BÖLÜM I: DÜŞ VE GÖLGE
Londra, 1913
Londra’nın göğü, sanayi çağının solgun nefesiyle örtülüydü. Bacalardan tüten isli duman, alçak bulutlara karışıyor, gün ışığını kırarak sokaklara kurşuni bir loşluk yayıyordu. Kaldırımlarda koşturan at arabalarının tekerlek sesleri, satıcıların bağırışları ve uzaklardan gelen bir fabrika düdüğünün melankolik feryadı, şehrin hiç durmayan, mekanik kalbinin ritmini oluşturuyordu. Bu devasa, yaşayan organizmanın damarlarında akan milyonlarca insan, kendi küçük dünyalarının, gündelik kaygılarının ve mütevazı umutlarının peşindeydi. İmparatorluğun kalbi, kudretli ve yorgun bir dev gibi nefes alıp veriyordu; zenginliği ve sefaleti, ilerlemeyi ve çürümeyi aynı anda barındıran bir tezatlar yumağıydı.
Bu kalabalığın içinde, adımlarını sanki başka bir dünyanın ritmine göre atan bir adam yürüyordu. Ernest Shackleton, etrafındaki gri karmaşaya yabancı bir ifadeyle bakıyordu. Gözleri, Londra’nın sisli ufkunu değil, zihnindeki sonsuz beyazlığı tarıyordu. O beyazlık, Antarktika’nın el değmemiş, vahşi ve baştan çıkarıcı boşluğuydu. O, kutup kaşifleri denen o tuhaf, adanmış insanlar soyundandı; medeniyetin konforundan kaçıp dünyanın en acımasız coğrafyasında şan, bilgi ve belki de kendilerini arayan adamlardan biriydi. Ne var ki Shackleton’ı diğerlerinden ayıran bir ateş, ruhunun merkezinde kor gibi yanan bir arzu vardı: O, fethedilmemiş olanın peşindeydi.
Birkaç yıl evvel, o beyaz cehennemin kapısından dönmüştü. Nimrod seferinde, Güney Kutbu’na yüz yetmiş dokuz kilometre kala, zafer parmaklarının ucundayken geri dönme kararını vermişti. Liderlik, zirveye ulaşmaktan çok, adamlarını sağ salim geri getirebilmekti. Bunu biliyordu. Mantığı, vicdanı ona doğru olanı yaptığını fısıldıyordu. Adamları hayattaydı, evlerine dönmüşlerdi. Kendisi ise bir kahraman olarak karşılanmış, Kral tarafından şövalye ilan edilmişti. Halk onu seviyor, gazeteler cesaretini ve basiretini övüyordu. Yine de geceleri, yatağında bir o yana bir yana dönerken, kulaklarında o amansız rüzgârın uğultusu ve zihninde o ulaşamadığı noktanın hayaleti beliriyordu. Norveçli Roald Amundsen, o kutup noktasına ondan sonra ulaşmış ve tarihin sayfalarına adını ilk olarak yazdırmıştı. Scott ise aynı hedefe ulaşmış fakat geri dönüş yolunda trajik bir şekilde can vermişti. Kutup yarışı bitmiş, zirve fethedilmişti.
Shackleton için keşif dünyasının büyük ödülü elinden kaçmıştı. Artık fethedilecek bir kutup yoktu. Geriye ne kalmıştı? Ofis masasında oturup şirket yönetmek mi? Parlamento koridorlarında siyasetin yavan oyunlarına katılmak mı? O, sıradan bir hayat için yaratılmamıştı. Ruhunun derinliklerinde, o beyaz sessizliğin çağrısı dinmiyordu. Geri dönmeliydi. Ama nasıl? Ne için? Dünyanın tepesine ve dibine bayraklar dikilmişti. İnsanlığın coğrafi keşifler çağında yapabileceği son bir büyük destan kalmış olmalıydı. Son bir büyük “ilk”.
Aklındaki fikir, o güne dek kimsenin cüret edemeyeceği kadar pervasız, bir o kadar da görkemliydi: Antarktika kıtasını bir uçtan bir uca, Güney Kutbu üzerinden geçmek. Bu, yaklaşık iki bin dokuz yüz kilometrelik bir yürüyüş demekti. Önce Weddell Denizi’nin donmuş sularına bir gemiyle girilecek, Vahsel Koyu’na bir çıkarma ekibi bırakılacaktı. Shackleton ve altı adamı, köpekli kızaklarla kıtanın kalbine doğru ilerleyecek, Güney Kutbu’nda kısa bir mola verdikten sonra, yollarına devam ederek Ross Denizi kıyısındaki diğer bir ekiple buluşacaklardı. Ross Denizi’ndeki ekip, yolculuğun ikinci yarısı için belirli noktalara erzak ve malzeme depoları kurmakla görevli olacaktı. Plan, kâğıt üzerinde mantıklı görünüyordu; fakat Antarktika, kâğıt üzerindeki planları yutan bir canavardı. Weddell Denizi, “gemi tuzağı” olarak biliniyordu; hareketli, devasa buz kütleleriyle dolu, dünyanın en tehlikeli sularından biriydi. Kıtayı aşacak ekibin karşılaşacağı sıcaklıklar eksi elli, eksi altmış dereceleri bulabilirdi. En ufak bir hata, en küçük bir gecikme, bir malzemenin eksikliği veya bir köpeğin kaybı, zincirleme bir felakete yol açabilirdi. Bu, insan dayanıklılığının, liderliğin ve planlamanın nihai sınavı olacaktı. Shackleton, projesine tumturaklı bir isim bulmuştu: “İmparatorluk Sınır-Aşan Antarktika Seferi.” Bu isim, hem İngiliz İmparatorluğu’nun gururunu okşayacak hem de projenin destansı niteliğini vurgulayacaktı.
Fikir, zihninde olgunlaştıkça, Londra’nın kalabalığı ona daha anlamsız gelmeye başlıyordu. İnsanların yüzlerindeki ifadeler, konuştukları konular, dert edindikleri şeyler… Hepsi o büyük beyaz boşluğun yanında ne kadar da küçüktü. O, tarihe geçecek bir yolculuğun hayalini kuruyordu; insanlığın yeryüzündeki son büyük karasal yolculuğunu tamamlamanın hayalini. Bu düş, bir takıntıya dönüşmüştü. O, bir şairin ilham perisini beklemesi gibi, bu rüyayı gerçeğe dönüştürecek o tek bir fırsatı, o tek bir zengin destekçiyi bekliyordu. Başarısızlığın gölgesi ve fethin görkemli hayali arasında sıkışmış bir ruhla, şehrin gri sokaklarında yürümeye devam etti. Antarktika onu çağırıyordu ve o, bu çağrıya cevap vermeye mecburdu.
Burlington Sokağı, 1914 başları
Shackleton’ın geçici ofisi, Burlington Sokağı’ndaki dört katlı bir binanın ikinci katında, mütevazı bir odaydı. Duvarlarda Antarktika’nın büyüleyici ve ürkütücü manzaralarını gösteren solgun fotoğraflar asılıydı: Nimrod seferinden kalma buz dağları, donmuş bir denizin üzerinde yürüyen adamlar, kar fırtınasının ortasında bir çadırın silüeti. Odanın ortasındaki geniş meşe masanın üzeri haritalar, mektuplar ve hesap defterleriyle kaplıydı. Shackleton, masanın başında oturmuş, karşısındaki sandalyede oturan varlıklı sanayici Dudley Docker’a planını anlatıyordu. Ses tonu sakin fakat tutkuluydu; kelimeleri özenle seçiyor, dinleyicisini bir maceraya değil, titizlikle planlanmış bilimsel ve coğrafi bir girişime ikna etmeye çalışıyordu.
“Bay Docker,” dedi Shackleton, parmağını önündeki büyük Antarktika haritasının üzerinde gezdirerek. “Bakınız, burası Weddell Denizi. Bilinen dünyanın en az keşfedilmiş, en tehlikeli bölgesi. Hiçbir gemi, bu noktadan daha güneye inmeyi başaramadı. Biz, yeni inşa edilmiş, buz kütlelerine dayanacak şekilde özel olarak tasarlanmış bir gemiyle buradan gireceğiz.” Parmağı, kıtanın girintili kıyısında bir noktada durdu. “Hedefimiz Vahsel Koyu. Ekibin bir kısmını burada karaya çıkaracağız. Ben ve altı adamım, buradan kıtanın kalbine doğru yola çıkacağız.” Parmağı, haritanın ortasındaki boşlukta yavaşça ilerledi, Güney Kutbu olarak işaretlenmiş noktayı geçti ve karşı kıyıya, Ross Denizi’ne ulaştı. “Yaklaşık üç bin kilometrelik bir yol. Yolun son etabında, Ross Denizi’nden yola çıkıp bizim için ikmal depoları kurmuş olan diğer ekibimizle buluşacağız. Bu, insanlığın yeryüzündeki son büyük yolculuğu olacak. Amundsen Kutup’a ulaştı, evet. Scott da öyle. Ama kıtayı aşmak… Bu, bambaşka bir seviye. Bu, İmparatorluğun adını, keşifler tarihinin son ve en görkemli sayfasına altın harflerle yazdırmak demektir.”
Dudley Docker, gri takım elbisesi içinde dimdik oturan, keskin bakışlı, pratik bir adamdı. Romantizme veya boş hayallere prim vermezdi. O, rakamların, sonuçların ve somut getirilerin adamıydı. Shackleton’ı dikkatle dinledi, arada bir bıyığını sıvazladı. “Sir Ernest,” dedi tok bir sesle. “Anlattıklarınız kulağa heyecan verici geliyor. Fakat ben bir iş adamıyım. Bu projenin maliyeti nedir ve bana ya da İmparatorluğa somut getirisi ne olacak?”
Shackleton bu soruya hazırlıklıydı. Aylardır bu an için çalışıyordu. “Toplam bütçemiz elli bin sterlin,” diye yanıtladı. “Bu rakam geminin satın alınmasını, gerekli modifikasyonların yapılmasını, üç yıllık erzak ve yakıtı, bilimsel ekipmanları, köpekleri ve yetmişe yakın mürettebatın maaşlarını kapsıyor. Getirisine gelince… Bilimsel getirisi muazzam olacak. Kıtanın meteorolojisi, jeolojisi ve manyetik alanları hakkında daha önce hiç elde edilmemiş veriler toplayacağız. Fakat asıl getiri, manevi. Bu, Britanya’nın cesaretinin, dayanıklılığının ve keşif ruhunun bir kanıtı olacak. Savaş bulutlarının Avrupa üzerinde gezindiği bir dönemde, ulusumuzun moralini yükseltecek, gençlere ilham verecek bir başarı hikayesi.”
Shackleton, Docker’ın gözlerinin içine baktı. O anda bir satıcı gibi değil, bir lider, bir vizyoner gibi konuşuyordu. “Bay Docker, isminizin tarihin en büyük kaşiflerinden birinin yanında anılmasını istemez misiniz? Bu, fabrikalarınızın ürettiği çelikten daha kalıcı bir miras olacaktır.”
Bu konuşma, aylarca süren sayısız görüşmeden, reddedilişten ve hayal kırıklığından biriydi. Shackleton, zengin aristokratların salonlarında, iş adamlarının ofislerinde, kulüplerin puro dumanlı odalarında bıkıp usanmadan aynı hayali anlatmıştı. Kimi onu bir maceraperest, kimi bir deli olarak görüyordu. Hükümetten istediği destek sembolik bir rakamla sınırlı kalmıştı. Fakat Shackleton’ın tükenmez bir enerjisi ve insanları ikna etme konusunda doğuştan gelen bir yeteneği vardı. Sonunda, Dudley Docker’dan on bin sterlinlik önemli bir bağış sözü almayı başardı. Ardından, İskoçyalı jüt sanayicisi Sir James Caird, Shackleton’ın tutkusundan ve kararlılığından etkilenerek yirmi dört bin sterlin gibi devasa bir bağış yaptı. Geri kalan miktar, küçük bağışlar ve Shackleton’ın kendi kaynaklarıyla tamamlanacaktı. Sefer, artık bir hayal olmaktan çıkıp gerçeğe dönüşüyordu.
Para bulunduktan sonraki aşama, mürettebatı toplamaktı. Shackleton, The Times gazetesine tarihin en meşhur iş ilanlarından birini verdiğine inanılan ilanı verdi: “Tehlikeli yolculuk için adamlar aranıyor. Düşük ücret, dondurucu soğuk, aylar süren tam karanlık, sürekli tehlike, sağ salim dönüş şüpheli. Başarı durumunda onur ve tanınma.” Bu ilanın gerçekten yayınlanıp yayınlanmadığı bir şehir efsanesi olsa da, Shackleton’ın aradığı adamların profilini mükemmel bir şekilde özetliyordu. Ofisine beş binden fazla başvuru mektubu yağdı. Shackleton, her bir mektubu okumasa da, adaylarla yaptığı mülakatlarda alışılmadık bir yöntem izliyordu. Teknik becerilerden çok, karakter arıyordu. Adayın gözlerinin içine bakıyor, espri anlayışını ölçüyor, zor bir durumda nasıl tepki vereceğini anlamaya çalışıyordu. Aradığı şey, iyimserlikti. Çünkü biliyordu ki, Antarktika’nın karanlık ve soğuk aylarında, bir insanın ruhunu ayakta tutacak olan şey kas gücü değil, sarsılmaz bir iyimserlikti.
Bu süreçte, seferin kilit isimleri bir bir ekibe katıldı. Frank Wild, Shackleton’ın en güvendiği adamı, sağ kolu olacaktı. Daha önceki seferlerde de birlikte olmuşlardı; sessiz, sakin, kaya gibi sağlam bir karakterdi. Shackleton’ın olmadığı yerde, liderliği devralacak kişi oydu. Yeni Zelandalı Frank Worsley, geminin kaptanı olarak işe alındı. Worsley, bir gece rüyasında Burlington Sokağı’nı görmüş ve ertesi gün ne olduğunu anlamak için sokağa geldiğinde Shackleton’ın ofis tabelasını fark etmişti. İçeri girmiş ve yirmi dakika içinde işi almıştı. O, denizcilik bilgisi ve olağanüstü yön bulma yeteneğiyle tanınan, enerjik ve neşeli bir adamdı. Tom Crean, İrlandalı bir devdi. Robert Falcon Scott’ın her iki seferine de katılmış, Antarktika’nın en tecrübeli ve en dayanıklı adamlarından biriydi. Onun sessiz gücü ve sarsılmaz sadakati, ekip için bir güvence olacaktı. Fotoğrafçı Frank Hurley, Avustralyalı bir maceraperestti; onun görevi, bu destansı yolculuğu ölümsüzleştirmekti. Hurley, mükemmel kareyi yakalamak için en büyük tehlikeleri göze almaktan çekinmeyen, sanatsal bir ruha sahip, inatçı bir adamdı. Bilim adamları, marangozlar, mühendisler, doktorlar ve tayfalar… Her biri kendi alanında yetenekli, farklı karakterlere sahip bu adamlar, Shackleton’ın karizması etrafında birleşerek tek bir vücut haline gelmeye başlıyordu. Onlar, tarihin en zorlu yolculuklarından birine çıkacak olan Endurance’ın ruhunu oluşturacaklardı.
Norveç Tersanesi ve Thames Nehri, 1914 ortaları
Shackleton’ın hayalini taşıyacak olan gemi, Norveç’in Sandefjord limanındaki bir tersanede bekliyordu. Orijinal adı Polaris (Kutup Yıldızı) olan bu gemi, kutup keşifleri için özel olarak inşa edilmişti. Adrien de Gerlache ve Lars Christensen gibi tecrübeli kutup kaşiflerinin denetiminde, en kaliteli meşe ve Norveç çamı kullanılarak yapılmıştı. Bu bir gemi değil, bir kaleydi. Omurgası, normal bir gemininkinden çok daha kalındı. Gövdesini oluşturan ahşap katmanlar, buzun basıncına dayanabilmesi için özenle bir araya getirilmişti. Pruvası, yani geminin ön kısmı, kalın buz tabakalarını kırabilmesi için demirle kaplı, küt ve sağlam bir yapıdaydı. Üç direkli bir barkentindi, yani yelken gücünden faydalanabiliyordu, fakat aynı zamanda modern bir buhar motoruna da sahipti. Bu, ona hem rüzgârın lütfuna hem de kömürün gücüne güvenme esnekliği sağlıyordu.
Shackleton, gemiyi ilk gördüğünde onun potansiyelini hemen anladı. Bu, Antarktika’nın buzlu çenelerine direnebilecek türden bir gemiydi. Gerekli parayı topladıktan sonra gemiyi satın aldı ve ona yeni, daha anlamlı bir isim verdi: Endurance (Dayanıklılık). Bu isim, Shackleton ailesinin arması olan “Fortitudine vincimus” – “Dayanıklılıkla fethedeceğiz” mottosundan geliyordu. Bu, bir gemiye verilmiş bir isimden çok, bir meydan okumaydı; hem doğaya hem de kaderin kendisine karşı bir duruş ilanıydı. Gemi, Shackleton’ın vizyonunun somutlaşmış haliydi.
Endurance, Londra’ya getirildiğinde Thames Nehri kıyısındaki Millwall Rıhtımı’na demirledi. Burada, aylarca sürecek hummalı bir hazırlık dönemi başladı. Geminin içi, uzun ve zorlu bir yolculuğa uygun hale getiriliyordu. Ambarlarına tonlarca kömür, konserve et, bisküvi, un, şeker ve diğer temel gıda maddeleri istifleniyordu. Shackleton, adamlarının moralinin önemini bildiği için, lüks sayılabilecek malzemeleri de unutmamıştı: reçeller, turşular, pudingler ve hatta bir miktar şarap. Bilimsel ekipmanlar; manyetometreler, meteoroloji aletleri, su ve toprak örnekleri için kaplar özenle paketlenip yerleştiriliyordu. Geminin güvertesine, sefere katılacak olan altmış dokuz Kanada Eskimo köpeği için özel kulübeler inşa edildi. Bu köpekler, kıtayı aşacak ekibin motor gücü olacaktı. Onların sağlığı ve gücü, seferin başarısı için hayati önem taşıyordu.
Rıhtım, arı kovanı gibiydi. Marangozlar güvertede çalışıyor, mühendisler motor dairesinde son kontrolleri yapıyor, tayfalar tonlarca yükü vinçlerle gemiye taşıyordu. Shackleton, her detayla bizzat ilgileniyordu. Bir an erzak listesini kontrol ediyor, bir sonraki an köpeklerin tasmalarını inceliyor, ardından fotoğrafçı Hurley ile karanlık odanın nereye kurulacağını tartışıyordu. O, sadece bir lider değil, aynı zamanda bir orkestra şefiydi; farklı enstrümanları çalan onca adamı ve malzemeyi tek bir amaç doğrultusunda, uyumlu bir bütün haline getiriyordu.
Hazırlıklar devam ederken, halkın sefere olan ilgisi de artıyordu. Gazeteler, Shackleton ve ekibi hakkında haberler yapıyor, Endurance’ı görmeye gelen meraklı kalabalıklar rıhtımı dolduruyordu. O dönemde kutup kaşifleri, günümüzün astronotları gibiydiler; cesaretleri ve bilinmeyene duydukları tutkuyla halka ilham veren modern kahramanlardı. Çocuklar, gelecekte Shackleton gibi olmak istiyor, kadınlar bu cesur adamlara hayranlık dolu mektuplar yolluyordu. Bu ilgi, mürettebatın moralini yükseltiyor, onlara çıktıkları yolculuğun ne kadar önemli olduğunu hissettiriyordu.
Temmuz ayının sonlarına doğru Endurance, artık yola çıkmaya hazırdı. Ahşap gövdesi siyaha boyanmış, güvertesi tertemizdi. Direkleri gökyüzüne gururla uzanıyor, yelkenleri sarılı bir şekilde emir bekliyordu. Ambarları ağzına kadar dolu, köpekler kulübelerinde sabırsızca havlıyordu. O, artık demirden ve ahşaptan bir yığın değil, bir amacı olan, bir ruhu olan yaşayan bir varlıktı. Shackleton, geminin pruvasında durup Thames’in bulanık sularına bakarken, içinde bir gurur ve heyecan dalgası hissetti. Aylarca süren çaba, uykusuz geceler, bitmek bilmeyen toplantılar meyvesini vermişti. Hayalinin gemisi, şimdi ayaklarının altında, dünyanın sonuna gitmeye hazırdı. Fakat o ve adamları daha rıhtımdan ayrılmadan, Avrupa’nın uzak bir köşesinde patlayan bir silah sesi, tüm dünyanın ve onların yolculuğunun kaderini sonsuza dek değiştirecek olaylar zincirini başlatmak üzereydi.
Plymouth, Ağustos 1914
Endurance, 1 Ağustos 1914’te Londra’dan ayrılıp, son hazırlıklar ve vedalaşmalar için güney sahilindeki Plymouth’a doğru yola çıktığında, hava tuhaf bir şekilde ağırdı. Bu ağırlık, yaklaşan fırtınanın habercisi olan meteorolojik bir durumdan kaynaklanmıyordu. Bu, Avrupa’nın üzerine çöken siyasi gerilimin, savaş çanlarının uğursuz tınısının yarattığı bir ağırlıktı. Saraybosna’da Avusturya-Macaristan Arşidükü Franz Ferdinand’a düzenlenen suikast, bir dizi ittifak anlaşmasını tetiklemiş ve kıtayı bir barut fıçısına dönüştürmüştü. Gazete başlıkları her geçen gün daha da kararıyor, diplomatik dilin yerini askeri tehditler alıyordu.
Shackleton ve mürettebatı, Plymouth’a vardıklarında, ülkenin savaş ateşiyle yanmaya başladığını gördüler. Sokaklarda vatansever marşlar söyleyen gençler, askere alma merkezlerinin önünde uzayan kuyruklar vardı. Almanya’nın Rusya’ya ve Fransa’ya savaş ilan ettiği haberi geldi. Britanya İmparatorluğu’nun bu çatışmanın dışında kalması imkânsız görünüyordu. Shackleton, hayatının en zorlu ikilemlerinden biriyle karşı karşıya kalmıştı. Hayatının projesi, yıllardır kurduğu düş, tam başlayacakken, ülkesi savaşa giriyordu. Bir kaşif olarak görevi, bilinmeyene doğru yelken açmaktı. Fakat bir İngiliz şövalyesi olarak görevi, vatanı tehlikedeyken hizmet etmekti.
Mürettebat arasında da bir huzursuzluk baş göstermişti. Birçoğu genç ve sağlıklı adamlardı. Arkadaşları, kardeşleri orduya yazılırken, kendilerinin dünyanın öbür ucuna bir maceraya gitmeleri doğru muydu? Bu bir tür kaçış sayılmaz mıydı? Shackleton, bu ahlaki yükü tek başına taşıyamayacağını biliyordu. Tüm mürettebatı güvertede topladı ve durumu onlara anlattı. Seçim onundu, fakat onların da fikrini almak istiyordu. Ya sefere devam edeceklerdi ya da gemiyi, içindeki tüm malzemeleri ve mürettebatı savaşta kullanılmak üzere Donanma Bakanlığı’na, yani Amirallik’e teslim edecekti.
Bu, bir liderin karşılaşabileceği en zor anlardan biriydi. Adamlarının gözlerinde, macera arzusunun ve vatanseverlik görevinin çatışmasını görüyordu. Uzun bir tartışmanın ardından, ortak bir karar alındı. Shackleton, Amirallik’e bir telgraf çekecek ve gemiyi, malzemeleri ve adamlarını Kral’ın hizmetine sunduklarını bildirecekti. Eğer hükümet onların hizmetine ihtiyaç duymazsa, o zaman sefere devam edeceklerdi.
O telgraf, Plymouth’taki postane binasından Londra’ya doğru yola çıktığında, Endurance’ın güvertesinde derin bir sessizlik hâkimdi. Herkes, gelecek cevabı bekliyordu. Saatler, günler gibi geçti. Bu bekleyiş, Antarktika’nın buzları arasında geçecek bekleyişlerin sadece bir provasıydı. 4 Ağustos’ta Almanya, Belçika’yı işgal etti ve Britanya, Almanya’ya savaş ilan etti. Artık resmen savaştaydılar. Shackleton’ın umutları tükenmek üzereydi. Seferin iptal edileceğine neredeyse emindi.
Tam o umutsuz bekleyiş anında, bir postacı rıhtıma geldi ve titreyen bir elle Shackleton’a bir telgraf uzattı. Telgraf, Amirallik Birinci Lordu Winston Churchill’den geliyordu. Shackleton, zarfı yavaşça açtı. İçindeki mesaj, tek bir kelimeden oluşuyordu: “Proceed” (Devam Edin).
Bu tek kelime, güvertede bir sevinç patlamasına yol açtı. Amirallik, Shackleton’ın seferinin, savaşın kasvetli atmosferinde ulusa moral verecek bir sembol olacağını düşünmüştü. Onların görevi, savaşmak değil, Britanya ruhunun en zor koşullarda bile sönmeyeceğini göstermekti. Bu onayla birlikte, üzerlerindeki ahlaki yük kalkmıştı. Artık onlar, sadece bir grup maceraperest değil, ülkelerinin zımni onayıyla yola çıkan, özel bir görevdeki adamlardı.
Son vedalaşmalar yapıldı. Aileler, eşler, sevgililer rıhtıma gelmişti. Gözyaşları, kucaklaşmalar ve geleceğe dair belirsiz umutlarla dolu bir atmosfer vardı. Shackleton, karısı Emily’ye veda ederken, ona bir kez daha Antarktika’dan sonra sakin bir hayat yaşayacağına dair söz verdi. Fakat ikisi de biliyordu ki, Shackleton’ın ruhu medeniyete sığamayacak kadar vahşiydi.
8 Ağustos 1914’te, Endurance demir aldı. Rıhtımdaki kalabalık el sallarken, gemi yavaşça limandan ayrıldı. Buhar motoru ritmik bir şekilde çalışıyor, bacasından gri bir duman tütüyordu. Plymouth’un yeşil tepeleri yavaş yavaş ufukta küçülürken, mürettebat güverteden sessizce uzaklaşan ana karayı izliyordu. Arkalarında savaşın kaosuna sürüklenen bir dünya, önlerinde ise beyaz bir bilinmezlik uzanıyordu. Gemi, Manş Denizi’ne açılıp güneye, Atlantik’in engin sularına doğru rotasını çevirdiğinde, Shackleton köprüüstünde durmuş, karşıdaki ufka bakıyordu. Yüzünde, hem başarının getireceği zaferin hem de karşılaşacakları akıl almaz zorlukların bilinciyle şekillenmiş, kararlı bir ifade vardı. Endurance yola çıkmıştı. Ve tarih, nefesini tutmuş, bu cüretkâr yolculuğun sonucunu beklemeye başlamıştı.
BÖLÜM II: BEYAZ ÇAĞRI
Atlantik Okyanusu, Eylül 1914
Endurance, Plymouth’tan ayrıldıktan sonra medeniyetin son yankılarını da arkasında bırakarak güneye, Atlantik’in sonsuz maviliğine doğru ilerliyordu. Gemi, artık kendi küçük, yüzen dünyasıydı. Yirmi sekiz adam, altmış dokuz köpek ve bir kedi, okyanusun ritmiyle yaşayan tek bir organizmaya dönüşmüştü. Günler, gemi yaşamının asırlık düzeni içinde akıp gidiyordu. Dört saatlik vardiyalar halinde çalışan tayfalar, güverteyi yıkıyor, yelkenleri ayarlıyor, pirinç aksamı parlatıyor ve geminin kalbi olan buhar motorunun hiç durmadan beslenmesini sağlıyordu. Kaptan Worsley, köprüüstündeki yerinden nadiren ayrılıyordu. Gözleri sürekli ufukta, elleri sekstantında, zihni ise yıldızların ve akıntıların karmaşık haritasında geziniyordu. O, geminin yönünü belirleyen pusulası, seyrin güvenliğinin teminatıydı.
Geminin sosyal yapısı, İngiliz toplumunun bir mikrokozmosu gibiydi. Arka tarafta, Shackleton’ın ve subayların kamaralarının bulunduğu, maun panellerle kaplı, rahat koltukların ve kitaplarla dolu bir kütüphanenin yer aldığı yemek salonuna “The Ritz” (Ritz Oteli) adı verilmişti. Burada akşam yemekleri, belli bir resmiyet içinde yenir, Shackleton’ın liderliğinde günün olayları ve geleceğe dair planlar tartışılırdı. Frank Wild, Shackleton’ın sessiz gölgesi gibiydi. Az konuşur, çok gözlemlerdi. Onun sakin varlığı, en gergin anlarda bile etrafına bir güven hissi yayardı. Frank Hurley ise tam tersiydi; enerjisi hiç bitmeyen, her an bir şaka yapmaya veya inanılmaz bir hikâye anlatmaya hazır, coşkulu bir sanatçıydı. Fotoğraf makinesi, vücudunun bir uzvu gibiydi. Güneşin batışını, dalgaların köpüklerini, güvertede çalışan bir tayfanın yorgun yüzünü ölümsüzleştirmek için sürekli en iyi açıyı, en doğru ışığı kovalıyordu.
Geminin ön kısmında ise tayfaların ve bilim ekibinin alt kademesinin kaldığı, “fo’c’sle” (baş kasara) denen daha dar ve kalabalık koğuşlar bulunuyordu. Buradaki hava, “The Ritz”in cilalı atmosferinden farklıydı. Ranzaların sıkışık olduğu, ıslak yün ve tütün kokusunun havaya sindiği o mekânda, daha gürültülü kahkahalar atılıyor, daha içten şarkılar söyleniyordu. İrlandalı dev Tom Crean, denizcilik hikâyeleriyle genç tayfaları büyülerken, marangoz Harry “Chippy” McNish, İskoç aksanıyla sosyalist fikirlerini ateşli bir şekilde savunuyordu. Farklı sınıflardan, farklı geçmişlerden gelen o adamlar, ortak bir amaç ve ortak bir kader etrafında yavaş yavaş kenetleniyordu. Sınıfsal ayrımlar, medeniyetin geride kalmış bir lüksü gibi, okyanusun tuzuyla aşınmaya başlamıştı.
Güvertede ise bambaşka bir hayat vardı. Kanadalı Eskimo köpekleri, yolculuğun monotonluğunu havlamaları, ulumaları ve aralarındaki bitmek bilmeyen hiyerarşi kavgalarıyla bozuyordu. Her birinin bir ismi ve belirgin bir karakteri vardı: lider ruhlu Shakespeare, kavgacı Samson, oyuncu Sailor. Shackleton, köpeklerin Antarktika’daki başarı için ne kadar kritik olduğunu biliyordu. Onların bakımına, beslenmesine ve eğitimine büyük önem veriyordu. Mürettebat, köpeklerle ilgilenerek hem sorumluluk alıyor hem de yaklaşan zorlu görev için zihinsel olarak hazırlanıyordu.
Yolculuk, savaşın gölgesinde devam ediyordu. Zaman zaman karşılaştıkları gemilerden aldıkları haberler, Avrupa’daki yangının nasıl da büyüdüğünü gösteriyordu. Belçika’nın düştüğü, Fransız siperlerinde binlerce gencin can verdiği haberleri, Endurance’ın sessiz dünyasına birer fısıltı gibi ulaşıyordu. Adamlar, güvertede toplanıp haritalar üzerinde savaşın seyrini tartışıyor, arkalarında bıraktıkları dünya için endişeleniyorlardı. Onların yolculuğu, o büyük kıyımın yanında anlamsız bir macera gibi görünebilirdi. Fakat Shackleton, adamlarına misyonlarının önemini hatırlatıyordu. Onların görevi, insan ruhunun yıkıma değil, keşfe ve dayanıklılığa olan yeteneğini kanıtlamaktı. Savaşın karanlığına karşı, insanlığın bitmeyen umudunun bir meşalesini taşıyorlardı.
Atlantik’in sıcak ve nemli havası, ekvatoru geçtikten sonra yerini daha serin rüzgârlara bıraktı. Gemi, iki aydan uzun süren bir yolculuğun ardından, Ekim ayının sonlarında Buenos Aires limanına ulaştı. Bu, Antarktika’dan önceki son büyük medeniyet durağıydı. Ne var ki, sıcak karaya ayak basmalarından birkaç gün sonra, geminin düzenini sarsacak beklenmedik bir olay yaşandı. İkinci mühendis, geminin en büyük yelken bezlerinden birinin katlı olduğu dolaptan zayıf iniltiler geldiğini duydu. Diğer tayfalarla birlikte yelken bezini açtıklarında, altından yarı baygın, zayıf ve bitkin bir genç adam çıktı.
Bu, Perce Blackborow adında on sekiz yaşında bir Galliydi. Arkadaşı William Bakewell ile sefere katılmak için başvurmuş, Bakewell kabul edilirken kendisi genç ve tecrübesiz olduğu için reddedilmişti. Maceraya katılma arzusuna karşı koyamayan Blackborow, arkadaşının yardımıyla gemiye gizlice binmiş ve dolapta saklanmıştı. Şimdi ise, yolculuğun ortasında, kaçak bir yolcu olarak Kaptan’ın karşısındaydı.
Blackborow, titreyen bacaklarıyla güvertede, Shackleton’ın önünde duruyordu. Shackleton’ın yüzü, fırtına öncesi bir gökyüzü gibi karanlıktı. Gözleri öfkeyle parlıyordu. Bir kaçak yolcu, gemideki disiplini ve hassas erzak dengesini altüst edebilecek ciddi bir sorundu. Shackleton, buz gibi bir sesle sordu: “Ne yaptığını sanıyorsun sen?” Ardından, bir an duraksadı ve etrafındaki subaylara döndü. Sesini yükselterek konuştu, öyle ki güvertedeki her adam duyabilsin. “Biliyor musun, böyle yolculuklarda bazen çok zor zamanlar geçiririz. Yiyecekler azalır. Eğer o noktaya gelirsek, şunu bil ki gemide yiyeceğimiz ilk şey, kaçak yolcular olur!”
Güvertede ölümcül bir sessizlik oldu. Genç Blackborow’un beti benzi atmıştı. Tam o anda Shackleton’ın yüzündeki sert ifade yumuşadı, gözlerinin kenarında hafif bir tebessüm belirdi. O, gencin gözlerinde korkuyu değil, maceraya olan bastırılamaz tutkuyu görmüştü. Bir lider olarak, kuralcılıktan çok, insan ruhunun potansiyeline değer verirdi. Kaptan Worsley’e döndü ve “Kaptan,” dedi, “onu mutfağa götürün. Bir işe yarasın.” O anki rahatlama, güvertede bir kahkaha dalgası yarattı. Perce Blackborow, resmen mürettebata katılmıştı. Shackleton, bir kriz anını, liderliğini ve insancıllığını gösterdiği bir fırsata çevirmişti.
Buenos Aires’te geçirilen birkaç hafta, son hazırlıklarla geçti. Shackleton, seferin bütçesindeki açığı kapatmak için yerel İngiliz topluluğundan ek fon bulmak zorunda kaldı. Bazı mürettebat üyeleri, savaşta hizmet etmek için geri dönmeye karar verdi. Onların yerine yeni adamlar alındı. Fotoğrafçı Frank Hurley, şehrin hareketli sokaklarında ve limanında deklanşörüne basarak son medeniyet karelerini yakalıyordu. 26 Ekim’de Endurance, Buenos Aires’ten demir aldı. Artık rotası, dünyanın sonundaki o hayalet ada, Güney Georgia’ydı. Medeniyetin son fısıltıları da geride kalırken, gemi, güneyin soğuk ve hırçın sularına doğru ilerlemeye başladı. Önlerindeki dünya, artık insanların değil, rüzgârın, dalgaların ve buzun hüküm sürdüğü bir dünyaydı.
Güney Georgia, Kasım 1914
Endurance’ın Güney Georgia’ya yaklaşırken karşılaştığı manzara, başka bir gezegene ait gibiydi. Atlantik’in tekdüze mavisinin ardından, ufukta beliren o kara parçası, karanlık ve tehditkâr bir silüet çiziyordu. Sivri, karla kaplı dağ zirveleri, alçak bulutları birer mızrak gibi deliyordu. Buzullar, dağların yamaçlarından denize doğru devasa, donmuş nehirler gibi akıyor, turkuaz ve beyaz renklerin ürkütücü bir güzelliğini sergiliyordu. Hava keskinleşmiş, tuzlu deniz kokusuna buzun ve karın o kendine özgü, temiz ve soğuk kokusu karışmıştı. Bu, medeniyetin bittiği, doğanın ham ve acımasız gücünün başladığı yerdi.
Gemi, adanın kuzey kıyısındaki korunaklı bir koya, Grytviken’e doğru süzüldü. Burası, Norveçli balina avcıları tarafından kurulmuş bir istasyondu; Antarktika’ya açılan son kapı, insan yerleşiminin en güneydeki karakoluydu. Fakat Grytviken, pitoresk bir kutup köyü değildi. Havada ağır, mide bulandırıcı bir koku vardı: kaynatılan balina yağı, kan ve kömür dumanının karışımı. Koyun suları, balina kanıyla yer yer kızıla boyanmıştı. Sahilde, iskeletleri çıkarılmış devasa balina kemikleri, tarih öncesi yaratıkların mezarlığı gibi beyaz bir yığın oluşturuyordu. Fabrika binalarından sürekli bir gürültü ve buhar yükseliyordu. “Flensing planı” adı verilen geniş, ahşap platformda, işçiler devasa balina leşlerini uzun saplı, keskin bıçaklarla parçalıyordu. Burası, endüstriyel ölümün ve doğanın acımasızca sömürülmesinin bir anıtı gibiydi. Endurance’ın mürettebatı, güverteden o manzarayı izlerken, medeniyetin son kalesinin bile ne kadar vahşi olabileceğini gördü.
Shackleton ve subayları, istasyonun yöneticisi Carl Anton Larsen ile görüşmek üzere karaya çıktı. Larsen, Norveçli bir efsaneydi; Antarktika sularını kendi avucunun içi gibi bilen, yüzü rüzgâr ve tuzla yanmış, tecrübeli bir deniz kurduydu. Shackleton’ı ofisinde, sobanın sıcaklığında karşıladı. Duvarlar, balina avı filolarının fotoğrafları ve deniz haritalarıyla kaplıydı.
“Sir Ernest,” dedi Larsen, kalın Norveç aksanıyla. “Sizi burada görmek bir onur. Seferiniz hakkında çok şey duyduk. Oldukça cüretkâr bir plan.”
Shackleton, teşekkür etti ve kendi planını anlattı. Weddell Denizi’ne girip Vahsel Koyu’na ulaşma niyetini açıkladı. Larsen, onu dikkatle dinledi, yüzündeki ifade giderek ciddileşti. Konuşma bittiğinde, bir an sessiz kaldı, pencereden dışarıdaki buzlu koya baktı. Sonra Shackleton’a döndü.
“Sir Ernest,” dedi yavaşça, kelimelerini özenle seçerek. “Size bir tavsiye vermeme izin verin. Weddell Denizi’ne bu yıl girmeyin.”
Shackleton şaşırmıştı. “Neden? Mevsim daha yeni başlıyor.”
“Çünkü buz,” diye yanıtladı Larsen. “Buz koşulları, yirmi yıldır gördüğümün en kötüsü. Geçen yaz bizim gemilerimiz bile normal av sahalarına yaklaşamadı. Deniz, yüzlerce kilometrelik bir alanda katı bir pak buz kütlesiyle kaplı. Bu, normal bir mevsim değil. Deniz donmuş durumda. Eğer o denize girerseniz, geminiz bir ceviz kabuğu gibi sıkışıp kalır.”
Larsen’in sözleri, odadaki havayı dondurdu. Bu, bir korkağın veya bir karamsarın sözleri değildi. Bu, o suları herkesten iyi bilen bir adamın, tecrübeye dayalı, ciddi bir uyarısıydı. Shackleton, bir an için tereddüt etti. Karşısında, doğanın dilini konuşan bir adam duruyordu. Fakat Shackleton’ın zihninde başka sesler de vardı: sponsorlarına verdiği sözler, basına açıkladığı görkemli hedefler, onu bekleyen şan ve şeref, ve en önemlisi, kendi içindeki o bastırılamaz ileri gitme arzusu. Geri dönmek, daha başlamadan pes etmek demekti. Bu, onun karakterine aykırıydı.
“Tavsiyeniz için teşekkür ederim, Kaptan Larsen,” dedi Shackleton, sesinde sarsılmaz bir kararlılıkla. “Fakat biz deneyeceğiz. Burada bir süre bekleyeceğiz. Belki rüzgâr yön değiştirir, belki buzlar açılır. Fırsat bulduğumuz an güneye hareket edeceğiz.”
Larsen, Shackleton’ın gözlerindeki o inatçı ateşi gördü. Başını hafifçe salladı. O türden bir adamı tanıyordu; çünkü kendisi de bir zamanlar öyleydi. “Peki,” dedi. “Umarım şans sizden yana olur. İstasyonumuz ve imkânlarımız emrinizdedir.”
Endurance, Grytviken’de bir ay boyunca demirli kaldı. Bu süre, bir bekleme ve son hazırlık dönemiydi. Marangoz McNish, güverteyi ve donanımı son bir kez elden geçirdi. Mühendisler, motoru en küçük parçasına kadar söküp yeniden topladı. Bilim adamları, adanın jeolojisi ve bitki örtüsü üzerine çalışmalar yaptı. Köpekler, karada kızak çekme antrenmanları yaparak enerjilerini atıyorlardı. Mürettebat, boş zamanlarında balina avcılarıyla dostluk kuruyor, onların hikâyelerini dinliyor ve balina avcılığının kanlı ve zorlu sürecine ilk elden tanıklık ediyordu. Frank Hurley, o ay boyunca belki de kariyerinin en çarpıcı fotoğraflarından bazılarını çekti: buzulların eteklerinde otlayan ren geyikleri, terk edilmiş balina iskeletleri üzerinde oynayan penguenler, fırtınalı bir günde limana sığınan gemiler ve yüzleri hayatın zorluklarıyla çizilmiş Norveçli avcıların portreleri.
Bekleyiş süresince, balina avı gemilerinden gelen raporlar, Larsen’in uyarısını doğruluyordu. Güneyden dönen kaptanlar, hep aynı hikâyeyi anlatıyordu: “Buz, buz ve daha fazla buz. Katı, geçit vermeyen bir duvar.” Bu haberler, mürettebat arasında bir fısıltı dalgasına neden oluyordu. Bazıları, Patron’un (Shackleton’a taktıkları isim) bu uyarıları dikkate alıp almayacağını merak ediyordu. Fakat Shackleton, kararını vermişti. O, iyimserliğini bir zırh gibi kuşanmıştı. Her sabah güneye doğru esen rüzgârı kontrol ediyor, buz haritalarını inceliyor ve bir gedik, bir fırsat arıyordu. Ona göre mesele, gidip gitmemek değil, ne zaman gideceğiydi.
Sonunda, Aralık ayının başında, bir balina gemisinden gelen rapor, güneydeki pak buzun kenarında bir miktar gevşeme olduğuna işaret etti. Bu, Shackleton’ın beklediği işaretti. Hemen hareket emrini verdi. Endurance, son kez kömür ve tatlı su ile dolduruldu. Adamlar, karadaki arkadaşlarına son mektuplarını yazdılar. Bu mektuplar, medeniyetle son bağlantıları olacaktı.
5 Aralık 1914 sabahı, Endurance Grytviken’den ayrılmaya hazırdı. Hava açık, fakat keskin bir soğuk vardı. Norveçli balina avcıları, işlerini bırakıp sahilde toplanmış, o cesur ve belki de çılgın adamların gidişini izlemek için gelmişlerdi. Yüzlerinde saygı ve endişe dolu bir ifade vardı. Endurance, demir alıp yavaşça koydan çıkarken, istasyondan üç kez siren çalındı. Bu, bir denizci selamı, bir iyi şans dileğiydi. Endurance, kendi düdüğüyle karşılık verdi. Shackleton, köprüüstünde durmuş, sahildeki kalabalığa el sallıyordu. Gözleri, adanın arkasındaki güney ufkuna kilitlenmişti.
Gemi, açık denize ulaştığında, manzara hızla değişmeye başladı. İki gün sonra, ilk buz dağı görüldü. Ufukta beliren o devasa, beyaz kütle, hem bir güzellik abidesi hem de bir tehlike habercisiydi. Güneş ışığında binlerce elmas gibi parlıyor, suyun altında ise görünmeyen, turkuaz rengi devasa bir kütle saklıyordu. Hurley, fotoğraf makinesine sarılıp en iyi açıyı yakalamak için direklere tırmanırken, mürettebat güverteye toplanmış, sessiz bir hayranlıkla o yüzen kaleyi izliyordu. Bu, Antarktika’nın onlara gönderdiği ilk elçiydi.
Endurance güneye doğru ilerledikçe, buz dağlarının sayısı arttı. Gemi, devasa beyaz heykellerden oluşan bir labirentin içinde yol almaya başladı. Ardından, “pak buz” adı verilen, denizin yüzeyini kaplayan donmuş, hareketli bir enkaz alanı belirdi. Başlangıçta ince ve kırılgandı; Endurance’ın güçlendirilmiş pruvası, onu bir cam gibi kırarak ilerliyordu. Fakat her geçen mil, buz tabakasını daha kalın, daha inatçı hale getiriyordu. Gemi, artık açık denizde süzülmüyor, katılaşmaya başlayan bir çorbanın içinde kendine yol açmaya çalışıyordu. Norveçli balina avcılarının uyarısı, kulaklarda uğursuz bir kehanet gibi çınlamaya başlamıştı. Endurance, Weddell Denizi’nin buzlu çenelerine doğru ilerliyordu. Geri dönüşü olmayan bir yola girmişlerdi.
BÖLÜM III: BUZ TUZAĞI
Weddell Denizi, Aralık 1914 – Ocak 1915
Endurance, Güney Georgia’nın karanlık zirvelerini ardında bıraktığında, kendini bambaşka bir dünyanın eşiğinde buldu. Burası, haritaların beyaz bir boşlukla işaretlediği, insanoğlunun hafızasında yeri olmayan bir âlemdi. Hava, sanki camdan yapılmış gibi keskin ve arıydı; nefes almak, ciğerleri temizleyen soğuk bir ateşi içe çekmek gibiydi. Denizin rengi, tropik sulardaki neşeli turkuazdan, içinde kadim sırlar saklayan derin, mürekkepli bir laciverte dönmüştü. Ufuk çizgisi, artık bir netlik değil, suyun ve gökyüzünün birbirine karıştığı, sürekli değişen bir hayaldi.
İlk buz kütleleri, denizin üzerinde yüzen hayaletler gibi belirdi. Bunlar, pak buzdan kopmuş, akıntılarla sürüklenen öncü parçalardı. Endurance, onları birer birer karşılıyor, güçlendirilmiş pruvası, ince buz tabakalarını bir bisküviyi kırar gibi kolayca parçalıyordu. Güvertede bir sevinç ve merak havası vardı. Adamlar, küpeştelere yaslanmış, daha önce hiç görmedikleri o manzarayı seyrediyordu. Meraklı penguenler, buz kütlelerinin üzerinden gemiyi izliyor, ardından siyah beyaz smokinleri içinde suya atlayıp kayboluyorlardı. Tembel foklar, güneşin zayıf ışığında uyukluyor, geminin yaklaşmasıyla uyanıp homurdanarak suya kayıyordu.
Frank Hurley, elementindeydi. Bir an geminin pruvasındaki bodoslamaya tırmanıyor, buz kıran geminin dramatik bir fotoğrafını çekiyor; bir sonraki an, bir buz kütlesi üzerindeki penguen ailesinin komik anlarını yakalamak için deklanşöre basıyordu. O, bu yeni dünyanın hem acımasızlığını hem de saf güzelliğini görüyordu. Günlüğüne, “Burası doğanın heykeltıraşlık atölyesi. Her bir buz dağı, kendine özgü bir karaktere, bir ruha sahip,” diye yazacaktı.
Shackleton, köprüüstünde, Kaptan Worsley’nin yanında duruyordu. Yüzünde, planının işlediğini görmenin getirdiği bir memnuniyet vardı. Gemi, buzla mücadele etmek için doğmuş bir savaşçı gibiydi. Gövdesi titriyor, motoru güçlü bir şekilde homurdanıyor ve önündeki engelleri aşarak güneye doğru istikrarlı bir şekilde ilerliyordu.
“İyi gidiyoruz, Worsley,” dedi Shackleton, bakışlarını ilerideki ince, beyaz çizgiden ayırmadan. “Larsen’in kehanetleri şimdilik boşa çıkmış görünüyor.”
Worsley, haritasına eğilmiş, geminin konumunu işaretliyordu. O, Shackleton kadar iyimser değildi. Bir denizci olarak, denizin ve buzun ruh halinin ne kadar hızlı değişebileceğini biliyordu.
“Evet, Patron,” diye yanıtladı. “Fakat pak buzun asıl kuşağına daha yeni giriyoruz. Gördüklerimiz, ordunun öncü birlikleri. Asıl ordu ileride bizi bekliyor.”
Worsley’nin sözleri, kehanet niteliğindeydi. Endurance güneye ilerledikçe, manzara yavaş yavaş değişmeye başladı. Tekil buz parçaları, yerini birbirine kenetlenmiş, denizin yüzeyini tamamen kaplayan geniş, beyaz bir ovaya bıraktı. Gemi, artık açık suda değil, hareketli bir yapbozun parçaları arasında yolunu bulmaya çalışıyordu. Kaptan Worsley’nin görevi, bir labirentin içindeki yolu bulmaya benziyordu. Gözleri sürekli buzun içinde “lead” adı verilen açık su kanallarını arıyordu. Gemi, bir kanaldan diğerine geçerek ilerliyor, bazen bir buz kütlesinin etrafından dolaşmak için saatlerce manevra yapıyordu.
İlerleme, acı verecek kadar yavaşlamıştı. Günlük kat edilen mesafe, önce onlarca mile, sonra birkaç mile, nihayetinde ise birkaç yüz metreye düştü. Geminin sesi de değişmişti. Artık buzları neşeyle kıran bir ses yoktu; onun yerine, gövdenin kalın buz kütlelerine sürtünürken çıkardığı uzun, gıcırtılı bir inilti vardı. Motor, tam güçte çalışmasına rağmen gemi, sanki görünmez bir el tarafından tutuluyormuş gibi zorlanıyordu.
Noel geldiğinde, gemi hala buzun içindeydi. Shackleton, moralleri yüksek tutmak için bir kutlama organize etti. “The Ritz” olarak adlandırılan subay salonu, bayraklar ve çelenklerle süslendi. Aşçı, eldeki imkânlarla bir ziyafet hazırladı: konserve çorba, et, erikli puding. Adamlar en iyi kıyafetlerini giydiler, şarkılar söylediler, birbirlerine küçük hediyeler verdiler. O akşam, buzun ortasındaki o küçük gemide, sıcak ve neşeli bir atmosfer vardı. Fakat herkesin zihninin bir köşesinde, dışarıdaki amansız beyazlık ve geminin gövdesine periyodik olarak vuran buz kütlelerinin uğursuz sesi duruyordu.
Yeni yıla girdiklerinde, durum daha da ciddileşmişti. Ocak ayının ortalarına gelindiğinde, açık su kanalları neredeyse tamamen kapanmıştı. Endurance, artık hareket etmiyordu; hareket eden buz kütleleriyle birlikte pasif bir şekilde sürükleniyordu. Bazen rüzgârın ve akıntıların etkisiyle buzlar gevşer, gemi birkaç yüz metre ilerleme şansı bulurdu. O anlarda, bütün mürettebat güverteye dökülür, uzun demir sopalar ve testerelerle geminin etrafındaki buzları kırmaya çalışır, motor son bir gayretle gemiyi ileri itmeye çabalardı. Bu, insanoğlunun doğanın devasa gücüne karşı verdiği beyhude bir savaştı. Birkaç metrelik ilerleme için saatlerce süren insanüstü bir çaba harcanıyor, ardından buzlar tekrar kapanıp o zor kazanılmış mesafeyi anlamsız kılıyordu.
Marangoz Harry “Chippy” McNish, güvertede durmuş, geminin ahşap gövdesinin buzun basıncı altında nasıl esnediğini izliyordu. O, ahşabın dilinden anlardı. Geminin iniltilerini, bir doktorun hastasının nefesini dinlemesi gibi dinliyordu. Bir tayfanın “Sağlam gemi, Chippy, değil mi?” sorusuna, İskoç aksanıyla homurdanarak cevap vermişti: “Sağlam olabilir, ama meşe ağacı bile sonsuza kadar dayanamaz.” Onun pragmatik ve karamsar bakışı, Shackleton’ın sarsılmaz iyimserliğinin tam zıddıydı ve mürettebat içindeki sessiz endişenin sesiydi.
18 Ocak 1915’te, gemi son kez hareket etti. Öğleden sonra, şiddetli bir rüzgârla birlikte sıcaklık aniden düştü. O ana kadar yarı katı bir halde olan deniz, etraftaki buz kütlelerini birbirine yapıştıran bir çimento gibi donmaya başladı. Geminin etrafındaki son açık su yarıkları bile beyaz bir kabukla kaplandı. Endurance, son bir kez titredi, motor son bir güçle homurdandı ve sonra… durdu. Motorun gürültüsü kesildiğinde, gemiyi derin, doğaüstü bir sessizlik kapladı. O ana kadar fark etmedikleri sürekli bir gürültünün yokluğu, kulakları sağır edecek kadar yoğundu. Adamlar, işlerini bırakıp birbirlerine baktılar. Herkesin yüzünde aynı sorunun ifadesi vardı: Ne olmuştu?
Shackleton, köprüüstünden aşağıya, gemiyi bir mengene gibi sıkan buz ovasına baktı. Ufka kadar uzanan, kesintisiz, hareketsiz bir beyazlıktı. Ne bir su kanalı, ne bir çatlak. Hiçbir şey yoktu. Gemi, bir okyanusta değil, katı bir kıtanın ortasında kalmış gibiydi. Kaptan Worsley, yanına geldi. Yüzü solgundu.
“Bitti, Patron,” dedi sessizce. “Tuzağa düştük.”
Shackleton cevap vermedi. Sadece baktı. O an, Güney Georgia’daki balina avcısı Larsen’in sözleri, bir hayalet gibi zihninde yankılandı: “Deniz donmuş durumda. Eğer o denize girerseniz, geminiz bir ceviz kabuğu gibi sıkışıp kalır.”
Larsen haklı çıkmıştı. Endurance, Weddell Denizi’nin buz tuzağına yakalanmıştı.
Buz Zindanı, Şubat – Mart 1915
İlk günler, gergin bir bekleyişle geçti. Shackleton, bunun geçici bir durum olduğuna inanmak istiyordu. Mürettebata, “Endişelenmeyin,” diyordu. “Güçlü bir fırtına veya bahar gelince buzlar çözülür, yolumuza devam ederiz.” O, umudu bir kalkan gibi kullanıyor, kendi endişelerini kimseye göstermiyordu. Gemi rutini, sanki hala bir yolculuktaymış gibi devam ettirildi. Vardiyalar tutuluyor, güverte temizleniyordu. Fakat herkes biliyordu ki, o temizlenen güverte hiçbir yere gitmiyordu.
Şubat ayı ilerledikçe, durumun geçici olmadığı anlaşıldı. Endurance, artık bir gemi değil, bir buzdağının üzerine kurulmuş bir binaydı. Shackleton, liderliğinin en önemli sınavlarından birini veriyordu. Mürettebatının disiplinini, moralini ve akıl sağlığını korumak zorundaydı. Monotonluk ve umutsuzluk, don ve iskorbüt kadar tehlikeli düşmanlardı. Bu yüzden, gemi yaşamını yeniden organize etti. Endurance, resmen bir “Kış İstasyonu” ilan edildi.
Yeni bir rutin oluşturuldu. Sabahları, bilim adamları buzun üzerine çıkarak gözlemlerini yapıyordu. Meteorolog, hava durumu ölçümleri alıyor; jeolog, buzdan ve suyun dibinden örnekler topluyor; biyolog, penguen ve fok yaşamını inceliyordu. Tayfalar, geminin bakımını yapıyor, küçük onarımlarla meşgul oluyor ve en önemlisi, avlanıyordu. Taze et, hem besleyiciydi hem de konserve diyetinin monotonluğunu kırıyordu. Fok avı, günün en heyecanlı aktivitelerinden biri haline gelmişti. Birkaç adam, tüfekleriyle buzun üzerinde sessizce ilerler, uygun bir avı tespit edip avlarlardı. Bu, onlara bir amaç ve bir başarı hissi veriyordu.
Köpekler, buzun üzerine indirildi. Onlar için geniş bir alan çitlerle çevrildi ve her birine kendi kulübesi yapıldı. Artık bir “Dog-town” (Köpek Kasabası) vardı. Köpeklerle ilgilenmek, kızak takımlarını eğitmek, mürettebat için önemli bir meşgaleydi. Köpeklerin enerjisi ve neşesi, insanların ruh hali üzerinde olumlu bir etki yapıyordu.
Shackleton, eğlenceyi ve rekabeti teşvik ediyordu. Buzun üzerinde bir futbol sahası oluşturuldu. “The Ritz”deki subaylar ile “Fo’c’sle”daki tayfalar arasında kıran kırana maçlar yapılıyordu. Bu maçlar, sınıfsal farklılıkları eritiyor, herkesi tek bir takım haline getiriyordu. Akşamları, gramofondan müzik dinleniyor, satranç ve briç turnuvaları düzenleniyordu. Frank Hurley, sihirli fener (projeksiyon cihazı) gösterileri yapıyordu. Kendi çektiği fotoğrafları ve filmleri geminin yan tarafına yansıtarak, mürettebata hem kendi maceralarını hem de geride bıraktıkları dünyayı hatırlatıyordu.
Fakat bütün o organize faaliyetlerin, şakaların ve şarkıların altında, sürekli bir gerilim yatıyordu. Gece çöktüğünde ve herkes ranzasına çekildiğinde, geminin asıl düşmanının sesi duyuluyordu: buzun sesi. Buz kütleleri, akıntılar ve rüzgârla hareket ediyor, birbirine sürtünüyor ve geminin gövdesine dayanılmaz bir basınç uyguluyordu. Gemi, o basınç altında inliyor, gıcırdıyor, titriyordu. Bazen, uzaklarda bir buz kütlesi çatladığında, bir top atışını andıran keskin bir ses duyuluyor, ardından sessizlik daha da korkutucu bir hal alıyordu. Bazen ise, geminin hemen yanındaki buz, yavaş ve karşı konulmaz bir güçle sıkışıyor, ahşap gövdeden gelen sesler, bir insanın kemiklerinin kırılmasını andırıyordu. Kimse uyuyamıyordu. Herkes, geminin o basınca daha ne kadar dayanabileceğini merak ederek, nefesini tutmuş bir şekilde dinliyordu.
Shackleton, sık sık geceleri tek başına güverteye çıkardı. Sonsuz beyazlığa, gökyüzündeki yabancı takımyıldızlara bakardı. Omuzlarında yirmi yedi adamın hayatının sorumluluğu vardı. Onları buraya o getirmişti. Onun hırsı, onun kararı yüzünden o buz zindanına hapsolmuşlardı. Kendi içinde bir savaş veriyordu. Bir yandan, her şeyin yoluna gireceğine, baharın gelip onları kurtaracağına dair sarsılmaz bir iyimserlik vardı. Diğer yandan ise, bir liderin en korkunç şüphesi: Ya yanılıyorsam? Ya buradan bir çıkış yoksa?
Mart ayı geldiğinde, Antarktika kışı kendini hissettirmeye başladı. Günler kısalıyor, güneş ufukta daha az kalıyordu. Hava, daha da acımasız bir soğuğa bürünmüştü. Mürettebat, geminin yavaş yavaş etrafındaki buz tarafından yutulduğunu görebiliyordu. Buz kütleleri, geminin yanlarına yığılıyor, onu yukarı doğru itiyordu. Endurance, bir tarafa doğru tehlikeli bir şekilde yatmaya başlamıştı. Artık denizde yüzen bir gemi değil, buzun insafına kalmış, bir yana devrilmiş bir enkaz gibiydi.
Bir akşam, basınç en şiddetli anlarından birine ulaştı. Gemi o kadar şiddetli sarsıldı ki, güvertedeki köpekler korkuyla ulumaya başladı. Adamlar ranzalarından fırladı. Geminin omurgasından geldiği anlaşılan, korkunç bir çatırtı duyuldu. Chippy McNish, elinde fenerle ambarı kontrol etmeye koştu. Geri döndüğünde yüzü kireç gibiydi. Shackleton’a, “Omurga eğilmiş, Patron,” dedi. “Su almaya başladık.”
Bu, beklenen ama yine de şok edici bir haberdi. Geminin kalbi yaralanmıştı. Pompalar hemen çalıştırıldı, fakat sızıntı, buzun gevşemesiyle artıyordu. Gemi, artık sadece bir hapishane değil, aynı zamanda ölmekte olan bir hastaydı. O gece, kimsenin gözüne uyku girmedi. Herkes, geminin son nefesini vermesini bekler gibi, sessizlik içinde o korkunç gıcırtıları ve pompaların umutsuz çabasını dinledi. Antarktika kışının uzun, karanlık gecesi başlamak üzereydi. Güneş, yakında aylarca doğmamak üzere ufkun altına inecek ve onları mutlak bir karanlık, dayanılmaz bir soğuk ve ölmekte olan gemileriyle baş başa bırakacaktı. Kurtuluş umudu, gün ışığı gibi yavaş yavaş sönüyordu.
BÖLÜM IV: KIRILAN OMURGA
Uzun Gece, Nisan – Ağustos 1915
Nisan ayının sonlarına doğru güneş, ufuk çizgisinde son kez titrek bir veda etti ve sonra aylarca sürecek olan kutup gecesinin karanlık perdesinin ardında kayboldu. Endurance ve içindeki yirmi sekiz adam, kendilerini alacakaranlığın ve soğuğun hüküm sürdüğü bir hayalet dünyada buldular. Artık gündüz yoktu. Sadece zaman zaman ayın ve yıldızların donmuş ovayı solgun, gümüşi bir ışıkla aydınlattığı uzun, bitmeyen bir gece vardı. Bazen ise gökyüzü, Aurora Australis’in (Güney Işıkları) dünya dışı renkleriyle canlanıyordu. Yeşil, pembe ve mor renklerdeki ışık perdeleri, sessiz gökyüzünde bir hayaletin dansı gibi dalgalanıyor, aşağıdaki küçük, kayıp insan grubuna evrenin hem ne kadar güzel hem de ne kadar kayıtsız olduğunu hatırlatıyordu.
Hayat, geminin içine çekilmişti. Dışarıdaki sıcaklık sık sık eksi otuz, eksi kırk derecelere düşüyordu. En ufak bir dikkatsizlik, bir anlık korunmasızlık, saniyeler içinde donuk yanığı demekti. Mürettebat, yaşam alanlarını kış koşullarına uyarlamıştı. Subayların yemek salonu olan “The Ritz” ve tayfaların koğuşu olan “fo’c’sle” arasındaki duvarlar yıkılarak, “Antarktik Villa” adını verdikleri daha büyük, ortak bir yaşam alanı oluşturuldu. Bu, hem ısınmayı daha verimli hale getiriyor hem de sınıfsal ayrımları fiziksel olarak ortadan kaldırıyordu. Sobanın etrafına kurulan ranzalar, geminin yeni kalbi olmuştu. Burada uyuyor, yemek yiyor, okuyor ve birbirlerinin hikayeleriyle ısınmaya çalışıyorlardı.
Shackleton, zihinsel çöküşü önlemek için rutini bir dogma gibi uyguluyordu. Herkesin bir görevi, bir sorumluluğu vardı. Bilim adamları, fener ışığında gözlemlerine devam ediyor, tayfalar geminin içindeki küçük tamiratlarla uğraşıyordu. Marangoz McNish, geminin can çekişen gövdesini desteklemek için sürekli yeni payandalar yapıyor, fakat bunun umutsuz bir çaba olduğunu herkesten iyi biliyordu. Günler, birbirinin kopyası haline gelmişti. Monotonluk, soğuk kadar kemirici bir düşmandı. Adamlar, okuyabilecekleri her kitabı defalarca okumuş, anlatılabilecek her hikâyeyi anlatmışlardı. Sessizlik anları, giderek uzuyor ve ağırlaşıyordu.
Bu karanlık dönemde, insanların gerçek karakterleri ortaya çıkmaya başladı. Bazıları, içlerindeki iyimserlik ve mizah duygusuyla etraflarına ışık saçıyordu. Kaptan Worsley, bitmek tükenmek bilmeyen neşesi ve abartılı hikayeleriyle kahkahalara neden oluyor, fotoğrafçı Hurley ise sanatsal tutkusuyla meşgul kalarak zihnini ayakta tutuyordu. Diğerleri ise içlerine kapandı. Sessiz köşelerde oturuyor, gözleri boşluğa dalmış bir şekilde saatler geçiriyorlardı. Shackleton, bir psikolog gibi adamlarını gözlemliyordu. Kimin morale ihtiyacı olduğunu, kimin bir görevle meşgul edilmesi gerektiğini, kimin ise bir anlığına yalnız bırakılması gerektiğini sezgisel bir yetenekle anlıyordu. Birine fazladan bir parça şeker veriyor, diğeriyle satranç oynamaya oturuyor, bir başkasının omzuna dostça dokunuyordu. O, sadece bir lider değil, sürüsünün her bir üyesinin ruh halinden sorumlu bir çobandı.
En büyük düşmanları, dışarıdaki soğuk veya karanlık değil, kendi zihinleriydi. Gecenin sessizliğinde, ranzalarında yatarken, her biri kendi korkularıyla baş başa kalıyordu. Geride bıraktıkları ailelerini, sevdiklerini, sıcak evlerini düşünüyorlardı. Acaba savaş ne durumdaydı? Aileleri hayatta mıydı? Onların burada, dünyanın sonunda kaybolduğunu biliyorlar mıydı? Bu sorulardan kaçış yoktu. Ve o soruların üzerinde, her şeyi bastıran daha büyük bir korku vardı: Buradan kurtulabilecekler miydi?
Buzun sesi, bu karanlık aylarda hiç susmadı. Endurance, sürekli olarak görünmez bir devin işkencesine maruz kalıyordu. Basınç, dalgalar halinde geliyor, gemiyi sarsıyor, gıcırdatıyor ve iniltilere boğuyordu. Her yeni çatırtı, her yeni sarsıntı, adamların sinirlerini biraz daha geriyordu. Geminin, kendilerini koruyan son kale olan o ahşap sığınağın, her an parçalanabileceği gerçeğiyle yaşıyorlardı. Bu, yavaş, metodik ve psikolojik bir savaştı. Düşman, ne zaman ve nereden vuracağı belli olmayan, yüzü olmayan bir güçtü.
Ağustos ayının ortalarında, zayıf bir umut ışığı belirdi. Ufukta, aylardır görülmeyen o belli belirsiz aydınlanma, güneşin geri dönmekte olduğunun habercisiydi. Günler yavaş yavaş uzamaya, alacakaranlık süresi artmaya başladı. Bu, psikolojik bir doping etkisi yarattı. Mürettebatın yüzüne bir nebze renk geldi, adımları canlandı. Bahar yaklaşıyordu. Belki de Patron haklıydı. Belki de bahar, buzları kıracak ve onları bu zindandan kurtaracaktı. Herkes, güneşin tam olarak doğacağı ve buzların çözülmeye başlayacağı o anı, bir mucizeyi bekler gibi beklemeye başladı. Kurtuluşun hayali, aylardır ilk kez yeniden elle tutulur gibiydi.
Ölüm Anı, Eylül – Ekim 1915
Güneşin dönüşü ve baharın gelişi, beklenen kurtuluşu getirmedi. Aksine, kabusun son perdesini başlattı. Isınan hava, buz kütlelerini eritmiyor, onları daha hareketli ve daha tehlikeli hale getiriyordu. Donmuş deniz, artık katı bir zemin değil, birbiriyle savaşan devasa tektonik plakalar gibi hareket eden, istikrarsız bir alandı. Endurance’ın hapsolduğu buz kütlesi, etrafındaki diğer kütlelerin acımasız saldırısına uğruyordu.
Basınç, daha önce hiç görülmemiş bir şiddete ulaştı. Gemi, artık sadece inlemiyor, bir canavarın çeneleri arasında ezilen bir hayvan gibi feryat ediyordu. Ahşap kirişler, bir tüfek atışı gibi keskin seslerle kırılıyor, metal bağlantılar gürültüyle kopuyordu. Geminin sol tarafı (iskele), buzun muazzam gücü altında içeri doğru çökmeye başlamıştı. Tahtalar, kıymık kıymık ayrılıyor, aralarından buzlu su sızıyordu.
Shackleton, hala umudunu kaybetmemişti. Adamlarını, pompaların başında gece gündüz çalıştırarak gemiyi hayatta tutmaya çalışıyordu. Fakat bu, okyanusu bir kova ile boşaltmaya çalışmaktan farksızdı. Herkes, sonun yaklaştığını biliyordu. Chippy McNish, Shackleton’ın yanına geldi. Yüzü, bir ömürlük yorgunluk ve yenilgiyle kaplıydı.
“Bitti, Patron,” dedi. Sesi kısıktı. “Onu daha fazla tutamayız. Paramparça oluyor.”
27 Ekim 1915 sabahı, kesin ve geri dönülmez darbe geldi. İki devasa buz kütlesi, Endurance’ı aralarına alarak yavaş ve karşı konulmaz bir güçle sıkıştırmaya başladı. Geminin kıç tarafı, buzun basıncıyla havaya kalktı. Ardından, omurgasından gelen, bir ormanın devrilişini andıran korkunç, gümbürtülü bir ses duyuldu. Geminin bel kemiği kırılmıştı. Kıç direği, bir an havada asılı kaldıktan sonra büyük bir gürültüyle güverteye devrildi. Su, artık sızmıyor, kırılan tahtaların arasından bir sel gibi içeri doluyordu.
Shackleton, köprüüstünde durmuş, hayalinin, evinin ve sığınağının ölümünü izliyordu. Yüzünde hiçbir ifade yoktu. O anda ne düşündüğünü kimse bilemezdi. Belki de aylar süren mücadelenin ve umudun beyhudeliğini, belki de omuzlarındaki sorumluluğun ezici ağırlığını hissediyordu. Sonunda, arkasını döndü ve sakin, neredeyse kayıtsız bir sesle o kaçınılmaz emri verdi: “Gemiyi terk edin.”
O emir, bir kaos değil, organize bir telaş başlattı. Herkes ne yapacağını biliyordu, çünkü bu an için aylardır zihinsel olarak hazırlanıyorlardı. Öncelik, hayatta kalmak için gerekli olan malzemeleri kurtarmaktı: Filikalar, kızaklar, çadırlar, uyku tulumları, yakıt, erzak ve en önemlisi, köpekler.
Adamlar, batmakta olan geminin tehlikeli bir şekilde eğilmiş güvertesinde, bir karınca kolonisi gibi çalışıyordu. Bir grup, üç ağır filikayı buzun üzerine indirmek için insanüstü bir çaba sarf ediyordu. Filikalar, onların son umuduydu. Diğerleri, ambarlara inip konserve kutularını, bisküvi tenekelerini, un çuvallarını elden ele uzatarak buzun üzerine taşıyordu. Bu, zamana karşı bir yarıştı. Gemi her an daha da batabilir, değerli malzemeleri sonsuza dek yutabilirdi.
Frank Hurley, kendi kişisel savaşını veriyordu. Karanlık odasına daldı ve binlerce cam negatiften oluşan koleksiyonunu kurtarmaya çalıştı. Bu negatifler, sadece birer fotoğraf değil, onların hikayesinin, mücadelesinin ve fedakarlığının tek kanıtıydı. Fakat hepsini taşıması imkânsızdı. Shackleton’la birlikte, buzun üzerinde oturdular ve o değerli arşivi tek tek incelediler. Bu, acı verici bir seçimdi. Hurley, her bir negatiften vazgeçerken, sanki bir parçasını feda ediyor gibiydi. Sonunda, yaklaşık yüz elli en iyi kareyi kurtarmaya karar verdiler. Geri kalan yüzlerce negatif, batacak olan gemiyle birlikte yok olacaktı. Hurley, onları kendi elleriyle buzun üzerinde kırdı, böylece kimsenin o anları kurtarmak için geri dönme cazibesine kapılmamasını sağladı. Bu, bir sanatçının, eserini hayatta kalma uğruna kurban etmesinin trajik bir anıydı.
Malzemeler kurtarıldıktan sonra, ilk kamp buzun üzerinde, ölmekte olan geminin gölgesinde kuruldu. Adına “Ocean Camp” (Okyanus Kampı) dediler. O gece, kimse uyumadı. Çadırlarının içinden, Endurance’ın son can çekişmelerini dinlediler. Gemi, bir yaralı dev gibi inliyor, buzun her yeni darbesiyle biraz daha parçalanıyordu.
21 Kasım 1915’te, yaklaşık bir ay süren bir can çekişmenin ardından, son an geldi. Öğleden sonra, Endurance’ın pruvası, yavaş ve görkemli bir şekilde havaya kalktı. Bir an orada, sanki son bir selam verir gibi asılı kaldı. Sonra, neredeyse hiç ses çıkarmadan, suyun altına kayıp gözden kayboldu. Geride, sadece birkaç tahta parçası ve girdap bıraktı. O an, Weddell Denizi’nin yüzeyi, sanki hiçbir şey olmamış gibi tekrar kapandı.
Yirmi sekiz adam, buzun üzerinde sessizce durmuş, onları Antarktika’ya getiren o sadık kalenin yok oluşunu izlemişti. Artık evleri yoktu. Artık sığınakları yoktu. Medeniyetten binlerce kilometre uzakta, hareketli ve güvenilmez bir buz kütlesinin üzerinde, yanlarında birkaç filika, sınırlı erzak ve köpekleriyle baş başa kalmışlardı. Onlar, yeryüzünün en yalnız insanlarıydı. Shackleton, adamlarının yanına yürüdü. Yüzlerindeki şoku, korkuyu ve umutsuzluğu görüyordu. Onlara bakarak, basit ve güçlü bir cümle kurdu: “Gemi ve malzemeler gitti. Şimdi eve gidiyoruz.”
Bu, bir emirdi. Bir sözdü. Bir yemindi. O andan itibaren, İmparatorluk Sınır-Aşan Antarktika Seferi sona ermiş, tarihin en büyük hayatta kalma mücadelelerinden biri başlamıştı. Görevleri artık kıtayı geçmek değil, hayatta kalmaktı. Ve liderleri, onları bu imkânsız görevde yönetecek olan adam, gözlerinin içine bakarak onlara eve döneceklerini söylüyordu. O an, o buz çölünün ortasında, inanabilecekleri tek şey onun sözüydü.
BÖLÜM V: BUZ ÜSTÜNDE YÜRÜYÜŞ
Okyanus Kampı, Kasım – Aralık 1915
Endurance’ın buzlu sulara gömülmesinin ardından bıraktığı sessizlik, bir mezar sessizliğiydi. Yirmi sekiz adam, artık bir geminin mürettebatı değil, bir buz kütlesinin üzerinde mahsur kalmış kazazedelerdi. Onları medeniyete bağlayan son somut bağ, gözlerinin önünde yok olmuştu. Şimdi, altlarındaki devasa, hareketli ve güvenilmez buzdan başka sığınacakları bir yer yoktu. Shackleton, adamlarının yüzlerindeki donuk, şok olmuş ifadeyi gördü. Umutsuzluğun, soğuktan daha hızlı öldürebileceğini biliyordu. Liderliğinin en saf, en temel haliyle yüzleşme zamanı gelmişti. Artık bir kaşif değil, halkını hayatta tutmak zorunda olan bir kabile reisiydi.
İlk kamp, “Okyanus Kampı”, batan geminin enkazının yakınına kurulmuştu. Bu, psikolojik olarak zor bir yerdi. Adamlar sürekli olarak, bir zamanlar evleri olan o boşluğa bakıyor, gemiden kalan birkaç tahta parçasının buzun arasında sürüklenmesini izliyordu. Shackleton, burada kalamayacaklarını biliyordu. Hem moral bozucuydu hem de bulundukları buz kütlesi, geminin enkazından dolayı zayıflamış olabilirdi. Hedef, kuzeydeki kara parçasını bulmaktı. En yakın ihtimaller, yaklaşık beş yüz kilometre uzaktaki Paulet Adası veya Snow Hill Adası’ydı. Bu adalarda, daha önceki bir İsveç seferinden kalma bir kulübe ve acil durum erzağı bulunma olasılığı vardı. Bu, zayıf bir umuttu, fakat bir umuttu. Ve şu anda, umut sahip oldukları en değerli şeydi.
Shackleton, planını açıkladı: Yürüyeceklerdi. İki filikayı kızakların üzerine yükleyecekler, hayati malzemeleri yanlarına alacak ve buzun üzerinde kuzeye doğru bir yürüyüş başlatacaklardı. Bu, kulağa basit gelen, fakat uygulaması neredeyse imkânsız bir plandı. Her bir filika, bir tondan daha ağırdı. Onları, pürüzsüz bir buz yüzeyinde değil, “pressure ridge” adı verilen, buz kütlelerinin çarpışmasıyla oluşmuş devasa, keskin sırtlarla dolu, engebeli bir arazide çekmek zorundaydılar.
Hazırlıklar başladı. Marangoz McNish, kızakları filikaları taşıyacak şekilde güçlendirdi. Erzak, en temel ihtiyaçlara indirgendi. Her gramın hesabı yapılıyordu. Her adamın taşıyabileceği kişisel eşya miktarı bir kilogramla sınırlandırıldı. Shackleton, bu kuralı ilk uygulayan kişi oldu. Altın bir sigara tabakasını ve birkaç altın sikkeyi karın üzerine fırlattı. “Ağırlık istemiyoruz,” dedi. Ardından, bir istisna yaptı. Ceketinin cebinden bir kitap çıkardı. Bu, Kraliçe Alexandra’nın onlara hediye ettiği, üzerinde kendi imzasının bulunduğu bir İncil’di. Kitabın ilk sayfasını ve Tekvin Kitabı’ndan bir bölümü yırttı. Geri kalanını atarak, “Bu hafifletilmiş ruhani gıdayı yanımızda taşıyacağız,” diye mırıldandı. Bu sembolik hareket, adamlarına fedakarlığın en tepeden başladığını gösteren güçlü bir mesajdı.
22 Aralık 1915’te, zorlu yürüyüş başladı. Adamlar, kendilerini filikaların hamutlarına bağladılar. “Haydi, kızlar!” diye bağırarak, bütün güçleriyle asıldılar. Bir tonluk filikalar, ilk başta yerinden oynamadı. Sonra, gıcırdayarak, yavaşça hareket etmeye başladı. İlerleme, acı verici derecede yavaştı. Bazen, birkaç metrelik bir tepeyi aşmak saatler sürüyordu. Önce bir yol açmak için kazma ve küreklerle çalışıyorlar, sonra bütün güçleriyle filikayı o yokuştan yukarı çekiyorlardı. Ter içinde kalıyorlar, kasları yanıyordu. Güneşin parlak ışığı, karın beyaz yüzeyinden yansıyor, gözlerini kör ediyordu. Gözlüklerine rağmen, birçoğu kar körlüğünün acı veren sancılarını çekmeye başladı.
Birkaç günlük cehennemi bir çabanın ardından, sonuç hayal kırıklığıydı. Sadece on iki kilometre yol kat edebilmişlerdi. Kaptan Worsley’nin yaptığı hesaplamalar, acı gerçeği ortaya koydu: Bu hızla ilerlerlerse, erzakları bitmeden karaya ulaşmaları imkânsızdı. Dahası, yürüdükleri buz kütlesi, akıntılarla güneye, yani hedeflerinin tersi yöne doğru sürükleniyordu. Her gün ileriye doğru attıkları üç adım için, akıntı onları iki adım geri götürüyordu. Bu, fiziksel ve ruhsal olarak yıpratıcı bir döngüydü.
Shackleton, liderliğinin en zor kararlarından birini vermek zorundaydı. İnat edip devam etmek, adamlarını ve erzaklarını tüketmek anlamına gelecekti. Durumu kabul etti ve yürüyüşü durdurma emri verdi. Yeni plan, daha pasif ama daha mantıklıydı: Oldukları yerde bekleyeceklerdi. Buz kütlesinin, onları kuzeye, açık denize yaklaştırmasını umacaklardı. Açık denize ulaştıklarında, filikaları suya indirip kürek çekerek karaya ulaşmaya çalışacaklardı.
Adamlar, bitkin bir halde yeni bir kamp kurdular. Bu kampa, ironik bir şekilde “Patience Camp” (Sabır Kampı) adını verdiler. Burada, hareketli bir buz kütlesinin üzerinde, haftalar, sonra aylar sürecek olan uzun ve sinir bozucu bir bekleyiş başladı. Artık kaderleri, tamamen rüzgârın, akıntıların ve buzun insafına kalmıştı.
Sabır Kampı, Ocak – Nisan 1916
“Sabır Kampı”ndaki hayat, monoton ve gerilim dolu bir bekleyişti. Günler, avlanmak, yemek pişirmek ve beklemekle geçiyordu. Rutin, akıl sağlığını korumanın tek yoluydu. Her sabah, Shackleton çadırından çıkar ve ufku tarardı. Gözleri, bir kara parçası veya açık denizin o karanlık, umut verici çizgisini arıyordu. Fakat gördüğü tek şey, sonsuz, beyaz bir boşluktu.
Erzaklar, endişe verici bir hızla tükeniyordu. Hayatta kalmaları, tamamen avcılık yeteneklerine bağlıydı. Foklar ve penguenler, diyetlerinin temelini oluşturuyordu. Bu hayvanların eti, yağı ve hatta organları, hayatta kalmaları için gerekli olan kaloriyi ve vitaminleri sağlıyordu. Fok yağı, sobalarda yakıt olarak kullanılıyor, hem ısınmalarını hem de yemek pişirmelerini sağlıyordu. Fakat av, her zaman garantili değildi. Bazen günlerce hiçbir hayvan görünmüyor, bu da kampta bir endişe dalgasına neden oluyordu.
Bu zorlu dönemde, Shackleton’ın en büyük endişelerinden biri de köpeklerdi. O sadık hayvanlar, kıtayı geçme hayalinin canlı sembolleriydi. Fakat artık kızak çekmiyorlardı ve beslenmeleri gerekiyordu. Onları beslemek, azalan fok eti stokları üzerinde büyük bir baskı oluşturuyordu. Bir fok, ya birkaç adamı ya da birkaç köpeği besleyebilirdi. Bu, acımasız bir matematikti. Shackleton, haftalarca bu kararı erteledi. Köpeklere bağlıydı, onların dostluğunu seviyordu. Fakat bir lider olarak, adamlarının hayatının öncelikli olduğunu biliyordu.
Sonunda, kaçınılmaz olanı yaptı. En zor görevlerden birini, en güvendiği adamlardan biri olan Frank Wild’a verdi. Bir sabah, kamptaki en sevilen köpekler de dahil olmak üzere, zayıf ve hasta olanlar seçildi. Wild, onları kamptan biraz uzağa götürdü. Kampta derin bir sessizlik vardı. Herkes ne olacağını biliyordu. Uzaktan gelen tüfek sesleri, herkesin kalbine bir bıçak gibi saplandı. Bu, sadece hayvanların ölümü değil, aynı zamanda kıtayı geçme hayalinin de son ve kesin ölümüydü. O günden sonra kamptaki atmosfer bir daha asla eskisi gibi olmadı. Bir parça masumiyet, o buzun üzerinde sonsuza dek kaybolmuştu.
Bekleyiş uzadıkça, adamların sinirleri gerilmeye başladı. Kapalı bir alanda, sürekli stres altında yaşayan insanlarda görülen sürtüşmeler ortaya çıktı. Marangoz McNish, en başından beri Shackleton’ın kararlarına şüpheyle yaklaşıyordu. Yürüyüşün durdurulması ve pasif bekleyiş, onun pragmatik doğasına aykırıydı. Bir gün, açıkça isyan etti. Gemi battıktan sonra, denizcilik kanunlarına göre artık Shackleton’ın emri altında olmadıklarını, herkesin kendi başının çaresine bakması gerektiğini savundu.
Bu, bir isyan tohumuydu ve Shackleton, bunun filizlenmesine izin veremezdi. McNish’in karşısına dikildi. Sakin ama buz gibi bir sesle, herkesin hala kendisinin imzaladığı sözleşmenin altında olduğunu, emirlere uymamanın isyan anlamına geleceğini ve isyanın cezasının anında ölüm olduğunu söyledi. Ceketinin altındaki tabancayı hissettirerek konuştu. Bu bir blöf müydü, yoksa gerçekten yapacak mıydı, kimse emin olamadı. Fakat mesaj netti. McNish, geri adım attı. Kriz, o an için atlatılmıştı, fakat bu olay, disiplinin ne kadar kırılgan bir zeminde durduğunu göstermişti. Shackleton, o günden sonra günlüğüne, McNish’in bu itaatsizliğini asla affetmeyeceğini yazacaktı.
Nisan ayının başlarında, beklenen an nihayet geldi. Altlarındaki buz kütlesi, açık denizin dalgalarının etkisiyle parçalanmaya başladı. Kampın etrafında çatlaklar beliriyor, bazen kampın tam ortasından geçen bir çatlak, çadırları ve malzemeleri yutma tehlikesi yaratıyordu. Bir gece, kampın yarısı bir buz parçası üzerinde, diğer yarısı başka bir parça üzerinde kalacak şekilde ikiye bölündü. Adamlar, karanlıkta ve panik içinde filikalarla iki parça arasında gidip gelerek birbirlerini kurtardılar.
Artık buzun üzerinde kalmaları imkânsızdı. 9 Nisan 1916’da, “Sabır Kampı”nda geçen yüz elli dört günün ardından Shackleton, filikaları denize indirme emrini verdi. Üç küçük, açık tekne: James Caird, Dudley Docker ve Stancomb Wills. Yirmi sekiz adam, o küçük teknelere doluştu. Yaklaşık beş aydır katı bir zeminde yaşıyorlardı. Şimdi ise, soğuk, karanlık ve dalgalı bir okyanusun üzerindeydiler. Etraflarında, buz parçaları çarpışıyor, devasa dalgalar tekneleri bir ceviz kabuğu gibi sallıyordu.
Hedefleri, yaklaşık yüz altmış kilometre uzaktaki Elephant Adası’ydı (Fil Adası). Bu, en yakın, bilinen kara parçasıydı. Fakat oraya ulaşmak için, dünyanın en tehlikeli sularından birini geçmek zorundaydılar. Donma tehlikesi, dev dalgalar, teknelerin etrafındaki yüzen buzlar ve susuzluk, en büyük düşmanlarıydı. İçme suları tükenmişti ve tuzlu su içemezlerdi. Susuzluk, kısa sürede en acil sorun haline geldi. Dilleri şişiyor, dudakları çatlıyordu. Bazıları, halüsinasyonlar görmeye başladı.
Shackleton, amiral gemisi olan James Caird’deydi. Kaptan Worsley, dondurucu rüzgâra ve sürekli sıçrayan sulara rağmen, elindeki sekstantla konumlarını belirlemeye çalışıyordu. Onun navigasyon yeteneği, hayatta kalmaları için tek güvenceleriydi. Shackleton ise, adamlarının moralini ayakta tutmaya çalışıyordu. Bitkin düşenlere son bisküvi parçasını veriyor, uykuya dalmak üzere olanları sarsarak uyandırıyordu. Çünkü o soğukta uykuya dalmak, ölüm demekti.
Yedi gün, yedi gece boyunca o cehennemi yolculuk sürdü. Zaman ve mekân algılarını yitirmişlerdi. Sadece soğuk, ıslaklık, acı ve susuzluk vardı. Yedinci günün şafağında, Tom Crean’in bitkin sesi duyuldu: “Kara!”
Herkes, o yöne baktı. Ufukta, sislerin arasından beliren karanlık, yüksek bir silüet vardı. Elephant Adası’nın karla kaplı, sarp kayalıkları. O an, çektikleri bütün acılar bir anlığına unutuldu. Teknelerin içinde bir sevinç ve rahatlama dalgası yayıldı. Kurtulmuşlardı. Karaya ulaşmışlardı.
15 Nisan 1916’da, bitkin, donmuş ve yarı baygın haldeki yirmi sekiz adam, Elephant Adası’nın kayalık bir sahiline ayak bastı. Dört yüz doksan yedi gündür ilk defa katı, hareket etmeyen bir toprağa basıyorlardı. Bazıları, toprağı öptü. Bazıları, sevinçten ağladı. Bazıları ise, sadece kumsala yığılıp kaldı. Hayatta kalmışlardı. Fakat o an farkında olmadıkları şey, bunun bir kurtuluş değil, sadece mücadelenin yeni ve belki de daha umutsuz bir aşamasının başlangıcı olduğuydu. Elephant Adası, bir kurtuluş limanı değil, dünyanın en ıssız, en ulaşılmaz yerlerinden biriydi. Ve oradan kurtulmanın bir yolu yok gibi görünüyordu.
BÖLÜM VI: UMUTSUZ KIYI VE BİR FİLİKA
Fil Adası, Nisan 1916
Fil Adası’na ayak basmak, bir rüyadan uyanmak gibiydi. Dört yüz doksan yedi gün boyunca, adamların ayaklarının altındaki zemin ya bir geminin hareketli güvertesi ya da bir buz kütlesinin hain yüzeyi olmuştu. Şimdi ise, altlarında sarsılmaz, güvenilir ve katı bir toprak vardı. Bu, ilkel ve derin bir histi; insanın dünyaya ait olma, kök salma duygusuydu. İlk anlar, coşkun bir rahatlama ve neredeyse histerik bir sevinçle geçti. Bitkin adamlar, sendeledikleri yerden kalkıp birbirlerine sarılıyor, kahkahalar atıyor, bazıları ise sessizce ağlıyordu. Perce Blackborow, genç kaçak yolcu, o kadar bitkin düşmüştü ki karaya tek başına çıkamadı; onu arkadaşları taşıdı. Sahile uzandığında, soğuk çakılları avuçladı ve yüzüne sürdü. Bu, hayata yeniden dokunmaktı.
İlk sığınakları, dar bir çakıl sahil şeridiydi. Arkalarında, binlerce metrelik buzulların ve siyah, keskin kayaların oluşturduğu, aşılması imkânsız bir duvar yükseliyordu. Önlerinde ise, Drake Geçidi’nin azgın suları, gri ve köpüklü bir öfkeyle sahili dövüyordu. Burası, bir sığınak değil, bir hapishanenin avlusu gibiydi. Hava, dondurucu bir rüzgârla sürekli yüzlerini kamçılıyor, kar ve sulu sepken aralıksız yağıyordu.
İlk görev, bir barınak inşa etmekti. Ellerindeki tek malzeme, iki filika ve birkaç parça yelken beziydi. Marangoz McNish, yorgunluğunu ve acılarını bir kenara bırakarak, yine ustalığını konuşturdu. İki filika, Dudley Docker ve Stancomb Wills, ters çevrilerek yan yana kondu. Araları, taş duvarlarla örüldü. Filikaların kürekleri ve direkleri, çatının iskeletini oluşturdu. Üzeri, yelken bezleriyle kaplandı. Ortaya çıkan yapı, alçak tavanlı, karanlık ve dumanlı bir kulübeydi. İçeride yirmi sekiz adam, sıkışık bir halde, fok yağıyla yanan bir sobanın etrafında yaşamaya çalışacaktı. Adına, içindeki kasvetli havayı yansıtan ironik bir isim verdiler: “The Snuggery” (Sıcak ve Rahat Yuva).
Hayat, ilkel bir varoluş mücadelesine indirgenmişti. Günler, avlanmak, yemek pişirmek ve hayatta kalmaya çalışmakla geçiyordu. Foklar ve penguenler, yine tek besin kaynaklarıydı. Adamlar, sabahın erken saatlerinde, dondurucu soğukta kaygan kayaların üzerinde ilerleyerek av arıyorlardı. Bir fok avlamak, bütün kamp için bir ziyafet demekti. Eti yeniyor, yağı yakıt olarak kullanılıyor, derisi ise ayakkabıları tamir etmek ve barınağı su geçirmez hale getirmek için işe yarıyordu. Hiçbir şey israf edilmiyordu.
Fakat Fil Adası, bir yaşam alanı değildi. Burası, haritalarda sadece bir nokta, denizcilik rotalarının fersah fersah uzağında, kimsenin uğramadığı lanetli bir kara parçasıydı. Dünyanın geri kalanı, onların varlığından habersizdi. Savaşın kasıp kavurduğu bir dünyada, kimse Antarktika’da kaybolmuş yirmi sekiz adamı aramak için bir kurtarma seferi düzenlemeyecekti. Shackleton, bu acı gerçeği herkesten iyi biliyordu. Burada beklemek, yavaş ve kesin bir ölüm demekti. Erzaklar er ya da geç tükenecek, kışın en acımasız dönemi geldiğinde avlanmak imkânsız hale gelecek ve umutsuzluk, adamların ruhlarını bir hastalık gibi saracaktı.
Shackleton, kamp ateşinin başında oturmuş, adamlarının yüzlerini izliyordu. Fiziksel olarak tükenmişlerdi. Birçoğunun parmakları donmuş, yüzleri rüzgâr yanıklarıyla kaplanmıştı. Psikolojik olarak ise daha da kötü durumdaydılar. Gözlerinde, umutsuzluğun o boş, cam gibi parıltısı vardı. Blackborow’un her iki ayağı da kangren olmuştu ve acı içinde kıvranıyordu. Cerrahi aletleri batan gemide kalmıştı, fakat doktorlar Macklin ve McIlroy, en ilkel koşullarda, bir mum ışığında ve kloroformu idareli kullanarak, gencin ayak parmaklarını ampute etmek zorunda kalmışlardı. Bu, kampın üzerine çöken çaresizliğin somut bir göstergesiydi.
Shackleton, burada oturup adamlarının birer birer sönüp gitmesini izleyemezdi. Bir şeyler yapmalıydı. Bir planı vardı. Akıl almaz, intiharla eşdeğer, çılgınca bir plandı. Fakat bu, sahip oldukları tek şanstı.
Bir akşam, “The Snuggery”nin dumanlı ve kalabalık atmosferinde, adamlarını etrafına topladı. Herkesin gözü ondaydı. O, hala onların “Patron”uydu. Sesi, yorgun ama kararlıydı.
“Beyler,” diye söze başladı. “Burada bekleyerek kurtulamayız. Yardım gelmeyecek. Bizim yardıma gitmemiz gerekiyor.”
Bir anlık bir sessizlik oldu. Herkesin zihninde aynı soru vardı: Nereye? Nasıl?
Shackleton, devam etti. “Güney Georgia’ya gideceğim.”
Odanın içindeki uğultu bir anda kesildi. Güney Georgia. Onları en son gören medeniyet karakolu. Buradan bin üç yüz kilometre uzaktaydı. Arada ise, dünyanın en fırtınalı, en tehlikeli okyanusu olan Güney Okyanusu uzanıyordu. Onlarca metrelik dev dalgaların, “Kükreyen Kırklar” ve “Öfkeli Elliler” olarak bilinen amansız fırtınaların hüküm sürdüğü bir su cehennemi. Bu yolculuğu, korunaklı bir gemiyle değil, sadece yedi metrelik, üstü açık bir filikayla yapmayı öneriyordu. Bu, bir plan değil, bir hezeyan gibiydi.
“James Caird’i alacağım,” dedi Shackleton. “Beş adamla birlikte yola çıkacağım. Güney Georgia’daki balina avcılığı istasyonuna ulaşıp yardım getireceğim. Geri kalanınız, burada Frank Wild’ın komutasında beni bekleyeceksiniz.”
Frank Wild, Shackleton’ın yanındaydı. Yüzünde, Patron’unun planının çılgınlığının farkında olan ama aynı zamanda ona sonsuz bir güven duyan bir ifade vardı. Shackleton, ona dönerek, “Eğer yaz sonuna kadar geri dönmezsem,” dedi, sesinde en kötü ihtimalin ağırlığı vardı, “anlayın ki görevim başarısız olmuştur. O zaman, kendi başınızın çaresine bakmalısınız.” Bu, bir vasiyet gibiydi.
Shackleton, yolculuk için adamlarını seçti. Bu, zor bir seçimdi. Sadece en güçlü, en dayanıklı ve en yetenekli olanları değil, aynı zamanda en iyimser ve en uyumlu olanları da seçmesi gerekiyordu.
İlk seçim, barizdi: Kaptan Frank Worsley. Onun olağanüstü navigasyon yeteneği, okyanusun ortasında o küçük adayı bulabilmeleri için tek şanslarıydı. En ufak bir hesap hatası, onları sonsuz okyanusta kaybolmaya mahkûm ederdi.
İkinci isim, Tom Crean’di. İrlandalı dev, Antarktika’nın en tecrübeli ve en dayanıklı adamlarından biriydi. Fiziksel gücü ve sarsılmaz iyimserliği, en zor anlarda bile ekibi ayakta tutabilirdi.
Marangoz Harry “Chippy” McNish, bir diğer seçimdi. Bu, şaşırtıcı bir karardı. McNish, daha önce Shackleton’a isyan etmişti. Fakat Shackleton, kişisel kırgınlıkları bir kenara bırakmıştı. McNish’in marangozluk becerileri, o küçük filikayı okyanusa dayanıklı hale getirmek için hayati önem taşıyordu. Onun ustalığı olmadan, yolculuk daha başlamadan biterdi.
Son olarak, iki güçlü ve güvenilir denizci seçildi: John Vincent ve Timothy McCarthy.
Seçimler yapıldıktan sonra, hazırlıklar başladı. Bu, umuda karşı umutsuzluğun, insan zekâsına karşı doğanın acımasız gücünün bir hazırlığıydı. Chippy McNish, hayatının en önemli işine girişti. James Caird’i, okyanusun öfkesine dayanabilecek bir deniz taşıtına dönüştürmek zorundaydı. Elindeki sınırlı malzemeyle – diğer filikalardan sökülen tahtalar, ambalaj sandıkları, fok yağı ve yelken bezi – inanılmaz bir iş çıkardı. Filikanın üzerine, dalgaların içeri girmesini önleyecek alçak, derme çatma bir güverte inşa etti. Bu güverteyi, yağ ve kanla karıştırılmış yelken beziyle kaplayarak su geçirmez hale getirmeye çalıştı. James Caird, artık üstü açık bir tekne değil, alçak tavanlı, klostrofobik bir denizaltı gibiydi. İçinde altı adam, haftalarca sürecek bir yolculukta, neredeyse hiç hareket edemeden yaşayacaktı.
Erzak, bir aylık bir yolculuk için hesaplandı. Temel olarak, “hoosh” adı verilen, pemmikan (kurutulmuş et ve yağ karışımı), bisküvi ve sudan oluşan, yüksek kalorili bir lapa hazırladılar. Filikanın altına, dengeyi sağlamak için ağırlık olarak çakıl taşları ve balast torbaları yerleştirildi. Her detay, en ince ayrıntısına kadar düşünüldü. Bir pusula, bir kronometre, bir sekstant ve birkaç deniz haritası, onların okyanustaki tek rehberi olacaktı.
Hazırlıklar devam ederken, Fil Adası’nda geride kalacak yirmi iki adam, gidenleri sessiz bir endişeyle izliyordu. Onların kaderi, tamamen o küçük filikanın ve içindeki altı adamın başarısına bağlıydı. Gidenler başarısız olursa, onların da sonu gelmiş demekti. Frank Wild, komutayı devralmaya hazırlanıyordu. O, sakin ve pragmatik bir liderdi. Görevi, adamlarını hayatta ve umutlu tutmaktı. Onlara, kışın en sert döneminde yiyecek bulmak, barınağı sağlamlaştırmak ve en önemlisi, beklerken delirmelerini önlemek düşüyordu. Bu, yolculuğa çıkmak kadar zorlu bir görevdi.
24 Nisan 1916 sabahı, her şey hazırdı. Hava, nadir görülen bir şekilde sakindi. Deniz, nispeten durgundu. Bu, onların yola çıkması için bir işaretti. Gitme vakti gelmişti.
James Caird, sahildeki adamların yardımıyla denize indirildi. Shackleton ve beş adamı, tekneye bindi. Son vedalaşmalar, kelimelerle değil, gözlerle yapıldı. Sahildeki adamlar, sessizce durmuş, arkadaşlarının gidişini izliyordu. Onların yüzlerinde, korku, umut ve derin bir kederin karışımı vardı. Gidenler, onların tek kurtuluş umuduydu.
Shackleton, filikanın dümenindeydi. Son bir kez arkasına baktı. Sahilde, giderek küçülen o yirmi iki silüeti, dumanı tüten ilkel barınaklarını gördü. Onlar, onun sorumluluğuydu. Onlar için geri dönmek zorundaydı.
James Caird, yavaşça sahilden uzaklaştı. Küçük yelkenini açtılar ve rüzgâr, onları doğuya, bilinmeyene doğru itmeye başladı. Sahildeki adamlar, filika ufukta kaybolana kadar el salladılar. Frank Wild ve yirmi bir adam, şimdi dünyanın en yalnız yerinde, belirsiz bir bekleyişe mahkûm edilmişti.
James Caird ufukta kaybolduğunda, Fil Adası’nın üzerine derin bir sessizlik çöktü. Gidenlerin ardından, geride kalanlar için mücadelenin yeni bir perdesi başlamıştı. Onlar için artık zaman, saatlerle veya günlerle değil, Shackleton’ın dönüp dönmeyeceğiyle ölçülecekti. Shackleton ve beş adamı için ise, tarihin en büyük denizcilik maceralarından ve en amansız hayatta kalma mücadelelerinden biri başlamak üzereydi. Onlar, bir umut filikasının içinde, bir okyanusun öfkesine karşı yelken açmışlardı.
BÖLÜM VII: OKYANUS CEHENNEMİ
Drake Geçidi, Nisan Sonu – Mayıs 1916
James Caird, Fil Adası’nın karanlık silüetini ardında bıraktığında, altı adam kendilerini evrenin ilkel güçleriyle baş başa buldu. Onları çevreleyen dünya, su ve gökyüzünden ibaretti. Her ikisi de gri, soğuk ve düşmancaydı. Okyanus, altında binlerce metrelik bir boşluk saklayan, hareketli bir dağ silsilesi gibiydi. Gökyüzü ise alçak, ağır bulutlarla kaplı, sürekli kar ve sulu sepken püskürten kurşuni bir çatıydı. İlk birkaç saat, aldatıcı bir sükûnetle geçti. Yelkenlerini açmış, batıdan esen hafif rüzgârın yardımıyla doğuya doğru istikrarlı bir şekilde ilerliyorlardı. Bu sükûnet, onlara derme çatma teknelerini test etme, yolculuğun ritmine alışma ve zihinlerini önlerindeki devasa göreve hazırlama fırsatı verdi.
Fakat Güney Okyanusu, merhameti olmayan bir hükümdardı. Aldatıcı sükûneti, sadece gücünü toplamak için bir duraklamaydı. Yolculuklarının ikinci gününde, okyanus gerçek yüzünü göstermeye başladı. Rüzgâr, batıdan ulumaya başladı ve şiddetini giderek artırdı. Deniz, önce köpüklü beyaz tepelerle kabardı, sonra da birer bina yüksekliğinde, devasa su duvarlarına dönüştü. James Caird, artık suyun üzerinde süzülmüyor, bir kaosun içinde savruluyordu. Bir an, dev bir dalganın köpüklü tepesine tırmanıyor, oradan aşağıdaki uğultulu vadiye bakıyor; bir sonraki an, o vadinin dibine çakılıyor, etrafı su duvarlarıyla çevrili bir çukurda kayboluyordu.
Hayat, o yedi metrelik, klostrofobik teknenin içinde bir işkenceye dönüştü. Adamlar, vardiyalar halinde çalışıyordu. Üç kişi güvertede, üç kişi ise “güverte altı” dedikleri, uyku tulumlarının ve erzakların bulunduğu daracık ve karanlık alanda dinlenmeye çalışıyordu. Güvertedeki vardiya, cehennemin ta kendisiydi. Bir adam dümende duruyor, filikayı sürekli olarak arkadan gelen dev dalgalara dik tutmaya çalışıyordu. En ufak bir dikkat dağınıklığı, dalganın tekneyi yan yatırıp alabora etmesi demekti. Diğer iki adamdan biri, sürekli olarak kovalarla teknenin içine dolan buzlu suyu boşaltıyor, diğeri ise yelkenleri kontrol ediyordu.
Üzerlerine sürekli olarak okyanusun dondurucu suyu sıçrıyordu. Giysileri, ilk günden itibaren sırılsıklam olmuştu ve bir daha asla kurumadı. Islaklık, iliklerine kadar işliyor, vücut ısılarını amansızca çalıyordu. Hareket etmek, donmuş ve katılaşmış giysilerin içinde bir zırhın içinde debelenmek gibiydi. Elleri, sürekli olarak ıslak halatlara ve küreklere tutunmaktan şişmiş, çatlamış ve kanıyordu. Tuzlu su, yaralarına işliyor, dayanılmaz bir acı veriyordu.
Uyku, bir lüks değil, bir hayaldi. Güverte altındaki daracık alanda, üç adam birbirine sokulmuş, ıslak ve küf kokan uyku tulumlarının içinde yatmaya çalışıyordu. Ren geyiği kılından yapılmış bu tulumlar, ıslandıklarında asla kurumuyor, aksine suyu emerek daha da ağırlaşıyordu. Adamlar, teknenin her sarsıntısıyla bir o yana bir bu yana savruluyor, altlarındaki çakıl balastların üzerinde yuvarlanıyordu. Soğuk, uyku tulumlarının içine sızıyor, titremelerini bir türlü durdurmuyordu. Birkaç dakikalık dalgınlıklar dışında, gerçek anlamda uyumak imkânsızdı.
Beslenme, hayatta kalmanın en temel ritüeliydi. Her gün, küçük bir primus ocağında “hoosh” adı verilen sıcak bir lapa pişiriliyordu. Bu sıcak öğün, sadece vücutlarına kalori sağlamakla kalmıyor, aynı zamanda ruhlarına da bir nebze olsun sıcaklık ve normallik hissi veriyordu. Ocağı yakmak bile başlı başına bir mücadeleydi. Teknenin sürekli sallanan zemininde, dondurucu rüzgârın ortasında o küçük alevi hayatta tutmak, büyük bir beceri ve sabır gerektiriyordu. Tom Crean, neşeli ve pratik doğasıyla, genellikle aşçılık görevini üstleniyor, en zor koşullarda bile o sıcak lapayı hazırlamayı başarıyordu.
Susuzluk, soğuktan daha acil bir tehditti. Yanlarına aldıkları tatlı su fıçıları, dalgaların çarpmasıyla tuzlu suyla kirlenme riski altındaydı. Her damlası, altından daha değerliydi. Su, idareli bir şekilde dağıtılıyor, her adamın dudakları çatlamış, dilleri şişmiş bir halde bir sonraki su payını beklemesine neden oluyordu.
Bu fiziksel işkencenin ortasında, Kaptan Worsley, insanüstü bir görev yürütüyordu. O, filikanın beyni, kurtuluşun anahtarıydı. Navigasyon, onun omuzlarındaydı. Konumlarını belirleyebilmek için güneşi veya yıldızları görmesi gerekiyordu. Fakat gökyüzü, neredeyse sürekli olarak kalın bir bulut tabakasıyla kaplıydı. Worsley, saatlerce, bazen günlerce, bulutların arasında bir anlık bir açıklık belirmesini bekliyordu. O an geldiğinde – belki sadece birkaç saniyeliğine – hemen sekstantını kapıyor, sallanan teknenin güvertesinde dengede durmaya çalışarak, ufuk çizgisi ile güneşin arasındaki o hassas açıyı ölçüyordu. Elleri donmuş, gözleri tuzlu sudan yanmış bir halde, o kritik ölçümü yapmak zorundaydı. Bu ölçümlerden sonra, daracık ve karanlık güverte altına giriyor, deniz haritasının üzerinde, teknenin sarsıntılarıyla titreyen bir kalemle, o karmaşık hesaplamaları yapıyordu. Onun hesaplamalarındaki en küçük bir hata, onları yüzlerce kilometrelik bir sapmayla okyanusun boşluğuna sürükleyebilirdi. Worsley, yorgunluğa ve umutsuzluğa yenik düşme lüksüne sahip değildi. Altı adamın hayatı, onun zihninin netliğine ve ellerinin istikrarına bağlıydı.
Shackleton ise filikanın ruhuydu. O, dümende durmuyor veya hesap yapmıyordu. Onun görevi, adamlarının ruhlarını ayakta tutmaktı. Fiziksel olarak, o da diğerleri kadar acı çekiyordu. Siyatik ağrıları dayanılmaz bir hal almıştı. Fakat acısını asla belli etmiyordu. Yüzünde, sarsılmaz bir güven ve iyimserlik maskesi vardı. Vardiyası biten bir adama sıcak bir içecek uzatıyor, en umutsuz anda bir şaka yapıyor, herkesin pes etmek üzere olduğu bir anda, geleceğe dair umut dolu bir söz fısıldıyordu. Bir gece, Tom Crean’in yorgunluktan uykuya dalmak üzere olduğunu fark etti. Onu sarsarak uyandırdı ve “Söyle bana, Tom,” dedi, “eve döndüğünde yiyeceğin ilk şey ne olacak?” Bu basit soru, Crean’i hayata döndürdü, ona uğruna savaşacağı bir hedef verdi. Shackleton, adamlarının fiziksel sınırlarının ötesine geçmelerini sağlayan o görünmez gücü, yani iradeyi yönetiyordu.
Yolculuğun en korkunç anlarından biri, bir gece yarısı yaşandı. Shackleton dümendeydi. Okyanus, o ana kadar gördüklerinin en vahşisiydi. Ay, bulutların arasından sıyrılarak etrafı tekinsiz bir ışıkla aydınlattı. Shackleton, ufukta tuhaf, beyaz bir çizgi fark etti. İlk başta, bulutların bir oyunu sandı. Fakat çizgi yaklaşıyor, yükseliyordu. Dehşet içinde, bunun bir bulut değil, daha önce hiç görmediği, hayal bile edemeyeceği kadar devasa bir dalga olduğunu anladı. Bir “haydut dalga”ydı bu; okyanusun, bütün kuralları yıkan, anormal ve canavarca bir tezahürü.
“Tanrım, tutunun!” diye bağırdı. “Geliyor!”
Dalga, filikanın üzerine bir dağ gibi çöktü. O an, zaman durdu. James Caird, tonlarca suyun altında kayboldu. İçerideki adamlar, kendilerini bir çamaşır makinesinin içinde gibi hissetti. Bir an, her şeyin bittiğini, okyanusun dibini boyladıklarını sandılar. Sonra, mucizevi bir şekilde, tekne bir mantar gibi tekrar yüzeye fırladı. İçerisi diz boyu suyla dolmuştu. Adamlar, panik içinde, ellerine geçen her kapla suyu boşaltmaya başladılar. Bu, hayata karşı verdikleri bir savaştı. Saatler süren umutsuz bir çabanın ardından, tekneyi batmaktan kurtarmayı başardılar. O gece hayatta kalmaları, bir mucizeden başka bir şey değildi.
Başka bir düşmanları daha vardı: buz. Hava sıcaklığı sürekli donma noktasının altındaydı. Teknenin üzerine sıçrayan sular, anında donuyor, güverteyi, yelkenleri ve halatları kalın bir buz tabakasıyla kaplıyordu. Bu buz, sadece hareket etmeyi zorlaştırmakla kalmıyor, aynı zamanda teknenin ağırlığını tehlikeli bir şekilde artırarak alabora olma riskini de yükseltiyordu. Adamlar, düzenli olarak, donmuş elleriyle, küçük baltalar ve bıçaklarla buzu kırmak zorunda kalıyorlardı. Bu, bitmek bilmeyen, yorucu ve tehlikeli bir işti. Sallanan teknenin güvertesinde, buzlu yüzeyde dengede durmaya çalışarak, o hayati görevi yerine getiriyorlardı.
Günler, gecelere karıştı. Adamlar, zaman algısını yitirmişti. Sadece sonsuz bir acı, soğuk ve yorgunluk döngüsü vardı. John Vincent, grubun en güçlü adamlarından biri, fiziksel ve zihinsel olarak çöktü. Apatiye kapıldı, görevlerini yerine getiremez hale geldi. Timothy McCarthy, genç ve dayanıklı olmasına rağmen, soğuğun ve yorgunluğun etkilerini derinden hissediyordu. Marangoz McNish, yaşının ve çektiği acıların ağırlığı altında eziliyor, ama yine de sızan yerleri onarmak için son gücünü kullanıyordu. Sadece Shackleton, Worsley ve Crean, sarsılmaz bir iradeyle ayakta kalmış gibiydi. Onlar, grubun çekirdeği, umudun son kaleleriydi.
Yolculuğun ikinci haftasının sonlarına doğru, Worsley, nadir bir an yakaladı. Bulutlar, sadece birkaç dakikalığına aralandı ve güneş göründü. Worsley, o anı kaçırmadı. Titreyen ellerle ölçümünü yaptı ve hesaplamalarını tamamladı. Sonuç, hem umut verici hem de korkutucuydu. Hesaplamalarına göre, Güney Georgia’ya yaklaşıyorlardı. Fakat güçlü akıntılar ve fırtınalar, onları adanın güneyine doğru sürüklüyordu. Eğer adanın kuzeyindeki balina avcılığı istasyonlarını kaçırırlarsa, kendilerini adanın rüzgâra açık, ıssız ve dağlık güneybatı kıyısında bulacaklardı. Orası, Fil Adası’ndan bile daha kötü bir tuzaktı. Oraya çıkmak, fırtınalı denizde kalmaktan farksızdı.
Rotayı kuzeye çevirmek zorundaydılar. Fakat bu, rüzgârı ve dalgaları yanlarına almak anlamına geliyordu. Bu, alabora olma riskini kat kat artıracak, son derece tehlikeli bir manevraydı. Başka çareleri yoktu. Dümene geçtiler ve filikayı dev dalgaların arasında, kuzeye doğru çevirmeye başladılar.
Tam o sırada, doğa onlara son ve en acımasız darbesini indirdi. Bir kasırga patlak verdi. Rüzgâr, bir çığlık gibi uluyor, deniz daha önce hiç olmadığı kadar vahşileşiyordu. Dokuz gün boyunca, kasırganın insafına kaldılar. Yelkenleri indirmişler, küçük bir deniz demiriyle (fırtınada sürüklenmeyi yavaşlatan bir tür paraşüt) fırtınanın geçmesini bekliyorlardı. Bu, sadece hayatta kalma mücadelesiydi. İlerlemiyorlar, sadece batmamaya çalışıyorlardı. O dokuz gün, sonsuzluk gibi geldi. Erzakları tükenmek üzereydi. Tatlı suları bitmişti. Adamlar, dehidrasyon ve yorgunluktan yarı baygın bir haldeydiler.
Kasırga dindiğinde, geriye bir enkaz kalmıştı. Adamlar, yaşayan ölüler gibiydi. Fakat hala hayattaydılar. Ve Worsley’nin son hesaplamalarına göre, karaya çok yakın olmalıydılar.
10 Mayıs 1916 sabahı, yolculuklarının on yedinci gününde, bulutların arasından bir ses duyuldu. Crean, bitkin bir halde bağırdı: “Kara!”
Herkes, o yöne baktı. Sislerin arasından, hayal meyal, karanlık ve yüksek bir kara parçası beliriyordu. Güney Georgia’nın sarp, karla kaplı kayalıkları. Başarmışlardı. Okyanus cehennemini geçmişlerdi.
Fakat okyanus, onları o kadar kolay bırakmaya niyetli değildi. Karaya yaklaşırken, rüzgâr tekrar şiddetlendi ve onları kayalara doğru sürüklemeye başladı. Saatlerce, son güçleriyle küreklere asılarak, teknelerini kayalara çarpmaktan kurtarmaya çalıştılar. Sonunda, karanlık çökerken, kendilerini King Haakon Koyu adı verilen, korunaklı ama ıssız bir koya atmayı başardılar. Tekneleri karaya vurduğunda, kendilerini bitkin bir halde kumların üzerine attılar. Konuşacak, sevinecek halleri kalmamıştı. Sadece nefes alıyorlardı. O an için, bu yeterliydi. Bin üç yüz kilometrelik okyanus cehennemini, yedi metrelik bir filikayla geçmişlerdi. Bu, denizcilik tarihinde bir eşi benzeri olmayan, insan iradesinin ve dayanıklılığının mutlak zaferiydi. Fakat mücadele henüz bitmemişti. Onlar, adanın yanlış tarafındaydılar. Medeniyet, aşılması imkânsız görünen dağların ve buzulların ardında, otuz beş kilometre ötedeydi.
BÖLÜM VIII: DAĞLARI AŞMAK
Peggotty Kampı, King Haakon Koyu, Mayıs 1916
James Caird’in pruvası Güney Georgia’nın çakıllı sahiline vurduğunda, altı adam kendilerini tekneden dışarı, yalpalayan adımlarla karaya attı. Bu, Fil Adası’na ilk ayak bastıkları andaki gibi coşkulu bir an değildi. Yorgunlukları o kadar mutlak, bitkinlikleri o kadar derindi ki sevinmeye bile mecalleri kalmamıştı. Sadece durdular; ayaklarının altındaki sarsılmaz zeminin, gelgitin çekilirken bıraktığı ıslak kumun ve yüzlerine vuran acımasız rüzgârın gerçekliğini hissetmeye çalıştılar. Okyanusun uğultusu hala kulaklarındaydı, vücutları hala teknenin hiç bitmeyen salınımını hissediyordu. On yedi gün boyunca süren o cehennemden sağ çıkmışlardı, fakat cehennem, ruhlarını ve bedenlerini damgalamıştı.
Shackleton, dizlerinin üzerine çöktü. Başını kaldırdı ve etrafına baktı. King Haakon Koyu, görkemli ve tehditkâr bir amfitiyatro gibiydi. Onları üç yandan kuşatan devasa, karla kaplı dağlar ve buzullar, gökyüzüne doğru kuleler gibi yükseliyordu. Bu, bir kurtuluş limanı değil, doğanın en vahşi haliyle inşa ettiği bir kaleydi. Shackleton, bir şükran ve huşu karışımı hissetti. Bu vahşi güzelliğin ortasında, okyanusun öfkesinden kurtulmuşlardı. Bir derenin yanına kadar süründü ve avuçlarıyla tatlı su içti. O su, haftalardır hayalini kurdukları o basit, hayati nimet, tattığı en lezzetli şeydi. Diğerleri de onu takip etti. O an, basit bir yudum su, medeniyetin bütün lükslerinden daha değerliydi.
İlk işleri, bir sığınak bulmaktı. James Caird’i dalgaların erişemeyeceği bir yere kadar çektiler ve ters çevirdiler. Bu, onların yeni evi olacaktı. Charles Dickens’ın David Copperfield romanındaki, ters çevrilmiş bir teknede yaşayan Peggotty ailesine bir gönderme olarak, bu ilkel kampa “Peggotty Kampı” adını verdiler. Teknenin altında, rüzgârdan korunarak ilk kez deliksiz bir uyku uyudular. Bu, haftalardır süren işkencenin ardından gelen, bir lütuf gibiydi.
Ertesi sabah, durumlarının acımasız gerçekliğiyle yüzleştiler. Evet, karadaydılar. Fakat adanın tamamen yanlış tarafındaydılar. Stromness, Husvik ve Leith limanlarındaki balina avcılığı istasyonları, medeniyetin o küçük karakolları, adanın kuzeydoğu kıyısındaydı. Onlar ise güneybatıdaydılar. Aralarında, daha önce kimsenin geçmediği, haritalarda bile doğru düzgün işaretlenmemiş, buzullar, karlı dağ sıraları ve dipsiz yarıklardan oluşan yaklaşık otuz beş kilometrelik bir arazi uzanıyordu.
İki seçenekleri vardı. Ya James Caird’i onarıp, hala bitkin ve zayıf bir haldeyken, adanın fırtınalı ve tehlikeli kıyı şeridini dolaşarak yüzlerce kilometrelik bir deniz yolculuğu daha yapmayı deneyeceklerdi. Ya da daha önce hiç kimsenin yapmadığı bir şeyi yapacaklardı: Adayı yürüyerek geçeceklerdi.
Deniz yolculuğu seçeneği, neredeyse kesin bir intihardı. Kasırga, filikaya ciddi hasar vermişti. En önemlisi, adamların fiziksel ve zihinsel olarak bir deniz yolculuğuna daha dayanacak güçleri kalmamıştı. John Vincent, neredeyse tamamen çökmüş durumdaydı. McNish, yaşlı ve bitkindi, çektiği acılar onu tüketmişti. Sadece Shackleton, Worsley ve Crean ayakta kalabilecek gibi görünüyordu. Geriye tek bir seçenek kalıyordu: Dağları aşmak.
Bu, akıl almaz bir meydan okumaydı. Uygun dağcılık ekipmanları yoktu. Ne buz kazmaları, ne kramponları, ne de doğru düzgün ipleri vardı. Ayakkabıları, tuzlu sudan çürümüş, paramparça olmuştu. Giysileri, ince ve yırtıktı. Ve en önemlisi, arazi hakkında hiçbir şey bilmiyorlardı. Bir haritaları yoktu, sadece Worsley’nin gemi jurnaline çizdiği kaba bir taslak vardı. Gidecekleri yol, bir labirent gibiydi. Yanlış bir vadiye girmek, onları bir buz şelalesinin tepesine veya aşılmaz bir uçurumun kenarına götürebilirdi. Bu, körlemesine bir atlayıştı.
Shackleton, kararını verdi. Yürüyeceklerdi. Fakat hepsi değil. Vincent ve McNish, bu yolculuğu yapacak durumda değildi. Onlar, en zayıf halkalardı. McCarthy de onlarla birlikte kampta kalacaktı. Onların görevi, geride kalanların dönmesini beklemek olacaktı. Shackleton, Worsley ve Crean, bu son ve en imkânsız etabı tamamlamak için yola çıkacak olan üçlü olacaktı. Üçü de en güçlü, en dayanıklı ve zihinsel olarak en sağlam olanlardı.
Peggotty Kampı’nda birkaç gün dinlenerek güç toplamaya çalıştılar. Besin kaynakları, genç albatros yavruları ve fok etinden ibaretti. Bu, onlara bir miktar enerji verdi. En önemli hazırlık, ayakkabılarını tamir etmekti. McNish, marangozluk dehasını bir kez daha konuşturdu. James Caird’in ahşap kaplamasından söktüğü vidaları, adamların ayakkabılarının tabanlarına çaktı. Bu ilkel kramponlar, buzlu yüzeylerde tutunmaları için tek şanslarıydı. Ayrıca, yaklaşık on beş metrelik bir halatları ve bir marangoz keskileri vardı. Bu keski, buzda basamak açmak için kullanacakları tek aletti.
19 Mayıs 1916 sabahı, hava açıktı ve ay parlaktı. Yola çıkma zamanı gelmişti. Yiyecek olarak yanlarına sadece üç günlük bisküvi ve konsantre et aldılar. Daha fazlasını taşıyamazlardı. Isınmak için bir primus ocağı ve biraz yakıtları vardı. Geriye kalan her şeyi, kampta kalan üç adama bıraktılar.
Shackleton, McNish’e talimatları verdi. Eğer belirli bir süre içinde geri dönmezlerse, McNish’in filikayla elinden geleni yapıp yardım araması gerekiyordu. Bu, zayıf bir umuttu, fakat geride kalanlara bir amaç veriyordu. Üç adam, birbirlerine son kez baktılar. Söylenecek pek bir şey yoktu. Shackleton, Worsley ve Crean, karanlığın içinde, bilinmeyene doğru ilk adımlarını attılar.
Buz ve Sis İçinde, 19-20 Mayıs 1916
Yürüyüş, dik bir kar yamacını tırmanarak başladı. Ay ışığı, etraflarındaki manzarayı hayaletimsi bir gümüş rengine boyamıştı. Soğuk, kemiklerine işliyordu. Ayakkabılarının altındaki vidalar, donmuş karda gıcırdıyor, onlara bir miktar tutunma sağlıyordu. Saatlerce, tek bir kelime etmeden, sadece kendi nefeslerinin ve kalplerinin sesini dinleyerek tırmandılar. Yükseklik arttıkça, manzara daha da baş döndürücü bir hal aldı. Aşağıda, King Haakon Koyu ve Güney Okyanusu, ay ışığı altında parlıyordu. Etraflarında ise, sessiz ve heybetli dağ zirveleri uzanıyordu.
Şafak sökerken, yaklaşık bin beş yüz metrelik bir zirveye ulaştılar. Buradan, adanın iç kısımlarını görebiliyorlardı. Gördükleri manzara, hem görkemli hem de korkutucuydu. Önlerinde, devasa buzullar, kırık platolar ve derin vadilerden oluşan bir kaos uzanıyordu. Hangi yöne gideceklerini bilmiyorlardı. Worsley, pusulasını ve kaba haritasını çıkardı. Stromness’in, kuzeydoğuda olması gerektiğini tahmin ediyordu. O yönde, bir dizi dağ sırası daha vardı.
İniş, tırmanıştan daha tehlikeliydi. Dik ve buzlu bir yamacın başına geldiler. Geleneksel yöntemlerle inmek imkânsızdı. Zaman kaybediyorlardı ve durmak, donmak demekti. Shackleton, yine cüretkâr bir karar verdi.
“Oturacağız ve kayacağız,” dedi.
Worsley ve Crean, onun delirdiğini düşündüler. Bu, kontrolsüz bir şekilde yüzlerce metrelik bir yamaçtan aşağıya kaymak demekti. Altta ne olduğunu bilmiyorlardı. Bir uçurum, bir buzul yarığı olabilir, kayalara çarpabilirlerdi.
“Riskli,” dedi Worsley tereddütle.
“Riskli,” diye yanıtladı Shackleton. “Ama zaman kazanacağız. Benimle misiniz?”
O an, Shackleton’a olan mutlak güvenleri, korkularına galip geldi. Üç adam, halatla birbirlerine bağlandılar. Birbirlerinin bacaklarının arasına girerek, insan yapımı bir kızak oluşturdular. Shackleton öndeydi. Bir an tereddüt ettiler, sonra kendilerini boşluğa bıraktılar.
O birkaç dakika, bir ömür gibi geldi. Kar ve buzun üzerinde, inanılmaz bir hızla aşağıya doğru kayıyorlardı. Rüzgâr, yüzlerini kamçılıyor, gözlerinden yaşlar getiriyordu. Kontrol tamamen kaybolmuştu. Sadece kadere teslim olmuş bir şekilde, o dondurucu yamaçtan aşağıya uçuyorlardı. Sonunda, hızları yavaşladı ve yumuşak bir kar yığınına dalarak durdular. Kahkahalarla gülmeye başladılar. Bu, bir korku, rahatlama ve saf adrenalin kahkahasıydı. Hayattaydılar. Ve saatler sürecek bir inişi, birkaç dakikada tamamlamışlardı.
Yürüyüş devam etti. Fakat hava, aniden değişti. Güney Georgia’nın meşhur, öngörülemez havası onlara bir tuzak kurmuştu. Yoğun bir sis, etraflarını sardı. Görüş mesafesi birkaç metreye düştü. Artık nereye gittiklerini göremiyorlardı. Bir uçurumun kenarında mı, yoksa bir buzulun üzerinde mi yürüdüklerini bilmiyorlardı. Durmak zorunda kaldılar. Küçük bir kaya sığınağının altına girdiler. Primus ocağını yaktılar ve son yiyeceklerini paylaştılar. Yorgunluk, vücutlarını ele geçirmişti. Uykuya dalmak, en büyük arzuluydu. Fakat Shackleton, uyurlarsa bir daha asla uyanamayacaklarını biliyordu.
“Kimse uyumayacak,” dedi sert bir sesle. “Beş dakika sonra, yanımdaki adamı uyandıracağım. O da beş dakika sonra diğerini uyandıracak.”
Kendisi ilk nöbeti tuttu. Beş dakika geçtiğinde, Worsley’i dürttü. Worsley, uykunun tatlı kollarından zorla çekilip alındığında, homurdandı. Sonra Crean’i uyandırdı. Bu tuhaf, yorucu nöbet sistemi, onları hayatta tuttu.
Sis, saatler sonra kalktığında, yürüyüşlerine devam ettiler. Bir vadiyi geçtiler, başka bir dağı tırmandılar. Yorgunlukları, artık fiziksel bir acıdan çok, zihinsel bir bulanıklığa dönüşmüştü. Adımları mekanikleşmiş, düşünceleri yavaşlamıştı. Sadece içgüdüsel bir hayatta kalma dürtüsüyle ilerliyorlardı.
Otuz saatten fazla bir süredir yürüyorlardı. Durmadan, uyumadan. Vücutlarının ve zihinlerinin son sınırlarına ulaşmışlardı. Tam umutlarını kaybetmek üzereyken, Shackleton durdu. Başını kaldırdı ve havayı kokladı.
“Duyuyor musunuz?” diye fısıldadı.
Worsley ve Crean durup dinlediler. İlk başta, sadece rüzgârın uğultusunu duydular. Sonra, çok uzaktan, rüzgârın taşıdığı belli belirsiz bir ses geldi. Bir düdük sesi.
Saat sabahın yedisiydi. Bu, Stromness’teki balina avcılığı istasyonunda, işçileri işe çağıran buharlı düdüğün sesiydi.
O an, üç adam birbirine baktı. Gözleri yaşlarla doldu. Konuşmadılar. Kelimelere gerek yoktu. O düdük sesi, medeniyetin sesiydi. Kurtuluşun sesiydi. Başarmışlardı.
Bu ses, onlara son bir güç patlaması verdi. Sese doğru, neredeyse koşar adımlarla ilerlemeye başladılar. Bir tepenin zirvesine ulaştıklarında, aşağıda uzanan manzarayı gördüler. Stromness limanı. Küçük evler, fabrika binaları ve limanda demirli duran gemiler. O an, gördükleri en güzel manzaraydı.
Fakat son bir engel daha vardı. Aşağıya inen yol, dik bir buz şelalesiyle kesilmişti. Etrafından dolaşmak saatler alacaktı. Zamanları yoktu. Halatlarını çıkardılar. Shackleton, halatı bir kayaya bağladı. Önce Crean’i, sonra Worsley’i yavaşça aşağıya indirdi. En son kendisi, halata tutunarak indi.
Sonunda, istasyonun dış mahallelerine ulaştılar. Karşılaştıkları manzara, sanki başka bir gezegenden gelmiş gibiydiler. Yüzleri, haftalarca uzamış sakallarla, is ve fok yağıyla kapkara olmuştu. Giysileri, paçavralara dönmüştü. Gözleri, çukurlarına gömülmüş, yorgunluk ve acıyla parlıyordu. Yürüyüşleri, birer hayaletin yalpalayışını andırıyordu.
İstasyondaki ilk karşılaştıkları insanlar, iki küçük Norveçli çocuktu. Çocuklar, onları görünce korkuyla çığlık atarak kaçtılar. Ardından, bir işçiyle karşılaştılar. İşçi, onlara inanamaz bir ifadeyle baktı ve geri geri çekildi. Sonunda, istasyon yöneticisinin ofisine yönlendirildiler.
Ofisin kapısını çaldılar. İçeriden Norveç aksanlı bir ses, “Girin,” dedi.
Kapıyı açtılar. İçeride, masasında oturan Thoralf Sørlle, istasyonun yöneticisi, onlara baktı. Yüzünde, bir şaşkınlık ve tiksinti karışımı vardı. Bu üç vahşi adamın kim olduğunu merak ediyordu.
Worsley, bir adım öne çıktı. “Biz, Endurance gemisinin mürettebatındanız,” dedi.
Sørlle, şüpheyle onlara baktı.
Shackleton, bir adım daha attı. Boğuk bir sesle, “Benim adım Shackleton,” dedi.
Sørlle, sandalyesinden fırladı. Gözleri şokla açılmıştı. Bir an duraksadı, sonra hıçkırarak ağlamaya başladı. Sir Ernest Shackleton ve ekibinin, aylar önce Antarktika’da kaybolduğu ve öldüğü varsayılıyordu. Ama şimdi, karşısında duruyordu. Bir hayalet gibi, ama yaşıyordu.
Otuz altı saat süren, uyumadan, neredeyse hiç yemek yemeden, daha önce kimsenin geçmediği bir araziyi aşarak, tarihin en olağanüstü yürüyüşlerinden birini tamamlamışlardı. Mücadele bitmişti. Kurtulmuşlardı. Fakat Shackleton için, asıl görev henüz tamamlanmamıştı. Aklında tek bir düşünce vardı: Fil Adası’nda, onun geri dönmesini bekleyen yirmi iki adam. Onları oradan kurtarmadan, onun zaferi tamamlanmış sayılmazdı.
BÖLÜM IX: GERİDE KALANLAR
Stromness, Güney Georgia, Mayıs Sonu 1916
Stromness balina avcılığı istasyonunun yöneticisi Thoralf Sørlle’nin ofisinde yaşanan o an, zamanın donduğu bir andı. Sørlle, karşısındaki üç adama bakakaldı. Onlar, medeniyetin unuttuğu, ölüme terk ettiği bir dünyadan gelen elçiler gibiydiler. Yüzleri is ve rüzgâr yanıklarıyla kararmış, sakalları buz tutmuş, gözleri sonsuz beyazlığın yorgunluğunu taşıyordu. Giysileri, bir zamanlar ne renk olduğu anlaşılamayan, tuzlu su ve fok kanıyla sertleşmiş paçavralardan ibaretti. Ama yaşıyorlardı. Bu, aklın almayacağı, mantığın sınırlarını zorlayan bir gerçekti. Sir Ernest Shackleton, bir efsane olması gerekirken, kanlı canlı karşısında duruyordu.
Sørlle’nin ilk şoku, yerini Norveçli denizcilerin pragmatik misafirperverliğine bıraktı. O üç adam, birer hayaletten çok, acil yardıma muhtaç insanlardı. Hemen sıcak bir banyo hazırlandı, temiz giysiler bulundu. Yıllardır ilk defa sıcak suyun tenlerine değdiği o an, bir yeniden doğuş gibiydi. Banyodan çıkan kirli suyun rengi, onların ne denli büyük bir çilenin içinden geçtiğinin sessiz bir kanıtıydı. Tıraş oldular. Aynada karşılaştıkları o yabancı, temiz yüzler, geride bıraktıkları kimliklerini onlara yavaş yavaş hatırlatıyordu.
Ardından, hayatlarının en unutulmaz öğününü yediler. Balina avcılarının mütevazı yemekhanesinde, önlerine konan sıcak ekmek, tereyağı, peynir ve kahve, bir kralın ziyafetinden daha lezzetliydi. Yavaş yavaş, sanki mideleri bu lüksü unutmuş gibi, tadını çıkara çıkara yediler. O yemekhanede, etraflarındaki gürültüye, konuşmalara rağmen, kendi sessiz dünyalarındaydılar. Zihinleri, hala okyanusun uğultusu ve buzun gıcırtısıyla doluydu. Medeniyete dönmüşlerdi, fakat medeniyet henüz onların içine tam olarak işlememişti.
Shackleton’ın zihni ise bir an bile dinlenmiyordu. Vücudu dinlenmeye muhtaç olsa da, ruhu hala görevdeydi. Aklında iki grup adam vardı: Birincisi, adanın diğer tarafındaki King Haakon Koyu’nda, James Caird’in yanında bıraktığı üç adam; ikincisi ve daha önemlisi, bin üç yüz kilometre uzaktaki o lanetli adada, Fil Adası’nda, onun dönmesini bekleyen yirmi iki adam.
Daha dinlenmeye fırsat bulamadan, ilk kurtarma operasyonunu organize etti. Worsley ile birlikte, balina avcılarından oluşan bir gönüllü ekibiyle, Samson adlı küçük bir motorlu tekneye bindiler. Adayı denizden dolaşarak, King Haakon Koyu’na gideceklerdi. Hava hala fırtınalıydı, fakat Worsley’nin uzman rehberliği sayesinde, ertesi gün koya ulaşmayı başardılar.
Peggotty Kampı’nda bekleyen McNish, Vincent ve McCarthy, ufukta bir tekne belirdiğinde gözlerine inanamadılar. Onlar için bekleyiş, umutsuz ve belirsiz bir araftı. Patron’larının ve arkadaşlarının dağlarda can verdiğini düşünmeye başlamışlardı. Şimdi ise, bir kurtuluş gemisi geliyordu. Worsley, tekneyle sahile yaklaştığında, o tanıdık, neşeli sesiyle bağırdı: “Nasılsınız bakalım, çocuklar?” Bu basit soru, o üç adam için dünyanın en güzel müziğiydi. James Caird’i ve üç adamı da alarak Stromness’e geri döndüler. Shackleton’ın ilk ekibi, altı kişi, artık tam kadro güvendeydi.
Fakat Shackleton’ın sevinci yarım kalmıştı. Asıl zorluk şimdi başlıyordu. Fil Adası’ndaki yirmi iki adamı kurtarmak. Bu, kişisel bir onur meselesiydi. Onlara bir söz vermişti: “Geri döneceğim.”
Hemen hazırlıklara başladı. Güney Georgia’daki en büyük ve en denize elverişli balina avcı gemisi olan The Southern Sky, onun emrine verildi. Fakat bir sorun vardı: Gemi, yaz sezonu için hazırlanmıştı ve kışın Antarktika buzlarına dayanacak donanıma sahip değildi. Shackleton’ın bekleyecek zamanı yoktu. 23 Mayıs’ta, Stromness’e varışından sadece üç gün sonra, Worsley ve gönüllü bir Norveçli mürettebatla birlikte yola çıktı.
Fil Adası’na yaklaştıklarında, en büyük korkularıyla yüzleştiler. Kış, Antarktika’yı tamamen ele geçirmişti. Deniz, Larsen’in aylar önce uyardığı gibi, katı, geçit vermeyen bir pak buz kütlesiyle kaplıydı. The Southern Sky, buzun kenarına kadar geldi, fakat daha ileri gidemedi. Güçlü pruvası, o devasa buz duvarına karşı etkisizdi. Günlerce, buzun içinde bir çatlak, bir geçit aradılar. Fakat nafile. Gemi, buzun kenarında çaresizce bekliyordu. Fil Adası, sadece yüz kilometre ötedeydi. O kadar yakın, ama bir o kadar da ulaşılmazdı. Shackleton, köprüüstünde, dürbünüyle ufku tarıyor, adamlarının bulunduğu o adaya çaresizce bakıyordu. Belki de onlar, bu gemiyi görüyor ama neden yaklaşmadığını anlayamıyorlardı. Bu düşünce, ona işkence ediyordu. Sonunda, kömürleri tükenmeden geri dönmekten başka çareleri kalmadı. İlk deneme, başarısız olmuştu.
Shackleton, Falkland Adaları’na, Port Stanley’e döndü. Burada, İngiliz İmparatorluğu’nun güneydeki bir karakolunda, daha iyi imkânlar bulacağını umuyordu. Fakat savaş, kaynakları tüketmişti. Uygun bir gemi bulmak imkânsız gibiydi. Shackleton, pes etmedi. Uruguay hükümetine başvurdu. Onun hikayesinden ve azminden etkilenen Uruguaylılar, ona Instituto de Pesca No. 1 adında bir trol gemisi tahsis ettiler. Bu, yine buz kırma kapasitesi olmayan küçük bir gemiydi, fakat Shackleton’ın başka seçeneği yoktu. Bir kez daha güneye doğru yola çıktı.
İkinci deneme de, ilki gibi hüsranla sonuçlandı. Pak buz, bir duvar gibi önlerinde duruyordu. Gemi, buzun basıncına dayanamayacak kadar zayıftı. Bir kez daha, adamlarına o kadar yaklaşmışken, geri dönmek zorunda kaldı. Bu, ruhsal olarak yıkıcı bir darbeydi. Her başarısız deneme, Fil Adası’ndaki adamlarının hayatta kalma şansını biraz daha azaltıyordu.
Shackleton, artık Güney Amerika’da tanınan bir figür haline gelmişti. Gazeteler, onun inanılmaz hayatta kalma hikayesini ve adamlarını kurtarma konusundaki inatçı çabasını yazıyordu. Şili’nin Punta Arenas kentindeki İngiliz topluluğu, onun için para topladı ve Emma adında ahşap bir uskuna kiralamasına yardım etti. Bu, üç denemedeki en zayıf, en küçük tekneydi. Fakat Shackleton’ın umutsuzluğu, onu en zayıf ihtimallere bile sarılmaya itiyordu. Bu denemeye, tecrübeli denizciler Tom Crean ve Frank Worsley de katıldı. Üçüncü deneme, bir felakete dönüştü. Gemi, Drake Geçidi’nin fırtınalarında motor arızası yaptı ve neredeyse batıyordu. Günlerce süren bir mücadelenin ardından, zar zor Falkland Adaları’na geri dönebildiler.
Üç deneme, üç başarısızlık. Aradan üç ay geçmişti. Shackleton, fiziksel ve zihinsel olarak tükenmişti. Geceleri uyuyamıyor, sürekli olarak Fil Adası’ndaki adamlarını, onların yüzlerini, onlara verdiği sözü düşünüyordu. Bazıları, artık pes etmesi gerektiğini, adamlarının çoktan ölmüş olabileceğini fısıldıyordu. Fakat Shackleton’ın lügatinde “pes etmek” diye bir kelime yoktu.
Son bir çare olarak, Şili hükümetine başvurdu. Şili Donanması, Yelcho adında küçük ama çelik gövdeli, güçlü bir buharlı römorköre sahipti. Bu geminin bir telsizi, doğru düzgün bir ısıtma sistemi veya buz kırma kapasitesi yoktu. Fakat çelik gövdesi, ona diğer gemilerin sahip olmadığı bir dayanıklılık sağlıyordu. Kaptanı Luis Pardo, adamlarını kurtarma görevini üstlenmeyi kabul eden cesur bir denizciydi.
25 Ağustos 1916’da, Shackleton, Worsley, Crean ve Kaptan Pardo’nun komutasındaki Yelcho, dördüncü ve son kurtarma denemesi için yola çıktı. Bu, son şanslarıydı. Eğer bu da başarısız olursa, Fil Adası’ndaki adamlar için kışın ortasında başka bir yardım umudu kalmayacaktı.
Fil Adası, Nisan – Ağustos 1916
Shackleton ve beş adamı, James Caird ile okyanusun bilinmezliğine doğru yelken açtığında, Fil Adası’nda geride kalan yirmi iki adam için zamanın akışı değişmişti. Artık takvimler, saatler anlamsızdı. Zaman, tek bir soru etrafında dönüyordu: Patron geri dönecek mi?
Frank Wild, komutayı devralmıştı. Onun liderlik tarzı, Shackleton’dan farklıydı. Shackleton, karizmatik, ilham veren bir liderdi. Wild ise, sessiz, pragmatik ve kaya gibi sağlamdı. O, büyük konuşmalar yapmazdı; o, işini yapardı. Ve onun işi, yirmi bir adamı, dünyanın en umutsuz yerlerinden birinde, hem fiziksel hem de zihinsel olarak hayatta tutmaktı.
Wild, hemen bir rutin oluşturdu. Disiplin ve meşguliyet, umutsuzluğun panzehiriydi. Herkesin bir görevi vardı. Bir grup, her gün avlanmak için yola çıkıyor, fok ve penguen arıyordu. Diğerleri, “The Snuggery” adını verdikleri ilkel barınağı onarıyor, rüzgâr ve kara karşı daha dayanıklı hale getirmeye çalışıyordu. Aşçı, eldeki sınırlı malzemeyle her gün sıcak bir yemek hazırlıyordu. Bu rutin, günlere bir anlam ve bir yapı kazandırıyordu.
Fakat en büyük düşman, dışarıdaki soğuk değil, içerideki bekleyişin getirdiği zihinsel çürüme idi. Haftalar geçti. Shackleton’dan hiçbir haber yoktu. O küçük filikanın, o cehennemi okyanusu geçmiş olabileceğine inanmak, her geçen gün daha da zorlaşıyordu. Adamlar, barınağın içinde, birbirlerinin yüzüne bakarak, sessizce aynı korkuyu paylaşıyorlardı: Ya Patron başaramadıysa? Ya yalnızsak?
Wild, moralleri yüksek tutmak için elinden geleni yapıyordu. Cumartesi akşamları, “konser” geceleri düzenliyordu. Müzik aletleri olmamasına rağmen, adamlar sırayla şarkı söylüyor, fıkralar anlatıyor, şiirler okuyordu. Bu küçük ritüeller, onlara hala insan olduklarını, bir topluluk olduklarını hatırlatıyordu.
Fotoğrafçı Frank Hurley, kamerasını kurtaramamış olsa da, zihnindeki görüntüleri canlı tutuyordu. Adamların portrelerini çiziyor, kamp hayatını günlüğüne not ediyordu. O, onların hikayesinin anlatıcısı olmaya kararlıydı. Marangoz McNish, hala Shackleton’a karşı bir kırgınlık beslese de, barınağın onarımı için sessizce çalışmaya devam ediyordu. Onun elleri, hala herkesin hayatta kalması için kritikti.
Kış, bütün şiddetiyle bastırdı. Günler kısaldı, fırtınalar sıklaştı. Avlanmak, neredeyse imkânsız hale geldi. Erzak stokları, endişe verici bir şekilde azaldı. Adamlar zayıfladı. İskorbüt belirtileri yeniden ortaya çıkmaya başladı. Fiziksel çöküş, zihinsel çöküşü tetikliyordu. En iyimser olanlar bile, umutlarını kaybetmeye başlamıştı.
Wild, her sabah, belirlenmiş bir gözetleme noktasına tırmanıyor ve ufku tarıyordu. Her gün, aynı boş, gri denizi görüyordu. Yine de, bu ritüeli asla aksatmadı. Bu, sadece bir gemi arayışı değil, aynı zamanda umudu canlı tutma eylemiydi. O, pes ederse, herkes pes ederdi.
Ağustos ayının sonlarına gelindiğinde, durum kritikti. Erzak neredeyse tükenmişti. Adamlar, apatiye kapılmış, birer gölgeye dönüşmüşlerdi. Wild, en kötü senaryoya hazırlanmaya başlamıştı. Belki de bahar geldiğinde, son kalan filikayla bir grup adamı daha denize göndermeyi düşünüyordu. Bu, bir intihar görevi olacaktı, ama burada oturup ölmekten daha iyiydi.
30 Ağustos 1916 sabahı, yine yoğun bir sis vardı. Öğleye doğru, sis aniden kalktı. Kamptaki adamlardan biri, denize doğru bakarken donakaldı.
“Gemi!” diye bağırdı. Sesi, inanamaz bir fısıltı gibiydi.
Herkes o yöne koştu. Ufukta, sise rağmen seçilebilen, küçük, siyah bir gemi silüeti vardı. Onlara doğru geliyordu.
İlk başta, bir serap olduğunu düşündüler. Aylardır süren bekleyişin yarattığı bir halüsinasyon. Kimse inanmaya cesaret edemiyordu.
Sonra, gemi yaklaştı. Bu, gerçekti. Bir gemiydi. Wild, hemen kamp ateşini körükledi. Kuru otları ateşe atarak yoğun bir duman çıkmasını sağladı. Bu, onların sinyaliydi.
Geminin güvertesinden, küçük bir filika denize indirildi. Filikanın pruvasında, tanıdık bir silüet duruyordu. Yaklaştıkça, yüzü daha da netleşti. Bu, Shackleton’du.
O an, Fil Adası’ndaki o küçük kampta, zaman durdu. Aylardır süren ıstırap, korku ve umutsuzluk, tek bir sevinç çığlığında patladı. Adamlar, ağlıyor, gülüyor, birbirlerine sarılıyordu. Koşarak sahile indiler.
Shackleton, filikayla sahile yaklaşırken, ayakta durmuş, adamlarına bakıyordu. Yüzünde, tarif edilemez bir rahatlama ve gurur vardı. Bağırdı: “Hepiniz iyi misiniz?”
Wild, sahilden ona cevap verdi: “Hepimiz iyiyiz, Patron!”
Bu, bir liderin duyabileceği en güzel cevaptı. Dört buçuk ay sonra, sözünü tutmuştu. Geri dönmüştü. Ve tek bir adam bile kaybetmemişti. Bütün adamları hayattaydı. O an, Shackleton için, Antarktika’yı geçmekten daha büyük bir zaferdi.
BÖLÜM X: YANKILAR VE MİRAS
Punta Arenas, Şili, Eylül 1916
Yelcho’nun Fil Adası’ndan ayrılıp kuzeye, medeniyete doğru yol alması, bir rüyadan uyanış gibiydi. Kurtarılan yirmi iki adam, geminin güvertesinde sessizce duruyor, arkalarında giderek küçülen o lanetli adaya son bir kez bakıyorlardı. Burası, dört buçuk ay boyunca onların hem hapishanesi hem de sığınağı olmuştu. O kayalık kıyılarda, insan dayanıklılığının en uç sınırlarını test etmiş, umudun en zayıf ışığına tutunmuşlardı. Şimdi ise, o dönemi arkalarında bırakıyorlardı. Onlar, artık kazazede değil, hayatta kalanlardı.
Gemideki atmosfer, coşkulu bir sevinçten çok, sakin bir rahatlama ve derin bir yorgunlukla doluydu. Adamlar, Shackleton ve kurtarma ekibiyle yeniden bir araya gelmenin mutluluğunu yaşıyor, birbirlerine sarılıyor, başlarından geçenleri fısıltılarla anlatıyorlardı. Frank Wild, Frank Worsley ve Tom Crean gibi eski dostlar, aylar sonra tekrar bir aradaydı. Onların bir araya gelişi, seferin parçalanmış ruhunun yeniden birleşmesi gibiydi.
Kurtarılan adamların durumu, içler acısıydı. Aylarca süren yetersiz beslenme, soğuk ve stres, onları birer iskelete çevirmişti. Giysileri paçavralar halindeydi, saçları ve sakalları uzamış, yüzleri is ve yağla kaplıydı. Ama en belirgin değişiklik, gözlerindeydi. O gözler, bir insanın normalde bir ömür boyu göremeyeceği kadar çok şey görmüştü. İçlerinde, bir bilgelik, bir yorgunluk ve silinmesi imkânsız bir hüzün vardı.
Yelcho, küçük ve mütevazı bir gemiydi. Kurtarılan adamlara sunabileceği lüksler yoktu. Fakat onlara sıcak bir kömür sobasının yanını, kuru bir güverteyi ve en önemlisi, güvenli bir sığınağı sunuyordu. Şilili mürettebat, bu garip ve vahşi görünümlü adamlara büyük bir saygı ve şefkatle yaklaştı. Ellerindeki yiyecekleri, sigaraları onlarla paylaştılar. Dil engeline rağmen, insanlığın evrensel dili olan merhametle anlaştılar.
3 Eylül 1916’da, Yelcho, Şili’nin en güneydeki limanı olan Punta Arenas’a girdi. Onların gelişi, önceden telsizle bildirilmişti. Liman, onları karşılamak için toplanan binlerce insanla doluydu. Bütün şehir, işini gücünü bırakmış, o mucizevi kurtuluşun kahramanlarını görmek için rıhtıma akın etmişti. Gemiler sirenlerini çalıyor, insanlar bayraklar sallıyor, coşkulu bir “Viva Chile!” ve “Viva Shackleton!” çığlığı gökyüzünü dolduruyordu.
Gemiden ilk inen, Sir Ernest Shackleton oldu. Onu, Kaptan Pardo ve yirmi yedi adamı takip etti. O an, bir zafer anıydı. Shackleton, projesinin asıl hedefine ulaşamamıştı. Antarktika’yı geçememiş, gemisini kaybetmiş ve sefere ait neredeyse bütün bilimsel verileri ve malzemeleri yitirmişti. Kâğıt üzerinde, bu tam bir başarısızlıktı. Fakat o rıhtımda dururken, halkın gözünde o, bir fatihten daha fazlasıydı. O, adamlarını imkânsız koşullardan, tek bir kayıp bile vermeden geri getiren bir liderdi. Bu, coğrafi bir keşiften daha büyük, insan ruhunun bir zaferiydi.
Punta Arenas’ta kahramanlar gibi karşılandılar. Onlara en iyi otellerde odalar ayrıldı, ziyafetler verildi. Şehirdeki İngiliz topluluğu, onlara yeni giysiler ve ihtiyaç duydukları her şeyi sağladı. Adamlar, aylardır ilk defa bir yatakta uyudular, bir masada oturdular ve çatal bıçakla yemek yediler. Bu basit medeniyet alışkanlıkları, onlara ne kadar tuhaf ve yabancı geliyordu. Geceleri, hala teknenin salınımını hissediyor, ranzalarının darlığını arıyorlardı. Zihinleri, hala Antarktika’nın beyaz sessizliğine ayarlıydı.
Bu kutlamaların ortasında, onları acı bir gerçek bekliyordu: Savaş. Onlar Antarktika’da hayatta kalma mücadelesi verirken, Avrupa, tarihin en kanlı savaşlarından birinin içinde yanıyordu. Gazeteler, Somme ve Verdun gibi muharebelerin, yüz binlerce gencin hayatına mal olan o korkunç kıyımların haberleriyle doluydu. Onların yirmi sekiz kişilik hayatta kalma dramı, milyonların öldüğü bir dünyada ne kadar da küçük ve önemsiz görünüyordu. Geride bıraktıkları dünya, artık eskisi gibi değildi. Savaş, her şeyi değiştirmişti.
Shackleton ve adamlarının çoğu, vatanlarına hizmet etme arzusuyla doluydu. Maceraları bitmişti, şimdi görevleri başlıyordu. Shackleton, yaşına rağmen orduya katılmak için başvurdu. Diğerleri, tecrübelerine uygun olarak donanmaya veya ticaret filolarına katıldılar. Frank Worsley, Q-gemileri olarak bilinen, Alman denizaltılarını avlamak için kullanılan tuzak gemilerinden birine komuta etti ve bir denizaltı batırarak kahramanlık madalyası aldı. Tom Crean, donanmadaki görevine geri döndü. Diğerleri de, farklı cephelerde veya destek hizmetlerinde savaşa katıldı. O acımasız kıtada hayatta kalmayı başaran adamlardan bazıları, savaşın anlamsız siperlerinde hayatlarını kaybetti.
Shackleton, savaştan sonra İngiltere’ye döndüğünde, değişmiş bir dünya buldu. Kutup kaşiflerinin kahramanlık çağı sona ermişti. Savaşın yarattığı o büyük travma, bireysel kahramanlık hikayelerini gölgede bırakmıştı. Endurance seferi, büyük bir ilgi görmedi. Halk, kendi kayıplarının ve acılarının yasını tutuyordu. Shackleton, seferin borçlarını ödemek ve ailesini geçindirmek için bir dizi konferans turuna çıktı. Sahneye çıkıp, o inanılmaz hikayeyi, Frank Hurley’in kurtardığı o büyülü fotoğraflar ve filmler eşliğinde anlatıyordu. Fakat dinleyicilerin ilgisi sınırlıydı. O, geçmiş bir çağın kahramanı gibiydi.
Son Çağrı ve Miras
Savaş sonrası yıllar, Shackleton için huzursuz ve amaçsız geçti. Ofis hayatı, iş dünyasının rutinleri, onun maceracı ruhuna uymuyordu. İçindeki o beyaz sessizliğin, o vahşi doğanın çağrısı hiç dinmemişti. Antarktika, onu geri çağırıyordu.
1921’de, son bir sefere çıkmaya karar verdi. Bu kez hedefi, Antarktika kıtasının çevresini dolaşmak ve daha önce keşfedilmemiş bölgeleri haritalamaktı. Seferin adı “Shackleton-Rowett Seferi” idi ve eski bir okul arkadaşı olan John Quiller Rowett tarafından finanse ediliyordu. Quest (Arayış) adında küçük bir gemiyle yola çıktı. Mürettebatının birçoğu, Endurance’ın eski emektarlarındandı: Frank Wild, Frank Worsley, Leonard Hussey, Alexander Macklin. Bu, bir nostalji yolculuğu, eski dostların son bir macera için bir araya gelişiydi.
Fakat Shackleton, artık eskisi gibi değildi. Yılların stresi, hayal kırıklıkları ve zorlu yaşam tarzı, sağlığını yıpratmıştı. Kalbi zayıflamıştı. Doktorlar, ona dinlenmesi gerektiğini söylemişti, fakat o, bu tavsiyeyi dinlememişti. Onun için yaşamak, hareket etmek, bir hedefe doğru ilerlemek demekti.
Gemi, yine Güney Georgia’ya uğradı. O tanıdık, karla kaplı zirveleri ve balina avcılığı istasyonunun dumanını gördüğünde, Shackleton’ın içinde karmaşık duygular uyandı. Burası, onun hem en büyük yenilgisini hem de en büyük zaferini yaşadığı yerdi.
5 Ocak 1922 sabahı, gemi Grytviken limanında demirliyken, Shackleton, kamarasında şiddetli bir kalp krizi geçirdi. Seferin doktoru ve eski yoldaşı Alexander Macklin, yanındaydı. Shackleton’ın son sözleri, Macklin’in ona hayat tarzını değiştirmesi gerektiğini söylemesi üzerine oldu: “Hep bir şeyler denersin, değil mi? Peki, neyi denememi istersin?” Kısa bir süre sonra, bilincini kaybetti ve hayatını yitirdi. Kırk yedi yaşındaydı.
Ruhu ait olduğu yerde, o vahşi ve yalnız topraklarda kalmıştı. Karısı Emily’nin isteği üzerine, naaşı İngiltere’ye götürülmek yerine, Güney Georgia’ya geri getirildi ve Grytviken’deki küçük Norveç mezarlığına defnedildi. Mezar taşı, adanın güneyine, Antarktika’ya bakar. Onunla birlikte, kahramanlık keşifleri çağı da sona ermişti.
Endurance seferinin hikayesi, yıllarca büyük ölçüde unutuldu. Dünya, iki büyük savaşın ve sayısız başka trajedinin gölgesinde yaşamaya devam etti. Fakat yirminci yüzyılın sonlarına doğru, Alfred Lansing’in 1959’da yazdığı “Endurance: Shackleton’s Incredible Voyage” adlı kitabın yeniden keşfedilmesiyle, hikâye yeni nesiller tarafından tekrar hatırlandı. İnsanlar, o siyah beyaz fotoğraflarda, o inanılmaz hayatta kalma mücadelesinde, modern dünyanın kaybettiği bir şeyi buldular: Liderlik, sadakat, fedakârlık ve insan iradesinin en zor koşullarda bile galip gelebileceğine dair sarsılmaz bir inanç.
Shackleton’ın mirası, fethettiği topraklar veya yaptığı bilimsel keşifler değildir. Onun mirası, liderlik anlayışıdır. O, hedef başarısız olduğunda, yeni ve daha önemli bir hedef belirlemiştir: Adamlarının hayatı. Bütün kararlarını, bu tek hedef doğrultusunda almıştır. İyimserliğini bir silah gibi kullanmış, en umutsuz anlarda bile adamlarına umut aşılamıştır. Kendi rahatından önce onlarınkini düşünmüş, fedakarlığı en tepeden başlatmıştır. Her bir adamının karakterini anlamış ve onları bir orkestra şefi gibi yöneterek, farklılıklarından bir uyum yaratmıştır. Ve en önemlisi, sözünü tutmuştur. “Geri döneceğim” demiştir ve dönmüştür. Tek bir adamını bile kaybetmemiştir.
Bugün, Endurance seferi, dünyanın dört bir yanındaki işletme okullarında, askeri akademilerde ve liderlik seminerlerinde bir vaka çalışması olarak okutulmaktadır. Çünkü Shackleton’ın hikayesi, sadece bir kutup macerası değildir. Bu, kriz anında liderliğin, zorluklar karşısında dayanıklılığın ve insan ruhunun zaferinin evrensel bir destanıdır.
Hikayenin diğer kahramanları da kendi yollarına gittiler. Frank Wild, Shackleton’ın ölümünden sonra seferi tamamlamaya çalıştı, fakat başarılı olamadı. Hayatının geri kalanını Güney Afrika’da geçirdi ve yoksulluk içinde öldü. Vasiyeti üzerine, külleri Güney Georgia’ya götürüldü ve sadık dostu Shackleton’ın yanına gömüldü. Frank Worsley, İkinci Dünya Savaşı’nda da hizmet etti ve maceralarını anlatan kitaplar yazdı. Tom Crean, İrlanda’ya döndü, “The South Pole Inn” (Güney Kutbu Hanı) adında bir pub açtı ve sessiz, mütevazı bir hayat yaşadı. Maceralarından neredeyse hiç bahsetmedi. Diğerleri, kendi hayatlarına dağıldılar, fakat hepsi, o buz cehenneminde yaşadıkları o inanılmaz deneyimin damgasını ömür boyu taşıdılar.
Endurance gemisi ise, Weddell Denizi’nin binlerce metre altındaki buzlu mezarında yatmaya devam etti. Yüz yıldan fazla bir süre boyunca, yeri bir sırdı. Ta ki, Shackleton’ın ölümünün yüzüncü yılında, Mart 2022’de, modern teknolojiye sahip bir keşif ekibi, onu bulana kadar. Gemi, inanılmaz bir şekilde korunmuş durumdaydı. Soğuk, karanlık ve oksijensiz sular, ahşap gövdesini çürümekten korumuştu. Pruvasında, gururla parlayan “Endurance” yazısı, hala okunabiliyordu. O gemi, sadece bir enkaz değil, insan azminin ve dayanıklılığının sular altındaki anıtıydı. O, başarısız bir seferin değil, tarihin en büyük zaferlerinden birinin sessiz tanığıydı. Ve hikayesi, liderliğin gerçek anlamını arayan herkese ilham vermeye devam ediyor: Zafer, her zaman hedefe ulaşmak değil, bazen sadece eve dönebilmektir. Hem de herkesle birlikte.
