BÖLÜM 1: ALTIN VE GÖLGE
Kaderin Suya İndirilişi
Amsterdam ve Texel, 1628-1629
Amsterdam, on yedinci yüzyılın şafağında, suyun ve paranın yoğurduğu bir medeniyetin nabzı gibi atıyordu. Şehrin kanallarını dolduran su, dünyanın dört bir yanından gelen zenginlikleri taşıyan gemilerin omurgasını ıslatır, sonra da tüccarların keselerine akan gümüş ve altın damlalarına dönüşürdü. Bu şehrin sokaklarında yürüyen bir adam, refahın kokusunu içine çekebilirdi: Uzak diyarlardan getirilmiş baharatların keskin rayihası, tütün dumanının acımsı notası ve balık pazarlarından yayılan tuzlu deniz kokusu, hepsi birbirine karışırdı. Binalar, sanki birbirlerine yaslanarak yükselir, dar cepheleri ve kancalı çatılarıyla gökyüzüne uzanan birer hırs abidesi gibi dururlardı. Bu şehirde her şey alınıp satılabilirdi; insan ruhu, umutlar, gelecek hayalleri bile birer meta haline gelmişti.
Bu alım satım imparatorluğunun kalbinde ise devasa bir güç yatıyordu: Vereenigde Oostindische Compagnie, yani Birleşik Doğu Hindistan Şirketi. VOC, bir ticari işletmeden çok daha fazlasıydı. Kendi ordusu, kendi donanması, kendi kanunları olan, savaş açıp barış imzalayabilen, sömürgeler kurup valiler atayabilen bir devletti. Şirketin Amsterdam’daki karargahı olan Oost-Indisch Huis, mermer zeminleri ve duvarlarını süsleyen egzotik haritalarıyla, dünyanın efendisi olmaya soyunmuş bir iradenin somutlaşmış haliydi. İşte bu iradenin en yeni ve en görkemli enstrümanı, Peperwerf tersanesinde, yüzlerce işçinin çekiç sesleri ve alın teriyle şekilleniyordu. Adı Batavia idi.
Batavia, ahşap, halat ve demirden oluşan bir yapı olmanın ötesinde, bir fikrin tezahürüydü. Üç direği, gökyüzünü delen mızraklar gibi gururla yükseliyor, yelkenleri fora edildiğinde rüzgârı yakalayıp onu Hollanda’nın iradesine boyun eğdirecek devasa beyaz kanatlara dönüşüyordu. Gövdesi, en sağlam meşe ağaçlarından yontulmuş, suyun sinsi çürütmesine ve okyanusun öfkeli darbelerine dayanacak şekilde tasarlanmıştı. Kıç tarafında, aslan figürleriyle bezenmiş oymalı bir galeri, şirketin gücünü ve zenginliğini dosta düşmana ilan ediyordu. Geminin pruvasında ise mitolojik bir denizkızı figürü, ahşap gözleriyle sanki gidilecek uzak diyarların bilinmezliğine bakıyordu.
Fakat bu görkemli dış görünüşün altında, gemi bambaşka bir dünya barındırıyordu. Güvertesinin altı, katmanlara ayrılmış bir toplumun mikrokozmosuydu. En üstte, komutanın ve yüksek rütbeli subayların ferah kamaraları vardı; cilalı ahşap masalar, pirinç şamdanlar ve kadife perdelerle süslü bu odalar, medeniyetin okyanus ortasındaki son kaleleriydi. Bir kat aşağıda, askerlerin ve düşük rütbeli personelin ranzaları, sıkışık ve havasız bir alanda yan yana dizilmişti. En altta ise, geminin karanlık ve nemli karnında, hem şirketin en değerli hazinesi hem de en büyük yükü bulunuyordu: Kargo.
Batavia‘nın ambarları, bir servet taşıyordu. On iki sandık dolusu gümüş sikke, Doğu’nun baharatlarını, ipeklerini ve porselenlerini satın almak için istiflenmişti. Bu paranın yanında, zengin bir Cava beyi için özel olarak hazırlanmış paha biçilmez mücevherler, antik Roma imparatoru Tiberius’un büstünü içeren bir kameo ve Avrupa aristokrasisinin en nadide sanat eserleri vardı. Geminin taşıdığı yük, küçük bir krallığın servetine denkti ve bu serveti korumak için güvertede yirmi dört dökme demir top, namluları denize dönük şekilde hazır bekliyordu. Topların soğuk metali, geminin ticari misyonunun arkasındaki acımasız gerçeği fısıldıyordu: Zenginlik, güçle korunurdu.
Bu yüzen kalenin ve hazinenin emanet edildiği kişi, Üst Tüccar Francisco Pelsaert’ti. Kırklı yaşlarının başında, zeki ve hırslı bir adam olan Pelsaert, şirketin güvenini kazanmış bir isimdi. Dokuz yılını Hindistan’da geçirmiş, oranın dillerini ve ticaretin inceliklerini öğrenmişti. Giyimi kuşamı özenli, tavırları ölçülüydü. Pelsaert için bu yolculuk, kariyerinin zirvesine çıkacak bir basamaktı. Batavia’yı sağ salim Doğu Hint Adaları’na ulaştıracak, kargoyu teslim edecek ve kârlı bir ticaretle geri dönecekti. Plan basitti, netti ve kâğıt üzerinde kusursuzdu. Şirketin defterlerindeki rakamlar, onun için kutsal metinler kadar önemliydi. İnsan faktörü ise, bu denklemin en öngörülemez ve en tehlikeli değişkeniydi. Pelsaert, insan doğasının karanlık dehlizlerini henüz tam manasıyla keşfetmemişti. O, rakamların ve protokollerin adamıydı. Disipline inanır, itaatin her türlü sorunu çözeceğini düşünürdü.
Onun hemen altında, geminin seyrüseferinden sorumlu olan Kaptan Ariaen Jacobsz duruyordu. Jacobsz, Pelsaert’in tam zıddıydı. Denizde doğmuş, dalgaların ve rüzgârın dilinden anlayan, kaba saba ama işinin ehli bir denizciydi. Güneşin ve tuzun yüzünde açtığı derin çizgiler, onun tecrübesinin bir haritası gibiydi. Kaptan için gemi, rakamlardan oluşan bir bilanço değil, yaşayan, nefes alan bir varlıktı. Halatların gerginliğinden, ahşabın gıcırtısından geminin ruh halini anlardı. Ne var ki, VOC hiyerarşisinde Kaptan, Üst Tüccar’a bağlıydı. Ticari misyon, denizcilik uzmanlığının üzerindeydi. Bu durum, Jacobsz’un içinde biriken bir küskünlüğe neden oluyordu. Pelsaert’in emir veren, kendinden emin tavırları, Kaptan’ın gururunu incitiyordu. İkisi arasında, henüz kelimelere dökülmemiş, soğuk ve tehlikeli bir gerilim vardı. Güvertedeki her karşılaşmaları, birbirini tartan iki yırtıcı hayvanın sessiz anlarına benziyordu.
Bu ikilinin gölgesinde, geminin sosyal dokusunu oluşturan yüzlerce insan vardı. Üç yüzden fazla ruh, farklı umutlar ve korkularla Batavia’ya binmişti. Çoğunluğu, yoksulluktan kaçan genç adamlardan oluşan askerler ve denizcilerdi. Onlar için bu yolculuk, ya birkaç kuruş kazanıp Avrupa’nın sefaletinden kurtulma ya da tropik hastalıkların veya bir korsan saldırısının kurbanı olup isimsiz bir mezara gömülme ihtimali taşıyan bir kumardı. Güverte altındaki ranzalarında, bitlerin ve farelerin istila ettiği karanlıkta, evlerinin ve sevdiklerinin hayalini kuruyor, romun verdiği sahte cesaretle geleceğe kadeh kaldırıyorlardı.
Yolcular arasında ise bambaşka bir dünya vardı. Şirket çalışanlarının eşleri ve çocukları, Doğu’da yeni bir hayata başlamak üzere yola çıkmışlardı. Bu kadınlar arasında biri, güzelliği ve zarafetiyle hemen dikkat çekiyordu: Lucretia Jans. Genç, alımlı ve zengin bir tüccarın karısı olan Lucretia, yolculuğa tek başına katılmıştı. Kocasının yanına, Batavia’daki (bugünkü Cakarta) yeni görev yerine gidiyordu. Sarışın saçları, porselen teni ve melankolik bakışları, gemideki erkeklerin bakışlarını bir mıknatıs gibi üzerine çekiyordu. Onun varlığı, testosteron ve umutsuzlukla dolu bu kapalı ortamda, tehlikeli bir kıvılcım potansiyeli taşıyordu. Erkeklerin fısıltılarında, bakışlarında ve hayallerinde Lucretia, ulaşılmaz bir arzu nesnesine dönüşmüştü.
Ve sonra Jeronimus Cornelisz vardı. Pelsaert’in yardımcısı olarak atanan bu eski eczacı, Haarlem şehrinden geliyordu. Otuzlu yaşlarında, etkileyici bir hitabet yeteneğine sahip, kültürlü ve karizmatik bir adamdı. İnsanları dinlemeyi bilir, onlara duymak istedikleri şeyleri söylemekte ustaydı. İlk bakışta güvenilir ve bilgili bir beyefendi portresi çiziyordu. Fakat bu cilalı yüzeyin altında, alışılmışın dışında, hatta tehlikeli sayılabilecek fikirler gizliydi. Cornelisz, sapkınlıkla suçlanan ve eserleri yetkililer tarafından yakılan ressam Johannes Torrentius’un yakın çevresindendi. Torrentius, Tanrı’nın ve ahlakın varlığını sorgulayan, insanın doğasında ne iyiliğin ne de kötülüğün bulunduğunu, her şeyin insanın iradesine bağlı olduğunu savunan bir tarikata mensuptu. Bu felsefeye göre, geleneksel ahlak kuralları, zayıf insanları kontrol etmek için uydurulmuş zincirlerden ibaretti. Gerçekten özgür bir ruh, bu zincirleri kırmalı ve kendi yasalarını kendi koymalıydı.
Cornelisz, Haarlem’deki itibarını ve işini kaybettikten sonra iflas etmiş, bu yolculuğu yeni bir başlangıç için bir fırsat olarak görmüştü. Batavia’ya binerken arkasında bıraktığı tek şey borçları değildi; aynı zamanda geleneksel dünyanın ahlaki ve dini baskısıydı. Okyanusun sonsuz maviliği, ona göre, sadece coğrafi bir yolculuk değil, felsefi bir özgürleşme alanıydı. Gemideki hiyerarşi, disiplin ve dindarlık, onun için yıkılması gereken eski dünyanın birer yansımasıydı. Gözleri, gemideki insanları dikkatle süzer, onların zayıflıklarını, korkularını ve arzularını bir eczacının hassasiyetiyle analiz ederdi. Özellikle Kaptan Jacobsz’un Pelsaert’e duyduğu öfkeyi ve güverte altındaki adamların umutsuzluğunu fark etmekte gecikmemişti. Bu unsurlar, onun elinde, doğru zamanda karıştırıldığında ölümcül bir zehre dönüşebilecek kimyasallardı. Jeronimus Cornelisz, gölgelerde bekliyor, doğru anı kolluyordu.
1628 yılının Ekim ayında, hazırlıklar tamamlandığında, Batavia Amsterdam limanından ayrılıp Kuzey Denizi’ne açıldı ve Hollanda’nın en büyük deniz üssü olan Texel adasına doğru yelken açtı. Burada, Doğu’ya gidecek diğer gemilerle buluşup bir konvoy oluşturacaklardı. Texel’de geçirilen son haftalar, karayla son vedalaşma anlarıydı. Denizciler, son paralarını adanın tavernalarında harcıyor, son kez aileleriyle mektuplaşıyor, aylarca, belki de yıllarca sürecek bir belirsizliğe kendilerini hazırlıyorlardı. Hava soğuktu, rüzgâr keskin ve acımasızdı. Gökyüzü, kurşuni bulutlarla kaplıydı. Bu kasvetli atmosfer, yolculuğun getireceği zorlukların bir habercisi gibiydi.
Nihayet, 28 Ekim 1628 sabahı, rüzgârın elverişli hale gelmesiyle birlikte demir alma emri verildi. Devasa yelkenler, denizcilerin hep bir ağızdan söylediği şarkılar eşliğinde birer birer fora edildi. Rüzgârla dolan yelkenlerin gücü, geminin gövdesini titretti ve Batavia, ağır ama kararlı bir hareketle Texel limanından sıyrılıp açık denize doğru süzülmeye başladı. Güvertede toplananlar, giderek küçülen ve sislerin arasında kaybolan vatan topraklarına son bir kez baktılar. Kimi gözlerde yaş, kimi yüzlerde kararlı bir ifade, kimilerinde ise bilinmezliğin getirdiği bir endişe vardı.
Pelsaert, kıç güvertedeki yerinden bu manzarayı izlerken, göğsünde bir gurur ve sorumluluk hissi kabarıyordu. Bu gemi, bu insanlar, bu hazine, hepsi onun komutası altındaydı. Önlerinde uzanan okyanus, aylar sürecek bir mücadele alanıydı. Fırtınalar, iskorbüt hastalığı, su ve yiyecek kıtlığı gibi tehlikelerle yüzleşeceklerdi. Fakat Pelsaert, hepsinin üstesinden gelebileceklerine inanıyordu. Protokoller ve disiplin, onların zırhı olacaktı.
Aynı anlarda, Kaptan Jacobsz, dümendeki adama emirler yağdırırken, göz ucuyla Pelsaert’i süzüyordu. Bu tüccarın kibri, bir gün hepsinin başını belaya sokabilirdi. Deniz, kibirli adamları affetmezdi. Jacobsz’un zihninde, otoriteye karşı bir başkaldırı düşüncesi, henüz yeşermemiş bir tohum gibi duruyordu.
Ve biraz ötede, kalabalığa karışmış olan Jeronimus Cornelisz, yüzünde okunması güç bir tebessümle etrafını izliyordu. Bu gemi, üç yüzden fazla insanıyla, okyanusun ortasında yüzen bir deney laboratuvarıydı. Tanrı’dan, kraldan ve kanunlardan uzakta, insan doğası en saf, en çıplak haliyle kendini gösterecekti. Cornelisz, bu gösteriyi en ön sıradan izlemek ve belki de yönetmek için sabırsızlanıyordu.
Batavia, Hollanda kıyıları gözden kaybolurken, kaderine doğru yelken açmıştı. İçindeki insanlar, geminin sadece baharat ve gümüş değil, aynı zamanda hırs, kin, arzu ve deliliğin tohumlarını da taşıdığının farkında değildi. Okyanusun maviliği, onlara bir vaat gibi görünüyordu; oysa altındaki karanlıklar, yakında yüzeye çıkacak olan dehşetin habercisiydi. Yolculuk yeni başlıyordu.
BÖLÜM 2: DENİZİN MİDESİNDEKİ DÜNYA
Okyanusun Fısıltıları
Kuzey Denizi ve Atlantik Okyanusu, 1628 Kışı
Batavia açık denize kavuştuğunda, karanın güvenli ve sabit dünyası bir anıya dönüştü. Artık onların evreni, gövdeyi döven dalgaların ritmiyle sallanan, direklerin ve halatların rüzgârda çıkardığı uğultuyla konuşan, ahşap bir dünyadan ibaretti. Zaman, güneşin gökyüzündeki seyrine ve gemi kampanasının monoton vuruşlarına göre ölçülüyordu. Hayat, katı ve değiştirilemez bir rutine bağlanmıştı. Güverte, gece gündüz demeden dört saatlik vardiyalara bölünmüş denizcilerin ve askerlerin ayak sesleriyle yankılanıyordu. Her vardiya, bir öncekinin yorgunluğunu devralıyor, yelkenleri ayarlıyor, güverteleri temizliyor, halatları kontrol ediyordu. Monotonluk, okyanusun kendisi kadar geniş ve boğucuydu.
Geminin iç yapısı, Hollanda toplumunun katı bir minyatürüydü. Kıç güvertedeki yüksek subay kamaraları, medeniyetin son kırıntılarını barındırıyordu. Üst Tüccar Pelsaert’in odası, ceviz ağacından bir çalışma masası, deri ciltli defterler ve pirinç bir sekstant ile donatılmıştı. Pelsaert günlerini, şirketin talimatnamelerini okuyarak, seyir jurnallerini kontrol ederek ve geminin erzak tüketimini hesaplayarak geçiriyordu. Onun için gemi, Batavia limanına vardığında kâr hanesine yazılacak rakamlardan oluşan bir denklemdi. Disiplin ve düzen, o denklemin en önemli değişkenleriydi. Mürettebatın en ufak bir gevşekliği, onun hesap defterindeki bir hata kadar canını sıkıyordu.
Hemen altındaki güvertede, yolcular ve düşük rütbeli subaylar, daha dar ve daha az konforlu mekanları paylaşıyordu. Koridorlarda yürüyenler, farklı dünyaların seslerini duyabilirdi: Bir vaizin dua mırıltıları, çocukların ağlamaları, subayların hararetli tartışmaları ve bazen de Lucretia Jans’ın odasından gelen klavsenin melankolik tınıları. Lucretia, yolculuğun ilk haftalarında kendini kamarasının yalnızlığına hapsetmişti. Yanında getirdiği hizmetçisi Zwaantie ile konuşmak dışında, güverteye pek çıkmıyordu. Fakat kapalı kapılar ardında bile varlığı hissediliyordu. O, gemideki erkeklerin zihninde yaşayan, güzelliği fısıltılarla abartılan bir hayalete dönüşmüştü.
En altta, su hattının hemen üzerinde ise bambaşka bir gerçeklik vardı. Güverte altı, geminin karanlık, nemli ve gürültülü karnıydı. Yüzlerce asker ve denizci, yan yana dizilmiş hamaklarda uyuyordu. Hava, ter, küf, katran ve lağım kokusunun ağır bir karışımıydı. Fareler, cesurca ortalıkta dolaşıyor, yiyecek kırıntılarını ve uyuyan adamların parmaklarını kemiriyordu. Burada hayat, hayatta kalma mücadelesinin en ilkel haline indirgenmişti. Günlük yemek tayını, peksimet denilen taş gibi sert ekmek, tuzlanmış et ve su katılmış biradan oluşuyordu. Peksimetler genellikle kurtlanmış olur, denizciler yemeden önce onları masaya vurarak içindeki böcekleri dökerlerdi.
Bu kapalı ve kasvetli dünyada, küçük sürtüşmeler kolayca alevlenebiliyordu. Bir parça tütün, bir el fazla oynanmış kart oyunu veya yanlış bir bakış, kanlı bir kavgaya sebep olabilirdi. Subaylar, disiplini kırbaçla sağlıyordu. Direğe bağlanıp sırtı kanayana dek dövülmek, en yaygın cezaydı. Yine de isyanın tohumları, bu karanlık ve umutsuz ortamda sessizce yeşeriyordu. Mürettebat, subayların yediği taze ekmeğin ve içtiği kaliteli şarabın kokusunu alıyor, aradaki adaletsizliğin öfkesini içlerinde biriktiriyordu.
Bu öfkeyi en iyi anlayan ve körükleyen kişi Jeronimus Cornelisz’di. Pelsaert’in yardımcısı olmasına karşın, vaktinin önemli bir kısmını güverte altında, sıradan denizcilerle sohbet ederek geçiriyordu. Onlara kendi tayınından tütün ikram ediyor, dertlerini dinliyor, onlarla şakalaşıyordu. Karizması ve kültürlü konuşma tarzı, bu eğitimsiz adamlar üzerinde hipnotik bir etki yaratıyordu. Onlara geleneksel dinin ve ahlakın, güçlülerin zayıfları ezmek için kullandığı birer araç olduğunu fısıldıyordu.
“Tanrı,” diyordu bir gece, etrafına toplanmış bir grup askere, gözleri parlayarak. “Eğer varsa, neden Amsterdam’daki bir tüccarın konforlu yatağında uyumasına izin verirken, sizleri okyanusun ortasında kurtlu peksimet yemeye mahkûm ediyor? Belki de gerçek Tanrı, insanın kendi iradesidir. Belki de cennet ve cehennem, kilisenin duvarlarında değil, insanın kendi içinde, cesaretinde ve korkaklığındadır.”
Bu sözler, verimli bir toprağa ekilen zehirli tohumlar gibiydi. Adamlar, hayatlarında ilk defa, kaderlerinin ilahi bir düzenden ziyade, insan yapımı bir adaletsizliğin sonucu olabileceğini düşünüyorlardı. Cornelisz, onların umutsuzluğunu bir felsefeye dönüştürüyor, onlara isyan için ahlaki bir zemin hazırlıyordu.
Yolculuk güneye doğru ilerledikçe, hava ısınmaya, gökyüzü mavileşmeye başladı. Kuzey Denizi’nin gri ve soğuk suları, yerini Atlantik’in daha sıcak ve davetkâr akıntılarına bıraktı. Gemi, Afrika kıyılarının açıklarından süzülürken, güvertede hayat bir nebze olsun canlandı. Yolcular, kamaralarından çıkıp güneşin ve temiz havanın tadını çıkarmaya başladılar. Lucretia Jans da ara sıra güvertede görünür olmuştu. Onun ortaya çıkışı, gemideki atmosferi anında değiştiriyordu. Konuşmalar kesilir, bakışlar ona döner, bir sessizlik dalgası güverteyi kaplardı.
Bu bakışların en cüretkârı ve en tehlikelisi, Kaptan Ariaen Jacobsz’a aitti. Jacobsz, Pelsaert’e duyduğu kini ve mesleki kıskançlığı içinde büyütüyordu. Pelsaert’in her emri, onun otoritesine yapılmış bir saldırı gibiydi. Kaptan, teselliyi şarap fıçılarında ve Lucretia’nın hayalinde buluyordu. Genç kadının güzelliği, onun için Pelsaert’in temsil ettiği her şeye bir meydan okuma fırsatıydı. Pelsaert düzeni, protokolü ve mesafeyi temsil ediyorsa, Jacobsz içgüdüyü, anlık arzuyu ve kural tanımazlığı seçecekti.
Bir öğleden sonra, rüzgârın hafiflediği, denizin sakinleştiği bir anda, Jacobsz fırsatını buldu. Lucretia, hizmetçisiyle birlikte, kıç güvertenin daha sakin bir köşesinde durmuş, ufukta bir yunusun zıplayışını izliyordu. Kaptan, yüzünde küstah bir gülümsemeyle yanlarına yaklaştı.
“Madam Jans,” dedi, sesi şarabın etkisiyle normalden daha kalındı. “Okyanusun sıkıcı manzarası, sizin varlığınızla güzelleşiyor. Belki de bu uzun yolculuğu daha katlanılır kılmak için birbirimize eşlik edebiliriz.”
Lucretia, bu doğrudan ve saygısız yaklaşımla irkildi. Yüzü kızardı ve bir adım geri çekildi. “Teşekkür ederim, Kaptan. Fakat ben yalnızlığı tercih ediyorum.”
Jacobsz, reddedilmeyi kabullenmedi. Bir adım daha yaklaştı, sesi fısıltıya dönüştü. “Yalnızlık, sizin gibi bir çiçek için uygun bir toprak değildir. Bırakın da size okyanusun sırlarını göstereyim. Pelsaert’in haritalarında yazmayan sırları…” Tam o anda, elini uzatıp Lucretia’nın koluna dokundu.
Bu, bir bardağı taşıran son damlaydı. Lucretia, korku ve öfkeyle kolunu çekti. “Bana dokunmaya cüret etmeyin!” diye bağırdı. Sesi, güvertedeki herkesin dikkatini çekecek kadar yüksekti. Pelsaert, o sırada güverte merdivenlerinden çıkmaktaydı ve olayın son anına tanıklık etti. Kaptanın yüzündeki aptalca sırıtışı, Lucretia’nın dehşet dolu ifadesini ve hizmetçinin şokunu gördü.
Pelsaert’in yüzü, bir fırtına bulutu gibi karardı. Hızlı adımlarla onlara doğru yürüdü. Jacobsz, Üst Tüccar’ı görünce bir an bocaladı ama sonra kendini toparlamaya çalıştı.
“Üst Tüccar Pelsaert,” diye söze başladı Jacobsz, kendini haklı çıkarmaya çalışarak. “Yalnızca Madam Jans’a yolculuğun iyi geçip geçmediğini soruyordum.”
Pelsaert’in gözleri buz gibiydi. Ses tonu, keskin bir bıçak gibiydi. “Kaptan Jacobsz. Sizin göreviniz gemiyi sevk ve idare etmektir, yolcuları taciz etmek değil. Bu davranışınız, şirketin itibarına ve gemideki disipline yönelik affedilmez bir hakarettir. Derhal işinizin başına dönün. Konu kapanmamıştır. Bu olayı raporlarıma ekleyeceğimden emin olabilirsiniz.”
Jacobsz’un yüzü öfkeyle kasıldı. Pelsaert’in herkesin önünde onu azarlaması, onuruna yapılmış en büyük saldırıydı. Tek kelime etmeden, arkasını dönüp hışımla dümene doğru yürüdü. Ama gözlerindeki nefret, her şeyi anlatıyordu. O andan itibaren, Pelsaert ile arasındaki çatışma kişisel bir kan davasına dönüşmüştü.
Olaydan sonra Lucretia, tekrar kamarasına kapandı. Güvertede yaşananlar, onun en büyük korkusunu doğrulamıştı: O, bu erkek dünyasında bir avdı. Güvenebileceği kimse yoktu. Pelsaert onu korumuş gibi görünse de, onun tavrında bile bir sahiplenme, bir mülkiyet hissi vardı. Sanki Lucretia bir insan değil, şirketin koruması gereken değerli bir eşyaydı.
Bu olay, Jeronimus Cornelisz için gökten inen bir lütuftu. Aynı gece, öfkeden köpüren Kaptan Jacobsz’u kamarasına davet etti. Ona en iyi şaraplarından ikram etti ve sabırla dinledi.
“Pelsaert,” diye kükredi Jacobsz, bardağını masaya vurarak. “O kâtip bozuntusu! Denizden anlamaz, insandan anlamaz! Beni, bütün mürettebatın önünde bir hiç yerine koydu. Sırf o kibirli kadına kur yaptım diye!”
Cornelisz, başını anlayışla salladı. “Kaptan, sizin gibi tecrübeli bir denizcinin böyle bir muamele görmesi haksızlık. O kadın, Lucretia… Güzelliğiyle herkesin aklını başından alıyor. Fakat Pelsaert’in onu korumasının sebebi centilmenliği değil. O kadının kocası, Batavia konseyinde önemli bir adam. Pelsaert, gelecekteki kariyerini düşünüyor. Her zamanki gibi, yalnızca kendi çıkarını kolluyor.”
Sonra Cornelisz öne eğildi, sesi bir komplocunun fısıltısına dönüştü. “Fakat bir düşünün, Kaptan. Ya bu gemi Batavia’ya hiç varmazsa? Ya yol üzerinde ‘beklenmedik’ bir olay yaşanırsa? Bu gemide küçük bir krallığı satın alacak kadar gümüş var. O gümüşle, dünyanın herhangi bir yerinde krallar gibi yaşayabiliriz. Kanunların ve Pelsaert gibi kibirli bürokratların olmadığı bir dünya kurabiliriz. Ve o dünyada, Lucretia gibi kadınlar, gücü elinde tutan erkeğin yanında olmak ister.”
Jacobsz, şarabın ve öfkenin etkisiyle bulanıklaşan zihninde, Cornelisz’in sözlerini tarttı. İsyan. Darbe. Gemiyi ele geçirmek. Bu, daha önce aklının ucundan bile geçirmeyeceği bir düşünceydi. Fakat şimdi, Pelsaert’in aşağılaması ve Cornelisz’in baştan çıkarıcı mantığıyla, fikir mantıklı gelmeye başlamıştı. Pelsaert’ten kurtulmak, zengin olmak ve Lucretia’ya sahip olmak… Hepsi tek bir cüretkâr hamleye bağlıydı.
“Nasıl?” diye sordu Jacobsz, sesi kısılmıştı.
Cornelisz gülümsedi. “Sabır, dostum Kaptan. Sabır ve doğru planlama. Güverte altındaki adamların çoğu bizim yanımızda. Onlara vaat etmemiz gereken tek şey, özgürlük ve zenginlik. Pelsaert ve ona sadık birkaç subayı etkisiz hale getirdiğimizde, gemi bizimdir. Tek ihtiyacımız olan, doğru an. Belki bir fırtına, belki bir hastalık salgını… Kargaşanın hüküm sürdüğü bir an.”
O gece, Batavia‘nın kaderi gizlice mühürlendi. Kaptan ve Üst Tüccar Yardımcısı arasında kurulan o uğursuz ittifak, geminin ahşap gövdesindeki bir çürüme gibiydi. Dışarıdan fark edilmeyen, fakat zamanla tüm yapıyı çökertecek bir çürüme.
Gemi, Ekvator’a doğru yol alırken, güvertede görünürde her şey normale dönmüş gibiydi. Pelsaert, raporlarını yazmaya devam ediyor, Jacobsz emirlerini veriyor, mürettebat rutin işlerini yapıyordu. Fakat yüzeyin altında, zehirli bir akıntı güçleniyordu. Cornelisz’in liderliğindeki komplocular, geceleri gizlice toplanıyor, planlar yapıyor, kendilerine yandaş arıyorlardı. Gemideki her bakış, her fısıltı artık bir anlam taşıyordu. Kim kimin tarafındaydı? Kim güvenilirdi, kim haindi?
Batavia, okyanusun ortasında, sadece bir gemi değildi artık. O, patlamaya hazır bir barut fıçısıydı. Ve fitili ateşleyecek kıvılcım, çok uzakta değildi. Yolcular ve mürettebat, Afrika’nın güney ucundaki Ümit Burnu’na yaklaşırken, yaklaşan tek fırtınanın okyanus fırtınası olduğunu sanıyorlardı. Asıl fırtına, kendi içlerinde, insan ruhunun en karanlık köşelerinde kopmak üzereydi.
BÖLÜM 3: FIRTINALAR BURNU
Kıyametin Provası
Ümit Burnu ve Güney Atlantik, 1629 Baharı
Batavia, Ekvator’u geride bıraktığında, tropiklerin uyuşturucu rehaveti yerini yeni ve daha sinsi bir düşmana bıraktı. Gemi, güneye, dünyanın ucuna doğru ilerlerken, okyanus karakter değiştiriyordu. Mavinin sıcak tonları, yerini çelik grisi, soğuk ve tehditkâr bir renge bıraktı. Rüzgâr artık bir dost değil, direkleri inleten, yelkenleri parçalamakla tehdit eden öfkeli bir canavardı. Dalgalar, geminin gövdesine birer koçbaşı gibi çarpıyor, güverteleri sürekli ıslak ve kaygan bırakıyordu. Medeniyetten uzaklaşan yalnızca coğrafi konumları değildi; geminin içindeki yaşam da ilkel bir varoluş mücadelesine dönüşüyordu.
En büyük ve en sessiz katil, güverte altında kol gezmeye başlamıştı: iskorbüt. Aylardır taze meyve ve sebzeden mahrum kalan bedenler, yavaş yavaş içten çürüyordu. İlk belirtiler masumdu; yorgunluk, eklem ağrıları. Sonra diş etleri şişmeye, morarmaya ve kanamaya başladı. Bir denizcinin bir sabah uyandığında yastığını kan içinde bulması, korkunun başlangıcıydı. Kısa süre sonra dişler sallanmaya ve birer birer dökülmeye başladı. Vücutlarda eski yaralar yeniden açılıyor, deride koyu renkli lekeler beliriyordu. Hastalığa yakalanan adamlar, hamaklarında birer iskelete dönüşüyor, nefesleri çürümüş et gibi kokuyordu. Vaizin duaları, ölenlerin denize atılırken çıkardığı o boğuk sesten başka bir şeye yaramıyordu. Her denize bırakılan ceset, geride kalanların zihninde kendi sonlarının bir provası gibiydi.
Hastalık ve ölüm, gemideki sosyal dokuyu zehirliyordu. Sağlıklı olanlar, hastalardan korkuyor, onların olduğu güverte altı bölümlerinden veba salgını varmış gibi kaçınıyordu. Erzak depolarındaki birkaç fıçı limon suyunun yalnızca subaylara ayrılması, güverte altındaki öfkeyi bir yangın gibi körüklüyordu. Adaletsizlik, artık soyut bir kavram değil, yaşayanların yüzündeki renk ile ölenlerin morarmış diş etleri arasındaki somut bir farktı.
Bu kaos ve umutsuzluk ortamı, Jeronimus Cornelisz’in felsefesi için en verimli topraktı. O, iskorbütten etkilenmemişti; Pelsaert gibi o da subay tayınından payını alıyordu. Fakat vaktini, ölmekte olan adamların yanında, onlara su taşıyarak, teselli edici sözler fısıldayarak geçiriyordu. Onun şefkati, bir azizin merhameti gibi görünse de altında şeytani bir hesap yatıyordu. Adamların zayıflığını, Tanrı’ya ve düzene olan inançlarının nasıl sarsıldığını gözlemliyordu.
Bir gece, komplonun çekirdek kadrosu Kaptan Jacobsz’un kamarasına gizlice sızdı. İçeride, kaptanın yanı sıra Cornelisz ve geminin askerlerinin başı olan Çavuş Jan Ryckertsen vardı. Ryckertsen, yüzünde eski bir kılıç yarasının izini taşıyan, sert ve pragmatik bir adamdı. Askerler üzerinde mutlak bir otoritesi vardı ve o olmadan bir isyanın başarı şansı yoktu.
Cornelisz, masanın üzerine bir şişe kaliteli Fransız şarabı koydu. Bardağı doldururken sesi sakin ve ikna ediciydi. “Çavuş, görüyorsun ki gemimiz bir hastane koğuşuna döndü. Pelsaert, odasına kapanmış, defterleriyle meşgul. Adamlarımız birer birer ölüyor ve onun tek derdi, Batavia’ya vardığımızda şirkete sunacağı kâr raporu. Sorarım sana, o gümüş sikkeler, ölen bir askerin hayatından daha mı değerli?”
Ryckertsen, şarabından büyük bir yudum aldı. Gözlerini Cornelisz’e dikti. “Lafı dolandırmayı bırak, Eczacı. Ne istediğini söyle.”
Jacobsz araya girdi, sesi hırıltılıydı. “İstediğimiz şey adalet, Çavuş! Pelsaert’in kibrinden ve şirketin açgözlülüğünden kurtulmak. Gemiyi ele geçireceğiz. Kargo bizim olacak. Artık emir almak yok. Kendi kaderimizi kendimiz yazacağız.”
Cornelisz, Jacobsz’u bir el işaretiyle susturdu ve konuşmayı tekrar devraldı. “Kaptanın coşkusu yerinde, lakin plan daha incelikli olmalı. Bizim istediğimiz şey kaba bir isyan değil, bir devrim. Pelsaert’in ve ona sadık birkaç subayın ortadan kalktığı bir dünya hayal et. Kaptan gemiyi yönetir, sen askerleri, ben de düzeni sağlarım. Gümüşü paylaşırız. Güneyde bir adaya yerleşir, kendi krallığımızı kurarız. Orada ne şirket vardır ne de kilise. Yasa, bizim irademiz olur. Zenginlik, güç ve kadınlar… Hayal edebileceğin her şey, yalnızca bir anlık cesaretin ucunda duruyor.”
Ryckertsen’in gözlerinde bir anlık tereddüt parladı. O, kurallara göre yaşayan bir adamdı. Fakat sonra güverte altındaki adamlarının çürüyen bedenlerini, Pelsaert’in küçümseyen bakışlarını ve vaat edilen zenginliği düşündü. Bu gemide kalırsa onu bekleyen şey, ya iskorbütten ölmek ya da üç kuruş maaşla yaşlanmaktı. Diğer yanda ise bir kral olma ihtimali vardı. Bardağını kaldırdı. “Ne zaman?”
Cornelisz gülümsedi. O gülümseme, bir avcının tuzağına düşen avını izlerkenki memnuniyetini taşıyordu. “Yakında, Çavuş. Çok yakında. Okyanus bize bir fırsat sunacak. Kargaşa, bizim en büyük müttefikimizdir.”
Pelsaert ise olan bitenden habersiz, kamarasında bir hayalet gibi yaşıyordu. Deniz tutması ve başlayan bir hastalık, onu yatağa mahkûm etmişti. Ateşli gecelerinde, Jacobsz’un nefret dolu bakışlarını ve Cornelisz’in sahte tebessümünü görüyordu. Bir şeylerin yanlış gittiğini hissediyordu. Disiplin gevşemiş, mürettebatın tavırları saygısızlaşmıştı. Kaptanın, kendi adamlarıyla birlikte geceleri içki alemleri düzenlediğini duyuyor ama yataktan kalkıp müdahale edecek gücü kendinde bulamıyordu. Otoritesi, sağlığıyla birlikte eriyip gidiyordu. Kâğıt üzerindeki mutlak gücü, fiziksel zayıflığı karşısında bir hiçti.
Lucretia Jans, gemideki bu zehirli atmosferi en çok hissedenlerdendi. Jacobsz’un taciz girişiminden sonra, güverteye yalnızca hava almak için kısa süreliğine çıkıyordu. O bile, bakışların değiştiğini fark edebiliyordu. Artık ona bakan gözlerde arzuyla birlikte, küstahlık ve bir tür sahiplenme iddiası vardı. Sanki gemideki erkekler, Pelsaert’in otoritesinin zayıflamasını, onu koruyan kalkanın incelmesi olarak görüyorlardı.
Hizmetçisi Zwaantie, daha da korkuyordu. O, güverte altında daha fazla vakit geçirmek zorunda kalıyor ve komplocu grubun fısıltılarını, imalı şakalarını duyuyordu. Bir akşam, Lucretia’nın saçlarını tararken gözyaşları içinde konuştu. “Madam, kötü şeyler olacak. Adamlar, gemiyi ele geçirmekten, zengin olmaktan ve… ve kadınları paylaşmaktan bahsediyorlar. Sizin isminizi de andılar.”
Lucretia’nın kanı dondu. Aynadaki yansımasında, korku dolu gözlerini gördü. Zwaantie’nin anlattıkları, onun en karanlık kâbuslarını doğruluyordu. O, bu oyunda bir ödüldü. Pelsaert’e durumu anlatmayı düşündü ama adamın hasta ve güçsüz hali gözünün önüne geldi. Kime güvenebilirdi? Belki de tek kurtuluş, sessiz kalmak ve görünmez olmaktı.
Ve sonra okyanus, komploculara bekledikleri fırsatı sundu. Batavia, Afrika’nın güney ucuna, denizcilerin “Fırtınalar Burnu” adını verdikleri o uğursuz coğrafyaya ulaştı. Gökyüzü, aniden mürekkep karası bir renge büründü. Rüzgâr, bir çığlık gibi ulumaya başladı. Deniz, köpüren, devasa dağlara dönüştü. Batavia, kıyametin bir provasını yaşıyordu.
Gemi, dev dalgaların arasında bir fındık kabuğu gibi sallanıyordu. Dalgalar, güverteyi bir baştan bir başa süpürüyor, önüne çıkanı denize sürüklüyordu. Ana direklerden biri, korkunç bir gıcırtıyla çatırdadı. Yelkenler, rüzgârın şiddetiyle paçavralara dönmüştü. Panik ve korku, gemideki herkesi esir almıştı.
Bu kaosun ortasında, Kaptan Ariaen Jacobsz bir deve dönüştü. Hastalığı ve sarhoşluğu unutmuş, damarlarında tuzlu su akan bir deniz kurdu olarak yeniden doğmuştu. Güvertede bir uçtan bir uca koşturuyor, sesi fırtınanın gürültüsünü bastıran emirler yağdırıyordu. “Halatları kesin! O yelken parçasından kurtulun! Dümeni rüzgâra çevirin, sancak tarafına! Tembellik etmeyin, yoksa okyanusun dibini boylarız!”
Mürettebat, onun sarsılmaz otoritesi ve tecrübesi karşısında hipnotize olmuş gibiydi. Kendi can korkularını unutmuş, Kaptan’ın her emrini harfiyen yerine getiriyorlardı. Jacobsz, o anda geminin tek ve mutlak hâkimiydi. O, fırtınayla güreşen bir tanrı gibiydi.
Pelsaert ise, kamarasında, ateşler içinde ve deniz tutmasının en şiddetli anlarını yaşıyordu. Geminin her sarsıntısı, midesini altüst ediyor, bilincini bulandırıyordu. Dışarıdaki cehennemi yalnızca seslerinden ve kamarasına sızan soğuk deniz suyundan anlıyordu. O anlarda, şirketin defterleri, protokoller, hiyerarşi; hepsi anlamsızdı. O yalnızca ölmekten korkan, hasta bir adamdı.
Fırtına üç gün üç gece sürdü. Üçüncü günün şafağında, rüzgâr dindi, deniz sakinleşti. Batavia hırpalanmış, yaralı ama ayaktaydı. Güvertede bir enkaz manzarası vardı. Kırık serenler, parçalanmış halatlar, kaybolan eşyalar… Lakin gemi yüzüyordu. Mürettebat, yorgunluktan bitap düşmüş ama hayattaydı. Ve hayatta olmalarını tek bir kişiye borçlu olduklarını biliyorlardı: Kaptan Jacobsz.
Fırtına dindikten sonra, Jacobsz ve komplocu grubu, zaferlerini kutlamak için güverteye bir fıçı rom çıkardı. Pelsaert, nihayet yataktan kalkıp güverteye çıktığında, gördüğü manzara karşısında şok oldu. Mürettebatın bir kısmı sarhoştu, şarkılar söylüyor, Kaptan’ın şerefine kadeh kaldırıyordu. Disiplinden eser yoktu.
Tam o sırada, komplocular planlarının ikinci aşamasını devreye soktu. Ryckertsen’in kışkırttığı bir grup asker, Lucretia’nın hizmetçisi Zwaantie’nin yanından geçerken onu çevreledi. Kaba şakalar yapıyor, üzerine şarap döküyor ve onu taciz ediyorlardı. Zwaantie’nin çığlığı, güvertedeki gürültüyü bir anlığına kesti.
Pelsaert, rengi atmış bir halde olay yerine koştu. “Ne yapıyorsunuz siz? Derhal dağılın! Bu adamlar tutuklanacak ve en ağır şekilde cezalandırılacak!”
Askerler güldüler ve yerlerinden kıpırdamadılar. O sırada, Kaptan Jacobsz, elinde rom bardağıyla yavaşça yaklaştı. Yüzünde alaycı bir ifade vardı.
“Sakin olun, Üst Tüccar,” dedi, sesi küstahtı. “Çocuklar yalnızca biraz eğleniyor. Üç gün boyunca cehennemi yaşadılar. Canlarını sizin ve şu değerli kargonuz için tehlikeye attılar. Bir hizmetçi kızın eteğine biraz şarap döküldü diye mi onları cezalandıracaksınız?”
Pelsaert’in gözleri öfkeyle parladı. “Kaptan! Gözlerinizin önünde bir kadına saldırılıyor ve siz buna eğlence mi diyorsunuz? Disiplini sağlamak sizin göreviniz!”
Jacobsz bir kahkaha attı. O kahkaha, güvertedeki bütün adamların katıldığı bir koroya dönüştü. Kaptan, Pelsaert’in bir adım önüne geldi, aralarında yalnızca birkaç santim kalmıştı. “Disiplin mi? Fırtına gemiyi parçalarken neredeydi sizin disiplininiz, Pelsaert? Siz sıcak kamaranızda titrerken, bu adamlar güvertede ölümle dans ediyordu. Onları yargılayacak son kişi sizsiniz.”
Pelsaert donakaldı. Etrafındaki yüzlerde saygıdan eser yoktu; yalnızca alay, küçümseme ve tehdit vardı. Jacobsz haklıydı. Otoritesini kaybetmişti. Kılıcını çekip hepsine meydan okuyabilirdi, fakat sonuç belliydi. Onu anında parçalara ayırırlardı.
Sessizce arkasını döndü. Kamarasına doğru yürürken, arkasından yükselen kahkahalar sırtına birer kırbaç gibi iniyordu. O an, Batavia‘da Pelsaert’in iktidarının resmen bittiği andı. Gemi artık yasal olarak onun komutasında olabilirdi, ama ruhu ve gücü, Kaptan Jacobsz ve onun gölge müttefiki Jeronimus Cornelisz’in eline geçmişti.
Cornelisz, olan biteni direklerin birinin dibinden, yüzünde o meşum tebessümle izlemişti. Prova başarılı olmuştu. Kıyamet, yakında başlayacaktı. Ve o, yönetmen koltuğunda oturuyordu.
BÖLÜM 4: ŞEYTANIN PUSULASI
Mercan Tuzağı
Hint Okyanusu, Haziran 1629
Ümit Burnu’nun fırtınalı sularından kurtulan Batavia, Hint Okyanusu’nun engin ve aldatıcı maviliğine girdiğinde, gemideki güç dengesi geri dönülmez biçimde değişmişti. Francisco Pelsaert, artık yalnızca kâğıt üzerinde bir komutandı. Kamarasından dışarı çıktığı nadir anlarda, mürettebatın soğuk ve alaycı bakışlarıyla karşılaşıyor, Kaptan Jacobsz’un ise onu yok sayan tavırlarına maruz kalıyordu. Otoritesi, fırtınada parçalanan yelken bezleri gibi lime lime olmuştu. Hastalığı bir bahane olmaktan çıkıp, bu aşağılanmaya katlanmamak için sığındığı bir zindana dönüşmüştü. Kamarasının ahşap duvarları arasında, ateşli zihninde sürekli aynı soruyu evirip çeviriyordu: Nerede hata yapmıştı? Disiplin, protokoller, şirketin gücü; hepsi okyanusun ortasında nasıl bu kadar anlamsız hale gelebilmişti?
Geminin gerçek efendileri artık Kaptan Ariaen Jacobsz ve onun gölge danışmanı Jeronimus Cornelisz’di. Jacobsz, fırtınadaki kahramanlığının getirdiği prestiji sonuna dek kullanıyordu. Güverte onun krallığıydı ve o, şarap ve kaba şakalarla yönettiği bu krallığın tadını çıkarıyordu. Fakat bu gürültülü saltanatın arkasındaki beyin, sessiz ve hesapçı Cornelisz’di. O, Jacobsz’un kaba gücünü bir kukla ustasının ipleri gibi kullanıyor, kendi büyük planını ilmek ilmek örüyordu.
Komplonun çekirdek kadrosu artık gizlenmeye gerek duymuyordu. Geceleri, kıç güvertede, Pelsaert’in kamarasının hemen üzerinde toplanıp içki içiyor, isyan sonrası kurulacak yeni düzenin hayallerini kuruyorlardı. Planları korkunç bir netlik kazanmıştı. Pelsaert ve ona sadık kalabilecek bir avuç subay, bir gece sessizce öldürülecek, cesetleri denize atılacaktı. Ardından gemi, ana filodan ayrılarak ıssız bir adaya yönelecek, gümüş ve değerli eşyalar paylaşıldıktan sonra Batavia yakılacaktı. Bu ateş, eski hayatlarının ve işledikleri suçların küllerini okyanusa savuracaktı. Onlar, yeni isimler ve sonsuz bir zenginlikle yeni bir hayata başlayacaklardı.
Bu planın en karanlık ve en rahatsız edici detayı ise kadınların kaderiydi. Lucretia Jans ve diğer yolcu kadınlar, ganimetin bir parçası olarak görülüyordu. Komplocular arasında, hangi kadının kime “ait” olacağına dair iğrenç pazarlıklar yapılıyordu. Jacobsz, gözünü Lucretia’ya dikmişti. Onun reddedilişinin intikamını, onu kendine zorla alarak alacaktı. Cornelisz ise bu ilkel arzu gösterisini küçümseyen bir tebessümle izliyordu. Onun için kadınlar, adamları kontrol altında tutmak için kullanacağı bir başka araçtı.
Lucretia, bu korkunç kaderin üzerine bir gölge gibi çöktüğünü hissediyordu. Kamarasından çıkmaya korkuyordu. Dışarıdaki her ses, her kahkaha, yaklaşan sonun bir habercisi gibiydi. Hizmetçisi Zwaantie, fırtına sonrası yaşanan tacizden sonra bir sinir krizi geçirmiş, sürekli ağlıyordu. İki kadın, kamaralarının ahşap duvarları ardında, sessiz bir dehşet içinde bekliyorlardı. Pelsaert’e gitmenin anlamsız olduğunu biliyorlardı. Güçsüz bir adam, onları nasıl koruyabilirdi? Tek umutları, Batavia limanına bir an önce varmak ve bu yüzen cehennemden kurtulmaktı.
Ancak Jacobsz ve Cornelisz’in, Batavia limanına varmak gibi bir niyeti yoktu. Jacobsz, şirketin belirlediği resmi rotadan bilerek sapmaya başlamıştı. VOC’nin seyir haritaları, gemilerin Ümit Burnu’nu geçtikten sonra “Kükreyen Kırklar” olarak bilinen güçlü batı rüzgârlarını arkalarına alarak doğuya doğru hızla ilerlemelerini, ardından belirli bir enlemde kuzeye, Java’ya yönelmelerini emrediyordu. Bu rota, yolculuk süresini kısaltıyor, iskorbüt riskini azaltıyordu. Lakin rota, hassas bir navigasyon bilgisi gerektiriyordu. Fazla doğuya gitmek, Batı Avustralya’nın tehlikeli ve haritalanmamış kıyı şeridine çarpmak demekti.
Jacobsz, pusulayı ve yıldızları Pelsaert’ten daha iyi okuyordu. Ama şimdi, o bilgiyi gemiyi kurtarmak için değil, onu felakete sürüklemek için kullanıyordu. Gemiyi, kasıtlı olarak olması gerekenden çok daha doğuda tutuyordu. Planı, gemiyi ana filodan uzaklaştırmak, ıssız bir bölgede isyanı başlatmaktı. Böylece olası bir tanık ya da kurtarma operasyonundan uzakta olacaklardı.
Cornelisz, Kaptan’ın bu tehlikeli oyununu destekliyordu. Ona göre, bir kaza süsü verilmiş bir felaket, planlı bir isyandan daha temiz bir başlangıç olabilirdi. Bir gemi kazasından sonra hayatta kalanların kurduğu yeni bir düzen, sorgulanması daha zor bir başlangıç olurdu.
Haziran ayının başlarında, Batavia haftalardır başka bir gemi görmeden tek başına yol alıyordu. Okyanus sakinleşmiş, rüzgâr hafiflemişti. Geceleri gökyüzü, milyonlarca yıldızla kaplı, parlak bir kadife gibiydi. Bu huzurlu görüntü, geminin içindeki çürümüşlükle tam bir tezat oluşturuyordu.
3 Haziran 1629 gecesi, hava açık ve ay parlaktı. Gemi, hafif bir rüzgârla yavaşça süzülüyordu. Güvertedeki nöbetçilerin çoğu ya sarhoş ya da uykuluydu. Kaptan Jacobsz, o geceki kutlamalarda ölçüyü kaçırmış, kamarasında sızmıştı. Geminin yönetimi, dümendeki tecrübesiz bir denizciye kalmıştı.
Gecenin ilerleyen saatlerinde, Pelsaert ateşli uykusundan bir sarsıntıyla uyandı. Bu, bir dalganın normal vuruşundan farklıydı. Sanki geminin omurgası, dev bir el tarafından yakalanıp sarsılmış gibiydi. Bir gıcırtı, korkunç bir sürtünme sesi, geminin bütün ahşap iskeletini titretti. Yatağından fırladı ve yalpalayarak güverteye koştu. Gördüğü manzara, kanını dondurdu.
Batavia hareket etmiyordu. Ay ışığı altında, geminin etrafındaki denizin bembeyaz köpüklerle kaplı olduğunu gördü. Dalgalar, normalde açık denizde olduğu gibi yuvarlanmıyor, görünmez bir engele çarparak kırılıyordu. Dümendeki nöbetçi, korkuyla bembeyaz kesilmişti.
“Ne oldu?” diye bağırdı Pelsaert. Sesi, uzun süredir kullanmadığı otoritesini geri çağırmaya çalışıyordu.
Nöbetçi kekeledi. “Bilmiyorum, efendim. Bir şeye çarptık. Sanki… sanki karaya oturduk.”
Pelsaert, geminin bordasından aşağı baktı. Ay ışığının aydınlattığı sığ sularda, hemen yüzeyin altında, koyu renkli, canavar dişleri gibi uzanan şekiller gördü. Mercan resifleri. Haritalarda olmayan, sinsi bir tuzak.
Tam o anda, Kaptan Jacobsz da gürültüye uyanmış, güverteye fırlamıştı. Manzarayı gördüğünde yüzündeki sarhoşluk ifadesi silindi, yerine saf bir dehşet oturdu. O, gemiyi rotadan saptırmıştı, evet. Ama niyeti bu değildi. Niyeti, kontrolü kaybetmek, gemiyi bir mercan mezarlığına oturtmak değildi. Şeytanla yaptığı pazarlık, beklemediği bir anda kontrolden çıkmıştı.
“Derinliği ölçün!” diye kükredi Jacobsz.
Bir denizci, ucunda kurşun ağırlık olan bir ipi denize saldı. Sonuç, kâbus gibiydi. Geminin pruvası, yaklaşık üç metrelik suyun üzerindeydi. Kıç tarafı ise daha derin sulara bakıyordu. Gemi, resifin üzerinde sıkışıp kalmıştı. Her gelen dalga, geminin gövdesini acımasızca mercanların üzerine vuruyor, meşe kalasların çatırdama sesleri geceyi yırtıyordu.
Panik, gemiyi bir anda sardı. Güverte altına haber ulaştığında, insanlar hamaklarından fırladı. Kadınların ve çocukların çığlıkları, denizcilerin küfürlerine karıştı. Herkes güverteye hücum etti, bir cankurtaran sandalına ulaşma umuduyla birbirini eziyordu.
Cornelisz, bu kaosun ortasında tuhaf bir şekilde sakindi. Olaylar, onun planladığı gibi gitmemişti, lakin bu yeni durum, ona daha da büyük fırsatlar sunabilirdi. Bir gemi enkazı, kanunların tamamen yok olduğu, hayatta kalma içgüdüsünün her türlü ahlak kuralını geçersiz kıldığı bir sahne demekti. Gözleri parlıyordu. Bu, onun felsefesinin en büyük testi olacaktı.
Pelsaert ve Jacobsz, aralarındaki nefreti bir anlığına unutup, felaketi yönetmeye çalıştılar. Pelsaert, düzeni sağlamaya, insanları sakinleştirmeye çalışırken, Jacobsz denizcilik bilgisiyle gemiyi kurtarmak için çaresizce çırpınıyordu.
“Topları denize atın!” diye bağırdı Jacobsz. “Ağırlıktan kurtulmalıyız! Belki bir sonraki gelgitte gemiyi yüzdürebiliriz!”
Mürettebat, can havliyle çalışmaya başladı. Tonlarca ağırlıktaki dökme demir toplar, büyük bir güçlükle yerlerinden sökülüp denize atıldı. Her topun suya düşerken çıkardığı ses, sanki geminin ruhundan bir parça kopuyordu. Lakin nafileydi. Batavia, resife saplanmıştı. Gelen her dalga, geminin omurgasında yeni bir yara açıyor, suyun geminin içine sızmasına neden oluyordu.
Şafak söktüğünde, durumun vahameti tam olarak ortaya çıktı. Batavia, Houtman Abrolhos olarak bilinen, yüzlerce küçük ve çorak adadan oluşan bir mercan takımadasının ortasında sıkışıp kalmıştı. Ufukta görünen birkaç küçük kara parçası, palmiye ağaçları ve tatlı su kaynakları olan tropik cennetlere benzemiyordu. Onlar, üzerinde tek bir ot bitmeyen, martıların ve fokların mesken tuttuğu, çorak kireçtaşı ve mercan kayalıklarıydı.
Gemi, yavaş yavaş parçalanıyordu. Gövde eğilmişti ve güverte tehlikeli bir açıyla yan yatıyordu. Su, ambarlara dolmaya başlamış, o değerli gümüş sikkelerin bulunduğu sandıkları yutmuştu. İnsanların hayatta kalmak için gemiyi terk etmekten başka çaresi yoktu.
Pelsaert, kalan iki büyük filikayı ve küçük sandalı suya indirme emri verdi. Amaç, öncelikle kadınları, çocukları ve hastaları yakındaki en büyük adaya taşımaktı. Bu operasyon, tam bir kaosa dönüştü. Herkes bir an önce gemiden kurtulmak istiyor, sandallara binmek için birbirini itiyordu. Askerler, kılıçlarının kabzalarıyla düzeni sağlamaya çalışıyor ama korku, disiplini yeniyordu.
Lucretia Jans, hizmetçisiyle birlikte, itiş kakış arasında bir filikaya binmeyi başardı. Filikaya binerken gözü, güvertede duran Jeronimus Cornelisz’e takıldı. Cornelisz, kollarını kavuşturmuş, etrafındaki paniği soğukkanlı bir bilim adamının deneyini izlediği gibi izliyordu. Göz göze geldiklerinde, Cornelisz ona hafifçe başını eğerek selam verdi. O an Lucretia anladı: Bu adam, bu felaketten korkmuyordu. O, bu felaketi memnuniyetle karşılıyordu.
Gün boyunca, sandallar parçalanan gemi ile en yakındaki ada arasında mekik dokudu. Üç yüzden fazla insandan yaklaşık yüz seksen kadarı, “Batavia’s Graveyard” (Batavia’nın Mezarlığı) olarak adlandırılacak olan adaya sağ salim ulaşmayı başardı. Geriye kalanlar ise ya ilk panik anında boğulmuş ya da parçalanan geminin enkazına tutunarak yardım bekliyordu.
Akşam çökerken, Pelsaert ve Jacobsz da son filikayla adaya ulaştılar. Adaya ayak bastıklarında gördükleri manzara içler acısıydı. Yüzlerce insan, soğuk ve rüzgârlı kumsalda bir araya toplanmış, şok içinde denizde can çekişen gemilerine bakıyordu. Kurtarabildikleri birkaç fıçı su ve biraz peksimet dışında hiçbir şeyleri yoktu. Bu çorak adada ne yiyecek ne de içecek vardı.
Pelsaert, hayatta kalanları bir araya topladı. Yüzlerindeki umutsuzluğu ve korkuyu görüyordu. Komutan olarak, onlara bir umut vermek zorundaydı.
“Beni dinleyin!” diye bağırdı, sesi yorgun ama kararlıydı. “Hayattayız. Bu en önemlisi. Bu adada su yok. Yiyecek yok. Burada kalamayız. Tek şansımız var. En büyük filikayı hazırlayacağız. Ben, Kaptan Jacobsz ve bir grup gönüllü denizci, yardım bulmak için yola çıkacağız. Batavia’ya (Cakarta) ulaşmaya çalışacağız. Binlerce kilometrelik bir yol, biliyorum. Ama başka çaremiz yok. Geri döneceğime ve hepinizi kurtaracağıma dair size söz veriyorum!”
Bu, delice bir plandı. Küçücük bir tekneyle, haritasız ve neredeyse erzaksız bir şekilde binlerce kilometrelik açık okyanusu geçmek, intiharla eşdeğerdi. Fakat alternatifi, bu adada susuzluktan ve açlıktan yavaş yavaş ölmekti.
Karanlık çöktüğünde, geminin enkazından gelen son çatırtı sesleri de duyuldu. Batavia‘nın görkemli gövdesi, mercanların dişlerine teslim olmuş, okyanusun karanlık sularına gömülmüştü. Geriye, suyun üzerinde yüzen birkaç enkaz parçası ve çorak bir adanın üzerine dağılmış, kaderlerine terk edilmiş yüz seksen çaresiz ruh kalmıştı.
Ve onların arasında, enkazdan son anda kurtarılan Jeronimus Cornelisz de vardı. Pelsaert’in yardım bulmak için ayrılma planını duyduğunda, içinde bir zafer hissi uyandı. Pelsaert ve Jacobsz gidince, bu küçük ve savunmasız topluluğun lideri kim olacaktı? Kanunların, ahlakın ve Tanrı’nın olmadığı bu küçük adada, en güçlü iradeye sahip olan kişi hükmedecekti.
Cornelisz, kumsalda titreyen insanlara baktı. Onlar, onun deneyinin denekleriydi. O ise, bu yeni ve acımasız dünyanın tanrısı olmaya hazırlanıyordu.
BÖLÜM 5: TANRI’NIN SUSTUĞU YER
Issızlığın Krallığı
Batavia’s Graveyard Adası, Haziran 1629
Pelsaert’in umutsuz kurtarma misyonu planı, adadaki hayatta kalanlar topluluğunu ikiye böldü. Bir yanda, onun sözlerine bir can simidi gibi sarılan, Batavia’dan gelecek bir geminin hayaliyle avunan çaresizler vardı. Diğer yanda ise, bu planı bir intihar görevi, liderlerinin onları ölüme terk edişi olarak gören şüpheciler ve öfkeliler duruyordu. Kumsalda yanan birkaç küçük ateşin etrafında toplanan insanlar, fısıltılarla tartışıyor, geleceğin belirsizliği yüzlerine bir maske gibi oturmuştu. Rüzgâr, okyanusun monoton uğultusunu ve enkazdan kopan ahşap parçalarının kıyıya vurma sesini taşıyordu.
Hazırlıklar hızla yapıldı. Geminin en büyük filikası, yawl, dikkatle incelendi, küçük çatlakları bez ve katranla onarıldı. İçine, kurtarılabilen az miktardaki peksimet ve birkaç fıçı su yüklendi. Pelsaert, bu tehlikeli yolculuk için en tecrübeli denizcileri seçti. Kaptan Ariaen Jacobsz’un bu yolculukta olması elzemdi; onun denizcilik bilgisi olmadan Batavia’ya ulaşma şansları yoktu. Jacobsz, bu göreve gönülsüzdü. O, isyan planının merkezindeydi ve şimdi eski düşmanıyla küçücük bir teknede haftalarca baş başa kalacaktı. Lakin adada kalıp açlıktan ölme fikri, Pelsaert ile seyahat etme fikrinden daha korkutucuydu. Komplocu grubun diğer üyeleri, Çavuş Ryckertsen ve diğerleri, adada kaldılar. Bu, Cornelisz’in gizli bir talimatıydı.
Ayrılık anı, hüzün ve gerilim doluydu. Pelsaert, geride kalan yaklaşık 125 kişiye son bir kez seslendi. Aralarında Lucretia Jans, hizmetçisi, vaiz ve ailesi, çok sayıda asker ve birkaç yolcu ailesi vardı. Jeronimus Cornelisz, kalabalığın arasında, yüzünde endişeli bir ifade takınmış, dikkatle Pelsaert’i dinliyordu.
“Sabırlı olun ve birbirinize destek olun,” dedi Pelsaert, sesi yorgunluktan kısılmıştı. “İçinizden birini, Jeronimus Cornelisz’i, benim yokluğumda düzeni sağlaması için sorumlu tayin ediyorum. O, erzak dağıtımını adil bir şekilde yönetecek ve bir konsey kurarak kararları birlikte alacaktır. Tanrı yardımcımız olsun. Mümkün olan en kısa sürede geri döneceğiz.”
Pelsaert’in Cornelisz’i sorumlu ataması, trajik bir ironiydi. O, Cornelisz’in kültürlü ve sakin tavrının, paniği önlemek için en uygun kişilik olduğunu düşünmüştü. O an, koyunların başına kurdu çoban olarak atadığının farkında değildi.
Filika, adadakilerin sessiz bakışları arasında denize itildi. İçindeki kırk sekiz adam, küreklere asılarak küçük tekneyi dalgaların arasından açık denize doğru yönlendirdi. Filika, ufukta küçücük bir noktaya dönüşüp nihayet gözden kaybolduğunda, adanın üzerine ağır bir sessizlik çöktü. Sanki medeniyetle olan son bağları da kopmuştu. Artık kendi başlarınaydılar.
O andan itibaren, adanın efendisi Jeronimus Cornelisz’di.
İlk birkaç gün, Cornelisz rolünü mükemmel oynadı. Pelsaert’in talimatına uyarak bir konsey kurdu. Konsey üyeleriyle birlikte adadaki kaynakları tespit etmeye çalıştı. Durum iç açıcı değildi. Adada içilebilir su kaynağı yoktu. Yiyecek, birkaç fıçı peksimet, denizden yakalanan balıklar ve kıyıya vuran foklarla sınırlıydı. Hayatta kalmak, bir şans meselesiydi.
Cornelisz, bu ilk günleri insanları gözlemleyerek geçirdi. Kimin güçlü, kimin zayıf olduğunu; kimin lider ruhlu, kimin takipçi olduğunu; kimin umudunu koruduğunu, kimin umutsuzluğa kapıldığını dikkatle analiz etti. Komplocu yandaşları, Çavuş Ryckertsen ve diğerleri, onun etrafında bir koruma kalkanı oluşturmuştu. Onlar, adanın yeni düzeninin aristokratları olacaklardı.
Adadaki hayat, kısa sürede bir kâbusa dönüştü. Su tayınları giderek azaldı. İnsanlar, susuzluktan dudakları çatlamış halde, sabahları kayaların üzerindeki çiy damlalarını yalamaya çalışıyorlardı. Açlık, midelerini kemiriyordu. Bir fok avlandığında, insanlar birer vahşi hayvan gibi etin başına üşüşüyor, kanlı parçaları çiğ çiğ yiyorlardı. Umut, su gibi tükeniyordu. Pelsaert’in geri döneceğine olan inanç, her geçen gün azalıyordu.
İşte bu çaresizlik anında, Cornelisz gerçek yüzünü göstermeye başladı. Artık o, Pelsaert’in nazik yardımcısı değildi. O, kendi sapkın felsefesini hayata geçirecek olan peygamberdi. Bir akşam, en büyük ateşin etrafında toplanan kalabalığa hitap etti. Sesi, hipnotik bir güce sahipti.
“Dostlarım,” diye başladı. “Pelsaert bizi ölüme terk etti. Batavia’dan yardım gelmeyecek. Bizi unuttular. Tanrı da bizi unuttu. Bu çorak adada ne kilise var ne de kanun. Eski dünyanın kuralları burada geçersizdir. Burada, yalnızca doğanın kanunu geçerlidir: Güçlü olan hayatta kalır.”
Kalabalıktan korku dolu bir mırıltı yükseldi. Vaiz, Gijsbert Bastiaensz, öne atılıp itiraz etmeye çalıştı. “Bu küfürdür! İnancımızı yitirmemeliyiz! Tanrı bizi sınıyor…”
Cornelisz’in işaretiyle, iki asker vaizi yakalayıp susturdu. Cornelisz konuşmasına devam etti. “İnanç, aç bir mideyi doyurmaz, susuz bir boğazı ıslatmaz. Bu adadaki kaynaklar sınırlı. Hepimize yetecek kadar su ve yiyecek yok. Eğer hayatta kalmak istiyorsak, zor kararlar vermek zorundayız. Zayıflar, yük olanlar aramızdan ayıklanmalı ki güçlüler yaşayabilsin.”
Bu sözler, adadaki ahlakın tabutuna çakılan son çiviydi. Cornelisz, açıkça cinayeti meşrulaştırıyordu. İlk başta, kimse ne diyeceğini bilemedi. Dehşet, herkesi susturmuştu.
Ertesi gün, ilk cinayet işlendi. Cornelisz, komplocu grubundan birine, hasta ve yatalak olan genç bir denizciyi “acılarından kurtarmasını” emretti. Adam, gece karanlığında boğularak öldürüldü. Cesedi, kimse görmeden denize atıldı. Bu, bir testti. Eğer kimse karşı çıkmazsa, katliam başlayabilirdi. Kimse karşı çıkmadı. Korku, vicdanı bastırmıştı.
Bu ilk cinayeti, diğerleri takip etti. “Yük” olarak görülen hastalar, zayıflar ve Pelsaert’e sadık olabileceğinden şüphelenilen kişiler, birer birer ortadan kaybolmaya başladı. Cinayetler, genellikle gece işleniyor, kurbanlar ya boğuluyor ya da kafalarına vurularak öldürülüyordu. Ada, bir açık hava mezarlığına dönüşmüştü.
Cornelisz, bu terör rejimini mutlak bir kontrol mekanizmasıyla yönetiyordu. Kendine sadık yaklaşık yirmi beş kişilik bir katil sürüsü oluşturmuştu. Bu adamlara daha fazla su ve yiyecek veriyor, onlara güç ve dokunulmazlık vaat ediyordu. Onlar, Cornelisz’in cellatlarıydı. Diğerleri ise, her an sıranın kendilerine geleceği korkusuyla yaşayan birer kurbandı.
Lucretia Jans, bu dehşetin merkezindeydi. Cornelisz, onu kendi kişisel mülkü olarak görüyordu. Onu, en iyi yiyeceklerin ve suyun bulunduğu kendi çadırına yerleştirdi. Bu bir lütuf değil, bir lanetti. Lucretia, katliamın ortasında, katilin himayesinde yaşıyordu. Cornelisz, ona fiziksel olarak dokunmuyordu, en azından başlangıçta. Onun yerine, zihinsel bir işkence uyguluyordu. Onunla felsefesi hakkında konuşuyor, ona işlediği cinayetleri rasyonelleştirmeye çalışıyordu.
“Görüyor musun, Lucretia?” diyordu bir gece, çadırın dışından gelen bir kurbanın boğuk çığlıkları duyulurken. “Bu bir trajedi değil, bir arınma. İnsan doğasının en saf hali bu. Korku, arzu ve hayatta kalma isteği. Diğer her şey, medeniyetin bize giydirdiği sahte giysiler. Biz burada, o giysilerden kurtuluyoruz. Gerçek özgürlüğe kavuşuyoruz.”
Lucretia, dehşet içinde onu dinliyordu. Bu adam, bir canavar değil, felsefesi olan bir canavardı. Ve bu, onu daha da korkunç yapıyordu. O, kötülüğü bir erdem olarak görüyordu.
Adadaki tek direniş potansiyeli, Wiebbe Hayes adında bir askerden ve onun komutasındaki bir grup askerden geldi. Cornelisz, bu gruptan şüpheleniyordu. Onlar, Pelsaert’e sadık kalabilecek, disiplinli askerlerdi. Onları doğrudan öldürmek riskli olabilirdi. Bu yüzden, şeytani bir plan kurdu.
Wiebbe Hayes ve yaklaşık yirmi askerini yanına çağırdı. Onlara, yakındaki daha büyük bir adada (bugünkü West Wallabi Adası) su bulunabileceğine dair bir söylenti olduğunu söyledi. Onlara bir görev verdi: O adaya gidip su arayacaklardı. Su bulurlarsa, dumanla işaret vereceklerdi.
Bu, aslında bir sürgündü. Cornelisz, Hayes ve adamlarının o adada susuzluktan öleceğini düşünüyordu. Onları, ellerini kana bulamadan ortadan kaldırmış olacaktı. Wiebbe Hayes, durumdan şüphelenmesine rağmen emre itaat etmekten başka çaresi olmadığını anladı. Kırık dökük sallarla, yanlarına neredeyse hiç erzak almadan diğer adaya doğru yola çıktılar.
Hayes ve adamları gidince, Cornelisz’in önünde hiçbir engel kalmadı. Katliam, artık gizlenmeye gerek duyulmadan, güpegündüz yapılmaya başlandı. Vaiz ve ailesi de dahil olmak üzere, Pelsaert’e sadık olduğu düşünülen herkes vahşice katledildi. Kadınlar, katiller arasında paylaşıldı ve sistematik olarak tecavüze uğradı. Lucretia, Cornelisz tarafından zorla kendine eş yapıldı. Ada, cehennemin yeryüzündeki bir şubesine dönüşmüştü.
Cornelisz, kendine kırmızı satenden, Pelsaert’in eşyaları arasından aşırdığı bir cübbe diktirmişti. Elinde bir kılıçla, adanın “Kaptanı” olarak dolaşıyordu. O, tanrının sustuğu bu yerde, kendi kanlı krallığını kurmuştu. Hayatta kalanlar, ona mutlak bir korkuyla itaat ediyor, bir sonraki kurbanın kendileri olmaması için dua ediyordu.
Fakat Cornelisz’in hesaba katmadığı bir şey vardı. Sürgüne gönderdiği Wiebbe Hayes ve adamları, mucizevi bir şekilde diğer adada tatlı su kaynakları ve küçük kanguru benzeri valabiler bulmuşlardı. Hayatta kalmayı başarmışlardı. Bir süre sonra, Batavia’s Graveyard adasından kaçmayı başaran birkaç kişi, sallarla onların yanına sığındı ve Cornelisz’in estirdiği terörü anlattı.
Wiebbe Hayes, duydukları karşısında dehşete düştü. O bir askerdi ve görevi, masumları korumaktı. Cornelisz’in zulmüne son vermeye karar verdi. Adamlarıyla birlikte, derme çatma silahlaryaptılar: enkazdan topladıkları demir çivilerden mızrak uçları, tahta sopalar…
Bir gün, Cornelisz’in adamları, Hayes’in adasından yükselen dumanı gördü. Su bulduklarını sanarak, zafer sarhoşluğu içinde bir grup katili oraya gönderdiler. Ama onları bekleyen, aç ve susuz ölüler değil, savaşmaya hazır bir direniş gücüydü.
Böylece, Hint Okyanusu’nun ortasındaki bu iki küçük adada, insanlık tarihinin en tuhaf ve en acımasız iç savaşlarından biri başladı. Bir yanda, her türlü ahlaki değerden yoksun, kana susamış bir katil sürüsü. Diğer yanda ise, medeniyetin son kırıntılarını ve insan onurunu korumaya çalışan bir avuç asker.
Ve bütün bunlar olurken, yüzlerce kilometre uzakta, küçük bir filika, okyanusun insafına kalmış, imkânsız bir yolculuğa devam ediyordu. Pelsaert’in dönüşü, eğer bir gün dönerse, bu cehenneme son verebilecek tek umuttu. Ama o zamana kadar, adada daha çok kan akacaktı.
BÖLÜM 6: İKİ ADANIN SAVAŞI
Dikenli Taç
Houtman Abrolhos Adaları, Haziran-Temmuz 1629
Jeronimus Cornelisz, krallığını kurduğu Batavia’s Graveyard adasının kireçli sahilinde durmuş, karşıdaki adaya doğru yola çıkan teknedeki adamlarına bakıyordu. Yüzünde, bir satranç ustasının rakibini mat etmeden önceki kendinden emin ifadesi vardı. Wiebbe Hayes ve yanındaki askerler, onun gözünde, oyun tahtasından temizlenmesi gereken önemsiz piyonlardı. Plana göre, adamları o adaya çıkacak, su bulduklarına sevinen Hayes’in yorgun askerlerini kolayca kılıçtan geçirecek, direnişin son kırıntısını da yok edecekti. O, gücünün sorgulanamaz olduğuna inanıyordu. Kendi yarattığı bu küçük evrende, iradesi kanundu ve o kanuna karşı gelenin kaderi ölümdü.
Ne var ki okyanus, kibirli planları yutmayı severdi. Cornelisz’in cellatlar sürüsü, Hayes’in adasına (bugünkü West Wallabi Adası) ayak bastığında, onları bekleyen manzara umdukları gibi değildi. Karşılarında, yorgun ve bitkin bir grup sürgün yerine, gözleri kararlılıkla parlayan, ellerinde derme çatma ama ölümcül silahlar tutan bir avuç asker buldular. Wiebbe Hayes, askeri dehasını konuşturmuştu. Adamlarını, teknelerin yanaşacağı en uygun noktada, kayaların ve alçak çalıların arkasına pusuya yatırmıştı. Cornelisz’in adamları, kumsalda ilerlemeye başladıkları anda, sessizlik bir anda yırtıldı.
Hayes’in askerleri, hep bir ağızdan bir savaş çığlığı atarak saklandıkları yerlerden fırladılar. Ellerindeki, gemi enkazından sökülmüş uzun çivilere bağlanmış sopalar, ölümcül mızraklara dönüşmüştü. Cornelisz’in adamları, bu beklenmedik ve organize saldırı karşısında şaşkına döndü. Onlar, savunmasız kurbanları katletmeye alışkındı; kendileri gibi savaşmaya hazır rakiplerle karşılaşmaya değil. İlk şokun ardından kısa ve vahşi bir çatışma yaşandı. Kumsal, kan ve küfür sesleriyle doldu. Hayes’in disiplinli askerleri, bir bütün olarak hareket ediyor, birbirlerinin açıklarını kolluyordu. Cornelisz’in çetesi ise, bireysel dövüşen, panik içinde bir güruhtu. Birkaç adamlarını kaybettikten sonra, geride kalanlar paniğe kapılıp teknelerine doğru kaçtılar. Küreklere umutsuzca asılırken, arkalarında bıraktıkları tek şey, yaralı arkadaşlarının iniltileri ve Hayes’in kazandığı ilk zaferin sessizliğiydi.
Haber, Batavia’s Graveyard adasına ulaştığında, bir şok dalgası yarattı. Cornelisz’in yenilmezlik aurası, ilk defa ciddi bir yara almıştı. O ana dek ona körü körüne itaat eden bazı adamların gözlerinde, şüphenin ilk gölgeleri belirdi. Cornelisz, yüzündeki öfkeyi bastırmaya çalışarak, durumu kontrol altına almak için hemen harekete geçti. Ateşin etrafında topladığı adamlarına, sesini yükselterek hitap etti.
“Bu bir yenilgi değildir!” diye kükredi. “Bu, bir ihanettir! Wiebbe Hayes ve yanındaki hainler, Pelsaert’in geri dönüp bizi cezalandıracağını sanan korkaklardır! Onlar, bizim özgürlüğümüzü kıskanıyorlar! Bizi tekrar zincirlere vurmak, tekrar şirketin köleleri yapmak istiyorlar! Onlar, aramızdaki son zayıf halkaydı. Şimdi ise açık birer düşman oldular. Onları yok ettiğimizde, bu adadaki krallığımız ebedi olacak!”
Konuşması, yandaşlarının şüphelerini bastırmakta ve onları yeniden ortak bir düşmana karşı birleştirmekte başarılı oldu. Onlara daha fazla rom dağıttı, onlara Hayes’in adasındaki kadınları (oraya sığınan birkaç mülteci vardı) ve ganimetleri vaat etti. Korkuyu, açgözlülükle ve nefretle bastırdı. Lakin içten içe, bu beklenmedik direnişin gücü karşısında endişeliydi. Hayes, sıradan bir asker değildi. O, bir liderdi. Ve bir lider, en tehlikeli düşmandı.
Diğer adada ise zafer sarhoşluğu yoktu. Wiebbe Hayes, durumun ciddiyetinin farkındaydı. İlk saldırıyı püskürtmüşlerdi, fakat Cornelisz’in tekrar deneyeceğini biliyordu. Adamları, sayıca azdı ve silahları ilkeldi. Hayatta kalmak için, akıllarını ve disiplinlerini kullanmak zorundaydılar. Hayes, adanın en yüksek noktasında, kireçtaşı kayalarından oluşan küçük bir tepeyi seçti. Burası, adanın her yönüne hâkim, savunması kolay bir mevkiiydi.
“Buraya bir kale yapacağız,” dedi adamlarına, yorgun ama kararlı bir sesle. “Kayaları üst üste yığacağız. Bize siper olacak duvarlar öreceğiz. Burası bizim kalemiz, bizim sığınağımız olacak. Cornelisz ve şeytanları geldiğinde, onları burada karşılayacağız.”
Günlerce, Hayes ve adamları durmaksızın çalıştı. Adanın dört bir yanından kireçtaşı ve mercan blokları taşıdılar. Ellerini kanatana, sırtlarını yaralayana dek çalıştılar. Sonunda, bel hizasında, dairesel bir yapı oluşturdular. İlkel, çirkin ama işlevsel bir kaleydi. Kalenin içine, adadan kaçıp onlara sığınan birkaç kadın ve çocuğu yerleştirdiler. Orası, medeniyetin ve insanlığın son kalesiydi. Geceleri, bu küçük kalenin içinde ateş yakıyor, avladıkları valabilerin etini paylaşıyor ve Batavia’s Graveyard adasından yükselen vahşi çığlıkları, sarhoş naralarını dinliyorlardı. İki ada arasındaki birkaç kilometrelik su, cehennem ile sığınak arasındaki sınır çizgisiydi.
Batavia’s Graveyard adasında ise Cornelisz, ikinci ve daha büyük bir saldırı için hazırlık yapıyordu. Bu kez işini şansa bırakmayacaktı. Elindeki tüm tekneleri, tüm savaşabilecek adamlarını kullanacaktı. Lakin askeri bir saldırıdan önce, psikolojik bir hamle yapmaya karar verdi. Kendi sapkın adalet anlayışını, düşmanlarına göstermek istiyordu.
Bir sabah, Hayes’in kalesinden bakanlar, karşı adanın sahilinde korkunç bir manzaraya tanık oldular. Cornelisz’in adamları, esir aldıkları Pelsaert’e sadık birkaç kişiyi sıraya dizmişti. Aralarında, yolculuk boyunca çocuklara okuma yazma öğreten yaşlı bir katip de vardı. Cornelisz, kırmızı cübbesi içinde, bir yargıç gibi ortada duruyordu. Kısa bir konuşma yaptı, kelimeleri rüzgârla birlikte Hayes’in adasına kadar ulaşmıyordu ama niyetini anlamak için duymaya gerek yoktu. Sonra işaretini verdi. Cellatlar, kurbanların üzerine çullandı. Hayes ve adamları, çaresizlik içinde, arkadaşlarının ve masum insanların katledilişini, bir tiyatro izler gibi izlemek zorunda kaldılar. Bu, Cornelisz’in onlara bir mesajıydı: “Sıradaki sizsiniz.”
Bu vahşet, Hayes’in adamlarının moralini bozmak yerine, öfkelerini ve kararlılıklarını biledi. Artık yalnızca hayatta kalmak için değil, bir intikam için de savaşıyorlardı. Cornelisz’in insanlıktan ne kadar çıktığını kendi gözleriyle görmüşlerdi.
Nihayet, büyük saldırı günü geldi. Cornelisz, yaklaşık otuz beş kişilik bir kuvvetle, iki tekneye doluşarak Hayes’in adasına doğru yola çıktı. Bu kez, hazırlıklıydılar. Yanlarında, enkazdan kurtardıkları birkaç arkebüz (ilkel bir tüfek) ve daha iyi silahlar vardı. Planları, adaya iki farklı noktadan çıkarma yapmak, Hayes’in kuvvetlerini bölmek ve ardından kaleye saldırmaktı.
Hayes, onların geldiğini uzaktan gördü. Adamlarını topladı. “İşte o an geldi,” dedi sakince. “Korkmayın. Disiplinli olun. Birbirinize güvenin. Bizler askeriz. Onlar ise bir güruh. Biz insanlık için savaşıyoruz. Onlar ise canavarlık için. Tanrı bizimle olsun ya da olmasın, biz birbirimizleyiz.”
İlk tekne, kalenin uzağındaki bir kumsala yanaşmaya çalıştı. Hayes, küçük bir grubu oraya göndererek onları oyaladı. Asıl savaş, Cornelisz’in bizzat liderlik ettiği ana kuvvetin, kalenin altındaki sahile çıkarma yapmasıyla başladı. Cornelisz’in adamları, arkebüzlerden birkaç el ateş ederek karaya çıktılar. Hayes’in kalesinden atılan taşlar ve mızraklar, onlara anında karşılık verdi.
Savaş, tepenin eteklerinde yoğunlaştı. Cornelisz’in sayısal üstünlüğü, Hayes’in stratejik konum avantajıyla dengeleniyordu. Kalenin duvarları, onlara mükemmel bir siper sağlıyordu. Aşağıdan yukarıya saldıran katiller sürüsü, sürekli bir taş ve mızrak yağmuruna maruz kalıyordu. Birkaç saat süren çatışmanın ardından, Cornelisz’in adamları tepeyi ele geçiremediler. Öfke ve hayal kırıklığı içinde geri çekilmek zorunda kaldılar. Birkaç adam daha kaybetmişlerdi.
Bu ikinci yenilgi, Cornelisz için büyük bir darbeydi. Krallığı, kendi sınırları içinde sorgulanmıyordu belki, ama o sınırların hemen dışındaki bir avuç isyancıyı yok edemiyordu. Bu durum, onun tanrısal imajını zedeliyordu. Adamlarının gözündeki o sarsılmaz lider, artık yanılabilen, yenilebilen bir insana dönüşüyordu.
Çaresizlik, Cornelisz’i daha da kurnaz ve acımasız yaptı. Madem kaba kuvvetle kazanamıyordu, o zaman hileye başvuracaktı. Birkaç gün sonra, beyaz bir bez parçasını bir sopanın ucuna bağlayarak, yanında yalnızca dört adamıyla birlikte Hayes’in adasına tekrar yaklaştı. Barış görüşmesi talep ediyordu.
Hayes, bunun bir tuzak olabileceğinden şüpheleniyordu. Lakin adamları yorgundu, kaynakları tükeniyordu. Anlaşma ihtimali, ne kadar zayıf olursa olsun, değerlendirmeye değerdi. Cornelisz ve adamlarının silahsız olarak kalenin yakınına gelmelerine izin verdi.
“Wiebbe Hayes,” diye seslendi Cornelisz, sesi yapmacık bir samimiyetle doluydu. “Bu anlamsız kan dökülmesine bir son verelim. Bizler Hollandalıyız, kardeşiz. Birbirimizi öldürmemizin kime ne faydası var? Size bir teklifim var. Gelin, bizimle birleşin. Elimizdeki yiyeceği, suyu, her şeyi paylaşalım. Hatta size, geminin enkazından çıkardığımız kumaşlardan ve giysilerden vereyim. Pelsaert geri döndüğünde, olanları bir kaza olarak anlatırız. Hepimiz kurtuluruz.”
Hayes, onun gözlerinin içine baktı. O gözlerde ne barış ne de samimiyet vardı; yalnızca soğuk bir hesap ve hile vardı. Lakin bir karşı teklif sundu. “Eğer barış istiyorsan, enkazdan bize de birkaç tekne ve yelken bezi ver. Böylece biz de kendimize bir gemi yapıp Batavia’ya ulaşmayı deneyebiliriz. Birbirimizi bir daha görmeyiz.”
Cornelisz, bu fikre sıcak bakar gibi göründü. Anlaşmayı detaylandırmak için Hayes’i ve yanındaki birkaç adamını silahsız bir şekilde sahile, iki grubun ortasına davet etti. Hayes, tereddüt etti. Bu, askeri içgüdülerine aykırıydı. Fakat adamlarının yüzündeki umutlu ifadeyi görünce, riski göze almaya karar verdi. Yanına en güvendiği beş adamını alarak kaleden aşağı indi.
İki lider, iki dünyanın ortasında karşı karşıya geldi. Konuşmaya başladıkları anda, Cornelisz’in gizli işaretiyle, yakındaki çalılıklara saklanmış olan adamları bir anda ortaya fırladı. Hayes ve yanındaki beş adam, hazırlıksız yakalanmıştı. Kısa bir boğuşmanın ardından, sayıca üstün olan komplocular tarafından etkisiz hale getirildiler.
Wiebbe Hayes, tuzağa düşmüştü.
Cornelisz, yüzünde bir zafer gülümsemesiyle esirinin yanına geldi. “Gördün mü, asker?” dedi fısıltıyla. “Disiplin, tecrübe… Bunların hepsi boş laflar. Sonunda kazanan, kuralları hiçe sayacak kadar cesur olandır. Senin kalen artık başsız. Adamların lidersiz. Savaş bitti.”
Hayes’in esir alındığı haberi, kaledeki adamların üzerine bir yıldırım gibi düştü. Lidersiz kalmışlardı, moralleri çökmüştü. Cornelisz, zaferinden emindi. Hayes’i ve adamlarını bağlayarak kendi adasına götürdü. Onları, diğer esirlerin yanına attı. Onlara işkence ederek, kalenin zayıf noktalarını ve adamlarının durumunu öğrenmeye çalışacaktı. Sonra da hepsini, geri kalanlara ibret olacak şekilde idam edecekti.
Ancak Cornelisz, bir kez daha yanılıyordu. Hayes’in kalede bıraktığı bir adam vardı; adı Adriaen van der Graeff olan genç bir asker. Hayes, yokluğunda komutayı ona devretmişti. Graeff, Hayes kadar tecrübeli değildi, lakin liderinin kararlılığını ve cesaretini miras almıştı. Kalenin savunmasını yeniden organize etti ve adamlarına umut aşıladı. “Liderimizi geri alacağız!” diye yemin ettiler.
Savaş bitmemişti. Yalnızca yeni ve daha umutsuz bir aşamaya girmişti. Bir yanda, en büyük kozunu ele geçirmiş, zaferinden emin bir tiran. Diğer yanda, liderini kaybetmiş ama mücadele azmini yitirmemiş bir avuç kahraman.
Ve okyanusun bir yerlerinde, Pelsaert’in küçük teknesi, kaderin dalgalarıyla boğuşmaya devam ediyordu. Adalardaki bu kanlı dramdan habersiz, kurtuluşa ya da ölüme doğru ilerliyordu. Hangi kaderin daha önce geleceğini ise kimse bilmiyordu.
BÖLÜM 7: UFUKTAKİ YELKEN
Tuz ve Sessizlik
Hint Okyanusu ve Batavia, Temmuz-Eylül 1629
Yawl, okyanusun ortasında, zamanın ve mekânın silindiği bir boşlukta asılı kalmış gibiydi. Kırk sekiz adam, küçücük bir teknenin içine, bir tabutun içindeki cesetler gibi sıkışmıştı. Güneş, gökyüzünde beyaz bir alev topuna dönüşmüş, merhametsiz ışınlarıyla hem denizi hem de umutlarını buharlaştırıyordu. Tuz, hayatlarının bir parçası olmuştu. Havada, derilerinde, çatlamış dudaklarında, giysilerinde ve azıcık kalmış yiyeceklerinin üzerinde hep tuz vardı. Rüzgâr dindiğinde, okyanus cam gibi, pürüzsüz bir yüzeye dönüşüyor, teknenin yansıması, altlarındaki dipsizliğin içinde süzülen bir hayalet gibi beliriyordu.
Günler, birbirinin kopyası olan bir işkence döngüsüne dönüşmüştü. Sabah, güneşin doğuşuyla başlayan yanma hissi, akşam batışıyla yerini kemikleri sızlatan bir soğuğa bırakıyordu. Su tayını, günde adam başı birkaç yuduma indirilmişti. Susuzluk, zihinleri ele geçiren bir canavardı. Dilleri, ağızlarının içinde kuru bir deri parçası gibi şişmiş, konuşmayı bir eziyete dönüştürmüştü. Adamlar, gözleri çökmüş, derileri kemiklerine yapışmış birer iskelete dönmüştü. Bazıları, bilincin sınırlarında geziniyor, karaya, pınarlara, eşlerine ve çocuklarına dair halüsinasyonlar görüyor, boşluğa bir şeyler mırıldanıyorlardı.
Francisco Pelsaert, teknenin kıç tarafında, elinde dümen yekesiyle oturuyordu. O, artık şirketin gururlu Üst Tüccarı değildi. O, bu yüzen mezarın kaptanı, bu kırk yedi ruhun sorumlusuydu. Geceleri uyumuyor, yıldızları birer umut kırıntısı gibi takip ediyor, zihnindeki haritalarla onları karşılaştırıyordu. İçindeki suçluluk duygusu, susuzluktan daha çok yakıyordu canını. Adada bıraktığı o yüzlerce insan, özellikle de Lucretia Jans, kâbuslarına giriyordu. Onları kurtarma sözü, boğazında bir düğüm gibiydi. Eğer başarısız olursa, adı tarihe yalnızca bir aptal olarak değil, bir katil olarak da geçecekti.
Onun hemen karşısında, teknenin diğer ucunda Ariaen Jacobsz oturuyordu. O kaba saba, gururlu Kaptan’dan eser kalmamıştı. Okyanus, onun kibrini almış, yerine boş ve donuk bir bakış bırakmıştı. Pelsaert ile aralarında, haftalardır derin bir sessizlik vardı. Birbirleriyle yalnızca geminin seyrine dair birkaç zorunlu kelime konuşuyorlardı. Lakin bu sessizlik, eski nefretlerinden daha ağırdı. Ortak bir felaketin içinde, düşmanlık lüksleri kalmamıştı. Onlar artık ne komutan ne de kaptandı; yalnızca hayatta kalmaya çalışan iki zavallı insandılar. Bir gece, Pelsaert’in bitkinlikten gözleri kapandığında, Jacobsz sessizce dümeni devralmış, şafak sökene dek rotayı korumuştu. Kelimelere dökülmeyen, zorunlu bir ateşkes, bir tür saygı, aralarında yeşermişti. İkisi de anlamıştı ki, bu cehennemden tek başlarına kurtulamazlardı.
Bir öğleden sonra, umudun tamamen tükendiği bir anda, gökyüzünde bir karaltı belirdi. Bir deniz kuşu. Adamlar, yattıkları yerden başlarını kaldırdılar. Kuş, teknenin etrafında birkaç tur attıktan sonra, yorgunlukla direğin tepesine kondu. Bir anlık bir sessizlik oldu. Sonra, en yakındaki denizci, son bir gayretle ayağa kalktı ve direğe tırmanmaya başladı. Kuş, son ana kadar bekledi ama adamın eli uzandığında havalandı ve uzaklaştı. Denizcinin yüzündeki hayal kırıklığı, teknedeki herkesin ruh halinin bir özetiydi. Kurtuluş, parmaklarının ucuna kadar gelmiş ve sonra uçup gitmişti.
Yolculuklarının otuzuncu gününe yaklaşıyorlardı. Artık çoğu adam hareket edemez haldeydi. Ölüm, teknede kol geziyordu. Bir sabah, iki denizcinin uyanmadığını fark ettiler. Pelsaert, kısa bir dua okudu. Cesetleri, denize bırakacak güçleri bile yoktu. Onları, yanlarında, çürüyen bedenleriyle birlikte taşımak zorunda kaldılar. Tekne, bir ölüm gemisine dönüşmüştü.
Tam da o gün, ufukta bir çizgi belirdi. İlk başta bir serap sandılar. Kimse inanmaya cesaret edemedi. Ama çizgi, yavaş yavaş kalınlaştı, bir silüete dönüştü. Toprak. Ağaçların yeşili. Bu bir hayal değildi. Java’nın kıyılarıydı.
Teknedeki atmosfer bir anda değişti. Ölü gözler canlandı, mırıltılar yerini sevinç çığlıklarına bıraktı. Adamlar, son güç kırıntılarıyla küreklere asıldılar. Birkaç saat sonra, teknenin burnu, yumuşak kumsala dokundu. Kendilerini tekneden dışarı attılar. Toprağı öpüyor, kumu avuçluyor, ağlıyorlardı. Bazıları, yakındaki bir dereye doğru emekledi ve hayatlarında içtikleri en tatlı suyu, kana kana içtiler. Hayatta kalmışlardı.
Birkaç gün sonra, yerel balıkçılar tarafından bulundular. Onların perişan hali, anlattıkları inanılmaz hikâye, balıkçıları şaşkına çevirdi. Pelsaert ve adamları, bir öküz arabasıyla, Birleşik Doğu Hindistan Şirketi’nin Asya’daki kalbi olan Batavia şehrine doğru yola çıktılar.
Batavia’ya vardıklarında, gördükleri manzara, son birkaç aydır yaşadıkları cehennemle tam bir tezat oluşturuyordu. Burası düzenin, gücün ve zenginliğin şehriydi. Kasteel Batavia, yüksek taş duvarları ve mazgallı burçlarıyla, Hollanda’nın Doğu’daki iradesinin somut bir sembolüydü. Kanallar, tıpkı Amsterdam’daki gibi, mallarla dolu teknelerle işliyordu. Sokaklar, beyaz perukalı Hollandalı tüccarlar, yarı çıplak köleler, Çinli ipek satıcıları ve yerli askerlerle doluydu. Pelsaert, bu medeniyetin bir parçasıydı ama şimdi, yırtık pırtık giysileri, güneşten yanmış ve tuzdan çatlamış derisiyle, bu dünyaya ait bir yabancı gibi hissediyordu.
Doğruca Genel Vali Jan Pieterszoon Coen’in huzuruna çıkarıldılar. Coen, şirketin en güçlü ve en acımasız yöneticilerinden biriydi. Zeki, kararlı ve duygusuz bir adamdı. Onun için önemli olan tek şey, şirketin kârı ve gücüydü. Pelsaert, Coen’in mermer zeminli, yüksek tavanlı çalışma odasına girdiğinde, kendi perişanlığı ile odanın görkemi arasındaki farktan utandı.
Pelsaert, hikâyeyi başından sonuna anlattı. Geminin batışını, çorak adayı, orada bıraktığı yüzlerce insanı ve yardım bulmak için çıktıkları imkânsız yolculuğu. Coen, onu ifadesiz bir yüzle dinledi. Pelsaert konuşmasını bitirdiğinde, odada ağır bir sessizlik oldu.
Coen, sonunda konuştu. Sesi soğuk ve metalikti. “Üst Tüccar Pelsaert. Şirketin en yeni ve en değerli gemilerinden birini, içindeki on iki sandık gümüşle birlikte, haritalanmamış bir resife bindirdiniz. Ve şimdi bana, yüzlerce insanı bir adada bırakıp geldiğinizi söylüyorsunuz. Bu, beceriksizlikten öte, bir suçtur.”
Pelsaert şok olmuştu. Kurtardığı hayatlar değil, kaybedilen gümüş konuşuluyordu. “Efendim,” diye kekeledi. “Hayatta kalanlar var. Onları kurtarmalıyız. Bir gemi…”
Coen, elini kaldırarak onu susturdu. “Bir gemi, elbette. Şirket, gümüşünü kurtarmak için bir gemi gönderecektir. Lakin sizin durumunuz farklı.” Coen, gözlerini odadaki Kaptan Jacobsz’a çevirdi. “Kaptan, sizin anlatacaklarınız var mı?”
Jacobsz, o ana kadar sessizce durmuştu. Coen’in sorusuyla birlikte, içinde bir şeyler koptu. Belki de haftalarca ölümle burun buruna gelmenin getirdiği bir aydınlanmaydı. Belki de Cornelisz’in ihanetinin intikamını almak istiyordu. Öne çıktı ve her şeyi itiraf etti. Pelsaert’e karşı planlanan isyanı, gemiyi ele geçirme niyetlerini, Cornelisz’in rolünü… Her detayı anlattı.
Bu itiraf, odadaki havayı değiştirdi. Coen’in yüzündeki ifade sertleşti. Artık olay, bir deniz kazası olmaktan çıkmış, bir isyan ve vatana ihanet vakasına dönüşmüştü. Jacobsz, anında tutuklanıp zindana atıldı. Pelsaert’in durumu ise değişmişti. O, artık beceriksiz bir komutan değil, bir isyanın kurbanıydı.
Coen, kararını verdi. Sardam adında bir fırkateyn, derhal hazırlanacaktı. Pelsaert, geminin komutasını alarak adalara geri dönecek, hayatta kalanları ve en önemlisi, şirketin gümüşünü kurtaracaktı. Yanına, adaleti sağlamak için birkaç yüksek rütbeli subay ve bir müfreze asker de verilecekti.
Pelsaert, bir yandan rahatlamış, bir yandan da dehşete düşmüştü. Geri dönüyordu. Sözünü tutacaktı. Fakat Jacobsz’un anlattıklarından sonra, aklında korkunç bir soru vardı: O adalarda, aradan geçen üç ay içinde neler yaşanmıştı? Cornelisz ve adamları, kontrolü tamamen ele geçirdiyse, geride bıraktığı o masum insanlara ne olmuştu?
Kan ve Kireçtaşı
West Wallabi Adası, Eylül 1629
Wiebbe Hayes, Batavia’s Graveyard adasındaki bir çadırın içinde, elleri ve ayakları bağlı bir şekilde yatıyordu. Cornelisz, onu her gün ziyaret ediyor, ona işkenceyle karışık felsefi dersler veriyordu. Hayes’in iradesini kırmaya, onu kendi sapkın dünya görüşüne inandırmaya çalışıyordu. Lakin Hayes, sessizliğini koruyordu. Onun sessizliği, Cornelisz’i çileden çıkarıyordu. Bu basit asker, onun entelektüel üstünlüğünü ve mutlak gücünü kabul etmeyi reddediyordu.
Hayes’in kalesinde ise komutayı devralan Adriaen van der Graeff, imkânsızı başarmaya çalışıyordu. Liderlerinin esir düşmesi, adamların moralini yerle bir etmişti. Lakin pes etmediler. Kalenin duvarlarını daha da yükselttiler, savunmalarını güçlendirdiler.
Cornelisz, Hayes’i konuşturamayınca, sabrını kaybetti. Son ve en büyük saldırıyı başlatmaya karar verdi. Bu kez, hedef yalnızca kaleyi düşürmek değil, içindeki herkesi, son kadına ve son çocuğa kadar katletmekti. Hayes’i ve diğer esirleri de, zaferinden sonra, herkesin gözü önünde idam edecekti.
17 Eylül 1629 sabahı, Cornelisz’in ordusu, ellerindeki tüm teknelerle ve tüm adamlarla son kez West Wallabi adasına doğru yola çıktı. Bu kez, saldırı daha organizeydi. Arkebüzleri, merdivenleri ve kancaları vardı. Kalenin duvarlarına tırmanmayı planlıyorlardı.
Kalenin içindeki otuz kadar savunmacı, yaklaşan güruhu sessizce izledi. Bu, son savaştı. Cephaneleri, fırlatacak taşları ve mızrakları neredeyse tükenmişti. Şansları yoktu. Ama onurlarını koruyarak öleceklerdi.
Saldırı, korkunç bir şiddetle başladı. Cornelisz’in adamları, çığlıklar atarak tepenin eteklerinden yukarı tırmanmaya başladılar. Arkebüz ateşi, kalenin duvarlarından kireçtaşı parçaları koparıyordu. Savunmacılar, ellerindeki son taşları ve mızrakları fırlatarak karşılık verdiler.
Savaş, saatlerce sürdü. Cornelisz’in adamları, defalarca duvarlara tırmanmaya çalıştı ama her seferinde geri püskürtüldüler. Lakin savunmacıların gücü tükeniyordu. Yaralıların sayısı artıyor, cephaneleri bitiyordu. Cornelisz, adamlarını son bir hücum için motive etti. “Son bir gayret! Kale düşmek üzere! İçerideki her şey sizin olacak!”
Katiller, son bir umutsuz saldırıya geçtiler. Merdivenleri duvarlara dayamayı başardılar. Birkaç tanesi, duvarların üzerine tırmandı. Kale içinde, göğüs göğüse, vahşi bir mücadele başladı. Savunmacılar, birer birer düşüyordu. Kale, düşmek üzereydi. Graeff, kılıcıyla dövüşürken, artık sonun geldiğini biliyordu.
Tam o anda, kalenin en yüksek noktasındaki gözcü, inanılmaz bir şey gördü. Gözlerini ovuşturdu, tekrar baktı. Ufukta, batıdan gelen, büyük, üç direkli bir geminin yelkeni belirmişti.
“YELKEN! UFUKTA BİR YELKEN VAR!”
Gözcünün çığlığı, savaşın gürültüsünü bir anlığına bastırdı. Savaşanlar duraksadı. Herkes, gözcünün işaret ettiği yöne baktı. Gerçekti. Bir Hollanda fırkateyni, yelkenleri rüzgârla dolu, onlara doğru geliyordu.
O an, her şeyi değiştirdi.
Kaledeki savunmacılar için, o yelken, ilahi bir müdahale, cennetten gelen bir kurtuluştu. Gözleri yaşlarla doldu. Son bir güçle, saldıranları geri püskürttüler. Artık dayanmak için bir sebepleri vardı.
Cornelisz ve adamları için ise o yelken, bir kâbusun başlangıcı, yaklaşan kıyametin habercisiydi. Panik, bir anda saflarını sardı. Pelsaert geri dönmüştü. Oyun bitmişti. Birçoğu, silahlarını atıp kaçmaya başladı.
Cornelisz, donakalmıştı. Olamazdı. Bu imkânsızdı. Pelsaert’in okyanusta kaybolması gerekiyordu. Planı mükemmeldi. Lakin okyanus ve kader, ona ihanet etmişti.
Panik içinde bir karar verdi. Kaçmalıydı. Ama önce, en büyük rakibini yok etmeliydi. Wiebbe Hayes’i öldürmeliydi. Hızla teknesine atladı ve birkaç sadık adamıyla birlikte, Hayes’in esir tutulduğu Batavia’s Graveyard adasına doğru kürek çekmeye başladı.
Lakin Hayes’in adamları, ondan daha hızlı davrandı. Kurtuluş gemisini gören Graeff, en hızlı teknelerinden birini, en iyi adamlarıyla birlikte derhal denize indirdi. Amaçları, Pelsaert’in gemisine Cornelisz’den önce ulaşmak ve olan biteni anlatmaktı.
Böylece, adalardaki son yarış başladı. Bir yanda, suçlarını örtbas etmek ve son bir cinayet işlemek için kürek çeken bir tiran. Diğer yanda, adaleti sağlamak ve liderlerini kurtarmak için kürek çeken kahramanlar. Ve ufukta, gerçeğin ve hesabın gemisi, Sardam, her iki gruba da giderek yaklaşıyordu.
BÖLÜM 8: ADALETİN TERAZİSİ
Hesap Günü
Houtman Abrolhos Adaları, 17 Eylül 1629
Sardam fırkateyni, ufukta bir melek ya da bir cellat gibi, yavaş ve karşı konulmaz bir kesinlikle adalara yaklaşıyordu. Francisco Pelsaert, geminin baş kasarasına dikilmiş, elindeki dürbünle karaya bakıyordu. Aylardır zihnini kemiren o belirsizlik, yerini keskin ve acı bir gerçeğe bırakmak üzereydi. Dürbünün merceğinden gördüğü manzara, aklını karıştırıyordu. İki farklı adadan yükselen dumanlar, bir kaleye benzeyen ilkel bir yapı ve en korkuncu da, iki küçük teknenin birbiriyle yarışırcasına gemisine doğru dörtnala kürek çekmesiydi. Kim dost, kim düşmandı? Bu teknelerdekiler, yardım isteyen kazazedeler miydi, yoksa onu pusuya düşürmeye çalışan isyancılar mı?
“Askerler hazır olsun!” diye emretti yanındaki subaya. Sesi, haftalardır teknede çektiği çileyle çatallanmış, lakin şimdi çelik gibi sertti. “Güverteye çıksınlar, arkebüzleri doldursunlar. Kim olduklarını anlayana dek kimse yaklaşmasın.”
Sardam’ın güvertesinde sessiz bir telaş başladı. Parlatılmış miğferler, zırhlı göğüslükler ve ölümcül namlular, düzenli saflar halinde yerlerini aldı. Şirketin otoritesi, ahşap, demir ve barut formunda, bu küçük ve kanlı krallığın kapısına dayanmıştı. Pelsaert, dürbününü tekrar gözüne götürdü. Öndeki teknedeki adamlar daha derli toplu, daha disiplinli kürek çekiyordu. Arkadakiler ise daha panik içinde, daha düzensizdi. Kalbi, bir umut ve dehşet mengenesinde sıkışıyordu. Geride bıraktığı o insanlardan geriye ne kalmıştı?
O teknelerden birinde, Adriaen van der Graeff, hayatı için kürek çekiyordu. Her kası yanıyor, ciğerleri patlayacak gibiydi. Lakin acıyı hissetmiyordu. Gördüğü tek şey, giderek büyüyen o kurtuluş gemisiydi. Cornelisz’in teknesi hemen arkalarındaydı. Ona yetişemezlerdi. Ondan önce Sardam’a ulaşmak, liderleri Wiebbe Hayes’in hayatını kurtarmak ve üç aydır süren cehennemi sona erdirmek zorundaydılar. “Daha hızlı!” diye bağırıyordu yanındakilere. “Adalet için daha hızlı!” Onların teknesi, suyun üzerinde bir ok gibi ilerliyordu.
Diğer teknede ise Jeronimus Cornelisz, çöken dünyasını izliyordu. O tanrısal sükûneti, o felsefi özgüveni, yerini ilkel bir paniğe bırakmıştı. Planı neydi? Pelsaert’e ulaşıp onu da mı kandıracaktı? Ona, Hayes’in bir isyancı olduğunu mu söyleyecekti? Artık çok geçti. Diğer teknenin ondan önce gemiye varacağını görüyordu. Her şey bitmişti. İradesiyle kurduğu kanlı krallık, ufukta beliren tek bir yelkenle tuzla buz olmuştu. Artık tek bir amacı kalmıştı: Kendisi düşerken, en büyük rakibini de yanında götürmek. Wiebbe Hayes ölmeliydi. “Kürek çekin, sizi sefiller!” diye kükredi adamlarına. “Kendi adama, çabuk!” Lakin adamlarının yüzünde artık itaat yoktu; yalnızca kendi canlarının korkusu vardı. Kürekleri yavaşlamıştı.
Graeff’in teknesi, Sardam’ın heybetli gövdesinin altına ulaştı. Yukarıdan bir halat sarkıtıldı. Graeff, halata bir maymun çevikliğiyle tırmandı ve kendini bitkin bir halde güverteye attı. Pelsaert’in ve onu çevreleyen zırhlı askerlerin ayaklarının dibine yığıldı. Nefes nefese, kesik kesik konuşmaya başladı.
“Üst Tüccar Pelsaert… Tanrı’ya şükür…” Sesi, bir fısıltı gibi çıkıyordu. “İsyan… Cornelisz… O bir şeytan. Herkesi öldürdü… Kadınları, çocukları… Yüzden fazla insanı katletti… Wiebbe Hayes… Liderimiz… Onu esir aldı, onu öldürmeye gidiyor! Yalvarırım, acele edin!”
Pelsaert’in yüzü, bir tebeşir gibi bembeyaz kesildi. Duyduğu her kelime, kalbine saplanan birer buz parçasıydı. En karanlık kâbusları, gerçeğin yanında bir çocuk masalı gibi kalmıştı. Yüzden fazla cinayet. Jacobsz’un itiraf ettiği isyan planı, Cornelisz’in elinde korkunç bir katliama dönüşmüştü. O anda, aylar önce Cornelisz’i sorumlu atadığı o anı hatırladı ve ruhunu bir utanç dalgası kapladı. Bu canavarın yaratılmasına, bilmeden de olsa, kendisi yardım etmişti.
Soğukkanlılığını korumaya çalıştı. Yüzü, duygusuz bir maskeye büründü. “Kalk ayağa, asker,” dedi Graeff’e. “Bize her şeyi anlatacaksın. Ama önce, bir hesabı kapatmamız gerek.”
Gözlerini, yavaşça gemiye yaklaşan diğer tekneye çevirdi. Cornelisz, son bir umutsuz kumar oynamaya karar vermişti. Teknenin burnunda ayağa kalktı. Yüzüne sahte bir sevinç ve rahatlama ifadesi yerleştirdi.
“Pelsaert! Dostum! Tanrı seni bize gönderdi!” diye bağırdı. “Bu hainler… Hayes ve adamları… Bize saldırdılar, insanlarımızı öldürdüler! Bizi kurtarmaya geldiniz!”
Pelsaert, onu buz gibi bir sükûnetle dinledi. Sardam’ın güvertesindeki askerler, komutanlarının bir işaretiyle arkebüzlerini Cornelisz’in teknesine doğrulttu. Onlarca namlunun soğuk ve kara delikleri, onlara bakıyordu. Pelsaert’in sesi, güvertede bir kırbaç gibi şakladı.
“Jeronimus Cornelisz. Birleşik Doğu Hindistan Şirketi adına, vatana ihanet, isyan ve toplu katliam suçlarından tutuklusun. Adamlarına söyle, kürekleri bıraksınlar. En ufak bir yanlış harekette, hepiniz denizin dibini boylarsınız.”
Cornelisz’in yüzündeki maske düştü. O anda, her şeyin bittiğini anladı. Adamları, zaten isyan etmeye hazırdı. Kürekleri anında bıraktılar, ellerini havaya kaldırdılar. Cornelisz, bir an heykel gibi kaskatı durdu. Sonra, omuzları çöktü. Yenilmişti.
Onu ve yanındaki birkaç lider komplocuyu, Sardam’ın güvertesine çıkardılar. Pelsaert ve Cornelisz, aylar sonra ilk kez yüz yüzeydi. Pelsaert, temiz üniforması ve arkasındaki devletin gücüyle, düzeni ve kanunu temsil ediyordu. Cornelisz ise, o kanlı saltanatının simgesi olan kırmızı saten cübbesi içinde, paçavralar giymiş, kirli ve bitkindi. Adanın mutlak hükümdarı, şimdi zincirlere vurulmuş bir esirdi. O insanları hipnotize eden karizması, o felsefi özgüveni, zırhlı askerlerin ve dolu tüfeklerin gölgesinde buharlaşıp gitmişti. Tek kelime etmedi. Sadece Pelsaert’e, içinde nefret, yenilgi ve belki de bir parça merak barındıran bir bakışla baktı.
Pelsaert, vakit kaybetmedi. Yanına bir müfreze asker ve Hayes’in adamlarını alarak, bir filikayla Batavia’s Graveyard adasına doğru yola çıktı. Adanın havasında bile ölüm kokusu vardı. Sahil, insan kemikleri, enkaz parçaları ve çürüyen artıklardan oluşan bir çöplüğe dönmüştü. Adanın içlerine doğru ilerledikçe, dehşetin boyutları daha da belirginleşti.
Önce Wiebbe Hayes’i buldular. Cornelisz’in çadırında, bir direğe bağlanmış, açlıktan ve işkenceden bir deri bir kemik kalmış haldeydi. Gözleri, Pelsaert’i gördüğünde canlandı. Hayes’in sadık askerleri, liderlerinin etrafını sardı. Yorgun savaşçılar, birbirlerine sarılıp ağlarken, Pelsaert bu dokunaklı anı sessizce izledi. Bu sıradan asker, bir kahramandı. Pelsaert’in başarısız olduğu yerde o, düzeni, insanlığı ve onuru savunmuştu. İçinde, bu adama karşı derin bir saygı uyandı.
Sonra, adanın geri kalanını keşfetmeye başladılar. Bu bir keşif değil, bir arkeolojik kazıydı; bir soykırımın izlerini sürmek gibiydi. Kumsalda, çalılıkların arasında, sığ çukurlara üstünkörü gömülmüş cesetleri buldular. Kadın, erkek, çocuk… Bazılarının kafatasları parçalanmış, bazılarının boğazları kesilmişti. Pelsaert, her yeni cesetle birlikte, midesine bir yumruk yemiş gibi hissediyordu. Askerleri bile, savaş görmüş bu adamlar bile, bu vahşet karşısında dehşete düşmüş, bazıları kenara çekilip öğürüyordu.
En zor an, hayatta kalan birkaç kadınla karşılaştıkları andı. Onlar, birer canlı hayalet gibiydiler. Gözleri boş, ruhları ölmüştü. Aralarında Lucretia Jans da vardı. Pelsaert, bir zamanlar okyanusun sıkıcı manzarasını güzelleştiren o zarif kadını tanıyamadı. Lucretia, bir köşeye büzülmüş, boş gözlerle denize bakıyordu. Saçları keçeleşmiş, giysileri yırtıktı. Pelsaert, ona yaklaştı. “Madam Jans…” diye fısıldadı. Lucretia, ona bakmadı bile. Gözlerinde ne bir tanıma ne de bir duygu vardı. O, bu adada, bedeni hayatta kalsa da ruhu katledilmişti. Pelsaert, o boş bakışlarda kendi başarısızlığının en acı yansımasını gördü. Gözlerini kaçırdı. O kadının yüzüne bakacak cesareti yoktu.
Hayatta kalan diğer birkaç kişi, saklandıkları yerlerden ürkekçe çıktılar. Anlattıkları hikâyeler, Pelsaert’in tuttuğu seyir defterinin sayfalarını birer cehennem tasvirine dönüştürdü. Cornelisz’in kurduğu “konsey”in aslında bir ölüm mangası olduğunu, her gün yeni kurbanlar seçildiğini, en ufak bir itaatsizliğin bile anında ölümle cezalandırıldığını anlattılar. Bir adamın, susuzluktan ölmek üzere olan bebeğine gizlice fazladan su verdiği için, bebeğiyle birlikte öldürüldüğünü anlattılar. Kadınların, sistematik olarak komplocular arasında nasıl paylaşıldığını, her gece nasıl tecavüze uğradıklarını anlattılar.
Pelsaert, her hikâyeyle birlikte, bu adalarda sadece bir isyan değil, insan ruhunun tamamen çöküşünün yaşandığını anladı. Bu, medeniyetin ince zarının yırtıldığı ve altından çıkan canavarın serbest kaldığı yerdi.
Sardam’a geri döndüğünde, Pelsaert’in ruhu kararmıştı. Gemi, artık bir kurtarma gemisi değil, bir mahkeme ve bir hapishaneydi. Cornelisz ve yakalanan yirmi kadar isyancı, geminin ambarına, ağır zincirlerle bağlandı. Pelsaert, sorgulamalara bizzat başkanlık etti.
Sorgu odası, geminin dar ve havasız bir kamarasıydı. Masanın üzerinde yalnızca bir kandil, bir mürekkep hokkası, bir tüy kalem ve Pelsaert’in jurnali vardı. Jeronimus Cornelisz, karşısındaki sandalyeye oturtuldu. Zincirlerinin şıngırtısı, odadaki tek sesti.
İlk başta, Cornelisz felsefi bir savunma yapmaya çalıştı. Sesi, eski karizmasını yakalamaya çalışırcasına kendinden emindi. “Ben kimseyi öldürmedim, Üst Tüccar. Ben yalnızca bir ayna tuttum. Onların içinde zaten var olan vahşeti, açgözlülüğü ve korkuyu serbest bıraktım. Sizin ‘ahlak’ dediğiniz şey, yalnızca refah zamanlarında geçerli bir lükstür. Ben onlara gerçeği gösterdim. İnsan, özünde bir hayvandır.”
Pelsaert, onu sessizce dinledi. Yüzünde hiçbir ifade yoktu. Cornelisz sustuğunda, Pelsaert öne eğildi. Sesi, bir buz tabakasının altından gelir gibiydi. “Peki, Judith Gysbrechts adındaki küçük bir kızın boğazını kesen adam, hangi felsefi gerçeği ortaya çıkarıyordu, Eczacı? Annesinin gözleri önünde tecavüze uğrayan bir kadının çığlıkları, hangi büyük aydınlanmanın bir parçasıydı? Senin o kibirli zihnin, bu adada dökülen kanın ve gözyaşının bir damlasını bile haklı çıkaramaz.”
Pelsaert, sorguya şirketin celladını da dahil etti. İşkence aletlerinin soğuk metali, masanın üzerine konulduğunda, Cornelisz’in felsefi duruşu bir anda çöktü. O üstün insan, o kendi kaderinin efendisi, birdenbire acıdan korkan, sıradan ve zavallı bir adama dönüştü. Çığlıklar atmaya, yalvarmaya başladı. Her şeyi itiraf etti. Her cinayeti kimin işlediğini, her emri nasıl verdiğini, isyan planının en ince ayrıntılarını, her şeyi bir bir anlattı. Suçu başkalarına atmaya, kendi rolünü küçültmeye çalıştı. O karanlık peygamber, şimdi korkak bir muhbirdi.
Diğer isyancılar da, işkence tehdidi altında hızla çözüldüler. Herkes, hayatta kalmak için birbirini suçluyordu. O kanla kurulmuş kardeşlik, korkuyla bir anda dağılmıştı.
Birkaç gün süren sorgulamaların ardından, Pelsaert’in elinde, işlenen suçların ve faillerin tam bir listesi vardı. Önünde zor bir karar duruyordu. Bu kadar çok ve tehlikeli mahkûmu, aylarca sürecek bir yolculukla Batavia’ya götürmek, Sardam’da yeni bir isyan riskini göze almak demekti. VOC kanunları, ona böylesi olağanüstü durumlarda, yerinde mahkeme kurma ve cezaları infaz etme yetkisi veriyordu.
Kararını verdi. Adalet, burada, bu lanetli adalarda tecelli edecekti.
Sardam’dan indirilen masalar ve sandalyelerle, Batavia’s Graveyard adasının sahilinde, derme çatma bir mahkeme salonu kuruldu. Pelsaert, başkanlık koltuğuna oturdu. Yanında, geminin yüksek rütbeli subayları ve Wiebbe Hayes vardı. Terazinin bir kefesinde, hayatta kalanların acı dolu tanıklıkları vardı. Diğer kefesinde ise, zincirlere vurulmuş, kaderlerini bekleyen isyancılar.
Mahkeme günlerce sürdü. Her tanık, cehennemin yeni bir katmanını araladı. Her sanık, kendi savunmasını yapmaya çalıştı ama deliller ve tanıklıklar eziciydi. Sonunda, karar anı geldi. Pelsaert, ayağa kalktı. Elinde, sanıkların isimlerinin ve aldıkları cezaların yazılı olduğu bir parşömen vardı. Gözlerini, en önde duran, titreyen Jeronimus Cornelisz’e dikti.
“Jeronimus Cornelisz,” dedi, sesi adanın dört bir yanından duyulacak kadar gürdü. “Tanrı’ya ve insana karşı işlediğin suçlardan dolayı, bu mahkeme tarafından suçlu bulundun.”
Pelsaert bir an duraksadı, sonra parşömenden okumaya başladı. Ceza, işlenen suçların vahşetini yansıtıyordu. O an, bu ıssız adada, medeniyetin terazisi, ne kadar acımasız ve hızlı olursa olsun, yeniden dengeye gelmeye başlıyordu. İnsanlığın en karanlık eylemi, şimdi insanlığın en soğuk adaletiyle yüzleşecekti.
BÖLÜM 9: KIRMIZI CÜBBENİN DÜŞÜŞÜ
Kırık Mühür
Batavia’s Graveyard Adası, Ekim 1629
Pelsaert’in sesi, adanın üzerine çöken alacakaranlıkta asılı kaldığında, zaman bir anlığına dondu. O ses, ne bir insanın sesi ne de bir komutanın sesiydi; o ses, binlerce kilometre uzaktaki bir imparatorluğun, Birleşik Doğu Hindistan Şirketi’nin soğuk, mekanik ve affetmez iradesinin kendisiydi. Mahkemenin kararı, basit bir idam hükmü değildi. O, bir ritüelin, düzenin vahşet yoluyla yeniden tesis edilmesinin bir manifestosuydu. Her bir kelime, sanıkların üzerine birer çekiç darbesi gibi iniyor, onların bu dünyadaki varlıklarını ve hatta anılarını bile yok etmeyi vaat ediyordu.
Jeronimus Cornelisz, en ağır cezayı almıştı. Yalnızca asılmayacaktı. Önce, o uğursuz emirleri imzalayan, o kanlı eylemlere yol açan iki eli de bileklerinden kesilecekti. Şirket, sembollerle konuşurdu. Senin gücünün kaynağı olan ellerin, senden önce ölecek, diyordu. Diğer lider komplocular da benzer şekilde, asılmadan önce bir ellerini kaybedeceklerdi. Daha alt rütbedeki katiller kırbaçlanacak, bazıları da dağlanacaktı. Adalet, yaratıcı ve korkunç bir şekilde tecelli edecekti.
Hükmün okunması bittiğinde, adanın üzerine mezar sessizliği çöktü. Hayatta kalan kazazedeler, bu kararı duygusuz yüzlerle dinlemişti. İçlerinde ne bir sevinç ne de bir zafer hissi vardı. Gördükleri onca ölümden sonra, daha fazla ölümü kutlayacak mecalleri kalmamıştı. Onlar için adalet, kaybettiklerini geri getirmiyordu. Yalnızca kan döngüsünün, bu sefer yasal bir şekilde, devam etmesi anlamına geliyordu. Gözleri boştu; ruhları, bu adanın kireçtaşı kayaları kadar çoraktı.
Asıl şoku ve dehşeti yaşayanlar, sanıkların kendileriydi. O ana dek, belki de Batavia’ya götürülüp uzun bir yargılamadan geçeceklerini, avukatlar tutabileceklerini, belki bir af umabileceklerini düşünmüşlerdi. Lakin Pelsaert, onlara o şansı tanımamıştı. Onların kendi kurdukları kanunsuz krallıkta, şimdi şirketin demir yumruğuyla yargılanıyorlardı. İnkarın yerini, soğuk, yapışkan bir terle kendini belli eden saf korku aldı. O güne dek başkalarına reva gördükleri acımasız son, şimdi kendi kaderleri olmuştu. Birbirlerine bakıyorlar, ama gözlerinde ne bir yoldaşlık ne de bir teselli buluyorlardı. Yalnızca kendi korkularının yansımasını görüyorlardı.
Pelsaert, ayağa kalktı. “İnfazlar, yarın şafakla birlikte gerçekleştirilecektir,” dedi ve arkasını dönüp yürüdü. Mahkeme dağılmıştı.
O gece, ada üzerinde daha önce hiç olmadığı kadar ağır bir atmosfer vardı. Mahkûmlar, Sardam’ın ambarına geri götürülmedi. Onları, kumsalda, basit ahşap kazıklara zincirlediler. Kaçacak bir yerleri yoktu. Onları çevreleyen tek şey, okyanusun karanlığı ve kendi ölümlerinin beklentisiydi. Rüzgâr, yanlarından geçerken sanki ölen yüzlerce kurbanın fısıltılarını taşıyordu. Dalgaların sesi, zamanın son damlalarının akışını sayan bir saat gibiydi.
Pelsaert, o gece uyumadı. Sardam’daki kamarasında, masasının başında oturdu. Önünde jurnali açıktı. Olan biten her şeyi, en küçük detayıyla kaydediyordu. Bu, yalnızca resmi bir görev değildi; aynı zamanda kendi aklını koruma çabasıydı. Kelimeler, tanık olduğu o akıl almaz dehşeti bir düzene sokmaya, onu anlaşılabilir bir çerçeveye oturtmaya yarıyordu. Lakin ne kadar yazsa da, Lucretia Jans’ın boş bakışları, katledilmiş çocukların görüntüleri, zihninden silinmiyordu. O, düzeni yeniden kurmuştu, evet. Ama bu düzenin temelleri, kan ve kemik üzerine atılmıştı. Verdiği idam kararları, adil miydi? Yoksa kendi vicdanını rahatlatmak için başvurduğu bir intikam mıydı? Bu sorunun cevabını bilmiyordu. Bildiği tek şey, yarın sabah, daha fazla insanın öleceği ve o ölümlerin emrini kendisinin verdiğidi.
Gecenin bir vaktinde, kamarasının kapısı çalındı. Gelen, Wiebbe Hayes’ti. Pelsaert, onu içeri davet etti. Hayes’in yüzü, yorgun ve kederliydi. “Üst Tüccar,” diye söze başladı. “Adamlarım… ve hayatta kalan diğerleri… Yarınki infazları görmek istemiyorlar. Yeterince ölüm gördüler.”
Pelsaert başını salladı. “Anlıyorum, asker. Kimseyi zorlamayacağım. Lakin adalet yerini bulmalı. Şirketin kanunları uygulanmalı.”
Hayes bir an duraksadı. “Adalet… Evet. Lakin bu adada adaletin ne anlama geldiğini kim bilebilir ki? Cornelisz ve adamları birer canavardı. Onları kendi ellerimle öldürmek için sebeplerim vardı. Ama şimdi… Onları zincirlenmiş, titrerken görünce… İçimde bir boşluk hissediyorum. Sanki bu ölümler, hiçbir şeyi geri getirmeyecek, hiçbir yarayı sarmayacak.”
Pelsaert, ilk defa birinin kendi içindeki kaosu kelimelere döktüğünü duydu. “Sen bir kahramansın, Wiebbe,” dedi samimi bir sesle. “Sen, insanlığın onurunu korudun.”
Hayes acı bir şekilde gülümsedi. “Onur… Bu adada o kelimeden geriye ne kaldı ki? Bizler yalnızca hayatta kalanlarız, Üst Tüccar. Ne eksik ne fazla.” Hayes, selam verip odadan ayrıldı. Pelsaert, masasında yalnız kaldı. Bir kahramanın bile ruhunda açılan yaraları görmüştü. Kendisininkilerin ne kadar derin olduğunu düşünmek bile istemiyordu.
Kumsalda ise Jeronimus Cornelisz, hayatının son gecesini yaşıyordu. O büyük filozof, o kendi iradesinin tanrısı, şimdi soğuktan ve korkudan titreyen zavallı bir et yığınından ibaretti. Zincirleri, bileklerini ve ruhunu aynı anda sıkıyordu. Gözlerini kapattığında, öldürttüğü insanların yüzlerini görüyordu. Vaizin hayal kırıklığı dolu bakışlarını, çocukların anlamsız çığlıklarını, tecavüz ettirdiği kadınların nefretini… Onlar, felsefesinin susturamadığı hayaletlerdi. Artık büyük fikirler, ahlakın bir yanılsama olduğu teorileri, ona hiçbir teselli sunmuyordu. Vücudunun her hücresi, acıdan ve ölümden korkuyordu. Onun o çok güvendiği insan doğası, şimdi ona ihanet ediyordu. Ölmek istemiyordu.
Şafak sökerken, gökyüzü solgun, pembemsi bir renge büründü. Ada, yeni bir güne uyanmıyor, bir cenaze törenine hazırlanıyordu. Sardam’ın marangozları, gece boyunca çalışarak, geminin enkazından kurtarılan kalaslarla, kumsalda iki basit darağacı kurmuşlardı. Bu yapılar, adanın çorak manzarası üzerinde, medeniyetin en acımasız sembolleri gibi yükseliyordu.
Pelsaert, bir grup askerle birlikte kumsala indi. İnfazları izlemek için orada olanların sayısı çok azdı. Wiebbe Hayes ve adamlarının çoğu, kalelerinde kalmayı tercih etmişti. Hayatta kalan diğer kazazedeler, çadırlarından dışarı çıkmamıştı. Orada yalnızca Pelsaert, subayları, cellat ve birkaç asker vardı.
Mahkûmlar, tek tek kazıklarından çözülüp darağaçlarının önüne getirildi. İlk sıra, Jeronimus Cornelisz’indi. Onu, ortada duran kaba bir kütüğün önüne getirdiler. Yüzü, bir ölününki kadar solgundu. Gözleri, anlamsız bir şekilde etrafa bakınıyordu. Direnmedi.
Şirketin celladı, yüzü siyah bir kukuletayla kaplı, iri yarı bir adamdı. Elinde, keskin ve ağır bir balta tutuyordu. Pelsaert, bir subaya işaret etti. Subay, bir parşömen çıkardı ve Cornelisz’in suçlarını ve cezasını son bir kez, yüksek sesle okudu. Kelimeler, rüzgârda kaybolup gidiyordu.
Sonra, Pelsaert, Cornelisz’e döndü. “Son sözün nedir?” diye sordu. Bu, kanunun gerektirdiği bir formaliteydi.
Cornelisz, kurumuş dudaklarını araladı. Sesi, bir fısıltıdan farksızdı. “Ben… Ben…” Cümlesini tamamlayamadı. Söyleyecek bir şeyi kalmamıştı. Felsefesi, onu son anında terk etmişti.
Pelsaert, cellada başıyla işaret verdi. İki asker, Cornelisz’i zorla kütüğün başına diz çöktürdü. Kollarını, kütüğün üzerine uzattılar. Cornelisz, o anda bilincini kaybetmiş gibiydi. Gözleri kapalıydı. Cellat, baltasını kaldırdı. Balta, sabah güneşinin ilk ışıklarında bir an parladı. Sonra, ıslak ve tok bir sesle aşağı indi.
Cornelisz’in çığlığı, insan sesinden çok, boğazlanan bir hayvanın sesine benziyordu. Önce sağ eli, sonra sol eli, bileğinden koparılmıştı. Kan, kumun üzerine bir pınar gibi fışkırdı. Askerler, kanamayı durdurmak için dağlama demirlerini yaraların üzerine bastırdılar. Yanan etin kokusu, tuzlu deniz havasına karıştı. Cornelisz, acıdan bayılmıştı.
Onu, bilincini yitirmiş bir et torbası gibi sürükleyerek darağacının altına getirdiler. Yağlı ilmeği, boynuna geçirdiler. Pelsaert’in işaretiyle, askerler ipi çektiler. Cornelisz’in bedeni, havada bir an sarsıldı, sonra hareketsiz kaldı. Haarlem’li eczacı, kendi kurduğu cehennemin toprağında, hayatının son nefesini vermişti. Kırmızı cübbesi, rüzgârda bir an dalgalandı, sonra o da sessizliğe büründü.
Sonraki bir saat içinde, diğer altı lider komplocu da aynı kaderi paylaştı. Kumsal, kan ve ölüm kokusuyla doldu. Teker teker elleri kesildi ve asıldılar. Adalet, kanlı ve acımasız bir gösteriye dönüşmüştü.
İnfazlar bittiğinde, Pelsaert’in emriyle cesetler, ibret olması için darağaçlarında bırakıldı. Martılar, şimdiden etraflarında daireler çizmeye başlamıştı.
Geriye, daha az suçlu bulunan isyancılar kalmıştı. Onların cezası, belki de ölümden daha kötüydü. Pelsaert, VOC kanunlarının bir başka maddesini uygulamaya karar verdi: marooning, yani ıssız bir yere terk etme.
Wouter Loos ve Jan Pelgrom de By adlı iki genç asker, en az suça karışanlar olarak seçildi. Lakin onların tanıklıkları, birçok cinayetin aydınlatılmasında kilit rol oynamıştı. Pelsaert, onları Batavia’ya götürüp idam ettirmek yerine, onlara farklı bir kader biçti. Onları, Avustralya anakarasının kıyısında bir yere bırakacaktı. Yanlarına biraz su, yiyecek, basit aletler ve yerlilerle ticaret yapmaları için birkaç küçük eşya verilecekti. Onlar, bu devasa ve bilinmeyen kıtaya ayak basan ilk Avrupalılardan olacaklardı. Kaderleri, artık şirketin değil, o vahşi toprağın ve onun sakinlerinin elinde olacaktı. Bu, bir yandan bir af, bir yandan da belirsizliğe sürgün demekti.
Adalardaki son iş, şirketin en çok önem verdiği şeydi: gümüşün kurtarılması. Sardam’dan gelen dalgıçlar, haftalarca çalıştı. Batavia’nın enkazına defalarca daldılar. Suyun altındaki dünya, hayalet gibiydi. Geminin kırık kaburgaları arasında, balıklar yüzüyordu. Dalgıçlar, büyük bir çabayla, on iki gümüş sandığından on birini yüzeye çıkarmayı başardılar. O sandıklar, Sardam’ın güvertesine vinçlerle çekilirken, Pelsaert’in yüzünde bir anlık bir rahatlama belirdi. En azından, şirkete karşı en büyük borcunu ödemişti. İnsan hayatlarının hesabı belirsizdi, lakin gümüşün hesabı tutuyordu.
Nihayet, adalardan ayrılma vakti geldi. Hayatta kalan yaklaşık yetmiş kişi, Sardam’a bindirildi. Wiebbe Hayes ve kahraman askerleri, artık birer yolcuydu. Lucretia Jans ve diğer kadınlar, geminin bir köşesinde, kendi sessizliklerine gömülmüşlerdi.
Sardam, demir alıp yelkenlerini açarken, geride kalanlar son bir kez adalara baktılar. Batavia’s Graveyard adasının sahilinde, darağaçlarında sallanan yedi ceset, rüzgârda yavaşça dönüyordu. Bu, o lanetli topraklara son vedalarıydı.
Gemi, açık denize doğru yol alırken, güvertede derin bir sessizlik vardı. Kurtulmuşlardı. Lakin hiçbiri, tam olarak özgür değildi. Hepsi, ruhlarının bir parçasını, o kireçtaşı kayalıkların ve kanlı kumların üzerinde bırakmıştı. Yolculukları bitmişti, ama kâbusları yeni başlıyordu. Pelsaert, elinde jurnaliyle, ufka bakıyordu. Tarihi yazmıştı. Lakin kendi ruhunun, o tarihin en karanlık sayfaları arasında sonsuza dek esir kalacağını biliyordu.
BÖLÜM 10: UZUN GÖLGELER
Yankılar ve Miras
Batavia ve Hollanda, 1630 ve Ötesi
Sardam, Batavia limanına vardığında, getirdiği haberler ve taşıdığı insanlar, şehrin düzenli hayatına bir şok dalgası gibi yayıldı. Liman, her zamanki gibi hareketliydi; baharat kokuları, farklı dillerdeki bağırışlar ve kölelerin zincir şakırtıları birbirine karışıyordu. Lakin Sardam’ın güvertesine çıkanlar, bu canlılığın bir parçası değildi. Onlar, başka bir dünyadan, ölülerin diyarından dönmüşe benziyorlardı. Yüzlerinde, aylarca süren terörün ve travmanın kazıdığı, silinmez bir harita vardı.
Pelsaert, ilk iş olarak Genel Vali Coen’in huzuruna çıktı. Bu kez, odasına bir suçlu gibi değil, görevini yapmış bir komutan olarak giriyordu. Masanın üzerine, kurtarılan on bir sandık gümüşün dökümünü, esir alınan diğer isyancıların listesini ve en önemlisi de, kendi tuttuğu detaylı jurnali koydu. Bu jurnal, artık yalnızca bir seyir defteri değildi; o, insanlık tarihinin en karanlık bölümlerinden birinin resmi vesikası, bir soykırımın itirafnamesiydi.
Coen, Pelsaert’in raporunu ve jurnalini saatlerce, tek bir kelime etmeden inceledi. Yüzündeki ifadeden ne düşündüğünü anlamak imkânsızdı. Sonunda, başını kaldırdı. Sesi, her zamanki gibi soğuk ve pragmatikti. “Görevini yerine getirdin, Pelsaert. Şirketin gümüşü neredeyse eksiksiz olarak geri döndü. Adalet, şirketin kanunlarına göre tecelli etti. Lakin bu olay, şirketin itibarına büyük bir leke sürmüştür. Bir geminin batması bir talihsizliktir. Bir isyan ise bir yönetim zafiyetidir.”
Bu sözler, Pelsaert için gizli bir kınamaydı. O, hayatta kalmış, adaleti sağlamış, hatta şirketin parasını kurtarmıştı. Ama VOC’nin gözünde, onun komutası altındaki bir gemide böyle bir olayın yaşanmış olması bile, affedilmez bir başarısızlıktı. Kariyerinin zirvesine çıkma hayalleri, Abrolhos adalarının kanlı kumlarına gömülmüştü. Coen, Pelsaert’i daha düşük rütbeli, önemsiz bir ticari göreve atadı. O, artık şirketin yükselen yıldızı değil, unutulması gereken utanç verici bir anının parçasıydı. Pelsaert, bu kararı sessizce kabul etti. İçindeki savaşma arzusunu çoktan yitirmişti.
Batavia’da, adalardan getirilen diğer isyancılar için de bir mahkeme kuruldu. Bu mahkeme, adalardaki derme çatma yargılamadan daha resmiydi. Lakin sonuç değişmedi. Çoğu, çeşitli işkence yöntemlerinden sonra idam edildi. Kaptan Ariaen Jacobsz, ilk isyan planındaki rolü nedeniyle yargılandı. Pelsaert’in onu kurtarma yolculuğunda yanına alması, onun için bir af sebebi olmadı. Jacobsz’un kaderi, kayıtlarda belirsizdir. Muhtemelen, Batavia’nın nemli ve hastalıklı zindanlarından birinde, kimsenin hatırlamadığı bir günde öldü. O, ne bir kahraman ne de bir hain olarak anıldı; yalnızca büyük bir trajedinin unutulmuş bir piyonu olarak tarihten silindi.
Trajedinin asıl kahramanı Wiebbe Hayes ve sadık askerleri, şirket tarafından ödüllendirildi. Rütbeleri yükseltildi, kendilerine ikramiyeler verildi. Hayes, bir anda Batavia’da bir efsaneye dönüştü. O, sadakatin, cesaretin ve disiplinin simgesiydi. Lakin bu kahramanlık madalyonunun diğer yüzü karanlıktı. Hayes, hayatının geri kalanında, o adalarda tanık olduğu vahşeti unutamadı. Geceleri, kâbuslarında arkadaşlarının çığlıklarını duyuyor, gündüzleri ise kalabalıkların içinde bile o adanın yalnızlığını hissediyordu. O, bedenen kurtulmuştu, ama ruhu, West Wallabi adasındaki o ilkel kalenin duvarları arasında esir kalmıştı.
Hayatta kalan kadınların kaderi, belki de en trajiğiydi. Onlar, yaşananların hem kurbanı hem de yaşayan tanıklarıydı. Lucretia Jans, Batavia’ya döndüğünde, kocası onu kabul etmedi. O dönemde, bir kadının tecavüze uğraması, onun da “lekelendiği” anlamına geliyordu. Kocası tarafından terk edilen, toplum tarafından dışlanan Lucretia, bir süre sonra Hollanda’ya geri gönderildi. Orada, adını değiştirerek, geçmişinden kaçmaya çalışarak, sessizlik ve unutulmuşluk içinde bir hayat sürdü. Onun güzelliği, bir zamanlar erkeklerin arzu nesnesiyken, şimdi onun laneti olmuştu. O, isimsiz bir mezarda, tarihin dipnotlarında kaybolup gitti. Diğer kadınlar da benzer kaderleri paylaştı. Onların hikâyeleri, erkeklerin yazdığı resmi tarihin satır aralarında duyulmayan birer fısıltı olarak kaldı.
Francisco Pelsaert, yeni görevinde uzun süre dayanamadı. Vücudu, okyanustaki zorlu yolculuktan ve adalarda kaptığı hastalıklardan dolayı zayıf düşmüştü. Ama asıl onu öldüren, bedensel rahatsızlıklar değil, ruhsal çöküntüydü. Yaklaşık bir yıl sonra, 1630’da, Batavia’da sessizce öldü. Ölüm döşeğindeyken bile, elinden jurnalini bırakmadığı söylenir. O jurnal, onun tek mirası, tek kefaretiydi.
Batavia‘nın hikâyesi, Hollanda’ya ulaştığında büyük bir sansasyon yarattı. Pelsaert’in jurnali, 1647’de kitap olarak basıldı. Kitap, bir anda en çok satanlar arasına girdi. İnsanlar, bu korku ve vahşet dolu hikâyeyi nefeslerini tutarak okudular. Hikâye, nesiller boyunca anlatıldı, bir denizci efsanesine, bir korku masalına dönüştü. Cornelisz’in adı, şeytanla eş anlamlı hale geldi. Batavia kelimesi, yalnızca bir gemi adı olmaktan çıkıp, medeniyetin çöküşü ve insanın içindeki karanlığın serbest kalması anlamına gelen bir metafora dönüştü.
Peki ya Avustralya kıyılarına bırakılan o iki genç askere, Wouter Loos ve Jan Pelgrom’a ne oldu? Onların kaderi, tarihin en büyük gizemlerinden biri olarak kaldı. O devasa ve bilinmeyen topraklarda hayatta kalabildiler mi? Yerli Aborijin halkıyla karşılaştılar mı? Belki de onlarla kaynaşıp yeni bir hayat kurdular. Belki de ilk birkaç gün içinde, o acımasız doğanın kurbanı oldular. Onların hikâyesi, yazılmamış bir destandır. Bazı tarihçiler, daha sonra o bölgedeki bazı Aborijin kabilelerinde görülen açık renk gözlerin ve sarı saçların, bu iki Hollandalı denizcinin genetik mirası olabileceğini öne sürdüler. Lakin bu, yalnızca romantik bir spekülasyondur. Onlar, tarihin sisleri arasında kayboldular.
Yüzyıllar geçti. Adalar, kendi sessizliğine geri döndü. Rüzgâr ve dalgalar, darağaçlarını çürüttü, kemikleri kuma gömdü. Batavia‘nın enkazı, mercanlarla kaplanıp denizin bir parçası haline geldi. Hikâye, bir efsane olarak yaşamaya devam etti.
1963 yılına kadar. O yıl, bir grup dalgıç ve deniz arkeoloğu, Houtman Abrolhos adaları açıklarında, efsanevi Batavia‘nın enkazını buldu. Bu, yirminci yüzyılın en büyük deniz arkeolojisi keşiflerinden biriydi. Enkazdan, toplar, çapalar, seramikler ve en önemlisi, Pelsaert’in kurtaramadığı o on ikinci gümüş sandığı çıkarıldı.
Daha da önemlisi, adalarda yapılan kazılarda, toplu mezarlar ortaya çıkarıldı. Arkeologlar, Pelsaert’in jurnalinde anlattığı vahşetin somut kanıtlarını buldular. Parçalanmış kafatasları, kesik izleri taşıyan kemikler… Bilim, efsaneyi doğruluyordu. Kazılarda, Wiebbe Hayes’in adamlarının yaptığı o ilkel kale ve savunma duvarlarının kalıntıları da bulundu. O kireçtaşı bloklar, üç yüz yıldan fazla bir süre sonra bile, insan onurunun sessiz tanıkları olarak orada duruyordu.
Batavia‘nın trajedisi, bugün bize basit bir tarihi olaydan çok daha fazlasını anlatır. O, insan doğası üzerine yapılmış en korkunç deneylerden biridir. O, medeniyetin ne kadar ince bir zar olduğunu, düzen ve kanun ortadan kalktığında, sıradan insanların nasıl canavarlara dönüşebileceğini gösteren bir uyarıdır. Jeronimus Cornelisz, yalnızca bir psikopat değil, aynı zamanda tehlikeli bir fikrin taşıyıcısıydı: Ahlakın olmadığı yerde, mutlak özgürlüğün var olabileceği fikrinin. Lakin o adalar, ahlakın olmadığı yerde özgürlüğün değil, yalnızca en ilkel korkunun ve en acımasız gücün hüküm sürdüğünü kanıtladı.
Hikâye, aynı zamanda insan ruhunun direncini ve soyluluğunu da gösterir. Wiebbe Hayes ve adamları, her türlü umudun tükendiği bir anda, doğru olan için savaşmayı seçtiler. Onlar, Cornelisz’in felsefesinin yanlış olduğunun yaşayan kanıtıydılar. İnsan, özünde yalnızca bir hayvan değildir; o, aynı zamanda fedakârlık yapabilen, onuru için ölebilen, karanlığın ortasında bile bir ışık yakabilen bir varlıktır.
Batavia‘nın uzun gölgeleri, bugün bile üzerimize düşmeye devam ediyor. O, bize liderliğin, ahlakın ve insan topluluklarını bir arada tutan o görünmez bağların ne kadar kırılgan ve ne kadar değerli olduğunu hatırlatır. Okyanusun dibindeki o çürümüş ahşap parçaları ve okyanusun ortasındaki o rüzgârlı adalar, insanlığın en karanlık potansiyelinin ve en parlak umudunun, sonsuza dek sürecek olan ebedi savaşının bir anıtı olarak orada durmaktadır.
