BÖLÜM 1: KIZIL ELMA’NIN GÖLGESİ
Edirne Sarayı, 1682 Kışı
Tuna’nın donmuş parmakları Edirne’yi boğarken, kış, demir bir yumruk gibi şehrin üzerine oturmuştu. Saray-ı Cedid-i Amire’nin avlularında rüzgâr, uğursuz bir ilahi mırıldanarak dolaşıyor, kar tanelerini mermer sütunların ve işlemeli kubbelerin üzerine bir kefen gibi seriyordu. Dışarıdaki ölümcül sessizliğin aksine, sarayın ısıtılmış odalarında, imparatorluğun kalbi hummalı bir ritimle atıyordu. Gelecek, ocaklarda yanan meşe odunlarının çıtırtılarında, koridorlarda yankılanan koşuşturmalarda ve en önemlisi, devletin zirvesindeki tek bir adamın zihninde şekilleniyordu.
Sadrazam Merzifonlu Kara Mustafa Paşa, odasının penceresinden dışarıdaki beyaz hiçliğe bakıyordu. Gözleri, bir şahinin avını tartan bakışları gibi keskindi. Kırk sekiz yaşındaydı; hayatının baharını çoktan geçmiş, lakin gücünün ve hırsının zirvesindeydi. Sakalındaki ilk beyaz teller, verdiği sayısız kararın ve uykusuz gecenin nişanı gibi parlıyordu. Üzerindeki samur kürklü, ağır kaftan, omuzlarındaki yükün bir yansımasıydı sanki. O omuzlar, üç kıtaya yayılmış, yeryüzünün en kudretli devletinin ağırlığını taşıyordu.
Oda, loş bir ışıkla aydınlanıyordu. Gümüş şamdanlardaki mumların alevi, duvarlardaki İznik çinilerinin üzerinde titrek gölgeler oyunu oynatıyordu. Çinilerde tasvir edilen cennet bahçeleri, dışarıdaki kışın acımasızlığına bir tezat oluşturuyordu. Mustafa Paşa’nın zihni, o çinilerdeki bahçelerden çok daha karmaşık, çok daha fırtınalı bir coğrafyada geziniyordu. Aklında tek bir hedef, asırlardır fısıldanan bir efsane, atalarının rüyası vardı: Kızıl Elma. Roma’nın, Kostantiniyye’nin ve nihayetinde, Hristiyanlığın Avrupa’daki son büyük kalesinin sembolü olan o efsanevi şehir.
Kapı usulca çalındı. Paşa’nın düşüncelerini bölen bu ses, yumuşak olmasına rağmen odadaki yoğun havayı bir bıçak gibi kesti. Başını çevirmeden, “Girin,” dedi. Sesi, bir gölün yüzeyi gibi durgun, fakat altında yatan akıntıları hissettirecek kadar tok ve emir doluydu.
İçeri giren, Baş Teşrifatçı idi. Yere kadar eğilerek selam verdi. Yüzünde, hem saygının hem de taşıdığı haberin ağırlığının getirdiği bir gerginlik okunuyordu.
“Paşa Hazretleri, Hünkârımız sizi Has Oda’da beklerler.”
Mustafa Paşa ağır bir hareketle masasına döndü. Masanın üzerinde, Avrupa’nın kalbini gösteren, elle çizilmiş devasa bir harita seriliydi. Parmağı, yavaşça haritanın üzerinde gezindi, nehirleri, dağları ve şehirleri aştı. Sonunda, Tuna’nın kıyısında, bir örümcek ağının merkezi gibi duran bir noktanın üzerinde durdu. Viyana. O ismi telaffuz etmedi, lakin odadaki hava ismin ağırlığıyla daha da yoğunlaştı. Bakışlarını Teşrifatçı’ya çevirdi. Yüzünde hiçbir ifade yoktu. Yalnızca bir anlığına gözlerinde çakan bir ışık, zihnindeki yangını ele verir gibi oldu. Ardından o ışık da söndü, yerini yine o çelikten iradeye bıraktı. Sessizce başını salladı.
Koridorlar, birer zaman tüneli gibiydi. Meşalelerin aydınlattığı duvarlarda, geçmiş padişahların gölgeleri dans ediyordu. Her adımda, Fatih’in top sesleri, Kanuni’nin zafer alayları, imparatorluğun şanlı geçmişi kulaklarında çınlıyordu. O, bu mirasın varisiydi. Ve şimdi, o mirasa tarihin en büyük zaferini eklemek, adını o ulu hakanların yanına yazdırmak istiyordu. Bu, bir devlet politikası olmaktan çıkmış, onun için kişisel bir kader, bir varoluş meselesi haline gelmişti.
Has Oda’nın kapısına geldiğinde, iki yanında duran baltacı muhafızlar, devasa kapıyı gıcırtılarla açtılar. İçerisi, dışarıdaki tüm dünyadan soyutlanmış bir mabet gibiydi. Hava, öd ağacı ve amber kokusuyla doluydu. Yüksek kubbeli tavanın ortasından sarkan yüzlerce kandillik, odayı mistik bir altın ışığa boğuyordu. Padişah, Sultan IV. Mehmed, odanın en sonunda, mücevherlerle süslü tahtında oturuyordu. Av tutkusuyla bilinen, bu yüzden “Avcı” lakabıyla anılan Hünkâr, otuzlu yaşlarının sonundaydı. Yüzünde, bir hükümdarın vakur ifadesiyle, av peşindeki bir çocuğun sabırsızlığı iç içe geçmişti.
Kara Mustafa Paşa, usulün gerektirdiği şekilde ilerledi, Padişah’ın önünde eğildi ve eteğini öptü. Doğrulduğunda, gözleri Padişah’ın gözleriyle buluştu.
“Mustafa’m,” dedi Sultan Mehmed. Sesi, av sahalarında bağırmaktan kısılmış, fakat hala bir padişahın otoritesini taşıyordu. “Kış uzun sürdü. Toprak karla, gönlümüz ise sabırsızlıkla örtüldü. Ordumuzun durumu nicedir? Bahar geldiğinde, Allah’ın izniyle, sancağımızı batının en ücra köşelerine taşımaya hazır mıyız?”
Paşa, bir an duraksadı. Seçeceği kelimeler, bir ordunun kaderini belirleyecekti.
“Hünkârım,” diye başladı, sesi odayı doldurdu. “Allah’ın lütfu ve sizin iradenizle, Ordu-yu Hümayun, tarihin gördüğü en kudretli ordu olmaya namzettir. Edirne’den Halep’e, Kırım’dan Mısır’a, sancağınızın gölgesindeki tüm yiğitler emrinizi beklemektedir. Demir ustaları, geceyi gündüze katıp kılıç dövmekte, top dökümhaneleri, kaleleri yerle bir edecek şahi toplarını hazırlamaktadır. Lağımcılar, en sarsılmaz surların altına inecek yolları hesaplamakta, sipahiler atlarını sefere hazırlamaktadır. Donanmamız Tuna’da hazır bekler. Lojistik kollarımız, ordumuzun Viyana önlerine vardığında bir günlük erzak sıkıntısı dahi çekmemesi için her detayı planlamıştır.”
Paşa, ‘Viyana’ kelimesini bilerek ve vurgulayarak kullanmıştı. Bu, bir testti. Padişah’ın tepkisini ölçmek istiyordu. Sultan Mehmed’in gözleri parladı. Tahtında hafifçe öne eğildi. Yüzündeki o çocuksu sabırsızlık, yerini ateşli bir arzuya bırakmıştı.
“Viyana…” diye fısıldadı Padişah. Bu kelime, ağzından bir dua gibi çıkmıştı. “Atamız Sultan Süleyman Han’ın kapısından döndüğü o uğursuz şehir. Kâfir Frenklerin kibir kalesi. Demek vakit geldi, Mustafa’m. Demek kaderin mürekkebi, o kalenin fethini bizim alnımıza yazdı.”
“Ferman sizindir, Devletlü Hünkârım,” dedi Paşa, başını hafifçe eğerek. “Avusturya Nemçesi, aramızdaki ahdi bozmuştur. Sınırlarımızda kaleler inşa edip Protestan Macar tebaasına zulmetmektedir. İmparator Leopold, bize karşı kâfir ittifakları kurma peşindedir. Onların kibri, Allah’ın gazabını üzerlerine çekmiştir. Seferimiz, yalnızca bir fetih değil, bir adaleti tesis etme yürüyüşü olacaktır. Tuğlar kalktığında, Tuna’nın suları ordumuzun heybetinden taşacak, atlarımızın nalları Avrupa’nın toprağını titretecektir.”
Sultan Mehmed, ayağa kalktı. Odada gezindi. Ellerini arkasında birleştirmişti. Düşünceliydi. Bir hükümdarın omuzlarındaki en ağır yük, sefer kararıydı. Bu, binlerce can, tonlarca altın, devletin tüm kaynaklarının tek bir hedefe yönlendirilmesi demekti. Başarısızlık, bir felaket olabilirdi. Fakat zafer… Zafer, ismini ölümsüzleştirecekti. Fatih’in Kostantiniyye’yi aldığı gibi, o da Viyana’yı alacak, İslam’ın sancağını Batı’nın kalbine dikecekti. Bu düşünce, tüm şüpheleri zihninden sildi.
Kara Mustafa Paşa’ya döndü. Gözlerinde artık tereddütten eser yoktu.
“Hazırlıklara devam edesin, Paşam. Baharın ilk çiçekleri açtığında, Ordu-yu Hümayun Edirne’den yola çıkacaktır. Peygamberimizin sancağı olan Sancak-ı Şerif’i bizzat sana teslim edeceğim. Bu kutlu görev senindir. Git ve bize Kızıl Elma’yı getir. Git ve atamızın yarım bıraktığı rüyayı tamamla.”
Kara Mustafa Paşa, bir kez daha eğildi. Fakat bu seferki eğilişi, bir protokolden çok daha fazlasıydı. Bu, bir yemindi. Yüzünde, zapt etmeye çalıştığı bir tebessüm belirdi. Artık geri dönüş yoktu. Savaş makinesi işlemeye başlamıştı. O kış gecesi, Edirne Sarayı’nın sessizliğinde, milyonlarca insanın kaderini değiştirecek, Avrupa’nın tarihini yeniden yazacak olan kararın mührü basılmıştı. Rüzgâr dışarıda hala uğulduyordu, lakin artık uğursuz bir ilahi değil, yaklaşan bir fırtınanın habercisi gibiydi.
Viyana, Hofburg Sarayı, 1683 Baharı
Alplerden esen ılık rüzgârlar, Viyana’nın üzerine sinmiş kış uyuşukluğunu dağıtmaya başlamıştı. Tuna, buzdan prangalarından kurtulmuş, neşeyle akıyordu. Şehrin parklarında ilk çiçekler tomurcuklanmış, sokaklar yeniden insan sesleriyle, at arabalarının takırtılarıyla ve dükkânlardan taşan çekiç sesleriyle dolmuştu. Hofburg Sarayı’nın pencerelerinden bakıldığında Viyana, müziğin, sanatın ve zarif bir yaşamın başkenti olarak parlıyordu. Kiliselerin çanları, opera binalarından yükselen notalara karışıyor, hayat, kırılgan bir cam eser gibi kendi güzelliği içinde akıp gidiyordu.
Fakat bu parlak yüzeyin altında, bir yılan gibi kıvrılan bir korku büyüyordu. Doğu’dan gelen haberler, fısıltıdan çığlığa dönüşmüştü. Osmanlı’nın devasa bir ordu topladığı, hedefin belirsiz olduğu, lakin tüm işaretlerin batıyı gösterdiği söylentileri, birahanelerden aristokrat salonlarına kadar her yerde yankılanıyordu.
İmparator I. Leopold, sarayındaki özel şapelinde diz çökmüş, dua ediyordu. Zayıf, çelimsiz bir adamdı. Belirgin Habsburg çenesi, yüzüne melankolik bir ifade veriyordu. O, bir savaşçı imparator değildi. Sanata, müziğe ve dine tutkuyla bağlı, barışı savaşa yeğleyen bir hükümdardı. Yönettiği Kutsal Roma İmparatorluğu, isminin heybetinin aksine, yüzlerce küçük prensliğe bölünmüş, iç çekişmelerle zayıflamış, hantal bir devdi. Şimdi ise, o dev, doğudan gelen bir kasırgayla yüzleşmek üzereydi.
Leopold, dualarını bitirip ayağa kalktı. Yaveri, Konsey Salonu’nda kendisini beklediklerini bildirdi. İmparator, ağır adımlarla salona yürüdü. Yüzündeki endişeyi gizlemeye çalışıyor, lakin titreyen elleri onu ele veriyordu.
Konsey Salonu, tavana kadar uzanan kitaplıklar ve atalarının portreleriyle dolu, kasvetli bir odaydı. Masanın etrafında, imparatorluğun en önemli adamları toplanmıştı: Diplomatlar, generaller, bakanlar. Hepsinin yüzünde, imparatorun ruh halini yansıtan bir ciddiyet vardı. Odanın bir köşesinde, ayakta duran bir adam dikkat çekiyordu. Viyana garnizon komutanı Kont Ernst Rüdiger von Starhemberg. Sert yüz hatları, keskin bakışları ve askeri duruşuyla, salondaki diğer diplomat ve bürokratlardan ayrılıyordu. O, sözden çok eylemin adamıydı.
Leopold, masanın başındaki yerine oturdu. Sessizliği, Başbakan’ı bozdu.
“Majesteleri, Belgrad’dan gelen son raporlar endişe verici. Elçimiz, Sadrazam Kara Mustafa Paşa’nın komutasındaki Osmanlı ordusunun Edirne’den ayrıldığını ve Belgrad’a ulaştığını teyit etti. Ordunun büyüklüğü hakkında çelişkili bilgiler var, lakin en mütevazı tahminler bile yüz binleri aşıyor. Yanlarında devasa bir kuşatma teçhizatı getirdikleri söyleniyor.”
Salonda bir uğultu yükseldi. Bir general, “Hedefleri Macaristan’daki kalelerimizden biri olmalı,” dedi. “Doğrudan Viyana’ya gelecek kadar cüretkâr olamazlar. 1529’daki başarısızlıkları hala hafızalarındadır.”
Starhemberg, bu yoruma alayla karşılık verdi. İlk kez konuşuyordu ve sesi, çakmaktaşının birbirine sürtmesi gibi sertti.
“Generallerin umutları, stratejinin yerini tutmaz. Kara Mustafa, hırsıyla tanınan bir adamdır. Sultan Süleyman’ın başaramadığını başarmak, onun için en büyük şeref olacaktır. Ordunun büyüklüğü ve getirdikleri kuşatma topları, küçük bir sınır kalesini hedeflemediklerini gösteriyor. Onlar, imparatorluğun kalbine bir hançer saplamak için geliyorlar. O hançerin ucu, doğrudan Viyana’yı işaret ediyor.”
Starhemberg’in sözleri, salona bir buz fırtınası gibi düştü. Kimse itiraz etmeye cesaret edemedi. Leopold, solgun bir yüzle Starhemberg’e döndü.
“Kont,” dedi, sesi titriyordu. “Şehrin savunması ne durumda? Böyle bir orduya karşı koyabilir miyiz?”
Starhemberg, bir an duraksadı. Gerçeği olduğu gibi söylemek, imparatorun moralini yerle bir edebilirdi. Fakat yalan söylemek, felakete davetiye çıkarmaktı.
“Majesteleri, Viyana’nın surları eskidir. Yüzyıl önceki savaşlar için tasarlanmışlardır. Garnizonumuz, on beş bin askerden ibarettir. Karşımızdaki ordu, bunun on katından fazla olabilir. Şehrin depolarında birkaç aylık yiyecek var, lakin mühimmatımız, bilhassa barut, uzun bir kuşatmaya yetmeyebilir. Durumumuz… kritik.”
Leopold’un yüzü daha da beyazladı. Elindeki tespihi sıkmaya başladı. “Peki ne yapacağız? Tanrı bizi terk mi etti?”
“Tanrı, kılıcını çekmeyenleri korumaz, Majesteleri,” diye cevap verdi Starhemberg, ses tonunda bir parça sabırsızlık seziliyordu. “Derhal harekete geçmeliyiz. İmparatorluğun dört bir yanına ulaklar gönderilmeli, tüm prenslerden acil askeri yardım istenmeli. Polonya Kralı Jan Sobieski ile yapılan ittifak anlaşması derhal yürürlüğe konmalı. Sobieski, Avrupa’nın en iyi komutanlarından biridir ve süvarileri, Türkleri durdurabilecek tek güç olabilir. Şehirdeki tüm sivil halk, savunma hazırlıklarına katılmalı. Surlar güçlendirilmeli, yeni tabyalar inşa edilmeli, evlerin altındaki mahzenler birbirine bağlanarak yeraltı geçitleri oluşturulmalı. Vakit, dua etmekten çok çalışmayı gerektiriyor.”
Kont’un sözleri, odadaki uyuşuk havayı dağıttı. Leopold, bir hükümdar olarak sorumluluğunu hatırlamış gibiydi. Başını kaldırdı, gözlerinde korkunun yerini yavaş yavaş bir kararlılık alıyordu.
“Haklısın, Kont. Ne gerekiyorsa yapılsın. Tüm kaynaklarımız emrinizdedir. Ben ve saray halkı, güvenlik için Linz’e çekileceğiz. Fakat şehrin savunmasını ve halkımın kaderini, Tanrı’dan sonra sana emanet ediyorum. Viyana’yı ne pahasına olursa olsun koru.”
Starhemberg, askeri bir selam verdi. “Canım pahasına, Majesteleri.”
Konsey dağılırken, Viyana üzerinde güneş batıyordu. Gökyüzü, kan kırmızısı ve turuncu renklere bürünmüştü. Bu güzel gün batımı, pek çok Viyanalı için artık bir huzur değil, doğudan yaklaşan yangının bir habercisi gibiydi. O gece, Viyana’da balolar iptal edildi, tiyatrolar perdelerini kapattı. Şehrin neşeli müziğinin yerini, surlarda çalışan işçilerin çekiç sesleri ve yaklaşan fırtına öncesindeki gergin bir sessizlik aldı. Hayatın kırılgan camdan yapısı çatlamış, herkes, tarihin en korkunç anlarından birine tanıklık etmek üzere olduğunu hissetmeye başlamıştı.
Belgrad, Ordugâh, 1683 Yaz Başı
Belgrad ovası, insan eliyle yaratılmış bir denize dönüşmüştü. Ufka kadar uzanan on binlerce çadır, rüzgârda hafifçe dalgalanan bir kumaş tarlası gibiydi. Farklı sancaklardan, farklı milletlerden, farklı dillerden oluşan yüz binlerce kişilik Ordu-yu Hümayun, sefere çıkmadan önceki son durağında toplanmıştı. Burası, bir şehrin kendisiydi; kendi pazarları, kendi ibadethaneleri, kendi kuralları olan geçici bir metropol. Havanın dokusunu, binlerce kamp ateşinden yükselen duman, on binlerce atın ve devenin kokusu, demirci örslerinden çıkan çınlamalar ve yüz binlerce insanın uğultusu oluşturuyordu. Bu, bir gücün, bir iradenin ve muazzam bir lojistik başarının anıtsal bir tablosuydu.
Kara Mustafa Paşa, otağının önündeki yüksek bir platformdan bu manzarayı seyrediyordu. Otağ-ı Hümayun, başlı başına bir saraydı. Kırmızı ipek kumaş üzerine altın sırmalarla işlenmiş, direkleri fildişi oymalı, imparatorluğun haşmetini yansıtan bir yapıydı. Paşa’nın yüzünde, eserini seyreden bir mimarın tatmin olmuş ifadesi vardı. Bu ordu, onun eseriydi. Aylarca süren planlamanın, diplomasinin ve demir bir iradenin sonucuydu.
Yanında, ordunun üst düzey komutanları duruyordu: Kırım Hanı Murad Giray, Budin Beylerbeyi İbrahim Paşa, tecrübeli Yeniçeri Ağası ve diğer paşalar. Hepsinin gözü, Sadrazam’ın üzerindeydi. Nihai hedefin ne olacağını açıklayacağı anı bekliyorlardı. Ordunun alt kademelerinde hedef Viyana olarak fısıldanıyordu, fakat resmi bir emir henüz verilmemişti.
Mustafa Paşa, boğazını temizledi. Uğultu anında kesildi. Ordugâhın üzerine derin bir sessizlik çöktü. Tüm gözler, tüm kulaklar ondaydı.
“Gazanız mübarek olsun, yiğitler!” diye gürledi Paşa. Sesi, ovada yankılandı. “Padişahımız, Sultan Mehmed Han Hazretleri’nin fermanı ve Allah’ın izniyle, kâfir diyarına adaleti götürmek için yola çıktık. Yolumuz üzerinde nice kaleler, nice şehirler var. Bazıları, aklın yolunu seçip anahtarlarını bize teslim edecektir. Bazıları ise, kibirleri içinde boğulmayı seçecektir.”
Duraksadı, bakışlarını komutanlarının üzerinde gezdirdi. Her birinin gözünün içine baktı.
“Paşalarım, beylerim! Size sorarım. Yolumuz üzerindeki Yanıkkale veya Komarom gibi küçük kalelerle vakit kaybedip asıl avın elimizden kaçmasına izin mi verelim? Yoksa, yılanın başını ezmek için doğrudan inine mi yürüyelim?”
Kırım Hanı Murad Giray, atılgan bir savaşçıydı. “Paşa Hazretleri,” dedi. “Süvarilerim sabırsızdır. Fırtına gibi Viyana ovasına akıp, Nemçe İmparatoru’nun ordusunu toplanmasına fırsat vermeden dağıtalım. Kaleler, arkamızda çürümeye terk edilebilir.”
Tecrübeli Budin Beylerbeyi İbrahim Paşa ise daha temkinliydi. “Sadrazamım, Yanıkkale mühim bir lojistik merkezdir. Orayı almadan ilerlemek, ordunun ikmal yollarını tehlikeye atmak olabilir. Atamız Kanuni Sultan Süleyman, adımlarını sağlam atardı.”
Tartışma, bir süre devam etti. Her komutan, kendi tecrübesine ve mizacına göre fikir beyan ediyordu. Kara Mustafa Paşa, hepsini sessizce dinledi. Yüzündeki ifadeden ne düşündüğü anlaşılmıyordu. Sonunda elini kaldırarak herkesi susturdu.
“Tüm fikirler kıymetlidir,” dedi. “Fakat zafer, cesaret ve hızla kazanılır. Tereddüt, en keskin kılıcı bile köreltir. Biz, buraya küçük kaleleri fethetmeye gelmedik. Biz, tarihin akışını değiştirmeye geldik. Biz, atamızın rüyasını tamamlamaya geldik. Hedefimiz, Nemçe’nin başıdır. Hedefimiz, kâfirliğin kalbidir. Hedefimiz, Viyana’dır!”
Son kelimeyi söylerken sesi bir kırbaç gibi şakladı. Komutanların yüzünden bir şaşkınlık ve ardından gelen bir heyecan dalgası geçti. Bu, en cüretkâr, en tehlikeli, lakin zaferi en parlak olacak olan seçenekti. Geri dönüşü olmayan bir karardı.
“Ordular yarın şafakla birlikte yürüyüşe geçecek!” diye devam etti Paşa. “Murad Giray Han, sen akıncılarınla önden gidip çevreyi ateşe verecek, düşmana göz açtırmayacaksın. İbrahim Paşa, sen ana ordunun kanadını koruyacaksın. Lağımcılar, topçular, en önde yürüyecek. Hiçbir kalede durulmayacak. Tek bir hedefimiz var: Viyana surları! O surların dibine varmadan durmak, dinlenmek, yavaşlamak yoktur! Allah, bizimledir!”
Karar verilmişti. O gece, ordugâhta farklı bir hava esiyordu. Tedirgin bir bekleyişin yerini, hedefini bilen bir ordunun kararlı ve ölümcül sessizliği almıştı.
Çadırların arasında dolaşan isimsiz bir yeniçeri, kılıcının kabzasını okşuyordu. Yirmi yaşındaydı, Anadolu’nun bir köyünden gelmişti. Daha önce küçük çatışmalara katılmıştı, lakin böylesine büyük bir seferi ilk kez görüyordu. Viyana ismini duyduğunda, kalbi hem korkuyla hem de heyecanla çarpmıştı. Orası, masallardaki gibi bir yerdi. Altın kubbeleri, zengin hazineleri olan, şeytanın yaşadığı bir şehir. Oranın fethinde bulunmak, hem ganimet hem de cennet demekti. Ailesini, köyünü düşündü. Bu seferden dönerse, bir kahraman olacaktı. Dönemezse, bir şehit. İki durumda da kazanacaktı. Yüzünde, kaderine razı olmuş bir gülümseme belirdi. Yanındaki arkadaşına döndü. “Yarın büyük gün,” dedi. Arkadaşı, “Elma, dalından koparılmayı bekler,” diye cevap verdi.
Şafak sökerken, ordugâhın üzerinde devasa bir toz bulutu yükselmeye başladı. Yüz binlerce insanın ve hayvanın hareketiyle yer sarsılıyordu sanki. Devasa mehter takımı, gök gürültüsünü andıran bir ritimle vurmaya başladı. O ritim, bir ordunun kalp atışıydı. Davulların gümbürtüsü, zurnaların çığlığı ve köslerin tok sesi, ovayı doldurdu. En önde, yeşil üzerine altın harflerle işlenmiş Sancak-ı Şerif dalgalanıyordu.
Kara Mustafa Paşa, beyaz atının üzerinde, ordunun başındaydı. Gözleri, batı ufkuna kilitlenmişti. O ufkun ardında, kaderi onu bekliyordu. Tarih, onu ya büyük bir fatih ya da trajik bir hayalperest olarak yazacaktı. Atını mahmuzladı. Onun ardından, insan ve çelikten oluşan o muazzam sel, yavaşça akmaya başladı. Avrupa’nın kalbine doğru, tarihin en büyük yürüyüşlerinden biri başlıyordu.
BÖLÜM 2: UFUKTAKİ FIRTINA
Macaristan Ovası, 1683 Yaz Ortası
Güneş, Macaristan’ın engin ovalarını bir fırın gibi kavuruyordu. Toprak, susuzluktan çatlamış bir avuç içi gibi gökyüzüne açılmıştı. Bu kupkuru coğrafyanın üzerinde, insan eliyle yaratılmış bir nehir, ağır ve karşı konulmaz bir güçle batıya doğru akıyordu. Ordu-yu Hümayun, bir doğa olayı gibi ilerliyordu. Yürüyüş kollarının oluşturduğu toz bulutu, kilometrelerce öteden görülebiliyor, gökyüzünü kirli sarı bir renge boyuyordu. Toz, askerlerin kirpiklerine, bıyıklarına, zırhlarının arasına siniyor, su mataralarındaki son damlaların tadını bozuyordu. Lakin kimse şikâyet etmiyordu. Bu yürüyüş, bir ibadetti. Çekilen meşakkat, varılacak olan şanlı menzilin bir bedeliydi.
Ordunun kalbinde, mehter takımı yürüyordu. Onların müziği, bir yürüyüş marşından öte bir şeydi. Davulların tok vuruşları toprağı titretiyor, zurnaların tiz çığlıkları yorgun ruhlara ateş üflüyor, köslerin gümbürtüsü ise yaklaşan kıyametin habercisi gibi ovada yankılanıyordu. Bu ses, dost için bir müjde, düşman için ise bir kâbusun başlangıcıydı. Yüz binlerce askerin postallarının ve atların milyonlarca nalının çıkardığı ritmik ses, mehterin müziğiyle birleşerek hipnotik, durdurulamaz bir güç senfonisi oluşturuyordu.
Kara Mustafa Paşa, beyaz küheylanının üzerinde, ordunun akışını izliyordu. Yanında, atının üzerinde neredeyse uyuklayan Budin Beylerbeyi İbrahim Paşa vardı. Tecrübeli paşanın yüzündeki çizgiler, katıldığı sayısız seferin haritası gibiydi. Bu amansız ilerleyişin hızı, onu endişelendiriyordu.
“Paşa Hazretleri,” dedi İbrahim Paşa, sesini duyurmak için hafifçe bağırarak. “Ordumuz yoruldu. Hayvanlarımızın dili bir karış dışarıda. Yanıkkale önlerinde birkaç gün mola verip nefeslensek, hem asker dinlenir hem de geriden gelen ikmal kolları bize yetişirdi. Kaleyi almasak bile, etrafında konaklamak bize zaman kazandırırdı.”
Kara Mustafa Paşa, bakışlarını ufuktan ayırmadan cevap verdi. Gözleri, hedefe kilitlenmiş bir yırtıcı kuşun gözleri gibiydi.
“Zaman, İbrahim Paşa, zaman… Şu an bizim en kıymetli hazinemiz ve en büyük düşmanımızdır. Biz burada dinlenirken, Viyana’da kâfirler surlarını onarıyor, Alman prensliklerinden yardım topluyor, Lehistan Kralı’na yalvarıyorlar. Bizim kaybettiğimiz bir gün, onların kazandığı bir haftadır. Yorgunluk geçer, lakin kaçan fırsat geri gelmez. Askerin yorgunluğunu, Viyana surları dibinde, zaferin kokusunu aldıklarında unutacaklardır.”
“Lakin ikmal hatlarımız, Paşam,” diye ısrar etti İbrahim Paşa. “Ordu, midesi üzerinde yürür. Bu hızla gidersek, kuşatma başladığında elimizdeki barut ve erzak, umduğumuzdan tez tükenebilir.”
Sadrazam, atını durdurdu. Bakışlarını ilk defa İbrahim Paşa’ya çevirdi. Gözlerinde soğuk bir ateş parlıyordu.
“Viyana düştüğünde,” dedi, her kelimenin üzerine basarak. “Avrupa’nın en zengin şehrinin ambarları bizim ikmal hattımız olacaktır, İbrahim Paşa. Kâfirin altını, barutu, ekmeği, bizim askerimizin hakkıdır. Endişelenme. Kader, cesurların planına göre akar.”
Bu cevap, tartışmayı bitirmişti. İbrahim Paşa, sessizce başını eğdi ve bir daha konuşmadı. Sadrazamın iradesi, demirden bir kanun gibiydi.
Ordunun öncü kollarında ise Kırım Hanı Murad Giray’ın akıncıları, bir çekirge sürüsü gibi ovaya yayılmıştı. Onlar, ordunun gözü, kulağı ve ateşiydi. Geçtikleri yerlerde arkalarında yaşamdan bir iz bırakmıyorlardı. Köyler ateşe veriliyor, tarlalar yakılıyor, direnen küçük garnizonlar kılıçtan geçiriliyordu. Yükselen duman sütunları, ana ordunun takip edeceği yolu işaretliyor ve Viyana’ya doğru yaklaşan dehşetin haberini veriyordu.
Bu devasa ordunun isimsiz bir parçası olan genç Yeniçeri, omuzundaki tüfeğin ağırlığı altında yürüyordu. Güneş, zırhını yakıyor, ter alnından süzülüp gözlerini yakıyordu. Günler, birbirinin kopyasıydı: Şafakla uyan, peksimet ve sudan ibaret bir kahvaltı yap, yürü, yürü, yürü… Akşam kamp kur, nöbet tut, uyu. Monotonluk, zihnini uyuşturuyordu. Lakin bazen, akıncıların yaktığı bir köyün yanından geçerken, hala tütmekte olan bir evin enkazını veya sahipsiz kalmış bir oyuncağı gördüğünde, kalbine bir sızı düşüyordu. Savaşın soyut fikri, o anlarda somut bir gerçeğe dönüşüyordu. Sonra aklına komutanlarının sözleri geliyordu: “Kâfirin malı da, canı da helaldir.” Bu düşünceye sığınıyor, kalbindeki sızıyı bastırıyor ve yürümeye devam ediyordu. Menzil yakındı. Kızıl Elma, her adımda daha da yaklaşıyordu.
Viyana, 1683 Yazı
Viyana, artık tanıdığı şehir değildi. Opera aryalarının yerini, surlara vurulan balyozların sesi almıştı. Zarif faytonların geçtiği geniş bulvarlar, toprağı ve molozları taşıyan el arabalarıyla, kağnılarla dolmuştu. Şehrin ruhu olan o neşeli, kaygısız atmosfer buharlaşmış, yerini hummalı bir faaliyetin ve alttan alta hissedilen bir paniğin garip karışımına bırakmıştı.
İmparator Leopold, saray halkıyla birlikte şehri terk etmişti. Gidişleri, bir cenaze alayını andırıyordu. Altın yaldızlı arabalar, mücevherlerle dolu sandıklar ve korku dolu gözlerle geriye bakan soylular, şehrin kapılarından çıkarken, geride kalan halkın moralini yerle bir etmişti. Viyanalılar, liderleri tarafından terk edildiklerini hissetmişlerdi. Artık kaderleri, Tanrı’nın merhametine ve tek bir adamın inadına kalmıştı.
Kont Ernst Rüdiger von Starhemberg, şehrin yeni ve mutlak hâkimiydi. Uyumuyor, yemiyor, dinlenmiyordu. Siyah atının üzerinde, bir hayalet gibi şehrin dört bir yanında beliriyordu. Bir an Löbl Tabyası’ndaki istihkâm çalışmalarını denetlerken, bir sonraki an Schottentor Kapısı’ndaki askerlerin talimini izlerken görülüyordu. Sesi, yorgunluktan kısılmıştı, lakin emirleri hala keskin ve netti.
Bir sabah, Belediye Sarayı’nın önündeki meydanda, şehrin lonca başkanlarını ve zengin tüccarlarını toplamıştı. Bu adamlar, şehrin ekonomik gücünü ellerinde tutuyorlardı; rahatlarına düşkün, savaştan çok kâr hesaplarını düşünen insanlardı. Starhemberg, atının üzerinden onlara bakıyordu. Bakışlarında ne bir nezaket ne de bir hoşgörü vardı.
“Beyler,” diye başladı, sesi bir kamçı gibiydi. “Rahat günler sona erdi. İmparatorunuz sizi terk etti. Altınlarınız, sizi yaklaşan Türk kılıcından korumayacak. O kılıç, soylu ile fırıncıyı, tüccar ile dilenciyi ayırt etmez.”
Kalabalıktan bir mırıltı yükseldi. Bir fırıncılar loncası başkanı, “Kont Hazretleri,” dedi cüretkâr bir sesle. “Bizler asker değiliz. Ailelerimizi nasıl koruyacağız? Dükkânlarımız ne olacak?”
Starhemberg, atından indi. Yavaşça adama doğru yürüdü. Yüzündeki ifade o kadar sertti ki, lonca başkanı istemsizce bir adım geri attı. Kont, adamın tam önünde durdu.
“Dükkânların mı?” diye fısıldadı, sesi ölümcül bir sakinlikteydi. “Türkler bu şehre girdiğinde, dükkânın, evlatlarının ve karının cesetlerinin üzerinde yükselecek bir caminin temeli olacak. Anlıyor musun? Şu andan itibaren, Viyana’da tek bir lonca vardır: Hayatta Kalma Loncası. Fırıncılar, orduya ekmek pişirecek. Demirciler, kılıç ve mızrak ucu dövecek. Marangozlar, surlara palisadlar yapacak. Geriye kalan her erkek, kadın ve çocuk, siper kazacak, moloz taşıyacak. İtiraz eden, korkaklık gösteren veya görevden kaçan, surlarda asılı halde can verecektir. Anlaşıldı mı?”
Meydana ölüm sessizliği çöktü. Starhemberg’in gözleri, tek tek hepsinin üzerinde gezindi. Kimse gözlerini kaçırmaya cesaret edemedi. Sonunda, hep bir ağızdan, zayıf bir “Anlaşıldı, Kont Hazretleri,” sesi yükseldi.
Starhemberg, yeniden atına bindi. “İyi. Şimdi dağılın ve işe koyulun. Tanrı, tembelleri sevmez.”
O günden sonra Viyana, dev bir şantiyeye dönüştü. Şehrin dış mahalleleri, stratejik bir kararla tamamen yıkıldı. Türk topçusuna siper olabilecek tek bir ağaç, tek bir duvar bırakılmadı. Bu, acımasız bir karardı. Yüzlerce aile, bir gecede evsiz kalmıştı. Evlerinin, anılarının alevler içinde yok oluşunu izlerken ağlıyorlardı, lakin kimse itiraz edemiyordu. Şehrin hayatta kalması, bireylerin mutluluğundan daha önemliydi. Yıkılan evlerin taşları, ahşapları, surlardaki gedikleri kapatmak için kullanılıyordu.
Fırıncı kızı Klara, günlerini sırtında ağır taş sepetleri taşıyarak geçiriyordu. Elleri nasır tutmuş, yüzü toz ve terden bir maskeyle kaplanmıştı. Geceleri, babasının fırınında ordu için pişirilen ekmeklere yardım ediyordu. Eskiden aryalar dinlediği, hayaller kurduğu hayatı, bir anda yok olmuştu. Şimdi tek hayali, bir sonraki günü görebilmekti. Bazen surların üzerinden batıya, güneşin battığı yöne bakıyordu. İmparatorun gittiği yöne. Bir yardım gelecek miydi? Yoksa Tanrı, Viyana’yı kaderine mi terk etmişti? Korkuyordu. Lakin etrafındaki diğer kadınların, yaşlı adamların, kendisi gibi genç kızların aynı kararlılıkla çalıştığını gördükçe, korkusunu içine atıyordu. Onlar pes etmiyorsa, o da etmeyecekti.
Varşova, Wilanów Sarayı, 1683 Yazı
Polonya-Litvanya Birliği’nin kalbi, Viyana’nın paniğinden ve Osmanlı ordugâhının demir disiplininden uzak, farklı bir ritimle atıyordu. Kral III. Jan Sobieski, Varşova dışındaki yazlık sarayı Wilanów’da, bahçesindeki nadir bitkilerle ilgileniyordu. Elleri toprağın içindeydi. Bu, onun için bir meditasyondu. Savaşın ve siyasetin karmaşasından kaçabildiği tek sığınaktı. Elli dört yaşındaydı, iri yarı, güçlü bir adamdı. Yüzünde, sayısız savaşta kazandığı yara izleri ve keskin bir zekânın pırıltısı vardı. O, Avrupa’nın en tecrübeli ve en korkulan komutanlarından biriydi. Hayatını Tatarlara ve Osmanlılara karşı savaşarak geçirmişti. Düşmanını herkesten iyi tanıyordu.
Huzuru, aceleyle bahçeye giren yaverinin adımlarıyla bozuldu. Yaver, nefes nefese kalmıştı.
“Kralım! Viyana’dan, İmparator Leopold’ün özel elçisi geldi. Acil görüşmek istiyorlar.”
Sobieski, yavaşça doğruldu. Ellerindeki toprağı bir beze sildi. Yüzünde hiçbir şaşkınlık ifadesi yoktu. Bu haberi bekliyordu.
“Salona alın. Beklemesin.”
Kabul salonu, Polonya’nın askeri gücünü yansıtan bir ihtişama sahipti. Duvarlar, savaşlarda ele geçirilmiş Osmanlı sancakları, kalkanlar ve kılıçlarla doluydu. Avusturya elçisi Kont Waldstein, salona girdiğinde, bu manzaradan etkilenmişti. Jan Sobieski, onu tahtında değil, ayakta, duvarlardaki ganimetlerden birinin önünde bekliyordu.
Elçi, usulünce eğilerek selam verdi ve İmparator Leopold’ün mektubunu sundu. Mektup, çaresiz bir yardım çığlığıydı. Leopold, aralarındaki eski rekabeti bir kenara bırakıyor, Sobieski’ye “Hristiyanlığın kurtarıcısı” olması için yalvarıyordu. Viyana düşerse, sıranın Krakow’a geleceğini hatırlatıyordu.
Sobieski, mektubu okuduktan sonra uzun bir süre sessiz kaldı. Salonda dolaştı. Parmağıyla, duvardaki bir Osmanlı kılıcının üzerindeki işlemeleri okşadı.
“İmparatorunuz,” dedi sonunda, elçiye dönerek. “Zora düşünce eski dostlarını hatırlamış. Yıllarca arkamızdan iş çeviren, Macaristan’daki Protestan kardeşlerimize zulmeden Habsburglar, şimdi bizden merhamet diliyor. Ne kadar ironik.”
Elçinin yüzü bembeyaz kesildi. “Kralım,” diye kekeledi. “Mesele artık Habsburglar veya Polonya meselesi değildir. Mesele, tüm Hristiyan aleminin varoluş mücadelesidir. Kara Mustafa Paşa, Viyana kapılarına dayandığında, bu şehir hepimizin şehri olacaktır.”
Sobieski, gür bir kahkaha attı. “Güzel sözler, Kont. Diplomatlar kelimelerle savaşır, krallar ise kılıçla. Bana ordunuzun durumundan haber verin. Viyana ne kadar dayanabilir? İmparatorunuz, benim ordumun masraflarını karşılamak için ne kadar altın vaat ediyor? Askerlerim, boş bir şeref için kanlarını dökmezler.”
Görüşme, saatlerce sürdü. Bu, bir pazarlıktı. Sobieski, bir yandan Hristiyanlığı savunma görevini hissediyor, bir yandan da bu durumu Polonya’nın lehine kullanmak istiyordu. Habsburgların zayıflığı, onun gücü demekti. Sonunda, bir anlaşmaya varıldı. İmparator, Polonya ordusunun tüm masraflarını karşılayacak, Sobieski ise ordunun mutlak komutasını alacaktı.
Elçi gittikten sonra Sobieski, başdanışmanını çağırdı. Danışman, yaşlı ve temkinli bir adamdı.
“Kralım, bu büyük bir risk. Ordumuzu toplayıp Viyana’ya ulaşmamız haftalar sürer. O zamana kadar şehir düşebilir. Ya da biz oraya vardığımızda, Osmanlı ordusu bize pusu kurabilir. Kendi topraklarımız savunmasız kalacak.”
Sobieski, pencereye yürüdü. Dışarıda, Polonya’nın yeşil ovaları uzanıyordu.
“Hayatın kendisi bir risktir,” dedi. “Ben, genç bir prensken, babam beni İstanbul’a göndermişti. O şehri gördüm. Kültürlerini, dillerini, savaşma biçimlerini öğrendim. Kara Mustafa’yı tanırım. Kibirli bir adamdır. Kibri, onun en büyük zayıflığı olacak. Viyana’yı kolay bir lokma sanacak ve tüm gücüyle şehre saldıracak. Etrafını kollamayı unutacak.”
Danışmanına döndü. Gözlerinde, bir savaşçının ateşi parlıyordu.
“Sejm’i (Polonya Parlamentosu) topla. Lordlara söyle, atlarına binsinler. Ordumuz Krakow’da toplanacak. Tarih bizi çağırıyor. Ya Viyana önlerinde bir kahraman olarak öleceğiz ya da Avrupa’nın kurtarıcısı olarak Varşova’ya döneceğiz. Başka bir seçenek yok.”
Viyana Surları, 14 Temmuz 1683
Ve sonunda, geldiler.
İlk olarak, ufukta bir toz bulutu belirdi. Sonra, o bulutun içinden binlerce atlı fırladı. Murad Giray’ın Tatar süvarileri. Bir veba salgını gibi, şehrin etrafındaki son yeşil alanlara yayıldılar. Çığlıkları, atlarının kişnemeleri surlara kadar ulaşıyordu. Şehrin dışında kalmayı başaran son birkaç zavallı köylü, göz açıp kapayıncaya kadar atların altında ezildi veya esir alındı. Surların üzerindeki Viyanalı askerler, dehşet içinde bu manzarayı izliyordu. Düşman, artık bir söylenti değildi. Et ve kemikten oluşuyordu ve kan istiyordu.
İki gün sonra, ana ordu göründü.
Bu, bir ordunun gelişi değildi. Bir coğrafyanın yer değiştirmesiydi. Ufuk, çadırlarla, sancaklarla, insanlarla ve hayvanlarla dolmuştu. Sanki yeryüzü, Viyana’nın etrafında toplanmak için hareket etmişti. Ordunun büyüklüğü, en korkunç tahminlerin bile ötesindeydi. Gelenlerin sayısı, şehirdeki toplam insan sayısının belki de beş katıydı.
Kont Starhemberg, en yüksek burçlardan birinde, dürbünüyle manzarayı izliyordu. Yüzü, taştan bir heykel gibi ifadesizdi. Yanındaki genç subay, korkusunu gizleyemiyordu. “Tanrım,” diye fısıldadı. “Onların hepsiyle nasıl savaşacağız?”
Starhemberg, dürbününü indirdi. Genç subaya döndü.
“Onların hepsiyle savaşmayacağız,” dedi sakin bir sesle. “Tek tek savaşacağız. Her siper için. Her sokak için. Her ev için. Ve öleceğiz. Gerekirse son adamımıza kadar. Ama teslim olmayacağız. Anladın mı?”
Aşağıda, Osmanlı ordusu, muazzam bir törenle yerleşiyordu. Otağ-ı Hümayun, şehrin tam karşısındaki bir tepeye kuruldu. Yüzlerce çadır, sistematik bir düzen içinde yerleştirildi. Toplar, surların en zayıf olduğu düşünülen yerlere, Löbl ve Burg tabyalarının karşısına mevzilendirildi.
O gün, öğleden sonra, üç atlı, ellerinde beyaz bir bayrakla Viyana kapılarına yaklaştı. Bir Osmanlı elçisi, Kara Mustafa Paşa’dan bir mesaj getirmişti. Starhemberg, elçinin surların altına gelmesine izin verdi.
Elçi, atının üzerinden bağırdı:
“Ey Viyana Komutanı! Serdar-ı Ekrem, Sadrazam Kara Mustafa Paşa Hazretleri’nin size mesajıdır! Şefkatli ve adil Padişahımızın merhametine sığının. Şehrin anahtarlarını teslim edin, dininize dönün ve İslam’ın adaletli gölgesi altında yaşayın. Canınız ve malınız bağışlanacaktır. Direnirseniz, gazabımızdan kurtuluş olmayacaktır. Şehriniz yerle bir edilecek, taş üstünde taş kalmayacak, erkekleriniz kılıçtan geçirilecek, kadınlarınız ve çocuklarınız köle pazarlarında satılacaktır. Karar sizin. Size düşünmeniz için üç gün mühlet veriyoruz.”
Starhemberg, surun tepesinden aşağıya baktı. Cevabı kısa ve netti.
“Sadrazamına söyle,” diye bağırdı. “Viyana’nın verecek tek bir anahtarı yoktur! Cevabımızı istiyorsa, gelsin ve kendi alsın!”
Bu sözler, savaş ilanıydı.
O gece, Viyana’nın kapıları son kez kilitlendi ve demir sürgülerle desteklendi. Şehir, dış dünyadan tamamen kopmuştu. Artık içeriye ne bir yardım ne de bir haber girebilirdi. Dışarıda, yüz binlerce kişilik bir ordu, içeride ise avuç dolusu savunmacı ve korku içindeki bir halk. Kuşatma resmen başlamıştı. Viyana’nın üzerindeki gökyüzü, sayısız kamp ateşinin ışığıyla kızıla boyanmıştı. Şehrin içinde ise kiliselerin çanları, aralıksız çalarak halkı dua etmeye ve ölüme hazırlanmaya çağırıyordu.
BÖLÜM 3: DEMİR PENSE
Viyana Surları, Temmuz 1683
Savaş, bir fırtına gibi gelmedi. Önce, ölümcül bir sessizlik çöktü. Kara Mustafa Paşa’nın üç günlük mühleti, şehrin üzerinde asılı duran bir giyotin gibiydi. O üç gün boyunca Viyanalılar, surların üzerinden karşı tepeye kurulmuş olan devasa ordugâhı izlediler. Orası, kendi dünyalarından tamamen farklı bir evrendi. Binlerce çadır, bir geometri ustasının eliyle çizilmiş gibi kusursuz bir düzen içinde yayılıyor, gün batımında kamp ateşleri yandığında ise yeryüzünde yeni bir takımyıldızı doğmuş gibi parlıyordu. Ara sıra mehter takımının alıştırma yaptığı duyuluyordu; o yabancı, ritmik ve gümbürdeyen müzik, surların içindeki kalplere korku pompalıyordu. Bekleyiş, top gürültüsünden daha yıpratıcıydı. Herkes, kaçınılmaz olanın ne zaman başlayacağını merak ediyordu.
Üçüncü günün şafağında, bekleyiş sona erdi.
Henüz güneş tam doğmamışken, Osmanlı ordugâhından gökyüzüne tek bir kırmızı işaret fişeği yükseldi. Surlardaki nöbetçiler ne olduğunu anlamaya çalışırken, ufuk çizgisi boyunca yüzlerce noktada ateş parladı. Bir anlık sessizliğin ardından, sanki gök kubbe yırtılıyormuş gibi bir ses duyuldu. Üç yüzü aşkın devasa Osmanlı topu, aynı anda kusmuştu.
Hava, görünmez, devasa kuşların kanat sesleriyle doldu. Havada vızıldayan, uğuldayan, çığlık atan yüzlerce kiloluk demir ve taş gülleler, Viyana’ya doğru ölümcül bir yörüngede ilerliyordu. İlk gülleler, şehrin merkezindeki Aziz Stephen Katedrali’nin çatısına isabet etti. Yüzyıllardır orada duran kiremitler, bir cam gibi parçalanarak aşağıya döküldü. Ardından bombardıman yoğunlaştı. Gülleler, Löbl ve Burg tabyalarının taş duvarlarına bir çekiç gibi iniyor, her vuruşta devasa toz bulutları kaldırıyor ve taş parçalarını birer şarapnel gibi etrafa saçıyordu. Ses, artık aralıksız bir gürültüye dönüşmüştü. Yeryüzü sarsılıyor, binalar titriyor, evlerin pencereleri zangırdayarak patlıyordu.
Kont Starhemberg, Löbl Tabyası’nın en korunaklı yerinde, bombardımanı izliyordu. Yüzüne isabet eden toz ve toprağı elinin tersiyle sildi. Yanındaki topçu subayı, korkuyla bağırıyordu.
“Kont! Duvarlar dayanamayacak! Taşlar kum gibi dağılıyor!”
Starhemberg, adamın yakasını tuttu ve kendine çevirdi. Gözleri, cehennemin ortasındaki iki buz parçası gibiydi.
“Bağırmayı kes ve beni dinle!” diye kükredi. “O taşlar, senin ve benim etimizden daha sağlamdır! Karşı ateşe başlayın! Onların topçularını hedef alın! Nişancıları mevzilendirin! Bize korkaklar değil, savaşçılar lazım!”
Viyana topları, cılız bir karşılık vermeye başladı. Lakin sayıları ve güçleri, karşılarındaki cephaneliğin yanında bir çocuğun oyuncağı gibi kalıyordu. Bombardıman, gün boyu sürdü. Akşam olduğunda, surların dış yüzeyi çiçek hastalığı geçirmiş bir yüz gibi delik deşik olmuştu. Löbl ve Burg tabyaları ağır hasar almış, lakin henüz tam bir gedik açılmamıştı.
Bombardıman durduğunda, ortaya çıkan manzara korkunçtu. İniltiler, yıkıntıların altından geliyordu. Askerler, yaralı arkadaşlarını ve ölenlerin parçalanmış bedenlerini taşımaya başladılar. Şehrin içindeki hastaneler, kiliseler ve hatta zenginlerin konakları, bir anda yaralılarla dolup taşmıştı. Cerrahlar, kan gölüne dönmüş zeminlerde, durmaksızın uzuvları kesiyor, yaraları dağlıyordu. Anestezi yoktu. Tek teselli, bir parça alkol ve yaralıların acı dolu çığlıklarıydı.
O gece, kimse uyuyamadı. Herkes, şafağın sökmesiyle başlayacak olan yeni kâbusu bekliyordu. Kara Mustafa Paşa, Viyana’ya ilk darbeyi indirmişti. Ve o, daha yeni başlıyordu.
Yeraltındaki Savaş
Birkaç gün süren aralıksız bombardımanın ardından, Osmanlı ordusu taktik değiştirdi. Toplar, surları yeterince zayıflatmıştı. Şimdi sıra, yeraltındaki orduya gelmişti: Lağımcılara.
Bunlar, savaşın isimsiz, en tehlikeli ve en klostrofobik işini yapan adamlardı. Onların görevi, surların altına, düşmanın haberi olmadan tüneller kazmak, bu tünellerin sonuna tonlarca barut yerleştirmek ve surları temelinden havaya uçurmaktı.
Anadolu’dan gelmiş tecrübeli bir lağımcı ustası olan Yusuf, ekibini gecenin karanlığında topladı. Siperlerin en ön hattına, surlara en yakın noktaya geldiler. Burası, Viyana’dan gelen tüfek ateşinin en yoğun olduğu yerdi. Başlarının üzerinden vızıldayarak geçen kurşunlara aldırmadan, sessizce kazmaya başladılar. Önce dikey olarak birkaç metre aşağı indiler, sonra yönlerini surlara çevirip yatay olarak ilerlemeye koyuldular.
Tünelin içi, bir mezar gibiydi. Dar, havasız ve zifiri karanlıktı. Tek ışık kaynakları, oksijeni hızla tüketen küçük bir yağ lambasıydı. Yusuf, en önde, küçük bir kazmayla toprağı yavaşça ve mümkün olduğunca sessizce oyuyordu. Arkasındaki askerler, çıkan toprağı sepetlere doldurup geriye taşıyordu. Çalışmaları ritmik ve sessizdi. Tık… tık… tık… Bu ses, surların altındaki ölümün kalp atışıydı.
Her an bir tehlike vardı. Tünel çökebilirdi. Yanlış bir hesapla su kaynağına denk gelip boğulabilirlerdi. Veya en kötüsü, düşmanın karşı-lağımlarıyla karşılaşabilirlerdi.
Viyana’nın içinde, bu yeraltı tehdidi, top gürültüsünden daha büyük bir dehşet yaratmaya başlamıştı. İnsanlar, geceleri yataklarında yatarken, toprağın altından gelen o boğuk, ritmik sesleri dinliyorlardı. Düşman, ayaklarının altındaydı. Her an, üzerinde durdukları zemin bir volkan gibi patlayabilirdi.
Fırıncı kızı Klara, geceleri uyuyamıyordu. Babasının fırınının mahzeninde, diğer komşularla birlikte yere serilmiş şiltelerin üzerinde uzanırken, o sesi duyuyordu. Tık… tık… tık… Sanki dev bir solucan, şehrin temellerini kemiriyordu. Korkudan titriyor, dua ediyordu. Bazen ses o kadar yakınlaşıyordu ki, kazmaların taşa vuruşunu bile ayırt edebildiğini sanıyordu.
Kont Starhemberg, bu tehdidin farkındaydı. Kendi lağımcılarını görevlendirmişti. Onların görevi, Osmanlı tünellerini bulup yok etmekti. Viyana surlarının altında, ikinci bir savaş başlamıştı. Yeraltında, karanlık labirentlerde bir kedi-fare oyunu oynanıyordu. Viyanalı lağımcılar, yerlere su dolu kaplar koyarak topraktaki en ufak titreşimi dinliyorlardı. Bir ses tespit ettiklerinde, o yöne doğru kendi tünellerini kazıyorlardı.
İki tünel karşılaştığında, yeraltında cehennem yaşanıyordu. Daracık geçitlerde, iki tarafın askerleri meşalelerin titrek ışığında, kazmalarla, hançerlerle ve hatta çıplak elleriyle birbirine giriyordu. Boğuşmalar, çığlıklar, kan ve ter… Sonunda bir taraf diğerini alt ettiğinde, kazananlar, kaybettikleri tüneli barutla doldurup patlatıyor ve içindeki herkesi diri diri gömüyordu. Bu savaşın ne şahidi vardı ne de şanı. Yalnızca karanlık, toprak ve ölüm.
Kuşatma Altında Yaşam
Haftalar geçtikçe, Viyana bir açık hava hapishanesine dönüştü. Dışarıyla tüm bağlantı kopmuştu. Şehir, kendi kaynaklarıyla baş başa kalmıştı.
İlk tükenen şeylerden biri, taze yiyecek oldu. Bahçelerdeki son sebzeler de bitince, insanlar kilerlerindeki kuru erzakla idare etmeye başladılar. Ekmek, karneye bağlanmıştı. Starhemberg, yiyecek stoklarına el koymuş ve sadece askerlere ve surlarda çalışanlara tam tayın verilmesini emretmişti. Geri kalan halk, yarı aç bir şekilde yaşıyordu.
Kısa süre sonra, insanlar evlerindeki kedi ve köpekleri yemeye başladılar. Ardından sıra farelere geldi. Zengin tüccarlar, bir avuç un veya bir parça bayat et için gizlice servet ödüyorlardı. Su kaynakları, sürekli bombardıman ve yıkıntılar yüzünden kirlenmeye başlamıştı. Dizanteri ve tifo gibi hastalıklar, bir hayalet gibi şehirde dolaşıyor, top güllelerinden daha fazla can alıyordu.
Moral, her geçen gün çöküyordu. Gündüzleri aralıksız bombardıman ve siperlerdeki ölüm, geceleri ise yeraltından gelen kazma sesleri ve açlık vardı. Kiliseler dolup taşıyordu. İnsanlar, kurtuluş için dua ediyor, lakin gökyüzünden dualarına karşılık yerine sadece top gülleleri yağıyordu.
Yine de, umut tamamen yok olmamıştı. Kont Starhemberg, demir iradesiyle şehri bir arada tutuyordu. Geceleri, en tehlikeli siperlere ani baskınlar düzenliyordu. Küçük gruplar halinde surlardan sızan Viyanalı askerler, en yakındaki Osmanlı siperlerine saldırıyor, birkaç askeri öldürüp, birkaç silah kapıp geri dönüyorlardı. Bu sortiler, askeri olarak büyük bir etki yaratmıyordu. Fakat moral için hayatiydi. Düşmanın da kanayabildiğini, onların da ölümlü olduğunu gösteriyordu.
Bir gece, Starhemberg’in kendisi böyle bir sortiye liderlik etti. Elinde kılıcıyla en önde Osmanlı siperlerine daldı. Bu cüretkâr saldırı sırasında, kolundan bir kurşunla yaralandı. Lakin acısını belli etmedi. Yarası sarıldıktan sonra, tekrar surlardaki görevine döndü. Onun bu sarsılmaz duruşu, bitkin düşmüş savunmacılara ilham veriyordu. Komutanları pes etmiyorsa, onlar da edemezdi.
Tuna Nehrinde Bir Yolculuk
Viyana’dan yüzlerce kilometre doğuda, başka bir ordu, zamana karşı yarışıyordu. Kral III. Jan Sobieski’nin Polonya ordusu ve müttefik Alman birlikleri, Tuna Nehri boyunca batıya doğru ilerliyordu.
Yolculuk, bir cehennemdi. Yollar çamur içindeydi. Farklı dilleri konuşan, farklı komutanlara bağlılık duyan Alman ve Polonyalı birlikler arasında sürekli bir sürtüşme vardı. Bavyera Elektörü, Saksonya Dükü, hepsi kendi birliklerine komuta etmek istiyor, Sobieski’nin mutlak liderliğini sorguluyorlardı.
Sobieski, bir akşam komutanlarını çadırında topladı. Masanın üzerine bir harita serilmişti.
“Beyler,” dedi, sesi yorgun ama kararlıydı. “Viyana’dan son haberleri bir casus aracılığıyla aldık. Şehir hala direniyor, lakin zamanları tükeniyor. Starhemberg yaralanmış. Yiyecekleri bitmek üzere. Lağımlar, surları her an yıkabilir. Biz burada kimin sağda, kimin solda yürüyeceğini tartışırken, orada insanlar ölüyor.”
Bavyera Elektörü Maximilian Emanuel, genç ve kibirli bir adamdı. “Kralım, birliklerim yoruldu. Bu hızla ilerleyemeyiz. Üstelik, Osmanlı ordusunun büyüklüğü karşısında bizim gücümüz nedir? Doğrudan bir saldırı intihar olur.”
Sobieski, haritanın üzerindeki bir noktayı işaret etti. Viyana’nın kuzeyindeki Kahlenberg (Kel Dağ) tepeleriydi.
“Doğrudan saldırmayacağız,” dedi. “Onların beklemediği yerden geleceğiz. Kara Mustafa, tüm dikkatini güneydeki surlara vermiş durumda. Viyana Ormanları’nın ve Kahlenberg’in geçit vermeyeceğini düşünüyor. Kibrine güveniyor. Ordumuzu o ormanlardan gizlice geçirecek ve Kahlenberg’in tepelerine konuşlandıracağız. Onlar bizi fark ettiğinde, çok geç olacak. Aşağıdaki ovada, kuşatma düzenindeki ordularının üzerine bir çığ gibi ineceğiz.”
Plan, cesur ve deliceydi. Devasa bir orduyu, toplarıyla birlikte o sarp ve ormanlık araziden geçirmek neredeyse imkânsızdı. Lakin başka bir seçenek yoktu. Sobieski’nin karizması ve askeri dehası, sonunda diğer komutanları ikna etti. Tartışmalar bitti. Bütün ordu, tek bir hedefe kilitlendi: Kahlenberg. Kurtuluş ordusu, Viyana’nın duyamadığı bir umut fısıltısıyla, zorlu yürüyüşüne devam etti.
Ağustos Sonu: Kırılma Noktası
Ağustos ayının son günleriydi. Kuşatma, yedinci haftasını doldurmuştu. Viyana, yaşayan bir ölüye benziyordu. Sokaklar, enkaz ve insan bedenleriyle doluydu. Havada, ölümün ve çürümenin ağır kokusu vardı. Savunmacıların sayısı, on beş binden beş bine düşmüştü. Kalanlar ise açlıktan, yorgunluktan ve hastalıktan ayakta durmakta zorlanan birer iskeletten ibaretti.
Kara Mustafa Paşa, otağında sabırsızlanıyordu. Şehrin bu kadar uzun süre direnmesi, onun gururunu incitmişti. Paşalarıyla yaptığı toplantıda öfkesini gizlemiyordu.
“Bir avuç kâfir, koca Ordu-yu Hümayun’a kafa mı tutuyor?” diye gürledi. “Bu utanç nedir? Lağımlar neden hala o duvarları yerle bir etmedi?”
Baş lağımcı, korkuyla öne çıktı. “Paşam, Burg Tabyası’nın altındaki ana lağım neredeyse tamamlandı. İçine on iki bin libre barut yerleştirdik. Birkaç güne patlatmaya hazır oluruz. O patladığında, surlarda yüz arşınlık bir gedik açılacak. Hiçbir kuvvet o gediği tutamaz.”
“Birkaç gün daha mı?” diye bağırdı Sadrazam. “O gediği yarın istiyorum! Genel bir taarruz için hazırlanın! Bütün Yeniçeriler, bütün sipahiler hazır olsun! Bu işi bitirmenin vakti geldi. Viyana’nın kellesini, Kurban Bayramı’nda Hünkârımıza hediye olarak göndereceğim!”
Emir, ordugâhta yayıldı. Son ve en büyük saldırı için hazırlıklar başladı. Yeniçeriler, kılıçlarını biliyor, dualarını ediyorlardı. Bu, son darbe olacaktı.
Viyana surlarının içinde ise, umutsuzluk en karanlık noktasına ulaşmıştı. O gece, Starhemberg son bir çareye başvurdu. Georg Kolschitzky adında, akıcı bir şekilde Türkçe konuşan bir Polonyalı maceraperesti yanına çağırdı.
“Kolschitzky,” dedi Kont, sesi fısıltı gibiydi. “Sen, bizim son umudumuzsun. Bu gece, Türk kılığına girip onların hatlarından sızmanı ve Tuna’yı geçerek Dük Charles’ın ordusuna ulaşmanı istiyorum. Onlara durumumuzu anlat. Eğer birkaç gün içinde yardım gelmezse, Viyana’nın düşeceğini söyle. Git ve onlara söyle… Söyle ki, artık dayanacak gücümüz kalmadı.”
Kolschitzky, bu intihar görevini kabul etti. O gece, bir Osmanlı askeri gibi giyinip, elinde bir Türk ezgisi mırıldanarak şehrin en hasarlı kapılarından birinden süzüldü. Karanlıkta kayboldu. Bütün şehrin kaderi, şimdi o tek bir adamın, düşman hatlarını aşıp aşamayacağına bağlıydı.
Ve Burg Tabyası’nın altında, Yusuf ve diğer lağımcılar, devasa barut fıçılarını taşıyan son adamın tünelden çıkmasını bekliyorlardı. Fitil, yerleştirilmişti. Geriye, sadece tek bir emir kalmıştı: Ateşle. Viyana’nın kaderini belirleyecek olan o patlama, an meselesiydi.
BÖLÜM 4: KIRILGAN UMUT
Burg Tabyası Altı, Eylül Başı 1683
Zaman, yeraltında farklı akardı. Orada ne güneşin doğuşu vardı ne de yıldızların parıltısı. Zaman, yakılan bir yağ lambasının titrek alevinde, tüketilen oksijenin ağırlığında ve toprağın boğucu kokusunda ölçülürdü. Lağımcı ustası Yusuf için, son birkaç saattir zaman, geriye doğru gerilen dev bir yayın gıcırtısı gibiydi. Ekibinin son neferi de tünelden çıktığında, o daracık cehennemin ağzında tek başına kalmıştı. Arkasında, şehrin kalbine yerleştirilmiş on iki bin libre kara barut uyuyordu. Ucunda ise, fitilin soğuk, lifli dokusu parmaklarının arasındaydı.
Yukarıda, siperlerde, Yeniçeri Ağası’nın sabırsızlandığını biliyordu. Sadrazam’ın öfkesinin tüm ordugâhı bir fırtına bulutu gibi kapladığını hissediyordu. Lakin acele etmedi. Bu, bir sanattı. Bir hatanın bedeli, sadece kendi canı değil, haftalarca süren emeğin ve zaferin heba olması demekti. Gözlerini kapadı. Bir anlığına, Anadolu’daki köyünün toprağının kokusunu duyar gibi oldu. O toprak hayat verirdi. Şu an dokunduğu toprak ise, hayat alacaktı. Usulca fitili ateşledi. Turuncu bir yılan, tıslayarak karanlığın içine doğru kaymaya başladı. Yusuf, arkasına bakmadan tırmanarak tünelden çıktı ve kendini siperin dibine attı. “Uzaklaşın!” diye bağırdı. “Cehennemin kapıları açılıyor!”
Aynı anda, Burg Tabyası’nın üzerinde, Kont Starhemberg yorgun gözlerle siperleri denetliyordu. Kolundaki yara hala sızlıyordu, lakin fiziksel acı, ruhundaki bitkinliğin yanında bir hiçti. Askerleri, birer hayaletten farksızdı. Gözleri çukurlarına göçmüş, yanakları içeri çökmüştü. Cephaneleri neredeyse tükenmişti. Surlardaki son topların namluları, sürekli ateş etmekten çatlamıştı. Şehir, son nefesini vermek üzere olan bir hastaydı.
Aniden, ayaklarının altındaki taşlar titremeye başladı. Bu, daha önceki sarsıntılara benzemiyordu. Sanki yeryüzünün derinliklerinden gelen kadim bir canavar uyanıyordu. Askerler, korkuyla birbirlerine baktılar. Ve sonra, patlama oldu.
Sessizlik yoktu, sadece sesin kendisinin yok olduğu bir an vardı. Hava, görünmez bir el tarafından sıkıştırılıp sonra serbest bırakıldı. Burg Tabyası, temellerinden sarsılarak gökyüzüne doğru yükseldi. Tonlarca taş, toprak, insan bedeni ve demir, korkunç bir gümbürtüyle havada bir anlığına asılı kaldı, ardından ölümcül bir yağmur gibi aşağıya döküldü. Patlamanın yarattığı basınç dalgası, şehrin içine doğru ilerledi, binaların çatılarını uçurdu, pencereleri paramparça etti ve insanları ayaklarının üzerinden savurdu. Açılan gedik, bir yara değil, kopmuş bir uzuv gibiydi. Yüz metreden daha geniş, duman ve ateş kusan bir cehennem kapısı.
Birkaç saniyelik şok edici sessizliğin ardından, ikinci ses dalgası geldi: Osmanlı ordugâhından yükselen, on binlerce boğazdan kopan zafer çığlığı. “Allah! Allah! Allah!” Bu ses, Viyana’nın içine bir hançer gibi saplandı. Ardından, mehterin en coşkulu, en vahşi ritmi duyuldu. Davullar, artık bir yürüyüş marşı değil, bir kurban ayininin müziği gibi vuruyordu.
Gedikten içeri ilk dalanlar, özel eğitimli serdengeçtilerdi. Ellerinde sadece pala ve yatağanlarla, ölümüne savaşmaya yeminli bu askerler, toz ve dumanın içinden fırladılar. Onları, Yeniçerilerin ilk ortaları takip etti. Binlerce beyaz börklü asker, bir sel gibi gediğe doğru akmaya başladı.
Starhemberg, patlamanın etkisiyle yere düşmüştü. Başından kan sızıyordu. Lakin iradesi, bedeninden daha sağlamdı. Ayağa kalktı, kılıcını çekti. “Gediğe!” diye kükredi. “Gediğe! Kimse geri çekilmeyecek! Viyana, burada ölecekse, biz de onunla birlikte öleceğiz!”
Ayakta kalabilen son birkaç yüz Viyanalı asker, subaylar, hatta surlarda çalışan siviller, ellerinde ne varsa –kılıç, mızrak, kazma, kürek– gedikten içeri dolan cehenneme doğru koştular. İki insan seli, o daracık alanda, toz, kan ve ateşin içinde karşılaştı. Savaş, artık strateji veya taktik değildi. En ilkel, en vahşi haline dönmüştü. Çelik çeliğe çarpıyor, et kesiliyor, kemik kırılıyordu. Çığlıklar, küfürler, dualar, barut dumanının geniz yakan kokusuna karışıyordu. Bu, bir şehrin can çekişmesiydi.
Sadrazamın Otağı: Zafer Sarhoşluğu
Kara Mustafa Paşa, otağının önündeki tepeden patlamayı ve ardından başlayan taarruzu izliyordu. Yüzünde, bir heykeltıraşın eserini tamamlamış olmanın getirdiği gururlu bir tebessüm vardı. Yanındaki paşalar, onu tebrik ediyordu.
“Zafer sizindir, Paşa Hazretleri! Kâfirin inadı kırıldı!”
“Şehir düşmüştür! Akşama, otağınızda zafer şerbeti içeriz!”
Sadrazam, elini kaldırarak onları susturdu. Dürbününü gediğe çevirdi. Yeniçerilerin dalga dalga içeri aktığını görüyordu. Savunmanın ne kadar zayıf, ne kadar çaresiz olduğunu görebiliyordu. Bu işin birkaç saat içinde biteceğinden emindi.
Budin Beylerbeyi İbrahim Paşa, onun yanına yaklaştı. Yüzünde, diğerlerinin coşkusundan farklı, endişeli bir ifade vardı.
“Sadrazamım, izin verin, ihtiyat birliklerini ve topçu sipahilerini de taarruza sürelim. Düşman son bir gayretle direniyor. Gediği ne kadar çabuk geçersek, o kadar az zayiat veririz. Ateşi bir anda harlayıp işi bitirmeliyiz.”
Kara Mustafa Paşa, dürbününü indirmeden cevap verdi. Ses tonunda, küçümseyen bir rahatlık vardı.
“Sabırlı ol, İbrahim Paşa. Telaşa ne hacet? Şehir zaten bizimdir. Bırak, Yeniçerilerimiz biraz kahramanlık göstersin. Bu şeref, en çok onların hakkıdır. İhtiyat birliklerini, şehrin içine girdikten sonra yağmayı düzenlemek ve asayişi sağlamak için kullanacağız. Her şeyin bir usulü vardır. Bu bir zafer, bir kasap dükkânı değil. Padişahımıza yakışır bir şekilde gireceğiz o şehre.”
İbrahim Paşa, itiraz etmek istedi. Sadrazamın, zaferin kendisinden çok, zaferin seremonisine odaklandığını görüyordu. Düşmanın son direnişini küçümsüyordu. Bir savaşın en tehlikeli anının, zaferin kazanıldığının sanıldığı an olduğunu tecrübeleriyle biliyordu. Lakin Sadrazamın yüzündeki o kendinden emin ifadeyi görünce sustu. Kara Mustafa Paşa, kendi dehasının ve kaderinin sarhoşuydu. Ve sarhoş bir adama laf anlatılmazdı. Gözlerini, gediğin olduğu yöne çevirdi. Orada, kılıç seslerinin ve çığlıkların arasında, bir şeylerin yanlış gittiğini seziyordu. Direniş, beklenenden çok daha şiddetliydi.
Ormanın İçindeki Hayalet
Georg Kolschitzky, iki gündür ormanın içinde bir hayalet gibi ilerliyordu. Osmanlı askeri kılığı, onu hatlardan sızdırmıştı, lakin şimdi asıl tehlike, doğanın kendisiydi. Geceleri yabani hayvanların sesleri arasında titreyerek uyuyor, gündüzleri ise Tatar akıncı kollarından saklanarak ilerliyordu. Yiyeceği bitmişti. Orman meyveleri ve bulduğu kirli su birikintileriyle hayatta kalıyordu.
Vücudu iflas etmek üzereydi, lakin zihnini tek bir düşünce ayakta tutuyordu: Viyana. Gözlerini kapattığında, o patlamayı duyar gibi oluyor, Starhemberg’in yüzünü görüyordu. “Artık dayanacak gücümüz kalmadı.” Bu sözler, beyninde bir çivi gibi çakılıydı.
Üçüncü günün şafağında, ormandan çıktığında, bir an nereye geldiğini anlayamadı. Karşısında, küçük bir Avusturya gözcü birliği duruyordu. Askerler, onu görünce tüfeklerini doğrulttular. Kolschitzky, üzerindeki Osmanlı kıyafetlerini unutup Almanca bağırmaya başladı.
“Durun! Ben Viyana’dan geliyorum! Ben dostum! Beni Dük Charles’a götürün!”
Gözcüler, perişan haldeki bu adama şüpheyle yaklaştılar. Lakin konuşmasındaki çaresizlik ve anlattığı detaylar, onları ikna etti. Kolschitzky, at üzerinde, hızla Dük Charles de Lorraine’in karargâhına götürüldü.
Dük Charles, Kutsal Roma İmparatorluğu ordusunun komutanıydı. Sobieski’nin gelişini bekliyordu. Kolschitzky’nin getirdiği haberler, karargâha bir bomba gibi düştü.
“Gedik açıldı mı?” diye sordu Dük, yüzü bembeyaz kesilmişti. “Emin misin?”
“Kendi gözlerimle görmedim, lakin şehirden ayrıldıktan bir gün sonra, o yönden gelen yer sarsıntısını ve göğün kızıla boyandığını gördüm, Ekselans. Eğer patlama oysa, şehir şu an cehennemin içindedir. Starhemberg’in size mesajı şuydu: Birkaç gün içinde gelmezseniz, gelecek bir Viyana bulamayacaksınız.”
Dük Charles, haritaya döndü. Sobieski’nin ordusu hala Kahlenberg’e tırmanıyordu. Yavaşlardı. Çok yavaşlardı. Bekleyecek zaman yoktu.
“Derhal bir ulak gönderin,” diye emretti. “Kral Sobieski’ye durumu bildirin. Ne pahasına olursa olsun, yarın şafakla birlikte tepelerde olmaları gerektiğini söyleyin. Biz de harekete geçiyoruz. Viyana’yı o canavara yem edemeyiz.”
Kolschitzky’nin fısıltısı, kurtuluş ordusunun kalbine bir kırbaç gibi inmişti. Artık yavaş ilerleme lüksleri kalmamıştı. Yarış, şimdi gerçekten başlamıştı.
Kahlenberg’in Tırmanışı
Jan Sobieski, atından inmiş, askerleriyle birlikte çamurlu patikada yürüyordu. Yüzü ter ve yağmurla ıslanmıştı. Devasa cüssesiyle, yorgun askerlerine omuz veriyor, devrilen bir top arabasını itmelerine yardım ediyordu. Liderlik, onun için tahtta oturmak değil, en önde çamurun içinde olmaktı.
Ordu, Viyana Ormanları’nda ilerlerken dağılmıştı. Topları, bu sarp araziden çıkarmak bir işkenceydi. Atlar, kaygan zeminde kayıyor, askerler bitkinlikten bayılıyordu. Dük Charles’tan gelen haber, zaten gergin olan sinirleri iyice germişti.
Gece çökerken, komutanlarını topladı. Meşalelerin ışığında, yüzleri yorgun ve umutsuz görünüyordu.
Saksonya Dükü, “İmkansız, Kralım,” dedi. “Bu gece o tepeye ulaşamayız. Askerlerimin dinlenmesi gerek.”
“Dinlenmek mi?” diye cevap verdi Sobieski, sesi yorgun ama sertti. “Aşağıdaki ovada kardeşlerimiz katledilirken mi dinleneceğiz? Onların ruhları, bizim tembelliğimize lanet okuyacak. Dinlenmek yok! Tepeye varana kadar durmak yok!”
Elini, Bavyera Elektörü’nün omzuna koydu. “Oğlum,” dedi, babacan bir sesle. “Tarih, bu geceyi yazacak. Ya korkakların dinlendiği bir gece olarak ya da kahramanların yürüdüğü bir gece olarak. Seçim bizim.”
Sobieski’nin sözleri, yorgun bedenlere yeniden bir ruh üfledi. O gece, insanüstü bir çaba gösterildi. Binlerce asker, elleriyle, omuzlarıyla, santim santim topları ve mühimmat arabalarını Kahlenberg’in zirvesine doğru çekti. Bu, bir askeri operasyondan çok, bir inanç eylemiydi.
Şafak sökmeden hemen önce, ilk Polonyalı Hücum Süvarileri (Hussarlar), Kahlenberg’in zirvesine ulaştı. Aşağıya baktıklarında, gördükleri manzara nefeslerini kesti. Viyana ovası, bir ateşböceği tarlası gibi, on binlerce Osmanlı kamp ateşiyle parlıyordu. Şehrin kendisi ise, karanlık bir leke gibiydi ve o lekenin bir noktasından, Burg Tabyası’nın olduğu yerden, hala dumanlar ve ateş parıltıları yükseliyordu. Savaşın sesleri, uğultu halinde tepeye kadar ulaşıyordu.
Sobieski, zirveye ulaştığında, atından indi. Diz çöktü ve toprağı öptü. Yanındaki rahipler, dua etmeye başladılar. Askerler, sessizce onu izliyordu. Güneşin ilk ışıkları, doğu ufkunu aydınlatmaya başladığında, o ışıklar Polonyalı süvarilerin sırtlarındaki kanatlı zırhlara ve mızraklarının ucundaki çeliğe vurdu. Binlerce parlak nokta, tepenin üzerinde belirmişti.
Aşağıdaki ovada, Kara Mustafa Paşa, sabah namazından sonra son taarruzun emirlerini vermek üzereydi. Geceden beri devam eden çatışmalar, Viyana savunmasını tamamen tüketmişti. Bu son darbeyle, gedikten içeri girecek ve öğlen namazını Aziz Stephen Katedrali’nde kılacaktı.
Tam o sırada, paşalardan biri, endişeyle Kahlenberg tepelerini işaret etti.
“Sadrazamım… O tepelerdeki… parıltılar da ne?”
Kara Mustafa Paşa, dürbününü o yöne çevirdi. İlk başta ne gördüğüne inanamadı. Gözlerini ovuşturup tekrar baktı. Ormanlık ve geçilmez sandığı tepelerin zirvesi, demir ve çelikle kaplanmış, binlerce mızrak ucuyla bir kirpiye dönmüştü. Güneşin ilk ışıkları, bir kurtuluş ordusunun zırhlarında ve silahlarında yansıyarak, ona doğru ölümcül bir işaret gönderiyordu.
Kibirli yüzündeki o kendinden emin tebessüm, bir anda dondu. Yüreğine, ilk defa, soğuk bir korku düştü. Tuzağa düşmüştü. Asıl savaş, şimdi başlıyordu.
BÖLÜM 5: KAHLENBERG’DEN İNEN KADER
Kahlenberg Zirvesi, 12 Eylül 1683, Şafak Vakti
Gökyüzü, gecenin lacivertinden şafağın solgun grisine dönerken, Kahlenberg tepesinin üzerinde sessizlik, gerilmiş bir yay kirişi gibiydi. Bu sessizlik, sesin yokluğundan değil, on binlerce insanın nefesini tutmasından kaynaklanıyordu. Hava, soğuk ve nemliydi. Aşağıdaki ovadan yükselen sis, Osmanlı ordugâhının büyük bir kısmını bir sır perdesi gibi örtüyordu. Lakin o sisin içinden, Viyana surlarındaki gedikten yükselen duman ve aralıksız devam eden savaşın boğuk uğultusu, tepeye kadar ulaşıyordu.
Jan Sobieski, en yüksek noktada, küçük bir seyyar sunakta düzenlenen ayini izliyordu. Papazın Latince duaları, rüzgârın fısıltısına karışıyordu. Kral, zırhını kuşanmıştı. Göğsünde, Polonya’nın beyaz kartalı parlıyordu. Yüzünde ne bir korku ne de bir coşku vardı; sadece onlarca yıldır savaş meydanlarında pişmiş bir komutanın sarsılmaz odaklanması okunuyordu. Ayin bittiğinde, ayağa kalktı ve komutanlarına döndü. Dük Charles de Lorraine, Bavyera ve Saksonya Elektörleri, hepsi oradaydı. Farklılıkları, kibirleri, dün geceki yorgunlukları, yaklaşan anın heybeti karşısında erimişti. Şimdi onlar, tek bir bedenin uzuvlarıydı.
“Beyler,” dedi Sobieski, sesi sakin ama tüm tepeyi dolduracak kadar güçlüydü. “Aşağıda, şeytanın ordusu yatıyor. Ve o ordunun kalbinde, kardeşlerimiz can veriyor. Tanrı, bizi bu tepeye, adaleti yerine getirmemiz için getirdi. Plan basittir.”
Haritayı yere serdi. Parmağıyla ovayı üç bölüme ayırdı.
“Dük Charles, siz sol kanattan, Tuna Nehri boyunca ilerleyeceksiniz. Alman birlikleri merkezden taarruz edecek. Hedefiniz, Türklerin siper hatlarını yarmak ve Viyana’ya ulaşmaya çalışan birliklerini meşgul etmek. Onları gediğe yığdıkları yerden çekip ovaya, açık alana getirmelisiniz. Bu, bir çekiç ve örs operasyonu olacak. Siz çekiç olacaksınız.”
Sonra parmağını, sağ kanada, kendi komuta edeceği bölgeye getirdi.
“Örs ise biz olacağız. Polonya süvarileri, tepenin yamaçlarında gizlenecek. Piyadeleriniz onlara cehennemi yaşatırken, biz bekleyeceğiz. Sadrazam, tüm gücünü ve ihtiyat birliklerini size karşı sürdüğünde, ordusunun merkezi ve sağ kanadı zayıflayacak. İşte o an, bizim anımız olacak.”
Gözleri, komutanlarının gözlerinin içine baktı.
“Bu, bir sabır oyunu olacak. Acele etmeyeceksiniz. Zafer, doğru zamanda indirilen tek bir darbeyle kazanılacak. Şimdi gidin ve askerlerinizi hazırlayın. Ve unutmayın, bugün sadece Viyana için değil, tüm Hristiyan alemi için savaşıyoruz. Tanrı bizimle olsun.”
Komutanlar, sessizce selam verip ayrıldılar. Tepe, yavaş yavaş hareketlenmeye başladı. Topçular, toplarını yamaçlara yerleştiriyor, piyadeler saflarını oluşturuyor, süvariler ise ormanın kuytularında, tarihin en büyük hücumlarından birini yapmak için emir bekliyordu.
Sadrazamın Çadırı: İnkâr ve Öfke
Aşağıdaki ovada, Kara Mustafa Paşa’nın çadırında hava buz gibiydi. Kahlenberg tepesinde beliren düşman ordusu, tüm planları altüst etmişti. Zaferin bir adım uzağındayken, sırtından bıçaklanmış gibi hissediyordu. Paşaları, ne yapacaklarını bilemez bir halde ona bakıyordu.
“Nasıl?” diye kükredi Sadrazam. Masadaki haritaya yumruğunu indirdi. “O dağlardan, o ormanlardan koca bir orduyu nasıl geçirdiler? Akıncılarım nerede? Gözcülerim kör müydü?”
Kırım Hanı Murad Giray, bir adım öne çıktı. Onun süvarileri, çevreyi kolaçan etmekle görevliydi.
“Paşa Hazretleri,” dedi, kendini savunarak. “Ormanlar sık ve geçit vermezdi. Birkaç küçük birlik sızmış olabilir diye düşündük. Bu kadar büyük bir ordunun…”
“Yeter!” diye kesti sözünü Mustafa Paşa. “Bahanelerinizi dinleyecek vaktim yok. Düşman tepemizde. Şimdi karar vaktidir.”
Tecrübeli İbrahim Paşa, yine temkinli bir sesle konuştu.
“Sadrazamım, en doğru hareket, Viyana kuşatmasını derhal kaldırmak, orduyu geri çekip ovada savunma pozisyonu almaktır. Şu an iki ateş arasında kaldık. Birliklerimizin bir kısmı hala gedikte savaşıyor, bir kısmı ordugâhta dağınık halde. Gelen ordu taze, bizimki ise iki aydır savaşmaktan ve hastalıktan yorgun düşmüş.”
Kara Mustafa Paşa, bu öneriyi bir hakaret olarak algıladı. Geri çekilmek mi? Viyana’nın kapısındayken mi? Asla.
“Korkaklık, bir Osmanlı paşasına yakışmaz, İbrahim Paşa!” diye gürledi. “Biz, Peygamber sancağını geri çevirmek için gelmedik buraya! Viyana düşmek üzeredir. İçerideki direnç kırıldı. Birkaç saate şehir bizimdir. O tepedeki paçavra ordusu, bizi korkutamaz.”
Kararını vermişti. Kibri, mantığına galip gelmişti.
“Ordu ikiye bölünecek! Yeniçerilerin büyük kısmı, gedikteki saldırıya devam edecek. Viyana’yı ne pahasına olursa olsun alacaklar! Sipahiler, topçular ve ihtiyat birlikleri, benim komutamda o tepedeki küstah sürüsünü karşılayacak. Onları ovada ezip, sonra da dönüp Viyana’nın fethini kutlayacağız! Bu, iki zaferi bir günde kazanacağımız şanlı bir gün olacak!”
Bu, askeri bir intihardı. Ordusunu bölüyor, iki ayrı cephede, yorgun askerlerle savaşmaya karar veriyordu. Lakin o anki öfkesi ve gururu, başka bir seçeneği görmesine engel oluyordu. Emirler, hızla ordugâha yayıldı. Osmanlı ordusu, büyük bir kafa karışıklığı içinde, yeni bir düzene geçmeye çalıştı. Çadırlar sökülüyor, birlikler yer değiştiriyor, atlar kişniyordu. Kuşatma düzeninden, bir meydan savaşı düzenine geçmeye çalışıyorlardı. Lakin artık çok geçti. Yukarıdan, ilk top gürlemesi duyuldu. Savaş başlamıştı.
Merkez Cephesi: Kanlı Tarla
Dük Charles’ın komutasındaki Avusturya ve Alman piyadeleri, sabah saat dokuz sularında yamaçlardan aşağıya inmeye başladı. İlerleyişleri yavaş ve metodikti. Osmanlı topçusu, onları yoğun bir ateş altına aldı, lakin arazi engebeli olduğu için atışların çoğu boşa gidiyordu.
İlk temas, ordugâhın dış siperlerinde, üzüm bağları ve küçük çiftlik evlerinin arasında gerçekleşti. Savaş, kısa sürede acımasız bir boğuşmaya dönüştü. Alman piyadeleri, kare düzeninde, mızrakları ve tüfekleriyle ilerlerken, Osmanlı sipahileri ve piyadeleri onlara dalga dalga saldırıyordu. Barut dumanı, üzüm bağlarının üzerine çökmüş, tatlı şarap kokusu, kan ve terin keskin kokusuna karışmıştı.
Kara Mustafa Paşa, merkezdeki bu savaşı bizzat yönetiyordu. Kırmızı çadırını, savaşın en kızıştığı yerin hemen arkasına kurdurmuş, Sancak-ı Şerif’i yanına diktirmişti. Bu, “Ben buradayım, geri çekilmek yok,” demekti. İhtiyat birliklerini, zayıflayan her noktaya bizzat kendisi gönderiyordu.
Saatler ilerledikçe, savaş merkezde kilitlendi. Alman birlikleri, ağır kayıplar vermelerine rağmen santim santim ilerliyor, Osmanlı hatlarını yavaş yavaş geriye itiyordu. Lakin belirleyici bir üstünlük kuramıyorlardı. Kara Mustafa Paşa, tüm ihtiyatlarını ve en seçkin birliklerini bu cepheye sürmüştü. Onun için, tepedeki süvarilerden daha önemli olan, merkezdeki bu savaşı kazanmaktı. Eğer Almanları burada püskürtürse, Sobieski’nin tek başına bir şey yapamayacağını düşünüyordu. Bu, onun en büyük hatası olacaktı.
Gedikteki Cehennem
Aynı anda, Viyana surlarındaki gedikte, savaş aralıksız devam ediyordu. Yeniçeriler, Sadrazam’ın emriyle son bir gayretle saldırıyorlardı. Lakin tepelerden gelen top sesleri ve savaş naraları, Viyana savunmacılarına yeni bir umut vermişti. Starhemberg, kanayan yarasına aldırmadan, elindeki son askerleri de gediğe yığmıştı.
“Dayanın!” diye bağırıyordu. “Yardım geldi! Kurtuluş tepelerde! Sadece biraz daha dayanın!”
Bu haber, bitkin düşmüş bedenlere insanüstü bir güç verdi. Fırıncılar, demirciler, öğrenciler, son askerlerle omuz omuza, cesetlerden ve molozlardan oluşmuş barikatların arkasında direniyordu. Savaş, artık metrekareler için yapılıyordu. Bir barikat düşüyor, arkasında yenisi kuruluyordu. Genç Yeniçeri, kendini bu kan ve çığlık girdabının içinde buldu. Yanındaki arkadaşları bir bir düşüyordu. İleriye gitmeye çalışıyor, lakin karşılarındaki o avuç dolusu insanın gözlerinde, ölüme meydan okuyan bir çılgınlık görüyordu. Bu insanlar, şehirlerini değil, ruhlarını savunuyorlardı. Ve bu, en keskin yatağandan daha korkutucu bir silahtı.
Hücum Anı
Öğleden sonra saat dört sularında, Jan Sobieski, tepeden aşağıdaki savaşı izliyordu. Tam istediği olmuştu. Kara Mustafa Paşa, tüm gücünü ve ihtiyatlarını merkeze ve sola kaydırmıştı. Osmanlı ordusunun sağ kanadı ve merkezi, Sadrazamın çadırının bulunduğu bölge, tehlikeli bir şekilde açılmıştı.
Sobieski, yanındaki borazancıya döndü. Başını salladı.
Borazan, derin bir nefes aldı ve o tarihi sinyali çaldı. O tiz ses, tüm tepelerde yankılandı.
Ve sonra, ormanların içinden çıktılar.
Üç bin Polonyalı Hücum Süvarisi. Tarihin gördüğü en korkutucu, en heybetli ağır süvari birliği. Sırtlarındaki kartal tüylerinden yapılmış kanatlar, rüzgârda uğulduyor, bu ses binlerce atın nal sesleriyle birleşerek yaklaşan bir depremin gürültüsünü andırıyordu. Parlatılmış zırhları, öğleden sonra güneşinde parlıyor, altı metrelik mızrakları, bir çelik ormanı gibi gökyüzüne uzanıyordu.
Sobieski, siyah atının üzerinde, en öndeydi. Kılıcını çekti.
“Tanrı’nın adıyla, ileri!” diye kükredi.
Yamaçtan aşağıya doğru başlayan hücum, önce yavaş ve düzenliydi. Sonra hızlandı. Ve en sonunda, karşı konulmaz bir çığa dönüştü. Yerin sarsıntısı o kadar şiddetliydi ki, merkezde savaşan askerler bile dönüp ne olduğuna baktılar.
Osmanlı sağ kanadında kalan az sayıdaki birlik, üzerlerine gelen bu çelik duvara baktığında donakaldı. Bu, bir insan saldırısı değil, doğaüstü bir gazap gibiydi. Oklar, zırhlardan sekiyor, tüfek atışları bu demir seli durduramıyordu.
İlk çarpışma, bir gök gürültüsü gibiydi. Polonyalı mızrakları, Osmanlı hatlarını kâğıt gibi delip geçti. Hücum durmadı. Hız kesmeden ilerleyerek, panik içindeki Osmanlı birliklerini ezip geçtiler. Hedefleri, tek bir noktaydı: Sadrazamın kırmızı çadırı ve yanındaki Sancak-ı Şerif.
Kara Mustafa Paşa, çadırının önünde, üzerine doğru gelen bu kıyameti gördü. Bir anlık şokun ardından, Sancağı kaptığı gibi atına atladı ve kaçmaya çalıştı. Lakin süvariler ondan daha hızlıydı. Çadırı, saniyeler içinde yerle bir edildi. Sancak-ı Şerif, bir Polonyalı süvari tarafından ele geçirildi.
Ordunun kalbinin düştüğünü, Sancağın el değiştirdiğini gören Osmanlı askerleri için savaş o an bitmişti. Büyük bir panik ve bozgun başladı. Yılların disiplini, dakikalar içinde yok oldu. Askerler, silahlarını atıp canlarını kurtarmak için Tuna Nehri’ne doğru kaçışmaya başladılar.
Bozgun, bir salgın gibi yayıldı. Merkezdeki ve gedikteki birlikler, ordunun geri kalanının kaçtığını görünce, onlar da direnişi bıraktı. Kuşatma tamamen kalkmış, savaş bir katliama dönüşmüştü.
Jan Sobieski, atını, artık terk edilmiş olan Sadrazamın çadırının önünde durdurdu. Etraf, ölüler, yaralılar ve ganimetlerle doluydu. Aşağıda, Viyana surlarının kapıları açılıyor, şehir halkı ve askerler, ağlayarak ve sevinç çığlıkları atarak kurtarıcılarını karşılamaya çıkıyorlardı.
Sobieski, atından indi. Yorgun bir şekilde, ele geçirilmiş olan Sancak-ı Şerif’e baktı. Sonra gözlerini, hala dumanlar tüten Viyana’ya çevirdi. Zafer kazanılmıştı. Lakin bedeli, her iki taraf için de çok ağır olmuştu. O gün, Kahlenberg’den inen kader, sadece bir şehrin değil, bir kıtanın tarihini değiştirmişti.
BÖLÜM 6: ZAFERİN ACI TADI
Viyana Ovası, 12 Eylül 1683, Gün Batımı
Savaşın son çığlığı da ovada yankılanıp söndüğünde, geriye sağır edici bir sessizlik kalmıştı. Bu sessizlik, boşluktan değil, doluluktan geliyordu. On binlerce ölünün ve yaralının sustuğu, yüz binlerce insanın şok içinde nefesini tuttuğu, tarihin kendi kalp atışını dinlediği bir sessizlikti. Güneş, batı ufkunda yorgun bir savaşçı gibi kanlı zırhını çıkarırken, ovayı kızıla boyuyordu. Gökyüzündeki renkler, yeryüzündeki kan gölleriyle acı bir uyum içindeydi.
Osmanlı ordugâhı, dev bir organizmanın aniden can verip olduğu yere yığılmış iskeleti gibiydi. Birkaç saat önce, yeryüzünün en kudretli ordusunun kalbinin attığı bu yer, şimdi bir hayalet şehirdi. Çadırların ipek kumaşları, rüzgârda yaralı kuşların kanatları gibi çırpınıyordu. Terk edilmiş kazanlarda yemekler hala tütüyor, sahiplerini bekleyen binlerce at, deve ve katır, bağlı oldukları kazıklardan kurtulmaya çalışarak acı acı kişniyordu.
Jan Sobieski, atını bu terk edilmiş metropolün ana caddesinde yavaşça sürüyordu. Yanında, yüzleri is ve barutla kararmış Polonyalı subayları vardı. Gördükleri manzara, en zengin hayallerin bile ötesindeydi. Burası bir ordugâh değil, bir hazine adasıydı. Paşaların otağları, içlerinde Şam ipekleriyle kaplı divanlar, gümüş tepsiler, fildişi oymalı satranç takımları ve mücevher kakmalı nargilelerle doluydu. Asker çadırlarında bile, Viyana’daki bir tüccarın evinde bulunamayacak kilimler, bakır kaplar ve sandıklar dolusu erzak vardı. Lakin bu zenginliğin ortasında, ölüm her yerdeydi. Yüzüstü kapanmış bir Yeniçeri, elinde hala sıkıca tuttuğu yatağanla cansız yatıyordu. Biraz ötede, bir top güllesinin parçaladığı atların arasında, bacağı kopmuş bir sipahi, son nefesini vermeden önce gökyüzüne bakıyordu.
Bir Alman piyade eri, hayatında hiç görmediği bir manzaraya tanıklık ediyordu. Yere serilmiş bir seccadenin üzerinde, secdedeyken ölmüş bir adamın cansız bedenine bakakaldı. Adamın alnı, toprağa dönüktü. Ölüm, onu ibadetinin ortasında yakalamıştı. Asker, bir anlığına elindeki tüfeği indirdi. Bu düşman, o ana kadar zihninde canavarlaştırdığı bir suretten ibaretti. Şimdi ise, tıpkı kendisi gibi dua eden, korkan, ölen bir insandı. Bu düşünce, zaferin coşkusunu bir anlığına gölgeledi. Sonra yanından geçen bir arkadaşı, “Hey! Şuradaki çadıra bak! İçi altın dolu gibi!” diye bağırınca, o an kayboldu. Asker, düşüncelerini silkip attı ve yağmaya katıldı. Hayatta kalmanın ilk kuralı, düşünmemekti.
Sobieski, Sadrazamın yerle bir edilmiş çadırının kalıntılarının önünde durdu. Etraf, paşaların ve yüksek rütbeli subayların cesetleriyle doluydu. Kara Mustafa Paşa’nın kaçarken geride bıraktığı kişisel eşyaları, askerler tarafından kapışılıyordu. Lüks kaftanlar, mücevherli hançerler, hatta Sadrazamın savaş planlarını çizdiği haritalar bile birer ganimete dönüşmüştü. Sobieski, bu manzarayı tiksintiyle karışık bir ilgiyle izledi. Bu zenginlik, bu lüks, düşmanının kibrinin bir kanıtıydı. O kibir, onu bu ovada yenilgiye uğratmıştı.
“Tüm yiyecek ve erzak toplansın,” diye emretti yanındaki Dük Charles’a. “Önce Viyana’daki aç halk doyurulacak. Yaralılar için çadırlar kurulsun; kendi askerimiz, düşman askeri ayırt edilmesin. Hristiyanlığa yakışır olan budur. Ölüler ise, salgın hastalık çıkmadan topluca defnedilsin.”
Dük Charles, yorgun bir şekilde başını salladı. “Peki ya ganimet, Kralım? Askerler kontrol edilemiyor. Herkes bir şeyler kapma derdinde.”
Sobieski, batan güneşe baktı. “Bırak alsınlar,” dedi. “Bunu hak ettiler. Lakin en kıymetli ganimet, bu ovada yatan altınlar değil, şu karşıda hala ayakta duran şehirdir.” Gözlerini, kapıları artık ardına kadar açılmış olan Viyana’ya çevirdi.
Karanlıktan Aydınlığa
Fırıncı kızı Klara, babasıyla birlikte mahzenin merdivenlerinden yukarı çıktığında, gözleri gün ışığına alışamadı. İki aydır, hayatı o rutubetli, karanlık delikte, toprağın altından gelen kazma sesleri ve yukarıdan gelen top gürültüleri arasında geçmişti. Dışarı adımını attığında, önce koku yüzüne vurdu. Yanmış ahşap, çürüyen bedenler ve lağım kokusunun birbirine karıştığı, mide bulandırıcı bir koku. Sonra manzarayı gördü. Tanıdığı sokak, bir enkaz yığınından ibaretti. Evlerinin karşı komşusunun evinden geriye, sadece bir duvar kalmıştı.
Sokaklar, mahzenlerden ve sığınaklardan çıkan insanlarla doluydu. İnsanlar, birer hayalet gibiydiler; solgun, zayıf, paçavralar içinde. Lakin gözlerinde, haftalardır görülmeyen bir ışık vardı. Ağlıyorlar, gülüyorlar, birbirlerine sarılıyorlardı. Bir kilisenin ayakta kalan çan kulesinden, birisi çanı çalmaya başlamıştı. O cılız, ama inatçı ses, şehrin yeniden doğuşunun ilanı gibiydi.
Ve sonra, kurtarıcılar şehre girmeye başladı.
Önce, Kont Starhemberg’in ayakta kalan son askerleri, kapılardan törenle içeri giren Dük Charles’ın ve Alman prenslerinin birliklerini selamladı. İki grup asker, sessizce birbirlerine baktılar. Biri, cehennemden yeni çıkmış yorgun savaşçılardı. Diğeri, zaferin gururunu taşıyan taze birlikler. Kelimelere gerek yoktu. Bakışları her şeyi anlatıyordu.
Starhemberg, atının üzerinde zar zor duruyordu. Yüzü, bir ölü gibi solgundu. Kolundaki yara, paçavralarla sarılıydı. Lakin dimdik duruyordu. Dük Charles, atından inip ona doğru yürüdü ve önünde saygıyla eğildi. “Kont,” dedi. “Siz, sadece Viyana’yı değil, hepimizin onurunu kurtardınız.”
Starhemberg, sadece başını sallayabildi. Konuşacak gücü yoktu.
Ardından Polonyalılar geldi. Onlar farklıydı. Zırhları, kanatları, heybetli duruşlarıyla, sanki bu dünyadan olmayan varlıklar gibiydiler. Klara ve diğer Viyanalılar, bu dev gibi adamlara huşu içinde bakıyorlardı. Bu adamlar, Kahlenberg’den inen meleklerdi. Bir Polonyalı süvari, atından inip elindeki ekmek somununu Klara’ya uzattı. Klara, hayatında hiç bu kadar lezzetli bir şey yememişti. O ekmeği yerken, gözyaşları yanaklarından süzülüyordu. Bunlar, kederin değil, şükranın gözyaşlarıydı.
Şehrin merkezinde, Aziz Stephen Katedrali’nin önünde, Jan Sobieski atından indi. Onu, Kont Starhemberg karşıladı. İki adam, bir an sessizce birbirlerine baktılar. Biri, Polonya’nın kudretli kralı, diğeri ise Habsburg İmparatorluğu’nun inatçı bir kontuydu. O an, unvanların bir önemi kalmamıştı. Onlar, aynı cehennemin farklı taraflarında savaşmış iki yoldaştı. Sobieski, Starhemberg’e sarıldı. Bu, iki askerin, kelimelerin ifade edemeyeceği bir saygı ve anlayışla kucaklaşmasıydı.
O gece, Viyana’da ateşler yakıldı. Lakin bu sefer, yangınları haber veren korku ateşleri değil, zaferi kutlayan sevinç ateşleriydi. İnsanlar, Polonyalı askerlerin ordugâhtan getirdiği kahveleri içiyor, tütünleri tüttürüyor, hayatlarında ilk defa tattıkları bu garip ama güzel lezzetlerle, hayatta kalmanın ne demek olduğunu yeniden anlıyorlardı. Şehir yıkılmıştı, binlerce insan ölmüştü, acı büyüktü. Fakat Viyana, yaşıyordu. Ve bu, her şeye değerdi.
İmparatorun Dönüşü ve Soğuk Rüzgârlar
Zaferden iki gün sonra, İmparator I. Leopold, güvenli sığınağı Linz’den ayrılarak başkentine dönmeye karar verdi. Dönüşü, bir kahramanın dönüşü değil, yangından mal kaçıran bir tüccarın ürkek adımlarını andırıyordu. Şehre yaklaşırken, zaferin büyüklüğünü ve kendi yokluğunun utancını daha çok hissediyordu. Viyanalılar onu soğuk bir sessizlikle karşıladılar. Alkış yoktu, tezahürat yoktu. Sadece, “Biz ölürken sen neredeydin?” diyen suçlayıcı bakışlar vardı.
Leopold’un asıl endişesi, halkın tepkisinden çok, Jan Sobieski’ydi. Polonya Kralı, şu an Avrupa’nın en popüler, en güçlü adamıydı. “Hristiyanlığın Kurtarıcısı” olarak anılıyordu. Leopold’un Habsburg gururu, kendi şehrini bir yabancının kurtarmış olmasını hazmedemiyordu. Bu zafer, onun için bir kurtuluştan çok, bir aşağılanmaydı.
İki hükümdarın buluşması, tarihin en garip ve en soğuk anlarından biri olarak kayıtlara geçecekti. Sobieski, İmparator’u şehrin dışında, askeri bir törenle karşılamak istedi. Leopold ise, protokolü bahane ederek, resmi bir karşılaşmadan kaçındı. İki ordu, şehrin dışında bir yolda karşılaştığında, Leopold arabasından inmedi. Sobieski, atıyla arabanın yanına yaklaştı. Habsburg görevlileri, kralın atından inip imparatorun elini öpmesi gerektiğini fısıldadılar. Sobieski’nin subayları, bu küstahlık karşısında öfkeyle kılıçlarına davrandılar.
Sobieski, onları bir el işaretiyle susturdu. Sakinliğini korudu. Arabanın penceresinden kendisine bakan zayıf, kibirli adama baktı.
“Majesteleri,” dedi, sesinde ince bir alaycılıkla. “Size krallığınızı geri getirmekten memnuniyet duyarım.”
Leopold, pencereden başını hafifçe eğerek cevap verdi. Ağzından, zorla çıktığı belli olan birkaç kelime döküldü: “Size minnettarız, Kral Hazretleri.” Hepsi bu kadardı. Ne bir teşekkür, ne bir davet, ne de bir kucaklaşma. Araba, Sobieski’nin ve zafer kazanmış ordusunun yanından geçip gitti.
Bu an, zaferin üzerine dökülmüş bir kova buzlu su gibiydi. Sobieski’nin askerleri öfkeden deliye dönmüştü. Sobieski ise, sessizce atını çevirdi. O, bir imparatorun minnetini kazanmak için gelmemişti. O, bir vazifeyi yerine getirmişti. Yine de, bu nankörlük, kalbinde acı bir tat bırakmıştı. Zaferin ilk çatlağı belirmişti. Kurtarıcılar ve kurtarılanlar arasındaki o kutsal bağ, siyasetin ve kibrin soğuk rüzgârlarıyla kopmuştu. Savaş meydanında kazanılan zafer, siyaset masasında lekelenmeye başlamıştı.
Sobieski, o akşam, Papaz’a o meşhur mektubunu yazdırdı: “Venimus, vidimus, Deus vicit.” – Geldik, gördük, Tanrı yendi. Bu sözlerde, hem bir teslimiyet hem de Leopold’e karşı ince bir sitem vardı. Zaferi kazananın kendisi değil, Tanrı olduğunu söyleyerek, Habsburg İmparatoru’nun minnetine ihtiyacı olmadığını ima ediyordu.
Belgrad Yolu: Hesaplaşma
Viyana Ovası’ndan yüzlerce kilometre doğuda, Tuna Nehri boyunca uzanan yollar, bir kâbusun koridorlarına dönüşmüştü. Ordu-yu Hümayun’dan geriye kalanlar, artık bir ordu değil, başıboş, aç ve umutsuz bir kalabalıktı. Bozgunun paniği, yerini yavaş yavaş açlığın ve hastalığın getirdiği bir uyuşukluğa bırakmıştı. Arkalarından gelen Tatar ve Kazak atlıları, geride kalanları acımasızca avlıyor, yol boyunca uzanan cesetlerin sayısı her geçen gün artıyordu.
Kara Mustafa Paşa, bir avuç sadık askeriyle birlikte, bu yıkımın ortasında ilerliyordu. Yüzündeki o kibirli, kendinden emin ifade gitmiş, yerine yenilginin ve utancın kazıdığı derin çizgiler gelmişti. Zihninde, tek bir soru yankılanıyordu: Nerede hata yaptım? O, her şeyi doğru hesaplamıştı. Lakin hesaba katmadığı bir şey vardı: Düşmanının inadı ve bir kralın cüreti.
Lakin bir Sadrazam, hata yaptığını kabul edemezdi. Hata, başkalarına ait olmalıydı. Suçlular bulunmalı ve cezalandırılmalıydı. Onun kendi onuru, ancak başkalarının kanıyla temizlenebilirdi.
Belgrad’a yaklaştıklarında, ilk kurbanını seçti. Budin Beylerbeyi, yaşlı ve tecrübeli İbrahim Paşa. Savaş konseyinde kendisine karşı çıkan, geri çekilmeyi öneren tek adam. Mustafa Paşa, onun temkinliliğini şimdi bir ihanet olarak yorumluyordu.
“Onun korkaklığı, askerin moralini bozdu,” diye kükredi çadırında. “O ve onun gibiler, zaferimize engel oldular.”
İbrahim Paşa, Sadrazamın huzuruna getirildiğinde, kaderini biliyordu. Yaşlı yüzünde ne bir korku ne de bir pişmanlık vardı. Dimdik durdu.
“Paşa Hazretleri,” dedi sakin bir sesle. “Ben size hakikati söyledim. Lakin siz, duymak istediğiniz yalanları dinlemeyi seçtiniz. Tarih, ikimiz hakkında da hükmünü verecektir.”
Bu sözler, Kara Mustafa’nın öfkesini daha da alevlendirdi. Cellatlara işaret etti. O gece, tecrübeli paşanın başsız bedeni, Belgrad Kalesi’nin surlarından aşağıya atıldı. Bu, sadece bir başlangıçtı. Sadrazam, yenilginin faturasını kesmeye başlamıştı. Kendi hayatını kurtarmak için, nice komutanın, nice beyin hayatını feda edecekti.
Genç Yeniçeri, bu sahneye uzaktan tanıklık etti. Viyana’daki cehennemden sağ çıkmıştı. Açlıktan, hastalıktan, düşman kılıcından kurtulmuştu. Lakin şimdi, kendi komutanlarının adaletinden korkuyordu. Ordunun ruhu olan o güven, o kardeşlik bağı kopmuştu. Geriye, sadece korku, şüphe ve hayatta kalma içgüdüsü kalmıştı. Gözlerini, batıya, geride bıraktığı Viyana’ya çevirdi. O Kızıl Elma, kendileri için bir zafer değil, bir lanet olmuştu. Ve o lanetin gölgesi, daha uzun süre üzerlerinden kalkmayacaktı.
BÖLÜM 7: GÖLGELER VE YANKILAR
Belgrad Kalesi, 1683 Sonbaharı
Sonbahar, Belgrad’a soğuk ve hüzünlü bir pelerin gibi çökmüştü. Tuna Nehri, kurşuni bir renge bürünmüş, gökyüzü çoğu zaman ağlamaklı bir griye boyanmıştı. Şehrin atmosferi, mevsimin melankolisiyle tam bir uyum içindeydi. Viyana önlerinden geri dönen ordunun kalıntıları, şehrin sokaklarına ve kışlalarına bir hastalık gibi yayılmıştı. Artık o mağrur, disiplinli Ordu-yu Hümayun yoktu; onun yerine, gözlerinde yenilginin boşluğuyla dolaşan, yaralı, bitkin ve umutsuz adamlardan oluşan bir güruh vardı.
Bu kederli tablonun merkezinde, Belgrad Kalesi’nin en korunaklı odasında, Kara Mustafa Paşa kendi kişisel savaşını veriyordu. Bu savaş, kılıçla ya da topla değil, mürekkep ve yalanla yapılıyordu. Viyana’daki yenilginin utancı, ruhunu bir pas gibi kemiriyordu. Lakin dışarıya karşı, sarsılmaz bir otorite ve demir bir disiplin maskesi takınmıştı. Hayatta kalmasının tek yolu, yenilginin suçunu başkalarına yüklemek ve Edirne’deki Sultan’ı, felaketin sorumlusunun kendisi olmadığına ikna etmekti.
Odası, bir karargâhtan çok bir mahkeme salonuna dönüşmüştü. Her gün, seferde görev almış paşalar, beyler ve ağalar huzuruna çıkarılıyordu. Bu görüşmeler, bir sorgulamadan çok, sadakat testleriydi. Paşa, kimin gözünde en ufak bir itaatsizlik veya suçlama pırıltısı görse, o kişinin sonu geliyordu. İhanetle suçlanan Kırım Hanı Murad Giray, görevden alınarak zindana atılmıştı. Savaş sırasında yeterince cesur davranmadığı iddia edilen onlarca subay, ya rütbeleri sökülerek sürgüne gönderiliyor ya da sessizce ortadan kaldırılıyordu.
Bir sabah, huzuruna Yeniçeri Ağası’nı çağırdı. Yaşlı Ağa, sayısız savaş görmüş, bedeni yara izleriyle dolu, sert mizaçlı bir adamdı. Sadrazamın gazabından çekinmiyordu.
“Ağam,” dedi Kara Mustafa Paşa, sesi aldatıcı bir sakinlikteydi. Masasındaki haritalarla oynuyor, gözlerini Ağanın yüzünden kaçırıyordu. “Viyana’da olanlar büyük bir talihsizlikti. Lakin Hünkârımıza bu durumu izah etmeliyiz. Sizin gözleminiz nedir? Neden o gedikten içeri bir türlü tam olarak sökün edemedik? Yeniçerilerimiz, o şanlı ocağın neferleri, neden o bir avuç kâfiri ezip geçemedi?”
Bu, bir sorudan çok, bir tuzaktı. Ağa, tuzağı gördü.
“Paşa Hazretleri,” dedi, sesi bir kaya gibi tok ve değişmezdi. “Ocağımızın neferleri, aslanlar gibi dövüştü. Gedikte şehit düşen binlerce yiğidimiz, bunun en büyük şahididir. Lakin bir aslan sürüsünü, bir tilkinin aklıyla yönetirseniz, avcıların tuzağına düşmekten kurtulamazsınız.”
Odadaki hava buz kesti. Bu, üstü kapalı bir şekilde Sadrazam’a yöneltilmiş en cüretkâr eleştiriydi. Kara Mustafa Paşa, elindeki kalemi yavaşça masaya bıraktı. Başını kaldırdı ve gözlerini Ağanın gözlerine dikti. Gözlerinde, ölümcül bir yılanın soğukluğu vardı.
“Tilki, öyle mi?” diye fısıldadı. “Demek ocağımızın başında, Sadrazamına hakaret eden bir Ağa var. Belki de sorun, aslanlarda değil, onların başındaki çobandadır.”
Yeniçeri Ağası, geri adım atmadı. “Ocağımız, Hünkârımıza sadıktır, Paşa Hazretleri. Ve hakikate. Gerisi, gelip geçicidir.”
O gün, Ağa görevinden alınmadı. Sadrazam, Yeniçerilerin isyanından çekiniyordu. Lakin aralarındaki o konuşma, görünmez bir kılıç gibi havada asılı kalmıştı. İkisi de biliyordu ki, bu hesaplaşma bitmemişti. Ya Ağa, Sadrazam’ın başını yiyecek ya da Sadrazam, Ağa’nın kellesini alacaktı. Belgrad Kalesi, artık sadece bir askeri üs değil, entrikaların, korkunun ve ihanetin kol gezdiği bir yılan yuvasıydı.
Kara Mustafa Paşa, bir yandan kendi ordusu içinde temizlik yaparken, bir yandan da Edirne’ye ulaklar gönderiyordu. Bu ulaklar, zafer müjdeleri taşıyanlar gibi değil, veba haberini getirenler gibi ürkekti. Taşıdıkları mektuplarda, Sadrazam, yenilginin büyüklüğünü ustaca küçültüyor, durumu geçici bir geri çekilme olarak resmediyordu. Suçu, Kırım Hanı’nın ihanetine, bazı paşaların beceriksizliğine ve düşman ordusunun beklenmedik büyüklüğüne atıyordu. Kendisinin ise, orduyu daha büyük bir felaketten kurtarmak için ustaca bir manevrayla geri çektiğini iddia ediyordu. Kendi zihninde, bu yalanlara inanmaya başlamıştı. İnsan, hayatta kalmak için en çok kendini kandırırdı.
Viyana: Yaraları Sararken
Viyana’da ise, sonbahar farklı bir anlam taşıyordu. O, bir sonun değil, bir başlangıcın mevsimiydi. Şehir, dev bir şantiyeydi. Yıkılan evlerin enkazı kaldırılıyor, sokaklar temizleniyor, surlardaki gedikler onarılıyordu. Lakin asıl onarım, insanların ruhunda gerçekleşiyordu.
Fırıncı kızı Klara, günlerini artık taş taşıyarak değil, babasının yeniden inşa ettiği fırında ekmek pişirerek geçiriyordu. Şehirdeki açlık sona ermişti. Kurtarıcı orduların bıraktığı devasa erzak stokları, ambarları doldurmuştu. Fırından yayılan taze ekmek kokusu, şehrin yeni umudunun kokusu gibiydi. Klara, kuşatma sırasında kaybettiği komşularını, arkadaşlarını düşününce hala kalbi sızlıyordu. Lakin hayatta kalanlar, birbirlerine daha sıkı sarılmışlardı. Ortak bir kaderi, ortak bir acıyı ve ortak bir zaferi paylaşmanın getirdiği görünmez bir bağ, tüm Viyanalıları birleştirmişti.
Bu yeni hayatın içinde, yeni ve garip alışkanlıklar da belirmişti. Osmanlı ordugâhından geriye kalan en ilginç ganimetlerden biri, çuvallar dolusu kavrulmuş kahve çekirdeğiydi. Başta kimse bu siyah, acı içeceğin ne işe yaradığını anlamamıştı. Lakin o kahraman casus, Georg Kolschitzky, İstanbul’da geçirdiği yılların tecrübesiyle, bu sihirli çekirdeklerin nasıl hazırlanacağını biliyordu. Şehirde ilk kahvehaneyi o açtı. Kısa sürede, bu dumanlı, sıcak mekân, Viyanalıların yeni buluşma noktası oldu. İnsanlar, burada toplanıp hem bu yeni, enerji veren içeceği tadıyor hem de kuşatma anılarını, kahramanlık hikayelerini ve kayıplarını birbirlerine anlatıyorlardı. Kahve, acı tadıyla, Viyanalıların yaşadığı acı günlerin bir hatırası, lakin bir araya getirici sıcaklığıyla da yeni başlangıçların bir sembolü haline gelmişti.
Şehrin siyasi havası ise, kahvehanelerdeki samimiyetten uzaktı. İmparator Leopold ve saray bürokrasisi, şehrin kontrolünü yeniden ele almıştı. Jan Sobieski ve Polonya ordusu, o soğuk karşılaşmanın ardından şehirden ayrılmış, yavaş yavaş ülkelerine doğru yola çıkmışlardı. Giderken arkalarında bir kahramanlık efsanesi ve biraz da kırgınlık bırakmışlardı.
Habsburg yönetimi, şimdi zaferi kendi tekeline alma peşindeydi. Resmi tarihçiler, Polonyalıların rolünü küçülten, zaferi Dük Charles’ın askeri dehasına ve İmparator Leopold’ün bilge yönetimine bağlayan anlatılar yazmaya başlamışlardı. Kont Starhemberg, şehrin kurtarıcısı olarak onurlandırılıyor, heykelleri dikiliyordu. Lakin o bile, bu resmi anlatıdan rahatsızdı. Sobieski’nin o son hücumu olmasa, kendisinin ve şehrin kaderinin ne olacağını çok iyi biliyordu. Bir gece, güvendiği bir subayına şöyle demişti: “Siyasetçiler, askerlerin kanıyla yazılan tarihi, kendi mürekkepleriyle yeniden yazmayı severler. Lakin gerçek, toprağın altındaki ölülerin sessizliğinde saklıdır.”
Bu sırada, Leopold’ün diplomatları boş durmuyordu. Viyana zaferi, Avrupa’daki güç dengelerini altüst etmişti. Habsburglar, bu zaferi, Osmanlıları Avrupa’dan tamamen atmak için bir fırsat olarak gördüler. Papalığın da desteğiyle, Polonya, Venedik ve Rusya’nın da dahil olduğu yeni ve daha büyük bir ittifakın temelleri atılıyordu: Kutsal İttifak. Viyana önlerindeki savunma savaşı, şimdi yerini bir saldırı savaşına bırakmak üzereydi. Amaç artık Türkleri durdurmak değil, onları takip edip Macaristan’dan ve Balkanlar’dan tamamen sürmekti. Viyana, bir son değil, daha uzun ve kanlı bir savaşın sadece başlangıcıydı.
Edirne Sarayı: Sessiz Fırtına
Edirne Sarayı, sonbaharın hüznünü derinden yaşayan bir başka merkezdi. Viyana’dan gelen ilk haberler, bir şok etkisi yaratmıştı. Hünkâr IV. Mehmed, av tutkusuna ara vermiş, günlerini endişe ve öfke içinde geçiriyordu. Kara Mustafa Paşa’nın gönderdiği mektuplardaki yalanlar ve bahaneler, başlangıçta bir teselli olmuştu. Lakin ordudan kaçıp Edirne’ye ulaşan askerlerin, subayların anlattığı gerçekler, Sadrazamın anlattıklarından çok farklıydı. Onlar, bir geri çekilmeden değil, hezimetten bahsediyorlardı. Sancak-ı Şerif’in düşman eline geçtiği söylentisi, sarayda bir deprem etkisi yaratmıştı.
Hünkârın annesi, Valide Turhan Sultan, devlet işlerinde hala büyük bir etkiye sahipti. Kara Mustafa Paşa’yı oldum olası sevmez, onun hırsından ve kibrinden çekinirdi. Saraydaki Paşa karşıtı hizip, şimdi Valide Sultan’ın etrafında toplanmıştı. Her gün, Padişah’ın kulağına Sadrazamın hatalarını, kibrini, ordusunu nasıl felakete sürüklediğini fısıldıyorlardı.
Yeniçeri Ağası’nın Belgrad’dan gönderdiği gizli bir mektup, bardağı taşıran son damla oldu. Ağa, mektubunda Sadrazamın Belgrad’da kurduğu korku rejimini, masum paşaları nasıl katlettiğini ve yenilginin faturasını başkalarına keserek kendini aklamaya çalıştığını bir bir anlatıyordu. Hatta Sadrazamın, Hünkâr’ı devirip kendi hanedanını kurma gibi gizli emelleri olabileceğine dair imalarda bulunuyordu.
IV. Mehmed, bu mektu_pları okuduğunda, öfkeden deliye döndü. Avcı lakaplı bu padişah, avının elinden kaçmasından nefret ederdi. Kara Mustafa Paşa, ona tarihin en büyük zaferini, Kızıl Elma’yı vaat etmiş, lakin karşılığında tarihin en büyük utançlarından birini getirmişti. Artık Sadrazamına olan güveni tamamen sarsılmıştı.
Lakin bir Sadrazamı azletmek, hele ki ordunun başında ve sınırdan uzaktayken, kolay bir iş değildi. Paşa, hala büyük bir güce sahipti ve isyan edebilirdi. Hünkâr ve danışmanları, sessiz ve derinden bir plan yapmaya başladılar. Plan, Paşa’yı Belgrad’dan Edirne’ye çağırmak ve burada, savunmasızken hakkından gelmekti. Lakin Paşa, bu tuzağa düşecek kadar aptal değildi. Bu yüzden, onu yatıştıracak, güvende olduğunu hissettirecek bir oyun oynanmalıydı.
Bir gün, Padişah IV. Mehmed, en güvendiği adamlarından birini, Kapıcılar Kethüdası’nı huzuruna çağırdı. Kethüda, sarayın en sessiz, en tehlikeli adamlarından biriydi. Görevi, Padişah’ın en gizli ve en kanlı emirlerini yerine getirmekti.
“Kethüda,” dedi Padişah, sesi buz gibiydi. “Belgrad’a gideceksin. Yanına, Hünkârımızın adaletini temsil eden Bostancıbaşı ve cellatlarını alacaksın. Lakin yolculuğunuz gizli olacak. Sadrazamımıza, kendisini affettiğimi, hizmetlerinden memnun olduğumu ve baharda yeni bir sefer için hazırlıklara başlamasını emrettiğimi bildiren bir ferman götüreceksin. Onu onurlandıran hediyeler, kaftanlar, kılıçlar sunacaksın. Güvenini kazanacaksın.”
Padişah, bir an durdu. Gözlerini Kethüdanın gözlerine dikti.
“Güvenini kazandıktan sonra… Sana vereceğim ikinci ve asıl fermanı ona göstereceksin. O fermanda, onun ölümü yazılı olacak. Kara Mustafa Paşa’nın kellesini, işte bu tepsinin içinde bana getireceksin.”
Padişah, yanındaki som altından yapılmış tepsiyi işaret etti. O an, Edirne Sarayı’nın sessizliğinde, bir adamın kaderi üzerine son mühür basılmıştı. Belgrad’daki Kara Mustafa Paşa, kendi adaletini dağıtıp hayatta kalma planları yaparken, Edirne’den yola çıkan sessiz bir kervan, ona doğru ilahi adaleti taşıyordu. İki adalet, Belgrad Kalesi’nde karşılaşacaktı. Ve sadece biri ayakta kalacaktı.
BÖLÜM 8: KIŞ HESAPLAŞMASI
Varşova, Kraliyet Sarayı, 1683 Kışı
Varşova’yı esir alan kış, Viyana’yı kuşatan Osmanlı ordusundan daha acımasız ve daha katıydı. Vistül Nehri, kalın bir buz tabakasıyla mühürlenmiş, şehrin çatıları ve sokakları bembeyaz bir örtünün altında kaybolmuştu. Bu beyaz sessizliğin ortasında, Kraliyet Sarayı, dışarıdaki dondurucu soğuğa inat, hummalı bir faaliyetin ve sıcak siyasi tartışmaların merkeziydi. Kral III. Jan Sobieski, vatanına bir kahraman, “Hristiyanlığın Kurtarıcısı” olarak dönmüştü. Halk onu tanrılaştırmış, ozanlar adına destanlar yazmış, kiliseler onun için dualar etmişti. Lakin sarayın kadife perdelerinin ardında, zaferin parlaklığı yerini politikanın gri ve soğuk gerçekliğine bırakıyordu.
Sobieski, çalışma odasının penceresinden karla kaplı bahçeyi izliyordu. Ateşin çıtırdadığı şöminenin sıcaklığı bile içini ısıtmaya yetmiyordu. Viyana’dan döndüğünden beri, ruhunda bir yorgunluk, bir bıkkınlık hissediyordu. Savaş meydanının netliği, düşmanın kim olduğunun belli olduğu o basit dünya, yerini Sejm’deki (Polonya Parlamentosu) bitmek bilmeyen tartışmalara, asilzadelerin (szlachta) doymak bilmez taleplerine ve uluslararası diplomasinin kaypak zeminine bırakmıştı.
Kapı çalındı ve içeri, karısı, Kraliçe Marie Casimire girdi. Fransız asıllı bu zeki ve hırslı kadın, Sobieski’nin sadece eşi değil, en yakın danışmanı ve sırdaşıydı. Kralın omuzlarındaki yükü, herkesten daha iyi anlıyordu.
“Jan,” dedi yumuşak bir sesle. “Yine kara kara düşüncelere dalmışsın. Avrupa’yı kurtaran adam, kendi parlamentosuyla başa çıkamıyor mu?”
Sobieski, acı bir tebessümle ona döndü. “Ah, Marysieńka’m… İnan bana, üç yüz binlik bir Osmanlı ordusunu yönetmek, birkaç yüz Polonyalı asilzadeyi aynı fikirde birleştirmekten daha kolay. Hepsi zaferden pay istiyor. Yeni topraklar, yeni unvanlar, daha çok para… Sanki Viyana’yı ben değil, onlar kurtarmış gibi. İmparator Leopold’den gelen altınların hesabını soruyorlar.”
“Leopold’ün nankörlüğü, onların açgözlülüğünü körüklüyor,” diye karşılık verdi Kraliçe. “Habsburglar, senin zaferini çalmak için ellerinden geleni yapıyorlar. Roma’daki elçimiz, Papalık’ın bile artık zaferi Polonya’ya değil, Kutsal İttifak’a mal etmeye başladığını yazıyor. Seni bir kenara itip, kurdukları yeni oyunun piyonu yapmak istiyorlar.”
Bu sözler, Sobieski’nin canını sıktı. O, bir piyon değildi. Lakin Polonya-Litvanya Birliği’nin yapısı, ona mutlak bir hükümdarın gücünü vermiyordu. Her kararı, asilzadelerin onayına bağlıydı. Kutsal İttifak’a tam destek verip savaşa devam etmek istiyordu, lakin Sejm, yeni bir sefer için gerekli vergileri onaylamakta ayak diriyordu. “Önce Leopold söz verdiği paraları ödesin,” diyorlardı. “Kanımızı, Viyanalıların altını için dökemeyiz.”
Kral, masasına oturdu. Masanın üzerinde, Viyana’dan getirdiği ganimetlerden biri duruyordu: Kara Mustafa Paşa’ya ait olduğu söylenen, fildişi ve sedeften yapılmış zarif bir dürbün. Dürbünü eline aldı, soğuk metalin dokunuşunu hissetti. Bir an, Kahlenberg tepesinden o dürbünle aşağıdaki ovaya baktığını hayal etti. O anki netliği, o anki kesinliği özlüyordu. Savaşta, amaç belliydi: Yaşamak ya da ölmek. Siyasette ise, her şey belirsizdi.
“Bazen,” dedi Kraliçe’ye bakarak. “O hücum sırasında, en önde ölseydim, her şey daha kolay olurdu diye düşünüyorum. O zaman bir efsane olarak kalırdım. Şimdi ise, ganimet pazarlığı yapan bir kralım.”
Kraliçe, onun yanına geldi, elini omzuna koydu. “Saçmalama, Jan. Sen bir efsanesin. Ve efsaneler, kolay ölmez. Bu siyaset oyununu da kazanacaksın. Tıpkı Viyana’daki savaşı kazandığın gibi. Sabırla, zekayla ve doğru zamanda yapacağın bir hamleyle.”
Sobieski, karısının gözlerine baktı. Orada, aradığı gücü buldu. Evet, savaş bitmişti, ama mücadele devam ediyordu. Ve o, mücadele etmek için doğmuştu. Dürbünü masaya bıraktı. Kış uzun ve çetin geçecekti, lakin bahar geldiğinde, Polonya ordusu yeniden Tuna boylarında olacaktı. Leopold’e, Papalığa ve kendi asilzadelerine rağmen, başladığı işi bitirecekti. Çünkü biliyordu ki, Viyana’da kazanılan zafer, kalıcı bir barışla taçlandırılmazsa, hiçbir anlam ifade etmeyecekti.
Viyana: Bir Hayaletin Mirası
Viyana, kışın gelişiyle birlikte kendi içine kapanmıştı. Şehrin fiziksel yaraları hızla sarılıyordu. İnşaat sesleri, şehrin yeni kalp atışlarıydı. Lakin kuşatmanın psikolojik yaraları, daha derindeydi. Geceleri, en ufak bir gürültüde insanlar irkiliyor, rüzgârın uğultusu onlara hala top seslerini hatırlatıyordu. Savaş, bedenlerden çıkmış, lakin zihinlerde yaşamaya devam ediyordu.
Kont Starhemberg, İmparator tarafından Viyana Genel Valisi olarak atanmış, sayısız madalya ve unvanla onurlandırılmıştı. O artık yaşayan bir efsaneydi. Lakin bu şan ve şöhret, onu mutlu etmiyordu. Kolundaki yara iyileşmişti, lakin ruhundaki yara kanamaya devam ediyordu. Kuşatma sırasında verdiği emirler, aldığı kararlar, geceleri rüyalarına giriyordu. Şehrin dış mahallelerini yıktırırken ağlayan kadınların yüzleri, açlıktan ölen çocukların bakışları, gediğe gönderdiği ve bir daha geri dönmeyen genç askerlerin suretleri… Bunlar, zaferin madalyonunun karanlık yüzüydü.
Bir akşam, en güvendiği yaverlerinden biriyle Hofburg Sarayı’ndaki odasında otururken, içini döktü.
“Bana ‘Viyana’nın Aslanı’ diyorlar,” dedi, elindeki şarap kadehine bakarak. “Lakin ben, o aslanın pençelerinin ne kadar çok masum kanı döktüğünü biliyorum. Bazen düşünüyorum da, o gedikte ölseydim, daha onurlu bir son olurdu. Şimdi, bu zaferin gölgesinde yaşamaya mahkûm edildim.”
Yaveri, ne diyeceğini bilemedi. “Ama Kont Hazretleri, şehri siz kurtardınız. Başka çareniz yoktu.”
“Çare mi?” diye acı bir şekilde güldü Starhemberg. “Savaşta ‘çare’ diye bir şey yoktur. Sadece daha az kötü olan seçimler vardır. Ben, en az kötü olanı seçtim. Lakin bu, onu ‘iyi’ yapmaz. Unutma evlat, tarih galipleri yazar, ama geceleri galipleri uyanık tutan şey, ödedikleri bedeldir.”
Starhemberg, kendini işe vermişti. Şehrin yeniden imarında, savunma sistemlerinin modernize edilmesinde bizzat çalışıyordu. Disiplinli ve sert yapısı, Viyana’nın kısa sürede toparlanmasını sağlıyordu. Lakin yakınları, onun bir daha asla eskisi gibi gülmediğini fark etmişlerdi. Viyana’yı kurtarmıştı, ama bu süreçte kendi ruhunun bir parçasını kaybetmişti. Zafer, ona şeref getirmiş, lakin huzurunu elinden almıştı.
Bu sırada, şehirde başka bir miras da şekilleniyordu. Türklerden geriye kalanlar, sadece kahve ve tütün değildi. Kuşatma sırasında kullanılan askeri taktikler, özellikle lağımcılık ve siper savaşları, Avrupalı askeri mühendisler tarafından dikkatle inceleniyordu. Osmanlı ordusunun lojistik yapısı, çadır düzeni, hatta mehter müziğinin psikolojik etkisi bile analiz ediliyordu. Düşman, yenilmişti. Ama şimdi, o düşmandan öğrenme zamanıydı. Viyana Kuşatması, Avrupa askeri tarihinde bir dönüm noktası olmuştu. Geleceğin savaşları, artık bu ovada öğrenilen derslerle şekillenecekti. Yenilgi bile, ardında bir bilgelik bırakabiliyordu.
Belgrad Kalesi, 25 Aralık 1683
Kara Mustafa Paşa için kış, ölümün soğuk nefesi demekti. Belgrad Kalesi, onun için bir sığınak değil, giderek daralan bir kafese dönüşmüştü. Edirne’den gelen haberler çelişkiliydi. Bir yandan, Hünkâr’ın onu affettiğini, hizmetlerinden memnun olduğunu bildiren fermanlar geliyor, diğer yandan, saraydaki düşmanlarının kuyusunu kazdığını, hakkında korkunç iftiralar atıldığını fısıldayan casus raporları ulaşıyordu. Kime inanacağını şaşırmıştı.
Paranoyası her geçen gün artıyordu. Yediği yemekleri önce başkalarına tattırıyor, en sadık adamları dışında kimseyi yanına yaklaştırmıyordu. Geceleri, Viyana önlerinde idam ettirdiği paşaların hayaletleriyle boğuşuyordu. Onların kanı, kendi ellerine bulaşmıştı ve bu leke, Tuna’nın bütün sularıyla yıkansa bile çıkmayacak gibiydi.
Aralık ayının sonlarında, Edirne’den beklenen heyet nihayet Belgrad’a ulaştı. Heyetin başında, Padişah’ın Kapıcılar Kethüdası vardı. Getirdikleri hediyeler, göz kamaştırıcıydı. Değerli kürkler, mücevherlerle süslü bir kılıç ve Hünkâr’ın Sadrazamına olan “güvenini” ve “sevgisini” belirten, altın yaldızlı bir ferman.
Kara Mustafa Paşa, heyeti büyük bir törenle karşıladı. Ferman, yüksek sesle okundu. Paşa’nın yüzünde, haftalardır ilk defa bir rahatlama ifadesi belirdi. Demek ki, düşmanları kaybetmişti. Hünkâr, ona hala güveniyordu. Baharda, yeni bir orduyla, bu lekeyi temizleme fırsatı bulacaktı.
O akşam, heyet şerefine büyük bir ziyafet verdi. Ziyafetin sonunda, Kapıcılar Kethüdası, Sadrazam ile özel olarak görüşmek istediğini bildirdi. İkisi, Paşa’nın özel odasına çekildiler.
“Paşa Hazretleri,” dedi Kethüda, saygılı bir ifadeyle. “Hünkârımızın size bir de gizli ve şahsi bir mesajı var.”
Elini koynuna attı ve mühürlü ikinci bir ferman çıkardı. Bu, öncekinden daha küçüktü, daha sadeydi. Kara Mustafa Paşa, merakla fermanı aldı ve mührü kırdı. Okumaya başladı.
Fermanın dili, bir önceki gibi süslü ve diplomatik değildi. Kısa, net ve acımasızdı. Hünkâr, onu Viyana’daki hezimetten, Sancak-ı Şerif’i düşmana teslim etmekten, binlerce masum askerin kanına girmekten ve devlete karşı isyan niyetinden sorumlu tutuyordu. Ferman, tek bir emirle bitiyordu: “Devletin selameti için, canını teslim eyleyesin.”
Kara Mustafa Paşa’nın yüzündeki renk, bir anda çekti. Elleri titremeye başladı. Ferman, elinden kayıp yere düştü. Kethüdaya baktı. Adamın yüzündeki o saygılı ifade gitmiş, yerine soğuk, duygusuz bir celladın maskesi gelmişti. Kapı açıldı ve içeri, ellerinde ipek bir urgan tutan iki bostancı girdi.
O an, Kara Mustafa Paşa için her şeyin bittiği andı. Kaçış yoktu. Direnmek, onursuzluğu daha da artırmaktan başka bir işe yaramayacaktı. O, bir Osmanlı Sadrazamıydı. Kaderi, Hünkâr’ın iki dudağının arasındaydı. Ve Hünkâr, kararını vermişti.
Derin bir nefes aldı. Yüzünde, garip bir sükunet belirdi. Belki de bu, haftalardır süren o korkunç belirsizliğin sona ermesinin getirdiği bir rahatlamaydı.
“Hünkârımızın emri, başımız üstünedir,” dedi, sesi titriyordu ama kırılgandı. “Hakikat, er ya da geç ortaya çıkacaktır. Tarih, hükmünü verecektir.”
Sonra abdest alıp iki rekât namaz kılmasına izin verilmesini istedi. İsteği kabul edildi. Namazını kıldıktan sonra, bostancılara döndü. “Vazifenizi yapın,” dedi.
İpek urgan, bir zamanlar imparatorluğun en kudretli adamının boynuna geçti. Mücadele etmedi. Gözlerini kapadı. Son bir kez, belki de, Viyana surlarının önünde durduğunu, Kızıl Elma’ya uzandığını hayal etti. Sonra, her şey karardı.
Birkaç saat sonra, Kapıcılar Kethüdası ve heyeti, Belgrad’dan sessizce ayrıldı. Yanlarında, içi bal dolu bir sandık vardı. Sandığın içinde, Kara Mustafa Paşa’nın kesik başı, Edirne’ye, onu ölüme gönderen Hünkârına sunulmak üzere yola çıkmıştı.
Yenilginin bedeli, en tepede, en kanlı şekilde ödenmişti. Lakin bu ölüm, ne Viyana’da kaybedilen savaşı geri getirecek, ne de Osmanlı İmparatorluğu’nun Avrupa’da başlayan uzun ve sancılı geri çekilişini durduracaktı. Bu, sadece bir perdenin kapanışıydı. Ve yeni, daha karanlık bir perde açılmak üzereydi.
BÖLÜM 9: UZUN GÖLGE
Macaristan Ovası, 1686
Viyana surları önündeki o kanlı günün üzerinden üç kış geçmişti. Mevsimler dönmüş, krallar ve paşalar değişmiş, lakin savaşın gölgesi Macaristan topraklarından çekilmemişti. Aksine, daha da kararmış ve genişlemişti. Viyana zaferi, Avrupa için bir son değil, bir başlangıç olmuştu. Kutsal İttifak’ın birleşik orduları, Dük Charles de Lorraine’in komutasında, şimdi savunmada değil, taarruzdaydı. Amaç artık Osmanlı’yı durdurmak değil, bir buçuk asırdır hüküm sürdükleri Macaristan’dan tamamen söküp atmaktı.
Savaşın karakteri değişmişti. Artık tek bir büyük kuşatma, tek bir görkemli meydan savaşı yoktu. Savaş, kalelerden kalelere, nehir geçitlerinden bataklıklara yayılan, yıpratıcı, acımasız ve uzun soluklu bir mücadeleye dönüşmüştü. İki taraf da ağır kayıplar veriyordu. Zaferler ve yenilgiler, kanlı bir gelgit gibi gidip geliyordu.
Genç Yeniçeri, artık genç değildi. Viyana’dan, Belgrad’dan ve sayısız küçük çarpışmadan sağ çıkmıştı. Yüzüne, yirmili yaşlarındaki bir adama ait olmaması gereken sert çizgiler yerleşmişti. Gözleri, çok fazla ölüm görmenin getirdiği o donuk ifadeyi taşıyordu. O, artık ne zafer hayali kuruyor ne de ganimet peşinde koşuyordu. Tek bir amacı vardı: hayatta kalmak.
Bir yaz akşamı, Budin Kalesi’nin surlarında nöbet tutarken, aşağıdaki ovaya bakıyordu. Kutsal İttifak ordusu, şehri kuşatmıştı. Manzara, üç yıl önce Viyana’da gördüğünün bir yansıması gibiydi. Lakin bu sefer, roller değişmişti. Bu sefer kuşatılanlar onlardı. Bu sefer açlık çeken, cephanesi tükenen, dışarıdan bir yardım umuduyla bekleyen onlardı. Tarih, ne kadar acımasız bir ironiyle tekerrür ediyordu.
Yanındaki yaşlı bir topçu, “Kanuni Sultan Süleyman’ın yadigârı…” diye fısıldadı. “Elimizden kayıp gidiyor.”
Yeniçeri, cevap vermedi. O, artık büyük laflara, şanlı maziye inanmıyordu. Onun için gerçek, midesindeki açlık, elindeki tüfeğin soğuk metali ve her an surlarda patlayabilecek bir top güllesinin ihtimaliydi. Kara Mustafa Paşa ölmüştü. Yerine gelen yeni sadrazamlar, yeni paşalar vardı. Lakin değişen bir şey yoktu. Devletin o heybetli savaş makinesi, Viyana önlerinde ölümcül bir yara almıştı ve o yara, bir türlü kapanmıyordu. İçeriden kan kaybediyorlardı. Disiplin bozulmuş, maaşlar zamanında ödenmez olmuş, askerler arasında huzursuzluk artmıştı. Bu, sadece bir toprak kaybı değil, bir ruhun, bir özgüvenin kaybıydı.
Budin, o yaz düştü. 145 yıllık Osmanlı hâkimiyeti, kanlı sokak savaşlarının ardından sona erdi. Yeniçeri, son anda Tuna Nehri’ne atlayıp karşı kıyıya yüzerek canını zor kurtaran bir avuç askerden biriydi. Arkasına baktığında, bir zamanlar cami minarelerinin süslediği şehrin siluetinden yükselen alevleri ve dumanları gördü. Bu, sadece bir şehrin değil, bir devrin sonunun ateşiydi.
Paris, Versay Sarayı, 1687
Paris’te ise hava bambaşkaydı. Savaşın gürültüsü, Versay Sarayı’nın mermer koridorlarına ve altı yaldızlı salonlarına ulaşmıyordu. Burada, Avrupa’nın diğer ucundaki kanlı mücadele, bir satranç oyununun hamleleri gibi, soğukkanlılıkla analiz ediliyordu. “Güneş Kral” XIV. Louis, Avrupa’nın en güçlü hükümdarıydı ve kıtanın doğusundaki bu savaş, onun için bir tehditten çok, bir fırsattı.
Kral, çalışma odasında, en güvendiği bakanı Louvois ile haritanın başına eğilmişti.
“Habsburglar, Macaristan’da ilerliyor, Majesteleri,” dedi Louvois. “Budin’in düşüşü, onlara büyük bir prestij ve güç kazandırdı. Eğer Osmanlı’yı Balkanlar’dan tamamen çıkarırlarsa, doğu sınırlarını güvenceye alıp tüm güçleriyle bize dönebilirler. Bu, Fransa’nın çıkarlarına aykırıdır.”
XIV. Louis, parmağını harita üzerinde gezdirdi. O, bir Katolik kraldı. Lakin onun için devletin çıkarları, dinin gereklerinden önce gelirdi. Osmanlı İmparatorluğu, yüzyıllardır Fransa’nın, Habsburg gücüne karşı kullandığı gayriresmi bir müttefikiydi. Osmanlı’nın zayıflaması, rakibi olan Habsburgların güçlenmesi demekti.
“Demek Leopold, Viyana’daki zaferin sarhoşluğuyla kendini yeni bir Sezar sanıyor,” dedi Kral, sesinde küçümseyen bir tonla. “Ona haddini bildirmek gerek. Lakin bunu doğrudan yapamayız. Kutsal İttifak’a karşı savaş açmak, bizi tüm Hristiyan aleminin düşmanı yapar.”
“Başka bir yol var, Majesteleri,” diye cevap verdi Louvois. “İstanbul’daki elçimiz aracılığıyla, Sultan’a gizli kanallardan destek gönderebiliriz. Askeri danışmanlar, topçu ustaları, mali yardım… Osmanlı ordusunun yeniden toparlanmasına ve Habsburgları Macaristan’da yıpratmasına yardımcı olabiliriz. Savaş ne kadar uzun sürer ve iki taraf da ne kadar çok kan kaybederse, bu bizim için o kadar iyidir. Onlar doğuda birbirini yerken, biz de batıda, Ren Nehri üzerinde kendi hedeflerimize yürürüz.”
Bu, “realpolitik”in en saf, en acımasız haliydi. XIV. Louis, planı beğendi. Bir yanda Papa, tüm Hristiyanları Türklere karşı birleşmeye çağırırken, “En Hristiyan Kral” unvanını taşıyan Fransa Kralı, perde arkasından Türklere yardım etmeyi planlıyordu. Viyana Kuşatması, sadece Osmanlı ve Habsburglar arasındaki bir savaş değildi. O, tüm Avrupa’daki güç dengelerini sarsan, eski ittifakları yıkan ve yeni, gizli düşmanlıkları körükleyen bir katalizör olmuştu. Olayların uzun gölgesi, kıtanın en batısına kadar uzanıyordu.
Rusya Bozkırları, 1689
Gölge, kuzeye, Moskova’nın soğan kubbeli katedrallerine ve buzlu bozkırlarına da ulaşmıştı. Genç ve hırslı Çar I. Petro, henüz “Büyük” unvanını almamıştı. Lakin zihninde, Rusya’yı geri kalmışlığından kurtarıp büyük bir Avrupa gücü yapma hayali vardı. Bu hayalin en büyük engellerinden biri, güneydeki Osmanlı İmparatorluğu ve onun vassalı olan Kırım Hanlığı’ydı. Rusya’nın sıcak denizlere, Karadeniz’e inmesi için, bu engelin aşılması gerekiyordu.
Viyana’daki Osmanlı yenilgisi ve ardından Kutsal İttifak’ın kurulması, Petro için gökten inmiş bir fırsattı. Rusya, büyük bir hevesle ittifaka katıldı. Lakin amacı Viyana’ya yardım etmek veya Macaristan’ı kurtarmak değildi. Onun hedefi, Azak Kalesi’ydi. Karadeniz’e açılan bu stratejik kapıyı ele geçirmek, Rus donanmasının temelini atmak demekti.
Petro, Batılı mühendislerin ve subayların yardımıyla ordusunu modernize etmeye çalışıyordu. Askerlerine Avrupai üniformalar giydiriyor, onları Prusya disipliniyle eğitiyordu. Viyana’da ve Budin’de Osmanlı ordusunun kullandığı eski tip taktiklerin, modern, disiplinli Avrupa orduları karşısında nasıl çöktüğünü dikkatle analiz ediyordu.
“Atalarımız, Moğol ve Tatar atlılarından korkarak yaşadı,” dedi bir gün generallerine. “Osmanlı’yı yenilmez bir dev sandılar. Lakin Viyana, bize bu devin de devrilebileceğini gösterdi. Onların gücü, artık kılıçlarında değil, bizim zihnimizdeki korkularındadır. O korkuyu yendiğimiz gün, Karadeniz bir Rus gölü olacaktır.”
Viyana Kuşatması’nın başarısızlığı, Osmanlı İmparatorluğu’nun sadece batıdaki değil, kuzeydeki “yenilmez” imajını da yerle bir etmişti. Bu, Rusya’nın güneye doğru genişleme politikasının başlangıç düdüğüydü. Yüzyıllar sürecek olan Osmanlı-Rus savaşları silsilesi, aslında fitilini 1683’te, Viyana surları önünde ateşlemişti. Olayın uzun gölgesi, Rusya’nın emperyal hırslarını besleyen bir tohuma dönüşmüştü.
Balkan Köyleri: Değişen Efendiler
Tüm bu büyük stratejiler, kralların hırsları ve imparatorlukların mücadelesinin ortasında, isimsiz milyonlar vardı. Savaşın asıl yükünü çeken, toprağı kanla sulanan Balkan köylüleri. Sırplar, Bulgarlar, Rumenler, Yunanlar… Yüzyıllardır Osmanlı idaresi altında yaşamış bu halklar için, Kutsal İttifak’ın ilerleyişi hem bir umut hem de yeni bir belirsizlik demekti.
Bir Sırp dağ köyünde yaşayan yaşlı bir papaz, Avusturya askerlerinin köylerine girişini izliyordu. Köylüler, onları kurtarıcı olarak karşılamış, ellerindeki son yiyeceği onlarla paylaşmışlardı. Papaz, daha temkinliydi. Yıllarca, Osmanlı kadısının adaletini de, sipahinin zulmünü de görmüştü. Şimdi, yeni efendiler geliyordu. Üniformaları farklıydı, dilleri farklıydı, haçları farklıydı. Onlar Ortodoks değil, Katolik’ti.
“Efendiler değişir, lakin bizim kaderimiz değişmez,” dedi yanındaki genç bir köylüye. “Osmanlı bizden vergi alırdı, bunlar da alacak. Osmanlı, oğullarımızı devşirme olarak alırdı, bunlar da kendi ordularına asker olarak alacaklar. Bizim için ha Ali, ha Veli. Ha padişahın fermanı, ha imparatorun emri.”
Lakin bu sefer, farklı bir şeyler de oluyordu. Avusturyalıların arkasından, Katolik misyonerler geliyordu. Köylüleri, “doğru” inanca, Papa’nın yoluna davet ediyorlardı. Yüzyıllardır kendi kiliselerinde, kendi dillerinde ibadet eden bu insanlar için, bu yeni bir baskıydı. Milliyetçilik fikrinin henüz doğmadığı bu topraklarda, din, kimliğin en önemli parçasıydı. Ve şimdi, o kimlik de tehdit altındaydı.
Viyana’daki yenilgi, Balkanlar’daki Osmanlı otoritesini sarsarak, bölgedeki halkların kendi kaderlerini tayin etme arzusunu tetiklemişti. Lakin bu, uzun ve sancılı bir süreç olacaktı. Osmanlı’nın çekilmesiyle oluşan güç boşluğu, yeni bir efendinin, Habsburg İmparatorluğu’nun gelmesiyle doluyordu. Bölge halkları, bir imparatorluğun boyunduruğundan çıkıp, bir diğerinin etki alanına giriyorlardı. Viyana Kuşatması, Balkanlar’daki “Milletler Hapishanesi”nin temel taşlarından birini yerinden oynatmıştı. Lakin hapishanenin tamamen yıkılması için, daha nice savaşın, nice isyanın ve nice acının yaşanması gerekecekti. Olayın uzun gölgesi, Balkanlar’ın karmaşık ve kanlı geleceğinin üzerine düşmüştü. Bu gölge, 20. yüzyıldaki dünya savaşlarına kadar uzanacak bir fay hattını harekete geçirmişti.
Viyana’da atılan o tek bir top güllesi, sadece bir şehrin duvarlarını değil, bir dünyanın siyasi, askeri ve kültürel duvarlarını sarsmış, etkileri asırlar boyu sürecek bir değişimler zincirini başlatmıştı. Tarih, bazen tek bir günde, tek bir olayda, geleceğin tüm tohumlarını içinde barındırırdı. 12 Eylül 1683, işte o günlerden biriydi.
BÖLÜM 10: TARİHİN VEDA BUSESİ
Edirne Sarayı, 1687
Dört yıl… Tarihin akışında bir göz kırpması kadar kısa, lakin bir imparatorluğun kaderi için bir asır kadar uzun bir süre. Edirne Sarayı’nın duvarları, bu dört yılda nice fısıltıya, nice entrikaya ve nice sessiz çığlığa tanıklık etmişti. Avcı Sultan IV. Mehmed, artık o eski neşeli, kaygısız hükümdar değildi. Viyana hezimetinin gölgesi, av sahalarındaki en parlak güneşte bile onu takip ediyordu. Budin’in kaybı, Mohaç’ın düşüşü ve Macaristan’dan bir sel gibi akan acı haberler, saltanatının üzerine bir karabasan gibi çökmüştü.
Kara Mustafa Paşa’nın kesik başı, ona bir anlık bir tatmin vermişti. Lakin bu kanlı adalet, devletin kanamasını durdurmamıştı. Yeni atanan sadrazamlar, paşalar, ya cephede can veriyor ya da saraydaki entrikalara kurban gidiyorlardı. Ordu, sürekli yenilgilerden bıkmış, maaşlarını alamayan Yeniçeriler ve sipahiler, başkentte ve cephede kazan kaldırmaya başlamışlardı. O görkemli Ordu-yu Hümayun, artık Hünkâr’ın iradesini değil, kendi öfkesini dinliyordu.
Sonun başlangıcı, bir sonbahar sabahı, ordunun Sadrazam Sarı Süleyman Paşa’ya karşı isyan etmesiyle geldi. Askerler, artık “kâfire karşı gaza” sloganları atmıyordu. Onlar, “Edirne’ye! Hünkâr’ı tahttan indirmeye!” diye bağırıyorlardı. Bu, bir isyan değil, bir devrimdi. Ordu, yaratıcısına karşı dönmüştü.
Haber Edirne’ye ulaştığında, IV. Mehmed ne yapacağını şaşırdı. Kaçmayı düşündü, direnmeyi düşündü. Lakin etrafında ona sadık kalmış kimse yoktu. Valide Sultan’dan en küçük hizmetkâra kadar herkes, batan gemiyi terk etme telaşındaydı. Bir zamanlar üç kıtanın mutlak hâkimi olan padişah, şimdi kendi sarayında bir mahpustu.
Devletin ileri gelenleri, Şeyhülislam ve isyancı ordu komutanları bir araya geldiler. Karar, hızlı ve netti: IV. Mehmed tahttan indirilecek, yerine kardeşi Şehzade Süleyman geçirilecekti. Ferman yazıldı. IV. Mehmed’in otuz dokuz yıllık saltanatı, tek bir kâğıt parçasıyla sona eriyordu.
Onu, Topkapı Sarayı’nın Şimşirlik adı verilen, tahttan indirilen veya tahta çıkma ihtimali olan şehzadelerin kapatıldığı o kasvetli dairelere götürdüler. Bir zamanlar av peşinde koşan, ormanlarda at süren adam, şimdi gün ışığını bile zar zor gören birkaç odalı bir hapishaneye kapatılmıştı. Yanında sadece birkaç cariyesi ve sadık hizmetkârı kalmıştı.
Geceleri, parmaklıklarla örtülü penceresinden dışarıdaki yıldızlara bakarken, ne düşündüğünü kimse bilemez. Belki de Viyana’ya sefere çıkma emrini verdiği o kış gecesini hatırlıyordu. Kara Mustafa Paşa’nın kendisine vaat ettiği o parlak zaferi, Kızıl Elma’yı… O elma, zehirli bir meyve çıkmış, sadece ordusunu ve sadrazamını değil, kendi tacını ve tahtını da zehirlemişti. Bir hırsın, bir hayalin peşinde koşarken, elindeki her şeyi kaybetmişti. Tarih, onu sadece “Avcı” olarak değil, aynı zamanda Viyana’da bir imparatorluğun düşüşünü başlatan padişah olarak da yazacaktı. Beş yıl sonra, o kasvetli odada, unutulmuş bir adam olarak sessizce can verdi.
Varşova, 1696
Jan Sobieski de yaşlanmıştı. Viyana’nın kahramanı, artık gut hastalığından ve siyasetin yorgunluğundan muzdarip, huysuz bir ihtiyara dönüşmüştü. O parlak zaferden sonraki yıllar, onun için bir hayal kırıklığı silsilesi olmuştu. Kutsal İttifak içindeki müttefikleri, onu yavaş yavaş oyunun dışına itmişler, Polonya’nın çıkarlarını göz ardı etmişlerdi. Kendi asilzadeleri, onun otoritesini sarsmak için her fırsatı kullanmışlardı.
Bir kış akşamı, karısı Marysieńka ile birlikte Wilanów Sarayı’ndaki şöminenin başında oturuyorlardı. Sobieski’nin nefesi kesik kesikti, bacakları ağrıyordu.
“Biliyor musun, Marysieńka’m,” dedi, sesi hırıltılıydı. “En büyük hatam, Kahlenberg’den sağ inmekti. O gün, o hücumun başında ölseydim, bir aziz olurdum. Ama yaşadım… Ve yaşamak, bir kahraman için en ağır cezadır. İnsanların nankörlüğünü, siyasetin çirkinliğini, bedenin ihanetini görmeye mahkûm oldum.”
Kraliçe, onun kırışmış elini tuttu. “Böyle konuşma, Jan. Sen, Polonya’ya en büyük zaferini armağan ettin. Adın, sonsuza dek yaşayacak.”
“Adım mı?” diye acı bir şekilde güldü Sobieski. “Adım, bir avuç açgözlü asilzadenin mecliste birbirini yediği, zayıf ve bölünmüş bir krallığın üzerinde bir hayalet gibi dolaşacak. Habsburglar, benim kanımla suladıkları topraklarda imparatorluklarını genişletiyor. Ruslar, benim açtığım yoldan Karadeniz’e iniyor. Ben ise burada, ağrıyan kemiklerimle, geçmişin hayaletleriyle yaşıyorum. Söyle bana, zafer bu mu?”
O yıl, Jan Sobieski öldü. Ölümü, Polonya’da bir devrin sonuydu. Onunla birlikte, Polonya-Litvanya Birliği’nin son büyük anı da tarihe karıştı. Onun ölümünden sonra ülke, iç çekişmelerin ve dış müdahalelerin ortasında kalarak yavaş yavaş zayıflayacak ve bir asır sonra komşuları tarafından haritadan silinecekti. Viyana’nın kurtarıcısı, kendi ülkesini kurtaramamıştı. Zaferin bedeli, bazen yenilginin bedelinden daha ağır olabiliyordu.
Viyana, Yıllar Sonra
Zaman, en iyi şifacı ve en acımasız yargıçtı. Yıllar geçti. Viyana, küllerinden yeniden doğmuş, eskisinden daha parlak, daha görkemli bir Barok şehre dönüşmüştü. Kuşatmanın izleri, sokaklardan silinmişti. Lakin şehrin ruhundan asla silinmedi.
Kuşatma, Viyana kimliğinin ayrılmaz bir parçası oldu. Fırıncıların, Osmanlı sancaklarındaki hilalden esinlenerek yaptıkları söylenen “kruvasan” (croissant), şehrin kahvehanelerinde kahvenin en iyi dostu haline geldi. Aziz Stephen Katedrali’nin çatısındaki en büyük çanlardan biri, kuşatma sırasında ele geçirilen Osmanlı toplarının eritilmesiyle yapıldı ve ona “Pummerin” (Gümbürdeyen) adı verildi. Her çaldığında, Viyanalılara hem o korkunç günleri hem de o büyük zaferi hatırlatıyordu.
Klara, artık yaşlı bir kadındı. Babasının fırınını şimdi torunları işletiyordu. Bazen, o küçük, sıcak fırının önünde oturur, gözlerini kapar ve o günleri düşünürdü. Taş taşıdığı yorgun günleri, mahzendeki korku dolu geceleri, gedikteki çığlıkları ve sonra, Kahlenberg’den inen o kanatlı süvarileri… Bunlar, bir rüya gibiydi. Torunları, onun anlattığı bu hikâyeleri, bir masal dinler gibi dinliyorlardı. Onlar için savaş, dedelerinin ve ninelerinin anlattığı, artık gerçekliğini yitirmiş bir efsaneydi.
Klara, bunun iyi bir şey olduğunu düşündü. Unutmak, bir lütuftu. Lakin tamamen unutmak da bir tehlikeydi. Çünkü unutulan tarih, kendini tekrar etmeye mahkûmdu. O, üzerine düşeni yapmıştı. Hikâyesini anlatmıştı. Şimdi sıra, yeni nesillerdeydi. O hikâyeden ders alıp almamak, onlara kalmıştı.
Tarihin Uzun Yankısı
Viyana Kuşatması, bir savaşın çok ötesinde, bir dönüm noktasıydı. Olay, Batı ve Doğu arasındaki psikolojik üstünlüğün el değiştirdiği andı. Yüzyıllardır süren “Türk korkusu” (metus Turchicus), yerini yavaş yavaş Batı’nın kendi gücüne olan inancına ve “Doğu Sorunu” (Eastern Question) olarak adlandırılacak olan, zayıflayan Osmanlı İmparatorluğu’nun nasıl paylaşılacağı tartışmasına bıraktı.
Olay, Avrupa’nın askeri, siyasi ve kültürel haritasını yeniden çizdi. Habsburg İmparatorluğu, bu zaferle birlikte yükselişe geçerek Avrupa’nın en büyük güçlerinden biri haline geldi. Rusya, sahneye yeni ve iddialı bir aktör olarak çıktı. Fransa, gizli diplomasisiyle, modern siyasetin ne kadar acımasız olabileceğini gösterdi. Polonya ise, trajik bir şekilde, en büyük zaferinin ardından çöküşüne giden yolu açmış oldu.
Osmanlı İmparatorluğu için Viyana, sonun başlangıcıydı. Bu yenilgi, sadece bir toprak kaybı değil, bir zihniyetin, bir özgüvenin iflasıydı. İmparatorluk, bu travmayı tam olarak hiçbir zaman atlatamadı. Karlofça Antlaşması’yla başlayan toprak kayıpları, imparatorluk yıkılana dek devam edecekti.
Peki ya o isimsiz kahramanlar? Genç Yeniçeri, ne oldu ona? Belki de Karlofça’dan sonra terhis olup Anadolu’daki köyüne döndü. Belki de hayatının sonuna kadar, çocuklarına ve torunlarına, bir zamanlar Viyana diye bir şehrin kapılarına nasıl dayandıklarını, o Kızıl Elma’yı neredeyse nasıl kopardıklarını anlattı. Onun hikâyesi, bir yenilginin değil, bir hayalin ve o hayalin peşinde bir ömür tüketenlerin hikâyesiydi.
Tarih, büyük adamların, kralların ve paşaların hikâyesini yazar. Lakin tarihin asıl motoru, Klara gibi direnenler, o Yeniçeri gibi yürüyenler, Starhemberg gibi inat edenler, Sobieski gibi cüret edenlerdir. Viyana, onların hepsinin ortak hikâyesiydi.
Bugün, Kahlenberg tepesinden Viyana’ya bakıldığında, aşağıda uzanan şehir, huzurlu ve modern bir metropoldür. Savaşın izlerinden eser yoktur. Lakin rüzgâr dikkatle dinlenirse, belki de hala, binlerce atın nal sesini, bir mehter takımının gümbürtüsünü, bir kralın hücum emrini ve bir şehrin attığı zafer çığlığını duymak mümkündür. Çünkü bazı olaylar, sadece tarihin tozlu sayfalarında kalmaz. Onlar, medeniyetlerin ortak hafızasına kazınır ve sonsuza dek orada yaşamaya devam ederler. Tıpkı, tarihin o unutulmaz vedası gibi.
