular gibi aktı. İmparatorluklar doğdu, parladı ve yorgun yıldızlar gibi söndü. Yeni Dünya’nın altınları, İspanya’nın hazinelerini doldurdu, sonra da savaşların ve israfların dipsiz kuyusunda eriyip gitti. Fatihler, krallar, rahipler ve köleler, tarihin tozlu sayfaları arasında birer isme, birer rakama dönüştü. Fakat bazı hikayeler, toprağın kendisi gibi inatçı, unutulmaya direndi. Álvar Núñez Cabeza de Vaca’nın hikayesi, onlardan biriydi. O, Sevilla’da isimsiz bir mezarda yatarken, asıl yolculuğuna, yani zamanın ve hafızanın içindeki o sonsuz yolculuğuna yeni başlıyordu. Onun bıraktığı miras, fethettiği topraklar ya da kazandığı servetler değildi. Onun mirası, kelimelerdi. La Relación. O ince, mütevazı kitap, bir tohum gibi, farklı çağların, farklı zihinlerin toprağına ekildi ve her seferinde bambaşka bir ağaç olarak yeşerdi.

Onun ölümünün hemen ardından gelen yıllarda, İspanya’nın Altın Çağı’nda, La Relación tuhaf bir anomali olarak kaldı. O, bir hilkat garibesiydi. Okuyucular, Hernán Cortés’in zafer dolu mektuplarını, Bernal Díaz del Castillo’nun Tenochtitlan’ın fethini anlatan destansı anlatısını okumaya alışkındı. O hikayelerde, kahramanlık, strateji, ilahi yardım ve en önemlisi, ölçülemez bir zenginlik vardı. O kitaplar, İspanyol ruhunu okşuyor, imparatorluğun gücünü ve Tanrı’nın onlardan yana olduğunu kanıtlıyordu. Cabeza de Vaca’nın kitabı ise, tam tersini yapıyordu. Onda, zafer yoktu; tam bir başarısızlık, bir felaket vardı. Altın yoktu; açlık, sefalet ve yamyamlık vardı. Kahramanlık yoktu; çaresizlik, kölelik ve hayatta kalmak için onurun ayaklar altına alındığı anlar vardı.

Valladolid’deki bir saray mensubu, kitabı okuduktan sonra muhtemelen küçümseyerek bir kenara atmıştı. “Zavallı Núñez,” diye düşünmüş olmalıydı. “Narváez gibi beceriksiz bir komutanın peşine takılıp her şeyini kaybetmiş. Sonra da bu acınası hikayeyi yazarak, başarısızlığını bir tür ruhani yolculuk gibi pazarlamaya çalışıyor. Yerlilerin arasında sekiz yıl yaşamış, neredeyse onlardan birine dönüşmüş. Ne utanç verici! Gerçek bir hidalgo, ya fethederek döner ya da onuruyla ölürdü.” O dönem için, Cabeza de Vaca’nın hikayesi, bir ibret vesikasıydı. O, nasıl fatih olunmayacağının, hırsın ve kötü şansın bir adamı ne hale getirebileceğinin bir örneğiydi. Kitabı, fatihlerin değil, başarısızların kütüphanesinde bir dipnot olarak kaldı. Onun savunduğu yerli hakları, insancıl sömürgecilik gibi fikirler, Las Casas gibi birkaç aykırı ses dışında, kimsenin duymak istemediği, imparatorluğun büyük makinesini yavaşlatacak can sıkıcı mırıltılar olarak görüldü.

  1. ve 18. yüzyıllar boyunca, Aydınlanma Çağı’nın rasyonel düşünürleri için, onun hikayesi daha da farklı bir anlam kazandı. Onlar için bu metin, dini bir vecdden çok, coğrafi bir merak nesnesiydi. Onlar, metnin içindeki mucizeleri, şifacılık hikayelerini, batıl inançlar ve cehalet olarak okudular. Fakat aynı zamanda, Kuzey Amerika’nın o bilinmeyen toprakları hakkında verdiği detaylı bilgiler, o kıtanın bitki örtüsü, hayvanları, nehirleri ve kabileleri hakkında yaptığı gözlemler, ilk bilimsel veriler olarak değerliydi. Bir Fransız coğrafyacı, Paris’teki çalışma odasında, Cabeza de Vaca’nın kitabını okurken, onun geçtiği yolları bir harita üzerine çizmeye çalışıyor, onun anlattığı mesafeleri ve yönleri, kendi bilimsel bilgisiyle ölçüp tartıyordu. “Bu adam,” diye düşünüyordu, “bir mistik olabilir, fakat aynı zamanda inanılmaz bir gözlemci. O, farkında olmadan, bize yeni bir dünyanın ilk bilimsel tasvirlerinden birini sunmuş.” Fakat onun içsel yolculuğu, o ruhsal dönüşüm, Aydınlanma’nın o rasyonel zihni için anlaşılmaz, hatta biraz gülünç bir ayrıntıydı.

Hikayenin asıl yeniden doğuşu, 19. yüzyılda, Atlantik’in diğer yakasında gerçekleşti. Amerika Birleşik Devletleri, kendi ulusal kimliğini, kendi kuruluş mitlerini yaratırken, batıya doğru genişliyordu. Amerikalı tarihçiler ve yazarlar, kendi topraklarının geçmişini araştırırken, o unutulmuş İspanyol kaşifinin metniyle karşılaştılar. Ve onlar, o metinde bambaşka bir şey gördüler. Onlar, başarısız bir İspanyol valisi değil, ilk Amerikalı’yı, ilk frontiersman’i (sınır adamı) gördüler.

Boston’daki bir tarihçi, şöminenin başında, Cabeza de Vaca’nın anlattığı o zorlu yürüyüşü okurken, onu kendi ataları olan Pilgrimler’le (İlk Göçmenler) karşılaştırıyordu. “İşte,” diye yazdı, “medeniyetten kopup, vahşi doğanın acımasızlığıyla tek başına yüzleşen, hayatta kalmak için kendi gücüne ve zekasına güvenmek zorunda kalan o arketipsel figür. O, kıtayı bir okyanustan diğerine geçen ilk insandı. O, ormanların ve çöllerin sırlarını öğrenen, yerlilerle birlikte yaşayan ilk öncüydü.” Bu yeni okumada, Cabeza de Vaca, bir İspanyol olmaktan çıkarılıp, bir Amerikalı kahramanına dönüştürüldü. Onun esareti, bir yenilgi değil, doğayla ve yerli halkla bütünleşmenin bir sembolü oldu. Onun yolculuğu, Amerikan ruhunun temelini oluşturan o bireysel dayanıklılık ve kendi kaderini çizme mitinin ilk örneği olarak yorumlandı. Teksaslı bir yazar, onu eyaletlerinin ilk kaşifi, ilk kovboyu olarak resmetti. O, artık bir yabancı değil, toprağın kendisiydi.

  1. yüzyıl, Cabeza de Vaca’nın hikayesine daha da karmaşık, daha da katmanlı anlamlar yükledi. Antropoloji biliminin yükselişiyle, La Relación, paha biçilmez bir etnografik hazineye dönüştü. Modern bir antropolog, bir üniversite kütüphanesinin sessizliğinde, onun metnini bir mikroskop altında inceler gibi okuyordu. Cabeza de Vaca’nın anlattığı kabile isimleri, cenaze törenleri, evlilik adetleri, beslenme alışkanlıkları, o coğrafyada çoktan yok olmuş, İspanyol ve Amerikan yayılmacılığıyla silinmiş kültürlerin son fısıltılarıydı. “O, bir sömürgeciydi,” diye düşündü antropolog. “Fakat statüsünü ve gücünü kaybettiği o sekiz yıl boyunca, bir sömürgeci gibi değil, bir etnograf gibi gözlem yapmak zorunda kaldı. Hayatta kalması, karşısındaki kültürü doğru anlamasına bağlıydı. Bu yüzden, onun tanıklığı, diğer tüm fatihlerin yazdıklarından daha dürüst, daha derindir. O, farkında olmadan, modern antropolojinin temelini atmıştır.”

Aynı dönemde, edebiyat eleştirmenleri, onun metnini bir tarih belgesi olarak değil, edebi bir şaheser olarak yeniden keşfettiler. Onun yalın, güçlü ve dürüst anlatımı, bir hayatta kalma edebiyatı klasiği olarak görülmeye başlandı. Onun yolculuğu, Homeros’un Odysseus’unun ya da Dante’nin Cehennem’e yolculuğunun modern bir yankısı olarak yorumlandı. O, sadece coğrafi bir yolculuk yapmamıştı. O, kendi benliğinin, kendi ruhunun en karanlık köşelerine doğru bir yolculuk yapmış, bir fatih olarak çıktığı yoldan, bambaşka bir insan olarak dönmüştü. Onun hikayesi, insan ruhunun sınırları, acının dönüştürücü gücü ve kimliğin ne kadar kırılgan olduğu üzerine, zamansız bir tefekküre dönüştü.

Fakat belki de en güçlü ve en sancılı yankı, 20. yüzyılın ikinci yarısında, Chicano (Meksika asıllı Amerikalı) ve Yerli Amerikalı topluluklarının kendi seslerini bulmasıyla ortaya çıktı. Onlar için Cabeza de Vaca, ne bir kahraman ne de basit bir kaşifti. O, çok daha karmaşık, çok daha sorunlu bir figürdü. O, her şeyden önce, topraklarını işgal eden, hastalık ve yıkım getiren o istilacı gücün bir parçasıydı. O, “öteki”ydi.

Fakat aynı zamanda, o, gücünü ve kimliğini yitirerek “öteki” olmaktan çıkan, hayatta kalmak için yerliler gibi yaşamak, onlar gibi düşünmek, onların dilini konuşmak zorunda kalan ilk Avrupalı’ydı. Onun bedeni, iki dünyanın çarpıştığı, birleştiği ve yeni, melez bir kimliğin doğduğu ilk savaş alanıydı. Chicano bir yazar, onun hikayesini okurken, kendi kimliğinin köklerini görüyordu. “Biz,” diye yazdı, “hepimiz biraz Cabeza de Vaca’yız. Ne tam olarak İspanyol ne de tam olarak yerliyiz. Biz, o ikisinin arasında, o sınırlarda, o acı dolu karşılaşmada doğduk. Onun yolculuğu, bizim kolektif hafızamızın, mestizaje’nin (ırkların karışımı) kuruluş öyküsüdür.”

Yerli Amerikalı bir aktivist için ise durum daha da çetrefilliydi. O, Cabeza de Vaca’nın şifacılığına şüpheyle yaklaşıyordu. “O, bizim inançlarımızı, bizim ritüellerimizi kullandı. Belki bunu hayatta kalmak için yaptı, fakat sonuçta, o bizim kültürümüzü kendine mal etti. O, bir şifacı değil, bir taklitçiydi. Ve onun arkasından gelenler, onun açtığı yoldan ilerleyerek, o şifa getirdiğini iddia ettiği halkları yok ettiler.” Yine de, aynı aktivist, onun metninin değerini de kabul ediyordu. “Ne olursa olsun,” diye ekliyordu, “o, bizi insan olarak gören, sesimizi duyan ve bunu kendi halkına anlatmaya çalışan ilk İspanyol’du. Onun tanıklığı, atalarımızın nasıl yaşadığına, nasıl konuştuğuna dair bize kalan en değerli miraslardan biridir.”

Böylece, Álvar Núñez Cabeza de Vaca’nın hikayesi, her nesil tarafından yeniden yorumlanarak, zamanın içinde katman katman bir anlam biriktirdi. O, aynı anda hem başarısız bir fatih, hem ilk Amerikalı öncü, hem ilk etnograf, hem edebi bir kahraman, hem de sömürgeciliğin karmaşık ve çelişkili bir sembolü olmayı başardı.

Sevilla’daki o mütevazı evde, son nefesini verirken, bütün bunları hayal edebilir miydi? Muhtemelen hayır. O, kendini muhtemelen yenilmiş, unutulmuş, adaletsizliğe uğramış bir adam olarak görüyordu. Fakat belki de, o son anlarında, zihninde tek bir imge canlandı. Teksas’ın o sonsuz gökyüzünün altında, ateşin başında otururken, bir Karankawa şamanının ona hüzünlü bir gülümsemeyle baktığı o an. O an, iki dünya bir anlığına birleşmiş, fatih ve vahşi, şifacı ve hasta, efendi ve köle arasındaki tüm ayrımlar ortadan kalkmıştı. O an, sadece iki insan vardı. Belki de, onun bütün o inanılmaz yolculuğunun vardığı son durak, o en basit, en temel gerçekti: paylaşılan insanlık. Ve onun kitabını, beş yüz yıl sonra bile bu kadar güçlü kılan şey, ne macera ne de keşifti. O, o en basit gerçeğin, en zorlu koşullarda bile nasıl hayatta kalabildiğinin sarsıcı ve ölümsüz hikayesiydi.


Bölüm 19: Geriye Kalanlar
Mexico City ve Hafızanın Issız Kıyıları, 1539-1575

Zaman, Mexico City’nin üzerine bir toz tabakası gibi çökerken, geçmiş, yaşayanların omuzlarında görünmez bir yük haline gelmişti. Álvar Núñez Cabeza de Vaca ve Alonso del Castillo’nun yelken açtığı gemi, ufukta kaybolduktan sonra, geride kalan iki yoldaş, Andrés Dorantes de Carranza ve onun artık eski kölesi olan Estebanico, kendilerini bambaşka bir hayatta kalma mücadelesinin içinde buldular. Bu, artık doğaya karşı değil, medeniyetin karmaşık, yaldızlı ve bir o kadar da acımasız ağına karşı verilen bir mücadeleydi. Onları birbirine bağlayan o sekiz yıllık cehennem, şimdi onları ayıran bir anıya, kiminin unutmak istediği bir kabusa, kiminin ise üzerine yeni bir gelecek inşa edeceği tehlikeli bir temele dönüşmüştü.

Andrés Dorantes, ait olduğu dünyaya dönmeye çalışıyordu. O, bir hidalgo’ydu, bir kaptandı. Vahşi doğada geçirdiği o yıllar, üzerine yapışmış bir çamur tabakası gibiydi ve o, bu çamurdan arınmak, yeniden o parlak, soylu kimliğine bürünmek için çabalıyordu. Genel Vali Mendoza’nın saray çevresinde kendine bir yer edindi. Yeni İspanya’nın en zengin dullarından biri olan María de la Torre ile evlenmek için girişimlerde bulunuyordu. Bu evlilik, ona sadece servet ve statü değil, aynı zamanda geçmişi silmek için bir fırsat sunacaktı. Artık o, bataklıklarda kök arayan, yerlilerin artıklarıyla beslenen o sefil yaratık olmayacaktı. O, geniş arazilere sahip, hizmetkârları olan, masasında gümüş takımlarla yemek yiyen Don Andrés olacaktı.

Fakat geçmiş, bir gölge gibiydi; güneş en tepedeyken bile, ayaklarınızın dibinden ayrılmazdı. Dorantes, katıldığı ziyafetlerde, en kaliteli şarapları içerken, dili bir anlığına o acı, tuzlu suyun tadını hatırlıyordu. İpek yastıklara başını koyduğunda, kulaklarında çöl rüzgârının uğultusu çınlıyordu. Etrafındaki insanlar, ona büyük bir merak ve biraz da korkuyla karışık bir saygıyla yaklaşıyorlardı. Ona, o inanılmaz yolculuğun hikayesini anlattırıyorlardı. Fakat onlar, kahramanlık dinlemek istiyorlardı. Dev yılanlarla boğuşan, vahşi kabileleri dize getiren, dağları aşıp okyanusları geçen bir fatihin destanını. Dorantes, onların duymak istediği hikayeyi anlatmaya çalışıyordu. Kelimelerini dikkatle seçiyor, açlığı ve sefaleti romantik bir maceraya, korkuyu ve çaresizliği ise sarsılmaz bir inanca dönüştürüyordu.

Ancak bazen, özellikle de şarabın etkisiyle dili çözüldüğünde, gerçekler sızıyordu. Bir akşam, müstakbel kayınpederinin evinde, etrafı onu hayranlıkla dinleyen soylularla çevriliyken, bir anlığına daldı. “Biliyor musunuz,” dedi, sesi dalgındı. “İnsanın açlıktan ölmek üzereyken, bir avuç kavrulmuş mısır tanesinin kokusu, bu dünyadaki tüm parfümlerden daha güzel gelir. Ve bir yoldaşınızın, ateşler içinde yanarken, sizin elinizi tutup, sadece bir yudum temiz su için yalvarması… İşte o an, altın ya da gümüşün ne kadar anlamsız olduğunu anlarsınız.”

Salonda bir anlık bir sessizlik oldu. Kimse ne diyeceğini bilemedi. Onlar, böyle bir çıplaklığı, böyle bir acıyı duymaya hazır değillerdi. O an, Dorantes, kendisi ile bu insanlar arasında aşılmaz bir uçurum olduğunu anladı. O, onların asla anlayamayacağı bir dil konuşuyordu. O, cehennemi görmüştü ve cehennemi gören bir adam, cennetin konforunda asla tam olarak huzur bulamazdı.

En büyük yükü ise Estebanico’ydu. Onu Genel Vali Mendoza’ya satma kararı, vicdanında sürekli kanayan bir yaraydı. Kendi yeni hayatını, bir zamanlar hayatını borçlu olduğu yoldaşını satarak kazandığı parayla kuruyordu. Bu ihanetin ağırlığı, geceleri uykularını bölüyordu. Estebanico’nun, Fray Marcos ile birlikte kuzeye doğru yola çıktığı gün, Dorantes onları uzaktan izlemişti. Estebanico’nun o mağrur duruşunu, başına taktığı o rengarenk tüyleri, elindeki o şaman asasını görmüştü. O, artık bir köle gibi değil, bir kral gibi yürüyordu. Belki de, diye düşündü Dorantes, ona en büyük iyiliği yapmıştı. Onu, medeniyetin o sahte dünyasından kurtarıp, ait olduğu o vahşi, özgür topraklara geri göndermişti. Bu düşünce, vicdanını rahatlatmak için tutunduğu zayıf bir daldı.

Fakat aylar sonra, Fray Marcos’un tek başına, Estebanico’nun ise bir efsane ve bir ceset olarak geri döndüğü haberi geldiğinde, o zayıf dal kırıldı. Dorantes, gerçeği anladı. Onu özgürlüğe değil, ölüme göndermişti. Estebanico’nun kanı, kendi ellerine bulaşmış gibi hissetti. O günden sonra, Dorantes daha da içine kapandı. Evlendi, toprak sahibi oldu, çocukları doğdu. Dışarıdan bakıldığında, her şeye sahip, başarılı bir adamdı. Fakat yakınları, onun gözlerindeki o sönmeyen hüznü, sık sık daldığı o uzun sessizlikleri fark ediyorlardı. O, Yeni İspanya’da yeni bir hayat kurmuştu, fakat ruhu, Teksas’ın o ıssız kıyılarında, Estebanico ile birlikte yürüdüğü o dikenli topraklarda kalmıştı. Ömrünün sonuna kadar, o hafızanın esiri olarak yaşadı.

Alonso del Castillo Maldonado ise, aradığı huzuru İspanya’nın taş duvarları arasında bulmaya çalıştı. Döndükten sonra, Salamanca’da bir manastırın kapısını çalmadı, fakat kendini dünyevi hayattan büyük ölçüde soyutladı. O, diğerleri gibi hikayesini anlatmaktan, anılarıyla yüzleşmekten kaçınıyordu. Yolculuk, onun inancını sarsmıştı. O, her zaman dindar bir adam olmuştu. Fakat o sekiz yıl boyunca, Tanrı’nın sessizliğine tanıklık etmişti. Açlıktan ölen çocukların, yoldaşlarının acı dolu çığlıklarının, kendi çaresizliklerinin ortasında, duaları cevapsız kalmıştı.

Daha da kötüsü, şifacılık yaptıkları o yıllardı. İnsanlar, onlara birer tanrı gibi tapıyor, dokunuşlarından mucizeler bekliyorlardı. Ve bazen, mucizeler gerçekleşiyor gibiydi. Fakat Castillo, bunun Tanrı’nın bir lütfu mu, yoksa kendilerinin işlediği en büyük günah mı olduğunu bir türlü çözemiyordu. Onlar, Tanrı’nın adını kullanarak, bir tür sahtekarlık mı yapmışlardı? Yoksa Tanrı, gerçekten de onlar gibi günahkâr, aciz kulları aracılığıyla mı mucizelerini gösteriyordu? Bu teolojik ikilem, ruhunu kemiriyordu.

Bir gün, onu ziyarete gelen genç bir rahip, ona büyük bir hayranlıkla sordu: “Efendim, o vahşilerin arasında, Tanrı’nın gücünü hissettiğiniz, bir hastayı duanızla iyileştirdiğiniz o anı anlatır mısınız? O an, imanın en saf hali olmalı.”

Castillo, bir süre sessiz kaldı. Gözleri, manastırın bahçesindeki kuru bir dala takıldı. “Genç adam,” dedi, sesi bir fısıltı gibiydi. “Tanrı’nın gücünü en çok hissettiğim an, birini iyileştirdiğim an değildi. O, günlerce tek bir lokma yemeden yürüdükten sonra, çürümeye yüz tutmuş bir kaktüs meyvesi bulup, onu yoldaşlarımla paylaştığım andı. O an, ne bir kral ne de bir rahip, sadece aç bir insandım. Ve şükran, hayatımda hiç olmadığı kadar gerçekti. İman, belki de o şükrandır. Gerisi, insanın kibrinden ibaret.” Genç rahip, bu cevabı anlamadı. Fakat Castillo, kendi gerçeğini bulmuş gibiydi. O, büyük mucizelerde değil, hayatta kalmanın o en basit, en ilkel anlarında Tanrı’yı bulmuştu. Geri kalan hayatını, o basit gerçeğin sessizliği içinde, kendi hafızasının dehlizlerinde dua ederek geçirdi.

Ve unutulanlar vardı. Hikaye, her zaman o dört adamın etrafında dönüyordu. Fakat Narváez seferinden arta kalanlar, sadece onlardan ibaret değildi. O ilk fırtınada, Malhado Adası’na vuran teknelerde, seksen kadar adam vardı. O korkunç kışta ve salgın hastalıklarda çoğu ölmüştü. Geriye kalan on beş kişiden, sadece o dördü, o inanılmaz yolculuğu tamamlayabilmişti. Peki ya diğerleri?

Lope de Oviedo. Cabeza de Vaca’nın anlatısında, adanın diğer tarafında, başka bir kabileyle yaşayan, fakat o kadar yıpranmış ve korkmuş olan bir adamdı ki, onlarla birlikte kaçmayı reddetmişti. Cabeza de Vaca, onu geride bırakmak zorunda kalmıştı. Oviedo’nun kaderi ne olmuştu? Belki de, yıllarca o kabileyle birlikte yaşadı. Belki zamanla dilini, dinini, kim olduğunu unuttu. Belki de, bir gün başka bir kabilenin saldırısında öldürüldü. Ya da belki de, yaşlanıp, tek başına, o ıssız kumsalda, İspanya’yı hayal ederek son nefesini verdi. Onun hikayesi, bilinmiyordu. O, tarihin unuttuğu bir hayaletti. O, cesaret edememenin, korkunun esiri olmanın trajik bir sembolüydü.

Ve o beş İspanyol. Malhado Adası’nın kıyısında, açlığın onları çıldırttığı o noktada, birbirlerini yiyerek hayatta kalmaya çalışan o beş adam. Onların isimleri bile kaydedilmemişti. Onlar, medeniyetin ne kadar ince bir zar olduğunu, insan en temel içgüdüleriyle baş başa kaldığında, o zarın ne kadar kolay yırtılabileceğini gösteren korkunç bir anıydılar. Onların hikayesi, kahramanlık destanlarının anlatmayı sevmediği o karanlık gerçeği fısıldıyordu: Hayatta kalmak, her zaman onurlu bir zafer değildi. Bazen, insanlığın kendisini kaybetmek demekti.

Geriye kalanların hepsi, bir şekilde, o yolculuğun gölgeleri altında yaşadılar. Dorantes, zenginliğinin içinde kendi vicdanının esiri oldu. Castillo, Tanrı’nın sessizliğinde kendi inancıyla boğuştu. Oviedo, korkusunun ıssız adasında kayboldu. Ve yamyamlar, insanlığın en karanlık tabusunu yıkarak, kendi cehennemlerini yarattılar.

Bu hikayeler, Cabeza de Vaca’nın büyük anlatısının arka planını, onun gölgelerini oluşturuyordu. Onlar, başarının ne kadar nadir, başarısızlığın ise ne kadar çeşitli olduğunu gösteriyordu. O dört adamın hayatta kalması, bir kural değil, akıl almaz bir istisnaydı. Onlar, binlerce olasılık arasından, imkansız yolu seçip yürümeyi başaranlardı. Fakat o yol, onların bedenlerini kurtarırken, ruhlarında sonsuza dek iyileşmeyecek yaralar açmıştı.

Yıllar sonra, yaşlı bir Andrés Dorantes, Meksika’daki hacienda’sının verandasında oturmuş, batıya, batan güneşe bakıyordu. Yanında, torunlarından biri duruyordu. Çocuk, büyükbabasının o meşhur hikayesini bininci kez dinlemek istiyordu. “Büyükbaba,” dedi. “Bana yine o dev yılanları ve altın şehirleri anlatır mısın?”

Dorantes, torununa baktı. Gözlerinde, çocuğun anlayamayacağı bir yorgunluk vardı. “Hayır, evlat,” dedi, sesi alçaktı. “Bugün sana başka bir şey anlatacağım. Sana, siyah tenli, cesur bir adamı anlatacağım. Adı Estebanico’ydu. O, bir köleydi, ama tanıdığım en özgür adamdı. Ve sana, bir avuç mısırın, dünyadaki tüm altından nasıl daha değerli olabildiğini anlatacağım.” Çocuk, sıkıntıyla ofladı. Bu, duymak istediği hikaye değildi. Fakat Dorantes, ilk defa, başkalarının duymak istediğini değil, kendi hafızasının anlatmak istediğini anlatmaya karar vermişti. Çünkü geriye kalan tek şey, eninde sonunda, o acı, yalın ve dürüst gerçekti. Ve o gerçek, nehirlerin labirentinden ve insanların ihanetinden daha kalıcıydı.


Bölüm 20: Bir Haritanın Doğuşu
İki Harita / Sevilla, 1559

Her yolculuk, bir haritanın çizimidir. Álvar Núñez Cabeza de Vaca, Sevilla’daki o loş ve sessiz odada, ömrünün son demlerini yaşarken, bunu herkesten daha iyi biliyordu. Pencereden sızan solgun ışık, masasının üzerindeki iki haritayı aydınlatıyordu. Biri, parşömen üzerine mürekkeple çizilmiş, Yeni Dünya’nın kıyılarını, nehirlerini ve bilinen yerleşimlerini gösteren, imparatorluğun resmi haritasıydı. Üzerinde, kralların ve coğrafyacıların adları yazılıydı. Çizgileri, kesin ve kibirliydi; sanki o devasa, vahşi kıtayı bir avucun içine sığdırabileceklerine inanıyor gibiydiler. O, fetihlerin, altın yollarının, imparatorlukların haritasıydı.

Diğer harita ise, Cabeza de Vaca’nın önünde duran, kendi yazdığı kitabın, La Relación y Comentarios’un sayfalarıydı. O haritanın mürekkebi, kan, ter ve gözyaşıydı. Çizgileri, bataklıklarda açılan yaralar, çölde atılan adımlar, dağlarda yankılanan dualardı. O haritada, nehirlerin adı değil, sularının tadı vardı. Dağların yüksekliği değil, yamaçlarındaki yorgunluk vardı. Kabilelerin adı değil, insanlarının yüzleri, cömertlikleri ve korkuları vardı. O, bir ruhun coğrafyası, bir dönüşümün, başarısızlığın ve beklenmedik bir bilgeliğin haritasıydı. Ve o haritayı, o odada, ölümü bekleyen o yaşlı adamdan başka kimse tam olarak okuyamazdı. Çünkü o haritanın her bir noktası, onun bedenine ve ruhuna kazınmıştı.

Bu, o ikinci haritanın, bir insanın hafızasından ve acısından doğan o eşsiz haritanın nasıl çizildiğinin hikayesiydi.

Haritanın ilk çizgileri, bir felaketle, bir silinme eylemiyle atılmıştı. Pánfilo de Narváez’in komutasındaki o görkemli filo, Sanlúcar limanından ayrılırken, her birinin zihninde, imparatorluğun o resmi haritası vardı. O harita, onlara La Florida’yı, Apalachen’i, altınla parıldayan nehirleri vaat ediyordu. Narváez, tek sağlam gözüyle o parşömenlere bakıyor, fakat görmüyordu. O, çizgileri değil, kendi hırsının yansımasını görüyordu. O, toprağın gerçeğini değil, zihnindeki fanteziyi fethetmeye gidiyordu. Kasırgalar, o ilk gemileri yuttuğunda; açlık, o ilk askerleri tükettiğinde; Apalachee okları, o ilk zırhları deldiğinde, aslında olan şey, eski haritanın yırtılmasıydı. Doğa ve toprağın gerçekliği, insanın kibrinin çizdiği o sahte coğrafyayı paramparça ediyordu.

Cabeza de Vaca, sonradan anlayacaktı ki, o büyük başarısızlık, asıl yolculuğun başlayabilmesi için gerekli bir ön koşuldu. Bir haritayı yeniden çizebilmek için, önce eskisinin tamamen silinmesi gerekiyordu. Narváez’in adamlarını karada bırakıp, gemileri o hayali limanı aramaya gönderme kararı, o eski haritadan son kopuştu. O andan itibaren, artık ne bir filoları, ne bir geri dönüş yolları, ne de bir hedefleri vardı. Pusulaları kırılmıştı. Ellerinde kalan tek şey, o bilinmeyen toprağın acımasız gerçekliğiydi. Haritanın üzerine çizilecek o bembeyaz, korkutucu boşluk, işte o an ortaya çıkmıştı.

Sonra, haritanın zemini çizildi: İnsan bedeni. Sekiz yıl boyunca, o coğrafya, onların bedenlerine işlendi. Cabeza de Vaca, kırışmış ellerine bakıyordu. O eller, bir zamanlar kraliyetin hesap defterlerini tutan, ince uçlu kalemlerle sayılar yazan bir soylunun elleriydi. Şimdi ise, toprağı kazmaktan, dikenli kaktüsleri ayıklamaktan, istiridye kabuklarının kestiği yaralardan nasırlaşmış, bir köylünün, bir kölenin elleriydi. Açlık, haritanın ilk rengiydi. O, her şeyi silen, onuru, ahlakı, medeniyeti anlamsız kılan bir beyazlıktı. O beyazlığın içinde, bir avuç mısırın, Peru’nun tüm hazinesinden daha değerli olduğunu öğrenmişlerdi. Susuzluk, haritadaki çatlakları oluşturuyordu. Bir yudum temiz suyun hayaliyle, kendi idrarlarını içmeyi düşündükleri o anlar, ruhlarına kazınan en derin yarıklardı.

Ve hastalıklar, böcekler, yılanlar, dayanılmaz sıcak ve dondurucu soğuk… Her biri, haritanın üzerine kendi acı dolu işaretini bırakıyordu. O dört adam, artık Avrupalı bedenlerine sahip değillerdi. Onların bedenleri, o toprağın bir parçası haline gelmişti. Derileri, güneşin ve rüzgârın diliyle konuşuyor, yara izleri, geçtikleri nehirlerin ve ormanların adını taşıyordu. Medeniyet, onlardan sökülüp alınmıştı. Geriye, en ilkel, en çıplak haliyle, hayatta kalmaya çalışan bir organizma kalmıştı. Haritanın zemini, acıyla ve dayanıklılıkla yoğrulmuştu.

Bu acı dolu zeminin üzerinde, haritanın en önemli özelliği, o dönüştürücü rota çizilmeye başlandı. Bu, bir fatihin bir şifacıya dönüşmesinin rotasıydı. Kötü Kader Adası’nda, yerliler onlardan hastalarını iyileştirmelerini istediklerinde, o dört adam hayatlarının en büyük ironisiyle yüzleşmişlerdi. Onlar, o topraklara fethetmek, gerekirse öldürmek için gelmişlerdi. Şimdi ise, hayatta kalmaları, hayat vermelerine bağlıydı. İlk başta, bunun bir sahtekarlık, bir rol olduğunu düşündüler. Bildikleri Hristiyan dualarını okuyor, haç işareti yapıyorlardı.

Fakat zamanla, bir şeyler değişti. Cabeza de Vaca, bir hastanın ateşli alnına elini koyduğunda, artık sadece bir rol yapmıyordu. O, karşısındaki insanın acısını hissediyordu. O, artık bir İspanyol soylusunun bir “vahşi”ye dokunuşu değildi. O, acı çeken bir insanın, başka bir acı çeken insana uzanan eliydi. O dokunuşta, fatih ve fethedilen, medeni ve ilkel, efendi ve köle arasındaki tüm sınırlar eriyip gidiyordu. Onlar, şifa verdikçe, aslında kendileri iyileşiyorlardı. Kibirlerinin, hırslarının, ön yargılarının açtığı o derin yaralar, o basit, insani temasla kabuk bağlamaya başlıyordu. Mucize, hastaların iyileşmesi değildi. Asıl mucize, o dört fatihin ruhunun iyileşmesiydi. Bu rota, haritanın en parlak, en umut dolu çizgisiydi.

Ve bu rota, onlara, haritanın en önemli sırrını öğretti: “Öteki”nin haritasını çizmeyi. O güne kadar, İspanyollar için yerliler, ya şeytanın çocukları ya da basit ruhlu, medenileştirilmesi gereken çocuklardı. Onlar, birer nesneydi. Fakat Cabeza de Vaca ve yoldaşları, onlarla birlikte yaşamak, onların dillerini öğrenmek, onların ailelerinin bir parçası olmak zorunda kaldıklarında, o basit kategorilerin ne kadar yanlış, ne kadar kibirli olduğunu anladılar. Onlar, farklı kabilelerin karmaşık sosyal yapılarını, derin ruhani inançlarını, kıtlık zamanlarındaki cömertliklerini, sevdiklerini kaybettiklerinde döktükleri gözyaşlarını gördüler. Onlar, “vahşiler” görmediler. Onlar, insan gördüler.

Estebanico, bu konuda en büyük köprüydü. O, teninin rengiyle zaten “öteki”ydi. Belki de bu yüzden, diğer “öteki”lerle daha kolay bir bağ kurdu. O, dilleri, şakaları, hikayeleriyle, iki dünya arasında bir tercüman oldu. O, haritanın üzerindeki en hareketli, en canlı noktaydı. Onun varlığı, ırk ve kültürün ne kadar yapay sınırlar olduğunu kanıtlıyordu. O dört adam, farkında olmadan, Amerika kıtasının ilk gerçek etnografik haritasını çiziyorlardı. Bu, sadece nehirleri ve dağları değil, insan ruhunun farklı tezahürlerini gösteren bir haritaydı.

Fakat her haritanın, tehlikeli, girilmesi yasak bölgeleri vardır. Onların haritasında, o bölge, medeniyetin kendisiydi. Sekiz yıl sonra, kendi soydaşlarıyla, o İspanyol köle avcılarıyla karşılaştıklarında, yolculuklarının en acı dersini öğrendiler. Onlar, vahşi doğanın en tehlikeli yaratıklarından, en acımasız kabilelerinden sağ çıkmayı başarmışlardı. Fakat kendi medeniyetlerinin canavarlığı karşısında çaresizdiler. Diego de Alcaraz’ın yüzündeki o açgözlü, küçümseyen ifade, onlara, en büyük vahşiliğin ormanlarda değil, insanın kalbinde saklı olduğunu göstermişti. O karşılaşma, haritanın üzerine, silinmez bir ihanet lekesi bıraktı. Onlar, iki dünya arasında kalmışlardı. Yerliler için, onlar artık tamamen yerli değildi. İspanyollar için ise, onlar artık tamamen İspanyol değildi. Onlar, kendi yarattıkları o haritanın ıssız topraklarında, sonsuza dek sürgün kalacaklardı.

Río de la Plata’da yaşananlar, bu trajik gerçeğin son ve en acı kanıtı oldu. Orada, Cabeza de Vaca, öğrendiği her şeyi uygulamaya çalıştı. Barış, adalet, insanlık… Fakat karşısında, Domingo Martínez de Irala’nın şahsında, sömürgeciliğin o doymak bilmeyen hırsını buldu. Orada, kendi adamları tarafından zincire vurulduğunda, haritanın son çizgisi de çizilmiş oldu: En tehlikeli labirent, nehirlerin labirenti değil, insanların entrika ve ihanetle ördüğü labirentti. Ve o labirentten çıkış yoktu.

Şimdi, Sevilla’daki o odada, ölümü beklerken, elinde kalan tek şey, o haritaydı. Kitabı. Ve o, kitabının geleceğini düşünüyordu. O biliyordu ki, herkes o haritayı farklı okuyacaktı. Coronado ve De Soto gibi adamlar, onun haritasını almış, fakat içindeki tüm insanlığı, tüm bilgeliği silip, sadece o silik altın ve zenginlik vaatlerini görmüşlerdi. Onlar, haritayı bir yol gösterici olarak değil, bir bahane olarak kullanmışlardı. Ve sonuç, daha fazla ölüm, daha fazla yıkım olmuştu.

Fakat belki, diye umut ediyordu, gelecek nesiller, haritayı doğru okuyabilirdi. Belki bir gün, birileri o satırların arasına gizlenmiş olan asıl hazineyi bulabilirdi. O hazine, altın ya da gümüş değildi. O hazine, başarısızlığın içindeki bilgelik, acının içindeki dönüşüm, ötekinin içindeki insanlıktı. O hazine, bir insanın, tüm kimliğini, tüm inançlarını, tüm dünyasını kaybettikten sonra, geriye kalan o en temel, en çıplak özüydü.

Cabeza de Vaca, yavaşça yerinden kalktı. Artık kemikleri sızlıyordu. Pencereye yürüdü. Akşam güneşi, Sevilla’nın çatılarını kızıla boyamıştı. Ufka baktı. Batıya. Okyanusun ardındaki o devasa, gizemli kıtaya. O, artık oraya dönemezdi. Fakat ruhunun bir parçası, her zaman orada kalacaktı. Teksas’ın rüzgârında, Mississippi’nin sularında, bir Zuni köyünün tozunda, bir Guaraní çocuğunun gülümsemesinde…

O, bir harita çizmişti. Ve her harita gibi, onunki de bir davetti. Bir yolculuk daveti. Sadece coğrafyaya değil, aynı zamanda insan olmanın ne anlama geldiğine dair, zamanın ötesinde, bitmeyen bir yolculuğa. Gözlerini kapattı. Artık ne imparatorluğun mahkemesi ne de kralların sağır kulakları umurundaydı. O, kendi mahkemesini tamamlamış, kendi gerçeğini yazmıştı. Hafızanın rüzgârı, şimdi onun kelimelerini alıp, dünyanın dört bir yanına, gelecek zamanların bilinmeyen kıyılarına taşıyacaktı. Ve bir yerlerde, bir zamanlar, birileri, o haritayı bulup, doğru okumayı başaracaktı. Bu umut, onun için yeterliydi. Bu, onun son ve en büyük zaferiydi.

Yorum bırakın

Scroll to Top