Dört İmparator Yılı: Roma’nın Kanlı Taht Oyunu (M.S. 69)


Bölüm 1

Altın Kafesteki Sanatçı
Roma, M.S. 68 Baharı

Palatinus Tepesi’nin zirvesinde, güneşin ilk ışıkları mermer duvarları ve yaldızlı çatıları yalarken, Roma bir yılan gibi uyanıyordu. Aşağıda, Subura’nın dar sokaklarında hayatın gürültüsü çoktan başlamıştı: demircilerin çekiç sesleri, pazar yerlerinin uğultusu, tezgâh sahiplerinin bağırışları. Fakat tepede, Domus Aurea’nın, yani Altın Ev’in koridorlarında, yapay bir sessizlik hüküm sürüyordu. Milyonlarca sestertius’a mal olan, duvarları fildişi ve mücevherlerle kaplı, tavanları taze çiçekler ve parfümler yağdıran mekanizmalara sahip sarayın içinde, Roma’nın efendisi, tanrıların yeryüzündeki gölgesi İmparator Nero Claudius Caesar Augustus Germanicus, kâbuslarından yeni uyanmıştı.

Ter içinde kalmış bedeni, Mısır’dan getirilmiş en ince keten çarşaflara yapışmıştı. Rüyasında, annesi Genç Agrippina’nın hayaleti onu boğmaya çalışıyordu. Onu öldürtmesinin üzerinden yıllar geçmişti, fakat annesinin suçlayıcı bakışları, gölgelerde ve mermer heykellerin soğuk gözlerinde onu takip etmeyi sürdürüyordu. Yatağından fırladı, çıplak ayakları Sicilya’dan getirilmiş mozaik zeminin serinliğinde ürperdi. Geniş odanın ortasında durdu, nefes nefese. Odanın duvarları, Truva Savaşı’ndan sahnelerle bezenmişti. Akhilleus’un öfkesi, Hektor’un kahramanlığı, Priamos’un yalvarışı… Nero, kendini o kahramanların hepsiyle özdeşleştiriyordu, fakat şu anda hissettiği şey, kahramanlıktan çok bir av hayvanının paniğiydi.

“Tigellinus!” diye bağırdı. Sesi, devasa odanın akustiğinde tiz ve zayıf bir şekilde yankılandı. “Neredesin, vefasız köpek?”

Kapı usulca açıldı ve Praetor Muhafızları’nın komutanı Gaius Ofonius Tigellinus içeri süzüldü. Yüzünde, efendisinin ruh halini anında okuyabilen bir hizmetkârın endişeli ifadesi vardı. Tigellinus, Sicilyalı bir balıkçının oğlu olarak başladığı hayatta, entrika ve zalimlik yeteneği sayesinde İmparator’un en güvendiği adam konumuna yükselmişti. Gücü, İmparator’un zayıflığından besleniyordu.

“Buradayım, ey kutsal efendim,” dedi, yere kadar eğilerek. “Emrinizdeyim. Kötü bir rüya mı gördünüz yine?”

Nero, ona doğru yürüdü. Gözleri kan çanağına dönmüştü. “Rüya mı? Sen buna rüya mı diyorsun, Tigellinus? Bütün dünya bana karşı komplo kurarken, tanrılar bile uykumda beni rahat bırakmıyor. Senato… O yaşlı moruklar sürüsü, cumhuriyet hayalleriyle fısıldaşıyor. Lejyonlar… Komutanları, Sezar’ın adını anarken dudaklarını büzüyor. Halk… O nankör güruh, dün beni alkışlarken bugün ekmek ve sirk oyunları için surat asıyor.”

Elini Tigellinus’un omzuna koydu, tırnaklarını adamın zırhlı tulumunun derisine geçirdi. “Söyle bana, sadık dostum. Yeni bir haber var mı? Gallia’dan, Hispania’dan, Germania’dan… Oradaki valilerim ne yapıyor? Benim sağladığım zenginliğin ve gücün tadını çıkarırken, arkamdan iş çeviriyorlar mı?”

Tigellinus, acısını belli etmemeye çalışarak yutkundu. İmparator’un paranoyası son aylarda tehlikeli bir seviyeye ulaşmıştı. Her gölge bir suikastçı, her fısıltı bir ihanet belirtisiydi. Gerçek tehlikeleri, hayali olanlardan ayırmak giderek zorlaşıyordu.

“Hiçbir olumsuz haber yok, ey yüce Sezar,” diye yalan söyledi. “İmparatorluk barış içinde. Gallia Lugdunensis valisi Vindex, sizin adınıza vergileri topluyor. Hispania Tarraconensis’in yaşlı kurdu Galba, emekliliğini bekliyor. Germania’daki Verginius Rufus ise barbarları sınırın ötesinde tutmakla meşgul. Sadakatleri tamdır.”

Nero, onun gözlerinin içine baktı, bir an için yalanı delip geçecek gibi oldu. Sonra aniden rahatladı, yüzüne kendini beğenmiş bir gülümseme yayıldı. Omzunu bıraktı ve odanın öbür ucundaki lirine doğru yürüdü. “Elbette sadıklar. Nasıl olmazlar ki? Onlara her şeyi veren benim. Onları yaratan benim. Roma benim. Ben Roma’yım.”

Lirini kucağına aldı, fildişi mızrabıyla tellere dokundu. Ortaya çıkan ses, bir kedinin miyavlaması kadar zayıf ve ahenksizdi. Fakat Nero’nun yüzü, ilahi bir ilhamla aydınlanmış gibiydi. “Şimdi beni yalnız bırak, Tigellinus. Sanatım beni çağırıyor. Bu geceki resital için hazırlanmalıyım. Tanrı Apollon’un sesi, benim dudaklarımdan dökülecek ve Roma’yı mest edecek.”

Tigellinus, bir kez daha eğilerek geri geri çıktı. Kapıyı kapattığında, yüzündeki endişeli ifade, yerini derin bir küçümsemeye bıraktı. İmparator, bir sanatçı olduğuna inanıyordu. Oysa asıl sanatı, bir imparatorluğu yavaş yavaş çürütmekti. Tigellinus, koridorun loşluğunda yürürken, kendi geleceğini düşünüyordu. Bu altın gemi batıyordu ve o, kaptanla birlikte dibe gitmeye niyetli değildi. Bir cankurtaran sandalı bulmalıydı. Belki de yeni bir kaptan…


Lugdunum Kalesi, Gallia Lugdunensis
M.S. 68 Mart

Roma’dan binlerce mil uzakta, Gallia Lugdunensis eyaletinin başkenti Lugdunum’da, bambaşka bir hava esiyordu. Burası, Roma medeniyetinin Kelt ruhuyla birleştiği, hareketli bir ticaret ve yönetim merkeziydi. Vali Gaius Julius Vindex, makam odasının penceresinden dışarıyı seyrediyordu. Rhone ve Saône nehirlerinin birleştiği noktada kurulan şehir, çalışkan ve gururlu bir halka ev sahipliği yapıyordu. Vindex, kendisi de bir Aquitania prensinin soyundan geliyordu. Damarlarında Galli kanı dolaşıyordu, fakat eğitimi ve kültürü tamamen Romalıydı. O, iki dünyanın bir senteziydi ve iki dünyanın da acısını hissediyordu.

Masanın üzerindeki parşömen tomarı, Roma’dan gelen son vergi fermanıydı. Nero, Domus Aurea’nın ve bitmek bilmeyen şölenlerinin masraflarını karşılamak için eyaletlerin kanını emiyordu. Gallia, zengin toprakları ve çalışkan halkıyla, İmparator’un en gözde av sahalarından biriydi. Çiftçiler ürünlerinin yarısını, tüccarlar kârlarının büyük bir kısmını Roma’ya göndermek zorundaydı. Halk homurdanıyor, kabile liderleri huzursuzlanıyordu. Vindex, bu baskıyı her gün omuzlarında hissediyordu. O, İmparator’un temsilcisiydi, fakat halkının da koruyucusuydu. Bu iki kimlik, artık birbiriyle savaş halindeydi.

Masada, vergi fermanının yanında başka bir mektup daha duruyordu. Bir dostundan, Roma’daki bir senatörden gelmişti. Mektup, Nero’nun son kepazeliklerini anlatıyordu. İmparator, Yunanistan’a gitmiş, Olimpiyat Oyunları’na katılmış ve tüm yarışmaları “kazanmıştı”. Arabası devrilmesine rağmen, onu araba yarışının galibi ilan etmişlerdi. Trajedi okuma yarışmasında, kimse ondan daha iyi performans sergileyememişti. Roma’nın efendisi, kendini bir soytarıya çevirmişti. Augustus’un ve Trajan’ın mirası, ucuz bir tiyatro sahnesinde lekeleniyordu.

Vindex, mektubu buruşturup ateşe attı. Alevler, senatörün öfkeli kelimelerini yutarken, Vindex’in içinde bir karar alevlendi. Yeterdi. Artık bu maskaralığa hizmet edemezdi. Roma’nın onuru, bir tiranın ve bir soytarının elinde oyuncak olamazdı. O bir isyan başlatacaktı. Fakat tek başına değil. Tek bir eyaletin valisi, Roma’nın gücü karşısında bir hiçti. Ona müttefikler lazımdı. Güçlü, saygın, lejyonları olan müttefikler.

Aklına tek bir isim geldi: Servius Sulpicius Galba.

Hispania Tarraconensis valisi. Yetmişini aşmış, eski cumhuriyet soylularından gelen, disiplinli ve sert bir komutan. Galba, Julio-Claudian hanedanından değildi. Onun soyu, cumhuriyetin en parlak günlerine dayanıyordu. Tiberius ve Caligula dönemlerinde bile hayatta kalmayı başarmış, tehlikeli sularda nasıl yüzeceğini bilen kurnaz bir politikacıydı. En önemlisi, emrinde bir lejyon vardı: Legio VI Victrix. Azdı, fakat bir başlangıç için yeterliydi.

Vindex, kâtibini çağırdı. “Bana en güvendiğin, en hızlı ulaklarından birini bul,” dedi. Sesi kararlı ve keskindi. “Hispania’ya, Tarraco şehrine gidecek. Vali Galba’ya kişisel bir mesajımı götürecek. Bu mesaj, ne yazılacak ne de mühürlenecek. Ulak, kelimeleri hafızasına kazıyacak ve Galba’nın kulağına fısıldayacak.”

Kâtip, emrin ağırlığı altında ezilerek başını eğdi. “Emredersiniz, efendim. Mesaj ne olacak?”

Vindex, pencereye döndü. Gözleri uzaklara, Alplerin ötesindeki İtalya’ya dikilmişti.

“Ona de ki,” diye başladı yavaşça, her kelimeyi tartarak. “Galli’nin liri, tiranınkini susturmaya hazır. Fakat Roma sahnesinde yeni bir oyunun başlaması için, İspanyol kılıcının da şakıması gerek. İnsanlığın kaderi, bizim ittifakımıza bağlı. Ya Roma’yı bu canavardan kurtarırız ya da onunla birlikte yok oluruz. Seçimini yapsın.”

Bu, bir isyan çağrısıydı. Bu, bir ölüm fermanıydı. Kendi fermanı ya da Nero’nunki. Zar atılmıştı. Artık geri dönüş yoktu.


Tarraco, Hispania Tarraconensis
M.S. 68 Nisan başı

Hispania Tarraconensis’in başkenti Tarraco, Akdeniz’in ılık rüzgârlarıyla yıkanan, düzenli ve sakin bir Roma şehriydi. Vali Servius Sulpicius Galba, günlerini eyalet yönetimiyle ilgili rutin işlerle, hukuk davalarını dinlemekle ve emrindeki tek lejyon olan Altıncı Lejyon’u denetlemekle geçiriyordu. Yetmiş üç yaşındaydı. Bedeni zayıflamış, yürüyüşü yavaşlamıştı, fakat zihni bir hançer kadar keskindi. Uzun ve tehlikelerle dolu bir kariyeri olmuştu. Germania’da komutanlık yapmış, Afrika’da prokonsül olarak hizmet etmişti. İmparatorların lütfunu da gazabını da görmüştü. Hayatta kalmasının sırrı, ihtiyatlı olmak ve dikkat çekmemekti. Nero onu sekiz yıl önce Hispania’ya vali olarak atadığında, bunun bir tür sürgün olduğunu biliyordu. Roma’nın entrika dolu merkezinden uzakta, unutulmuş bir köşede kariyerini sonlandırması bekleniyordu. Galba, bu durumu sessizce kabullenmişti.

O gün, valilik konağının avlusunda, en yakın danışmanı Titus Vinius ile satranç benzeri bir strateji oyunu olan ludus latrunculorum oynuyordu. Vinius, Galba’nın aksine hırslı, enerjik ve entrikacı bir adamdı. Galba’nın kızıyla evlenme hayalleri kuruyor, bu yaşlı valinin ardından büyük bir mirasa konacağını umuyordu.

“Vindex’in hamlesi cesurca,” dedi Vinius, bir taşını ileri sürerek. “Fakat aptalca. Tek başına ne yapabilir ki? Germania’daki Rufus’un lejyonları onu ezip geçecektir.”

Gallia’daki isyanın haberi, birkaç gün önce Tarraco’ya ulaşmıştı. Galba, haberi duyduğundan beri sessizdi. Yüzünden ne düşündüğünü anlamak imkânsızdı.

“Vindex, bir aptal değildir,” dedi Galba sakince, gözlerini tahtadan ayırmadan. “Aksine, fazla zeki. Ve fazla idealist. Roma Cumhuriyeti’ni geri getirmek istiyor. Bu, güzel bir rüya. Fakat rüyalar, lejyonların mızrak uçlarında son bulur.”

“O halde onu desteklemeyeceksiniz?” diye sordu Vinius, hayal kırıklığıyla. Vinius, bu isyanda büyük bir fırsat görüyordu. Nero devrilirse, yerine geçecek yeni imparator, kendisini destekleyenleri ödüllendirirdi. Galba, saygınlığı ve soyuyla en güçlü adaylardan biriydi.

Galba, Vinius’un sorusunu duymazdan geldi. Tam o sırada, bir muhafız avluya girdi. Yanında, yolculuktan yorgun düştüğü her halinden belli olan, toza toprağa bulanmış bir adam vardı.

“Efendim,” dedi muhafız. “Gallia’dan bir ulak. Sizi kişisel olarak görmek istiyor. Vali Vindex’ten sözlü bir mesaj getirdiğini söylüyor.”

Galba’nın parmakları, elindeki fildişi oyun taşının üzerinde donakaldı. Vinius’a baktı. İkisinin de gözlerinde aynı ifade vardı: Beklenen an gelmişti.

Ulak içeri alındı. Yorgunluktan ayakta durmakta zorlanıyordu, fakat gözleri ateş gibi yanıyordu. Galba’nın önünde diz çöktü.

“Vali Galba,” dedi fısıltıyla. “Efendim Vindex, size selamlarını ve bağlılığını sunar. Ve şu kelimeleri iletmemi emretti: Galli’nin liri, tiranınkini susturmaya hazır. Fakat Roma sahnesinde yeni bir oyunun başlaması için, İspanyol kılıcının da şakıması gerek. İnsanlığın kaderi, bizim ittifakımıza bağlı. Ya Roma’yı bu canavardan kurtarırız ya da onunla birlikte yok oluruz. Seçimini yapsın.”

Avluya derin bir sessizlik çöktü. Sadece uzaktan gelen dalgaların sesi ve ağaçlardaki kuşların cıvıltısı duyuluyordu. Galba, uzun süre hiçbir şey söylemedi. Yüzü, bir taş heykel gibi ifadesizdi. Ulak, dizlerinin üzerinde, kader anının sonucunu bekliyordu.

Sonunda Galba, Vinius’a döndü. “Lejyonu topla,” dedi. Sesi, yaşından beklenmeyecek bir toklukla çıktı. “Ve dostlarımı çağır. Bir konsey toplayacağız. Hispania’nın Roma’ya bir cevap vermesinin vakti geldi.”

Vinius’un yüzünde zafer dolu bir gülümseme belirdi. Yaşlı kurt, uykusundan uyanmıştı. Oyun şimdi başlıyordu.


Roma, Domus Aurea
M.S. 68 Nisan sonu

Vindex’in isyan haberi Roma’ya ulaştığında, Nero ilk başta bunu ciddiye almadı. Neapolis’te, en sevdiği Yunan şehrinde tatildeydi. Haberi getiren ulak, huzuruna çıktığında, İmparator banyosundan yeni çıkmış, masörlerine vücudunu ovduruyordu.

“Vindex mi?” diye sordu, alaycı bir şekilde gülerek. “O Galya horozu yine mi ötüyor? Bırakın ötsün. Birkaç vergi memurunu daha gönderin, sesini keserler.”

Fakat sonraki günlerde gelen haberler, durumun ciddiyetini ortaya koydu. Vindex, 100.000 kişilik bir ordu topladığını iddia ediyordu. Gallia’daki kabileler ona katılmıştı. En kötüsü ise, Galba’nın da isyana destek verdiğini bildiren söylentilerdi. Galba, Hispania’da kendini “Senato ve Roma Halkının Legatus’u” (temsilcisi) ilan etmişti. Bu, açık bir meydan okumaydı. İmparator unvanını kullanmıyordu, fakat niyetini belli ediyordu.

Nero, panik içinde Roma’ya döndü. Fakat paniği, yine tuhaf ve teatral tepkilerle kendini gösteriyordu. Senato’yu topladı, fakat onlara isyanı bastırmak için planlarını anlatmak yerine, yeni icat ettiği bir su orgunu tanıttı. Senatörler, dehşet ve şaşkınlık içinde, İmparator’un bu çılgınlığına alkış tutmak zorunda kaldılar.

Tigellinus, durumu kontrol altına almaya çalışıyordu. “Efendim,” dedi bir gece, İmparator’u yalnız yakaladığında. “Germania’daki lejyonları Vindex’in üzerine göndermeliyiz. Verginius Rufus sadık bir komutandır. İsyancıları ezecektir.”

Nero, odasında bir aşağı bir yukarı yürüyor, tırnaklarını yiyordu. “Rufus… Ona güvenebilir miyim? Ya o da isyancılara katılırsa? Ya hepsi bana karşı birleşirse?”

“O halde siz ordunun başına geçin, ey Sezar!” diye atıldı Tigellinus. “Sizi gördüklerinde, lejyonlar ilhamla dolacak ve isyancılar korkudan titreyecektir.”

Bu fikir Nero’nun hoşuna gitti. Kendini zırhlar içinde, ordusunun başında, bir fatih gibi hayal etti. Fakat sonra savaşın gerçekliği aklına geldi. Kan, çamur, ter… Bu, onun gibi bir sanatçının hassas ruhuna göre değildi.

“Hayır,” dedi kesin bir sesle. “Savaş, barbarlar içindir. Ben, Roma’yı sanatımla kurtaracağım. Gallia’ya gideceğim. Tek başıma. Silahsız. Onların karşısına çıkıp lirimi çalacağım ve bir trajedi okuyacağım. Gözyaşlarım ve sanatımın gücü, onları pişman edip yeniden sadakat yoluna döndürecektir.”

Tigellinus, duyduklarına inanamadı. İmparator, aklını tamamen yitirmişti. Roma alevler içindeyken, o lir çalmaktan bahsediyordu. O an Tigellinus anladı ki, Nero’nun sonu gelmişti. Ve kendi planını devreye sokma zamanıydı.

Tigellinus’un bir ortağı vardı: diğer Praetor Komutanı, Nymphidius Sabinus. Sabinus, hırslı ve acımasız bir adamdı. Bir gladyatörün oğlu olduğu söyleniyordu ve bu söylentiden rahatsızlık duymak yerine, bununla gurur duyuyordu. Sabinus, Praetor Kışlası’nda, muhafızların arasında gizlice çalışmaya başladı.

Fısıltılar yaydı. “Nero, Mısır’a kaçmayı planlıyor. Hazineleri gemilere yükletiyor. Bizi burada isyancılarla baş başa bırakacak.”

Sonra en zehirli oku attı. Galba’nın adını kullanarak, muhafızlara devasa bir bağış vaat etti. “Galba imparator olduğunda,” diye fısıldıyordu çavuşlara, “her birinize 30.000 sestertius bağışta bulunacak. Nero size ne verdi? Sadece boş vaatler ve utanç.”

Praetor Muhafızları’nın sadakati, her zaman en yüksek teklifi verene aitti. 30.000 sestertius, bir askerin hayatı boyunca kazanamayacağı bir servetti. Fısıltılar, kışlada bir orman yangını gibi yayıldı. Nero’ya olan son bağlılık kırıntıları da buharlaşıp uçtu.

Mayıs ayında, kader anını getiren haber geldi. Germania Superior valisi Verginius Rufus, ordusuyla Vindex’in üzerine yürümüş ve Vesontio (Besançon) yakınlarında isyancıları darmadağın etmişti. Vindex, yenilgiyi kabullenemeyip intihar etmişti.

Bu haber Roma’ya ulaştığında, Nero sevinçten havalara uçtu. Tehlikenin geçtiğini sandı. “Gördünüz mü?” diye bağırdı sarayda. “Tanrılar benden yana! Hain cezasını buldu!”

Fakat yanılıyordu. Asıl tehlike şimdi başlıyordu. Verginius Rufus’un lejyonları, zafer sarhoşluğu içinde onu imparator ilan etmeye çalıştılar. Rufus, cumhuriyete sadık bir adam olarak bu teklifi reddetti ve kararı Senato’ya bıraktığını söyledi. Fakat bu olay, bir gerçeği ortaya çıkarmıştı: Artık imparatoru seçen, Roma’daki Senato değil, eyaletlerdeki lejyonlardı.

Ve şimdi, sahada tek bir aday kalmıştı: Galba. Vindex ölmüştü, fakat başlattığı yangın söndürülememişti. Nymphidius Sabinus, bu durumu kendi lehine kullandı. Muhafızlara, Nero’nun Vindex’in intikamını almak için bütün Senato’yu ve komutanları öldürtmeyi planladığı yalanını yaydı.

Panik, Roma’yı bir veba gibi sardı. Senatörler can korkusuyla evlerine kapandı. Nero, sarayında yapayalnız kalmıştı. Dostları, dalkavukları, hepsi birer birer onu terk etmişti. Geceleri, boş koridorlarda tek başına dolaşıyor, hayaletlerle konuşuyordu.

Sonun geldiğini anladığında, Haziran ayının ilk günleriydi. Bir gece, muhafızlarının kışladan ayrılıp Galba’ya bağlılık yemini ettiğini öğrendi. Saraydaki son hizmetkârları da kaçmıştı. Tigellinus ortadan kaybolmuştu. Yapayalnızdı.

Kılık değiştirdi. Eski, yırtık bir pelerin giydi ve birkaç sadık azatlısıyla birlikte saraydan kaçtı. Roma’nın karanlık sokaklarında, bir hayalet gibi ilerlediler. Hedefleri, Ostia limanına ulaşıp bir gemiyle Mısır’a kaçmaktı. Fakat yollar tutulmuştu.

Geri dönüp, azatlılarından birinin şehrin dışındaki villasında saklandılar. O gece, Nero hayatının en uzun gecesini yaşadı. Her at kişnemesinde, her köpek havlamasında, kendisini yakalamaya gelen askerlerin sesini duyuyordu.

Sabah olduğunda, bir ulak villaya ulaştı. Titreyen ellerle Nero’ya bir parşömen uzattı. Senato, onu “halk düşmanı” (hostis) ilan etmişti. Bu, onu gören her Roma vatandaşının, yargısız infaz etme hakkına sahip olduğu anlamına geliyordu. Cezası, eski Roma usulüne göre, çatala bağlanıp kamçılanarak öldürülmekti.

Nero, parşömeni okuduğunda acı bir şekilde güldü. “Demek Senato, o korkak yaşlılar kurulu, sonunda cesaretini toplamış.”

Dışarıdan atlıların sesi yaklaşıyordu. Onu bulmuşlardı. Azatlıları, onurlu bir şekilde ölmesi için ona yalvardılar. Bir hançer uzattılar. Nero, hançeri aldı, fakat kendi canına kıyacak cesareti bulamadı. Eli titriyordu.

“Ne kadar da kötü ve utanç verici bir hayat,” diye mırıldandı. Sonra gözlerini gökyüzüne dikti. “Qualis artifex pereo!”

“Ne büyük bir sanatçı ölüyor benimle!”

Atlılar kapıyı kırarken, azatlısı Epaphroditos, hançeri onun elinden alıp kendi eliyle İmparator’un boğazına sapladı.

Roma’nın son Julio-Claudian imparatoru, kanlar içinde, bir köle villasının tozlu zeminine yığıldı. Gözleri hâlâ açıktı, sanki son bir alkış bekler gibi boşluğa bakıyordu.

Altın kafesteki sanatçı ölmüştü.

Fakat onun ölümü, Roma’ya barış getirmedi. Aksine, kanlı bir taht oyununun perdesini araladı. İmparatorluk, artık sahipsizdi. Ve iktidar boşluğunu doldurmak için, kılıçlarını çeken nice aç kurt bekliyordu. Hispania’da, Germania’da, Suriye’de ve Mısır’da… Lejyonlar, yeni efendilerini seçmeye hazırlanıyordu.

Dört İmparator Yılı başlamıştı.


Bölüm 2

Yaşlı Kurt ve Aç Sürüler
Hispania, Gallia, Roma / M.S. 68 Yaz ve Sonbahar

Tarraco’daki valilik konağının mermer zeminleri, öğle güneşinin altında serin ve sessizdi. Dışarıdaki dünyanın ateşi, henüz bu sükûneti tam olarak bozamamıştı. Servius Sulpicius Galba, makam koltuğunda oturmuyor, odanın ortasında, ayakta duruyordu. Bir elinde, Roma’dan gelen ve Senato’nun kendisini İmparator olarak tanıdığını bildiren resmi mektup, diğer elinde ise Nero’nun utanç verici sonunu anlatan özel bir mesaj vardı. Yetmiş üç yıllık ömrü boyunca sayısız kriz, zafer ve tehlike atlatmıştı. İmparator Augustus’un sofrasında yemek yemiş, Tiberius’un güvensizliğinden kurtulmuş, Caligula’nın deliliğine tanıklık etmiş, Claudius’un yönetimi altında hizmet vermişti. Şimdi ise, hayatının alacakaranlığında, o imparatorların oturduğu taht ona sunuluyordu. Yüzü, bir heykeltıraşın yarım bıraktığı bir büst gibiydi; hatları sert, ifadesi okunaksızdı.

Odanın içinde iki adam daha vardı ve onlar, Galba’nın zihnindeki fırtınanın iki zıt kutbunu temsil ediyordu. Biri, legatus’u Titus Vinius’tu. Hırslı, yakışıklı, akıcı konuşan, zevke ve lükse düşkün bir adamdı. Vinius için Galba’nın imparatorluğu, kişisel servete ve güce giden bir kapıydı. Diğeri ise Praetor Komutanı olarak atadığı Cornelius Laco’ydu. Laco, Vinius’un tam tersiydi; yeteneksizliğe varan bir kibire, yavaş işleyen bir zekâya ve her şeye karşı köklü bir şüpheye sahipti. O, değişime ve riske karşı bir frendi.

“Nihayet!” dedi Vinius, ellerini coşkuyla ovuşturarak. “Roma, hak ettiği yöneticiye kavuştu. Tiran öldü, yaşasın Prens! Derhal yola çıkmalıyız, efendim. Roma sizi bekliyor. Praetor Muhafızları’na Nymphidius Sabinus tarafından vaat edilen bağışı iki katına çıkardığımızı duyurmalıyız. Halk için büyük oyunlar ve ziyafetler düzenlemeliyiz. Sadakat, cömertlikle satın alınır.”

Galba, gözlerini Vinius’a çevirdi. Bakışlarında ne bir sevinç ne de bir heyecan vardı. Sadece kemiklerine işlemiş bir yorgunluk ve dünyanın ağırlığı hissediliyordu. “Sadakat satın alınmaz, Vinius,” dedi kısık ve çatallı bir sesle. “Sadakat hak edilir. Ben askerlerimi para kesesiyle değil, disiplinle yönetirim. Roma’nın şölenlere değil, düzene ihtiyacı var. Hazine boş. Nero, imparatorluğun servetini fahişelere ve soytarılara harcadı. Bizim görevimiz, o yaraları sarmaktır, daha fazla kanatmak değil.”

Cornelius Laco, efendisinin sözlerinden aldığı güçle öne atıldı. “İmparator haklı. Acele etmeye gerek yok. Yavaş ve emin adımlarla ilerlemeliyiz. Yolda karşımıza çıkacak her şehir, her topluluk dikkatle incelenmeli. Vindex’i destekleyenler cezalandırılmalı, bize sadık kalanlar ödüllendirilmeli. Orduya gevşeklik göstermemeliyiz. Asker, para değil, emir bekler.”

Vinius, Laco’ya küçümseyen bir bakış fırlattı. “Asker, karnı tokken ve cebi doluyken emir dinler, Laco. Boş mideyle isyan eder. Roma’ya vardığımızda Praetor Muhafızları’nın bizi ‘eski usul disiplin’ adına sırtımızdan bıçaklamasını mı istersin? Nymphidius onlara bir servet vaat etti. O vaadi yerine getirmek zorundayız.”

Galba, tartışmalarını bir el hareketiyle kesti. “Nymphidius, kendi vaatlerinin bedelini öder. Ben, başkasının verdiği sözlerden sorumlu değilim.” Pencereye doğru yürüdü, Tarraco’nun mavi sularına baktı. Zihninde, bir imparatorluğun karmaşık haritası vardı. Germania’daki lejyonlar… Verginius Rufus, imparatorluğu reddetmişti, fakat askerleri hâlâ huzursuzdu. O lejyonlar, Roma’nın en güçlü askeri birliğiydi. Onların sadakati kazanılmalıydı. Suriye’de Mucianus, Yahudiye’de ise Vespasianus komutasında devasa ordular vardı. Onlar şimdilik sessizdi, fakat iktidar oyununda her an sahneye çıkabilirlerdi. Mısır valisi Tiberius Julius Alexander, Roma’nın tahıl ambarını elinde tutuyordu. Onun desteği hayatiydi.

Bu, bir satranç oyunuydu ve tahtanın her karesi tehlikelerle doluydu. Galba, ilk hamlesini yaptı. O hamle, onun bütün yönetim anlayışını özetliyordu.

“Kâtipleri çağırın,” dedi arkasını dönmeden. “Tüm eyaletlerdeki vergi tahsildarlarına mektuplar hazırlansın. Nero’nun son yıllarda hediye ettiği, bağışladığı veya müsrifçe harcadığı her sestertius’un onda dokuzu, geri talep edilecek. Sanatçılar, aktörler, arabacılar… İmparatorluğun kanını emen o asalaklar, aldıklarını geri ödeyecek. Roma’nın hazinesi yeniden dolacak.”

Vinius’un yüzü kireç gibi oldu. Bu, siyasi bir intihardı. Nero’nun lütfuna mazhar olmuş yüzlerce güçlü ve popüler insanı, bir anda düşman haline getirmek demekti. Laco ise memnuniyetle başını salladı. İşte bu, gerçek bir Romalı tavrıydı.

Galba, odadakilerin tepkileriyle ilgilenmiyordu. O, kendi doğrularının esiriydi. Yıllarca eyaletlerde hizmet ederken, Roma’daki israfı ve ahlaki çöküşü uzaktan izlemiş ve bundan tiksinmişti. Şimdi, o çürümeyi temizleme fırsatı eline geçmişti. Fakat elindeki neşterin, kangren olmuş bir uzvu kesmek yerine, hastanın kalbine saplanabileceğini göremiyordu.

“Hazırlanın,” dedi son söz olarak. “Roma’ya gidiyoruz. Fakat bir fatih gibi değil, bir muhasebeci gibi. İmparatorluğun hesap defterini düzeltmeye gidiyoruz.”

Yaşlı kurt, inine dönmek için yola çıkıyordu. Fakat bilmediği şey, inin girişinde ondan daha aç, daha genç ve daha acımasız kurtların beklediğiydi.


Kurtların Kavgası
Roma, Praetor Kışlası / M.S. 68 Temmuz

Roma, nefesini tutmuş yeni efendisini beklerken, şehirdeki iktidar boşluğunu Nymphidius Sabinus doldurmuştu. Praetor Muhafızları’nın komutanı olarak Nero’nun devrilmesinde kilit rol oynamış, Galba’nın adını kullanarak muhafızların sadakatini satın almıştı. Şimdi ise, bu başarının sarhoşluğu içindeydi. Galba’nın Hispania’dan yola çıkmakta gecikmesi, onun hırslarını kamçıladı. Neden iktidarı yaşlı bir adama teslim etsindi ki? Asıl işi yapan kendisi değil miydi?

Nymphidius, kendini Roma’nın fiili hükümdarı gibi görmeye başladı. Senatörleri evinde kabul ediyor, onlara emirler yağdırıyor, devlet işlerine burnunu sokuyordu. Praetor Kışlası, onun kişisel sarayına dönüşmüştü. Etrafı, kendisi gibi hırslı ve vicdansız bir grup subay ve dalkavukla çevriliydi.

Bir akşam, kışladaki komuta merkezinde, en güvendiği adamlarından biri olan Gellianus ile şarap içiyordu. Nymphidius, artık kendini gizleme gereği duymuyordu. “Galba,” dedi küçümseyerek. “O yaşlı moruk, yolda bastonuyla sinek avlarken can verecek. Roma’nın dinamik, genç bir lidere ihtiyacı var. Benim gibi birine.”

Gellianus, efendisinin gözlerindeki tehlikeli parıltıyı gördü. “Fakat efendim, ordu ve Senato, Galba’ya yemin etti. Onu nasıl saf dışı bırakabiliriz?”

Nymphidius kahkaha attı. “Yeminler, daha güçlü yeminlerle bozulur. Para, en kutsal yeminden daha güçlüdür.” Masanın üzerindeki bir parşömeni işaret etti. “Geçmişimi araştırttım. Annemin, İmparator Caligula’nın bir fahişeyle olan ilişkisinden doğduğunu öğrendim. Yani damarlarımda Sezar’ların kanı dolaşıyor. Ben, Julio-Claudian hanedanının gayrimeşru bir varisiyim!”

Bu, cüretkâr bir yalandı. Nymphidius’un annesi, bir gladyatörün kızı olan Nymphidia idi. Fakat Roma’da söylentiler, gerçeklerden daha hızlı yayılırdı.

Planı basitti. Galba şehre yaklaşırken, Praetor Muhafızları’nı karşılamaya gidecek ve orada, Galba’nın Titus Vinius ve Cornelius Laco gibi kötü danışmanların etkisinde olduğunu iddia edecekti. Muhafızlardan, kendisini tek Praetor Komutanı olarak atamalarını ve tüm iktidarı ona vermelerini isteyecekti. Galba’ya ise sadece İmparator unvanı kalacaktı. Bu, bir güç paylaşımı değil, bir darbe provasıydı.

Ancak Nymphidius, bir şeyi hesaba katmamıştı: Praetor Muhafızları’nın açgözlülüğü kadar, kurnazlıklarını da. Muhafızlar, Nymphidius’un kendilerini Galba’ya karşı kullanmaya çalıştığını anladılar. Onlar için Nymphidius, sadece bir araçtı. Asıl ödül, Galba’nın vaat ettiği (daha doğrusu Nymphidius’un Galba adına vaat ettiği) devasa bağıştı. Nymphidius’un bu oyunu, onların paralarını tehlikeye atıyordu. Eğer Galba, Roma’ya geldiğinde Praetorların isyan ettiğini görürse, tek bir sestertius bile ödemezdi.

Kışlada, Nymphidius’un aleyhine fısıltılar dolaşmaya başladı. Başını çekenlerden biri, tribünlerden Antonius Honoratus’tu. Honoratus, bir gece gizlice sadık adamlarını topladı.

“Kardeşlerim,” dedi loş bir meşalenin ışığında. “Bu adam bizi felakete sürüklüyor. Bizi, yemin ettiğimiz İmparator’a karşı kışkırtıyor. Galba’nın cömertliğini, kendi hırsı uğruna tehlikeye atıyor. O, bir haindir. Sadakatimiz, İmparator Galba’yadır. Nymphidius’a değil.”

Komplo, hızla yayıldı. O gece Nymphidius, planını uygulamaya karar verdi. Zırhını giydi, yanına birkaç sadık adamını aldı ve kışlanın avlusuna doğru yürüdü. Amacı, muhafızları toplayıp bir konuşma yapmaktı.

Ancak kışla kapısına yaklaştığında, onu bekleyenlerin dostları olmadığını anladı. Kapılar kapatılmıştı. Kulelerdeki meşaleler, yüzlerce askerin öfkeli yüzlerini aydınlatıyordu.

“Galba! İmparator Galba!” diye bir bağırış yükseldi. Ardından yüzlerce ses, aynı yemini tekrarladı.

Nymphidius donakaldı. İhanete uğramıştı. Kendi adamları, kendi silah arkadaşları, onu satmıştı.

“Ne yapıyorsunuz, ahmaklar!” diye bağırdı. “Sizi zengin edecek olan benim! O yaşlı cimri değil!”

Cevap, Antonius Honoratus’tan geldi. “Sen bir yalancısın, Nymphidius! Ve bir hain! Sadakatimiz satılık değil!”

Bu sözler, kalabalığı galeyana getirdi. Bir mızrak, Nymphidius’un yanındaki adamlardan birinin göğsüne saplandı. Panik başladı. Nymphidius’un korumaları dağıldı. Nymphidius, can havliyle yakındaki bir askerin odasına sığındı.

Fakat kaçışı kısa sürdü. Öfkeli askerler kapıyı kırdılar. Nymphidius, kılıcını çekti, fakat karşısındaki öfkeli deniz karşısında tek bir adam ne yapabilirdi? Onlarca mızrak ve kılıç, aynı anda bedenine saplandı.

Roma’nın geçici efendisi, Praetor Kışlası’nın taş zemininde, kendi kanından bir gölün içinde can verdi. Muhafızlar, onun cansız bedenini bir mızrağın ucuna takıp kışla duvarlarında gezdirdiler. Bu, Roma’ya gelen yeni efendiye bir mesajdı: “Sana sadığız, yeter ki paramızı öde.”

Kurtların kavgasını, en kurnaz olanlar kazanmıştı. Şimdilik.


Kanlı Yolculuk
Gallia Narbonensis / M.S. 68 Eylül

Galba’nın Roma’ya yolculuğu, bir zafer alayından çok bir cenaze alayını andırıyordu. Yavaş, kasvetli ve acımasızdı. Ordusuyla birlikte Hispania’dan çıkıp Gallia’ya girdiğinde, geçtiği topraklar Vindex’in isyanının yaralarını taşıyordu. Yakılmış köyler, yağmalanmış şehirler, yol kenarlarında sahipsiz cesetler… Galba, bu manzaraya merhametle değil, öfkeyle baktı. Onun için düzen, her şeyden önce gelirdi. Ve bu topraklarda düzen bozulmuştu.

Cezalandırması, affetmesinden daha hızlı ve daha sertti. Vindex’e destek veren Gallia ve Hispania şehirlerine ağır vergiler yükledi. Surlarını yıktırdı, liderlerini idam ettirdi. Kendisine sadık kalan az sayıdaki şehri ise vergi muafiyetleriyle ödüllendirdi. Adaleti, bir tüccarın terazisi gibiydi; soğuk, duygusuz ve hesapçı.

Bu sert tavrı, korkuyla karışık bir saygı yaratıyordu. Fakat sevgi yaratmıyordu. Halk, Nero’nun kaprisli zulmünden kurtulmuştu, fakat şimdi de onun yerine Galba’nın buz gibi disipliniyle karşı karşıyaydı. Biri ateşle yakıyordu, diğeri donla öldürüyordu.

En büyük endişe kaynağı, Germania’daki lejyonlardı. Ordunun belkemiğini oluşturan bu sekiz lejyon, Vindex’i yendikten sonra komutanları Verginius Rufus’u imparator ilan etmeye çalışmışlardı. Rufus, bu teklifi reddederek kararı Senato’ya bıraktığını söylemişti. Bu, onurlu bir davranıştı, fakat lejyonların arzusunu ortadan kaldırmıyordu. Onlar, kendi seçtikleri bir komutanın imparator olmasını istiyorlardı, Senato’nun atadığı Hispania’daki yaşlı bir valiyi değil.

Galba, Rufus’u görevden aldı. Bu, riskli bir hamleydi. Rufus, askerleri tarafından sevilen, yetenekli bir komutandı. Görevden alınması, bir isyanı tetikleyebilirdi. Galba, onun yerine sadakatinden emin olduğu Hordeonius Flaccus’u atadı. Ardından, Rufus’u yanına, ordugâhına çağırdı.

İki adamın buluşması, Gallia Narbonensis’te, Massilia (Marsilya) yakınlarındaki bir ordugâhta gerçekleşti. Verginius Rufus, orta yaşlı, güçlü, yüzünde savaşların ve sorumluluğun izlerini taşıyan bir adamdı. Galba’nın çadırına girdiğinde, içeride İmparator, Vinius ve Laco vardı.

Galba, koltuğunda oturuyordu. Rufus’a oturması için yer göstermedi. Bu, bilinçli bir aşağılamaydı. “Demek lejyonların imparatoru geldi,” dedi Galba, zehirli bir imayla.

Rufus, bu hakareti yutkundu. Sakin bir sesle cevap verdi. “Ben, Roma Senatosu ve Halkı’nın sadık bir hizmetkârıyım, efendim. Lejyonlarımın arzusunu değil, görevimin gereğini yaptım. Zaferi size ve Senato’ya sundum.”

Vinius araya girdi, uzlaşmacı bir tavırla. “Elbette, elbette, saygıdeğer Rufus. Sadakatinizden kimsenin şüphesi yok. İmparator, hizmetlerinizi takdir ediyor.”

Laco ise şüpheyle Rufus’u süzüyordu. “Lejyonlar neden hâlâ huzursuz o halde? Neden senin adını haykırmaya devam ediyorlar?”

Rufus, gözlerini Laco’dan ayırıp doğrudan Galba’ya baktı. “Çünkü onlar, Vindex’i yenenin kendileri olduğunu biliyorlar. Onlar, imparatorluğu kurtardıklarına inanıyorlar. Ve bunun için bir ödül bekliyorlar. Benim şahsımda, o ödülü istiyorlar. Benim arzum bu yönde değildir, fakat bir komutan, askerlerinin ruh halini görmezden gelemez.”

Galba, ayağa kalktı. Rufus’un birkaç adım önüne geldi. Aralarında sadece birkaç santim vardı. Yaşlı imparatorun gözleri, tecrübeli komutanın gözlerine kilitlendi.

“Ödül mü istiyorlar?” diye tısladı Galba. “Ödülleri, vatanlarına hizmet etmenin onurudur. Benim askerlerim para için değil, Roma için savaşır. Git onlara söyle, yeni efendileri benim. Ve benim yönetimimde disiplin olacak, şımarıklık değil. Şimdi Roma’ya benimle geliyorsun. Artık bir komutan değil, benim danışmanlarımdan birisin. Gözümün önünde olacaksın.”

Bu, bir lütuf gibi sunulmuş bir esaretti. Rufus, onurunun kırıldığını hissetti. Fakat bir seçeneği yoktu. Karşısındaki adam, artık Roma’nın yasal hükümdarıydı. Ona karşı gelmek, açık bir isyan olurdu.

Başını eğdi. “Emredersiniz, İmparator.”

Galba, arkasını döndü. Zaferi kazanmıştı. Germania’nın tehlikeli komutanını etkisiz hale getirmişti. Fakat bu zaferin bedelini, geride bıraktığı sekiz huzursuz lejyon ödeyecekti. O lejyonların öfkesi, tohum gibi toprağa ekilmişti. Kış geldiğinde, o tohumlar filizlenecek ve imparatorluğu kana bulayacaktı.

Yolculuk devam etti. Galba, her adımda yeni düşmanlar kazanıyordu. Para talebinde bulunan heyetleri azarlıyor, af dileyenleri cezalandırıyor, cömertlik bekleyenleri hayal kırıklığına uğratıyordu. Etrafındaki Vinius gibi danışmanlar, bu yolculuk sırasında eyaletleri yağmalayarak kendi ceplerini dolduruyorlardı. Galba’nın kişisel tutumluluğu, çevresindekilerin yolsuzluğuna bir perde oluyordu. İmparatorun adı temiz kalıyordu, fakat imparatorluğun itibarı kirleniyordu.

Ekim ayında, Alpleri aşıp Kuzey İtalya’ya girdiler. Roma’ya yaklaşıyorlardı. Ve Roma’da, onları bir başka kanlı karşılama bekliyordu.


Milvian Köprüsü Katliamı
Roma, Ekim Sonu / M.S. 68

Roma şehri, yeni İmparator’un gelişini karmaşık duygularla bekliyordu. Bir yanda, Nero’nun tiranlığından sonra düzeni ve istikrarı geri getireceğine dair bir umut vardı. Galba, eski cumhuriyet değerlerini temsil eden, ciddi ve disiplinli bir lider olarak görülüyordu. Senato, onun gelişini dört gözle bekliyordu.

Fakat halkın ve özellikle askerlerin arasında endişe hâkimdi. Galba’nın cimriliği ve sertliğiyle ilgili hikâyeler, kendisinden önce şehre ulaşmıştı. Praetor Muhafızları, Nymphidius’un vaat ettiği 30.000 sestertius’luk bağışın akıbetini merak ediyordu. Nero’nun donanmadan alıp lejyon statüsüne yükselttiği denizciler ise, bu yeni statülerinin Galba tarafından onaylanıp onaylanmayacağını bilmiyorlardı. Onlar için bu, maaş, saygınlık ve emeklilik hakları demekti.

Galba, Roma’ya birkaç mil kala, şehrin kuzeyindeki ünlü Milvian Köprüsü yakınlarında kamp kurdu. Şehre görkemli bir giriş yapmadan önce durumu değerlendirmek istiyordu. İşte tam o sırada, beklemediği bir sorunla karşılaştı.

Nero’nun lejyon yaptığı denizciler, sabırsızlanıyorlardı. Galba’nın huzuruna bir heyet göndermişler, fakat geri çevrilmişlerdi. Bunun üzerine, toplu halde hareket etmeye karar verdiler. Silahsız, fakat gürültücü ve ısrarcı bir kalabalık halinde, Galba’nın kampına doğru yürüdüler. Ellerinde sancakları ve kartalları vardı. Talepleri basitti: Lejyon olarak tanınmak.

Galba, bu manzarayı kampından gördüğünde öfkeye kapıldı. Onun için bu, bir talep değil, bir isyan provasıydı. Disiplinli bir ordu, komutanının ayağına gelip bu şekilde pazarlık yapmazdı.

Titus Vinius, durumu yatıştırmaya çalıştı. “Efendim, onlar sadece endişeli. Onlarla konuşalım. Statülerini onaylayacağımızı söylersek, barış içinde dağılırlar.”

Fakat Cornelius Laco, ateşe körükle gitti. “Bu bir şantajdır! Bugün onlara taviz verirsek, yarın Praetorlar daha fazlasını ister. Disiplin gösterilmeli. Roma, kimin efendi olduğunu görmeli.”

Galba, Laco’yu dinledi. Zaten kendi düşünceleri de o yöndeydi. “Süvarileri hazırlayın,” diye emretti. “Bu densiz kalabalığı dağıtın. Direnen olursa, kılıçlarınızla cevap verin.”

Emir, acımasız ve kesindi. Süvariler, atlarına atlayıp dörtnala denizcilerin üzerine doğru ilerlediler. Denizciler, karşılarında zırhlı ve silahlı süvarileri görünce şaşırdılar. Onlar barışçıl bir gösteri için gelmişlerdi, savaşmaya değil.

Panik başladı. Kalabalık dağılmaya çalıştı, fakat artık çok geçti. Süvariler, kılıçlarını çekmiş halde aralarına daldılar. Çığlıklar, yalvarışlar, atların kişnemeleri ve kılıçların etle buluşmasının o korkunç sesi birbirine karıştı. Silahsız insanlar, Roma askerleri tarafından, Roma kapılarının önünde katlediliyordu. Tiber Nehri’ne akan küçük dereler, kanla kızıla boyandı. Yüzlerce insan, birkaç dakika içinde can verdi. Kalanlar ise esir alındı ve idam edilmek üzere zincire vuruldu.

Haber, şehre bir şok dalgası gibi yayıldı. Galba, Roma’ya barış ve düzen getirmemişti. Kendi vatandaşlarının kanını dökerek gelmişti. Onu umutla bekleyenler, dehşete düştü. Ondan korkanlar ise, korkularında ne kadar haklı olduklarını anladılar.

Galba, birkaç gün sonra Roma’ya girdiğinde, onu karşılayan ne coşkulu bir kalabalık ne de sevinç çığlıklarıydı. Onu, korku dolu gözler ve gergin bir sessizlik karşıladı. Senatörler onu resmi olarak selamladılar, fakat yüzlerindeki tebessümler zorlamaydı. Halk, evlerinin pencerelerinden, yeni imparatorlarının soğuk ve acımasız yüzünü seyretti.

Palatinus Tepesi’ne, Sezar’ların sarayına yerleştiğinde, Galba zaferini ilan ettiğini sandı. Hispania’dan Roma’ya uzanan uzun yolu tamamlamıştı. Rakiplerini alt etmiş, otoritesini kurmuştu. Fakat aslında, sonunun başlangıcını hazırlamıştı.

Milvian Köprüsü’nde dökülen kan, affedilmeyecekti. Praetor Muhafızları’na ödemeyi reddettiği bağış, unutulmayacaktı. Germania’daki lejyonların bastırılmış öfkesi, ilk fırsatta patlayacaktı.

Yaşlı kurt, Roma’nın efendisi olmuştu. Fakat imparatorluk, tek bir kurdun yönetemeyeceği kadar büyük ve aç bir sürüye dönüşmüştü. Ve sürünün içinde, Galba’dan daha genç, daha popüler ve tahtı ondan çalmaya hazır yeni bir kurt pusuda bekliyordu. Onun adı Otho’ydu. Ve o, bir zamanlar Nero’nun en yakın dostuydu. Oyunun ikinci perdesi başlamak üzereydi.


Bölüm 3

Sarhoş Umutlar ve Soğuk Gerçekler
Roma, M.S. 68 Kışı

Roma, yeni efendisinin altında huzursuz bir kış uykusuna dalmıştı. Şehrin üzerine çöken, kar tanelerinin yumuşaklığı değil, Galba’nın disiplininin ve cimriliğinin dondurucu soğukluğuydu. Palatinus Tepesi’ndeki imparatorluk sarayı, Nero döneminin şatafatlı partilerinden, müzik ve kahkaha seslerinden arındırılmış, bir tapınaktan çok bir kışlaya benziyordu. Işıklar erkenden sönüyor, koridorlarda askerlerin postallarının sesi, mermer zeminlerde yankılanan tek melodi oluyordu. Galba, imparatorluğu bir muhasebe defteri gibi yönetiyordu; harcamaları kısıyor, vergileri artırıyor, devletin itibarını değil, kasasını düşünüyordu. Roma halkı, bir tiranın kaprisli cömertliğini, bir kurtarıcının hesaplı tutumluluğuna tercih edebileceğini acı bir şekilde öğreniyordu. Bedava dağıtılan tahıl azalmış, görkemli sirk oyunları tarihe karışmıştı. Şehir, nefesini tutmuş, homurdanıyordu.

Bu kasvetli tablonun tam zıddı, şehrin başka bir köşesinde, Esquiline Tepesi’nin yamaçlarındaki bir villada yaşanıyordu. Burası, bir zamanlar Nero’nun en yakın dostu, şimdilerde ise Galba’nın Hispania’dan getirdiği müttefiklerinden biri olan Marcus Salvius Otho’nun eviydi. Otho, Galba’nın tam tersiydi. Kırkına merdiven dayamış, zarif, yakışıklı, zevk ve sefa içinde yaşamayı bir sanat haline getirmişti. On yıl boyunca, Nero’nun kıskançlığı yüzünden sürgün edildiği Lusitania (günümüz Portekiz’i) eyaletinde valilik yapmış, bu sıkıcı görevi şaşırtıcı bir yetkinlikle yerine getirmişti. Vindex isyan ettiğinde, ilk destekleyenlerden biri o olmuştu. Galba’nın yanında Roma’ya dönerken, zihninde tek bir hayal vardı: Galba’nın evlatlığı ve halefi olmak.

O gece, Otho’nun villasında yine bir ziyafet vardı. Roma’nın en zengin senatörleri, en güzel kadınları, en hırslı gençleri oradaydı. Havada pahalı parfümlerin, Lübnan’dan getirilmiş şarapların ve fısıltıyla söylenen dedikoduların kokusu dolaşıyordu. Otho, mükemmel bir ev sahibi olarak misafirlerinin arasında dolaşıyor, her birine iltifatlar yağdırıyor, espriler yapıyor, yüzünden eksik etmediği o kaygısız gülümsemesiyle herkesi büyülüyordu. Fakat gözlerinin ardında, bir fırtına kopuyordu.

Galba’nın evlatlık meselesini sürekli ertelemesi, onu çileden çıkarıyordu. Üstelik borçları dağ gibi birikmişti. Bu lüks hayatı sürdürmek, sürgündeyken biriktirdiği serveti eritmişti. Alacaklıları kapısına dayanmaya başlamıştı. Tek kurtuluşu, imparatorun halefi olmaktı. O zaman, tüm borçları silinir, geleceği güvence altına alınırdı.

Trikliniumun, yani yemek odasının en rahat köşesinde, güvendiği azatlısı Onomastus ile konuşuyordu. “Görüyor musun, Onomastus?” dedi, şarap kadehinden bir yudum alarak. “Herkes gülümsüyor. Herkes beni seviyor. Ama yarın imparator olamayacağım ortaya çıkarsa, bu gülümseyen yüzler birer alacaklıya, birer düşmana dönüşür. Bu dostluklar, bir servet üzerine kurulu. Servetim tükendiğinde, dostluğum da tükenecek.”

Onomastus, efendisinin ruh halini okuyabilen zeki bir adamdı. “Galba yaşlı, efendim. Yakında bir karar vermek zorunda kalacak. Titus Vinius sizin tarafınızda. Sarayda kulağınız, gözünüz o. Size destek oluyor.”

Otho acı bir şekilde güldü. “Vinius, kendi çıkarını destekler. Benimle evlendirmeyi planladığı kızı için destekler. Galba ona daha iyi bir teklif sunarsa, beni bir an bile düşünmeden satar. Hayır, Onomastus. Kaderimizi başkalarının eline bırakamayız. Yaşlı adam, beni evlat edinmeli. Bunu ona hatırlatmanın bir yolunu bulmalıyız.”

O sırada içeriye, Roma’nın en ünlü astrologlarından biri olan Ptolemaeus girdi. Otho, bu tür kehanetlere ve yıldız fallarına tutkuyla inanırdı. Astrolog, Otho’yu bir kenara çekti.

“Yıldızlar konuştu, efendim,” diye fısıldadı. “Satürn geri çekiliyor, Jüpiter yükseliyor. Sizin yıldızınız parlıyor. Büyük bir tehlike atlatacaksınız, fakat sonrasında taht sizi bekliyor. Galba’nın zamanı doluyor. Fakat halefi siz olmazsanız, Roma kan gölüne dönecek.”

Bu sözler, Otho’nun umutsuz kalbine bir zehir gibi yayıldı. Bu bir kehanet miydi, yoksa bir kışkırtma mı? O an için fark etmiyordu. İnanmak istediği şey buydu. Kaderi, yıldızlarda yazılıydı. O, imparator olmak için doğmuştu. Eğer Galba bu kaderi engellemeye çalışırsa, o zaman kaderin tecellisine yardım etmek gerekecekti.

Gecenin ilerleyen saatlerinde, misafirler birer birer ayrılırken, Otho villanın balkonuna çıktı. Roma, ayaklarının altında uyuyordu. Palatinus’taki sarayın solgun ışıklarına baktı. Orada, yaşlı bir adam, geçmişin hayaletleriyle boğuşurken, kendisi geleceğin hayallerini kuruyordu. Bu iki dünya, yakında korkunç bir şekilde çarpışacaktı. Otho, soğuk kış havasını içine çekti. Kararını vermişti. Ya Sezar olacaktı ya da bir hiç. Ortası yoktu.


Ren Nehrinden Gelen Fırtına
Palatinus Sarayı, Roma / M.S. 69 Ocak Başı

Yeni yılın ilk günü, Roma geleneklerine göre kutlamalarla başlamalıydı. Konsüller yemin eder, kurbanlar kesilir, iyi dilekler sunulurdu. Fakat M.S. 69 yılının ilk günü, Palatinus Sarayı’na bir mezar sessizliği hâkimdi. Galba, o sabah kötü haberle uyanmıştı. Germania’dan gelen bir ulak, Ren Nehri lejyonlarının isyan ettiğini bildiriyordu.

Haber, bir şok etkisi yarattı. Herkes, Verginius Rufus’un görevden alınmasından sonra Germania’da bir huzursuzluk olduğunu biliyordu. Fakat kimse bu kadar çabuk bir isyan beklemiyordu. Galba, derhal konseyini topladı. Odanın havası buz gibiydi.

İmparator, tahtında oturuyordu. Yüzü, her zamankinden daha solgun ve sertti. Yanında, iki zıt kutup gibi duran danışmanları vardı: Titus Vinius ve Cornelius Laco.

“Demek ki sadakatleri bu kadarmış,” diye başladı Galba, sesi bir kırbaç gibiydi. “Vindex’i yenen o kahraman lejyonlar, şimdi kendi vatanlarına kılıç çekiyor. Hordeonius Flaccus nerede? Benim atadığım komutan ne yapıyor?”

Ulak, titrek bir sesle cevap verdi. “Efendim, Germania Superior lejyonları, yeni yıl yeminini etmeyi reddettiler. Sizin heykellerinizi ve sancaklarınızı kırdılar. Senato ve Roma Halkı adına yeni bir imparator seçilmesini talep ettiklerini duyurdular. Germania Inferior lejyonları ise daha ileri gitti. Onlar, komutanları Aulus Vitellius’u imparator ilan ettiler.”

Vitellius! Bu isim, odada bir bomba gibi patladı. Aulus Vitellius, soylu bir aileden gelen, fakat daha çok oburluğu ve tembelliğiyle tanınan bir adamdı. Babası, İmparator Claudius döneminde önemli bir figürdü, fakat Vitellius’un kendisi ciddi bir askeri veya siyasi kariyere sahip değildi. Galba, onu kısa bir süre önce, kimse için bir tehdit oluşturmayacağını düşünerek Germania’ya komutan olarak göndermişti. Bu, ölümcül bir hesap hatasıydı. Vitellius, askerlerin gönlünü kazanmayı başarmıştı. Onların şikâyetlerini dinlemiş, cezaları affetmiş, cömert davranmıştı. Kısacası, Galba’nın yapmadığı her şeyi yapmıştı. Şimdi ise, Ren lejyonlarının gücü arkasındaydı.

Titus Vinius, durumun vahametini ilk kavrayan oldu. “Bu, sonun başlangıcı olabilir, efendim,” dedi ciddi bir sesle. “Roma’da otoriteniz zaten zayıf. Praetorlar mutsuz, halk homurdanıyor. Şimdi bir de Germania lejyonları üzerimize yürüyecek. Derhal bir hamle yapmalıyız. Halkın ve askerlerin sevgisini kazanacak, size güç katacak bir hamle.”

“Ne gibi bir hamle, Vinius?” diye sordu Laco, şüpheyle. “İsyancılara para mı teklif edelim? Roma’nın onurunu ayaklar altına mı alalım?”

Vinius, Laco’ya döndü. “Onur karın doyurmuyor, Laco. Bir halef seçmelisiniz, efendim. Bir evlatlık. Bu, hanedanınızın devam edeceğini, istikrarın süreceğini gösterir. Bu, herkese bir umut verir. Ve seçeceğiniz kişi, popüler, sevilen, askerlerin ve halkın gönlünde taht kurmuş biri olmalı.”

Vinius, isim vermiyordu. Fakat odadaki herkes, kimden bahsettiğini biliyordu: Otho.

Laco, hiddetle ayağa fırladı. “Otho mu? Nero’nun o sefih yoldaşı mı? Roma’yı borç batağındaki bir züppeye mi emanet edeceğiz? Asla! Eğer bir halef seçilecekse, bu kişi soylu, erdemli, cumhuriyetin değerlerine bağlı, lekesiz bir karakter olmalı. Tıpkı sizin gibi, efendim.”

Galba, iki danışmanının tartışmasını sessizce dinledi. Zihni karışıktı. Vinius’un mantığı, siyasi bir gerekliliği işaret ediyordu. Otho’yu evlat edinmek, en azından Roma’daki muhalefeti susturabilir, Praetorları yanına çekebilirdi. Fakat kalbi ve ruhu, Laco’nun sözlerinden yanaydı. O, imparatorluğu bir ahlak abidesine teslim etmek istiyordu, bir zevk düşkününe değil.

Günlerce süren toplantılar ve tartışmalar yapıldı. Vinius, Otho için kulis yapmaya devam etti. Laco ise, soylu ve dürüst karakteriyle tanınan genç senatör Lucius Calpurnius Piso Frugi Licinianus’un adını öne sürdü. Piso, Crassus ve Pompeius gibi büyük cumhuriyetçi ailelerin soyundan geliyordu. Genç yaşta ailesini kaybetmiş, sürgünlerde yaşamış, fakat karakterinden ve onurundan asla taviz vermemişti. Sessiz, alçakgönüllü ve ciddi bir gençti. Kısacası, Otho’nun tam zıddıydı. Ve Galba’nın gözünde, ideal bir evlattı.

Karar anı gelmişti. Galba, Vinius ve Laco’yu son bir kez huzuruna çağırdı. Kararını açıklamadan önce uzun bir süre sustu. Sonra, yorgun bir sesle konuştu.

“Roma’nın ihtiyacı olan şey, bir başka Nero değil. Roma’nın ihtiyacı olan şey, erdemdir. Ben, bana benzeyen birini seçeceğim. Halefim, Piso olacak.”

Vinius’un yüzündeki hayal kırıklığı ve öfke, bir anlığına maskesini düşürdü. Laco ise zafer kazanmış bir komutan edasıyla gülümsedi. Galba, ahlaki olarak doğru olanı yaptığına inanıyordu. Fakat siyasi olarak, kendi ölüm fermanını imzalamıştı. Otho’yu yok sayarak, onu bir düşmana dönüştürmüştü. Ve Roma’da, Otho gibi umutsuz ve hırslı bir düşman, Germania’daki bir lejyon ordusundan daha tehlikeli olabilirdi.


Buzdan Bir Taç
Praetor Kışlası, Roma / 10 Ocak M.S. 69

Galba, evlatlık seçimini halka ve orduya duyurmak için en sembolik mekânı seçmişti: Praetor Kışlası. Bu, hem Praetor Muhafızları’na verdiği önemi göstermek hem de onların sadakatini pekiştirmek için tasarlanmış bir hamleydi. Fakat sonuç, tam bir felaket olacaktı.

10 Ocak sabahı, kışlanın geniş avlusu, silahları ve zırhlarıyla tam teçhizatlı Praetor kohortlarıyla doluydu. Askerlerin yüzlerinde ne bir coşku ne de bir merak vardı. Sadece soğuk, bekleyiş dolu bir ifade okunuyordu. Onlar, tek bir şey bekliyorlardı: Nymphidius’un vaat ettiği, Galba’nın ise henüz tek kelime etmediği o devasa bağış.

Galba, yanında yeni evlatlığı Piso ile birlikte kürsüye çıktı. Piso, yirmi sekiz yaşındaydı. Ciddi ve asil bir yüzü vardı, fakat kalabalıklar karşısında konuşmaya alışkın değildi. Üzerindeki toga, sanki ona ait değilmiş gibi duruyordu. Utangaç ve rahatsız görünüyordu. Kalabalığın biraz gerisinde, senatörlerin arasında duran Otho’nun yüzü ise bir fırtına öncesi gökyüzü gibiydi; karanlık ve ifadesiz. Bütün hayalleri, birkaç dakika içinde yıkılmıştı.

Galba, konuşmasına başladı. Sesi, her zamanki gibi sert ve duygusuzdu. “Askerlerim,” dedi. “Sizi buraya, devlet için hayati bir kararı bildirmek üzere topladım. Bildiğiniz gibi, Germania’daki bazı lejyonlar, yeminlerini bozarak isyan ettiler. Bu zor zamanlarda, imparatorluğun birliği ve istikrarı için, kendime bir halef, bir evlat seçmeye karar verdim.”

Askerlerin arasındaki uğultu kesildi. Herkes nefesini tutmuş, o sihirli kelimeyi bekliyordu. Otho’nun adı geçtiği an, kışla alkışlarla inleyecekti.

“Ben, askerlerimi satın alan bir imparator olmadım, olmayacağım,” diye devam etti Galba, askerlerin beklentilerini hiçe sayarak. “Sadakat, parayla değil, liyakatle kazanılır. Bu sebeple, size cömert vaatlerde bulunan birini değil, Roma’ya erdemiyle hizmet edecek birini seçtim. İmparator Augustus’un yaptığı gibi, devletin içinden en iyisini bulup çıkardım. İşte karşınızda, yeni Sezar’ınız, Lucius Calpurnius Piso Licinianus!”

Galba, elini Piso’ya doğru uzattı. Bir anlık bir sessizlik oldu. Bu, şaşkınlığın, hayal kırıklığının ve öfkenin sessizliğiydi. Tek bir alkış bile duyulmadı. Askerler, sanki bir heykeli dinlemiş gibi ifadesizce bakmaya devam ettiler. Galba’nın konuşması, sadece evlatlık seçimini değil, aynı zamanda beklenen bağışı da vermeyeceğini açıkça ilan etmişti. Bu, affedilmez bir hakaretti.

Otho, kalabalığın arkasında, olan biteni buz gibi bir sükûnetle izliyordu. Kalbi, öfke ve aşağılanmayla çarpıyordu. Galba, onu sadece reddetmekle kalmamış, aynı zamanda onu para dağıtan, şımarık bir aday olarak yaftalayarak herkesin önünde küçük düşürmüştü. O an, Otho’nun içindeki son tereddüt kırıntısı da yok oldu. Gözleri, en ön saflarda duran güvendiği birkaç Praetor astsubayını aradı. Onlarla göz göze geldi. Bir anlık bir bakışma, her şeyi anlatmaya yetti. Plan devreye girecekti.

Piso, birkaç kelime etmesi için öne itildi. Sesi titrek ve zayıftı. Erdemden, sadakatten, atalarının onurundan bahsetti. Fakat sözleri, öfkeli ve hayal kırıklığına uğramış askerlerin kulaklarında hiçbir yankı bulmadı.

Tören, buz gibi bir havada sona erdi. Galba ve Piso, kışladan ayrılırken, arkalarında on bin kişilik öfkeli bir sessizlik bıraktılar. Bu sessizlik, yakında kopacak fırtınanın habercisiydi. Otho, kalabalığın arasında kayboldu. Artık o, imparatorluğun sadık bir müttefiki değil, gölgelerde bekleyen en tehlikeli düşmanıydı. Ve elindeki en büyük silah, Galba’nın kendisinin yarattığı o derin hayal kırıklığıydı.


Altınla Yazılan İhanet
Subura’nın Ara Sokakları, Roma / Ocak Ortası, M.S. 69

Komplo, Roma’nın karanlık ve pis kokulu kalbi Subura’da, isli bir hanın arka odasında şekillendi. Otho, artık kaybedecek bir şeyi kalmadığını biliyordu. Alacaklıları onu ya zindana attıracak ya da öldürtecekti. Galba’nın onu seçmemesi, ona siyasi bir ölümden başka bir şey vaat etmiyordu. Geriye tek bir yol kalmıştı: her şeyi riske atmak.

Odanın loş ışığında, masanın etrafında dört kişi vardı. Otho, azatlısı Onomastus ve Praetor Muhafızları’ndan iki astsubay: Tesserarius (parola subayı) Veturius ve Optio (çavuş) Proculus. Bu ikisi, kışladaki hoşnutsuzluğun merkezindeydi. Nymphidius’un komplosunda da yer almışlar, fakat son anda taraf değiştirerek hayatta kalmayı başarmışlardı. Onların sadakati, en yüksek teklifi verene aitti.

“Durumu biliyorsunuz,” dedi Otho, doğrudan konuya girerek. “Galba, hepimize ihanet etti. Sadece bana değil, size de. Size vaat edilen parayı vermeyecek. Sizi, sadakati parayla ölçülen paralı askerler olarak görüyor ve aşağılıyor.”

Veturius, yüzünde bir yara izi taşıyan sert bir adamdı. “Lafı dolandırma, Otho. Ne istiyorsun?”

“İstediğim şeyi siz de istiyorsunuz,” diye cevapladı Otho. “Tahtta, askerini anlayan, onların hakkını veren bir imparator. Ben o imparator olacağım. Bana yardım ederseniz, Nymphidius’un size vaat ettiğinin iki katını alacaksınız. Her bir asker için elli bin sestertius. Ve siz ikiniz, Praetor Komutanı olacaksınız.”

Rakam o kadar astronomikti ki, Veturius ve Proculus bir an birbirlerine baktılar. Bu, bir askerin hayal bile edemeyeceği bir servetti.

“Güzel sözler,” dedi Proculus, daha şüpheci olanı. “Fakat bu parayı nereden bulacaksın? Duyduğumuza göre, son sestertius’una kadar borç içindeymişsin.”

Otho gülümsedi. Bu, kendinden emin bir gülümsemeydi. “İmparator olduğumda, Roma’nın hazinesi benim hazinem olacak. Ama size güvence vermek için, ilk adımı ben atacağım. Yarın, bu masanın üzerinde bir milyon sestertius olacak. Bu parayı, kışladaki kilit adamları bağlamak için kullanacaksınız. Her kohorttan, her bölükten adamlar satın alacaksınız. Geri kalanını, ben tahta çıktığım gün ödeyeceğim.”

Bir milyon sestertius! Otho, bu parayı bulmak için son mücevherlerini, villalarından birini ve hatta annesinden kalan heykelleri bile satmak zorunda kalacaktı. Kumarın en büyüğünü oynuyordu.

Plan basitti. Birkaç gün içinde, Galba’nın bir kurban töreni için Capitol Tepesi’ne gideceği gün, harekete geçeceklerdi. Otho, tören sırasında bir bahaneyle imparatorun yanından ayrılacak ve Forum’daki Altın Kilometre Taşı’nda (Milliarium Aureum) komplocularla buluşacaktı. Oradan, onu bir grup asker alıp Praetor Kışlası’na götürecek ve imparator ilan edecekti. Her şey, kışladaki askerlerin çoğunluğunun desteğini kazanmalarına bağlıydı.

Onomastus, detayı anlattı: “Kışladaki diğer askerler, Otho’nun içeri alındığını gördüklerinde, olayın çoktan bittiğini düşünecekler. Çoğunluk, kazanan tarafta yer almak ister. Birkaç sadık subay direnmeye çalışabilir, fakat onları susturmak sizin göreviniz olacak, Veturius.”

Veturius, başını salladı. Altının kokusu, ihanetin korkusunu bastırmıştı. “Anlaşıldı. Bize parayı ver. Gerisini biz hallederiz.”

Toplantı bitti. Komplocular, gecenin karanlığında birer birer kayboldular. Otho, bir an için yalnız kaldı. Yaptığı şeyin büyüklüğü, omuzlarına bir dağ gibi çöktü. Bu, sadece bir darbe değil, bir iç savaşın fitilini ateşlemek demekti. Başarısız olursa, onu ve yandaşlarını korkunç bir son bekliyordu. Fakat başarılı olursa… Başarılı olursa, dünyanın efendisi olacaktı.

Aynı gece, Ptolemaeus’u tekrar ziyaret etti. Astrolog, yıldız haritasını inceledi. “İşte o gün,” dedi heyecanla. “15 Ocak. O gün, Jüpiter’in evi en güçlü konumda olacak. O gün, tanrılar senin yanında. Korkma, ileri atıl. Kaderin seni bekliyor.”

Otho, artık tamamen ikna olmuştu. Bu, sadece kendi hırsı değil, tanrıların iradesiydi. 15 Ocak, Roma’nın yeni doğum günü olacaktı.


Tanrıların Fısıltısı ve Sağır Kulaklar
Jüpiter Tapınağı, Capitolinus Tepesi / 15 Ocak M.S. 69 Sabahı

15 Ocak sabahı, Roma soğuk ama güneşli bir güne uyandı. İmparator Galba, evlatlığı Piso ve saray erkânıyla birlikte, geleneksel kurban töreni için Capitolinus Tepesi’ndeki Jüpiter Optimus Maximus Tapınağı’na doğru yola çıktı. Bu, hem tanrılara şükran sunmak hem de yeni rejiminin istikrarını ve dindarlığını halka göstermek için bir fırsattı.

Kalabalık, Forum’dan tepeye çıkan yolu doldurmuştu. Fakat bu, coşkulu bir kalabalık değildi. Meraklı ve sessiz gözler, imparatorun ve yanındakilerin geçişini izliyordu. Havadaki gerginlik elle tutulur gibiydi.

Otho, Galba’nın hemen arkasında yürüyordu. Yüzü solgundu, fakat kendini kontrol etmeye çalışıyordu. Geceden beri uyumamıştı. Zihninde, komplonun her adımı tekrar tekrar canlanıyordu. Ya Veturius ve Proculus ihanet ederse? Ya kışladaki askerler onu reddederse? Binlerce olasılık, bir akrep sürüsü gibi zihnini kemiriyordu.

Tapınağın önüne geldiklerinde, tören başladı. Kurbanlık boğalar getirildi. Başrahip, dualara başladı. Galba, huşu içinde duruyor, imparatorluğun selameti için tanrılara yalvarıyordu. O, komplonun tam ortasında dururken, komplodan habersiz bir şekilde tanrılardan korunma diliyordu. Bu, acı bir ironiydi.

Kurban kesildiğinde, kehanet için görevlendirilmiş olan ünlü haruspex (bağırsak falcısı) Umbricius, hayvanın iç organlarını incelemek için öne çıktı. Umbricius, organları dikkatle evirip çevirdi, yüzündeki ifade giderek ciddileşti. Sonunda, başını kaldırdı ve doğrudan Galba’ya baktı.

Sesi, tapınağın önündeki sessizlikte net bir şekilde duyuldu. “Ey İmparator! Kurbanların iç yüzü karanlık. Tanrılar, büyük bir tehlikenin yaklaştığını fısıldıyor. Bir komplo var. Düşman, surların dışında değil. Düşman, evinin içinde. Hain, hemen yanı başında duruyor.”

Bu sözler, bir anda tüm havayı dondurdu. Herkes birbirine bakmaya başladı. Galba, kaşlarını çattı. Bu tür kehanetlere pek inanmazdı, fakat Umbricius’un şöhreti ve ciddiyeti onu etkilemişti. Gözleri, etrafındaki senatörlerin ve subayların üzerinde gezindi.

Otho, Umbricius’un sözlerini duyduğunda kanının çekildiğini hissetti. Her şey bitmişti. İfşa olmuştu. O an, muhafızların üzerine atlayıp onu yakalamasını bekledi. Fakat kimse hareket etmedi. Galba, onun yüzüne baktı, fakat bakışlarında özel bir şüphe yoktu. Otho, Nero’nun eski dostuydu, bir zevk düşkünüydü. Galba’nın gözünde o, tehlikeli bir komplocu değil, sadece hayal kırıklığına uğramış bir dalkavuktu.

Otho, durumu kurtarmak için güldü. “Görüyor musunuz, efendim?” dedi, sesinin titremesini engellemeye çalışarak. “Umbricius, benim alacaklılarımdan bahsediyor olmalı. Onlar gerçekten de yanı başımdaki en büyük tehlike!”

Birkaç kişi bu zorlama espriye güldü. Gerginlik biraz dağıldı. Galba, kehaneti ciddiye almamış gibi göründü ve törene devam edilmesini emretti.

İşte tam o anda, Otho’nun azatlısı Onomastus, kalabalığın arasından sıyrılarak efendisinin yanına yaklaştı. Kulağına fısıldadı: “Efendim, mimarlar ve müteahhitler sizi bekliyor. Satın alacağınız mülkü göstermek için geldiler.”

Bu, kararlaştırılan parolaydı. An gelmişti.

Otho, Galba’ya döndü. “İzninizle, efendim. Daha önce bahsettiğim o mülk işi için ayrılmam gerekiyor. Kısa sürede döneceğim.”

Galba, umursamaz bir şekilde başını salladı. Aklı, Umbricius’un kehanetine ve Germania’daki isyana takılmıştı. Otho’nun gidişi, onun için önemsiz bir detaydı.

Otho, sakin adımlarla kalabalıktan uzaklaştı. Tapınağın merdivenlerinden inerken, bir an arkasına baktı. Galba, hâlâ sunağın önünde duruyordu. Yaşlı, inatçı, yaklaşan felaketten habersiz bir adam. Otho, içinde bir acıma hissi duymadı. Sadece soğuk bir kararlılık vardı.

Forum’a indiğinde, kalbi göğüs kafesini delercesine atıyordu. Altın Kilometre Taşı’na doğru yürüdü. Orada, onu bekleyen kaderiyle yüzleşecekti. Onu bir grup sadık asker mi, yoksa celladın kılıcı mı bekliyordu? Bilmiyordu. Zar atılmıştı. Artık geri dönüş yoktu. Dünyanın en büyük imparatorluğunun kaderi, o an atılacak adımlara bağlıydı. Ve Otho, tereddüt etmeden o adımları atmaya başladı.


Bölüm 4

Altın Kilometre Taşı ve Kanlı Tahtırevan
Roma, 15 Ocak M.S. 69, Öğleden Önce

Roma Forumu, imparatorluğun kalbiydi. Mahkemeler, tapınaklar, senato binası, zafer takları; hepsi bu geniş, mermer kaplı meydanın etrafında toplanmıştı. O gün, Forum her zamankinden daha kalabalıktı. Capitolinus Tepesi’ndeki kurban töreninden dağılan halk, gündelik işlerine dönmeden önce burada toplanmış, dedikodu yapıyor, tüccarlar mallarını satmaya çalışıyordu. Bu sıradan kalabalığın içinde, kimsenin fark etmediği bir gerilim birikiyordu.

Marcus Salvius Otho, tapınaktan ayrıldıktan sonra sakin adımlarla Forum’a indi. Üzerindeki toga, soğuk terden nemlenmişti. Attığı her adım, geri dönülmez bir yolda ilerlediğinin kanıtıydı. Zihninde tek bir soru vardı: Komplocular onu bekliyor olacak mıydı? Ya da bu, Onomastus’un onu tuzağa çekmek için kurduğu bir oyunduysa? Ya Galba’nın muhafızları onu Altın Kilometre Taşı’nın yanında bekliyorsa? Bu düşünceler, bir an için adımlarını yavaşlattı. Fakat sonra, borçlarını, aşağılanmasını, Piso’nun o soğuk yüzünü hatırladı. Geriye dönecek bir hayatı kalmamıştı.

Altın Kilometre Taşı (Milliarium Aureum), İmparator Augustus tarafından dikilmiş, imparatorluğun tüm ana yollarının başlangıç noktası kabul edilen yaldızlı bronz bir sütundu. Otho, bu sembolik anıta yaklaştığında, etrafta sıradan vatandaşlardan başka kimseyi göremedi. Kalbi bir anlığına duracak gibi oldu. İhanete mi uğramıştı? Her şey bitmiş miydi?

Tam o sırada, Satürn Tapınağı’nın sütunları arasından yirmi kadar asker çıktı. Praetor üniformaları içindeydiler. Başlarında Veturius ve Proculus yoktu, sadece sıradan askerlerdi. Otho’yu gördüklerinde bir an tereddüt ettiler. Sayıları çok azdı. Planları, en azından bir kohortun yarısı, yani iki yüz elli askerle gelmekti. Fakat kışladaki diğer askerleri ikna edememişlerdi. Çoğunluk, bu delice kumarı oynamaya cesaret edememiş, bekle gör politikası izlemeyi tercih etmişti. Gelenler, Otho’nun parasıyla baştan çıkarılmış en gözü kara ve umutsuz olanlardı.

Askerlerden biri, Otho’yu selamladı. “Sezar! Seni bekliyorduk.”

Otho, etrafındaki az sayıdaki askere baktı. Bu muydu onun imparatorluk ordusu? Bir anlık bir hayal kırıklığı ve korku dalgası içini kapladı. Fakat yüzüne yansıtmadı. Şimdi liderlik gösterme zamanıydı. Zayıflık, ölümü getirirdi.

“Vakit kaybetmeyelim,” dedi kararlı bir sesle. “Kışlaya! Oradaki kardeşlerimiz bizi bekliyor.”

Askerler, onu korumak için etrafında bir çember oluşturdular. Forum’un ortasında, güpegündüz, yirmi asker bir senatörü kaçırıyordu. Fakat kalabalık, ne olduğunu tam olarak anlayamadı. Bazıları, bunun bir tutuklama olduğunu sandı. Bazıları, bir senatörün kişisel korumalarıyla bir yere gittiğini düşündü. Kimse, tarihin akışının o anda değiştiğini fark etmedi.

Tam o sırada, planın en cüretkâr kısmı devreye girdi. Komplocular, yakınlarda bekleyen kapalı bir tahtırevan (lectica) getirmişlerdi. Otho’yu hızla içine soktular ve perdelerini kapattılar. Bu, hem onu meraklı gözlerden saklamak hem de ona bir imparator havası vermek içindi. Tahtırevanı omuzlayan askerler, Palatinus Tepesi’ne doğru değil, aksi yönde, Praetor Kışlası’na doğru hızlı adımlarla yürümeye başladılar.

Bu küçük grup, Forum’dan çıkıp şehrin sokaklarında ilerlerken, yolda karşılaştıkları birkaç kişi ne olduğunu anladı ve onlara katıldı. Bazıları Otho’nun müşterileri (clientes), bazıları ise sadece maceraperestlerdi. Sayıları yavaş yavaş artıyordu, fakat hâlâ cılız bir gruptu.

Bu arada, Capitolinus Tepesi’ndeki tören bitmiş, Galba ve maiyeti Forum’a inmeye başlamıştı. Tam o sırada, panik içindeki bir haberci koşarak geldi. Nefes nefese, İmparator’un önünde yere kapandı.

“Efendim!” diye kekeledi. “Bir senatör… Praetor Kışlası’na götürülüyor. Onu imparator ilan edeceklerini söylüyorlar.”

Haberci, senatörün adını bilmiyordu. Galba’nın çevresindekiler, önce bunun bir söylenti olduğunu düşündüler. Fakat ardından başka haberciler de geldi. Hepsi aynı şeyi anlatıyordu: Bir grup asker, birini kaçırmış, kışlaya götürüyordu.

Galba’nın konseyinde bir panik başladı. Ne yapmalıydılar? Kim bu isyancı senatör? Laco, derhal kışlaya bir birlik gönderilip isyanın bastırılmasını önerdi. Vinius ise tereddütlüydü. Askerlerin kime sadık olduğunu bilmeden harekete geçmenin tehlikeli olacağını savundu.

Piso, soğukkanlılığını korumaya çalışıyordu. “Önce durumu anlamalıyız,” dedi. “Kışlaya sadık bir subay gönderelim. Bize doğru bilgi getirsin. Belki de bu, sadece küçük bir grubun çılgınlığıdır.”

Tartışmalar sürerken, Otho’nun tahtırevanı Praetor Kışlası’nın kapısına ulaşmıştı. Kapıdaki nöbetçiler, ne yapacaklarını şaşırdılar. Gelenlerin sayısı azdı, fakat iddiaları büyüktü. Kışlanın içindeki tribünlerden biri, Julius Martialis, komplonun içindeydi. Kapıların açılmasını emretti. Nöbetçiler, bir subayın emrine karşı gelemediler.

Otho, tahtırevandan indi ve kışlanın avlusuna adımını attı. O anda, avluda bulunan birkaç yüz asker, onu gördü. Veturius ve Proculus, hemen harekete geçtiler.

“Yaşasın İmparator Otho!” diye bağırdılar. “İşte size hakkınızı verecek olan Sezar!”

Otho, kollarını açtı. “Kardeşlerim! Askerlerim! Sizi unutmayan, sizi seven imparatorunuz geldi! Galba sizi aşağıladı, size cimrilik etti. Ben ise size cömertlik ve zafer vaat ediyorum! Gelin, bana katılın! Roma’yı bu yaşlı ve pinti tirandan birlikte kurtaralım!”

Sözleri, kışlada yankılandı. İlk başta, askerlerin çoğu tereddüt etti. Bu, bir ölüm kalım kararıydı. Fakat sonra, Otho’nun vaat ettiği o astronomik para akıllarına geldi. Elli bin sestertius! Diğer yanda ise Galba’nın boş vaatleri ve aşağılamaları vardı. Birkaç cesur asker, “Yaşasın Otho!” diye bağırmaya başladı. Bu, bir çığ gibi büyüdü. Bekleyip görenler, kazanan tarafta yer almak için harekete geçtiler. Birkaç dakika içinde, kışlanın avlusundaki bütün askerler Otho’nun adını haykırıyordu.

Sadık kalmaya çalışan birkaç subay, duruma müdahale etmek istedi. Fakat öfkeli ve para hırsıyla gözü dönmüş kalabalık tarafından ya linç edildiler ya da kenara itildiler. Kışla, tamamen Otho’nun kontrolüne geçmişti.

Askerler, onu omuzlarına aldılar. İmparatorluk sancaklarını ve kartallarını getirdiler. Onu, kışlanın ortasındaki kürsüye çıkardılar. Otho, artık bir komplocu değil, Praetor Muhafızları tarafından seçilmiş bir imparatordu.


Palatinus’ta Bir Kararsızlık Anı
İmparatorluk Sarayı, Roma / 15 Ocak M.S. 69, Öğlen

Haberler, Palatinus Sarayı’na birbiri ardına ulaşıyordu. Önce bir senatörün kaçırıldığı söylentisi, sonra kışlanın kapılarının açıldığı haberi, ve en sonunda, felaketin kendisi: Otho’nun Praetor Kışlası’nda imparator ilan edildiği.

Galba, sarayın ana salonunda, danışmanları ve sadık subaylarıyla birlikteydi. Yüzü, bir mermer maske gibi ifadesizdi, fakat gözlerindeki şok ve ihanete uğramışlık okunabiliyordu. Hainin Otho olması, onu derinden sarsmıştı. Umbricius’un kehaneti, korkunç bir şekilde doğru çıkmıştı.

Salonda tam bir kaos hâkimdi. Herkes bir şeyler söylüyor, farklı tavsiyelerde bulunuyordu.

Titus Vinius, her zamanki pragmatizmiyle, durumu kurtarmaya çalışıyordu. “Belki de anlaşabiliriz,” dedi. “Otho, sadece para ve mevki istiyor. Ona istediğini verirsek, bu çılgınlığı durdurabilir. Onu ortak imparator ilan edebiliriz.”

Cornelius Laco ise öfkeyle karşı çıktı. “Asla! Bir isyancıyla pazarlık yapılmaz! Sarayı savunmalıyız. Elimizde hâlâ sadık birlikler var. Palatinus’taki Alman muhafızlar, bize sonuna kadar sadık kalacaktır. Onlarla birlikte kışlaya yürüyüp isyanı bastırmalıyız.”

Diğer senatörler ve subaylar ikiye bölünmüştü. Bazıları Laco’nun sertlik yanlısı tavrını desteklerken, diğerleri bunun bir intihar olacağını düşünüyordu. Praetor Muhafızları’nın tamamı karşılarındayken, birkaç yüz Alman muhafız ne yapabilirdi?

Galba, kararsızlık içinde kıvranıyordu. Hayatı boyunca kararlı ve sert bir komutan olmuştu. Fakat şimdi, hayatının en kritik anında, ne yapacağını bilemiyordu. Yaşlılığı, ihanetin şoku, onu felç etmişti.

Tam bu kararsızlık anında, yeni bir söylenti dalgası şehri sardı. Bu söylentiyi kimin başlattığı bilinmiyordu, belki de Otho’nun adamlarıydı. Söylentiye göre, Otho kışlada öldürülmüştü. Askerler, komplodan pişman olmuş ve Galba’ya bağlılıklarını yenilemişlerdi.

Bu yalan haber, saraydaki havayı bir anda değiştirdi. Karamsarlık, yerini coşkuya bıraktı. Senatörler ve subaylar, Galba’yı tebrik etmeye başladılar. Tehlike geçmişti! Halk, imparatorlarına sadıktı!

Galba, bu yalana inanmak istedi. Bu, onun için en kolay çıkış yoluydu. “Gördünüz mü?” dedi, sesinde bir rahatlama vardı. “Roma halkı, erdemi sefahat’e tercih etti. Hain, cezasını buldu.”

Bu sahte zafer havası içinde, Galba bir karar verdi. Artık sarayda saklanmayacaktı. Halkın arasına karışacak, onlara kendini gösterecek, sadakatlerini bizzat görecekti. Bu, otoritesini yeniden tesis etmek için bir fırsattı.

“Tahtırevanımı hazırlayın,” diye emretti. “Forum’a ineceğim. Halkıma, imparatorlarının hâlâ görev başında olduğunu göstereceğim.”

Bu, ölümcül bir hataydı. Piso, Vinius ve diğer aklı başında danışmanları ona yalvardılar. Sarayda kalması, durumu tam olarak öğrenene kadar beklemesi için dil döktüler. Fakat Galba, onları dinlemedi. Yalancı bir zaferin sarhoşluğu içindeydi. Kendisini halkın sevgisiyle korunduğuna inandırmıştı.

Tahtırevanı getirildi. Yaşlı imparator, içine oturdu. Yanına sadece birkaç sadık muhafız almıştı. Piso da onunla birlikteydi. Tahtırevan, sarayın kapılarından çıkıp Forum’a doğru yola koyuldu.

Galba, kaderine doğru gidiyordu. Fakat o, bunun bir zafer yürüyüşü olduğunu sanıyordu.


Kızıl Forum
Roma Forumu / 15 Ocak M.S. 69, Öğleden Sonra

Otho, Praetor Kışlası’nda zaferini ilan ederken, zaman kaybetmedi. Askerlerin coşkusu ve sadakati tazeyken, hemen harekete geçmeliydi. Amacı, Galba’yı ve Piso’yu, direniş örgütleyemeden yakalamaktı.

“Kardeşlerim!” diye bağırdı kürsüden. “Zaferimiz tamamlanmadı! Tiran ve onun kukla evladı hâlâ hayatta! Onları adalete teslim etmeliyiz! Roma’yı tamamen temizlemeliyiz! Forum’a! Palatinus’a!”

Praetor Muhafızları, bir ordu düzeni içinde kışladan çıktılar. Başlarında, artık kendinden emin ve kararlı bir lider olan Otho vardı. Roma sokaklarında ilerlerken, halk dehşet içinde evlerine ve dükkânlarına saklanıyordu. Bu, bir iç savaşın başlangıcıydı. Şehrin sokakları, asker postallarının sesiyle inliyordu.

Otho’nun ordusu Forum’a yaklaştığında, Galba’nın tahtırevanı da Forum’un diğer ucundan meydana giriyordu. İki güç, Roma’nın kalbinde karşılaşmak üzereydi.

Galba, Forum’a girdiğinde, beklediği coşkulu kalabalığı bulamadı. Meydan, korku içinde kaçışan insanlarla doluydu. Uzaktan, silah şakırtıları ve bağırışlar geliyordu. O anda, Otho’nun ölmediğini, tam tersine bir orduyla üzerine geldiğini anladı.

Tahtırevanını taşıyanlar paniklediler. Ne yapacaklarını bilemez bir halde, meydanın ortasındaki Lacus Curtius adı verilen küçük bir anıtın yanında durdular. Galba’nın birkaç sadık muhafızı, İmparator’un etrafında bir savunma hattı oluşturmaya çalıştı.

Otho’nun süvarileri, meydana ilk girenler oldu. Dörtnala, savunmasız tahtırevana doğru saldırdılar. Galba’nın muhafızları, cesurca direnmeye çalıştılar, fakat sayıca çok azdılar. Birkaç dakika içinde hepsi kılıçtan geçirildi.

Tahtırevanı taşıyanlar, can havliyle aracı yere atıp kaçtılar. Galba, tahtırevandan yuvarlanıp yere düştü. Yetmiş üç yaşındaki yaşlı adam, çaresizce doğrulmaya çalıştı. Üzerindeki mor imparatorluk pelerini, çamurlu taş zemine yayılmıştı.

O sırada, Otho’nun lejyonerleri de meydana doluştu. Galba’yı ve onun etrafındaki birkaç sadık adamı çembere aldılar.

Galba, üzerine gelen yüzlerce öfkeli askere baktı. Ölümün geldiğini biliyordu. Fakat onurunu korumaya kararlıydı. Titreyen vücudunu dikleştirdi.

“Ne yapıyorsunuz, askerler?” diye bağırdı. “Ben sizin imparatorunuzum! Vurun! Eğer bu, Roma halkının iyiliği içinse, boynumu uzatıyorum!”

Bu son sözleri, belki de hayatında söylediği en cesur sözlerdi. Fakat onu dinleyen olmadı.

İlk mızrağı, Camurius adında bir asker savurdu. Mızrak, Galba’nın boğazına saplandı. İmparator, acı bir iniltiyle yere yığıldı. Ardından, onlarca kılıç ve mızrak, yaşlı bedenine saplanmaya başladı. Askerler, öfkelerini ve hayal kırıklıklarını, savurdukları her darbeyle ondan çıkarıyorlardı.

Birkaç metre ötede, Piso da aynı kaderi paylaşıyordu. Vesta Tapınağı’na sığınmaya çalışmış, fakat tapınağın kapısında yakalanmıştı. Onu bulanlar, acımasızca katlettiler.

Titus Vinius ise kaçmaya çalışırken yakalandı. Hayatı için yalvardı, Otho’nun komplosuna yardım ettiğini iddia etti. Fakat kimse onu dinlemedi. Onu da oracıkta öldürdüler. Sadece Cornelius Laco, Otho’nun özel emriyle esir alındı. Otho, onu daha sonra, daha yavaş bir şekilde öldürtmeyi planlıyordu.

Roma Forumu, birkaç dakika içinde bir mezbahaya dönmüştü. İmparator’un, evlatlığının ve en yakın danışmanının kanları, cumhuriyetin kalbine akmıştı. Askerler, Galba’nın ve Piso’nun kafalarını kestiler. Bir mızrağın ucuna taktılar ve zafer çığlıkları atarak Forum’da gezdirmeye başladılar.

Otho, atının üzerinde, olan biteni uzaktan izledi. Yüzünde ne bir sevinç ne de bir pişmanlık vardı. Sadece hedefine ulaşmış bir adamın soğuk tatmini okunuyordu. O, artık Roma’nın yeni efendisiydi. Fakat tahtını, kan ve ihanet üzerine kurmuştu.

Kesik başlar, Otho’ya getirildi. Otho, Galba’nın kanlı ve tanınmaz haldeki yüzüne bir an baktı. Sonra askerlere döndü. “Kardeşlerim,” dedi. “Bana imparatorluğu verdiniz. Şimdi kutlama zamanı!”

Kalabalık, “Yaşasın İmparator Otho!” diye bağırırken, Roma yeni bir güne değil, yeni bir belirsizliğe uyanıyordu. Taht oyunu bitmemişti. Sadece oyuncular değişmişti. Ve Ren Nehri’nin öte yakasında, bu kanlı sahneyi izleyen bir başka oyuncu, Aulus Vitellius, kendi hamlesini yapmak için sırasını bekliyordu. Dört İmparator Yılı’nın ilk perdesi, kanlı bir şekilde sona ermişti. Fakat oyun, daha yeni başlıyordu.


Bölüm 5

Ren Nehrinden Gelen Gölgeler
Colonia Agrippinensis, Germania Inferior / M.S. 69 Ocak

Ren Nehri’nin soğuk ve çamurlu suları, kış güneşinin solgun ışıkları altında ağır ağır akarken, nehrin batı yakasında devasa bir askeri güç uyanıyordu. Burası, Roma İmparatorluğu’nun en tehlikeli sınırıydı. Karşı kıyıda, ormanların derinliklerinde, her an saldırmaya hazır Cermen kabileleri bekliyordu. Bu sürekli tehdit, Ren lejyonlarını, imparatorluğun en sert, en disiplinli ve en tecrübeli askerleri haline getirmişti. Onlar, Roma’nın çelikten yumruğuydu. Ve şimdi o yumruk, Roma’ya dönmek üzere sıkılıyordu.

Germania Inferior eyaletinin başkenti Colonia Agrippinensis’teki (günümüz Köln) komuta merkezinde, bu devasa gücün yeni efendisi Aulus Vitellius, öğle yemeğini yiyordu. Vitellius, elli dört yaşındaydı. Heybetli, hatta hantal bir vücudu vardı. Yüzü, sürekli yiyip içmekten kırmızı ve şişkin, gözleri ise uykulu ve kayıtsızdı. Onu ilk gören, karşısında bir komutandan çok, zevkine düşkün, tembel bir aristokrat olduğunu düşünürdü. Ve bu düşüncesinde pek de yanılmış sayılmazdı.

Babası Lucius Vitellius, Claudius döneminin en güçlü adamlarından biriydi. Aulus, bu güçlü babanın gölgesinde büyümüş, hayatı boyunca ciddi bir sorumluluk almaktan kaçınmıştı. Gençliğini, Tiberius’un Capri’deki sefahat âlemlerinde, Caligula’nın araba yarışlarında ve Nero’nun sanatsal hezeyanlarında dalkavukluk yaparak geçirmişti. Siyasi dehası yoktu, askeri yeteneği bilinmiyordu. Tek bilinen yeteneği, midesinin sonsuz kapasitesi ve insanları pohpohlayarak onlardan istediğini alma becerisiydi. Galba, onu kimse için bir tehdit oluşturmayacağını düşünerek Germania’ya vali olarak atadığında, hayatının en büyük hatasını yapmıştı.

Vitellius, masadaki istiridye tabağına uzanırken, çadırın kapısı açıldı ve iki legatus’u içeri girdi: Fabius Valens ve Aelianus Caecina. Bu iki adam, Vitellius’un zayıflığının ve hırsının iki farklı yüzüydü. Valens, Beşinci Lejyon Alaudae’nin komutanıydı. Hırslı, entrikacı, para canlısı bir adamdı. Galba’dan nefret ediyordu, çünkü kendisini yeterince ödüllendirmediğini düşünüyordu. Caecina ise Yirmi Birinci Lejyon Rapax’ın başındaydı. Daha genç, daha yakışıklı, daha fevri ve inanılmaz derecede popülerdi. Askerleriyle birlikte yer, onlarla birlikte antrenman yapar, onların dertlerini dinlerdi. Askerleri ona tapıyordu. O da, Galba tarafından kamu fonlarını zimmetine geçirdiği için cezalandırılmıştı ve intikam ateşiyle yanıyordu.

İsyanı başlatan, bu iki adamdı. Vitellius’u bir kukla olarak kullanıp, onun adıyla iktidarı ele geçirmeyi planlıyorlardı. Vitellius, bu plana kolayca razı olmuştu. İmparator olma fikri, ona daha büyük ziyafetler, daha fazla lüks ve daha az sorumluluk anlamına geliyordu.

“Roma’dan haber var, efendim,” dedi Valens, masanın üzerine bir parşömen rulosu bırakarak. “Otho, Galba’yı öldürtmüş ve kendini imparator ilan etmiş.”

Vitellius, ağzındaki istiridyeyi yavaşça yuttu. Habere şaşırmış gibi görünmüyordu. “Otho mu? Nero’nun o küçük süs köpeği mi? Demek Roma, bir soytarıdan kurtulup diğerine kavuşmuş.” Bir parça daha ekmeği sosa batırdı. “Bu bizim için ne anlama geliyor?”

Caecina, sabırsız bir şekilde öne atıldı. Savaşçı ruhu, bu yavaş ve kayıtsız tavırdan rahatsız olmuştu. “Bu, her şeyi değiştirir, efendim! Otho, bir katil ve bir gaspçıdır. Senato ve Roma halkı, onu asla meşru bir hükümdar olarak kabul etmeyecektir. Bize gün doğdu! Biz, Galba’nın intikamını almak ve Roma’ya gerçek bir lider getirmek için yürüyoruz. Bizim davamız, şimdi daha da haklı.”

Valens, Caecina’nın coşkusunu daha hesapçı bir bakışla destekledi. “Caecina haklı. Otho’nun iktidarı zayıf. Praetor Muhafızları’nın sadakatini parayla satın aldı, fakat ne halkın ne de Senato’nun sevgisine sahip. İtalya’daki lejyonlar ona sadık değil. Eğer şimdi harekete geçersek, Alpleri aşıp Roma’ya ulaştığımızda, Otho’nun ordusu bir yaprak gibi dağılır.”

Vitellius, bir an düşündü. Elindeki şarap kadehini masaya bıraktı. Gözlerinde, ender görülen bir ciddiyet parıltısı vardı. “Plan nedir?”

Valens, zihninde çoktan hazırladığı stratejiyi açıklamaya başladı. “Orduyu ikiye böleceğiz. Ben, kırk bin kişilik bir kuvvetle Gallia üzerinden, Cottian Alpleri’nden İtalya’ya ineceğim. Caecina ise otuz bin kişilik daha çevik bir birlikle, daha kısa olan Poenine Alpleri’ni (Büyük St. Bernard Geçidi) aşacak. Böylece Kuzey İtalya’yı, yani zengin ve stratejik Po Ovası’nı hızla ele geçireceğiz. Siz, geri kalan birliklerle ve yeni toplanacak takviyelerle arkadan geleceksiniz, efendim. Ordunun ana gövdesi ve imparatorluk heybeti sizinle olacak.”

Bu plan, Vitellius’un tembelliğine de uygundu. Ön cephedeki zorlu yürüyüşleri ve ilk çarpışmaları iki hırslı komutanı yapacak, o ise zaferin keyfini sürmek için arkadan gelecekti.

“Güzel,” dedi Vitellius. “Hazırlıkları başlatın. Fakat askerlere söyleyin. Roma’ya bir yağmacı ordusu gibi gitmiyoruz. Biz, Roma’yı kurtarmaya gidiyoruz. Geçtiğimiz topraklarda disiplinli olmalarını, halka iyi davranmalarını emredin. Onların kalbini kazanmalıyız, korkularını değil.”

Bu, şaşırtıcı derecede akıllıca bir emirdi. Vitellius, belki de bir komutan değildi, fakat yılların dalkavukluk tecrübesi ona popülerliğin gücünü öğretmişti. Otho’nun gaddarlığı ve Praetorların açgözlülüğü, onun cömertliği ve disiplini için mükemmel bir zemin hazırlayacaktı.

Valens ve Caecina, odadan çıktılar. Vitellius, tekrar yemeğine döndü. Sanki az önce bir iç savaş başlatma emri vermemiş gibiydi. Onun için bu, hayatının en büyük ziyafetine giden bir yoldu. Roma’nın kendisi, onun için dev bir sofra demekti.

Fakat o sofraya giden yol, Alplerin karlı geçitlerinden ve binlerce insanın kanının akacağı ovalardan geçiyordu. Ren nehrinden gelen gölgeler, Roma’nın üzerine çökmek için harekete geçmişti. Ve bu gölgeler, Otho’nun sarhoş umutlarını paramparça edecek bir fırtınayı beraberinde getiriyordu.


Roma’da Bir Aktör
Palatinus Sarayı, Roma / M.S. 69 Şubat

Marcus Salvius Otho, kendini bir rüyanın içinde bulmuştu. Bir ay önce, alacaklılarından kaçan, umutsuz bir komplocuydu. Şimdi ise, Palatinus Tepesi’ndeki Sezar’ların sarayında oturuyor, dünyanın en güçlü adamı olarak uyanıyordu. Fakat bu rüya, her an bir kâbusa dönüşebilecek kadar kırılgandı.

Tahta, Praetor Muhafızları’nın kılıçlarıyla çıkmıştı. Bu, hem onun gücü hem de en büyük zayıflığıydı. Muhafızlar, ona sadakatlerinden çok, ondan alacakları para için bağlıydılar. Her an, daha yüksek bir teklif sunan bir başkasına satabilirlerdi. Otho, sürekli onların kaprislerini yerine getirmek, onları memnun etmek zorundaydı. Praetorlar, şehrin efendileri gibi davranıyor, istediklerini tutukluyor, istediklerini serbest bırakıyor, halka ve hatta senatörlere bile zorbalık ediyorlardı. Otho, onları dizginleyemiyordu, çünkü onlara muhtaçtı.

Senato ise ona korkuyla karışık bir saygıyla yaklaşıyordu. Galba’nın katledilişi, tüm senatörleri dehşete düşürmüştü. Otho’nun önünde eğiliyor, ona övgüler düzüyorlardı. Fakat Otho, bu sahte gülümsemelerin arkasındaki nefreti ve küçümsemeyi hissedebiliyordu. Onu, bir katil ve bir gaspçı olarak görüyorlardı.

Bu yüzden Otho, bir denge politikası izlemeye çalıştı. Bir yandan Praetorları memnun etmek için onlara para ve imtiyazlar yağdırırken, diğer yandan Senato’nun ve halkın sevgisini kazanmaya çalışıyordu. Galba’nın kurbanlarının ailelerine mallarını iade etti. Sürgündeki birçok kişiyi geri çağırdı. En popüler hamlesi ise, halkın sevgilisi olan Nero’nun adını yeniden canlandırmak oldu. Nero’nun heykellerini tekrar yerlerine koydurdu, onun azatlılarını ve hizmetkârlarını önemli konumlara getirdi. Hatta bazı resmi belgelerde “Otho Nero” adını kullanmaya başladı. Halkın bir kısmı, bu hareketleri coşkuyla karşıladı. Onlar için Nero, cömertliği ve şenlikleriyle hatırlanan bir imparatordu.

Otho, usta bir aktör gibiydi. Herkese duymak istediği şeyi söylüyor, herkesin görmek istediği rolü oynuyordu. Senatörlerle toplantısında, ciddi ve cumhuriyetçi bir lider gibi konuşuyordu. Halkın arasına karıştığında, Nero gibi cömert ve cana yakın davranıyordu. Askerleriyle birlikteyken, onlardan biri gibi basit ve cesur bir tavır takınıyordu. Fakat bütün bu maskelerin altında, yaklaşan fırtınanın korkusu vardı.

Vitellius ve Ren lejyonları. Bu tehdit, her geçen gün daha da büyüyordu. İlk başta Otho ve danışmanları, bu isyanı küçümsemişlerdi. Vitellius’u tembel, yeteneksiz bir obur olarak görüyorlardı. Fakat Germania’dan gelen haberler, durumun ciddiyetini ortaya koyuyordu. Valens ve Caecina komutasındaki iki devasa ordu, Alplere doğru yürüyordu.

Otho, bir gece güvendiği komutanlarını ve danışmanlarını topladı. Aralarında, deneyimli general Suetonius Paulinus (Britanya’daki Boudica isyanını bastıran efsanevi komutan), Marius Celsus ve kardeşi Titianus vardı.

“Seçeneklerimiz nelerdir?” diye sordu Otho, masadaki İtalya haritasının üzerinde gezinerek.

Suetonius Paulinus, ihtiyatlı ve tecrübeli bir asker olarak, savunmada kalmayı önerdi. “Efendim, acele etmemeliyiz. Vitellius’un ordusu uzun bir yoldan geliyor. Yorgun ve yıpranmış olacaklar. Biz ise taze ve dinlenmiş durumdayız. Bırakalım Alpleri aşsınlar. Onları Po Ovası’nda, kendi seçtiğimiz bir arazide karşılayalım. Donanmamız, Ligurya kıyılarını kontrol ederek onların güney kanadını tehdit edebilir. Zaman bizim lehimizedir. Onlar bekledikçe erzakları azalacak, disiplinleri bozulacaktır.”

Fakat Otho’nun kardeşi Titianus ve Praetor Komutanı Proculus gibi daha ateşli danışmanlar, derhal saldırıya geçilmesini istiyorlardı. “Beklemek, zayıflık göstergesidir!” diye atıldı Proculus. “Roma’nın imparatoru, kendi evinde düşmanı beklemez. Ordunun başına geçip, onlara Alplerin eteklerinde bir ders vermeliyiz. Askerler savaşmak istiyor. Sizin liderliğinizi görmek istiyorlar. Zafer, cesur olanındır.”

Otho, iki arada bir derede kalmıştı. Askeri mantık, Suetonius Paulinus’un planını destekliyordu. Fakat siyasi baskı, onu acele etmeye zorluyordu. Roma’da beklerken, Vitellius’un propagandası eyaletlerde yayılıyor, onun meşruiyetini sarsıyordu. Kendi askerlerinin sabırsızlığını ve Praetorların şımarıklığını da hesaba katmak zorundaydı. Beklemek, onların gözünde korkaklık olarak yorumlanabilirdi.

Sonunda, siyaset, askeri mantığa galip geldi. Otho, bir uzlaşma yolu seçti. Ordunun bir kısmını kuzeye, Po Ovası’na gönderecek, fakat kendisi bir süre daha Roma’da kalarak durumu idare edecekti. Bu, en kötü karardı. Komutayı bölüyor, net bir strateji ortaya koymuyordu.

Mart ayının başında, Otho’nun birlikleri Roma’dan kuzeye doğru yola çıktı. Lejyon I Adiutrix (Nero’nun denizcilerinden oluşan yeni lejyon), Praetor kohortları ve gladyatörlerden oluşan bir birlik, ordunun öncü gücünü oluşturuyordu. Onları, usta generaller Suetonius Paulinus ve Marius Celsus yönetiyordu. Fakat Otho, onların yanına denetçi olarak Praetor Komutanı Proculus’u da vermişti. Bu, deneyimli generallere hakaretti ve komuta zincirinde kafa karışıklığı yaratacaktı.

Otho, Roma’dan ayrılmadan önce, Senato’da dokunaklı bir konuşma yaptı. Gözyaşları içinde, devleti ve halkı senatörlere emanet ettiğini söyledi. Roma’yı kurtarmak için savaşa gittiğini, ya zaferle döneceğini ya da onurlu bir şekilde öleceğini anlattı. Bu, yine usta bir performanstı. Senatörler onu alkışladı, bazıları onunla birlikte ağladı. Fakat Otho saraydan ayrılırken, herkesin aklında aynı soru vardı: Bu aktör, Ren nehrinden gelen barbar sürülerine karşı Roma’yı savunabilecek miydi?


Karlar İçinde Bir Yarış
Alpler / M.S. 69 Şubat-Mart

Fabius Valens ve Aelianus Caecina, birbirlerinden nefret ediyorlardı. Aralarında, hırslı ve kibirli iki adamın arasındaki o zehirli rekabet vardı. İkisi de Vitellius’un gözüne girmek, zaferin asıl kahramanı olmak istiyordu. Bu rekabet, ordularını Alpler üzerinden İtalya’ya sokmak için inanılmaz bir yarışa dönüştü.

Caecina, daha kısa fakat daha zorlu olan Poenine Alpleri rotasını seçmişti. Ordusu daha küçüktü, fakat daha çevikti. Kışın ortasında Alpleri aşmak, Hannibal’den beri her komutanın kâbusuydu. Yollar karla kaplı, çığ tehlikesi her an mevcut, ve dondurucu soğuklar en güçlü lejyoneri bile dize getirebilirdi. Caecina, bu zorlukları hiçe saydı. Askerlerini acımasız bir tempoyla yürüttü. Geri kalanlar, donarak ölüyor ya da uçurumlardan yuvarlanıyordu. Fakat Caecina, durmadı. Onun için önemli olan, Valens’ten önce İtalya’ya ulaşmaktı.

Ordusu, Helvetler’in (İsviçre kabileleri) topraklarından geçerken, Caecina’nın gaddarlığı bir kez daha ortaya çıktı. Helvetler, başlangıçta Vitellius’u imparator olarak tanımakta tereddüt etmişlerdi. Caecina, bunu bir isyan olarak yorumladı. Yirmi Birinci Lejyon Rapax (Yırtıcı Lejyon), adının hakkını vererek Helvet kasabalarını yağmaladı, binlerce insanı katletti veya köle olarak sattı. Bu vahşet, Vitellius’un “disiplinli ve halkın dostu ordu” imajına ilk darbeyi vurdu.

Caecina, nihayet Mart ayında, Po Ovası’nın kuzeyindeki Eporedia’ya (Ivrea) ulaştığında, ordusu yorgun ve hırpalanmıştı, fakat başarmıştı. İtalya’ya ilk giren oydu.

Fabius Valens ise, daha uzun olan Cottian Alpleri rotasını kullanıyordu. Yolu daha kolaydı, fakat mesafesi daha uzundu. Valens, Caecina kadar aceleci değildi. Yolda, Gallia’daki şehirlerden para ve erzak toplayarak ordusunu güçlendiriyordu. Onun yöntemi kaba kuvvet değil, şantaj ve yağmaydı. Viyana (Vienne) şehri, ona devasa bir meblağ ödemeyi reddedince, şehri yakmakla tehdit etti. Şehir halkı, canlarını ve mallarını kurtarmak için Valens’in bütün isteklerini yerine getirmek zorunda kaldı.

Valens, İtalya’ya girdiğinde, Caecina’nın kendisinden önce Po Ovası’na ulaştığını öğrendi. Öfkeye kapıldı, fakat yapacak bir şeyi yoktu. Şimdi iki ordu da İtalya’daydı. Görevleri, Po Nehri’nin güneyine geçip Roma’ya giden ana yolları kontrol eden Placentia (Piacenza) ve Cremona gibi kilit şehirleri ele geçirmekti.


Po Ovası’nda İlk Kan
Placentia ve Cremona / M.S. 69 Mart-Nisan

Otho’nun ordusu, Vitellius’un generallerinden önce Po Nehri’nin güney yakasına ulaşmayı başarmıştı. Suetonius Paulinus ve Marius Celsus, Placentia şehrine yerleşerek nehri ve önemli geçiş yollarını kontrol altına aldılar. Burası, Po Ovası’nın kalbiydi.

Caecina, sabırsızlığıyla, Otho’nun birliklerinin tamamı gelmeden Placentia’ya saldırmaya karar verdi. Bu, küstahça bir hamleydi. Şehrin surları güçlüydü ve Otho’nun en iyi birlikleri tarafından savunuluyordu. Caecina’nın saldırısı, kanlı bir şekilde püskürtüldü. Vitellius’un ordusu, ilk çarpışmada ciddi bir yenilgi almıştı. Lejyonerlerinin morali bozuldu. Caecina’nın karizması, bu başarısızlıkla sarsıldı.

Yenilgiden sonra Caecina, daha kurnaz bir plana başvurdu. Birliklerini Cremona yakınlarındaki Castores (Kastorlar) adı verilen bir mevkiye çekti. Burada, Otho’nun ordusunu bir pusuya düşürmeyi planlıyordu. En iyi yardımcı birliklerini (auxilia) ormanlık bir alana sakladı. Süvarilerine ise, Otho’nun birliklerini üzerlerine çekmek için sahte bir saldırı ve geri çekilme yapmaları emrini verdi.

Otho’nun generalleri, bu tuzağı fark ettiler. Suetonius Paulinus, temkinli davranarak pusuya düşmemeyi önerdi. Fakat yine, Proculus gibi aceleci komutanlar ve askerlerin sabırsızlığı galip geldi. Marius Celsus komutasındaki bir birlik, Caecina’nın süvarilerini takip etmek için ileri atıldı.

Tam pusuya düşmek üzereyken, Suetonius Paulinus durumu kurtardı. Kendi birlikleriyle kanatlardan saldırarak, Caecina’nın pusudaki askerlerini kuşattı. Vitellius’un ordusu, ikinci bir yenilginin eşiğine gelmişti.

Fakat tam bu sırada, Fabius Valens’in ordusunun öncü birlikleri savaş alanına ulaştı. Onların gelişi, savaşın seyrini değiştirdi. Otho’nun birlikleri, taze kuvvetler karşısında geri çekilmek zorunda kaldılar. Savaş, net bir galip olmadan sona erdi. Fakat Otho’nun ordusu, Vitellius’un iki büyük ordusunun birleştiğini görmüş ve moral olarak çökmüştü.

Bu iki çarpışma, Po Ovası’ndaki savaşın bir özeti gibiydi. Otho’nun tarafında daha iyi generaller (Paulinus ve Celsus) vardı, fakat komuta kademesinde birlik yoktu. Vitellius’un tarafında ise daha fazla asker ve daha fazla hırs vardı.

Bu arada, Otho da Roma’dan ayrılarak ordusunun başına geçmişti. Fakat o, bir general değil, bir imparatordu. Savaşın teknik detaylarına karışmıyor, kararları generallerine bırakıyordu. Ancak varlığı, komuta kademesindeki bölünmeyi daha da artırıyordu. Generaller, imparatorun gözüne girmek için birbirleriyle yarışıyor, en mantıklı stratejiler yerine en cüretkâr olanları savunuyorlardı.

Savaş, artık bir dönüm noktasına gelmişti. İki ordu, Cremona yakınlarında, Po ve Adda nehirlerinin birleştiği bir ovada karşı karşıya gelmişti. Burası, Bedriacum (veya Betriacum) adı verilen küçük bir köydü. Kimsenin adını bilmediği bu küçük köy, yakında Roma tarihinin en kanlı savaşlarından birine sahne olacak ve imparatorluğun kaderini belirleyecekti.

Otho’nun kampında, son bir savaş konseyi toplandı. Suetonius Paulinus, yine savunmada kalmayı, beklemeyi önerdi. “Dalmaçya’dan takviye lejyonlarımız yola çıktı. Birkaç gün içinde burada olacaklar. Vitellius’un ordusu ise erzak sıkıntısı çekiyor. Beklersek, onlar zayıflayacak, biz güçleneceğiz. Zafer kesin olur.”

Fakat Otho’nun kardeşi Titianus ve Praetor Komutanı Proculus, bu fikre şiddetle karşı çıktılar. Onlar, imparatorun sabırsızlığını ve Praetorların savaşma arzusunu körüklüyorlardı. “Askerler beklemekten yoruldu! Savaşmak istiyorlar! Düşman karşımızdayken saklanmak, bir imparatora yakışmaz! Derhal saldırmalıyız!”

Otho, hayatının en önemli kararını vermek zorundaydı. Bir yanda, tecrübeli bir generalin soğukkanlı mantığı; diğer yanda, siyasi baskı ve kendi sabırsız ruhu vardı.

Sonunda, yine siyaset kazandı. Otho, saldırmaya karar verdi. Paulinus ve Celsus gibi tecrübeli komutanları, kendisiyle birlikte geride, Brixellum (Bresello) şehrinde kalmaya ikna etti. Ordunun komutasını ise, tecrübesiz kardeşi Titianus ve aceleci Proculus’a verdi.

Bu, askeri bir intihardı. Otho, en iyi generallerini, en kritik savaşın dışında bırakmıştı. Ordusunu, yeteneksiz komutanların eline teslim etmişti. Belki de savaşın stresi ve kanlı görüntüsünden uzak durmak istemişti. Belki de zaferin şanını sadece kendine ve ailesine mal etmek istemişti. Sebebi ne olursa olsun, bu karar, binlerce askerin ve kendi kaderinin sonunu hazırladı.

14 Nisan M.S. 69 günü, Otho’nun ordusu, kötü bir plan ve beceriksiz bir komuta altında, Bedriacum ovasında Vitellius’un birleşik ordusuyla karşılaşmak için yürüyüşe geçti. Hava sıcaktı. Askerler, ağır zırhları ve teçhizatlarıyla, uzun bir yürüyüşün ardından yorgun düşmüşlerdi. Onları, dinlenmiş, daha kalabalık ve zafer için aç bir ordu bekliyordu.

Roma’nın kaderi, o gün, o ovada, iki hırslı adamın orduları arasında belirlenecekti. Ve sonuç, herkesin beklediğinden daha kanlı, daha trajik olacaktı.


Bölüm 6

Kaderin Ovası: Birinci Bedriacum Muharebesi
Cremona Yakınları, Po Ovası / 14 Nisan M.S. 69

Güneş, Po Ovası’nın düz ve verimli toprakları üzerine yükselirken, havada ölümün metalik kokusu vardı. Bu ova, yüzyıllardır çiftçilerin sabanlarıyla sürülmüş, bereketiyle Roma’yı beslemişti. Fakat o gün, sabanların yerini kılıçlar, tohumların yerini ise on binlerce askerin cesedi alacaktı. İki ordu, Roma İmparatorluğu’nun ruhu için savaşmak üzere karşı karşıya gelmişti. Bir yanda, gaspçı olarak görülen ama Roma’da iktidarı elinde tutan Otho’nun lejyonları; diğer yanda ise Ren sınırının sertleştirdiği, meşruiyet iddiasıyla yürüyen Vitellius’un orduları.

Otho’nun ordusu, gece boyunca yirmi kilometreden fazla yürümüştü. Askerler yorgundu. Zırhları üzerlerinde birer fırın gibiydi, su mataraları boşalmıştı. Komutanları, imparatorun tecrübesiz kardeşi Titianus ve aceleci Praetor Komutanı Proculus’tu. En iyi generalleri, Suetonius Paulinus ve Marius Celsus, Otho tarafından savaş alanından uzaklaştırılmış, Brixellum’daki karargâhta bırakılmışlardı. Bu, bir ordunun kendi beynini söküp atması gibi bir şeydi.

Karşılarında ise, Fabius Valens ve Aelianus Caecina’nın birleşik Vitellius ordusu bekliyordu. Onlar dinlenmişlerdi. Kendi seçtikleri bir arazide, savunma pozisyonu almışlardı. Orduları daha kalabalıktı ve komutanları, tüm kusurlarına rağmen, askerlerinin güvenine sahipti. Savaşın başlamadan önce kimin kazanacağı neredeyse belliydi.

Savaş, öğleden sonra, günün en sıcak saatlerinde başladı. Otho’nun yorgun birlikleri, düzensiz bir şekilde Vitellius’un hatlarına doğru ilerledi. Plan yoktu, strateji yoktu; sadece kör bir saldırı emri vardı. Ordunun sağ kanadında, Nero’nun eski denizcilerinden oluşan ve kendilerini kanıtlamak isteyen I. Lejyon Adiutrix, inanılmaz bir cesaretle savaşıyordu. Karşılarındaki, Caecina’nın tecrübeli XXI. Lejyon Rapax’ıydı. İki lejyon, birbirine bir duvar gibi çarptı. Kalkanlar parçalandı, mızraklar kırıldı, kılıçlar et ve kemiğe saplandı. Birinci Adiutrix, tecrübesizliğine rağmen öylesine bir öfkeyle savaştı ki, Yirmi Birinci Rapax’ın ünlü kartal sancağını ele geçirmeyi başardılar. Bu, bir lejyon için en büyük onur ve karşı taraf için en büyük utançtı. Bir an için, Otho’nun ordusunda bir umut ışığı belirdi.

Fakat bu, savaşın genel gidişatını değiştirmedi. Diğer cephelerde, Otho’nun birlikleri dağılıyordu. Ordunun merkezinde, Praetor Muhafızları’nın seçkin kohortları, Ren lejyonlarının demir disiplini karşısında bocalıyordu. Praetorlar, Roma’daki sokak kavgalarına ve siyasi entrikalara alışkındı; bu ise gerçek bir savaştı. Onlar, kendilerini korumaya alışkın askerlerdi, bir hat üzerinde omuz omuza ölmeye değil.

Savaşın kaderini belirleyen an, Vitellius’un Batavyalı yardımcı birliklerinin (auxilia) kanattan yaptığı saldırı oldu. Batavyalılar, Ren Nehri deltasından gelen, hem karada hem de suda savaşabilen, korkusuz ve vahşi savaşçılardı. Otho’nun zaten zor durumda olan sol kanadına bir balyoz gibi indiler. Otho’nun XIII. Lejyonu, bu beklenmedik saldırı karşısında paniğe kapıldı ve çözülmeye başladı.

Çözülme, bir hastalık gibi tüm orduya yayıldı. Bir askerin geri dönüp kaçması, yanındakini de cesaretsizliğe itti. Birkaç dakika içinde, Otho’nun ordusu artık bir ordu değil, canını kurtarmaya çalışan bir insan seline dönüştü. Titianus ve Proculus, durumu kontrol altına almak yerine, ilk kaçanlar arasındaydı. Savaş alanını terk edip, Bedriacum’daki kampa doğru dörtnala at sürdüler.

Vitellius’un askerleri için artık bu bir savaş değil, bir av partisiydi. Kaçan düşmanlarını acımasızca takip ettiler. Yorgunluktan ve susuzluktan yere yığılanları, yaralıları, merhamet dilenenleri kılıçtan geçirdiler. Po Ovası, o gün, on binlerce Romalının kanıyla sulandı. Tarihçiler, her iki taraftan da toplamda kırk binden fazla insanın o gün can verdiğini yazar. Bu, bir iç savaşın en korkunç yüzüydü: Romalı, Romalıyı öldürüyordu.

Akşam çökerken, savaş alanı bir cehennemi andırıyordu. Parçalanmış bedenler, kırık silahlar, sahipsiz sancaklar, inleyen yaralılar… Kazanan Vitellius ordusu, zafer sarhoşluğu içinde, ölüleri soymaya ve Bedriacum’daki Otho kampını yağmalamaya başladı. Disiplin tamamen ortadan kalkmıştı.

Haber, Bedriacum’daki kampa ulaştığında, orada kalan Otho askerleri arasında tam bir kaos yaşandı. Bazıları direnmeye çalıştı, bazıları teslim oldu, bazıları ise kaçmaya çalışırken yakalanıp öldürüldü. Ertesi sabah, hayatta kalan Otho askerleri, Vitellius’un generallerine kayıtsız şartsız teslim oldular. Savaş bitmişti.


Bir Filozofun Ölümü
Brixellum / 16 Nisan M.S. 69

Otho, savaşın sonucunu Brixellum’daki karargâhında bekliyordu. Yenilgi haberi, kaçan bir asker tarafından getirildiğinde, etrafındakiler onun çöktüğünü, paniğe kapıldığını sandılar. Fakat Otho, herkesi şaşırttı. Hayatı boyunca bir aktör gibi davranan, zevk ve sefahat içinde yaşayan o adam, hayatının son anlarında, bir Stoacı filozofun sükûnetine büründü.

Danışmanları ve sadık kalan askerleri etrafına toplandı. Ona yalvardılar. “Her şey bitmedi, efendim!” dedi bir senatör. “Dalmaçya’dan gelen lejyonlar yolda. Hâlâ güçlü birliklerimiz var. Geri çekilebilir, yeniden toparlanabilir ve tekrar savaşabiliriz. Pes etmeyin!”

Otho, yorgun bir gülümsemeyle onlara baktı. Sakin bir sesle konuştu. “Yeter,” dedi. “Yeterince Romalı kanı döküldü. Bu savaşı ben başlattım. Hırsım ve umutsuzluğum, binlerce insanın hayatına mal oldu. Artık tek bir askerin bile benim için ölmesini istemiyorum. Roma’nın barışa ihtiyacı var. Ve bu barış, ancak benim ölümümle gelebilir.”

Etrafındakiler şok içindeydi. Bu sözler, tanıdıkları Otho’dan gelmiyordu. Bu, bambaşka bir adamdı.

“Sizler için endişeleniyorum,” diye devam etti. “Vitellius’a bir mektup yazacağım. Sizlere merhamet etmesi için ona yalvaracağım. Gitmenizi istiyorum. Kendinizi kurtarın. Kaçın ya da teslim olun, ama artık savaşmayın.”

Gece boyunca, dostlarıyla tek tek vedalaştı. Onlara hediyeler verdi, mektuplar yazdı. Sakin ve huzurlu görünüyordu. Sanki büyük bir yükten kurtulmuş gibiydi.

Sabahın ilk ışıklarıyla birlikte, odasına çekildi. Yatağının altına sakladığı iki hançerden birini aldı. Keskinliğini kontrol etti. Sonra, yatağına uzandı. Hiç tereddüt etmeden, hançeri kalbinin üzerine koydu ve tüm gücüyle bastırdı.

Hizmetkârları, bir inilti sesi duyup odaya koştuklarında, her şey bitmişti. Marcus Salvius Otho, kanlar içinde, yatağında uzanıyordu. Yüzünde, acı değil, bir tür huzur ifadesi vardı. Sadece üç ay süren imparatorluğu, kendi elleriyle son bulmuştu.

Otho’nun ölümü, Roma’da şok ve bir parça da saygı yarattı. Hayatı boyunca eleştirilen adam, ölümüyle herkesi şaşırtmıştı. Belki de hayatının tek onurlu hareketini, canına kıyarak yapmıştı. Askerleri, onun naaşını büyük bir törenle yaktılar. Cenazesinde gözyaşı dökenler, ona olan sadakatlerinden çok, böylesine beklenmedik bir cesaret karşısında duydukları hayranlıktan ağlıyorlardı.


Obur İmparatorun Yürüyüşü
Roma’ya Doğru / M.S. 69 İlkbahar ve Yaz

Otho’nun ölümüyle, Vitellius artık Roma’nın tek efendisiydi. Senato, derhal onu imparator olarak tanıdı ve ona her türlü onursal unvanı verdi. İç savaş bitmiş gibi görünüyordu.

Vitellius, zafer haberini aldığında hâlâ Germania’daydı. Ordusunun geri kalanıyla birlikte, yavaş ve görkemli bir yürüyüşle Roma’ya doğru yola çıktı. Bu yürüyüş, bir askeri intikalden çok, devasa bir ziyafet alayını andırıyordu. Vitellius ve generalleri, geçtikleri her şehirde ziyafetler düzenliyor, halkın kaynaklarını sonuna kadar sömürüyorlardı. Ordunun disiplini tamamen kaybolmuştu. Lejyonerler, fethettikleri bir ülkedeymiş gibi davranıyor, yağma yapıyor, halka eziyet ediyorlardı. Bedriacum’da Otho’nun ordusunu yenen o sert ve disiplinli askerler, zafere ve lükse doymuş, şımarık bir çeteye dönüşmüştü.

Vitellius’un kendisi, bu çöküşün en büyük örneğiydi. Günde üç, bazen dört kez devasa ziyafetler düzenliyordu. İmparatorluğun dört bir yanından en nadir yiyecekler, en pahalı şaraplar onun sofrasına getiriliyordu. Kuğu beyinleri, papağan dilleri, turna ciğerleri… Midesi, imparatorluğun hazinesi gibiydi; ne kadar doldurursanız doldurun, doymuyordu.

Yolculuk aylarca sürdü. Vitellius, iktidarın keyfini çıkarmak için acele etmiyordu. Ordusu, arkasında bir yıkım ve nefret bırakarak İtalya’yı geçti. Temmuz ayında, nihayet Roma’ya ulaştı.

Şehre girişi, bir Roma imparatoruna yakışır şekilde değildi. Savaş zırhları ve kılıcıyla, sanki bir düşman şehrini fethetmiş gibi girdi. Yanında, generalleri Valens ve Caecina, on binlerce askeriyle birlikte yürüyordu. Bu, bir kurtarıcının değil, bir fatihin yürüyüşüydü. Roma halkı, onları korku ve sessizlik içinde izledi.

Vitellius, Palatinus Sarayı’na yerleşti. Fakat yönetmekle ilgilenmiyordu. Devlet işlerini, Valens ve Caecina gibi hırslı ve yozlaşmış adamlarına bıraktı. Onlar da bu fırsatı, kendi ceplerini doldurmak ve rakiplerini ezmek için kullandılar. Roma, liyakatsizliğin ve yolsuzluğun pençesine düşmüştü.

Vitellius’un en büyük hatası, Bedriacum’da savaşan lejyonları yönetme şekli oldu. Otho’nun teslim olan lejyonlarını ya dağıttı ya da küçük düşürücü görevlere gönderdi. Özellikle Dalmaçya’dan gelen ve savaşa katılamayan lejyonlara karşı büyük bir güvensizlik besliyordu. Kendi Ren lejyonlarını ise ödüllendirdi, onlara her türlü ayrıcalığı tanıdı. Bu, ordu içinde derin bir bölünme ve kin yarattı. Yenilenler, intikam için fırsat kollamaya başladılar.

Praetor Muhafızları’nı tamamen lağvetti. Yerine, kendi Ren lejyonerlerinden oluşan on altı yeni kohort kurdu. Bu, Praetorların sayısını iki katına çıkarmak demekti ve hazine üzerinde büyük bir yüktü. Roma, devasa, tembel ve şımarık bir ordu tarafından işgal edilmiş gibiydi.

Vitellius, Bedriacum savaş alanını ziyaret ettiğinde, çürüyen on binlerce cesedin kokusundan rahatsız olan bir subayına, tarihe geçecek o acımasız sözü söyledi: “Ölmüş bir düşmanın kokusu güzeldir, özellikle de bir vatandaşsa.”

Bu söz, onun yönetim anlayışının bir özetiydi. O, birleştirici bir lider değil, sadece kazanan tarafın lideriydi. Ve bu tavrı, imparatorluğun doğu eyaletlerinde, sessizce bekleyen bir başka gücü uyandıracaktı.


Doğu’dan Yükselen Güneş
Yahudiye ve Suriye / M.S. 69 Yaz

Roma, Vitellius’un oburluğu ve beceriksizliği altında inlerken, imparatorluğun doğu ucunda, bambaşka bir dünya vardı. Suriye, Mısır ve Yahudiye eyaletleri, Roma’nın en zengin ve en stratejik bölgeleriydi. Ve burada, toplamda yedi lejyonluk devasa bir askeri güç bulunuyordu.

Suriye valisi, Gaius Licinius Mucianus’tu. Kültürlü, zeki, entrikacı ve son derece hırslı bir adamdı. Hem bir diplomat hem de bir generaldi.

Yahudiye’de ise, büyük Yahudi isyanını bastırmakla görevli olan Titus Flavius Vespasianus vardı. Vespasianus, soylu bir aileden gelmiyordu. Dedesi bir vergi memuru, babası ise küçük bir toprak sahibiydi. O, tırnaklarıyla kazıyarak yükselmiş, yeteneği ve çalışkanlığıyla kendini kanıtlamış bir askerdi. Britanya’nın fethinde bir lejyon komutanı olarak parlamış, sert, disiplinli, tutumlu ve halktan biri gibi davranan tavrıyla askerlerinin sevgisini kazanmıştı. Nero döneminde, imparatorun şarkı söylediği bir resitalde uyuyakaldığı için gözden düşmüş, fakat Yahudiye’deki isyan o kadar büyümüştü ki, Nero onu bu zorlu göreve atamak zorunda kalmıştı.

Vespasianus ve Mucianus, başlangıçta birbirlerinden pek hoşlanmıyorlardı. Aralarında gizli bir rekabet vardı. Fakat Vitellius’un Roma’daki kepazelikleri, bu iki hırslı adamı ortak bir amaç için bir araya getirdi. Roma’nın bir oburun elinde çürümesini izleyemezlerdi.

Oğlu Titus Flavius, babası Vespasianus ile Mucianus arasında arabuluculuk yaptı. Titus, babası gibi yetenekli bir komutan, fakat aynı zamanda daha yakışıklı, daha diplomatik ve daha popülerdi.

Temmuz ayının başında, bu üç adam, Berytus (Beyrut) şehrinde gizlice buluştular. Geleceği planladılar.

Mucianus, durumu net bir şekilde ortaya koydu. “Vitellius bir canavar, bir soytarı. Roma onu istemiyor. Ordusu, zafer sarhoşluğu içinde dağılmış durumda. Otho’nun yenilmiş lejyonları, intikam için yanıp tutuşuyor. Bu, bizim anımızdır, Vespasianus. Doğu lejyonları, Ren ayaktakımından daha güçlü, daha disiplinlidir. Mısır valisi Tiberius Alexander bizimle. Roma’nın tahıl ambarı bizim elimizde. Parayı ve ekmeği kontrol eden, Roma’yı kontrol eder.”

Vespasianus, tereddütlüydü. O, ihtiyatlı bir adamdı. Bir iç savaş başlatmanın risklerini biliyordu. “Ben yaşlı bir adamım,” dedi. “İki oğlum var. Bütün ailemi bu tehlikeli kumara atmak istemiyorum.”

Fakat Titus, babasını ikna etti. “Bu bir kumar değil, baba. Bu bir görev. Roma bizi çağırıyor. Vitellius’un bu imparatorluğu bir yıl daha yönetmesine izin verirsek, geriye kurtarılacak bir imparatorluk kalmayacak. Kader, seni bu görev için seçti.”

Sonunda Vespasianus, ikna oldu. 1 Temmuz günü, Mısır valisi Tiberius Alexander, lejyonlarını Vespasianus adına yemin ettirdi. Birkaç gün sonra, Yahudiye ve Suriye lejyonları da onu imparator ilan etti. Doğu, isyan bayrağını çekmişti.

Plan basitti. Vespasianus, Yahudiye’deki savaşı oğlu Titus’a bırakacak ve kendisi, Roma’nın can damarı olan Mısır’a giderek tahıl sevkiyatını kontrol altına alacaktı. Mucianus ise, doğu lejyonlarının büyük bir kısmıyla birlikte, karadan Balkanlar üzerinden İtalya’ya yürüyecekti.

Fakat onlar harekete geçmeden, beklemedikleri bir yerden, beklemedikleri bir müttefik ortaya çıktı. Dalmaçya ve Pannonia’daki (Balkanlar) Tuna lejyonları, Otho’ya sadık kalan ve Vitellius tarafından aşağılanan o birlikler, Vespasianus’un isyanını duyar duymaz, kendi başlarına harekete geçtiler. Komutanları Marcus Antonius Primus, Vespasianus’a bağlılığını bildirdi ve Mucianus’u beklemeden, intikam ateşiyle yanan lejyonlarıyla birlikte İtalya’ya doğru yürümeye başladı.

Primus, cesur, acımasız ve son derece hırslı bir komutandı. Onun bu aceleci hamlesi, her şeyi değiştirecekti.

Dört İmparator Yılı, üçüncü ve en kanlı perdesine girmek üzereydi. Roma, şimdi üç imparator adayı tarafından parçalanıyordu. Vitellius Roma’da ziyafet sofralarındayken, Mucianus doğudan ağır adımlarla ilerliyordu. Ve hepsinden daha hızlı, daha öfkeli olan Primus, Tuna lejyonlarıyla birlikte, her şeyi yakıp yıkacak bir intikam fırtınası gibi İtalya’ya doğru koşuyordu. İkinci Bedriacum savaşı, birincisinden çok daha korkunç olacaktı.


Bölüm 7

Tuna’dan Kopan Çığ: Antonius Primus
Poetovio, Pannonia Superior / M.S. 69 Ağustos Sonu

Tuna Nehri, imparatorluğun kuzeydoğu sınırını çizen heybetli bir gümüştü. Ren gibi, bu nehrin kıyısındaki lejyonlar da sürekli barbar akınlarının tehdidi altında, çelik gibi sertleşmişlerdi. Fakat Tuna lejyonlarının ruhunda, Ren’dekilerden farklı bir ateş yanıyordu. Onlar, Otho’nun davasına gönülden inanmış, onun için İtalya’ya yürümüş, fakat Bedriacum’daki felakete yetişememişlerdi. Vitellius iktidara geldiğinde, bu lejyonlar aşağılanmış, komutanları değiştirilmiş, sadakatleri sorgulanmıştı. İçlerinde biriken öfke ve utanç, patlamaya hazır bir barut fıçısı gibiydi. Vespasianus’un doğuda imparator ilan edildiği haberi, bu fıçının fitilini ateşleyen kıvılcım oldu.

Bu ateşin merkezindeki adam, Marcus Antonius Primus’tu. Toulouse (Tolosa) doğumlu bir Galli olan Primus, hayatı boyunca hırsı ve vicdansızlığıyla tanınmıştı. Gençliğinde sahtekârlıktan hüküm giymiş, Nero tarafından Senato’dan atılmıştı. Galba döneminde affedilmiş ve Yedinci Lejyon Galbiana’nın (daha sonra Gemina) komutanlığına atanarak siyasi ve askeri hayata geri dönmüştü. Primus, uzun boylu, güçlü, ateşli bir konuşmacı ve doğuştan bir liderdi. Askerlerinin dilinden anlıyor, onların öfkelerini kendi hırsı için bir silah olarak kullanmayı çok iyi biliyordu. Lakabı “Beccus”tu, yani “Gaga”; bu lakap, onun yırtıcı ve sivri dilli doğasına bir göndermeydi.

Vespasianus’ın isyan haberi Pannonia’daki Poetovio (Ptuj) kampına ulaştığında, Tuna lejyonlarının komutanları bir savaş konseyi için toplandılar. Çoğu, Vespasianus’un generali Mucianus’un Suriye’den gelmesini ve onun emirleri doğrultusunda hareket etmeyi öneriyordu. Bu, mantıklı ve ihtiyatlı bir plandı.

Fakat Antonius Primus, bu ihtiyatlı tavra bir an bile tahammül edemezdi. Ayağa fırladı, gözleri alev alev yanıyordu. “Beklemek mi?” diye gürledi. Sesi, çadırı dolduran subayların kulaklarında çınladı. “Neyi bekleyeceğiz? O şişman domuz Vitellius’un Roma’yı tamamen yiyip bitirmesini mi? Mucianus’un ağır ordusunun Asya’nın tozlu yollarında aylarca sürünmesini mi? Biz beklerken, Vitellius’un generalleri Alpleri tutacak, İtalya’yı savunulmaz bir kaleye çevirecekler. O zaman her şey için çok geç olacak!”

Çadırın içinde dolaşmaya başladı, her kelimesi, dinleyenlerin kalbine birer mızrak gibi saplanıyordu. “Bize ne oldu? Biz Tuna’nın kurtları değil miyiz? Otho’nun intikamını almaya yemin etmedik mi? Vitellius’un Ren’den getirdiği o şımarık, sarhoş sürüsü bizi aşağılamadı mı? Şimdi burada oturup, Suriye’den bir aristokratın bize ne yapacağımızı söylemesini mi bekleyeceğiz? Hayır! Bizim liderimiz Vespasianus’tur, evet! Ama bizim kılıcımız, Mucianus’un emirlerini bekleyemeyecek kadar keskin ve sabırsızdır!”

Durdu ve diğer komutanlara tek tek baktı. “Düşman zayıf ve bölünmüş durumda. Orduları, İtalya’nın dört bir yanına dağılmış, zevk ve sefa içinde çürüyor. Kış bastırmadan, Alplerin geçitleri kapanmadan saldırmalıyız. Şimdi saldırırsak, onları hazırlıksız yakalarız. Hız, bizim en büyük silahımız olacak. Ben, Yedinci Lejyon’la birlikte önden gideceğim. Bana katılmak isteyen, onurunu ve intikamını isteyen her asker, her komutan arkamdan gelsin. Korkaklar ve beklemek isteyenler, burada kalıp Mucianus’a mektup yazabilirler!”

Primus’un bu ateşli konuşması, konseydeki havayı tamamen değiştirdi. Tereddütler, yerini bir intikam arzusuna bıraktı. Lejyonerler, aylardır bu anı bekliyordu. Komutanlar, askerlerinin bu coşkusuna karşı koyamazlardı. Karar verildi: Tuna ordusu, Mucianus’u beklemeden, Antonius Primus’un liderliğinde İtalya’ya yürüyecekti.

Bu, Vespasianus’un planının tamamen dışında, cüretkâr bir hamleydi. Vespasianus ve Mucianus haberi aldıklarında dehşete düştüler. Primus’un bu kontrolsüz hırsının, tüm davalarını tehlikeye atmasından korktular. Ona durmasını emreden mektuplar gönderdiler. Fakat Primus, o mektupları hiç okumadı bile. O, artık kendi kaderini yazıyordu. Ve onun kaderi, Roma’nın kaderiyle iç içe geçmişti.

Eylül ayının başlarında, Antonius Primus komutasındaki süvari birlikleri, bir çığ gibi Julian Alpleri’ni aşarak İtalya’ya girdi. Arkasından, iki güçlü lejyon (Yedinci Gemina ve On Üçüncü Gemina) ve yardımcı birlikler geliyordu. Tuna’dan kopan çığ, durdurulamaz bir şekilde Roma’ya doğru ilerliyordu.


Verona’da Kapana Kısılmak
Verona, Kuzey İtalya / M.S. 69 Eylül

Primus’un İtalya’ya girişi, Vitellius’un Roma’daki karargâhında bir şok etkisi yarattı. Kimse bu kadar hızlı bir saldırı beklemiyordu. Vitellius, tehlikeyi ilk başta yine ciddiye almadı. Ziyafetlerine ve eğlencelerine devam etti. Yönetimi tamamen generalleri Fabius Valens ve Aelianus Caecina’ya bırakmıştı.

Ancak bu iki general, artık eskisi gibi değildi. Bedriacum zaferinden sonra aralarındaki rekabet, açık bir düşmanlığa dönüşmüştü. İkisi de birbirinin başarısız olmasını istiyordu.

Caecina, Po Ovası’ndaki Vitellius ordusunun komutanıydı. Primus’un ilerleyişini durdurma görevi ona düşüyordu. Ordusunu toplayıp, Kuzeydoğu İtalya’nın kilit şehri Verona’yı savunmak için harekete geçti. Verona, Alplerden gelen ana yolların kesişim noktasındaydı ve güçlü surlara sahipti.

Primus, Verona’ya saldırmak yerine, şehri kuşatma altına alarak Caecina’yı dışarı çıkmaya zorladı. İki ordu, Verona’nın dışında karşı karşıya geldi. Primus’un ordusu sayıca azdı, fakat moralleri yüksekti ve komutanlarına sonsuz bir güven duyuyorlardı. Caecina’nın ordusu ise daha kalabalıktı, fakat askerler aylardır savaşmamış, disiplinleri gevşemişti.

İşte tam bu noktada, Caecina hayatının en büyük ihanetini gerçekleştirdi. Gizlice Antonius Primus’a haberciler gönderdi. Vespasianus’un tarafına geçmeyi, tüm ordusuyla birlikte teslim olmayı teklif ediyordu. Neden ihanet ettiği tam olarak bilinmiyor. Belki de Vitellius’un davasının kaybedildiğini görmüştü. Belki de rakibi Fabius Valens’in kendisini baltalayacağından ve yenilginin faturasını ona keseceğinden korkuyordu. Belki de sadece, kazanan tarafta yer alarak kendi hayatını ve mevkisini kurtarmak isteyen bir oportünistti.

Primus, bu teklifi kabul etti. Plan yapıldı. Caecina, askerlerini toplayacak, onlara Vitellius’a olan yeminlerini bozmalarını ve Vespasianus’a bağlılık yemini etmelerini emredecekti.

Fakat Caecina, kendi askerlerinin ruhunu yanlış okumuştu. Ren lejyonerleri, ihanete uğradıklarını hissettiler. Onlar, Vitellius’u kendi elleriyle imparator yapmışlardı. Onu, bir komutanın emriyle öylece satamazlardı. Caecina konuşmasını bitirdiğinde, askerler öfkeyle haykırmaya başladılar. Vitellius’un heykellerini ve sancaklarını havaya kaldırdılar. Hain komutanlarını yakaladılar, zincire vurdular ve ordugâha hapsettiler.

İhanet planı başarısız olmuştu. Fakat Vitellius ordusu, artık başsız kalmıştı. Komutanları, kendi askerleri tarafından esir alınmıştı. Ordu, ne yapacağını bilemez bir halde, Verona ve Cremona arasındaki kamplara dağıldı. Lidersiz, moralsiz ve bölünmüşlerdi.

Bu haber, Roma’daki Fabius Valens’i harekete geçirdi. Valens, hastaydı ve yavaş hareket ediyordu. Fakat şimdi, hem rakibi Caecina’nın ihanetini cezalandırmak hem de ordunun kontrolünü ele alıp Primus’u durdurmak için yeni birliklerle yola çıktı. Ancak artık çok geçti. Primus, Vitellius ordusunun bu dağınıklığını ve lidersizliğini kendi lehine kullanmak için harekete geçmişti. İki ordu, yeniden, ilk savaşın yapıldığı o uğursuz ovada, Bedriacum’da karşı karşıya gelecekti.


Karanlıkta Bir Savaş: İkinci Bedriacum Muharebesi
Cremona, Po Ovası / 24-25 Ekim M.S. 69

Antonius Primus, beklemenin intihar olacağını biliyordu. Fabius Valens Roma’dan yola çıkmıştı. Eğer Valens’in taze birlikleri, Verona’daki lidersiz orduyla birleşirse, onları yenme şansı kalmayacaktı. Hızlı ve kesin bir darbe indirmeliydi.

Ordusunu, Cremona şehrine doğru yürüttü. Vitellius’un birlikleri, şehrin dışında, iki büyük kamp halinde konuşlanmıştı. Primus’un planı, bu kamplara gece saldırmaktı. Fakat planı yine kendiliğinden değişti.

24 Ekim günü, Primus’un öncü süvari birlikleri, Cremona yakınlarında Vitellius’un süvarileriyle karşılaştı. Küçük bir çatışma olarak başlayan olay, iki ordunun da savaşa katılmasıyla, gün batarken büyük bir meydan muharebesine dönüştü.

Bu, tarihin gördüğü en tuhaf ve en korkunç savaşlardan biriydi. Savaş, gece boyunca devam etti. Ay ışığının aydınlattığı ovada, on binlerce asker, kimin dost kimin düşman olduğunu tam olarak seçemeden, seslere ve gölgelere saldırarak savaştı. Parolalar birbirine karışıyor, komutanların emirleri karanlıkta kayboluyordu. Bu, bir strateji savaşı değil, saf bir hayatta kalma mücadelesiydi.

Primus, bir an bile atından inmedi. Zırhı içinde, elinde kılıcıyla, hatlar arasında dörtnala gidip geliyor, askerlerine cesaret veriyor, dağılan birlikleri topluyordu. Onun kişisel cesareti ve liderliği, o gece ordusunu ayakta tutan tek şeydi.

Gecenin bir anında, Vitellius’un askerleri, savaş alanının yakınındaki bir tepede duran devasa bir kuşatma makinesini (ballista) çalıştırmaya başladılar. Makine, devasa taş gülleleri Primus’un hatlarının üzerine yağdırıyor, büyük bir yıkıma neden oluyordu. Primus, bu makinenin susturulması gerektiğini anladı. En cesur iki askerine, bu görevi verdi. Bu iki asker, düşman hatlarından ele geçirdikleri kalkanlarla kendilerini gizleyerek, karanlıktan faydalanıp makineye yaklaştılar. Kendi canları pahasına, makinenin mekanizmasını baltayla parçalamayı başardılar. Bu kahramanlık, savaşın seyrini değiştiren anlardan biri oldu.

Şafak sökerken, ay batıp güneş doğarken, savaşın galibi belli olmaya başladı. Ayın doğuşu, Tuna lejyonlarına bir işaret gibi gelmişti. Onlar, Suriye kökenli askerler gibi, güneşe ve aya tapınan doğu kültlerine daha yakındılar. Ay’ı selamlayarak, yeni bir güçle saldırdılar. Yorgun ve lidersiz Vitellius birlikleri, bu son saldırı karşısında dayanamadılar. Hatları kırıldı ve kamplarına doğru kaçmaya başladılar.

Primus’un ordusu, onları takip etti. Vitellius kampı, kanlı bir çatışmanın ardından düştü. Hayatta kalan Vitellius askerleri, yakındaki Cremona şehrinin surları arkasına sığındılar.

Primus’un askerleri, zafer sarhoşuydu. Yirmi dört saattir savaşıyorlardı, yorgun ve açtılar. Fakat şimdi, gözlerini zengin Cremona şehrine dikmişlerdi. Primus’tan, şehri yağmalamak için izin istediler.

Primus, zor bir karar vermek zorundaydı. Şehri yağmalamak, ordusunun disiplinini tamamen yok edebilir ve ona karşı olan İtalya halkının nefretini kazanmasına neden olabilirdi. Fakat askerlerinin bu arzusuna karşı çıkarsa, bir isyanla karşılaşabilirdi.

Sonunda, askerlerinin baskısına boyun eğdi. Cremona, teslim oldu. Fakat bu, şehri kurtarmaya yetmedi. Antonius Primus’un ordusu, dört gün boyunca şehri yağmaladı, yaktı, yıktı. Cinayetler, tecavüzler, kutsal tapınakların talan edilmesi… İtalya’nın en zengin ve en güzel şehirlerinden biri, Roma askerleri tarafından haritadan silindi. Cremona’nın Yakılışı, Dört İmparator Yılı’nın en utanç verici olaylarından biri olarak tarihe geçti. Bu olay, Vespasianus’un davasına sürülecek kara bir leke, Primus’un adıyla anılacak bir vahşetti.


Apenninlerde Bir Pazarlık
Roma ve Umbria / M.S. 69 Kasım

İkinci Bedriacum zaferi ve Cremona’nın yok edilmesi, Vitellius’un İtalya’daki direncini tamamen kırmıştı. Ordusu dağılmış, generalleri ya ölmüş ya da taraf değiştirmişti. Fabius Valens, Roma’ya ulaşamadan, bir gemiyle kaçmaya çalışırken yakalanıp idam edilmişti. Vitellius, Roma’da yapayalnız kalmıştı.

Artık o obur, kaygısız imparator gitmiş, yerine korku içinde titreyen, ne yapacağını bilemeyen bir adam gelmişti. Bir yandan direnmeye çalışıyor, Roma’daki son birlikleri toplayıp Apennin Dağları’nın geçitlerini tutmaları için gönderiyordu. Diğer yandan, Antonius Primus’a haberciler göndererek pazarlık yapmaya çalışıyordu. Tahttan çekilmeyi, karşılığında canının bağışlanmasını ve Campania’da lüks bir villada emekliliğini geçirmeyi teklif ediyordu.

Primus, ordusuyla birlikte güneye, Roma’ya doğru ilerliyordu. Fakat o da temkinliydi. Cremona’daki yağma, kendi ordusunun bile tepkisini çekmişti. Mucianus’un ordusuyla birlikte arkasından geldiğini ve komutayı ondan alacağını biliyordu. Bu yüzden, acele etmeden, Vitellius’un kendi kendine çökmesini bekliyordu.

Aralık ayında, Vitellius son bir umutsuz hamle yaptı. Tahttan çekildiğini halka duyurdu. İmparatorluk nişanlarını, Konsül olan kardeşi Lucius Vitellius’a teslim etti ve saraydan ayrılarak sıradan bir vatandaş gibi yaşamaya gideceğini söyledi. Halk, onun bu haline acıyarak ağladı.

Fakat o gece, Praetor Muhafızları’ndan ve halktan oluşan bir kalabalık, onun evinin önünde toplandı. Gitmesine izin vermediler. Onu tekrar saraya taşıdılar ve imparator olarak kalması için yalvardılar. Vitellius, bu yalancı sevgi gösterisi karşısında bir kez daha fikrini değiştirdi ve tahtta kalmaya karar verdi.

Bu kararsızlık, Roma’daki son barış umudunu da yok etti. Vespasianus’un Roma’daki en önemli destekçisi, Şehir Valisi (Praefectus Urbi) olan ağabeyi Titus Flavius Sabinus’tu. Sabinus, Vitellius tahttan çekildiğinde, yönetimi devralmaya hazırlanıyordu. Fakat Vitellius geri dönünce, Sabinus ve yanındaki birkaç sadık adam, Capitolinus Tepesi’ndeki Jüpiter Tapınağı’na sığındılar. Burası, Roma’nın en kutsal yeriydi ve burada kimsenin onlara saldırmaya cesaret edemeyeceğini umuyorlardı.

Ancak yanılıyorlardı. Vitellius’un sonuna kadar sadık kalan fanatik askerleri ve Roma’nın ayaktakımı, Capitolinus Tepesi’ni kuşattı.


Kutsal Ateş
Capitolinus Tepesi, Roma / 19-20 Aralık M.S. 69

Capitolinus Tepesi’ndeki kuşatma, Roma’nın en karanlık anlarından biriydi. Bir tarafta, Vespasianus’un kardeşi Sabinus ve aralarında Vespasianus’un küçük oğlu Domitianus’un da bulunduğu bir avuç insan. Diğer tarafta ise, aklını yitirmiş bir imparatora sadık kalan bir güruh.

Vitellius’un askerleri, tepeye çıkan yolları tuttular ve sapanlarla, oklarla tapınağı ve etrafındaki binaları ateşe verdiler. Sabinus ve adamları, kendilerini savunmaya çalıştılar. Fakat güçleri çok azdı.

Kuşatmanın ikinci gününde, alevler Jüpiter Optimus Maximus Tapınağı’na sıçradı. Roma’nın kalbi, cumhuriyetin sembolü, tanrıların evi, alev alev yanıyordu. Yaldızlı çatısı çöktü, asırlık heykeller eridi, kutsal emanetler küle döndü. Bu, sadece bir bina değil, Roma’nın ruhunun bir parçasının yanmasıydı. Aşağıdaki kalabalık, bu korkunç manzarayı ya kayıtsızlıkla ya da vahşi bir sevinçle izliyordu.

Tapınak yanarken, Vitellius’un askerleri son bir saldırıyla tepeyi ele geçirdiler. Sabinus’u yakaladılar. Onu, Vitellius’un huzuruna getirdiler. Vitellius, belki de onu affetmeyi düşünüyordu, fakat etrafındaki kalabalık ve askerler kana susamıştı. Sabinus’u oracıkta, imparatorun gözleri önünde linç ettiler. Kafasını kesip, Forum’da gezdirdiler.

Genç Domitianus ise, bir mucize eseri kurtulmayı başardı. Bir tapınak hizmetkârının yardımıyla, keten bir rahip cübbesi giyerek ve İsis tanrıçasının dinsel alayına katılarak kılık değiştirdi ve kuşatmadan kaçmayı başardı. Bu olay, onun karakterinde derin izler bırakacak ve gelecekteki zalim bir imparatorun tohumlarını atacaktı.

Capitolinus Tepesi’nin yakılması ve Vespasianus’un kardeşinin öldürülmesi, son çizgiyi aşmaktı. Artık pazarlık yoktu. Artık merhamet yoktu. Antonius Primus’un ordusu, bu haberi aldığında, Roma kapılarına dayanmıştı. Şehir, son ve en kanlı hesaplaşmaya hazırlanıyordu. Dört İmparator Yılı, Roma sokaklarında, bir katliamla sona erecekti.


Bölüm 8

Kurdun Kapıya Dayandığı Gece
Roma’nın Surları, 20 Aralık M.S. 69

Gece, Roma’nın üzerine bir matem örtüsü gibi serilmişti. Fakat bu geceki karanlık, yıldızların yokluğundan değil, şehrin yanan kalbinden yükselen dumanın ağırlığındandı. Capitolinus Tepesi’ndeki Jüpiter Tapınağı’nın külleri, soğuk kış rüzgârıyla şehrin üzerine bir lanet gibi yağıyordu. Antonius Primus, atının üzerinde, Salaria Kapısı’nın önündeki ordugâhında duruyor ve surların ardındaki o yaralı devi seyrediyordu. Ordusu, Tuna’nın buz gibi sularında yıkanmış, Bedriacum’un kanlı ovasında pişmişti. Şimdi, son avının, dünyanın başkentinin kapılarına dayanmıştı.

Askerlerinin arasındaki hava, zafer coşkusundan çok, kasvetli bir intikam arzusuyla doluydu. Vespasianus’un kardeşi Sabinus’un katledilmesi ve Roma’nın en kutsal tapınağının yakılması, bu savaşı kişisel bir meseleye dönüştürmüştü. Artık bu, bir imparator adayının diğerine karşı savaşı değildi. Bu, barbarlığa ve saygısızlığa karşı, tanrıların onurunu kurtarma savaşıydı. Primus, bu duyguyu körüklemekten çekinmedi.

Meşalelerin aydınlattığı bir yükseltiye çıktı. Yüzü, Cremona’nın isinden ve haftalar süren yürüyüşün yorgunluğundan kararmıştı. Fakat gözleri, bir yırtıcı kuşun gözleri gibi parlıyordu.

“Tuna’nın Aslanları! Flavianus’un askerleri!” diye gürledi. Sesi, on binlerce askerin sessizliğinde yankılandı. “Başınızı kaldırın ve o şehre bakın! Bir zamanlar dünyanın efendisi olan o şehir, şimdi bir domuzun ahırına, bir katilin inine dönmüş durumda. Tanrıların en yücesi Jüpiter’in evi, küller içinde. Roma’nın bir konsülü, Vespasianus’un onurlu kardeşi, Forum’un köpeklerine yem edildi. Bunu yapanlar, kendilerine Romalı diyen o sarhoş, yozlaşmış sürüdür! Onların imparatoru, bir ziyafet sofrasından başka bir şey düşünmeyen o obur canavardır!”

Askerlerden öfkeli bir uğultu yükseldi. Primus, elini kaldırarak onları susturdu.

“Bize barış teklif ediyorlar! Bize pazarlık sunuyorlar! Vitellius, canını ve servetini kurtarmak için tahtını satmaya çalışıyor. Ama biz, katillerle pazarlık yapar mıyız? Kutsal tapınakları yakanlarla el sıkışır mıyız? Hayır! Onların hak ettiği tek bir şey var: Kılıcın adaleti! Yarın şafak söktüğünde, o kapıları kıracak ve Roma’yı bu pislikten temizleyeceğiz. Sabinus’un kanının, Jüpiter’in küllerinin intikamını alacağız!”

Konuşması, askerleri çılgına çevirdi. Kılıçlarını çekip havaya kaldırdılar, kalkanlarına vurdular. “Primus! Primus! İntikam!” sesleri geceyi yırttı.

Primus, zaferini kazanmıştı. Fakat o, kalabalığın göremediği bir şeyi görüyordu. Ufukta, sadece şafak değil, bir başka gölge daha beliriyordu: Mucianus. Vespasianus’un sadık generali, ordusuyla birlikte İtalya’ya girmişti ve yaklaşıyordu. Mucianus geldiğinde, komutayı devralacak, zaferin siyasi meyvelerini toplayacaktı. Primus’un adı, belki de Cremona’nın yağmacısı olarak tarihe geçecekti. Bu, Primus’un son şansıydı. Roma’yı tek başına, kendi kılıcıyla fethetmeliydi. Zaferin şanı, tartışmasız bir şekilde ona ait olmalıydı.

Yine de, son bir siyasi hamle yaptı. Şehrin surlarına elçiler gönderdi. Vitellius’a son bir şans tanıyormuş gibi göründü. Teslim olursa, can güvenliği sağlanacaktı. Primus, bu teklifin reddedileceğini biliyordu. Vitellius, artık kendi kaderinin efendisi değildi. O, sonuna kadar savaşmaya kararlı fanatik muhafızlarının ve Roma ayaktakımının esiriydi. Elçiler, hakaretlerle geri gönderildi.

Primus, atından indi. Çadırına doğru yürüdü. Yarın, hayatının en büyük ve en kanlı günü olacaktı. Roma, bir savaş alanına dönecekti. Ve o, bu kanlı operanın şefi olacaktı.


Kıyamet Şehri
Roma Sokakları, 21 Aralık M.S. 69

Roma, daha önce hiç böyle bir savaş görmemişti. Bu, surların dışındaki bir düşmana karşı yapılan bir savunma değildi. Bu, şehrin damarlarında, sokaklarında, evlerinin içinde yapılan bir savaştı. Kardeşin kardeşi boğazladığı bir kıyametti.

Primus’un ordusu, şafakla birlikte üç koldan şehre saldırdı. Collina Kapısı, Salaria Kapısı ve Milvian Köprüsü. Vitellius’un son sadık birlikleri, umutsuz bir cesaretle direniyordu. Roma halkının bir kısmı da onlara katılmıştı. Ellerine geçirdikleri sopalarla, taşlarla, evlerinin çatılarından kiremitler atarak Primus’un askerlerine saldırıyorlardı. Şehir, bir bütün olarak bir savaş makinesine dönüşmüştü.

Savaş, özellikle şehrin kuzeyindeki Campus Martius (Mars Alanı) bölgesinde yoğunlaştı. Burası, geniş meydanların, bahçelerin, hamamların ve tiyatroların bulunduğu, Roma’nın en güzel yerlerinden biriydi. Şimdi ise, bir cehennem sahnesiydi. Pompeius Tiyatrosu’nun mermer basamakları kanla yıkanıyor, Agrippa Hamamı’nın sütunları arkasında askerler birbirini avlıyordu.

Sıradan bir Romalı olan Lucius Decimus, Subura’daki küçük dükkânının altındaki mahzene ailesiyle birlikte sığınmıştı. Yukarıdan gelen sesler, insan aklının alamayacağı bir dehşeti fısıldıyordu. Kılıçların metalik çığlıkları, yaralıların iniltileri, binaları ateşe veren alevlerin çıtırtısı ve her şeyin üzerinde, sarhoş askerlerin ve öfkeli kalabalığın anlamsız bağırışları. Lucius, çocuklarının kulaklarını kapatmaya çalışıyor, fakat sesler, taş duvarlardan sızıp beyinlerine işliyordu. O gün, Lucius için imparatorun kim olduğu önemli değildi. Otho, Vitellius, Vespasianus… Hepsi, onun ve ailesinin hayatını bir cehenneme çeviren isimlerden ibaretti. O, sadece bu kâbusun bitmesini diliyordu.

Primus’un askerleri, durdurulamaz bir güçtü. Onlar, profesyonel katillerdi. Sokak savaşında nasıl hayatta kalacaklarını, dar bir geçidi nasıl temizleyeceklerini, bir barikatı nasıl aşacaklarını biliyorlardı. Vitellius’un direnişi, cesur ama düzensizdi. Her sokak, her ev için kanlı bir mücadele verildi. Fakat santim santim, Primus’un ordusu şehrin kalbine doğru ilerliyordu.

Öğleden sonra, direnişin son kalelerinden biri olan Praetor Kışlası düştü. Vitellius’un yeni kurduğu o sadık muhafızlar, son adamlarına kadar savaştılar. Kışla, bir mezbahaya döndü. Sağ kalan olmadı.

Bu noktadan sonra, savaş bir katliama dönüştü. Primus’un askerleri, artık disiplini tamamen kaybetmişti. Girdikleri her evi yağmalıyor, önlerine çıkan her direnişçiyi, hatta masum sivilleri bile öldürüyorlardı. Şehrin sokakları, cesetlerle ve enkazla dolmuştu. Tiber Nehri’ne akan kan, suyun rengini kızıla çevirmişti. Roma yanıyordu ve ağlıyordu.


Saraydaki Son Ziyafet
Palatinus Sarayı, 21 Aralık M.S. 69

Savaş şehrin sokaklarını kasıp kavururken, Palatinus Tepesi’ndeki İmparatorluk Sarayı, bir fırtınanın ortasındaki bir hayalet gemi gibi sessizdi. Aulus Vitellius, hayatının son gününde, hâlâ gerçeklikten kaçmaya çalışıyordu.

Sabah, savaşın başladığı haberini aldığında, son bir ziyafet sofrasına oturmuştu. Etrafında kalan son birkaç dalkavuk ve hizmetkâr vardı. Şarap içiyor, en sevdiği yemekleri yiyordu. Sanki bu, her zamanki günlerden biriymiş gibi davranıyordu. Aşağıdan gelen savaşın gürültüsü, sarayın kalın duvarlarına çarpıp etkisizleşiyordu. O, kendi yarattığı bu lüks ve inkâr kozasının içinde güvendeydi.

Fakat öğleden sonra, Praetor Kışlası’nın düştüğü haberi geldiğinde, bu koza yırtıldı. Dalkavukları, birer birer yanından sıvışmaya başladı. Saraydaki muhafızlar, görev yerlerini terk edip kaçtılar. Vitellius, devasa sarayda neredeyse tek başına kalmıştı.

Panik, bütün benliğini ele geçirdi. Ne yapacaktı? Kaçmalı mıydı? Ama nereye? Bütün yollar tutulmuştu. Teslim mi olmalıydı? Primus’un ordusunun Cremona’da ne yaptığını duymuştu. Merhamet bekleyemezdi.

Aklına bir fikir geldi. İmparatorluk hazinesinden alabildiği kadar altını bir kuşağa doldurdu. Hizmetkârlarından birinin kıyafetlerini giydi. Amacı, saraydan gizlice kaçıp, Aventinus Tepesi’ndeki karısının evine sığınmaktı. Orada saklanabilir, belki de gece olduğunda şehirden kaçabilirdi.

Sarayın arka kapısından çıktı. Yüzünü pelerinine gizleyerek, kimsenin onu tanımamasını umarak yürüdü. Fakat sonra, o meşhur kararsızlığı yine onu vurdu. Ya karısının evinde de güvende değilse? Ya onu orada bulurlarsa? Belki de en güvenli yer, yine de saraydı. Kimse imparatorun kendi sarayında saklanacağını düşünmezdi.

Bu mantıksız düşünceyle, geri döndü. Boş ve sessiz koridorlardan geçti. Hayatının geçtiği, ziyafetler verdiği, imparator olduğu o görkemli odalar, şimdi birer mezar gibiydi. Saklanmak için bir yer aradı. Sonunda, aklına en acınası yer geldi: kapıcının kulübesi. Sarayın girişindeki o küçük, pis odaya girdi. Kapıcının kirli yatağının altına saklandı. Kapının önüne de bir köpek ve birkaç mobilya çekti. Roma İmparatoru, dünyanın efendisi, bir kapıcı kulübesinde, bir yatağın altında, korku içinde titreyerek beklemeye başladı.


Gemonian Merdivenleri
Palatinus Sarayı’ndan Forum’a, 21 Aralık M.S. 69

Primus’un askerleri, saraya ulaştıklarında, hiçbir direnişle karşılaşmadılar. Kapılar ardına kadar açıktı. Saray, terk edilmişti. Zafer kazanmış askerler, bu sessizlik karşısında şaşırdılar. Avlarını ellerinden kaçırdıklarını sandılar.

Sarayın her odasını aramaya başladılar. Altın kaplamalı yemek salonlarını, fildişi süslemeli yatak odalarını, mozaikli hamamları… Fakat Vitellius’tan hiçbir iz yoktu.

Sonunda, askerlerden biri, kapıcı kulübesinin önündeki garipliği fark etti. Kapının önüne yığılmış eşyaları kenara ittiler. İçeri girdiler. Oda boş gibiydi. Fakat sonra, yatağın altından gelen bir titreme sesi duydular.

Bir lejyoner, yatağı çekti. Ve orada, tozun toprağın içinde bir fetüs gibi büzülmüş, imparatorluk pelerininden geriye kalan paçavralar içindeki Aulus Vitellius’u buldular.

“İşte domuz burada!” diye bağırdı asker.

Vitellius’u saklandığı yerden zorla çıkardılar. “Ben sizin imparatorunuzdum,” diye kekeledi. “Size ne yaptım?”

Askerler, onun bu acınası haline güldüler. Onu dövmeye, itip kakmaya başladılar. Üzerindeki hizmetkâr kıyafetlerini yırttılar. Ellerini arkadan bağladılar. Boynuna bir kement geçirdiler. Ve onu, o halde, yarı çıplak, kanlar içinde, saraydan dışarı sürüklediler.

Onu, Forum’a doğru, Via Sacra (Kutsal Yol) boyunca yürüttüler. Haber, şehirde hızla yayıldı. Az önce evlerinde saklanan Romalılar, şimdi sokaklara dökülmüştü. Fakat bu, bir kurtarıcıyı karşılayan bir kalabalık değildi. Bu, linç için toplanmış bir güruhtu.

Düne kadar ona “İmparator” diye bağıran, tahtta kalması için yalvaran o halk, şimdi ona hakaretler yağdırıyor, yüzüne tükürüyor, onu çamur ve pislikle taşlıyordu. Askerler, ona işkence etmekten özel bir zevk alıyorlardı. Kılıçlarının ucuyla, başını eğmesine izin vermiyor, yüzünü kalabalığa göstermeye zorluyorlardı. Onun aşağılanmasını, herkesin görmesini istiyorlardı.

Yürüyüş, Forum’daki Gemonian Merdivenleri’nde son buldu. Bu merdivenler, Roma’nın en kötü şöhretli yeriydi. İdama mahkûm edilen hainlerin cesetleri, buradan Tiber Nehri’ne atılırdı.

Vitellius’u merdivenlerin tepesine çıkardılar. O, son bir gayretle, onurunu kurtarmaya çalıştı. Kendisine işkence eden tribünlerden birine baktı. “Yine de,” dedi titrek bir sesle. “Ben senin imparatorundum.”

Bunlar, son sözleri oldu. Askerler, artık bu oyunun bitmesini istiyorlardı. Onlarca kılıç, aynı anda bedenine saplandı. Aulus Vitellius, Roma Forumu’nun ortasında, kendi halkının ve askerlerinin elleriyle, bir hayvan gibi parçalandı.

Cesedini, kancalarla Gemonian Merdivenleri’nden aşağı sürüklediler. Orada bir süre teşhir ettikten sonra, Tiber’in çamurlu sularına attılar. Oğlu ve kardeşi de aynı gün yakalanıp idam edildi. Vitellius hanedanından geriye kimse kalmamıştı.


Küller ve Sessizlik
Roma, 22 Aralık M.S. 69

Savaş bitmişti. Roma, kanlı bir uykudan uyanmış, yaralarını sarmaya çalışıyordu. Sokaklar, hâlâ yanmaya devam eden binaların dumanı ve sahipsiz binlerce cesedin kokusuyla doluydu. Primus, şehrin mutlak hâkimiydi. Fakat bu, onun kontrol edemediği bir hâkimiyetti. Askerleri, zaferin getirdiği vahşetle, hâlâ yağmaya ve zorbalığa devam ediyorlardı.

Primus, Senato’yu topladı. Senatörler, korku içinde, ona ve Vespasianus’a her türlü unvanı verdiler. Primus’a konsüllük nişanları sunuldu. O, artık resmi olarak Roma’nın yöneticisiydi. Fakat herkes, onun gücünün geçici olduğunu biliyordu. Gerçek efendi, Mucianus, yoldaydı. Ve onun arkasında, Mısır’da her şeyi kontrol eden Vespasianus vardı.

O gün, saklandığı yerden çıkanlar arasında, on sekiz yaşındaki Domitianus da vardı. Vespasianus’un hayatta kalan tek oğlu. Üzerindeki rahip cübbesiyle, yanan şehrin sokaklarında yürüdü. Yıkılmış tapınakları, öldürülmüş senatörleri, linç edilen bir imparatoru gördü. İktidarın ne kadar acımasız, ne kadar kanlı bir oyun olduğunu, kendi gözleriyle gördü. O, artık masum bir genç değildi. O, bir hayatta kalandı. Ve zihninde, iktidarın asla başkalarına bırakılmaması gerektiğine dair soğuk bir ders şekilleniyordu. O, bir gün bu şehrin tek efendisi olacak ve babasının ya da ağabeyinin merhametini göstermeyecekti.

Primus, saraya yerleşti. Vitellius’un boş bıraktığı tahta oturdu. Fakat o taht, ona huzur getirmedi. Geceleri, Cremona’nın alevlerini ve Roma sokaklarındaki çığlıkları duyuyordu. Zaferi kazanmıştı, fakat barışı getirememişti.

Dört İmparator Yılı, son imparatorunun ölümüyle sona ermişti. Nero, Galba, Otho, Vitellius… Hepsi, bir yıl içinde, kılıçla ya da hançerle ölmüştü. Roma, tarihindeki en kanlı yıllardan birini geride bırakmıştı.

Şimdi, küllerin arasından yeni bir hanedan doğuyordu: Flavianus Hanedanı. Onlar, barışı ve istikrarı getirme vaadiyle geliyorlardı. Fakat Roma halkı, artık vaatlere inanmakta zorlanıyordu. Onlar, sadece sessizlik istiyorlardı. Kanın ve ateşin olmadığı, basit, sıradan bir sessizlik. Ve bu sessizliğin bedeli, yüz binlerce insanın hayatı olmuştu.


Bölüm 9

Küllerin Üzerindeki Yeni Düzen
Roma, M.S. 69 Kış Sonu

Ganimet ve Pişmanlık
Roma, Aralık M.S. 69

Zaferin sabahı, yenilginin kendisinden daha acı bir tat bırakmıştı. Roma, yaralı bir canavar gibi inliyordu. Gece süren savaşın ardından gelen sessizlik, ölümün sessizliğiydi. Şehrin yedi tepesi, yanan binalardan yükselen ve gökyüzünü kurşuni bir renge boyayan duman sütunlarıyla taçlanmıştı. Forum’dan Esquiline’e, Subura’nın dar sokaklarından Campus Martius’un geniş meydanlarına kadar her yerde, soğuk kül ve bayat kan kokusu birbirine karışıyordu. Cesetler, garip pozisyonlarda donmuş heykeller gibi sokaklara saçılmıştı: zırhlı bir lejyoner, elinde kırık bir kılıçla bir dükkânın eşiğinde; togalı bir senatör, evinin girişinde sırtından hançerlenmiş; isimsiz bir kadın, kucağında çocuğuyla bir çeşmenin başında can vermiş. Bu, bir iç savaşın en çirkin resmiydi; kazananın da kaybeden kadar yara aldığı bir resim.

Antonius Primus, Palatinus Sarayı’nın balkonundan bu manzarayı seyrediyordu. Birkaç gün önce Vitellius’un durduğu yerdeydi, fakat hissettiği şey zafer sarhoşluğu değil, devasa bir yorgunluk ve kontrolünden çıkmış bir kaosun ağırlığıydı. Roma’yı fethetmişti, evet. Ama şimdi şehir onundu ve şehir ölüyordu. Tuna lejyonları, onun komutasındaki o durdurulamaz savaş makinesi, şimdi Roma’nın damarlarında dolaşan zehirli bir kana dönüşmüştü. Askerler, savaş bittiği halde durmamışlardı. Gruplar halinde sokaklarda dolaşıyor, kapıları kırıyor, evleri yağmalıyor, direnen erkekleri öldürüyor, kadınlara tecavüz ediyorlardı. Onlar için bu, hak edilmiş bir ganimetti. Aylardır süren yürüyüşün, kanlı savaşların, verilen kayıpların karşılığıydı. Primus’un intikam vaadi, onların kulaklarında yağma izni olarak çınlamıştı.

Primus, aşağıdan gelen sarhoş kahkahaları ve çığlıkları duydukça yumruklarını sıktı. Kendi yarattığı canavarı kontrol edemiyordu. Centurion’lara (yüzbaşı) disiplini sağlama emri vermişti, fakat centurion’ların çoğu ya bu yağmaya katılıyor ya da kendi askerlerinden korktukları için sessiz kalıyorlardı. Primus, bir general olarak savaş alanında on binlerce askeri yönetebilirdi. Fakat bir politikacı olarak, barış zamanında bir avuç askerin açgözlülüğünü dizginleyemiyordu.

“Efendim,” dedi yanına yaklaşan legatus’u. “Senato toplanmış, sizi bekliyor. Size konsüllük yetkileri ve zafer nişanları sunmak istiyorlar.”

Primus, yüzünü şehirden ayırmadan cevap verdi. “Senato mu? O korkak moruklar sürüsü, şimdi kazananın önünde eğilmek için yarışıyor. Dün Vitellius’un ayaklarını yalıyorlardı, bugün benimkini yalayacaklar. Yarın Mucianus geldiğinde, onunkini. Onların sadakati, rüzgârda dönen bir fırıldak gibidir.”

Yine de çadırdan çıkıp Senato binasına, Curia’ya doğru yürüdü. Yolda, kendi askerlerinin yarattığı yıkımı gördü. Mermer bir heykelin kopmuş kafası, yolun ortasında duruyordu. Bir zamanlar zengin bir tüccara ait olan bir evin kapısından, ipek kumaşları ve gümüş tepsileri taşıyan askerler çıkıyordu. Bir köşede, yaşlı bir adam, yağmalanmış dükkânının önünde diz çökmüş, sessizce ağlıyordu. Primus, gözlerini kaçırdı. Bu zaferin bedeli, çok ağır olmuştu. Ve bu bedeli ödeyenler, savaşı başlatanlar değil, Roma’nın sıradan insanlarıydı. Curia’ya girdiğinde, senatörler onu ayakta alkışladılar. Onu Roma’nın kurtarıcısı, yeni düzenin kurucusu olarak selamladılar. Primus, bu sahte övgüleri dinlerken, aklı dışarıdaki yıkımdaydı. O, bir kurtarıcı değil, daha büyük bir yangını söndürmek için daha küçük bir yangın çıkaran bir adamdı. Ve şimdi, her yer küller içindeydi.


Genç Sezar’ın İlk Adımları
Palatinus Sarayı, Roma

Yanan şehrin ortasında, hayatta kalmanın ve iktidarın ne anlama geldiğini acı bir şekilde öğrenen genç bir adam vardı: On sekiz yaşındaki Titus Flavius Domitianus. Vespasianus’un küçük oğlu. Birkaç gün önce, Capitolinus Tepesi’nde ölümden kıl payı kurtulmuş, amcasının ve Roma’nın kalbinin yanışını izlemişti. Şimdi ise, babası imparator, ağabeyi Titus onun vârisiydi. Kendisi ise “Sezar” unvanıyla, Flavianus hanedanının Roma’daki tek temsilcisiydi.

Primus, onu bir tür siyasi rehin ve meşruiyet kaynağı olarak görerek saraya yerleştirmişti. Domitianus, babasının ve ağabeyinin yokluğunda, kendisini bir anda Roma politikasının merkezinde buldu. Etrafı, babasına yaranmak isteyen senatörler, Primus’un kaba saba subayları ve her rüzgâra göre yön değiştiren saray dalkavuklarıyla çevriliydi.

Domitianus, sarayın hasar görmüş koridorlarında dolaşırken, yüzünde gençliğinin masumiyetinden çok, erken olgunlaşmış bir güvensizlik ve soğuk bir gözlemcilik vardı. O, artık kimseye güvenmiyordu. Her gülümsemenin arkasında bir çıkar, her övgünün altında bir talep olduğunu öğrenmişti. Primus, ona bir baba gibi davranmaya çalışıyor, onu toplantılara çağırıyor, fikrini soruyormuş gibi yapıyordu. Fakat Domitianus, Primus’un onu sadece bir sembol olarak kullandığını biliyordu.

Bir akşam, Primus onu yanına çağırdı. Masada, Roma’nın geleceğiyle ilgili planlar, haritalar ve atama listeleri vardı. “Sezar,” dedi Primus, babacan bir tavırla. “Babanızın düzenini kurana kadar, sizin bilgeliğinize ve desteğinize ihtiyacımız var. Yeni valiler, yeni komutanlar atamalıyız. Sizin önereceğiniz isimler var mıdır?”

Domitianus, masadaki isimlere baktı. Çoğu, Primus’un kendi adamlarıydı; Tuna lejyonlarından gelen, sadakatleri şüpheli, hırslı subaylar. Babasının eski dostlarından veya cumhuriyetin saygın ailelerinden kimse yoktu.

“Benim bilgeliğim,” dedi Domitianus, sesinde yaşından beklenmeyen bir soğuklukla, “babamın emirlerini beklemektir, General Primus. O, imparatordur. Atamaları yapacak olan da odur. Bizim görevimiz, o gelene kadar düzeni sağlamak ve onun adına hareket etmektir, onun yerine değil.”

Bu cevap, Primus’u şaşırttı. Bu utangaç, sessiz gençten böylesine net ve keskin bir siyasi duruş beklemiyordu. Domitianus, onun otoritesine kibarca ama kesin bir dille meydan okumuştu. Genç Sezar, bir kukla olmayacağını açıkça belli etmişti. Primus, karşısındakinin sadece bir çocuk değil, Flavius kanı taşıyan bir kurt yavrusu olduğunu o an anladı. Ve bu kurt yavrusu, büyüdüğünde çok tehlikeli olabilirdi.

Domitianus, o geceden sonra kendini daha çok geri çekti. Gündüzleri resmi görevlerini yerine getiriyor, heyetleri kabul ediyor, Sezar gibi davranıyordu. Geceleri ise, tek başına, yanan Capitolinus Tepesi’ni seyrediyordu. O ateş, onun ruhuna kazınmıştı. İktidarın ne kadar kırılgan olduğunu, dost görünenlerin nasıl bir anda düşmana dönüşebileceğini, kutsal olan hiçbir şeyin kalmadığını o tepenin küllerinde öğrenmişti. Ve bir gün mutlak gücü eline aldığında, kimsenin o gücü tehdit etmesine izin vermeyeceğine dair kendi içinde sessiz bir yemin ediyordu.


Yavaş Adımlarla Gelen Otorite
Kuzey İtalya Yolları

Antonius Primus, Roma’da kan ve ateşle iktidarı ele geçirirken, yüzlerce mil kuzeyde, bambaşka bir ordu ilerliyordu. Gaius Licinius Mucianus, Suriye’den getirdiği lejyonlarla İtalya’ya girmişti. Fakat onun yürüyüşü, Primus’unkine hiç benzemiyordu. Mucianus acele etmiyordu.

Ordusu, bir fırtına gibi değil, ağır ve karşı konulmaz bir sel gibi ilerliyordu. Geçtiği her şehirde duruyor, yerel yöneticilerle konuşuyor, Vespasianus’un adıyla düzeni yeniden tesis ediyordu. Primus’un ordusunun arkasında bıraktığı yıkımı onarıyor, halkın gönlünü kazanmaya çalışıyordu. O, bir generalden çok, bir devlet adamı gibi hareket ediyordu. Askerlerinin yağma yapmasına asla izin vermiyor, en küçük bir disiplinsizliği bile sert bir şekilde cezalandırıyordu.

Mucianus, Primus’un Roma’yı tek başına fethettiğini ve kendisini şehrin efendisi ilan ettiğini duyduğunda öfkelenmişti. Fakat bu öfkesini dışa vurmadı. O, duygularıyla değil, aklıyla hareket eden bir adamdı. Primus’un aceleciliğinin, eninde sonunda kendi sonunu getireceğini biliyordu. Primus, savaşı kazanmıştı, evet. Ama siyaseti bilmiyordu. Ve Roma’da siyaset, savaştan daha ölümcül bir oyundu.

Mucianus, Primus’a mektuplar gönderdi. Onu zaferinden dolayı tebrik ediyor, fakat aynı zamanda Vespasianus’un emirlerini hatırlatıyordu. Tüm kararların, imparatorun onayıyla alınması gerektiğini vurguluyordu. Bu mektuplar, ipek eldiven içindeki demir bir yumruk gibiydi. Kibarca, Primus’a yerini ve sınırlarını hatırlatıyordu.

Ordusuyla ilerlerken, Vespasianus’a sadık olan tüm komutanlarla ve senatörlerle temas kurdu. Kendi iktidar ağını örüyordu. Primus Roma’da izole olurken, Mucianus bütün ipleri elinde topluyordu. O, Roma’ya girdiğinde, Primus’un karşısında sadece bir general değil, Vespasianus’un tartışılmaz otoritesini temsil eden bir naip (regent) olacaktı. Ve o otorite karşısında, Primus’un kılıcının hiçbir hükmü kalmayacaktı.


İki Kurt Bir İnde
Roma, M.S. 69 Kış Sonu

Mucianus, Roma’ya büyük bir törenle değil, işini yapmaya gelen bir yönetici edasıyla girdi. Ordusu, şehrin dışında kamp kurdu. Şehre sadece küçük bir muhafız birliğiyle girdi. Bu, Primus’un yağmacı ordusuna ve Roma halkına net bir mesajdı: Ben, düzeni ve disiplini temsil ediyorum.

İki adamın karşılaşması, Palatinus Sarayı’nın büyük kabul salonunda gerçekleşti. Salon, hâlâ savaşın izlerini taşıyordu. Kırık bir vazo, devrilmiş bir heykel, duvarda bir kan lekesi… Bu atmosfer, iki adamın arasındaki gerilimi daha da artırıyordu.

Antonius Primus, en iyi zırhını giymişti. Göğsünde, zaferlerinin nişanları parlıyordu. O, Roma’nın fatihiydi ve bu duruşuyla bunu belli ediyordu. Mucianus ise, basit bir senatör togası içindeydi. Yüzünde ne bir gülümseme ne de bir öfke vardı. Sadece soğuk, delici bir bakış.

“General Primus,” diye söze başladı Mucianus, sesi salonun mermer duvarlarında yankılandı. “Hızınız ve cesaretiniz için sizi tebrik etmeliyim. Tuna’dan Roma’ya uzanan yürüyüşünüz, tarihe geçecektir.”

Primus, bu övgünün altındaki iğneyi hissetti. “Gerekeni yaptım, Legatus Mucianus. Bekleseydik, Vitellius Alpleri tutmuş, savaş bir yıl daha sürmüş olacaktı. Binlerce asker daha ölecekti.”

“Belki,” dedi Mucianus, kayıtsız bir sesle. “Belki de Cremona hâlâ ayakta duruyor olacaktı. Ve Roma sokakları, kendi askerlerimizin yağmasıyla kirlenmeyecekti. Hız, bazen daha fazla yıkım getirir, general. Vespasianus, bize Roma’yı fethetmemizi emretti, onu yok etmemizi değil.”

Primus’un yüzü öfkeyle kasıldı. “Ben bu şehri kılıcımla aldım! Ordum kanını döktü! Siz ise, güvenli bir mesafeden mektuplar yazıyordunuz. Şimdi gelip bana ahlak dersi veremezsiniz!”

Mucianus, bir adım yaklaştı. Sesi, buz gibiydi. “Ben, İmparator Vespasianus’un iradesini temsil ediyorum. Sizin kılıcınız, o iradeye hizmet etmek için vardır, onun yerine geçmek için değil. Roma’nın yönetimi, bugünden itibaren bana aittir. Ordularınız, benim emrime girecektir. Yaptığınız atamalar iptal edilmiştir. Hazine, benim denetimimdedir. Size hizmetleriniz için teşekkür ederiz, Primus. İmparator, cömertliğinizi unutmayacaktır. Şimdi, kenara çekilip dinlenebilirsiniz. Zor bir savaş verdiniz.”

Bu, bir idam fermanından daha kötüydü. Mucianus, Primus’u bir çırpıda bütün yetkilerinden soymuş, onu onursal bir emekliliğe mahkûm etmişti. Primus, bir şey söylemek için ağzını açtı, fakat kelimeler çıkmadı. Etrafına baktı. Kendi subayları bile, gözlerini kaçırıyor, Mucianus’un otoritesi önünde eğiliyorlardı. Oyun bitmişti. Siyasi arenada, kılıcı ona hiçbir fayda sağlamamıştı. O, bir fırtına gibi gelmiş, her şeyi yıkmış ve şimdi, bir mum gibi sönmüştü.

O günden sonra Antonius Primus, Roma’da bir gölgeye dönüştü. Gücü elinden alınmış, siyaset sahnesinden silinmişti. Bir süre sonra, memleketi Toulouse’a çekildi ve hayatının geri kalanını sessizlik içinde geçirdi. Tarih, onu hem bir kahraman hem de bir canavar olarak yazacaktı.


İskenderiye’den Gelen Emirler
Mısır, İskenderiye

Mucianus Roma’da düzeni kurarken, asıl güç merkezi binlerce mil uzakta, İskenderiye’deydi. Vespasianus, Mısır’ın zenginliğinin ve stratejik öneminin keyfini sürmüyordu. O, bir muhasebeci gibi çalışıyordu.

Roma’dan gelen haberleri dikkatle okuyordu. Vitellius’un ölümü, Primus’un zaferi, Cremona’nın yakılışı, Roma’daki kaos ve nihayet Mucianus’un kontrolü ele alışı… Yüzünde ne bir sevinç ne de bir keder ifadesi vardı. O, duygularıyla değil, rakamlarla düşünen bir adamdı.

“Hazine boş,” dedi oğlu Titus’a, önündeki hesap defterlerini göstererek. “Nero’nun müsrifliği, Galba’nın cimriliği, Otho’nun rüşvetleri ve Vitellius’un oburluğu… Geriye hiçbir şey bırakmamışlar. Üstüne, bir yıllık iç savaşın maliyeti var. Ordulara ödenmesi gereken maaşlar, bağışlar… Roma iflasın eşiğinde.”

“Önce barışı sağlamalıyız, baba,” dedi Titus. “Para sonra gelir.”

“Barış parayla sağlanır, Titus,” diye karşılık verdi Vespasianus. “Aç bir halk ve maaşını alamayan bir ordu, en büyük düşmanımızdır. Mısır’dan tahıl sevkiyatını derhal başlatmalıyız. Roma’nın karnı doymalı. Mucianus’a yazın. Yeni vergiler koymalı. Lüks tüketimi sınırlamalı. Her sestertius’un hesabı sorulmalı. Benim imparatorluğum, bir ziyafet sofrası olmayacak. Bir şantiye olacak. Roma’yı yeniden inşa edeceğiz. Tuğla tuğla, sestertius sestertius.”

Vespasianus, Roma’ya gitmek için acele etmiyordu. Bırakıyordu ki Mucianus, kirli işleri halletsin. Primus gibi tehlikeli ve hırslı adamları tasfiye etsin. Muhalefeti sustursun. O, Roma’ya vardığında, her şey temizlenmiş, düzen kurulmuş olacaktı. O, bir fatih olarak değil, bir kurtarıcı, bir kurucu baba olarak girecekti şehre.

Küllerin üzerine yeni bir düzen kurma görevi, ona aitti. Julio-Claudian hanedanının ihtişamı ve çılgınlığı, Dört İmparator Yılı’nın kanı ve kaosu sona ermişti. Şimdi, pratik, çalışkan ve biraz da cimri bir asker ailesinin, Flavianusların devri başlıyordu. Roma, yorgun ve yaralıydı. Ama hayattaydı. Ve yeni efendisini bekliyordu. İmparatorluk, bir yıl içinde yaşadığı en büyük krizden, yeni bir umutla çıkmaya hazırlanıyordu.


Bölüm 10

Paslı Kılıçlar ve Boş Hazineler
Roma, M.S. 70 Kış

Kış, Roma’nın üzerine bir kefen gibi çökmüştü. Fakat şehrin kemiklerini üşüten, mevsimin ayazından çok, ölümün ve yıkımın bıraktığı o derin, içe işleyen soğukluktu. Dört İmparator Yılı’nın son perdesi kapanmış, sahne kanla yıkanmış ve şimdi, hayatta kalanlar enkazın ortasında yeni bir güne uyanmaya çalışıyordu. Şehrin efendisi artık Gaius Licinius Mucianus’tu. Suriye’nin kurnaz valisi, İmparator Vespasianus’ın naibi olarak, bir fatihin kibriyle değil, bir cerrahın soğukkanlılığıyla Roma’nın kangren olmuş yaralarını deşiyordu.

Onun ilk ve en acil görevi, şehrin leş kokusunu ortadan kaldırmaktı. Sokaklar, hâlâ sahipsiz cesetlerle doluydu. Antonius Primus’un Tuna lejyonları ve Vitellius’un son direnişçileri, şehrin dört bir yanında çürüyen isimsiz yığınlar halinde yatıyordu. Bu, yalnızca bir sağlık sorunu değildi; aynı zamanda Roma’nın onuruna sürülmüş bir lekeydi. Mucianus, özel birlikler kurdurdu. Görevleri, gece gündüz demeden şehri dolaşmak, cesetleri toplamak ve Tiber Nehri’nin aşağısındaki toplu mezarlara gömmekti. Bu işi yapanlar, genellikle esirler ve en alt tabakadan insanlardı. Onlar, Roma’nın utancını kendi elleriyle toprağa gömerken, şehrin aristokratları villalarının kalın duvarları ardında, yeni efendilerine nasıl yaranacaklarının hesabını yapıyordu.

Mucianus’un ikinci sorunu, birincisinden daha tehlikeliydi: şehrin içindeki muzaffer ordu. Primus’un Tuna lejyonları, kendilerini Roma’nın kurtarıcıları olarak görüyorlardı. Bu kurtarıcılık anlayışı, onlara istedikleri her şeyi yapma hakkı tanıdığına inanmalarına neden oluyordu. Disiplin tamamen kaybolmuştu. Askerler, kışlalarında kalmak yerine şehrin hanlarında, hamamlarında sabahlıyor, halka zorbalık ediyor, tüccarların mallarına para ödemeden el koyuyorlardı. Roma, kendi ordusu tarafından işgal edilmiş bir şehirdi.

Mucianus, bu sorunu çözmek için demir bir yumruk kullandı. Bir sabah, Praetor Kışlası’nın avlusunda tüm subayları topladı. Yüzünde hiçbir duygu belirtisi yoktu.

“Roma size minnettardır,” diye söze başladı, sesi sakin ama keskindi. “Cesaretiniz, Vitellius’un tiranlığını sona erdirdi. İmparator Vespasianus, hizmetlerinizi unutmayacaktır. Cömert bağışlarınız, en kısa zamanda ödenecektir.”

Askerlerin yüzünde bir memnuniyet ifadesi belirdi. Para kelimesi, her zaman onların dilinden anladığı tek kelimeydi.

“Fakat,” diye devam etti Mucianus, ses tonunu bir anda değiştirerek. “Roma, bir kışla değildir. Bu şehir, yasaların ve düzenin şehridir. Sizin göreviniz, bu düzeni korumaktır, onu yok etmek değil. Bugünden itibaren, hiçbir askerin kışla dışında silahlı dolaşmasına izin verilmeyecektir. Hiçbir askerin, halktan birine zorbalık ettiğini, bir tüccarın malını yağmaladığını duymayacağım. Duyarsam, o askerin kendisi, en yakın ağaçta sallanırken bulur. Disiplin geri gelecek. Ya benim emirlerimle ya da celladın baltasıyla.”

Bu sözler, kışlanın avlusuna bir buz kütlesi gibi düştü. Antonius Primus’un onlara tanıdığı o sınırsız özgürlük bitmişti. Karşılarındaki adam, Primus gibi onlarla birlikte kadeh tokuşturan bir komutan değildi. O, emirleri sorgulanmayan bir aristokrattı.

Mucianus, en sorunlu birlikleri, özellikle de Primus’un en sadık lejyonerlerini, şehrin dışındaki farklı kamplara dağıttı. Bazılarını, Germania’da başlayan yeni isyanı bastırmak bahanesiyle, tekrar sınıra gönderdi. Böylece, tehlikeli unsurları hem Roma’dan uzaklaştırmış hem de birbirleriyle olan bağlarını koparmış oldu. Yavaş yavaş, paslı kılıçlar kınlarına sokuluyor, şehrin üzerindeki askeri baskı hafifliyordu.

Ancak en büyük sorun, ne cesetler ne de askerlerdi. En büyük sorun, hazineydi. Mucianus, mali işlerden sorumlu görevlileri huzuruna çağırdığında, gördüğü manzara bir felaketti. İmparatorluk hazinesi tam anlamıyla boştu. Nero’nun inanılmaz harcamaları, Galba’nın başarısız tasarruf denemeleri, Otho’nun rüşvetleri ve Vitellius’un akıl almaz ziyafetleri, bir yıllık iç savaşın devasa masraflarıyla birleşince, geriye bir enkaz bırakmıştı. Devletin borcu, gelirinin kat kat üzerindeydi. Roma, iflas etmişti.

“Durum bu,” dedi mali sorumlu, titreyen elleriyle parşömenleri masaya yayarak. “Ordulara vaat edilen bağışları ödeyecek paramız yok. Roma halkına dağıtılacak tahılı satın alacak paramız yok. Yanan kamu binalarını onaracak paramız yok.”

Mucianus, uzun bir süre sessiz kaldı. Yüzündeki ifade, durumu ne kadar ciddiye aldığını gösteriyordu. Bu, kılıçla çözülebilecek bir sorun değildi. Bu, Roma’nın temelini sarsan bir sorundu.

“O halde, para yaratacağız,” dedi sonunda. “İmparator Vespasianus’ın ilk emri budur. Her şeyden vergi alınacak. Nero’nun ve Vitellius’un hediye ettiği tüm mallar, topraklar, paralar geri istenecek. Lüks ithalatına ağır vergiler konacak. Eyaletlerin ödemeleri sıkı bir şekilde denetlenecek. Acı bir ilaç olacak, evet. Halk homurdanacak, zenginler şikâyet edecek. Ama bu imparatorluğu kurtarmak istiyorsak, başka çaremiz yok. Kemer sıkma dönemi başlamıştır. Flavianus düzeni, zenginlik üzerine değil, tutumluluk ve sıkı çalışma üzerine kurulacaktır.”

Mucianus, o gün, Flavianus hanedanının ekonomik manifestosunu yazmıştı. Bu manifesto, Roma’yı finansal olarak kurtaracak, fakat aynı zamanda Vespasianus ve onun soyuna “cimri” ve “pinti” damgasını vuracaktı. Fakat Vespasianus ve Mucianus için, onurdan ve popülerlikten daha önemli bir şey vardı: Devletin bekası.


Gölgedeki Sezar
Palatinus Sarayı, Roma

Domitianus, sarayın soğuk koridorlarında bir hayalet gibi dolaşıyordu. Ona “Sezar” diyorlardı, onun adına sikkeler basılıyordu, heykelleri dikiliyordu. Fakat o, gücün gölgesinden başka bir şey değildi. Gerçek iktidar, Mucianus’un elindeydi. Domitianus, bu durumu her gün, her saat hissediyordu.

Mucianus, ona karşı son derece saygılı davranıyordu. Onu toplantılara davet ediyor, devlet meseleleri hakkında bilgilendiriyor, fikrini soruyormuş gibi yapıyordu. Fakat bu, bir yetişkinin zeki bir çocuğa gösterdiği türden bir saygıydı. Domitianus bir öneride bulunduğunda, Mucianus onu dikkatle dinliyor, sonra “Çok bilgece bir düşünce, Sezar. Bunu imparatora ileteceğim,” diyerek konuyu kapatıyordu. Genç Sezar’ın hiçbir kararı uygulanmıyor, hiçbir ataması onaylanmıyordu.

Bu durum, Domitianus’un içinde sessiz bir öfke biriktirmesine neden oluyordu. O, sadece bir sembol olmayı reddediyordu. Kendi gücünü test etmek, varlığını hissettirmek istiyordu. Bir gün, çocukluk arkadaşlarından birini, küçük bir memuriyete atamak için bir ferman imzaladı. Ferman, Mucianus’un önüne gittiğinde, naip fermanı nazikçe yırttı.

“Sezar’ın cömertliği takdire şayan,” dedi Domitianus’u bilgilendiren bir kâtibe. “Fakat tüm atamalar, liyakat esasına göre ve imparatorun onayıyla yapılacaktır. Lütfen Sezar’a, dostlarını ödüllendirmek için babasının Roma’ya dönmesini beklemesinin daha uygun olacağını iletin.”

Bu olay, Domitianus için son damla oldu. O, artık Mucianus’un gözetimi altında bir öğrenci olmayacaktı. Kendi siyasi oyununu oynamaya karar verdi. Antonius Primus’un gözden düşmesinden sonra, onun etrafında toplanan hoşnutsuz subaylarla ve senatörlerle gizlice görüşmeye başladı. Onların dertlerini dinliyor, onlara umut veriyor, kendi etrafında küçük bir muhalefet odağı yaratıyordu. Bu, tehlikeli bir oyundu. Fakat Domitianus, tehlikeden korkmuyordu. O, Capitolinus’un alevleri içinde korkuyu yenmişti.

Bir gece, tek başına, hâlâ bir enkaz yığını olan Capitolinus Tepesi’ne çıktı. Yanan tapınağın kararmış mermer basamaklarına oturdu. Amcası Sabinus’un öldürüldüğü, kendisinin ise bir rahip kılığında ölümden kaçtığı o yeri seyretti. Bu küller, onun çocukluğunun sonunu simgeliyordu. O, burada, Roma’nın kalbinin külleri üzerinde, bir karar verdi. Bir daha asla zayıf olmayacaktı. Bir daha asla başkalarının merhametine muhtaç kalmayacaktı. Babası ve ağabeyi, imparatorluğu yönetebilirdi. Ama o, iktidarın gerçek doğasını, onun karanlık ve acımasız yüzünü onlardan daha iyi öğrenmişti. Güç, paylaşılamazdı. Güç, mutlak olmalıydı. O, kendi zamanının gelmesini sabırla bekleyecekti.


Muhasebeci İmparator
İskenderiye, Mısır

Vespasianus, Roma’daki siyasi entrikalarla pek ilgilenmiyordu. Onun aklı, imparatorluğun can damarlarındaydı: tahıl ve para. İskenderiye’deki valilik sarayı, bir imparatorluk merkezinden çok, büyük bir şirketin yönetim ofisine benziyordu. Vespasianus, günlerini raporları inceleyerek, hesapları kontrol ederek ve yeni gelir kaynakları bularak geçiriyordu.

Onun pragmatizmi ve halktan gelen doğası, imparatorluk yönetimine yepyeni bir soluk getirmişti. Julio-Claudian hanedanının tanrısal iddialarından, sanatsal kaprislerinden eser yoktu. Vespasianus, kendisinin bir tanrı değil, Roma devletinin baş hizmetkârı olduğunu biliyordu.

Bir gün, mali danışmanları ona yeni bir vergi önerisiyle geldiler: Şehirlerdeki umumi tuvaletlerden vergi alınması. Roma’da, özellikle alt sınıfların kullandığı bu tuvaletler, aynı zamanda toplanan idrarın çamaşırhanelere ve dericilere amonyak kaynağı olarak satıldığı bir endüstriydi. Danışmanlar, bu işten bir vergi almanın hazineye önemli bir gelir getireceğini söylediler.

Oğlu Titus, bu fikre karşı çıktı. “Baba, bu utanç verici,” dedi. “İnsanların sidiklerinden vergi mi alacağız? Bütün Roma bizimle alay eder. İmparatorluğun onuruna yakışmaz.”

Vespasianus, oğluna baktı. Yüzünde alaycı bir gülümseme vardı. Kâtiplerinden, yeni basılan altın sikkelerden birini getirmesini istedi. Sikkeyi aldı, Titus’un burnuna yaklaştırdı.

“Kokla,” dedi. Titus, şaşkın bir şekilde sikkeyi kokladı. “Ne kokuyor?” diye sordu Vespasianus.

“Hiçbir şey, baba. Altın kokuyor,” diye cevap verdi Titus.

Vespasianus gülümsedi. “Pecunia non olet,” dedi. “Para kokmaz, Titus. Bu altının nereden geldiğinin bir önemi yok. Hazinede olduğu sürece, lejyonların maaşını öder, halkın karnını doyurur, yanan tapınakları onarır. Onur, boş bir hazineyle korunmaz. Git ve fermanı yaz. Tuvaletlerden vergi alınacak.”

Bu olay, Vespasianus’un yönetim felsefesini özetliyordu. Onun için önemli olan sonuçtu. Pratik, akılcı ve bazen de kaba bulunan çözümlerle, Roma’nın mali yapısını yeniden kurmaya kararlıydı. Halk ona “cimri” diyebilirdi, ama o, bu sayede Roma’yı iflastan kurtaracaktı.


Kudüs Surları Önünde
Yahudiye, M.S. 70 Baharı

İmparatorluğun bir ucunda paralar sayılırken, diğer ucunda kılıçlar bileniyordu. Vespasianus’un büyük oğlu Titus, babasının ona bıraktığı en zorlu görevi tamamlamak üzereydi: Büyük Yahudi İsyanı’nı sona erdirmek. Roma, kendi iç savaşını bitirmişti, fakat Yahudiye’deki savaş, dördüncü yılına giriyordu ve her zamankinden daha şiddetliydi.

İsyanın kalbi, Kudüs şehriydi. Burası, sadece bir şehir değil, bir inancın ve bir halkın ruhani merkeziydi. Sarp kayalıklar üzerine kurulmuş, üç kat surla çevrilmiş, içinde Herod’un yaptırdığı devasa ve kutsal Tapınak’ı barındıran, neredeyse fethedilmesi imkânsız bir kaleydi. Şehrin içinde, farklı gruplara ayrılmış on binlerce fanatik Yahudi savaşçı, sonuna kadar direnmeye yemin etmişti.

Titus, M.S. 70 baharında, dört lejyon ve sayısız yardımcı birlikten oluşan yaklaşık seksen bin kişilik devasa bir orduyla Kudüs’ü kuşattı. Bu, Roma mühendisliğinin ve askeri gücünün en büyük gösterilerinden biri olacaktı. Titus, babası gibi pratik ve metodik bir komutandı. Şehre doğrudan bir saldırının intihar olacağını biliyordu. Planı, şehri tamamen kuşatmak, dış dünyayla tüm bağlantısını kesmek ve içerdekileri açlığa mahkûm etmekti.

Ordusuna, şehrin etrafını tamamen çevreleyen on bir kilometrelik bir duvar inşa etme emri verdi. Lejyonerler, inanılmaz bir hızla, sadece üç gün içinde bu devasa inşaatı tamamladılar. Kudüs, artık dev bir hapishaneye dönüşmüştü.

Ardından, kuşatma kuleleri, koçbaşları ve mancınıkların yapımına başlandı. Titus, her gün atıyla cepheyi dolaşıyor, askerleriyle konuşuyor, mühendislerin çalışmalarını denetliyordu. O, Roma’daki kardeşi gibi gölgede kalan bir Sezar değildi. O, ordusunun başında, tehlikenin merkezinde olan bir komutandı.

Kuşatmanın ilk günlerinde, Yahudi savaşçılar surlardan ani çıkışlar yaparak Roma birliklerine saldırıyor, kuşatma makinelerini yakmaya çalışıyorlardı. Bu çatışmalar son derece kanlı ve acımasızdı. Titus, bu saldırılardan birinde neredeyse canını kaybediyordu.

Bir gün, güvendiği komutanlarından ve dostu olan tarihçi Josephus ile durumu değerlendiriyordu. Josephus, bir zamanlar Yahudi isyanının liderlerinden biriydi, fakat esir düştükten sonra taraf değiştirmiş ve şimdi Titus’a danışmanlık yapıyordu.

“Teslim olmayacaklar, değil mi?” diye sordu Titus, surların ardındaki o görkemli şehre bakarak.

Josephus, hüzünlü bir şekilde başını salladı. “Hayır, Sezar. Onlar, Tanrı’nın son anda bir mucize gönderip kendilerini kurtaracağına inanıyorlar. Onlar için bu, bir toprak savaşı değil, kutsal bir savaş. Son adama, son kadına, son çocuğa kadar savaşacaklar. Bu şehir, ya onların zaferi ya da mezarı olacak.”

Titus, bir an sessiz kaldı. “O halde, onlara istedikleri mezarı vereceğiz,” dedi, sesinde soğuk bir kararlılıkla. “Ama önce, Roma’nın gücünü görecekler.”

Kuşatma, aylarca sürecekti. İçeride açlık, hastalık ve iç çatışmalar baş gösterecek, insanlar hayal bile edilemeyecek korkunçluklar yaşayacaktı. Dışarıda ise, Roma’nın demir yumruğu, sabırla, metodik bir şekilde surları dövecekti. Bu kuşatma, sadece bir şehrin değil, bir dönemin de sonunu getirecekti. Ve Titus, bu kanlı zaferle, Roma’ya bir fatih olarak dönecek, babasının kurduğu hanedanın geleceğini güvence altına alacaktı.


Küllerin Üzerindeki Mermer ve Yeni Bir Ateş
Roma ve Germania Sınırı, M.S. 70

Vespasianus, M.S. 70 yılının sonbaharında nihayet Roma’ya döndü. Gelişi, ne Otho’nun komplocu telaşını ne de Vitellius’un barbarca gösterişini taşıyordu. Şehre sade bir törenle, bir iş adamının ofisine döner gibi girdi. Halk, onu yorgun bir merakla karşıladı. Bu yeni, yaşlı ve ciddi imparator, onlara ne getirecekti?

Vespasianus, onlara sözler değil, iş verdi. İlk icraatlarından biri, Nero’nun yanan Roma’nın üzerine inşa ettiği devasa Altın Ev’in (Domus Aurea) arazisini halka geri vermek ve buraya, Roma halkı için dev bir amfitiyatro inşa etme projesini başlatmak oldu. Bu yapı, ileride Kolezyum (Colosseum) olarak bilinecek ve Flavianus hanedanının en büyük mirası olacaktı. Bu, dâhiyane bir hamleydi. Hem Nero’nun mirasını siliyor, hem halka büyük bir eğlence mekânı sunuyor, hem de on binlerce işsize iş imkânı yaratarak şehirdeki sosyal gerilimi azaltıyordu. Roma, bir şantiye alanına döndü. Küllerin üzerine, yeni mermer binalar yükselmeye başladı.

Fakat tam Roma nefes almaya başlamışken, imparatorluğun başka bir yerinde yeni bir ateş alevlenmişti. Dört İmparator Yılı’nın yarattığı kaos, sınırlardaki otorite boşluğunu da beraberinde getirmişti. Germania’da, Roma ordusunda hizmet etmiş soylu bir Batavyalı olan Gaius Julius Civilis, isyan bayrağını açtı.

Civilis, başlangıçta Vespasianus’u destekliyormuş gibi görünerek, Ren lejyonlarının Vitellius’a yardım etmesini engellemişti. Fakat iç savaş bittiğinde, gerçek niyetini ortaya koydu: Roma’dan bağımsız bir Gallia İmparatorluğu kurmak. Birçok Cermen ve Galli kabilesi, onun etrafında birleşti. İsyan, hızla büyüdü. İsyancılar, Roma kamplarını bastılar, iki lejyonu tamamen yok ettiler ve diğerlerini teslim olmaya zorladılar. Bu, Augustus dönemindeki Teutoburg Ormanı felaketinden beri Roma’nın Germania’da aldığı en büyük darbeydi.

Mucianus, bu tehlikeli isyanı bastırmak için derhal en iyi komutanlarından Quintus Petillius Cerialis’i, güçlü bir orduyla kuzeye göndermek zorunda kaldı. Bu, Dört İmparator Yılı’nın son yankısıydı. İç savaş, merkezdeki ateşi söndürmüş olabilirdi, fakat sıçrayan kıvılcımlar, imparatorluğun en uzak köşelerinde yeni yangınlar çıkarmaya devam ediyordu. Flavianus hanedanı, barışı sağlamıştı, evet. Ama imparatorluğu yönetmenin, sonu gelmeyen bir savaş olduğunu daha yeni anlamaya başlıyorlardı.


Bölüm 11

Alevler ve Kehanetler
Kudüs, M.S. 70 Yazı

Kudüs şehri, kendi ateşinde kavrulan bir kurbandı. Titus’un ordusu tarafından örülen on bir kilometrelik kuşatma duvarı, şehrin nefesini kesmiş, onu dünyanın geri kalanından bir cerrah neşteri gibi ayırmıştı. Dışarıda, Roma lejyonlarının düzenli ve metodik gücü, devasa kuşatma kulelerini ve koçbaşlarını yavaş yavaş surlara yaklaştırıyordu. İçeride ise, açlık ve fanatizm el ele vermiş, insanlığı yiyip bitiren bir canavara dönüşmüştü.

Artık yiyecek hiçbir şey kalmamıştı. Tahıl ambarları aylar önce boşalmıştı. Halk, önce hayvanlarını, sonra kemerlerini, sandaletlerini, kalkanlarının derilerini yemişti. Şimdi ise, Subura’nın en fakir mahallelerinde bile bulunmayacak bir sefalet hüküm sürüyordu. Anneler, ağlayan çocuklarının sesini duymamak için kulaklarını tıkıyor, babalar bir avuç ot veya bir parça gübre bulabilmek için birbirlerini öldürüyordu. Geceleri şehrin üzerine çöken sessizlik, uyuyan bir şehrin değil, ölen bir şehrin sessizliğiydi. Ve bu sessizliği, yalnızca açlıktan çıldıranların iniltileri ve kendi içlerindeki savaşın gürültüsü bozuyordu.

Şehir, tek bir düşmana karşı birleşmiş değildi. Surların içinde, Roma’dan daha tehlikeli bir savaş sürüyordu. İsyancıların iki ana lideri, Giscalalı Yuhanna (John of Gischala) ve Simon bar Giora, birbirlerinden nefret eden iki kurt gibiydi. Yuhanna, Zealot’ların daha entelektüel ve kurnaz kanadını temsil ediyor, Tapınak Tepesi’nin dış avlularını kontrol ediyordu. Simon ise, kırsaldan gelmiş, karizmatik ve acımasız bir savaş ağasıydı. Şehrin büyük bir kısmını ve sayısız takipçisini elinde tutuyordu. Bu iki lider ve onların fanatik takipçileri, Romalılarla savaşmadıkları zamanlarda, şehrin dar sokaklarında birbirlerini katlediyorlardı. Son kalan yiyecek depolarını, kimin kontrol edeceği kavgası yüzünden kendileri yakmışlardı. Kudüs, Roma’nın kılıcından önce, kendi içindeki nefretin alevleriyle yanıyordu.

Titus, karargâhından bu trajediyi izliyordu. Yanında, ona danışmanlık yapan Yahudi tarihçi Josephus duruyordu. Titus’un yüzünde, bir fatihin coşkusundan çok, inatçı bir cerrahın yorgunluğu vardı.

“Anlamıyorum, Josephus,” dedi Titus, surların ardındaki o görkemli ama artık ölüm kokan şehre bakarak. “Neden? Neden bu anlamsız direniş? Onlara teslim olma şansı verdim. Canlarını ve hatta tapınaklarını bağışlayacağımı söyledim. Neden ölmeyi seçiyorlar?”

Josephus’un gözleri, kendi halkının çektiği acıyla doluydu. “Çünkü onlar, sizin gördüğünüzü görmüyorlar, Sezar. Siz, surlar, askerler ve koçbaşları görüyorsunuz. Onlar ise, bir kehanetin son perdesini görüyorlar. Kutsal metinlerinde, bir gün doğudan bir kurtarıcının gelip dünyaya hükmedeceği yazar. Onlar, o kurtarıcının kendi içlerinden çıkacağına inandılar. Şimdi ise, o kehanetin aslında sizin babanız, İmparator Vespasianus olduğunu göremiyorlar. O, doğudan geldi ve dünyaya hükmediyor. Onlar, kadere karşı savaştıklarını sanıyorlar. Oysa kader, çoktan tecelli etti.”

Titus, bu fanatizmi anlamakta zorlanıyordu. Onun için savaş, bir strateji, bir mühendislik ve bir disiplin meselesiydi. İnanç, denklemin bir parçası değildi.

Mayıs ayının sonunda, aylarca süren bombardıman ve kanlı çatışmaların ardından, Roma koçbaşları şehrin en dıştaki üçüncü surunda bir gedik açmayı başardı. Lejyonerler, bir sel gibi içeri daldılar. Sokak savaşları başladı. Fakat bu, yalnızca ilk adımdı. Önlerinde, daha güçlü olan ikinci sur, onun arkasında ise Herod’un inşa ettiği ve şehrin en müstahkem noktası olan Antonia Kalesi vardı.

Titus, Antonia Kalesi’ne yönelik son saldırının emrini verdi. Dört devasa kuşatma kulesi, günlerce süren bir çabayla kalenin duvarlarına yaklaştırıldı. Yahudi direnişçiler, inanılmaz bir cesaretle savaşıyorlardı. Surlardan aşağı kaynar zift, alevli oklar ve devasa taşlar atıyorlardı. Bir gece, kale duvarlarının altından bir tünel kazıp, Roma’nın en büyük kuşatma kulesinin altındaki payandaları ateşe verdiler. Otuz metrelik devasa ahşap yapı, korkunç bir gürültüyle kendi üzerine çöktü. Bu, direnişçiler için büyük bir zaferdi, fakat yalnızca kaçınılmaz sonu geciktiren bir zafer.

Temmuz ayına gelindiğinde, Roma mühendisliği ve lejyonerlerin amansız azmi galip geldi. Antonia Kalesi’nin duvarları da yıkıldı. Artık Romalı askerlerle, Yahudiliğin en kutsal mekânı olan Tapınak Tepesi arasında hiçbir engel kalmamıştı. Savaş, tanrının evinin kapılarına dayanmıştı. Titus, hâlâ o muhteşem yapıyı kurtarmayı umuyordu. O, Roma’nın gücünü göstermek istiyordu, bir kültürün kalbini söküp atmak değil. Fakat askerlerinin gözlerindeki o yağma ve intikam arzusunu gördüğünde, Tapınak’ın kaderinin artık kendi ellerinde olmadığını hissetti.


Kırık Kartallar ve Barbar İntikamı
Augusta Treverorum, Gallia Belgica / M.S. 70 Baharı

Kudüs alevler içindeyken, imparatorluğun öbür ucunda, Ren Nehri’nin sisli ormanlarında farklı bir yangın harlanıyordu. Gaius Julius Civilis’in başlattığı Batavya İsyanı, bir kabile ayaklanmasını aşmış, Roma’dan bağımsız bir “Gallia İmparatorluğu” (Imperium Galliarum) kurma hayaline dönüşmüştü. Civilis, tek gözlü, karizmatik ve Roma ordusunun taktiklerini çok iyi bilen bir liderdi. Galli kabilelerinden Treverler’in lideri Julius Classicus ve Lingonlar’ın lideri Julius Sabinus gibi Roma vatandaşı olmuş diğer soyluları da yanına çekmişti.

Onların ordusu, geleneksel bir barbar sürüsü değildi. Roma modelinde örgütlenmiş kohortları vardı. Hatta Vitellius’a sadık iki Roma lejyonunu (I. Germanica ve XVI. Gallica), taraf değiştirmeye ve yeni Gallia İmparatorluğu’na yemin etmeye ikna etmişlerdi. Bu, Roma tarihinde duyulmamış bir utançtı. Roma lejyonerleri, kendi sancaklarını ve kartallarını bırakıp, barbarların safında yer alıyorlardı. Ren sınırı, tamamen çökmüştü.

Bu felaketi durdurma görevi, Vespasianus’ın akrabası olan Quintus Petillius Cerialis’e verilmişti. Cerialis, cesur, enerjik, fakat aynı zamanda pervasız ve disiplin konusunda biraz gevşek bir komutandı. O, Antonius Primus gibi, zaferi ihtiyatlı planlardan çok, kişisel kahramanlığa ve ani saldırılara borçlu olan bir generaldi.

Cerialis, güçlü bir orduyla Alpleri aşıp isyanın kalbine doğru ilerledi. İlk hedefi, isyancıların başkenti ilan ettikleri Augusta Treverorum (Trier) şehriydi. Civilis ve Classicus, Cerialis’i şehrin dışında, Moselle Nehri kıyısında karşılamaya karar verdiler.

Savaş, Cerialis’in küstahlığı yüzünden neredeyse bir felaketle başlıyordu. Cerialis, düşmanın gücünü küçümsemiş ve birliklerini düzensiz bir şekilde savaşa sürmüştü. Civilis’in tecrübeli Batavyalıları ve isyancı lejyonerler, bu ilk saldırıyı kolayca püskürttüler. Roma hatları çözülmeye başladı. Lejyonerler panik içinde geri çekiliyor, nehrin üzerindeki köprüye doğru yığılıyorlardı.

Tam o anda, Cerialis bir liderin ne yapması gerektiğini gösterdi. Atını, kaçan askerlerinin arasına sürdü. Bir elinde kılıcı, diğer eliyle bir sancaktarı durdurup sancağı kaptı. Tek başına, düşmana doğru ilerlemeye başladı.

“Nereye kaçıyorsunuz, askerler?” diye bağırdı. Sesi, savaşın gürültüsünü bastırıyordu. “Beni, komutanınızı, burada tek başıma mı bırakacaksınız? Bu sancağı düşmana mı teslim edeceksiniz? Durun ve savaşın! Ya burada zaferi kazanırız ya da onurlu bir şekilde ölürüz! Arkanızda sığınacak bir Roma yok! Roma, bizim olduğumuz yerdir!”

Onun bu inanılmaz cesareti, kaçan askerler üzerinde bir şok etkisi yarattı. Utanç, paniklerine galip geldi. Teker teker durdular, döndüler ve komutanlarının etrafında yeniden bir hat oluşturdular. Cerialis’in kişisel kahramanlığı, savaşı kurtarmıştı. Yeniden toparlanan Roma ordusu, daha düzenli bir şekilde saldırdı. Savaş, akşama kadar sürdü. Sonunda, isyancıların hatları kırıldı ve dağıldılar.

Cerialis, Augusta Treverorum’u ele geçirmişti. Fakat isyan bitmemişti. Civilis ve diğer liderler, Ren Nehri’nin aşağısındaki Batavya bataklıklarına çekildiler. Savaş, daha uzun ve daha zorlu bir aşamaya giriyordu. Cerialis, bir savaşı kazanmıştı, fakat bir halkın bağımsızlık arzusunu henüz söndürememişti. Bu savaş, Roma’ya kendi vatandaşlarının ve müttefiklerinin bile, doğru koşullar altında, en ölümcül düşmanlarına dönüşebileceğini acı bir şekilde hatırlatıyordu.


Muhasebeci ve Filozoflar
Roma, M.S. 70

Roma’da, Vespasianus imparatorluğun mali enkazını temizlemeye devam ediyordu. Yeni vergiler, halk arasında homurdanmalara neden oluyordu. Şakalar yapılıyor, duvarlara onu aşağılayan yazılar yazılıyordu. Vespasianus, bu eleştirileri umursamıyordu. O, popüler olmak için değil, devleti kurtarmak için oradaydı.

“Bırakın konuşsunlar,” derdi Mucianus’a. “Karınları doyduğu ve sokakları güvenli olduğu sürece, istediklerini söyleyebilirler. Tarih, beni şakalarla değil, inşa ettiğim binalarla ve doldurduğum hazineyle yargılayacak.”

Fakat muhalefet, yalnızca sokaktaki halktan gelmiyordu. Senato’da, çok daha tehlikeli, felsefi bir muhalefet vardı. Başını, Stoacı filozof Gaius Helvidius Priscus çekiyordu. Priscus, eski cumhuriyet değerlerine tutkuyla bağlı, ilkelerinden asla taviz vermeyen, dürüst ve cesur bir adamdı. O, imparatorluk sisteminin kendisine karşıydı. Prensip olarak, tek bir adamın mutlak gücüne boyun eğmeyi reddediyordu.

Priscus, Vespasianus’ın Senato’ya geldiği her toplantıda, onu iğnelemekten, otoritesini sorgulamaktan geri durmuyordu. Vespasianus’a adıyla hitap ediyor, “İmparator” ya da “Sezar” demeyi reddediyordu. Onun önerdiği yasalara karşı çıkıyor, imparatorun yetkilerinin Senato tarafından sınırlandırılması gerektiğini savunuyordu.

Vespasianus, başlangıçta Priscus’un bu tavrını görmezden gelmeye çalıştı. O, Nero gibi, kendisine muhalif olanları vatan haini ilan edecek bir tiran değildi. Fikir özgürlüğüne saygı duyuyordu. Hatta Priscus’un bu inatçı dürüstlüğüne bir parça hayranlık bile besliyordu.

Bir gün, Senato’daki bir tartışma sırasında Priscus, yine ileri gitti. “Vespasianus,” dedi ayağa kalkarak. “Sen ve ben, bu devletin iki eşit hizmetkârıyız. Senin görevin yönetmek, benim görevim ise seni denetlemek. Unutma ki, sen bu gücü halktan ve Senato’dan ödünç aldın. Ve bir gün, o gücü geri vermek zorunda kalacaksın.”

Vespasianus’ın sabrı taşmıştı. Yüzü öfkeyle kızardı. “Ben imparator olduğum sürece,” diye cevap verdi sert bir sesle, “sen benim tebaamsın, Priscus. Ve bir imparator, tebaasına emir verir, ondan akıl almaz. Bu meclisten çık ve bir daha benim iznim olmadan geri dönme!”

Priscus, sakince yerinden kalktı, togasını düzeltti ve tek kelime etmeden salonu terk etti. Bu olay, Vespasianus’un ne kadar ileri gidebileceğinin bir sınırı olduğunu gösterdi. O, sabırlı ve pragmatik bir adamdı, fakat otoritesine doğrudan meydan okunduğunda, bir asker gibi tepki veriyordu.

Mucianus, olaydan sonra Vespasianus’u uyardı. “Priscus tehlikelidir, efendim. O, sadece bir filozof değil. Etrafında, cumhuriyet hayalleri kuran genç soyluları topluyor. Onun dürüstlüğü, onu bir şehit yapabilir. Ve ölü bir filozof, yaşayan bir filozoftan çok daha tehlikelidir.”

Vespasianus, bu tavsiyeyi dinledi. Priscus’u sürgüne gönderdi. Fakat Priscus, sürgünde bile muhalefetine devam edince, Vespasianus istemeyerek de olsa onun idam fermanını imzaladı. Sonradan bu kararından büyük bir pişmanlık duyduğu söylenir. Bu, onun yönetimindeki birkaç karanlık lekeden biriydi. Priscus’un ölümü, Flavianus rejiminin de bir sınırı olduğunu gösterdi: Eleştiriye izin vardı, fakat itaatsizliğe asla. Muhasebeci imparator, gerektiğinde bir cellat olabileceğini kanıtlamıştı.


Alevler Arasında Bir Zafer
Kudüs Tapınak Tepesi, M.S. 70 Ağustos

Ağustos ayının sonlarına doğru, Kudüs’teki kuşatma son aşamasına girmişti. Antonia Kalesi’nin düşmesinden sonra, Romalı lejyonerler Tapınak Tepesi’nin dış avlusuna kamp kurmuşlardı. Onlarla, Tapınak’ın iç avlusuna ve kutsal binanın kendisine sığınmış olan son direnişçiler arasında, sadece bir duvar ve birkaç kapı kalmıştı.

Titus, hâlâ Tapınak’ı kurtarmak istiyordu. O, Roma’nın tanrılarına inanan bir pagandı, fakat başka bir halkın en kutsal mabedini yok etmenin getireceği uğursuzluğun ve siyasi bedelin farkındaydı. Komutanlarını topladı ve onlara kesin bir emir verdi: Tapınak binasına dokunulmayacaktı. Amaç, direnişçileri teslim olmaya zorlamaktı.

Fakat savaşın kendi mantığı, generallerin emirlerinden daha güçlüdür. Günlerce süren çatışmalardan sonra, Romalı askerlerin sabrı tükenmişti. Yahudi direnişçiler, Tapınak’ın kapılarından ve duvarlarından sürekli saldırıyor, Romalıları taciz ediyorlardı.

29 Ağustos günü, her şeyi değiştiren o an yaşandı. Yahudilerin bir saldırısını püskürten Romalı askerler, öfke ve zafer sarhoşluğu içinde, onları Tapınak’ın iç avlusuna kadar takip ettiler. Bir lejyoner, ne tarafından motive edildiği bilinmez – belki ilahi bir çılgınlık, belki de basit bir intikam arzusu – yanan bir odun parçasını kaptı. Başka bir askerin omuzlarına çıkarak, meşaleyi Tapınak’ın kutsal binasının pencerelerinden birine fırlattı.

Kuru sedir ağacından yapılmış iç yapılar, anında alev aldı.

Yangın, bir anda tüm binayı sardı. Titus, haberi aldığında karargâhından koşarak geldi. Askerlerine ateşi söndürmeleri için bağırdı, yalvardı. Fakat kimse onu dinlemiyordu. Savaşın kaosu, imparatorun oğlunun emirlerini yutmuştu. Lejyonerler, alevlerin aydınlattığı avluda, birer iblis gibiydiler. Onlar için bu, zaferin kendisiydi. Tapınak’ı söndürmek yerine, içeri daldılar. Kutsal emanetleri, altın şamdanı (Menora), sunak masasını yağmalamaya başladılar. Direnmeye çalışan rahipler ve sivil halk, kutsal mekânın içinde, sunakların üzerinde katledildi.

Titus, alevlerin binayı tamamen yutmasından önce, birkaç subayıyla birlikte içeri girmeyi başardı. Bir an için, o efsanevi mabedin içindeki ihtişamı ve o anda yok olan güzelliği gördü. Altın kaplamalı duvarlar, Babil’den getirilmiş değerli perdeler, her şey alevler içinde eriyordu.

Dışarı çıktığında, yüzü küllerle ve çaresizlikle kaplıydı. Artık yapacak bir şey yoktu. Herod’un Tapınağı, Yahudi halkının kalbi, Roma askerlerinin elinde küle dönüyordu.

Josephus, bu anı kaydederken, Tapınak’tan yükselen alevlerin gökyüzünü kızıla boyadığını, hayatta kalan Yahudilerin çığlıklarının, yanan binanın çatırtısıyla birleşerek kulakları sağır eden bir ağıt oluşturduğunu yazar. Birçoğu, kendilerini alevlerin içine atarak intihar etti. Onlar için, Tanrı’nın evi olmadan yaşamanın bir anlamı yoktu.

Tapınak’ın yıkılması, Kudüs’teki direnişin sonu anlamına geliyordu. Şehrin geri kalanı, birkaç hafta içinde tamamen düştü. Titus, zaferini ilan etti. Fakat bu, acı bir zaferdi. Küllerin ve cesetlerin üzerinde kazanılmış bir zafer.

Titus, Roma’ya döndüğünde, tarihin en görkemli zafer alaylarından biriyle karşılanacaktı. Kudüs Tapınağı’ndan yağmalanan kutsal hazineler, Roma sokaklarında sergilenecekti. Onun adına bir zafer takı (Titus Kemeri) dikilecek ve bu zafer, sonsuza dek mermere kazınacaktı.

Fakat o an, alevlerin karşısında dururken, Titus bir fatih değil, bir kehanetin tanığıydı. Bir halkın ruhunun yok oluşunu izliyordu. Ve bu olay, sadece Yahudi tarihini değil, tüm dünya tarihini sonsuza dek değiştirecekti. Dört İmparator Yılı’nın yarattığı iç savaş, en sonunda, binlerce yıllık bir mabedin külleriyle sönmüştü. Roma, yeniden birleşmişti. Ama bu birliğin bedeli, bir başka ulusun parçalanması olmuştu.


Bölüm 12

Küllerden Doğan Zafer
Roma ve İmparatorluk Sınırları, M.S. 70-73

Altın ve Gözyaşı: Kudüs Zafer Alayı
Roma, M.S. 71 Yazı

Roma, yeniden nefes almayı öğreniyordu. İç savaşın ve yangınların bıraktığı yaralar yavaş yavaş kabuk bağlarken, şehir kendini yeni bir beklentinin heyecanına teslim etmişti: Zafer. Vespasianus’un büyük oğlu ve imparatorluğun vârisi Titus, doğudan dönüyordu. Onun dönüşü, yalnızca bir generalin başkente avdeti değildi; bu, Flavianus hanedanının kazandığı ilk büyük zaferin, en kanlı ve en sembolik zaferin tescili olacaktı. Kudüs düşmüş, Yahudi İsyanı bastırılmıştı. Şimdi, bu zaferi Roma halkının zihnine ve tarihin sayfalarına silinmez bir şekilde kazıma zamanıydı.

Zafer Alayı (Triumphus) için hazırlıklar haftalar sürdü. Şehir, bir gelin gibi süslendi. Yollar temizlendi, binalara defne dalları ve çiçek çelenkleri asıldı. Forum’dan Capitolinus Tepesi’ne uzanan güzergâh, bu görkemli gösteriyi izlemek için toplanacak yüz binlerce insana hazırlanıyordu. Vespasianus, bu törenin kusursuz olmasını istiyordu. O, pragmatik bir muhasebeci olabilirdi, fakat propagandanın gücünü de biliyordu. Bu zafer alayı, onun ve oğullarının iktidarının tanrılar tarafından onaylandığının, Julio-Claudian hanedanının kaosundan sonra yeni bir altın çağ başlattıklarının ilanı olacaktı.

Tören günü, güneş Roma’nın üzerine parlak bir ışıkla doğdu. Şafaktan önce, insanlar en iyi yerleri kapmak için sokaklara dökülmüştü. Campus Martius’ta, zafer alayının başlayacağı yerde, devasa bir ordu toplanmıştı. Lejyonerler, zırhlarını parlatmış, miğferlerine taze sorguçlar takmışlardı. Yüzlerinde, aylarca süren kuşatmanın ve savaşın yorgunluğu değil, zaferin ve Roma’ya dönmenin gururu vardı.

İmparator Vespasianus ve iki oğlu, Titus ile Domitianus, şafağın ilk ışıklarıyla birlikte, Bellona Tapınağı’nın önünde orduyu selamladılar. Üçü de mor ve altın işlemeli zafer togaları giyiyorlardı. Vespasianus, yaşlı ve yorgun yüzünde nadir bir gülümsemeyle duruyordu. Yanında, zaferin asıl kahramanı Titus, otuzlarının başında, yakışıklı, karizmatik ve halkın sevgilisiydi. Onun biraz arkasında ise, daha uzun boylu, daha zayıf ve yüzünde zoraki bir tebessüm taşıyan Domitianus vardı. O da törenin bir parçasıydı, fakat herkes biliyordu ki bu zafer ona ait değildi. O, Roma’daki kanlı sonu yaşamış, fakat ağabeyi uzak diyarlarda gerçek şanı kazanmıştı. Kalbindeki kıskançlık, en parlak toga ile bile örtülemeyecek kadar karanlıktı.

Alay, yavaş ve görkemli bir şekilde harekete geçti. En önde, trompet sesleriyle yolu açan haberciler ve onlara eşlik eden senatörler yürüyordu. Ardından, zaferin kanıtları geliyordu: yağmalanan hazineler. Yüzlerce köle, omuzlarında altın ve gümüş tepsiler, mücevherlerle dolu sandıklar, ipek ve erguvan rengi kumaş yığınları taşıyordu. Fakat kalabalığın nefesini kesen, Kudüs Tapınağı’ndan getirilen kutsal emanetlerdi. Yedi kollu devasa altın şamdan Menora, omuzlarda taşınırken güneşin altında parlıyordu. Onu, üzerinde kutsal metinlerin bulunduğu altın kaplamalı sunak masası ve gümüş trompetler izledi. Bu, bir başka dinin en kutsal nesnelerinin, bir ganimet olarak Roma sokaklarında sergilenmesiydi. Bu, Roma’nın gücünün ve acımasızlığının en net ifadesiydi.

Hazinelerin arkasından, savaş sahnelerini tasvir eden devasa tablolar ve maketler taşınıyordu. Kudüs’ün surlarının nasıl aşıldığı, Antonia Kalesi’nin nasıl düştüğü ve en sonunda, Tapınak’ın alevler içinde nasıl yandığı, canlı ve kanlı detaylarla resmedilmişti. Roma halkı, bu görüntüleri hayranlık ve dehşetle izliyordu.

Sonra, esirler geldi. Binlerce Yahudi esir, zincirler içinde, başları öne eğik bir şekilde yürütülüyordu. Aralarında, isyanın iki büyük lideri de vardı. Giscalalı Yuhanna, hayatının geri kalanını bir Roma zindanında geçirecekti. Fakat en önemlisi, en arkada, tek başına yürütülen Simon bar Giora idi. O, düşmanın sembolüydü. Törenin sonunda, Roma adaletinin bir gereği olarak, Capitolinus Tepesi’nde idam edilecekti.

En arkada ise, zaferin kahramanları vardı. Dört beyaz atın çektiği, yaldızlı bir savaş arabasının (quadriga) içinde, İmparator Vespasianus ve oğlu Titus duruyordu. Başlarının üzerinde, bir köle, defne yapraklarından yapılmış zafer tacını tutuyordu. Ve geleneğe göre, o köle, fatihin kulağına sürekli şu sözleri fısıldıyordu: “Memento mori.” – “Ölümlü olduğunu hatırla.” Vespasianus, bu sözleri duyunca hafifçe gülümsedi. O, ölümlü olduğunu hiçbir zaman unutmamıştı.

Domitianus, muzaffer bir ata binmiş, onların hemen arkasından geliyordu. Kalabalık onu da alkışlıyordu, fakat tüm gözler ve tezahüratlar, arabadaki baba ve oğul içindi. Domitianus, bu alkışların gölgesinde, görünmez olmanın ne demek olduğunu bir kez daha anladı.

Alay, Forum Romanum’dan geçtiğinde, coşku doruğa ulaştı. Kalabalık, Fatih’in üzerine çiçekler atıyor, “Io, Triumphe!” (Yaşasın Zafer!) diye bağırıyordu. Bu, iç savaşın kasvetli anılarını silmek için bir fırsattı. Roma, yeniden kazanıyordu. Yeniden dünyanın efendisiydi.

Alay, Capitolinus Tepesi’ne tırmandığında, en kutsal ritüel için durdu. Vespasianus ve Titus, arabadan inip, küllerinden yeniden inşa edilmeye başlanan Jüpiter Tapınağı’na yürüdüler. Zaferin onurunu, tanrıların en yücesine sundular. Tam o sırada, Simon bar Giora, tepenin yamacındaki Mamertine Zindanı’na götürüldü. Orada, bir cellat tarafından boğularak idam edildi. Ölüm haberi Forum’a ulaştığında, kalabalıktan dev bir onaylama uğultusu yükseldi. Adalet yerini bulmuş, zafer tamamlanmıştı.

O gece, Roma ziyafetler ve şenliklerle kutlama yaptı. Halk için bedava yemek dağıtıldı, şarap çeşmelerden aktı. Flavianus hanedanı, zaferini kan ve gösterişle mühürlemişti. Altın ve gözyaşı, birbirine karışmıştı. Yeni bir barış dönemi başlıyordu. Fakat bu barış, bir başka halkın külleri üzerine inşa edilmişti. Ve zafer alayının görkemi, o küllerin acısını asla tamamen gizleyemeyecekti.


Bataklıktaki Son Savaş
Batavya, Ren Sınırı, M.S. 70 Sonbahar

Roma, zaferini kutlarken, imparatorluğun kuzey sınırında, savaşın çirkin ve şansız yüzü devam ediyordu. Quintus Petillius Cerialis, Civilis’in isyanını bastırmak için Ren Nehri’nin aşağısına, Batavyalıların anavatanına doğru ilerlemişti. Burası, İtalya’nın güneşli tepelerine veya Judea’nın kuru çöllerine benzemiyordu. Burası, nehirlerin, kanalların, bataklıkların ve sisli ormanların oluşturduğu, bir labirent gibi bir coğrafyaydı.

Civilis, bu topraklarda bir balık gibiydi. Roma lejyonları ise, karada yürümeye alışkın, hantal canavarlardı. Civilis, açık bir meydan muharebesinden kaçınıyor, vur-kaç taktikleriyle, pusularla ve gece baskınlarıyla Roma ordusunu sürekli yıpratıyordu. Bir keresinde, Romalıların nehir kenarındaki kampına, Batavyalı savaşçılarını teknelerle göndererek bir gece baskını düzenledi. Cerialis, o gece bir Cermen kadınıyla birlikte çadırındayken, baskın haberini yarı çıplak bir halde almış ve kılıcını kaptığı gibi savaşa koşmuştu. Yine kişisel cesaretiyle durumu kurtarmış, fakat ordusu ciddi kayıplar vermişti.

Savaş, bir yıpratma savaşına dönüşmüştü. Cerialis, Civilis’i yakalayamıyordu. Civilis ise, Roma’nın sonsuz kaynakları karşısında uzun süre direnemeyeceğini biliyordu. Lejyonlar, Batavya topraklarını sistematik olarak yakıp yıkıyor, tarlaları ateşe veriyor, köyleri yok ediyordu. Civilis’in halkı, açlıkla karşı karşıyaydı. Destekçisi olan Galli kabileleri, Roma’nın gücü karşısında birer birer ondan ayrılmaya başlamıştı.

Sonunda, iki taraf da savaşmaktan yorulmuştu. Müzakere zamanı gelmişti.

İki komutan, Ren Nehri üzerindeki yıkık bir köprünün ortasında buluştu. Her ikisi de yanlarına sadece birkaç adam almıştı. Köprünün bir ucunda, Roma’nın gücünü ve disiplinini temsil eden Cerialis duruyordu. Diğer ucunda ise, halkının bağımsızlığı için savaşmış, tek gözlü, yorgun ama mağrur barbar lider Civilis.

“Neden bu anlamsız direniş, Civilis?” diye söze başladı Cerialis. “Roma’nın gücünü görmedin mi? Bu bataklıklarda sonsuza kadar saklanamazsın. Halkın açlıktan ölüyor. Bu savaşın bir galibi olmayacak.”

Civilis, nehri ayıran sulara baktı. Sesi sakindi. “Ben, Roma’ya karşı savaşmadım, Cerialis. Ben, Roma’nın tiranlığına karşı savaştım. Nero’nun, Galba’nın, Vitellius’un adaletsizliğine karşı. Halkımı, haksız vergilere ve zorla asker alınmaya karşı korumak için savaştım. Siz Romalılar, bize müttefik diyorsunuz, ama bize köle gibi davranıyorsunuz.”

“O günler bitti,” dedi Cerialis. “Artık Roma’da adil bir imparator var. Vespasianus, düzeni ve adaleti geri getirdi. Size, eski ayrıcalıklarınızı ve barışı teklif ediyoruz. Teslim ol. Roma, cesur düşmanlarına karşı cömerttir. Seni ve halkını affedecektir.”

Bu bir yalan değildi. Roma, tamamen yok edemeyeceği veya asimile edemeyeceği düşmanlarla pragmatik anlaşmalar yapmayı her zaman bilmişti. Batavyalılar, Roma ordusu için mükemmel askerlerdi. Onları yok etmek, Roma’nın kendi gücünü zayıflatması anlamına gelirdi.

Civilis, uzun bir süre düşündü. Bağımsız bir Gallia İmparatorluğu hayali, bir bataklık sisinin içinde kaybolmuştu. Artık seçeneği, onurlu bir barış ya da halkının tamamen yok olmasıydı.

“Kabul ediyorum,” dedi sonunda. “Fakat şartlarım var. Halkım, topraklarında özgürce yaşayacak. Roma ordusuna asker vermeye devam edeceğiz, fakat kendi komutanlarımızın altında. Ve Roma, bizim onurumuza saygı gösterecek.”

Cerialis, bu şartları kabul etti. Köprünün ortasında el sıkıştılar. Batavya İsyanı, bir zafer alayıyla değil, iki yorgun askerin pragmatik bir anlaşmasıyla sona ermişti. Civilis’in akıbeti, tarihçiler tarafından net olarak kaydedilmemiştir. Muhtemelen affedildi ve halkının arasında yaşamaya devam etti.

Bu barış, Roma’nın gücünün esnekliğini gösteriyordu. Kudüs’te olduğu gibi, mutlak bir yıkım gerekli değildi. Bazen en büyük zafer, düşmanını yok etmek değil, onu yeniden bir müttefike dönüştürmekti.


Kaya ve Kartal: Masada’nın Ağıtı
Yahudiye, Ölü Deniz Kıyısı, M.S. 73

Titus’un zafer alayından iki yıl sonra, Yahudi İsyanı’nın son ateşi, Ölü Deniz’in kıyısındaki sarp bir kayalığın üzerinde hâlâ tütüyordu. Burası Masada’ydı. Herod tarafından inşa edilmiş, hem bir saray hem de fethedilmesi imkânsız bir kale olan bu yer, isyanın en fanatik unsurlarının, Sicarii (Hançerliler) olarak bilinen bir grubun son sığınağıydı. Liderleri, Eleazar ben Ya’ir adında karizmatik bir adamdı. Yaklaşık bin kişilik bir grup –savaşçılar, kadınlar ve çocuklar– bu kayanın üzerinde, Roma’ya teslim olmaktansa ölmeye yemin etmişti.

Onları yok etme görevi, Yahudiye’nin yeni valisi Lucius Flavius Silva’ya verilmişti. Silva, Cerialis gibi pervasız ya da Titus gibi siyasi bir figür değildi. O, Roma’nın en iyi temsilcisiydi: metodik, sabırlı, acımasız ve durdurulamaz bir mühendis. Masada’ya baktığında, o sarp kayalıkta bir kale değil, çözülmesi gereken bir problem görüyordu.

Silva, doğrudan bir saldırının binlerce askerine mal olacağını biliyordu. Bunun yerine, Roma’nın en iyi bildiği şeyi yapmaya karar verdi: inşa etmek. Ordusuna, kalenin batı yamacına, tepeye ulaşacak devasa bir rampa inşa etme emri verdi. Bu, akıl almaz bir mühendislik projesiydi. On binlerce Romalı lejyoner ve Yahudi savaş esiri, aylarca, kavurucu çöl güneşinin altında, tonlarca toprak ve kaya taşıyarak bu rampayı inşa etti. Aşağıdan, Eleazar ve adamları, bu yavaş ama durdurulamaz ilerleyişi dehşet içinde izliyorlardı. Roma’nın azmi, kendi inatlarından daha güçlüydü.

M.S. 73 baharında, rampa tamamlandı. Silva, rampanın üzerine dev bir kuşatma kulesi ve koçbaşı yerleştirdi. Son saldırı için her şey hazırdı.

O gece, Masada’nın zirvesinde, Eleazar ben Ya’ir, hayatta kalan son takipçilerini etrafına topladı. Ateşin ışığında, onlara son bir konuşma yaptı. Josephus’un anlattığına göre, bu, umutsuzluğun değil, meydan okumanın bir konuşmasıydı.

“Dostlarım, cesur yoldaşlarım,” dedi Eleazar. “Uzun zaman önce, ne Romalılara ne de başka birine, yalnızca Tanrı’ya hizmet etmeye karar verdik. Şimdi, o kararı eyleme dökme zamanı geldi. Yarın sabah, Romalılar bu duvarı aştığında, bizi kolay bir zafer bekliyor bulacaklar. Ama biz, onlara istedikleri o zaferi vermeyeceğiz. Onlar, bizim bedenlerimizi ele geçirebilirler, ama ruhlarımızı asla. Kadınlarımız tecavüze uğramadan, çocuklarımız köle olmadan, onurlu bir şekilde ölelim. Kendi ellerimizle, özgür insanlar olarak ölelim.”

Onları, önce tüm mallarını yakmaya, sonra da birbirlerini öldürmeye ikna etti. Kura çekildi. On adam, geri kalan herkesi öldürmek için seçildi. Sonra o on kişiden biri, diğer dokuzunu öldürdü. Ve en son kalan o adam, kılıcını kalbine saplamadan önce, her şeyin yolunda olduğundan emin olmak için sarayı ateşe verdi.

Ertesi sabah, Romalı lejyonerler koçbaşıyla surda bir gedik açtıklarında, karşılarında sadece ölüm sessizliği buldular. Kalkanlarıyla bir formasyon oluşturarak içeri girdiklerinde, gördükleri manzara karşısında donakaldılar. Her yerde cesetler vardı, fakat hiçbiri Roma kılıcıyla ölmemişti. Sadece, bir su sarnıcında saklanmış olan iki kadın ve beş çocuk hayatta kalmıştı. Olan biten her şeyi, Roma tarihine onlar anlatacaktı.

Lucius Flavius Silva, Masada’nın zirvesine çıktığında, zaferin boşluğunu hissetti. Bir kayayı fethetmişti, ama karşısında kutlayacak bir zafer yoktu. Yalnızca, Roma’ya boyun eğmeyi reddeden bir halkın sarsılmaz iradesinin sessiz anıtı vardı. Kartal, kayanın üzerine konmuştu. Ama kaya, son ana kadar onurunu korumuştu. Yahudi İsyanı, artık tamamen bitmişti.


Mermer ve Hafıza: Flavianus Barışı
Roma, M.S. 72-75

Roma’ya barış gelmişti. Ama bu, yorgun bir barıştı. Vespasianus, imparatorluğu bir aile şirketi gibi yönetiyordu. O, yönetim kurulu başkanıydı. Oğlu Titus, onunla birlikte konsüllük yapıyor, Praetor Komutanlığı’nı üstlenerek ordunun kontrolünü elinde tutuyordu. O, şirketin veliahtı ve operasyon müdürüydü. Domitianus ise, sayısız onursal unvanla süslenmiş, fakat gerçek bir yetkisi olmayan, ailenin hayal kırıklığı yaratan küçük oğlu gibiydi.

Vespasianus’un dehası, Roma’nın hafızasını yeniden şekillendirmekte yatıyordu. İç savaşın dehşetini, Nero’nun çılgınlığını unutturmak için, şehri dev bir şantiyeye çevirdi. En büyük projesi, kendi adını taşıyan Flavianus Amfitiyatrosu, yani Kolezyum’du. Nero’nun özel gölünün yerine inşa edilen bu devasa yapı, halka aitti. Bu, “Tiranın özel zevki gitti, halkın eğlencesi geldi,” demenin mermerden bir yoluydu. İnşaat, on binlerce kişiye iş sağlıyor, şehrin ekonomisini canlandırıyordu.

Kudüs’ten getirilen hazinelerle, Forum’un yanına bir Barış Tapınağı (Templum Pacis) inşa ettirdi. Bu, Roma ironisinin en güzel örneklerinden biriydi: tarihin en kanlı savaşlarından birinin ganimetiyle, bir barış anıtı dikmek. Tapınağın içine, zafer alayında sergilenen Menora ve diğer kutsal emanetler konuldu. Burası, bir müze gibi halka açıldı.

Mali disiplin, acımasızca uygulanmaya devam etti. Vespasianus, Senato’yu yeniden düzenledi. İç savaşta saygınlığını yitirmiş soyluları temizledi, yerlerine İtalya’nın diğer bölgelerinden ve eyaletlerden gelen, kendisine sadık, çalışkan yeni adamlara yer verdi. Roma, artık sadece Roma şehrinin soyluları tarafından yönetilmiyordu. İmparatorluk, daha geniş bir tabana yayılıyordu.

Dışarıdan bakıldığında, her şey yolundaydı. Ekonomi düzeliyor, sınırlar güvendeydi, şehir yeniden inşa ediliyordu. Flavianus Barışı (Pax Flavia), gerçek olmuştu. Vespasianus, devleti iflastan kurtarmış, Titus ise askeri zaferlerle hanedanın geleceğini güvence altına almıştı.

Fakat yüzeyin altında, gerilimler devam ediyordu. Sarayın koridorlarında, Domitianus’un gölgesi giderek uzuyordu. O, ağabeyinin popülerliğinin ve babasının gücünün gölgesinde yaşamaktan bıkmıştı. Edebiyatla, sanatla ilgileniyor gibi görünse de, içinde iktidar hırsı bir kor gibi yanıyordu. Geceleri, yalnız başına, gladyatörlerin nasıl savaştığını izlediği, ya da daha rahatsız edici bir şekilde, sinekleri yakalayıp iğneyle onlara işkence ettiği söyleniyordu. Bu, bastırılmış bir öfkenin, kontrolsüz bir gücün karanlık provasıydı.

Vespasianus, M.S. 79’da, yetmiş yaşındayken, basit bir bağırsak enfeksiyonundan öldü. Ölüm döşeğindeyken bile, mizah anlayışını kaybetmemişti. “Vae, puto deus fio,” diye mırıldandığı rivayet edilir. “Eyvah, sanırım tanrı oluyorum.” Bu, kendisinden önceki imparatorların ölümden sonra tanrılaştırılması geleneğine yapılmış son bir göndermeydi.

Yerine, sorunsuz bir şekilde oğlu Titus geçti. Halk, onu “insanlığın sevgilisi” (amor ac deliciae humani generis) olarak selamladı. Her şey mükemmel görünüyordu. Dört İmparator Yılı’nın kaosu, yerini istikrarlı bir baba-oğul yönetimine bırakmıştı.

Fakat Roma tarihi, barışın ne kadar kırılgan olduğunu defalarca göstermişti. Titus’un saltanatı, sadece iki yıl sürecekti. Onun ani ölümünden sonra, Roma’nın kaderi, yıllardır gölgede bekleyen, kalbi kıskançlık ve hırsla dolu o üçüncü adama, Domitianus’a kalacaktı. Ve o, babasının ve ağabeyinin kurduğu barışı, kendi mutlakiyetçi ve kanlı düzeniyle yeniden şekillendirecekti. Dört İmparator Yılı’nın ateşi sönmüştü, ama küllerin altındaki korlar, yeni bir yangın için doğru zamanı bekliyordu.


Bölüm 13

Altın Işık ve Uzayan Gölgeler
Roma, M.S. 79-81

İnsanlığın Sevgilisi
Roma, M.S. 79 Yazı

Roma, yıllar sonra ilk defa, gerçekten âşık olmuştu. Yeni imparatoru Titus Flavius Vespasianus, babasının pragmatik ve bazen kaba bulunan ciddiyetinin tam tersiydi. Otuz dokuz yaşındaydı; yakışıklı, atletik, savaş alanında kendini kanıtlamış bir komutan, fakat aynı zamanda ince ruhlu, cömert ve inanılmaz bir cazibeye sahip bir adamdı. Vespasianus, Roma’yı bir muhasebeci gibi yönetmişti; Titus ise onu bir sanatçı gibi yönetmeye niyetliydi. Şehir, Dört İmparator Yılı’nın kanlı travmasından ve Vespasianus’ın kemer sıkma politikalarının yorgunluğundan sonra, nihayet nefes alıyor, gülümsüyordu.

Titus’un tahta çıkışıyla birlikte, sarayın havası bir anda değişti. Babasının dönemindeki kasvetli, iş odaklı atmosferin yerini, zarafet, şölenler ve cömertlik almıştı. Titus, babasının biriktirdiği hazinenin kapılarını sonuna kadar açtı. Kamu binalarının inşası hızlandı, halka cömertçe gıda ve para dağıtıldı, görkemli gladyatör oyunları ve tiyatro gösterileri düzenlendi. O, insanların sevgisini kazanmanın, bir imparatorun en büyük güvencesi olduğuna inanıyordu.

Yönetim tarzı da kişiliği gibiydi: affedici ve insancıl. Babasının döneminde vatan hainliği (maiestas) suçlamasıyla açılan tüm davaları durdurdu. Muhbirliği, yani insanların para veya mevki kazanmak için birbirlerini gammazladığı o nefret edilen sistemi neredeyse tamamen ortadan kaldırdı. “Benim imparatorluğumda,” derdi Senato’da, “kimse bir başkasından korkarak yaşamayacak. Bir imparatorun en büyük zenginliği, tebaasının sevgisidir, onların korkusu değil.”

Senatörler, ona hayrandı. Onlara, bir efendi gibi değil, aralarından biri, “ilk senatör” (princeps) gibi davranıyordu. Onların fikirlerine gerçekten değer veriyor, onlarla birlikte hamamlara gidiyor, özel evlerindeki ziyafetlere katılarak onları onurlandırıyordu.

Halk, ona tapıyordu. Bir akşam, sarayda yemek yerken, o gün kimseye bir iyilik yapmadığını, kimseye bir hediye vermediğini fark ettiğinde, dostlarına dönüp o meşhur sözünü söylediği rivayet edilir: “Amici, diem perdidi.” – “Dostlarım, bir günümü kaybettim.” Bu söz, ağızdan ağıza dolaşarak bir efsaneye dönüştü. Roma, sonunda, sadece güçlü değil, aynı zamanda iyi bir imparatora kavuşmuştu.

Fakat bu altın ışığın aydınlattığı sarayın koridorlarında, bir gölge giderek uzuyordu. İmparatorun küçük kardeşi Domitianus. O da törenlerde ağabeyinin yanında yer alıyor, konsüllük gibi onursal unvanlar taşıyordu. Fakat Titus’un cazibesi ve popülerliği arttıkça, Domitianus’un kalbindeki kıskançlık da bir zehir gibi büyüyordu. Ağabeyi, Yahudiye fatihi, insanlığın sevgilisiydi. Kendisi ise, Roma’daki o kanlı günlerde saklanarak hayatta kalmış, amcasının ölümünü izlemiş, ağabeyinin zaferinin gölgesinde kalmış ikinci adamdı.

Titus, kardeşinin bu ruh halinin farkındaydı. Ona defalarca sevgiyle yaklaştı. Onu devlet işlerine katmaya, ona sorumluluklar vermeye çalıştı. Bir keresinde, Domitianus’un kendisine karşı bir komplo hazırlığı içinde olduğu söylentileri kulağına geldiğinde, kardeşini odasına çağırdı. Muhafızları dışarı çıkardı. İki kardeş yalnız kaldıklarında, Titus’un ağlamaya başladığı söylenir.

“Neden, kardeşim?” diye sormuştu gözyaşları içinde. “Neden iktidarı benden gizlice, entrikayla ve kanla almaya çalışıyorsun? O zaten senin. Sen benim ortağımsın ve halefim olacaksın. Neden aramızdaki bu kan bağını, bir taht hırsı uğruna lekelemek istiyorsun?”

Domitianus, bu duygusal patlama karşısında sessiz kalmıştı. Titus, onu affetmiş, komplonun üzerini örtmüştü. Fakat bu af, Domitianus’un kalbini yumuşatmamış, aksine onu daha da öfkelendirmişti. Ağabeyinin merhameti, onun gözünde bir zayıflık, bir aşağılamaydı. O, lütuf istemiyordu. Gücü, kendi hakkı olarak, kendi elleriyle almak istiyordu.

Roma, Titus’un altın ışığıyla yıkanırken, Domitianus’un gölgesi, doğru zamanı, doğru felaketi bekliyordu. Ve o felaket, kimsenin beklemediği bir yerden, toprağın derinliklerinden gelecekti.


Ateş Dağı’nın Öfkesi
Pompeii ve Roma, 24 Ağustos M.S. 79

Napoli Körfezi’nin kıyısında, hayat bir Akdeniz rüyası gibi akıyordu. Pompeii, Herculaneum, Stabiae gibi şehirler, Roma’nın zengin seçkinlerinin yazlık villalarıyla, hareketli limanları, bereketli üzüm bağları ve zeytinlikleriyle bezenmiş bir cennet köşesiydi. Bu cennetin tam ortasında, uysal bir dev gibi sessizce duran Vezüv Yanardağı, kimsenin aklına bir tehlike getirmiyordu. İnsanlar, onun yamaçlarına villalar inşa etmiş, verimli topraklarında tarım yapmışlardı. Onun, uyanabilecek bir canavar olduğunu unutmuşlardı.

24 Ağustos günü, Pompeii’de sıradan bir yaz günüydü. Fırıncılar ekmeklerini pişiriyor, tüccarlar Forum’daki dükkânlarını açıyor, politikacılar seçim propagandası yapıyor, çocuklar sokaklarda koşturuyordu. O gün öğleden sonra, saat bir sularında, yer hafifçe sarsıldı. Bu, bölgede alışılmadık bir durum değildi. Kimse pek aldırış etmedi. Fakat sonra, dağdan korkunç bir gürültü, bir patlama sesi geldi.

İnsanlar başlarını kaldırdıklarında, daha önce hiç görmedikleri bir manzarayla karşılaştılar. Vezüv’ün zirvesi parçalanmış, gökyüzüne doğru kilometrelerce yükselen, dev bir çam ağacını andıran, gri ve siyah bir duman ve kül bulutu yükseliyordu. Güneş kararmış, gündüz geceye dönmüştü.

İlk şoku, panik izledi. Ardından, gökyüzünden taş yağmaya başladı. Bunlar, süngertaşı (pomza) adı verilen, hafif ama yoğun bir şekilde yağan küçük, gözenekli volkanik taşlardı. Yağmur gibi değil, bir kar fırtınası gibi yağıyor, çatıları çökertiyor, insanları yere seriyordu.

Halk, ne yapacağını şaşırmıştı. Bazıları evlerinin sağlam mahzenlerine sığındı. Bazıları, değerli eşyalarını yanlarına alıp şehirden kaçmaya çalıştı. Limana doğru koşanlar, denizin çılgınca çekildiğini ve teknelerin karaya oturduğunu gördüler. Kaçış yolları kapanıyordu.

Roma’da, Misenum’daki donanma üssünde, donanma komutanı ve ünlü doğa bilimci Yaşlı Plinius, bu inanılmaz doğa olayını hayretle izliyordu. Bilimsel merakı, korkusuna galip geldi. Bir gemi hazırlatıp, hem bu olayı daha yakından incelemek hem de kıyıdaki dostlarını kurtarmak için yola çıktı. Yeğeni Genç Plinius’a da gelmesini teklif etti, fakat genç adam evde kalıp ders çalışmayı tercih etti. Bu karar, onun hayatını kurtaracaktı. Yaşlı Plinius, Stabiae’deki bir dostunun evine ulaşmayı başardı. Fakat gece boyunca yağan küller ve zehirli gazlar, onun sonu oldu. Meraklı bilgin, doğanın öfkesinin kurbanı olmuştu.

Saatler ilerledikçe, felaketin en korkunç aşaması başladı. Dağdan aşağı, saatte yüzlerce kilometre hızla ilerleyen, altı yüz derece sıcaklıkta bir kül, gaz ve kaya karışımı olan piroklastik akıntı (ateş bulutu) inmeye başladı. Bu akıntı, önüne çıkan her şeyi –ağaçları, binaları, insanları– anında yakıp yok ediyordu. Herculaneum şehrini ilk vuran bu akıntıydı. Şehir, saniyeler içinde on yedi metrelik bir volkanik çamur ve kül tabakasının altına gömüldü.

Pompeii’de ise, insanlar süngertaşı yağmuru altında saatlerce beklemişti. Birçoğu, evlerinin çatısı çökünce veya boğucu küllerden nefes alamayarak ölmüştü. Son gelen ölümcül akıntı, geride kalanları da yok etti. Şehir, sanki zaman donmuş gibi, dört metrelik bir kül ve pomza tabakasının altında kaldı. Fırındaki ekmekler, tezgâhtaki paralar, duvarlardaki yazılar, ve en trajiği, son anlarında birbirine sarılmış insanlar, o pozisyonlarda, bin yedi yüz yıl sonra yeniden keşfedilecekleri ana kadar mühürlendiler.

Felaketin haberi Roma’ya ulaştığında, İmparator Titus derhal harekete geçti. Bu, onun liderliğinin ilk büyük sınavıydı. Ve o, bu sınavı alnının akıyla verdi. Derin bir üzüntü ve şefkatle, felaketzedelere yardım etmek için kişisel servetini ve devlet hazinesini seferber etti. Hayatta kalanlar için geçici barınaklar kurdurdu, onlara yiyecek ve para yardımı yaptı. Bölgenin yeniden inşası için özel bir komisyon kurdu.

Hatta, felaket bölgesini bizzat ziyaret etti. Küllerle kaplı şehirlerin enkazı arasında dolaşırken, acı çeken insanları teselli etti. Bu, bir imparatorun halkıyla birlikte ağlamasıydı. Onun bu insancıl tavrı, Roma halkının ona olan sevgisini ve saygısını daha da pekiştirdi.

Domitianus ise, bu trajediyi uzaktan, soğuk bir ilgiyle izledi. O, enkazı veya acı çeken insanları görmüyordu. O, tanrıların öfkesini, ağabeyinin “altın çağı”nın ne kadar kırılgan olduğunu gösteren bir işareti görüyordu. Bu felaket, Titus’un popülaritesini artırmıştı, evet. Ama aynı zamanda, onun saltanatının uğursuz başladığına dair bir fısıltıyı da başlatmıştı. Ve Domitianus, bu fısıltıların büyümesini sabırla bekleyecekti.


Roma Yeniden Yanarken
Roma, M.S. 80

Vezüv’ün külleri henüz tam olarak soğumadan, Roma bir başka felaketle sarsıldı. M.S. 80 yılında, şehrin merkezinde büyük bir yangın çıktı. Üç gün üç gece süren yangın, Campus Martius’tan başlayarak Capitolinus Tepesi’ne kadar yayıldı. Nero’nun büyük yangını kadar geniş bir alanı etkilemese de, en az onun kadar sembolik bir yıkıma neden oldu.

Pantheon gibi Agrippa’nın inşa ettiği birçok önemli yapı, büyük hasar gördü. Fakat en acı kayıp, Vespasianus’ın küllerinden yeniden inşa ettirdiği Capitolinus’taki Jüpiter Tapınağı’nın tekrar yanmasıydı. Bu, sanki tanrıların Flavianus hanedanına karşı bir laneti gibiydi. Bir yıl önce Vezüv, şimdi ise Roma’nın kalbi yeniden yanıyordu.

Halk arasında, bu felaketlerin Titus’un saltanatının uğursuzluğuna işaret ettiğine dair batıl inançlar yayılmaya başladı. Bazıları, Kudüs Tapınağı’nın yıkılmasının bir lanet getirdiğini fısıldıyordu. Tanrıların, başka bir tanrının evinin yıkılmasına öfkelendiği söyleniyordu.

Titus, bu söylentilerle ve yeni bir yıkımla yüzleşmek zorundaydı. Yine, olağanüstü bir liderlik örneği sergiledi. Bir imparator gibi değil, bir baba gibi davrandı. “Bu kayıp,” dedi halka hitaben yaptığı bir konuşmada, “sadece devletin değil, benim kişisel kaybımdır. Roma’nın yaralarını, kendi servetimle saracağım.”

Sarayındaki değerli mobilyaları, heykelleri ve sanat eserlerini sattırarak, elde edilen geliri yeniden inşa ve yardım faaliyetleri için kullandı. Halkın acısını paylaştığını göstermek için, yas ilan etti ve bir süre kamuya açık eğlenceleri durdurdu. Onun bu samimi ve cömert tavrı, halkın batıl inançlarını ve korkularını bir nebze olsun yatıştırdı.

Fakat yangını, bir başka felaket izledi: Roma’yı vuran şiddetli bir veba salgını. Binlerce insan, nedeni bilinmeyen bu salgında hayatını kaybetti. Şehir, bir ölüm tarlasına dönmüştü. Titus, doktorları seferber etti, her türlü dini ritüeli ve kurban törenini düzenleterek tanrıların öfkesini yatıştırmaya çalıştı. Hastaları bizzat ziyaret ettiği, onlara kendi elleriyle yardım ettiği bile söylenir.

Bu üç büyük felaket –Vezüv, yangın, veba– Titus’un iki yıllık kısa saltanatına damgasını vurdu. O, bu felaketler karşısında bir imparatorun nasıl olması gerektiğini göstermişti: şefkatli, kararlı ve halkının yanında. Bu yüzden, felaketlere rağmen, halkın ona olan sevgisi hiç azalmadı, aksine daha da arttı.

Fakat Domitianus için bu olaylar, ağabeyinin şanssızlığının kanıtlarıydı. Titus, “insanlığın sevgilisi” olabilirdi, ama tanrıların sevgilisi değildi. Domitianus, kendi zamanının yaklaştığını hissediyordu. Ağabeyinin bedeni, bu felaketlerin stresi ve yorgunluğu altında zayıflıyordu. Ve Domitianus, bu zayıflığı yakından, bir avcının avını izlediği gibi izliyordu.


Tek Bir Pişmanlık
Aquae Cutiliae, Sabin Ülkesi, Eylül M.S. 81

M.S. 81 yılının yaz sonunda, Titus’un sağlığı bozulmuştu. Ateşi yükseliyor, sürekli bir yorgunluk hissediyordu. Doktorlar, bunun veba salgınından kalan bir etki ya da aşırı çalışmanın getirdiği bir bitkinlik olduğunu söylüyorlardı. Titus, dinlenmek ve şifalı sularından faydalanmak için, ailesinin Sabin topraklarındaki villasına gitmeye karar verdi.

Bu, onun son yolculuğu olacaktı. Yanında kardeşi Domitianus da vardı. Yolculuk sırasında, Titus’un ateşinin giderek yükseldiği, sık sık bilincini kaybettiği anlatılır. Bu anlardan birinde, sayıklarken gökyüzüne bakıp, “Neden? Neden canımı alıyorsunuz? Ben hayatımda tek bir hata yaptım,” dediği rivayet edilir.

Bu sözler, tarihçileri ve o dönemde yaşayanları her zaman meşgul etmiştir. Titus’un tek pişmanlığı neydi? Bazıları, onun bir zamanlar evlenmeyi düşündüğü Yahudi prensesi Berenice’yi, Roma halkının tepkisinden çekinerek uzaklaştırması olduğunu söyler. Bazıları, bilmeden işlediği başka bir günah olabileceğini düşünür. Fakat en karanlık yorum, bu sözlerin kardeşi Domitianus’a yönelik olduğudur. Titus’un tek hatası, kendisine karşı komplo kurduğunu bildiği halde kardeşini affetmesi, onu öldürtmemesi miydi?

Villaya vardıklarında, Titus’un durumu ağırlaşmıştı. Artık yatağından kalkamıyordu. Domitianus’un, ağabeyinin ölümünü hızlandırmak için onu buz dolu bir küvete sokturduğu veya zehirlediğine dair karanlık söylentiler vardır. Suetonius gibi tarihçiler, bu iddiaları aktarır, fakat kesin bir kanıt sunmazlar. Kesin olan tek şey, Domitianus’un ağabeyinin başında, onun son nefesini vermesini sabırsızlıkla beklediğidir.

13 Eylül M.S. 81 günü, Titus Flavius Vespasianus, kırk bir yaşında, sadece iki yıl, iki ay ve yirmi gün süren bir saltanatın ardından öldü. Roma’nın en sevilen imparatorlarından biri, bir dizi felaketin ve belki de bir kardeş ihanetinin kurbanı olmuştu.

Titus’un son nefesini verdiği an, Domitianus’un tepkisi, bir kardeşin yası değil, bir vârisin acelesiydi. Ağabeyinin cansız bedenine bakmadan, odadan çıktı. Atına atladı ve tek bir emir verdi: “Roma’ya! Praetor Kışlası’na!” Geride, ne bir cenaze töreni hazırlığı ne de bir yas emri bıraktı. Onun için altın ışık sönmüş, gölgenin iktidar zamanı gelmişti.


Dominus et Deus
Roma, Praetor Kışlası, Eylül M.S. 81

Domitianus, Roma’ya bir fırtına gibi girdi. Doğruca, imparatorların kaderini belirleyen o yere, Praetor Kışlası’na gitti. Kışlanın kapısında onu, daha önceden ayarladığı sadık subaylar karşıladı.

Domitianus, artık o utangaç, gölgede kalan genç adam değildi. Yüzünde, mutlak bir otorite ve soğuk bir kararlılık vardı. Praetorları avluda topladı.

“Kardeşim, İmparator Titus öldü!” diye duyurdu. Sesinde ne bir üzüntü ne de bir duygu vardı. “Tanrılar onu yanlarına aldı. Şimdi, Roma’nın yeni bir Sezar’a ihtiyacı var. Babamın ve ağabeyimin mirasını devam ettirecek, Roma’yı düşmanlarından koruyacak, ordusuna hak ettiğini verecek bir Sezar’a!”

Sözünü bitirir bitirmez, subayları “Yaşasın İmparator Domitianus!” diye bağırmaya başladılar. Domitianus, onlara cömert bir bağış (donativum) vaat etti. Bu, Titus’un veya Vespasianus’ın vaat ettiğinden çok daha fazlaydı. Praetorlar için sadakatin bedeli her zaman belliydi. Birkaç dakika içinde, bütün kışla yeni imparatorlarının adını haykırıyordu.

Senato, Titus’un ölüm haberini ve Domitianus’un Praetorlar tarafından imparator ilan edildiğini öğrendiğinde, bir oldu bittiyle karşı karşıya kalmıştı. Hiçbir seçenekleri yoktu. Onu reddetmek, yeni bir iç savaş başlatmak demekti. Korku ve isteksizlikle, Domitianus’un imparatorluğunu onayladılar.

Domitianus, Senato’ya ilk gelişinde, ağabeyinin alçakgönüllülüğünü göstermedi. O, senatörlere eşitleri gibi değil, efendileri gibi davrandı. Konuşması kısa ve emrediciydi. O, onlardan onay istemiyor, onlara kararını bildiriyordu.

Kısa bir süre sonra, kendisi için yeni bir unvan talep etti: “Dominus et Deus.” – “Efendi ve Tanrı.” Bu, daha önceki hiçbir imparatorun, Caligula’nın deliliği dışında, hayattayken kendisi için talep etmeye cüret edemediği bir unvandı. Bu, cumhuriyetçi geleneklerin son kırıntılarının da terk edildiğinin ilanıydı. Roma, artık bir Prensipatus (birinci yurttaş tarafından yönetilen devlet) değildi. Roma, mutlak bir monarşiye, bir Dominatus’a dönüşüyordu. İmparator, artık bir yönetici değil, yeryüzündeki bir tanrıydı. Ve ona bu şekilde hitap edilmesini, bu şekilde tapınılmasını istiyordu.

Roma, Titus’un ardından yas tutarken, yeni bir korku döneminin başladığını hissediyordu. Altın ışık sönmüş, yerine her şeyi yutan, her yerden şüphelenen, paranoyak bir gölge geçmişti. Dört İmparator Yılı’nın son çocuğu, o kanlı günlerin en karanlık derslerini öğrenmiş olan Domitianus, şimdi Roma’nın mutlak efendisiydi. Ve onun saltanatı, babasının ve ağabeyinin kurduğu barışı, kan ve terörle sınayacaktı.


Bölüm 14

Efendi ve Tanrı’nın Gölgesi
Roma, M.S. 81-85

Tanrısal Yalnızlık
Palatinus Sarayı, Roma, M.S. 82

Domitianus’un Roma’sı, babasının ve ağabeyinin Roma’sına benzemiyordu. Şehir, fiziksel olarak aynıydı; Kolezyum’un devasa iskeleti yükselmeye devam ediyor, yanan binalar yeniden inşa ediliyordu. Fakat şehrin ruhu değişmişti. Titus’un saltanatındaki o neşeli, rahat atmosferin yerini, ağır, kuşkucu bir sessizlik almıştı. Bu sessizliğin merkezi, Palatinus Tepesi’ndeki imparatorluk sarayıydı. Vespasianus’ın mütevazı bir ofis, Titus’un ise dostlarına açık bir konak gibi kullandığı bu saray, Domitianus’un elinde, dış dünyadan yalıtılmış, korku ve dalkavuklukla korunan erişilmez bir kaleye dönüşmüştü.

İmparator, kendini “Dominus et Deus” (Efendi ve Tanrı) ilan ettikten sonra, bu unvanın gerektirdiği tanrısal bir yalnızlığa çekilmişti. Artık Senato toplantılarına nadiren katılıyor, halkın arasına karışmıyor, eski dostlarıyla bile arasına bir mesafe koyuyordu. Devlet işlerini, sarayının derinliklerinde, seçilmiş bir grup azatlı köle ve profesyonel bürokrattan oluşan dar bir çevreyle yönetiyordu. Bu, Senato için büyük bir hakaretti. Geleneksel olarak, imparatorun danışma meclisi olan Senato, artık tamamen devre dışı bırakılmıştı. Kararlar, kapalı kapılar ardında alınıyor ve senatörlere sadece birer ferman olarak tebliğ ediliyordu.

Domitianus, sarayında yeni ve görkemli bir kanat inşa ettirmişti: Domus Flavia. Burası, bir konuttan çok, bir tapınak kompleksiydi. Devasa kabul salonları, tanrı heykellerinden daha büyük imparator heykelleri, yerden tavana mermer kaplı duvarlar… Her detay, imparatorun tanrısal statüsünü vurgulamak için tasarlanmıştı. Onu görmek için huzuruna çıkanlar, artık bir devlet başkanıyla değil, bir tanrıyla görüştüklerinin farkında olmalıydılar. Diz çökerek secde etmeleri (proskynesis), ona “Efendimiz ve Tanrımız” diye hitap etmeleri bekleniyordu. Bu, Roma geleneklerine tamamen yabancı, Pers krallarından alınma bir ritüeldi.

Bu tanrısal ihtişamın ardında ise, derin bir güvensizlik ve paranoya yatıyordu. Domitianus, her an bir komplonun kurbanı olmaktan korkuyordu. Capitolinus’un alevleri, amcasının linç edilişi, ağabeyinin şüpheli ölümü, onun ruhunda silinmez izler bırakmıştı. Sarayının koridorlarını, cilalı ve ayna gibi parlak Fhenges taşıyla kaplattığı söylenir. Böylece, koridorda yürürken arkasından yaklaşan bir suikastçıyı yansımalardan görebilecekti.

Geceleri, yalnız başına, büyük salonlarda dolaşır, gölgelerle konuşurdu. En garip alışkanlıklarından biri, sinek avcılığıydı. Saatlerce, odasında tek başına oturur, sinekleri yakalar ve keskin bir iğneyle (stylus) onlara işkence ederek öldürürdü. Saray çalışanları, imparatorun odasından gelen bu sessiz ve ürkütücü aktiviteyi fısıltıyla birbirlerine anlatırlardı. Bir gün, bir saray görevlisine imparatorun içeride olup olmadığını sorduklarında, görevlinin verdiği cevap meşhur olmuştu: “Hayır, içeride kimse yok. Bir sinek bile.” Bu, zayıf ve savunmasız olan her şeye karşı duyduğu derin nefreti ve kontrol arzusunu gösteren, rahatsız edici bir portreydi.

O, halkının sevgisine değil, korkusuna ve itaatine güveniyordu. Yönetimi, babasının ve ağabeyinin aksine, bir rıza yönetimi değil, bir zorbalık yönetimiydi. Roma, Efendi ve Tanrı’sının gölgesi altında, nefesini tutmuş, sıradaki hamlesini bekliyordu.


Sınırların Efendisi
Germania ve Dacia, M.S. 83-85

Domitianus, kendini sarayına kapatmış bir tiran olabilirdi, fakat aynı zamanda enerjik ve yetenekli bir yöneticiydi. Özellikle askeri konularda, babasının ve ağabeyinin mirasını devam ettirmeye, hatta onları aşmaya kararlıydı. Gölgede kalmış bir prens olarak, kendi askeri zaferini kazanmak, kendi lejyonlarının sadakatini sağlamak istiyordu.

İlk fırsat, M.S. 83 yılında Germania sınırında ortaya çıktı. Ren Nehri’nin doğusunda yaşayan ve Roma için sürekli bir tehdit oluşturan Cermen kabilesi Chattiler, Roma topraklarına akınlar düzenlemeye başlamıştı. Önceki imparatorlar, genellikle bu tür akınları yerel komutanlarla savuşturur, sınırı korumakla yetinirlerdi. Domitianus ise, farklı bir yaklaşım benimsedi.

Roma’dan ayrılarak, bizzat ordunun başına geçti. Bu, Titus’un zafer alayından beri ilk kez bir imparatorun sefere çıkmasıydı. Domitianus, savaş alanında korkak bir yönetici değildi. Askerleriyle birlikte yürüyor, kamp hayatının zorluklarına katlanıyor, stratejik toplantılara bizzat başkanlık ediyordu. Komutanlarına, sadece Chattileri püskürtmelerini değil, onların topraklarını fethetmelerini emretti.

Roma lejyonları, Ren Nehri’ni geçerek daha önce hiç girilmemiş topraklara girdiler. Savaş, geleneksel bir meydan muharebesi şeklinde olmadı. Domitianus, ormanlık ve engebeli arazide, yol ve kale inşa ederek ilerleme stratejisi izledi. Bu, yavaş ama etkili bir yöntemdi. Her fethedilen toprağa bir kale kuruluyor, bu kaleler yeni yollarla birbirine bağlanıyordu. Böylece, Roma’nın kontrolü kalıcı hale getiriliyordu. Bu strateji, Agri Decumates olarak bilinen, Ren ve Tuna nehirleri arasındaki bölgenin Roma’ya katılmasını sağladı.

Sefer, büyük bir askeri zaferle sonuçlanmasa da, stratejik bir başarıydı. Domitianus, Roma’ya döndüğünde, kendisi için görkemli bir zafer alayı düzenletti ve “Germanicus” (Germania Fatihi) unvanını aldı. Bu, onun için büyük bir kişisel tatmindi. Artık o da, ağabeyi gibi bir fatihti. Eleştirmenler, bu zaferin abartıldığını, küçük bir sınır çatışmasının büyük bir fetih gibi gösterildiğini fısıldasalar da, Domitianus kendi propagandasını yaratmıştı.

Fakat imparatorluğun sınırlarında daha büyük bir tehdit beliriyordu. Tuna Nehri’nin ötesinde, Daçya Krallığı, Kral Decebalus liderliğinde birleşmiş ve güçlenmişti. Decebalus, Civilis gibi Roma’yı tanıyan, zeki ve karizmatik bir liderdi. Ordusunu Roma modelinde eğitiyor, Roma’dan kaçan mühendisleri ve teknisyenleri kendi hizmetine alıyordu.

M.S. 85 yılında, Decebalus komutasındaki Daçya ordusu, donmuş Tuna Nehri’ni geçerek Roma eyaleti Moesia’ya büyük bir saldırı başlattı. Saldırı o kadar ani ve şiddetliydi ki, Moesia valisi Oppius Sabinus, savaşta öldürüldü ve bir Roma lejyonu neredeyse tamamen yok edildi. Bu, Augustus’tan beri Roma’nın aldığı en ağır yenilgilerden biriydi.

Domitianus, bu kez çok daha ciddi bir krizle karşı karşıyaydı. Chattiler, bölgesel bir sorundu. Decebalus ise, imparatorluğun güvenliğini tehdit eden organize bir güçtü. Domitianus, derhal en iyi komutanlarını ve yeni lejyonları Tuna sınırına gönderdi. Praetor Komutanı Cornelius Fuscus’u ordunun başına getirdi. Bu savaş, uzun ve kanlı olacaktı. Ve Domitianus’un askeri dehasını, Germania’daki küçük başarılarından çok daha sert bir şekilde sınayacaktı. O, sınırların efendisi olduğunu kanıtlamak zorundaydı, yoksa imparatorluğu, kendi saltanatı altında küçülmeye başlayacaktı.


Korku Meclisi
Senato Binası, Roma

Domitianus’un askeri başarıları, onun Roma’daki baskıcı yönetimini hafifletmedi. Aksine, gücü arttıkça, paranoyası da derinleşti. Senato’ya karşı duyduğu güvensizlik, artık açık bir nefrete dönüşmüştü. Onun için senatörler, cumhuriyet hayalleri kuran, kendisini devirmek için fırsat kollayan bir grup kibirli ve yozlaşmış aristokrattı.

Onları aşağılamaktan ve onlarla alay etmekten özel bir zevk alıyordu. En meşhur olaylardan biri, düzenlediği bir ziyafettir. En önde gelen senatörleri, sarayına bir akşam yemeği için davet etti. Senatörler, imparatorla ilişkilerini düzeltmek için bir fırsat olduğunu düşünerek geldiler. Fakat onları, korkunç bir sürpriz bekliyordu.

Yemek salonu, tamamen siyaha boyanmıştı. Tavan, zemin, duvarlar… Her yer zifiri karanlıktı. Her senatörün oturduğu yerin başına, üzerinde kendi adının yazılı olduğu, bir mezar taşını andıran siyah bir mermer stel dikilmişti. Yemek takımları bile siyahtı. Salonu, sadece mezarlarda yakılan türden, isli ve uğursuz bir ışık yayan meşaleler aydınlatıyordu.

Yemek servisini, tamamen siyaha boyanmış, hayaletleri andıran çıplak köleler yaptı. Servis edilen yemekler de simsiyah, ne olduğu anlaşılmayan, cenaze yemeklerini andıran şeylerdi. Senatörler, dehşet içinde, tek kelime edemeden oturuyorlardı. Her an, muhafızların içeri girip kendilerini katledeceğini bekliyorlardı.

Bu korkunç sessizliği, sadece Domitianus’un sesi bozuyordu. O, keyifli bir şekilde, ölüm, idamlar ve hayaletler üzerine hikâyeler anlatıyordu. Bu, psikolojik bir işkenceydi. Gecenin sonunda, senatörlerin gitmelerine izin verildiğinde, hepsi hayatlarının en büyük korkusunu yaşamıştı. Evlerine döndüklerinde, imparatorun kendilerine bir hediye gönderdiğini gördüler. Hediyeler, yemekte başuçlarına konulan kendi mezar taşları ve yemekte kullandıkları siyah gümüş takımlardı.

Bu olay, Domitianus’un zalim mizah anlayışını ve Senato’ya duyduğu derin nefreti gösteriyordu. O, onları öldürmüyordu; onlara her an ölebileceklerini hatırlatarak, ruhlarını öldürüyordu.

Bu korku atmosferi, kaçınılmaz olarak muhbirlerin (delatores) yeniden ortaya çıkmasına neden oldu. Titus’un yasakladığı bu sistem, Domitianus döneminde eskisinden daha da güçlü bir şekilde geri döndü. İnsanlar, komşularını, arkadaşlarını, hatta aile üyelerini, imparatora karşı komplo kurdukları veya saygısızlık ettikleri gerekçesiyle ihbar etmeye başladılar. Bu ihbarların çoğu, kişisel kin veya maddi çıkar (ihbar edilen kişinin mal varlığının bir kısmı muhbire verilirdi) kaynaklıydı.

Vatan hainliği davaları (maiestas) yeniden başladı. Zengin senatörler, sudan bahanelerle suçlanıyor, mallarına el konuluyor ve ya sürgüne gönderiliyor ya da idam ediliyorlardı. İmparatorun filozoplara ve düşünürlere karşı özel bir nefreti vardı. Onların, otoritesini sorgulayan tehlikeli fikirler yaydığını düşünüyordu. Helvidius Priscus’un arkadaşları, Stoacı filozoflar, birer birer hedef alındı. Roma’dan tüm filozofların ve astrologların sürülmesi için bir ferman yayınladı. Şehir, entelektüel bir çöle dönüşüyordu. Korku Meclisi, artık sadece Senato binası değil, tüm Roma’ydı.


Ahlak Bekçisi ve Günahkârlar
Roma ve Alba Longa

Domitianus’un kişiliğindeki en büyük çelişkilerden biri, bir yandan acımasız bir tiran gibi davranırken, diğer yandan kendini Roma ahlakının ve geleneklerinin en büyük koruyucusu olarak görmesiydi. Babası Vespasianus gibi, o da Roma’nın eski erdemlerini (virtus) yeniden canlandırmak istiyordu. Kendisine “sürekli sansür” (censor perpetuus) unvanını verdi. Bu, ona Roma vatandaşlarının özel hayatlarına müdahale etme ve ahlaki denetim yapma yetkisi veriyordu.

Bu yetkiyi, acımasızca kullandı. Evlilik dışı ilişki yaşayan senatörleri Senato’dan attı. Eşcinselliği sert bir şekilde cezalandırdı. Roma’nın en kutsal dini kurumlarından biri olan Vesta Bakireleri’nin yeminlerini bozmasına karşı sıfır tolerans gösterdi. Vesta Bakireleri, Roma’nın sönmeyen ateşini korumakla görevli, otuz yıl boyunca bekâret yemini eden rahibelerdi. Bu yemini bozan bir bakirenin cezası, geleneklere göre, diri diri gömülmekti.

Domitianus’un saltanatı sırasında, dört Vesta Bakiresi yeminlerini bozmakla suçlandı. Önceki imparatorlar, genellikle bu tür skandalların üzerini örter veya daha hafif cezalar verirdi. Domitianus ise, geleneği harfiyen uygulamaya karar verdi. Baş Rahibe Cornelia’nın, birkaç Romalı soyluyla ilişkiye girdiği iddia edildi. Bir yargılama yapıldı ve Cornelia suçlu bulundu.

Domitianus, Roma halkının önünde, antik ritüelin yeniden canlandırılmasına karar verdi. Cornelia, bir cenaze alayı gibi, fakat canlı bir şekilde, şehrin dışındaki Campus Sceleratus’a (Lanetli Alan) götürüldü. Orada, kendisi için kazılmış küçük bir yeraltı odasına indirildi. Yanına sadece bir parça ekmek, bir testi su ve bir kandil bırakıldı. Ardından, odanın girişi kapatıldı ve üzerine toprak atıldı. Baş Rahibe, yavaş ve korkunç bir ölüme terk edildi. Onunla birlikte olmakla suçlanan erkekler ise, Forum’da, halkın gözü önünde, kamçılanarak öldürüldüler.

Bu olay, Roma’da büyük bir şok ve korku yarattı. Domitianus, ahlakı korumak adına, en barbarca gelenekleri bile geri getirmekten çekinmeyeceğini göstermişti.

Fakat bu ahlak bekçisinin, kendi özel hayatında aynı standartlara uymadığı herkes tarafından bilinen bir sırdı. Karısı Domitia Longina’yı çok seviyor gibi görünse de, onu sık sık aldatıyordu. En bilinen ilişkisi, yeğeni Julia Flavia ile olan ensest ilişkisiydi. Julia, ağabeyi Titus’un kızıydı. Titus hayattayken bile, Domitianus’un onunla bir ilişkisi olduğu fısıldanıyordu. Titus’un ölümünden sonra, bu ilişki daha da alenileşti. Domitianus, Julia’yı kendi sarayında yaşatıyor, ona bir imparatoriçe gibi davranıyordu. Hatta Julia’nın ondan hamile kaldığı, fakat Domitianus’un zorla yaptırdığı bir kürtaj sırasında öldüğü söylenir.

Bu ikiyüzlülük, Domitianus’un karakterinin merkezindeydi. O, Roma’ya katı ahlak kuralları dayatırken, kendisini bu kuralların üzerinde, bir tanrı gibi görüyordu. O, ahlakı, halkı kontrol etmek ve düşmanlarını cezalandırmak için bir silah olarak kullanıyordu. Kendi günahları ise, bir tanrının ayrıcalıklarıydı.


Gölge Savaşları ve Gerçek Yenilgiler
Tuna Sınırı ve Roma, M.S. 86-89

Tuna sınırındaki savaş, Domitianus’un beklediğinden çok daha zorlu geçiyordu. Praetor Komutanı Cornelius Fuscus, Daçya’ya yaptığı büyük saldırıda, Decebalus tarafından pusuya düşürülmüş ve ordusuyla birlikte tamamen yok edilmişti. Roma, bir lejyonun sancağını (kartalını) daha kaybetmişti. Bu, Bedriacum’dan sonraki en büyük askeri felaketti.

Domitianus, öfke ve utanç içindeydi. Yenilgiyi kabul edemiyordu. Yeni ordular topladı ve bizzat cepheye gitti. Yeni komutanı Tettius Julianus, daha yetenekli ve daha ihtiyatlıydı. M.S. 88’de, Tapae’de yapılan büyük bir savaşta, Daçya ordusunu yenmeyi başardı. Bu, büyük bir zaferdi ve Roma’nın onurunu kurtarmış gibi görünüyordu. Domitianus, bu zaferi kullanarak Roma’da bir başka görkemli zafer alayı düzenledi.

Fakat gerçekte, savaş kazanılmış değildi. Tam Roma ordusu, Daçya’nın başkenti Sarmizegetusa’ya yürümeye hazırlanırken, imparatorluğun başka bir yerinde yeni bir isyan patlak verdi. Germania Superior valisi Lucius Antonius Saturninus, emrindeki iki lejyonla birlikte, Domitianus’a karşı isyan ettiğini ve kendini imparator ilan ettiğini duyurdu.

Bu haber, Domitianus’un dünyasını başına yıktı. En büyük korkusu gerçek olmuştu. Bir komutanı, ona ihanet etmişti. Bu isyan, Daçya’daki savaşı durdurmasına neden oldu. Decebalus ile, Roma için pek de onurlu olmayan bir barış anlaşması yapmak zorunda kaldı. Decebalus, Roma’nın üstünlüğünü tanıyor gibi görünse de, fiilen bağımsızlığını korudu. Hatta Domitianus, ona Roma’dan yıllık bir sübvansiyon (haraç) ödemeyi ve Romalı mühendisleri göndererek kalelerini güçlendirmesine yardım etmeyi kabul etti. Bu, bir zafer değil, satın alınmış bir barıştı.

Domitianus, tüm gücüyle Saturninus’un isyanını bastırmaya odaklandı. Fakat o Roma’ya ulaşamadan, Germania Inferior valisi, aniden çözülen Ren Nehri’ni geçerek Saturninus’un üzerine yürüdü ve isyanı kanlı bir şekilde bastırdı.

Domitianus, isyan bastırılmış olmasına rağmen, intikam ateşiyle yanıyordu. Roma’ya döndüğünde, tarihin en büyük cadı avlarından birini başlattı. Sadece isyana katılanlar değil, Saturninus ile mektuplaştığından şüphelenilen, onunla uzaktan akraba olan, hatta onunla aynı şehirde doğmuş olan herkes potansiyel bir haindi. Yüzlerce senatör, soylu, subay tutuklandı. İşkence altında alınan ifadelerle, yeni komplolar “keşfedildi”. Saray, bir mezbahaya döndü.

Domitianus’un paranoyası, artık kontrol edilemez bir seviyeye gelmişti. Kimseye güvenmiyordu. En yakın danışmanları bile, onun bir sonraki öfke nöbetinin kurbanı olmaktan korkuyorlardı. Efendi ve Tanrı, artık kendi gölgesinden bile korkan, yalnız ve tehlikeli bir tirana dönüşmüştü. Ve bu korku, en sonunda, kendi sonunu hazırlayacaktı. Çünkü sarayında, onun en yakınında olanlar, onun gazabından kurtulmanın tek yolunun, onu ortadan kaldırmak olduğunu anlamaya başlamışlardı.


Bölüm 15

Gölgenin Kalbindeki Hançer
Roma, M.S. 90-96

Korku İmparatorluğu
Palatinus Sarayı ve Roma, M.S. 90-95

Lucius Antonius Saturninus’un isyanı, bir alev gibi parlayıp sönmüştü, fakat ardında bıraktığı duman, Roma’nın üzerine bir karabasan gibi çöktü. Domitianus, bu ihaneti asla unutmadı ve asla affetmedi. İsyan, onun zaten derin olan paranoyasını, tedavi edilemez bir hastalığa dönüştürdü. Artık her senatör potansiyel bir hain, her filozof bir isyancı, her fısıltı bir komplo provasıydı. İmparatorluk, dışarıdan bakıldığında güçlü ve istikrarlı görünebilirdi; sınırlar güvendeydi, ekonomi toparlanmıştı, şehirdeki inşaatlar sürüyordu. Fakat içeride, sarayın mermer duvarları arasında, korku ve terör hüküm sürüyordu.

Domitianus’un son yılları, bir cadı avı dönemiydi. “Dominus et Deus” (Efendi ve Tanrı) unvanı, artık sadece bir kibir göstergesi değil, aynı zamanda bir sadakat testiydi. Ona bu şekilde hitap etmeyi reddeden veya bu konuda tereddüt eden herkes, vatan hainliği (maiestas) suçlamasıyla karşı karşıya kalabilirdi. Muhbirler (delatores), imparatorluğun en güçlü ve en korkulan insanları haline gelmişlerdi. Bu profesyonel gammazcılar, zengin ve nüfuzlu kişileri hedef alıyor, uydurma deliller ve işkence altında alınmış tanıklıklarla onları suçluyorlardı. Mahkemeler, birer tiyatro sahnesine dönmüştü. Sonuç, her zaman baştan belliydi: suçlu kararı, idam ve mallara el konulması. El konulan malların bir kısmı muhbire, geri kalanı ise imparatorluk hazinesine gidiyordu. Terör, aynı zamanda kârlı bir işti.

Domitianus, özellikle Stoacı filozoflara ve cumhuriyetçi geçmişe sahip soylu ailelere karşı acımasızdı. Onların, eski “özgürlük” hayalleriyle yeni nesilleri zehirlediğine inanıyordu. Helvidius Priscus’un oğlu Genç Helvidius, babasının izinden gittiği için idam edildi. Arulenus Rusticus, Stoacı şehitler Thrasea Paetus ve Helvidius Priscus’a övgüler yazdığı için öldürüldü. Senecio, aynı şekilde hayatını kaybetti. Bu entelektüel temizlik, Roma’dan tüm filozofların ve retorik öğretmenlerinin ikinci kez sürülmesiyle doruğa ulaştı. Şehir, Domitianus’un tanrısal iradesine karşı çıkabilecek her türlü eleştirel düşünceden arındırılıyordu.

Bu korku, sadece Senato ile sınırlı değildi. Domitianus, kendi ailesine bile güvenmiyordu. Kuzeni ve eski konsüllerden olan Flavius Clemens, ateist olduğu ve “Yahudi adetlerini” benimsediği gerekçesiyle idam edildi. Gerçekte, Clemens’in suçu muhtemelen Hristiyanlığa sempati duymasıydı. Karısı Flavia Domitilla ise, aynı suçlamayla Pandateria adasına sürgüne gönderildi. Bu olay, Domitianus’un paranoyasının ne kadar ileri gittiğini gösteriyordu; kendi ailesinin üyelerini bile, sadakatlerini sorguladığı anda yok etmekten çekinmiyordu.

Saray hayatı, dayanılmaz bir gerilim içindeydi. Domitianus’un ruh hali, bir sarkaç gibi öfke nöbetleri ve derin bir melankoli arasında gidip geliyordu. En yakın danışmanları, Praetor Komutanları Casperius Aelianus ve Norbanus, azatlı köleleri ve sekreterleri, her gün onun huzuruna çıkarken, bunun son günleri olabileceği korkusuyla yaşıyorlardı. Ona yanlış bir haber vermek, hoşuna gitmeyecek bir öneride bulunmak, hatta yanlış bir zamanda gülümsemek bile ölümcül olabilirdi.

İmparatorun en büyük korkusu, kendi ölümüyle ilgili kehanetlerdi. Astrologları ve kâhinleri bir yandan küçümsüyor, onları Roma’dan sürüyordu; diğer yandan ise kendi geleceğiyle ilgili kehanetleri duymak için gizlice onlara başvuruyordu. Bir astrologun, ona öleceği günü ve saati söylediği rivayet edilir. Bu kehanet, onun son aylarını bir kâbusa çevirdi. Belirlenen güne yaklaştıkça, giderek daha huzursuz, daha acımasız ve daha öngörülemez hale geldi.

Roma, Efendi ve Tanrı’sının kişisel cehenneminin esiri olmuştu. Ve bu cehennemde, en yakınında olanlar, ateşin kendilerine sıçramasından korkuyorlardı. Kurtuluşun tek bir yolu vardı: Ateşi, kaynağında söndürmek.


Ölümcül Fısıltılar
Sarayın Gizli Odaları, M.S. 96 Yazı

Komplo, tek bir merkezden, tek bir lider tarafından yönetilmedi. Tıpkı bir bataklık yangını gibi, farklı yerlerde, farklı nedenlerle tutuşan küçük alevlerin birleşmesiyle büyüdü. Bu komplonun içinde senatörler, subaylar, saray görevlileri ve hatta imparatorun kendi karısı bile vardı. Onları bir araya getiren şey, ideolojik bir karşıtlık veya cumhuriyet sevdası değildi. Onları birleştiren, en temel ve en güçlü duyguydu: Hayatta kalma içgüdüsü.

Komplonun kalbinde, imparatorun en yakınındaki iki adam vardı: Praetor Komutanları Norbanus ve Petronius Secundus. Bu adamlar, Domitianus’un terör rejiminin uygulayıcılarıydılar. Fakat onlar da biliyorlardı ki, tiranlar en sadık hizmetkârlarını bile bir gün yok ederlerdi. Domitianus’un giderek artan paranoyası, onları da hedef tahtasına koymuştu. Her an, bir muhbirin yalanıyla kendilerini sanık sandalyesinde bulabilirlerdi.

Bir diğer kilit isim, İmparatoriçe Domitia Longina’ydı. Domitianus, onu bir yandan seviyor, bir yandan da sürekli aşağılıyordu. Onu Paris adında bir aktörle aldattığı için bir süre boşamış, sonra geri kabul etmişti. Fakat Domitia, imparatorun hem sadakatsizliklerinden hem de zalimliğinden bıkmıştı. En önemlisi, o da kendi hayatından endişe ediyordu. Bir gece, Domitianus’un çalışma masasında, ertesi gün idam edileceklerin bir listesini bulduğu ve listede kendi adını da gördüğü söylenir. Bu, onun için bardağı taşıran son damla oldu. Kurtulmak için, öldürmekten başka çaresi yoktu.

Komplonun en ilginç ve en beklenmedik üyesi ise, Domitianus’un yeğeni Flavius Clemens’in öldürülmesinden sonra mallarını yönetmekle görevlendirilen saray vekili (procurator) Stephanus’tu. Stephanus, güçlü ve atletik bir adamdı. İmparatora karşı kişisel bir kini vardı. Belki de eski efendisi Clemens’e sadıktı, belki de sadece bu tiranlığa bir son vermek istiyordu.

Bu farklı gruplar, birbirleriyle son derece dikkatli bir şekilde, fısıltılarla ve şifreli mesajlarla iletişim kurdular. Planları basitti: İmparatora, sarayının en korunaklı yerinde, en savunmasız olduğu anda saldırmak. Fakat bunu nasıl yapacaklardı? Domitianus, her zaman muhafızlarla çevriliydi ve son derece şüpheciydi.

Çözüm, Stephanus’tan geldi. Planın uygulanacağı günden birkaç gün önce, sol kolunu sargılarla sardı. Sarayda, bir komplocu tarafından hançerle yaralandığını, fakat komplocuyu alt ettiğini söyledi. Bu, onun imparatora olan sadakatini kanıtlayan bir hikâyeydi. Gerçekte ise, bu sargıların altında, saldırı anında kullanacağı hançeri gizliyordu. Sargılar, hem silahı saklamasına hem de kolunun yaralı olduğu bahanesiyle muhafızların dikkatini dağıtmasına olanak tanıyacaktı.

Komplocular, saldırı günü olarak, astrologların kehanetinde belirtilen o uğursuz günü seçtiler: 18 Eylül. Domitianus, o günün geleceğini biliyordu ve bütün gün aşırı derecede gergindi. Her zamankinden daha fazla muhafızla kendini çevrelemişti.

Saldırı anı, öğleden sonra, imparatorun geleneksel olarak dinlenmek ve çalışmak için yatak odasına çekildiği saat olarak belirlendi. Plana göre, Stephanus, çok acil ve önemli bir komployu ortaya çıkardığı bahanesiyle, imparatorla özel bir görüşme talep edecekti. Bu, onu Domitianus ile yalnız bırakacak tek bahaneydi. Diğer komplocular, yakınlarda bekleyecek ve Stephanus’un işaretini takiben odaya dalacaklardı.

Her şey hazırdı. Oyuncular yerlerini almıştı. Roma’nın kaderi, sarayın bir yatak odasında, birkaç dakika içinde, bir avuç umutsuz insanın cesaretine veya korkaklığına bağlıydı.


Beşinci Saat
İmparatorluk Yatak Odası, Palatinus Sarayı, 18 Eylül M.S. 96

18 Eylül sabahı, Domitianus her zamankinden daha huzursuzdu. Gece boyunca kâbuslar görmüştü. Rüyasında, tanrıça Minerva’nın, her zaman koruyucusu olarak gördüğü tanrıçanın, tapınağını terk ettiğini ve artık onu korumayacağını söylediğini görmüştü. Uykusundan ter içinde uyandı.

Günün ilk saatlerinde, huzuruna bir Alman kâhin getirildi. Kâhin, imparatora o gün kanlı bir olay yaşanacağını söylemişti. Domitianus, öfkeyle kâhinin idam edilmesini emretti. Fakat bu, içindeki korkuyu yatıştırmadı.

Günün geri kalanında, normal rutinini bozmamaya çalıştı. Mahkeme oturumlarına başkanlık etti, belgeleri imzaladı. Fakat sürekli saatini kontrol ediyordu. Astrolog, ona ölümünün beşinci saatte (yaklaşık olarak sabah 11) gerçekleşeceğini söylemişti.

Beşinci saat gelip geçtiğinde, Domitianus rahat bir nefes aldı. Kehanet yalan çıkmıştı. Keyfi yerine gelmişti. “Artık tehlike geçti,” dedi yanındakilere gülerek. “Gidip bir banyo yapalım ve yemeğimizi yiyelim.”

Tam sarayın hamamına doğru yönelmişken, oda vekili Parthenius onu durdurdu. Yüzünde, acil bir durumun paniği vardı. “Efendimiz ve Tanrımız,” dedi nefes nefese. “Stephanus, size hayatınızı kurtaracak bir haber getirdi. Çok büyük bir komployu ortaya çıkardı. Bir an bile beklemeden sizi görmek zorunda.”

Domitianus, tereddüt etti. Fakat bir komplo haberi, her zaman onun en büyük zaafıydı. Merakı, şüphesine galip geldi. Herkesin odadan çıkmasını emretti ve Stephanus’un içeri alınmasını söyledi.

Stephanus, sargılı koluyla odaya girdi. Yüzünde, bir sadakat ve endişe maskesi vardı. Domitianus’un önünde diz çöktü. Elinde, sözde komplonun detaylarını içeren bir belge tutuyordu.

“Efendimiz,” dedi titrek bir sesle. “Bu listede, sizi bu gece öldürmeyi planlayanların isimleri var.”

Domitianus, listeyi almak için ona doğru eğildi. Gözleri, parşömendeki isimlere odaklanmıştı. O anda, imparatorun dikkati tamamen dağılmıştı. Stephanus için an, o andı.

Sargılı kolunun altından hançeri çıkardı ve Domitianus’un kasığına sapladı.

Darbe ölümcül değildi, fakat acı vericiydi. Domitianus, acı ve şaşkınlık içinde haykırdı. Bir anlık şoku atlattıktan sonra, bir gladyatör gibi dövüşmeye başladı. Stephanus’un üzerine atladı, onu yere yıktı ve parmaklarıyla gözlerini oymaya çalıştı. Aynı zamanda, odadaki hizmetkârı Clodianus’a, yatağının altındaki kılıcını getirmesi için bağırdı. Fakat Clodianus, sadece kılıcın kabzasını bulabildi; komplocular, kılıcın kendisini daha önceden almışlardı.

Oda, iki adamın boğuşma sesleriyle yankılanıyordu. Domitianus, yaralı olmasına rağmen, inanılmaz bir güçle dövüşüyordu. Stephanus’u alt etmek üzereydi.

Tam o sırada, komplonun diğer üyeleri –Parthenius, bir centurion, birkaç gladyatör ve saray görevlisi– odaya daldılar. Artık bu, bir suikast değil, bir linçti. Hepsi birden, yerde boğuşan imparatorun üzerine çullandılar. Yedi hançer darbesi, Efendi ve Tanrı’nın bedenine saplandı.

Domitianus’un son direnişi de kırıldı. Kanlar içinde, kendi yatak odasının zeminine yığıldı. Gözleri hâlâ açıktı, şaşkınlık ve ihanete uğramışlık dolu bir ifadeyle boşluğa bakıyordu. Korku İmparatorluğu, korkunun yarattığı bir şiddet patlamasıyla sona ermişti.


Unutulmaya Mahkûm Edilmek
Roma Senatosu ve Sokakları, Eylül M.S. 96

Domitianus’un ölüm haberi, saraydan dışarı sızdığında, Roma’da bir anlık bir şaşkınlık ve sessizlik yaşandı. Ardından, bastırılmış duygular bir sel gibi patladı.

Senato, haberi duyduğunda, korku yerini dizginlenemez bir sevince bıraktı. Senatörler, Curia’ya koştular. Yıllardır içlerinde tuttukları nefreti, en şiddetli ifadelerle kustular. Domitianus için bir lanetleme kararı (Damnatio Memoriae) çıkardılar. Bu, bir Romalı için en büyük cezaydı: Hafızanın lanetlenmesi.

Bu karara göre, Domitianus’un tüm heykelleri yıkılmalı, adı tüm anıtlardan ve resmi belgelerden silinmeliydi. Onun inşa ettiği binalardaki yazıtlar kazınmalı, sikkeleri eritilmeliydi. O, hiç var olmamış gibi, tarihten silinmeliydi.

Halk, bu kararı coşkuyla uygulamaya başladı. Kalabalıklar, Forum’daki devasa Domitianus heykelini halatlarla çekerek devirdiler. Heykeli çekiçlerle parçaladılar, kafasını sokaklarda tekmelediler. Şehrin dört bir yanındaki Domitianus heykelleri ve büstleri aynı kaderi paylaştı. Bu, tiranın sembolik olarak ikinci kez öldürülmesiydi.

Ancak ordu, özellikle de Praetor Muhafızları, bu sevince katılmadı. Onlar, Domitianus’u seviyorlardı. Çünkü o, maaşlarını artırmış, onlara değer vermiş, onlarla birlikte seferlere katılmıştı. İmparatorlarının öldürülmesine öfkelenmişlerdi ve katillerin cezalandırılmasını talep ediyorlardı. Şehirde, yeni bir iç savaşın çıkmasından korkuluyordu.

Senato, bu tehlikeyi önlemek için hızla hareket etmek zorundaydı. Orduyu yatıştıracak, Senato’nun saygısını kazanacak, yaşlı, tecrübeli ve en önemlisi, kimse için bir tehdit oluşturmayan birine ihtiyaçları vardı.

O gün, Senato toplanarak yeni imparatoru seçti. Bu kez, karar ne lejyonlar ne de Praetorlar tarafından dayatılmıştı. Karar, Senato’nundu. Ve onların seçimi, herkesi şaşırttı.


İhtiyar Filozofun Yükü
Roma, M.S. 96 Sonbahar

Yeni imparator, altmış altı yaşındaki Marcus Cocceius Nerva’ydı. Nerva, uzun bir kariyere sahip, saygın bir hukukçu ve senatördü. Herhangi bir askeri başarısı yoktu, çocuksuzdu ve ilerlemiş bir yaştaydı. Bu özellikleri, onu mükemmel bir aday yapıyordu. O, bir hanedan kurma hırsı olmayan, ordu üzerinde büyük bir etkisi bulunmayan, geçici bir çözüm, bir “köprü imparator” olarak görülüyordu.

Nerva, bu tehlikeli görevi isteksizce kabul etti. İlk işi, Domitianus’un terör rejimini sona erdirmek oldu. Vatan hainliği davalarını durdurdu, sürgündekileri geri çağırdı, muhbirleri cezalandırdı ve el konulan malları sahiplerine iade etti. Roma’ya yeniden bir hukuk ve özgürlük havası getirmeye çalıştı.

Fakat en büyük sorunu, orduydu. Praetor Muhafızları, Domitianus’un katillerinin cezalandırılması için baskı yapmaya devam ediyorlardı. M.S. 97’de, Praetor Komutanı Casperius Aelianus, sarayı basarak Nerva’yı rehin aldı ve ondan, Domitianus’un katillerini, yani Petronius Secundus ve Parthenius’u kendilerine teslim etmesini talep etti.

Nerva, cesurca direnmeye çalıştı, hatta kendi boğazını açarak “Önce beni öldürün!” dedi. Fakat yaşlı bir adamın, silahlı askerler karşısında yapabileceği bir şey yoktu. Praetorlar, katilleri Nerva’nın elinden zorla aldılar ve onları halkın gözü önünde işkenceyle öldürdüler.

Bu olay, Nerva’nın otoritesinin ne kadar zayıf olduğunu gösterdi. Ordunun desteği olmadan, bir imparatorun hiçbir gücü yoktu. Nerva, bu acı dersi aldıktan sonra, hayatının en bilgece ve en önemli kararını verdi. Kendi zayıflığını, Roma’nın geleceği için bir güce dönüştürecekti.

Çocuksuz olduğu için, bir halef evlat edinmesi gerekiyordu. Fakat bu kez, Galba gibi soylu bir genci veya kendi akrabalarından birini seçmedi. O, imparatorluğun en çok ihtiyaç duyduğu şeyi seçti: Askeri güç ve saygınlık.

Halefi olarak, Germania Superior valisi, İspanya kökenli, imparatorluğun en yetenekli ve en saygın generallerinden biri olan Marcus Ulpius Traianus’u, yani Trajan’ı seçti.

Bu, dâhiyane bir hamleydi. Nerva, bu seçimiyle hem orduyu yanına çekmiş (çünkü Trajan askerler tarafından çok seviliyordu) hem de Senato’nun desteğini almıştı (çünkü Trajan dürüst ve yetenekli bir yönetici olarak biliniyordu). En önemlisi, Roma’nın geleceğini, kan bağına veya siyasi entrikaya değil, liyakate dayandırmıştı.

Bu evlat edinme sistemi, Roma İmparatorluğu’nun en parlak dönemini başlatacak olan “Beş İyi İmparator” döneminin temelini attı. Dört İmparator Yılı’nın kaosu, Julio-Claudian hanedanının kanlı sonu ve Flavianusların otokratik eğilimleri, sonunda yeni bir yönetim anlayışına yol açmıştı: En iyinin seçilmesi.

Nerva, kısa bir süre sonra, M.S. 98’de öldü. Saltanatı kısa ve zorlu geçmişti. Fakat o, son hamlesiyle, Roma’ya Dört İmparator Yılı’nın kanlı oyunundan çok daha değerli bir şey bırakmıştı: İstikrar ve umut. Kanlı taht oyunu, nihayet sona ermişti. Küllerin arasından, sadece yeni bir hanedan değil, yeni bir fikir doğmuştu. Ve bu fikir, Roma’yı tarihinin zirvesine taşıyacaktı.


Bölüm 16

Miras ve Hafıza
Roma ve Sınırlar, M.S. 98-117

İspanyol İmparator ve Küller
Roma, Capitolinus Tepesi, M.S. 98

Marcus Ulpius Traianus, ellili yaşlarının ortasında, asker omuzları ve yüzünde Ren ve Tuna sınırlarının sert rüzgârlarının bıraktığı çizgilerle, Roma’nın yeni efendisi olarak Capitolinus Tepesi’nde duruyordu. O, bir saray entrikacısı değildi. Hayatını kışlalarda, çadırlarda, lejyonlarının arasında geçirmişti. Tahta, kan bağıyla veya bir darbeyle değil, bir önceki imparatorun, yaşlı Nerva’nın bilge bir seçimiyle çıkmıştı. O, İtalya dışında doğmuş ilk imparatordu; Hispania Baetica’nın bir evladı. Onun varlığı, Roma’nın ne olduğunun ve ne olacağının canlı bir tanımıydı: Artık Roma, sadece bir şehir değil, liyakatin doğuştan gelen soyluluğa üstün geldiği, eyaletlerden gelen yeteneklerin en tepeye çıkabildiği evrensel bir imparatorluktu.

Aşağısında uzanan Forum, otuz yıl öncesinin kanlı sahnesinden çok farklıydı. Domitianus’un lanetlenmiş heykellerinin yerinde şimdi yeni binaların temelleri atılıyordu. Vespasianus’ın Barış Tapınağı, Titus’un Zafer Takı ve Kolezyum’un yükselen duvarları, Flavianus hanedanının kaostan sonra getirdiği düzenin mermerden anıtlarıydı. Trajan, bu manzaraya baktığında, sadece bir şehri değil, bir fikri görüyordu. Ve o fikrin ne kadar kırılgan olduğunu, Dört İmparator Yılı’nın hayaletinden daha iyi kimse bilemezdi.

Yanında, güvendiği dostu ve danışmanı Lucius Licinius Sura vardı. “Otuz yıl önce,” dedi Trajan, sesi bir komutanın alçak ama net tonuyla çıktı. “Bu tepenin kendisi yanıyordu. Bir imparatorun kardeşi, tanrıların evinde katlediliyordu. Aşağıdaki Forum’da ise Galba, kendi muhafızları tarafından parçalanıyordu. Bir yıl içinde dört Sezar… Nero, Galba, Otho, Vitellius… Hepsi de kötü bir sonla tanıştı. Roma, kendi kendini yiyen bir canavara dönüşmüştü.”

Sura, imparatorun düşüncelerini anlayan zeki bir adamdı. “O yıl, Roma’ya bir ders öğretti, Sezar. İmparatorluğu yaratanın da yok edenin de lejyonlar olduğunu öğretti. Ve bir imparatorun, Senato’nun alkışlarından çok, sınır boylarındaki kışlaların sadakatine muhtaç olduğunu.”

Trajan başını salladı. “Lejyonların sadakati… Galba, onlara para vermeyi reddettiği için öldü. Otho, onlara para vaat ettiği için imparator oldu. Vitellius, onların oburluğuna göz yumduğu için Roma’ya yürüdü. Babam Vespasianus ise, onların intikam arzusunu kullandığı için tahta çıktı. O yılın mirası, kılıçtır, Sura. İmparatorun oturduğu taht, altından değil, çelikten yapılmıştır. Ve o çelik, her zaman keskindir.”

Trajan, o gün, Capitolinus Tepesi’nde, seleflerinin hatalarından öğrendiği derslerle kendi yönetim felsefesini şekillendiriyordu. O, ne Galba gibi cimri olacaktı ne de Otho gibi müsrif. Ne Vitellius gibi disiplinsiz olacaktı ne de Domitianus gibi bir tiran. O, askerlerinin babası, Senato’nun birinci üyesi, halkın hizmetkârı olacaktı. Kendisine “Optimus Princeps” (En İyi Prens) denmesini sağlayacak olan dengeyi kurmaya çalışıyordu. Ve bu dengenin en önemli unsuru, Dört İmparator Yılı’nın en büyük aktörleriydi: Lejyonlar. Onları kontrol etmeli, onlara bir amaç vermeliydi. Aksi takdirde, o lejyonlar, otuz yıl önce olduğu gibi, yine kendi amaçlarını yaratırlardı.

Bu yüzden Trajan’ın gözleri, Forum’un mermerlerinden çok, Tuna’nın ve Fırat’ın uzak ufuklarına bakıyordu. Roma’nın askerlerine, iç savaşlarda kardeş kanı dökmek yerine, imparatorluğun düşmanlarına karşı zafer kazanacakları yeni savaşlar vermeliydi. Dört İmparator Yılı’nın paslı kılıçları, yeni fetihlerle parlatılmalıydı.


Lejyonların Sırrı
Dacia, Sarmizegetusa Regia, M.S. 106

Daçya dağları, vahşi ve affetmezdi. Sarp yamaçlar, sık ormanlar, Roma’nın düzenli hatlarına alışkın lejyonerler için birer cehennemdi. Fakat Trajan’ın ordusu, bu cehennemin kalbine, Daçya Kralı Decebalus’un başkenti Sarmizegetusa’ya bir hançer gibi saplanmıştı. Bu, Trajan’ın ilk büyük savaşıydı. Domitianus’un yarım bıraktığı, hatta aşağılayıcı bir barışla kapattığı bu sorunu, kökünden çözmeye kararlıydı.

Bu savaş, sadece bir toprak fethi değildi. Bu, aynı zamanda bir güven tazeleme, bir orduyu yeniden yapılandırma süreciydi. Tuna lejyonları, bir zamanlar Primus’un komutasında Vitellius’a karşı savaşan o birlikler, şimdi yeni imparatorlarının komutasında, ortak bir düşmana karşı savaşıyorlardı. Trajan, onların arasında bir efsaneydi. O, karargâhında oturan bir komutan değildi. Askerleriyle aynı yemeği yer, onlarla birlikte kilometrelerce yürür, sur inşaatlarında onlarla birlikte kürek sallardı. Yaralı bir askerin yanına diz çöküp yarasını kendi elleriyle sardığı, kendi tayınını en genç lejyonerle paylaştığı hikâyeleri, kamplarda dilden dile dolaşıyordu.

Bir akşam, Sarmizegetusa kuşatması sırasında, Trajan, güvendiği Mağribi süvari komutanı Lusius Quietus ile birlikte kamp ateşinin başında oturuyordu. Quietus, Roma ordusundaki eyaletlilerin ne kadar yükselebileceğinin canlı bir kanıtıydı.

“Askerler seni seviyor, Sezar,” dedi Quietus. “Senin için ölüme giderler. Domitianus için korkudan savaşıyorlardı. Senin için ise onurla savaşıyorlar.”

Trajan, ateşin alevlerine bakarak cevap verdi. “Onları sevdiğim için, Quietus. Çünkü onların ne hissettiğini biliyorum. M.S. 69’da, ben de Hispania’da bir legatus’tum. Galba’nın yanındaydım. O yıl, ordunun nasıl bölündüğünü, generallerin nasıl birbirine düştüğünü, aynı sancağa yemin etmiş adamların nasıl birbirini boğazladığını gördüm. Bedriacum’da dökülen kan, Roma’nın kanıydı. O kanın bir daha asla dökülmemesi için, bu adamlara Roma’nın dışında bir düşman vermeliyiz. Onlara, yağmalayacakları bir başkent, kazanacakları bir zafer, evlerine götürecekleri bir onur vermeliyiz.”

Trajan’ın Daçya seferleri, tam olarak buydu. O, lejyonların iç savaş potansiyelini, dış fetih enerjisine dönüştürüyordu. Daçya’dan elde edilecek devasa altın ve gümüş hazineleri, sadece Roma’nın boşalan kasasını doldurmayacak, aynı zamanda askerlere vaat edilen cömert bağışları da karşılayacaktı. Askerler, maaşlarını ve ödüllerini zamanında aldıkları, komutanlarına güvendikleri ve ortak bir amaç uğruna savaştıklarını hissettikleri sürece, Roma’da kimin imparator olduğuyla ilgilenmezlerdi.

Decebalus, sonuna kadar kahramanca savaştı. Fakat Roma’nın gücü karşısında direnemeyeceğini anladığında, esir düşmek yerine intihar etti. Başı kesilerek Roma’ya gönderildi. Daçya, bir Roma eyaleti haline geldi. Trajan, Roma’ya döndüğünde, 123 gün süren, tarihin en görkemli gladyatör oyunları ve kutlamalarıyla karşılandı. Roma halkı, hem eğlenceye hem de Daçya altınıyla gelen zenginliğe doymuştu. Lejyonlar, hem zafer kazanmış hem de ceplerini doldurmuştu.

Trajan, Dört İmparator Yılı’nın sırrını çözmüştü: Lejyonların sadakati, boş bir mide ve amaçsız bir kılıçla korunamazdı. Onları beslemeli ve onlara bir düşman göstermeliydin. Bu basit formül, onun saltanatını ve Roma’nın istikrarını güvence altına aldı.


Sessizliğin Tarihçileri
Bir Roma Kütüphanesi, M.S. 105 civarı

Roma’nın siyasi ve askeri hayatı yeniden düzene girerken, entelektüel dünyası da geçmişin hayaletleriyle yüzleşiyordu. Bu yüzleşmenin merkezinde, iki büyük tarihçi, iki yakın dost vardı: Cornelius Tacitus ve Genç Plinius. İkisi de Domitianus’un terör döneminde hayatta kalmayı başarmış, Senato’da kariyer yapmışlardı. Şimdi, Nerva ve Trajan’ın getirdiği yeni özgürlük havası içinde, o karanlık günleri yazma cesaretini bulmuşlardı.

Bir öğleden sonra, özel bir kütüphanenin sessizliğinde, iki dost parşömen tomarlarının arasında oturmuş konuşuyorlardı. Tacitus, her zamanki gibi ciddi ve karamsardı. Yüzünde, tanık olduğu ihanetlerin ve ahlaki çöküşün derin izleri vardı. Plinius ise, daha iyimser, daha naif bir ruha sahipti.

“Tarihleri (Historiae) yazmaya başladım, Gaius,” dedi Tacitus, dostuna dönerek. “M.S. 69 yılından başlıyorum. O korkunç yıldan. Nero’nun ölümünden Domitianus’un ölümüne kadar olan dönemi anlatacağım.”

Plinius, ilgiyle ona baktı. “Zor bir görev, Cornelius. O yılı nasıl anlatabilirsin ki? Akıl almaz bir çılgınlık. Galba’nın yaşlılığı, Otho’nun sefahati, Vitellius’un oburluğu… Sanki tanrılar, Roma’yı cezalandırmak için en kötülerini bir araya getirmiş gibi.”

“Tanrılar mı?” Tacitus acı bir şekilde gülümsedi. “Hayır, Plinius. O yıl, tanrıların değil, insanların ne kadar alçalabileceğinin bir kanıtıydı. O yıl, bir sırrı ifşa etti: İmparatorların Roma’da değil, ordunun içinde yapılabileceği sırrını. Bir kere bu sır ortaya çıktığında, artık hiçbir şey eskisi gibi olamazdı. Arcanum imperii, kışlalarda açığa vurulmuştu.”

Tacitus, ayağa kalktı ve pencereye doğru yürüdü. Dışarıda, Trajan’ın Forumu’nun inşaatı devam ediyordu. İşçilerin sesleri, yeni bir çağın umudunu taşıyordu.

“Bizler,” diye devam etti Tacitus, “Domitianus’un altında sessiz kaldık. Hayatta kalmak için sustuk. Belki de bu bizim en büyük suçumuzdu. Şimdi, Trajan’ın bu ‘nadir ve mutlu zamanlarında’, geçmişi dürüstçe yazma sorumluluğumuz var. Gelecek nesiller, özgürlüğün ne kadar kolay kaybedilebildiğini, tiranlığın nasıl kök saldığını ve bir imparatorluğun, bir avuç hırslı generalin ve açgözlü lejyonun elinde nasıl bir anda parçalanabileceğini bilmeli. M.S. 69, sadece bir tarih değil. O, bir uyarıdır.”

Plinius, dostunun bu karamsarlığını anlıyordu, fakat onun iyimserliği ağır basıyordu. “Ama o uyarıyı dikkate aldık, Cornelius. Nerva, Trajan’ı evlat edinerek, o kanlı veraset oyununa bir son verdi. Artık imparatoru kan bağı değil, liyakat belirliyor. Belki de o korkunç yıldan, en sonunda iyi bir ders çıkardık.”

“Umarım haklısındır, dostum,” dedi Tacitus, pek de ikna olmamış bir sesle. “Umarım bu altın çağ, bir istisnadan çok, yeni bir kuraldır. Ama ben, insan doğasına dair okuduklarımdan ve gördüklerimden sonra, pek de iyimser olamıyorum. Hafıza zayıftır. İnsanlar, barış ve refah içinde, geçmişin dehşetini kolayca unuturlar. Bizim görevimiz, unutmamak ve unutturmamaktır.”

Tacitus’un eserleri, Dört İmparator Yılı’nın en canlı ve en acımasız anlatımı olacaktı. O, sadece olayları değil, o olayların arkasındaki ahlaki çürümeyi, güç arzusunu, ihaneti ve korkuyu da yazacaktı. Onun kalemi, o kanlı yılın hafızasını, sonsuza dek insanlığın belleğine kazıyacaktı.


Unutulan Kan, İnşa Edilen Mermer
Roma, Trajan Pazarı, M.S. 110

Gaius Appuleius, Trajan Pazarı’ndaki baharat dükkânının önünde duruyor, kalabalığı seyrediyordu. Yetmişli yaşlarındaydı. Çocukluğu Nero döneminde, gençliği Dört İmparator Yılı’nın kaosunda geçmişti. Şimdi, yaşlılığında, daha önce hiç görmediği bir refah ve güvenlik içinde yaşıyordu.

Trajan Pazarı, imparatorun Roma’ya en büyük hediyelerinden biriydi. Quirinal Tepesi’nin yamacına oyulmuş, çok katlı, modern bir alışveriş merkeziydi. Yüz elliden fazla dükkân, ofisler, kütüphaneler… Burası, imparatorluğun dört bir yanından gelen malların ve insanların buluştuğu, hareketli bir merkezdi.

Yan dükkânın sahibi, genç bir zeytinyağı tüccarı olan Marcus Vipsanius, ona yaklaştı. “Bugün işler iyi, Gaius,” dedi neşeyle. “İmparatorun Daçya’dan getirdiği altınlar, herkesin cebini doldurdu.”

Gaius, başını salladı. “İyi günler, Marcus. Gerçekten iyi günler. Tanrılar, Optimus Princeps’i başımızdan eksik etmesin.”

“Sen eski günleri de bilirsin, Gaius,” dedi Marcus, merakla. “Anlatırlar, bir yıl içinde dört imparator görmüşsünüz. Nasıl bir zamandı o?”

Gaius’un yüzünden bir gölge geçti. Zihni, elli yıl öncesine, genç bir adam olduğu o günlere gitti. Gözlerinin önüne, Forum’da parçalanan Galba’nın cesedi, Otho’nun askerlerinin sokaklardaki zorbalığı, Vitellius’un lejyonlarının Roma’ya bir düşman gibi girişi ve en sonunda, Primus’un ordusunun şehri ateşe verişi geldi. O günlerde, dükkânını haftalarca açamamıştı. Her gün, kapısının kırılıp yağmalanacağı, ailesinin can güvenliğinin olmadığı korkusuyla yaşamıştı.

“Korkunç bir zamandı, Marcus,” diye cevap verdi, sesi alçalmıştı. “Her sabah, o günün imparatorunun kim olduğunu bilmeden uyanırdık. Komşun komşusuna güvenmezdi. Askerler, koruyucu değil, birer yağmacıydı. Ekmek karneye bağlanmıştı. Her yerde kan ve korku vardı. Unutmak istediğimiz günler.”

Marcus, bu hikâyeyi dinlerken, sanki başka bir dünyadan bahsediliyormuş gibi hissediyordu. O, barış ve istikrar içinde doğmuştu. Onun için imparatorluk, Trajan’ın güçlü ve adil yönetimi demekti. İç savaş, kıtlık, sokaklarda savaşan lejyonlar… Bunlar, ona dedesinin anlattığı masallar kadar uzak geliyordu.

“Ama şimdi her şey farklı,” dedi Gaius, etrafındaki kalabalığa ve görkemli binalara bakarak. “İmparator, bize sadece ekmek ve sirk oyunları vermiyor. Bize düzen veriyor. Güvenlik veriyor. Yarın da dükkânımı açabileceğimi, torunlarımın güven içinde büyüyeceğini bilmenin huzurunu veriyor. O yılın kanı unutuldu, evet. Ama o kanın üzerine, bu mermer binalar inşa edildi. Belki de düzenin bedeli, arada bir yaşanan kaoslardır.”

Gaius ve Marcus gibi milyonlarca sıradan Romalı için, Dört İmparator Yılı’nın mirası buydu. Politik entrikalar, generallerin hırsı, Senato’nun onuru… Bunlar, onların günlük hayatlarından uzaktı. Onlar için önemli olan, barışın ve refahın geri gelmesiydi. Trajan’ın inşa ettirdiği her bina, açtığı her yol, fethettiği her toprak, o kanlı yılın anısını biraz daha derine gömüyor, unutulan kanın üzerine, yeni ve daha sağlam bir imparatorluğun mermer temelini atıyordu.


Taht Oyununun Hayaleti
Hadrianus Villası, Tivoli, M.S. 130 civarı

Trajan, M.S. 117’de, Part seferi sırasında, uzak topraklarda öldü. Yerine, yine evlat edinme yoluyla, akrabası ve bir başka İspanyalı olan Publius Aelius Hadrianus geçti. Hadrianus, Trajan gibi bir fatih değildi. O, bir gezgin, bir mimar, bir filozoftu. Saltanatı, imparatorluğun sınırlarını sağlamlaştırma, eyaletleri kalkındırma ve bir barış dönemi üzerine kuruluydu.

Tivoli’deki devasa villasında, Hadrianus, imparatorluğun geçmişi üzerine düşünüyordu. Kütüphanesi, Tacitus’un ve Suetonius’un eserleriyle doluydu. O, Dört İmparator Yılı’nı, o olayları yaşamış insanların kaleminden okuyordu.

Bir gün, genç bir senatörle sohbet ederken, konu o çalkantılı yıla geldi. “M.S. 69,” dedi Hadrianus, düşünceli bir şekilde. “Roma’nın neredeyse kendini yok ettiği yıl. O yıl bize ne öğretti? Bize, imparatorluğun en büyük düşmanının Partlar veya Cermenler olmadığını öğretti. İmparatorluğun en büyük düşmanı, kendisidir. Kendi hırsı, kendi ordusu, kendi içindeki bölünmeler.”

Hadrianus, villasının bahçesindeki bir havuzun kenarına yürüdü. Havuzun içinde, imparatorluğun farklı bölgelerinden getirilmiş heykeller ve mimari yapılar vardı. Burası, onun dünyasının bir minyatürüydü.

“Nerva’nın ve selefim ilahi Trajan’ın dehası, bu soruna bir çözüm bulmaktı. Kan bağının lanetini, liyakat seçimiyle kırdılar. Bir hanedan yerine, bir felsefe kurdular: İmparatorluğu yönetmek için en iyi adamı bulmak ve onu evlat edinmek. Bu sistem, bize yirmi yıllık barış getirdi. Ve umarım, daha uzun yıllar getirecek.”

Fakat Hadrianus, bu sistemin bile ne kadar kırılgan olduğunu biliyordu. O da, kendisinden sonraki imparatoru seçmek zorundaydı. Bu, devasa bir sorumluluktu. Yanlış bir seçim, imparatorluğu yeniden M.S. 69’un kaosuna sürükleyebilirdi.

Dört İmparator Yılı’nın hayaleti, Roma’nın üzerinden hiçbir zaman tam olarak kalkmadı. O, bir uyarı, bir ders, bir olasılık olarak her zaman orada durdu. Roma’nın en parlak döneminde, Beş İyi İmparator’un altın çağında bile, o kanlı taht oyununun anısı, imparatorların ve senatörlerin zihninin bir köşesinde yaşamaya devam etti. O, düzenin ne kadar değerli olduğunun ve ne kadar kolay kaybedilebileceğinin kanıtıydı.

Yılın kendisi, tarihin derinliklerinde kalmıştı. Olayların tanıkları birer birer ölmüştü. Fakat bıraktığı miras –lejyonların gücü, verasetin kritik önemi, istikrarın her şeyden değerli olduğu fikri– Roma İmparatorluğu’nun geri kalanını ve hatta ondan sonra gelen medeniyetleri bile şekillendirmeye devam edecekti. Kanlı oyun bitmişti, ama kuralları, hafızalara sonsuza dek kazınmıştı.

Bölüm 17

Yankılar ve Tekrarlar
Roma ve Sınırlar, M.S. 192-193

Antoninusların Son Delisi
Roma, Palatinus Sarayı, 31 Aralık M.S. 192

Yüz yıldan fazla bir zaman geçmişti. Dört İmparator Yılı’nın kanlı hayaletleri, Tacitus’un parşömenlerinde ve yaşlı senatörlerin fısıltılarında yaşayan solgun birer anıya dönüşmüştü. Nerva’nın başlattığı, Trajan, Hadrianus, Antoninus Pius ve Marcus Aurelius’un devam ettirdiği “Beş İyi İmparator” dönemi, Roma’ya daha önce hiç görmediği bir istikrar, refah ve barış getirmişti. Evlat edinme sistemi, kan bağının lanetini kırmış, imparatorluğu en yetenekli adamın yönettiği bir liyakat aristokrasisine dönüştürmüştü. Roma, artık iç savaşlardan değil, sınırlardaki zaferlerden, inşa edilen yeni şehirlerden ve felsefi tartışmalardan bahsediyordu. Taht oyunu bitmiş gibiydi.

Fakat tarih, kendini tekrar etmeyi seven acımasız bir şairdir. Ve o şiirin son dizesini, iyi imparatorların sonuncusu, filozof Marcus Aurelius’un kendi kanından olan oğlu yazacaktı: Lucius Aurelius Commodus.

Commodus, babasının tam tersiydi. Marcus Aurelius, bir Stoacı bilgenin alçakgönüllülüğüyle devleti yönetirken, Commodus, bir gladyatörün kibri ve bir tiranın kaprisleriyle yönetiyordu. O, devlet işlerinden sıkılıyor, vaktini ziyafetlerde, haremindeki yüzlerce kadın ve erkekle ve en büyük tutkusu olan arenada geçiriyordu. Kendini, Herkül’ün yeryüzündeki reenkarnasyonu olarak görüyordu. Aslan postu giyiyor, elinde Herkül’ün sopasıyla sarayda dolaşıyor, heykellerini bu şekilde yaptırıyordu. Hatta Roma’nın adını bile “Colonia Commodiana” (Commodus’un Kolonisi) olarak değiştirmeye cüret etmişti.

Saltanatının son yılı olan M.S. 192’de, paranoyası Nero’nun son günlerini aratmıyordu. Her gölgede bir suikastçı, her fısıltıda bir komplo görüyordu. En yakın danışmanlarını, generallerini ve sayısız senatörü, sudan bahanelerle idam ettirmişti. Saray, babasının dönemindeki felsefi sükûnetini kaybetmiş, bir korku ve dalkavukluk yuvasına dönüşmüştü.

Onun sonunu getiren, yine en yakınındakiler oldu. Gözdesi ve metresi Marcia, Praetor Komutanı Quintus Aemilius Laetus ve sarayın baş vekili Eclectus. Bu üç kişi, Commodus’un son çılgınlıklarından kendi hayatları için endişe duymaya başlamışlardı. İmparator, yeni yılın ilk günü olan 1 Ocak’ta, konsül olarak göreve başlamak yerine, gladyatör kışlasından bir gladyatör gibi çıkıp arenaya gireceğini duyurmuştu. Bu, Roma için sonu gelmez bir utanç olacaktı. Üçlü, onu bu fikrinden vazgeçirmeye çalıştı. Fakat Commodus, onları ihanetle suçladı ve isimlerini ölüm listesine ekledi.

Marcia, bir şekilde bu listeyi ele geçirdi. Kendi adını ve dostlarının adını listenin en başında gördüğünde, artık geri dönüş olmadığını anladı. O gece, 31 Aralık akşamı, Commodus’a her zamanki gibi yatmadan önce içeceği şarabı kendi elleriyle sundu. Fakat bu kez, şarabın içinde yavaş ama etkili bir zehir vardı.

Commodus, şarabı içtikten bir süre sonra kendini kötü hissetmeye başladı. Midesi bulanıyor, başı dönüyordu. Zehirlendiğini anladı ve her şeyi kusmaya çalıştı. Tam zehirden kurtulacağını sandığı anda, komplocular ikinci planlarını devreye soktular. İmparatorun kişisel antrenörü, Narcissus adında güçlü bir güreşçi, para karşılığında onlara yardım etmeyi kabul etmişti. Narcissus, hamamda zayıf düşmüş olan imparatorun odasına girdi. Commodus, ona karşı koyacak güçten yoksundu. Güreşçi, güçlü kollarıyla imparatorun boğazını sıktı.

Roma’nın son Antoninus’u, bir Herkül gibi değil, çaresiz bir kurban gibi, kendi hamamının mermer zemininde can verdi.

Dört İmparator Yılı’nın başlangıcını hazırlayan Nero’nun ölümü gibi, Beş İmparator Yılı’nın başlangıcını hazırlayan Commodus’un ölümü de, bir saray komplosuyla, kapalı kapılar ardında gerçekleşmişti. Roma, yeni bir yıla, yeni bir imparatorsuzluğa uyanıyordu. Ve tarihin kanlı tekerleği, yeniden dönmeye başlamıştı.


İsteksiz Kurtarıcı
Praetor Kışlası, Roma, 1 Ocak M.S. 193

Marcia, Laetus ve Eclectus, Commodus’un cesedini bir kilime sararak saraydan gizlice çıkardılar. Şimdi, en zorlu görevleri vardı: Yerine yeni bir imparator bulmak. Eğer bulamazlarsa, cinayetleri ortaya çıktığında onları Praetorların öfkesi ve muhtemel bir iç savaş bekliyordu.

Seçimleri, şehrin en saygın adamıydı: Publius Helvius Pertinax. Altmış altı yaşındaydı. Bir azatlı kölenin oğlu olarak başladığı hayatta, çalışkanlığı ve dürüstlüğüyle yükselmiş, orduda generalliğe, yönetimde ise Britanya ve Afrika valiliğine kadar ulaşmıştı. O sırada, Roma Şehir Valisi (Praefectus Urbi) olarak görev yapıyordu. O, Vespasianus gibi, tırnaklarıyla kazıyarak yükselmiş, halktan biriydi. Ve en önemlisi, kimsenin beklemediği, hırsı olmayan bir adamdı.

Komplocular, gecenin bir yarısı Pertinax’ın evine gittiler. Pertinax, kapısında Praetor Komutanı Laetus’u gördüğünde, Commodus’un onu öldürtmek için adam gönderdiğini sandı. Sakin bir şekilde, “Biliyordum,” dedi. “Bu sonun geleceğini bekliyordum. Gecikmeden işinizi bitirin.”

Laetus, onu şaşırtarak, “Seni öldürmeye değil, imparator yapmaya geldik,” dedi. “Tiran öldü. Roma’nın sana ihtiyacı var.”

Pertinax, bu teklife inanmadı. Bunun, sadakatini ölçmek için bir tuzak olduğunu düşündü. Onu ikna etmek saatler sürdü. Sonunda, Commodus’un cansız bedenini gördüğünde, durumun ciddiyetini anladı. Hayatının en zor kararını vermek zorundaydı. Bu zehirli kadehi içmeyi, isteksizce kabul etti.

Tıpkı Galba gibi, o da imparatorluğunun meşruiyetini kazanmak için ilk olarak Praetor Kışlası’na götürüldü. Laetus, muhafızları topladı. Onlara, Commodus’un bir beyin kanamasından aniden öldüğünü ve yerine, onlara cömert bir bağış (donativum) verecek olan saygın Pertinax’ı seçtiklerini söyledi. Praetorlar, ölü imparatorlarına pek de üzülmediler. Onlar için önemli olan paraydı. Pertinax, her birine on iki bin sestertius vaat etti ve onlar da isteksizce onu imparator olarak selamladılar.

Pertinax, ilk gününden itibaren, Galba’nın hatalarını tekrar etmeye başladı. Commodus’un boşalttığı hazineyi doldurmak için, sert bir kemer sıkma politikası başlattı. Saraydaki lüks eşyaları, Commodus’un haremindeki güzel köleleri, hatta egzotik hayvanları bile açık artırmayla sattı. Saray masraflarını kıstı, bürokratların maaşlarını düşürdü. Praetorların aşırı ayrıcalıklarını kaldırmaya ve orduya yeniden disiplin getirmeye çalıştı.

Senato, bu hareketleri coşkuyla alkışlıyordu. Roma, nihayet erdemli bir yöneticiye kavuşmuştu. Fakat Praetor Muhafızları, bu durumdan hiç memnun değildi. Onlar, Commodus’un şımarıklığına ve cömertliğine alışmışlardı. Bu yeni, yaşlı ve cimri imparator, onların keyfini kaçırıyordu. Homurdanmalar, kısa sürede açık bir nefrete dönüştü.

Pertinax, sadece seksen altı gün sürecek olan saltanatında, Roma’yı kurtarmaya çalışırken, aslında kendi sonunu hazırlıyordu. O, Roma’nın ihtiyacı olan imparatordu, fakat askerlerin istediği imparator değildi. Ve Galba’nın hayaleti, onun üzerinde dolaşıyordu.


İmparatorluk Mezatı
Praetor Kışlası, Roma, 28 Mart M.S. 193

Mart ayının sonunda, Praetorların sabrı taştı. Vaat edilen bağışın sadece yarısını alabilmişlerdi ve Pertinax’ın disiplin kuralları onları canından bezdirmişti. Yaklaşık üç yüz muhafız, isyan ederek saraya doğru yürüyüşe geçti.

Saraydaki görevliler, Pertinax’a kaçması, kendini savunması için yalvardılar. Fakat Pertinax, Galba gibi, bir imparatorun kaçmayacağına inanıyordu. O, otoritesinin ve onurlu geçmişinin, bu isyancıları durdurmaya yeteceğini sandı. Silahsız bir şekilde, sadece Praetor Komutanı Laetus ve birkaç saray görevlisiyle birlikte, isyancıların karşısına çıkmak için sarayın kapısına yürüdü.

Öfkeli askerlerin karşısına dikildi. Sakin bir sesle onlara hitap etmeye başladı. “Ben sizin imparatorunuzum, babanızım. Ne yaptığınızı sanıyorsunuz? Bu, size ve Roma’ya yakışmayan bir davranıştır.”

Bir an için, sözleri işe yarayacak gibi oldu. Askerler tereddüt ettiler. Fakat sonra, Tausius adında bir Tungrian (Cermen) askeri, “İşte bu, senin imparatorluk sözünün karşılığı!” diye bağırarak mızrağını öne savurdu. Mızrak, Pertinax’ın göğsüne saplandı. Yaşlı imparator, acı bir iniltiyle yere yığıldı. Ardından, diğer askerler de üzerine çullandılar. Onu oracıkta parçaladılar.

Kafasını kesip bir mızrağın ucuna taktılar ve Roma sokaklarında gezdirerek kışlalarına geri döndüler. Roma, üç ay içinde, ikinci bir imparator cinayetine tanık olmuştu.

Fakat bundan sonra yaşananlar, Roma tarihinin bile en utanç verici sayfalarından birini oluşturacaktı. Praetor Muhafızları, kışlalarının kapılarını kapattılar ve surların üzerine çıkarak, imparatorluğu açık artırmaya çıkardıklarını duyurdular. Kim onlara en yüksek parayı vaat ederse, Roma’nın yeni efendisi o olacaktı.

Bu inanılmaz haber, şehirde hızla yayıldı. İki alıcı çıktı. Biri, Pertinax’ın kayınpederi ve o anki Şehir Valisi olan Titus Flavius Sulpicianus’tu. O, durumu kontrol altına almak için kışlanın içine girmişti ve oradan pazarlık yapıyordu. Diğeri ise, şehrin en zengin senatörlerinden biri olan Marcus Didius Julianus’tu. O, ailesi ve dalkavuklarıyla birlikte, kışla duvarlarının dışından bağırarak teklifini yükseltiyordu.

İçeride Sulpicianus, asker başına yirmi bin sestertius teklif ediyordu. Dışarıdaki Julianus, bu teklifi duyduğunda, yirmi beş bin sestertius’a çıktı. Bu, bir askerin neredeyse on beş yıllık maaşına denk gelen, akıl almaz bir servetti.

Praetorlar, bu teklif karşısında tereddüt etmediler. Kapıları açtılar, Didius Julianus’u içeri aldılar, onu imparator ilan ettiler ve Senato’ya götürerek kararlarını onaylamalarını istediler. Senatörler, kılıçların gölgesi altında, bu aşağılanmayı kabul etmekten başka bir şey yapamadılar.

Didius Julianus, Roma’yı satın almıştı. Fakat onun saltanatı, bir imparatorun yönetiminden çok, iflas eden bir şirketin son günlerini andırıyordu. Halk ondan nefret ediyordu. Ne zaman sokağa çıksa, “hırsız”, “vatan haini”, “gaspçı” diye bağırışlarla ve taşlarla karşılanıyordu. Praetorlara vaat ettiği parayı bile ödeyecek kadar nakdi yoktu. İmparatorluğu satın almıştı, ama onu yönetemiyordu.

O, Otho’nun bir parodisiydi. Otho, en azından bir komutan, bir liderdi ve askerlerine ilham veriyordu. Julianus ise, sadece zengin, yaşlı ve korkak bir adamdı. Onun bu acınası durumu, Roma’nın ne kadar düştüğünün bir kanıtıydı. Ve bu durum, eyaletlerdeki lejyonların sabrını taşıran son damla olacaktı.


Lejyonların Öfkesi
Carnuntum, Pannonia Superior, Nisan M.S. 193

Pertinax’ın öldürüldüğü ve imparatorluğun satıldığı haberi, sınır boylarındaki kışlalara ulaştığında, bir şok dalgası yarattı. Bu, sadece bir siyasi kriz değil, ordunun onuruna yapılmış bir hakaretti. Roma’nın kaderi, Praetorların açgözlülüğüne bırakılamazdı. Tıpkı M.S. 69’da olduğu gibi, eyalet orduları kendi imparatorlarını seçmeye karar verdiler.

İlk tepki, Tuna sınırından geldi. Pannonia Superior valisi, Lucius Septimius Severus, lejyonlarını Carnuntum’daki karargâhında topladı. Severus, Libya’daki Leptis Magna şehrinde doğmuş, Fenike kökenli bir Afrikalıydı. O da Trajan gibi bir eyaletliydi, fakat karakteri çok daha farklıydı. Sert, acımasız, sabırlı ve inanılmaz derecede hırslıydı. Batıl inançlara son derece bağlıydı ve yıldızların ona imparatorluğu vaat ettiğine inanıyordu.

Askerlerinin karşısına çıktı. Pertinax’ın öldürülmesini kınadı ve onun intikamını almaya yemin etti. “Pertinax’ın İntikamcısı” (Avenger of Pertinax) unvanını aldı. Lejyonları, onu coşkuyla imparator ilan etti. Severus, zaman kaybetmedi. En büyük avantajının Roma’ya olan coğrafi yakınlığı olduğunu biliyordu. Ordusunu toplayıp, yıldırım hızıyla İtalya’ya doğru yürüyüşe geçti. O, yeni Vitellius ya da yeni Vespasianus olacaktı.

Aynı anda, imparatorluğun diğer ucunda, Suriye’de, bir başka general de harekete geçmişti: Gaius Pescennius Niger. Niger, askerleri tarafından çok sevilen, popüler ve karizmatik bir komutandı. O, Otho gibi, halkın ve askerlerin sevgisine güveniyordu. Doğu lejyonları, onu imparator ilan ettiğinde, o Roma’ya yürümek yerine, doğudaki konumunu sağlamlaştırmayı ve eyaletlerden destek toplamayı tercih etti. Bu, onun en büyük hatası olacaktı.

Britanya’da ise, üçüncü bir aday ortaya çıktı: Decimus Clodius Albinus. O da Afrikalı bir soyluydu. Güçlü Britanya lejyonlarının komutanıydı. O, diğerleri kadar aceleci değildi. Bekleyip görmeyi, diğer iki rakibin birbirini yıpratmasını izlemeyi tercih ediyordu.

Didius Julianus, Roma’da bu haberleri aldığında paniğe kapıldı. Özellikle Severus’un ilerleyişi onu dehşete düşürüyordu. Senato’yu, Severus’u halk düşmanı ilan etmeye zorladı. Alpleri savunmak için derme çatma birlikler gönderdi. Hatta Praetorları, şehir surlarının dışında savaş talimleri yapmaya zorladı, fakat lükse ve tembelliğe alışmış bu askerler, gerçek bir savaş fikrinden bile korkuyorlardı.

Oyun yeniden başlamıştı. Ama bu kez sahnede, dört değil, beş imparator adayı vardı. Biri Roma’da, satın aldığı tahtta titreyerek oturuyordu. Diğer üçü ise, imparatorluğun üç farklı köşesinde, lejyonlarının gücüyle, merkeze doğru yürüyordu.

Septimius Severus, en hızlı ve en acımasız olanıydı. O, Roma’ya doğru ilerlerken, Clodius Albinus’a bir mektup gönderdi. Ona, “Sezar” unvanını ve kendisinden sonra tahta geçme sözünü teklif etti. Böylece, Albinus’u geçici olarak tarafsızlaştırarak, arkasını güvenceye aldı. Artık tek bir hedefi vardı: Önce Roma’daki Julianus’u, sonra da doğudaki Niger’i yok etmek.

Yıl M.S. 193’tü. Ama sanki zaman geriye sarmış, M.S. 69’un hayaleti tüm gücüyle geri dönmüştü. Galba’nın yerinde Pertinax, Otho’nun yerinde Julianus’un karikatürü ve eyaletlerde, Vitellius, Vespasianus ve belki de Vindex’in ruhlarını taşıyan üç yeni general. Roma, tarihinden ders almamıştı. Ve şimdi, o dersi yeniden, çok daha kanlı bir şekilde öğrenmek üzereydi.


Bölüm 18

Afrikalı Kurdun Yükselişi
İtalya ve Doğu Sınırları, M.S. 193-194

İntikam Yürüyüşü
Alplerden Roma’ya, M.S. 193 Baharı

Lucius Septimius Severus’un ordusu, Alpleri bir sel gibi aştı. Bu, Vitellius’un ağır ve yağmacı yürüyüşüne ya da Mucianus’un yavaş ve metodik ilerleyişine benzemiyordu. Bu, bir intikamcının hızlı, disiplinli ve tek bir hedefe kilitlenmiş yürüyüşüydü. Severus, askerlerine en sert disiplini uyguluyordu. Yağmaya, halka eziyete kesinlikle izin vermiyordu. O, bir kurtarıcı olarak görülmek istiyordu, bir barbar olarak değil. Ordusu, geçtiği şehirlerde direnişle değil, merak ve bir parça da korkuyla karşılandı. Ravenna şehri ve Adriyatik’teki donanma, tek bir kılıç çekilmeden onun tarafına geçti.

Roma’da, Didius Julianus’un dünyası her geçen gün çöküyordu. Severus’un durdurulamaz ilerleyişi, başkentte paniğe neden olmuştu. Julianus, son bir umutsuzlukla, Senato’dan Vestal Bakireleri’ni ve rahipleri barış elçisi olarak Severus’a göndermesini istedi. Bu, onun ne kadar çaresiz olduğunun bir kanıtıydı. Hatta Severus’a, iktidarı paylaşmayı, ortak imparator olmayı teklif eden mektuplar gönderdi. Severus, bu mektuplara cevap bile vermedi.

Praetor Muhafızları, Julianus’u imparator yapan o güç, şimdi onun en büyük zayıflığıydı. Severus’un sert ve tecrübeli Tuna lejyonlarıyla savaşma fikri, onları dehşete düşürüyordu. Birer birer, Julianus’u terk etmeye başladılar. Gizlice Severus’a elçiler gönderip, sadakatlerini bildirdiler.

Sonunda, Senato da rüzgârın ne yönden estiğini gördü. Artık Julianus’u korumanın bir anlamı kalmamıştı. Gizlice toplandılar, Didius Julianus’u idama mahkûm ettiler ve Septimius Severus’u yeni imparator olarak tanıdılar.

Julianus, bu kararı duyduğunda, Palatinus Sarayı’nın boş koridorlarında tek başına kalmıştı. Yanında sadece birkaç sadık hizmetkârı ve Praetor Komutanı Laetus’un kendisi vardı. Laetus, onu imparator yapan adam, şimdi celladı olacaktı. Bir asker, imparatorun yanına gönderildi. Julianus, onu gördüğünde ağlayarak son bir soru sordu: “Ben ne kötülük yaptım ki?” Asker, cevap vermedi. Kılıcını çekti ve Roma’yı satın alan adamın hayatına, sarayın mermer zemininde son verdi. Saltanatı, sadece altmış altı gün sürmüştü.

Severus, Roma kapılarına ulaştığında, şehir ona teslim olmuştu. Fakat o, şehre bir fatih gibi girmeden önce, halletmesi gereken bir işi vardı: Praetor Muhafızları.

Onlara, silahsız bir şekilde, sadece tören üniformalarıyla, şehrin dışındaki bir alanda toplanmalarını emretti. Onlara, sadakat yemini edecekleri ve yeni imparatorlarını selamlayacakları söylenmişti. Praetorlar, bu emre uydular. Toplandıklarında, Severus’un lejyonlarının sessizce etraflarını sardığını fark ettiler. Kapana kısılmışlardı.

Severus, atının üzerinde, onların karşısına dikildi. Yüzü, bir taş kadar sertti.
“Sizler,” diye gürledi. “Roma’nın muhafızları olmalıydınız. İmparatorunuzun koruyucuları. Ama siz ne yaptınız? Onurlu Pertinax’ı katlettiniz. İmparatorluğu, bir mezatta en yüksek teklifi verene sattınız. Sizler, asker değil, birer katil ve tüccarsınız. Roma’nın onurunu lekelediniz.”

Praetorlar, dehşet içinde ona bakıyorlardı.

“Bugünden itibaren,” diye devam etti Severus, “Praetor Muhafızlığı lağvedilmiştir. Hepiniz ordudan atıldınız. Rütbeleriniz, silahlarınız, atlarınız elinizden alınmıştır. Size tek bir lütuf sunuyorum: Hayatınız. Roma’dan yüz milden fazla uzaklaşacaksınız. Bir daha bu şehrin sınırları içinde görülürseniz, anında idam edileceksiniz. Şimdi dağılın!”

Bu, inanılmaz bir andı. Yüzyıllardır Roma siyasetinin merkezinde olan, imparatorlar yapan, imparatorlar yıkan o kibirli ve güçlü birlik, tek bir emirle, tek bir kurşun atılmadan tarihe karışıyordu. Aşağılanmış, silahsızlandırılmış ve onurları kırılmış Praetorlar, sessizce dağıldılar.

Severus, Roma’ya girdiğinde, şehrin mutlak hâkimiydi. O, sadece bir iç savaşı kazanmamıştı. Aynı zamanda, ordunun içindeki en tehlikeli ve en yozlaşmış unsuru da temizlemişti. Yerine, kendi lejyonlarından, kendisine sonuna kadar sadık, farklı etnik kökenlerden gelen askerlerden oluşan yeni bir muhafız birliği kurdu. Bu, Roma için yeni bir dönemin başlangıcıydı. İmparatorluk, artık İtalyanların değil, eyaletlerin ve ordunun imparatorluğuydu.


İki Güneşli Gökyüzü
Byzantium ve Doğu, M.S. 193-194

Severus, Roma’da iktidarını sağlamlaştırırken, doğuda bir başka güneş parlıyordu. Pescennius Niger, Suriye’de kendini imparator ilan etmişti ve doğu eyaletlerinin tamamı –Asya, Mısır, Suriye– onun kontrolündeydi. O, askerleri ve halk tarafından seviliyordu. Kendisini, Pertinax’ın intikamcısı ve Roma’nın gerçek kurtarıcısı olarak sunuyordu. Kendi adına sikkeler bastırıyor, üzerinde “Justus” (Adil) unvanını kullanıyordu.

Niger, Severus’un aksine acele etmedi. Roma’ya yürümenin riskli olduğunu, önce doğudaki gücünü pekiştirmenin daha akıllıca olacağını düşündü. Bu, onun ölümcül hatasıydı. O beklerken, Severus İtalya’yı ele geçirmiş, Praetorları dağıtmış ve tüm batı eyaletlerinin kaynaklarını kendi emrine almıştı.

Severus, Roma’da sadece birkaç hafta kaldı. Senato’ya saygılı davrandı, halka cömert bağışlarda bulundu, fakat aklı doğudaydı. İmparatorlukta iki güneşe yer yoktu. Ordusunu toplayıp, rakibini yok etmek için yola çıktı.

İki ordu, ilk olarak Marmara Denizi kıyısında, Kyzikos (Cyzicus) yakınlarında karşılaştı. Severus’un generalleri, Niger’in birliklerini yenilgiye uğrattı. Niger, bu yenilgiden sonra Anadolu’nun içlerine çekilmek zorunda kaldı.

İkinci ve daha büyük savaş, Kilikya Kapıları’na yakın, İssos’ta gerçekleşti. Bu, Büyük İskender’in üç yüz yıl önce Pers Kralı Darius’u yendiği o tarihi savaş alanıydı. Tarih, yine kendini tekrar ediyordu. Batıdan gelen disiplinli bir ordu, doğunun daha kalabalık ama daha az organize ordusuyla karşılaşıyordu. Savaş, son derece kanlı geçti. Fakat sonunda, Severus’un Tuna lejyonlarının sertliği ve disiplini galip geldi. Niger’in ordusu darmadağın oldu.

Pescennius Niger, savaş alanından kaçmayı başardı. Amacı, Fırat’ı geçerek Part İmparatorluğu’na sığınmaktı. Fakat Antakya (Antioch) yakınlarında yakalandı. Severus’un askerleri, onu yakaladıkları yerde idam ettiler. Başı kesilerek, Severus’a gönderildi. Severus, rakibinin kesik başını bir mızrağın ucuna taktırarak, hâlâ direnen son şehre, Byzantium’a (İstanbul) gönderdi. Bu, direnişin anlamsız olduğunu gösteren acımasız bir mesajdı.

Byzantium, iki yıldan fazla bir süre, inanılmaz bir cesaretle Severus’un ordularına karşı direndi. Şehir, neredeyse tamamen yıkıldı, halkı açlıktan kırıldı. Sonunda, M.S. 195 yılında teslim olmak zorunda kaldılar. Severus, bu inatçı direnişe öfkelenmişti. Şehrin surlarını yıktırdı, tüm ayrıcalıklarını elinden aldı ve onu basit bir köy statüsüne indirdi. Bu, geleceğin Konstantinopolis’i, yeni Roma’nın başkenti olacak şehre indirilmiş ağır bir darbeydi. Severus, o an, tarihin en stratejik şehirlerinden birini cezalandırırken, gelecekteki bir imparatorun işini ne kadar zorlaştırdığını bilemezdi.

Pescennius Niger’in yenilgisiyle, Severus artık doğunun da efendisiydi. Fakat geriye, son bir rakip kalmıştı. Britanya’da, sabırla bekleyen Clodius Albinus.


Sezar’ın Kumarı
Lugdunum, Gallia, M.S. 196-197

Clodius Albinus, Severus’un ona verdiği “Sezar” unvanıyla yetinmiş, iki yıl boyunca tarafsız kalmıştı. O, Severus ve Niger’in birbirini yıpratmasını, sonunda yorgun düşmüş galibin karşısına taze bir orduyla çıkmayı planlıyordu. Bu, kurnazca bir stratejiydi.

Fakat Severus, onun niyetini biliyordu. Niger’i yendikten sonra, Albinus’a olan ihtiyacı kalmamıştı. Severus’un kendi oğlu vardı, Caracalla. Onu vârisi yapmak istiyordu. Severus, Senato’ya bir mektup yazarak, Albinus’u halk düşmanı ilan etti. Bu, açık bir savaş ilanıydı.

Albinus, artık bekleyemezdi. Kendini imparator (Augustus) ilan etti ve Britanya’daki üç lejyon ve Hispania’dan gelen bir lejyonla birlikte Gallia’ya geçti. Karargâhını, Gallia’nın zengin ve stratejik şehri Lugdunum’da (Lyon) kurdu.

Severus, Tuna ve Suriye lejyonlarından oluşan devasa ordusuyla, Albinus’un üzerine yürüdü. İki ordu, Roma İmparatorluğu tarihinin en büyük ve en kanlı meydan savaşlarından birinde, Lugdunum’un hemen kuzeyindeki bir ovada karşılaştılar. Tarihçi Cassius Dio’ya göre, her iki tarafta da yaklaşık yüz elli bin asker vardı. Bu, Bedriacum’daki savaşlardan bile daha büyük bir rakamdı. Bu, sadece bir taht kavgası değil, imparatorluğun batı ve doğu orduları arasındaki nihai hesaplaşmaydı.

Savaş, 19 Şubat M.S. 197’de başladı ve iki gün sürdü. İnanılmaz derecede şiddetli ve dengeli bir mücadeleydi. Savaşın ilk gününde, Albinus’un sol kanadı, Severus’un sağ kanadını bozguna uğrattı. Lejyonerler, Severus’un kampına kadar ilerlediler. Severus’un kendisi, atından düşerek neredeyse esir alınıyordu. Bir an için, savaşı kaybedeceğini sandı. Fakat o, Antonius Primus veya Petillius Cerialis gibi bir komutandı. Kişisel cesaretiyle, Praetor Muhafızları’nı toplayarak bir karşı saldırı başlattı ve dağılan hattını yeniden kurmayı başardı.

Savaşın ikinci gününde, kaderi belirleyen, Severus’un süvari komutanı Laetus’un (Commodus’u deviren aynı Laetus değil, başka bir komutan) yaptığı bir manevra oldu. Laetus, süvarileriyle birlikte, Albinus’un ordusunun kanadına ve arkasına sarkarak, onları kuşattı. Bu saldırı, Albinus’un ordusunda paniğe neden oldu. Düzenleri bozuldu ve çözülmeye başladılar.

Severus, bu anı kaçırmadı. Tüm birlikleriyle genel bir saldırı emri verdi. Albinus’un ordusu, bu son darbe karşısında tamamen çöktü. Savaş, korkunç bir katliama dönüştü. On binlerce Romalı asker, o ovada can verdi.

Clodius Albinus, her şeyin bittiğini anladığında, Lugdunum yakınlarındaki bir eve kaçtı ve orada intihar etti. Severus’un askerleri, onun cansız bedenini bulup imparatorlarına getirdiler.

Severus’un intikamı, acımasız oldu. Albinus’un cansız bedenini, atıyla birlikte çiğnedi. Başını kestirip, Roma’daki destekçilerine bir uyarı olarak gönderdi. Cesedini ise, iki oğluyla birlikte, Rhone Nehri’ne attırdı.

Lugdunum şehri, Albinus’u desteklediği için ağır bir şekilde cezalandırıldı. Şehir yağmalandı ve yakıldı. Severus, Roma’ya döndüğünde, Albinus’u destekleyen yirmi dokuz senatörü, hiçbir yargılama yapmadan idam ettirdi. Bu, Senato’ya verilmiş kanlı bir mesajdı: Artık imparatora karşı gelmenin bedeli, ölümdü.


Askerin İmparatorluğu
Roma ve Ötesi, M.S. 197 sonrası

Beş İmparator Yılı, Lugdunum’un kanlı ovasında sona ermişti. Septimius Severus, artık Roma dünyasının tek ve tartışmasız efendisiydi. O, iç savaşın küllerinden, yeni bir tür imparatorluk yaratacaktı.

Bu, artık Senato’nun veya Roma aristokrasisinin imparatorluğu değildi. Bu, ordunun imparatorluğuydu. Severus, iktidarını kılıçla kazanmıştı ve kılıçla koruyacağını biliyordu. Senato’yu küçümsedi ve gücünü elinden aldı. Yönetimi, kendisi gibi eyaletlerden gelen, liyakatli ama kendisine sonuna kadar sadık bürokratlara ve hukukçulara teslim etti.

En büyük yatırımı, orduya yaptı. Lejyonların maaşını, Roma tarihindeki en yüksek seviyeye çıkardı. Askerlere, daha önce yasak olan, hizmet sırasında evlenme hakkı tanıdı. Bu, onları sınırlara daha da bağlı hale getirdi. Emekli olan askerlere cömert ikramiyeler ve topraklar verdi. Ölüm döşeğindeyken, oğullarına verdiği öğüt, onun yönetim felsefesinin bir özetiydi: “Anlaşın, askerleri zengin edin ve gerisini boş verin.”

Praetor Muhafızları’nı, artık sadece kendi lejyonerlerinden değil, imparatorluğun dört bir yanından gelen en iyi askerlerden oluşturdu. Roma, artık çok uluslu bir ordu tarafından korunuyordu.

Severus, aynı zamanda büyük bir inşaatçıydı. Memleketi Leptis Magna’yı, Roma’dan sonra imparatorluğun en görkemli şehirlerinden biri haline getirdi. Roma’da, Palatinus Tepesi’ne devasa bir ek bina (Septizodium) ve kendi adına bir zafer takı inşa ettirdi.

O, Dört İmparator Yılı’nın ve Beş İmparator Yılı’nın bir senteziydi. O, Vespasianus gibi pragmatik, çalışkan ve halktan gelen bir adamdı. Fakat aynı zamanda, Domitianus gibi acımasız, otoriter ve Senato’ya karşı güvensizdi. O, askeri bir otokrasi kurmuştu. Bu otokrasi, Roma’ya yirmi yıla yakın bir istikrar getirecekti.

Fakat bu istikrarın altında, gelecekteki bir krizin tohumları vardı. Orduyu bu kadar güçlendirmek, maaşlarını bu kadar artırmak, onları siyasetin merkezine koymak, imparatorluğu onlara bağımlı hale getirmişti. Gelecekteki imparatorlar, orduyu memnun edemediğinde, kışlalar yeniden kendi Sezar’larını yaratmaya başlayacaklardı.

Beş İmparator Yılı, Roma tarihinin en kanlı ve en kaotik dönemlerinden biriydi. Fakat aynı zamanda, Roma’nın ne kadar dirençli olduğunu, en derin krizlerden bile nasıl yeni bir düzen yaratarak çıkabildiğini gösteriyordu. Bu yıl, imparatorluğun karakterini sonsuza dek değiştirdi. Artık geri dönüşü olmayan bir şekilde, iktidarın merkezi İtalya’dan eyaletlere, Senato’dan ordugâhlara kaymıştı. Afrikalı kurt, Roma’yı birleştirmişti. Ama onun mirası, Üçüncü Yüzyıl Krizi olarak bilinecek olan çok daha büyük bir fırtınanın habercisiydi. Taht oyunu, sadece ara vermişti.


Bölüm 21

Paslı Mirasın Bedeli
Roma ve Britanya, M.S. 208-217

Gölgedeki Kardeşler
Eboracum, Britanya, M.S. 210

Kuzeyin soğuk ve nemli rüzgârı, Eboracum (York) şehrindeki Roma ordugâhının surlarını dövüyordu. Bu rüzgâr, İtalya’nın ılık meltemlerine alışkın olmayan, yaşlı ve hasta bir adamın kemiklerine işliyordu. İmparator Lucius Septimius Severus, altmışlı yaşlarının ortasındaydı. Gut hastalığı, onu yatağa mahkûm etmişti. Bir zamanlar at üzerinde Tuna’yı, Fırat’ı aşan o demir iradeli komutan, şimdi hizmetkârlarının yardımı olmadan hareket edemiyordu. Fakat zihni, bir hançer kadar keskindi. Ve o zihin, imparatorluğun geleceğinden, özellikle de arkasında bırakacağı iki oğlunun geleceğinden endişe duyuyordu.

Severus, son yıllarını, imparatorluğun en sorunlu sınırlarından birinde, Britanya’da geçirmeye karar vermişti. Kuzeydeki Kaledonyalı (İskoç) kabileler, Hadrian Duvarı’nı aşıp Roma topraklarına akınlar düzenliyorlardı. Severus, bu sorunu kökünden çözmek, hatta belki de tüm adayı fethetmek için, devasa bir orduyla sefere çıkmıştı. Fakat bu seferin bir başka, belki de daha önemli bir amacı vardı: İki oğlunu, sarayın yozlaştırıcı entrikalarından uzaklaştırıp, bir kışlanın sert disiplini altında birleştirmek ve onlara birlikte yönetmeyi öğretmek.

Oğulları, gece ve gündüz kadar farklıydılar. Büyük olanı, Marcus Aurelius Antoninus, daha çok bilinen lakabıyla Caracalla, babasının bir kopyasıydı. Yirmi iki yaşındaydı. Sert, acımasız, askeri hayata tutkun, askerlerin dilinden anlayan, fakat aynı zamanda öfkeli, sabırsız ve son derece kıskanç bir gençti. Lakabı, giymeyi sevdiği kapüşonlu bir Galli pelerininden geliyordu.

Küçük olanı, Publius Septimius Geta, ondan sadece on bir ay daha gençti. O, annesi Julia Domna’ya çekmişti. Daha nazik, daha kültürlü, edebiyata ve sanata düşkündü. Askeri hayattan çok, Roma’nın sosyal hayatını seviyordu. Sarayda popülerdi, senatörlerle iyi geçiniyordu.

İki kardeş, çocukluklarından beri birbirlerinden nefret ediyorlardı. Bu, basit bir kardeş rekabeti değildi. Bu, taht için yarışan iki zıt karakterin derin ve zehirli düşmanlığıydı. Her konuda kavga ediyorlardı: araba yarışlarındaki favori takımlarından, destekledikleri gladyatörlere, devlet politikalarına kadar. Saray, onların etrafında iki ayrı kampa bölünmüştü.

Severus, Britanya’nın soğuk ve zorlu koşullarının, onları ortak bir düşmana karşı birleştireceğini ummuştu. Fakat yanılıyordu. Düşmanlıkları, burada daha da derinleşmişti. Caracalla, babasının hastalığından faydalanarak, ordunun komutasını fiilen ele geçirmeye çalışıyor, Geta’yı aşağılıyor, onun destekçilerini ordudan uzaklaştırıyordu. Hatta babasını zehirlemeye çalıştığına, onu bir an önce ölüp tahtı kendisine bırakması için doktorlara baskı yaptığına dair söylentiler bile vardı.

Bir gün, Severus, hastalığına rağmen bir tahtırevana bindirilerek ordunun önünde teftişe çıktı. Caracalla, babasının hemen arkasında at sürüyordu. Bir an, kimsenin görmediğini sandığı bir anda, kılıcını çekerek babasına arkadan saldırmak için bir hamle yaptı. Fakat arkadaki muhafızların mırıltıları ve ani sessizlik, onu durdurdu. Severus, arkasını dönmedi. Hiçbir şey olmamış gibi teftişe devam etti.

O gece, Caracalla’yı çadırına çağırdı. Ortaya, masanın üzerine bir kılıç koydu.

“Eğer beni öldürmek istiyorsan,” dedi, sesi yorgun ama sertti. “Bunu arkamdan, korkakça yapma. İşte kılıç. Burada, şimdi, herkesin gözü önünde yap.”

Caracalla, tek kelime edemeden, utanç içinde başını öne eğdi. Severus, oğlunun ruhunun ne kadar karardığını o an anladı. Umutları tükenmişti. İmparatorluğu, iki yırtıcı kurda bırakacaktı. Ve onlar, birbirlerini parçalamadan rahat etmeyeceklerdi.

M.S. 211 yılının Şubat ayında, Septimius Severus, Eboracum’da öldü. Son sözleri, oğullarına bir vasiyet ve bir kehanet gibiydi: “Anlaşın, askerleri zengin edin ve gerisini boş verin.”

Oğulları, onun ilk tavsiyesini asla dinlemeyeceklerdi. Ama ikincisini, imparatorluğu felakete sürükleyecek bir şekilde uygulayacaklardı.


Parçalanmış Saray
Roma, Palatinus Tepesi, M.S. 211

İki kardeş, babalarının küllerini gümüş bir vazoya koyarak Roma’ya döndüler. Birlikte imparator ilan edildiler. Fakat bu birliktelik, sadece resmi unvanlarda vardı. Gerçekte, imparatorluk ortadan ikiye bölünmüştü.

Palatinus Sarayı, kelimenin tam anlamıyla ikiye ayrıldı. Caracalla bir kanatta, Geta diğer kanatta yaşıyordu. Aradaki tüm kapılar duvarla örülmüştü. Her birinin kendi saray görevlileri, kendi muhafızları, kendi casusları vardı. Saray, bir iç savaşın sessizce yaşandığı bir cephe hattına dönüşmüştü. İki kardeş, anneleri Julia Domna’nın arabuluculuk çabaları dışında, neredeyse hiç görüşmüyorlardı. Görüştüklerinde ise, bu genellikle birbirlerine karşı yeni komplolar kurmak veya suikast girişimlerinde bulunmak için oluyordu.

Bir keresinde, imparatorluğu coğrafi olarak ikiye bölmeyi bile tartıştılar. Caracalla, Batı’yı (Avrupa ve Afrika) alacak, Geta ise Doğu’yu (Asya ve Mısır) alacaktı. Başkentler Roma ve Antakya (veya İskenderiye) olacaktı. Bu, Roma İmparatorluğu’nun sonu demekti. Onları bu delice fikirden, yine anneleri Julia Domna vazgeçirdi. “Siz imparatorluğu bölmek istiyorsunuz,” dedi ağlayarak. “O halde önce beni de ikiye bölün ve her biriniz bir parçamı alın!”

Bu durum, bir yıldan az bir süre devam etti. Caracalla, bu paylaşımlı iktidara daha fazla dayanamayacağını anladı. Tek bir imparator olmalıydı. Ve o imparator, kendisi olacaktı.

Aralık M.S. 211’de, annesini kullanarak son ve en ölümcül tuzağını kurdu. Julia Domna’ya gitti ve kardeşiyle barışmak istediğini söyledi. Ondan, ikisini de silahsız bir şekilde, kendi özel dairesinde bir araya getirmesini rica etti. Geta, annesinin güvencesiyle bu teklifi kabul etti. Annesinin kollarında barışırken, hiçbir şeyin ters gitmeyeceğini düşünüyordu.

İki kardeş, annelerinin odasında buluştular. Bir süre konuştular. Tam barışacak gibi oldukları bir anda, Caracalla’nın önceden odaya sakladığı centurion’lar perdelerin arkasından fırladılar.

Geta, ne olduğunu anladığında artık çok geçti. Can havliyle annesinin kucağına atıldı, ona sarıldı. “Anne, yardım et! Beni öldürüyorlar!” diye bağırdı.

Fakat centurion’lar acımasızdı. Kılıçlarını savurdular. Geta, annesinin kollarında, onun kanıyla kendi kanı birbirine karışarak can verdi. Julia Domna, bir oğlunun ölümüne ve diğerinin katilliğine tanıklık ederken, acı içinde çığlık bile atamadı. Ona ağlaması bile yasaklanmıştı.

Caracalla, odadan çıktı. Yüzünde ne bir pişmanlık ne de bir üzüntü vardı. Doğruca Praetor Kışlası’na gitti.

Muhafızları topladı. Onlara, Geta’nın kendisine karşı bir komplo kurduğunu, kendini savunurken onu öldürmek zorunda kaldığını anlattı. Bu, bariz bir yalandı. Fakat yalanını, karşı konulmaz bir teklifle destekledi: Her bir askere, iktidarını desteklemeleri karşılığında, devasa bir bağış ve maaşlarına %50 zam vaat etti.

Severus’un tavsiyesi, babasının ölümünden bir yıl sonra, en kanlı şekilde uygulanıyordu: Askerleri zengin et. Praetorlar, kardeş katili yeni imparatorlarını coşkuyla selamladılar.

O gece, Roma’da bir katliam başladı. Caracalla, Geta’nın tüm destekçilerini, arkadaşlarını, hizmetkârlarını, hatta onun ismini taşıyan herkesi öldürttü. Yirmi binden fazla insanın, o gece ve takip eden günlerde katledildiği söylenir. Geta’nın adı, tüm anıtlardan silindi. Onun için de bir “Damnatio Memoriae” kararı çıkarıldı. Artık tek bir imparator vardı. Ve onun iktidarı, kardeş kanıyla mühürlenmişti.


Evrensel Vatandaşlık, Evrensel Vergi
Roma ve İmparatorluk, M.S. 212

Caracalla, artık tek başına iktidardaydı. Fakat babasının biriktirdiği hazineyi, askerlere yaptığı devasa bağışlarla ve zamlarla eritmişti. Acilen yeni gelir kaynaklarına ihtiyacı vardı. Ve bulduğu çözüm, Roma tarihinin en önemli ve en tartışmalı kararlarından biri olacaktı.

M.S. 212 yılında, “Constitutio Antoniniana” (Antonianus Fermanı) olarak bilinen bir ferman yayınladı. Bu fermanla, imparatorluk sınırları içinde yaşayan tüm özgür erkeklere, Roma vatandaşlığı veriliyordu. Bu, teoride, devrim niteliğinde bir adımdı. Yüzyıllardır süren bir süreci tamamlıyor, Roma İmparatorluğu’nu, bir yönetenler (Romalılar) ve yönetilenler (eyaletliler) sistemi olmaktan çıkarıp, teorik olarak eşit haklara sahip vatandaşlardan oluşan evrensel bir devlete dönüştürüyordu.

Fakat Caracalla’nın niyeti, bu kadar yüce değildi. Asıl amacı, maliydi. Roma vatandaşları, belirli veraset ve vergi türlerine tabiydiler. Özellikle, bir vatandaş öldüğünde, mirası üzerinden %5’lik bir vergi alınıyordu. Milyonlarca yeni vatandaşı vergi sistemine dahil ederek, Caracalla devasa bir gelir elde etmeyi umuyordu. Fermanı yayınladıktan hemen sonra, bu vergilerin oranını iki katına, %10’a çıkardı. Bu, tarihin en büyük vergi artışlarından biriydi.

Ferman, eyaletlerde karışık duygularla karşılandı. Birçokları için Roma vatandaşı olmak, büyük bir onur ve prestijdi. Bu, onlara yasal güvenceler, ticaret yapma kolaylıkları ve sosyal statü sağlıyordu. Fakat birçokları için de, bu sadece yeni ve daha ağır bir vergi yükü anlamına geliyordu.

Constitutio Antoniniana, uzun vadede, imparatorluğun yapısını derinden değiştirdi. “Romalı” olmanın ayrıcalığını ortadan kaldırdı. Artık herkes Romalıydı. Bu, bir yandan imparatorluğun bütünleşmesine yardımcı olurken, diğer yandan İtalya’nın ve eski aristokrasinin önemini daha da azalttı. İktidar, artık tamamen, imparatorun geldiği yere ve ordunun sadakatine bağlıydı. Bu ferman, Dört İmparator Yılı’nın başlattığı sürecin, yani iktidarın eyaletlere kaymasının son ve en önemli adımıydı. Severus’un askeri otokrasisi, Caracalla’nın evrensel vergi sistemiyle tamamlanmıştı.


Germania’da Bir Gladyatör, Parthia’da Bir Katil
Sınırlar, M.S. 213-217

Caracalla, Roma’da kalmaktan sıkılıyordu. Senato’dan ve siyasetten nefret ediyordu. O, kendini bir asker olarak görüyordu. Saltanatının geri kalanını, babası ve taklit etmeye çalıştığı Büyük İskender gibi, seferlerde geçirdi.

Önce, Germania sınırına gitti. Alaman kabileleriyle savaştı. Bu savaşlarda, bir imparatordan çok, bir gladyatör gibi davrandığı söylenir. Kendi elleriyle düşman öldürmekten, en ön safta savaşmaktan zevk alıyordu. Hatta Cermen kabilelerinin liderleriyle teke tek dövüştüğü bile anlatılır. Bu, askerlerinin ona olan hayranlığını artırıyordu. Onu, kendilerinden biri, cesur bir savaşçı olarak görüyorlardı.

Germania’dan sonra, gözünü Doğu’ya, Büyük İskender’in topraklarına çevirdi. İskender’in reenkarnasyonu olduğuna inanıyordu. Onun gibi giyiniyor, onun gibi bir ordu (Makedon falanksı) kurmaya çalışıyordu. Amacı, İskender’in yarım bıraktığı işi tamamlamak, Part İmparatorluğu’nu fethetmekti.

M.S. 216 yılında, devasa bir orduyla Part topraklarına girdi. Fakat onun savaş tarzı, geleneksel bir fetih değildi. O, zalimlik ve ihanetle savaşıyordu. Part Kralı Artabanus’a, kızıyla evlenmek istediğini, böylece iki imparatorluğu barış içinde birleştireceğini bildirdi. Bu bir tuzaktı. Part kralı ve saray erkânı, düğün için silahsız bir şekilde onu karşılamaya geldiklerinde, Caracalla’nın askerleri üzerlerine saldırdı ve binlerce insanı katletti. Bu, onursuz bir katliamdı ve Partları öfkeyle doldurdu.

Caracalla, kışı geçirmek için Edessa’ya (Urfa) çekildi. Burada, paranoyası ve zalimliği doruğa ulaştı. En yakın danışmanlarından, çocukluk arkadaşlarından bile şüpheleniyor, onları birer birer idam ettiriyordu. Ordusu, ona olan sadakatini ve sevgisini kaybetmeye başlamıştı. Cesur bir komutanı takip edebilirlerdi, ama dengesiz bir tiranı değil.

Onun sonunu hazırlayan, yine en yakınındaki adamlardan biri oldu. Yeni Praetor Komutanı, Marcus Opellius Macrinus. Macrinus, bir asker değil, bir hukukçuydu. Caracalla’nın dengesizliğinden ve ordunun artan hoşnutsuzluğundan kendi hayatı için endişe duymaya başlamıştı. Bir kâhinin, Caracalla’dan sonra tahta kendisinin geçeceğini söylediği söylentisi, imparatorun kulağına gitmişti. Macrinus, ya öldürecekti ya da ölecekti.


Yolda Gelen Ölüm
Carrhae Yakınları, Mezopotamya, 8 Nisan M.S. 217

Nisan M.S. 217’de, Caracalla, ordusuyla birlikte, tarihin bir başka ironik mekânına doğru yola çıktı: Carrhae (Harran). Burası, yüzlerce yıl önce, Crassus’un ve Roma lejyonlarının Partlar tarafından yok edildiği uğursuz ovaydı. Caracalla, yakındaki bir Ay tanrısı tapınağını ziyaret etmek istiyordu.

Yolculuk sırasında, imparator, tuvalet ihtiyacı için atından indi ve maiyetinden biraz uzaklaştı. Yanında sadece birkaç koruması vardı. İşte o an, Macrinus’un planı devreye girdi. Julius Martialis adında bir asker, Macrinus tarafından bu iş için seçilmişti. Martialis’in, Caracalla tarafından haksız yere idam edilen kardeşinin intikamını almak için kişisel bir nedeni vardı.

Martialis, sanki imparatora bir şey söylemek istiyormuş gibi yaklaştı. Caracalla, arkasını döndüğü bir anda, Martialis hançerini çekti ve imparatorun sırtına sapladı.

Caracalla, tek bir çığlık bile atamadan yere yığıldı. Kardeşini annesinin kollarında öldüren imparator, şimdi Mezopotamya’nın tozlu bir yol kenarında, yapayalnız ölüyordu. Muhafızlar, ne olduğunu anladıklarında Martialis’i anında öldürdüler. Böylece, komplonun arkasında kimin olduğu gizlenmiş oldu.

Ordu, imparatorlarının ölüm haberini aldığında, şok ve kafa karışıklığı yaşadı. İlk başta, bunun bir Part saldırısı olduğunu sandılar. Fakat gerçek ortaya çıktığında, bir yas havası çöktü. Caracalla bir canavardı, evet. Ama o, onların canavarıydı. Maaşlarını artıran, onlarla birlikte savaşan, onlara zenginlik getiren imparatordu.

Üç gün boyunca, Roma İmparatorluğu’nun bir imparatoru yoktu. Ordu, kime sadakat yemini edeceğini bilmiyordu. Macrinus, ustaca bir oyunla, kendisinin masum olduğunu, olayı büyük bir üzüntüyle karşıladığını söyledi. Diğer komutanlar arasında bir fikir birliği olmayınca ve ordunun bir lidere ihtiyacı olduğu gerçeği ağır basınca, sonunda Praetor Komutanı Macrinus, askerler tarafından yeni imparator ilan edildi.

Bu, Roma tarihinde bir ilkti. Macrinus, Senatör sınıfından bile değildi. O, equestrian (şövalye) sınıfından gelen, Mauretania (Cezayir) kökenli bir bürokrattı. Bir senatör olmayan ilk imparatordu. Bu, Senato’nun ne kadar güç kaybettiğinin ve iktidarın tamamen ordunun eline geçtiğinin son kanıtıydı.

Fakat Macrinus’un saltanatı, en başından itibaren zayıf temeller üzerine kuruluydu. O, bir savaş kahramanı değildi. Ve en önemlisi, Suriye’de, Antakya’da, Severus hanedanının unutulmuş kadınları, sessizce kendi intikamlarını ve kendi imparatorlarını yaratmak için çalışıyorlardı. Caracalla’nın ölümü, bir krizi bitirmemiş, çok daha tuhaf ve çok daha egzotik bir krizin kapısını aralamıştı. Taht oyunu, bu kez, Suriyeli rahiplerin ve güçlü kadınların elinde yeniden şekillenecekti.


Bölüm 19

Suriye Güneşinin Rahipleri
Emesa ve Antakya, M.S. 217-219

Gözden Düşmüş Matriarklar
Emesa, Suriye, M.S. 217 Yazı

Septimius Severus’un kurduğu hanedan, Caracalla’nın ölümüyle sona ermiş gibi görünüyordu. Afrikalı kurdun kan hattı, kendi oğlunun ellerinde kurumuştu. Fakat Severus, sadece bir asker değil, aynı zamanda kurnaz bir politikacıydı. O, Suriye’nin en güçlü ve en zengin ailelerinden biriyle evlenerek, doğunun gücünü kendi hanedanına bağlamıştı. Karısı, İmparatoriçe Julia Domna, Emesa’daki (Humus) Güneş Tanrısı Elagabalus’un (veya Heliogabalus) başrahibinin kızıydı. Julia, sadece güzel değil, aynı zamanda son derece zeki, kültürlü ve politik olarak hırslı bir kadındı. Severus’un ve Caracalla’nın saltanatları boyunca, “Kampların Annesi” ve “Senato’nun Annesi” gibi unvanlarla, imparatorluğun yönetiminde perde arkasındaki en güçlü figürlerden biri olmuştu.

Caracalla öldüğünde, Julia Domna Antakya’daydı. Oğlunun bir tiran olduğunu biliyordu, fakat o yine de onun oğluydu ve onun ölümüyle birlikte, Julia’nın tüm gücü ve statüsü de ölmüştü. Yeni imparator Macrinus, ona saygılı davrandı, unvanlarını ve servetini korumasına izin verdi. Fakat o, artık iktidar oyununun dışındaydı. Bu durumu kabullenemeyen, göğsündeki kanserin acısıyla ve kaybettiği gücün kederiyle dolu olan Julia Domna, yemek yemeyi reddederek kendini ölüme terk etti.

Ancak Severus hanedanının kadınlarının gücü, Julia Domna ile bitmiyordu. Onun kız kardeşi, Julia Maesa, belki de ondan daha da hırslı ve daha acımasızdı. Maesa, yıllarca Roma’da yaşamış, saray entrikalarını en ince detayına kadar öğrenmişti. İki kızı vardı: Julia Soaemias ve Julia Mamaea. Ve bu iki kızından, iki torunu. İşte bu torunlar, onun iktidara geri dönme planının merkezinde yer alacaklardı.

Macrinus, bu tehlikeli kadınları Roma’dan uzaklaştırmak için, memleketleri Emesa’ya dönmelerini emretti. Bu, onun en büyük hatası olacaktı. Onları, güçlerinin ve zenginliklerinin kaynağına, Güneş Tanrısı Elagabalus kültünün merkezine göndermişti.

Emesa’daki devasa tapınak, sadece bir dini merkez değil, aynı zamanda büyük bir ekonomik ve politik güç odağıydı. Tapınağın hazinesi, nesiller boyu birikmiş altınlar, gümüşler ve değerli taşlarla doluydu. Ve tapınağın başrahibi, bölgedeki en saygın ve en etkili kişiydi. Julia Maesa’nın büyük torunu, kızı Julia Soaemias’tan olan Varius Avitus Bassianus, o sırada sadece on dört yaşındaydı ve geleneklere göre, dedesinin yerine tapınağın yeni başrahibi olmuştu.

Bassianus, inanılmaz derecede yakışıklı bir gençti. Uzun, ipeksi saçları, sürmeli gözleri, üzerinde altın ve mücevherlerle işlenmiş ipek cübbeleriyle, her gün tapınakta düzenlenen ayinlerde, tanrısı Elagabalus’un (siyah, konik bir meteor taşı) önünde dans ediyor, kendinden geçiyordu. O, bir Romalıdan çok, egzotik bir doğu tanrısı gibiydi. Ve etraftaki kışlalarda konuşlanmış olan Roma lejyonerleri, bu törenleri izlemeye geliyor, bu güzel ve karizmatik gence hayranlık duyuyorlardı.

Julia Maesa, bu hayranlıkta bir fırsat gördü. Planı, hem basit hem de dâhiyeneydi. Askerlerin Caracalla’ya olan sevgisini ve bağlılığını biliyordu. Eğer torunu Bassianus’u, Caracalla’nın gayrimeşru oğlu olarak sunabilirse, askerlerin sadakatini kazanabilirdi.

Maesa, söylentiyi yaymaya başladı. Kızı Julia Soaemias’ın, Caracalla ile gizli bir ilişkisi olduğunu ve Bassianus’un aslında Geta gibi öldürülmekten korktuğu için saklanan bir Severus prensi olduğunu fısıldadı. Bu, bir yalandı. Fakat Maesa, bu yalanı parayla destekledi. Emesa tapınağının devasa hazinesini, askerlere rüşvet vermek için kullanmaya başladı. Gece, sadık adamları aracılığıyla, yakındaki kışlalara altın torbaları gönderiyor, askerlere Macrinus’a isyan edip, “gerçek Sezar”ı, Caracalla’nın oğlunu desteklemeleri için para teklif ediyordu.


Güneşin Oğlu İmparator Oluyor
Emesa Kışlası, 16 Mayıs M.S. 218

Plan, 16 Mayıs gecesi harekete geçti. Julia Maesa, torunu Bassianus’u ve kızı Soaemias’ı, şafaktan önce, yakındaki Üçüncü Lejyon Gallica’nın kampına gizlice soktu. Bassianus, Caracalla’nın çocukken giydiği mor bir pelerinle giydirilmişti.

Kampın komutanı Gannys, Maesa tarafından çoktan satın alınmıştı. Gannys, askerleri topladı. Onlara, karşılarında duran gencin, sevdikleri imparator Caracalla’nın oğlu olduğunu, Macrinus’un ise bir gaspçı ve bir katil olduğunu söyledi. Ve en önemlisi, bu gence imparator olarak yemin ederlerse, her birine devasa bir bağış verileceğini duyurdu.

Askerler tereddüt etmediler. Onlar için Macrinus, maaşlarını kısmaya çalışan, asker kökenli olmayan, sevimsiz bir bürokrattı. Karşılarındaki ise, hem ilahi bir güzelliğe sahip bir başrahip hem de sevdikleri Caracalla’nın kanını taşıyan (inandıkları gibi) bir prensti. Ve en önemlisi, arkasında tonlarca altın vardı. Lejyon, coşkuyla genç Bassianus’u imparator ilan etti. Ona, Caracalla’nın babasının onuruna, Marcus Aurelius Antoninus adını verdiler. Fakat tarih, onu tanrısının adıyla, Elagabalus olarak anacaktı.

Haber, Antakya’daki Macrinus’a ulaştığında, imparator durumu ilk başta ciddiye almadı. “Küçük bir yerel isyan,” dedi danışmanlarına. “Birkaç kohort gönderip bastırırız.”

Fakat isyan, bir orman yangını gibi yayılıyordu. Diğer Suriye lejyonları da, altın vaadi ve Severus hanedanına olan bağlılıklarıyla, birer birer Elagabalus’un tarafına geçiyorlardı. Macrinus, nihayet tehlikenin büyüklüğünü anladığında, ordusunu toplayıp isyanı bastırmak için harekete geçti.

İki ordu, Antakya yakınlarında karşılaştı. Savaşın başında, Macrinus’un tecrübeli Praetor Muhafızları, Elagabalus’un daha acemi Suriye lejyonlarını geri püskürtmeye başladı. Elagabalus’un ordusu panik içinde dağılmak üzereydi.

Tam o anda, savaşın seyrini değiştiren inanılmaz bir olay yaşandı. On dört yaşındaki imparator Elagabalus’un kendisi ve onu yetiştiren hadım komutanı Gannys, savaştan kaçmak yerine, atlarına atlayıp dağılan askerlerinin arasına daldılar. Arkalarından, Julia Maesa ve Julia Soaemias da at arabalarıyla onları takip ediyordu. Bu iki kadın, eteklerini toplayıp, kaçan askerlerin önünde durdular.

“Nereye kaçıyorsunuz, askerler?” diye bağırdı Maesa, sesi bir general gibiydi. “Sizi zengin edecek olan, sizi onurlandıracak olan imparatorunuzu, bu kadınların ve çocuğun arkasında mı bırakacaksınız? Utancınızdan ölün daha iyi!”

Bu inanılmaz manzara –bir çocuğun ve iki kadının cesareti– kaçan askerler üzerinde bir şok etkisi yarattı. Utançlarından, geri dönüp yeniden savaşmaya başladılar. Onların bu ani karşı saldırısı, Macrinus’un birliklerini şaşırttı.

Macrinus’un kendisi ise, savaşın en kritik anında, bir imparatorun yapmaması gereken bir şeyi yaptı: Kaçtı. Zırhını çıkardı, kılık değiştirdi ve savaş alanını terk etti. Onun kaçtığını gören Praetor Muhafızları’nın da morali bozuldu ve savaşma istekleri kalmadı. Savaş, Elagabalus’un zaferiyle sonuçlandı.

Macrinus, Roma’ya ulaşmaya çalışırken, Kalkedon’da (Kadıköy) yakalandı ve idam edildi. Saltanatı, sadece on dört ay sürmüştü. Kafası kesilerek, yeni ve genç imparatora gönderildi.

Roma İmparatorluğu’nun yeni efendisi, on dört yaşında, Suriyeli bir başrahipti. Ve onunla birlikte, Roma’ya daha önce hiç görmediği bir egzotizm, bir dinsel fanatizm ve bir ahlaki çöküş dalgası gelecekti.


Roma’da Bir Güneş Tanrısı
Roma, M.S. 219-222

Elagabalus ve maiyeti, Roma’ya bir yıldan uzun bir sürede ulaştı. Yolda, genç imparatorun tuhaf alışkanlıkları ve dinsel ritüelleri, şimdiden söylentilere neden oluyordu. Roma’ya vardığında, bu söylentilerin hepsi doğru çıktı.

Elagabalus, bir Roma imparatoru gibi değil, kendi tanrısının yaşayan bir temsili gibi davranıyordu. Devlet işleriyle hiç ilgilenmiyordu. Yönetimi, tamamen annesi Soaemias ve büyükannesi Maesa’ya bırakmıştı. O, vaktini, tanrısı Elagabalus için düzenlenen ayinlerle geçiriyordu.

En büyük icraatı, Palatinus Tepesi’ne, Jüpiter Tapınağı’nın bile gölgesinde bırakacak devasa bir tapınak (Elagabalium) inşa ettirmek oldu. Emesa’dan getirdiği o siyah, konik taşı, bu tapınağın merkezine yerleştirdi. Roma’nın en kutsal emanetlerini –Kybele’nin kara taşını, Vesta ateşini, Palladium’u– kendi tapınağına taşıttırarak, tüm dinleri kendi Güneş Tanrısı kültünün altında birleştirmeye çalıştı. Bu, Roma’nın dini geleneklerine yapılmış en büyük hakaretti.

Her gün, halkın önünde, ipek ve altın işlemeli cübbeleri içinde, yüzünde ağır bir makyajla, tanrısının sunağı önünde dans ediyor, kendinden geçiyordu. Törenlerde, Roma’nın en soylu senatörleri, onun arkasında hizmetkârlar gibi durmak, onun ilahilerini söylemek zorunda bırakılıyordu. Bu, aristokrasi için dayanılmaz bir aşağılamaydı.

Özel hayatı ise, tam bir skandaldı. Birbiri ardına, beşi resmi olmak üzere sayısız evlilik yaptı. Bu evliliklerden en şok edici olanı, bir Vesta Bakiresi olan Aquilia Severa ile yaptığı evlilikti. Bu, Roma’da affedilmez bir günahtı. Elagabalus, bu evliliği, “bir rahiple bir rahibenin kutsal birleşmesinden, tanrısal çocuklar doğacağı” gibi bir bahaneyle açıklamıştı.

Cinsel yönelimi de, Roma standartlarına göre bile aşırıydı. Sarayını, güzellikleriyle ün salmış genç erkeklerle doldurmuştu. Kendisine kadın gibi davranıyor, makyaj yapıyor, peruk takıyordu. Hatta bir keresinde, imparatorluğun dört bir yanına, kendisine bir vajina yapabilecek en iyi cerrahı bulana büyük bir ödül vaat ettiği bile söylenir. Arabacısı Hierocles ile evlenmiş, ona “kocam” diye hitap etmişti. Bu davranışlar, onun bir tiran olmasından çok, Roma ahlakını temelden sarsan bir sapkın olarak görülmesine neden oldu.

Yönetimde ise, liyakat tamamen ortadan kalkmıştı. En yüksek devlet makamlarına, bir dansçı, bir berber, bir arabacı gibi, onun gözüne giren, genellikle yakışıklı ve düşük sınıftan gelen adamlar atanıyordu. Annesi Soaemias, tarihte ilk kez, resmi olarak Senato toplantılarına katılan ve söz hakkı olan bir kadın oldu. Büyükannesi Maesa ise, senatörlerin eşleri için bir tür “kadın senatosu” kurarak, kıyafet ve protokol kurallarını belirliyordu.

Roma, bu Suriyeli gencin elinde, bir imparatorluktan çok, egzotik ve kaotik bir doğu sarayına dönüşmüştü.


Anne ve Oğul
Palatinus Sarayı ve Praetor Kışlası, M.S. 221-222

Bu çılgınlığa ilk “dur” diyen, bu oyunu başlatan kadının kendisi oldu: Julia Maesa. O, hırslı ve acımasız olabilirdi, fakat aynı zamanda zeki bir politikacıydı. Torununun bu davranışlarının, sadece onun değil, tüm hanedanın sonunu getireceğini gördü. Askerlerin ve halkın homurdanmaları, kulağına geliyordu. Elagabalus, bir hayal kırıklığıydı. O, Caracalla’nın oğlu değil, bir tapınak delisiydi.

Maesa, planını değiştirdi. B planını devreye soktu. Diğer kızı Julia Mamaea’dan olan, diğer torunu Alexianus Bassianus. Alexianus, kuzeni Elagabalus’tan birkaç yaş daha küçüktü. Onun tam tersiydi. Ciddi, sakin, iyi huylu ve annesi tarafından geleneksel Roma değerlerine göre yetiştirilmişti.

Maesa, Elagabalus’u, kuzenini evlat edinip “Sezar” ilan etmeye ikna etti. Gerekçesi, Elagabalus’un böylece tanrısıyla ilgili kutsal görevlerine daha fazla zaman ayırabileceği, sıkıcı devlet işlerini ise kuzenine bırakabileceğiydi. Elagabalus, bu fikri sevdi. M.S. 221 yılında, kuzenini evlat edindi ve ona Marcus Aurelius Severus Alexander adını verdi.

Fakat Maesa’nın planı, hemen geri tepti. Askerler ve Senato, genç ve ciddi Alexander’ı anında sevdiler. O, onlara umut veriyordu. Bu durum, Elagabalus’un kıskançlığını ateşledi. Evlat edindiği kuzenini, bir anda en büyük rakibi olarak görmeye başladı. Onu öldürtmek için birkaç girişimde bulundu. Fakat bu girişimler, Maesa ve Mamaea’nın dikkatli koruması ve Praetorların Alexander’a olan sevgisi sayesinde başarısız oldu.

Elagabalus, son bir umutsuz hamleyle, Alexander’ın öldüğüne dair bir söylenti yayarak, Praetorların tepkisini ölçmek istedi. Praetorlar, bu habere o kadar öfkelendiler ki, kışlalarında isyan ettiler ve Elagabalus’un kendisi gelip Alexander’ın hayatta olduğunu kanıtlayana kadar sakinleşmeyeceklerini söylediler.

Elagabalus, annesi Soaemias ile birlikte, korku içinde kışlaya gitmek zorunda kaldı. Yanlarında Alexander da vardı. Kışlaya girdiklerinde, askerler Alexander’ı coşkuyla selamladılar. Elagabalus’u ve onun sefih arkadaşlarını ise yuhaladılar ve hakaretler yağdırdılar.

Elagabalus, bu hakaretler karşısında öfkeye kapıldı ve kendisine en çok bağıran askerin idam edilmesini emretti. Bu, sonu oldu. Praetorlar, bu emre isyan ederek, Elagabalus ve annesinin üzerine saldırdılar.

Anne ve oğul, kışlanın bir köşesindeki bir tuvalete sığınmaya çalıştılar. Fakat askerler onları orada buldu. Önce Elagabalus’u, ardından onu korumaya çalışan annesi Soaemias’ı katlettiler.

Cesetlerini, Vitellius’a yaptıkları gibi, Roma sokaklarında sürüklediler. Onlara her türlü aşağılamayı yaptılar. En sonunda, cesetlerini Tiber Nehri’ne attılar. Elagabalus’un tanrısı olan o siyah taş da, tapınağından alınarak kanalizasyona atıldı.

Roma, Güneş Tanrısı imparatorundan kurtulmuştu. Yerine, on üç yaşında, annesinin ve büyükannesinin vesayeti altında, iyi huylu bir çocuk geçmişti: Severus Alexander.


Eteklerin Altındaki İmparatorluk
Roma, M.S. 222 sonrası

Severus Alexander’ın saltanatı, bir sükûnet ve restorasyon dönemiydi. Gerçek iktidar, annesi Julia Mamaea ve büyükannesi Julia Maesa’nın (o da birkaç yıl sonra öldü) elindeydi. Bu iki kadın, Senato ile iyi ilişkiler kurdu. Elagabalus’un getirdiği tüm egzotik dini ritüelleri iptal ettiler. Yönetime, liyakatli ve saygın senatörlerden oluşan bir danışma meclisi getirdiler. Roma, bir süreliğine, yeniden bir hukuk ve düzen devleti gibi görünmeye başladı.

Fakat bu, kırılgan bir barıştı. İmparatorluk, artık bir çocuğun ve annesinin yönettiği bir devletti. Bu durum, ordunun gözünde, bir zayıflık işaretiydi. Lejyonlar, Elagabalus’un çılgınlıklarından bıkmışlardı, evet. Ama bir kadının emirlerini almaktan da hoşlanmıyorlardı. Özellikle, sınır boylarındaki komutanlar, merkezdeki bu “eteklerin altındaki imparatorluk”tan rahatsızdılar.

Aynı zamanda, imparatorluğun dış tehditleri de artıyordu. Doğuda, zayıflamış Part İmparatorluğu’nun yerine, çok daha agresif ve tehlikeli yeni bir güç yükseliyordu: Sasani İmparatorluğu. Batıda ise, Cermen kabileleri, sürekli olarak Ren ve Tuna sınırlarını zorluyordu.

Severus Alexander, büyüdüğünde iyi niyetli ve çalışkan bir imparator oldu. Fakat o, bir asker değildi. Savaş alanında, babasının ve büyükbabasının karizmasından yoksundu. Bir sefere çıktığında, yanında her zaman annesi Julia Mamaea da oluyordu. Askerler, annesinin sözünden çıkamayan bu genç imparatorla alay ediyorlardı.

Dört İmparator Yılı’nın ve Beş İmparator Yılı’nın başlattığı o kaçınılmaz süreç, yeniden işlemeye başlamıştı. Ordu, maaşlarını ödeyen, onları zafere götüren, kendilerinden biri gibi olan bir savaşçı imparator istiyordu. Severus Alexander, bu tanıma uymuyordu.

Onun sonunu getirecek olan adam, ordunun içinden, en alt tabakadan yükselecekti. Maximinus Thrax adında, Trakyalı bir köylü, devasa fiziği ve askeri yeteneğiyle orduda erlikten generalliğe kadar yükselmişti. O, Senato’dan, felsefeden, Roma’nın inceliklerinden nefret ediyordu. O, sadece savaşı ve kaba gücü biliyordu. Ve askerler, onda aradıkları lideri görüyorlardı.

M.S. 235 yılında, Severus Alexander ve annesi Julia Mamaea, Germania’daki bir kışlada, kendi askerleri tarafından katledildiler. Bu, Maximinus Thrax’ın organize ettiği bir isyandı. Severus hanedanı, böylece tamamen sona erdi.

Yerine, Roma’nın ilk barbar imparatoru, Maximinus Thrax geçti. Onun tahta çıkışıyla, Roma tarihinin en karanlık ve en kaotik dönemi başlayacaktı: Üçüncü Yüzyıl Krizi. Bu kriz, elli yıl boyunca, imparatorluğu neredeyse yok olma noktasına getirecek, sayısız imparatorun tahta çıkıp öldürülmesine, iç savaşlara, ekonomik çöküşe ve barbar istilalarına sahne olacaktı.

Dört İmparator Yılı ve Beş İmparator Yılı’nın yarattığı o paslı miras, sonunda kırılmıştı. Ordu, artık sadece imparator yapan değil, imparatorluğun kendisi olmuştu. Ve bu ordu, kendi yarattığı canavarla birlikte, Roma’yı da uçurumun kenarına sürükleyecekti. Taht oyunu, artık sadece Roma’da değil, imparatorluğun her kışlasında, her sınır boyunda oynanan, sonu gelmez bir ölüm dansına dönüşmüştü.

Bölüm 20

Kırık Taht ve Ebedi Şehir
Roma ve Ötesi, M.S. 235-312

Kışlanın İmparatoru
Mogontiacum, Germania Superior, M.S. 235

Tarihin paslı tekerleği, tam bir turunu tamamlayıp, başladığı yere geri dönmüştü. Septimius Severus’un hanedanı, torunu Severus Alexander’ın ve annesi Julia Mamaea’nın, Germania’daki bir kışlada, kendi askerleri tarafından katledilmesiyle sona erdi. Bu kez katiller, ne saraydaki komplocular ne de Praetor Muhafızları’nın açgözlü subaylarıydı. Katil, ordunun ta kendisiydi. Ve onların seçtiği yeni imparator, Dört İmparator Yılı’nın başlattığı o kaçınılmaz sürecin vücut bulmuş haliydi.

Adı Gaius Julius Verus Maximinus’tu. Tarih onu, Trakyalı Maximinus (Maximinus Thrax) olarak tanıyacaktı. O, bir senatör değildi. Bir aristokrat değildi. Hatta tam anlamıyla bir Romalı bile sayılmazdı. Trakyalı bir köylü ailenin, bir Got baba ve bir Alan annenin çocuğuydu. Söylentilere göre boyu iki buçuk metreyi aşıyordu, gücü efsaneydi. Ordunun en alt kademesine, basit bir er olarak katılmış, devasa fiziği, inanılmaz gücü ve savaş alanındaki vahşi cesareti sayesinde, rütbeleri birer birer tırmanmıştı. O, Latinceyi bile bozuk bir aksanla konuşuyordu. Hayatında Roma şehrini hiç görmemişti. Senato’dan, felsefeden, sanattan nefret ediyordu. Onun bildiği tek dünya, kışlanın çamuru, savaşın kanı ve kaba kuvvetin yasasıydı.

O, kışlanın imparatoruydu. Onu tahta çıkaran güç, ordunun Severus Alexander’ın Cermen kabilelerine savaşmak yerine para ödeyerek barış yapma politikasına duyduğu öfkeydi. Askerler, savaşmak ve yağma yapmak istiyorlardı. Annesinin sözünden çıkmayan, kibar ve zayıf bir imparator istemiyorlardı. Kendileri gibi olan, onların dilinden anlayan, onları zafere ve ganimete götürecek birini istiyorlardı. Ve Maximinus, tam olarak buydu.

Onun tahta çıkışı, bir devrin sonuydu. M.S. 69’da Tacitus’un ifşa olduğunu söylediği o büyük sır –imparatorların Roma dışında da yapılabileceği sırrı– artık bir sır değildi. O, artık tek gerçekti. Maximinus’un imparatorluğu, ne Senato’dan ne de Roma halkından onay aldı. Onun meşruiyeti, sadece ve yalnızca lejyonların mızraklarının ucunda yazılıydı.

Saltanatı, sürekli bir savaş demekti. Sınırları başarıyla savundu, Cermenlere ve Daçyalılara karşı önemli zaferler kazandı. Fakat Roma’yı yönetmekle hiç ilgilenmedi. İtalya’ya hiç gitmedi. Onun için imparatorluk, ordusunu beslemek için sıkılması gereken dev bir süngerden ibaretti. Vergileri, tarihte görülmemiş seviyelere çıkardı. Özellikle zengin senatör sınıfına karşı acımasız bir kampanya başlattı. Onları, uydurma suçlamalarla idam ettiriyor, tüm servetlerine el koyuyordu. Tapınakların hazinelerini bile eritip, askerlerinin maaşlarını ödemek için para bastırdı.

O, Severus’un vasiyetini, “askerleri zengin et, gerisini boş ver” sözünü, korkunç bir mantıkla sonuna kadar uyguluyordu. Fakat “gerisi” dediği şey, Roma medeniyetinin kendisiydi. Senato, aristokrasi, hukuk, gelenekler… hepsi, kışla imparatorunun çizmeleri altında eziliyordu. Bu durum, kaçınılmaz bir tepkiyi doğuracaktı. Ve bu tepki, Roma’yı, Dört İmparator Yılı’nı bile gölgede bırakacak bir kaosa sürükleyecekti.


Altı İmparatorun Kanlı Yılı
Thysdrus, Afrika ve Roma, M.S. 238

Maximinus Thrax’ın zulmüne karşı ilk isyan kıvılcımı, beklenmedik bir yerden, Afrika eyaletinden geldi. Eyaletin zengin toprak sahipleri, Maximinus’un acımasız vergi memurlarının baskısından bıkmışlardı. M.S. 238 yılında, bir isyan başlattılar. Fakat bir orduya ihtiyaçları vardı. Ve bir imparatora.

Gözlerini, eyaletin yaşlı ve son derece saygın valisi Marcus Antonius Gordianus’a çevirdiler. Gordianus, seksen yaşındaydı. Zengin, kültürlü, soylu bir aileden geliyordu ve hayatı boyunca devlete onurla hizmet etmişti. O, tahtta hiçbir gözü olmayan, sakin bir emeklilik hayali kuran bir adamdı. Fakat isyancılar, onu zorla imparator ilan ettiler. Gordianus, bu tehlikeli onuru, tek bir şartla kabul etti: Kırk altı yaşındaki oğlu da, onunla birlikte ortak imparator olacaktı.

Senato, haberi aldığında, bir an bile tereddüt etmedi. Bu, Maximinus’tan kurtulmak için bir fırsattı. Gordianları coşkuyla tanıdılar, Maximinus’u ise halk düşmanı ilan ettiler. Roma, bir anda yeniden ikiye bölünmüştü. Fakat bu kez, savaş çok daha hızlı ve trajik bir şekilde sonuçlanacaktı.

Maximinus, haberi Tuna sınırındaki karargâhında aldığında, öfkeyle Roma’ya doğru yürüyüşe geçti. Fakat o İtalya’ya ulaşamadan, Afrika’daki savaş bitmişti. Komşu eyalet Numidia’nın valisi, Maximinus’a sadıktı. Emrindeki tek bir lejyonla, Gordianların derme çatma ordusunun üzerine yürüdü. Kartaca yakınlarında yapılan savaşta, Genç Gordianus, tecrübesiz birliklerinin başında savaşırken öldürüldü. Oğlunun ölüm haberini alan yaşlı Gordianus ise, villasında kendini asarak intihar etti. Saltanatları, sadece yirmi iki gün sürmüştü.

Bu haber Roma’ya ulaştığında, Senato dehşete düştü. Maximinus’un intikamından korkuyorlardı. Geri adım atmak için çok geçti. Umutsuz bir cesaretle, kendi içlerinden iki yeni imparator seçtiler: Pupienus ve Balbinus. İkisi de tecrübeli, yaşlı senatörlerdi. Pupienus askeri işlerden, Balbinus ise sivil yönetimden sorumlu olacaktı. Fakat Roma halkı, bu iki yaşlı aristokratı istemiyordu. Onlar, Gordianların yasını tutuyorlardı. Halkın baskısıyla, Senato üçüncü bir Sezar daha atamak zorunda kaldı: Öldürülen Genç Gordianus’un on üç yaşındaki aynı isimli torunu, III. Gordianus.

Roma, bir anda üç imparator tarafından yönetilmeye başlanmıştı. Bu, tarihin gördüğü en garip yönetimlerden biriydi. Pupienus, Maximinus’u karşılamak için Kuzey İtalya’ya giderken, Balbinus Roma’da düzeni sağlamaya çalışıyordu.

Maximinus, ordusuyla birlikte Aquileia şehrini kuşattı. Fakat şehir, beklemediği bir direniş gösterdi. Kuşatma uzadıkça, Maximinus’un ordusunda huzursuzluk baş gösterdi. Askerler, kendi imparatorlarının onları anlamsız bir iç savaşa sürüklemesinden bıkmışlardı. Sonunda, kendi Praetor Muhafızları, bir gece Maximinus’un çadırına girerek, onu ve oğlunu uykularında katlettiler. Kışla imparatoru, yine kışla tarafından yok edilmişti.

Maximinus’un ölümüyle, Roma rahat bir nefes aldı. Fakat kaos bitmemişti. Pupienus ve Balbinus, Roma’ya döndüklerinde, birbirleriyle kavga etmeye başladılar. İkisi de diğerinden şüpheleniyor, birbirlerine karşı komplolar kuruyorlardı. Bu durumdan en çok rahatsız olanlar ise, yine Praetor Muhafızları’ydı. Onlar, Senato’nun seçtiği bu iki imparatordan nefret ediyorlardı.

Temmuz ayında, bir saray şenliği sırasında, Praetorlar sarayı bastılar. Pupienus ve Balbinus’u yakaladılar. Onları çıplak bir şekilde saraydan dışarı sürüklediler, işkence ettiler ve Roma sokaklarında gezdirdikten sonra katlettiler. Saltanatları, doksan dokuz gün sürmüştü.

Ardından, kışlaya geri döndüler ve tek bir imparator kaldığını hatırladılar: On üç yaşındaki çocuk, III. Gordianus. Onu buldular, omuzlarına aldılar ve Roma’nın tek efendisi ilan ettiler.

Böylece, M.S. 238 yılı sona erdi. Roma, bir yıl içinde altı farklı imparator görmüştü: Yaşlı Gordianus, Genç Gordianus, Pupienus, Balbinus, Maximinus Thrax ve şimdi de III. Gordianus. Dört İmparator Yılı, bu kanlı ve kaotik yılın yanında, düzenli bir geçit töreni gibi kalıyordu. Bu, imparatorluğun ne kadar derin bir krize girdiğinin, istikrarın tamamen yok olduğunun ve iktidarın artık sadece kaba kuvvetin ve anlık fırsatların bir oyunu haline geldiğinin en acı kanıtıydı.


Parçalanmış Dünya ve Kurtarıcılar
Üçüncü Yüzyıl Ortaları

III. Gordianus’un çocuk imparatorluğu, birkaç yıllık bir sükûnet getirse de, bu sadece fırtına öncesi sessizlikti. Onu, bir dizi kısa ömürlü “kışla imparatoru” izledi. Philip the Arab, Decius, Gallus, Aemilianus… Çoğu, seleflerini öldürerek tahta çıktı ve bir ya da iki yıl içinde, aynı kaderi paylaşarak öldürüldü.

Bu sürekli iç savaş, imparatorluğu ölümcül bir şekilde zayıflattı. Sınırlar savunmasız kalmıştı. Batıda, Cermen kabileleri –Franklar, Alamanlar, Gotlar– Ren ve Tuna’yı aşarak Gallia, İtalya ve Yunanistan’ı yağmalıyorlardı. Doğuda ise, güçlü Sasani İmparatorluğu, Roma’nın en zengin eyaletlerini tehdit ediyordu. M.S. 260 yılında, İmparator Valerianus, Sasanilere karşı yaptığı bir savaşta esir düştü. Bu, Roma tarihinde bir ilkti ve onuruna indirilen en büyük darbeydi. Söylentilere göre, Sasani Kralı I. Şapur, Valerianus’u, atına binerken basamak olarak kullanmış, ölümünden sonra ise derisini yüzdürüp içini samanla doldurarak bir tapınakta sergiletmişti.

İmparatorluk, fiilen üçe bölünmüştü. Merkezde, Roma’da, Valerianus’un oğlu Gallienus, ayakta kalmaya çalışıyordu. Batıda, Gallia, Britanya ve Hispania, Postumus liderliğinde kendi “Galya İmparatorluğu”nu kurmuştu. Doğuda ise, Palmyra şehrinin kraliçesi Zenobia (Zeynep), Suriye, Mısır ve Anadolu’nun büyük bir kısmını kontrol eden bir “Palmira İmparatorluğu” yaratmıştı.

Roma, yok olmanın eşiğindeydi. Tam bu umutsuz anda, sahneye yeni bir tür imparator çıktı. Onlar, senatör veya aristokrat değillerdi. Onlar, Balkanlardaki Illyricum bölgesinden gelen, sert, disiplinli, hayatlarını orduda geçirmiş profesyonel askerlerdi. Claudius Gothicus, Quintillus ve en önemlisi, Lucius Domitius Aurelianus.

Aurelianus, bu “asker imparatorların” en büyüğüydü. Beş yıllık kısa saltanatında (M.S. 270-275), inanılmaz bir enerjiyle, imparatorluğu yeniden birleştirdi. Önce kuzeydeki barbarları yendi. Sonra, Roma’yı gelecekteki akınlardan korumak için, şehrin etrafına devasa surlar (Aurelian Surları) inşa ettirdi. Ardından, doğuya yürüyerek Kraliçe Zenobia’yı yendi ve Palmira İmparatorluğu’na son verdi. Son olarak, batıya dönerek Galya İmparatorluğu’nu yıktı ve imparatorluğu yeniden tek bir çatı altında birleştirdi. Senato, ona “Restitutor Orbis” (Dünyanın Kurtarıcısı) unvanını verdi.

Aurelianus ve onun gibi Illyrialı imparatorlar, Roma’yı mutlak bir çöküşten kurtarmışlardı. Fakat bunu yaparken, imparatorluğun doğasını da sonsuza dek değiştirmişlerdi. Onların yönetimi, mutlak bir askeri otokrasiydi. Senato, artık sadece bir şehir meclisiydi. İmparator, artık tanrısal bir figür, ordunun ve devletin mutlak efendisiydi. Aurelianus, hatta kendini resmen “Dominus et Deus Natus” (Doğuştan Efendi ve Tanrı) ilan etti. Dört İmparator Yılı’nın başlattığı süreç, en mantıksal sonucuna ulaşmıştı.

Fakat Aurelianus bile, sistemin lanetinden kaçamadı. Tam Perslere karşı yeni bir sefere çıkmaya hazırlanırken, M.S. 275’te, bir kâtibinin yalanı yüzünden kendi subayları tarafından bir komploya kurban giderek öldürüldü. Kurtarıcı bile, kendi ordusunun ihanetinden güvende değildi. Taht oyunu, hâlâ devam ediyordu.


Bölünmüş Taht, Yeni Bir Düzen
Nicomedia, M.S. 293

Krizi bitiren ve Roma’ya kalıcı bir istikrar getiren çözüm, yine Illyrialı bir asker-imparator olan Diocletianus’tan geldi. Diocletianus, Dört İmparator Yılı’ndan ve Üçüncü Yüzyıl Krizi’nden doğru dersi çıkaran adamdı. Sorunun, tek bir adamın bu devasa ve sürekli tehdit altındaki imparatorluğu yönetememesi olduğunu anladı. Sorun, her zaman bir boşluk yaratan ve hırslı generalleri isyana teşvik eden veraset belirsizliğiydi.

Onun çözümü, radikal ve devrimciydi: Tetrarki (Dörtlü Yönetim).

Diocletianus, imparatorluğu ikiye böldü: Doğu ve Batı. Kendisi, Doğu’yu yöneten kıdemli imparator (Augustus) oldu. Batı’yı yönetmesi için, güvendiği asker arkadaşı Maximianus’u ikinci bir Augustus olarak atadı. Bu, sorunu kısmen çözüyordu. Ama veraset sorununu çözmüyordu.

Bu yüzden, sistemi bir adım daha ileri götürdü. Her Augustus’un, kendine bir yardımcı ve vâris seçmesini sağladı. Bu yardımcılara “Sezar” unvanı verilecekti. Diocletianus, Doğu’da Galerius’u; Maximianus ise Batı’da Constantius Chlorus’u Sezar olarak atadı.

Böylece, imparatorluk dört adam tarafından yönetiliyordu. İki kıdemli Augustus, iki de onlara bağlı genç Sezar. Plan şuydu: Augustuslar yirmi yıl yönettikten sonra emekli olacaklar, yerlerine kendi Sezarları geçecekti. Yeni Augustuslar da, kendilerine yeni Sezarlar seçeceklerdi. Bu sistem, teoride mükemmeldi. Hem imparatorluğu dört farklı cephede yönetecek kadar insan gücü sağlıyor, hem de veraset sorununu kan bağı veya iç savaş yerine, düzenli bir atama sistemine bağlıyordu.

Diocletianus, başkentini bile Roma’dan, Asya’daki Nicomedia’ya (İzmit) taşıdı. Bu, Roma şehrinin siyasi öneminin tamamen bittiğinin ilanıydı. İmparatorluk, artık sınırlara yakın, stratejik şehirlerden yönetiliyordu.

Tetrarki, yirmi yıl boyunca işledi. İmparatorluğa istikrar getirdi, ekonomiyi toparladı, sınırları güvence altına aldı. Dört İmparator Yılı’nın başlattığı o kanlı döngü, nihayet kırılmış gibiydi. Artık taht için savaşmaya gerek yoktu. Çünkü herkes için bir taht vardı.

Fakat bu, insan hırsını hesaba katmayan, mekanik bir çözümdü. Diocletianus ve Maximianus, M.S. 305’te planlandığı gibi emekli olduklarında, sistem çatırdamaya başladı. Yeni Augustuslar ve Sezarlar, birbirlerinin güçlerini kıskanıyor, kendi oğullarını sisteme dahil etmeye çalışıyorlardı. Tetrarki, kan bağının ve kişisel hırsın gücü karşısında zayıf kalmıştı.


Milvian Köprüsü’ndeki Yankı
Roma, 28 Ekim M.S. 312

Tetrarki’nin çöküşüyle başlayan yeni iç savaşlar zincirinin sonunda, sahada iki güçlü adam kalmıştı. Biri, Batı’nın Sezar’ı Constantius Chlorus’un oğlu olan Constantinus’tu (Konstantin). Babası, Britanya’da, Eboracum’da (Septimius Severus’un öldüğü aynı şehirde) ölmüştü ve lejyonları, babalarının yerine onu Augustus ilan etmişlerdi. Diğeri ise, eski Augustus Maximianus’ın oğlu olan ve Roma’yı kontrol eden Maxentius’tu.

İki adam, imparatorluğun batı yarısının kontrolü için nihai bir savaşa tutuştular. Hesaplaşma, Roma kapılarının önünde, Milvian Köprüsü’nde gerçekleşti.

Bu, tarihin en sembolik mekânlarından biriydi. Dört İmparator Yılı’nın başlangıcında, Galba, bu köprünün yakınlarında, Nero’nun denizcilerini katlederek Roma’ya kanla girmişti. Şimdi, iki yüz kırk üç yıl sonra, yeni bir lider, aynı köprüde Roma’nın kaderini belirleyecekti.

Savaştan önceki gece, Constantinus, gökyüzünde bir vizyon gördüğünü iddia etti. Ya bir haç ya da Grekçe “Chi-Rho” (Hristos) sembolüydü. Ve bu sembolün altında, “In Hoc Signo Vinces” – “Bu İşaretle Zafere Ulaşacaksın” yazıyordu. Constantinus, askerlerine, kalkanlarının üzerine bu yeni, garip işareti çizmelerini emretti.

Savaş, Constantinus’un kesin zaferiyle sonuçlandı. Maxentius, kaçmaya çalışırken, Tiber Nehri’ne düşerek boğuldu. Tıpkı Otho’nun ve Vitellius’un cesetleri gibi, onun bedeni de nehirden çıkarıldı, başı kesildi ve Roma sokaklarında gezdirildi.

Constantinus, Roma’ya bir fatih olarak girdi. Fakat onun zaferi, farklı bir zaferdi. O, sadece bir iç savaşı kazanmamıştı. O, yeni bir tanrının, yeni bir inancın gücüyle kazandığını iddia ediyordu.

Dört İmparator Yılı’nın başlattığı döngü, bir anlamda burada kapanıyordu. O kanlı yıl, Julio-Claudian hanedanının ve onunla birlikte gelen eski pagan, aristokratik Roma’nın ölüm çanlarını çalmıştı. Onu takip eden iki buçuk asır, Roma’nın bu ölümle mücadelesiydi. Kışla imparatorları, askeri otokrasi, parçalanma, kriz ve sonunda Tetrarki gibi radikal çözümler… hepsi, o ilk yaranın sonuçlarıydı.

Constantinus, bu süreci tamamlayan adamdı. O, imparatorluğu yeniden tek bir adamın altında birleştirecekti. Fakat bu, artık Vespasianus’un ya da Trajan’ın imparatorluğu değildi. O, başkentini, Severus’un cezalandırdığı, ama kendisinin “Yeni Roma” olarak yeniden inşa edeceği Byzantium’a, yani Konstantinopolis’e taşıyacaktı. Ve en önemlisi, imparatorluğun ruhunu değiştirecekti. Kartalın yanına, haçı koyacaktı.

Kanlı taht oyunu, bitmemişti. Sadece şekil değiştirmişti. Artık mücadele, sadece generaller arasında değil, farklı Hristiyan mezhepleri arasında, imparatorlar ve piskoposlar arasında da devam edecekti. Fakat M.S. 69’un o korkunç yılı, Roma’ya en kalıcı mirasını bırakmıştı: Kırılganlık. En güçlü imparatorluk bile, kendi içindeki hırsın, ihanetin ve şiddet döngüsünün esiri olabilirdi. Ebedi Şehir, ayakta kalabilirdi. Ama taht, her zaman kırılgandı. Ve üzerinde oturan herkes, kendisinden öncekilerin hayaletleriyle birlikte yaşamak zorundaydı.

Yorum bırakın

Scroll to Top